Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV

24 Haziran 2018 CB seçimleri ve Abdullah Gül konusu

10 Mayıs 2021

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, 09 Mayıs 2021 tarihinde Halk TV’de gazetecilerle bir görüşme yapıyor. Bu görüşmelerde Babacan özetle; "2018'de ortak aday çıkmadı Türkiye beş yıl kaybetti. Abdullah Gül'e teklif yapıldığında ben de masadaydım. Aday olsa kazanıyordu. ‘Ortak aday olursanız biz sizi destekleyeceğiz’ diyenler sözlerinin arkasında dursaydı, o gün o iş olurdu" ifadelerini kullanıyor…  Ancak bu görüşmede Babacan, Abdullah Gül’ün muhalefetin ortak aday olması konusu kimin fikriydi, olaylar nasıl gelişti hiçbir bilgi vermiyor… Babacan bu görüşmede ketum davranıyor, fazla bilgi vermiyor...

Bu açıklamalar üzerine değişik çevrelerden çok farklı tepkiler geliyor... Her zaman olduğu gibi konuyu bilenler susuyor, bilmeyenler konuşuyor… .

Ben de bu konuya girmeden önce 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Türkiye nasıl bir atmosferde, nasıl bir ortamda giriyor kısaca bir hatırlatmak istiyorum… Ondan sonra da Abdullah Gül’ün bu seçimlerde hangi şartlarda ve nasıl ortak aday olarak girmesi için hangi çalışmaların yapıldığını anlatmak istiyorum…  

CHP'nin hataları ve yetersizlikleri

Türkiye’nin günümüze gelmesinde ana muhalefetin (CHP) büyük hataları, büyük ihmalleri ve büyük yanlışları bulunuyor.. Zaten oldum olası Türkiye’de sol siyaset hiçbir zaman stratejik düşünemiyor, sol siyaset pratiğe her zaman için teorik bir sorun olarak bakıyor ve her zaman pratiğin karşısına teoriyi çıkararak kısır çekişmelerin içinde kayboluyor…

Bu konuda örnekleri sıralayacak olursam:

Yıl 1994… Yerel seçimler… Ankara’da ve İstanbul’da sol tandanslı SHP, DSP ve CHP ayrı ayrı adaylar çıkarıyorlar, merkez sağ da ANAP ve DYP diye bölününce her iki şehirde de RF’nin adayları kazanıyor… Ancak sol bundan ders almıyor, 1999 seçimlerinde de aynı hayatı tekrarlıyorlar…

Yakın zamana gelecek olursak…

Yargıyı siyasetin emrine veren ve “Yetmez ama ‘Evet’çi” liberal solcular tarafından desteklenen 12 Eylül 2010 halkoylamasında CHP yetersiz kalıyor…

Belediye meclisi üyelerinin bile seçime girmek için kamu görevlerinden istifa etmeleri gerekirken, o zamanki Başbakan'ın Başbakanlık görevinden ayrılmadan, tüm yetki ve imkânlarıyla, 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmasında yine CHP yetersiz kalıyor… Bu karar sırasında Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven’dir… Yine bu seçimlerdeki CHP’nin Ekmelettin İhsanoğlu vakası tam bir beceriksizlik örneği oluyor…

7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında çoğunluğu yitiren AKP yönetiminin iktidarı bırakmaması ve ülkeyi 1 Kasım’da tekrar seçime götürmesi sürecinde CHP, AKP’nin ‘’İstikşafı görüşmeler’’ oyalamasında oltaya takılıyor, CHP yine yetersiz kalıyor…

15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe kalkışması sonrasında 20 Temmuz’daki AKP iktidarının OHAL sivil darbesinde CHP yine yetersiz kalıyor… CHP bununla da yetinmiyor, 7 Ağustos 2016 tarihinde yapılan Yenikapı mitingine figüran olarak katılıyor…

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye adlandırılan ve parlamenter demokrasiyi bitiren ve ucube bir rejimi yürürlüğe sokan ve OHAL koşullarında, yoğun bir baskı ortamında, eşitsiz koşullarda, gayri meşru biçimde ve yasalara aykırı uygulamalarla yapılan 16 Nisan 2016 halkoylamasında CHP’nin çok büyük hataları oluyor. CHP kanunsuz bir seçimi ‘’şaibeli’’ olarak niteleyerek atı alanın çoktan Üsküdar’ı geçmesine vesile oluyor. YSK Başkanı bu sırada da yine Sadi Güven’dir.

24 Haziran 2018 CB seçimlerine giderken Türkiye


Bütün bu hataların üzerine Nisan 2018 tarihinde yapılan ‘’Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’’ esnasındaki CHP yine yetersiz kalıyor. 18 Nisan 2018 tarihinde TBMM’inde alınan OHAL’in üç ay daha uzatılması ile 24 Haziran 2018’deki erken seçim kararının aynı gün alınması karşısındaki CHP’nin tepkisizliği aslında 24 Haziran 2018 seçim sonuçlarını çoktan belirleyici oluyor…

Özetle; 18 Nisan 2018 tarihinde OHAL’in üç ay daha uzatıldığı gün (aynı gün) OHAL süresi içinde, OHAL şartlarında erken seçim kararı alınıyor… Şaibeli YSK’nın aynı kadrosu ile yasalara aykırı olarak seçime gidiliyor… (Biliyorsunuz FETÖ, ülkede iki kuruma sızmamıştır; birincisi siyasete, ikincisi ise YSK’na!!!) HDP’nin genel başkanı, milletvekilleri ve belediye başkanları hapiste, Güneydoğudaki şehirlerin yönetimi kayyumların elinde iken seçimlere gidiliyor…

Seçimlere doğru muhtarlar grup grup, Doğu’daki köy ağaları, aşiret reisleri teker teker Saray’a davet ediliyor… Milyarlarca lirayı bulan, haddi, hududu, hesabı olmayan örtülü ödenekler bu dönem haddinden fazla harcanıyor…

Geçen süreçte CHP’nin birinci önceliği OHAL şartlarında ve bu YSK kadroları ile bir seçime gitmemek olmalıydı… Siyasetin zaten zemininin kalmadığı bu ortamda bu yasa ile bu şartlarda artık ne sandığa giren oylar demokratik sayılması ne de oradan çıkacak sonuç demokratik kabul edilmesi mümkündü…

İşte ülke bu şartlarda 24 Haziran 2018 CB seçimlerine gidiyor.

Askerlikte bir kural vardır: ‘’Eğer düşmanınızı yenemiyorsanız onun kazanmasına engel olacaksınız’’. O tarihte AKP’nin yenilme imkânı bulunmuyor… O halde AKP’nin kazanmaması için çalışılması gerekiyor… Siyaset de zaten bu yönde çalışıyor…

Buraya kadar verdiğim bilgiler, yorumsuz ve bilinen konular. Ancak bundan sonrası vereceğim bilgiler gazetecilerin deyimiyle ‘’kulis bilgileri’’dir. Bundan sonraki bilgiler birer rivayettir, belki de dedikodudur…

Rivayetler ve dedikodular

İşte bu şartlarda SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu inisiyatif alıyor. HDP’ye gidiyor. Kafasındaki fikri açıklıyor: ‘’Abdullah Gül muhalefetin ortak adayı olarak CB seçimine girmelidir.’’ HDP öneriyi kabul ediyor. SP ve HDP’den oluşan heyet bu sefer CHP’ye gidiyor. Kılıçdaroğlu’da bu öneriyi kabul ediyor. Bu sefer de SP, HDP ve CHP’den oluşan heyet İYİ Parti’ye gidiyor. Akşener, önceden Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklamıştır. Bu görüşmede Akşener; ‘’Herkes hemfikir ise, Abdullah Gül de kabul ederse ben adaylığımdan çekilirim’’ diyor…

Bunun üzerine bütün bu partilerden bir heyet oluşuyor. Bu heyet Abdullah Gül’e gidiyor… Abdullah Gül’e şu teklifi yapıyorlar: ‘’Sizin siyasi görüşünüzü ve düşüncenizi biliyoruz. Size CB ortak aday teklifimizi bu görüşleriniz için yapmıyoruz. Sizin parlamenter demokrasiye olan inancınız, geçmişteki dışişleri bakanlığı, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı ve devlet tecrübenize binaen CB seçildiğinizde yasaların size verdiği gücü parlamenter demokrasiden yana kullanacağınızı değerlendirdiğimiz için size bu teklifi yapıyoruz…’’ Benzer görüşmeler birkaç kez tekrarlanıyor…

Tabii Gül ile bir protokol hazırlanması planlanıyor. Bu protokole göre; seçimler kazanılınca hızlı bir şekilde parlamenter demokrasiye uygun bir anayasa hazırlanılıp Meclis’teki çoğunluğa göre ya Meclis’te ya da halk oylamasıyla yeni anayasa kabul edildikten sonra seçime gidilecekti. Dolayısıyla bu süreç beş yıllık bir süreyi kapsamayacaktı…

Özellikle 1980 darbesinden sonra Türkiye tektonik bir şekilde sağa kayıyor… CHP’nin 2018 yılı CB seçimine giderken oy oranı %25 -26 arasında bulunuyor. Seçimde ise baraj %50 +1’dir… Dolayısı ile bu seçimde CHP adayı öyle bir kimse olmalıdır ki CHP oylarının yanı sıra da sağ seçmenden, özellikle AKP’den de oy almalıdır… Abdullah Gül AKP’nin kurucu kadrosundandır, sağ seçmenden, özellikle AKP’den oy alma potansiyeli bulunuyor. Abdullah Gül’ün AKP içerisinde %15 gibi bir kişisel oy oranı olduğu varsayılıyor.  Abdullah Gül, bu ülkede dış işleri bakanlığı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Seçildiğinde ülkenin her iktidar değişikliğinde yaşadığı rövanşist politikalardan uzak kalacağı, sahip olacağı gücü ülkenin en kısa sürede parlamenter demokrasiye geçmeyi sağlamada harcayacağı değerlendiriliyor. Abdullah Gül her ne kadar kurucusu olduğu AKP’yi doğrudan eleştirmese de gidişatın iyi bir gidiş olmadığını de her fırsatta dile getiriyor… Cumhurbaşkanlığının son günlerinde kendisine karşı AKP üst yönetimi tarafından yapılan nezaketsizlikler nedeniyle AKP üst yönetimine de kırgın bulunuyor…


O gün için yapılan anketlerde, başkanlık seçimi için AKP ile MHP’nin oylarının %46 civarında olduğunu gösteriyor… Ancak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki sandıklarda ise;  bölgedeki hâkim parti HDP’nin belediyelerinin yönetimi kayyumda, parti genel başkanları ve milletvekilleri hapiste iken, OHAL şartlarında, korucu, ağa ve jandarma baskısı altında, taşınacak sandıklar ve mühürsüz olup da geçerli sayılacak oylarla AKP adayının fazladan %6 civarında bir oy alacağı kıymetlendiriliyor… Eğer AKP’den de oy alabilecek ortak bir aday çıkarılmaz ise sonuç olarak da toplamda %52 ile başkanlık seçiminin ilk turda AKP lehine sonuçlanacağı değerlendiriliyor… Ki zaten de öyle oluyor… .

Sonuç ikinci tura kalsa bile ve ‘’Millet İttifakı’’nı oluşturan parti liderlerinin ikinci tura kalması muhtemel CHP adayını destekleyecekleri mesajını verseler bile CHP dışındaki ittifak parti tabanlarının oylarını CHP adayına verecekleri de şüpheli gözüküyor…

İşte Abdullah Gül’e bu şartlarda ortak CB adayı teklifi yapılıyor…

Sonuçta Abdullah Gül de çatı adayı teklifine sıcak bakıyor…

Ancak yerin kulağı, pardon AKP’nin her şeyden haberi oluyor...

CB sözcüsü Kalın ve Genelkurmay Başkanı Akar, Abdullah Gül’ün İstanbul’daki konutuna helikopterle ziyarete geliyor. Kamuoyu bu ziyareti bir kez biliyor. Ancak Kalın ve Akar tarafından Abdullah Gül’e helikopterler üstü üste üç ayrı ziyaret yapılıyor. Son ziyarette ne konuşulmuş ise konutta tansiyon o kadar yükseliyor ki Hayrunnisa Hanım baygınlık geçiriyor, doktor çağırılıyor…

Sonuçta Abdullah Gül son anda aday olmayacağını sitemkâr bir dille kameralar önünde açıklıyor...

Genelkurmay Başkanlığı'nın 27 Nisan 2007 tarihinde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda yaptığı "e-muhtıra" (post modern muhtıra) Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına engel olamıyor ancak bu "e-muhtıra"dan 11 yıl sonra bir başka genelkurmay başkanının Abdullah Gül’e helikopterle yaptığı ziyaretin (dost modern muhtıra) muhtemel Abdullah Gül’ün bu kararında etkili olduğu değerlendiriliyor…

Abdullah Gül’den başka da çatı adayı olmayınca her parti kendi adayını açıklamak zorunda kalıyor… Kılıçdaroğlu, Abdullah Gül’ün çatı adaylığı konusunda gerçekten samimi bir çaba harcıyor…

2018 yılı Parlamento seçimleri

Çatı adayı çıkaramayan muhalefet, ‘’İttifak yasası’’ çerçevesinde yine Kılıçdaroğlu’nun samimi çabaları sonunda ‘’Millet İttifakı’’nı kuruyor. Bu gelişmeler esnasında YSK seçime girecek partileri açıklama sürecinde, YSK’nun 23 Nisan 2018 pazartesi günü açıklayacağı listede İYİ Partinin listede olmadığı istihbaratını İstanbul’da iken alan Kılıçdaroğlu 21 Nisan Cumartesi günü Ankara CHP Genel Merkezine telefon açarak 15 milletvekilinin partiden istifa ederek İYİ Partiye geçmesini sağlıyor… Bu şekilde Kılıçdaroğlu İYİ Parti’nin gurup kurarak seçime girme yeterliliğini sağlıyor… Bu hareket, talimatla hareket etme gibi bir kültürü olmayan CHP’de Kılıçdaroplu’nun partiye olan hâkimiyetinin de bir kanıtı olduğu değerlendiriliyor… CHP’nin bu kararında ne Akşener’den ne de İYİ Partiden CHP’ye ve Kılıçdaroğlu’na herhangi bir talep ve istek gelmiyor… İYİ Parti’nin seçime girebilecek olması iktidar kanadının hesaplarını ve kimyasını bozuyor…

Kılıçdaroğlu ‘’Millet İttifakı’’ içerisinde HDP’nin de bulunması için ciddi çaba harcamışsa da HDP kendisi ile yapılan görüşmelerde bu konuda ‘’fazla ısrarcı olmayın’’ anlamında mesaj vererek biraz lakayt davranıyor. HDP’nin bu davranışının kökeninde kamuoyu önünde dışlanmış, mağdur algısını yaratmak isteği ile kendi yaptıkları anketlerde de zaten barajı geçtikleri, ittifaka gerek kalmadığı inancı yatmakta olduğu değerlendiriliyor…

2023 CB seçimleri

Rahmetli Süleyman Demirel “siyasette bazen 24 saat bile uzundur...’’ derdi. 2018 yılından bugüne koskoca üç yıl geçiyor. O günden bu yana köprülerin altından çooook sular akıyor… Bugün için ülkedeki politik durum üstünlüğü AKP’den muhalefet tarafına ve CHP'ye geçiyor… 2018 yılında üzerinde durulan isimlerin yerlerine yeni yeni isimler ve düşünceler geliyor… Mevlânâ’nın söylediği gibi ‘’Dünle beraber gitti cancağızım ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…’’

Son söz: Gelecek kısmet olarak gelmiyor insana, insan geleceğe geliyor, kendinde olanla giriyor onun içine…

Arz ederim..

Osman AYDOĞAN




Gazalî’den günümüze İslam Dünyası


09 Mayıs 2021


Giriş

Hicri takvime göre içinde bulunduğumuz ay İslam’ın kutsal saydığı üç ayların sonuncusu Ramazan Ayı… Bu ay vesilesiyle de bu ay boyunca, bir kısmı eski yazılarım da olsa İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazayım istedim… Ancak bu konuda birkaç yazı yazabildim, araya güncel konular girince ara vermek zorunda kaldım…


O halde kaldığım yerden devam ediyorum…

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm

19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin en önemli devlet adamlarından, yazar, şair ve devlet adamı Ziya Paşa’nın (1829-1880, asıl ismi Abdülhamid Ziyaeddin) 1870 yılında yazdığı çok güzel bir gazeli vardır. Gazel şöyle başlardı:


‘’Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm’’

(Kâfirler -Batı- diyarını gezdim, gelişmiş yerleşim yerleri gördüm
İslam topraklarını dolaştığımda da sadece viraneler gördüm.)

Gerçekten de Ziya Paşa, Sultan Abdülaziz döneminde Avrupa'ya kaçarak Genç Osmanlılar arasına katılır. Hemen hemen tüm Avrupa’yı görür. Görevleri nedeniyle Şark’ı da bilir.

Bana da kısmet olmuştur, Ziya Paşa’dan tam 150 yıl sonra Almancam sayesinde diyar-ı küfrde hemen hemen görmediğim ülke kalmadı, orada yaşadım, orada beldeler, kâşeneler gördüm. Arapçam sayesinde de mülk-i İslam’da kısa da olsa Şam’ı, Kahire’yi, İskenderiye’yi gezdim, oralarda da bütün viraneler gördüm…

Aradan 150 yıl geçse de gördüm ki değişen bir şey yoktur… İslam Dünyası’nda günümüzde sadece viraneler, sadece yoksulluklar yoktur… Günümüz İslam Dünyası’nda ayrıca savaş vardır, kan, gözyaşı ve işgal vardır, huzursuzluk vardır.

Peki, bu neden böyledir? İslam Dünyası neden geri kalmıştır? İslam Dünyası'nda bugün neden savaş vardır, kan, gözyaşı ve işgal vardır, huzursuzluk vardır?

‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ derler. ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ derler… Ben de biliyorsunuz çok sık kullandığım bu iki düstura sadık kalarak konuları tarihe bağlamayı ve tarihte geriye gitmeyi pek severim... Bu sitede sizlere daha yakın zamanda Kudüs konusunu anlatacağım diye teee üç bin yıl geriye giderek Buhtunnasır'ı, Delilah (Dilayla)'ı anlatmaya çalışmıştım...

Bu sefer de, o kadar değilse bile bir bin yıl geriye giderek diyar-ı küfrü ve mülk-i İslam'ı sadece gören, gezen ve oralarda yaşayan birisi olan değil aynı zamanda bu konuda mürekkep yalamış birisi olarak da İslam Dünyası'nın neden geri kaldığını, İslam Dünyası'nda bugün neden savaş olduğunu, neden kan, gözyaşı ve işgal olduğunu, huzursuzluk olduğunu anlatmak istiyorum…

İmam-ı Gazalî ve etkisi

Bugünkü İslam Dünyası'nın geri kalmasının en başta gelen sebebinin,  İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi eski Yunan felsefesinde Aristo çizgisinde deneyimci gerçekçiliği sürdürme yolunu tutanların karşısında Eflatuncu idealist felsefeyi savunan İmam-ı Gazalî’nin (Hüccet’ül İslam -İslam’ın kanıtı) (1058-1111) düşüncesinin egemen olmasıdır diye değerlendiriyorum…


İşte bu yazımda da anlatmak istediğim konu bu konudur; Gazalî ile İbn-i Rüşd arasındaki tartışma ve bu tartışmanın İslam Dünyası'na olan etkisidir...

Bu konuda Fransız tarhçi Fernand Braudel (1902– 1985) farklı bir tez ortaya koyar. Braudel’e göre 13. yüzyılda Moğol istilası İslam’ın bütün şehir medeniyetini yıkar, kütüphaneler yakılır, milyonlar öldürülür, bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülür… Haçlı seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatır… Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlar, zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşir… Dünya ekonomisindeki değişmeler ve son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler de İslam dünyasının geri kalmasına yol açar… (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) Yani Braudel benim anlattığım kalıplar çerçevesinde İslam dünyasının geri kalmasını Gazali’ye bağlamaz…  Braudel'in tezi yabana atılmaması ve ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. 

Tehâfütü’l-Felâsife

Gazalî 11 ve 12. yüzyıl İslam coğrafyasının çok etkin bir din bilginidir. Saygı duyulan birisidir. İmam-ı Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ (Filozofların Tutarsızlığı) (Klâsik Yayınları, 2014) adlı eserinde, Farabi ve İbn-i Sina gibi İslam bilginlerini eleştirerek (ve de kâfirlikle suçlayarak)  “akıl, inanca ters düşemez” diye devletin varlığı ve güvenliği için (!) akılcı gidişi önlemeye çalışır…

Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ isimli kitabında şöyle yazar: “…Akıl ile inancı uzlaştırmaya çalışmak boşunadır. Akıl ile inancın karşıtlığını kabul etmeyen düşünürler, kaçınılmaz olarak hakikatten uzaklaşacaktır. Allah’ı akıl ile açıklamaya çalışmak, Allah’ı yadsımaktır. Neden-sonuç ilişkisinin araştırılması, Allah’ın iradesini yadsıma sonucunu verebilir. Akıl ve felsefe sorularına yanıt bulmaya çalışırken çelişkiye düşüldüğüne göre hakikate ulaşmak imkânsızdır.”  

Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ isimli eserinde, İbn-i Sina’nın, sadece İslam düşüncesinin değil, tüm insanlık tarihinin en değerli eserlerinden olan ‘’Kitab’uş Şifa’’ (Say Yayınları, 2013)’sında geçen düşünceleri de eleştirir. Gazalî kitabının başında Maksadü’l Felâsife adı ile İbn-i Sina’nın felsefe doktrinini özetler. ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’, İbn-i Sina’nın fikirlerini reddetmeye çalışan yirmi bölümden oluşur. Onyedi bölümde İbn-i Sina ve takipçilerinin yanıldığı noktaları göstererek onları küfür ile itham eder. Diğer üç bölümde ise fikirlerinin tamamen İslam dışı olduğunu söyler. Filozoflara karşı öne sürdüğü suçlamaların arasında Allah’ın varlığını ve Allah’tan başka Tanrı olmadığını kanıtlayamamalarıdır.

İhya’u Ulumid-Din

Gazalî, “İhya’u Ulumid-Din” (Din Bilimlerinin Dirilmesi) (Hikmet Neşriyat, 2012) kitabında, akıl yürütmeye dayalı eğitim ve öğretimin, din duygularını öldürdüğünü iddia eder, bilimsel düşüncenin egemenliği kırılmadıkça dinsel duyguların dirilmeyeceğini savunur… Gazalî kitabında genç Müslümanlara şöyle seslenir: “Ey oğul! Elinden geldiğince, hiç kimse ile herhangi bir konuda düşünsel tartışmaya girişme! Çünkü düşünsel tartışma, birçok yıkımlara neden olur. Zararı yararından büyüktür. Çünkü düşünsel tartışma ikiyüzlülük, kıskançlık, büyüklenme, düşmanlık, böbürlenme gibi çok kötü huyların kaynağıdır.” 


Gazalî, bu eserini dört cilt hâlinde düzenler, ciltlere sırasıyla İbadetler (İbâdât), Âdetler (Âdât), Helak Edici Hususlar (Mühlikât) ve Felaha Erdirici Ameller (Münciyât) adlarını verir, her bir cildi de on konu hâlinde işler…

Ayrıca İmam-ı Gazalî ‘’artık İslam tekâmüle erdi’’ diyerek İslam’da içtihat kapısını (yorum, yeni kural koyma) da kapatır. İmam-ı Gazalî, ümmeti soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden, biat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlar…

Gazalî ve İbn-i Rüşd tartışması

İmam-ı Gazalî’den yaklaşık yüz yıl sonra, Endülüslü Halife İbn-i Rüşd (1126-1198) ise ‘’Tehâfüt et – Tehâfüt’’ (Tutarsızlığın Tutarsızlığı)  (Bordo Siyah Yayınları, Dünya Klasikleri-Felsefe, 2012) adlı denemesinde, akıl-inanç çelişkisinin kaçınılmazlığını, hatta gerekliliğini iddia eder. İbn-i Rüşd, bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunur. ‘’Çünkü’’ der İbn-i Rüşd; “İnsan aklı da Allah vergisi bir yetenektir ve bu nedenle akla uygun olan nakle (kutsal söz, hadis, vahiy) de uygundur.’’


Gerçekte de İslamiyet, akıl dinidir, bilimi kutsar, bilim, Çin’de de olsa onu oradan gidip almayı önerir. “İlim Çin’de dâhi olsa gidip alınız.”  “Âlimin mürekkebi şehidin kanından daha üstündür.” “İlim öğrenmek beşikten mezara kadar farzdır.”  “Bir saatlik  tefekkür – düşünüş - 60 yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır” gibi İslam’ın bilim  ile çatışmadığını, evrensel  bir din olduğunu, akla ve doğaya en uygun din olduğunu açıklayan Hz. Muhammed (SAV)’in hadisleri vardır.

Ayrıca Kur’anı Kerim Ra’d Suresi 19. ayette ‘’innema yetezekkeru ulül ‘elbab’’ ifadesi geçmektedir ki Türkçe meali şu şekildedir;  ‘’Yalnızca derin düşünebilen akıl sahipleri bunu idrak edebilirler.’’ Bir kısım yorumcular bu ayette geçen ‘’ulül ‘elbab’’ kavramını ‘’akıl ile vahiy veya nakil çatışınca akl-ı selim karar vermelidir’’ şeklinde yorumlamışlardır. (Dr. Harun Çağlayan, Bilgi Kaynağı Olarak Akıl- Reason As A Source Of Knowledge, Kelam Araştırmaları, 2011, s. 246, Muhammed Abduh, Tevhid Risalesi, Çev. Prof. Dr. Sabri Hizmetli, Ankara, 1986)

Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün  belirttiği gibi; “Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme, mantığa uygun düşmesi gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygun düşer.” (Ord. Prof. Enver Ziya Karal, -1923-01- Fatih Özdemir Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Yayıncılık, Ankara 1990, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II ) sözü ışığı altında İslam dinin akla ve bilimsel faaliyetlere önem verdiğini görmekteyiz.

Kaldı ki bizzat İmam-ı Gazalî kendisi söylemiştir; “astronomi bilmeyen marifetullahta noksan kalır”. Marifetullah; ‘’Allah’ı tanımak’’ demektir. Acaba bilimsiz, ilimsiz astronomi nasıl gerçekleşecektir ki? Görüldüğü gibi hem İslamiyet hem de bizzat Gazalî bilimi kutsarken ne yazık ki Gazalî’nin yanlış anlaşıldığı ve tüm bu uygulamaların bu yanlış anlamadan kaynaklandığı veya güç sahiplerinin işlerine öyle geldiği gibi anladığı değerlendirilmektedir. Muhtemeldir ki Gazalî; akıl ile imanın uyum içinde birbirini tamamlayacağını iddia etmiştir.

Aralarında yüzyıl gibi bir zaman aralığı da olsa İmam-ı Gazalî ile İbn-i Rüşd’ün bu kitapları yazılı tarihin en önemli ve en büyük tartışmalarından birisi olduğu kıymetlendirilmektedir. Ancak İbn-i Rüşd bu tartışmayı siyasal planda kaybetmiştir.  Çünkü İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri, şıhları ve güç sahipleri–yanlış anlaşılan veya işlerine öyle gelen, bilim yerine inancı savunduğunu iddia ettikleri- Gazalî’yi desteklemişler, İbn-i Rüşd’ü ise ihmal etmişlerdir. İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri, şıhları ve güç sahipleri Gazalî’yi desteklemişlerdir çünkü Gazalî, ümmeti soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden, biat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır.

Gazalî’den sonra İslam Dünyası

Ancak İslam dünyasında Gazalî’nin görüşünün (veya bu yanlış anlamanın) egemen olmasının tüm İslam dünyası için büyük bir talihsizlik olduğu değerlendirilmektedir. 

Harun Reşit, oğlu Memun ve Mutezile (Mutezile mezhebi: Sorunları akıl ve mantık yoluyla çözmeyi esas alan bir mezhep) döneminde doruğa çıkan Doğu'nun Rönesansı olarak tanımlanan Abbasi aydınlanması Moğol istilası ile sona ermiş ancak ne yazık ki bu coğrafyada Gazalî etkisiyle bir daha yeni bir aydınlanma dönemi başlayamamıştır. 

İslam dünyasındaki bu aklın dışlanma sürecinde de bu süreç İslam dünyasında çeşitli alanlarda da desteklenir... Bu alanlar; hukuk (fıkıh), kelam (ilahiyat) ve tasavvuf alanlarıydı. ''Fıkıh''ta İbn-i Hanbel, ''Kelam''da Eşari ve ''Tasavvuf''da da İbn-i Hallaç bu alanlara öncülük ettiler. Bu alanların ve bu öncülerin ortak noktaları imanı aklın, kalbi zihnin önüne koymalarıydı...

Gazalî’nin görüşü Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı medresesine de egemen olur. Öyle ki Fatih İstanbul’u kuşatması esnasında sur önlerinde top döktürecek kadar ileri teknolojiye sahipken 1529’da bu teknoloji kaybolur ve o Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman Anadolu’dan Viyana’ya öküzlerle top çekmek zorunda kalır. (1683’de de aynısı tekrarlanır) Osmanlıcada Ehl-i İman ve Ehl-i İlim ve Ehl-i Hikmet (felsefe) kavramları olmasına rağmen Osmanlıda özgür düşünce ve felsefeden uzak durulur, din eğitimine ağırlık verilerek bilim ihmal edilir ve bu da Osmanlının sonunu hazırlayan nedenlerin en başında gelir…

Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo’dan Platon’a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen İbn-i Rüşd’ün kitapları Arapçadan Latinceye çevrilir ve Batı, unuttuğu Antik Çağın bilim insanlarını ve felsefecilerini yeniden İbn-i Rüşd’ün eserlerinden öğrenerek Rönesans’ı başlatır. Özellikle Ortaçağ çalışmalarıyla ünlü, İslam tarihi ve Haçlı Seferleri üzerine eserleri olan Fransız Marksist tarihçi Claude Cahen (1909 -1991) bir eserinde şunları yazar: “Batı dünyası İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd ile düşünmeyi öğrenmiş olduğunu asla unutmamalıdır... Kurtuba Camisi olmadan Fransa’da Le Puy Katedrali tasarlanamazdı.”

İslam dünyası ve özellikle o dönemin lideri olan Osmanlı da anlattığım gibi Gazalî''nin etkisiyle ne Abbasi aydınlanmasını takip edebilir ne de 14. yüzyılda başlayan bu Avrupa Rönesansını yakalayabilir… Osmanlı da bu nedenle bilimle, teknolojiyle, sanatla, felsefeyle pek bir ilişki kuramaz… Osmanlı ne Abbasi döneminde İslamın altın çağında yetişen bilginlerden, astronomlardan, felsefecilerden, matematikçilerden, güzel sanatçılardan, botanikçilerden, mekanikçilerden bir tanesini bile yetiştirebilir ne de çağında Avrupa Rönesansını yaşarken bu rönesansın yetiştirdiği Batı dünyasını aydınlığa taşıyan ve 20. yüzyıla hazırlayan sanat, bilim ve düşün dünyasının yapısını tanıyabilir…

Böylece Batı İbn-i Rüşd’ün yolundan giderken, Doğu ise Gazalî’nin yolundan gider… Varılan sonuç ortadadır. Ancak İbn-i Rüşd, tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde kazanır; bu da Türkiye’dir. Bu topraklarda gerçekleşen 1923 Cumhuriyet devrimlerinin tarihsel ve felsefi anlamı budur. Denilebilir ki Mustafa Kemal Atatürk İbn-i Rüşd’ün manevi öğrencisidir. Ancak tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde, o da Türkiye’de kazanan İbn-i Rüşd'ün bilimsel düşüncesi Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra ne yazık ki cehalet, taassup ve Batı'nın jandarmalığı nedeniyle kesintiye uğrar…  

İslam’ın Hastalığı

İslam Dünyası sadece İbn-i Rüşd’den ayrılmakla kalmaz. İslam Dünyası bağrından çıkardığı; Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Şirazlı Şadi, Hafız-ı Şirazî, Ahmet Yesevi, El Kindî, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Şems-i Tebrizi, Muhyiddin İbn-i Arabî, Sadrettin Konevî, Hallac-ı Mansur, Cüneyd-î Bağdadî, Bayezid-î Bistamî, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Buharî gibi ‘’bilimci, aydınlanmacı, kapsayıcı, kucaklayıcı ve sevgi içerikli’’ İslam anlayışının temsilcilerini de dışlayarak ‘’lüks, israf, gösteriş, şatafat, şiddet, kin ve nefret içerikli’’ Arap Emevi Müslümanlığına yönelir… Böylesi bir Müslümanlık da İslam Dünyasını bugünkü yaşadığımız Selefi – Vahhabi – İŞİD İslam’na dönüştürür..


Bu dönüşümü anlatmak için bir kitaba yer vermek istiyorum. Dedesi de babası da İslám âlimi olan ve kendisi de dört yaşında iken Kur’an eğitimine başlayan Tunuslu yazar, şair ve tasavvuf bilgini Abdelwahab Meddeb’in güzel bir kitabı var: ‘’İslam’ın Hastalığı’’ (Metis Yayıncılık, 2005)

Abdelwahab Meddeb, bu kitabında; günümüzdeki İslam’ın kendi geleneklerinin ve tarihinin zenginliğinden mahrum kalmasına yol açan İslam’ın hastalığının şeceresini çıkararak,’‘Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizim olduysa, İslam’ın hastalığının entegrizm olduğu kesindir.’’ (s.11) tespitinde bulunur…

Entegrizm; dini veya siyasi bir inancı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmektir. Böylece mutlak bir doğruya malik olduğuna inanmak ve onun kabullenilmesini dayatmaktır. Bu, gelenekten yana olduğunu iddia ederek her türlü tekâmülü reddeden bazı dini grupların veya tutundukları şeyi doktrinel hale getirmiş grupların durumudur. Entegrizmin ana nitelikleri şöyle tasnife tabi tutulabilir: Hareketsizlik; uyum sağlamayı ret, her türlü gelişmeye, evrime karşı kemikleşme, geçmişe dönüş; geleceğin takipçisi olmamak, muhafazakârlık, taassup, kapanma, dogmacılık, sertleşme, kavgacı olma, uzlaşma kabul etmeme vb…

Meddeb, bu kitabında, İslam'ı cihatla bir tutan anlayışın köklerine iner. Meddep, bu kitabında yedinci yüzyıl Medine'sinden başlayan İslam tarihini on sekizinci yüzyıl Arabistan'ında Vahhabilik'in kuruluşuna kadar takip ederek İslam uygarlığının altın çağına damgasını vuran yaratıcılık ve çoğulculuktan uzaklaşılmasıyla gerileme ve yoksulluk evresine geçildiğinin altını çizer…

Meddeb, İslam’ın hastalığının köklerini ‘’Medine Ütopyası’’ adını verdiği ‘’asr-ı saadet’’ (altın çağ) yorumuna bağlar… ‘’Medine Ütopyası’’na göre, İslam yeniden güçlü, yeniden öncü ve yeniden egemen olmak istiyorsa, en güçlü olduğu zamana geri dönüp onu taklit etmelidir. Bu konuyu Meddeb kitabında şöyle açıklar: ‘’Yarı okumuş ajitatörler, kendi geleneklerine dönüş çağrısında bulunurken, demokrasinin başarısızlığa uğrama nedeninin, zikrettikleri geleneğin temelindeki despotik atacılık olduğunu unuturlar. Ama Medine kökenine geri dönüşü idealize ederek bu güçlüğü es geçerler. Medine ütopyasının sık sık yeniden etkinleştirildiğini görmüştük. Modern zamanlarda sınırlı kalırsak, bu ütopyanın Vahhabiliğin kökeninde olduğunu, daha yukarda zikrettiğimiz 19. yüzyıldaki o Selefiler’in, fundamentalistlerinin de amentüsünü oluşturduğunu hatırlayalım. 1920-1930’lu yıllardan itibaren Müslüman Kardeşler hareketinin su yüzüne çıkmasıyla entegristlerin derme çatma kurdukları sistemin de merkezinde bu ütopya olacaktır.’’ (s.100)

13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye, Selefiliğin kurucusudur ve varlığını ‘’bilimci, aydınlanmacı, kapsayıcı, kucaklayıcı ve sevgi içerikli’’ İslam anlayışına ve bu anlayışın temsilcilerine olan keskin karşıtlığına ve nefretine borçludur. Yani Selefiliğin hamurunda bu nefret vardır. Selefiliğin ve onun devamı Vahhabiliğin sonu ise İŞİD'e çıkmaktadır. İŞİD'in kaynağı da Selefilikte ve Vahhabilikte aranmalıdır... 18. yüzyılda ortaya çıkan Vahhabilik de Selefiidir. Vahhabilik ismi daha çok kendilerine muhalif kimselerin onları andığı isimdir. Vahhabiler kendilerine Selefi derler.

Günümüzde Türkiye

Meddeb’in ‘’İslamın Hastalığı’’ kitabında, günümüzün entegristi olan Müslüman Kardeşler’in kurucusu El Benna’yı, Pakistanlı Ebu’l A’lá Mevdudi (1903-1979) ile Mısırlı öğrencisi Seyyid Kutb’u (1926-1966) görüyoruz. Bu kişilerin de 1970’lerden itibaren Türkiye’deki İslamî hareketlerin hocası ve ilham kaynağı olduğunu da burada aktarmak istiyorum….


Günümüze ve ülkemize gelecek olursak, ülkemiz; Mavlânâ’yı, Yunus’u, Hacı Bektaş-ı Veli’yi ve Ahmet Yesevi’yi yaratarak oluşturduğu ‘’bilimci, aydınlanmacı, kapsayıcı, kucaklayıcı ve sevgi içerikli’’ Türk Müslümanlığından, yüzyıllar sonra, ‘’şiddet, kin ve nefret içerikli’’ Arap entegrizmine, Arap Müslümanlığına ve Selefi - Vahhabi zihniyetine dönme tehlikesi yaşıyor… Bir başka deyişle; Araplar, 13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye’nin etkisiyle Selefiliğin girdabına kapılmışlardı… Yüzyıllar sonra Anadolu coğrafyası da günümüzde; İbnü’l Teymiyye’nin izinden gidenlerin peşine takılarak Selefiliğin girdabına kapılma tehlikesini yaşıyor… Günümüzde TSK dâhil devletin bütün kadrolarına, bütün bakanlıklarına, üniversitelere sızmış, yerleşmiş, yerleştirilmiş kökü Arap Selefi – Vahhabi geleneğine dayanan tarikatların ve cemaatlerin varlığı bu tehlikeyi daha bir görünür hale getiriyor…

Günümüzde İslam dünyası 

Günümüzde de İran, Mısır, Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’de yaşanan olaylar ile İŞİD, Şebap ve Boko Haram vakaları yeni değildir. İşte ne olmuşsa o zaman (11. yüzyıl) olmuştur.  Bugün olanlar Gazalî görüşünün (veya yanlış anlaşılışının) günümüze olan izdüşümleridir. Aşağıda sunulan tespitler İslam dünyasındaki bu talihsizliğin, bu yanlış anlamanın ve bu izdüşümün somut sonuçları olduğu değerlendirilmektedir.


2000’li yılların başında Mısır El Ezher Üniversitesinin bir araştırması yayınlanır. Bu araştırmaya göre son bir yılda yabancı dillerden İspanyolcaya çevrilen kitap sayısı, son bin (1000) yılda yabancı dillerden Arapçaya çevrilen kitap sayısından daha fazladır.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Temmuz 2014 tarihinde İstanbul’da düzenlenen 32 ülkeden 100’ü aşkın İslam bilim adamının katıldığı ‘’Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi Toplantısı’’nın değerlendirme oturumunda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez bazı araştırma sonuçlarını da paylaşarak şunları ifade eder: “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90’ı Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da... Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebap’lar, İŞİD’ler, Boko Haram’lar var. Bütün bunlar nasıl türedi. Müslüman kamuoyunda nasıl ortaya çıktı. Üzerinde durmamız gereken en önemli husus bütün bu yapılar nasıl ortaya çıktı. Yanlış yapılar nasıl oluştu. Asıl gaye ise temelinde mezhepçilik ya da fitne ateşini nasıl söndürebiliriz.” Görüldüğü gibi bu coğrafyadaki bir kısım insanlar Müslüman olmuşlar, lakin İslam olamamışlardır. (İslam sözcüğü Arapça “se-le-me” kökünden türemiştir ve anlamı “barış”tır.)

İslam Dünyasında olmayan bilim, felsefe, sanat ve siyaset

O günden (1100-1200) bugüne; İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Şirazlı Şadi, Hafız-ı Şirazî, Ahmet Yesevi, El Kindî, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Şems-i Tebrizi, Muhyiddin İbn-i Arabî, Sadrettin Konevî, Hallac-ı Mansur, Cüneyd-î Bağdadî, Bayezid-î Bistamî, İmam-ı Rabbanî (16. yy.), İmam-ı Azâm Ebu Hanife, İmam-ı Buharî ve -her ne kadar yanlış anlaşılsa da- İmam-ı Gazalî gibi İslam tefekkürlerini, düşünürlerini bu coğrafya bir daha çıkaramamıştır.

Bu coğrafyada böylesine İslam düşünürleri bir daha çıkmadığı gibi, İslam Dünyası'nı 20. ve 21. yüzyılda Batı kültürü ile rekabet edebilecek bir güce eriştirecek düşün dünyasının temsilcileri de olmamıştır. Batı dünyasını aydınlığa taşıyan ve 20. yüzyıla hazırlayan sanat ve bilim dünyasının yanında düşün dünyasının Thomas Hobbes, Baruch Spinoza,  Immanuel Kant, Georg Wilhelm Friedrich  Hegel, Baron de Montesquieu, Auguste Comte, Alexis de Tocqueville,  Emile Durkheim, Jean-Jacques Rousseau, Max Weber, Raymond Aron, Maurice Duverger gibi temsilcileri de İslam coğrafyasında olmamıştır. Günümüzde de tüm dünyaya ve hatta sadece İslam coğrafyasına da olsa hitap edecek bir İslam entelektüeli de yoktur. Çünkü sadece düşüncenin evrimi olur, inancın evrimi olmazdı.

Geleceğin Muharebe Sahası

Alman araştırmacı Peter Scholl-Latour’un (1924 - 16 Ağustos 2014) 1998 yılında yayınlanan güzel bir kitabı vardı; ‘’Das Schlachtfeld der Zukunft: Zwischen Kaukasus und Pamir’’ (Geleceğin Muharebe Sahası: Kafkasya ve Pamir Arası) (Goldmann Verlag, April 1998) (Ne yazık ki bu kitap ne Türkçeye çevrildi ne de Türkiye’de ilgi gördü.) Kitapta özetle diyordu ki yazar; İran ve Afganistan’da dini referans alan bir rejim türemiştir. Kafkasya ve Pamir arası ve bölge ülkeleri tamamı İran ve Taliban cinsi bu dinci akımın etkisine girecektir. 1970’lı yıllardan bu güne, gerçek dinle, gerçek İslam’la, gerçek Müslümanlıkla hiç ilgisi olmayan ve dini, İslam’ı ve Müslümanlığı siyasi amaçlarla kullanmak isteyen ABD güdümlü ‘’Yeşil Kuşak’’ ve ‘’Ilımlı İslam’’ gibi projeler içeride işbirlikçiler, eşbaşkanlar bulunarak uygulamaya konulur. Bu projeler sonunda da bu Taliban etkisi sadece Kafkasya ve Pamir arasında kalmaz, Mısır dâhil tüm Kuzey Afrika’yı, Irak ve Suriye’yi ve tüm Orta Doğu’yu kaplar… İşte Irak ve Suriye’de ortaya çıkan bu çatışmaların bu projelerin bir sonucu olduğu değerlendirilmektedir.   

Büyük Ortadoğu Projesi

Yakın bir geçmişte; Afganistan’dan, Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya kadar İslam coğrafyasında siyasi iktidarlar yerli Müslüman işbirlikçilerinin ve eşbaşkanlarının desteği ile emperyalistler tarafından parçalanarak bu ülkelerdeki devlet kapasitesi çökertilir… Bu coğrafyada paylaşılan ortak ulusal değer, ortak inanç ve ortak hikâyeler kaybolur, bu şekilde bölgede bir siyasal boşluk oluşur ve bu boşlukta  El Kaide, El Nusra gibi radikal dinci çeteler, IŞİD gibi terör grupları, aşiretlerden de güç alarak bir din devleti inşa etmeye kalkışırlar… Bu sefer de İŞİD ile mücadele bahanesiyle emperyalist devletler bölgeye girerler ve mezhep ayrımı da tetiklenerek bütün bölge bir kan gölüne, bir ateş topuna çevrilir… Bu nedenle bazı düşünürler Avrupa’nın 5’inci Yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi İslam coğrafyasının da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia ederler… Yaratılan bu ortamda ise İsrail'e çevresinde dikensiz gül bahçelerinden oluşan bir coğrafya sunulur…

Gerçi ayrı bir konudur ama böylesi bir ortamda Kudüs'ün neden şimdi İsrail'in başkenti ilan edildiğini ve ABD elçiliğinin neden şimdi Kudüs'e taşındığını sormak ve bundan şikâyetçi olmak herhalde bu tablonun müsebbiplerine hiç düşmemektedir. 

Sonuç olarak;

İslam Dünyası'nın Batı karşısındaki bu gerileyişinin mevcut siyasal, ideolojik, sosyolojik, etnik ve mezhep kavgalarının ve ayrışmaların temelinde İmam-ı Gazalî ile İbn-i Rüşd arasındaki bu bin yıllık tezadın yatmakta olduğu ve yukarıda da anlatıldığı gibi bütün bunların İmam-ı Gazalî’nin düşüncesinin veya yanlış anlaşılmasının egemen olmasının İslam dünyasını getirdiği yer ve bir sonuç olduğu düşünülmektedir.


Gazalî’den bugüne İslam dünyası, dünya mutluluğu peşinde değildir, öbür dünya mutluluğu peşindedir. O günden bugüne İslam’ın yatırımı bu dünyaya değil öbür dünyayadır. Batı medeniyetinde bu dünya vardır, bu dünyanın nimetleri olan; bilim, sanat, edebiyat, şiir, resim, refah, neşe, mutluluk vardır. Ne yazık ki Gazalî’nin İslam dünyası böyle bir refah toplumu öngörmemektedir. İşte tam da bu nedenle Gazalî düşüncesinin hâkim olduğu İslam’ın Batı tipi bir medeniyet kurma ufku, amacı ve ideali yoktur, imkân ve ihtimali de yoktur…

Bu nedenle de Avrupa’da Rönesans’a öncülük etmiş, bilimin, medeniyetin ve insanlığın beşiği bu coğrafya, o günden (11. yüzyıl) bugüne bilimi unutmuş, metafiziğin dipsiz kuyularında kaybolmuş ve mezhep ve etnik kavgalar nedeniyle insanlarının birbirini boğazladığı bir mezbahana haline gelir…

Anlatmaya çalıştığım bu sebeplerin sonucu olarak bu coğrafyada bilimden uzak, etnik kökene, dine ve mezhebe dayalı ilkesiz ve ülküsüz siyasetlerin sonunun huzursuzluk, çatışma, kan, gözyaşı olduğunu yaşayarak görmekteyiz...

İngiliz aktör, yönetmen ve yazar Peter Ustinov’un bir tespiti vardır: ‘‘Terör; yoksulların savaşı, savaş ise zenginlerin terörüdür.’’ Emperyalist güçler bu coğrafyadan elini çekmediği ve İslam coğrafyası da emperyalizme alet olduğu sürece, İslam coğrafyasının metafiziğin dipsiz kuyularından ve mezhep kavgalarından kurtulup bilime ve akla yönelmediği sürece, bu coğrafya halklarının etnik tuzaklardan uzaklaşmadığı sürece bölgeye gerçek anlamda bir barış ve huzur gelmeyecektir. Bölgeye gerçek anlamda bir barış ve huzur gelmediği sürece de bu coğrafyada terör yoksulların savaşı, savaş ise zenginlerin terörü olmaya ve bu coğrafya bu ateş çemberi içinde cayır cayır yanmaya devam edecektir...

Barışın ve huzurun tesisi

Bu coğrafyada barışın ve huzurun tesisi aslında basittir: Emperyalist güçleri bölgeden uzak tutmak… Etnik kökenden ve mezheplerden uzak, laik bir düzen içerisinde yaşamak… Bilimsel temele dayalı eğitim ve yönetim… Çatışma kültüründen uzaklaşarak uzlaşı kültürünü bölgede hâkim kılmak…. Bu coğrafya ülkeleri ve insanları arasında uyum, ahenk ve işbirliğini sağlamak… Ve bunlarla beraber yüce Atatürk’ün ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh’’ ilkesini bölgede hâkim kılmak…

Bir de bu coğrafyanın manevi evrenini koskoca bir morg olmaktan çıkarmak için insanlarına yaşama sevincini aşılamak ve insanlarını “akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru” gibi kavramları ile beslemek gerekmektedir. 

Bütün bunlar olduğu takdirde Hz. İbrahim’in bir ateş çemberi içine atılmışken birden yeşil çimlere düştüğü gibi bu coğrafya da ancak o zaman bir cennete dönüşecektir.

Bu ateş çemberinden kurtuluşun bundan başka seçeneği ve çaresi de yoktur. Bugünkü İslam Dünyası'nın geri kalmış olması bir sonuçtur.  Ve sebepler ortadan kalkmadan bin yıl da geçse sonuçlar değişmeyecek ve bu dünya bu geri kalmışlıktan ve bu ateş çemberinden kurtulamayacaktır.   

Yeniden Ziya Paşa

Yazımın girişinde Ziya Paşa’dan bahsetmiştim ya! Yazımın sonunda da yine ondan bahsedeyim... Ziya Paşa sürgünden döndükten sonra, önce Suriye, sonra Konya ve 1878 yılında da Adana Valiliğine atanır. Ölümüne kadar geçen sürede de Adana Valisi olarak görev yapar. Ziya Paşa Adana valisi iken kendisi hakkında aşağıdaki hikâye anlatılır.

1879 yılında Çukurova’da ortalığı kasıp kavuran bir kuraklık hüküm sürer. Ekinler kurur, sebze ve meyve bahçeleri kuraklıktan ürün vermez olur. Çiftçi, tüccar bir grup Adanalı eli böğründe perişan bir durumda müftüye giderek yağmur duasına çıkılmasını isterler. Müftü efendi de durumu arz etmek ve izin almak üzere Vali Paşaya sorar; ‘’Paşa hazretler nasip olursa yarın Cuma namazını eda eyledikten sonra cemaatle birlikte topluca duaya gideceğiz.  Zat-ı Devletleri de buna iştirak etmeyi düşünürler mi?’’ Ziya Paşa müftü efendinin bu teklifini alır almaz ayağa kalkar ve konağın penceresinden aşağıda gürül gürül akan Seyhan nehrini seyre dalar. Sonra da müftü efendiye dönüp şöyle söyler; ‘’Baka müftü efendi, ben Cenab-ı Hakkın huzuruna yağmur istemek için çıkmaya hayâ ederim. Utanırım. Hemen yanı başımızda koca bir ırmak akıyorken, onun kenarında durup yağmur duası yapmak ne ola ki. Hak Teâlâ benden bunun hesabını sormaz mı? Yarın Ruzi- Mahşer’de bana ‘Ey Ziya, önündeki nimeti görmezden gelip sen ne yüzle karşıma çıkıp yağmur dilersin’ demez mi? Yok müftü efendi yok. Beni mazur gör. Rabb-ül Alemin’im huzurunda beni rüsva eyleme.’’

Aslında buraya kadar uzun uzun anlatmak istediğimi Ziya Paşa'nın bu hikâyesi açık ve net bir şekilde özetliyor...

İbn-i Haldun; “Coğrafya kaderdir” derdi… Belçikalı yazar Maurice Maeterlinck de; ‘’Kaderinden şikâyetçi olan, kendi beceriksizliğinden de şikâyetçi olmalıdır.’’ derdi… Bu coğrafya bize kaderdir diye şikâyetçi olacaksak eğer öncelikle aynaya bakarak Maeterlinck’in dediği gibi kendi beceriksizliğimizden şikâyetçi olmamız gerekecektir! Zira Hz. Allah Kuran-ı Kerim’de bu coğrafyayı anlatırdı zaten: ‘’Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.’’ (Yunus Süresi 100. Ayet)

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN




Anneler Günü


09 Mayıs 2021


Kırılmışlar

Halil Cibran’ın ‘’Kırık Kanatlar’’ (Kaknüs yayınları, 2017) isimli eserinde annesiyle yaptığı bir söyleşi şöyle geçerdi…


''Yirmi yaşımdayken annem bana şöyle demişti: 

- 'Manastıra girseydim, hem kendim, hem başkaları için en iyisini yapmış olacaktım.' 
- 'Eğer manastıra girmiş olsaydın ben dünyaya gelmezdim' dedim. 
- 'Dünyaya gelmen daha önce kararlaştırılmıştı oğlum' dedi. 
- 'Evet, ama dünyaya gelmeden çok önce seni annem olarak seçmiştim ben' diye karşılık verdim. 
- 'Dünyaya gelmeseydin cennette bir melek olarak kalacaktın' dedi. 
- 'Ama ben hâlâ bir meleğim' diye cevapladım. 
Gülümsedi ve dedi ki;
-'Kanatların nerede peki?'
Elini tutup omzuma koydum ve;
-'Burada' dedim. 
-'Kırılmışlar' dedi. 

Bu konuşmadan dokuz ay sonra, annem dönülmez ufukta yitip gitti. Ama 'kırılmışlar' sözü içimde yankılanmaya devam etti...''

Halil Cibran da mektuplarında insanın söyleyebileceği en güzel kelimenin ‘’anne’’ kelimesi, en güzel sözün de ‘’anneciğim’’ sözü olduğunu ifade ederdi… Anne dönülmez ufukta kaybolup gidince kimin kolu kanadı kırılmaz ki?

Engin ufuklar

Yahya Kemal Beyatlı ''Ufuklar'' isimli şiirinde anneyi ebediyete, sonsuzluğa uğurlayışını şöyle anlatırdı


''Ruh ufuksuz yaşamaz. 
Dağlar ufkunda mehabet, 
Ova ufkunda huzur, 
Deniz ufkunda teselli duyulur. 
Yalnız onlarda bulur ruh ezeli lezzetini. 
Bu ufuklar avutur ruhu saatlerce, fakat 
Bir zaman sonra derinden duyulur yalnızlık. 
Ruh arar kendine bir ruh ufku. 
Manevi ufku pek engin ulu peygamberler 
- Bahsin üstündedir onlar-lakin 
Hayli meud idiler dünyada; 
Yaşıyorlardı havarileri, ashabiyle; 
Ne ufuklar! Ne güzel ruh imiş onlar! Yarab!

Annemin naşını gördümdü; 
Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle, 
Acıdan çıldıracaktım. 
Aradan elli dokuz yıl geçti. 
Ah o sabit bakış elan yaradır kalbimde, 
O yaşarken o semavi, o gülümser gözler 
Ne kadar engin ufuklardı bana; 
Teneşir tahtası üstünde o gün, 
Bakmaz olmuşlardı artık bu bizim dünyaya.

Yaşıyan her fani 
Yaşıyan ruh özler, 
Her sıkıldıkça arar, 
Dar hayatında ya dost ufku, ya canan ufku.''

Aradan değil elli dokuz, yüz elli dokuz yıl da geçse hala acıdan çıldırırsınız... O sâbit bakış elʹan yaradır kalbinizde. O yaşarken o semâvî, o gülümser gözler ne kadar engin ufuklardı size değil mi?


Unuttum, nasıldı annemin yüzü

Ataol Behramoğlu da anneyi ebediyete, sonsuzluğa uğurladıktan sonraki zamanı anlatırdı ''Unuttum, nasıldı annemin yüzü'' isimli şiirinde:


''Unuttum, nasıldı annemin yüzü
Unuttum, sesi nasıldı annemin.
Gece bir örtü olsun anılardan
Kara yüreğime örtüneyim

Unuttum, nasıldı annemin gülüşü
Unuttum nasıldı ağlarken annem.
Yaşam sallasın kollarında beni
Küçücük oğluyum onun ben.

Unuttum, elleri nasıldı annemin
Unuttum gözleri nasıldı bakarken.''

Ve o unutulan annenin makberinden kuru ot kokusu getirsin istenir rüzgârdan yağmurlar usulcacık yağarken.

Seni düşünürüm

Ve Nazım Hikmet ''Seni düşünürüm'' şiirinde annenin işte o yeri doldurulmaz boşluğunu anlatırdı:


''Seni düşünürüm
anamın kokusu gelir burnuma
dünya güzeli anamın.
Binmişim atlıkarıncasına içimdeki bayramın
fır dönersin eteklerinle saçların uçuşur
bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünü.''

İçinizdeki bayramın atlıkarıncasına bindiğinizde; etrafınızda etekleriyle saçları uçuşarak fır fır dönen, al al olmuş yüzünü bir yitirip bir bulduğunuz annenizin kokusu gelir burnunuza...

Bugün anneler günü...

Bu vesile ile Hakk'ın rahmetine kavuşmuş olan, başta bize özgürlüğümüzü, gururumuzu ve onurumuz kazandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım olmak üzere tüm şehitlerimizin annelerini, Hakk’ın rahmetine kavuşmuş tüm anneleri ve sevgili annemi rahmetle anıyorum. Yine başta sevgili eşim başta olmak üzere anne arkadaşlarımın, anne adayı arkadaşlarımın ve tüm annelerimizin anneler gününü en içten dileklerimle kutluyor, sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum...


Osman AYDOĞAN


Kadir Gecesi

08 Mayıs 2021


Üç aylar ve mübarek geceler

Bilindiği gibi Hicri takvimin üç ayı, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına ‘’Üç Aylar’’ denir ve mübarek aylardan sayılır. Bu mübarek aylarda da sayısı beş olan ''mübarek geceler'' bulunmaktadır. Bu gecelerden; ''Regâip Gecesi'' ve ''Miraç Gecesi''; Recep ayında, ''Berâet Gecesi''; Şaban ayında, ''Kadir Gecesi'' ise Ramazan ayında bulunmaktadır. ''Mevlit Gecesi'' de Rebiyülevvel ayında bulunur.


Bu beş mübarek geceden Regâib, Berâet ve Mevlit gecelerinin kutsallığı kesin olmadığı gibi bu gecelerde yapılacak ibadetler hakkında da kaynaklarda açık ve doğru bilgiler yoktur.  

Miraç; Arapça'da ‘’uruc’’ sözcüğünden türetilmiş olup merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam'da Hz. Peygamber (s.a.s)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi olayıdır... Ancak Miraç ile ilgili bir kutlama söz konusu değildir. Kur’an’da Miraç açık açık yazmadığı için din bilginlerinden kimilerine göre bu yükselme manevi ve ruhi, kimilerine göre maddi ve fiziki, kimilerine göre hem maddi hem de manevi, kimilerine göre de ne tam anlamıyla maddi ne de tam anlamıyla manevidir. Burada manevi ve ruhi anlamdan kastedilenin gönül ve ruh temizliğinden geçip, ahlaki erdemlere yükseliş olduğu üzerinde din bilginlerince mutabakat vardır. 

Kadir (Kadr) adıyla anılan sûrede Kur'an'ın inişine, dolayısıyla İslâm'ın doğuşuna vurgu yapılmaktadır.. Ancak zaman olarak da bir kesinlik yoktur. Duhân sûresindeki âyetlerde (44/2-6), Kadir Gecesi’nin vahyin inmeye başladığı yılda Ramazan ayına denk geldiği bilgisinden başka bir bilgi yoktur.

Bu geceler, Osmanlı padişahı II. Selim zamanında minarelerde kandiller yakılarak kutlanmaya başlandığı için “kandil” olarak da adlandırılır. Diğer Müslüman ülkelerde de bu geceler ''kandil'' olarak adlandırılmaz, ''gece'' olarak ifade edilir, Regâib gecesi (Leyle-i Regaip), Berâet gecesi (Leyle-i Berâet) gibi.

İnzâl ve Tenzîl

İşte bu gecelerden son olarak Ramazan ayının müjdecisi Berâet Gecesi’ni tam 40 gün önce kutlamış idik. Berâet Gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği geceydi. Buna "inzâl" denir.


Bugün ise (Ramazan ayının 27’inci gecesi) ''Kadir Gecesi''dir. Kur'an-ı Kerim, Kadir Gecesi'nde Hz. Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Bu noktada Kur'an-ı Kerim'in kendisinden dünya semasına indirildiği Levh-i Mahfûz'dan bahsetmek istiyorum.

Levh-i Mahfûz

Levh-i Mahfûz, Arapça’da ‘’korunmuş levha’’ anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için ‘’Kader Kitabı’’ da denir. ‘’Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap’’ anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır. 


Kur'an'da geçen ‘’Ümmü'l-Kitap’’ (Kitapların Anası, Ana Kitap), ‘’Kitabun Mübin’’ (Apaçık Kitap), ‘’Kitabun Hafîz’’ (Koruyan Kitap), ‘’Kitabın Meknun’’ (Saklanmış Kitap), ‘’İmamun Mubin’’ (Apaçık İnen Kitap) ve sadece ‘’Kitap’’ ifadeleri Levh-i Mahfuz ile ilişkili bulunan ifadelerdir.

Buruc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir. Ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i Mahfûz; içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22), her şeyin sayılıp tespit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır. İsrâ Sûresi 58. ayette de "Bu, Kitap'ta (Levh-i Mahfuz'da) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır. "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." (Neml Suresi, 75) Ayette geçen ‘’apaçık kitap’’ Levh-i Mahfuz olarak yorumlanır.

Kadir Gecesi

Kadir Gece’si müstesna bir gece olduğundan müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiştir. Kur'an-ı Kerim’in 97. Sûresi (Kadr Sûresi) Mekke döneminde inmiştir. Beş âyettir. Sûre, Kadir gecesini anlattığı için bu adı almıştır. Kadr, Arapçada ‘’azamet’’ ve ‘’şeref’’ demektir. Kur'ân'da adı geçen tek ay “Ramazan” ayıdır; tek gece ise “Kadir Gecesi”dir. 


Yüce Allah Kadr Sûresi’nde şöyle buyuruyor:  "Doğrusu, Biz, onu (Kur'an'ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir." 

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "Kim ki faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır." 

Peygamberimizin saygıdeğer eşi Hz. Aişe (R.A.) diyor ki: ''Peygamberimize 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?' diye sordum. Peygamberimiz: 'Allah’ım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet' diye dua et" buyurdu.

Ancaaaak…

Bu kutsal gecelerde affedilen günahlar sizin eksik ibadetleriniz nedeniyledir. Kılmadığınız namazlarınız, tutmadığınız oruçlarınız, vermediğiniz zekâtlarınız, sadakalarınız içindir. Allah’ın yarattıklarına karşı işlediğiniz suçlar, onlara karşı yaptığınız haksızlıklar, zulüm, kin, nefret, kem söz ve sevgisizlik ne kadar dua ederseniz edin, ne kadar ibadet ederseniz edin, ne kadar tövbe ederseniz edin affedilecek değildir. Yüce Rabbimiz Kur’anı Kerim’de buyuruyor ki; ‘’bana her türlü günahla gelin affederim, ancak kul hakkıyla gelmeyin’’. ‘’Başkasının hakkından daha kutsal bir şey yoktur’’ der Allah’ın elçisi. Allah’ın yarattıklarına karşı her türlü günahı işleyeceksiniz sonra da böyle bir kutsal gecede sabaha kadar dua edeceksiniz ve affedileceksiniz! Yok öyle bir şey…


Bütün İslam coğrafyası kana bulanmışken, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Afganistan’da bombalar patlayıp çocuklar, insanlar ölürken Katar’da, Suudi Arabistan’da, Kuveyt’te zenginler keyif çatarken, insanlar birbirinden nefret etmişken, nefretin de ötesinde komşularına dair katliam listeleri hazırlamışken, kutuplaşmanın, bölünmenin, kinin ve nefretin, kem sözlerin zirvesine çıkmışken, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, hayâsızlık, ahlaksızlık ve sevgisizlik ayyuka çıkmışken kutlanacak kandil, kılınacak namaz, tutulacak oruç da yoktur aslında…

Günümüzü, dünyada bırakıp gideceğimiz şeyler için tüketmekten kurtulup "istediğim Hakk'tır benim" diyebilme umuduyla Kadir Geceniz mübarek olsun. Dualarınızın; barışa, huzura, adalete ve hayırlara vesile olmasını dilerim...

Osman AYDOĞAN

Aşağıdaki fotoğraflar Halep Emevi Camisi'ne aittir. Yüzyılların eskitemediği bu mâbedi bu hale getirenlerin, bu tabloya sebep olanların ne kıldıkları namaz namazdır, ne tuttukları oruç oruçtur ne de kutladıkları kandil kandildir. İnsanlarımızın arasına kin ve nefret tohumu ekenlere, insanlarımızı kutuplaştıranlara, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaratanlara, hayâsızlık, ahlaksızlık ve sevgisizlik saçanlara ibret vesikası olması dileğimle...




İsrail Doğu Kudüs’e saldırırken dökülen timsah gözyaşları

08 Mayıs 2021


Dün akşamüzeri ajanslara ‘’son dakika’’ başlığı ile peş peşe haberler düşüyor... Gelen haberlere göre İsrail polisi dün akşam iftardan kısa bir süre sonra, işgal altındaki Doğu Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa’ya, Eski Şehir bölgesinin Şam Kapısı’na ve Şeyh el-Cerrah mahallesindeki Filistinlilere plastik mermi ve ses bombalarıyla saldırıyor. Bu saldırılarda İsrail polisi, Mescid-i Aksa’ya girerek cemaate ses bombaları atıyor, Şeyh Cerrah Mahallesindeki Filistinlilere destek veren Arap milletvekillerine de saldırıyor. İsrail güçlerinin, Doğu Kudüs'ün farklı noktalarında düzenlediği bu saldırılarda 205 kişi yaralanıyor…

Sürekli yazıyorum, Türk Dışişleri Bakanlığı son yıllarda Kınama Bakanlığına dönüştü diye…  Son yıllarda Türk Dışişleri Bakanlığı hep reaktif davranmaktadır. Yani olaylar olup bittikten sonra tepki göstermektedir. Hâlbuki dış politika ağlama, sızlama, serzenişte bulunma, tepki gösterme makamı değil, önlem alma makamıdır. Dış politikada esas olan tepki göstermek değil, tepki gösterilebilecek olayı önlemektir. Şimdiki moda da böyle; tepki göstermek, kınamak, hem de çok sert kınamak… Ancak bütün bu kınamalarda ortak bir nokta var: Türk Dışişleri Bakanlığı hangi olayı kınamış ise o olayın olmasına da katkı vermiş olduğudur…

Çok yakın zamanlardaki olayları örnek verirsem;

Avrupa Birliği tarafından Akdeniz’de ''Irini'' adını verdikleri operasyon kapsamında Almanya’nın ‘’Hamburg’’ isimli firkateyni Akdeniz’de Libya'nın Misrata kentine doğru ilerleyen Roselina-A adlı Türk bandıralı yük gemisini, 22 Kasım 2020 Pazar günü Akdeniz açıklarında durduruyor ve gemi uluslararası hukuka aykırı bir şekilde saatlerce aranıyor… Türk Dışişleri Bakanlığı hemen olayı kınıyor… Ancak ‘’Irini’’ operasyonuna sebep Libya’nın yıkılmasıdır. Libya yıkılırken Türkiye ABD’den sonra en büyük deniz ve hava gücünü veriyor, hatta Libya’ya yapılan hava harekâtının da merkezi İzmir oluyordu... 

Kosova ile İsrail arasında diplomatik ilişkilerin resmen başlatılmasına yönelik anlaşma 1 Şubat 2021 tarihinde imzalanıyor… Aynı gün de İsrailli yetkililer, Kosova'nın Kudüs'te büyükelçilik açmak için yaptığı başvuruyu onayladığını açıklıyor… Türk Dışişleri Bakanlığı da hem olayı kınıyor: "Kosova'nın Kudüs'te Büyükelçilik açmasını, derin endişeyle karşılıyor ve en güçlü şekilde kınıyoruz." Zaten yazımın sonunda da bu noktadaki hatırı sayılır katkımızı da yazacağım..

Papa Franciscus, 05-08 Mart 2021 tarihleri arasında Irak’a resmi bir ziyaret esnasında, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bu ziyaret anısına, üzerinde Hatay, Sivas, Erzurum, Kars gibi birçok ilin sözde Büyük Kürdistan haritası içinde gösterildiği bir hatıra pulu bastırıyor. Tabii ki Kınama Bakanlığı, pardon Dışişleri Bakanlığı bu pulu çok şiddetli bir şekilde kınıyor… Ancak, Irak parçalanırken, IKBY kurulurken en büyük katkıyı Türkiye veriyordu... 

Daha dün 24 Nisan 2021 tarihinde ABD başkanı Biden 1915 olaylarını ‘’soykırım’’ olarak tanıdığını açıklıyor, İstanbul için ‘’Konstantinopolis’’ ifadesini, ‘’siz yaparsınız’’ anlamında ‘’bir daha olmasın’’ ifadesini kullanıyor. T.C.’ni temsil eden bütün makamlar yine bu ifadeleri kınıyorlar. Gerçi çok sert kınamıyorlar ya, olsun, yine de kınıyorlar. T.C. yetkilileri ABD Başkanı Biden’in açıklamalarını kınıyorlar da ABD’ye bu cüreti verenin kim olduğunu da çok iyi biliyorlar…

Yine bu son olayda, Doğu Kudüs’teki İsrail saldırılarına da sadece Dışişleri Bakanlığı değil devletin bütün kademeleri ‘’Kınama Kademeleri’’ haline gelerek olayı kınıyorlar. Hem de en sert şekilde, en sert biçimde, en sert ifadelerle kınıyorlar. Kınamaların şiddeti o kadar sert ki muhtemel bu şiddet İsrail’i temelinden sarsıyor!...

İsrail’in Doğu Kudüs'e yaptığı saldırıya dönük T.C. makamlarının kınamaları

Önce bu sert, ama çok sert kınamaları aktarmak istiyorum. Ne kadar sert olduklarını bir de sizler görün:

Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklama: "İsrail güvenlik güçlerinin Mescid-i Aksa’da ibadet eden Filistinlilere yönelik gerçekleştirdiği ve çok sayıda Filistinli sivilin yaralanmasına sebep olan saldırıları şiddetle kınıyoruz."

TBMM Başkanı Mustafa Şentop: ‘’Her Ramazanda olduğu gibi İsrail'in şiddet ve zulmünün arttığı günlere şahitlik ediyoruz. Bu gece, Mescid-i Aksa'da, namaz kılan cemaate saldırı açık bir devlet terörüdür. Şiddet ve zulüm eken barış ve huzur biçemez. Mescid-i Aksa'daki terörü lanetliyorum.’’

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay: ‘’İsrail devleti Filistin topraklarında insanlık ve savaş suçu işlemektedir. Dünya bu işgal ve hukuksuzluğa göz yumdukça zulmünü devam ettirecektir. Hiçbir kutsala saygısı olmayan İsrail’in ilk kıblemiz Mescid-i Aksa'ya yönelik saldırılarını şiddetle kınıyorum. Derhal durdurulmalıdır.’’

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun: ‘’İsrail’in Filistinlilere yönelik sürdürdüğü işgal ve şiddet politikasını endişeyle takip etmekteyiz. İsrail’in kutsallarımıza saldırması asla kabul edilemez. Bugün, ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’ya ses bombalarıyla gerçekleştirilen baskını şiddetle telin ediyoruz.’’ Altun, daha sert, daha etkili olsun diye bu açıklamasını da sosyal medya hesabından yapıyor!

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: ‘’İsrail polisinin Mescid-i Aksa’ya girerek ses bombalarıyla saldırmasını şiddetle kınıyoruz. Mübarek Ramazan günlerinde hiçbir kutsala saygısı olmayan İsrail işgal güçleri Mescid-i Aksa’yı derhal terk etmelidir. Bu menfur ve pervasız saldırılar derhal durmalıdır.’’

Dediğim gibi bu kadar sert, bu kadar haşin, bu kadar gaddar kınamalar karşısında İsrail korkudan tir tir titriyordur. Belki de akşama kalmaz İsrail diz çöker, özür diler, af diler….

Bütün bu açıklamalar ve kınamalar aslında timsah gözyaşlarıdır…

Neden mi? İsterseniz şöyle bir yakın tarih turu yapalım…

İsrail’in devlet olarak hedefleri

Cicero şöyle derdi: "Kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkûmdur." Lüzum yok aslında doğumumuzdan önceye, o kadar geriye gitmeye. Gözümüzün önünde olup, son yıllarda yaşadıklarımız bir bakalım…

İsral’in devlet hedefinin Kudüs’ü başkent yapmak ve Tel Aviv’i oraya taşımak olduğunu, Golan Tepelerini ilhak niyetinde olduğunu, Filistin’i işgalini geliştirerek sürmek ve Filistin’i haritadan silmek olduğunu bilmeyen var mı? Bunu Türk Dışişleri Bakanlığını bilmemesi mümkün mü? Değil tabii ki…

Peki, İsrail’in bu hedefleri konusunda en bük engel hangi ülkeler ve kimlerdi?

İsrail’e bölgesinde sunulan dikensiz gül bahçesi

Daha düne kadar İsrail’in bu hedefleri konusundaki en büyük engeli ve baş düşmanı ve Filistin’in en büyük destekçisi Saddam’lı Irak idi… Hatırlarsınız değil mi Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in İsral’e Scud füzeleri gönderdiğini… ABD Saddam’ı ve Irak’ı yok ederken yani ABD İsrail’in baş düşmanını ve dünyadaki Filistin’in en büyük destekçisini ortadan kaldırırken ABD’ye en büyük desteği Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyordu...

Daha düne kadar İsrail’in bu hedefleri konusundaki en büyük ikinci engeli ve ikinci baş düşmanı ve Filistin davasının ikinci en yılmaz savunucusu Kaddafi’li Libya idi… ABD tarafından Kaddafi’li Libya yani İsrail’in ikinci baş düşmanı ve Filistin davasının ikinci en yılmaz savunucusu ortadan kaldırılırken ABD’ye yine en büyük desteği Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyordu…

Daha düne kadar İsrail’in bu hedefleri konusundaki en büyük üçüncü engeli ve üçüncü baş düşmanı ve Filistin davasının üçüncü en yılmaz savunucusu Suriye idi. Suriye’ye karşı İsrail’in bile cesaret edemediği düşmanlığı yine Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler yapıyordu…

Kısaca 21’inci yüzyıldaki İslam dünyasına yapılan ABD öncülüğündeki modern Haçlı seferlerine en büyük desteği yine Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyordu... (‘’Haçlı seferi’’ tabiri bana ait değil, bu tabiri bizzat Üçüncü Haçlı Seferi Kumandanı Richard the Lionheart, -pardon- Onuncu Haçlı Seferi Kumandanı George Bush söylemişti.)

Daha dün, evet dün ABD, tüm Ortadoğu’yu parçalayıp da sınırlarını değiştirirken, ABD tüm Ortadoğu’yu bir ateş topuna çevirirken ve İsrail’e bulunduğu bölgede dikensiz bir gül bahçesi sunulurken onun müttefiki ve eşbaşkanları Türkiye’den Suudilere Müslüman devletleri oluyordu…

Babil Kralı Nemrut Buhtunnasır bile, karısı Semiramis için yaptırdığı asma bahçelerde böylesine dikensiz güller yetiştirip de karısı Semiramis'e  sunamamıştı... 

Kılçıksız balık

ABD artık biliyordu ki; Kudüs’ü, İsrail'in başkenti olarak ilan ederken (06 Aralık 2017), Büyükelçiliğini Kudüs'e taşırken (14 Mayıs 2018), İsrail’in 1967 yılında işgal, 1981 yılında ilhak ettiği Golan tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanırken (25 Mart 2019) ve tek taraflı olarak açıkladığı '’Yüzyılın Anlaşması'’ ile Kudüs’ü bölünmeden İsrail’in başkenti olarak ilan ederken (28 Ocak 2020) aldıkları bu kararlara karşı duracak artık bölgede hiçbir güç kalmamıştır. 

İsrail de artık biliyor ki; dün, 07 Mayıs 2021 tarihinde Doğu Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa’ya, Eski Şehir bölgesinin Şam Kapısı’na ve Şeyh el-Cerrah mahallesine saldırdığında değil 205 Filistinlinin yaralanması, bu saldırılarda 205 bin Filistinliyi öldürse bile kendisine ‘’dur’’ diyecek hiçbir güç kalmamıştır.

ABD ve İsrail artık biliyorlar ki; bu kararlara ve bu tür olaylara karşı çıkan sesler ise etkisi, müeyyidesi olmayan sadece iç politikaya dönük, anlamsız kuru gürültüden ibarettir.  


Timsah Gözyaşları

Bu kararlar ve bu olaylar karşısında en çok şikâyet edenler, en çok tepki gösterenler, en çok kınayanlar, en çok feryâd edenler ise anlattığım gibi bu kararlara en çok çanak tutanlar olmaktadır! Sahi, dün Barzani’ye Papa ziyareti anısına BOP haritasını gösteren pul bastırdı diye celallenenler BOP haritası gerçekleşirken ABD’ye BOP için eşbaşkanlık yapıyorlardı değil mi?.

Eğer gerçekten Kudüs sevdalısı iseniz, eğer gerçekten Filistin destekçisi iseniz ve eğer hâlâ BOP eşbaşkanı değilseniz derhal barışın Suriye ile Irak ile Mısır ile ve ABD’nin ve İsrail’in bu Siyonist, bu emperyalist planına karşı birleşin bölge ülkeleri ile! Tüm enerjinizi, gücünüzü ve dikkatinizi Kudüs’e yöneltin.

Yok bunları yapmayacaksanız eğer, pula mula kızmak, Avrupa’nın en küçük ülkesi Kosova’ya kızmak, posta koymak, İsrail'in Doğu Kudüs'e yaptığı saldırılarda 205 kişi yaralandı diye çok sert (!) kınamalar yapmak hiç de inandırıcı gelmiyor.

Dökülen timsah gözyaşlarına da yazık…

Osman AYDOĞAN


Fasîh Dede

07 Mayıs 2021


Bugün de İstanbul'da yaşayıp da kimseciklerin pek bilmediği bir tarihi mekândan ve bir tarihi kişilikten bahsedeceğim; Fasîh Dede'den…

Fasîh Dede

Fasîh Dede, 17. yüzyıl Osmanlının Divan şairidir. Türkçe, Arapça ve Farsça akıcı üslupta şiirler yazar. Asıl adı Fasîh Ahmed’dir. Fasîh Dede olarak nam salar. İstanbul’da doğar ancak doğum tarihi belli değildir. 1699’da İstanbul'da vefat eder. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın hazine kâtipliğini yapar. Görevinden ayrılarak Galata Mevlevihane’sine girer, Gavsi Dede’ye bağlanarak Mevlevi olur. Fennî Mehmet Dede Efendi’den resim dersleri alır. Kendisi dönemin ünlü hattatlarındandır. Geçimini de kitap kopya ederek sağlar. Şiirleri ''Farsça Divançe'' (Çantay Kitap, 2007) isimli bir kitapta toplanmıştır. 


Şiirlerinden bir örnek:

"Geceler azmettiğim ol mâh'a sâyem havfidir.
Bir tarik ile kabul etmez muhabbet şirketi" 

(O ay yüzlünün yanına hep geceleri gitmemin sebebi, gölgemin de benimle gelmemesi içindir. Çünkü sevgi, hiçbir yolla ortaklık kabul etmez.)

Fasîh Dede'nin Mersiye-i Kerbelâ'sını da yeni yazıyla ve hat sanatıyla yazılmış orijinal halini de yazımın sonunda veriyorum. 

Fennî Mehmet Dede’den aldığı resim dersleri sayesinde bir oto portresini yapar ve resmi ‘’Elfakir Fasihü’l Mevlevi’’ olarak imzalar. 1104 (1692/93) tarihli bu resim, Fasîh Dede’yi başında Mevlevi külahı ve Mevlevi giysileri içinde gösterir. Bu oto portreyi de yazımın sonuna ekliyorum.

Fasîh Dede ve kedileri

Fasîh Dede’nin dergâhında onlarca kedileri vardır… Fasîh Dede kedilerine dergâhtaki hücresini paylaşacak kadar düşkündür. Dergâh sakinleri de onca kedinin bir dergâh odasında barınmasına, bakılıp beslenmesine, koridorlarda dolaşmasına, bahçeye girip çıkmasına, şüphesiz diğer odaları da ziyaret etmesine ses çıkarmazlar. Çünkü dergâh sakinleri de varlığın sırrını bildikleri için, uyuyan sokak köpeklerini dahi uyandırmamak adına onların sağından solundan geçen insanlardır…


Fasîh Dede’nin kendisinden önce otuz dokuz kedisi ölür. Onların tamamını kefenleyip dergâh mezarlığına gömer. Demek ki bir zamanlar İstanbul’da; bir kediye bile, öldüğünde ona saygıyla yaklaşıp kefenle, ritüelle uğurlayan insanlar vardır!

Fasîh Dede 1699 yılında vefat ettiğinde aynı gün kara kedisi de ölür ve beraber kefenlenip beraber gömülürler. Mezarı Galata Mevlevîhânesindedir. Mezar taşında; ''Göçdi bekâ mülküne Derviş-i Fasîh-i Mevlevî'' ibaresi yazılıdır. Mezar taşının fotoğrafını da yazımın sonunda veriyorum…

Fasîh Dede’yi anlatan kaynaklar

Fasîh Dede'nin eserleri vardır ancak kendisini anlatan yazılı bir eser ne yazık ki yoktur. Sadece Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 12. Cilt ile Rehber Ansiklopedisi, 7. Ciltte Fasîh Dede'den bahsedilmektedir…

Fasîh Dede’yi bu kadar anlatmamın nedeni onunla ilgili bir hikâye…


Fasîh Dede ve bir imam hikâyesi

Fasîh Dede her akşam Galata Balıkpazarı’nda, bir meyhanede demlenir, dergâha, “Âheste reviş hüsn-i edâ Mevleviyâne” (Mevlevihaneye yavaşça gitmek) bir tarzda, Osman Hamdi Bey'in tablosundaki kaplumbağa terbiyecisi gibi elleri arkada, sallana sallana, yalpa vura vura çıkar ve dergâha yakın Şah Kulu Mescidi’nin önünde oturup akşam namazını bekleyen imama, mestâne (sarhoş gibi, kendinden geçmişçesine) bir “Selâmün aleyküm imam!” dermiş. İmam, başta sikke, sırtta hırka, bu Mevlevi dervişinin halini ibretle seyreder, başını sallar, lâ-havle çeker, selamını kerhen alırmış…


Fasîh, bir gün, yine elleri arkada, sallana sallana aynı eda ile gelirken imam Fasîh’in selamını almamaya karar verir, inat eder, kararını da yerine getirir…

İmam o akşam rüyasında görür ki kendisi kurbağa olmuş. Badik badik giderken havadan süzülüp inen bir kartal, imamı pençesine taktığı gibi havalanır. Kurbağa şeklindeki imam bir aralık aşağıya bakar, sivri, yalçın kayalarla dolu bir yer. ''Eyvah'' der, “pençesinden kurtulursam düşüp pestilim çıkacak, düşmezsem akıbetim belli.” Tam bu sırada kartal birdenbire pençesini açar ve imam hızla düşer. Fakat bir de ne görsün? Aşağıda Fasîh Dede eteğini açmış bekliyor. Lop deyip eteğine düşer ve irkilerek kan ter içinde uyanır imam. Sarhoştan keramet, bu nasıl şey? Bir hayli düşünür uykusu kaçar imamın. Sabah da yakın, abdestini tazeler camiye gider…

Günün dağdağası rüyasını unutturmuştur. Akşam namazını, yine cami önündeki alçak ve arkalıksız hasır iskemlesine oturmuş beklerken bir de bakar ki Fasîh, yine elleri arkasında sallana sallana yukarıya doğru geliyor. Geceyi hatırlar yüreği oynar, önünü kavuşturur. Derken Fasih, imamın hizasına gelince, harfleri çiğneye çiğneye der ki:

-''Selamün aleyküm imam. Gördün ya, dün gece Fasîh’in eteği olmasaydı yamyassı olacaktın.''

Allah'ın, elleri arkasında sallana sallana yürüyen öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez, hele hele Şah Kulu Mescidi’nin imamları ise hiç bilmez. Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Her daim hulus-u kalp ile boyun büker, dua eder, vazifelerini yaparlar...

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Mersiye: Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla kaleme alınan düzyazı ya da şiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de ‘’mersiyehan’’ denir.

Mersiye-i Kerbelâ

Bu mâtemde olan derd- ile hicrâna devâ olmaz,

Bu, feryâd-ı Hüseyni’dir, dahi uşşak nevâ olmaz,

Hüseyn- ile Hasen’dir, ol Resûl’ün kurret’ül’ aynı,
Sevenler âl-ü evlâdı, eşiğinden cüdâ olmaz.

Tevellâsın, teberrâsın bilen uşşâka aşk- olsun,
Tariykatte budur âyin, buna illâ ve lâ olmaz.

Hüseyn-i Kerbelâ’nın vâkîât-ı mâtem-engiyzi,
Zebân ü hâme vü savt ü hurûf- ile edâ olmaz.

Fasiynâ Nüh-felek yâkût u rummân- ile pür olsa,
O mihr-i âlemin bir katra kânına bahâ olmaz.

Fasîh Dede’nin bu Farsça divançesi “În nağme-i Mâtem-i Huseyn est’’ (Bu Hz. Hüseyin’in Matemi’nin nağmesidir) başlıklı bir kaside de yer almaktadır. Bu kaside otuz beyitten oluşmaktadır. Bu kasidede Fasîh Dede, Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi üzerine kendi yüreğinde hissettiklerini dile getirmektedir. Şair sürekli ağlamakta, kanlı gözyaşı dökmekte olduğundan, aklını şuurunu yitirdiğinden bahsetmekte, kasideyi Hz. Hüseyin’in kabrinin Resulullah’ın alnının nuruyla dolması dileğiyle bitirmektedir.

Mersiye-i Kerbelâ'nın hat sanatıyla yazılmış hali:

Burada Mersiye'nin aşağıdaki son iki beyti yazmaktadır:

Hüseyn-i Kerbelâ’nın vâkîât-ı mâtem-engiyzi,
Zebân ü hâme vü savt ü hurûf- ile edâ olmaz.

Fasiynâ Nüh-felek yâkût u rummân- ile pür olsa,
O mihr-i âlemin bir katra kânına bahâ olmaz.

Fasîh Dede'nin ‘’Elfakir Fasîhü’l Mevlevi’’ olarak imzaladığı oto portresi. (1104)  (1692/93)


 

Fasîh Dede’nin Galata Mevlevîhânesindeki üzerinde ''Göçdi bekâ mülküne Derviş-i Fasîh-i Mevlevî'' ibaresi yazılı mezar taşı ve mezarı:




Mahur Beste (2)


06 Mayıs 2021


Bugün Deniz Gezmiş'leri anmak için Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiirini anlatırken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, birisinin de adı ‘’Mahur Beste’’ olan üçlemesinden bahsetmiştim… Bu şekilde de kendi kendime pas vermiş oldum… Şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu üçlemesini anlatmasam olmaz!…

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sırasıyla ‘’Mahur Beste’’ (Dergâh Yayınları, 1998), ‘’Sahnenin Dışındakiler’’ (Dergâh Yayınları, 2010) ve ‘’Huzur’’ (Dergâh Yayınları, 2000) romanları birbirinin devamı olan Tanzimat’tan Cumhuriyete bir iç buhran üçlemesidir.

Bu kitaplarda geçen roman kahramanları da aynı kişilerdir. "Mahur Beste", sadece aynı adı taşıyan romanda değil, "Sahnenin Dışındakiler" ve ''Huzur''da da tam bir roman kahramanı edasıyla yer alır... Bu kişiler ‘’Sahnenin Dışındakiler’ romanında gençlik, ‘’Huzur’’’ romanında da olgunluk yaşlarıyla anlatılır. 

Özetle bu üç kitabı anlatacağım. Üçlemenin ilk kitabı olan ‘’Mahur Beste’’yi en son anlatacağım…

Sahnenin Dışındakiler

‘’Sahnenin Dışındakiler’’ romanı Tanpınar'ın 1920'li yılların, yani işgal ve Millî Mücadele yıllarının romanıdır. Romanda Anadolu'da süren Kurtuluş Savaşı ve İstanbul'daki aydınlarla birlikte halkın değişik kesimlerinden insanların farklılaşan hayatları ve bu mücadeleye dâhil oluşları işlenir.


Roman adını ve konusunu; "sahnenin dışında" olanlardan ve onların içlerinde ve etraflarında olup bitenlerden, onların geçmişlerinden, hasretlerinden ve ihtiraslarından alır. ‘’Sahnenin Dışındakiler'' romanında kalabalık bir insan kadrosu vardır. Bunlar içinde gözden düşmüş fakat kendilerinin her an hatırlanacağını uman devlet adamları, harp vurguncuları, idealistler, hainler, fedakâr kadınlar, düşmüş kadınlar, değişen hayat şartları içinde yerlerini arayanlar, ıstırabın hayatlarını kararttığı insanlar yer alır.

Romanda şu konuşmalar geçer:

Romanın kahramanlarından İhsan romanın bir yerinde şöyle konuşur: "Orada (Anadolu'da) mücadele var, muharebe var. Mukadderatımız orada halledilecek! Asıl sahne orası. Biz burada maalesef sadece seyirciyiz. Sahnenin dışındayız"

"En çok hataya düşenler, kendilerinden kudretlerinin üstünde şeyler isteyenler, kendilerini olduğu gibi kabul etmeyenlerdir.."

 "Az okuyoruz, hatta hiç okumuyoruz ve galiba hiç de düşünmüyoruz."

"Biz evvela kelimeleri öğreniriz, sonra yaşadıkça teker teker manalarını." 

''Niçin kadere bu kadar bağlı olan insanlar, bir türlü ona razı olmaz? Hiçbiri kendi hayatını yaşamıyor da onun için.’’

‘’Sahnenin Dışındakiler’’, düşündüren, öğreten, öğretirken de insanı içine düşüren bir kitaptır…

Huzur

‘’Huzur’’ romanına gelince… Tanpınar, kültürümüzü bir "iç âlem medeniyeti"nin tezahürü olarak görür. Bu medeniyeti, belirli bir ahlâkı taşıyan "mânevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş" insanlar meydana getirmiştir. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz, roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hâkim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. Roman kahramanları Mümtaz, Nuran, Sabih ve Adile Hanım'ın vapur sohbetlerinin konusu hep müzisyenlerdir.


‘’Huzur’’ romanı Osmanlı ile Cumhuriyet arasına sıkışmış; bir yandan yüzlerce yıllık Osmanlı geleneğinden kopuşun öte yandan da yeni Cumhuriyetin getirdiklerinin ikilemini yaşayan insanların hikâyesini anlatır. ‘’Huzur’’ romanı için; belli bir dünya görüşüne ve bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının "huzursuzlukları"nı dile getiriyor denebilir.

Kitap dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Tanpınar’ın, kitabın ilk bölümü olan "İhsan"da Fransız tarihçi Albert Sorel'den alıntıladığı "dünya gömlek değiştireceği zamanlarda, hadiseler sakınılmaz bir kader halini alırlar" cümlesi aslında kitabın içeriğini anlatmak için yeterlidir…

‘’Huzur’’, ABD’inde "A Mind at Peace" (Archipelago Books, 2008) adıyla yayınlanır ve hakkında The los Angeles Times gazetesinde şu yorum yapılır: "Bir başyapıt… Seçkin, dâhiyane, melankolik bir destan… Gerek tasvirler, gerekse anlatılan hikâyeler ve uçuk karakterleriyle… Romantizm ve kültürel değişimleri bir araya getiren 20. asrın büyük romanlarından.'' (By Rıchard Eder, ‘A Mind at Peace’ by Ahmet Hamdi Tanpinar, March 1, 2009) The Guardian gazetesi editörü Maya Jaggi ve ABD’li genç yazar Joshua Cohen tarafından da ‘’Huzur’’ romanı Türk edebiyatının ‘’Ulysses’'i olarak tanımlanır. (Maya Jaggi, ''Tanpınar, who died in 1962, wrote the Turkish Ulysses, A Mind at Peace.'' The Guardian, 01 Dec. 2009, Literary Review, Dec. 2013) Ulysses, İrlandalı yazar James Joyce’un modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan romanıdır. ‘’Huzur’’ romanı 2015 yılında da Japonya’da Fujiwara Shoten (Fujiwara Yayınevi) tarafından aynı adla Japonca olarak yayımlanır...

Romanda geçen konuşmalar:

"Her düşüşün altında bir başkası vardır ve herkes kendinin mezarıdır.’’

"Wagner'i, Debussy'i dinleyip Mahur Beste'yi yaşamak, işte bizim talihimiz bu."

"İnsanlık fena bir ihtimali bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. Bir daha ondan geriye dönemez, onu giyinir. Kıymetli bir şeyiniz, iyi bir yazma, güzel bir gramafon, bir acem halınız var mı, sakın onu satmayı bir imkân gibi düşünmeyin, evliyseniz karınızı boşamayı, seviyorsanız sevdiğiniz kadına darılmayı bir kere olsun aklınıza getirmeyin. Sonra bu işlerden ne kadar çekinirseniz çekinin, mıknatıslanmış gibi, arkanızdan itiyorlarmış gibi onu yaparsınız, insan hayatında sakınmak yoktur. Hele kütle halinde, asla. Bir kere uçurum göründü mü, ölüm simsiyah dili ile konuştu mu?"

"Istırap günlük ekmeğimizdir; ondan kaçan insanlığı en zayıf tarafından vurmuş olur, ona en büyük ihanet ıstıraptan kaçmaktır. Bir çırpıda insanlığın talihini değiştirebilir misin? Sefaleti kaldırsan, bir yığın hürriyet versen, yine ölüm, hastalık, imkânsızlıklar, ruh didişmeleri kalır. O halde ıstırap karşısında kaçmak, kaleyi içten yıkmaktır."

‘’Bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir.’’

"Son ümit nedir bilir misiniz? Çok defa son ümit, temennilerimizin imkânsızlığa akseden çehresidir."

"Siyasi bir harbin sakınılması o kadar kolay ki... Bir dümen kırışı, aklıselimin bir saniye için dönüşü her şeyi halledebilir. Fakat bir medeniyet krizini yenmek, onun arızaları içinde şuurunu muhafaza etmek, ona karşı gelmeğe çalışırken dümeni ellerinden kaçırmamak, bir selde sürüklenmemek, bir tayfunda boğulmamak, bir yıldız müsademesinde toz haline gelmemek kadar güç."

"Bir insanda fazla gecikilmez birçok şeyler gibi insanlar da kuyuya benzer. İçlerinde boğulabiliriz. Arasından geç, git. Bir fikrin etrafında düşüncenin hür oyunlarını dene..."

"Bizim memlekette aranan kaybolur. Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir."

"Bazı kapıların bize kapalı görünmesi, önünde değil arkasında durduğumuz içindir."

"Zannetme ki, sana kabuğunu kır, diye cevap vereceğim... O zaman dağılırsın! Sakın kabuğunu kırma; genişlet... Ve kendine mal et, kanınla işle ve canlandır. Kabuğun kendi derin olsun."

"Hiçbir şeyi kendimize kader yapmağa hakkımız yoktur. Hayat o kadar geniş ve insan o kadar büyük meseleler içinde ki... Onu kavramak için düşüncelerimizde ve hayatımızda hür olmalıyız."

‘’Bütün fecaat, insanın insanla karşılaşa karşılaşa, en sonunda kendisini tanımayacak hale gelmesi... Fikirler de öyledir: hayatla karşılaşa karşılaşa tanınmaz hale gelir."

"Talihimizin en hazin tarafı neresidir biliyor musun Mümtaz? İnsanın yalnız insanla meşgul olması. ... Farkında olsun olmasın, insan insanı malzeme gibi kullanıyor."

"...kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede'yi Wagner olmadığı için, Yunus'u Verlaine, Bâki'yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya'nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz."

“Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız.”

"Hiçbir yara kurcalamakla iyileşmez."

“Kendi kendime biz gurbetin insanlarıyız diyorum. Mesafelerin terbiye ettiği insanlar.”

"Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol!"

"Fikir ve sanatı hür bırakacağız. Çünkü onlar hürriyet, mutlak hürriyet isterler. Masal bir anda, biz istiyoruz diye teşekkül etmez. O hayatın içinden fışkırır.’’

Mahur Beste

‘’Mahur Beste’’ romanında, Tanpınar'ın sonraki romanları olan ‘’Sahnenin Dışındakiler’’ ve ‘’Huzur’’da da önemli bir motif olan "Mahur Beste" teması önemli yer tutar. Tanpınar, Türk müziğini medeniyet öğeleri arasında sayarak klasik Türk musikisini medeniyetimizin özlü bir yansıması olarak kabul eder. Zaten ''Mahur Beste'', acı bir aşk hikâyesinin klasik musiki kalıplarıyla soyutlanmasıdır. Bu nedenle de Türk müziğinin en eski ve en önemli makamlarından birisi olan ‘’Mahur’’ aynı zamanda bu romana isim ve ilham kaynağı olur… ‘’Mahur Beste’’ sadece romana bir ad olmaktan da öte insanî tamlığın olmazsa olmaz bir öğesi olarak sunulur... Bu anlamda Tanpınar "Çok insan anlayamaz eski musikimizden / ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" diyen Yahya Kemal Beyatlı’nın düşüncesindedir… Zaten Tanpınar, Yahya Kemal’i en iyi anlayıp izleyenlerden birisi olarak kabul edilir…


Mahur Beste'de Tanpınar'ın diğer eserlerinde de görülen medeniyet meselesi büyük bir ağırlıkla ele alınır. Mahur Beste, Tanzimat sonrasında Cumhuriyet başlangıcında toplum hayatımızın her yönüne yansıyan değişim ve başkalaşımın yansıtıldığı ve her fırsatta tartışıldığı bir roman özelliğindedir. Tanpınar bu kitabında Doğu-Batı medeniyeti, ihtilal, kişisel açmazlar ve Türk aydını üzerine yoğunlaşır. Romanda üç farklı zihniyeti temsil eden Mülkiyeli Behçet, İhtilalci Sabri Hoca ve Molla İsmail romanın başkarakteridirler... Her biri Tanzimat sonrası Osmanlı ilmiye sınıfının üç farklı zihniyetini temsil ederler.  Ancak üçünün de ortak düşüncesi ilmiye sınıfının toplum içinde ar­tık eski gücünü koruyamadığı ve bunun sonucunda da toplumda geleneksel değerler boşluğu ortaya çıktığıdır. Bu değerler boşluğu da Osmanlı dünyasını sarsan derin bir bunalıma yol açar.

‘’Mahur Beste’’ ilk kez 1944 yılında tefrika halinde yayınlanır, roman olarak da  ilk 1975 yılında basılır. “Mahur Beste” diğer ilk iki romanın gölgesinde kalsa da Tanpınar’ın bir bütün olarak anlaşılmasını sağlar.

‘’Mahur Beste’’de geçen Talât Bey çarkçı yüzbaşıdır. Musikişinastır. Mevlevi muhibbidir. Fatma (Nurhayat) Hanım, Talât Bey’in karısıdır. Fatma (Nurhayat) Hanım’ın adı, ‘’Mahur Beste’’ romanında adı ‘’Fatma’’ olarak geçer. ‘’Huzur’’un tefrika edilen metninde de aynı ismi taşır. Huzur’un tefrika metni kitaplaştırılırken ismi Nurhayat’a çevrilir. Nurhayat Hanım, en geniş şekilde ‘’Huzur’’ romanında,  torununun kızı Nuran üzerindeki etkisiyle anlatılır.

Mahur Beste'de trajik bir olay vardır:

Talât Bey’in karısı Fatma Hanım, Mısırlı bir binbaşıya âşık olunca kocasını terk eder. Talât Bey onun ardından Mahur Beste’yi besteler. Hakikatte tam bir fasıl yapmak istiyordur. Fakat tam o esnada Mısır’dan gelen bir dostu Nurhayat Hanım’ın ölümünü haber verir. Daha sonra ise bu ölümün eserin bittiği geceye tesadüf ettiğini öğrenir...

Romanda geçen konuşmalar

"Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdirler."


“Freud ile Bergson’un beraberce paylaştıkları bir dünyanın çocuğuyuz. Onlar bize sırrı; insan kafasında, insan hayatında aramayı öğrettiler.”

''Sevginin, merhametin eşiğini atlayanlar, ıstırabın gömleğini de kendiliğinden giyinirler. Acımak, söylendiği kadar kolay bir şey değildi. İnsanın her tattığı şey, içinde bir bıçak gibi çalışıyordu.''

"Behçet Bey, bütün ömrünce, yerinden kımıldamadan 'kaçmak, gitmek!' diye çırpınanlardandı."


‘’Atâ Molla Bey, bu yeniçerisiz, sipahisiz kazansız, ihtilalsiz İstanbul’u beğenmiyor, ‘ulema’ sınıfını fetvahane kedisi haline getiren ve sarayında tek başına memleketi idare eden bu hükümdardan hoşlanmıyor, etrafındaki her şeyi küçük, bayağı ve manasız görüyordu.’’

''Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin?'' dedi. ''İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet, insanı insan yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü? Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarla tezat içinde yaşıyoruz, bütün şark dünyası bir ıstırap içinde. Muttasıl gömlek değiştiriyor, Hint’i, Çin’i, Efgan’ı, Arap’ı, Türk’ü hep soyunuyoruz; soyundukça üstümüzden attığımız şeylerin alelade ekler olduğunu, daha derinden birtakım şeyler çıkarıp atmak lazım geldiğini görüyoruz. O zaman korkuyoruz; olduğumuz yerde imdat arar gibi sağa sola bakmıyoruz. Sonra tekrar başlıyoruz, gene tabaka tabaka soyunuyoruz, tırnaklarımızla derimizi yüzer gibi bir şeyler daha atıyoruz. Zaten biz soyunmasak bile onlar üzerinden lime lime dökülüyorlar. Fakat olmuyor; bize lazım olan, gömlek değiştirmek değil, içten değişmektir. Bu sadece dıştan yapılacak şey değil. Bunu olduğumuz yerden yapamayız, içten, dıştan her ufuk, bir görüş zaviyesidir. Bütün cemiyet hayati zihniyet etrafında döner, insani yeni bastan, yeni esaslara kurmamız lazım; yeni kıymetlerle yasayan bir insan. Hâlbuki bu imkânsız.’’ 

Karıştırılan ‘’Mahur Beste’’ler…

Tanpınar’ın kitaplarında ve özellikle ‘’Mahur Beste’’de geçen mahur besteler genellikle birbirine karıştırılır. Roman ile ilişkilendirilen üç adet ‘’Mahur Beste’’ vardır.


Eyyubí Ebubekir Ağa'nın ‘’Mahur Beste’’si

Bunlardan birincisi Klasik Türk Musikisinin en büyük bestekârlarından biri olan Eyyubí Ebubekir Ağa'nın ‘’Mahur Beste’’sidir. Tanpınar, ‘’Mahur Beste’’ romanını Eyyübi Ebubekir Ağa'ya ithaf eder. Bu nedenle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu besteden etkilenmiş olduğu düşünülür. Bu beste gerçektir ve bestenin bağlantısını yazımın sonunda veriyorum.

Eyyubí Ebubekir Ağa'nın bu eserinin sözleri şu şekildedir:

''Bir âfet-i meh-peyker ile nüktelerim var, fehmetmesi müşkil
Aşkı gibi sînemde bulunmaz güherim var, sad şevke muâdil

Ebrûleri îmâ ile gizli eder iş'âr, bir bûse atâsın
Ahdî'ye nihânî kereminden haberim var, müjde sana ey dil

Ah ben senin hayrânınam
Ah ben senin kurbânınam''

Tâlat Bey’in hayali ‘’Mahur Beste’’si

Bunlardan ikincisi; ‘’Mahur Beste’’ romanında Tâlat Bey’in,  Sultan IV. Murat, Sultan İbrahim, IV. Mehmed gibi padişahlarla; Köprülü Mehmed Paşa, Köprülüzâde Fâzıl Ahmet Paşa gibi devlet büyüklerine kasideler yazan 17. yüzyılın usta şairi, Neşâtî’nin bir gazelinden yaptığı hayali bestedir. Ancak bu beste romanda sadece ad olarak kullanılır. Notalandırılmamıştır. Zaten ‘’Mahur Beste’’ romanında geçen Talât Bey de kurmaca bir kişiliktir.

Neşâtî’nin bahsi geçen gazelinin ilk beyti şöyledir:

"Gitdin emmâ ki kodun hasret ile cânı bile
istemem sensiz geçen sohbet-i yârânı bile"

Neşâtî'nin bu beyti roman boyunca ve hatta üçlemenin diğer romanı olan Huzur'da da sıkça tekrarlanır.

Dr. Refik Tâlat (Alpman) Bey’in ‘’Mahur Saz Semai''

Bunlardan üçüncüsü Bestekâr Dr. Refik Tâlat (Alpman) Bey’in ‘’Mahur Saz Semai'' adlı bestesidir. Ancak adına aldanmayın, bu beste Nihavend makamındadır! Romanda geçen ‘’Mahur Beste’’ ile ilgisi yoktur… Romanda geçen kurmaca bir kişilik olan Tâlat Bey ile Bestekâr Dr. Refik Tâlat (Alpman) Bey’in adlarının ve beste adlarının (‘’Mahur Beste’’ ve ‘’Mahur Saz Semai'') benzerliği genellikle karıştırılmasına yol açar.


Ancak bu konuyu karıştıranlar da haksız değillerdir. Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oya Levendoğlu bu konuda bana şu bilgiyi göndermişti. Kendisine şükranlarımı sunuyorum:

‘’Mahur Saz Semai’’nin, romanda geçen 'Mahur Beste' ile ilgisi olmamasına karşın bu saz eseri romanı en güzel yansıtacak eserlerden birisidir. Refik Tâlat Alpman'ın en tanınmış eserlerinden biri olan bu ’Mahur Saz Semai’sinin son hanesi Nihavend makamında bestelenmiş ve Mahur makamının parlak ve coşkulu rengini tek bir perdenin değişimiyle yumuşacık romantik bir renge dönüştürmüştür. Bu tür renk değişimleri klasik gelenekte, eserlerin zemin bölümlerinin ardından sıklıkla yapılır. Hele ki peşrev ve saz semailerinin ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerinde yapılan böylesi geçkiler, adeta her roman karakterinin sahip olduğu farklı renkleri temsil eder gibidir.’’

Dr. Refik Tâlat (Alpman) Bey’in ‘’Mahur Saz Semai''sinin bağlantısını da yazımın sonunda veriyorum. Bağlantısını verdiğim Mahur Saz Semai’ni dinlerken videonun görselini de tam ekran yapıp öyle dinleyin… Mahur Saz Semai’ni dinlerken de bu görselin içinde kaybolun... Kuantum teorisinin ''gözlemleyenle gözlemlenenin bir olduğu, ayrılmaz olduğu'' ana fikri gibi, Fransız filozof Michel Foucault ‘’Kelimeler ve Şeyler’’ (Les Mots es les choses) isimli kitabında ‘’bakanın bakılan olduğu’’nu yazdığı gibi görseldeki manzara içinde müzik eşliğinde manzara ve müzikle bir olun, beraber olun, manzara ve müziğin içinde eriyin, bitin, kaybolun…

Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’si

Sonra da Tanpınar’ın bu üçlemesinin verdiği tüm bir mesajı ve ‘’Mahur Beste’’ musikilerinin bu atmosferi içinde, uzaklardaki bir gücün politikaları doğrultusunda darağacına gönderilen üç fidan için Attila İlhan’ın yazdığı ağıtın, feryâdın, figânın adının neden ‘’Mahur Beste’’ olduğunu bir de bu gözle düşünün…

Zaman Tanpınar'ın bu üçlemesini okuma, ‘’Mahur Beste’’yi ve ''Mahur Saz Semai''sini dinleme zamanıdır! 

Ve ben bu üçlemeyi okurken ve ''Mahur Beste''yi dinlerken bu dünyaya bir daha Ahmet Hamdi Tanpınar gibisi gelmez diye hayıflanıyorum... 


Osman AYDOĞAN

Dr. Refik Talât (Alpman) Bey'in Mahur Saz Semai: 
https://youtu.be/3eknB-3fWpc

Eyyubí Ebubekir Ağa'nın ‘’Mahur Beste’’si:
https://www.youtube.com/watch?v=j1L5OlX8MHs


Mahur Beste

06 Mayıs 2021

‘’Mahur Beste’’,  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın üçlemesinin ilk romanının ismidir. Diğer ikisi ''Sahnenin Dışındakiler’’ ve ''Huzur'' adlı romanlardır. ‘’Mahur Beste’’,  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zekâ ve yaratıcılığını ustaca konuşturduğu, bir solukta okunan, insanı birden kavrayıp yavaş yavaş, hüzünle yere indiren, ruhta hoş bir seda bırakan, güzel mi güzel çok özel bir kitabıdır...

Bu roman Türk edebiyatında o kadar güzel bir eser ki ‘’Mahur Beste’’ ismi romanda kalmaz başka edebî eserleri de etkiler. Bunlardan birisi de Attila İlhan’ın en güzel şiirlerinden birisi olan ‘’Mahur Beste’’ isimli şiiridir...

Ancak Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiirini anlatmadan bir açıklama yapmam gerekiyor…

Edebiyatta ''tevriye'' sanatı

Edebî sanatlarda ‘’tevriye’’ diye bir kavram vardır. Sesteş bir kelimenin bir dizede, beyitte, dörtlükte iki gerçek anlama gelecek biçimde kullanılmasına ve bir sözcüğün yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kastetmeye tevriye sanatı denir.

Bu sanatta sözün yakın anlamı söylenir, uzak anlamı anlatılmak istenir. Daha doğrusu uzak anlam ilk anda okuyucu tarafından kavranmayacak biçimde gizlenir. Okur, yakın anlamla oyalanır, ama anlatılmak istenen uzak anlamda gizlidir. Bu uzak anlam şiire ayrı bir güzellik katar…

Tevriye sanatı ile ilgili en iyi örnek 17. yüzyıl Türk şairlerinden Nef’î’nin bir dörtlüğüdür:

''Tahir efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir,
Maliki mezhebim benim zira,
İtikadımca kelp tahirdir.''

Bu dörtlükte kullanılan ‘’Tahir’’in iki anlamı vardır: Birincisi ''Tahir Efendi'' anlamında, ikincisi ise ''temiz, pak'' anlamında.

Kelp ise Arapça kökenli bir kelime olup ‘’köpek’’ demektir. Bu dörtlükte hem, köpek temiz hayvandır hem de asıl köpek Tahir Efendi'dir anlamı var. Maliki mezhebinde köpek, temiz hayvandır.

Tevriye sanatına ikinci bir örnek de Divan Edebiyatı'nda yaşarken "Sultanü'ş Şuârâ" (Şairler Sultanı) unvanını alan ve asıl adı Mahmud Abdülbâki olan Divan Şairi Bâki’nin ‘’Huma kuşunun gölgesi’’ isimli şiiridir. Beş dizelik bu şiirin üçüncü dizesi şu şekildedir:

‘’Âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş’’

Bu dizede Bâki, ''Bâki'' sözünün yakın anlamı olarak ''sonsuzluğu'' zikrederken, uzak anlam olarak da şair kendi adını işaret etmektedir...

Şimdi gelelim Attila İlhan’ın şiirine…

Mahur Beste

Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiiri de tevriye sanatının en güzel örneklerinden birisidir. Şiirde geçen ‘’Müjgân’’ ilk anda yakın anlam olarak kadın ismi olarak anlaşılırsa da uzak anlam olarak ‘’kirpik’’ anlamında kullanılır... Müjgân, Farsça bir sözcük olup ‘’kirpik’’ anlamındadır…

Attila ilhan, bu güzel şiiri, güneşten ışık yontabilecek cesarette üç sert adam;
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan için yazar. Attila İlhan’ın kendi anlatımıyla şiirinin hikâyesi şu şekildedir:

“12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm.’’ 06 Mayıs 1972

Bu şiir hem Ergüder Yoldaş hem de Ahmet Kaya tarafından bestelenir. Ergüder Yoldaş'ın bestesi gerçekten ''mahur'' makamındayken, Ahmet Kaya'nın bestesi ''nihavent'' makamındadır.  

Bir şiir bu kadar mı güzel yazılır, bir şiir bu kadar mı ruha dokunur, bir şiir insanı bu kadar mı hüzünlendirir?

''Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı 
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı 
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı 
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı.''

Devlet Ana

Bu nasıl bir ‘’Devlet Ana’’dır ki çoook uzaklardaki bir gücün politikaları uğruna idealist çocuklarını şefkatsizce, insafsızca, merhametsizce hapur hupur yer? Ama aynı ‘’Devlet Ana’’ bu idealist evlatlarından esirgediği sevgiyi, şefkati, merhameti, nedense; hırsızlarına, uğursuzlarına, namussuzlarına, hortumcularına, kendisini soyanlara ve altını oyanlara cömertçe gösterir...

Ve o mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız...

‘’Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız 
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız..

Osman AYDOĞAN

Mahur Beste, Ahmet Kaya:
https://www.youtube.com/watch?v=EVwYvmoG8Ms

Mahur Beste

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız 
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı 
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı 
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı 
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı 

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra 
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara 
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara 
Geceler uzar hazırlık sonbahara


St. Gotthard / Mogersdorf Muharebesi


04 Mayıs 2021


Osmanlıların Batılı kültür sahasına girmelerinden sonra 14’üncü yüzyıldan itibaren 17’inci yüzyıla kadar Avusturya’nın güneydoğu sınırı boyunca Osmanlılar ile Avusturyalılar arasında sert muharebeler cereyan eder…

Avusturyalıların kendilerini ve Alman İmparatorluğunu korumaya yönelik Türklerle olan savaşlarında, derinliklerinde iki ayrı dünyanın, iki ayrı yaşam tarzının ve dinin bulunduğu iki kavram çarpışır: Garp ülkesi ve Şark ülkesi, Hıristiyanlık ve İslam, Avrupa ve Asya… Avusturyalılar, Osmanlı Devleti ile yaptıkları bu savaşlardaki her yenilgiyi, diğerlerine göre daha bir korkunç ve her zaferi diğerlerine göre daha bir büyük ve abartılı olarak tasvir ederler…

Avusturyalılar tarafından bir zafer olarak adlandırılarak ve abartılarak büyütülen muharebelerden biri de işte bu 01 Ağustos 1664 tarihinde yapılan Saint Gotthard / Mogersdorf muharebesidir. Bu muharebe bütün Batılı kaynaklarda ve özellikle Avusturya kaynaklarında bir zafer olarak algılanarak fevkalade mübalağalarla süslenip bir destan haline getirilir…

Aslında Saint Gotthard muharebesi Osmanlı İmparatorluğu’nun 1663/1664 yıllarında Fazıl Ahmet Paşa komutasında yapmış olduğu ve başarı ile sonuçlanan Avusturya Seferinin (Uyvar Seferi) bir muharebesidir. Zaten Avusturya tarihçileri de bu savaşa ‘‘Der Türkenkrieg 1663-1664’’ ismini vermişlerdir.[1] Bu seferde bütün Avrupa’da ‘‘imprenable’’ (düşürülemez) olarak tanınan Uyvar Kalesi ele geçirilir. [2]   Bu sefer içerisindeki Saint Gotthard Muharebesi de Avusturyalıların iddia ettikleri gibi kaybedilmiş bir muharebe değil, büyük kısmın muharebeye girmediği ve öncü kuvvetlerle yapılan neticesi alınamamış bir taarruz harekâtıdır.

Muharebenin Raab Irmağının kıyısında yapılmasından dolayı Osmanlılar tarafından ‘‘Rabe Cengi’’ olarak da adlandırılan bu muharebe için Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa; ‘‘Bu vakayı orduda ahşamdan sonra bile işitmemiş âdem nihayetsiz idi’’[3] (Bu olayı akşamdan sonra bile duymamış çok insan vardı) diye Saint Gotthard muharebesini âdetâ bir müfreze müsâdemesi şeklinde gösterir… Hâlbuki Avusturyalılar bu muharebeyi Osmanlılara karşı büyük bir zafer olarak görür ve bu zafer (!) bütün Avrupa’da kutlanır, şiirler yazılır, şarkılar bestelenir, anıtlar dikilir, resimler yapılır, kitaplar yazılır ve paralar basılır… Halen Avusturya kütüphanelerinde bu muharebe üzerine yazılmış onlarca kitap, Avusturya müzelerinde sergilenen onlarca eser bulunmaktadır.

Osmanlılar tarafından bir müfreze müsademesi şeklinde anılan bu muharebe için var olan Türkçe kaynaklar Avusturya kaynaklarına göre oldukça yüzeysel kalır… Asıl adı ‘’Esfar-ı Osmaniye Hatıraları 1073-75 Seferinin Vekayi-i Esasiyesi - Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu’’ olan, 1910 yılında İstanbul’da Osmanlıca basılan Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın ‘’Sen Sengotar’da Osmanlı Ordusu’’[4] isimli eseri Türkçe kaynaktaki bu eksikliği gidermek ve Batılıların bu abartısını düzeltmek amacıyla yazılmıştır.

Fındıklılı Mehmet Efendi’nin ‘‘Silahtar Tarihinde’’[5], bir heyet tarafından yazılan ‘‘Mufassal Osmanlı Tarihinde’’[6] , Genkur. ATASE Bşk.lığı tarafından yayınlanan ‘‘Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi’’nde[7] bu muharebeden bahsedilir ve Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı[8] ve İsmail Hakkı Danışmend[9] eserlerinde bu muharebeye çok kısa olarak (2-3 sayfa, yarısı da kroki) değinmişlerse de; günümüz diliyle ve anlaşılır ve en kapsamlı olarak bu konuda yazılan tek detaylı eser Genkur. ATASE Bşk.lığı tarafından yayınlanan ve Em. General Kemal YÜKEP tarafından yazılan ‘‘Sengotar Muharebesi 1664’’ isimli yayındır.[10] Ne yazık ki bütün Türk bu eserlerin tamamında bu muharebe bir yenilgi olarak zikredilir…

Avusturya tarafından ise bu muharebe üzerine yazılan onlarca kitaba rağmen bu konudaki derli toplu tek eser ‘’Avusturya Askerî Tarih Enstitüsü’’ tarafından yayınlanan ve Kurt Peball tarafından yazılan ‘‘Die Schlacht bei St. Gotthard-Mogersdorf 1664’’ isimli eserdir.[11] Ayrıca Avusturya Harp Arşivi Dairesinde bulunan bizzat Montecuccoli tarafından yazılan eserler[12] de kaynak olarak kullanılır. Bu eserlerden biri Türkçe’ye çevrilir.[13]

Bu yazıdan amaç; ülkemizde pek bilinmeyen, bilenlerin ve yazanların da ne yazık ki yenilgi olarak bildiği ve yazdığı, bir kısım bilenlerin de Avusturya kaynaklarına göre bildiği bu muharebeyi izah etmek ve Avusturya kaynaklarında kendi zaferleri olarak kabul edilen bu muharebede gerçeği ortaya koyarak bu muharebenin bir yenilgi olmadığını hatırlatmaktır.

St. Gotthard muharebesini tarihteki yerine oturtabilmek için kısaca Osmanlının Avusturya'ya yaptığı seferlere bir göz atmamız gerekiyor...

Osmanlının Avusturya’ya yaptığı seferler

Osmanlı İmparatorluğu’nun Avusturya’ya karşı yaptığı ilk seferi zannedildiği gibi 1529 yılı değildir. Avusturya kaynaklarında daha 1396 ve 1418 yıllarında Avusturya içlerine yapılan Türk akınlarından[14] bahsedilmektedir. 1453’de İstanbul’un fethinden hemen sonra Osmanlı Akıncıları Avusturya içlerine doğru daha da fazla ilerlerler. Viyana’nın daha batısındaki Klagenfurt’un dış kenarı 1476’da, Drava kıyısındaki Spittal 1478’de, Leoben, Rottenmann ve Graz 1480 yılında Osmanlı Akıncıları tarafından kuşatılır…


Bu akınlardan maksat; bu şehirleri ele geçirmek olmayıp ganimet elde etmek ve istihbarat sağlamaktır… Bazı Avusturya şehirlerinde bu akınların izlerini hâlâ görmek mümkündür. Graz Katedrali’nin güney tarafında soluklaşmış bir fresk İstirya’nın 1480 yılındaki üç sıkıntısını tasvir eder: Bunlar kütü hasat, veba ve Türklerdir. Tasvir de ‘‘Tanrı’nın Gazaplarının Resmi’’ diye adlandırılır. Büyük Venedik Dağı’nda (Grossvenedig) buzullardan birinin adı ‘‘Türk Ordugâhı’’dır. Karenti’de köy çeşmelerinde kimi taştan kimi tahtadan Türk başları hala Türk süvarilerini hatırlatır. ‘‘Çeşme Türkü’’ veya ‘‘Tatar Adamcığı’’ diye çok yaygın bir kavram olarak kullanılır.[15]

Viyana hedeflenerek ciddi olarak yapılan ilk sefer 1528 seferidir. (Bu konuyu dün anlatmıştım) Kanuni 1528 ilkbaharında İstanbul’da toplanan ordusuyla harekete geçip Filibe civarında büyük ovada ordugâh kurar… Fakat gece başlayan sağanak yağışlar ırmakları büyük sel akıntılarına dönüşür, sel çadırları sürükleyip götürür, depo edilmiş cephane ve yiyecek stoklarını yok eder… Dev boyutlarda malzemenin kaybolması bir yana ordunun morali de bozulur… 1528 yılında başlatılan bu seferden Sultan vazgeçmek zorunda kalır… Hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a geri dönülür…

İkinci sefer bizim aslında ‘’Birinci’’ diye bildiğimiz 1529 seferidir… Bu sefer ayrı bir yazı konusudur. Bu nedenle burayı geçiyorum… Üçüncü sefer ise 1532 seferidir… Dünkü yazımda bu seferi de anlatmıştım.

Viyana olarak hedeflenen dördüncü sefer ise 1663 /1664 Uyvar Seferi’dir. Beşinci sefer ise bildiğimiz 1683 Viyana seferidir.

Bu yazımda; kimseciklerin pek bilmediği Viyana hedeflenerek yapılan 1663 /1664 Uyvar Seferi’nde yapılan ve Avusturyalılar tarafından bir zafer olarak adlandırılıp abartılarak büyütülen 1 Ağustos 1664 tarihinde yapılan Saint Gotthard muharebesini anlatmak istiyorum…

Ama önce bu muharebeden önce yaşanan olayları kısaca özetlemem gerekiyor..

1663 Muharebeleri

1580’lerden 1606’ya kadar süren uzun savaşlardan sonra, Avusturya ve Macaristan ile uzun bir süre küçük çaplı sınır çatışmaları hariç savaş yapılmaz. Habsburg İmparatorluğu Otuz Yıl savaşlarıyla, Osmanlılar da Asya sınırlarında ve Girit’teki savaşla uğraşıyorlar.


