Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV 2021 / 1

Solon (3): Sardes’in düşüşü

30 Haziran 2021


Atinalı devlet adamı ve şair Solon hakkında Herodot tarafından nakledilen bir hikâyeyi dün anlatmıştım. Kısaca bu hikâyeye göre bizim Karun diye bildiğimiz Lidya kralı Krezüs (Kroisos) ziyarete gelen Solon'a hazinelerini gösterdikten sonra "acaba mutlulukta başka herkesi geride bırakan bir kimseye rastladın mı?" diye bir soru sormuştu...

Krezüs'un amacı kendisinin '’dünyanın en mutlu adamı'’ olduğunu duyabilmekti tabi. Fakat Solon bilgece Krezüs'un beklemediği cevaplar vermiş, Krezüs'ü öfkelendirmişti. Solon sakin bir şekilde şöyle cevap vermişti: "Krezüs, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet, görüyorum sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama benden istediğin şeye cevap veremem; çünkü önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını öğrenmem gerekir. Her şeyin sonuna bakmalıdır, Tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra çeker alır elinden. Hiçbir canlı mutlu değildir. Her şeyin sonuna bakmak gerekir.''

Krezüs Solon'dan istediği cevapları alamayınca onu sarayından kapı dışarı etmişti.

Sonrasında Lidya kralı Krezüs’ün sonu pek güzel olmamıştı. Pers kralı Kiros (Kyros, Büyük Kuroş, Büyük Keyhüsrev), Lidya krallığına saldırıp Krezüs’ü esir etmişti… Zamanın geleneklerine göre Krezüs yakılmak üzere bir odun yığınının tepesine çıkartıldığında Solon’un sözlerini hatırlayıp “Solooon, Soloooon, Soloooooon!” diye bir feryâd, bir figân halinde bağırmıştı.. Sonrasında da nedenini soran Kiros'a Solon ile arasında geçen konuşmayı anlatınca Kiros tarafından affedilmişti.

TV dizilerindeki bir önceki yayının özeti gibi olduysa da affola...

Ancak Krezüs’ün Solon'u sarayını gezdirip, hazinelerini gösterip, verdiği cevabı beğenmeyip Solon’u sarayından kapı dışarı ettikten sonra, Pers Kralı Kiros’un Lidya’yı ele geçirene kadar olan sürede yaşanan ibretlik bir seri olaylar var ki onu anlatmamıştım… Bu yazımda da işte bu seri olayları anlatacağım… Kaynak aynı kaynak: Herodot (Tarih, çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, 1991)

Krezüs’ün rüyası

Krezüs’ün iki oğlu vardır; biri doğuştan sağır ve dilsiz olduğu için adı bile anılmaz. Diğeri kıymetli oğlu Atys'dir... Krezüs, Solon’u sarayından kovduktan hemen sonra bir rüya görür. Krezüs, rüyasında oğlu Atys’in ucu demir bir kargıyla vurulduğunu görür. Uyandıktan sonra Krezüs'ü oğlunu kaybetme korkusu sarar... Krezüs, ilk iş olarak Lidya ordularına komuta eden oğlunu bu görevden alıp bir kızla nişanlar. Savaşta kullanılan kargı benzeri silah ne varsa toplatıp depolara yığdırır, kazayla oğlunu öldürür endişesiyle.


Atys’in ölümü

Oğlu evlenme töreniyle uğraşırken, Sardes'e Adrastos isminde Frigya'lı bir adam gelir... Midas'ın torunlarından biri olan bu adam yanlışlıkla bir kardeşini öldürdüğü ve babası tarafından ülkeden kovulduğu için Krezüs'un sarayında arınma dileğinde bulunur. Krezüs ''Hatırını saydığım kişilerin oğlu, dostlar arasına geldin, bizim yanımızda kalırsan hiçbir eksiğin olmaz'' diyerek yanına alır Adrastos'u.


O sıralarda Misya'nın (Mysia; Antik Çağ'da Anadolu'nun kuzeybatısında yer alan ve günümüzde yaklaşık olarak Bandırma, Erdek ve Balıkesir çevresine denk gelen bölgenin adı) Kaz Dağları civarında bir yaban domuzu türer ve köylüler bu yaban domuzunun bahçelerine verdiği zararla başa çıkamazlar. Krezüs'e elçiler yollayarak oğlunun ve yiğitlerinin yardımını isterler: “Senden dileğimiz, oğluna ve yiğitlerine buyur, köpeklerini alıp gelsinler, bizi kurtarsınlar.” Krezüs, gördüğü rüyanın korkusuyla oğlu yerine Adrastos ve bir grup Lidya'lıyı göndermeye karar verince, oğlu yanına gelip babasından kendisini göndermesini, çağrıldığı yere gitmezse Lidya'lıların onu hor göreceğini söyler. Üstelik avlayacaklarının bir domuz olduğunu, boynuzlarının da demir bir kargı olmadığını bu nedenle rüyasından korkmasının yersiz olduğunu hatırlatır. Bu sözler üzerine Krezüs oğlu Atys'i Adrastos'a emanet ederek ava göndermeye razı olur. Adrastos, oğluna göz kulak olacağına ve koruyacağına söz verir.

Atys ve grubundakiler Misya'ya ulaşıp bir sürek avı başlatırlar. Yaban domuzun yerinden çıkartılıp etrafı sarılır. Herkes mızrağını domuza fırlatırken, Adrastos'un mızrağı domuzu ıskalayıp Atys'e saplanır ve Krezüs'un oğlu tıpkı Krezüs’ün rüyasında gördüğü gibi demir bir kargı ile ölür.

Korkunç bir pişmanlık yaşayan Adrastos, Krezüs’e teslim olur ve oğlunun ölüsü üzerine kurban edilmesi için yalvarır. Ama Krezüs, ocağını söndüren adama dönerek, “Konuğum” der, “senin kendi ölümünü istemen benim öcüm için yeterlidir. Hayır, bu ölüm için seni suçlamıyorum…” Bunun üzerine Adrastos, kendisini dünyadaki insanların en mutsuzu sayarak, Atys’in mezarı üstünde kendisini öldürür.

Doğudan gelen tehdit: Pers Kralı Kiros

Krezüs acısının üzerine iki yıl içine kapanır. Krezüs’ün içine kapandığı bu sürede Pers Kralı Kiros, İran'ın kuzeybatı bölgesinde yaşayan ve eski bir İran halkı olan Medler’e saldırarak Med Kralı Astyages'i bozguna uğratır. Bundan sonra Med İmparatorluğu Pers Krallığının önemli bir eyaleti haline gelir. Medlerin katılımıyla Pers Krallığının büyüyerek bölgede büyük bir güç haline gelmesi ve Pers Ordusunun kalabalıklaşması Krezüs’e Atys'in yasını unutturur. Persleri daha fazla gelişip büyümeden durdurma düşüncesiyle harekete geçer.


Delphi'deki kâhinlerin kehânetleri

Kehanet merkezlerinden biri olan Delphi'ye Apollon Tapınağı kâhinlerine kıymetli hediyelerle beraber adamlarını gönderir. (Delfi; Yunanistan'da Parnasos Dağı'nın güneybatısında bulunan arkeolojik bir alan. Antik çağlarda Yunan halkları için önemli olan ve Yunan tanrıları Apollo ve Athena´ya ibadet edilen bir dinî merkezdir.)


Lidyalı sözcüler Delphi’deki kâhinlere sorarlar: ''Krezüs Perslerle savaşsın mı?'' Kâhinlerin cevabı; ''Eğer ''Krezüs, Perslerle savaşa girerse büyük bir imparatorluğu devirecektir'' olur.

Krezüs kendine getirilen cevabı duyunca Pers Kralı Kiros'un krallığını devireceğine emin olur ve adamlarını kâhinlere tekrar göndererek, bu sefer de ''saltanatı uzun olacak mı?'' diye sordurur. Bu soruya da kâhinler bir dörtlükle cevap verirler:

‘’Günün birinde katır Med'lere kral olacak
O zaman, ey yumuşak ayaklı Lydia'lı kaç,
Çakıllı Hermos boyunca, tabanları yağla,
Utanma, yüzün kızarmasın kaçtığın için.’’

Bu sözlere Krezüs daha da sevinir. Lidya tahtına bir katırın geçmesi mümkün olmadığına göre, demek ki iktidardan düşmeyecektir. Ordusunu toparlayıp Pers'lere doğru sefere çıkar.

Pteria savaşı

Pteria'da (Yozgat, Sorgun ilçesi, Şahmuratlı Köyü) iki ordu karşılaşır. Her iki tarafta büyük kayıp verir ama savaşın kazananı belli olmaz. Muharebenin ertesi günü Kiros saldırısını sürdürmeyince, Krezüs sayıca daha az olan ordusuyla Sardes’e doğru çekilip Mısırlılardan yardım istemeyi düşünür, Sardes’e varınca ordudaki paralı askerlerini de dağıtır. Yardım istediği müttefiklerinden, dört ay sonra Sardes’te hazır olmalarını talep eder. Belki de dün anlattığım, hazinelerini gördükten sonra Solon'un Krezüs'e sorduğu ''Orduların nerede?'' hikâyesi de buradan kaynaklanmaktadır. 


Sardes’in düşüşü

Ancak Krezüs, savaş tarihinin büyük stratejik hatalarından birini yapmıştır: Kyros’un kendisini takip ederek hemen Sardes’e kadar geleceğini düşünmemiştir. Çünkü çok önemli bir askerî kuraldır: ‘’Muharebe meydanında yenilmeyen, yok edilmeyen düşman, kaybedilmiş bir savaş demektir.’’


Sardes önlerinde Lidya ile Pers orduları arasında ikinci bir muharebe daha yapılır. Bu muharebede Kiros; ordusuna katılan Medyalılardan bir seyis veya deve bakıcısı olan Hargapos’un önerisiyle ordunun peşinden gelen yük develerinin yüklerini indirtir... Süvarilerini develerin üstüne bindirir... Süvarileri develerin üstünde, piyadeleri ve ordunun geri kalanını ise develerin arkasından yürütecek şekilde bir muharabe düzeni alarak Lidya ordusuna saldırıya geçer. Bir seyis veya deve bakıcısında olabilecek bir bilgi, koca savaşın kaderini değiştirir: Atların develerden korktuğu ve develerin kokusuna dayanamadığı fikri üzerine kurulu bu plan, tutar. Lidya süvarisi darmadağın olur. Krezüs ve ordusu Sardes’e kaleye çekilmek zorunda kalır.

Günümüzde bile çağdaş işletmelerde şu iki kural geçerlidir: ''Hiçbirimiz, hepimiz kadar akıllı değiliz!'' ve ''işi en iyi yapan bilir!'' Tarihte de hep öyle olmuştur; bu kurala uyan devlet veya kurumlar başarılı olmuş, uymayıp da ''her şeyi ben bilirim'' diyen ve tek adama mahkûm olan devlet veya kurumlar er veya geç yok olmuşlardır...

Kiros, Krezüs’ü takip ederek kaleyi kuşatır. Kuşatmanın 14. gününde Sardes düşer.

Krezüs'un adı anılmayan sağır ve dilsiz oğlu için başvurduğu kâhinler, ona şu kehanette bulunmuşlardır eskiden:

‘’Lydia'nın güçlü kralı, hiç de ihtiyatlı değilsin.
Sarayında işitmeyi isteme,
Çocuğunun duymayı o kadar özlediğin sesini
Çevreni saran şimdiki sessizliği daha hayırlı onun,
Zira o, acılı bir günde konuşacak.’’

Kentin düştüğü gün, saraya giren Pers askerleri Krezüs'u öldürmek için üzerine doğru gelirlerken, o sağır ve dilsiz oğlanın dili çözülür ve Pers askerine “Krezüs'u öldürme!” diye bağırır.

Krezüs on dört yıllık bir saltanatının ardından, on dört günlük bir kuşatma sonunda, Perslerin eline düşer canlı olarak. Böylece yerle bir eder büyük bir imparatorluğu, tıpkı kâhinin dediği gibi; ama kendisininkini.

Hikâyenin sonunu daha önce anlatmıştım. Persler tutsak Krezüs'u, Kiros'a götürürler. Krezüs, yakılmak üzere odunların üzerinde beklerken Solon'un sözleri gelir aklına: ''Hiçbir canlı mutlu değildir. Her şeyin sonuna bakmak gerekir'' ve acıyla haykırır ''Ah Solon! Soloooooon! Soloooooooooonnnn!' diye feryat figân eder...

Kiros bunu duyunca adamlarına ''Krezüs'tan sorun bu çağırdığı kimdir?'' der. Kendisine iletilen soruya cevabı ''Bir adam ki dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsalardı, bu benim için büyük hazinelerden daha değerli olurdu'' der ve Solon'la aralarında geçen konuşmayı anlatıp şimdi ona ne kadar hak verdiğini söyler. Persliler anlatılanları Kiros'a iletince, Kiros bu hikâyeden çok etkilenir, Krezüs'u affeder ve ona sorar:

''Krezüs, kim sana söyledi bana saldırmayı ve dost yerine düşman olmayı?''

''Kral, bunu yapan senin iyi talihin, benim kötü talihim ve kendini beğenmişliğimdir. Kimse barış dururken savaşı seçecek kadar deli değildir. Bir taraftan, barışta genç erkekler yaşlıları (bilgeleri) gömer, diğer taraftan da savaşta yaşlılar genç erkekleri.''

Kiros onun zincirlerini çözdürür ve yanına oturtur. Krezüs etrafına bakınırken gözleri Lidyalıların kentini yağma eden Perslere takılır ve sorar:

''Bu kalabalık ne yapıyor böyle canla başla?'' ''Senin kentini yağma ediyorlar, hazinelerini paylaşıyorlar'' der Kiros. ''Yağma ettikleri benim kentim, benim varlığım değil artık; yağma edip alıp götürdüklerinin hepsi senin malın.''

Delphi'deki kâhinler Krezüs'ü yanıltmışlar mıydı?

Krezüs'un bu sözlerinden etkilenen Kiros, ondan bir dileği olup olmadığını sorar. Tek bir şey istediğini söyler Krezüs, kendisine vurulan zincirleri Delphi'deki kâhinlere gönderip, neden onu yanılttıklarını sordurmak ister. Kiros bu arzusunu kabul eder ve bir grup Lidyalı zincirleri alıp Delphi'ye götürürler.


Kâhinlere sorulur; ''Hiç utanmadın mı, Kiros'un imparatorluğunu yıkacağına inandırıp, Krezüs'u Perslerle savaşa tutuşturmaktan? İşte o imparatorluğun yağmasından eline geçen ganimet sadece şu zincirlerdir.''

Soruya kâhinlerin cevabı şu olur:

''Kâhinin dedikleri doğrudur, Krezüs'un bundan yakınmaya hakkı yoktur. Kâhin ona Perslere saldırırsa büyük bir imparatorluğu yıkmış olacaktır dedi, ama Krezüs kendini beğenmişlik yapıp bunun Pers İmparatorluğu olduğunu düşündü. Eğer düşünebilseydi tekrar sorduracaktı ‘yıkılacak olan benimki mi, Kiros'un mu’ diye. Son sorusuna verdiği cevapta bir katırdan söz edilmedi mi? Kiros'tu katır. Çünkü babası ve annesi aynı soydan değildir. Annesi Media'lı, babası Perslidir. Tanrı sözünü anlayamadı, sonrasını da sormadı, o halde kendisini suçlasın.’’

Lidyalılar bu cevabı Sardes'e götürürler, Bunu duyunca Krezüs kusurun Apollon'un rahiplerinde değil kendisinde olduğunu kabul eder.

Anadolu’da Persler

İşte Pers Kralı Kiros'un bu zaferi ile Persler Anadolu’ya ve Trakya’ya ve Karadeniz kıyılarına yerleşirler. 225 yıl kalırlar... Ta ki Makedonyalı Büyük İskender gelene kadar...


Her şeyin sonuna bakılmalıdır

Ne demişti Solon o mağrur Krezüs'e daha yolun başında iken: "Krezüs, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet, görüyorum sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama benden istediğin şeye cevap veremem; çünkü önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını öğrenmem gerekir. Her şeyin sonuna bakılmalıdır, Tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra çeker alır elinden."


Bu üç günlük yazı serimi, kaynak olarak kullandığım Herodot’un ‘’Tarih’’ kitabının giriş kısmındaki yazısıyla sonlandırayım: ‘’Bu, Şehriyar’ın, pardon, Halikarnassos’lu Herodotos’un kamuya sunduğu araştırmadır. İnsanoğlunun yaptıkları zamanla unutulmasın ve gerek Yunanlıların, gerekse Barbarların meydana getirdiği harikalar bir gün de adsız kalmasın, tek amacı budur; bir de bunlar birbirleriyle neden dövüşürlerdi diye merakta kalmasın.”

Ah ''Tarih'' ah!... Bu topraklar neler görmüş neler yaşamış! Hep söylüyor, hep yazıyorum ya; ‘’Tarih çok şeyler söyler'' diye...  

Sanmayasınız ki ben Heredot gibi tarihi anlatıyorum... Ben tarihi değil aslında ben günümüzü, günümüzün Krezüs'larını anlatıyorum…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Fransız ressam Claude Vignon (1593 - 1670), tablosu: Krezüs Lidya'lı köylülerden vergi alırken… Dün de dediğim gibi bu coğrafyanın hikâyesini resmetmek elin ressamlarına kalmış ne yazık ki.

 




Solon (2): Lidya Kralı Krezüs ve Pers Kralı Kiros

29 Haziran 2021


Dünkü yazımda da Solon’u anlatırken Solon’un, Atina’da yasaları yazdıktan sonra bir tiran olarak görülmemek için kendi isteğiyle on yıllık bir sürgüne gittiğini, Solon’un bu sürgün sırasında Mısır'a, Kıbrıs'a gittikten sonra Anadolu’ya da uğradığını ve Anadolu’da Bizim ‘’Karun’’ diye bildiğimiz Lidya Kralı Krezüs’ün (MÖ. 560 - 546) misafiri olduğunu yazmıştım…

Bugünkü yazımda da sözü tarihin babası (Pater Historiae) olarak anılan ve bu coğrafyanın bir evladı olan Bodrumlu Halikarnas’a (Herodot) bırakacağım… Ve Herodot’un, içinde; Pers Kralı Kiros’u, Lidya Kralı Krezüs’ü ve Solon’u da anlattığı kitabından alıntılar yapacağım. (Herodot, Tarih, çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, 1991)

Ama önce kısa bir bilgi:

Lidya Kralı Krezüs

Bizim ‘’Karun’’ diye bildiğimiz Krezüs (M.Ö. 560 - 546) Lidya kralıdır. Kral Krezüs ülkesinin kaynaklarını kişisel zenginliği için kullanıp (‘’Karun gibi zengin’’ sözü de buradan gelir), kendini ülkenin sahibi ve efendisi gören, sahip olduğu güç ve zenginlikle kendinden geçip; kendisini tanrılara denk görecek derece kibre kapılan bir kraldır.


Herodot, bahsettiğim kitabında Krezüs hakkında şunları yazar: Krezüs, Lidyalı Alyattes’in oğludur. Alyattes, Miletos savaşının ardından elli yıl daha hüküm sürdükten sonra vefat eder. Onun yerine tahta oturan oğlu Krezüs 35 yaşındadır. İktidara geldikten sonra egemenlik alanını hızla genişletir. Kilikya ve Likya hariç, Halys (Kızılırmak) ırmağının beri yakasındaki tüm uluslar Krezüs’in egemenliğini tanır. Lidyalılar, Frigyalılar, Misyalılar, Mariandinler, Khalybler, Paflagonlar, Trraklar, Thinler, Bithinler, Karlar, İyonlar, Dorlar, Aiollar, Pamfiller… Bütün bu halklar ve ülkeler Krezüs’ün egemenliği altındadır.

Herodot'un anlatımına göre Atinalı devlet adamı ve şair Solon yurdundan ayrıldıktan sonra pek çok ülkeyi gezer. Mısır'a,  Kıbrıs’a gittikten sonra Amasis'e (Amasya) ve en son Sardes'e (Sardes veya Sardeis, Manisa'nın Salihli ilçesine bağlı Sart kasabası yakınlarında bulunan ve Lidya devletine başkentlik yapmış antik kent), Krezüs'un yanına gelir.

Solon, Lidya Kralı Krezüs’ün sarayında

Ziyaretinin üçüncü veya dördüncü gününde, Krezüs’un adamları Krezüs'ün emri üzerine Solon’a kralın hazinelerini gezdirirler. Gezi tamamlandıktan sonra Krezüs, konuğu Solon’a dönerek “Atinalı,” der, “benim konuğum, bir filozof olarak sana bunca ülkeyi gezdiren meraklı yaradılışının ve bilgeliğinin ününü birçok kez biz de duyduk, bundan ötürü sana şunu sormak isteği uyandı bende, acaba mutlulukta başka herkesi geride bırakan bir kimseye rastladın mı?” diye bir soru sorar…


Krezüs'un amacı Solon’un ağzından kendisinin '’dünyanın en mutlu adamı'’ olduğunu duyabilmektir aslında... Fakat Solon bilgece Krezüs'un beklemediği cevaplar vererek dünyanın en mutlu adamı olarak Atinalı Tellos'u gördüğünü söyler: "Tellus... Hem güzel hem iyi çocukları oldu, uzun yaşadı, sağlıklı torunlarını gördü. Ülkesi savaşmak zorunda kaldığında yardıma koştu ve şehit oldu. Vatandaşları onu törenle gömdüler ve hatırasını şerefle yaşattılar."

Krezüs sinirlenmiş ve tahrik olmuştur. Bir başka zamanda bir başka fırsatla sorusunu tekrarlar: "Dünyada Sen'den daha mutlusu olamaz Yüce Hükümdarım" cevabını almayı umarak: "Var mıdır ki yeryüzünde bir kişi, benden daha mutlu?" Solon cevap verir: "Kleobis ve Biton... İki genç erkek kardeş. Annelerini festivale götürdüler. Yaşlı öküz ölünce kağnıyı kendileri çektiler. Anneleri onların sonsuz mutluluğu için bütün gece dua etti. Gece uykularında huzur içinde öldüler..."

Krezüs öfkelenerek "Solon, bizim mutluluğumuzu hiçe mi sayıyorsun ki bu basit insanları ikinci sıraya koyuyorsun?" der. Solon sakin bir şekilde cevap verir: "Krezüs, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet, görüyorum sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama benden istediğin şeye cevap veremem; çünkü önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını öğrenmem gerekir. Her şeyin sonuna bakılmalıdır…’’ Solon, sonra şu öğüdünü verir Krezüs’e:

''Ölmeden önce dilini tut, 
'mutluyum' demek için acele etme,
yalnız 'talihliyim' de, o kadar.
Her şeyin sonuna bak. 
Tanrı, çok insana mutluluğu yem olarak sunar,
sonra da çeker alır elinden!''

Krezüs Solon'dan istediği cevapları alamayınca onu sarayından kapı dışarı eder.

Krezüs'ün sonu

Lidya kralı Krezüs’ün sonu pek güzel olmaz.


Pers kralı Kiros (Kyros, Büyük Kuroş, Büyük Keyhüsrev), Lidya krallığına saldırır. 14 gün süren kuşatmanın sonunda Sardes düşer. Krezüs esir edilir… Zincire vurulur… Zamanın geleneklerine göre Krezüs yakılmak üzere bir odun yığınının tepesine çıkartılır. Krezüs, odun yığınının üstünde yakılmayı beklerken, Solon’un ‘’hiçbir canlının henüz yaşadığı sürece mutluluktan tam emin olamayacağı’’ yolundaki sözlerini hatırlar…  Krezüs “Solooon, Soloooon, Soloooooon!” diye bir feryâd, bir figân halinde bağırır da bağırır… 

Krezüs’in bağırmasını işiten Kiros, adamlarına emir vererek, adını andığı şahsın kim olduğunu öğrenmek ister. Krezüs şunu söyler: “Bir adam ki, dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsalardı, bu benim için büyük hazinelerden daha değerli bir şey olurdu.” Sonra Atinalı Solon ile aralarındaki konuşmayı anlatır. Kyros’un yüreği sızlar ve Krezüs’ü affeder… 

Herodot’un anlattığı bu hikâyenin başka bir tevatürü daha vardır:

Bu hikâyede Krezüs, hazinelerini Solon’a bizzat kendisi gösterir. Her bir hazine odasından sonra Solon Krezüs’e sorar: ‘’Orduların nerede?’’ Krezüs cevap verir: ‘’Ne gerek var orduya. Ordu demek masraf demek... İhtiyaç hâsıl olduğunda ben bu hazinemle kurarım orduyu.’’ Solon açılan her bir hazine dairesinde aynı soruyu sorar: ‘’Orduların nerede?’’ Krezüs da yine aynı şekilde cevap verir: ‘’Ne gerek var orduya. Ordunun hem kontrolü zordur, hem de ordu beslemek de masraflıdır. İhtiyaç hâsıl olduğunda ben bu hazinemle kurarım orduyu.’’ Her bir hazine odası açıldığında bu sahne tekrarlanır. ‘’Orduların nerede?’’ diye sorar hep Solon. Krezüs de artık hiddetlenmektedir. Sonunda Krezüs kovar Solon’u sarayından…


Bu hikâyenin de sonu aynı: Pers Kralı Kiros Lidya’ya saldırdığında Krezüs’ün ordu kuracak, donatacak, eğitecek vakti olmaz. Pers Kralı Kiros Lidya’yı ele geçirip, kral Krezüs’ü yakmak için odun yığınının tepesine çıkardığında Krezüs, Solon ile arasında geçen konuşmayı hatırlayarak "Soloooon, Solooooon, Solooooon!" diye bağırır, feryat figan eder…

Pers kralı merak eder, yanına getirtir Krezüs’ü ve sorar ona; ‘’Bu Solon kimdir sen neden böyle feryat ediyorsun’’ diye...

Anlatır Krezüs Solon ile arasında geçen diyaloğu ve derki ‘’Solon’a hazinelerimi gösterirken o hep ordumu sormuştu. Ben sanmıştım ki hazinelerimle hemen bir ordu kuracağım. Sen geldin. Ordumu kuramadan, ordumu donatamadan ve eğitemeden beni mağlup ettin. Şimdi anlıyorum Solon’un ne demek istediğini. İşte bu nedenle Solon diye feryat figan ediyorum...’’

Her iki hikâyenin de sonu aynıdır. 

Bakmayın siz, dün de söylediğim gibi tarihte teeee 2500 yıl gerideki olayları anlattığıma… Ben günümüzü anlatıyorum günümüzü… Tehlikenin büyüklüğünü ben daha başka türlü nasıl anlatabilirim ki? FETÖ ile bir olup kendi ordusuna kumpas kuranlar, kendi ordusunu tarumâr edenler, Krezüs gibi kendisine saraylar yaptıranlar, en son modern uçak filosuna, en son modern araç filosuna sahip olanlar, Kara Kuvvetlerini modern tanksız (Kara Kuvvetlerinin envanterindeki tankların çoğu elli yaşın üzerinde), Hava Kuvvetlerini modern uçaksız (Hava Kuvvetlerinin envanterindeki F-16’ların çoğu otuz yaşın üzerinde) bırakanlar ateş çemberinin gittikçe daraldığı bölgemizde umulur ki Krezüs gibi ‘’Solon, Solooonnnn!’’ diye feryâd, figân eylemezler… Allah korusun!... 

Ah ''Tarih'' ah!... Bu topraklar neler görmüş neler yaşamış! Hep söylüyor, hep yazıyorum ya; Tarih çok şeyler söyler diye... 

Arz ederim...

Osman AYDOĞAN


Krezüs’ün Solon'u sarayını gezdirip, hazinelerini gösterip, verdiği cevabı beğenmeyip Solon’u sarayından kapı dışarı ettikten sonra, Pers Kralı Kiros’un Lidya’yı ele geçirene kadar olan sürede yaşanan ibretlik bazı olaylar dizisi var ki onu da yarın ki yazımda anlatayım...

Solon von Krösos (Krezüs'ün önünde Solon)



1664 yılına ait Alman ressam von Gerard van Honthorst (1592–1656) ait yağlı boya tablosu, 168,5 x 210 cm, Hamburg Sanat Galerisi, Nr. 772 (Hamburg, Kunsthalle)


Tablo etiketinde bilgi olarak şöyle yazıyor:  ‘’Solon vor Krösos  Krösos prahlt vor dem athenischen Gesetzgeber Solon, um 640 – nach 561 v. Chr., mit seinem sprichwörtlichen Reichtum’’ (Krezüs'ün önünde Solon Krösos, MÖ 640 civarında - MÖ 561'den sonra, Atina yasama organı Solon'un önünde meşhur zenginliği ile böbürlenirken) Tabloda Solon çıplak ayaklı olarak resmedilmiş...

Bu coğrafyanın hikâyesini elin ressamının resmetmesi de ne hazin değil mi?



Solon (1): Antik Yunan Uygarlığı'nın yedi bilgesinden biri

28 Haziran 2021


Mademki dün tarihte teeee 2500 yıl geriye gittim, hazır o kadar geriye gitmişken hemen dönmeyeyim, o tarihlerde kalayım istedim…

Tarihte 2500 yıl öncesinde kalarak bugünden itibaren üst üste üç yazım ile MÖ 6. ve 5. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen, Atinalı devlet adamı ve şair Solon’u anlatacağım. Ancak Solon’u bilinen yönleriyle değil de pek bilinmeyen yönleriyle anlatacağım! Hep söylerim ya İbn-i Haldun’un sözünü “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer’’ diye... Siz sanmayın benim teee 2500 yıl öncesini anlattığımı… Ben birebir günümüzü anlatıyorum günümüzü… Siz bu yazımı MÖ 5. yüzyıl diye değil de MS 2021 yılı diye okuyun…

Ama önce Solon hakkında kısa bir biyografi..

Solon

Solon, asıl uğraşı şairlik olan Atina’ya demokrasiyi getirdiği varsayılan, aristokrat sınıftan olmayan -yani soylu kanı taşımayan- orta sınıf bir Atinalıdır... Hakkındaki en iyi bilgi Aristoteles'in ‘’Atinalıların Devleti’’ (Alfa Yayıncılık, 2019) isimli kitabında bulunmaktadır…

Solon, MÖ. 590’lı yıllarda Atina’yı sarsan ağır bunalımı gidermek üzere giriştiği siyasal ve sosyal reformlarıyla tanınır. Dönemi için devrim niteliğindeki kanunları ile toplumdaki eşitsizliklerle savaşır, insanların hakları doğrultusunda düzen içinde yaşamaları için adil bir sistem kurar. Yaptığı reformlarla Atina demokrasisinin temelini attığı kabul edilir.

Antik Yunan Uygarlığı'nın yedi bilgesinden biri kabul edilen Solon, sadece kendi çağını değil, modern dönem felsefecilerini de etkiler. Tarihte bilinen ilk otobiyografi Solon’a aittir. Bu otobiyografi de şiirlerden oluşur. (Solon, ‘’Şiirler’’, MEB, 1945) Bu nedenle Solon antik şairlerin en eskisidir. Siyasi hayatının birebir yansıması bu şiirlerinde bulunur...

Solon adalet ve ölçüyü esas alır. Hiçbir şeyde aşırılığı doğru bulmaz. Her şeyin fazlası fazladır. Kişi çoğu zaman hem kendine hem de çevresine aşırılıkları yüzünden zarar verir. Bu tür hareketlerin önüne geçmek için kendini kontrol etmek ve ölçülü olmak gerekir. Bu düşüncesini "Zenginlikten doygunluk, doygunluktan da şiddet doğar" sözleri ile özetler…

Platon'un ‘’Atlantis’’ hikâyesini yazmasına da vesile olduğu rivayet edilir…

Solon kanunları

Kendi adıyla anılan ve Antik Yunan döneminin en eski anayasası olan ‘’Solon Anayasası’'nı hazırlar. Bu nedenle Platon ve Aristoteles, Solon’u kanun koyucunun ilk örneği olarak değerlendirirler…


Solon’un çıkardığı kanunlarla: Çiftçinin bütün borçları silinir. Toprağı elinden alınan köylüye toprak dağıtılır. Borç nedeniyle doğan köleliği kaldırır. Ticaretin gelişmesini kolaylaştırır. Tartı ve ölçülere standart getirir. Zeytinyağından başka zirai ürünlerin ihraç edilmesini yasaklar. Sosyal sınıflara girmeyi soya bağlı olmaktan çıkarıp maddi varlığa bağlayarak, Yunan aristokrasinin doğumdan gelen hakları yerine, idarecilerin ürettikleri yıllık ürün miktarına göre belirlenmesi usulü getirir… Ölülerin arkasından konuşulmasını, dirilerin ise haklarında kötü konuşulmasını yasaklar.

Solon, yasaları toplumdaki olumsuzluklarını ortadan kaldırmak için hazırlar. Solon, yasaları yazdıktan sonra bir tiran olarak görülmemek için kendi isteğiyle on yıllık bir sürgüne gider. Solon Atina’dan ayrılmadan önce Atinalılar Solon’a en az on yıl Solon’un yenilikçi kanunlarını uygulayacaklarına söz verirler. Ancak, ilk beş yıl içinde Atinalı aristokratlar kanunları işlerine geldiği gibi yorumlayarak kendi çıkarlarına göre davranmaya başlarlar…

Solon’dan günümüze dersler

Yasalarla, yasa yapıcılarıyla ve bu yasaları uygulayıcılarla yeterince içli dışlı olduğu için bu konudaki tecrübesini de Solon şu sözü ile özetler: “Yasalar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır; daha ağır olanlar ise onu parçalayıp geçer.''


"Yaşlı olduğum halde her gün yeni bir şey öğreniyorum" diye başladığı dizesini şöyle bitirir: "Öğrene öğrene ihtiyarlıyorum." Jean-Jacques Rousseau ‘’Yalnız Gezerin Düşleri’’ (Bordo Siyah Yayınları, 2004) adlı kitabındaki üçüncü ‘’Gezi’’ başlıklı bölümü Solon’un bu '’Öğrene öğrene ihtiyarlıyorum'' sözüyle başlar ve Rousseau kitabında bu sözü şöyle devam ettirir: ‘’İhtiyarlarımız her şeyi düşünüyor ve öğreniyorlar ama nasıl öleceklerini hiç düşünmüyorlar.’’' Ve ekliyordu Rousseau; ‘’Ölürken nasıl yaşamak gerektiğini anlamanın ne yararı var?’’

Oğlunun ölümüne ağlarken bir dostu Solon’a; "ağlamakla bir şey elde edemezsin" diye kendisine teselli etmeye çalıştığında dostuna şu cevabı verir: "Ben de bunun için ağlıyorum ya zaten!"

Fahişeliği dünyada yasallaştıran ilk kişidir. Bu sebepten ötürü döneminde devlet kurtarıcısı, velinimet, kötülükleri ve kargaşayı önleyen olarak görülür. Bu nedenle kendisi için şu dizeler söylenir:

"Tüm erkekler adına iyi iş başardın ey Solon
çünkü onlar diyorlar ki, sen ilk görensin
halkın değer ölçülerini."

Kendisine sorarlar: ‘’Sen ki Aristo'nun sayabildiği 158 anayasa dâhil her şeyi bilirsin, söyle bize, en iyi anayasa hangisidir?’’ Solon adamı şöyle bir süzüp sakince cevap verir: ‘’Önce siz söyleyin bana, hangi halk ve tarihin hangi aşaması için?’’

Bir keresinde Mecliste yaptığı konuşmada şöyle diyordu Solon: “Pek çoğunuzdan daha bilgeyim, pek çoğunuzdan daha yürekliyim. Peisistratos’un (*) kötü oyunlarını anlamamış olanlardan daha bilgeyim, bu oyunları bilen ama korkudan ağzını açamayanlardan daha yürekliyim.”

Çokları onu deli diye görme eğilimindeydi. O buna karşı kendini bir şiirinde şöyle anlatmaya çalışır:

“Ben deliysem yurttaşlar yakında siz de deli olacaksınız. 
Deli olacaksınız gerçeklerle yüzyüze geldiğiniz zaman.”

Solon’dan günümüze öğütler:

Adaleti ödül beklemeden yerine getirin.

Her gün yeni bir şey öğrenerek yaşlanın.
Konuşma eylemlerin aynasıdır. Kendinizin ve çevrenizdekilerin sözlerine dikkat edin.
Tavsiyede bulunurken arkadaşını mutlu etmeye değil, ona yardım etmeyi hedefleyin.
Üzüntü doğuran zevklerden kaçının.
Çabuk dost edinme, edindiğin dostlukları da çabuk gözden düşürme.
Sevinç gözyaşlarını asla silmeyin.
Yarın için en iyi yatırım, bugün yaptığımız iyiliktir.

Solon'dan günümüze şiirler: 

Solon bir şiirinde şunları yazar:


“Kar ve dolu getiren fırtınalar bulutlardan gelir, 
Gök gürültüleri koyulur dupduru gökte,
Kentler çok zaman güçlülerin elinde yok olur, 
Halk bir tiranın kölesi olur cahillikle.”

Solon, Atina’dan tiran olmamak için ayrıldıktan sonra Mısır’a, Kıbrıs'a ve Anadolu’ya gider. Daha sonra Sicilya’da bir kent kurar. Kente Solon’un adından giderek Solos adı verilir. Solon, Solos’a Atinalıların yerleşmesini sağlar. Şehirde Peisistratos tiran olunca Solon Atinalılara şu şiiri yazar:

“Kendi yanlışınız yüzünden mutsuzsanız 
Suçu tanrıların üstüne atmayın. 
Önderlerinize yönetimi veren sizsiniz. 
Bu yüzden sefil köleler oldunuz. 
Şimdi bir tilkinin izini sürüyorsunuz.
Bomboş bir kafanız var. 
Çeneye kuvvet boş sözler üretiyorsunuz. 
Yapıp ettiklerinizle ilgili hiçbir kaygınız yok.”

Solon’un, yasaları yazdıktan sonra bir tiran olarak görülmemek için kendi isteğiyle on yıllık bir sürgüne gittiğini yazmıştım. Solon bu sürgün sırasında Mısır'a, Kıbrıs'a ve Anadolu’ya da uğrar. Anadolu’da Bizim ‘’Karun’’ diye bildiğimiz Lidya Kralı Krezüs’ün (MÖ. 560 - 546) misafiri olur... Yarınki yazımda da Solon’un Krezüs’ün sarayındaki misafirliğini anlatacağım...

Ahhhhh ‘’Tarih’’ ah… Sen neler söylersin sen…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

(*) Peisistratos; Atinalı devlet adamıdır (MÖ 600- MÖ 527). Megara ile yapılan bir savaşta Nisaea’yı ele geçirince ünlenir. Daha sonra Diakreia ya da Diakria çoban ve oduncularının kurdukları halkçı dağ partisinin başına geçer. Peisistratos'un kısa zamanda halk tarafından tutulduğuna tanık olan Solon, ileride tiranlık kurabileceğine işaret ederek ona muhalefet eder. Peisistratos, kişisel bir muhafız birliği kurarak MÖ 560’ta Akropolis’i ve iktidarı ele geçirmeyi başarır. Ancak Kıyı (Raralia) ve Ova (Pedieis) partilerinin kendisine karşı birleşmesiyle iki kez Atina dışına sürülür. MÖ 546’da kurduğu paralı orduyla karşıtlarını yenerek tiranlığını ilan eder.


Karya Kraliçeleri: I. ve II. Artemis 

27 Haziran 2021


Ülkenin gündemi Marmara’nın salyası gibi… Marmara’nın salyası ve kirliliği gelecek yıllarda belki temizlenir ama siyasetin kirliliği öyle kolayca temizlenecek gibi değil…   Bu ülke bu pis siyaseti ve bu kirli siyasetçileri hiç hak etmiyor… Demokrasimiz çağdaş demokrasinin belki yüzyıl gerisinde ancak siyasetçilerimiz ise sanki çağdaş siyasetin bin yıl gerisindeymiş gibi…  Belki de siyasetçimiz kirli olduğu için demokrasimiz geride!...

Neyse, siz benim karamsarlığıma aldırmayın. Bu karamsar ortamdan sizleri uzaklaştırmak için bir ‘’tarih’’ konusu ararken, teeee ortaokuldan (1971/ 72) Almanca öğretmenim Şenay Gökova Aydın (ki, kendisi bana Almanca’yı sevdirip Almanya’da yüksek lisans, Viyana’da diplomatik görev yapmama vesile olmuştu), iki gün önce, 25 Haziran 2021 günü, bir paylaşımında Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)’nı hiç tanımamış veya hiç okumamış olan gençlere yazarın ‘’Mavi Sürgün’’ kitabıyla başlamalarını hasta yatağında önerince ben de Halikarnas Balıkçısı’nın kitaplarında çokça bahsettiği Karya kraliçeleri Artemis I ve Artemis II’yi anlatayım istedim…  

Gelin sizleri yaklaşık 2500 yıl geriye götüreyim…  Ne varsa ‘’Tarih’’te var… Ve ne kadar çok geçmişe gidersek Tarih o kadar zevkli…

Ancak önce çok kısaca Karya Krallığı

Karya Krallığı

Karya (Caria), Büyükmenderes nehrinin güney kısmı ile Teke yarımadasının arasındaki bölgedir. İlk başkentleri Milas (Mylasa)’tır. Daha sonra deniz kıyısında olması sebebiyle Bodrum (Halikarnassos) başkent olur…

Herodot'a göre, Karyalılar adlarını verdikleri Karya bölgesine efsanevi kurucu kralları Kar önderliğinde yerleşirler. Karya dili, komşu Lidya ve Likya ve daha kuzeydeki Misya dilleri gibi Hititlerin ardılı Luviceden türemiş yerli bir Anadolu dilidir. Heredot, bizzat Karyalıların Anadolu'nun yerlileri olduğu inancını taşıdıklarını belirtir. Karyalıların Anadolu'nun bir yerli halkı olduğu konusunda tarihçiler arasında da bir mutabakat vardır. Bir uygarlık düzeyi yaratmış olan Karyalılar denizcilikte çok ileri bir toplumdur ve ana erkildirler. Kadınlar tarafından yönetilir.

I. Artemis

Lidya krallığına son veren Persler MÖ 546 yılından itibaren kıyıdaki kentleri de ele geçirirler. Ege’de kentler Pers yanlıları ve Helen yanlıları olmak üzere ikiye ayrılırlar. Karya da başkenti Bodrum ile birlikte Perslerin tarafına geçerler. O sıralar Karya’nın başında I. Artemis (Artemisia) vardır. Herodot, burada diğer müttefiklerinin tersine I. Artemis’in herhangi bir zorlama olmadan Perslerin safına katıldığını söyler.


I. Artemis, güzelliği yanında cesareti ve yiğitliğiyle tanınır. Heredot, ‘’Tarih’’ kitabında onu girişken ruhlu ve korkusuz biri olarak tanımlar. Artemis’in kocası öldüğü ve oğlu da çok küçük olduğu için krallığı yönetmeye başlar.

MÖ 480 yılında Persler ve Helenler arasındaki gerilim savaşa dönüşmek üzeredir. I. Artemis Helenlerle yapılacak deniz savaşı ile ilgili bir toplantıda Helenlerle deniz savaşına girmenin tehlikeli olacağını ve bu savaşa karşı olduğunu söyler. I. Artemis, ağır Pers gemilerinin çevik Yunan triremelerine (*) karşı savaşmasının uygun olmadığını söyler. Pers kralı Kserkses (I. Serhas) I. Artemis’e hak verir ancak çoğunluk savaştan yanıdır. Sonunda savaş kararı alınır ve hazırlıklara başlanır.

Salamis Deniz Savaşı

Pers donanması MÖ 27 Eylül 480 gecesi Salamis koyuna (**) girer… Ertesi gün olan 28 Eylül’de Persler ve Helenler arasında tarihin bilinen ilk deniz savaşı olan Salamis Deniz Savaşı başlar. Başta Perslere karşı gerileyen Helenler Salamis adası yakınlarına çekildikten sonra Pers donanmasına karşı üstünlük kurarlar. Ardından tüm Pers gemileri batırılır. Sonuçta Persler Helenistandan çekilmek zorunda kalırlar.  Ancak beş gemisiyle Pers donanması safında savaşan I. Artemis bu savaşta hiçbir kayıp vermeden Helen donanmasını yarıp geçmeyi başarır. Bu sebepten Pers kralı Kserkses I. Artemis için şu sözleri söyler:


“Benim erkeklerim kadın gibi, kadınlarım da erkekler gibi savaştı.”

Böylece yaklaşık on iki saat süren tarihin ilk büyük deniz savaşlarından biri olan Salamis Deniz Savaşı’nın yenileni Persler olur. Ancak savaşa beş gemisi ile katılıp, filosuna komuta edip yara almadan çıkan I. Artemis ‘’dünyanın ilk kadın amirali’’ unvanını da alır.

I. Artemis’e dair kaynaklar

Bu savaşı Herodot, ‘’Herodot Tarihi’’ (Çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, 1991) kitabında detaylıca anlatır. Bütün tarihçiler de bu savaş hakkında kaynak olarak Heredot’un bu kitabını kullanır. Zaten bu savaşı Bodrumlu Herodot’tan bir başkası da yazamaz ve anlatamazdı. Bu savaş yapıldığında Herodot, Karya’nın başkenti Bodrum’da yaşayan henüz beş yaşındaki bir çocuktur. Yıllar sonra işte bu kitabında bu savaşı anlatır… 


Arkeolog Ahmet Semih Tulay da ‘’Ege’nin Antik Öyküleri’’ (İlya, 2017) kitabında bu savaşı detaylı bir şekilde anlatır…

Ancak Halikarnas Balıkçısının kitaplarında I. Artemis’in ayrı bir yeri vardır.  Halikarnas Balıkçısı, ‘’Hey Koca Yurt’’ (Bilgi Yayınevi, 2001) ve ‘’Mavi Sürgün’’ (Bilgi Yayınevi, 1981) kitaplarında hem I. Artemis’i hem de bu savaşı anlatır.

Ayrıca Halikarnas Balıkçısı, ‘’Turgut Reis’’ (Bilgi Yayınevi, 2014) romanında güzelliği Avrupa’ya ün salmış olan Kontes Ciyulca Gonzaga kendini I. Artemis’le karşılaştırır: “Bir kolunu, ok atıyormuş gibi uzatıp, bir bacağını koşuyormuş gibi arkasına kaldırıyor, ‘işte Ay Tanrıçası Artemis’ diyordu.’’

I. Artemis Helen olsaydı

Yine Halikarnas Balıkçısı, "Hey Koca Yurt" kitabında da I. Artemis hakkında şunu yazar: "Düşünülsün bir kez: Bu Artemisiya, Hellen olsaydı ve böyle bir deniz savaşında Hellenistan’ın yanını tutsaydı, o Artemisiya hakkında ne candan destanlar, ağıtlar ve neler de neler Batı edebiyatını doldurmazdı? Artemisiya’nın bütün kabahati, Anadolu’nun bir yavrusu olması ve Hellen olmamasıydı." (s. 133)


Öyle değil mi, bu kadar etkileyici bir kişiliği Batı dünyası görmezden gelmiştir. Artemis hakkında öyle bir dizi kitaplar, oyunlar, tiyatro eserleri yazılmamıştır. Mesela Shakespeare Artemis'i görmezden gelmiştir... 

Batı dünyasında Artemis hakkında sadece bir film yapılır... O da 2014 yılı ABD yapımı bir filmdir: ‘’300: Bir İmparatorluğun Yükselişi’’ (özgün ad: ''300: Rise of an Empire'')… Bu film 2007 yılı yapımı ‘’300 Spartalı'’ filminin devamı niteliğinde olan bir filmdir. Dikkat edilirse film sözde Artemis’i anlatır ama filmin adında Artemis yoktur. Gerçi filmin adı önce ‘’300 The Battle of Artemisia’’ olarak belirlenirse de ancak daha sonra filmin adı ‘’300 The Rise of an Empire’’ olarak değiştirilir… Artemis'e ait bir film çekilir ama Artemis'e filmin adında bile tahammül edilmez. Artemis’i gölgede bırakmak için de filmde iki başrol oyuncu belirlenir. Birisi Avustralyalı oyuncu Sullivan Stapleton’un canlandırdığı Atina Donanması’na komuta eden Atinalı General Themistokles, diğeri de Fransız oyuncu Eva Green’in canlandırdığı Artemis’tir… Filmde Artemis, sadece intikam için yaşayan acımasız ve entrikacı bir Pers kumandanı olarak tasvir edilir... Ve filmde Helenler öne çıkarılır... Tabii ki kazanan da Helenler ve Atinalı General Themistokles'dir... (***)

Bu konu batı dünyasında sadece Artemis'e özgü bir konu da değildir. O meşhur ‘’Troy’’ (Truva) filminde bile konu, hikâyenin baş aktörleri Truvalı olmasına rağmen filmde hep Helenler öne çıkarılır. Filmde ne Truva kralı Priam ne de Truva Prensi Hector ve Truva Prensi Paris öne çıkarılır. Filmde öne çıkarılan Helenli Aşil’dir. Onu da dünyaca ünlü oyuncu Brad Pitt canlandırır… Anlıyorsunuz değil mi? ‘’Güç’’ nasıl bir şeydir?

II. Artemis

I. Artemis’ten sonra aradan 127 -130 yıl geçer. Geliriz MÖ 353 yılına... II. Artemis, kocası Mozolos (Mausolos) öldükten sonra Karya kraliçesi olur.


II. Artemis iki özelliği ile anılır. Bunlardan birincisi yaptırdığı anıt mezar diğeri ise I. Artemis gibi kadın bir amiral olmasıdır.

II. Artemis’in yaptırdığı anıt mezar: Mozolos

II, Artemis, henüz kocası hayattayken onun anısını yaşatmak için dünyanın hayran kalacağı bir anıt yaratmak ister. Mimarlarına projeler çizdirir. Bunlardan birisini seçerek inşaata başlatır. Bu anıt mezarın yapımı hem kocası hem de kendisi yaşama veda ettikten sonra bile yıllarca sürer…  


Kral Mozolos’un mezarı antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir. Mezar, üç medeniyetin mimari bir ürünü olarak tasarlanır; tabanında Pers, ortasında Helen, üstünde de Mısır mimarisini (Pramit şeklinde) tek bir eserde birleştirir. Anıt mezar üzerinde üç yüzden fazla insan figürü temsil edilir. Bunlar hanedanlığın kadın ve erkek mensuplarına aittir. Yani II. Artemis bu anıtı sadece kocası ve kendisine değil bütün bir hanedanlığa adamıştır. En üstte dört at bir savaş arabasını çeker, karı-koca II. Artemis ve Mozolos ayakta dikilirler… (****)

Günümüzde kullandığımız ‘’Mozele’’ sözcüğü de buradan gelir.

Amiral II. Artemis

Mozolos MÖ 353 yılında ölür. II. Artemis MÖ 353 ve 351 yılları arasında Karya kraliçesi olarak Karya’yı yönetir. Ancak Karya’ya bağlı Rodoslular bir kadının yönetimine girmek istemezler. İsyan ederler. Rodoslularla beraber aynı zamanda kuzeydeki Latmoslular da ayaklanırlar.


Helenlerin de kışkırtması ve yardımıyla Rodoslular Karya’nın başkenti Bodruma denizden saldırıya geçerler. II. Artemis, Bodrum'a denizden saldırıya geçen Rodos donanmasına karşı çok akıllıca bir savunma planı hazırlar. Bu plana göre Rodos donanmasının Bodrum’a kadar gelmelerine izin verir. Kendi donanmasını Bodrum Limanı dışına çıkartarak yakındaki bir koya gizleyerek Rodosluları Bodrum’da donanma olmadığına inandırır.

Buna aldanan Rodos donanması Bodrum limanına girerek burada demirler. Rodoslular büyük limana demirledikleri vakit Artemis’in emriyle halk donanmayı alkışlayarak kenti teslim edeceklerini söyler. Bunun üzerine Rodoslular gemilerini limanda öylece bırakıp şehri ele geçirmek için karaya çıkarlar. Bundan sonra II. Artemis filosunu gizli limandan sessizce çıkarır. Küçük adanın arkasından dolaşarak, Rodos gemilerinin demirli bulunduğu limana girer... II. Artemis, Rodosluların boş bıraktıkları donanmalarını limandan açığa çektirir. Sonra da askerlerini gemilerden karaya çıkartarak Rodosluları kentte etraflarını kuşatarak bozguna uğratır.

II. Artemis sonra da boş kalan Rodos gemilerine kendi askerlerini bindirerek Rodos’a doğru yola çıkar. Kendi askerlerinin başlarını zafer çelenkleriyle donatır. Kendi ordularının zaferle döndüğünü zanneden ve hiçbir önlem almayı düşünmeyen Rodoslular limanı II. Artemis’in donanmasına açarlar. Kolayca limana girmeyi başaran II. Artemis şehri ele geçirir ve isyancıların ileri gelenlerini idam ettirir.

II. Artemis, başarısının anısına düşman ganimetlerinden ve silahlarından bir zafer anıtı yaptırır. Üzerine de Rodos kenti diye yazdırır. Anıt, biri kendi diğeri Rodosluları temsil eden iki ayrı bronz heykelden oluşur. II. Artemis, kendi heykelini Rodos kentini köle yaptığını gösterir şekilde tasvir ettirir. II. Artemis, bu zafer anıtını Rodoslular ortadan kaldırmasın diye anıtın bulunduğu araziyi yasak bölge ilan ettirir. Bir rivayete göre bir kadına yenilmekten utanç duyan Rodoslular tarafından anıtın etrafı duvarlarla çevrilmiştir.

Böylece Kraliçe II. Artemis, zekâsı, cesareti ve savaşçı ruhuyla atası I. Artemis’in izinde olduğunu kanıtlar. II. Artemis, dünyanın ikinci kadın amirali olarak ününü Karya sınırlarının ve zamanın ötesine taşır… (*****)

II. Artemis hakkında kaynaklar

II. Artemis hakkında ne yazık ki yeterli kaynak yoktur. Tarihi yazacak bu coğrafyanın çocuğu Herodot, II. Artemis doğduğunda çoktan ölmüştür. Ancak yine de Halikarnas Balıkçısı kitaplarında bahseder (Hey Koca Yurt) Bir de Arkeolog Koray Konuk, ‘’Karun'dan Karia'ya’’ (Ege Yayınları, 2003) isimli kitabında çoğu yabancı kaynaktan alıntı yaparak II. Artemis’ten ve bu savaşından bahseder.


Vefa, İstanbul’da bir semt adıdır

Hem I. Artemis hem de II. Artemis Bodrumludurlar, Anadolu kökenlidirler, bu coğrafyanın evladıdırlar. Ancak ne yazık ki hak ettikleri değer verilmez. Batılılar Helen olmadıkları, Anadolu evladı oldukları için değer vermez… Biz de Arap olmadıkları için değer vermeyiz. Bir Arap ‘’Rabia’’ kadar tanınmaz Artemisler bu coğrafyada… Bodrumda kıyıda köşede kalmış bir sokağın ve bir pansiyonun adıdır Artemis… Velhasıl biz tarih, kadir, kıymet, vefa bilmez bir toplumuz… FB’li Alex’in heykelini yapalım değil mi?


‘’Aynı coğrafyadaki tarihi kök bilgiler, tarihi figürler ve tarihi motifler, güçlü bir ağacın kökleri gibi bir toplumu ayakta tutan ve besleyen unsurlardır’’ der tarihçiler... Her rüzgârda savrulmamak için, fırtınalarda yıkılmamak için, kuraklık zamanlarda yaşayabilmek için ağaçlar bile köklerini derinlere salarlar...

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

(*) Trireme gemiler. O çağlarda teknik olarak yapımı mümkün olan en uzun gemiye bile, arka arkaya en fazla 25 kürekçi dizilebiliyordu. Geminin hızlı yol alması ve savaşta saldırılan gemiye kuvvetle mahmuz bindirebilmek için daha fazla kürekçi gerekiyordu. Gemi yapım ustaları bu sorunu üst üste üç kat kürekçi yerleştirerek çözdüler, böylece tekne boyunu uzatmadan kürekçi sayısı üç katına çıkarılabildi. Trireme adı buradan gelmektedir...

(**) Salamis Koyu, Atina'nın bulunduğu yarımadaya kuzeyden güneye paralel uzanan ve özellikle antik çağda Atina limanının güvenliği açısından stratejik öneme sahip olan ada bölgesinde bulunan koy…

(***) Artemis ile ilgili değil ama madem söz bu filmden açıldı film hakkında şu bilgiyi de aktarayım: Atinalı General Themistocles, bu savaşı kazanmak için eski rakipleriyle bir araya gelmek zorundadır. Bu rakipler de Spartalı savaşçılardan başkaları değildir. Ve film şu evrensel mesajı verir: ‘’Büyük güçlere karşı birleşerek savaşmak ve organize olmak, özgürlük için vazgeçilmezdir.’’ Mesela filmin bir sahnesinde, Themistokles, otoriter yönetime sahip Sparta'nın kraliçesine birlik olmanın önemini anlatır. Tabii bizim ''Birlik'' nedir anlamamız mümkün değildir. Bizler hep armudun sapı ile üzümün çöpü ile uğraşırız.!...

(****)  Padişah Abdülmecit zamanında İngiltere, Halikarnas Mozole’sini araştırması için bir arkeolog ekibini Bodrum’a gönderir. Arkeloglar çok geçmeden de mozolenin kalıntılarına ulaşır. Kazı sırasında buldukları kabartmaları, Mozolos ve Artemis'in heykelleri ve dört atlı arabanın parçalarını dönemin İngiltere Büyükelçisi vasıtasıyla İngiltere’ye götürmek için Osmanlı Padişahı Abdülmecit’ten izin isterler. Abdülmecit ise hiç düşünmez, sanki evdeki fazla kap kacağı verir gibi paha biçilmez tarihi eserleri İngilizlere verir. İngilizler, Osmanlı’nın da yardımıyla bu tarihi eserleri Londra’ya British Museum’da sergilenmek üzere götürürler...

Halikarnas Mozolesi kazılarında çıkan 13 kabartma, Kral Mausolos, Artemisia ve mozolenin tepesinde bulunan atlı araba parçaları halen Londra’da British Museum’de sergilenmektedir. 

Mozolenin en önemli parçalarının İngiltere’ye götürülmesine Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı üzülür. İngiltere’ye, Kraliçe’ye bir mektup gönderir…

“Londra’daki parçalar Bodrum’un mavisiyle bütünleşmektedir. Londra’da kalmamaları gerekmektedir. Onları bütünleştikleri maviyle buluşturmak gerekir.”

Mektubu okuyan Kraliçe, mektubu müze müdürüne iletir. Bir süre sonra da müze müdüründen Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya alay edercesine bir cevap gelir…

“Önerinizi çok ciddiye aldık. Bilim insanlarına taşların yapısını incelettik ve gerçekten de maviyle bütünleştiği doğrudur. Bu yüzden eserlerin müzede sergilendiği salonu Bodrum mavisine boyattık. Yakın ilginize teşekkür ederiz.”

(*****) II. Artemis’in bu müthiş stratejisinin yıllar sonra (yaklaşık 1900 yıl sonra) bir benzerini yine II. Artemis’in hemşerisi olan Bodrumlu Turgut Reis Akdeniz’de Andrea Doria’ya karşı uygular.

Turgut Reis bütün Tunus'u ele geçirir. Turgut Reis Tunus civarındaki Cerbe adasını da üs olarak kullanır. Turgut Reis bu üsten İspanya ve İtalya kıyılarındaki yerleşim bölgelerine saldırılar düzenler... İspanyol ve İtalyanlar Avrupa’nın tüm imkânlarını kullanarak Turgut Reis'i ele geçirmeye çalışırlar.

Turgut Reis, 1553 yılında 12 parçalık gemisiyle Cerbe adasında bir koydadır. Diğer gemileri seferdedir. Turgut Reis'i ele geçirmek isteyen Andrea Doria 150 Parçalık gemi ile Cerbe adasını kuşatır. Andrea Doria’ya göre Tugut Reis'in bu koydan kaçması imkânsızdır. Andrea Doria İtalya’ya haber göndererek yardım ister. Andrea Doria’nın 150 gemisi de olsa karşısındaki Turgut Reis'tir çünkü.

Turgut Reis gemilerinin bulunduğu koyun girişine bir tabya yaptırarak oraya top ve tüfekli adamlar yerleştirir. Bu şekilde Andrea Doria’nın gemilerinin koya girişini önler.

Koyda çepeçevre kuşatılan Turgut Reis, Fatih'in İstanbul kuşatmasında yaptığını yapar. Cerbe adasının arka kıyısı kumluktur. El-Kantara (Alcantara) deresinin sonu ile Cerbe adasının kumluk olan arka kıyısı arasını önce kazma ve küreklerle derinleştirir. Sonra derinleştirdiği bu yatağa ormandan kestirttiği kerestelerle kızak döşetir. Kızaklar üzerine yağ döktürdükten sonra yerli halkın da yardımıyla gemileri kızaklar üzerinden çektirerek Ada’nın arka güney kıyısına indirir.

Andrae Doria, İtalya'dan gelecek yardımı bekleyedursun Turgut Reis Akdeniz'e açılır ve Andrea Doria’ya yardıma gelen İtalyan ve İspanyol gemilere saldırır. Bu gemilerin bir kısmın esir alır, bir kısmını batırır. Turgut Reis'ten kurtulan gemilerden bir tanesi Cerbe’de hala Turgut Reis'i kuşattığını zanneden Andrea Doria’ya Turgut Reis’den uğradıkları baskını anlatır.

Bu olayı Halikarnas Balıkçısı, bahsettiğim ‘’Turgut Reis’’ kitabında anlatır.

Bir not:

''Karya'' yazımında değişik kaynaklarda yanlışlık yapılmaktadır. Eğer ''C'' ile başlayacaksa: ''Caria'', yok ''K'' ile başlayacaksa: ''Karya'' diye yazılmalıdır. 


Ve bir anı:

1995 -1997 yılları arasında Hamburg’da iki yıl boyunca ‘’Bot ve Yelken Kursu’’na katılmıştım. İlk sene dershanede navigasyon ve denizcilik temel ilke ve terimleri derslerini görmüş, ikinci yıl ilk altı ay Elbe Nehri'nde, ikinci altı ay da Kuzey Denizi'nde bir yelkenli ile pratik yapmıştık.


1997 yılında, Kuzey Denizi'nde, Alman Deniz Kuvvetlerinin bir tatbikatına katılmıştım. Tatbikatta bir muharip gemide yanımda bir Alman amirali vardı. Bol zaman da vardı. Sohbete başladık. Ben ‘’Bot ve Yelken Kursu’’unda öğrendiğim denizcilik konularını bilmiyormuş gibi amirale sormaya başladım… O cevap verirken de ben tamamladım. Bir süre sonra ‘’siz bunları nereden biliyorsunuz? Siz denizci misiniz?’’ dedi. Ben de ‘’Hayır, denizci değilim ancak ülkemizin üç tarafı derya deniz. Bize bunları lisedeki ‘Denizcilik’ (!) dersinde öğrettiler’’ dedim. Sonra ekledim; ‘’üniversitede iken de her öğrenci mutlaka bir bot yelken kursuna katılır. (!) Ben de bu kursa katılmıştım’’ dedim… Sonra şu soruyu sordum amirale: ‘’Siz amiralsiniz. Dünyanın ilk ve ikinci kadın amirali kimdir, biliyor musunuz?’’ Amiral bir an düşündü, sonra da ‘’Hayır, bilmiyorum’’ dedi… Ben de özet olarak yukarıda anlattığım I. ve II. Artemis’i ve Artemis'lerin savaşlarını anlattım. Yine hayretle sordu amiral ''siz nereden biliyorsunuz?'' diye... Ben de ''Denizcilik derslerimizin bir kısmı 'Denizcilik Tarihi' (!) idi. Oradan biliyorum'' dedim... Ve kendisine Halikarnas Balıkçısı’nın I. Artemis’i anlatırken bahsettiğim tespitini aktardım: ‘’Artemis, Hellen olsaydı siz de bilirdiniz’’ dedim…


Gotan Project


27 Haziran 2020

1999 yılında Paris’te kurulan, elektronik müzik ve tangonun bir arada harmanlanmasını yapan, Fransız, ama İspanyolca şarkıları söyleyen ‘’Gotan Project’’ adında bir müzik grubu var…

‘‘Gotan Project’’ ise adı üstünde bir tango projesidir. Bu grup, tangonun duayeni, Arjantinli müzisyen Astor Piazzola tangolarının ritmini değiştirip, yeniden yaratarak müzik yapıyor….

Grubun ilk kayıtlı parçası "Vuelvo Al Sur/El Capitalismo Foraneo" (2000), ilk albümü de "La Revancha del Tango" (2001) olarak çıkıyor…

Gotan Project’in albümlerinden seçtiğim La Gloria, Tango Santa Maria, Vuelvo Al Sur ve Diferente isimli şarkılarının bağlantılarını yazımın sonunda veriyorum. Aslında Gotan Project’in bütün parçaları birbirine benziyor. Eğer vaktiniz olur da verdiğim bağlantılardaki şarkıların hepsini dinlerseniz sanki tek bir parçayı dinliyormuş gibi hissediyorsunuz…

Madem kısıtlama var evdeyiz ve saat 24.00’e kadar da müziğe destur var, siz de Pazar gününüzü Gotan Project’in parçalarını dinleyerek geçirin… Aman dikkat edin ve sakın saat 24.00’’u unutmayasınız!...

Gotan

Hazır bu kadar gelmişken ‘’gotan’’ hakkında da bilgi vermesem olmazdı…

’’Gotan’’, Buenos Aires’in sokak dilinde ‘’tango’’ anlamına geliyor. Tango ise Latince dokunmak anlamına gelen ‘‘tangere’’ kelimesinden türeyen Buenos Aires, Arjantin ve Montevideo, Uruguay kökenli bir dans ve müzik türü olarak biliniyor…

Tango, aşkın ve arzunun dansı olarak bilinse de işin aslı öyle olmuyor… Tangonun öyküsü son derece hüzünlü bir sürecin sonucunda ortaya çıkıyor… 1800'lü yıllarda Buenos Aires’e yerleşen milyonlarca göçmen kendi müziğini, örf ve adetlerini de beraberlerinde getiriyor… Tango, Latin Amerika’nın yaşadığı işte bu süreci, hüznü ve sıkıntıları ruhunda taşıyor. Tango, Buenos Aires gettolarının, yoksullarının ve genelevinin sesi oluyor… Göç nedeniyle yükselen açlık, fahişeliği geçer bir sektör haline getiriyor.

Tango, işte bu acılar üzerine kuruluyor… Tango, tutku ve aşkla yoğrulmuş iklimlerin, kavganın ve göçün hikâyesini anlatıyor… Bu nedenle tango ‘’hüzünlü yüzlerin, neşeli bedenlerin dansıdır’’ diye biliniyor.

Tango; uyumu, ahengi, estetiği ve senkronizasyonu ruhunda barındırıyor… Tango; yersiz, yurtsuz kadınların, umutsuz aşkların, dışlanmanın, gettolaşmanın, hasretin, acının, hüznün, tutkunun, hezeyanın, iktidarın, erkeğin hâkimiyetinin ve kızgınlığın özelliklerini yansıtıyor. Tango, kesin bir beden terbiyesini gerektiriyor… . Belki bu yüzden tangoda siyah ve kırmızı renkler hâkim olarak kullanılıyor…

Ancak tango tehlikeli bir dans türüdür…

Tango, yavaş başlayıp, sonu hızlı biten bir dans türü olarak icra ediliyor….

Tango, partnerinizle yeterince bir uyum, ahenk ve senkronizasyon içerisinde değilseniz partneriniz çivi topuklu ayakkabılarla ayağınıza basabiliyor, sacada, barida, gancho gibi teknikleri uygularken sizi düşürebiliyor, bellinizi kavrarken belinizi kırabiliyor…

Fırat’ın doğusunda ‘’ABD’’ ile Fırat’ın batısında ‘’’Rusya’’ ile İdlib’de de ‘’radikal, cihatçı, silahlı selefiler’’ ile Libya’da da Berberiler ile; S-400’de Rusya’yla, Zarraf ve SBK’da ABD ile tango yapmaya kalkarsanız birisi çivili topuklu ayakkabısı ile ayağınıza basarak sizi Akdeniz’de, Libya’da dışlıyor, diğeri belinizi kavrayayım derken belinizi kırarak sizi Karadeniz’den Afganistan’a savuruyor, bir diğeri de ayak oyunlarıyla sizi Suriye’de devre dışı bırakıyor…

Demem o ki tango; stratejik sığlığı ve yetersiz kapasitesi ile AKP’nin Suriye’de, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Akdeniz’de ve Ortaasya’da yapabileceği bir dans türü değildir. ABD ile Rusya ile silahlı selefi cihatçılarla tango etmek FETÖ ile yapılan dansa da benzemez!… İşte bu nedenle de dansını beceremedikleri müziği de yasaklamaya kalkıyorlar… Müziği sevmedikleri bundandır…

Tango yavaş başlayıp, sonu hızlı biten, ancak oldukça tehlikeli bir dans türüdür.

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Gotan Project: La Gloria

https://www.youtube.com/watch?v=FFzk_MX1DCo

Gotan Project: Tango Santa Maria

https://www.youtube.com/watch?v=S98-BIpzZuk

Gotan Project: Vuelvo Al Sur

https://www.youtube.com/watch?v=B0jAvZJEm6I

Gotan Project: Diferente

https://www.youtube.com/watch?v=DH76CZbqoqI


Libya’ya asker gönderirken…

03 Ocak 2020

TSK; fiilen savaştığı Kore ve eğitim amaçlı ve müttefiklerle beraber katıldığı Bosna Hersek, Kosova, Lübnan, Afrika ve Afganistan harekâtı hariç sadece 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1983’den beridir de Irak’ın Kuzey’ine sınır ötesi harekâtlar yapmıştır. Bu yazıda kısaca 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1983’den beri yapılan sınır ötesi harekâtlar ile Suriye harekâtı değerlendirilerek konu Libya’ya getirilecektir.

Yazıma çok kısaca üç konuya yer vererek girmek istiyorum.

Bunlardan birincisi ‘’tarih bilinci’’, bu kapsamda günümüzde oldukça göz ardı edilmiş kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu’nun ve yüzyılımıza damgasını vurmuş Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ düşünceleridir…İkinci olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatımı ve üçüncü olarak da Türkiye’nin şimdiye kadar yaptığı sınır ötesi askerî harekâtlar…

Bu üç konuyu anlamadan TSK’nin muhtemel Libya harekâtını anlatmamız ve anlamamız mümkün değildir.

1. Tarih bilinci…

Tarih konusunu çok kısa olarak geçmek istiyorum. Hemen hemen bütün yazılarımda vurgularım; Tarih bizim için iyi bir laboratuvardır. Ancak faydalanırsak tabii ki... Einstein’ın bir sözü vardır; ‘’Toplumlar; hiç ölmeyen, ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir.’’ Toplum olarak tek bir insan gibiyiz ama hep unutuyor hiç hatırlamıyoruz. Tarihçiler hep hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını söylerler. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir. Bunlar kulağımızda küpe olarak kalsın öncelikle…

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden önce en eskisini anlatmak istiyorum.

a. Sun Tzu

Kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna “Devlet Yönetme Sanatı” (Savaş Sanatı) adlı bir eserini sunar. (Anahtar Kitaplar, 2016)

Sun Tzu’nun bu eseri MÖ 6. yüzyılda askerî taktikler, savaş ve strateji üzerine yazılmış en eski ve en iyi çalışmalardan biridir ve askerî konularda ve ötesinde tarih boyunca çok büyük etkisi olmuştur. 20. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomi ve iş dünyasında da kullanılmaya başlanılmıştır.

Her biri savaşın farklı bir yüzünü anlatan 13 bölümden oluşur ve askerî strateji ve taktiğin temel kitabı olduğu kabul edilir. Çin'in ‘’Yedi Askerî Klasik’'i arasında en önemlilerindendir.

Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna özetle şu öğütleri verir:

 “Hasmı güç harcamaya sevk ederken kendi gücünü korumayı bilmek gerekir.”

“Savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan düşürür. Hasım milletleri, uyumlarını, morallerini çökerterek teslim alır.”

“Usta komutan hasım orduyu savaşmadan alt edendir.”

“Vuruşma incitir (yıpratır), tahkimli mevziiye taarruz kırım demektir. Önemli olan düşmanın stratejisini bozmaktır. Savaşmak değil.”

“Sen uyum ve dayanışma ile birliğe yönelirken düşman ona bölündüğünde gücün bire karşı on olur.”

“Bilge önderlerin dirayetli yönetimleri ve zaferleri şans değildir. Zira onlar kazanacaklarından emin oldukları durum, yer ve zamanda harekete geçerler ve çoktan yenilmiş kimseleri yenerler.”

“Yüksek savaş sanatı, düşmanın mukavemetini, meydan savaşlarında kazanılacak zaferlerle değil, meydan savaşına başvurmadan kırabilmeyi gerektirir.’’

Kitapta daha çok öğüt var ama şimdilik burada keselim.  

b. Carl von Clausewitz

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz (1780-1831) ise günümüzde en tanınmış ancak düşünceleri en çok göz ardı edilen bir strateji uzmanıdır. Ölümünden sonra karısının düzenlediği notlarından oluşan ve savaş stratejisi konusunda yazılmış önemli eserlerden birisi kabul edilen ‘’Savaş Üzerine’’ (vom Kriege) adlı eseri (Doruk yayınları, 2015) askerlerden ziyade siyasetçilerin okuması ve anlaması ve içselleştirmesi gereken bir eserdir.

Bolşevik devriminde Lenin’in Clausewitz’in bu eserinden ciddi olarak yararlandığı bilinir. Eseri okumuş olmak öyle bir otorite hissi yaratır ki, Hitler bu durumu generallerle tartışması sırasında “Ben Clausewitz’i okudum, sizden öğrenecek bir şeyim yok!” diyerek ifade eder.

Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ adlı eseri zor ve çelişkilerle dolu görünse de fikirlerini şu şekilde basitleştirerek özetleyebilirim:

‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi zannetmeyin.’’

‘’ ‘Mutlak Savaş’ haline dönüşen bir savaşın hiçbir amacı yoktur, bu yüzden savaşların alevlenmemesi için sınırlar konmalıdır.’’

‘’Savaşların açık ve uygulanabilir hedeflerinin olmasına dikkat edin.’’

‘’Siyaset komuta edilebilir. Komutanlar sivil yetkililere, özellikle uygulanabilirlik konularında tavsiyelerde bulunmalıdırlar, fakat siyasi hedeflerin belirlenmesi onların görevi değildir. Komutanlar uygulanabilir siyasi hedefler konduğundan ve sivil otoritelerin ödenecek bedelin ne kadar ağır olabileceğini anladığından emin olmalıdırlar.’’

‘’Savaşı, düşmanın onsuz direnemeyeceği ‘ağırlık merkezi’ni çökerterek kazanın. Bu aslında ana kuvvetlerin yok edilmesi anlamına gelir.’’

‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. (Örneğin, Napoleon Moskova’yı aldı ama Rus ordusu dağılmadı). Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

‘’Savaşların ucuz ve kolay olduğunu zannetmeyin. Kendinizi güçlü bir şekilde geride tutarsanız, düşmana pek şans tanımamış olursunuz.’’

‘’Savaşın dehşetinden kaçabileceğinizi zannetmeyin. Akıllıca manevralar ve blöflerle savaşı kazanabileceğiniz düşüncesiyle kendinizi kandırmayın. Bu yüzden, öncelikle ‘çok güçlü’ olun.”

‘’Halkın, hükumetin ve ordunun birliği işe yarar. Bu üçünden birinin zayıf olması bütün emekleri boşa çıkarır. (Vietnam’daki savaşı desteklemeyen Amerikan halkı gibi). Bu üç konuda da sağlam olmadıkça savaşa kalkışmayın.’’

Clausewitz eserinde tez olarak da şunu ortaya koyar: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka şey değildir.” Yani basitçe demek ister ki Clausewitz ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

2. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar nasıl yenildi?

Son olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatmak istiyorum.

Savaşın son senesi 1918 yılına girildiğinde durum şu şekildedir: Almanya, Doğu Cephesinde Rusya karşısında kesin bir zafer kazanmış, Rusya Ekim Devrimi ile çökmüş, yeni iktidara gelmiş olan Bolşevikler, Almanya ile bir barış anlaşması imzalamışlardır.

Savaşın kesin sonucunu belirleyecek Batı Cephesinde, ise dört yıldan beri, devam eden siper savaşı, Manş Denizinden İsviçre’ye kadar uzunlukta, Kuzey Fransa üzerinden geçen, çok detaylı ve iyi tasarlanmış statik savunma hatları yaratmış idi.

1916 yılı boyunca devam etmiş olan  Verdun Muharebesi insanlık tarihinin en kanlı savaşları içinde yer almasına rağmen, sadece 60 km2 içinde savaşılmış idi. Yaklaşık sekiz ay süren bu muharebe, her iki taraftan toplam 1.000.000 kişinin ölümüne mal olmuştu. İngilizler 1917 sonlarında Passchendaele’de sadece 10 km ilerleyebilmek için yaklaşık 400.000 asker kaybetmişlerdi.    

Batı cephesinde stratejik olarak savunma durumunda olan Almanya’nın toplam kayıpları, Müttefiklerden daha az olmasına rağmen, Almanya artık insan gücünün sınırına dayanmış, savaş sanayiinden ve tarım üretimden, üretim faktörlerini bozabilecek ölçüde kişiyi askere almak durumunda kalmıştı.

1918 senesine girerken, Almanya’nın stratejik anlamda savunma pozisyonu dışında, tüm faktörler aleyhinedir.  Üstelik zaman da Almanya aleyhine çalışıyordu.

Savaşın kilidini çözen doktrin 1917’nin son aylarında yazıldı. Almanya az sayıdaki nitelikli insan kaynağını ve eldeki tüm kaynakların yeniden değerlendirilerek harmanlanması sonucunda sonuç alabileceği, iyi modellenmiş donanım ve kaynak ile donatarak oyunun kurallarını tamamen yeniden yazdı…

1918 İlkbaharında, bu doktrin ile beraber, Batı Cephesinde 1914 yılından itibaren oluşan statik durum kırıldı. Art arda yapılan dört ayrı taarruz ile Alman Orduları Batı Cephesini yardı ve 1918 yaz aylarında Paris’e 70 km'ye kadar yaklaştı. Bu başarı, önceki dört yıldaki savaşta başarıların kilometrelerle ölçüldüğü bir döneme göre bir mucize idi.

Ancak sorun şu idi, Almanya bu taarruz zinciri ile büyük bir taktik başarı elde etmesine rağmen, düşmanını kesin bir şekilde yenebileceği hiçbir stratejik başarı elde edememiş, müttefiklere göre daha az kayıp vermesine rağmen, hiçbir zaman yerine koyamayacağı önemli sayıda ve nitelikte adam kaybetmişti. Almanya, harita üzerinde savaşı kazanmak üzere gibi gözükse de son kozunu oynamış ve tüketmiş idi.

Bu noktadan sonra, deneyimsiz ama zinde Amerikan birlikleri ile beraber, Müttefikler 1918 yazından başlayarak 100 gün boyunca devam eden karşı taarruzlar ile savaşı kesin olarak kazandılar.

Bu harpten çıkan sonuç: Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir. Özetle stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.

3. TSK’nin Sınır Ötesi Harekâtları

a. PKK’ya karşı yapılan harekâtlar..

TSK, Kıbrıs hariç bütün sınır ötesi harekâtlarını PKK’ya karşı yapmıştır. Peki, Türkiye bu harekâtları neden yaptı? PKK terörünü önlemek için.. Peki, PKK ne istiyor terör yaparak, siyasi amacı nedir? Bölgede sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak… Peki, bu sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ nerede kurulacak? Önce Irak, sonra Suriye, sonra Türkiye’deki ve sonra da İran’daki Kürtleri birleştirerek... Önce bu ülkelerde ayrı ayrı adı ne olursa olsun federal, özerk veya bölgesel Kürt yönetimlerini kurmak sonra da bu özerk veya federal Kürt bölgelerini birleştirerek sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak... Bunda bir tereddüt var mı? Yok... Tereddüt ediyorsanız açın bakın PKK’nın kongrelerinde aldıkları kararlara...

Eeee… PKK’nın amacı bu ise... Size öncelikle politik olarak hangi görev düşer? Bu ülkelerle sıkı bir işbirliği, bu ülkelerin ülke bütünlüğünü korumak değil mi?

Peki, Türkiye’deki son kırk yılın siyasi iktidarları ne yaparlar? Tam tersini.. Irak’ı parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar... Türkiye’nin el vermesiyle ve desteği ile Irak’ta ‘’Bölgesel Kürt Yönetimi’’ni kurarlar. Suriye’yi parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar… Sonra da Doğu’nun dağlarında, Irak’ın Kuzeyinin dağlarında PKK operasyonu diye fidan gibi gencecik insanlarımızı harcarlar...

1983’den beridir bakıyorsunuz Irak’ın Kuzeyine yapılan operasyonlara:

1983, 1984, 1986  ve 1987 yıllarında küçük çaplı operasyonları geçiyorum...

Süpürge Harekâtı (05-13 Ağustos 1991), 2 şehit,

1992 sınır ötesi harekâtı ve Hakurk Operasyonu  (05 Ekim – 15 Kasım 1992), 12 şehit
 Çelik Harekâtı (21 Mart -02 Mayıs 1995), 64 şehit,
Atmaca Harekâtı (Nisan 1996), 40 şehit
Tokat Operasyonu (14 Haziran 1996 – Ocak 1997), 11 şehit,
Çekiç Harekâtı (12 Mayıs – 07 Temmuz 1997), 114 şehit,
Şafak Harekâtı (25 Eylül -15 Ekim 1997), 31 şehit,
 Murat Operasyonu (Nisan – Mayıs 1998), 3 şehit,
Güneş Harekâtı (21 Şubat – 29 Şubat 2008), 24 şehit,
2011 yılı sınır ötesi harekâtları (17 Ağustos – 24 Ekim 2011),
Şehit Yalçın Operasyonu (24 -25 Temmuz 2015),

(Bu tabloya yurt içi operasyonlarda veya pusu ile mayın ile verilen şehitler dâhi edilmemiştir.)

Bu harekâtlara tek tek girmeyeceğim... Konumuz bu değil... Soru şudur: Bu harekâtların siyasi hedefi ne idi? Ne yazık ki cevap koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir. Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Bu sınır ötesi harekâtlar başlı başına birer taktik başarı ürünüdür... Peki, bu harekâtların stratejisi ne idi? Cevap yine koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir.

Yine tekrar edelim; taktik hedefler, stratejik hedeflerin başarılabilmesi için oluşturulan araçlardır.  (Çoğu zaman bu kavramlar birbirine karıştırılır. Tersi de ayrı bir başarısızlık faktörüdür. Stratejik hedeflere ulaşım, doğru tanımlanmış taktik hedeflere ulaşım ile mümkün olabilir. Stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.)

Tekrar soruyorum. Her birisi mükemmel taktik başarıları içeren bu harekâtların bir stratejisi, bir politik hedefi var mıdır?

Ne diyordu Clausewitz: ‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

Irak’ın kuzeyinde o tepeleri o kadar şehitler vererek ele geçirdiniz... Peki, bu PKK’yı imha etti mi? Cevap ne yazık ki yine koskocaman bir ‘’hayır’’dır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın politik bir hedefi vardı ve TSK bu politik hedefe ulaşmak için bu harekâtı yaptı ve amacına da ulaştı…

Tekrar tekrar soruyorum: Bu sınır ötesi askerî harekâtların politik hedefi, siyasi bir maksadı var mıydı? Yoktu! Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Şimdi başa dönün ve Clausewitz’in ne demek istediğini bir daha okuyun…

İsterseniz daha da başa dönün Sun Tzu’nun demek istediklerini bir daha gözden geçirin...

İsterseniz en sona gelin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın nasıl yenildiğine bir daha bakın…

Ne idi Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesinden bizim için çıkaracağımız ikinci sonuç? ‘’Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir.’’

Bu sınır ötesi harekâtlarla da aynısı yapılmadı mı? Taktik hedefler olmayan bir stratejinin ve olmayan bir politik hedefin önüne çekilerek PKK’yı imha da edemeden muazzam kaynaklar (insan, zaman, para, güven) harcanmadı mı?

O halde olması gereken neydi?

Yine tarihe döneceğiz…

Afganistan’a bakın.. Burası bir imparatorluklar mezarıdır. Buradan İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi burada, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildi. Nedeni sadece, bu ülkenin arazisinin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıydı..

Dağlarda savaşmak zordur… Hele hele bir de teröristlerle savaşıyorsanız o dağlar size cehennemin ta kendisi olur. Bir tugay askeri salsanız bile araziye arazi yutar önce bu askerleri.

Şeyh Şamil efsanesini hepimiz biliriz...  Şey Şamil Kafkas Dağlarında cirit atarken Ruslar pek dokunmadan dağlara inmiştir ovalara, etrafından dolaşarak aşmıştır Kafkas dağlarını, gelmiş Gürcistan’ı, Azerbaycan’ı almış, Erzurum’u işgal etmiştir.

Siz de fetih maksadı olmaksızın gönderirsiniz dünyanın o en güçlü ordunuzu, gider oturursunuz bir zamanlar kırmızı çizginiz olan Kerkük’e, kurarsınız komuta çadırınızı, atarsınız bacak bacak üstüne, alırsınız yorgunluk çayı bardağını elinize ve dersiniz ki düveli muazzamaya ve Barzani’ye; ‘’Kandil’den çıkarın PKK’yı, ben de buradan çıkıp gideyim.’’

Boşu boşuna da fidan gibi gencecik Anadolu evlatlarını harcamazsınız, kırdırmazsınız o dağlarda...

(Tabii ki ülke içinde bir daha böylesi bir sorun olmaması için alacağınız ekonomik, sosyal ve siyasal tedbirler ayrı bir çalışma konusudur.)

İsterseniz, Sun Tzu’yu, Clausewitz’i bir daha okuyun…

b. Suriye'ye yapılan ‘’Fırat Kalkanı’’, ‘’Zeytin Dalı’’ ve ‘’Barış Pınarı’’ harekâtları…

Suriye’ye askerî operasyon; 24 Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı Harekâtı ile başladı. Bu harekâtı 20 Ocak 2018 tarihinde Zeytin Dalı Harekâtı ve 09 Ekim 2019 tarihinde Barış Pınarı Harekâtı ile devam etti.

Suriye’ye yapılan askerî harekât 70 km genişlik ve 35 km derinlikteki, Şırnak'taki Bestler - Dereler ebadındaki bir alan değil ki bu alana yazın girip kışın çıkasınız....

Bu üç Suriye harekâtında ilk sorum şu: ‘’Politik hedefiniz nedir?’’ İkinci sorum da şu: ‘’Bu politik hedefi gerçekleştirecek askerî stratejiniz nedir?’’

PYD’nin Fırat batısına Afrin’e koridor açıp geçmesini engellemek mi amacınız? Peki, o zaman Salih Müslim’i Ankara’ya davet edip devlet protokolü ile karşılayanlar kimlerdi? PYD’yi vazgeçtim Suriye’de Fırat’ın batısına geçmelerini altlarına uçaklar otobüsler vererek, yemek ücretlerini de ödeyerek ülke topraklarından Kobani’ye geçirenler kimlerdi? Peki, bu harekâtın 35 km güneyinden sonrası ne olacak? PYD oradan geçmeyecek mi?

Sınır güvenliği midir amacınız? 911 km’lik sınırdan geri kalan 876 km ne olacak?

Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman ÖSO’nu nereye koyacaksınız?

Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman destek verin Esat’a, ülkesinin bütünlüğünü o sağlasın…

Tampon bölge mi yaratmak amacınız? Elinizdeki dört milyon Suriyeliyi bu daracak alanı mı sığdıracaksınız?

İniyor musunuz Halep’e! Tam kapatıyor musunuz koridoru? Ha o zaman anlarım ben bu harekâtı…

Amacım harekâtı eleştirmek değil. Amacım bu harekâtın politik hedefini ve askerî stratejini anlamak...

Şimdi gelelim Libya’ya…

Libya'ya asker gönderilmesine ilişkin tezkere 02 Ocak 2020 Perşembe günü  TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi. Kabul edilen teskereye göre Libya’ya gönderilecek askerî gücün sınır, kapsam, miktar ve zamanını Cumhurbaşkanı belirleyecek. Aslında böyle bir teskere olmaz... Bir meclis böylesine ne olduğu belli olmayan bir yetkiyi kimseye devredemez... 

Daha önce sınır ötesi harekâtta da olduğu gibi yine bu teskerede de siyasi bir hedef yok. Teskerenin bilinen amacı Libya’nın Tobruk merkezli General Halife Hafter güçlerine karşı Trablus kentinde kurulu Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’ni koruma amacıyla askerî destek vermek…

Sorun da burada başlıyor. Adı üstünde, ‘’askerî destek’’; askerî bir hedef… Siyasi hedef nedir?

Eğer siyasi hedef; Libya’nın birliği ise bu askerî hedef bu hedefi sağlamaz, tam tersine Libya halkını birbirine kırdırır… Türkiye de bu kırım da bir tarafta yer alır… Eğer siyasî hedef; Libya’nın birliği ise bu size Libya’daki bütün güçlerle eşit mesafede olmayı, arabulucu olmayı ve bu şekilde Libya’nın birliğini sağlamayı gerektirir… Eğer bu hedefi yalnız gerçekleştiremezseniz bu maksatla BM’ni davet edersiniz, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)’nı davet edersiniz…

Eğer siyasî hedef; Doğu Akdeniz’deki haklarımızı UMH ile beraber sağlamak ise bu siyasi hedef size öncelikle Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır ile ortak hareket ermeyi öngörür… Sonra Lübnan ve İsrail ile... Yani bölge ülkeleri ile işbirliğini gerektirir…

Söylenmeyen hedef eğer siyasal İhvan’ı desteklemek ise… Suriye’de, Mısır’da, Libya’da batan, sönen, biten siyasal İhvan’ı destek beraberinde Türkiye’nin de bataklığa sürüklenmesini getirir… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi İhvan dışındaki tüm Arap dünyasını karşısına alır… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi Libya çöllerinde sıcak bir çatışmaya sürükler… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’nin ABD’yi, Rusya’yı, Çin’i karşısına bulmasına vesile olur… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’nin tüm kaynaklarını Fizan çöllerinde tüketmesine yol açar…

Sonuç

İsterseniz yazımın başına dönün ve Sun Tzu’yu, Clausewitz’i ve Almanların I. Dünya savaşını nasıl kaybettiklerini bir daha okuyun…

Hani diyor du ya Clausewitz: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Ha bir de ne demişti Clausewitz: ‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi de zannetmeyin.’’

Görüldüğü gibi Türkiye'nin Kıbrıs Harekâtı hariç hiçbir sınır ötesi harekâtında belirli net bir siyasi hedefi olmamış ve doğru bir strateji belirlenip uygulanmamıştır. Bu hata Libya teskeresinde de tekrarlanmaktadır. 

Ünlü Rus oyun yazarı, ozanı Anton Çehov; “Eğer ilk sahnede duvarda bir silah asılıysa, oyunun sonunda mutlaka patlar” derdi… Libya’ya göndereceğiniz o silahlar orada mutlaka patlar, o askerler orada mutlaka çatışmaya girer…

Asıl adı Amos Klausner olan çağdaş İsrail edebiyatının önemli bir yazarlarından romancı, gazeteci, yazar ve barış yanlısı aktivist olan Amos Oz bir röportajında şöyle demişti:

“İki tür trajedi vardır. Shakespeare ya da Çehov tipi. Shakespeare trajedilerinde, perde kapanırken sahnede kan gölü oluşur. Çehov trajedilerinde ise herkes hayatta kalır. Ama büyük tavizler veren herkes için hayatta kalmanın faturası ağırdır. Herkes hayal kırıklığına uğramıştır ve mutsuzdur.’’

Libya teskeresi gerçekleşirse eğer ne yazık ki Türkiye için hem Shakespeare hem de Çehov trajedileri ile beraber sonuçlanacağını gösteriyor.

Sonunu düşünmeyen bir insan kahraman olabilir. Ancak sonunu düşünmeyen bir devlet felakete düçâr olur...

Benden söylemesi…

Doğru sözler nazik olmaz. Zarif sözler doğru olmaz. Doğru sözler eğri görünür. Ama ben doğru bildiklerimi söylemek zorundayım… Dost acı söyler!...

Devleti yönetenlere duyurulur…

Sürçü lisan ettiysek de affola…

Osman AYDOĞAN


Libya’daki pirinç

24 Haziran 2021

Bu sayfalarda Libya’daki gelişmeleri aktarmıştım… Libya hakkında daha önce bu sayfalarda beş yazı yazdım. Bu altıncı yazım. 

Son olarak 04 Haziran 2021 günü yazdığım beşinci yazımda; Almanya Dışişleri Bakanı Maas’ın, ilki geçen yılın Ocak ayında yapılan Libya Konferansının ikincisinin 23 Haziran 2021 tarihinde Berlin'de yine Almanya’nın ev sahipliğinde toplanacağını duyurduğunu, 23 Haziran 2021 tarihinde yapılacak olan bu konferansın ana gündem maddesi olarak ‘’24 Aralık 2021 tarihinde yapılacak olan genel seçimler ve yabancı güçlerin ülkeden çekilmesi’’ olarak belirlendiğini, 23 Haziran 2021 tarihinde Berlin’de düzenlenecek olan bu konferansta Libya'yı ilk kez geçiş hükümeti temsil edeceğini yazmıştım…

Yazdığım gibi de oldu… II. Berlin Konferansı dün, 23 Haziran 2021 günü Berlin’de yapıldı…  

Almanya Dışişleri Bakanı Maas, bu konferansın duyurusunu yaparken; bu konferansta yabancı güçlerin çekilmesi konusunun tamamen netleştirmeyi amaçladığını belirterek "İlk Berlin konferansında alınan kararlar geçerlidir, bunu bütün taraflar açısında açıklığa kavuşturacağız" açıklamasını yapmıştı…

II. Berlin Konferansına gelmeden I. Berlin Konferansında alınan kararlara bir göz atalım.

I. Berlin Konferansı - Libya

Barış görüşmeleri kapsamında Libya'da kalıcı ateşkes ve siyasi sürecin başlatılması amacıyla 19 Ocak 2020 tarihinde Berlin'de Almanya Başbakanı Angela Merkel'in ev sahipliğinde I. Libya Konferansı düzenlenmişti. Bu konferansın resmi amacı olarak; ‘’Birleşmiş Milletlerin çabalarına destek vermek, çatışmaların durması, taraflar arasında karşılıklı güven ortamının tesis edilmesi, Libya'nın toprak bütünlüğünü esas alınması, Libya'ya her türlü dış müdahalenin son verilmesi, BM'nin silah ambargosu kararının uygulanması ve kalıcı bir barış anlaşması’’ olarak ifade edilmişti..

Bu konferansa Türkiye, Rusya, Çin, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Kongo Cumhuriyeti ile Afrika Birliği ve Arap Birliği liderleri katılmıştı. Konferansta liderler, Libya'ya her türlü dış müdahalenin son verilmesi ve BM'nin silah ambargosu kararının uygulanması konusunda uzlaşmışlardı…

I. Berlin Konferansında bahsi geçen BM Libya Kararı

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), birden fazla aldığı kararlarda ve açıklamalarda Libya'ya yönelik silah ambargosuna tam olarak uyulmasını ve ülkelerin tüm paralı askerlerini Libya'dan çekmesini istiyor.

II. Berlin Konferansına doğru gelişmeler

BM kararları ve açıklamaları

10 Şubat 2021


BM Güvenlik Konseyi, 10 Şubat 2021 günü yaptığı bir açıklamada, Libya'da yeni seçilen geçici hükümete destek vererek ülkedeki yabancı savaşçıların çekilmesi çağrısını yapıyor. Libya'daki taraflara destek veren ülkelere de çağrıda bulunan Konsey, bu ülkelerden Libya için hâlâ geçerli olan BM silah ambargosuna ve sağlanan ateşkese uymalarını istiyor. Açıklamada ülkedeki yabancı askerlerin tümünün çekilmesini de isteyen Konsey, 24 Aralık 2021 tarihinde yapılması planlanan parlamento ve devlet başkanlığı seçimlere kadar yeni kapsayıcı bir hükümet oluşturulması ve kapsamlı bir ulusal uzlaşma süreci başlatılması çağrısını yapıyor…  

Libya'da taraflar 23 Ekim 2020 tarihinde BM himayesinde ateşkes anlaşması imzalamış, anlaşma çerçevesinde tüm yabancı güçler ve paralı askerlerin üç ay içinde ülkeyi terk etmesi istenmişti.

10 Mart 2021 tarihinde Libya’da Ulusal Birlik Hükümeti kuruluyor…

16 Nisan 2021

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, 16 Nisan 2021 tarihinde, Libya'da kalıcı ateşkesin sağlanması ve ateşkesin denetlenmesine yönelik mekanizma oluşturulması önerisinin kabul görmesinin ardından, BMGK, ateşkes denetleme mekanizmasına yetki veren kararı oy birliğiyle kabul ettiğini açıklıyor...

Guterres'in BMGK’ne sunduğu plana göre, belirli güvenlik ve lojistik kriterlerin karşılanmasının ardından Sirte'ye ateşkesi denetlemek için azami 60 gözlemci konuşlandırılması ve silahsız ve üniformasız olacak gözlemcilerin, 5+5 Ortak Askeri Komitesi ile çalışması düşünülüyor…

Ülkeyi 24 Aralık'ta yapılması planlanan seçimlere götürecek geçici Libya Ulusal Birlik Hükümetine özgür, adil ve kapsayıcı seçimler için gerekli hazırlıkları yapması çağrısında bulunan BMGK, Temsilciler Meclisi dâhil yetkililere ve kurumlara seçimlerin anayasal dayanağını netleştirmeye yönelik olarak 01 Temmuz 2021 tarihine kadar seçim yasası çıkarması çağrısı da yapıyor… .

BMGK, kararında ayrıca; Libya'da tüm taraflara, 23 Ocak 2020'de varılan ateşkese uymaları, tüm yabancı güçlere ve paralı savaşçılara ülkeden ayrılmaları çağrısını tekrarlıyor…

Konsey, kararında Libya'ya yönelik silah ambargosunu da yeniliyor…

Mayıs 2021

BM Libya Özel Temsilcisi Jan Kubis, Mayıs ayının son haftasında yaptığı açıklamada, paralı askerlerin Libya’dan çekilmesi sürecinin durduğunu, ayrıca Libya'nın doğusu ile batısını birleştiren yolun hâlâ açılmadığını duyuruyor…

03 Mayıs 2021

Çavuşoğlu – Menguş görüşmesi

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 03 Mayıs 2021 tarihinde resmi ziyaret için bulunduğu Libya'nın başkenti Trablus'ta Libya Ulusal Birlik Hükumeti Dışişleri Bakanı Necla el Menguş ile bir araya geliyor. Çavuşoğlu’na bu ziyaretinde, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan da eşlik ediyor. Dışişleri bakanlarının ikili görüşmeleri sonrasında ortak basın toplantısı düzenleniyor…  

Bu ortak basın toplantısında Libya Dışişleri Bakanı Menguş ‘’Türkiye'ye, BMGK kararlarının tüm hükümlerini hayata geçirmek üzere adımlar atma ve Libya topraklarındaki tüm yabancı güçlerin ve paralı askerlerin çıkartılması için işbirliği çağrısı yapıyoruz" diye açıklamada bulunuyor… Associated Press (AB), Menguş'un bu açıklamalarının Libya'da birlikleri olan ve Suriyeli paralı savaşçıları ülkeye gönderen Türkiye'ye yönelik bir sitem olarak algılandığını yazıyor…

05 Mayıs 2021

Çavuşoğlu – Maas görüşmesi


05 Mayıs 2021 tarihinde Berlin'de temaslarda bulunan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas ile ikili görüşmelerden sonra ortak basın toplantısı yapıyor. Bu ortak basın toplantısında Almanya Dışişleri Bakanı Maas, ‘’Libya'dan tüm birlikler ve paralı askerlerin çekilmesi gerektiğini" söylüyor. Çavuşoğlu ise, "yabancı terörist savaşçılarla, meşru mevcudiyeti karıştırmamak gerekir. İki egemen ülke arasındaki anlaşmalara müdahale edilmesini doğru bulmadıklarını’’ söylüyor…

Heiko Maas, ortak basın toplantısında Libya konusunda "Çok hassas bir süreçten geçilmekte olunduğuna" işaret ederek tüm yabancı askerlerin çekilmesi beklentisine vurgu yapıyor. Heiko Maas, "Tüm devletlerin, Berlin Konferansı’nda verilen taahhütlerini yerine getirmelerini, tüm yabancı birlik ve paralı askerlerin çekilmesini, seçimler için gerekli şartların tesis edilmesini ve bu sayede de barışçıl ve özellikle bütünlüğü korunmuş bir Libya için yolun açılmasını istiyoruz" diye konuşuyor…

II. Berlin Konferansı - Libya

Ve sonunda dün, 23 Haziran 2021 tarihinde II. Berlin Konferansı, BM ve Almanya himayesinde uluslararası aktörlerin katılımıyla Berlin’de yapılıyor… I. Berlin Konferansı hükümet başkanları seviyesinde yapılırken II. Konferans dışişleri bakanları seviyesinde yapılıyor…

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas'ın daveti üzerine yapılan II. Berlin Konferansı'na, BM Genel Sekreterinin Siyasi İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, Libya'dan Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ve Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş'un yanı sıra Türkiye, ABD, Rusya, İsviçre, Tunus, Fransa, İtalya, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, İngiltere, Hollanda, Cezayir, Çin, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve Arap Birliğinden dışişleri bakanları ve üst düzey temsilcileri katılıyor… . Bu konferansta Libya'yı ilk kez geçiş hükümeti olan UBH temsil ediyor…

Konferansın ana gündem maddelerini planlandığı gibi 24 Aralık 2921 tarihinde yapılması planlanan genel seçimler ile yabancı güçlerin ülkeden çekilmesi oluşturuyor.

II. Berlin Konferansında yapılan konuşmalar

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, yaptığı konuşmada;

- Hemen hemen hiçbir şey barış ve istikrar için 24 Aralık’ta ülke genelinde yapılacak seçimler kadar önemli olmayacağını, seçimlerin özgür, adil ve belirtilen tarihte gerçekten yapılacağının bir kez daha teyit edilmesi gerektiğini,

- Hala Libya'da bulunan yabancı savaşçıların, sadece varlıklarıyla bile barış sürecini etkilediğini, bu nedenle Libya ateşkes anlaşmasında ve BMGK kararlarında yabancı savaşçıların, askerlerin ve paralı askerlerin ülkeyi terk etmesi gerektiğini,

- İkinci Libya Konferansı'nın mesajının dış müdahalenin sona ermesi ve silah ambargosunun uygulanması gerektiğini ifade ediyor..,

Libya Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ise yaptığı konuşmada;

- Libya'daki güvenlik konusu, paralı askerlerin ve siyasi yönelimli askeri güçlerin varlığı nedeniyle istikrarsız durumda olduğunu,

- Diyalog masasının dışında bir yol olmadığı ve "ne savaşa ne de anlaşmazlığa" dönülemeyeceğini,

- (Libya'da 24 Aralık'ta yapılmasına karar verilen genel ve başkanlık seçimlerine ilişkin olarak) Libya halkına kendilerini kimin temsil edeceğini seçme fırsatını vermek ve bu yolda tüm engelleri aşmak için hiçbir çabadan kaçınmayacağını söylüyor…

II. Berlin Konferansı sonuç bildirgesi

Libya'daki siyasi süreç, 24 Aralık seçimleri ve ülkedeki güvenlik sorunlarının ele alındığı Konferansın ardından sonuç bildirgesi yayımlanıyor…

Konferansın sonuç bildirgesinde, katılımcıların, ilk olarak 19 Ocak 2020'de düzenlenen Berlin Konferansı'nda verilen taahhütleri yineledikleri ve yeniden onayladıklarına yer veriliyor…

II. Berlin Konferansı'nın yayımlanan sonuç bildirgesinde “Tüm yabancı güçler ve paralı askerler gecikmeksizin Libya'dan çekilmelidir” deniliyor. Türkiye ise bu maddeye şerh koyuyor…

Bildirgede Libya'da seçimlerin, öngörülen şekilde yapılması gerektiği bildiriliyor.

Bildirgede ayrıca;

Libyalı taraflara, "yeni bir sayfa açma ve geçmişteki çatışmaları geride bırakma" çağrısı yapılan bildirgede, taraflardan, devlet kurumlarının birleştirilmesi ve siyasi geçiş dönemlerinin sona erdirilmesi yönünde ciddi adımlar atmaları isteniyor…

Bildirgede ayrıca katılımcı ülkelerin, "Libyalıların öncülüğünde BM tarafından yürütülen siyasi sürece ve Libya'nın egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve ulusal birliğine olan güçlü bağlılıklarını yineledikleri" belirtiliyor…

BM öncülüğünde 23 Ekim 2020'de Cenevre'de imzalanan ateşkes anlaşmasının desteklendiği vurgulanan sonuç bildirgesinde, "tüm Libyalı taraflara, daha fazla gecikme olmaksızın ateşkes anlaşmasını tam olarak uygulama, BM'ye üye tüm devletlere de anlaşmanın tam olarak uygulanmasına saygı duyma ve destekleme" çağrısı yapılıyor…

Sonuç

Türk askerlerinin Libya'daki varlığı, 27 Kasım 2019'da dönemin meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile imzalanan Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakatı'na dayanıyor. Türkiye bu nedenle yabancı askerlerin çekilmesi için yapılan çağrıların kendisini bağlamadığını savunuyor.

BM tarafından, Libya'da 20 bin yabancı savaşçı ve paralı asker bulunduğu tahmin ediliyor. Bu savaşçıların varlığı ise 24 Aralık'ta yapılması planlanan seçimler öncesindeki BM destekli geçiş sürecine yönelik bir tehdit olarak görülüyor…

BM dâhil başta Almanya, Libya ile ilgili tüm ülkeler ve bizzat geçici Libya UBH olmak üzere bütün taraflar Libya'da yabancı güçlerin ve paralı askerlerin çekilmesini talep ediyor. Ancak Türkiye’nin çekilmeme gerekçesi olan 27 Kasım 2019 tarihli ‘’Güvenlik ve Askerî İşbirliği Mutabakatı'’nı imzaladığı dönemin meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) artık Libya’da bulunmuyor. Libya’da şu anda meşru bir geçici Ulusal Birlik Hükumeti bulunuyor ve bu hükümet Türkiye’nin Libya’dan askerlerini çekmesini talep ediyor. Bu meşru hükümetin meşru Başbakanı olan Abdulhamid Dibeybe ise her ortamdaki yaptığı konuşmalarda Türkiye’nin Libya’daki askerî gücünü çekmesini dile getiriyor…

Yarın, öbür gün Türkiye Cumhuriyeti İncirlik ABD üssünü kapatmak istediğinde, ABD, ''ben o zamanki meşru Türk hükumetiyle bu anlaşmayı yapmıştım, çıkmam!'' mı diyecek?


Türkiye’nin Libya’da askerî bir varlık olarak kalma ısrarı belki bugünü kurtarıyor. Ancak böyle bir ısrar, gelecekte Libya’daki her türlü ekonomik faaliyetlerden dışlanması tehlikesini doğuruyor… Şimdiden Almanya; Fransa  ve İtalya Libya’da köşe başlarını tutuyor… Libya’daki manzara-i umumiyeyi görmek için 04 Haziran 2021 tarihli ‘’Libya’daki rüyalar’’ başlıklı yazım konuya açıklık getiriyor…

Dimyat’taki pirinci artık siz Libya’daki pirinç diye okuyun…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Çöküş

23 Haziran 2021

 ‘’Çingeneler Zamanı’’ 1988 yapımı, müziklerini Goran Bregoviç’in yaptığı kült bir Emir Kustirica filmidir. Filmde hep korkulan ve beklenen olur. Çünkü hayat basittir.

Şimdi filmi burada bırakalım, gelelim gündemimize…

Günümüzde, gündemde ne var? Gündemde ‘’çökmek’’ var… O, buna "çöktü"; şu, ona çöktü, bu, şuna "çöktü"…

Ne ilginç değil mi? Ülkenin gündemi ‘’çökmek’’ üzerine…

‘’Çökmek’’ birden bire ülkenin gündemi oldu ama ‘’çöküş’’ öyle birdenbire olmadı…

Her zaman olduğu gibi illaki ‘’Tarih’’ demeyeceğim ama biraz eskilere gidelim…

Uygarlığın çöküşü

Sanılanın aksine dünyamızda ‘’uygarlık’’ tekdir… ‘’Batı uygarlığı’’, ‘’Doğu uygarlığı’’ ayrımı olmaz. Olsa olsa kültürler kendi aralarında farklılık gösterir. Batı kültürü, Doğu kültürü gibi... İşte dünyanın bu uygarlığı çöküyor…


ABD'li evrim biyoloğu ve popüler bilim yazarı Jared Diamond'un ‘’Çöküş’’ (Pegasus  Yayınları, 2006) adlı kitabında geçmiş uygarlıkların nasıl çöktüklerini anlatırdı.

Fernand Braudel’dan bahsederken, onun tarih görüşünde ‘’güneşin her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmadığından’’ bahsetmiştim. Yani uygarlık her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğru gelişmiyor. Uygarlık geriye doğru gidiyor.

Uygarlığın bu geri gidişinin başlangıcı aslında yeni değildir. Jean-Jacques Rousseau, 1755 yılında yayınladığı uygarlığın eleştirisini yaptığı bir kitabında (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine, Morpa Kültür Yayınları, 2006) insanlığın altın çağını, yerleşik düzene geçmesiyle, toprak ve madenleri işlemesini öğrenmesiyle yitirdiğini, "işbölümü" ve "özel mülkiyet"in uygarlaşma sürecini daha başından sakatladığını iddia eder. Kendisini "anarşist" olarak adlandıran Fransız ekonomist ve düşünür Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865) da “Mülkiyet hırsızlıktır” (La propriété, c’est le vol!) diye sorunun kaynağını temelden tespit eder.

Nietzsche’nin (1844 -1900) şöyle bir öngörüsü vardı; ‘’Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.’’…

Nietzsche’nin şu sözü de bir varsayımdı: ‘’Toplum yalnızca maddi arzuları tatmin etmenin peşinde koşup kültürün önemini göz ardı ederse, daha üstün ve daha soylu hiçbir şey düşünemeyen son erkekler ve son kadınlar sürüsüne dönüşecektir.’’

Nietzsche’nin bu tespitini ve varsayımını doğrularcasına uygarlığın kabalığa dönüştüğünü, kültürün göz ardı edildiğini ve etrafınızdaki her şeyin daha bir kötüye doğru gittiğini hissettiğiniz veya gözlemlediğiniz veya düşündüğünüz oldu mu?

Eğer cevabınız ‘’evet’’ ise bu konuda hiç de yalnız değilsiniz. Bu tespitinizi doğrularcasına Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar José Saramago (1922-2010) vefatından kısa bir süre önce 2007 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide yaşadığımız günümüzün tarifini en iyi şekilde yapan şu ifadeleri kullanmıştı;

‘’Özgürlüklerin giderek daraldığı, eleştirinin yer bulmadığı, çokuluslu şirketlerin, piyasanın totalitarizminin artık bir ideolojiye bile gerek duymadığı, dinsel hoşgörüsüzlüğün yükselişe geçtiği karanlık bir çağda yaşıyoruz.’’

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf  da ‘’Çivisi Çıkmış Dünya’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2009) adlı eserinde benzer şekilde ‘’medeniyetler çatışması’’ ve ‘’küreselleşme’’ adı altında uygulanan, bütün dünyada felakete yol açacak olan ve yaşamın devamlılığının olmazsa olmazı olarak gördüğü ‘’hoşgörü’’ kültürünü yok eden politikaları eleştirerek artık uygarlığın tükendiğinden bahseder. 

Her zaman için bozulma ve yok olma önce çivilerin çıkmasıyla başlar.

Tehdit altındaki kültür: Aydınlanma

Erdal Atabek’in eski bir yazısına gideceğim: Erdal Atabek, ‘’Tehdit altındaki kültür: Aydınlanma…’’ isimli makalesinde (Cumhuriyet, 12 Aralık 2011) aynı kötü gidişten bahseder. Erdal Atabek yazısında özetle kötü gidişi şu şekilde anlatır;

‘’Aklın ve bilimin yaşamı yönetmesi olarak tanımlanabilen evrensel aydınlanma kültürü dünya ölçeğinde tehdit altına girmiştir. Tehdit kaynaklarından birisi dünyada dogmaların ve önyargıların yükselmesidir. Gerek din kaynaklı gerekse din dışı dogmalar Amerika başta olmak üzere bütün dünyada yükselmektedir.

İkinci tehdit kaynağı ise, küresel piyasa ekonomisidir. Bu ekonomik kültür, insan davranışlarını değiştirmekte, ‘alışveriş’i yaşamın odağı yapmaktadır.

İnsan davranışları bu iki tehdidin etkisiyle akıl ve bilimin dışına çıkmaktadır. Düşünmekten vazgeçmiş, toplumsal olaylara ilgisini kaybetmiş, kendi dar yaşam alanına kapanmış insanlar toplumsal ilgiye kapalı bir hayat sürmektedirler.

Küresel piyasa ekonomisi insanların bütün ilgisini alışveriş çılgınlığına dönüştürmüş, insanlar artık neyi neden aldığını düşünmeden mal alıp para veren robotlara evrilmiştir.

Dogmalar, hurafeler, büyüler, burçlar, fallar, yıldız haritaları, ekranlar, giysi markaları, ünlülerin dedikoduları, cep telefonları, İPhone’ler, internet, Facebook ve Twitter günümüzün kültürel kaynaklarını oluşturmuştur.’’

Nietzsche’nin söylediği gibi toplum kültürün önemini göz ardı ederek yalnızca maddi arzuları tatmin etmenin peşinde koşan, daha üstün ve daha soylu hiçbir şey düşünemeyen son erkekler ve son kadınlar sürüsüne dönüşmek üzere koşar adım gitmektedir.

Einstein’ın bir sözü vardı; ’’Benim yaşamam için bir kalem, müsvedde kâğıdı ve bir de uyumak için divan yeter. Biraz lüks olacak ama bir de kemanım olsun isterim. Abartılı yaşam biçimi domuzlara mahsustur.’’ Ne yazık ki abartılı bir yaşam biçimi salgın bir hastalık gibi sarmıştır dünyayı…

Ayrıca şu sözü de vardı Einstein’ın; ‘’Bir kişi mesleği ne olursa olsun eğer tarihten, edebiyattan, felsefeden ve sanattan nasibini almamışsa Pavlov’un köpeğinden farksızdır.’’

Günümüz dünyasında artık ne edebiyat kaldı, ne tarih, ne felsefe ve ne de sanat. Edebiyatsız, tarihsiz, felsefesiz ve sanatsız bir insanlığın sonucu muhakkak ki Einstein en açık biçimde ifade ettiği şekilde olacaktı….

Felsefesiz siyaset

01-02 Aralık 2011 tarihinde ülkemizde konferans vermeye gelen Fransız düşünür Alain Badiou da benzer şekilde kötü gidişten şikâyet eder. Badiou’ya göre sorunun temelinde felsefesizlik yatmaktadır ve günümüzde felsefenin siyasetle bağları kopuk gibidir. Çözüm olarak bizim siyasetin yeniliklerini karşılayıp kucaklayacak bir felsefeyi üretmemiz gerekmektedir. (Cumhuriyet, 11 Aralık 2011, s.12)

Alain Badiou’nun en büyük tespiti; ‘’hakikat var değildir, hakikat olur’’ şeklindedir.