Türklerin vasal devlet saydıkları Hristiyan Erdel Voyvodalığı’nda Georg II. Rakoczy bağımsız bir hükümdarmış gibi, kendi başına siyasal eylemlere girmeye başlar. Budin Paşası kendisini yola getirmek üzere üstüne yürüyünce, Rakoczy onu 1658 yılında yenilgiye uğratır… Bunun üzerine Osmanlı sadrazamı rahat edebilmek için vasal beyliği tümüyle ele geçirmek ve burasını bir paşalık yapmak üzere sefere çıkar. Büyük kayıplar pahasına Grosswardein’i (Oradea-Varad) fetheder ve Klausenburg’u (Cluj) kuşatır.

Bu savaşlar Viyana’nın gözünde artık sadece Osmanlı Devletinin bir iç sorunu olmaktan çıkar. Erdel’de cereyan eden olaylar, Avusturya İmparatorunun çıkarlarıyla doğrudan ilgilidir… I. Leopold ne kadar barış yanlısı olursa olsun, Grosswardein ile Klausenburg’un elden gitmesine kayıtsız kalamazdı. Yine de İmparator görüşmeler yoluyla barışın sağlanacağını umudundadır. İmparatorun özel elçisi, bir sıcak savaşı önlemek amacıyla yola çıkmışken, yeni Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa savaşa hazırlanmıştır bile.

Türk ordusunun önü sıra Kırım Tatarları at sürmektedir; yüz bin kişidirler, Moravya’ya (Morava) kadar ilerlerler… Sadrazam ise ordunun büyük kısmıyla bunların ardından Tuna boyunca ilerler, Avusturya sınırına yaklaşır. Fakat burada yapılmış hiçbir hazırlık yoktur; bir dehşete kapılma duygusu gittikçe büyüyerek herkesi kaplar… Bu sırada en azından 70.000 insan bu duygunun etkisiyle Viyana’yı terk edip daha batıya, Linz’e kaçar… İmparator Leopold uzunca süre başkentinde kaldıysa da, sonunda o da kentten ayrılmak gereğini duyar. Bu durumda Viyana’yı ancak ve ancak bir mucize kurtarabilirdi!

Ne var ki gerçekten de bir ‘‘Avusturya mucizesi’’ olur: Bir kez daha iyi tahkim edilmiş küçük bir kent, olağanüstü güçteki Türklerin ileri yürüyüşünü durdurur. Tıpkı 1532’de Közseg (geçen hafta anlatmıştım), 1566’da Zigetvar gibi, bu sefer de Neuhäusel (Nove Zamky-Uyvar) kalesi haftalarca şiddetli ateşe karşı koyar… Türkler 175 topla surları döverler, hendeklerdeki suyu başka yöne akıtırlar, sonra da saldırıya geçerler… Kaledeki küçük garnizon üç defa bu saldırıları püskürtür, fakat dördüncü saldırıda, 25 Eylül 1663 günü askerler başkaldırıp komutanlarını teslim olmaya zorlarlar…

Bu sırada güz yağmurları başlamış, Tuna’nın iki yakasındaki çamurlu alçak arazi yol vermez olmuş ve İmparatorun çağırdığı birlikler de sonunda bir araya gelebilir… Bir defa daha Viyana üzerine yürümek için mevsim gecikir… Sadrazam sadece Neuhäusel (Uyvar) kalesini onarmakla yetinir, kaleye bir garnizon yerleştirdikten sonra ordusuyla gerisin geri Belgrat’ın yerini tutar.[16]

1664 St. Gotthard – Mogersdorf Muharebesi

Muharebe öncesi

Viyana’nın atlattığı bu tehlike ve Moravya’nın tümüne yakınının yıkılması bütün Almanya’da ve Avrupa’da yankılar uyandırır. Fransa Kralı XIV. Ludwig (Louis) inisiyatifinde 1663 yılında Almanya’nın Regensburg kentinde toplanan İmparatorluk Parlamentosu Papa VII. Alexander’ın Türklere karşı bir Batılı koalisyonu hayata geçirme çağrısı üzerine bir ittifakı kararlaştırırlar… Bu ittifak Hıristiyan ordularını tekrar bir araya getiren bir koalisyon olarak Haçlı ruhunu canlandırır…


Bu ittifaka; Papa ve İspanya Kralı V. Philipp para ve savaş malzemesi yardımı, Bayern, Brandenburg ve Sachsen yardım birlikleri, Rheinische Allianz (Ren Birliği) 5.000 kişilik yaya ve 200 at, Fransa * 4.000 piyade ve 2.000 atlı, İmparatorluk ordusu 30.000 yaya, Macar soylularından 25.000 atlı ve yaya birlikler ile Avusturya çoğu istihkâmlarda olan 15.000 süvari ve 36.000 yaya birlikler ile katılırlar… Teorik olarak Koalisyon ordusu 100.000 kişiye ulaşır ancak uzun seferberlikten sonra ancak 50.000 kişi sefer için toplanabilir… Her birlik kendi milli komutanlarının komutası altındadır… Bu koalisyona İtalya, İspanya ve İsveç de katılır…

Görüldüğü gibi Fransa bu koalisyona 4.000 piyade ve 2.000 atlı ile katılır. Ancak Fransa ülkesinin Osmanlı ile olan ilişkilerini aksatmamak için bu yardımı resmen yapmaktan kaçınır. Nasıl Akdeniz’de Fransızlar, Papalık bayrağı altında Türklere karşı yelken açtılarsa burada da Alsaslılar olarak Ren Birliğinin kontenjanı altında Macaristan sınırında ortaya çıkarlar. Fransız elçisi M. de Nointel, 1673 yılında (St. Gotthard Muharebesinden sonra)  Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa’ya sunmuş olduğu bir takım öneriler yanında Osmanlı sınırlarında yaşayan Katoliklerin koruyucusunun Fransa Kralının olması isteğini de yeniler. Bu istekler karşısında şaşıran Sadrazam, Fransız elçisinin eski dostluktan bahsetmesi üzerine, ‘’Fransa eski dostumuz lakin her zaman düşmanlarımızla birlikte buluyoruz’’ cevabını vererek Fransa’nın Saint Gotthard Muharebesi ile Girit kuşatmasına yapmış olduğu yardımları hatırlatır.[17]

Bu koalisyon ordusunun komutası da Avusturya’nın en ünlü komutanlarından İtalyan asıllı Mareşal Raimund Graf Montecuccoli’ye verilir… Montecuccoli öncelikle Avusturya ordusunu yeniden düzenler.[18]

Mareşal Raimund Graf Montecuccoli ‘’Otuz Yıl Savaşları’’nda, Ganimet Savaşlarında ve Türk Savaşlarında tecrübe kazanmış deneyimli bir general ve aynı zamanda askerî teorisyen olarak uluslararası değeri vardır. İtalyan asıllıdır. Mareşal Gian Giacomo de Trivulzio’ya (1441-1518) ait ‘‘Savaşın üç şeye ihtiyacı vardır; bunlar para, para ve bir kez daha para’’ sözü kendisine tarafından tanıtılmıştır.

Bu arada Osmanlı Ordusu’nun kışlığa çekilmesinden yararlanan Avusturyalılarla Hırvat Beyi Niklas Zrinyi (Zigetvar komutanının oğlu) kuvvetlerini birleştirerek 50.000 kişilik bir ordu ile Kanuni’nin son seferine zapt edilmiş olan Zigetvar’a doğru harekete geçerek Babocsa palangasını işgal ettikten sonra Zigetvar Kalesini muhasara ederler...

Bunu haber alan Fazıl Ahmet Paşa 31 Ocak 1664 günü birkaç bin kişi ile Belgrat’tan Zigetvar istikametinde yola çıkar. Bunu haber alan Avusturyalılar 6 Şubat 1664 günü muhasarayı kaldırarak geri çekilirler…

Avusturyalılar 29 Nisan 1664 günü 60.000 kişilik bir kuvvetle Kanije’yi muhasara ederler ancak 7 Mayıs 1664 de Fazıl Ahmet Paşa’nın Belgrat’tan hareket ederek 4 Haziran günü Kanije’nin bir saat mesafe yakınına gelince muhasarayı bırakarak çekilip giderler...

Kanije’yi bırakan Avusturyalılar Kanije’ye iki saat mesafede Drava ve Mura nehirlerinin kavşağında ve Drava’nın sol sahilinde bulunan Yenikale’ye (Serinvar) çekildikleri için Fazıl Ahmet Paşa da bu istikamette ilerler… Bunun üzerine Avusturyalılar karşı sahile çekilirler. Yenikale Osmanlılar tarafından muhasara edilir… Bu kale 20 gün süren muhasaradan sonra zapt ve tahrip edilir… Önceki görüşmelerde Osmanlıların barış şartı olarak ileri sürdükleri bu kalenin tahribi böylece mümkün olur…

Yenikale’nin ele geçirilmesinden sonra Fazıl Ahmet Paşa Raab (Yanık) Kale’nin zaptına karar verir. Bu kale III. Murat Zamanında ele geçmiş, III. Mehmet zamanında elden çıkmıştır.

Osmanlı Ordusu Serinvar’dan Yanık Kale’ye (Raab) ilerlerken o civarda yol üzerinde bulunan Komeron, Egersek, Poeleske, Egervar, Kemendvar ve Kapornak kaleleriyle palangaları karşı koymadan teslim olurlar…

Raab Kalesi, Raab Nehrinin sol sahilinde bulunduğu için nehrin sağ sahilinde bulunan Osmanlı Ordusu nehrin yukarı taraflarından münasip bir geçit yerinden karşıya geçmek zorundadır…  

Montecuccoli’nin komutasındaki Alman, Avusturya, Macar ve Fransız askerlerinden kurulu müttefik ordusu da nehrin sol sahilini takip ederek, Osmanlı Ordusunun Raab Suyunu kuzeye geçmesini önlemeye çalışırlar…

Bir taraftan 1663’de Uyvar ve yukarıda adları geçen civar kalelerin Osmanlıların eline geçmesi, diğer taraftan Viyana ve Silezya yönlerinde yapılan akınlar, Avusturya ve Almanya’da büyük bir korku uyandırır… Bu kez Anadolu’dan gelen birliklerle Osmanlı Ordusu’nun daha da kuvvetlenmesiyle Raab Kalesi’nin zaptını hedef tutan faal hareketi karşısında, Avusturyalılar 29 Temmuz 1664’de Çakani (Czakany) mevkiinde Fazıl Ahmet Paşa’ya barış teklifinde bulunurlar... Avusturyalıların teklifi kabul olunur… Ancak 10 madde olarak hazırlanan barış antlaşması metni, Avusturya Hükümeti tarafından tasdik edilinceye kadar Osmanlı Ordusu muhasamatı devam ettirme hareketinde serbest olacağı taraflarca kabul edilerek harekâta devam olunur.[19]

Bu antlaşma ile 1663 seferinden amacına ulaşan ve istediğini elde eden Fazıl Ahmet Paşa muhasamatı devam ettirme serbestisini elinde bulundurur. Çünkü Fazıl Ahmet Paşa Avusturyalıların asla ikinci bir ordu çıkaramayacağını biliyordur. Buradaki ordu yenilgiye uğratılınca, kendisine Viyana yolu açılmış olacaktır. Birkaç gün içinde Tatarların öncüleri oraya ulaşabilir, asıl ordu da en geç iki haftada kentin önüne varırdı.

Bir yıl önce gidemediği İmparatorluk başkenti, artık ona elinin altındaymış gibi görünüyordur.[20]

St. Gotthard / Mogersdorf Muharebesi

Osmanlı Ordusu 30 Temmuz 1664 günü nehrin sağ sahilindeki Saint Gotthard Köyüne gelir ve sahile paralel olarak uzanan tepelerin sırtlarında çadırlarını kurar… Bu sırada Avusturya Ordusu da karşı yakada Mogersdorf Köyü’nün önlerine gelir… O zamanlar bu köyün adı Nagyfalva (Grossdorf) idi. 1698 tarihinde Mogersdorf adını alır.


Bu muharebedeki Osmanlı Ordusunun mevcutları hakkında Avusturya kaynakları mübalağalı rakamlar kullanırlar.[21] Avusturya kaynakları Osmanlı Ordusunu 50-60.000 kadarı muntazam asker olmak üzere 120 -130.000, Avusturya Ordusunu ise 30.000 olarak gösterirler… Hatta bazı kaynaklar Avusturya Ordusunu daha da küçülterek 26.000 olarak gösterirler.[22] Osmanlı kaynaklarına göre ise Avusturya Ordusu 50-60.000 kişidir.[23]  Kaldı ki bu miktarı diğer başka Avusturya kaynakları da teyit etmektedir. 1663 yılında Almanya’nın Regensburg kentinde toplanan ittifak başlangıçta 100.000 kişi toplanmasını kararlaştırmışsa da muharebe meydanına ancak 50.000 asker toplanabilir.[24]

Osmanlı Ordusu St. Gotthard’a geldiği gün, öncüler bu köyün bir saat (4 km) kadar güneybatısında dört atın yan yana geçebileceği, derinliği üzengi ıslatacak kadar olan bir geçit yeri keşfederler. Bu geçit nehrin kavis yaptığı bir bölge üzerindedir. Bu şekilde düşman ateşi kavisin en dış noktasından itibaren eğilmekte olan sahille örtülü kalmış olur. O gece karşı yakaya bir yeniçeri müfrezesi geçirilir ve ertesi günü bu geçit üzerinde hafif bir piyade köprüsü kurulur. Gece karşıya geçen müfreze fundalıklarda kendilerine siper kazarak yerleşirler. Daha ertesi günü (1 Ağustos) karşı yakada bir köprübaşı mevzii ele geçirmek maksadıyla Bosnalı İsmail Paşa komutasında 5.000 asker geçirilir. Ancak o gün başlayan yağmur nehrin sularını kabartır ve kabaran sulardan ve geçişlerden etkilenen köprü yıkılır… Karşıya geçen müfrezelerin Avusturyalılarla çarpışmaya başladığını gören Fazıl Ahmet Paşa Tatar süvarilerinin terkilerine bindirerek 5.000 kişi daha karşıya geçirir…

Nehri ilk geçen grup başarılı olur, karşı taraf birlikleri ne geçişi ne de tahkim çalışmalarını sezmişlerdir. Öyle ki, nehri ilk geçen askerler Avusturyalılarla muharebeye tutuştuğunda, bu Avusturya birliğinin komutanı Leopold Wilhelm von Baden-Baden ancak savaş başladığında yatağından kaldırılabilir.[25]

Yağan yağmur nehrin sularının yükselmesine, köprünün yıkılmasına ve geçişlerden dolayı nehir kıyısının kayganlaşmasına neden olur. Bu yüzden de Fazıl Ahmet Paşa karşı kıyıya takviye imkânı bulamaz…

İşte, Avusturya kaynaklarınca St. Gotthard Meydan Muharebesi diye ballandırılarak adlandırılan bu savaş; Raab nehrinin karşısına geçirilen ve takviye imkânı olmayan 10.000 kişilik Osmanlı Müfrezesinin 50-60.000 kişilik Avusturya büyük kısmıyla olan muharebesidir.

Başlangıçta nehri geçen birlikler süratle ilerleyerek Montecuccoli’nin çadırına birkaç metre kadar yaklaşırlar… Bu durum karşısında Montecuccoli’nin kurmaylarının kendisine ordunun imha olmaması için geri çekilmeleri gerektiğini söylemeleri Avusturya Ordusunun o andaki durumunun vahametini gösterir…  

Montecuccoli, boşta kalan kanatlarını merkeze çekerek ilerleyen Osmanlı kuvvetlerine taarruz ettirir. Osmanlı kuvvetleri çekilmek zorunda kalırlar.

Montecuccoli’nin boşta kalan kanatlarını merkeze çekerek ilerleyen Osmanlı kuvvetlerine taarruz ettiği zaman, nehri geçen Osmanlı kuvvetlerinin başlangıçta elde ettikleri başarıyı yeterli görerek hedefi ele geçirdiklerini düşünerek rahatladıkları, süvarilerin atlarından inerek ıslanmış elbiselerini kurutmakla meşgul oldukları ve ikindi vaktine kadar muharebe ettikleri için yorgunluklarını gidermek için istirahat ettikleri andır.[26]

1 Ağustos saat 12 civarında Montecuccoli kurmayları ve komutanları ile bir görüşme yapar. Avusturya kuvvetleri ya bulundukları mevzilerde savunma durumunda kalacaklar, ya da karşı taarruza geçeceklerdir. Montecuccoli’nin tüm kurmayları ve komutanları karşı taarruz hareket tarzını onaylamazlar. Bu hareket tarzının kendilerine çok pahalıya mal olacağını iddia ederler. Montecuccoli derhal karşı taarruza geçilmesi fikrindedir. Fransız birlikleri komutanı ‘‘İmparatorumuz bize askerlerimizi tehlikeye atmamamızı emretti’’ diyerek başlangıçta taarruza katılmak istemez. Montecuccoli’yi komutanlarından sadece Coligny destekler ve fikrini şu şekilde savunur: ‘‘Eğer düşman bu gece mevzilerinde kalırsa, sabaha hiçbirimizin kafası gövdesinin üzerinde kalmaz.’’

Bu sırada Osmanlı süvarileri (Nehri geçebilenler) kanatlardan taarruza başlayarak Avusturya Ordusunu kuşatmaya çalışırlar. Montecuccoli konuşması ile generallerini ikna eder, ya zaferi kazanarak ordusunu kurtaracağını ya da öleceklerini söyler ve karşı taarruza başlarlar.[27]

Burada Montecuccoli, Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale Muharebelerinde Gelibolu’da oynadığı rolü oynar. Montecuccoli hatıratında bu olayı şu şekilde anlatır: ‘’Bir gece evvelden Türklerin aldığı çok sayıda yardım kuvveti karşısında Avusturya askerleri kokuya kapılarak kaçmaya başladılar. Tam bir bozguna uğrayacak iken Alman takviye birliklerini yanıma alıp savaş yerine yetiştim. Avusturya askerlerini biraz düzelterek bunlarla da Türklerin açık yanlarına taarruza geçtim. Türkler, bu taarruz karşısında dayanamayarak nehre doğru çekilmeye başladırlar. Bu durumu gören birlikler Türkleri nehre kadar takip ettiler… Eğer Türkler bizi önleyici bir taarruza geçselerdi imha edilmemiz muhakkaktı… Yanlarda kuvvetli bulunmak bizim için çok iyi oldu. Türkler bizi kuşatsalardı bir kişi bile kurtulmazdı.’’[28]

Osmanlı Ordusunun nehri geçen birlikleri suların yükselmesi ve köprünün yıkılması nedeniyle takviye edilemedikleri için karşı taarruza direnemezler. Ancak kahramanca savaşarak geri çekilirler. Montecuccoli hatıralarında bu askerlerin vuruşmalarını ‘‘takdire, hatta hayrete değer’’ şeklinde vasıflandırır.[29]

Karşıda kalan müfreze gittikçe yıprandığı için askerler geçit başında toplanırlar… Düşman kuvvetlerinin taarruzu karşısında kısmen düşman ateşi ile kısmen de nehirde boğularak Osmanlı kaynaklarına göre 4.000 şehit verilir…

Bu muharebede bulunmuş olan Evliya Çelebi de ‘’Seyahatname’’sinde şehit olarak; üç vezir, altı Sancak beyi, 11 Alay beyi, 1.080 yeniçeri, 1.800 sipahi ve dört bin kadar diğer askerlerden bahseder.[30]

Şehit sayısında da Avusturyalılar mübalağalı rakamlar vererek savaşta ölenleri 6.000 nehirde boğulanları ise 8.000 kişi olarak gösterirler. Hatta 25.000 rakamı bile mevcuttur. Fakat bu 14 ve 25 bin mevcutları karşı sahile geçen 10 bin kişilik birlik mevcudundan 4-14 bin fazladır.[31] Hatta bazı Avusturya kaynakları bu muharebede Osmanlı Ordusunun tamamının az kalsın yok olacağı iddiasında da bulunur.[32] Hâlbuki Osmanlı Ordusunun büyük kısmı nehrin sağ sahilinde ve muharebeye girmemiş durumdadır. Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa; ‘‘Bu vakayı orduda ahşamdan sonra bile işitmemiş âdem nihayetsiz idi’’[33] (Bu olayı akşamdan sonra bile duymamış çok insan vardı) diye bu muharebeyi âdetâ bir müfreze müsâdemesi şeklinde gösterir.

Resmin ortasında Raab suyu, üstünde Osmanlı Ordusu, Raab suyun altında beri kıyıda ise Avusturya Koalisyon Ordusu görülmektedir. Nehrin kıvrım yaptığı geçiş yerindeki yığılma resimde net olarak seçilmektedir. Kaynak: 800 Jahre Mogersdorf, Gemainde Mogersdorf.

Avusturyalıların isteği üzerine 29 Temmuz 1664’de Çakani’de hazırlanıp St. Gotthard Muharebesinden sonra 10 Ağustos 1664 tarihinde imzalanan ve Osmanlıların yararına olan Vasvar barış Antlaşması hükümlerinde, Avusturyalılarca, büyük bir başarı olarak ilan edilen St. Gotthard Muharebesinin hiçbir etkisi olmaz ve on iki gün önce hazırlanan esaslara göre aynen imzalanır…

Vasvar Barış Antlaşması (10 Ağustos 1664)

Vasvar Barış Antlaşmasının belli başlı hükümleri şöyledir:[34] Avusturyalılar Erdel’de işgal ettikleri kalelerden çekilecekler ve bu memleketteki Avusturya ve Osmanlı kuvvetleri aynı zamanda çıkacaklardır. Türk himayesinde bulunan Erdel prensi yerinde kalacak ve Osmanlılara haraç vermeye devam edecektir. Son savaşlarda ele geçirilen Uyvar ve Novigrad kaleleri Osmanlılara bırakılacak. Osmanlı Ordusunun yıktığı Yenikale (Serinvar) tekrar yapılmayacaktır. Avusturya İmparatoru bir defaya mahsus olmak üzere 200.000 florin altın kıymetinde bir hediye verecek, Osmanlı Hükümdarı da münasip gördüğü hediyeyi gönderecektir.

Bu Avusturya seferi, Erdel sorunu yüzünden açıldığı için sefer sonunda imzalanan bu antlaşma, Avusturya’nın Türk üstünlüğünü bir kere daha kabul ettiğini göstermektedir.

Sonuç

Avusturya kaynaklarınca St. Gotthard Meydan Muharebesi diye ballandırılarak adlandırılan bu savaş; görüldüğü gibi Raab nehrinin karşısına geçirilen ve takviye imkânı olmayan 10 bin kişilik Osmanlı Müfrezesinin 50-60 bin kişilik Avusturya koalisyon ordusunun büyük kısmıyla olan muharebesidir.

Aslında Saint Gotthard/Mogersdorf Muharebesi Osmanlı İmparatorluğunun 1663/1664 yıllarına Fazıl Ahmet Paşa komutasında yapmış olduğu ve başarı ile sonuçlanan Avusturya Seferinin bir muharebesidir. Gerçekte Saint Gotthard Muharebesi kaybedilmiş bir muharebe değil, anlatıldığı gibi büyük kısmın muharebeye girmediği ve öncü kuvvetlerle yapılan neticesi alınmamış bir taarruzi harekâttır.  Gazi Ahmed Muhtar Paşa da ‘’Sen Sengotar’da Osmanlı Ordusu’’ adlı kitabında ‘’Osmanlılar için uzun süreli ve sonuç itibariyle başarılı geçen savaşın talihsizce nihayetten bir cephesinden ibaret olan çatışma, muhatapları tarafından dünyaya kendi zaferleri olarak sunulmuştur.’’[35] sonucuna varır.

Avusturya kaynakları bu muharebedeki güç dengesini Osmanlıların sayısını artırarak, kendi sayılarını küçülterek, Osmanlı kayıplarını çok, kendi kayıplarını az göstererek kaybettikleri bir savaşı bir zafer halinde kuşaktan kuşağa anlatarak canlı bir tarih bilinci yaratırlar.

Raab Nehri üzerinde 31 Temmuz 1664 günü kurulan köprüden Avusturya kaynakları pek bahsetmezler. Yağmur ve yükselen nehir suları nedeniyle yıkılan bu köprü nedeniyle birlikler takviye edilememiştir. Karşı kıyıya geçen birliklerin tek takviye noktası bu köprüdür. Eğer bu köprüyü yok sayarsanız (ki Avusturya kaynakları pek dikkate almıyorlar) karşı kıyıdaki 10 bin kişilik kuvvet muharebe ederken sanki hazır bekleyen 110 bin kişilik Osmanlı Ordusunun 50-60 bin kişilik Avusturya Ordusundan çekindiği için muharebeye girmemiş veya 50-60 bin (Avusturya kaynaklarına göre de 26 bin kişilik) Avusturya Ordusu karşısında mağlup olmuş olduğu sonucu çıkar ki bu da incelemede görüldüğü gibi doğru değildir.

Zaten muharebeden önce yapılan ve Osmanlı İmparatorluğu lehine olan antlaşmanın Avusturya Ordusunca kabul edilmesi bu savaşta gerçek galip tarafın kim olduğunu göstermektedir.

Vasvar Antlaşmasının bir an önce imzalanmasını isteyen tarafın da Avusturyalılar olması St. Gotthard muharebesinden sonra hala dimdik ayakta duran Osmanlı Ordusunun mukabil bir harekâtından Avusturyalıların çekindiği sonucu çıkmaktadır.

Avusturya, başlangıçta bu muharebeyi abartarak zafer olarak adlandırıp sonradan Vasvar antlaşmasına mecbur kalınca ne kendi ne de Macar kamuoyunu tatmin edebilir. Hatta Macarlar ihanete uğradıklarını düşünürler. [36]

Osmanlı Ordusunun hataları

Bu muharebenin neticesi alınmamış bir harekât olarak kalmasında Osmanlı Ordusunun tabii ki hataları olmuştur. Ahmet Muhtar Paşa ‘‘Saint Gotthard’da Osmanlı Ordusu’’ isimli eserinde bu hataları ‘‘Sen Gotar Meydan Muharebesinde İstihsâl-i Galebe olunamamasının Esbâb-ı Aslîyesi’’ başlığı altında şu şekilde sıralar:[37]

1. İlk defa olarak Raab Suyunu geçen ve imparatorluk ordularını kendi ordugâhları ortasında emniyetli bir şekilde istirahat ederken baskına uğratan Bosnalı İsmail Paşa komutasındaki Osmanlı kolunun himayesinde ihmal ve kusur olunarak zamanında ona lazım gelen takviyelerin gönderilmemesi ve bu şekilde düşman ordusu üzerine vurulacak kesin darbe imkânının elden kaçırılması,

2. Raab Nehri henüz yağmur nedeniyle yükselmeden Avusturya ve müttefikleri Ordusunun her iki kanadına da uzun süre hiç dokunulmayarak kanatlar serbest bırakılarak ve bu suretle Montecuccoli’ye kendi merkezi için bu kanatlardan yardım ve takviye imkânı verilmesi,

3. Kanatlar hücumlarına pek geç başladığı halde icralarında da gevşek davranılması, buna rağmen bu hücumların netice vereceği ve düşman ordusunun yok olmasına sebep olacağı anda nehir sularının yükselerek harekâtı engellemesi,

4. Şiddetle yağan yağmurların etkisiyle Raab Nehrinin öğleden sonra birdenbire şiddetle taşarak geçit yerinde nehir üzerinde kurulan hafif köprüyü alıp götürmesi ve bu suretle nehrin iki tarafı arasındaki irtibatın ve takviyenin kesilmesi,

5. Ordu beraberinde her şarta göre kurulması mümkün köprü takımlarının ve nehrin karşı sahile hâkim olacak menzilli topların ve hatta düşman ordusuna oranla yeterli miktarda adi topların dahi bulunmaması,

6. Müttefik askerlerin başkumandanı olan Montecuccoli’nin çok iyi yetişmiş, tecrübeli, bilgili, cesur, zeki ve metanetli bir general olması,

7. Bu muharebenin; kendi harp esaslarımızın bozulmaya, Avrupa askerliğinin ilerlemeye başladığı bir zamanda meydana gelmesi. Gerçekten de bu muharebe Avrupa ve Avusturya’nın 30 yıl denen savaşlardan sonra yeni ve hareketli savaş teknikleri tecrübeleri edinerek çıktıkları, Osmanlı Ordusunun ise bu zaman zarfında pek ciddi bir muharebeye katılmadıkları ve müttefik ordularına göre savaş teknikleri açısından daha geride oldukları bir döneme denk gelmiştir.

Bu muharebe aynı zamanda Osmanlı silah teknolojisinin artık eskidiği, Avrupa silah teknolojisinin de gelişim çağı içerisinde olduğu bir zamana denk gelir ve bu muharebe Osmanlının askerî teknoloji olarak geri kalmasının ilk işaretlerini verir… Montecuccoli Osmanlı topçusunun hantal ve ağır olduğu, hâlbuki Koalisyon Ordusunun toplarının ise daha seri, çevik ve isabetli atışları olduğunu hatıratında şu şekilde bahseder: ‘’Çok sayıdaki Türk topları, vurdukları noktada etkili olmalarına karşın kullanımda atak değil, yeniden yüklenmesi ve onarımı ise zaman alıyor. Çok miktarda cephane tüketiyor, gürültü yapıyor ve çarkları, yatakları, siper ve toprak setleri parçalıyor. Bizim toplarımız daha kullanışlı ve bizim Türklerden daha üstün oluşumuzun sırrı burada...’’[38]

Montecuccoli ise çağının en iyi generalidir. Eserleri tüm Avrupa askerî düşünürlerini ve generallerini etkiler, Napolyon dahi onun eserlerini okuyarak bilgi edinir.

Mohaç Meydan Muharebesi ile mukayese edildiğinde; orada Macar Ordusu kesin bir yenilgiye uğradığı halde bu kısa süreli zafere rağmen Osmanlı Ordusu her ihtimale karşı asker, at üstünde ve silah elde olarak harp meydanında kalırken; bu muharebede ise nehri geçen kuvvetler başlangıçtaki zaferi yeterli görüp emniyeti de terk ederek süvariler at üzerinden inerek ıslak elbiselerini kurutma gayretine girerler...  Bu durum; taktik kurallar içerisinde yer alan ‘‘hedefte tertiplenme ve yeniden teşkilatlanma’’ faaliyetinin ne kadar önemli olduğunu gösterirken aynı zamanda da Osmanlı Ordusunun artık Kanuni zamanındaki disiplininin ve askerî bilgisinin de kaybolduğuna işaret eder…

Bu muharebenin Avusturya’ya etkisi

Bu muharebenin Avusturya açısından en önemli sonuçlarından birisi de bu muharebenin Avusturya tarafından bir zafer olarak adlandırılması ile Avusturya’ya göre Osmanlı Ordusunun Avrupa’da ilk defa olarak yenilgiye uğratılıyor olarak gösterilmesidir.

Böyle bir psikolojik etkiye Avusturya’nın o zaman için ihtiyacı vardır. Avusturya’ya göre Osmanlı Ordusunun ‘‘yenilmez’’ unvanı sona eriyordur ve Osmanlı Ordusu artık ‘‘yenilebilir’’ bir hale gelmiştir. Bu etkiyi Avusturya 1683’de çok iyi bir şekilde kullanacaktır.

Bu duyguyu pekiştirmek için bazı batılı kaynaklar bu muharebeyi, bu muharebeden 300 yıl önceki Osmanlıların Sırpları ve Macarları yendikleri ‘’Sırp Sındığı’’ muharebesi ile mukayese ederek bu muharebeye ‘‘Türk Sındığı’’ ismi ile anarlar.[39]

Seferin lojistik açıdan incelenmesi

İstanbul’dan Avusturya sınırlarına kadar olan uzaklığa 100.000 mevcudu aşkın bir ordunun bütün silah, araç ve gereçleriyle yürümesi Türk Ordusu’nun hareket yeteneği bakımından üstünlüğünü işaret eder. Bu arada büyük bir orduyu ana vatandan uzaklarda beslemek, bütün ihtiyaçlarını sağlamak Türk Ordusu’nun lojistik bakımından da yeterli olduğunu ve seferin iyi hazırlandığını gösterir.

Buna karşılık Avusturyalılar kendi topraklarında aç ve susuz kalırlar.[40] Bizzat Montecuccoli anılarında ordusunda yiyecek ve cephaneleri kalmadığı için Türk Ordusunun takip edemediklerini, kendi ikmal işlerinin çok başıbozuk, Türklerdeyse mükemmel olduğunu yazar.[41]

Bazı Macar tarihçilere göre Osmanlı Ordusunun vurucu kuvvetinin Avrupa’da erişebileceği son hudut Macaristan arazisidir. Bu tarihçilerden Géza Perjés’[42] bu devirde bir ordunun en çok günde 20 km yol alabileceğine, insanların ve hayvanların dinlenmesi, erzak ve yem tedariki dolayısıyla da her dördüncü veya beşinci günü istirahat etmesi gerektiğine göre, günde ortalama 15 kilometrelik yol alabileceği neticesini çıkarır.

Ulaşım, erzak ve yem temini, konaklama güçlükleri dolayısıyla, kışın harbe çıkılmaz ve bu sebeple seferler ilkbahar ile sonbahar arasındaki aylarda yapılabilir. Bu zamanın 180 gün olduğu kabûl edildiğine göre ve günde 15 kilometre yürünebildiği anlaşılınca, bir ordunun bir harp mevsimi içerisinde alabileceği en uzun yol 2.700 kilometredir. Bu sayıdan dönüş çıkarılınca 1.350 km elde edilir. Lâkin 180 günlük muharebe zamanının en az bir ayı çarpışmalara ayrılınca, ordunun vurucu tesir sahası 900 km eder. Bu hesaptan anlaşılacağına göre, çarpışmalara ayrılması gereken 30 gün aşıldığı takdirde, ordunun kışlalara dönmesi gerektiğinden düşmanla muharebe suretiyle elde edeceği neticeyi alamadan çekilmeye mecbur kalacağı açıktır.

Bu hesabı dikkate Alan Fazıl Ahmet Paşa 1663 Uyvar Seferinden sonra İstanbul’a geri dönmez ve kışı Belgrat’ta geçirir. Kış içerisindeki Avusturya tehditlerini manevraları ile bertaraf eder. Ancak 1 Ağustos 1664 St. Gotthard Muharebesinden sonra kendisinin planladığı Girit Seferi, mevsim ve dönüş şartları nedeniyle ve Vasvar Antlaşmasının kendi lehine sonuçlanması üzerine bu seferden kesin neticeyi alamadan (Avusturya Ordusunu imha edemeden) İstanbul’a dönmek zorunda kalır. Avusturya kaynaklarının iddia ettikleri gibi Fazıl Ahmet Paşa bu muharebede yenildiği için geri dönmemiştir.

Milli kaynakların önemi

Bu muharebeden çıkarılacak en büyük sonuç ise tarih araştırmalarında yabancı kaynaktaki bilgilerin mutlaka yerli ve milli kaynaklarla mukayesesinin yapılması gerektiğidir. Bu mukayese yapılmadan yabancı kaynaktaki bilgilerin doğruluğuna şüphe ile yaklaşılmalıdır. Her ülke şimdiki ve gelecekteki nesillerine övünç ve şeref duyacakları bir tarihi geçmiş bırakmak istemekte ve bu nedenle de tarihi olayları ve kayıtları kendileri lehine sübjektif olarak değerlendirmektedirler.

Ancak bizde bu böyle değildir… Tabii ki tarihi olayların objektif olarak verilmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Subjektif bir tarih bilgisi ve yorumu tabii ki arzu edilmez. Ancak bazı akademisyenlerin kendi tarihlerini bilmeden yabancı kaynakları esas almaları ve kendi tarihini küçültmeleri kabul edilir bir şey değildir. Örneğin bir tarihçi akademisyen (Dr. Erhan AFYONCU, şimdi Prof. Dr.) Avusturya kaynaklarını esas alarak yazdığı bir makalesinde St. Gotthard’da Avusturya Ordusunun kendisinden çok daha güçlü olan Osmanlı Ordusunu mağlup ettiğinden bahseder... Yine bu akademisyen aynı yazısında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dan bahsederken yine Avusturya kaynaklarını esas alarak Kara Mustafa Paşa’nın kemiklerinin ve kafatasının ayrı ayrı Avusturya’da olduğunu iddia eder.[43]  Hâlbuki Türk kaynaklarına göre Kara Mustafa Paşa’nın kafatası bal dolu bir kıl torba içerisinde Edirne’ye getirilmiş, burada saray avlusunda ibret taşında sergilenmiş ve naaşı İstanbul Beyazıt’taki Kara Mustafa Paşa Türbesine nakledilmiştir.[44][45]  Ancak burada daha hazin ve daha vahim olan ise kendi tarihinden ve ‘’milli’’ kaynaklardan böylesine bi haber bu akademisyenin başında ‘’milli’’ sıfatı olan bir üniversitenin (Milli Savunma Üniversitesi) halen rektörlüğünü yapıyor oluşudur…  

1664 St. Gotthard / Mogersdodf Muharebesinden Avusturya’da kalan izler.

Avusturya’ya göre bu muharebede bir zafer elde edildiği ve Osmanlı Ordusu Avrupa’da ilk defa yenildiği için bu zafer bütün Avrupa’da kutlanır, şiirler yazılır, şarkılar bestelenir, anıtlar dikilir, resimler yapılır, kitaplar yazılır ve paralar basılır… Tabii Osmanlı Ordusundan ele geçirilen eserler ve ganimetler de çeşitli müzelerde sergilenerek muhafaza edilir…

Bu bölümde bunların önemli olanlarına kısaca yer verilmesinin uygun olacağı değerlendiriyorum:

Muharebenin icra edildiği Mogersdorf köyünün hemen kuzeyinde yer alan Schlössberg üzerinde yapılan müzede (daha önce bitki kurutma odası olarak kullanılan bir binada) muharebede Türklerden ele geçirilen silahların bir kısmı, belge ve resimler sergilenir…

Bu müzenin hemen ilerisinde bu muharebe anısına yapılmış olan küçük bir kilise bulunur. Bu kilise İkinci Dünya savaşında tahrip edilir ancak yeniden tekrar yapılmaz ve 1664’ün 300. yılı kutlamaları çerçevesinde 1984 yılında yeniden restore edilerek tahrip edildiği haliyle bırakılır. Bu kilisenin hemen yanında bu muharebenin anısına 15 m yüksekliğinde bir haç dikilir.  

Weisses Kreuz, Fotoğraf: Osman Aydoğan

Muharebenin yapıldığı Raab suyu geçiş yerinin hemen yakınında ve Mogersdorf köyünün batı tarafından girişinde yer alan ‘‘Weisses Kreuz’’ (Beyaz Haç) bu muharebe anısına 1840 yılında yapılır. Diğer bir adı da ‘‘Türkenkreuz’’ (Türk Haçı) olan bu haç üzerinde Almanca, Latince, Macarca ve Fransızca yazılmış bir yazıt vardır;

‘’Nice yürekli kahraman burada,

Göğüs gererek Türkün silahlarına,
Can verdi 1664 yılında
Tanrı, imparator ve vatan uğrunda’’

Friedenstein, Fotoğraf: Osman Aydoğan

Bu haçın hemen yanında 1.60 m boyunda ve 1984 yılında yapılmış olan ‘‘Friedensstein’’ denilen bir Türk anıtı vardır. Bu anıtın iki yüzünde Almanca ve Türkçe yazılmış bir yazıt vardır; ‘‘Den im Jahre 1664 gefallenen türkischen Soldaten gewidmet - Friede allen, die hier ruhen’’ (1664 yılında şehit düşen Türk askerlerine ithaf edilmiştir. Burada herkes huzur içinde yatsın) Diğer iki yüzünde de çeşitli dillerde BARIŞ yazısı bulunur: FRIEDE, BARIŞ, BEKE, MIR VE PAX

Beyaz Haç’ın yaklaşık 300 m doğusunda köy tarafında yine savaşın anısına 1670 yılında yapılmış küçük bir kilise bulunur. ‘’Annakapella’’ denilen bu kilisenin özelliği bir Türk çadırına benzer şekilde yuvarlak bir biçimde yapılmış olmasıdır. Halk arasındaki inanışa göre bu muharebede Avusturyalıları Türklerden Hz. Meryem koruduğu için kendisine adak olarak bu kilise yapılır. Ayrıca yörede anlatılanlara göre 19. Yüzyılın sonuna kadar her yıl 1 Ağustos günü bir Türk heyeti gelerek bu kilisede şehit Türk askerlerinin anısına çelenk koyarlarmış. Hatta şekli Türk çadırına benzediği için kilisenin Türkler tarafından yapıldığına dair inanışlar da bulunmaktadır.[46]

Mogersdorf köyü Kilisesinin duvarlarında da 1912 yılında yapılmış olan ve bu muharebeyi anlatan bir resim bulunur.

Mogersdorf köyünün hemen yakınındaki Fürstenfeld'de bu muharebe anısına dikilen '‘Mariensäulen’’ (Maria sutunu) Bu anıtın dikiliş hikâyesi farklıdır. 1 Ağustos 1664 günü bir kısım Avusturya askeri Türklerin ilk hücumunda yenildiklerini zannederek bu köye (Fürstenfeld) dolarlar. Halkta panik başlar. Köyde büyük maddi zararlar meydana gelir. Ancak daha kötüsü Avusturyalı askerler köylülere bir salgın hastalık bulaştırırlar ve Ağustostan Ekime (1664) kadar  köyde bu hastalıktan dolayı 300 insan ölür. Bu anıt 1668 yılında köyün bu hastalıktan kurtulmanın anısına dikilmiştir. Kaynak: Militärhistorische Schriftenreiche, Heft, 64

Mogersdorf köyünün hemen yakındaki Fürstenfeld’de, Graz’da, Ilz, Gleisdorf, Pischelsdorf ve Mureck’de bu muharebe anısına dikilmiş ‘‘Mariensäulen’’ isimli anıtlar bulunur…  

Montecuccoli’nin Süvari Komutanı olan Graf Johann von Sporck’un zırhı Viyana Askerî Müzesinde muhafaza edilir. Viyana Askerî Müzesinin hemen girişinde sol tarafında Montecuccoli’nin, sağ tarafında ise Sporck’un bir heykeli bulunur. İlginç olanı Sporck’un heykelinin ayakları dibinde başı kesilmiş bir yeniçeri kafası heykelinin de sergileniyor olmasıdır.

Viyana Askerî Müzesi girişindeki Montecuccoli’nin Süvari Komutanı olan Graf Johann von Sporck’un heykeli. Ancak burada dikkati çeken husus heykelin ayakdibindeki bir kesik yeniçeri kafasının sergileniyor olmasıdır. Fotoğraf: Osman Aydoğan

Viyana Askerî Müzesi girişindeki Montecuccoli’nin Süvari Komutanı olan Graf Johann von Sporck’un heykeli. Ancak burada dikkati çeken husus heykelin ayakdibindeki bir kesik yeniçeri kafasının sergileniyor olmasıdır. Fotoğraf: Osman Aydoğan

Viyana Askerî Müzesinde sergilenen bir ilginç bir ganimet daha vardır; günün saatlerinden başka, haftanın günlerini ve aylarını gösteren gümüş bir muhafaza içerisindeki bir cep saatidir bu. Osmanlı takvimine göre 1 Ağustos 1664 öğleden sonra üçte durmuş, halen bu vakti göstermektedir. Saat bir Türk komutana aittir.

Viyana Askerî Müzesindeki St. Gotthard muharebesinden kalan bir Osmanlı Subayın ait saat. Saat günün saatlerinden başka, haftanın günlerini ve aylarını gösteren gümüş bir muhafaza içerisindeki bir cep saatidir bu. Osmanlı takvimine göre 1 Ağustos 1664 öğleden sonra üçte durmuş, halen bu vakti göstermektedir. (Kollarınızdaki İsviçre saatleri ile mukayese etmek üzere.. Yıl 1664) 

Müzede ayrıca bu muharebede ele geçirilen bir Türk’e ait zincir bir gömlek de sergilenir.

Avusturya Sanat Tarihi Müzesinde (Kunsthistorischemuseum) de bu muharebe anısına basılan paraların bir kısmı sergilenir.

Graz’da ve Eisenstadt’daki Eyalet Arşivlerinde ve Viyana’daki Harp Arşivi Dairesinde bol miktarda bu muharebede kullanılan harita ve dokümanlar bulunur.  

Montecuccoli’nin kendi el yazması bu muharebe ile ilgili yazıları da Viyana’daki Harp Arşivi Dairesindedir. 


Bu muharebeyi Avusturya’da canlı tutan ve kuşaktan kuşağa yayılmasını sağlayan önemli nedenlerin birisi de ünlü şair Rainer Maria Rilke’nin ‘‘Sancaktar Christoph Rilke’nin aşkının ve ölümünün şarkısı’’dır. (Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke) Christoph Rilke’nin 1899 yılında yazdığı bu şiirinin ana kahramanı yine adı Christoph Rilke olan ve Sporck’un süvari birliğinde bu muharebeye katılmış ve Sporck’da kendisine sancaktarlık unvanını verdiği bir askerdir.

Avusturya Geseke’de Papaz Schmidt Diehl tarafında 1900 yılında Sporck’un 300’üncü doğum günü nedeniyle yazılan şiir bestelenerek hala Geseke’deki festivallerde söylenmektedir. Bu şarkının CD’si de halen Geseke’de Heimatverein’da (Yurt Birliği) satılır.

Avusturya kaynaklarına göre Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya ait olduğu iddia edilen gerçek bir kuru kafa Viyana Şehir Tarihi Müzesinde sergi salonunda 1983 tarihine kadar sergilenir. 1983 yılında bu kuru kafa Viyana Şehir Tarihi Müzesinin teşhir salonundan müzenin deposuna kaldırılır. Halen burada muhafaza edilmektedir. Aynı zihniyetle Viyana Askerî Müzesinde mermerden kesik bir yeniçeri kafası heykeli Sporck’un ayakları dibinde, müze girişinde sergilenir.

Fazıl Ahmet Paşa’nın Biyografisi

Fazıl Ahmet Paşa Köprülü Mehmet Paşa’nın büyük oğludur. 1635 yılında Vezirköprü’de doğar. Yedi yaşında iken İstanbul’a getirilerek medrese eğitimi alır, müderris olur, 22 yaşında iken babası Sadrazam olunca Erzurum Valiliğine atanır. Daha sonra Şam ve Halep valiliklerinde bulunur…


Babası Köprülü Mehmet Paşa ölünce yerine 1661 yılında 26 yaşında iken Sadrazam olarak atanır. Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamlarından ve devlet adamlarından birisidir.

Fazıl Ahmet Paşa’nın araştırma içinde bahsedildiği gibi Kanuni Sultan Süleyman’ın kuşatıp alamadığı Uyvar kalesini fethi esnasında askerlerine karşı tutumu ve ihsanları, şehri ele geçirdikten sonra Hristiyan halka tanıdığı can, mal ve yaşama güvencesi, centilmenliği ile ona Avrupa’da büyük bir ün kazandırır. Avrupa’da adından çokça söz ettiren Fazıl Ahmet Paşa, Fransızca ‘’Fort Comme Un Turc’’ yani ‘’Türk gibi güçlü’’ deyiminin doğmasına neden olur. Bugün hala Fransızcada kullanılan bu deyim, güçlü ve dayanıklı anlamlarıyla eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Fazıl Ahmet Paşa üç sene Avusturya ve Macaristan’da, iki buçuk sene Venediklilerle Girit’te (Kandiye Kalesinin fethi Avrupa ülkeleri askerî okullarında ders olarak okutulmaktadır), üst üste üç sene Lehistan’da savaşır. Bu suretle 15 sene süren sadrazamlığının dokuz senesi cephede muharebe ile geçer…

Hasta olarak padişahla Edirne’ye giderken yolda ağırlaşarak 3 Kasım 1676 günü Ergene civarındaki Karabiber Çiftliği’nde 43 yaşında vefat eder… Ölümü Osmanlı tarihi için büyük bir kayıp olur. Kaynaklardan anlaşıldığına göre ölüm nedeni olarak aşırı çalışmaya bağlı yorgunluk ve yıpranma gösterilir… Cenazesi İstanbul’a nakledilerek Divanyolu’nda babasının yanına defnedilir… Ölümü üzerine kendisinden duyulan memnuniyetin ve güvenin bir göstergesi olarak üvey kardeşi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadrazamlığa getirilir…

Fazıl Ahmet Paşa iyi bir eğitim almış, olgun, bilgili, dürüst ve mert bir yapısı vardır. El yazısı hattat derecesinde iyidir. Silahtar tarihi yazarı yaşıtı Mehmet Halife, Fazıl Ahmet Paşa hakkında o zamanki kelimelerle şu ifadeyi kullanır: ‘‘..Pâşâyı mezbur âlim ve halim ve selim, fâzıl, kâmil, âdil, uğru açık, aklü firasette ve fikri kiyasette ve sehâ ve keremde rahm ve şefakette bî-nazîr, hüsn-i hulk sâhib-i, âli-cenab, çelebi-meşreb ve zamane vezirlerinin serefrâzı ve misli bulunmaz gazi bir adamdı’’ (Adı geçen paşa, bilgin, yumuşak huylu, kusursuz, erdemli, olgun, adaletli, uğru açık, akıl ve anlayışta ve cömertlikte, yardım edicilikte, esirgeyip korumakta benzersiz, güzel ahlak sahibi, şerefli, zarif, görgülü, zamanın vezirlerinin en üstünü ve benzeri bulunmaz gazi bir adamdı) demektedir. Yumuşak huylu, anlayışlı ve fazilet sahibi olduğu için kendisine ‘’Fazıl’’ lakabı takılır… İcazetli bir hattat, nesir alanında iyi bir kalem, fıkıh ve felsefe alanında da iyi bir akademisyendir.

İstanbul Divanyolu’nda babasının medrese ve türbesinin yakınındaki kütüphaneyi Fazıl Ahmet Paşa yaptırır ve sahip olduğu kitaplarını oraya vakfeder… Kendisinin namına Uyvar, Kamaniçe ve Kandiye’de birer camii vardır.

Fazıl Ahmet Paşa’nın çocukları olmayıp Köprülü Ailesi şehit kardeşi Fazıl Mustafa Paşa’dan yürür.[47] Allah rahmet eylesin.

Mogersdorf, Viyana’ya iki saat mesafede güney tarafında Avusturya – Macaristan –Slovenya sınırı üçgenindedir. Avusturya’daki tek şehitliğimiz Mogersdorf’da bulunan ‘‘Friedenstein’’ ismi verilen yukarıda bahsi geçen bu anıttır. Burada yatan şehitlerimiz ruhlarına Fatiha okuyacak ziyaretçilerini beklemektedir.

Osman AYDOĞAN

Notlar:

1. Bu araştırmam için kimseden görev, talimat, emir ve izin almadım. Amacım; bu muharebe için Avusturya kaynaklarını esas alıp da bizzat Türk tarihçiler tarafından Fazıl Ahmet Paşa’ya yapılan bir haksızlığı ortadan kaldırmak ve Fazıl Ahmet Paşa’nın hakkını teslim etmektir... Başarılı olmuşsam ne mutlu bana…


2. Bu araştırmam için Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü akademisyenlerinden Dr. Kerstin Tomenandal, Dr. İnanç Feigl (Prof. Dr. Erich Feigl’in manevi evlâdı), Avusturya Ordusundan Tümgeneral Heinrich Schmidinger ve Macar asıllı zarif eşi Eva Schmidinger ile beraber ailece Mayıs 2001 yılında bir hafta süreyle Macaristan’da Fazil Ahmet Paşa’nın at üzerinde yaptığı seferi biz otomobille adım adım takip ederek St. Gotthard muharebe alanına geldik. Graz Üniversitesi Tarih Bölümünde şimdi ismini hatırlayamadığım bir akademisyen (Doç. Dr.) de bize St. Gotthard’da iştirak etti. St. Gotthard muharebe alanını hep beraber adım adım dolaştık. Rab Nehrindeki geçiş yerini, muharebeyi inceledik. Yine Avusturya Ordusundan Tuğgeneral Heribert Temmel bana bu muharebe hakkındaki tarihi kaynakları ulaştırdı. Yine Viyana Üniversitesi Tarih hocalarından Prof. Dr. Bertrand Michael Buchmann hem bana bu konudaki kitabını verdi hem de anlatımıyla bana danışmanlık yaptı.

Ahmed Muhtar Paşa’nın ‘’Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki, Esfar-ı Osmaniye Hatıraları, Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu, İstanbul 1326’’ isimli eserini yetersiz Osmanlıcam nedeniyle Sn. Dr. Öğ. Alb. Ahmet Tetik bu çalışmam için 2001 yılında Osmanlıca aslından Türkçeye çevirdi. (Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın bu eserinin ilk Türkçe baskısı ‘’Sengotar’da Osmanlı Ordusu’’ adıyla ilk olarak 2005 yılında yapıldı- Emre Yayınları, İstanbul, 2005) 

Burada bu dostlarımı minnetle ve şükranla anıyorum…  

3. Bu çalışmamı önce Silahlı Kuvvetler Dergisinde (Ocak 2004, sayı: 379) sonra da Mehmetçik Vakfı Dergisinde (Mayıs 2015, sayı: 32) yayınladım ola ki gerçek bir tarihçinin dikkatini çeker de üzerinde çalışma yapar diye. Bu yazım bu dergilerde yayınladığım yazımın geniş bir özeti şeklindedir. Mehmetçik Vakfı dergisindeki yazımın bağlantısını aşağıda veriyorum. (s: 39-56)
https://www.mehmetcik.org.tr/site/assets/files/1368/mehmetcik-vakfi-dergisi-sayi-32.pdf

Dipnotları

[1] Bertrand Michael BUCHMANN, Österreich und das Osmanische Reich. Eine bilaterale Geschichte, WUV- Universitätsverlag, 1999, s. 125

[2] Yılmaz ÖZTUNA, Büyük Türkiye Tarihi, 5. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1977, s. 384

[3] İsmail Hami DANIŞMEND, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 3, Türkiye Basımevi, İstanbul 1950, s.435

[4] Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki Ahmet Muhtar, Esfar-ı Osmaniye Hatıraları. Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu, İstanbul 1326

[5] Fındıklılı Mehmet Efendi, Silahtar Tarihi, Cilt X, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928, Topkapı H., 1336

[6] Mufassal Osmanlı Tarihi, 4. Cilt, Baha Matbaası, İstanbul 1960

[7] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Osmanlı Devri, III. Cilt 3. Kısım, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No. 2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1981

[8] Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi III. Cilt, I. Kısım, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XIII. Dizi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, s. 412-413

[9] İsmail Hami DANIŞMEND, a.g,e. s. 434-435

[10] Sengotar Muharebesi 1664, Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi IIIncü Cilt 3 ncü Kısım Eki, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No.2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1978

[11] Kurt PEBALL, Die Schlacht bei St. Gotthard-Mogersdorf 1664, Militärhistorische Schriftenreiche, Heft 1, Militärhistorisches Institut, ÖBV Pädagogischer Verlag GmbH, Wien, 1997

[12] Raimund Graf MONTECUCCOLI‚ Della guerra col Turco in Unghheria’ (Über den Krieg mit den Türken in Ungarn), Aforismi dell’arte bellica (Gedanken über die Kunst des Kriegführens), im Kriegarschiv Wien

[13] Raymond Graf MONTECUCCOLI , Fenni Harp, Tercüme Latif Bin İbrahim el yazısı, Nuri Osmaniye Kitaplığı, No. 3237

[14] Leopold TOIFL und Hildegarb LEITGEB, Die Türkeneinfälle in der Steiermark und in Kärnten vom 15. bis zum

[15] Georg SCHREIBER, Edirne’den Viyana kapılarına kadar Türklerden kalan, Milliyet yayınları No: 4

[16] Georg SCHREIBER, a.g.e., s. 112-201

[17] Von HAMMER Purgstall Joseph, ‘Büyük Osmanlı Tarihi’, Üçdal Neşriyat, Okusan Yayınevi, İstanbul 1989

[18] Bertrand Michael BUCHMANN, ‚a.g.e., s. 128-129

[19] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s.300-301

[20] Georg SCHREIBER, a.g.e. S. 203

[21] Kurt PEBALL, a.g.e. S. 13

[22] 800 Jahre Mogersdorf, Marktgemeinde Mogersdorf, Universitätbuchdruckerei Styria, Graz, s. 42

[23] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s. 302

[24] Bertrand Michael BUCHMANN, a.g.e. s. 128

[25] Georg SCHREIBER, a.g.e. s. 202

[26] Ebubekir S. YÜCEL, ‚Mühürdar Hasan Ağa’nın Cevahirüt Tevarihi’ (Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi, 1996)

[27] Kurt PEBALL, a.g.e., s. 17

[28] Raimund Graf MONTECUCCOLI, a.g.e.

[29] Yılmaz ÖZTUNA, a.g.e., s.386

[30] Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., s. 412

[31] İsmail Hami DANIŞMEND, a.g,e. s. 435

[32] Bertrand Michael BUCHMANN, a.g.e. S. 129

[33] İsmail Hami DANIŞMEND, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 3, Türkiye Basımevi, İstanbul 1950, s. 435

[34] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, a.g.e., s. 303

[35] Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki Ahmet Muhtar, a.g.e.

[36] Bertrand Michael BUCHMANN, a.g.e. s. 130

[37] Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki Ahmet Muhtar, a.g.e.

[38] Raimund Graf MONTECUCCOLI, a.g.e.

[39] Purgstall Joseph von HAMMER, Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt 6, 2. Baskı, Üçdal Neşriyat, Okusan Yayınevi, İstanbul 1989, s. 135

[40] Sengotar Muharebesi 1664, a.g.e., s. 45

[41] Raimund Graf MONTECUCCOLI, a.g.e.

[42] Géza PERJÉS, Mohaç Meydan Muharebesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, 14-15

[43] Dr. Erhan AFYONCU, Kara Mustafa Paşa, Hürriyet Tarih, 6 Ağustos 2003, s. 9

[44] N. Berin TAŞAN, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Mezarı ve Viyana Müzesindeki Kafatası, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Uluslararası Sempozyumu, Merzifon, 08-11 Haziran 2000, Ankara 2001, s. 289-293

[45] M. Münir AKTEPE, Mustafa Paşa, İ A.., C. VIII, s. 738

[46] 800 Jahre Mogersdorf, a.g.e. s. 56

[47] Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi III.Cilt, 2.Kısım, Osmanlı Vezir-i Âzamları, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, s.418-420

Kaynaklar:

Avusturya kaynakları

1. BUCHMANN Bertrand Michael, Österreich und das Osmanische Reich. Eine bilaterale Geschichte, WUV- Universitätsverlag, 1999


2. Von HAMMER Purgstall Joseph, ‚Büyük Osmanlı Tarihi’, Yay. Haz. Mümin ÇEVİK, Erol KILIÇ, Cilt 6, 2. Baskı, Üçdal Neşriyat, Okusan Yayınevi, İstanbul 1989

3. MONTECUCCOLI Raimund Graf, Della guerra col Turco in Unghheria (Über den Krieg mit den Türken in Ungarn), Aforismi dell’arte bellica (Gedanken über die Kunst des Kriegführens), im Kriegarschiv Wien

4. PEBALL Kurt, Die Schlacht bei St. Gotthard-Mogersdorf 1664, Militärhistorische Schriftenreiche, Heft 1, Militärhistorisches Institut, ÖBV Pädagogischer Verlag GmbH, Wien, 1997

5. PERJÉS Géza, Mohaç Meydan Muharebesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988 (Macar Kaynağı)

6. SCHREIBER Georg, Edirne’den Viyana kapılarına kadar Türklerden kalan, Milliyet yayınları No: 4

7. SCHEUCH Manfred, Historischer Atlas Österreich, Der Standard Bibliothek, Verlag Christian Brandstätter, Wien 1994

8. TOIFL Leopold und LEITGEB Hildegarb, Die Türkeneinfälle in der Steiermark und in Kärnten vom 15. Bis zum 17. Jahrhundert, Militärhistorische Schriftenreiche, Heft 64, Militärhistorisches Institut, Bundesverlag Wien, 1991

9. 800 Jahre Mogersdorf, Marktgemeinde Mogersdorf, Universitätbuchdruckerei Styria, Graz

Türk kaynakları

1. Ahmet Muhtar, Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki, Esfar-ı Osmaniye Hatıraları, Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu, İstanbul 1326


2. DANIŞMEND İsmail Hami, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 3, Türkiye Basımevi, İstanbul 1950

3. Fındıklılı Mehmet Efendi, ‚Silahtar Tarihi’, Cilt X, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928, Topkapı H., 1336

4. ÖZTUNA Yılmaz, ‚Büyük Türkiye Tarihi’, 3. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1983

5. ÖZTUNA Yılmaz, ‚Büyük Türkiye Tarihi’, 5. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1977

6. UZUNÇARŞILI Ord.Prof. İsmail Hakkı, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Osmanlı Tarihi II.Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983

7. UZUNÇARŞILI Ord.Prof. İsmail Hakkı, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Osmanlı Tarihi III.Cilt, I.Kısım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983

8. UZUNÇARŞILI Ord.Prof. İsmail Hakkı, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Osmanlı Tarihi III.Cilt, 2.Kısım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983

9. YÜCEL Ebubekir S., Mühürdar Hasan Ağa’nın Cevahirüt Tevarihi (Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi, 1996)

10. YÜCEL Yaşar, Prof. Dr. Muhteşem Türk Kanuni ile 46 Yıl, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XXIV. Dizi, sa.1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1987

11. Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Osmanlı Devri, IIIncü Cilt 3ncü Kısım, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No. 2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1981

12. Sengotar Muharebesi 1664, Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi IIIncü Cilt 3 ncü Kısım Eki, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No.2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1978

13. Mufassal Osmanlı Tarihi, 4. Cilt, Baha Matbası, İstanbul 1960

14. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Uluslararası Sempozyumu, Merzifon, 08-11 Haziran 2000, Ankara 2001




1532 Viyana Seferi ve bu seferde yaşanmış iki olay

03 Mayıs 2021


Üst üste tarih ile ilgili olarak yazınca 1532 yılında Avusturya'ya yapılan bir seferi ve bu seferde kimseciklerin pek bilmediği birebir yaşanmış gerçek iki olayı anlatmak istedim... Çünkü tarihi ‘’tarih’’ yapan ve tarihi daha çekici, daha sevimli ve cezbedici hale getiren içindeki ayrıntılardır... Gündemin, siyasetin, ekonominin ve havanın Koronavirüs gibi boğucu olduğu bu günlerde bir nebze de olsa nefes alalım istedim! 

Ancak bu iki olayı tarihteki yerine oturtmak için çok kısa (!) bir giriş yapmam gerekiyor!…

Bizler Osmanlının Viyana’ya iki sefer yaptığını biliriz… İlki 1529 ve ikincisi de 1683.. Bu bilgiler gerçeği yansıtmaz. Osmanlının Viyana’ya toplam beş seferi vardır.

Tarihte Viyana'ya yapılan Türk seferleri

Viyana hedeflenerek yapılan ilk sefer 1528 seferidir.

Kanuni 1528 ilkbaharında İstanbul’da toplanan ordusuyla harekete geçip Filibe civarında büyük bir ovada ordugâh kurar… Rumeli ordusunun toplanması burada beklenilir… Fakat gece başlayan sağanak yağışlar ırmakları kabarttır ve taşkınlar baş gösterir, küçük dereler büyük sel akıntılarına dönüşür, sel çadırları sürükleyip götürür, depo edilmiş cephane ve yiyecek stoklarını yok eder, onlarla beraber içinde askerlere verilecek paraların da bulunduğu mahfazalar ve sandıklar da sulara kapılarak gider… Her yanı kaplayan kargaşalık içerisinde Sultan bile ölüm tehlikesi atlatır… Dev boyutlarda malzemenin kaybolması bir yana ordunun morali de bozulur… 1528 yılında başlatılan bu seferden Sultan vazgeçmek zorunda kalır… Hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a geri dönülür…


1529 Seferi

İkinci sefer bizim aslında ‘’Birinci’’ diye bildiğimiz 1529 seferidir… Bu sefer ayrı bir yazı konusudur. Bu nedenle burayı geçiyorum…


Üçüncü sefer ise 1532 seferidir…

Yazımın başında bahsettiğim kimseciklerin pek bilmediği iki olay işte bu sefer esnasında geçer…


Bu iki olaya geçmeden önce yaşadığım bir hatıramı anlatmak istiyorum…

Yıl 2002. Macaristan’a yapılan resmi bir gezide heyet başkanıyım… Heyete, bize bir Macar tümgeneral refakat ediyordu… Szombathely şehrinde bir Macar askerî eğitim merkezini ziyaret edecektik. Kışlaya giriş yaptık. Kışla girişinde bizi törenle karşıladılar… Bina girişinde iç mekânda sağ taraf duvarda camekân içinde bir büst vardı. Büstün altında da ‘’Niklas Yurisiç’’ (Jurisich Miklos) ismi büyük harflerle yazılmıştı. Heyete refakat eden Macar tümgenerale sordum: ‘’Bu Niklas Yurisiç kimdir?’’ Macar tümgeneral cevap veremedi... Bize karşılayan kışla komutanı da yanımızdaydı, benim sorumu tümgeneral kışla komutanına sordu. O da bilemedi... Bu sefer kışla komutanı refakatindeki subaylara sordu... Onlar da bilemedi… Kimseden cevap alamayınca ‘’bakın ben size Niklas Yurisiç’i tanıtayım’’ dedim...(Kendi çektiğim Niklas Yurisiç’in bu fotoğrafını yazımın sonunda veriyorum)

‘’Bu Hırvat Beyi Niklas Yurisiç’e siz Macarlar ve Avusturyalılar çok şey borçlusunuz’’ dedim ve başladım anlatmaya:

Köszeg kuşatması

‘’1532 seferinde Kanuni Sultan Süleyman komutası altındaki Osmanlı Ordusunun gücü 130 000 ile 220 000 arasında değişmekteydi. Bu kadar çok insan ve hayvanı besleyebilmek için yürüyüşün üç yıl önce yapılan (1529) seferinin dışında kalmış bir bölgeden geçecek şekilde yapılması gerekliydi. Bunun için tekrar Budin üzerinden değil de, güneyde Plattensee (Balaton Gölü) yanından gidilmesi gerekiyordu. Böylece ordu bugün için Macaristan’ın kuzeyinde Avusturya sınırına yakın müstahkem Güns (o zaman adı Köszeg idi) kenti önüne varır...  9 Ağustos 1532 de kuşatma başlatılır… Şehri, işte kışla girişinde büstü bulunan Hırvat Beyi Niklas Yurisiç pek fazla bir umudu olmadığı halde inatla savunur… Kuşatma tam üç hafta sürer…


Burada cevaplanamayan soru, Sultanın neden burada bu kadar uzun bir süre oyalandığıdır. Aslında kenti kuşatmak için bir kaç bin kişi yeterdi, asıl ordu da pekâlâ Viyana üzerine yürüyebilirdi. Bir ihtimal, Sultanın Közseg’i zapt edemezse, Viyana önünde başarıya ulaşamayacağına inanıyor olmasıdır. Bir ihtimal de Viyana kuzeyinde toplanan imparatorluk ordusunun Közseg kuşatmasına yardıma geleceğinin Sultan Süleyman tarafından düşünülüyor olmasıdır. Eğer bu Ordu kuşatmaya yardıma gelecek ise Sultan Süleyman bir meydan muharebesi için uygun alan olan Közseg ile Neusiedlersee arasındaki bölgede muharebeyi kabul edecektir. Bu nedenle de Sultan Süleyman bu bekleme nedeniyle burada muharebe için uygun mevsimi harcar…

Sultan Süleyman, Yurisiç’le yüz yüze yaptığı bir görüşmede, gösterilen mukavemete duyduğu hayranlık dolayısıyla kentin sembolik olarak teslimiyle dahi yetinebileceğini bildirir. On yeniçeri kalenin en yüksek burcuna Türk bayrağı çekecekler, bunlardan başka hiçbir Türk kente girmeyecektir. Yurisiç bu öneriyi seve seve kabul eder, zira savunmayı yürütenlerin yarısı ya ölmüş ya da yaralanmış, cephanesi bitmiştir… Kenti bir gün daha elde tutmak olanaksızdır…

Diğer bir adı Güns olan Köszeg kenti, kurtulduğu günün anısını hala korumaktadır. Kentte her gün saat 11’de kilise çanları çalar, çünkü 30 Ağustos 1532’de Sultan Süleyman, tam bu saatte ordusuna hareket emri vermiştir.’’

Bu noktada Macar tümgeneral bana itiraz etmişti... ‘’Bu mümkün değil’’ demişti... ‘’Bizde kiliseler her gün değil sadece pazar günleri çanlarını çalar’’ demişti… Ben de kendisine ‘’Evet haklısınız, sadece sizde değil tüm dünyada kiliseler pazar günleri çan çalar. Ancak Közseg kenti kilisesi bu kurtuluşun anısına her gün saat 11’de çalar.’’ Bir süre sonra tümgeneral yanımdan ayrıldı... Beş dakika sonra geri geldi... Bana demişti ki; ‘’haklıymışsınız efendim. Közseg kenti Belediye Başkanını aradım. Bu konuyu sordum. Meğer Közseg’de kilise her gün saat 11’da çanlarını çalarmış…’’

Sultan Süleyman, Közseg’den ayrıldıktan sonra Viyana üzerine yürümez, çünkü Niklas Yurisiç’in kendisini oyaladığı üç hafta içerisinde, beklediği Ordu orada toplanır… Gerçi sayıca Türk ordusunun yarısı kadar bile güçlü değildir ama buna karşılık iyi bir topçuya sahiptir, üstelik Sultanın Tuna yoluyla taşınan topları da Estergon’a takılıp kalır… Bu ağır toplar olmaksızın müstahkem hiçbir kent alınamaz. Bunun böyle olduğu Közseg önünde görülmüştü. Aynı durum dönüş yolunda da görülür; Viyana’nın Neustadt’ı o kadar iyi korunur ki, Türkler saldırıya geçmeyi denemezler bile; Hartberg ile Graz’ın da önünden geçerler, Marburg’da (Maribor) saldırı girişiminde bulundularsa da başarı kazanamazlar. Buna rağmen Sultan, İstanbul’a vardığı 18 Kasımda büyük bir zafer şenliği yaptırır…

İşte 1532 seferinde anlatmak istediğim iki ayrıntıdan birisi bu Köszeg kuşatması idi…

Purbach’lı Türkün hikâyesi

Anlatmak istediğim 1532 seferindeki ikinci ayrıntı ise Purbach’lı Türkün hikâyesidir…

Osmanlının bu seferi esnasında da Türk akıncıları ordunun yüzlerce kilometre ilerisinde akın yaparak keşif faaliyetlerinde bulunurlar. Bu sefer sırasında akıncılar Tuna’nın güneyinde kalan hemen hemen her vadiye akın yaparlar. İşte bu akınlardan birisi de Purbach köyüne yapılan akındır. 

Purbach, Neusiedler gölünün batı kıyısında, o zamanki adı Feketevaroş olan bir kasabadır. 1532 Seferi sırasında diğer bağcı köyler gibi Türklerin saldırısına uğramıştı. Köylüler Türkler gelmeden köyü terk ederler… Gelen akıncılardan birisi bir evin mahzenine girer, orada bir fıçı içerisinde şarabı görür, sonra da oturup kana kana şarap içer... Sonra da mahzende sızıp kalır... Sızıp kalınca da arkadaşlarının köyden ayrıldıklarının farkına varmaz… Ayılınca da köye geri dönen köylüleri görür. Korkusundan evin bacasının içine saklanır. Ocakta ateş yakılınca da dumandan boğulmamak için yukarı tırmanır. Böylece bacaya kadar çıkar, orada etrafa bakınırken görülür. Sonra da köylüler bu yeniçeriyi yakalarlar…


Purbachlılar onu asmaya falan kalkmazlar… Aksine vaftiz edilerek dinini değiştirmesini ve yanaşma olarak kasabada kalmasını önerirler.. O da kabul eder… Sonunda yörenin nefis şarapları bir yandan, Purbach’ın kızları öbür yandan verdiği bu karardan asla pişman olmamasını sağlarlar. Daha sonra da kızlardan biri ile evlenince, kaynatası onun taştan bir büstünü yaptırır. Bu heykel onu başında sarığı ile bacadan etrafı gözlediği andaki halini gösteriyor... Bizzat kendi çektiğim bu heykelin fotoğrafı da yazımın sonunda veriyorum…

Bu bir köy efsanesi olabilir, taşlaşmış Türk belki de kimsenin tasviri değil de, sadece bir direniş figürü de olabilir… 1532 yılındaki gibi kendileri açısından geçerli felaketleri savuşturmuş olmayı da simgeliyor olabilir. Gerçek olan bu öykünün bir hayli allanmış pullanmış olarak hala anlatılıyor olmasıdır. Hatta ilkokul çocuklarının okuduğu masal kitabı halinde de halen Avusturya’da satılır. Bu kitabın kapak fotoğrafını da yazımın sonunda veriyorum...

Bu köyde (Purbach) akıncının yakalandığı ev halen olduğu gibi duruyor... Yeniçerinin şarap içtiği mahzen de lokanta haline getirilmiş. . Burada ikram edilen şaraplar da özel olarak üretilmiş ‘’Purbacher Türke’’ (Purbachlı Türk) ismindedir. Köyde o günden bu yana halen şarap üretilmektedir. Şarap köyün tek geçim kaynağıdır…

Ailemle beraber bu köye ilk geldiğimde bu evde mahzende yemek yiyoruz. Her masada küçük bir el broşürü var... Broşür bu olayı kısaca anlatıyor. Broşürün sonunda ‘’Köyde eğer badem gözlü birisini görürseniz bilin ki bu Türkü hatırlatıyor’’ diye bir cümle vardı. ‘’Badem gözlü’’ Almanca ‘’Mandelaugen’’ demekti... Bize hizmet eden çok hoş zarif bir genç kadın garson vardı. Çağırdım, bilmiyormuş gibi ‘’Mandelaugen’’ ne demek diye sordum. Kadın benim gözlerimi göstererek ‘’sizin gözleriniz gibi’’ demişti…

İşte bizim Avrupa’ya ilk işgücü (Almancı!, Gastarbeiter!) ihracımız bu akıncıdır!

Bu sefer sırasında Tuna’nın güneyinde hemen her vadiye dalan Türk akıncılar ve bu akıncılara karşı koyan Avusturya köylüleri

Türk akıncıları ordunun yüzlerce kilometre ilerisinde akın yaparken tabii ki herşey yüzde yüz yolunda gitmezdi. Zaman zaman akıncı askerler anlattığım Purbach'lı asker gibi tutsak da olurlardı. 

Genellikle tutsak düşen Türklerin şansı bu yeniçeri gibi böyle yaver gitmez. Daha doğrusu tutsak alındıkları olmaz, öfkeli köylüler ya onları hemen öldürürler ya da derin bir uçurumdan aşağı hemen atarlar. Aşağı Avusturya’da Pittental’da ‘‘Türkensturz’’ (Türk uçurumu) ve Piestingtal’da, Pernitz’de ‘’Türkenloch’’ (Türkler çukuru) gibi yer adları böyle olayların tanıkları gibidir.  Akıncılar Tuna’nın güneyinde hemen hemen her vadiye dalarlar ve her yerde de atlısı yayası, köylüsü kentlisi, avcısı oduncusu onlara karşı çıkar, tuzaklar kurar, pusuya düşürür veya doğrudan üzerlerine saldırırlar…

Bu sefer esnasında Ybbsitz kasabasından sonra akıncılar Ybb ırmağı kıyısında Waidhofen kentine saldırırlar. Kentin kalesi iyi tahkim edilmiştir.  Kenti savunan halk, üzerlerine atılan alevli oklar yağmur gibi yağdığı halde sinmez, aksine bir karşı saldırıyı göze alırlar.  Bunun için en önde tırpan yapan demirciler çırakları ile birlikte yer alır, oduncular ve kömürcüler de saldırır. Akıncılar bu çarpışmada sadece savaşçı değil, at ve silah da kaybederler…

Bu olayın anısına Waidhofenliler heybetli bir kule yaptırırlar, üstüne de olup bitenleri anlatan bir yazıt koyarlar… Bundan dolayı demirci çırakları sokaklarda gösteri yürüyüşü yapma imtiyazını elde ederler… Loncalarının yıldönümünde savaş havaları ile caddelerden geçerler, bu sırada halk da onlara armağanlar verir ve ikramlarda bulunurlar… Bu görenek 489 yıldan beri sürüp gitmektedir. Ne var ki gösteri yürüyüşü şimdi pek mütevazı bir hal alır, çünkü törene katılacak demirci sayısı azalmıştır. Bu törenlerde kafilenin başında bir demirci ustasıyla iki ulak yürür, hep birlikte eski savaş narasını haykırılar: ‘‘Tanrı adına davranın, Türkler geliyor!’’

Üç yıl önceki Viyana kuşatmasına (1529) oranla 1532 yılında yapılan bu sefer hemen hemen tümüyle unutulmuştur. Pek hatırlanmaz…

Viyana’ya yapılan dördüncü sefer 

Viyana’ya yapılan dördüncü sefer 1663-1664 Uyvar Seferi’dir… Bu sefer esnasında yapılan 1664 St Gotthard – Mogersdorf muharebesi bizdeki bütün büyük tarihçiler (İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan İsmail Hami Danişmend’e kadar) üç-beş sayfalık (bir sayfası da bu muharebenin krokisidir) yazı ile ‘’yenildik’’ diye bitirirler... Ben bu muharebe üzerine iki yıl çalıştım... Bütün Avusturya kaynaklarını, bütün Türk kaynaklarını taradım. Muharebe alanını Viyana ve Graz üniversitelerinden akademisyen tarihçilerle ve Avusturya Ordusunun askerî tarihten sorumlu bir tümgeneraliyle bir hafta boyunca adım adım dolaştım... Sonunda uzun bir yazı ile belgeleriyle ''yenilmediğimizi'' ortaya koydum. İki ulusal dergide de bu yazımı yayınladım... Yarın da bu yazımı sizlerle paylaşayım!


Viyana’ya yapılan beşinci sefer

Viyana’ya yapılan beşinci sefer ise bizim İkinci Viyana Kuşatması diye bildiğimiz 1683 seferidir... Ancak tarihçilerimizin bu sefer hakkında bildikleri de buzdağın üstü gibi tüm gerçeklerin sadece yüzde onu gibi bir orandadır... Bilmediğimiz ve yanlış bildiğimiz o kadar çok şey var ki! 1683 seferi de çok uzun ve hazin bir hikâyedir… Tek günah keçisi de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa değildir…


Ahh ''Tarih Baba'' ah!.. Sen neler söylersin sen!..

Osman AYDOĞAN

Macaristan'ın Szombathely şehrinde bir Macar askerî eğitim merkezi girişinde bulunan Niklas Yurisiç'in büstü... Fotoğraf bana ait..

 
Avusturya'ya Türk akınları Avusturya masal kitaplarında böyle resmedilmişti...

Purbachlı Türk anlatan Avusturya çocuk masal kitabının kapağı

 

Purbach köyünde olayın geçtiği evin bacasına yerleştirilen yeniçeri heykeli. Fotoğraf bana ait..




1944 Irkçılık-Turancılık Davası
 örneğinde hami gücün güdümünde iç politika ve savrulmalar

03 Mayıs 2021

Dünya tarihinde hiç unutulmayan siyasi davalar vardır: Dreyfus Davası (Fransa), Rosenbergler Davası (ABD), Mykonos Davası (Almanya) gibi… Bunların üçünü de sayfamda yazmıştım…

Türk tarihinde de, günümüzde yakından ilgilenenler hariç artık pek kimseciklerin bilmediği bir dava vardır: ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’

Irkçılık-Turancılık Davası; II. Dünya Savaşı’nın bitimine doğru 7 Eylül 1944'te başlayan ve 29 Mart 1945'e kadar süren, Türk siyasetinde önde gelen 23 ismin Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla yargılandığı bir davanın adıdır.

Davaya konu olaylar şu şekilde gelişir:

Nihal Atsız – Sabahattin Ali Davası

1944 yılı Mart ayında Nihal Atsız, ‘’Orkun’’ dergisinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na açık bir mektup yazar… Nihal Atsız, mektubunda Rus yanlılarının devletin çeşitli kademelerinde, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde yuvalandıklarını iddia ederek dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i hedef gösterir… Nihal Atsız bununla da yetinmeyerek Rus destekçisi olarak gördüğü Sabahattin Ali'yi ‘’vatan haini’’ diye de itham eder…

Bu yazı / mektup üzerine Sabahattin Ali, Nihal Atsız aleyhine tazminat davası açar… Bu dava üzerine Nihal Atsız'ın ‘’Orkun’’ dergisi 1 Nisan 1944 tarihinde kapatılır... 9 Nisan 1944 tarihinde de açılan tazminat davası Ankara’da görülmeye başlanır… Nihal Atsız’a destek için mahkeme salonuna gelen Turancı gençler Sabahattin Ali ve Hasan Ali Yücel aleyhine sloganlar atarak taşkınlık yapınca duruşma 3 Mayıs 1944 tarihine ertelenir…

Ankara Nümayişi

3 Mayıs 1944 günü yapılan duruşmada Nihal Atsız söz konusu davadan 4 ay hapse mahkûm olur… Turancı gençler kararı protesto amacıyla Ulus’ta toplanarak başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek için bakanlığa doğru yürümeye başlarlar. Polisin eylemcilere müdahalesi sert olur… Göstericilerden bazıları tutuklanır…

Ancak olaylar burada bitmez…

Bu yürüyüşe katılıp tutuklananlar hakkında dava açılır… Ancak bu dava sıradan bir nümayiş davası değildir. Gösteriye katılıp tutuklananlar dışında çok sayıda Turancı da tutuklanır… Tutuklananlar arasında o dönemde üsteğmen olan Alparslan Türkeş dâhil askerler de vardır… Tutuklular meşhur (!) Sansaryan Han'a götürülürler. Tutuklular o dönemden sonra ‘’tabutluk’’ adı verilecek olan hücrelerde tutulurlar ve pek de iyi muamelelere maruz kalmazlar, işkence görürler...

Irkçılık-Turancılık Davası

Tutuklular 7 Eylül 1944 tarihinde İstanbul 1 No’lu Örfi İdare (Sıkıyönetim) Mahkemesi’nde "gizli teşkilat kurarak kurulu düzeni yıkmaya teşebbüs" suçundan yargılanırlar. Sekiz ay süren yargılama sonucunda 29 Mart 1945 tarihinde içlerinde Zeki Velidi Togan, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal’ın bulunduğu bir kısım sanıklar çeşitli cezalara çarptırıldılar. İşte bu dava tarihte adını ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’ olarak alır…

Nihal Atsız mahkûmiyet kararı kendisine tebliğ edildiğinde "turan için mahkûmiyet benim için şereftir" beyanında bulunur. Üsteğmen Alpaslan Türkeş de 9 ay 10 gün hapse mahkûm olur, ancak Askerî Mahkeme’nin temyizi ile fazla cezaevinde kalmaz.

Bu davadan hüküm giyenlerin cezaları Tophane Askerî Hapishanesinde infaz edilir…

3 Mayıs Türkçülük Günü

Günlerden 3 Mayıs 1945 günüdür.  3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının ve dava sonunda yapılan ‘’Ankara Nümayişi’’nin birinci yıldönümüdür… Tophane Askerî Hapishanesinde bulunan Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm; Türkçülük-Turancılık davasının gerekçelerinden biri olarak gösterilen Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayişi”ni anmak amacıyla örtüsüz bir masa etrafında toplanırlar… İşte ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde yapılan ve daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü (Bayramı) diye anılır…

Bu siyasi davanın arka planı

Bu dava siyasi bir davadır… Her siyasi davanın mutlaka siyasi bir maksadı ve bir uluslararası boyutu vardır tıpkı Dreyfus Davası’nda, Rosenbergler Davası’nda olduğu gibi… Tıpkı Balyoz-Ergenekon siyasi davalarında olduğu gibi… Düşünsenize; Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı 15 Temmuz menfur darbe girişim olur muydu? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı Türkiye Suriye – Libya bataklığına girer miydi? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı Türkiye’de rejim değişip ülke tek adama teslim edilir miydi? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı ülke Diyanetin vesayetine girer miydi?

Neyse bu konular çetrefilli konular... Biz gelelim ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’na…

İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıç yıllarında Almanya ve İtalya’nın başını çektiği faşist blok Avrupa’da hızla ilerlerken Türkiye savaşa girip girmemek konusunda kararsızdır… Her iki taraftan gelen baskılara direnmektedir. O günlerde Türkiye’deki Turancılar savaşa Almanya’nın yanında savaşa girerek Kafkasya’daki Türklerle birleşmenin doğru olduğuna inanmaktadırlar… Bunu gören ve durumdan faydalanmak isteyen Alman hükümeti de bu konuda Turancılara destek verir… (Tıpkı Ilımlı İslam için ABD’nin ve AB’nin AKP hükümetine ülkede ''ulusal'' olan ne varsa yok etmek için verdikleri destek gibi...)

Almanya'nın o dönemki Ankara büyükelçisi von Papen Turancı çevrelerle görüşerek Orta Asya Türk cumhuriyetleri hakkında bilgi toplar ve destek arar… 1942 yılında Almanya Sovyetler'e doğru ilerlemekteyken Alman Büyükelçi von Papen İsmet İnönü ile de görüşür… Ancak büyükelçi tarafsız kalmaya kararlı İnönü’den beklediği desteği bulamaz… Ancak İnönü, Alman desteğiyle süren Turancı akımların da pek fazla üzerine giderek Almanya’nın tepkisini çekmek de istemez… Hatta o dönem Nazım Hikmet gibi, Sabahattin Ali gibi solcular hapislerde süründürülürken Turancılar baş tacı edilir, resmî ideoloji tarafından hoşgörüyle karşılanır, hatta bizzat hükümetten destek bulur…

Ta ki Ruslar Alman kuşatmasını kırarak Avrupa’ya doğru ilerlemeye başlayıncaya kadar...

Almanya'nın savaşı kaybedeceği anlaşılınca rüzgâr tersine döner… 3 Mayıs 1944 tarihine kadar faşist Almanya’ya şirin görünmek için Turancılar baş tacı edilirken, bir anda Sovyet ilerleyişine karşı kalkan edilmek uğruna bu insanlar tabutluklara tıkılır… Olayı gülünç kılan ise, bu insanlara isnat edilen suçun "Turancılık" olmasıdır…

Hem Dreyfus Davası’nda, hem Rosenbergler Davası’nda hem de bu davada devletin şizofrendik halini görürüz… Bu dava sonrasında Sabahattin Ali saldırıya ve hakaretlere maruz kalır, sonrasında da öldürülür… Sabahattin Ali’yi öldüren kişi ‘’vatanperver hislerle’’ bir ‘’vatan haini’’ni öldürdüğünü söyler… Hani zaman zaman devletimizin en tepesinden ‘’hain’’ sesleri çokça dillendiriliyor ya! Bir hatırlatayım istedim en tepeden böylesi söylemlerin nelere mal olabileceğini…

Hoş devlet ‘’Balyoz –Ergenekon davaları’’nda az mı şizofrendi? O davalarda kaç yurtsever aydın ve subay katledildi? O davalarla devletin altına dinamit koyup patlatmadılar mı?

Neyse bunlar çetrefilli konular, benim boyumu aşar... Yine biz konumuza dönelim…

Yazar Çağrı D. Çolak ‘’1944 Irkçılık – Turancılık Davası: Tutuklamalar, İşkenceler, Savunmalar’’ (Doğu Kütüphanesi Yayınları, 2019) isimli kitabında bu davanın Türkçü - Turancı harekete dâhil olmayanlar tarafından bile eleştirilen dava olduğunu ifade eder… Çağrı D. Çolak bu kitabında Niyazi Berkes ve Uğur Mumcu’nun dava hakkında görüşlerine yer verir:

Niyazi Berkes: "Turancılık olayı, Rusların gözüne girmek için tezgâhlandı. Rusların bu oyunu yutmadığı görülünce, Turancılar aklandı."

Uğur Mumcu: "1944 Irkçılık - Turancılık Davası, nereden bakarsanız bakın bir siyasal davaydı. Her siyasal davada olduğu gibi, bu davanın sorgularında da sanıklara işkence yapıldı. Fakat Almanlarla işbirliği yaptıklarını ortaya koyacak bir kanıt çıkmadı."

Olayların ve duruşmaların kahramanlarından biri ve doğrudan doğruya şahidi olan Nejdet Sançar’ın günü gününe tuttuğu notlardan oluşan ‘’1944 Irkçılık Turancılık Davası-Mahkeme Günlükleri’’ (Bozkurt Yayınevi, 2018) isimli kitabının bu konuda yazılmış en iyi eser olduğunu düşünüyorum…

Tabii ki dış güçlerin ve dış gelişmelerin iç politikaya yansımasına bu örnek ilk ve tek değildir. Bu konuyu birkaç örnekle açıklamak istiyorum:

II. Dünya Savaşında Romanya’da kahvelerdeki duvar resimleri

Hitler Romanya üzerinden Moskova’ya giderken işgal ettiği bölgelerde kahvelerde duvarlarda Hitler’in fotoğrafı vardır… Hitler Moskova’da bozguna uğrayıp çekilirken ve arkasından da Rus askerleri gelirken yine aynı kahvelerdeki duvarlarda da bu sefer Stalin’in fotoğrafı vardır. Burada tuhaf olan bu fotoğrafların arkalı önlü olmalarıdır; bir yüzünde Hitler’in fotoğrafı, diğer yüzünde ise Stalin’in fotoğrafı. Çünkü bazı bölgeler birkaç kez el değiştirirler.

II. Dünya savaşındaki Türkiye’deki resim

Türkiye II. Dünya Savaşına katılmadığı için kahve duvarlarında değişen fotoğraflar yoktur ama anlattığım gibi ülke siyasetinde değişen fotoğraflar vardır. Özetle Hitler Moskova’ya ilerlerken Türkiye’de ne kadar solcu varsa tutuklanırlar… Hitler Moskova’da bozguna uğrayıp çekilirken ve Ruslar karşı taarruza geçmişken de bu sefer de solcular serbest bırakılıp ülkede ne kadar Türkçü, Turancı, milliyetçi varsa onlar tutuklanırlar.

ABD, NATO, Kızıl Tehlike ve Türkiye

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Soğuk Savaş döneminde Türkiye ABD yanında yer alıp NATO’ya girer. Bu dönemden sonra, ABD yönetiminin McCarthy döneminden (1950'ler) bu yana tüm dünyaya yaydığı “kızıl tehlike” kavramıyla birlikte Türkiye’de de bu kavrama uygun olarak Türkiye Cumhuriyetinin hemen hemen bütün kuruluş değerlerinden vazgeçilir. Köy Enstitüleri bu dönemde kapatılır. Milli Savunma Sanayiinden, sanayileşmekten, kalkınmaktan, tam bağımsızlıktan, laik ve aydınlanmacı eğitimden bu dönemde vazgeçilir…

‘’Kızıl tehlike’’ kavramına karşı Türkiye’nin laik eğitim sistemi bir engel olarak görülür. Türkiye'nin 10. Genelkurmay Başkanı ve 5. Cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay, 1968 yılında şu sözleri söyler: ‘’Memleketin yönetimini laik okullardan yetişen gençlere bırakamayız, devletin kilit noktalarını İmam Hatip lisesi mezunlarına teslim edeceğiz.’’

Bu çerçevede yapılan 12 Mart 1971 Muhtırası ile gerek siyasetteki ve gerekse de ordudaki antiemperyalist sol akımlara büyük darbe vurulur…

Yeşil Kuşak Projesi ve Türkiye

Yeşil Kuşak Projesi, 1977 yılında Başkan Jimmy Carter döneminin ulusal güvenlik danışmanı olan Zbigniev Brzezinski tarafından ortaya atılan, ABD’nin Komünizme ve Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirdiği bir projedir...

Bu projenin esası; Komünizmin ve Sovyetler Birliği’nin ilerleyişini durdurmak ve petrol zengini körfez ülkelerinde ve bölge üzerinde etkisini engellemek amacıyla radikal İslam’ın kalkan olarak kullanılmasıydı.

Burada önemli olan konu; ABD’nin Komünizmin, Sovyetler Birliği’nin ve Çin’in yayılmasını engellemek için Afganistan, Pakistan, İran ve Türkiye gibi ülkelerde Komünizme, Sovyetler Birliği’ne ve Çin’e karşı demokratik yönetimleri güçlendirmek, ekonomiyi kalkındırmak yerine bu bölgelerde radikal İslamcı akımların güçlenmesini sağlamış olmalarıdır. Bu kapsamda; Afganistan’da Babrak Karmal’a karşı El Kaide ve Usame Bin Ladin ortaya çıkartılır, İran’da Batı yanlısı Şah Rıza Pehlevi, Ayetullah Humeyni tarafından devrilir, Pakistan’da Zülfikar Ali Butto, General Ziya Ül Hak tarafından asılır, Filistin’de El Fetih’in gözden düşürülüp Hamas güçlendirilir…

Bu projenin Türkiye’deki tezahürü de 12 Eylül 1980 askerî darbesi olur. Bu darbe ile beraber Türkiye’de Türk-İslam sentezi uygulanmaya başlanılır. Bu proje çerçevesinde bilim ve siyaset dünyasında ve ordu içerisinde aydın, Atatürkçü ve antiemperyalist sol ve milliyetçi sağ düşünceler tasfiye edilirken İslami akımlar güçlendirilir…

Ilımlı İslam Projesi ve Türkiye

ABD’nin bu ‘’Yeşil Kuşak Projesi’’, 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile ters teperek kendi yarattığı güçlerin hedefi haline gelir…

ABD’ye yapılan 11 Eylül 2001 saldırıları bu konuda bir milat olur. Bu sefer de ABD, radikal İslam’ı dizginleyebilmek adına ‘’Ilımlı İslam Modeli’’ni ileri sürerek bu doğrultuda BOP (Büyük Orta Doğu Projesi)’ni uygulamaya koyar. BOP’a göre Türkiye dâhil olmak üzere 22 devletin sınırlarının değişmesi öngörülür. Bunun sonucu olarak da ilk olarak Irak işgal edilip dağıtılır, Irak kuzeyinde IKBY kurulur, ardından Tunus’ta başlayıp Mısır, Libya ve Yemen ‘de iktidar değişikliklerini sağlanır. Ancak bu uygulama Suriye’de Rusya’nın devreye girmesiyle şimdilik sekteye uğrar… Bu proje Suriye’de sekteye uğramasaydı sıranın hangi ülkeye geleceğini bilmek için de müneccim olmaya gerek yoktur.

ABD’nin bu ‘’Ilımlı İslam Politikası’’na ve projesine uygun olarak da Türkiye’de FETÖ palazlandırılır, AKP ile ittifaka sokularak Türkiye’de bu Ilımlı İslam Projesine ters düşen veya bu politikaya engel olabilecek ülke içindeki bütün ulusal değerler ve varlıklar, ordu dâhil tarumar edilir. Zaten 1950'lerden beri bozulan laik eğitim sistemi iyice terk edilir. Balyoz – Ergenekon kumpas davaları da bu çerçevede yapılır.  ABD'nin Ilımlı İslam ve BOP çerçevesinde Irak'ın, Libya'nın ve Suriye'nin parçalanmasında koç başı olarak Türkiye kullanılır...

ABD’de yeni bir dönem ve Başkan Jeo Biden

Jeo Biden, Barack Obama döneminde Somali, Yemen, Afganistan ve Pakistan bombalanırken ve Türkiye’yi ‘’Ilımlı İslam’’ politikası için kullanırken başkan yardımcısıydı… Bu nedenle Jeo Biden’in, ABD’nin dünyadaki ve Ortadoğu’daki emperyalist politikalarını aynen hatta daha da sertleştirerek sürdüreceğini tahmin edilmektedir… Jeo Biden, bütün siyasal hayatı boyunca Yunan ve Ermeni lobilerinin müttefikiydi. Biden’in 24 Nisan 2021 günü yaptığı açıklamalar, bu açıklamasında kullandığı ve her birinin diplomaside bir karşılığı olan “soykırım”, “Konstantinopolis” ve “bir daha olmasın” sözcükleri yenilir yutulur ifadeler değildir…

Jeo Biden’in gerek seçim konuşmalarında gerekse de önceki politikalarında bakarak Türkiye hakkında Trump’tan daha farklı bir politika izleyeceği ve Türk-Amerikan ilişkilerinin Biden’ın başkan olması ile farklı bir eksende hareket etmeye başlayacağı tahmin ediliyor…

Türkiye’de Jeo Biden’in seçilmesinden sonra çeşitli kamu kurumlarından belli isimlerin görevden alınmaları, belli makamlardan istifa gibi politik davranışlar, ‘’hukukta yeni bir reform’’, ‘’hukuk devleti’’ gibi söylemler ve Biden’in 24 Nisan açıklamalarına karşı verilen yumuşak tepkilerin ABD’de Biden yönetimine karşı verilmek istenilen mesajlar, bir ön konumlanma ve bir yeni mevzilenme niteliği taşıdığı, bir başka deyişle ‘’duvardaki resmin’’ değiştirilmeye çalışıldığı izlenimini vermektedir..

Millet, Meclis ve Ordu üçlüsü

Çok uzattım ama sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Eğer yeterli gücünüz yoksa ve iç cepheniz zayıfsa iç politikanızı bile dış gücün isteği doğrultusunda icra ediyorsunuz

Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz (1780-1831), "Savaş Üzerine’’ (vom Kriege) (Doruk Yayınları, 2015) isimli eserinde "Millet, Yönetim (Meclis) ve Ordu" üçlüsünün önemine işaret eder: "…Bunlardan bir tanesini hesaba katmak istemeyen, ya da bunların arasında keyfi bir ilişki kurmaya yönelen teori, derhal gerçekle öyle bir çelişkiye düşer ki, sırf bu yüzden tüm değerini yitirir."

Mustafa Kemal Atatürk de bu durumu şu sözleriyle ifade eder: “…hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş vasıtalarının ne olduğunu arz edeyim: Tam üç vasıtanın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum. Birincisi, en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir… İkinci vasıta, milleti temsil eden Meclis’in millî isteği ortaya koymakta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir... Üçüncü vasıta …ordumuzdur…”

Yani Mustafa Kemal Atatürk düşmanla mücadelede üç kuvvetin tayin edici olduğunu ifade eder: Bunlar sırasıyla; Milletin kendisi, TBMM ve Silahlı Kuvvetlerdir. Bu üç kuvvet iki cephede savaşır; Birincisi iç cephe, diğeri ise dış cephedir. Mustafa Kemal Atatürk bu düşüncesini Nutuk’ta şöyle açıklar:

“Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlûp olabilir; fakat bu durum, hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekten 'kaleyi içinden almak', dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla şahıslarımıza kadar temasa gelebilen bozguncu mikropların, araçların varlığını iddia etmek doğrudur. Meclis’in düşünüş biçimi, çalışması, vaziyeti, düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına olanak ve olasılık yoktur....”

Bilmem, ‘’illet, zillet’’ diye aşağılanan, ''bizden - onlardan'' diye, Türk-Kürt-Alevi diye ve mezheplere, camaatlere ve tarikatlar bölünen ve ekonomik krizlerle zayıflatılan iç cephenin, önemi, işlevi ve ağırlığı yok edilen TBMM’nin ve kumpaslarla tarumar edilen ordunun anlam ve önemini anlatabildim mi? Eğer bu üçlü (Millet, Meclis ve Ordu) sağlam değilse sonbahar yaprakları gibi rüzgâra göre sağa sola savrulur, çamurlarda kaybolur gidersiniz…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN




Galiçya ne yana düşer Kumandanım? Afganistan ne yana? Libya ne yana?


01 Mayıs 2021


Geçen ay Çanakkale Muharebelerini andım… İki gün önce de Birinci Dünya Harbinin Irak cephesi olan Kut’ül Ammare Muharebesi’ni andım... Hem Çanakkale Cephesi hem de Irak cephesi bana yine kalbimdeki bir başka yarayı, yani Birinci Dünya Harbi’ndeki bir başka cepheyi hatırlattı: Galiçya Cephesini…

Budapeşte’deki Türk Şehitliği

Geçmiş yıllarda Macaristan’a heyet başkanı olarak resmî bir ziyarette bulunmuştum… Ziyaretimizin ilk günü, karşılamadan sonra büyükelçilikteki görevlinin yönlendirmesiyle Budapeşte'de, Osmanlı'nın son Budin Beylerbeyi olan Abdurrahman Abdi Paşa (*)'nın mezarına çelenk koymuştuk…


Bize refakat eden üst düzey Macar görevliye ‘’ben bu çelengi saymıyorum’’ dedim ve asıl çelengi Galiçya Türk şehitliğine koymak istediğimi ifade ederek ziyaret planına bu isteğimi dâhil etmelerini istedim… Ziyaretimizin son gününde de resmî çelengimizi bu şehitliğe saygı duruşu ile ihtiramla ve dualarla koyduk… Bu şehitlikte Galiçya Cephesi'ndeki Türk kolordusunun vermiş olduğu 12 binin üzerindeki şehitten Budapeşte civarında bulunan ve buraya nakledilen 512 şehit yatmaktaydı. Anıt mezarlarda ‘’Türk oğlu Ahmet’’, ‘’Türk oğlu Mehmet’’ diye ama bir kısmı da ‘’Meçhul asker 1916’’ diye yazıyordu…

Budapeşte’deki Türk Şehitliği Galiçya Muharebelerinin tek Tük şehitliği değildir. Galiçya Muharebeleri sırasında 13 ayrı yerde Türk şehitlikleri yapılarak şehit olan Türk askerleri buralara defnedilmiştir. Yaralanıp da daha sonra şehit olanlar ise tedavi gördükleri ülkelerdeki  (Almanya, Avusturya, Bulgaristan gibi)  şehitliklere defnedilmişlerdir. Bu şekilde Galiçya Türk Şehitlikleri sekiz ayrı ülkede toplam 17 adettir. (**) 

Mazi kalbimde bir yaradır

Benim için bütün bir dünya tarihi bir tarafa ama Birinci Dünya Harbi bir tarafadır… Birinci Dünya Harbi hatıralarını her okuyuşumda sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosu aklıma gelir: 

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Birinci Dünya Harbi deyince mazi kalbimde bir yaradır… Hele hele Galiçya denince işte beni ağlatan bu hazin hatıradır…

Neden mi? Gelin size kısaca (!) anlatayım… Ama önce Galiçya’ya nasıl ve neden asker gönderdiğimizi anlamak içim kısa (!) bir tarih turu yapalım…

Osmanlı Devletinin Almanya yanında Birinci Dünya Harbine katılması

Osmanlı Devleti, 1911‘de İtalya ve 1912- 1913 yıllarında Balkan Savaşlarından yenik çıkar. Yaklaşan dünya savaşında kendisini güvenceye almak için önce, İngiltere – Fransa - Rusya ile anlaşma imkânları arar ancak bulamaz…


‘’Drang nach Osten’’ (Doğu’ya yönelim) politikası gereği Osmanlı toprakları üzerinden Orta Doğu’ya açılmak isteyen Almanya da Osmanlı İmparatorluğuna yaklaşır… Özellikle Enver Paşa Almanlarla işbirliğine girer. Almanya ile işbirliğine giden Enver Paşa bir Alman gibi düşünebilecek kadar Alman hayranıdır…

Almanya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki niyetleri

Almanya’nın ise bu işbirliğinden çok daha farklı niyetleri vardır. Almanlar kendi araştırmalarında Mezopotamya’da petrol yatakları olduğunu keşfetmişlerdi. 1871’de birliğini henüz yeni sağlamış Almanya’nın hem yeni pazarlara ve hem de hammadde ve petrol kaynaklarına ihtiyacı vardı. İngiltere ve Fransa ile dünyayı paylaşım yarışında geç kalan Almanya için Anadolu, Suriye ve Mezopotamya Almanya’nın ‘’Hindistan’’ı olabilirdi.


Alman şövenistler de Alman halkının Ukrayna’ya, Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya yerleştirilmelerini istiyorlardı. Daha 1848 yılında Alman ekonomist Ruscher Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra Almanya’nın miras olarak Anadolu’yu alacağını düşünüyordu.

1897 yılında, Türkler tarafından çok sevilen ve Türkleri çok seven General von der Goltz ise Türklerin İstanbul’u terk ederek Anadolu ve Mezopotamya’ya sürülmelerini ve Alman yönetimi altında buraları reforma tabi tutmaları gerektiği teklifini yapıyordu.

‘‘Alman Birliği’’ örgütü ise kurulduğu 1890 yılından itibaren Alman halkının Anadolu’ya yerleştirilmeleri ve Anadolu’nun Almanya’nın bir kolonisi olması gerektiği propagandasını yapmaktaydı. ‘’Alman Birliği’’nin başkanı Prof. Hasse’nin yayınladığı bir broşürün adı da ‘’Osmanlı mirasında Alman hakları’’ idi. Onun fikrine göre İngiltere’nin Hindistan’a yaptığı gibi alman bilimi Anadolu ve Mezopotamya’yı bir Alman toprağı haline getirebilirdi…

1886 yılında Dr. Aliys Sprenger, Anadolu’nun diğer devletler tarafından istila edilmeyen yegâne bir yer olduğunu söylüyordu. Eğer Almanlar burayı Ruslardan önce ele geçirebilirlerse dünyanın en iyi parçasını almış olurlardı…

Pancermenist Dr. K. W. Stettin’e göre ise Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu birleşerek tek bir imparatorluk teşkil etmeliydiler. Elbe ağzından Fırat ağzına kadar uzanan böyle bir imparatorluk yüksek ve soylu bir ulusa layıktı. Böyle bir imparatorluğun Alman yönetimi altında olacağından da hiç şüphe yoktu tabii ki.

Yeni Alman politikası İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı yönlendirilmişti. İngiltere Süveyş kanalını işletmeye açtıktan sonra Almanya, Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa ile rekabet edebilmek ve buraya ulaşabilmek amacıyla Berlin - Bağdat demiryolunu inşa etmek istedi. Türkler bu yatırım sayesinde ülkelerinin kalkınacağını umut ederken, Almanya ise bu hattan nasıl istifade edebileceği hesabını yapıyordu.

Almanlar imtiyazını daha Abdülhamit zamanında aldıkları ve inşasına başladıkları İstanbul-Bağdat demiryolu hattının iki yanına Alman göçmenler yerleştirmeyi resmen talep etmişlerdi. Abdülhamit bu isteği geri çevirdi. Göçmen görüşmelerini yürüten Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa anılarında, “O zamanki Alman siyaseti, hattın iki tarafını Alman muhacirlerle iskân etmek ve buralarını bir Alman sömürgesi haline getirmek amacını güdüyordu’’ diye yazar…

Alman hayranı Osmanlılar

Müttefikimiz Almanya’nın planları ve düşünceleri bu iken Başkomutan Vekili Enver Paşa bir Alman gibi düşünebilecek kadar Alman hayranı idi.

Sadece Enver Paşa ve bir kısım subaylar değil, özellikle birçok Osmanlı entelektüeli de aşırı bir Alman yanlısıydılar. Pantürkist Yusuf Akçura, Almanya’nın gelecekte Asya’nın kültürünü pozitif olarak değiştirebileceğine inanmıştı.

Daha sonra, İstiklal Marşımızın şairi olacak olan Mehmet Akif’in şu dizeleri kaleme almış olması, ne durumda olduğumuzun en güzel göstergesidir:

“Değil mi bir anasın sen, değil mi Almansın,
O halde fikir ile vicdana sahip insan;
Bilir misin ki, senin şarka meyleden nazarın
Birinci def’a doğan fecridir zavallıların”

Kısacası Birinci Dünya (Paylaşım) Savaşı öncesinde, Almanya’nın yanında yer almak, devletin bekası ve ulusal çıkarlar açısından tek akıllı tutum, tek seçenek olarak görülüyordu. Bu görüşte olanların arasında yer alan Mehmet Akif, dürüstlüğü, yurtseverliği tartışma götürmez, tertemiz bir insan ve seçkin bir şairdi.

Bu şartlar altında Almanya Osmanlının tek adamı Enver Paşa’yı ikna etmesi sonucu Osmanlı Devleti 11 Kasım 1914’de Rusya, İngiltere ve Fransa’ya karşı harp ilan eder. Bu şekilde Osmanlı Devleti Almanların yanında Birinci Dünya savaşına girmiş olur…

Birinci Dünya Harbi’ne yönelik Osmanlı yığınaklanması ve bu yığınaklanmada yapılan hatalar

İsmet İnönü’nün bir sözü vardı: “Yığınaklarda yapılan hatalar harp meydanlarında düzeltilemez”… Osmanlının Birinci Dünya Harbi öncesi yığınaklanması sanki bu sözü doğrulamak için yapılmıştı…


Birinci Dünya savaşı genel olarak bir Almanya –İngiltere hesaplaşması idi… Birinci Dünya Savaşının İngilizler açısından ağırlık merkezi Hindistan ve Hindistan yolunun güvence altına alınması idi… Çünkü 20. Yüzyılın başındaki jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında Körfez her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu maksatla savaş öncesi yapılan yığınaklanma da İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşında ana mihverinin ve ağırlık merkezinin Körfez, Basra ve Irak olacağını göstermekteydi.

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardı. Bunlar İngiltere ve Rusya idi. Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıydı:  İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.

Hal böyleyken; Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardı. 1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’te Irak’taki Ordu kâğıt üzerinde üç tümene çıkarılmıştı ama İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştı.

Sonuç olarak; Osmanlının savaş öncesi yığınaklanması hiç de Osmanlının maruz kaldığı tehditlere dönük olarak yapılmamıştı. 

Birinci Dünya Harbi

Askeri harekât, İngilizlerin 06 Kasım’da Basra Körfezi’nde Fav’a çıkartma yapması ve Rusların 08 Kasım’da doğu sınırını tecavüzleri ile başladı. 1914 yılının en önemli savaşı, 22 Aralık 1914’te başlayıp, 04 Ocak 1915’te biten Sarıkamış Harekâtı idi. 1915’te ise 14 Ocak 1915 ’te başlayıp 15 Şubat’a kadar süren Kanal Harekâtı ve 18 Mart 1915’te önce deniz harekâtı ile başlayıp sonra karaya intikal eden ve yıl sonuna kadar süren Çanakkale Harekâtı idi. Ardından da Irak cephesinde 29 Nisan 1916 yılında Kût-ül Ammâre Muharebesi’inde İngilizler yenilmiş ancak zaferin ardından yapılan hatalarla Irak kaybedilmişti…


Birinci Dünya Savaşının başlangıcında Almanlar önce Belçika’ya ve 20 Ağustos 1914’ten itibaren de Fransa’ya taarruz ettiler. Fakat Alman taarruzları Marne’da durduruldu. Almanların savaş sonuna kadar beş büyük saldırısına rağmen, muharebeler bu bölgede kilitlendi ve kesin sonuç alınamadı.

Doğu Avrupa’da ise askerî harekât, Rusların Almanya ve Avusturya-Macaristan’a taarruzuyla başladı. Rus ilerlemesi, Almanlar tarafından Tannenberg’de durduruldu. Buna karşılık Ruslar Galiçya’da başarılı oldular ve Doğu Galiçya’yı ele geçirirler. Osmanlı Ordusu, işte bu muharebelerin devamı sırasında bu bölgede, Galiçya’da görev aldı.

Galiçya Cephesi

Galiçya; Orta Avrupa’da bulunan 80.000 km2’lik bir coğrafya parçasıdır. Kuzeyinde Polonya, doğusunda Ukrayna, güneyinde Romanya ve batısında Macaristan ve Slovakya bulunur, Podolya Yaylası ve Karpat Dağlarının kuzey yamaçlarını içinde barındırır.


Osmanlı Ordusunun, Türk ve Alman Kurmaylarının işbirliği ile hazırladıkları Birinci Dünya Harbi harekât planının temel ilkesi, savaşın kesin sonuç bölgesi olan Avrupa Cephelerinde Alman Ordusunun yükünü hafifletmesine dayanıyordu. Başkomutan Vekili Enver Paşa da böyle düşünüyordu. Bu sebeple 1916 yılı başların da Çanakkale Cephesinde serbest kalan birliklerin (15. Kolordu) Avrupa Cephesine yardımcı olacak bir bölgede kullanılabileceğini, müttefiki Alman ve Avusturya—Macaristan Başkomutanlıklarına bildirmişti...

Bu birliklerin Avrupa Cephesine yardım edecek bir bölgede kullanılması konusunda Enver Paşa’nın yaptığı teklif, başlangıçta hem Alman siyasi makamlarınca hem de Alman Başkomutanlıklarınca geri çevrildi. Fakat Rusların 04 Haziran 1916’da Galiçya’da başlattıkları taarruzun büyük bir başarı kazanması ve bölgedeki Alman, Avusturya—Macaristan Ordularının çok ciddi sıkıntılar içine düşmesi üzerine, bu kuvvetlerin süratle bölgeye gönderilmesi Osmanlı Başkomutanlığından talep edildi.

Galiçya’da harekâtın gelişimini konuyu dağıtmamak için yazının sonuna ekliyorum. İlgilenen okuyucu buradan okuyabilir. Galiçya Cephesi konusunda en güzel eser; bu muharebeye Harbiye öğrencisi olarak katılan ancak Harbiye’yi savaştan sonra Cumhuriyet döneminde bitiren,  daha sonra da IX. ve X. Dönem Elazığ Milletvekilliği yapan Mehmet Şevki Yazman'ın anılarından oluşan  ‘’Kumandanım Galiçya Ne Yana Düşer’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007) isimli kitabıdır.

Osmanlı Başkomutanlığı, Galiçya’da göndermek üzere l5’inci Kolorduyu görevlendirdi. Bu maksatla da 15. Kolordu en iyi askerlerle takviye edildi ve en iyi silah ve teçhizatla donatıldı… Ancak şunu söyleyeyim ki Galiçya’daki muharebeler esnasında, Avusturyalı ve Alman komutanlar Türk askerlerini Rus ordusunun yoğun top atışlarına karşı "top hakkı" yani kurbanlık kıtalar olarak kullandılar… Müttefik Avusturya askerlerinin Türk askerlerine ‘’Kanonenfutter’’ yani "top yemi" demelerinin nedeni de budur!

Galiçya cephesine gönderilen askerler için bir de şöyle bir hikâye anlatırlar: Enver Paşa, Galiçya'ya da asker göndermeye karar verince; birliklerde talimler yoğunlaşır... Bazı onbaşılar da, acemi eratı yetiştirmeye çalışırlar... Bu eğitim esnasında bir onbaşı, askere yeni gelmiş bir neferi çekmiş önüne; ''Sol yanın doğu, sağ yanın batı, önün güney; söyle bakalım'' demiş, ''söyle bakalım, arkanda ne kaldı?'' Nefer boynunu bükmüş: ''Arkamda'', demiş, ''arkamda genç bir kadınla, iki küçük çocuk kaldı...''

Ve ve ve bu askerler Galiçya Cephesinde ''top yemi'' olarak kullanılır!...


Bir jest uğruna harcanan Türk evladı

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devletini çok kötü şartlar altında yakalamıştı. 1877 - 1878 Osmanlı-Rus Savaşının ağır sonuçlarına, 1911 - 1912 Balkan Savaşı felaketi eklenince, yalnız ekonomik ve sosyal açıdan değil, siyasal ve askerî açıdan da çok ciddi bir çöküntü içine girilmişti.


Bir savaşa, bir başka ‘’Büyük’’ devletin ‘’vesayeti altında’’ girmek, büyük bir talihsizliktir. Zira bu durum, ‘’Küçük’ devletin, kendi siyasi ve askeri menfaatlerini ikinci plana atarak, ‘’Büyük’’ devletin emellerine hizmet etmesini, kaçınılmaz surette zorunlu kılar. 1’inci Dünya Savaşı’nda da öyle olmuş ve Osmanlı Devleti, siyasi ve askerî hedeflerini geri plana atarak, her türlü askerî ve siyasi manevralarını, Almanya’nın menfaatlerini destekleyecek hedeflere yöneltmişti…

Osmanlı’nın, pek çok cephedeki birlik ihtiyacını dikkate almadan, Galiçya’ya asker göndermesi, işte bu olgunun bir sonucudur. Bu sonucun doğmasında; Başkomutanlık Karargâhındaki Alman general ve kurmay subaylarının etkileri ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın, bağımsız ve derin düşünemeyişinin en büyük tesiri yarattığı şüphesizdir.

Üstelik Galiçya’ya gönderilen Çanakkale muzafferi l5’inci Kolordu, bu konudaki tek örnek de değildir. Aynı yıl içinde Eylül ortasında 6’ncı Kolordu (5’inci ve 25’inci Tümenler) Dobruca’ya; 20’inci Kolordu (46’ıncı ve 50’inci Tümenler ve l77’inci Piyade Alayı) Bulgarlara yardım için Makedonya’ya gönderilmişlerdir. İşte bu nedenle de Süleyman Nazif; ‘’Çanakkale bundan sonra bir isim değil, bir tarih olacaktır. Galiçya da onun zeyli (eki)’’ derdi…

Galiçya’ya Almanlara yardıma kolordular gönderilirken Osmanlı cephelerindeki durum

Oysa yurtdışındaki müttefik cephelerine bu asker sevkleri devam ederken, 1916 yılının ikinci yarısında Osmanlı cepheleri şöyle idi: Doğu cephesinde taarruz eden Ruslar, Trabzon ve Erzincan dâhil bütün Doğu Anadolu’yu işgal etmişlerdi. Rus taarruzları Sivas kapılarına dayanmıştı. Durumu tehlikeli gören bölgedeki 3’üncü Ordu’nun Komutanı Mahmut Kamil Paşa, İstanbul’a gelerek Enver Paşa’dan kuvvet istemiş, kendisine “Kesin sonucun Avrupa’da alınacağı ve gerekirse Sivas’a kadar çekilebileceği” cevabı verilmişti. Irak ve Sina cephelerinde de İngilizler taarruz hazırlıklarını geliştiriyorlardı. Bu hazırlıklar sonunda başlatılan taarruzlar, cepheler de yeterli nicelik ve nitelikte birlik bulunduramamak yüzünden, Osmanlı açısından peş peşe gelen felaketlerle sonuçlanmıştır.

Bu duruma ilave olarak, Almanlarla 02 Ağustos 1914’te imzalanan ittifak anlaşmasında, Osmanlı’ya bu konuda hiçbir sorumluluk ve zorunluluk öngörülmemişti. Tersine, müttefiklerinin Osmanlı’ya her türlü yardım ve desteği sağlayacağı belirtilmişti. Buna rağmen, başta Enver Paşa olmak üzere, yöneticiler, ‘’Hami Devlet’’ Almanya’ya ‘’jest’’ yapmak ihtiyacı duymuşlardır.

Ve böylece, mevcudu yüz bini aşan seçkin ‘‘Türk Evladı’’, ülke menfaatlerine aykırı olarak yurt toprakları dışında harcandılar.

15’inci Kolordu’nun yurtdışına gönderilmesinin siyasi ve askerî sebep ve sonuçları ne olursa olsun, gerçek olan bir husus vardır ki; onun, ülkesinin, ordusunun, birliğinin, sancağının ve üniformasının şan ve şerefine leke sürdürmediği ve bu mukaddes varlıklara, yeni şanlar ve şerefler kattığıdır... Türk ordusu vatanlarından uzakta, savaştılar…  Görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Ve bu görev esnasında Türk ordusu tam 12 bin şehit verdi. 

Birinci Dünya Harbi’ni Almanlar kazansaydı?

İsmet İnönü'nün tarihe geçen çok güzel bir sözü vardır. ‘’Büyük devletlerle dostluk kurmak bir ayı ile yatağa girmek gibidir’'... Dost bile olsa ayı, yatakta insanı ezer mi, tırmalar mı, ısırır mı, belli olmaz! Büyük devletlerin de çıkarları doğrultusunda ne yapacağı hiç belli değildir.

Bu sözü doğrularcasına İnönü de anılarında, “Almanların Araplara karşı politikaları bambaşkaydı. Onlara hususi muamele yapıyorlardı ve aslında harbi kazansalardı, yani Almanların istedikleri ölçüde kesin bir zafer kazansaydılar onlardan kurtuluş kolay olmayacaktı. Açıkça görülüyor ki, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişler'' ifadesini kullanır. Doğan Avcıoğlu da, “Eğer Birinci Dünya Savaşı‘nı Almanlar kazansalardı Kurtuluş Savaşı’nı, İngilizlerin himayesindeki Yunanlılara karşı değil, Almanlara karşı yapmak zorunda kalacaktık” der.

Almanlar yanında savaşa girmeyi, ulusal çıkarlara uygun bulan İttihatçılar savaş ilan edilir edilmez kapitülasyonları kaldırdılar. Bu haberi Maliye Nazırı Cavit Bey ilk kez olarak, İstanbul’daki Alman Büyükelçisi’ne bildirir. Tam bir sürprizle karşılaşır. Sefir küplere binmiş, ağzından köpükler saçarak bağırmakta, tehditler savurmakta, İtilaf Devletleri İstanbul’a saldırırlarsa, Osmanlı’yı savunmayacaklarını anlatmaktadır. En sonunda Sefir; ‘’Biz kararı tanımıyoruz, hele savaş bitsin ilk karşı hareketi yapacak olan biziz’’ der.

Daha da vahimi; Almanlar savaşta Osmanlı ile müttefik olmalarına rağmen sadece kendi çıkarlarını takip ediyorlardı. Buna bir örnek; Rusların savaştan çekilmesinden ve Rus Kafkas ordusunun dağılmasından sonra Kafkasya’da Türk ve Alman çıkarları çatışmaya başladı. Osmanlı’nın açık hedefi Tiflis-Bakü iken, Almanlarınki ise Bakü’deki petrol yatakları idi. Bunun üzerine Almanya Kırım’da bulunan bir tümenini Kafkasya’ya kaydırdı. Karşılıklı harekât sırasında Türk ve Alman birlikleri arasında kanlı muharebeler cereyan etti. Türk durum haritalarında Alman birlikleri düşman olarak gösterilmişti. Türklerin Bakü‘yü talepleri üzerine alman General Ludendorf şöyle diyordu; ‘‘Bu çapulcu Türklerin istekleri de çok fazla oluyor.’’

Tarih tekerrürden ibarettir

Malumdur ki tarih tekerrürden, ama biraz da tefekkürden ibarettir. Bu konu sık tartışılmasına rağmen yaşanan olaylar; tarihin tekerrürden ibaret olduğunu, ancak pek de tefekkürden ibaret olmadığını defalarca göstermiştir.


Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu konuda şu manzum cevabı veriyor: ‘’Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!’’ Millî şairimizin söylediği gibi tarih ders alınmadığı için birebir tekerrür etmektedir. Gerçekten de eğer tarihten ders alınmıyorsa tarih diye okunanlar masaldan öteye geçmez… Bana da kızıyorlar tarihi anlatırken hep çıkarımlar yapıyorum diye. Ben tarihten çıkarımlar yapmazsam o zaman masal anlatmış olmaz mıyım?   