Badiou’nun söylediği gibi, bilimsel bir ‘’algı yönetimi’’ desteği ile günümüzde her yerde ‘’kara’’ olan ne varsa insanlara ‘’ak’’ olarak sunulmuştur. Bu şekilde insanlar aklı kullanmayı ve sorgulamayı unuturlar…

Tüm bu gelişmelerin sonucu olarak tüm Avrupa ve Amerika ırkçı bir politikanın, vahşi bir kapitalizmin, sosyal demokrasiden tamamen uzak totaliter bir piyasa ekonomisinin ve uluslararası şirketlerin;  tüm İslam dünyası da daha bağnaz, daha dogma ve daha karanlık bir geleceğin pençesine düşer…

Paçozluğun ve eblehliğin saltanatı

Dünya böyleyken ülkemizdeki durum da farklı değildi. Biz de birden bire çökmedik. Eski bir söyleşiyi aktarmak istiyorum. Akşam Gazetesi’nden Şenay Yıldız, yazar Alev Alatlı ile bir söyleşi yapıyor. (Akşam Gazetesi, 12 Eylül 2011)

Şöyle başlıyor yazısına Şenay Yıldız; ‘’Aşağıda okuyacağınız söyleşiyi yapmak için kapısını çaldığım Alatlı, yakında piyasaya çıkacak olan 'Beyaz Türkler Küstüler' isimli kitabı için son rötuşları atıyor. Yeni kitabında, Türkiye'de paçozluğun her alanda hâkim olmasından duyduğu endişeyi dile getirecek olan Alatlı, Cüppeli Ahmet Hoca'dan İvana Sert'e, Ertuğrul Özkök'ten Serdar Turgut'a, Ayşe Arman'dan Rahşan Gülşen'e pek çok ismin 'paçozlaşma' olarak kavramlaştırdığı tavır ve yazılarını eleştiriyor, paçozlaşma sürecinin Beyaz Türkler'i küstürdüğünü ve eblehleşmeyi tetiklediğini anlatıyor.’’

Alatlı şöyle devam ediyor söyleşisinde; ‘’Çünkü matematiksiz teknoloji, biyolojisiz çevre, notasız müzik... olmaz. Bunları yerine oturtamadığınız sürece sadece tüketicisiniz. Böyle giderse, Türkiye sadece tüketici kulvarında kalmaya mahkûmdur. Bu eblehleşme sadece tüketiciliğe iter. Yazık, Halide Edip'e boşu boşuna mandacı, vatan haini denmiş. Bugün manda zaten gerçekleşti. ABD'ye eğitim için giden paraları görün, sizin Sulukule'den çıkan Sibel Can'ınızın evi Miami'de! Bu nasıl bir gidişattır, kaçıştır? Askerî otoritenin baskısı falan derler ya, eblehliğin, paçozluğun baskısı kadar büyük bir baskı yoktur. Çünkü paçoz, paçoz olmayanı göremez.’’

Bu paçozların, bu eblehlerin TV’lerde her gün onlarca örneğini yıllardır görmekteyiz değil mi?

Yine paçozluk üzerine yine eski bir yazıya gideyim…

O zamanki Başbakan’ın has adamı olan Âkif Beki de 14 Aralık 2013 günü Hürriyet’teki köşesinde ‘’Zübükler, paçozlar ve Necip Fazıl’’ başlığı ile kısaca şöyle yazıyordu:

“Dostoyevski’nin Puşlost’u gibi, paçozluk iblisi tüm kurumları sardığı zaman sıkıntı başlıyor. Herkesin herkesle yer değiştirebildiği, birisi gittiğinde hiçbir şeyin değişmediği, (liyakatin ölçü olmadığı, sıradanlığın ve kalitesizliğin hüküm sürdüğü) bir durumdur paçozluk...  Paçoz, kendi çıkarları için her yolu mubah sayan, küstah, beş para etmez, sokak kurnazı, zevzek, müptezel, basmakalıp, palavracı, rüküş, hoyrat, içtensiz, pespaye, nekes, terbiyesiz, aşağılık, ahlaksız, kalleş... Dostoyevski ‘Puşlost’ (Poshlost) der... Topluma musallat olan iblistir paçozluk... Puşlost tüm bu kavramları içinde toplayan tanımlama. Bizde de Ömer Seyfettin’in Efruz Bey tiplemesi, Aziz Nesin’in Zübük’ü kısmen buna yakındır. Ama benim ele aldığım paçozluk süreci Puşlost’a daha yakın ve korkarım ki bu iblis Türkiye’ye yerleşiyor... 

Yerleşti bile, artık çok geç. Alev Alatlı’nın korktuğu başımıza geldi. Yerleşmek ne kelime, en ziyade iltifata mazhar tip haline geldi. Bilakis aranan özellik oldu... Paçozluktan çok rağbet gören ne! İnanmayan açsın, Alatlı’nın kitabında teşhir ettiği vasatlaşma vasatımıza baksın. Son kitabı ’Beyaz Türkler Küstüler’i, Akşam gazetesine ’paçozlaşmanın hikâyesi’ diye anlatmıştı Alev Alatlı. Kitap çıktı, yaşadığımız ‘paçozlaşma ve eblehleşme’yi ayan beyan tasvir ediyor ama aldıran kim?

Bütün mahallelerimiz paçozların istilası altında, bütün meydanları eblehler bastı.
Dünyaya hükümran olmaz elbette de paçozluk, alabildiğine borusunu öttürüyor bu devirde arkadaş, daha ne olsun!’’

Bu paçozlaşmayı ve eblehleşmeyi Alev Alatlı on yıl önce, Âkif Beki de sekiz yıl önce yazıyordu…

Âlimlerin dalkavukluğu

Çoğalan günümüzde sadece paçozlar ve eblehler de değildir. Günümüzde hiçbir devirde olmadığı kadar âlimler de dalkavukluğa başlar… On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı devlet adamı ve şâiri Keçecizade İzzet Molla'nın bir deyişi vardı. Deyişin aslı Osmanlıca;

''Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harap
Eyler onu müdahanei âliman harap''

Türkçesi şu;

’’Cihan ahlaksızlıkla harap olmaz
Onu âlimlerin dalkavukluğu harap eder.’’ 

TV ekranlarında yedi gün yirmi dört saat (7/24) kanal kanal dolaşan dolgu maddesi, politika taşeronları olan dalkavuk âlimleri görüyorsunuz. Bu sadece bize de özgü değildir. Tüm dünyada da bu böyle. Amerikalı ekonomist ve yazar Paul Krugmann, bunları ‘’Politika Taşeronları’’ (Literatür Yayıncılık, 2008) adlı kitabında çok güzel anlatır.

Sonuç

Yukarıda alıntılandığı gibi dünyamızda artık özgürlükler giderek daraldı, eleştiriye yer kalmadı, çokuluslu şirketlerin ve piyasanın totalitarizmi aldı yürüdü, hiçbir ideolojiye yer kalmadı, dinsel ve ırksal hoşgörüsüzlük yükselişe geçti…

Merak etmeyin küresel ısınmayı, buzul çağına girmeyi. Karanlık, kapkaranlık bir çağa giriyoruz. Tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savruluyor… Her yerde ve her seviyede paçozluk ve eblehlik diz boyu hale geldi.  Bütün dünyayı Neron’lar sardı. Bu dünyanın çivisi çıktı çivisi. Bu uygarlık çöküyor…

Bu ‘’çöküş’’ ülkemizde ise daha bir beter oldu. Bakın gündeme, gündem ‘’çökmek’’ ile ilgili: O, buna "çöktü"; bu, şuna "çöktü" vs. derken; dirlik çöktü, düzen çöktü, ekonomi çöktü, eğitim çöktü, güven çöktü, erdem çöktü, insan çöktü, vicdan çöktü, insanlık çöktü, ahlak çöktü, doğa çöktü… Çöke çöke ülke; vasatlığın küstahlığa, sanatın vıcıklığa, siyasetin tüccarlığa, dinin yobazlığa, milletin ümmete, hukukun gukuka, Hakkın batıla, gücün despotizme, eğitimin ortaçağa, basının yandaşlığa, âlimliğin dalkavukluğa, derinliğin sığlığa, devletin aşirete, zarafetin ve efendiliğin kabalığa, niteliğin niteliksizliğe dönüşerek harman olup bir bataklık gibi fokurdadığı bir çukur haline getirildi... Marmara’nın salyası ne ki?

Girişte bahsettiğim ‘’Çingeneler Zamanı’’ filminde film kahramanı Perhan: "Kendime yalan söylediğimden bu yana artık kimseye inanmaz oldum" derdi… Yine filmde halası Perhan’a şöyle derdi: "Oğlum, sana diyeceğim; hayat bir hiledir. Yarın sabah, kader seni dibe batırabilir."

Hep korkulan ve beklenenlerin olması sadece filmlerde olmaz… Gerçek hayatta da olur... Ve ülke asırlık bir çınar ağacı gibi birdenbire yıkılıp, çöküp gidebilir...

Ülkesi için kaygı duyanlara ve bu ülke yönetiminden sorumlu olanlara duyurulur…

Arz ederim...

Osman AYDOĞAN




Bir hamaset öğretisi olarak tarih

22 Haziran 2021

Günlerdir tarihten bahsediyorum. Son olarak da Fransız tarihçi Fernand Braudel’in tarih görüşünü anlattım.

Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur. Bu yanlışlarımız ve eksikliklerimiz bir değirmenin taşları gibi arasına alıp öğütüyor bizi… Ne yazık ki farkında değiliz…


Tarih konusu da böyle... Tarihi; rasyonel, metodik ve analitik olarak inceleyip ders alınacak bir bilim dalı olarak değil de bir hamaset aracı olarak kullanıyoruz.

Bizim tarih yazıcılığımız ve tarih öğretimiz ne yazık ki hamaset üzerine kurulmuştur, tarihten ders almak üzere değil…

Hamaset çok tehlikeli, âdete zehirli bir kavramdır.

Eğer bir nesil tarihi ile övünüyorsa o nesil hiç de tarihine layık bir nesil değildir. Toplumsal gelişimin temel esası ‘’neslin ecdadı ile övünmesi değil, ecdadın o nesil ile o torunlarla övünmesidir’’…

Bugün için övünülecek bir şeyi olmayanlar hep düne sığınırlar. Bugün için edebi, felsefi, sanatsal, maddi ve manevi bir birikimi olmayanlar, bugünü iyi geçmeyenler teselliyi dünde, geçmişlerinde ve atalarında bulurlar.

‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir’’ derdi Halil Cibran. Ve devam ederdi Cibran: ‘’Dün bir rüya, yarınsa bir hayaldir. Rüyayı mutlu, hayali umutlu yapan bugündür. Bugüne iyi bak.’’ Bugüne iyi bakamayanlar, bugünü iyi olamayanlar bir aciz gibi, bir meczup gibi düne sığınırlar. Dünleri yoksa da sığınılacak sanal bir dün yaratırlar. Tıpkı TV’lerde yayınlanan gerçek tarihle hiçbir ilgisi olmayan diziler gibi…

İngiliz tarihçi ve yazar Eric Hobsbawm’ın ‘’Tarih Üzerine’’ (Agora Kitaplığı, 2009) adlı güzel bir kitabı var. Hobsbawm bu kitabında dünün, geçmişin ve tarihin nasıl kötüye kullanıldığını ve nasıl istismar edildiğini şöyle anlatır (s. 6-7): “Nasıl haşhaş, eroin müptelalığının hammaddesiyse, tarih de milliyetçi, etnik ya da fundamentalist ideolojilerin hammaddesidir. Geçmiş bu ideolojilerin asli öğelerinden birisi, belki de asli öğesidir. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa böyle bir geçmiş her zaman için yeniden icat edilebilir. (...) Geçmiş, meşrulaştırır. Geçmiş, övünülecek fazla bir şeyi olmayan şimdiki zamana daha şerefli bir arka plan sunar (...). Bizim, genel olarak tarihsel olgulara karşı bir sorumluluğumuz bulunduğu gibi, özelde tarihin siyasal-ideolojik açıdan istismar edilmesini eleştirmek gibi bir görevimiz de var.”

Kant'ın en çok değer verdiği öğrencisi olan Alman filozof ve düşünür Arthur Schopenhauer’in (1788 – 1860) şöyle bir sözü vardı:

‘’En ucuz gurur, milli gururdur. Bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. Çünkü insan neden milyonlarca insanların paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyabilir ki başka türlü? Dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu milliyetinin hatalarını açıkça görebilecektir. Ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her yoksul kişi gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu milliyeti ile gurur duyar. Bu noktada insan milli gururda güç bulur ve ondaki tüm hata ve eksiklikleri var gücüyle savunur.’’

(''Die Wohlfeilste Art des Stolzes hingegen ist der Nationalstolz. Denn er verrät in dem damit Behafteten den Mangel an individuellen Eigenschaften, auf die er stolz sein könnte, indem er sonst nicht zu dem greifen würde, was er mit so vielen Millionen teilt. Wer bedeutende persönliche Vorzüge besitzt, wird vielmehr die Fehler seiner eigenen Nation, da er sie beständig vor Augen hat, am deutlichsten erkennen. Aber jeder erbärmliche Tropf, der nichts in der Welt hat, darauf er stolz sein könnte, ergreift das letzte Mittel, auf die Nation, der er gerade angehört, stolz zu sein. Hieran erholt er sich und ist nun dankbarlich bereit, alle Fehler und Torheiten, die ihr eigen sind, mit Händen und Füßen zu verteidigen.'' Arthur Schopenhauer, ‘’Aphorismen zur Lebensweisheit’’, Nikol, 2010, s. 360)

Schopenhauer’in bu sözünün orijinalini ve kaynağını özellikle verdim. Bu sözün tercümesi bana ait. Hassas da bir konu olduğu için çok iyi bir Almanca dil bilgime rağmen Almanya’da yaşayan arkadaşlarımdan yardım da aldım. Burada onlara teşekkür ediyorum…

Hobsbawm ve Schopenhauer, hiçbir yoruma yer vermeyecek kadar açık ve net söylemiş. Şimdi anlıyorsunuz değil mi tarih ile zerre ilgisi olmayanların, tarihten zerre nasibini almamış olanların ‘’milli’’ diye oynadıkları Osmanlıcılık oyununun nedenini…

Tarihi rasyonel olarak anlamaz isek günümüzü de anlamayız... Bu konuda sürekli örnekler veririm. ‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ diye… ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ diye… ‘’Tarih sadece geçmişte ne olduğunu değil, aynı zamanda gelecekte de ne olacağını anlatır’’ diye… İbn-i Haldun, “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” derdi diye… Mehmet Akif’in ‘’Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’’ derdi diye…

Tarihi böylesine anlamaz isek; tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenmeye çalışan bir nesil yetiştirmiş oluruz… Hoş böyle de bir nesil yetiştiriyorlar ya zaten...

Böylesi bir nesle bir örnek vermek istiyorum:

Ben bugün Twitter hesabımdan Rumelihisar içine yeni yapılan camiyi eleştirdiğimde de hem bana hem eski camiyi yıkana, hem de manzara teraslarını yapana hiç de nazik olmayan, hakarete varan sözler işitiyorum... 

Rumelihisar’ı içerisinde 1452 tarihinde Fatih Sultan Mehmet tarafından sarnıç üzerine bir cami inşa ediliyor: Boğazkesen Cami (Kaleiçi Camisi) Bu cami 1884 yılında meydana gelen ve “Büyük Felaket” olarak adlandırılan depremde tamamen yıkılarak cami sarnıç içine çöküyor. Rumelihisarı'nın '’bir açık hava müzesi ve park olarak düzenlenmesi projesi’’ çerçevesinde 1958 yılında yeni yaya yolları, mehter gösterileri için bir gösteri alanı ve manzara terasları yapılıyor. Caminin eski yerine de 2016 yılında caminin restorasyonu adı altında rekonstrüksiyonu, yani o alana sıfırdan yepyeni bir cami yapılıyor.

Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenen kindar ve dindar nesil böyle bir şey herhalde. Boğazkesen Cami Osmanlı zamanında yıkılıyor, oraya manzara teraslarını Demokrat Parti zamanında Menderes yaptırıyor. Ben neyse de adamlar hem öykündükleri Osmanlıya, hem de hayranı oldukları Menderes’e küfrediyorlar.. Cehalet ve hamaset böyle bir şey olsa gerek…

Yazıma yine Halil Cibran'ın sözünü tekrarlayarak son vermek istiyorum: ‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir.’’ Bundan dolayıdır ki muktedirlerin yapabildikleri sadece dünün sevinçlerini yâd etmektir…


Muktedirler için bugünün en acı hüznü de budur...

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Fernand Braudel

21 Haziran 2021


Dünkü yazımda OYAK’ı anlatırken benim geç keşfettiğim Fransız tarihçi Fernand Braudel (1902– 1985)’den de bahsetmiştim. Braudel deyince de geçip gitmemek lazım diye düşünüyorum. Hazır dün adını zikretmişken bugün de kendisini ve tarih görüşünü anlatayım istiyorum…

Fernand Braudel

Fernand Braudel’in asıl tahsili coğrafya üzerinedir. Ancak 1923'te Sorbonne'da tarih bölümünden de mezun olur. Mezuniyetini müteakip değişik okullarda ders verdikten sonra Nazilerin 1940'ta Fransa'yı işgali sırasında Fransız ordusunda teğmen olan Braudel, Almanlar tarafından tutuklanarak Lübeck'te bir esir kampına gönderilir.. 1945 yılına kadar orada kalır…

Savaş esiri olarak Almanya’da geçirdiği beş yıl içinde, 1949’da yayımlanacak olan doktora tezini hiçbir kaynağa başvurmadan yazar: ‘’La Mediterranée et le monde mediterranéen à l’époque de Philippe II’’ (‘’İkinci Filip Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası’’, Doğu Batı Yayınları, 2018). Bu tezle 1947'de Sorbonne Üniversitesi'nce doktora derecesine değer görülür. Braudel bu eserinde 16. yüzyılda İspanya ve Osmanlı imparatorlukları arasında 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'yla noktalanan mücadeleyi, dönemin tarih, coğrafya, tarım, teknoloji ve düşünsel çerçevesi içinde ele alır…

1946'da Marc Bloch ile Lucien Fèbvre’in kurdukları Annales dergisinin yayın kuruluna seçilir.  Görüşlerini bu dergi vasıtasıyla yayar. Zamanla bu görüşlere ‘’Annales Okulu’’ adı verilir… Collège de France’da hocalık yapar… İkinci büyük eseri olan ‘’Civilisation Matérielle et Capitalisme 1400-1800’’ (‘’Maddi Medeniyet ve Kapitalizm, 1400-1800’’, İz yayıncılık, 1996) yayınlanır. Bu kitap Braudel’in olgunluk eseridir.

Bilim dünyasına olan katkılarından ötürü Brüksel, Oxford, Madrid, Cenevre, Floransa, Varşova, Cambridge, Sao Paolo, Padova, Londra, Chicago, Saint-Andrews ve Edinburgh üniversiteleri ona fahri doktorluk unvanı verilir…

Fernand Braudel üç cilt halinde kendi ülkesi Fransa’nın tarihini yazarken Kasım 1985 yılında hayatını kaybeder…

Fernand Braudel’in tarih görüşü

Braudel, bir coğrafyacı olmasına rağmen, tarih biliminde neredeyse devrim yaratan bir ekolün, en ünlü temsilcilerinden biri haline gelir… Braudel, coğrafi yapıları, iklimi, gündelik hayatta kullanılan her türlü araç gereci de tarihin öznesi haline getirir. Gerek zaman gerekse mekân algısını kökünden sarsar… 

Braudel’e göre zamanın hızı gerek mekândan mekâna gerekse hangi zaman türünden bahsedildiğiyle ilgili olarak farklılık gösterir.  Braudel’in kastettiği mekân Akdeniz’dir… Özellikle Doğu Akdeniz’dir…  (Braudel, ‘’Bellek ve Akdeniz -Tarihöncesi ve Antikçağ’’ Metis Yayıncılık - Tarih Toplum Felsefe Dizisi, 2016) Braudel’in anlattığı Doğu Akdeniz’de sabit bir zaman sınırı da yoktur. Braudel’e göre dünyanın bir başka mekânı bir başka tarihi yaşarken Doğu Akdeniz Ortaçağ’ı yaşıyor olabilir.

Braudel’in bu görüşünü bizden Alev Alatlı hiç Braudel ismini zikretmeksizin basitçe şu şekilde formüle eder: ‘’Ey, Oğul! Devirli bir oluşumdur, tarih. Sakın ola ki, ezelden ebede dümdüz uzanan doğrusal bir hat bellemeyesin. Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz. Gün olur, en gerideki, en öndekinden ilerde olur. Aristarkus, Kopernik’e ‘zıpçıktı astrolog’ diyen devrimci Martin Luter’den daha ilericidir. Ahmet Yesevi, Kadızade Mehmet’in çok ötesinde. Ey, Oğul! Bir şeye ille de benzeteceksen her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzet tarihi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve vermekte, bir diğeri ise kurumaktadır. Bir çağda birden fazla çağ yaşanır.’’

Braudel’e göre tarihçinin görevi sosyal ve tarihi değişim sürecinin bütünlüğünü yakalayabilmektir. Braudel’e göre tarih; hızlı değişenden (olay) çok yavaş değişeni (olgu) araştırılan bir bilim dalıdır. Braudel’e göre bilim de ekonomi ve sosyal gelişmeyle ilerler.


Braudel’in bu görüşleri; Halil İnalcık, Fuad Köprülü, Ömer Lütfi Barkan gibi Türk tarihçilerini de etkiler… Bu sayede ülkemizde geleneksel siyasi tarihten “ekonomik ve sosyal tarih”e geçiş Ömer Lülfi Barkan’la başlar, Halil İnalcık’la devam eder... İşte tam da bu nedenle Halil İnalcık, Braudel gibi düşünerek, “Osmanlı, Avrupa ekonomisinin merkantilizme geçişini anlayamadı” diye yazar. (Merkantilizm yani ticaret devrimi, sermaye birikimi...) Çünkü Braudel, daha 1700’lü yıllarda İngiltere’de “Artık hiç kimse kasalarda para tutmamakta, cimriler bile varlığını (piyasada) dolaştırmakta” diye yazar. (‘’Maddi Medeniyet ve Kapitalizm, 1400-1800’’, İz yayıncılık, 1996)

Akdeniz

Braudel’in girişte bahsettiğim kitabının (Bellek ve Akdeniz -Tarihöncesi ve Antikçağ), Akdeniz’i ve çevresini, hatta Akdeniz’de günümüze kadar uzanan sorunları tanımak için önemli bir kaynak olduğunu değerlendiriyorum…

Braudel bu kitabında Akdeniz’i tarih öncesinden ele alır. Önce Akdeniz tabanının ve çevresindeki dağların oluşumunu anlatır. Braudel, insanın Akdeniz’deki evrimine de yer verdiği eserinde bölgenin coğrafyasının ve ikliminin binyıllar içinde yarattığı etkileri anlatılarak imparatorlukların doğuşuna yol açan tarım, yazı, deniz yolculuğu ve ticareti anlatır. Braudel eserinde Fenikelileri, Etrüskleri, Yunanlıları, Romalıları, Mezopotamya ile Mısır'ın kuruluşlarını, bunların birbirleriyle ilişkilerini ve tüm bu uygarlıkların kuruluş ve yıkılışlarını anlatır.

Braudel’e göre Akdeniz, eski dünyanın merkezidir, tam kalbinde yer alır. Bu “kaderinin en büyük özelliğidir”; Avrupa, Asya, Afrika kıtaları ve bu kıtalarda yaşayan insanlar Akdeniz’in etrafında birleşir. Braudel bu düşüncesini kitabında şöyle ifade eder:  “Bu insanlık tarihi sonu gelmez bir biçimde akıp Akdeniz’e kadar geldiği ve düzenli olarak onun kıyılarında durduğu için, Akdeniz’in o kadar erken bir dönemden başlayarak dünyanın canlı merkezlerinden biri haline gelmesinde ve kendisi için bir yankılanma alanı oluşturan bu üç masif kıtayı onun da etkilemiş olmasında şaşılacak bir yan yoktur.” (s.36)

Braudel kitabında Mezopotamya, Mısır, Ege, Kuzey Afrika, Güney Avrupa kıyılarını ve adaları tek tek ele alır, bölgenin coğrafyasının ve iklimin binyıllar içinde yarattığı etkiyi ve insanların tarih sahnesine çıkışı anlatmaya çalışır... Kitap, Akdeniz’e farklı bir bakış açısı sunar… Bu kitap okununca günümüzde adı sıkça geçen ‘’Doğu Akdeniz’’ daha iyi anlaşılır…

Spartacus’un öcü

Braudel bu kitabında bir de ilginç bir konuya da değinir. Bizler genellikle Rönesans ve reform hareketlerinin ve bunun sonucu olarak teknolojik gelişmenin devrimsel bir dönüşüme yol açtığını biliriz. Ancak Braudel teknolojik gelişmeyi doğrudan Rönesans ve reformlara bağlamaz. Braudel teknolojik gelişmenin bu kadar gecikmesinde köleci zihniyeti suçlar. Braudel’e göre kölelik, sadece bir cinayet değil, aynı zamanda insanlığı yerinde saymaya mahkûm etmiş bir hatadır ve her türlü teknolojik devrimi baştan engellemiştir. Çünkü Braudel’e göre köleler varken, buharla çalışan makinelere ihtiyaç duyulmaz… Braudel teknolojik gelişmenin bu kadar gecikmesini ‘’Spartacus’un öcüdür” (*) diye anlatır…

Osmanlı

Braudel, ilgi alanı olan Akdeniz nedeniyle Osmanlı tarihine de büyük ilgi duyar…(**)

Braudel, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi başına bir ekonomi-dünya oluşturduğunu yani siyasi ve coğrafi sahası içinde kendine yeterli bir ekonomik birim meydana getirdiğini söyler.  Ancak Braudel’e göre bu yeterlilik Osmanlı ekonomisinin durgun kalmasına, uzun zaman dilimi içinde pek fazla değişim göstermemesine yol açar… Braudel’e göre "Osmanlı İmparatorluğu büyük bir historiyografi sorunu, müthiş bir belirsizlik bölgesi"dir…

Braudel’e göre 13. yüzyılda Moğol istilası İslam’ın bütün şehir medeniyetini yıkar, kütüphaneler yakılır, milyonlar öldürülür, bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülür… Haçlı seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatır… Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlar, zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşir… Dünya ekonomisindeki değişmeler ve son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler de İslam dünyasının geri kalmasına yol açar… (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) Yani Braudel bizim bildiğimiz kalıplar çerçevesinde İslam dünyasının geri kalmasını Gazali’ye bağlamaz…  

Deniz kıyısındakilerin ve içeridekilerin çatışması

Braudel, Akdenizi, dağları anlatırken, deniz kıyısında yaşayanlarla dağlarda yaşayanlar arasında bitmeyen tarihi kavgayı da anlatır. Braudel, ‘’Bellek ve Akdeniz’’ adlı kitabında bitmeyen bu kavgayı şu şekilde tarif eder:

“Dağlıların baskınları, tüm çağlarda, tüm deniz kıyısı bölgelerinde sıradanlaşmış bir dramdır. Hayat, meşe palamudu veya kestane yiyen, yaban hayvanı avlayan, post, deri, sığır veya koyun satan, her an ayağını kaldırıp göç düzmeye hazır bekleyen yukarı ülke insanlarıyla; toprağa bağlanmış, bazıları kullaşmış, diğerleri üstünleşmiş, topraklara, kumanda mevkilerine, ordulara, şehirlere, denizleri dolaşan gemilere hükmeden aşağı ülke insanlarını tekdüze bir biçimde karşı karşıya getirir hep... Kanaatkâr yüksekliklerin karı ve soğuğuyla portakal ağaçlarının ve uygarlıkların çiçeğe durduğu alçak diyarlar arasındaki bu diyalog günümüzde bile tamamen sona ermemiştir.” (s.25)

Günümüzde de bu ayrışmanın izdüşümünü görmüyor muyuz? Bakın Akdeniz’e, Ege kıyılarına sonra da İç Anadolu ve Doğu Anadolu’ya… Bu coğrafyadaki siyasi tabloyu Braudel’in görüşleri doğrultusunda renklendirin isterseniz…

Hep yazarım ya, ‘’Tarih günümüzü anlatır’’ diye…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

(*) Spartaküs Roma döneminde yaşamış Trakyalı bir gladyatördür. Köleliğe karşı duran, efendilere boyun eğmeyen bir özgürlük savaşçısı, bir özgürlük kahramanıdır. . Roma’ya karşı bir isyan başlatır. Spartaküs, köle ve yoksullardan oluşan isyan ordusu ile yıllarca İtalya yarımadasında Roma’ya karşı savaşır… MÖ 73-71 yılları arasında yaşanan, üç yıl süren bu isyan Roma Cumhuriyeti'nin antik dönemde karşılaştığı üçüncü ve en büyük köle İsyanıdır. Spartaküs, kendilerine karşı gönderilen sayısız orduyu yener,  Roma Cumhuriyeti'nin yönetim sistemini kökünden sarsar... Ancak Spartaküs yaklaşık üç yıllık mücadelenin sonunda Roma ordusuna yenilir… Romalı General Pompeius ayaklananların çoğunluğu öldürülür.., Romalı General Marcus Licinius Crassus da tutsak aldığı 6000 isyancıyı Appia Yolu boyunca tümünü çarmıha gerdirir.. Ancak Spartaküs’in canlı veya ölü kendisi asla bulunamaz. …

Spartaküs tarih boyunca ezilenlerin, tüm haklı başkaldırıların sembolü olur… İsyanının eşitlikçi ve özgürlükçü karakteri nedeniyle Spartaküs özellikle sol literatürde sembol bir isim olarak yer alır. Bu sitede ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ni anlatırken bahsettiğim, Almanya'da I. Dünya Savaşı'ndan sonra 1918 yılında yaşanan devrimden sonra 1919 yılında Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğinde silahlı ayaklanma düzenleyen ve adı daha sonra Almanya Komünist Partisi olan grubun ilk adı da ‘’Spartaküs Birliği'’dir.

(**) Konu Akdeniz’e gelmişken bu konuda okunması gereken bir kitaptan daha bahsetmek istiyorum. Bu kitap; uzun yıllar İstanbul’da yaşayan, Türk tarihini çok iyi tanıyan ve anlatımında olabildiğince tarafsız olan İngiliz yazar Roger Crowley’in ‘’1453 Son Büyük Kuşatma’’ (April Yayıncılık, 2006)  isimli kitabının devamı niteliğinde yazdığı ‘’İmparatorların Denizi Akdeniz’’ (April Yayıncılık, 2011) eseridir. Roger Crowley, bu eserinde Akdeniz’deki büyük imparatorlukların çatışmalarını kaynaklarla destekleyerek bir romancı gibi anlatır. Roger Crowley, bu eserinde Mağrip'te Barbaros ve Oruç kardeşleri, Turgut ve Uluç Ali reisleri, Venedik'i, Akdeniz kıyılarına korku salan azılı ve acımasız korsanları anlatır…



Babalar Günü

20 Haziran 2021

Önce bir hikâye

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve saygın bir işi olan oğlu salonda oturuyorlardı. Hal hatırdan, çoluk çocuktan, havadan sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.


Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: '’Bu ne oğlum?'’ Oğlu şaşkın, cevapladı: '’O bir karga baba.'’

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: ‘'Bu ne oğlum?'’ Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: '’Baba, o bir karga.’'

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: ‘'Bu ne?'’ Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: '’O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'’

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: '’Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'’

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümsemeye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi:

'’Bugün üç yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'’

Hikâye bu kadar... Sanırım üzerine bir şey söylemeye gerek yok....

Yazılarım şiirsiz olmaz biliyorsunuz. İşte size Can Yücel'in güzel bir şiiri:

Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim...

''Hayatta ben en çok babamı sevdim 
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk 
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- 
Nasıl koşarsa ardından bir devin 
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti 
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! 
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi 
Atlastan bakardım nereye gitti 
Öyle öyle ezberledim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu 
40'ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a 
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla! 
Tifoyken başardım bu aşk oyununu 
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin 
Koştururken ardından o uçmaktaki devin 
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için 
Açıldı nefesim, fikrim, canevim 
Hayatta ben en çok babamı sevdim...''

Can Yücel’e sormuşlar; ''Neden hep babanıza şiir yazıyorsunuz, ona olan sevginizi anlatıyorsunuz?'' Can Yücel vermiş cevabını; ''Anneme olan sevgimi yazacak kadar şair değilim.''

Bana bir masal anlat baba

1993 - 1995 yılları arasında Şevket Altuğ'un başrol oynadığı ‘’Süper Baba’’ dizisinin sözleri Yavuz Turgul ve Cengiz Onural’a, müziği Cengiz Onural’a ait unutulmaz bir şarkısı vardı: ‘’Bana bir masal anlat baba’’. (Müziğin bağlantısını yazımın sonunda veriyorum…)

Tam da o tarihlerde büyük kızım anaokuluna gidiyor, küçüğüm daha ufak… Ve ben o iki yıl boyunca hiç mi hiç evde değildim… Küçüğüm, benim yokluğumda elbiselerime sarılarak ''baba kokusu'' diye bırakmıyor... Aradan yıllar geçiyor, kızlarım liseye giderken ben yine iki yıl boyunca daha yine hiç mi hiç evde değilim… Evdeyken bile zaten eve hep geç gelip erken giderim, hafta sonu dâhil... Geldiğimde uykudalar, giderken uykudalar...

O ayrılıklarda hep bu şarkı gelirdi aklıma: ‘’Bana bir masal anlat baba… Anlatırken tut elimi, uykuya dalıp gitsem bile bırakıp gitme sakın beni.’’ 

Ve şarkı devam ediyor: ''Bana bir masal anlat baba, içinde tüm sevdiklerim, içinde İstanbul olsun.'' Öyle de oluyor, ben oralardan, uzaklardan geliyorum, bu sefer de kızlar bizleri bırakıp İstanbul'a üniversite okumaya gidiyorlar...

Ve bir gün eşim, ben evde bir süre kıvrandıktan sonra yut diye elime iki aspirin verip apar topar beni bir taksi ile en yakın hastanenin aciline yetiştiriyor… İlk tetkikler, doktor koşarak yanıma geliyor: ‘’Beyefendi, kalp krizi geçiriyorsunuz, ivedi size anjiyo yapacağız.’’ Zaman zaman bilincimi kaybettiğim operasyonda anjiyo yapıp, bir kalp damarına stend takıyorlar ve beni dört gün boyunca da koroner yoğun bakım ünitesinde tutuyorlar… Hastaneye yetişen kızlarıma doktor operasyon hakkında bilgi verirken küçük kızım düşüp bayılıyor… Doktor eşime hakkımda sorular soruyor son zamanlarım hakkında.. Eşim; ‘’düğün hazırlığı yapıyoruz, büyük kızımızı evlendiriyoruz’’ diyor…

Bakmayın siz Can Yücel’in ''Hayatta ben en çok babamı sevdim’’ dediğine… Hayatta en çok babalar kızlarını sever, kızlar da babalarını…

''Bana bir masal anlat baba
İçinde tüm oyunlarım
Kurtla kuzu olsun şekerle bal.

Bana bir masal anlat baba
İçinde denizle balıklar
Yağmurla kar olsun güneşle ay.

Anlatırken tut elimi
Uykuya dalıp gitsem bile
Bırakıp gitme sakın beni.

Bana bir masal anlat baba
İçinde tüm sevdiklerim
İçinde İstanbul olsun.''

Hani bugün de ‘’Babalar Günü’’ ya.. Anımsatmak istedim: Aslında her gün ‘’Anneler – Babalar Günüdür’’. 


''Bilmezdi ki oturduğumuz semti, geldi mi de gidici-hep, hep acele işi!!!''

''Bana bir masal anlat baba... Anlatırken tut elimi, uykuya dalıp gitsem bile bırakıp gitme sakın beni...''

''Bana bir masal anlat baba, içinde tüm sevdiklerim, içinde İstanbul olsun.''

Tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun!

Osman AYDOĞAN

Oya Küçümen ve Yeni Türkü: ''Bana Bir Masal Anlat Baba'':
https://www.youtube.com/watch?v=8VE40gfLfR4

 




Bir çift güvercin havalansa

19 Haziran 2021


ABD, devlet olarak, takvimler 68 yıl önce bugünü, yani 19 Haziran 1953'ü gösterdiğinde kasten, bilerek ve isteyerek bir cinayet işler…

Bugün ABD’nin işlediği bu cinayeti anlatacağım. 

Bu cinayeti anlamamız için de II. Dünya Savaşı'nın ardından ABD’deki manzara-i umumiyeye kısaca bir göz atmamız lazım...

II. Dünya Savaşı'nın ardından ABD

Dünya Savaşı'nın ardından ABD yıllarca süren bir döneme; "soğuk savaş" dönemine girer. 1950'li yıllarda ABD; komünist avcısı faşizmin, gericiliğin, McCarthy'nin, Sovyetler Birliği'ne karşı kışkırtmaların, Kore Savaşı'nın, aşırı silahlanmanın ABD’sidir. Bu dönemde ABD’de ekonomik krizin yol açtığı yoksulluk ve faşist eğilimlerin yaygınlaşması komünist hareketi güçlendirir. ABD Komünist Partisi'nin 1930'da 7500 üyesi varken, bu sayı 1939'da yaklaşık 100.000'e çıkar.


Hükümet, McCarthy gibi faşist politikacılarının onayıyla ülkede bir korku iklimi yaratır. Bu korku ikliminin ismi "komünizm"dir. Kısa süre içerisinde "polis devleti" önlemleri uygulamaya konulur. Adalet sistemi de buna uydurulur. Bu durum tüm ABD’lilerin özgürlük ve temel anayasal haklarını tehdit etmeye başlar.

ABD bu dönemde dünyada atom bombası tekeline sahiptir. II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atarak dünyaya da korku salmışlardır. Bu nedenle ABD'nin kendi dışındaki tüm dünyaya karşı büyük bir özgüvenleri vardır. 

Fakat 1949 yılında Sovyetler Birliği ilk atom bombası denemesini yapınca ABD’nin fiyakası bozulur, tekeli kırılır, özgüveni sarsılır ve bu alandaki politikaları iflas eder…

Bir ABD paranoyası

Yaşanan teknolojik yenilginin örtbas edilmesi için ABD’nin bir komploya ihtiyacı vardır. Komplonun amacı; Sovyet atom araştırmalarının temelinin sosyalist bilginlerin başarıları değil de ABD’den çalınan bilgiler olduğunun kamuoyuna gösterilmesidir. ABD’inde mutlaka Sovyetler Birliği’nin casusları olmalı ve bu casuslar sırları Sovyetler Birliği’ne kaçırmalıydılar. Çünkü ABD kendi dışında kimsenin atom bombası yapabileceğine inanmak istemez…


Aynı günlerde FBI'nin denetimi altında ve Senatör McCarthy yönetiminde ülkede büyük bir oyun sahnelenir: "ABD’de bir Rus casusluk ağı vardır, yoksa bile yaratılmalıdır."

Bu maksatla özellikle komünistlere, solculara ve ilerici insanlara karşı bir cadı avı başlatılır. Komünistlere ve ilerici insanlara karşı başlatılan bu cadı avında 6000 FBI elemanı, 1800 Adalet Bakanlığı memuru, 22000 ABD Silahlı Kuvvetlerinin güvenlik elemanı, 16000 Maliye Bakanlığı memuru ve 7000 diğer hükümet kurumlarının güvenlik elemanı kullanılır.

Binlerce ABD’li siyasi düşüncelerinden dolayı mahkûm edilir, hapse girer, işlerini yitirir ve bir daha iş bulamazlar. ABD Komünist Partisi Politbürosu'nun 12 üyesi tutuklanır, bunlardan 10'u 5'er yıl ağır hapis ve yüksek para cezalarına çarptırılır. Yüzbinlerce insan "ABD’ni yıkıcı faaliyetlerden koruma" adına fişlenir, suçlanır ve hapse atılır.  

Ve bir ABD komplosu

Bu dönemde ABD Komünist Partisi (CPUSA) üyesi olan Julius ve Ethel Rosenberg çifti örneğinde olduğu gibi bazıları da katledilir. Julius ve Ethel çifti, bu kampanyaya bağlı bir komplo ile tutuklanır. Rosenbergler Sovyetler Birliği adına casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bilgileri Ruslara vermekle suçlanırlar ve sonuçta da tarihe hukuksuzluğun en büyük örneklerinden biri olarak geçen bir mahkeme sonucunda da idama mahkûm edilirler.


Mahkemeye çıkartıldıklarında aleyhlerinde hiç bir delil yoktur Rosenberglerin. Tıpkı Kafka’nın ‘’Dava’’sı gibi… Bir tek aynı suçtan yargılanan bir kişi ile aynı gün aynı otelde kaldıkları belirlenmiştir fakat otel o gün doludur ve sadece bu çift yargılanmaktadır.

Rosenbergler bu asılsız suçlamalara gülüp geçerlerken jüri kararını açıklar: idam.

Rosenberglerin idamına karşı dünyadan tepkiler

Karar açıklandıktan sonra dünyanın her tarafından ABD’ye milyonlarca protesto mektupları yağmaya başlar ''onlar suçsuz bırakın onları'' diye.


Pablo Picasso, L’Humanité dergisinde; “Saatler önemli. Dakikalar önemli. İnsanlığa karşı bu cürmün işlenmesine izin vermeyin!” çağrısında bulunurken Jean Paul Sartre, Albert Einstein, Bertold Brecht, Jean Cocteau, Frida Kahlo gibi pek çok aydın tepkilerini ortaya koyarlar. Papa XII. Pius, ABD Başkanı Eisenhower’dan infazın durdurulmasını talep eder. 

ABD’nin ahlaksız teklifleri

ABD yönetimi gelen bu uluslararası tepkiden çekinir ve çifte bir öneri sunar: ‘’Suçunuzu kabul edin cezanız 30 yıla düşsün.’’ Çift kabul etmez. Daha sonra yapılan 20 yıl teklifi de kabul edilmez. Son yapılan teklif ise, Bayan Rosenberg'in bütün suçu eşine yüklemesi karşılığında serbest bırakılması şeklindedir ancak bu da reddedilir. Bu teklifler idam gününe kadar devam eder.


Rosenberg çifti her seferinde gelen benzer teklifleri reddederler. Öyle ki, Ethel Rosenberg, yaşamının bağışlanacağı yönünde yapılan bir teklife de şu karşılığı verir: ''Ey yoldan çıkmış para yiyiciler, ey satılmışlar, ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar, işte size yanıt: sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa kocamla birlikte ölmeyi yeğlerim.''

Savcının ‘’hükümetle işbirliği yapmaya hazır olursanız, elde af için bir gerekçe olur’' sözüne Ethel şu yanıtı verir: ‘’Elektrikli sandalyede idam edilme tehdidiyle ne sizin saygınlığınızı kurtaracak kadar gözümüzü korkutabilirsiniz, ne de biz yurttaşlar olarak hakkımız olan adaleti talep etmek yerine çirkin, kirli bir pazarlık yaparak gittikçe daha sık uygulanır hale gelen antidemokratik polis devleti yöntemlerine ortak oluruz. Bu Hitler Almanya’sında geçerli olabilir, ama özgürlük ülkesinde değil. Gerçekten büyük ve gerçekten onurlu bir ulusun görevi, haksızlığı gidermektir, haksızlığa uğramış olanlardan, istemeye istemeye hayatlarını bağışlamak için haraç talep etmek değil."

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına cezaevinden yazdıkları mektuplar

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına ölümü beklerken cezaevinden yazdıkları hapishane mektupları oğulları Michel ile Robert Meeropol (Anne ve babalarının ölümünden sonra soyadlarını değiştirmek zorunda kalırlar ve aile dostları Meeropol’un soyadını alırlar) tarafından ''We Are Your Sons'' adıyla 1976 da yayımlanır. Bu kitap ülkemizde de “Rosenbergler” (Gözlem Yayınevi, 1979) (İş Bankası Kültür Yayınları, 2013) adıyla basılır. Bu kitaptan bazı bölümleri de yazımın sonunda veriyorum…


İdam günü gelir çatar

İdamın olacağı odada bir de telefon durmaktadır. Savcı telefonu gösterirken, Rosenberglere bir de fotoğraf gösterir: Çocuklarının fotoğrafı. Ve der ki ‘’telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın.’’ Bu şekilde ABD uluslararası baskıyı üzerinden atmayı düşünür.


Rosenbergler biraz süre isterler. Giderler bir köşeye, Bayan Rosenberg kocasının dizlerindeki tozu silmektedir çünkü fotoğrafı gördüğünde Bay Rosenberg dizleri üzerine düşmüştür... Sonra savcıya giderler. ‘’Evet, onlar bizim çocuklarımız fakat bizim için mektup yollayan milyonlarca insan da bizim çocuklarımız; onları yarı yolda bırakamayız’’ derler ve idam edilecekleri bölmeye doğru giderler.

Ve çift elektrikli sandalyede idam edildiğinde takvimler 68 yıl önceyi yani 19 Haziran 1953'ü göstermektedir...

Aslında mahkemenin verdiği idam tarihi 18 Haziran 1953'dür. Ancak o gün Rosenbergler çiftinin evlilik yıldönümüdür. Ve mahkeme Rosenberglerin talebi üzerine lütfederek idam tarihini bir gün ertelerler. 

Rosenberglerin avukatlarından bu yöndeki talebi de şu şekildedir: "Ne olur, bir şeyler yap Manny. Evlenme yıldönümümüzde idam edilmek gibi büyük bir acımasızlığı yapabileceklerini aklım almıyor. Çünkü ben ne de olsa, insan gibi görünen, insan gibi konuşan, ama aslında sadist birer şeytandan başka bir şey olmayan kişilerin varlığına inanamayacak kadar yumuşak yürekli bir kişiyim.. Sevgilerimle, Ethel.."

Julius Rosenberg ilk elektroşokta yaşamını yitirir ancak Ethel Rosenberg için aynı işlemin birkaç kez daha yapılması gerekir… Gerçi bu işlem dava boyunca yaşanan onca hunharlığın içinde daha masum, daha az can yakıcı (!) bir şeydir...

Rosenberglerin infazında bulunan devlet bakanı William a. Carroll, ''bir çift güvercin''in cansız bedenleri taşınırken kendilerine mazeret yaratma adına yaptığı açıklamayla herkesin kanını dondurur:  ''Rosenberglere, boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington’ın olduğu telefon ile idamın durdurulacağı ve de kendilerini bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael'e kavuşacaklarını söyledik...''

Yaşam ve ölüm sınırında yapılan bu teklife Rosenberglerin verdiği yanıtı bakan şöyle açıklar: ''Peki ya suçsuzluğumuza inanan onca insan, onlar da bizim çocuklarımız değil mi? Satar mıyız hiç onları!..''

Oysa Ethel Rosenberg, ölümünden önce çocukları için bir şiir yazmıştır. Onların çocukları ki yalnızca Robert ve Michael değil, kardeşliğe ve barışa inanan tüm insanlardır. İşte, yalan söyleyip çocuklarına koşmak yerine, kendilerine inanan insanları terk etmeyen ve ölüme yürüyen bir annenin yazdığı dizeleri; asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in ‘’Eğer Ölürsek’’ diye çevirmiştir. Ve bir de mektup bırakırlar çocuklarına Rosenbergler… Rosenberglerin bu şiiri ve bu veda mektubunu da yazımın sonunda veriyorum…

Rosenberglerin ardından


İstisnasız tüm dünya gidişlerine ağlar. Gidişlerine gökler ağlar, yıldızlar ağlar, dağlar, taşlar, bulutlar ağlar. Ama öyle güzel giderler ki, öyle vakur giderler ki, öyle bir dik, dimdik giderler ki şiirler yazılır ardından. Bunlardan birisi de Şair Melih Cevdet Anday'ın Rosenbergler için yazdığı ‘’Anı’’ adlı şiiridir…

Şiirin adı ‘’Anı’’ ama ben bu şiiri hep ilk dizesiyle hatırlarım: ‘’Bir çift güvercin havalansa’’… Zülfü Livaneli tarafından da bestelenmişti, belki oradan hatırlarsınız... Şiirin ilk dizesini veriyorum… Tamamını ise yazımın sonuna saklıyorum:

''Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma’’

01 Nisan 2018 günü kaybettiğimiz ve bu sayfada ''kuşların ve rüzgârın şairi'' diye tanıttığım büyük şair Ülkü Tamer ''Şiir için cevaplar'' adlı şiirinde ''Şiir ölümün gölgesidir, yaşamanın örtüsü. Çocuğun savunmasıdır şiir'' diye ifade ederdi... İşte bu şiir tam da böyle bir şiirdir: Ölümün gölgesi bir şiirdir... 


Rosenbergler için yazılan bir diğer Türkçe şiir de Oktay Rıfat Horozcu’nun ‘’Telefon’’ isimli şiiridir. Şiirin adındaki ‘’telefon’’; savcının Rosenberglere çocuklarının fotoğrafını göstererek ‘’Telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın’’ dediği telefondur… Bu şiiri de yazımın sonunda veriyorum...

İdamdan sonra Sartre, Liberation gazetesinde, “Kudurmuş Hayvanlar” der: “Dikkat, Amerika kudurmuş! Bizi onunla ilişkilendiren tüm bağları koparalım, yoksa biz de ısırılıp kuduz olacağız.”

Komplonun ortaya çıkışı

Yıllar sonra her şeyin FBI tarafından düzenlendiği ortaya çıkar.


Rosenberglerin idamından on üç yıl geçtikten sonra, mahkemeye sunulan delillerin, gösterilen şahitlerin ve suçlamaların tümünün düzmece olduğu bizzat şahitler tarafından açıklanır. Ancak Rosenbergler geri gelemezler artık. 

Yıllar sonra, 1968 yılında Fransız tarihçisi Alain Decaux, uzun araştırmalarının sonucunda "Rosenbergler Ölmemeli" (Milliyet Yayınları,1979) adlı oyunu yazar. Bu oyun dünyanın her yerinden ses getirir. Rosenbergleri tekrar dünyanın gündemine oturttur.  

20. Yüzyıl Amerikan edebiyatının melankolik prensesi Sylvia Plath'ın başyapıtı ‘’Sırça Fanusu'’ (Can Yayınları, 2008)’nda konu kahramanlarıdır Rosenberg’ler. Kitap şöyle başlar: ‘’Rosenbergleri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben New York’ta ne aradığımı bilmiyordum. İdamlar beni hep serseme çevirir.’’ (Kitapta anlatıcı-kahraman Esther Greenwood, bir üniversite öğrencisidir. )

Romanın ilk satırlarından itibaren bir sıkıntı, bir ölüm kokusu yayılır. “İnsanın tüm sinirleri boyunca diri diri yanmasının nasıl olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum” der kahraman, Rosenberglerin idamı hakkında.

İdamlar hangi duyarlı insanı serseme çevirmez ki!

Derdi zaten Albert Camus: ‘’İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez. Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.’’

Bir iktidarın paranoyaya ve isteriye kapılması halinde

Rosenbergler davası bize, bir iktidarın isteriye kapılması halinde, telafisi bir mümkünsüz, onarılması bir imkânsız adaletsizliğin, haksızlığın ve hukuksuzluğun her zaman başa gelebileceğini hatırlatır, tıpkı Dreyfus davası gibi, tıpkı ülkemizdeki Balyoz, Ergenekon davaları gibi, tıpkı 28 Şubat davası gibi...


Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Melih Cevdet Anday'ın Rosenbergler için yazdığı şiir:

Anı

Bir çift güvercin havalansa

Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma 

Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.''

Oktay Rıfat Horozcu’nun yine Rosenberg'ler için yazdığı ‘’Telefon’’ isimli şiiri: 

Şiirin adındaki ‘’telefon’’; savcının Rosenberglere çocuklarının fotoğrafını göstererek ‘’Telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın’’ dediği telefondur…


Telefon

Gözlerin var ya çekik kara kara

Önce gözlerindi en güzel ışık
Beyaz dişlerindi bacakların omuzun
Damalı örtüde bir kâse çorba gibi
Buğulu bir lezzetti karıkocalık
Şimdi bir çınar yeşeriyor içimde
Bir şarkı söyleniyor uzun uzun
Hürriyetin rüzgârlı bayrağı oldu
Bize yeten aydınlığı sevdamızın

Aman dayanamazsam ne etmeli
Bütün pencereler üstlerine açık
Kimler soyar çocukları kimler örter
Biri on bir yaşında öteki küçük
Ya anne diye bağırırsa uykusunda
Belki korkmuş belki de susamıştır
Geceleri su içmeye alışık
Çorap öyle mi giydirilir don öyle mi bağlanır
Gömleği bir tuhaf sarkıyor arkasında

Çocuklara bakma dayanırım
Gide gide çoğaldım halkım ben artık
Dağ taş kalabalık kalabalık
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım
Ben kadınım çocuklarımla varım
Telefon nafile açmam seni
Söylemez dillerim yarınla bağlı
Tutmaz parmaklarım kocamdan belli
Telefon benim ki de analık

Çocuklara bakma dayanırım
Sevgiydim önce bir çeşit incelik
Şimdi işe yarıyorum kaba saba
Tuzlu bir deniz kokusu havada
Benimle başladı bu müthiş tazelik
Benimle yaklaştı güzel günler
O günlerin eşiğinde beni hatırlayın
Hatırlayın onların vahşetini
Her telefon çalışta kesik kesik

Ethel Rosenberg, ölümünden önce çocukları için yazdığı şiir. A. Kadir ‘’Eğer Ölürsek’’ diye çevirmişti.

Eğer Ölürsek:

Bir gün öğreneceksiniz, evlatlarım, öğreneceksiniz,

Neden kestik türkümüzü yarıda,
Neden kitabımızı açık bıraktık, işimizi tamamlamadan,
Neden gittik toprak altında uyumaya.

Ağlamayın artık, evlâtlarım, ağlamayın.
Yalanlar ve pislikler neden sarmış dört bir yanı?
Neden bu gözyaşları, bu zulüm neden?
Öğrenecek bir gün bunu bütün dünya.

Yeryüzü gülümseyecek, evlatlarım, gülümseyecek
Ve sevinçler yeşerecek mezarımızın üstünde    
Kıyımlar sona erecek, dünya olacak mutlu    
Kardeşliğin ve barışın koynunda.    

Çalışın, evlâtlarım, çalışın ve bir anıt dikin.
Sevgiye ve sevince bir anıt,
İnsanlık onuruna ve de insanca,
Sizin adınıza koruduğumuz, sizin adınıza.''

Rosenbergler’in çocuklarına yazdıkları veda mektubu

“Sevgili çocuklarım,


Bu sabah, sanki tekrar birlikte olabilecekmişiz sandım. Ama bunun olmayacağını bildiğim halde, size ancak öğrendiklerimi aktarabilmeyi istedim. Ne yazık ki ancak birkaç kelime yazabilirim. Gerisini size yaşamınız öğretmeli. Bana öğrettiği gibi.

Başlangıçta sizin için acılı olacak, ama üzülen yalnızca siz olmayacaksınız. Sonunda siz de yaşamın yaşamaya değer olduğu inancına varmak zorundasınız. Şimdi önüne geçilmez biçimde yaklaşan ölüm karşısında bile bunu bilmenin cellatları yeneceğinden kesinlikle emin oluşumuz size bir avuntu olsun.

Yaşamımızın sizle birlikte sonuna kadar yürütme sevinci ve mutluluğunun bize nasip olmasını dilerdik. Babanız size tüm yüreği ve tüm sevgisinin sevgili oğullarına ait olduğunu söylemek istiyor. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza aykırı hareket edemediğimizi hiçbir zaman unutmayın.

Sizi bağrımıza basıyor ve hararetle öpüyoruz.

Sevgiyle,

Baba ve Anne”

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına cezaevinden yazdıkları mektuplar

"Barış, ekmek ve gül için savaşta, celladı sakin bir onurla, güvenle ve geleceğe bakarak bekliyoruz. İnancımızı yitirmeyeceğiz her zaman olduğu gibi."


"...(kendimi) davamızla ilgili hayallere kaptırmıyorum, çünkü biliyorum ki ancak halkın örgütlü baskısı bizi kurtarabilir ve iki masum insanın öldürülmesine yol açacak korkunç siyasi suçu açığa çıkarabilir. Biz gerçekte herhangi bir suç işlemediğimiz için, bu rezil komploya alet olmaya ve sırf ülkemizdeki savaş isterisi tırmandırılıp dünya barışı perspektifleri kötüleştirilsin diye başka masum ilerici insanlara karşı yalancı şahitlik yapmaya yanaşmayacağız.’’

"Sevgili kocacığım, (...) bu alçaklık ve rezalete duyduğum hisleri herhangi bir şekilde dile getirmek zorundayım. Güzel yurdum, başın eğik, özgürlük güneşi battı, halkın yas tutuyor! Faşizm tehlikesi dev gibi ve tehditkâr bir şekilde üstünde yükseliyor, toplama kampları şimdiden hazırlanıyor! Ah, kız ve erkek kardeşlerim, altında yaşamak zorunda kaldığınız bu korkunç tehlikeyi kaçınız kavrayacak; kaçınız korkuyla haykıracak: ‘mahvolduk!'. Kaçınız birleşik öfkeyle ayaklanıp bu haksızlığı telafi edeceksiniz." 

"Şu konuda gayet açık olmalıyız ki, biricik umudumuz halktadır. Bizi tehdit eden idam kararının çıplak terörü bunda hiçbir şeyi değiştirmez. Sadece halk, bu legal linç cinayetini engelleyebilir..."

"Yarışın sonu nereye varacaksa varsın, ister koşucu sayılalım ister kaçıcı, dürüst kişiler dışında hiçbir şey sayılmamıza izin verdiğimiz görülmeyecektir. Dürüstlüğümüzden ödün verdiğimiz asla söylenemeyecektir.."


Waterloo Savaşı


18 Haziran 2021

Waterloo Savaşı; 16-18 Haziran 1815 tarihlerinde, İngiltere-Prusya ittifakı ile Fransa arasında, Belçika'nın Waterloo kasabası yakınlarında yapılan ve 18 Haziran 1815 tarihinde Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan ve Avrupa tarihi açısından çok önemli sonuçları olan bir savaştır.  

Bugün bu savaşın 206. yıldönümü...

Bu nedenle bu yazımda bu savaşı anlatacağım ama…

Önce müzik…

Benim yaşımda olanların çok iyi hatırladığı, 1972 yılında kurulup 1982 yılına kadar etkin olan ve 70'lerin Avrupa’daki en büyük pop müzik fenomeni İsveçli bir pop müzik grubu vardı: Abba. Grup 1974 yılında "Waterloo" isimli şarkılarıyla Eurovision Şarkı Yarışması’na katılıp birinci olmuşlardı. Bu başarı Abba’nın tüm Avrupa ülkelerinin yanı sıra ABD`de de ünlü olmasını sağlamıştı. "Waterloo" şarkısı İngiltere listesinde bir numaraya yükselerek burada iki hafta kalmayı başararak grubun bu listede bir numaraya yükselen dokuz şarkıdan ilki olmuşlardı.  

Şarkı bu ülkenin yanında İrlanda, Belçika, Finlandiya, Norveç, İsviçre, Batı Almanya ve Güney Afrika listelerinde de bir numarada yer almıştı. Şarkı yine Avusturya, Hollanda, Fransa ve İspanya'da da ilk üçe girmiş ve bu şarkı, Avrupa kültürüne özgü olmasına karşın şaşırtıcı bir şekilde Zimbabve (o sıralardaki adıyla Rodezya), Yeni Zelanda, Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde de ilk onda yer almıştı. "Waterloo", Eurovision tarihinde on beş ülkede ilk ona girebilen ilk şarkı olmuştu.

Abba grubunun işte bu "Waterloo" şarkısında bir kızın aşka teslim olmasını 1815 yılında yaşanan Waterloo Savaşı sırasında I. Napolyon'un teslim olmak zorunda kalması ile paralel olarak anlatılır...

Amerikalı bir heavy metal grubu olan Iced Earth’ın çıkardığı ve tarihi olaylardan bahseden ‘’The Glorious Burden’’ isminde bir albümü var. Bu albümde, MS 5. yüzyılda Atilla'nın Avrupa'daki saldırılarından başlayıp Amerika'da 2001 yılında yaşanan terörist saldırına kadar tarihi konuları işleyen şarkılar bulunmaktadır. Bunların arasında ‘’Waterloo Savaşı’’ da vardır...

Her iki grubun söylediği Waterloo şarkısının bağlantısını yazımın sonunda vereceğim… Dinlemenizi isterim... Özellikle Abba’nın şarkısını… Görün bakalım o zamanlar severek bir nasıl şarkıyı dinlediniz?

Sizlere daha önce bu sayfalarda teeee üç bin yıl geriye giderek ‘’La Paloma’’ şarkısını, iki bin beş yüz yıl geriye giderek Galli şarkıcı Tom Jones'un ‘’Delilah’’ (Dilayla) şarkısını anlatmıştım... İşte Abba’nın ve Iced Earth’ın bu şarkıları da iki yüzyıl geriye giderek tarihi bir olayı anlatmakta ve müzik yoluyla tarihini canlı tutmaktalar. Tıpkı bizim pop şarkılarımız gibi şıkıdım şıkıdım oynayarak, lay lay lom söyleyerek değil mi?

Şimdi de sinema…

Sadece Abba’nın, Iced Earth’ın şarkıları değildir bu savaşı anlatan. Bu savaşı anlatan kitapların, filmlerin, belgesellerin sayısı hakkında tahminde bulunmak da çok zordur. Bunların arasında Sovyet film yapımcısı Sergei Bondarchuk’un 1970 yapımı ‘’Waterloo’’ isimli çok güzel bir filmi vardır… Bu film 1971 yılında İtalya’da David di Donatello '’En iyi film ödülü'’ kazanır. Bu filmin kısa bir bölümünü gösteren bağlantıyı da yazımın sonunda veriyorum.

İşte bu şarkılara ve filme adını veren Waterloo Savaşı; 16-18 Haziran 1815 tarihlerinde gerçekleşen, Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan ve Avrupalı güçler arasında 23 yıldır süren silahlı mücadelenin (Fransız Devrim Savaşları ve Napolyon Savaşları) sonunu getiren bir savaştır. Fransızcada Mont-Saint-Jean Savaşı olarak da bilinir. Savaş İngiltere-Prusya ittifakı ile Fransa arasında, Belçika'nın Waterloo kasabası yakınlarında gerçekleşmiştir.

Waterloo diye bir kasaba

Waterloo kasabası eğer otomobil ile Brüksel’den Paris’e giderseniz yolunuzun üzerinde solunuzda kalan Belçika'nın Brüksel şehrinin 14,5 km yakınında bulunan küçük bir kasabadır. Bu savaş nedeniyle de bu küçücük kasaba tüm dünyaca tanınır…

Waterloo kasabasında da bu savaşın tüm izleri yaşatılıyor. Şehirde birçok şeyin adı Wellington ismini taşıyor. Bu kasabanın tek sineması var; adı da Wellington… Şehir içerisinde Wellington Savaş Müzesi de var. Bu müzede bulunan bir harita üzerine adı Waterloo olan (bu savaştan dolayı bu adı alan) beş kıtadaki kırkın üzerindeki kentler işaretlenmiştir.

Waterloo, savaşın olduğu güne kadar adını sanını kimsenin bilmediği arpa eken, bira üreten bir kasabayken bugün Amerika’da 32, İngiltere’de 8, Avustralya’da 4, Kanada’da 3, Hong Kong’da 2, Almanya, Yeni Zelanda ve Sierra Leone’da 1 adet Waterloo kasabası bulunmaktadır. Nedenini anlamak da zor değil. Bu, Avrupa’nın kaderinin bir günde yazıldığı bir savaştır. Bunun yanında dünya savaşları ve Waterloo’dan daha fazla cana mal olmuş olaylar da yok değil. Onlar’da elbette Waterloo Savaşı kadar mühim ancak bir günde olup biten ve dünya tarihini bu kadar etkileyen bir olay bulmak da öyle kolay değildir.

Savaşın geçtiği yer ise bu kasabaya yaklaşık 5 km uzaklıktadır. Savaş meydanında bir tepe üzerinde güzel bir panorama müzesi vardır. Tepe yaklaşık 100 metre yüksekliğinde ve tepeye 230 basamakla çıkılıyor. Savaş meydanına yakın bir yerde de Napolyon’un karargâhı bulunuyor.

Waterloo Savaşı

Waterloo Savaşı konusunda çok kitap yazılmıştır. Ancak içlerinden Türkçe’ye çevrilenlerden en iyisi kendisi de bir asker olan (Tümgeneral) dünyanın tanınmış en iyi Napolyon devri uzmanlarından Avustralyalı Geoffrey Wootten tarafından yazılan ‘’Waterloo 1815 Modern Avrupa'nın Doğuşu’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2015) isimli kitabıdır. Bu konuda ayrıca İngiliz tarih Profesörü Jeremy Black’ın ‘’Efsane Komutanlar ve Zaferleri’’ (Timaş Yayınları, 2015) isimli kitabı ve bizzat Napolyon’un talimat ve düsturlarını içeren ‘’Savaş ve Strateji İle İlgili Görüşlerim,  N. Bonaparte’’ (Q Matris Yayınları, 2003) isimli kitaplar da bulunmaktadır. Zaten burada yazılanlar da bu kitaplardan alınmıştır.

Victor Hügo da ‘’Sefiller’’ isimli eserinde uzun uzun bu savaşı tasvir eder. Hugo’nun kitabında Waterloo üzerine şiiri de vardır. Victor Hügo, Sefillerde "Waterloo bir savaş değildir, evrenin değişen yüzüydü" derdi.

Gerçekten de Waterloo tarihçelerce Birinci Dünya Savaşı öncesi son kesin sonuçlu ve büyük savaş olarak kabul edilir. Bu savaş Avrupa kıtasının hatta dünyanın kaderini değiştirmiştir.

Hani Necmettin Halil Onan’ın ‘’Bir yolcuya’’ isimli şiiri şöyle başlardı ya:

‘’Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.’’

Gerçekten de şairin söylediği gibi Waterloo bir devrin battığı yerdir. Tarihçeler yıllardır Napolyon gibi yenilmez bir asker ve zamanın efsanevi Fransız ordusunun bu savaşı nasıl kaybettiğini sorgular. 18 Haziran 1815 tarihinde yapılan ve sadece on altı saat süren bu savaş Napoleon Bonaparte’ın son savaşıdır.  Ve bu savaş İngiltere’nin 2. Dünya Savaşına kadar dünyanın tek hâkimi olmasını sağlayan bir savaştır.

Üzerinden 206 yıl geçmiş olmasına rağmen günümüzü hala etkileyen, kendisinden sonraki tarihi olayların da bir şekilde belkemiği sayılan, Avrupa tarihinin tam anlamıyla mihenk taşı olmuş bir savaştır Waterloo Savaşı… 2015 yılı Waterloo savaşının 200. yılı idi. 200. yıl olması münasebetiyle o yıl daha fazla gündeme gelen bu savaşta Napolyon’un son kez Waterloo’da taktığı şapkası bir müzayedede 1.9 milyon Euro’ya yakın bir bedele Güney Koreli bir iş adamına satılmıştı. Sevgilisi Josephin’e yazdığı mektup da yüzyıllar sonra dört milyon sterline satılmıştı… 

Evet, uzun bir giriş oldu ama şimdi gelelim Waterloo savaşına…

Ama önce kısaca savaş öncesine gidelim...

Savaş Öncesi

1791'de Fransız kralı XVI. Louis'nin devrilmesi ve cumhuriyetin ilanı Avrupa monarşilerinin başındaki hanedanları endişelendirir. Avusturya ve Prusya hanedanları Avrupa krallıklarını devrik Fransız kralını desteklemeye davet ederler. Bunun üzerine Fransız Cumhuriyeti Avusturya ve Prusya'ya savaş ilan eder. Böylece tarihte Fransız Devrim Savaşları denen ve ilk baştaki amacı Fransız Devrimi'ni korumak olan savaşlar silsilesi başlar. Bu savaşlar esnasında yıldızı parlayan askerî okul kökenli General Napolyon Bonapart Kasım 1799'daki bir darbe ile iktidara gelir.

İşte bu Fransız Devrim Savaşları Fransız Devrimi'nin güvence altına almış olmasının yanı sıra Fransa'yı Avrupa'nın en güçlü ülkesi hâline getirir. Napolyon, bir diktatörlük hâline gelen Fransa'nın sınırlarını genişletmek amacıyla savaşlara devam eder. Böylece de Napolyon Savaşları denen dönem başlar. 

Bu yazımda bu Napolyon savaşlarını anlatmayacağım. Sadece bu savaşların sonunda '’Yüz Gün’’ denen dönem sonunda gerçekleşen ve Napolyon Savaşları'nı ve Avrupa'daki 23 yıllık güç mücadelesini sona erdiren bahsettiğim bu ''Waterloo Savaşı''nı anlatacağım. 

Yine Waterloo Savaşı

Savaş, girişte anlattığım gibi Belçika'nın Brüksel şehrinin 14,5 km uzağındaki Waterloo kasabasının (o dönemde köy) 5 km uzağında cereyan eder.

Savaşta İngilizlere Dük Wellington, Prusyalılara ise Gebhard von Blücher komuta ederler. Müttefikler, Fransa'nın kuzeydoğusuna doğru saldırmayı düşünürken Napolyon onlara Belçika'da bir engelleyici saldırıda bulunur, sonrasında bu saldırı Waterloo Savaşı'na dönüşür.

Öncelikle İngiliz ordusuyla karşılaşan Napolyon, üstün görünürken süvari birliklerinin yanlış bir manevrası hemen hemen savaşı İngilizlerin lehine çevirir. Daha sonra Prusyalıların yetişmesi Fransızların yenilgisini bozguna dönüştürür. Sonuçta savaş hemen hemen tüm Fransız ordusunun imhası ya da esaretiyle sonuçlanır.

Fransa monarşisinin yeniden kurulduğu bu savaş sonrasında, Napolyon Saint Helena Adası’na sürgüne gönderilir ve orada da 1821 yılında ölür…

Waterloo savaşı bu kadardır. Ancak tabii ki savaş bu kadar basit değildir… Ve tarihi tarih yapan ayrıntılardır… Şimdi de gelelim ayrıntılarda… Ve gerçek her zaman için ayrıntılarda gizlidir…

Ayrıntılar…

Napolyon Bonaparte

Ama önce bu savaşın kahramanı Napolyon Bonaparte’yi kısaca anlatmam lazım…

Napolyon tarihin en ünlü üç generalinden birisi diye bilinir. Napolyon gencecik bir topçu subayı iken karşı devrimciler tarafından İngiliz-İspanyol istilacılara teslim edilen Toulon şehrinin tekrar ele geçirilmesinde görev alr. İtalya’yı işgal eden ordunun başında sivrilir. Oradan Mısır’a kadar gidip savaş kazanıp Suriye sınırına kadar gelir ancak burada Akka'da Cezzar Ahmet Paşa'ya çarpar. 

Napolyon komutasındaki Fransız ordusu 1798’de Mısır’ı işgale başlayınca, Cezzar Ahmed Paşa Akka önlerinde yığınak yapmaya başlar.  Napolyon Bonaparte Mart 1799'da Akkâ’ya gelerek Akka’yı kuşatır. Ancak, iki aydan fazla süren kuşatma, Cezzar Ahmet Paşa'nın güçlü savunması karşısında başarısızlıkla sonuçlanır. Napolyon, 21 Mayıs 1799'da Akka'dan çekilmek zorunda kalır. Cezzar Ahmed Paşa’nın karşısında ilk yenilgisini yaşayan Napolyon şöyle hayıflanır: "Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!". 

Napolyon 1805'de tarihin en parlak zaferi sayılabilecek Austerlitz’te Rus ve Avusturya imparatorluk ordularını yener. Tacı Papa’nın elinden alıp kendi kafasına geçirir. Rusya üzerine yürüyüp Moskova’yı alan tek batılı general olur.  Ancak dönüşte ordusunu Rus kışına kurban verir.  Ruslar üstüne ancak ondan sonra saldırabilir.

Napoleon Moskova’ya 422 bin kişilik ordusuyla girer ancak kesin bir sonuç alamadan kışın ayazında geri dönmeye kalkması yüzünden Fransa’ya o anlı şanlı ordudan geri kalan 10 bin kadarı ile döner. Bunun üzerine Avrupa devletleri de fırsattan faydalanmak için 6. koalisyonu oluştururlar. Napolyon’da kısa sayılacak bir sürede orduyu tekrar 400 binlere çıkartıp Lützen ve Bautzen savaşlarında müttefiklere çok ağır darbe indirir. Kısa bir ateşkes ve dinlenmeden sonra Dresden Savaşı’nda kendisinden çok daha kalabalık müttefikleri yine yener.

Ancak 1813 yılında 191 bin kişilik Fransız ordusunun üzerine Rus-Alman-İsveç-Avusturya ordularından oluşan Müttefikler 300 bin kişiyle gidince Leipzig Savaşı’nda Napolyon yenilir. Müttefikler Paris’e kadar gelirler. Fontainebleu adında bir anlaşmayla Napolyon’u tahttan çekilmeye zorlarlar. Napolyon’u Akdeniz’deki Elbe Adası’nda sürgüne yollarlar, Fransa’nın başına da ihtilalden sağ çıkmış Bourbon Monarşisi’nden arta kalanları geri getirirler.

Napolyon, Elbe Adası’nda planlarını yapar; vaktinin geldiğini düşündüğünde gizlice adadan kaçarak Fransa’ya gelir. Bu aşamada generalleri, mareşalleri, ordusu hepten Bourbon Monarşisi’ne sadakat yemini etmek zorunda kalmıştır. Napoleon yolda gördüğü karşısına çıkan her üniformalı askeri arkasına katarak Paris’e doğru yola çıkar. Fransa Kralı da “kendisini esir alsın, alamıyorsa da bari vursun” diye Napolyon’un eski mareşali Michel Ney’i o yöne gönderir. Michel Ney, Napolyon’un karizmasına karşı duracak adam değildir. Askerler de efsane imparatoru karşılarında görüp diz çökmeye başlayınca Fransa’nın kaderi Grenoble’da çizilir. Michel Ney ve tüm ordusu Napoleon saflarına katılır, kısa zamanda tüm Fransız ordusu da kendisini izler. Bourbon monarşistleri Fransa’dan kaçar. İmparatorluk yeniden tesis edilir.

Bu arada Napolyon Elbe adasından kaçtığında Paris gazeteleri ‘’Cani Elbe adasından kaçtı’’ diye haber yaparlar. Napolyon askerlerini toplayıp Paris’e doğru ilerleyince ‘’Napolyon Paris yolunda’’ diye haber yaparlar. Ve Napolyon Paris önlerine gelince de aynı gazeteler ‘’Kurtarıcımız kapıda’’ diye manşet atarlar. (!) (Yani basının yavşaklığı ve liboşluğu yeni ve sadece bize özgü değildir. Basının yavşaklığı ve liboşluğu evrensel olup fahişeliğin tarihi kadar eskidir.)

Napolyon, Paris’e varmadan altı gün önce toplanan Viyana Kongresi, Napolyon’u kanunsuz ilan eder. Ardından da 7. Koalisyon ordusunu toplamaya başlarlar. Aslında Avrupa devletlerinin derdi Fransa değil, Napolyon’dur.  Tarihte beş altı devletin bir araya gelip, bir insana savaş açmasının bir eşi benzeri daha yoktur. İşte öyle bir askerdir Napolyon.

Bu hükümdarlık dönemi Waterloo Savaşı’na kadar 100 gün sürecektir. O sırada Fransa seferber olur, ordu tekrar göreve çağrılır.

Fransız Ordusunu (Grande Armeé) askerleri Waterloo Savaşı başlayacağı zamana kadar son on yılı aşkın süredir Napolyon ile zaferden zafere koşmuşlardır. Bunun da yanında Napolyon topçu sınıfından geldiği için “Grandes Batteries” dediği aşırı sayılarda topla savaş meydanına çıkıyor, rakibine saldırmadan önce onu ezici bir bombardımanla yıpratıyordu. Zaten kendisi de “Tanrı savaşta iyi topçunun olduğu tarafta savaşır” derdi.

Savaş meydanında ilk hedefi toprak ya da mevzi kazanmak değil, düşmanı yok etmek oldu… 

Napolyon’un, çoğu kimsenin bilmediği, dünyaya hediye ettiği bazı icatları vardır. Bunlardan ikisi askerleri ilgilendirir. Bunlardan birincisi de halen askerlerin tören geçitlerinde dizlerini kırmadan yürüdükleri ‘’kaz adımı’’dır... Bu ‘’kaz adımı’’ bir Napolyon icadıdır... Tren yok, otobüs yok, yayan yapıldak Fransız ordusunun Paris’ten taaaa Moskova’ya kadar nasıl gittiğini zannediyorsunuz? Bir adımda daha fazla mesafe kat ederek. İşte kaz adımı budur.

Napolyon’un askerlere ikinci hediyesi ise bir askerî savaş düzeni olarak ‘’dağılma’’dır. Napolyon zamanına kadar ordular askerleri birbirleriyle kenetlenmiş sıkı saf düzeninde muharebe ederlerdi. Bu ise topçu ateşi karşısında ağır zayiatlar verilmesine sebep oluyordu. Napolyon ise askerlerini dağınık düzende muharebeye sokarak düşman topçu ateşinin etkisini azaltmıştır…

Napolyon Bonapart, Fransa'nın idari teşkilatını merkeziyetçi bir sisteme göre yeniden düzenler. Bugünkü bizimde kullandığımız vilayet ve ilçe sistemi Napolyon tarafından kurulmuştur. Bugünkü Fransız Merkez Bankası olan "Banque de France"ı Napolyon kurdurmuştur. Devlet adına para basma görevi de bu bankaya verilir. Bugünkü anlamda liseler ilk kez Napolyon tarafından kurulmuştur. "Code Napoléon" denilen ilk Fransız Medeni Kanunu da yine Napolyon tarafından çıkarılır. Bütün vatandaşlar için zorunlu askerlik uygulamasını icat eden de Napolyondur. 

Napolyon sadece bir asker ve aynı zamanda bir devlet adamı değildir. Napolyon bir düşünürdür de aynı zamanda. Napolyon'un hâlâ günümüzde geçerliliğini koruyan sözleri vardır ve Napolyon'un bu sözlerini konunun dağılmaması açısından yazımın sonuna alıyorum. Her bir söz üzerinde düşünmenizi arzu ederim. Keşke tacı ve tahtı olanlar bu sözleri okuyup, anlayıp, öğrenip de içselleştirseler!

Şimdi gelelim müttefik orduları komutanlarına…

Wellington

Wellington Dük’ü olan Arthur Wellesley, “Napoleon’u Waterloo meydanında kim yendi?” sorusuna en sık verilen cevaptır. Arthur Wellesley birçok kitapta General Wellington olarak bilinir ama asıl adı Arthur Wellesley’dir. Arthur Wellesley, Wellington Dükü olduğu için asıl ismi pek kullanılmamıştır. General Wellington Waterloo Meydanı’nda savunmada kalmıştır. Emrindeki üç ülkenin kuvvetinden oluşan bir koalisyonu yaklaşan Napolyon ordusuna karşı konumlandıran, savaşın nerede olacağına karar veren, isminin de Waterloo olarak anılmasının baş müsebbibi kendisidir. Napolyon saldırıda ne derece bir ekolse, onun savunmadaki muadili Wellington’dur. Kişilik farklılıkları da vardır. Wellington, Napolyon’un aksine askerlerini pek sevmez saymaz. Eğer kendilerinden bahsedecekse, “Scum” (Serseriler) olarak bahseder. Diğer taraftan Napolyon ile kendi askeri arasında her zaman manevi bir bağ vardır.

Waterloo Savaşı’nın sabahı İngiliz Wellington’un emrinde 71 bin askerlik bir kuvvet vardır. Bunun da 28 binlik bir kısmı Hollanda Orange Prensi Willem’in emrindeki I. Kolordudaydı. Bu, İngiliz ağırlıklı karma bir orduydu.

Wellington savaşta Napolyon’un en güçlü yanını yumuşak karnı olarak belirlemiş ve süvarileri kilitleyerek zafer kazanmıştır. Ayrıca topçu subayı olan Napolyon’un asıl topları meşhurdu, her savaşa normalden çok fazla top getirir ve savaşın başında rakibini darmadağın ederdi ama Wellington onlardan hiç korkmuyordu çünkü Waterloo düzlüğü tam bir çamur deryası idi ve Napolyon’un meşhur Fransız Howitzer top mermileri çamura saplanıp hiçbir işe yaramayacaktı. Toplardan istediği verimi alamayan Napolyon, kanatlardan da dolanamayan süvarileri ile savaşta etkisiz kalır. Fransız ordusunun en güçlü yanı süvariler olmayınca piyadeler kahramanca savaşsa da başarılı olmaları çok zordu.

Von Blücher

Prusya orduları Komutanı Wahlstadt Prensi, Feldmareşal Gebhard Leberecht Von Blücher, savaş meydanındaki büyük ihtimalle en yaşlı askerdi. Aynı zamanda da ilginç bir şekilde en kilit roldeydi. Wellington da Von Blücher’e çok güvenir. Wellington savaş anılarında, Braunschweig ordusunun önemini daha fazla vurgular ve ”Braunschweig askerleri bir önceki savaşta kaybettiklerinin acısıyla savaşacaklar, bu Napolyon’un gazabı olacak” diye yazar.

Ancak Von Blücher Waterloo Savaşı’ndan iki gün önce Napolyon karşısında Ligny Muharebesini kaybetmiş ve geri çekilmişti. Napolyon İngilizleri ve Hollandalıları yenebileceğini ama Prusya’nın desteği ile iki ateş arasında kalacağından işinin zora gireceğini düşünür. Bu sebeple en güvendiği subaylarından Mareşal Grouchy’e 24 bin askeri tahsis eder ve ”Von Blücher’i Waterloo’da görmek istemiyorum” diyerek emri çok açık şekilde iletir: ”Prusya ordusunu durdur.” Napolyon daha sonra Mareşali Grouchy’yi, Von Blücher Waterloo’ya gelmesin ve Wellington ile birleşemesin diye Von Blücher’in peşine gönderir. Ama tam da onun isteğinin tersine savaşın orta yerinde Von Blücher doğudan ordusuyla beliriverir. Daha da fenası Grouchy onu o sıralarda hala güneyde bir yerlerde ordunun üçte biriyle aramaktadır. Çok daha fenası ise Grouchy Waterloo’dan gelen top seslerini duyduğu halde muharebe alanına yetişmek yerine bulunduğu yerde oyalanır durur...

Von Blücher’in favori emri ‘’Vorwärts!’’ (ileri) dir. Bu yüzden kendisin “Mareşal Vorwärts” olarak tanınır. Öyle uzun ince planlamaya falan girecek zamanı yoktur.  Von Bücher’in düşmanı gördüğünde “Merhamet göstermek yasak! Merhamet göstereni vurun! Vorwärts!” şeklinde savaş sanatına yaklaşımı Fransızlara Waterloo’da kötü bir sürpriz olacaktır.

Biraz önce bahsettiğim Ligny Savaşı, Waterloo’dan iki gün önce 16 Haziran 1815’te cereyan eder. Napoleon bu savaşı kazanır. Prusya ordusu 20 bin ölü ve yaralı vererek savaş meydanından ayrılır. Ancak büyük bir kısmı işler halde düzenli çekilmiştir. İki gün sonra bu birlikler Waterloo’da sürpriz bir şekilde ortaya çıkarlar. Ligny’de Prusya ordusunun çekilmesine izin verilmese, Waterloo’da iki gün sonra bir İngiliz yenilgisi çok muhtemeldir.

Waterloo Meydanı Fransız ordusuna dönük minik tepeler içermekteydi. Bu şekilde İngiliz ordusu Fransız bataryaları tarafından yıpratılamayacaktı. Wellington bunu hesaplar.

Hava ve arazi

Yağmur

Napolyon, Waterloo meydanına vardığında bir gece önce patlayan fırtına ve sağanak, savaş alanını çamur deryası haline getirmiştir. Bu çamur da askerlerin ve özellikle topların ilerlemesini çok yavaşlatır. Napolyon fırsatı kaçırmamak için alışık olduğu üzere saldırı emrini vermek ister ancak mareşalleri Napolyon’u ikna ederek durdururlar. Bu sayede öğlen sıcağında çamur biraz kuruyuncaya kadar iki ordu birbirine öylece seyrederler.

Yağmur İngilizlere de çok yaramıştır zira Fransız Howitzer mermileri çamura gömülüp patlayınca şarapnellerini saçıp beklenen etkiyi verememiştir.

Hougoumont çiftliği

Savaş meydanının tam ortasında Hougoumont adında bir garip çiftlik evi vardır.  Wellington’da savunma nedir bildiğinden içeri üç bölük muhafız ve bir bölük de Prusyalı tüfekçiler görevlendirir. Bu tüfekçiler yivli namlular kullandığından Hougoumont’u almaya gelen Fransızlara çok fazla kayıplar verdirirler. Hougoumont alınamadığı müddetçe de İngilizlerin siper aldığı yükseltinin yakınlarına gelme ve manevra yapma şansı kalmaz. Bu müstahkem mevki akşamüstüne kadar Fransız askerlerinin gelip gidip cesetler bıraktığı bir yere dönüşür. İki kere Fransızlar tarafından ele geçirilir ancak Buckingham Sarayı’nın meşhur muhafızları olan Coldstream Muhafızları tarafından tekrar alınır. Hougoumont, tarihte herhalde uğrunda en fazla insanın öldüğü bir çiftlik haline gelir.

Hougoumont üzerine baskı sürerken İmparator ilk dalga piyadesini İngiliz merkez cenahına gönderir. Fransız büyük bataryaları da bu sırada düşman merkezini dövmektedir. Ancak düzgün nişan almak için geride kalmışlardır. Wellington kısa mesafede çok yüksek yoğunluklu tüfek ateşiyle ön sıranın moralini yıkarak askerin çekilmesini sağlamakta; yaklaşan düşmanın gücünden ziyade moraline oynamaktadır.

Yine Von Blücher

Ancak bunlara rağmen Wellington çok iyi biliyordu ki Prusya orduları zamanında gelmezse direnemezdi. Wellington işte tam da orada ”Ya bir an önce gece gelmeli ya da Von Blücher gelmeli’’ diyerek Fransız süvarileri karşısında ne kadar zor durumda olduğunu belirtir. Ancak gece gelmeden önce imdada Von Blücher yetişir.

Napolyon bu sırada oturduğu yerden doğuda bir hareketlenme görür. Altıncı hissi ona gördüğü hareketin Prusya ordusu olduğunu söyler; haklıdır. Yaverine hemen Mareşal Grouchy’e topların sesine gelmesini yazdığı bir emri iletir. Nitekim Grouchy o sırada bir yerlerde hayali Prusyalıları kovalamaktadır. Emri akşam saat 18’e kadar alamayacaktır. Daha önce anlattığım gibi Grouchy Waterloo’dan gelen top seslerini duyduğu halde muharebe alanına yetişmek yerine bulunduğu yerde oyalanır durur...

İmparatorluk muhafızları ve savaşın sonu

Savaşın sonunda Napoleon elinde kalan son kartını oynar. O güne dek hiç yenilmemiş ve hiç kaçmamış imparatorluk muhafızlarını (Le Garde Imperiale) yedi tabur olarak savaşa sürer. Muhafızların görünmesi orduya yeni bir canlılık getirir. Zira yaşlı muhafızlar Napolyon’un çocukları gibidir. Kırk yaşın üzerindeki bu en deneyimli askerler yoğun tüfek ateşi altında İngiliz merkezine yüklenirler. İlk yarattıkları etki korkunçtur. Bombardımandan ve tüfek ateşinden bitap düşmüş olan İngiliz muhafızları geriye doğru çekilirler. Ancak Wellington tehlikeyi daha muhafızlar yürümeye başlarken görmüştür. Eli silah tutan herkesi meşhur yokuşunun arkasına silah doldurtup yere yatırır. Yaşlı muhafızlar merkezi kırdık sanarak yokuşu tırmanıp tepesine geldiklerine İngilizler ayağa kalkarak çok yoğun bir yaylım ateşiyle ilk gelen sırayı düşürürler. Muhafızlar direnir ancak ilk anlık şaşkınlığı üzerlerinden atamazlar. Çok yoğun zayiat verip çekilmeye başladıklarında Fransız ordusunda moral sıfıra iner. Zira yaşlı muhafızların kaçtığını daha gören duyan olmamıştır. Onlar da kaçıyorsa bu iş bitmiştir diye düşünülür.

Muhafızlar kaçmaya başladıkları zaman Wellington, atı Copenhagen’in üzengileri üzerinde doğrulur, şapkasını çıkarıp öne arkada sallar ve hücum işareti verir. Birleşik Prusya, Hollanda ve geriye ne kaldıysa İngiliz ordusu, Fransız ordusuna son bir hücuma kalkar.

Savaşın hemen sonunda İngilizler kaçmayan ancak teslim de olmayan yaşlı muhafızlara artık savaşın bittiğini, silahlarını indirmelerini telkin eder ancak muhafızlar ölmeyi seçer. “La Garde meurt, elle ne se rend pas!” (Muhafız ölür teslim olmaz) diyerek silahlarını İngilizlere doğrultur, vurulurlar. Tüm bu olanları uzaktan izleyen Napolyon’un ise ağladığı ve şöyle dediği rivayet edilir: “Kendimden başka hiç kimse düşüşümden sorumlu değildir. Ben, kendimin en büyük düşmanı, felaketli kaderimin nedeniyim.”

Fransa böylece yenilir.

Napolyon’un sonu

Fransız ordusu, 51 bin kişiyle geldiği meydanda 28 bin ölü ve yaralı, 8 bin esir ve 15 bin kayıp bırakır. İngilizler ve müttefikleri Hollandalılar 17 binlik ordularından 3500 ölü, 10.200 yaralı, 3300 kayıp verirler. Prusyalıların 7 binlik kolordusunun 1200’ü ölü, 4400’ü yaralı, 1400’ü kayıptır.

Savaş İmparatorluk Fransa’sının sonudur. Napolyon birkaç çekilme harekâtıyla Paris’e kadar ulaşmış, daha sonra teslim olmuş ve İngiltere’ye götürülmüştür. Ancak karaya çıkmasına izin vermezler. Gemide bir süre tuttuktan sonra artık asla kaçamayacağı bir yere, Atlantiğin ortasındaki herhangi bir kara parçasına en uzak olan adaya, Saint Helena’ya sürerler.

Napolyon, St. Helena adasında sürgündeyken, İngiliz basınının kendisi hakkındaki yazdıklarını öğrenmek için İngilizce öğrenir.  

1821 yılına gelindiğinde Napolyon hala eceliyle ölmeyince İngiltere Kralı 4.George’un bizzat emriyle zehirlenerek öldürüldüğü rivayet edilir. Onun esir halinden bile İngilizler korkmuşlardır. Zaten 19 yıl sonra 1840 yılında Fransızlar, Napolyon’un naaşını almak için adaya gidip de mezarını açtıklarında naaşın hiç bozulmadığı fark ederler ve vücudunda yoğun şekilde arsenik olduğu tespit edilir.

Ancak bu rivayet kuşkuludur. Araştırmacılar, imparatorun saçlarındaki zehir oranının şu anki standartların 100 katı olduğunu, ancak o dönem için bu durumun alışılmadık olmadığını belirtirler. Çünkü o dönemde arsenik her yerde yaygın olarak kullanılır, örneğin arsenik, sıvı ilaçlarda ya da yapıştırıcı maddelerde kullanılır, ayrıca bağcılar fıçıları temizlemekte bu zehirden yararlanırlar. Otopsiyi yapan Napolyon'un doktoru Francesco Antommarchi, imparatorun mide kanserinden öldüğünü söyler...

Napolyon'un cenazesi 1840 yılında Paris'e getirilerek Paris'teki Fransız ordusuna ait asker mezarlarının bulunduğu İnvalides'e gömülür.

Fransız siyaset adamı, dışişleri bakanı ve 1815 Viyana Kongresi'nin mimarlarından olan Talleyrand anılarında Napolyon’un son sözlerinin  ‘’Josephine’’ (sevgilisinin adı) ve ‘’Grande Armée’’ (Fransız Ordusu) olduğunu yazar. (''Balyoz'' ve ''Ergenekon'' kumpaslarında kumpası yapanlar, kumpası seyredenler, kumpasa yardımcı olanlar, kumpasçılarla işbirliği yapanlar ve ''FETÖ'' ihanetiyle kendi ordusunu tarümâr edenler bu sözden hiçbir şey anlamazlar tabii ki!)

History Channel’de yayınlanan Waterloo belgeselinde şöyle deniyor: "Napolyon, kıyaslandığında Büyük İskender, Büyük Frederik, Sezar ve Hannibal'den daha fazla savaş görmüş ve kazanmış biri, ama biz onu sadece Waterloo ile hatırlıyoruz, ne büyük bir trajedi."

Waterloo öncesi Fransa aslında Prusya, İngiltere gibi büyük devletlere barış ilan etmişti, ancak hiç biri bunu kabul etmedi, hepsinin isteği Napolyon belasından sonsuza dek kurtulmaktı. İngiltere, Prusya ve İsveç hemen birleşti, bu orduların başına da Napolyon'dan en fazla nefret eden adamları; Wellngton Dükü Arthur Wellesley’i, Prusyalı General Von Blücher’i ve İsveç'ten Napolyon'un kişisel düşmanı Bernadette’yi getirildiler. Zor durumdaki Napolyon yine de bir savunma savaşı düşünmedi, ona göre savaşı kazanmanın en iyi yolu ne olursa olsun hücum etmekti. Napolyon askerî alanda bir hücum ustasıydı, buna karşın Wellngton dükü başarılı bir savunmacı… Ama sonuç böyle tecelli etti işte.

Napolyon neden yenildi?

Napolyon neden yenildi sorusuna cevap bulmak da 1815’ten bu güne her tarihçinin uğraşısı haline gelmiştir. Böyle yenilmez bir adamın ne olursa olsun bu şekilde hüsrana uğramaması gerekirdi? Elbette Napolyon'un bu savaşı kaybetmesinin bazı nedenleri vardı, işte bu nedenler de şöyle sıralanıyor:

Kimi tarihçiler Napolyon’un savaş sırasında müthiş mide ağrısı çektiğinden bahsederler. Onlara göre Napolyon midesinden yıllarca rahatsızlık duyuyordu. Hatta Napolyon basurdu. Napolyon savaş günleri yürümeyecek, hareket edemeyecek kadar ağrı çekiyor, buna rağmen savaş yönetmek, saatlerce at üstünde koşturmak zorunda kalıyordu. Bu rahatsızlıklar ve özellikle basur nedeniyle Napolyon at üzerine binip ordusuna etkili şekilde tesir edemiyordu. Ancak bu neden tek başına yeterli bir neden değildi…

Çoğu tarihçilerin hemfikir olduğu bir neden de Napolyon’un, yerler çamurlu ve elverişsiz olduğunu görerek topların geçemeyeceğini ve etkili olamayacağını düşünerek yarım gün bekleyip zaman kaybetmiş olmasıydı. İşte bu zaman, İngiliz-Prusya ordusunun birleşmesini sağlamıştı…

Ancak yenilginin en büyük nedeni çok daha başkaydı…

Napolyon, Rusya hezimetinin ardından tutulduğu Elbe adasından kaçtıktan sonra iktidarı tekrar ele aldığında, aslında savaş Napolyon'un düşünmesi gereken son şeydi. Fransa’nın mali durumu çok kötüydü. Ordu ise savaşa hiç de hazır durumda değildi. Ancak Moskova Fatihi Napolyon elde ettikleriyle yetinmedi, düşüşte olduğunu kabullenmedi, tekrar yükselişe geçmek istedi, tekrar tüm Avrupa’ya kafa tuttu.

Napolyon artık eskisi gibi de değildi. Napolyon’un kibri savaşı kaybetmesinde en büyük etken olduğu değerlendirilir. Napolyon artık sinirli, kibirli ve gergindir.  Kararlarında bazen çıldırmış bir ruhtan kesitler görülür. Napolyon bu nedenlerle kendisini odaklandığı muharebeye ve hazırlıklarına veremez hale düşer.  Napolyon’un kibri, siniri ve gerginliği emrindeki generallerin ahengini ve dengesini bozar. Generallerinin Napolyon’u hoşnut etmek için sarf ettikleri telaşlı çaba kötü kararlar almalarına ve yanlış stratejiler seçmelerine yol açar... Askerler, özellikle Mareşal Ney, onun savaşı yönlendirmediği zamanlarda verdikleri başarısız ve riskli emirlerle ordunun telef olmasını sağlar. Bu şekilde bu generaller ordunun manevra kabiliyetini çok azaltırlar. Askerler ayrıca Napolyon’un bu tavırları nedeniyle imparatorlarına eskisi kadar bağlılık duymazlar. Rusya hüsranının da etkisiyle orduda artık eski kendine güven de kalmamıştır.

Tabii hep kaybeden Napolyon tarafından bakmayalım.  Napolyon’un karşısında diğer tarafta da bir savunma dehası Wellington vardır, Prusya'nın yaşlı kurdu Von Blücher ve Braunschweig askerlerinin destansı savunması vardır, savaş alanının tam ortasında bir Hougoumont Çiftliği ve bu çiftliği savaş öncesinde çok iyi tahkim eden Wellington’un dehası vardır. Bir gün önce yağan yağmur nedeniyle çamur deryasına dönen muharebe sahası vardır.

Yani sebep çoktur. Zaten tek bir sebepten olması da beklenemez. Ne yani koca Avrupa’nın kaderini kökten değiştirecek bir savaş, Napolyon’un basuru yüzünden mi kaybedilmiştir?

Sebepler çok ancak ben bilirsiniz şiirleri çok severim. Napolyon’un yenilgisinin sebebini yine bir şiirle bitirelim. Victor Hügo Sefiller’de bu sebepleri tam da burnundan kıl aldırmayan bir Fransız’a özgü kibir ve gururla savaşı da özetleyerek şöyle yazardı:

‘’Napoleon neden yenildi?

Ortalığı bataklığa çeviren lanet yağmur yüzünden mi?
Ordusu kalmayan, teslim olmak üzere olan Wellington yüzünden mi?
Savaşa gelmeyen, hiç savaşmayan Blücher yüzünden mi?
Hayır.
Tanrı yüzünden!
Waterloo’dan galip ayrılan bir Bonaparte….’’

Waterloo’dan günümüze

Wellngton dükü Napolyon'u yendikten sonra büyük sükse yaptı. Napolyon'a olan kini öylesine büyüktü ki, onun metreslerini bile topladı, siyasete atılıp İngiltere başbakanı oldu. Blücher en büyük düşmanını yok etmenin zevkiyle üç yıl daha yaşayıp öldü. Napolyon ise Rusya'yı, Osmanlı İmparatorluğu’nu, İngiltere’yi, tüm Avrupa'yı, Afrika’yı istila etmek hülyalarıyla başladığı atılımını sürgünde, zalim İngiliz valisinin kendisine göz açtırmadığı bir adada, yaşlı, hasta ve yatalak bir eski imparator olarak tamamlamış oldu.

Yazıma son vermeden size halen birisi Londra’da diğeri de Paris’te bulunan iki garın ismini vereceğim. Londra’dakinin ismi ‘’Waterloo Garı’’, Paris’tekinin ismi ise ‘’Austerlitz Garı’’dır. (Napolyon Savaşları'nın ilk muharebesi olan ve Napolyon Bonapart'ın kesin zaferi ile sonuçlanan savaşın adıdır Austerlitz.) Anlıyorsunuz değil mi?

Gelelim Waterloo Savaşı’nın günümüzle olan ilişkisine… Bunu da büyük tarihçi İbn-i Haldun o muhteşem eseri Mukaddime’sinde söylemişti zaten: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer...” Askerlik sanatı sadece askerleri ilgilendirmez... Şirketlerden ticarete, sanayiden ekonomiye, futboldan siyasete her kurum ve kişiyi ilgilendirir. Artık bu geçmişin kime ve neye benzediğine de siz karar verin!

Her Firavun'un bir Musa'sı varsa her Napolyon'un da bir Waterloo'su vardır! Tarih baba bunu böyle söylüyor...

Osman AYDOĞAN

Ve bir not:

Bu yazımı okuyan okuyucularım arasında asker kökenli olup da Mekteb-i Harbiye ve Erkân-ı Harbiye'de harp tarihinin tahsilini yapan okuyucularım da var... Onlara bir sorumdur: Sahi sizlere bu mekteplerde Avrupa'nın dönüm noktası olan ve dünyanın kaderini değiştiren bu Waterloo Savaşı'nın nesini okutmuşlardı?

Abba, Waterloo:

https://www.youtube.com/watch?v=Sj_9CiNkkn4

Iced Earth, Waterloo:

https://www.youtube.com/watch?v=FQv2cGp75PM

Sergei Bondarchuk’un ‘’Waterloo’’ filminden kısa bir bölüm:

https://www.youtube.com/watch?v=7vlcuvrM1po

Napolyon'un sözleri

Konuyu dağıtmamak için Napolyon'un kayda değer çok sözü olmasına rağmen önemli gördüğüm sözlerini buraya aldım...

Napolyon’un askerlikle ilgili sözleri:

‘’Düşman tesiri altındaki bir komutanın vereceği emir yoktur, kim ona uyarsa suçludur.'’

‘’Bir asker bir parça renkli kurdele için uzunca süre özveriyle savaşır.’’
‘’Savaşta ahlak olmaz.’’
‘’Her zafer zafer değildir, her yenilgi de yenilgi değildir.’’
"Savaşın bir gününü görseydiniz, bir diğerini görmemek için tanrıya yalvarırdınız."
‘’Düşmanınızı asla hata yaparken rahatsız etmeyin.’’
“Beni sevmeniz gerekmez, benim için ölün yeter!”

''Tanrı her zaman daha fazla cephanesi olan tarafın yanındadır.''
‘’Ordular midelerinin üzerinde yürür.''

Napolyon’un diğer sözleri:

"Ahlakın olmadığı yerde kanun bir şey yapamaz."

‘’Lider umut dağıtandır.’’
‘’Aşka karşı kazanılabilecek tek zafer kaçıştır.’’
‘’En güzel savaş, insanın kendi öz varlığı ve tutkularına karşı giriştiği uğraştır.’’
‘’Alkış, oy değildir.’’
‘’En büyük suç umutsuzluktur.’’
‘’Güç ortaya çıkınca kanunlar zayıflar.’’
‘’Hayata olan bağlılık kesildikçe ölüm gelir.’’
‘’Konuşmalarıyla dalkavukluk yapan insan iftira atmaktan da çekinmez.’’
‘’Beni sevmenizi değil, bana canla başla hizmet etmenizi istiyorum.’’
"Yukarı çıkarken durulabilir, ama aşağı inerken asla."
‘’İnsanlar çıkarları için, hakları için olduğundan daha gayretli savaşır.’’
"Din, sıradan insanları sessiz tutmak için mükemmel bir araçtır."
"Toplum servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz." 
''Aptallık siyaset için bir handikap değildir.'' 
‘’Üç gazete beni yüz sancaktan daha çok korkutur.’'
"Öfkelenmeyecek kadar güçlüyüm."
"Devletimizin zenginliği eninde sonunda matematiğin ilerlemesine bağlıdır."
''Seninle aynı fikirde olmadıklarını söyleyenlerden korkma, seninle aynı fikirde olmayıp ta bunu söyleyecek cesareti olmayanlardan kork.''
‘’Dünya çok acı çekiyor. Ama kötü insanların şiddetinden değil, iyi insanların sessizliğinden.’’




NATO Zirvesi ve Türkiye’nin Afganistan’da görev talebi

17 Haziran 2021


Francisco Goya (1746 - 1828), Romantizm akımının önde gelen isimlerinden olan İspanyol ressam ve gravür sanatçısıdır. İspanyol saltanatının saray ressamı olarak çalışan Goya'nın eserlerinin yaşadığı döneme ait bilgi veren önemli belgeler olduğu düşünülür. Portreleriyle de ün kazanmış olan ressam, sanatındaki yaratıcı ve yıkıcı öğeler ve cesur resimleriyle kendisinden sonra gelen Manet, Picasso ve Francis Bacon gibi isimleri etkilediği düşünülür. Modern sanatın öncülerinden biri olarak kabul edilen ressamın eserlerinin büyük bir bölümü Madrid'de Museo del Prado'da (Prado Müzesi) sergilenmektedir.

Goya’nın 1814 yılında tamamladığı ve halen Madrid'deki Prado Müzesi'nde sergilenen iki ünlü tablosu var. Bunlardan birisi; ''2 Mayıs 1808 Memlûklerin Saldırısı'' tablosu, diğeri ise; “3 Mayıs 1808 Kurşuna Dizilenler” tablosu.

Tabloların da öyküsü de şöyle:

Napolyon, Fransa’ya cumhuriyeti getirme masalıyla başa geçtikten sonra çevresine baskı kurarak kendini imparator seçtirir. Kilisede kendisine taç giydirir. Ondan sonra da içeride iktidarını perçinlemek için ilk iş olarak İspanya’ya saldırır. Goya işte bu tabloları Fransızların 1808'de Madrid'i işgali sırasında, Napolyon'un ordularına direnen İspanyolların anısına çizer. Bu direniş aynı zamanda Yarımada Savaşı'nın da tetikleyicisi olur.

Goya, Aragonca yazdığı bir mektupta bu tabloları yapma amacını şöyle açıklar: ‘’Avrupa'nın zorbalarına karşı giriştiğimiz şerefli ayaklanmanın en olağanüstü ve kahramanca hareketlerini fırça darbelerim ile ebedileştirmek.’’

Bu tabloların fotoğraflarını yazımın altında veriyorum.

Bu tabloların konuları ise şu şekildedir:

Goya; ''2 Mayıs 1808 Memlûklerin Saldırısı'' tablosunda Fransız Ordusu saflarında işgal kuvveti olan Memlûklere saldıran İspanyol direnişçileri tasvir eder.  

Goya; “3 Mayıs 1808 Kurşuna Dizilenler’’ isimli tablosunda ise adı belirtilen tarihte Fransa güçlerinin işgal ettiği Madrid’de sivil halkı kurşuna dizmesini işler. Kurşuna dizilenler ise Goya'nın diğer tablosunda yer alan Memlûklere saldıran direnişçilerdir. Bu kurşuna dizme bir nevi Memlûklerin intikamının alınması gibidir.  

Şimdi diyeceksiniz ki ‘’Bu adam kafayı tarih ile bozmuş... Konumuz sanat tarihi mi? Francisco Goya’nın tabloları ile yazının başlığında yer alan ‘NATO zirvesi ve Türkiye’nin Afganistan’da görev talebi’ ile ne ilgisi var?’’

Hiç ilgisi olmaz olur mu?

Hep söylerim ya ''sanat ve edebiyat hayatın aynasıdır'' diye, ''sanatçılar çağının tanığıdır'' diye…

Tabii ki bu tabloları anlatmaktan amacım ne Goya’yı tanıtmak ne de İspanyolların direnişini anımsatmak. Amacım NATO zirvesi ve Türkiye’nin Afganistan’da görev talebi ile ilgili bu tabloda var olan küçük bir ayrıntıyı göz önüne getirmek: O da tabloda yer alan Memlûklerin varlığı…

 ''2 Mayıs 1808 Memlûklerin Saldırısı'' tablosunda yer alan Müslüman Memlûkler zorla Mısır'dan getirilmiş değillerdi. Memlûklerin Fransa yanında yer alması o zamanki Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın tamamen güce olan sevgisinden, güçlünün yanında yer alma kaygısından, yağcılığından, yardakçılığından ve güçlü ile işbirliği yapmak sevdasından kaynaklanmaktaydı. Bu şekilde Fransa'nın İspanya'yı işgali sırasında Memlûkler resmen Fransa'nın tetikçisi olurlar.

Zaten Memlûk sözcüğü de Arapça "me-le-ke" fiil kökünden türetilmiş, çoğulu "Memlûkun" veya "Memâlik" olup, "efendisinin buyruğu altındaki köle" anlamına gelmekteydi!...

Yani Müslümanların güce tapması, efendilerinin buyruğu altında köle olması ve Batı'nın da Müslüman kullanması yeni değildir. Birinci Dünya Savaşında emperyalistlerle işbirliği yaparak Osmanlıyı arkasından hançerleyen  Müslüman Arapları anlatmıyorum daha! Batı, Müslüman kullanmayı her zaman ve her devirde sevmiştir. Müslümanlar da her zaman ve her devirde güçlünün yanında yer almayı ve Batı tarafından kullanılmayı sevmişlerdir.

Bu konunun örneklerini vermek için çoooook çok uzaklara gitmeye gerek yoktur.

Rusya ile İngiltere arasında denge kuracağım, İngiltere’ye yaranacağım diye Kıbrıs’ı, Rus tehlikesi bahanesiyle, Mısır ve Sudan’ı ise Osmanlı borçlarına karşılık olarak tek mermi atmadan İngilizlere teslim eden, şimdiki İslamcıların ‘’Atamız’’ diye övündükleri Sultan II. Abdülhamit de Müslüman’dı…

Daha dün, 1950 yılında, Memlûkler gibi, Amerika yanında savaşmak için Kore’ye Anadolu evlatlarını ölüme gönderenler de aynı Müslümanlardı… 1958 yılında BM’ndeki oylamada Fransa’ya karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir’in yanında değil de Fransa’nın yanında yer alanlar da aynı Müslümanlardı... 2003 yılında ABD, Irak'ı işgal ederken ABD yanında Irak'a girmek isteyenler, bu maksatla TBMM'ne tezkere sunanlar da aynı Müslümanlardı... 2004 yılında ABD yanında Afganistan'a Anadolu evlatlarını gönderenler de aynı Müslümanlardı...

Müslüman Ortadoğu’yu paramparça etme planı olan BOP'nin eşbaşkanı olanlar, ABD askerinin işgal ettikleri Irak’tan kazasız belasız dönmesi için dua edenler, Yahudilerden Üstün Cesaret Madalyası alanlar da Müslümandı…

Daha yeni Mayıs 2017’de ABD Başkanı Trump’ın yaptığı Riyad ziyaretinde, ABD ile 100 milyar dolarlık silah antlaşmasını imzalayanlar da aynı Müslümanlardı… Bu anlaşmaya göre ABD tarafından Suudi Arabistan’a satılacak silah tutarı önümüzdeki 10 yılda 350 milyar dolara ulaşacaktır. Sahi siz bu silahların Filistin'i savunmak amacıyla İsrail'e karşı kullanılacağını mı düşünüyorsunuz!

Yukarıda da anlattığım gibi 2000’li yılların başı, özellikle Bush ve Obama dönemleri ılımlı İslam adı altında ABD ile dans edenler de aynı Müslümanlardı... Bu çerçevede ülkemiz içinde de ABD'nin kucağına oturmuş sümüklü bir vaiz bozuntusunun çetesiyle içeride onun ne istediyse veren iktidardaki işbirlikçileri ile ülkede Cumhuriyetçi, laik, ulusal, yerli, milli, yurtsever ve anti Amerikancı karakterde ne kadar kişi, kurum ve kuruluş varsa hepsini kumpaslarla tarumar edenler de aynı Müslümanlardı…   

Kısaca 21’inci yüzyıldaki İslam dünyasına yapılan ABD öncülüğündeki modern Haçlı seferlerine en büyük desteği sağlayanlar yine aynı Müslümanlardı... (‘Haçlı seferi’ tabiri bana ait değil, bu tabiri bizzat Üçüncü Haçlı Seferi Kumandanı Richard the Lionheart, pardon Onuncu Haçlı Seferi Kumandanı George Bush söylemişti.)

Daha dün, evet dün ABD, tüm Ortadoğu’yu parçalayıp da sınırlarını değiştirirken, ABD tüm Ortadoğu’yu bir ateş topuna çevirirken ve İsrail’e bulunduğu bölgede dikensiz bir gül bahçesi sunulurken onun müttefiki ve eşbaşkanları yine aynı Müslümanlardı…

Bu Müslümanlarda can çıkar ancak huy çıkmazmış…

14 Haziran 2021 tarihinde yapılan NATO Zirvesi’nde Türkiye, NATO güçlerinin çekilmesinin ardından Kabil'deki Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı'nın güvenliğini üstlenmeye devam etme teklifinde bulunuyor… Hani derdi ya İbn-i Haldun: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer…”  

Tarihe not düşmek için ikinci bir Francisco Goya bulunur elbet!

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Aşağıdaki birinci resim: Goya'nın ''2 Mayıs 1808 Memlûklerin Saldırısı'' tablosudur. Memlûkler bu tabloda görülmektedir.  İkinci resim ise Goya’nın “3 Mayıs 1808 Kurşuna Dizilenler” tablosudur. Bu tabloda ise Memlûklere saldıran direnişçilerin kurşuna dizilmesi tasvir edilir. Goya’nın özellikle “3 Mayıs 1808 Kurşuna Dizilenler” tablosu sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir.

  

 




Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

16 Haziran 2021


Dün Attila İlhan’ın doğum günüydü. Attila İlhan yaşasaydı 96’ıncı yaş günü olacaktı. Attila İlhan, tam 96 yıl önce dün 15 Haziran 1925 günü İzmir Menemen’de doğmuştu… Ben de dün Attila İlhan’ın pek de bilinmeyen iki şiir kitabı ile anmıştım: 12 Mart dönemini anlattığı  ‘’Tutuklunun Günlüğü’’ ve 12 Eylül dönemini anlattığı ‘’Korkunun Krallığı’’...

Ancak Attila İlhan’ın çok ama çok sevdiğim bir şiiri var ki Attila İlhan’ı bu şiiriyle de anmasam olmazdı… 19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire; “Ekmek yemeden üç gün hayatta kalabilirsiniz. Şiirden mahrum kalarak bir gün bile yaşayabilmeniz imkânsız ve bunun aksini her kim iddia ederse hata içindedir’’ derdi. Bu şekilde de hem de ben sizi şiirden mahrum bırakmamış olurum…

Murathan Mungan ‘’Türkçe’yi çok iyi kullanan bir yazardır, şairdir… Mungan bu özelliğini de şöyle anlatır: "İşim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin."

İşte Attilâ İlhan da Murathan Mungan’ın tarif ettiği Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen üç-beş yazardan birisidir. Attilâ İlhan içimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan bir şairdir.

‘’Hiçbir dil insanın hissettiklerini anlatmaya muktedir değildir derler’’ ama sanırım bu ifade Murathan Mungan ve Attila İlhan gibi şairler için geçerli değildir.

Şimdi gelelim Attila İlhan’ın o çok sevdiğim şiirine…

Böyle Bir Sevmek

‘’Böyle Bir Sevmek’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) Attilâ İlhan'ın sekizinci şiir kitabının adıdır. ‘’Böyle Bir Sevmek’’ şiiri ise kitaba ismini veren Attila İlhan’ın en güzel şiirlerinden birisidir.


Bu şiiri Attilâ İlhan Ankara’da yaşarken yazar ve kitabının ‘’Kavaklıdere Baladları’’ adlı bölümde yer verir. İlk kez ‘’Varlık Dergisi’’nde yayımlanır, sonra Rauf Mutluay 4 Mayıs 1975'te Cumhuriyet gazetesinde yayımlar... 

Attila İlhan'ın gönüllere giren, dillere sinen ve okuyan herkes için adeta içselleşen şiirlerinden birisidir "Böyle bir sevmek".

Türk edebiyat tarihinde bir erkeğin ağzından, gönlünden, ruhundan ve kalbinden çıkabilecek en içten sözcüklerle bir aşk, bir sevda yakarışıdır ‘’Böyle bir sevmek’’.

‘’Böyle bir sevmek’’, "şöyle bir sevmek" değildir.

‘’Azıcık okşasam sanki çocuktular
Bıraksam korkudan gözleri sislenir’’

Bir kadın nasıl bu kadar güzel, nasıl bu kadar hoş, nasıl bu kadar tatlı ve nasıl bu kadar masum ifade edilebilir, bir şiir nasıl bu kadar insanın ruhuna dokunabilir, insanın gözlerini nemlendirebilir, bu dizeler nasıl bu kadar güzel olabilir ki?