Tarihten almadığımız dersler ve tekerrürler

ABD ve NATO aşkına Kore’ye asker göndermemiz konusuna, BM’deki oylamada Cezayir’in bağımsızlığı konusunda Fransa yanında saf tuttuğumuz konusuna girmeyeyim...

Türkiye 20’yi aşkın ülkede askerî güç bulundurmasına rağmen bunların içinde en dikkat çekici olanı ve zayiat verdiği ülke Afganistan’dır. 11 Eylül saldırısından sonra ABD’nin öncülüğünde Afganistan için bir koalisyon gücü oluşturuldu. Kabil bu koalisyon güçlerinin denetimi dışında tutuldu. BM Güvenlik Konseyi kararıyla Kabil için bir de NATO komutası altında Uluslararası Güvenlik ve Yardım Gücü (ISAF) oluşturuldu. Türkiye, 2001 yılı sonunda, ‘’Büyük Devlet’’ ABD’nin ‘’vesayeti altında’’ ISAF’a katılma kararı aldı. ISAF bünyesinde 50 ülkeden 130 bin asker vardı ve bunların 1646’sı Türk’tü…

Asker bulundurduğumuz diğer bir ülke de Lübnan’dı. BM Lübnan Geçici Barış Gücü Bünyesi'ndeki Türk İstihkâm Birliği 2006 -2013 yılları arasında yedi yıl süreyle görev yaptı… Türkiye’de Güneydoğu’nun dağları mayın kaynarken, neredeyse o dönem he rgün mayına basıp askerlerimiz şehit olurken, biz Lübnan’a İsrail sınırına İstihkâm birliği gönderdik…

Başlangıçta ‘’NATO’nun ne işi var Libya’da’’ diye kükreyip ertesi günü ABD’den sonra en büyük Hava ve Deniz unsurlarını Libya’ya ABD yanında Libya’yı yıkmak için gönderiyoruz…

Max Weber’in ‘’Güç Kuramı’’ ve günümüzün ‘’Güç Kuramı’’

Max Weber’in bilinen bir ‘’Güç Kuramı’’ vardır; ‘’iradenizi bir başkasına zorla kabul ettirmek.’’ Günümüzün ‘’Güç Kuramı’’ ise daha farklıdır; ‘’İradenizin, sanki kendi kararlarıymışçasına müttefikleriniz tarafından kabul edilmesidir.’’ ABD’ye 11 Eylül saldırısından başka bir saldırı olmadı, ancak ABD günümüzün ‘’Güç Kuramı’’ doğrultusunda tüm müttefiklerini seferber ederek önce Afganistan’da sonra da Irak’ta görevlendirdi.

Türk askeri Afganistan’da

ABD’nin Irak’ı işgali sırasında Türkiye’nin de ABD’nin yanında işgale ortak olması için TBMM’den tezkerenin neden çıktığını o zamanki T.C. Başbakanı; ‘’Tezkereyi ABD istedi, biz de çıkardık’’ diyerek izah etmedi mi? Biz Afganistan’a milli çıkarlar için mi gittik, yoksa ABD çıkarları için ABD istediği için mi?

Türkiye kırk yıldan beridir terörle mücadele ediyor. Aynı Türkiye yine terörle mücadele için Afganistan’a asker gönderiyor.

Kimse müttefiklikten, sorumluluktan, milli çıkarlardan ve büyük devlet olmaktan bahsederek Türk milletini kandırmasın. Kimse Atatürk’ün de Afganistan’a asker gönderdiğinden bahsetmesin. Atatürk bağımsız bir ülke olarak kendi iradesi doğrultusunda eğitim yardımı için Afganistan’a asker göndermişti. Şimdi, BM veya NATO, hangi şapka altında olursa olsun işgalci bir ABD’nin yanında Afganistan’a işgalin bir parçası olarak asker gönderdik...

Afganistan’da günlük onlarca masum sivil insan kimi yanlışlıkla, kimisi cinnet geçiren ABD askerlerince katledilmiyor mu? Peter Ustinov; ‘’Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür’’ derdi. Afganistan’da bir devlet (ABD) terörü yok mudur? Biz bu teröre ortak olmuyor muyuz?

Tarihte Afganistan’a; ‘’imparatorluklar mezarı’’ derlerdi. John Berger’e ait olan; ‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun.’’ sözünü doğrularcasına Afganistan’dan mevsimler gibi; İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, Timur geçti, Hintliler geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildi. Nedeni sadece, bu ülkenin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıdır. Yarın Ruslar gibi ABD de buradan er ya da geç ayrılacak, biz ise işgale ortaklık ettiğimizle kalacağız.

Bu çarpıklıkları birisi izah etmeli!

Terörün kökünü kurutmak için taaa Amerika’dan gelip Afganistan’ı işgal eden müttefikimiz ABD, bizim terörün kaynağı Irak’ın kuzeyine girmemize engel olurken biz de ABD için Afganistan’a, İsrail için Lübnan’a asker göndermekteyiz! Bu çarpıklığı birisi izah etmeli!

Ruslar Sivas’a merdiven dayamışken, Galiçya’ya, Makedonya’ya ve Dobruca’ya Alman çıkarları için asker göndermekle; teröristler Irak kuzeyinden, Kandil dağından ülkeme sızarak mayın döşeyip, pusu kurarak askerimizi şehit ederken, ABD çıkarları için Afganistan’a, Libya’ya, İsrail çıkarları için Lübnan’a asker göndermek arasında ne fark vardır?

Enver Paşa’nın koskoca bir imparatorluğun yıkılmasına sebep olan o zamanki Alman hayranlığı ile günümüzde ülkenin bekâsını tehdit ettiği artık aşikâr olan BOP eşbaşkanlığı arasında ne fark vardır?

Suriye’ye karşı bu düşmanlık niye idi? ABD istedi diye mi? Teröristin başı Şam’da karargâh kumuş iken ve Suriye bize düşman iken ABD neredeydi? O zaman Suriye ABD’nin en iyi bir müttefiki değil miydi? O zaman Suriye Basra’daki koalisyon güçlerine ABD yanında asker vermiyor muydu?

Dün Birinci Dünya savaşında çıkarlar çatışınca harbin içinde Osmanlı ile Almanya Bakü’deki petrol yatakları için karşılıklı muharebeye girerken, bugün çıkarlar çatışınca müttefikimiz ABD Irak’ta başımıza çuval geçirmedi mi? ABD’nin çıkarları değişince Suriye’de Esad yanlısı olmadılar mı? Çıkarları değişince ABD, Suriye’de PKK’nın kolu PYD’yi desteklemeye başlamadı mı? ABD, PYD’yi bölgesel müttefik olarak ilan etmedi mi? ABD, Irak’tan çekilirken geride Irak’ın kuzeyinde malumu ilan edilmemiş bir Kürdistan bırakmadı mı? ABD, Suriye’den de elini eteğini çektiğinde geride Suriye’nin kuzeyinde bir başka Kürdistan bırakmayacak mıdır? Bu mudur stratejik derinlik?

Sürekli tekerrür eden ama tefekkür etmeyen tarih!

Millî şairimizin söylediği gibi; ‘’hiç ibret alınsaydı, Tarih tekerrür mü ederdi?” Ne diyordu Mehmet Akif:

''Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! 
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 
'Tarih'i ' tekerrür' diye tarif ediyorlar; 
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?''

‘’Bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir’’ diyerek Georg Wilhelm Friedrich Hegel de Mehmet Akif gibi tarihin tekerrür ettiğini ifade ederdi. Karl Marx da tarihin tekerrür ettiğini Hegel'e cevap verircesine şöyle derdi: ‘’Evet bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…’’ Günümüzde yaşadığımız bütün olaylar tarihin sanki bir komedi gibi tekrarından başka bir şey değil midir?

Etrafınıza büyük resmi görmek için dikkatle bakın. 1914'teki Birinci Dünya Harbi’nin bütün koşulları yinelenmektedir. Hem de komedi olarak. Sadece aktörler isim değiştirmiştir. İngiltere'nin yerini ABD, Almanya'nın yerini AB, Rusya İmparatorluğunun yerini yine Rusya, Osmanlı'nın yerini Türkiye Cumhuriyeti almıştır. Tek fark paylaşım savaşının kısmen artık topla tüfekle yapılmayacak olmasıdır…

Yaklaşık yüz yıl önce sormuştu Mehmetçik; ‘’Galiçya ne yana düşer Kumandanım?’’ diye. Suriye’de hüküm süren savaşın, bütün Batılı kaynaklar tarafından 1618 – 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve mezhep savaşı olarak nitelenen ‘’30 Yıl Savaşları’’na benzetildiği bir ortamda ve eşiğinde bulunduğumuz ve tüm dünyanın Doğu Akdeniz’de karşımızda bulunduğu, Karadeniz’de suların ısındığı Üçüncü Paylaşım Savaşı öncesinde ben de sorayım istiyorum; ‘’Afganistan ne yana düşer Kumandanım? Suriye ne yana? Libya ne yana?’’

Ölüm hep bana, bana mı düşer usta?

Ünlü ABD’li ünlü finans spekülatörü George Soros, Türkiye’nin en iyi ihraç ürünün ordusu olduğunu söyleyerek, emperyalist ülkelerin ülkemizden beklentisinin ne olduğunu ortaya koymuştu. Soros, 02 Mart 2002 tarihinde Sabancı Üniversitesi’ndeki konferansında kendisinden Türkiye ile Arjantin’i karşılaştırmasını isteyenlere şu yanıtı vermişti: “Türkiye’nin Arjantin’den tek farkı stratejik pozisyonudur. Bu stratejik pozisyonuna bağlı olarak, Türkiye’nin en iyi ihracat ürünü de ordusudur.” Kore’ye Türk askeri gönderildiği dönemde, zamanın ABD Dışişleri Bakanı Dulles, Türk askerinin kendilerine maliyetinin “23 sent” olduğunu söylemişti. (Müttefik güçler, en ucuz askeri Türkiye’den temin ediyor, bir Türk askerinin maliyeti 23 Cent’e denk geliyor.)

Ve benim aklıma Refik Durbaş’ın ‘’Çırak Aranıyor’’ adlı şiiri geliyor:

‘’Elim sanata düşer usta
Dilim küfre, yüreğim acıya
Ölüm hep bana
Bana mı düşer usta?

Sevda ne yana düşer usta
Hicran ne yana
Yalnızlık hep bana
Bana mı düşer usta?

Gurbet ne yana düşer usta
Sıla ne yana
Hasret hep bana
Bana mı düşer usta’’

İşte bu nedenlerledir ki mazi kalbimde bir yaradır ve beni zaman zaman ağlatan İşte bu hazin hatıralardır.

Osman AYDOĞAN

Galiçya muharebeleri

Galiçya Kolordusu, l9’uncu ve 2O’inci Tümenleri bünyesinde bulunduruyordu. Kolordu birlikleri Şarköy ve Keşan bölgelerinde toplanmıştı. İlk hazırlık emri 09 Temmuz 1916’da alındı. Bir gün sonra, Galiçya’ya gidileceği bildirildi. Birlikler hazırlıklarını süratle tamamlamaya çalıştılar. Birçok silah ve teçhizat ile bazı kıtalar, diğer tümenlerden alınarak tamamlanabildi.


17 Temmuz’da ‘’Konakçı Müfrezesi’’ Macaristan’daki ilk konak bölgesi olan Şabatka (Subatitsa ) hareket etti. Kolordu birliklerinin Uzunköprü ve Alpullu istasyonlarından trenlere binmesi planlanmıştı. İlk kafile 23 Temmuz’da, son kafile 11 Ağustos’ta hareket etti. 27 Temmuz’da 5’inci Ordu Komutanı Mareşal Liman Van Sanders, ertesi gün de Başkomutan Vekili Enver Paşa Uzunköprü’ye gelerek birlikleri denetlediler ve kolordunun durumu hakkında bilgi aldılar.

İlk kafilesi 02 Ağustos’ta bölgeye varan birlikleri Enver Paşa, beraberinde Avusturya generalleri ile Alman ve Avusturya subayları olduğu halde, 04 Ağustos’ta Macaristan da tekrar denetledi. Ertesi gün 05 Ağustos’ta birliklerin ilk kafilesi Yataynisa istasyonundan cepheye hareket etti. 12 Ağustos’ta l9’uncu Tümen Miçiçov’da muharebe karargâhını kurmuştu.

15’inci Kolordu geldiği zaman, bölgede, Alman genel karargâhına bağlı ‘’Balkan Cephesi Ordular Grubu’’ ve Avusturya genel karargâhına bağlı ‘’Avusturya Veliahdı Karl Ordular Grubu’’ bulunmakta idi.

l5’inci Kolordu, Karl Ordular Grubuna bağlı, komutanlığını Orgeneral Graf Van Bothmer’in yaptığı ‘’Alman Güney Ordusu’’ kuruluşuna dâhil edildi.

15’inci Kolordunun bölgeye intikali sırasında, Rusların 04 Haziran’da başlattığı ve büyük başarı kazandığı muharebeler sürmekte idi. Bu yüzden, muharebe sahasına ilk gelen ve muharebe karargâhını 12 Ağustos’ta kuran l9’uncu Tümen, hemen iki gün sonra, 14 Ağustos’ta, Zlotalipa doğu sırtlarında Rus kuvvetleri ile ilk muharebesine girdi.

20’inci Tümen de 22 Ağustos’ta Pototory ile Bozykw arasında bulunan 54’üncü Avusturya Tümeninden savunma bölgesinin sorumluluğunu devir alarak muharebelere dâhil oldu.

Kolordu, 22 Ağustos 1916 günü saat 12.00 itibarıyla göreve başladığını, orduya bildirdi. Ordu Komutanı Orgeneral Bothmer, gönderdiği yazı ile Çanakkale kahramanı l5’inci Kolordunun, bölgesinde görev almasından duyduğu memnuniyeti belirtti ve başarı diledi.

15’nci Kolordunun cephe sorumluluğunu almasından hemen sonra, Eylül ayının ortasından itibaren muharebeler giderek şiddetlendi. 16 ve 17 Eylül’de, Ruslar, iki gün boyunca sürekli olarak ve kütleler halinde taarruz ettiler. l5’inci Kolordu, 20 km’den fazla cephede ve en kötü arazi şartlarına rağmen, Ordu cephesinin yarılmasını önledi. Bu başarıya karşılık, 95 subay ve 7.000 er zayiat verdi. 6 tabur ve 22 bölük komutanı şehit oldu. Bazı bölüklerde hiç subay kalmadı. Rusların, beş kat fazla zayiat verdiği tespit edildi.

18 Eylül’den itibaren oluşan kısmi sükûnet, 30 Eylül’de Rusların başlattığı yeni taarruzla tekrar bozuldu. Çetin süngü muharebelerinin cereyan ettiği bu savaşlarda, Türk askeri, komuta kadrosundaki büyük yoksunluğa rağmen azimle dövüştü. Günlerce süren savaş, yeniden 15 subay ve 3.000 er kaybına sebep olurken, Rusların kaybı kat kat fazlaydı.

Bu muharebeler sonunda, çok ağır kayıp veren 2O’inci Tümen cephe gerisine alındı ve yeniden düzenlendi.

Kasım ayı, cephede durgunlukla geçti. Birlikler, önceki muharebelerden alınan derslerden yararlanarak eğitime ve tahkimata ağırlık verdiler. Aralık ayının ikinci yarısında, Rus siperlerinde hareketlenmeler görüldü. Erler, savaşın gereksizliğinden, enternasyonal barış ve dostluktan bahsediyorlardı. Buna rağmen Ruslar, 28 Ocak 1917’de, 25 Şubat ve 05 Mart’ta, yeni taarruzlar başlattılar. Fakat hepsi, l5’inci Kolordu tarafından ağır zayiat verdirilerek geri püskürtüldü. Nisan ayı ortalarından itibaren, Rus siperleri iyice hareketlendi. Haziran başından itibaren Ruslar yeni bir taarruz hazırlığına giriştiler.

Bu arada 19’uncu Tümen, 12 Haziran’dan itibaren Anavatana geri çekildi.

Ruslar, beklenen taarruzlarını 29 Haziran günü saat 05.00’te başlattılar. Taarruzlar, ertesi gün de sürdü, ağır zayiatla geri püskürtüldü. Fakat 01 Temmuz’daki taarruzları 24’üncü Alman Tümeni bölgesinde derin girmeler yarattı. 02 ve 03 Temmuz’da yapılan karşı taarruzlarla durum güçlükle düzeltilebildi.

Bu arada, 15nci Kolordu Karargâhı da 15 Temmuz’dan itibaren Anavatana döndü.

Rus birliklerinin savaşma gücü ve moralinin çok zayıfladığı anlaşılınca, Alman ve Avusturya Başkomutanlığı, genel karşı taarruz kararı verdi. İleri harekât 20 Temmuz’da başladı. 22 Temmuz’da Rus Cephesi çözüldü. Genel karşı taarruza 2’inci Tümen de katıldı. Ay sonuna kadar süren muharebelerde tümen, birçok bölgeyi ele geçirdi. Ağustos başında, taarruz durduruldu.

20’inci Tümen, 05 Ağustos’ta Anavatana dönüş emri aldı. 16 Ağustos’ta topçular, 22 Ağustos’tan itibaren de piyadeler trenle intikale başladılar. 26 Eylül’de tüm birlikler yurda dönmüştü.

Galiçya’da savaş, 03 Mart 1918’de imzalanan Brestlitovsk Antlaşması ile son buldu.

Osman AYDOĞAN

(*) Abdurrahman Abdi Paşa

Osmanlı vezirlerinden Abdurrahman Abdi Paşa, 17'nci yüzyılda yaşar. Arnavut kökenli Abdi Paşa, Budin Valiliği sırasında Haçlı Ordusunun kuşatmasına karşı durur ve 3,5 aylık kuşatma süresince 18 kez Haçlıları püskürttür. Abdi Paşa, askerleriyle ön saflarda savaştığı sırada 70 yaşında şehit olur. Budin'e daha sonra yerleşen Macarlar tarafından Abdi Paşa'nın şehit olduğu yere dikilen mezar taşında, "Kahraman düşmandı, rahat uyusun." ifadesi yazılıdır. Kitabedeki tam ifade şu şekildedir: "145 yıllık Türk egemenliğinin son Buda Valisi Abdurrahman Abdi Paşa bu yerin yakınında 1686 Eylül ayının ikinci günü öğleden sonra, yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı. Rahat uyusun." Çelenk koyduğumuz yer bu mezardı...

(**) Galiçya Muharebeleri Türk şehitlikleri

Budapeşte’deki Türk Şehitliği Galiçya Muharebelerinin tek Tük şehitliği değildir. Galiçya Muharebeler sırasında 13 ayrı yerde Türk şehitlikleri yapılarak şehit olan Türk askerleri buralara defnedilmiştir. Yaralanıp da daha sonra şehit olanlar ise tedavi gördükleri ülkelerdeki  (Almanya, Avusturya, Bulgaristan gibi)  şehitliklere defnedilmişlerdir.

Galiçya Türk Şehitlikleri sekiz ayrı ülkede toplam 17 adettir. Bunlar şunlardır:

Ukrayna’da; Verkhnya Lipitsya Şehitliği, Lopuşnya Şehitliği, Meçişçiv Şehitliği, Gutisko Şehitliği, Rohatin (Rogatin) Şehitliği ve Pukiv Şehitliği,

Çek Cumhuriyetinde; Hodonin Türk Şehitliği, Pardubice Türk Şehitliği ve Valasske Mezirici Türk Şehitliği,

Romanya’da; Braila Türk Şehitliği, Bükreş Türk Şehitliği ve Slobozia Türk Şehitliği,

Diğer ülkelerde ise; Polonya’da Krakow Rakowicki Uluslararası Mezarlığı, Budapeşte Türk Şehitliği, Viyana Merkez Mezarlığı, Almanya Berlin Türk Şehitliği ve Bulgaristan Varna Türk Şehitliği..




1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı

01 Mayıs 2021

Türkçeyi çok iyi kullanan yazar ve şair Murathan Mungan’ın çok güzel bir şiiri vardı, ‘’Eskidendi, çok eskiden’’… Murathan Mungan’ın söylediği gibi hatırlar mısınız, eskiden çoook eskiden ‘’1 Mayıs İşçi Bayramı’’ kutlanırdı görkemli törenlerle… Şimdi ‘’nerede o bayramlar’’ der gibi ‘’şimdi nerede o törenler’’ diye hayıflanıyorsunuz değil mi?

Neden hayıflandığınızı anlatmadan önce kısaca 1 Mayıs İşçi Bayramının kısa bir tarihçesine bakalım…

1 Mayıs İşçi Bayramı tarihçesi

Tarihte ilk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlerler… 1 Mayıs 1886'da da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bırakırlar.  Değişik kentlerde binlerce siyah ve beyaz işçi, birlikte yürürler…

14 Temmuz - 21 Temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü " olarak kutlanmasına karar verilir...

Zamanla 8 saatlik işgünü birçok ülkede resmen kabul edilir…1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazanır.

Türkiye’de 1 Mayıs İşçi Bayramı

1 Mayıs İşçi Bayramı Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanır… 1923 yılındaki bu kutlama için kadın şairimiz Yaşar Nezihe, Türkçedeki ilk ‘’1 Mayıs İşçi Bayramı’’ şiirini ‘’1 Mayıs’’ başlığı ile Mayıs 1923’de kaleme alır…  Bu şiiri yazımın sonunda veriyorum… (Bu sayfada yazdığım Şükûfe Nihal gibi, İhsan Raif Hanım gibi hazin bir hikâyesi vardır şair Yaşar Nezihe’nin)

İşçi Bayramı, 2008 Nisan'ında "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilir. 2009 Nisan’ında da TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilir.

Şimdi gelelim baştaki hayıflanmamıza… Sadece bizde değil, tüm dünyada da 1 Mayıs İşçi Bayramları gittikçe sönük bir şekilde kutlanmaktadır…

Peki neden?

1989 dönüşümü

1989 yılında Sovyetler’in yıkılması çok şeyi bitirdi. Çift kutuplu dünya ile beraber çok şey de yitip gitti... Tek kutuplu dünyaya geçtik… Tek kutuplu dünya ile birlikte siyasetin ideolojik içeriği sıfırlandı... Kapitalizm rakipsiz kaldı… Küreselleşme icat edildi…

İnsanlar özgürleşiyor derken, tıpkı Roma döneminde olduğu gibi duvarlar yükseldi (Die festung Europa). Yine Roma döneminde olduğu gibi Avrupa dışındaki herkes barbarlar (Barbaren) olarak nitelendirildi, algılandı.

1989 dönüşümü sonrası dünya

Bu tarihten sonra Avrupa solu, Avrupa siyaseti, Avrupa edebiyatı bocaladı... Schröder’ler, Blair’ler, adları sol da olsa iktidarları boyunca hep neo liberal politikalar uyguladılar. Almanya’dan bir daha Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Fransa’dan bir daha Albert Camus, Jean Paul Sartre, Samuel Beckett, İngiltere’den bir daha Thomas More, Oscar Wilde, James Joyce, Thomas Stearns Eliot ve Virginia Woolf  çıkmadı...

Avrupa’ya yönelik göç dalgası, birbiri ardına gelen terörist saldırılar, milliyetçilik ve ırkçılık akımları ve Brexit Avrupa Birliği’nin iktidarsızlığını artırdı.  

İnternet teknolojisi ise bütün bu oluşumların üzerine tuz biber ekerek siyasette ‘’reality’’ ortamına prim veren iklimi yarattı. Küstahlığın, vasatlığın, kabalığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu yeni bir iklim doğdu. Bu şekilde bir ‘’meşhuriyet’’ çağı başladı.

İşte TV’lerde, boyalı basında gördüğünüz vıcık vıcık seviye, kişiliksizlik ve küstahlık bu iklimin ürünü! Bu sadece Türkiye’de değil tüm dünyada böyle… Avrupa’dan ABD’ye, Rusya’dan Arap dünyasına kadar bu böyle…

Bütün bunların da sonucu olarak; “Batı” kapitalizminin krizi ve ABD dış politikasında da Soğuk Savaş’ın bitiminden beri görülen yalpalama ABD’de Trump’u yükseltti. Diğer ülkelerde de Rusya’da Putin, Macaristan’da Urban gibi Trump’ın kopyaları ortaya çıktı…

Küreselleşme sonucu

Son olarak küreselleşmenin dayatmasına da insanlık etnik-dini bir yeniden ‘’kavimleşme’’yle, ‘’ümmetleşme’’yle, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’popülizm’’le yanıt verdi. ‘’Sanayi kapitalizmi’’nin yerini ‘’finans kapitalizmi’’ aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çöktü. İşçi sınıfı kalmadı. Sendikacılık tükendi. Bunlar geleneksel siyasetin hep içeriğini dolduran kavramlardı. Gerek Avrupa’da ve gerekse de Türkiye’de bu değişimi anlayamayan, algılayamayan ve bu değişime göre politika belirleyemeyen ve çözüm getiremeyen sol ve sosyal demokrat içerikli partiler bocaladılar, kendi içinde bölündüler, ideoloji olmayınca çıkar nedeniyle kendi içlerinde kendileriyle kavga ettiler…

Ve Türkiye

Bu süreç Türkiye’de çok daha trajik yaşandı… 1980 sonrası Türkiye sağ ideolojiye teslim edilirken sol kendi içerisinde bölündü… Örneğin 1994 yerel seçimlerinde Ankara’da ve İstanbul’da sol tandanslı SHP, DSP ve CHP ayrı ayrı adaylar çıkardılar, merkez sağ da ANAP ve DYP diye bölününce her iki şehirde de dini referans alan RF’nin adayları kazandı… Ancak sol bundan ders almadı… 1999 seçimlerinde de aynı hayatı tekrarladılar… Daha da trajik olanı ise bu tabloya sebep olan sol siyasetçilerin günümüze kadar hala itibar görmeye devam ediyor olmalarıdır…

Böylece Türkiye'de Sol; CHP, SHP ve DSP adı altında üst üste aynı seçimlere girerek ülkeyi ''demokrasiyi hedefe ulaşınca inilecek bir tramvay olarak gören'' bir zihniyete iktidarı altın tepside sundular... Hatta Türk Solu'nun bir kısmı ''Hukuk''u böylesine bir zihniyetin emrine verecek bir anayasa değişikliğine ''yetmez ama evet'' diyebilecek kadar kullanılışlı olup idraksiz kaldılar… Türk Solu'nun bir kısmı da askerî darbeleri ''iyi darbe'' ve ''kötü darbe'' diye tasnif edebilecek kadar demokrasi bilincinden, ''Enverist'' karakterdeki darbeleri de ''Kemalist'' karakterde zannedecek kadar siyaset bilincinden ve ulusal davalarda da emperyalistlerin düşünleriyle örtüşecek kadar da ulus ve tarih bilincinden yoksun kaldılar… Bir kısmı da liboş, bir kısmı da dönek, bir kısmı da ilkesizdiler. Ve Türk Solu her daim pratiği teoriye kurban ederek darbe üstüne darbe yediler, yenilgi üstüne yenilgi yaşadılar ve halen de bocalamaya devam ederler…

Neyse bu faslı kapatalım… Yoksa bu liste sıralamakla bitmez…

Tüm bunların sonucu olarak da sol partiler sürekli oy kaybettiler. Bu şekilde de işçi sınıfının en büyük siyasi ve ideolojik desteği yok oldu...

Günümüzde siyaset

Günümüzde bu şekilde ideolojisiz kalan işçi sendikaları da iktidarlara yamandı... Sarı sendika haline geldi...  İşçi ücretleri yerlerde süründü... Kâr hırsı uğruna iş güvenliği ihmal edildi...  Yüzlerce işçinin toprak altına gömüldüğü iş kazalarının hesapları sorulmadı... Bir ‘’fıtrat’’ sözcüğü ile üstü örtüldü… İktidarın adamları yerlerde işçi tekmelediler, ''açız'' diyen işçi kadına ''geber'' dediler... Bu Korona günlerinde işçi sahipsiz, aç ve açıkta bırakıldı... Bu konuları gündeme getirecek ''Sivil Toplum Kuruluşları'' ve aydınlar da kalmadı, onların yerine iktidardan beslenen dinci vakıflar, STÖ’leri ve Körfez harekâtının ‘’Embedded journalism’’i gibi ‘’saray gazeteciliği’’ ve ‘’embedded aydınlar” türedi… Sonuçta işçi haklarını takip edecek kimse kalmadı… 

Sanayi kapitalizminin yapısı çöküp sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmi alınca da tek ilah ''para'' haline geldi. Emeğin, emekçinin değeri kalmadı... Böylece ortada işçi sınıfı kalmadığı gibi işçi haklarını takip edecek ''insanlık'' da kalmadı. İnsanlar sadece pazarda değil hastanelerde, eğitim kurumlarında ve hayatın her alanında müşteri haline geldi. Doğa katledildi... Kâr uğruna hava, su, çevre, insan kirlendi... 

1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı kutlaması

Hal böyle olunca da ortada ne kutlanacak bayram kaldı ne de bu bayramı kutlayacak heyecan…

Bugün, böyük böyük adamlar ''Emek en yüce değerdir...'' diye 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramını kutlayacaklar... Bu sözle, bu sloganla işçi aldatılırken aynı zamanda emek sömürüsünün de üstünü örterek bir taşla iki kuş vuracaklar...

Ama ben yine de tüm çalışanların, tüm emekçilerin bayramını canı gönülden kutlamak istiyorum:

‘’1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı’’ kutlu olsun…

Ben her ‘’1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı’’nda Cem Karaca’nın 1968 yılında çıkardığı o meşhur ‘’Tamirci Çırağı’’ şarkısını hatırlarım… Bu şarkının bağlantısını da yazımın sonunda veriyorum…

‘’Gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar
Ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar..’’

Osman AYDOĞAN

Cem Karaca; ‘’Tamirci Çırağı’’
https://www.youtube.com/watch?v=388-ZnlMoO4

Yaşar Nezihe Hanim’ın ‘’1 Mayıs’’ şiiri

Ey işçi…
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden.
Sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin
kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin?
Rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd;
lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.
Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden.
Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden.
Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün.
Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün.

Ey işçi…
Mayıs birde bu birleşme gününde
Bişüphe bugün kalmadı bir mani önünde…
Baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz;
yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz.
Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin
ta’zim ile hürmetle sana başlar eğilsin.
Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi.
Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi.
Herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay
Sen bunları hep kendin için şan-ü şeref say…
Birgün bırakınca işi halk şaşkına döndü.
Ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü.
Sayende saadetlere mazhar beşeriyet;
Sen olmasan etmezdi teali medeniyet.
Boynundan esaret bağını parçala, kes, at!
Kuvvetedir hak, hakkını haksızlara anlat.

Yaşar Nezihe


Siyasal bir sorun olarak 1915 olayları

30 Nisan 2021

24 Nisan 2021 günü ABD Başkanı Joe Biden, 1915 olaylarının yıldönümüyle ilgili açıklamasında hem ''soykırım'' sözcüğünü kullanıyor, hem günümüz Türkiye’sini de suçlayarak açıklamasında ‘’… bu tür zulümlerin bir kez daha tekrarlanmaması için yeniden taahhütte bulunuyoruz" ifadesini kullanıyor hem de İstanbul yerine de '’Konstantinopolis’' adını kullanıyor... Biden’ın açıklamasında her birinin diplomaside bir karşılığı olan hem “soykırım”  hem de “Konstantinopolis” sözcüğünü kullanıyor. Üstüne üstlük bir de  “bir daha olmasın”... diye de parmak sallıyor.

Neresinden bakarsanız bakın yenilir yutulur bir açıklama, sözcük ve ifadeler değil.…

Türkiye bu siyasi açıklamaya siyasi bir tepki göstermeyerek en yukarıdan en aşağıya tepkilerde sadece ‘’kınama’’ yapıyorlar:  ‘’Kınıyoruz!’’... ‘’Hem de çok sert kınıyoruz!’’… Türkiye’de en üst seviyeden en alt seviyeye kadar bütün siyasiler sorunun, bir tarih, arşiv, belge meselesi değil, bir siyaset meselesi olduğunu görmezden gelerek Türk siyasetinin değil de Türk Tarih Kurumu’nun bir üyesi gibi cevap veriyorlar…  

Bir vahşet olarak tarih

Tarih, sanılanın aksine sadece kahramanlıkların tarihi değildir. Tarih, aynı zamanda vahşetin, şiddetin, gaddarlığın, öldürmenin, ahlaksızlığın, yağmanın, hırsızlığın ve tecavüzlerin de tarihidir. ABD, 70 milyon Kızılderili soykırımı üzerine kurulur… ABD tarafından Vietnam’da kimi iddialara göre 13 milyon insan öldürülür. Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de ABD tarafından yapılanları, oralarda olanları daha yeni gördük. Almanların Hitler’in yaptıklarını.. Belçika’nın, Hollanda’nın, Fransa’nın, İtalya'nın Afrika’da yaptıkları katliamlarını, soykırımlarını… Stalin Rusya’sının yaptıklarını… Kırım Türklerine, Kerkük Türklerine yapılanları… Ermenilerin yaptıkları Türk katliamını… Kim hangi tarihiyle yüzleşiyor? Kim kimden özür diliyor… ABD’nin, Fransa’nın, Hollanda’nın, Belçika’nın, İtalya'nın Rusya’nın tarihiyle yüzleştiğini, birilerinden özür dilediğini siz hiç gördünüz, hiç duydunuz mu?

Bu noktada örnek olarak Almanların Nazi geçmişleri ve Yahudi soykırımı ile nasıl yüzleştiklerini anlatmak istiyorum.

Almanlar Nazi geçmişleri ve Yahudi soykırımı ile yüzleştiler mi?

Almanya bile Nazi geçmişiyle yüzleşmez. Galip devletler, savaşın bitiminden sonra sözde “Nazilerden Arınma” faaliyetlerine girişirler. Hem Rus tarafında hem ABD, İngiltere ve Fransa tarafında yürütülen temizlik çalışmaları tam bir hayal kırıklığı yaşatır. Çünkü bir müddet sonra “gerçek suçlular cezalandırılmalı, hüsnüniyetli Naziler affedilip bırakılmalı” fikri kabul edilir…

Nazi hukukçuları da bu fikirden oldukça istifade ederler. 17 Şubat 1947'de on altı Alman hukukçusunun, savaş suçu, insanlık suçu ve örgüt suçu nedeniyle yargılanması kabul edilir. Hesap vermesi gereken asıl aktörlerden Hitler (1945), Adalet Bakanı Franz Gürtner (1941), Halefi Otto Georg Thierack (1945), İmparatorluk Mahkemesi Başkanı Erwin Bumke (1945) ve Alman Halk Mahkemesi’nin Başyargıcı Roland Freisler (1945) zaten çoktan terk-i diyâr etmiştirler…

Hayatta olanlardan ise bir dönem Adalet Bakanlığı yapan Franz Schlegelberger, Bakanlık müsteşarları Curt Rothenberger ile Ernst Klemm, Başsavcı Joel, Divân’da görev yapan İmparatorluk Başsavcısı Ernst Lautz, İmparatorluk savcısı Paul Barnickel mahkeme huzuruna çıkarılırlar. Schlegelberger ve Klemm ömür boyu, diğerleri ise 5–10 yıl arası hapis cezası alırlar. Hiçbirisi cezasının tamamını çekmez, hepsi zamanından evvel serbest kalırlar.

Yargılananlar; “Vaktiyle yasal olan, bugün haksız olmaz” gerekçesine sığınarak kimse mevcut suçları üstlenmez. Binlerce Nazi hâkimi, bir müddet sonra ortalık sakinleşince yine hâkim olarak çalışmaya devam ederler sanki hiçbir şey olmamışçasına. İçlerinde kariyer yükselişlerine kaldıkları yerden devam edip terfi ettirilenler ve hatta Hilde Benjamin gibi Adalet Bakanlığı yapanlar bile olur. Çoğu çalışıp emekliliklerini alıp hayatlarını huzur içinde tamamlarlar.

Savaş sonrası Alman toplumu ve siyasi kadroları, geçmişle hesaplaşmazlar, geçmişe dair hiçbir şey duymayarak faillere sahip çıkmayı tercih ederler. Ne yargıda ne diğer alanlarda suç defterleri hiç açılmaz. Bir şekilde açılmış defter varsa da göstermelik işlemler yapılıp rafa kaldırılır. 1945–1965 arası 61716 suçluya karşı yürütülen tahkikatların neticesinde sadece 6115 kişi hakkında hüküm verilir. Bunlar da genellikle birkaç sene hapis yatıp erken tahliye edilirler. Bazıları hakkında dava açılsa da hiçbirisine ceza verilmez. 

Diğer ülkeler, Fransa, Belçika, Holllanda, İtalya ve ABD

Diğer ülkelerde de durum aynıdır. Hiçbir ülke geçmişiyle yüzleşmemiş ve geçmişindeki katliamların hesabını vermemiştir. Hiçbir ülke Afrikada'ki katliamların hesabını vermemiştir. Vietnam'daki katliamların hesabı verilmemiştir. Daha yeni Bosna'da,  Afganistan'da, Irak'ta, Libyada, Suriye'de yapılanların hesabı verilmemiştir. Kimse buralardaki katliamlarla yüzleşmemiştir. Çünkü günümüz dünyasında uygulanan güçlülerin hukukudur...

Osmanlı tehcirde kusuru bulanları yargılayıp idam etti

Ancak Osmanlı Ermeni tehcirinde kusurlu bulduğu insanlarını ciddi ciddi yargılamıştı...

1915 olayları ile ilgili olarak o dönem üç farklı mahkeme süreci yaşanır. 1916'da ve 1919'da kurulan 1. ve 2. Divan-ı Harp Mahkemeleri ve ikinciyi izleyen Malta yargılamaları.

1. Divan-ı Harp Mahkemeleri daha 1. Dünya Savaşı sürerken yapılır. 2. Divan-ı Harp Mahkemeleri ise savaşı sona erdirmek üzere toplanan Paris Konferansı devam ederken yapılır. Her ikisinde de toplam 1637 sorumlu yargılanır. Bunlardan 524 kişi, idam da dâhil çeşitli cezalara çarptırılır.

11'i gıyabında, 31 İttihat ve Terakki üyesi ile hükümet yetkilisinin yargılandığı ana İttihat ve Terakki davasında Talat, Enver ve Cemal Paşalar ile Doktor Nazım Bey hakkında gıyabında idam cezası verilir. Yozgat ve Trabzon yargılamalarında da bir grup hakkında, yine gıyabında idam cezaları verilir.

Ancak, İttihat Terakki'nin tasfiyesi sürecinde İngilizlerin etkisindeki Tevfik Paşa kabinesi tarafından kurulan bu mahkemelerin yürüttüğü sürecin ne kadar sağlıklı olduğu şüphelidir… Bu süreçte, Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekili olan Mehmet Kemal Bey’in idamı sonrasında, İttihat Terakki hareketini destekleyenlerin görünür tepkileri üzerine, İngilizler mahkemeleri Malta’ya taşımaya karar verirler.

Ancak Malta'da İngiliz Kraliyet Başsavcılığı tarafından açılan dava sonucunda hiçbir sanık ceza almaz. Çünkü soykırım gibi bir suçları yoktur.

Ermeni militanlarca Talat Paşa, Berlin'de, Prens Sait Halim Paşa, Roma'da, Cemal Paşa, Tiflis'te suikastlerle öldürüldü. Onlarca diplomatımız yurt dışında görevleri başında, bir kısmı aileleri ile beraber katledildi. Katillerin bir tanesi bile doğru dürüst yargılanıp cezalandırılmadı.

Bir siyaset aracı olarak tarih

Görüldüğü gibi kanlı tarihiyle yüzleşen hiçbir ulus yoktur. Yine de Osmanlı harb esnasında bile tehcirde sorumlu gördüğü inanlarını yargılayarak cezalandırmış, bir kısmını da idam bile etmiştir. İçte ve dışta Türkiye'ye dayatılmak istenilen ''yüzleşme'' kampanyası tamamen bir maskedir. 

Amerikan Başkanı Joe Biden’ın 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendirmesi ve diğer açıklamaları da tarihi olayların bir nasıl siyaset aracı olarak kullanıldığının en yakın ve en çarpıcı örneğidir.

Gerçekte Batılılar sözde soykırım iddialarının bir yalan olduğunu bizlerden daha iyi biliyorlar. Türkiye’de ve dünyada hiçbir arşivde, hiçbir arşivin hiçbir köşesinde soykırım iddialarını kanıtlayan bir belge, bir bulgu yoktur. Bu yönde bir mahkeme kararı da yoktur… Konu tamamen siyasidir ve maksat; Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım yaparak kurulan bir devlet olarak tanımlayıp, tanıma ve yüzleşme dayatmalarıyla sonunda Türkiye’den toprak ve tazminat talep etmektir. Dolayısıyla konu, bir tarih, arşiv, belge meselesi değil, bir siyaset meselesidir. Türkiye’de siyasi sorumlular konuyu böyle kavramalı, böyle anlamalı, böyle tepki vermeli ve böyle mücadele etmeliler…

Geçmişte Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası Başkanlığı da yapan Prof. Dr. Hikmet Özdemir, bu konuda TÜRKGÜN Gazetesi’inden Bahadır Çoban’a bir mülakat veriyor. Tarihin, kara bir propaganda ile bir nasıl siyaset aracı olarak kullanıldığına örnek olarak TÜRKGÜN’de bugün, 30 Nisan 2021 tarihinde yayınlanan bu mülakatın geniş bir özetini aşağıda sunuyorum.

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN

Prof. Dr. Hikmet Özdemir: Türkiye Cumhuriyeti dikteyi kabul etmez


Ermeni soykırımı yalanları ne zaman dillendirilmeye başlıyor?

1915 yılında hem İngiltere hem Fransa hem de İtalya bir deklarasyon yayınlayıp diyorlar ki: “Bakın bu Ermenileri zorla göç ettiriyorsunuz, savaş suçlusu olarak biz sizi yargılarız” diyorlar. Bu arada Avrupa şehirlerinde, Amerika’daki kiliseler yardımıyla muazzam bir propaganda kampanyası yürütülüyor. Şöyle ki İngiltere Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, İngiltere’nin tanınmış profesörlerini ve gazete yayın yönetmenlerini topluyor. Burada diyorlar ki, “Biz her bölgeye bir tane görevli tayin ediyoruz” Örnek olarak söylüyorum: Arnold Toynbee, İngiliz tarihçi sonradan çok ünlü oldu biliyorsunuz, o sırada genç ve hırslı bir tarihçi.

Buna diyorlar ki “Sen Osmanlı İmparatorluğu masası sorumlususun” Aylığına ne kadar ücret verdikleri belli, onu da yazmışlar. Muazzam bir propaganda faaliyeti, bu propaganda faaliyeti şunu düzenliyor: Harp cephelerinden gelen haberleri bunlar yazacaklar. Bu haberleri ve yayınlanması gereken fotoğrafları da bunlar verecekler. Nitekim bu daha sonra “black propaganda” diye adlandırıldı. Bu konuda akademik çalışmalar falan da yapıldı İngiltere’de. Şimdi bu propagandanın çok temel bir amacı var: İngiltere ve Fransa aslında Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesini istiyor. Fakat Amerika Birleşik Devletleri kuruluşundan itibaren Avrupa’nın meseleleriyle ilgili değil. Diyorlar ki “Biz bu işe karışmayız kardeşim, bunlar ne halt ederlerse etsinler” Fakat İngiltere o kadar kurnaz bir propaganda politikası ve sistemi kuruyor ki, harp cephelerinden mektupların geldiği iddia ediliyor ki bu mektupların bir kısmı da sahte mektuplar. Bu evrakları incelediğiniz zaman sahte olduklarına dair bilgiler toplayabiliyorsunuz. Bu sahte mektuplar çeşitli katliam sahneleri anlatıyor. Bir olayı başka türlü anlatıyor, çarpıtıyor. Diyorlar ki “Ermenileri katlediyorlar” Almanlar o sırada Belçika’yı işgal etmişti. Belçika’da katliam yapıyor Almanlar. Mesela Alman ordusunun yaptığı katliamlarla ilgili fotoğraf da veriyorlar. Fotoğrafta bir Alman askerin elinde silah, üstünde de süngü var, süngünün üstünde de bir bebek var. Bebeğin karnından girmiş, süngülemiş. Sonradan araştırmalarla ortaya çıkıyor ki bu fotoğraflar 1907’de Afrika’da bir savaşta çekilen fotoğraflar. Ama 1915’teki propaganda kampanyasında kullanılıyor.

Mavi Kitap

Bu şekilde hazırlanan broşürler var. Bunları Arnold Toynbee de yazıyor. “Mavi Kitap” dediğimiz propaganda kitabı o şekilde oluşuyor. Bu broşürleri İngiltere’de basıyorlar ve gemilerle Amerika’ya gidiyor. Ben bunların tek tek hangi yayınevleri tarafından basıldıklarını, birer örneklerini de almak suretiyle tespit ettim. Amerika’da her pazar kiliselerdeki ayinlerde bu broşürler dağıtılıyor. Muazzam bir katliam kampanyası. Bir süre sonra yavaş yavaş Amerika’daki kiliselerde müthiş bir Türk ve Türkiye düşmanlığı başlıyor. Bir süre sonra zaten Amerika Birleşik Devletleri savaşa dâhil oluyor.

ABD’de suikast girişimi

Bu kampanya Amerikan kamuoyunda o kadar etkili oldu ki… Buna iki örnek vereceğim. Bunlardan bir tanesi, 1927 yılında bizim Cumhuriyet dönemimizin ilk elçisinin başından geçen hadisedir. Daha önce Osmanlı elçileri de vardı, mesela onlardan birisi olan Ahmet Rüstem Bey, hayranlık duyulacak birisidir ve Amerikan hükümetine kafa tutmuştur. 1927 yılında uçağın henüz çok yaygın kullanılmadığı dönemde bizim ilk büyükelçimiz Amerika’ya, Baltimore Limanı’na denizden gidiyor. Amerikan güvenlik birimlerine Türk büyükelçinin öldürüleceği istihbaratı geliyor ve onu korumalı bir şekilde çıkarıyorlar. Yani muazzam bir nefret ve düşmanlık var.

ABD’deki Türk algısı

1942 yılında Orta Amerika eyaletlerinden birinde, bir üniversitede tarih bölümü ikinci sınıf öğrencilerine bir anket uygulanıyor. Ankette bir sütun hâlinde birtakım sıfatlar var. Sıfatlar şu şekilde: “Cesur, kahraman, yiğit, ırz düşmanı, güvenilmez” diye olumlu olumsuz sıfatlar alt alta yazılmış. Onun karşısında da birtakım milliyet isimleri var. Vietnamlı, Türk, Suriyeli, Rus vesaire. Öğrencilere, ki tarih öğrencileri bunlar, diyorlar ki bu sıfatlarla bu milliyetler arasında bir rabıta, bir ilişki var mı, çizgi çizmek suretiyle bunlar arasında bir bağlantı kurun. “Irz düşmanı, katil” gibi sıfatlara Türk’ü işaret ediyorlar. Ben bunun üzerinde çok düşündüm. Yani 1942 yılında, “Yarabbi dedim, nasıl olur?” Yani üniversite ikinci sınıf talebeleri Türk’ü böyle tanımlıyorlar. Türk algısı bu şekilde. Sonradan tabii Londra’daki arşivde çalışınca şunu gördüm ki, hakikaten o propaganda muazzam bir etki yapmış Amerikan kamuoyunda.

İhanetin itirafı

Başlangıçta bunlar (Ermeniler) Birinci Cihan Harbi bittikten sonra “Biz sizin için çok savaştık. Silahlı mücadele verdik. Şu kadar kaybımız var” diyorlar ve Paris’e gidiyorlar. Paris Barış Görüşmelerinde galip devletler olarak İngiltere var, Fransa var. Ermeniler de oraya birkaç tane heyet gönderiyorlar.

Ermenistan Cumhuriyeti’nden gelenler ve Avrupa’daki bazı Ermeni gruplarının temsilcilerinin de içinde yer aldığı heyetler bunlar. Bunların hepsi raporlar sunuyorlar ve diyorlar ki “Biz bu illerde çoğunluğuz.” Dikkat edin, 1919-1920 Paris Görüşmelerinde “Biz buralarda çoğunluğuz” diyorlar.

Birader siz 1915’te tehcire tabi tutulmuştunuz, hani hepiniz ölmüştünüz? Şimdi nasıl çoğunluk oluyorsunuz? Ermeniler orada istatistikler veriyorlar. Şu vilayette şu kadar, bu vilayette bu kadar diye. Bir şey daha var. Orada “Biz” diyorlar, “Sizin için çarpıştık” Yani ihaneti de itiraf ediyorlar, orada tutanaklarda var. “Biz sizin için çarpıştık, bize bunun karşılığını vereceksiniz”

Mustafa Kemal Paşa’nın iradesi

Ermenilerin talep ettiği şeyleri ABD Başkanı Wilson mı vermedi yoksa biz mi verdirmedik? Burada Mustafa Kemal Paşa’nın iradesi, Milli Mücadele çıkıyor ortaya. Evet, biz verdirmedik. Yoksa Wilson verdi. Nasıl verdi? Bir harita hazırladılar, “Ermenilere verilecek toprakların sınırını Wilson çizsin.” dediler. Wilson o haritaya ABD Başkanlık mührünü bastı, bir de imzasını attı. O harita elimizde, internette de var, çok meşhur bir harita. Wilson, masanın bir numaralı patronu o tarihte ve Ermenilerin hamisi oldu.

Atatürk, Harbord’u ikna ediyor

General Harbord, Sivas’ta 20 Eylül 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’yla görüşüyor. Bir rapor hazırlıyor. O rapor tabii etkili oluyor. Mustafa Kemal Paşa ikna ediyor. Hatta adamı öyle ikna ediyorlar ki Erzurum’da Karabekir Paşa’ya da haber veriyorlar, Karabekir Paşa Erzurum’da askeri törenle karşılıyor. O zamanki Erzurum’un belediye reisi Harbord’a diyor ki, “Şu mezarları görüyor musun, bunların hepsi Müslüman” diyor. “İşte bunlar Ermenilerin katlettikleri” diyor. “Burada bir tane Ermeni mezarlığı yok” diyor. Harbord’u ikna ediyor bizimkiler ve adamın yazdığı raporlar da olumlu.

Karabekir Paşa, Ermeni birliklerini dağıtıyor

Wilson, General Harbord başkanlığında Anadolu ve Kafkasya’ya bir heyet gönderdi, bölgenin durumuna bakmaları için. Ermeni delegelere soruldu, “Biz size burada bir bağımsızlık versek ne kadar silahlı asker çıkarırsınız?”

Onlar da rakam verdiler, şu kadar asker çıkartırız diye. Bir Fransız general itiraz ediyor, diyor ki “Hayır, bunlar o kadar asker çıkaramazlar” diyor. Yani bölgede bir Ermeni nüfus var. Bu nüfus Rus Ermenileri değil, bizim Osmanlı Ermenileri. Biraz sonra 1920’de Kâzım Karabekir Paşa onların oluşturduğu orduyla savaşacak ve o ordunun silahlarını alacak. O silahları da biz Sakarya Meydan Muharebesi’nde kullandık.

Lozan’da Türk heyetine bir talimat verildi ve “Bakın arkadaşlar, şu maddeyi görüşebilirsiniz, şunu tartışabilirsiniz” denildi. 14 maddedir bu talimatlar, hükümetin İsmet Paşa’ya verdiği direktifler. “Bu 14 maddede bazı maddeler var ki bunları hükümete sorun” denildi.

Masayı terk edin

“Ermenilere misak-ı milli sınırları içerisinde bir yurt verilecekse kalkıp gelin, masayı terk edin” dediler. Bu kadar kararlı Ankara’daki irade. İsmet Paşa bunu hatıralarında anlatmış. Orada heyetler görüşmek ister İsmet Paşa’yla. Acı olan şu ki, bu heyetlerden birinin başkanlığını daha önce Osmanlı Hariciye Nazırlığı yaptığını söylediğim Noradunkyan Efendi yapmaktadır. Paşa der ki, “Ne istiyorsunuz?” Tabi Noradunkyan Efendi’yle önceden tanışıyorlar, adam Osmanlı’da nazırlık yapmış. Derler ki “Bize yurt verin” İsmet Paşa da der ki, “Siz bizi arkamızdan vurdunuz. Artık bir arada yaşayamayız.”

Ermeniler ne istiyor?

Ne zaman büyük bir savaş çıksa bu Ermeniler ortaya çıkıyor, “Bize bir toprak verin” diye. Şimdi 3T dediğimiz meseleye geliyoruz: Tanıma, tazminat ve toprak.

İlk defa 1947 yılında 50 tane ülkeden Ermeni delegasyon, Amerika’da bir Ermeni milli kongresi altında toplanıp bir deklarasyon yayınlıyorlar.

“Biz bu toprakları istiyoruz” diyorlar. İstedikleri yer, Van, Bitlis, Erzurum, Sivas; o bölgeyi istiyorlar. Bu konuda BM Genel Kuruluna da müracaat ediyorlar. Fakat böyle bir şey gündeme alınmıyor.

Bıden, ikinci Wılson’dır

Bugün ABD Başkanı Biden, ki ben Biden’a “İkinci Wilson” diyorum, o da onların safında açıkça yer aldı ve 24 Nisan günü bunu beyan etti. “Ermeni diasporası onu teslim aldı” falan diyorlar ama ben farklı bakıyorum olaya. Biden zaten baştan beri İkinci Wilson’lığa adaydı. Senatörlüğünden beri bir çizgisi var. Birinci Wilson haritayı çizmişti, mührü basmıştı, imzalamıştı. Bu da şimdi “Ben resmi olarak tanıyorum” diyor. Bu yeni bir evre artık...

Burada beklenmedik bir gelişme oldu. Son Karabağ savaşında Azerbaycan ordusunun zaferiyle bir kısım toprakları Azerbaycan Cumhuriyeti’nin geri alması. Türkiye’nin de bu mücadelede Azerbaycan’ın yanında yer alması, bu durum bütün her şeyi altüst etti, bütün dengeleri değiştirdi. Diasporayı ve destekçilerini kudurttu. Dikkat ederseniz orada bizim Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle 6’lı bir barış projesi gündeme getirildi. Şimdi orada ne yok? Amerika Birleşik Devletleri yok. Bir de bu işte çok öne çıkan Fransa yok. Bu dışlanmışlığı ABD yönetiminin hazmetmesi o kadar kolay değil. Eski ABD Başkanı Wilson, Sevr Antlaşması’yla bize birtakım şeyleri dikte etmek istedi. Şimdi İkinci Wilson da çıkıp “Ben bunu böyle kabul ediyorum, siz de böyle kabul edeceksiniz” diyor. Fakat Biden da şunun farkında ki Türkiye Cumhuriyeti dikteyi kabul etmez. Bu mümkün değil.

Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR

Geçmişte Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası Başkanlığı da yapan Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in TÜRKGÜN Gazetesi’inde 30 Nisan 2021 tarihinde yayınlanan mülakatı:
https://www.turkgun.com/turkiye-cumhuriyeti-dikteyi-kabul-etmez-makale-149358


İyi, Kötü ve Çirkin


30 Nisan 2021

Bir film

‘’İyi, Kötü ve Çirkin’’, İtalyan film yönetmeni Sergio Leone'nin yönettiği,1966 yapımı bir Italyan Spagetti Western filmidir. Başrollerini Clint Eastwood, Lee Van Cleef ve Eli Wallach paylaşır. Film Türkiye'de 13 Ocak 1969'da gösterime girer…

Bu film, ‘’Bir Avuç Dolar’’ (1964) ve ‘’Birkaç Dolar İçin’’ (1965) filmleriyle başlayan ve aralarında konu bağlantısı olmayan üçlemenin sonuncusudur. Clint Eastwood bu filmiyle dünya çapında tanınan bir aktör haline gelir… Film; dünya çapında film, dizi ve televizyon programı değerlendirmesi yapan Internet Movie Database (IMDb)'de dünyanın gelmiş geçmiş en iyi 250 filmi arasında 9. sırada yer alır…

Şimdi ‘’Tam kapanma’’ (!) nın başladığı bu günde evde kalacağınız günler için size film tavsiyesi için bu filmi tanıtmadım. Benim bu filmde ilgi çeken yönü adı idi: ‘’İyi, Kötü ve Çirkin’’…

Bir düşünür

Çinli düşünür Lao Tzu, filmin adında geçen ’'İyi, Kötü ve Çirkin'' ile toplum arasında bir bağ kurar. Lao Tzu'ya göre toplum; iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın, çirkin ve güzelin bir birleşimidir.

Ve bir hikâye

Bu karışımın performansı şu hikâyede özetlenmiştir;

İyi iş yapan bir aşçı dükkânı açan birisine arkadaşı sorar:
''Nasıl başardın?''
''Yeni bir köfte formülü buldum. Güvercin köftesi yapıyorum.''
''O kadar güvercin etini nereden buluyorsun?''
''Biraz at eti karıştırıyorum.''
''Ne kadar?''
''Yarım güvercine yarım at katıyorum.''

Türkiye’nin en büyük sorunu

Türkiye’nin en büyük sorunu; kötünün, yanlışın ve çirkinin; iyinin, doğrunun ve güzelin karşısındaki artan oranıdır. Ve bu oran gitgide güvercin aleyhine radikal bir şekilde değişmektedir.

Ve vakit geç olmaktadır. Alarm seviyesi kırmızıya kadar gelmiştir...

Arz ederim...

Osman AYDOĞAN


Kût-ül Ammâre Muharebesi


29 Nisan 2021

Bugün 29 Nisan 2021... Kût Zaferi'nin 105. yıl dönümü...

1’inci Dünya Harbi'nde kazandığımız iki büyük zaferden birisidir “Kût Zaferi”.

Kût-ül Ammâre Muharebesi; Birinci Dünya Harbi esnasında 29 Nisan 1916'da, Mirliva Halil Paşa komutasındaki Altıncı Ordu’nun, General Townshend  komutasındaki İngiliz birliklerini  teslim aldığı bir muharebedir..

Mirliva Halil Paşa komutasındaki bu zaferden dolayı Halil Paşa, soyadını “Kût” olarak alır. Selman-ı Pak Muharebelerinde bulunan subayların bazıları da o zaferin anısını hep yaşamak istediğinden “Selmanıpak” soyadını alırlar…

Tarihte İngilizlerin kaybettiği dört muharebeden birisi olan Kût-ül Ammâre Muharebesi

Kût-ül Ammâre Muharebesi İngilizlerin tarihlerinde verdikleri en büyük kayıptır. Tarihte bunun başka bir örneği yoktur. Kût-ül Ammâre zaferi, Birinci Dünya Harbinde Osmanlı imparatorluğunun Çanakkale'den sonra kazandığı ikinci büyük zafer olmuş ve Dünya'da geniş yankılar uyandırmıştır…

Bu muharebede Türk ordusu kuşatma altında tuttuğu Kût şehrine girerek İngilizlerin 13 generali, 481 subayı ve 13.300 erini esir aldılar... Bu kadar İngiliz esir İngiltere tarihinde bir ilktir, tektir ve sondur.

Bu muharebe tarihte İngilizlerin kaybettiği dört muharebeden birisidir. Bu muharebenin büyüklüğü için İngilizlerin tarihte kaybettikleri diğer iki muharebeden de kısaca bahsetmek istiyorum.

Bu dört muharebeden birincisi; 1839-1842 yılları arasında yaşanan ve tarihte I. İngiliz-Afgan Savaşı diye geçen muharebede, 6 Ocak 1842 tarihinde Kabil ile Celâlâbâd arasındaki Gandarmak geçidinde İngilizler tarihlerinin en büyük mağlubiyetlerini almışlardı. Gandarmak geçidinde İngiliz İmparatorluk ordusunun 18500 askeri ilkel silahlara sahip Afgan kabilelerince yok edilmişti...

Bu dört muharebeden ikincisi; İngiltere'nin Napolyon Savaşları ile I. Dünya Harbi arasında girdiği en büyük ve en pahalı savaş olan ve 11 Ekim 1899 ve 31 Mayıs 1902 tarihlerinde yaşanan İngiliz-Boer Savaşı’dır. Bu savaşta Güney Afrika yerlileri olan Boer’ler İngilizleri 10-15 Aralık 1899 ve Ocak 1900 yıllarında yapılan muharebelerde ağır yenilgiye uğrattılar…

Bu dört muharebeden üçüncüsü Çanakkale Muharebeleri, dördüncüsü de Kût-ül Ammâre Muharebesi'dir... 

Kût Muharebesi hakkında İngiliz ve Avusturyalı yazar ve tarihçiler şunları söylerler:

‘’1842’deki Kabil bozgunundan beri İngiliz ordusunun yaşadığı en aşağılayıcı hezimet.’’ 

Knightley Phlillip and Simpson, Colin The Secret Lives of Lawrance of Arabia, Nelson, Lonfra, 1969

“İngiliz prestijinin 1’inci Dünya Harbi’nde yediği en büyük darbe."
Avustralyalı araştırmacı Dr. Gaston Bodart

"Kır bir atın üzerinde şık üniformalı, kelebek gözlüklü, dimdik duran Albay'ın komutasındaki sağlam, dayanıklı, kirli haki üniformalı, sırtları çantalı, bin kilometre yürümekten postalları parçalanmış Türk askerleri, trampetlerin ritmine uygun bir yürüyüşle şehre girdiler. Araplar alkışlıyor ve Albay’ın çizmelerini öpmeye çalışıyorlardı. Ama Albay onları itti… İngiliz subayları teker teker kılıçlarını teslim ettiler, o da başıyla selamlayarak alıyor ve ellerini sıkıyordu. General Townshend'in kılıcını Halil Paşa özel olarak gelerek aldı ve kendisine iade etti.’’
Avustralyalı yazar Russel Braddon

Halil Paşa’nın zaferden sonraki emri

29 Nisan 1916 tarihinde aşağıdaki metin Halil Paşa tarafından Altıncı Türk Ordusu'na günlük emir olarak yayınlanarak bu gün Kût Bayramı olarak ilan edildi.


29 Nisan 1916 tarihli günlük ordu emri;

‘’Orduma


Arslanlar,

Bugün Türklere şerefü şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın müşemmes (güneşli) semasında şühedamızın (şehitlerimizin) ruhları şadühandan (sevinçten, bahtiyarlıktan) pervaz ederken (uçarken), ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.

Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah'a hamdü şükür eylerim. Allah'ın azametine bakınız ki,  bin beş yüz  senelik İngiliz Devleti'nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir.

Ordum gerek Kût karşısında ve gerekse Kût’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve on bin neferini şehit vermiştir. Fakat buna mukabil bugün Kût’da 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.

Şu iki farka bakınca cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu vakayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.

İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale'de, ikinci vakayı burada görüyoruz.

Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer yeni tekemmül eden vaziyeti harbiyemiz karşısında muvaffakiyeti atiyemizin (büyük, paramparça eden başarımızın) parlak bir başlangıcıdır.

Bugüne ‘’Kût Bayramı’’ namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken şehitlerimize yasinler, tebarekeler, fatihalar okusunlar. Şühedamız, hayatı ulyatta (ulvi hayatta), semevatta (göklerde) kızıl kanlarla pervaz ederken (uçarken), gazilerimiz de atideki (gelecekteki) zaferlerimize nigehbân (gözcü) olsunlar..

     Mirliva Halil

     Altıncı Ordu Komutanı’’

Kût Zaferinden sonra

Enver Paşa, temel harp prensiplerinden olan ‘’başarıdan faydalanma’’ kuralını uygulayacağına, bu muzaffer ordu ile güneye Basra’ya kadar inip İngilizleri denize dökeceğine Kût Zaferi’ni kazanan Ordu’ya Almanların da telkiniyle “İran Seferi”ni hedef gösterdi. “Turan Seferi” de denilen bu sefer “hayalperest” bir sefer olmasına rağmen bu muzaffer Ordu, İran’a da girdi. Ancak burada İngiliz kuvvetlerini tutmaktan başka (Almanlar lehine) bir sonuç alamadı. Ancak Basra’daki İngiliz kuvvetleri ihmal edilmişti. İngilizler takviye kuvveti getirdikten sonra Bağdat istikametinde ilerlemeye başladılar.


Bu sefer muzaffer ordu ‘’Turan seferi’’ denilen hayalperest seferini bırakarak tekrar Irak’a döndü ise de İngilizler çoktan önemli mevzileri ele geçirmişlerdi. Sonuçta Kût-ül Ammâre kaybedildiği gibi Bağdat da kaybedildi. Mütarekeden sonra da Musul ve Kerkük kaybedildi. Dolayısıyla müthiş bir zafer ziyan edilmiş oldu…

Bu muhteşem zafer ziyan edilmeyip de bu muzaffer ordu Alman telkiniyle İran’a değil de Basra’ya yönlendirilseydi tarihin akışı daha farklı olurdu. 

Başkalarının telkinleriyle dış politika belirleyenlerin sonunu ‘’Tarih Baba’’ hep ‘’hüsran’’ olarak kaydetmiştir.

Kût Zaferi geçmişte kutlanmış mıydı?

Kût-ül Ammâre zaferi için NATO’ya girişimizden sonra İngilizleri gücendirmemek için kutlamaktan vazgeçtiğimiz iddia edilir. Ancak 1945 yılına kadar da Kût Muharebesinin kutlandığına dair hiçbir belge, bilgi, haber, yazı ve kaynak yoktur. Sadece 1950 yılında romancı Feridun Fazıl Tülbentçi’nin bir yazısı vardır. Hepsi o kadar…


Muhtemeldir ki bu unutuluşun arkasında bu muhteşem zaferin ziyan edilmiş olması yatar.

Kût Şehitliği

1920 yılında Bağdat’a 356 km uzaklıkta Kût-ül Ammâre’de bir şehitlik inşa edilmiştir. Burada yedi subay ve 43 er olmak üzere 50 şehidimizin mezarı bulunmaktadır. 


Kût Muharebesi şehidi Dedem

Bu günü kimsecikler kutlamasa da ben kutlamasam olmaz! Çünkü Dedem de (Babamın babası, Yusuf oğlu Hasan, 18'inci Kolordu, 51'inci Fırka, 7'inci Alay, 2'inci Tabur, 5'inci Bölük. Şehadet tarihi ve yeri: 08 Ekim 1916, Kût-ül Ammare) bir Kût muharebesi şehididir... Ruhu şâd olsun...


Hani, Çiçero derdi ya zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.'' Şehitleri yaşatan da yaşayanların bellekleridir.

Kût şehitlerimizin ve gazilerimizin ruhları şâd olsun. ‘’Kût Bayramımız’’ kutlu olsun!   

Osman AYDOĞAN

Meraklı olan okuyucularıma aşağıda bu muharebenin kısa bir özeti…

Kısa bir özet dediğime bakmayın. Böyle derli toplu bir özeti başka yerde bulamazsınız. Kût-ül Ammâre zaferini anlamak için kaçırmayın derim. Buradaki bilgiler, Kût Zaferi'nin 100. yılı nedeniyle 2016 yılında Gazi Üniversitesinde düzenlenen ve benim de konuşmacı olarak katıldığım sempozyumda hazırladığım notlarımdan istifade edilerek derlenmiştir... 


Birinci Dünya Harbi’nde Osmanlı imparatorluğu ile İngilizler arasında 8 Aralık 1915 - 26 Nisan 1916 tarihleri arasında Irak’ta cereyan eden ve Türk ordusunun zaferi ile sonuçlanan Kût-ül Ammâre Muharebesi

Birinci Dünya Harbi Öncesi Genel Durum ve Yığınaklanma
     


Birinci Dünya Harbi, genel olarak bir Almanya –İngiltere hesaplaşması idi… Birinci Dünya Harbi’nin İngilizler açısından ağırlık merkezi Hindistan ve Hindistan yolunun güvence altına alınması idi… Çünkü 20. Yüzyılın başındaki jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında Körfez her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Bu yığınağın bir başka belki de asıl amacı da Körfez Arap şeyhlerinin ve aşiretlerinin kendilerini Osmanlıya karşı desteklemeye hazır oldukları mesajını vermekti. Bu şekilde Türklerle Arapların ayrıştırması amaçlanmıştı.

Bu maksatla; İngiltere, daha Osmanlı savaşa girmeden 29 Eylül 1914 tarihinde (Osmanlı savaşa 29 Ekim 1914’te girmişti, Osmanlının savaşa girmesine daha bir ay vardır) iki zırhlı savaş gemisi ile (Espiegle ve Dalhousie isimli zırhlılar) Osmanlı iç suyu statüsündeki Şattülarap’a girerek Hürremşehr yönüne ilerlemiş, daha sonra da Odin ve Lawrance zırhlıları da Basra’da Şattülarap çıkışına konuşlandırarak Basra’yı abluka altına almışlardır…

Daha önce de İngiltere Alman zırhlısı Goeben ve Breslau’u bahane ederek Çanakkale çıkışını abluka altına almıştı. Böylelikle İngiltere daha Osmanlı savaşa girmeden Çanakkale ve Basra çıkışlarını abluka altına almıştır. Daha sonra da Osmanlının İskenderiye’de bulunan birkaç eski Osmanlı hücumbotunun bulundukları yerden ayrılmalarına izin vermeyeceklerini belirterek Çanakkale ve Basra’dan sonra Suriye ve Filistin kıyılarını da abluka altına almıştır.

20 Ekim 1914 tarihinde ise (Osmanlı savaşa 29 Ekim günü girmişti) Hindistan’dan getirdiği Sefer Görev Gücünü Bahreyn’e konuşlandırmıştır.

Bütün bu yığınak İngiltere’nin Birinci Dünya Harbi’nde ana mihverinin ve ağırlık merkezinin Körfez, Basra ve Irak olacağını göstermekteydi.

Ayrıca İngiltere; Goeben ve Breslau Çanakkale’ye gelmeden (16 Ağustos 1914) önce Osmanlı hanımlarının yüzüklerini satarak alımına katkıda bulundukları ‘’Sultan Osman I’’ ve ‘’Reşadiye’’ zırhlılarını son taksiti ödenmesine rağmen Osmanlı denizcileri toka töreni için gemiye çıktıklarında gemilere tam Osmanlı sancağı çekileceği anda el koymuşlardır. (28 Temmuz 1914)

Kısaca Osmanlı Birinci Dünya Harbi’ne girsin girmesin Abadan petrollerini ve Hindistan yolunu korumak ve Arapları yanlarında tutmak için İngilizler Basra’ya çıkarma yapacaklardı. İngiltere’nin hazırlığı ve yığınağı bu yöndeydi…

Ancak Osmanlı İngiltere’nin bu maksadını ve hazırlığını göremeyerek Irak cephesini ihmal etmiş, hatta diğer cephelere bu cepheden kuvvet kaydırmıştır. Irak cephesini destekleyecek menzil hattını (ikmal hattı ve ikmali) da zayıf tutmuş, destekleyememiştir.

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardı. Bunlar İngiltere ve Rusya idi. Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıydı:  İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.

Hal böyleyken; Balkan Harbi’nde Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardı.

1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’te Irak’taki Ordu kâğıt üzerinde üç tümene çıkarılmıştı ama İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştı.

Hemen arkasından gelen Sarıkamış felaketi, muhtemel takviyelerin ve hatta Irak’tan bazı birliklerin acilen Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açtı.

İngiltere’nin amacı

İngiltere’nin bu yığınaktan ve stratejiden amacı Osmanlı imparatorluğunun Güneydoğu Anadolu bölgesi ile Irak, Suriye ve diğer Arap memleketlerinin Fransa ile paylaşılması kapsamında;


-Abadan petrollerini korumak,
-Kuzeye doğru ilerleyerek Rusya ile birleşmek ve
-Türk kuvvetlerinin İran’a girerek Hindistan yolunu tehdit etmesini önlemek maksadıyla Irak Cephesi açılmıştır.

Osmanlı imparatorluğunun harp planı

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Harbinde Irak cephesinin yanında ayrıca; Çanakkale Cephesi, Kafkas Cephesi,  Suriye Cephesi ve Avrupa’daki cepheler olmak üzere beş cephede muharebe etmiştir.


İngilizler Irak cephesini açmadan önce Osmanlı imparatorluğunun savaş planı;

-Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden Rusya‘ya darbe vurmak,
-Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât ve
-Çanakkale’yi korumak için Trakya’da önemli bir kuvvet bulundurmayı ön görüyordu.

Bu plan ise tamamen Osmanlıyı korumaktan ziyade Alman cephelerini rahatlatmak için açılmıştı. Şöyle ki;

- Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden harekât yaparak bu bölgede Rus askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât yaparak bu bölgede İngiliz askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- İleride bahsedileceği gibi Irak Cephesinde Kût-ül Ammâre zaferinden sonra --başarıdan faydalanılmayarak -  harekâta devamla İngilizleri Basra’dan döküp atmak yerine muzaffer orduyu İran’a göndererek İngilizlerin körfezde kalmalarını sağlayarak bu güçlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek,

- Hatta Çanakkale Deniz zaferinden sonra kara savunma harekâtını kıyıda tutmayarak İngilizlerin karaya çıkmasını, böylece savaşın uzamasını sağlayarak bu kuvvetlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek.

Irak’ta İngiliz Harekâtı ve Cereyan Eden Muharebeler

İngiliz ırak seferi kuvvetleri Orgeneral Perry Lake komutasında; bir adet Hint kolordusu (üç adet piyade tümeni, üç adet piyade tugayı ve bir adet topçu tugayı) bir adet piyade tümeni ve iki adet piyade tugayından teşkil edilmişti.


İngilizler'in "Mezopotamya Seferi" adı verdikleri Irak Cephe’si, Hindistan'ın Bombay şehrinden hareket eden, İngiliz ve Hintli birliklerden oluşan kuvvetlerin 15 Ekim 1914'te Bahreyn ve 21 Kasım 1914'te Basra Körfezi'ndeki Fav Yarımadası'ndan başlayarak Irak Basra'yı işgali ile açıldı. Bu bölgede askeri gücü oldukça zayıf olan Osmanlı kuvvetleri işgale karşı direnemediler. Basra'yı geri almak üzere, Binbaşılıktan Yarbaylığa terfi ettirilen Süleyman Askerî Bey cephe komutanlığına atandı.

Yerli Araplar ve gönüllülerden topladığı kuvvetlerle Şuayyibe'de İngilizlere karşı taarruza geçen Süleyman Bey, üç gün süren savaşın sonucunda yenilgiye uğradı. Bu savaşta bacağından yaralanan Süleyman Askerî Bey, gözlerinin önünde kendi yetiştirdiği gencecik vatan evlatlarının şakır şakır öldüğünü görüp, üzüntüden Bercisiye koruluğu yakınlarında intihar etti. (Nisan 1915)

Artık önemli bir direnişle karşılaşmayacağına inanan İngilizler, Basra vilayetindeki önemli stratejik mevkileri ele geçirerek buradaki durumlarını sağlamlaştırmayı ve Bağdat'a İlerlemeyi hedefliyorlardı. Gerçekten de fazla bir direnişle karşılaşmadan önce Kurna'yi daha sonra da Ammâre'yi işgal ettiler.

23-24 Nisan 1915 tarihinde Edirne’deki 4. Tüm. Komutanı Albay Nurettin Irak ve Havalisi Genel Komutanlığına atandı. Albay Nurettin 15 Mayıs 1915’te Bağdat’a gelerek göreve başladı.

İngilizlerin devam eden ileri harekâtında Albay Nurettin Bey tarafından olağanüstü azim ve kararlılıkla savunulan Kûtü'l- Ammâre, savaş malzemesi eksikliği ve kuvvet yetersizliğinden fazla dayanamayarak 25 Eylül 1915'te düştü.

Kût-ül Ammâre kaybedilmesi Bağdat'ı büyük bir tehlikeye düşürmüştü. İngilizler Bağdat'a oldukça yaklaşmışlar, yolları üzerinde mağlup Osmanlı kuvvetleri düzgün bir şekilde Selman-ı Pak'a çekilerek burada bulunan hazır mevzilere yerleşip, savunma önlemleri aldılar.

Selman-ı Pak’a kadar Osmanlı kuvvetleri ile İngilizler arasında şu muharebeler cereyan etti:

- Seyhan Muharebesi (14-15 Kasım 1914 )

- Harabe ( Kût-ül Zeyn) Muharebesi (17 Kasım 1914)
 - Birinci ve İkinci Mezira muharebeleri (4-7 Aralık 1914)
- Birinci Rota Muharebesi ( 20 Ocak 1915 )
- Şuayibe Muharebesi ( 12 –14 Nisan 1915 )
- İkinci Rota Muharebesi ( 31 Mayıs 1915 )
- Nasırye ve Ümm ün Necim muharebeleri ( 13-24 Temmuz 1915)
- Birinci Kût-ül Ammâre Muharebesi ( 26 Eylül 1915 )
- Selman-ı Pak Muharebesi ( 22-24 Kasım 1915

Selman-ı Pak Muharebesi

İngiliz kuvvetlerinin ırak topraklarına çıkması ile birlikte iki taraf arasında cereyan eden bu dokuz adet muharebeden Selman-ı Pak Muharebesi hariç olmak üzere hepsi İngilizlerin lehine sonuçlanmıştır.


1915 Kasım’ında 45. Tümen ve Kafkaslardan da 51. ve 52. Tümenler bölgeye gönderilerek Selma-ı Pak takviye edildi. Bu arada Bağdat’ta bulunan 45. Tümen’in de eksiklikleri tamamlandı. 45, 51 ve 52. Tümenler Osmanlı Ordusunun en seçkin birlikleri arasındaydı.

İngilizler kuzeye doğru ilerlerken, tarih boyunca bütün orduların başına gelen durumla karşılaştılar. Kendi ikmal hatları uzarken, hasımlarının yolu kısalıyordu.

22 Kasım 1915'te Selman-ı Pak'a taarruz eden İngilizler şiddetli bir direnişle karşılaştılar. İngilizler, Osmanlı kuvvetlerinin karşı taarruzu sonucu 4.500 kişi civarında kayıp vererek 25 Kasım'da Selman-ı Pak’tan ayrılarak Kût-ül Ammâre'ye doğru çekildiler…

Kût-ül Ammâre Kuşatması

Osmanlı kuvvetleri taktik prensiplere uygun olarak çekilen kuvvetlerle teması sürdürerek sıkı bir takip harekâtına giriştiler. 51. Tümen İngilizleri takip etti, Aziziye’de İngilizler imhadan kurtuldular. İngiliz kuvvetleri takipten kurtularak nefes almak için aslında savunmaya hiç de müsait olmayan Kût-ül Ammâre’ye sığınmak zorunda kaldılar taktik prensiplerden olan ‘’yeniden tertiplenemeden ve teşkilatlanamadan’’. Ve İngiliz kuvvetleri burada hızla sıkı bir kuşatma altına alındılar. (05 Aralık 1915)


Muharebenin cereyan ettiği Kût-ül Ammâre bölgesi Basra’ya 415 km Bağdat’a 356 km mesafede ve Dicle dirseği içerisinde yer alan bir bölgedir. Üç tarafı bataklıkla kaplıdır. Açık olan tek tarafı ise Osmanlı kuvvetleri tutmuştu.

Osmanlı kuvvetleri bir taraftan 18. Kolordu (45. ve 51. Tümenler) ile Kût-ül Ammâre’yi kuşatırken diğer taraftan da 13. Kolordu (35. ve 52. Tümenler)  ile İngilizlerin güneyden gelecek kurtarma kuvvetlerine karşı Kût güneyinde savunma mevzi oluşturdular. Bu şekilde hem içe hem dışa bakan klasik siper hatları oluşturularak Kût-ül Ammâre Basra’dan koparıldı. Bu savunma sayesinde İngilizlerin yardıma gelen kuvvetlerini tamamı yenilgiye uğratıldı.

Bu arada Aralık 1915 yılında Bağdat merkezli 6. Ordu kuruldu, Alman Goltz Paşa Ordu komutanı olarak atandı ve ‘’Irak ve Havalisi Komutanlığı’’ emrindeki birliklerle beraber ‘’Irak Cephesi Komutanlığı’’ adı altında 6. Ordu’ya bağlandı. 6. Ordu; 13 ve 18'inci kolordularla Musul Tümeninden teşkil edilmişti.

Nurettin Bey de Kût’u kuşatan kuvvetlerin Komutanı olarak görevlendirildi. Bu durumdan memnun olmayan Nurettin Bey Enver Paşa’ya uzun bir mektup yazarak memnuniyetsizliğini belirterek mektubunu şöyle bağladı: ‘’Bu üzüntü şahsi değil millidir.’’


Ayrıca Nurettin Bey elindeki tüm imkânları kullanarak derhâl Kût’a saldırarak sonuç almak istiyordu. Goltz Paşa ise takviyeler gelmeden bu taarruzların yapılmasına karşı çıkıyordu. Aralık ayında Nurettin Bey kendi inisiyatifi ile yaptığı üç saldırıda büyük kayıplar verdi. (Nutuk’ta da M. K. Atatürk bu gereksiz kayıplardan bahseder.)

Bu gelişmeler üzerine Nurettin Bey 10 Ocak 1916 tarihinde görevden alınarak Kafkas Cephesine 9. Kolordu Komutanlığına tayin edildi. Nurettin Bey’i’n yerine Enver Paşa’nın kendisinden iki yaş küçük amcası 52. Tümen Komutanı Halil Bey (Mirliva-Albay) atandı.

İngilizlerin kuşatmayı yarmak için gönderdikleri kuvvetlerle altı muharebe yapıldı. Bu muharebelerin ikisi hariç hepsini de İngilizler kaybetti. Bu taarruzlar 35 ve 52. Tümenlerin oluşturduğu dışa bakan savunma mevzileri sayesinde büyük kayıplar ve fiyaskoyla sonuçlandı.  (Sırasıyla: 7 Ocak: Şeyh Saad, 13 Ocak: Vadi, 21 Ocak: Hanna, 7-9 Mart: Düceyla, 5-8 Nisan: Hanna ve Fellahiyeh, 7-22 Nisan: Beyt Ayşe ve Sennaiyat)

Halil Bey, Nurettin Bey’in aksine Kût’u taarruzla değil, yiyeceği tükenen İngilizleri açlıkla teslim almayı düşünüyordu ve bu nedenle Arap ahalinin kasabadan ayrılmasını engelliyordu. Ayrıca toplarla sürekli taciz ateşi açıyordu.

İngiltere, General Aylmer komutasındaki birliklerin başarısız olan birinci taarruzun ardından Irak cephe komutanı J. Nixon’ı azledip Percival Lake’i bu göreve getirdi; ancak yeni komutan da kuşatmadaki birliklerini kurtaramadı.

Çaresiz kalan İngilizler, savaşa birlikte girdikleri Rusya’dan yardım istedi. O dönemde İran’ın Kirmenşah bölgesini işgal etmiş olan Rus kuvvetlerinin komutanı Baratov’un Kût üzerine yaptığı intikal de sonuçsuz kaldı.

Basra’daki İngiliz genel karargâhının dünya harp tarihinde ilk olarak uçaklarla yaptığı ikmal harekâtı da başarısızlıkla sonuçlandı. Uçaklar ya Türk uçaksavar ateşine maruz kaldılar, ya da malzemelerini Türk mevzilerine attılar. Bir kısım malzemeler de Dicle’nin balıklarına yem oldu.

Basra’daki İngiliz genel karargâhının son ikmal denemesi Julnar isimli gemi ile yapmak istedikleri ikmal takviyesi oldu. 24 Nisan 1916 günü 270 ton yiyecek malzemesi ile Kût-ül Ammâre’ye hareket eden Julnar gemisi kıyılardan açılan makineli tüfek ve top atışları sayesinde kıyıya oturtularak 25 Nisan 1916 günü ele geçirildi.

Kurtuluş ümidi kalmayan, erzak ve cephane sıkıntısı çeken General Townshend, önce, kimi kaynaklara göre bir milyon, kimi kaynaklara göre ise iki milyon Pound değerinde altın vererek esaretten kurtulmaya çalıştı. (Arap Lawrence olarak bilinen Thomas E. Lawrence de bu planın bir parçasıydı.) Müzakerelerin sonunda Halil Bey kayıtsız şartsız teslim olmalarını talep etti. General Townshend Halil Bey’e 26 Nisan’da mektup yazarak Kût’u teslim etmeye hazır olduklarını bildirdi. Halil Bey ise birlik, silah ve cephaneleri teslim etmesi şartıyla istediği yere gidebileceği cevabını verdi.

Townshend ise tüm silah ve cephanesini yok ettirerek 29 Nisan 1916’da teslim oldu.

Yaklaşık beş ay süren kuşatmanın ardından, 13 general, 481 subay ve 7 bini Hintli 13 bin 300 İngiliz askeri Türk birliklerine teslim oldu. Tarihe Kût-ül Ammâre zaferi olarak geçen savaşlar sırasında İngilizler 40 bin kayıp ve esir verirken Türk birlikleri ise 25 bin askerini kaybetti.

Savaşın bu aşamasında da emsalsiz bir insanlık örneği sergileyerek aylardır açlık, susuzluk ve iklim şartlarından dolayı perişan haldeki İngiliz ve Hint askerlerine beş gün önce ele geçirdikleri Julnar’dan kalan erzaktan ikram ederek Türk askerinin büyüklüğünü göstermişlerdir.

İngiltere Kût-ül Ammâre’deki yenilginin sebebini soruşturmak üzere Mezopotamya Komisyonu oluşturmuş; burada askerî hatalar, coğrafya, iklim ve ulaşımdan kaynaklanan sorunlar ve sağlık problemleri tartışılmıştı. Buna rağmen hazırlanan raporda hezimette Osmanlı Ordusunun başarısının payı imâ dâhi edilmemiştir.

Metinde Osmanlı Ordusunu öven, yenilgide onun gösterdiği çabanın da rol oynadığına işaret eden dolaylı ifadeler dâhi yoktur. Bu da İngilizlerin uğradıkları hezimete karşılık Osmanlı Ordusuna yukarıdan bakmayı sürdürdüklerini göstermektedir.

Kût-ül Ammâre Sonrası

Bu zaferden sonra Başkomutanlık büyük bir yanılgıya kapılarak Dicle bölgesindeki harekâtın sona erdiğine hükmederek, bu cepheyi ihmal etmiş, Almanların telkiniyle 18. Kolordu İngilizlere karşı yalnız bırakılarak 13. Kolordu’nun İran cephesine gönderilmesi, cephenin zayıflamasına neden olmuştur. Sonradan 13. Kolordu Irak Cephesine getirilmiş olmasına rağmen sonuç değişmemiştir. İngiliz karşı taarruzuyla önce 22 Şubat 1917’de Kût-ül Ammâre’yi tekrar ele geçirmişler, sonra da 11 Mart 1917’de Bağdat’ı ele geçirmişlerdir. Mütarekenden sonra ise Musul ve Kerkük kaybedilmiştir.


Sonuç olarak muhteşem bir zafer ziyan edilmiştir.

İtilaf devletleri Çanakkale’den çekilirken Irak’a 1915/16 kışında gönderilen takviyeler durumu biraz düzeltip Kût zaferini sağlamıştı ama bu İngilizlerin nihai ilerlemesini geciktirmekten başka işe yaramadı. Enver bu sırada, yani stratejik dengenin sürdüğü 1916 yılında en güçlü dört tümenden oluşan 15. Kolordu’yu Galiçya’ya, 13. Kolordu’yu da İran bozkırlarına göndermiştir. Hâlbuki bu iki kolordu Güney cephesinin savaşın sonuna kadar tutulmasını sağlayabilirlerdi.  

Ancak şu da bir gerçektir ki İngiliz işgali altındaki İstanbul'da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 28 Ocak 1920'de oy birliği ile kabul edilip 17 Şubat'ta kamuoyuna açıklanan ve Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasî manifestosu olan Misak-ı Millî’ye Anadolu’da Mustafa Kemal’in Erzurum ve Sivas kongreleri ve Çanakkale zaferi kadar Kût-ül Ammâre zaferi de cesaret vermiştir…

Osman AYDOĞAN




Kaht-ı rical

27 Nisan 2021

‘’Kaht-ı rical’’ deyimi Osmanlı’dan günümüze aktarılan bir deyimdir. Bu deyim Osmanlı’da 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır… Önce deyimi açıklamamız gerekiyor.

Deyimin açıklaması

‘’Kaht’’, ‘’kıtlık, yokluk, kuraklık, vb.’’ anlamlarında kullanılan Arapça bir kelimedir. ‘’Rical’’ ise Arapça ‘’recûl’’ kelimesinin çoğuludur. ‘’Recûl’’  ise yetişmiş, eğitimli insan anlamımdadır. ‘’Kaht-ı rical’’; yetişmiş, eğitimli insan kıtlığı anlamındadır. Ancak bu deyimin birebir Türkçe karşılığı böyle olsa da bu deyim genellikle devlet yönetiminde kullanılır ve anlamı; ‘’devlet yönetiminde liyakat isteyen alanlarda, kültür, bilgi ve birikimiyle yetişmiş, kalifiye insanın bulunamaması’’ durumunu anlatır… Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat’ta bu iki kelime bir arada ‘’devlet yönetiminde muteber adam kıtlığı" anlamında verilmektedir...

Fenerle adam arayan filozof Diyojen'in ‘’’gerçek adamı’’’ aramak için gündüz fener yaktığını herkes bilir. Fenerle ne aradığını soranlara, onların dikkatini çekmiş olmanın hazzıyla; ‘’adam arıyorum, adam!’’ dermiş. Yani demek istemiş ki Diyojen; ‘’Suretâ adam çok (yani, şeklen insana benzeyen çok), fakat sîrette adam yok (yani, ahlaki ve manevi açıdan gerçek insan yok)…"

Osmanlıdaki kaht-ı rical sorunu

Osmanlıda kaht-ı rical sıkıntısı çok daha eskiye 18. yüzyıla dayanır… Ancak bu dönemde kaht-ı rical sıkıntısı anlatılırken bu kelimeden bahsedilmez…

Osmanlı Devleti'nin Avrupalı devletler ile savaş içinde olduğu zor bir dönemde 16 yıl 3 ay padişahlık yapan ve padişahlığının son döneminde ağır yenilgiler almış olan III. Mustafa (1717 – 1774) şehzadeliği boyunca iyi bir öğrenim görerek yüksek din ilimleri, edebiyat, tarih, coğrafya ve askerî bilimleri konusunda dönemin büyük âlimlerinden ders alır. ‘’Cihangir’’ mahlasıyla şiirler yazar. İşte bu şiirlerinden birinde kaht-ı ricalden şöyle şikâyet eder:

‘’Yıkılıpdur bu cihân sanma ki bizde düzele
Devlet-i çarh-ı denî verdi kamu mübtezele 
Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezer hep hezele 
İşimiz kaldı hemân merhamet-i lem-yezele’’

(Düzeleceğini zannetmeyin, dünya yıkılıp gidiyor;
 Alçak felek devleti aşağılık adamlara teslim etti.
Mutluluk kapılarında şimdi bu aşağılık, âdî adamlar dolaşıyor
İşimiz artık Allah’ın merhametine kaldı.)

III. Mustafa'nın oğlu ve yenilikçi padişah olarak adlandırılan III. Selim (1761 -  1808) de şehzadeliği boyunca iyi bir öğrenim alır, müzik ve şiirle ilgilenir, yüksek din ve fen ilimleri, Arapça ve Farsça öğrenir. Bu nedenle sanatçı kişiliğe sahip olan III. Selim yaşamı boyunca müzik ve şiir ile ilgilenir, "İlhami" mahlasıyla şiirler yazar. İşte bu şiirlerinden birinde III. Selim de daha veliaht iken devletin bozulan düzeninden, (kaht-ı rical meselesinden) duyduğu üzüntüyü şöyle dile getirir:

‘'Sakın aldanma gönül âleme yok zerre vefâ
Devletin tab'ı bozuk ver ana yâ Rabbi şifâ
Zevk eyyâmı değil şimdi harâm oldu safâ
Edelim Hakka recâ şimdi harâb oldu cihân’’

(Günümüz Türkçesine aktarılamayacak kadar açık ve net söylemiş III. Selim)

Araştırmacı, yazar Şaban Çibir’in ‘’Sultan 1. Abdulmecid - Su Uyur Düşman Uyumaz - Ah Vatanım’’ (Parola Yayınları, 2016) isimli kitabında II.Abdülhamid'in kaht-ı rical sıkıntısından bahsettiğini yazar:

‘’II. Abdülhamid'in kızı, babasının hatıratını ihtiva eden kitabında babasının; ‘Bu milletin uğradığı en büyük sıkıntı kaht-ı rical meselesidir’ dediğini nakleder. Ki; o koca Sultan, sadrazam tayin etmek istemiş, fakat devlet adamı sıfatını taşıyan bir kimseyi bulamamanın sıkıntısı ile ‘ah kaht-ı rical!’ diye inlemiş.  (…)

Osmanlıda kaht-ı rical sorunu II. Abdülhamid'den evvel başlamıştı. Osmanlı son iki asrında hep bu sorunla karşı karşıya kaldı. O kadar ki, tarih sahnesinden silinmelerinin başta gelen sebeplerinden biri budur dense yanlış olmaz. Her şeyin parayla ölçüldüğü; makam ve rütbelerin insani değerlerin önüne geçtiği; liyakatin değil isimlerin, dostlukların ve adam kayırmanın; gurur, kibir, ihtiras, benlik, çekememezlik, bencillik duygularının öne çıktığı bir toplumun çökmesinde nasıl bir gariplik aranabilir ki?

Prof. Vahdettin Engin, “II. Abdülhamid ve Dış Politika” (Yeditepe Yayınları, 2005) adlı eserinde de Abdülhamid’in Osmanlıdaki kaht-ı rical sorununu anlattığı bir bölüm var… Kitabın bu bölümünde Japon İmparatoru’nun, İslamiyet’in muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir din heyetinin ülkesine gönderilmesini Sultan Abdülhamit’ten talep ettiğini yazıyor. Abdülhamid’in bu talep üzerine verdiği cevap kitapta şu şekilde verilir: “Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife, yani Peygamberimizin vekili olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim.’’

Osmanlı devlet adamı, diplomatı, çevirmen ve oyun yazarı, ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda İstanbul vekili ve bu meclisin başkanı, iki defa maarif nazırlığı (eğitim bakanı) ve iki defa başvekillik (sadrazamlık, başbakanlık) görevini yapan, 16 dil bilen bilim adamı Ahmet Vefik Paşa da Osmanlının yaşadığı kaht-ı rical sorununu daha farkılı dile getirir…

Ahmet Vefik Paşa’nın ilk Türkçe sözlüklerden birisi olan ‘'Lehçe-i Osmanî'’ (Türk Dil Kurumu Yayınları, 2000) isimli bir kitabı var. Ahmet Vefik paşa bu kitabında iyi bir siyasetçide ve iyi bir yöneticide şu sıfatları arar;  Muteber, mutedil, mu'tezim (azimli), mutena, mutlif (affedici), muvaffak, muvakkit, muzaffer, mübeccel (yüceltilmiş), mübeşşir (sevindirici haber veren), mücerreb (tecrübe edilmiş), müdebbir (tedbirli), müeyyit (sağlam), müfekkir (düşünen), müheyya (hazır). Hatta der ki kitabında Ahmet Vefik Paşa; '’bir siyasetçi ve yöneticide ne kadar ‘m’ harfi ile başlayan özellik varsa siyasetçi - yönetici o kadar mühim işler yapar.’’

Ahmet Vefik Paşa tüm bu '’m’'li özellikleri saydıktan sonra ekler; ‘'Bu evsafın hepsine sahip olmak da yetmez. Bir şey daha lazımdır. O da devletin bu idareciye hakikaten salahiyet vermek isteyip istemediğidir’.'’

Türkiye Cumhuriyeti’nde kaht-ı rical

Ülkemizde yaşanan son olaylar göstermiştir ki vatandaş bu evsafa sahip siyasilere, siyasiler de bu evsafa sahip yöneticilere görev vermemiştir. Bakınız nâzırlara, meselâ Dâhiliye Nâzırı’na, Hariciye Nâzırı’na, Müdafaa Nâzırı’na!... Bakınız teşkilat reislerine, meselâ Diyanet Reisi'ne! Bakınız medreselere, meselâ medreselerdeki müderrislere! Bakınız ceridelere, meselâ bu ceridelerdeki muharrirlere! Bakınız renkli ekranlara, meselâ bu renkli ekranlarda her daim boy gösteren, kürsülerde arz-ı endâm eden müverrihlere, müderrislere, vükelaya! Bu evsafta mı dırlar?

Günümüz ülkemizde, ‘’yetişmemiş adam yoktur’’ demek Osmanlının aksine haksızlık olur. Dünya çapında yetişmiş insanlarımız vardır. Sorun bu insanların devlet katında görev almamış olmalarıdır. Bunun nedenini de en iyi Ortadoğu, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzman Amerikalı tarihçi Bernard Lewis anlatır. Bernard Leweis’in ‘’İslam'ın Siyasal Söylemi’’ (Orjinal isim: The Political Language of Islam) (Phoenix / Siyaset Dizisi, İstanbul, 2007) isimli kitabında bu hususu şöyle anlatır:

“Türkiye’de yazarlar, düşünürler, üniversite profesörleri ve işadamları dünyadaki benzerleri düzeyinde yetenekli, iyi eğitilmiş, deneyim sahibi kişiler olmalarına karşın siyasal sistem, bu insanları son derece etkin bir biçimde iktidardan uzak tutacak şekilde tasarlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Türk demokrasisi engellenmiş durumdadır. Başka hiçbir ülkede eğitimli seçkinlerin düzeyiyle siyasal sınıfın düzeyi arasındaki fark, Türkiye ölçüsünde büyük değildir. Onlarca yıldır Türkiye’nin önemli siyasal partileri bir tek kişi ya da kimi zaman işbirliği içindeki küçük bir grup tarafından yönetilmiştir. Bu kişiler ise kamu görevi için tek bir ölçütü kullanarak seçim yaparlar: ‘kör bir itaat’... Yalnızca dalkavuk kabul edilir, bağımsız düşünürlerden ölümcül salgın virüsü taşıyorlarmış gibi kaçılır. Yalnızca statükoya bağlı bir avuç soğukkanlı tutucunun egemen olduğu siyasal sistem böylece kemikleşmiştir...”

İşte böylesine bir kemikleşmenin sonucu olarak bugün bir nasıl zalimce cezalandırıldığımızı da Fransız düşünürü Alain Badiou bize anlatır: ‘’Siyaset üzerine düşünmek zorundayız. Eğer bunu yapmazsak bir gün zalimce cezalandırılırız.’’

Osmanlı hicvinde kaht-ı rical

Böylesine zalimce cezalandırılmanın sonucu ne olur derseniz ben cevap olarak yine çok sevdiğim eskilerde yer alan hicve gideyim.. Ne varsa işte orada eskilerde var… Sorular da orada, cevaplar da oradadır:

Ziya Paşa’nın devlet katında geçerli olan zihniyet üzerine özdeyiş haline gelmiş birçok mısra ve beyti vardır... Ziya Paşa’nın zamanın siyasetçileriyle bürokratlarına kızarak yazdığı mısralardan birisi de şu şekildedir:

‘’Asiyab-ı devleti (devletin değirmenini) bir har (eşek) da olsa döndürür.’’

Bundan cesaret alan Türk edebiyatının hiciv ustası Şair Eşref de gecikmeden Ziya Paşa’ya cevabını yapıştırır:

‘’Asiyab-ı sengi'yi bir har da olsa döndürür,
Döndürür ama mili kırar çarka s…çar harabeye döndürür.’’

Taşlama şairi Neyzen Tevfik de onun mısrasına bir “nazire” olarak, şöyle bir beyit oluşturur:

‘’Öyle harlar koştular kim asiyab-ı devlete,
Birbirin çiğnemekten, dolab-ı devlet dönmüyor.’’


Bir Çin atasözü

Hani demişti ya II. Abdülhamid: ‘‘Bu milletin uğradığı en büyük sıkıntı kaht-ı rical meselesidir.’’ Hani inlemişti ya II. Abdülhamit: ‘’Ah kaht-ı rical!’ diye…  Aradan yüzyıl geçer... Hep beraber inleriz yine  ‘’Ah kaht-ı rical ahhh!’’ diye...


Aslında Osmanlının kaht-ı rical olarak ortaya koyduğu bu sorunu Çinliler, neticesi ile beraber bir atasözü ile anlatmışlardı:

''Bir memlekette kısa boylu adamların gölgeleri uzuyorsa o memlekette Güneş batıyor demektir.''

Asiyab-ı devlet neden mi harabeye döndü sanıyorsunuz, Güneş bu memlekette durduk yerde mi batıyor zannediyorsunuz…

Güneş battıkça o gölge uzar, güneş battıkça o gölge uzar, uzar, uzar, uzar sonra güneş ufka indiğinde gölge en uzun halini alır ve gölge o an bir saniye içinde yok olur gider!... Ama bu durumu gölgeleri uzayan o kısa boylu adamlar bir türlü idrak edemezler!

Arz ederim

Osman AYDOĞAN




Dış politikada etkinlik, tutarlılık, saygınlık ve İran diplomasisi

26 Nisan 2021


24 Nisan 2021 günü ABD Başkanı Joe Biden, 1915 olaylarının yıldönümüyle ilgili açıklamasında hem ''soykırım'' sözcüğünü kullanıyor, hem günümüz Türkiye’sini de suçlayarak açıklamasında ‘’… bu tür zulümlerin bir kez daha tekrarlanmaması için yeniden taahhütte bulunuyoruz" ifadesini kullanıyor hem de İstanbul yerine de '’Konstantinopolis’' adını kullanıyor...

Neresinden bakarsanız bakın yenilir yutulur bir açıklama ve ifadeler değil.…

Şimdi Türkiye tarafından verilen tepkilere bakalım diyeceğim ama bakmayalım. En yukarıdan en aşağıya tepkilerde sadece ‘’kınama’’ var: ‘’Kınıyoruz!’’... ‘’Hem de çok sert kınıyoruz!’’…

Son yıllardaki Türk diplomasisinin tepkileri veya tepkisizliği!

Tabii geçmiş tecrübelere bakarak kınamaktan başka da bir şey yapılmayacağını görürüz… Dost ve müttefik ABD, 04 Temmuz 2003 günü, Irak’ın Süleymaniye kentinde Irak’taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan askerlerince Türk ordusunun seçme birliklerinin derdest edilip başına çuval geçirilmesi karşısında nota bile veremeyenlerin, 02 Haziran 2016 tarihinde Alman Federal Meclisi'nin 1915 olaylarını '’soykırım’' olarak nitelemesinin ardından sessiz ve tepkisiz kalanların bu açıklama karşısında da sessiz ve tepkisiz kalacakları gözüküyor.  Ancak ABD’nin 1915 yılı olaylarını ‘’soykırım’’ olarak nitelemesi Almanya’nın nitelemesine benzemez.

Son yıllarda Türk Dışişleri Bakanlığı hep olaylar olup bittikten sonra tepki göstermektedir. Hâlbuki dış politika ağlama, sızlama, serzenişte bulunma, tepki gösterme makamı değil, önlem alma makamıdır. Dış politikada esas olan tepki göstermek değil, tepki gösterilebilecek olayı önlemektir… Olayı önleyememişseniz, olay olmuş, bitmiş ve olaya tepki vermek durumunda kalmışsanız eğer, bu olaya karşı öyle bir tepki verirsiniz ki, karşı taraf veya bir başkası bir daha böyle bir eyleme girişemez...  İncil’de geçen ‘’sağ yanağına vurana sol yanağını da çevir’’ (Matta 5, 39) veya "bir yanağına tokat atana diğer yanağını çevir" (Luka, 29) sözlerinden alınan Fransızca deyim olan "tendre l’autre joue" diplomaside geçerli değildir… Diplomaside sağ yanağınıza vurana siz daha şiddetli vurmazsanız sol yanağınıza da aynı tokadı, belki de daha şiddetlisini yersiniz.

Son yıllarda Türk diplomasisi olayları önleyemediği gibi gösterdiği tepkilerinde de hep; içe dönük, duygusal, reaktif ve uluslararası ilişkilerde; iki tarafın arasında müzakereler ve doğrudan görüşmelerle değil de sonuç almaktan çok, tribünlere oynamak amacıyla basın aracılığıyla yapılan ve adına Batı’da ‘‘megafon diplomasisi’ denilen yöntemler uygulamaktadır.. Bunun örneklerini son yıllarda ‘’Eyyy Almanya!’’ ‘’Eyyyy Avusturya!!’, ‘’Siz yolunuza biz yolumuza’’, ‘’faşist Avrupa’’, ‘’Macron’un tedaviye ihtyacı var’’ vb. gibi söylemlerle çok gördük….

Dış politikada tepki nasıl verilir? İran Örneği

Bu yazımda dış politikada rasyonel tepki nasıl verilir İran örneğini vererek anlatacağım. Önce çok yakın zamanda gerçekleşen İran ile ilgili bir olayı anlatıp örneğimi yine İran üzerinden daha sonra vereceğim.

Kasım Süleymani’nin öldürülmesine İran tepkisi

Geçen sene, 03 Ocak 2020 tarihinde saat 01:20’de Irak'ın başkenti Bağdat'ta İran Devrim Muhafızları Ordusu'na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile İran yanlısı Haşdi Şabi örgütünün Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis, ABD’nin düzenlediği hava saldırısında öldürülmüşlerdi. Bu olaydan hemen sonra İran 08 Ocak 2020 günü gece yarısından sonra yine saat 01:20’de, yani Süleymani’nin öldürüldüğü saatte ABD'nn yine Irak'taki el-Esed ve Erbil üslerini İran Devrim Muhafızları Ordusu 12’den fazla balistik füzeyle vurarak tepki vermişti…

Medyada yapılan yorumlarda İran’ın bu karşı tepkisinin dengeli olduğu, olayı tırmandırmayan ancak ABD’nin suikastına karşı tepkisiz de kalmayan bir cevap verdiği değerlendirilmesi yapılmıştı…

İran’ı bilmeyenler ‘’Molla Rejimi’’ diyerek İran’ı ve İran diplomasisini küçümserler. Doğru sözler nazik olmaz, doğru sözler eğri görünür. Ama ben yine de doğruyu söyleyeyim:  Ne yazık ki İran diplomasisi bölgede Türk ve Arap diplomasisinden fersah fersah üstünde nitelik ve etkinlik göstermektedir. Ben Almanya’da iken bir diplomatımız bana ‘’İran diplomatının forsu bu ülkede benden daha fazla’’ demişti… Nasıl mı? İran diplomasisini bir örnek ile anlatmak istiyorum…

Mykonos Davası

1995-1997 yılları arasında yüksek lisans maksadıyla Almanya’daydım… Ben gittiğimde, Berlin'de 17 Eylül 1992 yılında Mykonos adlı bir Yunan lokantasında üç İran rejimi karşıtı İranlı Kürt liderinin öldürülmesinin ardından başlamış ve devam eden bir dava vardı. Alman basınında ''Mykonos Prozess'' (Mykonos Davası) olarak adlandırılıyordu…

Berlin mahkemesi cinayetin İran gizli servisi tarafından İran hükümetinin emri ile yapıldığını düşünüyordu. Böylelikle ilk defa bir Batı Avrupa mahkemesi resmi olarak İran Hükümetini uluslararası kamuoyu önünde cinayetle suçluyordu.

Ayrıca Berlin Mahkemesi, suikastın İran hükümeti tarafından düzenlendiğinden şüphe duymadığını belirterek, o zamanki dini lider Ali Hamaney, Devlet Başkanı Ali Ekber Rafsancani, İran Gizli Servisi Başkanı Ali Fallahiyan ve Dışişleri Bakanı Ali Akbar Velayeti’yi de bu cinayetten sorumlu tutuyordu.

Bunun ardından da Tahran’da Almanya’ya karşı bir karalama propagandası ve soğuk bir savaş başladı. İran basını Almanya’da yargının bağımsız olmadığına yönelik yazılarıyla sert bir cephe oluşturdu. Zaman zaman Almanya’nın Tahran büyükelçiliği önünde protesto gösterileri düzenleniyordu. Bu arada Almanya’da da İran ile politik ilişkiler ve mahkeme kararının sonuçları tartışılmaya başlanmıştı.

Mykonos davasının yarattığı gerginlik, karşılıklı söz düellosu ve protestolar 1997 yılı Nisan ayında alınan mahkeme kararına dek sürdü. Berlin Yüksek Mahkemesi 1997 yılı Nisan ayında aldığı kararla zanlıları suçlu bulurken İran yönetiminin de cinayetlerden sorumlu olduğu yargısını ilan etti.

Bunun üzerine taraflar laf dalaşına girmeden hem Tahran hem de Bonn (O zaman başkent henüz Bonn idi) büyükelçilerini geri çekme kararı aldı. Avrupa Birliği ülkeleri de bu kararı desteklediler ve Almanya’ya eşlik eden ilk ülke Yunanistan oldu. Muhammet Hatemi’nin Kasım 1997 tarihinde iktidara gelmesinden üç ay sonra bütün AB ülkeleri büyükelçileri Tahran’ı terk ettiler.  

Avrupa devletlerinin İran’daki diplomatlarını büyükelçilerini protesto için geri çekmeleri üzerine İran’a karşı ekonomik ambargo uygulanabileceği de tartışıldı.

Ancak; sadece Almanya’nın o zamanki rakamlara göre 10 milyar Mark’ın üzerinde İran’dan alacağı bulunuyordu. Almanya’nın İran ile yıllık ticaret hacmi de 2 milyar Mark’ın üzerindeydi. Almanya senelerdir İran’la yüksek teknoloji ve ağır makine sanayii konularında yoğun ekonomik ilişkiler içindeydi. Ve bu ilişkiler dâhilinde askerî teknoloji de vardı. Fransa ve İngiltere de benzer konularda İran’la ticari bağlantılar sürdürüyorlardı.

Kısacası Mykonos davası ardından hiçbir Avrupa ülkesinin İran’la ekonomik ilişkilerini kesecek ve bu ülkeye de insan hakları ve terörizm konusunda yaptırımlar uygulatacak hali yoktu.

Ancak; Mykonos davasının hükmünden sonra diplomatik mekanizmalarını harekete geçirip, notalar ve mesajlar veren ülkeler "Realpolitik" kurallarını ve siyasi ekonominin gerçeklerini anımsayınca şimdiye kadar geçerli olan tutumlarını değiştirme gibi bir lükse de sahip olmadıklarını anlamaları uzun sürmedi.

Sonuçta İran’daki büyükelçilerini protesto için geri çeken Avrupa devletleri sadece bir ay dayanabildiler ve tekrar diplomatlarını İran’a göndermek istediler... Ancak İran’ın cevabı da şöyle oldu: ‘’Avrupa devletleri büyükelçileri tabii ki Tahran’a tekrar geri dönebilirler. Ancak içlerinde Alman Büyükelçisini görmezsek mutlu oluruz.’’

İşte beğenmediğimiz İran diplomasisi böyle bir şeydi... Sessiz, sakin, kararlı ve tutarlı...

Diplomasi nedir ne değildir?

Diplomasi; dış politikada olası sorunları henüz oluşmadan önlemek,önlenememiş sorunları da barışçıl yöntemler ve müzakereler yoluyla çözme sanatıdır. Siyaset ise; sorunları güç kullanmadan çözme sanatıdır. Diplomasi; var olan düşmanlıkları yok etmek, dostlukları pekiştirmek ve dost kazanma sanatıdır. Siyaset ise; içeride birlik ve beraberliği pekiştirmek, iç barışı sağlamak sanatıdır. Diplomaside; duygulara, tepkisel ve anlık davranışlara, zig zag politikalara ve iç politik konularının dış politikada kullanılmasına yer yoktur.

Diplomaside; sorun olmasına engel olunamamışssa ve bu sorunlar barışçıl yöntemler ve müzakereler yoluyla çözülememiş ise buna yapılacak tepkiler de sözlerle olmaz. Yukarıda anlattığım gibi eylemlerle olur, misliyle mukabele ile olur, mütekabiliyet esasına göre olur…

İran’ın ''Mykonos Davası''ndaki tutumunu ve Süleymani’nin öldürülmesi karşısındaki tepkisini düşünün bir de; 02 Ekim 1992 tarihinde planlı bir NATO tatbikatında, TCG Muavenet muhribine ABD’ye ait USS Saratoga uçak gemisi tarafından atılan füze ile vurulması karşısında tepkisiz kalanları, 04 Temmuz 2003 günü Irak’ın Süleymaniye kentinde Irak'taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan askerlerince Türk ordusunun seçme birliklerinin derdest edilip başına çuval geçirilmesi karşısında nota bile veremeyenleri, 02 Haziran 2016 tarihinde Alman Federal Meclisi'nin 1915 olaylarını '’soykırım’' olarak nitelemesinin ardından sessiz ve tepkisiz kalanları ve son olarak da 24 Nisan 2021 günü ABD Başkanı Joe Biden’in, 1915 olaylarının yıldönümüyle ilgili açıklamasında ''soykırım'' sözcüğünü kullanması karşısında hala ‘’kınama’’ hariç tepki vermeyenleri düşünün… Halbuki Türk diplomasisi geçmişte dünyaya örnek gösterilebilecek nitelikte etkin ve tutarlı idi…

Türk diplomasisi ‘’Eyyyyy!!’’ nidaları ile bu gök kubbeyi inim inim inletirken girişte de anlattığım gibi ne yazık ki uzun yıllardır İran diplomasisi sessiz ve sedasız olarak Türk diplomasisinden daha ciddi, daha tutarlı ve daha kararlı bir tavır ve nitelik sergilemektedir.

Diplomaside etkinlik, tutarlılık ve saygınlık…

Diplomaside birinci kural saygınlığınızı, soğukkanlılığınızı ve tutarlılığınızı kaybetmemenizdir…

Diplomaside saygınlığınızı; kişisel nitelikleriniz, hukuka olan saygınız, demokrasiye olan inancınız ve uluslararası alandaki sosyal ilişkilerinizle kazanırsınız. Uluslararası alandaki sosyal ilişkilere örnek istiyorsanız eğer beğenmediğiniz şimdiki İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'i alın bir inceleyin derim. Henry Kissinger, ‘’Diplomasi’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018) isimli kitabını Cevad Zarif’e ‘’Muhteşem düşmanıma’’ diye imzalayarak hediye ediyor…

Diplomaside soğukkanlılığınızı kullandığınız üslupla sağlarsınız, mahallenin kabadayısı havasıyla değil. Bu konuda örnek istiyorsanız eğer Almanya Federal Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ile Başbakanı Angela Merkel’in ve yine İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'in üsluplarını bir inceleyin derim. 

Diplomaside etkinliğinizi, tutarlılığınzı ve saygınlığınızı; BM'lerce tanınan bağımsız bir devlet olan Suriye’nin terörist kabul ettiği ÖSO, El Nusra gibi örgütlere siz, kendiniz ev sahipliği yaparken, Almanya'yı, Belçika'yı, Hollanda'yı PKK'ya destek veriyor diye suçlayarak sağlayamazsınız…

Diplomaside etkinliğinizi, tutarlılığınzı ve saygınlığınızı; Libya’nın meşru hükümetine destek için asker göndereceğiz diye teskere çıkarırken, Suriye’deki meşru bir hükumeti köstek için, devirmek için Suriye’deki meşru hükumetin terörist saydığı gruplara askerî destek vererek sağlayamazsınız…

Diplomaside etkinliğinizi, tutarlılığınzı ve saygınlığınızı; Suriye’ye topu topu 30 kilometrelik bir derinliğe askerî harekât yaparken devletin en üstündekilerin ‘’fetih’’, ‘’Kızılelma’’ söylemleri ve asker kıyafetiyle poz veren bir Dışişleri Bakanı ile sağlayamazsınız…

Diplomaside etkinliğinizi, tutarlılığınzı ve saygınlığınızı; sorunlarınız olan ülkeye ‘’Eyyyy!’’ naraları atarak sağlayamazsınız…

Diplomaside etkinliğinizi, tutarlılığınzı ve saygınlığınızı; dış ülkelere atadığınız büyükelçilerin şaibeli nitelikleriyle sağlayamazsınız…

Öğrenmek ayıp değil ki! Diplomaside etkinliğinizi, tutarlılığınzı ve saygınlığınızı kazanmak için gidip de biraz beğenmediğiniz İran’dan ve Zarif’ten diplomasi dersi alsaydınız bari…

Bakın o beğenmediğiniz Molla Rejimi tüm bir Ortadoğu'da, Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da, Yemen'de cirit atarken siz daha otuz km Suriye'ye girdiniz diye tüm bir dünyayı karşınıza alıyorsunuz...

Son söz

Dış politikada esas olan; aleyhinize vuku bulacak olan olayı önlemektir. Bu olayı önleyememişseniz eğer, tepki, ‘’kınamak’’ ile değil, maruz kaldığınız haksızlığa ve olaya aynıyla mukabele ve mütekabiliyetle olur… "Tendre l’autre joue" sözü diplomaside geçerli değildir…

Arz ederim

Osman AYDOĞAN


ABD Başkanı Biden’in 1915 olaylarına dönük açıklamaları


25 Nisan 2021

Dün, 24 Nisan 2021 günü ABD Başkanı Joe Biden, 1915 olaylarının yıldönümüyle ilgili açıklamasında ''soykırım'' sözcüğünü kullanarak; "Her yıl bu gün, Osmanlı döneminde yaşanan Ermeni soykırımında ölenleri anıyoruz’’ cümlesini kullanıyor. Hatta hatta daha da vahimi günümüz Türkiye’sini de suçlayarak cümlesinin devamında ‘’Bu tür zulümlerin bir kez daha tekrarlanmaması için yeniden taahhütte bulunuyoruz"" ifadesini kullanıyor… Biden konuşmasında ayrıca ‘’soykırım’’ sözcüğünün dışında İstanbul yerine de '’Konstantinopolis’' ifadesini kullanıyor...

Neresinden bakarsanız bakın masumane, yenilir yutulur bir ifade değil bu açıklama…

Tepkiler

Biden’in ‘’soykırım’’ sözcüğünü kullanması üzerine; önyargı ve duygularımızın bizi beslemesi; okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmesi; hamasetten bilgi seviyesine gelememiş olmamız, tarihten hiç ders almamamız ve rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimiz gibi toplum olarak en büyük yanlışlarımızı yansıtan tepkiler vermeye başladık….

Bu nedenle de tepkilerde hep; içe dönük, duygusal, reaktif ve uluslararası ilişkilerde; iki tarafın arasında müzakereler ve doğrudan görüşmelerle değil de sonuç almaktan çok, tribünlere oynamak amacıyla basın aracılığıyla yapılan ve adına Batı’da ‘‘megafon diplomasisi’ denilen yöntemler uygulandı…

Bu tepkilerin hepsini burada saymaya gerek yok!... ABD’nin geçmişte yaptığı katliamları, soykırımları saymaktan, ABD’yi kınamaktan, NATO’dan çıkmaktan,  ABD’ye misilleme yapıp ABD üslerini kapatmaktan bahsedenler oldu koca koca kerli ferli adamlar, gazete köşelerinde TV kürsülerinde…

Hesap yapılmış ise, ideolojik ve duygusal değil de akılcı, analitik ve rasyonel düşünülmüş ise bunlar da yapılır; NATO’dan da çıkılır, ABD üsleri de kapatılır…

Tarihte ABD soykırımları ve katliamları

ABD için tabii ki söylenecek çok şey var. İnsanlık tarihi açısından dünyada en kirli tarih ABD’nde desek hiç de yanlış söylememiş oluruz. ABD'nin kirli tarihini veya ABD’nin soykırım tarihini kısaca özetleyecek olursak:

Amerika kıtasının keşfedildiği süreçte 70 milyon Kızılderili kendi topraklarında katledilir.  ABD bu katliamlar üzerine kurulur…

16’ncı yüzyılla 19’uncu yüzyılın ortalarına kadar toplamda 15 milyon Afrikalı köleleştirilerek Amerika Kıtası’na getirilir. Bu süreçte otuz beş milyon Afrikalı işkence ve kötü muamele neticesinde hayatını kaybeder…

ABD, II. Dünya Savaşı sonunda 1945 yılında teslim olmuş Japonya’ya iki atom bombası atarak 350 bin kişinin ölmesine ve binlerce insanın da sakat kalmasına sebep olur.

ABD, yine II. Dünya Savaşı sonunda 1945 yılında Almanya’nın Saksonya Eyaleti’nin başkenti olan Dresden kentine üç gün süreyle havadan bomba yağdırarak, çocuk ve kadınların çoğunlukta olduğu 200 bin kişiyi katleder…

1950 yılında ABD savaş uçakları tarafından üç yıl boyunca bombalanan Kuzey Kore’de dört milyona yakın insan ölür…

1950 yılında Guatemala’da CIA, destekli darbe sırasında 200 bin sivil Guatemalalı öldürülür…

1955 yılında Endonezya, Laos, Kamboçya’da çok sayıda CIA operasyonu düzenlenir. Bu operasyonlarda binlerce sivil öldürülür…

1950-1959 yılları arasında Küba’da ABD destekli Batista birliklerince 60 bin kişi katledilir…

1962-1975 yılları arasında ABD, Vietnam Savaşı boyunca kimi kaynaklara göre üç milyon, kimi kaynaklara göre on üç milyon Vietnamlı sivil hayatını kaybetmesine sebep olur… Vietnam savaşında ABD, sivil halk üzerinde zehirli portakal gazı kullanarak soykırım yapar…

ABD, 1991 yılında Birinci Körfez Savaşı olarak adlandırılan savaşta Irak’ı işgali esnasında ederken Irak’a altı haftada 85 bin ton bomba yağdırır. Bu bpmbalama esnasında 113 bin sivil Iraklı ölür… Ayrıca bu yüzden 1991’den 1998’e kadar, kötü beslenme ve hastalık nedeniyle yarısından fazlası çocuk olan bir milyonun üzerinden Iraklı hayatını kaybeder…

2001 yılında Afganistan’ı işgali sırasında Afganistan’da 150 bin sivilin ölmesine yol açar…

2003 yılında ‘‘Özgürleştirme’’ bahanesiyle Irak’ı işgal eden ABD bir milyondan fazla Iraklıyı katleder… ABD’nin saldırıları sonucu 4,7 milyon Iraklı evini terk eder.

ABD’nin yardım sağladığı ve silahlandırdığı İsrail hükûmeti, yüz binlerce Filistinliyi öldürür…

2011-2018’de ABD, Orta Doğu politikası kapsamında Suriye’de çıkardığı iç savaş esnasında yüz binlerce insanın ölmesine ve milyonlarca Suriyelinin evlerini terk etmesine sebep olur...

Afrika'nın en büyük petrol rezervlerine sahip Libya'ya “demokrasi” getirmek için yola çıkan ABD, 2011’den bugüne bir türlü istikrar sağlayamayan bir enkaz bırakır… ABD “demokrasisi”nin getirdiği enkazının altında binlerce Libyalı kalır…

Biraz uzun oldu ama gerçekten böyle. Say say bitmez. İnsanlar ve siyasetçiler aynaya bakarak gördüklerini başkaları için söylerlermiş. Zahir Biden dün aynada baka baka gördüklerini söylemiş…

Çuvaldız ve iğne hikâyesi

Tabii ki ABD’ye çuvaldızı batıralım. Ama bir Türk atasözüne de uyarak iğneyi de kendimize batıralım…

Yıllardır Ermenilerin “Soykırım Günü” olarak andıkları 24 Nisan gününü her yıl ABD başkanı bu sene ne diyecek, ‘’soykırım’’ sözcüğünü kullanacak mı kullanmayacak diye bekledik… .