Bu şiir; bizlere, aşkın; karşı taraftan ziyade kendi içimizde yaşadığımız, büyüttüğümüz, putlaştırdığımız bir duygu olduğunu, içten bir dille izah eder. Çünkü âşık olduğumuz "şey" aslında çoğu zaman da bir hayalden ibarettir... 

Halil Cibran derdi zaten; ‘’Her erkek iki kadına âşık olur. Biri hayallerinde yarattığı diğeriyse henüz doğmamış olandır.’’

Bu duygudan, yüzyıllar önce Nedim bir gazelinde dem vurur:

"Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim 
bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana"

Dostoyevski’nin ‘’Beyaz Geceler’’ kitabında da şöyle bir bölüm geçer: "Âşık mı oldunuz? Kime?'' ''Hiç kimseye. Bir ideale. Düşüme giren kadınlara…"

Yine Dostoyevski’nin ‘’Yeraltından Notlar’’ isimli kitabında da şöyle bir ifade vardır: ‘’Hayal dünyamda bu ‘güzel ve yüce şeylere’ sığınarak ne aşklar yaşadım… Gerçek hiçbir varlıkla ilgisi olmayan, bütünüyle hayal ürünü bu aşklar sayesinde ruhum öylesine cömertçe doyuyordu ki, sonradan gerçek bir aşka ihtiyaç bile duymuyordum. Gerçek birini sevmek benim için gereksiz bir lüks olurdu.’’ 

William Shakespeare, ‘’Othello’’ isimli oyununda da çarpıcı gerçeği net bir şekilde ifade ederek son noktayı koyar: ‘’Beğendiğimiz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, aşk sanıyorsunuz!’’

İşte bu duygunun en güzelini de Attilâ İlhan anlatır:

"Yokluğum fazla uzayabilir, zaman zaman, dediklerimi dinleyerek saptarsın ki: hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz, ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı: İki kişinin ikisi de, öbürünün yerine hayal kurmaya kalkıştığından, sukut-u hayaller eksik olmaz! Sen dediğime kulak ver, kendimizden başkasını sevemiyoruz; sevdiğimiz, şahsiyetimizin dışlaştırılmış, bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayali; o başkası da kendisini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır: Arada ahenk kurulamaz, nasıl kurulsun, sevdiğimizle sandığımız farklı!

Muvaffak bir çift, yalnızlığa tahammülü yüksek iki insan manasını taşır: Çift demek, yanyana iki yalnızlık demek, beraber bile olamamış, kesişmesi bile zor! Onun için böyle bir hayatı, içine girip kurbanı olmadan yaşayacaksın, yani uzaktan. Uzaktaki, soyut, hemen hemen yok bir şahsı sevmekten güzelini tasavvur edemiyorum. Yakında olmayan sevgili tahayyülde yaşatılır, hayalde yaşamak az evvel açıkladığım kaideye uygun olarak, onu kendine benzetmektir; yanında bulunmayacağından, o buna ne itiraz edebilir, ne müdahale: Sevdiğini hayalinde değiştirdikçe, kendine benzettikçe daha çok seversin, böylece denge korunmuş olur.

Sevmek! Sevmek esasında alıp başını gitmektir, sevgiliden uzaklaşan mutlak aşka yaklaşır, sevdiğini gönlünde kendi bildiğince yeniden yaratarak..”

Hani derlerdi ya ''uzaktan sevmek aşkların en güzelidir'' diye... Attilâ İlhan da hem yazısında hem de şiirinde işte bunu söylüyor...

Yine Attila İlhan ''Böyle bir sevmek'' şiirinde de bu düşüncesini en net şekliyle ifade ediyordu: ''Ne kadınlar sevdim zaten yoktular...''

Şiiri tamamını yazımın sonunda veriyorum. Ancak bu şiiri bir kadın yazsaydı eğer, muhtemel ki bu kadar uzun uzun yazmazdı diye düşünüyorum... Uzatmadan bir dizede anlatırdı anlatacaklarını:

''Ne erkekler sevdim zaten bo....tular...''

Bu Şubat ayı gibi yazdan, ülke gündeminden, gamdan, kederden, kasvetten, kasetten, videodan, Korona'dan, NATO’dan, Biden’den, bizimkinden, Euro 2000’de Milli Takım’ın oynamadığı futboldan uzaklaşmak istiyorsanız eğer, içinizi ve ruhunuzu ısıtmak için bu şiiri okuyun derim.

Çünkü böyle bir sevmek görülmemiştir...

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Böyle Bir Sevmek

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir 
Azıcık okşasam sanki çocuktular 
Bıraksam korkudan gözleri sislenir. 

Ne kadınlar gördüm zaten yoktular 
Böyle bir sevmek görülmemiştir   
Hayır sanmayın ki beni unuttular 
Hala arasıra mektupları gelir 
Gerçek değildiler birer umuttular 
Eski bir şarkı belki bir şiir 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
Böyle bir sevmek görülmemiştir   
Yalnızlıklarımda elimden tuttular 
Uzak fısıltıları içimi ürpertir 
Sanki gökyüzünde bir buluttular 
Nereye kayboldular şimdi kimbilir 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
Böyle bir sevmek görülmemiştir.  

Attila İlhan




Korkunun Krallığı


15 Haziran 2021


Attila İlhan yaşasaydı bugün kendisinin 96’ıncı yaş günü olacaktı. Attila İlhan, tam 96 yıl önce bugün 15 Haziran 1925 günü İzmir Menemen’de doğmuştu…

Attilâ İlhan içimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan bir şairdi. ‘’Hiçbir dil insanın hissettiklerini anlatmaya muktedir değildir derler’’ ama sanırım bu ifade Attila İlhan gibi şairler için geçerli değildir.


Hani Cicero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir’ diye…Ben de Cicero’nun bu sözüne uyarak Attila İlhan’ı 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin baskıcı, her türlü özgürlüğü yok eden, sindirici, kanatıcı, çürütücü ortamını anlattığı iki şiir kitabı ile anmak istiyorum: 12 Mart dönemini anlattığı  ‘’Tutuklunun Günlüğü’’ ve 12 Eylül dönemini anlattığı ‘’Korkunun Krallığı’’...

Tutuklunun Günlüğü

İlk baskısı 1973 yılında yayımlanan "Tutuklunun Günlüğü’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2014) kitabı Attila İlhan’ın kendi deyimi ile 12 Mart ara rejiminin olayları ve çağrıştırdıklarının toplamı ve bir bileşkesi olan bir şiir kitabıdır…


‘’Tutuklunun Günlüğü'’ kitabı; 12 Mart sonrası karanlığının; kahırlar, sıkıntılar ve dile getirilmemiş öfkeler içindeki insanın iç gerilimini Attila İlhan’ın isyancı ruhuyla dile getirdiği şiirlerden oluşuyor…

‘’Tutuklunun Günlüğü'’ kitap tanıtım sayfasında özetle şöyle yazar:

‘’Tutuklunun Günlüğü'nde Attilâ İlhan, klasik Türk şiirinin sesini, havasını yeni, çağdaş ve toplumsal bir içerikle doldurarak yeniden kuruyor. Bir kısmı şarkı olmuş; zaten müziği içinde saklı bir sesi olan şiirler, notalarla kolayca sarmaş dolaş oluvermiş: "gün döndü geceler uzar hazırlık sonbahara / o mâhur beste çalar müjgân'la ben ağlaşırız". "incesaz", "rubailer", "deniz kasidesi".. her birine darbelerin yaraları, bunalımı, acıları, dehşeti sızmış, simgesel, derin mi derin şiirler.. ve "teleks"; içeriği de, yapısı da metropolü, acımasız çarkları, yabancılaşmayı bir teleks hızıyla anlatıyor...’’ 

Kitabın bölümleri: ‘’Tutuklunun Günlüğü’’, ‘’İncesaz’’, ‘’Teleks’’, ‘’Bulut Günleridir’’ ve ‘’Zincirleme Rubailer’’… Attila İlhan, 12 Mart ara rejiminin çağrışımlarını klasik Türk şiirinin ve musikisinin etkisiyle en iyi şekilde “incesaz” bölümünde yansıtıyor… 

Hepimizin bildiği ve şarkısı da yapılan ‘’Sultan-ı Yegâh’’ şiiri de bu bölümde yer alır… Sultan-ı Yegâh şirininin bir dizesini veriyorum… Şiir sanıldığı gibi bir aşk şiiri değildir. Şiir, 12 Mart sonrasının karanlığını anlatır: (Attila İlhan şiirlerinde hep küçük harf kullandığı için şiirlerini orijinal haliyle veriyorum)

‘’bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak
belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın’’

Attila İlhan Tutuklunun Günlüğü’ndeki “incesaz” bölümündeki şiirleri nasıl bir duygu içerisindeyken yazdığını ve neden şiirlerine makam adları koyduğunu kitabının ‘’meraklısına notlar’’ bölümünde şöyle açıklıyor: 

'’12 Mart sonrasının bunalımlı günleriydi, onun için de şiirlerin bütününe hem o bunalımın karamsarlığı hem de o ara günlük bir gerçek hâlinde duyulan ölüm düşüncesi egemen oldu. Türk musikisi makamlarından en çok sevdiklerimin, biraz da ritimlerinden esinlenerek yazılmış şiirlerdir. İçerikleri bir yandan geleneksel şarkı düzeninin rintliğini, bir yandan da çağdaş, -o günler için belki de hatta güncel- sorunların heyecan ve üzüntülerini kapsar...’’ 

Attila İlhan yine bu kitabında o karanlık günleri ve çözümü şöyle tasvir eder: 

“kim bırakmış yalnızlığıma bu hüzzam şarkıyı
kimin bu karanlık kimler sürgülemişler kapıyı
İnsan olan bağlar her koptuğu yerden yaşamayı”

Korkunun Krallığı 

İlk baskısı 1987 yılında yapılan ‘’Korkunun Krallığı’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004) ise yine Attila İlhan’ın kendi deyimiyle 12 Eylül rejiminin olayları ve çağrıştırdıklarının toplamı ve bileşkesi olan bir şiir kitabıdır.


Bu kitabın tanıtım sayfasında da şöyle yazıyor: 

‘’İnsanlığa has duygulardan; aşktan, özlemden, acıdan, öfkeden şiirler yaptı bize. Yaşadığımız dünyayı değiştirebileceğimizi söyledi mısra mısra. Bu yüzden de korkuttu ‘kral’ları Atilla İlhan... Bu kitapta okuyacağınız şiirler, bu ülkenin kocaman bir ‘Korku Krallığı’na dönüştüğü 12 Eylül döneminde yazılmış ve o dönemin baskıcı, her türlü özgürlüğü yok eden, sindirici, kanatıcı, çürütücü ortamını anlatıyor. Sirenler çalıyor mısralarında; zincir şakırtıları kol geziyor, sokaklardan kan sızıyor, bir insan ağlıyor bazen, bir kadın acıdan sarhoş oluyor.’’ 

Korkunun Krallığı kitabı, şu yedi bölümlerden oluşuyor: “geceleyin sokaklar”, “korkunun krallığı”, “yalnız gezerin notları”, “serbest gazeller”, “incesaz”, “eskiden başka kızlar” ve “o eski adamlar”…

Bu yazımda da esas olarak kitabın ‘’incesaz’’ bölümünü anlatacağım… 

Korkunun Krallığı, İncesaz Bölümü 

Attila İlhan, kitabının ‘’meraklısı için notlar’’ kısmında ‘’İncesaz’’ bölümünü şu şekilde tanıtıyor: “Türk musikisi makamlarından, Divan şiirinin ‘şarkı’ formunda, müseddesler, muhammesler yazmak, epeydir keyifle sürdürdüğüm bir uğraş! Keyfimin iki sebebi var: birincisi, ‘meraklı’ okurların, gerçekte ‘serbest vezinle’ yazılmış bu şiirleri, ‘aruz’la yazılmış zannedip, ciddi ciddi, feilâtün mü yoksa mefâilün mü örgüsüne oturtulduğunu aramaları; ikincisi, ritmin dolayısıyla veznin ve kafiyenin horgörüldüğü günümüzün şiir ortamında, bunların bir şiirin oluşmasında –daha da önemlisi yaşamasında- ne kadar etkili olduğunu göstermesi...’’ 


Kitapta, 12 Eylül rejiminin çağrışımları “incesaz” bölümünde dolaylı bir ifadeyle anlatılıyor. Attila İlhan; bu bölümde şiirlerine klasik Türk musikisi makamlarının isimlerini veriyor: “şehnâz”, “hüzzam”, “acemşiran”, “hisar buselik”, “şetaraban”, “sûz-i dil-ârâ” ve “bestenigâr”... 

Şimdi bu şiirlerden de kısa kısa bölümler vermek istiyorum: 

Şehnâz 

‘’İncesaz”ın ilk şiiri “şehnâz” şiiridir… Şehnaz, Türk musikisinin eski ve çok sevilmiş makamlarından biridir. Farsça bir isim olan ‘’şehnâz’’; ‘’çok nazlı’’ ve ‘’çok güzel’’ anlamındadır. Bu anlama da uygun olarak şehnaz makamı bir feryâdı, bir figânı, bir ağıtı anlatan şarkılarda kullanılır… Bu makamda yazılmış en tanınmış eser, sözleri Bayburtlu Zihni’ye, bestesi Nevres Paşa’ya ait "vardım ki yurdumdan ayak göçürülmüş / yavru gitmiş ıssız kalmış otağı" mısralarıyla başlayan Şehnaz Divan'ıdır. 


Attila İlhan da ‘’şehnâz’’ makamının hakkını vererek şiirini yazar: 

‘’sinsi bir ısrarla uzamaz mı gün günden geceler
karanlık fena bastırır ürkek bir yağmur çiseler
artık ne eski ihtiras kalmış ne iyimser düşünceler
uçurumlara açıldığından gönlündeki pencereler
yoğun kötümserlik bulutları kuşatmış incesazı’’ 

Hüzzam 

Hüzzamın kelime anlamı hüzündür. Hüzzam makamı da hüzün duygularının makamıdır. Attila İlhan bu duyguyu da şiirinde hakkıyla verir: 


‘’beykoz'da bir balkonda alıngan bir ud buldular
ay buluta giriyor yıldızlarla doldu sular
ağaçlar mehtabı dağıtıyorlardı unutuldular
ölmekle sevmek hiç yakınlaşmamışlardı bu kadar
infilâk edebilirler dudak dudağa bir dokunsalar
ay buluta giriyor yıldızlarla doldu sular..’’ 

Acemşirân 

‘’Acemşirân’’ makamı Türk musikisinde dinleyende “yaşam coşkusu” veren bir makamdır… Usta şair bu makamı da şiirine ustaca döker: 


‘’oysa onun sevdiği onda elbette kendi hayalidir
varlığı değildir onun varlığına katılıp ikmalidir
aşkı ölümsüzleştiren gerçekleşmemek ihtimalidir
mutsuzluk dediğin mutluluğun her günkü hâlidir
en yoğun arzuların bilinçaltına intikalidir
cinselliğin makas değiştirmesi ve delilik tuzakları” 

Hisar buselik 

‘’Hisar bûselik’’ makamı ‘’hisar’’ ile ‘’bûselik’’ makamlarının birleşmesinden meydana gelir. Attila İlhan, 12 Eylül sonrasının kendisinde uyandırdığı korkunun ve dehşetin tesellisini hisar buselik makamından bir şarkıda bulur... 


‘’korkuyla geçen ömür görünmez bir deliliktir
mutluluk uzun sürmez mutlaka gündeliktir
ölüme yenik düşen aslında korkuya yeniktir
teselli kulağında kalmış o hisar buseliktir
hani bir zaman lâmbalarımızda yanardı’’ 

Şadârabân 

Aslı ‘’Şadârabân’’dır. Ancak Attila İlhan şirinde “şatârabân” şekliyle geçer… Lirik bir makamdır.  12 Eylül rejiminin umutsuz ve tedirgin havası bu şiirdeki dost meclisine de sirayet eder… Şiirde; çalgıların bittiği, sofraların dağıldığı bir gecenin ardından dost meclisinin akıbetinden endişelenildiği dönemin toplumda yarattığı karanlık his sembolik olarak yansıtılır. 


“…korkuların unutulduğu tumturaklı bir andı
yıldız yıldız uçuşan zilzurna şetârabân’dı
ateşten o karanfil şetârabân’a sultandı
geldiler yerle bir olduk sultanımız gitti” 

Sûzidilârâ 

‘’Sûzidilâra’’; musikiye düşkün Üçüncü Selim’in kendisinin besteleyip Türk Sanat Müziğine hediye ettiği bir makamdır. Sûzidilârâ “ateş saçan aşk” anlamına geliyor… Attila İlhan’da bu makamı şiirinde şöyle dile getiriyor: 


‘’sürün cezvelerde sürün kabarsın esmer kahveler
yakın yakın mumları büyüsün divanhaneler
çekip çekip coşmuştur mestane hanendeler
zil gibi titreşirler / aah / selatin meyhaneler
avare kuyrukluyıldız dillerde suz-i dil-ara’’ 

Bestenigâr 

Bestenigâr, Türk musikisinin en eski makamlarında birisidir. Bestenigâr, Türk musikisinde 15. yüzyıldan beri kullanılır… Nigar, Saba'nın eski adıdır. Beste de makamın dörtlü ile bittiğini işaret eder. Bu oluşumdan dolayı günümüze kadar "Bestenigâr" olarak gelmiştir. Nigâr, Farsça bir kelime olup anlamı;  "güzel yüzlü sevgili"dir. Bu nedenle "sevgiliye yapılan beste" olarak da değerlendirilir. Bu makam ayrıca Istırap, acı, hüzün, elem ve matem duygularını da taşır. 


‘’İncesaz’’ bölümünün bu son şiirinde Attila İlhan; kitabın tamamında görülen ve 12 Eylül döneminin özelliğini taşıyan endişe, korku, ümitsizlik, tedirginlik, hayal kırıklığı ve öfkeden nasıl kurtulacağının cevabını da bu şiirinde kendisi verir: 

“…gurup vakti güneş bulutlardan sıyrılınca
bir tâvus kuyruğudur menevişli kanlıca
hayata anlam veren ölümmüş anlaşılınca
ölümü aşmak için ölesiye yaşanınca
ne korkuya yer kaldı ne öfkeye ne hınca
meçhul bir kıt’a gibi keşfettiler bestenigâr’ı” 

Ve sonuç 

ABD’li şair Irwin Allen Gisberg, “Bir ülkenin kötü durumu yüzünden politikacıları suçlayamayız... Suçlu olan şairlerdir... Çünkü politikacıların bir ülkenin durumu hakkında bilinçleri ve kapasiteleri yoktur ama şairlerin vardır” derdi. 


Ve bakın etrafınıza Attila İlhan gibi bir şairimiz, bir aydınımız kaldı mı? Şimdi yoksa da elbet bugünleri de yazacak şairler de çıkacaktır ortaya…

Korkunun Krallığı kitabında geçen bir başka şiir de şöyle biterdi: 

‘’tavandan yağlı bir su damlıyor
lağım karanlığında farelerin ıslığı
dört zaruret halinde dört duvar
içimiz artık büsbütün deniz
o mavi gezegen ki adına dünya denilmiştir
aslında yedi kat zindan içindeyiz’’ 

Şiirlerin ne kadar çok şey anlatabildiğini gösteriyor bu kitaplarda yer alan şiirler... Ve Attila İlhan’ın kendi kültürüyle hemhal olup çağını bir nasıl şiirleriyle yansıttığını… Ve de günlerin de birbirine ne kadar da çok benzediğini… Yaşadığımız günlerin de adıdır ‘’Korkunun Krallığı’’…

Görüyorsunuz ya, günlerdir tavandan yağlı bir su damlıyor, beyaz camlardan duyduğunuz lağım karanlığında farelerin ıslığı…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN 

Ve kitaba adını veren şiir:  

Korkunun Krallığı 

geceleri bir ıslık 

penceremin altında birileri 
beni çağırıyorlar 
(yoksa yanılıyor muyum) 
koşup bakıyorum kimseler yok 
sarayburnu'nda sis düdükleri 
mektuplarım kayboluyor posta kutusundan 
birileri çalıyor ama kim 
geçen akşam yağmuru değiştirdiler 
yumuşak başlamıştı tatlı ve ılık 
nasıl olduysa kestiremedim 
az sonra sülfirik asitti gökten yağan 
(cam iplikleri halinde yağıyor 
değdiği yeri eriterek 
duman duman) 

biryerlere gidecek oluyorum 
ardımda birileri 
hayal meyal varla yok arası 
cigaralarını avuçlarında saklamış 
gözlerinde aynalı güneş gözlükleri 
(bilmem yanılıyor muyum) 
daha dün geceyarısı 
telefonda birileri 
fakat konuşmuyorlar 
bir bubi tuzağı sessizliği hüküm sürüyor 
türlü olasılıklarla yüklü 
olağanüstü iri 
bir o kadar da tehditkar 
(bilmem yanılıyor muyum) 
beni dehşete düşürmek istiyorlar 

nasıl oluyor anlamıyorum 
gece yayın bitmiş televizyonu kapamışım 
ekranda ansızın birileri 
kapalı demir bir kapı gibi suratları 
gözleri ateş saçıyorlar 
gözlerinde tarifsiz bir hışım 
bıyıkları zifiri karanlık 
ele geçirebilirlerse beni öldürmek 
besbelli maksatları 
(yanılıyor muyum neyim) 
yanlış bir mıknatıs fırtınası içindeyim 
şişe yeşili şerare atlamaları 
şurup kırmızısı çakıntılar 
sağım solum her tarafım elektrik 
korkuyorum 
korktuğumun bilincindeyim 
birileri 
şalteri indirdi indirecek 
işim bitik 

‘’Korkunun Krallığı’’ kitabında yer alan bir başka şiir: 

Cehennem Kasidesi 

yıldızlar dağıldı yerlerinden

karardı güneş
ne akrep kaldı ne yelkovan
bilinmez hangi zaman içindeyiz
tuzruhu yağıyor bulutlardan
elimiz yüzümüz paramparça
tepeden tırnağa kan içindeyiz

insan yiyen ağaçlar kuşatmış çevremizi
nemli kadife teması yamyam yapraklarının
eflatun ve sarı
leoparlar sürüyor besbelli izimizi
uzaktan sırtlan kahkahaları
zehirli örümcekler sarmaşıklardan
hem aç hem susuz günlerdir uykusuz
çok fena kaybolmuşuz
vahşi bir orman içindeyiz

cehennemde sofra kurmuşuz
bir yanardağ sofrası
alev fıskiyeleri erimiş gümüşten havuzda
elmas sürahilerde yakut şarabı lavlar
ateşten lokmalar avurdumuzda
çatır çutur şimşekler çatılıyor
kıvılcımlı bir yangın kızıllığı
göz gözü görmez bir duman içindeyiz

silahlar doldurulur
şakır şukur
dışarda nöbet devralınıyor
içerde zincirlerin ağırlığı
öfke ve keder
ve inanılmaz pişmanlıklar
tavandan yağlı bir su damlıyor
lağım karanlığında farelerin ıslığı
dört zaruret halinde dört duvar
içimiz artık büsbütün deniz
o mavi gezegen ki adına dünya denilmiştir
aslında yedi kat zindan içindeyiz


Atların laneti

13 Haziran 2021

Yazımın başlığına bakarak sakın ola ki bir at hikâyesi anlatacağımı beklemeyin… Evet, yazımda atlardan da bahsedeceğim ama atlara gelmeden önce her zaman olduğu gibi önce ‘’Tarih’’… ‘’Tarih’’siz at, pardon tarihsiz yazı olmaz!...

19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire’nin (1821-1867) bir sözü vardı. Derdi ki Baudelaire; “Ekmek yemeden üç gün hayatta kalabilirsiniz. Şiirden mahrum kalarak bir gün bile yaşayabilmeniz imkânsız ve bunun aksini her kim iddia ederse hata içindedir.’’ Ben bu cümlede geçen ‘’Şiir’’ sözünü ‘’Tarih’’ olarak anlamışam!… Tarihten mahrum kalarak bir gün bile yaşayamam... Hal böyle olunca da, Tarih deyince ben de hep iki bin, üç bin yıl öncesine giderim… Bu sefer de öyle yapacağım, iki bin iki yüz yıl öncesine giderek Roma Cumhuriyeti ile Kartaca arasında yapılan Pön savaşlarını anlatacağım...

Pön Savaşları

Pön Savaşları; MÖ 264-146 yılları arasında, Akdeniz deniz ticaretini ele geçirmek ve elde tutmak için üç safha olarak yapılan ve döneminin bilinen en geniş çaplı savaşları olan Kartaca ile Roma Cumhuriyeti arasında yapılan savaşlardır. Pön Savaşları (Punic Wars)’nda geçen Pön sözcüğü, Latince'deki Punicus (ya da Poenicus) sözcüğünden türetilen bir sözcük olup "Kartacalı" anlamına gelir ve Kartacalıların Fenike kökenini belirtir… Bu nedenle bu savaşlar ‘’Kartaca Savaşları’’ olarak da bilinir…

Pön Savaşları'nın başladığı tarihlerde Kartaca, Batı Akdeniz'de, yaygın deniz imparatorluğu ile egemen bir güçtür... Roma Cumhuriyeti ise İtalya Yarımadası'nda hızla genişleyen ve yayılan bir güç olmakla birlikte Kartaca'nın deniz gücüne sahip değildir. Stratejik evrensel prensiptir: Aynı mekânda hayat sahası arayan güçler çatışırlar. Burada da öyle olur. Kartaca ve Roma Cumhuriyeti savaşır. Ancak Pön Savaşlarının sonunda Kartaca ortadan kalkar, Batı Akdeniz egemenliğini Roma’ya geçer…  Böylece Kartaca üzerinden Pön Savaşları'yla sağlanan Roma zaferi, Roma’ya MS. 5. yüzyıla kadar elde tutacağı bir hâkimiyet sağlar…  

Pön Savaşları öncesi tarafların durumu


Pön savaşları öncesinde Kartaca donanması, antik çağda Batı Akdeniz'de en büyük deniz gücüdür. Buna karşın Kartaca'nın sürekli, güçlü, düzenli bir kara gücü yoktur. Kara gücü, gerektiğinde silahaltına alınan paralı askerlerden oluşur. Ancak subayların çoğu varlıklı Kartacalılardır. Donanmada ise çoğunlukla, denizcilikteki ustalıklarıyla ünlenmiş orta ya da alt sınıftan Kartacalılar istihdam edilir…

Roma Cumhuriyeti ise Kartaca'nın aksine sürekli ve düzenli bir kara ordusuna sahiptir. Subaylar, varlıklı Romalılardır, fakat askerler daha alt sınıftan Romalılardan oluşur. Deniz gücü ise Birinci Pön Savaşı'na kadar düzenli bir güç değildir. Bununla birlikte savaşlar sırasında yeni filolar oluşturarak ve müttefiklerinin filolarını komutası altında birleştirerek güçlü bir deniz gücü oluştururlar. .

Pön Savaşları, aralarında barış dönemlerinin olduğu üç safhada gerçekleşir...

I. Pön Savaşı

Roma Cumhuriyeti’nin Kartaca’nın kontrolündeki Akdeniz ticaretine karşı giriştiği bir hâkimiyet mücadelesidir. Basitçe I. Pön Savaşı Roma’nın Kartaca’nın elinde bulunan Sicilya adasını ele geçirme savaşlarıdır.

MÖ 260 yılında Sicilya’ya yönelen bir Roma donanması, Sicilya adasını Kartaca egemenliğinden alamasa da Korsika adasını alır…

MÖ 256 yılında bir Roma donanması bu kez Afrika kıyılarına bir çıkartma yapar. Başlangıçta Roma üstün gelse de ertesi yıl Kartaca kuvvetleri Afrika kıtasındaki Roma kuvvetlerine ağır süvarinin ve savaş fillerinin desteğinde saldırarak Roma ordusunun kıtayı terk etmesini sağlar…

Akdeniz egemenliğinin kilit noktası olan Sicilya için mücadele, ertesi yıllarda yeniden alevlenir. MÖ 241 yılına değin taraflar birbirlerine karşı belirgin bir üstünlük sağlayamazlar. 241 yılında 200 parçalık bir Roma donanması, Sicilya’daki Kartaca egemenliğine son verir. Bu şekilde I. Pön Savaşı sona erer.

II. Pön Savaşı

II. Pön savaşı en uzun ve hareketli geçen Pön savaşıdır.

Roma, I. Pön Savaşının getirdiği bu sınırlı başarıyla yetinmek niyetinde değildir, MÖ 238 yılında Sardinya adasını istila eder.

Kartaca komutan ve devlet adamı Hamilcar Barca, yaşanan savaş deneyimlerinden yola çıkarak deniz savaşlarında Roma’ya karşı bir üstünlük sağlayamadığını, fakat kara savaşlarında çok daha fazla şansları olduğunu görür. Bu düşünce doğrultusunda Hannibal MÖ 219 yılında İber yarımadasına çıkar. Ertesi yıl da yirmi bin piyade, altı bin ağır süvari ve savaş fillerinden oluşan ordusuyla Pirene dağlarını aşıp güney Fransa’dan geçip, Alp dağlarını da aşarak Po Ovasına iner.

Hannibal’ın Po ovasına indiğini öğrenen Roma, kuvvetlerini Po ovasına sevk eder. Hannibal, bu birliklerle istemediği yerde karşılaşmamak için güney İtalya yönünde ilerler. Hannibal’ın maksadı; düşmanının oluşturduğu bir pozisyona karşı savaşa girmek yerine onu, pozisyonunu bozarak, kendi düzenlediği bir pozisyonda savaşa girmek zorunda bırakmaktır... Nitekim, MÖ 217 yılının baharında, Hannibal, kendisini izleyen Roma ordusunu, Tresimen gölü çevresinde tuzağa düşürerek imha eder..

Kazandığı bu zafere rağmen Hannibal, Roma üzerine yürümez. Pek çok tarihçi Hannibal’in bu tutumunu, kuşatma silahlarının olmamasına bağlar.

Tresimen yenilgisinin ardından Roma, bugün askeri stratejide ‘’’Fabian Strateji’’’ olarak bilinen ve tarihte pek çok muharebede de izlenilen bir strateji izler. Romalı komutan ve devlet adamı Fabius’un izlediği bu strateji, kabaca ‘’yıpratma savaşı’’ ya da ‘’oyalama savaşı’’ olarak da bilinir.

Fabius, bir meydan savaşından kaçınarak sürekli olarak çeşitli vur-kaç taktikleriyle, erzak tedariki için hareket halindeki ikmal birliklerine, yayılmış kuvvetlerine saldırarak Hannibal’i yıpratmaya çalışır. Hannibal ordusundaki süvari birliklerini etkisiz hale getirebilmek için dağlık bölgelerde harekâtı tercih eder. Hannibal kuvvetlerine sürekli saldırılar düzenler. Ne var ki yıpratma savaşı, uzun sürede sonuç alınabilecek bir stratejidir ve bu yüzden de iki yanı keskin bir kılıçtır. Fabius’un bu tutumu, Roma’da kısa bir süre sonra sorgulanmaya, eleştirilmeye başlanır. Trasimen yenilgisinin ardından Diktatör seçilen Fabius, görev süresinin sonlarına doğru Roma süvari komutanı Rufus’la aralarındaki fikir ayrılığı giderek derinleşir. Hannibal’in Campania’yı yakıp yıkmasına seyirci kalınması da Fabius’un itibarını iyice zedeler. Diktatörlük süresi bittiğinde ise Roma artık onun stratejisini izlemekten vazgeçer…

Roma, büyük bir ordu ile meydan muharebesi için Hannibal’in peşine düşer. Bunu haber alan Hannibal iyice İtalya’nın güneyine doğru, İtalya’nın o zamanki ikinci büyük kent olan Capua’ya yönelir.  Capua yakınlarındaki Cannae’de –bugünkü Monte di Canne- MÖ 216 yılında Roma ordusunu bekler. Hannibal, burada da Roma ordusunu bozguna uğratır.

Cannea muharebesinde, her iki taraf da alışılmış biçimde piyadelerini merkezde, süvarilerini ise iki yanda tertiplemiş olarak savaş meydanında karşı karşıya gelirler.  Hannibal, piyadelerini merkezin önüne yerleştirir. Dolayısıyla cephe hattı, merkezde ileri çıkık bir durum alır. Roma piyadeleri bu hatta saldırınca bu öndeki piyadeler gerilerler. Kartaca ordusunun merkezini yardıklarına inanan Roma ordusu da onları izler. Böylece içbükey bir hal alan merkezde Roma askerleri yığılırlar.

Merkezde bunlar olurken Hannibal’in sol kanatdaki ağır süvarisi önce Roma ordusunun gerisine sonra da merkezde kalan Roma askerlerine saldırır.  Sonuçta nerdeyse Roma ordusunun tamamı imha edilir. O güne kadarki en kalabalık Roma ordusunun 76 bin mevcudundan ancak 6 bini bu katliamdan kurtulur.

Bu yenilgiden sonra Roma, Fabius’u tekrar konsül seçer. Fabius, MÖ 209 yılında, Hannibal’in üç yıldır elinde tuttuğu Tarentum’u bugünkü Taranto- geri alır.

Hannibal’in kardeşi Hasdrubal, MÖ 207 yılında Hannibal’i takviye edecek bir ordu ile kuzey İtalya’ya girer. Ancak Metaurus ırmağı kıyılarında karşılaştığı Roma ordusu karşısında yenilgiye uğrar ve bu savaş sırasında tüm askerleriyle birlikte hayatını kaybeder.

İtalya topraklarında bunlar olurken, Hannibal’i İtalya topraklarından çekilmek zorunda bırakmak yönünde bir strateji düşünen Scipio, MÖ 204 yılında Afrika kıyılarına bir çıkartma yapar. O sırada Afrika’da Kartaca’nın sadece süvari birlikleri vardır. Scipio, ustaca geri çekilme manevralarıyla bu birlikleri tuzağa düşürüp imha eder.

Romalı Scipio’nun bu ve diğer muharebelerdeki başarısı üzerine Hannibal, ordusuyla birlikte Afrika’ya döner ve Scipio’nun üzerine yürür. Hannibal’in üzerine yürümesi karşısında Scipio, Naraggara’ya –Zama- çekilir ve Hannibal kuvvetleriyle muharebeye girmek açısından uygun bulduğu bu bölgede Hannibal kuvvetlerini karşılar. MÖ 203 yılında yapılan Zama Muharebesi'nde Scipio, Hannibal komutasındaki Kartaca ordusunu yener. Zama yenilgisi üzerine Kartaca’nın barış istemekten başka seçeneği kalmaz. Kartaca, savaş tazminatı öder, donanmasını Roma’ya teslim eder ve Akdeniz ve İber yarımadalarındaki denetimini geri çekmek zorunda kalır…

III. Pön Savaşı

Karataca’nın bu yenilgisinden sonra Roma’’nın müttefiki Numidya kralı Massinissa devletini Kartaca devleti aleyhine genişletmeye karar verir ve Kartaca’ya ait birçok limanı işgal eder. Kartaca, Numidia ile savaşa başlar. Bu sefer de müttefikine yardım bahanesiyle Roma, Kartaca’ya savaş ilan eder. Sonuçta Roma Kartaca’yı yine mağlup eder. Ancak bu savaş sonunda da Kartaca varlığını devam ettiremez. Sonuçta Kartaca yıkılır gider…

Hannibal’ın sonu

Hannibal, Zama yenilgisinden sonra Kartaca’dan ayrılır. Başka devletler için de generallik yapar. Son olarak da Bitinya devleti kralı Pirusa adına çalışır. Bitinya krallığının başkenti bugünkü İzmit’tir. Hannibal, kral Pirusa’ya bugünkü Bursa ovasına bir şehir kurmasını söyler. Bitinya kralı Pirusa da bu tavsiyeye uyarak bugünkü Bursa şehrini kurar ve bu şehre kendi adını verir. Bursa adı da buradan (Pirusa) gelir.

Ancak Bitinya krallığı Roma’nın etkisi altındadır. Hannibal, Bitinyalıların kendisini Romalılara teslim edeceğini öğrenince de intihar eder. Mezarı İzmit Gebze’de TÜBİTAK’ın arazisi içindedir.

Atlara gelebilmek için çooook uzun bir giriş oldu ama neyse, şimdi gelelim atlara!...

Atlara yem borusu

İşte anlattığım bu Pön savaşları esnasında Hannibal, gemileri, gemideki ordusu ve gemideki ordusunun atlarıyla birlikte Akdeniz’de Roma’ya karşı seferdedir. Rivayet edilir ki Hannibal ordusu gemilerle Akdeniz’de giderken denizdeki fırtınalar nedeniyle gemi yolculuğu planlanandan uzun sürer.  Atların yemi biter. Hayvanlar açlıktan huysuzlanır ve huzursuzlanırlar. Hannibal’ın atlarının her biri birer ton ağırlığındadır. Gemideki onlarca at hep birden huzursuzlanınca geminin dengesi de bozulur. Gemi seyri seferi tehlikeye girer.

Tabii ki gemide askerî bir düzen vardır. Atlara yemleri, yem vaktini belirleyen yem boruları ile verilmektedir. Hannibal, yem varmış gibi yem borusunun yem zamanlarında çalınmasını emreder. Atlar yem borusu ile yem beklentisine girerek sakinleşir. Ancak bir süre sonra atlar gene huzursuzlanır, gene yem borusu çalar…  Ancak her defasında yem borularının arasındaki zaman kısalır ve daha sık yem borusu çalınır…  Ve ordu kıyıya gidene kadar gemilerde sürekli ve sıklıkla yem boruları çalınır…

Benzer yöntemi binbeşyüz yıl sonra Osmanlı Donanması da kullanır. Akdeniz’deki seferlerde değişik nedenlerle seferler uzayıp da yemler bitince atlar Hannibal’ın yöntemiyle yem borularıyla sakinleştirilir.  7 Ekim 1571 tarihinde Osmanlı Devleti ile Haçlı donanmaları arasında yapılan İnebahtı Deniz Muharebesine Osmanlı donanması değişik etkenlerle deniz seferinin uzaması ve denizde uzun süre kalmaları nedeniyle yem kalmayınca gemilerdeki atların bu yöntemle susturulduğu rivayet edilir…

Aslında bu yöntem sadece atlara uygulanmaz.

Aç çocuğu sakinleştirmek için kaynatılan taş

İslam tarihinde de Halife Ömer’e atfedilen bir hikâye vardır. Çocukları aç bir kadın, yiyecek hiçbir şey olmadığından çocuklarını avutmak için bir tencere içinde taş kaynatır… Bu şekilde kadın, aç çocuklarını aş beklentisiyle sakinleştirir…

Benzer yöntemi hükumetler de vatandaşına karşı kullanır…

Hazine tamtakırdır. 128 milyar Dolar, 159 ton altın MB’ndan satılır… İç ve dış siyaset tıkanır… Ekonomi tükenir… Kuyunun suyu biter… Vatandaşlar da Hannibal’ın aç kalan atları gibi, Hz. Ömer’in hikâyesindeki aç çocuklar gibi huzursuzlanmaya ve huysuzlanmaya başlar…

İşte bu noktada yem borusu devreye girer.

Tabii ki Hannibal’dan bugüne teknoloji de değişmiştir. Huzursuzlanan ve de huysuzlanan tebaaya yem borusu olarak ilkinde kullanışlı liberallere ve solculara ‘’AB üyeliği’’, ‘’vesayetten kurtulma’’, ‘’özgürlükler’’ vaat edilir… Bir süre sonra vatandaşlara ‘’milli otomobil’’, ‘’milli uçak’’, ‘’milli tank’’ sunulur. Ardından bilmem ne masalları anlatılır. Bunların etkisi geçince ‘’Karadeniz’de gaz’’ bulunur. Bir süre idare ettikten sonra ‘’Ayasofya açılır’’. Sonra ‘’Ay’a gidilir’’, ‘’uzay madenciliği’’ başlar. Bir süre ‘’amirallerin duyurusu’’, ‘’darbe bildirisi’’ olarak sunulur. Sonra tekrar başa dönülür. ‘’Karadeniz’de bir kez daha gaz bulunur’’… Bununla da yetinilmez; yandaş medya tarafından bulunan bu gaz için ‘’Yunanistan’ın çıldırdığı’’, ‘’Reuters’in bütün dünyaya ilk haber olarak servis ettiği’’ (Milliyet, 04 Haziran 2021) yazılır… Bununla da yetinilmez. Güvenlik konusunda bir sayfa bile makale okumamış olduğunu beyan eden İçişleri Bakanı bu kez de ekonomi (!) alanında konuşur:  "Görecekseniz temmuz ayından itibaren ülkemin ekonomisi öyle bir atağa kalkacak, öyle bir sıçrayacak ve büyüyecek ki etrafımızdaki Almanya'sı, Fransa'sı, İngiltere'si, İtalya'sı ve hele o her şeye burnunu sokan ABD'si de çatlayacak, patlayacak." (Gazeteler, 05 Haziran 2021) Cumhurbaşkanı da açıklama yapar: ‘’Amerikalılar bizim ülkemizde gezince görüyorlar, ‘biz geri kalmışız’ diyorlar.’’ (Gazeteler, 01 Haziran 2021)

Ferenc Herczeg’un ‘’Bizans’’ oyunundan bir sahne

Aslında bu yapılanlar Hannibal’dan günümüze evrenseldir. Aslında bu yapılanlar tam olarak bu sayfalarda daha yenilerde yazdığım Ferenc Herczeg’un ‘’Bizans’’ (Berikan Yayınevi, 2003) isimli oyununda geçen bir sahnedeki gibidir…

Fatih, İstanbul’u kuşatmıştır, kent düşmek üzeredir. Herczeg’in oyununda bu sahne şöyle verilir:

Başmabeyinci, İmparatoriçe’ye müjdeler: “Paganlar hücuma geçeceklerken İmparatorumuzun yüzü sur üstünde görününce silahlarını ellerinden düşürmüşler!” 

Şair Lisander: “Halk şenlik yapıyor!”

Krates: “Türkler barış için yalvarıyorlar! Sultan’ın ordusunu veba kırıp geçiriyor! Sultanları Anadolu’ya çekilecekmiş.” 

Öğleye yakın bir haber gelir: “Hıristiyan ordusunun önünde nur içinde bir yiğit görülmüş. Aziz Georgius olduğu sanılıyor. Belki de Kutsal Bakire’dir. Sevgili şehrini kurtarmaya gelmiş.” 

Ancak ayaküstü uydurulmuş bu masallar hiçbir işe yaramaz: Yeniçeriler ne İmparatoru görünce şaşırırlar, ne de Sultan Mehmet Avrupa’yı terk eder. Veba değil, nezle bile yoktur Türk ordusunda. Yardıma ne Aziz Georgius ne de Kutsal Bakire gelmiştir. Sonuçta Bizans düşer! 

Şimdi dönelim tekrar atlara…

Atlarının laneti

Atlarını yem borusuyla aldatan Hannibal’ın da sonu da Bizans gibi olur…

Atlarını yem borusu ile aldatan Hanibal, Cannae Muharebesinde Roma ordusunu imha eder ama Roma’yı yıkamaz. Ancak Scipio Africanus komutasındaki Roma Ordusu, Hannibal komutasındaki Kartaca Ordusunu MÖ 19 Ekim 202 tarihinde yapılan Zama Muharebesinde yener. Yenilginin hemen ardından Kartaca Senatosu barış için talepte bulunur ve 17 yıl süren II. Pön Savaşı sona erer. Ancak savaş sonunda da Kartaca varlığını devam ettiremez, sonuçta Kartaca da düşer…

Ayni şekilde atlarını yem borusuyla aldatan Osmanlı Donaması da aynı akıbete uğrar. Osmanlı Donanması İnebahtı Deniz Muharebesinde mağlup olur ve Osmanlı denizciliği de bu muharebeden sonra bir daha belini doğrultamaz. Osmanlı denizlerde var olamayınca kendisi de Bizans gibi, Kartaca gibi düşer, yok olur gider…

Yani demem o ki at deyip geçmeyin, atların tekmesi, pardon atların laneti görüldüğü gibi hep uğursuz sonuçlar doğuruyor… Benden söylemesi…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN




Haris Alexiou

13 Haziran 2021


Yunan müziğinin divası olan bir kadın sanatçı var: Haris Alexiou…  Asıl adı Hariklia Rupaka…  Haris Alexiou, bu coğrafyanın sesidir, Akdeniz'in sesidir, İzmir'in sesidir, hüznün sesidir, feryâdın, figânın sesidir...  Haris Alexiou sanki bizim sesimizdir…

Niye, neden bizim sesimizdir Haris Alexiou?

Taklit olan sadece tekniğimiz değildi ki! Nasıl edebiyatımız, felsefemiz, şiirimiz, siyasetimiz genellikle Batı’nın kötü bir taklidi ise pop müziğimiz de taklittir. Yıllardır başta Ajda Pekkan olmak üzere çoğu pop sanatçısı müzik üretmeksizin hep Türk pop müziği diyerek Batı müziğine Türkçe sözler söyleyerek toplumu yıllarca kötü bir taklitle oyaladılar. Bunu yapmayanlar ise ‘’şıkıdım şıkıdım’’dan öteye gidemediler…

Sezen Aksu, Nilüfer, Nükhet Duru, Aşkın Nur Yengi, Yonca Evcimik ve Selcuk Ural gibi popçular ve Yeni Türkü gibi gruplar Haris Alexiou’nun müziğini hep Türkçe sözlerle taklit ettiler… İşte bu nedenle Haris Alexiou bizim sesimizdir... Sahi, Haris Alexiou olmasaydı Türk popu ne yapardı acaba?

Bu ‘’taklit’’ konusu aslında Türkiye’nin en büyük sorunudur… Taklidin de en büyük sorunu da üretimsizliktir… Türkiye’nin sadece sanayide ve tarımda üretim sorunu yoktur… Türkiye’nin edebiyatta, felsefede, sanatta, siyasette ve stratejide de üretim sorunu vardır… İşte böylesine bir üretim sorunu olduğu içindir ki; ‘’kadınlara hakaret sözcükleri’’ni edebiyat, ‘’sen kimsin?’’, ‘’haddini bil’’, ‘’şeyini şey ettiğimin şeyi’’ diyerek hakaret etmeyi iç politika, ‘’ey, ey!!!’’ diye ülke adı sıralamayı, her problemi dış güçlere bağlamayı dış politika, ‘’dinazor heykeli'' dikmeyi sanat, her sorunu çözmek için şiddete başvurmayı siyaset, ‘’fetih’’ ve ‘’kızılelma’’ söylemleriyle ‘’askerî harekât’’ yapmayı ise strateji zannediyoruz… Hoş, bunların yanında müzik üretmiyormuşuz ne ki!...

Neyse biz konumuza dönelim…

Haris Alexiou’nun bizim sesimiz olmasının bir başka nedeni daha var.

Haris Alexiou’nun dedesi aslen İzmirlidir. Haris Alexiou’nun ailesi 1924 yılında yapılan mübadele ile Yunanistan'a göç eder.  Haris Alexiou’nun dedesi Gaziemir’den, annesi bugün Menderes ilçesi (eskiden Cumaovası) sınırları içinde yer alan ve artık Tahtalı Barajı'nın suları altında kalan Bulgurca köyünden, babası ise Seydiköy köyündendir.

Haris Alexiou, 1999 Marmara Depremi'nin  ardından İstanbul, İzmir ve Atina'da Sezen Aksu ile birlikte depremzedeler yararına konserler verir…

İşte bu kadar bizim sesimizdir Haris Alexiou…

Haris Alexiou’nun dedesinin yaşadığı Gaziemir’de bir caddeye, 16 Mayıs 2010 tarihinde kendisinin de katılımıyla gerçekleştirilen törenle "Gaziemirli Haris Alexiou Dostluk Caddesi" adı verilir… Caddenin girişine de sanatçının üzerinde fotoğrafının ve hayat hikâyesinin bulunduğu bir tabela asılır…

Haris Alexiou, bu tören esnasında şu konuşmayı yapar: "Dedem, babam, annem bu topraklarda yıllarca yaşamış. Annem Bulgurca, babam Seydiköy’den. Burada olmaktan çok memnunum. İzmirliyiz. İzmir şarkılarıyla büyüdük. Yeni bir dostluk için buradayım."

İşte bizden olan bu şarkıcı Haris Alexiou’nun güzel bir şarkısı var: ‘’Ola se Thimizoun’’ Bu şarkının sözlerini yine Yunan sanatçılarından Manolis Pasoulis yazmış, Manoz Loizos da bestelemiş… ’’Ola se Thimizoun’’, Yunanca "her şey seni hatırlatıyor" anlamına geliyor…

Bizde ise; Murathan Mungan’ın bu müziğe uyarlamak için yazdığı ‘’Olmasa Mektubun’’ isimli şiirini Yeni Türkü grubu bu şarkıya uyarlar yine aynı isimle ‘’Olmasa Mektubun’’. ’’Ola se Thimizoun’’ ve ‘’ ‘’Olmasa Mektubun’’... Burada da Murathan Mungan’ın ustalığını görüyoruz orijinal sözlere uygun söz yazması açısından…

Baştan dedim ya Haris Alexiou, bu coğrafyanın sesidir, hüznün sesidir diye… Bir Batı müziğinin fıkır fıkır insanı yerinde oynatan müziği, sesi yoktur bu coğrafyanın müziğinde… Bu coğrafyaya özgü hüznün, düş kırıklıklarının, sevdanın, ayrılığın, duygusallığın, yalnızlığın, bekleyişin, tükenişin ve melankolinin; suyun öte tarafından çığlık çığlığa bir yankısıdır Haris Alexiou. Bu coğrafyanın müziği gibi Haris Alexiou’nun müziğinde de hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları vardır…

Bugün Pazar… Her Pazar gibi müzik zamanıdır… Şimdi bırakın gamı kederi, kasveti, kaseti, mafyayı, videoyu, kanalı, koronayı… Açın aşağıda bağlantısını verdiğim müzikleri sonuna kadar, sizin yerinize Haris Alexiou feryâd, figân eylesin… İnsanın içindeki o ince ve derin hüznü başka ne ifade edebilirdi ki?

Sizlere güzel mi güzel, sıcacık, güneşli, pırıl pırıl bir Pazar günü diliyorum…

’’Ola se Thimizoun’’;  "Her şey seni hatırlatıyor"...

Osman AYDOĞAN

Haris Alexiou: Ola se Thimizoun
https://www.youtube.com/watch?v=3ErnbwLyGis

Bir başka Yunan sanatçısı Pasxalis Terzis’in yorumu: Ola se Thimizoun
https://www.youtube.com/watch?v=RTFJNGxZIBw

Yine bir başka Yunan sanatçı Despina Vandi’nin yorumu: Ola se Thimizoun
https://www.youtube.com/watch?v=RwxoKppEqVY

Türkiye’de Asker, Demokrasi ve Siyaset Üzerine Bir Deneme

Temmuz - Ağustos 2012


Her toplumda, her rejimde, her devirde ve her zaman ‘’asker’’, ‘’demokrasi’’, ‘’devlet’’ ve ‘’hükümet’’ ilişkileri tartışılmıştır.

Asıl adı Decimo Giunio Giovenale (Decimus Junius Juvenalis) olan ve kısaca Juvenal adıyla tanınan Romalı şair, hiciv ve taşlama yazarı; ordu ve sivil hükümetler arasında devam eden tartışmaya  “Quis custodiet ipsos custodes?”, yani “muhafızların muhafızlığını kim yapacak?” diye sorarak bu temel meseleyi 20 yüzyıl önce ele almıştı.

Kısaca; toplumun, kendisini korumak üzere güç kullanımı hakkını teslim ettiği grup üzerindeki denetimi nasıl sağlanmalıydı?

Sivil-asker ilişkilerinin bu temel sorunu güncelliğini her zaman korumuştur ve bu nedenle de sürekli üzerinde tartışma yaşanılmıştır.

Bu tartışma günümüzden yetmiş yıl önce ABD’de yapılmıştır. Ve bu tartışma Samuel Huntington’un doktora tezidir ‘’Asker ve Devlet’’ isimli eseri ile. (Asker ve Devlet, Sivil - Asker İlişkilerinin Kuram ve Siyasası, Samuel P. Huntington, Salyangoz Yayınları,  İstanbul, 2004)

Bu tartışma günümüzden kırk yıl önce İspanya’da tartışılmıştır. General Franco’nun ölümünün ardından faşizmden kurtulup demokrasi sürecine giren İspanya’da, 1982’den itibaren Savunma Bakanlığı görevini yürüten ve ülkeyle birlikte ordunun da demokratikleşmesine önemli katkıları olan Narcís Serra tecrübelerini paylaşmıştır yazdığı kitabında. (Narcis Serra, Demokratikleşme Sürecinde Ordu,  Silahlı Kuvvetlerin Demokratik Reformu Üzerine Düşünceler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011)

Ancak son on yılda Türkiye’de olduğu gibi hiçbir yerde ve hiçbir zamanda ‘’asker’’, ‘’demokrasi’’, ‘’devlet’’ ve ‘’hükümet’’ ilişkileri tartışılmamıştır.

Ancak Türkiye’de yapılan bu tartışma yukarıda iki örnekte, ABD ve İspanya örneğinde olduğu gibi ne yazık ki ne politik, ne de sosyolojik ve ne de akademik seviyede yapılmıştır. Türkiye’de yapılan bu tartışma tam bir şark usulü bilimden ve aklıselimden uzak, tam bir sinir harbi içerisinde mahalle kavgası şeklinde yapılmıştır.

Aslında buna tartışma da dememek lazımdır. Çünkü tartışma iki taraflı olur. Yapılan bir mahalle kavgasıdır. Yapılan bir kin ve intikam kavgasıdır. Bu kavgada bir tarafta yandaş basın, yandaş yayın, cemaat, Emniyet, hükümet, savcılar ve hâkimler ve diğer tarafta ise eli kolu bağlanmış bir şekilde sürekli aşağılanan ve hırpalanan bir Silahlı Kuvvetler bulunmaktadır. Bu kavgada üçüncü bir taraf olan ve ne olup bittiğini anlamadan sadece suskun bir şekilde kavgayı izleyen bir de ‘’millet’’ bulunmaktadır.

Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için bazı temel soruları cevaplamamız gerekmektedir:

Türkiye’de olmayanlar…

Muhakkak ki her toplumun sosyal özellikleri, tarihi geçmişi, demografisi ve kültürel yapısı farklı farklıdır. Bu farklılıklara rağmen evrensel bazı değerlerde toplumlar asgari müştereklerde birleşmişlerdir.

Konuya girmeden önce bu asgari müşterek evrensel değerler çerçevesinde akademik ve pratik seviyede şu soruların cevabı verilmelidir.

Türkiye’nin kendi Sokrates’i, Platon’u, Aristo’su var mıydı?

Baron de Montesquieu, Auguste Comte, Alexis de Tocqueville,  Emile Durkheim, Vilfredo Pareto,  Jean-Jacques Rousseau, Max Weber, Raymond Aron, Maurice Duverger vb. düşünürler yetişmiş miydi Türkiye’den?

Diyelim ki böyle düşünürler yetişmedi Türkiye’den, bari More, La Boétie, Machiavelli, Spinoza, Kant, Proudhon, Marx ve Nietzsche yeterince anlaşılmış mıydı Türkiye’de?

Türkiye’den bir Thomas Hobbes bir ‘’Leviathan’’ yazmış mıydı?

Wittgenstein, Dewey, Merleau-Ponty, Arendt, Lévinas, Derrida, Foucault, Bourdieu vb. düşünürler yeterince bilinir miydi Türkiye’de? 

Türkiye’de geçmişinde –ve de halen- kendi ‘'Siyasal Düşünce’'sini,  '’Siyaset Felsefesi'’sini ya da '’Siyaset Kuramı'’nı oluşturmuş muydu?

Asker ve politika üzerine hiç kafa yoran olmuş muydu Türkiye’den?

Türkiye’den Samuel Huntington’nun ‘’The Soldier and the State’’ veya Narcis Serra’nın eserleri üzerine hiç kafa yoran olmuş muydu?

Hepsi bir tarafa; bugün Türkiye’de ülkeyi yönetenler, siyasetle meşgul olanlar veya siyaseti meslek edinenler acaba siyaset biliminin temelini oluşturan yukarıda sayılan isimleri bilirler miydi? Bilenler varsa; onların ne demek istediklerini anlamışlar mıydı? Anlayanlar varsa; anladıklarını içselleştirmişler miydi?

Bir başka soru:

‘’Demokrasi’’ nedir? Türkiye demokratikleşiyor mu?

Demokrasi, öncelikle burjuva demokratik devriminin ve sanayi devriminin bir ürünüdür, üretim, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi ile gelişir, ekonomik ilişkiler ve bunun üzerinde gelişen sosyal ilişkilere dayanır. Tabanda demokrasinin temelleri atılmamışsa, üstte ne kadar çabalanırsa çabalansın Batı tipi bir demokratik toplum ve demokratik işleyiş kurulamaz.


Peki, bu ‘’demokrasi’’ tanımında yer alan kavramlar - burjuva demokratik devrimini, sanayi devrimi, üretim toplumu, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi - Türkiye’de var mıdır?

Yoksa yıllardır Türkiye’de olanın adı nedir? Demokrasi midir? Yoksa başka bir şey midir?

Bu sorunun en basit cevabı 12 Haziran 2012 Salı günkü 28321 sayılı Resmî Gazetede 2012/3240 karar sayısıyla yayınlanan Bakanlar Kurulu kararında yatmaktadır.

Bakanlar Kurulunun bu kararına göre; Eti Alüminyum AŞ’nin, Türkiye Denizcilik İşletmeleri AŞ'ne ait Kuşadası ve Çeşme Limanlarının, SEKA -Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları AŞ'ne ait Balıkesir İşletmesinin ve Türkiye Petrol Rafinerileri AŞ'nin %14,76 oranındaki hissesinin özelleştirme yoluyla satışının iptaline yönelik mahkeme kararlarının yok sayılmasına karar verilmiştir.

Mümtaz Soysal 15 Haziran 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesinde makalesinde özetle şunları yazıyordu; ‘’Nisan ayında Meclis’te bir ‘torba yasa’ görüşülürken, birbirinden farklı bir yığın konuyu düzenleyen maddeler dizisine son dakikada eklenen bir ibareyle, özelleştirme ihaleleri konusunda yargının verdiği kararların yok sayılması ve onların yerine ne yapılacağının Bakanlar Kurulu’nca kararlaştırılması sağlanmış oldu.

Düşünün ki, anayasasında “yargı kararları yalnız yürütmeyi değil, yasamayı da bağlar” denen bir ülkede bir yasa çıkarılıyor ve yasama organı “yargı bizi bağlamaz ve ne yapılacaksa onu Bakanlar Kurulu kararlaştırır” diyor. Demek ki, sadece yargı hükmünün yerine getirilmemesi değil, üstüne üstlük yargı hiçe sayılıp konunun iktidardaki politikacılarca noktalanacağı ilan edilmiş oluyor.

Hem de kimlerce? Seçildikten sonra anayasaya bağlılık yemini etmiş olan milletvekillerince. Hem de göz göre göre ve bile bile.’’

Sanırım sorunun cevabı net ve açık!

Keşke son on yılda yaşanan bu süreç demokratikleşme ve bu çerçevede de asker – sivil ilişkisinin normalleşmesi yönünde önemli bir adım olsaydı. Türkiye’nin yaşadığı bu süreç 12 Eylül askerî darbesinde dahi yaşanmamıştır. Türkiye’de bu süreçte düşünce hürriyeti ve özgürlükler ayaklar altına alınmıştır. Hiçbir dönemde olmadığı kadar hapishaneler gazeteci ile dolmuştur.

Yukarıda izah edildiği gibi bu süreçte Bakanlar Kurulu kararı ile mahkeme kararları yok sayılarak, mahkemeler siyasi iktidarın emrine verilip mahkemeler siyasi kararlar alan kurumlar haline getirilmiştir. Bakan Beşir Atalay Anayasa Mahkemesi kararını yorumlarken ‘’tabii ki mahkeme hukuk dışı şartları da dikkate alacaktır’’ diyebilmektedir.

Ancak şu gerçek ki Türkiye hiçbir şekilde demokratikleşme yolunda ilerlemiyor.
Türkiye’deki gidiş 1933 yıllarının Almanya’sını anımsatmaktadır.. (Nazi İmparatorluğu Doğuşu, Yükselişi ve Çöküşü, William L. Shirer, İnkilap Kitapevi, İstanbul, 2003)

Aslında bu süreçte yapılmak istenen ve yapılan askerin demokratikleşmesi değil, bu sürece bu hukuksuzluk sürecine dur diyebilecek bir gücün vesayetinin kaldırılmasıdır.

Keşke sebep ülkenin demokratikleşmesi olsaydı!

Günümüzdeki siyasi iktidar sivil asker ilişkilerini normalleştirmek için değil ama kendi gizli ajandasını gerçekleştirmek ve bu amaç doğrultusunda engel olarak gördüğü askeri pasifize etmek için bu uygulamaları yapmaktadır.

Askere dönük olarak Balyoz, Ergenekon, Karargâh Evleri, 28 Şubat gibi hukuki olmayan siyasi davalar da bu amaca hizmet etmektedir. Özellikle Balyoz davasında davaya esas teşkil eden 11 numaralı CD’deki tutarsızlıklara mahkeme hiç aldırış etmemektedir.

Bu dava incelendiğinde ne askerlerin darbe yapacakları ne de antidemokratik bir eyleme girişecekleri görülmektedir. Askere dijital bir tuzak kurularak bu dava ile asker tutsak edilmiştir.

Askerlerin tutsaklığı altında da siyasi iktidar iç ve dış politikada kendi siyasetini ve antidemokratik uygulamalarını rahatça yapabilmektedir. (Kürt açılımı, Ermeni açılımı, eğitim alanındaki gerici ve dinci yapılanma, kadrolaşma, BOP eşbaşkanlığı, Suriye politikaları)

Diyanet İşleri Başkanlığının siyasi vesayeti

Bir başka soru; Türkiye Tarihi mirasından kurtulmuş mudur? Türkiye’nin geçmişi bir ‘’din’’, ‘’tarım’’ ve ‘’göçebe’’ imparatorluğudur. Böylesine geçmişi olan toplumlarda dini lider, askerî lider ve siyasi lider hep aynı kişilikte toplanmıştır. Türkiye geçmişi olan ‘’din’’, ‘’tarım’’ ve ‘’göçebe’’ imparatorluğu mirasından kurtulmuş mudur?

Yıllardır askerin siyasi vesayetinden konuşuluyor da, Diyanet İşleri Başkanlığının siyasi vesayetinden neden konuşulmuyor?

Neden?

Türkiye ne kadar bağımsızdır? 

Daha temel bir soru; Türkiye ne kadar bağımsızdır? Türkiye’nin müttefikleri ne kadar müttefiktir? Müttefiklerinin Türkiye’ye biçtikleri rol nedir? Dış dünyadaki gelişmelerin iç politikaya etkisi nelerdir?


Emre Kongar, 16 Haziran 2012 tarihli Cumhuriyet’teki köşesinde şunu yazıyordu: ‘’Dış dinamik öğeleri Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı’ya karşı bağımsızlık, laiklik, demokratiklik gibi Batı değerlerini kullanarak emperyalizme başkaldırmasının başarılı örneği olmasını engellemek için bunların karşıtı olan dinci, geleneksel ve muhafazakâr değerleri ‘demokratiklik’ maskesiyle geliştirdi ve bağımsızlık ve laikliği kötüledi. Türkiye’ye de Huntington’un ideolojik ve siyasal öncülüğünü yaptığı ‘Ilımlı İslam’ modeli biçildi.’’ 

Bu maksatla son on yılda ABD ve AB’nin de katkısıyla ‘’demokratikleşme’’ ve ‘’demokrasi üzerinde askerin vesayetinin kaldırılması’’ maskesiyle devlet yeniden düzenlenirken öte yandan da toplum yargı ve eğitim yoluyla yeniden şekillendirilmektedir.

Bu şekillendirmeye itiraz edebilecek her türlü kurum (TSK, Yargı) ve sivil toplum örgütleri (Sendikalar, basın, yayın, dernekler) ‘’demokratikleşme’’ adı altında pasifize edilmekte, daha da ileri gidilerek aşağılanmakta ve hırpalanmaktadır.

Bu maksatla müttefik ABD dışarıda TSK’nın başına çuval geçirmekte, içeride ise dijital pusularla bileklerine prangalar vurulmaktadır.

Dünyada silahlı gücün azalan etkisi

Diğer yandan da dış dünyadaki ve özellikle ABD ve AB’deki politik, ekonomik ve kültürel gelişmeler ve ittifak ilişkileri tüm dünyada silahlı gücün etkisini, popülaritesini ve cazibesini azaltmıştır.

Burada dönüm noktası 1989’daki dönüşümdür, 1989 sonrası dünyaya hâkim olan kavramlar, güvenlik algısı, güçler ve ittifaklardır.

Güvenlik politikaları ile ilgili olarak 20nci yüzyılın son yarısından bu yana yaşanan gelişmeler bu alandaki son 500 yıllık gelişmelerden daha fazla olarak jeopolitik düşünceyi, uluslararası ilişkileri ve sivil asker ilişkilerini etkilemiştir.

Westfalya Barışı’ndan (1648) beri diplomasi kendisini devletler arası ilişkilerin düzenlemesine ve kendi ülkesinin gücünün genişlemesine konsantre olmuştur. Bu anlamda “diplomasi”, “askerî güç” ve “coğrafya” bir bütünlük teşkil etmiş, müzakereleri temel alan diplomasinin sınırları “imkânların sanatı’’na kadar uzanmış, “savaş” da “diplomasinin başka araçlarla devamı” olarak öngörülmüştür.

Ancak günümüzde birçok ülke için dış ilişkiler, devlet gücünün genişletilmesinden ve coğrafi alanlara uzanmaktan ziyade vatandaşının kişisel refahının yükseltilmesi temeli üzerine inşa edilmektedir.

Bu çerçevede vatandaşların kişisel refahının yükseltilmesi, kültür, insan hakları, yoksullukla, çevre kirliliği, uyuşturucu ve terörizmle mücadele konuları uluslararası ilişkilerde daha bir ön plana çıkmışlardır.

Günümüzde jeopolitiğin çerçevesini küreselleşme, bilgiselleşme ve küresel riziko toplumu oluştururmuş, klasik jeopolitiğin aktörleri olan coğrafya, mekân ve ulusal devletlerin de fonksiyonları değişmiş ve çok miktarda ve çok güçlü uluslararası kuruluş ve şirketler, NGO’lar ve uluslararası medya kartelleri ulusal devletlerin dış işlerinden daha fazla ve etkin olarak dış politikayı belirlemeye ve dış politikaya ve dünyaya hükmetmeye başlamışlardır.

Bu gelişmelerin bir sonucu olarak ekonomik güç ve kültürel çekim gücü gibi soft power faktörler bir anlam kazanırken askerî güç gibi hard power faktörler azalan bir role sahip olmuşlardır.

Özetle; 1989’a kadar Batı dünyasında ve demokratik alanda Jeopolitik arenada belirleyici güç ‘’hard power’’ iken, 1989 sonrası bu gücün yerini ‘’soft power’’ unsurlar almıştır. Hard power bir güç olarak doğaldır ki silahlı kuvvetler gerçekten göz ardı edilemeyecek önemli bir unsurdu.

1989’dan sonra soft power unsurlar olan jeoekonomi ve jeokültür jeopolitik ilişkilerde gittikçe artan önemli faktörler oldular. Bu safhada üçüncü dünya ülkeleri hariç hard power unsurlar (ordular, silahlı kuvvetler) işlevsiz ve güçsüz kaldılar.

Yine bu süreç; ‘’küreselleşme’’ olgusunun yoğun olarak yaşandığı, piyasa ekonomisi, uluslararası şirketler, mikro milliyetçilik, popüler kültür, yerel yönetim, merkezi hükümet yetkilerinin paylaşımı, tam bağımsızlık ve ulusal değerlerden vazgeçme ve milli egemenliğin paylaşımı gibi kavramların yükseldiği ve hayata geçtiği bir dönem olmuştur…

Bu süreçte ABD ve AB kendilerine müttefik olarak soft power unsurları (NGO’s, sivil toplum örgütleri, cemaatler vb.) seçtiler ve hard power unsurları (ordular) dışladılar.

Ayrıca Soğuk Savaşın sona ermesi ve Batı’ya Sovyet tehdidinin kalkmasıyla da Batı’nın artık TSK’ne ihtiyacı kalmamıştır.

Türkiye’de Ordunun seçme birliklerinin başına ABD’ince çuval geçirilmesi, Balyoz ve Ergenekon gibi Ordu’ya karşı açılan siyasi davalarda ABD ve AB’ce Ordu’nun desteksiz bırakılması bu süreçle ilgilidir.

Mikro milliyetçilik ve aşırı dinci akımlar

1989 dönüşümünden sonra bir başka gelişme de dünyanın fakir ve geri kalmış bölgelerinin iki ekstrem akımın etkisinde kalmış olduğudur; mikro milliyetçilik ve aşırı dinci akımlar. (Ya da her ikisi...)


Bu bölgeler Avrupa'da Yugoslavya idi; 1990'lı yıllar boyunca mikro milliyetçiliğin etkisiyle bir iç savaş yaşadı.

Asya'da ise Afganistan'dı; Taliban'ın eline düştüler. Bu gelişimin etkisi ise bölge ülkelerine yayıldı.

Türkiye'de en geri bölge Doğu ve Güneydoğu bölgesi; Bu bölgeler hem mikro milliyetçi (BDT) hem de aşırı dinci akımların (Hizbullah) etkisinde kaldılar.

Hem BDT'nin hem de AKP'nin en çok bu bölgelerden oy almaları da bu nedenledir.
Ayrıca Türkiye'nin gelişmiş bölgeleri ve sahil kesiminden de bu partilerin oy alamaması ve bu bölgelerde varlık gösterememesini de bu şekilde açıklayabiliriz.

Alman araştırmacı Peter Scholl-Latour'un güzel bir kitabı vardır; ‘’Das Schlachtfeld der Zukunft: Zwischen  Kaukasus  und Pamir.’’ (Geleceğin Muharebe alanı: Kafkasya ve Pamir arası). (Peter Scholl-Latour, Goldmann Verlag, April 1998 Ne yazık ki yazarın ne bu kitabı ne de başka kitapları Türkiye’de yayınlanmadı.)

Kitapta özetle diyordu ki yazar; İran ve Afganistan’da dinci bir rejim türemiştir. Kafkasya ve Pamir arası ve Türkiye dâhil bölge ülkeleri tamamen İran ve Taliban cinsi dinci bir akımın etkisine girecektir.

Araştırmacının iddia ettiği gibi bu Taliban etkisi sadece Kafkasya ve Pamir arasında kalmamış Mısır dâhil tüm kuzey Afrika’yı ve Irak dâhil tüm Orta Doğu’yu kaplamıştır.

Nasıl ki Batı’nın hastalığı ırkçılık, Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizm olduysa, İslam’ın hastalığının da entegrizm olduğu söylenir. Bu konuda Tunuslu yazar, şair ve tasavvuf bilgini Abdelwahab Meddeb’in güzel ve açıklayıcı bir kitabı var: ‘’İslam’ın Hastalığı’’ (Metis yayınları, 2005)

Entegrizm; dini veya siyasi bir inancı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmektir. Böylece mutlak bir doğruya malik olduğuna inanmak ve onun kabullenilmesini dayatmaktır. Bu, gelenekten yana olduğunu iddia ederek her türlü tekâmülü reddeden bazı dini grupların veya tutundukları şeyi doktrinel hale getirmiş grupların durumudur.

Entegrizmin ana nitelikleri şöyle tasnife tabi tutulabilir: Hareketsizlik; uyum sağlamayı red, her türlü gelişmeye, evrime karşı kemikleşme, geçmişe dönüş; geleceğin takipçisi olmamak, muhafazakârlık, taassup, kapanma, doğmacılık, sertleşme, kavgacı olma, uzlaşma kabul etmeme…

Ne yazık ki Türkiye de bölgedeki bu salgın hastalığa yakalanmıştır. Dolayısıyla yönetimde A partisinin veya iktidarda B kişilerin olması sonucu değiştirmeyecekti.

Sonuç olarak kendisini; laik, çağdaş, demokrat, Batı değerlerine sahip ve Atatürkçü olarak tanımlayan TSK'nın ağırlığını kaybetmesinde bu gelişmelerin de  etkisi olduğunu söyleyebiliriz.

Tarihi bir paradoks ve yanılgı

Bu süreçte ayrıca Türkiye’nin AB ile arasının kötü olduğu yıllara rastlıyor olması ve özellikle 2005 yılından beri Türkiye’nin AB ile ilişkisi bir "tren kazasına’’ benzetilmesinin Ordu ile bir ilişkisi yoktur ve bu durum tamamen iç politika ile ilgilidir.

Burada ise tarihi bir paradoks ve yanılgı ortaya çıkmaktadır.

ABD ve AB’nin Türkiye’de soft power olarak gördüğü ve ittifak yaptığı unsurlar (cemaatler, partiler, NGO’s ve ılımlı İslam adına ne varsa…) aslında uzun vadede Batı Kültürüne temelden karşı çıkan ve Batı Kültürüne düşman olan unsurlardır.

Ne yazık ki İslam’ın ılımlısı ılımsızı yoktur. Ya T.C.’nin temsil ettiği çağdaş Batı değerlerini benimsemiş bir İslam vardır ya da Taliban’ın temsil ettiği bir İslam…

Ilımlı İslam’da nihai varış noktası Taliban zihniyetidir. ABD ve AB’nin Türkiye’de ittifak ettiği unsurlar Türkiye’yi Taliban dünyasına taşımaktadırlar ve bu dünyada ise ne Batı kültürüne ne de Batı değerlerine yer vardır. Tren kazası benzetmesi az bile kalmaktadır. Muhtemeldir ki ileride kaza bile yapacak tren de olmayacaktır.

Tabii ki böyle bir ittifak yapısı içinde laik, batı değerlerine ve Batı demokrasisine inanan, ulusalcı ve tam bağımsız düşüncelerin sahibi Türk Silahlı Kuvvetleri müttefik olarak kabul edilmeyecek ve dışlanacaktır.

Çuval hadisesi tek başına ve talihsiz bir kaza değildir. Bu sürecin bir sonucudur.

Aslında Tarih bilimi sonu hüsranla ve pişmanlıklarla biten böylesine talihsiz ittifakların hikâyesi ile doludur.

Değişen güvenlik ve ulusal değer algısı

Ayrıca dış dünyada son seksen yıllık sürede aşama aşama yaşanan siyasi, ekonomik, teknolojik ve kültürel gelişmeler (iki savaş dönemi, soğuk savaş dönemi, küreselleşme dönemi, ikiz kulelerden sonraki dönem, şimdiki dönem) insanların güvenlik ve ulusal değer algısını değiştirmiştir.

Bu değişimler bir devlete yönelik tehditlerin boyutları da kökten değişmiş ve bu değişen tehditlere karşı da şimdiye kadar muharebe sahasının ana unsuru olarak kabul edilen tank ve top gibi ana silahlar da önemlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir.

Muhtemel bir rakibin iyi yetişmiş on iki kompüter hackeri veya mikrobiyoloğu Batı’ya yönelmiş on iki ağır tank birliğinden çok daha fazla Batı’yı endişelendirmektedir. Ayrıca on iki tank birliğini teşkil etmek oldukça zor olurken, on iki bilgisayar hackerini veya mikrobiyoloğu herhangi bir ülke veya kriminal bir organizasyon çok rahat bir şekilde temin edebilmektedir.

Bugün için gelişmiş ülkelerin büyük bir çoğunluğunda, artık klasik jeopolitiğin konularının hiçbirisi tehdit unsuru olarak görülmemektedir. Bugün için Fransa’yı hiçbir askerî güç tehdit etmezken Fransa’daki üç milyondan fazla olan işsiz sayısı, dört milyonu bulan yabancılar, göçmenler ve yabancılar problemi Fransa’nın kimliğini ve bütünlüğünü tehdit eder hâle gelmiştir. Bu konuların genişliği Fransa’da jeopolitik bir problem durumundadır.

Bu değişimler de sadece Türkiye’de değil tüm dünyada askerin önemini büyük ölçüde kaybetmesine yol açmıştır.

Türkiye için ayrıca özelliği olan gelişmeler de vardır. Doğu kültürüne ait olan bir özellik; ‘’Güce olan biat’’, ‘’güce olan tapınma’’ nedeniyle AKP’nin her seviyede güç kazanması ve askerin güç kaybı askerin pozitif imajlarını yitirmesine de neden olmuştur.

Ayrıca dünyadaki tüm bu algı değişikliklerinin üzerine ayrıca Türkiye’de askere kurulan komplolar ve askere açılan siyasi davalar (Ergenekon, Balyoz vb.) da ordunun halk nezdindeki itibarının da kaybına yol açmıştır.

Sun Tzu’nun güzel bir sözü vardı; ‘’uzun süreli bir savaş önce orduyu, sonra da halkı yozlaştırır’’ diye. Otuz yıldan fazladır devam eden PKK sorunu da bu konuda orduyu ve halkı olumsuz etkilemiştir.

Ayrıca hem dünyada hem de Türkiye’de ordu medyada daha az yer almaya başlamıştır. Bu durumda en azından reklamının yapılmaması, tanınmamasına ve tercih edilmemesine yol açmıştır.

TSK, sivil siyaset ve aydın üzerine

Sanılanın (ve de bilinenin) aksine Türkiye’de en demokratik kurum TSK’dir. Bunun en büyük nedeni de NATO üyeliğidir.

TSK’nın hepsi değilse de tepe yöneticilerinin büyük çoğunluğu hem NATO ülkeleri akademilerinde (ABD, İngiltere Fransa ve Almanya gibi) ve hem de NATO karargâhlarında (Brüksel ve Napoli gibi) görev yapmışlar ve hem de NATO görevlerinde (Bosna, Kosava, Afganistan ve Somali gibi) müşterek çalışmışlardır.

Bu şekilde NATO, TSK için iyi bir eğitim kurumu ve de örnek oluşturmuştur. Zaten T.C.’nin tek Batı bağlantısı da NATO’dur. TSK gibi Batı ile (ABD ve AB) bu kadar içli dışlı olmuş T.C.’nin başka bir kuruluşu da yoktur.

Bir başka açıdan da her hangi bir TSK üst düzey personeli, başka her hangi bir T.C. kurumunun üst düzey personeli ile mukayese edilemeyecek ölçüde hem kişisel olarak ve hem de kurumsal olarak ve hem de evrensel olarak çok daha iyi yetişmiştir. Gazete haberleri takip edildiğinde T.C. siyasetçi ve bürokratlarının bir kısmının içler acısı hali ayan beyan ortada görülecektir. Avrupa ile mukayese edildiğinde ise durum daha bir fecidir. Türk siyasetçisi kendisinin iddia ettiği gibi stratejisinde ‘’derin’’ değil ‘’sığdır’’. Bir Türk siyasetçisinin sıradan bir Avusturyalı siyasetçi olan Hannes Swoboda’nın entelektüel derinliğine erişmesi imkânsız gibidir.

Bunun nedenini en iyi anlatan tarihçi Ortadoğu, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzman Amerikalı tarihçi Bernard Lewis’tir. Lewis’in ‘’İslam'ın Siyasal Söylemi’’ (Orjinal isim: The Political Language of Islam) (Phoenix / Siyaset Dizisi, İstanbul, 2007) isimli güzel bir kitabı var. Bernard Lewis kitabında Türkiye’ye de yer verir. Lewis’in kitabından Türkiye ile ilgili bir bölümü şu şekildedir:

“Türkiye’de yazarlar, düşünürler, üniversite profesörleri ve işadamları dünyadaki benzerleri düzeyinde yetenekli, iyi eğitilmiş, deneyim sahibi kişiler olmalarına karşın siyasal sistem, bu insanları son derece etkin bir biçimde iktidardan uzak tutacak şekilde tasarlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Türk demokrasisi engellenmiş durumdadır. Başka hiçbir ülkede eğitimli seçkinlerin düzeyiyle siyasal sınıfın düzeyi arasındaki fark, Türkiye ölçüsünde büyük değildir. Onlarca yıldır Türkiye’nin önemli siyasal partileri bir tek kişi ya da kimi zaman işbirliği içindeki küçük bir grup tarafından yönetilmiştir. Bu kişiler ise kamu görevi için tek bir ölçütü kullanarak seçim yaparlar: ‘kör bir itaat’... Yalnızca dalkavuk kabul edilir, bağımsız düşünürlerden ölümcül salgın virüsü taşıyorlarmış gibi kaçılır. Yalnızca statükoya bağlı bir avuç soğukkanlı tutucunun egemen olduğu siyasal sistem böylece kemikleşmiştir...”

Ayrıca Türkiye’deki siyaset eski nezaketini, zarafetini, kültürünü ve derinliğini kaybetmiştir. İngiliz siyasetçi Lord Acton’un bir sözü vardı; ‘’Güç (iktidar) yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır." Orjinali; ‘’Power tends to corrupt, and absolute power corrupts absolutely. Great men are almost always bad men.’’ Hadi orijinal metnin ikinci kısmını tercüme etmeyeyim!

Türk siyasetçisi böyleyken ne yazık ki ‘’Türk aydını’’nın da durumu Türk siyasetçisinden pek farklı değildir. Ve aydın denince de aklıma Yalçın Küçük’ün beş ciltlik ‘’Aydın Üzerine Tezler’’ isimli kitabı gelir. (Tekin Yayınevi, 1990) Ve Yalçın Küçük denince de aklıma onun 12 Eylül’den kalan şu öyküsünü hatırlarım: Yalçın Küçük 12 Eylül zindanlarında yatarken kendisine kullandığı ilaçları demir parmaklıklar arasından vermek isterler. Yalçın Küçük; ‘’Ben Türk aydınının gururunu ve onurunu taşıyorum. Bana bu şekilde davranamazsınız.’’ der ve ilaçlarının bu şekilde kendisine verilmesini kabul etmez.

“Aydın Üzerine Tezler”de Yalçın Küçük, aydın sorununu şöyle anlatıyor:

“Türkiye, tarihinin en aydınsız dönemini yaşıyor. 10 yıllara sıkışan bu yüksek tansiyon, Türkiye aydınında süreksizlik yaratıyor. On yılda yükselen, arkasından gelen on yılda alçalıyor, alçalmayı, ebedileştiriyor. Bunun edebiyatını yapmaya çalışıyor. Aydın, aklıyla ve inatla mücadele eden insandır. Mithat Paşa’nın Taif’de boğulması aydın tarihinde bir dönüm noktasıdır. O tarihten bu yana aydın etkinliğini kaybetmiştir. Günümüzde ise aydınlar toptan kırıma uğradığından, aydınlanma doktrininin yerini postmodernizm ile dinsel gericiliğin aldığı bir dönem yaşıyoruz. Olumsuzluklara tepki göstermeyen, buyruklara boyun eğen, pasifize edilmiş toplumda, aydınlar toplumun aykırı bireyleri olarak küçümsenir hale gelmiştir.”

Yalçın Küçük 1980’li yıllarda aydın sorununu böyle anlatıyordu. Ancak o günden bu güne ise ilaçlarının bile kendisine demir parmaklar ardından verilmesini kabul etmeyen aydından siyasi iktidara yamanan, el etek öpen ve emir kulu haline getirilen aydınlar zamanına geldik…

Aydınlar sorununa teşhisi on dokuzuncu yüzyıldan Osmanlı devlet adamı ve şâiri Keçecizade İzzet Molla koymuştu. Teşhisin aslı Osmanlıca;

''Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harap
Eyler onu müdahanei âliman harap''

Türkçesi ise şu şekilde;

''Cihan ahlaksızlıkla harap olmaz, 
Onu âlimlerin dalkavukluğu harap eder.''

Sığ politikacı, halkın gözünü boyar. Gerçek aydın, halkın gözünü açar. Başımıza ne gelmişse gerçek aydınların pasifize edilerek küçümsenmeleri ve sahta aydınların dalkavukluğundan gelmiştir. Aydını gerçek aydın olmayan toplumların sonu karanlıktır.

ABD’li şair Irwin Allen Gisberg, “Bir ülkenin kötü durumu yüzünden politikacıları suçlayamayız... Suçlu olan şairlerdir... Çünkü politikacıların bir ülkenin durumu hakkında bilinçleri ve kapasiteleri yoktur ama şairlerin vardır” derdi.

Türkiye ne yazık ki kadersiz bir ülkedir çünkü aydınının “bilinç ve kapasitesi” de anca politikacılarınınki kadardır. Bu nedenledir ki ülke şimdi olduğu gibi aydın karanlığında alev alev yanmaktadır. 

Türkiye’de siyaset ve Türkiye'nin siyasetçisi böyleyken, Türkiye'nin aydını böyleyken TSK hem anlattığım gibi personeli hem de işleyişi,  şeffaflığı, çağdaşlığı ve Batı değerlerine ve batı demokrasisine bağlılığı ile T.C.’nin en yüz akı kurumu haline gelmiştir.

Modernleşmeyi ve çağdaşlaşmayı kendisine hedef olarak koyan TSK, AB reformlarının en sadık en içten destekleyicisi olmuştur. TSK, AB üyeliğinin her şeyden önce Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaşlaşma ve modernleşme hedeflerinin gerçekleştirilme aracı olacağını en iyi bilen kurumdur.

TSK açısından hal böyleyken Türkiye’deki halen mevcut hükümetin gizli bir ajandası olduğu, AB reformlarını bir araç olarak kullandığı, demokrasiyi de hedeflerine ulaşmak için bir araç olarak kullanmak istedikleri de gün gibi aşikârdır ve bunu da son on yılda uyguladıkları iç ve dış politikada göstermişlerdir.

Yine aynı paradoks ortaya çıkmaktadır.

Görünürde ve teorik olarak; TSK AB reformlarına karşı çıkan ve kendi etkisinin azaltılmasını istemeyen bir kuruluş olarak algılanmakta ve siyasi kanat da AB reformlarını istemektedir.

Ancak yukarıda izah edildiği gibi konu hiç de göründüğü gibi değildir.

Türkiye’de bir gerilim ve rekabet varsa bu gerilim ve rekabet; bir tarafta AB reformlarını ve Batı değerlerini ve Batı demokrasisini destekleyen ve isteyen TSK ile diğer tarafta;  AB reformlarını bir araç olarak gören ve Batı değerlerine bağlı çağdaş T.C.’nin yönünü her türlü politika ile Orta Çağ kültürüne ve Taliban yönüne çevirmek isteyen bir siyasi iktidar arasındadır.

Hükümetin izlediği iç ve dış politikalar, Hamas taraftarlığı, Arap yakınlığı, BOP eşbaşkanlığı, eğitimin dinselleştirilmesi, kadın haklarında geriye gidiş, sendikal hakların kısıtlanması, özgürlük alanının daraltılması, basına getirilen sansür, hiçbir kural ve yasa tanımayan keyfi yönetim, hukukun siyasetin emrine verilmesi gibi demokrasi tarihinde görülmeyen bir garabet ve Atatürk ilkelerinin devlet yönetiminden kaldırılması vb. siyasi iktidarın politikaları bu uygulamalara örnek olarak gösterilebilir…

AKP ve ABD işbirliği

Dış politikada Türkiye ve AKP artan ölçüde ABD’ye bağımlı hale gelmektedir.

ABD’ye bağımlı bu politika ise ülkenin Cumhuriyet dönemi boyunca izlediği dış politik çizgisinin tamamen dışında yer almaktadır.

Geleneksel bu çizgi her ne kadar göreceli ABD’ye bağımlı ise kısmı olarak ABD’den bağımsız olmuştur. (1974 Kıbrıs Harekâtı, Haşhaş ekimi, Saddam zamanı Irak ve Orta Doğu da bağımsız politika gibi)

Bu bağımsız ve geleneksel dış politika aslında TSK’nin de benimsediği bir politika idi…

AKP hükümetinin şimdiki ABD’ye tam bağlı politikalarını (Libya, Irak, Bölgesel Irak Kürt Yönetimi, BOP eşbaşkanlığı, Suriye, Lübnan, Orta Asya vb.) TSK etkisizleştirilmeden gerçekleşmesi mümkün değildi. Bu gerçeği hem AKP hem de ABD biliyordu. Bu nedenle TSK’nin etkisizleştirilmesi için bu iki unsurun işbirliği yapmış oldukları değerlendirilebilir. Malumu olduğu üzere TSK’yi etkisizleştirmek için üretilen sahte dijital veriler Pensilvanya desteklidir ve buradaki zat ise ABD tarafından muhafaza edilmekte ve kullanılmaktadır.

Dolayısıyla TSK’nın etkisizleştirilmesinde AKP’nin güçlenmesi veya üçüncü kez seçim kazanmasıyla değil, AKP’nin ABD tarafından kullanılma kolaylığı etkili olmuştur. AKP, ABD tarafından kullanıldığı sürece TSK’nın etkisizleştirilmesine devam edilecektir.

Türkiye’de sol düşünce

Gerek 12 Mart 1971 Muhtırası ve özellikle de 12 Eylül 1980’de Türkiye’de esas olarak sol düşünceye yapılmış darbelerdir. Bu iki hareket ve özellikle ABD destekli 12 Eylül askerî darbesi ile özellikle TSK içindeki sol düşünce tamamen tırpanlamıştır.

Sovyetler’in yıkılması çok şeyi bitirdi. Çift kutuplu dünya ile beraber çok şey de yitip gitti... Tek kutuplu dünyaya geçtik… Tek kutuplu dünya ile birlikte siyasetin ideolojik içeriği sıfırlandı... Kapitalizm rakipsiz kaldı… Küreselleşme icat edildi…

İnsanlar özgürleşiyor derken, tıpkı Roma döneminde olduğu gibi (Die festung Europa) duvarlar yükseldi. Yine Roma döneminde olduğu gibi Avrupa dışındaki herkes barbarlar (Barbaren) olarak algılandı.

Aynı dönemde veya buna paralel olarak 1989 dönüşümünden sonra tüm Avrupa solu, Avrupa siyaseti, Avrupa edebiyatı bocaladı... Schröder’ler, Blair’ler, adları sol da olsa iktidarları boyunca hep neo liberal politikalar uyguladılar. Avrupa solu ve entelektüelleri de yeni bir fikir geliştiremediler. Almanya’dan bir daha Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Fransa’dan bir daha Albert Camus, Jean Paul Sartre, Samuel Beckett çıkmadı, çıkamadı...

Küreselleşmenin dayatmasına insanlık etnik-dini bir yeniden ‘’kavimleşmeyle’’, ‘’ümmetleşmeyle’’, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’popülizmle’’ yanıt verdi. Sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmi aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çöktü. İşçi sınıfı kalmadı. Sendikacılık tükendi. Bunlar geleneksel siyasetin hep içeriğini dolduran kavramlardı. Avrupa’da bu değişimi anlayamayan, algılayamayan ve bu değişime göre politika belirleyemeyen ve çözüm getiremeyen sol ve sosyal demokrat içerikli partiler bocaladılar, sürekli oy kaybettiler.

İnternet teknolojisi ise bütün bu oluşumların üzerine tuz biber ekerek siyasette ‘’reality’’ ortamına prim veren iklimi yarattı. Küstahlığın, vasatlığın, kabalığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu yeni bir iklim doğdu. Bu şekilde bir ‘’meşhuriyet’’ çağı başladı.

İşte TV’lerde, boyalı basında gördüğünüz vıcık vıcık seviye, kişiliksizlik ve küstahlık bu iklimin ürünü! Bu sadece Türkiye’de değil tüm dünyada böyle… Avrupa’dan ABD’ye, Rusya’dan Arap dünyasına kadar bu böyle…

Bugünkü Türk solu da (ve tabii ki CHP’de) bu bocalamayı Avrupa’dan gecikmiş olarak (her alanda olduğu gibi) yaşamaktadır.

Bu bocalama sonucu Türk solunun bir kısmı geçmişte Özal’ın yörüngesine girmiş, günümüzde ise bir liberalizme (ABD ile yakınlaşma çabası, özelleştirmeleri desteklemeleri vb.), bir dinci yönelime (Baykal’a çarşaflı kadınlara CHP rozeti takmaları, üniversitede türbana ses çıkarmamaları, Bekiroğlu’nu CHP’ye davet vb.), bir mikro milliyetçiliğe (Kürt açılımı için Erdoğan’a koşmaları, partide Kürtçülük yapan siyasetçilere yer vermeleri, Tanrıkulu örneği vb.) ve bir bilinçsizliğe (yetmez ama evetçiler) doğru savrulmuş ve savrulmaktadırlar…

CHP o kadar dağınık, savruk ve kafası o kadar karışık ki kendi geleneksel Atatürkçü düşünce sistemine dahi yabancılaşmıştır.

CHP ülkenin güncel sorunlarına politika üretemedikleri gibi sürekli olarak AKP karşısında edilgen ve reaktif kaldılar ve ağırlıklı olarak liderlik sorunlarını hep güncel tutup kongreden kongreye koşturarak topluma umut veremediler.

CHP’nin bu görüntüsüne de; AKP’nin ülke içinde faşizmi aratmayacak ölçüde özgürlükleri kısıtlaması, basına sansür uygulaması, yandaş medya yaratması, bürokrasiyi tamamen ele geçirmesi, devleti ele geçirerek devlet partisi haline gelmesi, yargıyı, üniversiteleri vb. kurumları ele geçirmesi ile doğu toplumlarına özgü ‘’güce tapınma’’, ‘’güce biat  duygusu’’ da büyük ölçüde etkili olmuştur.

Burada sola ve CHP’ye yer verilmesinin nedeni Orta Doğu ülkelerinde görülen Baas rejimlerinin ordu tarafından desteklenmesi örneği gibi TSK’nin, hiçbir zaman ne CHP ile ne de sol ile yan yana anılmış olması ve hiçbir platformda da CHP ve sol düşünce ile beraber olmamış olduğudur…

Bölümün başında da belirtildiği gibi askeri müdahalelerden en çok sol düşünce darbe almıştır. 12 Eylül darbesi ile uygulanan politikalar sonucu hem ülke içinde hem de TSK içinde sol düşüncenin köküne kibrit suyu dökülmüştür.

OYAK ve TSK Güçlendirme Vakfı

Bu bölümde TSK ile bağlantılı iki kuruma konu gereği yer verilmektedir. Bunlardan birincisi OYAK, diğeri ise TSK Güçlendirme Vakfıdır.

OYAK, adı üstünde Ordu Yardımlaşma Kurumu. Bugün siyasi iktidarın Türkiye’de yerleştirmeye çalıştığı ‘’Bireysel Emeklilik Sistemi’’nin (BES) TSK tarafından 1961 yılında gerçekleştirdiği ve günümüze kadar koruyarak geliştirdiği bir sistemdir OYAK.

OYAK’ın yönetimi tamamen TSK dışından profesyonel yöneticilerden oluşmaktadır. Doğrudur şirketleri var, bugünkü BES’i oluşturan sistem de birikimleri yatırımlarla şirketlerle değerlendirmek istiyorlar. Tamamen kapitalist bir sisteme geçen Türkiye’de OYAK’ın üyelerin birikimlerini değerlendirirken piyasa ekonomisine göre hareket etmemesi düşünülemez.

Aslında Türkiye’de sadece askerler değil diğer meslek grupları da OYAK benzeri bir örgütlenmeye gitmişlerdi. Ancak keyfi yönetim ve özellikle siyasilerin müdahaleleri ile bu kurumlar talan edilmiştir. Arşiv belgeleri siyasiler tarafından OYAK benzeri İlkokul Öğretmenleri Yardımlaşma Sandığı olarak kurulan İLKSAN’ın nasıl talan edildiği ile doludur. (Demirel; ‘’Verdimse ben verdim’’ örneği )

OYAK piyasa kuralları içerisinde devletten hiçbir yardım ve ayrıcalık almadan tamamen rekabet kuralları içerisinde çalışan bir holdingdir.

Şirketlerinin bir kısmı da yabancı ortaklardır. OYAK Renault gibi, hem de AB ülkeleri ile. Daha önce sigorta alanında da yine Fransızlarla işbirliği halinde iken yakın zamanda bu işbirliğinden ayrılmıştır. (AXA /OYAK idi, OYAK ayrıldı, AXA Türkiye’de ortaksız faaliyet gösteriyor.)

Diğer konu TSK Güçlendirme Vakfı. TSK Güçlendirme Vakfı;  milli harp sanayimizin geliştirilmesi, yeni harp sanayi dallarının kurulması, harp silah, araç ve gereçlerinin üretilmesi ve satın alınması suretiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin savaş gücünün artırılmasına katkıda bulunmak üzere kurulmuştur.

Vakfın TAİ, Aselsan, Havelsan, Roketsan gibi dünya ölçeğinde silah ve gereç üreten şirketleri vardır.

Konu ile ilgisi yok ama vereceğim örnekle bağlantılı olduğu için yine TSK tarafından kurulan bir başka vakfı daha var: TSK Mehmetçik Vakfı. 

Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı, görev yapan erbaş ve erlerin (Subay, astsubay ve uzmanlar hariç) şehit olan veya herhangi bir nedenle hayatını kaybedenlerin bakmakla yükümlü oldukları yakınları ile gazi ve engelli Mehmetçiklere sosyal ve ekonomik destek sağlamak amacıyla 17 Mayıs 1982 tarihinde kurulmuştur.

Her iki Vakfın da kuruluş gerekçesi aslında Batı tipi bir devlet anlayışı ve sosyal devlet ilkesi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bir başka değişle siyasilerin kanun çıkararak devlete yaptırabilecekleri görevleri, siyaset ve devlet yapmadığı için bu görevlerin askerler tarafından yerine getirilmektedir…

Düşünüyor musunuz, devlet ihtiyacı olan harp araç ve silahlarını almıyor, asker bu ihtiyacını gidermek için vakıf kuruyor, vatandaşından bağış topluyor, bu bağışları kullanarak şirketler kuruyor ve bu şirketler dünya ölçeğinde ve kalitesinde üretim ve ihracat yapıyor.

Yine düşünüyor musunuz, devlet vatandaşını zorunlu askere alıyor, askerde iken ölüm veya sakatlık olmuşsa sadece ‘’hizmet esnasında’’ koşulu arıyor. ‘’Hizmet dışı’’ ölüm veya sakatlık olmuşsa hiçbir tazminat, ödeme veya yardım yapmıyor.

Bu nasıl bir sosyal devlettir?

TSK de bu boşluğu gidermek için vakıf kuruyor, vatandaşlardan yardım topluyor ve bu askerlere de yardım yapıyor.

Her iki vakfın mevcudiyetinin nedeni; devletin dolayısıyla siyasetin eksikliğini gidermek için askerlerin bu boşluğu kapatması bu eksikliği gidermesidir. Yoksa askerin asli görevi dururken ekonomiye karışması, ticarete bulaşması değildir.

TSK’nın toplum içinde ağırlığı ve etkisi azaldıkça, her iki vakfın siteleri incelendiğinde paradoksal olarak vakfa olan bağışların arttığı ve vakıf şirketlerinin daha da güçlendiği görülmektedir. Aynı şekilde son on yılda TSK’nın toplum içerisinde etkisi azaldıkça yine paradoksal olarak OYAK’ında Türkiye’deki özelleşmelerden de şirketler alarak (Erdemir Demir Çelik Fabrikaları gibi.) daha da büyüdüğü görülmektedir.

Günümüzde hukukun siyasallaşması gibi maliye de siyasallaşmıştır.

Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat gibi davalar nasıl siyasi davalar ise, Doğan grubu üzerine gönderilen vergi denetçileri de mali değil, siyasi denetçilerdi. Bünyesinde Milliyet ve Hürriyet gibi iki büyük gazete ile Kanal D gibi bir TV kanalını barındıran Doğan grubu üzerine salınan maliyeciler sayesinde kesilen vergi cezaları nedeniyle Doğan Grubu bünyesindeki Petrol Ofisini satmak zorunda kalmış, sonunda teslim olmaktan başka çare göremeyen Doğan grubu tüm medya organları ile AKP'ye biat etmişlerdir. Benzer şekilde UZAN Grubu tamamen iflah olmayacak şekilde iflas ettirilmiştir.

Bu örneklerden yola çıkarak; ülkedeki siyasi iktidarca OYAK üzerine siyasi amaçlı vergi denetçileri salınarak OYAK'ın bir daha belini doğrultamaz hale getirilmesi ihtimal dışı değildir.

TSK Güçlendirme Vakfına gelince; Bu Vakfın Mütevelli Heyeti Başkanı Milli Savunma Bakanı'dır.

AKP partizanca kadrolaşarak ülkedeki bütün kurumlarda adamlarını yerleştirmiştir. Ulaşmadığı sadece TSK, OYAK ve TSK ilişkili vakıflar ve bu vakıfların şirketleri kalmıştır.  AKP bir süre sonra siyasi amaçlı vergi denetiminden bir sonuç almayacaksa veya bir başka ifade ile askerle zımmı kurduğu ittifak ilişkisini bozmak istemeyecekse OYAK ve Vakıf yönetimlerine ve bu vakıfların şirketlerine kendi adamlarını yerleştirmesi de ihtimal dışı değildir.

Hem OYAK'ın kendisinin ve şirketlerinin hem de TSK Güçlendirme Vakfının ve şirketlerinin (TAİ, Aselsan, Havelsan, Roketsan) büyüklüğü; hem kadrolaşmak için hem de özelleştirilip satılarak kaynak yaratmak için AKP'nin iştahını kabartmaktadır. AKP bu konuda harekete geçmek için fazla da beklemeden uygun biz zamanı kollamaktadır. 

Pers Kralı Darius karşısındaki Lidya Kralı Krezüs

Fransız General Jacques De Guibert’in ‘’Askerî Yazılar 1772 – 1790’’ isimli güzel bir eseri var. (Askeri Yazılar 1772 – 1790, Jacques De Guibert, Anahtar Yayınları, İstanbul 2005)

Adı üstünde ‘’askerî yazılar’’.  Ancak Kont Guibert’in (1743-1790) çok özel bir geçmişi var. Guibert Yedi Yıl Savaşları'nın pek çok askerî sefere katılmış. 1785'te askerî akademide hocalık yapmış ve bundan üç yıl sonra da mareşal olmuş. Şöhretini savaşlardaki başarılarından çok, bir kuramcı olarak yapmış.

Kendisinden önceki dönem ve yaşadığı yüzyılın savaşlarını çok iyi irdelemiş ve bunlardan pratik sonuçlar çıkarmış. Öngörüleri ve önerileri başta II. Federic ve Napoleon Bonaparre olmak üzere birçok komutanı derinden etkilemiş, yaptığı analizlerin sentezini de XIX. Yüzyılda Clausewitz oluşturmuş.

Sonrasında bu sentez daha ön plana çıkınca, Guibert'in popülaritesi azalmış ancak etkileri yurttaş - asker / modern ordu / profesyonel ordu kavramlarının fikir babası olarak günümüze kadar gelmiştir.

Bu kitapta Guibert, savaş sanatını anlatırken arka planda devrim öncesi Fransa’yı, politikacıları ve Fransız halkını anlatır.

Türkiye’de hiçbir yorumcu bu benzerliği yakalamadı, ortada da 1789 öncesi Fransa ile günümüz Türkiye arasında paralellik kuracak nesnel veriler de yok ama Guibert’in kitabında anlatılan devrim öncesi Fransa ile günümüz Türkiye’nin özellikle ordunun aşağılanması, gözden düşmesi arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır..

1789 öncesi Fransa ile olan bu benzerlikler 1960 öncesi ve 1919 öncesi Türkiye ile de vardır.

Ancak bu tarihler öncesi olan benzerliklerin aynı zamanda bu tarihler sonrası da benzerlikleri olacağı anlamında değildir.

Doğu toplumlarında nesnel verilerin tam olmayışı, sosyal özelliklerin farklılığı, akıl yerine duygunun daha hâkim olması, bilim yerine inancın ağır basması ve kurumsallık yerine lider odaklı olması gibi nedenlerle Doğu toplumlarında geleceğe yönelik tahminler yapabilmek çok zordur.

Bütün bunlara rağmen Türkiye için söyleyebileceğim fırtına öncesi bir sessizliğin olduğudur.

İç ve dış siyasi ve ekonomik gelişmeler (ekonomik kriz, Kürt sorunu, cemaatler ve dini yönelişler vb.), yeni dostluk ve ittifaklar (Merkezi Irak Hükümeti ile olan ihtilaf, Irak Bölgesel Kürt Yönetimiyle olan ittifak, nedensiz Suriye ve gereksiz İsrail düşmanlığı, ABD’ye koşulsuz yanaşırken, AB’den uzaklaşma, BOP eşbaşkanlığı, Rusya, Çin ve İran ilişkileri vb.) bu fırtına öncesi sessizliğin veya kopacak büyük gürültünün uğultuları gibi gelmektedir…

Buradaki cevap aslında hem siyasetin ve hem de askeriyenin bu krizi aklıselimle yönetip yönetemeyeceklerine bağlıdır.

Tarihten gelen bir gelenek, askerin daha çok aklıselimle hareket etmiş olduğudur. (Birinci Körfez krizinde Özal’ın Irak’a girmek isterken askerin geri durması, Yunanistan’la olan krizlerde hep askerin sağduyulu davranması, daha yeni Suriye krizinde Başbakanın ‘’asarız’’, ‘’keseriz’’, ‘’tahammülümüz kalmadı’’, ‘’sabrımız tükendi’’ söylemlerine karşın Genelkurmay Başkanı’nın ‘’savaşacak halimiz yok ya’’ sözü .)

Bütün bunlardan sonra son söz olarak ülkedeki durumun –şartlar böyle devam ettiği sürece- kalıcı olduğu, askerin sağduyulu davrandığı ve davranacağı iddia edilebilir.

Kendi muvazzaf veya emekli generallerinin, subaylarının ve hatta emekli bir genelkurmay başkanının uyduruk ve sahta belgelerle ‘’terörist’’ suçlaması ile tutuklandığında kendinde var olan iki bin yıllık devlet geleneği nedeniyle, ağırbaşlılığı nedeniyle, vakuru ile haksızlığı ve hukuksuzluğu bile bile sesini çıkarmayan bir ordunun takiyye yapacak hali yoktur.

Ancak; Afrika’nın uçsuz bucaksız topraklarında ilkbahar yağışlarıyla oluşup, yaz sıcağında yok olan "geçici" göller vardır. İşte bu göllerin oluşumuna tanık olan yerlilerin bir sözünü anımsamakta fayda vardır;

"(Gölde) Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları"

Türkiye’nin çevresi Balkanlardan Kafkasya’ya bir ateş çemberi içindedir. Bu çember içinde ne yazık ki Batı dünyasında olduğu gibi tehdit algılaması değişip güvenlik ihtiyacı henüz hard power faktörlerden soft power faktörlere kaymamıştır.

Yakın bir gelecekte ülkedeki iktidar sahiplerinin Pers Kralı Darius karşısında Lidya Kralı Krezüs gibi ‘’Solon, Solooooon’’ diye feryat etmemeleri umulur. Böylesi bir feryadı tarih baba affetmeyecektir.

Gelecek nasıl şekillenecek?

Yaşanan sürecin bir spor oyunu ya da seçim süreci olmadığı, sosyal bir olay olduğu malumdur.

Dolayısı ile rövanşı kimin alacağı veya gelecek seçimi kimin kazanacağı sorusunu burada sormak sosyal bilim açısından imkânsızdır.

Türkiye’nin çok önemli bir dönemeçten geçtiği, tarihi bir dönem yaşadığı ve özellikle sivil – asker ilişkileri açısından geçmiş hiçbir dönemde yaşanmadığı kadar radikal ve sürpriz gelişmeler yaşadığı da kesindir.

Sosyal bilimlerde bazen kısa vadede öngörülen sonuçların alındığı, ancak uzun vadede ise tamamen aksi, öngörülmeyen ve de kontrol edilemeyen sonuçların alındığını tarih bilimi bize göstermektedir.

Geleceğin nasıl şekilleneceği konusunda Türkiye için;

-    Küresel (ABD, AB, Rusya, Çin, Avrasya) ve

-    Bölgesel (Ortadoğu, -özellikle Irak ve Suriye- Kafkasya, İran, nedensiz Suriye düşmanlığı ve gereksiz İsrail düşmanlığı) ve

-    İç politik durum (Kürt sorunu, cemaatler, Türk toplumunun dinci bir akıma yönelmesi, ekonomik kriz –hem iç ve hem de dış-) ve

-    İttifak ilişkileri (NATO, AB) daha etkileyici ve hâkim unsurları olacaktır.

Halen sular bulanıktır. Sular durulduğunda daha farklı bir Türkiye ile karşılaşacağımız kesin gibidir.

Bu daha farklı Türkiye’nin daha iyi veya daha kötü Türkiye olması milli güç unsurlarının (ekonomi, siyaset, silahlı kuvvetler, sivil toplum örgütleri vb.) ile sağlıklı ittifak ilişkilerinin (ABD, AB, Rusya, Çin ve Orta Doğu ile) uyum, ahenk ve işbirliğine bağlı olacağı da şüphesizdir.

Türkiye için özellikle Kürt sorunun çözümünde bahsedilen güçler ve ittifaklar arasında sağlıklı bir uyum, ahenk ve işbirliği sağlandığında silahlı kuvvetlere gerek bile kalmayabilecektir.

Sorun gelip Carl Von Clausewitz’in ‘’savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir.’’ tezinde düğümlenmektedir.

Ancak;

Halen İngiliz Kraliyet Akademisinde öğretmenlik yapan İngiliz düşünür ve yazar John Keegan’ın güzel bir kitabı var; ‘’Die Kultur des Krieges’’ (John Keegan, Verlag: Rowohlt Tb. 2007)

John Keegan bu kitabında Clausewitz’in ‘’savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir’’ önermesine bir karşı tez getirip savaşın kültürel karakterine vurgu yaparak savaşın esas nedenini kültüre bağlamaktadır. Keegan’a göre; işbirliği özelliğinin ve davranışının gelişmediği ve çatışma alışkanlığının hâkim olduğu kültürlerde savaş kaçınılmaz olmaktadır.

Ancak bu bölgede hem ulusal karakterde, hem uluslararası unsurlarda ve hem de politik aktörlerde işbirliği kültürünün geliştiği gösteren pek bir emare de bulunmamaktadır.

Bölgenin hâkim karakteri ‘’çatışma kültürü’’ ile yoğrulmuştur.

Bu da korkutucudur..

Ulu çınar ağaçlarının ölümleri

İçinde bulunduğumuz durum aslında hiç de öyle basit değildir. Noktasal değil de, bir kesit olarak değil de tarihsel süreç içinden bakarsak durumumuzun hiç de emniyet ve sükûnet içinde olduğumuzu söyleyemeyiz. Biraz önce bahsettim, henüz sular bulanıktır. Hep söylerim tarih bizim için iyi bir laboratuvardır. Ancak faydalanırsak. Einstein’ın bir sözü vardı; ‘’Toplumlar; hiç ölmeyen, ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir.’’ Toplum olarak tek bir insan gibiyiz ama hep unutuyor hiç hatırlamıyoruz. Bilge kişiler ‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ derlerdi. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir. 


Bu çerçevede iki tarihçiye ve onların kitabına büyük önem atfediyorum. Birincisi İbn-i Hldun’dur. Mukaddime de, İbn-i Haldun'un en ünlü eseridir. (Dergâh Yayınları, 2013) İbn-i Haldun, Mukaddime’de şöyle bir tez ortaya atar: (Mukaddime aslında bir önsözdür, İbn-i Haldun’un 7 ciltlik tarih kitabı ‘’Kitâb’ul İber’’in önsözüdür.)

‘’Devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. İslam coğrafyasında kurulan devletler ortalama 120 yıl yaşarlar. Bir devlet kurulduğunda, şehirleşmiş medeni unsurlar yönetir, onun dışındaki bedeviler devlete karşıdır. Şehirleşenler zamanla mücadele etmeyi bırakır ve bedevilere yenilirler. Devlet yönetimine gelen bedeviler zamanla medenileşir, onların dışında yeni bedevi gruplar oluşur. Sonra yönetime yeniler gelir. Bu döngü her 20-25 yılda bir tekrarlanır. En çok 4 ya da 5 kez sürer, devamında devlet çöker.’’

İbn-i Haldun bu süreci teorik kavramlarla bir sistem oluşturduğu tarihselci devlet kuramında detaylı şekilde anlatır ve devleti kuruluştan çöküş aşamasına kadar beş safhada inceler ve son safhasını da; sefahat, israf ve çöküş safhası olarak niteler. 

Diğer tarihçi de Thomas Hobbes’dir. Benzer şekilde Thomas Hobbes de ünlü eseri Leviathan’da (Yapı Kredi Yayınları, 1993) şöyle der:

‘’Yönetim ilkeleri zaman içinde değişebilir, hükumetler değişebilir, bakanlar değişebilir, insanların karakterini değiştiren gelişmeler olabilir, insanların tutkuları, düşünceleri, yaşları, sağlıkları değişebilir, egemenleri ve bakanları hep değişebilir. Bir yönetim bu değişimlerle, kimi zaman gururlu ve güçlü, kimi zaman ise zayıf, bazen aydınların, bazen ise cahillerin elinde olabilir; bir yükselir, bir alçalır, yeniden yükselir, baş aşağı gider ve bütün bu düzensiz git-gellerden sonra atılım gücünü kaybeder, duraklar, sonunda da dağılır ve biter.’’

Gelin isterseniz Osmanlıyı, Cumhuriyeti, Cumhuriyetin 1950, 1960, 1971, 1980 ve 2002 yıllarını tarihin bu diyalektik sarkacı içerisinde düşünelim. 

Yaşadığımız bütün bu gel gitler, çalkantılar, Anayasanın, yasaların, hükümetlerin, bakanların, yönetimlerin değişmesi, yaşadığımız hukuksuzluk ve kabile hayatı ve yaşadığımız sefahat ve israf umarım İbn-i Haldun’u Thomas Hobbes’u haklı çıkarmaz. Dalgalanan bir denizde dalganın üstünde veya altında olmanın, savrulan bu sarkacın sağında veya solunda olmanın hiçbir önemi ve değeri yoktur. Çünkü Tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savrulmaktadır…

Zaten haber verirdi geleceği İbn-i Haldun bahsi geçen Mukaddime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Bilenler bilir; ulu çınar ağaçları ölümlerini hiç belli etmezler. İçten içe çürürler  ve birden bira ansızın devrilip giderler....

Sonuç

Son on yıllık dönemde TSK’nın geldiği noktayı sorgularsak;

Sivil- asker ilişkileri açısından TSK ne kadar siyaset içindeydi ve nereye çekildi?

Generallerin ve subayların uyduruk belgelerle, dijital pusularla hapse atılması mıdır TSK’yı siyasetten çeken?

Bakanlar kurulunun yarısı generallerden mi oluşuyordu da önceden şimdi mi düzeltildi?

TSK nasıl ve hangi alanda siyaset yapıyordu da AKP bunu engelledi?

Terörle mücadeleyi düne kadar askerler yapıyordu da şimdi AKP’mi yapıyor?

Bu sorular çoğaltıla bilinir? Sadece birkaç doğru var;

MGK Genel Sekreteri eskiden askerdi şimdi ise sivil.

MGK’unda eskiden askerler şöyle oturuyorlardı, şimdi ise böyle (!)

MİT Müsteşarı eskiden askerdi, şimdi de asker! (Eskisi korgeneral, yenisi ise emekli astsubay) (!)

Eskiden generaller kışla ve karargâhlarında görevlerinde bulunurdu, şimdi ise hapishanede (!)

Türkiye’de demokrasinin normalleşmesi için önce demokrasinin olması gerekir.
Olmayan demokrasi nasıl normalleşecek?