Bu her yıl böyledir. Ancak bu sene görünen köy kılavuz istemiyordu, Biden’in 1915 olaylarını ‘’soykırım’’ olarak tanıyacağı hemen hemen belli idi… Son yıllarda Türk Dışişleri Bakanlığı hep reaktif davranmaktadır. Yani olaylar olup bittikten sonra tepki göstermektedir. Hâlbuki dış politika ağlama, sızlama, serzenişte bulunma, tepki gösterme makamı değil, önlem alma makamıdır. Dış poltikada esas olan tepki göstermek değil, tepki gösterilebilecek olayı önlemektir. Şimdiki moda da böyle; tepki göstermek. Şimdi olduğu gibi, Biden’in açıklamasında ‘’soykırım’’ sözcüğünü kullanmasının ardından gösterilen tepkiler gibi…

Peki geçmiş yıllarda da ABD başkanların her 24 Nisan gününü ‘’soykırım’’ sözcüğünü telaffuz etmeden anarlardı da ne oldu da bu sene ABD başkanı ‘’soykırım’’ sözcüğünü kullandı… İşte bu noktada iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor…

Türkiye’ye batırılacak iğneler:

1. Dışişleri Bakanlığı

AKP hükümeti işbaşına geldiğinde Dışişleri Bakanlığının mevcut yetişmiş, nitelikli personeli, özellikle büyükelçiler önce ‘’monşer’’ denilerek aşağılandı, dışlandı… Sonra da mevzuat değiştirilerek Dışişleri Bakanlığı’na dışarıdan büyükelçi atanması sağlandı… Sonra da yönetmelik değişikliği ile de Hariciyenin hafızası olarak bilinen mevcut büyükelçiler, bakanlığa personel alım süreçlerinden dışlandılar… Bu şekilde ‘’monşerler’’ diye küçümsenen, alay edilen Dişleri Bakanlığı kurumsal hafıza ve yeteneği darmadağın edildi.

Almanya’da, Avusturya’da ve Slovenya’da bu bahsi geçen ‘’monşerler’’in birkaçı ile beraber çalışmıştım... Ben Almanya’da iken Büyükelçi Onur Öymen idi… Hamburg Konsolosu Ülkü Başsoy idi... Ben Avusturya’da iken de Viyana Büyükelçisi Ömer Akbel idi... (TRT eski spikerlerinden Can Akbel’in kardeşi idi… 2015 yılında vefat etti… Allah rahmet eylesin) Akredite olduğum Slovenya’da ise Lübliyana Büyükelçisi Halil Akıncı idi. (Büyükelçi Halil Akıncı daha sonraları 2008-2010 yılları arasında Moskova Büyükelçiliği yapmıştı)… Büyükelçi Ömer Akbel ile Büyükelçi Halil Akıncı 1999 ve 2001 yıllarında kendileri ile beraber çalıştığım ve kendilerini yakından tanıdığım mükemmel hariciyecilerdi…

Büyükelçi Ömer Akbel ile ilgili iki olayı anlatmak istiyorum:

Sözde Ermeni soykırım tasarısı Avusturya meclisine gelmişti. Oylama öncesi Büyükelçi Ömer Akbel, Avusturya Dışişleri Bakanı ile görüşmüştü. Avusturya Dışişleri Bakanı’nın Büyükelçi Ömer Akbel’e verdiği cevap şöyleydi: ‘’Sayın Büyükelçim, müsterih olun. Ben Bakan olduğum sürece bu tasarı Avusturya Meclisinden geçmeyecektir.’’ Ve bakanın söylediği gibi tasarı Avusturya meclisinden geçmedi…

Yine Büyükelçi Ömer Akbel ile beraber o zamanki Avrupa Parlamentosu (AP) Sosyalist Grup Başkanı ve AP Türkiye Röportörü olan Hannes Swoboda ile aynı masada beş saat süreyle bir görüşme yapmıştık… Hannes Swoboda benim misafirimdi, benim için Brüksel’den Viyana’ya gelmişti... Hannes Swoboda derinliği olan ve Avrupa'da saygın bir yeri olan bir politikacıydı… Büyükelçi Ömer Akbel, Hannes Swoboda ile olan bu görüşmede ferasetini, bilgisini, kalitesini konuşturmuş, Swoboda'yı kendisine hayran bırakmıştı... Büyükelçi Ömer Akbel'in kalitesini bu görüşmede bir kez daha anlamıştım…

Bu anlattığım Hariciyeciler ''Monşer''diler... Gelelim günümüz Dışişlerine… Yani günümüzün ‘’monşer’’ olmayan Dışişlerine…

Sadece tanık olduğum bir olayı anlatacağım… Hani Napolyon’a atfen anlatılan bir fıkra vardı ya: Napolyon, komutanına sormuş; "Savaşı neden kaybettik?.." Komutan cevaplamış; "Asaletmeap, üç tane sebebi vardır!.." Napolyon sormuş: "Nedir bunlar!.." Komutan başlamış anlatmaya; "Bir, barutumuz bitmişti!..." Napolyon konuşmayı kesmiş; "Yeter, başka söze gerek yok, konu anlaşılmıştır!.." Ben de bu olayla konunun anlaşılacağını ve Türk Dışişlerinin ne halde olduğunu anlamak için başka söze gerek olmadığını düşünüyorum:

Yıl 2010… Sonbahar aylarıydı. Yeni emekli olmuş, ben de Ankara’ya taşınmıştım. Her zaman ve her yerde olduğu gibi öğretmen olan eşimi ulaşımın olmadığı dağ başında uzak bir okula vermişlerdi. Ben de Milli Eğitim camiasından tanıdığım bir arkadaşım aracılığı ile Ankara Milli Eğitim Müdürü Kamil Aydoğan’dan bir randevu almıştım. (Kamil Aydoğan, yakın zamanda vefat etti. Aydın bir insandı. Daha önce İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü yapmıştı. Kendisini oradan tanıyordum. O görüşmemizde söz vermesine rağmen işimizi yapmamıştı. Zaten kimse de yapmadı. Eşim iki yıl yollarda eziyet çektikten sonra emekliliğini istedi. Soyadı benzerliği de tamamen tesadüftü…)  

Eşimle beraber randevu zamanında Kamil Bey’in makamına geldik. Kamil Bey bizi içeri odasına davet etti. Eşimle içeri girdik. Tam söze başlayacağız sekreteri odaya girerek ‘’diğer misafiriniz de geldi efendim’’ diye söyledi. Kabil Bey bizden izin isteyerek bu misafiri de odaya kabul etti…  

İçeriye ütüsüz pantolon, buruşuk bir ceket, kravatsız, hafif sakallı, hafif göbekli bir tip girdi… Sanki uzun yoldan gelmiş bir kamyon şoförü gibiydi. Kamil Bey önce şaşırdı... Belli ki bu kişi beklediği kişi değildi… Kamil Bey bu gelen kişiye hitaben ‘’Siz falanca  Bey misiniz?’’ diye sordu. Gelen kişi ‘’Evet efendim. Ben Dışişleri Bakanlığı Strateji Daire Başkanı falancayım’’ diye cevap verdi… 

Tabii ki kimseyi kıyafeti ile yargılamaya hakkım yok. Türk Dışişleri Bakanlığını halini anlamak için başka söze de gerek yok diye düşünüyorum… Çünkü gelen kişinin ‘’monşer’’ olmadığı kesindi…

Şimdi isim saymama gerek yok. Bir de şimdiki büyükelçilerin hallerine bir bakınız. Hangisinin bulundukları ülkede bir ağırlığı var? Hangisi T.C’ni layıkıyla temsil ediyor? Tüm büyükelçilerimizi kastetmiyorum tabii ki. Burada kastettiğim basında adları olumsuz geçen büyükelçiler…

Böylesi Dışişleri personeli ile milli ve uluslararası sorunlarla baş edemezsiniz…

2. Türkiye’nin İsrail Politikası

ABD’nin, kendileriyle gerçek anlamda sarsılmaz çıkar bağları olan, bütün temel konularda aynı görüşleri paylaşan ve aynı politik çizgiyi izleyen iki stratejik ortağı vardır. Bunlardan birisi İngiltere, diğeri ise İsrail’dir.  Churchill, ABD’nin bu iki stratejik müttefiki şöyle ifade etmişti: “Ne zaman Manş ve Atlantik ötesi arasında bir tercih yapmak gerekse hep Atlantik ötesini seçen İngiltere, ikincisi ise kurulduğu günden beri, Ortadoğu’daki en büyük Amerikan jandarması olan, bölgede Amerika’sız varlığını sürdürmesi bile imkânsız İsrail’dir.” 

Bu strateji doğrultusunda ABD’nin başına bir Cumhuriyetçi mi yoksa bir Demokrat mı gelmiş, hiç fark etmeksizin ABD’nin birinci dış politika önceliği hep İsrail olmuştur…

Türkiye’de ise AKP hükumetinin ideolojik olarak İsrail düşmanlığı, İhvan ve Hamas yakınlığı beraberinde ABD ile olan ilişkilerinin bozulmasını getirmiştir. İsrail de, yani ABD, Türkiye ile olan ilişkileri bozulunca bölgede kendisine müttefik olarak PKK’yı, IKBY’ni, PYD/YPG’yi seçmiştir.

ABD ile olan ilişkileri düzeltmenin yolu İsrail’den geçmektedir.

3. S-400 sorunu

Bu konuyu daha önceleri uzun uzun yazdım. Bu nedenle bu bölümü kısa geçiyorum. Ancak şunu söylemeliyim ki; ''ABD, Türkiye'ye Patriot satmak istemedi'' diye basında geçen ve siyasetçilerin dilinde dolaşan söylem doğru değildir.. ABD, Türkiye'ye Patriot satmak istediği gibi hatta füze teknolojisi hariç araç, taşıt ve rampa gibi Patriot parçalarını Türkiye’de üreterek %30 civarında bir yerli katkı imkânı bile sunduğu halde NATO ülkesi Türkiye ihalesiz olarak, hiçbir yerli katkı payı olmadan, doğrudan Rusya’dan S-400 satın almıştır. Nisan 2020 yılında aktif hale getirilmesi gereken bu füzeler halen aktif hale getirilmemiştir.

Açık ve net: S-400 füzeleri Türkiye’yi terk etmeden Türk – ABD ilişkileri düzelmeyecektir.

4. Ayasofya Konusu

Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından 532-537 yılları arasında inşa edilen, 916 yıllık kilise olarak hizmet veren, 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla adı aynı kalıp camiye çevrilen, 481 yıl cami olarak kalıp,  24 Kasım 1934'te Atatürk'ün de imzasını taşıyan Bakanlar Kurulu kararıyla, 1 Şubat 1935'ten bu yana müze olarak kullanılan, ancak bir kısmı ibadete açık olan ve "Kutsal Bilgelik" anlamına gelen Ayasofya Danıştay 10. Dairesi’nin, Ayasofya'nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etmesiyle 24 Temmuz 2020 tarihinde ibadete açıldı… Açılış töreninde Diyanet İşleri Başkanı elde kılıç minbere çıkmıştı…

Ancak Ayasofya Batı dünyasının kutsal simge bir mabedi idi. Düşünün ki İslam dünyasının ilk kıblesi olduğuna inanılan Mescid-i Aksa kiliseye çevrilmiştir. İslam Dünyası buna ne hissederse Batı dünyası da Ayasofya’ya aynı şeyi hissetmiştir…

Ayasofya’nın minberde elde kılıç cami olarak açılması Batı dünyasında Türkiye aleyhine olumsuz bir hava oluşmasına sebep olmuştur.

5. Ülkedeki demokrasi eksikliği

Bu konu da çetrefilli bir konu. Buraya çok şey yazılabilir. Türkiye demokrasiden, haktan, hukuktan ve adaletten uzaklaştıkça Batı dünyasından hem AB’den hem de ABD’den uzaklaşmaktadır.

6. Türkiye’nin ekonomik durumu

Türkiye ekonomik olarak zayıfladıkça siyasal olarak edilgen ve tepkisiz hale gelmektedir. Bu konu açık ve nettir. Uzatmaya gerek yoktur…

7. Türkiye’nin stratejik konumu

Bütün bir soğuk savaş süresince söylenen Türkiye’nin stratejik konumu artık kalmamıştır. Türkiye’nin o zamanki konumu; Türkiye’nin Doğu ve Batı arasındaki sağlıklı bir köprü olan rolünden ve Türkiye’nin Doğu dünyasına rol model olmasından kaynaklanıyordu. Batı’nın demokrasi değerlerinden uzaklaşan Türkiye’nin hem köprü hem de rol model olması durumu kalmamıştır. Bu ise Türkiye’nin stratejik konumunu sıfırlamıştır.  Türkiye’de hala İncirlik diye sayıklayanlar varsa bu Yunanistan’daki, Irak’taki ve Ürdün’deki ABD üslerini görmediğinden kaynaklanmaktadır… Tabii böylesine stratejik konumunu kaybeden bir ülkeye de…


8. Türkiye’deki Batı düşmanlığı

Sağı ile solu ile Türk aydının bir Batı ve ABD düşmanlığı vardır. Bu aydınlar zannediyorlar ki Osmanlı İmparatorluğu Hindistan gibi Batı sömürgesi altındaydı. Osmanlı İmparatorluğu hiçbir zaman bir sömürge altında kalmamıştır. Osmanlı İmparatorluğunu sömürge haline getirecek Sevr de Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarınca çöpe atılarak hiç uygulanmamıştır.

Bu Batı ve ABD düşmanlığı yapan aydınların AVRASYA tezi vardır. Türkiye tabii ki Rusya ve Çin ile iyi ilişkiler kurmalı ve işkillerini geliştirmelidir. Ancak bu Batı düşmanlığını gerektirmez. Türkiye’nin bin yıldan beri yönü Batı olmuştur. Türkiye’yi refah, huzur, medeniyet, demokrasi, adalet ve hukuk yönünden geliştirecek olan Batı dünyasıdır. Türkiye’nin bu konularda Rusya ve Çin’den alabileceği hiçbir şey yoktur. Rusya ve Çin, Türkiye için Batı dünyasının alternatifi değildir. Zaten tezat olan da şudur ki AVRASYA’yı savunup da Batı düşmanlığı yapan aydınların neredeyse hemen hemen tamamı ya kendileri ya da çocukları AB ülkelerinde veya ABD’nde okumuş veya oralarda yaşıyor olmalarıdır. AVRASYA’cı olup da bir tane bile Rusya’da veya Çin’de yaşayan bir aydın bulamazsınız!...

Böylesi bilinçsiz bir Batı düşmanlığı ise Türkiye’nin AB ve ABD ilişkilerini zora sokmaktadır...

9. Aydın aymazlığı


Türkiye’de bir kısım sözde aydınlar belli bir tarih bilgisi ve bilinci olmadan Birinci Dünya Savaşı koşullarında Türkler ve Ermeniler arasında yaşanan kanlı bir çatışmayı, mukateleyi ve tehciri ‘’soykırım’’ olarak nitelemektedirler. Böyle bir niteleme de hem Ermeni diaspoarsının hem de 1915 olaylarını kullanmak isteyen devletlerin işini kolaylaştırmaktadır. Ne yazık ki aynı sözde aydınlar Balkan Harbi’nde milyonlarca Türkün katledildiği bir Balkan Türk soykırımını, Stalin zamanında yapılan bir Kırım Türk soykırımını görmek istemezler. Zaten Türkiye, oldum olası bir aydın karanlığında alev alev yanmaktadır…

10. Türkiye’nin komşuları ve diğer ülkelerle olan ilişkileri

Bugün için Türkiye’nin iyi geçindiği komşusu yok gibidir. Türkiye, neredeyse tüm komşularıyla kavgalı hale geliştir… Bugün için bölgemizin en önemli ülkeleri olan Suriye, İsrail ve Mısır’da büyükelçimiz yok… Bir İhvan sevdası nedeniyle Arap ülkelerinin en önemlisi Mısır, Suudi Arabistan’la, BAE ile papaz olduk… Mısır ki, iktidarda kim olursa olsun, ister Mübarek, İster Mursi ister Sisi, Mısır; Arap dünyasının kültürel ve siyasal kutup yıldızıdır. Mısır ile bozuk olan ilişkiler bütün Arap ülkeleri ile olan ilişkileri olumsuz olarak etkilemektedir.

Bir ülkenin komşuları ve diğer ülkelerle olan iyi ilişkileri o ülkenin dünya siyasetindeki ağırlığını belirler. Türkiye’nin komşu ülkeleri ile diğer Arap ülkeleri ile ve AB ve ABD ile bozuk olan ilişkileri Türkiye’nin dünya siyaset alanındaki ağırlığını sıfırlamıştır. İşte bu nedenledir ki daha yeni (29 Temmuz 2019) Yunanistan’ın Başbakanı Miçotakis'in Kıbrıs ziyaretinde söylediği; "Yunanistan'ın stratejik hedefi buradaki Türk askerinin işgalini sona erdirmek ve ortadan kaldırmak’’ sözüne karşı Türk Dışişleri Bakanlığı hâlâ cevap vermemiştir. İşte bu nedenledir ki Yunanistan Dışişleri Bakanı dün (14 Nisan 2021) hem de Türkiye’de Türkiye’ye posta atıp gitmiştir. İşte bu nedenledir ki ABD başkanları Trump’ın da Biden’in de hakaretlerine cevap verilememektedir...

Türkiye bir an önce komşularıyla ve diğer ülkelerle olan ilişkilerini normalleştirmelidir..

11. Yetersiz veya hiç olmayan tanıtım.

Türkiye’nin 1915 yılı olayları konusunda Batı dünyasına dönük tanıtımı neredeyse hiç yoktur. Arşivleri açıyoruz ve zannediyoruz ki Batılı akademisyenler gelecekler, burada gerçekleri öğrenip dünyaya tanıtacaklar. Günümüzde böyle bir dünya yok.

Viyana’da iken Viyana Üniversitesi Kütüphanesinde, Harp Tarihi Müzesinde, İmparatorluk arşivlerinde çalışırken çok sayıda Türkiye’nin tezlerini destekleyen belgelere rastladım. Bağlı olduğum kuruma yazdım: ‘’Buraya Almanca bilen bir akademisyen gönderin, ben rehberlik edeyim, tezimizi destekleyen Avusturya İmparatorluk belgelerini gün yüzüne çıkaralım’’. Heyhat ki heyhat… Bana cevap bile vermediler…

Tüm Batı dünyasının insanları okuyan insanlardır. Yolda, yolculukta, toplu taşımada, plajda, parklarda, bahçelerde hep okurlar. Sırf bu mekânlarda okunabilsin diye ‘’Taschenbuch’’ (Cep kitabı) adında taşınması kolay küçük kitaplar basılmıştır. Avrupa’da en çok da bu kitaplardan satılır.

Bu kitaplardan birisini okumayan Alman vatandaşı yok gibidir. Bu Taschenbuch (cep kitabı) kendisi de bir Alman Yahudi’si olan Franz Werfel’in 1929 yılında Suriye ve Antakya’yı dolaşmasından sonra 1932-1933 yılları arasında Şam’da yazdığı bir kurgu roman olan ‘’Die vierzig Tage des Musa Dagh’’ (Musa Dağda Kırk Gün) ” (Fischer Verlag, 1990) isimli romanıdır.

Bu kurgu romanda; 1915 yılında Deyr Zor’a tehcir kararına uymayarak, Musa Dağı’na çıkan ve orada Osmanlı Ordusu’nun kuşatması altında haftalarca direndikten sonra bir Fransız savaş gemisinin onları Mısır’daki Port Said Limanı’na götürmesiyle kurtulan 4 bin Ermeni’nin hikâyesi anlatılır. Ancak tarihte Fransız savaş gemisi ile Mısır’daki Port Said Limanı’na götürülerek kurtulan 4 bin Ermeni diye böyle bir hikâye yoktur. Zaten kitabın isminde yer alan “Musa Dağı” da gerçekte yoktur. Ancak Filistin toprakları içinde Yahudilerin tarihinde çok önemli bir yer tutan ‘’Masada’’ isimli bir dağ vardır. Bu dağda da bir kale vardır. Tarihte bu kale Filistinli Yahudilerin Roma İmparatorluğu’na karşı direnişinin son kalesidir... Romalı askerler, ancak son Yahudi öldüğünde MS 73 yılında bu kaleyi ele geçirirler. Kendisi de bir Yahudi olan Franz Werfel kitabında “Musa Dağ” ismini Masada Dağını hatırlatmak için kullanır.

Franz Werfel’in kitabı işte anlattığım gibi sözde Türk katliamdan kurtulmak için dağa kaçan Ermenileri anlatır ki tamamen hayal ürünü, beş para etmeyen kara bir propaganda kitabıdır. Ancak kitap anlattığım gibi günümüzde Almanya’da bir Taschenbuch (cep kitabı) şeklinde çok yaygın olarak satılır. Ve sıradan Alman halkı Ermeni sorununu bu kitaptan öğrenir… Yine sıradan Almanlar bir başka cep kitabı ve kara propaganda kitabı olan ‘’Durchs wilde Kurdistan’’ (Vahşi Kürdistan’dan) (Karl-May-Verlag, 2019) adındaki bir kitaptan Kürt sorununu öğrendikleri gibi.. Her iki kitabın filmi de çekilmiştir!

1915 olaylarını ve Kürt sorununu bu şekilde öğrenen bir Alman’a hiçbir şekilde gerçeği öğretemezsiniz… Avusturyalı tarihçi Prof. Dr. Erich Feigl’ın ‘’A Myth of Terror Armenian Extremism’’ (Edition Zeitgeschichte, 1986) isimli kitabı üst düzeyde akademisyenler arasında kalmış, halk nezdine inerek yeterli olmamıştır.  Türkiye’nin özellikle 1915 olaylarını Batı dünyasına gerçeği ile aktaracak iletişim araçlarını bulmak zorundadır.

Sonuç

Bir nehir; membağı, uzunluğu, genişliği ve debisi ile bir akarsudur. Bu bir “bilgi”dir. Bu nehir  karşısında “duygulanmak” da insan olmamızın gereğidir. Biri bilim alanı, öbürü duygu ve değerler alanına giren bir kavramdır. Fakat toplum olarak bu kavramları bizler hep birbiri ile karıştırırız. ‘’Bilgi’’ye ihtiyacımız olduğu yerde ‘’duygu’’muzu kullanırız. 


Fakat bizlere bilgi ağır gelir. Çünkü toplum olarak önyargı ve duygularımızdan kurtulamadığımızdan, hamasetten bilgi seviyesine gelemediğimizden, bilgiye ulaşmak için okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimiz engellenmiş olduğundan, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimiz olduğundan olaylara daha çok duygusal bakarız. Bu nedenle de dün ABD Başkanı Biden’in 1915 olaylarını ‘’soykırım’’ olarak tanımasına hep bilimsel değil, duygusal tepkiler verdik… İnanmıyorsanız şöyle bir sosyal medya turu ve TV açık oturumlar turu yapınız…

İki gün önce, 23 Nisan 2021 tarihinde, ABD Başkanı Biden’in bu açıklamasını da tahmin ederek ‘’Kehânet’’ başlığı ile bir yazı yazmıştım. ABD Başkanı Biden’in açıklamaları tabii ki yenilir yutulur bir açıklama değildir. Eğer ABD’nin bu açıklamasını rasyonel değil de duygusal tepkilerle geçirirsek eğer benim yazdığım ‘’Kehânet’’ başlıklı yazım olduğu gibi gerçekleşecek demektir.

Güneşin batışı, günbatımı, özellikle denizde grup vakti çok romantiktir. Bu manzara karşısında duygulanır, ‘’Güneş batıyor’’ diye duygularımız dile gelir, romantik şarkılar, şiirler söyleriz. Duygularımız bizi böylesine rehavete sokarken bilim bize ‘’Güneşin battığı falan yok, dünya ekseni etrafında hareket ettiği için durduğun yer güneşe arkasını dönüyor, güneşe göre asıl sen batıyorsun, karanlığa gömüleceksin’’ diyerek bize acı gerçeği söyler…

‘’Güneş’’ ve ‘’batıyor’’ deyince bir Çin atasözü aklıma geldi: ’’Bir memlekette kısa boylu adamların gölgeleri uzuyorsa o memlekette Güneş batıyor demektir.’’

Arz ederim…

Bu konuya devam edeceğim...


Osman AYDOĞAN


1915 Tartışılırken Gözden Kaçırılanlar

24 Nisan 2021

Akşamüzeri bütün ajanslara ABD Başkanı Joe Biden’in, 1915 olaylarının yıldönümüyle ilgili açıklamasında ''soykırım'' sözcüğünü kullandığı haberi düştü… Haberde Biden’in açıklamasında "Her yıl bu gün, Osmanlı döneminde yaşanan Ermeni soykırımında ölenleri anıyoruz" diye konuştuğu belirtildi…

1915 olaylarının ''soykırım'' olarak tanımlanması, hem Biden'ın, hem de Başkan Yardımcısı Kamala Harris'in seçim vaatlerinden biriydi. Biden aynı zamanda, Delaware Senatörü olduğu dönemden bu yana sözde soykırımın resmen tanınması yönünde çağrı yapmış bir isimdi. Ayrıca ABD Kongresi'nin her iki kanadı da 2019 yılında 1915 olaylarını ''soykırım'' olarak tanımlayan kararları kabul etmiş, son olarak her iki partiden 100’ün üzerinde üye Biden’a bir mektup göndererek 24 Nisan’daki açıklamasında sözde soykırımı resmen tanıma çağrısı yapmıştı. Yani köy görünüyordu.

Görünen köy kılavuz istemezken, Biden’in sözde soykırımı tanıyacağı hemen hemen belli iken AKP Hükumetinin neden bunu önlemediği veya önleyemediği ayrı bir yazı konusu... Bu sorumsuzluğu ve vurdumduymazlığı burada bırakıp özellikle genç arkadaşlarıma bu sözde soykırım konusu nedir, ne değildir kısaca bir bilgi aktaracağım… Ancak bu bilgiyi de 1915 Ermeni tehciri konusunda ülkemizdeki nadir uzmanlardan birisi olan siyasetbilimci, siyaset bilimi ve kamu yönetimi profesörü olan Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in bir konferans notlarına dayanarak aktaracağım.

2006 yılında Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi ve Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı olan Prof. Dr. Hikmet Özdemir, 24 Nisan 2006 tarihinde "1915 Tartışılırken Gözden Kaçırılanlar" konulu bir konferans verir. TTK’nun İnternet sitesinde yer alan bu konferansın notlarını aşağıda sunuyorum…

Soykırım sanal bir dindir

Prof. Özdemir, Ermenilerin sanal bir bellek ve buna bağlı olarak '’’sanal bir soykırım dini’' yarattıklarını savunarak, Türklerden ve dünyadan bu dine biat etmelerini istediklerini söyledi: "Bu sanal dini sorgulamak yasak. Fransa'da yasak, Sabancı ve Bilgi üniversitelerinde yasak, Bu durumu sorgulamak istediğiniz zaman 'inkârcı' kabul ediliyorsunuz. Bizler bilim adamıyız. Bizim işimiz sorgulamaktır. Ben bir Türk üniversitesinden maaş alıyorum. Avrupa Birliği (AB) fonlarından, Soros Vakfından, ya da Ermeni diasporasından değil. Sorgulama hakkımı kullanmam için gelir kaynaklarımın nereden olduğu çok önemli. Geçim kaynağınız başka yerlerden ise onların istediği gibi düşünüyorsunuz. Dışarıdan beslenen bazı vakıflar ve bazı aydınlar, Ermeni tezlerinin bilimsel olduğunu savunuyorlar. Türk üniversitelerinden maaş alan bir aydın bu yaklaşımı sorgulamaya başladı mı hemen kendisine 'resmi tarihçi' deniyor. Her ulusun bir tarih tezi vardır. Bunu ortaya atmak, yazmak hiçbir şekilde onur kırıcı değildir. Aksine onur vericidir. Türk tarihi ne benim ne de başka birinin ortaya attığı bir şeydir. Türk tarihi, Afyon Kocatepe'de, Anafartalar'da şehit kanlarıyla yazılmıştır. Bizim o tezi değiştirme yetkimiz yoktur."


Türk Cumhuriyeti sorgulanıyor

Ermenilerin, 1915 yılındaki olayları da tartışmaktaki asıl amacının Türkiye Cumhuriyeti'nin neden bu topraklarda kurulduğunu sorgulamak olduğunu ileri süren Prof. Özdemir, Lozan'da anlaşmaya varılan konularda yeni tartışmaların ortaya atılmasını ise anlamadığını söyledi. Özdemir, "Türkiye Cumhuriyeti devletinin uluslararası alanda kabul edildiği Lozan Anlaşmasını imzalayan devletlerin bugünkü parlamentoları, günümüzde farklı şeylerin peşindedir. Salt bu konuda değil, diğer alanlar da faaliyet gösteriyorlar" iddiasında bulundu.

Ermeniler gerçeklerden kaçıyor

Prof. Dr. Özdemir, Türkiye'nin 1. Dünya Savaşı'na katıldığı yıllardaki özgün koşullarını, o dönemlerde ülkenin etnik yapısını, uluslararası konjonktürü ve Ermenilerin böylesi olağanüstü şartlarda geliştirdiği olayları, ardından gelişen zorunlu göç (tehcir) ve gerçekleşen ölümlerin nedenleri üzerinde önemli saptamalarda bulundu. Konuşmasına, tarafların olayları irdelerken kullandıkları yöntemleri ve delileri anlatarak başlayan Özdemir, "Ortadaki sorun şudur. Ermeniler 1915 olaylarına 'soykırım' diyorlar; Türk tarafı ise 'hayır değil' diyor ve ekliyor; 'bu durum savaş altında bir kriz yönetimdir.' Ermeniler hiçbir bilimsel gerçekliğe dayanmadan ileri sürdükleri bu 'soykırım' yalanını asla tartışmak istemiyor. Türk tarafı ise her türlü tartışmaya açık olduğunu söylüyor. Yine Türk tarafı diyor ki; 'iki taraf arasında bir komisyon kurulsun ve herkes elindeki belgeleri ortaya koysun. Başbakanımız daha da ileri giderek 'böyle bir komisyonun araştırmaları sonucunda çıkacak olan bilgiye herkes katlansın' diyor. Ermeniler bunların hiçbirine yaklaşmıyor. Israrla 'biz konuşmayız, siz soykırımı kabul edin' diyorlar" şeklinde başladı. Bu durumun söz konusu sorunu çözmede önemli bir engel yarattığını anlatan Özdemir, Türkiye'de sözde soykırıma destek veren '’Ermeni Muhipleri Cemiyeti’' konumunda aydın kesimlerin olduğunu söyledi.

Türk-Ermeni İhtilafı 

Dört yıl önce Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanlığına getirildiğini hatırlatan Özdemir, bu süre içinde başta İngiliz arşivleri olmak üzere, Cenevre'de Birleşmiş Milletler (BM) arşivinde önemli bilgi ve bulgulara ulaştığını anlattı. Özdemir, "Bu görev için Ankara'ya gittiğimde her şeye sıfırdan başlayan bir doktora öğrencisi gibiydim. Bu konuda yazılışmış, ortaya atılmış hemen her türlü belge, bulgu, kitap ne varsa araştırdım. Sonuçta, Türk-Ermeni ihtilafı olduğunu gördüm. Daha da önemli bir sonuca ulaştım. Bu ihtilafı 1915 olaylarına hapsedersek, hiçbir noktaya varamayacağımızı anladım. O nedenle bu ihtilafın üstesinden gelmek için üç ayrı evrenin varlığını ortaya koymak gerektiğini düşündüm. İlki Birinci Dünya Savaşı ve seferberlik ilanı, ikincisi; savaş koşulları, üçüncüsü ise Mondros Mütarekesi. Bu üç evrede yaşanan süreci doğru irdelemek sorunu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu" dedi.

Mustafa Kemal ve Ermeniler

Prof. Özdemir, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kadroların ve önderi Mustafa Kemal'in Ulusal Kurtuluş Savaşı verirken, gayrimüslimlere bir çağrıda bulunmadığını ifade etti. Özdemir, "Mustafa Kemal Amasya Genelgesinde Ulusal Kurtuluş Savaşı verecek olan kesimlere çağrıda bulunurken, Ermenileri ve Rumları buna dâhil etmemiştir. Sadece ve sadece Anadolu coğrafyasında yaşayan Müslüman unsurlara çağrıda bulunmuştur. Erzurum ve Sivas kongrelerine katılan hiçbir gayrimüslim yoktur. Çünkü o dönemlerde Türkiye'deki gayrimüslimlerin çok azı dışında büyük bir çoğunluğu işgalci güçlerle işbirliği içindedir" şeklinde konuştu.

Soykırım yoksa Ermeniler nerede?

Bazı çevrelerin '’soykırım yoksa o dönem birçok şehirde yaşayan Ermeniler şimdi nerede?’' şeklindeki sorularının ise basit bir yanıtı olduğunu savunan Özdemir, sözlerini şöyle sürdürdü: "Şöyle sorular geliyor mesela; 'o dönemler İstanbul'da 120 bin Ermeni yaşıyordu, şimdi neden 50 bin Ermeni var, diğerlerine ne oldu?' Tüm bunların yanıtları Lozan'da verilmiştir. Verilmemiş olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı. Bu tür soruları hasta düşünceli insanlar soruyor. O insanlar şu soruyu sormuyorlar ama: Selanik'te, Üsküp'te, Erivan'da şu kadar Türk vardı bunlar nereye gitti diye. Örneğin 1910 yılında Erivan'da yaşayan nüfusun yüzde 67'si Türk'tü ve birçok camileri vardı. Bunlar nereye gitti?''

Savaş koşullarında kriz yönetimi

‘'Tehciri'’ savaş koşullarında kriz yönetimi olarak adlandıran Özdemir, döneme damgasını vuran Ermeni çetelerinin eylemleri hakkında da bilgi verdi. Özdemir, "Ermeniler savaş başladığında nasıl bir iç tehdit oluşturuyordu? Bunun yanıtı verilmeden tehcir konusu anlaşılamaz. Örneğin, Meclisi Mebusan'da Erzurum mebusu olarak görev yapan Karakin Pastırmacıyan Ermeni gençleri Kafkasya'da eğiterek gönüllü birlikler oluşturuyordu. Bu çeteler sivil halka saldırıyordu. Köylerde katliam yapıyorlardı" dedi. Hükümetin tehcir kararı aldıktan sonra, göç eden Ermeni kafilelere yönelik yapılan saldırılara da değinen Özdemir, bizzat Talat, Cemal ve Enver paşaların bu eylemleri en ağır şekilde cezalandırdığını belirtti. Bu eylemlere karışmış Türk askeri ve idari yönetiminde 67 kişinin idamla cezalandırıldığını söyleyen Özdemir, söz konusu yıllarda sadece Ermenilerin değil, Rumların ve Suriye'deki Arapların da zorunlu göçe tabi tutulduğunu anlattı.

Ermeniler hiçbir ilde çoğunluk değildi

Prof. Özdemir, o dönemler Ermenilerin en yoğun yaşadığı Muş da bile nüfusun yüzde 37'sini oluşturduğunu, diğer 6 ilde ise bu oranın çok daha düşük olduğuna dikkat çekti. Özdemir, "İngiliz arşivlerinden derlediğim önemli bilgiler var bu konuda. Ermeniler o zamanlar 'vilayeti sitte' denilen 6 ilde yaşıyordu. En fazla bulundukları yer Muş'ta nüfusun yüzde 37'sini oluşturuyorlardı. Bu oran diğer illerde yüzde 15 ile 20 arasındaydı. Zorunlu göç Suriye'ye gerçekleşiyor. Göç kararı alınmadan önce Ermeniler Muş, Bitlis, Tokat, Suşehri ve Samsun'da çatışmaya giriyorlar. Şubat 1915'e kadar Kars ve Ardahan'da 30 bin Türkü katlediyorlar. Ardından Maraş'ın Zeytun bölgesinde çatışmalar çıkıyor. Tehcir kararından önce de sonra da devam ediyor bu katliamlar. Ardından Van'da büyük bir katliam yapıyorlar. Bu katliam Ermeni kaynaklarında Dilman Muharebesi olarak geçiyor. Bu savaşta 25 Ermeni ölürken, 45'i yaralanıyor, Türklerden ise 700 şehit var. Ayrıca bu rakam Ermeni kaynaklarında 5 bin Türk olarak geçiyor. Ben bu rakamı abartılı bulduğum için en alt rakamı almayı uygun gördüm. Dilman'dan sonra Van şehri yakılıyor. O dönemler Van'da Ermeniler bir askeri yönetim kuruyorlar ve başlarında da Aram Manukyan adında biri var. Tüm bunlara rağmen hükümeti, hala tehcir kararı almış değildir" şeklinde konuştu.

Tehcir siyasi bir karar değildir

Tehcirin siyasi bir karar olmadığını savunan Prof. Özdemir, olayın savaş koşullarının ürünü olduğunu söyledi. Özdemir, "Tehcir hiçbir şekilde siyasi bir karar değildir, savaş koşullarının ürünüdür. Kaldı ki 1913'deki seçimlerde Ermeni Taşnak Partisi ile İttihat ve Terakki Partisi ittifak yapmıştır. Dışişleri Bakanı, Sayıştay Başkanı ve Nüfus idaresinin başındaki kişiler Ermenilerdir. Tehcir önceden planlanmış bir şey değildir" dedi. Ermenilerle tehcirden önce irili ufaklı 35 çatışmanın içerisine girildiğini ifade eden Özdemir, etnik yapı gereği güvenliği tehdit eder duruma geldiklerinin saptanması sonrası böyle bir kararın alındığını vurguladı.

İki taraf da salgında çok kurban verdi

Prof. Özdemir, söz konusu yıllar içinde ülkede büyük salgınlar yaşadığını kaydederek, 1. Dünya Savaşı yıllarında resmi verilere göre 440 bin askerin salgın hastalıktan hayatını kaybettiğini söyledi. Özdemir, "Sadece 3. Ordu'dan 120 asker salgın hastalık yüzünden hayatını kaybetti. Türk hekimleri bu hastalıkları tedavi edebilmek için kendilerini de denek olarak kullandı. Bu sırada sivil vatandaşlar da salgın hastalıklardan hayatını kaybetti. Bunların arasında Ermeniler de vardı. Ermeni akademisyenler, Türk askeri hekimlerini, Ermenileri aşılarda denek olarak kullandığı yönünde eleştirilerde bulunuyor. Bu aşıları Türk hekimleri kendi üzerlerinde denemişlerdir. İki subay da bu denemeler sırasında hayatını kaybetmiştir" dedi.

Çalışmalara hız vermeliyiz

Türkiye'yi yönetenlerin çok dikkatli olması gerektiğini belirten Özdemir, Ermenilerin bir takım yeni stratejiler geliştirdiğini dikkat çekerek şunları söyledi: "Bugün Türkiye'yi yönetenler hemen her şeyi planlamak zorundadır. Ermenilerin bu konudaki yeni stratejileriyle ilgili Kevok Bardakçıyan adındaki bir kişinin 'Anadolu'da yaşayan Ermeniler Türk ders kitaplarına örf ve adetleriyle girmelidir' diyerek kendilerine uyan Türk bilim adamlarıyla çalışmak istediklerini belirtiyor. Bu amaçlarından ilkini İstanbul'da gerçekleştirdiler, şimdi ülkenin diğer alanlarına yaymak istiyorlar. Özür dilemeyi kabul etmiyorlar. Türk bilim adamlarına yönelik dertleri var." Bilim adamlarının fazla konuşmaması gerektiğini de belirten, Özdemir, "Bunun yerine daha fazla araştırma yapmalıyız" diyerek sözlerini tamamlamadı. 

Kaynak: http://dunyasavasi.ttk.gov.tr/tr/ermeni-dosyasi/yazilar/1915-tartisilirken-gozden-kacirilanlar-prof-dr-hikmet-ozdemir-552.html

O zaman Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı olan Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in konferansı özet olarak bu kadar… Ancak bu sorun bu kadar değil. Bu konuya devam edeceğim…

Osman AYDOĞAN

Kehânet!

23 Nisan 2021


Sanıyoruz ki içinde yaşadığımız bu vatanın tapusu sonsuza kadar bizim!... Ve bu rehavetle de bir mirasyedi gibi bu ülkenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık yüz yıllık maddi ve manevi her türlü birikimini bilinçsizce, belki de kasıtlı olarak har vurup harman savuruyoruz ya…

Ben, hiç de öyle rahat olmayalım diyorum.. Bu düşüncemin nedenini de her zaman olduğu gibi yine tarihe giderek anlatayım istiyorum… Çünkü ne varsa ‘’Tarih Baba’’da var...

Fatih ve bir Bizans kâhini

Baştan söyleyeyim ben, kâhinlere, kehanete inanmam… Ancak tarihe sadık birisi olarak tarihte olanları belgesiyle anlatmak zorundayım..

Şöyle bir tarihi rivayet vardır: Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra, Bizans’ın ünlü bir kâhininin zindanda olduğunu öğrenir. Kâhini huzura çağırır, sorar: “Seni niye zindana kapattılar?” Kâhin, Kral Konstantin’in geleceği öğrenmek için kendisini çağırdığını, krala “Sonunuz yaklaştı, Bizans yıkılacak, Türklerin eline geçecek” demesi üzerine kralın kızdığını, kendisini zindana attırdığını söyler.


Fatih, “Bizans’ın sonunu görmüşsün, peki bizim geleceğimiz ne olacak” diye sorar. Kâhin, “Sizin sonunuz da Bizans’a benzeyecek” der. Fatih’in, “Nasıl olur, Anadolu’da birliği sağladık, Balkanlar elimize geçti, akıncılarımız Avrupa ortasında at oynatıyor” itirazı üzerine kâhin, “Sizi parça parça koparacaklar” öngörüsünde bulunur…

Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu parça parça koparılır… Sevr Antlaşması’yla son nokta konulacakken Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının çabası, özverisi ile bu süreç durdurulur… Geri kazanımlar başlar…

Fatih’in konuştuğu bu kâhin kimdir? Bu kâhini, tekrar dönmek üzere şimdilik burada bırakalım…

Bir Bizans tarihçisi: Laonikos Chalkokondyles

Çeşitli kaynaklarda 1423-1432 yılları arasında doğduğu ve 1480 ile 1490 yıllarında öldüğü ileri sürülen gerçek adı Nikolaos olan Atinalı bir tarihçi vardır: Laonikos Chalkokondyles. (Laonikos Halkokondilis)  Laonikos Chalkokondyles’in Bizans İmparatorluğu'nun son 150 yılını (1298–1463 dönemini) inceleyen ve Türkçe’ye “Tarihin Belgeleri” diye çevrilebilecek olan ‘’Apodiksis Istorion’’ isminde on ciltten oluşan bir tarih kitabı var… Ancak Chalkokondyles, Yunanca yazan diğer tarihçilerin aksine eserinin merkezine Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünü değil yükselen Osmanlı Devleti’nin tarihini alır. Bu yönüyle Chalkokondyles, bir Bizans tarihçisi olmaktan ziyade eserini Osmanlı idaresi altında Yunanca yazan bir Osmanlı tarihçisi olarak da kabul edilir. 


Laonikos Chalkokondyles’i bizim açımızdan ilginç yapan ise onun Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki öngörü ve kehanetleridir. Chalkokondyles’in bu kitabının bir bölümü "Türk  İmparatorluğu’nun yıkılışına dair kehanetler" ismini taşımaktadır. Araştırmacı yazar Aytunç Altındal da bu bölümü "Kehanetler Kitabı" (Destek Yayınları, 2018) adıyla Türkçe‘ye çevirir...

Chalkokondyles'in kitabının bizim için ilginç yapan Aytunç Altındal'ın çevirdiği ve kitap olarak da yayınladığı işte bu bölümüdür.

Chalkokondyles'in kehânetleri

Chalkokondyles, kitabında Osmanlı İmparatorluğuna, Türklere ve Türkiye Cumhuriyetine ait çok miktarda ve çok ilginç kehanetlerde bulunur. Bu kehanetlerden önemli olan belli başlıcaları şunlardır:

Laonikos Chalkokondyles’in kitabındaki öngörülere, kehanetlerine göre; İstanbul'u ele geçirecek olan padişahın adı ile teslim edecek olanın adı aynı olacaktır. Her ikisinin adı da "Mehmet'tir. Kehanet doğru çıkar. (1453 Fatih Sultan Mehmet ve Sultan Mehmed Vahdeddin, 1918 İstanbul’un işgali.)


Chalkokondyles’in kehanetine göre ‘’bir Tatar Hanı, Osmanlı’ya yardım etmeyecektir.’’ Kırım Hanı Murat Giray II. Viyana kuşatmasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile görüş ayrılığına düştüğü için Lehleri durdurmaz, kuşatma başarısız olur, yükselme devri sona erer.

Kitapta “Fatih Sultan Mehmet'ten sonraki 16. padişah döneminde Osmanlı Devleti içeriden çökmeye başlayacak ve padişahı kendi tabasından biri devirecektir” deniliyor. Fatih Sultan Mehmet'ten sonraki 16'ıncı padişah III. Ahmet'tir. 29 Eylül 1730'da Arnavut ve Hıristiyan asıllı yeniçeri Patrona Halil tarafından tahttan indirilip yok edilir ve Osmanlı'nın çöküşü de böyle başlar.

Kitapta, "üç kez üç yüz yıl ve bir de yirmilik tarihinde Osmanlı Devleti yok olacaktır’’ deniliyor. Gerçekten de Osmanlı üç kez üç yüz yıl (3X300=900) ve 20 yıl, yani 1920'de (TBMM kurulunca) Osmanlı Devleti yok oluyor.

Bununla da bitmiyor kehanetler.

Kehanetlerden biri Mustafa Kemal Atatürk'ü işaret ediyor. Kitapta. “Osmanlı'nın çöküş döneminde kendisi Hıristiyan topraklarında yetişen ama Müslüman olan bir prens ve başkomutan ortaya çıkacak. Ancak Hıristiyanlar tarafından hiç dikkate alınmayan bu başkomutan, Türk devletini yeniden kuracak ve Batı'ya yönlendirecektir” öngörüsü yapılıyor. Bu kişi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tür.

Kitapta ‘’Katolik Kilisesi ile İstanbul'daki Ortodoks Kilisesi kardeşçe kucaklaşacaklardır’’ diyor. Bu kucaklaşma, aynı ifadelerle Kasım 2006'da İstanbul’da gerçekleşiyor.

Kitapta kehanetler devam ediyor.

Kehanete göre, bu yeni kurulacak Türk İmparatorluğu'nun başına geçecek 11. kişinin adında 11 harf var. Çok ilginçtir ki, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ad ve soyadındaki harflerin toplamı da 11…

Ve kitapta “11. Prens döneminde yeni Türk devleti, büyük bir sarsıntı yaşayıp yıkılma noktasına gelecektir” öngörüsü var. Ayrıca “Hristiyan prensliklerin birleşmesi, bu yeni Türk imparatorluğunun sonunu getirecektir” kehaneti de var… Bu cümleden olarak burada da Hristiyan prensliklerin birleşmesinden kastedilen AB olduğu aşikârdır... Biraz aşırı bir yorum olacak ama bu birleşmenin (AB) yeni Türk imparatorluğunun sonunu getirecektir kehanetinden de anlamamız gereken Türkiye'nin AB'den uzaklaşması sonucu mu olacağı üzerinde de kafa yorulması gerekiyor…

Tabii kehanetlerin sonu yoktur. Kehanetler devam ediyor kitapta…

‘’Önce, Müslüman şeriatı artacaktır. Eğer yedinci seneye kadar kaldırılmazsa, on ikinci seneye kadar buranın hâkimi olacaktır. Sonra, Hristiyan silahlarıyla bir tutsaklık dönemi gelecektir.’’

Ve devam ediyor kehanet:

‘’İstanbul'un camileri ve Ayasofya üzerinde haçlar dikilecektir. Bu haçlar, saplanacağı yere silahlı ellerle saplanacaktır. Bu muhteşem şehrin yıkımı gelecektir. Yıkım, sadece orada yaşayanlar sevdiği dini değiştirirse duracak ve şehir lanetten kurtulacaktır. Yıkım adaletsizliklerin en kötülerinin gerçekleştiği bir dönemin ardından olacaktır. Tüm Doğu ülkeleri de Hıristiyanlarca fethedilecektir. Böylece, ölü yaşayan, soyulmuş ve felç olmuş bir yönetim sona erecektir.’’ Burada da ''yıkım adaletsizliklerin en kötülerinin gerçekleştiği bir dönemin ardından olacaktır'' kehaneti de ilgi çekicidir!

Evet, Laonikos Chalkokondyles’in rivayetleri, öngörüleri, kehanetleri -artık her ne dersek-  bu kadar…

Belki de kim bilir yazımın girişinde bahsettiğim Fatih’in konuştuğu kâhin ile Laonikos Chalkokondyles aynı kişidir…

Tabii ki bu kehanetlere ‘’deli saçması’’ der ve gülüp geçebiliriz. Ancak Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethine şahitlik etmiş daha öncesinde de II. Murat’a İstanbul kuşatmasını kaldırması için gönderilen ekipte yer almış Chalcondlyles'in çoğu sonradan gerçekleşmiş bu kehanetleri görmezden gelinir, yabana atılır gibi değildir…

İsterseniz gelin bu uçuk kehanetleri bir kenara bırakıp size bir kurgu romandan bahsedeyim.

Destina

Gazeteci, araştırmacı yazar Mine G. Kırıkkanat’ın ‘’Destina’’ (Literatür Yayıncılık, 2008) isimli bir kurgu romanı var. Mine G. Kırıkkanat, henüz yaşanmamış yakın bir geleceği anlattığı Destina romanı için şunları söyler: "Bu romanda yazılı her şey doğru, hiçbir şey gerçek değildir." Bu kurgu romana göre yakın bir gelecekte İstanbul ''Küresel Yönetişim'‘in idaresine geçer ve Türkler de göç ettikleri farklı ülkelerde asimilasyona uğrarlar. Böylece Haç ile Hilal‘in savaşı sona erer ve yerini Hıristiyanlığın mezhep çatışması alır…


Ama isterseniz bu kurguyu da bir kenara bırakıp tarihi bir gerçeğe dönelim:

Endülüs Emevi Devleti

Emevilerin yıkılmasından sonra, Endülüs’te (Güney İspanya) Endülüs Emevi Devleti 756’da kurulur ve 1492 yılına kadar 736 yıl süreyle İspanya'da varlığını sürdürür… Türklerin Anadolu’daki birliği Fatih’le sağlanır. Bu birliğin kuruluşunu 1450 yılı olarak alsak henüz birliğin kuruluşunun üzerinden bugüne 570 yıl geçmiş olacak ki henüz Endülüs Emevi Devleti’nin İspanya'daki yaşam süresi kadar bile değildir. Henüz Anadolu'da, Emevilerin İspanya'da bulundukları sürenin yaklaşık üçte ikisi kadarında varız...


Muhtemel ki Endülüs Emevileri İspanya’da sonsuza kadar yaşayacaklarına, var olacaklarına inanıyorlardı…

Günümüz ve geleceğimiz

Girişte bahsettiğim gibi sanıyoruz ki Anadolu’nun mülkiyeti sonuna kadar, sonsuza kadar bize ait. Etrafımızdaki ve uzaklardaki aç kurtların ve akbabaların varlığını, içine düştüğümüz çukuru, sığlığı, rehaveti, sefaleti, kutuplaşmayı, bölünmüşlüğü, girdabı, dağınıklığı görmezden geliyoruz…


Suriye’ye, Libya’ya… ABD’ye, AB’ye, Rusya’ya… Kanal İstanbul’a, Atatürk Havaalanına, Dolar’a, Euro’ya… Ekonomiye, MB’dan kayıp yüzlerce milyar dolarlara, hayat pahalılığına, işsizliğe, kapanan işyerlerine… Silahlanan cemaatlere, kayıp silahlara, kontrolsüz bir şekilde bol keseden dağıtılan silah ruhsatlarına, ekranlarda alenen ilan edilen ölüm listelerine… Hatip kürsülerinde en üst perdeden seslendirilen millet, illet, zillet, kin ve nefret söylemlerine, ötekileştirmelere, biz ve onlar ayrımına… Türkiye Cumhuriyeti’nin temelli olan Lozan ve Montrö antlaşmalarını tartışmaya açan söylemlere… Milli egemenliğin tecelli bulduğu TBMM’ni devre dışı bırakılıp ülkeyi tek adama mahkûm edilmesine… Yabancılara satılan vatan topraklarına… Balyoz ve Ergenekon kumpaslarıyla, FETÖ tezgâhlarıyla tarumar edilen orduya… En iyi bildikleri konuda açıklama yaptılar diye şerefiyle, haysiyetiyle yaşayan emekli amirallere yapılanlara… Askerliğin temeli olan doğruluk, dürüstlük, onur, gurur, şeref ve haysiyet vasıfları cezalandırılırcasına doğruyu söyledi, yalana aracı olmadı, dik durdu diye evi aranan, ifadeye çağrılan emekli generale, askerlere… Resmi arabası ile resmi üniforması ile sarığı ile cübbesi ile tekkeye giden amirale… Ordunun elindeki 30 yaşındaki savaş uçaklarına, 60 yaşındaki tanklarına… Eğitime, üniversitelere, kültür hayatına, okunmayan kitaplara, yetişmeyen insanlara, niteliksiz siyasetçilere…

Bu liste uzayabilir… Suni gündemlerden kurtulup, başınızı kaldırıp da bir etrafınıza bakarsanız eğer karanlığın sandığınızdan da çok daha karanlık, bir zifiri karanlık olduğunu göreceksiniz.

Bağnazlıktan, taassuptan, mezhep, etnisite ve kimlik kıskacından kurtulamaz isek; farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görmez isek; kimseyi ötekileştirmeden, nefret söylemini kullanmadan, sevgi dilini geliştirip, bilime yüzümüzü dönmez isek ve kendi içimizde ve komşularımızla hak, hukuk ve adaleti tesis edip barış içinde bir ve beraberce yaşayamazsak eğer… Korkarım ki; Bizans tarihçisinin yazdığı, Bizans kâhininin Fatih’e söylediği kehanetler ve Mine G. Kırıkkanat’ın kurgusu gerçek olacaktır… Endülüs Emevi Devletinin akıbetine biz de uğrayacağız demektir…  Eğer inanmıyorsanız gelin en eski Türk uygarlığı olduğu ve bu coğrafyada yaşadığı iddia edilen Etrüsklere ne olduğunu bir araştırın derim!...

Esas bekâ sorunu burada yatmaktadır. Ülkesi için kaygı duyanlara ve bu ülke yönetiminden sorumlu olanlara duyurulur... Zira içinde bulunduğumuz ve etrafımızdaki karanlık sandığınızdan da çok daha karanlıktır…

Ve tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savrulmaktadır...

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Geçme kapım önünden yüreğim yaralıdır

23 Nisan 2021


Bu sitemde ''sanat'' bölümünde çooook türkü anlattım. Bugün de bir Balkan türküsünü anlatayım.... Biliyorsunuz, her şeyi, ama her şeyi, türküleri bile tarihe bağlamasam olmaz! Öyleyse her zaman olduğu gibi önce kısa bir tariih turu... 

Osmanlının anayurdu Balkanlar ve bir fay hattı

Çoğumuz üzerinde düşünmemişizdir ama ''Anadolu'', Selçuklunun bir anayurdu iken ''Balkanlar'' da Osmanlının anayurdu idi. Bu nedenle Osmanlı tüm yatırımlarını, okullarını, medreselerini, camilerini, hanlarını, hamamlarını, yollarını ve üretim tesislerini hep Balkanlar'a yapmıştı. Anadolu’daki bütün eserler, köprü, yol, cami, medrese ne varsa hepsi Selçuklu eseridir. Başkenti Bursa'daki ve şehzadelerin eğitildiği Amasya ve Manisa’daki cami ve türbeler hariç Osmanlının Anadolu’da doğru dürüst bir tane dahi eserini bulamazsınız… Özellikle Osmanlı eğitim kurumlarının hemen hemen tamamı Balkanlarda idi...

İşte bu nedenledir ki, bu eğitim nedeniyledir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran neslin, sivil ve asker bürokrasisi ile sanat ve edebiyat camiasının nerdeyse hemen hemen tamamı Balkan kökenlidir... Osmanlı tarafından ihmal edilmiş, cahil bırakılmış Anadolu insanının bir kısmı ise kıskançlıktan mıdır nedir bu eğitimli Balkan kökenli insanları pek hazzetmezler... Bu kıskançlık ve hazzetmeme durumu, muhtemel, genlere kadar işlemiş olacak ki Osmanlı tarafından ihmal edilmiş, eğitilmemiş, cahil bırakılmış bu insanların torunlarına kadar da bir damar halinde, bir fay hattı halinde günümüze kadar da devam eder hale gelmiştir. Bakın günümüz Türkiyesi'nin sosyo-politik yapısına, bu durumu net bir şekilde görürsünüz! Bugün bir takım siyasilerin bahsettikleri, dile getirdikleri ''kin ve nefret'' söyleminin kökeni teee oralara kadar gider. Bu ''kin ve nefret'', Osmanlının has evladının anayurdundan Anadolu'ya getirdikleri bilime ve  aydınlığa karşıdır. Zira Galileo söylemişti zaten; ‘'Hiçbir kin, cahilin bilime duyduğu kinden daha büyük olamaz.’'

Neyse dönelim konumuza, konumuz Türkiye'nin sosyo-politik durumunun analizi değil, konu sosyologların konusu, zaten ben de konunun uzmanı değilim, konumuz tarih, kaldığımız yerden devam edelim...

Balkan Harbi’nde kaybedilen anayurt

Ve biz Balkan Harbi’nde anayurdumuzu kaybetmiştik... Nedense bu husus tarih öğretilerinde pek dile gelmez, getirilmez!…

Füruzan’ın ‘’Balkan Yolcusu’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) isimli güzel bir kitabı var. Füruzan bu kitabında eski Yugoslav topraklarında kalmış yaşlı bir nine ile sohbet eder… Yaşlı nineye sorar Füruzan; ‘’teyzem’’ der ‘’sen neden göç etmedin?’’ Yaşlı nine cevap verir; ‘’evladım'' der, ''bir vakitler burada bir umman vardı, o umman çekildi gitti. Bırak da bari buralarda o ummanın hatırası bu küçücük göletler kalsın.’’

Ninenin kastettiği o ummanın ne olduğunu anlıyorsunuz değil mi?

O umman o yataklardan çekilirken ne acılar çekilmiştir bilir misiniz?

İşte bu acılar hep Rumeli türkülerinde ses bulmuştur. Bu nedenle hep hüzünlüdür Rumeli türküleri, hep hazindir Rumeli türküleri, hep insanın yüreciğini sızlatır Rumeli türküleri…

Saba makamında bir Balkan türküsü: Mendilimin yeşili

Bugün size sadece bu Rumeli türkülerinin değil, dünyanın en hüzünlü, en hazin, en dokunaklı türküsünü anlatmak istiyorum...

‘’Saba’’ makamındadır bu türkü... İnsanın tüylerini diken diken eden ‘’Saba’’ makamından, tıpkı sabah ezanı gibi, tıpkı şafak vakti gibi, tıpkı seher rüzgârı gibi... Balkan türkülerinin aynı zamanda da en güzelidir bu türkü…

Seferberlik ilan edilmiştir, oğlan tam sevdiceğiyle evlenecekken silah altına alınır, kızımız oğlan gitmeden ona kenarında bir parça yeşil işlemesi olan mendilini verir. Ve gidiş o gidiştir. Oğlan bir daha da geri dönemez.

Sonra sonra, zihinlerden, yüreklerden, gönüllerden bir türkü ortaya çıkar; çaresiz dertlere düşenlerin türküsüdür bu türkü: ‘’Mendilimin yeşili’’... Bizler genellikle bu türkünün ilk iki kıtasını biliriz… Son iki kıta nedense hiçbir yerde de yer almaz. Bu türkünün sözlerinin tamamını yazımın sonunda veriyorum... Şöye başlardı türkü:

''Mendilimin yeşili
Ben kaybettim eşimi
Al bu mendil sende dursun
Sil gözünün yaşını

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare''

Bu türkü TRT kayıtlarına göre 02.11.1949 tarihinde Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.

Bu türküyü bizim zamanımızda uzun dalga 1648 m Ankara radyosundan Nezahet Bayram’dan dinlerdik... Nezahet Bayram kendi sesinden bu türküyü dinlerken bazen için için, bazen hıçkırık hıçkırık ağlarmış… Bu türküyü Nezahet Bayram’ın sesinden olan bağlantısını da yazımın sonunda veriyorum...

Balkan Harbi’ni neden kaybettik

Biz Balkan Harbi’nde anayurdumuz olan Balkanları neden kaybettik biliyor musunuz? Bu konuda Tüccarzâde İbrahim Hilmi’nin çok güzel bir kitabı var: ‘’Balkan Harbi'ni Niçin Kaybettik?’’ (İz Yayıncılık, 2017) Kitapta çok şeyler anlatılır. Ama özetle: Ordumuz kendi yönetimince hırpalandığı için kaybettik... Ordumuz kendi yönetimince aşağılandığı için kaybettik... Ordu kendi içinde mektepli alaylı diye bölündüğü için kaybettik... Orduya siyaset bulaştırıldığı için kaybettik... Ordu siyasete malzeme yapıldığı için kaybettik... Ordunun yeterli, modern silah ve teçhizatı olmadığı için kaybettik..


Eskilerin ''okula, camiye ve kışlaya asla siyaset sokmayın'' tenbihinin geri planını anlıyorsunuz değil mi? Allah göstermesin ki bir yüzyıl sonra Orta Asya bozkırlarından bir yerlerde yine bir başka Şehriyar; ''o zamanki siyasetçiler okula, camiye ve kışlaya siyaset soktukları için, dini ve orduyu siyasete alet ettikleri için, orduyu Balyoz ve Ergenekon kumpaslarıyla, FETÖ tezgâhlarıyla tarumar ettikleri için, orduyu her fırsatta aşağıladıkları için, orduyu 30 yıllık savaş uçaklarına, 60 yıllık tanklara mahkûm ettikleri için, bilime sırtlarını dönüp yeniden hurafenin peşine düştükleri için, milli egemenliğin tecelli bulduğu TBMM’ni devre dışı bırakıp ülkeyi tek adama mahkûm ettikleri için Balkanlardan sonra Anadolu'da da tutunamadık, anayurdumuz Anadolu'yu da kaybettik'' diye yazmaz inşallah! Allah korusun...

Geçme kapım önünden, benim yüreğim yaralıdır.

Osman AYDOĞAN

Nezahet Bayram: ''Mendilimin Yeşili''

https://www.youtube.com/watch?v=jQwJDCNkjbU

Aliye Mutlu’nun o billur sesi ile yorumu bir başka:
https://www.youtube.com/watch?v=1-b2NLQPz8A

2010 yılında Toronto'da kurulan ve Türkçe müzik yapan Kanadalı bir müzik grubu olan ‘’Minor Empire’’ tarafından yorumlanan ‘’Mendilimin yeşili’’ (‘’Minor Empire’’ adı Anadolu'nun tarihte kullanılan adlarından biri olan Küçük Asya (Asia Minor) ve Türk müziğinde sık kullanılan minör akorlardan esinlenerek oluşturulmuştur.):
https://www.youtube.com/watch?v=gGu4dtxAkhc

Mendilimin yeşili

Mendilimin yeşili

Ben kaybettim eşimi
Al bu mendil sende dursun
Sil gözünün yaşını

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare

Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Mendilim benek benek

Ortası çarkıfelek
Yazı beraber geçirdik
Kışın ayırdı felek

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare

Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Mendilim turalıdır

Sevdiğim buralıdır
Geçme kapım önünden
Yüreğim yaralıdır

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare

Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Ana dersen ana yok

Baba dersen baba yok
Gurbet elde hasta düştüm
Bir yudum su veren yok

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare

Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare



23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

23 Nisan 2021

23 Nisan 1920, Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk halkının egemenliğini ilân ettiği tarihtir…

Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan 1924'te 23 Nisan gününü ‘'23 Nisan Milli Bayramı’’’' olarak kutlanmasına karar verir. Bu tarihten beş yıl sonra da 23 Nisan 1929 tarihinde de Mustafa Kemal Atatürk bu bayramı çocuklara armağan eder. 1929 yılında 23 Nisan, ilk defa ‘’23 Nisan Çocuk Bayramı’’ olarak kutlanmaya başlanır… 23 Nisan’da çocukların resmî makamlara kabul etme geleneği de Mustafa Kemal Atatürk’ün 1933 yılında bu bayramda çocukları makamına kabul etmesiyle başlar… 1980 döneminde ise Millî Güvenlik Konseyi, bu bayrama "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" adını verir… O günden beridir de 23 Nisan bu adla kutlanır.

Bugün, Türk milletinin iradesini temsil eden TBMM’nin açılışının 101’ünci yılıdır…

Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu; Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildiğinde, bu işgale karşı yapılan Kurtuluş Savaşı 23 Nisan 1920 tarihinde açılan Büyük Millet Meclisi tarafından yapılmıştır. Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan devrimler de yine bu Meclis çatışı altında yapılmıştır. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet, yine bu Meclis çatısı altında ilan edilmiştir. Türkiye Cumhuriyetini dünyaya kabul ettiren Lozan Antlaşmasını 23 Ağustos 1923 tarihinde, boğazların egemenliğini Türkiye’ye veren Montrö Sözleşmesini 31 Temmuz 1936 tarihinde yine bu Meclis onaylamıştır. Cumhuriyet'in demokrasi ile taçlanması yine bu Meclis çatısı altında olmuştur... 

Türk milletinin iradesini temsil eden TBMM, Türkiye Cumhuriyetinin varlık sebebidir, temelidir, ana direğidir, bel kemiğidir, çatısıdır...

Bugün için Türkiye Cumhuriyetine karşı en büyük tehlike, tehdit ve bekâ sorunu; Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet devrimlerini yürüten, Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıran, Türkiye Cumhuriyetinin temeli, belkemiği, ana direği ve çatısı olan TBMM’nin ve parlamenter demokrasinin; işlevini, önemini ve ağırlığını yitirerek aşındırılması, erozyona uğratılması ve rafa kaldırılmasıdır… Türkiye Cumhuriyetinin ve açılışının 101. yılında TBMM'nin önündeki en büyük tehdit, tehlike ve bekâ sorunu budur... Böyle bir tehlikenin varlığını ve sonuçlarını daha önce sitemde II. Dünya savaşı öncesindeki İtalya ve Almanya örneğini vererek anlatmıştım.

101 yıl önce, 23 Nisan 1920’de TBMM’ni açan ve bu Meclis'in çatısı altında Kurtuluş Savaşını yürüten ve Cumhuriyet devrimlerini gerçekleştiren başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm vekilleri ve emeği geçenleri rahmet, minnet ve hürmetle anıyorum…

1920’de o muazzam adımı atanları alkışlamak ve o günü artan bir coşku ile bayram olarak kutlamak boynumuzun borcudur…

Bu bayramın adı da ''23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı''dır... 

Bu bayramın anlamı Türk milletinin iradesini temsil eden, Türkiye Cumhuriyetinin varlık sebebi, temeli, ana direği, bel kemiği ve çatısı olan TBMM’nin üstünde hiçbir güç ve kuvvetin bulunmadığıdır…

Yaşasın 23 Nisan… Yaşasın TBMM!

Bu anlamlı bayram kutlu olsun!

Osman AYDOĞAN

‘’Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!’’

Mustafa Kemal Atatürk, 19 Ekim 1922 tarihinde, Bursa’da kendisini karşılayan çocuklara böyle seslenir. 

 




BMC


21 Nisan 2021

İki gün önce Tosyalı Holding'in, Ethem Sancak'ın Katar ortaklığı olan BMC'deki yüzde 25 oranındaki hissesinin alımı için görüşmeler yaptığı haberi basına yansıyor… Bu haber bana sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı, 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosunu hatırlatıyor:

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Peki, mazi benim kalbimde neden bir yaradır? Bunu açmak için kısa bir yakın tarih turu yapmam gerekiyor…

British Motor Corporation

BMC, 1964 yılında  British Motor Corporation (Britanya Motor Kuruluşu) adı altında %74 yerli sermaye ve yerli bir ortakla İzmir'de kuruluyor. Fabrikanın açılışına İngiltere Kraliçesi de geliyor…

BMC, İlk yıllarında Austin ve Morris markalı ticari araçları üreterek işe başlıyor. BMC, 1966 yılından itibaren kamyon, kamyonet, traktör ve motor üretmeye başlıyor...

BMC, 1976 yılında, Türkiye'de ilk dizel motor üretimini ve benzinli motorların dizel adaptasyonunu gerçekleştiriyor. BMC, motorlu araçların yanı sıra, endüstriyel motorları, jeneratörleri, deniz motorlarını ve askerî amaçlı ürünleri de üretmeye başlıyor. Yine bu yıllarda, ‘’Leyland’’ serisine ait ilk hafif ticari araç olan ‘’Leyland 30’’ kamyoneti piyasaya sunuyor. 1983 yılında Volvo Truck Corporation ile ortaklık kuran BMC, Türkiye'nin ilk turbo motorlu ticari araçları olan ‘’Yavuz’’ serisini üretiyor. 1985 yılında anlaşma yaptığı Cummins Engine Company ile Cummins motorlu ‘’Fatih’’ serisi kamyonları üretmeye başlıyor…

Yüzde yüz yerli ve milli BMC

1989 yılında şirketin bütün hisseleri Çukurova Holding tarafından satın alınıyor. Böylece BMC'nin başlangıçta %74 olan yerli sermaye oranı 1989 yılında %100 yerli sermayeye ulaşmış oluyor. Bu şu anlama geliyor: Artık Türkiye’nin motorlu araç üreten ve geliştiren %100 yerli bir şirketi vardır.

BMC, 1990 yılında ünlü İtalyan tasarım kuruluşu Pininfarina ile iş birliği anlaşması imzalayarak, altı yıl süren yoğun çalışma ve 120 milyon ABD Doları'nı aşan yatırımın sonucunda, 1996 yılının Haziran ayında sınai ve ticari mülkiyeti BMC'ye ait olan ‘’Profesyonel'i üreterek piyasaya sürüyor…

Böylece BMC 2,8 tondan 40 tona kadar yük ve yolcu taşımacılığının tüm sınıflarında özel araç üretimi yapan Türkiye'nin tek Dünyanın ise dört üreticisinden birisi haline geliyor…

Ayrıca BMC fabrikaları bünyesinde, müşteri isteğine göre 6 ay gibi kısa bir sürede araç tasarlayıp üretebilen bir firma haline geliyor.

BMC, 2004 yılında 40 milyon dolarlık yatırımla tüm mühendislik çalışmaları BMC’ye ait, 74 mühendis ve 159 teknik elemanın 5 yıl süren zorlu çalışmasının ürünü olan, üstün teknolojisi ve modern tasarımıyla hafif ticari araç pazarında yepyeni bir sayfa açan, farklı sektörlerin her tür ihtiyacını karşılayabilecek vanlar, kombiler, kombi vanlar, minibüsler ve kamyonetlerden oluşan 19 modeli olan ‘’Megastar’’ı yaratıyor…  

BMC, Türkiye’de bazı ilklerin de sahibi oluyor: BMC; Türkiye’deki yerli ve milli olarak ilk dökümhane, ilk dizel motor üretimi, ilk çıraklık eğitim merkezi, ilk turbo motorlu araç, ilk yerli hafif ticari araç, ilk çevreye duyarlı doğal gazlı otobüs, ilk tam alçak tabanlı otobüs ve ilk yerli taktik tekerlekli zırhlı araç üretimi gibi sektöre yön veren ilkleri gerçekleştiriyor...

Hiçbir başarı cezasız bırakılmıyor!

Ancak burası Türkiye’dir ve hiçbir başarı cezasız bırakılmıyor…

18 Mayıs 2013 tarihinde Çukurova Holdinginin en büyük hissedarı olan Mehmet Emin Karamehmet'in, Cavit Çağlar ile İnterbank ile ilgili kredi ilişkilerinden kaynaklanan 440 milyon dolar borçtan kalan 75 milyon doların ödenmemesi nedeniyle TMSF tarafından holdingin Skyturk 360, Show TV, Akşam Gazetesi ve BMC şirketlerine el konuluyor. Hâlbuki Türkiye’nin ilk yerli ve milli motorunu da üretebilen ticari araç şirketi olan, TSK’ne Kirpi gibi zırhlı taktik tekerlekli ve diğer askerî araçları ve kamu birimlerine ve belediyelere ihtiyacı olan araçları üretip satan, yani pazarı hazır olan BMC’nin 75 milyon doları bulan borcu ödeme gücü bulunuyor. Ancak buna fırsat tanınmıyor…

BMC, 30 Nisan 2014 tarihinde TMSF tarafından yapılan ihalede tek katılımcı olarak teklif veren iş adamı Ethem Sancak'a ait olan "Es Mali Yatırım ve Danışmanlık AŞ"ne 200 milyon Dolar’a (o zamanki TL karşılığı 751 milyon TL’ye) satılıyor. Etik olan, ihalede tek katılımcı olması nedeniyle satılan şirketin değerini bulması için ihalenin tekrarlanmasıdır. Ancak zaten maksat da şirketin değerini bulması değildir. BMC, 751 milyon TL’ye satıldığında şirketin sadece arsa değeri 1.5 milyar TL’yi buluyor…  

Rekabet Kurumu 21 Mayıs 2014 tarihinde internet sitesinden yaptığı açıklamayla BMC'nin Es Mali Yatırım ve Danışmanlık AŞ.'ne devredilmesi işlemine izin verilmesinde sakınca bulunmadığını duyuruyor.

Üç ay içerisinde alınıp satılanlar

Ethem Sancak, BMC’yi aldıktan hemen üç ay sonra BMC’nin % 25 hissesini 100 milyon Dolara Öztreyler Şirketine, % 49.9 hissesini de 300 milyon Dolara Katar Ordusuna satıyor.

Katar'ın BMC'ye ortak olması ihale yoluyla değil, Es Mali Yatırım ve Danışmanlık AŞ’ne ortak olmasıyla gerçekleşiyor. Haziran 2014’de Es Mali Yatırım ve Danışmanlık AŞ’nin sermayesinin yüzde 191 artırıyor. Bu artırımda Katar Silahlı Kuvvetleri Endüstri Komitesi %49.9 pay ile iştirak ediyor. Böylelikle Katar'ın Es Mali Yatırım ve Danışmanlık AŞ’ndeki ve BMC'deki payı yüzde 49.9 oluyor… Hemen ardından Ticaret Sicil Gazetesi'nde şirketin yönetim kuruluna yedi Katar vatandaşı atandığı yazıyor…

Yani Ethem Sancak 2014 yılı Nisan ayında %100’nü 200 milyon dolara satın aldığı BMC’nin %75’ini, BMC’yi satın aldıktan sadece üç ay sonra, 2014 yılı Haziran ayında 400 milyon dolara satıyor.

Yüzde 49.9’u Katar’ın olan BMC’ye verilenler

2015 yılında Sakarya Karasu'da 2.2 milyon metrekarelik arazi, bu arazi üzerinde savunma sanayi ürünleri, tren ekipmanı üretimi yapması için BMC’ye tahsis ediliyor…

Bu sırada BMC, Otokar'ın 2009'da prototip üretimi ihalesini aldığı, 2012-2014 arasında 5 prototipini ürettiği Altay Tankı'yla ilgilenmeye başlıyor. Yapılan seri üretim ihalesine Otokar ile beraber BMC ve FNSS de giriyor. SSB, bu ihalede Otokar'ın teklifini yüksek bulduğunu gerekçe göstererek süreci iptal ediyor. SSB, Nisan 2018'de yeniden seri üretim ihalesine çıkıyor. BMC o ihalede sürpriz bir şekilde Otokar ve FNSS'i geride bırakarak Altay Tankı seri üretimi için SSB ile sözleşme imzalıyor.

BMC, SSB’den Nisan 2018’de Altay Tankı’nın seri üretim ihalesini aldıktan hemen sonra Mayıs 2018'de Cumhurbaşkanlığı kararı ile BMC’ye karşılığı 1,4 milyar TL'yi bulan süper teşvikler veriliyor… Bir yıl sonra da Cumhurbaşkanlığı kararı ile 31 Aralık 2019 tarihine kadar devir işlemleri tamamlanmak üzere Arifiye Tank-Palet Fabrikası 25 yıllığına BMC'ye kiralanıyor.

SSB’de değerlendirmeler yapılırken O zamanki Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli 11 Ocak 2018 tarihinde şu açıklamayı yapıyor: “Teklifler verildi. Şu anda değerlendirilmesi yapılıyor. Birçok kriter var. O çerçevede en uygun teklifi kim vermişse ihaleyi o alacak. Öyle herhangi bir kişinin, grubun dışlanması diye bir şey söz konusu olamaz. Bunlar zaten açık yapılıyor, tankın seri üretimine 2019 yılının sonu, 2020’nin başında geçeceğiz.” 

SSB tarafından yayımlanan 2017-2021 yılı stratejik planında, ilk 15 ALTAY ana muharebe tankının 2020 yılında hizmete gireceği, 2021’de ise 20 tankın teslim edileceği bilgisi yer alıyor.

Bu işlemler yapılırken 2016’da İSO 500 listesine 137. sıradan giren BMC, 2017’de 79., 2018’de 61., 2019’da 51. sıraya ulaşıyor. Şirketin 2016 yılında 783 milyon TL olan cirosu, 2018’de 2 milyar 676 milyon TL’ye, 2019’da 3 milyar 386 milyon TL’ye yükseliyor…  

İki gün önce ajanslara bir haber düşüyor… Ajanslar çelik üreticisi Tosyalı Holding'in, BMC’nin yüzde 25'ini kontrol eden işadamı Ethem Sancak ile hisseleri satın almak için masaya oturduğunu yazıyor…

Tosyalı Holding'in, Ethem Sancak'ın BMC'deki yüzde 25 oranındaki hissesinin alımı gerçekleşirse Ethem Sancak tamamen BMC’den çekilmiş oluyor… Böylece Ethem Sancak BMC’deki aracılık misyonu tamamlamış oluyor. Böylece BMC; ortakları %49.9 Katar, %25 Öztreyler Şirketi ve %25.1 Tosyalı Holdingin olan bir şirkete dönüşüyor…

Tosyalı Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı’dır. Fuat Tosyalı, halen Tosyalı Holding bünyesindeki görevinin yanı sıra; Türkiye Cumhuriyeti Varlık Fonu Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Çelik Üreticileri Derneği (TÇÜD) Yönetim Kurulu Başkanlığı, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) İcra Kurulu Üyeliği yapıyor. Fuat Tosyalı aynı zamanda Türkiye-Cezayir İş Konseyi Başkanlığı görevini de yürütüyor…

Olmayan tanklar

İşte böyle; ajanslarda Sancak’ın, %49 Katar ortaklığı BMC’deki hisselerinin Tosyalı Holding’e devrederek BMC’den çıkacağı haberi yer alıyor. Ancak sözleşme gereği TSK'ya 2019 sonu veya 2020 başında teslim edilmesi gerekirken hala bir tanesi bile teslim edilmeyen tanklardan kimsecikler bahsetmiyor…

M1 Abrams ABD tankını ABD milli şirketi Chrysler Defense firması tasarlayıp ABD milli şirketi General Dynamics Corp. üretiyor. Leopar Alman tankını Alam milli şirketi Kraus-Maffei üretiyor. Leclerc Fransız tankını Fransız milli firması Nexter üretiyor. Challenger İngiliz tankını, İngiliz milli firması Alvis Vickers, BAE Systems üretiyor. T-84 Ukrayna tankını Ukrayna milli şirketi Malyshev Factory üretiyor. T-14 Armata Rus tankını Rus milli şirketi Uralvagonzavod üretiyor. K2 Black Panther Güney Kore tankını Güney Kore milli şirketi Hyundai-Kia Automotive Group şirketinin bünyesinde bulunan ROTEM üretiyor. Merkeva İsrail tankını İsrail milli şirketi MANTAK, IDF Ordnance üretiyor. Bu liste uzar da uzar. İstisnası yoktur. Pardon, unutmuşum. Bu listenin tek bir istisnası vardır: Türkiye’nin milli tankı olan Altay Tankı’nı üretmesi görevini %49.9 hissesi Arap Katar şirketinin olan BMC'ye veriliyor...  

Mazi kalbimde bir yaradır

1989 yılından beri, ürün tasarım, geliştirme ve mühendislik çalışmalarını dışa bağımlı olmadan sürdüren, %100 milli ve yerli ilk ve tek Türk otomotiv kuruluşu olan BMC, artık 2014 yılından beri  %49.9’u yabacı olan bir şirkettir. Hani şimdilerde Türkiye’nin ilk yerli ve milli TOGG diye bir otomobili üretmeye çalışıyorlar ya. Biz elimizdeki %100 yerli ve milli bir otomotiv şirketini Arap Katar’a altın tepside sunuyoruz. Bir de üstelik ondan bize tank yapmasını bekliyoruz… Godot'yu beklesek daha iyi sanki...

BMC, bir milli şirket olarak öylesine benimseniyordu ki Şanlıurfa’nın Ceylanpınar İlçesi’nde kamyon sürücüsü Mehmet Yıldız isimli bir vatandaş, yıllarca hayalini kurup alamadığı BMC kamyonun markasını kızına ad olarak veriyor. Şimdi merhum Mehmet Yıldız kızı doğduğunda nüfus müdürüne kızının ad olarak ‘’BMC’’ adını vermek istediğini söylüyor... Ancak nüfus müdürü, kızın nüfus kâğıdına BMC yerine ‘’Bemece’’ diye yazıyor... (Hürriyet Gazetesi 16.11.2004)

Sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı, 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosunu neden hatırladığımı anlıyorsunuz değil mi?

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Osman AYDOĞAN


Beyoğlu Hüseyin Ağa Cami

20 Nisan 2021

Ramazan ayı vesilesiyle İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazacağımı ifade etmiş ve bu kapsamda da dün Bursa Ulu Cami’sini anlatmıştım... Bu yazımda da İstanbul Beyoğlu'nda yer alan ''Hüseyin Ağa Cami''sini anlatacağım... Bu cami halk arasında daha çok ‘’Ağa Cami’’ olarak tanınır, bilinir…

Ağa Cami'sini anlatmadan önce İstanbul camileri için yazılan şiirlerden kısaca bahsetmek istiyorum... Çünkü Türk şiirinde camiler büyük yer tutar. Özellikle İstanbul camileri. 

Türk şiirinde İstanbul camileri

Türk şiirinde İstanbul camilerinin önemli bir yeri vardır. Bunların en başında Yahya Kemal’in ''Süleymaniye'de Bayram Sabahı'' isimli şiiri gelir. Yahya Kemal şiirine şöyle başlardı:

‘’Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede

 Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de’’

(Mehâbet: Büyüklük, ululuk, yücelik)

Mehmet Akif de ''Fatih Kürsüsü'nde'' şiiriyle Fatih Cami'nin ihtişamını, caminin cemaatini ve Osmanlının son halini anlatır. Şiirin sonlarında da Osmanlıyı diğer milletlerle mukayese eder. Âkif şiirinde diğer milletlerden şöyle bahseder:

‘’Heriflerin, hani dünya kadar bedayii var:

Ulumu var, edebiyyati var, sanayii var.’’

(Bedayii: Eşi ve benzeri olmıyan güzel, mükemmel ve yeni şeyler. Ulum; İlmin çoğulu)

Rıza Tevfik, Divan tarzında hece ile Üsküdar Mihrimah Sultan Cami için yazdığı ''Harap Mabet'' adlı kendisine seslendiği ve ‘’Vardım eşiğine yüzümü sürdüm’’ diye başladığı şiirini şöyle bitirirdi: ’’Hey Rıza! Secdeye baş koy da inle…’’

Ve Nâzım Hikmet’in Beyoğlu’ndaki ‘’Ağa Cami’’ için yazdığı ve kimseciklerin pek bilmediği bir şiiri var. Zaten bu yazımın amacı da bu şiiri ve bu şiir vasıtasyla ''Ağa Cami''ni tanıtmaktı. Bu nedenle de bu noktaya gelmek için Türk şiirindeki İstanbul camilerinden bahsettim...

Bu nedenle de önce Nâzım Hikmet'in bu şiirin tamamını veriyorum... Ancak bahsettiğim diğer şiirleri de bulup okumanızı isterim...

Ağa Cami

Havsalam almıyordu bu hazîn halî önce

Ah, ey zavallı camî, senî böyle görünce

Dertlî bîr çocuk gîbî îmanıma bağlandım;

Allah’ımın îsmînî daha çok candan andım.

Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!

Böyle sokaklarda kî, anası can verîrken,

îşıklı kahvelerde kendî öz evladı var…

Böyle sokaklarda kî, çamurlu kaldırımlar,

En kîrlenmîş bayrağın taşıyor gölgesînî,

Üstünde orospular yükseltîyor sesînî.

Burda bütün gözlerî bîr sîyah el bağlıyor,

Yalnız senîn göğsünde büyük ruhun ağlıyor.

Kendî elemîm gîbî anlıyorum ben bunu,

Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu

Bu îmansız muhîtte öyle yalnızsın kî sen

Bîr tesellî bulurdun ruhumu görebîlsen!

Ey bu camînîn ruhu: Bîze mucîze göster

Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer

Bîr gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,

Baştan başa tutuşsun göklerîn yangınıyla!

("İlk Şiirler", Yapı Kredi Yayınları, 8. Kitap, s. 117)

Bu şiiri Nâzım Hikmet 1921'de Mütareke yıllarında, Mütarekenin ve İstanbul’un işgalinin verdiği hüzünle yazar.  Şiir ilk kez, 21 Mart 1921'de "Anadolu'da Yeni Gün" adlı yayında çıkar.

Mevlevî Nâzım Hikmet

Ağa Cami’ni anlatmadan önce Nâzım Hikmet’in böylesine bir şiiri nasıl yazdığını anlatmak istiyorum… Ama en önce de Nâzım’ın bir Mevlevî olduğunu söylemek istiyorum…

1902 yılında Selanik’te doğan Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Bey ile Celile Hanımın evlilik hayatları uzun sürmez. Çift, Nâzım ve Samiye adında iki çocukları olduktan sonra ayrılırlar. Celile Hanım resim tahsil etmek için Paris’e gider. Çocuklar dedeleri Nâzım Paşa’nın evine sığınırlar. Nâzım Hikmet, hemen hemen bütün çocukluğunu Nâzım Paşa’nın evinde geçirir. Bu yüzden hayatında dedesinin önemli bir yeri vardır.

Dede Nâzım Paşa şairdir ve şiirlerini aruz vezninde yazmaktadır. Ne var ki Nâzım Hikmet zamanın çocuğudur. Günün genç şairleri ise yalnız hece vezniyle şiir yazmaktadırlar. Ziya Gökalp’in 1910'da Selanik’te ‘’Genç Kalemler’’ ile açtığı akım bütün şair ve aydınları sarıvermiştir. Nâzım da bu akımdan etkilenerek ilk şiirlerini hece vezninde yazar.

Nâzım, kendisi için şöyle der: “ ...Şair bir büyük babanın torunuydum. Anam Fransızcayı çok iyi bilirdi, ama Osmanlıcayı bilmezdi. Benim gibi... Büyük babam, Mevlevî Nâzım Paşa şairdi, anam Lamartin’e bayılırdı. Evimizde şiir baş köşeydi...”

1920’ye kadar olan hayatında ‘’Milli Edebiyat’’ akımının tesirlerinde kalan ve tema olarak vatan, Mevlânâ, sevgi konularını işleyen Nâzım’ın gençliğinde yazdığı şiirleri pek fazla kişi bilmez.

Nâzım Hikmet Ran’ın yanında büyüdüğü dedesi Nâzım Paşa Mevlevî tarikatına bağlı dindar bir adamdır. Konya valiliğinde bulunduğu sıralarda Nâzım da orada yaşamaktadır. Paşa’nın evinde toplantılar düzenlenir, Mesnevi okunur, tasavvufi sohbetler yapılır. Nâzım da bu toplantılarda bulunur, gördükleri ve duydukları ona çok tesir eder. 

Çocuk Nâzım, özellikle Mevlevîhane’ye gidip Mevlevîlerin zikir ve mukabele-i şeriflerini seyretmeye bayılır. Başlarında uzun külahları, sırtlarında tennureleri ile semazenlerin dönüşleri ve musiki çok etkileyicidir. Nâzım’ın bu ortamda Mevlevî tarikatından etkilenmemesi mümkün değildir. Nâzım’ın aşağıdaki şiiri bu etkiyi çok güzel gösterir:

‘’Sararken alnımı yokluğun tacı

Gönülden silindi neşeyle acı.
Kalbe muhabbette buldum ilacı,
Ben de müridinim işte, Mevlânâ.

Ebede set çeken zulmeti deldim

Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalbten temizlendim, huzura geldim,
Ben de müridinim, işte Mevlânâ.’’

Bu şiirin hikâyesini ise Vâlâ Nureddin “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” (İlke Kitap, 2011) adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde anlatır…

Nâzım Hikmet’in 1920 tarihine kadar yazdığı şiirlerde bu dini hassasiyet görülür. (*) İşte Beyoğlu’ndaki Ağa Cami şiiri de bunlara bir örnektir. 

Şimdi de gelelim Ağa Cami’ne…

Ağa Cami

Halen Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Ağa Cami, Galatasaray ağası olan Şeyhülharem Hüseyin Efendi tarafından 1594 (bazı kaynaklarda 1597 diye geçer) yılında yaptırılmıştır. Hadika’nın yazma nüshalarının birinde, adı Emin Bey Cami olarak da geçer. 1597 yılında yapılan ilk cami kubbeli imiş, günümüzde ise düz çatılıdır. Cami’nin mihrabı, duvarları ve minaresi ilk yapıdan kalmıştır. İçeride dört kalın kare prizma ayak, baskılı çatıyı tutar.

Kıble duvarında ve yan duvarlarda, dörderden iki sıra pencere yer alır. Kemerli pencereler renkli camlarla tezyin edilmiştir. Duvarlar yakın zamanlardaki onarımdan sonra belli bir yüksekliğe kadar Kütahya çinisiyle yenilenmiştir. İç avluları yeşil-mavi Kütahya çinileriyle süslüdür. Tavan ve tonozlar ise renkli kalem işleriyle bezenmiştir. Cami içindeki hatlar, son büyük hattatlarımızdan İsmail Hakkı Altunbezer’e aittir. Yapının minberi ve kürsüsü ahşaptandır. İstiklal Caddesi tarafından avluya girildiğinde sağ tarafta mihrap hizasında, çimenlerin arasında iki tane mezar taşı vardır. Bunlardan biri caminin banisi, Galatasaray'ın kapı ağalarından Hüseyin Ağa'ya, diğeri de Davut Ağa'a aittir…

Caminin avlusunda, Mimar Sinan’ın eseri olan bir şadırvan bulunur. Bu şadırvan Kasımpaşa Sinan Paşa Cami’nden buraya nakledilmiştir. Tek şerefeli minaresi caminin sağ tarafında yükselir. Dönemlerin Beyoğlu’sunda oturan İstanbul beyefendilerinin ve hanımefendilerinin uğrayabileceği Ağa Cami çok kez hasar görür. Daha önce avlu kapısı üzerinde duran tuğralı, sekiz satırlık kitabesinden, 1800’de, 1864’de ve daha sonraki yıllarda yapıda oluşan hasarların, bizzat Sultan II. Mahmut tarafından 1834 tarihinde tamir ettirildiği bilinmektedir. Son zamanlarda bir kez daha yanar ve Suzan Hanım isminde bir hayırseverin çabalarıyla tamir edilir… Uzun yıllar bakımsız kalan Ağa Cami, üçüncü ve son tamiratını 1938 yılında görür. Ancak o son tamirata kadar epey bir harap haldedir ki Nâzım Hikmet’in şiiri de zaten o haraplıktan yola çıkıyor.

Ancak Ağa Cami’nin bu harap vaziyeti bakımsızlığındandır. Aslında Ağa Cami yapıldığı gibi, aradan geçen dört yüzyıla, geçirdiği yangınlara rağmen sapasağlam, dimdik ayakta kalır... Ta ki birileri, 2008 yılında, Ağa Cami’nin temelini, duvarlarını, taşlarını çatlatana kadar….

Bu noktada, Ağa Cami'nin başına gelenleri anlatmadan, bir ara verip yine Beyoğlu’ndaki şimdi olmayan bir başka camiden bahsedeyim...

Satılan Taksim Camisi

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı yıllarında para bulabilmek için ülke içindeki kaynaklara yönelerek İstanbul’daki bazı gayrimenkulleri satışa çıkarır. (Tıpkı şimdi para bulmak için Araplara, Katar’a satılan vatan toprakları, milli şirketler gibi) Taksim Kışlası ve Talimhane Meydan’ı da satışa çıkarılan gayrimenkuller arasındadır. Talimhane ve Kışla, Şubat 1913 tarihinde 500 bin liraya Fransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılır. Ancak o Taksim Kışlası içinde Mehmetçiğin ibadeti için bir de cami vardır. 1913 yılındaki satış sözleşmesine kışlanın içindeki “bu caminin korunması” hükmü koydurulur. Sözleşmeye göre Taksim Camisi ibadete açık olacaktır.

Ancak çok geçmeden I. Dünya Savaşı çıkınca Taksim Kışlası’nı satın alan Fransız şirket İstanbul’u terk eder. I. Dünya Savaşı’ndan sonraki işgal sürecinde (Mütareke döneminde) Fransız şirket yetkilileri İstanbul’a geri dönerler. Ancak Fransız şirket bu sefer kışla içindeki Taksim Camisi’ni de satın almak ister. Daha önceki hükümetlerin ve Padişah Mehmet Reşat’ın özellikle satmadığı Taksim Camisi’ni Padişah Vahdettin, İstanbul Hükümeti’nin Maliye Nezareti Vekili Tevfik Bey imzasıyla Fransız şirkete 23 Ağustos 1922 tarihinde 7000 lira bedelle satılır. (Atilla Oral, ‘’Charles Harington, ‘Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u’ ‘’, Demkar Yayınevi, 2013, s. 352)

Beyoğlu Hüseyin Ağa Camisi’nin satışa çıkarılması

İşgal yıllarında İstanbul Hükümeti ve Padişah Vahdettin, Beyoğlu’nun göbeğindeki bu tarihi Ağa Cami’ni de arsası için Taksim Cami gibi satmaya kalkar. Ancak cami mütevellisinin muhalefeti yüzünden bu satış gerçekleşmez. (Oral, age, s. 354)

Bu sırada Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı kazanması ve İstanbul’un, işbirlikçi İstanbul Hükümeti’nden ve işgalcilerden kurtarılması sayesinde Ağa Cami de satılıp yok edilmekten, muhtemel bir kilise olmaktan son anda kurtulur…

Ağa Cami; aradan geçen dört yüzyıla, işgal yıllarına, işgal yıllarında satılıp, yıkılıp, arsa olarak kullanılmkatan son anda kurtulmasına rağmen hep dimdik ayakta kalır. Ta ki, bahsettiğim gibi birileri, 2008 yılında, Ağa Cami’nin temelini, duvarlarını, taşlarını çatlatana kadar…

Ağa Cami'nin çatlayan temelleri, duvarları

Beyoğlu İstiklal Caddesinde Ağa Cami’nin tam karşısındaki bir alana, sahip olduğu medya grupları ile iktidarın başdestekçisi Demirören Grubuna bir AVM yapılmak üzere 2004 yılında 19 bin metrekare inşaat izni verilir. 1983 tarihli, 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’na göre oraya değil devasa bir bina yapmak çivi bile çakmak yasaktır aslında… Ancak Demirören AVM, 7 yılda 19 bin metrekare inşaat iznine karşın 50 bin metrekarelik inşaat alanına ulaşır. İstanbul BB Teftiş Kurulu raporuna göre bu AVM’nin hem son iki katı, hem yeraltındaki kısımlarının bir bölümü, hem de arkaya uzanan blokların bir parçası kaçaktır. Her gün binlerce insanın girdiği Demirören AVM iskânsız olarak ve yangın yönetmeliklerine aykırı olacak şekilde açılır.

Kaçak AVM’nin bu kısmının Ağa Cami ile ilgisi yoktur... Ancak 2008 yılında inşaat nedeniyle yerin 30 metre altına inen hafriyat, yanı başındaki bu yüzyılların eskitemediği, yüzyılların, işgal yıllarının bir taşını bile yerinden oynatamadığı 16. yüzyıldan kalma işte bu Ağa Cami’ni tahrip eder, duvarlarını çatlatır, taşlarını yerinden oynatır. Sonunda da Ağa Cami ibadete kapatılmak zorunda kalınır. Sadece Ağa cami etkilenmez bu hoyratlıktan, inşaatın yakınında birçok tarihi bina da hasar görür.

Tıpkı Üsküdar’da sahil şeridinde bulunan ve 1580 yılında Şemsi Ahmed Paşa tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan ‘’Şemsi Ahmed Paşa Cami’’ (Kuşkonmaz Cami)’nin de 2017 yılında İBB tarafından sahile çakılan kazıklar nedeniyle temelinin ve duvarlarının çatlatılması gibi…

Bir onarım yüzsüzlüğü

İşte bu nedenle tahrip edilen, hasar gören Ağa Cami’nin, Demirören Holding desteğinde İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü kontrolünde, 20 Nisan 2012 tarihinde onarımına başlanır. Onarım iki yıl sürer…

Bu onarımın sürdüğü iki yıl süresince Ağa Cami’nin etrafına bir perde çekilir ve bu perdede kocaman kocaman harflerle bu onarımın ‘’Demirören Grubu’’ tarafından yapıldığı yazılır.

İşte bu yazı insanın yüreğini burkar, insanın içini sızlatır…

Caminin temelinin sarsılmasına, zedelenmesine, duvarlarının çatlamasına, taşlarının yerinden oynamasına, harap olmasına, yıkım tehlikesi geçirmesine ve bu nedenlerle de ibadete kapatılmasına neden olup, sonra da '’restore ediyoruz, onarıyoruz’' diye pankart asmak ancak bu devrin yandaşlarına mahsus bir yüzsüzlük olsa gerek…

20 Nisan 2012 tarihinde başlayan Ağa Cami’nin onarımı iki yıl sürer ve 14 Nisan 2014 tarihinde tamamlanır. Açılışı, Vakıflar Genel Müdürlüğünün bağlı olduğu o zamanki Devlet Bakanı Bülent Arınç tarafından yapılır. Bülent Arınç açılışta Nâzım Hikmet’in işte bu ‘’Ağa Cami’’ isimli şiirini okur. Ancak tören öncesinde Bülent Arınç'ın Nâzım Hikmet’in bu şiirinden haberi yoktur. Bülent Arınç, okuması için bu şiir eline tutuşturulduğunda şiirin Nâzım’a ait olduğuna inanmaz ve şiirin Nâzım’a ait olup olmadığını inceletir. Tüccar gibi dini siyasetlerine araç olarak kullanan bir zihniyetin ''Dertlî bîr çocuk gîbî îmanıma bağlandım; Allah’ımın îsmînî daha çok candan andım'' dizelerindeki samimiyeti ve içtenliği anlaması beklenemezdi zaten...

Tabii ki İstanbul’un her tarafına, daha cami mimarisini bilmeden, minare yüksekliği ile kubbe çapı oranı arasındaki ilişkiyi dahi anlamadan, her boş araziye hiçbir sanatsal ve mimari değeri olmayan ucube ucube beton yığını camiler yapıp -hem de devletin kesesinden adının dahi ne anlama geldiğini bilmeden ‘’Selatin Cami’’ diyerek-, gerçek birer sanat ve mimari şaheser olan tarihi camilerin siluetlerini kaba kaba beton yığınları ile kapatan, örten, yüzyılların yıpratamadığı tarihi camilerin temellerini, duvarlarını, taşlarını bir rant uğruna yerinden oynatan, sarsan, çatlatan, peşkeş çeken bir iktidarın mensubunun Nâzım’ın ‘’Ağa Cami’’ şirini bilecek ve anlayacak hali olmazdı zaten… Ki kendisine bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü nedeniyle bu caminin korunmasından sorumlu birisiyken tahrip edilmesini seyreden birisi olarak... Ki İstanbul Beyoğlu Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü, temelleri Demirören AVM inşaatı nedeniyle tahrip edilen Ağa Cami’sine 200-300 m mesafede iken… Kendisinin böylesine bir sorumluluğu varken restorasyondan sonra açılışını yapıp, onarıma katkı sağladı diye tahrip edenlere teşekkür etmek, şilt vermek böylesi bir zihniyete ait bir yüzsüzlük olsa gerek...

Yapılan restorasyon da restorasyon olsa neyse! Ağa Cami’ye restorasyon adı altında yapılan çalışmada; Ağa Cami’ye; 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında yapılan tarihi belge niteliğindeki bütün eklemeler silinir, uyduruktan doğramalarıyla, saçaklarıyla, kafa penceresi dediğimiz üstteki pencereleriyle her şey tamamen orijininden farklı uygulamalar yapılır, Pimapen gibi pencereler takılır. Bu şekilde Ağa Cami’ye ait bütün tarihi izler silinir…

Demirören grubunun yaptığı inşaat nedeniyle hasar gören ve bu yüzden restore (!) edilen Ağa Cami’nin açılışında, Ağa Cami hiç de Gölcük depreminde zaar görmemişken, Beyoğlu Belediyesi'nin yaptığı; “Gölcük depremine hasar gören tarihi Hüseyin Ağa Cami, restorasyon çalışmalarıyla depreme dayanıklı hale getirildi” açıklaması ise bu yüzsüzlere mahsus bir başka yüzsüzlük olsa gerek...  


Dün Bursa Ulu Cami'sini anlatırken Ulu Cami içinde duvarda yer alan "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisinden bahsetmiştim. Bu hadiste Allah Rasûlü (s.a.v.) bizleri sorumluluğu olan şu yedi "vav'’dan sakının, çekinin buyuruyordu. Bunlar; vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vâllahi yemininde bulunmak… Manayı bilmeyenler, kendilerini ''elif'' sanıp da ''vav'' olamayanlar, sorumluluklarındaki Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü’nün 200-300 m mesafesinde yer alan, yüzyılların yıpratamadığı tarihi bir caminin temellerinin, duvarlarının, taşlarının bir rant uğruna yerinden oynamasına, sarsılmasına, çatlamasına engel olamayanlar, resterasyon adı altında Ağa Cami'nin bütün tarihi izlerinin silinmesine göz yumanlar, yani ‘’vav’’ olamayanlar, kameralar ve mikrofonlar önünde ‘’vay’’ diye feryâd ederek ‘’vaveyla’’ yaparlar... 

Bu nedenle Ağa Cami’nin her önünden geçişimde ''havsalam almıyordu bu hazîn halî önce, ah, ey zavallı camî, senî böyle görünce'' diye hazin hazin iç geçirir, sonra da sorarım kendi kendime ‘’Ağa Cami’’ mi yoksa ‘’Ağlayan Cami’’mi diye…

Son yıllardaki bütün araştırmalar, Türkiye’de ateizmin ve deizmin arttığını ve dindarlığın azaldığını gösteriyor… Devr-i iktidarlarında sadece dinin temelleri sarsılmıyor, görüldüğü gibi dinin yüzlerce yıllık mabetlerinin de temelleri sarsılıyor...

Bir rant uğruna ya Râb ne mâbetler yıkılıyor...

Osman AYDOĞAN

(*) Burada bir açıklama yapmam gerekiyor:

Nâzım Hikmet, bir dönem ‘’Ben de müridinim’’ dediği Hz. Mevlânâ ile de kavga eder! 1945 yılında Bursa Hapishanesi’nden Vâlâ Nureddin’e hitaben yazdığı mektupta bunu şöyle ifade ediyordu:

“Görüyorsunuz ya polemiği ve kavgayı Hazreti Mevlânâ’ya kadar götürmüşüm. ‘Sureti hemi zillest’ diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Benimkisi yüzlerce yıl sonra hazrete cevap:

'Bir gerçek alemdi gördüğün, ey Celâleddin, heyula filan değil,

Uçsuz bucaksız ve yaratılmadı ve ressamı illeti-ula filan değil,
Ve senin kızgın etinden kalan rübailerin en muhteşemi;
Sureti hemi zillest falan diye başlayan değil...' ’’

(Sureti hemi-zillest: Görünen her şey gölgedir. İlleti-ula: Birinci sebep, ilk sebep)

Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımının ve geleneksel İslam sanatının metafiziksel imaj dünyasının eksenindeki sorunsal da dile geliyor. Geleneksel İslam sanatı, görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı Varedici’nin varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suret imkânlarından biridir. Zira tecelli kesintisizdir ve her form, hakikatin birer yüzüdür, o kadar. Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer, öyleyse bir ilk neden olmalı diye Aristoteles'in formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bu düstura Nâzım’ın bu dizleri ile verdiği bir cevaptır. O üç sözcük ‘’Sureti hemi-zillest’’ Eflatun felsefesinin özüdür.


Bursa Ulu Cami

19 Nisan 2021


Ramazan ayı vesilesiyle İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazacağımı ifade etmiştim… Bugün de herkeslerin bildiği bir camiyi, Bursa Ulu Cami’sini tanıtacağım…

Benim bu tanıtımım Ulu Cami’nin farklı bir özelliği ile olacak… Ancak benim Ulu Camii’nin bu özelliğini anlatabilmem için kısa (!) bir giriş yaparak Arapça’daki ‘’vav’’ harfini anlatmam gerekiyor… Şimdi diyeceksiniz ki Bursa Ulu Cami ile Arapça'daki ''vav'' harfinin ne ilişkisi var? Ama demeyin, sabredin...

Arapça ''vav'' harfi...

Türkçe’de “ve” diye seslendirdiğimiz harfe Arapça’da “vav” denir. Arapça’da on yedi tane farklı anlamda “vav” vardır.


‘’Ve’’ bizde sadece bağlaçken bu anlamdaki ''ve''ye Arapça’da ‘’atıfa’’ denir: ‘’Vav-ı atıfa’’. ’Vav-ı atıfa’’ basit, ‘’ve’’ demek. Burayı hızlı geçelim… Arapça’da bir de ‘’yemin vav’’ı var: ‘’Vav-ı kasem’’. ‘’Vav-ı kasem’’i biraz uzun anlatmam gerekiyor:

''Vav-ı kasem'': Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan ‘’vav’’ harfidir. Türkçe’ye “andolsun, yemin olsun” şeklinde tercüme edilir… ‘’Vav-ı kasem’’, yani ‘’yemin vav’’ı, arkasından dikkatlerimizin çekilmek istendiği önemli bir şeyin geliyor olacağını haber eder... Kur’anı- Kerim’de çoğu vakitler üzerine -kuşluk vaktine, fecre, geceye, gündüze (vel-fecr, ve’d-duha, ve’n-nehâr, ve’l-asr, ve’l-leyl…) ve bunların alametleri sayılan güneşle aya yemin edilir. Asr sûresinde, mutlak mânâda zamana yemin edilerek, akıp giden vakti dikkatle değerlendirmesi konusunda insanoğlu uyarılır.

’’Vav-ı kasem’’ için bir örnek ‘’Duhâ’’ sûresidir. Duhâ sûresi, sûre ’'Ved duhâ’’ ile başladığı için genellikle ‘’Ved duhâ sûresi’’ diye de anılır. Duhâ, kuşluk vakti demektir.  Ved duhâ: ''Andolsun kuşluk vaktine'' mealindedir...

Hatta bu konuda (ved duhâ) bir de fıkra bile var…

Geçmiş zamanda, medresenin sınav günü gelip çatar. Mollalar sıra ile sınav ekibinin önüne diz çöküp yöneltilen sorulara yanıt veriyor. Sıra bizim mollaya gelince ser mümeyyiz (baş gözetmen) sormuş: ''Ved duhâ’nın vavı, ‘’vav-ı atıfa’’ (bağlaç) mı yoksa ‘’vav-ı kasem’’ (yemin vav’ı) mı?''

Molla büyük bir ciddiyetle “vav-ı atıfa” (bağlaç) demiş. Baş ayırtman yüzünde oluşan gülücüklerle ''aferin evladım, demiş çıkabilirsin.''

Mümeyyizler şaşkın. Çünkü cevap yanlış. Biri dayanamayıp “yanlış söyledi ama siz aferin dediniz” diye itiraz edecek olmuş. Efendi hazretleri nedenini açıklamış: ''Yahu siz bilmezsiniz. Ben bunun babasını da sınava çekmiştim. O 'ved duha’da 'vav' yoktur' diyordu...''

Bu fıkrada sağa sola atılacak mebzul miktarda taş vardır ama neyse biz mevzuyu dağıtmadan dönelim konumuza…

'’Vav’’ harfi Arapça’da ‘’vâv’’ diye okunur ve Arap alfabesinin yirmi altıncı, Osmanlı alfabesinin ise yirmi dokuzuncu harfidir. Arapça ve Farsça sözcüklerin yazımında ‘’vav’’ harfi v, o, ö, u, ü harflerinin bugün karşıladığı sesler için kullanılır… Türkçe sözcüklerdeki o, ö, u, ü sesleriyse “vav"la değil, harekeyle (zemme ya da ötre) gösterilir…

Ancak Arapça'daki ‘’vav’’ ile bilgi bu kadar değildir. Arapça'da ve Divan edebiyatında ''vav'' harfinin daha derin dînî, felsefi ve sanatsal anlamı vardır. Hazır ''vav'' harfiyle yola çıkmışken, Bursa Ulu Cami'ye de gelmeden bunlara da kısaca değinmek istiyorum...

Divan edebiyatında ''vav'' harfi...

Divan şiirinde harflerin yeri hiç şüphesiz çok büyüktür. Harfler Divan şiirinde aşkı, âşıkı ve mâşuku anlatmak ile mükelleftir. Bunu hem birbirleriyle olan temasları sonucu yazı şeklinde ortaya koyarlar, hem de her harfin sahip olduğu şekil aşkı, âşıkı ve mâşuku bize hatırlatır. Mesela ‘’elif’’ harfi kendisinden sonra gelen hiçbir harfle birleşmediği için kesrete/çokluğa bulaşmamış olarak yorumlanır. Bu harf başlangıç harfidir ve Allah’ı sembolize eder. Başlangıç Allah olduğuna göre, her şey O’ndan sonradır.


Divan edebiyatında başka bir harfimiz ise ’’sad’’dır. ‘’Sad’’ harfi sevgilinin gözünü simgeler. Bu harfin noktalısı olan ‘’dat’’ ise sevgilinin gözünün üstündeki ‘’ben’’dir. ‘‘Nun’’ harfi ise sevgilinin ebrularını yani kaşlarını simgeler. ‘’Nun’’ harfi çok kavisli olduğundan kemanı andıran ebrular bu harfte vücud bulmuş gibidir. ‘’Cim’’ harfi sevgilinin yanağıdır. ‘’Cim’’ harfinin ortasındaki nokta ‘’ben’’dir. Sevgilinin ağzı ‘’mim’’dir. Çünkü sevgilinin ağzı ‘’mim’’ harfinin yuvarlağı kadar küçüktür. ‘’Mim’’, ''yokluk'' demektir. Dudak tasavvufta ''yokluk'' anlamındadır. 

Divan edebiyatında "vav" harfinin, sevgi ve vefaya delalet ettiği söylenir…

''Vav'' harfinin dînî anlamı...

‘’Vav’’ harfi, ebced hesabında 6 rakamına denk gelmektedir. (Ebced hesabı, alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelimelerin sayısal değerinin hesaplanmasına denilmektedir.) Bu 6 rakamı ise imanın altı şartını işaret etmektedir. İki “vav” yan yana geldiğinde ise, 66’ya tekabül eder. “Allah” lafza-i celalinin müfredatı da 66'dır. Aynı şekilde “Lâle ve Hilâl” de 66’ya tekabül etmektedir. Bazı Allah dostlarına göre, iki “vav” Allah’ı sembolize eder. Çünkü ebced değerleri aynıdır. Halk arasında "İşini 66’ya bağlamak’’ (Allah'a havale etmek) tabiri de buradan gelmektedir…


‘’Vav’’ harfi, aynı zamanda Allah’ın vâhid (bir) ismini ve birliğini simgelemektedir. Yani vahidiyeti, vahdaniyeti bildirir. Vâhid (tek ve eşsiz) olan; eşi benzeri olmayan, ortağı bulunmayan, tek İlah olan, kendisinden başka ilah bulunmayan, sıfatlarında ve işlerinde asla benzeri olmayan el-Vâhid ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sadece sayı olarak bir olması değildir. El-Vâhid, Allah (c.c.) bölünemeyen ve parçalanamayan birdir, manasına gelir. Yani sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur. İlahlık O’na mahsustur. O’nun dışında hiçbir varlık ilahlık mertebesine ulaşamaz. Bunun dışında “vav” harfi, Allah’tan başka her şeyi (mâsivâ'yı) terk etmek manasına da gelir.  Lafz-ı ilahi (Allah’ın sözü) elifle başlar. Elif cümle kâinatın anahtarıdır, ‘’vav’’ ise kâinatın ta kendisidir.

Hat sanatında ''vav'' harfi...

‘’Vav’’’ın taşıdığı şekil hususiyetiyle, hat sanatında, bilhassa, sülüste, önemli bir yeri vardır. ‘’Vav’’ harfi, hat sanatını temsil etmektedir. Mahreci iki dudak arasında olduğundan yolun sonu da ona aittir. 


Talebe için ‘’vav’’ harfi bir eğitimdir. Hâlistir, mukaddestir, müfrettir ve ürkütücüdür. Her hali ile tefekkürü ifade eder. Kavisinin zorluğu sebebiyle yapımı oldukça ustalık ister. Duruşunun zarifliğini vermek sabır, azim ve aşk işidir. 

Hat sanatında ‘’vav’’ harfinin önemini vurgulamak için şu meşhur hikâye hep anlatılır: 

Hattat Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya; 

- “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav' yazayım, bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. 

Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz; 

- “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. 

Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Sıra Hafız Osman’a geldiğinde Kayıkçı; 

- “Hafız Efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek; 

- “Efendi o ‘vav’ her zaman yazılmaz. Sen dua et para kesemi yine evde unutayım” der.

''Vav'' harfi

‘’Vav’’, bir nevi hayatın özetidir. Yaşantısı Allah'a (cc) yakın olan bir kulun büyük sevdasıdır.... Bir hattatın baş tacıdır her daim... Hat sanatının ilk öğrenilen harfidir o. Yeryüzündeki bütün harflerin en estetiğidir o. O yazılınca, diğerleri peşinden bir bir dökülüverir... Diğer bütün harfleri, kelimeleri bir araya getiren, eksik parçaları tamamlayan bir harftir "vav". Tıpkı ayrı duran hatları sımsıkı birleştiren bir çengel gibidir ''vav''... Koca bir kalp dolusu aşktır, maharettir, sabırdır, sevgidir ‘’vav’’…


İnsan ‘’vav’’ şeklinde doğar da bir ara doğrulunca kendini ‘’elif’’ sanırmış… Rabbi ise kullarını ‘’vav’’ gibi mütevazı olsun istermiş…

Yazımın başlığı ‘’Ulu Cami’’ ancak şimdiye kadar hep ‘’vav’’ harfinden bahsettim. Şimdi bu noktaya kadar hep ‘’vav’’ harfinin Ulu Cami ile olan ilgisini merak ettiniz. Şimdi sıra ona geldi...

Ancak birazcık daha sabır...

Önce esas konum Bursa Ulu Cami hakkında kısa bir bilgi:

Bursa Ulu Cami...

Ulu Cami, Osmanlı Devleti'nin dördüncü padişahı Yıldırım Bayezid Han tarafından 1396 yılında Niğbolu Savaşı'nı kazanmasından sonra mimar Ali Neccar'a yaptırılır. Cami 1399 yılında ibadete açılır. Ulu Cami, sadece Türkiye’nin değil, İslam âleminin manevi yönden beşinci büyük mabedi olarak bilinir.


İçerisinde büyük bir şadırvana sahip olması ve Osmanlı’da yapılan ilk Cami-i Kebir (Büyük Cami) olma özellikleri Ulu Cami’yi diğer büyük camilerden ayırmaktadır. Şadırvan daha sonraki yıllarda İstanbul’dan Bursa’ya siyasi sürgün olarak gelen Kara Çelebizade Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılmıştır. 

Seyyah Evliya Çelebi 1640’lı yıllarda suyu Uludağ’dan gelen bu güzel havuzun içinde alabalıkların yüzdüğünden bahsetmektedir. Suyu en tepeden tek merkezden kaynayan bu şadırvanda su, havuza dökülürken Allah’ı tesbih edercesine 33 ayrı yerden akmaktadır.

Çok zengin hat sanatı örneklerine sahip olmasıyla ünlü olan Bursa Ulu Cami; içerisindeki 13 ayrı yazı karakteri ile 41 ayrı hattat tarafından yazılmış askılı ve sabit toplam 192 hat levhası ile bir nevi ‘’Hat Sanatları Müzesi’’ gibidir. Şu anda 9 ayrı yazı karakteri ve 21 sanatkârın 132 adet yazısı bulunmaktadır…

Cami içindeki bu levhalarda; Fatiha, İhlâs ve Nas sureleri başta olmak üzere, üç adet sûre, üç ayrı tarzda Ayet'el-Kürsi, 47 farklı ayet, 14 hadis-i şerif, Esma'ül-Hüsnâ'daki isimler, Allah (CC), Muhammed (SAS) ve İslam büyüklerinin isimleri, 25'ten fazla dua ve tespih sözü ile birkaç beyit ve iki şiir bulunmaktadır…

Şimdi gelelim Bursa Ulu Cami'nin ''vav'' harfi ile olan ilişkisine:

Bursa Ulu Cami ve ''vav'' harfi...

''Vav'' harfini ve anlamını bu kadar uzun uzun anlatmamın nedeni Ulu Camii’nin her duvarında derin ve farklı anlamları olan ‘’vav’’ harflerinin yazılı olması ve bu ''vav'' harflerinin daha iyi anlaşılması içindi...


Ulu Cami'nin her duvarında yazılı bu ''vav'' harflerinin en güzeli, rivayetleri ile ünlü, tezhib sanatı ile süslenmiş ve ucuna lâle motifi işlenmiş ‘’vav’’ harfidir. Lâle süsleme sanatında Allah’ı (c.c.) sembolize eder…

Rivayet olunur ki; Ulu Cami’nin yapılışı sırasında Somuncu Baba adında bir zat her gün gelir, işçilere hayrına somun dağıtırmış. Somuncu Baba bir gün gene orada ekmek dağıtırken Hızır Aleyhisselam'ın da orada olduğunu fark etmiş. Kolundan tutup ‘’sen Hızır’sın ben anladım’’ demiş. ‘’Senden buraya gelip her gün namaz kılmanı istiyorum, eğer söz vermezsen buradaki herkese senin Hızır olduğunu söylerim’’ demiş. Hızır (a.s) her gün geleceğine dair söz vermiş ama o da bir istekte bulunmuş ve ‘’hangi vakit geleceğim bana kalsın’’ demiş. Bunun üzerin Hızır (a.s.)’ın Ulu Cami’deki ucuna lale motifi işlenmiş olan ‘’vav’’ harfinin önünde her gün gelip namaz kıldığı rivayet edilir fakat hangi vakit olduğu bilinmezmiş… Halen halk arasında bu rivayetin yaygın olması sebebiyle birçok kişi, dualarının kabul olacağı düşüncesiyle ucuna lale motifi işlenmiş olan ‘’vav’’ harfinin önünde namaz kılarlar…

İtteku'l- vâvât

Ulu Cami'nin her duvarında yazılı bu ''vav'' harflerinin en anlamlısı da Ulu Cami içinde caminin batı cephesinde günümüzde kadınların namaz kıldığı yerin batı duvarında çok değişik bir şekilde işlenmiş büyük ‘’celi sülüs’’ dört tane ‘’vav’’ harfidir. Mehmed Şefik Bey'in tashih ettiği yazılardan biri olan bu ‘’müsenna çifte vav’'ın kuyruklarının kesiştiği noktadaki boşlukta da, "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisi yazılıdır. Bu önemli bir nasihattir. ‘’Vav’’ harfi ile başlayan kelimeler sorumluluk gerektiren işleri ihtiva eder. Allah Rasûlü (s.a.v.) bizleri sorumluluğu olan şeylerden sakınma noktasında uyarıyor ve zorunlu olmadıkça şu yedi "vav'’dan sakının, çekinin buyuruyor. Bunlar; vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vâllahi yemininde bulunmak… Bu hadis, vazifeleri yerine getirirken hassas olmamızı, ölçülü davranmamızı tavsiye eder…

İşte böyledir Bursa Ulu Cami’nin ve ‘’vav’’ harfinin ol hikâyesi… Bursa Ulu Cami'nin İslam âleminin manevi yönden beşinci büyük mabedi olması boşuna değildir.

Vâveylâ...

Hazır bu noktaya kadar gelmişken ''vav'' harfinden türemiş bir kelimeyi de aktarmadan geçemeyeceğim: Vâveylâ. 


Manayı bilmeyenler, kendisini ''elif'' sanıp da ''vav'' olamayanlar ‘‘vav’’ diyemez ‘‘vay’’ derler. İşte buna da ‘’vâveylâ’’ denir. Bu ‘’vâveyla’’ ise; vali olup, veli olup, varis olup, vekil olup, vezir olup, vakıf malını değerlendirir makamda olup da ‘’vav’’ olamadıkları için ''vay'' diye feryâd edenlerin halidir. Şimdilerde, bunlardan renkli ekranlarda, ceridelerde, meclislerde, kürsülerde, mevkilerde, makamlarda ve mikrofon başlarında olup da vâveylâ edenleri mebzul miktarda görüyor ve onları ibretle izliyoruz zaten…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Hat sanatında bir ''vav'' örneği:


Ulu Camii içinde camiinin batı cephesinde işlenmiş dört ‘’vav’’ harfinin (müsenna çifte vav) kuyruklarının kesiştiği noktadaki boşlukta yer alan "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisi: (Aşağıdaki fotoğraf)


Ucuna lâle motifi işlenmiş ‘’vav’’ harfi:


Bir not:
 Buradaki bilgiler İslam Ansiklopedisinden derlenmiştir. Bir de merhum Kayınpederim de Bursa Ulu Camii'nin resterasyonunu yaptığından bir kısım bilgiler de kendisinden alınmıştır. 



İbrâhim bin Edhem
   

18 Nisan 2021

Ramazan ayı vesilesiyle İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazacağımı ifade etmiştim…

Bugün İslam Dünyası’nın önemli bir sultan dervişinden bahsedeceğim… Ancak yazılarımda mutat olduğu üzere tarihten ve edebiyattan, şiirden bahsetmesem, yazılarımı tarihle, edebiyatla, şiirle süslemesem, yazılarıma onlarla giriş yapmasam olmaz!...