Olmayan demokrasinin askerler neresine, neye ve nasıl müdahale etmişlerdir?

Bakanlar kurulu kararı ile mahkeme kararlarının yok sayıldığı rejime dünyanın neresinde demokrasi deniyor?

Veya ileri demokrasi adına üçüncü yargı paketini yasalaştıracaksınız, katilleri ve 120 Hizbul Tahrir örgütü üyesini serbest bırakacaksınız, seçilmiş milletvekillerini ve terörist olarak suçladığınız eski genelkurmay başkanını hukuksuz yere içeride, hapiste tutacaksınız. Adına da demokrasi diyeceksiniz!

Hangi demokratik ülkede bu mümkün?

Özetle;

Türkiye’de yapılan askerin siyasetten çekilmesi değildir.

Türkiye’de yapılan; AKP’nin ülkeyi laik, sosyal, Batı değerlerine sahip çağdaş bir devletten; Ortaçağ değerlerine sahip, dini referans alan, Arap değerlerine yakın bir ülkeye dönüştürmesi ve Orta Doğu’nun ABD planları çerçevesinde şekillenmesinde ve bölgedeki Arabi, Farsi ve Türki unsurların arasına bir Kürdi unsurun monte edilmesi esnasında kendisine engel olabilecek bir gücün, TSK’nın pasifize edilmesi ve devre dışı bırakılmasıdır.

Bu maksatla sahte belgelerle generaller hapsedilmekte, davalar bitmeyecek şekilde kurgulanmakta ve uzatılmakta, eski bir genelkurmay başkanı terörist sıfatıyla tutuklanmakta ve kalanlara da ‘’sakın işimize karışmayın’’ diyerek gözdağı verilmektedir.

Özetlersek, son on yılda Türkiye’de yapılan; demokrasinin ve özgürlüklerin genişletilmesi, ilerletilmesi ve bu çerçevede de askerin siyaset ile olan ilişkilerinin yeniden tanımlanması veya düzenlenmesi ile hiçbir ilgisi yoktur.

Nasıl ki ülke ‘’stratejik derinlik’’ derken ‘’stratejik bir sığlığa’’ düşürülmüşse, ‘’ileri demokrasi’’ sloganı altında da ülke Ortadoğu'nun sıradan bir üçüncü dünya ülkesi haline dönüştürülmüştür.

Bu çerçevede de kendisine öngörülecek muameleyi kabul etmeyecek olan askerin kafasına çuval geçirilmiş ve eli ve kolu bağlanarak uyduruk ve üretilmiş belgelerle terörist yakıştırmasıyla zindana atılarak esir edilmiş ve sesi kesilmiştir.

Türkiye’de son on yılda olan biten budur.

Yine başa dönüyoruz.

Juvenal’ın 20 yüzyıl önce toplumun, kendisini korumak üzere güç kullanımı hakkını teslim ettiği grup üzerindeki denetimi nasıl sağlanmalıdır? (Quis custodiet ipsos custodes?), yani “muhafızların muhafızlığını kim yapacak?” sorusunu bu sefer muhatabını değiştirerek daha değişik sormamız gerekecektir.

Eğer; yasa koyucu, siyasi güç sahibi, yargı, din adamı, yerel yönetici, bürokrat ve medya; evrensel değerlerden, laik devlet yapısından, sosyal adaletten, halktan, haktan, Hakk’tan ve vicdandan uzaklaşıyorsa!.

Eğer bekçiler, yargıçlar, denetçiler, siyasiler, hükmedenler, bürokratlar, medya kısaca güç sahipleri yozlaşmışlarsa; 

Quis custodiet ipsos custodes?

İşte Türkiye’nin en temel sorusu ve gündemi budur.

Askeri konuşmak ve tartışmak sadece gerçekleri gözden kaçırmak ve gündemi değiştirmek içindir.

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN





Ülkenin fotoğrafı

11 Haziran 2021

Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemi içerisindeki bakanlardan bir tanesi ‘’at izi it izine karıştı’’ deyip kendisi kayıplara karıştı ya… Son günlerde de ülkemizde mafya, siyaset, ticaret ve burjuvazi de birbirine karıştı ya… Pambıkören, Cengiz ve benzerlerinin sıkça adı geçiyor ya… Ben de kavramlar birbirine karışmasın diye kendimi bir açıklamada bulunmak zorunda hissettim… Malum; her şey tanımla başlar, araçlarla devam eder… Tanımları doğru bir şekilde yerine koyalım ki at izi it izine karışmasın...

Öyleyse buyurun önce doğru tanımlara…


Demokrasi

‘’Demokrasi, öncelikle burjuva demokratik devriminin ve sanayi devriminin bir ürünüdür, üretim, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi ile gelişir, ekonomik ilişkiler ve bunun üzerinde gelişen sosyal ilişkilere dayanır. Tabanda demokrasinin temelleri atılmamışsa, üstte ne kadar çabalanırsa çabalansın Batı tipi bir demokratik toplum ve demokratik işleyiş kurulamaz. Doğu tipi politikacının sürekli dini politikaya alet edişi de demokrasi için en büyük engeldir. Ayrıca Batı tipi bir demokrasi için Batı tipi bir aristokrasiye de ihtiyaç vardır. Aristokratı olmayan toplumlar uygarlaşamazlar.’’

Bu cümleyi anlamak ve yorumlamak için bazı alt yapı olacak kavramların bilinmesine ihtiyaç vardır diye düşünüyorum. Bu nedenle de bu cümleyi parça parça irdelemek istiyorum:

''Demokrasi, öncelikle burjuva demokratik devriminin ve sanayi devriminin bir ürünüdür.'' Bu cümlede geçen iki kavram var; ‘’burjuva demokratik devrimi’’ ve ‘’sanayi devrimi’’. Ne yazık ki bu iki kavram da bize ait değil. Öncelikle bu iki kavramın iyi anlaşılması gerekiyor. Bizde olmayan iki kavram: ‘’Burjuva demokratik devrimi’’ ve ‘’sanayi devrimi’’. 

İkinci cümle birincinin devamı; ‘’üretim, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi ile gelişir, ekonomik ilişkiler ve bunun üzerinde gelişen sosyal ilişkilere dayanır.’’ Buradaki kavramlar daha farklı; ’'üretim toplumu’’, ''bilgi toplumu'', ‘’bilgi ekonomisi ‘’, ''ekonomik ilişkiler’’ ve ‘’sosyal ilişkiler’’. Burada da epey bi fırın ekmek yememiz gerektiğini düşünüyorum.

''Tabanda demokrasinin temelleri atılmamışsa, üstte ne kadar çabalanırsa çabalansın Batı tipi bir demokratik toplum ve demokratik işleyiş kurulamaz.'' Burası işte sorunun başladığı nokta, zurnanın zırt dediği yer, bizde olmayan iki kavram; ‘’Batı tipi bir demokratik toplum’’ ve ‘’demokratik işleyiş’’.

''Doğu tipi politikacının sürekli dini politikaya alet edişi de demokrasi için en büyük engeldir.'' Bakın, burada nankörlük etmemek lazım, bu iki kavram da bize ait, patentini başkalarına verdirmeyiz; ‘’Doğu tipi politikacı’’ ve ‘’dini politikaya alet etmek’’.

''Ayrıca Batı tipi bir demokrasi için batı tipi bir aristokrasiye de ihtiyaç vardır. Aristokratı olmayan toplumlar uygarlaşamazlar.'' Her halde sorun burada. Burada yine bizde olmayan bir kavram; ‘’Batı tipi aristokrasi’’.

Uzun oldu ama sonuç ne? Ülkede olmayan bir demokrasi..

Aristokrasi ve Burjuva

Ancak ‘’aristokrasi’’ ile ‘’burjuvazi’’yi karıştırmamak için önce şu ayrımı yapmak lazımdır: Aristokrasi; bir ülkenin yönetimini imtiyazlı ve genellikle soya bağlı soylular topluluğun yürütmesi olarak bilinir… Ekonomik, toplumsal ve siyasi gücün soylular sınıfının elinde bulunduğu tarihi yönetim biçimi olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla aristokrasi; moral değerlerin, simgelerin ve toplum kültürünün ön planda olduğu bir yapılanmadır. Burjuvaziyi ise, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan şehirli kişilerin oluşturduğu sosyal sınıf olarak tanımlayabiliriz.

Bu nedenle alt gelir düzeyine mensup bir burjuva örneği göremeyiz, lakin zor koşullar altında yaşasa da aristokrat genlerinin gereğine uygun olarak vakar içinde yaşayan fakir ama gururlu aristokratlar görmek mümkündür.

Entelektüeller, özellikle sol tandanslı entelektüeller genellikle ‘’Burjuva’’ deyince burun kıvırırlar. Ancak burjuvayı burjuva yapan parasal gücü yanında sahip olduğu değerler olduğunu görmezden gelirler. Bu değerler; eğitim, kültür, yaşam biçimi, insan ilişkileri ve dünya görüşüdür. Burjuvalar bu değerleriyle toplumun önünde koşarlar. Yaşam biçimleri, eğitimleri, kültürleriyle topluma örnek olurlar. Ortak değerlerin, sanatın, kültürün gelişmesine destek verirler. Bilim adamlarını, sanatçıları hem manevi olarak hem de maddi olarak desteklerler.

Çoğunluk Almanya ve Avusturya’da ama Avrupa’nın hemen her ülkesinde bizzat yaşayarak gördüm, bazıları ile de tanıştım, dost oldum bu aristokratlar ve burjuvalarla. Kimisi konttu, kimisi düktü, kimisi prensti…

Hepsinin de sarayları, şatoları, kaleleri vardı ve bu saraylarda, şatolarda, kalelerde ne vardı biliyor musunuz? Kütüphaneler, sanat eseri koleksiyonları, kimisi edebiyata, felsefeye, müziğe hami olmuş, edebiyatçıları filozofları, müzisyenleri korumuşlar, sübvanse etmişler, kimisi bilim adamlarına hami olmuşlar, onları desteklemişler, toplumsal yaşayışı, sosyal ilişkileri onlar geliştirmişler. Saymakla bitmez.

Bizde karşılığı var mıydı aristokrasinin? Hayır... Bizde karşılığı var mıydı burjuvazinin? Yine hayır... Peki bizde karşılığı ne idi aristokrasinin ve burjuvazinin? Ağa mı, bey mi, han, eşraf mı, şeyh mi, şıh mı? Yukarıda anlattığım gibi Batı tipi aristokrasi ve burjuva anlamında bunların hangilerinin kütüphanesi vardı, hangilerinin edebiyatçısı, filozofu, sanatçısı, müzisyeni, ressamı, bilim adamı vardı? Hangi toplumsal yaşayışı, hangi sosyal ilişkileri geliştirmişlerdi? Koskocaman bir ''yoktu'' cevabıdır sonuç!

Geçmiş neyse de günümüze bakalım! Türkiye kadersiz bir ülkedir çünkü bizde sorun günümüzdeki Koç gibi, Sabancı gibi ağaların (burjuvazinin) sayısının birer birer olmasıdır. Keşke ülkede onlarca Koç ve onlarca Sabancı olsaydı! Hatta yüzlerce Koç, yüzlerce Sabancı olsaydı!..

Keşke ülkede onlarca Koç ve onlarca Sabancı olsaydı günümüzde yaşadığımız ve şikâyet ettiğimiz sorunların da hiçbiri olmazdı. İngiliz devlet adamı Cecile Rhodes bu iddiamı desteklercesine şöyle derdi: ‘’İmparatorluk… Ekmek peynir meselesidir. Eğer iç savaşı önlemek istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.’’

Bu ülkede onlarca Koç ve onlarca Sabancı olsaydı bunların anti tezi olarak sağlıklı bir sosyal politika da gelişirdi. Bakın işte bizde olmayan bir kavram daha ortaya çıktı; ‘’sosyal politika’’. O da ne ola ki?

Genel evrensel diyalektik gerçektir; tez, antitez, sentez. Bizde tez olamayınca, antitez de olmuyor, sentez de… Anti madde üzerinde çalışacaksanız önce maddenizin olması lazım! Öyle değil mi?

Eğreti burjuvazi...

Türkiye’nin kaderidir, eğri adamların doğru konuşması… En azından son bir aydır bakın gündeme, eğri bir adam dosdoğru konuşuyor… Bizde doğru adam da olmadığı için doğru adamların da eğri konuşması söz konusu olmuyor... Neyse…


Canan Barlas, vaktiyle "Eğreti Burjuvalar" (Merkez Kitapçılık, 2007) isimli bir kitap yazmıştı.
Canan Barlas kitabında günümüzdeki Türk burjuvazisinin durumunu anlatıyor, onların İnsan ilişkileri, dostlukları, yemek yemeleri, davetleri, düğün ve cenaze törenleri gibi çarpık ve karmaşık yaşam biçimlerini sergiliyor.

Canan Barlas, Türk burjuvazisinin bu yaşam biçiminin, geleneklerle, dinle ve de Batı standardıyla bir ilgisinin olmadığına dikkati çekiyor. Canan Barlas kitabında diyor ki; "üçüncü kuşaktan dördüncü kuşağa geçen büyük sermaye sahiplerinin çoğu, durmuş oturmuş burjuvaların taklitleri bile değiller. Bizim burjuvalarımızın çoğu son derece eğreti ve yapaydır."

Canan Barlas, kitabında şöyle devam ediyor; "Bizde büyük sermaye daha çok Anadolu'dan gelenlerin elinde birikti. Ve onlar burjuvalaşamadılar. Çünkü kendilerine özgü yaşam tarzı üretemediler. Batı taklidi yaptılar. Ve de içlerine sindiremediklerinden, bunu bile beceremediler. Burjuvalaşmak için krema oluşturmak gerekir. Bunun için bilgi, düzen, yaşam tarzı, dürüstlük, doymuşluk, yaşamışlık gerekir. Köksüz insanların bu kremayı oluşturması mümkün değildir.’’

“Bizde ne burjuva sınıfı var ne de elit bir sosyete. Taklitçilik üzerine kurulmuş, hiçbir değer üretmeyen sermaye sınıfı var ve bunlar da demokrasiye sahip çıkmazlar.”

Canan Barlas kitabı ile ilgili olarak kitabının yayınlandığı 2007 tarihinde çeşitli gazetelere verdiği bir röportajlarda özetle şunları söylüyor:

‘’Hayat bizi bir kere daha tasnif ediyor. Eşyanın önündekiler ve eşyanın arkasındakiler. Yani 'değerliler' ve 'önemliler' tasnifi. Değer, sermaye dışı bir üst ahlak arayışı, bir var olma biçimidir. İnsan için anlamlılık ve kalıcılık önemde değil değerdedir. Önem, konuma ve imkâna göre değişir ve insanın dışındadır. Değer ise zaman, zemin, imkân ve konuma göre değişmez, o çünkü insanın içindedir. Önem insana verilir ve alınır, değeri ise insan kendi emeği ile iç dünyasında üretilir ve kalıcıdır.

İnsanın iç zenginliği olan zihin ve vicdanla aranan, bulunan, ortaya çıkarılan, yaşanan ve paylaşılan bir büyük erdemdir, bir büyük oluştur değerler dünyası. İnsan değerler dünyasında bir yolculuğu çıkmak ister ama görsel iktidar ve görsel algıların ona atfettiği öneme aldanır ve yoldan çıkar.

Son yirmi yılda Anadolu'daki esnaf ve zanaatkârlar sınıf atladılar, sermaye sahibi oldular, yer değiştirdiler. Fakat bu tür geçişlerde hızlı bir değer kaybı oluyor…

Yerleşik sermaye sahipleri var, sonradan gelenler var. Yerleşik sermaye sahipleri birbirlerinin içindeler. Sonra Anadolu'dan gelenler oldu. İlk gelenler uzlaştığı için biriktiler. Kendilerini Batıcı yaptılar. Fakat sonra gelenlerin üstünden akıyor, bu tavır, davranış ve tercihlerine yansıyor. Bizim değerlerimize sahip çıkmak yerine ortada kalmışlık var, bir onu yapıyorlar bir bunu yapıyorlar. Bunların bir mutfak kültürü dahi yoktur. Batı kültürüne yakın dururlar ama o da üzerlerinde eğretidir. Anlamadıkları halde Mozart dinlerdiler, Türk müziğini küçümsediler uzun süre. Yabancı biri geldiğinde pop dinletiyorlar. Hâlbuki halk burada daha iyisini yapıyor, daha tutarlı, daha kimlikli.''

Kısaca diyor ki kitabında Canan Barlas; ''Burjuvalılaşma kendini yetiştirmeyi, kendini aşmayı gerektirir. Burjuva sınıfı ancak bunu becerebilirse toplumun önünde koşar. Beceremezse 'eğreti burjuva' olur.'' Canan Barlas kitabında ve söyleşisinde söylemiyor ama onu da ben söyleyeyim; eğreti burjuva da değil topluma önderlik etmek, yalaka ve yandaş burjuva haline gelip topluma yük olur.

Sonuç

Bu ülke sadece ''aydın'' karanlığında alev alev yanmıyor… Ülke yanarken niteliksiz ve eğreti burjuvazisi de bu yangına epey odun taşıyor… Dolaysıyla ne Cumhuriyet gelişiyor ülkede ne de demokrasi!


Bir ülkenin demokrasisinin içi boş, aydını liboş, vekili boş, mafyası entel, burjuvazisi de hem eğreti, hem yandaş ve hem de bir kısmı FETOŞ ise o ülkeden hayır gelir mi?

Gelmiyor zaten!

Osman AYDOĞAN



Beyoğlu Hüseyin Ağa Cami

20 Nisan 2021

Ramazan ayı vesilesiyle İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazacağımı ifade etmiş ve bu kapsamda da dün Bursa Ulu Cami’sini anlatmıştım... Bu yazımda da İstanbul Beyoğlu'nda yer alan ''Hüseyin Ağa Cami''sini anlatacağım... Bu cami halk arasında daha çok ‘’Ağa Cami’’ olarak tanınır, bilinir…

Ağa Cami'sini anlatmadan önce İstanbul camileri için yazılan şiirlerden kısaca bahsetmek istiyorum... Çünkü Türk şiirinde camiler büyük yer tutar. Özellikle İstanbul camileri. 

Türk şiirinde İstanbul camileri

Türk şiirinde İstanbul camilerinin önemli bir yeri vardır. Bunların en başında Yahya Kemal’in ''Süleymaniye'de Bayram Sabahı'' isimli şiiri gelir. Yahya Kemal şiirine şöyle başlardı:

‘’Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede

 Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de’’

(Mehâbet: Büyüklük, ululuk, yücelik)

Mehmet Akif de ''Fatih Kürsüsü'nde'' şiiriyle Fatih Cami'nin ihtişamını, caminin cemaatini ve Osmanlının son halini anlatır. Şiirin sonlarında da Osmanlıyı diğer milletlerle mukayese eder. Âkif şiirinde diğer milletlerden şöyle bahseder:

‘’Heriflerin, hani dünya kadar bedayii var:

Ulumu var, edebiyyati var, sanayii var.’’

(Bedayii: Eşi ve benzeri olmıyan güzel, mükemmel ve yeni şeyler. Ulum; İlmin çoğulu)

Rıza Tevfik, Divan tarzında hece ile Üsküdar Mihrimah Sultan Cami için yazdığı ''Harap Mabet'' adlı kendisine seslendiği ve ‘’Vardım eşiğine yüzümü sürdüm’’ diye başladığı şiirini şöyle bitirirdi: ’’Hey Rıza! Secdeye baş koy da inle…’’

Ve Nâzım Hikmet’in Beyoğlu’ndaki ‘’Ağa Cami’’ için yazdığı ve kimseciklerin pek bilmediği bir şiiri var. Zaten bu yazımın amacı da bu şiiri ve bu şiir vasıtasyla ''Ağa Cami''ni tanıtmaktı. Bu nedenle de bu noktaya gelmek için Türk şiirindeki İstanbul camilerinden bahsettim...

Bu nedenle de önce Nâzım Hikmet'in bu şiirin tamamını veriyorum... Ancak bahsettiğim diğer şiirleri de bulup okumanızı isterim...

Ağa Cami

Havsalam almıyordu bu hazîn halî önce

Ah, ey zavallı camî, senî böyle görünce

Dertlî bîr çocuk gîbî îmanıma bağlandım;

Allah’ımın îsmînî daha çok candan andım.

Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!

Böyle sokaklarda kî, anası can verîrken,

îşıklı kahvelerde kendî öz evladı var…

Böyle sokaklarda kî, çamurlu kaldırımlar,

En kîrlenmîş bayrağın taşıyor gölgesînî,

Üstünde orospular yükseltîyor sesînî.

Burda bütün gözlerî bîr sîyah el bağlıyor,

Yalnız senîn göğsünde büyük ruhun ağlıyor.

Kendî elemîm gîbî anlıyorum ben bunu,

Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu

Bu îmansız muhîtte öyle yalnızsın kî sen

Bîr tesellî bulurdun ruhumu görebîlsen!

Ey bu camînîn ruhu: Bîze mucîze göster

Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer

Bîr gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,

Baştan başa tutuşsun göklerîn yangınıyla!

("İlk Şiirler", Yapı Kredi Yayınları, 8. Kitap, s. 117)

Bu şiiri Nâzım Hikmet 1921'de Mütareke yıllarında, Mütarekenin ve İstanbul’un işgalinin verdiği hüzünle yazar.  Şiir ilk kez, 21 Mart 1921'de "Anadolu'da Yeni Gün" adlı yayında çıkar.

Mevlevî Nâzım Hikmet

Ağa Cami’ni anlatmadan önce Nâzım Hikmet’in böylesine bir şiiri nasıl yazdığını anlatmak istiyorum… Ama en önce de Nâzım’ın bir Mevlevî olduğunu söylemek istiyorum…

1902 yılında Selanik’te doğan Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Bey ile Celile Hanımın evlilik hayatları uzun sürmez. Çift, Nâzım ve Samiye adında iki çocukları olduktan sonra ayrılırlar. Celile Hanım resim tahsil etmek için Paris’e gider. Çocuklar dedeleri Nâzım Paşa’nın evine sığınırlar. Nâzım Hikmet, hemen hemen bütün çocukluğunu Nâzım Paşa’nın evinde geçirir. Bu yüzden hayatında dedesinin önemli bir yeri vardır.

Dede Nâzım Paşa şairdir ve şiirlerini aruz vezninde yazmaktadır. Ne var ki Nâzım Hikmet zamanın çocuğudur. Günün genç şairleri ise yalnız hece vezniyle şiir yazmaktadırlar. Ziya Gökalp’in 1910'da Selanik’te ‘’Genç Kalemler’’ ile açtığı akım bütün şair ve aydınları sarıvermiştir. Nâzım da bu akımdan etkilenerek ilk şiirlerini hece vezninde yazar.

Nâzım, kendisi için şöyle der: “ ...Şair bir büyük babanın torunuydum. Anam Fransızcayı çok iyi bilirdi, ama Osmanlıcayı bilmezdi. Benim gibi... Büyük babam, Mevlevî Nâzım Paşa şairdi, anam Lamartin’e bayılırdı. Evimizde şiir baş köşeydi...”

1920’ye kadar olan hayatında ‘’Milli Edebiyat’’ akımının tesirlerinde kalan ve tema olarak vatan, Mevlânâ, sevgi konularını işleyen Nâzım’ın gençliğinde yazdığı şiirleri pek fazla kişi bilmez.

Nâzım Hikmet Ran’ın yanında büyüdüğü dedesi Nâzım Paşa Mevlevî tarikatına bağlı dindar bir adamdır. Konya valiliğinde bulunduğu sıralarda Nâzım da orada yaşamaktadır. Paşa’nın evinde toplantılar düzenlenir, Mesnevi okunur, tasavvufi sohbetler yapılır. Nâzım da bu toplantılarda bulunur, gördükleri ve duydukları ona çok tesir eder. 

Çocuk Nâzım, özellikle Mevlevîhane’ye gidip Mevlevîlerin zikir ve mukabele-i şeriflerini seyretmeye bayılır. Başlarında uzun külahları, sırtlarında tennureleri ile semazenlerin dönüşleri ve musiki çok etkileyicidir. Nâzım’ın bu ortamda Mevlevî tarikatından etkilenmemesi mümkün değildir. Nâzım’ın aşağıdaki şiiri bu etkiyi çok güzel gösterir:

‘’Sararken alnımı yokluğun tacı

Gönülden silindi neşeyle acı.
Kalbe muhabbette buldum ilacı,
Ben de müridinim işte, Mevlânâ.

Ebede set çeken zulmeti deldim

Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalbten temizlendim, huzura geldim,
Ben de müridinim, işte Mevlânâ.’’

Bu şiirin hikâyesini ise Vâlâ Nureddin “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” (İlke Kitap, 2011) adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde anlatır…

Nâzım Hikmet’in 1920 tarihine kadar yazdığı şiirlerde bu dini hassasiyet görülür. (*) İşte Beyoğlu’ndaki Ağa Cami şiiri de bunlara bir örnektir. 

Şimdi de gelelim Ağa Cami’ne…

Ağa Cami

Halen Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Ağa Cami, Galatasaray ağası olan Şeyhülharem Hüseyin Efendi tarafından 1594 (bazı kaynaklarda 1597 diye geçer) yılında yaptırılmıştır. Hadika’nın yazma nüshalarının birinde, adı Emin Bey Cami olarak da geçer. 1597 yılında yapılan ilk cami kubbeli imiş, günümüzde ise düz çatılıdır. Cami’nin mihrabı, duvarları ve minaresi ilk yapıdan kalmıştır. İçeride dört kalın kare prizma ayak, baskılı çatıyı tutar.

Kıble duvarında ve yan duvarlarda, dörderden iki sıra pencere yer alır. Kemerli pencereler renkli camlarla tezyin edilmiştir. Duvarlar yakın zamanlardaki onarımdan sonra belli bir yüksekliğe kadar Kütahya çinisiyle yenilenmiştir. İç avluları yeşil-mavi Kütahya çinileriyle süslüdür. Tavan ve tonozlar ise renkli kalem işleriyle bezenmiştir. Cami içindeki hatlar, son büyük hattatlarımızdan İsmail Hakkı Altunbezer’e aittir. Yapının minberi ve kürsüsü ahşaptandır. İstiklal Caddesi tarafından avluya girildiğinde sağ tarafta mihrap hizasında, çimenlerin arasında iki tane mezar taşı vardır. Bunlardan biri caminin banisi, Galatasaray'ın kapı ağalarından Hüseyin Ağa'ya, diğeri de Davut Ağa'a aittir…

Caminin avlusunda, Mimar Sinan’ın eseri olan bir şadırvan bulunur. Bu şadırvan Kasımpaşa Sinan Paşa Cami’nden buraya nakledilmiştir. Tek şerefeli minaresi caminin sağ tarafında yükselir. Dönemlerin Beyoğlu’sunda oturan İstanbul beyefendilerinin ve hanımefendilerinin uğrayabileceği Ağa Cami çok kez hasar görür. Daha önce avlu kapısı üzerinde duran tuğralı, sekiz satırlık kitabesinden, 1800’de, 1864’de ve daha sonraki yıllarda yapıda oluşan hasarların, bizzat Sultan II. Mahmut tarafından 1834 tarihinde tamir ettirildiği bilinmektedir. Son zamanlarda bir kez daha yanar ve Suzan Hanım isminde bir hayırseverin çabalarıyla tamir edilir… Uzun yıllar bakımsız kalan Ağa Cami, üçüncü ve son tamiratını 1938 yılında görür. Ancak o son tamirata kadar epey bir harap haldedir ki Nâzım Hikmet’in şiiri de zaten o haraplıktan yola çıkıyor.

Ancak Ağa Cami’nin bu harap vaziyeti bakımsızlığındandır. Aslında Ağa Cami yapıldığı gibi, aradan geçen dört yüzyıla, geçirdiği yangınlara rağmen sapasağlam, dimdik ayakta kalır... Ta ki birileri, 2008 yılında, Ağa Cami’nin temelini, duvarlarını, taşlarını çatlatana kadar….

Bu noktada, Ağa Cami'nin başına gelenleri anlatmadan, bir ara verip yine Beyoğlu’ndaki şimdi olmayan bir başka camiden bahsedeyim...

Satılan Taksim Camisi

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı yıllarında para bulabilmek için ülke içindeki kaynaklara yönelerek İstanbul’daki bazı gayrimenkulleri satışa çıkarır. (Tıpkı şimdi para bulmak için Araplara, Katar’a satılan vatan toprakları, milli şirketler gibi) Taksim Kışlası ve Talimhane Meydan’ı da satışa çıkarılan gayrimenkuller arasındadır. Talimhane ve Kışla, Şubat 1913 tarihinde 500 bin liraya Fransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılır. Ancak o Taksim Kışlası içinde Mehmetçiğin ibadeti için bir de cami vardır. 1913 yılındaki satış sözleşmesine kışlanın içindeki “bu caminin korunması” hükmü koydurulur. Sözleşmeye göre Taksim Camisi ibadete açık olacaktır.

Ancak çok geçmeden I. Dünya Savaşı çıkınca Taksim Kışlası’nı satın alan Fransız şirket İstanbul’u terk eder. I. Dünya Savaşı’ndan sonraki işgal sürecinde (Mütareke döneminde) Fransız şirket yetkilileri İstanbul’a geri dönerler. Ancak Fransız şirket bu sefer kışla içindeki Taksim Camisi’ni de satın almak ister. Daha önceki hükümetlerin ve Padişah Mehmet Reşat’ın özellikle satmadığı Taksim Camisi’ni Padişah Vahdettin, İstanbul Hükümeti’nin Maliye Nezareti Vekili Tevfik Bey imzasıyla Fransız şirkete 23 Ağustos 1922 tarihinde 7000 lira bedelle satılır. (Atilla Oral, ‘’Charles Harington, ‘Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u’ ‘’, Demkar Yayınevi, 2013, s. 352)

Beyoğlu Hüseyin Ağa Camisi’nin satışa çıkarılması

İşgal yıllarında İstanbul Hükümeti ve Padişah Vahdettin, Beyoğlu’nun göbeğindeki bu tarihi Ağa Cami’ni de arsası için Taksim Cami gibi satmaya kalkar. Ancak cami mütevellisinin muhalefeti yüzünden bu satış gerçekleşmez. (Oral, age, s. 354)

Bu sırada Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı kazanması ve İstanbul’un, işbirlikçi İstanbul Hükümeti’nden ve işgalcilerden kurtarılması sayesinde Ağa Cami de satılıp yok edilmekten, muhtemel bir kilise olmaktan son anda kurtulur…

Ağa Cami; aradan geçen dört yüzyıla, işgal yıllarına, işgal yıllarında satılıp, yıkılıp, arsa olarak kullanılmaktan son anda kurtulmasına rağmen hep dimdik ayakta kalır. Ta ki, bahsettiğim gibi birileri, 2008 yılında, Ağa Cami’nin temelini, duvarlarını, taşlarını çatlatana kadar…

Ağa Cami'nin çatlayan temelleri, duvarları

Beyoğlu İstiklal Caddesinde Ağa Cami’nin tam karşısındaki bir alana, sahip olduğu medya grupları ile iktidarın başdestekçisi Demirören Grubuna bir AVM yapılmak üzere 2004 yılında 19 bin metrekare inşaat izni verilir. 1983 tarihli, 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’na göre oraya değil devasa bir bina yapmak çivi bile çakmak yasaktır aslında… Ancak Demirören AVM, 7 yılda 19 bin metrekare inşaat iznine karşın 50 bin metrekarelik inşaat alanına ulaşır. İstanbul BB Teftiş Kurulu raporuna göre bu AVM’nin hem son iki katı, hem yeraltındaki kısımlarının bir bölümü, hem de arkaya uzanan blokların bir parçası kaçaktır. Her gün binlerce insanın girdiği Demirören AVM iskânsız olarak ve yangın yönetmeliklerine aykırı olacak şekilde açılır.

Kaçak AVM’nin bu kısmının Ağa Cami ile ilgisi yoktur... Ancak 2008 yılında inşaat nedeniyle yerin 30 metre altına inen hafriyat, yanı başındaki bu yüzyılların eskitemediği, yüzyılların, işgal yıllarının bir taşını bile yerinden oynatamadığı 16. yüzyıldan kalma işte bu Ağa Cami’ni tahrip eder, duvarlarını çatlatır, taşlarını yerinden oynatır. Sonunda da Ağa Cami ibadete kapatılmak zorunda kalınır. Sadece Ağa cami etkilenmez bu hoyratlıktan, inşaatın yakınında birçok tarihi bina da hasar görür.

Tıpkı Üsküdar’da sahil şeridinde bulunan ve 1580 yılında Şemsi Ahmed Paşa tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan ‘’Şemsi Ahmed Paşa Cami’’ (Kuşkonmaz Cami)’nin de 2017 yılında İBB tarafından sahile çakılan kazıklar nedeniyle temelinin ve duvarlarının çatlatılması gibi…

Bir onarım yüzsüzlüğü

İşte bu nedenle tahrip edilen, hasar gören Ağa Cami’nin, Demirören Holding desteğinde İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü kontrolünde, 20 Nisan 2012 tarihinde onarımına başlanır. Onarım iki yıl sürer…

Bu onarımın sürdüğü iki yıl süresince Ağa Cami’nin etrafına bir perde çekilir ve bu perdede kocaman kocaman harflerle bu onarımın ‘’Demirören Grubu’’ tarafından yapıldığı yazılır.

İşte bu yazı insanın yüreğini burkar, insanın içini sızlatır…

Caminin temelinin sarsılmasına, zedelenmesine, duvarlarının çatlamasına, taşlarının yerinden oynamasına, harap olmasına, yıkım tehlikesi geçirmesine ve bu nedenlerle de ibadete kapatılmasına neden olup, sonra da '’restore ediyoruz, onarıyoruz’' diye pankart asmak ancak bu devrin yandaşlarına mahsus bir yüzsüzlük olsa gerek…

20 Nisan 2012 tarihinde başlayan Ağa Cami’nin onarımı iki yıl sürer ve 14 Nisan 2014 tarihinde tamamlanır. Açılışı, Vakıflar Genel Müdürlüğünün bağlı olduğu o zamanki Devlet Bakanı Bülent Arınç tarafından yapılır. Bülent Arınç açılışta Nâzım Hikmet’in işte bu ‘’Ağa Cami’’ isimli şiirini okur. Ancak tören öncesinde Bülent Arınç'ın Nâzım Hikmet’in bu şiirinden haberi yoktur. Bülent Arınç, okuması için bu şiir eline tutuşturulduğunda şiirin Nâzım’a ait olduğuna inanmaz ve şiirin Nâzım’a ait olup olmadığını inceletir. Tüccar gibi dini siyasetlerine araç olarak kullanan bir zihniyetin ''Dertlî bîr çocuk gîbî îmanıma bağlandım; Allah’ımın îsmînî daha çok candan andım'' dizelerindeki samimiyeti ve içtenliği anlaması beklenemezdi zaten...

Tabii ki İstanbul’un her tarafına, daha cami mimarisini bilmeden, minare yüksekliği ile kubbe çapı oranı arasındaki ilişkiyi dahi anlamadan, her boş araziye hiçbir sanatsal ve mimari değeri olmayan ucube ucube beton yığını camiler yapıp -hem de devletin kesesinden adının dahi ne anlama geldiğini bilmeden ‘’Selatin Cami’’ diyerek-, gerçek birer sanat ve mimari şaheser olan tarihi camilerin siluetlerini kaba kaba beton yığınları ile kapatan, örten, yüzyılların yıpratamadığı tarihi camilerin temellerini, duvarlarını, taşlarını bir rant uğruna yerinden oynatan, sarsan, çatlatan, peşkeş çeken bir iktidarın mensubunun Nâzım’ın ‘’Ağa Cami’’ şirini bilecek ve anlayacak hali olmazdı zaten… Ki kendisine bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü nedeniyle bu caminin korunmasından sorumlu birisiyken tahrip edilmesini seyreden birisi olarak... Ki İstanbul Beyoğlu Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü, temelleri Demirören AVM inşaatı nedeniyle tahrip edilen Ağa Cami’sine 200-300 m mesafede iken… Kendisinin böylesine bir sorumluluğu varken restorasyondan sonra açılışını yapıp, onarıma katkı sağladı diye tahrip edenlere teşekkür etmek, şilt vermek böylesi bir zihniyete ait bir yüzsüzlük olsa gerek...

Yapılan restorasyon da restorasyon olsa neyse! Ağa Cami’ye restorasyon adı altında yapılan çalışmada; Ağa Cami’ye; 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında yapılan tarihi belge niteliğindeki bütün eklemeler silinir, uyduruktan doğramalarıyla, saçaklarıyla, kafa penceresi dediğimiz üstteki pencereleriyle her şey tamamen orijininden farklı uygulamalar yapılır, Pimapen gibi pencereler takılır. Bu şekilde Ağa Cami’ye ait bütün tarihi izler silinir…

Demirören grubunun yaptığı inşaat nedeniyle hasar gören ve bu yüzden restore (!) edilen Ağa Cami’nin açılışında, Ağa Cami hiç de Gölcük depreminde zarar görmemişken, Beyoğlu Belediyesi'nin yaptığı; “Gölcük depremine hasar gören tarihi Hüseyin Ağa Cami, restorasyon çalışmalarıyla depreme dayanıklı hale getirildi” açıklaması ise bu yüzsüzlere mahsus bir başka yüzsüzlük olsa gerek...  


Dün Bursa Ulu Cami'sini anlatırken Ulu Cami içinde duvarda yer alan "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisinden bahsetmiştim. Bu hadiste Allah Rasûlü (s.a.v.) bizleri sorumluluğu olan şu yedi "vav'’dan sakının, çekinin buyuruyordu. Bunlar; vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vâllahi yemininde bulunmak… Manayı bilmeyenler, kendilerini ''elif'' sanıp da ''vav'' olamayanlar, sorumluluklarındaki Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü’nün 200-300 m mesafesinde yer alan, yüzyılların yıpratamadığı tarihi bir caminin temellerinin, duvarlarının, taşlarının bir rant uğruna yerinden oynamasına, sarsılmasına, çatlamasına engel olamayanlar, resterasyon adı altında Ağa Cami'nin bütün tarihi izlerinin silinmesine göz yumanlar, yani ‘’vav’’ olamayanlar, kameralar ve mikrofonlar önünde ‘’vay’’ diye feryâd ederek ‘’vaveyla’’ yaparlar... 

Bu nedenle Ağa Cami’nin her önünden geçişimde ''havsalam almıyordu bu hazîn halî önce, ah, ey zavallı camî, senî böyle görünce'' diye hazin hazin iç geçirir, sonra da sorarım kendi kendime ‘’Ağa Cami’’ mi yoksa ‘’Ağlayan Cami’’mi diye…

Son yıllardaki bütün araştırmalar, Türkiye’de ateizmin ve deizmin arttığını ve dindarlığın azaldığını gösteriyor… Devr-i iktidarlarında sadece dinin temelleri sarsılmıyor, görüldüğü gibi dinin yüzlerce yıllık mabetlerinin de temelleri sarsılıyor...

Bir rant uğruna ya Râb ne mâbetler yıkılıyor...

Osman AYDOĞAN

(*) Burada bir açıklama yapmam gerekiyor:

Nâzım Hikmet, bir dönem ‘’Ben de müridinim’’ dediği Hz. Mevlânâ ile de kavga eder! 1945 yılında Bursa Hapishanesi’nden Vâlâ Nureddin’e hitaben yazdığı mektupta bunu şöyle ifade ediyordu:

“Görüyorsunuz ya polemiği ve kavgayı Hazreti Mevlânâ’ya kadar götürmüşüm. ‘Sureti hemi zillest’ diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Benimkisi yüzlerce yıl sonra hazrete cevap:

'Bir gerçek alemdi gördüğün, ey Celâleddin, heyula filan değil,

Uçsuz bucaksız ve yaratılmadı ve ressamı illeti-ula filan değil,
Ve senin kızgın etinden kalan rübailerin en muhteşemi;
Sureti hemi zillest falan diye başlayan değil...' ’’

(Sureti hemi-zillest: Görünen her şey gölgedir. İlleti-ula: Birinci sebep, ilk sebep)

Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımının ve geleneksel İslam sanatının metafiziksel imaj dünyasının eksenindeki sorunsal da dile geliyor. Geleneksel İslam sanatı, görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı Varedici’nin varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suret imkânlarından biridir. Zira tecelli kesintisizdir ve her form, hakikatin birer yüzüdür, o kadar. Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer, öyleyse bir ilk neden olmalı diye Aristoteles'in formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bu düstura Nâzım’ın bu dizleri ile verdiği bir cevaptır. O üç sözcük ‘’Sureti hemi-zillest’’ Eflatun felsefesinin özüdür.



Tevfik Fikret ve ''Sis'' şiiri


09 Haziran 2021


Organize suç örgütü lideri, haftalık basın toplantısının, pardon haftalık dizisinin 06 Mayıs 2021 günü yayınladığı 9. bölümünde Vedat Türkali’nin ‘’Bir Gün Tek Başına’’ isimli romanını önerince ben de hemen o gün gün Vedat Türkali’nin bu romanını anlatmıştım. Bu romandan da yola çıkarak dün de bu romanın 535. sayfasında yer alan, Vedat Türkali’ye ait olan ‘’İstanbul’’ (Bekle bizi İstanbul) şiirini anlatmıştım… Bu ‘’İstanbul’’ şiirinin girişinde de ‘’ ‘Sis’ şairine ithaf edilmiştir‘’ diye yazardı. Yani Vedat Türkali ‘’İstanbul’’ şiirini ‘’Sis’’ şiirinin şairi Tevfik Fikret'in atfetmişti... Şimdi bu kadar paslaşmadan sonra artık ben Tevfik Fikret’in ‘’Sis’’ şiiri de anlatmasam olmazdı, değil mi?. Çünkü Tevfik Fikret'in ''Sis'' şiiri anlaşılmadan Vedat Türkali'nin ''İstanbul'' şiiri anlaşılmaz...

‘’Sis’’ şiirini anlatmadan önce bir cümleyle Tevfik Fikret’ten bahsedeyim…

Tevfik Fikret

Tevfik Fikret, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde Servet-i Fünûn topluluğunun lideridir. Şair ve öğretmendir. Devrimci ve idealist fikirleriyle Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin pek çok aydınını etkiler. Türk edebiyatının Batılılaşmasında öne çıkan isimlerden birisidir. Aralık 1867 tarihinde doğan Tevfik Fikret 19 Ağustos 1915 yılında henüz 48 yaşında iken vefat eder… Tevfik Fikret; sürgünlerle, baskılarla ancak aydınlık fikirleriyle dolu fırtınalı bir hayatı 48 yaşına sığdırır…


Ancak ''Sis Şiiri''ni vermeden önce ‘’Aşiyan’’ı anlatmak istiyorum...

Aşiyan

İstanbul’da Robert Koleji’nin hemen yakınında bahçeli bir ev vardır. İşte bu ev şair Tevfik Fikret’in 1906-1915 yılları arasında yaşadığı Tevfik Fikret’in kendi evidir. Adı da ‘’Aşiyan’’dır. ''Aşiyan'' Farsça bir sözcük olup ''kuş yuvası'' anlamındadır. Bu adı Tevfik Fikret bizzat kendisi koymuştur. Bu evden İstanbul'ın ve Boğaz'ın görünümü muhteşemdir.

Bina, Tevfik Fikret’in ölümünden bir süre sonra İstanbul Belediyesi tarafından satın alınarak 19 Ağustos 1945 tarihinde ‘’Edebiyat-ı Cedide Müzesi’’ adıyla ziyarete açılır. Şairin Eyüp’teki aile mezarlığında bulunan mezarı da şairin vasiyeti üzerine 1961 yılında müzenin bahçesine nakledilir. Müze bu tarihten sonra da ‘’Aşiyan Müzesi’’ adını alır. 

Aşiyan Müzesi’nde Tevfik Fikret ve ailesine ait eşyalar ile Tanzimat Edebiyatı ve özellikle Edebiyat-ı Cedide döneminin önemli sanatçılarının eşyaları da sergilenmektedir.

Aşiyan'da ''Sis Tablosu''

Tevfik Fikret’in işte ‘’Aşiyan Müzesi’’ ismini alan bu evinde duvarda asılı belli belirsiz “Sis” adlı bir yağlıboya tablo vardır. Tabloya ilk bakışta gri ve derinliksiz, küçük bir sandaldan başka bir şey görülmez, sıradan bir tabloya benzer. Ancak tabloya daha yakından bakılınca sisin ardında Süleymaniye'nin kubbesi, minareleri, Galata Köprüsünün siluetleriyle İstanbul görülür. Bu tablonun ressamı Şehzade Abdülmecid’dir ve tabloda imzanın hemen üstüne Arapça harflerle ‘’Tevfik Fikret Beye’’ ibaresi bulunur. Tablonun çerçevesine çivilenmiş metal isimlikte ise şu ibare yine Arap harfleriyle yer alır: “Sis: Rübab-ı Şikeste”. Rübab-ı Şikeste; Tevfik Fikret'in şiir kitabının adıdır, ''kırık saz'' anlamına gelir. ''Sis'' şiiri de Rübab-ı Şikeste' de yer alan bir şiirdir. Belli ki Şehzade Abdülmecid Tevfik Fikret'in Rübab-ı Şikeste'sinde yer alan ''Sis'' şiiri üzerine bu tabloyu yaparak Tevfik Fikret'e hediye etmiştir. Çünkü tablo ''Sis'' şiirinin resme dökülmüş hali gibidir... 

Bu tablonun hemen yanında da Tevfik Fikret'in ''Sis'' şiiri yer alır. 

Sis Şiiri

''Sis'' şiiri, orijinal hali ve günümüz Türkçesiyle Ahmet Muhip Dranas'ın hazırladığı Tevfik Fikret'in ''Rübab-ı Şikeste'' (Kapı Yayınları, 2013) isimli kitabında yer almaktadır. ‘’Sis’’ şiirini bu kitaptan alıp Ahmet Muhip Dranas'ın Türkçesiyle dize dize anlamını ve şiirde geçen Osmanlıca kelimelerin Türkçe karşılıklarını şiirde geçiş sırasına göre yazımın sonunda verdim…

Tevfik Fikret’in ‘’Sis’’ şiiri dönemin sosyal ve siyasal özelliklerini yansıtan önemli bir edebi eserdir. Namık Kemal ve Ziya Paşa mücerret (soyut) fikirleri vezin ve kafiyeye sokarak sosyal içerikli şiirler yazarken, Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirini aynı zamanda çok sanatkârane bir şekilde kaleme alır. Nedim ve Nâbî gibi şairler İstanbul’u yüksek bir medeniyet ülkesi olarak tasvir ederken Tevfik Fikret, Abdülhamit’in istibdat yönetimi altındaki dış dünya ile derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde bulunan kendi iç dünyasını birleştirerek ‘’Sis’’ şiirini yazar.

Tevfik Fikret evinde (Aşiyan) Abdülhamit’in polislerince göz hapsindedir. İstanbul’da Şubat ayıdır. İstanbul’un üzerinde yoğun bir sis tabakası vardır. Tevfik Fikret İstanbul’un üstüne çökmüş yoğun sis ile kendi içindeki sisin arasında sıkışır. Fikret duygularını işte bu ‘’Sis’’ şiiriyle dışa vurur.

Rûşen Eşref Unaydın, Tevfik Fikret (Tevfik Fikret, Hayatına dair hatıralar, Kitabhâne-i Sûdi, 1919) adlı eserinde bu şiirin yazılmasındaki ortamı şöyle anlatır: "O sıralarda bir polis her gün evini gözaltında bulundururmuş, rutubetli bir şubat günü sis denize olanca kesafeti ile çökmüş. Akşama kadar suların üstünden sıyrılamamış. Polisin duvarı ile sisin duvarı arasında kalan şair, o gün bütün bir devri bütün dertleriyle duymuş." 

Tevfik Fikret şiirine önce sanki bir resim tasvir edilirmişçesine karanlık bir tablo halinde sisi tarif ederek başlar. Şiir ilerleyince görürsünüz ki aynı Şehzade Abdülmecid'in tablosu gibi bu ‘’Sis’’in arkasında, ardında, fonunda İstanbul’un silueti vardır. Bu sis tasvirinden sonra Fikret şu dizeleri yazar:

‘’Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim (sütre-i muzlim: kara, uğursuz örtü),

Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!’’ (sahn-ı mezâlim: zulümler alanı)

Tevfik Fikret bu dizelerinden sonra sisi değil artık İstanbul’a ve İstanbul'un şahsında istibdat yönetimine olan nefretini yansıtmaya başlar. Bu karanlık ve derin örtü zulümlerin işlendiği bu şehre lâyıktır, müstahaktır. İstanbul'un silueti, kuleleri ve sarayları şahsında da istibdat idaresindeki her türlü gayri meşruluğun, haksızlığın, hukuksuzluğun, ahlaksızlığın, çapsızlığın, beceriksizliğin, fitnenin, riyânın, çirkefliğin, çürümüşlüğün ve çöküşün yansımaları anlatılır. Fikret bu şiirinde istibdat dönemlerindeki her aydın gibi derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisindedir… Fikret bu şiirinde İstanbul’u her istibdat döneminin benzediği şekliyle fahişe bir kadına benzetir ve şiirinde İstanbul’a ve İstanbul şahsında da yönetime lanetler yağdırır.

‘’Sis’’ şiirinde İstanbul’da Bizans döneminden o güne kadar işlenen zulüm ve kanlı eylemler vardır. Ancak İstanbul hakkındaki nefret dolu dizelerinin büyük bir kısmı Abdülhamid idaresindeki dönemine aittir. Fikret, şehri de bu idarenin bir işbirlikçisi gözüyle görür. Bu güzel şehirde hiçbir güzel şey yoktur. Her şey bir karabasan idarenin yardımcısı mekânlardır. Bütün tarihi eserler şiirde birer fenalık mekânları gibidir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret'in ‘’Sis’’ şiirini Abdülhamid devrinin bir romanı olarak tanımlar ve ''Sis'' şiirinin bir zaman sadece melûl besteler çıkaran ferdî melânkolisini tam lâzım olduğu bir zamanda bir cemiyetin ıstırap ve ümitlerine tercüman yaptığını söyler.

Bütün bu acı manzaraların görünmemesi ve tarihin derinliklerine gömülmesi için şair durmadan lanet okumaya devam eder. O halde bu şehir pisliklerini göstermemek için bu ağır sisle örtünmelidir. İyice kapanmalıdır.

''Örtün, evet, ey haile... Örtün, evet, ey şehr;

Örtün, ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...'' (fâcire-i dehr: dünyanın koca kahbesi)

Tevfik Fikret’in İstanbul’u kaplayan yoğun sisin altında gördüğü şeyler işte bunlardır. Tabiatın sisi dağılacak ancak istibdadın sisi devam edecektir. Fikret’in söylemek istediği de budur. İstanbul’daki sis dağılır ancak ne istibdadın sisi dağılır ne de Fikret’in içindeki sis… Hatta Fikret’in içindeki sis daha da derinleşip yoğunlaşarak Fikret'i ‘’Tarih-i Kadîm’’’i (Kültür Bakanlığı, 1998) yazacak raddeye kadar getirir...

Tevfik Fikret için hayat karanlık mağmum, boş, çorak bir çölden ayırt edilemez. Haluk uğruna her şey feda edilir, kimselere yaranılmaz, derken kesif bir sis içerisinde sonsuz bir melankoliyle ezilip kalır insan... 

Mustafa Kemal Atatürk’ün, ‘’Ben inkılap ruhunu Fikret’’ten aldım’’ dediği Tevfik Fikret’i vefatının 106. yıldönümünde kendisini özlemle, minnetle ve saygıyla anıyorum…

Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirinde; yalnız sefalet ve kayıtsızlık içinde çalkanan İstanbul’u değil, bozulmuş olan bir toplumu ve aynı zamanda çürümüş ve yıkılış halinde olan bir yönetimi ve bu yönetimin pisliklerini göstermemek için şehri ağır bir sisle örterdi... Günümüzde ise bu pisliği göstermemek için doğa şehrin denizini salya ile örtüyor…


Vedat Türkali de "Sis’’ şairine ithaf ettiği ‘’İstanbul’’ şiirinde ise ''Sis''teki manzarayı umumiyeye gönderme yapılarak ''Şark cephesinde değişen bir şey yok'' mesajı veriyor… Fikret'in ''Sis'' şiiri anlaşılmadan Vedat Türkali'nin ''İstanbul'' şiiri de tam olarak anlaşılmaz demiştim…

Şimdi vakit; dün anlattığım Vedat Türkali’nin ‘’İstanbul’’ şiirini daha iyi anlamak için yeniden okuma vaktidir…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Şehzade Abdülmecid’in Aşiyan Müzesi'nde yer alan ''Sis tablosu'':

 

Tevfik Fikret'in 'Rübab-ı Şikeste''sinde yer alan şiiri:

Sis

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid, - Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman, 

Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid. - beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan 
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh, - ağırlığının altında herşey silinmiş gibi, 
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh; - bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü; 
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar - tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar 
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar! - onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar! 
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim, - Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim! - lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası! 
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ, - Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan, 
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ! - ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha! 
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı - Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan, 
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı; - Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi! 
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret - Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet; - sefahate susamış bağrında yaşatan. 
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde - Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde 
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde; - sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın. 
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir, - Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak, 
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir; - ey bin kocadan artakalan dul kız; 
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ, - güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli, 
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ. - sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor. 
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün - Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün 
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün! - iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun! 
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis; - Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi; 
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his. - içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden. 
Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet - Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken, 
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet! - lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi! 
Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde, - Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır, 
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde. - İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın. 
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu'; - Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri; 
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'. - Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek. 
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından - Milyonla barındırdığın insan kılıklarından 
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan? - Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar? 

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr; - Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 

Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!.. - örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi! 

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; - Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; 

Kaatil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar; - Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar. 
Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma'bed; - Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler; 
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed, - ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki, 
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me'mûr; - geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur; 
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr; - ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi. 
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât; - Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri; 
Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat; - ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler. 
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler; - Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler; 
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer - ey servilerin kara gölgelerinde birer yer 
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir; - edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu; 
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekaabir; - “Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları. 
Ey türbeler, ey herbiri pür-velvele bir yâd - Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra 
İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd; - canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler! 
Ey ma'reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar; - Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar; 
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar - ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan 
Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ; - vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer. 
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ - Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi 
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin; - sembole eden harap ve sessiz evler; 
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın - ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan 
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş, - kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş, 
Yıllarca zamandan beri, tütmek ne…unutmuş; - ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş! 
Ey mi'delerin zehr-i tekâzâsı önünde - Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü 
Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde; - her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar! 
Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün'im - Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu 
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim; - bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp 
Her ni'meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı - her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini 
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki.. mürâyi! - gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir! 
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz - Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş 
İnsanda şu nankörlüğü tel'in eden âvâz; - olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât! 
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn; - Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler; 
Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn; - ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar! 
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus; - Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus; 
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs; - ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu. 
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci' - Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli'; - her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür! 
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn - Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için 
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn; - yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak, - Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan, 
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak; - ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”! 
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs - Ey en şiddetli kuşkularla duygusu kö¨rleşerek
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs; - vicdanlara uzatılan gizli kulaklar; 
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar; - ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar. 
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar; - Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! 
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî; - Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm; 
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî; - ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre! 
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me'lûf; - Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış 
Eşrâf ü tevâbi', koca bir unsûr-ı ma'rûf; - zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet! 
Ey re's-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç; - Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç; 
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç; - ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç! 
Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber; - Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca; 
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler, - ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler, 
Hele sizler… - hele sizler... 

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr; - Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!... - Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi! 

18 Şubat 1317/3 Mart 1902 (Tanin, 1324/1908, sayı 1)
Tevfik FİKRET

Şiirde geçen Osmanlıca kelimeler ve Türkçe anlamı (Şiirde geçiş sırasına göre)

âfâk: ufuklar

dûd: duman, sis
muannid: dik başlı, inatçı
dûd-ı muannid: inatçı sis
zulmet: karanlık
beyzâ: ak, çok beyaz
zulmet-i beyzâ: ak karanlık
peyâpey: birbiri arkasından, durmadan, gitgide
mütezâyid: artan, birikerek çoğalan, çoğalan
tazyik: basınç, sıkıştırma
eşbâh: cisimler, gövdeler, vücutlar
kesâfet: yoğunluk
ibâret: meydana gelen, oluşan
elvâh: levhalar, tablolar
heybetli: korku uyandıracak irilikte, korkunç, ulu
nazar: bakış
nüfûz eylemek: içine geçmek, içine işlemek
gavr: derinlik, dip
lâkin: ama
sürte: perde, örtü
muzlim: kara, karanlık, uğursuz
sürte-i muzlim: kara örtü, uğursuz örtü
tesettür: örtünme
sahn: alan, sahne
mezâlim: haksızlıklar, zulümler
sahn-ı mezâlim: haksızlıklar alanı, zulümler alanı
garrâ: ak, parlak, gösterişli aklık, gösterişli parlaklık
sahne-i garrâ: parlak sahne
zî-şa'şaa: gösterişli, parlak, süslü, şatafatlı, yaldızlı
hâile: facia, trajedi
pîrâ: donatan, süsleyen
hâile-pîrâ: facia süsleyen
sahne-i zî-şa'şaa-i hâile-pîrâ: facia süsleyen şatafatlı sahne
şa'şaa: gösteriş, parlaklık, şatafat
kevkebe: gösteriş
mehd: beşik
şark: doğu
ezelî: başlangıcı olmayan, çok eskiden beri, öncesiz
hâkime: ece, kadın hükümdar, kraliçe
câzibedâr: alımlı, cazibeli, çekici
hâkime-i câzibedâr: alımlı kraliçe, çekici ece
mahabbet: aşk, sevgi, sevme
bî-lerziş: titremeden, titreyişsiz
bî-lerziş-i nefret: nefretle titremeden
perverde eden: besleyen, büyüten
sîne: göğüs
meshûf: susamış
sefâhet: aşırı derecede eğlence ve zevk düşkünlüğü
sîne-i meshûf-ı sefâhet: zevk ve eğlence düşkünü göğüs
mâi: mavi, su renginde
der-âguuş: kucakta, kucağında
tûde: küme, öbek, yığın
zinde: canlı, diri
tûde-i zinde: canlı yığın
fertût: bunak, çok yaşlı, kocamış
müsahhir: büyüleyen, büyücü, sihir yapan
fertût-ı müsahhir: büyücü kocakarı
bîve: dul
bâkir: el değmemiş, erden
bîve-i dul: el değmemiş dul
hüsn: güzellik
sihr: büyü, sihir
hüveydâ: açık, belli, ortada 
enzâr: bakışlar
temâşâ: bakıp seyretme, izleme
enzâr-ı temâşâ: seyreden bakışlar
hâriç: dış, dışarı, dışında
çeşmân: gözler
kebûd: gök rengi, mavi
çeşmân-ı kebûd: mavi gözler
mûnis: cana yakın, sıcak kanlı, uysal
girye: ağlama, dökülen gözyaşı
bî-his: duygusuz, hissiz
te'sis olunurken: kurulurken
dest: el
hıyânet: güveni kötüye kullanma, hainlik, ihanet
dest-i hıyânet: hainlik eli
bünyân: yapı
zehr: zehir
zehr-âbe: acı su, kötü su, zehir gibi su
lânet: kargıma, kargış
zehr-âbe-i lânet: zehir gibi kargış suyu
levs: kir, pislik
riyâ: iki yüzlülük
levs-i riyâ: iki yüzlülük kiri
zerre: çok küçük parça, parçacık
safvet: arılık, saflık, temizlik
zerre-i safvet: temizlik zerresi
hased: kıskançlık
levs-i hased: kıskançlık kiri
teneffu': çıkarcılık, faydalanma, fayda sağlama
levs-i teneffu': çıkarcılık kiri
tereffu': terfi, yükselme
ümmîd-i tereffu': yükselme umudu
ecsâd: cesetler, cisimler, gövdeler
nâsiye: alın, cephe
pâk: temiz
ü: ve
dirahşan: parıldayan, parıltılı, parlak
şehr: kent, şehir
müebbed: sonsuza kadar, sonsuzca
fâcire: erkeğe düşkün kadın, günah işleyen kadın, kötü kadın
dehr: çağ, dünya, evren
fâcire-i dehr: dünya orospusu, evrensel orospu
debdebe: görkemli gürültülü patırtılı gösteriş
tantana: gürültülü parıltılı şatafatlı gösteriş
kal'a: kale
dahme: mezar, türbe
mersûs: dayanıklı, direngen, sağlam
havâtır: anılar, hatıralar
dahme-i mersûs-ı havâtır: anıların sağlam mezarı
ma'bed: tapınak
gırre: yok yere övünen, gafil, gereksiz gurura kapılan, övüngen
dîv: cin, dev, ifrit, şeytan, kötülüğü temsil eden varlık
mukayyed: bağlanmış, bağlı
mâzî: geçmiş
âtî: gelecek
nakletmek: anlatmak, bir başkasına anlatmak
me'mûr: görevlendirilmiş, görevli
sûr: sur, kentleri çeviren yüksek duvarlar
kafile-i sûr: sur kafilesi, sur silsilesi
mebânî: binalar, yapılar
münâcât: Tanrı'ya dua etme, yakarma
mebânî-i münâcât: Tanrı'ya yakarma yapıları, tapınaklar
mahmil: sepetli yüklük, sepetli eyer, yük taşıyan, yüklü armağan
ezkâr: sözler, yinelenen yakarılar
mahmil-i ezkârı: sözlerini taşıyan, yakarılarını yineleyip duyuran
minârât: minareler
sakf: çatı, dam
medrese: din eğitimi verilen okul
zıll: gölge
zıll-ı siyâh: kara gölge
te'mîn etmek: elde etmek, sağlamak
sâil: dilenci, dilenen
sâbir: sabreden, sabırlı
sâil-i sâbir: sabırlı dilenci
rahmet: Tanrı'dan bağışlama, esirgeme dileme
mekaabir: mezar taşları
elvah-ı mekaabir: mezar taşları tabloları, mezar yazıtları
pür-velvele: gürültü patırtı dolu, şamata dolu, şamatalı
yâd: anma, anı, anış
iykâz etmek: aklına getirmek, uyandırmak
sâmit: konuşmayan, sessiz, suskun
sâkin: durgun
ecdâd: atalar, dedeler
ma'reke: cenk yeri, savaş alanı, savaşılan yer
tîn: balçık, çamur
gubâr: toz 
ma'reke-i tîn ü gubâr: çamur ve tozun savaş alanı
rahne: bozulan, bozuk yer, gedik, yıkık
vak'a: olay
vîrâne: yıkık yapı kalıntısı, yıkıntı 
mekmen: pusu kurulan yer, pusu yeri
hâb: ölüm, uyku, son uyku
eşirrâ: kötüler, it kopuk sürüsü
mekmen- i pür-hâb-ı eşirrâ: uykulu it kopuğun pusu yeri
ber-pâ: ayakta, ayakta duran, yıkılmamış
mâtem-i ber-pâ: yıkılmamış yas
temsîl etmek: örneği olmak, simgelemek 
âsûde: huzurlu, rahat, sessiz
fersûde: eskimiş, yıpranmış
mesâkin: konutlar, meskenler
mavtın: oturulan, yaşamın sürdürüldüğü yer, vatan
gam-dîde: gamlı, kaygılı, tasalı 
merâret: acılık, tatsızlık
mi'de: mide
tekâza: çekişme, çıkışma, kakma, sıkıştırma, takaza 
zehr-i tekâzâ: sıkıştırmanın zehri
zillet: alçaklık, aşağılık, aşağılık davranışlar
bel'eyleyen: içine alan, yutan
efvâh: ağızlar
kadîd: bir deri bir kemik kalmış, kurumuş, sıska, sıskası çıkmış
efvâh-ı kadîde: kurumuş ağızlar
fazl: bağış, kerem
fazl-ı tabîat: doğanın bağışı, doğanın bağışladığı
âmâde: hazır
mün'im: bakıp besleyen, nimet veren, yediren içiren
fıtrat: yaradılış
makrûn: kavuşmuş, ulaşmış
âtıl: devinimsiz, duran, tembel
âkim: dölü olmayan, kısır, verimsiz
ni'met: Tanrı'nın sunduğu yiyecek, içecek; yaşam için gerekli şeyler
esbâb: nedenler, sebepler
rehâ: kurtuluş
esbâb-ı rehâ: kurtuluş nedenleri
züll: alçalma, düşkünlük, horluk
tevekkül: işi Tanrı'ya bırakıp yazgıya katlanma
züll-i tevekkül: yazgıya katlanma düşkünlüğü
mürâyi: iki yüzlü
savt: ses, ün
kilâb: köpekler
savt-ı kilâb: köpeklerin sesi
şeref: onur
nutk: insanoğlunun konuşma, söz söyleme yetisi
şeref-i nutk: konuşma onuru
mümtâz: seçkin, başkalarına göre üstün tutulmuş
tel'in eden: lanetleyen, kargıyan, kargışlayan
âvâz: bağırtı, çığlıkça, yüksek ses
girye-i bî-fâide: yararsız gözyaşı, boş yere akıtılan gözyaşı
hande: gülme, gülüş
zehrîn: acı, zehir gibi
hande-i zehrîn: acı gülüş, zehir gibi gülüş
nâtıka: insanoğlunun düşünüp söyleme yetisi, düzgün konuşma; 
dirayetli, dokunaklı düzgün söz söyleme, doğru düzgün sözler
acz: güçsüzlük, zor durumda olma
nâtıka-i acz ü elem: güçsüzlük ve elem bildiren sözler
nazra: bakış
nefrîn: kargıyan, lanet okuyan 
nazra-i nefrîn: kargıyan bakış, lanetleyen bakış
cevf: iç, içine yönelen, oyuk, oyulmuş
esâtîr: efsaneler, mitolojik masallar
cevf-i esâtîre: efsanelerin içine
kıble: zor durumda kalınınca başvurulan kapı, Müslümanların namazda yöneldiği yan
ikbâl: baht açıklığı, yüksek onura ulaşma durumu
kıble-i ikbâl: yükselme kapısı
reh: yol
pâ-bûs: ayak öpme, ayak öpen
reh-i pâ-bûs: ayak öpme yolu
havf: korku, ürkü
müsellâh: silah kuşanmış, silahlı
havf-1 müsellâh: silahlı korku
hasârât: hasarlar, zararlar
râci': -den dolayı, ilgili, o yüzden
şekve: şikayet, yakınma
tâli': kısmet, talih
şekve-i tâli': talihten yakınış, talihten yakınma
masûniyet: dokunulmazlık, korunma
makrûn: ulaşmış, yakın, yaklaşmış
hakk-ı teneffüs: soluk alma hakkı, yaşama hakkı
efsâne-i kanûn: yasa efsanesi, (şiirde, anayasa masalı)
va'd: söz, vaad
muhâl: olmayacak, olanaksız
vad'i muhâl: gerçekleşmeyecek vaad, olmayacak vaad, olmayacak söz
ebedî: sonsuza dek sürecek
kizb: yalan
muhakkak: belli olmuş, gerçekliği araştırılmış, kesin
kizb-i muhakkak: bilinen yalan
mütemâdî: aralıksız, her zaman
savlet: saldırma
evhâm: kuruntular
savlet-i evhâm: kuruntuların saldırısı
bîtâb: bitkin, güçsüz kalma, halsizlik
tahassüs: duygulanma, etkilenme, içlenme
bî-tâb-ı tahassüs: duygulanmaktan bitkin 
temdîd edilen: süresi uzatılan, uzatılmış
gûş: kulak
tecessüs: anlama merakı, gizlice öğrenmeye çalışma
bîm: korku
bîm-i tecessüs: dinlenme, gözlenme, izlenme korkusu
gayret-i milliye: ulusal çaba
mebgûz: nefret edilmiş
muhakkar: hakaret edilmiş, hakir görülen, hor görülmüş
seyf: kılıç
mahkûm-ı siyâsî: siyasal mahkum
behre: kısmet, nasip, pay, üleş
fazl: erdem, kerem, üstünlük
behre-i fazl ü edeb: erdem ve edebin payı
mensî: bellekten gitmiş, unutulmuş
çehre-i mensî: unutulmuş yüz
bâr: ağırlık, yük
hazer: çekinme, korku, sakınma
bâr-ı hazer: korku yükü
me'lûf: alışkın, alışmış, huy edinmiş
eşrâf: ileri gelenler
tevâbi': uşaklar, yardakçılar
unsur: öğe, bir bütünü oluşturan her bir parça
ma'rûf: herkesçe bilinen, ünlü
unsur-ı ma'rûf: ünlü parça, ünlü öbek
re's: baş
fürûberde: aşağı eğilmiş
re'si fürûberde: eğilmiş baş
ta'kîb: izleme
mâder: ana, anne
hicranzede: ayrılık acısı çeken
mâder-i hicranzede: ayrılık acısı çeken ana
hemser: arkadaş, aynı kafada, eş, eşlik eden
muğber: dargın, gücenik, kırgın
hemser-i muğber: gücenik eş
âvâre: başı boş
hâile: facia

Tevfik Fikret




Bekle bizi İstanbul...


08 Haziran 2021


Organize suç örgütü lideri, haftalık basın toplantısının, pardon haftalık dizisinin 9. bölümünde Vedat Türkali’nin ‘’Bir Gün Tek Başına’’ isimli romanını önerince ben de evvelsi gün Vedat Türkali’nin bu romanını tanıtmıştım. Türkali’nin bahse konu romanını tanıtırken romanın 535. sayfasında yer alan, hepimizin Edip Akbayram’dan bildiğimiz, ancak Vedat Türkali’ye ait olduğunu bilmediğimiz kendi şiiri olan ‘’İstanbul’’ (Bekle bizi İstanbul) şiirinden de bahsetmiştim… Bu kadar paslaşmadan sonra artık ben bu şiiri de anlatmasam olmaz.

Ancak bu şiiri anlatmadan önce kısa bir tarih, pardon, pardon, kısa bir edebiyat turu yapmam gerekiyor…

Edebiyat dünyasında karşılıklı yazılar, şiirler

Edebiyat dünyası karşılıklı yazılan kitaplarla, metinlerle, şiirlerle doludur. Binlerce yıldır bu böyledir. Buna bu sitemde yazdıklarımdan birkaç örnek vermek istiyorum. Daha yeni yazmıştım Nazım Hikmet’in Mevlâna’nın rubailerine karşı bir cevap verdiğini… Yine Nazım Hikmet’in ‘’Cevap No. 2’’ isimli şiiri ile Ahmet Haşim’e bir yazısına karşılık cevap verdiğini de bu sitemde yazmıştım.

Tevfik Fikret’in Rübab-ı Şikeste'sinde yer alan ve istibdat yönetimine karşı yazdığı şaheserlerden biri olan “Sis” şiiri İstanbul’a bir övgü şiiri değildi… Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirinde yalnız sefalet ve kayıtsızlık içinde çalkanan İstanbul’u değil, bozulmuş olan bir toplumu ve aynı zamanda çürümüş ve yıkılış halinde olan bir yönetimi tasvir ederdi…

Bekle bizi İstanbul

Şair ve yazar Vedat Türkali de bu şiire cevap olarak " ‘Sis’ şairine ithaf edilmiştir’’ başlığı ile bir başka İstanbul şiirini yazar. Yıl 1944, yer Akşehir’dir. Vedat Türkali karısı Merih'i ilk çocukları Deniz'in doğumu için İstanbul'da bırakarak çalıştığı okul yeri olan Akşehir’e döner. Ve şiiri burada yazar. Şiirde İstanbul’un şahsında karısına ve çocuğuna duyulan özlem ve sevgi vardır, ayrılığın hüznü vardır, kavuşmanın umudu vardır...  Ve bahsettiğim gibi şiir Vedat Türkali'nin "Bir Gün Tek Başına" adlı romanının 535. sayfasında da yer alır. Şiirin adı ‘’İstanbul’’dur. Ancak biz bu şiiri, bu şiirden bestelenen şarkının adıyla ‘’Bekle bizi İstanbul’’ diye biliriz…

Ama şiir asıl olarak Tevfik Fikret'in ''Sis'' şirine cevap olarak yazılmıştır. Şiir Fikret’in ''Sis'' şiirinde olduğu gibi İstanbul'un tasviri ile başlar. Daha sonra da olumsuzluklar, kötülükler, fenalıklar sıralanır. Şiirde ''Sis''teki manzarayı umumiyeye gönderme yapılarak ''Şark cephesinde değişen bir şey yok'' mesajı verilir. Tevfik Fikret'in ''Sis'' şiirini de yarın anlatacağım. Çünkü Fikret'in ''Sis'' şiiri anlaşılmadan Vedat Türkali'nin bu ''İstanbul'' şiiri de tam olarak anlaşılmaz... 

Vedat Türkali için İstanbul farklı bir yerdir. Vedat Türkali için İstanbul bir sevdadır. Vedat Türkali için İstanbul bir yârdır, bir anadır, bir dosttur. Bu nedenle bütün romanlarının ve şiirlerinin konusu mekân olarak İstanbul’da geçer. Dostoyevski için S. Petersburg ne ise, Proust için Paris ne ise, Zweig için Viyana ne ise Vedat Türkali için de İstanbul odur.

Vedat Türkali’nin bu şiirini müzisyen Onur Akın besteleyerek ''Bekle Bizi İstanbul'' ismiyle şarkı haline getirir. İlk olarak Grup Baran sonra da Edip Akbayram kendine özgü o muhteşem sesleriyle seslendirirler bu şarkıyı… Bir de Sevinç Eratalay seslendirir. Bizler genellikle Edip Akbayram’ın sesiyle biliriz bu şarkıyı... Yazımın sonunda hem her iki yorumun bağlantısını hem de Vedat Türkali’nin sesinden şiiri okuyuşu ve müteakiben şarkıyı veriyorum… Ancak şarkılarda şiirin tamamı yer almaz. Bir kısmı yer alır. Yine yazımın sonunda ben şiirin tamamını da veriyorum...

Hangi vakitte olursanız olun, yorgunsanız, uykusuzsanız, düşünceliyseniz, kederliyseniz, umutsuzsanız, umutluysanız, verilen gazlardan, mafya dizilerinden, mafya dizilerinde açıklanan rezaletlerden, TV’lerdeki seviyesiz, düzeysiz tartışmalardan bıkmışsanız ve özlediğiniz İstanbul'a hasretseniz eğer verdiğim bağlantılardaki şarkıyı dinleyin… İnanın ilaç gibi gelecektir...

İhanet edilen İstanbul

Şiirin son bölümünde şu dizeler yer alırdı:

''Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bekle bizi 
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle 
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla 
Mavi denizlerine yaslanmış 
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle''

Şiirin yazıldığı 1944 yılında değiliz artık… Şiirde geçen  "Parklarınla, köprülerinle, kulelerinle, meydanlarınla, mavi denizlerinle, beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle bizi İstanbul" dizeleri yetmiş yıl öncesinde kaldı.


"Rezidanslarınla, gökdelenlerinle, AVM’lerinle, cafelerinle, trafiğinle, denizdeki salyalarınla içine ettiler senin İstanbul" diye okuyun siz o dizeleri artık… İhanet ettiler İstanbul’a… ''Biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum.'' (Gazeteler, 21.10.2017)

Değişti artık İstanbul…

İstanbul’da değişmeyen tek gerçek kaldı: ‘’Haramilerin saltanatı’’….


Ama ‘’Bekle Bizi İstanbul’’

''Salkım salkım tan yelleri estiğinde 
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle 
Uzaktan seni düşünür düşünürüm 
İstanbul

Binbir direkli Haliç'inde akşamlar 
Adalarında bahar Süleymaniye'nde güneş 
Ey sen ne güzelsin kavgamızın şehri 
İstanbul 

Boşuna çekilmedi bunca acılar 
Büyük ve sakin Süleymaniye'nle bekle 
Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla 
Bekle bizi İstanbul 

Tophane'nin karanlık sokaklarında 
Koyun koyuna yatan çocuklarınla bekle 
Bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi 
İstanbul 

Haramilerin saltanatını yıkacağız 
Bekle o günler gelsin gelsin İstanbul 
Sen bize layıksın bizde sana İstanbul 
İstanbul 

Boşuna çekilmedi bunca acılar 
Büyük ve sakin Süleymaniye'nle bekle 
Parklarınla köprülerinle meydanlarınla 
Bekle bizi İstanbul''

Bekle bizi İstanbul...

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Vedat Türkali'nin kendi sesinden ''Bekle Bizi İstanbul'' Şiirin devamındaki şarkı, "Onurlu Yıllar" albümünde yer almaktadır, on iki sanatçı tarafından seslendirilir.

https://www.youtube.com/watch?v=6IOT3j_Xk10&list=RD6IOT3j_Xk10&index=1

Edip Akbayram, ''Bekle Bizi istanbul''
https://www.youtube.com/watch?v=YcRhENDP3no


Sevinç Eratalay, ''Bekle Bizi istanbul''
https://www.youtube.com/watch?v=zcO662McVOQ

İstanbul 

"Sis" şairine ithaf edilmiştir.


Salkım salkım tan yelleri estiğinde 
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle 
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul 
Binbir direkli Halicinde akşam 
Adalarında bahar 
Süleymaniyende güneş 
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde 
Bakışlarımda akşam karanlığın 
Kulaklarımda sesin İstanbul

Ve uzaklardan 
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde 
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul

Plajlarında karaborsacılar 
Yağlı gövdelerini kuma sermiştir. 
Kürtajlı genç kızlar cilve yapar karşılarında 
Balıkpazarında depoya kaçırılan fasulyanın 
Meyvesini birlikte devşirirler 
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul

Et tereyağı şeker 
Padişahın üç oğludur kenar mahallelerinde 
Yumurta masalıyla büyütülür çocukların 
Hürriyet yok 
Ekmek yok 
Hak yok 
Kolların ardından bağlandı 
Kesildi yolbaşların 
Haramilerin gayrısına yaşamak yok

Almış dizginleri eline 
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası 
Onların kemik yalayan dostları 
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi 
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entellektüel 
Ve sen 
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi 
Seni öldürürler 
Seni sürerler 
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir 
İpek şiltelerin istakozların 
ve ahmak selameti için 
Hakkında idam hükümleri verilir

Haktan bahseden namuslu insanları 
Yağmurlu bir mart akşamı topladılar 
Karanlık mahzenlerinde şehrin 
Cellatlara gün doğdu 
Kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır 
Bir kalem yazın vardır 
Dudaklarını yakan bir çift sözün vardır 
Söylenmez

Haramiler kesmiş sokak başlarını 
Polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi 
Haramilerin elinde 
Ve mahzenlerinde insanlar bekler 
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer 
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü 
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bulutların ardında damla damla sesler 
Gülen çehreleri ve cesaretleriyle 
Arkadaşlar çıktı karşıma 
Dindi şakalarımın ağrısı

Bir kadın yoldaş tanırdım 
Bir kardeş karısı 
Hasta ciğerlerini taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları 
Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi 
Cellatlara emir verildiği gün haramilerin sarayında 
Gebeliğin dokuzuncu ayında 
Aç kurtların varoşlara saldırdığı 
Tipili bir gece yarısı 
Sırtında çok uzak bir köyden indirdi 
Otuzbeş kiloluk sırrımızı 
Zafer kanlı zafer kıpkırmızı

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bekle bizi 
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle 
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla 
Mavi denizlerine yaslanmış 
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle 
Ve bir kuruşa yenihayat satan 
Tophanenin karanlık sokaklarında 
Koyun koyuna yatan 
Kirli çocuklarınla bekle bizi 
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi 
Bekle dinamiti tarihin 
Bekle yumruklarımız 
Haramilerin saltanıtını yıksın 
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle 
Sen bize layıksın 

Vedat TÜRKALİ
Eylül 1944 Akşehir


Abdurrahim Karakoç ve Mihriban

07 Haziran 2021


Bugün ‘’Mihriban’’ın yazarı Abdürrahim Karakoç’un vefat yıldönümü… Abdurrahim Karakoç dokuz yıl önce bugün 07 Haziran 2012 tarihinde Ankara'da vefat etmişti… Allah rahmet eylesin…

Abdürrahim Karakoç’un ölümsüz eseri ''Mihriban'' Türk halk müziğinin şaheserlerinden birisidir... Kimlerin beyninde takılmış bir plak gibi ''Mihriban, Mihribaaaaannnn'' diye dönüp durmadı ki...

Bugün Abdürrahim Karakoç’u anmak için hem kendisini anlatacağım hem de onun o ölümsüz şiiri ''Mihriban''ı anlatacağım… Hani Cicero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’ 

Anlatacağım ama dün yaptığım gibi önce bir sitem!...

Bir sitem!...

Dün Vedat Türkali’yi anlattım diye bana sataşanlar oldu…


Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur.


Bu yanlışlarımız ve eksikliklerimiz bir değirmenin taşları gibi arasına alıp öğütüyor bizi… Ne yazık ki farkında değiliz…

Nazım’ın söylediği gibi; ‘’Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.’’ Bu memleket, bu şairler bizim… Bu kader bizim, bu cennet, bu cehennem bizim… Biz sahip çıkmazsak bilin ki pusuda bekleyen akbabalar gelip elimizden alacaklar…

Görüyorsunuz, bütün iyi adamlar iyi atlara binip binip gidiyorlar… Yerleri doldurulmadan... Bizler de yok o sağcıydı, yok bu solcuydu diye diye, yok o sucuydu, yok bu bucuydu söyleye söyleye varlıklarını, kıymetlerini, değerlerini, ağırlıklarını, zenginliklerini, hazinelerini bilmeden... Anadolu'nun rengârenk bir çiçek bahçesi olmasının ne büyük bir zenginlik olduğunu anlamadan...

Bu gidişle, rengârenk çiçek bahçesi Anadolu'nun; gittikçe susuz, gittikçe verimsiz, artan bir şekilde çorak ve kurak bir çöle dönüştüğünü anlamadan...

Bu gidişle, ‘’bir gün tek başına’’; susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aşksız, sevgisiz, sevdasız, duygusuz, sonuçta kelimesiz kalacağımızı anlamadan… 

Bu gidişle, dipsiz kuyuların kör karanlıklarda; susuz, gıdasız, fersiz, nefessiz, havasız kalıp, entübe edilmiş Koronavirüs hastaları gibi boğum boğum boğulacağımızı öngörmeden…

Bu gidişin sonunu Nietzsche şöyle hatırlatırdı:

‘’Toplum yalnızca maddi arzuları tatmin etmenin peşinde koşup kültürün önemini göz ardı ederse, daha üstün ve daha soylu hiçbir şey düşünemeyen son erkekler ve son kadınlar sürüsüne dönüşecektir.’’

Ellerin yurdunda çiçek açarken

Abdurrahim Karakoç'un şahsında birleşen iki önemli konu var ki anlatmadan geçmek istemem:


Bunlardan birincisi; Abdurrahim Karakoç'un o eşsiz dizeleri olan ''Mihriban''ı Musa Eroğlu'nun bestelemiş olması, söylemiş olması, meşhur etmiş olması… ‘’Unutursun Mihriban’ım’’ türküsünü de Selda Bağcan’ın söylemiş olması, meşhur etmiş olması…

İkincisi de Abdurrahim Karakoç'un hemşehrisi olan Âşık Mahzuni Şerif'in Abdürrahim Karakoç için yazdığı iki özel şiirinin olmasıdır. Bu şiirleri de yazımın içerisinde  veriyorum.

Abdurrahim Karakoç, Âşık Mahzuni Şerif, Musa Eroğlu ve Selda Bağcan… Ne güzel bir kompozisyon değil mi?

Belki gelecekte kültür hayatımızın belkemiği şairlerimizi, ozanlarımızı, edebiyatçılarımızı siyasi görüşlerinden bağımsız olarak anarız, severiz, onları anlarız.

Aksi halde Abdurrahim Karakoç'un ‘’Kara Haber’’ isimli şiirinde söylediği gibi ellerin yurdunda çiçek açarken bizim illere kar gelecektir… Eller yurdunda güler oynarken, düğün yaparken, bu coğrafya bize dar gelecektir... 

‘’Ellerin yurdunda çiçek açarken,
Bizim İl’e kar geliyor gardaşım!
Bu hududu kimler çizmiş gönlüme;
Dar geliyor, dar geliyor gardaşım!’’

Ülkenin manzara-i umumiyesi ortada.... Daha ne diyem, nasıl diyem ben? Dün bu sayfalarda büyük yazar ve şairimiz Vedat Türkali’yi andım diye bana laf çakanlar utansın…

Bu konudaki umudumu Abdurrahim Karakoç'un ''Yakarış'' isimli şiirinden bir dizeyle anlatayım: 

''Umudum her zaman bâkidir ama
zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.''

Abdurrahim Karakoç

Abdurrahim Karakoç, 7 Nisan 1932 yılında Kahramanmaraş Elbistan’da doğar. Dedesi, babası ve kardeşleri de şair olduğu için küçük yaşlarda şiire merak sarar… İlk yazdığı şiirleri iki kitap olacak hacimdeyken beğenmeyip yakar… 1958 yılından itibaren yazdıklarını 'Hasan'a Mektuplar' ismi altında 1964 yılında yayımlar…


Şiirleri mücadele şiirleridir… Bunun nedeni de yaşadığı şartlardan kaynaklanır… 27 Mayıs hiciv şiirlerine kaynaklık eder… Bu nedenle de otuz kez mahkeme kapılarını aşındırır… Ancak bütün suçlamalardan beraat eder… Bu davalarda hiç avukat tutmaz, hep kendi kendini savunur… Hiçbir iktidarla barışık olmadan yaşar…

Hiçbir sorun karşısında susmaz… Susmadığını, susmayacağını ‘’Yemin’’ isimli şiirinde anlatır. Maraş Elbistan’lıdır ya… Bu şiirinin bir kıtası şöyledir:

‘’Esir iken Kırım, Kerkük, Türkistan
Bana zindan olur Maraş, Elbistan
Dedem Korkut, İbn-i Sina, Alparslan
Susarsam hakkını helal etmesin!’’

Dostluğa çok değer ve çok önem verirdi… Bir şiir kitabının adı da ‘’Dosta Doğru’’ idi… ‘’Dosta doğru’’ şiirinde söylerdi;

‘’Ne saklarım, ne gizlerim
Yalnızca onu özlerim
Tabutta bile gözlerim
Bakar gider dosta doğru’’

1985 yılında gazetecilik yapmaya başlar… Büyük Birlik Partisi'nin kuruluşunda yer alarak siyasete atılır… Sonra siyasetten ayrılır… Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle ifade eder:  "Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım".

7 Haziran 2012 yılında Ankara'da vefat eder. Mezarı Ankara'da Keçiören Bağlum’dadır… Abdurrahim Karakoç gerçek anlamda taşra bilincini aşmış halk şiirinin hece veznini en iyi kullanan son söz yazarı idi.

Abdurrahim Karakoç ile Âşık Mahzuni Şerif’in pek bilinmeyen bir derin dostlukları vardır... 

Abdurrahim Karakoç ile Âşık Mahzuni Şerif'in dostlukları

Bir televizyon programında konuk Abdurrahim Karakoç iken Âşık Mahzuni Şerif programa telefonla bağlanarak şöyle konuşur: 


"Sevgili Karakoç, Elbistan tarihi kadar Anadolu tarihinin de 20. yy'a sunduğu Hakk'ın son lütuflarından birisidir. O yüce dostun hem çağdaşı, hem meslekdaşı hem de hemşehrisi olmak şu 50 yıllık sanat ve ozansı hayatımda hep gururum olmuştur."

Âşık Mahzuni Şerif ardından da Abdurrahim Karakoç için yazdığı şu şiiri okur:

''Güzel Elbistan’ın eski arslanı,
Yıllar böyle geldi geçti Karakoç,
Bunca beddin günahkârın içinde,
Felek gardaş beni seçti Karakoç..

Siz bir bağda en kızarmış üzümken,
Ben koruk’tum bütün bağlar bizimken,
Türkmenin güzeli iki gözümken,
Obamız Nurhak’tan göçtü Karakoç.

Bilirsin ki yok gönlümün dönesi,
Kekik kokar ketizmenin sinesi,
Tarih bin dokuz yüz elli senesi,
Deli gönlüm sevda içti Karakoç’a

Sana ne söylerim bilmem ne derim,
Benim gibi doğdu gitti pederim,
Der Mahzuni ellerinden öperim,
Çünkü sana varmak güçtü Karakoç…''

‘’Doğuş Edebiyat Dergisi’’ni çıkaran ‘’Ocak Yayınevi’’ sahibi Alper Aksoy bir yazısında da Mahzuni’nin Abdurrahim Karakoç hakkında yazdığı bir başka şiiri de şöyle anlatır:  

Sanırım 1984 veya 1985 yılıydı. Âşık Mahzuni Şerif’in bütün şiirleri kitaplaştırılmıştı. Aaa o da ne?..  Abdurrahim Karakoç’a ait dört beş şiir Mahzuni’ye aitmiş gibi kitapta yer almıştı. Abdurrahim Ağabey’in bu şiirler “Söz ve müzik: Aşık Mahzuni Şerif” olarak plak yapıldığı için açılan davayı kazandığını ve tazminat aldığını biliyordum. On yıl sonra kitabı hazırlayan akademisyen arkadaş ikinci defa Mahzuni’yi bir suçun içine atıyordu.

Kitabı Abdurrahim Ağabey’e gösterip durumu özetledim. O sırada yanımızda avukat stajını yeni bitirmiş Rahmetli Şükrü Karaca da vardı. “Sen bana bir vekâlet ver, Mahzuni’nin canına okuyacağım, ayıptır bu yaptığı” dedi. Ve Şükrü Karaca vekâleti alıp hem kitabı yayınlayan yayınevine hem de Rahmetli Mahzuni’ye bir noter protestosu gönderdi.

Bakalım ne cevap gelecekti?

İki hafta sonra Ocak Yayınevi adresimize Mahzuni’den bir mektup geldi. Heyecanla açtım ve okumaya başladım. Özetle diyordu ki:

“Kitabı hazırlayan akademisyen arkadaşın hatasıdır . Benim bu durumdan kitap yayınlandıktan sonra haberim oldu. Sen bir Ağrı Dağısın Karakoç Baba, bense yanında küçük bir tepe.. O kitaptaki bütün şiirlerin okkası darası bir ‘İsyanlı Sükut’ etmez. Boşver mahkemeyi, hâkimi cezamı sen kes. Karakoç’un şeriatına boynum kıldan incedir”.

Ve bu satırların altında muhteşem bir şiir:

Karakoç Baba'ya

''Elbistan yiğidi Karakoç Baba

Kumanyalar bizde azık değil mi?
Bizim yöremizin gerçek diliyle
Haksıza gözümüz kızık değil mi?

Atına binmeyi bilmeyen tatar
Kendi hayalinde ciritler atar
Beşimiz tok, on binimiz aç yatar
Böyle bir sisteme yazık değil mi?

Sülalem sermemiş yırtılmış sergi
Vallahi dediğim değildir yergi
Hırsıza kaç kurtul, mazluma vergi
Böyle bir adalet kazık değil mi?

Az değildir Karakoç'dan aldığım
Boşa mıydı Mahzunîlik bulduğum?
Sen, ben söylemezsek kurban olduğum
Bizdeki ozanlık bozuk değil mi?''

Abdurrahim Ağabeyi yayınevi yazıhanesine çağırdım, mektubu uzattım: “Mahzuni Şerif beni mahvetti, sıra sende Ağabey” dedim.

Daha ilk satırlarında gözleri buğulanarak, mahcubiyetten elleri titreyek okumaya başladı. Sıra şiire geldiğinde bir bulut kaynadı Nurhak Dağları’ndan, oradan oraya savruldu ve gelip Karakoç’un başına hörelendi.

Sadece elleri değil konuşurken sesi de titriyordu: “Keşke bu işe avukatı, mahkemeyi, noteri karıştırmasaydık” dedi.

Hazır buraya kadar gelmişken Mahzuni Şerif’in mektubunda geçen Abdürrahim Karakoç’un ‘’İsyanlı Sükut’’ şiirini de vermek istiyorum…

İsyanlı Sükut

Gitmişti makama arz-ı hâl için

'Bey' dedi, yutkundu, eğdi başını.
Bir azar yedi ki oldu o biçim..
'Şey' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı
Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı...
Bir baktı konağa alttan yukarı
'Vay' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Çekti ayakları kahveye vardı
Açtı tabakasın, sigara sardı
Daldı.. neden sonra garsonu gördü
'Çay' dedi, yutkundu, eğdi başını.

İçmedi, masada unuttu çayı
Kalktı ki garsona vere parayı
Uzattı çakmağı ve sigarayı
'Say' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Döndü, gözlerinde bulgur bulgur yaş
Sandım can evime döktüler ateş
Sordum: 'memleketin neresi gardaş? '
'Köy' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden
Ağzına küfürler doldu zehirden
Salladı dilini.. vazgeçti birden,
'Oyyy' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Abdurrahim Karakoç, ''Vur Emri'' (Alperen Yayınları, 2000)

Ancak şimdi sıra geldi Abdurrrahim Karakoç’un o muazzam şiiri Mihriban’a…

Mihriban

''Mihriban’’; 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, ‘’Mihriban’’ diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesinin adıdır...


Mihriban aşkı en iyi anlatan Türkçe şiirlerden birisidir... Aşkın en saf, en yalın, en temiz, en büyük halini anlatır…

Şiirde geçen dizelerdi: "Lambada titreyen alev üşüyor", "Kar koysan köz olur aşkın külüne",  "Her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor", "Yar deyince kalem elden düşüyor’’.

Bu nasıl bir aşk ki; lambadaki alev bile üşüyüp tir tir titriyor, aşkın külüne kar bile koyduğunda köz oluyor, her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor ve yar deyince kalem elden düşüyor. Aşkı kalem tarif edemiyor ama Abdurrahim Karakoç tarif etmiş işte!

Mihriban’ın hikâyesi

Abdürrahim Karakoç, Hollanda'da aylık yayınlanan ''Platform'' dergisine vefatından önce verdiği bir röportajda bu şiiri, Mihriban'ı ve hikâyesini şöyle anlatır:


Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlamıştır. Genç Abdurrahim köyünde bir genç kız görür, ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur, şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasında ki ''Mihriban''dır bu. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası değişmiş, hayat manasızlaşmış, aşk acısı yüreğini yakmıştır. 

Bu halini gören ailesi kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce ''kız küçük'' derler, ''henüz erken'' derler, bahane bulurlar, bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır.”

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der. 

Yedi yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılmıştır. Ve Abdurrahim Karakoç ''Mihriban'' şiirini yazar... 

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz, tabi Mihriban da. Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar: ''Unutursun Mihriban'ım'' diye... Her iki şiiride yazımın sonunda veriyorum...

Mistik bir olgunlukla, ''son bir kez'' diyor Abdurrahim Karakoç, ''son bir kez daha görmek istemezdim. O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın.” 

“Bazen aklıma düşüyor. Ben 'unutursun' diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. 'Unutmak kolay mı' başlığı mektubun.'' 

Ve röportajının sonuna doğru ‘’Mihriban nasıl biriydi?’’ diye sorulduğunda ‘’sıradan insanlara benzerdi’’ diyor Abdurrahim Karakoç.. "Ne çok güzel, ne çok özel..." "Ne adı Mihriban, ne saçları sarı...'' "Belki bu şiirin bu kadar beğenilmesinin sebebi herkesin içinde bir Mihriban’ın olması...’’ ‘’Gerçek yaşanıp, yazıldığı zaman okuyucu kendini bulur...'' ''Bu yüzden diyorum ki, ben herkesin hayatında bir Mihriban var... "

Mihriban, Farsça kökenli bir kelimedir. Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu anlamındadır. Ancak gerçekte Mihriban’ların hikâyesi hiç de şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu değildir.

Abdurrahim Karakoç şiirinde gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslenmişti sevdiceğine. Adı başka olsa da Mihriban, saçları siyah olsa da Mihriban, yüreğimizi çalan herkes Mihriban, çözemediklerimiz, çözülmeyenler Mihriban…

Ve Mihriban türküsünü de en iyi Musa Eroğlu söylerdi… Sanki büyü gibi bir türküdür…. Musa Eroğlu sazıyla, diliyle, ağzıyla söylerken siz içinizden, kalbinizden, yüreğinizden, ruhuzdan söylersiniz: 

Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban….

Ve gözlerinizden kimseciklerin görmediği yaşlar süzülür... Çünkü kabuk bağlamış yaralar var içinizde. İşte bu türküler bu kabukları yumuşatmadan, enfeksiyon kapar mı diye düşünmeden, dezenfekte etmeden çok sert bir şekilde kopartıp atıyor... Hüzünlenmeniz ağlamanız işte bundandır:

Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban…. 

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Musa Eroğlu'nun sesinden Mihriban:
https://www.youtube.com/watch?v=_I_wMKp8_zY

Abdurrahim Karakoç’un kendi sesinden Mihriban:
https://www.youtube.com/watch?v=jTFVjfMOQzU

Selda Bağcan’ın yorumuyla ‘’Unutursun Mihriban’ım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=Hkb5uPtpR1w

Mihriban

Sarı saçlarına deli gönlümü 

Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban 
Ayrılıktan zor belleme ölümü 
Görmeyince sezilmiyor Mihriban 

Yar, deyince kalem elden düşüyor 
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor 
Lambada titreyen alev üşüyor 
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban 

Önce naz sonra söz ve sonra hile 
Sevilen seveni düşürür dile 
Seneler asırlar değişse bile 
Eski töre bozulmuyor Mihriban 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama 
Aşk değince ötesini arama 
Her nesnenin bir bitimi var ama 
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban 

Boşa bağlanmış bülbül gülüne 
Kar koysan köz olur aşkın külüne 
Şaştım kara bahtım tahammülüne 
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı 
Ancak çeken bilir bu derdi gamı 
Bir kördüğüm baştan sona tamamı 
Çözemedim çözülmüyor Mihriban 

Unutursun Mihriban’ım

‘’Unutmak kolay mı?” deme, 
Unutursun Mihriban’ım. 
Oğlun, kızın olsun hele 
Unutursun Mihriban’ım. 

Zaman erir kelep kelep.. 
Meyve dalında kalmaz hep. 
Unutturur birçok sebep, 
Unutursun Mihriban’ım. 

Yıllar sinene yaslanır; 
Hatıraların paslanır. 
Bu deli gönlün uslanır... 
Unutursun Mihriban’ım. 

Süt emerdin gündüz-gece 
Unuttun ya, büyüyünce... 
Ha işte tıpkı öylece 
Unutursun Mihriban’ım. 

Gün geçer, azalır sevgi; 
Değişir her şeyin rengi 
Bugün değil, yarın belki 
Unutursun Mihriban’ım. 

Düzen böyle bu gemide; 
Eskiler yiter yenide. 
Beni değil, sen seni de 
Unutursun Mihriban’ım.




Bir Gün Tek Başına

06 Haziran 2021


Organize suç örgütü lideri, haftalık dizisinin bugün yayınladığı 9. bölümünde Vedat Türkali’nin ‘’Bir Gün Tek Başına’’ isimli romanını öneriyor…  Hal böyle olunca da bana bugün yazacağım konuyu sonraya bırakıp Vedat Türkali’yi ve bahsi geçen romanını tanıtmak, anlatmak kalıyor… Gördüğünüz gibi organize suç örgütü lideri sadece siyasetin, -pardon siyasetin gündemini niye belirlesin ki, bakın yenilir yutulur olmayan açıklamalardan siyasetten hiç üzerine alınan var mı?- halkın değil, benim de gündemimi belirliyor…

Önce bir sitem

Bütün iyi adamlar iyi atlara binip binip gidiyorlar… Yerleri doldurulmadan... Bizler de yok o sağcıydı, yok bu solcuydu diye diye, yok o sucuydu, yok bu bucuydu söyleye söyleye varlıklarını, kıymetlerini, değerlerini, ağırlıklarını, zenginliklerini, hazinelerini bilmeden... Anadolu'nun rengârenk bir çiçek bahçesi olmasının ne büyük bir zenginlik olduğunu anlamadan...

Bu gidişle, rengârenk çiçek bahçesi Anadolu'nun; gittikçe susuz, gittikçe verimsiz, artan bir şekilde çorak ve kurak bir çöle dönüştüğünü anlamadan...

Bu gidişle, ‘’bir gün tek başına’’; susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta kelimesiz kalacağımızı anlamadan… 

Bu gidişle, dipsiz kuyuların kör karanlıklarda; susuz, gıdasız, fersiz, nefessiz, havasız kalıp, entübe edilmiş Koronavirüs hastaları gibi boğum boğum boğulacağımızı öngörmeden…

Romana geçmeden önce kısaca Vedat Türkali…

Vedat Türkali

1919’da Samsun’da doğar. Asıl adı Abdülkadir Demirkan'dır. Ortaöğrenimini Samsun Lisesinde, yükseköğrenimini 1942’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlar. Pek kimse de bilmez ama kendisi öğretmen subaydır. Yüzbaşı rütbesiyle Maltepe ve Kuleli Askerî liselerinde edebiyat öğretmenliği yapar. 1950’li yıllarda TKP’nin içinde yer alması nedeniyle 9 yıl ceza alır.  TSK ile ilişiği kesilir. Yedi yıl hapiste yatar. Cezaevinden çıktıktan sonra mahkeme kararıyla soyadını Pirhasan olarak değiştirir… Türkali soyadı ise, kitapları basılsın, senaryoları onaylansın diyedir… Çünkü burası Türkiye’dir…


Merih Hanım ile 1942’de evlenir. 1944’te kızı Deniz, 1951’de de oğlu Barış doğar. Kızı Deniz Pirhasan oyuncu, oğlu Barış Pirhasan ise kendisi gibi senarist, yönetmen, şair ve yazardır… Eşi Merih Pirhasan, 31 Ekim 2013 tarihinde, kendisi de 29 Ağustos 2016 tarihinde vefat eder…

Romanlarından; ‘’Bir Gün Tek Başına'’ romanında bir insanın iç çelişkilerini açıkça ortaya koyar… ‘’Mavi Karanlık’’ romanında sorunlu ama naif Nergis’e âşık eder… ’’Güven’' romanında ülkenin bir dönemini derli toplu anlatır. ‘’Yalancı Tanıklar Kahvesi’’ romanında 1970'li yılların Türkiye’sindeki ‘'dönek aydınlar’’ı anlatır.  

Vedat Türkali, roman, yazı ve söyleşilerinde özellikle 12 Eylül ile birlikte Türk aydınında başlayan erozyonu anlatır. Erozyonu da değil, aslında Türk aydınının aydın olmadığını anlatır. Türkiye solunun eleştirdikleri feodaliteyi bizzat yaşadıklarını anlatır... Sokakta "kahrolsun faşizm" diye bağıranların, eve gelince eşlerine, sevgililerine uyguladığı faşizmini anlatır.

Özet olarak Vedat Türkali, sağı ile solu ile ülkenin kocaman bir ‘’Yalancı Tanıklar Kahvesi’’ne dönüştüğünü anlatır. Bu nedenle her iki tarafa da yaranamaz, hep hedef tahtasına konur.

Vedat Türkali, "Düşündüğünü söylemekten korkarsa kişi, düşünmekten de korkmaya başlar" derdi. Aynen o hale geldi, getirildi ülke…

Bir gün tek başına

Vedat Türkali'nin bu eserlerinden 749 sayfalık ilk ve en iyi romanı ‘’Bir Gün Tek Başına'’ ile Milliyet Yayınları 1974 roman ödülünü ve 1975 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanır.


Ve ben bu kitabı 12 Eylül'den hemen sonra 1980 veya 1981 yılında okudum çok çok sevdiğim arkadaşım Zihni Erderen'in elinde görerek. Ondan alıp okudum… Sonra yetmedi, anlamak için bir daha, bir daha okudum…

‘’Bir Gün Tek Başına'’ yeniden var olduğuna inanmak için son şansını kaybeden bir erkeğin, ilk yürek sızısında kaybeden bir kadının iç acıtan hikâyesini anlatan can acıtıcı bir romandır. Bir o kadar da öğreticidir. Bu romanda 1980’lerden sonra yaşayan herkesin kendisinden bir şeyler bulduğu bir romandır. Zor bir romandır. Defalarca okuyuşum da bundandır. Okuduktan sonra duyarlı her insanda derin izler bırakır. Okurken de zorlanır insan. Hayatın siyah yanını görenler için yorucu bir romandır. Politik bir paranoya panoramasıdır. Modernleşmenin en sancılı dönemlerinde birey sorunları yaşayan karakterlerden Türkiye’ye yansıtılmış genel bir panoramadır bu roman. Karanlık ve kasvetli bir dönemin sıkıntısını ve o her şeye gebe günleri yansıtabilmiş boğucu, rahatsız edici bir romandır.

27 Mayıs 1960 harekâtına yaklaşılırken, son 5 - 6 aylık bir zaman dilimidir romanda geçen... Bir aşk hikâyesi fonunda bir dönemi, o dönemin siyasetini, sınıf uzlaşmazlığını, mücadelesini ve devrimciliğini, parlamenter diktatörlüğün karanlığında umutsuzcasına el yordamıyla direnmeye çalışan bir toplumu anlatır. İçinde evlilik kurumu, toplumsal sorunlar, provokasyon ve derin devlet yer alır...

Roman karakterleri

Romanda bencil, ürkek, kuşkulu ve kaypak Kenan, evinde olabildiğince ağır iki çeki taşı; karısı Nermin ve kızı Zeynep yer alır... Devrimci ateşi sönmüş Kenan’ın karşısına, devrimci ateşi yeni yeni alevlenmeye başlayan bilinçli, gözü pek ve dirençli Günsel çıkar.  Günsel’le Kenan’ın aşkının perde arkasında kıvıl kıvıl kaynayan bir toplum vardır...

Kenan, romanda Günsel’in kendisini aldattığından şüphelenir. Günsel ise başkalarının dedikleri doğrultusunda Kenan’ın polis olduğundan... İnsanların tek çareleri, tek güçleri olan "güven"i yıkılır sağ-sol adına.

Kitabı okuyan bütün erkekler kadın kahraman Günsel’e âşık olurlar ve Günsel’e benzer birini ararken helak olup evde kalırlar. Ve Günsel, Kenan’la beraber okuyan herkesi dipsiz bir kuyuya iter…

Nermin’e ve Zeynep’e üzülürken Kenan’a kızar ve acımaya başlarsınız oysa fark edersiniz ki Kenan bir zavallıdır. Nermin ve Günsel canınızı acıtır.  Son satırlarında hüngür hüngür ağlarsınız. Sonra yine bir daha fark edersiniz ki Kenan olsa olsa şöyle bir adamdır: '’İçimizden biri’’ 

Hiç ama hiç unutmazsınız Günsel’inin Kenan’ın evini aradığında Nermin’in verdiği yanıtı: "Alo buyrun ben Nermin"

Romanın ardından

Bu roman içinde yaşadığımız coğrafyanın kayda değer bir tarihi ve sosyolojisi olduğunu öğretir ve bu coğrafyadan beslenen romanların ne kadar keyifle okunabileceğini gösterir.  

Kitabın başlarında şöyle bir cümle geçer: "Taşları sürekli dönen bir değirmendir kafa dediğin, arasına bir şey koymazsan, kendi kendini öğütür, bitirir". Kitap bittiğinde de kafanızdaki değirmenin öğüteceği bir dolu şey vardır.

Roman bittiğinde “Çıraydım, tutuşturdun beni, ağulu bir solukta üfleyip söndürdün şimdi de; kara kara tütüyorum" diyerekten yapar finali Kenan…

Romanın bir bölümünde (s. 535) Vedat Türkali, hepimizin Edip Akbayram’dan bildiğimiz, ancak Vedat Türkali’ye ait olduğunu bilmediğimiz kendi şiiri olan ‘’İstanbul’’ (Bekle bizi İstanbul) şiirine yer verir.

Bu kitabın ne demek istediğini belki de bir gün tek başına kaldığınızda anlıyorsunuz. ‘’Bir gün tek başına’’ romanı her şeyin sonunda yalnız, yapayalnız kaldığımızı, ne yaparsak yapalım aslında yapayalnız olduğumuzu yüzümüze çarpar…

Romanın daha ilk sayfada müthiş bir tespit yer alır; ''Okumaktan başka bir işe yaramıyorsa, kitaptan iyi afyon yok.'' Bu boğuntudan, bu karamsar gündemden kurtulmak istiyorsanız işte zaman tam da kafayı bulma zamanı diye düşünüyorum... Sanırım mafya lideri de bu maksatla öneriyor bu romanı…

Roman bittiğinde

Roman bittiğinde farkedersiniz ki kitap içinize oturmuş.  Ah ediyorsunuz. Ve anlam veremiyorsunuz bu ülke niye savaşmış kendi kendiyle kaç kere diye. 60 yıl sonra bile Türkiye niye hala aynı yerinde diye soruyorsunuz kendi kendinize içiniz acıyarak, içiniz cız ederek!.

Ve roman bittiğinde, etrafımızda roman kahramanı Kenan’dan ne kadar da çok bulunduğunun, her yerin, her tarafın Kenan kaynadığının, artık Günsel’lerin de kalmadığının farkına varıyorsunuz…

Roman bitiyor ama romandan bir cümle aklınıza mıh gibi takılıp kalıyor: "Ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Ben Günsel’i bekliyorum."

Evet, kitaptaki gibi; şimdi de ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Godot’yu beklesek daha iyi ama artık Günsel’ler de gelmiyor!

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN




La Cucaracha

06 Haziran 2021

Bu sayfalarda geçtiğimiz yıllarda Meksika şarkılarından örnekler vermiş ve Gypsy Kings ve Los Machucambos gruplarının seslendirdiği şarkıları paylaşmıştım.

Genç arkadaşlarım bugün kusuruma bakmasınlar… Bugün yine çoook eskilere gideceğim… Gençliğimde severek dinlediğim ‘’La Cucaracha’’ isimli bir şarkı vardı. Bugün de bu şarkıyı anlatacağım…

Önce şarkının sözleri:

‘’La Cucaracha’’ İspanyolca ‘’hamam böceği’’ anlamına gelir… Sözleri şu şekildedir:

''La cucaracha, la cucaracha

Ya no puede caminar
Porque no tiene, porque le falta
Marijuana que fumar.''

(Hamamböceği, hamamböceği

Artık yürüyemiyor
Çünkü hiç yok, çünkü ihtiyacı var,
esrar içmeye)

Şarkıdaki bu dörtlük nakarat olarak devam eder. Araya giren dörtlükler şarkıyı yorumlayan sanatçılara ve yörelere göre değişir... 

Ancak şarkıda ‘’Marijuana’’ (esrar) geçtiği için çocukların yanında şarkı "marijuana que fumar" yerine "Limonada que tomar" (limonata içmeye..) koymak şeklinde sansürlenerek söylenir…  

Şimdi gelelim şarkının hikâyesine:

Meksika'da devrim yaşandığı 1910-1920 yıllarında birçok politik içerikli kinayeli şarkılar icad edilir... Bu şarkılardan birisi de ‘’La Cucaracha’’ şarkısıdır. ‘’La Cucaracha’’ şarkısı 1910'da başlayan bu Meksika devrim hareketlerinin ateşlediği kültürel değişim dalgasının sonrasında ünlenen bir Meksika halk şarkısıdır.

Bu şarkının ne anlama geldiği ve kime hitaben yazıldığı ile ilgili çeşitli görüşler dile getirilir.

Bunlardan biri 1913-1914 yılları arasında hüküm süren diktatör Victoriano Huerta için yazıldığı görüşüdür. Çünkü Huerta bir alkolik ve marijuana bağımlısı olarak bilinir ve düşmanları arasında onun bu özelliği alay konusu olur...

Bir diğer görüş ise General Pancho Villa'nın durmadan bozulan arabası için kendi askerleri tarafından yazıldığıdır. Ki bu şarkının melodisi eski Amerikan arabalarında korna sesi olarak kullanılır.  Bu korna sesini de yazımın sonunda veriyorum.

Bu şarkıdan Ernest Hemingway bazı öykülerinin toplandığı ‘’Klimanjaro'nun Karları’’ (Bilgi Yayınevi, 2018) kitabında da bahseder. Hemingway kitabında bu şarkı hakkında; uğrunda pek çok insanın ölüme gittiği uğursuzluğu anlatan bir şarkı olduğundan bahseder…

Şarkının yorumları:

Bu şarkıyı James Last, Gypsy Kings ve Los Machucambos gibi gruplar ve Louis Armstrong gibi sanatçılar yorumlar. Ancak ben en iyi yorum olarak İtalyan şarkıcı Gabriella Ferri’nin yorumunu seviyorum…

Bugün kısıtlamalı bir Pazar günü… Şimdi bırakın koronayı, mafyayı, medyayı, mafyanın videolarını, silahları, Venezuella'yı, beyazı, peyniri; bu şarkıyı dinleyin...

Şarkının bu nakarat bölümünü zihninizde takılmış bir plak gibi gün boyu, hafta boyu, ay boyu, yıl boyu tekrarlayııııııın durun:

''Hamamböceği, hamamböceği
Artık yürüyemiyor
Çünkü hiç yok, çünkü ihtiyacı var,
esrar içmeye...''

Gerçekten hamamböceği artık yürüyemiyor; silah, esrar, mafya, medya...

Sizlere sıcacık, sımsıcak güzel bir Pazar günü diliyorum…

Osman AYDOĞAN

Gabriella Ferri, La Cucaracha:

https://www.youtube.com/watch?v=s_YE79HpcAU

Eski Amerikan arabalarında korna sesi olarak La Cucaracha
https://www.youtube.com/watch?v=mRRzTZh-z_8


Altı Gün Savaşı

05 Haziran 2021

Bugün, 5 Haziran 1967 tarihinde, İsrail ile Arap komşuları olan Mısır, Ürdün ve Suriye arasında başlayan ve altı gün sürdüğü için ‘’Altı Gün Savaşı’’ olarak adlandırılan savaşın başlamasının 54’üncü yıldönümüdür…


Bu savaşın çok sebebi vardır ama en basit anlatımıyla; 1956 Süveyş Krizi sonrasında bölgede sürdürülmesi mümkün olmayan bir denge oluşur. Sürdürülmesi mümkün olamayan bu denge de 1967 yılında, girişte bahsettiğim bu Arap –İsrail savaşı olan  ‘’Altı Gün Savaşı’’ (Arapça: ‘’Ḥarb'el‑eyyam'es‑Sitte’’, İngilizce: ‘’Six Day War’’) ile sona erer. Arap İttifakına; Irak, Suudi Arabistan, Sudan, Tunus, Fas ve Cezayir de asker ve silah yardımıyla katılırlar… Ve savaş İsrail'in kesin üstünlüğü ile biter. 

Ancak bu savaş, hiçbir şeyi çözmediği gibi şimdiki birçok sorunun da temelini oluşturur. Savaşın sonunda Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepeleri'ni ve Filistin'in Gazze Şeridi ile Batı Şeria topraklarını alan İsrail topraklarını dört katına çıkarır. Savaş sonrasında Sina Yarımadası'ndan Mısır lehine çekilen İsrail ilerleyen dönemlerde diğer toprakları ilhak ettiğini açıklar. Araplar bu kararları tanımadığı gibi, İsrail’in BM kararlarını da uygulamaması sonraki dönemde bölgede birçok sorunun kaynağını oluşturur.

Burada Golan Tepelerine ayrı bir paragraf açmak gerekiyor: Golan Tepeleri (Arapça: Hadbetü'l-Cevlān, Osmanlıca; Cevlân Tepeleri), Suriye'nin güneybatı, İsrail'in kuzeydoğu ucundaki zengin su kaynakları ile tanınan tepelik bölgedir.  İsrail, Golan tepelerini 1967 yılında işgal, 1981 yılında da tek yanlı olarak ilhak eder. Bu ilhaka karşı çıkan Saddam'lı Irak, Kaddafi'Li Libya yok edildikten ve Suriye paramparça edildikten sonra 25 Mart 2019 tarihinde de ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıdığını ilan eden deklarasyonu imzalar... Irak'ın, Libya'nın yok edilmesine, Suriye'nin tarümar edilmesine katkı sağlayanlar bu karara karşı da kuru gürültüden başka tepki gösteremezler... 