Bir İngiliz şair ve onun bir şiiri

Londra yakınlarındaki Kensal Green Cemetery’deki mezarlıkta onca süslü mezar taşları arasında düz bir mezar taşı dikkat çeker. Mezar taşı üzerinde bir çömlek ve üstünde bir defne dalı kabartması ve şu yazı vardır: “Write me as one that loves his fellow men” (Yaz beni de, O’nu sevenleri sevenlerden biri). (Mezar taşının fotoğrafını yazımın sonuna ekledim.) Bu yazı İngiliz eleştirmen, denemeci, şair ve yazar James Henry Leigh Hunt’un (kısaca Leigh Hunt diye anılır) (1784 - 1859), çok sevdiği “Abou ben Adhem” (İbrâhim bin Edhem) isimli kendi şiirinden alınmıştır. Bu şiirin hem orijinal İngilizce'sini hem de Türkçe'si:

Abou Ben Adhem                                                       İbrâhim bin Edhem

Abou Ben Adhem (may his tribe increase!)                  Ebû bin Edhem (kabilesi yücelsin!)
Awoke one night from a deep dream of peace,            O gece sakin ve derin bir rüyadan uyandı.
And saw, within the moonlight in his room,                   Odasına ay doğmuştu sanki zambaklar patlamakta
Making it rich, and like a lily in bloom,           
An angel writing in a book of gold:                                Bir melek altından deftere satırlar sıralamakta.          
Exceeding peace had made Ben Adhem bold,            Bu huzur Ebû bin Edhem’i yüreklendirdi,
And to the presence in the room he said,           
"What writest thou?" The vision raised its head,           Sorma cesareti buldu, “yazdıkların neydi?”
And with a look made of all sweet accord,                    Melek kaldırdı başını, sevimli, müşfik, ahenkli,
Answered, "The names of those who love the Lord."   Nezaketle cevap verdi, “Allah’ı sevenlerin isimleri”
"And is mine one?" said Abou. "Nay, not so,"               “Aralarında ben de var mıyım peki?” “Yok, ne yazık ki”
Replied the angel. Abou spoke more low,                    Yaz beni de, “O’nu sevenleri sevenlerden biri” diye! 
But cheerly still; and said, "I pray thee, then,    
Write me as one that loves his fellow men." 
The angel wrote, and vanished. The next night           Melek yazdı ve kayboldu. Ve ertesi gece
It came again with a great wakening light,                   Geldi yine uyandıran parıltının haşmetiyle
And showed the names whom love of God had blest, Defteri gösterdi “bunlar ise Allah’ın sevdiklerinin isimleri”
And lo! Ben Adhem's name led all the rest.                 Bakın şuna ki! Bin Edhem öncülük etmekteydi hepsine.

Şiiri açıklamadan önce şiirde ismi geçen İbrâhim bin Edhem’i kısaca anlatmam gerekiyor…

İbrâhim bin Edhem

Şiirde ismi geçen İbrâhim bin Edhem (718-782) Belh Sultanı idi. (Belh; Horasan'ın bir şehridir. Şimdi Afganistan sınırları içindedir.) İbrâhim bin Edhem'in babası da Belh Sultanı, padişahı idi fakat o unutuldu gitti. Babasının yerine sultan olduktan sonra oğlu İbrâhim tahtından, padişahlıktan vazgeçer. Ancak onu -unutulmak bir tarafa- dünya tanıdı, bildi.

Aslında İbrâhim bin Edhem’in hikâyesi tahtını bırakıp zühtü (her türlü zevke karşı koyarak kendini ibadete veren) ve derviş olmayı seçen prensin hikâyesidir. Öyle bizlere anlatılan ‘’Ferrarisini satan bilge’’ gibi maddeci değildir. (Bu sözde bilge Ferrarisini bir hayır kurumuna bağışlamıyor, ‘’satıyor’’, yani maddeden vazgeçmiyor, maddeyi maddeye -paraya- çeviriyor.) Oysa. İbrâhim bin Edhem tahtını bırakıp, ondan feragat edip zühtü ve derviş olmayı seçiyor…

Tekrar Leigh Hunt'un şiiri

Leigh Hunt'un şiirinde bahsettiği melek Cebrâil'dir. Leigh Hunt'un şiirine konu olan olayı İbrâhim bin Edhem şöyle anlatır; "Bir gece rü'yâmda, elinde bir defter olduğu halde Cebrâil'in (a.s.) yeryüzüne inmekte olduğunu gördüm. 'Burada ne yapacaksın?' diye sordum. Cebrâil (a.s.); 'Bu deftere Allahü teâlânın dostları kim ise onların isimlerini yazacağım' diye buyurdu. 'Peki, beni de yazacak mısınız?' diye sordum. Cebrâil (a.s.); 'Sen, o dostlardan birisi değilsin ki' diye buyurdu. 'İyi ama ben o dostların dostuyum' dedim. Bundan sonra Cebrâil (a.s.) biraz düşündü ve 'şimdi ilk önce İbrâhîm'in ismini kaydet' diye bir ferman geldi'' diye buyurdu.’’

İbrâhim bin Edhem’in sultanlığını bırakması

İbrâhim bin Edhem’in sultanlığını bırakması hakkında çok çeşitli rivayetler varsa da ben bunlardan üçünü anlatacağım.

Bunlardan birincisi şu şekildedir:

Belh Sultanı Edhem, oğlu İbrâhim’in üzerine titrer âdeta. Önüne kırk altın kalkanlı fedai koyar, ardına kırk altın gürzlü cengâver takar. Geçtiği yer panayır kesilir, tuğlar, ziller, davullar... Saray’da ziyâfet eksik olmaz. İşte akça pilavların, kızarmış etlerin, serin şerbetlerin koşuşturulduğu gecelerden birinde kimsenin tanımadığı bir zat çıkagelir, oturur sofraya. Muhafızlar tutulup kalır, mani olamazlar. İbrâhim bin Edhem şaşkındır, sorar “Sizi tanıyor muyuz acaba?” 
- Sanmam! Öylesine bir yolcuyum, sadece konaklayacağım burada.
- İyi ama burası han değil ki? 
- Ne ya?
- Saray!
- Sizden evvel kim oturuyordu burada?
- Filan kişi!
- Ondan evvel 
- Feşmekân!
- Bu nasıl saray ki biri gidiyor biri geliyor. Söyle farkı ne handan? 

Genç şehzade hadisenin tesirinden kurtulamaz. Gece dön o tarafa, dön bu tarafa, bir türlü uyku tutmaz. Sahi nereye gitmektedir böyle? Ye, iç, eğlen, nereye kadar? Gecenin ilerleyen vakitleri tavanda ayak sesleri duyar. Pencereyi açar:
- Hey! Kim var orada?
- Kervancı! Develerimi arıyorum da!
- Devenin ne işi var damda? 
- Bunu kuş tüyü yatakta hakikat arayan biri mi soruyor bana? 
Kalbine bir ateştir düşer, yanıp tutuşmaya başlar. 

İşte bu olay üzerinedir ki İbrâhim Bin Edhem sultanlığı, padişahlığı bırakıp derviş olup, zühtü olup yollara düşer…

İbrâhim Edhem’in tahtından vazgeçmesine sebep olan diğer bir rivayet ise şöyledir: Belh’te hükümdar iken avlamak için bir ceylanı takip eden İbrâhim bin Edhem, vadiye indiğinde eli ayağı bağlı bir kişiyi bir karganın beslediğini görür. Adamın eşkıyalar tarafından bu hale getirildiğini, karganın da Allah tarafından gönderildiğini öğrenince tahtından vazgeçer…

İbrâhim bin Edhem’in sultanlığını bırakması hakkında bir diğer ve en meşhur rivayet de hizmetçisi İbrâhim bin Beşşâr’ın bizzat kendisinden dinleyip naklettiği rivayettir. Buna göre İbrâhim bin Edhem gençlik çağında avlanırken iki defa, “Sen bunun için mi yaratıldın, bunu yapmakla mı emrolundun?” şeklinde gaipten bir ses duyar, aynı sesi üçüncü defa atının sırtındaki eyerin kaşından da işitmesi üzerine bütün malını, mülkünü, sultanlığı, padişahlığı bırakıp derviş olup, zühtü olup yollara düşer…

Arap tarihçisi İbn Asâkir, ‘’Tarihu Medineti Dımaşk’’ (Şam Şehrinin Tarihi) isimli kitabında İbrâhim bin Edhem’in Emevi ihtilâlcisi, Abbasi kurucusu Ebû Müslim El Horâsânî’den kaçtığı için vatanından ayrıldığını iddia ederse (II. cilt, s. 372) de bu bilginin tarihi gerçeklerle örtüşmediği düşünülmektedir... Öyle olsaydı İbrâhim bin Edhem’in Horasan’dan Irak istikametine değil, tam tersi Horasan’dan Türkistan istikametine doğru kaçması gerekirdi…

İbrâhim bin Edhem’in saraydan sonraki hayatı

İbrâhim bin Edhem, Horasan’dan ayrıldıktan sonra Şam, Irak, Hicaz ve Rum (Anadolu) bölgelerine seyahatler yapar. Bu seyahati esnasında Mansûre (el-Masîsa), Sûr, Kayseriye (şimdiki Kayseri değil, o zamanki Şam bölgesinin sahil şehri), Humus, Askalân, Beyrut, Basra, Kûfe, Mekke, Medine, Kudüs, İskenderiye, Trablus, Antakya, Tarsus, Maraş gibi şehirleri dolaşıp bostan bekçiliği, ırgatlık, değirmencilik gibi işler yaparak elinin emeğiyle geçinmeye çalışır. Hayatının en az son yirmi dört yılını Şam’da geçirir…

İbrâhim bin Edhem’in kara ve deniz seferlerine katıldığı, Bizanslılar’a karşı yapılan son deniz seferi esnasında ismi belirtilmeyen bir adada vefat ettiği kaydedilir. Ölüm yılı için 130 (748), 140, 161, 162, 163 (780), 164 ve 166 gibi tarihler verilmekle birlikte kaynakların çoğu 161 (778) veya 162 (779) yılını zikreder. Defnedildiği yerle ilgili olarak da Şam bölgesi, Askalân, Bağdat, Bizans’a ait bir ada, Sûkîn veya Sûfenen Kalesi, Mısır, Lût kavminin helâk edildiği mahal gibi çeşitli yerler zikredilir. Ancak onun, kız kardeşinin oğlu şair İbn Künâse’nin “garp toprağındaki mezar” diye tanıttığı kabrinin Şam bölgesinde sahile yakın bir yerde bulunduğu kabul edilir. (TDV, İslam Ansiklopedisi) Bahsi geçen bu yer ise Humus-Lazkiye arasında Jable isimli kasabadır. İbrâhim bin Edhem’in mezarı burada bulunmaktadır. 

Allah rahmet eylesin. Ruhu şâd olsun.

Yollarda derviş İbrâhim bin Edhem

İbrâhim bin Edhem’in malını, mülkünü, sultanlığı, padişahlığı bırakıp Belh sarayından ayrıldıktan ve derviş olup, zühtü olup yollara düştükten sonra kendisi hakkında çok hikâyeler anlatılır. Bunlardan bazılarını burada aktarmak istiyorum…

Çevir ve altını oku!

Yolda bir taş görür İbrâhim bin Edhem. Üzerinde "Çevir ve altını oku!" yazılıdır. Çevirir taşı; "Eğer öğrendiğinle âmel etmiyorsan ne diye bilmediğini öğrenmek istiyorsun?" yazısını okur… Ellerini havaya kaldırır ve; "Yâ Rabbî! Seni tanıyan hakkıyla tanıyamamıştır. Şimdi seni bilmeyen bir kimsenin hâli nasıl olur." der ve ağlar...

Bağlı olanı aç, açık olanı kapa!

Yolda karşılaştığı bir kimse kendisinden nasîhat isteyince: "Bağlı olanı aç, açık olanı kapa." diye buyurur. O kimse; "Bunu anlamadım." deyince; "Kesenin ağzını aç, cömert ol, açık olan dilini de tut konuşma." diyerek izah eder.

Bırakın onu, karşılamaya değmez.

Bir süre Nişâbur’da yaşar. Mağaraları mesken tutar, kavurucu günler, dondurucu ayazlar... Ne zaman ki insanlar ona tazim ve hürmette bulunurlar, başka diyarlara yelken açar. Sonra Harameyn’e yönelir, Kâbe ve Ravda hasreti dayanılmaz olmuştur zira... Eğer bir kervana, kafileye katılsa kolayca vasıl olacaktır menzili maksuduna. Lâkin o kumlara bata bata gider, alnını secdeye koya koya. 14 yıl çöllere katlanır, dile kolay. Haremeyn sakinleri yanık dervişin methini duymuş, karşılamaya çıkmıştırlar. Bakın şu işe ki İbrâhim bin Edhem’i, İbrâhim bin Edhem’e sorarlar. Mübarek “bırakın onu” der, “karşılamaya değmez. İşiniz mi yok bu sıcakta!” Vay! Sen nasıl konuşursun onun hakkında! 

İbrâhim bin Edhem misin be adam

Mübarek “helal lokma için çalışmak, geceleri ibâdet edip, gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir (daha iyidir)” diye buyurur, alnının teriyle geçinmeye bakar. Bahçe bekçiliği yaptığı günlerden birinde bağ sâhibi eşi dostu ile gelir, çardaklara kurulurlar. “Misafirlerime en tatlı narlardan getir” der, “iyi seç doyamasınlar tadına!” Gel gelelim alayı ekşi çıkar. Bağ sâhibi:
- Şunca zamandır bekçilik yapıyorsun, ekşisini tatlısını ayıramıyor musun hâlâ?
- Yemediğim narların tadını nerden bilebilirim ki? 
- Hiç mi yemedin?
- Asla.
- Tuhafsın vesselam. Bazen “İbrâhim bin Edhem misin be adam” diyesim geliyor sana...

Biz bulursak dağıtırız, bulamazsak şükrederiz

İbrâhim bin Edhem bir dervişle karşılaşır. Dervişe nasıl yaşadığını sorar. Derviş der ki: ‘’Biz bulursak şükrederiz, bulamazsak sabrederiz.’’ İbrâhim bin Edhem cevabı beğenmez. "Kelpler (köpekler) de öyle yapar" der. Bu defa derviş sorar: "Peki siz nasıl yaşarsınız?" İbrâhim bin Edhem ‘’Biz bulursak dağıtırız, bulamazsak şükrederiz.’’ der.

Ben fakirlerden bir şey almam

Zenginlerden birisi kendisine bin altın getirir ve: "Bunu kabul buyurun" der. İbrâhim bin Edhem hazretleri, "Ben fakirlerden bir şey almam" buyurur. O zât, "Ben fakir değilim" deyince "Bu sahip olduğun maldan daha ziyâdesini ister misin?" diye sorar. O zât "Evet" deyince "Bu altınları al götür, zira fakirler içinde en fakir sensin. Bu hâlin fakirlik değil midir?" cevabını verir.

Ben sana hiç o gözle bakmadım ki

İbrâhim bin Edhem’e sormuş bir arkadaşı, "Senelerdir arkadaşız, söyle bakalım bende hoşuna gitmeyen şeyleri." İbrâhim bin Edhem cevap verir; "Ben sana hiç o gözle bakmadım ki."

O Allah’ın zatı ile meşgul

İbrâhim bin Edhem bu şekilde derviş ve zühtü olarak neredeyse bütün İslam coğrafyasını dolanır, ilim ve hikmet toplar. Fıkhı bizzat İmam-ı Azam hazretlerinden öğrenir, Fudayl bin İyâd, İmrân bin Mûsâ ve Şeyh Mansûr Selâmi’nin sohbetlerinde diz kırar. Veysel Karânî hazretlerinin rûhâniyetinden çok istifâde eder sonra...

İbrâhim bin Edhem’in Ebu Hanife’den ders aldığı günlerden bir gün İbrâhim bin Edhem, Ebu Hanife’nin ders verdiği mekânın önünden geçerken, İmam-ı Azam kendisine ta'zim (saygı) için ayağa kalkar. Öğrencileri: ''Niçin bunu yaptınız, İbrahim Edhem, o kadar da büyük bir sûfî değil ki'' dediğinde; ''O Allah’ın zatı ile meşgul, biz ise o'na ait ilimleri ile'' diyerek cevap verir…

Türk tasavvuf dünyasında İbrâhim bin Edhem

İbrahim bin Edhem'in hikâyesi Türk tasavvuf dünyasını da derinden etkiler... Adına şiirler, menkibeler yazılır...

Mevlânâ Celaleddin Rumi Mesnevi'sinde İbrâhim bin Edhem'in geniş bir şekilde hikâyesini, menkıbesini anlatır ve onu “mânalar denizinin yüzücüleri” olarak nitelendirdiği Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi sûfîlerle birlikte anar.

Yunus Emre de şiirlerinde bahseder. Yunus Emre; 

‘’Hor bakma sen toprağa,
Toprakta neler yatur
Kani bunca evliya,
Yüzbin Peygamber yatur. ‘’

diye başladığı ‘’Hor bakma sen toprağa’’ isimli şiirinde İbrâhim bin Edhem’i şu şekilde yâd eder:

‘’İğnesin suya atan,
Balıklara getirten
Tacın tahtın terkeden,
İbrahim Edhem yatur.‘’

Bu iğne hikâyesini Evliya Çelebi de ''Seyahatnâme''sinde şu şekilde bahseder:

İbrâhim bin Edhem bir gün deniz kenarında oturmuş, elbisesini yamıyordu. Beldenin valisi yanındakilerle birlikte oradan geçerken İbrâhim bin Edhem’in başında durur. Vali onu seyrederken şöyle düşünür: “Bak şu dünün hükümdarına! Böyle yapmakla eline ne geçti?” İbrâhim bin Edhem, valinin aklından geçenleri anlar. Kaldırıp iğnesini denize fırlatır. Sonra; “Balıklar iğnemi getirin” deyince, bir balık, ağzında İbrahim Edhem’in denize attığı iğneyi getirir. İbrâhim bin Edhem, iğneyi balığın ağzından aldıktan sonra valiye döner: “Elime bu iğne geçti” buyurur. “Yâni, ben Allahü teâlâdan gayrı olanları bırakıp, bütün varlığımla O’na döndüğüm için, bu balıkları bana hizmetçi etti ve bana bu kerameti verdi” demek ister.

Türk Divan Edebiyatında İbrâhim bin Edhem

İbrâhim bin Edhem’in hikâyesi Türk divan edebiyatını da etkiler. Değişik Divan Edebiyatı şairleri beyitlerinde İbrâhim bin Edhem’den bahseder:

“Zâhid bize ta‘neyleme bu şekl-i fenâda
Biz tâc ü kabâ terkin uran Edhem-i aşkız”

Tarzî

“Eğmez er-bâb-ı fenâ tâc-ı zer-i hurşîde baş
Tahtgâh-ı âleme meyletme Edhemlik budur”

Sabûhî Dede

“Her şahsı harîm-i Hakk’a mahrem mi sanırsın
Her tâc giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın”

Ziyâ Paşa

İbrâhim bin Edhem kimdi?

İbrâhim bin Edhem, bilmem kaç odalı soğuk taş sarayların değil sımsıcacık gönüllerin Sultanı idi... O geçici sarayların değil kalıcı ebedi sarayların Sultanı idi. O, Allah'ın sevdikleri isimlerin en başında gelen idi...

İbrâhim bin Edhem, saraylarda yaşayıp da ‘’Hiç Oldum’’ diye türkü çığıranlardan değil, hakkı olduğu sarayını terk edip de çöllerde yaşayıp ‘’Allah’’ diye çığırıp ‘’hiç’’ olanlardandı…  

Ve günümüz


İslâm'ın asıl hastalığını, açmazını, çıkmazını ve günümüzdeki Müslümanların halini İbrâhim bin Edhem tee o zamanlar görmüştü:

‘’Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz; 
Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz.’’

Öyle değil midir?

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Kaynaklar

İbrâhim b. Edhem’in hayatı ve kişiliği etrafında oluşan menkıbeler manzum-mensur edebî eserlere konu olmuştur... İbrâhim bin Edhem'i bu anlamda Türkçe anlatan üç kitap vardır. Birincisi Musa Yaşaroğlu'nun ''Aşkın Kölesi İbrâhim Bin Edhem'' (TÜRDAV Yayınları, 2014) isimli eseri, diğeri Ersin Özdil'in ''Sarayını Terkeden Hükümdar İbrâhim Bin Edhem'' (Ulak yayıncılık, 2016) isimli eseri, üçüncüsü de Necip Fazıl Kısakürek'in bir tiyatro oyunu olarak yazdığı ''İbrâhim Edhem'' (Büyük Doğu Yayınları, 2000) isimli eseridir. Üçü de birbirinden güzel bir şekilde İbrâhim bin Edhem'i anlatmıştır.

İngiliz eleştirmen, denemeci, şair ve yazar James Henry Leigh Hunt’a ait mezar taşı ve mezarı:

Londra yakınlarındaki Kensal Green Cemetery’deki mezarlıkta üstünde bir defne dalı kabartması ve “Write me as one that loves his fellow men” (Yaz beni de, O’nu sevenleri sevenlerden biri) yazısı olan İngiliz eleştirmen, denemeci, şair ve yazar James Henry Leigh Hunt’a ait mezar taşı ve mezarı:



İbnü’l Arabî


17 Nisan 2021


Ramazan ayı yazılarım çerçevesinde bugün; mutasavvıf, İslam düşünürü ve şairi, İslam dünyasında hakkında en çok tartışılan bilgini ve İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî ile beraber İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisi, ‘’Vahdet-i vücut’’ (varlık birliği) diye anılan tasavvuf kuramını oluşturan ve bu kuramla anılan bir bilge kişi olan İbnü’l Arabî’yi anlatacağım…

Peşinen söyleyeyim, uzun bir yazımdır. Ancak, kızım diye, pardon, yazım diye söylemiyorum, İbnü’l Arabî’yi de böylesine anlaşılır, akıcı ve derli toplu anlatan bir başka yazı da bulamazsınız. 

İsmi, Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. İbnü’l Arabî ve Şeyh-ül Ekber (Büyük Şeyh) diye meşhûr olmuştur. Genellikle Muhyiddin İbnü’l Arabî diye bilinir… Onu anlayamayanların dilinde ise ismi Şeyh-ül Ekfer'dir (Kâfir Şeyh).

İbnü’l Arabî, Muvahhidun döneminde 1165 yılında Mursiye (Murcia), İspanya’da doğar, 1239 yılında Şam'da vefat eder…

Tasavvufta o bir başlangıçtır… Ardından gelenler ise (Sadreddin Konevî, Dâvûd-i Kayserî, Molla Fenârî gibi) bu yolda devam etmişlerdir…

Fransız Matematikçi ve yazar René Guénon; Dante’nin ‘’İlahi Komedyası'’nda adı geçen ‘’İnferno’’ (cehennem)yu kaleme alırken İbnü’l Arabî’nin ‘’Kitab el-İsra’’ (Gece yolculuğu kitabı) ile ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ (Mekke İlhamları) adlı eserlerinden faydalandığını iddia eder. İbnü’l Arabî’nin gerek ‘’Kitab el-İsra’’ ve gerekse de ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ adlı eserlerdeki simge ve semboller, özellikle Dante'nin cehennemi ile İslami cehennemin benzerliği, Hz. Muhammed'in Mirac'ı; cehennem ve cennetten sonra her ikisi eserde de başkarakterin nurani bir yoğunluktan (Tanrı) bahsetmesi bu iddiayı kanıtlar niteliktedir…

René Guénon'un da kabul ettiği bu iddia, aslında kendisi de Endülüslü olan tarihçi Miguel Asin Palacios’a aittir. Miguel Asin Palacios, ‘’Dante ve İslam’’ (Okuyan Us Yayınları, Mayıs 2010) isimli eserinde bu iddiayı dile getirir.

İbnü’l Arabî, 1182'de İbnü’l Rüşd ile görüşür. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnü’l Rüşd’ün ‘’bilgi'’nin ‘’akıl yolu'’yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin ise gerçek ‘’bilgi’'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşif yoluyla elde edilebileceğine inanır…

Ve Endülüs’te bir süre daha kaldıktan sonra keşif için yola çıkar İbnü’l Arabî… Devrindeki tüm İslam coğrafyasını gezerek; Fas, Medine, Mekke, Şam, Musul, Bağdat, Halep ve Konya’da çeşitli bilginlerle tanışır ve görüş alışverişinde bulunur…

İbnü’l Arabî, 22 Rebîülâhir 638 (10 Kasım 1240) tarihinde Şam’da vefat eder.

İbnü’l Arabî Konya, Sivas ve Malatya’da

İbnü’l Arabî Selçuklu hükümdarının daveti üzerine 612’de (1215) Bağdat'tan Konya'ya gelir ve veliaht Keykavus’a hoca olur. Yukarıda bahsettiğim Endülüs tarihçi Miguel Asin Palacios, onun Konya’ya gelmesinin tek sebebinin sultanı Hristiyanlara karşı kışkırtmak olduğunu ileri sürer. Ancak durum böyle değildir. İbnü’l Arabî, dönemin belli başlı Selçuklu yerleşim bölgeleri olan Konya, Sivas ve Malatya’da bulunur…


Arabî’nin Konya ziyareti esnasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulacağını kaleme aldığı rivayet edilir.

Konya’ya bu gelişinde Mevlânâ henüz 12 yaşındadır. İbnü’l Arabî pazar yerinde çocuk Mevlânâ'yı babasının arkasında yürürken gördüğünde şöyle der ardından; "Hayret! Bir umman (okyanus), bir göle takılmış gidiyor."

Konya'da 8 yaşındaki çocuğuyla dul kalan bir kadınla evlenir. 8 yaşında eğitimine başladığı bu çocuk, Mevlânâ'nın çağdaşı Sadreddin Konevî'dir.

İbnü’l Arabî, Konya’dan sonra Halep ve Sivas’a gider. Buralarda bir süre kaldıktan sonra 615’te (1218) Malatya’ya yerleşir. Burada dört yıl kalır.  Dostu Mecdüddin İshak vefat edince vasiyeti üzerine dul kalan hanımıyla evlenir. Oğlu Sa‘deddin Muhammed büyük ihtimalle burada dünyaya gelir… Böylece Muhammed Sa‘deddin, Sadreddin Konevî’nin üvey kardeşi olur...

Şu sözleri onu anlatmaya yeter:

"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’


"Yeryüzünde nice dolaşan vardır ki, yer ona lânet eder. Yer üzerinde nice secde eden vardır ki yer onu kabul etmez. Nice dua eden vardır ki kelamı dudağının ucunu geçmez."

''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’

“Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."

"Sen içine dön, yalnız dışınla meşgul olma. Çünkü sen cisminle değil ruhunla insansın."

"Maddi hayata meyledenler için hayat deniz suyu içmeye benzer, içtikçe susarlar, susadıkça içerler."

"Bil ki Allah insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları âdemden vücuda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar yolcu olma özelliklerini (tekamül) hiç bırakmamışlardır."

"... artık, arif anlar ki, gerek enfüs'te, gerek afakta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir; başkası yok.. varlık, tek varlık, bir can ve bir tendir. Ama, hakikatin aslı, ne bölünmüş ne parçalanmıştır zahirde görünen cümle şeyler, onun tecelligâhı ve aletidir..."

Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. O ses, o mesaj, o çığlık şuydu;

‘’Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım.
Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık...
O artık ceylanlar için bir çayır,
keşişler için bir manastır,
puta tapıcı için bir mabet,
hacı için bir Kâbe,
Tevrat levhaları,
Kur'an kitabıdır.
Ben aşk dinini vazediyorum.
Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,
bu din benim dinim,
benim imanımdır.’’

Mevlânâ’nın sanki İbnü’l Arabî'yi anlatırcasına bir sözü vardır; ‘’Her devirde peygamber yerine bir velî vardır. Bu sınanma kıyamete kadardır.’’ İbnü’l Arabî Mevlânâ'nın bahsettiği peygamber yerine bir velidir.  Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. İşte günümüzdeki tüm sorunlarımıza, tüm problemlerimize, tüm ihtilaflarımıza, tüm sıkıntılarımıza çözüm sunacak bir mesajdır bu çığlık!... Ahhh ki ahhh; bir anlayabilsek!

İbnü’l Arabî’nin kitapları

İbnü'l Arabî'nin sanki günümüzde yazılmışçasına tat veren 500 civarında olduğu tahmin edilen kitaplarından günümüze 250'ye yakın eseri ulaşmıştır. Türkçeye çevrilen eserleri ise onu geçmez!...


İbnü'l Arabî'nin Türkçeye çevrilen bu kitapların önemlilerinden bahsedeceğim…

Fütûhât-ı Mekkiye

İbnü’l Arabî bu eserini (Fütûhât-ı Mekkiye, Esma Yayınları, 2001) otuz yılda tamamlar. (Hicri 598 – 629) Eser 560 bölümden oluşur… İslam dünyasının tematik olarak hazırlanmış ilk ve tek ilimler ansiklopedisidir. ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’, İbnü’l Arabî’nin tasavvufi görüşlerini en geniş boyutlarıyla açıkladığı eseridir.


İbnü’l Arabî, ‘’Fütûhât’’ının birinci cildinde şunları yazar: "Allah kemâl sahibidir. Kâinatta kendi kemâlini göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır. Mükemmel şekil küredir. Onun için kâinat küreler halinde yaratılmıştır. Dünya küre şeklindedir ve ekseni etrafında dönmektedir." Bu satırlar yazıldığında henüz Galileo’nun doğmasına 400, Kopernik’in doğmasına ise 300 yıl vardır.

İbnü’l Arabî ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ isimli kitabında Sebte kentinde rastladığı hocası İbn’üs Sâig’ten aktarır: ‘’Dünyayı def ve flüt ile yiyip bitirmek, benim indimde din ile yiyip bitirmekten daha iyidir. Elinden geldiği kadar dince lânet etmekten kaçın.’’ Bu sözü günümüzde anlayabilecek kaç din adamı ve kaç siyaset erbabı vardır acaba?

İbnü’l Arabî ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ isimli kitabında bir gece Mekke’de tavaf yaparken kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söylediği birisini (sadece kendisinin) gördüğünü yazar. Bu kişi kendisinin de bir insan olduğunu söylemektedir ama İbnü’l Arabî’nin bildiği insan fiziğine benzememektedir. Hz. Âdem’in ancak yedi bin yıl önce yaşadığını bildiğinden İbnü’l Arabi ona Hz. Âdem’i sorar; şöyle cevap alır: “Hangi Hz. Âdem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?” Bu yanıt üzerine Arabî, "O zaman hatırladım ki hadiste 'Allah yüz bin Âdem yaratmıştır' diye yazardı" der.  Hz. Âdem yaratıldı tüm melekler sordu: "Dünyaya fesat getirecek bir varlık mı yaratacaksın?" dediler. (Bakara-30) Melekler bunu -insanın dünyaya fesat getirecek olmasını- nereden biliyorlardı? Demek ki melekler daha önceden insanı tanıyorlardı... Kuran bazı konuları ucu acık bırakarak ‘’Akıl etmez misiniz? Düşünmez misiniz?" diye buyurmaz mı?

Yeri gelmişken İslam dünyasında hep yanlış anlaşılan ‘’Fetih’’ ve ‘’Fütûhât’’ kavramlarına İbnü’l Arabî’ni tanımlamasıyla bir açıklık getirmek istiyorum.  Fetih (bazen ‘’feth’’ diye de yazılır) kelimesinin çoğulu ‘’fütuh’’, bunun da çoğulu ‘’Fütûhât’’dır. Sözlük anlamı;  “açmak, yardım etmek, zafer” anlamındadır. Tasavvufta ise “Allah’ın rızık gibi maddî, ilim ve marifet gibi manevî lütuflarını kuluna açması” anlamına gelir. İbnü’l Arabî’ye ilham ürü­nü olan bilgiler kendisine Mekke’de gel­diği ve eseri burada yazmaya başladığı için bu kitaba ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ adını verir. Kitabın bu özelliğini çe­şitli vesilelerle vurgulayan İbnü’l Arabî, noktasına varıncaya kadar eserdeki bü­tün bilgilerin ilâhî ilham (İlkâ-i Rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunu ileri sü­rer. Yani ‘’fetih’’, İbnü’l Arabî’nin anlattığı gibi, dini bilmeyenlerin, dini siyasetlerine araç olarak kullananların anladığı şekliyle bir başka ülkenin işgali, alınması, topraklarına el konulması değildir…

Fusüs’ül-Hikem

İbnü’l Arabî’, Şam'a geldiğinde kendisinin ‘’Fütûhât'’tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen ‘’Fusüs'ül Hikem’’i (Bilgelik Fanusları) (Kabalcı Yayınları, 2016) kaleme alır. İbnü’l Arabî bu eseri rüyasında Peygamber'den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. İbnü’l Arabi, Fusüs’u yazma nedenini şöyle açıklıyor: “627 Hicret yılı, Muharrem ayının son günlerinde, Şam’da iken. Tanrının peygamberi Hz. Muhammed’i gerçek bir rüya anlamında gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana dedi ki, bu Fusüs ül-Hikem kitabıdır. Bunun al ve halka açıkla ve bu bilgilerden herkes yararlansın.” 


27 bölümden oluşan bir kitap olan Fusüs’ül-Hikem’in her bölümünde bir peygamberin kişiliği ve görevlerinin özelliği anlatılır.

‘’Fusüs'ül Hikem’’de şunları yazar İbnü’l Arabî; “Âlem, Allah’ın belirmesidir. O, âlemin ruhu olup, sevk ve idare eder. Evrenin tümü O’dur, O, benim ve O’nun varlığı ile ayakta duran tek varlıktır. Âlemin başka gerçek bir varlığı yoktur. Âlem, O’ndan ayrı bir varlık değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden çıkmış ve ona bitişik olduğu halde, sahibinden görünüşte ayrılması imkânsızdır. Nasıl insanın gölgesi, ancak gölgenin düştüğü yer aracılığı ile görünüyorsa, Âlem de, Allah’ın gölgesinin üzerine düştüğü madde aracılığı ile idrak edilir, bilinir.”

Kur’an-ı Kerim’de, “Her şey beni zikreder ama siz anlayamazsınız” denilir. Bu ayeti anlamak, ancak maddenin, var olan her şey hakkında bilgilenme yönünde ve evrimimizde aracı olarak kullanılmasıyla mümkün olabilir.

İbnü’l Arabî ‘’Fusüs’ül-Hikem’’de şunları yazar;

‘’...küçük insan, büyük âlemin (kozmos) bir minyatürüdür... İnsan varlığı, âlemden daha da küçük olsa da, o büyük âlemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır. Bu sebepledir ki, bilge insanlar, bu âleme büyük insan (insan-ı kebir) adını veriyorlar...’’

"Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren 'kuşatıcı bir varlıkta' isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi." İbnü’l Arabî bu sözüyle; ‘’Hakk'ın gölgesidir insan. İnsan, Hakk'ın tüm isimlerini almış, Hakk'dan ayrı değil’’ mesajını veriyor.

‘’Fusüs’ül-Hikem’’in Nuh bahsinde teşbih ve tenzihi anlattığı bölümde şunları yazar:

(Teşbih; Benzetme. Tenzih; Arılama, kusur kondurmama, Allah'ın bütün kusurlardan uzak olduğuna inanma.)

"...yalnızca tenzih edecek olursan, kayıtlayıcı olursun;
yalnızca teşbih edecek olursan, sınırlayıcı olursun.
hem tenzih hem de teşbih edecek olursan,
dosdoğru yolda olursun ve bilgide imam ve seyyid olursun.
imdi iki varlıktan sözeden, ortak kılıcı oldu
ve (çokluğun ötesinde) tek olandan sözeden, bir’leyici oldu.
eğer ikileyici isen, teşbihten sakın!
ve eğer bir’leyici isen, tenzihten sakın!
imdi, sen o değilsin ve sen o’sun;
ve sen o’nu şeylerin ayn’ında
kayıtlanmamış ve kayıtlanmış olarak görürsün.
Allahu teala, “o’nun benzeri hiç bir şey yoktur” (şura suresi, 42/11) diyerek tenzih
etti; “o, semi ve basir’dir” (şura suresi, 42/11) diyerek teşbih etti. Ve Allahu teala,
“o’nun benzeri gibi bir şey yoktur” diyerek teşbih ederek iki’ledi; “o, semi
ve basir’dir” diyerek tenzih etti ve tek kıldı..."

İlâhi Aşk

İbnü’l Arabî, ‘’İlâhî Aşk’’ (İnsan Yayınları, 2016) isimli kitabında aşağıdaki şu hikâye yer alır: (s. 134)


''Allah rahmet etsin, babam mıydı, amcam mıydı? Hangisiydi, tam bilemiyorum; ikisinden biri bana şu öyküyü anlatmıştı: Babam bir gün ormanda bir avcı görür. Avcı dişi bir kumruyu takip etmektedir. O anda aniden, kumrunun erkeği çıkagelir. Dişisine bakar. Tam o sırada avcı dişi kumruyu vurur, öldürür. Bunu gören erkek kumru çaresizliğinden kendi etrafında fır dönerek havaya yükselir yükselir, öyle yükselir ki gözlerden kaybolur. 'Gözümüzden kayboluncaya kadar o kuşa baktık' diye devam etti babam; 'sonra, o kuş o yüksekliğe varınca kanatlarını kapattı, başını yere çevirdi ve çığlıklar atarak kendini yere sapladı, paramparça oldu, ezildi ve öldü. Bizse, hâlâ bakakalmıştık' diye anlatmıştı. Ey âşık, bu bir kuşun yaptığı harekettir. Peki, Allah aşkı uğrunda senin tavrın nicedir?''

Aşkın ne olduğunu anlıyorsunuz değil mi?

Şeceretü’n-Nu‘mâniyye

Önce bu kitap hakkındaki yanlış bilgileri düzeltmek istiyorum. Ne yazık ki ülkemizde İbnü’l Arabî’nin bu kitabı ‘’Eş-Şeceretü’n-Numaniyye fi’d-Devlet-i Osmaniyye’’ (IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2017) ismiyle yayınlanır. Hâlbuki İbnü’l Arabî’nin eserini aslı sadece ‘’Şeceretü’n-Nu‘mâniyye’’ şeklindedir. Bu yanlışlığa sebep ise Osman Gazi'ni doğumundan 18 yıl önce vefat eden İbnü’l Arabî’nin bu eserinde; şifreli olarak Osmanlı Devletinin kurulacağını müjdelediği, sultanlarından ve Yavuz Sultan Selim’den ismen bahsettiği iddiasıdır…


İbnü’l Arabî  “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye” isimli eserinde  “Tılsım sâhibi ilk ‘Sîn’in varlığından söz eder.  Burada bahsi geçen ‘’Sîn’’’in Yavuz Sultan Selîm olduğu iddia edilir… “Onun cülûsu”nun ‘Mim’den sonra” olacağını söyleyerek onun tahta geçişinin kendisinden önceki en büyük hükümdâr olan Fâtih Sultan “Mehmed”den daha sonra olduğuna işaret ettiği iddia edilir. Bu şifreye göre “Mim”den, yâni “Mehmed”den sonra tahta geçecek olan “Sin” yâni “Selim”dir.

“Sîn'in zafer sevinciyle Şın’a vardığı zaman unutulmuş vîrâne bir kabri açığa çıkaracağı''nı belirterek; “Yıkık ve vîrâne olan kabr”in onun söylemesiyle ziyâdeleştiril”eceğine işaret eder. Ki, bu “yıkık ve vîrâne kabir” İbnü’l Arabî’nin, kendisine zındık diyen câhiller tarafından yıkılarak yerle bir edilen kendi kabridir.  ''Şın'' ise Şam şehridir. Malum; ''Sin'' ve ''Şın'' Arap harflerinde ''S'' ve ''Ş''nin karşılığıdır. Onun bu kerâmeti halk arasında daha çok; “İzâ dehalu Sîn fi’ş-Şîn, zahara fî kabruhû Muhyi’d-dîn”  (“Sîn Şın’a dâhil olunca, açığa çıkar kabri Muhyiddîn’in!”) ifâdesiyle dile getirilmiştir… 

İbnü’l Arabî’nin bu kehanetini doğrularcasına 1516 yılında Yavuz Sultan Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında İbnü’l Arabî'nin kabrini buldurur, buraya türbe yapılmasını, yanına da bir cami ve imareti inşasını emreder. İkinci Abdülhamit de türbesini tamir ettirir. Osmanlı son dönemine gelinceye kadar İbnü’l Arabî’nin Şam’daki türbesi ve camisinin bakımını üstlenir ve buraya görevli kimseler tayin edip maaş bağlar…

İbnü’l Arabî’nin kabri halen Şam şehri dışında Kasiyun Dağı eteğindedir. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde İbn Arabî'nin kendisine ait olduğu iddia edilen '’bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benim ismimle anılacak’' mealindeki bir beyit yazılıdır. (felikülli asrın vahidün yesmü bihi ve ene libâg'el asrı zak'el vahid) 2005 yılında Şam'a yaptığım bir ziyarette bu mütevazı kabri ziyaret edip dua etmek kısmet olmuştu bana…

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” diye söylerdi Mevlânâ. Mevlânâ’nın söylediği gibi İbnü’l Arabî'nin mezarı da aslında bahsettiğim gibi Kasiyun Dağı eteğinde değil âriflerin gönüllerindedir. Allah rahmet eylesin…

İbnü’l Arabî’nin diğer kitaplarında yer alan görüş ve hikâyeleri

İyi ve kötü

İbnü’l Arabî bir kitabında şöyle yazar (İslâm Tasavvuf Tarihi, Akabe Yayınları, 1985, Mehmed Ali Ayni, sayfa 21): “İzâ kâne’l - ârifu arifen hakikaten lem yetekayyüd bi-Mu’tekıd.” Anlamı: ‘’Hakk’ı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman itikad sahibinin itikadıyla bağlanmaz. Yani; hiçbir dine veya inanca bağlı olmaz, onun için iyi ve kötü; doğru ve yanlış; İman ve küfür ayırımı yoktur; hepsi bir ve aynı şeydir.’’ Bu sözdeki derinliği anlayacak günümüz dünyasında kaç Müslüman din adamı vardır acaba? Hiç yoktur değil mi?...


Gâvur hangisi, dayım hangisi?

İbnü’l Arabî bir kitabında da Endülüs'te bir çocukla dayısının başından geçenleri anlatır:


''Endülüs'te çocuğun biri dayısıyla gayrimüslim bir değirmenciye buğday götürmüş. Yüz okka buğday verip doksan okka un alacaklarmış. Değirmenci de kantara hile karıştıran bir adammış. Yüz okka buğdayı alıp doksan okka un yerine seksen okka un tartıp doldurmuş bir çuvala. Çocuğun dayısı da adamdan hakkını istemiş. "Sen ne biçim adamsın?" demiş.

Aralarında bir tartışma başlamış. Sonunda gırtlak gırtlağa gelip kavgaya tutuşmuşlar. Çocuk ne yapacağını şaşırmış. Dayısı ile değirmenci oradan oraya savrulmuşlar. Çuvallar patlamış, ikisi de bembeyaz una bulanmışlar. Çocuk da gitmiş eline bir sopa geçirmiş, dikilmiş adamların başına. Bembeyaz undan iki adam! Gâvur hangisi, dayım hangisi? Gâvur hangisi, dayım hangisi? Gâvur hangisi..?'' Bu hikâyeden sonra şöyle der İbnü’l Arabî: ''Allah kulunun zahirine bakar batınını görür. Nice içi kâfir, dışı Müslüman, dışı kâfir, içi Müslüman vardır. Allah'ın Bakara Suresi'nde buyurduğu gibi: 'İşte onlar hidâyete karşı delâleti satın alanlardır. Fakat onların ticareti fayda etmemiştir. Onlar doğru yolu bilen kimseler de değildir..' "

Hz. İbrahim ve bir misafir

Bir kitabında Hz. İbrahim ile ilgili şu hikâyeyi anlatır: Hz. İbrahim peygambere bir müşrik misafir olmak istedi, Hz. İbrahim: ''Müslüman olursan misafir ederim'', dedi. O da kabul etmedi. Döndü, gitti. Cenabı Hak İbrahim'e, “bir lokma ekmek için herifin dinini, babasından kalan alıştığı dinini terk etmesini teklif ettin. O, yetmiş senedir gâvurluk yapar, ben onu besliyorum ve rızkını kesmedim,” buyurunca, Hz. İbrahim yola çıktı, ona yetişti. “Gel,” dedi, “seni misafir edeceğim. Çünkü Rabb'im senin için beni azarladı,” deyince; o, hem misafir oldu hem de Müslüman oldu.”


Marangoz ve minber

İbnü’l Arabî bir başka kitabında da şu hikâyeyi anlatır:


Bir zamanlar Bağdat'ta ünlü bir marangoz varmış. Ömrünün son zamanlarında çok güzel bir minber oymuş. Ama çok güzel, sedef kakmalı, ceviz ağacından. Her gören onun güzelliğiyle büyüleniyordu. Bu güzel minberin namı aldı yürüdü. Bağdat'a her gelen bu minberi alıp falanca camiye koymak istiyormuş. Fakat marangozun cevabı hep "Hayır" oluyordu." Bu minber Mescid-i Aksa' da duracak". Ahali şaşırıyordu tabii. İyi de Kudüs Haçlı işgali altında. "Benim işim minber yontmak, Bir babayiğit de çıksın Kudüs'ü alsın. Bu minberi yerine oturtsun."

Herkes bu hikâyeyi minberin güzelliğini bire beş katarak birbirlerine anlatır oldu. Daha sonra 7-8 yaşlarında bir çocuktan dinlediler bu hikâyeyi. Ama O çocuk minberin güzelliğinden çok müessirin vasiyetine kulak verdi. Aradan 40 yıl geçti ve o minberi durması gereken yere Mescid-i Aksa' ya yerleştirdi. Diller onu Selâhaddinî Eyyubi diye andı.

Hikâyeyi şöyle bitirir İbnü’l Arabî: ''Bu işler böyledir. Biz o marangoz misali minberler yontarız. Bizim bu emanetlerimizi yerine koyacak er kişiler elbette çıkacaktır.''

İbnü’l Arabî’yi sevmeyenlerden biri

Şam’da, İbnü’l Arabî’yi sevmeyenlerden biri, her namazdan sonra bu büyük veliye on defa lanet okurdu. Bu olaydan İbnü’l Arabî’nin de haberi olur, ancak hiç bir tepki vermezdi. Bir süre sonra İbnü’l Arabî’ye lanet eden adam ölür. İbnü’l Arabî, hiçbir şey olmamış gibi adamın cenazesine katılır.


Cenazenin defninden sonra arkadaşlarından biri, İbnü’l Arabî’yi evine davet eder. İbnü’l Arabî evde kıbleye müteveccih bir şekilde oturur. Zikir ve duâ ile meşgul olmaya başlar. Dostu yemek zamanı yemek hazırlar, ancak İbnü’l Arabî yerinden kalkmaz. Sadece namaz için yerinden kalkmakta ve yine kıbleye doğru yönelip tesbih çekmeye devam etmektedir.

Bir süre sonra yüzü mütebessim ve içini sevinç kaplamış bir vaziyette kalkarak dostuna, ”Ben acıktım, bana yemek hazırlayın” der. Dostu merakla yemek hazırlamasına rağmen, neden yemediğini sorduğunda, İbnü’l Arabî şu cevabı verir: ”Ben, bana lanet okuyan adamın ruhuna yetmiş bin kelime-i tevhid okumaya ve o affedilinceye kadar hiçbir şey yememek ve içmemek üzere kıbleden yüzümü çevirmeyeceğime dair Allahü teâlâya ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim.”

Bir meczup

İbnü’l Arabî bir kitabında da şu hikâyeyi anlatır; 


Bir meczup, köy meydanına gelir; çevrede dolaşmakta olan kalabalığa; "ey ahali, ben Peygamberim!" der. Kimse onu ciddiye almaz. Garip kılığına, deli gözlerine bakıp gülerler. Meczup kendinden çok emindir. "Ey ahali, ben peygamberim! Eğer bana inanmıyorsunuz, şu arkamdaki duvar dile gelsin ve size benim peygamber olduğumu söylesin." der.

Yine kimse bu meczubu ciddiye almaz fakat birden duvar dile gelir ve şöyle der;  "Yalan! Bu adam peygamber falan değil."

(Bu hikâye aynı zamanda Zülfü Livaneli'nin ''Engereğin Gözündeki Kamaşma'' isimli romanının giriş kısmıdır. Ancak Livaneli kaynağını yazmaz!!!)

İbnü’l Arabî’nin tasviri

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, ‘’İbn Arabî’’ (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995) isimli kitabında İbnü’l Arabî için şunları yazar: (s. 172–173) 


‘’İbnü’l Arabî aşk (sevgi) ile güzellik (cemal, hüsn) arasında sıkı bir bağ kurar. Aşk kendi başına ve bağımsız bir değer değildir. Onun temeli güzelliktir. Kusursuz ve en mükemmel güzel (cemal-i bâkemâl) de Allah’tır. İnsan onun için Allah’ı sever. Allah bütün güzellikleriyle âleme tecelli etmiştir. O halde ilahi bir tecelliden ibaret olan âlem bütün olarak da, parçalar halinde de güzeldir. Allah’ın güzelliği hem şekil ve suret halindeki maddi güzelliklerin, hem de ilim, marifet, ahlak (siret) ve kemal tarzındaki manevi güzelliklerin kaynağıdır.

Fakat yine de onun esas güzelliği her çeşit şeklin üstünde ve ötesindedir. Allah en güzel olduğu için sevilir ve sevilerek ibadet edilir. Fakat insan güzeldir, hem Allah onu kendi suretinde yarattığı için, hem halifesi olduğu için hem de: “Biz onu en güzel biçimde yarattık” dediği için hem de ilahi güzelliği en iyi biçimde yansıttığı ve Hakk’ın tecelligâhı olduğu için. Bundan dolayı Allah insanı sever, sözü edilen nitelikler en fazla velilerde ve peygamberlerde mevcut olduğu için onları daha çok sever, bu hususlar en mükemmel biçimde Hz. Peygamber’de mevcut olduğu için de en çok onu sever. Bunun için o Allah’ın sevgilisidir (habibullah, mahbub-i kibriya).

İnsanın diğer varlıkları sevmesinin sebebi bu varlıkların kendi kabiliyetlerine göre ilahi güzelliğin tecelligâhı (mazharı) olmalarıdır. Zahidlerin durmadan kötüledikleri, abidlerin sırtlarını döndükleri bu âlem İbnü’l Arabî’nin gözünde fevkalade güzeldir, güzelliklerle doludur. O halde aşk ve sevgi ile dolu olmalıdır.

İbnü'l Arabî bir sevgi dünyası, bir sevgi dili kurmuş ve: “Benim dinim sevgi dinidir, ben sevgi kıblesine yöneldim” demiştir. Daha önce de var olan bu sevgi anlayışını geliştiren İbnü’l Arabî onun sisteminin özü ve kaynağı, tasavvufun da vazgeçilmez bir temel unsuru haline getirmiştir. Buna rağmen Mevlâna ile karşılaştırıldığı zaman İbnü’l Arabî’nin sisteminde sevgiden çok bilgiye (marifet) ağırlık verdiği görülür.’’

Roosewelt ve İbnü’l Arabî

Mahmut Sadettin Bilginer, ‘’Tasavvufta Allah ve İnsan’’ (H Yayınları, 2011) isimli kitabında şu bilgiyi verir (s. 122-123): 


İkinci dünya savaşının devam ettiği 1943 yılında bir Türk heyeti Amerika’yı ziyaret etmektedir. Cumhurbaşkanı Roosewelt hasta olmasına rağmen bu heyetle görüşmeyi arzu eder. Bundan sonrasını heyette bulunan zat anlatıyor:

Başkan Beyaz saraydaki dairesinde bizleri kabul edip oturttuktan sonra sözlerine; “Bir Türk heyetinin Amerika’yı ziyaretini bana bildirdikleri andan itibaren sizlerle tanışıp, politikanın dışında bir görüşme yapmayı arzu etmiştim” diye başladı… Ve devamla;

“Gerek Amerikalı, gerekse dünyanın her köşesinden gelen bilim adamlarıyla yaptığım özel görüşmelerimde bugüne kadar dünyada bilim, felsefe ve mistik alanda sayıları birçok insanın yetiştiğini bilinmekle beraber bunların en büyüğü olarak hemen hepsinin bir tek insan üzerinde ve yaşadığı sürede beş yüze yakın eser bırakmış Endülüslü tanınmış âlim ve mutasavvıf Muhyiddin İbnü’l Arabî üzerinde birleştiklerini tespit ettim. Yalnız benim için aydınlanması gereken bir husus var. Fusüs’ül Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiye gibi değerli birçok eser yazan bu büyük insan hakkında neden İslam bilginleri aleyhinde bulunmuşlar, yakışıksız sözler söylemişler ve ölümünden sonra da mezarını belirsiz bir hale getirmişler? Ancak bu zatın ölümünden üç yüzyıl sonra bir Türk Hakanı Sultan Selim Mısır’ı almaya giderken mezarını buldurup, türbesini yaptırmıştır. Bu jest şüphesiz ona karşı duyduğu saygıdan ileri gelmiştir. Fakat bu gecikme neden? İşte bunu bilmek istiyorum.”

Benim bu sahada meşgul olduğumu bilen Heyet Başkanı, cevap vermeyi bana bıraktı: “Efendim'' dedim, ''önce şunu bilhassa belirtmek isterim ki, bütün İslam bilginleri Şeyh’ül Ekber Muhiddin İbnü’l Arabî’nin aleyhinde bulunmamışlardır. Bu zatın aleyhinde bulunanlar daha ziyade zahiri ilme mensup bilginlerdir. Bunlar onun geniş kapsamlı Allah’ın vücud birliği fikirlerini, ya kavrayamamış veyahut İslam şeriatine uygun düşmediği düşüncesine kapılmışlar ve onu bu yüzden haksız yere yermişlerdir. Fakat batıni ilme mensup bilgin, hakikat ve irfan ehli kimseler, onu gerçek yönleriyle tanımış ve onu en büyük bir müctehid (ayet ve hadislerden hüküm çıkarmış büyük İslam âlimleri ve önderleri) ve mutasavvıf olarak kabul etmişler ve kendisine büyük saygı duymuşlardır. Yalnız onun eseri olan Füsusu yüze yakın Türk ve İslam bilgininin şerh etmesi buna bir delil teşkil eder.”

Bunun üzerine Başkan gülümsedi ve “Şimdi durum benim için aydınlandı, teşekkür ederim” diyerek önündeki çekmeceyi açtı. “Bakınız ben her gün işime başlamadan önce o büyük insanın Fütûhât-ı Mekkiyesini okurum, halen üçüncü cildini hayranlıkla okumaktayım” dedi ve kitabı bize gösterdi. Hepimiz hayretler içinde kaldık.

İbnü’l Arabî’nin görüşleri

İbnü’l Arabî, Vahdet-i Vücud (Varlık birliği) öğretisinin baş sözcüsüdür. Ancak bu öğreti İbnü’l Arabî’nin eserlerinde bu adla anılmaz. İfadeyi ilk kullanan, İbnü'l Arabî'nin öğrencisi Sadreddin Konevî’dir. Vahdet-i Vücud tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan bir görüştür.


‘’Kudsî Hadisler’’ (hadîs-i kudsî) diye bir kavram vardır. Bu tür (Kudsî) hadisler Allah'ın kelamıdır. İbnü’l Arabî’nin aktardığı bir hadîs-i kudsî de Yüce Allah buyuruyor ki: “Gizli hazine idim. Bilinmek istedim ve tüm bir kâinatı ve mahlûkatı (varlıkları) yarattım.” Bu hadis; dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır. İnsanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleri anlamındadır bu hadis.

İbnü’l Arabî'ye göre insan mücmel (sözü az, mânası çok olan) bir varlıktır. Bu mücmeli mufassal (geniş, izahlı olarak, tafsilâtlıca) hale getirdiğimizde ise insanın birçok alt hakikatten meydana geldiğini görürüz. Başka bir deyişle, insan mecmu, yani bütün âlemin ve âlemdeki hakikatlerin toplamıdır. Bu özelliği ile tüm âleme ve hakikatlere içkindir ve "içerdiği parça hakikatler ile âlemdeki şeylerin mukabilidir ve insan bütün âlem hakkındaki bilgisini kendisinde bulunan bu tikel parçalarını bilfiil hale getirmekle elde edebilir."

İbnü'l Arabî'den yüzyıllar sonra ortaya çıkan Kuantum düşüncesi de farklı bir şey söylemiyordu zaten; ‘’gözlemci ile gözlemlenen ayrılmazdır, birdir, bütündür.’’ Fransız filozof Michel Foucault da 1996 yılında yayınladığı ‘Kelimeler ve Şeyler’ (Les Mots es les choses) isimli kitabında da ‘’bakanın bakılan olduğu’ tespiti yapıyordu.

Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof Martin Heidegger'in İbnü’l Arabî'yi okuduğu bilinir.

Bir kısım bilim adamları Doğu felsefesinin Spinoza’sı olarak adlandırırlar İbnü’l Arabî''yi... Baruch Spinoza, 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerindendir. En büyük eseri ''Ethica'' adlı kitap olan Spinoza da tuhaf bir çelişkiyle İbnü’l Arabî gibi hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir..

İbnü’l Arabî’nin kendisi hakkında söyledikleri

Bir kitabında okuyucuları için şunları yazar İbnü’l Arabî: "İşte ben, meyveleri olgunlaşmış bir bahçeyim; meyveleri bir araya toplanmış bir bahçe. Öyleyse, sen benim perdelerimi kaldır ve benim yazdığım bu yazıların, bu satırların içerdiği şeyleri oku!"


Bir başka kitabında da ‘’Bizi tanımayan kitaplarımızı okumasın’’ der. Eserlerinden istifade edebilecek kimseler için de "kemerlerini sıkmış, nefsini tezkiyede (nefsini temiz bilmek, nefsini kusursuz addetmek) önemli mesafe kat etmiş ve gönlünü dünyadan çekip almış" olmalarını şart koşar.

İbnü’l Arabî’ye yöneltilen suçlamalar

İbnü’l Arabî’nin ardından gelen Seyyid Nesîmî ile kendisinden önce yaşamış olan Hallac-ı Mansur, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bestamî gibi bilginler İbnü’l Arabî’nin inancına sahip olmuşlar ve "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) sözü ile bu inancı pekiştirmişlerdir. Dönemlerinde, bu evliya, anlaşılmamış, dinden çıkmakla, sapkınlıkla, zındıklıkla, şirkle suçlanmış, kimisi de bu suçlamalardan dolayı idam edilmişlerdir.


Hallac-ı Mansur; "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) dedi idam edildi. Cüneyd-i Bağdadî; ‘’leyse fî cübbeti sivallah’’ (cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur) dedi idam edildi. Seyyid Nesîmî; Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini’’ söyledi, canlı canlı derisi yüzüldü. Bayezid-i Bestamî;  “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yoktur!.’’ dedi, idam edilmedi ama zındıklıkla suçlandı.  Kendi ifadesiyle; “Yolun başında idik ‘sıddık’ dediler. Sonuna vardık ‘zındık’ dediler.”

İbnü'l Arabî’yi de kâfirlikle suçladılar. Bu nedenle O’na da; Şeyh-ül Ekfer (Kâfir Şeyh) dediler. Buna esas neden de yazdığı ‘’Futûhât-ı Mekkiye'’deki sözleriydi. Bu sözlerden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında idam fetvası verilmişti.

Fransız yazar ve filozof Voltaire İbnü’l Arabî'nin İslam dünyasında bir kısım insanların kendisine ''Şeyh'ül Ekfer'' (Kafir Şeyh) diye tanımlamalarını şu sözlerle özetliyor: "Müslümanlar içinde bir adam çıkmış, onu da kendilerinden saymıyorlar."

Sadece İslam dünyası değil, Hristiyan dünyası da böyleydi:

Giordano Bruno; ‘’Tanrı Bir’dir, her yerdedir, hem de her şeyin üzerindedir. Birbirinden ayrılmaz olan Zekâ, Ruh ve Madde, Tanrısallığın üç görünümüdür.’’ dedi, canlı canlı yaktılar. Giordano Bruno derdi ki; ‘’anlamak zordur, basit ve kaba şeyler basit ve sokak insanları için geçerlidir.’’ Basit ve kaba insanlar anlamadı onları…

İbnü’l Arabî’yi koruyan ve savunan Osmanlı

Arap dünyası İbnü’l Arabî’yi böylesine zındıklıkla, kâfirlikle suçlarken İbnü'l Arabî’ye sahip çıkan Osmanlı olur… Yukarıda bahsettiğim gibi Yavuz Sultan Selim tahrip edilen mezarını bulup ona bir türbe ve cami yaptırır…

18. yüzyılın dîvan şairlerinden Sünbülzâde Vehbî de İbnü'l Arabî hakkında bir menkıbe yazarak ona yapılanların bir tenkitten çok bir iftira olduğunu ifade eder:

“Sakın eslâfa, sakın ta‘netme
Mutaassıb revîşinde gitme
Hiç yakışmaz hele ehl-i dîne
İftirâ Hazret-i Muhyiddîn’e”

Hatta bu iftiralara karşı İbnü'l Arabî’yi savunmak için birçok Osmanlı şairi de kendisine methiyeler yazar. Meselâ Divân Şairi Nâbî bir şiirinde onu şu dizeleriyle över:

“Sürmedir hâk-i deri Hazret-i Muhyiddîn’in
Kimyâdır nazarı Hazret-i Muhyiddîn’in
Sâf envâr-ı hakāyıktır onun âsârı
Zerre yoktur kederi Hazret-i Muhyiddîn’in.”

Yine Divan şairi Nâbî ‘’Hayrî-nâme‘’sindeki bir başka dizelerinde Hakk‘ı isteyen taliplere doğrudan doğruya Mevlânâ‘nın Mesnevî‘sini; İbnü'l Arabî‘nin Fütûhât-ı Mekkiye ve Fusüs'ül Hikem'ini tavsiye eder: 

''Tâlib-i Hakk‘a olur reh-nümâ
Nusha-ı Mesnevî-i Mevlânâ
Dide-i rûha çeker kuhl-ı husus
Nûr-ı esrâr-ı Fütûhât u Füsûs
Dahi çoktur nüsha-i ehlullah.''

İslam’ın Hastalığı

Yazımın sonuna yaklaşmışken bir kitaba yer vermek istiyorum. Dedesi de babası da İslám âlimi olan ve kendisi de dört yaşında iken Kur’an eğitimine başlayan Tunuslu yazar, şair ve tasavvuf bilgini Abdelwahab Meddeb’in bu konuda güzel bir kitabı var, ‘’İslam’ın Hastalığı’’ (Metis Yayıncılık, 2005)


Abdelwahab Meddeb, bu kitabında; günümüzdeki İslam’ın kendi geleneklerinin ve tarihinin zenginliğinden mahrum kalmasına yol açan İslam’ın hastalığının şeceresini çıkararak,’‘Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizim olduysa, İslam’ın hastalığının entegrizm olduğu kesindir.’’ (s.11) tespitinde bulunuyor…

Entegrizm; dini veya siyasi bir inancı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmektir. Böylece mutlak bir doğruya malik olduğuna inanmak ve onun kabullenilmesini dayatmaktır. Bu, gelenekten yana olduğunu iddia ederek her türlü tekâmülü reddeden bazı dini grupların veya tutundukları şeyi doktrinel hale getirmiş grupların durumudur. Entegrizmin ana nitelikleri şöyle tasnife tabi tutulabilir: Hareketsizlik; uyum sağlamayı ret, her türlü gelişmeye, evrime karşı kemikleşme, geçmişe dönüş; geleceğin takipçisi olmamak, muhafazakârlık, taassup, kapanma, dogmacılık, sertleşme, kavgacı olma, uzlaşma kabul etmeme vb…

Meddeb, bu kitabında, İslam'ı cihatla bir tutan anlayışın köklerine iniyor ve yedinci yüzyıl Medine'sinden başlayan İslam tarihini on sekizinci yüzyıl Arabistan'ında Vahhabilik'in kuruluşuna kadar takip ederek İslam uygarlığının altın çağına damgasını vuran yaratıcılık ve çoğulculuktan uzaklaşılmasıyla gerileme ve yoksulluk evresine geçildiğinin altını çiziyor…

Meddeb, İslam’ın hastalığının köklerini ‘’Medine Ütopyası’’ adını verdiği ‘’asr-ı saadet’’ (altın çağ) yorumuna bağlıyor. ‘’Medine Ütopyası’’na göre, İslam yeniden güçlü, yeniden öncü ve yeniden egemen olmak istiyorsa, en güçlü olduğu zamana geri dönüp onu taklit etmelidir. Bu konuyu Meddeb kitabında şöyle açıklıyor: ‘’Yarı okumuş ajitatörler, kendi geleneklerine dönüş çağrısında bulunurken, demokrasinin başarısızlığa uğrama nedeninin, zikrettikleri geleneğin temelindeki despotik atacılık olduğunu unuturlar. Ama Medine kökenine geri dönüşü idealize ederek bu güçlüğü es geçerler. Medine ütopyasının sık sık yeniden etkinleştirildiğini görmüştük. Modern zamanlarda sınırlı kalırsak, bu ütopyanın Vahhabiliğin kökeninde olduğunu, daha yukarda zikrettiğimiz 19. yüzyıldaki o Selefiler’in, fundamentalistlerinin de amentüsünü oluşturduğunu hatırlayalım. 1920-1930’lu yıllardan itibaren Müslüman Kardeşler hareketinin su yüzüne çıkmasıyla entegristlerin derme çatma kurdukları sistemin de merkezinde bu ütopya olacaktır.’’ (s.100)

Burada uzun uzun anlattığım bu kitap ve entegrizm ile İbnü’l Arabî’nin ne ilgisi vardır diye düşünmeyesiniz; çok büyük bir ilgisi vardır: 13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye, Selefiliğin kurucusudur ve varlığını anlattığım “Vahdet-i Vücud” anlayışının fikir babası ve Sufiliğin öncüsü olan İbnü’l Arabî’ye olan keskin karşıtlığına ve nefretine borçludur. Yani Selefiliğin hamurunda Sufilik nefreti vardır. Selefiliğin ve onun devamı Vahhabiliğin sonu ise İŞİD'e çıkmaktadır. İŞİD'in kaynağı da Selefilikte ve Vahhabilikte aranmalıdır... 18. yüzyılda ortaya çıkan Vahhabilik de Selefiidir. Vahhabilik ismi daha çok kendilerine muhalif kimselerin onları andığı isimdir. Vahhabiler kendilerine Selefi derler.

Ve günümüz

Meddeb’in ‘’İslamın Hastalığı’’ kitabında, günümüzün entegristi olan Müslüman Kardeşler’in kurucusu El Benna’yı, Pakistanlı Ebu’l A’lá Mevdudi (1903-1979) ile Mısırlı öğrencisi Seyyid Kutb’u (1926-1966) görüyoruz. Bu kişilerin de 1970’lerden itibaren Türkiye’deki İslamî hareketlerin hocası ve ilham kaynağı olduğunu da burada aktarmak istiyorum….


Günümüze ve ülkemize gelecek olursak, ülkemiz; zamanında Arap Müslümanlarının tahrip ettiği İbnü’l Arabî’nin mezarını yapan, ona türbe inşa eden, bakım ve onarımını üstelenen, onu koruyan, onu savunan ve İbnü’l Arabî’nin izinden giderek Mavlânâ’yı, Yunus’u, Hacı Bektaş-ı Veli’yi ve Ahmet Yesevi’yi yaratarak ‘’kapsayıcı, kucaklayıcı ve sevgi içerikli’’ Türk Müslümanlığından, yüzyıllar sonra, ‘’şiddet, kin ve nefret içerikli’’ Arap entegrizmine ve Arap Müslümanlığına dönme tehlikesi yaşıyor… Araplar, İbnü’l Arabî’den sonra, 13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye’nin etkisiyle Selefiliğin girdabına kapılmışlardı… Yüzyıllar sonra Anadolu coğrafyası da günümüzde; İbnü’l Teymiyye’nin izinden gidenlerin peşine takılarak Selefiliğin girdabına kapılma tehlikesini yaşıyor… İnanmayanlar Anadolu’yu pıtrak gibi saran yüzlerce tekke, tarikat ve cemaatlere ve bunlara ait radyo ve TV kanallarına bir baksınlar istiyorum…  Böylesi bir cemaatin fırsat bulduğunda neler yaptığını ve yapabileceğini 15 Temmuz 2016 günü ülkece yaşayarak gördük...   

Kehanet

İbnü’l Arabî’nin bazı kehanetlerinden bahsedilir. Bu kehanetlere İbnü’l Arabî’nin ‘’Şeceretü’n-Nu‘mâniyye’’ isimli eserini anlatırken Osmanlı ile ilgili olanlarından bahsetmiştim. Bazı yazarlar, Fransız astrolog Nostradamus’un bile kehanetlerini yazarken İbnü’l Arabî’den esinlendiği rivayet ederler. (Devrim Altay, ‘’Kehanetler İbn-i Arabi'den Nostradamus'a’’, Alter Yayıncılık, 2020)

İbnü’l Arabî bir eserinde yine günümüze ait bir kehanette bulunmuştu. (İbnü’l Arabî, ‘’Et-Tecelliyet et-İlahiyya’’, Neş. Osman Yahya, Merkez-i Neşr-i Dânişgâhî 1988, s. 458) Teeee o zamanlar şöyle yazmıştı İbnü’l Arabî’: (Gerçek müminleri tenzih ederek)

''Nice sevgili azizler, sinagoglarda ve kiliselerde!
Nice nefret dolu düşmanlar, camilerin safında!''

İbnü’l Arabî’nin bu kadar ileri görüşlü olduğuna inanmıyorsanız eğer; etrafta, ekranda, medyada, çarşıda, pazarda, kürsülerde, mevkilerde ve makamlarda bulunup da hem camiye gidip hem de yalan dolan söyleyip, fitne çıkarıp, kumpas kurup, kul hakkı yiyip, Hakk'ı, hakkı, hukuku ve adaleti çiğneyip Selefiliğin sözcüsü gibi katliam, kin, nefret ve intikam sözcüklerini dillerinden düşürmeyenlere bir bakınız…

Karanlık, sandığımızdan çok daha fazla karanlıktır...

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN



Hükm-ü Karakuşî


16 Nisan 2021

Bermekîler, Halife El Memûn ve Behlül Dânâ ile başladığım Ramazan ayı hikâyelerine bugün de ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ ve onun hikâyeleri ile devam edeceğim… Benim Ramazan ayı hikâyelerim böyle işte…

’Hükm-ü Karakuşî’’nin hikâyelerine geçmeden önce çok kısa bir bilgi vermek istiyorum…

Şöyle bir tarihi bilgi rivayet edilir: Selahaddin-i Eyyûbi devrinde önemli görevler ifa eden ve vezir ve aynı zamanda kadılık da yapan Bahaüddin Karakuşî isimli bir devlet adamı varmış. Aynı zamanda Bahaüddin Karakuşî yolsuzlukları ile de ünlüymüş... Karakuşî kadı olarak sadece yanlış değil hep abuk sabuk hükümler de verirmiş ve bundan dolayı da Karakuşî’nin verdiği hükümlere de ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denirmiş. Günümüzde de gerçi genç hukukçularımız pek bilmezler ama eski hukukçularımız bilirler, mahkemelerin verdiği abuk sabuk kararlara ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ derler…

Aslında gerçek böyle değildir!... Yazımın sonunda bu Kadı Bahaüddin Karakuşî’nin bu anlatımdan farklı olan gerçek hikâyesini anlatacağım…

Neyse gelelim Hükm-ü Karakuşî'nin hikâyelerine…

Önce Rahmetli Süleyman Demirel'in anlattığı bir Hükm-ü Karakuşî hikâyesi:

Pişmiş ördek uçtu

Bir gün 9. Cumhurbaşkanı Rahmetli Süleyman Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş… Demirel de soruyu yönelten kişiye: "Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş. Demirel de ülkenin durumu karşısında benim gibi Hükm-ü Karakuşî’yi hatırlayarak onun bir hikâyesini anlatmış.


Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in o zamanki ülkenin durumu hakkında anlattığı Hükm-ü Karakuşî’nin hikâyesi:

Bir gün Karakuşî kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var.... Karakuşî kadı, fırıncıya:
- '’Ben bunu aldım'’ demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
- '’Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp:
- ‘‘Uçtu’' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı o uzun küreği ile araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor... Fırıncı bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, bu düşmeyle çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşî kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi,
- '’Bu adam ördeğimi hiç etti'’ diye şikâyet etmiş.
Karakuşî kadı, fırıncıya sormuş:
- '’Ne yaptın bu adamın ördeğini?'’
Fırıncı
- '’Uçtu’' demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:
- ‘’Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil'’ diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikâyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- '’Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Müslim’in tek gözü çıkarıla...’’
Davacı:
- '’Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?’' diye sorunca Karakuşî kadı;
- '’Şimdi' demiş, ‘’fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.’’ Tabii gayrimüslim şikâyetinden hemen vazgeçmiş. Fırıncı bu davadan da beraat etmiş…

Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşî kadı:
- ‘’Tamam'’ demiş, ‘'karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak’'. Böyle olunca adam da şikâyetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş…

Kadı dönmüş Yahudi’ye:
- ‘’Senin şikâyetin nedir bre?'’ Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış…
- '’Ne diyeyim kadı efendi’' demiş, '’hiç adaletinizden sorgu sual olur mu? Adaletinle bin yaşa sen, e mi !’’?

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek konuşmasını şöyle bitirmiş; ‘’Kıssadan hisse: Ananı ‘öpen’ kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Agnadın mı?"

Bugünkü ülkenin durumunu merak edenlere Rahmetli Demirel işte böyle cevap vermiş..

Karakuşî’nin verdiği o tuhaf hükümlerin diğerlerini de anlatayım da bu karantina günlerinde sizlere biraz neşe (!) olsun...

Diğer ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ hikâyeleri

Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!

Hırsız bir evi gözüne kestirmiş, etrafı kolaçan etmiş. En iyisi balkondan girmek demiş. Gece bastırınca bahçeye dalmış, balkona tırmanmaya başlamış... Bir adım, bir adım daha, tam çıkmak üzere, balkonun korkuluğu kırılıp kopmuş. Hırsız düşüp ayağını kırmış...


Sabah olunca, hırsız doğru kötü ve abuk, sabuk hükümleriyle (Hükm-ü Karakuşî) meşhur "Karakuş Kadı"ya gitmiş, halini göstermiş: "Kadı efendi, ben soymak için eve girecektim, fakat balkon korkuluğu çürük çıktı, koptu. Ben de düşüp ayağımı kırdım!" demiş.

Kadı da pek anlamamış: "Eeee ne istiyorsun, şimdi seni hırsızlığa teşebbüsten içeri atayım mı?" diye sormuş. Adam da, "hayır kadı efendi, bir dinleyin.” Bunun üzerine Karakuşî Kadı, "anlat bakalım!" demiş.

Hırsız başlamış anlatmaya; "Ev sahibinden davacıyım, eğer balkonun korkuluğunu sağlam yaptırsaydı, ben de düşüp ayağımı kırmazdım... Tamam hırsızlık suç ama cezası balkondan düşüp ayak kırmak değil!"

Karakuşî Kadı keyiflenmiş, tam ona göre bir dava, çağırmış ev sahibini: "Be adam, niçin evinin balkonunu sağlam yaptırmıyorsun? Korkuluk sağlam olsaydı bu adam düşüp ayağını kırmazdı!"

Ev sahibi şaşırmış: "Aman efendim, balkonun korkuluğunu Marangoz Ahmet usta yaptı. Çürük yaptıysa benim günahım ne?"

Kadı efendi, hemen Marangoz Ahmet Ustayı çağırın demiş, Marangoz gelmiş. Sorgu suale çekilmiş ve başlamış anlatmaya; "Efendim ben balkonun korkuluğunu çakarken yoldan yeşil başörtülü bir hanım geçiyordu. Başörtüsü o kadar güzel yeşile boyanmıştı ki, herhalde gözüm ona daldı. Çiviyi boşa çakmış olacağım!" demiş.

Kadı emretmiş: "Hemen o yeşil başörtülü kadını bulup getirin!" demiş. Kadıncağız gelmiş, tir tir titriyor: "Kadı efendi, benim günahım ne? Ben başörtüsünü, boyasın diye boyacıya verdim, o boyadı!"

Sıra boyacıya gelmiş; kadı sorguya çekmiş: "Ulan, başörtülerini böyle göz alıcı renge boyuyorsun, marangozun gözü başörtüsüne takılıyor, çiviyi boşa çakıyor. Balkona tırmanmaya çalışan hırsız düşüp ayağını kırıyor!" Boyacı verecek cevap bulamayınca, kadı da hükmünü vermiş: "Götürün bu herifi asın!"

Biraz sonra cellat gelmiş: "Kadı efendi, bu boyacıyı boyu sehpaya uzun geldiği için asamıyorum!"

Kadı elini sarığına dayamış, çözüm bulmuş: "Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!"

Terzi ve avcı

Bir terzi ve bir avcı arkadaş olur, beraber ava gitmeye karar verirler. Av sırasında avcı attığı bir ok ile terzinin bir gözünü kör eder. Terzi dayanamaz gider avcıyı dava eder. Kadının karşısına çıkarlar. Kadı Karakuşî'dir. Karakuşî terziye sorar: ‘’Anlat bakalım, ne istiyorsun’’. Terzi cevaben ‘’efendim bu avcı benim gözümü çıkardı. Mesleğim terziliktir. Tek gözümle bu işimi icra edemiyorum. Avcı cezalandırılsın ve bedel ödesin’’. Karakuşî; ‘’Avcının gözünü çıkartın’’ diye emir buyurur. Bu defa avcı itiraz eder; ‘’Efendim ben avcılıkla geçiniyorum, tek gözle avlanamam’’  der.  


Karakuşî biraz sakalını okşar ve kararını verir: ‘’Kapıdaki bekçilerden birini getirip bir gözünü çıkarın, o tek gözle de idare edebilir.’’ (!)

O senden önce davrandı

Dayak yiyen bir genç Karakuşî'nin yanında alır nefesi ve kendisini dövenden şikâyetçi olur. Karakuşî, suçluyu getirmeleri için beş muhafız yollar. Bunu duyan suçlu hemen Karakuşî'ye gider. Mahkemede davacı gençle karşılaşınca onun bir şey söylemesine fırsat vermeden dayak attığı genci göstererek ‘’işte beni döven budur’’ der. Bunun üzerine Karakuşî dayak yediği için davacı olan gence dayak atılmasını emreder. Genç yediği dayaktan neredeyse ölecek duruma gelir.


Genç, ‘’dayak yiyen bendim’’ diye feryat edince; Karakuşî gence ‘‘o senden önce davrandı’’ diye cevap verir. (!)

Sadaka

Karakuşî her senenin Hicrî Takvime göre Muharrem ayında fakirlere sadaka verirmiş. Yine bir Mu­harrem ayında bütün sadakayı dağıttıktan sonra, yaşlı bir kadın, kapısını çalmış ve: “Kocam öldü, fakat kefen alacak param yok!” de­miş.


Karakuşî şöyle cevap vermiş: “Bu sene sadakayı dağıttım. Sen git, seneye bu va­kitlerde gel. Ben kocanın kefenini alacağım söz.” (!)

Köse

Bir gün, uzun sakallı iki kişi, yanlarına saçsız sa­kalsız bir adamı alarak, Karakuşî’nin huzuruna gelmişler ve: “Bu köse bizim saçımızı sakalımızı yoldu!” diye şikâyette bulunmuşlar.


Karakuşî bakmış, suçlunun ne sakalı var, ne de sa­çı. Hemen hükmünü vermiş: “Bu kösenin saçı sakalı çıkana kadar, sizi hapsedeceğim. Çıktığında, siz de onun saçını sakalını yolacaksınız!” Tabi, o ikisi hemen davalarından vazgeçmişler.

Şahin

Yine mübalağalı bir rivayete göre, Karakuşî’nin çok güzel bir şahini varmış, kafesinden kaçmış. Kara­kuşî emretmiş ve şahin kaçmasın diye şehrin bütün kapılarını kapatmışlar. (!)


Suçlu

Karakuşî bir gün hapishaneleri teftiş eder. Herkese suçunu sorar. Sekiz kişi hariç diğerleri masum olduklarını söylerler. Diğer sekiz kişiyse, suçlarını itiraf ederek: ‘’Biz suçluyuz! Cezamızı elbette çekeceğiz!’’ demişler.


Bunun üzerine Karakuşî zindancı başına şu emri vermiş: ‘’Şu sekiz suçluyu derhal sokağa atın ki burada kalan bunca masumun ahlâkını da bozmasınlar!’’

Karakuşî hakkında rivayet edilen hikâyeler şimdilik bu kadar… Şimdi de sıra geldi Hükm-ü Karakuşî’nin gerçekte kim olduğuna…

Hükm-ü Karakuşî gerçekte kimdir?

Bir rivayete göre de Karakuşî, asıl adı Ebu Said Bahaüddin bin Abdullah Esedî (Kısaca Said Bahaattin) olan bir kimsedir. Kadı Karakuş’un ölüm tarihi 1200’dir... Selahattin Eyyubî’nin veya onun kardeşi Sirkûh’un kölesi iken, her ne meziyeti var ise, yükselmiş ve önemli mevkilere gelmiştir. Karakuşî’nin önemli hizmetleri, başarılı işleri de olmuş. Selahaddin-i Eyyûbi kendisinin yokluğunda Kadı Karakuşî’yi Kahire’ye vekil olarak bırakırmış. Akka’da valilik yapmış, orada Haçlılara esir düşünce Selahaddin-i Eyyûbi onu, on bin altın fidye ödeyerek kurtarmış. Kahire’ye kale, yol, köprü, han, çeşme gibi eserler bırakmış. Fakat iyi bir eğitimi olmadığı, devlet yönetiminde tecrübesiz ve garip bir yaratılışa sahip olduğu için zaman zaman keyfi, sert, tuhaf ve yanlış hükümler verirmiş.


Burada yer alan bilgiler Necdet Rüştü Efe’nin ‘’Türk Nüktecileri’’ (Nebioğlu Yayınevi) isimli kitabından (s.131-133) alınmıştır. Bu kitabında Necdet Rüştü Efe ‘’Hükm-ü Karakuşî’’yi şöyle anlatır: ‘’Bunlar kanun, örf gelenek ve hatta tabiat dışında karar altına alınmaya çalışılmış öyle hükümlerdir ki; bu mantıksızlık karşısında, mahkûmun müdafaa cehtini (gayretini, çabasını) daima hayrete çevirmiştir. Yüzyıllar boyunca, bazı keyfi manasızlıklara nazire olarak gösterilen bu tuhaf hükümler; Anadolu’da doğup, yaşlılığında Mısır’da Selahadin-i Eyyûbi maiyetinde emirlik ve kadılık yapmış olan Karakuşî’ye aittir. Yedi yüz elli önce yaşamış olan bu zat halis Türk’tür.’’

‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denilen bu safça ve abuk sabuk verilen hükümler aslında Selahattin Eyyubi’nin veziri Bahaüddin Karakuşî’yi yıpratmak için rakibi Esad bin Memmati tarafından yazılmış "Kitab el Faşuş fi Ahkami Karakuş" isimli uydurma mahkeme kararlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla gerçekle hiçbir ilgisi yoktur bu hikâyelerin ve bu hükümlerin...

Sonuç

Hükm-ü Karakuşî hikâyeleri görüldüğü gibi uydurmadır, gerçekle hiç bir ilgisi yoktur. Fakat bu uydurma mahkeme kararlarından yaklaşık sekiz yüz yıl sonra, ağır usul ihlalleri yapılarak yargının tarafsızlığının siyasal konjonktüre feda edildiği günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılan, vazgeçtim ‘’hukukun üstünlüğü’’ ilkesine, vazgeçtim ‘’hukuk devleti’’ ilkesine, ''kanun devleti'' ilkesine bile ters düşen hukuk ihlalleri ise gerçektir ve tam da hikâyelerdeki gibi bir ‘’Hükm-ü Karakuşî’’dir…


Görelilik (relativite) kuramı, atom ve kuantum fiziği ile bilimin ve felsefenin kavram yapısının köklü değişikliklere uğradığı bir dünyada, 19. yüzyıldan kalma düşünce kadroları ve gene 19. yüzyıldan kalma hukuk yöntemleriyle “hukuk eylemek” görüldüğü gibi ancak ve ancak ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ hükümleri doğurmaktadır… “Yasa”lar değil, “zihniyet’’ değişmelidir. Gerisi “laf-ü güzaf”tır…

Ramazan ayı kutsal bir aydır. Devletin de dinin de temel direği de ‘’adalet’’ir. Kutsal Kitap Kur’an’da en çok geçen kelime ‘’adalet’’, en çok geçen buyruk da ‘’adil olun!’’ buyruğudur. Böylesi kutsal bir ayda hatırlatılacak tek kelime de ‘’adalet’’ kelimesi, tek buyruk da ‘’adil olun!’’ buyruğudur…  Bu yazım da bu maksada matuftur…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Behlül Dânâ

15 Nisan 2021

Hani Ramazan ayı içerisindeyiz ya… Hani cicili bicili boyalı, soslu medyada bazıları Ramazan ayına özel yayın yapıyorlar ya sulu sulu gözlerle. Bu yazılarım da işte benim Ramazan ayına özel yazılarım… Siz gelin asıl Ramazan ayı hikâyelerini bir de benden dinleyin, hem de tüm bir Ramazan ayı boyunca!…


Bu hikâyelerden ilk ikisini; Bermekîler ve Harun Reşid’in oğlu Halife El Memûn ile ilgili olanlarını dün ve önceki gün anlatmıştım…

Bugünkü hikâyem de kimi kaynaklara göre Harun Reşid'in fikir aldığı kişi olduğunu söylenen Behlül Dânâ ile ilgili…

Behlül Dânâ’ya ait hikâyelere geçmeden önce kısaca Behlül Dânâ isim tamlamasını, Behlül Dânâ’nın kim olduğunu ve Behlül Dânâ'nın sıfatı olan ''meczub'' sıfatının ne anlama geldiğini açıklamam gerekiyor ki anlatacağım hikâyeler yerli yerine otursun…

Behlül Dânâ isim tamlaması

Behlül Dânâ tamlaması, Abbasi halifelerinden Harun Reşid'in zamanında yaşamış bir ‘'akıllı deli'’ için özel isim haline de gelmiştir. 

Behlül kelimesi Farsçada meczup, deli, çok gülen, çok gülücü, soytarı anlamındadır...

Behlül’ü biz Halid Ziya Uşaklıgil'in realist-naturalist romanı ‘’Aşk-ı Memnu’’dan dolayı Firdevs’le, Peyker ve Bihter’le beraber tanıdık… TV de olmasa Behlül, Bihter, Peyker ve Firdevs’i tanımayacaktık ama hâlâ ne anlama gelirler bilmeyiz de… 

Dânâ ise Farsçada ''çok bilen'', ''âlim'' demektir. Hoca-i Dânâ; hocaların hocası demek, Dânâ-yı Yunan; Eflatun'dur. Behlül Dânâ; âlim meczup ya da akıllı deli anlamındadır. Behlül Dânâ; güldüren âlimdir. Nasrettin Hoca gibi… Behlül Dânâ, meczup görüntüsüyle büyük hikmetler anlatan bir zat; aynı zamanda halkın çok sevdiği bir âlimdir...

İki zıt anlamlı kelime ihtiva eden bu tamlama ile kimi delilerin değme akıllılardan daha doğru konuşmalarına ya da kimi ‘'deli’'lerin herhangi bir patolojik vaka olmaksızın bilinçli bir şekilde deli olduklarına, öyle göründüklerine işaret edilir…

Behlül Dânâ kimdir?

Behlül Dânâ’nın asıl ismi Ebû Vüheyb bin Ömer Sayrafî’dir. Doğum târihi kesin olarak bilinmez… Kûfeli olduğu halde Bağdâd’da yaşamış ve Bağdat'ta 190 (veya 805) yılında vefât etmiştir. Kimi kaynaklar Behlül Dânâ için Harun Reşid’in fikir aldığı kişi olduğunu söylerler... Hakkında yazılan iki kitap vardır: Birisi Hayrettin İvgin'in, ‘’Deli Görünüşlü Akıllı Behlül Danende’’ (Yurt Kitap Yayın) diğeri de Ebubekir Aytekin'in ‘’Bilgin Divane Behlül Dânâ (Kayıhan Yayınları, 2015) isimli kitapları.


Behlül Dânâ’nın aslında bir ‘’meczup’’ olduğu da rivayet edilir. Öyleyse kısaca ‘’meczup’’ nedir, bunu da kısaca anlatmam gerekiyor…

Meczup

Meczup kelimesini genellikle yanlış anlamda kullanırız. Meczuba çoğunlukla ‘’deli’’ anlamını yükleriz. Türkçenin zenginliğiyle bakacak olursak meczupla deli arasında hayli fark olduğunu görürüz. ‘’Meczup’’ ve ‘’deli’’ kelimelerine dair en anlamlı tanım şu; akıl adamı terk ederse,‘’deli’’; adam, aklı terk ederse, ‘’meczup’’ derler!.. 


Meczup; cazibe kelimesinden de çağrışım yapacağı üzere, belli bir etkiye kapılmış, o tesirle kendinden geçmiş kimse demek!... Cezbeye tutulmuş, demir tozlarının mıknatısa, pervanenin ateşe kapılışı gibi yoğun bir çekimle Hak aşkında varlığını yitirmiş insan demek. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de mealen; ‘’Allah, dilediğini kendine çeker” (Şura /13) buyurmuştur. Cüneyd-i Bağdadi; ‘’Allah’ın velisi ile Allah’ın delisi arasında bir soğan zarı kadar fark vardır’’ der. Ve devam eder Bağdadi: ‘’Kim veli, kim deli sizler anlamazsınız.’’ Görüldüğü gibi meczup ile günümüzde kendi çıkarları için dini kullanan soytarılar arasında hiçbir ilişki yoktur…

Tasavvuf ehli arasında meczupların hatırı sayılır bir yeri vardır!.. Kıssalarını okuduğumuz, hayatlarından ibret aldığımız bazı meşhur isimlerin birçoğu meczuptur. İlahi aşkın cezbesi ile kayıtlardan kurtulmuş, akışa kendini kaptırmış bir kısım zevat, kendi dönemlerinin ileri gelen şahsiyetlerine, hatta devlet başkanlarına bile örnek haller sergilemiş, manidar sözler sarf etmişlerdir. Onlardan bir kaçını tanıtmak istiyorum:

Örneğin, tacını tahtını terk eden Belh Sultanı İbrâhim bin Ethem de bir meczup idi...  Hatta onun da İmam-ı Azam ile ilgili şöyle bir hikâyesi var:

İmam-ı Azam Ebu Hanife Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders veriyor. O esnada kapıdan başını uzatan İbrahim bin Ethem “Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir. Dersi kesen İmam-ı Azam, üstü başı pejmürde, garip kılıklı İbrâhim bin Ethem'in selamını ayakta alır ve o gidene kadar yerine oturmaz. İmamın edep ve saygı içinde selam alışı talebelerin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri sorar: ''Ya İmam!.. İbrahim bin Ethem meczup, siz ise bir büyük İslam âlimisiniz. Bunca hürmet niye?...'' İmam şöyle cevaplar: ''Biz Allah’ın İlmi ile meşgulüz; O ise doğrudan Zatı ile meşgul!'' İmam-ı Azam, meczup kelimesine böylelikle yeni bir anlam getirir; Allah’ın Zatı ile meşgul olan kişi!... 

Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-i Arabî bir kitabında şu hikâyeyi anlatır; 

Bir meczup, köy meydanına gelir; çevrede dolaşmakta olan kalabalığa; "ey ahali, ben Peygamberim!" der. Kimse onu ciddiye almaz. Garip kılığına, deli gözlerine bakıp gülerler. Meczup kendinden çok emindir. "Ey ahali, ben peygamberim! Eğer bana inanmıyorsunuz, şu arkamdaki duvar dile gelsin ve size benim peygamber olduğumu söylesin" der…

Yine kimse bu meczubu ciddiye almaz fakat birden duvar dile gelir ve şöyle der;  "Yalan! Bu adam peygamber falan değil!"…

(Bu hikâye aynı zamanda Zülfü Livaneli'nin ''Engereğin Gözündeki Kamaşma'' isimli romanının giriş kısmıdır. Ancak Livaneli kaynağını yazmaz!!!)

Artık şimdi Behlül Dânâ hikâyelerini anlatabilirim...

Behlül Dânâ ile ilgili rivayet edilen hikâyeler

Dünya ile âhiret dengesi

Bir gün Bağdat’ta haber salınır: Behlül Dânâ şehrin en büyük camisinde vaaz edecek. Halk bu hikmetli vaizi, derin âlimi dinlemek için camiyi lebalep doldurur. Ancak o zaman Korona salgını yoktur. Cami Bağdat halkının yoğun ilgisinden dolup taşar... Vaaz olacak, Behlül Dânâ sohbet edecek diye beklerler…


Fakat namaz yaklaştığı hâlde ne gelen var ne giden... Namaz vakti iyice yaklaşmışken bir de bakarlar ki Behlül Dânâ omzunda bir su terazisi, bir tarafında bir kova su, öbür tarafında bir kova su, camiye girer. Safları yara yara hayretli bakışlar arasında geçer mihrap tarafına, başlar vaazına: 

“Şu kova, dünyadır ey cemaat, şu kova da âhiret!” Bir tarafa biraz eğilir. ''Şimdi ben dünyaya eğildim” der. Behlül o tarafa eğilince diğer tarafındaki kovadan su dökülür, bunun üzerine; “İşte âhiret nasibimizi zâyî ettik!” der. Bu sefer öbür tarafa eğilir, diğer kovadan su dökülür; “Bu sefer de âhirete eğildim, dünyayı ziyan ettik!” dedikten sonra, kovaları dengeye getirir ve ekler: '' İşte hayat imtihanı bu! Dünya ile âhireti böylece dengede tutabilirsen mesele yok. İkisini de ziyan etmezsin. Ama bir tarafa eğilirsen diğerini yitirirsin!'' der…

Bütün vaaz bundan ibaret olur. Fakat herkes Behlül’ün vermek istediği mesajı anlamış mı bilmiyoruz!..

Allah kime verdiyse ben de ona verdim!...

Harun Reşid, Behlül Dânâ'ya para verip "al bunu yoksullara dağıt" der. Hazret gider parayı zenginlere verir. Harun Reşid "neden böyle bir şey yaptın?" diye sorar. Hazret "Allah kime verdiyse ben de ona verdim" der..


Namaz nasıl kılınır?

Halifelik kaldırılana kadar cuma namazlarını yöneticiler kıldırırdı. 

Harun Reşid döneminde Behlül Dânâ’nın, Halife Harun Reşid’in kıldırdığı cuma namazlarına gelmediği fark edilir.... Bu durum halifeye bildirilir. Harun Reşid Behlül Dânâ’yı huzuruna çağırtır. Kendisine cuma namazlarına neden gelmediğini sorar. Behlül Dânâ “Önümüzdeki cuma namazına geleceğim” cevabını verir…

Önümüzdeki Cuma günü gelir… Behlül Dânâ da namazdadır… Vaaz, hutbe derken Harun Reşid’in kıldırdığı namaz başlayınca Behlül Dânâ’da bir kıpırdanma başlar. Sonunda Behlül Dânâ dayanamaz cemaat ikinci rekâta başlarken camiyi terk eder. Namazdan sonra durum halifeye bildirilir. Harun Reşid sinirlenir ve Behlül Dânâ’yı tekrar huzuruna çağırtır. Namazı neden terk ettiğini sorar. 

Behlül Dânâ; ”Tekbir alırken bir ülke fethetmeyi düşündün, Fatiha okurken ordunu topladın, rükûda savaşı yaptın, o ülkeyi fethettin. Birinci secdede kıralı öldürdün, kızı canını bağışlaman için yalvararak ayaklarına kapandı… Buraya kadar anlattıklarım doğru mu?” diye sorar. Harun Reşid: “Evet, tam olarak doğru” cevabını verir. Behlül Dânâ; “İkinci secdede kralın kızını nikahladın, sarayına getirdin. İkinci rekâtta odanıza geçtiniz… Eh artık bana da karı kocayı yalnız bırakmak düşerdi!... Namazı bu sebepten terk ettim sultanım” cevabını verir…

Cehenneme ateşi herkes dünyadan kendisi getirir

Bir gün Behlül Dânâ üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculuktan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıkar. Harun Reşid sorar: 

- ‘’Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?’’ 
- ‘’Cehennemden geliyorum ey Hükümdar.’’ 
- ‘’Ne işin vardı cehennemde?’’ 
- ‘’Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.’’ 
- ‘’Peki, getirdin mi bari?’’ 
- ‘’Hayır efendim, getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar ‘Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir’ dediler.’’

Çarşı pazarın ağası

Behlül Dânâ birgün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verir. Behlül hemen işe koyulur. İlk olarak bir fırına gider. Birkaç ekmek tartar hepsi normal gramajından noksan gelir. Dönüp fırıncı ya sorar: ‘’Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?” Adam her soruya olumsuz cevap verir. Memnun olduğu bir şey yoktur. Behlül bir şey demeden ayrılır ve bir başka fırına geçer. Orada da birkaç ekmek tartar ve görür ki bütün ekmekler gramajından fazla gelir, eksik gelmez. Aynı soruları bu fırının sahibine de sorar ve her soruya olumlu cevap alır. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid’in huzuruna çıkar ve yeni bir vazife ister. Harun Reşid, “Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?” der.


Behlül açıklar: ‘’Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.’’

Namaza gelenler

Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih eder: ‘’Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.’’ Akşam namazından sonra da Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka gelir. Harun Reşid şaşırır ‘’Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin…’’

Behlül; ‘’Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra ben cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış’’ diye cevap verir…

Her koyun kendi bacağından asılır!

Bir gün Behlül Dânâ'nın doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşîd'e gidip; "Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır." gibi sözlerle şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hârûn Reşîd, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, halkın isteğini bildirir. 


Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk eder. Birkaç koyun alıp kesip, bacaklarından mahallenin köşe başlarına asar. Bunu gören halk gülerek; "Deliden başka ne beklenir, yaptığı işler hep böyle zaten." derler. Aradan günler geçtikçe, asılan hayvanlar kokar ve bundan da bütün mahalle zarar görür... Kokudan durulmaz hâle gelince, aynı kişiler Hârûn Reşîd'e gidip, durumu anlatırlar.

Harun Reşid, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, sorduğunda: "Bir kötünün herkese zararı olduğunu herhalde anladılar. Ben bir şey yapmadım, her koyunun kendi bacağından asıldığını onlara gösterdim." diye cevap verir. 

Ne zaman ki insan içine girdik çıktık da bu hale geldik

Aydın yöresine ait eski bir deyim vardı ''turpun büyüğü heybede'' diye... Bu deyimi rahmetli Süleyman Demirel siyasette çok kullanırdı. Köylü, Aydın pazarında turp satıyormuş. Müşteri gelince önce ufak turpları çıkarıyormuş. Müşterinin biri ''bu turp küçük" diye yüzünü buruşturup, yürüyünce... Köylü, arkasından seslenmiş: ''Hele dur bey... Turpun büyüğü heybede.'' Ben de turpun, pardon kıssanın büyüğünü heybeye, pardon en sona sakladım...


Harun Reşid'in yanına bir grup insan gelerek Behlül Dânâ'nın hiç insan içine çıkmadığından, insanlara karışmadığından ve uzun süredir inzivaya çekildiğinden şikâyet ederler.  Harun Reşid de Behlül Dânâ'yı çağırarak sorar; "Sen neden yalnız yaşamayı tercih ediyorsun, insanlar içine neden karışmıyorsun?" Behlül Dânâ cevap vermez, müsaade ister ve Harun Reşid'in yanından ayrılır. Behlül, uzun süre gelmeyince Harun Reşid, Behlül'ün nereye gittiğini merak eder, yanındakilere sorar, ''araştırın nereye gitti Behlül'' der... Adamları araştırıp gelirler, ''Behlül kenefte efendim'' derler... Behlül keneften de uzun süre çıkmayınca Harun Reşid meraklanır, yine görev verir yanındakilere ''gidin bakın bakayım, Behlül kubura falan düşmesin!'' Adamları yine kenefe giderler ve gelip Harun Reşid'e tekmil verirler: ''Behlül kenefte kendi kendine konuşuyor efendim'' derler... Bir süre sonra Behlül de çıkar gelir... Harun Reşid merakla sorar: ''Behlül!'' der ''kiminle konuşuyordun kenefte?'' ''Pisliklerle konuşuyordum efendim'' der Behlül. Harun Reşid şaşırır: ''Hayırdır, ne konuşuyordun pisliklerle? Ne diyorlar sana?'' diye sorar.  Ve Behlül, Harun Reşid'e şöyle cevap verir:

"Pislikler bana dediler ki efendim, 'aklını başına al, sakın insanların içine girme, bak bizlere, bizler çok nefis yemeklerdik, elvan türlü, hoş renkli, hoş kokulu, tatlı meyvelerdik, leziz içeceklerdik; ne zaman ki insan içine girdik çıktık da bu hale geldik.'"

Behlül Dânâ’nın kıssaları şimdilik bu kadar… 

Bu sefer bu kıssalardan ben hisseler çıkarmayacağım.... Herkes kendisine göre çıkarsın... Bu kıssalardan herkese yetecek kadar hisseler vardır diye düşünüyorum... Hele hele son kıssadan! 

Osman AYDOĞAN




Halife El Memûn

14 Nisan 2021

Abbasi Devleti’nin en güçlü ve en bilinen halifesi olan Harun Reşid’in dönemine ait çok hikâye vardır. Bunlardan Bermekîleri de dün bu sayfada anlatmıştım…


Bugünkü hikâyem de Harun Reşid'in oğlu Halife El Memûn ile ilgili...

Ancak bu hikâyeyi anlatmadan önce bu hikâyenin kahramanı Halife El Memûn’u kısaca anlatmam, tanıtmam lazım ki hikâyenin ağırlığı artsın diye düşünüyorum… İşte bu nedenle her zaman olduğu gibi kısa bir tarih turu yapmak istiyorum… 

Halife El Memûn

Türkçe’de El Memûn hakkında yazılmış çok az kitap varsa da güvenilir kaynak olarak ben yine İslam Ansiklopedisi'ne (C.29, s.101-104, Prof. Dr. Nahide Bozkurt) başvurmak istiyorum. Oradan da özetle ve eklemelerle şu bilgiyi aktarayım:


El Memûn (Tam Adı: Ebû Abbâs el-Memûn Abdullâh bin Hârûn Reşîd) (786 – 833) 786 yılında Bağdat yakınlarındaki Harun Reşit'in 11 erkek oğlundan birincisi olarak dünyaya gelir. 809'da babaları Hârûn Reşîd'den sonra Abbâsî Hâlifesi ilan edilen kardeşi Emin'e karşı yaptığı bir iç savaştan sonra 813'de onu halifelik tahtından indirerek idam edilmesinden sonra 813-833 yılları arasında 7. Abbasi halifesi olarak hüküm sürer. 833 yılında Tarsus yakınlarında 48 yaşındayken ölür... İlk Abbâsî halifelerinin mezar yerleri saklanmakla beraber Memûn'un Tarsus'ta gömüldüğü rivayet edilir…

El Memûn sıradan bir halife değildir.

El Memûn, doğa bilimlerine büyük bir ilgi duyar ve doğa bilimlerini savunur… Akıl ile bağdaşmayan, duyularla kanıtlamayan şeylerin gerçekliğine inanılmaması gerektiğini söyler.

El Memûn, işte bu düşünceyle Bağdat'ta ‘’Beyt'ül Hikme’’ adında bir bilim merkezi açar...  ‘’Beyt'ül Hikme’’ hem bir bilim evi, hem bir rasathane, hem çevirilerin yapıldığı bir merkez, hem de bir kütüphanedir. Bu kütüphanede bir milyon civarında kitabın olduğu rivayet edilir. O dönemde Bağdat’ta 36 resmi kütüphanenin yanında çok sayıda özel kütüphanenin bulunduğu ve Bağdat’ta entelektüel seviyede kitap okuyanların sayısının yaklaşık şehrin nüfusunun üçte biri kadar olduğu söylenir. El Memûn, burada bilim adamları ile buluşup fikirlerini yarıştırır… El Memûn kendi sentezini tüm fikirleri dinledikten sonra oluşturur…

El Memûn Bağdat’ı bilimin bir merkezi haline getirir. Matematik, gökbilim, coğrafya ve algoritma alanlarında çalışmış Fars bilim insanı El Hârizmî’yi Bağdat’a davet ederek ona kol kanat gerer. Çünkü bu dönemde âlimler için en kutsal ilim Matematik'tir.

El Memûn, Bizans’ın felsefe, mantık ve matematik bilgini ve gerçek bir Rönesans insanı olan, Matematikçi ya da Felsefeci Leo diye anılan Bizanslı düşünür Leo’yu Bizans İmparatorundan kendilerine bir şeyler öğretebilmesi için bir süre yanlarına yollamasını ister. Karşılığında elli kilo altın ve süresiz barış önerir. Bizans imparatoru 3. Michael'a karşı zafer kazandığında, savaş tazminatı olarak para ve altın yerine eski el yazmalarını talep eder… Bu dönemde felsefe, hendese, mûsiki ve tıp alanlarında yazılmış eserleri getirmeleri için İstanbul’a heyetler gönderir. Bizans’tan getirilen eserler arasında Platon (Eflâtun), Aristo, Hipokrat, Galenos (Câlînûs), Öklid (Euclides) ve Batlamyus gibi filozof ve tabiat bilimcilerine ait olanları da vardır. Getirilen bu eserler Arapça‘ya çevrilir. Baş çevirmenliğini yapan Suriyeli Hristiyan’a Arapçaya çevirdiği eser başına, kitabin ağırlığı kadar altın verdiği rivayet edilir...

El Memûn, sadece Bizans’tan değil İran, Mısır, Hindistan, Afrika ve Çin başta olmak üzere Dünya'nın çeşitli bölgelerinden bilginleri ve kitapları Bağdat'a getirtir. Bu şekilde dünyanın her yerinden Bağdat'a akın akın bilginler gelir.

El Memûn, Horasan’dan vali iken tanıdığı ve Memûn'un dostluğunu kazanan Musa bin Şakir'in oğulları olan Beni Musa Kardeşler'i (Muhammed, Ahmed, Hasan kardeşler) Bağdat’a getirterek El Hârizmî ile beraber astronomi çalışmalarına yönlendirir. El Memûn, bu üç kardeşi Eratosthenes ve diğer Antik Yunan bilimcilerinin yaptığı ölçümleri doğrulamak üzere Dünya'nın çevresini ölçmekle görevlendirir. Dünya'nın çevresini ölçen Beni Musa Kardeşler, sonucu 24.000 mil olarak bulurlar. (Bugünkü ölçümlerin sonucu 24.092 mildir) Yine aynı ekip iki ölçü ekibiyle bir noktada kutup yıldız yüksekliğini ölçerek dünyanın yarıçapını 6595 km olarak tespit ederler. (Bugünkü ölçümlerin sonucu dünyanın yarıçapı r=6371 km'dir.

El Memûn, Cennet ve Cehennemi bir kavram olarak görür. El Memûn, akılcılığı ve özgür iradeyi savunur ve bu düşünceleri halk arasında yaygınlaştırmayı amaç edinir. Bu nedenle de mantık kurallarıyla çelişir gördüğü ayet ve hadisleri ehl-i sünnet’ten farklı biçimde yorumlayan ve bu yorumlarında akla öncelik veren ve akılcı bir mezhep olan Mutezile’yi savunur. El Memûn, bu düşüncelerini halka benimsetmeye çalıştığında da her zaman olduğu gibi ve doğal olarak Sünni ulema ile arası bozulur…

Gelecekteki ideal toplumun ancak bilim ve akılcılıkla oluşturulabileceğine inanan ve bu uğurda çaba gösteren El Memûn'u tarihçiler âlim, filozof, zeki, ilme değer veren bir hükümdar olarak nitelendirirler ve El Memûn’un saltanat devrini de İslam tarihinin en parlak dönemlerinden biri olarak gösterirler.

El Memûn'dan sonra Abbasiler

Girişte bahsettiğim gibi El Memûn, 833 yılında Tarsus yakınlarında 48 yaşındayken ölür. El Memûn ölüm yatağında yatarken bir buyruk hazırlatarak yerine kardeşi olan Ebu İshak'ın Mutasım adıyla halife olmasını ister ve ölünce yerine halifeliğe Mutasım geçer.

Mutasim'in hilafeti sırasında Abbasi imparatorluğunun bölünmeye başlar. Irak ve Suriye Arap olarak karakterini korur ancak Horasan ve kuzey doğu bölgeleri gittikçe İranlı karakteri almaya başlar.

Mutasım’ın yerine geçen oğlu Vâsık’ın (842-847) ölümünden sonra Abbâsî Devleti parçalanma sürecine girer.  Abbâsî toprakları üzerinde yirmiye yakın devlet ve beylikler kurulur…

İran'da hüküm süren Büveyhiler, 945'te Bağdat'a egemen olurlar. Bundan sonra Abbâsî halifeleri Büveyhilerin izniyle başta kalabilirler… Halife Kâim'in (1031-1075) çağrısı üzerine Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul, 1031 yılında Büveyhileri Bağdat'tan çıkarır ve Abbâsîlere yeniden saygınlık kazandırır…

Ne var ki Abbâsîler bu tarihten sonra hiçbir zaman eski askerî güçlerine ulaşamazlar… Mustazhir dönemindeki Haçlı Seferleri karşı başarılı olamazlar. Büyük Selçuklu Devleti'nin parçalanmasıyla birlikte Abbâsîler yeniden gücünü yitirirler...

Hazin son

Moğol hükümdarı Hülagü'nün ordusu 10 Şubat 1258'de halifeliğin başkenti Bağdat’ı ele geçirir ve Bağdat Moğollar tarafından yağmalanır…

Bağdat'ın işgali, İslam tarihinin en yıkıcı olaylarından birisidir… Şehrin düşüşünü Moğol katliamı takip eder. 200 bin ile bir milyon arasında Müslüman nüfus katledilir. Yalnızca şehirdeki Hristiyan nüfusunun canı bağışlanır…

Bu yağma esnasında ‘’Beyt'ül Hikme’’ yerle bir edilir… Burada bulunan kitaplar Dicle Nehri'ne atılır. Yüzlerce yıllık bu eserlerden akan mürekkep nehrin suyunu siyaha bular… Dicle nehri aylarca ve aylarca siyah renkte akar… Matematik, fen, coğrafya, astronomi, tarih, ilahiyat ve fıkıh ile ilgili binlerce eser sonsuza dek kaybolur... 

Bağdat'ın yok edilmesinin, bir şehrin işgalinden daha fazla bir karşılığı vardır. Bu, aynı zamanda İslam Dünyası'nın hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak olan siyasi, kültürel ve dini merkezinin yok edilmesi anlamına da gelmektedir…

Fransız tarihçi Fernand Braudel (1902– 1985) ‘’A History of Civilizations’’ (Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) adlı eserinde bu Moğol istilası hakkında özetle şunları yazar: 13. yüzyıldaki İslam dünyasına yönelik bu Moğol istilasının sadece Bağdat’la sınırlı kalmaz, İslam’ın bütün şehir medeniyetini yıkar, kütüphaneler yakılır, milyonlar öldürülür, bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülür… Haçlı seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatır… Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlar, zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşir… Dünya ekonomisindeki değişmeler ve son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler de İslam dünyasının geri kalmasına yol açar… Yani Braudel bizim bildiğimiz kalıplar çerçevesinde İslam dünyasının geri kalmasını Gazali’ye bağlamaz…

827 yılında gerçekleşen akla dayalı, bilimci bu devrim İslam topraklarında bir daha yaşanmaz. Ancak bir benzeri 1100 yıl sonra Türkiye’de Atatürk devrimleri ile görülürse de Atatürk’ten sonra gelenler tıpkı Moğolların yaptıkları gibi bu medeniyeti de tahrip ederler… Bu coğrafyada günümüzde artık TV'lerde açık açık bilim yerine, komşular nasıl fişlenip öldürülür, komşuların eşleri kızları nasıl sahiplenilir, 12-15 yaşındaki kız çocukların evlilik maskesi adı altında nasıl ırzına geçilir, Kur’an kurslarına bir tuğla koyarak nasıl cennete gidilir, depremler, salgın hastalıklar Tanrı’ya ve bir grup insana nasıl bağlanır, salgın hastalık ortamında Ortaçağ’da bile yapılmayan lebaleb kongreler nasıl yapılır, T.C. Devleti’nin kurucularına nasıl hakaret edilir vb. konular tartışılmaktadır… Derdi zaten Fernand Braudel bahsi geçen eserinde; ‘’Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz… Tarih her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzer. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve vermekte, bir diğeri ise kurumaktadır. Kimi medeniyet yükselirken, kimi çiçeğe durmakta, bir diğeri gerilemekte, beriki çökmektedir.’’


Ayyy!... Pardon... Ben unuttum... Tarih denince daldııııım gittim. Halbûki ben El Memûn’un bir hikâyesini anlatacaktım değil mi?

Halife El Memûn ve at

Bağdat Halifesi El Memûn atlara çok meraklıdır. Bu nedenle büyük bir hara kurar, değerli atlar yetiştirir hatta başkalarının yetiştirdiği atları da alır… Bir gün çok güzel bir Arap atı getirirler, El Memûn atı görür görmez hayran kalır, oldukça yüklü bir para verip atı satın alır… Artık hep bu ata biner…


At o kadar güzel ve alımlıdır ki, bütün Bağdat atı izler, atı konuşur… Bağdat'ın varlıklı ve etkili kişilerinden biri olan Ömer de at seviyordur ve El Memûn'un atına tam anlamıyla kafayı takar… Önce gider Halife El memûn’a ödediği paranın iki katını teklif eder ama ret cevabı alır. Bu sefer üç katını önerir… El Memûn'un cevabı yine "hayır" olor… Halife El Memûn atını sever ve satmayı kesinlikle düşünmez… Ömer ise bu atı ele geçirmekten başka bir şey düşünmez olur…

Bir gün Ömer, halifenin tek başına şehir dışına çıkacağını öğrenir… Bir plan yapar. 

Halife şehir dışında atının üzerinde keyifle ilerlerken yolun kenarında eski püskü giysiler içinde, yüzü sarılı, hasta gibi kıvrılmış bir dilenci görür.

El Memûn iyi birisidir, aslında Ömer'den başkası olmayan dilenciyi o halde görünce üzülür, atından iner, dilencinin yanına gider; "Haydi, gel" der, "Yakında bir saray var, seni oraya götüreyim, yedirsinler, içirsinler, derdine baksınlar..." Dilenci titrek bir sesle "Sağolun efendim, ama günlerden beri ağzıma bir şey koymadım, yürüyecek takatim yok" diye cevap verir… Bunun üzerine halife dilencinin koluna girer, onu kaldırır ve atının üzerine oturtur. Titrek dilenci oturur oturmaz dirilir, dikilir ve atı mahmuzlayıp koşturmaya başlar…

El Memûn, o anda dilencinin atını almak için uğraşan Ömer olduğunu anlar ve arkasından koşarak durması için bağırmaya başlar. Ömer, bir süre daha atı koşturduktan sonra arkasından koşmaya devam eden El Memûn'un "Dur, sadece bir şey söylemek istiyorum" diye bağırdığını duyar… Merak eder ve uygun bir mesafede atı durdurur…

El Memûn, biraz soluklandıktan sonra konuşmaya başlar: "Atımı çaldın, şu anda seni durduramam, elimden de bir şey gelmez. Ama senden önemli bir şey istiyorum. Atım sende kalsın ve istediğimi yaparsan geri almak için de herhangi bir şey yapmayacağım." "Nedir isteğin?" diye sorar Ömer…

"Atımı nasıl, hangi kurnazlıkla ele geçirdiğini sakın kimseye anlatma, bu olay ikimizin arasında sır olarak kalsın." diye cevap verir El Memûn. Ömer şaşırır, "Neden?" diye sorar. ‘’ İtibarının sarsılmasından mı korkuyorsun?’’ "Hayır’’ der El Memûn ve anlatır:

‘’Ondan korkmuyorum. Sen bu olayı anlatırsan bu olayı bütün Bağdat, hatta çevre şehirlerdekiler bile duyar. Başkaları da seninle aynı kurnazlığı yapmaya kalkar. Ama asıl kötülük yol kenarında bekleyen hasta ve fakir insanlara olur. Korkum şu ki; bu olayı duyanlardan hiçbiri artık yol kenarında bekleyen aç ve hasta insanlara yardım etmek için durmaz. Hatta benim başıma gelen onların da başına gelmesin diye hızlanıp, geçer giderler..." 

Hikâye bu kadar...

Gelelim bu kıssadan (hikâyeden) çıkarılacak hisseye!

Günümüzde Halife El Memûn'un değil de; Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin, Yezid’in, Haccac bin Yusuf’un, Kutaybe bin Müslim’in yolunda giderek; Hüda'yı, Settar'ı, Rezzak'ı dilde sakız, gönülde nâkıs edenler; yüce dinimizi siyasetlerine alet edenler; Hak'kı, hakkı, hukuku ve adaleti katlederek İslam’ın ahlâk boyutunu unutup İslam’ı sadece ibadet boyutuna indirgeyenler ve o ibadetleri de gösterişe, lükse, israfa ve sefahate dönüştürenler; cinselliğini ehlileştirmeyi başaramayıp annesine, bacısına, kızına, sübyana şehvet duyacak kadar sapıklığın zirvesinde olanlar ve bu sapıklıklarını da İslam’a bağlayanlar; haramı, kul hakkı yemeği, haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik yapmayı, hırsızlık, yolsuzluk, kumpas, fitne, riya, yalan, dolan, namussuzluk, tecavüz, lüks, israf, sefahat, kibir, kin ve nefreti sanki İslam’da günah değilmiş gibi, hatta hatta İslam’ın gerekleriymiş gibi algılatanlar; bütün bu olumsuzluklar karşısında sessiz kalanlar; Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye karşı yapılan Haçlı Seferlerinde Friedrich Barbarossa’nın müttefiki olanlar ve tüm bunların bir sonucu olarak İslam coğrafyasını, insanlarının ülkelerini bırakıp Batı'ya iltica etmeye çalıştığı, kalanların ise birbirini boğazladığı bir mezbahaneye dönüştürenler keşke Müslüman olduklarını, hele hele bizlerden daha iyi Müslüman olduklarını söylemeselerdi…


El Memûn gibi benim de benzer korkum şu ki; bunları göre göre, bunları duya duya, bunları yaşaya yaşaya bu gidişle ümmet-i Müslimin İslam'dan, dinden soğuyacak… İşte asıl ben bundan korkarım... Çünkü İslam’a yapılacak en büyük kötülük budur!

Milletin, son zamanlarda neden deizme kaydığını zannediyorsunuz ki?

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Bekâ sorunu (2)

13 Nisan 2021


Dün, Şeyh Sadî Şirâzî'nin en bilinen eseri olan ''Bûstan ve Gûlistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009)’da yer alan bir hikâyeyi anlatarak gerçek bekâ konusunda bir örnek vermiştim. Bu hikâyede Şeyh Sadî Şirâzî', Fars Hükümdârı Dâra’yı şöyle konuştururdu: “Bir ülkede hükümdarın feraseti, çobandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır…”

Bugün yine Harun Reşid dönemine ait bir başka hikâyeyi anlatarak gerçek bekâ konusunda ikinci örneği vermek istiyorum.

Ancak, hikâyenin anlaşılır olması için yine her zaman olduğu gibi (!) önce kısa bir Tarih bilgisi vermem gerekiyor…

Bermekîler

Abbâsîler zamanında devlete hâkim olan bir cemaat – pardon bir aile var: ‘’Bermekîler’’... Önce bu cemaati - pardon, önce bu aileyi anlatmak istiyorum. Bu konuda aslında fazla kaynak da yok ancak içlerinde en güvenilir kaynak Türkiye Diyanet Vakfı yayını ''İslâm Ansiklopedisi''dir. (Cilt 5, sayfa: 517) O zaman özetle bu kaynağa gideyim:


‘’Bermek’’ sözcüğü, Belh'deki Budha’cı Nevbahar tapınağının başrahibine verilen unvandır. Bermek, işte bu ailenin kurucusu, saptanabilen en eski üyesidir. Bermek’in Belh'te astronomi, felsefe ve tıp bilimleriyle uğraştığı; Halife Abdülmelik'in sarayında görev aldığı biliniyorsa da Müslümanlığı gerçekten kabul edip etmediği tam olarak bilinmiyor.

İşte ailenin kurucusu bu Bermek’in oğlu Halit bin Bermekî (öl. 782) babasının aracılığıyla Emevî halifesi Abdülmelik'in sarayında görevlendirilir.  Ebu Müslim el Horasanî’'nin yönetiminde Abbâsîler'in halifeliği ele geçirmesine katkıda bulunur. İlk Abbâsî halifesi Ebülabbas'ın güvenini kazanarak devlette önemli görevlerde bulunur.

Halit bin Bermekî öldükten sonra oğlu Yahya bin Halid (739-805) önce Musul valiliğine atanır sonra da Halife Mehdi onu Bağdat'a çağırarak oğlu Harun Reşid'in eğitim ve öğrenimiyle görevlendirir. Harun Reşid halife olunca da Yahya bin Halid sınırsız yetkilerle vezirlik makamına atanır (786). Yahya, oğulları Fazıl ve Cafer'in de yardımlarıyla devleti 17 yıl yönetir. (786-803)

Yahya bin Halid, on yedi sene vezirlik makamında kaldıktan sonra  oğuldan oğula geçen vezirlik Bermekî ailesinden dördüncü ve son vezir olan Cafer bin Yahya’ya geçer. (Bazı kaynaklarda ismi Cafer-i Bermekî olarak da geçer) Cafer bin Yahya’nın Halife Harun Reşid ile çok yakın bir dostluğu vardır.

Cafer bin Yahya  (767-803), Halife Harun Reşid'in kendisine beslediği büyük güven ve yakın ilgiden yararlanarak, denetimine verilen eyaletleri Bağdat'tan ayrılmaksızın yardımcıları aracılığıyla yönetmeye başlar.

Bu noktada konudan kısa bir süre ayrılarak Cafer bin Yahya hakkında anlatılan bir söyleşiden bahsedeceğim:

Siyaset budur!...

Abbâsî'ler, Ebu Müslim el Horasanî'nin de (yine daha önce bu sayfada Ebu Müslim el Horasanî'yi de anlatmıştım) yardımıyla Emevîlerle savaşarak Abbâsî devletini kurmuşlardı. Ancak bu devletin kuruluş aşamasında çok Emevî kanı akmıştı. Bir gün bir mecliste bir sohbet esnasında, idarenin Emevîler'den Abbâsîler'e geçişi konuşulurken, Abbâsîler iş başına gelirken akıtılan bu kandan ve binlerce insanın katledilmesinden bir muvaffakiyet gibi bahsedildiğinde, Cafer bin Yahya'nın şöyle konuştuğu rivayet edilir: 

"Bu bir maharet değildir... Zîrâ o katledilenlerin kanlarından birer intikam ağacı meydana gelir ve istikbalde acı neticeleri ortaya çıkar... Asıl maharet odur ki, mesela idareyi Emevîler'den alıp Abbâsî'lere vereceksin ama Emevîler kendi ellerinde zannedecek... Siyaset budur!..."

Aktarması benden, bu söz üzerinde düşünmeyi ve günümüze uyarlamayı siyaset erbabına bırakıp ben tekrar konumuza döneyim!... Ben aklıma geleni şimdi buraya yazsam belki amirallerimizin başına gelen benim de başıma gelir!...

Bermekîlere devam…

Bermekîler'in İranlı olmaları ve Abbâsî halifeliğinin kuruluşundan bu yana devletin yönetiminde en üst düzeyde yer almaları bazı güçlü Arap emirlerini gücendirmeğe başlar. Harun Reşid de askerîye dâhil, bürokraside ve devletin bütün kademelerine yerleştirdiği, ne istedilerse verdiği ve ülkede kendisinden daha fazla sözü geçen bu cemaati, pardon bu aileyi artık kendisi için de tehlikeli gördüğünden ortadan kaldırmaya karar verir.

Harun Reşid, çok ince bir tuzak hazırlayarak, kız kardeşi Abbase'yi sözde bir nikâhla Cafer bin Yahya ile evlendirdiyse de gerçek karı-koca olmalarına izin vermez. Cafer bin Yahya ile kız kardeşinin bu yasağı çiğnemeleri sonucu, zaten tuzağını bu temel üzerine kurmuş olan Harun Reşid, hac ziyaretinden dönünce Cafer bin Yahya'yı öldürtür (803). Onun babası Yahya, ağabeyi Fazıl ve öteki iki kardeşini de görevlerinden alarak tutuklattır, mallarına el koyar. Böylece Abbâsîler döneminin en ünlü vezir ailesi olan Bermekîler bir buyrukla ortadan kaldırılmış olur. (803)

Anlatacağım hikâye için bu giriş ‘’kısa bir bilgi’’yi aşarak sanki Tarih dersi gibi olduysa da af ola…

Şimdi gelelim hikâyemize…

Halife Harun Reşid, Bermekî olan veziri Cafer bin Yahya ile birlikte külliyenin – pardon, Saray’ın bahçesinde gezerken, canı meyve çekiyor... Elmayı dalından koparmak için uzanıyor, ne var ki; orta boylu olduğu için meyveye yetişemiyor!...


Veziri Yahya’ya diyor ki; “Omzuma çık, o meyveyi kopar ve bana ver!” Vezir zayıf olduğu için, Halife’nin omzuna çıkıyor ve meyveyi koparıp, veriyor... 

Meyveyi yiyen Halife Harun Reşid, “çok lezzetliymiş” diyor, “Bana bahçıvanı çağırın... Bu lezzetli meyveden dolayı onu ödüllendireceğim”…

Zaten az ileride duran ve olan-biteni hayretle seyreden bahçıvan geliyor... Halife, ona; “sana bir ödül vereceğim, dile benden ne dilersen” diyor...

Bahçıvan diyor ki; “Sultanım, sizden bir tek isteğim olacak... Bana, benim Bermekî olmadığıma dair bir belge verir misiniz?”

Halife şaşırıyor!.. “Herkes devlet kademesinde görev almak için cemaat – pardon bir Bermekî şeceresi uydururken, herkes Bermekî olmaya can atarken, sen niye Bermekî olmadığına dair belge istiyorsun ki? Kaldı ki, sen bir Bermekîsin!.. Bermekî olmaktan niye kaçınıyorsun?”

Belgeyi almakta ısrar eden bahçıvan diyor ki; “Evet, ben bir Bermekîyim... Ama mademki, benden bir istekte bulunmamı istediniz... Ben bu belgeyi istiyorum, başka da bir isteğim yoktur!”

Halife Harun Reşid de; “madem ısrar ediyorsun, istediğin belgeyi vereceğim sana” diyor ve daha sonra da, o belgeyi veriyor bahçıvana...

Aradan yıllar geçiyor…

Halife Harun Reşid, yattığı gaflet uykusundan nihayet uyanmaya, gözleri açılmaya, kulakları duymaya ve civar ülkelerden gelen uyarıların ve halktan yükselen tepkilerin hiç de yersiz olmadığını düşünmeye başlıyor!...

Bermekîler; Halife Harun Reşid’in kendilerine beslediği büyük güven ve yakın ilgiyi istismar ederek sadece Saray kademelerini değil eyaletleri de kendi yandaşları ile yönetmeye başlamışlardır!... Bermekîler askeriyeden adliyeye, mülkiyeden medreseye kadar devletin her kademesini bir ur gibi sarmışlar, en ücra yerlerine bile kendi adamlarını yerleştirmişlerdir!...

Yattığı derin gaflet uykusundan uyanan Halife, Bermekîlerin devlet içinde paralel bir devlet kurmak için uğraştıklarını ülkenin her yanını ele geçirdiklerini ve kendisini devre dışı bıraktıklarını fark edince derhal emir veriyor:

“Bermekîleri kılıçtan geçirin!... Yaşlılarını da zindana atın!”

Emir, yerine getiriliyor!... Bermekîler öldürülüyor. 

Peki, bu arada bahçıvana ne oluyor dersiniz?.. 

Halife’nin emri üzerine, görevliler bahçıvanın da evine de giderler... Ya kılıçtan geçirecekler, ya hapse atacaklardır! Ama bahçıvan; hemen, Bermekî olmadığına dair Halife imzalı belgeyi gösteriyor! “Gördüğünüz gibi, ben Bermekî değilim” diyor ve kellesini kurtarıyor...

Kılıçtan geçirme ve zindana atma operasyonu sona erince, Harun Reşid, son durumu öğrenmek için kurmaylarını çağırıyor ve soruyor; “Emrimi yerine getirdiniz mi?”

Kurmaylar der ki; “listedeki herkes ya kılıçtan geçirildi ya zindana atıldı... Sadece bir adam kaldı... Ama ona dokunamadık, çünkü elinde sizin imzaladığınız bir belge vardı!”

Halife; “Hatırladım ben onu... Onu bulun ve bana getirin” diyor... Bahçıvan huzuruna getirilince, Harun Reşid soruyor bahçıvana; “O gün, Bermekî olmadığına dair, benden ısrarla belge istedin... Ben de verdim... Peki, bugünlerin geleceğini nereden anladın?”

Bahçıvan diyor ki; “Sultanım; hani, o elmayı koparmak isterken, vezir, sizin omzunuza basmıştı ya... İşte o an dedim ki; eyvah, bizim sonumuz geldi!” Harun Reşid, araya girip; “Ama ben söyledim omzuma basmasını” deyince, bahçıvan diyor ki;

“Fark etmez Sultanım... Sizin, Sultan olarak, vezirinizin omzunuza basmasını istemeniz bir alicenaplıktır, büyüklüktür... Siz istemiş olsanız bile, vezirinizin omzunuza basması ise hem şımarıklık hem had bilmezlik hem de küstahlıktır!.. Bugün omuzunuza basan yarın tepenize basar... Sizin omzunuza basıp meyveyi koparmak yerine, pekâlâ beni çağırabilir ve benden isteyebilirdi!.. Bir adam, vezir de olsa, sultanının omzuna basacak kadar cüretkâr ve had bilmez olduysa, bunun sonu felâkettir!.. Ben, işte o gün bu felâketi gördüm ve sizden o belgeyi istedim.”

Eveeeet.. Ol hikâye işte bu kadardır…

Şimdi gelelim hisseye...

İbn-i Haldun söylerdi ya o muhteşem eseri Mukadime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzerler.” Sanki İbn-i Haldun bu sözünü Bermekîl'er için söylemiştir!


''Bir ülkede hükümdarın ferâseti, bir bahçıvandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır.''

Biliyorsunuz bu söz bana ait değil. Dün de anlatmıştım, Şeyh Sâdi Şirazî'nin Fars Hükümdârı Dâra'ya söylettiği sözdü. Bu memlekette ikide bir olur olmaz sorunlar karşısında gereksiz yere ‘’bekâ’’ sözcüğünü kullanıyorlar ya... İşte gerçek bekâ sorunu budur:

''Bir ülkede hükümdarın ferâseti, bir bahçıvandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır.''

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Feraset: Anlayış, seziş, sezgi, zekâ…


Bekâ sorunu (1)

12 Nisan 2021


Son yıllarda ülkede ‘’bekâ sorunu’’ konusu çok fazla kullanılır oldu… Hemen hemen her sorun bu ülkede bir ‘’bekâ sorunu’’ olarak sunulur oldu…  ‘’Bekâ sorunu’’ bu ülkede hiç bu kadar ele ayağa düşmemiş idi… Dolayısıyla ülkede bir ‘’bekâ sorunu’’ enflasyonu yaşanmaktadır. Böylece ‘’gerçek bekâ sorunu’’nun üstü örtülmüş, gizlenmiş oluyor… Hal böyle olunca da gerçek bekâ sorununu açıklamak da bana düşüyor…

Gerçek bekâ sorununu Şeyh Sâdî Şirâzî'nin bir kıssası ve bu kıssadan çıkarılacak bir hisse ile anlatacağım. Ancak önce Fars edebiyatının gücünü ve Şeyh Sâdî Şirâzî’nin derinliğini kısaca anlatmam lazım ki hikmetin ve gazelin üstâdı Şeyh Sâdî Şirâzî'nin ve kıssasının ağırlığını bilip verdiği hissenin değerini anlayalım...

Fars edebiyatı

Fars edebiyatı, yaklaşık 2500 yıllık bir dönemi kapsayan, Rus edebiyatı ile beraber dünyanın en büyük ve en muazzam bir yazın kültürü olan bir edebiyattır... Kaynakları; Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya'ya, tarihi de MÖ 650'ye kadar uzanır. Hatta bu gelenek daha da eski tarihlere taşınarak, Zerdüşt dininin kutsal kitabı olan Avesta'nın İran edebiyatının en eski örneklerinden biri olduğu ileri sürülür. Ama yazılı edebiyat eserlerinin çoğu Pers krallığının İslamiyet’e geçişinden sonradır. Böylesine köklü bir edebiyatın dili olan Farsça da, XII. yüzyıldan başlayarak Anadolu'dan Hindistan'a kadar birçok halkın ortak kültür dili olmuştur. İran edebiyatındaki Firdevsî, Ömer Hayyam, Sadî Şirâzî ve Hâfız Şirâzî bütün dünyada tanınır…

Böylesine köklü ve derin bir edebiyatı olunca da İran öykü, hikâye, masal ve fıkraları da aynı şekilde derin ve felsefi olmaktadır. Konumuz İran edebiyatı değil tabii ki… İşte böylesine köklü ve derin bir kültürden bugün Şeyh Sâdî Şirâzî'den gerçek bekâ sorununu anlamak için bir hikâye anlatacağım. Ama önce Şeyh Sâdî Şirâzî'’yi kısaca anlatmam gerekiyor…

Şeyh Sâdî Şirâzî

Şeyh Sâdî Şirâzî (1193-1292) Fars şâir ve İslam âlimidir... Günümüz İran topraklarının Şiraz kentinde doğar. Daha sonra Bağdat'a gidip Nizamiye medreselerinde öğrenimini tamamlar.


30 yıl boyunca Hindistan ve Kuzey Afrika'yı dolaştıktan sonra 1256'da memleketi Şiraz'a dönerek şiirlerini yazmaya başlar. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılır. Haçlılara esir düşer. Sonraları, bilgisine hayran kalan Suriyeli bir tacir, fidye vererek, Sâdî’yi Haçlıların elinden kurtarır ve kızı ile evlendirerek himayesine alır.

Sâdî’nin evlilik hayatı hiç de mutlu geçmez. Karısı onu, daima, babasının kurtardığı bir köle olarak görür ve ona karşı çok kötü davranır. Şair, en sonunda, evini barkını bırakıp kaçmak zorunda kalır. Acılarla dolu geçen bu evlilik hayatından kalan hâtıralarının izleri, onun bir kısım eserlerinde yer alır. Acılı hayatının tersine Arapça kökenli olan Sâdi ismi ''mutlu'', ''uğurlu'' anlamındadır…

Anadolu’yu, Çin’i, Hindistan’ı da dolaşan Sâdî, yaşının olgun çağlarında Şirâz’a döner. Bundan sonraki hayatını tamamen şiire, ilme, kültüre vererek ölmez eserlerini yaratır. 98 yaşına kadar yaşar. Geniş bilgisinden, iyi ahlâkından ötürü, bütün Doğu kaynaklarında, ''Şeyh Sâdî'' diye anılır. Bütün şiirlerinde Sâdî mahlasına rastlanır… Sâdî, ana dili olan Farsça’dan başka, Arapça, Hintçe ve Lâtince de bilir…

Bûstan ve Gûlistan

Şeyh Sadî Şirâzî'nin en bilinen eseri içinde hikâyelerini topladığı ''Bûstan ve Gûlistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli eseridir. Gûlistan; ‘’gül bahçesi’’, Bûstan ise ‘’çiçek bahçesi’’ demektir. Her iki eser daha XIV. yüzyılda Türkçe’ye çevrilir. Bûstan’ın önsözü yeryüzünde söylenmiş en lirik edebi parçalardan biri sayılır. Sâdî’nin eserlerinde, çoğunlukla, öğretici, öğüt verici bir hava vardır. Toplum düzeni, ahlâk, fazilet, hürriyet konuları eserlerinin başlıca karakterini teşkil eder. Aşağıda ''Bûstan ve Gûlistan'' kitabından alınan bahsettiğim hikâyeyi, yani kıssayı sunuyorum…


‘’Bûstan ve Gûlistan’’dan bir kıssa

Fars Hükümdârı Dâra (III. Dârius)’nın bir sürek avında askerlerinden uzaklaşıp ayrı kaldığını duy­dum. Bir at çobanı, koşarak ona doğru ilerliyormuş. Adamı tanımayan Dâra'nın kalbine kuşku düşmüş ve kendine; “Bu gelen, düşmanlarından biri olsa ge­rek. Yanıma varmadan okumla onu öldüreyim.” demiş. Yayını germiş, okunu hazırlamış, biraz daha yaklaşsın diye beklemeye koyulmuş. Bunu gören çoban uzaktan seslenerek; “Ey İran’la Turan’ın şahı, ey ulu Dâra; kem gözler senden ırak olsun. Ben düşman değilim. Efendimin atlarını besleyen basit bir çobanım ve işim yüzünden buradayım.”


Haykırışları duyan Dâra rahatlamış ve gülerek; “Hey düşüncesiz adam, sana mübarek bir melek yardım etti. Yoksa öldüğün gün, bugündü.”

Çoban da gülerek karşılık vermiş; “İnsan iyiliğini gördüğü efendisine hiç kötülük düşünür mü? Haddimi aşarak size, doğru yolu göstermek ve bu bağ­lamda öğüt vermek istiyorum. Dostuyla düşmanını ayıramayan sultan, acizdir. Büyükler, küçüklerini bilmeli. Siz, beni sarayınızda defalarca gördünüz; atla­rı, meraları sordunuz. Şimdi ben muhabbet ve hürmetle geliyordum yanınıza. Ancak siz beni tanımadınız. Oysa ben, şu yüzlerce at içinde istediğiniz özellik­teki atı hemen bulup çıkarırım. Demek ki çobanlık, akıl-fikir işidir. Siz de be­nim gibi olun, sürünüzü iyi tanıyın, onları her türlü tehlikeden koruyun.”

Bu öğütler Dâra’nın çok hoşuna gitmiş ve hemen oracıkta çobanı ödüllen­dirmiş. Utanmış kendinden ve içinden; “İnsan, bu öğütleri kulaklarına değil, kalbine yazmalı. Bir ülkede hükümdarın tedbiri, çobandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır” diye geçirmiş…

Ve kıssadan hisse

Bir ülkenin başveziri, hem de bu çağda, elinin altında devletin her türlü istihbarat imkânları varken ve devletin uyarılarına rağmen, dostunu düşmanını ayırt edemeyip koynunda yılan besledikten sonra çıkıp da ‘’yok aldandım, yok aldatıldım’’ diye demeçler veriyorsa o ülkede gerçekten bir bekâ sorunu var demektir… Çünkü Şeyh Sâdi Şirâzî'nin Fars Hükümdârı Dâra'ya söylettiği gibi; ''Bir ülkede hükümdârın tedbiri, çobandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır.” 


Bu memlekette ikide bir ‘’bekâ’’ sözcüğü konuşuluyor da, bekâ sözcüğü enflasyona uğramadan gerçek bekâ sorunu nedir bir hatırlatayım istedim...

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Kaf Dağlarının türküsü (1)

10 Nisan 2021

Gündem can sıkıcı… Hava serin, kasvetli ve boğucu… Salgın nedeniyle evlerde de hapisiz... En iyisi böylesi bir günde gelin size iki muhteşem Erzurum türküsünü anlatayım…. Her ikisinin de bende çooook derin izleri vardır… Bir türkü bir insanın zihninde, beyninde, gönlünde bu kadar mı çakılı kalır? Bir türkü bir insanı bu kadar mı şekillendirir? Bir türkü bir insana bu kadar mı derin etki eder? Kalırmış, edermiş işte… Yaşayarak öğreniyor insan… Bugün bu türkülerden birisini anlatayım: ‘’Tutam yâr elinden tutam’’ Diğerini de yarın anlatayım...


Bu türkü benim zihnime, gönlüme bir nasıl kazındı? Bu türkü bana bir nasıl etki etti? Bu türkü beni bir nasıl şekillendirdi? Bunun için gelin sizi neredeyse bir kırk yıl öncesine götüreyim...

Önce, kırk yıl evvelinin bir yolculuk hikâyesi:

Kaf Dağlarına doğru bir yolculuk

O günkü tozlu yollarını hatırlıyorum Kâbil’e o ilk gidişimin… Binlerce kilometreyi araçla kat ederek gelmiştik… Beldeler, yöreler, diyarlar, iklimler, ülkeler geçmiştik… Kıvrım kıvrımdı, büklüm büklümdü yollar… Döne dolana dağlara çıkmış, bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla, bir kuş gibi süzüle süzüle vadilere inmiştik… Vadi tabanlarından kayarak, bir su kenarından süzülerek, bazen de bir dağın yamaçlarına yaslanarak günlerce yol almıştık… Biz yol aldıkça hep yol uzamıştı, her aştığımız tepede menzil hep daha bir uzak görünmüştü…

Yol boyunca; çeşit çeşit, süslü süslü sanki bir karınca sürüsüymüşçesine hiçbir trafik kuralına uymaksızın yollara düşmüş, bir kervan misali otobüsler, kamyonlar, otomobiller ve arabalarla karşılaşmıştık...

Yolculuk esnasında, ''her günün ufkunu sardıkça gece'', ben hep "belki bu son akşamdır" diye düşünmüştüm… ''Bu emel gurbetinin yoktu ucu''… Günlerce gitmiştik, biteceğine hep uzamıştı yollar… ''Varmadan menzile ölmekten'' korkmuştum…

Kâbil yollarında Cahit Külebi’nin ‘’Sivas Yollarında’’ isimli şiirini hatırlamıştım… Şiirin son dizesi şöyleydi:

‘’Kamyonlar gelir geçer, kamyonlar gider

Toz duman içinde,
Şavkı vurur yollara,
Arabalar dağılır şoförler söğer,
Sivas yollarında geceleri
Katar katar kağnılar gider.’’

Şiirdeki ‘’Sivas’’ yerine ‘’Kâbil’’ koysam sanırım yollarda gördüğüm manzarayı daha iyi anlatırdı…

Ve bu yolculuğumuzda bize eşlik eden bir şey vardı ki o olmazsa bu yolculuk olmazdı diye düşünürüm hala... O olmazsa o yol bitmezdi diye düşünüyorum hala. O olmazsa o yolu biz çekemezdik diye düşünüyorum hala... O da elimizdeki küçücük el kadar pilli transistörlü bir radyo idi...  Tek dinleyebildiğimiz yayın da ‘’uzun dalga’’ yayını idi... Ve bu uzun dalga yayınından da tek dinleyebildiğimiz radyo ise; ‘’Uzun dalga 1254 m Erzurum Radyosu’’ idi… Ve Erzurum Radyosu olunca da illaki de halk müziği ve Erzurumlu halk müziği sanatçısı Raci Alkır olurdu!... Ve Raci Alkır’ın o zamanlardan zihnime kazınmış, beynime bir mıh gibi saplanmış ve dilimden hiç düşmeyen türküsü: ’’Tutam yâr elinden tutam’’

Bu türkü yolculuk esnasında sadece bize, kulaklarımıza değil de sanki Raci Alkır bu türküyü yol esnasında aştığımız dağlara söylerdi, vadilere söylerdi, yamaçlara söylerdi, ovalara, yollara, nehirlere söylerdi… Ve dağların, vadilerin, yamaçların, ovaların, yolların ve nehirlerinde de bu türküye bir aksi sedası olurdu. Ve türkü; kulaklarımız, gönüllerimiz, kalplerimiz ile dağların, vadilerin, yamaçların, ovaların, yolların ve nehirlerin arasında bir pinpon topu gibi gidip gidip gelirdi... Sonra ise bu ses sanki bir dua imiş de Allah’a ulaşmak istercesine göğe çekilir ve açık sonsuz semaya süzülüp kaybolur giderdi:

''Tutam yâr elinden tutam

Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yâreli bülbül
İnem bağlara bağlara''

Ve dağlar, ovalar, vadiler, yamaçlar tekrar ederdi türküyü: ''Tutam yâr elinden tutam, çıkam dağlara dağlara, olam bir yâreli bülbül, inem bağlara bağlara…''

İşte böylesine günlerce ama günlerce yol gitmiştik… Hakiki yaşam da böylesine büyük bir yolculuk değil miydi işte?

Kaf Dağlarında

Bir güz başlangıcı idi Kâbil’e o ilk gelişimiz… O Kâbil’e o ilk gelişimde hatırladığım, Anadolu’dakinin bir benzeri stabil yol kenarlarında yetişen, sarı sarı, beyaz beyaz, mor mor, kırmızı kırmızı, pembe pembe renkleriyle Gülhatmi çiçekleriydi... Gülhatmi çiçekleri de hep annemi hatırlatırdı bana… Santrallere, telefonlara kayıtlar vererek, saatlerce, bazen de günlerce bekleyerek zorluklarla Kâbil’den ulaşabildiğim annemin sesi hep üzgündü o zamanlar… Hep sorardı o üzgün sesiyle: ‘’Neden Kâbil?’’ diye. ‘’Neden, neden???’’

Böyleydi işte benim yıllar yıllar öncesinde, tahminim bir kırk yıl kadar öncesinde Kâbil’e, sonrasında da Celâlâbâd’a o ilk gelişim. Ve böyleydi işte birdenbire ve ilk defa o kocaman kocaman dağlarla baş başa, yapayalnız kalışım… Ve böyleydi işte benim yine ilk defa o kocaman kocaman yalnızlığımla da baş başa, bir başına yapayalnız kalışım…

Ama ben, bu dağların arasında asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in o çok sevdiğim dizeleri ile baş başa kalmıştım aslında:

'‘Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular,

rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın,
senin etinden, tırnağından ayrı,
senin kokundan uzak.’'

Dizedeki gibiydi işte; beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodulardı, rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın, memleketimden, sıladan, sevdiğimden uzak....  

O günlerimde Kâbil’de yılların nasıl geçtiğini de pek anlamazdım, pek bilmezdim aslında. Birbiri ardına, ardı sıra, hep birbirinin aynısıymışçasına akıp giderdi yıllar. Bu yıllar bana Kemalettin Kamu’nun ‘’Bingöl Çobanları’’ isimli şiirini anımsatırdı;

‘’Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni,

Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.’’

Her şey ama her şey tekdüze idi buralarda… Yıllar biri birisinin kopyası gibi geçerdi… Ve kuzuların doğuşu idi bize yılların geçtiğini haber veren…

Kâbil’e bu ilk gelişim bir kaçıştı, bir unutuş süreciydi aslında… Her hayatın bir kaçış, her kaçışın da bir arayış olduğunu bilirdim… Ancak Kâbil’e bu ilk gidişim Kaf Dağlarının ardındaki ''Mehlika'’yı arayış değil, ''Mehlika’'dan kaçış ve unutuş süreciydi… Bir kedinin kuyruğu gibiydi kendisinden kaçtığım… Ben kaçtıkça arkamdan geldi, onu yakalamaya çalıştığımda da benden kaçtı… Bilmezdim ki tam otuz yıl sonra, ikinci gidişimde de Kâbil’de tekrar beni bulacak…

Cervantes söylerdi zaten hep; ‘’Aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır.’’

Kâbil'e yıllar yıllar sonra, yaklaşık bu ilk gelişimden bir otuz yıl sonra bir ikinci gidişim daha vardı ki bu da ayrı ve uzuuuuun bir hikâyeydi zaten...

Zümrüd-ü Anka Kuşu'nun huzurunda

Zamanla her şeye alışırmış insan… Zamanla ben de alıştım buralara... Burada bana yaşamımın en büyük öğretisi olarak; aslında yaşadığım her bir zorluğun ve kendime düşman bildiğin her bir şeyin, gerçekte bana benim en yakın müttefikim ve yeri doldurulamaz bütünlüğümün bir parçası olduğunu öğrenmem oldu… Ve en çok da, insanın her koşulda yaşayıp çalışabileceğini, kendi karakteriyle yaşam çizgisini çizebileceğini erken yaşlarda öğrenmem oldu…

Kâbil'e gelirken, zaten fazla bir eşya da alamazdık yanımıza, küçük bir valizim vardı, valizin içinde üç beş parça şahsi eşyam geri kalan ve çoğunluğu oluşturan ise kitaplar… Ve Türkiye'ye giden veya Türkiye'den dönen, gelen herkeslere kitap siparişi vermiştim buralarda kaldığım yıllar boyunca... Ve böylelikle aslında nerdeyse bir üniversite bitirmiştim ben Kâbil’de, Celâlâbâd’da… Ve ben sonuçta, buralarda okudukça anladım ki; kitapların amacı yaşamayı öğretmek değildi aslında. Kitapların amacı; içimizdeki yaşama başka türlü yaşama isteği uyandırmaktı, kendi içimizde yaşama imkânını, yaşamın ilkesini bulmaktı. İşte burada da bana öyle olmuştu; kitaplar ve bu dağlar, içimdeki yaşama başka türlü yaşama isteği uyandırmıştı, kendi içimde yaşama imkânını, yaşamın ilkesini vermişti...

Ve sonunda burada, ancak bu şartlarda, gerçekte hayatta ihtiyaç duyulan tek şeyin, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişme olduğunu idrak etmiştim. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrendim buralarda... Ve anladım ki yaşamın kendisinden beklediklerini karşılayanlar ve varoluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu bulmayı başaranlar ayakta kalıyordu bu dünyada... 

Tabii bu kavrayış, anlayış ve öğretiler de birdenbire gökten vahiyle inmemişti bana... Bütün bu kavrayış, anlayış ve öğretileri de burada tanıdığım ve bana birebir öğretmenlik yapan, beni ben yapan Şehriyar'a borçluydum, onun sabahlara kadar bana anlattığı derslerine borçluydum... Şehriyar'ın tek kişilik okulunun tek öğrencisiydim. Okul deyince de sanmayın ki bir bina, bir dershane ortamındayım. Kimi zaman bir ağaç altında, kimi zaman bir kaya kovuğunda, kimi zaman bir tepe başında, kimi zaman arazide yürüyüş esnasında ders verirdi bana Şehriyar... Ve oradan getirdiğim en büyük hazinem de Şehriyar’ın bana anlattıklarından aldığım notlarımdı…

Ve Şehriyar hep bana şöyle derdi: ‘’Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir.’’ Gerçekten de o zaman ben kendi kişisel menkıbemi yaşıyordum ve hayat da bana karşı cömertti...

Bu düşüncelere ulaştıktan bir süre sonra da tam bir teslimiyetle kendimi bırakmıştım o dağların kucağına... Sonra bütünleşmiştim o dağlarla… O dağlar, o muazzam Hindukuş Dağları, o dağlar, o dağlar ben olmuştum işte… Hani avcının av olması gibi; gözlemleyendim o dağlarda, gözlemlendim... ''Tek''dim buralara geldiğimde o dağlarla ''bir'' oldum, ''bütün'' oldum, birleştim...

O dağlar ile özleştim, dağ oldum, vadi oldum, oradaki bitki oldum, çayır, çemen oldum... O dağlarda akarsu oldum, aktım... O dağlarda çiçek oldum açtım… O dağlarda rüzgâr oldum, estim… O dağlarda kar oldum, yağdım, güneş vurdu, eridim... Ben o dağların, o coğrafyanın bir parçası oldum... Asaf Hâled’in ‘’Dağların Delisi’’ isimli şiirindeki bir dize gibi: ‘’Benim gönlüm dağa düştü.’’ Aynı böyle olmuştu, burada benim gönlüm dağlara düşmüştü…

Kaf Dağlarının türküsü (1)

Bu dağlarda, bu yaylalarda, bu vadilerde, bu yaz aylarında, bu kış aylarında, bu ilkbaharda, bu sonbaharda hep ama hep işte bu türkü vardı zihnimde... Gün doğarken, gün batarken, gece, gündüz bu türkü vardı zihnimde... Dilimde, gönlümde, hayalimde hep bu türkü vardı zihnimde:

''Birin bilir binin bilmez

Bu dünya kimseye kalmaz
Yar ismini desem gelmez (olmaz)
Düşer dillere dillere''

‘’Tutam yar elinden tutam’’ türküsü; bir aşk türküsüydü, bir gurbet türküsüydü, bir memleket türküsüydü, bir hasret türküsüydü, bir özlem türküsüydü, bir Türkiye türküsüydü... Bu türkü Kaf dağlarına gidenlerin türküsüydü… Sadece benim değil ömrü gurbet ellerde geçmiş her duyarlı, her içten, her hassas insanın her dinlediğinde usul usul, için için, sessiz sessiz ağladığı bir türküydü; ‘’’Tutam yar elinden tutam.’’ 

Burada bu dağlarda, bu coğrafyada bu türkünün sözü de tınısı da içimi sızlatırdı, yüreğime dokunurdu, dokunmakla yetinmez yüreğimi bir ok gibi deler, ciğerlerimi bir bıçak gibi keser, bir ataş gibi yakardı beni. Hani derler ya ‘’burnumun direğini sızlattı’’ diye… İşte gerçekten burnumun direğini sızlatırdı bu türkü… Bu dağlarda, bu muazzam uzaklıklarda nasıl sızlatmasındı ki, değil mi?

''Emrah eydür bu günümdür

Arşa çıkar tütünümdür
Yare gidecek günümdür
Düşem yollara yollara''

Türküde arşa çıkan tütün değil bir feryâttı, bir figândı, bir yakarıştı, Allah’a bir duaydı… Dağların başında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyayı ve bu coğrafyaya eşlik eden, bu coğrafyaya uyum sağlamış, bu coğrafyayla bir olmuş, bütün olmuş mahzun bir gönlü anlatırdı…

Ama en çok da içimde yalnız, yapayalnız, öksüz bıraktığım ama onun beni yalnız bırakmadığı, benimle beraber teee Kâbil’lere, Celâlâbâd’lara kadar gelen sevdamı anlatırdı… Sadece beni değil Kaf dağlarına giden herkesleri anlatırdı...

Vaktiniz olduğunda bu türkünün aşağıda bağlantılarını verdiğim yorumlarını dinleyin... Daha pek çok yorumu var, onları da dinleyin... Bu yorumları dinledikten sonra ister yâr ile dağlara çıkın, ister yareli bülbül olup bağlara düşün, ister yollara revan olun ama yeter ki yârin elinden tutun! Ve tuttuğunuz elin de kıymetini bilin, sımsıkı tutun ve bir daha bırakmayın! Çünkü insanoğlu ‘’birin bilir binin bilmez’’, ‘’bu dünya kimseye kalmaz’’, yarın ne olacağını bilmez.

Sonra, sonra da ''Tutam yâr elinden tutam'' diye feryâd, figân eylemeyin!

Osman AYDOĞAN

Saz sanatçıları Erkan Oğur ve Okan Murat Öztürk’ün birlikte hazırladıkları ‘’Hiç’’ adlı albümde yerini alırdı bu türkü. Türkünün ortasında da Derya Türkkan’ın klasik kemençeyle yaptığı bir solo vardır:

https://www.youtube.com/watch?v=GrORjGh-XNQ

Mey ve bağlama eşliğinde ‘’Tutam Yâr Elinden Tutam’’ Burada yazımda anlattığım koyun ve kuzu seslerini de duyarsınız. Meyde Deniz Selman, bağlamada Hasret Gültekin:
https://www.youtube.com/watch?v=dDzAcHEo-Ug

Amma amma ilaki de benim Kâbil yollarında, Kâbil'de, Celâlâbâd'da, o dağlarda, o vadilerde, o coğrafyada dinlediğim Raci Alkır’ın sesinden:
https://www.youtube.com/watch?v=G8NhvS-0tsc

Güler Duman kendince güzel yorumlar duru sesiyle bu türküyü:

https://www.youtube.com/watch?v=UsBSkmtOqPw

Erzurum'un o muhteşem türkülerinden sadece bir tanesiydi bu türkü. Erzurum yöresine ait olmasına karşın birçok yerde kaynak olarak Ercişli Emrah gösterilir. TRT Arşivinde kaynak olarak Raci Alkır, Suat Işıklı ve Mükerrem Kemertaş veriliyor. Cemal Demirsipahi tarafından derlenmiştir. Rept. No: 665. Hüseyni makamında olan bu türkü TRT arşivlerinde böyle tanıtılıyor…

Tutam yâr elinden tutam

Tutam yâr elinden tutam

Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yareli bülbül
İnem bağlara bağlara

Birin bilir binin bilmez

Bu dünya kimseye kalmaz
Yar ismini desem gelmez (olmaz)
Düşer dillere dillere

Emrah eydür bu günümdür

Arşa çıkar tütünümdür
Yare gidecek günümdür
Düşsem yollara yollara



Zevzek

09 Nisan 2021

Günümüzde sağlıklı beslenme revaçta bir konudur… Bu maksatla onlarca kitap yazılmakta, TV programları hazırlanmakta ve insanlar sağlıklı beslenme konusunda zaman harcamakta ve kafa yormaktadırlar…

Bu nedenle de yiyeceklerimiz ve midemiz için çok hassas ve seçici davranıyoruz. Yiyeceğimiz domatesi manavdan özene bezene seçiyoruz, yiyeceğimiz elmayı, armudu seçe seçe alıyoruz. Ancak aynı özeni zihnimizden geçirdiğimiz kelimelere, düşüncelere ve kullandığımız kelimelere göstermiyoruz. Kötü, kokmuş ve çürümüş bir meyveyi yediğimizde nasıl bir sonuçla karşılaşıyorsak, aynı sıfatlı bir kelimeyi veya düşünceyi zihnimizden geçirdiğimizde ve kullandığımızda da daha kötü ve korkunç bir sonuçla karşılaşıyoruz…

Kelimelerin, işaret ettiği anlamların çok ötesinde çok güçlü anlamları, bizim hayal ettiğimizden daha derin sırları vardır.

Aslında zihnimizden geçirdiğimiz ve kullandığımız bütün kelimeler birer ilaçtır. İngiliz şair, roman ve hikâye yazarı Rudyard Kipling de ‘’Kelimeler insanlık tarafından kullanılan en güçlü ilaçtır’’ derdi… Malum ilaçların zehirli olanları da vardır…

Şu sözler Mahatma Gandi’ye ait;

‘’Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür,
Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür,
Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür,
Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür,
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür,
Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür,
Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.’’

Yani Gandi’ye göre söylediğimiz bir kelime sonunda kaderimize dönüşüyor…

Dil denince ilk akla gelen 1700’lü yılların sonları ve 1800’lü yılların başlarında yaşamış olan Alman düşünür Wilhelm von Humbolt’dur. Wilhelm von Humbolt"un 17 cilt tutan ''Gesammelte Schriften'' isimli kitabı dil ve kültür ilişkisi konusunda temel bir eserdir. Ülkemizde Wilhelm Von Humboldt'un dil ve kültür ilişkisini en iyi inceleyen ‘’Wilhelm Von Humboldt'da Dil-Kültür Bağlantısı’’ isimli kitabı ile Bedia Akarsu’dur. (Remzi Yayınevi, İstanbul, 1984)

Bedia Akarsu Humbolt’un düşüncelerini eserinde şu şekilde verir; ‘’Dili, insanın ruhu meydana getirmiştir. Dile gelen insan ruhudur. İnsanın konuşurken (ve de yazarken) kullandığı kelimeler ve konuşurken ses tonu ve vurgulamaları o insanın ruhuna ayna tutar. Dil konuşanın içini gösterir…’’

’’Kelimeler; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır.'’ diyor Humboldt eserinde… Martin Heidegger de Humbolt’u desteklercesine ‘’Dil varlığın evidir’’ derdi…

Humboldt’a göre adların ve kelimelerin bizim hayal ettiğimizden daha derin sırları vardır.

Mitolojide geçen bir Yunan atasözüdür: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne yakındır.’’ Ve devam ederdi bu Yunan atasözü; ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’

Bir Japon atasözü de şöyle derdi: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’

Görüldüğü gibi kullandığımız kelimeler basit birer ses kümesi değillerdir. Kelimelerin, işaret ettiği anlamların çok ötesinde çok güçlü anlamları, bizim hayal ettiğimizden daha derin sırları vardır.

Siyaset sanatında kelimeler…

Dil bilimcileri ‘’Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç kelimelerdir. Kelimelerin anlamına hükmedebiliyorsanız, bu kelimeleri kullanması gereken kişileri de kontrol edebilirsiniz’’ derler. Mitolojide kelimeler; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır…

Belki farkında değilizdir ama bu anlamda kelimeler en fazla gerçeği manipüle etmek isteyen siyaset alanında kullanılmaktadır. Çünkü dil bilimcileri ‘’Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç kelimelerdir. Kelimelerin anlamına hükmedebiliyorsanız, bu kelimeleri kullanması gereken kişileri de kontrol edebilirsiniz’’ derler…

İşte bu nedenle otoriter yönetimlerde kelimelerin içeriğine ve ne anlama geldiğine de güç sahipleri karar vermektedirler…

Siyaset sanatında gerçeğin manipülasyonu için kimi gayeler zaman zaman tersi sözcük ve kavramlar kullanılarak sunulmaktadır. Bu politika yeni değildir. İkinci Dünya Savaşında Almanlar toplama kamplarını ‘’Die Arbeit macht frei’’ (çalışmak özgür kılar) sözcükleri ile isimlendirmişlerdi…

Ancak günümüzde siyaset sanatında kelimeler öyle ustaca kullanılmaktadır ki Goebbels duysa kemikleri sızlar, mezarında ters döner ben bunları nasıl kaçırdım diye…

Mesela koskoca bir ülkeyi (Irak) işgal edip, milyonlarca insanı öldürüp, hırsızlıkla, tecavüzlerle, talanla ülkeyi tarumar edip dokuz milyon insanı yerinden yurdundan ediyorlar… Ama adına ‘’demokrasi getireceğiz’’ diyorlar…

Keza askerî bir harekât yapıyorlar adına ya ‘’barış’’ diyorlar ya da barışın simgesi olan ‘’zeytin’’in adını kullanıyorlar…

Her türlü antidemokratik tasarrufu, uygulamayı yapıyorlar, adına da ‘’ileri demokrasi’’ diyorlar, ‘’hukuk’’ diyorlar…

300 insan ihmalden, tedbirsizlikten, kâr hırsında maden ocağında toprağın altına gömülüyor, adına ‘’fıtrat’’ diyorlar… Yine ihmalden, tedbirsizlikten, kâr hırsından, plansızlıktan, rüşvetten, imar affından durduk yerden bina çöküyor, betonların altına 24 insan gömülüyor, adına yine ‘’fıtrat’’ diyorlar… Yine ihmalden, tedbirsizlikten, kâr hırsından, plansızlıktan, rüşvetten, imar affından depremde binalar yıkılıyor, onlarca insan betonların altında kalıyor, adına yine ‘’fıtrat’’ diyorlar, ‘’şehit’’ diyorlar, ‘’kader’’diyorlar… Adana Aladağ'da kız öğrenci yurdunda yangın çıkıyor, 11 kız çocuğu diri diri alevlerde yanıyor, ''ihmal'' var, ''kanunsuzluk var'' diyorsunuz; ‘’fıtrat’’ diyorlar, ''kader'' diyorlar…

‘’Fıtrat’’, ‘’kader’’, ‘’şehit’’ dini terimler ya, akan sular duruyor, kimsenin aklına artık hesap sormak gelmiyor... Hâlbuki ‘’fıtrat’’ kelimesi Allah’ın canlılara doğuştan kazandırdığı bir özelliktir… ‘’Kedinin fıtratında tırmalamak vardır’’ gibi... ‘’İnsanın fıtratında nankörlük vardır’’ gibi... Ama bir karayolunun fıtratından bahsedilemez... Bir madenin fıtratından bahsedilemez... Bir binanın fıtratından bahsedilemez... Bir depremin fıtratından bahsedilemez... Ama sorgulayan kim?

Kendilerine yakın bir vakıf yurdunda kendilerine emanet edilmiş çocuklar vakıf personelinin ''tecavüz''üne uğruyorlar; en yetkili bakanı tarafından olaya bakılmayıp ''bir defalık'' diyorlar…

Bir ‘’külliye’’ diyorlar, bir kelime ile bin odalı bir israf sarayının üzerini örtüyorlar…

Keza bir ‘’istikşaf’’ kelimesi diyorlar, sonuçlarını beğenmedikleri bir seçimi yineliyorlar…

Aslı ‘’duyuru’ olan bir açıklamayı ‘’bildiri’’ diye servis edip ‘’darbe’’ iması yaratıyorlar…

Saymakla bitmez…

Oltaya takılan kelimeler…

‘’Olta’’; balık avlamakta kullanılan, istenilen uzunlukta bir misinanın ucuna takılı, özel olarak bu iş için yapılmış çengelli iğnenin adıdır. Oltaya bir yem koyarsınız, balık gelir bu yemi yiyeceğim derken çengele takılır, av olur…

Siyaset sanatında bu oltaya takılan çok kelime vardır. Bu kelimelere en iyi örnek ‘’Orta Asya’’ kavramıdır.

Bütün Tarih kitaplarında bugün ‘’Orta Asya’’ diye ifade ettiğimiz bölgenin adı 18’inci yüzyıla kadar ‘’Türkistan’’ idi. ‘’Orta Asya’’ ifadesi İngilizlere aittir. Doğrudur, Londra’dan bakarsanız orası Orta Asya’dır. İngilizlerin ifadesiyle bu bölgeye ‘’Türkistan’’ yerine oltaya takılan kelimeyi alarak ‘’Orta Asya’’ diyerek, Türk milletinin üç bin yıllık tarihini ve bu bölge ile olan bağını bir kelimeyle silip atıyoruz… Şimdilerde ne Doğu Türkistan’ı bilen kaldı ne de Batı Türkistan’ı… Bu sözcükleri telaffuz edenlere bile artık Koranavirüslüymüş gibi şüphe ile bakıyoruz… ‘’Sincan’’; Çince ‘’yeni fethedilmiş bölge’’ demek… Adamların lisanıyla konuşuyoruz…

Anlıyorsunuz değil mi ‘’kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne yakındır’’ atasözünün siyasette ne anlama geldiğini… Sadece bir kelime ile bir milletin bir bölgeden tarihi siliniyor. Bir kelime ile bir ülke işgal ediliyor…

Aynı şekilde unvanlarında kocaman kocaman profesör yazan bazı akademisyenler Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ülkelerine ‘’Trans Kafkasya Ülkeleri’’ diyorlar. ‘’Trans’’ öte demek, eğer Moskova’dan bakarsanız doğrudur bu ülkeler Kafkasya ötesi ülkelerdir, dolayısı ile ‘’Trans Kafkasya Ülkeleri’’dir. Ancak Anadolu’dan, Ankara’dan bakarsanız öyle midir? Bu ülkeler her yönüyle ‘’öte’’ denemeyecek kadar Anadolu’nun bir uzantısıdırlar…

Dikkatsiz ve özensiz siyasetçilerin dilinde ters tepen kelimeler…

Siyaset sahnesine soyunmuşsanız eğer çok iyi bir tarih, edebiyat, felsefe, sosyoloji, psikoloji ve sanat bilgisinin yanında çok iyi bir dil bilgisine ihtiyaç vardır.

Dikkatsiz ve özensiz siyasetçilerin dilinde kelimelerin nasıl ters teptiğini iki örnekle açıklamak istiyorum:

Yıl 1983… 06 Kasım 1983 Genel Seçimler... MDP’de Turgut Sunalp, HP’de Necdet Calp ve ANAP’da da Turgut Özal başbakan adayı idiler… Seçimlerden birkaç gün önce TRT’de açık oturum var… O zaman TRT dışında başka hiçbir kanal yokt. Yani tüm Türkiye merakla bu açık oturumu izlemektedir. MDP seçimi kazanacağından o kadar emin ki açık oturuma katılmıyor...  Açık oturuma katılan HP’den Necdet Calp ve ANAP’dan da Turgut Özal… Sunucu konuşmacılara iktidara gelince ne yapacaklarını soruyor… Turgut Özal anlatıyor; barajlar, yollar, köprüler, fabrikalar yapacağını söylüyor… Sunucu tekrar soruyor; ‘’Hangi parayla?’’ Özal cevap veriyor: ‘’Birinci köprüyü satacağım, parasıyla da ikinci köprüyü yapacağım…’’ Köprü gündeme gelince Necdet Calp yumruğunu masaya vuruyor: ‘’Sattırmam!’’ Ancak Necdet Calp farkına varmadan bir ‘’sattırmam’’ kelimesiyle tüm dinleyicilerin bilinçaltına şu formatı atıyor: ‘’ANAP iktidara gelecek, köprüyü satmaya kalkacak ama ben muhalefette kalarak Danıştay’a, Yargıtay’a, AYM’ne giderek satışını yaptırmayacağım’’… Mutlaka diğer faktörler var ama seçim bir kelime ile kaybediliyor…

İkinci örneği fazla uzatmayacağım çünkü çok daha taze…

Günlerden 04 Mayıs 2018.. CHP lideri 24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi için Cumhurbaşkanı adayını açıklıyor: ‘’Muharrem İnce, gel bakalım buraya!" Yaklaşık iki ay sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi daha o gün o saatte o anda o beş kelime ile sona eriyor: ‘’Muharrem İnce, gel bakalım buraya!"

Hani Yunus Emre söylerdi ya, aynen öyle işte;

‘’Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz.

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.’’

Kültür manipülasyonu aracı olarak kelimeler…

Bazen de kelimeler aracılığı ile kültür manipülasyonu yapılmaktadır.

Örneğin; ‘’kadın’’ ve ‘’erkek’’ sözcükleri cinsiyeti belirtir. ‘’Bay’’ ve ‘’bayan’’ sözcükleri ise unvan sözcükleridir. Bu en basit kuralı bile unutarak sırf cinsiyeti çağrıştırıyor diye –çünkü siyaset artık ‘’cinsiyetten’’ utanmaktadır- ‘’kadın’’ yerine bir unvanı tanımlayan ‘’bayan’’ sözcüğü kullanılmaktadır. Bu nedenle de ‘’Kadınlar Voleybol Milli takımı’’ yerine yanlış ve kasıtlı olarak ‘’Bayanlar Voleybol Milli Takımı’’ deyimi kullanılmaktadır…

‘’Erkek’’ ve ‘’kadın’’ sözcükleri yerine ‘’bay’’ ve ‘’bayan’’ sözcüklerini kullananlar bu sözcükleri sehven ve masumane kullanmamaktadırlar. Bilinçli bir şekilde ‘’kadın’’ yerine  ‘’bayan’’ sözcüğünü kullananların bilinçleri altında kadını sosyal hayattan dışlamak zihniyeti yatmaktadır. Önce zihinden, kelimelerden silersiniz kadını sonra da sokaklardan, caddelerden, sosyal hayattan…

Keza aynı şekilde siyasette kullanılan eril dil de aynı amaca hizmet etmektedir. Sanmayın ki bu sözler masum masum, düşünülmeden, safça söylenmiştir. Bu sözlerin altında toplumda arzu edilen kültür dönüşümü yatmaktadır. Konu uzamasın diye örnekleri (ki çok fazla) vermiyorum…

Sonuç

Girişte kullandığım cümlede ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne yakındır’’ diye bir Yunan atasözüne ve ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır’’ diye bir Japon atasözüne yer vermiştim. Anlattığım gibi kullandığımız kelimeler basit birer ses kümesi değillerdir. Kelimelerin işaret ettiği anlamların çok ötesinde çok güçlü anlamları, bizim hayal ettiğimizden daha derin sırları vardır.

Le Monde Diplomatique dergisi yıllarca önce ‘'Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar’' adlı bir küçük kitapçık yayınlamıştı. Bu kitapçıkta yer alan Fransız gazeteci, yazar ve Le Monde Diplomatique dergisinin direktörü Claude Julien'in makalesinde Pétain’in başbakanlığı ve başkanlığı döneminde Fransa’da Pétain’in kaba olan kişiliğinin ve egemen olan ruh halinin bütün bir Fransa’yı etkilemiş olduğunu yazar... İşte siyasetçilerin de bu eril düşünce, söylem ve davranışları Claude Julien'in söylediği gibi dalga dalga artan bir şekilde bütün bir ülkeyi etkiliyor…  

‘’Boğaz kırk boğumdur’’ derler... Bu söz; konuşmak için, boğazdan bir kelime çıkarmak için kırk kere düşünmek anlamındadır... Söz konusu eğer siyaset ise kırk değil seksen kez düşünülmelidir, hele hele konuşan siyasetçi bunu mikrofon ve kamera önlerinde yapıyorlarsa seksen değil yüz seksen kez düşünülmeli, öyle konuşulmalıdır.

İşte bu nedenle İsmet İnönü şöyle derdi: ‘’Bir devlet adamı, ne konuştuğunun değil, neyi konuşmayacağının hesabını yapmalıdır.‘’

Hoş, bu kadar söze gerek yoktu aslında, atalarımız bir sözünde sadece siyasetçilere değil, herkese az ve öz söylemişti: ‘’Sözünü bil, pişir; ağzını der, devşir.’’ (*)

Dil konuşanın içini gösterir, kem söz de sahibine aittir...

Arz ederim...


Osman AYDOĞAN

(*) Ağzına gelen her sözü söyleme. Bir sözün nereye varacağını iyi düşün, ondan sonra söyle…




Montrö Boğazlar Sözleşmesi


08 Nisan 2021

1896 yılında İtalya Dışişleri Bakanı Don Onorato Caetani'ın oğlu, Antikçağ edebiyatı ve İslam tarihi uzmanı ünlü bir bilim adamı olan Leone Caetani’nin dokuz ciltlik ‘’İslam Tarihi’’ (Tanin Matbaası, İstanbul, 1924) adlı güzel bir eseri var. Mustafa Kemal Atatürk, Leone Caetani’nin bu dokuz ciltlik ‘’İslâm Tarihi’’ adlı eserini okurken, eserin 5. Cilt, 68. sayfasındaki “Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır” sözünün altını mavi kalemle çizer ve yanına çok mühim olduğunu belirtmek için iki defa çarpı işareti koyar. (Gürbüz D. Tüfekçi, Atatürk’ün Düşünce Yapısı, Turhan Kitabevi, Ankara, 1986, s. 47)

Çünkü Mustafa Kemal Atatürk Sofya’da ataşe iken yaklaşmakta olan I. Dünya Savaşına Osmanlı İmparatorluğunun girmemesi konusunda mektupları ile yönetimi uyarır, hatta savaş yanlısı Enver Paşa’nın makamına çıkarak bu uyarısını sözlü olarak da yapar.

Mustafa Kemal’in bu kapsamda sınıf arkadaşı Kurmay Yarbay Ali Fuat (Cebesoy)’a yazdığı bu mektuplarından birisi şu şekildedir:

“İngiliz-Alman rekabeti ve yeniden büyüyen Sırbistan’ın Avusturya ve Macaristan’ın güneyindeki Slavlar üzerinde iddiası yüzünden, pek yakında dünya harbinin patlayacağına inanılabilinir. Hiçbir hazırlığımız olmadan acele bu harbe de sürüklenecek olursak, Anadolu’muz, Boğazlarımız ve 500 yıllık Türk İstanbul’umuz muhakkak tehlikeye girer. Bu sefer bir kelime ile Türklüğümüz mahvolur. Bundan sonra hiç olmazsa kendimizi hülyalara kaptırmamalıyız. Zira telafisi mümkün olamayacak bir felaketle karşılaşırız. Gelecekte hiçbir hissiyata aldanmadan, kesin kararımız, Türk çoğunluğunun çizdiği hudut hem dış siyasetimizin hem de savunmamızın temel taşı olmalıdır.” (Prof. Dr. Hikmet Özdemir, ’’Atatürk’ün Geleceği Seziş ve Öngörü Gücü 1914 Yılı’’, Tarih Çevresi Dergisi, Eylül – Ekim 2020, s. 37 – 38)

Ancak, sonradan Yavuz ve Midilli adını alan Alman Goben ve Breslav zırhlıları Karadeniz’e çıkarak Rus gemileri ve limanlarına saldırmalarıyla Osmanlı kendisini felakete sürükleyen I. Dünya Savaşına katılmış olur..

Mustafa Kemal Atatürk’ün Leone Caetani’nin kitabından altını çizdiği bu sözü ve uyarılarının şimdilik burada bırakıp Lozan Antlaşmasının mütemmim cüzü, yani Lozan Antlaşmasının ayrılması mümkün olmayan tamamlayıcı bir parçası olan Montrö Boğazlar Sözleşmesini anlamak için kısa bir tarih turu yapmak istiyorum…

Çünkü tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenenler sanki Osmanlı İmparatorluğu 1600’lü yıllardaki gibi bütün görkemi ve ihtişamı ile beraber ayaktayken Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı ile bu imparatorluğu yıkarak Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunu sanıyorlar… Ondan sonra da Osmanlının kaybettiği toprakların hesabını Mustafa Kemal Atatürk’ten, Lozan’dan ve Cumhuriyet'ten sormaya kalkıyorlar…

Lozan’ı anlamayanlar

Lozan’ı anlamayanlar; 19. yüzyıl Osmanlının Avrupa’da ‘’Hasta Adam’’ olarak tanımlandığını, Avrupa Rönesans ve reformlarla, icatlar, keşifler, eğitim ve sanayileşme ile kalkınırken Osmanlının sanayileşememesini, eğitimde geri kalmasını, mistisizmin dipsiz kuyularında debelenmesini görmezden geliyorlar…  

Lozan’ı anlamayanlar; vazgeçtim Orta Avrupa’nın, Osmanlının anayurdu Balkanların, Kafkasya’nın, tüm bir Akdeniz’in, Karadeniz’in nasıl kaybedildiğini, Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalini, 1878'de Kıbrıs'ın bir tek mermi atmadan, bir tek şehit verilmeden İngilizlere devredildiğini, 1882’de Mısır’ın ve Sudan'ın İngilizlere Osmanlının borçlarına mahsuben bir tek mermi bile atmadan verildiğini (Mısır arazisi parsel parsel satılsaydı Osmanlı borçları milyon kez ödenirdi.), Libya hariç Kuzey Afrika’daki Osmanlı varlığının 19. yüzyılın başlarında zaten Fransa işgalleri ile sona erdiğini hatırlamıyorlar…

Lozan’ı anlamayanlar; Attik ve Mora yarımadaları ve bu yarımadaların çevresindeki tüm adalar ile kuzey Sporadlar, Ege’nin ikinci büyük adası Eğriboz dâhil yüzlerce adanın, 1829 Edirne Anlaşması ve 1832 yılında yapılan düzenlemelerle Yunanistan’a bırakıldığını, Ege’deki 12 Ada'nın Balkan Savaşı sırasında 1912 yılındaki Uşi Anlaşmasıyla İtalya'ya bırakıldığını, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı ile İtalya'nın karşı karşıya gelmesiyle adaların İtalya'da kaldığını hiç mi hiç akıllarına bile getirmiyorlar… Tabi bunları bilmeyenler II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1947'deki Paris Barışı ile İtalya’nın 12 Ada'yı Yunanistan'a bıraktığını da bilmiyorlar…

Lozan’ı anlamayanlar; Balkan savaşı sonunda yapılan 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve neticesinde Şubat 1914 tarihinde yapılan Büyükelçiler Konferansında; başta Girit Adası olmak üzere, Meis Adası hariç 12 Ada’nın tamamının İtalya'ya; İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adalarının Yunanistan'a verildiğini nedense hiç mi hiç bilmiyorlar… Yine Lozan’ı anlamayanlar bu anlaşmaya göre Osmanlının elinde sadece Gökçeada, Bozcaada ve Meis adasının kaldığını da bilmezden geliyorlar…

Lozan’ı anlamayanlar; 30 Ekim 1918’de imzalanan I. Dünya Savaşını bitiren Mondros Mütarekesi’yle Osmanlı’nın egemenliği kısıtlandığını, Osmanlının topraklarının İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan birliklerince işgale başlandığını, İngiliz askerlerinin İstanbul’u, İngilizler ve Fransızların Çanakkale’yi işgal ettiğini, Boğazlar’ın İngilizlerin ve Fransızların kontrolüne verildiğini, Osmanlı ordularının dağıtıldığını, Toros tünellerinden telgraf hatlarına kadar tüm stratejik alanların Müttefik ülkelerce denetim altına alındığını ve Payitaht İstanbul’un işgal edildiğini görmezden geliyorlar…

Lozan’ı anlamayanlar; 10 Ağustos 1920’de Paris’te imzalanan Sevr Barış Antlaşmasının Osmanlı’nın fiilen yok olduğunun bir belgesi olduğunu, bu anlaşma ile Osmanlının kalan topraklarının da işgal edildiği ve Türklere İngilizlerin tabiriyle ‘’hindinin tüyleri’’nin bırakıldığını ve Türklerin tarihten silinmeye çalışıldığını ne hikmetse hep görmezden geliyorlar…

Lozan’ı anlamayanlar; ancak ve ancak Gazi Mustafa Kemal önderliğinde TBMM’nin bu antlaşmayı kabul etmemesi ve Kurtuluş Savaşı ile ulusal bir direnişe başlamasıyla bu Sevr Antlaşması’nın hiçbir zaman yürürlüğe giremediğini nedense bir türlü anlamıyorlar…

Lozan Antlaşması

Zaferle sona eren ulusal direnişten, kurtuluş savaşından sonra Mudanya ateşkesini Lozan barışı izler. Lozan’da başlayıp neredeyse iki yıl süren konferans, 24 Temmuz 1923 günü antlaşmanın imzalanmasıyla son bulur. Bu anlaşmayla Türkiye uluslararası alanda siyasi olarak tanınır ve Osmanlının içine düştüğü bir bataklık olan kapitülasyonlardan da kurtularak iktisadi bağımsızlığına kavuşur… Misak-ı milli sınırları ise hemen hemen gerçekleşir. İngiliz temsilcisi Lord Curzon, bu antlaşmayı imzalarken, İsmet paşaya nefret dolu bir ifadeyle, ‘’bir gün elbet Batı'nın eline düşeceksiniz’’ diyordu. Lozan’ı anlamayanlar bunları da anlamıyorlar…

İşte Lozan budur. Lozan Antlaşması; ölmüş, bitmiş, tükenmiş ve yok olmuş bir Osmanlının ardından hem de İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan birliklerince işgal edilen vatan topraklarını da kurtararak bağımsız bir Türk Cumhuriyetinin kuruluş belgesidir. Lozan’ı anlamayanların anlamadıkları, anlamak istemedikleri işte budur!...

Tabii ki Lozan'daki kazanımları Batı bize durduk yere vermemiştir. Lozan'ın ardında anlatıldığı gibi Gazi Mustafa Kemal'in önderliğinde kazanılan bir kurtuluş savaşı ve onu taçlandıran bir 30 Ağustos Zaferi vardır...

Lozan’ı anlamayanlar için bu onların sorunudur diyebiliriz. Ancak varlıklarını, mevkii ve makamlarını Kurtuluş Savaşına, Lozan Anlaşmasına ve Mustafa Kemal Atatürk'e borçlu olup da Kurtuluş Savaşını ve Lozan'ı anlamayanları da Alman Filozof Edmund Hussler'in bir sözüne havale ediyorum: “Kişinin farkında olması ile farkında olduğu şey arasında sıkı bir ilişki vardır; her bilinç kendine özgü bir niyet geliştirir ve bu niyet, bilincin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkiler."

Lozan Antlaşmasında Boğazlar

Lozan Antlaşması görüşmeleri esnasında Boğazlar konusunda Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla İtilaf Devletlerine verilen tavizlerden geri adım attırmak mümkün olmaz.  Bu nedenle Boğazlar konusu Lozan Antlaşması’nın 23’üncü maddesinde yer alan hükme dayanarak ayrı bir sözleşmeyle düzenlenir.

Lozan Antlaşmasının 23. maddesinde öngörülen Lozan Boğazlar Sözleşmesi; Boğazlardan serbest geçişi, Boğazlar Komisyonunun kurulmasını, boğazların ve çevresinin askerden arındırılmış hale getirilmesini hedef alan ve Milletler Cemiyeti’nin garantisini sağlayan hükümler taşıyan toplam 20 maddelik bir sözleşmedir.

Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde şu üç ilke yer alır: 1. Boğazların askerden arındırılması, 2. Boğazlarda gemilerin geçişini denetleyecek ve Milletler Cemiyeti’ne bilgi verecek yetkili bir Boğazlar Komisyonu’nun kurulması, 3. Askeri bakımdan Türkiye için tehlike oluşturacak durumlara engel olmak amacıyla Milletler Cemiyeti’nin garantisinin sağlanması. Bu düzenlemeler Türkiye’nin kendi toprakları içindeki Boğazlara tam olarak egemen olamaması anlamına geliyordu.

Türkiye, o günün kritik koşullarında ve özellikle kapitülasyonların kaldırılması gibi sıkıntılı konular karşısında bu düzenlemeyi tıpkı Hatay konusu gibi ileride yeniden gündeme getirilmek üzere kabul eder. Türkiye Boğazlar mücadelesini diplomatik alanda sürdürerek 1936 yılında Montrö Sözleşmesi’nin kabulünü sağlar.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi

Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’ye sağladığı güvence, geçen zaman içinde artan siyasi ve askerî gerginlikler nedeniyle Türk Boğazları tehdit altında kalır. Sözleşme dengeleri, Avrupa barışı aleyhine dönmesinden dolayı Türkiye Milletler Cemiyeti’ne “Türkiye’nin Boğazlara tam egemen olması” konusunu ileterek “Lozan Boğazlar Sözleşmesinin, yalnızca savaş ve barış durumuna ilişkin düzenlemeleri öngördüğünü, savaş tehlikesi altında bulunan Türkiye’yi koruyacak hükümlerin bulunmadığını ve Türkiye’ye kendini savunma hakkı verilmesi gerektiğini” ifade ederek konferans talebinde bulunur… Türkiye’nin bu talebi, olumlu karşılanır ve Montrö’de bir konferans düzenlenmesi kararı alınır…

Montrö Boğazlar Konferansı, 22 Haziran 1936 tarihinde başlar ve 20 Temmuz 1936 tarihinde sona erer. “Montrö Boğazlar Sözleşmesi” 29 madde, 4 eki ve bir protokolden oluşur… Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Fransa, İngiltere, Bulgaristan, Japonya, Sovyetler Birliği, Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya devletlerinin temsilcileri tarafından 20 Temmuz 1936’da imzalanarak yürürlüğe giren uluslararası bir antlaşmadır. Bu antlaşmayla Boğazların yönetimi Türkiye’ye geçer…

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, yalnızca İstanbul Boğazından geçişleri değil Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul (Karadeniz) Boğazı deniz trafiğini düzenleyen bir antlaşmadır. Sözleşmeyle, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere, diğer ülkelere göre bazı üstünlükler sağlanmakta ve Boğazların yönetimi Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakılmaktadır.

Montrö Boğazlar Sözleşmesinde yer alan önemli düzenlemeler

Barış zamanında, ticaret gemileri, gündüz ve gece, bayrak ve yük ayrımı yapılmaksızın, sağlık kurallarının getirdiği kısıtlamalar dışında, hiçbir işleme tabi olmadan Boğazlardan geçiş özgürlüğünden yararlanırlar. Bu gemiler, Boğazların bir limanına uğramaksızın transit geçerlerken, Türk makamlarınca, alınması öngörülen vergi ve harçlardan başka, hiçbir vergi ya da harç ödemezler. Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) isteğe bağlıdır.

Geçiş ücretleri

Burada bir açıklama yapmam gerekiyor. O da Montrö Sözleşmesine göre Boğazlardan geçen gemilerin ücretsiz geçmedikleridir. Montrö Sözleşmesine göre Boğazlardan geçen ticaret gemileri Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü ile Türkiye Denizcilik İşletmeleri veznelerine, altın frank üzerinden Sağlık Rüsumu, Fener ve Tahlisiye ücretlerini ödemektedirler. Bu ödenecek vergi ve harçlar (yani geçiş ücretleri) geminin her bir net tonu için altın frank olarak belirlenmiştir. Bu geçiş ücretleri altın Frank (o tarihteki İsviçre Altın Frangı / TL kuru) üzerinden TL olarak ödenecektir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesinin yürürlüğe girdiği 1936 yılından 1983 yılına kadar bu vergiler altın frank üzerinden ödenir. Altın Frank dolaşımdan kalktıktan sonra ödemeler, özgün sözleşmede yer alan 0,290322 gram saf altın dolar üzerinden Türk Lirası ile yapılır.

Ancak 1983 yılında yapılan bu düzenleme mevcut geçiş ücretlerini arttırmış olsa da altın değerine göre çok düşük oranda kalmıştır. Altının ons değeri 1983’den bugüne kat kat arttığı halde bu katsayılara uygulanan Dolar değeri güncellenmemiştir.  (Mahfi Eğilmez, Kendime Yazılar, 28 Aralık 2019)

Sözleşmede yer alan diğer hükümler

Barış zamanında, Karadeniz'e kıyıdaş olsun olmasın, bayrakları ne olursa olsun, hafif su üstü gemileri, küçük savaş gemileri ve yardımcı gemiler, Türk hükümetinden gerekli izinleri almak kaydıyla ve gündüz girmek ve Sözleşmede yer alan hükümlere uymak kaydıyla yukarıdaki bahsettiğim vergiler dışında hiçbir vergi ya da harç ödemeksizin, Boğazlardan geçiş özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Karadeniz'e kıyıdaş Devletler, 15 bin net tondan yüksek bir tonajda bulunan savaş gemilerini tek başlarına, en çok iki torpido eşliğinde olmak koşuluyla geçirebileceklerdir.

Savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi için, Türk Hükümetine diplomasi yoluyla bir ön bildirimde bulunulması gereklidir. Bu ön bildirimin olağan süresi sekiz gündür. Karadeniz’e kıyıdaş olmayan Devletler için bu süre on beş güne çıkartılabilir.

Karadeniz'de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi bir günden fazla kalamazlar.

Boğazlarda transit olarak bulunan savaş gemileri taşıdıkları uçakları hiçbir durumda, kullanamazlar.

Savaş zamanında, Türkiye savaşan devlet değilse, savaş gemileri sözleşmede belirtilen koşullarla Boğazlarda tam bir geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanabilirler. Savaşan herhangi bir devletin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi yasaktır.

Savaş zamanında, Türkiye savaşan devlet ise, savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükümeti tam yetkiye sahiptir. Bu hüküm Türkiye’nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karsısında sayması halinde de geçerlidir.

Sivil uçakların Akdeniz ile Karadeniz arasında geçişini sağlamak amacıyla, Türk Hükümeti, Boğazların yasak bölgeleri dışında, bu geçişe ayrılmış hava yollarını gösterir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin getirdikleri

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle Türkiye Cumhuriyeti’nin Boğazlar üzerinde kesin egemenliği sağlanır. Montrö ile yabancı bayraklı ticaret gemilerine geçiş serbestliği tanınması konusunda Türkiye’nin kabul ettiği yükümlülük, Boğazlar üzerinde egemenlik yetkisini ortadan kaldırmaz. Türkiye’nin Montrö ile taşıdığı uluslararası yükümlülüğü denizcilik terminolojisinde “uğraksız geçiş” olarak adlandırılmış olup bu geçiş serbestiği bir tür geçiş özgürlüğünü tanımaktan ibarettir.

Lozan Konferansı’nda kurulmuş olan uluslararası nitelikteki “Boğazlar Komisyonu” ve Boğazların askersizleştirilmiş statüsü Montrö Boğazalr Sözleşmesi ile kaldırılır. Bu husus, Boğazlar üzerindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin kesin egemenliğinin bir göstergesidir. Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile artık Boğazlardan geçen gerek ticaret gemilerinin gerek askeri gemilerin denetimini yapma yetkisini tek başına kullanır…

Montrö Sözleşmesi’nin uluslararası anlamda en önemli yanı Boğazlar’dan geçişi düzenlerken, Karadeniz’e kıyısı olan ve olmayan devletler ayırımı yaparak birincilere, ikincilere tanınmayan bazı haklar tanımış olmasıdır… Bu konu, Karadeniz’in bir barış denizi olarak gerginliklerin dışında kalmasını sağlamışsa da her zaman için sözleşmeye taraf olmayan ABD’nin tepkisini çekmiştir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesinin yürürlük ve geçerliliği

Sözleşmenin 1. maddesinde konu edilen, barış zamanında ticaret gemilerinin geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü hükmünün süresi sonsuzdur. Sözleşmenin geri kalan maddelerinin yürürlük süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, yirmi yıl olmakla birlikte herhangi bir yeni düzenleme yapılmadığı sürece bu süre uzamaktadır. Montrö Sözleşmesi imzalandığı günden bu yana taraf ülkelerce hiçbir zaman feshi söz konu olmamıştır.

Montrö Sözleşmesi’nden çıkılabilir mi?

Montrö Sözleşmesi, Türkiye’nin taraf olduğu ve onayladığı bir uluslararası bir antlaşmadır. Tek taraflı olarak ortadan kaldırılamaz. Sözleşmenin kaldırılması, feshi ya da değiştirilmesi tek taraflı olmadığı gibi ancak ve ancak Sözleşmeye imza koyan tarafların bir araya gelerek birlikte alacakları kararla mümkün olabilir.

Sözleşmenin feshi ya da değiştirilmesi süreci Sözleşmeye göre şu şekildedir:  Sözleşme, taraflardan birisinin veya birkaçının bir ön bildirimini Fransa Hükümetine göndermesinden başlayarak, iki yıl geçinceye kadar yürürlükte kalır. Bu ön bildirim, Fransız Hükümetince, taraf devletlere iletilir ve eğer Sözleşme, uygun biçimde sona erdirilirse, taraflar yeni bir Sözleşmenin hükümlerini saptamak ya da mevcut Sözleşme maddelerinde değişiklik yapmak üzere bir konferans toplanmasını ve bu konferansa katılmayı kabul ederler.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Kanal İstanbul

Montrö Boğazlar Sözleşmesi yalnızca İstanbul Boğazından geçişleri düzenleyen bir antlaşma değildir. Sözleşme, Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul (Karadeniz) Boğazı deniz trafiğini düzenleyen bir antlaşmadır. Kanal İstanbul yapılsa da Kanal Gelibolu yapılsa da örneğin ABD donanması Karadeniz’e bu kanallardan Montrö Boğazlar Sözleşmesi kısıtlamalarına tabi olmadan geçemeyecektir. Dolayısıyla Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksei Erkhov’un  "Kanal İstanbul inşa edilirse, bu Montrö Sözleşmesi'nin yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz, Boğaz'dan geçiş konusundaki yükümlülükler için getirdiği, kıyıdaş olmayan ülkelerin Karadeniz'de bulunan savaş gemilerinin toplam tonajına ve sözleşmede yer verilen daha birçok hususa ilişkin kısıtlamaları hiçbir şekilde değiştirmez.’’ (Gazeteler, 8 Nisan 2021) yolundaki açıklaması bu çerçevede değerlendirilmelidir…

Kanal İstanbul’un Montrö Boğazlar Sözleşmesini değiştirmeyeceği, Boğazlardan geçiş trafiğini değiştirip geçiş ağırlığını Kanala kaydıramayacağı, bunu gerçekleştiremeyince de harcanan parayı çıkaramayacağı aşikârdır.

Türkiye, enerjisini, maliyetinin haddi, hududu ve hesabı belirsiz Kanal İstanbul’a harcamak yerine Boğazlardan geçen gemilerden aldığı vergilerin 1983 yılından beri Boğazlardan geçiş katsayılarına uygulanan altın Frank’tan Dolara çevrilmiş bulunan değerin altın değerindeki artışlara göre güncellenmesi konusunu gündeme getirmelidir.  Aslında 1983 yılında yapılan bir güncelleme değil İsviçre Frangının altın karşılığının kaldırılması sonucu geçiş ücretinin Dolara çevrilmesi işlemidir. Montrö Sözleşmesi geçiş ücretlerinde herhangi bir güncelleme yapılmasını öngörmemiş, Altın Frangın esas alınmasını öngörmüştür. Türkiye, o tarihte Frangın altın karşılığının 0,29 gram olması nedeniyle 0,29 gram altının bugünkü Dolar karşılığının esas alınarak hesaplamasını isteyebilir.

Tekerrür eden Tarih

‘’Bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir’’ diyerek Georg Wilhelm Friedrich Hegel tarihin tekerrür ettiğini ifade ederdi. Karl Marx da tarihin tekerrür ettiğini Hegel'e cevap verircesine şöyle derdi: ‘’Evet bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…’’

Etrafınıza büyük resmi görmek için dikkatle bakınız... Bütün Batılı kaynaklar 1914'teki Birinci Dünya Harbi’nin bütün koşullarının ve bütün aktörlerinin hem trajedi hem de komedi olarak yinelendiğinden bahsediyorlar. Bölgemizde Rus Çarlığı yerine Rusya vardır. İngiltere yerine ABD vardır. Almanya ve Fransa yerine AB olarak yine aynı Almanya ve Fransa vardır… Araplar yine aynı Araplardır. Osmanlı İmparatorluğu yerine Türkiye Cumhuriyeti vardır. Yine Kafkasya, Ukrayna, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz kaynamaktadır...

Tarih tekerrür ederek Dünya yine iki kutuplu hale geliyor. Dünya; bir tarafta ABD, AB, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda diğer tarafta, Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore olarak şekilleniyor. Bu bloklaşma süreci, Güneydoğu Asya’da, Orta Asya’da, Ortadoğu’da birçok ülkeyi taraf olmaya zorluyor. Özetle geçmişte İngiltere – Rusya çatışmasına sahne olan bölge günümüzde ABD – Rusya çatışmasına beşiklik ediyor... 

ABD, Birinci Dünya Harbindeki İngiltere gibi Doğu Akdeniz’den, Girit’ten, Yunanistan’dan, Dedeağaç’tan Romanya’ya, oradan Baltık denizine kadar Rusya’ya karşı Rusya'nın batısında yığınak yapıyor... ABD; Bulgaristan, Romanya, Ukrayna ve Gürcistan ile Rusya’yı Karadeniz’de kuşatmak istiyor... ABD’nin Rusya'yı güneyden, Karadeniz'den kuşatmasına karşı tek engel olarak Montrö Boğazlar Sözleşmesi duruyor... ABD, Montrö Boğazlar Sözleşmesine bağlı kalmaksızın Karadeniz’e çıkıp Rusya’yı çevrelemek istiyor... 

Sonuç

Eğer Birinci Dünya Harbinde de Montrö Sözleşmesi gibi Boğazlardan harp gemilerinin geçişini düzenleyen bir sözleşme olsaydı belki Alman gemileri Karadeniz’e çıkamayacak, Rus gemileri ve limanlarına saldıramayacak ve bir oldubitti ile Osmanlı İmparatorluğu hazır olmadığı ve kendisini felakete sürükleyen bir savaşa sürüklenmeyecekti.

Eğer bugün Karadeniz; Kızıldeniz gibi, Basra Körfezi gibi barut fıçısı içinde değil de sükûnet içerisindeyse bu Montrö Boğazlar Sözleşmesi sayesindedir. Çünkü Karadeniz, Montrö sözleşmesi sayesinde ABD donanmasının dünya denizlerinde cirit atamadığı tek deniz olarak kalmıştır.   

Görüldüğü gibi çevremizdeki askerî ve siyasi gelişmeler yazımın girişinde verdiğim Mustafa Kemal Atatürk’ün Sofya’da Ataşe iken I. Dünya Harbi’nin ayak seslerini haber verdiği şartlardan pek de farklı değildir.   

Bu nedenlerle, Dünya, Birinci Dünya Savaşı öncesi şartları yaşamaya başlamışken, özellikle Karadeniz’de Kırım, Donbas, Osetya, Abhazya, Transdinyester gibi sorun alanları varken, çok yönlü kışkırtmalara açık olan bu ortamda Türkiye, Montrö Sözleşmesi’yle kurulmuş olan ve kendisine Boğazlar üzerinde tam egemenlik ve denetim yetkisi sağlayan düzene değil son vermek, bunu ima edecek sözlerden bile uzak durmalıdır. Bu tür söz ve davranışlar, Montrö Boğazlar Sözleşmesinden rahatsız olanlara güç, cüret ve cesaret vermektedir…

Eğer günümüzde Boğazlar hakkında Montrö gibi bir sözleşme olmasaydı Türkiye, Birinci Dünya Harbi'nde Almanya karşısında edilgen kaldığı ve istemediği bir harbe sürüklendiği gibi tepişen, cepheleşen ve gard alan bu iki filin (ABD ve Rusya) arasında kalıp çiğnenme tehlikesi geçirirdi... 


Şimdi, tekrar dönmek üzere girişte verdiğim, Mustafa Kemal Atatürk’ün altını çizerek yanına çok mühim olduğunu belirtmek için iki defa çarpı işareti koyduğu Leone Caetani’nin dokuz ciltlik ‘’İslam Tarihi’’ isimli eserinde geçen sözüne gelelim:

“Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır...”

Osman Aydoğan




José Saramago

06 Nisan 2021


Gündem can sıkıcı… Hava da ülkenin siyasi havası gibi kapalı, kasvetli ve boğucu… En iyisi böylesi bir günde gelin size sıra dışı bir edebiyatçıdan bahsedeyim… İnanın bu boğucu gündemden sıyrılıp biraz nefes alırsınız... Bu sıra dışı edebiyatçıdan önce edebiyat hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum…

Tarih, sanat ve edebiyat

‘’Edebiyat’’ kelimesi ise; Arapça ‘’edep’’ kelime kökünden gelir ve görgü, terbiye, yaşam tarzına ilişkin hikâye ve gözlemler anlamlarına gelen bu ‘’edep’’ kelimesinin çoğuludur. Platon, ‘’Devlet’’ isimli eserinde edebiyatı genel anlamı ile hayatın yansıması olarak tanımlar… Çünkü tarih, edebiyat ve sanat, hayatın aynasıdır.

Tarih, edebiyat ve sanat, hayatın aynasıdır. Gündemi mi takip edeceksiniz? Algı yaratmak için manipüle edilmiş haber bombardımanlarının, gündemden uzaklaştırılmak için uydurulmuş cicili bicili rengârenk dizilerin, asıl gündemin üzerini örtmek ve çarpıtmak için yaratılmış suni gündemlerin ve herbokologların atıştığı tartışma programlarının arasında kaybolmayın. Gerçeği mi görmek, günümüzü mü, günümüzün siyasetini mi anlamak istiyorsunuz? O zaman tarihe, edebiyata, sanata sığının derim… Zaten ne varsa tarihte, edebiyatta, felsefede, şiirde ve sanatta vardır… Günümüzü de gündemimizi de gerçeği de orada görürsünüz… Çünkü tarih, edebiyat ve sanat, hayatın aynasıdır.

Örneğin Shakespeare’in bütün eserlerinde siyaset vardır, siyasetin şifreleri vardır, sınıflı toplumların güç ilişkilerinin, çatışmalarının ana kodları vardır… Shakespeare’i anladığımızda bugün Ortadoğu’yu daha iyi anlayabiliriz... Shakespeare’i anladığımızda bugün ülke içindeki siyasetin kodlarını, güç ve çıkar ilişkilerini, güç ve etkinlik kavgalarını, entrikaları, kumpasları, çatışmaları daha iyi kavrayabiliriz...

Zaten derdi ABD’li şair Irwin Allen Gisberg; “Bir ülkenin kötü durumu yüzünden politikacıları suçlayamayız... Suçlu olan şairlerdir... Çünkü politikacıların bir ülkenin durumu hakkında bilinçleri ve kapasiteleri yoktur ama şairlerin vardır...” Bu nedenle ağzından zevzekliği, kini, nefreti, şiddeti eksik etmeyen siyasetçilere değil, şairlere, edebiyatçılara, tarihçilere ve sanatçılara kulak verin derim... Ne varsa onlarda var...


Şimdi gelelim bahsettiğim bu sıra dışı edebiyatçıya…

José Saramago

José Saramago, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli sıra dışı bir edebiyatçı, düşünür ve yazardır. 16 Kasım 1922’de, Arapça kökenli ve anlamı ''dar yol'' veya ''dar geçit'' anlamına gelen Portekiz'in Azinhaga köyünde doğar ve yaşadığı Kanarya Adaları’ndaki Lanzarote Adasındaki evinde 18 Haziran 2010 tarihinde 87 yaşında iken hayata veda eder…

İlk kitabını yazmaya 50'li yaşlarında başlar, 60'lı yıllarının ikinci yarısında "hayatımda başıma gelmiş en güzel şey" dediği -kendinden 25 yaş küçük sevgilisi ile -evlenir, 70'lerinde ise Nobel ödülünü alır... Bu şekilde hayatı erteleyerek yaşayan, geç kalmışlık duygusu hisseden her insanın önüne bir umut ışığı olur... 

Kendisinden 25 yaş küçük eşiyle aşk hikâyesini şöyle anlatır: “Kendisini on beş dakikamı çalmak isteyen bir okur olarak tanıtıp beni Lizbon’a çağırdığında kabul ettim. Öğleden sonra saat 4’te buluştuk. O 36, ben 63 yaşındaydım. Deli gibi konuştuk ve romanlarımın geçtiği yerlerde dolaştık. Gitti ama içimde bir yere dokunmuştu. Kısa süre sonra ona bir mektup yazdım: ‘Hayat koşulların elveriyorsa görüşmek isterim.’ Bu, evli olup olmadığını sorma şekliydi. Her şey böyle alevlendi.”

Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanır. Ödül almasından hemen sonra kendisiyle yapılmış bir söyleşide; "Nobel ödülü hakkındaki değerlendirmeniz?" sorusuna verdiği cevap ilgi çekicidir: "Hayatımda aldığım en büyük ödül karım Pilar’dır. İşin aslına bakılırsa, en büyük devrim aşktır."

Eserleri ve düşünceleri

Saramago; eserlerindeki üslubu, yazım biçemi, kelime kullanımı, cümle yapısı ve mizahi ile çok farklı ve usta bir yazardır.  Düz yazılarında, noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Eserlerindeki sıra dışı hayal gücü, sevecenlik ve ironiyle anlaşılması zor gerçeklerin kavranmasını sağlar. Eserlerindeki bu haliyle kendine özgü bağımlılık yapan bir anlatım tarzı vardır.

Ancak kalitesine rağmen cümle kurgularının zorluğundan dolayı birçok insan okumakta zorluk çeker. Öyle ki; ‘’Baltasar ve Blimunda’’ (Gendaş Kültür, 2000) romanındaki çok derin bir aşkı sanki okuyucu anlamasın diye yazmıştır…

Farklı siyasi düşünceleri vardır. Bir ara gittiği İsrail'de, işgal altındaki topraklara da uğrar ve buraları Nazi Almanya’sı işgali altındaki yerlere, mülteci kamplarını da Auschwitz'e benzetir. Yazılarında Hıristiyanlığı, Haçlı Seferlerini ve Engizisyon Mahkemelerini eleştirir.

‘‘İsa'ya göre İncil’’  (Merkez Kitaplar, 2006) isimli kitabı Katolik dünyasında bir tür küfür ve hakaret olarak yorumlanır. Çünkü bu kitapta Hıristiyanlık, İsa'nın gözüyle tekrar anlatılırken, Tanrı'nın her şeye kadir olmadığı ve Şeytan'ın da neredeyse bir iyilik meleğine dönüştüğünü görülür ve Tanrı'nın bu dünyadaki işlerini açıklamak için kitapta İsa tarafından denir ki: ‘‘Ey İnsanoğlu, O'nu affet, çünkü ne yaptığını bilmiyor.’’

Saramago, dinlerin insanları birbirinden uzaklaştırdığını söyleyip ilginç bir de öneride bulunur; "Herkes ateist olursa, gezegen daha barışçıl olabilir."

Saramago bir ateisttir. Ateist olduğunu da şu şekilde anlatır: "Evet, su katılmamış bir ateistim ve bunun bin tane sebebi var. Sadece bir tanesini hatırlatayım size. Kâinat yaratılana kadar, ebediyette, Tanrı hiçbir şey yapmadı. Sonra, nedendir bilinmez, onu yaratmaya karar verdi. Altı günde yaptı bunu, yedinci gün istirahate çekildi. O günden beri istirahatte. Ebediyen de istirahate devam edecek. Ona nasıl inanılabilir ki?"

Son kitabı ‘’Kabil’’ (Kırmızı Kedi Yayınları, 2011)de  bütün insanlık tarihini tek cümlede şöyle özetler: "İnsanlık tarihi, Tanrı'yla anlaşmazlıklarının tarihidir; O bizi anlamaz biz de O’nu anlamayız."

‘’Çatıdaki Pencere’’ (Kırmızı Kedi Yayınları, 2012) isimli kitabında üzerinde düşünmemiz gereken şu ifadeleri kullanır: ''Öyle mi düşünüyorsunuz? Bence değil. Bu yıkıcıysa, o zaman her şey yıkıcı, hatta soluk almak bile. Böyle hissediyorum ve böyle düşünüyorum, tıpkı nefes alır gibi, aynı doğallıkla, aynı ihtiyaçla. İnsanlar birbirlerinden nefret ediyorlarsa yapacak bir şey yok. Hepimiz nefretlerin kurbanıyız. Hepimiz istemediğimiz ve sorumlusu olmadığımız savaşlarda öleceğiz. Gözlerimizi bağlayacaklar ve sözcüklerle içimizi nefretle dolduracaklar. Ne için? Yeni bir savaşın tohumlarını atmak için, yeni nefretler yaratmak için, yeni bayraklar, yeni sözcükler için. Bunun için mi yaşıyoruz? Çocuklar doğurup savaşlara göndermek için mi? Kentler kurup yerle bir etmek için mi? Barışı arzulayıp savaşmak için mi?''

Yine aynı kitabında (Çatıdaki Pencere) mutluluk hakkında şunları yazar: ''Büyüyünce mutlu olmak isteyeceksin. Şu anda mutluluğu düşünmüyorsun ve tam da bu nedenle mutlusun. Düşününce, mutlu olmak isteyince, mutlu olamazsın. Sonsuza dek. Muhtemelen sonsuza dek... Duydun mu beni? Sonsuza dek. Mutlu olma arzun ne kadar güçlüyse, o denli mutsuz olacaksın. Mutluluk fethedilen bir şey değildir. Sana öyle olduğunu söyleyecekler. İnanma buna. Mutluluk ya vardır ya da yoktur.''

Saramago, Nobel ile ilgili bir konuşmasında şunları söyler: "Kayaların yapısını incelemek için başka bir gezegene araçlar gönderebilecek kapasitede olan bu şizofren insanlık, milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmesinden fütursuzca bahsedebiliyor. Mars'a gitmek, komşuya gitmekten daha kolay görünüyor."

Saramago toplum olarak hep karıştırdığımız ‘’sevgi’’yi ve ‘’sahiplenme’’yi şu sözüyle net bir şekilde ayırır; ‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’ 

Şu söz de Saramago’ya ait; ‘’Dünya tüm anlamını yitirmişse gözyaşlarının ne anlamı kalırdı ki." Ve devam eder Saramago; "insan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz."

2007 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide yaşadığımız günümüzün tarifini en iyi şekilde yapan şu ifadeleri kullanır; ‘‘Özgürlüklerin giderek daraldığı, eleştirinin yer bulmadığı, çokuluslu şirketlerin, piyasanın totalitarizminin artık bir ideolojiye bile gerek duymadığı, dinsel hoşgörüsüzlüğün yükselişe geçtiği karanlık bir çağda yaşıyoruz.’’

Saramago’nun Berlusconi hakkında da pekiyi şeyler düşünmez. Saramago, Berlusconi için der ki; ‘’Berlusconi'nin İtalya'ya faşizmi tekrar getirmek istediğine dair en ufak bir şüphem yok. 30'lu yılların faşizmi gibi kol kaldırmak gibi gülünç hareketlerle vuku bulan bir faşizm değil fakat aynı oranda gülünç hareketleri var.’’

Gerçekten de faşizm artık günümüzde sembol olarak gamalı haç, siyah giysiler taşımıyor, saç ve bıyık şekilleri ve gülünç hareketlerle karakterize edilmiyor… Saramago’nun söylediği gibi; ‘’Siyah gömlekli bir faşizm değil Armani kravatlı bir faşizmdir Berlusconi.’’ 

Saramago, ‘’Körlük’’ (Can Yayınları, 1999) adlı romanında ise; bir adamın birdenbire kör oluşunu, bunun bir salgın halinde toplumda yayılmasıyla tüm bir uygarlığın dağılmasını anlatır. Bu kitapla ilgili bir soru sorulduğunda sanki günümüzdeki bizleri anlatan şu cevabı verir; "Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlarız."

Yine aynı kitabında şunları yazar Saramago; ‘’Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz, bu gerçeği hiç unutmamak gerekir.’’   

Tam bir kurgu ustasıdır Saramago. Kesinlikle bir defa okunup kenara atılacak kitaplar yazmamıştır. Saramago’yu henüz hiç okumamış olanlar için gerçekten fazlasıyla büyük bir kayıp diye değerlendiriyorum. Saramago’yu tanımak ve anlamak için en azından yazarın ‘‘Körlük’’ isimli kitabı okunmalı diye düşünüyorum…

José Saramago, dönemin Portekiz Hükümeti ‘’İsa'ya Göre İncil'’i sansürlemeye kalkışınca, eşi ile göç ettiği Kanarya Adaları'ndaki Lanzarote adasında 18 Haziran 2010 tarihinde vefat eder… Naaşı Lizbon’a getirilir ve Lizbon’da yakılır…

Yazarın küllerinin bir kısmı çocukluğunu geçirdiği Azinhaga köyüne, bir kısmı da hayatının son 17 yılını geçirdiği Kanarya Adaları’ndaki evinin bahçesindeki bir ağacın altına gömülür…

Saramago, kitapları, yazı ve fikirleriyle Vatikan’ın fazlaca canını sıkmış olacak ki, ölümünden sonra bir Vatikan gazetesi O’nun için ‘’Dünyaya kötülük yaymak için gelmişti’’ diye bir ifade kullanır.

Yaşarken yazılarından ve fikirlerinden dolayı sürüldüğü ülkesinde ölümü üzerine ülkesi Portekiz’de iki günlük milli yas ilan edilir. Dönemin Portekiz Başbakanı Jose Socrates yazarın vefatı için; ‘‘Kültürümüzün büyük simalarındandı. Kaybıyla medeniyetimiz bugün fakir kaldı’’ diye demeç verir.

Saramago'nun bahsettiği Armani kravatlı faşizmi bugün Rusya'dan, Macaristan'a, oradan da ABD'ye, İngiltere’ye ve çevremizde rahatça görebiliyoruz artık...

Dünya körleştikçe faşizmin yıldızı parlıyor... 

Osman AYDOĞAN

José Saramago’nun Türkçeye çevrilen eserleri;

Ressamın El Kitabı (Can Yayınları, 1999)
Umut Tarlaları (Can Yayınları, 2003)
Baltasar ve Blimunda, (Gendaş Kültür, 2000)
Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl (Can Yayınları, 2003)
Yitik Adanın Öyküsü  (Merkez Kitaplar, 2006)
Lizbon Kuşatmasının Tarihi (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004)
İsa'ya göre İncil (Merkez Kitaplar, 2006)
Körlük  (Can Yayınları, 1999)
Bütün İsimler  (Gendaş Kültür, 1999)
Bilinmeyen Adanın Öyküsü  (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001)
Mağara  (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005)
Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş (Merkez Kitaplar, 2007
Küçük Anılar, (Can Yayınları, 2008)
Filin Yolculuğu, (Turkuvaz Yayınları, 2009)
Çatıdaki Pencere, (Kırmızı Kedi Yayınları, 2012)
Kabil, (Kırmızı Kedi Yayınları, 2011)


Darbe arayacaksanız eğer, lütfen bir buraya bakın!...

05 Nisan 2021

104 emekli amiral, 04 Nisan 2021 günü Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması ve Atatürk ilke ve devrimleri konusunda ülkede son zamanlarda yaşananlar hakkında bir açıklamada bulundular diye bu açıklamadan darbe iması çıkarılarak haklarında soruşturma açılıp bir kısmı gözaltına alınıyor....

Bu bilgiye tekrar dönmek üzere burada bırakıp biraz çok yakın tarihe, düne gidelim...


2011 yılında kurulan SADAT'ın ve kurucularından olan Em. Tuğg. Adnan Tanrıverdi’nin adları son günlerde basında sık sık yer alıyor. Basında; Em. Tuğg. Adnan Tanrıverdi’nin kurucusu olduğu SADAT’ın suikast ve gayri nizami harp tekniklerinin de yer aldığı eğitim programları düzenlediği ve Em. Tuğg. Adnan Tanrıverdi’nin (çok da yüzeysel olarak) İslam Birliği Kongresi düzenlediği haberleri yer alıyor.

Son dört yılda, yılda bir defa basında yer alan Em. Tuğg. Adnan Tanrıverdi’nin İslam Birliği Kongresi düzenlediği haberleri öyle basitçe geçiştirilecek haberler değil… Konuyu biraz eşelememiz gerekiyor…

ASRİCA Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongreleri

Em. Tuğg. Adnan Tanrıverdi tarafından 2012 yılında bir dernek kuruluyor:  ASSAM (Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği)…  Bu dernek 2017 yılından bu yana da her yıl ‘’ASRİKA (ASYA-AFRİKA = ASRİKA, İngilizcede ASIA-AFRICA = ASRICA) başlıklı "ASRİCA Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongreleri" düzenliyor. 

Gelelim ASRİCA Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongrelerine:

1. ASRİCA Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongresi

Kongrenin birincisi 23-24 Kasım 2017 tarihinde, “Geçmişten Geleceğe Yönetim Biçimleri” başlığı ile icra ediliyor. Birinci kongrenin sonunda kapsamlı bir Anayasa taslağı kaleme alınıyor… 63 sayfa ve 181 maddeden oluşan, Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde hazırlanan  “İslâm Ülkeleri Konfederasyonu Anayasası”na göre ayrı bir anayasası, yönetim şekli, askerî gücü, yargısı, başkenti, bayrağı, dili olan “İslam Devletler Birliği” kurulması öneriliyor.

Bahsedilen bu anayasanın 6. madde aynen şöyle diyor: Madde 6- ASRİKA İslâm Devletler Birliğinin resmi dili Arapçadır.  Bayrağı, şekli kanunla belirlenen kırmızı-yeşil zemin üzerine beyaz ay ve milli devlet sayısı kadar yıldızlı bayraktır. Başkenti İstanbul/Türkiye’dir.

Ayrıca bu anayasada kurulacak devletin de şeriatla yönetileceğini hükmediyor.

Madde 7- ASRİKA İslam Devletler Birliği’nin temel amacı; İslâm şeriat ve akidesini hâkim kılarak…

Bu bahsi geçen anayasa ASSAM’ın İnternet sayfasında halen olduğu gibi duruyor...

Hazırlanan bu taslak ‘’ASRİKA İslam Devletler Birliği Anayasası’’na göre; Konfederasyon beş faaliyet alanında, Bölgesel İslam Devletleri Federasyonları altı faaliyet alanında, milli devletler de on faaliyet alanında yetkilendiriliyor… Bu taslak anayasa ile İslam birliğinin tamamlanabilmesi için bir yol haritası çizilerek dört safhada İslam ülkelerinin bir irade altında birleşebilecekleri değerlendiriliyor…

Bu yol haritasına göre:

Birinci safhada 61 İslâm ülkesinin ortak iradesinin temsil edildiği “İslâm Ülkeleri Temsilciler Meclisi”nin daimi olarak teşekkül ettirilmesi, müteakiben de İslâm ülkelerini konfederal bir yapıya kavuşturarak ‘’İslâm Ülkeleri Konfederasyonu’’nun kurulması öngörülüyor…

İkinci safhada da etnik ve coğrafi bakımdan yakın İslam devletlerinin ortak iradelerinin temsil edildiği, “Bölgesel İslâm Ülkeleri Meclisleri” oluşturulması ve parlamentoların kararları ile “Bölgesel İslam Ülkeleri Konfederal” yapıya dönüştürülmesi öngörülüyor…

Üçüncü safhada ise ‘’Bölgesel İslâm Ülkeleri Konfederasyonları’’nın teşekkülü tamamlandıktan sonra; “Bölgesel İslâm Konfederasyonları”nın merkezî yönetimleri güçlendirilerek ‘’Federasyon’’lara dönüşmesi ve her “Bölgesel İslâm Ülkeleri Federasyonları”nın “İslâm Ülkeleri Konfederasyonu’’na konfedere birlik olarak bağlanması öngörülüyor…

Dördüncü safhada ise “İslâm Ülkeleri Konfederasyonu’’nun ortak yargı, ortak savunma, ortak dış politika ve ortak icra organlarının kurulması öngörülüyor.

Bu taslak anayasada İslam Devletler Birliği’nin temel amacı; İslâm şeriat ve akidesini hâkim kılmak olarak belirlenip, bu devletin başkenti İstanbul, resmi dili Arapça olarak ifade ediliyor. Bayrak ise, “şekli kanunla belirlenen kırmızı-yeşil zemin üzerine beyaz ay ve milli devlet sayısı kadar yıldızlı bayrak” olarak ifade ediliyor.

2. ASRİCA Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongresi

Bu kongrelerin ikincisi 01-02 KASIM 2018 tarihinde “İslam Ekonomisi Ve Ekonomik Sistemler” ana teması ile yapılıyor. Bu kongreye 15 ülkeden 66 akademisyen katılıyor…

Bu kongrenin sonunda yayınlanan bildirgede;

- İslam ülkeleri arasında; gümrük birliğinin tesisi, ortak pazarın kurulması, para birliğinin kabul edilmesi, birlik üyeleri arasında ticaret bölgelerinin kurulması,
- Zekât müessesine, ortak bir fon halinde devletlerin kontrolünde kurumsal bir hüviyet kazandırılması,
- Birliğe bağlı ticaret odasının, ticaret mahkemelerinin, vakıfların kurulması,
- İslami elektronik dinar para biriminin (ASRİKA Dinarı) oluşturulması,
- Ortak pazar ve ortak üretim ve AR-GE teşvik fonu oluşturulması, ortak yatırım fonu ile kaynak planlama çalışması yapılması, AR-GE ve İnovasyon faaliyetleri için ortak bir kuruluşun oluşturulması,
- İslam ülkelerinin maden, enerji, tarım, ulaşım ve telekomünikasyon ile gıda sektörlerinde İslam ülkeleri arasında kooperatiflerin-el birliği sistemlerinin kurulması,
- İslami finans kuruluşlarının desteklenmesi, ASRİKA, Bankalar Arası Finansal Aktarma Merkezi (ASRİKA-BAFAM)’nin kurulması,
- İslam ülkeleri arasında  ticaret merkezlerinin kurulması, tercihli ticaret anlaşmalarının yapılması ve
- İslâm Ülkeleri arasında dil, din, tarih bileşkesinde oluşan kültürel yakınlığın geliştirilmesi, güçlü bir siyasi iradenin oluşturulması öngörülüyor…

3. ASRİCA Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongresi

Bu kongrelerin üçüncüsü 19-20 Aralık 2019 tarihinde “İslâm Birliği İçin Ortak Savunma Sanayi Üretiminin Usul ve Esaslarının Tespiti” başlığında, “ASRİKA Ortak Savunma Sanayi Üretimi” ana temasında, 45 İslâm ülkesinden temsilcilerin katılımıyla icra ediliyor… ASRİKA İslam Devletleri Konfederasyonu kabinesinde, Savunma Sanayi Bakanlığı’nın beş bakanlıktan birisi olması öngörülüyor…


Bu Savunma Sanayi Bakanlığı’na bağlı olarak, dokuz Bölgesel İslâm Ülkeleri Federasyonlarında:

-  “Savunma Sanayi Başkanlıkları”, bu başkanlıklara bağlı olarak milli devletlerin bünyesinde de “Savunma Sanayi Başkanlıkları” kurulması,
- Kara, Deniz, Hava, Hava Savunma, Uzay, Siber ve Elektronik Savunma Sanayi ürünlerinin üretimi ile ilgili; ana yüklenicilerin “Bölgesel İslâm Devletleri Federasyonları”na; alt yüklenicilerin de, milli devletlere taksim edilmesi,
- Savunma Sanayi Üretimi Ana ve Alt Yüklenicilerinin Bölgelerinde, üretimini yaptığı Savunma Sanayi Ürünü ile ilgili olarak; AR-GE, standardizasyon, sertifikasyon, akreditasyon, kodifikasyon ve bakım onarım merkezlerinin teşkil edilmesi ve
- Savunma Sanayi Ana ve Alt yüklenici görevi verilen Bölgesel İslâm Federasyonlarına ve Milli Devletlere tahsis edilen Savunma Sanayi ürünleri ile ilgili meslek liseleri, meslek yüksek okulları ve üniversitelerde ana bilim dalları ihdas edilmesi öngörülüyor…

Üsküdar ve Dumlupınar Üniversitelerinin iştiraki ile yapılan bu kongrenin sponsorluğunu da THY, MKEK, ASELSAN, TAİ, HAVELSAN gibi kamu kuruluşları ve Bursa Büyükşehir, Bahçelievler, Beyoğlu, Esenler, Sancaktepe ve Sultangazi ilçe belediyeleri yapıyor…

‘’3. Uluslararası ASSAM İslam Birliği Kongresi’’ne hem ASSAM Yönetim Kurulu Başkanı sıfatı ile hem de o zaman Cumhurbaşkanı Askerî Danışmanı sıfatı ile katılan Adnan Tanrıverdi tarafından yapılan bu kongrenin açılış konuşmasında, kongrenin toplanış amacı; “İslâm Ülkelerinin ortak bir irade altında toplanması için gerekli müesseseler ve müesseselerin olması gereken mevzuatını tespit ederek karar vericilere bir model sunmaktır” şeklinde açıklanıyor…

E. Tuğg. Adnan Tanrıverdi, ayrıca kongreye ilişkin basına yansıyan şu açıklamayı yapıyor:

‘’Dünya üzerindeki İslâm âlimleri ile görüştüğümüz de sorularımıza şöyle cevap alıyoruz. İslam Birliği olacak mı? Olacak. Nasıl olacak? Mehdi Hz. geldiği zaman. Peki, Mehdi ne zaman gelecek? Allah bilir. Peki, bizim bir işimiz yok mu? Ortamı hazırlamamız gerekmez mi? İşte ASSAM bunu yapıyor" ifadelerini kullanıyor…

Adam söylediğim gibi sıradan birisi değil. O zamanki koskoca Cumhurbaşkanı Askerî Danışmanı… Peki, biz de kendimize soralım. İslam dininde Mehdi var mıdır? Var ise hangi ayette veya hangi hadiste yer almaktadır?

Kur’an’da Mehdi diye bir kavram geçmemektedir. Bütün din bilginleri de İslam’da bir Mehdi kavramı olmadığı konusunda hemfikirdirler... Sorarsak bu adama İslam dinini bizden daha iyi bildiğini söyleyecektir. Belki de öyledir de… Madem öyle bu adam durduk yerde neden Kur’an’da olmayan bir Mehdi kavramını ortaya atmış olabilir?

Adnan Tanrıverdi ‘’Mehdi için ortamı hazırlıyoruz’’ diyor ya… Bu sözün, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ın; “Hazırlıklarımızı tamamlamamız 19 yıl sürdü, asıl şimdi başlıyoruz” (Gazeteler, 23 Mart 2021) sözü ile beraber değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum…

Şimdi bu adamın sözlerini deli saçması diye geçiştirecek miyiz?  Hayır... Adam ciddi ve etkili birisi… Adamın Mehdi söylemi bu nedenle hiç de yabana atılır bir söylem değil… Ancak bahsettiğim gibi İslam da Mehdi diye bir kavram yok… Bu adam Hristiyan da değil…

Neyse geçelim bu ‘’Mehdi’’ faslını da gelelim en son yapılan kongreye…

4. ASRİCA Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongresi

Üsküdar Üniversitesi (ÜÜ), Kütahya Dumlupınar Üniversitesi (KDU), Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) ve İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB) iştirakiyle ‘’İslâm Birliği İçin Ortak Savunma Sistemi Usul ve Esaslarının Tespiti’’ ana konusunda “ASRİKA Konfederasyonu Savunma Sistemi” ana teması altında 12-13 Aralık 2020 tarihinde   Covid-19 nedeniyle Online olarak telekonferans yöntemi ile İstanbul’da yapılıyor…  

Bu kongrenin amacı; Konfederasyon merkezinden yürütülecek ortak savunma sistemi ile Konfederasyona bağlı dokuz federal bölge ve bu federal bölgelere bağlı milli devletlerde kurulacak mutasavver savunma sisteminin usul ve esaslarını tespit etmek olarak belirtiliyor…

Bu kongreden sonra takip eden her yıl; müşterek dış politika, müşterek adalet sistemi ve ortak asayiş ve güvenlik konularını sıra ile işleyerek 2023 yılı sonunda İslam ülkelerini bir irade altında toplayacak bir modeli ortaya koymayı hedeflendiği bizzat kongre açış konuşmasını yapan E. Tuğg. Adnan Tanrıverdi tarafından belirtiliyor…

E. Tuğg. Adnan Tanrıverdi, açış konuşmasının ardından kongreye "ASRİKA İslam Devletleri Birliği Savunma Organizasyonu" başlıklı bir bildiri sunuyor...  Tanrıverdi'nin bildirisinde “İslam Ülkeleri Konfederasyonu başkanına bağlı bir Güvenlik Konseyi” öngörüyor. Kongrede sunulan bildirilerden diğer bazıları ise şöyle: “İslam Birliği için Savunma İşbirliği'nin Temelleri ve İlkeleri”, “Savunma Harcamaları, Ekonomik Büyüme ve İstikrarlı bir İslam Dünyası”, “ASRİKA Konfederasyonu için İdeal Bir Savunma Örgütü Modeli- ASRİKA Ani Müdahale Kuvvetleri", “İslam Devletleri Arasında Özel Kuvvetler Standardı ve İşbirliği.”

Sonuç

Bu kongreler öylesine basitçe geçiştirilecek konular ve haberler değildir. Em. Tuğg. Adnan Tanrıverdi de sıradan birisi, sıradan bir emekli general değil. Daha düne kadar koskoca Cumhurbaşkanı Askerî Danışmanı idi… Öyle etkisiz birisi de değil… Adam ciddi ve etkili birisi… Bakın bir konuşmasında şu ifadeleri kullanıyor:

"Sunduğumuz anayasa teklifimizdeki Silahlı Kuvvetler'in yeniden yapılandırılması ile ilgili tespitlerimizin aşağı yukarı tamamı 15 Temmuz’dan sonra kongreye girmiştir. Biz o zaman, harp okulları, askerî okulların tamamı Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmalı dedik, bağlandı. Jandarma Genel Komutanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na bağlansın dedik, bağlandı. Yüksek Askerî Şura’nın yapısı değişsin dedik, Askerî Yüksek Yargı kalksın dedik, o da gerçekleşti. Başkanlık sistemi gelsin dedik, o da geldi. Bu önermelerimizin tamamına yakını 15 Temmuz’dan sonraki yeniden yapılanmada gerçekleşti…" 

Yani adamın ifadesine göre TSK’yı 15 Temmuz’dan sonra bu adam yeniden kendisi şekillendirmiş. Yani ciddiye alınması gereken birisi…

Yukarıda bahsettiğim 3. ASRİCA Uluslararası ASSAM İslâm Birliği Kongresinde alınan kararları bir daha gözden geçirin. Ben sadece konferansın konusunu tekrar vereyim: “İslâm Birliği İçin Ortak Savunma Sanayi Üretiminin Usul ve Esaslarının Tespiti’’ başlığında “ASRİKA Ortak Savunma Sanayi Üretimi” ana temasında…

Sonra da Altay Tankı için OTOKAR’a verilmiş bir görev nasıl oluyor da %49 hissesi Katar ortaklığı olan BMC’ye aktarıldığını bir de bu bilgiler ışığı altında düşünün… Gülten Akın, ‘’İlk Yaz’’ isimli şiirindeki dizelerini boşuna söylemiyordu zaten: ‘’Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya…’’

Bir de bu kongrelerde açık açık mevcut Anayasa tağyir, tebdil ve ilga ediliyor. Federasyon ve konfederasyon adı altında Laik Türkiye Cumhuriyetinin devlet yapısı değiştirilerek apayrı bir devlet yapılanmasına gidiliyor… Ama hiçbir Cumhuriyet savcısının ve hiçbir siyasetçinin kılı kıpırdamıyor… Meral Akşener Hanımefendi, bu kongreler için çıkıp da ‘’zevzeklik etmişler’’ bile demiyor, diyemiyor… Sonra da PKK’nın Kandil’de yaptığı kongrelere bölücü terör kongreleri deniyor… PKK kongrelerinin bu kongrelerden ne farkı var ki? PKK’da Kandil’deki kongrelerinde bir Türk / Kürt federasyonu / konfederasyonu öngörüyor… Bunlar da İstanbul’daki kongrelerinde bir Türk /Arap federasyonu / konfederasyonu öngörüyor…

Bütün bunları görülmüyor….


Ancak eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u, 4 Ocak'ta Cumhuriyet gazetesinde yeni çıkan kitabı için yayımlanan söyleşisinde, "Eğer Menderes, 25 Mayıs 1960'ta Eskişehir'de erken seçim tarihini açıklasaydı, 27 Mayıs askeri darbesi büyük bir olasılıkla önlenebilirdi" ifadesini kullandı diye 10 Şubat 2021 tarihinde "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla ancak gerçekte ‘’darbe iması yaptı’’ gerekçesiyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nda "şüpheli" sıfatıyla ifadesini alınıyor….

Sonra da 104 emekli amiral, 04 Nisan 2021 günü Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması ve Atatürk ilke ve devrimleri konusunda ülkede son zamanlarda yaşananlar hakkında bir açıklamada bulundular diye bu açıklamadan darbe iması çıkarılarak haklarında soruşturma açılıp bir kısmı gözaltına alınıyor....

Adamlar dört yıldır kongre üstüne kongre yaparak mevcut Anayasa tağyir, tebdil ve ilga ederek federasyon ve konfederasyon adı altında apayrı bir devlet yapılanmasına gideceklerini bangır bangır söylüyorlar… Laik Türkiye Cumhuriyeti Devletini bir İslam devleti olarak tanımlayıp, el altından da değil, açık açık bir İslam devleti kuruyorlar... Muhalefet partileri, siyasiler, gazeteler, basın, medya, barolar, STK’ları ve Cumhuriyet savcıları sadece seyrediyorlar…


Darbe arayacaksanız eğer, lütfen bir buraya bakın!...

Son söz


Bu olayı ve ülkede son günlerde yaşanan tüm olayları anlamlandırabilmek için yazıma Hannah Arendt'in ''Şiddet Üzerine'' isimli kitabında geçen şu sözü ile son vereyim:

‘’İktidar ile şiddet birbirine karşıttır, iktidarın bitmeye başladığı yerde şiddet başlar.'’

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Ya El Yelil

04 Nisan 2021


Bugün 103 emekli amiral, Kanal İstanbul, uluslararası antlaşmaların iptali yetkisi kapsamında Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması ve Atatürk ilke ve devrimleri konusunda son zamanlarda yaşananlar hakkında bir açıklamada bulunuyorlar…

Hemen iktidar tarafı ve yandaş medya darbe ve vesayet tartışmasını açıyorlar… Bu adamların ya okuması kıt ya da anlaması kıt.. Açıklamanın değil bütünü bir kelimesinde dahi darbe iması bulunmuyor… Bir de ardından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılıyor… Sanki bu konu AKP'nin dış siyasette, ekonomide ve salgın nedeniyle maruz kaldığı eleştirilerin üstünü örtmek, dikkati başka yöne çekmek için kasıtlı çıkarılmış gibi gözüküyor…

Bu darbe ve vesayet söylemleri aklıma bir Arap mezdeke şarkısı olan ‘’Ya El Yelil’’ şarkısını getiriyor… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

Darbe ve vesayet arıyorsanız eğer

Kendisi devlet memuru olan Ayasofya’nın imamı “1921 ve 24 anayasalarında devletin dini İslam’dı ve laiklik yoktu. Cumhuriyet fabrika ayarlarına dönsün” ifadelerini kullanıyor. (Gazeteler, 10 Şubat 2021) Bu ifade açık açık Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tanımama değil midir? Halen bir devlet memuru tarafından yapılan bu açıklamaya karşı bir Cumhuriyet savcısı tarafından soruşturma açılmıyor…

Devletin memuru Ayasofya İmamı Anayasal düzene ve TCK’ya meydan okuyacak, cübbeli bir amiral İç Hizmet Kanununa ve Anayasal düzene alenen meydan okuyacak, Türkiye Cumhuriyetin tapusu Montrö tartışmaya açılacak, ancak geçmişte bu yanlışlar Türkiye’ye çok büyük bedellere mal oldu diyen amiraller darbeci olacak!

Aklıma yine aynı şarkı geliyor: ‘’Ya El Yelil’’… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

Daha dün, AYM kapatılsın, AYM kararlarını tanımıyorum (Gazeteler, 31 Mart 2021) diyerek Anayasayı ayaklar altına alanlar darbeci olmayacak, ülkeyi kabile yöntemleriyle yönetmek isteyenler darbeci olmayacak, onlara hiç tepki göstermeyeceksiniz, onlara soruşturma açmayacaksınız, ülkenin geleceğinden endişe edenlere, bunu da demeokratik hak çerçevesinde ifade edenlere tepki gösterip soruşturma açacaksınız...

Aklıma yine aynı şarkı geliyor: ‘’Ya El Yelil’’… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

Size bir başka örnek daha vereyim…


19-20 Aralık 2019 tarihinde İstanbul'da ASSAM (Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği) ve Üsküdar Üniversitesinin iş birliğiyle ‘’ASRİKA (ASYA-AFRİKA = ASRİKA (İngilizcede ASIA-AFRICA = ASRICA)  ‘’3. Uluslararası ASSAM İslam Birliği Kongresi’’ düzenleniyor. Bu kongreye SADAT'ın kurucularından ve o zaman Cumhurbaşkanı askerî danışmanı olan Adnan Tanrıverdi katılıyor ve sponsorluğunu ise kamu kuruluşları yapıyor.

İşte bu kongrede ayrı bir anayasası, yönetim şekli, askeri gücü, yargısı, başkenti, bayrağı, dili olan çeşitli federasyon ve konfederasyonlardan oluşan “İslam Devletler Birliği” kurulması öneriliyor.

Bu kongrede ASSAM, ASRİCA için Türkiye’nin de dâhil olduğu “İslâm Ülkeleri Konfederasyonu Anayasası”na göre ayrı bir anayasası, yönetim şekli, askerî gücü, yargısı, başkenti, bayrağı, dili olan “İslam Devletler Birliği” kurulması öneriliyor. Bu anayasada bu çeşitli federasyon ve konfederasyonlardan oluşan devletin başkenti İstanbul, resmi dili Arapça olarak ifade ediliyor. Bayrak ise, “şekli kanunla belirlenen kırmızı-yeşil zemin üzerine beyaz ay ve milli devlet sayısı kadar yıldızlı bayrak” olarak ifade ediliyor.

Bahsedilen bu anayasanın 6. madde aynen şöyle diyor: Madde 6- ASRİKA İslâm Devletler Birliğinin resmi dili Arapçadır.  Bayrağı, şekli kanunla belirlenen kırmızı-yeşil zemin üzerine beyaz ay ve milli devlet sayısı kadar yıldızlı bayraktır. Başkenti İstanbul/Türkiye’dir.

Ayrıca bu anayasada kurulacak devletin de şeriatla yönetileceğini hükmediyor.

Madde 7- ASRİKA İslam Devletler Birliği’nin temel amacı; İslâm şeriat ve akidesini hâkim kılarak…

Bu bahsi geçen anayasa ASSAM’ın İnternet sayfasında halen olduğu gibi duruyor...

Yani ASSAM, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut devlet yapısını ve anayasasını ılga ederek Türkiye Cumhuriyetini şeriatla yönetilen bir Arap konfederasyonunun bir parçası haline getiriyor.  

Yani bu kongrede açık açık Anayasa tağyir, tebdil ve ilga ediliyor. Ama hiçbir Cumhuriyet savcısının ve hiçbir siyasetçinin kılı kıpırdamıyor… Ancak 103 amiral uluslararası antlaşmaların iptali yetkisi kapsamında Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması ve Atatürk ilke ve devrimleri konusunda son zamanlarda yaşananlar hakkında endişelerini içeren bir açıklamada bulundular diye darbe iması ile yandaş medya ve iktidar tarafından eleştiri yağmuruna tutuluyor, ardından da Ankara Cumhuriyet Başsavcısı soruşturma başlatıyor…

Aklıma yine aynı şarkı geliyor: ‘’Ya El Yelil’’… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

Bu darbe ve vesayet söylemleri aklıma bir fıkrayı getiriyor…

Tarih öğretmeni çocuğa sormuş: "Oğlum, Kartaca Savaşı'nı kim yaptı?" Çocuk: "Valla billâ ben yapmadım hocam." deyince tarih hocası sinirlenmiş, sınıfın kapısını çarparak çıkmış...

Tarih öğretmeni koridorda Matematik hocasıyla burun buruna gelmiş... Matematik hocası: "Hayrola hocam? Bu ne sinir?" "Sorma!" demiş tarih hocası. "Çocuğa Kartaca Savaşı’nı kim yaptı dedim?" "Valla billâ ben yapmadım hocam" dedi. Nasıl sinirlenmeyeyim?"

Matematik hocası: "Bunlar böyledir hocam. Hem yaparlar, hem de inkâr ederler." deyince, tarih hocası sinirden düşer, bayılır.

Müdür odasında kolonyayla kendine getirilince müdür sorar: "Hayrola hocam? Ne oldu ki fenalaştınız?" "Sormayın müdürüm" der tarihçi:

"Derste çocuğa "Kartaca Savaşı’nı kimler yaptı?" dedim. "Valla billâ ben yapmadım demez mi?" Sinirle sınıftan çıkarken matematik hocamız sordu. Durumu anlatınca: "Bunlar böyledir, hem yaparlar, bir de yapmadım derler." deyince bayılmışım.

"Hocam, şu üzüldüğün şeye bak." der müdür. "İki satır yazı yazarım Milli Eğitim Bakanlığı'na, kimin yaptığını hemen ortaya çıkartırım."

Tarih hocası hastanelik olur. 15 gün hastanede yatıp tedavi görerek, bir ay raporlu olarak taburcu edilir.

Evinde dinlenirken postacı sarı bir zarf getirir. Tarih hocası merakla açar zarfı. Milli Eğitim Bakanlığı'ndan gelmiştir resmi yazı.

Yazıda: "Bu yıl, gerekli tahsisat olmadığından, Kartaca Savaşları yapılamayacaktır. Bilgilerinize..." yazmaktadır.

103 amiralin açıklamasından darbe iması çıkaranlara ‘’2021 yılında ödenek tahsis edilmediği için bu sene darbe yapılmayacaktır. Eğer çok çok merak ediyorsanız bakanlığa bir soruverin’’ diyesim geliyor ancak aklıma da yine aynı şarkı geliyor: ‘’Ya El Yelil’’… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

TTC

Avusturyalı Filozof Ludwig Wittgenstein’ın bir sözü vardı: ’’Tanrı beni zihin sağlığından korusun!’' diye. Ben de diyorum ki: ‘’Tanrı düşünen insanları zihin sağlığından korusun! Çünkü bu ülke zihin sağlığına sahip insanların yaşayabileceği bir ülke olmaktan çoktaaaaan çıkmıştır.’’

Ülkede bütün bu yaşananlar bana Uğur Mumcu'nun 1980 öncesi ve sonrası ülkenin içine düştüğü siyasal, toplumsal bunalımları anlatırken kullandığı bir tanımlamasını hatırlatıyor: “Burası Türkiye Tımarhane Cumhuriyeti” (TTC)dir. 

Korkuyorum, gidişatın buraya doğru olmasından korkuyorum…

Ve aklıma da yine aynı şarkı geliyor: ‘’Ya El Yelil’’… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

Osman AYDOĞAN

Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülmek ve rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum: Ya El Yelil:
https://www.youtube.com/watch?v=ll_KbDwD4eE


Sakura, bir çiçekten daha fazlası…

03 Nisan 2021


Japonca bir kelime olan ‘’sakura’’, Japon kültüründe büyük bir öneme sahip ve Japonya'nın ulusal simgelerinden biri olan meyve vermeyen bir kiraz çiçeği türüdür… Sakura çiçekleri ağır ağır açar ama çok çabuk dökülür. Bu çiçek mart ayının son haftası ile nisan ayının ilk haftası açar ve Japonya'da bu dönem kutsal sayılır…

Ancak sakura, ilk anladığımız anlamda basit ve sıradan bir çiçek değildir. Bugün sakurayı anlatacağım ama sakuranın Japon kültüründeki yeri ve önemini vurgulamak için önce içinde sakura geçen bir filmden bahsedeceğim: ‘’Son Samuray’’… Çünkü Japon kültüründe samuray ve sakura ayrılmaz bir bütündür.

Son Samuray 

‘’Son Samuray’’ filmi yönetmenliğini Amerikalı yönetmen ve yapımcı Edward Zwick’in yaptığı, başrolde Tom Cruise’in rol aldığı ve ona Japon aktörler Ken Watanabe ve Shin Koyamada’nın eşlik ettiği Japonya'nın modernizasyonu esnasında geçen bir hikâyeyi konu alan bir filmdir.

Japonya’nın tarihinde "Meiji Restorasyonu" olarak geçen bir yenilenme dönemi vardır. Meiji Restorasyonu, ıslah, devrim, reform ya da Meiji yenilenmesi olarak da bilinen, 1868 yılında İmparator Meiji idaresi altındaki Japonya'nın imparatorluk yönetimini yenileyen bir olaylar zinciridir. Japonya’ya bu Meiji Restorasyonu döneminde ülkenin modernleşmesi için çeşitli ülkelerden mühendisler, bilim adamları ve askerler getirilir.