1967 yılında yapılan bu ''Altı Gün Savaşı'', 6 Ekim 1973 yılındaki İsrail ile başta Mısır olmak üzere Suriye ve Ürdün arasında gerçekleşen ‘’Yom Kippur Savaşı’’na yol açar... Bu savaş da çok ilginç ve ayrı bir yazı konusu olan savaştır.…

Buraya kadar anlattıklarım aslında tarih bilgisi için değil, bir müzik bilgisi içindi… Biliyorsunuz benim yazılarımda ‘’Tarih’’ ve ‘’Müzik’’ ve ‘’Sanat’’ ve ‘’Edebiyat’’ iç içedir… Zaten tarihi tarih yapan, güzelleştiren de budur…

’’Six Day War’’ şarkısı

1967 yılının 5 Haziran Pazartesi günü başlayıp, 10 Haziran Cumartesi günü son bulan bu ‘’Altı Gün Savaşı’’ (Six Day War)’ından esinlenerek bir şarkı bestelenir: ‘’Six Day War’’  Bu şarkıyı 1971 yılında içinde bu şarkının da bulunduğu tek albümlerini çıkaran İngiliz Psych-Folk grubu ‘’Colonel Bagshot'’ın solistleri Amerikalı şarkıcı DJ Shadow seslendirir. DJ Shadow’un mükemmel sesi şarkıyı daha bir dokunaklı hale getirir. DJ Shadow’un asıl adı Joshua Paul Davis, 1972 doğumlu,  ''DJ Shadow'' sahne adıyla tanınıyor, kendisi Amerikan plak yapımcısı ve DJ’dir…

Yazımın sonunda bu şarkının hem bağlantısını hem de sözlerinin hem İngilizcesini hem de Türkçesini veriyorum. Sözlerinden de anlaşılacağı gibi bu şarkı savaş karşıtı bir şarkıdır.

Bu şarkı savaşa karşı bir ağıttır, savaşa karşı bir feryâddır, savaşa karşı bir figândır... Dokunaklı sözleri vardır… Çarpıcı sözleri vardır... İnsanın içini burkan sözleri vardır...  Savaş psikolojisini insana çok ama çok güzel hissettirir… Şarkıda 5 Haziran'da başlayan haftanın başından sonuna kadar savaşın biteceği "yarın"ın her şey için çok geç olmadan gelmeyeceğinden bahseder. 5 Haziran Pazartesi günü müzakereler kesilmiş ve savaş başlar. 10 Haziran Cumartesi gününe kadar savaş devam eder. Cumartesi günü sonunda ise o "yarın" gelmiş, savaş bitmiştir, ancak her şey için artık çok ama çok geçtir. 

Şarkıda içinizi dağlayan, içinizi burkan, içinizi yakan bir ses, bir yorum, bir melodi vardır.  Yukarıda anlattığım ‘’Altı Gün savaşı’’nı da bilince sözleri ve müziği daha bir anlamlı hale gelir.  

Şarkının en anlamlı cümlesi ‘’Tomorrow never comes until it's too late’’ (Yarın asla geç olmadan gelmez) cümlesidir… Yani; “yarın” asla iş işten geçmeden önce gelmez. Ve şarkının son sözleridir: ‘’Make tomorrows come I think it's too late’’ (Yarınlar gelsin, sanırım çok geç…)

Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?

Bu coğrafyada da zaten bu şarkıdaki gibi yarın asla iş işten geçmeden önce gelmezdi... Evet, bu coğrafyada yarın mutlaka gelirdi de ancak iş işten geçtikten sonra gelirdi.. Yani ''Bad el harab-ül Basra'' (Basra harab olduktan sonra) gelirdi...

Bu coğrafyaya Basra harap olmadan önce bakıyorum, Basra harap olduktan sonra bakıyorum, bu coğrafyada son günlerde yaşadıklarımıza bakıyorum, bu coğrafyada son yıllarda yaşadıklarımıza bakıyorum... Gazetelere, televizyonlara, televizyonlarda konuşanlara bakıyorum... Bu coğrafyada bütün bu yaşadıklarımız, TV'lerde bütün bu izlediklerimiz bana 1998 Yunanistan yapımı ‘’Sonsuzluk ve Bir Gün’’ (Eternity and a Day) isimli filmin bir sahnesini ve bu sahnede bilincini çoktandır yitirmiş yaşlı annesinin yatağında oturan adamın sorduğu müthiş bir soruyu hatırlatıyor:

“Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?” 

Biz, bu coğrafyada sevmeyi unutunca da bu coğrafyada yarın hiç bir zaman asla geç olmadan gelmiyor...

Bu coğrafyada bütün problemlerin kökeni sevgisizliktir...


Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

‘’Colonel Bagshot'’ın solistleri Amerikalı şarkıcı DJ Shadow’un sesinden ‘’Six Day War’': (1993 doğumlu DJ ve prodüktör Mahmut Orhan'ın remiksi. Mardin şehri görüntüleri eşliğinde. Şarkının vahşi savaş görüntüleri eşliğinde klibi de vardı ama ben bu görüntüleri tercih ettim...)
https://www.youtube.com/watch?v=1W5BA0lDVLM

Six Day War

At summit talks you'll hear them speak Zirve görüşmelerinde konuştuklarını duyarsınız

It's only Monday Sadece Pazartesi
Negotiations breaking down Müzakerelerin çökmesi
See those leaders start to frown Bu liderlerin kaşlarını çatmaya başladıklarını görün
It's sword and gun day Kılıç ve silah günü

Tomorrow never comes until it's too late Yarın asla geç olmadan gelmez

You could be sitting taking lunch Öğle yemeğine oturuyor olabilirsin
The news will hit you like a punch Haberler bir yumruk gibi sana çarpacak
It's only Tuesday Sadece Salı
You never thought we'd go to war Savaşa gideceğimizi hiç düşünmemiştin
After all the things we saw Gördüğümüz her şeyden sonra
It's April Fools' day Bu Nisan Aptallar Günü

Tomorrow never comes until it's too late Yarın asla geç olmadan gelmez

We'll all go running underground Hepimiz yeraltında koşturacağız
And we'll be listening for the sound Ve biz de sesi dinleyeceğiz
Its only Wednesday Onun sadece Çarşamba
In your shelter dimly lit Sessizliğin altında loş ışıklı
Take some wool and learn to knit Bir miktar yün ve örme öğren
Cos its a long day Çünkü onun uzun bir günü

Tomorrow never comes until it's too late Yarın asla geç olmadan gelmez

You hear a whistling overhead Islık çaldığını duyuyor musun
Are you alive or are you dead? Hayatta mısın yoksa öldün mü?
It's only Thursday Sadece Perşembe
You feel the shaking of the ground Zeminin sarsıldığını hissediyorsun
A billion candles burn around Bir milyar mum yanar
Is it your birthday? Doğum günün mü?

Tomorrow never comes until it's too late Yarın asla geç olmadan gelmez

Although that shelter is your home Bu barınak eviniz olmasına rağmen
A living space you have outgrown Aşırı büyümüş bir yaşam alanı
It's only Friday Sadece Cuma
As you come out to the light Işığa çıkarken
Can your eyes behold the sight Gözlerin görüşünü görebilir mi
It must be doomsday Kıyamet günü olmalı

Tomorrow never comes until it's too late Yarın asla geç olmadan gelmez

Ain't it funny how men think Erkeklerin nasıl düşündüğü komik değil mi
They made the bomb, they are extinct Bombayı yaptıklarını, tükendiklerini.
Its only Saturday Onun tek Cumartesi

I think tomorrow's come I think its too late Sanırım yarın gelecek çok geç düşünüyorum

I think tomorrow's come I think its too late Sanırım yarın gelecek çok geç düşünüyorum

Make tomorrows come I think it's too late Yarınlar gelsin, sanırım çok geç


Libya’daki rüyalar

04 Haziran 2021

Bu sayfalarda Libya’daki gelişmeleri aktarmıştım… Libya hakkında daha önce bu sayfalarda dört yazı yazdım. Bu beşinci yazım. Libya hakkındaki son yazımı 26 Mart 2021 tarihinde, ondan önceki yazımı da 02 Ocak 2021 tarihinde yazmıştım. Ancak o günden bugüne, biz içeride dikkatimizi Montrö konusunda ve tarikat ehli cübbeli, takkeli amiral konusunda kaygılarını dile getiren amirallerle, mayfa videolarıyla, Mustafa Kemal Atatürk’e hakaretin merkezi haline getirilen Ayasofya imamlarıyla meşgulken, ben de Fatih Sutan Mehmet tarihine dalmışken Libya’da köprülerin altından yine çoook sular gürül gürül aktı… 

Önce Libya’daki gelişmeleri tarih sırasına göre kısaca özetlemek istiyorum… Bugün ne olduğunu anlamak için dün ne olduğunu hatırlamak gerekiyor…

Libya’da iç savaş ve Türkiye’nin tutumu

2011 yılında Muammer Kaddafi'nin devrilmesi sonrasında iç savaşa sürüklenen Libya, iki ayrı yönetim bölgesine bölünür. Bir tarata BM'nin tanıdığı Trablus merkezli Ulusal Uzlaşı Hükümeti (UUH) ve diğer tarafta ise Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi… Almanya’sından Fransa’sına, BAE’inden Fas’ına, Rusya’sından Mısır’ına kadar tüm ülkeler hem de çoğunluğu Hristiyan olmasına karşın Libya’daki birbiriyle savaşan bu iki taraf ile 2011 yılından beridir görüşerek arabuluculuk rolünü oynarlar… Barış görüşmeleri de hep bu ülkelerin başkentlerinde yapılır.

Ancak Türkiye, daha doğrusu AKP Hükumeti; Libya’da savaşan bu iki taraf da Libyalı ve her iki taraf da Müslüman olmasına rağmen Libya’da savaşan her iki grup arasında bir ‘’büyük’’ olarak arabulucu olacağına, birbiri ile savaşan Müslümanları barıştıracağına, iç savaşın başından beri sadece ve sadece savaşanlardan bir tarafı ile UUH ile ve onun lideri Serraj ile görüşür, onların yanında saf tutar, Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi’ne ve onun lideri Hafter’e açık açık düşmanlık besleyerek Hafter’i darbecilikle suçlar…  

Barış görüşmeleri

Sonuç mu? Libya ile ilgili hiçbir barış görüşmesinde Türkiye’nin adı geçmez… Sonuç Türkiye’nin bütün masalardan dışlanması olur. Söylediğim gibi bütün barış görüşmeleri, arabulucu olan ülkelerin başkentleri olan Paris’te, Berlin’de, Cenevre’de, Abu Dabi’de, Fas’ta ve Tunus’ta yapılır.

Bu barış görüşmelerinin önemlilerinden kısaca bahsetmek istiyorum.

Birinci Berlin Konferansı

Bu barış görüşmeleri kapsamında Libya'da kalıcı ateşkes ve siyasi sürecin başlatılması amacıyla 19 Ocak 2020 tarihinde Berlin'de Almanya Başbakanı Angela Merkel'in ev sahipliğinde bir konferans düzenlenir. Bu konferansın resmi amacı olarak; ‘’Birleşmiş Milletlerin çabalarına destek vermek, çatışmaların durması, taraflar arasında karşılıklı güven ortamının tesis edilmesi, Libya'nın toprak bütünlüğünü esas alan kalıcı bir barış anlaşması’’ olarak ifade edilir. . .

Bu konferansa Türkiye, Rusya, Çin, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Kongo Cumhuriyeti ile Afrika Birliği ve Arap Birliği liderleri katılır.  Konferansta liderler, Libya'ya her türlü dış müdahalenin son verilmesi ve BM'nin silah ambargosu kararının uygulanması konusunda uzlaşırlar..

Cenevre Ateşkes anlaşması

Tarafların, son olarak 23 Ekim 2020 tarihinde Cenevre vardıkları ‘’ateşkes anlaşması’’ artık kalıcı hale gelir. Bu anlaşmada ayrıca ülkeyi seçimlere götürecek siyasi sürecin koordinasyonu amacıyla Libya Siyasi Diyalog Forumu (LSDF) oluşturulur.. Bu ateşkes anlaşması uyarınca Libya’daki yabancı askerî güçlerin üç ay içerisinde Libya’yı terk etmesi öngörülür…


LSDF Tunus görüşmeleri

Ardından Libya’daki iç savaş taraflarının temsilcilerinin oluşturduğu Libya Siyasi Diyalog Forumu 09 Kasım 2020 tarihinde Tunus'ta yapılan görüşmelerde Libya’da devlet başkanlığı ve parlamento seçimlerinin 24 Aralık 2021 tarihinde yapılması üzerine mutabakata varılır.   

LSDF Cenevre görüşmeleri

LSDF kapsamında 21 aday arasından yeni Başkanlık Konseyi Başkanı ve yardımcılarını seçmek amacıyla 01-05 Şubat 2021 tarihleri arasında İsviçre'nin Cenevre kentinde toplantılar yapılır. .

Bu toplantılar sonucunda; LSDF üyeleri arasında, Libya içinde bugüne kadar siyasetin en ön sırasında yer alan ve bu nedenle de "tartışmalı" kabul edilen isimlerin yerine daha az tanınmış yeni yüzler tercih edilerek cumhurbaşkanlığı makamına denk gelen Başkanlık Konseyi Başkanlığına Muhammed Menfi, Başbakanlık görevine de ülkenin batısındaki aşiretlerin desteklediği nüfuzlu iş adamı Abdulhamid Dibeybe ve Başkanlık Konseyi üyelikleri için de Musa el-Koni ve Abdullah el-Lafi seçilir. …

Bu seçim hem Libya içindeki aktörler hem de uluslararası toplum tarafından memnuniyetle karşılanır. Yeni yönetim, 10 ay gibi kısa bir sürede ülkeyi seçimlere götürecektir.…

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi açıklaması

Bu gelişmeler üzerine 10 Şubat 2021 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun en güçlü organı olan Güvenlik Konseyi, Libya'daki gelişmelerle ilgili ortak bir açıklama yapar.

Güvenlik Konseyi’nn yaptığı açıklamada; Libya'daki taraflara destek veren ülkelere de çağrıda bulunarak bu ülkelerden Libya için hâlâ geçerli olan BM silah ambargosuna ve sağlanan ateşkese uymalarını ister.

Libya’da yeni bir hükumet: Ulusal Birlik Hükumeti

İç savaş çatışmalarının bir cephesini oluşturan Sirte kentinde 10 Mart 2021 tarihinde oturumda Libya Parlamentosu 2'ye karşı 132 oyla yeni Ulusal Birlik Hükümeti’nin kurulmasını onaylanır.  Bu şekilde Libya'da, ülkeyi 24 Aralık'ta seçimlere götürecek geçici Ulusal Birlik Hükümeti de resmen kurulmuş olur. Yani artık ne BM'nin tanıdığı Trablus merkezli Ulusal Uzlaşı Hükümeti (UUH) ne de diğer taraftaki Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi kalmıştır. Artık her iki tarafların da kabul ettiği tek bir Libya Hükumeti vardır: Ulusal Birlik Hükümeti 

Bu şekilde 2014'teki seçimler sonrasında ikiye ayrılan Libya Meclisi, ilk kez 10 Mart 2021 tarihindeki bu oturumda bir bütün olarak bir araya gelmiş olur.

Yeni hükumetin kurulması üzerine Ulusal Uzlaşı Hükümeti Başbakanı ve Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı Fayiz Serrac Trablus'ta 16 Mart 2021 tarihinde düzenlenen törenle görevi Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi ve Başbakan Abdülhamid Muhammed Dibeybe'ye devreder. .

BMGK: Yabancı askerler Libya'dan çekilsin

BM Güvenlik Konseyi, 13 Mart 2021 tarihinde yaptığı bir açıklama ile Libya'daki yabancı askerî birlikler ile paralı askerlerin "derhal çekilmesi" çağrısını yineler.

AB Irini misyonunu uzatır 

Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi, Mayıs 2020'den bu yana Doğu Akdeniz'de Libya'ya yönelik Birleşmiş Milletler'in silah ambargosu kararını denetlemek üzere görev yapan İrini adlı askerî deniz misyonunun süresini 31 Mart 2023 tarihine kadar uzatır…

Fransa, Almanya ve İtalya'nın dışişleri bakanları Libya’da

Libya'da geçici birlik hükümetinin 16 Mart 2021 tarihinde yemin edip işbaşı yapmasının hemen ardından 25 Mart 2021 tarihinde Fransa, Almanya ve İtalya'nın dışişleri bakanları Libya’da Libya Ulusal Birlik Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş’iyi ziyaret ederler. Bu ziyaretin esas amacının ülkeyi 24 Aralık 2021 tarihinde seçimlere götürecek geçici birlik hükümetine destek vermek olduğu ifade edilir…

Bu ziyaret kapsamında Libya Dışişleri Bakanı Menguş, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas ve İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio ile başkent Trablus'taki Başbakanlık ofisinde ortak basın açıklaması yaparlar.

Bu ortak basın açıklamasında Menguş, Libya'nın istikrarının bölge ülkelerinin yanı sıra Avrupa'nın istikrarı için de olumlu yansımaları olacağını vurgular. Bu açıklamasında Ulusal Birlik Hükümetinin dış politika stratejisinde "Libya'nın egemenliği ilkesinin tartışma konusu olamayacağını" belirten Menguş, "Tüm paralı askerlerin acilen ülke topraklarından çıkması gerektiğini ve bunun derhal gerçekleşmesi gerektiğini yineliyoruz" diye konuşur.

Muhammed Menfi’nin ilk yurt dışı ziyaretleri

Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi ilk yurt dışı ziyaretini 23 Mart 2021 Salı günü Paris'e yapar. Muhammed Menfi Paris’te Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile görüşür. Macron görüşme sonrasında yaptığı açıklamada, "Libya'da bulunan yabancı güçlerin mümkün olduğunca hızlı bir şekilde çekilmesi için her şeyi yapmalıyız. Türk ve Rus savaşçılar, onlar ya da diğerleri tarafından gönderilen yabancı savaşçılar Libya'yı derhal terk etmelidir. Tek meşru güç Libya silahlı kuvvetleridir" diye açıklamada bulunur. Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi, yardımcısı Abdullah el-Lafi ve beraberlerindeki heyet 25 Mart 2021 tarihinde ikinci yurt dışı ziyaretlerini Kahire'ye yapar.  Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi’nin üçüncü yurt dışı ziyareti de 26 Mart 2021 tarihinde İstanbul olur…

Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Menfi’nin ilk yurt dışı ziyaretini Batı dünyası içinden Paris’e yapması, ikinci ziyaretini Arap dünyası içinden Kahire’ye yapması ve üçüncü ziyaretini de Türkiye yapması yeni Libya hükümetinin öncelikleri açısından dünyaya verilen politik bir mesajdır da aslında… Yani Libya Ulusal Birlik Hükümeti’nin birinci önceliği Fransa ve şahsında AB ülkeleri, ikinci önceliği Mısır ve şahsında Arap ülkeleri olacağı, Türkiye’nin ise bu ülkelerden sonra olacağı değerlendirilir…

Dibeybe'nin Roma ziyareti: 31 Mayıs 2021

Libya Başbakanı Abdülhamid Dibeybe, beraberinde yedi Libyalı bakanla beraber 31 Mayıs 2021 tarihinde Roma'ya bir ziyaret yapar. Bu ziyaret esnasında İtalya Başbakanı Mario Draghi Libya Başbakanı Abdülhamid Dibeybe'yi kabul ederek bir görüşme yaparlar.. Ayrıca Libya heyeti, İtalya Dışişleri Bakanlığı'nda 30 kadar İtalyan şirketin katıldığı, "Yeni Libya, İtalyan şirketlere tanıtılıyor" adlı bir iş forumuna katılır.

Görüşmeler sonunda Dibeybe, ‘’Libya'nın yeniden inşası için birçok ülkenin desteğine ihtiyaç duyduklarını ancak İtalya'nın ayrıcalıklı konumda olduğunu, ekonomilerindeki tüm sektörlerini yeniden canlandırılması için en iyi partnerin İtalya olduğunu" söyler.

İtalya Başbakanı Draghi de, ‘’Libya'da yatırımlar için güvenlik şartlarının yerine getirilmesi gerektiğini’’ vurgulayarak ‘’ülkedeki yabancı güçler ile paralı askerlerin çekilmesini öncelikli hedefler arasında olduğunu’’ söyler… .

Libya Başbakanı Abdülhamid Dibeybe'nin bu İtalya ziyareti ve bu ziyaret sırasında iki ülke yetkililerinin verdikleri mesajlar, İtalya'nın Libya'da ekonomik ve siyasi üstünlüğü yeniden elde etmeyi amaçladığı şeklinde yorumlanır.

İtalyan basınındaki analizlerde, Dibeybe'nin Roma'nın ardından Paris'e gideceğine de dikkat çekilerek; İtalya ve Fransa'nın, Libya'da Türkiye ve Rusya'nın etkisini azaltmak için anlaşmazlıklarını bir kenara bırakıp ortak yol bulmaya çalıştığı görüşüne yer verirler…

Dibeybe'nin Paris ziyareti: 01 Haziran 2021

Libya Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ve beraberindeki yedi bakandan oluşan heyet 01 Haziran 2021 günü Paris’te Elysee Sarayı'nda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile görüşürler.


Macron, Elysee Sarayı'nda Libya Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile görüşmelerinin ardından ortak basın toplantısı düzenler. Bu basın toplantısında Macron; ‘’ülkesinin Libya'ya karşı özel sorumluluğu bulunduğunu, Libya'daki siyasi geçiş dönemini desteklediklerini, Libya'nın askeri egemenliğine ve istikrara kavuşması gerektiğini ve Türkiye'nin ve Rusya'nın yabancı paralı askerlerinin Libya'yı terk etmesi gerektiğini’’ söyler…  Ayrıca Macron, bu basın toplantısında, Dibeybe'nin talebi üzerine kanserle mücadele için 450 Fransız doktoru Libya'ya göndereceklerini belirtir…

Bu basın toplantısında Dibeybe de ‘’Fransa ile Libya arasındaki ilişkilerin resmi olarak yeniden başlamasından duyduğu memnuniyeti’’ dile getirerek ‘’Fransa'nın Libya'nın siyasi meşruiyetini güçlendirme konusunda önemli rol oynadığını, iki ülke arasındaki ortak projelerin yeniden başlamasını istediklerini ve Fransa'nın Libya'nın istikrarı ve yabancı paralı askerlerin varlığının sonlanması için katkıda bulunabileceğini’’ belirtir…

İkinci Berlin Konferansı

Tabii bu arada da Almanya’nın eli armut toplamıyordur. Almanya Dışişleri Bakanı Maas, ilki bahsettiğim gibi geçen yılın Ocak ayında yapılan Libya Konferansının ikincisinin 23 Haziran 2021 tarihinde Berlin'de yine Almanya’nın ev sahipliğinde toplanacağını duyurur... Bu konferansın ana gündem maddesi olarak ‘’24 Aralık 2021 tarihinde yapılacak olan genel seçimler ve yabancı güçlerin ülkeden çekilmesi’’ olarak belirlenir. 23 Haziran 2021 tarihinde Berlin’de düzenlenecek olan bu konferansta Libya'yı ilk kez geçiş hükümeti temsil edecektir…

Almanya Dışişleri Bakanı Maas, bu konferansın yabancı güçlerin çekilmesi konusunun tamamen netleştirmeyi amaçladığını belirterek "İlk Libya konferansında alınan kararlar geçerlidir, bunu bütün taraflar açısında açıklığa kavuşturacağız" açıklamasını yapar…

Sonuç

Artık Libya'da, her iki tarafların da kabul ettiği tek bir Libya Hükumeti vardır: Ulusal Birlik Hükumeti. Yani artık Libya’da ne BM'nin tanıdığı Trablus merkezli Ulusal Uzlaşı Hükumeti (UUH) ne de diğer taraftaki Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi bulunmaktadır. Tüm Libya’yı temsil eden Libya Ulusal Birlik Hükumeti de görüldüğü gibi iç savaş esnasında taraf olmayan başta İtalya, Fransa ve Almanya olmak üzere AB ülkelerine ağırlık vermektedir.

AKP Hükumetinin Trablus merkezli Ulusal Uzlaşı Hükümeti (UUH)’ni BM tanıdığı için yanında yer aldıkları gerekçesinin hiçbir inandırıcılığı yoktur. Eğer AKP Hükumetinin böyle bir etik kaygısı olsaydı, BM tarafından tanınan Suriye Hükumetine düşmanlık edip de meşru Suriye Hükumetinin terör örgütü saydığı örgütlere destek verip de meşru Suriye rejimini yıkmaya kalkmazdı.

Libya iç savaşından bu yana hiçbir İtalyan, Fransız veya Alman askeri Libya’da ölmemiştir. Ancak Libya’da şimdiden parsayı toplayan ise başta İtalya, Fransa ve Almanya olmaktadır.

AKP Hükumetinin UMH ile yaptığı ve Türkiye’nin Libya’daki varlığının gerekçesi olarak gösterilen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” gereği Doğu Akdeniz’de hidrokarbon arama çalışmalarını sürdüren Oruçreis Araştırma Gemisi hiç de Ulusal Birlik Hükümeti’nin kurulmasının beklemeden 15 Haziran 2021 tarihine kadar Antalya limanına çekilmişti… Sahi on gün sonra 15 Haziran 2021. Oruçreis de S-400’lere mi benzeyecek? Hani S-400’lerin aktif hale getirilmesi salgın bahane edilerek Nisan 2000 yılına ertelenmişti ya. Üzerinden bir yıl iki ay geçti hala S-400’ler aktif hale getirilmeyi bekliyor.

Türkiye’nin Suriye’de verdiği şehitlerin haddi hesabı yoktur. Ancak bugüne kadar Suriye’de bir tane İtalyan, bir tane Fransız, bir tane Alman askeri ölmemiştir… Yarın Suriye’de barış yapıldığında yine avucunu yalayacak olan Türkiye’dir. Harcanan milyar dolarlar bir tarafa, ülkedeki altı milyon Suriyeli ve Suriye kuzeyinde PYD/YPG yapılanması da Suriye politikasının bonusu olarak kalacaktır her halde…

Libya’daki gelişmeler, AKP Hükumetinin İhvancı rüyalarından çok daha hızlı ve çok daha farklı bir şekilde akmaktadır...

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN




Nazım Hikmet

03 Haziran 2021

Nazım Hikmet’in ‘’Memleketimden İnsan Manzaraları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) isimli kitabının ilk sayfasındaki şiir, Piraye'nin betimlemesidir sanki… Kitabı da ona adar zaten:

‘’Hatice, Piraye, Pirayende.
Doğum yeri neresi,
kaç yaşında
sormadım, düşünmedim,
bilmiyorum.
Dünyanın en iyi kadını,
dünyanın en güzel kadını.
Benim karım.
Bu bahiste
realite umrumda değil...
939'da İstanbul'da tevkifhanede başlanıp.....
..............biten bu kitap
ona ithaf edilmiştir.’’

Nazım’ın aşkları

Şiirde Piraye adını görünce, kitabın sayfalarını bırakıp dalıp gidiyorum... Nazım'ın aşkları geliyor aklıma... Abdülhamit Devri’nin ünlü valilerinden birisinin kızı olan Sabiha Hanım, ünlü bir doktorun baldızı olan Azize Hanım ve Şükufe Nihal… Nazım'ın bu aşkları çocukluk ve gençlik aşklarıdır…

Nazım’ın ilk evliliği ise Nüzhet Hanım iledir. 1921 yılında Moskova’da üniversitede öğrenciyken evlenirler. Nüzhet’in ailesi bu evliliğe razı değildir. Mektuplar yazarlar Moskova’ya kızları Nüzhet’e; “Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi munis ve uysal bir kız… Geçinemezsiniz!” derler. Ancak aşkla başlayan bu evlilik fazla uzun sürmez. İki yıllık birlikteliğin sonunda Nüzhet İstanbul’a döndüğünde ailesinin de etkisiyle Nazım’ı terk eder.

Yukarıdaki şiirde ismi geçen Piraye, Nazım'ın onüç yıl evli kaldığı ikinci eşidir. Piraye Nazım’ın kız kardeşi Samiye’nin yakın arkadaşıdır. Piraye varlıklı ve kültürlü bir aileye mensup, kızıl saçlı, gösterişli, aydın görüşlü bir kadındır. Piraye Nazım'la evlenmeden önce iki çocuk sahibi dul bir kadındır.

Nazım'ın Piraye ile olan evliliği diğer kadınlarına ve evliliklerine göre en uzunudur. Ancak Nazım bu süre içinde bir kısmı Çankırı Hapishanesinde, bir kısmı da Bursa Hapishanesinde tutukludur.

Genç ve güzel, kızıl saçlı Piraye henüz eşinden yeni boşanmış iken tanışır Nazım ile. Piraye ilk eşi ile erken yaşta evlenir ve iki çocuğu olur. Sonra eşi, çocukları ile onu bırakıp Paris'e gider, gidiş o gidiştir, bir daha da dönmez. Piraye'nin babası da Nazım’ın hayranıdır. Nazım hapiste iken ona karşı duygularını yazdığı şiir ve mektupları ile dile getirir. Nazım, "Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı" bu kadınla 1950'de hapisten çıkana kadar yazışır. Bu 1939 ve 1951 yılları arasında gönderilen mektupları Piraye ölene dek tahta bir bavulda saklar...

Nazım, Piraye’sine bir mektubunda şöyle yazar: "Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin'in inkılâbı ve inkılâbın Marx'ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet'in Hatice Zekiye Pirayende Piraye'yi sevmesi gibi seviyorum."

O mektuplardan birinde Nazım, "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum" diye yazar...

Ancak öyle olmaz… Öyle bir saadet olmaz… Korktuğu da başına gelmez Nazım’ın. Aşk biter ve ayrılırlar…

Piraye ile evliyken Nazım’ın hayatına önce roman yazarı Cahit Uçuk sonra da opera sanatçısı Semiha Berksoy girer… Ancak Nazım’ın Münevver Hanım ile olan ilişkisi artık bardağı taşıran son damla olur. Münevver Hanım, Nazım’ın dayısının kızıdır. Nazım’ın Münevver Hanım ile olan ilişkisi Nazım hapislerde iken başlar. Ve Nazım hapisten çıktığında çoktan Münevver Hanım'a gönül vermiştir bile. Piraye şairi çok sevmesine rağmen fedakârlık ederek daldan düşen bir sonbahar yaprağı gibi usulca, sessizce aradan çekilir.

Nazım ve Münevver Hanım aşkı da sadece üç yıl (1948­ - 1951) sürer. Bu ilişki Nazım’ın Rusya’ya kaçışıyla fiilen sona erer.

Nazım’ın Rusya’daki ilk aşkı 1952 yılında tanıştığı genç doktoru Galina’dır. Nazım Galina ile evlenir. 

Nazım 1955 yılı sonlarında ise evli ve çocuklu, kendisinden otuz yaş küçük Vera’yla tanışır. 1960 yılı başında Nazım'ın Galina ile olan sekiz yıllık beraberliği boşanmayla sonuçlanır. Vera da uzun ve bunalımlı yıllar sonrası kocasından ayrılır. Ve “saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” diye 1961 de yazdığı “Saman Sarısı” şiiri ile ölümsüzleştirdiği Vera’sına kavuşur Nazım. Nazım artık bundan sonraki şiirlerini Vera’sı için yazar…

Nazım’ın sevgisi

Aslında Nazım’ın sevdiği, kadınlar değil, sevme fikridir...  Kadınlar sadece öznesidir o sevginin… Tıpkı Eylül’ün yazarı Mehmet Rauf gibi; aşka âşıktır Nazım… Tıpkı yerlerde dökülmüş sonbahar yapraklarındaki matem neşidelerinin gizli çığlıkları gibidir Nazım’ın aşkları… Çünkü Nazım’ın aşkları da dalından düşmüş kıpkırmızı sonbahar yaprakları gibi birden sararır, solar, son güneşlerde hep kaskatı kesilirler...  

Aslolan hayattır

Sanki bir rüyadan uyanır gibi daldığım bu hikâyeden uyanıp tekrar elimdeki kitabın (Memleketimden İnsan Manzaraları) sayfalarına dönüyorum… Kitabın ilerleyen sayfalarında bir başka şiiri var Nazım’ın : ‘’Çankırı Hapishanesinden Mektuplar, II. Bölüm''. Nazım yine o çok sevdiği kızıl saçlı Piraye’sine yazmış ''Aslolan hayattır'' başlığı ile:

Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazalî’den :
“Gece:
büyük lâciverdî bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.''
Bir gün eğer,
benden uzak,
karanlık bir yağmur gibi,
canını sıkarsa yaşamak
tekrar Gazalî’yi oku.
Ve Pîrâyende’m benim,
ben eminim
sen sadece merhamet duyacaksın
ölümün karşısında onun
ümitsiz yalnızlığı
ve muhteşem korkusuna.

Bir akar su getirsin Gazalî’yi sana:
“- Toprak bir kâsedir
çömlekçinin rafında tâcidar,
ve zafer yazıları
yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin…”

Birikip sıçramalar.
Soğuk
sıcak
serin.

Ve büyük lâciverdi bahçede
başsız ve sonsuz
ve durup dinlenmeden
devranı rakkaselerin…

Bilmiyorum, neden
aklımda hep
ilkönce senden duyduğum
Çankırılı bir cümle var:
“Pamukladı mıydı kavaklar
kiraz gelir ardından.”
Kavaklar pamukluyor Gazalî’de,
fakat görmüyor, üstat,
kirazın geldiğini.
Ölüme ibadeti bundandır.

Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor.
Akşam.
Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.
Çeşmeden akıyor su.
Ve jandarma karakolunun ışığında
akasyalara bağlı üç kurt yavrusu.
Açıldı demirlerin dışında büyük, lâciverdî bahçem.

A s l o l a n h a y a t t ı r …
Beni unutma Hatçem…

Nazım Hikmet Ran-Çankırı Hapishanesinden Mektuplar II

Şiirde tırnak içine alınan rubailer Gazali'ye aittir.

İslam Orta Çağ’ında İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi Eski Yunan Felsefesi’nde Aristo çizgisinde deneyimci gerçekçiliği sürdürme yolunu tutanların karşısında Eflatuncu idealist felsefeyi savunan İmam Gazalî egemen olur. Yine Eflatuncu idealist felsefeyi savunan Mevlâna bu felsefeyi özetlercesine şöyle der: “Sureti hemi-zıllest.” Yani ''görünen her şey gölgedir.''

Nazım Hikmet, Mevlâna rubailerinden söz ederken buna bir itiraz geliştirir. Nazım, 1945 yılında Bursa hapishanesinde iken Vâlâ Nureddin’e hitaben yazdığı mektupta bu itirazını şöyle dile getirir: “Görüyorsunuz ya polemiği ve kavgayı Hazreti Mevlâna’ya kadar götürmüşüm. Mevlâna'nın ‘sureti hemi zıllest’ diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Benimkisi yüzlerce yıl sonra hazrete cevaptır:

“Gördüğün gerçek âlemdi ey Celâleddin heyula filan değil
Uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illet-i ula filan değil
Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi
Suret-hemi-zıllest filan diye başlayan değil.”

(Sureti hemi-zillest: Görünen her şey gölgedir. İlleti-ula: Birinci sebep, ilk sebep…)

Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımı ve geleneksel İslam düşüncesinin sorunu dile getirilir. Geleneksel İslam düşüncesi, görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı Yaratan'ın varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suretlerinden biridir. Kâinattaki her form, hakikatin birer tecellisidir, birer yüzüdür, birer suretidir. Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer öyleyse bir ilk neden olmalı diye Eflatun'un formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bu düstura Nâzım’ın bu dizleri ile verdiği bir cevaptır.

O üç sözcük “Suret hemi-zıllest.” (görünen her şey gölgedir.) Eflatun ve Gazali felsefesinin özüdür. Bu şiir de (Aslolan hayattır) Nazım'ın, Piraye bahane, Gazali için yazdığı şiirlerinin en güzellerindendir.

Tekrar Nazım’a ve Piraye’ye dönmek üzere illaki de ‘’Tarih’’ deyip (biliyorsunuz yazılarım hiç de ‘’Tarih’’siz olmaz!) biraz geriye gidiyorum…

Nazım’ın anne tarafından büyük dedesi Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa

Avrupa’daki 1848 devrimlerinden sonra Avrupa’dan ka­çan dev­rim­ciler Osmanlıya sığınırlar.  Bun­lar­dan bir kıs­mı, ye­ni­den ül­ke­le­ri­ne dö­ner­ken ba­zı­la­rı da Müs­lü­man olup, Os­man­lı'da çeşitli kademelerde hizmet ederler. Bu devrimcilerden birisi de Polonyalı Kons­tanty Bor­zec­ki’dir. Kendisi haritacı olduğu için yüzbaşı rütbesiyle orduya alınır. Kons­tanty Bor­zec­ki iki yıl son­ra, “Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n” adını alarak Bekta­şi ol­up İs­la­mi­ye­t'­i ka­bul eder. Daha sonra Paşa rütbesine yükselir…

Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa, 1869 yılında ‘’Eski ve Modern Türkler’’ (Kaynak Yayınları, 2014) adlı eserini Fransızca (Les Turcs anciens et modernes) olarak yayınlar… Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa, Türkçülük konusunda öne çıkan ve çokça bilenen isimlerden çok daha önce Türkçülük fikrini ve Arap alfabesine karşı da Latin alfabesinin kullanımını savunan Türk tarihinde hanedan tarihçiliğinden ulus tarihçiliğine geçişte etkisi olan isimlerden birisidir. Mustafa Kemal Atatürk bu kitabının Paris baskısı üzerinde (Fransızca)  bazı sayfaların kenarına notlar düşerek inceler…

Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa, İs­tan­bul'da emrinde ça­lış­tı­ğı Mir­li­va Ömer Pa­şa­‘nın bü­yük kı­zı Saf­fet Ha­nım ile ev­len­ir. Bu evlilikten olan iki erkek çocuktan birisi olan Hasan Enver Paşa, Leylâ Hanım ile evlenir. Bu evlilikten doğan beş çocuktan birisi olan Celile Hanım ise Nazım Hikmet’in annesidir.  Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey ise çeşitli illerde valilik yapmış olan Mevlevî Nâzım Paşa’nın oğludur.

Şimdi tekrar Nazım ve Piraye... 

Piraye’ye yazdığı mektupların birinde büyük dedesi Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa’nın Türkçe konusundaki hassasiyeti gibi şöyle yazar Nazım: 

“Ben kendimin, her namuslu insan gibi yurtsever ve halkını sever olduğunu bildikten, bu hususta vicdanım rahatken, birkaç münferit yalan kusmuş, umurumda değil. 20 sene sonra, 50 sene sonra, birçoğunun adını bile unutacak Türk milleti... Hâlbuki bu millet var oldukça, yeryüzünde Türkçem konuşuldukça, ben bu dilin ve bu halkın en namuslu şiirlerini yazmış insan olarak yaşayacağım. Sen üzülme.” 

Nazım'ın ömrünün on yedi yılı düzmece davalarla hapishanelerde geçer. 1950 yılında çıkarılan genel af yasasıyla serbest kalır. Ne var ki endişeleri nedeniyle yeniden yurtdışına çıkar. Ve orada yurduna hasret şiirleri yazar... Ancak orada da hapishane yıllarından kalan hastalıklar onu rahat bırakmaz ve acılı yüreği 58 yıl önce bugün 03 Haziran 1963 günü sabahı Moskova’daki evinde durur.

“…yazılarım otuz kırk dilde basılır / Türkiye’mde Türkçemle yasak” dediği şiirleri ancak ölümünden sonra basılır ülkesinde…

Bugün 03 Haziran 2021… Bugün Nazım’ın vefat yıldönümü. … Vefat yıl dönümünde aşkları ile anmak istedim bu büyük şairi. Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Ve Nazım'ın Piraye için yazdığı bir şiir daha okuyorum elimdeki kitaptan kitaptan:

''Bu geç vakit 
bu sonbahar gecesinde 
                            kelimelerinle doluyum; 
zaman gibi, madde gibi ebedî, 
                                  göz gibi çıplak, 
                                                 el gibi ağır 
                           ve yıldızlar gibi pırıl pırıl 
                                                             kelimeler.'' 

Ve öyleydi, Nazım'ın şiirindeki gibi, bu yaz günü sanki ilkbahar yağmurları gibi yağan yağmurdan sonra açık gökyüzündeki yıldızlar pırıl pırıldı...

Ve insan bağır bağır bağırıyor içinden bu Haziran günü bu akşam vakti:

A s l o l a n h a y a t t ı r …
Beni unutma Hatçem…

Osman AYDOĞAN


Fatih Sultan Mehmet (6): Etnik ve folklorik bir kimlik olarak Moğollar


03 Haziran 2021


Aslında bugünkü yazımın Fatih Sultan Mehmet ile bir ilgisi yok. Ancak Fatih Sultan Mehmet ile başladığımın yazı serimin devamı olması nedeniyle bu başlığı verdim.

Dünkü yazımda Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında 1473 yılında yapılan Otlukbeli Muharebesi’ni anlatırken Ilısı Barajının yapımı nedeniyle su altında kalacak olan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın Otlukbeli Muharebesi’nde şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey için yaptırdığı türbenin taşınmasından bahsetmiştim. Buradan da yola çıkarak şu soruyu sormuştum:  ''Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna ve onun türbesine gösterilen bu ihtimam niyedir?'' 

Otlukbeli Muharebesi birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük savaşlarından birisi olarak kabul edilmekteydi. Buradan da yola çıkarak ikinci soruyu sormuştum: ‘’Böylesine önemli bir muharebeye Türk tarihinde ve askerî akademilerde neden gereken önem verilmezdi? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Hristiyanlar ile Batı ile olan savaşları mı olmak zorundaydı?’’

İşte bu iki sorunun cevabını da Moğollar üzerinden vermek istiyorum... 

Moğol İmparatorluğu

Cengiz Han tarafından 1206 yılında kurulan Moğol İmparatorluğu 1294 yılına kadar yaşar. Kısa zamanda her yönde genişleyip, dünyanın %22'sine yayılıp, 34 milyon km2’ den fazla bir alanı kapsayarak ve tarihin bitişik sınırlara sahip en büyük imparatorluğu olur. En geniş döneminde 100 milyondan fazla kişiyi topraklarında barındırır. İmparatorluğun bu denli geniş olması ile Batı ile Doğuyu birleştirir, bu sayede İpek ve Baharat yollarında ticaret yapmak güvenli hale gelir ve ''Pax Mongolica'' denilen bir barış dönemi başlar… Cengiz Han zamanındaki Moğol Ordusu dünyadaki en organize ve en disiplinli ordu haline gelir. Moğol ordusu da tarihteki önemli ordular arasında sadece atlılardan oluşan tek ordudur…


Moğollar ve Türkler

Moğollar, yüzyıllarca Türklerle yan yana yaşarlar ve bunun sonucu olarak da Türk kültür ve medeniyetinin etkisinde kalırlar ve zamanla Türkleşir ve İslamlaşırlar… Orta Asya’da halen Cengiz Han ve hanedan üyeleri Türk olarak kabul edilir. Türklükle Moğolluk tarihsel, coğrafi, kültürel olarak çok geçişlilik arz ettiği için; Asya bozkırlarında Hunlardan itibaren Türk tarihini Moğol tarihinden ayırmak hemen hemen imkânsızdır. Fransız oryantalist ve Türkolog Jean-Paul Roux (1925 – 2009) Cengiz Han için ''Moğollaşmış bir Türk'', Timur için ise ''Türkleşmiş bir Moğol'' tanımını yapar... Bu nedenle Türk tarihinde Moğollar öteki bir toplum olarak sayılmazlar. Bu nedenlerle de günümüzde Türkler çocuklarına göğsünü gere gere Cengiz, Kubilay, Temuçin, Oktay, Timur, Noyan gibi Moğol adlarını verirler.


Türkçülüğün babası olarak tanımlan Nihal Atsız, oğluna vasiyetinde (1941) ötekileştirdiği toplumları şöyle sıralar: ‘’Yahudiler, Çinliler, Acemler, Yunanlılar, Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler, Japonlar, Afganlılar, Amerikalılar, Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Gürcüler, ve Çeçenler...’’ Ancak bunların arasında Moğollar yoktur.

Anadolu’ya ve İslam dünyasına yapılan Moğol istilası

Ben böyle güzellemeler yapsam da ancak tarih baba tarih sayfalarında Moğolları farklı anlatır.


3 Temmuz 1243 tarihli ''Kösedağ Muharebesi'', Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesiyle sonuçlanır. Bu yenilgiyle bu topraklarda Moğol istilalarının önünü açan Moğol Baycu Noyan’dır. Noyan, Anadolu’yu Moğollara bağlayarak Büyük Han’ın nazarında itibar kazanmak ister…

Kösedağ savaşından sonra Moğollar bu topraklarda çok kan akıtır, çok can yakar… 13’üncü yüzyıl, Anadolu’nun Moğolların baskısı altında inim inim inlediği bir dönemdir. O zamanlar Anadolu’da Moğollara dair sarf edilen adeta efsaneleşmiş söz şudur: ‘’Geldiler, yaktılar, yıktılar, kestiler, biçtiler, gittiler...’’ Haçlılar bile Anadolu’ya Moğollar kadar zarar vermemişlerdir.

Tarihçiler, İslam tarihinde Moğol istilasıyla kıyaslanacak bir felaketin olmadığı hususunda hemfikirdirler. Bu dönemde İslam kültürüne ait eserler Moğollarca yok edilir, dini kitaplar hayvanların altına serilir ve camiler de ahıra çevrilir. İslam tarihi kaynakları bu istilalardan dolayı Moğolları bir kıyamet alameti olarak görerek, ''Yecüc-Mecüc'' olarak da nitelendirir…

Daha yeni bu sayfalarda Abbasi halifesi El Memûn’u anlatırken Moğol hükümdarı Hülagü'nün ordusunun 10 Şubat 1258'de halifeliğin başkenti Bağdat’ı ele geçirdiğini anlatmıştım. Bağdat Moğollar tarafından yağmalanır, Bağdat'taki Beyt'ül Hikme yerle bir edilir, burada bulunan kitaplar Dicle Nehri'ne atılır, yüzlerce yıllık bu eserlerden akan mürekkep nehrin suyunu siyaha bular ve Dicle nehri aylarca siyah renkte akar… Bu şekilde Bağdat’ın Moğol istilasıyla, yüzlerce yılın birikimi olan matematik, fen, coğrafya, astronomi, tarih, ilahiyat ve fıkıh ile ilgili binlerce eser sonsuza dek kaybolur…

Bağdat'ın yok edilmesinin, bir şehrin işgalinden daha fazla bir karşılığı vardır. Bu, aynı zamanda İslam Dünyası'nın hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak olan siyasi, kültürel ve dini merkezinin yok edilmesi anlamına da gelir…

Büyük Fransız tarihçi Fernand Braudel, ‘’Medeniyetler Tarihi’’ (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) isimli eserinde 13. yüzyılda Moğol istilasının İslam’ın bütün şehir medeniyetlerini yakıp yıktığını, kütüphanelerin yakıldığını, milyonların öldürüldüğünü, bu şekilde tüm İslam dünyasının bir kasabaya dönüştürüldüğünü ve hala etkileri süren İslam dünyasındaki mistisizm ve dogmatizmin Moğol istilasının ve Haçlı seferlerinin yıkıcı etkileriyle başladığını ve zamanla devlet politikalarına dönüşüp kökleştiğini yazar…

Moğolların Anadolu’ya, Türk ve İslam dünyasına yaptığı bu tahribata 3 Temmuz 1243 tarihli Kösedağ Muharebesinde, Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesi yol açar. Dün anlattığım ‘’Otlukbeli Muharebesi’’ gibi bu ''Kösedağ Muharebesi'' de ne yazık ki Türk tarihinde ve askerî akademilerde hak ettiği önemi, ilgiyi ve alakayı görmez…

Hal böyleyken Türk tarihinde Moğollar ötekileştirilmediği gibi ''Kösedağ Muharebesi''nin Moğol Komutanı ‘’Noyan’’ın adını kendisine isim, soy isim olarak alan ve gururla taşıyan sayısız vatandaşımız vardır…

Anadolu'daki Moğol baskısı, Selçuklu Sultanlığını zayıf düşürdükçe Türkmen beylikleri bağımsız olma fırsatını yakalarlar, bunlar arasından da sivrilerek Osmanlı Beyliği çıkar… Kemal Tahir ''Devlet Ana'' (İthaki Yayınları, 2005) isimli romanında bu süreci çok güzel anlatır…

Moğolların ardılları ve Timur

Ancak Osmanlı Beyliği de Moğollardan kurtulamaz, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid ile Timur arasında, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda 28 Temmuz 1402 tarihinde yapılan ''Anakara Muharebesi'' Geç Orta Çağ tarihinin en kanlı çarpışmalarından birine sahne olur ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanır…


''Ankara Muharebesi'' yenilgisi; Osmanlı Devleti'nin geçici süreliğine dağılarak, devletin imparatorluk aşamasına geçmesinin ve İstanbul'un Fethi'nin 50 yıl kadar gecikmesine, Anadolu`daki Türk siyasal birliğinin bozularak Anadolu beyliklerinin yeniden kurulmasına ve Osmanlı tarihinde ''Fetret Devri'' (1402-1413) olarak bilinen 11 yıllık bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına neden olur…

Moğollar bu kadarı ile de kalmazlar… Timur İmparatorluğunun varisi Akkoyunlu Devleti de Osmanlı’yı rahat bırakmaz. Ne zamanki Akkoyunlu Devleti 1473 yılındaki -dün bu sayfalarda anlattığım- Otlukbeli Savaşını Osmanlı’ya karşı kaybeder o zaman Osmanlı’nın Doğu sınırı da kısa bir süreliğine huzura ve sükûna kavuşur…

Safevi Devleti

Ancak kısa bir süre sonra Akkoyunlu toprakları üzerinde bu sefer Türk Safevi Devleti (1501 – 1736) kurulur… Safevi Devleti kurucusu Şah İsmail, Akkoyunlular’ın anne tarafından torunudur. Şah İsmail’in Annesi, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızıdır.  Ancak bu sefer de Şii inanışa sahip Safevi Devleti ve Osmanlı Devleti savaşır. Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadele malumunuzdur. Osmanlı, Safevi Devletini zayıflatıp da yıkılmasına vesile olunca yerine Osmanlı’nın başına bela Fars (İran) devleti kurulur…


Neyse bu hazin faslı geçelim, çünkü Safevi Devleti ayrı bir yazı konusudur… Biz gelelim yazımın başında verdiğim sorularıma…

Moğollar ve Araplar neden ötekileştirilmemiştir?

Yazımın başında ifade edildiği gibi Moğollar; Selçuklu’ya, Osmanlı’ya ve Anadolu’ya bu kadar kötülükleri yapmasına, bu topraklarda çok kan akıtmasına, 13’üncü yüzyılda Anadolu’yu baskıları altında inim inim inlemesine ve Anadolu'da Haçlılardan bile daha fazla tahribat yapmalarına rağmen Moğollar ve Akkoyunlular bu coğrafyada ötekileştirilmez, Moğollar ve Akkoyunlular düşman sayılmaz ve Moğol isimleri Türklerce gururla taşınır…

Hatta öyle ki Osmanlı ile Akkoyunlu arasında yapılan Otlukbeli Savaşında Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey için Türk tarihi ifade ettiğim gibi ''Şehit'' diye not düşer… Ve yine bir önceki yazımda anlattığım gibi günümüzde de Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi Ilısu Baraj Gölü altında kalacak diye uluslararası bir çalışma ile itina ile iki km kuzeye törenle taşınır. (12 Mayıs 2017) Ve bu törende de konuşma yapan siyasiler Zeynel Bey’den ‘’şehit’’ diye bahsederler. (Sakın yanlış anlaşılmasın; tabii ki türbenin taşınmasında doğrusu yapılmıştır.)


Şimdi gelelim benim yazımın başında sormak istediğim sorularıma:

Benim sormak istediğim Moğolların Osmanlıya, Anadolu’ya ve İslam'a bu kadar kötülüklerine rağmen neden bu coğrafyada ötekileştirilmediği, neden hala gurur ve onurla Moğol isimlerinin taşındığı ve Osmanlıya karşı savaşlarda ölenlerine de neden ‘’şehit’’ diye hitap edildiğidir? Eğer onlar ‘’şehit’’ ise Osmanlının şehitleri neydi?

Ve Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna ve onun türbesine günümüzde gösterilen bu ihtimamın sebebi neydi?

''Otlukbeli Muharebesi'' birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük savaşlarından birisi olarak kabul edilmesine rağmen Türk tarihinde ve askerî akademilerde neden gereken önem, ilgi ve alaka verilmezdi? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Batı ile Hristiyanlarla olan savaşları mı olmak zorundaydı?

Osmanlıların, Türk tarihinde ve askerî akademilerde yüzeysel geçiştirilen sadece Akkoyunlularla yapılan ''Otlukbeli Muharebesi'' (1473) de değildi...  Moğollarla yapılan ''Kösedağ'' (1243), yine Moğollarla yapılan ''Ankara'' (1402), Safevilerle yapılan ''Çaldıran'' (1514), Dulkadiroğulları Beyliği  ile yapılan ''Turnadağ'' (1515), Memluklerle yapılan ''Mercidabık'' (1516) ve ''Ridaniye'' (1517) muharebeleri de dönemlerine oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımlarından büyük muharebeler olması ve sonuçları itibariyle de büyük siyasi etkilerine rağmen gerek Türk tarihinde gerekse de askerî akademilerde hep yüzeysel olarak geçiştirilir ve hatta bazıları görmezden bile gelinir…

Ancak Türk tarihinde ve askerî akademilerde varsa yoksa teferruatıyla incelenen Batı ile Hristiyanlarla yapılan muharebeler olur: ''Malazgirt'' 1071, ''Sırpsındığı'' 1364, ''Niğbolu'' 1396, '' İstanbul'un Fethi'' 1453, ''Mohaç'' 1526, ''Birinci Viyana Kuşatması'' 1529, ''Preveze Deniz Muharebesi'' 1538 vb. 

Ayrıca ilginçtir ki tarih yazımında Moğolların istilacılıkları söz konusu olduğunda Türklüklerinden pek bahsedilmez… Ancak bir ‘’Taç Mahal’’ söz konusu olduğunda ise hep "karısı için anıt mezar yaptıran Türk İmparatoru’’ndan bahsedilir… Fakat Bağdat'ı yağmalayanlar hiç şüphesiz Moğollardır, Türkler değildir! 

Tüm bunların nedeninin sosyal-kültürel antropolojide yer alan kavramlarda yer aldığı değerlendirilmektedir.  

Etnos ve Folk kavramları

Günümüzde sosyal-kültürel antropolojide yer alan ‘’etnoloji’’ ve ‘’folk’’ kavramları şu şekilde açıklanır: ‘’Etnos’’; (Yunanca kökenli olup) “öteki halk’’, veya ‘’öteki halklar’’ demektir!...  Bu nedenle ‘’etnoloji’’ “ötekinin bilimi”dir. “Folk” ise ‘’bizim halk’’ demektir. “Folk”; bizim olan kırsal, geleneksel, modern-öncesi, kentleşme-öncesi, endüstrileşme-öncesi halkımız, halimiz, ahvalimiz, akrabamız anlamındadır.


Muhtemel ki Moğollar, Akkoyunlular ve Savefiler Türk tarihinde ve de Anadolu’da bir etnik kimlik (“öteki halk’’ veya ‘’öteki halklar’’) olarak değil de folklorik (bizim olan kırsal, geleneksel, akraba) bir kimlik olarak, Memluklar ise dindaş bir grup, ümmet olarak görülür… Bu nedenle de ne Moğollar ne Akkoyunlular ne Savefiler ne de Araplar ötekileştirilmez ve bu gruplarla yapılan muharebeler, savaşlar ve çatışmalar ise bir kardeş (folk) kavgası olarak görülüp fazla öne çıkarılmaz ve unutturulmak istenir…

Hep söylerim ya; her şey ''tanım'' ile başlar, araçlarla devam eder...

Bu coğrafyada kardeşin kardeşe yaptığını akrep akrebe yapmamıştır…

Ancak bu coğrafyada anlattığım gibi kardeşin kardeşe yaptığını akrep akrebe yapmamıştır… Ve halen de öyledir... Bakın Irak'a, Libya'ya, Suriye'ye... Aslında ıraka gitmeye de gerek yoktur... 

Anadolu tarihi Türkün Türke, Müslümanın Müslümana yaptığı katliamlarla doludur. Yazı dizimde anlattığım gibi Fatih’in Anadolu’da döktüğü kan Balkanlar’da döktüğü kandan daha fazladır. Osmanlının Anadolu’da yaptığı Türkmen katliamı Avrupa’da yaptıklarından daha fazladır. Bırakalım çok eskileri de bu yazımı okuyanların bizzat şahit olduğu Maraş, Taksim, Sivas, Suruç, Ankara Gar, Ankara Kızılay, Ankara Merasim Sokak, İstanbul Yeşilköy, İstanbul Dolmabahçe katliamları, 15 Temmuz’da FETÖ’nün katliamları henüz hafızalardadır… Ve sayamadığım daha niceleri... Bütün bu katliamları Hristiyan Yunanlılar veya Ruslar veya bir başka etnik grup veya bir başak dine mensup olanlar yapmamıştır...


Daha yenilerde, TV’lerde açık açık komşularına dair katliam listelerini hazırladıklarını söyleyenler ve bu aleni tehdit karşısında sus pus olan yetkililer Hristiyan Yunanlılar değildir…

Keza daha dün, tüm bir ülkeyi Hristiyan işgalinden kurtaran Mustafa Kemal Atatürk’e camilerde lanet okuyanlar, beddua edenler, hakaret edenler ve bu aleni yapılan lanet, beddua ve hakaret karşısında sus pus olan yetkililer de Hristiyan Yunanlılar değildir…

‘’Cübbeli’’ nam bir cemaat şefinin 17 Ocak 2020 günü yaptığı ‘’silahlanan iki bin selefi dernek var’’ açıklamasının, Emniyetin kayıp 200.000 profesyonel silahının, İçişleri Bakanlığından valiliklere devredilerek valilerin kontrolsüz bir biçimde bol keseden belli kişilere dağıttığı silah ruhsatlarının ve fütursuzca kurulan Osmanlı Ocakları, SADAT gibi milis derneklerinin siz Ege adalarını işgal eden Hristiyan Yunanistan’a karşı bir hazırlık için mi olduğunu düşünüyorsunuz?

Kardeşin kardeşi katli konusunda bu kadar sabıkalı bir coğrafyada benimki naçizane, tasalı, gamlı, kederli, kaygılı naif bir sorudur... Naif olmayan ise böylesi bir ayrışmaya ve tehlikeye karşı ülkeyi yönetmekten sorumlu olanların söndürmeleri gereken ateşi körüklemeleri, ateşe benzin dökmeleridir... Baksanıza ülkenin birliğinden, dirliğinden, bütünlüğünden, asayişinden sorumlu olanlar, bir muhalefet liderinin maruz kaldığı saldırı karşısında ne diyor: ‘’Daha neler olacak, neler. Bunlar iyi günler.’’

Günlerdir benim zihnimde İsmet Özel’in ‘’Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’’ adlı şiirinin aşağıdaki kısmı takılmış bir plak gibi dönüüüp duruyor:

“Kardeşler! ” deseydim “Kardeşlerim! ” 
“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan'' 
Bakın yaklaşıyor...” (*)

Dediğim gibi, benimki naçizane, tasalı, gamlı, kederli ve naif bir kaygıdır işte..

Arz ederim…

Fatih ile ilgili yazı dizim burada sona eriyor… Eğer ki sürç-i lisan eylediysek affola…  

Osman AYDOĞAN

(*) İsmet Özel, bu şiirinde “Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan" diyerek, Necm Süresi’nin 57. ayetini (Yaklaşmakta olan –kıyamet- yaklaştı) anımsatır. 


Bir not:

TV'lerde tarihten, sosyolojiye, ekonomiden politikaya her konuda konuşan, sözde profesör ünvanlı herbokologlar –pardon akademisyenler, sözde sosyologlar, sözde politikacılar biraz tarih, biraz sosyoloji, biraz da antropoloji bilseler ve birazcık da doğru terminoloji kullansalar da olur olmaz yerlerde ''etnik'' sözcüğünü bilinçsizce kullanmasalar! Hani bir Yunan atasözü vardı ya: ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir'' diye... Anlıyorsunuz değil mi?


Bir başka not daha: 

Dünya Etnospor Konfederasyonu Başkanı Bilal Erdoğan himayesinde her yıl bir festival düzenlenir. Bu festivalin birincisi 2016 yılında, ikincisi  2017 yılında, üçüncüsü 2018 yılında ve dördüncüsü de 2019 yılında İstanbul’da yapılır. 2020 yılında yapılması planlanan festival, salgın hastalık nedeniyle yapılamaz. Bu festivalin 5’incisi 7-10 Ekim 2021 tarihleri arasında yine İstanbul’da yapılması planlanır.


Bu festivalin son yapılan dördüncüsü, 03-06 Ekim 2019 tarihleri arasında dört gün süre ile Yeşilköy Atatürk Havalimanı’nda icra edilir.  Bu dördüncü festivale, 16 Orta Asya ülkesinden 12 dalda bine yakın sporcu katılır. Bu festivalde, Türk dünyasına, Orta Asya ve Anadolu'ya özgü şenlikler gerçekleştirilir. Festivalde geleneksel Türk sporlarının yanı sıra geleneksel kıl çadırlarda oba yaşamı, tarihi el sanatları atölyeleri, kılıç kalkan ve atlı gösteriler gibi pek çok etkinlik yapılır. Organizasyonda sporcular; geleneksel sporlardan aba güreşi, şalvar güreşi, kuşak güreşi, mas güreşi, fetih yağlı güreşleri, atlı okçuluk, atlı cirit, kökbörü, âşık oyunu, mangala, geleneksel yaya okçuluğu, şahinle yarış ve yabusame gibi alanlarda mücadele eder... (Gazeteler)

Bu festivalin adı neydi biliyor musunuz? ‘’Etnospor Kültür Festivali‘’ !…  Festivalde yapılan bütün etkinlikler bizden, bizim kültürümüze ait, yani folklorik… Ancak festivalin adı ne: ‘’Etnospor’’! Yani ‘’etnik spor’’, yani ‘’Ötekinin sporu’’! Hani derlerdi ya; ''cehaletin bu kadarı ancak tahsil ile mümkündür''!!! Siz anlıyorsunuz değil mi bir nasıl ellerde olduğumuzu! 

Hep söylerim ya; her şey ''tanım'' ile başlar, araçlarla devam eder...


Fatih Sultan Mehmet (5): Otlukbeli Meydan Muharebesi

02 Haziran 2021


Tarih 1473… İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinin üzerinden 20 yıl geçer… .

Osmanlı İmparatorluğu; Fatih Sultan Mehmet’in, 1453’te İstanbul’un fethiyle Bizans İmparatorluğunun yerine geçer, kurumsallaşır ve 1461’de de Trabzon’un fethiyle ve Pontus Rum Devletini yıkılması ile büyük güç kazanır…

Doğuda ise parçalanan Timur İmparatorluğu’nun enkazı üzerine Oğuz Türkleri tarafından 14. yüzyılda  kurulan, Horasan'dan Fırat’a, Kafkas Dağları'ndan Umman Denizi'ne kadar uzanan topraklarda egemen yeni bir Türk devleti vardır: Akkoyunlu İmparatorluğu...

Aslında Asya kıtası bu iki Türk ve Müslüman devlete yetecek kadar büyüktür. Birbirlerine sataşmadan bu geniş topraklar üzerinde yerleşebilirler, medeniyetlerini genişlete­rek ve güçlendirerek tarihi görevlerini yapabilirlerdi. 

Türk İmparatorluğu hükümdarı Timurlenk ile Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Bayezid’in 71 yıl önce düştükleri tarihi hataya normal olarak düşmemeleri, birbirlerini yok et­meye çalışmamaları icap ederdi. 

Fakat olmaz, bu iki Türk devleti savaşır. Etnik olarak Türk idiler, din olarak da Müslüman’dılar, mezhep olarak da Sünni idiler... Fakat bu iki Türk ve Müslüman devlet savaşır işte…

O devirde dünyanın en büyük iki Türk İmparatorluğunun ordusu olan Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in komuta ettiği Osmanlı ordusu ile Akko­yunlu İmparatoru ‘’Emir-i Kebir’’ (Büyük Emir) adıyla anılan Uzun Hasan’ın komuta ettiği Akkoyunlu ordusu, 11 Ağustos 1473 tarihinde, Erzincan ilinin Tercan Ovası’nda Otlukbeli denilen mevkide karşı kar­şıya gelip meydan muharebesine tutuşurlar…  

Otlukbeli Meydan Muharebesi yapıldığı sırada yakın doğuda bulunan üç büyük İslam devleti vardı. Bunlardan biri; Osmanlı Devleti, ikincisi Akkoyunlu Devleti, üçüncüsü de Mısır’da Memluk Devleti idi.

Otlukbeli Meydan Muharebesi günümüzle çok yakından ilgilidir ve günümüze ait çok şeyler söyler...

Bakalım neler söyler? Ama önce Otlukbeli Muharebesi….

Otlukbeli Muharebesi öncesi

Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’in, 1453’te İstanbul’un fethiyle Bizans İmparatorluğunu ve 1461’de de Trabzon’u alarak Pontus Rum Devletini yıkması ve bu sayede büyük güç kazanması Osmanlı'nın doğusundaki Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ı telaşlandırır…


Türkmen asıllı Akkoyunlu Uzun Hasan, kısa zamanda devletin sınırlarını genişleterek; Irak-ı Acem, Irak-ı Arap, Azerbaycan, İran ve kısmen Doğu Anadolu’ya hâkim olur. Pontus Rum Kralının damadı olması dolayısıyla Trabzon’un mirasının kendisinin olduğunu iddia eder. Bu sebeple, Fatih’ten Trabzon’u ister. Ancak isteği kabul edilmez.

Uzun Hasan, tek başına Osmanlıları mağlup edemeyeceğini bildiğinden, kendisine müttefik arar. Neticede, Batıda Haçlı devletleri ve Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Türk devlet ve beyleriyle anlaşır. Venedik, Papa ve Napoli, ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın yanında yer alırlar. Venediklilerin yardımı karşılığı, Karadeniz’de serbest faaliyet yanında, Mora, Midilli, Ağrıboz ve Argos’un iadesi temin edilecektir. Topraklarını Osmanlıların zapt ettiği Karaman ve Candar Beyleri de bu ittifaka dâhil olurlar…

Uzun Hasan’ın bu faaliyetlerine karşı Fatih de tedbir alır. Batıdan gelecek saldırılara karşı Rumeli ve İstanbul’un emniyet tedbirlerini arttırır. Rumeli’nin muhafazası, Şehzâde Cem Sultan'a verilir. Mısır Memlûkları ile anlaşma yapılarak, Akkoyunlular ile ittifakları önlenir.

Venedikliler, Uzun Hasan’a yardım için Napoli, Rodos, Papalık ve Kıbrıs donanmalarıyla; Akdeniz ve Ege sahillerindeki Osmanlı şehirlerinden Antalya, İzmir şehir ve kalelerini yağma edip, yakarlar.

Fatih, Uzun Hasan’a karşı sefere çıkmadan önce, Anadolu’ya öncü kuvvetler gönderir. 1473 Martında doğu seferine çıkan Fatih’e; Bursa’da Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa, Beypazarı’nda Karaman Valisi Şehzâde Mustafa Çelebi, Kazova’da Amasya Valisi Şehzâde Bayezid ve kuvvetleri katılır. Böylece Osmanlı ordusunun mevcudu, yüz bine çıkar. Rumeli akıncı kumandanı Mihaloğlu Ali Bey öncü gönderilerek, Akkoyunlular'a ilk darbeyi vurmaya ve haber almaya memur edilir. Osmanlı Ordusu Erzincan’a geldiği halde, Uzun Hasan ve Akkoyunlular'a rastlayamaz. Erzincan’dan itibaren asıl muharebe şartları gözetilerek, ani taarruzlara karşı ihtiyatla harekete devam edilir…

Öncü muharebeleri

Tercan’da iki tarafın da öncüleri karşılaşır. Uzun Hasan da yetmiş bin askerle Tebriz’den hareketle Tercan istikametine gelmektedir. Önden giden ve Tercan Nehrini takip eden Has Murad Paşa, karşılaştığı Akkoyunlu kuvvetlerini üst üste mağlup eder.


Has Murad Paşa, bu muvaffakiyetleri üzerine daha da ilerlemek ister. Vezîriâzam Mahmud Paşa, Fırat’ı geçmemesini tavsiye ettiyse de, dinlemeyip ilerler. Has Murad Paşa, Fırat’ı geçince Akkoyunlular'la muharebeye tutuşur. Sahte ricat taktiğine kapılarak Akkoyunluların içine girer ve kuvvetleriyle birlikte pusuya düşer. Osmanlı öncü kuvvetlerinin bir kısmı zayi olurken, bir kısmı esir düşer. Has Murad Paşa da Fırat’ta boğulur.

Osmanlıların meşhur kumandanlarının ve seçme askerlerinin esir alınıp, öldürülmesiyle ümitlenen Uzun Hasan, Otlukbeli’nde Osmanlılara kesin darbeyi indirmek için harekete geçer.

Merkezden epeyce uzaklaşan Osmanlı ordusunun levazım stoku devamlı azalır…

Atlı Türkmen kuvvetlerine sahip Akkoyunlular, şaşırtıcı muharebe planları tatbik ederek imha harbi yapıyorlardı. Akkoyunlu baskınlarına karşı Anadolu Beylerbeyi Davud Paşa ve takviye kuvvet olarak da Vezîriâzam Mahmud Paşa gönderilir.

İki tarafın muharebe düzenleri

Otlukbeli’nin tepeleri, Akkoyunlular tarafından tutulduğundan, Osmanlı ordusu Üçağızlı mevkiinde savaş düzeni alır. Merkezde Fatih Sultan Mehmed Han, sağ kolda Şehzade Bayezid, sol kolda Şehzade Mustafa bulunur. Padişah, kapıkulu azaplarına, şehzadeler de eyalet askerlerine kumanda ederler.


Akkoyunlu ordusunun merkezine Uzun Hasan, sağ kola oğullarından Zeynel Mirza (Zeynel Bey), sol kola da Uğurlu Mehmed Mirza kumanda ederler. (Mirza; Farsça bir kelime olup hükümdâr soyundan geldiğini gösteren bir asalet unvanıdır.)

Otlukbeli Meydan Muharebesi

Otlukbeli’nde, 11 Ağustos 1473 tarihinde meydana gelen muharebe, Osmanlıların ateşli silahlarda, Akkoyunluların da süvari kuvvetlerinde üstünlüğü ile başlar. Sol koldaki Şehzade Mustafa’nın üstün gayreti sonucunda, Akkoyunlular'a karşı sağladığı üstünlükle, muharebe Osmanlılar lehine döner. Osmanlıların, Uzun Hasan’ın merkez kuvvetlerini şiddetli top ve tüfek atışlarıyla ateş altında tutması, Akkoyunlu kuvvetlerini iyice bozar. Hasan Bey muharebe meydanından kaçar. Sağ koldaki Zeynel Mirza (Zeynel Bey) ve yardımcı Gürcü kuvvetleri kumandanları öldürülür. Muharebede kesin olarak üstünlüğü sağlayan Osmanlı kuvvetleri pek çok Akkoyunlu devlet adamı, bey, kumandan ve yardımcıları ile askerlerini esir alır. Fakat muharebe meydanından kaçan Uzun Hasan yakalanamaz.


Fatih Sultan Mehmet, esir alınan Akkoyunlu âlimlerine hürmet gösterip, serbest bırakır. Uzun Hasan safında olan Karakoyunluları da affeder. Akkoyunluların elindeki Osmanlı esirleri kurtarılır. Fatih, Otlukbeli zaferinden sonra, üç gün muharebe meydanında bekler. Zaferin şükrünü yaparak, dört bin köle ve cariye azat eder. Doğu seferine çıkmadan önce borç olarak dağıtılan yüz yük akçeyi (altı milyon altın lira, on milyon gümüş para) askere hediye eder. Sefer dönüşü, Şebinkarahisar fethedilir.

Otlukbeli Meydan Muharebesi özellikleri ve sonuçları

Otlukbeli Muharebesi birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük muharebelerinden birisi olarak kabul edilir… Kayalık, elverişsiz arazi yapısının büyük rol oynadığı bu savaşta bu elverişsiz arazi nedeniyle kuvvetli Türkmen süvarilerine sahip her iki ordu da seçkin askerlerini kullanamazlar. Savaş ağırlıklı olarak piyadeler arasında geçer ve devrin en kuvvetli savaşma tekniğine sahip, deneyimli ve ateşli silahlarla donanmış yeniçeriler Akkoyunluların mızraklı piyadelerini dağıtırlar…


Bu savaş neticesinde Fırat Nehrinin batısı kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine geçer. Batılılar, Osmanlı Devleti'ni mağlup edip, İstanbul’a tekrar hâkim olamayacaklarını kesin olarak anlarlar. Anadolu birliğinin Osmanlılar tarafından sağlanacağı kesinleşir, Osmanlıya Orta-Doğu yolu açılır. Akkoyunlu ülkesinde taht mücadelesi başlayıp, hanedan parçalanır. Karamanlı ülkesi, Osmanlı hâkimiyetine geçer. Otlukbeli zaferi öncesi ve sonrası, tecavüzlerini arttıran Haçlı korsanlarının Akdeniz ve Ege sahillerindeki saldırıları da neticesiz kalır. Venedikliler de anlaşma istemek zorunda kalır.

Otlukbeli Meydan Muharebesinden çıkarılacak dersler

Büyük tarihçiler hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını, geleceğe ilişkin öngörülerin kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibi olduğunu söylerler. Ve İbn-i Haldun o meşhur Mukaddemesinde derdi ki: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”


Bu savaştan günümüze çıkarılacak en az üç büyük ders vardır.

Birinci ders

Eğer ülkenizin bir kenarında bulunan bir güç Batıdaki büyük devletlerle ittifak ilişkisi içine giriyorsa bekanız tehdit altında demektir. Bu güç ister bir devlet olsun isterse silahlı bir güç olsun. Tarih bize silahlı güçlerin güçlenerek zamanla devlete dönüşebildiğini gösterir…


Girişte anlattığım gibi Otlukbeli Savaşı öncesi Uzun Hasan, tek başına Osmanlıları mağlup edemeyeceğini bildiğinden, kendisine müttefik arar. Neticede, Batıda Haçlı devletleri ve Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Türk devlet ve beyleriyle anlaşır… Venedik, Papa ve Napoli, ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın yanında yer alırlar…

Değişen nedir ki? PKK, PYD, KDP, IKPY veya her neyse kendisine Batıda müttefik aramadı mı? Neticede, Batıda Haçlı devletleri -pardon AB ve ABD, Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Kürt aşiret beyleriyle (Barzani) anlaşmadı mı? Venedik, Papa ve Napoli –pardon AB ve ABD ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın –affola yine pardon – PYD’nin yanında yer almadılar mı?

O halde Batıda Haçlı devletleri -pardon AB ve ABD ile öyle bir ittifak ilişkisi içerisine gireceksin ki –veya en azından onları kendine düşman etmeyeceksin ki- Doğuda sana karşı, ülkene karşı hâkimiyet mücadelesi veren feodal örgütlere destek vermesinler!...

İkinci ders

Otlukbeli Meydan Muharebesi yapıldığı sırada yakın doğuda bulunan üç büyük İslam devleti vardır. Bunlardan biri; Osmanlı Devleti, ikincisi Akkoyunlu Devleti, üçüncüsü de Mısır’da Memluk devleti idi. Osmanlı ne yapmıştı Akkoyunlu Devleti ile savaşmadan önce? Osmanlı, Mısır Memlûkları ile anlaşma yaparak, Akkoyunlular ile ittifaklarını önledi.


Eğer büyük devletlerden müttefikleriniz yoksa ve dünyanın bütün büyük güçlerini ve komşularınızı karşınıza almışsanız, durumunuz hiç de hayra alamet değildir, sonunuz hüsran oluyor demektir. Bugün için ABD'yi, AB'yi, Rusya'yı, Irak'ı, Suriye'yi, Mısır'ı, İsrail'i, İran'ı kendisine düşman edenler, en azından dostluğundan mahrum edenler, ''değerli bir yalnızlık''ın içine düşenler her halde bu savaştan ve hele hele övüne övüne bitiremedikleri Osmanlıdan hiç mi hiç bir ders çıkarmamışlardır... Zaten onların tarih dedikleri de diziler ve masallardır.  Ben boşuna hemen hemen her yazımda demiyorum ‘’tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda arayanlar’’ diye…

Üçüncü ders

Günümüzde de çok tartışılıyor ya: Türk birliği, İslam birliği, mezhep birliği veya ittifakı gibi kavramlar… Mesele, Türklük, Müslümanlık ve hatta Sünnilik olmuş olsa idi zaten bu savaşlar olmaz idi... Her iki tarafta da aynı niteliklere sahiptiler; Türk’tüler, Müslümandılar ve hatta hatta, Sünni idiler.... Tarih boyunca aynı kavim, aynı din, aynı mezhep mensupları pek çok kez birbiri ile savaştıkları, dahası birbirlerine karşı başka kavim ve din ve mezhep mensupları ile ittifak içine girdikleri çok vaki olmuştur. Yani ırka, dine ve mezhebe dayalı ittifakların hayalini kurmak ve buna göre politika oluşturmak ülkeyi felakete götürecek ham bir hayalden ibarettir...


Burada sözü İbn-i Haldun’a bırakmak istiyorum: ‘’Coğrafya kaderdir!’’

Yani derdi ki İbn-i Haldun bu iki kelimelik strateji ilkesini anlayamayan günümüz Türk politikacılarına: Politikalarınızı ırka, dine, mezhebe göre değil; coğrafyanıza göre belirleyin! Ve gidin öncelikle coğrafyanızla barışın! Çünkü coğrafyasıyla barışık yaşayan toplumlar barış içinde, huzur içinde, refah içinde ve uzun yaşarlar... Bu politikanın aksi kan ve gözyaşıdır... Sadece İbn-i Haldun değil Tarih Baba da bunu böyle söylüyor... Fatih Sultan Mehmet’i anlattığım ilk iki yazıma bir daha bakın. Fatih Sultan Mehmet’in İbn-i Haldun’u okumadığı düşünülemez.

Eğer siz kaderinizle -pardon coğrafyanızla barışık değilseniz başkaları gelir, onlarla ittifak yaparlar, altınızı oyarlar, gözünüzü çıkarırlar hatta hatta canınıza kastederler.... Siz de tarihinizi bilmez, anlamaz veya anlamazdan gelip ''kör olası dış düşmanlar, üst akıl'' deyu iç politika malzemesi yaparsınız...

Son söz

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ne diyordu: ''Tarihini bilmeyen bir millet yok olmaya mahkûmdur.'' Hoş, zaten ''ümmet'' derdinde olanların ''millet'' diye bir derdi de olmaz ya... Neyse…

''Hayat ileriye doğru yaşanır ancak geriye doğru anlaşılır'' derler… Bir nebze de olsa Tarih bilmiyorsanız hiçbir şey bilmiyorsunuz demektir…  Hele hele bir de bilmediğiniz tarihi çarpıtıyorsanız, siyasi emellerinize alet ediyorsanız eğer geleceğiniz karanlık demektir…

Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Gemisi neden yalpalıyor dersiniz?

‘’Tarih bilmeyen siyasetçi, pusuladan anlamayan kaptana benzer, her ikisinde de karaya oturma tehlikesi, kaçınılmaz sonuçtur’’ derdi Cevdet Paşa...

Arz ederim…

Gözünüz aydın olsun!. Bitti artık bu tarih serisi yazım. Yarın bu konudaki son yazımı vereceğim…

Osman AYDOĞAN


Bir not

Otlukbeli Meydan Muharebesi; başta İslam Ansiklopedisi (I. C. s. 251-270, II. C., s. 270-274, VII. c, s. 506-535), Türk Tarih Kurumu Dergileri, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın ‘’Osmanlı Tarihi’’ (C. I-VIII, TTK Yay., Ankara, 1988) kitabı, ATASE Yayınları ve ancak tarihçi akademisyenlerin faydalanabileceği değişik kaynaklarda bahsedilse de ne yazık ki bu muharebeyi öncesi, sonrası ve sonuçlarıyla askerî ve siyasi olarak anlatan, benim gibi sıradan vatandaşların anlayabileceği dört başı mamur bir kaynak yoktur. Sadece genç nesil (1982 doğumlu) gazeteci yazarlardan Bedia Ceylan Güzelce’nin, Otlukbeli Muharebesini iki kirpinin gözünden anlattığı, 1473’teki, olaylara bir başka gözle bakan, Tarihin rakamlardan ibaret olmadığını şiirsel bir dille anlattığı, savaşlarda adı bile geçmeyenlerin romanı ‘’1473’’ (Çınar Yayınları, 2017) isimli güzel bir kitabı var. Bir de tarihçi Prof. Dr. Enver Konukçu’nun Erzincan Valiliğince yayınlanan ‘’Otlukbeli Meydan Savaşı - Ağustos 1473’’ (1998) isimli kitabı var.


Herhalde bizler tarih okumayı sevmediğimiz gibi tarih yazmayı da sevmiyoruz…

İkinci bir not

Yazım içerisinde Otlukbeli Muharebesinin birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük muharebelerinden birisi olarak kabul edildiğini anlattım. Bu yazımı okuyan okuyucular arasında asker kökenli olup da askerî mekteplerde, Mekteb-i Harbiye’de ve Erkân-ı Harbiye’de ve daha başka askerî akademilerde bu işin ilmini tahsil eden, okuyan okuyucularım da var... Bu okuyucularım hatırlarlar mı acaba bahsettiğim mekteplerde kendilerine hiç anlattığım bu Otlukbeli Muharebesi anlatılmış mıydı? Muhtemel cevapları ''hayır'' olacaktır... İşte bu noktada da şu soru sorulmalıdır: Böylesi önemli bir muharebe neden askerî mekteplerde, askerî akademilerde okutulmaz? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Hristiyanlarla, Batı ile olan savaşları mı olmak zorundadır? Malazgirt denince erkân-ı harp zabit adayları bu muharebeyi yerinde anlatmak için teee Süphan eteklerine Ziyaret Tepe'ye kadar götürülür de Otlukbeli denince adı bile telaffuz edilmez... Bunun cevabını da yine bir sonraki yazıma bırakayım... Yoksa bu kadar uzun yazılarımdan dolayı inanın bana yapılan sitemlerin ve bu konuda büyüklerimden yediğim fırçaların haddi hesabı yohtur! 


Üçüncü bir not

Tarihi geçmişte bırakıp gelelim günümüze…


Tarih 12 Mayıs 2017... Tüm ajanslarda pek bir kimsenin dikkatini çekmeyen kısa bir haber geçiyor. Haber şu idi:

‘’Hasankeyf’teki Zeynel Bey (Zeynel Mirza) Türbesi Ilısu Barajı yapıldığında su altında kalmasın diye ‘Ilısu Barajı Kültürel Varlıkları Koruma ve Kurtarma Çalışmaları' kapsamında bulunduğu yerden iki km daha uzağa, Hasankeyf ilçesinin yeni yerleşim alanında bulunan Kültürel Park’a taşındı.’’

Zeynel Bey Türbesi; Batman'ın ilçesi Hasankeyf’te, Dicle nehrinin kuzey sahilinde, Hısn-ı Keyfa (Hasankeyf) köprüsünün batısında yer alan bir mimari şaheser idi. Türbenin, kuzeydeki giriş kapısı kemer üstünde yer alan kitabede Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın saltanat yıllarında şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey (Zeynel Mirza) için yaptırıldığı belirtiliyor. Kitabede tarih bulunmamaktadır. Ancak Zeynel Bey'in Akkoyunlularla Osmanlılar arasında cereyan eden Otlukbeli Meydan Muharebesi'inde (1473) şehit (!) düştüğü bilinmektedir. Dolayısıyla türbenin bu tarihten sonra inşa edilmiş olduğu değerlendiriliyor…

Türbenin taşınması esnasında da gerek resmi açıklamalarda gerekse de verilen haberlerde Zeynel Bey’den hep ‘’şehit’’ (!) diye bahsediliyor…

Burada şu soru sorulmalıdır: Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna, onu şehit (!) diye anmamıza ve onun türbesine gösterilen bu ihtimam niyedir? Bunun cevabını da yine bir sonraki yazımda anlatayım...

Zeynel Bey (Zeynel Mirza) Türbesi yeni yerine taşınırken:




Fatih Sultan Mehmet (4): Bizans düşerken Bizans'ta yaşananlar

01 Haziran 2021


Bu sene İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinin 568. yıldönümü... Bir yazı serisi ile Fatih’i, onun kurduğu imparatorluğu ve hocası Akşemseddin'i yazdım. Gerçi ben Fatih'in farklı yönlerini anlattımsa da 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildiğinde genellikle bizler Osmanlı tarafını biliriz; gemilerin karadan yürütülerek Haliç'e indirilmesini, surlar önünde dökülen topları, Ulubatlı Hasan'ı ve Akşemseddin'i... İstanbul Fatih tarafından kuşatıldığında karşı tarafta, Bizans'ta neler olduğunu genellikle pek bilmeyiz.

Belki de rivayet olarak sadece, karşı taraf Bizans için, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u kuşattığında, surlar aşılmak üzere iken Bizans’ın ileri gelenlerinin Ayasofya’da toplanıp şehrin kuşatmadan nasıl kurtulacağını tartışmak yerine ‘’Meleklerin cinsiyeti’’ni tartıştığını biliriz.

Ancak karşı taraf Bizans'ta konu bu kadar basit değildi… Karşı tarafta sorun daha derin, daha karmaşık ve daha vahimdi... İşte bu yazımda da tam da 29 Mayıs 1453 yılında karşı tarafta; Bizans'ın son imparatoru Konstantinos Paleologos kimdir, nasıl bir imparatordur, o anda ne yapıyordu, Bizans’ta neler oluyordu onu anlatmak istiyorum…

Bu konuda yazılmış iki eserden bahsedip, birinden de alıntı yapacağım…

Bizans’ın son imparatoru Konstantinos Paleologos

Bu eserlerden birincisi İngiliz Bizantolog Donald M. Nicol’un ‘’Konstantinos Paleologos’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2013) isimli biyografik eseridir.


Bu eserinde Donald M. Nicol, Bizans’ın son imparatoru Konstantinos Paleologos'un iyi bir eğitim almış olduğunu, becerikli, sabırlı, vizyon sahibi ve insanları idare etmesini bilen bir hükümdar olduğunu, kısa ve talihsiz iktidarı döneminde (1449 - 1453) kendini ve şehrini kurtarmak için var gücüyle çabaladığını, henüz vakti varken kaçıp kurtulması yönündeki telkinlere tenezzül etmeyerek sayı ve askerî teknoloji açısından kat be kat üstün Osmanlılara karşı şehri savunanların lideri olarak elinden gelen her şeyi yaptığını ve sonunun geldiğini anlayınca da bunu mertçe karşılayıp, teslim olmaktansa savaşarak ölmeyi tercih ettiğini anlatır... 

Donald M. Nicol eserinde o gün muzaffer olan genç ve atılgan Sultan II. Mehmet’in ’’Fatih’’ namıyla yücelirken, elinde kılıcıyla can veren Konstantinos Paleologos’un da aslında ölmediğini, halkı arasında efsane mertebesine yükselerek, mermere dönüşüp uyuduğunu ve günün birinde uyanıp şehrini kurtaracağı inancına kaynaklık ettiğini yazar…

Kim bilir belki de daha önceleri yazdığım Bizans tarihçisi Laonikos Chalkokondyles, günün birinde Ayasofya üzerinde haçlar dikileceği, tüm Doğu ülkelerinin Hıristiyanlarca fethedileceği vb. kehânetlerini bu efsaneye dayanarak yazmıştır…

Bizans

Diğer eser ise Macar oyun yazarı Ferenc Herczeg’un ‘’Bizans’’ (Berikan Yayınevi, 2003) isimli eseridir.  Ferenc Herczeg, bu eserinde Bizans’ın ve Konstantinos Paleologos’un kaderini tragenya halinde anlatır. Bu eser bir çağı canlandırma bakımından Macar yazınının en iyi tarihsel tragedyası olarak adlandırılır… Ferenc Herczeg, bu oyununda; tek bir güne, koca bir imparatorluğun son gününe, günün şafağıyla batışı arasına dünya ölçüsünde bir tarihsel tragedyayı sığdırır.


Tanınmış Macar tarihçisi J. Horvath, Ferenc Herczeg’un ‘’Biznas’’ oyunu üzerine yazdığı bir incelemesinde bu tragedyanın ana hatlarını şöyle anlatır:

‘’29 Mayıs 1453. Bu, Bizans İmparatorluğunun çöktüğü gündür. Sultan Mehmet Bizans’ı kuşatmıştır; kentin alın yazısı artık bellidir. Bu kaçınılmaz tehlike karşısında kahramanlığa yükselen imparator Konstantin az sayıda, fakat kendisine bağlı kalan yabancı ücretli askerleriyle bütün gücünü harcayarak kuşatıcılara karşı koymaktadır. Ancak halkı ve Bizanslı askerleriyse korkak bir kayıtsızlık içinde başlarına geleceği beklemektedir. Devletin ileri gelenleri imparatorun kahramanlık taslayışıyla alay ederler. Onlar artık daha çok sultandan yanadırlar ve her şeyi ondan beklerler. İmparatoriçenin kendisi bile kadınlık silahlarıyla Fatih’e boyun eğdireceği düşlemiyle kendini avutmaktadır...

Bütün bunlardan imparatorun haberi yoktur, o halkına güvenmekte, onun yurtseverliğine ve son tehlikenin onu kahraman yapacağına inanmaktadır. Onun için son anda büyük bir düş kırıklığına uğrar. Sultanın elçileri onun ve ardından gitmek isteyenlerin özgürce gidebileceğini bildirirler, fakat ona bağlı ancak iki kişi çıkar: Ücretli askerlerin sadık komutanıyla kendisine âşık olan Yunanlı kız Herma. Konstantin dehşet içinde gerçekle yüz yüze gelir ve Bizans’ı ölüme mahkûm eder: ‘Biz Tanrı'nın izniyle Bizans’ın son imparatoru Konstantin, dünyaya bildiririz ki, ulusumuzu mahkemeye çektik ve adalet adına Bizans’ı cellat satırıyla ölüme mahkûm eyledik. Edirneli Mehmet celladımız olsun.’

Konstantin muharebede ölür. Bizans kan içinde yüzmektedir ve bu tarihsel kargaşada üzerlerine düşen onurlu görevi yerine getirmeyenler o kan denizi içinde imparatoriçeyle birlikte boğulurlar. O korkunç anlarda imparator şöyle der: ‘Ölürsem, mezar taşıma şu sözler yazılsın: Bizans’ın son imparatoru burada yatıyor. Kör olduğu sürece yaşadı. Bir gün gözleri açılınca duyduğu tiksinti onu öldürdü.’… ‘’

Neyse gelelim Ferenc Herczeg’un ‘’Bizans’’ isimli oyundan önemli gördüğüm bir sahneye…

‘’Bizans’’ oyunundan bir sahne

Fatih, İstanbul’u kuşatmıştır, kent düşmek üzeredir. Oyunda bu sahne şöyle verilir:


Başmabeyinci, İmparatoriçe’ye müjdeler: “Paganlar hücuma geçeceklerken İmparatorumuzun yüzü sur üstünde görününce silahlarını ellerinden düşürmüşler!” 

Şair Lisander: “Halk şenlik yapıyor!”

Krates: “Türkler barış için yalvarıyorlar! Sultan’ın ordusunu veba kırıp geçiriyor! Sultanları Anadolu’ya çekilecekmiş.” 

Öğleye yakın bir haber gelir: “Hıristiyan ordusunun önünde nur içinde bir yiğit görülmüş. Aziz Georgius olduğu sanılıyor. Belki de Kutsal Bakire’dir. Sevgili şehrini kurtarmaya gelmiş.” 

Ancak ayaküstü uydurulmuş bu masallar hiçbir işe yaramaz: Yeniçeriler ne İmparatoru görünce şaşırırlar, ne de Sultan Mehmet Avrupa’yı terk eder. Veba değil, nezle bile yoktur Türk ordusunda. Yardıma ne Aziz Georgius ne de Kutsal Bakire gelimiştir.

Sonuçta Bizans düşer! 

Tarih Baba’nın verdiği ders

Bizans’ın düşüşü ve Bizans’ın son imparatoru Konstantinos Paleologos’un trajedi ile sonuçlanan akıbeti bize şu dersi vermektedir:


Gerçeklerden ve dünyadan uzak, sanal bir âlemde yaşayanların, hem kendilerini hem sultanlarını hem de toplumu; yandaş medyalarıyla, sahte destanlarıyla, renkli masallarıyla, yalanlarıyla, nininnileriyle uyutanların; şarkılarıyla, türküleriyle, renkli renkli ekranlarıyla, yalan dolan reklamlarıyla avutanların, yanıltanların vebâli çok büyüktür.... 

Çünkü sultanlar güçlendikçe körleşirler ve bir gün gözleri açıldığında da Bizans’ın son imparatoru gibi duydukları tiksintiden ölürler...

Sonuçta; sultanı ile sarayı ile yandaşı ile Bizans düşer...


Sultanlara ve çevresindekilere duyurulur...

Arz ederim…

Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim…

Osman AYDOĞAN


Fatih Sultan Mehmet (3): Fatih’in hocası Akşemseddin

31 Mayıs 2021


İstanbul'un fethinin 568. yıldönümü nedeniyle Fatih Sultan Mehmet'i anmak maksadıyla hazırladığım yazı serimin ilk iki yazısında fethi gerçekleştiren Fatih Sultan Mehmet’i ve kurduğu Osmanlı İmparatorluğunu anlattım…

Bugünkü yazımda ise değişik kaynaklarda “Manevi Fatih” olarak anılan, Fatih’in hocası Akşemseddin’i anmak istiyorum... Gelin Fatih Sultan Mehmet'i Fatih Sultan Mehmet yapan, onu yetiştiren, eğiten, fethe hazırlayan fethin manevi önderi Akşemseddin’i bir de benden dinleyin… Ve görün ki Fatih Sultan Mehmet'i bir nasıl hoca yetiştirmiş…

Akşemseddin

Akşemseddin’in asıl adı Muhammed bin Hamza’dır. 1390 yılında  Şam’da doğar. (Bazı kaynaklar Göynük’te doğduğunu yazarlar) 15. yüzyılın en büyük sufilerinden biri ve çok yönlü Türk Bilim adamıdır. 


Henüz yedi yaşındayken babasıyla Amasya’nın Kavak beldesine yerleştiğinde, okumaya ve bilime merakı herkesin dikkatini çeker. Genç yaşta Osmancık’a müderris (Günümüzdeki üniversite öğretim üyesi) tayin edilir. Ancak aklı, dönemin ünlü düşünürü Hacı Bayram-ı Velî’nin öğrencisi olmaktır. Çünkü kendisini tanıyanlar ona şöyle diyorlardı:

‘’Kazandığın şu zahiri ilmini mana ilmiyle, bilgini aşk ile akıl vergisini kalp ve gönül vergisiyle tamamlaman gerek. Bu da yalnız olmaz. Sana bir mürşit lazım. Kalk Ankara'ya git. Orada Hacı Bayram Velî'ye müracaat et. O seni tamamlasın, bütünleşin. Sen bu dünyaya lazım bir insansın.’’

Mikrobiyolojinin babası Akşemseddin

Israrlı çabalarıyla muradına erer. Bir süre Ankara’daki Hacı Bayram Camii’nin çilehanesinde çilesini çektikten sonra tıp biliminde yoğunlaşır. Bulaşıcı hastalıkların uzmanı olur ve Hacı Bayram-ı Velî’den, bugünkü diplomanın karşılığı olan “ilimde icazet” alır. Bu eğitiminin sonunda yazdığı “Maddet-ül-Hayat” (Sağlık Bilimleri Üniversitesi Yayınları, 2019) adlı kitabında diyor ki; “Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşır. Bu, gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.” Bu nedenle Mikrobiyolojinin babası sayılır. (Günümüzde hala Koronavirüs vakasını anlamayan insanlar var değil mi?)


Akşemseddin bunları yazdığında Avrupa’nın mikrobiyolojinin babası olarak bildiği Hollandalı bilim adamı Antonie Philips van Leeuwenhoek’in (1632 -1723) doğmasına yaklaşık iki asır, yine Avrupa’nın bakterilerin var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açtığını bulan olarak bildiği Fransız Louis Pasteur’ün (1822 – 1895) doğmasına daha dört asır vardır.  Ancak Batı bilimi bulaşıcı hastalıkların ilk kâşifi olarak Akşemseddin’i asla anmaz. Hele Akşemseddin’in kanserle uğraşmasını; hatta Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu Kazasker Süleyman Çelebi’yi tedavi etmesini de Batı’nın tıp tarihi yazmaz... Biz de bilsek de sözünü etmeyiz zaten!..

Sadece İskoç oryantalist Elias John Wilkinson Gibb,’’History of Ottoman Poetry’’ (Luzac and Company, London, 1967) adlı eserinde, Akşemseddin'in tıp alanındaki ilmini, Hacı Bayram Velî ile beraber olduğu yıllarda elde ettiğini kaydetmekte ve kendisinden âlim ve mübarek bir kimse diye söz etmektedir.

Akşemseddin, ayrıca hangi hastalıkların hangi bitkilerden hazırlanan ilaçlarla tedavi edileceğine dair bilgiler ve formüller ortaya koyar…

Sadece beden hastalıkların değil, aynı zamandan ruh hastalıklarının da hekimi olan Akşemseddin, ruh hastalıklarını da tedavi eder.

Bu yüzden kendisine "Lokman-ı sani’’ (İkinci Lokman) denilir… Tıp bilimleri dışında başta İslami bilimler olmak üzere astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden olur…

Akşemseddin Edirne'de

Sultan II. Murat’ın daveti üzerine Akşemseddin ve Hacı Bayram­ı Velî birlikte Edirne’ye giderler. Sultan II. Murad bu iki zatın değerini anlar ve Saray’ın kapılarını açar. Fatih Sultan Mehmet (II. Mehmet) henüz beşiktedir. Bir gün sohbet esnasında Sultan II. Murad “Fetih bizlere müyesser olacak mı?” diye sorar. Hacı Bayram­ı Velî de “Siz ve biz bunu göremeyiz; ama fethi görmek şu küçük şehzade ile bizim köseye (Akşemseddin) nasip olacaktır” der.


Akşemseddin, bu ziyaretinde II. Murad’ın kazaskeri Sadrazam Çandarlı Halil Paşanın kanser hastası olan oğlu Süleyman Çelebi’yi tedavi ederek iyileştirir…

Akşemseddin tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber İstanbul’un fethinden önce yine Fatih’in yanına Edirne’ye gider. Akşemseddin bu ziyaretinde de Fatih’in kızlarından birini tedavi ederek iyileştirir… Akşemseddin bu gelişinde uzun süre Edirne'de kalır. Fatih'e hocalık yapar. Fetih için Edirne'den İstanbul'a beraber gelirler...

Rivayete göre Fatih bir gün haber vermeden hocası Akşemseddin’in çadırına girdiğinde, hocanın ayağa kalkmamasına şaşırır ve çok içerler… Diğer hocalar: “Bir nedeni vardır, elini öpüp öğrenmelisin” deyince o gece yine ziyaretine gider… Bu kez padişahı ayakta karşılayan Akşemseddin’le sabaha kadar sohbet ederler. Hocasının ayağa kalkmayarak Fatih’e verdiği ders ise ''alçakgönüllü”lüğünü terk ettiği yönündeki gözlemleri ve kaygılarıydı... İstanbul’u almak ne kadar önemliyse, ''kendini beğenmemiş'' kişiliğini sürdürmesi de o kadar önemliydi… Fatih, hocası Akşemseddin  hakkında; "diğer hocalar benim karşımda titrerken, ben bunun karşısında titriyorum" der.

İstanbul’un kuşatılması esnasında Akşemseddin

Kuşatma başlamıştı; ancak surlar aşılamıyordu. Fethin gecikmesi nedeniyle baş gösteren moral bozukluğunu “fetih günü”nü aynen bildirerek gideren, âyet­i kerimeleri ve hadîsleri tefsir ederek askere gayret ve cesaret vermeye çalışan yine Akşemseddin’di…


Akşemseddin, bu arada İslâm dünyasının ulu kişisi Hazret­i Eyyûb el­ Ensarî'nin İstanbul surları dibinde bulunduğu bilinen kabrini de bulmak ister…

Halid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el­ Ensarî, Hazreti Muhammed'i Mekke'den Medine'ye hicretinde evinde misafir eden, Hazret­i Peygamberin bütün gâzâlarında yanında bulunan ve onun sancaktarlığını yapan zât idi.

Emevîlerin ilk halifesi Muaviye, oğlu Yezîd'in kumandasındaki bir orduyu İstanbul'u fethe gönderdiği zaman, çok yaşlı bulunan Halîd bin Zeyd'i de ‘’uğurlu kişi’’ olarak bu sefere memur eder... İslâm âleminin bu ünlü kişisi İstanbul'un muhasarası sırasında vefat eder ve vasiyeti gereğince surların dibindeki bir noktada toprağa verilir…

Akşemseddin, bu bilgininin ışığı altında Hazret­i Eyyûb'un kabrinin İstanbul surları dibindeki bir noktada olduğunu bilir…

Bundan sonrasını, Evliya Çelebi, ünlü seyahatnâmesinde şöyle nakleder:

‘’Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethederken, yetmiş yedi kibar ehlullah Ebâ Eyyub'un kabrini tecessüse koyuldular. İçlerinden Akşemseddin: ‘Beyim, Alemdâr­ı Resulullah Ebâ Eyyûbü'l­ Ensârî bu mahalde medfundur’, diyerek bir hıyâban­ı orman içre girdi. Bir seccade yaydırıp namaza durdu. İki rekâttan sonrâ selâm verip tekrar secdeye vardı ve rahat bir uykuya dalmış gibi öylece kaldı. Birçok kişiler, Efendi Hazretleri, Eyyûb'un kabrini bulamadığı için hicâbından uykuya vardı, diye târizler ettiler. Bir saat sonra Akşemseddin Hazretleri seccadeden başını kaldırıp, mübarek gözleri kan çanağını andırır hâlde Fatih Sultan Mehmet Han'a hitâben: ‘Hünkârum, hikmet­i Hüdâ... Seccademizi tam Hazret'in kabri üzerine sermişler!’ Bunun üzerine seccadenin bulunduğu yer derhal kazıldıkta, üç zira (eski bir ölçü) derinlikte, dört köşe yeşil bir somaki taş ortaya çıktı ve üzerinde kûfi yazı ile: ‘Hâzâ Kabri Ebâ Eyyûb­ül Ensarî’ diye yazılmış olduğu görüldü. Taş kaldırıldığında, Hazret­i Eyyûb'un ter ü tâze vücudu safran ile boyanmış kefeni içinde ortaya çıkmış. Sağ elinde tunç bir mühür varmış. Taş tekrar yerine kapatılmış. Üzeri örtülmüş.’’

İşte; asırlardan beri, İstanbul'un başlıca ziyaret yeri olan Eyüp Sultanın kabri böylece bulunur. Sonra da bu kabre, şaheser bir türbe yapılır.

İstanbul’un fethi esnasında Akşemseddin

Birçok belgeye göre, Fatih 19 yaşındayken İstanbul’u fethedip kente girdiğinde, kendisini yetiştirerek o muhteşem güne hazırlayan, hatta teşvik eden, kararlılığını sağlayan hocası Akşemseddin de yanındadır…


Fatih, Akşemseddin ile İstanbul'a girişte şehir halkı tarafından karşılanır, şehir halkı yaşı ve konumu nedeniyle Akşemseddin'i Fatih sanıp ona çiçekler uzatır. Akşemseddin ise "Padişah ben değilim" diyerek yanındaki Fatih Sultan Mehmet'i gösterir. Fatih ise "Hünkâr benim ama o benim hocamdır. Çiçekler O'na Layıktır!" sözüyle tebessüm ederek çiçekleri hocasına takdim eder.  

İstanbul alındıktan sonra camiye dönüştürülen Ayasofya’daki ilk cuma hutbesini okuyan da Akşemseddin’dir.

Akşemseddin Göynük’de

Fatih, İstanbul’un fethinden sonra, bir ara hocasından kendisini dervişliğe kabul ederek irşatlarda bulunmasını ister. Akşemseddin bu teklifi: “Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil, mâlik olman lâzımdır...” diyerek şiddetle reddeder.


Artık kendi görevinin de bittiğine inanır, Fatih’ten Göynük'e gidip, orada dersleriyle uğraşması için izin ister. Fatih hocasını bırakmak istemese de, sonunda çare olmadığını görür. Hocasını Göynük'e uğurlar.

Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra kendisine ödül olarak vermek istediği altınları ve imkânları kabul etmez ve Göynük kasabasına sadece sırtındaki cübbe ve başındaki kavuğu ile döner. Akşemseddin Göynük'te bir köşeye çekilerek öğrencileri ve kitaplarıyla baş başa kalır, Fatih'e yazdığı mektuplarda, Ona, yeni ufuklar açar.

Akşemseddin’in nasihatı

Herkes Şeyh Edebali’nin damadı Osman Gazi’ye nasihatini bilir. Ama esas nasihat Akşemseddin’dendir. Akşemseddin’in nasihatlarından bazıları:


‘’Ey oğul!
Her şeye besmele ile başla.  
Daima abdestli ve temiz ol.
Kimseden incinerek sitem etme ve kimse de senden incinmesin.
Kimsenin kalbini viran eyleme (yıkma).
Kardeşine ulaşan nimete asla haset etme.
Kimseyi kötüleme, yalan ve iftiradan sakın.
Kardeşinin kusurlarını görme.
Ananı ve babanı duadan ihmal etme.
Dünya sultanlarının iltifatıyla sevinme.
Dünyanın geçici sevinci sen oyalamasın.
İhsan ve ikramın bol olsun, sadakayı ihmal etme.
Sırlarını ifşa eyleme.
Kendini başkalarına methiye eyleme.
Bu günden yarının tasasını çekme.
Sofradan düşen yemek, zenginliğe sebeptir.
Daima edepli ol; ikram ettiğine de mütevazı ol.
Dişini tırnağınla kurcalama.
Evinde örümcek ağı olmasın.
Elbisen üzerinde iken dikme.
Allahü Tealaya isyandan sakın ki hafızan ve zekân artsın.
Sahipsiz mala elini uzatma.
Ölümü aklından hiç çıkarma.’’

Akşemseddin’in vefatı

Rivayet olunur ki Akşemseddin Hazretleri bir gün oğlunu (dört yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar “Başınız sağolsun” derler hanımına, “Efendi göçtü!”


Yıl 1459 yılının Şubat ayıdır. Fethin manevi önderi Göynük’teki Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine mütevazi bir törenle defnedilir. 

Yolunuz düşerse, Göynük’e Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine “fethin manevi önderi” için siz de bir Fatiha okuyun, içinizden gelen en güzel sözleri türbesinin başında fısıldayın... 

Hani Cicero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir’’ diye. Biz bu büyük Hoca’yı yâd ile analım. Allah rahmet eylesin… Ruhu şâd olsun…

Akşemseddin’in kitapları

Akşemseddin aynı zamanda şu kitapların da yazarıdır: ‘’Risaletü'n-Nûriye’’, ‘’Hall-i Müşkilât’’, ‘’Makamât-ı Evliyâ’’, ‘’Kitabü't Tıb’’, ‘’Maddetü'l-Hayat’’, ‘’Def'ü Metain’’ ve ‘’Nasihatnamei Akşemseddin’’


Akşemseddin hakkında yazılan eserler

Akşemseddin’i anlatan eserlerden ise en önemli ve özgün eser olan Göynüklü Kadı Emir Hüseyin Enisî’ tarafından kaleme alınan ‘’Menakıb-ı Akşemseddin’’ (Akşemseddin’in Menkibeleri) (H Yayınları, 2011) isimli kitabıdır. Akşemseddin’in bilimsel yönünü anlatan ise Ali Kuzu’nun ‘’Akşemsettin, Mikrobu Bulan Alim’’ (Paraf Yayınları, 2013) isimli kitabıdır. Bir de Göynük Belediyesi tarafından yayınlanan Ömer Eru’nun hazırladığı  ‘’Akşemseddin Hazretleri’’ (2013) isimli kitap bulunmaktadır. 


Fatih Sultan Mehmet’i dekor, süs, resim ve malzeme olarak kullananlar, Fatih Sultan Mehmet’i FSM haline getirenler Akşemseddin’i ne anarlar ne de anlarlar… Sahi, bakın kaç gün geçti fethin yıldönümünün üzerinden, görün bakın Osmanlıya öykünenlerden, Fatih Sultan Mehmet’e meftun olanlardan bu sürede hiç Akşemseddin’i anan, hatırlayan, yâd eden var mı?

Ancak bunları fazla düşünmeyelim...  Bunlar onların sorunu... Ama biz, gelin dün de verdiğim gibi Asaf Hâled Çelebi’nin Mârâ isimli şirinin girişinde söylediği gibi yapalım:

’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’


Arz ederim…

Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim…

Osman AYDOĞAN

Meraklısı için bir not: Akşemseddin ne anlama gelir?

Şems Farsça ‘’Güneş’’ demek, Şemseddin ise ‘’Dinin Güneşi’’ anlamına geliyor. Peki, Akşemseddin neden Akşemseddin diye anılır biliyor musunuz? Gerçi bir kısım anlı şanlı tarihçiler, yazarlar ve basın tarafından saçının ve sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı ‘’Akşemseddin’’ dendiği iddia edilse de bu doğru değildir. Kaldı ki Akşemseddin kösedir… Köse Akşemseddin'i bir de tanıtacağız diye bembeyaz sakallı sakallı resmini paylaşmazlar mı bu sözde tarihçilerimiz, yazarlarımız, basınımız... 


Peki, Akşemseddin neden Akşemseddin diye anılır?

Ama önce kısa bir Türkçe bilgisi:


Türkçede ‘‘Kara‘‘ ve ‘‘ak‘‘ sözcüklerinin ikincil anlamı olan renk tanımlarından önce asıl anlamı daha farklıdır.

‘’Kara’’ sözcüğü; ‘’ulu, yüce, zor, sert, iri, büyük’’ anlamlarında kullanılır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; Merzifonlu Yüce Mustafa Paşa‘dır. Kara Mürsel; Ulu, yüce Mürsel’dir. Kara Tekin, Kara Murat ; (aynı anlamda) yüce, ulu, büyük Tekin‘dir, Murat’dır. Karakış; zor kıştır, şiddetli kıştır. Karadeniz; zor denizdir (dalgaları nedeniyle) Karahisar; büyük hisardır. Karaburcu; (üzüm cinsidir) İri burcudur. (Hem de beyaz renkte iri bir üzüm cinsidir)  Karabulut; iri, büyük buluttur. Karagöz; (siyah göz değildir) iri gözdür. Karakaş: (siyah kaş değildir) iri kaştır...

‘’Ak’’ sözcüğü ise ''bilgelik, temiz, dürüst, namuslu, sıkıntısız, rahat, sorunsuz’’ anlamlarında da kullanılır. Akgün-kara gün; sıkıntısız gün- zor, sıkıntılı gün anlamındadır. Ak akçe kara gün içindir; temiz, helal para zor günler içindir. Akdeniz; sadece Türkçede vardır, Mediterane, Mittelmeer, Bahr-ul asvad (Arapça); orta denizdir. Akdeniz; bilge denizdir, çünkü mitoloji orada… Karabaş-akbaş; Anadolu'da köpek cinsidir; karabaş; iri, akbaş ise küçük olanıdır. ''Ak oğlan'' bir Anadolu değişidir; güven veren oğlandır, dingin oğlandır.

İşte Akşemseddin ise; bilge, sıkıntısız, sükûnetli, güven veren Şemseddin'dir.

Aşağıdaki fotoğrafta arka planda Süleyman Paşa Camii ve ön planda Akşemseddin'in türbesi yer almaktadır. 




Hayat Güzeldir ve Barcarolle

30 Mayıs 2021


Bugün Pazar… Belki de son sokağa çıkma kısıtlaması olan Pazar. Ben de ‘’Fatih Sultan Mehmet’’i anlattığım yazılarıma ara verip bir filmden ve bu filmde kullanılan bir müzikten bahsetmek istiyorum… Belki de Netfliks dizilerini geçen mafya dizilerinden fırsat bulup da hem bu filmi izlersiniz hem de bahsettiğim müziği dinlersiniz…

Hayat Güzeldir

‘’Hayat Güzeldir’’ (İtalyanca: La vita è bella) isminde İtalyan yönetmen Roberto Benigni'in yönettiği 1997 yapımı bir İtalyan filmidir…

Film, II. Dünya Savaşı zamanında karısı ve oğlu ile birlikte Yahudi kamplarına götürülen bir babanın çocuğunu korumak için yaptığı fedakârlıkları anlatıyor... Filmin ilk yarısı, II. Dünya Savaşından birkaç yıl öncesinde geçen romantik komedi türdedir… Guido Orefice (Roberto Benigni), Arezzo'dan gelen neşeli genç bir İtalyan Yahudisidir… Amcasının çalıştığı otelde garson olarak işe başlar… Ancak amacı kitap evi açmaktır… Bir okulda öğretmen olan Dora’ya (Nicoletta Braschi) âşık olur…

Dora zengin, aristokratik ve Yahudi olmayan bir ailenden gelir… Dora'nın annesi kendisini hali vakti yerinde memurla evlendirmek ister… Fakat Dora nişan töreninde kibirli ve zengin nişanlısını terk edip Guido ile atın üzerinde kaçar... Birkaç yıl geçer Guido ve Dora evlenir ve Giosuè (Giorgio Cantarini) adında bir de çocukları olur...

Filmin ikinci yarısında ise II. Dünya Savaşı başlar.. Guido, Giosue ve Yahudi olmamasına rağmen Dora ailesiyle birlikte farklı vagonlarda toplama kampına götürülür… Kampta, Guido oğlunu Alman askerlerinden saklar ve oğluna kampta olup bitenlerin bir oyun olduğunu eğer oyunu kazanırlarsa ödül olarak doğum gününde almasını istediği tankı vereceklerini söyler.

Savaş bitip Amerikan askerleri kampı ele geçirince Giosue babasına söz verdiği gibi saklandığı dolaptan çıkar. Tank ile kampa gelen Amerikan askerleri Giosue'yi kurtarır. Dora hayattadır. Giosue 4,5 yaşında iken kurtulur… Film biterken yaşlı Giosue sesinde konuşup, filmi ‘’ailesi için çok fedakârlık yapan bir babanın hikâyesidir’’ diye anlatır…

Film, 1999'da 7 dalda Oscar'a aday olur; en iyi yabancı film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi müzik dallarında Oscar kazanır… Film 1998 Cannes Film Festivali'nde de ‘’Büyük Ödül’'ü alır... 

Filmde, yönetmen Roberto Benigni aynı zamanda başrol oyuncusudur (Guido Orefice). Roldeki karısı (Dora) da aynı zamanda Roberto Benigni’nin gerçek hayattaki karısı olan İtalyan oyuncu Nicoletta Braschi’dir. Roberto Benigni bu filmiyle dünyaca tanınır…

Filmin müziklerinin bestecisi olan İtalyan müzisyen Nicola Piovani bu filmdeki müziği ile 1997'de ‘’En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü’’nü alır.  Filmde 16 ayrı film müziği vardır. Biri hariç tamamının bestesi Nicola Piovani’dir… O biri de birazdan anlatacağım opera müziğidir...

Film çok güzeldir… Filmden aklınızda çok şey kalır... Filmin, savaş öncesi bölümünde geçen bir opera sahnesi var. İşte bu opera sahnesindeki arya öylesine aklınıza yer eder ki belki filme ait çok şeyi unutursunuz ama bu arya, bu müzik aklınızdan hiç mi hiç çıkmaz… Belki de filme dair aklınızda sadece bu arya kalır... 

Ancak filmde opera sahnelenirken izleyiciler bölümünde bulunan Guido’nun da opera pek umurunda değildir, Guido, opera boyunca Dora’nın ilgisini çekmekle meşguldür... Yazımın sonunda filmde geçen bu opera sahnesinin bağlantısını vereceğim…

İşte bu opera müziğinin adı: ‘’Barcarolle’’ (Barkarol) dur…

Barcarolle

‘’Barcarolle’’ ise, Alman asıllı Fransız müzisyen, opera bestecisi ve orkestra şefi Jacques Offenbach (1819 – 1880)’ın en bilinen eseri "Hoffmann'ın Masalları" (Les contes d'Hoffmann) operasının bir bölümüdür… ‘’Barcarolle’’ bu operada III. Perde’de bulunan en ünlü aryalardan birisidir.  

Jacques Offenbach aynı zamanda eskilerin bildiği ‘’Can Can Musik’’in de bestecisidir… 

Neyse, şimdi vakit, hangi vakit olursa olsun ‘’Barcarolle’’ dinleme zamanıdır… Aryanın değişik sanatçılar tarafından yapılan yorumların bağlantılarını aşağıda veriyorum...

Şimdi unutun mafyayı, mafya dizilerini, gamı, kederi, kasveti, koronayı… Açın müziği, kapatın gözlerinizi, binin bir sandala, açılın durguuuuun ve sakin denizlere, ellerinizi de suya uzatın, sandal usul usul salınırken denizi okşayın ellerinizle…

Ve sanatçılarla beraber sizde aryayı mırıldanın usul usul: ‘’Belle nuit, ô nuit d’amour’’

Sizlere güzel mi güzel, sıcak, sımsıcak, mutlu, musmutlu bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

André Rieu ve orkestrası: Barcarolle
https://www.youtube.com/watch?v=bv5IO6Hc2CI


Avusturya vatandaşlığı da bulunan Rus soprano, opera sanatçısı Anna Netrebko ve Letonyalı Mezzo-Soprano Elīna Garanča: Barcarolle
https://www.youtube.com/watch?v=0u0M4CMq7uI

Polish Nationwide Music Schools' Symphonic Orchestras, Soprano Julia Pietrusewicz, Mezzo- Soprano Katarzyna Radon: Barcarolle:
https://www.youtube.com/watch?v=R-MbbebSQjQ

Andrea Bocelli: Barcarolle (Videosunda ''Hayat Güzeldir'' filminden görüntüler de var.)
https://www.youtube.com/watch?v=klJgta56tGs

La Vita é Bella filminde Barcarolle
https://www.youtube.com/watch?v=fNrBr4Zc1Bg


Fatih Sultan Mehmet (2)


30 Mayıs 2021


İstanbul'un fethinin 568. yıldönümü nedeniyle Fatih Sultan Mehmet'i anmak maksadıyla hazırladığım yazı serimin ilkini dün paylaşmış ve bu yazımda kısaca Fatih Sultan Mehmet’i ve kurduğu cihanşümul imparatorluğun özelliklerini anlatmıştım.

Fatih Sultan Mehmet’e tekrar geri dönmek üzere şimdi de gelelim Fatih’ten sonraki cihanşümul Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer zamanlarının bazı özelliklerine ve uygulamalarına…

Fatih Sultan Mehmet’ten sonraki Osmanlı İmparatorluğu

Konu uzun ama ben madde madde kısaca özetlemek istiyorum Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı İmparatorluğunun özelliklerini:


İslam’ın beş şartından biri değil midir hacca gitmek? Ancak hiçbir Osmanlı padişahı hacca gitmemiştir. 

Hemen hemen bütün Osmanlı padişahlarının anneleri yabancıdır...

Barbaros, Mimar Sinan, Sokullu kimlerdi biliyor musunuz? Bütün tarihçilerce Osmanlının en büyük veziri kabul edilen Sokullu 21 yaşında bir Sırp kilisesinde org çalarken devşirildiğini bilir miydiniz? Varlığını Türk toplumunun dizilerden haberdar olduğu Pargalı İbrahim Paşa, Mustafa Celaleddin Paşa, 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması’nda Osmanlı’yı temsil eden üç kişiden biri olan Mehmet Ali Paşalar kimlerdi biliyor musunuz? İbrahim Müteferrika’yı, Humbaracı Osman Ahmet Paşa'yı, 1729’da Osmanlı’da ilk modern itfaiye birliğini kuran Ahmet Paşa’yı tanıyor musunuz?

Türkçülük hareketinin öncüsü, ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanında İstanbul vekili ve bu meclisin başkanı, maarif nazırlığı ve sadrazamlık  görevini yapan, devlet adamlığının yanı sıra aynı zamanda 16 dil bilen bir bilim adamı Ahmet Vefik Paşa'yı biliyor musunuz?

Neyse uzatmayayım Osmanlı’da görev yapan toplam 218 sadrazamın sadece 101’i Türk kökenli olup, geri kalan 117’si farklı etnik kökenlerden gelmektedir. Bu 117 sadrazamın etnik kökenlerine bakıldığında ise, 32’sinin Arnavut, 12’sinin Boşnak, 11’inin Gürcü, 9’unun Abaza, 6’sının Rum, 4’ünün Çerkez, 4’ünün Hırvat, 2’sinin Arap, 2’sinin Ermeni, 2’sinin İtalyan, 2’sinin Slav, 1’inin Rus, 1’inin Bulgar, 1’inin Sırp, 1’inin de Çeçen olduğu ve geri kalan 27 sadrazamın etnik kökeni tam olarak bilinmediğini biliyor musunuz?

Bunlar sadrazam… Daha sadrazama gelinceye kadar devlet kademesinde bütün üst düzey makam sahiplerinin neredeyse tamamına yakınının etnik kökeni sadrazamlarınki gibi Türk dışında farklı etnik kökenlerden geliyordu…

Yine bilir miydiniz Osmanlı padişahlarının hiçbirisinin ismi halifelerin isminden değildir... Ne Ömer, ne Ebu Bekir, ne Ali ne de Osman ismini vermişlerdir padişahlara… (Beyliğin kurucusu hariç, ona da Osman değil Ottoman derlerdi)  Peygamber Hz. Muhammed’i de Mehmet yapmışlardır. Hiçbir mezhebin sembol isimlerini almamıştır Osmanlı padişahları. Neden dersiniz, neden?

Araplar Anadolu’ya “El Turkiya’’, Haçlılar da ‘’Turchia’’ (Türkiya) derlerdi. El âlem Anadolu’ya ‘’Türk’’ ismini verirken Osmanlılar kendi memleketine “Roma memleketi” anlamına gelen “Diyar-ı Rum”,  Padişaha da ‘’Sultan-ı Diyar-ı Rum” adını vermişlerdir.

Fransa’da “Bourbon’’ ailesi devlet kuruyor adına ‘’Fransa’’, Almanya’da “Hohenzollern’’ ailesi devlet kuruyor adına ‘’Almanya’’,  Avusturya’da ‘’Habsburg’’ ailesi devlet kuruyor adına ‘’Avusturya’’ adını veriyor. Hemen hemen tüm Avrupa devletler böyle kuruluyor… Ama nedense Oğuz Türklerinin Kayı boyundan gelen öz be öz Türk olan Osmanlı ailesi devlet kuruyor adı ‘’Osmanlı’’ oluyor… Neden dersiniz, neden, neden?

İlkyazımda da bahsetmiştim; Osmanlının Anadolu’da döktüğü Türk kanı Balkanlardaki döktüğü Slav kanından misliyle fazladır…

Anadolu’da Osmanlı – Türkmen karşıtlığı

Osmanlı, Anadolu Türkmenlerini ''Etrak-ı bi idrak'' (Düşüncesiz, akılsız Türkler) olarak tanımlarlardı. Naima Mustafa Efendi, ‘’Naima Tarihi’’nde (Zuhuri Danışman Yayınevi, 1967) Anadolu Türklerini bundan başka şu sıfatlarla nitelendirir: “Nadan Türk” (Cahil, kaba Türk), “Türk-ü bed-lika” (Çirkin suratlı Türk), “Etrak-ı nâ-pak” (pis Türkler), “Çoban köpeği şeklinde bir Türk”, “Hilekâr Türk”. Hırvat kökenli olan Kuyucu Murat Paşa Anadolu’da 155 bin Anadolu insanını kıyımdan geçirirken “aman” dileyenlere karşı “Vurun şu pis Türkün başını” dediği söylenir… Bu konuları Çetin Yetkin üç ciltlik kitabında (“Türk Direniş ve Devrimleri”, Otopsi Yayınları, 2003) çok güzel anlatır…

Ama bu yapılanlar Anadolu kültüründe karşılıksız kalmaz… Anadolu’da Osmanlıya karşı söylenen anonim bir deyiştir:

“Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok, biçende yok
Yemede ortak Osmanlı”

(Yüzyılların kahrı dolu bu deyişi Çağatay / Azerî ağzıyla söylenmiştir. ‘’Ekende yok, biçende yok’’  kısmında geçen ‘’de’’ ek / bağlaç olarak değil, bir ağız yazımı şeklinde yazılmıştır. Yani ‘’ekende yok’’: ‘’ekerken yok’’ anlamındadır…)

Bu deyiş Taner Timur’un, “Osmanlı Toplumsal Düzeni” (Turhan Kitabevi, 1979) kitabında ve Erol Toy'un iki ciltlik "Kuzgunlar ve Leşler" (Ulak Yayıncılık, 2017) romanının giriş kısmında geçer…

Osmanlı’nın anayurdu da Anadolu değil, Balkanlardır. Bu nedenle Osmanlı’nın bütün yatırımları Balkanlara yapılır. Osmanlının Anadolu’da dikili bir tek ağacı bile yoktur dense yeridir... Bursa, o da beylik zamanında ve başkenti olduğu, Amasya ve Manisa gibi şehzadelerin yetiştiği illerdeki küçük eserler ile Mimar Sinan’ın İstanbul’a gelmeden yaptığı birkaç cılız köprü, Zağnos Paşa'nın ilk yazımda bahsettiğim Balıkesir'deki camisi ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı Kayseri İncesu’daki bir han hariç hiçbir eser bulamazsınız Anadolu’da Osmanlıya ait… Bunların dışında Osmanlı’ya ait Anadolu’da ne bir han, ne bir hamam, ne bir cami, ne bir medrese ne bir yol, ne bir köprü hiçbir şey yoktur. 

Anlattığım gibi Osmanlı hiçbir zaman kendisini bir Türk İmparatorluğu olarak görmemiştir… Bu anlamda aslında Osmanlı, dün de anlattığım gibi; Müslüman ve Ortodoks, Türk, Arap, Slav ve Rum bir ortak devletidir... Ancak bu konu pek konuşulmaz...

Osmanlının bütün bu politikalarının, bütün bu özelliklerin nedeni aslında çok basittir… Bu üç kıtaya hükmetmek ve bu üç kıtada Roma İmparatorluğu gibi cihanşümul bir imparatorluk kurmak isteyen Osmanlı, Balkanlar gibi çok mezhepli ve çok etnikli, Ortadoğu gibi çok dinli ve çok mezhepli bu coğrafyada, devleti bir ırkın üstünlüğüne, bir dine ve bir mezhebe dayandıramazdı… Zaten Osmanlı çağdaşı bütün imparatorluklar bu şekilde çokuluslu, çok dinli idi… Osmanlı, her dini, her etnik ve folklorik grubu bir potada eritip Osmanlılık diye bir kavram yaratmış ve bu sayede üç kıtada altı yüzyıl hüküm sürmüştür…

Günümüzde Osmanlıya öykünen Anadolu Türkmenlerinin torunları

Bu noktada yeri gelmişken bazı yazılarımda dile getirdiğim bir konuyu tekrar dile getirmek istiyorum:

Görüldüğü gibi Anadolu Türkmenlerini aşağılayan, onlara hakaret eden Osmanlıdır. Anadolu Türkmenlerini katleden Osmanlıdır. Anadolu Türkmenlerini eğitimsiz, bakımsız bırakan Osmanlıdır. Anadolu Türkmenlerini ihmal eden Osmanlıdır. Anadolu Türkmenlerini devletin yönetim kadrolarından uzak tutan Osmanlıdır. Ancak ne büyük bir tezattır ki; günümüzde Osmanlıya öykünenler, Osmanlıcılık oyunu oynayanlar, dillerinden Osmanlı padişahlarını da eksik etmeyenler ise Osmanlının katlettiği, aşağıladığı, eğitmediği, ihmal ettiği, dışladığı bu Türkmenlerin torunlarıdır.

Bu tezatlık sadece bununla da kalmaz…

Osmanlının anayurdu Balkanlar olduğu için ve Anadolu’da Osmanlının ihmali sonucu yetişmiş insan da bulunmadığı için Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran neslin, sivil ve asker bürokrasisi ile sanat ve edebiyat camiasının nerdeyse hemen hemen tamamı evlâd-ı fâtihânın torunları olan Balkan kökenliler olur.

Osmanlı tarafından katledilmiş, ihmal edilmiş, dışlanmış, cahil bırakılmış Anadolu insanının torunlarının bir kısmı ise; bu anlattığım Osmanlı – Anadolu Türkmeni tezatlığının ve karşıtlığının genlere işlemiş özelliğinden midir, kıskançlığından mıdır nedir pek bilinmez, bu eğitimli, evlâd-ı fâtihânın torunu olan Balkan kökenli insanları pek hazzetmezler... Bu kıskançlık ve hazzetmeme durumu, muhtemel, genlere kadar işlemiş olacak ki bu karşıtlık da bir damar halinde, bir fay hattı halinde günümüze kadar da devam eder gelir…

Bakın günümüz Türkiyesi'nin sosyo-politik yapısına, bu durumu net bir şekilde görürsünüz! Bugün bir takım siyasilerin bahsettikleri, dile getirdikleri ‘’suyun öte tarafından’’ (Meriç nehri kastedilir), ‘’Selanik göçmeni’’ şeklindeki ''kin ve nefret'' söyleminin kökeni bilgisizce, bilinçsize ve Stockholm sendromu halinde teee oralara kadar gider. Aslında bu ''kin ve nefret'', Osmanlının has evladının anayurdundan (Balkanlardan) Anadolu'ya getirdikleri bilime ve  aydınlığa karşıdır. Zira Galileo söylemişti zaten; ‘'Hiçbir kin, cahilin bilime duyduğu kinden daha büyük olamaz.’'

Yine dönelim Fatih’e…

Her ne kadar bizler Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu olarak Osman Bey’i bilirsek de bu doğru değildir. Osman Bey, Osmanlı Beyliğinin kurucusudur. Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu ise Fatih Sultan Mehmet’tir. Osmanlı İmparatorluğunu kurumsallaştıran o’dur… Yukarıda yazdığım bütün bu Osmanlı politikalarının kurgusunu imparatorluğun kurucusu Fatih Sultan Mehmet yapar…


Fatih hakkında yazmadığım bir konu var: Gedik Ahmet Paşa'nın Çizme’nin ucuna çıkarma yapması ve seferde iken Gebze'de vefat eden Fatih'in sefer hedefi ve zehirlenerek öldürüldüğü konusu... Gedik Ahmet Paşa’nın Çizme'nin ucuna çıkarma yapması hariç, Fatih'in zehirlenerek öldürüldüğü konusu rivayet, sefer hedefi konusu meçhul olduğu için bu konuyu ihmal ettim…

Fatih’in bu son seferinin hedefinin de Roma olduğu rivayet edilir… Eğer Fatih’in hedefi Roma ise… Fatih bu seferinin amacı ve maksadı üzerinde iyi düşünülmelidir diye değerlendiriyorum… Yoksa Fatih bu seferi ile tekrar Doğu ve Batı Roma’yı birleştirmek için mi yapmıştır? Kendisi de gerçek anlamda bir Sezar olmak mı istemiştir. Zaten Fatih’in unvanı da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’ değil miydi? Yoksa Fatih’in ve ondan sonrakilerin anlattığım tüm bu politikaları bu amaca mı dönüktü? Dün de anlattığım gibi Prof. Dr. İlber Ortaylı Fatih için ‘’Hedeflerinin hepsini ardındaki toplum anlamış değildir zaten, açıkça da ortaya koymamıştı’’ diye yazardı…

Türk dünyasının devletinin geleceğini büyük bir vizyonla tasarlayan ve kurumlaştıran ancak kendi toplumu tarafından anlaşılmayan iki dâhi devlet adamı vardır: Birisi işte anlattığım Fatih Sultan Mehmet bir diğeri ise Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Şair Avni

Dünkü yazımda Fatih’in ‘’Avni’’ maslahını kullanarak şiirler yazdığından bahsetmiştim. Bu divandan bir beytini örnek olarak vererek yazımı bitireyim: (‘’Fatih Divanı ve Şerhi’’, Yelkenli Kitabevi, 2009)

''Aşk nakdi bir hazînedür ana yokdur zeval 
Mâlik olan Avniyâ bir gence gencûr istemez''

(Ey Avnî! Aşk, yok olmayan gerçek bir hazinedir. Ona sahip olan kişi, dünyada nice kıymetli hazinelere sahip bir hazinedar olmayı istemez.)

Günümüzde Osmanlıcık oyunu oynayanlar

Dün de anlattığım gibi günümüzde Osmanlıcılık oynayarak tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenmeye çalışanların böylesi bir hükümdârı, Fatih Sultan Mehmet'i ve onun kurduğu böylesi bir imparatorluğu anlamalarını ve hakkıyla anmalarını beklemek beyhude bir hâyâl olur...

Osmanlının neredeyse bütün sadrazamları ve devlet adamlarının neredeyse tamamı yabancı farklı etnik kökene sahip iken günümüzde Osmanlıcılık oyununu oynayanlar, vazgeçtim Türk’ü, Müslümanı, aynı mezhebi, kendi partisinden olmayanlara bu ülkede, bu topraklarda hayat hakkı tanımıyorlar… Günümüzde Osmanlıcılık oyununu oynayanların kendilerinden olmayanlara besledikleri kinin ve nefretin haddi hesabı yoktur. Baksanıza TV'lere, komşularını nasıl katledecekler onun hesabını yapıyorlar... Kendi halkını gelecek günlerin terörü ile korkutuyorlar… Bunlar kiiiim, Fatih’i anlamak kim?… Bunlar kiiiiim Osmanlıya öykünmek kim?

Ancak bunları fazla düşünmeyelim...  Bunlar onların sorunu... Ama biz, gelin dün de verdiğim gibi Asaf Hâled Çelebi’nin Mârâ isimli şirinin girişinde söylediği gibi yapalım:

’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’

Arz ederim…

Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim…

Osman AYDOĞAN




Fatih Sultan Mehmet (1)

29 Mayıs 2021


568 yıl önce bugün 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmişti…

Sözde İstanbul’a meftun olanlar ne yapacaklardır fethin 568’inci yıldönümünde diye merak etmeye heç gerek yohtur... Eğer Koranavirüs tedbirleri olmasaydı her yıl yaptıkları gibi uyduruktan laf olsun diye sadece hamasetten oluşan bir-iki demeç, ilk mektep seviyesindeki Ortaçağ’ı andıran müsamereler, Ulubatlı Hasan, surlar… Tüm bildikleri çünkü bunlar… Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyanlar zaten Fatih Sultan Mehmet’i ne anlayabilirler ve ne de hakkıyla anabilirler... Ancak bu konu onların sorunudur... Onlar Fatih Sultan Mehmet'i anlayamaz ve anlatamazlar... Ama Fatih Sultan Mehmet'i benim anlatmam lazım... Gelin Fatih Sultan Mehmet’i bir de benden dinleyin…

Ama benim yazılarım da şiirsiz, müziksiz olmaz. Bu nedenle önce size bir şairimizden ve onun bir şiirinden bahsedeyim…

Mâra Sultan

Kıymeti, değeri, derinliği ve zenginliği yaşarken –belki de hâlen - anlaşılmayan- ve ‘’Garip Akımı’’ içerisinde gerçekten de garip kalmış bir şairimiz var: Asaf Hâled Çelebi… Asaf Hâled Çelebi’nin de güzel bir şiiri var: ‘’Mâra’’ Ve şiir şöyle başlardı: ’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’


Birçok dilde (mesela Arapçada) “kadın” anlamına gelen Mâra, Budizm’de Buda’yı baştan çıkarmaya çalışan, dünyevi güzellikleri simgeleyen kadının da adıdır.

15’inci yüzyılda yaşamış, Trabzon imparatoriçesinin yeğeni, II. Murat’ın haremine girmiş, Bizans imparatorunun evlenmeye çalıştığı ama başaramadığı zengin bir kişidir Mâra aynı zamanda... Mâra’yı bazı kaynaklar da Sırp asıllı yapar. Yorgos Leonardos’un ‘’Hırıstiyan Sultan Mâra’’ (İnkılap Kitapevi, 2004) isimli tarihi romanı bir kişisel maceranın sürükleyiciliği çerçevesinde ortaçağ Balkanlar’ını canlandırır. Sırbistan hükümdarının kızı, II. Murad’ın eşi, Fatih Sultan Mehmet’in saygıdeğer analığı ve neredeyse son Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos’un eşi olacak olan Mâra Brankoviç Komnenos’tur Mâra. 15’inci yüzyılda Güneydoğu Avrupa’nın tarihine yeni bir yön veren bu olaylar kitabın sayfalarında yeniden canlanır. Sırp kralı Brankoviç’in kızı Osmanlılar arasında çok ünlü olur ve Fatih ondan anamız diye söz eder… Bazı kaynaklarda Mâra Sultan diye geçer…

Fatih Sultan Mehmet kendisini yetiştiren bu saygıdeğer analığına Balkanlarda ‘’Küçük Ayasofya’’ diye bir yer alır ve bu konuda (halen Topkapı Sarayı’nın arşivinde bulunan) bir de ferman çıkarır. Fatih Sultan Mehmet fermanında saygıdeğer analığına ‘’anam Despina’’ diye hitap eder... Despina, Meryem Ana’nın isimlerinden biridir... Bakire anlamında olan '‘Despinis’', İncil’de Meryem Ana’ya ithafen ‘'Despina'’ olarak geçer…

Fatih’in karısı Gülbahar Hatun da Hristiyan’dır, hiçbir zaman da dönmemiştir İslam’a. Hristiyan olarak da defnedilir. Alman tarihçi Franz Babinger, Gülbahar Hatun’un Arnavut kökenli olduğunu yazar.

III. Roma İmparatoru Fatih Sultan Mehmet

Fetihten sonra Papa, Fatih Sultan Mehmet’e bir mektup yazdığı ve mektubunda Fatih’e: ‘’Hristiyanlığı seçin! Sizi Doğu Roma imparatoru olarak selamlayalım” diye yazdığı rivayet edilir. Zaten Fatih Sultan Mehmet’in resmi unvanı da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’dur… Çoğu Batılı tarihçiler de Fatih’ten III. Roma İmparatoru olarak bahsederler. Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından özel sohbetlerimde çok duydum bu sözü… Prof. Dr. Bertrand Michael Buchmann’ı burada yâd ediyorum. Buchmann bana ''Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkmamıştır, adını değiştirip (Osmanlı İmparatorluğu) bütün kurumlarıyla geliştirip III. Roma İmparatorluğu olarak yaşatmıştır. Bu nedenle de Fatih Sultan Mehmet III. Roma İmparatorudur'' diye anlatmıştı...


Cihanşümul (çok uluslu) bir imparatorluk

Fatih Sultan Mehmet, Anadolu birliğini öyle gönül birliği ile sağlamaz. Fatih Sultan Mehmet, Anadolu birliğini çok gaddarca sağlar. Bu uğurda çok kan döker. Tarihçi Erdoğan Aydın ‘’Fetih ve Fatih’’ (Kırmızı Yayınları, 2012) isimli kitabında Fatih’in Anadolu’da döktüğü kanların Balkanlarda döktüğünden çok daha fazla olduğunu yazar. Anadolu'daki Germiyanoğulları, Menteşoğulları, Aydınoğulları ve Karamanoğulları devletleri Fatih tarafından zorla ve kan dökülerek Osmanlıya katılırlar. Hele hele Karamanoğlu Devletine diz çöktürmek için Osmanlının Anadolu'da döktüğü kanın haddi hesabı yoktur… 


Şehzade Orhan (2. Sultan Orhan) da Bizanslı bir imparatorun damadıydı. Ve Fatih Sultan Mehmet''e karşı Konstantiniyye surlarını savunanlar arasında 600 askeriyle Şehzade Orhan da vardır!

Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Türk ve Müslüman Çandarlı’yı idam ettirip yerine bir Rum’u getirir. Bize tarih diye okuttukları masallarda Çandarlı kuşatma esnasında güya Bizans’a yardım etti diye anlatmışlardı… Gerçekte ise arada İmparatorluğun geleceği hakkında fikir ayrılığı vardı… Çandarlı yeni kurulacak imparatorluğun ‘’Türk İslam İmparatorluğu’’ olmasını istiyordu… Fatih ise ‘’Cihanşümul bir imparatorluk’’ kurmak istiyordu… Fatih'e göre böyle bir imparatorluk ise çok uluslu, çok dinli ve evrensel bir imparatorluk olmalıydı. Fikir ayrılığı Çandarlı’nın idamı ile sonuçlanır... 

İşte tam da bu nedenle Fatih savaşta öldürdüğü imparatorun (Konstantin Paleolog), İstanbul fethedilmeseydi belki de ileride imparator olabilecek iki yeğenini de vezir yapar... Hekim Yakup Paşa (Yahudi), Koca Davut Paşa (Arnavut) ve Zağnos Paşa (Rum veya Sırp asıllı) o dönem devletin önemli kadrolarında yer alan ve başarılı olan devşirmelerdir... Bunlardan Zağnos Paşa, II. Murat‘ın kızını alarak onun damadı olur, kendi kızını da Fatih Sultan Mehmet‘le evlendirir. Fatih’in şehzadeliği sırasında onun nedimliğini yapar, şehzadeye Rumca ve Lâtince öğretir. Bugün için Balıkesir'de adına yaptırdığı Zağnos Paşa Camisi bulunmaktadır… Zağnos Paşa, Çandarlı'nın idamından sonra sadrazamlığa getirilir...

Yine aynı nedenle Ermenileri İstanbul’a yerleştiren de Fatih’tir… İstanbul’da Rum Ortodoks Patrikhanesini koruyan, Ermeni Patrikhanesini kuran ve İstanbul’da Yahudi hahambaşı bulunduran da Fatih’tir… Fatih İstanbul’u alınca şehrin adını değiştirmez, 19. yüzyıla kadar hep Konstantiniyye’dir fethettiği şehrin ismi... Ancak 19. yüzyılda ‘’İstanbul’’ ismini alır. Fatih, fetihten sonra Ayasofya’yı cami yapar ama adını yine değiştirmez!... Aya İrini de aynı şekilde kalır. Adı değişmez!

Osmanlı padişahları içerisinde en iyi eğitimli ve en uzak görüşlü olan Fatih Sultan Mehmet, neden Çandarlı’nın istediği gibi bir ‘’Türk – İslam İmparatorluğu’’ değil de böylesine bir cihanşümul (çok uluslu) bir imparatorluk kurmuş, neden yoluna III. Roma İmparatoru olarak devam etmişti?

Bunun nedenini yine tarihe ve coğrafyaya giderek göreceğiz:

Fatih Sultan Mehmet neden bir cihanşümul (çok uluslu) imparatorluk kurmak istemiştir?

Anadolu’daki en eski uygarlıklar Sümer, Asur, Urartu ve Hitit uygarlıklarıdır. Bu uygarlıklardan sonra da Anadolu’da Frigya, Lidya, Likya, Karya, Dorya, İyonya gibi antik uygarlıklar doğar. Bu uygarlıkların çoğunu bu sayfalarda, sitemde (Şehriyar) yazdım. Bu uygarlıklardan sonra da Roma uygarlığı Anadolu’yu etkisi altına alır. Yüzlerce yıl süren bu uygarlıklar Anadolu’da yaşarken Hıristiyanlık ve İslam dinleri henüz ortada yoktur. Hıristiyanlık dininin 4. Yüzyılda Orta Doğu’da ve Akdeniz’de yaygınlaşmaya başlamasıyla birlikte Anadolu’da Bizans İmparatorluğu ortaya çıkar. Anadolu’daki antik kültürler Hıristiyanlaşır, Hıristiyanlık antik Anadolu kültürünü asimile eder...

Osmanlının hedefi olan Balkanlar ise tam bir etnik ve mezhep mozaiği içerisinde çok mezhepli ve çok etnikli bir yapı içerisindedir. Ortadoğu zaten çok dinli ve çok mezhepli bir yapı içerisindeydi…  

Osmanlı padişahları içerisinde en iyi eğitimli ve en uzak görüşlü olan Fatih Sultan Mehmet, biliyordu ki böylesi bir tarihi geçmişi, böylesi bir etnik ve mezhep mozaiği içeresindeki bu coğrafyada bir ırkın üstünlüğüne, bir dine ve bir mezhebe dayanan ‘’Türk – İslam İmparatorluğu’’nun yaşama şansı yoktu. Kaldı ki bu yapıdaki Selçuklu İmparatorluğu Anadolu'da yaşayamamıştı...  İşte bu nedenle Fatih Sultan Mehmet Roma İmparatorluğunun mirasını devam ettirerek aynı coğrafyada Roma İmparatorluğunu Osmanlı İmparatorluğu olarak devam ettirmek, yaşatmak ister. Pek konuşulmaz ama Fatih’in kurduğu bu cihanşümul (çok uluslu) imparatorluk aslında Müslüman ve Ortodoks, Türk, Arap, Slav ve Rum bir ortak imparatorluğudur…

Fatih Sultan Mehmet'in özellikleri

Fatih Sultan Mehmet anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Latince, Arapça, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşur. Fatih'in Latinceyi anadili gibi konuştuğu ve Homeros’u aslından okuduğu rivayet edilir. Coğrafya ve tarihe meraklıdır. Bir divan tertip edecek kadar güçlü bir şairdir. Avni mahlasını kullanarak divanlar yazar. Huzurunda Gazali ve İbn'i Rüşd'ün fikirlerini tartıştıracak kadar felsefeye meraklıdır.  Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ele geçirdikten sonra, imparatorluğun felsefecisi Amiroutzes’u saraya davet edip onunla felsefî konular üzerinde tartışır.


Fatih İstanbul kuşatması sırasında yeni döktürülen topların balistik hesaplarını yapacak seviyede de mühendislik bilgisine sahiptir. Gutenberg'in matbaasında basılan bazı kitapları Avrupa'dan getirtip bu kitapları okuyup çevirterek İstanbul’da büyük bir kütüphane kurdurur. Bu kütüphanede Aristotales, St Thomas, Aquinas kitapları vardır. Çağdaş Vaka-i Name’nin, yani tarih yazıcılığının doğuşu Fatih döneminde olmuştur.

1466 yılında İskenderiyeli matematikçi, coğrafyacı ve astronom  Batlamyos’un ‘’Coğrafya’’ kitabını (‘’Batlamyos’un Haritası’’ olarak da bilinir) tercüme ettirir.

Fatih, atam-dedem kanunu dediği gelenekleri yazılı hale getirir ve bunlara ‘’kanunname-i ali Osman’’ ismini verir. Bu Kanun Hükmünde Kararnamelerden, -pardon-, bu kanunnamelerden birisi de şudur: ‘’Kanunname-i al-i Osman'a şu derkenarı da düşesiz: Her kimesneye ki bundan böyle saltanat müyesser ola, nizamı âlem için kardeşlerini katleylemek münasiptir. Ekseri ulema dahi bunun böyle olmasına razı olup tasvip etmiştir.’’


Fatih ölünce de vasiyeti üzerine naaşı Büyük Konstantin'in, Justinianus'un, Theodora'nın, Zeo'nun ve diğerlerinin yattığı yere defnedilir. Müslüman olmayan Hristiyan olan karısı da ölünce yanına defnedilir. 

Fatih’in anlattığım bütün bu özelliklerinin çağını aşan, çağının üstünde bir iftihar vesilesi özellikler olduğunu düşünüyorum. İşte Fatih Sultan Mehmet böylesine büyük bir padişahtır.


Prof. Dr. İlber Ortaylı Fatih için şunları söyler; "Türk entelektüelinin sahip olmadığı vasıfların başında doğuya ve batıya sahip olmak gelir. Hem İtalyancayı hem Yunancayı hem Farsçayı hem Arapçayı bilen böyle bir münevver, onun devrinde Batıda yok. İkincisi, inanılmaz derecede coğrafya biliyor. Ateşli silahlar ordusuna iyi komuta ediyor. Fatih Sultan Mehmet Han, şarkın ve garbın efendisidir, şarkı ve garbı bilir ve komplekssiz bir şark münevveridir, o bir dünya hükümdarıdır. Fatih büyüktü. Ölümü de bir dağın indifaı veya bir büyük geminin batması gibidir. Hedeflerinin hepsini ardındaki toplum anlamış değildir zaten, açıkça da ortaya koymamıştı. Ama Fatih Sultan Mehmet Han asrının hiç tesiri kalmadığını söyleyebilir misiniz? En azından sarayda kurduğu kozmopolit kütüphaneyi o yönde zenginleştiren Kanuni Sultan Süleyman onun torunuydu. Fatih iki kıtanın ve iki denizin padişahı ve iki medeniyetin sahibi bir aydındı.’’

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın söylediği gibi ne Fatih Sultan Mehmet hedeflerini açıkça ortaya koymuştu ne de kendisinden sonra gelenler hedeflerinin hepsini anlamıştı… Bu nedenle Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu İmparatorluğun cihanşümul özellikleri kısa zamanda bozularak kaybolur. Yavuz Sultan Selim ile İmparatorluk Arap – Emevi – Sünni bir karaktere bürünür. Bilime verilen değer Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra tamamen sona erer. 


Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyanların, hem İstanbul'a meftun olduklarını söyleyip hem de İstanbul'a ihanet edenlerin ve Fatih Sultan Mehmet'i FSM haline getirenlerin böylesi bir Fatih Sultan Mehmet'i anlamalarını ve hakkıyla anmalarını beklemek beyhude bir hâyâl olurdu... Ancak bu onların sorunudur...  Ama biz, gelin yazımın başında verdiğim Asaf Hâled Çelebi’nin Mârâ isimli şirinin girişinde söylediği gibi yapalım:

’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’

Arz ederim...

Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim…


Osman AYDOĞAN


Kiraz Zamanı

28 Mayıs 2021


Eğer bahçelerde iseniz kirazların dalları bastığını, yok şehir denilen beton yığınlarının arasında kibrit kutusu gibi evlerde yaşıyorsanız ve Koronadan fırsat bulup da dışarı çıkmışsanız kirazların marketlerde rafları, pazarlarda tezgâhları bastığını (hem de kilosu 50 TL’den!) görürsünüz…

Çünkü mevsim kiraz zamanıdır...

Kiraz zamanı; mayıs sonları, haziran başıdır ve mevsimlerin en güzel olduğu vakitlerdir. Kiraz zamanı güzeldir ama kısadır, aynı daha önce anlattığım Sakura çiçekleri gibi, aynı hayat gibi, aynı ömür gibi.

Ve ‘’Tarih’’ ne garip bir bilimdir… Dönemine hükmeden şaşalı diktatörleri, mağrur galipleri değil de nedense hep ona karşı koyanları, ona direnenleri, mağlupları kaydediyor… Hatta hatta ''yerlere dökülen kirazlar''ı bile…

''Eyvah! Yine mi tarih? Ne işi var tarihin yerlere dökülen kirazlarla'' demeyin... Olmaz olur mu?...

Kaç gündür tarihten usanmış, sıkılmış, bıkmıştınız, içiniz dışınız tarih olmuş, tarihten gına gelmişti artık... Yazımın başlığında da ‘’Kiraz’’ kelimesini görünce ve kirazla da devam edince içinizden de bir ‘’ohhh be’’ çekip ''tarihten kurtulduk'' diye rahat bir nefes almıştınız değil mi? Ama öyle rahat rahat nefes almayın.... Kurtuluş yok benden ve tarihten!… 

Bugün yine tarihten ama çok farklı bir tarihten, bu ''yerlere dökülen kirazlar''ın tarihinden, ancak kanlı tarihinden bahsedeceğim… Çünkü bugün, 28 Mayıs 2021, bu yerlere dökülen kirazların kanlı tarihinin de 150. yıldönümü…

''Yerlere dökülen kirazlar''ı anlatabilmem için önce bir şiirden bahsetmem gerekiyor:  ‘’Kiraz zamanı’’

Şiir: ''Kiraz Zamanı''

Şair, yazar ve gazeteci Özdemir İnce’nin ‘’Kiraz Zamanı’’ (May Yayınları, 1969) isimli güzel bir şiir kitabı var… Bu kitabın içinde de Fransızların ‘’Kiraz Zamanının şairi’’ diye adlandırdıkları şairi olan Jean- Baptiste Clement'e ait -kitaba da adını veren- güzel bir şiir var: ‘’Kiraz Zamanı’’ İşte bu şiirde Baptiste Clement ‘’yerlere dökülen kirazlar’’dan bahseder…


Bu şiirin Türkçesini ve orijinal Fransızcasını yazımın sonunda veriyorum. Şiirin hikâyesini anlatacağım ama şiirin hikâyesini anlatabilmem için önce mutat olduğu üzere kısa bir tarih (!) turu yapmam gerekiyor… Bunun için de 1870 ve 1871 yılındaki Fransa'ya Paris'e gitmemiz gerekiyor... 

Versay Anlaşması

Fransa İmparatoru III. Napolyon 19 Temmuz 1870’de Prusya’ya savaş açıyor… Ancak 2 Eylül 1870’te Napolyon’un orduları Sedan’da Almanlara yeniliyor ve Alman orduları Paris’e doğru yürürken, 4 Eylül 1870 Paris Belediye Binası’nın (Hotel de Ville) önünde Cumhuriyet ilan ediliyor.  


Paris, Prusya orduları tarafından ablukaya alınıyor... Abluka günlerinde Paris’in durumu hiç de iyi değildir. Paris’in varoşlarındaki fabrikalar başka yerlere taşındığı için binlerce işçi işsiz kalıyor. Açlık işçi mahallelerinde kol geziyor. Sadece işçiler değil, Paris’in burjuvaları bile sıkıntı içinde bulunuyor. Çünkü kuşatma yüzünden bırakın alışık oldukları lüks malları, hayatlarını idame ettirmeleri için gerekli mallara bile zor ulaşıyorlar. Yine de halk ve ordu el ele Paris’i düşmana teslim etmemek için savaşırlar. Ancak Almanlarla ateşkes imzalanmasından sonra Cumhuriyetçi Paris’e değil monarşist Versailles’e (Saray’a) dönülüyor. Bu Parislilerin öfkesini daha da arttırıyor. İhanete uğradıklarının farkında olan Parisliler, beş milyarlık bir tazminat ile Alsace ve Loraine bölgelerinin bir bölümünü Almanya’ya peşkeş çeken bir barış anlaşmasının özneleri olmak da istemiyorlar…

Paris Komünü

Bu yenilgiyi ve bu anlaşmayı hazmedemeyen halk,18 Mart 1871'de Hotel de Ville'de önünde toplanarak ''Paris Komünü'' (La Commune de Paris)nü ilan ediyor. Paris Komünü, Paris halkının Fransız hükumetine karşı kurduğu 18 Mart 1871’den 28 Mayıs 1871’e uzanan yerel bir yönetimin adıdır. Paris Komünü, içinde şekillendiği koşullar, tartışmalarla yürüyen kararları ve acılı sonu onu zamanının en önemli politik dönemlerinden biri haline getiriyor.


Paris Komününün hüküm sürdüğü iki ay kadar süren iktidarı boyunca bazı reformlar yapılıyor. Bunlardan bazıları: Sıkıyönetimin, askerî mahkemelerin, sansürün ve düzenli ordunun kaldırılması, kilise ile devletin ayrılması, din işlerine ayrılan bütçenin, dini vakıfların ve okullardan din derslerinin kaldırılması, kilise mallarının milli emlake devredilmesi, fabrikaların isçilere devredilmesi vb.

Kanlı gün: 28 Mayıs 1871

22 Mart 1871'de Versailles hükümeti (Saray) yandaşlarının komünü ele geçirme teşebbüsü başarısız oluyor. 12 Mayıs 1871'de Versailles güçleri Paris’e giriyor. Versailles güçleri komüne karşı şehri ele geçirmek için halk birlikleriyle uzun süre kanlı biçimde savaşıyor. 28 Mayıs 1871 günü, Versailles güçleri tarafından şehir sokak sokak çarpışılarak ele geçiriliyor. Halk, Versailles güçlerine karşı mermi tükenince taşları tüfeklere doldurup savaşıyor, rehineler karşılıklı olarak öldürülüyor, son direnişler Pére Lachaise mezarlığında yapılıyor ve esirler bu mezarlıkta Versailles güçlerince kursuna diziliyor. Savaşta 20 000 kadar komün devrimcisi ve 700'den fazla Versailles'li öldürülüyor…

(Bu konuda ''Paris Komünü'' -La Commune, Paris1871- isimli 2000 yılı yapımı Peter Watkins'in yönetmenliğini yaptığı altı saatlik -345 dakika- güzel bir belgesel var... Bulursanız kaçırmayın derim.)

İşte girişte bahsettiğim ‘’Kiraz Zamanı’’ şiirinin yazarı Jean- Baptiste Clement anlattığım Paris Komünü partizanlarındandır. En ünlü şiiri olan ve elden ele dolaşan bu şiirini 28 Mayıs 1871’de Fontaine-au-Roi sokağının hastabakıcı görevlisi olan “yiğit yurttaş” Louise’e adıyor. Ve bu şiir 1871’de Antoine Renaud tarafından besteleniyor ve Paris komününün simgesi haline gelip devrimci şarkıların en unutulmazlarından biri haline geliyor... 

Tarihi bilgi bu kadar...  Şimdi gelelim şiirin hikâyesine…

''Kiraz Zamanı'' şiirinin hikâyesi

28 Mayıs 1871, Pazar günü Paris bütünüyle Versailles güçlerinin eline geçiyor... Sadece Fontaine-au-Roi sokağında küçük bir grup çarpışıyor. Bunlar bir barikatın arkasına sığınmış yirmi kadar savaşçılardır... Aralarında Jean Baptiste Clement de bulunuyor. Öğleye doğru sokağa, elinde bir ekmek sepeti taşıyan yirmi yaşlarında bir genç kız geliyor. Kim olduğunu soran savaşçılara Saint-Maur sokağının hastabakıcısı olduğunu, belki yardımı dokunur diye buraya geldiğini söylüyor… Savaşçıların bütün ısrarlarına karşın oradan uzaklaşmıyor… Adının Louise olduğunu söyleyen bu kızı sonraları bir daha hiç kimse göremiyor… (''Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri'', C.1, Çev. A. Kadir - A. Timuçin, Evrensel Basım Yayın, 2000)


“Kiraz Zamanı” şiirinin sonradan, 1871’in kiraz zamanında yaşanan Paris Komünü’nün kanlı haftasının da simgesi olmasının iki nedene dayandığı söyleniyor. Birincisi şiirde yerlere düşen kırmızı kiraz tanelerinin komüncülerin kan damlalarını çağrıştırması, ikincisi de, bizzat kendisi de “Komünar” olan J.B. Clement’in barikatlarda can veren sevdiği bu hemşireye bu şiiri yazıldıktan beş yıl sonra ithaf etmesi. (1866)

Jean Baptiste Clement “Kiraz Zamanı” şiiriyle, öylesine meşhur oluyor ki, mezar taşına bile “Jean Baptiste Clement Kiraz Zamanı Şairi” yazılıyor... (Fotoğrafını yazımın sonuna ekliyorum.)

Bu şiiri Türkiye’de meşhur eden de yazımın girişinde bahsettiğim Özdemir İnce’nin içinde bu şiirin de bulunduğu ‘’Kiraz Zamanı’’ (May Yayınları, 1969) isimli şiir kitabı oluyor…

Jean- Baptiste Clement şiirinde başlangıçta tatlı tatlı, güzel güzel başlayıp sonunda da hüzünlü bir şekilde; ‘’Taşırım kiraz zamanından yüreğimde bir yara ve kader sunarken bana kendini, bilmez acımı dindirmesini. Kiraz zamanını hep seveceğim ben ve içimde sakladığım anıyı’’ diye hüzünlü bir şeklide şiirini bitiriyor... 

Bu şiir ve hikâyesi ''Le Temps des Cerises'' (Kiraz Zamanı) ismiyle 1914'ten 2005 yılına kadar beş kez filme alınıyor, üzerine bu adla iki ayrı tiyatro oyunu, iki ayrı roman yazılıyor... Şarkılara konu ediliyor... 

Yazımın hemen sonunda Fransızca öğrenen herkesin dinlemiş olması kuvvetle muhtemel olan bu şiirden yapılmış şarkının bağlantısını vereceğim. Eğer vaktiniz varsa aşağıdaki bağlantıdan “Kiraz Zamanı” (Le Temps des Cerises) isimli şarkıyı Fransız şansonlarının en güzellerinden Fransız aktör ve müzisyen Yves Montand’dan dinleyin! Hatta canınız kiraz çekmişse de şarkıyı dinlerken bağlantıyı tam ekran olarak izleyin.

Kiraz zamanı; mayıs sonları, haziran başıdır ve mevsimlerin en güzel olduğu vakitlerdir. Kiraz zamanı güzeldir ama kısadır, aynı daha önce anlattığım Sakura gibi, aynı hayat gibi, aynı ömür gibi.

Ve ‘’Tarih’’ ne garip bir bilimdir…. Dönemine hükmeden şaşalı diktatörleri, mağrur galipleri değil de nedense hep ona karşı koyanları, ona direnenleri, mağlupları kaydediyor… Hatta hatta anlattığım gibi yerlere dökülen kirazları bile… Zaten boşu boşuna da söylemiyor İngiliz sanat eleştirmeni, senaryo ve belgesel yazarı ve romancı John Berger; ‘‘Galiplerin ömrü kısa olur, mağlupların ise hayal edilemeyecek kadar uzun’’ diye…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Yves Montand, ‘’Le Temps des Cerises’’ (Kiraz Zamanı)
https://www.youtube.com/watch?v=ncs4WlWfIZo

 

Kiraz Zamanı

Gelince bize kiraz zamanı,

sevinçli bülbülle alaycı karatavuk
bayram ederler.
Güzellerin başında kavak yelleri,
sevdalıların yüreğinde güneş dolaşır. 
Gelince bize kiraz zamanı, 
alaycı karatavuk ne güzel şakır.

Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa. 

Gider çiftler düş kura kura
kirazları toplamaya,
bir örnek giysiler içinde aşk kirazları
düşer yapraklar altından damla damla, kan gibi.
Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa,
toplanır düş kura kura mercan taneleri.

Gelince size kiraz zamanı,

korkunuz varsa aşkın acısından,
sakının güzellerden.
Ben ki ağır acılardan hiç korkmam, 
istemem bir gün bile yaşamak acısız.
Gelince size kiraz zamanı,
aşkın acılarını da tadacaksınız.
Hep seveceğim ben kiraz zamanını

Taşırım kiraz zamanından

yüreğimde bir yara.
Ve kader sunarken bana kendini
bilmez acımı dindirmesini.
Kiraz zamanını hep seveceğim ben,
ve içimde sakladığım anıyı.

Le Temps des Cerises

Quand nous chanterons le temps des cerises,

Et gai rossignol, et merle moqueur
Seront tous en fête !
Les belles auront la folie en tête
Et les amoureux du soleil au cœur !
Quand nous chanterons le temps des cerises
Sifflera bien mieux le merle moqueur !

Mais il est bien court, le temps des cerises

Où l'on s'en va deux cueillir en rêvant
Des pendants d'oreilles...
Cerises d'amour aux robes pareilles,
Tombant sous la feuille en gouttes de sang...
Mais il est bien court, le temps des cerises,
Pendants de corail qu'on cueille en rêvant !

Quand vous en serez au temps des cerises,

Si vous avez peur des chagrins d'amour,
Evitez les belles !
Moi qui ne crains pas les peines cruelles
Je ne vivrai pas sans souffrir un jour...
Quand vous en serez au temps des cerises
Vous aurez aussi des chagrins d'amour !

J'aimerai toujours le temps des cerises,

C'est de ce temps-là que je garde au cœur

Une plaie ouverte !

Et dame Fortune, en m'étant offerte

Ne saurait jamais calmer ma douleur...

J’aimerai toujours le temps des cerises

Et le souvenir que je garde au cœur !

Jean-Baptiste Clément (1866)




Bir Yemen türküsü ve bir hatanın düzeltilmesi!

27 Mayıs 2021

Dün yazdığım ‘’Mihrali Bey’’ yazısında Yemen türkülerinden bahsetmiştim. Yazımda ‘'Havada bulut yok’’ diye başlayan Yemen türküsünün Muş yöresine ait olduğunu yazınca bir okuyucu itiraz etti. Kendisi bu yemen türküsünün Muş yöresine ait olmadığını iddia ediyor… 

Bazı kaynaklarda, Yemen türküsü hakkında herhangi bir sağlıklı araştırma ve inceleme yapılmadan türküde geçen “burası Muş’tur” kısmı “burası Huş’tur” diye değiştirilerek “Yemen türküsü” adıyla Yemen’e mal ediliyor. Bu doğru değildir. Sanırım yazıma itiraz eden okuyucu da bu bilgiye göre itiraz ediyor... 

Bu yanılma sadece bu türküyle sınırlı kalmıyor... Bu yanılma türkülerde çok yapılıyor. Mesela ''Adana'nın yolları taştan'' türküsü Adana'nın değil de Çankırı yöresinin, ''Şen olasın Ürgüp'' türküsünün de Ürgüp'ün değil de Antalya yöresinin olduğu gibi...

O zaman bana da gerçeği, doğru bilgiyi aktarmak kalıyor...

Gerçeğin kendisi

''Havada bulut yok bu ne dumandır'' sözleri ile başlayan Yemen türküsünü Atatürk de seviyor. Atatürk türkünün her söylenişinde gözyaşlarını tutamayarak şöyle söylüyor: ‘’Anadolu çocuklarının ne işleri vardı Yemen çöllerinde? Oraya gönderildiklerinde belki yeni evliydiler. Geride genç eşlerini, kundakta yavrularını bırakmışlardı. İçlerinden birinin şansı yaver gider de geri dönebilseler kendisi ve eşi yaşlanmış, çocuğu kız ise gelinlik çağa gelmiş, erkekse koskoca delikanlı olmuş bulurdu. Bütün bunlar niçindi? Yazık günah değil miydi evlatlarımıza?”

TRT arşivleri incelendiğinde, bu türkü hakkında arşivde: Kaynak kişi: Duriye Keskin (mahalli sanatçı), derleyen: Muzaffer Sarısözen, notaya alan: Muzaffer Sarısözen ve TRT repertuar no: 341 bilgileri yer alıyor…

Muş ve çevresinde ilki 1944 yılında Türk halk müziğinin babası ve TRT yurttan sesler programının yapımcısı rahmetli üstat Muzaffer Sarısözen başkanlığında Bedii Yönetken ve teknisyen Rıza Yetişken’ den kurulu ekipçe, ikincisi ise 1961 yılında Mustafa Geceyatmaz, Fikret Otyam ve teknisyen Mücahit Küçükbaran’dan oluşan ekiplerce resmi derleme çalışmaları yapılıyor... 

Yapılan bu derlemeler sonucu bu türkü Muş ilimize ait olarak TRT repertuarına giriyor. Ayrıca; Ankara Üniversitesi (TÖMER) dil dergisinde, aslen Muş’lu olan Mülkiye Müfettişi Sayın Nuri Yaman’ın araştırmalarına istinaden bu türkünün öyküsü ve bilinmeyen kısımları türkünün yöresi de Muş ili olarak yayınlanıyor... 

Ancak 1990’lı yılların ortasında TRT, bir söylenti üzerine hiçbir bilimsel inceleme yapmadan işgüzarlık yaparak bu türküyü tahrif ediyor: Türküde geçen ‘’Muş’’ ili yerine Yemen’de bir Türk kalesi olan ‘’Huş’’ ile değiştirerek bu türküyü bir Yemen türküsü haline getiriyor…

Bunun üzerine İstanbul Teknik Üniversitesi Müzikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Songül Karaosmanoğlu Ata, bir gazeteye demeç vererek türkünün sözlerinin aslında “Burası Muş’tur" olduğunu, Yemen'e ait Huş şehri olduğu söylentilerin doğru olmadığını ifade ediyor. Ata, gazeteye yaptığı açıklamasında ‘’İlk olarak 1944'te, Duriye Keskin adlı mahalli bir sanatçıdan derlenen türküdeki ‘Burası Muş'tur’ sözlerinin 90'ların ortasında kaynağı belirsiz söylentiler sonucu ‘Burası Huş'tur’ şeklinde değiştirildiğini, TRT'nin bile söylentilerden etkilenerek türküde tahrifat yaptığını’’ söylüyor. Ata, açıklamasının devamında ‘’TRT'nin değiştirdiği Huş’un; Yemen'in başkenti Sana ile Taiz kentleri arasında bulunan bir Türk Kalesi'nin ismi’’ olduğunu hatırlatan Ata, "Türkünün sözlerini dikkatli bir şekilde okursak, Anadolu toprakları üzerinde bir yerlerde söylendiğini anlayabiliriz" diye söylüyor. (Milliyet. 10 Temmuz 2006)

Türkünün hikâyesi

Acılı, elemli ve yaslı bir türkünün öyküsüdür Yemen türküsü. Tarihi tam olarak bilinmez. Aslında bilinir de herkes kendine göre değişik bir tarih söylüyor.

Yemen türküsünün bilinmeyen yönlerini aslen Muş’lu olan Mülkiye Müfettişi Nuri Yaman anlatıyor: Muş ilinden Yemen’e çok sayıda genç “ölürsek şehit kalırsak, gazi oluruz” diyerek askere gidiyor. Yemen’in öldürücü sıcağı, düşmanı ezici çoğunluğu ve Arapların ihaneti nedenleri ile gidenlerin hemen hepsi orada şehit düşüyor, hiçbirisi geri dönmüyor… Türkümüz geride kalan asker yakınları ve yavuklularınca söyleniyor... 

İşte bu türkü gidip de gelemeyen o isimsiz kahramanlardan Muş’ta kalan sevgilisinin sesi, özlemi, elemi ve de acısı haline geliyor. Hüseyni makamında olup 5/8 lik bir türküdür.

Türkümüzün sözlerine bakıldığında yöre insanımızın geleneklerini, yaşam biçimini ve acılarını yansıttığı görülüyor. Yemen’e giden redif alayından hemen, hemen hiç kimse geri dönmüyor. Bu kara haberin Muş’a ulaşmasıyla (halk arasında şivan denen) ağıtlar yakılıyor, feryatlar yükseliyor.

Muş geleneklerinde komşularca cenazesi olan evlere başsağlığına gelenlere ve cenaze evinin halkına yemek gönderilir. O zamanlar teknik gelişmediğinden, yemekler fırınlarda değil kazanlarda, odundan ateş yakılarak pişirilirdi. Cenaze evi birden çok olduğundan, şehrin birçok yerinde cenaze evlerine yemek göndermek amacıyla büyük ocaklar kurulur, odunlar ocağa sürülür... İşte bu ocaklardan çıkan yoğun duman gökyüzüne doğru yükseliyor. Nişanlısı redif alayı ile birlikte Yemen’e giden ve bu kara haberi henüz duymamış olan genç kızımız pırıl pırıl bir ağustos günü bu ağlamaları ve bu dumanı görünce şöyle söyleniyor: 

''Havada bulut yok bu ne dumandır
Mahlede ölüm yok bu ne şivandır
Bu Yemen elleri ne de yamandır''

Gerçekten de mehlede ölü yoktur cenazeler Yemen’dedir. Bulutsuz ağustos gününde ki duman ise cenaze evleri için yemek yapmak üzere yakılan ocakların dumanıdır.

''Ano Yemen’dir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Muş’tur, yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir''

Çemen; Yemen’de yetişen bir bitkidir. Askerlerimiz Yemen’e gitmiş ve bir daha geri dönmemiştir. Muş ili Türkiye’nin üçüncü büyük ovasına sahiptir. Birçok kişi Muş ovası ile türküdeki yokuş ve yol ikilemine düşüyor. Oysaki Muş ili yerleşim itibariyle savunması daha kolay en eski yerleşim yeri olan bugünkü Kale Mahallesi ve Minare Mahallelerinin olduğu bölüme konuşlanmış ova ise tamamen bu mahallerin altında aşağıda tarıma bırakılmıştır. 

Bugün halen Kale Mahallesi eski yerleşim kalıntılarını taşımakta ve yüksek bir yerde ovaya hâkim bir alandadır. Eski Muş’un yolu halen yokuştur. “Giden gelmiyor acep ne iştir” sözü Muş’a giden dönmüyor diye anlaşılmaktadır. Oysa türkünün sözleri dikkatli incelendiğinde Muş’tan Yemen’e gidenler şehit olup dönmediklerinden “giden gelmiyor acep ne iştir “ sözü onlar için söyleniyor…

Eski yerleşim yeri itibariyle Muş ilinde askerî kışla Kale Mahallesinin eteklerinde bugünkü İl Jandarma Komutanlığı dinlenme tesislerinin bulunduğu yerde bulunuyor. Ne yazık ki bu kışla yıkılıp yerine şimdiki jandarma tesisleri yapılıyor. Nişanlısının ölüm haberiyle yüreği yanan genç kızımız,  Kale Mahallesinden yokuşun altındaki kışlaya bakarak şöyle ağıt yakıyor:

''Kışlanın önünde redif sesi var
Açın çantasını bakın nesi var
Bir çift potin ile bir de fesi var''

Mülkiye Müfettişi Sayın Nuri Yaman’ın araştırmaları ile derlemesi yapılan türkünün diğer mısralarında ismi geçen yerlere gelince;

Mongok: yeni adı Soğucak’tır. Merkeze 2 km Mesafede soğuk suyu ile meşhur bir köydür. Karasu: 68 km Uzunluğunda komşu Bitlis ili Güroymak ilçesinden doğan ve Muş’a güneyden girerek bilahare Kurt İstasyonunda Murat nehri ile birleşen bir nehirdir.

''Kışlanın önünde çalınır sazlar
Gözlerim ağlıyor yüreğim sızlar
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar''

Mısralarından da anlaşılacağı gibi bu türkü Muş’tan Yemen’e giden askerlerimiz için söyleniyor… Bu türkü Yemen'de söylenmiyor… .

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

''Havada bulut yok bu ne dumandır'':

https://www.youtube.com/watch?v=vLbGS09WN5Q

Yemen Türküsü

Havada bulut yok bu ne dumandır

Mahlede ölüm yok bu ne şivandır
Şu yemen elleri ne de yamandır

Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir

Burası Muş'tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir

Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir al fesi var

Kışlanın önünde üç ağaç incir
Kolumda kelepçe boynumda zincir
Zincirin yerleri ne yaman sancır

Kışlanın önünde sıra söğütler
Zabitler oturmuş asker ögütler
Yemen'e gidecek bu koçyigitler

Ah o yemendir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir

Kışlanın ardını duman bağladı
Analar babalar kara bağladı
Yemen'e gidene herkes ağladı

Kışlanın ardında yüzüyor kazlar
Ayağım ağrıyor yüregim sızlar
Yemen'e gidene ağlıyor kızlar

Kışlanın ardında bir kırık testi
Askerin üstüne sam yeli esti
Gelinlik tazeler umudu kesti

Burası Muş'tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir


Mihrali Bey

26 Mayıs 2021


Mafya babaları beyaz ekranlarda sıra ile ard arda konuşuuup duruyorlar… Şimdi bırakın bu mafya babalarını da size gerçek bir kahramanı daha anlatayım. Dün gerçek bir kahraman Süleyman Askerî Bey’i anlatmıştım… Bugün de yine adı sanı bilinmeyen ama gerçek bir kahraman olan Mihrali Bey’i anlatayım… İnanın zamanınızı ekranlardaki mafya babalarını seyretmeye harcamaktansa bu zamanı bu kahramanın hayat hikâyesini okumaya ayırmaya değer...

Mihrali Bey’i anlatmadan önce Yemen türkülerini anlatmam lazım… Peşin peşin Mihrali Bey ile Yemen türkülerinin ne ilgisi var demeyin.. Var işte!

Yemen türküleri

Yemen üzerine çok türkü, çok ağıt yakılmıştır… Bunlardan en çok ‘'Havada bulut yok’’ diye başlayan Yemen türküsünü biliriz. Muş yöresine ait bu yemen türküsünün: ilk kıtası şöyleydi:


 ‘’Havada bulut yok bu ne dumandır
Mahlede ölüm yok bu ne figandır
Şu Yemen elleri ne de yamandır
Ano Yemen'dir gülü çemendir
Giden gelmiyor acep nedendir.’’

Bir de ‘’Anlı Yemen’’ isimli Rumeli türküsü vardır:

‘’Anlı Yemen şanlı Yemen
Toprakları kanlı Yemen
Ben Yemen'e dayanamam
Nazlı yardan ayrılamam

Gitme Yemen'e Yemen'e 
Yemen sıcak dayanaman
Kalk borusu erken çalar
Sen küçüksün uyanaman’’

Bir zamanlar Ruhi Su, sonraları da Zülfü Livaneli söylerdi bu Rumeli türküsünü. Çocukluğumun çok sevdiğim bir türküsüydü... Sonraları biz büyüdük, ancak kalk borusu bizlere hep erken çaldı... Annelerimiz de arkamızdan hep bu türküyü söylediiii durdu… Ve bizler hep türküdeki sözleri yaşadık!

Bir başka son Yemen türküsü vardır ki…. Bu türküyü anlatmadan önce mutad olduğu üzre biraz tarihten bahsedeceğim. Zaten bu türkülerin kendileri de tarih ama ben yine bu türkü için tarihe bir yolculuk yapacağım… Hemen ‘’yine mi tarih!’’ diye şikayet etmeyesiniz ama!...

Önce üç tarihi kitap

Osmanlı paşalarının en ünlülerinden olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa (1839-1919) anılarını kaleme almış ender paşalardan birisidir. Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın bu anıları ‘’Anılar 1, Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Evveli’’ ve ‘’Anılar 2, Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi’’ (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996) olarak yayınlanır. Gazi Ahmed Muhtar Paşa bu anıların Cild-i Evvel'inde 1839-1876 arasında askerlik yaşamının ilk on beş yılına sığan siyasal ve askeri gelişmeleri, Cild-i Sanisi’nde ise "93 Harbi" olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın doğu cephesini anlatır.


93 Harbi 1877 ve 1878 yıllarında Osmanlının Rusya ile yaptığı bir harptir... Bu harp; vatanperver insanların tüm çabalarına rağmen kaybedilen bir harptir. Daha önce bu sayfalarda anlattığım "Kaht-ı ricâl’’ deyimi bu harpte doğmuştur… Yani bu savaş kaht-ı rical’den (devlet adamı eksikliği) dolayı kaybedilmiştir. İşte bu harpte Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın Mühimme Başkâtibi olarak görev yapan Mehmed Arif Bey’in yazdığı ve hemen hemen askeriyedeki bütün zabitlerin özellikle kurmay zabitlerin okuduğu bir hatırat (sergüzeştname) vardır:  "Başımıza Gelenler" (Akçağ Yayınları, 2006) Bu kitapta Osmanlı Devleti'nin son döneminde ehil olmayan insanların iş başına getirilmesinin, umursamazlığın, saf-dilliliğin, yetersizliğin, korkunun ve vazife bilmemenin nasıl düşmanla işbirliği edip bir memleketi batırdığını tüm yönleriyle ortaya konulur…

Bu iki kitapta da bahsi geçen bir isim, bir kahraman vardır. Bu kahraman sanki bir ‘’Battal Gazi’’dir, bir ‘’Köroğlu’’dur, bir ‘’Şeyh Şamil’’dir, bir başka yönüyle sanki bir ‘’İnce Memed’’dir… Bu kahramanın ismi ‘’Mihrali Bey’’dir (1844-1906) Ve üçüncü kitap ise bu kahramanı anlatan tarihçi (Yemen tarihçisi) Cengiz Çakaloğlu’nun yazdığı bir kitaptır: ‘’Yemen'den Dönemeyen Karapapak: 40. Hamidiye Süvari Alayı Komutanı Mihrali Bey’’ (Kitabevi Yayınları, 2011)

İşte bahsedeceğim bu son ‘’Yemen Türküsü’’ Mihrali Bey’e aittir… Ancak önce bu kitaptan özetle Mihrali Bey’i anlatmak istiyorum… Mihrali Bey’i tanıdıktan sonra türküsü daha bir anlamlı…

Mihrali Bey…

Karapapak-Terekeme Türklerinden olan Mihrali, Tiflis vilayetinin Borçalı sancağına bağlı Darvas köyünde doğup büyür… Daha küçük yaşlarda ata binmeye ve silah kullanmaya başlayan Mihrali, kısa boylu karayağız ve sevimli biridir. Genç yaşında cesareti, mertliği ve çevikliği dillerde söylenir hale gelir…  


Mihrali Bey, Ruslara karşı

Mihrali on yedi yaşında babasını kaybeder. Ruslar, Mihrali ve kardeşlerinin karşı çıkmalarına rağmen babalarının cenazesinin Müslüman mezarlığına gömülmesine izin vermez ve İslami geleneklere aykırı bir biçimde defin işlemi yaparlar. Bu duruma çok içerleyen Mihrali ne yapacağı konusunda planlar kurarken o gece rüyasında babasını görür ve babası “Utanmıyormusun, beni bu mezarlığa nasıl gömdürdün, eğer beni bu kâfirlerin arasından almazsan sana hakkımı haram ederim” der. 

Rüyanın etkisi ile yatağından fırlayan Mihrali, elbiselerini giyer, silahlarını kuşanır ve evden çıkarak doğruca mezarlığa gider. Mezarlık Rus askerleri tarafından korunmakta olduğundan sessizce babasının mezarına kadar giden Mihrali, mezarı kazar ve babasının cesedini mezardan çıkararak omuzun alır ve tam dışarı çıkmak üzere iken askerlere yakalanır. Mihrali cesedi yere koyup ellerini havaya kaldıracağı anda ani bir hareketle nöbetçilerin üzerine saldırır ve ikisini de oracıkta öldürür. Tekrar babasının cesedini omuzlayarak doğruca Müslüman mezarlığına götürür ve okuduğu dualarla tek başına gömer. 

Artık Mihrali için kaçak dönemi başlar… Ertesi gün olayın duyulması ile Tiflis valisi köyü ablukaya aldırır. Ancak Mihrali dağa çıktığından yakalanmaz. Korkunç bir takip başlar… Mihrali’yi aramak bahanesiyle Türk köylerine baskınlar düzenleyen Rus askerleri, yerli ahaliye zulmedip onun yerini öğrenebilmek için insanlara işkence ederler. Hele olayın Çar Aleksandr tarafından duyulması, baskı ve zulmün daha da artmasına ve başkaca insanların da dağa çıkmalarına sebep olur… Mihrali İran’a kaçar… Bu arada içerideki hainlerden Keçeli köyünde Hacı Veli, Mihrali’nin İran’da bulunduğunu ihbar eder. Çar, İran Şahına bir name yazarak Mihrali’nin yakalanmasını talep eder. Bu defa İran zaptiyeleri tarafından sıkıştırılan Mihrali, tekrar Rus tarafına geçer. 

Olayların sürekli bu şekilde gelişmesi ve Mihrali ve onunla birlikte hareket eden adamlarının yakalanmasındaki zorluğu gören Çar, bu ekibin içinden birkaç kişiyi affederek muhbir olarak kullanmak ister. Bu tuzağa düşenlerden Mansur ve Tavşankuloğlu Hüseyin gizlice valiye gider, teslim olurlar. Serbest bırakılan bu hainler, Mihrali’nin baba evini basar, ağabeyi Mehmet Ali’yi öldürürler. 

Olaylar bu şekilde devam edip giderken Mihrali her sıkıştırıldığında birkaç Rus askerini daha öldürür… Artık yüzlerce Rus askeri Mihrali’nin peşindedir… Osmanlı Rus sınırına yakın bir bölgede meydana gelen şiddetli bir çatışma sonrasında Mihrali yaralı olarak Osmanlı topraklarına geçer ancak bir ihbar sonucu yakalanarak Kars hapishanesine atılır. Uyandığında kendisini elleri ve ayakları prangaya vurulmuş vaziyette bulur… Yarası kapanmaz… Durumu her geçen gün daha kötüye gider… Mahkûm arkadaşlarının getirttiği otlarla tedavi olmaya çalışır.

Bu arada mahkûmlardan birisinin karısı vasıtasıyla içeriye eğe, çekiç ve benzeri malzemeler getirirler. Mahkûmları organize eden Mihrali onların bir tünel kazmalarını ister. Epey bir uğraş sonucu tünelin sonuna gelinir… Ama ne yazık ki tünelin bitiş noktası tam nöbetçi askerlerin bulunduğu noktaya çıkar… Son taşı kaldırmazlar ve bir gün hapishanede isyan çıkartırlar… Gardiyanlarla mahkûmlar arasındaki ardabe devam ederken prangalardan kurtulan Mihrali tünelden geçerek son taşı kaldırdığında nöbetçi tarafından fark edilir ve askerin müdahalesi sonunda bacağından yaralanır. Kaptığı süngü ile askeri öldürür, sürünerek karşıdaki ahıra gider otların arasında saklanır. Hapishanede isyan bastırılır ve yapılan sayım sonrasında Mihrali’nin kaçtığı ortaya çıkar… Her tarafa atlılar salınarak aramalara başlanılır… Ancak hapishanenin hemen yakınındaki ahırda saklanan Mihrali bulunamaz. Gece ahırdan aldığı bir atla dışarı çıkan ve oradan uzaklaşan Mihrali Maraşlı köyüne gelir. Bu köyde Musa çavuşun evinde bir ay müddetle kalan Mihrali tüm yaraları iyileştikten sonra kendisine verilen bir at, silah ve erzakla buradan ayrılır. 

Mihrali Bey, 93 Harbi’nde

Bu sırada 93 harbi yani 1877-78 Osmanlı Rus savaşı başlar… Mihrali yanına topladığı 120 kadar adamı ile Ruslara yapmadığını bırakmaz… Ruslar bu belalı Karapapak’la baş edemeyeceklerini anlayınca onu orduya hizmet şartı ile affederler. Mihrali Kars kumandanı Hüseyin Hami Paşa’ya bir mektup yazarak Rus’lara karşı Osmanlı’nın yanında yer almak istediğini ve kendisinin affedilerek Osmanlı topraklarına geçişine izin verilmesini ister. Bu teklif kabul edilir ve Mihrali kuvvetleri ile Çıldır’a gelir. Kendisine Binbaşı rütbesi verilen Mihrali artık Osmanlı’nın bir kumandanıdır ve adamları ile birlikte Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın emrinde doğrudan savaşın içerisine girer…  

Ağustos ayında iyice kızışan savaşta Mihrali ve kuvvetleri Göle bölgesinde kendisinden sayı ve silah yönünden çok güçlü olan düşmanla karşı karşıya gelir. Amansız bir mücadele başlar… Güçlü düşman karşısında başarılı olmaya azmetmiş olan bu kahramanlar bir taraftan geri çekilme taktiği ile düşmanı üzerine çekerken diğer taraftan yan kuvvetler ile işin farkında olmayan Rus askerlerini çembere alırlar… Sonuçta çember kapatılır ve Rus kuvvetlerinin büyük bir bölümü imha edilir… Bu savaşta atı vurulan Mihrali elde ettiği ganimetlerle Kars Kalesine döndüğünde buranın da muhasara altında olduğunu görünce arkadan düşman güçlerine karşı saldırı emri vererek kuşatma altındaki kalenin kurtulmasını ve ganimetlerin günlerdir aç ve susuz olan kaledeki askerlere ulaştırılmasını sağlar. 

93 harbi Osmanlıyı güçsüz ve sıkıntılı bir döneminde yakalamıştır. Her türlü araç gereç ve silahtan yoksun olan komutanlar, top arabalarını çekmek üzere at veya gerekli hayvanları bulamadığı zamanlarda, bu görevi de o kutsal askerlerin yerine getirmelerini isterler… Çamurda, yağmurda ve her türlü zorluklara rağmen askerler tırnaklarını toprağa gömerek top arabalarını yeni mevzilere taşırlar…  

Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın sonsuz güvenini kazanan Mihrali her verilen görevden başarı ile döner ve her dönüşünde de düşmana ait mühimmat, hayvan ve çeşitli gıda maddelerini de beraberinde getirir… Yine bir defasında Gümrü -Tiflis yolu üzerindeki tüm telgraf tellerini keser, Rus müfrezelerini tepeler, düşmanı çaresiz ve kımıldamaz hale getirir. 

Bu kahramanın yaptıkları İstanbul’a II. Abdülhamid’e kadar uzanır ve kendisine Mecidiye Nişanı verilir. 

Mihrali daha sonra Gazi Ahmed Muhtar Paşa’dan izin alarak köyü Darvas’a gider, akrabalarını ve diğer Karapapakları toplayarak Osmanlı’ya göç eder. Bundan sonra Erzurum müdafaasında yer alan Mihrali bu savaşta ağır yaralanır… 12 Aralık 1877 tarihinde Gazi Ahmed Muhtar Paşa İstanbul’a çağrılır. Gazi Ahmed Muhtar Paşa Bir kızak hazırlattırarak Mihrali’yi de adamları ile birlikte yanına alarak yola çıkarlar. Mihrali ve sülalesi Sivas’ta kalırken Paşa yoluna devam eder. 

Mihrali Bey, Sivas’ta

Mihrali, Sıvas’ın Ulaş bucağına bağlı Acıyurt köyüne yerleşir. Onunla birlikte gelen Karapapaklar da bu civarda 40 kadar köye yerleşir... Bunların buralara yerleşmesine herhangi bir zorluk çıkarılmaz, çünkü Padişah Mihrali ve ahvadının dilediği yere yerleşmesini serbest bırakmıştır. 

Mihrali Bey, Bağdat’ta

Mihrali, Sivas’ta da boş durmaz, 40. Hamidiye Süvari Alayını kurar. Göçten on iki yıl sonra Kurt İsmail Paşa Mihrali’nin yanına gelir ve Bağdat’ta amansız bir eşkıyanın olduğunu, Arapları Osmanlı aleyhine kışkırttığını söyler. Mihrali bunun üzerine atlılarını toplar ve Kurt İsmail Paşa ile birlikte Bağdat’a gider. Burada anılan eşkıyayı etkisiz hale getiren ve kendisinden af dileyen bu hainleri Padişahın oluru ile affeden Mihrali ve beraberindekiler tekrar Sivas’a dönerler. 

Sivas’ta bir olay sonrası Kangal kaymakamı ile ters düşen Mihrali’yi Padişah’a şikâyet ederler. Padişah cevabi yazısında “O benim yularsız aslanımdır. Kimsenin ona baskı ve eziyet etmesine izin vermem” diyerek gelen şikâyetleri geri çevirir. 

Mihrali Bey, Yemen’de

Fakat Sivas’ta ki devlet erkânı Mihrali’yi rahat bırakmazlar. Biraz dik başlı olması onların da rahat hareket etmelerini engellemektedir. Bu arada Yemen İsyanı çıkar. Sivas valisi Reşit Paşa Mihrali’yi Yemen’e göndermek istese de Padişah II. Abdülhamid’in tercihi Mihrali’ye bırakır. “Gitmem” demeyi yiğitliğe sığdıramayan Mihrali yollara düşer uzun bir yolculuk sonrasında Yemen’e varır duruma el koyar, ama çöl sıcaklarına fazla dayanamaz hastalanır. Bir müddet hasta yattıktan sonra orada vefat eder… Adamlarının büyük bölümü şehit düşer, birkaç kişi ancak Sivas’a geri dönebilir. 


Ve son Yemen türküsü

Tabii ki Türk insanı vefalıdır… Mihrali’nin ardından ağıtlar yakılır, türküler çığrılır… Bu türkülerden birisi de bahsettiğim son Yemen türküsü olan  ‘’Ben gidiyom Rüştü Bey'im ağlama’’ türküsüdür… Bazı yörelerde ismi ‘’Mehrali Bey’’ türküsü diye bilinir. Türkünün ikinci kıtası şu şekildedir: (Türkünün tamamını yazımın sonunda veriyorum.)


‘’Yemen'e de benim ağam Yemen'e
Endi m'ola Mehrali bey Yemen'e
Gurdu m'ola çadırları çimene
Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne
Dert benim vallah kime ne’’

Bu son Yemen türküsü düşünen beyinlere, anımsayan zihinlere, hisseden yüreklere kim bilir neleri neleri hatırlatır… İşte Mihrali Bey böyle bir kahramandır… Ekranlarda ard arda, sıra sıra gördüğümüz mafya babalarına benzemez…

Allah rahmet eylesin, ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

’'Ben gidiyom Rüştü Bey'im ağlama’’, Ahmet Turan Şan’ın sesinden:
https://www.youtube.com/watch?v=hOV2gq85qxE

Ben gidiyom Rüştü Bey'im ağlama

Ben gidiyom Rüştü beyim ağlama
Köz goyup da ciğerimi dağlama
Alay gitti beni burda eyleme’’

Yemen'e de benim ağam Yemen'e
Endi m'ola Mehrali bey Yemen'e
Gurdu m'ola çadırları çimene
Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne
Dert benim vallah kime ne

Ben gidiyom Rüştü (*) beyim sana bir nişan
Susuzluktan alaylarım perişan
Hiç iflah mı olur Yemen'e düşen

Yemen'e de benim ağam Yemen'e
Endi m'ola Mehrali bey Yemen'e
Gurdu m'ola çadırları çimene
Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne
Dert benim vallah kime ne

Mehrali'yi sokaklarda duttular
Ağamı da bir gurşuna sattılar
Mehrali'yi Yemen'e de attılar

Yemen'e de benim ağam Yemen'e
Endi m'ola Mehrali bey Yemen'e
Gurdu m'ola çadırları çimene
Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne
Dert benim vallah kime ne

(*) Türküde ismi geçen Rüştü Bey; Mihrali Bey’in oğludur.)

TRT Ankara Radyosu THM Şubesi tarafından derlenmiştir. Sivas, Acıyurt, Mehralibey Köyü'ne ait bir uzun havadır. Salih Turhan ve Abuzer Akbıyık, ‘’Şu Yemen Elleri, Yemen Türküleri’’ (Kültür Ajans Yayınları: 54, 2010, s.91-92) Ömer Şan derleyen kişi bilgisiyle, son bölüm verilmeden aktarılıyor. Bazı kaynaklarda derleyen kişi Kemal Keskin olarak gösteriliyor… Sözleri Çiğdem Gökay Seçkal’a ait olarak veriliyor. ‘’Mihrali’’ ismi türküde de olduğu gibi bazı yörelerde ‘’Mehrali’’ diye geçiyor…


Altun hızmav mülâyim

25 Mayıs 2021


Dünkü yazımda Süleyman Askerî Bey’i anlatırken hepimizin bildiği bir Kerkük türküsü olan ‘’Altun Hızmav Mülâyim’’ türküsünün Süleyman Askerî Bey için söylendiğinin rivayet edildiğini yazmıştım… Şimdi de ben bu türküyü anlatmasam olmaz!

TV ve radyolarda ne zaman bu türküyü duysam, ‘’mutlaka’’ derdim ‘’mutlaka bir sorun var Irak’ta, Musul’da veya Kerkük’te’’… Eskilerden Araplar saldırdığında Kerkük’e çalardı bu türkü TV’lerde, radyolarda… Şimdi ise Barzani saldırdığında Kerkük’e, değil TV ve radyolarda bu türküyü çalmak, Kerkük’ün adını bile anmıyorlar… Ancak benim zihnimde hazin hazin hep çalar bu türkü…

Birinci Dünya Harbi'nde Ali İhsan Paşa'nın basiretsizliği ve ihanetiyle İngilizlere teslim edilen harpten sonra da yine İngiliz oyunuyla Türkiye'nin elinden çalınan, gasp edilen Kerkük... Atatürk'ten sonra da Türkiye’nin hiç ama hiç ilgilenmediği, ilgilenemediği, arkasını döndüğü Kerkük... Bir zamanlar Antep kadar, Erzurum kadar, Sivas kadar Türk olan Kerkük... Önce Arap’ın, Saddam’ın, sonra da Peşmerge'nin, Barzani’nin vurduğu, talan ettiği, yağmaladığı, tecavüz ettiği Kerkük… Türkiye'nin bir zamanlar kırmızı kırmızı çizgisi olan ama zamanla sararan, solan, unutulan, bir mezhep sevdasına Barzani'ye peşkeş çekilen Kerkük...

Arif Nihat Asya'nın:

‘’Perdeleri örtük
Lambaları sönük
Sırtında yıllar yük
Hatıraları kırık dökük
Bir yer olacak orada
Adı Kerkük’’

dediği Kerkük...

İşte TV’lerde, radyolarda geçmişte sadece bu tecavüz zamanlarında duyduğum ve artık değil tecavüz, Kerkük Türkü katledildiğinde bile artık TV’lerde, radyolarda hiç mi hiç duymadığım ‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü bir Kerkük türküsüydü…

‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü; insanı bam telinden vuran, insanın içini acıtan, insanın yüreğini sızım sızım sızlatan, insanın boğazına yumruk gibi gelip gelip oturan, çok saf, çok temiz, tertemiz, insanı can evinden vuran bir Kerkük türküsüydü…

‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü; insana acı veren, bir kabullenme duygusunu, bir sineye çekme duygusunu verse de için için insanı isyan ettiren bir Kerkük türküsüydü.

’’Müzikteki 24 aralık, altının ‘en saf’ olan 24 ayar hâlinden mülhemdir!’’ (mülhem: esinlenmiş) diye bir veciz söz vardı… İşte ‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü sevginin, acının, hüznün, şikâyetin, çaresizliğin ve isyanın en saf halinden mülhem olan bir Kerkük türküsüydü…

‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü; İngilizler'in "Mezopotamya Seferi" adı verdikleri seferle 1914 yılında Basra'yı işgali üzerine Basra'yı geri almak için, Binbaşılıktan Yarbaylığa terfi ettirilerek cephe komutanlığına atanan, yerli Araplar ve gönüllülerden topladığı kuvvetlerle Şuayyibe'de İngilizlere karşı taarruza geçen, üç gün süren savaşın sonucunda yenilgiye uğrayıp, bu savaşta bacağından yaralanan, gözlerinin önünde kendi yetiştirdiği gencecik vatan evlatlarının şakır şakır öldüğünü ve güvendiği Arap aşiretlerinin ihanetini görüp, üzüntüden Bercisiye koruluğu yakınlarında henüz 30 yaşında iken intihar eden (14 Nisan 1915) Süleyman Askerî Bey için yazıldığı rivayet edilen bir Kerkük türküsüydü…

Düşünüyor musunuz; türküde; "seni Hak’tan diledim" diyor. Hak’tan başka ne dilenirdi ki?... ''Yaz günü temmuzda, sen terle ben sileyim'' diyor... ''Menim lâl olmuş dilim, ne dedi yar incinir'' diyor... ''Gün gördüm günler gördüm, seni gördüm şâd oldum'' diyor... 

Ve türküyü dinledikten sonra türkünün şu dizesi zihninizde takılmış bir plak gibi döneeeer durur:

‘’Menim lâl olmuş dilim, ne dedi yar incinir?’’

Osman AYDOĞAN

1987 yılında Sema Moritz tarafından kurulan ve Türk müziğini “jazz a la turca” olarak seslendiren ‘’Sema & Taksim’’ grubunun müziği ve billur gibi duru ve muhteşem sesi ile Sema Moritz’in harika yorumu: Sema Moritz ve Sema & Taksim grubu: Altun hızmav mülâyim
https://www.youtube.com/watch?v=PXuUCcxaexM

Türkülerin şan yorumları pek güzel olmaz ama burada seslendiren, Kerkük asıllı tenor İhsan Ekber olunca mükemmel bir yorum ortaya çıkmış: Altun hızmav mülâyim
https://www.youtube.com/watch?v=CBioJvoXdBE

Gerçek adı Anaxanım Etibar qızı Tağıyeva olan ve Azerin adını kullanan Azerbaycanlı ses sanatçısı Azerin’in mükemmel yorumu: Altun hızmav mülâyim
https://www.youtube.com/watch?v=z9jsUAfytfo

Bu türkünün en güzel yorumu Abdurrahman Kızılay’ın yorumudur.  Bu türküyü Abdurrahman Kızılay’dan dinlemeyen bu türküyü dinledim demesin! Abdurrahim Kızılay: Altun hızmav mülâyim
https://www.youtube.com/watch?v=m3C8E0pYEAs

Bu türkü; TRT Türk Halk Müziği repertuarında (TRT repertuar No: 0014) ‘’Altun hızmav mülâyim’’ olarak geçen türküydü...

Bu türkünün kaynak kişi de; ilk ve orta öğrenimini Kerkük'te tamamlayarak müzik eğitimi için Ankara'ya gelen ve 1974'te Türk vatandaşlığına kabul edilen ve asıl adı Abdurrahman Ömer İbrahim olan Kerküklü Türkmen ses sanatkârı ve udi Abdurrahman Kızılay’dı…  Uzun yıllar Kerkük Kızılay’ında gönüllü olarak çalıştığı için Kızılay soyadı önerilmiş ve kendisi de bu soyadı kabul etmişti. 12 Aralık 2010’da Abdurrahman Kızılay’ın da vefatı ile Türkmenler gibi bu türkü de öksüz, sahipsiz ve kimsesiz kalmıştır.  

Derleyen kişi de Nida Tüfekçi’dir... (11.02.1970)

Altun hızmav mülâyim

Altun hızmav mülâyim

Seni haktan dileyim
Yaz günü temmuzda
Sen terle ben sileyim

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Altun hızmav incidir
Gömleği nar içidir
Menim lâl olmuş dilim
Ne dedi yar incinir

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Altun hızmav tomağa
Yaraşır al yanağa
Gel yarim görüşelim
Ben gidirem irağa

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Altun hızmav Arabi
Lebleriv gül şarabı
Uzağ yoldan gelipsen
Kuvvat olsun Çelebi

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Kerkük’te ikinci tekil şahıs iyelik eki -v olduğundan, "Altın hızmav" şeklinde söylenir, ancak "altın hızman" anlamına gelir. 

Belki genç arkadaşlarım hatırlamazlar. Ben de türküyü anlaşılır kılmak için şöyle bir sözlük kullanayım:

Mülâyım; yumuşak, uygun..
Lâl; konuşamayan, dilsiz, suskun...
İrağ; ırak, uzak (ülke değil)...
Tomağ: Kazma, toprağı kazıyacak alet..
Şâd olmak; mutlu olmak, sevinmek...
Hızma; buruna takılan süs halkası...


Süleyman Askerî Bey

24 Mayıs 2021


Bir densiz müftü

Geçtiğimiz hafta 21 Nisan 2021 Cuma günü Düzce Akçakoca’nın, Müslüman olmuş ama İslamiyetten nasibini alamamış olan densiz müftüsü, Cuma hutbesinde yaptığı konuşmada Selanik göçmenlerini hedef alıyor. Filistin olayları ve Yahudilere değindiği vaazında müftü, Selanik göçmenlerinin yüzde 90’ının Sabetayist olduğunu ve Müslüman olmadığını söylüyor. “Yüzde 90’ı Selanik göçmeni ve Sabetayist. Ne demek Sabetayist? Müslümanlığa girmiş gözüken Yahudiler. Aslında Müslüman değil” ifadelerini kullanan müftü, ardından Gezi olaylarıyla bağlantı kuruyor…

Mehmet Âkif Ersoy ''Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti'' isimli şiirinde bu densizler güruhuna cevabını çoktaaan vermişti zaten:

‘’Düşme ey avare millet bunların hizlanına;
Vakıfız biz hepsinin pek muhtasar irfanına;
Şark'a bakmaz Garb'i bilmez, görgüden yok vayesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!...’’

Peki bütün sermayesi bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz olan bu densiz müftünün Balkan göçmenlerine karşı olan bu kini ve nefreti nereden geliyor?

Yine tarihe döneceğiz…

Osmanlının anayurdu Balkanlar ve bir fay hattı

Çoğumuz üzerinde düşünmemişizdir ama ''Anadolu'', Selçuklunun bir anayurdu iken ''Balkanlar'' da Osmanlının anayurdu idi. Osmanlı öz be öz Türk olan evlâdını ‘’evlâd-ı fâtihân’’ olarak Balkanlara yerleştirdi. Bu nedenle Osmanlı tüm yatırımlarını, okullarını, medreselerini, camilerini, hanlarını, hamamlarını, yollarını ve üretim tesislerini hep Balkanlar'a yapmıştı. Anadolu’daki bütün eserler, köprü, yol, cami, medrese ne varsa hepsi Selçuklu eseridir. Başkenti Bursa'daki ve şehzadelerin eğitildiği Amasya ve Manisa’daki cami ve türbeler hariç Osmanlının Anadolu’da doğru dürüst bir tane dahi eserini bulamazsınız… Özellikle Osmanlı eğitim kurumlarının hemen hemen tamamı Balkanlarda idi...

İşte bu nedenledir ki, bu eğitim nedeniyledir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran neslin, sivil ve asker bürokrasisi ile sanat ve edebiyat camiasının nerdeyse hemen hemen tamamı evlâd-ı fâtihânın torunları olan Balkan kökenlidir... Osmanlı tarafından ihmal edilmiş, cahil bırakılmış Anadolu insanının bir kısmı ise kıskançlıktan mıdır nedir bu eğitimli, evlâd-ı fâtihânın torunu olan Balkan kökenli insanları pek hazzetmezler... Bu kıskançlık ve hazzetmeme durumu, muhtemel, genlere kadar işlemiş olacak ki Osmanlı tarafından ihmal edilmiş, eğitilmemiş, cahil bırakılmış bu insanların torunlarına kadar da bir damar halinde, bir fay hattı halinde günümüze kadar da devam eder hale gelmiştir. Bakın günümüz Türkiyesi'nin sosyo-politik yapısına, bu durumu net bir şekilde görürsünüz! Bugün bir takım siyasilerin bahsettikleri, dile getirdikleri ‘’suyun öte tarafından’’ (Meriç nehri kastedilir), ‘’Selanik göçmeni’’ şeklindeki ''kin ve nefret'' söyleminin kökeni teee oralara kadar gider. Bu ''kin ve nefret'', Osmanlının has evladının anayurdundan Anadolu'ya getirdikleri bilime ve  aydınlığa karşıdır. Zira Galileo söylemişti zaten; ‘'Hiçbir kin, cahilin bilime duyduğu kinden daha büyük olamaz.’'

Bu Müslüman olmuş ama İslamiyetten nasibini alamamış olan densiz müftü efendi bilmez ki o Selanik göçmeni olmasaydı eğer vaaz verdiği o cami muhtemel bir kilise olacaktı ve belki de kendisi de o kilisede papaz olarak vaaz verecekti...

Süleyman Askerî Bey


Bugün, kimseciklerin pek bilmediği o evlâd-ı fâtihânın bir torununu anlatacağım. Bu yiğit şimdiki dincilerin ve sözde milliyetçilerin itibar ettikleri, işbirliği yaptıkları ve örnek aldıkları mafya bozuntularına hiç mi hiç benzemez…

Bu anlatacağım evlâd-ı fâtihânın bir torunu olan Süleyman Askerî Bey’dir…

19. asrın son çeyreğinde doğan, İttihat ve Terakki çatısı altında, istibdat rejimine karşı mücadele eden, Trablusgarp’ta ve Balkan Harbi’nde savaşan ve burada bir de ''Cumhuriyet'' kuran ve sonunda Cihan Harbi’nde Irak cephesinde çarpışarak batmakta olan bir imparatorluğu kurtarmak isteyen, hem de tüm bunları gencecik bir 30 yaşa sığdıran Süleyman Askerî Bey’i kısaca anlatmak olmaz… Süleyman Askerî Bey’i sabrınıza güvenerek hakkıyla anlatmak istiyorum…

Süleyman Askerî Bey, Balkan kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1884'te bugünkü Kosova'ya bağlı Prizren şehrinde doğar. Babası Harp Livası Halil Vehbi Paşa bir süre Afyon Redif Taburu'nun komutanlığını yapmış bir askerdir. Annesi ise Güzide Hanım’dır. 


Manastır zamanı

Süleyman Askerî Bey,1902 yılında Mekteb-i Harbiye'den, 5 Kasım 1905 tarihinde de Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'den Mümtaz Yüzbaşı rütbesiyle mezun olur. İlk olarak Selanik'teki Üçüncü Ordu'ya bağlı olarak Manastır'a atanır. Manastır'da kaldığı günlerde İttihad ve Terakki Cemiyeti'ne girer. Süleyman Askerî Bey'in İttihat ve Terakki Cemiyeti ile tanışıklığı, Edirne Askerî İdadisi'nde eğitim aldığı yıllara dayanır… Süleyman Askerî Bey, istibdata karşı çıkarak, Namık Kemal, Ali Suavi gibi aydın vatanseverleri okuyarak, meşrutiyet fikrini benimser…. Bu nesil yıkılmakta olan Osmanlı’nın kurtuluşunu, meşrutiyette görüyorlardır. 3. Ordunun neredeyse tamamı Jön Türklerden oluşmaktadır…


Süleyman Askerî Bey, İttihat ve Terakki Cemiyetinin teşkilât işleriyle meşgul olmaya başlar. Süleyman Askerî Bey’in politikada bazı sert müdahalelerinden dolayı İttihat ve Terakkicilerden bazıları ondan çekinirler. Enver ve Cemâl Paşaların kendisine fevkalâde dostlukları ve güvenleri vardır. Merhum Cemâl Paşa, hatıralarında Süleyman Askerî Bey’den şöyle bahseder:  "Süleyman Askerî Bey, biraz acul (aceleci-ici dar) ve biraz da fazlaca nikbin (iyimser) olmasına rağmen pek mükemmel ve müteşebbis bir idare adamı olduğu söylenebilir. Farklı zekâsı, son derece cesaretli ve güvenilir olan bu şahsiyet bilâhare (sonradan) konferansı esnasında ve devamında Türk – Bulgar ittifakı esasinin tespitinden memlekete, pek çok siyasi yararlıklar temin etti. "

Manastır, saraya muhalif hareketin Osmanlı’daki Selanik ile ana merkeziydi... Yurt dışında ise Paris, Jön Türkler için adeta bir başkent konumundadır… 1908 Temmuz ayında, Resneli Niyazi Bey’in ve çevresindekilerin, İttihat ve Terakki Cemiyeti emrinde, Makedonya’da dağa çıkmasıyla birlikte, bölgede bir otorite boşluğu doğar… İstanbul’dan Abdülhamit’in yakın adamlarından Şemsi Paşa durumu kontrol altına almak ve isyanı bastırmak için görevlendirilir.. Ancak Manastır’da Atıf Bey (Kamçıl)’in, Süleyman Askerî Bey, Yakup Cemil gibi gözü kara, idealist Jön Türklerle birlikte düzenlediği suikast girişimi 7 Temmuz 1908’de başarıya ulaşınca, Resneli Niyazi ve beraberindekiler dağda rahat nefes alır. Süleyman Askerî Bey, Atıf Bey’i Selanik’e kaçırır ve yurt çapında ismini bu suikast ile duyurur…

II. Meşrutiyet

24 Temmuz 1908’de ilan edilen Meşrutiyet ile Jön Türk Devrimi gerçekleşir…  32 yıl sonra meclis yeniden açılmıştır. Ancak, meşrutiyetin ilanının ardından İstanbul’da II. Abdülhamit avcı taburları ile yeniden meclisi tatil etmek girişiminde bulunur… 19 Nisan 1909’da Süleyman Askerî Bey’in de mensup olduğu 3. Ordu’ya ait birlikler, 31 Mart Vakası (Hicri Takvime göre 31 Mart 1324) üzerine, İstanbul’a girer… Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nda; başında Mahmut Şevket Paşa’nın bulunduğu, kurmay başkanlığını Mustafa Kemal’in (Atatürk) yaptığı orduda, İsmail Enver Bey (Paşa), İsmet Bey,(İnönü), Resneli Niyazi Bey (Hürriyet Kahramanı), Halil Bey (Enver Paşa’nın amcası), Yakup Cemil Bey gibi isimler vardır…


Makedonya dağları

Süleyman Askerî Bey Makedonya’da yürütülen çete takibinde teşkilatçı yapısıyla, ateşli, heyecanlı, cengâver kişiliği ile kendini gösterir.  Bu sırada Filibe'deki önemli ailelerden birine mensup olan Fadime Hanım ile evlenir… Fatma ve Dilek isimli iki kız çocuğu olur. Kız kardeşi, Mustafa Kemal Atatürk'ün en eski arkadaşı olan Mehmet Nuri Conker ile evlenir.


Bağdat

1909 yılında Kolağası rütbesine terfi eder. Bağdat’taki jandarma birliklerinin ıslahı için Selanik’ten Bağdat Jandarma Alayı'na atanır. Süleyman Askerî Bey, Albay Nuri Beyle Irak’a gider.


Trablusgarp

1911 yılında İtalya'nın Trablusgarp'a saldırması üzerine hoca ve derviş kıyafetine giren Süleyman Askerî Bey, bazı yakın arkadaşları ile ve Mısır yoluyla Bingaziye geçerek, savunmayı tesis eden Enver ve Mustafa Kemâl beylerle birlikte Bingazi'deki savaşlara katılır. Süleyman Askerî Bey, Derne ve Bingazi şehirlerinde bulunan aşiretlerin örgütlenmesini sağlar ve bölgede bulunan ve Senusi aşiretinin kazanılmasında ve imparatorluğa karşı hısımlıkları olan çeşitli aşiretlerle uzlaşmaya varılmasında etkili bir isim olur…


Aslında Trablus’taki İtalya işgali göz göre göre gelmiştir, Roma sefiri Kazım Bey’in, İstanbul’a bildirdiği İtalya’nın niyetleri hakkındaki uyarıları Babıali tarafından dikkate alınmaz. Trablusgarp’taki Osmanlı birlikleri bu sırada silahsız durumdadır çünkü burada bulunan martini tüfekleri mavzere çevrilmek üzere İstanbul’a gönderilmiştir…  

İtalyanlar sayı ve teknoloji bakımında yüksek olmasına rağmen, teşkilatçılık ve askerlik kabiliyetinin Türk subaylarda yüksek olması nedeniyle harp uzun sürer… İtalyanlar Trablusgarp’ı alamazlar ancak Balkan Harbi’nin patlak vermesi üzerine Trablusgarp’tan çekilmek zorunda kalınır... Uşi Anlaşması imzalanarak İtalya ile sulh sağlanır…

Balkan Savaşı

Balkan devletleri  ittifak halinde Osmanlı’ya saldırarak, Rumeli’nde Osmanlı’yı büyük bir bozguna uğratır… Osmanlı ordusu, teçhizat ve sayı bakımından, Bulgar-Sırp-Karadağ-Yunan kuvvetlerine karşı üstün iken, orduda ikilik vardır... Üstelik savaştan önce yedek birlikler kışlalardan terhis edilmiştir. İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Fırkalarına mensup subaylar birbirine yardım etmek istemezler… Bulgar orduları hızla ilerleyerek, Çatalca önlerine kadar gelir… Osmanlı’nın eski başkentlerinden Edirne Bulgarların eline geçer… Arnavutluk bağımsızlığını kazanır… Makedonya tamamen kaybedilir… Dahası yüzbinlerce muhacir akın akın Anadolu’ya gelir…


Bu gelişmeler üzerine 23 Ocak 1913 günü Bab-ı Ali Baskını ile İttihat ve Terakki, hükümeti devirerek, iktidarı ele geçirir…  

1912 yılında  Balkan devletlerinin toprak paylaşma hırsını fırsata çeviren Enver Paşa, I. Balkan Savaşı sırasında kaybedilen Edirne'yi geri almak için Kuşçubaşı Eşref'i görevlendirir.. Bu harekâtta Süleyman Askerî Bey, Trabzon Redif Fırka Komutanı olarak yer alır...

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti

Bu harekât ile Doğu Trakya ve Edirne başarıyla geri alınır ancak bölgenin batı kısmındaki Müslüman topluluklar Bulgar çetelerinin eziyetlerinden mustariptir. Enver Bey’in emriyle Batı Trakya’ya sızan 116 kişilik bir müfrezenin içerisinde yer alan Süleyman Askerî Bey, Kuşçubaşı Eşref ile birlikte buradaki Bulgar çeteleri ile savaşır. Bu savaşta Süleyman Askerî Bey, Süleyman Zeynel Abidin adıyla faaliyetlerini sürdürür... En nihayetinde bölge çetelerden temizlenir… Çetelerden de ele geçirilen silahlarla ve gönüllülük prensibiyle bir tabur oluşturur…


Daha sonra Süleyman Askerî Bey, Batı Trakya’da 28 Ağustos 1913 tarihinde bir cumhuriyet ilan eder... Devlet başkanlığını Salih Hoca’nın üstlendiği ‘’Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’’’nin Süleyman Askerî Bey Erkan-ı Harbiye (Genelkurmay Başkanı) ve Garbi Trakya Hükümeti icraiye reisi (Başbakan) olur. 31 Ağustos-25 Ekim 1913 tarihleri arasında 55 gün yaşayabilen bu devletin; marşı, 6 bini Osmanlı Askerînden toplamda yaklaşık 30 bin kişilik ordusu, ay yıldızlı yeşil beyaz bayrağı, Fransızca ve Türkçe yayın yapan gazetesi, hatta kendine ait pulu bile vardır. 20. asırda bir devletin, devlet olarak kabul edilebilmesi için, kendine ait pulun ve para biriminin olması gerekiyordur. 2 Ekim 1913’te Yunanlılar Dedeağaç’ı Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ne bırakır... Bölgenin, Türk hâkimiyetinde kalması için ilan edilen Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin marşını da bizzat Süleyman Askerî Bey yazmıştır: (Marşın tamamını yazımın sonunda veriyorum)

"Ey şirin Batı Trakya! İşte nihayet esaretten kurtuldun,
Ey düşmanlar! Sanmayın savaşlardan bu millet yorgun.
Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak,
Şu bütün Batı Trakyalılar kıyamete kadar hür yaşayacak!"

Yunanistan, Bulgaristan’ın topraklarında kurulu bir Türk cumhuriyetinden memnunken, Batılı devletler özellikle Rusya bu durumdan çok rahatsızdır. 29 Eylül 1913’te Bulgaristan ile Osmanlı arasında imzalanan İstanbul Anlaşması gereğince, Doğu Trakya Osmanlı’ya, Batı Trakya ise Bulgaristan’a bırakılır… Bu anlaşma ile Batı Trakya Türk Cumhuriyeti feshedilir… Süleyman Askerî' Bey’e de Babıali tarafından Meriç'in doğusuna geçmesi için baskı yapılır… Zira Bulgarların Avrupa nezdindeki çabaları karşılık bulmuştur. Hâlihazırda maddi sıkıntı içerisinde olan Babıali Fransa'ya borçlu, gelen baskılara da direnç gösteremeyecek haldedir… Bu yüzden Süleyman Askerî Bey ve onun birliklerine geri dönmeleri için emir verilir... O sıralarda Muhacirun adlı göç komisyonu müdürü olan Süleyman Askerî Bey, kritik bir karar alır ve geri çekilme emrini protesto ettiğini açıklar; zira geri çekilirlerse bölgedeki Müslüman kıyımları devam edecektir. Eldeki silahlar ve mermiler daha sonra kullanılmak üzere toprağa gömülür… 25 Ekim’de Batı Trakya’ya giren Bulgar birlikleri 30 Ekim’e kadar tüm Batı Trakya’yı işgal ederek kendi topraklarına katarlar…

Babıali'nin Batı Trakya Türk Cumhuriyeti'ni Bulgarlara terk etmesi sonucu Süleyman Askerî Bey, İstanbul'a dönmek zorunda kalır, artık direnecek bir şey kalmamıştır…

Teşkilat-ı Mahsusa Reisi

Süleyman Askerî Bey, İstanbul’a döndükten sonra 30 Temmuz 1914 tarihinde İttihat ve Terakki ile organik bağı gerekçe gösterilerek ordudan emekli edilir… İki ay sonra ise, bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatının öncüsü konumundaki, 17 Kasım 1913 tarihinde kurulan ‘’Teşkilat-ı Mahsusa’’nın başına getirilir…


Birinci Dünya Harbi

Bu sırada I. Dünya harbi kapıdadır. 20 yüzyılın başında jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında ‘’Körfez’’ her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz unsurudur. İngiltere, Osmanlı savaşa girsin girmesin Abadan petrolleri için Basra’ya mutlaka çıkarma yapacaktır… İngiltere’nin yığınağı bu yöndedir… Ancak Osmanlı İngiltere’nin bu maksadını ve hazırlığını göremeyerek Irak cephesini ihmal eder, hatta diğer cephelere bu cepheden kuvvet kaydırır… Irak cephesini destekleyecek menzil hattını (ikmal hattı ve ikmali) da zayıf tutar, destekleyemez… Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardır. Bunlar İngiltere ve Rusya’dır… Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıdır:  İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.


Hal böyleyken; Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardır. 1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştır. 1914’te İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştır. Hemen arkasından gelen Sarıkamış felaketi de, muhtemel takviyelerin ve hatta Irak’tan bazı birliklerin acilen Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açar…

Irak ve Havalisi Komutanlığı

İngilizlerin, 6 Kasım 1914’te Şattülarap’ta bulunan Fav kasabasına çıkarma yapması üzerine Irak Cephesi açılır… Süleyman Askerî Bey, ‘’Teşkilat-ı Mahsusa’’ başkanı iken 13 Aralık 1914’te kaymakamlığa terfi ederek Basra Valiliği ve Basra Tümen Komutanlığına, 10 gün sonra da 23 Aralık 1914’ te de Irak ve Havalisi Komutanlığına tayin edilir… Süleyman Askerî Bey’in bölgeye komutan olarak atanmasının; cesur, gözü pek ve nitelikli bir subay olmasının yanında, bölgede daha önce görev yapmış olması, Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanı olması ve Enver Paşa ile yakınlığın etkili olduğu söylenir…


Bu şekilde Süleyman Askerî Bey, başlıca muntazam kuvvetleri, bütün seri ateşli topları Erzurum cephesine alınarak tahliye edilmiş vaziyette kendi haline bırakılan Irak’ın müdafaasına memur edilmiş olunur…

Süleyman Askerî Bey, Rumeli’de vaktiyle kendisi ile birlikte çalışmış olan fedakâr subay ve gönüllülerden ve gençlerden oluşturduğu seçilmiş ‘’Osmancık Taburu’’ ile koca Irak’ta emniyet ve asayişi sağlamak, hatta Basra’yı da düzene koymak için azimli kararıyla İstanbul’dan alelacele, Irak çöllerine âdeta koşa koşa ve heyecanla yola çıkar. Bağdat’tan itibaren yol boyunca, yeni komutan Süleyman Askerî Bey, aşairin (kabileler, oymaklar) ve mahalli halkın coşkun sevgi gösterileriyle karşılanır…

Süleyman Askerî Bey, 2 Ocak 1915 tarihinde Üzeyir’de, Cavit Paşa’dan görevi teslim alarak, Irak ve Havalisi Umum Kumandanı olur..

Süleyman Askerî Bey, Basra'daki görevi sırasında bölgedeki nüfuz sahibi Arap aileler ile yakın temas kurar ve savaşan asker eksikliğini aşiret güçleriyle kapatır…

Zübeyir, Şuaybe ve Bercisiyye muharebeleri

Bu sıralarda cephe boyunca genel bir sükûnet vardır. Fakat bu sessizlik çok süreli olmaz… Süleyman Askerî Bey komutasındaki Osmanlı kuvvetleri 20 Ocak 1915’te, Dicle boyunda keşif harekâtı yapan İngilizlerle karşılaşır… Zübeyir Muharebesi olarak adlandırılan muharebede Osmanlı kuvvetleri başarılı olur fakat Süleyman Askerî Bey bacağından yaralanır. Süleyman Askerî’nin yarası ciddidir, derhal Bağdat’a sevk edilir… Süleyman Askerî Bey, Bağdat’tan durumunu İstanbul’a şöyle bildirir: ‘‘Sol bacağıma giren bir kurşun sağ bacağıma da girerek büyük kemik yarısından kırılarak kurşun içeride kalmıştır.’’ Tedavi için Bağdat’ta kalması gerekir ancak doktorların tüm ısrarlarına rağmen hastanede kalmayıp tekrar cepheye koşar…


Bu olaydan kısa bir süre sonra Basra yakınlarında Şuaybe ve Bercisiyye’de İngilizlere karşı kanlı mücadeleler tekrar başlar. (12 Nisan 1915) Uceymi Sadun Paşa ve aşireti de burada düşmana karşı Osmanlı kuvvetlerini destekler... Çarpışmaların ilk günlerinde başarılar elde edilse de düşmanın elindeki modern silahlar Türk kuvvetlerini çaresiz bırakır, iş piyade askerlerinin İngiliz askerleriyle göğüs göğüse çarpışmasına kalır. Bu çetin mücadele devam ederken İngilizlerin yardımına ihtiyat kuvvetleri yetişir ve durum birden Osmanlı Ordusunun aleyhine döner.

İhanet

Üç gün, üç gece Şuaybe mevkiinin önündeki arazi ve Bercesiye ormanı bombaların, topların ve humbaraların patlamaları, kurşunların vızıltısı, makinaların tıkırtısı ile sarsılıp durur... Üçüncü günün sabahı düşman savunmadan taarruza geçmek üzere huruç hareketlerini durdurmak görevini üzerine alan yerli Arap kabilelerinkinden Uceymi, Şammar, Necd ve İbnü’r Reşid haricinde maalesef hiçbir hareket görülmez… Harbin en nazik zamanında gösterilen bu alakasızlık ve hareketsizlik son mukavemet ümidini de kırar…


Yalnız bu tehlikeli anda Ziya Beyin emrindeki "Şammar" lıların ve Uceymi Sadun Paşa’nın komutasındaki gönüllülerin önemli hizmet ve faydaları görülür… (Burada Uceymi Sadun Paşa'ya hakkını vermek lazımdır ki Türk birliklerine çok faydası olmuştur.) Şuaybe boğuşmasında her iki tarafın da zayiatı büyüktür… Bu savaşta çok değerli bâzı subaylar şehit düşerler… Alay Komutanı Binbaşı Vedat Bey, Tabur Komutanı Binbaşı Riza, İtfaiye Taburu Kumandanlarından Yüzbaşı Hasan, Üsteğmen Yusuf Ziya, Serezli Mustafa Nâzım Beyler bu muharebenin ilk gününde düşman siperlerinde can verirler… Fedakâr gönüllülerden Gazi Osman da harb meydanında ağır surette yaralı kalan bayraktarla sancağı kurtararak Osmanlı tarafına getirir…

Felâket günü

Bu muharebenin üçüncü ve felâketin günü, ikindiye doğru, harekâtı yaralı bir halde sedye içinde yöneten Süleyman Askerî Bey, bunca ümit ve gayretlerin boşa çıkmasından son derece üzgün olarak, büyük bir gayretle sedyesinden kalkarak savaşa bilfiil katılmaya ve ileri hatlara savaşmaya yeltenir… Ancak bacağındaki kurşun yaraları, kemiğine kadar işlemiş olduğu için acıdan bir türlü atına binemediğinden ve gözleri dolarak kendini tekrardan sedyeye bırakır… Süleyman Askerî Bey bir aralık başını kaldırır.. Sinirlilikle etrafına bakınır… Gittikçe kızışan ve aleyhine dönmüş olan savaşa seyirci vaziyette duran, Osmanlı tarafından silahlandırılmış kabile reislerinden birine şöyle hitap eder: ‘’Kadınların bile muharebe etmesini beklediğim böylesi müşkül ve hayatî bir zamanda harbe seyirci kalmaktan utanmıyor musunuz? Köpekler bile yabancıları mahallelerine yaklaştırmazlar. Onlar kadar bile olamadınız!...’’


Osmanlı ordusunda savaşan Arapların bir kısmı, hücuma geçildiğinde yerlerinde kalmakla da yetinmezler! Bu Arapların bir kısmı taarruzun sonucunu bekleyip, kaybedeni soyarlar. Kaybeden Osmanlı askeri olunca, akbabalar gibi şehitlerin başlarına üşüşüp onları da soyarlar… Siyasal İslamcıların ‘’ümmet’’ diye öykündükleri işte böyle bir güruhtur…

Süleyman Askerî Bey, muharebenin ortasındadır, sağa sola düşmeye başlayan mermiler arasında arabasına bindirilir… İstihkâm subayı üsteğmen Fikri Bey de Süleyman Askerî Beyle birlikte arabaya bindiği esnada bir emri ile hatlarımıza acele yetiştirmek bahanesiyle Süleyman Askerî Bey tarafından geri gönderilerek yanından uzaklaştırılır… Komutan arabasına bininceye kadar Kurmay Binbaşı Adil, Yaver Rüsuhî, Kâtip Manastırlı Seyfi, Emir subayı Sadık, Topçu Yüzbaşı Şevki, Teğmen Hamdi Beyler ve diğerleri yanındadırlar… Araba yola çıkacağı sırada çok yakından bir silâh sesi işitilir… Topların müthiş gürültüleri arasında ortalık sarsılırken meydana gelen bu ses pek tabii olarak düşünülür… Lâkin biraz sonra, arabaya yaklaşıp da içerisine göz atınca birdenbire şaşırıp kalırlar. Manzara fecidir... Süleyman Askerî Bey tabancası elinde ve ağzı kan içinde arabanın orta yerinde cansız yatmaktadır...  

Araba bu durumda Nuhayle’deki komutanlık karargâhına götürülür… Süleyman Askerî Bey aynı gece hepsinin kanlı gözleri arasında sâde bir törenle sırtındaki yarbay üniforması ile çadırın içinde kazılan mezara defnedilir… (14 Nisan 1915).    

Süleyman Askerî Bey’in vefatından sonra Irak ve Havalisi Genel Komutanlığına Edirne’de II. Kolordu 4.Tümen Komutanı olan Albay Nurettin Bey (Sakallı Nurettin Paşa) atanır… (Bundan sonrasını yine bu sitemde ‘’Kût Bayramı’’ isimli yazımda anlatmıştım)

İntihar nedeni

Süleyman Askerî Bey Arap aşiretlerine çok güveniyordur… Trablusgarp savaşında (1912) yerel halktan oluşturduğu milis gücünü Irak’ta da kullanacağını zanneder…  Ancak karşısında Trablusgarp’ta olduğu gibi başıbozuk İtalyan askerleri değil dünyadaki en modern teçhizat ile donanmış İngiliz ordusu vardır. Ayrıca Trablusgarp’ta vatanı için savaşan milislerin yerine Irak’ta İngilizlerle işbirliği yapan çapulcu bedevi ‘’ümmet’’, pardon Araplar vardır. Şuaybe muharebesinde Türk askerinin İngiliz makineli tüfekleri altında erimesine ve Arap aşiretlerinin korkarak cenk meydanından kaçmasına ve onların ölü soyuculuğuna dayanamaz… Bu durumdan kendini sorumlu tutan Süleyman Askerî Bey’in esas intihar nedeni budur…


Süleyman Askerî Bey’in ardından

1. Dünya Savaşı'nın sonuna doğru basiretsizliği sonucu Musul'u terk edecek olan 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Sabis, anılarında Süleyman Askerî Bey'in intiharını şöyle değerlendirir: "Süleyman Askerî Bey, bu hesapsız cesaretini, hayatına kendi eliyle son vermek suretiyle ödemiş ve mesuliyetini bizzat tayin etmiştir. Bu hâzin netice, şerefli bir askerin takdir edilecek kahramanlık faciasıdır. Fakat durumu iyi muhakeme ederek, isabetli tedbirler ile kumandanlık vazifesini layıkıyla yapsaydı, vatana daha faydalı olurdu. Kendi hatası yüzünden görevindeki başarısızlığından dolayı başkalarının hitâplarına katlanmayı şerefine yakıştıramayan namuslu ve şerefli komutan, ölmeyi yaşamaya tercih etmiştir. Bu bir sinir buhranı mıdır? Hayır şeref ve kahramanlık numunesidir."