Son Samuray filminde, 1870'lerin Japonya'sında Amerikan ordusundan Yüzbaşı Nathan Algren (Tom Cruise), Japon İmparatorunun davetlisi olarak, ülkenin ilk modern ordusunu eğitmek üzere Tokyo'ya gelir. Filmde Yüzbaşı Nathan Algren’in Japonya’da yaşadıkları anlatılır… Filmde Yüzbaşı Nathan Algren karakteri üzerinden erken modernleşme eleştirisi de yapılır…

Film, aslında, 1868 ve 1869 yılları arasında Japonya’da iktidarda bulunan Tokugawa Şogunluğu ile iktidarın imparatorluk hanedanına dönmesini isteyenler arasında yapılan bir iç savaş olan Boshin Savaşı’nda yaşananların ABD tarafından yapılan bir değerlendirmesidir. Filmdeki son sahne de, samuraylar ve Japon İmparatorluk Ordusu arasındaki 1877 yılında yaşanan son çatışma olan Shiroyama savaşından esinlenilir… Filmdeki Yüzbaşı Nathan Algren karakterinin bir kurgu karakter olduğunu da söylemek istiyorum…

Yüzbaşı Nathan Algren, komuta ettiği Japon ordusunun başında savaştığı Samuraylara esir düşer. Samurayların son lideri Katsumoto (Ken Watanabe) yeni düşmanlarının kim olduğunu ve ne olduğunu anlamak için onun öldürülmesine izin vermeyerek onu yaşadıkları samuray köyüne götürür. Yüzbaşı Algren samuray kültürüyle tanışır ve çok etkilenir. Bir samuray savaşçısı gibi hareket etmeyi, kılıç kullanmayı öğrenince büyük bir kararın eşiğine gelir. İki taraf arasında kalmıştır ve onurunun doğru yolu göstermesini bekler. Film, bir topluma düşman olarak giden birinin bu toplumu tanıdıktan sonra içlerine katılıp onlardan biri olup onlarla birlikte nasıl ölüme gidebildiğini gösteren bir başyapıttır…

Filmin müzikleri ise Hans Zimmer'ın başyapıtıdır ve tam bir ‘’magnum opus’’tur.

Bu filmi iki kez izledim. İlk fırsatta tekrar izleyeceğim. Film, insanı sevindirir, üzer, ağlatır, ders verir, öğretir, düşündürür... Film, onca savaş sahnesi karşın çok naif ve duygusal bir filmdir. İzlendiğinde insana huzur veren bir filmdir. Filmde fonda verilen Japon kültürü bir yana ön planda yer alan görselleri harikuladedir. Filmdeki o manzaraların, o ağaçların, o çiçeklerin, o dinginliğin, o sadeliğin anlatımı bir mümkünsüz, izahı bir imkânsızdır… Bazı sahnelerde gözlerim dolmadı değil… Bu sahnelerde iç çeke çeke, hüngür hüngür ağlamamışsam kendimi tutmuşluğumdandır…

Filmin sonuna doğru, Samuray Katsumoto savaş alanında aldığı kılıç darbeleriyle son nefesini verirken, film boyunca Samuray Katsumoto'ya karşı savaşan Japon askerleri, Samuray Katsumoto’ya karşı büyük bir saygı gösterisinde bulunurlar…  

Bu esnada, yani Samuray Katsumoto çatışmada aldığı kılıç darbeleri nedeniyle ölürken, etrafında ağaçlardan dökülen Sakura çiçekleri yavaş çekimle uçuşur. İşte bu sahne Samuray Katsumoto için ölüme değerdir. Samuray Katsumoto bu dökülen Sakura çiçeklerini seyrederek ölür. Samuray Katsumoto, ölürken ağzından şu son cümle dökülür: ‘’They are all perrfectt"… Çünkü Samuray Katsumoto için kusursuz çiçek nadir bir şeydir... Tüm hayatını bundan bir tane bulmak için harcasan bile hayatın boşa gitmiş sayılmaz.

Bu film sadece bu sahnesi için bile seyredilmeye değerdir…

Filmin bu sahnesi bana bu sayfada daha önce anlattığım ‘’Gladyatör’’ filminin sonundaki sahneyi hatırlatır. Bu sahnede de General Maximus, ölürken bulanık zihninde buğday tarlalarının arasından evine dönmektedir. Elleri buğday başaklarındadır... Onları okşayarak ilerler… Oğlu ona koşar, karısı uzaktan onun gelişini seyreder… Bu sahne de ağlatır… Bu filmin film müziği de yine Hans Zimmer’e aittir…  

Son Samuray filmini ve filmin bu sahnesini anlayabilmek için sakurayı tanımak ve sakuranın Japon kültürü içindeki yerini anlamak gerekiyor.

‘’Japon Gücünün ve Stratejisinin Sırları’’ (Fredrick J. Lovret, Dharma Yayınları, 2001) isimli kitapta samuray ve sakura için şu tanımlama yapılır:

"Samuray, kendi yaşamını kiraz çiçeğinin yaşamına benzetmekten hoşlanırdı. Dünyanın yaşam süresinde yalnız bir an yaşar, hızla çiçek açarak olağanüstü bir güzelliğe dönüşür ve ardından toprağa düşerdi. Samuray, kılıç tarafından öldürülmenin kendi kaderi olduğunu bilirdi. Bunu kabullenirdi. Yapabileceği tek şey iyi bir çaba göstermek ve iyi bir şekilde ölmekti."

O zaman şimdi gelelerim sakuraya…

Sakura, bir çiçekten daha fazlası…

Sakura çiçeklerinin mart ayının son haftası ile nisan ayının ilk haftasında açar ağır ağır açtığını ama çok çabuk döküldüğünden bahsetmiştim.


Sakura, açtığında büyüleyici bir hayal âlemini gözler önüne serer. Ancak güzelliklerinden daha fazla bir şey vardır onlarda. Sakuranın dalda kaldığı zamanın çok kısa olması, Japon kültüründe hayatın gelip geçici olduğunu ifade eder. Zıtlıklar yaşamın her anında birliktedir; siyah ile beyaz gibi, iyi ile kötü gibi, yaşam ile ölüm gibi...

Sakura; hem hayatın başlangıcını yani baharı müjdeler, hem de kaçınılmaz sonunu simgeler. Japonya'da baharın müjdecisi olmasına rağmen, daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle edebiyatta ölüm ile yaşamın birlikteliğini ifade eder. Sakuranın hüzünlü bir yanı olduğu için çok da sevilen bir kadın adıdır da Japonya’da sakura.

Sakuranın açması çok yavaş bir süreç, solgunlaşıp yere düşmesi ise bir anlıktır. Japonlar için, Sakuranın kısa ama parlak yaşamı, samurayların genç, zamansız, kahramanca ölümünü simgeler.

Kiraz çiçekleri samuraylar için hem yaşamı, hem de ani bir ölümü hatırlatır... Bir şeyin hem üstün güzellik hem de hızlı şekilde ölmeyi nasıl aynı anda sembolize ettiği sorusunun cevabı ise Japon kültürünün ölüme bakış açısında saklıdır.

Sakura, hem genç bir samurayın ruhunu hem de güzel bir kadının ihtişamını taşır. Samuraylar daha gençken ölümü tatmış, kiraz çiçekleri de en güzel oldukları vakitte dökülmüşlerdir. İşte böyle geçici işte böyle de güzeldirler, güzel olan her şeyin geçici olduğu gibi…

Çiçeklenen ağaçlar güzelliklerini kısa bir süre sunarlar ve çiçeklerini tüm şehir üstüne dökerler. Genellikle mart ayının son haftası ile nisan ayının ilk haftası arasında açan kiraz çiçeklerinin açışı o kadar güzeldir ki Japonya’da meteoroloji tarafından her şehir için tahminleri önceden yapılır ve insanlar ona göre programlarını ayarlarlar.

Sakura ile ilgili kayıtlar Japon tarihinde çok eskiye kadar gidiyor… Osaka Üniversitesi'nin sakura ile ilgili olarak elindeki veriler, Kyoto'daki imparatorluk sarayının kayıtlarından Ortaçağ'da tutulan günlüklere kadar uzanıyor. Bu sene, yani 2021 yılında sakura, Kyoto şehrinde 1200 yılın en erken açma rekoru kırılarak 26 Mart 2021 tarihinde açıyor. Bu tarih, ortalama açma tarihinden 10 gün öncesine denk geliyor… Kyoto'da bundan önce en erken sakura açma tarihi 27 Mart 1409 olarak kayıtlarda yer alıyor… Bunun nedeni olarak da küresel ısınma gösteriliyor…

Güzelliğin ve estetiğin simgesi olan kiraz çiçekleri (sakura) açtığında Japonlar parklara, bahçelere, tapınaklara akın ederler yalnızca çiçekleri seyretmek için… Bu çiçek izleme partilerine “hanami” adı verilir.. Hanami festivallerinin en can alıcı etkinliği, zen sükûnetine yaraşır şekilde, yalnızca yürümektir. Sükût içinde, sessiz ve sakin…

Japon filmlerinde çiçek döken ağaç sahnesi olmazsa olmaz bir sahnedir. Japon filmlerinde anlatılan hikâyeye görsel zenginlik katmasının yanı sıra izleyiciye hikâyenin içindeki duygusal bir sahneye hazırlama amacıyla da kullanılır.

Sake (Japonların pirinç ve tahıl tozundan yapılan ulusal içkisi) içerken ve son nefeslerini verirken bile bu ağacın görüntüsünü hayal eden bu ağacın yakınında bir yerde yapılan savaş sonucu ölüme yaklaşmışken bile bu ağacı düşünen kahramanlarla sık sık karşılaşırız Japon filmlerinde… Romantik sahnelerde de sakura ağacı bulunur.

Bunlar en iyi girişte anlattığım başrolde Tom Cruise’in yer aldığı ‘’Son Samuray’’ filminde yer alır… Bu filmde Samuray Katsumoto ölürken etrafında uçuşan sakura çiçekleri işte o ölüme değerdir…

Bu ağacın çiçeklerinin dökülme sahneleri genellikle her güzel şeyin bir gün mutlaka sona erebileceği mesajını ve yaşanılan kayıpların yaşattığı acıyı bazen de anılarımızdaki kaybettiklerimizi simgeleyen bilinçaltı bir mesaj vermeyi hedefler.

Ancak Sakura ağacının çiçek dökmesi her ne kadar bir şeylerin sonunu simgelese de yeniden açılacağı anı görme umudu da her sonun bir başlangıcı olduğunu müjdeleyen bir konumdadır. Yani hüzün hissinin yanında umut hissini de bizlere verir...

Sakura çiçekleri bana Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel’i anımsatır. Hegel’e göre, biricik canlı felsefe; çelişmelerin, daha doğrusu karşıtların felsefesiydi. Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de çiçeğin ortadan kalkması gerekliymiş. Demek ki üremenin gerçeği hem çiçek, hem de meyve olmakmış. Hegel’e göre ölüm; hem ortadan kaldırmaymış, hem de yeniden doğuşu sağlayan bir koşulmuş…

Her ne kadar parklarımızda bahçelerimizde sakura yoksa da hala ağaçlar çiçeklerini dökmedi…  Bugün hafta sonu… Yarın da Pazar ve sokağa çıkma kısıtlaması var... Hava sıcak değilse de güneşli ve pırıl pırıl… Sabah ilk iş olarak kendinizi fırına, bakkala, markete gidiyorum diye dışarıya atın, parklara, bahçelere, kırlara gidin... Oralarda ağaçlara, çiçeklere, börtülere, böceklere selam verin… Halil Cibran ‘’ağaçlar yeryüzünün gök kubbeye yazdığı şiirlerdir’’ derdi… O şiirleri okuyun!

Kusursuz çiçek nadir bir şeydir... Tüm hayatını bundan bir tane bulmak için harcasan bile hayatın boşa gitmiş sayılmaz.

‘’Son samuray’’ filmi, bu Korona kısıtlaması bahanesiyle izlememişseniz izlemeye, daha önce izlemişseniz de bir daha izlemeye değer diye düşünüyorum…

Bu baharın ‘’umut’’lara vesile olması dileği ile…

Osman AYDOĞAN

Japon halk müziği eşliğinde sakura:
https://www.youtube.com/watch?v=IKTRnO7SV68


Sultan Abdülaziz'in Avrupa Günlüğü

02 Nisan 2021


Geçen haftaki yazılarımda Bavyera kralı II. Ludwig’in ve Avusturya Veliahttı Prens Rudolf’un halen muammada kalan ölümlerini anlatmış ve yazımın sonunda da sözü Tarih Baba’ya bırakarak ‘’sakın ola ki imparatorlara, krallara, saraylara gelin, veliaht, evlat, damat ve sevgili olmayasınız. Sonra başınıza bir iş gelir, ne iş geldiğini yüzlerce yıl geçse de kimsecikler bilmez, muamma kalır’’ diye bitirmiştim…

Ölümü muamma olan sadece Avrupa kralları ve veliahtları değildi. Ölümü şaibeli bol miktarda Osmanlı veliahtları ve padişahları da vardır…

Ölümü şüpheli olan Osmanlı padişahlarından birisi de Sultan Abdülaziz’dir.

Sultan Abdülaziz

Sultan Abdülaziz, Sultan II. Mahmut’un oğlu, Sultan Abdülmecid'in kardeşidir. Sultan Abdülmecid'in ölümü üzerine, Sultan Abdülaziz 31 yaşında iken, 25 Haziran 1861 tarihinde tahta geçer ve 1861 – 1876 yılları arasında 15 yıl padişah olarak görev yapar… Sultan Abdülaziz, 30 Mayıs 1876 tarihinde bir saray darbesi sonucu tahttan indirilir… Sultan Abdülaziz, gözaltında bulundurulduğu Feriye Sarayı'nda 4 Haziran 1876 tarihinde bilekleri kesilmiş olarak ölü bulunur. Resmî tarih intihar ettiğini yazar. Ancak Sultan Abdülaziz’in ölümü şüphelidir ve öldürüldüğüne dair iddialar da vardır.

Sultan Abdülaziz öldükten onun yerine II. Abdülhamit'in ağabeyi olan Sultan V. Murat tahta geçer. Ancak Sultan V. Murat 93 gün tahtta kaldıktan sonra akli dengesinin bozulduğu gerekçe gösterilerek 31 Ağustos 1876'da padişahlık makamından indirilir… Ondan sonra da II. Abdülhamit tahta geçer… Sultan II. Abdülhamid de 1876 – 1909 yılları arasında 33 yıl padişahlık tahtta kalır…

Ben bu yazımda Sultan Abdülaziz’in şaibeli ölümünü yazmayacağım. O konu tarihçilerin işi… Neyse ki ben tarihçi değilim…

Sultan Abdülaz’in Avrupa seyahati

Sultan Abdülaziz’i diğer Osmanlı padişahlarından ayıran bir özelliği var. O da Sultan Abdülaziz’in, 600 küsur yıl süren Osmanlı İmparatorluğunda Avrupa'ya giden ilk ve tek Osmanlı sultanı olmasıdır…


Seyahatin görünürdeki sebebi Fransa İmparatoru Üçüncü Napoleon’un Sultan Abdülaziz’i Milletlerarası Paris Sergisine davet etmesidir. Ancak Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki topraklarında meydana gelen milliyetçi ve ayrılıkçı hareketler, Girit’teki karışıklıklar ve bunların Avrupalı devletler tarafından desteklenmesi, Rusya ile son dönemdeki ilişkiler seyahatin asıl sebebi olur…

Sultan Abülaziz aslında bu resmi geziye katılmakta kararsızdır. Zamanın sadrazamı ve hariciye nazırı olan Âli ve Fuat paşalar, Padişahı bu geziye katılmayı ikna ederler…

Seyahat esnasında Sultan’a duyulan ilgi, seyahat süresini ve ülke sayısını artırır… Böylece Paris'te başlayan bu gezi gelen davetler üzerine Almanya, Belçika, Avusturya ve İngiltere'ye kadar devam eder… 

Sultan Abdülaziz’e, bu Avrupa seyahati boyunca 56 kişilik bir ekip eşlik eder… Bu 56 kişi arasında Sultan’ın veliaht yeğeni Şehzade Murat Efendi ve ileride Osmanlı tahtına geçerek olan Sultan Abdülaziz’in yeğeni Şehzade Abdülhamid Efendi de vardır. Ayrıca İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Ömer Faiz Efendi de bu ekipte yer alır… Sadrazam Ali Paşa geziye çıkmadan önce İstanbul Şehremini Ömer Faiz efendiye gezi esnasında günlük tutması talimatını verir…

Sultan Abdülaziz’in 1867 yılındaki bu gezisi 47 gün sürer.

Sultan Abdülaziz’in bu Avrupa gezisini anlatan Cemal Kutay’ın güzel bir kitabı var: ‘’47 Gün. Sultan Abdülaziz'in Avrupa Günlüğü’’ (ABM Yayınevi / Tarih Dizisi, 2012)  Gezi boyunca İstanbul Şehremini Ömer Faiz Efendi Sultan Abdülaziz'in yanında bulunur ve günlükleri tutar. İşte bu kitap da bu günlüklerden oluşur…

Sultan Abdülaziz’in bu gezisi hakkında yazılan eser sadece bu kitap değildir. Padişahın dönüşü şerefine Osmanlıda hiçbir tarihi değeri olmayan bolca edebi metinler, kaside ve şarkılar da yazılır… Sadece Ömer Faiz Efendi'nin bu notları tarihe ışık tutar...

Ayrıca bu kitapta Yeni Osmanlıların öncüleri Namık Kemal, Mustafa Fazıl Paşa, Ziya Paşa, Agâh Efendi ve Suavi beylerin imparatorlukla olan ilişkileri de anlatılır.

Bugünkü yazımda işte bu kitapta yer alan günlüklerden alıntılar yapacağım…

47 Gün. Sultan Abdülaziz'in Avrupa Günlüğü

Şimdi gelelim kitapta ilgimi çeken günlüklere...

Paris

Ekip Paris’e vardıklarında Ömer Faiz Efendi de protokol gereği Paris Belediye Başkanı ile görüşür. Paris'te o esnada büyük bir imar vardır… Paris Belediye Başkanı Paris için yaptıklarını ve bu imar için harcadıkları parayı anlatır... Sonunda Paris Belediye Başkanı Ömer Faiz Efendi’ye sorar:  “İstanbul belediyesinin bütçesi ne kadardır?” Osmanlıda henüz bütçe kavramı olmadığı için Ömer Faiz Efendi tahmini bir rakam söyler…  Paris Belediye Başkanı ‘’Bu parayla hiçbir şey yapılmaz ki!” deyince Ömer Faiz Efendi de cevap verir: “Zaten biz de hiçbir şey yapmıyoruz ki!”


Hoş, zaten o günden beridir de bir şey yapılmamıştır…

Viyana

Ekip Viyana’ya geldiklerinde Ömer Faiz Efendi günlüğüne şunları yazar:


‘’Viyana Avrupa'nın sanat hayatında ne büyük merkez olduğunu o gece Ander Wiev Tiyatrosu'nda anladık. Çıktığımız zaman adeta bir rüya âlemi içindeydik. Yanımdaki Halimi Efendi biraderime: ‘Azizim, bizler bin bir gece masallarını kitaplarda okuruz, bunlar kitaptan almışlar, sahneye koymuşlar. Bizimkisi hayal, onlarınki hayat…’

…Sokaklarda halk bize tecessüsten çok sevgiyle bakıyordu. Halil Paşa, Almancasıyla laf yetiştiriyordu. Bir genç hanım niçin çoğumuzun sakallı olduğunu sordu. Cevap olarak meşhur laftır 'sözümüzün dinlenmesi için' dedim. O zaman masmavi, güzel gözlerini hayretle açarak, hanım kız ikinci bir sual sordu: ‘Peki hepiniz sakallı olduğuna göre kim kimin sözünü dinleyecek!’ ‘’

Doğru ya, herkes sakallı olunca kim kimin sözünü dinleyecekti ki?

Londra

Sultan Abdülaziz’in bu Avrupa gezisinin en ilginç olayları bana göre Londra’da geçer…


Ekip İngiltere’ye vardıklarında İngiltere’de tahtta Kraliçe Viktorya vardır. Ekipte yer alan Veliaht Şehzade Murat Efendi, Fransızca bilişi, yakışıklılığı ve dans edişiyle İngiliz sarayında pek beğenilir. Düşünsenize ''dans eden bir Osmanlı şehzadesi''!

Kitapta Veliaht Şehzade Murat Efendi’nin İngiltere macerası şöyle yer alır:

“Fakat, Veliaht Murad Efendi asıl büyük alakayı İngiltere’de görmüştü. O kadar ki, o tarihte yaşlı ve Balmoral Şatosu’ndan çıkmayan Kraliçe Viktorya, Vindsor Şatosu’nda Al-i Osman Padişahını ve maiyetindekileri kabul ettiği zaman, Veliaht Murad Efendi derhal dikkatini çekmişti. Paris’teki on bir gün, Osmanlı şehzadesine özel güveni kazandırmıştı. Muhteşem salonların asıl sahibi hüviyetinde idi. Konuştuğu Fransızcanın mükemmeliyeti, aksanının kusursuz oluşu, her mevzu üzerinde isabetli fikirleri, umumi bilgisinin genişliği, bilhassa bir Osmanlı şehzadesinde tahmin edilenin çok üstünde oluşu ile dikkati çekiyordu. Bilhassa, zarif ve maharetli dansları ile bu alaka hayranlık halini almıştı.

Londra’ya gelişlerinin dördüncü günü, sefirimiz Müzürüs Paşa, Fuat Paşa’nın kulağına, şişman bedeninden beklenmeyen heyecanlı çocuk sesiyle fısıldamıştı: ‘Aman Paşa Hazretleri... Çok mühim bir haberim var. Lord Stanley fikrimi almak istedi. Ne cevap vereceğimi şaşırdım. Kraliçe Hazretleri Veliaht Murad Efendi Hazretlerini o kadar beğenmişler ki, eğer Osmanlı Sarayı ister ve muvafakat ederse, torunları arasından intihab (seçilip) ve tercih edilecek bir Prensesi Veliaht Hazretlerine zevce olarak vermeyi arzu etmektedirler...’

Tecrübeli ve sakin Fuat Paşa, hayretle yerinden fırlamıştı: Bir anda, iki ayrı ve tezatlı netice gözlerinin önünde belirdi, hasta kalbi sıkışır gibi oldu: Birincisi, Padişahın bu haber karşısındaki tepkisi idi. Maazallah bir de asabileşirse ne olurdu?’’

Sultan Abdülaziz’e iletilen bu talep, Sultan tarafından nezaket sınırları dâhilinde geri çevrilir... Cemal Kutay öyküyü İngiliz sarayının da buna razı olmadığı ile bağlar: “Sonradan anlaşılmıştı ki, kraliçenin arzusu, İngiliz sarayında ve hükümetinde bazı karşı koymalar görmüştü. Fakat Kraliçenin ve Prens dö Gal’m’in kararı kâfi idi. Osmanlı Padişahı ‘evet’ dese idi, çeşitli neticeleri olabilecek bu birleşme, tarihte belki dikkat değer sahifeler açacaktı...”

Düşünsenize, bu izdivaç gerçekleşseydi tarih acaba nasıl şekillenirdi? Gerçi Tarih Baba’ya asla ‘’eğer’’ diye sual edilmezdi ya…

Neyse gelelim biz kitabımıza...

Kitabın önsözü

Kitabın önsözünde Cemal Kutay, Osmanlı’nın o zamanki sosyal hayatının fotoğrafını yansıtır:


“Matbaayı iki yüz yetmiş yıl sonra benimsemiştik. Buharı devlet kabul etmiş, halk ürkmüştü. Üzerine bastığımız medeniyet anlayışı devrini tamamlamıştı. Sultan İkinci Mahmut’un 1830 yılında, Moskofların nasıl güçlenerek Osmanlı devletini gerilettiğini anlamak için Rusya’ya gönderdiği eniştesi Damad Amiral Halil Paşa şöyle diyordu: ‘Şevketmeap... Bizde şehirlerde kadın kafes arkasındadır, erkek meydandadır. Köylerde ise kadın tarladadır, erkek kahvelerdedir. Yani bizim nüfusumuz milli hayatta daima yarımdır, tam değildir. Avrupa’da ise kadın da, erkek de, umumi yaşama içinde kıymettirler ve her ikisi birleşerek milleti teşkil ediyorlar. Bizler önce bu ayrı iki yarımdan bir tam çıkarmaya mecburuz.’ Sultan Aziz, 1867 Paris Milletlerarası Sergisi’nin şeref misafiri olarak, Osmanlı padişahları içinde ilk tacidar hüviyeti ile Batı’yı ziyaret ederken, ülkesindeki manzara, Amiral Halil Paşa’nın 1867’den 37 yıl önce çizdiğinin aynı idi.”

Cemal Kutay niye hayıflanıyor ki? Sultan Aziz'in, Osmanlı padişahları içinde ilk tacidar hüviyeti ile 1867 yılında Batı’yı ziyaretinden 154 yıl sonra da ülkedeki kadın manzarası ne yazık ki o günlerle hemen hemen aynıdır...  

Müslümanlığı da Hristiyanlardan alalım!

Kitabın 113. sayfasında da ilginç bir konuşma geçer:

Gezi sona ermiştir…


Dönüşte Sadrazam ve paşaların da yer aldığı bir toplantıda ‘’Avrupa seferi’’ ve “Batı’nın nesini alalım...” konusu tartışılırken Ömer Faiz Efendi söze girer: ‘’Paşa hazretleri bu memleketlerden her şeyi alalım, hatta Müslümanlığı bile alalım.’’

Sadrazam dâhil herkesi şaşırtan sözlerine Ömer Faiz Efendi şöyle açıklık getirir:

‘’Evet Paşa hazretleri, evet efendimiz. Müslümanlığı da bu memleketlerden alalım, çünkü onlar ilim, irfan, medeniyet, çalışkanlık, adalet, müsavat ve liyakatleri ile Müslümanlığın asıl emirlerini Hıristiyan oldukları halde tatbik ediyorlar, yani bilmeden hidayete mazhar olmuşlar... Cehaleti bırakıp ilmi, iptidailiği bırakıp medeniyeti, tembelliği bırakıp çalışkanlığı, el emeği biçareliğini bırakıp makineyi, şehirlerde ve köylerde pisliği bırakıp temizliği, üfürüğü bırakıp ilacı, deveyi bırakıp treni, yelkeni bırakıp uskurlu gemiyi alır, kadın erkeğimizle birlikte hem dinin hem devletimizin bekasını ve izzü şan ile devamını temin ederiz.”

Hasta adam neden hasta?

Kitabı okudukça, Osmanlı’nın neden “hasta adam” haline geldiğini anlamamız ve nereye doğru gittiğimizi görmemiz daha da kolaylaşıyor...


Bu geziden sonra Bahriye Mektebi, Darü'lfünun-u Osmani, Darüşşafaka ve Kız Rüştiyesi açılır… Yeni Kara Ordusu kurulur… Ama esas sorun olan ilim, irfan, medeniyet, çalışkanlık, adalet, müsavat (eşitlik) ve liyakat gözden kaçırılır… Ve bunlar olmayınca da Osmanlı batmaktan kurtulamaz…

Ne yazık ki Sultan Abdülaziz'in, Osmanlı padişahları içinde ilk tacidar hüviyeti ile 1867 yılında Batı’yı ziyaretinden 154 yıl sonra da ülkede olmayanlar yine aynıdır: İlim, irfan, medeniyet, çalışkanlık, adalet, müsavat ve liyakat...

Hep söylüyorum ya… Ah tarih ahhh... Sen ne çok şeyler söylersin de… Anlayan kim?

Osman AYDOĞAN


Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır (2)


01 Nisan 2021

Tarihi anlamaz isek günümüzü de anlamayız... Bu konuda sürekli örnekler veririm… Bu başlıkla yazdığım dünkü yazımın girişinde tarihten ders almak ile ilgili veciz sözlere yer vermiştim.  Bazı ilavelerle tekrar etmek istiyorum: ‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’… ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’… ‘’Tarih sadece geçmişte ne olduğunu değil, aynı zamanda gelecekte de ne olacağını anlatır’’… “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” (İbn-i Haldun)… ‘’Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’’ (Mehmet Akif)… "Kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkûmdur." (Cicero) Daha çok var ama yine ben burada bırakayım… Nasıl olsa hemen hemen her yazımda buna benzer sözler söylüyorum… Neredeyse ezberlediniz…

Aynı başlıkla yazdığım dünkü yazımda; Mustafa Kemal Atatürk’ün, olayları tarihsel gelişimi içerisinde görebilecek ve değerlendirebilecek bir tarih kültürüne dönüşen tarih bilgisi ve tarih bilinci nedeniyle “bir kehanete lüzum kalmaksızın” geleceğin gelişmelerini kestirebildiğini ve II. Dünya Harbi’nin nasıl başlayacağını ve nasıl sonuçlanacağını çevresine anlattığını kaynaklarıyla vermiştim.

Bugünkü yazımda da Mustafa Kemal Atatürk’ün henüz harp başlamadan I. Dünya Harbi hakkındaki öngörülerini anlatacağım.

Mustafa Kemal Atatürk’ün I. Dünya Harbi’ne dair hepsi birer birer gerçekleşen öngörüleri

İki ayda bir yayınlanan tarih ve kültür dergisi olan ‘’Tarih Çevresi’’ dergisinin Eylül – Ekim 2020 tarihli ‘’Atatürk Tarihi Dosyası’’ başlıklı sayısında değerli bilim insanı, Atatürk araştırmacısı ve çok değerli ‘’Savaşta ve Barışta Kemal Atatürk’’ (Doğan Kitap, 2019) kitabının yazarı Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in ‘’Atatürk’ün Geleceği Seziş ve Öngörü Gücü (1914 Yılı)’’ başlıklı bir makalesi yayınlandı. (s. 37 -38) Yazar bu makalesinde Mustafa Kemal’in daha 33 yaşında bir yarbay iken 1. Dünya Harbi’ne dair hepsi birer birer gerçekleşen öngörüleri kaynaklara atıflar yapılarak anlatır…

Bu makalenin bağlantısını, makalenin tamamını okumak isteyen meraklıları için yazımın sonunda veriyorum. Ancak ben buraya makalede kaynaklar gösterilerek verilen Osmanlı İmparatorluğunun 1. Dünya Harbine nasıl girdiğini Osmanlı Genelkurmay Karargâhı penceresinden aktaran kısmını alıntılamak istiyorum…

Makalenin ilgili bölümü:

Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya harbine nasıl girdi?

Acaba bu sırada İstanbul’da Harbiye Nezareti’nde neler oluyordu diye bir soru aklınıza gelmiştir diye düşünüyorum. Şimdi o sorunun yanıtını kısa olarak veriyorum.

İstanbul’da Harbiye Nezareti’nde Türk kurmaylarınca yapılan bazı çalışmaları ve bu yüzden başlarına geleni ise sonradan Cumhuriyet Türkiyesi’nde Genelkurmay 2’inci Başkanlığı görevinde bulunan Orgeneral Asım Gündüz hatıralarında şöyle anlatmıştır:

“Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman yine Harbiye Nezareti Erkânı Harbiyesinde görevliydim. Goben ve Breslav gemilerinin Çanakkale Boğazı’ndan girişinden sonra, Almanlar bizi de savaşa sokmak için zorlamaya başlamışlardı. Enver Paşa, Ali İhsan (Sabis) Bey ile beni çağırarak savaşa girip girmememiz konusunu her yönüyle inceleyen bir rapor hazırlamamızı istedi. Kazım Karabekir de bizimle beraber harekât şubesindeydi. Ali İhsan, Kazım Karabekir ve ben baş başa vererek Osmanlı İmparatorluğunun jeopolitik ve jeostratejik durumunu etüt ettik. Bu çalışmalarımız, Balkanlarda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile bağlantı kurulmadan ve Bulgarların davranışları öğrenilmeden bir karara varılamayacağını ortaya koyuyordu. Bu durumu Enver Paşa’ya anlatmıştık. Ayrıca geniş yurt parçasında, birbirine uzak mesafelerde açılacak cepheler karşısında savunma yapılabileceğini, hatta silahlı tarafsızlık politikasının çok daha hayırlı olacağını belirten bir rapor hazırlamış ve Harbiye Nazırı’na vermiştik. Bu rapordan sonra karargâhta görevli Almanlar üçümüzün de karargâhtan uzaklaştırılmamız için büyük çaba göstermeye başlamışlardı. Enver Paşa, Almanların bu istekleri üzerine Ali İhsan Bey, Kazım Karabekir ve beni ayrı ayrı cephelere göndermekte tereddüt etmemişti.”

“Hâlbuki bahis konusu raporu verene kadar görevli Almanlar, Ali İhsan Bey’le beni kendilerine çok yakın hissediyorlardı. Zira ikimiz de uzun süre Almanya’da kalmış ve kendileriyle çalışmıştık. Ancak bizler de her şeyden önce Devletimizin ve Milletimizin çıkarlarını düşünmek zorundaydık. Diyebilirim ki, Türk Erkânı Harbiyesi’nde, Enver Paşa’dan başka hiç kimse, Almanların birinci dünya savaşındaki başarılarının devamlı olacağına inanmış değildi. Hatta Enver Paşa’nın sınıf arkadaşı ve sınıf birincisi Hafız Hakkı Paşa bile bizlerle beraber ‘silahlı tarafsızlık’ görüşünü savunmaktaydı.”

“Türk Erkânı Harbiyesi’ndeki bütün isteksizliklere rağmen, sonradan Yavuz ve Midilli adını alan Goben ve Breslav zırhlılarının Karadeniz’e çıkarak Rus gemileri ve limanlarına saldırmalarıyla savaşa katılmış oluyorduk.”

Orgeneral Asım Gündüz -o günlerde kurmay yarbay rütbesindedir- anlatımına şöyle devam etmiştir:

“Almanlar doğuda Rusları sıkıştırınca, biz de Kafkaslardan Türk yurduna atılarak, Rus cephelerini çökertme umuduna kapılmıştık. İngilizler ise, Rus dostlarına yardım için, Mısır’da topladıkları kuvvetleri Çanakkale’ye çıkarmışlardı. Bu sırada, Fethi (Okyar) Bey’le beraber Sofya’da ataşemiliter olan Mustafa Kemal, Çanakkale’de Liman von Sanders’in kumanda ettiği ordunun 19’uncu tümenine tayin edilmişti. Sınıf arkadaşım Mustafa Kemal Çanakkale’ye geçerken, Harbiye Nezareti’nde beni ve Ali İhsan (Sabis) Bey’i ziyaret etmişti. Onun, o gün söylediklerini aynen hatırlıyorum. Mustafa Kemal: “Yahu’’ diyordu… ‘’Ne yapıyoruz? Allah aşkına bu memleketi hiç düşünmüyor musunuz? Bu adamı hiç ikaz etmediniz mi? Bu şekilde savaşa katılmanın fayda sağlamayacağını anlatmadınız mı?”

“Mustafa Kemal’in ‘bu adam’ dediği Enver Paşa idi. Nitekim Enver Paşa’dan hemen randevu almış ve görüşmüştü. Ancak, Enver Paşa’nın yanından çok sinirli ve yanakları al al olmuş bir şekilde çıkmıştı. Enver Paşa’dan anlayışsızlık gördüğü belli idi. Tekrar yanımıza geldiği zaman: “Ben vazifemi yaptım. Vicdanen müsterihim. Ama bu adam laf anlar soyundan değil. Bir Napolyon olmak hevesinde, demişti.”

“Mustafa Kemal tekrar bize dönmüş ve kâğıt istemişti. Sonra masaya oturmuş ve savaşa katılmanın doğuracağı kötü sonuçları uzun uzun yazmış ve Harbiye Nezareti’ne vermişti.”

Bahsettiğim konu makalede böyle anlatılır…

Yarbay Mustafa Kemal’in, I. Dünya Harbi başlamadan önce ve başladıktan hemen sonra bu harbe Osmanlı İmparatorluğunun girmemesi konusundaki ikazları:

Yazar, makalenin başında 1914 yılında Atatürk’ün genç bir yarbay iken (Sofya’da askeri ataşedir) henüz 1. Dünya Savaşı başlamadan önce hükumete yakın arkadaşlarına yaklaşan dünya harbine girmememiz gerektiğini hükûmete iletmesini istediği mektuplarına yer verir.

Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı Kurmay Yarbay Ali Fuat (Cebesoy)’a yazdığı bu mektuplarından birisi şu şekildedir:

“İngiliz-Alman rekabeti ve yeniden büyüyen Sırbistan’ın Avusturya ve Macaristan’ın güneyindeki Slavlar üzerinde iddiası yüzünden, pek yakında dünya harbinin patlayacağına inanılabilinir. Hiçbir hazırlığımız olmadan acele bu harbe de sürüklenecek olursak, Anadolu’muz, Boğazlarımız ve 500 yıllık Türk İstanbul’umuz muhakkak tehlikeye girer. Bu sefer bir kelime ile Türklüğümüz mahvolur. Bundan sonra hiç olmazsa kendimizi hülyalara kaptırmamalıyız. Zira telafisi mümkün olamayacak bir felaketle karşılaşırız. Gelecekte hiçbir hissiyata aldanmadan, kesin kararımız, Türk çoğunluğunun çizdiği hudut hem dış siyasetimizin hem de savunmamızın temel taşı olmalıdır.”

Savaş başladıktan sonra da Mustafa Kemal, yakın arkadaşı Doktor Tevfik Rüştü Aras’a şu mektubu yazar:

‘’Bu savaş çok uzun sürecektir; ona girmekte geç kalınmaz; bundan korkup acele etmeyelim.  Ne yap yap partinin genel merkezindeki dostlarınıza, özellikle bacanağınız Doktor Nazım Bey’e bütün gayretinle anlatmaya çalış. Başlayan bu dünya savaşına biz asla karışmayalım. Senin de bu fikirde olduğuna şüphem yoktur. Elçi Fethi (Okyar) Bey de bu fikirdedir. Bu dünya savaşına memleketimizin karışmaması için elinden geleni yapmaklığını isterim.”

Yazar makalesinin sonunu da şöyle bitirir:

Son olarak bir konuya işaret etmek istiyorum. Biliyorsunuz Atatürk çok iyi bir kitap okuyucusuydu. İncelediği 4289 kitap arasında Leone Caetani’nin İslam Tarihi ciltleri de vardı. Atatürk o eseri okurken bir cümlenin altını kırmızı kalemle çizmişti ve o cümlenin yanına da çok mühim olduğunu belirtmek için ikişer çarpı işareti koymuştu. O cümle şöyleydi:

“Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır.”

Altını kırmızı kalemle çizdiği ve yanına da ikişer çarpı işareti koyduğu o cümle “ihtiyat” ve “tedbir” hakkında idi… Bugünkü dille söylersek “ihtiyat = ileriyi düşünme, ileriyi düşünerek davranma” ve “tedbir = bir işin sonunu düşünerek başarısını sağlama çaresine başvurma” anlamındadır. O cümleyi huzurunuzda bir daha tekrarlıyorum:

“Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır.”

Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in bahsi geçen makalesinden yaptığım alıntı bu kadar…

1914'teki Birinci Dünya Harbi’nin bütün koşulları ve bütün aktörleri hem trajedi hem de komedi olarak yineleniyor...

Yazılarımı takip edenler bilirler. Tarih ile ilgili yazılarımda hep ‘’günümüz koşullarının 1914 öncesi koşullarını çağrıştırıyor’’ diye yazarım.

‘’Bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir’’ diyerek Georg Wilhelm Friedrich Hegel de tarihin tekerrür ettiğini ifade ederdi. Karl Marx da tarihin tekerrür ettiğini Hegel'e cevap verircesine şöyle derdi: ‘’Evet bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…’’

Etrafınıza büyük resmi görmek için dikkatle bakın... 1914'teki Birinci Dünya Harbi’nin bütün koşulları ve bütün aktörleri hem trajedi hem de komedi olarak yineleniyor... Bölgemizde Rus Çarlığı yerine Rusya vardır. İngiltere yerine ABD vardır. Almanya ve Fransa yerine AB olarak yine aynı Almanya ve Fransa vardır… Araplar yine aynı Araplardır. Osmanlı İmparatorluğu yerine Türkiye Cumhuriyeti ve İttihat ve Terakki Partisi yerine de Adalet ve Kalkınma Partisi vardır. Yine Kafkasya, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz kaynamaktadır... Osmanlı yerine Türkiye Cumhuriyeti yine buralarda cephe açmaktadır. Osmanlının, Rusya ve İngiltere ile kavgalı olduğu gibi Osmanlının yerine Türkiye Cumhuriyeti yine Rusya ve İngiltere yerine ABD ile kavgalıdır... Osmanlının o zaman müttefik olduğu Almanya ise bu sefer hem de AB olarak Türkiye Cumhuriyeti ile kavgalıdır...

Tek fark; İttihat ve Terakki Partisi politikalarıyla koca imparatorluğu batırırken amacı tükenmiş bu imparatorluğu kurtarmak idi... Adalet ve Kalkınma Partisi ise bin bir güçlükle kurulan genç bir Cumhuriyeti reklam arası görüp, kurucularını ayyaş diye aşağılayıp, dindar ve kindar politikalarıyla batırma istikametinde ilerler... 

Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in alıntıladığım makalesinde, sonradan Cumhuriyet Türkiyesi’nde Genelkurmay 2’inci Başkanlığı görevinde bulunan Orgeneral Asım Gündüz hatıralarında ‘’Kendisi, Ali İhsan Bey ve Kazım Karabekir tarafından Osmanlının I. Dünya Harbi’ne Almanlar yanında harbe girmemesi konusunda Genelkurmay’a rapor sununca Almanlar tarafından üçünün de Genelkurmay Karargâhından uzaklaştırılıp ayrı ayrı cephelere gönderildikleri’’nden bahsetmişti…

Değişen ne ki… Hem de daha vahşi… O gün Almanlar, Osmanlının kendi yanlarında harbe girmesini istemeyen yurtsever subayları Osmanlıdaki adamı Enver Paşa vasıtasıyla Genelkurmay Karargâhından uzaklaştırıyordu... Bugün de ABD, aynı yurtsever subayları, kucağına oturttuğu FETÖ ve onun ülkede ne istediyse veren yoldaşları ve ABD'nin eşbaşkanları vasıtasıyla ordudan uzaklaştırıyor… ABD, değişik nedenlerle Karadeniz’e çıkmak isterken, bu isteğe karşı çıkan Silahlı Kuvvetlerdeki, özellikle Deniz Kuvvetlerindeki subay ve amiraller uyduruk Balyoz, Ergenekon, Amirallere Suikast, Fuhuş ve Casusluk davaları ile ordudan uzaklaştırılıyor… Hem de bu sözde davalar sürerken ''ben bu davanın savcısıyım'' diyenler, bu sözde davaya siyasi destek verenler kimlerdi değil mi? Kimler, kimlerle berabermiş değil mi? Değişen bir şey yok değil mi? Bir vakitler FETÖ övgüleriyle ve FETÖ'nin kasetlerini ve vaazlerini dinleyerek FETÖ'den feyz aldığı itirafı ile gündeme gelen Meclis Başkanı’nın Möntrö Antlaşmasından Cumhurbaşkanı kararnamesiyle çıkılabileceğini açıklaması sıradan bir açıklama değildir... 

Osmanlı nasıl battı? Tekerrür eden bir tarih!...

Mevcut AKP iktidarı tarafından iktidara geldiklerinden beridir laikliğe ve ulusal egemenliğe karşı yapılan darbelerin rutin bir politikaya dönüştüğü malumdur. Bu rutin politika çerçevesinde sadece son yıllarda değil, son aylarda değil, son günlerde yaşananlara bir bakın da Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline nasıl bir dinamitler serisinin yerleştirildiğini bir görün:

Okullarda okunan ulusal and kaldırılıyor. Türkiye, TBMM tarafından onaylanmış kadınlara ve çocuklara yönelik şiddeti önlemeye yönelik “İstanbul Sözleşmesi”nden, TBMM’nin onayı alınmadan, “cumhurbaşkanı” kararıyla çekiliyor… Bu çekilme örnek gösterilerek, İstanbul ve Çanakkale boğazlarının egemenliğini Türkiye’ye devreden Montrö Antlaşması’ndan, Türkiye’nin, “cumhurbaşkanı” kararıyla çekilebileceği TBMM Başkanı tarafından açıklanıyor… Karanlık odaklarca durmadan hilafet çağrıları yapılıyor… Ayasofya’nın imamı ha bire siyasete müdahale ederek anayasadan laiklik ilkesinin kaldırılması gerektiğini açıklıyor… Diyanet İşleri Başkanı ha bire günlük yaşama müdahale eden açıklamalarda bulunuyor… Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir amiralin tekke ve tarikat üyesi olduğuna dair görüntüleri ortaya çıkıyor… Harp okullarına ve astsubay meslek yüksek okullarına girebilmek için var olan “irticacı faaliyet içinde olmamak” koşulu kaldırılıyor… Ne olduğu ve maliyetinin haddi hududu belirsiz “Kanal İstanbul” adlı bir rant projesi devreye sokuluyor… Arkasında ABD ve İngiltere olan Katar ile ne olduğu, ne içerdiği belli olmayan “suların yönetimine” dair bir antlaşma imzalanıyor… Değişimi kanuni esaslara bağlanmış Merkez Bankası başkanları askerlerin nöbet değişimi gibi ha bire değiştiriliyor… İktidar ortağı bir parti lideri Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını talep ediyor…

Bu bölümün başlığı da sehven değildir!...

Demek istediğim o ki bölgemizde I. Dünya Harbi öncesine göre değişen hiçbir şey yoktur. Enver Paşa bile... Leone Caetani’nin yargısı boşu boşuna bu gök kubbede çın çın çınlamıyor: 

“Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır.”

Osman AYDOĞAN

Prof. Dr. Hikmet Özdemir, ’’Atatürk’ün Geleceği Seziş ve Öngörü Gücü (1914 Yılı)’’, Tarih Çevresi,  Atatürk Tarihi Dosyası, Eylül – Ekim 2020, s. 37 – 38:
https://www.tarihcevresi.net/eylul-ekim/

Bu makale aynı zamanda AVİM (Avrasya İncelemeleri Merkezi)'de de yayınlanır. Burada makale yazı karakteri itibarıyla daha okunaklıdır:
https://avim.org.tr/Blog/ATATURK-UN-GELECEGI-SEZIS-VE-ONGORU-GUCU-1914-YILI




Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır (1)


31 Mart 2021

‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ derler. ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ derler… ''Tarihi kök bilgiler, tarihi figürler ve tarihi motifler, güçlü bir ağacın kökleri gibi bir toplumu ayakta tutan ve besleyen unsurlardır'' derler... Derler de derler... Daha çok şey derler de ben şimdilik bu kadarı ile yetineyim... Nasıl olsa hemen hemen her yazımda buna benzer sözler söylüyorum…

Her birimizin zihinlerimize kazımamız gereken bir atasözü var: “Göz odur ki, dağın arkasını göre, akıl odur ki, başa geleceği bile.”  Ancak bu söz eğer liderseniz ve ülke yönetiyorsanız bu söz sıradan bir söz değil bir vasıftır, sizde olması gereken bir özelliktir.  Lider; gözü, dağın arkasını gören, aklı, başa geleceği bilen ve önlemini de alan kişi demektir. Ancak bu özellik de durduk yerde olmuyor… Derinliğine bir tarih bilgisi ve gerçek bir tarih bilinci olmadan bu özelliğe sahip olunmuyor..

Bu özelliği Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında anlatmak istiyorum…

1896 yılında İtalya Dışişleri Bakanı Don Onorato Caetani'ın oğlu, Antikçağ edebiyatı ve İslam tarihi uzmanı ünlü bir bilim adamı olan Leone Caetani’nin dokuz ciltlik ‘’İslam Tarihi’’ (Tanin Matbaası, İstanbul, 1924) adlı güzel bir eseri var. Mustafa Kemal Atatürk, Leone Caetani’nin bu dokuz ciltlik ‘’İslâm Tarihi’’ adlı eserini okurken, eserin 5. Cilt, 68. sayfasındaki “Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır” sözünün altını mavi kalemle çizer ve yanına çok mühim olduğunu belirtmek için iki defa çarpı işareti koyar. (Gürbüz D. Tüfekçi, Atatürk’ün Düşünce Yapısı, Turhan Kitabevi, Ankara, 1986, s. 47)

Bilindiği gibi Tarih kültürü, Atatürk’ün toplumsal olayları değerlendirmesinde ve dünya görüşünde önemli bir yer tuttuğu gibi Türk tarihini gerçek boyutları ve içeriği ile ortaya çıkarmayı amaç edinen tarih çalışmalarına da yol açmıştır. Onun tarih bilgisi, olayları tarihsel gelişimi içerisinde görecek ve değerlendirebilecek bir tarih kültürüne dönüşmüştür. (Şerafettin Turan, Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 2016, s. 25)

Prof. Sadi Irmak, Atatürk’ün geçmişi (tarihi) iyi bildiği için, “bir kehanete lüzum kalmaksızın” geleceğin gelişmelerini kestirebildiğini söyler ve onun bu yeteneğini “tarihin sesini almak” diye tanımlar. (Sadi Irmak, Atatürk Bir Çağ’ın Açılışı, İstanbul, İnkılâp Y., 1984, s. 16.)

Şimdi gelelim Atatürk’ün “bir kehanete lüzum kalmaksızın” geleceğin gelişmelerini kestirebilmesine. Tablet Kitabevi’nin yayınladığı güzel bir kitap var; ‘’Prof. Ali Canip Yöntem’in Yeni Türk Edebiyatı Üzerine Makaleleri'' (2005). Kitapta Ali Canip Yöntem'in bizzat şahit olduğu Mustafa Kemal Atatürk'ün gelişmeleri kestirebilmesi ile ilgili bir bölüm var (S. 816-817)

Bu bölüm kitapta özetle şöyle yer alır:

Atatürk, Hitler tarafından kendisine yollanan bir filmi yanındakilerle birlikte sofraya oturmadan önce izler. Bu, Hitler ve partisinin bir propaganda filmidir. Salon aydınlanınca Atatürk ve arkadaşları sofraya geçerler ve âdet olduğu üzere Atatürk arkadaşlarına “Nasıl buldunuz?” diye sorar.

Etrafındakilerin yanıtlarını dinledikten sonra Atatürk şunları söyler:

“Efendim, bu adam, filmde gördüğünüz gibi rol icabı bir hamle ile işe başladı. (...) Bugün Almanya’nın bütün askerî gücü onun elinde. Yarın harbe girişecektir. O ve onun mukallidi Mussolini harbe hazırlıkla meşguller. Evet, yakın bir gelecekte harbe dalacaklardır.”

“Dalacaklardır, çünkü asker değillerdir, harp ne demek bilmezler… Harp bir felakettir ve hele bu iki müttefik için mutlaka ölümdür. Talih Almanya’ya öyle bir toprak vermiştir ki, o, daima iki ateş arasında kalmaya mahkûmdur.”

“Körü körüne hesapsız, kitapsız bir nefis itimadı, tamamen otomatik bir ordu sistemi, ilk hamlede korkunç bir kuvvet tesiri yapacak, fakat bir kere bir tarafı sakatlandı mı, tarumar olacak, o çalışkan millet yere serilecektir. Ortada ne Hitler, ne teşkilatı kalacaktır. Mussolini’den hiç bahse hacet yoktur, o, efendisinin ortadan kalktığı gün yok olacaktır…”

Pusatlarını kuşanıp savaş baltalarını bellerine takanlar keşke bir nebze Tarih bilselerdi, bir nebze Tarih bilincine sahip olsalardı, keşke Atatürk’ü tanısalardı, o büyük devlet adamını anlayabilselerdi…

Tarihi bilmek, tarih bilincine sahibi olmak ve Atatürk’ü anlamak ne yazık ki her fâninin harcı değildir… Hele hele günümüzde Atatürk'ü, Atatürk'ün kurduğu ordunun askerî mekteplerinin tedrisatından kaldıranların hiç mi hiç değildir!

Osmanlı tarihini anlatan on iki ciltlik ‘’Tarih-i Cevdet’’ ve ‘’Tezakir-i Cevdet’’ adlı eserlerin sahibi, Mecelle'yi kaleme alan, Osmanlı’nın on dokuzuncu asırda yetiştirdiği en büyük devlet ve bilim adamı, tarihçi, hukukçu ve şair Ahmet Cevdet Paşa, tarih bilmeyen siyasetçilere şöyle derdi: ‘’Tarih bilmeyen siyasetçi, pusuladan anlamayan kaptana benzer, her ikisinde de karaya oturma tehlikesi, kaçınılmaz sonuçtur…’’

Ve; Leon Caetani, ‘’İslâm Tarihi’’ isimli eserinde bangır bangır bağırıyordu: “Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır.”

Zaten Suriye’de, Libya’da, Mısır’da, tüm bir Arap dünyasında, Doğu Akdeniz’de, Rusya’da, ABD’de, AB’de yaşadığınız hezimet sizin ne kadar derin bir tarih bilgisine sahip olduğunuzu gösteriyor. Siz; Atatürk’ü, Atatürk'ün kurduğu ordunun askerî mekteplerinin tedrisatından çıkarmaya, Atatürk’ün kurduğu orduya zabıt alırken irtica tehlikesini görmezden gelmeye devam edin.

Zaten tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyanlardan başka ne beklenirdi ki?

Osman AYDOĞAN

Dipnot: Bu yazıdaki Atatürk hakkındaki bilgiler için Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in Harp Akademileri 2008-2009 Eğitim ve Öğretim Yılı açılışı nedeniyle verdiği  “Atatürk’ün liderlik sırları”  isimli konferansından faydalanılmıştır.  


Mayerling Faciası

30 Mart 2021

‘’Mayerling Faciası’’, Avusturya - Macaristan imparatoru Franz Joseph ve İmparatoriçe Bavyeralı Elizabeth (Sisi)’nin tek oğulları ve İmparatorluk tahtının tek veliahttı olan Prens Rudolf ve sevgilisi 17 yaşındaki Barones Maria Vetsera`nın, 30 Ocak 1889 tarihinde, Viyana’nın yaklaşık 40 Km. kuzeybatısında bulunan Mayerling Köşkünde ölü olarak bulunmaları olayıdır.

Facianın sebebi olarak intihar, cinayet ve daha birçok sebep gösterilir. Ancak bugüne kadar, 2016 yılında ortaya çıkan ve doğruluğu şüpheli bir mektup hariç facianın neden ve nasıl olduğu hakkında kesin bir bilgi ve bulgu bulunamaz. Resmi açıklamada âşıkların birlikte intihar ettikleri duyurulur. Ancak olaydan sonra bütün deliller ve belgeler ortadan kaybolur. Bu nedenle de bu açıklamaya da şüpheyle yaklaşılır…

Mayerling Faciası diye bilinen bu olay basit bir olay değildir. Özellikle Avusturya’da bu konu üzerine yazılmış neredeyse onlarca eser kitap, yüzlerce makale ve araştırma vardır. Bunun nedeni sadece olayda ölen kişinin İmparatorluk veliahttı bir prens olması değildir. Bundan daha vahim olan Avusturya - Macaristan imparatoru Franz Joseph’in ailesinin hazin hikâyesidir.

Bu faciada isimleri geçen; Avusturya - Macaristan imparatoru Franz Joseph, Franz Joseph’in kardeşleri I. Maximilian ve Karl Ludwig, Franz Joseph’in yeğeni Franz Ferdinand, Franz Joseph’in karısı İmparatoriçe Bavyeralı Elizabeth (Sisi), Franz Joseph’in ve Sisi’nin oğulları Veliaht Prens Rudolf ve Rudolf’un sevgili Barones Maria Vetsera sıradan kişiler değildir. Bu facianın bir ucu da Türkiye’ye, İstanbul’a ve İzmir’e ve günümüze kadar ulaşır. Ve dram sadece bu intihar veya cinayetle sınırlı kalmaz. Bu faciada İmparator Franz Joseph hariç yukarıda adlarını verdiğim hiç kimse eceliyle ölmez...

Mayerling Faciası’nı yazımın sonunda ayrıntılarıyla anlatmak üzere önce bu faciada adı geçen, isimlerini verdiğim kişileri ve onların feci akıbetlerini anlatmak istiyorum.

Önce Mayerling Faciası’nda Avusturya tarafında adı geçen İmparatorluk ailesi. Bu aileden yazımın konusu olan Veliaht Prens Rudolf’u en son anlatacağım…

Franz Joseph

Franz Joseph (1830 - 1916), Avusturya-Macaristan İmparatoru II. Franz'ın küçük oğlu olan Arşidük Franz Karl'ın (1802-1878) büyük oğludur. 1848'de Fransa'da patlak veren devrim, Avusturya-Macaristan'ı da etkileyince, tahttan çekilen amcası I. Ferdinand'ın yerine 18 yaşında imparator ilan edilir. Avusturya-Macaristan'ın 1848-1916 yılları arasında en uzun hüküm süren imparatorudur. Franz Joseph, Genelkurmay Başkanı Kont Franz Conrad von Hötzendorf'un ısrarla Sırbistan veya İtalya'ya savaş açılmasını istemesine karşın barış politikasını 1908-1914 yılları arasında da sürdürmeyi başarır. Ancak Franz Joseph, 28 Haziran 1914'te yeğeni veliaht Prens Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie ile beraber Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesine üzerine çaresiz kalıp Dışişleri Bakanı Kont Leopold Berchtold'un da etkisiyle, Sırbistan'a ağır bir ültimatom verir. Bu olay da I. Dünya Savaşı'nın çıkmasına neden olur. Savaş sırasında ölen Franz Joseph'in yerine küçük yeğeni Arşidük Karl geçer.

I. Maximilian

Ferdinand Maximilian Joseph (I. Maximilian), (6 Temmuz 1832 – 19 Haziran 1867) Avusturya İmparatorluk ailesinden Franz Joseph’in kardeşidir. Fransa İmparatoru III. Napolyon'un ve bir grup Meksikalı monarşi yanlısının desteği ile 10 Nisan 1864'te Meksika İmparatoru ilan edilir. ABD başta olmak üzere pek çok devlet hükümdarlığını kabul etmez. Başlarında Benito Juárez olan Cumhuriyetçiler tarafından yakalanıp Santiago de Querétaro'da 1867 yılında kurşuna dizilerek öldürülür... Alman gazeteci, yazar ve tarihçi olan Sigrid Faltin’in ‘’La Paloma’’ şarkısını anlattığı belgeselde Meksika İmparatoru I. Maximilian’ın idam edilmeden önce en son isteğinin, La Paloma şarkısını dinlemek olduğunu rivayet eder... Bu sayfalarda daha önce ‘’La Paloma’’ başlıklı yazımda I. Maximilian’ı ve bu olayı anlatmıştım:

Karl Ludwig ve Franz Ferdinand

Girişe bahsettiğim gibi Franz Joseph’in tek oğlu olan Prens Rudolph, sevgilisi ile beraber ölünce yeni taht varisi Franz Joseph'in kardeşi Karl Ludwig olur. Karl Ludwig de Prens Rudolf'ün ölümünden kısa bir süre sonra tifo nedeniyle hayatını kaybeder. Bu sefer de imparatorluğun yeni veliahttı İmparator Franz Joseph’in yeğeni Franz Ferdinand olur. Franz Ferdinand da bir Sırp milliyetçisi tarafından eşi Sophie ile beraber Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'da 28 Haziran 1914 tarihinde öldürülür… Bu cinayet de I. Dünya Savaşının başlamasına vesile olur.

Bavyeralı Elisabeth

Elisabeth, Bavyera dükü Maximilian Joseph'in kızıdır. Tarih sayfalarında Sisi olarak bilinir. 1837 yılında Münih'de doğar. 1853 yılında o zaman 23 yaşında olan kuzeni Franz Joseph'le karşılaşır. Franz Joseph, 15 yaşındaki Elisabeth'e âşık olur ve 1854 yılında evlenirler… Arka arkaya çocukları olur: Arşidüşes Sophie (1855-1857), Arşidüşes Gisela (1856-1932), Veliaht Prens Arşidük Rudolf (yazımın konusu olan Prens) (1858-1889) ve Arşidüşes Maria Valeria (1868-1924) Sisi’nin çocuklarıdır.

Ancak Sisi, eşi sert mizaçlı Franz Joseph nedeniyle mutsuzdur. Veliaht Prens Rudolf'un Ocak 1889'da sevgilisiyle intihar etmesini Sisi eşi Franz Joseph'in bu tutumu yüzünden olduğunu düşünür. Viyana'nın her köşesinde bu mutsuz imparatoriçenin resimleri vardır. Hofburg Sarayı'nda kendisine ait şu anda sergilenen 6 tane oda vardır.

Sissi, Eylül 1898'de bir İsviçre ziyareti yaparken Cenevre'de İtalyan bir anarşist tarafından bıçaklanarak öldürülür... Bu mutsuz İmparatoriçe Sisi için ‘’Sissi’’ adında bir film yapılır. Filmde Sisi’yi Romy Schneider canlandırır... (İzlemenizi öneririm)

Ayrıca Bavyeralı Elisabeth (Sisi)’ın kuzeni olan Bavyera Kralı II. Ludwig ile olan platonik bir aşk ile dostluk arasında gidip gelen bir ilişkisi vardır… Yine bu sayfalarda Bavyera Kralı Ludwig’i anlatırken de bu ilişkiyi kısaca bahsetmiştim.

Sanırım yazımın başında belirttiğim bu facianın Türkiye’ye, İstanbul’a ve İzmir’e ve günümüze kadar ulaşan ilişkisini bekliyorsunuz. O zaman gelelim bu ilişkiyi ve Mayerling köşkünde Prens Rudolf ile beraber ölü olarak bulunan Barones Maria Vetsera’ya…

Barones Maria Vetsera

Barones Maria Vetsera için 19. yüzyıldaki İzmir’e, oradan İstanbul’a gitmemiz ve orada Galata Bankerlerinden birisi olan Baltazzi ailesini anlatmam gerekiyor...

Baltazzi ailesi

Baltazzi ailesi, aslen Venedikli bir ailedir… Aile, Osmanlılar'ın Akdeniz’deki Vededik hâkimiyetine son vermeleri üzerine 1746 yılında Venedik’ten göç ederek İzmir’e yerleşir… Aile fertlerine ait en eski Venedik pasaportu 9 Aralık 1746 tarihini taşıyan ve Venedik’ten İzmir’e yerleşen Marino Baltazzi’ye ait pasaporttur…

Aile, İzmir’de ticaretle başladıkları faaliyetlerine bankerlikle devam ederler. 19. yüzyıl mali tarihindeki önemli figürlerden birisi olurlar. Ailenin bir kısmı daha sonra İstanbul’a taşınır. Aile bireylerinden Emmanuel Baltazzi, Dersaadet Bankası’nı kuran iki bankerden birisidir. Emmanuel Baltazzi, İstanbul’daki bankerlik şirketini, Londra ve Marsilya şubelerinin başındaki oğullarıyla birlikte ölümüne kadar aktif olarak yönetir. Kardeşi Theodore Baltazzi, Osmanlı Bankası adlı bir banka kurmak için girişimde bulunur. Bu girişimi başlamadan sona erse de, 1860 yılındaki ölümüne kadar, hazineye en fazla borç veren bankerler arasında ilk sırada yer aldı. Emmanuel Baltazzi’nin oğlu Aristide de ailenin ikinci kuşak ve devrin de ünlü bankerlerinden olup çeşitli finans kurumlarının kuruluşunda öncü rol oynar. Emmanuel Baltazzi’nin diğer oğlu Sypridon Baltazzi de aile geleneğini sürdürerek, bankerlik yapar…

Venedik’in Avusturya ve Fransa arasında bölünmesinin ardından Baltazzi ailesi Avusturya tebaasına geçerler… Bu geçiş kapsamında da 19. yüzyıl İstanbul’unda Baltazzi ailesinden Teodor Baltazzi, bir İngiliz hanımla evlenerek Avusturya uyruğuna geçer.

Teodor Baltazzi ve İngiliz hanımın kızları olan Elen de, İstanbul’da Baron Vetsera ile evlenir ve kardeşleri ile birlikte Avusturya’ya yerleşirler. Elen Vetsera'nın bir kızı olur: Maria Vetsera. Maria Vetsera işte yazımın başında anlattığım ve yazımın konusu olan, Avusturya veliahttı Rudolf ile birbirlerine âşık olup da 30 Ocak 1889 tarihinde, Viyana’nın yaklaşık 40 Km. kuzeybatısında bulunan Mayerling Köşkünde ölü olarak bulunan Barones Maria Vetsera’dır…

Baltazzi ailesinin diğer üyeleri

Baltazzi ailesinin diğer üyeleri de sıradan kişiler değildir.


Baltazzi ailesinin Avusturya asıllı aile üyelerinden Georgias Baltazzi, yükseköğrenimini Atina’da tamamlar. 1902 yılında Yunanistan’da milletvekili seçilir. 1908-1922 yılları arasında Theotokis ve Geovaris kabinelerinde Dışişleri Bakanı olarak görev yapar. 1922 Eylül’ünde siyasi bir davaya adı karıştı ve idam edilir…

Maria Vetsera’nın dördüncü kuşaktan kuzeni olan ve Baltazzi ailesinin günümüzde İzmir’de yaşayan aile üyelerinden, İzmir üzerine kitapları olan Alex Baltazzi, yakın zamanda 19 Eylül 2015 yılında İzmir’de vefat eder.

Baltazzi ailesi hakkında Nursel Manav’ın güzel bir kitabı var: ‘’Osmanlı Maliyesi ve Baltazziler’’ (Libra Yayınları, 2019) Nursel Manav, bu kitabında Baltazzi ailesini detaylıca anlatır.

Yazımın başında Mayerling faciasını ayrıntılı olarak anlatacağımı yazmıştım. Şeytan ayrıntıda gizlidir ya. Şimdi gelelim Mayerling Faciasının ayrıntısına…

Mayerling Faciası’nın ayrıntıları

Yazımın girişinde Mayerling Faciası’’nı; ‘’Avusturya - Macaristan imparatoru Franz Joseph ve İmparatoriçe Bavyeralı Elizabeth (Sisi)’nin tek oğulları ve İmparatorluk tahtının tek veliahttı olan Prens Rudolph ve sevgilisi 17 yaşındaki Barones Maria Vetsera`nın, 30 Ocak 1889 tarihinde, Viyana’nın yaklaşık 40 Km. kuzeybatısında bulunan Mayerling Köşkünde ölü olarak bulunmaları olayı’’ olarak anlatmıştım.

Mayerling Faciası’nın ayrıntılarına girmeden önce Veliaht Prens Rudolf’u anlatmam gerekiyor…

Veliaht Prens Rudolf

Prens Rudolph imparatorluk ailesinin tek veliahttı olması nedeniyle askerî eğitim dâhil iyi bir eğitim alır.  Ancak Prens Rrudolph bunların yerine felsefe, edebiyat, tarih ve sanat dallarına ve avcılıkla ilgilidir. Bu konularda da zaman zaman babasıyla anlaşmazlıklar yaşar. Zaten baba imparator Franz Joseph de katı, aşırı sert mizaçlı birisidir.

Prens Rudolph, veliahtlığının gereği olarak 1881 yılında Belçika kralının kızı Prenses Stephanie ile evlendirilir. Elisabeth isimli bir kız çocukları olur. Ancak Prens Rudolph bu zoraki evlilikten mutlu olmaz. Prens Rudolph bir süre sonra tanıştığı Barones Maria Vetsera ile yasak bir aşk hayatı yaşamaya başlar.

Prens Rudolph, avcılığa merakı sayesinde Viyana’nın yaklaşık 40 Km. kuzeybatısında bulunan Mayerling bölgesindeki St. Laurance malikânesinin tamamını satın alarak burayı av köşkü haline getirir. Bu av köşkü prensin aynı zamanda Barones Maria Vetsera ile yaşadığı aşk evine dönüşür.

Bu yasak aşk imparatorluk ailesince bilinir. Ancak evli olan Prens Rudolph’un Katolik inancına göre boşanmasına izin verilmez. Prens Rudolph’un boşanma izin verilmediği gibi hanedan çevresi de Maria Vetsera'ya da levanten bir aileden olduğu için bu ilişkiye pekiyi bir gözle bakmaz. 

Prens Rudolph, Maria Vetsera’yla evlenebilmek için, ret cevabı geleceğini bile bile eşinden boşanmak için Papa’dan izin ister… Doğal olarak cevap olumsuzdur.

Maria Vetsera İzmir Bornova’da Baltacı Köşkü’nde

Prens Rudolph ile Maria Vetsera’nın yaşadıkları yasak aşk, kısa sürede tüm Avrupa’da yayılır. Doğal olarak bu da zaten ilişkiden rahatsız olan muhafazakâr imparatorluk ailesini iyice huzursuz eder. Bu nedenle ailesi Barones Maria Vetsera’yı İzmir Bornova’daki akrabalarının yanına gönderirler. Ama bu sürgünden ne Maria Vetsera ne de Prens Rudolph mutlu değildirler...

Aşk sürgün mürgün dinlemez... Maria Vetsera, İzmir Bornova’da Baltacı Köşkü’nde geçirdiği birkaç ayın ardından ısrarlara rağmen yeniden Viyana’ya döner.

Maria Vetsera, Avusturya’ya döner dönmez, Maria ve Rudolf’un aşkları kaldığı yerden devam eder.

Ancak bu durum uzun sürmez...

Mayerling Faciası

Günlerden 30 Ocak 1889 günüdür. Prens Rudolph ve Maria Vetsera Mayerling Köşkünde geceyi beraber geçirmişlerdir.  Prens Rudolph’un uşağı Loscheck geç olup da Prens uyanmayınca odanın kapısını çalar. Kapı açılmaz, içeriden de ses de gelmez. Sonunda muhafız askerlere haber verilir. Kapı balta ile parçalanarak kırılır. Uşak Loscheck içeriye girer. Fakat uşak Loscheck’in içeri girmesiyle çıkması bir olur. Yüzü dehşetten bembeyaz olmuştur...

O sırada uşak Loscheck’in karşılaştığı manzara, İmparatorun olayı haber alır almaz gönderdiği doktorun ölüm raporunda şu şekilde anlatılır:

‘’İki cesedin bulunduğu odaya girdik. Rudolf’un yüzüne hiçbir şey olmamıştı. Fakat kafası uçmuştu sanki bu da tabancanın çok yakından ateşlendiğini gösteriyordu. Güzel bir kadın olan öteki ceset ise Barones Vetsera’ya aitti. Prens Rudolf yatağın sol tarafında yatıyordu. Barones ise sağ tarafındaydı. Gayet net hatırladığım bir şey var. Yatağın sol tarafında Prens’in yanında bir iskemle ve alçak bir masa bulunuyordu. Masanın üzerinde bir ayna ve bir tabanca gördüm.’’

İmparatorluk ailesi açısından bu büyük bir skandaldır. İmparatorluk ailesi açısından bu haberin duyulmaması gerekir.

Maria Vetsera’nın cesedi aynı gün ormanın derinliklerinde bir yere saklanır. Ertesi gün, Maria Vetsera’nın iki akrabası cesedi saklandığı yerden alırlar. Maria Vetsera’ya elbiseleri giydirilir. Sol şakağındaki kurşun yarasını kapatılsın diye başına bir şapka geçirilir. Ölü olduğu da anlaşılmasın diye ceset iki akrabasının arasında sıkıştırılarak, araba ile bir manastıra götürülür ve gizlice manastırın bahçesine defnedilir.

Prens Rudolf’un ise kalp krizi nedeniyle öldüğü ilan edilir. Cenazesi, kafası alçı ile şekillendirilerek sargılarla sarılmış şekilde cenaze töreni için Viyana’ya götürülür.

Ancak, gerçeğin çok kötü bir huyu vardır. Artan dedikodular sonrası 1 Şubat 1899 günü imparatorluk sarayı ‘’Veliahdın bir sinir krizi sırasında intihar ettiği’’ açıklamasını yapmak zorunda kalır. Ancak İmparator tam bir soruşturmaya izin vermez.

Facia hakkında rivayetler

İki sevgili intihar mı etmişti yoksa öldürülmüşler miydi? Peki, gerçek ne idi? Konu araştırılıp aydınlatılmayınca gerçek yerine sadece rivayetler konuşmaya başlar.

En yaygın rivayet, İmparatorun zaten evli olan oğlunun karısından ayrılarak bu genç hanım ile evlenmesine izin vermediği için, iki sevgilinin anlaşarak intihar ettikleridir. Bir başka rivayet de Veliaht Rudolf’un aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle babası Franz Joseph’in emri ile öldürüldüğüdür...

İntihar konusunda da şöyle bir ayrıntılı rivayet vardır:

Sevgililer beraber intihar edeceklerdir. Prens Rudolf önce sevgilisi Maria Vetsera’yı tabanca ile vuracak sonra da aynı tabanca ile kendisi de intihar edecektir. Ancak Prens Rudolf, Maria Vetsera’yı tabanca ile vurduktan sonra tabancayı kendine doğru çevirerek kendisini öldürmeye cesaret edemez. Prens Rudolf, geceyi Maria Vetsera’nın ölüsü yanında geçirir... Sabah olduğunda uşağına kahvaltıyı getirmesi emrini verir. Tekrar yatak odasına dönünce, Maria Vetsera’nın cesediyle karşılaştıktan sonra tabancayı kendi kafasına dayar. Sonunda tetiği çekme cesaretini bulur...

Ciddi bir soruşturma açılmadığı için, bunun bir cinayet mi yoksa bir intihar mı olduğu konusu yıllarca gizemini korur.

Kasadan çıkan mektuplar

2016 yılında Viyana’da Schoellerbank’taki bir banka kasasından Maria Vetsera’nın annesine yazdığı mektup olduğu iddia edilen bir belge ortaya çıkar. Bu mektup 1926’dan beri Schoellerbank’taki bir banka kasasında muhafaza edilmektedir. 95 yıldır kasada saklanmakta olan bu mektuplar, 130 yıl önce Mayerling’deki o odada ölü olarak bulunan Maria Vetsera’ya ait olduğu iddia edilir.


Maria Vetsera’nın annesine yazdığı iddia edilen veda mektubunda şunlar yazar:

“Lütfen yaptığım için beni affet, aşka karşı koyamadım. Onunla da karar verdiğimiz gibi, Alland Mezarlığı’nda yanına gömülmek istiyorum. Ölümde, hayatta olduğumdan daha mutlu olacağım…” 

Ancak Avusturya Ulusal Kütüphanesi’nin yayınladığı bir açıklamada, Maria Vetsera’nın yazdığı tüm mektupların annesi tarafından yakıldığına inanıldığı ifade edilir.

Mayerling Müzesi

Olayının yaşandığı Mayerling bölgesindeki, Prens Rudolf tarafından av köşküne dönüştürülen St. Laurance malikânesi Prens Rudolf’un ölümünden sonra babası İmparator Franz Joseph tarafından büyükçe bir kısmı yıktırılıp yerine bir manastır yapılır. Bu manastır da, Kudüs’te 1155 yılında Carmel (Karmel) Dağı’nda Hristiyan hacılar ve Haçlı askerleri tarafından kurulan Carmelite tarikatına verilir. Halen günümüzde de Carmelite tarikatının rahibeleri bu manastırı kullanırlar. Ancak ziyarete gittiğinizde sayıları 20 civarında bulunan bu rahibeleri göremezsiniz. Çünkü Carmelite tarikatının prensibi görünmeden hizmet etmektir. Bu manastırın küçük bir bölümü de, Mayerling Faciası anısına müze olarak kullanılmaktadır. Manastır Viyana’nın yaklaşık 40 Km. kuzeybatısında bulunmaktadır.

Mayerling Faciası anısına

Tarih, sanat ve edebiyat camiası böylesi bir faciaya kayıtsız kalamazlar. Bu konuda çok sayıda kitap, araştırma yayınlanır, müzikaller, filmler çekilir.

Kitaplar

Girişte de bahsettiğim gibi özellikle Avusturya’da bu konu üzerine yazılmış neredeyse onlarca eser kitap, yüzlerce makale ve araştırma vardır. Bu kitaplardan bazıları:

‘’Mayerling: Die Lösung des Rätsels’’, Gerd Holler, Verlag Fritz Molden, 1980
‘’Mayerling ohne Mythos Ein Tatsachenbericht’’, Fritz Judtmann, Verlag Kremayr & Scheriau, 1968 / 1982
‘’Die Schicksalstage von Mayerling. Nach Dokumenten und Aussagen’’, Clemens M. Gruber,  Verlag Erich Mlakar, 1989
‘’Mayerling 1889 Ein Mythos entsteht’’, Hannes Etzlstorfer, Be&Be-Verlag, 2016

Ancak Türkçeye çevrilmiş kitap ise sadece bir tanedir. O da Fransız yazar Claude Anet’in ‘’Mayerling Faciası’’ (Altın Kitaplar, 1969) isimli kitabıdır...

Filmler

Mayerling Faciası hakkında şimdiye kadar çok sayıda filmi yapılır.  Bunlardan en önemlileri 1957 yılında Mel Ferrer ve Audrey Hepburn’un rol aldıkları ‘’Mayerling’’ filmi ile 1968 yılında da Omar Sharrif, Catherine Deneuve ve Ava Gardner’ın başrol oynadığı ‘’Mayerling Faciası’’ filmidir.

Eğer bir gün yolunuz Viyana’ya düşerse Mayerling’e gitmeden önce en azından Omar Sheriff, Catherine Deneuve, James Mason, Ava Gardner gibi isimlerin rol aldığı 1968 yapımı ‘’Mayerling Faciası’’ filmini izleminizi öneririm

Eğer

Eğer Maria Vetsera İzmir Bornava’ya ailesinin yanına geldiğinde Viyana’ya tekrar dönmeseydi… Belki o zaman Prens Rudolf ölmeyecek ve o zaman da Franz Joseph’in yeğeni Franz Ferdinand veliaht olmayacaktı. Franz Ferdinand veliaht olmayacağı için belki de 1914 yılında Sırp suikastçı tarafından öldürülmeyecekti. Franz Ferdinand da ölmeyeceği için de belki de 1. Dünya Harbi çıkmayacaktı. Veya daha geç çıkacaktı.

Gerçi Tarih Baba’ya asla ‘’eğer’’ diye sual edilmez ya… Benimki hüsnü kuruntu işte…

Ve Tarih Baba'nın dersi

Bir de der ki Tarih Baba, sakın ola ki imparatorlara, krallara, saraylara gelin, veliaht, evlat, damat ve sevgili olmayasınız. Sonra başınıza bir iş gelir, ne iş geldiğini yüzlerce yıl geçse de kimsecikler bilmez, muamma kalır… Daha önce anlattığım Bavyera Kralı II. Ludwig’e olduğu gibi, şimdi anlattığım Veliaht Prens Rudolf ve sevgilisi Barones Maria Vetsera’ya olduğu gibi…


Osman AYDOĞAN

Omar Sharrif, Catherine Deneuve ve Ava Gardner’ın başrol oynadığı ‘’Mayerling Faciası’’ filminden bir sahne:
https://www.youtube.com/watch?v=mxMaVLImepY


Libya’da son durum


26 Mart 2021

Bu sayfalarda geçmiş aylarda Libya’daki gelişmeleri aktarmıştım… Libya hakkındaki son yazımı 02 Ocak 2021 tarihinde yazmışım. Ancak o günden bugüne, biz içeride korona ve kongrelerle uğraşırken, ben de Roma tarihine dalmışken Libya’da köprülerin altında çoook sular aktı… 

Önce Libya’daki gelişmeleri tarih sırasına göre kısaca özetlemek istiyorum…

Libya’da iç savaş ve Türkiye’nin tutumu

2011 yılında Muammer Kaddafi'nin devrilmesi sonrasında iç savaşa sürüklenen Libya, iki ayrı yönetim bölgesine bölünmüştü: Bir tarata BM'nin tanıdığı Trablus merkezli Ulusal Uzlaşı Hükümeti (UUH) ve diğer tarafta ise Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi… Bu iki taraf arasında 2011 yılından beridir bir iç savaş yaşanmaktaydı…

Libya’da savaşan bu iki taraf da Libyalıdır. Her iki taraf da Müslümandır. Almanya’sından Fransa’sına, BAE’inden Fas’ına, Rusya’sından Mısır’ına kadar tüm ülkeler hem de çoğunluğu Hristiyan olmasına karşın Libya’daki birbiriyle savaşan bu iki taraf ile 2011 yılından beridir görüşürler… Bu ülkeler Libya’daki çatışan her iki tarafla görüştükleri gibi bir tarafın yanında yer almalarına rağmen diğer tarafı da asla ‘’düşman’’ olarak nitelemediler…

Bu ülkelerin Libya’daki çatışan bu iki grupla olan ikili diyalogları sayesindedir ki Libya ile ilgili tarafların yaptığı bütün barış görüşmeleri Paris’te, Berlin’de, Cenevre’de, Abu Dabi’de, Fas’ta ve Tunus’ta yapıldı… Ancak Türkiye, daha doğrusu AKP Hükumeti Libya’da savaşan her iki grup arasında bir ‘’büyük’’ olarak arabulucu olacağına, birbiri ile savaşan Müslümanları barıştıracağına, iç savaşın başından beri sadece ve sadece savaşanlardan bir tarafı ile UMH ile ve onun lideri Serraj ile görüştü, Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi’ne ve onun lideri Hafter’e açık açık düşmanlık besleyerek Hafter’i darbecilikle suçladı…  

Barış görüşmeleri

Sonuç mu? Libya ile ilgili hiçbir barış görüşmesinde Türkiye’nin adı geçmedi… Sonuç Türkiye’nin bütün masalardan dışlanması oldu… Tarafların, son olarak 23 Ekim 2020 tarihinde Cenevre vardıkları ‘’ateşkes anlaşması’’ artık kalıcı hale geldi… Bu anlaşmada ayrıca ülkeyi seçimlere götürecek siyasi sürecin koordinasyonu amacıyla Libya Siyasi Diyalog Forumu (LSDF) oluşturuldu… Ve bu ateşkes anlaşmasında forumun 2020 yılı Kasım ayında ilk toplantısını Tunus’da yapması planlandı. Bu ateşkes anlaşması uyarınca Libya’daki yabancı askerî güçlerin üç ay içerisinde Libya’yı terk etmesi öngörüldü

Ardından Libya’daki iç savaş taraflarının temsilcilerinin oluşturduğu Libya Siyasi Diyalog Forumu 09 Kasım 2020 tarihinde Tunus'ta yapılan görüşmelerde Libya’da devlet başkanlığı ve parlamento seçimlerinin 24 Aralık 2021 tarihinde yapılması üzerine mutabakata varıldı…  

Bu arada; Libya’da taraflar arasında 23 Ekim 2020 tarihinde ateşkes anlaşması yapılmışken, bu ateşkes anlaşması uyarınca Libya’daki yabancı askerî güçlerin üç ay içerisinde Libya’yı terk etmesi öngörülmüşken ve 09 Kasım 2020 tarihindeki Tunus görüşmelerinde taraflar 24 Aralık 2021 tarihinde devlet başkanlığı ve parlamento seçimleri üzerinde uzlaşmışken; Türkiye tarafından ise Libya’ya asker gönderme teskeresinin süresi 22 Aralık 2020 tarihinde uzatıldı…

27 Kasım 2019 tarihinde de Türkiye ile UUH arasında imzalanan “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” gereği Doğu Akdeniz’de hidrokarbon arama çalışmalarını sürdürecek olan Oruçreis araştırma gemisinin AKP hükumeti tarafından 24 Aralık 2020 tarihinde alınan bir kararla 15 Haziran 2021 tarihine kadar Antalya Körfezi açıklarına çekildiği duyuruldu… Oruçreis gemisi o günden beridir Antalya körfezinde istirahat etmektedir.

Libya Siyasi Diyalog Forumu (LSDF) Cenevre görüşmeleri

LSDF kapsamında 21 aday arasından yeni Başkanlık Konseyi başkanı ve  yardımcılarını seçmek amacıyla 01-05 Şubat 2021 tarihleri arasında İsviçre'nin Cenevre kentinde toplantılar yapıldı.

Bu toplantılar sonucunda; LSDF üyeleri arasında, Libya içinde bugüne kadar siyasetin en ön sırasında yer alan ve bu nedenle de "tartışmalı" kabul edilen isimlerin yerine daha az tanınmış yeni yüzler tercih edilerek cumhurbaşkanlığı makamına denk gelen Başkanlık Konseyi Başkanlığına Muhammed Menfi, Başbakanlık görevine de ülkenin batısındaki aşiretlerin desteklediği nüfuzlu iş adamı Abdulhamid Dibeybe ve Başkanlık Konseyi üyelikleri için de Musa el-Koni ve Abdullah el-Lafi seçildi…

Bu seçim hem Libya içindeki aktörler hem de uluslararası toplum tarafından memnuniyetle karşılandı. Yeni yönetim, 10 ay gibi kısa bir sürede ülkeyi seçimlere götürecek…

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi açıklaması

Bu gelişmeler üzerine 10 Şubat 2021 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun en güçlü organı olan Güvenlik Konseyi, Libya'daki gelişmelerle ilgili ortak bir açıklama yaptı.

Güvenlik Konseyi’nn yaptığı açıklamada; Libya'da geçici hükümetin belirlenmesini memnuniyetle karşılandığı, geçici hükümete tam destek verildiği ve müzakerelerde sağlanan ilerlemenin "önemli bir dönüm noktası" olduğu değerlendirmesi yapıldı...

Libya'daki taraflara destek veren ülkelere de çağrıda bulunan Konsey, bu ülkelerden Libya için hâlâ geçerli olan BM silah ambargosuna ve sağlanan ateşkese uymalarını istedi. Açıklamada ülkedeki yabancı askerlerin tümünün çekilmesini de isteyen Konsey, 24 Aralık'ta yapılması planlanan parlamento ve devlet başkanlığı seçimlerine kadar yeni kapsayıcı bir hükümet oluşturulması ve kapsamlı bir ulusal uzlaşma süreci başlatılması çağrısı da yaptı. 

Libya’da yeni bir hükumet: Ulusal Birlik Hükumeti

Daha birkaç ay önce iç savaş çatışmalarının bir cephesini oluşturan Sirte kentinde 10 Mart 2021 tarihinde oturumda Libya Parlamentosu 2'ye karşı 132 oyla yeni Ulusal Birlik Hükümeti’nin kurulmasını onayladı. Bu şekilde Libya'da, ülkeyi 24 Aralık'ta seçimlere götürecek geçici Ulusal Birlik Hükümeti de resmen kurulmuş oldu.

Bu şekilde 2014'teki seçimler sonrasında ikiye ayrılan Libya Meclisi, ilk kez 10 Mart 2021 tarihindeki bu oturumda bir bütün olarak bir araya gelmiş oldu…

Yeni hükumetin kurulması üzerine Ulusal Uzlaşı Hükümeti Başbakanı ve Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı Fayiz Serrac Trablus'ta 16 Mart 2021 tarihinde düzenlenen törenle görevi Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi ve Başbakan Abdülhamid Muhammed Dibeybe'ye devretti.

Başbakan Dibeybe ve kabine üyeleri ülkenin doğusunda bulunan Tobruk'taki Temsilciler Meclisi'nde de 15 Mart 2021 tarihinde yemin ettiler. Yemin töreninde konuşan Dibeybe, ‘’Libya'nın birliğini, güvenliğini ve bütünlüğünü koruyacağına’’ söz vererek kabinesinin "tüm Libyalıların hükümeti" olacağını özellikle vurguladı…

Ulusal Birlik Hükümeti’nin kurulmasının hemen ardından Mısır, Katar, Cezayir, Lübnan, Ürdün ve Arap Birliği, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri, Libya Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Dibeybe'nin Temsilciler Meclisi'nden güvenoyu almasını kutladı.

Bir Fransız diplomatın açıklamaları

Libya'da geçici birlik hükümetinin işbaşı yapmasının ardından Fransız haber ajansı AFP'ye konuşan bir Fransız diplomat, Türkiye'nin de Libya'da konuşlandırdığı Suriyeli milisleri geri çekmeye başladığını bildirdi. İsmi açıklanmayan kaynak, "Bu şimdiye kadar gördüğümüz en cesaret verici jestlerden biri. Suriyeli milis güçlerin hareketlilik içinde olduğu görüldü ve kaydedildi" diye konuştu.

Fransız diplomatik kaynak, Libya'da yeni kurulan geçici birlik hükümetinin başbakanı Abdülhamid Dibeybe ile Türkiye arasında milislerin geri çekilmesi konusunda son dönemde görüşmeler yürütüldüğünü ve Türk tarafından gelen açıklamaların da Suriyeli milislerin hava yoluyla Libya'dan çıkarıldığı izlenimi verdiğini belirterek, ancak bunun "somutlaştırılması ve teyit edilmesi" gerektiğini söyledi. Fransız kaynak, milislerin geri çekilmesinin sürdürülmesi gerektiğini ve bunun sadece Suriyeli milisler değil, tüm yabancı güçler için geçerli olduğunu vurguladı.

BMGK: Yabancı askerler Libya'dan çekilsin

BM Güvenlik Konseyi, 13 Mart 2021 tarihinde yaptığı bir açıklama ile Libya'daki yabancı askerî birlikler ile paralı askerlerin "derhal çekilmesi" çağrısını yineledi. Konsey, çatışmanın taraflarının ateşkes anlaşmasına bağlı kalmasını istedi.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres de BM Güvenlik Konseyine (BMGK) daha önce sunduğu raporda "yabancı unsurların Libya'daki faaliyetlerinin sürdüğü konusunda hala derin endişe içinde olduğunu" ifade etmişti.


AFP'nin ele geçirdiği ve BMGK'da tartışıldığı belirtilen raporda bazı yabancı güçlerin yer değiştirdiğine işaret edilmiş, ancak bunun yeterli olmadığı kaydedilmişti.

Türkiye, Libya ile 2019 yılının Kasım ayında imzaladığı güvenlik mutabakatı çerçevesinde ülkenin güvenliğine destek ve Libya ordusunun eğitiminde görev almak üzere ülkeye asker göndermişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen yıl yaptığı bir açıklamada Libya'da Halife Hafter güçlerine karşı Türk askerlerinin yanında diğer silahlı unsurların da yer aldığını söylemişti.

Libya'da ayrıca Hafter safında savaşan Rus Wagner grubunun yanı sıra Çad ve Sudandan para askerlerin de bulunduğu biliniyor. BM'nin geçen aralık ayında yayımladığı raporda, ülkede 20 bin civarında yabancı paralı asker bulunduğu tahminine yer verilmişti.

AB Irini misyonunu uzattı 

AB, uzun bir süredir Libya'ya silah ambargosunu denetlemeyi hedefleyen Irini misyonunu iki yıl daha uzatmayı planlıyordu. BM ise silah ambargosunun etkisiz olduğu görüşünde. Ancak sonunda Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi, Mayıs 2020'den bu yana Doğu Akdeniz'de Libya'ya yönelik Birleşmiş Milletler'in silah ambargosu kararını denetlemek üzere görev yapan İrini adlı askerî deniz misyonunun süresini 31 Mart 2023 tarihine kadar uzattı...

Fransa, Almanya ve İtalya'nın dışişleri bakanları Libya’da

Libya'da geçici birlik hükümetinin yemin edip işbaşı yapmasının hemen ardından 25 Mart 2021 tarihinde Fransa, Almanya ve İtalya'nın dışişleri bakanları Libya’da Libya Ulusal Birlik Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş’iyi ziyaret ettiler. Bu ziyaretin esas amacının ülkeyi 24 Aralık 2021 tarihinde seçimlere götürecek geçici birlik hükümetine destek vermek olduğu ifade edildi…

Bu ziyaret kapsamında Bakan Menguş, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas ve İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio ile başkent Trablus'taki Başbakanlık ofisinde ortak basın açıklaması yaptılar.

Bu ortak basın açıklamasında;

Menguş, Libya'nın istikrarının bölge ülkelerinin yanı sıra Avrupa'nın istikrarı için de olumlu yansımaları olacağını vurguladı. Ulusal Birlik Hükümetinin dış politika stratejisinde "Libya'nın egemenliği ilkesinin tartışma konusu olamayacağını" belirten Menguş, "Tüm paralı askerlerin acilen ülke topraklarından çıkması gerektiğini ve bunun derhal gerçekleşmesi gerektiğini yineliyoruz" diye konuştu…

Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian da, yaptığı açıklamada Libyalı yetkilileri desteklemek için buraya geldiklerini söyledi…

Alman Bakan Mass da ülkede yaklaşan seçimlere hazırlanmanın ön şartı olarak paralı askerlerin geri çekilmesinin gerekliliğini vurgulayarak, Avrupa Birliği'nin Libya'ya silah ambargosunu izlemeye devam edeceğini kaydetti..

İtalyan Bakan Di Maio da Libya’nın barış sürecine AB olarak tanık etmek için bugün Trablus’a geldiklerini belirterek “Libyalı makamların talebi olursa, BM ile koordinasyon içinde BM ateşkes izleme mekanizmasına Avrupa’nın katılımından yanayız” diye konuştu…Libya’nın düzensiz göç akınının idaresine insan kaçakçılarıyla ve sınırların kontrolüne yönelik çalışmalarını takdir ettiklerini de kaydeden Di Maio, "Ama aynı zamanda (Libya'nın) temel insan haklarına tam olarak saygılı olmasını garanti etmesini bekliyoruz.” ifadelerini kullandı.

Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi’nin ilk yurt dışı ziyaretleri

Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi’nin ilk yurt dışı ziyareti Paris idi…

Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi ilk yurt dışı ziyaretini 23 Mart 2021 Salı günü Paris'e yaptı.  Muhammed Menfi Paris’te Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile görüştü. Macron görüşme sonrasında yaptığı açıklamada, "Libya'da bulunan yabancı güçlerin mümkün olduğunca hızlı bir şekilde çekilmesi için her şeyi yapmalıyız. Türk ve Rus savaşçılar, onlar ya da diğerleri tarafından gönderilen yabancı savaşçılar Libya'yı derhal terk etmelidir. Tek meşru güç Libya silahlı kuvvetleridir" diye açıklamada bulundu…

Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi’nin ikinci yurt dışı ziyareti ise Kahire idi…

Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi Menfi, yardımcısı Abdullah el-Lafi ve beraberlerindeki heyet 25 Mart 2021 tarihinde ikinci yurt dışı ziyaretlerini Kahire'ye yaptı.

Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi’nin üçüncü yurt dışı ziyareti de İstanbul idi…

Menfi, Kahire ziyaretinin ardından beraberindeki heyetle bugün (26 Mart 2021 Cuma) Türkiye'ye geldiler.  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi ile Konsey üyesi El Lafi'yi kabul etti. Üsküdar'daki Cumhurbaşkanlığı Vahdettin Köşkü'ndeki kabul basına kapalı olarak gerçekleşti. Türkiye tarafından görüşme öncesi yapılan resmi açıklamada görüşmelerde ikili ilişkilerin yanı sıra, güncel bölgesel ve uluslararası meseleler hakkında fikir alışverişinde bulunulmasının da öngörüldüğü aktarıldı.

Sonuç

Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi’nin ilk yurt dışı ziyaretini Batı dünyası içinden Paris’e yapması, ikinci ziyaretini Arap dünyası içinden Kahire’ye yapması ve üçüncü ziyaretini de Türkiye yapması yeni Libya hükümetinin öncelikleri açısından dünyaya verilen politik bir mesajdır da aslında… Yani Libya Ulusal Birlik Hükümeti’nin birinci önceliği Fransa ve şahsında AB ülkeleri, ikinci önceliği Mısır ve şahsında Arap ülkeleri olacağı Türkiye’nin ise bu ülkelerden sonra olacağı değerlendirilmektedir.


Libya’da Ulusal Birlik Hükümeti’nin kurulmasının hemen ardından gerek yeni hükumet yetkilileri, gerek AB ülkeleri liderleri ve gerekse de BMGK Libya’da yabancı askerî unsurların derhal çekilmesi konusunda vurgu yapıyorlar… Bu saatten sonra Libya’daki Türk askerinin varlığı ve Türk hükûmetinin UMH ile ve onun lideri Serraj ile yaptığı anlaşmaların akıbeti belirsiz olduğu değerlendirilmektedir… Hoş zaten Türk hükûmetinin UMH ile yaptığı ve Türkiye’nin Libya’daki varlığının gerekçesi olarak gösterilen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” gereği Doğu Akdeniz’de hidrokarbon arama çalışmalarını sürdüren Oruçreis araştırma gemisi hiç de Ulusal Birlik Hükümeti’nin kurulmasının beklemeden çoktaaaaan Antalya limanına çekilmişti bile…

Libya’daki gelişmeler AKP hükûmetinin İhvancı rüyalarından çok daha hızlı bir şekilde akmaktadır...

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN


İstikrarsızlığın istikrarsızlığı

22 Mart 2021


Ülkedeki son bir hafta içerisindeki gelişmeler: Bir milletvekilinin AYM’inde devam eden davası sonuçlanmadan milletvekilliğinin düşürülmesi, HDP’ye kapatma davası açılması, bir gece yarısı kararnamesi ile kanunen korunmuş Merkez Bankası Başkanının görevden alınması, kanunla onaylanan İstanbul Sözleşmesinden yine bir başka kararname ile çıkılması, içinde vakıf eseri olmayan Gezi Parkının olmayan bir vakfa verilmesi, Kanal İstanbul için devlet garantisi verilmesi… Başka bir devlette olsa on yılda yaşanacak gelişmeler…

Bu gelişmeleri bazı yorumcular “istikrarsızlığın istikrarı” olarak yorumladılar. Örneğin Ekonomist Mahfi Eğilmez kendi bloğundaki bugünkü yazısında bu gelişmeleri ‘’Türkiye'de istikrarsızlık istikrarlı hale geldi’’ şeklinde değerlendirdi.

Doğrudur… Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı bu gelişmeler ülkeyi “istikrarsızlığın istikrarı” haline sokmuştur. Ancak bundan da daha büyük bir tehlike vardır…

Bu tehlikeyi açıklamak için kısa bir fizik bilgisi vermem, fizikteki ‘’entropi’’ kavramını açıklamam gerekiyor…

Fizikte ‘’entropi’’ kavramı

Fizikte ''entropi'', bir sistemin mekanik işe çevrilemeyecek termal enerjisini temsil eden termodinamik terimidir. Çoğunlukla bir sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik olarak tanımlanır ve istatistikten psikolojiye, toplumbilimden teolojiye birçok alanda yararlanılır. Sembolü S'dir. Termodinamiğin 2. yasasıdır.

Fen Bilimlerinin en önemli yasası her şeyin yıprandığını söyleyen yasadır. Canlılar yaşlanır ve ölür, otomobiller paslanır ve evrendeki düzensizlik artar…

Bilim adamları düzensizliği ''Entropi'' adı verilen nicelik ile ölçerler. Sistemlerdeki düzensizlik arttıkça, entropi de artar. Bu durum da faydalı (iş yapabilir) enerji miktarını azaltır. Faydasız enerjiyi (entropi) arttırır. Özet olarak “entropi”, öngörülebilirlik yokluğu; düzensizliğe, kaosa düşme eğilimi olarak tanımlanabilir…

Entropi kanunu belki de insanların yeryüzünde keşfettikleri en büyük kanunlardan biridir. Bu kanun en güzel tariflerinden bir tanesi; "Kâinatta her şey, kendini minimum enerji ile maksimum düzensizliğe çekmek ister" şeklindedir. Bu kanun kâinatın her yanında o kadar çok gözümüz önündedir ki örnekleri saymakla bitmez…

Birkaç örnek:

* Yukarıdan bırakılan bir taş, aşağı düşmek ister. Çünkü aşağı dediğimiz nokta, yukarı dediğimiz noktadan daha düşük bir enerji seviyesine sahiptir.

* Demir bir kaba sıkıştırılan bir gaz kendini dışarı atmak ister. Çünkü dış ortamdaki gazlar daha düzensizdir.

* Baskı ile kontrol altına alınan toplumlar o baskıyı kırmak isterler. Çünkü baskı onları bir düzene sokmak ister ancak toplum daha düzensiz olmak ister.

Türkiye için en büyük tehlike

Bir “sistem” bir ''denge noktası” etrafında dalgalanma durumundan çıkıp entropi içine girdiğinde yoluna devam eder. Bu olguyu “istikrarsızlığın istikrarı” (“denge noktası'' etrafında dalgalanma) denir. Bir politik sistem olarak Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı durumu buna örnek olarak gösterilebilir. Ve Türkiye’nin son yıllarını tanımlanacak olursa Türkiye’nin “istikrarsızlığın istikrarı” aşamasını yaşadığı söylenebilir.

Günümüzde ise toplumun yaşadığı politik, ekonomik, sosyolojik, psikolojik, teolojik ve virüstük olaylara bakıldığında Türkiye’yi bekleyen en büyük ve gerçek tehlikenin; Türkiye’nin bu aşamayı (istikrarsızlığın istikrarı) geçip “istikrarsızlığın istikrarsızlığı” (bu dalgalanmadan çıkarak dağılmaya başlama) aşamasına gelmesi olduğu söylenebilir.

İşte ülkeyi bekleyen en büyük ve gerçek tehlike budur: Türkiye’nin ‘’istikrarsızlığın istikrarı’’ aşamasını geçip “istikrarsızlığın istikrarsızlığı” aşamasına gelmesidir…

Türkiye’de son yıllar

Türkiye’de 16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşen halk oylamasında yeni bir anayasa kabul edildi. Yeni anayasaya göre de 24 Haziran 2018 tarihinde seçimler yapıldı…

Yeni anayasa gereği artık ülkede bir başbakan yoktur, bakanlar kurulu da yoktur, bakanlar kurulu olmayınca da ortada hükumet de yoktur. Yeni anayasa gereği ortada işlevsel ve denetleyici olarak bir meclis de yoktur... Sadece CB ve ona ayrı ayrı bağlı bakanlar vardır. Bakanlıkları koordine edecek ve onları denetleyecek bir kurul, bir makam, bir mercii, bir meclis de yoktur… CB; hem devlet başkanı, hem bakanların ayrı ayrı başkanı, hem parti başkanı, hem asrın lideri... Yeni hastaneler, Suriye, İdlib, Libya, Korona, Dağlık Karabağ, Kanal İstanbul, muhalefet, Biden, Putin derken CB’nın başını kaşıyacak vakti de yoktur…

Yani şu an bütün bakanlıklar koordinesiz, denetimsiz ve müstakil olarak çalışıyorlar. Bir bakanlığının aldığı bir karardan diğer bakanlığın, diğer kurumların, Büyükşehir Belediyelerinin haberi yok…

Hazinede de para yok. Hem Merkez Bankası’ndan Dolar’ı frenlemek için kime satıldığı belirsiz 128 milyar Dolar kayıp, hem faiz yüksek hem de frenlenemeyen Dolar kuru yüksek… Gayri satacak devlet kuruluşu da yok. Bitti. Şanssızlık; Korona nedeniyle yazın beklenen turist dövizi de gelmedi. Ödenecek borçlar de kapıda… Bu yaz da gelecek turist yok…

Bir de ABD’de yapılan seçimler sonucu Türkiye’den kurumsal demokrasi bekleyen Biden başkan… ABD’de devam eden Halkbank davası 3 Mayıs 2021 tarihinde görülmeye başlanacak… Kimi kaynaklarda bu dava sonucu Halkbank’a 20 milyar Dolar üstü bir ceza kesilebileceği konuşuluyor… Aldığınız S-400’ler başınıza bela olmuş. Bu nedenle ABD’nin CAATSA (Amerika’nın Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) yaptırımları Türkiye’ye karşı uygulanıyor. AB yaptırımları beklemede…

Dış politikada değerli bir yalnızlığın içine düşmüşsünüz. Libya politikası fiyasko… Suriye politikası fiyasko... Doğu Akdeniz politikası fiyasko… Mısır politikası fiyasko… Müslüman Kardeşler politikası fiyasko…  

İçeride eğitim politikası fiyasko… Tarım politikaları fiyasko… Sağlık politikaları fiyasko… Sanayi politikaları fiyasko… Ülkenin dirliği, birliği, bütünlüğü, düzeni Moğol istilasında bile bu kadar bozulmamıştı...

Şu ana kadar Türkiye, bir mirasyedi gibi, mirasyedinin babadan kalan parasını yemesi gibi Cumhuriyetin kurulu düzeni sayesinde bu noktaya kadar yiye yiye geldi. Cumhuriyetin kurduğu o düzen de artık kalmadı, o düzen de yok… 

İşte ülkeyi bekleyen en büyük ve gerçek tehlike Türkiye’nin ‘’istikrarsızlığın istikrarı’’ aşamasını geçip “istikrarsızlığın istikrarsızlığı” aşamasına gelmesidir…

19 Mart 2021 Cuma gecesi yaşananlar, ülkede gelecekte yaşanacak olan evrensel sosyal entropi kanununun ayak sesleridir…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Tarihi perspektif içerisinde ‘’ulus devlet’’ tartışması

20 Mart 2021

Okullarda 1933 yılından bu yana söylenen ‘’Öğrenci andı’’nın Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından 12 Mart 2021 tarihinde kaldırılması üzerine ‘’öğrenci andı’’, ‘’millet’’, ‘’milliyetçilik’’, ‘’ulus’’ ve ‘’ulus devlet’’ kavramları üzerine kamuoyunda hala bir tartıma yaşanıyor… Ben de bu tartışmaya iki yazımla katılmış ve ağırlıklı olarak ‘’ulus devlet’’ konusu üzerinde durmuştum… Araya Çanakkale Muharebeleri anma yazıları girince bu konudaki üçüncü yazımı da bugüne bırakmıştım…

Gerek yazılı basında ve gerekse de sosyal medyada yaşanan bu tartışma toplum olarak en büyük yanlışımızı yine gün ışığına çıkardı… 

Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur. Bu yanlışlarımız ve eksikliklerimiz bir değirmenin taşları gibi arasına alıp öğütüyor bizi… Ne yazık ki farkında değiliz…

Bir hamaset öğretisi olarak tarih

Tarih konusu da böyle... Tarihi; rasyonel, metodik ve analitik olarak inceleyip ders alınacak bir bilim dalı olarak değil de bir hamaset aracı olarak kullanıyoruz.

Tarihi anlamaz isek günümüzü de anlamayız... Bu konuda sürekli örnekler veririm. ‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ diye… ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ diye… ‘’Tarih sadece geçmişte ne olduğunu değil, aynı zamanda gelecekte de ne olacağını anlatır’’ diye… İbn-i Haldun, “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” derdi diye… Mehmet Akif’, ‘’Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’’ derdi diye…

Tarihi böylesine anlamaz isek; tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenmeye çalışan bir nesil yetiştirmiş oluruz… Hoş zaten nesiller de artık böyle yetişiyor ya… Neyse….

Bizim tarih yazıcılığımız ve tarih öğretimiz ne yazık ki hamaset üzerine kurulmuştur, tarihten ders almak üzere değil… Hamaset ise çok tehlikeli, âdete zehirli bir kavramdır.

Eğer bir nesil, tarihi ile geçmişi ile övünüyorsa o nesil hiç de tarihine layık bir nesil değildir. Toplumsal gelişimin temel esası ‘’neslin ecdadı ile övünmesi değil, ecdadın o nesil ile o torunlarla övünmesi’’dir’’…

Bugün için övünülecek bir şeyi olmayanlar hep düne sığınırlar. Bugün için edebi, felsefi, sanatsal, maddi ve manevi bir birikimi olmayanlar, bugünü iyi geçmeyenler teselliyi dünde, geçmişlerinde ve atalarında bulurlar.

‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir’’ derdi Halil Cibran. Derdi ki Cibran: ‘’Dün bir rüya, yarınsa bir hayaldir. Rüyayı mutlu, hayali umutlu yapan bugündür. Bugüne iyi bak.’’ İşte bugününe iyi bakamayanlar, bugünü iyi olmayanlar bir aciz gibi, bir meczup gibi giderler de düne sığınırlar. Dünleri yoksa da sığınılacak bir dün yaratırlar. Tıpkı TV’lerde yayınlanan gerçek tarihle hiçbir ilgisi olmayan diziler gibi…

İngiliz tarihçi ve yazar Eric Hobsbawm’ın ‘’Tarih Üzerine’’ (Agora Kitaplığı, 2009)  isimli güzel bir kitabı var. Hobsbawm bu kitabında dünün, geçmişin ve tarihin nasıl kötüye kullanıldığını ve nasıl istismar edildiğini şöyle anlatır (s. 6-7): “Nasıl haşhaş, eroin müptelalığının hammaddesiyse, tarih de milliyetçi, etnik ya da fundamentalist ideolojilerin hammaddesidir. Geçmiş bu ideolojilerin asli öğelerinden birisi, belki de asli öğesidir. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa böyle bir geçmiş her zaman için yeniden icat edilebilir. (...) Geçmiş, meşrulaştırır. Geçmiş, övünülecek fazla bir şeyi olmayan şimdiki zamana daha şerefli bir arka plan sunar (...). Bizim, genel olarak tarihsel olgulara karşı bir sorumluluğumuz bulunduğu gibi, özelde tarihin siyasal-ideolojik açıdan istismar edilmesini eleştirmek gibi bir görevimiz de var.”

Kant'ın en çok değer verdiği öğrencisi olan Alman filozof ve düşünür Arthur Schopenhauer (1788 – 1860) de Hobsbawm’ın tarih üzerine söylediğinin bir benzerini ‘’milli gurur’’ hakkında söyler:

‘’En ucuz gurur, milli gururdur. Bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. Çünkü insan neden milyonlarca insanların paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyabilir ki başka türlü? Dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu milliyetinin hatalarını açıkça görebilecektir. Ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her yoksul kişi gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu milliyeti ile gurur duyar. Bu noktada insan milli gururda güç bulur ve ondaki tüm hata ve eksiklikleri var gücüyle savunur.’’

''Die Wohlfeilste Art des Stolzes hingegen ist der Nationalstolz. Denn er verrät in dem damit Behafteten den Mangel an individuellen Eigenschaften, auf die er stolz sein könnte, indem er sonst nicht zu dem greifen würde, was er mit so vielen Millionen teilt. Wer bedeutende persönliche Vorzüge besitzt, wird vielmehr die Fehler seiner eigenen Nation, da er sie beständig vor Augen hat, am deutlichsten erkennen. Aber jeder erbärmliche Tropf, der nichts in der Welt hat, darauf er stolz sein könnte, ergreift das letzte Mittel, auf die Nation, der er gerade angehört, stolz zu sein. Hieran erholt er sich und ist nun dankbarlich bereit, alle Fehler und Torheiten, die ihr eigen sind, mit Händen und Füßen zu verteidigen.'' (Arthur Schopenhauer, ‘’Aphorismen zur Lebensweisheit’’, Nikol, 2010, s. 360)

Schopenhauer’in bu sözünün orijinalini ve kaynağını özellikle verdim. Bu sözün tercümesi bana ait. Hassas da bir konu olduğu için çok iyi bir Almanca dil bilgime rağmen Almanya’da yaşayan arkadaşlarımdan yardım da aldım. Burada onlara teşekkür ediyorum…

Hobsbawm ve Schopenhauer, hiçbir yoruma yer vermeyecek kadar açık ve net söylemiş. Şimdi anlıyorsunuz değil mi tarih ile zerre ilgisi olmayanların, tarihten zerre nasibini almamış olanların ‘’milli’’ diye oynadıkları Osmanlıcılık oyununun nedenini…

Hobsbawm’ın ve Schopenhauer’in bu sözlerinin alıntıladım çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün kastettiği ‘’milli gurur’’ ve ‘’milliyetçilik’’; Hobsbawm’ın ve Schopenhauer’in söylediği ve şimdiki hamasetçilerin ve sözde milliyetçilerin anladığı ve uyguladığı bir ‘’miili gurur’’ ve ırkı temele dayanan bir ‘’milliyetçilik’’ değildir…

Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’millet’’ ve ‘’milliyetçilik’’ tanımı

Atatürk’ün millet ve milliyetçilik tanımı oldukça basit ve nettir:  “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”  Burada geçen ifade ‘’Türk halkı’’ değil, ‘’Türkiye halkı’’dır. Türkü ile Kürdü ile Lazı ile Abhazası ile Çerkezi ile Arnavutu ile Türkiye halkıdır…

Türkiye halkı; İstiklâl Harbi ve devrimlerle “Türk ulusal kimliği” altında buluşmuş ve birleşmiş ve “Türk milleti’ni, ‘’Türk ulusu’’nu oluşturmuştur. Bu buluşmada; ‘’ulus devlet’’ ve ‘’ulusal kimlik’’ kavramları, feodalizmin, etnikçi ve mezhepçi siyasetin karşısında var olmuştur…

‘’Türk milleti’’, ‘’Türk ulusu’’; Türkiye halkının devlet kurarak aldığı addır. ‘’Türk milleti’’, ‘’Türk ulusu’’; Türkiye halkının, farklı etnik grupların emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı, İstiklâl Harbi vererek milletleşmesidir, uluslaşmasıdır.

Bu nedenle feodalizmin artığı kimlikleri ve ortaçağ kalıntısı aidiyetleri savunmak, kimlik siyasetini öne çıkarmak ve mezhepçi siyasetlere yol vermek refaha, huzura, çağdaşlığa ve bağımsızlığa değil ancak ve ancak emperyalizme hizmet eder.

‘’Türk milleti’’, ‘’Türk ulusu’’; Türkiye halkının etnik kimliğinin üstünde bir “ulusal kimlik” kazanmasıdır. İşte bu nedenle “Türk milleti” kimliği etnik bir kimliğe değil; dil, kültür ve hedef birliğine dayanan siyasal bir kavramdır.

Atatürk’ün ‘’milliyetçilik’’ ilkesi ise; kendi milletini üstün görüp diğer milletleri aşağılamaz, onları yok saymaz. Atatürk’ün; "Gerçi, bize ulusçu derler ama biz öyle ulusçularız ki bizimle işbirliği yapan tüm uluslara saygı gösteririz. Onların bütün ulusal gereklerini tanırız. Bizim ulusçuluğumuz, herhalde, bencil ve kendini beğenmiş bir ulusçuluk değildir’’ sözü bunun göstergesidir. ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh’’ ilkesi bunun göstergesidir... Atatürk’ün ‘’milliyetçilik’’ ilkesinde yurdun bütün evladı birdir: ‘’Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır.’’


Atatürk’ün ‘’milliyetçilik’’ ilkesi sadece ve sadece ‘’milli iradeyi egemen kılmayı’’, ‘’milli bağımsızlığı’’ ve milletin refahı, huzuru ve mutluluğunu hedefler. Diğer bir ifadeyle söyleyecek olursak; milliyetçiliğin hukuki yönü bir yandan milli egemenliğe diğer yandan da milli bağımsızlığa bir diğer yandan da milletin huzuru, mutluluğu ve refahına dayanır.

Ancak bir hususu yeniden vurgulamam gerekiyor: 20. yüzyılın başlarında bir ulus devlet kurmak çağdaş, ilerici, devrimci bir tercih ve devrimci bir yönelimdi. Ulus devletler, ''parlamenter demokrasi'' ile taçlanmadığı ve ‘’milli irade’’ egemen kılınmadığı sürece ırkçı veya dinci veya her ikisinin karışımı faşist bir rejime evirilebilirler… Yani ''parlamenter demokrasi'' ve ‘’milli iradenin egemenliği’’ ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur… ‘’Ulus devlet’’ ilkesine karşı olanların Türkiye Cumhuriyetine dönük eleştirilerinin kaynağı da ‘’ulus devlet’’ değil, ülkedeki demokrasi eksikliğidir.  Ne yazık ki Mustafa Kemal Atatürk’ün ideali olan ‘’demokrasi’’, kendisinden sonraki hükumetlerce geliştirilmemiş, Cumhuriyet demokrasi ile taçlandırılmamıştır. Günümüzde ülke dünya demokrasi liginde yerlerde sürünmektedir.

Kavram tartışmasını bu noktada bırakıp, tarihe farklı bir perspektif içerisinden bakan benim geç keşfettiğim bir Fransız tarihçi Fernand Braudel’e  yer vermek istiyorum…

Bir böğürtlen çalısı olarak döngüsel tarih

Fernand Braudel (1902– 1985) bir coğrafyacı olmasına rağmen, tarih biliminde neredeyse devrim yaratan bir ekolün, en ünlü temsilcilerinden birisidir. Braudel’e göre zamanın hızı gerek mekândan mekâna gerekse hangi zaman türünden bahsedildiğiyle ilgili olarak farklılık gösterir.  Braudel’in kastettiği mekân Akdeniz’dir… Özellikle Doğu Akdeniz’dir…  (Braudel, ‘’Bellek ve Akdeniz -Tarihöncesi ve Antikçağ’’ Metis Yayıncılık, 2016) Braudel’in anlattığı Doğu Akdeniz’de sabit bir zaman sınırı da yoktur. Braudel’e göre dünyanın bir başka mekânı bir başka tarihi yaşarken Doğu Akdeniz Ortaçağ’ı yaşıyor olabilir…

Braudel’in bu görüşünü Alev Alatlı hiç Braudel ismini zikretmeksizin basitçe şu şekilde formüle eder: ‘’Ey, Oğul! Devirli bir oluşumdur, tarih. Sakın ola ki, ezelden ebede dümdüz uzanan doğrusal bir hat bellemeyesin. Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz. Gün olur, en gerideki, en öndekinden ilerde olur. Aristarkus, Kopernik’e ‘zıpçıktı astrolog’ diyen devrimci Martin Luter’den daha ilericidir. Ahmet Yesevi, Kadızade Mehmet’in çok ötesinde. Ey, Oğul! Bir şeye ille de benzeteceksen her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzet tarihi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve vermekte, bir diğeri ise kurumaktadır. Bir çağda birden fazla çağ yaşanır.’’

Braudel, ilgi alanı olan Akdeniz nedeniyle Osmanlı tarihine de büyük ilgi duyar…

Braudel, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi başına bir ekonomi-dünya oluşturduğunu yani siyasi ve coğrafi sahası içinde kendine yeterli bir ekonomik birim meydana getirdiğini söyler.  Ancak Braudel’e göre bu yeterlilik Osmanlı ekonomisinin durgun kalmasına, uzun zaman dilimi içinde pek fazla değişim göstermemesine yol açar… Braudel’e göre "Osmanlı İmparatorluğu büyük bir historiyografi sorunu, müthiş bir belirsizlik bölgesi"dir…

Braudel’e göre 13. yüzyılda Moğol istilası İslam’ın bütün şehir medeniyetini yıkar, kütüphaneler yakılır, milyonlar öldürülür, bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülür… Haçlı seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatır… Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlar, zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşir… Dünya ekonomisindeki değişmeler ve son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler de İslam dünyasının geri kalmasına yol açar… (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) Yani Braudel bizim bildiğimiz kalıplar çerçevesinde İslam dünyasının geri kalmasını Gazali’ye bağlamaz…  

Braudel’in bu görüşleri; Halil İnalcık, Fuad Köprülü, Ömer Lütfi Barkan gibi Türk tarihçilerini de etkiler… Bu sayede ülkemizde geleneksel siyasi tarihten “ekonomik ve sosyal tarih”e geçiş Ömer Lülfi Barkan’la başlar, Halil İnalcık’la devam eder... İşte tam da bu nedenle Halil İnalcık, Braudel gibi düşünerek, “Osmanlı, Avrupa ekonomisinin merkantilizme geçişini anlayamadı” diye yazar. (Merkantilizm yani ticaret devrimi, sermaye birikimi...) Çünkü Braudel, daha 1700’lü yıllarda İngiltere’de “Artık hiç kimse kasalarda para tutmamakta, cimriler bile varlığını (piyasada) dolaştırmakta” diye yazar. (‘’Maddi Medeniyet ve Kapitalizm, 1400-1800’’, İz yayıncılık, 1996)

Braudel’in girişte bahsettiğim kitabı ‘’Bellek ve Akdeniz -Tarihöncesi ve Antikçağ’’ vefatından ancak on üç yıl sonra yayınlanır. Braudel kitabında Akdenizi, dağları anlatırken, deniz kıyısında yaşayanlarla dağlarda yaşayanlar arasında bitmeyen tarihi kavgayı da anlatır. Braudel, bu kitabında bitmeyen bu kavgayı şu şekilde tarif eder:

“Dağlıların baskınları, tüm çağlarda, tüm deniz kıyısı bölgelerinde sıradanlaşmış bir dramdır. Hayat, meşe palamudu veya kestane yiyen, yaban hayvanı avlayan, post, deri, sığır veya koyun satan, her an ayağını kaldırıp göç düzmeye hazır bekleyen yukarı ülke insanlarıyla; toprağa bağlanmış, bazıları kullaşmış, diğerleri üstünleşmiş, topraklara, kumanda mevkilerine, ordulara, şehirlere, denizleri dolaşan gemilere hükmeden aşağı ülke insanlarını tekdüze bir biçimde karşı karşıya getirir hep... Kanaatkâr yüksekliklerin karı ve soğuğuyla portakal ağaçlarının ve uygarlıkların çiçeğe durduğu alçak diyarlar arasındaki bu diyalog günümüzde bile tamamen sona ermemiştir.” (s.25)

Günümüzde de bu ayrışmanın izdüşümünü görmüyor muyuz? Bakın Akdeniz’e, Ege kıyılarına sonra da İç Anadolu ve Doğu Anadolu’ya… Braudel’i anlamak için bu coğrafyadaki siyasi tabloyu Korona tablosu gibi bir renklendirin isterseniz…

Bir devlet nasıl yıkılır?

Yine Braudel’in bu görüşüne dönmek üzere bir devlet nasıl yıkılır? Kısaca iki düşünürün görüşlerine yer vermek istiyorum.

İbn-i Haldun, Mukaddime’sinde (Dergâh Yayınları, 2013) şöyle bir tez ortaya atardı:

''Devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. İslam coğrafyasında kurulan devletler ortalama 100 ila 120 yıl yaşarlar. Bir devlet kurulduğunda, şehirleşmiş ‘’medeni’’ unsurlar yönetir, onun dışındaki ‘’bedevi’’ unsurlar devlete karşıdır. Şehirleşenler zamanla mücadele etmeyi bırakır ve bedevilere yenilirler. Devlet yönetimine gelen bedeviler zamanla medenileşir, onların dışında yeni bedevi gruplar oluşur. Sonra yönetime yeniler gelir. Bu döngü her 20-25 yılda bir tekrarlanır. En çok 4 ya da 5 kez sürer, devamında devlet çöker.''

İbn-i Haldun, ‘’Mukaddime’’sinde dile getirdiği bu tezinde devletin çöküşü esnasında beş aşamanın bulunduğunu belirtir. İbn-i Haldun, bu aşamaları da şu şekilde sıralar: Zafer, istibdat, ferağ (istirahat, dinlenme), müsâlemet (huzur, barış) ve israf. Devletlerin geçirdiği bu beş aşama Batı’nın doğrusal tarih anlayışının aksine ve Braudel’in tezi gibi döngüsel olarak her 20 – 25 yılda bir devam eder.