Süleyman Askerî Bey tabancasını şakağına dayadığında 30 yaşındadır. Geride gencecik bir dul eşi ve 8 ila 10 yaşında iki kız çocuğu vardır… Vefatından sonra kendisine Şura-yı Devlet kararı ile ‘’şehit’’ unvanı verilir.

Süleyman Nazif, Süleyman Askerî Bey’i Bağdat Valisi iken tanır ve hakkında şöyle konuşur: ‘’Süleyman Askerî Bey, vatanı için vatanından başka her şeyini isteyerek ve gülerek feda etmiş bir Osmanlı idi!...’’

Süleyman Askerî Bey’in ardında askerî dergilerde ve tarih dergilerinde kalmış birkaç bilgi dışında yazılmış, o da yeni yazılmış (2018) bir tek kitap vardır. O da araştırmacı Nurettin Şimşek’in yazdığı ‘’Süleyman Askerî Bey’’ (Altınordu Yayınları, 2018) isimli eseridir…

Bir de hepimizin bildiği bir Kerkük türküsü olan ‘’Altun Hızmav Mülayim’’ türküsünün Süleyman Askerî Bey için söylendiği rivayet edilir…

Bu coğrafyanın çocuklarının kaderi

Süleyman Askerî Bey, ne yazık ki ülkemizde değeri bilinmeyen yüzlerce kıymetli subayımızdan sadece birisidir. Bir başka ülkede ve bir başka millete ait olsa Süleyman Askerî Bey hakkında yüzlerce kitap yazılır, heykelleri dikilir, ardından destanlar, türküler, şiirler yazılırdı. Fakat Süleyman Askerî Bey bu coğrafyanın çocuğu olunca kaderinde, nasibinde sadece unutulmak olur…


Hani Cicero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’ diye… Ben de bu coğrafyanın talihsiz evlâdı unutulsun istemedim…

Ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Marşı

Ey Batı Trakyalı asil Türk çocuğu ne mutlu sana,

Sen hayat verdin kanınla millî kurtuluş savaşına.
Yüce kahramanlığın nakşedildi cihanın her yanına,
Selam duruyor milletler senin şu millî bayrağına.

Bastığın şu yerler senin şanlı şehitlerinle dolu.
Düşmanlar taciz edemez yüce kahramanların ruhunu.

Şanlı şehitlerin sarılmış kurtuluş bayrağına,
Bu ne ulvi şereftir gömülmek ecdad toprağına.
Yurtta hürriyetin, istiklalin rüzgârı esiyor,
Kahraman mücahitler şu pis esareti deviriyor.

Bu şanlı milli istiklal savaşından asla dönülmez!
Karşımıza çelik ordular da çıksa, bizi ürkütemez!

Biz, milli istiklal için Meriç’i, Karasu’yu aştık,
Bütün müstevlileri ezerek, yenerek hedefe ulaştık.
Balkanlarda şanlı bir cumhuriyet çığırını açtık,
İlk defa hürriyet meş’alesini biz yaktık.

Bu bayrak dalgalanacak, cumhuriyet yaşayacak!
Karşımızdaki düşmanlar bizden ürküp kaçacak!

Binlerce yıl hür yaşayan bir milletin torunlarıyız,
Şu steplerin kurdu, arslanı, göklerin kartalıyız.
Mücahitlerin hamlesi her zaman fırtınalar andırır,
Savaşta heybetimizin dehşetinden düşmanlar bayılır.

Batı Trakya Cumhuriyeti yaşayacak,yaşayacak!
Terakkimizin karşısında milletler şaşıracak!

Ey şirin Batı Trakya!… İşte nihayet esaretten kurtuldun,
Ey düşmanlar!… Sanmayın savaşlardan bu millet yorgun.
Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak,
Su bütün Batı Trakyalılar kıyamete kadar hür yaşayacak

Süleyman Askerî Bey




Musul ve Kerkük’ün kaybı


23 Mayıs 2021

Türkiye’de günlerdir iç içe geçmiş mafya-siyaset-tarikat ve ticaret ilişkileri konuşuluyor. Gündem sadece bu… Siyaset-tarikat-ticaret ilişkilerini biliyorduk da bu mafya da yeni çıktı veya yeniden hortladı. Demek ki geçmiş zamanda siyaset mafyayla iş tutmuş, mafyayı taşeron olarak kullanmış, başkalarına karşı kullanılan mafyanın beklentileri karşılanmayınca da bu sefer de mafya namluyu kendini kullananlara doğrultmuş. Aslında son yirmi gündür Türkiye’de konuşulan konunun aslı, astarı, özü, özeti bu…

Ama siz buraya takılıp da canınızı sıkmayın. Tencere yuvarlanır, kapağını bulur. Her zaman yaptığım gibi gelin, ben sizi alıp yine tarihin bilinmeyen çekici taraflarına götüreyim…

Musul ve Kerkük’ün kaybı

29 Nisan 2021 günü Kût Zaferi’ni anlatırken zaferden sonra yapılan stratejik hatalar sonucu bu zaferin ziyan edildiğini daha sonra da Musul ve Kerkük’ün kaybedildiğini yazmıştım… Musul ve Kerkük’ün nasıl kaybedildiğini ve bu konuda yanlış bilinenleri kısaca anlatmak istiyorum…

30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması sırasında İngilizler Musul’un 60 km güneyinde bulunuyorlardı. Türk Ordusu ise, Musul-Erbil-Süleymaniye üçgenini kontrol altında tutuyordu. Kerkük merkezi hariç, Süleymaniye ve genel olarak Musul vilayeti 6. Ordu komutanı Ali İhsan Sabis Paşanın denetimi altındaydı.

Misâk-ı Millî

Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın, 28 Ocak 1920 tarihinde kabul ettiği Misâk-ı Millî, Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalandığı gün Osmanlı ordusunun denetiminde bulunan bölgeleri ifade ediyordu…

23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ankara’da açılmasının ardından kurulan TBMM’nin hedefi, düşmanı “harîm-i ismet”inde boğarak, Misâk-ı Millî’yi gerçekleştirmekti.

Kurtuluş Savaşı’nın bir nevi "Siyasi Manifestosu" olarak kabul edilen Misâk-ı Millî’nin güney hududunu TBMM’nin açılışından yaklaşık bir hafta sonra Gazi Mustafa Kemal Meclis kürsüsünden şu şekilde ifade ediyordu: "Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz, İskenderun'un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hudud-u millîmiz budur dedik!"   

Misâk-ı Millî sınırlarını bu şekilde netleştiren Mustafa Kemal Paşa, Musul’u Kerkük’ü ve Süleymaniye’yi Anadolu’nun bir parçası olarak tanımlıyordu.

Musul ve Kerkük’ün İngilizler tarafından işgali

Ancak Mondros Mütarekesinin 7. maddesi itilaf devletlerine gerekli gördükleri yerleri işgal yetkisi vermekteydi. İngilizler de bölgedeki Hristiyan halkın katledildiği bahanesi ile Musul’un boşaltılmasını Ali İhsan Paşadan istiyorlar. Ali İhsan Paşa’nın basiretsizliği sonucu İngilizler 10 Kasım günü Musul’u işgal ediyorlar…

İşte bu yazımda anlatmak istediğim Ali İhsan Paşa’nın bu basiretsizliği… Ancak bu konu o kadar da basit değil. Çünkü her konuda olduğu gibi bu konuda da ne yazık ki yanlış bilgiler var…

Musul ve Kerkük’ün kaybı konusunda yanlış bilgiler

TV’lere çıkanlar bu konuyu yanlış anlatıyorlar. Kitaplarda yazanlar bu konuyu yanlış yazıyorlar. Bu konuyu yanlış yazanlar veya TV’lerde yanlış anlatanlar İhsan Paşa'nın İstanbul'dan Saraydan gelen emri uygulama durumunda kaldığı için İngilizlere karşı koymadığını iddia ediyorlar… Bu kişiler kaynak olarak da Zekeriya Türkmen'in ''Musul Meselesi'' (Musul Meselesi, Askerî Yönden Çözüm Arayışları, 1922 – 1925, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, 2011) isimli kitabını gösteriyorlar…  

Ali İhsan Paşa'nın İstanbul'dan gelen emir üzerine Musul ve Kerkük’ü İngilizlere bıraktığını iddia eden bahsi geçen kaynak kitapta, sözü edilen emrin şu şekilde olduğu iddia ediliyor: "Musul 'un elimizde kalması zaruri olmakla beraber, İngilizler ileri hareketlerinde ısrar ederlerse fiilen taarruz edinceye kadar ateş açılmaması ve onlar taarruz ettikleri takdirde protesto edilmesi."

Kitapta geçen sözde emir bu şekilde… Kitapta kaynak olarak da 59 numaralı kaynak veriliyor... 59 numaralı kaynağa gidiyorum. O da şu şekilde: (59) Hulki Saral, "Birinci Dünya Harbi Sonunda ve İstiklal Harbinde Musul Sorunu" (Silahlı Kuvvetler Dergisi, Sayı: 225, Ankara 1968, s. 29) Kaynak gösterilen bu dergiye gidiyorum: Orada da aradığım orijinal belge veya belge için atıf yapılan bir kaynak da yok... Kaynağın yazarına gidiyorum; Hulki Saral'a... O da 1960 olaylarında ordudan emekli edilmiş eski bir asker, akademisyenliği yok.... Zaten emrin içeriği bir tarafa koskoca Osmanlı İmparatorluğunun da böylesi bir emirde böyle bir üslup kullanma imkân ve ihtimali de yok…

Ancak Birinci Dünya Harbinin seyri ve hitamı esnasında Osmanlı Hükumetinin Ali İhsan Paşa'ya böyle bir emir vermesi akla ve mantığa, günümüzün deyimi ile hayatın olağan akışına aykırı olduğunu değerlendiriyorum. Çünkü ordusunu bu harpte İran'a bile gönderen, Mondros Mütarekesinde Musul ve Kerkük’ü ‘’Misaki Milli’’ sınırları içerisinde bırakan ve bu sınırları da muhafaza gücü var olan bir siyasi iradenin Ali İhsan Paşa’ya Musul ve Kerkük'ten çekilme emri vereceği, verebileceği akla ve mantığa uygun değildir diye kıymetlendiriyorum...

Gerçeğin kendisi

O zaman harbin bu kısmını cephede bizzat yaşayan Mustafa Kemal Atatürk bu konuda Nutuk’ta ne diyor, ona gidelim... Nutuk’taki bu bölümü gelin beraber okuyalım:

Nutuk, 5. Bölüm, ''1′nci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın yarattığı durum'':

(Ali İhsan Paşa) Tevhidi efkâr gazetesinde yayımlattığı kendi savaş öyküleri arasında, Ateşkes Anlaşmasının yapıldığı günden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta, Dicle Grubunun tutsak düşmesi sorumluluğunu yalnız, o zaman grup komutanı olan (şimdi Doğu Cephesinde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey’e yüklemesi de bu karakterinin açık bir kanıtıdır. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22’nci alaylarla avcı alayından kurulmuştu. Bunlardan başka, ayrıca Beşinci Tümenden 13 ve 14’üncü alaylar da parça parça tutsak verildi. Ateşkes Anlaşmasından bir gün önce 13.000 kişinin tutsak verilmesi, 50’ye yakın topun elden çıkması gerçekte kendisinin, duruma uygun olmayan bir buyruk vermesinden doğmuştur. İşte bu durum, Musul ilinin elden çıkmasına yol açtı. Oysa, Ateşkes Anlaşmasının (Mondros) yapılacağı biliniyordu. Gruba, Keyare dayangasına çekilmek için yönerge verilseydi İngilizler, Grubu tutsak etmek şöyle dursun, yenemezlerdi bile. (Dicle Grubuna) Beşinci Tümen de katılabilirdi. Böylece, Ateşkes Anlaşması yapıldığı zaman, tutsak düşen sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Ama alçak bir düşünce, mantığı yenmiştir.

(İhsan Paşa) savaş öykülerinde, Dicle boyundaki bütün başarıları ve Tavnzınd’ın (Townshend -1934 basımında “Tavşend”-) tutsak edilmesi şerefini yalnız kendisine mal etmiştir... Yaptırdığı yayınlarda her başarıyı yalnız kendisine mal etmekten amacı, kamuoyunu aldatarak ün ve mevki kazanmaktır. Ünlü kişilerle ilgili öyküleri yayımlamak, ulusta övünç duygularını sürdürmek için gereklidir. Ama tarihin sorumlu göstereceği kişilerin yaptıklarını övünülecek şeyler arasında saymak, tarihi lekeler ve gelecek kuşakları yanlış kanılara sürükler.

General Marşal’ın (Marshall): “Yarın öğleye değin Musul’dan çıkınız, yoksa savaş tutsağısınız.” buyruğunu aldığı zaman, o pek kurumlu Paşa Hazretleri, Sincar çölünü geçerek Nusaybin’e gitmek için, General Marşal’dan bir resmi belge ile, koruyucu olarak da iki zırhlı otomobil istedi ve bunların koruyuculuğunda Aşir Bey’le (şimdi Milli Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Âşir Paşa) beni Musul’da bırakarak Nusaybin’e gitti. Aşiretler arasında hükümetin manevi erkini de kırdı ve bu durumu görenlerin içi sızladı. (Oysa), koruyucusuz olarak Zaho yoluyla gidebilirdi; ya da atlı olarak çölden gidebilirdi. Halep’te İngiliz generalinden kendisi için özel tren istedi ve yolda bir aşağılamaya uğramaması için trene koruyucu bindirilmesini istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde canını ve dirliğini korumak için ulusal onuru unutan Paşa Hazretlerinin ahlakına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları yazdım… Eski komutanıma hoş görünmedim; çünkü sonsuz isteklerini yerine getirmedim ve dalkavukluk etmedim… Ulusa, Ulusal Orduyu kuran ve utkular kazanan büyük komutanlar gibi yüce ruhlu, uzdilekli kılavuzlar, komutanlar gerektir. Orduda birliğin ve uyumun bozulması, görev yapma isteğinin azalması için çalışanlar, üstün kişi de olsalar, dokuncalı kişilerdir. Ben, çekilen emekleri bildiğim…. girişilen savaşımda da başarıyı dilediğim için (bu raporu) -namusum ve kutsal bildiğim şeyler üzerine and içerim ki düşmanlık ve bir çıkar için yazılmış değildir- sunmaktan çekinmedim. İran’da, Kafkasya’da uzun süre (Ali İhsan Paşa’nın) emir subaylığını yapan Binbaşı Cemil Bey (Şimdi Birinci Ordu Harekât Şubesi Müdürü) son günlerde bana: “İyi ki Ali İhsan Paşa, Ulusal Eylemin başlangıcında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu. Yoksa, hiç kuşkusuz, aykırı bir yol tutardı.” dedi. Karakterini çok iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir….. “Soğuktan uyuşmuş yılana Tanrı’m güneş göstermesin!” diye yüce Tanrı’ya yalvarırım. (“Mâr-ı sermâ-dideye Rabbim güneş göstermesin!” Şehrî.)

Sonuç

Nutuk’da Mustafa Kemal Atatürk, Musul ve Kerkük’ün kaybını bu şekilde anlatıyor. Ve Mustafa Kemal Atatürk, Musul ve Kerkük’ün kaybını tamamıyla Ali İhsan Paşa’ya, onun basiretsizliğine ve ihmaline yüklüyor… Görüldüğü gibi Ali İhsan Paşa’ya İstanbul’dan gönderilen İngilizlere karşı koymayın diye bir emir bulunmuyor… Zaten arşivlerde böyle bir belge de bulunmuyor…

Görüldüğü gibi Birinci Dünya Harbi'nde Ali İhsan Paşa'nın basiretsizliği ve ihanetiyle Musul ve Kerkük İngilizlere teslim ediliyor, harpten sonra da yine İngiliz oyunuyla Türkiye'nin elinden çalınıp, gasp ediliyor…

Günümüzde de ben içte ve dışta yaşananları görünce, “Mâr-ı sermâ-dideye Rabbim güneş göstermesin!” (Soğuktan uyuşmuş yılana Tanrı’m güneş göstermesin!) diye yüce Tanrı’ya ben de dua ediyorum... 

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Cucurrucucú Paloma

23 Mayıs 2021


Geçen hafta bu sayfada Nuh tufanındaki ‘’güvercin’’ efsanesinden sonra Batı kültüründe MÖ 492 yılında geçen ikinci bir ''güvercin'' efsanesine dayanan ‘’La Paloma’’ isimli bir folk şarkısının hikâyesini anlatmıştım.

Madem geçen Pazar gününü ‘’Paloma’’ ile geçirdik, bu Pazar günü de yine ‘’Paloma’’ ile devam edeyim istedim... Bu sefer de içinde yine ‘'Paloma’’ bulunan bir başka folk şarkısını anlatacağım: ‘’Cucurrucucú Paloma’’...

Cucurrucucú Paloma şarkısının kökeni

‘’Cucurrucucú Paloma’’ geleneksel bir Meksika halk sarkışıdır. Meksika'yı oluşturan 31 eyâletten birisi olan ve Meksika’nın merkez doğu bölgesinde yer alan Veracruz eyaletinin kuzeyindeki Huazteca bölgesinden yaşayan Meksika yerlilerinin müziğidir. "Huazteca" ya da "Son Huazteca" adı verilen bu tür şarkılar, aşkın en saf ve masum halini konu edinirler. ‘’Cucurrucucú Paloma’’ şarkısı Meksikalı müzisyen Tomás Méndez tarafından 1954 yılında bestelenir.  


’'La Paloma''; İspanyolca barış sembolü olan ''güvercin'' demekti... ‘’Cucurrucucú Paloma’’ şarkısı 1960’lı yılların sonundan itibaren Güney Amerika’daki diktatörlükler döneminde bir yandan gün be gün yaşanan şiddete karşı bir sembol olarak da politik bir anlam kazanırken diğer yandan da güvercinin temsil ettiği barışa ve daha güzel günlere özlemi yansıtır. 

Güvercin aynı zamanda saf sevgiyi de anlatırdı… Bu anlamda ‘’Cucurrucucú Paloma’’ şarkısı giden sevgilinin veya sevilenin ardından söylenen hüzünlü bir şarkıdır. Şarkıda ‘’Cucurrucucú’’ diye ağlayan güvercin ise aynı zamanda giden sevgilinin veya sevilenin ardından yakılan ağıtı, ona duyulan özlemi ve sevgilinin/ sevilenin geri döneceğine duyulan umudu simgeler.

Şarkı aynı zamanda aşkın ve sevginin saf ve masum halinin değerini bilmeyenlere de yapılan bir sitemdir aslında. Çünkü şarkı ‘’ağlama güvercinim ağlama, taşlar aşkın ne olduğunu bilmezler’’ diye sona erer!

Yıllar içerisinde şarkı birçok filmin müziğinde kullanılarak şarkıya uluslararası popülerlik kazandırır.

Film müziği olarak Cucurrucucú Paloma şarkısı

Şarkı ilk olarak 1955'te gösterime giren Meksika yapımı ‘’Escuela de Vagabundos’’ isimli komedi filminde kullanılır. Bu filmde filmin yıldızı Pedro Infante bu şarkıyı söyler. 


Bu Şarkı adını Amerikalı yönetmen Miguel Delgado'nun yönettiği 1965 yapımı bir Meksika filmi olan ‘’Cucurrucucú Paloma’’ filminde de duyurur. Filmde başrol oyuncusu Meksikalı şarkıcı Lola Beltrán tarafından bu şarkı seslendirilir. 

Bu şarkı en güzel şekilde İspanyol film yönetmeni Pedro Almodóvar’ın 2001 yılı yapımı, insanlık, dostluk, sevgi, iletişim, naiflik, yalınlık, içtenlik gibi birçok temayı mükemmel bir şekilde işlediği ‘’Hable Con Ella’’ (Konuş Onunla) isimli platonik bir aşkın olağanüstü bir şekilde anlatıldığı bir drama filminde kullanılır. Filmde bu şarkı Brezilyalı besteci, şarkıcı, gitarist, yazar ve siyasal aktivist Caetano Veloso tarafından mükemmel bir şekilde yorumlanır... Filmi akıllarda tutan, hafızlara kazıyan da bu şarkı olur.

Bu şarkı son olarak Amerikalı yönetmen ve yazar Barry Jenkins'in 74. Altın Küre Ödülleri'nde drama dalında ‘’En İyi Film’’ ödülünü kazandığı, Şubat 2017 yılında 8 dalda Oscar adayı olup yılın en iyi filmi seçildiği ve daha birçok ödülün sahibi olan 2016 yılı yapımı ‘’Moonlight’’ (Ay Işığı) filminde de kullanılır. Filmde yine Brezilyalı efsane Caetano Veloso'nun yorumu hep arka planda çalar...

Yazımın sonunda bu filmlerden sırasıyla Pedro Infante, Lola Beltrán ve Caetano Veloso’nun "Cucurrucucú Paloma" şarkısını söyledikleri sahnelerin bağlantısını veriyorum…

Şarkı bu filmlerin dışında ayrıca ‘’Le Magnifique’’, ‘’The Last Sunset’’, ‘’My Son’’, ‘’What Have Ye Done’’, ‘’The Five-Year Engagement’’ ve ‘’Happy Together’’ isimli filmlerde de kullanılır.

Cucurrucucú Paloma şarkısını yorumlayan diğer şarkıcılar

Bu şarkı 1954'te Tomás Méndez tarafından bestelenmesinden bu yana Luis Miguel, Rocío Dúcal, Perry Como, Miguel Aceves Mejía, Hibari Misora, Nana Mouskouri, Julio Iglesias, Shirley Kwan, Lila Downs, Joan Baez, Rosemary Clooney, Aida Cuevas, Harry Belafonte, Refrain de Franco Battiato, Juan Diego Flórez, Mireille Mathieu ve Demis Roussos gibi çeşitli popüler şarkıcılar tarafından da seslendirilir.

Cucurrucucú Paloma şarkısı üzerine

İçinizde fırtınalar koparacak, kalbinize, ruhunuza, gönlünüze dokunacak ve kalbinizi, kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığa bağırtacak olan bu şarkının değişik yorumlarını aşağıdaki bağlantıda veriyorum. Bağlantıdaki bütün yorumları dinlemenizi isterim… Şarkının orijinal İspanyolca ve ardından da Türkçe olarak sözlerini yazımın sonunda veriyorum... Şarkının sözlerini okuyunca neden bütün yorumcuların bu şarkıyı bir feryâd bir figân halinde söylediklerini daha iyi anlayacaksınız...


Şimdi unutun zihninizdeki gamı, kederi, kasveti, kaseti, mafyayı, siyaseti, Koranayı… Tıpkı bir kuyu kazan adamın su olmayan her şeyi ata ata su seviyesine inmesi gibi sadece kendiniz kalana kadar siz de atın zihninizden gamı, kederi, kasveti, siyaseti, Koranayı… Sonra da bağlantılarını verdiğim şarkının bütün yorumlarını dinleyin… İnanın pişman olmayacaksınız… Fransız roman yazarı Andre Maurois derdi ya: ‘’Unutma olmayınca mutluluk da olmaz.’’

Sizlere sağlıklı, mutlu ve umutlu güzel bir Pazar günü dilerim… Her şey gönlünüzce olsun…

Osman AYDOĞAN

Film müziği olarak Cucurrucucú Paloma

Escuela de Vagabundos filminde Pedro Infante: 

https://www.youtube.com/watch?v=0uQ4W7afKLU

Cucurrucucú Paloma filminde Lola Beltran: 
https://www.youtube.com/watch?v=oc5Fv_94F3Y

Hable Con Ella filminde Caetano Veloso: 
https://www.youtube.com/watch?v=-CsA1CcA4Z8

Cucurrucucú Paloma’nın diğer yorumları:

İspanyol aslllı Fransız sanatçı Mireille Mathieu ve Yunan şarkıcı Demis Roussos:ikilisinden Cucurrucucú Paloma

https://www.youtube.com/watch?v=-DwUe7VuV1M

Meksikalı şarkıcı Luis Miguel: 
https://www.youtube.com/watch?v=swXFlEs8sKc

Meksikalı şarkıcı Aida Cuevas: 
https://www.youtube.com/watch?v=bLR6IHdnKM0

Perulu bir opera tenoru Juan Diego Flórez
https://www.youtube.com/watch?v=Q7yfsNFoUvk

Amerikan folk şarkıcısı Joan Baez: 
https://www.youtube.com/watch?v=zepMXy-Sj5c

Jamaikalı Amerikan şarkıcı Harry Belafonte: 
https://www.youtube.com/watch?v=iqYzRvaRPRk

Bir Meksika müzik grubu Los Tres Tenores
https://www.youtube.com/watch?v=4lvy8_TA6Tg

Meksikalı sanatçı Tomás Méndez
https://www.youtube.com/watch?v=le_84BLThqo

Cucurrucucú Paloma

Dicen que por las noches

Nomas se le iba en puro llorar,
Dicen que no comia,
Nomas se le iba en puro tomar,
Juran que el mismo cielo
Se estremecia al oir su llanto;
Como sufrio por ella,
Que hasta en su muerte la fue llamando
                                                                                
Ay, ay, ay, ay, ay,... cantaba,
Ay, ay, ay, ay, ay,... gemia,
Ay, ay, ay, ay, ay,... cantaba,
De pasion mortal... moria
                                                                                
Que una paloma triste
Muy de manana le va a cantar,
A la casita sola,Con sus puertitas de par en par,
Juran que esa paloma
No es otra cosa mas que su alma,
Que todavia la espera
A que regrese la desdichada
                                                                                
Cucurrucucu... paloma,
Cucurrucucu... no llores,
Las piedras jamas, paloma
Que van a saber de amores!
Cucurrucucu... cucurrucucu...
Cucurrucucu... paloma, ya no llores

Kukurrukukur, kumru

Diyorlar ki, akşamları,

Ağlamaktan başka bir şey yapmamış.
Yemek bile yemediğini söylediler.
İçmekten başka bir şey yapmamış.

Diyorlar ki, gökyüzü bile
Titremiş o ağlarken.
Birisi için ne acı çekti!
Ölürken bile onu sayıklıyordu.

"Ay ay ay ay ay" diye şarkı söylüyordu,
"Ay ay ay ay ay" diye inledi,
"Ay ay ay ay ay" diye şarkı söylüyordu,
İnanılmaz bir acıyla veda etti.

Üzgün bir kumru,
Sabahın erken saatlerinde gelir şarkı söylemek için,
Boş bir eve,
Küçük kapıları genişçe açılan.

O kumrunun,
O adamın ruhunu taşıdığına yemin ediyorlar.
Hala ümit ediyor,
Zavallı kadının geri döneceğini.

Kukurrukukur, kumru
Kukurrukukur, üzülme
Taşlar, kumru,
Aşkın ne olduğunu asla anlayamazlar.

Kukurrukukur, kukurrukukur
Kukurrukukur, kumru,
Artık onun yüzünden ağlama.




Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır (3)

22 Mayıs 2021

ABD Başkanı Joe Biden, 24 Nisan 2021 günü, 1915 olaylarının yıldönümüyle ilgili açıklamasında ''soykırım'' sözcüğünü kullanıyor… Bu açıklama üzerine Türkiye’de yine bazı tartışmalar yaşanıyor. Bu tartışmaya yazılarımla ben de katıldım… Türkiye tarafından hem bu açıklamadan sonra hem de çok daha önceleri bazıları bilinçsizce Ermenilerin üzüntülerini paylaşıyorlar…

Ermeni acılarını paylaşan paylaşana...

Söz konusu 1915 olayları ve Ermeni tehciri olunca Ermeni acılarını paylaşan paylaşana...

Bizde sorumlu siyasetçilerin Ermeni acılarını paylaşma ve taziye furyası 2014 yılında başlıyor ve günümüze kadar da devam ediyor... Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan, 24 Nisan 2015 tarihinde yayınladığı mesajında ‘’Ermeni toplumunun geçmişte yaşadığı üzüntü verici hadiseleri bildiğini ve acılarını samimiyetle paylaştığını’’ belirtiyor. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan 24 Nisan 2016 tarihinde Ermeni Patrikhanesi’ne taziye mesajı göndererek ‘’Ermenilerin acılarını paylaşıyoruz’’ mesajını veriyor. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan, 24 Nisan 2018 tarihinde de Ermeni Patrikhanesi’ne taziye mesajı göndererek ‘"Ermeni vatandaşlarımızın tarihte yaşadığı acılara ortak olmak, bu acıları paylaşmak, Türk milletinin vicdani ve ahlaki duruşunun bir gereğidir" mesajını veriyor. Bu yıl da dâhil bu her yıl böyle mesajlar verilior...

Katledilen Türkler  

Daha dün, 21 Mayıs 1864 tarihinden itibaren, Rus İmparatorluğu tarafından Çerkeslere uygulanan toplu katliamın yıldönümü idi… Siz hiç Çerkezlerin acılarını paylaşan bir Rus siyasetçi duydunuz mu? Balkan Savaşı'ndan sonra yüzbinlercesi katledilen, yüzbinlercesi de anayurdundan sürgün edilen Balkan Türklerinin acılarını paylaşan bir Yunan veya bir Bulgar veya bir Sırp siyasetçi duydunuz mu? Josef Stalin'in emriyle Sovyet hükûmeti tarafından 18 Mayıs 1944 tarihinden başlayarak Kırım Tatarları Sibirya’ya sürülmüştü… Bu sürgünde binlerce Kırım Tatar Türkü katledilmişti... Sağ kalanlar da ya sürgündeki ve Sibirya’daki olumsuz koşullar nedeniyle yaşayamamışlardı... 18 Mayıs daha dört gün öncesiydi, sahi siz bu katliamın yıldönümünde Kırım Tatar Türklerinin acılarını paylaşan bir Rus siyasetçi duydunuz mu? Boşuna hafızanızı zorlamayınız. Duyamazsınız… Çünkü böyle bir üzüntü paylaşımı olmamıştır…

Bu yazımda Çerkeş katliamını, Balkan Türkü katliamını, Kırım Türkü katliamını anlatmayacağım… Bu yazımda Ermenilerin Van’da, Bitlis’te, Erzurum’da, Erzincan’da yaptıkları Türk katliamlarını da yazmayacağım… Eğer Ermeni terminolojisin kullanacak olursak bunların hepsi birer soykırımdır… Bu yazımda kimseciklerin pek bilmediği bir Ermeni –Fransız işbirliği ile yapılan bir Türk katliamını anlatacağım…

Çukurova’nın Fransızlar tarafından işgali

Birinci Dünya Savaşından sonra Mondros Ateşkes Sözleşmesi bahane edilerek Kasım 1918 tarihinden itibaren Çukurova bölgesi Fransa tarafından işgal ediliyor… Bu işgal sırasında Fransa, bölgede bir Ermeni devleti kurma vaadiyle Ermenileri kandırıyor. Önce gönüllü Ermeni taburları oluşturuluyor. Daha sonra, ABD, Mısır, Suriye ve Fransa’dan 200 bin Ermeni getirtiliyor. Bu şekilde Fransız Doğu Lejyonu’na bağlı Ermeni Lejyonu kuruluyor. Bu özel birliğe Fransız üniforması giydiriliyor, ellerine Fransız silahı veriliyor… Benzer uygulamayı da 1914-1915 yılarında Çarlık Rusyası Doğu Anadolu’da yapıyor… Adı geçen birlik 1921 yılına kadar bölgede akıl almaz katliamlar yapıyor… İşte bu Ermeni – Fransız ortaklığı Çukurova’da katliamlara başlıyor… Kimler katlediliyor? Tabii ki Türkler katlediliyor…


‘’Kaç Kaç’’ olayı

Fransız işgali altındaki Adana’da Fransız ve Ermeniler tarafından 10 Temmuz 1920 tarihinde Türklere karşı yapılan bu katliamın en büyüğüne girişiliyor. Bu harekât sonucu onbinlerce Türk Toroslara doğru kaçıyor. Dört gün süren bu hareket tarihte ‘’Kaç Kaç’’ olayı olarak adlandırılıyor. ‘’Kaç Kaç’’ olayı aslında Kurtuluş Savaşının Çukurova’da geçen bir safhası oluyor ve Fransız-Ermeni işbirliğinin Çukurova halkına hayat hakkı tanımamacasına giriştikleri imha hareketi karşısında Adana halkının Toros Dağlarının yamaçlarına çekilmesi hareketi olarak Millî Mücadele tarihimize geçiyor…

Ankara Anlaşması sonrası

20 Ekim 1921’de TBMM hükümeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’ndan sonra Fransız işgal kuvvetleri Suriye ve Lübnan’a çekilirken yanında bu katliamlara katılan 50 bin Ermeni’yi de götürüyor. Ardından, Fransızların Çukurova’da (Kilikya’da) yüzüstü bıraktığı Ermeniler önce Suriye ve Lübnan’a, daha sonra da Fransa’ya gidiyorlar... Fransa’da günümüzde yaşayan yaklaşık 600 bin Ermeni asıllı Fransız vatandaşının kökenini bu Ermeniler oluşturuyor…

Edebiyatta ‘’Kaç Kaç’’ olayı

Günümüzün popüler tarihçileri, edebiyatçıları pek bilmezler ama o günlerden kalan iki dörtlük ‘’Kaç Kaç’’ olayının o ürpertici manzarasını sanki bugünmüş gibi canlı canlı anlatıyor: (Yusuf Ayhan, Mustafa Kemal'in Pozantı Kongresi ve Adana'nın Kurtuluşu, Adana, İpek matbaası, 1963)


‘’On Temmuz bilseniz ne kara gündü
Obalar göç etti ocaklar söndü,
Adana bir yangın yerine döndü 
O günden ruhlarda bir sızı vardı

O gün döküldü masumlar kanı
Bu kaç kaç ateşi sardı Seyhan'ı
Boğulmak istendi Türkün imanı
Şafakta Kaç Kaç'ın izleri vardı…’’

Ne yazık ki bu olay ne bilimsel kaynaklarda ne edebiyat alanında ne de sinema alanında işleniyor…


Sadece, kendisi de bir Çukurovalı, Adanalı olan Yaşar Kemal’in hemşerisi ve aynı zamanda Yaşar Kemal’in halefi olan (ki kendisi de bunu bilmez) yazar Serpil Ciritci’ ‘’Kavin’’ (Kerasus Yayınevi, 2017) adlı kitabında bu ‘’Kaç Kaç’’ olayından bahsediyor. ‘’Kavin’’, yazar Serpil Ciritci’nin üçüncü kitabıdır. (Serpil Ciritci’nin diğer kitapları: Gümüşlük Meleği, Bizim Mahalle Yayınevi, 2012 ve Kuantumun Gücü, Puslu Yayıncılık, 2014)

‘’Kavin’’, ‘’Kaç Kaç’’ olayı ile başlıyor. Kitapta Çukurova’nın o zamanki çiftlikleri, köyleri anlatılıyor, sonra günümüze İstanbul'a kadar uzanıyor... Geri planda Marşal yardımı, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 olayları yer alıyor.

Kitabın adı olan ‘’Kavin’’, Farsça kökenli olup, ‘’güçlü ve cesur kız çocuğu’’ anlamına geliyor. Kitapta ismi geçen "Kayra" ise ‘’büyük bir kimseden gelen iyilik, ihsan’’ anlamına gelen Türkçe kökenli bir isim. Türk Mitolojisine bakıldığında ise ‘’Kayra’’ kelimesi “Tanrı” anlamına geliyor... 

Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır...

Tarihini bilmeyenler ise şaşkın ördek misali kimin kimden özür dileyeceğini şaşırıyorlar. Kavin kadar olamayanlar, her yıl Ermenilerin üzüntülerini paylaşanlar, onlardan özür dileyenler, Biden’in ‘’soykırım’’ suçlaması karşısında sus pus olanlar, bunun ardından ‘’tazminat’’ ve ‘’toprak’’ taleplerinin geleceğini hiç mi hiç görmüyorlar... 

Mustafa Kemal Atatürk’ün altını çizerek yanına çok mühim olduğunu belirtmek için iki defa çarpı işareti koyduğu Leone Caetani’nin dokuz ciltlik ‘’İslam Tarihi’’ isimli eserinde geçen bir sözü bu gök kubbede çın çın çınlıyor: 

“Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır...”

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Yanlış bilgi felaket kaynağıdır!

21 Mayıs 2021

19 Mayıs haftası nedeniyle Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ile ilgili bir hikâye, bir hatıra İnternette dolaşıyor. Bu hikâyeyi bir yığın gazeteci ve yazar da bu hikâye, bu hatıra gerçek mi diye araştırıp sormadan, incelemeden gerçekmiş gibi gazetelerinde yazıyorlar, TV’lerde anlatıyorlar… Zaten bu hikâyeyi İnternette dolaştıranlar da kaynak olarak bunları kullanıyor…

Örneğin Rahmi Turan, Hürriyet (07 Kasım 2011), Altemur Kılıç, Yeniçağ (16 Ağustos 2009), Cemil Koçak, Star (22 Haziran 2012) gazetelerinde bu hikâyeyi yazıyorlar… Belgesel Tarih Dergisi bu hikâyeye yer veriyor (19 Mayıs 2019). Kimi sıfatında koca koca ‘’Profesör’’ yazan akademisyenler bu hikâyeyi yerel gazetelerde (Prof. Dr. İbrahim Bakırtaş, Karadeniz, 2 Mayıs 2019) ve değişik değişik internet sitelerinde paylaşıyorlar… Daha yeni 19 Mayıs 2021 Çarşamba günü ise Erol Mütercimler bu hikâyeyi Serhat Asker’in Halk TV'deki programında ciddi ciddi anlatıyor… Dediğim gibi bu hikâye, bu hatıra gerçek mi değil diye araştırmadan, incelemeden, sorgulamadan…

Bahsi geçen hikâye şu şekilde:

Emekli Hava Albayı Kemal İntepe hatıralarında anlatıyor

Hikâye ‘’Emekli Hava Albayı Kemal İntepe hatıralarında anlatıyor’’ diye başlıyor ve şöyle devam ediyor:

1941 yılında İngiltere'ye uçuş eğitimi için gitmiştik. Londra'ya vardığımızda, yaşlı bir İngiliz hava binbaşısı, irtibat subayı olarak görevlendirilmişti. Adı Mr. Salter olan bu subay Türkçe'yi bizlerden daha iyi konuşuyordu.

Mr. Salter'i birkaç defa eşi ile birlikte ikindi çayına davet ettim. O da beni akşam yemeklerine evine çağırıyordu. Emekli Binbaşı Salter bir akşam bana şunları anlattı:

‘’1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun'daki İngiliz İşgal Tabur Komutanı idim. 18 Mayıs 1919 günü İstanbul'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı'ndan şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu telgraf, ‘16 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrıldığını, eğer Samsun'a inecek olursa tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesini' istemekte idi.

Gerekli emirleri verdikten sonra Samsun'a indim. Şehir her zamankinden daha kalabalıktı. Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı görünüyordu. Siyah çizmeli, külot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı kimselerin çokluğu dikkatimi çekti. Sonradan bunların Türk subayları olduğunu öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir'i işgal etmişler, Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyordu. Bütün gece hiç uyuyamadım.

19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Askerlerimle çevreyi kordon altına aldım.

Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalık heyecanlıydı. Bir de baktım ki, her askerimin arkasında siyah çizmeli, kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı olduğu muhakkak.

Vapur iyice göründü. Görevimi iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Mustafa Kemal Paşa'yı orada tutuklayacaktım.

Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak, tercümanımla birlikte vapurun iskelesine tırmandım. Güvertede beni selamlayan iki tayfaya: ‘Vapurdaki generali görmek istiyorum' dedim.

Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi salona aldı... Herkes ayakta idi...

Ortada, mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: ‘Taburum emrinizdedir!'

Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Rum tercümanım şaşırdı, bir an durakladı. Ben kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti.

Mustafa Kemal Paşa'nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktı.

Sanıyorum, bakışlarından etkilenip bir anda teslim olma kararı vermiştim. Gözlerinin, inanılmaz bir etkileyici gücü vardı.

Öteki sandallar da vapura ulaşmışlar, çevreyi doldurmuşlardı.

Mustafa Kemal Paşa, gemiye çıkan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra, vapurdan benim motorumla ayrıldık.

İskeleye vardığımızda muavinime, taburu safta toplayıp silah çattırmasını ve hepsinin Türk makamlarına teslim olmasını emrettim. Biraz durakladı, sonra asker selamı verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı...

Bu yüzden, İngiltere'ye dönünce askeri mahkemede yargılandım. ‘Bir İngiliz subayı, nasıl olur da bir Türk generalin emrine girer? Bu vatan hainliğidir!' diyorlardı.’’

Mr. Salter, olayın devamını şöyle anlatıyor: ‘‘Mustafa Kemal Paşa benim yanıma, o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle ve kendi şoförümle birlikte, misafir edileceğimi söyledikleri Ankara'ya gönderdi.

Taburumun tutuklu erlerinin de, Çorum, Çankırı ve Kastamonu'da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğini öğrendim.

Türklerin Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar Ankara'da, Hacıbayram Camii'nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap evde kaldım.

Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bu evde oturdum. Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta'daki Türk esirlerle değiştirildik.

İngiltere'ye döner dönmez tutuklandım ve vatana ihanet suçundan divanı harbe verildim. Hakkımda ağır hapis isteniyordu!

Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi. Onlardan yararlanarak, kısa fakat öz bir savunma hazırladım. Bana isnat edilen suç, taburumu hiç direnmeden teslim edişim idi. Savcı, teslimiyetimin vatana ihanetle eşdeğerde bir suç olduğunu iddia ediyor ve en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu.

Yüksek Askeri Mahkeme'nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim:

‘Sayın hâkimler... Başbakanımız Lloyd George, Avam Kamarası'nda şöyle bir soruya muhatap olmuştur: Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkarttık... Ve o tarihten bu yana milyarlarca sterlini bulan masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir'de denize döküldüler. Ayrıca Anadolu'daki bütün Rumlar atıldılar veya göçe zorlandılar. Bu olayda bizim kazancımız nedir? Hiç... Bu akılsızca bir gaf, korkunç bir hata, büyük bir felaket değil midir? Bu sert ve suçlayıcı soruya karşılık Başbakanımız Lloyd George şu cevabı vermiştir: Yüzyıllar bir veya iki dâhi yetiştirir. 20'nci yüzyılın dâhisinin Mustafa Kemal adıyla Türkiye'den çıkacağını ben nereden bilebilirdim? Görüyorsunuz sayın hâkimler... Karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği 20'nci yüzyılın dâhisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi? Eğer ben o gün başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gelecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir.'

Beraat ettim ve terhise tabi tutuldum. Ailemle birlikte Türkiye'ye gidip Mustafa Kemal Paşa'yı ziyaret ettim. Paşa beni muhteşem nezaketiyle karşıladı. Tekrar görevli olarak İngiltere'ye çağırılmasaydım, Türkiye'de kalacaktım...

İngiltere'ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne aldılar ve... İstihbarat Başkanlığı'nda önemli bir görev verdiler. Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan grupta görev yapıyorum.’’

Emekli Hava Albayı Kemal İntepe anılarında Binbaşı Salter için “İki yıldan fazla bir süre birlikte olduk. Bu süre içinde her zaman bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı. Büyük bir Atatürk hayranıydı’’ diyor.

Bahsi geçen anı, hatıra, hikâye bu kadar...

Gerçeğin kendisi

Bu yazı veya anı veya hatıra her neyse yıllardır bu şekilde İnternette dolaşıp duruyor… Bu hikâye hala değişik İnternet sitelerinde kocaman kocaman duruyor… Ancak bu yazı veya anı veya hatıra adı her neyse gerçekle hiçbir ilgisinin olmadığını değerlendiriyorum…

İşin acı olanı ise bu yazıyı sözde kendilerini tarihçi, yazar, gazeteci olarak tanıtanların sayfalarına sütunlarına alıp işlemeleri, yayınlamalarıdır...

Daha acı olanı ise bu yazının TSK Dergisinin Mayıs 1984 tarihli 291 nolu sayısında da yayınlanmış oluşudur. Bu daha çok acıdır çünkü TSK Dergisi ATASE Başkanlığı çıkarıyor, içinde onlarca tarihçi barındırıyor.

Yazıyı yazan bu albayın (Kemal İntepe) yayınlanmış hiçbir kitabı bulunmuyor. Bu sözde anısı da yazdığım gibi sadece ve sadece TSK dergisinde yayınlanıyor… Sanırım diğer insanlar da bu dergiye ve sahibine güvenerek doğruluğunu araştırmadan, incelemeden, sorgulamadan oradan alıp yayınlıyorlar…  

Hatıratta deniyor ki Mustafa Kemal’i Samsun’da İngiliz askerleri tutuklayacaklardı... Ancak İngilizlerin verdiği böyle bir emir yoktur. Kaldı ki Mustafa Kemal’e İstanbul’dan Samsun vizesini İngilizler vermişlerdi. Gemi yolculuğu iki gün sürdüğüne göre İngilizler ne oldu ki fikir değiştiresinlerdi. Mustafa Kemal’i tutuklayacaksalardı İngilizler isteselerdi İstanbul’da iken Şişli’de tutuklarlardı.

Hatıratta Mustafa Kemal’in Samsun’da iskeleye çıkışında sabah namazından çıkan kalabalıklar tarafından karşılandığını yazıyor. Ancak Mustafa Kemal’i hiç de kalabalıklar karşılamıyor… O an Mustafa Kemal kurtarıcı da değildir. Kimse daha Mustafa Kemal’in niyetini ve kim olduğunu bilmemektedir.

İngiliz Subayın Mustafa Kemal'e verdiği “Taburum emrinizdedir” tekmili tamamen asılsız bir safsatadır. Kâzım Karabekir’in Erzurum’da söyleyeceği cümle buraya aşırılıyor…


Hatıratta geçen Samsun’da bir İngiliz İşgal Taburu olduğu doğrudur. Ancak Bilâl Şimsir’in “İngiliz Belgelerinde Atatürk” (Türk Tarih Kurumu, 1992) kitabında Samsun’daki İngiliz İşgal Taburu Komutanı olarak Binbaşı Salter’den değil, Yüzbaşı Hurst’dan bahsediyor… Aynı şekilde Gotthard Jaeschke de “Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri” (Türk Tarih Kurumu, 1991) aynı yüzbaşıdan (Hurst) bahsediyor…

Daha önce Mustafa Kemal Atatürk’ün biyografisini de yazan Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in daha bu ay yayınlanan ‘’Mustafa Kemal’le Anadolu’da Yolculuk’’ (Doğan Kitap, Mayıs 2021) adlı kitabında Ordu Müfettişi Mustafa Kemal’in Bnb. Salter ile olan karşılaşmalarını anlatıyor. (s.50-52) Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in kitabında Bnb. Salter, İngiliz İşgal Taburu Komutanı olarak değil İngiliz Samsun Kontrol Subayı olarak veriliyor. Bu kitaba göre Ordu Müfettişi Mustafa Kemal, Bnb. Salter ile iki kere karşılaşıyor; biri Samsun’da, diğeri ise Havza'da. Hiç de hatıratta geçtiği gibi ne Salter’in Mustafa Kemal’i tutuklamak istemesi ne de İngiliz İşgal Taburunun teslim olması söz konusu… Ancak Havza’daki karşılaşmada Mustafa Kemal, Bnb. Salter’i bir güzel azarlıyor. (s. 52)

16 Mart 1920'de İstanbul'un Müttefiklerce resmen işgali ve bazı milletvekillerinin tutuklanması ve Malta’ya sürgüne gönderilmeleri üzerine Mustafa Kemal'in emriyle Anadolu’daki İngiliz kontrol subayları tutuklanıyor… Mustafa Kemal, muhtemel olarak Malta'daki Türklerin serbest bırakılmasını hızlandırmak için bir pazarlık unsuru oluştursunlar diye bu İngiliz kontrol subaylarını tutuklatıyor. Bu tutuklular arasında Lord Curzon‘un yeğeninin kocası ve İngiliz Hükumetinde Dışişleri Komisyon Başkanının kardeşi olan Yb. Rawlingson da bulunuyor. Ancak tutuklular arasında Bnb. Salter’in adı geçmiyor. Muhtemel o da tutuklanıyor.  Kriz çözüldükten sonra da, Sakarya Muharebesi sonrası bu tutukluların tamamı serbest bırakılıyorlar.

Tutuklanan bu İngiliz subaylar öyle cezaevine, esir kampına falan da konulmuyorlar. Bu insanlar evlerde konuk edilerek gözetim altında tutuluyorlar. Gündüz dışarıda, çarşıda, pazarda vakit geçiriyorlar. Yalnızca vilayet dışına çıkmaları yasaktı...

Hatırata göre İngiliz Binbaşı dört yıl Ankara’da kalıyor, savaş bitince de Malta’daki Türk esirleriyle değiştiriliyor… Hâlbuki Malta’daki değiş tokuş yukarıda anlattığım gibi Sakarya Muharebesi sonrası, daha 1921 yılının Ekim ayında tamamlanıyor…


Hatıratta İngiliz Taburunun Çorum, Çankırı ve Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğinden bahsediliyor. O zaman için bu illerde böyle bir esir kampı da bulunmuyor. Zaten Türkiye’deki Mustafa Kemal’in emriyle tutuklananlar hariç bütün İngiliz tutsaklar, Mondros ateşkes anlaşmasına göre serbest bırakılıyorlar…

Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonunda (1919) karacı binbaşı rütbesinde olan bu İngiliz subayının İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında (1941) tekrar göreve çağırılıp uçuş eğitimi veren havacı bir birlikte bu sefer de aradan geçen yirmi yıla rağmen hem hala binbaşı rütbesinde kalması hem de havacı olarak görev alması biraz fantezi oluyor…

Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk ne “Nutuk”ta ne de bir başka hatıratında veya söyleşisinde kendisini teslim almak isteyen veya hatıratta yazdığı gibi kendisine teslim olan bir İngiliz taburundan bahsediyor.

Asıl zararı Atatürk’e bu insanlar veriyorlar… Atatürk’e en büyük zararı okumadan, araştırmadan, incelemeden, bilmeden, sorgulamadan duyduklarına inananlar, duyduklarını aktaranlar zarar veriyor… Bu yazının TSK Dergisinde yayınladığı tarih: Mayıs 1984. 12 Eylül dönemi... Sözde Atatürkçülerin 12 Eylül yönetimine yaranmak için veya sözde Atatürkçü 12 Eylül yönetiminin Atatürk’ü efsaneleştirmek için uydurdukları bir hikâye olduğu akla geliyor…

Ben yazar, çizer, tarihçi, akademisyen falan değilim… Ben, sadece ve sadece dikkatli bir okurum. Hata yapma ihtimalimi saklı tutuyor ve konuyu gerçek tarihçilere havale ediyorum…

Çünkü yanlış bilgi felaket kaynağıdır…

Kazım Karabekir’in kızı Hayat Karabekir Feyzioğlu, Genelkurmay Karargâhında yapılan bir anma töreninde de şöyle konuşuyor: “Babamın bir sözü vardır, sık sık tekrarlamak ihtiyacı duyarım; ‘Vatandaş! Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren! Sonra münakaşasını istediğin gibi yap! Birincisi vicdanına, ikincisi seciye ve irfanına dayanır.’ ”

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN 


Sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız.

20 Mayıs 2021

Asıl yazıma gelmeden önce uzun bir giriş yapmak istiyorum. Bu maksatla da 10. yüzyılda yaşamış Horasanlı mutasavvıf, şair, hekim ve eczacı Ferîdüddîn-i Attâr’ın ‘’Mantıku’t-Tayr -Kuş Dili’ (Ravza Yayınları, 2011) kitabında geçen bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. Üç gün önceki yazımda da Ferîdüddîn-i Attâr’ın aynı kitabından bir başka hikâyeyi anlatmıştım…

Hikâyeyi yazan tasavvuf bilgini olduğuna göre hikâyenin daha iyi anlaşılması için hikâyede ve tasavvufta geçen ''Kaf Dağı'', ‘’Sîmurg’’ ve ‘’Hüdhüd'' hakkında önce kısa bir bilgi vermem gerekiyor.

Kaf Dağı

Kaf Dağı; masallarda yer alan, genellikle eski doğu ve daha çok İran mitolojisinde sözü edilen, aşılması güç olup dünyayı çevrelediğine inanılan, arkasında cinlerin, perilerin bulunduğu varsayılan, zümrütten yapılmış bir dağdır. Kaf Dağı'nın Kafkasya’da olduğu rivayet edilir ama nerede olduğu bilinmez. Masallarda oraya gidilir ama oraya varılmaz…


Kaf Dağı zihinlerde bir ‘’öte’’ imgesi yaratır. Kaybolmuşların, kavuşamayanların, yurt özlemi içinde yaşayanların, sürgünlerin, sürülmüşlerin rüyasıdır Kaf Dağı… Bu nedenle Kaf Dağı ‘’âlem-i misal’’ de görülebilen bir dağdır. Âlem-i misal ise tasavvufta uyku esnasında, ruhun bedenden ayrılıp gezindiği sanal bir âlemdir. Simgeler, yansımalar âlemidir âlem-i misal. Mistik ve tasavvufi inanışlarda âlemin, evren ile dünya arasındaki geçit yeridir âlem-i misal. İlahi âlemden maddi âleme yani dünyaya geçerken, ruhların geçiş yoludur âlem-i misal… Platon (Eflatun)'un ‘’idealar dünyası’'nın hemen hemen aynısıdır, kısmen de olsa karşılığıdır âlem-i misal…

Kaf Dağı sadece masallarda değil, masalımsı şiirlerde de yar alır. Yahya Kemal Beyatlı’nın Türk şiirine kazandırdığı bir şaheser olan ‘’Mehlika Sultan’’da da geçer Kaf Dağı. (‘’Mehlika Sultan’’ı bu sayfada daha önceleri anlatmıştım.)

Sîmurg

İran mitolojisine ait Zümrüd-ü Anka kuşu da Kaf Dağı'nda yaşar. Zümrüd-ü Anka'ya İranlılar ‘’Sîmurg’’ diye de adlandırır. Bu kuşun, dağın tepesinde köşke benzer bir yuvada yaşadığı, insanlar gibi düşünüp konuştuğu, çok geniş bir bilgi ve hünere sahip olduğu, kendisine başvuran hükümdar ve kahramanlara akıl hocalığı yaptığına inanılır…


Hüdhüd

Arapça bir ad olan Hüdhüd, bizim bildiğimiz ibibik kuşudur, bir diğer adıyla çavuş kuşudur… Yuvasını genellikle ağaç kovuklarına, duvar deliklerine ve kaya oyuklarına yapar.


Hüdhüd kuşu Doğu, İslam ve tasavvuf edebiyatında apayrı bir simgedir. İslâmî literatürde Hüdhüd kuşunun "ebü'l-ahbâr’’, ‘’ebü'r-rebî'’’, ‘’ebû ibâd’’ ve ‘’ebû seccâd" gibi birçok künyesi vardır. Hüdhüd kuşu toprağın altındaki suyu görür. Eşine çok bağlıdır, eşi ölünce yeni bir eş aramaz. Anne babasına karşı çok hürmetkârdır; onlar yaşlandıklarında yiyeceklerini temin eder. Annesi öldüğünde uygun bir yer buluncaya kadar onu başında taşıdığı için mükâfat olarak güzel bir tepelikle donatılmıştır…

Hüdhüd, Kur’an’da Neml Suresi’nde (Neml 27/16-35) ''Murg-i Süleyman'' olarak karşımıza çıkar. Neml Suresi’nde Hazret-i Süleyman ile Sabâ Melikesi Belkıs arasında haber götürüp getiren kuşun adıdır Hüdhüd…

Bir İran efsanesine göre ise Hüdhüd evli bir kadındır. Ayna karşısında yarı çıplak bir durumda saçlarını taramakta iken kayınpederi habersizce odasına girer. O anda durumundan utanıp korkuya kapılarak kuş olur ve uçar, tarağı da başında kalır. Bundan dolayı Hüdhüd’ün Farsça'daki bir adı da "şâne-ser" dir (tarak başlı).

Tasavvufî mânası dışında Hüdhüd, İran edebiyatında daha çok sevgiliden haber getiren bir kuş olarak da yer alır…

Otuz kuş hikâyesi

Şimdi gelelim Ferîdüddîn-i Attâr’ın girişte bahsettiğim kitabında geçen ‘’Otuz Kuş’’ hikâyesine. Tasavvuftaki kesret-vahdet, zuhur-taayyün düşüncelerine dayanan bu sembolik hikâye İran ve Türk edebiyatlarında defalarca işlenir….


Bahsi geçen hikâye şu şekildedir:

Kuşlar kendi aralarında toplanıp hiçbir ülkenin padişahsız olmadığını, padişahsız ülkede nizam ve intizam kurulamayacağını belirtirler. Aralarında bulunan ve mürşidi temsil eden, Süleyman peygamberin mahremi ve postacısı Hüdhüd bu konuda onlara yol göstereceğini söyler. Kendilerine bir hükümdar seçmek için toplanan kuşlara Hüdhüd kılavuzluk ederek Kafdağı'nda Sîmurg’u aramaya karar verirler…

Fakat yolun uzak ve sıkıntılı olduğunu anlayınca bülbül, papağan, tavus, kaz, keklik, hümâ, doğan, balıkçıl, baykuş ve diğer bazı kuşlar birer mazeret ileri sürerek yolculuktan vazgeçmek isterler. Ancak Hüdhüd, kuşların hepsinin kaygılarına cevap vererek onları ikna eder.

Sonunda bütün kuşlar Hüdhüd’ün kılavuzluğunda yola çıkarlar. Yolculuk esnasında bitkin ve yorgun düşen binlerce kuş Hüdhüd’den şüphelerinin giderilmesini ister.

Hüdhüd her birinin soru ve itirazlarına cevaplar verir; önlerinde “talep, aşk, mârifet, istiğna, tevhid, hayret, fakru fenâ” denilen yedi vadinin bulunduğunu, bunları geçince bilginleri olan Sîmurg’a ulaşacaklarını anlatır…

Tekrar yola koyulan kuşlardan sadece otuzu hasta ve yorgun durumda bu vadileri aşıp Kaf Dağındaki yüce bir dergâhın önüne ulaşırlar..

Burada bir postacı gelip onların Sîmurg’u sorduklarını anlayınca önlerine birer kâğıt parçası koyarak okumalarını söyler. Kâğıtları okuyan kuşlar bütün yaptıklarının yazılı olduğunu görüp şaşırırlar. Bu sırada Sîmurg da tecelli eder, görünür...

Fakat gördükleri Sîmurg kendilerinden başka bir varlık değildir. Sîmurg’da kendilerini, kendilerinde Sîmurg’u görüp hayretler içinde kalırlar…

Bu arada bir ses duyulur: “Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz; daha fazla veya daha eksik gelseydiniz yine o kadar görünürdünüz; burası bir aynadır”.

Neticede hepsi Sîmurg’da fâni olur… Artık ne yol ne yolcu ne de kılavuz vardır. Gölge güneşte kaybolur. Menzil-i maksûda vâsıl olan otuz kuş aradıkları Sîmurg’un kendileri olduğunu anlarlar…

Hikâye bu kadardır…

Hikâyede Hüdhüd başında hakikat tacı (Korona!) taşıyan bir kuş olarak gösterilir… Kuşların yolculuğu ise tasavvufta ruhun Allah'ı arayışının mistik seferini sembolize eder…

Zaten hikâyenin yazarı Ferîdüddîn-i Attâr da bir şiirinde sanki bu hikâyeyi özetlercesine şöyle derdi:

“Sırlar âlemine uçan kuş idim,
Alçaktan yükseğe çıkmak istedim.
Sırra mahrem kimseyi bulamayınca,
Girdiğim kapıdan ben yine çıktım.”

Hazine aramak

Aslında bu hikâyeyi bu kadar uzuuuun uzun anlatmam asıl yazıma bir giriş içindi… Lâle Devri ruhûnun en önemli temsilcisi olan şair Nedîm’e gelebilmek için Hüdhüd’ü anlatmam gerekiyordu…  


Hüdhüd, Nedîm'in belirttiği gibi bazen da herkesin göremediği şeye nüfuz etmenin mazmunu olur:


"Hüdhüd gibi bînâ gerek onu arayanlar
 Vîrânede bûm olmağıla genc bulunmaz."

(Bînâ: Göz, gören, görücü. Bûm: Baykuş. Genc: Define, hazine)

(Hüdhüd gibi gören gerek onu arayanlar
 Vîrânede baykuş olmağıla hazine bulunmaz.)

Hiç satıhta hazine bulunur muydu ki? Ancak derine inmeye de kimsenin; ne gücü, ne cesareti, ne kapasitesi, ne çapı, ne gözü, ne sabrı, ne de zamanı vardı… Nalburdan kuyumcu mu olurdu? Hüdhüd de değillerdi, virânede baykuş idiler, sandılar ki virânede olmayınan hazine bulacaklar…

Bu nedenle miydi ki acep beyaz camlardaki, kürsülerdeki, mevkiilerdeki ve makamlardaki insanların hep sığ ve yüzeyde kalması? Bu nedenle mi söylerdi İranlı sosyolog, düşünür ve yazar Ali Şeriati: ‘’Sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Sîretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde.’’

Bizler çok şansız bir nesiliz… Ali Şeriati'nin söylediği gibi gerçekten de sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Sîretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde...

Arz ederim...

Osman AYDOĞAN

Bir açıklama:

Sûret: Dış güzellik, geçici olan, biçim, görünüş, kılık, yüzeysellik, zahirî olan, okyanusun maviliği… Sîret: Gönül güzelliği, kalıcı olan, derinlik, bâtıni olan, okyanusun derinliği…  Suretâ: Zahiren, görünüşte anlamına gelen Arapça sözcüklerdir. "Sûret-i haktan görünerek" dediğimiz zaman, "Hak suretinde" yani "Hak görünümünde" anlamı çıkar. Oysa "suretâ haktan görünerek" dendiğinde, doğrudan "görünüşte haktan yana imiş gibi yaparak" anlamına geliyor deyim. Çünkü suretâ sözcüğü görünüşte anlamına geliyor. Görüldüğü gibi deyimin her iki söyleniş biçimi de birbirine çok yakın anlamlar taşıyor. Deyimin anlamı "görünüşte haktan yana imiş gibi davranarak başka bir amaç gütmek" olduğu için, doğrusu "sûret-i haktan görünmek" değil, "suretâ haktan görünmek"tir. Sanıyorum, ‘’suretâ haktan’’ görünmek deyimi zamanla ‘’sûret-i haktan’’ görünmek olarak "galat-ı meşhur" yani yaygın kullanılan ve bu nedenle de kabul gören bir yanlış olmuş.




19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı

19 Mayıs 2021

Bugün 19 Mayıs 2021.  Mustafa Kemal Paşa’nın, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Kurtuluş Savaşı’nın 102. yıl dönümü…

19 Mayıs; modern zamanların dünya tarihinde bir eşi daha görülmemiş bir devrimin, Milli Mücadele’nin ve adına “Anadolu İhtilâli” de denilen bir başlangıcın tarihidir.

19 Mayıs; tarihi çok uzun bir geçmişe dayanan Türk ulusunun modern çağdaki kurtuluş atılımının başlatıldığı tarihtir.

19 Mayıs; ‘’Milli Misak’’ çerçevesinde ‘’Hâkimiyeti Milliye’’, ‘’İrade-i Milliye’’ ve ‘’Kuvayı Milliye’’ kavramlarının bu coğrafyada yeşermeye başladığı tarihtir... 

Osmanlı neden battı

Ama Tarih baba 19 Mayıs'ın ne olduğunu kısaca şöyle özetler:

19 Mayıs; başlangıçta Abbasi aydınlanmasını takip etmeyen, devlet yönetimini üretimden kopuk olarak Doğu Roma geleneği olan fetih – ganimet - vergi - sistemi üzerine oluşturan, Batıdaki her türlü reform, aydınlanma ve endüstrileşme girişimine sırt çevireren, her türlü yeniliğe ‘’Gâvur İcadıdır’’ diyerek karşı çıkan ve bu şekilde de kendi sonunu kendisi hazırlayan bir imparatorluğun enkazı üzerinde ulus temeline dayanan yeni ve çağdaş bir devlet, bir Cumhuriyet kurmak için Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ayak bastığı günün tarihidir...

19 Mayıs; bütün dünyanın ‘’Büyük Tarihçi’’ diye tanımladığı Fransız Tarihçi Fernand Braudel’in ifadesiyle; ‘’13. yüzyılda Moğol istilasının bütün şehir medeniyetlerini yıktığı, kütüphanelerini yaktığı, bu şekilde bir 'kasaba'ya dönüştürdüğü, Haçlı Seferleri ile de Akdeniz’den uzaklaştırılıp karalara kapattığı, Avrupa ekonomisinin merkantilizme ve bilime geçişini anlayamadığı ve bu nedenlerle de mistisizm ve dogmatizmin hâkim sürdüğü bu coğrafyada’’; tüm İslam dünyasının yüzüstü bıraktığı İbn-i Rüşt’ün yere düşen meşalesinin kaldırıldığı ve aydınlanma mücadelesinin başladığı tarihtir…

Kuvay-i Milliye Destanı

İşte bu batışın sonucu olarak bugün örneklerini her seviyede gördüğümüz işbirlikçiler de türemişti. Kimisi İngiliz muhibbi idi, kimisi Rus muhibbi… Kimisi işgalci Yunan işbirlikçisi idi, kimisi İşgalci Rus işbirlikçisi idi… Kimisi cehalet işbirlikçisi… Nazım Hikmet “Kuvay-i Milliye Destanı”nda bu ihaneti şöyle anlatır: ''Ateşi ve ihaneti gördük.’’ ‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu ateşe ve ihanete karşı, karanlığa ve cehalete karşı bir kutsal isyanın başladığı tarihtir...

‘'Ateşi ve ihaneti gördük 
ve yanan gözlerimizle durduk 
bu dünyanın üzerinde. 
İstanbul 918 Teşrinlerinde, 
İzmir 919 Mayısında 
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar : 
Mayıs ortalarından 
Haziran ortalarına kadar 
yani tütün kırma mevsimi, 
yani, arpalar biçilip 
buğdaya başlanırken 
yuvarlandılar... 
Adana, 
Antep, 
Urfa, 
Maraş : 
düşmüş 
dövüşüyordu... 
Ateşi ve ihaneti gördük. ''

‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu manzaraya karşı, bu ateşe ve ihanete karşı bir kutsal isyandı. İşte bu kutsal isyan; insanımıza egemenlik ve bağımsızlığın yanında insanlık, özgürlük, onur ve gurur getirmiştir. 

19 Mayıs 1919’da Osmanlı’nın genel durumu

Mustafa Kemal Atatürk, işte tam da 102 yıl öncesi o günleri, batışın son günlerinin, Samsun'a çıkışını ve ülkenin genel durum ve manzarasını Nutuk'ta şu şekilde anlatır:

"1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve manzara: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durum, Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalamış, Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı'na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükumet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı, Ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri, ateşkes Antlaşmasının hükümlerine uymaya lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da, Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalya askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919'da itilaf Devletleri'nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir'e çıkartılıyor. Bundan başka, memleketin her tarafından Hristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı."

Mustafa Kemal Atatürk, Samsun'a çıkışını ve ülkenin genel durum ve manzarasını bu şekilde anlatırdı.

Tarih Bilinci

Türkçemiz aziz bir dil… Başka hiçbir dilde olmayan kavramlar Türkçede var. Örnek olarak; ‘’bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ gibi, ‘’sevmek’’ ve ‘’sevinç’’ gibi, ‘’kıvanmak’’ ve ‘’kıvanç’’ gibi, ‘’övünmek’’ ve ‘’övünç’’ gibi... Liste uzatılabilir... ‘’Bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ farklı anlamdadır. Bilirsiniz tarihi herkeslerden çok, gider tarih profesörü olursunuz, ama ‘’Tarih Bilinci’’niz yoksa bir koskoca hiçsiniz... Ki bunlardan onlarcasını beyaz ekranlarda hemen her gün görüyoruz zaten…

İnsanın kendi varlığını, aldığı duyguları sezmesi halidir bilinç. Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme sürecidir bilinç. Çok karmaşık insan bedeninin etkinliklerini, insanın dünyaya anlam vererek, gerçekleştirdiği yaşantısını, ruhsal, toplumsal, kültürel, siyasal boyutlarda süregiden yaşamını açıklamaya yarayan bir kavramdır bilinç. Bundan dolayıdır ki ‘’Felsefe; kendini bilinçli hale getiren düşüncedir’’ derdi Hegel…

20. yüzyılın önemli Alman filozoflarından Edmund Husserl şöyle derdi: “Kişinin farkında olması ile farkında olduğu şey arasında sıkı bir ilişki vardır; her bilinç kendine özgü bir niyet geliştirir ve bu niyet, bilincin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkiler." Bu nedenle 19 Mayıs’ı anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için iyi bir Tarih bilincine ihtiyaç vardır…

İşte bu nedenle; Tarih bilinci olmayanların, zaten askerî, siyasi ve ekonomik olarak bitmiş Osmanlının Sevr ile beraber tarih sahnesinden silindiğini, başta İstanbul olmak üzere Anadolu'nun neredeyse tamamen İşgal edildiğini görmeyenlerin,  Türk milletine ‘’Milli Misak’’ çerçevesinde ‘’Hâkimiyeti Milliye’’, ‘’İrade-i Milliye’’ ve ‘’Kuvayı Milliye’’ kavramlarını aşılayan 19 Mayıs'ı anlamalarının ve anlamlandırmalarının imkân ve ihtimali yoktur...

19 Mayıs'ı kutlamayanların ve kutlatmayanların niyetlerindeki işte bu bilinç eksikliğidir… Onların rehberleri ‘’Keşke Yunan kazansaydı’’ diyen aydınlık, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarıdır…

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mız kutlu olsun…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Âşık Mahzuni Şerif

17 Mayıs 2021


Bugün Âşık Mahzuni Şerif’in vefat yıldönümüdür (17 Mayıs 2002) Âşık Mahzuni Şerif’i ve onun en bilinen ve en güzel türküsü olan ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü anlatarak Âşık Mahzuni Şerif’i anmak istiyorum…

Âşık Mahzuni Şerif

Bizim bildiğimiz Âşık Mahzuni Şerif mahlasıdır ozanın... Bu mahlasın da anlamını kısaca açıklamak istiyorum:


Hz. Peygamber’in (asm) torunlarından Hz. Hüseyin’den gelen nesle, ’’efendi, bey, beyefendi’’ anlamına gelen ‘’Seyyid’’, Hz. Hasan’dan gelen nesle de ‘’şerefli, şanlı, şanı yüce’’ anlamına gelen ‘’Şerif’’ unvanı verilirdi. (‘’Seyyid’’ ve ‘’Şerif’’ unvanları için böyle bir ayırım olmasına rağmen ancak günümüzde ne yazık ki bu ayrım unutularak her iki nesli birden ifade etmek için sadece ‘’Seyyid’’ unvanı kullanılmaktadır.) ‘’Mahzun’’ ise ‘’üzgün, üzüntülü, hüzünlü, duygulu, gönlü üzgün, tasalı, neşesiz, gamlı, kederli’’ anlamındadır. Âşık Mahzuni Şerif;  ‘’Hz. Peygamber torunu Hz. Hasan’ın soyundan gelen, gönlü üzgün, hüzünlü, duygulu, gamlı ve kederli âşık’’ anlamındadır.  

Âşık Mahzuni Şerif ismi ozanın mahlasıdır demiştik. Ozanın Asıl adı Şerif Cırık’tır. Şerif Cırık 17 Kasım 1940 tarihinde Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek Köyü'nde dünyaya gelir…

Şerif Cırık 1955 yılında, sonradan Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydolur. Öğrenci iken eşi Suna'yı kaçırır ve altı ay köyünde kalır. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledilir. Balıkesir’deki Okul Komutanı’nın çabası ile yeniden okula döner ancak altı ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan ilişiği kesilince yeniden köyüne dönmek zorunda kalır. (Okul Komutanı deyince, yıllar yıllaaar sonra bu okulun komutanlığının bana da kısmet olduğunu -hem de iki ayrı zamanda toplam dört yıl- burada gururla ifade etmek istiyorum… )

Müzik dünyasına Âşık Mahzuni Şerif mahlasıyla atılır... 1964 yılında ilk plağı çıkar. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından Dünya'nın en büyük üç ozanı arasında gösterilir… Çağımızın Pir Sulta Abdal’ı diye anılır. Son halk şairidir...

Kendi deyimiyle ömrünün ilk yarısı hapishanelerde, ikinci yarısı ise hastanelerde geçirir. Hapiste olduğu dönem türkülerinden uzak kalır… Bu uzaklığı da şöyle anlatır: "Bir balığı denizden çıkartın, kuma atın. O balık o denize nasıl baktıysa ben de türkülerime uzaktan öyle baktım." Başka nasıl izah edilirdi, başka anlatılırdı ki bu özlem!...

Mahzuni Şerif 17 Mayıs 2002 tarihinde Almanya’nın Köln şehrinde "ağaç olacağım, toprak olacağım, su olacağım, geleceğim yine geleceğim" diyerek Hakk’a yürür... Vasiyeti üzerine naaşı Hacı Bektaş Veli Külliyesi'nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgeye defnedilir.

Mahzuni Şerif’in mezar taşında kendisinin bu yalan dünyaya tamah etmediğini gösteren şu dizeleri yazılıdır:

‘’Eğer bana gel gel olsa yüceden,
çırpar kanadımı uçar giderim,
isteğim yok gündüz ile geceden,
ben bir Mahzuni'yim naçar giderim.’’

Mekânı cennet olsun, nûr içinde yatsın.

62 yıllık yaşamı boyunca 453 plak, 58 kaset ve 8 kitap yayımlar. Hakkında belgeseller yapılır, kitaplar yazılır. Toplumcu, özgürlükçü bir şairdir. Bu görüşleri savunduğu, türkülerine konu edindiği için her zaman başı derde girer. Defalarca saldırıya uğrar, evi yakılır, hakkında davalar açılır, mahpuslarda yatar. 2001 yılının sonunda, ölümünden birkaç ay önce “Elhamdülüllah Kızılbaşım ve laikim. Ben değil yedi sülalem Kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir!” dediği için Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde ağır ceza talebiyle dava edilir. Ölmeseydi belki ceza yiyip hapis edilecektir. 

Hakkında çok kitap yazılır… En son Ali Öztunç’un ''Devr-i Mahzuni’'' (Doğan Kitap, 2017) isimli kitabı içlerinde en güzel olanıdır.  Ayrıca Âşık Mahzuni’nin 30 eserinin 32 sanatçı tarafından yeni yorumlarla seslendirildiği,  “Mahzuni’ye Saygı'' (Arda Müzik) albümü yayımlanır…

Şimdi de Âşık Mahzuni Şerif’in en bilinen o muazzam türküsü ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü anlatmak istiyorum... 

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

Mahzuni Şerif'in insana hüzün şırınga eden ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü Edip Akbayram’dan Sabahat Akkiraz’a, Kardeş Türküler’den İlkay Akkaya’ya, Feryal Öney’e pek çok sanatçı seslendirir… Ama hiç bir sanatçı Mahzuni Şerif gibi içten, dolu dolu, kalbe işleyen bicimde söyleyemez bu türküyü… Dinlerken insanın düğüm düğüm boğazı düğümleniyor, yağmur yağmış, güneş vurmuş kar gibi erim erim eriyor yüreği...


''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bu toprakların en güzel eserlerinden, en güzel seslerinden birisidir, bir şaheseridir. Bu garip, bu sahipsiz, bu yalnız, bu güzel, doğası gibi insanları da talan edilen bu mahzun toprakların türküsüdür.  Yine bu sayfalarda yazdığım ‘’Tutunamayanlar’’ın, barınamayanların, gitmek zorunda olanların türküsüdür… Ötekileştirilenlerin, dışlananların isyan içermeyen kabullenişlerin türküsüdür. ‘’Güzel ve yalnız ülkemin’’ türküsüdür. Gidenlerin, terk edenlerin, terkedilenlerin türküsüdür… Vizontele filmindeki Deli Emin’in mezardaki annesine radyodan dinlettiği türküsüdür... ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bir mekândan, bir diyardan, bir yurttan gidenlerin değil; bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gidenlerin, gitmek zorunda olanların, zamanı gelip de gitmesi gerekenlerin türküsüdür. Zaten türküdeki bu terkedilmişlik duygusu kafesteki yabani bir kuş gibi insanın yüreğinde çırpın çırpın çırpınır…

‘’Çeşm’’ Farsçada ‘’göz’’ demektir. ‘’Çeşm-i siyahım’’ ise ‘’siyah gözlüm’’ demektir, ‘’kara gözlüm’’ demek değildir… ‘’Kara’’ sözcüğü siyahı değil; büyüklüğü, iriliği, gücü, zorluğu ifade eder. Kara gözlüm; iri, büyük gözlüm demektir…

"Sermayem derdimdir, servetim ahım" derken sanki Anadolu’nun bin yıllık tarihini, geçmişini gözlerinizin önüne serer… Bu dizeler ömrünüzden seneler eskitir…

Cennet'i bırakıp da viran bağlara gidiş

"Ötmek istiyorum viran bağlarda / ayağıma cennet kiralansa da" dizeleri cenneti bile her şeyi bırakıp gitme isteğini kararlı, sessiz ve derinden anlatır. İnsanın cenneti bırakıp da gidecek ne gibi bir gerekçesi olabilir ki?  Viran bağlarda baykuşlar öter. Hem de cenneti bırakarak duyulma imkânının olmadığı viran bağlar da bir baykuş gibi ötmek bir nasıl duygudur ki? Böylesine, bir nasıl mecburiyettir ki gitmek?


‘’Bağladım canımı zülfün teline’’ derken ozan gerçek bir sevdayı, aşkı anlatır. Zülüf; şakaklardan sarkan saç lülesidir. Zülfüyâr; sevgilinin şakak saçıdır. Bu nasıl bir sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki sevilenin zülfünün bir teline can bağlanır? Bu nasıl sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki bir ömür, bir hayat, bir yaşam, bir benlik sevdiğin kişinin zülfünün tek teline bağlanır? Ve böylesine bir bağ ve böylesine bir sevgili bırakılıp da bir nasıl gidilir ki?

‘’Güldün Mahzuni'nin garip haline / Mervan'ın elinden parelense de’’ dizelerinde bahsedilen ‘’Mervan’’, Hz. Ali’ye düşmanlığı ve zalimliği ile bilinen Emevi Halifesi Mervan’dır… Sevgilinin Mahzuni'ye yaptığı Mervan'ın Hz. Ali'ye yaptığı gibidir... 

İşte bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gitmek zorunda kalanların, aslında gitmemek için çırpın çırpın çırpınıp da gitmek zorunda kalanların, giderken bile ayakları geri geri gidenlerin, gayri her ne olursa olsun gidenlerin türküsüdür; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.’’

İnsan Cennet'i bırakıp da neden viran bağlara gider ki?

Bu kadar sevgiye, bu kadar bir bağlanmaya rağmen insan sevdiğinden neden ayrılmak ister, neden ayrılır?  Cenneti terk ederek viran bağlarda insan baykuş gibi neden ötmek ister? Sanırım bunun da cevabı yine bu sayfada yazdığım Oğuz Atay'ın ''Tutunamayanlar'' isimli kitabında gizli. ''Tutunamayanlar''da kitabın bir yerinde şöyle bir cümle geçerdi: "İnsani kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kaybolup gidecek elinizden." Ey sevilenler! Ey sevenler! Anlıyor musunuz? 


Sanırım bu soruya bir başka cevap da erotik edebiyatın pirlerinden Anais Nin'in bir yazısında gizli. Anais Nin bir yazısında şöyle yazardı: "Aşk asla eceliyle ölmez. Kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölür. Körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölür. Hastalanarak ve yaralanarak ölür; yorularak, solarak, matlaşarak ölür." Anais Nin’in söylediği gibi bu topraklarda, bu kültürde bir türlü aşkın beslenmesinin bilinmeyişinden miydi insanlarımızın cenneti terk ederek viran bağlarda baykuş gibi ötmek isteyişi?  Ey sevenler, sevilenler! Anlıyor musunuz? 

Cemal Süreyya bir şiirinde şöyle derdi: ‘’Bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git / Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti.’’ Ey sevenler, sevilenler! Anlıyor musunuz? 

Bu türkü sebepsiz yere aklınıza gelir ve her bir dizesi beyninizde takılmış bir plak gibi döneeeer durur saatlerce, günlerce, gecelerce, haftalarca, hatta aylarca:

''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da''

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Kendi sesiyle Âşık Mahsuni Şerif: ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’
https://www.youtube.com/watch?v=v72Z7weB9aA

Güler Duman; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=Fhap7fFsqzU

İlkay Akkaya; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=KWni7AceveE

Edip Akbayram; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=vJI_jMok64g

Ahmet Aslan; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’
https://www.youtube.com/watch?v=eJCDdjOodUE

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline (gurbet eline)
Güldün Mahzuni'nin garip haline
Mervan'ın elinden parelense de


Bu da geçer yâ hû

16 Mayıs 2021


Uğur Mumcu, “Tarikat, Siyaset, Ticaret” (um:ag Yayınları, 2018) adlı kitabında; Amerikan emperyalizmini, Arap emperyalizmini ve bu iki emperyalizmin din ekseninde buluşması ve ittifakını ve bu ittifakın el ele içerdeki işbirlikçileri ile demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin altını bir nasıl oyduklarını anlatırdı. Ancak görüyoruz iki Uğur Mumcu eksik yazmış! Uğru Mumcu yaşasaydı da bu kitabını günümüzde yazsaydı sanırım adı ‘’ “Mafya, Tarikat, Siyaset ve Ticaret” olurdu. Görüyoruz ki bu ittifaka mafya da katılmış

Devletin altını oyan mafya, tarikat, siyaset ve ticaret ortaklığı, yönetilemeyen salgın, dibe vurmuş ekonomi, dibe vurmuş dış ve iç siyaset umudunuzu kırıyor, sizi ümitsizliğe düşürüyor değil mi? Ama bütün bunlar umudunuzu kırmasın…


Niye mi? Anlatayım o zaman…

Umutsuzluğa düşmememiz gerektiğini Osmanlıca bir deyimden bahsederek örnek vermek istiyorum: ’’Bu da geçer yâ hû’’.

Bu da geçer yâ hû

‘’Bu da geçer yâ hû’’ sözünün aslı bundan bin küsur sene önceye, Bizans dönemine uzanır. Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman ‘‘Bu da geçer’’ mânâsına gelen ‘‘k’afto ta perasi’’ derlermiş. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp ‘’in niz beguzered’’ olur; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip ‘’bu da geçer’’ haline getirilir. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna ‘’yâ Allah’’ mânâsına gelen bir ‘’yâ hû’’ ilave edilip ‘‘Bu da geçer yâ hû’’ haline gelir.  (Arapça da ‘’hû’’ ‘’O’’ anlamındadır ve Allah’ı kasteder. Mezar taşlarında yazan ‘’Hû-vel Baki’’ sözü ‘’O -Allah- kalıcıdır, biz öldük, bu cihandan geçtik, gittik lakin Allah kalıcıdır'' anlamındadır.)


‘’Bu da geçer yâ hû’’ sözü her şeyin fani olduğuna dair özlü bir sözdür. Bu söz; üzüntünün, gamın, kederin, derdin, tasanın, bela ve musibetin; şansın, sevincin, hazzın, talihin, ikbalin, mevkiin ve makamın hep geçici olduğu anlamında kullanılır.

Bu söz işgal altındaki İstanbul’da halkın arasında gizli bir slogan olarak da kullanılır. İstanbul 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi'ni doldurunca, hattat İsmail Hakkı Altunbezer bir kâğıda '’Bu da geçer yâ hû’' yazıp atölyesine asar. Kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, mütareke döneminin bir simgesi haline gelir.  

Bugün müze olarak kullanılan Atatürk'ün Çankaya'daki konutuna da astığı tek hat yazısı da "Bu da geçer yâ hû" sözüdür.

Tarihçi yazar Cengiz Özakıncı'ya göre, ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin'de yaptığı bir konuşmada bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: "Doğu'da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar; 'Bu da geçer!' Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir!"

Ferîdüddîn-i Attâr’dan bir hikâye

Burada ABD Başkanı Abraham Lincoln’ün bahsettiği ‘’Doğudaki Padişah’’ konusu; Horasanın en önemli dört şehrinden biri olan Nişabur´da doğan ve Moğollar tarafından şehid edilen mutasavvıf, şair, hekim ve eczacı Ferîdüddîn-i Attâr’ın (1120 – 1229) ‘’Mantıku’t-Tayr -Kuş Dili’’ (Ravza Yayınları, 2011) adlı eserinde geçen hikâyeye dayanır…

Bu kitapta geçen hikâye şu şekildedir:

Uzun bir yolculuktan sonra çok yorulan bir derviş, geldiği köyün zenginlerinden biri olan Şakir isimli ev sahibinin çiftliğinde misafir olur. Köydeki diğer bir zenginin ismi Haddad´dır. Çok iyi karşılanıan ve misafir edilen derviş tekrar yola koyulacağı zaman Şakir´e “Böyle zengin olduğun için hep şükr et.” der. Şakir şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir.''

Bir kaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı köye düşer. Şakir´i aramak ister, ama Şakir'in iyice fakirleştiğini ve bu yüzden Haddad´ın yanında çalıştığını öğrenir. Ailesi ile birlikte üç yıldır Haddad´ın hizmetkârı olan Şakir´i bulur derviş, bu sefer oldukça mütevazı olan evinde ve sofrasında misafirdir. Derviş Şakir´e başına gelenlerden duyduğu üzüntüyü ifade edince Şakir: “Üzülme!’’ der, “Unutma, bu da geçer…”

Tekrar yola düşen derviş yedi yıl sonra yolu yine o köyden geçmektedir. Bu yedi yıl içinde Haddad ölmüş, ailesi olmadığı için zengin mirasını, hayvanlarını, arazilerini ve tabi konağını da Şakir´e bırakmıştır. Derviş mutlulukla ne kadar sevindiğini söyler Şakir´e ama cevap aynıdır: “Bu da geçer…”

Derken bir zaman sonra yine köye uğrayan derviş eski dostunu bir tepede bulur. Şakir ölmüştür. Mezar taşında şu yazmaktadır: “Bu da geçer…” “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünen derviş köyden ayrılır.

Bir sonraki yıl mezar ziyareti için yeniden gelir. Bakar ki ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel sonucunda Şakir´den geriye hiç bir iz dahi kalmamıştır.

O sırada ülkenin sultanının, umudunu tazeleyecek, mutluluğun tembelliğine kaptırmasını engelleyecek bir yüzük yaptırmak istediği konuşulmaktadır. Hiç kimse Sultanı tatmin edecek o yüzüğü yapamayınca bizim dervişi bulurlar. Derviş, Sultanın kuyumcusuna bir mektup yazar ve ulaştırır.

Sonrasında son derece sade bir yüzük Sultan´a sunulur. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Hikâye bu kadardır.

Ancak anlı şanlı köşe yazarları, kendisine edebiyatçı payesini veren kimi yazarlar ise bu hikâyeyi Sultan II. Mahmut’a yakıştırırlar... Zülfü Livaneli de ‘’Leyla'nın Evi’’ (Doğan Kitap, 2012) isimli kitabında ‘’Bu da geçer yâ hû’’ ifadesinin hikâyesini detaylıca anlatır. Ancak yukarıda anlattığım gibi hikâyenin kaynağı Ferîdüddîn-i Attâr’ın ‘’Mantıku’t-Tayr -Kuş Dili’’ isimli kitabıdır.

Neyse biz dönelim konumuza, bu onların sorunu…

Sehl-i mumteni bir söz

‘’Bu da geçer yâ hû’’; görüldüğü gibi anlayana ‘’sehl-i mumteni’’ harikası bir sözdür... Katre içinde bir ummandır... (Sehl-i mumteni: kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan, derin anlamlı özlü söz söyleme sanatıdır. Katre ise damla demektir. ‘’Umman’’ın da okyanus olduğu malum!)

Kendisi için ‘’Fâni’’ mahlasını kullanan ve vefatı (2007) ile günümüzdeki tasavvuf geleneği kesilen Lütfi Filiz’in çok güzel dört ciltlik bir kitabı var: "Noktanın Sonsuzluğu" (Pan Yayıncılık, 2000) Bu kitap tasavvufun temel kavramlarını, derinlemesine açıklayan bir kaynak kitaptır.

Ve bu kitapta Litfi Filiz’e ait bir şiir yer alır. Şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum. Şiirin ilk ve son iki dizesi şöyleydi:

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

Şiirin bu ilk ve son iki dizesi takılmış bir plak gibi zihninizde dönsüüüün dursun:

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

Osman AYDOĞAN

Lütfi Filiz’in şiiri

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

Bî karardır felek, daim döner durmaz bir an,
dursa bir an, ne yer kalır ne gök kalır be yâ hû...

Kâh-ı zulmet, kâh-ı envâr birbir ardın devreder,
kâh-ı lütuf, kâh-ı kahır, ondan olur be yâ hû...

İmtihan için oluptur daima neş'e, azâb
sen, "sen"i bilmek içindir, kahrı lütfu be yâ hû...

Fâniya vird-i daim et bu sözü her zaman,
gece gündüz hatırından hiç çıkmasın be yâ hû

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...


La Paloma

15 Mayıs 2021

‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ derler. ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ derler… ''Tarihi kök bilgiler, tarihi figürler ve tarihi motifler, güçlü bir ağacın kökleri gibi bir toplumu ayakta tutan ve besleyen unsurlardır'' derler... Derler de derler... Daha çok şey derler de ben şimdilik bu kadarı ile yetineyim...

Ben de biliyorsunuz bu düstura sadık kalarak konuları tarihe bağlamayı ve tarihte geriye gitmeyi pek severim... Bu sitede Kudüs konusunu anlatacağım diye; teee üç bin yıl geriye giderek Buhtunnasır'ı, yine tarihte daha bir geriye, teee üç bin iki yüz yıl geriye giderek ''Delilah'' (Dilayla) isminin hikâyesini ve ne anlama geldiğini ve yine iki bin yıl geriye giderek Oscar Wilde'nin ‘’Salomé’’ isimli oyunu anlatmıştım...

Bu sefer de, Koronadan, Filistin'den, Kudüs'ten, iç siyasetten uzak bir konuda yine iki bin beş yüz yıl geriye giderek çok sevilen bir folk şarkısının hikâyesini anlatmak istiyorum... 

Nuh tufanından sonraki ikinci güvercin efsanesi

Anlatacağım bu folk şarkısının hikâyesi Nuh tufanındaki ‘’güvercin’’ efsanesinden sonra Batı kültüründe bulunan ikinci bir ''güvercin'' efsanesine dayanır. M.Ö. 492 yılında geçen bu ''güvercin'' efsanesi şu şekildedir:

Pers Kralı Büyük Kiros'un oğlu Smerdis’in hükümdarlığı zamanında ölümsüzlerin komutanı olan General Darius, Smerdis'e karşı isyan bayrağı açar, soylularla birleşerek Smerdis'i devirir ve kral olur. Pers Kralı Kiros Asya'da gidebileceği en uç noktaya dek gitmiş ve orada ölmüştü. Darius kral olunca imparatorluğu Avrupa yönünde genişletmeye karar verir... Batı Anadolu'da İyonların isyanı, Perslerin dikkatini bu yöne çeker. İsyanı Yunan kentlerinin desteklediği anlaşılınca Darius Ege'nin karşı yakasına sefer kararı alır.

İşte Darius’un Ege'nin karşı yakasına yaptığı bu sefer esnasında bir Pers gemisi Athos dağı sahilinde fırtınaya yakalanır ve gemi dağa çarpıp, parçalanarak batar. Gemi batarken gemiden bir güvercin sürüsü havalanır. Başlangıçta bu kuşların batan gemideki denizcilerin ruhları olduğunu düşünülür. Ancak gerçek daha farklıdır. Her güvercin gemideki denizcilerden birine aittir. Ve bu güvercinler onların evlerine acı haberi götürmekle görevlidirler. Güvercin, ayağına bağlı bir mektup olmadan evine dönerse geminin battığı ve sahibinin öldüğü anlaşılacaktır. O zamandan beri tek başına uçan bir güvercin, böyle acı bir haberin sembolü olarak hatırlanır.

Bir İspanyol folk şarkısı: La Paloma

‘’La Paloma’’ isminde de bir İspanyol folk şarkısı vardır.  İşte bu ''La Paloma'' şarkısının teması da anlattığım bu ''güvercin'' efsanesine dayanır. ’'La Paloma''; İspanyolca barış sembolü olan ''güvercin'' demekti... ''La Paloma''; dünya çapında bir özlemi anlatırdı; güvercin sembolünde birleşen barışı... 

''La Paloma'', 1861 yılında Küba'yı ziyaret eden Basklı müzisyen Sebastián Yradier tarafından 1863 yılında bestelenen ve ''Habaneras'' (''Küba’dan gelen'' anlamında) adı verilen bir İspanyol folk müziğidir. Şarkı genellikle İspanyolca, Fransızca ve Almanca dillerinde söyleniyor... ''Müzik evrenseldir'' derler ya işte bu sözü ispatlarcasına bu şarkının  tüm dünyada iki bin civarında yorumunun olduğu tahmin ediliyor. Her dilde farklı sözlerle söylenmiş… Her dilde farklı söylenirken her ses tonu şarkıya farklı etkiler bırakmış. Kiminde derin bir hüzün, kiminde ise neşe dile getirilmiş... Bu şarkı Meksika'da çok popüler olmuş ve Meksikalı devrimcilerin dilinden düşmemiş. Latin Amerika ülkelerinde özgürlüğün, aşkın ve kardeşliğin melodisi olmuş, Zanzibar’da düğün müziği olmuş, Romanya’da cenaze marşı, Meksika’da isyan şarkısı, Almanya’da gemici ağıtı olmuş... 

Şarkının Almanca sözleri girişte anlattığım güvercin efsanesine dayanır... Almanca şarkı sözü özetle denizde bir gemide vedalaşmayı anlatır… Giden gelmeyecektir... ''Hayat'' der, ''hayat, denizin üzerinde bir dalga gibi bir gider bir gelir.'' der. Ve ''Kim anlayabilir ki?'' diye sorar... ‘’Ve ben geri gelmezsem... ağlama'' der... ''Denizleri aşarak sana beyaz bir güvercin gelecek ve sana benim selamımı getirecek ve sana bu gidişten hiç dönüş olmayacağını bildirecek…’’ Tıpkı efsanedeki İranlı gemicilerin güvercinleri gibi…

Almanca sözleri bana tam olarak Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘’Sessiz Gemi’’ isimli şiirini anımsatır. Sanatçı Hümeyra da çok güzel seslendirmişti ama keşke bu müziğe uyarlansaydı, sözleri de tam uyardı: ‘’Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler; / Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.’’

Alman gazeteci, yazar ve tarihçi olan Sigrid Faltin’in bu şarkıyı anlattığı ‘’La Paloma’’ isimli bir de belgeseli var. Belgeselde üç kıtada geçen şarkının birçok ülkedeki yorumu ve şarkının o ülkedeki halka göre anlamı ve bir şarkının kültürel yaşamı nasıl etkilediğini ve dilden dile dolaşarak nasıl iki bin yoruma ulaştığını anlatılıyor. Bu belgeselde Meksika İmparatoru Maximilian’ın idam edilmeden önce en son isteğinin, La Paloma şarkısını dinlemek olduğu rivayet ediliyor...

La Paloma insanoğlunun besteleyebildiği en güzel müziklerden birisidir diye düşünüyorum... Bu şarkı her dinleyenin gönül telini tir tir titretmiş. İnsan dinlerken bu şarkıyı; üstüne yağmur yağmış, güneş vurmuş ve bir de üstüne sam yeli esmiş bir kar gibi ılgıt ılgıt erirmiş... Aşağıda bağlantılarını verdiğim belli başlı yorumları dinlediğinizde sanırım bana hak verirsiniz diye düşünüyorum... Aynı müzik ama farklı yorumları birbirinden o kadar güzel ki, yerinizde olsam bağlantısını verdiğim bütün yorumları dinlerdim.  Bu yorumlar gökkuşağının bütün renkleri gibi rengarenk...

Bu şarkıyı, bu yorumları dinlediğinizde zamanınızı bu dünyanın gamını, kederini, pisliklerini, mafyayı, mafya ile iç içe siyaseti ve Koronayı düşünmeğe harcamaktansa, değil bu zamanı, dünyanın tüm bir zamanını bu şarkıya feda etmeye değer olduğunu göreceksiniz.. ... Ve yine göreceksiniz ki Meksika İmparatoru Maximilian’ın idam edilmeden önce en son dileğinin La Paloma şarkısını dinlemek isteği boşuna değil...

El âlem ve biz

Anlattığım gibi el âlem basit bir folk şarkısında bile iki bin beş yüz yıl geriye giderek bir tarihi derinlik sunuyor... El âlem basit bir folk şarkısında bile tarihi bir efsaneye, tarihi bir figüre atıfta bulunarak iki bin beş yüz yıl önce Doğu'dan gelen bir tehlikeyi unutmuyor, unutturmuyor.. El âlem basit bir folk şarkısında bile birleşmeyi, bütünleşmeyi sağlıyor...

Bizim günlük siyasal, toplumsal ve kültürel yaşayışımız ise tıpkı kendi pop ve folk şarkılarımızın sözlerinde olduğu gibi şıkıdım şıkıdım, oynaya oynaya, lay lay lom geçip gidiyor… Ortak söyleyebileceğimiz bir şarkımız, bir türkümüz, ortak bir ulusal değerimiz, bir ülkümüz, bir inancımız, bir kıvancımız, ortak bir öykümüz, bir hikâyemiz, bir efsanemiz  kalmamacasına rüzgârların önündeki kuru yapraklar misali savrulup gidiyoruz... 

Einstein; ‘'Toplumlar, hiç ölmeyen ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir’' derdi… Hani; hayat ileriye doğru yaşanılır, ancak geriye doğru anlaşılırmış ya. Sanki günümüzdeki bizleri anlatırcasına Goethe de; ‘’Üç bin yıllık geçmişini anımsamayan, sorgulamayan toplumlar günübirlik yaşarlar’’ derdi. Biz de günübirlik yaşayıp gidiyoruz işte...

Hayat; şarkının Almanca sürümünde söylendiği gibiydi zaten; ‘’Giden gelmeyecektir...'' ''Hayat denizin üzerinde bir dalga gibi bir gider bir gelir.'' Ve ''Kim anlayabilir ki?'' diye sorar... ‘’Ve ben geri gelmezsem... ağlama'' der...

Bugün artık Pazar, her ne kadar bu Pazar, zaten tam kapanma (!) sokağa çıkma kısıtlaması da var, siz de evde kalın ve şarkının bağlantısını verdiğim yorumların hepsini dinleyin… O kadar çok dinleyin ki zihninizde takılmış bir plak gibi gün boyu dönsüüüüün dursun… Zihninizde bu şarkı o kadar çok dönsün dursun ki zihninizde ne kadar olumsuz düşünce varsa hepsini unuttursun… Zaten ‘’unutma olmayınca mutluluk da olmaz’’ derdi Fransız roman yazarı Andre Maurois…

Tekrar bayramınızı kutluyor, sizlere pırıl pırıl, sağlıklı, mutlu ve umutlu güzel bir Pazar günü diliyorum…

Osman AYDOĞAN

La Paloma çok değişik sanatçılar tarafından yorumlanmıştır. En bilineni İspanyol asıllı Fransız sanatçı Mireille Mathieu'nun Almanca olarak söylediği yorumudur. Yine Mireille Mathieu'nun Yunan sanatçı Nana Mouskouri ile Fransızca düeti de var:

https://www.youtube.com/watch?v=2NXrhcbpiV0

Julio Iglesias ile Nana Mouskouri'nin de ''La Paloma'' düeti var:
https://www.youtube.com/watch?v=RkHWaMJ6fl0

André Rieu'in ''La Paloma''sı... Orkestra ile de daha bir güzel... Orkestra deyince Belçikalı tenor Helmut Lotti'den orkestra eşliğinde dinlenmeli diye düşünürüm:
https://www.youtube.com/watch?v=R5L1UAGow3k

''Çalışıkuşu'' dizisinde Feride’yi canlandıran Aydan Şener dizide piyano ile çalmıştı La Paloma'yı:
https://www.youtube.com/watch?v=foDKfzZbGz0

İspanyol besteci ve gitar virtüözü Francisco Tarrega tarafından yapılan gitar yorumu:
https://www.youtube.com/watch?v=9QJLUH97orU

İtalyan müziğinin divalarından sayılan Gabriella Ferri de çok güzel yorumlamış La Paloma'yı:
https://www.youtube.com/watch?v=UOl502lgWFk

La Paloma'yı Polonyalı sarkıcı, aktör ve piyanist Adam Aston da başka bir yorumla söylemiş: 
https://www.youtube.com/watch?v=Ogh7o9HpjAE

Los Panchos (Trio Los Panchos olarak bilinir, üç romantik Latin şarkıcılarıdır) daha güzel anlamlar katmış La Paloma'ya:
https://www.youtube.com/watch?v=D1kBZFNODi4

Arjantinli sanatçı Libertad Lamarque’nin yorumu:
https://www.youtube.com/watch?v=jebIpYs2UUI

İtalyan şarkıcı ve tenor Giuseppe di Stefano da bir başka yorumlamış:
https://www.youtube.com/watch?v=FbrB9pRvMM4

İspanyol soprano Victoria de los Angeles’in o billur sesi ile bir başka söylemiş: 
https://www.youtube.com/watch?v=nUFYBpF1mW8

İspanyol tenor Plácido Domingo’nun yorumu;
https://www.youtube.com/watch?v=Z8gLDihFduw

La Paloma’nin Almanca metni:

La Paloma

Wenn rot wie Rubin die Sonne im Meer versinkt

ein Lied aus vergangener Zeit in den Herzen klingt.

Das Lied
es erzählt von einem
der ging an Bord

und da sagte er zur Liebsten ein Abschiedswort:

Weine nicht

wenn ich einmal nicht wiederkehr!
Such einen andern dir
nimm es nicht zu schwer!
Und eine weiße Taube fliegt dann zu dir

bringt einen letzten Gruß übers meer von mir.

La Paloma

ade!
Wie die wogende See
so ist das Leben ein Kommen und Gehn

und wer kann es je verstehn?

Sie sah jeden Morgen fragend hinaus zum Kai -

sein Boot "La Paloma"
es war nie mehr dabei.
Denn eine weiße Taube zog übers Meer!
Da wußte sie
es gibt keine Wiederkehr!

La Paloma

ade!
Wie die wogende See
so ist das Leben ein Kommen und Gehn

und wer kann es je verstehn?



Ortadoğu’nun dünü ve bugünü

14 Mayıs 2021

Bugün için Filistin’de yine kan ve gözyaşı var… Ben bu sayfada bu kan ve gözyaşının gününü de anlattım ama geçmişini de anlatmak için teeee üç bin yıl geriye gittim… Üç bin yıl geriden ‘’Buhtunnasır’’i anlattım… Sonra da yine bir daha teeee üç bin yıl geriye giderek bir ‘'femme fatale’' (baştan çıkaran kadın) hikâyesi olan ‘’Samson ve Delilah’’ı anlattım…  

Bu kan ve gözyaşının dününü anlatmak için bu sefer de iki bin yıl geriye giderek yine Filistin’i ve bir başka ‘'femme fatale’' hikâyesini anlatmak istiyorum… Hep tarihe yönelerek, hem de üç bin yıl, iki bin yıl geriye giderek anlatıyorum, çünkü bu coğrafyanın genetik kodlarını bilmez isek eğer günümüzü de anlayamayız…

Hazırsanız eğer başlayalım iki bin yıllık bir geçmişe doğru yolculuğa…

Salomé

Bu yolculuğa bizi İrlandalı oyun yazarı, romancı ve şair Oscar Wilde (1854-1900)’ın ‘’Salomé’’ (İmge Kitapevi, 2014) isimli oyunu götürecek…

Oscar Wilde bu ‘’Salomé’’ isimli oyununu; Marcus (Marcos) ve Matta İncillerindeki bir hikâyeden ve bu hikâyenin üzerine yapılan Gustave Flaubert’in ''Hérodias'' ve Stéphane Mallarmé’nin ''Hérodiade'' isimli eserlerinden, Heinrich Heine’nin ''Atta Troll'' adlı şiirinden ve Gustave Moreau’nun ''L’Apparition'' adlı tablosundan esinlenerek yazar... Kutsal Kitap içinde anlatılan bir ‘'femme fatale’'in, ölüm fermanları verdirtecek kadar baştan çıkarıcı, ölüm fermanları isteyecek kadar ihtiraslı bir Doğu prensesinin tehlikeli, günahkâr ve dramatik öyküsüne Wilde’ın kayıtsız kalması imkânsızdır. 

Salomé “femme fatale” yani baştan çıkaran kadın karakterini işleyen bir oyun olduğundan döneminde müstehcen bulunarak ahlaki sebeplerle yasaklanır ve bu nedenle 1893’te yazılan eser ancak 1907’de seyirciyle buluşabilir. Alman besteci Richard Strauss da daha sonra Wilde’nin Salomé oyununu bir perdelik “müzikli dram” yapısında bir opera haline getirir. Wilde’ın “Salomé”si 1923, 1953 ve 2011 yıllarında da beyazperdeye uyarlanır.  

İki bin yıl önceki Filistin'de geçen bir hikâye

Hikâye Roma İmparatorluğu altındaki Filistin ve İsrail’de Galile (Celile) Kralı Hirodes, üvey kızı Salomé, Kâhin Yahya ve diğer karakterler arasında geçer. Oyun Salomé'nin ihtiras yüzünden yavaş yavaş insani duygularını kaybederek canavarlaşmasını anlatır.

Galile’de, daha İsa’nın adı duyulmadan önce herkese onun geleceğini haber veren bir kişi vardır. Bu kişi "Mesih geliyor ve hepinizi kurtaracak" diyerek buna inananları vaftiz eder. Bu kişi dinler tarihine "Vaftizci Yahya" diye geçen çok ünlü bir kişidir.

Doğduğunda Hz. İsa'yı da Erden (Şeria) nehrinde vaftiz eden Vaftizci Yahya, kısa bir süre önce öldürdüğü üvey erkek kardeşi Herod Filipus'un karısı Hirodias ile evlenmek isteyen Kral Hirodes'e "Kardeşinin karısını almak sana caiz değildir" diyerek arzusuna karşı çıkar. Kral buna rağmen öldürttüğü üvey kardeşinin karısıyla evlenir. Kralın evlendiği kadının ‘’Salomé’’ adlı çok güzel bir kızı vardır.

Kral, Vaftizci Yahya’nın  bu evliliğe karşı olması ve karısını aşağılayıcı söylemlerinden ve de halkı kışkırtmasından korktuğu için Vaftizci Yahya’yı zindana attırır. Fakat kutsal ve değerli bir adam olduğunu düşündüğü için onu öldürtmez. Karısı Hirodias ise Yahya'ya içten içe kin duyar.

Günlerden bir gün Kralın karısının ilk kocasından olan kızı Salomé, kraldan habersiz zindanda Vaftizci Yahya’yı görmeye gider. Salomé Vaftizci Yahya’yı gördüğü an ona âşık olur.

Salomé Vaftizci Yahya’ya şunları söyler: ‘’Senin bedenine âşığım Yahya! Bedenin tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz. Bedenin Judaea (Yahuda, günümüzde Batı Şeria'nın bir parçası olan dağlık bölge)’nın dağlarında yatan ve vadilere dökülen karlar gibi beyaz. Arap Kraliçesi’nin bahçesindeki güller bile senin bedenin kadar beyaz değildir. Ne Arap Kraliçesi’nin bahçesinin gülleri ne de Arap Kraliçesi’nin baharat bahçesi; ne yaprakların üstünde parlayan gün ışığının ayakları ne de denizin gönlünde yatan ayın yüreği; dünyada senin bedenin kadar beyaz başka hiçbir şey yoktur. Bedenine dokunmama izin ver.” 

Vaftizci Yahya ise ona hiç karşılık vermez. "Dışarı Babil’in kızı. Tanrı’nın seçilmiş kuluna sakın yaklaşma" diye bağırır ve onu kovar. Salomé ise onu şiddetle arzulamaktadır. "Bırak, hiç olmazsa bir kere dudağını öpeyim" der. Yahya aynı öfkeyle cevap verir: "Asla; Sodom (Lût kavmiyle birlikte helâk edilen beş şehirden birisi)’un kızı; asla..." İstediği erkeği öpemeyen Salomé, reddedilmenin verdiği hınçla ve öfkeyle oradan ayrılır.

Kralın da üvey kızı Salomé’ye zaafı vardır. Bir saray eğlencesinde Salomé’nin dans etmesini ister. Kral Salomé'ye "dile benden ne dilersen, sana vereceğim" der. Hatta "benden ne dilersen, ülkemin yarısına kadar sana vereceğim" diye de yemin eder.  Salomé ne diyeceğini bilemez ve gidip annesine danışır. Sonra Salomé, daha sonra söyleyeceği bir dileğinin yerine getirilmesi şartı ile dansa razı olur. Kral söz verir. Salomé üzerindeki yedi tüllü elbise ile dansa başlar. (The Dance of the Seven Veils). Tülleri teker teker çıkarır. Son tül çıkarıldığında dans biter. Kral mest olmuştur. Çünkü Salomé insanlık tarihinin en güzel striptizini yapmıştır.

Kral bir süre bu muhteşem genç kızı seyreder ve "dile benden ne dilersen" der. Derin ve meraklı bir sessizlik salona iner. Gözler Salomé’ye döner.  Salomé iktidarının doruğa ulaştığı bu anı büyük bir hazla uzatır. Salondan çıt çıkmamaktadır. Annesine bakar. Misafirleri küçümseyen gözlerle süzer. Etrafındakilere böcek muamelesi yapan gözler, sonunda aynı umursamazlık ve emin ifadeyle krala döner: "Bana gümüş bir tepside Vaftizci Yahya’nın başını getirin..."

Salomé'nin bu cevabı Richard Strauss'un ayni isimli bir perdelik operasında 
Wiener Staatsoper'in salonu çın çın çınlatır: "Ich will den Kopf des Jochanaan." (Yahya’nın başını istiyorum) 

Kral korkar, çok direnir, bir din adamının başını almayı istemez. Ancak şehvetin esir aldığı kralın yapabileceği bir şey kalmamıştır. Emir verilir.  Vaftizci Yahya’nın kanlı başı gümüş bir tepsi içinde getirilip Salomé’nin önüne konur.

Salomé, kendisini reddeden erkeğin başını eline alır ve onunla konuşmaya başlar: "Dalgalar da, seller de söndüremez ihtiras denilen ateşi...” Ve kesik başa bakarak devam eder Salomé; ’’Bir prensestim, beni aşağıladın. İffetliydim, damarlarımı ateşe verdin. Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyük."

Sonra oradakilerin hayret dolu bakışlarına hiç aldırmadan, kendisini reddeden erkeğin kesik başını kendine doğru çeker ve ağzından öper. İntikam sahnesi Salomé'nin şu cümleleriyle biter:

"Ah! Öptüm ağzını Yahya, senin ağzını öptüm. Acı bir tat vardı dudaklarında. Kan tadı mıydı? Hayır; ama belki aşkın tadıydı... Aşkın acı bir tadı olduğunu söylerler... Ama ne önemi var? Ne fark eder? Senin ağzını öptüm Yahya, ağzını öptüm."

Kral verdiği sözden pişman olmuştur. Salomé’nin kesik başı öpmesi onu iğrendirmiştir. Kral Salomé’nin de kafasının kesilmesini emreder.

Halbuki ‘’Salomé’’ İbranice ‘’barışçıl’’ anlamına gelen bir sözcüktü. Arapça ''selam'' sözcüğünün kökeni de buradan gelir...

Eserdeki hikâye bu kadar.

Salomé’nin hikâyesini Oscar Wilde’nin dışında Avustralyalı yazar Toni Bentley "Salomé’nin Kız Kardeşleri" (Agora Kitaplığı, 2006) isimli eserinde daha detaylı anlatır.

İhtiras

Bu hikâye bana bir İspanyol atasözünü hatırlatır: “İnsanı, hangi zevkle günah işliyorsa o zevk öldürür!” Pek çok insanın sonunu ya tutku ya da saplantılarının getirdiğini, pek çok muktediri iktidardan “alışkanlıklarının” indirdiğini Tarih bize göstermiştir.

Çünkü ihtiras tehlikelidir, içinde vicdan barındırmaz. İhtiraslıların haset duygusu da güçlüdür. Evlerden ırak bir duygudur ihtiras; yıkıcıdır, tahrip edicidir, öldürücüdür. İhtiras, doymak bilmez bir canavardır. İhtiras bir kere adamın yakasına yapıştı mı, mantık ağlayarak ve tehlikeyi haber vererek onu terk eder... İhtirasları alt etmek, silah gücüyle tüm dünyayı hüküm altına almaktan daha zor, daha çetindir.

İşte bu nedenle Salomé Yahya’nın kesik başı tepsi içinde kendine sunulduğunda aslında tarihi bir tespiti söylüyordu: “Dalgalar da, seller de söndüremez ihtiras denilen ateşi...” Ama İspanyol atasözü de bu gerçeğin sonunu hatırlatıyordu: ''İnsanı, hangi zevkle günah işliyorsa o zevk öldürür!”

Harese

Bir de genellikle Ortadoğu'ya özgü bu ihtirası Zülfü Livaneli “Huzursuzluk” (Doğan Kitap, 2017) isimli romanında anlatır. Kendi hırsıyla, ülkenin yaralarıyla, kanıyla sarhoş olanların anlatıldığı bu romanda şöyle bir diyalog geçer:

“Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.” 

Ortadoğu’nun dünü ve bugünü

Tarihte de günümüzde de Ortadoğu böyledir işte… Ortadoğu’da kendi hırsıyla, ülkenin yaralarıyla, kanıyla sarhoş olan bütün muhterislerin sonu zevkle işledikleri ve gevişledikleri günahları gibi olmuştur. Ancak kendi sonlarını hazırlarken de halklarını da mahvetmişlerdir…

İngiliz yazar ve sanat eleştirmeni John Berger: ‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzundur'' derdi tam da Ortadoğu’nun dününü bir cümleyle özetlercesine… İngiliz aktör, yönetmen ve yazar Peter Ustinov da ‘‘Terör; yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür’’ derdi tam da Ortadoğu’nun bugünü anlatırcasına

İhtiras, harese, Ortadoğu’nun genetik kodlarından birisidir… Bu çözülmedikçe hiçbir şey çözülmez…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

İngiliz film müzikleri bestecisi Edward Shearmur’un bestesi eşliğinde; 1987 ve 1994'teki uçak kazalarından İki kere mucizevi şekilde ölümden dönen ancak 2000 yılında genç yaşta (43) ecele yenilen İsrailli şarkıcı, söz yazarı, oyuncu ve kusursuz sesiyle iyi bir mezzo-soprano olan Ofra Haza’nın sesinden Salomé: (Dinlemenizi isterim.. Konuyu bilince müzik daha bir anlamlı!)

https://www.youtube.com/watch?v=pYklwmgeKYs

Bir başka ‘’The Dance of the Seven Veils’’ müziği:

https://www.youtube.com/watch?v=xLmMYlU9Yok

Salomé’nin üzerindeki yedi tüllü elbise ile başlayıp tülleri teker teker çıkardığı dans (The Dance of the Seven Veils) gösteri dünyası da ilgisiz kalmaz. Bu dans değişik şekillerde sahnelenir:

https://www.youtube.com/watch?v=Q0ZEgK3qPSI

Gustave Moreau’nun Salomé'nin hikâyesini anlatan L’Apparition adlı tablosu:


Bir not:


Gerçek ismi "Michelangelo Merisi Caravaggio"  olan ve ismini doğduğu kasabadan alan ve Rönesans'ın ideal güzelliğine, Da Vinci'ye ve tüm Rönesans ustalarına bir başkaldırı hareketi olan Barok sanat akımının ilk büyük sanatçısı, İtalyan ressam Caravaggio (1571 - 1610)’nun da kendi oto portresi olan bir kesik baş tablosu vardır: ‘’Davud ve Golyad’ın Başı’’ Ancak bu tablonun farklı bir hikâyesi vardır ve bu tablonun konusu da Filistin'de geçmesine rağmen anlattığım Vaftizci Yahya’nın hikâyesini anlatmıyor...