Benzer şekilde İngiliz felsefecisi Thomas Hobbes (1588 – 1679) de ünlü eseri Leviathan’da (Yapı Kredi Yayınları, 1993) şöyle der:

‘’Yönetim ilkeleri zaman içinde değişebilir, hükumetler değişebilir, bakanlar değişebilir, insanların karakterini değiştiren gelişmeler olabilir, insanların tutkuları, düşünceleri, yaşları, sağlıkları değişebilir, egemenleri ve bakanları hep değişebilir. Bir yönetim bu değişimlerle, kimi zaman gururlu ve güçlü, kimi zaman ise zayıf, bazen aydınların, bazen ise cahillerin elinde olabilir; bir yükselir, bir alçalır, yeniden yükselir, baş aşağı gider ve bütün bu düzensiz git-gellerden sonra atılım gücünü kaybeder, duraklar, sonunda da dağılır ve biter.’’

Yeni yeni hatipler türemişti, kafasızdılar, cahildiler ve duygularının peşinde sürüklenmişlerdi.

Şimdi tekrar dönelim Braudel’e… İbn-i Haldun’un tezindeki ‘’medeni’’ ve ‘’bedevi’’ çatışması ile Braudel’in ileri sürdüğü ''deniz kıyısında yaşayan unsurlar‘’ ve ''dağda yaşayan unsurlar'' çatışması arasında bir paralellik kurun…

Sonra da başa dönün ‘’öğrenci andı’’ ile başlayıp ‘’millet’’, ‘’milliyetçilik‘’ ve ‘’ulus devlet’’ hakkındaki tartışmaları Hobsbawm’ın ve Schopenhauer’in, Braudel’in, İbn-i Haldun’un ve Hobbes’in görüşleri çerçevesinde bu tartışmaları yeniden değerlendirin…

Hatırlarsanız daha yeni yazmıştım Cicero’yu… Cicero, Türkçeye ‘’İhtiyarlık’’ olarak çevrilen ‘’Cato Maior de Senectute’’ isimli kitabında bir yerde bir şairin ağzından (Ennius) Cato’yu şöyle konuştururdu Cicero: "Şimdiye dek başınızda olan aklınız nereye gitti de çılgınlar gibi yolunuzu şaşırdınız?" 

Ve Cicero kitabında Cato'yu konuşturmaya şöyle devam ederdi: ''Şair Naevius'un Ludus'unda şöyle bir sual sorulur: 'Baksanıza, nasıl oldu da o koca devleti öyle yıkı verdiniz?'  Verilen türlü cevaplar arasında başlıcası şuydu: ‘Yeni yeni hatipler türemişti, kafasızdılar, cahildiler ve duygularının peşinde sürüklenmişlerdi.' ''

Demem o ki ‘’öğrenci andı’’ ve bundan yola çıkılarak yapılan ‘’ulus devlet’’ tartışması sıradan bir tartışma değildir. Arz ederim…

Osman AYDOĞAN



Çanakkale... Ah! Çanakkale.

18 Mart 2021


Çanakkale Muharebeleri

Çanakkale Muharebeleri, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında (3 Kasım 1914 – 9 Ocak 1916 ) Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.


18 Mart 1915 tarihi İngiliz ve Fransız filolarının Çanakkale Boğazını denizden geçmek için yaptıkları saldırılarda mevcudiyetlerinin %35’ni kaybedip geri çekilmek zorunda kaldıkları gündür.

Müteakiben İtilaf devletleri 25 Nisan 1915 tarihinde kara harekâtına başlarlar. Bu taarruzları da Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk)’ün emrindeki birlikleri etkin ve dâhiyane kullanması sonucu 09 Ocak 1916’da hüsranla sona erer…

18 Mart Deniz Zaferi ve içimizdeki Danimarkalılar

Bu muharebelerde İtilaf devletlerinin denizde yenildikleri ve bizim zafer kazandığımız gün olan 18 Mart günü 2002 yılına kadar ''18 Mart Deniz Zaferi Günü'' olarak kutlanırken, bu gün, 27 Haziran 2002 tarihinde 4768 sayılı kanunla ''18 Mart Şehitler Günü'' olarak düzenlenmiş ve o şekilde anılması istenmiştir…


Ancak bu düzenleme ile bu cefakâr millete hak ettiği bir zaferi kutlamak çok görülmüştür. Bu düzenleme ile Çanakkale Zaferi, bu zaferin kahramanları ve özellikle Gazi Mustafa Kemal Atatürk gölgede bırakılmak, unutturulmak istenmiştir. Bu düzenleme ile sanki bugün hüzün ve matem günü haline getirilmiştir… Halbuki bugün zafer günüdür…

18 Mart 1915, zamanın en güçlü donanmalarına sahip olan İngiltere ve Fransa donanmalarının en yenilmez, en bükülmez, en eğilmez, en heybetli, ateş gücü en yüksek başta Queen Elizabeth olmak üzere, Agamennon, Lord Nelson, Inlfexible, Ocean, Irressistible, Albion, Vengeance, Majastic, Canapus, Cornwalls, Swiftsure vb. isimli gemilerinin Çanakkale Boğazı’nda Türk Ordusunun, Türk askerinin karşısında kiminin boğazın dibini boyladığı, kimisinin de yaralanıp mağlup olup çekildikleri gündür…

18 Mart 1915 bir zafer günüdür. Bu hususu özellikle belirtiyorum ki 18 Mart’ı ‘’Şehitler Günü’’ diye matem tutmayalım, bu zafer gününü gururla hatırlayalım, gururla analım ve gururla kutlayalım diye…

Zaferin nedenleri

Bu muharebelerin zaferle sonuçlanmasında şu üç unsurun olmazsa olmaz katkıları olmuştur:


Birinci sırada; tabii ki Mustafa Kemal Atatürk’ün bu muharebede harp yönetiminde, harbin sevk ve idaresinde ve zaferde olan tartışılmaz katkısı ve askerî dehası…

İkinci sırada; hırsı ve tecrübesizliği ile tüm bir harbin kaybedilmesine ve bir imparatorluğun batmasına sebebiyet vermesine rağmen Balkan bozgunundan sonra Osmanlı Ordusunu yeniden eğiten ve donatan Enver Paşa…

Üçüncü sırada ise; eserleriyle, özellikle Türk edebiyatının sahnelenen ilk tiyatro eseri olan "Vatan Yahut Silistre" eseriyle Türk insanına yurtseverlik, hürriyet, millet kavramlarını aşılayan Namık Kemal olmuştur. İşte bu nedenledir ki üniversite talebeleri, lise talebeleri bu savaşa gönüllü olarak katılmışlardır. 

Çanakkale Muharebelerinin sonuçları

Çanakkale Muharebeleri her savaş gibi ardında kan, ölüm ve gözyaşı bıraktı. En iyimser rakamlarla 213.000 Türk şehit oldu.  İtilaf kuvvetinden de 215.000 asker öldü. Bu savaştaki toplam insan kaybı 428.000 kişidir.


Türk ordusunun Balkan Savaşı’nda zedelenen ve hatta yok olmaya yüz tutan prestiji kurtarıldı. Ordu ve millet, bu zaferin getirdiği moralle kurtuluş savaşına girebildi.

Çanakkale Muharebeleri, Mustafa Kemal (Atatürk) gibi askerî bir dâhiyi yarattı, Birinci Dünya Harbi’nin bitiminden hemen sonra başlayacak olan Milli Mücadele’nin bu eşsiz liderini Türk ulusuna kazandırdı.

Çanakkale Savaşları sonucunda batılılar müttefikleri Rusya’ya yardım edemediler. Böylece mahsur kalan Çarlık Rusyası, içerden çöktü, kanlı bir rejim değişikliği oldu.

Anzak asker ve komutanları, Çanakkale’de yiğitçe döğüşen Türklerin hem asker, hem de insancıl yönlerini yakından izleme fırsatını buldular. O günlerde oluşan bu dostluk atmosferi hala sürmekte.

Çanakkale’de Türk ulusu, binlerce okumuş ve aydınını da kaybetti. Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirildi. Bu kayıpların olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, daha sonra da fazlasıyla hissedildi. Nitekim 1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk’ün başlattığı devrimler ve bunların paralelinde girişilen reformların kitlelere yaygınlaştırılıp mal edilmesinde, hayli sıkıntılar çekildi.

İki fotoğrafın düzeltilmesi

Yeri gelmişken iki konuya açıklık getirmeden geçmek istemedim:


İnternette ve sosyal medyada yıllardır dolaşan iki fotoğraf var. Birinci fotoğraf; Çanakkale savaşında olduğu iddia edilen pejmürde kıyafetli iki Türk askerinin fotoğrafıdır. Bu fotoğraf doğru değildir ve gerçeği yansıtmamaktadır... Bu fotoğraf sahra çöllerinde bir İngiliz esir kampında çekilen iki Türk askerinin fotoğrafıdır. Türk askeri Çanakkale Savaşında daha önce hiçbir harpte olmadığı kadar iyi teçhiz edilmiştir.

İkinci fotoğraf ise yine Çanakkale Savaşı’nda 43. Alay’ın 1917 yılına ait ‘’Yemek Listesi’’ veya ‘’Yemek Menüsü’’ olduğunu gösteren fotoğraftır. Sanki buradaki menü olmayan bir yemeğin menüsüdür. Bu fotoğraf da doğru değildir ve gerçeği yansıtmamaktadır. Şöyle ki: Bir kere 43. Alay Çanakkale’de görev almamıştır. 43. Alay Çanakkale Cephesi’nde değil Irak Cephesi’nde görev almıştır. Çanakkale Savaşı da zaten 1917 yılında çoktan sona ermiştir. Ayrıca Çanakkale Cephesi’nde Osmanlı Ordusu hiçbir şekilde açlık çekmemiş ve erzaksız kalmamıştır. Bütün bunları ise Osmanlı Ordusu anlattığım gibi Enver Paşa’ya borçludur.

Geride kalanlar, anneler, babalar, eşler, nişanlılar, yavuklular, çocuklar…

Çanakkale Muharebelerinde en çok sıkıntıyı cepheye asker gönderen ve onların cepheden dönmelerini bekleyen anneler, babalar, henüz duvağını çıkarmış gelinler, çocuklar, nişanlılar çekti.


Kendisinde tarih bilinci gelişmemiş bizden bir zat ‘’Gallipoli’’ isimli bir film yapar. Bu filminde Yeni Zelanda ve Avustralyalı anneleri, gelinleri, çocukları anlatır, bizim Mehmetçiklerin bir tanesinin dahi geride bıraktıkları annesine, yavuklusuna, eşine, çocuğuna yer vermeden. Filmi izleyince hayıflanıyor insan, neden yurdumuzu işgale gelen Yeni Zelanda ve Avustralyalı askerlere karşı yurdumuzu kahramanca savunduk diye. Hani söz vardı ya; ‘ben sana filmci olamazsın demedim, adam olamazsın dedim’’ diye…

Bu yazıdan asıl amacım; Çanakkale Muharebelerinde cephede savaşan askerlerin ve bu kahraman askerlerin geride bıraktıkları nişanlılarının, henüz duvağını çıkarmış eşlerinin, annelerinin, babalarının ve yavrularının hikâyelerini anlatmaktır. Bu hikâyeleri anlatmak için de Çanakkale Muharebeleri hakkında da kısaca bilgi vermiş oldum...

Unutkan toplumuz ya biz; bu çilekeş insanları unutmayalım diye… Bu yurdun, bu vatanın, bu özgürlüğün, bu bağımsızlığın kolay kazanılmadığını her daim aklımızda tutalım diye… Bu isimsiz, adsız kahramanları unutmayalım diye…

Sonuç

18 Mart, resmi olarak ''18 Mart Şehitler Günü''... Bir zafer gününün şehitler günü diye matem havası içinde anılması akıl alacak şey değildir.  Sanırım içimizdeki Danimarkalılar İngilizlerin rencide olmasından üzüntü duymuştur. Ancak gerçekte bugün ''18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi'' günüdür... Bu zaferi bu millete armağan eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere aziz şehitlerimizi rahmetle ve şükranla anıyorum.


Osman AYDOĞAN

Aşağıda yer verilen hikâyeler Balıkesir’li araştırmacı Aydın Ayhan’ın '‘Çanakkale... Ah! Çanakkale’' isimli araştırmasından alınmıştır. Aydın Ayhan Balıkesirli olduğu için hikâyelerin hepsi Balıkesir'e ait... Çünkü Balıkesir cepheye en yakın il olduğu için cepheye de en fazla askeri Balıkesir göndermiştir... Keşke her ilden Aydın Ayhan gibi bir araştırmacı çıksaydı da o ilin kahramanlarının hikâyelerini gün ışığına çıkarsaydı... Hikâyelerin her birisi ayrı bir değer... Her birisi içselleştirilerek okunmalı diye düşünüyorum… Yaşanmış bu gerçek hikâyeleri kaçırmayın, okuyun, okutun isterim, bu kahramanlar, bu aziz, bu cefakâr insanlar unutulmasın diye. 

Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’


Yaşanmayan Bayramlar

Bir gün Seyit İlşekerci’nin eczahanesinde oturuyordum. Beyi ile ilaç alan bir hanım: “Hocam ben sizin bir konuşmanızı izledim. Size nenemi anlatayım. Onun babası da. Çanakkale’ye gitmiş.” dedi.


Merakla dinlemeye başladım.

“Babası Çanakkale’ye gittiğinde, nenemiz henüz kundakta bebekmiş. Gitmiş ve bir daha hiç haber alınamamış. Ama annesi her bayram geldiğinde, nenemizi süsler giydirir ve sokağa yollamazmış. ‘Baban gelecek... Elinden tutacak... Seni bayram yerine o götürecek... Çıkma sokağa bekle…

Her bayram… Her bayram ‘Baban gelecek, elinden tutacak. Seni bayram yerine götürecek…

Nenemiz hala sağ. Ve hala her bayram giyiniyor, süslenip bekliyor. ‘Babam gelecek elimden tutacak. Beni bayram yerine götürecek...’

Edremit’te bir evde hala her bayram... Her bayram yaşanmamış çocukluk günlerinin bayramları yaşanıyor.. Aradan doksan sene geçti. Ama gelecek olan baba bekleniyor. Hayatı boyunca bayram yerinin nasıl olduğunu göremeyen insanların hatıraları yaşanıyor.

Akderenin karası
Kaşlarının arası
Ne olunmaz dert imiş
Çanakkale yarası


Ali Kadir Amca

Bir Ali Kadir Amcamız vardı. Beş, altı yıl önce vefat etti. Sık sık buluşur, konuşurduk.


“Babam Çanakkale’de kaldığında çok küçükmüşüm. Rahmetliyi hiç hatırlayamıyorum. Ama evde hep ondan bahsedilir, hep o anlatılırdı. Belki o zaman adet değildi, evde fotoğrafı da yok. Ama anamın geceleri sabahlara kadar süren sessiz iç çekişlerini, hıçkırıklarını hep hatırlarım. Ben kendimi bildim bileli sokaktan veya mektepten eve her geldiğimde annem işini gücünü bırakır koşar gelir, önümde diz çöker “şehidimin armağanı” diye ellerimi öper, beni okşar severdi. Evde anam adımı pek söylemezdi. “şehidimin oğlu, şehidimin armağanı...” diye seslenirdi. Ben onun için o idim.

Bayramlar bilirsin hep sevinçli geçer. Ama bizde değil. Halam ve amcamlarım gelir. Önce anamın elini öperler sonra eğilirler: “Şehidimizin armağanı” diye diye, benim ellerimi öperlerdi. Hep onu anarlar, hep gözyaşı dolu olurdu bizim bayramlarımız.

Ondan mıdır neden bilmem, ben hala her bayram hüzün dolu olurum.

Evlendiğim zaman, hanımın annesi, kayın validem, öpmem için elini uzattı. Birden şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim. Çünkü o zamana kadar ben evde hiç el öpmemiştim... Hep elim öpülmüştü...


Mukaddes Hatıralar

Bir sıhhiye çavuşu anlatmıştı: Süngü muharebeleri birkaç saat sürüyor. Öğleden sonra ikide üçte ya da ikindiye doğru ne bizde, ne onlarda takat kalıyor, muharebe kendiliğinden sona eriyordu. O vakit beyaz bayraklar çıkıyor, yaralıları  taşıyorduk. Bu arada rastladığımız düşman sıhhiyeleriyle de birbirimizi anlamasak da ayak üstü yarenlik ediyor karşılıklı cıgara veriyorduk.


Bir seferinde, iki Fransız sıhhiye bana seslendiler. Gittim işaretle birini gösterdiler. Bir Fransız askeriydi. Pek yakışıklı biriydi. Elini işaret ettiler. Eğilip baktım. Bir fotoğraf tutuyordu, Genç bir kadın fotoğrafıydı. Belli ki ölmeden önce fotoğrafı çıkarmış, resimdeki kadına baka baka ölmüştü... Bir tuhaf oldum.

Az ötede cesetlerin arasında bir şehidin cesedi de dikkatimi çekti. Oturmuş, başı yana öyle ölmüştü. Yüzünden Karadenizli olduğu anlaşılıyordu. Yüzü adeta güler gibiydi.

Baktım Mehmet de elinde bir şeyler tutuyor. Ona doğru gittim. Avucunda işlemeli mendil tutuyordu. Kolundan akan kan mendile kadar gelmiş, mendili kana bulamıştı. Mendili avucundan yavaşça bırakıverdi. İçini açtım, baktım. Yeni doğmuş bir bebeğin altın gibi sapsarı saçları vardı. Mendili ve saçları şehidin koynuna soktum. Onu alıp o mukaddes hatıralarıyla beraber gömdüm…

İngiliz teyyaresi
Tepemizde dolandı
Verdiğin beyaz mendil
Al kanlara boyandı.


Kuru Fasulye   

1999 Mart’ında pek çok kitap yazmış, ilginç bir köy imamı ile ilgili araştırma yapmak için Edremit’e gittim.


Üniversitede okumuş, Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış, Çanakkale, Filistin cepheleri, kurtuluş savaşı derken yıllar sonra Edremit’e dönmüş, binlerce kitabını Edremit kütüphanesine bağışlamış birisi.

Onun ile ilgili çalışırken söz Çanakkale’ye gelince masada oturanlardan birisi söze karıştı.

“Dedem Çanakkale’den dönmüş ama babası kalmış.” dedi. Biraz anlatmasını, konuyu açmasını istedim. Dedesinin babası Halil Çavuş Çanakkale savaşları başladığında kırk yedi, kırk sekiz yaşlarındadır. Oğlu Ali on dokuz - yirmi yaşlarındadır. Ali, Çanakkale’ye gider. Bir gün Halil Bey’in hanımı dükkana gelir: “Bey, eve iki asker geldi. Seni sordular. Hemen askerlik şubesine gidecekmişsin... Acaba Ali’mize bir şey mi oldu? Yüreğime bir kor düştü…”

‘Tamam hanım, olur. Ben şimdi gider öğrenirim, gelirim. Canım çekti, sen akşama ocağa bir kuru fasulye vur da yiyelim.

Dükkânı toparlar, askerlik şubesine gelir, kendini tanıtır. Komutan ayağa kalkar: “Sen nerde kaldın? Yürü Edremitliler Çanakkale’ye gidiyor. Koş, yetiş.” “Aman bey, varıp eve haber vereyim, helalleşeyim.” “Mümkün değil. Kafileden kopma. Koş.. Eve biz haber veririz..” Gerçekten de hemen eve koşup. “Kocanızı Çanakkale’ye yolladık’ diye haber vermişler.

Aradan hayli zaman geçer. Kurtuluş savaşı sonunda Ali geri döner.. Halil Çavuştan bir daha hiçbir haber alınamaz..

“Ben o Ali’nin torunuyum hocam.. Ama nenem hayatı boyunca her akşam kuru fasulye pişirdi. Kendisi ağzına o yemekten tek bir lokma koymadı. Hep bize yedirirdi... Bir şey daha söyleyeyim. Belki inanmazsınız… Bizim evde hala her akşam kuru fasulye pişiyor. Çocuklar bıktık diye mırın kırın ediyorlar ama.. hala pişiyor...”

Şu dünyanın işine
Zehir koydum aşıma
Yarim Çanakkale’de
Şehit yazdım taşıma


Boş Tabak

Beklemek! Bir ömür boyu beklemek... Yıllarca geçen zamanı, geçmeyen zamanı beklemek…


Beklemek bulutların geçişinden, kuşların uçuşundan, böceklerin ötüşünden, rüzgarın esişinden umut bularak beklemek. Bin bir türlü rüyayı hayra yorarak beklemek.

Bir konuşmam esnasında: Çanakkale beklemelerinden bahsetmiştim. Dipdiri, capcanlı. gözlerinin içi güle güle seferberliğe, harbe yolladıkları oğulların, kocaların, ölecekleri bir türlü akla sığamadığından, beklemek bizim kadınlarımızın çilesi olduğunu söylemiştim.

Bir arkadaş geldi yanıma. Gözleri yaşlı elimi tuttu. “Hocam, ben bilirim Çanakkale beklemelerini, asker beklemelerini, şehit beklemelerini bilirim. Benim nenem hayatı boyunca sofraya bir boş tabak koydu. Çatalı kaşığı yanında hazır bu boş tabak dedemizin tabağıydı. “Gelirse hemen koyuvereyim yemeğini... Acıkmıştır... Özlemiştir... Hemen koyuvereyim diye nenem boş tabağı hep sofrada tuttu. Ölüm döşeğinde bile. Dedenizin tabağı... Dedenizin tabağını koyun.’ diyordu. Ben Çanakkale beklemelerini bilirim hocam...”

Tarhanam yerde kaldı
Göz yaşım serde kaldı
Çanakkale’ye giden
Gül yarim nerde kaldı?


Hala

Berber Hayri Ağabeyin halasıydı. Balıkesir’de “Yedi bekarlar” derlermiş. Evlenmemiş kız kuruları. Hiç evlenmemişler öylece ölmüşler.


Ben tanıdığımda çok yaşlı idi. Kulakları az duyuyordu. Sandığından çıkar çeyizlerini gösterdiler. Bin bir çeşit çiçekle, baharla, sevgiyle, sevinçle işlenmiş bezler kim bilir ne yürek yangınlıkları, ne iyi niyetlerle hazırlanmış el emekleri, göz nurlarıydı.

Bir gün öldüğü haberi geldi. Çok az insan vardı cenazede. Sadece birkaç akraba.

Gömüldü. Tam mezara toprak atacaklarken ‘aman unutmayalım vasiyeti var’ dediler. Mezara bir kese dolusu diş bıraktılar. Arkasından birkaç torba saç koydu sonra gömüldü.

“Bunlar ne?” diye sordum. Çünkü bizde böyle mezara bir şey koyma âdeti yoktu.

“Halamızın yavuklusu, nikâhtan hemen sonra daha düğün yapılmadan Çanakkale’ye gitmiş. Bir daha dönmemiş.. Gençliğinde çok güzelmiş halamız. Çok isteyenler olmuş, kimselerle evlenmemiş. Bekâr öldü. 

Diş ve saçlara gelince: “Yarın mahşer yerinde huzur-u ilahide kocamla karşılaşırsak “Bu ağızdan senin adından başka erkeğin adı çıkmadı” diyebilmem için ağzımdan dökülen bütün dişlerimi biriktirdim, koyun mezarıma. Huzur-u ilahide kocama “başıma, saçıma yaban eli değmedi” diyebilmek için tarağıma takılan bütün saçlarımı topladım Torbaya koydum. Saçlarım şahidim olacak vasiyetimdir. Saçlarımı da benimle beraber gömün! Koyun mezarıma!’ diye vasiyet etmişti. Vasiyetini yerine getirdik.

Kavakta yeller oldu
Gül yarim eller oldu
Çanakkale denince
Göz yaşım seller oldu


Cevdet Amca

Balıkesir’de Ali Şuuri İlkokulu karşısındaki boşlukta, beş altı yıl öncesine kadar, eski ayakkabı tamircisi vardı. İkinci aralık, ikinci dükkanda kır, pala bıyıklı bir ihtiyar çalışırdı: Cevdet Dede (Alkalp).


Bir akşam üstü dükkanın önünde çay içerken konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. “Rahmetli babam Hafız Ali, Çanakkale’de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım.. Bir fotoğrafı bile yoktu.

O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, Kuvayi Milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş.. Yokluk.. Kıtlık.. Sıkıntı.. Çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.

Ama anam (Adeviye) benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta her bir yere gidişte yanıma gelir.

-Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben teyzenlere gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben mevlide gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!

Annem babamı bekledi durdu. Büyüdüm, dükkân açtım. Annem gene her bir yere gidişte dükkâna gelir, gideceği yeri söyler; “Baban gelirse beni hemen çağır ha!” diye eklerdi.

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kakarak yanıma gelir; “Baban gelirse beni hemen çağır ha!” diye tembihlerdi.

Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helallaştı: Bana iyi baktınız. Hakkınızı helal edin. Bana döndü yavaşça: “Baban gelirse, ona “Annem hep seni bekledi, de.” dedi:. Birden irkilerek doğruldu kapıya doğru gülümseyerek; “Hoş geldin... Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti...


Şemsi Nene

1954 yılında, babamın memuriyeti dolayısıyla, Sındırgıdan Balıkesir’e geldik. Babam daha önce gelmiş, bir evin üst katını bize kiralamıştı. Alt katta ev sahibi yaşlı bir kadın oturuyordu. Aksi ve huysuz bir hanımdı. Biz çocuktuk. Oynarken gürültü yaptık mı bize çekişir dururdu.


16 yaşında evlenmiş, kısa bir süre evli kalmış, seferberlikte eşi ihtiyat zabiti (yedek subay) olarak askere alınıp, Çanakkale’ye gönderilmiş.

Eşinin Çanakkale’den yolladığı mektupları ve zarflarını evinin içeriye bakan pencerelerine yapıştırmıştı. Hatta o zamanlar bende pul biriktirme merakı vardı. Cama yapışık zarflardan birinin üzerindeki pulu yırtıp, almak istemiştim de, nene bana kızmıştı.

Kim bilir neler yazıyordu o mektuplarda? Ama nene her sabah namazdan sonra her mektubu ayrı ayrı okur, her mektubu okuduktan sonra, şehit kocasına fatihalar okur, günlük işlerine başlamadan önce de, bir gün önce bıraktığı yerden başlayarak, kocasının ruhuna hatim indirmeye çalışırdı.

Nenenin ziyaretçileri çok olurdu. Kocaları, oğulları Çanakkale’de ve diğer cephelerde şehit olan hanımlar gelir, bitmez tükenmez dualarla, hatimlerle onları anarlardı.

Şemsi Nine yakmacılık denilen bir usul ile çıbanları iyileştirir, geçimini böyle sağlardı. Geleni gideni çok olmasına rağmen, Şemsi Nene hiç sokağa çıkmazdı.

“Nasıl çıkarım, beyim Çanakkale’ye giderken dış kapının arkasından ellerimi tuttu, gözlerimin içine bakarak ‘Karıcığım.. Gençsin, güzelsin.. Gözüm arkada kalmasın... Ne olur söz ver bana! Ben gelinceye kadar sokağa çıkma’ dedi. İşte orda şu kapının arkasında ona söz verdim. Nasıl sokağa çıkabilirim?

İşlerini, alışverişlerini hep konu komşu yapıyordu. Çünkü söz vermişti. Sözden dönülmezdi.

Onun köşede, küçük tek bir pencere ile koridora bakan merdivenin dibinde, karanlık bir odası vardı. Bir akşamüstü, babamla eve çıkarken neneyi o odanın köşesinde bir gelinlik giymiş, ayakta, ellerini göğsüne kavuşturmuş beklerken gördük. Boynunda iri taneli uzun inci gerdanlık vardı.

Babam şaka olsun diye takıldı. “Nene hayrola, bugün pek süslüsün ya... Ne var... Bir şey mi oldu?” Nene gözlerini yerden ayırmadan kısık, çok derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

“Oğlum ben bugün evlendim. Bak, kocam yüz görümlüğümü de taktı. Kocamı bekliyorum..”

Babam hiçbir şey demeden gözlerinde yaşlarla, kaçarmış gibi yukarı çıktı.

Neneyi orada bütün gece o yalnızlığıyla baş başa bıraktık. Gürültü olur diye bizi erken yatırdılar. Soba bile yakmadık.

Ertesi gün, günlük hayat eskisi gibi devam etti. Öğrendik ki; hayatı boyunca evlendikleri gün nene süslenip, hep kocasını beklermiş.

Nenenin hiç çıkmadığı evden yıllar sonra cenazesi çıktı. Ev uzun süre boş kaldı. Hep evin fotoğrafını çekmek veya çektirmek istedim. Bir türlü fırsat bulamadım. Birkaç yıl önce o binlerce gözyaşıyla, acıyla beklemenin yaşandığı ev yıkıldı. Şimdi yeri bomboş...

Esme rüzgâr kal artık
Gözüm yaşı sel artık
Çanakkale’de kaldın
Çok bekletme gel artık.


Cigaraya Nasıl Başlanır

Üniversitemiz genel sekreteri Faiz Türkan anlattı: Bir gün Çanakkale’ye gene gönüllü toplanmaktadır. Bir çavuş Balya’nın Turplu köyüne gelir, gençleri cami önüne toplar. Vücutça gözüne kestirebildiklerini ayırır.


-Kaç yaşındasın?
- On yedi..
 -Tut kaldır şu tüfeği... Tamam Çanakkale’ye..

Böylece yirmi iki genç ayırır. O sırada bir çocuk daha gelir. Çavuşa: “Ağabeyim gidiyor. Ben de geleyim…

-Yaşın kaç?
-On üç.
-Daha çok küçüksün. Bu çocuktan başka ailede evlat var mı?
-Yok.
-Öyle ise bu kalsın da nesli devam ettirsin.

Faiz Bey: “İşte ben o kalsın, nesli devam ettirsin denilen torunuyum.” Ve giderler... Dualar edilir... Sular dökülür... Giderler...

Ama anne ile baba her sabah kalkan bir kese tütün alır, köyün yolu tepesi vardır, oraya çıkarlar. Başlarlar yola bakmağa; “Oğlumuz buradan gitti, buradan gelecek.” Bekle, bekle, belde. “Yak bir cigara sar bir cigara daha.”

“Oğlumuz bu yoldan gittiydi. Buradan gelecek...’’ ”Çok uzaklardan biri gözükür köye yaklaşmaktadır. “Acaba oğlumuz mu? Sar bir cıgara daha” Gelenler selam verip geçip gitmektedir. ‘’Oğlumuz bu yoldan gelecek...’’

Yıllar yılları kovalar. Kar, yağmur, çamur, fırtına, rüzgar, güneş, sıcak… Hiçbiri engel olamaz o tepenin üzerinde sabahtan akşama kadar bütün gün iki ihtiyar bazen soğuktan titreyerek, bazen sıcaktan bunalarak oğullarını beklemektedir.

Giden oğullar hep beklenir. O köyden, seferberlik için yirmi iki genç askere alınmış sade iki kişi geri dönebilmiştir.

Nene, ömrünün sonlarında adeta yarı meczup ölmüştür. Çünkü gece gündüz ağzından sadece sadece bir kelime dökülmektedir: “Oğlum... Oğlum...”

Tespih gibi çektim seni
Gelir gelir gelir diye


Yaralılar

Bu savaşlara katılıp yaralanmayan yok gibidir. Çok ağır yaralar alınmadıkça cephe terk edilmemektedir. Sargı yerlerine ancak ağır yaralılar getirilmekte, hafif yaralar siperlerde sarılmakta, kanamayı önlemek için tütün konmakta, toprak basılmakta, ot veya çaput depilmekte, kanama dindirilince çarpışmaya devam edilmektedir.


Hani “vücudu yaralardan kalbur gibi” diye bir tabir vardır ya, hiç abartma değildir. Yedi, sekiz yara Çanakkale gazilerinde olağan sayılmaktadır, gerçekten vücudu delik deşik hatta uzuvlarından bir kaçını kaybetmiş birçok gaziye rastladım.

1953’te Balıkesir’e geldiğimizde mahallemizdeki bir çıkmaz sokakta penceresinin önünde oturarak hiç durmadan “Çanakkale içinde vurdular beni” türküsünü söyleyen bir vardı. Bir bacağı dizinden, diğeri bileğinden kopmuş, sol kolu omzundan yok, sağ elinde sadece üç parmak vardı ve iki gözü kördü. Yirmi yaşında askere alınmış, ilk safta önünde patlayan bomba ile harp dışı kalmıştı: O muhteşem gaziye anası ve kendisini ona adayan bir kız kardeşi bakıyordu. Unutuldu gitti.

Bu gazilerin hepsi cepheden cepheye koştular. Çanakkale’den düşman çekilince İran cephesine, Kafkas cephesine gönderildiler. Hemen ardından Milli Mücadelenin şanlı ordusunda yer aldılar.

Yaralı gazilerin çoğu ömürleri boyunca yaralarının acılarını çekenler oldu. Hiçbiri hiç yakınmadan başında, karnında, göğsünde, sırtında, bacaklarında çıkarılmayan kurşun ve şarapnel parçalarını şerefiyle yaşadılar.

Bel kemiğine saplanmış bir bomba parçası yüzünden hayatı boyunca sırt üstü yatamayan, kolları altına koyduğu yastıklarla uyuyabilenler, alt çene kemiği parçalandığı için ağzının olduğu yerdeki korkunç boşluktan özel bir huni ile sadece sıvı yiyecek alabilenler, takma kol veya bacağını ancak askıya atarak uyuyabilenler, zamanla yaşlanıp göçüp gittiler. Unutuldular...

Bu yüzyılın başında civan birer delikanlı olan bu şanlı gazileri anmak, hatıralarını unutmamak, ders olsun diye genç nesillere aktarmak bir vicdan borcudur.


Balıkesirli İbrahim Çavuş

Balıkesir’in “Yavaşça” ailesindendir. Askerlik çağı gelince, askere alınmış, Yemen’e gönderilmiştir. Tam dokuz yıl çöllerde sıcakla, akrepler, yılanlarla ve düşmanla çarpıştıktan sonra terhis edilince, Balıkesir’e gelmişti. Üç parmağını Yemen’de bırakmıştı.


Ağabeyi, Balıkesirli Şevket Çavuş Çanakkale’ye gönderilmişti. Eve geldiğinin tam onuncu günü, İbrahim Çavuş da Çanakkale’ye gönderildi.

Her fırsatta ağabeyini aradı. Sora sora, birlik numaralarına göre ağabeyini buldu.

Şevket Çavuş nerde diye sorunca işaret ettiler. Ağabeyinin atı bir müsademe de yaralanmış, O da atın altına girmiş atın yarasını tımar etmektedir. İbrahim Çavuş ağabeyine seslenince çıkar gelir. Bakar, görür ki ağabeyi çok hastadır. Yorucu müsademeler, bakımsızlık, yorgunluk bitirmiştir. Ağabeyini (onu) yılların hasretini, birkaç sigara içimine sığdırırlar. Ayrılmaları gerekince, sarılır ağabeyi ile helalleşirler. Burası öyle bir yerdir ki belki bu son görüşmeleri olacaktır. Helalleşirler... Sarılırlar, sarılırlar, ağlarlar...

Şevket Çavuşun hastalığı iyice artınca doktorlar tebdil hava (hava değişimi) ile memlekete yollarlar. Şevket Çavuş bin bir meşakkat (zahmet, zorlukla) Balıkesir’e gelebilir. Evine gelir.. Ev halkı sevinçle karşılamaya çıkar... Ve tam evin kapısından girer. Oracıkta vefat eder.

İbrahim Çavuş, Çanakkale’den sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilir. Ancak Milli Mücadeleden sonra Balıkesir’e eve dönebilir.

Bir gün oğlu “Baba giden gitmeyen alıyor, sen neden madalya almıyorsun diye sorar. İbrahim Çavuş: “Oğlum, zahmetli iş.. Önce yazı yazdırmak lazım.., Dilekçe vermek lazım.. Ve birden öfkelenir: “Hadi madalya aldık. Ama maaş ne oluyor.” Bir tokat vurur oğluna. “Ben Allah için, vatan için, bayrak için, millet için savaştım... Madalya için, para için değil!”

Doğrudur; Onlar’ın madalyaları vücutlarında bin bir dövüşten kalan yaralardır...

Onlar isimsiz kahramanlardı. Kalan ömürlerinde sessizce yaşadılar... Sessizce öldüler.


Bigadiçli Mehmet Çavuş

İsmail oğlu Mehmet Çavuş, Bigadiç’in İskele bucağının, Budaklar köyündendir. Oğlu olduğunda adet üzerine ona babasının adını vermiştir. Balkan Savaşı çıkınca askere alınmış, terhis olmadan Çanakkale’ye gönderilmiştir.


Oğlu İsmail’de boylu poslu olduğundan askere alınmış, o da Çanakkale’ye gönderilmiştir.

Bir hücum günü sırası gelen tabur toplanma yerinden ayrılmakta, birincisi hat siperlerine doğru gitmektedir. Mehmet Çavuş alay sancaktarı olduğundan en öndedir. Balıkesirlilerin olduğu alay geçerken sorar: “İçinizde İsmail Çavuş var mı?” Oğlu babasının sesini tanır. Bağırır: “Baba! Ben burdayım !“

Birden şaşırır. Kaç yıldır görmediği oğlu İsmail burdadır. Ama alayın beklemeye zamanı yoktur. Yürüyüş başlamıştır.

“İsmail’im ... Siperde kal ... Ben gelir seni bulurum...” Yürür giderler.

Birinci Hafta gelir gelmez savaşa tutuşurlar. O gün Mehmet Çavuş başka türlü duygularla savaşır. Siperlere dönüldüğünde oğlu ile beraber gelen hemşehrilerinden birisi: “Mehmet Dayı, oğlun İsmail seni çağırıyor” der. Mehmet Çavuş hemen İsmail’i bulmaya gider. Bakar, İsmail’i yerde yatmaktadır. İlk süngü muharebesinde şehit olmuştur.

Diz çöker şehidinin önüne, alır oğlunun başını dizine... Yavrusu büyümüş de bir de asker mi olmuştur be... Ne kadar da büyümüş görmeyeli... Mendilini çıkarır siler oğlunun yüzündeki kanları... Breh... breh... breh ... Amma da delikanlı olmuştur yavrusu.. Bıyıkları da yeni çıkıyor galiba... Ne de güzel olmuş kaplan yavrusu... Öper, öper, öper yüzünü, çocukluğundan beri koklayamadığı başını tekrar tekrar koklar... Sarılır oğluna... Sever... Öper... Konuşur yavrusuyla...

Neden sonra artık sargı mahalline götürmesi gerektiğinin farkına varır... Alır kucağına, taşır oğlunu tepelerin ardındaki sargı mahalline...Yatırır bir yere, gözyaşlarını akıta akıta geri döner... Akşama doğru bir kere daha görmek ister Işmail’ini... Sargı mahalline gider... Bir de bakar ki her yer sıra dağlar gibi yatan binlerce Ismail’le dolu... Hepsi birbirine benzemekte.

Hiç olmazsa gömülmelerine yardım edeyim... İsmail’lerini tek tek kucaklar, taşır açılan toplu mezara götürür yatırır..İsmailleri artık vatan toprağının kucağındadır.

O kadar dolu ki toprağın şanla
Bir değil sanki bin vatan gibisin
Yüce dağlarına düşen dumanla
Göklerde yazılı destan gibisin


Adile Teyzenin Hasan’ı

1930’lu 40’lı yıllarda Balıkesir’de bir Adile Teyze yaşardı. Ben, çok yaşlılığını tanıdım. Bağıra bağıra konuşur, her fırsatta ağlardı. Adeta yarı meczup yaşardı.


Seferberlik başlar başlamaz, kocası askere çağrılmış, Çanakkale’ye gönderilmiş. Tek evladı olan Hasan’la yapa yalnız kalakalmıştı. Hasan, on yedisindeydi ve başkasının dükkanında çalışıyor, geçinip gidiyorlardı.       

Çanakkale’den gelen yaralıların, şehitlerin haberleri duyulmaya başlamıştı. Bir gün eve gelen bir kırmızı mektupta “Babanın” şehit haberi öğrenildi. Sadece birliği ve şehit olduğu gün yazılıydı. Gözyaşları sel oldu.

Ana oğul daha sıkı kenetlendiler birbirlerine. Günler geçmek bilmiyordu. Fatihalar... Hatimler... Mevlitler... Acıyı azaltmıyordu.

Bir gün, gene davullar dövülmeye başlandı Balıkesir’de. Gene gönüllü toplanıyordu. Askerlik şubesi önü kalabalık. Davullar zurnalar “Ey Gaziler”i çalıyordu. Yüksekçe bir yere çıkmış bir çavuş, elinde koca bir bayrak sallıyordu durmadan.

Hasan, davul sesini duyunca, dükkanı kapayıp, oraya doğru gitmiş, askerlik şubesinin önünde kendiliğinden sıraya girmişti. Gelenler sıra ile kaydediliyor, hemen içeri alınıp asker elbiseleri giydiriliyor, yan tarafta sıraya sokuluyor, çavuşlar yeni askerlere durmadan öğütler veriyordu.

Gönüllüler aynı gün yola çıkacaklardı. Bir adet vardı! Davullar önde, sancağın arkasında gönüllüler, sokak sokak dolaşırken, tanıdıklarıyla, akrabalarıyla, aileleriyle helalleşirler, dualarını alırlar, cepheye öyle giderlerdi.

Davullar sokaklarda dolaşmaya başlayınca, bütün Balıkesirliler kapılara, pencerelere çıkmış “acaba kimi son defa göreceğiz? Kim Çanakkale’ye gidiyor? Kimin çocuğuyla helalleşeceğiz?” diye merakla bakarlardı. Herkes gözyaşlarıyla helalleşir, onlardan önce Çanakkale’ye gitmiş olan kendi çocuklarına selam yollarlardı.

Davulları duyar duymaz, Adile Teyze’de kapıya çıkmış, gönüllerin gelmesini beklemeye başlamıştı. Kolay değildi... O da kocasını bu şekilde davullarla cepheye uğurlamıştı. Davullar vuruyor uzaktan sancağın ardı sıra bir asker yaklaşıyordu.

Birden en önde gülümseyerek kendisine bakan bir askere takıldı gözleri. Tek yavrusuydu... Hasan’ıydı.

- Yavrum. Evladım. Gözümün nuru Hasanım, Hayrola?
- Ana ben Çanakkale’ye gidiyorum. Babamın yanına.
- Yavrum. Aslanım. Sütüm sana helal olsun. Uykusuz gecelerim helal olsun. Analık hakkım helal olsun. Ama Çanakkale’de düşmana sırtını dönersen, babanı utandırırsan haram olsun...

Adile Teyze feryat eder. ''Komşular kına yetiştirin. Koç yiğidimi vatanıma kurban gönderiyorum. Kına yetiştirin.'' Adet olduğu gibi hemen kına getirilir. ''Oğlum, uzat tetik parmağını kınanı yakayım. Onu kullanırken bizi hatırla.'' Kına yakılır. ''Oğlum bir saniye bekle... içeri girer. Sandığı açar. Duvağını çıkarır getirir. ''Yavrum, bu duvağı baban almıştı. Çanakkale’ye git. Babanın mezarını bul. Bu duvağı onun üzerine ört.'' ''Olur ana... der duvağı sarık gibi fesine dolar.''

Eller öpülür. Sarılır, kucaklaşırlar, ağlaşırlar, uğurlanır. Arkasından sular dökülür... Gidenler sokağın ucundan marş söyleye söyleye kaybolurlar.

Emekli bir postacı anlatmıştı:

“Aradan on beş gün, bir ay geçmeden eve bir kırmızı mektup daha getirdim. Kapıyı çaldım. Adile Teyze elimde mektubu görür görmez…

Anladım postacı, anladım. Ne olur sen oku. Ana yüreğidir dayanmaz. Sen oku.. Okumaya başladım. Mektup “Anne” diye başlıyordu.

‘Anne, ben oğlunun bölük kumandanıyım. Babasının mezarını bulmak maalesef mümkün olmadı. Biz şehitleri toplu gömeriz. Ama vasiyet etmişti, duvağını oğlunun üzerine örttüm.

İçerden bir feryat duyulur. ‘’Elhamdülillah... Elhamdülillah oğlumuz bizi utandırmadı.”

Şehidimin haberi
Mevla’m versin sabırı
Oğlum Çanakkale’de
Bilinmiyor kabiri


Yedi Madalya

Behlül Dal, ünlü bir film yapımcısıdır. Özellikle titiz çalışan, kılı kırk yaran, belgesel filmlerde tam gerçeği yakalayan, montaj masasında harikalar yaratan biri. Sinema dünyasında dev bir isim. Bir doruk noktası.


Balıkesir’de Milli Mücadele ile ilgili bir film çekiminde kısa bir süre birlikte bulunduk. Çekim sırasında birden heyecanlanıverdi: “Benim babam Çanakkale gazisidir. Hayatı boyunca eğilmeden yaşadı. Kimseye minnet etmedi. Halinden kimseye şikayet etmedi. En büyük gurur kaynağı göğsünde şerefle taşıdığı yedi harp madalyasıydı. Yedi süngü yarası... Hatta göğsünü delip dışarı çıkmış bir süngü yarası, öyle derin işlemişti ki parmağını soktu mu içinde kaybolurdu.

Sadece onlarla övünürdü. Öldüğünde mezara indim... Tam gömerken, açtım göğsünü onun bize şeref hatırasını bıraktığı o madalyalarını bir bir öptüm... Öyle gömdüm.”

Behlül Bey ağlıyordu... Biz de ağlıyorduk…

Göklerde yazılı destan gibisin.


Karakaşlı Ömer

Annesinin tek oğluydu. Kaşlarından dolayı annesi onu Karakaşlı Ömerim” diye çağırır severdi.


Bir gün sıra ona da geldi “Anasının kara gülünü” Çanakkale’ye çağırdılar. Gitti. Çok geçmeden bir mektubu geldi. Herkese selam ediyor, adeta vedalaşıyordu. Yaralanmış, yarası ağır ve karnındaymış herkesle helallaşıyordu mektubunda, anasıyla, babasıyla, akrabalarıyla, arkadaşlarla, komşularla helallaşıyordu. En çok da öleceğine değil anasının üzüleceğine yanıyordu. Mektubunun sonunda o zamanlar çok söylenen bir halk türküsünden alınmış şu sözleri yazmıştı.

“Sıhhiyeler sağaltmadı yaramı / Yoldayım ağlatmayın anamı”

Ömer’in bu son isteği üzerine anasına hep, “Ömer gelecek.. Yoldadır… Gelecek” denilmiştir.

Ömer gelecekti, yoldaydı gidenler bir gün gelmiyor muydu. Elbet Ömer de gelecekti.

06 Şubat 1923’te Atatürk Balıkesir’e ilk defa geldi. “Evet Gazi Paşa gelmişti. O Anafartalar da onun kumandanı değil miydi? O bilmeyecek de kim bilecekti? Gazi Paşaya sormalıydı. Ömer’ini sormalıydı. O gün Atatürk’ün kaldığı evin arka kapısında pek kimsenin farkında olmadığı bir olay yaşanıyordu. Ömer’in anası kapıya gelmiş ille de “Gazi ile görüşmek istiyordu. Atatürk’ün yaverleri “Olmaz!” dediler. “Hiç Gazi Paşa ile öyle paldır küldür her önüne gelen görüşebilir miydı?

Meseleyi bilenler yaverlere Ömer’in vasiyetini fısıldarlar. “Yolda, gelecek” denmesini, anasının ağlatılmamasını istemişlerdir.

Çanakkale denince akan sular durur Çünkü Atatürk’ün yaverleri Çanakkale’den beri yanındadırlar. Çanakkale’de şehit düşmüş birinin vasiyeti elbette yerine getirilir. Girerler içeri, durumunu anlatırlar Atatürk’e “Gelsin“ der. Getiriler. Latife Hanımla birlikte oturmaktadırlar:

“Buyur kadın bir şey mi istiyorsun?” ‘’Yok Gazi Paşam, yok... Sağlığını isterim... Ama Ömer’imi gördün mü? Çanakkale’de Kara kaşlı Ömer’imi gördün mü?’’  “Yoldadır... Gelir.” “Sağ ol Paşa Hazretleri...” der ayrılır kadın.

“Yoldadır elbet...” koskoca Gazi Paşa der, o yalan mı söyler hiç... Gelecek tabi... Ömer’im gelecek!”

Artık gelene, geçene, hanlarda, istasyonlarda uzaklardan gelen askerlere, esaretten Dönenlere hep Ömer sorulur... “Gördünüz mü? “Kara kaşlı Ömerimi gördünüz mü? “Kara kaşlı Ömer’im kara gülleri severdi.” diye evinin bahçesine kara güller doldurur. Her bahar güller açtığında bir başka türlü sevinir. “Bahar geldi, Ömer’im de gelecek.”

Yıllar bir biri ardına devrilmektedir. Artık her sabah açan her gül tomurcuğunu “Ömer’im... Ömer’im” diye sevmeye başlar... Gül açar, solar, dökülür... Ama olsun diğer tomurcuk açacak ya... Bahar gelecek ya...

Öldüğünde mezarının üzerine kara güller dikildiğini söylediler... Vasiyetiymiş.

Nerede açmış koyu renkli bir gül görsem, kara kaşlı Ömer’in anası gelir hüzünlenirim.

Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Balam nenni oğlum neni


Üçpınarlı Ali

Hattat oğlu Mustafa Efendi anlatıyor:


Bir gün bizim birliğe takviye Balıkesir gönüllüleri geldi denildi. Gittim. 120 kişiydiler. Hemen hemen hepsi tanıdıktı. Sarıldık, hasret giderdik. Başlarında da o zamanların Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz asmış, sancağın üzerine de sırma ile “Karesi Gönüllüleri” yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte pek hoş olmamasına rağmen belinde kamasını sallandırmıştı.

Beni görür görmez yanıma geldi: “Kumandan Efendi. Biz buraya beklemeye gelmedik. Hadi düşmanı basalım’’ ‘’Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek, kendimizi gereksiz kıldırırız. Her şeyin zamanı var’’ dedim.

‘’Peki öyleyse hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de şu sırt çantalarını  emniyetli bir yere koyalım. Söyle rahat rahat, doyasıya dövüşelim...’’

Ali haklıydı. Sırt çantaları askerin en kıymetli şeylerini taşırdı. Çamaşırları, paraları, mektupları, usturası, sigarası, tütünü hep sırt çantalarında olurdu. Çantaları kaybolduğunda  asker sıkıntı çekerdi. Çok hareketli zamanlarda çanta sırtta muharebeye girilirdi.

Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesirlileri aldı, siperlerin gerisinde bir vadide kayboldu...

Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler, beklerim gelmezler. Bir çavuşa; “Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım. dedim. Gitti. Biraz sonra önde Üçpınarlı Ali arkada arkadaşları çıktılar geldiler. Şaşırdım hepsi süslenmişler, hanımlarının, nişanlıların verdikleri ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi alnına çatmış kimi bileğine dolamıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş gül veya karanfil takmıştı. Ali’ye sordum: “Neden geç kaldınız?”

‘’Komutan Bey, biraz sonra Cenab-ı Rabbül Aleminin huzuruna çıkacağız. Temiz çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır diye çamaşırlarımızı değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne geldik, bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız onun için süslendik. Ayrılık hediyelerini taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize hücumdan beş dakika önce gene haber ver...”

Sonra büyük bir sessizlik oldu... Herkes kendi dünyasına dönmüş dua ediyordu. Gözler yumulu avuçlar açılmış sadece dudaklar kıpırdıyordu. Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Birden bire ortalık kaynayıverdi. Hepsi birbirlerine sarılıyor, öpüşüyor, helalleşiyorlardı.

‘’Dendi ha... Utandırmayın ha... İyi dövüşün ha... Gün bugündür.. Anamız bizi bugün için doğurdu... Hakkınızı helal edin...’’

Kısa süre sonra, dişler kenetli, süngülerini takmış, tüfeklerinin dipçiklerine parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı. Ölüme hazırdı.

“Hücum” deyince sanki siper sarsılıverdi. Hepsi, “Allah... Allah!” diye düşmanın içi ne bir hançer gibi daldılar... Dövüştük... Dövüştük...

Akşama doğru savaş durdu. Ateş kesildi. Her iki taraf yaralı ve cesetleri topluyordu.

Yanıma birisi geldi. “Komutan Efendi Üçpınarlı Ali sancağı vermiyor...” dedi. Gittim baktım.

O yüz yirmi kişiden o gün on üç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler arasında idi. Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti. Çekeyim dedim olmadı. Orada, Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evladı, koç yiğitler yatıyor…

Hücum demiş Kemal Paşa Zabiti
Yavrumun kefeni asker kaputu
Salına girmeğe yoktu tabutu
Yoksa yavrum seni vurdular mola
Yuvadan mezara koydular mola…




Ulus Devlet ve Türkiye Cumhuriyeti


17 Mart 2021

Okullarda 1933 yılından bu yana söylenen ‘’Öğrenci andı’’nın Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından 12 Mart 2021 tarihinde kaldırılması üzerine dün hem bu konuda hem de ‘’millet’’, ‘’ulus’’ ve ‘’ulus devlet’’ kavramları üzerine yazmıştım. Ancak ‘’ulus devlet’’ kavramının daha fazla izaha muhtaç olduğunu düşündüm.  Bu nedenle de bugün bu konu üzerinde yazmaya devam edeceğim.

Ama önce – mutat olduğu üzere- tarihte kısa bir yolculuk yapmamız gerekiyor…

Avrupa’da ulus devletlerin kuruluşu

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hem emperyalist savaşlar hem de Fransız devriminin yarattığı fikir akımları nedeniyle Avrupa'da imparatorluklar çatırdamaya başlar. 1789 Fransız Devrimi’nden hemen sonra ard arda Avrupa’da teokrasinin, monarşinin ve feodalitenin yerine “ulus devlet”ler kurulur…

Bu uluslaşma sürecinde klasik anlamda ‘’ulus devlet’’ olarak Batı ve Kuzey Avrupa; ''devletten millete’’ (from state to nation) evrilirken, İtalya ve Almanya; ‘’milletten devlete’’ (from nation to state) evrilirler... Bu süreçle beraber Merkez ve Batı Avrupa; ''feodal'' bir toplumdan ''devlet’’e, ''cemaat''ten ''millet''e, ''tebaa'' anlayışından ''vatandaş'' bilincine evrilirler...

Bu süreçte Fransa’da bulunan başta Alsaslılar olmak üzere Lothringerliler, Bretonlar, Korsikalılar, Oksidanlar, Flamanlar, İtalyanlar, Katalanlar, Basklar, Yahudiler, Sintiler ve Romanlar olmak üzere toplam 50 kadar etnik topluluk feodal kimliklerinden sıyrılıp tek bir çatı altında birleşerek Fransız milletini (ulusunu) oluştururlar. (Devletten millete - from state to nation)

Yine bu süreçte Almanya’da ise başta Bayern olmak üzere Alaman, Frank, Flemenk, Thüringen, Hesse, Schawabe, Sakson, Fallen, Fris ve Pfalz gibi toplam 30 kadar Germen kabileleri cemaat (Gemeinschaft) anlayışından cemiyet (Gesellschaft) anlayışına geçerek tek bir çatı altında birleşerek ‘’Deutsch’’ (Alman) ulusunu oluştururlar. Ve bir ulus devlet kurarlar: Deutschland (Almanya).

Avusturyalılar da Cermen kökenli bir etnik grup olmasına rağmen Avusturyalıları ağırlıklı olarak Cermenleşmiş Macar ve Slavlar'ın karışımı oluşturur. Sırp, Hırvat, Boşnak hepsi Slav kökeni içinde yer alır. Bunların dışında Slovenler, Çekler ve daha küçük sayıda da İtalyanlar ve Rumenler ülkenin etnik yapısını oluşturur.  

Ardından Hollanda’da, İtalya’da, İspanya’da, Polonya’da kısacası Avrupa anakarasında ard arda ulus devletler oluşur.

Ardından da Doğu Avrupa ve Balkanlar’da ulusal kurtuluş hareketleri başlar.

Doğu Avrupa ve Balkanlar’da ulusal kurtuluş hareketleri

Avusturya - Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu ulusal kurtuluş hareketlerinden en çok ve en ağır etkilenen devletlerdir. Balkanlar’da art arda yeni ulus devletler doğmaya başlar. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Arnavutluk birbiri ardına kimi Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na karşı, kimi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşarak kendi ulus devletlerini kurarlar...

20. yüzyılın başlarında ulusal kurtuluş hareketleri ve bu hareketler zafere ulaştığında kurulan ulus devletler devrimci birer adımdılar. İmparatorluklar yıkılır, yerine genç, kendi ayakları üstüne dikilen, kalkınmacı ekonomik politikalar izleyen, genellikle milliyetçilik ideolojisine sarılmış birer ulus devletler kurulur…

Daha sonra yeni ulus devletler için İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi beklenecektir. 

Bütün bu yeni ulus devletlerin ortak özelliği parçalanmış bir imparatorluğun adından kurulmuş olmalarıdır. Bu ülkelerin demokrasiye geçişleri ise zaman alır, daha sonra oluşur…  

Osmanlı’nın en uzun yüzyılında sorunlarına çözüm arayışları

Avrupa’da ulus devletler kurulurken Osmanlı İmparatorluğu ise en sıkıntılı ve en çalkantılı dönemindedir. İlber Ortaylı, ‘’İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’’ (İletişim Yayınları, 2005) adlı eserinde Osmanlı’nın yaşadığı bu sıkıntılı ve çalkantılı süreci anlatır.

Bu büyük sıkıntılı ve çalkantılı dönemde Türkler kurtuluşu değişik alanlarda ararlar… Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan yazar ve siyasetçi Yusuf Akçura’nın (1876 - 1935) 1904 yılında yayımladığı ‘’Üç Tarz-ı Siyâset’’ (Ötüken Neşriyat, 2015) adlı makalesi bu arayışa bir örnektir…

Yusuf Akçura bu makalesinde Osmanlı Devletinin temel devlet politikası olarak ‘’Osmancılık’’, ‘’Pan İslamizm’’ ve ‘’Türkçülük’’ olmak üzere üç siyaseti kıyaslayarak inceler ve o dönem için en uygun siyaset tarzının ‘’Türkçülük’’ olduğunu ileri sürer… Yusuf Akçura makalesinde Osmanlıcılığı Türklerin asimile olmasına yol açabileceği, etnik milliyetçiliğin bu merhaleye tırmandığı durumda uygulanabilir olmadığını söyleyerek “beyhude bir yorgunluktur” der. Akçura’ya göre İslamcılık ise, birleştirici olabildiği kadar ayrıştırıcı da gözükmektedir. Akçura “Tevhid-i etrak” (Türklerin birliği) teorisinde ise siyasi birlikten yanadır. Türklere (ya da Türkleşmiş topluluklara) ulus bilinci verilecek, böylece ümmetten millete geçilecektir. Bu tartışmada Namık Kemal’e göre Arap ülkeleri de vatandır, Ziya Gökalp'e göre de ulus, Müslümanların birliğidir...

Yusuf Akçura’nın o dönem için en uygun siyaset tarzının ‘’Türkçülük’’ olduğu ileri sürmesi keyfi ve tesadüf değildir… Şöyle ki:

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve Osmanlı tarihi araştırmacısı Selim Deringil’in ‘’İktidarın Sembolleri ve İdeoloji II. Abdülhamit Dönemi 1876-1909’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2002) isimli çok güzel bir kitabı var.

Yazar bu kitabında Osmanlının resmi tarihçisi ve ünlü bir devlet adamı olan Ahmet Cevdet Paşa’nın (1822 - 1895) bir raporuna yer veriyor. (s.186) Ahmet Cevdet Paşa bu raporunda diyor ki:

“Devlet-i Âliyye, Yavuz Sultan Selim zamanından berü hilafet-i seniyyeyi haiz olduğuna nazaran din üzerine müesses bir devlet-i azimdir. Lakin andan evveli bu devleti tesis edenler Türk oldukları cihetle hakikat-i halde bir Devlet-i Türkiye’dir. Ve ibtida bu devleti teşkil eden Âli Osman olduğu cihetle Devlet-i Âliyye dört esas üzerine mebnî bir heyet demek olur. Yani hükümdarı Osmanî ve hükümeti Türkiye ve dini İslam ve payitahtı İstanbul’dur. Bu dört esastan hangisine zaaf gelirse bina-i devletin dört direğinden biri sakatlanmış olur.”

Özetle ve günümüz Türkçesiyle diyor ki Ahmet Cevdet Paşa; ‘’Osmanlı İmparatorluğu dört ayak üzerine kurulmuştur: Osmanlı Hanedanı, Türk Hükümeti, İslam dini ve başkenti İstanbul...’’

Ve raporunun devamında diyor ki Ahmet Cevdet Paşa: “Arab, Kürd, Arnavud, Boşnak kavimlerini yekvücud eden cihet vahdet-i İslam’dır. Vakıa Devlet-i Âliyye’nin asıl kuvveti Türklerdir. Bunlar, mahvoluncaya kadar Hanedan-ı Osmanî uğrunda can feda etmek kendü kavmiyetlerince ve hem de diyanetlerince vacibat-ı umurdandır...”

Günümüz Türkçesiyle raporunun devamında diyor ki Ahmet Cevdet Paşa; ‘’Arab, Kürd, Arnavud, Boşnak vs. kavimleri birleştiren İslam birliğidir amma... Devletin asıl kuvveti Türklerdir... Türkler, Osmanlı Hanedanı için canlarını feda etmeyi gerekli işlerden sayarlar...’’

Günümüzde ‘’Türk’’ adını kullanmaktan imtina edenler, devletin bütün makamlarından ‘’Türk’’ ismini çıkaranlar, okullardan içinde ‘’Türk’’ geçiyor diye öğrenci andını kaldıranlar hem Osmanlıcı geçinirler hem de görüldüğü gibi Osmanlı tarihini bilmezler. Neyse, bu onların sorunu, dizileri nelerine yetmez değil mi? Biz gelelim konumuza: Görüldüğü gibi Yusuf Akçura’nın o dönem için en uygun siyaset tarzının ‘’Türkçülük’’ olduğu ileri sürmesi keyfi ve tesadüf değildir...

Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı

Bu büyük çalkantılar döneminde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun sahibi sayılan Türkler bu şekilde trajik ikilemler yaşarlar. Önce gerçek sahibi olduklarına inandıkları Osmanlı Devleti’nden kopmak için ayaklanan ulusal kurtuluş hareketleri ile savaşırlar. Beyhude bir direniştir bu. Balkan Savaşı bozgunu ile Balkanlar’daki Osmanlı varlığı silinir ki Balkanlar Osmanlının anayurdudur… Ardından 1. Dünya Savaşı patlar… İttihatçıların dizginlerini ele geçirdiği Osmanlı çok daha ağır bir yenilgi alır ve bu kez Anadolu işgal edilir… Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar Anadolu’yu paylaşırlar… Türklere ise Orta Anadolu’da daracık bir bölge bırakılır...

Kurtuluş Savaşı

Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu da işgal edildiğinde ulusal kurtuluş mücadelesi verme sırası artık Türklere gelmiştir. “Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı” başlar… Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkar… Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas kongreleri yapılır…

Farklı görüşler olsa da Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı 23 Nisan 1920’dir. O gün sahici bir ulus devletin, Türk ulus devletinin kuruluşudur. Sultanın, Osmanlı soyunun değil, halkın egemenliğini kabul eden Türkiye Büyük Millet Meclisi o gün “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” diyerek noktayı koyarak ulus devletler trenine son anda biner.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’ulus’’ anlayışı

Dünkü yazımda kısaca bu konuya değinmişsem de genişleterek tekrarında fayda görüyorum.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk Yusuf Akçura’nın önerdiği ırka dayalı bir sistemin mahsurunu da ortadan kaldırarak şu düsturu esas alır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir… Bugünkü millet siyasi ve içtimai toplumumuz içinde Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır… Bu millet efradı da (bireyleri de) umum Türk camiası (topluluğu) için aynı müşterek maziye (geçmişe), tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.” (Medeni Bilgiler, TTK, s. 351)

Böylesine bir bilinçten uzak günümüz siyasetçileri ise mikrofon önünde ve kürsülerde nutuk atarlar sanki Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ‘’Türk ulus devleti’’ni bölmek, parçalamak istercesine: “Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Boşnak, Roman, Pomak, Ermeni, Yahudi, Rum, Süryani, Gürcü...’’ Sonra da burada da kalmaz, devam ederler: ‘’Müslüman, Nusayri, Hıristiyan, Musevi, Şii, Alevi, Dürzi...” diye…

Atatürk’ün düşündüğü Türk ulusu bu coğrafyada bin yıldır yaşayan ortak geçmiş, ortak tarih, ortak kültüre dayanmaktadır.

Sosyal bilimci Ernest Renan da ''Ulus Nedir?'' (Pinhan Yayıncılık, 2016) isimli kitabında ulusu zaten şu şekilde tanımlıyor; “Geçmişte kalan ortak şan, şeref ve acılar mirası ve gelecek için gerçekleştirilecek bir program.’’ Toplumu ve milliyetleri ulus yapan ortak unsurlar işte bunlardır…

Basitçe ulus devletin bir tanımını yapacak olursak; ulus devlet, millet (ya da ulus) yalnızca ırk ve menşe birliğinden veya sadece inanç-mezhep birliğinden ibaret bir kavram değildir. Bu sitem içinde dil, kültür, tarih, ülkü birliği, yurt birliği, birlikte yaşama arzusu, siyasi varlıkta birliktelikte, kaderde kıvançta bir olma duygusu ve arzusu vardır. Ulus devletlerde etnik ve dini farklılıklar da olur ve dışlanmaz. Bunun garantisi de sözde değil özde demokrasidir. Demokrasi olmazsa zaten bu farklılıkların bir arada yaşamaları da mümkün olmaz. Çünkü demokrasi ile taçlandırılmayan ulus devletlerin sonu ya ırkçı bir faşizme ya da dinci bir faşizme kaymaktadır…

‘’Matteotti Cinayeti’’ (1924) ile Mussolini’nin İtalya’da, ‘’Reichtag Yangını’’ (1933) ile de Hitler’in Almanya’da parlamentoyu ve parlamenter demokrasiyi rafa kaldırıp devre dışı bırakarak diktatörlüklerine ve İtalyan ve Alman faşizmine giden yolu açmıştı. Hem İtalya’da hem de Almanya’da parlamentoların ve parlamenter demokrasinin rafa kaldırılarak devre dışı bırakılmasının ulusal devletleri bir nasıl faşizme götürdüğünü hem ‘’Matteotti Cinayeti’’ni hem de ‘’Reichtag Yangını’’nı bu sayfamda uzun uzun yazarak anlatmıştım…

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin garantörleri

İşte bu nedenle, Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetinin böyle bir tehlikeye kaymaması için bazı temel koruması, garantörleri ve özellikleri vardır. Bunlar olmazsa Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, cumhuriyet olmaz. Adı cumhuriyet ama başka şey olur.

Bu garantörlerden birincisi ''parlamenter demokrasi''dir…

Dünyaca ünlü Fransız anayasa hukuku uzmanı, siyasetçi, siyaset bilimci ve siyaset sosyoloğu Maurice Duverger  (1917 - 2014) '’Siyasi Partiler’’ (Bilgi Yayınevi, 1979) isimli kitabında Türkiye'den ve Atatürk'ten de bahseder. (s. 360-364):

Duverger bu kitabında, Atatürk’ün yarattığı anayasada “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur'' ilkesiyle faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite söyleminin yerini Kemalist Türkiye’de “demokrasi söylemi”nin aldığını söyler. Bu da tam olarak siyasal demokrasinin ilkelerini içermektedir. Duverger’e göre, Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu almıştır. Duverger'in yanında birçok başka çağdaş siyasal bilimciler de, benzer gerekçelerle, Kemalist siyasî rejime “gizil (potansiyel) demokrasi” sıfatlarını yakıştırmışlardır.

İşte bu nedenle 23 Nisan 1920’de egemenliği sultandan alıp kendinde toplayan Büyük Millet Meclisi de bu demokrasi adımının taçlandığı ve ete kemiğe büründüğü bir kurumdu. Çünkü Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk biliyordu ki meclisini dışlayan, parlamenter demokrasi ile taçlandırılmayan ulus devletlerinin sonu ya ırkçı bir faşizme ya da dinci bir faşizme kaymaktadır…

Bu garantörlerden ikincisi dışa karşı ''tam bağımsızlık''tır... Dışa karşı tam bağımsız olmayan bir Cumhuriyet sonunda sömürge olur…

Bu garantörlerden diğerleri ise T.C. Anayasasının girişinde zikredilen devletin laik ve hukuk devleti ilkeleridir.  

‘’Ulus devlet’’ eleştirisine karşı düşünceler

Günümüzde ‘’ulus devlet’’ eleştirisi yapanlara karşı kısaca ve özet olarak şu düşünceler ileri sürülebilir:

- 20. yüzyılın başlarında bir ulus devlet kurmak çağdaş, ilerici, devrimci bir tercih ve devrimci bir yönelimdi. 

- Girişte anlattığım gibi tarihi süreç içerisinde kıta Avrupa'sında bile demokrasiye geçiş ancak ve ancak imparatorlukların dağılıp ulus devletlerin kuruluşundan yaklaşık yüz yıl sonra gerçekleşmişlerdir.

-  Özellikle ulus devletlerin kan kaybettiğini, çöküşte olduğunu iddia edenlere şu gerçeği göstermek gerekir ki dünyada son 30 yılda ulus devletten federasyona geçen sadece bir devlet varken, federasyonların dağılmasıyla ulus devlet statüsü kazanan en az 20 devlet vardır. 

- Yukarıda izah ettiğim gibi ulus devletler, ''parlamenter demokrasi'' ile taçlanmadığı sürece ırkçı veya dinci veya her ikisinin karışımı faşist bir rejime evirilebilirler… Yani ''parlamenter demokrasi'' ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur…

- Üniter devlet ve ulus devlet kavramları birbirleriyle doğrudan ilişkilidir. Üniter olan bir devlet aynı zamanda bir ulus devlettir. Dolayısıyla üniter devletin varlığını savunup ulus devlete karşı olmak mümkün değildir... Bu konuda Prof. Dr. Oktay Uygun’un ‘’Federal Devlet’’ (İtalik Yayınları, 1999) isimli kitabı üniter devlet, federasyon, konfederasyon ve özerklik kavramlarını çok iyi şekilde anlatmaktadır… Hep söylüyorum ya ‘’her şey tanımla başlar, araçlarla devam eder’’ diye. Eğer tanımı yanlış koyarsanız çok farklı sonuçlara yelken alırsınız. Tıpkı tıpta yanlış teşhis koyup yanlış tedavi ile hastanın ölümüne yol açmak gibi..

- Günümüzde emperyalizmin en kolay avı ''tam bağımsız olmayan'' ve ''parlamenter demokrasinin aşındırıldığı, erozyona uğratıldığı ve rafa kaldırıldığı’’ ulus devletlerdir. Bu maksatla emperyalizm önce devletin tam bağımsızlığını yok etmekte, sonra ülkedeki müttefiklerini kullanarak demokratik kurumlarını tasfiye etmekte, ulus devletin demokratik ve hukuk devleti özelliği yok edilmekte sonra da sıra ulus devletin kendisinin yok edilmesine gelmektedir. Gerçek bekâ sorunu işte tam da burada başlamaktadır. Günümüzde yok edilen Afganistan'da, Irak'ta, Suriye'de, Libya'da tam bağımsızlık mı vardı, parlamenter demokrasi mi vardı, hukuk mu vardı?

- Şimdiki sayısı 22’ye ulaşan Arap devletleri Arap milliyetinden bağımsız ve demokrat bir Arap ulus devletine dönüşemedikleri için emperyalist güçlerin ayakları altında sömürülmekte ve ezilmektedirler. Nasır’ın, Saddam’ın, Esad’ın ve Kaddafi’nin bir Arap Bismark’ı olma hayalleri hep bu nedenle serapa dönüşmüştür…

- Bir ulus devletin ayakta kalmasının, gelişip büyümesi ve güçlenmesinin olmazsa olmaz koşulu; içerisindeki etnik, dini ve mezhebi farklılıklarını reddetmesinde değil bu farklılıkları bir zenginlik olarak görüp özümsemesinde yatar (asimile etmesinde değil). Bu durumu 20. yüzyılın en büyük şairlerinden biri olan Fransız şair, yazar ve düşünürdür Paul Valry de şöyle formüle eder: ''Yüksek seviyede olan hiçbir kültür 'saf' değildir. Medeni milletlerin istisnasız hepsi başka milletlerin kültürlerinden istifade etmişlerdir. Arslanın vücudu yediği ve sindirdiği hayvanlardan oluşur.''

Avrupa’nın çifte standardı

Yazımın girişinde Fransız ulusunu oluşturan elliye yakın etnik gruptan başlıcaları olan Alsaslıları, Lothringerlileri, Bretonları, Korsikalıları, Oksidanları, Flamanları, İtalyanları, Katalanları, Baskları, Yahudileri, Sintiler ve Romanları yazdım. Ama bir Fransız’a etnik kökenini asla soramazsınız. Bunların tamamı ‘’Ben Fransız’ım’’ (Je suis Français) derler… Almanya’daki öğrenimim esnasında Alsas Loren’li, kökeni Alman, ana lisanı da Almanca olan Fransız vatandaşı bir hocamız vardı. Bu hocamız Fransız olmakla övünürdü. Kendisine bir türlü ‘’ben Almanım’’ dedirtememiştim… Bu hocamızın tee 1870’lere giden çok da ilginç bir aile hikâyesi vardı.

Aynı şekilde Alman ulusunu oluşturan başta Bayern olmak üzere Alaman, Frank, Flemenk, Thüringen, Hesse, Schawabe, Sakson, Fallen, Fris ve Pfalz gibi toplam 30 kadar olan etnik grupları yazdım... Rein – Koblenz bölgesinde konuşulan Almancayı diğer Almanlar anlamazlar. Keza Schwäbische diyalektiğini konuşanları da diğer Almanlar hiç mi hiç anlamazlar. Ama hangi etnik kökenden olursa olsun bunlara kimliğini sorduğunuzda ‘’Ben Alman’ım’’ (Ich bin Deutsch) derler. Bir Alman’a da asla etnik kökenini söyletemezsiniz…

Keza Avusturya da durum aynıdır... Avusturyalılar da  Macar, Sırp, Hırvat, Boşnak,  Slovenler, Çek, İtalyan ve Rumen etnik gruplardan oluşmasına rağmen hangi etnik gruba kim olduklarını sorarsanız sorun alacağınız cevap yine aynıdır: ‘’Ben Avusturyalıyım’’ (Ich bin Österreicher) derler. ‘’Avusturyalı’’ ifadesinin coğrafi bir bölgede yaşayanları değil etnik bir yapıyı ifade ettiğini de söylemek istiyorum.

Bu örnekleri İngilizler, İtalyanlar ve diğerleri için de verebiliriz…

Ancak Avrupa’da konu Türk’e gelince çifte standartlık başlar. Avrupalı ‘’Türk’’ demekten imtina eder, ısrarla etik köken ararlar. ‘’Ben Türk’üm’’ dediğinizde ısrarla kökeninizi sorarlar. Kürt müsün? Çerkez misin? Arap mısın? Hatırlarsanız Nobel Ödülü'nü kazanan Prof. Dr. Aziz Sancar’ın Türk olduğunu Avrupa bir türlü kabul etmemiş ve ısrarla Kürt olduğunu, Arap olduğunu iddia etmişlerdi. Bir röportajında Nobel'i almasının ardından kendisini arayan BBC muhabirinin ilk sorusunun "Kürt müsünüz, Arap mısınız?" diye sormasını saygısızlık olarak niteleyen Aziz Sancar, "Kızıyorum ona, çünkü bunlar Allah’ın gâvuru, orayı karıştırdılar yüz yıl önce, hâlâ karıştırıyorlar. İngiltere’de kaç çeşit etnik grup var, ben sana soruyor muyum?" diye konuşmuştu…(Gazeteler, 18 Ekim 2015)

Tabii ki Avrupa’nın bu politikası sıradan bir politika değildir. 1990’lı yıllardaki Alman Dışişleri Bakanı Hans Dietrich Genscher’in şu sözü hala bu gök kubbede sinsi sinsi yankılanmaktadır: ‘‘Biz Yugoslavya’da bir model oluşturduk. Bu modelin Türkiye’de Kürtler için de uygulanması mümkündür.’’

Türkiye Cumhuriyetine yönelik beş büyük tehlike, tehdit ve sonuç

Sonuç olarak bugün için Türkiye Cumhuriyetine karşı yedi büyük tehlikeden ve tehditten bahsedebiliriz:

Birinci tehlike; Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet devrimlerini yürüten, Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıran, Türkiye Cumhuriyetinin temeli, belkemiği, ana direği ve çatısı olan TBMM’nin ve parlamenter demokrasinin; işlevini, önemini ve ağırlığını yitirerek aşındırılması, erozyona uğratılması ve rafa kaldırılmasıdır… Böyle bir tehlikenin varlığını ve sonuçlarını yazım içerisinde İtalya ve Almanya örneği ile anlattım. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 98’inci ve TBMM’nin ve açılışının 101’ünci yılında Cumhuriyetin ve TBMM'nin önündeki en büyük tehdit ve tehlike budur...

Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu; Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildiğinde, bu işgale karşı yapılan bağımsızlık savaşı, Kurtuluş Savaşı 23 Nisan 1920 tarihinde açılan ve Türk milletinin iradesini temsil eden Büyük Millet Meclisi tarafından yapılmıştır. Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan devrimler de yine bu meclis çatışı altında yapılmıştır. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet, yine bu Meclis çatısı altında ilan edilmiştir. Cumhuriyet'in demokrasi ile taçlanması yine bu Meclis çatısı altında olmuştur... 

TBMM, Türkiye Cumhuriyetinin varlık sebebidir, temelidir, ana direğidir, bel kemiğidir, çatısıdır... Zira yukarıda anlattığım gibi güçlü bir parlamenter demokrasi ile taçlanmayan ulus devletler zaman içinde etnik veya dini veya her ikisinin karışımı bir faşizme kayma tehlikesi gösterirler…

‘’Ulus devlet’’ ilkesine karşı olanların Türkiye Cumhuriyetine dönük eleştirilerinin kaynağı da ‘’ulus devlet’’ değil, ülkedeki demokrasi eksikliğidir.  Ne yazık ki Mustafa Kemal Atatürk’ün ideali olan ‘’demokrasi’’, kendisinden sonraki hükumetlerce geliştirilmemiş, Cumhuriyet demokrasi ile taçlandırılmamış, gerek eskinin özlemi içerisindeki yeteneksiz hükumetlerce gerek bunu gerekçelendiren askerî darbelerle gerekse de ideolojik olarak koşullanmış hükumetlerce Türkiye dünya demokrasi liginde hep küme düşürülmüştür. İsveç merkezli V-Dem Enstitüsü’nün yayınladığı ‘’2021 Demokrasi Raporu’'nda Türkiye, Liberal Demokrasi Endeksi'nde 179 ülke arasından 149'uncu sırada yer almaktadır. Adını bile bilmediğimiz çoğu Afrika ülkesi demokrasi sıralamasında Türkiye’yi geride bırakmışlardır.

Hava sıcaklığının sürekli düşmesi gibi Türkiye de demokrasi liginde sürekli geriye gitmektedir. Örneğin bugün, 17 Mart 2021 tarihinde, ilgilileri hakkında henüz soruşturma dahi açılmayan bir haberi Twitter hesabından RT yapması gibi uyduruk bir gerekçeyle 2,5 yıl hapis cezası verilen HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği mecliste yapılan oylamayla düşürülmüştür. Yine bugün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından HDP'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açılmıştır… 

İkinci tehlike; ortak siyasi kimliğimiz olan “Türk” ifadesinin etnik kimlik düzeyine indirgenmesidir. Bu tehlike ülkenin parçalanmasının zeminini hazırlar.

Üçüncü tehlike; Ulus devlet içindeki etnik ve dini farklılıkların bir zenginlik olarak görülmeyip dışlanmasıdır. Bu tehlike faşizme yol açar...

Dördüncü tehlike; Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlıktan uzaklaşmasıdır. Bu tehlike sömürgeleşmeye yol açar. 

Beşinci tehlike; Türkiye’nin laik yönetim sisteminden uzaklaşmasıdır. Bu tehlike Türkiye’yi Ortaçağ’ın karanlığına gömer.

Altıncı tehlike; Türkiye’nin hukuk devleti ilkesinden uzaklaşmasıdır. Bu tehlike Türkiye’yi faşizme ve monarşiye götürür.

Yedinci tehlike ise Türkiye’nin her yönden, eğitim, kültürel ve maddi açıdan zenginleşmeyip fakirleşmesidir. İngiliz devlet adamı Cecile Rhodes: ‘’İmparatorluk… Ekmek peynir meselesidir. Eğer iç savaşı önlemek istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız’’ derdi. Tabii ki bu alıntı sözden kastım ülkenin emperyalist olması değildir. Türkiye’nin içerisindeki kavgalarını önlemesinin en basit yolu zenginleşmesidir. Ülke insanının refahını artırmazsanız eğer sonuç bir bahane ile iç savaştır. Soğuk Savaş’ın bitiminden hemen sonra etnik kökenli iç savaşların Avrupa’nın en yoksul ülkesi Yugoslavya’da ve dinsel kökenli iç savaşların ise Asya’nın en yoksul ilkesi Afganistan’da yaşandığı unutulmamalıdır…

Eğer bir bekâ sorunu aranacaksa bu yedi maddede aranmalıdır…

İzahım uzun olduysa da gerekliydi. Affola…

Bu konuda yazmaya devam edeceğim… Ancak önce 18 Mart Çanakkale Muharebeleri konulu üç adet yazım olacak, onlardan sonra…

Osman AYDOĞAN


Okullardan kaldırılan ‘’Öğrenci Andı’’ ve ‘’Millet’’, ‘’Ulus’’ ve ‘’Türk’’ kavramları üzerine


16 Mart 2021

Okullarda 1933 yılından bu yana söylenen ‘’Öğrenci andı’’, 08 Ekim 2013 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığının yönetmelik değişikliğiyle ilköğretim okullarından kaldırır. Eğitim-İş’in değişikliğin yürürlüğe girmesinin ardından açtığı ve beş yıl süren dava sonucunda 18 Ekim 2018 tarihinde Danıştay 8. Dairesi öğrenci andının okunmasının kaldırılmasına ilişkin düzenlemeyi iptal eder.

Ancak Milli Eğitim Bakanlığı Danıştay’ın bu kararını hemen, gecikmeksizin, 24 Ekim 2018 tarihinde temyize götürerek yürütmesinin durdurulması ister. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu karara itirazı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunda kabul eder ancak gündeme alıp hemen görüşmez.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu bu itirazı görüşmek için tam 2,5 yıl bekler. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun bu itirazın görüşülmesi için beklediği bu sürede kurul üyelerinden yedisi değişir. Sonunda 12 Mart 2021 tarihinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu bu itirazı görüşerek Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin "Öğrenci Andı" başlıklı 12. maddesini yürürlükten kaldıran düzenlemenin iptaline karar verir. Bu kararın ardından artık okullarda öğrenci andı okunmayacaktır...

Burada sorulması en basit soru şudur: Öğrenci andı niye kaldırıldı? Bu soruya verilecek en basit cevap da şudur: İçinde ‘’Türk’’ var diye. Kaldırılan sadece öğrenci andı mıydı? Hayır. Bu sürede devletin bütün kurumlarından, bankalarından okullarına kadar ‘’Türk’’ adı kaldırıldı… Kızılay’ın maden suyunun etiketinden bile ‘’Türk’’ ismi kaldırıldı…

İçinde ‘’Türk’’ sözcüğü geçiyor diye kaldırılan sadece ‘’Öğrenci Andı’’ değildir. Devlet Nişanı, Cumhuriyet Nişanı, Liyakat Nişanı'nda bulunan Atatürk kabartması da 15 Aralık 2013 tarihinde yönetmelikte yapılan değişiklikle kaldırılmıştı. Türk Kamu Sen tarafından yönetmelik değişikliğinin iptali için Danıştay'a dava açılır. Danıştay nişanlarda Atatürk kabartmasının kullanılmasını uygulamasını devamına karar verir. Bunun üzerine Cumhurbaşkanlığı karara itiraz ederek temyize gider… Danıştay İdari Daireleri kurumu 2019 yılında 10. Daire'nin kararını tek oy farkla yerinde bulur. Ancak aynı tarihte, 12 Mart 2021 günü, Mahkeme kararıyla madalyalara konulan Atatürk kabartması, yine mahkeme kararıyla kaldırılır.

Her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder...

Cumhurbaşkanı Erdoğan 1 Nisan 2017 tarihinde Diyarbakır’da yaptığı konuşmada “Dikkat ediniz. Türk demiyoruz, Kürt demiyoruz. Çerkez, Laz, Boşnak, Roman demiyoruz. Hepsini birden içine alan bir ifade kullanıyoruz. Tek millet, diyoruz. 80 milyonuyla tek millet” ifadelerini kullanmıştı..

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2013 yılı Şubat ayı ortalarında ise Başbakan iken Midyat’ta konuşurken de şöyle demişti: “Biz Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde hep beraber tek bir milletiz. Bu milletin içinde Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i, Gürcü’sü, Abaza’sı var...”

Daha fazla örnek vermeğe gerek yok… Açın gazete arşivlerini bu sözlerin onlarcasını bulabilirsiniz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘’Tek bir milletiz’’ diyor, bunu her konuşmasında söylüyor; ‘’bu millet’’ diyor ama bu milletin adını bir türlü söylemiyor. Arap milleti mi? Afgan milleti mi? Acem milleti mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘’Türk’’ adını ağzına almadığına göre, bu millet Türk milleti değilse bu milletin adı nedir?

Gazete makalelerine baktığımızda, TV’deki bu konudaki programları izlediğimizde her seviyede büyük bir kavram karışıklığı yaşandığı görülmektedir. Çünkü bu tartışmalarda genel anlamda ‘’millet’’, “milliyet”, milliyetçik’’ sözcüklerinin ‘’ulus’’, “ulusal” ve ‘’ulusalcılık’’ sözcükleri ile eşanlamlı olduğu gibi bir yanılgı yaşandığı gözükmektedir. Ancak bu sözcüklerin anlamları tamamen apayrıdır.

Bu noktada ‘’millet’’, “milliyet”,  milliyetçik’’ ile ‘’ulus’’, “ulusal” ve ‘’ulusalcılık’’ kavramlarının açıklanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder...

Millet ve ulus kavramları

“Millet” kavramı, feodal toplum döneminde de kullanılan ve toplumda karşılığı olan Arapça bir kavramdır. Arapçada “millet”, aynı dinden olanların ortak adıdır ve genel olarak dinsel birliği anlatır, Osmanlılar da “millet” sözcüğünün “bir dinden olanların topluluğu” anlamında kullanıldığı gibi.  “Osmanlı Milleti” dendiğinde, Osmanlı Hanedanı’na bağlı olan Müslümanlar anlaşılır. “Milliyet” sözcüğü se “ümmet” anlamında kullanılmıştır. ‘’Milliyetçik’’ ise sözcüğün bu anlamıyla, dinciliktir; din ayrımcılığıdır.

“Ulus” sözcüğü ise Orhun Yazıtlarında geçer. Ancak “ulus” sözcüğü bir ırkı tanımlamak için kullanılamamıştır. ‘’Ulus’’ sözcüğü halkın yaşadığı ve belli sınırları olan toprak parçasına yani ülkeye denirken zamanla anlam genişlemesi ile bir ülkede yaşayan halkların tamamını tanımlayan bir sözcük haline gelmiştir. Bunun nedeni de ‘’ulus’’ sözcüğünün daha kapsayıcı olması, ırk ve din ayrılığı gözetmemesi, yani ayrımcılıktan uzak olmasıdır. “Ulus” sözcüğünün, Bilim ve Sanat Terimler Sözlüğü / Halkbilim Terimlerindeki anlamı şöyledir: ‘’Ulus: Belli bir sınır içende yaşayan ve halk kültürüyle seçkin kültürünü yaratan insanların oluşturduğu siyasal toplum.’’ Bu bağlamda “ulusal” sözcüğünün de ırkla, etnik yapıyla hiçbir ilişkisinin olmadığı da aşikârdır.

‘’Ulusal’’; “bir ülke sınırları içerisinde yaşayan topluluklarla ilgili” anlamındadır. ‘’Ulusalcı’’ ise “yaşadığı ülkenin topraklarına ve halklarının çıkarlarına duyarlı” demektir. Ulusalcılığı, ırkçılıkla bağdaştırmak kastın değilse cehaletin ürünüdür. ‘’Ulusal’’ sözcüğünün altında ‘’etnik kimlik’’ arayışı ilkel bir ırkçılık türüdür. 

Bu anlamda “Türk Ulusu” kesinlikle ırkı çağrıştıran bir söylem değildir. Sözü edilen bir ırk değil tüm Türkiye halkıdır. Burada sorun olan dil, tanım ve anlam sorunudur... Burada bahsi geçen sözcüklerin dil, tanım ve anlamlarının yerli yerine oturtulması gerekmektedir.  Çünkü her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.

Tanımları şimdilik burada bırakıp isterseniz –mutat olduğu üzere!- şöyle bir Tarih turu yapalım…

Tarihte Türkler

Batı kaynakları Viyana kapılarına dayanan güce çok uluslu olmasına rağmen Osmanlı demezler, ‘’Türkler’’ derler. Avrupalılar Osmanlı ile yaptıkları savaşa da Osmanlı savaşları değil ‘’Türkenkrieg’’ (Türk savaşları) derler. Avusturya’nın kırsal kesimlerinde çocukların “Es ist schon dunkel. Türken kommen. Türken kommen” (Hava karardı. Türkler geliyor. Türkler geliyor.) diye tekerleme söyledikleri bugün de duyulabiliyor. Fransızcada “Turc” kelimesi eskiden “C’est un vrai Turc’’ (Tam bir Türk) olarak kullanılıyordu.  Norveççede “Sint som en tyrker” (Bir Türk kadar kızgın) deyimi bulunuyor. İtalyanların meşhur ‘’Mamma li Turchi ‘’  (Anne Türkler geliyor) sözü ve daha nice binlercesi var, bunların hepsinde Osmanlı denmez, hep ‘’Türk’’ denir. Avrupalılar bütün haritalarında, atlaslarında hep ‘’Türk’’den bahsederler… Avrupa’ya yapılan Osmanlı değil ‘’Türk akınları’’, ‘’Türk seferleri’’dir… Çin seddinden Viyana kapılarına kadar bu böyledir.

Bütün Tarih kitaplarında bugün Orta Asya diye ifade ettiğimiz bölgenin adı 18’inci yüzyıla kadar ‘’Türkistan’’dı. ‘’Orta Asya’’ ifadesi İngilizlere aittir. Doğrudur, Londra’dan bakarsanız orası Orta Asya’dır.  Bizler de İngilizlerin ifadesiyle bu bölgeye ‘’Türkistan’’ yerine ‘’Orta Asya’’ diyerek, Türk milletinin üç bin yıllık tarihini ve bu bölge ile olan bağını bir sözcükle silip attık…

Şimdilerde ne Doğu Türkistan’ı bilen var ne de Batı Türkistan’ı… Mitolojide geçen bir Yunan atasözüdür: ‘’Sözcüğün gücü Tanrı’nın gücüne yakındır.’’ Atasözünün ne demek istediğini anlıyorsunuz değil mi?

Adriyatik’ten Çin seddine, Alp Dağlarında Altay Dağlarına kadar ‘’Türk’’ ismi sadece etnik bir aidiyetin adı değildir, ‘’Türk’’ ismi ulusal bir aidiyetin adıdır. Türk ulusunun içerisinde Kürt’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i, Çeçen’i, Gürcü’sü, Abaza’sı, Tatar’ı, Arnavut’u, Boşnak’ı onlarca milliyet vardır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir…

Şimdiki yaşadığımız coğrafyanın adı Türkiye’dir, burada yaşanılan Türk kültürüdür, burada yaşayanlar ise etnik kimliklerine, milliyetlerine ve inançlarına bakılmaksızın Türk’türler, bayrakları Türk bayrağıdır, dilleri Türkçedir. Edebiyatları Türk edebiyatıdır, şiirleri Türk şiiridir… Bazı kasten veya gafletten yazan ve söyleyenlerin yazdıkları ve söyledikleri gibi ‘’Türkiye Edebiyatı’’, ‘’Türkiye şiirleri’’ değildir… Bütün bunlar bu coğrafyanın bin yıllık tarihinin reddedilmesi bir mümkünsüz tabii sonucudur…

Bu nedenle Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk diyor ki; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir… Bugünkü millet siyasi ve içtimai toplumumuz içinde Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır… Bu millet efradı da (bireyleri de) umum Türk camiası (topluluğu) için aynı müşterek maziye (geçmişe), tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar. ” (Medeni Bilgiler, TTK, s. 351)

Dikkat edilirse Mustafa Kemal Atatürk “Türk halkına” demiyor, “Türkiye halkına” diyor. Bu tanımın ne ırkçılıkla ne de etnikçilikle bir ilgisi vardır. Aslında “Türk Ulusu”nu tarif ediyor Mustafa Kemal Atatürk. Atatürk’ün düşündüğü Türk ulusu da bu coğrafyada bin yıldır yaşayan ortak geçmiş, ortak tarih, ortak kültüre dayanmaktadır…

Ernest Renan ve ulus kavramı

Sosyal bilimci Ernest Renan da ''Ulus Nedir?'' (Pinhan Yayıncılık, 2016) isimli kitabında ulusu şu şekilde tanımlıyor; “Geçmişte kalan ortak şan, şeref ve acılar mirası ve gelecek için gerçekleştirilecek bir program.” Toplumu ve milliyetleri ulus yapan ortak unsurlar işte bunlardır.

Şimdiki sayısı 22’ye ulaşan Arap devletleri Arap milliyetinden bir Arap ulusuna dönüşemedikleri için emperyalist güçlerin ayakları altında sömürülmekte ve ezilmektedirler. Nasır’ın, Saddam’ın, Esad’ın ve Kaddafi’nin bir Arap Bismark’ı olma hayalleri hep bu nedenle serapa dönüşmüştür. Zaten bu nedenle emperyalist güçler (Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Rus vb.) sömürmek istedikleri milliyetlerin ulus devlet olmalarını istemezler ve bu nedenle de Osmanlının bakiyesi bir ümmet topluluğundan çağdaş bir Türk ulusunu yaratan Mustafa Kemal Atatürk’ten bu emperyalist güçler ve onların işbirlikçileri pek hazzetmezler.

İstesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Türk’üz.

Roma Hukuku uzmanı İtalyan hukukçu (aynı zamanda o zamanlar Adalet ve Eğitim Bakanı) Arangio Ruiz (1884-1964)’in Roma hukuk mirası için söylediği bir deyim vardı: '’Volendo e non volendo, sapendo e non sapendo; siamo tutti Romanisti’’… (İstesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Romalıyız.) Bunu Anadolu’daki, Balkanlar’daki, Ortadoğu’daki ve Orta Asya’daki Türk mirası için de kullanmak mümkündür: ’’Volendo e non volendo, sapendo e non sapendo; siamo tutti Turkisti''…Yani; istesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Türk’üz…

Acı olan

Ülkenin her tarafından ‘’Türk’’ sözcüğü silinirken, içinde ‘’Türk’’ sözcüğü geçiyor diye okullarda söylenen ant kaldırılırken milli şair Mehmet Âkif’in dizeleri geliyor aklıma:


“Ey dipdiri meyyit (ölü) ‘iki el bir baş içindir’
Davransana, eller de senin baş da senindir 
His yok, hareket yok, acı yok... leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin”. 

Acı olan bu konuda kimin ne söylediği veya söylemediği değildir. Acı olan Türk ulusunun bu konudaki yaşadığı sessizliktir. Herkes meşrebine göre düşünüyor, konuşuyor ve davranıyor... Acı olan içinde ‘’Türk’’ geçiyor diye okullardan öğrenci andı kaldırılırken kendisini ‘’milliyetçi’’ olarak tanımlayan partinin İktidarın ortağı olmasıdır… Acze, gaflete, delalete ve sefalete bakar mısınız!...

Son söz

Cumhurbaşkanı, AKP yetkilileri, MHP lideri veya bir başkası istedikleri kadar Türk kelimesini ağızlarına almasalar, istedikleri kadar Türk olduklarını bilmeseler de yukarıda bahsettiğim Latince sözde olduğu gibi; ‘’istesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Türk’üz.’’

Gözünüzü sımsıkı kapatmışsanız eğer, güneş yok değildir ki!...

Bu konuya yarın da devam edeceğim...

Osman AYDOĞAN



Papa Franciscus’ın Irak ziyareti ve pul hadisesi


11 Mart 2021

İki bin yıllık bir geçmişi olan Papalığın günümüzdeki temsilcisi olan Cizvit mezhebinden Papa Franciscus, 05-08 Mart 2021 tarihleri arasında Irak’ta yaşayan Katolik cemaatinin daveti üzerine Irak’a resmi bir ziyaret yapıyor… Böylece tarihte ilk kez bir Papa, Irak’ı ziyaret etmiş oluyor…  

Papa’nın bu ziyareti Türkiye’de, Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin bu ziyaret şerefine bir hatıra pulu bastırmasıyla gündeme geliyor. Bu pulda Papa'nın başının üzerinde ve arkasında bulunan haritada Hatay, Sivas, Erzurum, Kars gibi birçok il, sözde Büyük Kürdistan haritasına dâhil edilmiş halde gösteriliyor. Bu pul hadisesi olmasa Papa’nın bu önemli Irak ziyareti neredeyse Türkiye’de gündeme gelmiyor…

Papa’nın bu ziyareti bu puldan daha başka anlamlar da içeriyor. Bu pula tekrar dönmek üzere şimdi bu anlamları kısaca bir gözden geçirelim…

Papa’nın ziyaretinin maksadı

Tabii ki bu ziyaret dini olmaktan çok politik bir ziyaret oluyor.

İkinci Dünya savaşı öncesinde İngiliz dışişleri bakanı ile Fransız dışişleri bakanı sürekli birbirlerini kollarmış. Her ikisi de birbirlerinin her sözüne her hareketine siyasi bir maksat yüklerlermiş. Bir gün bu bakanlardan birisi ölmüş. Diğeri kara kara düşünmeye başlamış: ‘’Acaba neden öldü? Niçin öldü? Maksadı neydi?’’


Dolayısıyla iki bin yıldan beri bir papa ilk defa olarak Irak’ı ziyaret ediyorsa ve bu ziyaretini de Papa Franciscus 84 yaşına rağmen ve salgın hastalık ortamımda yapıyorsa, bundan da doğal olarak siyasi bir maksat veya maksatlar aranmalıdır diye düşünüyorum.

Gerçi Papa Franciscus, gezinin resmi maksadı olarak; “Bu bir sembolik ziyaret, bir görevdir; Irak uzun süredir bir şehitler-kurbanlar ülkesidir” diye açıklamada bulunuyor.. Papa Franciscus, Bağdat’a vardığında da bu maksadını ifade ederek ilk demeci “Irak’a bir barış hacısı olarak geliyorum” oluyor. Tabii ki bu açıklama ziyaretin görünen resmi maksadını açıklıyor.

Gelelim ziyaretin görünmeyen maksatlarına

Suriye’de Rusya – ABD rekabeti

ABD’nin John F. Kennedy’den sonra ikinci Katolik başkanının da Biden olması da bu ziyareti önemli kılıyor. Bu açıdan bakınca, bu ziyaretin; Suriye’deki Fırat’ın doğusu ve batısı şeklinde Suriye’de yaşanan Rus – ABD rekabetinde Rus Ortodoks Kilisesine karşı ABD’nin ve Papalığın Doğu Hıristiyanlarının yeni patronu ve “Ortadoğu Hıristiyanlarının hamisi” olma iddiasının olduğu değerlendiriliyor…  

İşte bu nedenle de ABD Başkanı Joe Biden, Papa Françesko’nun Irak’ı ziyaretini ‘’tarihi’’ ve “memnuniyetle karşılanan” bir durum olduğunun belirterek bu ziyaretin ‘’tüm dünya için umut sembolüdür’’ açıklamasını yapıyor…

Irak’ta Kum – Necef rekabeti

Papa Franciscus, Irak devlet yetkilileri ile görüşmeleri dışında ziyaret programı çerçevesinde şu görüşmeleri de yapıyor:

Papa, Irak’ta Şiîlerin kutsal şehri Necef’i ziyaret ediyor… Papa burada Irak Şiilerinin lideri Âyetullah Sistanî ile görüşüyor. Papa’nın Necef’teki bu ziyaretinde Papa'nın ziyaret ettiği bölgelerde ana caddeler üzerine Hıristiyanları koruyan genel tutumu da bilinen Sistanî tarafından "Siz bizden bir parça, biz de sizden bir parçayız" yazılı afişler asılıyor… Bu ziyaret sıradan bir nezaket ziyareti sınırlarını çok çok aşıyor... Bu ziyaret ile Papa; İran – Kum - Hameney Şiiliğine karşı Irak - Necef –Sistanî Şiiliği rekabeti veya Farisi-Arap Şiiliği rekabeti arasında Papalığın ikinci tarafta yer aldığı mesajını veriyor. ABD’nin İran’a diş bilediği günümüzde bu ziyaretin bir anlamı olduğu düşünülüyor... Zaten böyle de anlaşıldığı için Şii milis bir grup olan İran yanlısı Irak Hizbullah Örgütü askerî sözcüsü Ebu Ali el-Askerî şu açıklamayı yapıyor: “Papa’nın ziyareti ve evlerimizi sakin ve huzurlu hale getireceği konusunda iyimser olmamalıyız.”

Irak’ta Sünni - Şii rekabeti

Papa bu ziyaretinde Haşdi Şabi ile de görüşüyor. Haşdi Şabi, Sistanî tarafından İŞİD’e karşı kurulan,40 farklı gruptan oluşan ve Irak hükümetinin de desteklediği bir örgüt. Haşdi Şabi’nin Sincar’da PKK ile işbirliği yaptığı biliniyor. Papa, burada Haşdi Şabi’nin Hıristiyan kolu olan İncil Tugayları’nın (Babiliun) başı olan Reyyan Salim el-Keldani ile de görüşüyor. Papa bu görüşmesinde Keldani’ye kendi tespihini hediye ediyor... Son zamanlarda Haşdi Şabi’nin Türkiye’yi tehdit ettiği biliniyor… Papa bu ziyareti ile Irak’ta Sünnilere karşı Şiileri desteklediği mesajını veriyor.

Dinler arası diyalog

Papa, 6 Mart 2021 tarihinde Hz. İbrahim’in doğduğu Ur antik kentinde Kur’an dinleyip Müslüman ve Yahudi cemaat temsilcileriyle beraber dua ediyor. Süryanî ve Keldanî katedral-kiliselerinde ayin yapıp kanaat önderleriyle görüşüyor. Irak Başbakanı Kâzimî, Papa ile Sistanî’nin görüşmesi ve Ur’daki farklı din mensupları arasındaki buluşma vesilesiyle 6 Mart tarihini Irak’ta “Ulusal Hoşgörü ve Birlikte Yaşama Günü” ilan ediyor. Papa bu ziyareti ile uzun bir süredir savunduğu dinler arası diyalog mesajını veriyor…

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne destek

Papa 7 Mart 2021 tarihinde de Erbil'e giderek Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ile görüşüyor. Papa ile Neçirvan Barzani görüşmesine IKBY Başbakanı Mesrur Barzani ve diğer yetkililer de katılıyor.. Papa, burada Harirî Stadyumunda düzenlenen ayinlere katılıyor.

Papa'nın 7 Mart 2021 tarihindeki bu Erbil ziyareti şerefine Irak Kürt Bölgesel Yönetimi bir hatıra pulu bastırıyor. Bu pulda Papa'nın başının üzerinde ve arkasında bulunan haritada Hatay, Sivas, Erzurum, Kars gibi birçok il, sözde Büyük Kürdistan haritasına dâhil edilmiş halde gösteriliyor. Bu konuyu detaylıca yazımın sonunda veriyorum.

Ortadoğu’daki Hristiyanların hamiliği

Papa Erbil’deki bu görüşmenin ardından helikopterle Musul’a geçiyor. Musul’da Iraklı Hristiyanların başkenti olarak da adlandırılan Hamdaniye (Karakuş) ilçesinde Dört Kilise Meydanı’nda savaş mağdurları için dua ediyor. Burada İŞİD’in yıktığı kiliseleri gündeme getiriyor…

Irak’ta 20 yıl önce içinde Keldaniler, Süryaniler, Ermeniler ve az sayıda Protestan-Evanjelik grupların da bulunduğu yaklaşık bir buçuk milyon Hıristiyan inancına mensup insanlar yaşarken bugün bu sayının 250 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Papa bu ziyareti ile Hristiyanların çoğunlukta bulunduğu bu bölgede (Hamdaniye – Karakuş)  Hristiyanlara yurtlarını terk etmelerinin Hristiyanlık açısından büyük bir kayıp olduğu mesajını vererek onları Irak’ta kalmaya teşvik ediyor.

Şimdi gelelim pul konusuna..


Pul konusu ve sözde Büyük Kürdistan

Papa'nın 7 Mart 2021 tarihindeki bu Erbil ziyareti şerefine Irak Kürt Bölgesel Yönetimi bir hatıra pulu bastırıyor. Bu pulda Papa'nın başının üzerinde ve arkasında bulunan haritada Hatay, Sivas, Erzurum, Kars gibi birçok il, sözde Büyük Kürdistan haritasına dâhil edilmiş halde gösteriliyor.



Türkiye'den ise konu ile alakalı sert bir açıklama geliyor: "IKBY makamlarından bu vahim hatanın derhal düzeltilmesi için gerekli adımların atılmasını bekliyoruz." Bu açıklama karşısında IKBY hükümet sözcüsü tarafından Türkiye'nin tepkisini çeken pul bastırma planının onaylanmadığı belirtilerek şu açıklama yapılıyor: "Birkaç sanatçı pulun basılması için dizayn örnekleri sundu. Ancak şu ana kadar hiçbir pul basım için onaylanmadı. Basım için seçilecek olan pul dizaynı, yasa ve kanunlara göre olacaktır.’’

Girişte anlattığım gibi bu pul konusu olmasa nerdeyse Papa’nın Irak ziyareti görmezden gelinecekti. Ve bu pulda Papa’nın başının üstü ve arkasında gösterilen sözde Büyük Kürdistan konusu da sanki yeni ortaya çıkmış gibi bir tepki gösteriliyor…

Aslında bu sözde Büyük Kürdistan haritası bir Sevr haritasıdır. Bu harita PKK’nın büyük kongrelerinde kullandığı haritadır. Bu harita zamanında Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılında “Biz genişletilmiş Ortadoğu’nun eşbaşkanlarından biriyiz. Aynı zamanda bu görevi yapıyoruz” dediği ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu haritasıdır. Bu harita ABD Başkanı Bush’un o dönemdeki Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Condoleezza Rice, 7 Ağustos 2003’te The Washington Post’ta yayımlanan yazısında söylediği “Ortadoğu’yu dönüştürmekten vazgeçmeyeceğiz!” dediği haritadır.

Yani bu harita yeni değildir. Bu haritanın bir benzerini 2006 yılında ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde Amerikalı emekli Albay Ralph Peters yayınlıyor… Papa’nın ziyareti sırasında Barzani’nin bastırdığı pulda Hatay üzerinden sözde Büyük Kürdistan’a Akdeniz’e çıkış kapısı veriliyor. Albay Peters’in haritasında ise sözde Büyük Kürdistan’a deniz çıkışı Akdeniz’den değil Karadeniz’den veriliyor…



Haritada sınırları çizilen sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ nasıl kurulacak? Haritadaki bu sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ nerede kurulacak? Önce Irak, sonra Suriye, sonra Türkiye’deki ve sonra da İran’daki Kürtleri birleştirerek... Bu nasıl olacak? Önce bu ülkelerde ayrı ayrı adı ne olursa olsun federal, özerk veya bölgesel Kürt yönetimlerini kurmak sonra da bu özerk veya federal Kürt bölgelerini birleştirerek sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak. Bunda bir tereddüt var mı? Yok... Tereddüt ediyorsanız eğer söylediğim gibi açın bakın PKK’nın kongrelerinde aldıkları kararlara...

Eeee… PKK’nın amacı bu ise... Size öncelikle politik olarak hangi görev düşüyor? Irak, Suriye ve Türkiye’yi parçalayan BOP eşbaşkanlığı mı yoksa bu ülkelerle sıkı bir işbirliği, bu ülkelerin ülke bütünlüğünü korumak mı?

Peki, Türkiye’deki son yılların siyasi iktidarları ne yapıyorlar? Tam tersini... Irak’ı parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yapılıyor… Türkiye’nin el vermesiyle ve desteği ile sözde Büyük Kürdistan’ın bir parçası olarak Irak’ta ‘’Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’’ni kuruluyor… IKBY’nin liderleri Ankara’da kırmızı halılarla devlet başkanı protokolleri ile karşılanıyor… Suriye’yi parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yapılıyor… Suriye’nin kuzeyi bu maksatla boşaltılıyor. 

Sonra da Doğu’nun dağlarında, Irak’ın Kuzeyinin dağlarında PKK operasyonu diye fidan gibi gencecik insanlarımız harcanıyor... Sonra da Papa’nın başının üstünde / arkasında BOP haritası olan sözde Büyük Kürdistan haritasını görünce sanki yeni görmüşler gibi hemen IKBY’ne celalleniliyor…

Ne de olsa ‘’hafıza-i beşer nisyan ile maluldür’’ değil mi?  

Eğer gerçekten hala BOP eşbaşkanı değilseniz, eğer gerçekten bu haritaya karşı iseniz hemen barışın Suriye ile barışın Irak ile. Yoksa boşu boşuna da bir pula kızmayınız…

Sizin hafızanız nisyan ile malulse de el âlem “Ortadoğu’yu dönüştürmekten vazgeçmeyeceğiz’’ sözünü unutmuyor… Bunun için bu salgın ortamında bile oraya 84 yaşındaki Papa’yı gönderiyor…

Bana da arz etmek düşüyor…

Osman AYDOĞAN



Akkuyu Nükleer Güç Santralı ve Çernobil

10 Mart 2021

Türkiye ve Rusya arasında Mayıs 2010 tarihinde imzalanan bir anlaşma kapsamında Mersin'in Gülnar ilçesine bağlı Akkuyu bölgesinde dört üniteli (reaktörlü) bir Nükleer Güç Santralı yapımı planlanıyor…

Planlanan bu nükleer santralın inşaatına 2017 yılında başlanıyor. Santralin ilk ünitesinin temeli 3 Nisan 2018 tarihinde, ikinci ünitesinin temeli de 2020 Nisan ayında atılıyor…

Akkuyu Nükleer Güç Santralinin 3. ünitesinin temeli de bugün (10 Mart 2021) yapılan sanal bir törenle atılıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin temel atma törenine video konferans yöntemiyle katılıyorlar…

Dördüncü ünitenin inşaat ruhsatının da bu yıl içinde alınması bekleniliyor.

Santralin ilk ünitesinin 2021 yılında, diğer üç ünitenin de birer yıl arayla 2026 yılı sonunda kadar işletmeye alınması planlanıyor.

Anlaşmaya göre mülkiyeti ve işletimi tamamen Rusya’ya ait olacak bu projeyle ülkemize herhangi bir teknoloji transferi yapılmıyor. Anlaşmaya göre de 15 yıl boyunca dolar bazında alım garantisi veriliyor…

26 Nisan 1986 tarihinde yaşanan Çernobil faciasının ve ardından 11 Mart 2011 tarihinde yaşanan Fukushima nükleer felaketinden sonra ABD’den Fransa’ya, Almanya’ya, Rusya'dan İngiltere’ye kadar pek çok ülke de nükleer enerji konusu ve nükleer santralları masaya yatırıyor… Fukushima felaketinden sonra Almanya 1980'den önce kurulan yedi santralini hemen üç ay içinde kapatıyor… Almanya kalan 12 santrali ise 2040 yılına kadar aşama aşama kapatma kararı alıyor… Japonya ise ekonomik ömrü dolan santrallerini yenilemeyip onlar da aşama aşama kapatma kararı alıyor… Bu ülkelerin tamamı nükleer ve fosil kaynaklı enerjiden vazgeçip yenilebilir enerji kaynaklarına yöneliyorlar...

Nükleer enerji konusunda ‘’herkes giderken Mersin’e biz gideriz tersine’’ deyiminde anlatılmak istenilen durum bir tarafa, Akkuyu Nükleer Santralı’nı yapım işi de Çernobil’deki nükleer santrali inşa eden Rus firması Rosatom’a veriliyor…

Böylesi bir konu gündemde olunca da benim Roma tarihini bir tarafa bırakıp bu konuyu anlatmam gerekiyor.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin ne menem bir şey olduğunu anlayabilmemiz için öncelikle Çernobil’deki nükleer kazayı anlamamız gerekiyor. Öyleyse öncelikle Çernobil Nükleer Santral Kazasını detaylıca anlatacağım… Santralin asıl adi ‘’Vladimir Lenin Nükleer Santrali’’dir. Ancak Çernobil Nükleer Santrali olarak tanındığı için ben de yazımda bu ismi kullanacağım.

Çernobil Nükleer Santralı

RMBK-1000 tipi 4 nükleer reaktöre sahip olan Çernobil Nükleer Santrali, Ukrayna’nın Kiev şehrine 130, Çernobil şehrine 15, Pripyat şehrine ise 3 Km uzaklıkta konuşlu bulunuyor. Santralde bulunan 1. ve 2. üniteler 1970 ve 1977 yıllarında inşa ediliyor, 3. ve 4. üniteler 1983 yılında tamamlanıyor. Pripyat şehrinde 49,000 kişi ve Çernobil şehrine ise 12,500 kişi yaşıyor.


1980’li yıllarda İsrail’in Irak’taki Sovyet yapımı nükleer santrali vurması sonucu, Sovyetler bu tür saldırılara karşı tatbikatlar yapmaya başlıyor. Çernobil’deki kazaya sebep olan test de olası saldırı sonrası reaktörlerin gücünün kısılması ve tekrar çalıştırılması üzerine yapılıyor...

Kazanın oluş şekli

Tarih; 26 Nisan 1986. Saat; sabaha karşı 01.23’ü gösteriyor. Çernobil nükleer santralindeki mühendisler işte bu test kapsamında, muhtemel bir elektrik kesintisi durumunda reaktörün nasıl kontrol altında tutulacağının bir provasını yapmak amacıyla 4 numaralı reaktörün elektriğini bilinçli olarak kesiyor.. Ancak mühendislerin bilmediği şey, reaktör bu tatbikat öncesinde zaten dengesiz bir durumda olduğudur. 1975 yılında bu dengesizlik ve bunun sonucunda böyle bir kaza olabileceği raporlarda belirtiliyor.  Ancak Sovyet rejiminin üstünlük kaygısı nedeniyle bu raporlar sümenaltı ediliyor.


Güç kesintisi, reaktöre su taşıyan türbinleri yavaşlatıyor. Daha az suyun reaktöre pompalanmasıyla buharlaşma hızlanıyor ve içerideki buhar basıncı birikiyor. Jeneratörlerin devreye girmesi için geçen 40-50 saniye gibi bir süre boyunca su pompaları çalışmadığı için reaktör soğutulamıyor. Vardiya Amiri Dyatlov reaktörü kapatmak yerine tekrar çalıştırılmasını emrediyor. Git gide gücü tekrar artan reaktörün sıcaklığı kontrol altına alınamıyor. O zamanki teknolojide reaktörlerin sigortası olan kontrol çubuklarının ucu grafit kaplıdır. Kontrol odası çubukları indirdiğinde ucu grafit kaplı çubuklar reaksiyonu durdurmadan önce grafitle tepkimeye giren Uranyum 235 önce büyük bir ısı açığa çıkararak ilk patlamayı gerçekleştiriyor. Isınmaya devam eden reaktör ikinci patlamayı da gerçekleştiriyor ve 350 kiloluk koruma grafitleri yerinden uçuyor… Ardından çekirdek açığa çıkıyor. Bu şekilde reaktör atmosfere maruz kalıyor. Reaktörün havayla teması sonucu başlayan yangın 10 gün boyunca devam ediyor. Radyoaktif bulutlar, Avrupa'nın önemli bir bölümüne ve Türkiye’ye radyoaktif serpinti olarak dökülüyor.

26 Nisan 1986 tarihinde yaşanan Çernobil felaketinim ayrıntılarını bir TV dizisi üzerinden anlatmak istiyorum.

Çernobil Nükleer Santral Kazasını anlatan ‘’Chernobyl’’ dizisi

‘’Chernobyl’’ dizisi; HBO (Home Box Office) kanalında yayınlanıyor. HBO kanalı ABD'nin önde gelen, paralı televizyon kanal gruplarından birisidir. (Netflix gibi) Kablolu televizyondan ya da uydudan para ile abone olduktan sonra izlenebiliyor.


‘’Chernobyl’’ dizisi; SSCB döneminde, 26 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil Nükleer Santrali'nde yapılan anlattığım bu deney esnasında meydana gelen nükleer kazayı ve ardından yaşanan felaketi beş bölüm halinde anlatıyor…

Ancak HBO Çernobil’i anlatırken çok sert bir sistem eleştirisi yapıyor. Hep yazılarımda vurgularım ya ‘’hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ diye… Bu yönüyle; gerek o dönemde Türkiye’de yaşanan nükleer serpinti, radyasyon tartışmaları ve gerekse de günümüzde Çernobil’deki nükleer santralı inşa eden Rosatom firmasının Akkuyu’daki nükleer santralı da inşa etmekte olması nedeniyle konu Türkiye’yi de çok yakından ilgilendiriyor. Bu diziden de dersler çıkarılması gerekiyor…

Gorbaçov’un ifadesine göre Çernobil kazası Sovyetler’i maddi ve manevi yıkıma götürerek sonun başlangıcı oluyor, Perestroika, Glasnost derken Sovyetler çökerek tarihe karışıyor…

HBO dizisi ‘’Chernobyl’’; senarist ve yönetmen Craig Mazin’in Sovyet Devlet raporlarına, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu raporlarına, tanık ifadelerine ve Doğu ve Batı Avrupalı bilim insanlarının araştırmalarına dayanılarak yaklaşık beş yıllık bir araştırmasının sonucu olarak yapılıyor… "Sadelik, izahın görkemidir" diye bir söz vardır. HBO dizisi de işte teknolojik olarak karmaşık bu konuyu sadelik içerisinde ancak görkemli bir şekilde izah ediyor…

İsveçli yönetmen Jonah Renck de dizinin görüntülerinde koyu renk kullanarak diziye belgesel atmosfer veriyor. Dizide Emily Watson’un canlandırdığı hayali karakter Dr. Ulana Khomyuk hariç gerçek kişiler canlandırılıyor… Dizideki karakterler de ayrıca gerçek karakterler olan Valeri Legasov, Boris Shcherbina, Anatoly Dyatlov, Lyudmilla Ignatenko ve Vasili Ignatenko’ya sima olarak makyajla birebir benzetiliyor… Dizide olayı araştırmak ve gerektiğinde müdahale etmekle görevlendirilen Valeri Legasov ve Boris Shcherbina onlarca bilim insanından yardım alıyorlar. İşte dizide hayali karakter olan Dr. Ulana Khomyuk karakteri bu insanları temsil etmek, gerçeğe ve insanlığa olan bağlılıklarını ve hizmetlerini onurlandırmak için yaratılıyor…

Dizide SSCB devlet aygıtı Çernobil’de yaşanan felaketin büyüklüğünü dünyadan saklamaya çalışsalar da mızrak çuvala sığmadığı için bir yerden sonra pes ederek bu felaketi kabul etmek zorunda kalıyor…

Ancak diziyi anlatmadan önce şunu vurgulamalıyım ki bu TV dizisi bir kurgu... Ancak kurgu gerçeğe çok yakın duruyor… Küçük bazı kusurlarıyla bu diziyi sanki belgeselmişçesine izlenebiliyor…

Mümkünse diziyi izlemeden önce 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in ‘’Çernobil Duası’’ (Kafka Yayınları, 2017) adlı kitabını okumanızı öneririm. Dizi o zaman daha iyi anlaşılıyor. Zaten dizide bu kitaptan oldukça istifade ediliyor… Kitap, Çernobil faciasını yaşamış insanların yaşadıklarından, hatıralarından oluşuyor…

Tabii ki diziyi olduğu gibi anlatıp da merakınızı giderip sizin diziyi izlemenize engel olmak istemeyeceğim. Tam tersi çoğumuzun sadece ismen bildiği bu felaketi, her detayıyla insanlara anlatan bu dizinin tanıtımını yapıp, merakınızı artırıp mutlaka ama mutlaka bu diziyi izlemenizi isteyeceğim…

‘’Chernobyl’’ dizisi ne anlatıyor?

Bu dizi neleri anlatıyor? Bu dizi ne mesajlar veriyor? Günümüz için çıkarılan dersler ne? Dizi bu açıdan çok önemli. Bu dizi, bizim diziler gibi; haşin haşin bakan erkekler, melül melül bakan süslü püslü kadınlar, lüks, şatafat, tarihi saptıran, sanal bir tarih yaratan, insanları gerçeklerden ve gündemden uzaklaştıran uyduruk dizilerden bir dizi değil… Bu dizi gerçekleri insanın yüzüne tokat gibi çarpan, soran, sorgulatan bir dizi…


Her şeyden önce nükleer radyasyon nedir? Radyoaktif kontaminasyon nedir? Bir nükleer reaktör nasıl çalışır? Radyoaktiviteye karşı nasıl korunma sağlanır? Sorularına cevap veren, kamuoyuna bilgi veren, izleyenleri aydınlatan anlatan bir dizi…

Bu dizi; cehalet ve eğitimsizliğin, kendi bekasını her şeyin üstünde tutanların bir nasıl felaketlere yol açabileceğini insanlara net bir şekilde gösteren ve bu konuda farkındalık yaratan bir dizidir… Devletçi yapının, otoriter rejimlerin ne kadar tehlikeli olduğunu, böylesi yapılarda da devletin bir nasıl hayduda dönüştüğünü gösteren bir dizidir… Devletin, devlet büyüklerinin, amirlerin, hocaların vs. halkı, sıradan insanları nasıl gördüklerini anlatan bir dizidir… Bu dizi; Sovyet bürokrasinin, Sovyet üretim mantığının ve operatörlerin bütün güvenlik önlemlerini göz ardı ederek yapmış oldukları hatalar zinciri neticesinde devasa reaktörü düdüklü tencere gibi bir nasıl patlattıklarını anlatan bir dizidir.  

Bu dizi; hatalarını kabul etmeyip pisliklerini gizlemeye çalışan görevliler, kalın kafalı siyasetçiler, cesur geçinen aptal askerler, liyakat değil de sadakatin önemi, insan hayatının değersizliği, bürokrasinin hantallığı, yöneticilerin işinde uzman olanları zamanında dinlememesi, insanları bilgilendirmenin sisteme karşı suç olması, vb bizlere tanıdık gelen birçok konunun net bir şekilde anlatıldığı bir dizidir…

Sovyetler’de orta