Caravaggio, Rönesans'ın aksine insanı tanrısallaştırmaz, tanrıyı insanlaştırır. Bu durum ise kilisenin öfkesini çeker. Meryem Ana'nın ölümünü resmederken, nehirde boğulan gerçek bir kadın cesedini mezarından çıkarıp, model olarak kullanır. Bazı resimlerinde model olarak fahişeleri kullanır ve onları Meryem Ana'ya çevirir. Caravaggio, artık kilise için katlanılmaz hale gelir. Sonunda biri onu mahkemeye verir ve suçlu bulunur. Bu arada da adı birkaç cinayete de karışır.

Caravaggio çözümü Roma’dan kaçmakta bulur… Caravaggio kendisini affettirmek için tablolarında kendi kellesini kendisi alır. Tablolarındaki kesik baş hep Caravaggio'nun kendi yüzüdür... Bu şekilde başına ödül koyan Roma'ya, kendi elleri ile başını teslim etmek ve affedilmek ister..

Sonunda af çıkar. Roma’ya dönerken yolda bir limanda aftan haberleri olmayan askerler tarafından hapse atılır. Roma’ya beraberinde getirmek istediği resimlerini taşıyan gemi onsuz yola devam eder…

Caravaggio yollara düşer, bataklık bir arazide sıtmaya yakalanır. Temmuz sıcağının da etkisi ile havale geçirir. Bir rivayete göre Caravaggio bu nedenle yakınlardaki bir hastanede can verir. (18 Temmuz 1609)

Bir başka rivayate göre ise resimlerini taşıyan gemiye ulaşamadan, yolda askerle bir sorun yaşar orada öldürülür. Bir başka rivayete göre de işlediği cinayetin yakınları tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüştür. Bu gün halen nasıl öldüğü bilinmemektedir…

Caravaggio'nun “David ve Goliath’ın Başı” resmi anlattığım Vaftizci Yahya’nın resminden farklıdır. Efsaneye göre, daha bir çocuk olan David, korkunç bir dev olan Goliath’ın Musevilere meydan okumasına tüm cesareti ile karşı durur. Goliath dev olması yetmiyormuş gibi bir de zırhı vardır. David elinde beş taş bir de sapanla Goliath’ın karşısında dikilir. Goliath duruma güler, David ile dalga geçer. David taşı tam alnına isabet ettirip, Goliath’ı öldürür ve başını keser. Cravaggio için otoportre olan bu resmin anlamı ise hem yetenekli ve cesur halini David’in yüzüne, hem de bir saldırıda gaddar ve parçalanmış yüzünün halini Goliath’ın yüzünde resmetmiş olmasıdır.

Caravaggio'nun “David ve Goliath’ın Başı” resmi:




Üç bin yılın şarkısı ve Kudüs


13 Mayıs 2021

Üst üste iki yazımda Kudüs sorununu anlatırken tarihte yaklaşık üç bin yıl geriye giderek ‘’kimse üç bin yıl öncekini unutmuyor’’ diye Bâbil hükümdarı Nemrut Buhtunnasır’ı, Yahudileri ve Kudüs’ü anlatmıştım. 

Yaklaşık üç bin yıldan beridir Kudüs’ün başkent olması Yahudilerin hedefi idi… Ve bunu yaklaşık üç bin yıl sonra Yahudiler başardılar…

Nasıl başardıklarını yazımda anlatmıştım. Nesilden nesile bu ideal nasıl aktarılmıştı? Bu defa da yazımın devamı olarak buna bir başka örnek vermek istiyorum. Bir ‘’kök bilgi’’nin nasıl da filizlenerek devasa bir ormana dönüştüğünün küçük örneklerinden bir tanesidir anlatacağım.

Anlatacağım örnek; bir hikâyenin, bir kök bilginin müzikle nasıl nesilden nesillere aktarıldığının bilgisidir.

Hikâye yine üç bin yıl öncesine dayanıyor… Hikâye üç bin yıl önce Kudüs’te geçiyor…

Samson ve Delilah’ın hikâyesi:

Anlatacağım bu hikâyenin konusu Eski Ahit'de ve İncil'de geçiyor.. Bu hikâyenin arka planında son yüzyılda Filistinlilere sistematik olarak saldıran, katleden Yahudi krallığının 3 000 yıl önce, yaklaşık olarak Milattan önce 12’nci yüzyılın sonunda Filistinlilerin esareti altında iken çektikleri acılar yer alıyor. Hikâyede İsrail halkı, Filistin krallığı tarafından zulme uğratılmaktadır.

Hikâyenin ön planında ise müthiş bir aşk hikâyesi vardır. Aslında bir aşk öyküsü olmaktan çok bir hırs, ihtiras, zaaf ve intikam öyküsüdür. Hikâyede adı geçen Samson İsrailli, Delilah (Okunuşu: Dilayla) ise Filistinlidir.

Hikâyede adı geçen Samson, İsrailoğullarının Filistinlilere karşı direnişinde etkin bir rol oynayan bir kahramandır. Ve Herkül gibi gücüyle ünlüdür. Elleriyle aslan öldürecek kadar da kudretlidir. Bir defasında bir eşek çenesi kemiği ile binlerce Filistinliyi öldürmüştür. Bir başka ünü de Filistin kadınlarına olan düşkünlüğüdür. Delilah işte bu kadınlardan biridir. Delilah ve Samson büyük bir aşkla severler birbirlerini. Fakat Samson Delilah’ın kız kardeşi Semadar'a âşık olur ve Delilah’ın öfkesini üstüne çeker. Delilah, bir eşek çenesi kemiği ile binlerce Filistinliyi öldüren Samson’un gücünün nereden geldiğini öğrenmeye karar verir. Türlü hileyle, bütün cazibesi ve ‘’femme fatale’’ karakteriyle Samson’dan gücünün saçlarında gizli olduğunu öğrenir. Samson’u koynunda uyutarak saçlarını kazıtır ve onu Filistinlilere teslim eder.

Samson’u Filistinlilere teslim ederken bir damla kanının akıtılmayacağı sözünü alır. Ama Filistinliler tarafından gözlerine mil çekilerek kör edilip bir değirmende değirmen taşını çevirmek için prangaya vurulur. Filistinliler tarafından bu büyük gücün küçük düşürülmesini halkına göstermek için Karnak Tapınağı’na getirilir. Bütün Filistin halkı tapınaktadır. Gözleri görmeyen Samson’a türlü işkenceler yapılır. Cüceler tarafından üstüne ağ atılır, yere düşürülür. Sonra da cüceler ellerindeki çene kemikleriyle vücudunda yaralar açarlar. Bu eziyete daha fazla dayanamayan Delilah, Samson’un yanına gelir, pişman olduğunu ve hâlâ Samson’u sevdiğini söyler. Delilah, Samson’u cücelerin elinden kurtarıp tapınağın ayaklarına getirir. Bu sırada Samson Tanrı’dan son bir defa eski gücüne kavuşmasını diler. Saçları biraz uzayan Samson’a Tanrı’dan eski gücü tekrar verilir.

Samson, Delilah’a kendisini tapınağı tutan iki sütunun arasına getirmesini ister. Delilah’ın da tapınağı terk etmesini söyler. Fakat Delilah onu terk etmez ve onu hüzünle seyreder. Samson bu iki sütunu ellerini dayayarak itmeye başlar. Filistin halkı bu duruma kahkahalarla gülerler. Fakat sütunlar Filistinlilerin şaşkın bakışları arasında çatırdayarak bütün Tapınak yerle bir olur. Bütün Filistin halkı Samson ve Delilah da dâhil bu yıkıntıların altında kalarak yok olurlar.

Hikâye bu kadardır.

Samson ve Delilah’ın hikâyesinin günümüzdeki yansımaları:

Bu hikâyeden yola çıkarak Delilah çoğu zaman ‘’fettan kadın’’, ''femme fatale'', aldatan, kötü kadın anlamında kullanılan bir sıfat haline gelir...

‘’Samson ve Delilah’’ hikâyesi tarihte ünlü ressamlar tarafından da resmedilir. Bu resimlerde genellikle Samson'un gücünün kaynağı olan saçları kesilirken tasvir edilir. Bu resimlerden iki örneğe yazımın sonunda yer veriyorum. 

Hikâye birçok defalar filme de alınır. Bu filmler sinemalarda önemli bir yere sahip olurlar. Bunlardan ilki hikâyeyi filme alan zamanın büyük rejisörlerinden Celil B. de Mille'nin başarılı yönetimi filmin yıldızlarından Victor Matur, Hedy Lamarr, George Sanders ve Angela Lansbury'nin oyunlarıyla birçok ödüller kazanmış bir film olarak Hollywood tarihine altın harflerle yazılır. 1949 yapımı ''Samson and Delilah'' isimli bu filmde ikiliyi Hedy Lamarr ve Victor Mature canlandırır. 

Bu filmin müzikleri de pek güzeldir. Bu filmin film müziği olan "Delilah Delilah" isimli şarkısı tüm dünyada ve ülkemizde de defalarca yorumlanır ve sevilir. 

Sadece sinemada değil müzik dünyası da bu öyküye kayıtsız kalmaz.

Leonard Cohen'in ‘’Hallelujah’’ adlı olağanüstü bestesi ve Regina Spector’ın ‘’Samson’’ adlı şarkısı bu hikâyeye değinir. 1989'da İrlanda'da kurulan bir rock grubu olan ‘’The Cranberries’’ grubu da bu hikâyenin müziğini yapar.

Tom Jones ve Delilah

Ancak bu hikâyeyi konu alan en bilinen müzik parçası Galli şarkıcı Tom Jones'un 1968 tarihli unutulmaz şarkısı olan ‘’Delilah’’ şarkısıdır. Les Reed ve Barry Mason tarafından bestelenen ve sözleri Whittingham Mason tarafından yazılan bu meşhur şarkı yayınlandığı dönemde İsviçre ve Almanya gibi birçok ülkede müzik listelerinde 1 numaraya yükselir. Ayrıca bu şarkı aynı yıl ‘’İvor Novello’’ ödülünün de sahibi olur. Farklı türlerde ve dillerde defalarca yorumlanan şarkı, halen daha önemli bir klasiktir. Şarkının ‘’la nostra favola’’ adlı İtalyanca bir versiyonu da vardır. Ayrıca ‘’Romance and Cigarettes'' ve ‘’Amerikan Hustle’’ gibi filmlerde de bu şarkı kullanılır.

Tom Jones'un meşhur ettiği bu şarkıda Tom Jones’in sesi kulaklarınızda çın çın çınlar:

‘'My, my, my, Delilah
Why, why, why, Delilah''

Tom Jones’un bu şarkısı ülkemizde döneminin en muhteşem filmlerinden biri olan Kartal Tibet ve  Hülya Koçyiğit’in başrolleri oynadığı 1968 yapımı ‘’Sarmaşık Gülleri’’ adlı Türk filminde de kullanılır. Ertan Anapa'nın ‘’Aşkım dillere destan’’ olarak söylediği şarkı da Tom Jones’in bu ‘’Dalilah’’ şarkısıdır.

Tom Jones’in aşağıda bağlantısını verdiğim bu ‘’Delilah’’ şarkısını dinlediğinizde belki de hikâyesini bilmeden nasıl bir şarkıyı sevdiğinize şaşıp kalacaksınız!...

Lay, lay, lom geçip giden hayatımız

El âlem basit bir pop şarkısında bile üç bin yıl geriye giderek bir tarihi derinlik sunuyor… Bu tarihi derinlikte de geçmişini, geçmişinde çektiği sıkıntıları, eziyetleri unutmuyor, unutturmuyor. 

Bizler her ne kadar mitinglerde milletin gazını almak için ‘’ey, ey, ey İsrail!’’ diye günü geçiştirsek de el âlem basit bir pop şarkısında bile ‘’why, why, why, Delilah'' diye tarihi bir figüre atıfta bulunarak üç bin yıllık geçmişini unutmuyor, unutturmuyor...

Bizim günlük siyasal, toplumsal ve kültürel yaşayışımız ise tıpkı kendi pop şarkılarımızın sözlerinde olduğu gibi lay lay lom geçip gidiyor…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Tom Jones, Delilah:
https://www.youtube.com/watch?v=ZGMy88TxXCc

‘’Amerikan Hustle’’ filminde ‘’Dalilah’’:
https://www.youtube.com/watch?v=yEygBvQ8HAk

Aşağıdaki bağlantıyı hoşgörünüze sığınarak veriyorum. Ancak bir açıklama yapmam gerekiyor. Bu bağlantının görüntüleri uygunsuz gibi gelse de şarkının sözlerini birebir anlatır ve bir de zamanla fettan kadın, ''femme fatale'', aldatan kadın, kötü kadın anlamında kullanılan bir sıfat haline gelen Dalilah’ı anlatır… Unutmayın ki Dalilah Filistinlidir. Anlıyorsunuz değil mi? Şarkının sözlerini önce İngilizce sonra da Türkçesini yazımın en sonunda veriyorum.

‘’Romance and Cigarettes’’ filminde ‘’Dalilah’’:

https://www.youtube.com/watch?v=yZ_wgNOEiv0

‘’Samson ve Delilah’’ hikâyesi ünlü ressamlar tarafından da resmedilmiştir. Bu resimlerde genellikle Samson'un gücünün kaynağı olan saçları kesilirken tasvir edilir. Bunlardan biri bugünün Belçikalısı sayılan 17. Yüzyıl Barok resminin önemli isimlerinden birisi olan Flaman ressam Anthony van Dyck’dır.  Bu önemli isim, 21 yaşındayken İncil’de geçen Samson ve Delilah‘ın hikâyesini resmeder. Hikâyeyle aynı adı taşıyan tablo bugün İngiltere’deki Dulwich Resim Galerisi’nde sergilenmektedir.


“Samson ve Deliılah” hikâyesini resmeden bir diğer ressam da Barok tarzın önde gelen isimlerinden olan Flaman ressam Peter Paul Rubens (1577, Siegen – 1640, Anvers) dir. Tablo halen Londra’da Natonal Gallery de sergilenmektedir.


Delilah

I saw the light on the night that I passed by her window

I saw the flickering shadows of love on her blind
She was my woman
As she decieved me I watched and went out of my mind

My, my, my, Delilah

Why, why, why, Delilah

I could see that girl was no good for me

But I was lost like a slave that no man could free
At break of day when that man drove away, I was waiting
I cross the street to her house and she opened the door
She stood there laughing
I felt the knife in my hand and she laughed no more

My, my, my Delilah

Why, why, why Delilah

So before they come to break down the door

Forgive me Delilah I just couldn't take any more
(insert trumpet solo here)
She stood there laughing
I felt the knife in my hand and she laughed no more

My, my, my, Delilah

Why, why, why, Delilah

So before they come to break down the door

Forgive me Delilah I just couldn't take any more
Forgive me Delilah I just couldn't take any more

Dilayla

Penceresinin yanından geçtiğim gece ışığı gördüm

Jaluzisinde aşkın alevlenen gölgelerini gördüm
O benim kadınımdı
Bana ihanet ettiğinde izledim ve delirdim

Benim, benim, benim Delilah’m

Neden, neden, neden Delilah

O kızın benim için hayırlı olmadığını fark edebilmiştim

Ama hiç kimsenin serbest bırakamayacağı bir köle gibi kaybettim
Şafakta o adam arabayla uzaklaştığında, bekliyordum
Evine doğru caddenin karşısına gittim ve kapıyı açtı
Gülerek dikeliyordu orda
Elimdeki bıçağı yokladım ve artık gülmüyordu

Benim, benim, benim Delilah’m

Neden, neden, neden Delilah

Yani onlar kapıyı kırmak için gelmeden önce

Affet beni Delilah, sadece daha fazla katlanamadım
Gülerek duruyordu orda
Elimdeki bıçağı yokladım ve artık gülmüyordu

Benim, benim, benim Delilah’m

Neden, neden, neden Delilah

Yani onlar kapıyı kırmak için gelmeden önce

Affet beni Delilah, sadece fazla tahammül edemedim
Bağışla beni Delilah, sadece daha fazla katlanamadım




Her gününüz bayram gibi olsun, bayramınız da mutlu olsun.

13 Mayıs 2021


Dün Ramazan ayının son günü ve arife günü idi… Hicri takvime göre onuncu ay olan Şevval ayının ilk üç günü de bayramdır. Arapça ismi ‘’Ayd-ül Fitr’’dır. Farsçada da aynıdır. ’’Ayd’’ Arapça bayram demektir. ‘’Fitr’’ ise fıtır sadakası ya da fitre olarak bilinen oruç tutamayacak durumdaki Müslümanların verdiği sadakadır. Şükür sadakası olarak da bilinir. Bütün Arap ülkelerinde ve İran’da bu bayram ‘’Ayd-ül Fitr’’ olarak kutlanır. “Ayd-ül Edhâ” da “Kurban Bayramı’’dır.

Ramazan bayramı ve Kurban bayramı Kur’an’da geçmez. Oruç için Kur’an’da açık açık yazdığı gibi (“Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı”, Bakara Suresi - 183-184) bayramlar için Kur’an’da böyle açık bir ayet yoktur. Bu bayramlar Kur'an'da olmadığı gibi bu bayramlarda kılınan bayram namazı da Kur’an’da yoktur. Ramazan ayında kılınan teravih namazı da Kur’an’da yoktur…

Ancak bu bayramlar hadiste vardır. Horasan doğumlu Muhaddis Ebû Dâvud'un, Ehl-i Sünnet tarafından en sağlam hadis kaynakları olarak kabul edilen ve ''kütüb-i sitte'' (altı kitap)den birisi olan hadis kitabı ‘’es-Sünen’’de bildirdiğine göre; Resulullah (s.a.s) Medine'ye hicret ettiği zaman, Medinelilerin eğlenip neşelendiği iki bayramları vardı. Hz. Peygamber (s.a.s) Medinelilere özgü olan, cahiliye izleri taşıyan bu bayramların yerine bütün Müslümanların sevinip eğleneceği İslâm'ın iki bayramını onlara haber verir: "Allah Teâlâ size, kutladığınız bu iki bayramın yerine, daha hayırlısını, Ramazan bayramı ile Kurban bayramını hediye etti." (Sünen-i Ebû Dâvud, Salat, 239) Ebû Dâvûd (817 -  889) Resulullah (s.a.s)’dan 200 sene sonra doğmuştur. İçinde 4800 hadisi topladığı eseri ‘’es-Sünen’’ Kahire’de neşredilir. (1280) Her iki bayramın da Müslümanların kendi aralarında gerçekleştirmiş oldukları toplumsal kabul ve uygulamalar olduğu ve toplumun kültüründen kaynaklanmakta olduğunu değerlendirilmektedir.

Osmanlı ve Cumhuriyette 1981 yılına kadar kutlanan ‘’Şeker Bayramı’’

Eski Türkçe’de “şükür” ve “şeker” kelimeleri Arap harfleriyle aynı şekilde (şkr) yazıldığı için okunmakta olan bir metinde ‘’şükür’’ün mü yoksa ‘’şeker’’in mi kastedildiği cümlenin gelişinden anlaşılırdı. Aslı “Şükür Bayramı” olan ifade, zamanla işte bu aynı yazılıştan kaynaklanan okuma hatası yüzünden “Şeker Bayramı” halini almış ve Osmanlı’nın tüm zamanlarında ve Cumhuriyet döneminde ‘’Şeker Bayramı’’ olarak kutlanır. 1935 tarihli ‘’Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun’’ ile de bu bayram “Şeker Bayramı” olarak tescillenir.  


Gelelim günümüze…

Kelimenin gücü

Dil bilimcileri ‘’Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç kelimelerdir. Kelimelerin anlamına hükmedebiliyorsanız, bu kelimeleri kullanması gereken kişileri de kontrol edebilirsiniz’’ derler. Mitolojide ise ‘’sözcük’’ (kelime) ; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.


Ayrıca ‘’kelimeler’’ muktedirlerin eylemlerini kapatmak için de kullanılır. İkinci Dünya Savaşında Almanlar toplama kamplarını ‘’Die Arbeit macht frei’’ (çalışmak özgür kılar) sözcükleriyle dünya çapında bir katliamın üzerini örtmüşlerdi. Bir ‘’fıtrat’’ (*) diyorsunuz ihmalin, tedbirsizliğin sonucu toprak altında bıraktığınız 301 madencinin üstünü bir daha örtüyorsunuz. Bir ‘’Barış harekâtı’’ diyorsunuz savaşın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’demokrasi getireceğiz’’ diyorsunuz işgalin (ABD’nin Irak’ı işgali) üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’ileri demokrasi’’ diyorsunuz he türlü otoriter yönetimin, antidemokratik uygulamanın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’külliye’’ diyorsunuz bin odalı bir israf sarayının üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’Orta Asya’’ diyorsunuz üç bin yıllık Türk yurdu (Türkistan) ile olan bağı koparıyorsunuz… Bir ‘’istikşaf’’ kelimesi ile sonuçlarını beğenmediğiniz bir seçimi tekrarlayabiliyorsunuz… Bir ‘’şehit’’ diyorsunuz sakat yapılan binanın çökmesiyle 15 vatandaşın ölümündeki ihmalinizin, denetimsizliğinizin, sorumluluğunuzun üstünü örtüyorsunuz… Bu listeyi uzatmak mümkün… Onun için derdi bir Yunan atasözü: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’

1981 yılında çıkarılan kanunla adı değiştirilen Bayram...

İşte bu nedenlerle otoriter yönetimlerde de sözcüklerin içeriğine ve ne anlama geldiğine de güç sahipleri karar vermektedirler. Böyle olduğu için yüz yılların “Şeker Bayramı” 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra, ABD hatırına ihtiyaç duyulan ‘’Yeşil Kuşak’’ için 17 Mart 1981 tarihinde çıkarılan 2429 sayılı “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Yasa” ile “Ramazan Bayramı” yapılır… (2429 sayılı bu yasa 1935 yılındaki kanunun özünü aynen korunmakla beraber bu kanunla ‘’Şeker Bayramı’’nın adı ‘’Ramazan Bayramı’’ olarak değiştirilir.)


Ramazan Bayramı Kur’anda geçmez. Hiçbir hadiste de ‘’Ramazan Bayramı’’ diye bir ifade yoktur. Hiçbir İslam Arap ülkesinde ‘’Ramazan Bayramı’’ diye kutlanmaz. Bizden başka da ‘’Ramazan Bayramı’’ olarak kutlayan Müslüman da yoktur. Bize özgüdür dini kavramları siyasete alet edip kanunla belirlemek. Bu gidişle yarın bir başka iktidar gelir, bir başka kanun çıkarır ve bir başka adla kutlanmasını isterse ne olacak?

Burada bir başka bilgisizlik daha vardır. İbnü’l Arabî ''Ramazan'' isminin Allah’ın ‘’Esma-i Hüsna’’sından (güzel isimlerinden) bir isim olduğunu ifade eder. Bu sebeple İbnü’l Arabî’ye göre Ramazan ayı kastedilirken ‘’Ramazan geldi’’ yerine “Ramazan ayı geldi” denilmelidir. Aynı şekilde eğer bayramı kastediyorsanız ve kelime olarak illa ‘’Ramazan’’ı kullanacaksanız bari ‘’Ramazan Ayı Bayramı’’ deseydiniz... Ne yapalım, bu kadar inceliği ve dini bilgiyi nereden bilelim değil mi?

Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandı…

Mehmet Âkif Ersoy’un ‘’Bayram’’ isimli şirinin ilk kıtası şöyle başlardı: ‘’Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır; Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!’’ Burada geçen ‘’şetâretli’’ sözcüğü Osmanlıcada ‘’neşeli, şen, cıvıl cıvıl’’ demekti. Benim yaşımdaki arkadaşlarım çocukluğumuzun o zaman adı ‘’Şeker Bayramı’’ olan bayramın ne şetâretli bir bayram olduğunu hatırlarlar. Şimdi ey muktedirler, ‘’Şeker’’ ismini kaldırıp yerine ‘’Ramazan’’ı koydunuz. Osmanlıya öykünürsünüz ama Osmanlıdan kalan gelenek; büyükleri ziyaret bitti, meddahlar gitti, Karagöz Hacivat gitti, yerine “erkân”a uymayıp “ekran”a itibar eden, mâbetten medyaya transfer olan, bir “pop-star”a dönüşen ağlak medyatik hocalara, İslamiyet’le, dinle hiç alakası olmayan ipe sapa gelmez soru ve cevaplara, melankolik, bir anlamsız matem havasına bıraktınız. Çocukluğumuzun şetâretli Ramazan ayını ve Şeker Bayramını bir hüzne, bir kasvete, bir kedere, bir matem havasına soktunuz. Şimdi şetâret mi kaldı?…


Nasıl adlandırıyorsa adlandırılsın, adından ziyada mânası önemlidir diye düşünüyordum ama bayramın da bayramlık hali kalmadı zaten.

Günümüzde bayramlar

21. yüzyılda İslam coğrafyasına, Afganistan'a, Irak'a, Libya'ya, Suriye'ye, Yemen’e, Filistin’e yapılan Haçlı Seferleri, bu seferlerin sözde Müslüman işbirlikçileri, birbirinin gırtlağını boğazlayan, birbirinin ayaklarının altını oyan sözde Müslümanlar, gelecekteki muhtemel bir Şii-Sünni çatışmasının ayak sesleri, imkân bulanların küffar diyarlarına iltica etmeye çalıştığı, imkân bulamayanların ise birbirini boğazlamaya çalıştığı, sefalet ve kan deryası içinde yüzdüğü, bir mezbahaneye dönen İslam dünyası, Arapların aşiret kavgalarına balıklama dalan yönetimler, gafletin, dalaletin, tedbirsizliğin, ihmalin ve ihanetin sonucu art arda gelen kazalarda yitirilen yüzlerce canlar, kadın ve çocuk cinayetleri, sübyan tecavüzleri, tinerciler, bonzaiciler, memleketin her köşe başını tutmuş dilenen Suriyeli Müslüman mülteciler, neredeyse hemen hemen her gün gelen asker şehadet haberleri, çiğnenen hukuk, ırzına geçilen adalet, TV’lerde alenen yapılan iç savaş çığırtkanlıkları, açıklanan katliam listeleri, kız öğrencilerine alenen sarkan üniversite dekanları, evlilik maskesi adı altında 12-15 yaşlarındaki kız çocuklarına tecavüzü savunan profesörler, kamuya açık kürsülerde toplumu bölecek şekilde kinden, nefretten, garezden, hasedden bahseden, kem sözleri dillerinden hiç mi hiç eksik etmeyen hatipler, siyasetçiler, çöp kutularında rızık toplayan insanlar, vb. haberler kutlanacak ne bayram bıraktı ne de şetâret…


Bu şartlar altında bayrama ''Ramazan Bayramı'' deseniz ne olacaaaak, ''Şeker Bayramı'' demeseniz ne olacaaak? Daha da ötesi; bu şartlar altında hangi yüzle, hangi hakla, neyin bayramını kutlayacaksınız ki?

Eskiler zaman zaman derdi zaten: “El, ayd-ü ekber eyledi. Biz matem eyledik.” (Ayd-ü ekber: Büyük bayram) El, bu şartlar altındaki İslam dünyasının haline bakarak ayd-ü ekber eyliyor... Gerçek bayramı el yapıyor... Düşünen beyinlere, hisseden yüreklere, hassas ruhlara ise matem eylemek kalıyor...

Bayramınız kutlu olsun

Siz bakmayın benim böyle karamsar yazdığıma... Ben zaten hep böyleyimdir... Bu sayfanın (Şehriyar) bütünü ve gizli öznesi zaten matemdir, bir feryâd, bir figândır.... Maksadım bayramı kutlamak... Malum, salgın nedeniyle her şeyin uzaktanı yapılıyor artık, ''uzaktan eğitim'' gibi... Madem eski zamanlara gittim, şekerden, şetâretten, ayd-ü ekber'den bahsettim. Ben de bayramı ''uzaktan'' eskiler gibi kutlayayım o zaman:


''Rûzun hemîşe ıyd ola, ıydin saîd ola…'' (Her günün bayram olsun, bayramın da mutlu olsun.)

Bayramınızı kutlar, her gününüzün bayram gibi olmasını, bayramınızın da mutlu, huzurlu ve şetâretli olmasını dilerim…

Osman AYDOĞAN

(*) Fıtrat; Yüce Allah’ın doğuştan, yaratılıştan canlılara kattığı özelliktir. ‘’Kedinin fıtratında tırmalamak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’Akrebin fıtratında sokmak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’İnsanın fıtratında nankörlük vardır’’ diyebilirsiniz. Ama ‘’Karayollarının fıtratında kaza vardır’’ diyemezsiniz. Ama ‘’Madenciliğin fıtratında göçük vardır’’ diyemezsiniz. Yani kendi kusurunuzu, kendi kabahatinizi, kendi ihmalinizi, kendi tedbirsizliğinizi Yüce Allah'a yükleyemezsiniz!


Kudüs, üç bin yıl sonra İsrail’in başkenti olurken…

12 Mayıs 2021


Tarihi kararlar öyle durduk yerde alınmaz. Hesaplanır, kitaplanır, ortamı hazırlanır, karara menfi edecek hususlar ortadan kaldırılır ve zamanı gelince de alınır... Bu kararlar bazen onlarca, bazen de yüzlerce, bazen de binlerce yıl sürebilir…

Dünkü yazımda son günlerde Kudüs’te yaşanan olayları anlatırken, İsrail’in düşmanı ve Filistin destekçisi ülkelerin nasıl ortadan kaldırıldığını ve Arap devletlerinin de İsrail’i tanımak için nasıl sıraya girdiklerini yazmıştım…

Bütün bunların sonunda şu an için Kudüs İsrail’in başkentidir.

Ve İsrail bu sonuca tam tamına üç bin yıl sonra ulaşır. Cicero: "Kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkûmdur..." derdi… Bizler hep çocuk kaldığımız için pek hatırlamayız İsrail’in bu sonuca nasıl ulaştığını...

Gelin, kendi doğumumuzdan önceki bir zamana, üç bin yıl geriye gidelim…

İbrâhîm

Çoğumuzun anımsamadığı '‘garip’' akımında yer alan ve gerçekten de döneminde garip kalan ve nev'i şahsına münhasır, unutulan çok önemli bir şairimiz var; Asaf Hâled Çelebi…


Şiirlerinden birisinin adı da; İbrâhîm

ibrâhîm

içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

(Asaf Hâled Çelebi tüm şiirlerinde hep küçük harf kullanır. Bu nedenle ben de şiirin aslına sadık kaldım.)

Eserleriyle geçmiş ve gelecekle, hikâyeler, efsaneler ve masal âlemi arasında bağ kuran Asaf Hâled Çelebi’nin "İbrahim" şiirinde putları kıran Hz. İbrahim aracılığı ile Divan Edebiyatındaki sevgiliye, kadir kıymet bilmeyene, anlamayana, unutana, düşünmeyene, vefasıza, hayırsıza, namerde, muhannete ve haksızlık edene ve zalime gönderme yapılarak "gönlü put sanıp da kırandan" şikâyet edilir;

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

İbrahim
gönlümü put sanıp da kıran kim

Söz konusu şiirde söz edilen Hz. İbrahim, Bâbil'de puthaneye giderek en büyüğü dışındaki bütün putları kırar. Putları kırdığı baltayı da büyük putun bileğine asar. Bu Bâbil’in en büyük tanrısı Marduk, yani Güneş Tanrısıdır. Kavmi döndüğünde durumu görünce onu sorgular. İbrahim, büyük putun diğerlerini kırdığını, bunu ona sormaları gerektiğini söyler. Kavmin ileri gelenleri, putların konuşamayacağını belirtmesi üzerine onlara, konuşamayan o nesnelere niye taptıklarını sorar. Cezalandırılmak için ateşe atılan İbrahim, ateşte yanmaz, ateş gül bahçesine döner.

Bu olay Kutsal Kitap Kuran’da Enbiya Suresinde anlatılır; ‘’Biz de dedik ki: Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol." (Enbiya Suresi, 69-71)

Nemrut Buhtunnasır

Osmanlı hükümdarlarına ‘’Sultan’’, Mısır krallarına ‘’Firavun’’ dendiği gibi Bâbil krallarına da ‘’Nemrut’’ genel adı verilir. Birinci Nemrut, Hz. Nûh’un oğlu Hâm’ın soyundandır. Babil şehrini kurar. Bilinen bir diğer Babil kralı Nemrut Hammurabi’dir. İnşa ettirdiği ünlü asma bahçelerle tanınan bir başka Bâbil hükümdarı da Nemrut Buhtunnasır’dır. Buhtunnasır’ın Yahudilerce kullanılan diğer adı da Nebukadnezar veya Batı’da bilinen adıyla Nabucco’dur. (M.Ö. 605-562).


Şiirde bahsi geçen ve Buhtunnasır’ın inşa ettirdiği asma bahçeler Bâbil'in çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir.

Söylentiye göre Buhtunnasır, bu yapıyı sıla hasreti çeken karısı Medes kralının kızı Semiramis için yaptırmıştır. Söylentiye göre Mezopotamya’nın düz ve sıcak ortamı onu bunalıma itmiş, kral da karısının hasretini sona erdirmek için yapay dağların olduğu, suların aktığı yemyeşil bir bahçe yaptırmıştır. Bu yüzden bazen Semiramis'in asma bahçeleri olarak da anılır. Bâbil'in asma bahçelerinin günümüze gelen kesin izleri yoktur. Fakat bölgede araştırma yapan arkeologlar, Bâbil'deki sarayın kuzeydoğusunda görünüşü garip olan temel ve tonozlar bulurlar. Bunların Bâbil'in asma bahçelerine ait olduğu düşünülmektedir. Irak işgalinde bu asma bahçelerden kalan son kalıntılar da Amerikan tanklarının paletleri altında yok edilir…

Asaf Hâled Çelebi’nin "İbrahim" şiirinde mitolojiden faydalanılarak "zamansız bahçeleri kucaklamak" ifadesiyle Hz. İbrahim'in cezalandırılmak için atıldığı ateşin dönüştüğü gül ve Buhtunnasır'ın yaptırdığı asma bahçelere gönderme yapılır. Söz konusu yerler maddîdir ve yok olmuştur. Burada şairin öteki âlemde mevcut sonsuz ve sınırsız bahçelerde yaşama arzusu dile getirilir.

Şiirde ismi geçen Bâbil hükümdarı Buhtunnasır (Nebukadnezar - Nabucco) karısının hatırına Bâbil'in asma bahçelerini inşa ettirmesinin yanı sıra özellikle tapınaklar, yollar, sulama kanalları yaptırmıştır.

Buhtunnasır’ın rüyası

Rivayete göre Buhtunnasır, bir rüya görür ve kâhinlerini çağırıp rüyasını tabir ettirmek ister ancak rüyasını hatırlamamaktadır. Kâhinler hem Buhtunnasır’ın ne rüya gördüğünü bilecekler hem de bu rüyayı tabir edeceklerdir. Kâhinler bunu yapamazlarsa öleceklerdir. Semâvî dinlerin tümünde peygamber olarak kabul gören, İsrâiloğulları'na gönderilen peygamberlerden olan Hz. Danyâl (Batı kaynaklarda adı "Daniel" olarak geçer, mezarı Kerkük'te Cami avlusundadır), bu imkânsız görünen işi yapar ve kâhinleri kurtarır.


Hz. Danyâl, Buhtunnasır’a der ki; ‘’Yerde ve gökte olan her şeyi bilen bir Allah var. O bana rüyanızı söyledi.’’ Buhtunnasır rüyasında beş katlı bir heykel görmüştür. Sonra heykel yuvarlanarak yıkılmış ve parçalanmıştır. Hz. Danyâl bu rüyayı şöyle yorumlar: ‘’Bütün bölgeyi (Orta Doğu) egemenliğiniz altına alacak ve tek bir devlet oluşturacaksınız. Ancak sizden sonra gelenler bu ülkeyi bir daha bir arada tutamayacaklar ve ülkeniz parçalanacak ve halkınız ıstırap çekecek, kan ve gözyaşı dökecek, sürekli birbiriyle savaşacak ancak ülken bir daha asla bir araya gelemeyecek ve senin ve halkının Tanrı'lık (büyüklük) iddiasındaki liderlerinin akıbeti de hiç de iyi bir sonla bitmeyecek.’’

Ki daha sonra Buhtunnasır Kudüs’ü ele geçirerek (MÖ 587) Kudüs’ün devlet adamı, yazar ve sanatçı gibi ileri gelenlerini tutsak edip Babil’e götürür, Yahudi devletini ortadan kaldırıp Kudüs´teki Hazreti Süleyman Mabedi’ni yıkarak Babil Devleti’ni Suriye’den Mısır’a kadar genişletir. Böylece Buhtunnasır, tüm Orta Doğu’yu -ilk, tek ve son olarak- birleştirir. O zamanki Kudüs’ten Bâbil’e yapılan bu sürgünden dolayı bugün hala Irak’ta Yahudi asıllı Arap ve Kürtler vardır. Günümüzde de İsrail yana yakıla bu Yahudilerden kalanları aramaktadır.

Matrix filmi

Bizler genellikle pek dikkat etmeyiz ama çağımız semboller çağıdır; başlı başına Yahudiliği anlatan meşhur Hollywood filmi Matrix Reloaded, tıpkı birinci Matrix filmi gibi baştan sona kadar sembollerle donatılmış bir filmdir. İçinde saklanmış semboller, fark edilmeden ve bunların tekabül ettiği şeyler düşünülmeden seyredilirse, ancak bir sürü saçmalıkla doldurulmuş Hong Kong malı kung-fu filmlerinden bir tanesi daha seyredilmiş gibi olur. Öte yandan semboller tespit edilip, üzerlerinde kafa yorulmaya başlanırsa, filmin aslında anlatmaya çalıştığı pek çok şey olduğu fark edilecektir.

Matrix, işte Buhtunnasır'ın bu rüyası üzerine kurgulanmıştır. Filmin kadın oyuncusu Trinity vurulunca dehşetle uyanan Neo, bunun bir rüya olduğunu anlar. Uykudan uyanan Neo’nun filmde bindiği geminin adı da Nebukadnezar'dır. Seçilmiş kişi (the one) aslında rüyasında gelecekte olacakları görüyor. Filmin sonunda gemi (ismi Nebukadnazer'di) patlatılarak batırılır. Bu bir bakıma Yahudilerin Bâbil'den ve  Nebukadnazer'den (Buhtunnasır’dan) aldıkları sanal bir intikamıdır.

Bâbil’den bitmeyen intikam

Tevrat’da 97 kez Nabukadnezar’ın ismi geçer. Yahudiler Nebukadnezar'ı asla unutmadıkları gibi, Bâbil'den intikam almaktan da asla vazgeçmediler. Bu umutlarını şiir ve edebiyatlarına da yansıttılar. İşte bunlardan biri;

‘’Bâbil'in nehirlerinin kenarında oturduk ve Sion'u andıkça ağladık.
Oradaki söğütlerin dallarına çalgımızı astık.
Çünkü orada bizi sürgün edenler bizden şarkılar istemişti.
Ve bize acı verenler, azap edenler bizden eğlence istemişti.
Sion şarkılarından birini okuyun bize demişlerdi.
Bâbil topraklarında Tanrı'nın şarkıları nasıl okunur ki?
Eğer unutursam seni ey Yeruşalim sağ elim çalmayı unutsun.
Eğer seni anmazsam,
Eğer Yeruşalim'i en büyük sevincimden üstün tutmazsam.
Dilim kurusun, damağıma yapışsın.
Onu temeline kadar yıkın, yıkın diyen Edomoğullarına karşı,
Hatırla Yeruşalim gününü Ey Tanrım.
Ey sen harap olası Bâbil kızı, bize karşı yaptığın,
Karşılığını sana verecek olana ne mutlu,
Senin yavrularını tutup da, kayaya çarpacak olana ne mutlu.’’

Bu şiirde bahsi geçen Sion, Kudüs'ün eski adıdır, Siyonizm de bu kelimeden gelir. Aynı zamanda Kudüs’te Yahudilerin kurduğu ilk kaledir. Tevrat’ta ise Kudüs’ün doğu tepesine verilen addır. Matrix filminde de insanlığın son kalesinin ismi olması da tesadüf değildir.

Bu şiirde bahsi geçen Yeruşalim; Batı’daki ismiyle Jarusalem, Doğu’daki ismiyle Kudüs’tür, Kudüs'ün İbranice'deki karşılığıdır, dindar Yahudiler, Kudüs’ten bu şekilde bahsederler. Yine şiirde bahsi geçen Edomoğulları ile ilk Hıristiyanlar kastedilmektedir.

Bizlere Irak savaşından da tanıdık gelecektir bu Nabukadnezar ismi. Saddam'ın tugaylarından birinin adı da Nebukadnezar'dı. Diğer bir tümenin adı da Hammurabi tümenidir. Saddam'sa kendini Bâbil ve Nabukadnezar ile bağdaştırıyordu.  Tüm Ortadoğu'da tek devlet düşüncesindeydi. Sonunda Saddam Hüseyin iktidara geldiğinde, 2590 yıl sonra, ne tesadüf; Abraham (!) tankları, Nebukadnezar ve Hammurabi tümenlerini savaşmadan bozguna uğratır. Eski Bâbil toprakları işgal edilir. İlk, Bâbil Kızları dedikleri Müslüman kadınlar öldürülür, evleri bombalanır, onlara tecavüz edilir, katliamlar yapılır. ‘‘Öldürme’’ diyen on emirden biri olan emir Yahudilerin kendi aralarındaki bir düzenlemedir. Yoksa Tevrat’da kendilerinden olmayan kadın, çocuk demeden çok sayıda gerektiğinde öldürme, katliam yapma emirleri vardır.

19. yüzyıl İtalyan operası ekolünden gelen en ünlü İtalyan besteci  Giusepper Verdi (1813-1931) ilk büyük başarısını elde ettiği bestesi Nabucco adlı eserinde işte Yahudiler’in Bâbil’e bu sürgün edilmelerini konu alır. 

Biz de sözde Orta Asya’dan (!) gelip ülkemizden geçerek Avrupa’ya gidecek doğal gaz boru hattına balıklama atlayarak Nabucco ismini veririz; güya anlaşmanın yapıldığı günün akşamı ilgili ülkelerin enerji bakanları Verdi’nin Nabucco Operasını dinledikleri içinmiş!!!

Yoksa Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Projesi Nabocco’nun ülkesinin doğalgazını Batı’ya ulaştıracaktı da bunun için mi bu ad verildi? Öyle ya, Nabucco’nun ülkesinin milyonlarca metreküp tutan doğal gazı Batı’ya nasıl taşınacaktı ki??? Orta Asya gazının Nabucco ile ne ilgisi vardı ki???

Neyse… Gelelim Buhtunnasır’ın akıbetine:

Buhtunnasır’ın akıbeti

Bir rivayete göre Tanrı'lık iddiasındaki Buhtunnasır’ın burnuna bir sinek kaçar ve beynine kadar ilerler ve sinek orada dönmeye başlar. O andan itibaren Buhtunnasır’da müthiş bir baş ağrısı başlar. Buhtunnasır baş ağrısına çare olarak başını tokmaklattırmakta bulur. Her tokmakta sinek hareketini keser, böylece baş ağrısı durur. Buhtunnasır başına tokmağın her inişinde daha hızlı vurun diye talimat verir. Böylece Tanrı’lık (büyüklük) iddiasındaki Buhtunnasır başına inen tokmaklarla çırpına çırpına can verir.


Buhtunnasır’ın rüyasını Hz. Danyâl Peygamberin tabirinde olduğu gibi; işte o günden bugüne Orta Doğu'nun halkı bir daha  bir araya gelemezler… İşte o günden bu güne Orta Doğu'nun halkı etnik, dini, mezhebi, siyasi, demokratik, sosyolojik ve kültürel yapısı ile birbiriyle kavga ederler. Orta Doğu'nun halkı hâlen de birbirlerinin kuyusunu kazmakla ve birbirlerinin boğazını kesmekle meşguldürler.  

Ders olarak Tarih

İşte o günden bugüne Orta Doğu'nun liderlik iddiasındaki adamların akıbeti de Buhtunnasır'ın akıbetinden öteye geçemez… Günümüzde bile Saddam’ın, Kaddafi’nin, Nasır’ın, Mübarek’in akıbetleri Buhtunnasır’dan farklı olmaz…


Einstein; ‘'Toplumlar, hiç ölmeyen ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir'’ derdi…

Hani; hayat ileriye doğru yaşanılır, ancak geriye doğru anlaşılırmış ya. Sanki günümüzdeki bizleri anlatırcasına Goethe de; ‘’Üç bin yıllık geçmişini anımsamayan, sorgulamayan toplumlar günübirlik yaşarlar’’ der. Görüldüğü gibi kimse üç bin yıl öncesini unutmuyor ama vazgeçtim üç bin yılı, üç yüz yılı, son yüzyılı, son yılı, biz dünü unuttuk dünü…

Dünü nasıl unuttuğumuzu, Kudüs'ün üç bin yıl sonra nasıl İsrail'in başkenti olduğunu da zaten dünkü yazımda anlatmıştım…

Üç bin yıl geçti üstünden! Ne rüyan varmış be Buhtunnasır?


Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


Kudüs’te neler oluyor?

11 Mayıs 2021

Malum son günlerde Kudüs’ten şiddet haberleri geliyor.. Önce orada neler oluyor anlamaya çalışalım..

Kudüs Günü

İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgal ettiği, 1967'deki Altı Gün Savaşı'nın yıl dönümünü İsrail'de bazı fanatik Yahudiler, İbrani takvimine göre "Kudüs Günü" olarak kutluyor. Her yıl İbrani takvimine göre kutlanan Kudüs Günü'nde yüzlerce fanatik Yahudi ellerinde bayraklarla Müslümanlar için kutsal olan bu Mescid-i Aksa bölgesine yürüyerek sloganlar atıyor ve İsrail marşları söylüyor. Bu kutlamalar, Filistinliler için "bilerek yapılan provokasyon" olarak değerlendiriliyor.

Bu yıl bu takvime göre Kudüs günü 9-10 Mayıs'a, yani Ramazan ayının son günlerine denk geliyor… Bu durum ise gerginliği daha da artırıyor…

Kudüs Günü'nün böyle bir güne denk gelmesi nedeniyle Filistinli gruplar, yürüyüş yapacak olan bu fanatik Yahudilerin Mescid-i Aksa'ya baskın düzenleyecekleri endişesi ile Harem-i Şerif ve Mescid-i Aksa çevresinde barikatlar oluşturarak, burada nöbet tutarak bu grupları engellemeye çalışıyorlar… Bu maksatla Kudüs dışında yaşayan yüzlerce Filistinli de hafta sonu otobüslerle Mescid-i Aksa'ya akın akın gelerek nöbete katılıyorlar…

Ancak bu yürüyüşten önce de zaten bölgede bir aydır süren gerilimin yaşanıyor… Nisan ayı ortasında Ramazan'la birlikte Filistinlilerin Ramazan geleneği olan, oruçlarını eski kentin Şam Kapısı'nın merdivenlerinde açmak istemeleri ve bunu da polisin engellemesi gerginliğin başlamasına vesile oluyor…

Doğu Kudüs'te en şiddetli olaylar ise 22 Nisan Perşembe akşamı yaşanıyor. Doğu Kudüs'te aşırı sağcı Yahudi eylemciler, Filistinliler ve İsrail polisi arasında çıkan şiddetli çatışmalarda yaralananlar oluyor… Gerginliğin çok daha eskiye dayanan son sebebi ise, Doğu Kudüs'ün Şeyh Cerrah bölgesinde yaşayan Filistinli ailelerin tahliye edilmesi planları oluyor…

İşte bu gerilimli atmosfer içerisinde 07 Mayıs 2021 günü İsrail polisi akşam iftardan kısa bir süre sonra, işgal altındaki Doğu Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa’ya, Eski Şehir bölgesinin Şam Kapısı’na ve Şeyh el-Cerrah mahallesindeki Filistinlilere plastik mermi ve ses bombalarıyla saldırıyor. Bu saldırılarda İsrail polisi, Mescid-i Aksa’ya girerek cemaate ses bombaları atıyor, Şeyh Cerrah Mahallesindeki Filistinlilere destek veren Arap milletvekillerine de saldırıyor. İsrail güçlerinin, Doğu Kudüs'ün farklı noktalarında düzenlediği bu saldırılarda 520 kişi yaralanıyor…

Bu çatışmalar üzerine de dün, 10 Mayıs 2021 günü Hamas, Gazze bölgesinden İsrai’e roket saldırısında bulunuyor. Roketlerin bir kısmı hedefine ulaşmadan Patriot’lar tarafından havada imha ediliyor, roketlerin bir kısmı da boş araziye düşüyor. Hamas’ın roket saldırından bir can kaybı yaşanmıyor ancak bu roket saldırı üzerine İsrail, hava saldırısı ile Gazze’yi bombalıyor. Bu hava saldırısında 13'ü çocuk olmak üzere 49 Filistinli hayatını kaybediyor…

Kudüs’te son günlerde yaşananlar işte böyle…

Ancak benim konuyu burada bırakmam olmuyor… Konunun daha iyi anlaşılması için yazımda geçen ‘’Doğu Kudüs’’, ‘’Mescid-i Aksa’’, ‘’Eski Şehir’’ ve bu bölgede bulunan ‘’Şam Kapısı’’ ve yine bu bölgedeki ‘’Şeyh el-Cerrah Mahallesi’’ni açıklamam gerekiyor. Çünkü bu saydığım mekânlar sıradan mekân ve bölgeler değildir. Her birisinin tarihi ve manevi anlamları vardır…

Batı Kudüs ve Doğu Kudüs

İsrail devleti 1948 yılında kuruluyor. Nasıl kurulduğu ayrı bir yazı konusu. Ancak İsrail’in kuruluşunda geçen iki Kudüs vardır: Batı Kudüs ve Doğu Kudüs...

Ne Batı Kudüs’te, ne de ‘’eski şehir’’ olarak bilinen Doğu Kudüs’te İsrail’in hâkimiyeti hukuki meşruiyete dayanmıyor. İsrail, hukuken ne Batı Kudüs üzerinde egemendir, ne de Doğu Kudüs. Devletler hukukuna göre İsrail, her ikisi üzerinde de işgalci konumunda bulunuyor…  

BM Genel Kurulu’nun 1947 tarihli 181 sayılı bölünme kararında, Filistin’de İngiltere mandası sona erdiğinde bir ‘’Yahudi Devleti’’ kurulması, bir de ‘’Filistin Devleti’’ kurulması ve bu arada üç tek tanrılı din bakımında da kutsal kent kabul edilen Kudüs’ün BM tarafından yönetilmesi öngörülüyor. Kudüs’ün bir bütün olarak “Corpus Separatum” adı verilen BM idaresindeki kent yönetimi, uluslararası statüye sahip olması öngörülüyor. Bu kararın ardından, Yahudi komitacılar 14 Mayıs 1948 tarihinde bir oldu-bitti ile İsrail Devletini kuruyorlar. Bu arada Filistin Devletinin kurulması için tahsis edelin toprakların bir bölümünü de işgal ediyorlar… O dönemde Kudüs’ün batı bölümü İsrail tarafından işgal ediliyor, doğu bölümü de Ürdün idaresinde kalıyor. Filistin devleti kurulamadığı için yerlerinden edilen yüzbinlerce Filistinli de başka ülkelere iltica ediyorlar…

İsrail, 1967 savaşında kentin eski şehir olarak da bilinen doğu bölümünü de işgal ediyor…

1980 yılında İsrail’de Menachem Begin başbakan iken Kudüs kenti İsrail tarafından başkent ilan ediliyor. Ama hiçbir ülke, büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımıyor… Ta ki…. Bu bölümü birazdan anlatayım…

Mescid-i Aksa,  Şam Kapısı ve Şeyh el-Cerrah Mahallesi

Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk mescididir. Hz. Muhammed’in miracı burada gerçekleşiyor. Kuran-ı Kerim'deki İsra suresinin ilk ayetinde Mescid-i Aksa'nın adına yer veriliyor. Hristiyanlık, Kudüs’ten, Mescid-i Aksa’dan yayılmaya başlıyor. Yahudilerin ibadet ettikleri Ağlama Duvarı burada bulunuyor…

Şam Kapısı (Bab El-Amud) İşgal altındaki Doğu Kudüs'ün yedi ana kapısından birisi oluyor. Şam Kapısı, kentin surlarla çevrili olması ve Mescid-i Aksa'nın yolu üzerinde olması nedeniyle en çok bilinen ve kullanılan kapı oluyor. Şam kapı, Osmanlı döneminde Kudüs kenti ulaşım araçlarının son durağı oluyor. Şam Kapı, Kudüs, İngiliz mandası altındayken Filistinli devrimcilerin idam yeri olarak kullanılıyor. Son yıllarda da Doğu Kudüs protesto gösterilerinin merkezi haline geliyor.. Yakın zamanda da ABD Başkanı Donald Trump'ın 6 Aralık 2017 çarşamba günü açıkladığı Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıma ve ABD'nin Tel Aviv Büyükelçiliğini Kudüs'e taşıma yönündeki kararını protesto eden Filistinliler, gösterilerini burada yapıyorlar…

Şeyh Cerrah Mahallesi ise işgal altındaki Doğu Kudüs'te Eski Şehir'in kuzeyinde bulunan bir Filistin yerleşim bölgesi oluyor. Mahalle yaklaşık 2.800 Filistinli vatandaşa ev sahipliği yapıyor ve Orient House, American Colony Hotel ve Filistin Ulusal Tiyatrosu gibi birçok diplomatik misyonu ve tanınmış simge yapıları içeriyor. Yahudi yerleşimci gruplar, stratejik konumu nedeniyle bölgede yeni yerleşim yerleri kurmak için son yıllarda Şeyh Cerrah’daki arazi ve mülkleri ele geçirmek için ısrarlı bir çaba sergiliyor.  

İsrail’in Doğu Kudüs’teki Eski Şehir’de bulunan Şeyh Cerrah mahallesinde yaşayan Filistinlilerin arazileri ve mülklerine zorla el koyarak Yahudi yerleşimcilere veriyor. BM raporları, Filistinlilerin mülklerine nasıl el konulduğuna dair detaylar veriyor. Doğu Kudüs’teki problemlerin çoğu da bu sorundan kaynaklanıyor…


Bu noktaya nasıl gelindi biraz geriye gidiyorum…

İsrail’in işgalleri

İsral’in devlet hedefi; Kudüs’ü başkent yapmak ve Tel Aviv’i oraya taşımak, Golan Tepelerini ilhak, Filistin’i işgalini geliştirerek sürmek ve Filistin’i haritadan silmektir… Bu amaç doğrultusunda İsrail milim milim değil arşın arşın ilerliyor. Ve bu amaçları önündeki bütün engelleri de kendileri kaldırmıyor. Amaçları önündeki bütün engelleri de Müslümanlara kaldırtıyor…

İsrail, 1967 yılındaki savaşta Doğu Kudüs ve Batı Şeria'nın yanı sıra stratejik öneme sahip Suriye'nin Golan Tepeleri ile Mısır'a ait Sina Yarımadası'nı işgal ediyor. .

BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul tarafından alınan çeşitli kararlarda, İsrail’in yaptıklarının hukuka aykırı olduğu, güç kullanılarak toprak kazanılamayacağı belirtiliyor. BM Güvenlik Konseyi’nin 1967 savaşından sonra kabul ettiği 242 sayılı kararda İsrail, işgal ettiği tüm topraklardan çekilmeye çağrılıyor. Bu kararın altında ABD’nin de imzası bulunuyor. Benzer şekilde 1973 savaşından sonra BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen 338 sayılı kararda da İsrail’in işgal ettiği toprakları terk etmesi ve 1967 öncesi sınırlara dönme çağrısı yapılıyor. Günümüzde AB, eskiden AT olarak adlandırılan Batı Avrupa’daki bütünleşme hareketinin o dönemde yeni canlanan ortak dış politika perspektifinde de iki devletli çözüme atıf yapılıyor. AT’nin 1980 tarihli Venedik Deklarasyonunda bu husus üzerinde ağırlıklı olarak duruluyor. Kararda, İsrail- Filistin anlaşmazlığına ancak Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı temelince ve BM kararlarına uygun çözüm bulunabileceğine işaret ediliyor…

İsrail o günden, işgal ettikleri toprakları ilhak ede ede bugüne geliyor..

Yüzyılın Anlaşması…

28 Ocak 2020 günü, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, düzenledikleri ortak basın toplantısında '’Yüzyılın Anlaşması'’ adlı tek taraflı planı açıklıyorlar… Bu açıklamada Trump, "Kudüs bölünmeden İsrail’in başkenti olacak" diyor…

Bu açıklamada bir yanlış vardır. Bu bir ‘’anlaşma’’ değil, ‘’tek taraflı bir irade beyanı’’dır. Çünkü planın hazırlanması aşamasında Filistin tarafı ile irtibat /ilişki kurulmuyor. Plan, İsrail ve ABD’deki Yahudi lobisi tarafından ortak hazırlanıyor…

Sözde Barış Planı, bir yandan başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin Devletini öngörüyor, diğer yandan da “Birleşik Kudüs’ün İsrail’in ebedi başkenti” olacağını öne sürüyor… Planın temel amacı, İsrail’in bölgedeki fiili işgalini meşrulaştırmayı öngörüyor…

Sözde Barış Planında İsrail ile Filistin’in barış içerisinde bir arada yaşayacağı iki devlet modeli öneriliyor. Ancak planın hiçbir yerinde iki devletli çözüm için uluslararası toplumun asgari müşterek oluşturduğu 1967 sınırlarına dönmekten bahsedilmiyor.  Barış Planında, Haziran savaşı olarak da bilinen 1967 savaşında İsrail’in işgal ettiği, Gazze Şeridi, Batı Yakası, Golan Tepeleri ve Sina Yarımadası'nın yanında Kudüs’ün doğu bölümünden hiç bahsedilmiyor….

Trump’un önerdiği iki devletli çözüm haritası incelendiğinde 1967 sınırlarından bahsedilmediği, Batı Şeria'da işgal edilmiş topraklardaki Yahudi yerleşim birimlerinin meşrulaştırıldığı ve İsrail topraklarının ayrılmaz parçası olarak nitelendirildiği görülüyor.

Trump'ın sözde Barış Planı, öncelikle İsrail’in Kudüs üzerindeki tahakkümünü güçlendiriyor ve devletler hukukuna göre meşru olmayan fiili durumu yasallaştırma amacı taşıyor...


İsrail’in ve ABD’nin bu cüreti nereden geliyor?

‘’İsrail’in işgalleri’’ başlığı ile verdiğim bölümde İsrail’in amaçları önündeki bütün engelleri de Müslümanlara kaldırttığını yazmıştım…

İşte şimdi İsrail’in bunu nasıl başardığını veriyorum:

Filistinlilere yapılan Arap katliamları

Ayrıca Arapların belki de İsrail’den daha fazla yaptıkları Filistin katliamları bulunuyor… Ürdün ordusu 16 Eylül 1970 tarihinde Filistinlilere yönelik yaptığı operasyonlarda 11 gün süren katliamda 3 bin 400 Filistinli savaşçıyı öldürüyor… Yine Ürdün ordusu, Mart 1971 tarihinde başlayıp Temmuz 1971 tarihine kadar süren çatışmalarda 15 binden fazla Filistinli savaşçıyı ve sivili katlediyor.  

Hafız Esad’ın desteklediği Lübnan’daki Şii Emel örgütü militanları da 1985 yılında Beyrut’ta bir Filistin mülteci kampına saldırarak büyük bir Filistinli mülteci kıyımı gerçekleştiriyor… Şii Emel örgütü ile Filistinlilerin savaşı üç yıl sürüyor. Bu savaşta Şii Emel Örgütü tarafından 3000 Filistinli katlediliyor… Bu liste daha uzuyor ama ben burada keseyim.

Filistin’in kendi içinde tükenmesi

70’li yıllardan 90’lı yılların sonuna kadar tüm dünya antiemperyalist kamuoyunun büyük desteğine sahip laik karakterli Filistin hak arama mücadelesi, FKÖ’nün belkemiğini oluşturan El Fetih yerine Arap ülkelerinin desteği ile 2007 yılından sonra İslamcı ve İhvan’cı Hamas ile yapılmaya başlanıyor..

Hamas’ın; aşırı dinci dili, sert, şiddet yanlısı söylemi, Siyonizme karşı çıkarken ırkçılığa varan söylem ve tutumları ve Filistin’in kurtulmasından önce İslamcılaştırılmasına öncelik veren tutumu dünyanın Filistin’e olan desteğini çekmesine yol açıyor. Bu ise Filistin mücadelesinin dünyada yalnız kalmasına yol açıyor…

Neyse, bu konu ayrı bir yazı konusu.. 


İsrail'in düşmanları, Filistin'in dostları yok ediliyor


Daha dün, evet dün İsrail’in baş düşmanı ve Filistin’in en büyük destekçisi Saddam’lı Irak idi… Hatırlarsınız değil mi Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in İsral’e Scud füzeleri gönderdiğini… ABD Saddam’ı ve Irak’ı yok ederken yani ABD İsrail’in baş düşmanını ve dünyadaki Filistin’in en büyük destekçisini ortadan kaldırırken ABD’ye en büyük desteği Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyor...

Daha dün, evet dün İsrail’in ikinci baş düşmanı ve Filistin davasının ikinci en yılmaz savunucusu Kaddafi’li Libya idi… ABD tarafından Kaddafi’li Libya yani İsrail’in ikinci baş düşmanı ve Filistin davasının ikinci en yılmaz savunucusu ortadan kaldırılırken ABD’ye yine en büyük desteği Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyor…

Daha dün, evet dün İsrail’in yine en büyük üçüncü düşmanı Suriye idi. Suriye’ye karşı İsrail’in bile cesaret edemediği düşmanlığı yine Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler yapıyor…

Kısaca 21’inci yüzyıldaki İslam dünyasına yapılan ve İsrail’in bölgedeki güvenliğini pekiştiren ABD öncülüğündeki modern Haçlı seferlerine en büyük desteği yine Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyor... (‘’Haçlı seferi’’ tabiri bana ait değil, bu tabiri bizzat Üçüncü Haçlı Seferi Kumandanı Richard the Lionheart, -pardon- Onuncu Haçlı Seferi Kumandanı George Bush söylemişti.)

Arap ülkeleri İsrail'i tanımaya başlyor

Bir taraftan İsrail’in baş düşmanı, Filistin’in can yoldaşı ülkeler böylesine diğer İslam ülkeleriyle bertaraf edilirken, ABD güdümünde ve desteğinde İsrail’in Kudüs’te ve bölgesinde işgalinin tanınması için Arap ülkeleri sıraya giriyor…


Bu kapsamda;

Eylül 1978: Mısır "Camp David'’ anlaşmasıyla İsrail'i tanıyarak, İsrail’i, işgal ettiği topraklardaki varlığını meşru sayan ilk Arap devleti oluyor…

Ekim 1994: Ürdün ile İsrail arasında yapılan ‘’Vadi Arabe’’ anlaşmasıyla iki ülke arasında diplomatik ilişki kuruluyor…

Ağustos 2020: İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında ilişkilerini normalleştirdikleri duyurusunu yapılıyor...  

Eylül 2020: İsrail ve Bahreyn "ilişkilerini tamamen normalleştirmek konusunda anlaşmaya vardıkları" ilan ediliyor… İsrail, BAE ve Bahreyn arasında ‘'İbrahim (Abraham) Anlaşması'’nı imzalanıyor. Bu anlaşmadan sonra ABD Başkanı Trump "Mescid-i Aksa'nın saldırı altında olduğu nesilden nesile aktarılan bir yalan’’ olduğunu ifade ediyor… Bu anlaşmadan kısa süre sonra da İsrail ve Bahreyn istihbaratları "İran'a karşı iş birliği" başlatıyor… 

Ekim 2020: Sudan, İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesini kabul ettiğini açıklıyor…  Lübnan, İsrail ile masaya oturmak üzere çerçeve anlaşmasına varıldığını duyuruyor…

Aralık 2020: İsrail ile Filistin'in ilişkileri normalleştirmek üzere anlaştığı duyuruluyor… Fas, İsrail ile ilişkilerini yeniden başlatacaklarını açıklayarak bu normalleşme kapsamında İsrail ile dört anlaşma imzalıyor…

Suudi Arabistan ise baştan beri ABD’nin Ortadoğu projelerinin merkezinde, israil’in yanında ve Filistin’in karşısında yer alıyor…

Bu arada da Filistin yönetimi; Kıbrıs'ta Rum yönetiminden, Karabağ sorununda Ermenistan'dan yana taraf tutuyor… Sözde Ermeni Soykırımı için pul bastırıyor… 

Köpeksiz köyde değneksiz gezmek

Daha dün, evet dün ABD, tüm Ortadoğu’yu parçalayıp da sınırlarını değiştirirken, ABD tüm Ortadoğu’yu bir ateş topuna çevirirken ve İsrail’e bulunduğu bölgede dikensiz bir gül bahçesi sunulurken onun müttefiki ve eşbaşkanları Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler oluyor… ..

ABD biliyordu ki;

* ABD, Kudüs’ü, İsrail'in başkenti olarak ilan ederken (06 Aralık 2017),

* ABD, Büyükelçiliğini Kudüs'e taşırken (14 Mayıs 2018),

* ABD, İsrail’in 1967 yılında işgal, 1981 yılında ilhak ettiği Golan tepeleri üzerindeki egemenliğini tanırken (25 Mart 2019),

* ABD, tek taraflı olarak açıkladığı '’Yüzyılın Anlaşması'’nda Kudüs’ü bölünmeden İsrail’in başkenti olarak ilan ederken (28 Ocak 2020) ve

* İsrail, Gazze’yi yerle bir ederken, Şeyh Cerrah Mahallesi’nin yerlileri olan Filistinlileri söküp atarken ve Mescid-i Aksa’yı yakıp yıkarken, artık bölgede bu kararlarına ve bu yaptıklarına ve bu eylemlerine karşı duracak hiçbir güç bulunmuyor... 

ABD ve İsrail biliyor ki; bu kararlara ve bu yaptıklarına karşı çıkan sesler ise etkisi, müeyyidesi olmayan sadece iç politikaya dönük, anlamsız kuru gürültüden ibaret kalıyor...

Timsah Gözyaşları

Bu kararlar karşısında en çok şikâyet edenler, en çok tepki gösterenler, en çok feryâd edenler ise bu kararlara en çok çanak tutanlar oluyor!

İslam dünyası tarih boyunca hiç bu kadar zelil duruma düşmüyor…...

Eğer gerçekten Kudüs sevdalısı, Filistin destekçisi iseniz ve hâlâ BOP eşbaşkanı değilseniz eğer bırakın hamasi hamasi nutuklar atmayı, bu salgın ortamında caddelerde kuru kalabalıklar oluşturmayı, derhal barışın Suriye ile Mısır ile Irak ile ve bırakın Libya’ya asker göndermeyi, ABD’nin bu Siyonist, bu emperyalist planına karşı birleşin bölge ülkeleri ile! Tüm enerjinizi, gücünüzü ve dikkatinizi Kudüs’e yöneltin.

Eğer bunu yapmayacaksanız döktüğünüz timsah gözyaşlarına bile yazık!

Ha bir de, Malatya Kürecik’teki NATO görünümlü ABD üssü ve buradaki radarlar, buradaki Patriotlar da İsrali’i İran füzelerinden korumak içindir. Hani gerçekten İsral’e bir müeyyide uygulayacaksanız eğer hatırlatayım istedim… Bu Koronalı günlerde protestolara çıkan insanlarımıza acıyın bari…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN


24 Haziran 2018 CB seçimleri ve Abdullah Gül konusu

10 Mayıs 2021

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, 09 Mayıs 2021 tarihinde Halk TV’de gazetecilerle bir görüşme yapıyor. Bu görüşmelerde Babacan özetle; "2018'de ortak aday çıkmadı Türkiye beş yıl kaybetti. Abdullah Gül'e teklif yapıldığında ben de masadaydım. Aday olsa kazanıyordu. ‘Ortak aday olursanız biz sizi destekleyeceğiz’ diyenler sözlerinin arkasında dursaydı, o gün o iş olurdu" ifadelerini kullanıyor…  Ancak bu görüşmede Babacan, Abdullah Gül’ün muhalefetin ortak aday olması konusu kimin fikriydi, olaylar nasıl gelişti hiçbir bilgi vermiyor… Babacan bu görüşmede ketum davranıyor, fazla bilgi vermiyor...

Bu açıklamalar üzerine değişik çevrelerden çok farklı tepkiler geliyor... Her zaman olduğu gibi konuyu bilenler susuyor, bilmeyenler konuşuyor… .

Ben de bu konuya girmeden önce 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Türkiye nasıl bir atmosferde, nasıl bir ortamda giriyor kısaca bir hatırlatmak istiyorum… Ondan sonra da Abdullah Gül’ün bu seçimlerde hangi şartlarda ve nasıl ortak aday olarak girmesi için hangi çalışmaların yapıldığını anlatmak istiyorum…  

CHP'nin hataları ve yetersizlikleri

Türkiye’nin günümüze gelmesinde ana muhalefetin (CHP) büyük hataları, büyük ihmalleri ve büyük yanlışları bulunuyor.. Zaten oldum olası Türkiye’de sol siyaset hiçbir zaman stratejik düşünemiyor, sol siyaset pratiğe her zaman için teorik bir sorun olarak bakıyor ve her zaman pratiğin karşısına teoriyi çıkararak kısır çekişmelerin içinde kayboluyor…

Bu konuda örnekleri sıralayacak olursam:

Yıl 1994… Yerel seçimler… Ankara’da ve İstanbul’da sol tandanslı SHP, DSP ve CHP ayrı ayrı adaylar çıkarıyorlar, merkez sağ da ANAP ve DYP diye bölününce her iki şehirde de RF’nin adayları kazanıyor… Ancak sol bundan ders almıyor, 1999 seçimlerinde de aynı hayatı tekrarlıyorlar…

Yakın zamana gelecek olursak…

Yargıyı siyasetin emrine veren ve “Yetmez ama ‘Evet’çi” liberal solcular tarafından desteklenen 12 Eylül 2010 halkoylamasında CHP yetersiz kalıyor…

Belediye meclisi üyelerinin bile seçime girmek için kamu görevlerinden istifa etmeleri gerekirken, o zamanki Başbakan'ın Başbakanlık görevinden ayrılmadan, tüm yetki ve imkânlarıyla, 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmasında yine CHP yetersiz kalıyor… Bu karar sırasında Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven’dir… Yine bu seçimlerdeki CHP’nin Ekmelettin İhsanoğlu vakası tam bir beceriksizlik örneği oluyor…

7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında çoğunluğu yitiren AKP yönetiminin iktidarı bırakmaması ve ülkeyi 1 Kasım’da tekrar seçime götürmesi sürecinde CHP, AKP’nin ‘’İstikşafı görüşmeler’’ oyalamasında oltaya takılıyor, CHP yine yetersiz kalıyor…

15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe kalkışması sonrasında 20 Temmuz’daki AKP iktidarının OHAL sivil darbesinde CHP yine yetersiz kalıyor… CHP bununla da yetinmiyor, 7 Ağustos 2016 tarihinde yapılan Yenikapı mitingine figüran olarak katılıyor…

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye adlandırılan ve parlamenter demokrasiyi bitiren ve ucube bir rejimi yürürlüğe sokan ve OHAL koşullarında, yoğun bir baskı ortamında, eşitsiz koşullarda, gayri meşru biçimde ve yasalara aykırı uygulamalarla yapılan 16 Nisan 2016 halkoylamasında CHP’nin çok büyük hataları oluyor. CHP kanunsuz bir seçimi ‘’şaibeli’’ olarak niteleyerek atı alanın çoktan Üsküdar’ı geçmesine vesile oluyor. YSK Başkanı bu sırada da yine Sadi Güven’dir.

24 Haziran 2018 CB seçimlerine giderken Türkiye


Bütün bu hataların üzerine Nisan 2018 tarihinde yapılan ‘’Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’’ esnasındaki CHP yine yetersiz kalıyor. 18 Nisan 2018 tarihinde TBMM’inde alınan OHAL’in üç ay daha uzatılması ile 24 Haziran 2018’deki erken seçim kararının aynı gün alınması karşısındaki CHP’nin tepkisizliği aslında 24 Haziran 2018 seçim sonuçlarını çoktan belirleyici oluyor…

Özetle; 18 Nisan 2018 tarihinde OHAL’in üç ay daha uzatıldığı gün (aynı gün) OHAL süresi içinde, OHAL şartlarında erken seçim kararı alınıyor… Şaibeli YSK’nın aynı kadrosu ile yasalara aykırı olarak seçime gidiliyor… (Biliyorsunuz FETÖ, ülkede iki kuruma sızmamıştır; birincisi siyasete, ikincisi ise YSK’na!!!) HDP’nin genel başkanı, milletvekilleri ve belediye başkanları hapiste, Güneydoğudaki şehirlerin yönetimi kayyumların elinde iken seçimlere gidiliyor…

Seçimlere doğru muhtarlar grup grup, Doğu’daki köy ağaları, aşiret reisleri teker teker Saray’a davet ediliyor… Milyarlarca lirayı bulan, haddi, hududu, hesabı olmayan örtülü ödenekler bu dönem haddinden fazla harcanıyor…

Geçen süreçte CHP’nin birinci önceliği OHAL şartlarında ve bu YSK kadroları ile bir seçime gitmemek olmalıydı… Siyasetin zaten zemininin kalmadığı bu ortamda bu yasa ile bu şartlarda artık ne sandığa giren oylar demokratik sayılması ne de oradan çıkacak sonuç demokratik kabul edilmesi mümkündü…

İşte ülke bu şartlarda 24 Haziran 2018 CB seçimlerine gidiyor.

Askerlikte bir kural vardır: ‘’Eğer düşmanınızı yenemiyorsanız onun kazanmasına engel olacaksınız’’. O tarihte AKP’nin yenilme imkânı bulunmuyor… O halde AKP’nin kazanmaması için çalışılması gerekiyor… Siyaset de zaten bu yönde çalışıyor…

Buraya kadar verdiğim bilgiler, yorumsuz ve bilinen konular. Ancak bundan sonrası vereceğim bilgiler gazetecilerin deyimiyle ‘’kulis bilgileri’’dir. Bundan sonraki bilgiler birer rivayettir, belki de dedikodudur…

Rivayetler ve dedikodular

İşte bu şartlarda SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu inisiyatif alıyor. HDP’ye gidiyor. Kafasındaki fikri açıklıyor: ‘’Abdullah Gül muhalefetin ortak adayı olarak CB seçimine girmelidir.’’ HDP öneriyi kabul ediyor. SP ve HDP’den oluşan heyet bu sefer CHP’ye gidiyor. Kılıçdaroğlu’da bu öneriyi kabul ediyor. Bu sefer de SP, HDP ve CHP’den oluşan heyet İYİ Parti’ye gidiyor. Akşener, önceden Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklamıştır. Bu görüşmede Akşener; ‘’Herkes hemfikir ise, Abdullah Gül de kabul ederse ben adaylığımdan çekilirim’’ diyor…

Bunun üzerine bütün bu partilerden bir heyet oluşuyor. Bu heyet Abdullah Gül’e gidiyor… Abdullah Gül’e şu teklifi yapıyorlar: ‘’Sizin siyasi görüşünüzü ve düşüncenizi biliyoruz. Size CB ortak aday teklifimizi bu görüşleriniz için yapmıyoruz. Sizin parlamenter demokrasiye olan inancınız, geçmişteki dışişleri bakanlığı, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı ve devlet tecrübenize binaen CB seçildiğinizde yasaların size verdiği gücü parlamenter demokrasiden yana kullanacağınızı değerlendirdiğimiz için size bu teklifi yapıyoruz…’’ Benzer görüşmeler birkaç kez tekrarlanıyor…

Tabii Gül ile bir protokol hazırlanması planlanıyor. Bu protokole göre; seçimler kazanılınca hızlı bir şekilde parlamenter demokrasiye uygun bir anayasa hazırlanılıp Meclis’teki çoğunluğa göre ya Meclis’te ya da halk oylamasıyla yeni anayasa kabul edildikten sonra seçime gidilecekti. Dolayısıyla bu süreç beş yıllık bir süreyi kapsamayacaktı…

Özellikle 1980 darbesinden sonra Türkiye tektonik bir şekilde sağa kayıyor… CHP’nin 2018 yılı CB seçimine giderken oy oranı %25 -26 arasında bulunuyor. Seçimde ise baraj %50 +1’dir… Dolayısı ile bu seçimde CHP adayı öyle bir kimse olmalıdır ki CHP oylarının yanı sıra da sağ seçmenden, özellikle AKP’den de oy almalıdır… Abdullah Gül AKP’nin kurucu kadrosundandır, sağ seçmenden, özellikle AKP’den oy alma potansiyeli bulunuyor. Abdullah Gül’ün AKP içerisinde %15 gibi bir kişisel oy oranı olduğu varsayılıyor.  Abdullah Gül, bu ülkede dış işleri bakanlığı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Seçildiğinde ülkenin her iktidar değişikliğinde yaşadığı rövanşist politikalardan uzak kalacağı, sahip olacağı gücü ülkenin en kısa sürede parlamenter demokrasiye geçmeyi sağlamada harcayacağı değerlendiriliyor. Abdullah Gül her ne kadar kurucusu olduğu AKP’yi doğrudan eleştirmese de gidişatın iyi bir gidiş olmadığını de her fırsatta dile getiriyor… Cumhurbaşkanlığının son günlerinde kendisine karşı AKP üst yönetimi tarafından yapılan nezaketsizlikler nedeniyle AKP üst yönetimine de kırgın bulunuyor…


O gün için yapılan anketlerde, başkanlık seçimi için AKP ile MHP’nin oylarının %46 civarında olduğunu gösteriyor… Ancak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki sandıklarda ise;  bölgedeki hâkim parti HDP’nin belediyelerinin yönetimi kayyumda, parti genel başkanları ve milletvekilleri hapiste iken, OHAL şartlarında, korucu, ağa ve jandarma baskısı altında, taşınacak sandıklar ve mühürsüz olup da geçerli sayılacak oylarla AKP adayının fazladan %6 civarında bir oy alacağı kıymetlendiriliyor… Eğer AKP’den de oy alabilecek ortak bir aday çıkarılmaz ise sonuç olarak da toplamda %52 ile başkanlık seçiminin ilk turda AKP lehine sonuçlanacağı değerlendiriliyor… Ki zaten de öyle oluyor… .

Sonuç ikinci tura kalsa bile ve ‘’Millet İttifakı’’nı oluşturan parti liderlerinin ikinci tura kalması muhtemel CHP adayını destekleyecekleri mesajını verseler bile CHP dışındaki ittifak parti tabanlarının oylarını CHP adayına verecekleri de şüpheli gözüküyor…

İşte Abdullah Gül’e bu şartlarda ortak CB adayı teklifi yapılıyor…

Sonuçta Abdullah Gül de çatı adayı teklifine sıcak bakıyor…

Ancak yerin kulağı, pardon AKP’nin her şeyden haberi oluyor...

CB sözcüsü Kalın ve Genelkurmay Başkanı Akar, Abdullah Gül’ün İstanbul’daki konutuna helikopterle ziyarete geliyor. Kamuoyu bu ziyareti bir kez biliyor. Ancak Kalın ve Akar tarafından Abdullah Gül’e helikopterler üstü üste üç ayrı ziyaret yapılıyor. Son ziyarette ne konuşulmuş ise konutta tansiyon o kadar yükseliyor ki Hayrunnisa Hanım baygınlık geçiriyor, doktor çağırılıyor…

Sonuçta Abdullah Gül son anda aday olmayacağını sitemkâr bir dille kameralar önünde açıklıyor...

Genelkurmay Başkanlığı'nın 27 Nisan 2007 tarihinde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda yaptığı "e-muhtıra" (post modern muhtıra) Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına engel olamıyor ancak bu "e-muhtıra"dan 11 yıl sonra bir başka genelkurmay başkanının Abdullah Gül’e helikopterle yaptığı ziyaretin (dost modern muhtıra) muhtemel Abdullah Gül’ün bu kararında etkili olduğu değerlendiriliyor…

Abdullah Gül’den başka da çatı adayı olmayınca her parti kendi adayını açıklamak zorunda kalıyor… Kılıçdaroğlu, Abdullah Gül’ün çatı adaylığı konusunda gerçekten samimi bir çaba harcıyor…

2018 yılı Parlamento seçimleri

Çatı adayı çıkaramayan muhalefet, ‘’İttifak yasası’’ çerçevesinde yine Kılıçdaroğlu’nun samimi çabaları sonunda ‘’Millet İttifakı’’nı kuruyor. Bu gelişmeler esnasında YSK seçime girecek partileri açıklama sürecinde, YSK’nun 23 Nisan 2018 pazartesi günü açıklayacağı listede İYİ Partinin listede olmadığı istihbaratını İstanbul’da iken alan Kılıçdaroğlu 21 Nisan Cumartesi günü Ankara CHP Genel Merkezine telefon açarak 15 milletvekilinin partiden istifa ederek İYİ Partiye geçmesini sağlıyor… Bu şekilde Kılıçdaroğlu İYİ Parti’nin gurup kurarak seçime girme yeterliliğini sağlıyor… Bu hareket, talimatla hareket etme gibi bir kültürü olmayan CHP’de Kılıçdaroplu’nun partiye olan hâkimiyetinin de bir kanıtı olduğu değerlendiriliyor… CHP’nin bu kararında ne Akşener’den ne de İYİ Partiden CHP’ye ve Kılıçdaroğlu’na herhangi bir talep ve istek gelmiyor… İYİ Parti’nin seçime girebilecek olması iktidar kanadının hesaplarını ve kimyasını bozuyor…

Kılıçdaroğlu ‘’Millet İttifakı’’ içerisinde HDP’nin de bulunması için ciddi çaba harcamışsa da HDP kendisi ile yapılan görüşmelerde bu konuda ‘’fazla ısrarcı olmayın’’ anlamında mesaj vererek biraz lakayt davranıyor. HDP’nin bu davranışının kökeninde kamuoyu önünde dışlanmış, mağdur algısını yaratmak isteği ile kendi yaptıkları anketlerde de zaten barajı geçtikleri, ittifaka gerek kalmadığı inancı yatmakta olduğu değerlendiriliyor…

2023 CB seçimleri

Rahmetli Süleyman Demirel “siyasette bazen 24 saat bile uzundur...’’ derdi. 2018 yılından bugüne koskoca üç yıl geçiyor. O günden bu yana köprülerin altından çooook sular akıyor… Bugün için ülkedeki politik durum üstünlüğü AKP’den muhalefet tarafına ve CHP'ye geçiyor… 2018 yılında üzerinde durulan isimlerin yerlerine yeni yeni isimler ve düşünceler geliyor… Mevlânâ’nın söylediği gibi ‘’Dünle beraber gitti cancağızım ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…’’

Son söz: Gelecek kısmet olarak gelmiyor insana, insan geleceğe geliyor, kendinde olanla giriyor onun içine…

Arz ederim..

Osman AYDOĞAN




Gazalî’den günümüze İslam Dünyası


09 Mayıs 2021


Giriş

Hicri takvime göre içinde bulunduğumuz ay İslam’ın kutsal saydığı üç ayların sonuncusu Ramazan Ayı… Bu ay vesilesiyle de bu ay boyunca, bir kısmı eski yazılarım da olsa İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazayım istedim… Ancak bu konuda birkaç yazı yazabildim, araya güncel konular girince ara vermek zorunda kaldım…


O halde kaldığım yerden devam ediyorum…

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm

19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin en önemli devlet adamlarından, yazar, şair ve devlet adamı Ziya Paşa’nın (1829-1880, asıl ismi Abdülhamid Ziyaeddin) 1870 yılında yazdığı çok güzel bir gazeli vardır. Gazel şöyle başlardı:


‘’Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm’’

(Kâfirler -Batı- diyarını gezdim, gelişmiş yerleşim yerleri gördüm
İslam topraklarını dolaştığımda da sadece viraneler gördüm.)

Gerçekten de Ziya Paşa, Sultan Abdülaziz döneminde Avrupa'ya kaçarak Genç Osmanlılar arasına katılır. Hemen hemen tüm Avrupa’yı görür. Görevleri nedeniyle Şark’ı da bilir.

Bana da kısmet olmuştur, Ziya Paşa’dan tam 150 yıl sonra Almancam sayesinde diyar-ı küfrde hemen hemen görmediğim ülke kalmadı, orada yaşadım, orada beldeler, kâşeneler gördüm. Arapçam sayesinde de mülk-i İslam’da kısa da olsa Şam’ı, Kahire’yi, İskenderiye’yi gezdim, oralarda da bütün viraneler gördüm…

Aradan 150 yıl geçse de gördüm ki değişen bir şey yoktur… İslam Dünyası’nda günümüzde sadece viraneler, sadece yoksulluklar yoktur… Günümüz İslam Dünyası’nda ayrıca savaş vardır, kan, gözyaşı ve işgal vardır, huzursuzluk vardır.

Peki, bu neden böyledir? İslam Dünyası neden geri kalmıştır? İslam Dünyası'nda bugün neden savaş vardır, kan, gözyaşı ve işgal vardır, huzursuzluk vardır?

‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ derler. ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ derler… Ben de biliyorsunuz çok sık kullandığım bu iki düstura sadık kalarak konuları tarihe bağlamayı ve tarihte geriye gitmeyi pek severim... Bu sitede sizlere daha yakın zamanda Kudüs konusunu anlatacağım diye teee üç bin yıl geriye giderek Buhtunnasır'ı, Delilah (Dilayla)'ı anlatmaya çalışmıştım...

Bu sefer de, o kadar değilse bile bir bin yıl geriye giderek diyar-ı küfrü ve mülk-i İslam'ı sadece gören, gezen ve oralarda yaşayan birisi olan değil aynı zamanda bu konuda mürekkep yalamış birisi olarak da İslam Dünyası'nın neden geri kaldığını, İslam Dünyası'nda bugün neden savaş olduğunu, neden kan, gözyaşı ve işgal olduğunu, huzursuzluk olduğunu anlatmak istiyorum…

İmam-ı Gazalî ve etkisi

Bugünkü İslam Dünyası'nın geri kalmasının en başta gelen sebebinin,  İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi eski Yunan felsefesinde Aristo çizgisinde deneyimci gerçekçiliği sürdürme yolunu tutanların karşısında Eflatuncu idealist felsefeyi savunan İmam-ı Gazalî’nin (Hüccet’ül İslam -İslam’ın kanıtı) (1058-1111) düşüncesinin egemen olmasıdır diye değerlendiriyorum…


İşte bu yazımda da anlatmak istediğim konu bu konudur; Gazalî ile İbn-i Rüşd arasındaki tartışma ve bu tartışmanın İslam Dünyası'na olan etkisidir...

Bu konuda Fransız tarhçi Fernand Braudel (1902– 1985) farklı bir tez ortaya koyar. Braudel’e göre 13. yüzyılda Moğol istilası İslam’ın bütün şehir medeniyetini yıkar, kütüphaneler yakılır, milyonlar öldürülür, bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülür… Haçlı seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatır… Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlar, zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşir… Dünya ekonomisindeki değişmeler ve son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler de İslam dünyasının geri kalmasına yol açar… (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) Yani Braudel benim anlattığım kalıplar çerçevesinde İslam dünyasının geri kalmasını Gazali’ye bağlamaz…  Braudel'in tezi yabana atılmaması ve ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. 

Tehâfütü’l-Felâsife

Gazalî 11 ve 12. yüzyıl İslam coğrafyasının çok etkin bir din bilginidir. Saygı duyulan birisidir. İmam-ı Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ (Filozofların Tutarsızlığı) (Klâsik Yayınları, 2014) adlı eserinde, Farabi ve İbn-i Sina gibi İslam bilginlerini eleştirerek (ve de kâfirlikle suçlayarak)  “akıl, inanca ters düşemez” diye devletin varlığı ve güvenliği için (!) akılcı gidişi önlemeye çalışır…

Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ isimli kitabında şöyle yazar: “…Akıl ile inancı uzlaştırmaya çalışmak boşunadır. Akıl ile inancın karşıtlığını kabul etmeyen düşünürler, kaçınılmaz olarak hakikatten uzaklaşacaktır. Allah’ı akıl ile açıklamaya çalışmak, Allah’ı yadsımaktır. Neden-sonuç ilişkisinin araştırılması, Allah’ın iradesini yadsıma sonucunu verebilir. Akıl ve felsefe sorularına yanıt bulmaya çalışırken çelişkiye düşüldüğüne göre hakikate ulaşmak imkânsızdır.”  

Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ isimli eserinde, İbn-i Sina’nın, sadece İslam düşüncesinin değil, tüm insanlık tarihinin en değerli eserlerinden olan ‘’Kitab’uş Şifa’’ (Say Yayınları, 2013)’sında geçen düşünceleri de eleştirir. Gazalî kitabının başında Maksadü’l Felâsife adı ile İbn-i Sina’nın felsefe doktrinini özetler. ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’, İbn-i Sina’nın fikirlerini reddetmeye çalışan yirmi bölümden oluşur. Onyedi bölümde İbn-i Sina ve takipçilerinin yanıldığı noktaları göstererek onları küfür ile itham eder. Diğer üç bölümde ise fikirlerinin tamamen İslam dışı olduğunu söyler. Filozoflara karşı öne sürdüğü suçlamaların arasında Allah’ın varlığını ve Allah’tan başka Tanrı olmadığını kanıtlayamamalarıdır.

İhya’u Ulumid-Din

Gazalî, “İhya’u Ulumid-Din” (Din Bilimlerinin Dirilmesi) (Hikmet Neşriyat, 2012) kitabında, akıl yürütmeye dayalı eğitim ve öğretimin, din duygularını öldürdüğünü iddia eder, bilimsel düşüncenin egemenliği kırılmadıkça dinsel duyguların dirilmeyeceğini savunur… Gazalî kitabında genç Müslümanlara şöyle seslenir: “Ey oğul! Elinden geldiğince, hiç kimse ile herhangi bir konuda düşünsel tartışmaya girişme! Çünkü düşünsel tartışma, birçok yıkımlara neden olur. Zararı yararından büyüktür. Çünkü düşünsel tartışma ikiyüzlülük, kıskançlık, büyüklenme, düşmanlık, böbürlenme gibi çok kötü huyların kaynağıdır.” 


Gazalî, bu eserini dört cilt hâlinde düzenler, ciltlere sırasıyla İbadetler (İbâdât), Âdetler (Âdât), Helak Edici Hususlar (Mühlikât) ve Felaha Erdirici Ameller (Münciyât) adlarını verir, her bir cildi de on konu hâlinde işler…

Ayrıca İmam-ı Gazalî ‘’artık İslam tekâmüle erdi’’ diyerek İslam’da içtihat kapısını (yorum, yeni kural koyma) da kapatır. İmam-ı Gazalî, ümmeti soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden, biat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlar…

Gazalî ve İbn-i Rüşd tartışması

İmam-ı Gazalî’den yaklaşık yüz yıl sonra, Endülüslü Halife İbn-i Rüşd (1126-1198) ise ‘’Tehâfüt et – Tehâfüt’’ (Tutarsızlığın Tutarsızlığı)  (Bordo Siyah Yayınları, Dünya Klasikleri-Felsefe, 2012) adlı denemesinde, akıl-inanç çelişkisinin kaçınılmazlığını, hatta gerekliliğini iddia eder. İbn-i Rüşd, bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunur. ‘’Çünkü’’ der İbn-i Rüşd; “İnsan aklı da Allah vergisi bir yetenektir ve bu nedenle akla uygun olan nakle (kutsal söz, hadis, vahiy) de uygundur.’’


Gerçekte de İslamiyet, akıl dinidir, bilimi kutsar, bilim, Çin’de de olsa onu oradan gidip almayı önerir. “İlim Çin’de dâhi olsa gidip alınız.”  “Âlimin mürekkebi şehidin kanından daha üstündür.” “İlim öğrenmek beşikten mezara kadar farzdır.”  “Bir saatlik  tefekkür – düşünüş - 60 yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır” gibi İslam’ın bilim  ile çatışmadığını, evrensel  bir din olduğunu, akla ve doğaya en uygun din olduğunu açıklayan Hz. Muhammed (SAV)’in hadisleri vardır.

Ayrıca Kur’anı Kerim Ra’d Suresi 19. ayette ‘’innema yetezekkeru ulül ‘elbab’’ ifadesi geçmektedir ki Türkçe meali şu şekildedir;  ‘’Yalnızca derin düşünebilen akıl sahipleri bunu idrak edebilirler.’’ Bir kısım yorumcular bu ayette geçen ‘’ulül ‘elbab’’ kavramını ‘’akıl ile vahiy veya nakil çatışınca akl-ı selim karar vermelidir’’ şeklinde yorumlamışlardır. (Dr. Harun Çağlayan, Bilgi Kaynağı Olarak Akıl- Reason As A Source Of Knowledge, Kelam Araştırmaları, 2011, s. 246, Muhammed Abduh, Tevhid Risalesi, Çev. Prof. Dr. Sabri Hizmetli, Ankara, 1986)

Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün  belirttiği gibi; “Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme, mantığa uygun düşmesi gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygun düşer.” (Ord. Prof. Enver Ziya Karal, -1923-01- Fatih Özdemir Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Yayıncılık, Ankara 1990, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II ) sözü ışığı altında İslam dinin akla ve bilimsel faaliyetlere önem verdiğini görmekteyiz.

Kaldı ki bizzat İmam-ı Gazalî kendisi söylemiştir; “astronomi bilmeyen marifetullahta noksan kalır”. Marifetullah; ‘’Allah’ı tanımak’’ demektir. Acaba bilimsiz, ilimsiz astronomi nasıl gerçekleşecektir ki? Görüldüğü gibi hem İslamiyet hem de bizzat Gazalî bilimi kutsarken ne yazık ki Gazalî’nin yanlış anlaşıldığı ve tüm bu uygulamaların bu yanlış anlamadan kaynaklandığı veya güç sahiplerinin işlerine öyle geldiği gibi anladığı değerlendirilmektedir. Muhtemeldir ki Gazalî; akıl ile imanın uyum içinde birbirini tamamlayacağını iddia etmiştir.

Aralarında yüzyıl gibi bir zaman aralığı da olsa İmam-ı Gazalî ile İbn-i Rüşd’ün bu kitapları yazılı tarihin en önemli ve en büyük tartışmalarından birisi olduğu kıymetlendirilmektedir. Ancak İbn-i Rüşd bu tartışmayı siyasal planda kaybetmiştir.  Çünkü İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri, şıhları ve güç sahipleri–yanlış anlaşılan veya işlerine öyle gelen, bilim yerine inancı savunduğunu iddia ettikleri- Gazalî’yi desteklemişler, İbn-i Rüşd’ü ise ihmal etmişlerdir. İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri, şıhları ve güç sahipleri Gazalî’yi desteklemişlerdir çünkü Gazalî, ümmeti soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden, biat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır.

Gazalî’den sonra İslam Dünyası

Ancak İslam dünyasında Gazalî’nin görüşünün (veya bu yanlış anlamanın) egemen olmasının tüm İslam dünyası için büyük bir talihsizlik olduğu değerlendirilmektedir. 

Harun Reşit, oğlu Memun ve Mutezile (Mutezile mezhebi: Sorunları akıl ve mantık yoluyla çözmeyi esas alan bir mezhep) döneminde doruğa çıkan Doğu'nun Rönesansı olarak tanımlanan Abbasi aydınlanması Moğol istilası ile sona ermiş ancak ne yazık ki bu coğrafyada Gazalî etkisiyle bir daha yeni bir aydınlanma dönemi başlayamamıştır. 

İslam dünyasındaki bu aklın dışlanma sürecinde de bu süreç İslam dünyasında çeşitli alanlarda da desteklenir... Bu alanlar; hukuk (fıkıh), kelam (ilahiyat) ve tasavvuf alanlarıydı. ''Fıkıh''ta İbn-i Hanbel, ''Kelam''da Eşari ve ''Tasavvuf''da da İbn-i Hallaç bu alanlara öncülük ettiler. Bu alanların ve bu öncülerin ortak noktaları imanı aklın, kalbi zihnin önüne koymalarıydı...

Gazalî’nin görüşü Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı medresesine de egemen olur. Öyle ki Fatih İstanbul’u kuşatması esnasında sur önlerinde top döktürecek kadar ileri teknolojiye sahipken 1529’da bu teknoloji kaybolur ve o Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman Anadolu’dan Viyana’ya öküzlerle top çekmek zorunda kalır. (1683’de de aynısı tekrarlanır) Osmanlıcada Ehl-i İman ve Ehl-i İlim ve Ehl-i Hikmet (felsefe) kavramları olmasına rağmen Osmanlıda özgür düşünce ve felsefeden uzak durulur, din eğitimine ağırlık verilerek bilim ihmal edilir ve bu da Osmanlının sonunu hazırlayan nedenlerin en başında gelir…

Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo’dan Platon’a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen İbn-i Rüşd’ün kitapları Arapçadan Latinceye çevrilir ve Batı, unuttuğu Antik Çağın bilim insanlarını ve felsefecilerini yeniden İbn-i Rüşd’ün eserlerinden öğrenerek Rönesans’ı başlatır. Özellikle Ortaçağ çalışmalarıyla ünlü, İslam tarihi ve Haçlı Seferleri üzerine eserleri olan Fransız Marksist tarihçi Claude Cahen (1909 -1991) bir eserinde şunları yazar: “Batı dünyası İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd ile düşünmeyi öğrenmiş olduğunu asla unutmamalıdır... Kurtuba Camisi olmadan Fransa’da Le Puy Katedrali tasarlanamazdı.”

İslam dünyası ve özellikle o dönemin lideri olan Osmanlı da anlattığım gibi Gazalî''nin etkisiyle ne Abbasi aydınlanmasını takip edebilir ne de 14. yüzyılda başlayan bu Avrupa Rönesansını yakalayabilir… Osmanlı da bu nedenle bilimle, teknolojiyle, sanatla, felsefeyle pek bir ilişki kuramaz… Osmanlı ne Abbasi döneminde İslamın altın çağında yetişen bilginlerden, astronomlardan, felsefecilerden, matematikçilerden, güzel sanatçılardan, botanikçilerden, mekanikçilerden bir tanesini bile yetiştirebilir ne de çağında Avrupa Rönesansını yaşarken bu rönesansın yetiştirdiği Batı dünyasını aydınlığa taşıyan ve 20. yüzyıla hazırlayan sanat, bilim ve düşün dünyasının yapısını tanıyabilir…

Böylece Batı İbn-i Rüşd’ün yolundan giderken, Doğu ise Gazalî’nin yolundan gider… Varılan sonuç ortadadır. Ancak İbn-i Rüşd, tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde kazanır; bu da Türkiye’dir. Bu topraklarda gerçekleşen 1923 Cumhuriyet devrimlerinin tarihsel ve felsefi anlamı budur. Denilebilir ki Mustafa Kemal Atatürk İbn-i Rüşd’ün manevi öğrencisidir. Ancak tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde, o da Türkiye’de kazanan İbn-i Rüşd'ün bilimsel düşüncesi Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra ne yazık ki cehalet, taassup ve Batı'nın jandarmalığı nedeniyle kesintiye uğrar…  

İslam’ın Hastalığı

İslam Dünyası sadece İbn-i Rüşd’den ayrılmakla kalmaz. İslam Dünyası bağrından çıkardığı; Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Şirazlı Şadi, Hafız-ı Şirazî, Ahmet Yesevi, El Kindî, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Şems-i Tebrizi, Muhyiddin İbn-i Arabî, Sadrettin Konevî, Hallac-ı Mansur, Cüneyd-î Bağdadî, Bayezid-î Bistamî, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Buharî gibi ‘’bilimci, aydınlanmacı, kapsayıcı, kucaklayıcı ve sevgi içerikli’’ İslam anlayışının temsilcilerini de dışlayarak ‘’lüks, israf, gösteriş, şatafat, şiddet, kin ve nefret içerikli’’ Arap Emevi Müslümanlığına yönelir… Böylesi bir Müslümanlık da İslam Dünyasını bugünkü yaşadığımız Selefi – Vahhabi – İŞİD İslam’na dönüştürür..


Bu dönüşümü anlatmak için bir kitaba yer vermek istiyorum. Dedesi de babası da İslám âlimi olan ve kendisi de dört yaşında iken Kur’an eğitimine başlayan Tunuslu yazar, şair ve tasavvuf bilgini Abdelwahab Meddeb’in güzel bir kitabı var: ‘’İslam’ın Hastalığı’’ (Metis Yayıncılık, 2005)

Abdelwahab Meddeb, bu kitabında; günümüzdeki İslam’ın kendi geleneklerinin ve tarihinin zenginliğinden mahrum kalmasına yol açan İslam’ın hastalığının şeceresini çıkararak,’‘Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizim olduysa, İslam’ın hastalığının entegrizm olduğu kesindir.’’ (s.11) tespitinde bulunur…

Entegrizm; dini veya siyasi bir inancı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmektir. Böylece mutlak bir doğruya malik olduğuna inanmak ve onun kabullenilmesini dayatmaktır. Bu, gelenekten yana olduğunu iddia ederek her türlü tekâmülü reddeden bazı dini grupların veya tutundukları şeyi doktrinel hale getirmiş grupların durumudur. Entegrizmin ana nitelikleri şöyle tasnife tabi tutulabilir: Hareketsizlik; uyum sağlamayı ret, her türlü gelişmeye, evrime karşı kemikleşme, geçmişe dönüş; geleceğin takipçisi olmamak, muhafazakârlık, taassup, kapanma, dogmacılık, sertleşme, kavgacı olma, uzlaşma kabul etmeme vb…

Meddeb, bu kitabında, İslam'ı cihatla bir tutan anlayışın köklerine iner. Meddep, bu kitabında yedinci yüzyıl Medine'sinden başlayan İslam tarihini on sekizinci yüzyıl Arabistan'ında Vahhabilik'in kuruluşuna kadar takip ederek İslam uygarlığının altın çağına damgasını vuran yaratıcılık ve çoğulculuktan uzaklaşılmasıyla gerileme ve yoksulluk evresine geçildiğinin altını çizer…

Meddeb, İslam’ın hastalığının köklerini ‘’Medine Ütopyası’’ adını verdiği ‘’asr-ı saadet’’ (altın çağ) yorumuna bağlar… ‘’Medine Ütopyası’’na göre, İslam yeniden güçlü, yeniden öncü ve yeniden egemen olmak istiyorsa, en güçlü olduğu zamana geri dönüp onu taklit etmelidir. Bu konuyu Meddeb kitabında şöyle açıklar: ‘’Yarı okumuş ajitatörler, kendi geleneklerine dönüş çağrısında bulunurken, demokrasinin başarısızlığa uğrama nedeninin, zikrettikleri geleneğin temelindeki despotik atacılık olduğunu unuturlar. Ama Medine kökenine geri dönüşü idealize ederek bu güçlüğü es geçerler. Medine ütopyasının sık sık yeniden etkinleştirildiğini görmüştük. Modern zamanlarda sınırlı kalırsak, bu ütopyanın Vahhabiliğin kökeninde olduğunu, daha yukarda zikrettiğimiz 19. yüzyıldaki o Selefiler’in, fundamentalistlerinin de amentüsünü oluşturduğunu hatırlayalım. 1920-1930’lu yıllardan itibaren Müslüman Kardeşler hareketinin su yüzüne çıkmasıyla entegristlerin derme çatma kurdukları sistemin de merkezinde bu ütopya olacaktır.’’ (s.100)

13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye, Selefiliğin kurucusudur ve varlığını ‘’bilimci, aydınlanmacı, kapsayıcı, kucaklayıcı ve sevgi içerikli’’ İslam anlayışına ve bu anlayışın temsilcilerine olan keskin karşıtlığına ve nefretine borçludur. Yani Selefiliğin hamurunda bu nefret vardır. Selefiliğin ve onun devamı Vahhabiliğin sonu ise İŞİD'e çıkmaktadır. İŞİD'in kaynağı da Selefilikte ve Vahhabilikte aranmalıdır... 18. yüzyılda ortaya çıkan Vahhabilik de Selefiidir. Vahhabilik ismi daha çok kendilerine muhalif kimselerin onları andığı isimdir. Vahhabiler kendilerine Selefi derler.

Günümüzde Türkiye

Meddeb’in ‘’İslamın Hastalığı’’ kitabında, günümüzün entegristi olan Müslüman Kardeşler’in kurucusu El Benna’yı, Pakistanlı Ebu’l A’lá Mevdudi (1903-1979) ile Mısırlı öğrencisi Seyyid Kutb’u (1926-1966) görüyoruz. Bu kişilerin de 1970’lerden itibaren Türkiye’deki İslamî hareketlerin hocası ve ilham kaynağı olduğunu da burada aktarmak istiyorum….


Günümüze ve ülkemize gelecek olursak, ülkemiz; Mavlânâ’yı, Yunus’u, Hacı Bektaş-ı Veli’yi ve Ahmet Yesevi’yi yaratarak oluşturduğu ‘’bilimci, aydınlanmacı, kapsayıcı, kucaklayıcı ve sevgi içerikli’’ Türk Müslümanlığından, yüzyıllar sonra, ‘’şiddet, kin ve nefret içerikli’’ Arap entegrizmine, Arap Müslümanlığına ve Selefi - Vahhabi zihniyetine dönme tehlikesi yaşıyor… Bir başka deyişle; Araplar, 13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye’nin etkisiyle Selefiliğin girdabına kapılmışlardı… Yüzyıllar sonra Anadolu coğrafyası da günümüzde; İbnü’l Teymiyye’nin izinden gidenlerin peşine takılarak Selefiliğin girdabına kapılma tehlikesini yaşıyor… Günümüzde TSK dâhil devletin bütün kadrolarına, bütün bakanlıklarına, üniversitelere sızmış, yerleşmiş, yerleştirilmiş kökü Arap Selefi – Vahhabi geleneğine dayanan tarikatların ve cemaatlerin varlığı bu tehlikeyi daha bir görünür hale getiriyor…

Günümüzde İslam dünyası 

Günümüzde de İran, Mısır, Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’de yaşanan olaylar ile İŞİD, Şebap ve Boko Haram vakaları yeni değildir. İşte ne olmuşsa o zaman (11. yüzyıl) olmuştur.  Bugün olanlar Gazalî görüşünün (veya yanlış anlaşılışının) günümüze olan izdüşümleridir. Aşağıda sunulan tespitler İslam dünyasındaki bu talihsizliğin, bu yanlış anlamanın ve bu izdüşümün somut sonuçları olduğu değerlendirilmektedir.


2000’li yılların başında Mısır El Ezher Üniversitesinin bir araştırması yayınlanır. Bu araştırmaya göre son bir yılda yabancı dillerden İspanyolcaya çevrilen kitap sayısı, son bin (1000) yılda yabancı dillerden Arapçaya çevrilen kitap sayısından daha fazladır.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Temmuz 2014 tarihinde İstanbul’da düzenlenen 32 ülkeden 100’ü aşkın İslam bilim adamının katıldığı ‘’Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi Toplantısı’’nın değerlendirme oturumunda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez bazı araştırma sonuçlarını da paylaşarak şunları ifade eder: “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90’ı Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da... Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebap’lar, İŞİD’ler, Boko Haram’lar var. Bütün bunlar nasıl türedi. Müslüman kamuoyunda nasıl ortaya çıktı. Üzerinde durmamız gereken en önemli husus bütün bu yapılar nasıl ortaya çıktı. Yanlış yapılar nasıl oluştu. Asıl gaye ise temelinde mezhepçilik ya da fitne ateşini nasıl söndürebiliriz.” Görüldüğü gibi bu coğrafyadaki bir kısım insanlar Müslüman olmuşlar, lakin İslam olamamışlardır. (İslam sözcüğü Arapça “se-le-me” kökünden türemiştir ve anlamı “barış”tır.)

İslam Dünyasında olmayan bilim, felsefe, sanat ve siyaset

O günden (1100-1200) bugüne; İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Şirazlı Şadi, Hafız-ı Şirazî, Ahmet Yesevi, El Kindî, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Şems-i Tebrizi, Muhyiddin İbn-i Arabî, Sadrettin Konevî, Hallac-ı Mansur, Cüneyd-î Bağdadî, Bayezid-î Bistamî, İmam-ı Rabbanî (16. yy.), İmam-ı Azâm Ebu Hanife, İmam-ı Buharî ve -her ne kadar yanlış anlaşılsa da- İmam-ı Gazalî gibi İslam tefekkürlerini, düşünürlerini bu coğrafya bir daha çıkaramamıştır.

Bu coğrafyada böylesine İslam düşünürleri bir daha çıkmadığı gibi, İslam Dünyası'nı 20. ve 21. yüzyılda Batı kültürü ile rekabet edebilecek bir güce eriştirecek düşün dünyasının temsilcileri de olmamıştır. Batı dünyasını aydınlığa taşıyan ve 20. yüzyıla hazırlayan sanat ve bilim dünyasının yanında düşün dünyasının Thomas Hobbes, Baruch Spinoza,  Immanuel Kant, Georg Wilhelm Friedrich  Hegel, Baron de Montesquieu, Auguste Comte, Alexis de Tocqueville,  Emile Durkheim, Jean-Jacques Rousseau, Max Weber, Raymond Aron, Maurice Duverger gibi temsilcileri de İslam coğrafyasında olmamıştır. Günümüzde de tüm dünyaya ve hatta sadece İslam coğrafyasına da olsa hitap edecek bir İslam entelektüeli de yoktur. Çünkü sadece düşüncenin evrimi olur, inancın evrimi olmazdı.

Geleceğin Muharebe Sahası

Alman araştırmacı Peter Scholl-Latour’un (1924 - 16 Ağustos 2014) 1998 yılında yayınlanan güzel bir kitabı vardı; ‘’Das Schlachtfeld der Zukunft: Zwischen Kaukasus und Pamir’’ (Geleceğin Muharebe Sahası: Kafkasya ve Pamir Arası) (Goldmann Verlag, April 1998) (Ne yazık ki bu kitap ne Türkçeye çevrildi ne de Türkiye’de ilgi gördü.) Kitapta özetle diyordu ki yazar; İran ve Afganistan’da dini referans alan bir rejim türemiştir. Kafkasya ve Pamir arası ve bölge ülkeleri tamamı İran ve Taliban cinsi bu dinci akımın etkisine girecektir. 1970’lı yıllardan bu güne, gerçek dinle, gerçek İslam’la, gerçek Müslümanlıkla hiç ilgisi olmayan ve dini, İslam’ı ve Müslümanlığı siyasi amaçlarla kullanmak isteyen ABD güdümlü ‘’Yeşil Kuşak’’ ve ‘’Ilımlı İslam’’ gibi projeler içeride işbirlikçiler, eşbaşkanlar bulunarak uygulamaya konulur. Bu projeler sonunda da bu Taliban etkisi sadece Kafkasya ve Pamir arasında kalmaz, Mısır dâhil tüm Kuzey Afrika’yı, Irak ve Suriye’yi ve tüm Orta Doğu’yu kaplar… İşte Irak ve Suriye’de ortaya çıkan bu çatışmaların bu projelerin bir sonucu olduğu değerlendirilmektedir.   

Büyük Ortadoğu Projesi

Yakın bir geçmişte; Afganistan’dan, Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya kadar İslam coğrafyasında siyasi iktidarlar yerli Müslüman işbirlikçilerinin ve eşbaşkanlarının desteği ile emperyalistler tarafından parçalanarak bu ülkelerdeki devlet kapasitesi çökertilir… Bu coğrafyada paylaşılan ortak ulusal değer, ortak inanç ve ortak hikâyeler kaybolur, bu şekilde bölgede bir siyasal boşluk oluşur ve bu boşlukta  El Kaide, El Nusra gibi radikal dinci çeteler, IŞİD gibi terör grupları, aşiretlerden de güç alarak bir din devleti inşa etmeye kalkışırlar… Bu sefer de İŞİD ile mücadele bahanesiyle emperyalist devletler bölgeye girerler ve mezhep ayrımı da tetiklenerek bütün bölge bir kan gölüne, bir ateş topuna çevrilir… Bu nedenle bazı düşünürler Avrupa’nın 5’inci Yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi İslam coğrafyasının da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia ederler… Yaratılan bu ortamda ise İsrail'e çevresinde dikensiz gül bahçelerinden oluşan bir coğrafya sunulur…

Gerçi ayrı bir konudur ama böylesi bir ortamda Kudüs'ün neden şimdi İsrail'in başkenti ilan edildiğini ve ABD elçiliğinin neden şimdi Kudüs'e taşındığını sormak ve bundan şikâyetçi olmak herhalde bu tablonun müsebbiplerine hiç düşmemektedir. 

Sonuç olarak;

İslam Dünyası'nın Batı karşısındaki bu gerileyişinin mevcut siyasal, ideolojik, sosyolojik, etnik ve mezhep kavgalarının ve ayrışmaların temelinde İmam-ı Gazalî ile İbn-i Rüşd arasındaki bu bin yıllık tezadın yatmakta olduğu ve yukarıda da anlatıldığı gibi bütün bunların İmam-ı Gazalî’nin düşüncesinin veya yanlış anlaşılmasının egemen olmasının İslam dünyasını getirdiği yer ve bir sonuç olduğu düşünülmektedir.


Gazalî’den bugüne İslam dünyası, dünya mutluluğu peşinde değildir, öbür dünya mutluluğu peşindedir. O günden bugüne İslam’ın yatırımı bu dünyaya değil öbür dünyayadır. Batı medeniyetinde bu dünya vardır, bu dünyanın nimetleri olan; bilim, sanat, edebiyat, şiir, resim, refah, neşe, mutluluk vardır. Ne yazık ki Gazalî’nin İslam dünyası böyle bir refah toplumu öngörmemektedir. İşte tam da bu nedenle Gazalî düşüncesinin hâkim olduğu İslam’ın Batı tipi bir medeniyet kurma ufku, amacı ve ideali yoktur, imkân ve ihtimali de yoktur…

Bu nedenle de Avrupa’da Rönesans’a öncülük etmiş, bilimin, medeniyetin ve insanlığın beşiği bu coğrafya, o günden (11. yüzyıl) bugüne bilimi unutmuş, metafiziğin dipsiz kuyularında kaybolmuş ve mezhep ve etnik kavgalar nedeniyle insanlarının birbirini boğazladığı bir mezbahana haline gelir…

Anlatmaya çalıştığım bu sebeplerin sonucu olarak bu coğrafyada bilimden uzak, etnik kökene, dine ve mezhebe dayalı ilkesiz ve ülküsüz siyasetlerin sonunun huzursuzluk, çatışma, kan, gözyaşı olduğunu yaşayarak görmekteyiz...

İngiliz aktör, yönetmen ve yazar Peter Ustinov’un bir tespiti vardır: ‘‘Terör; yoksulların savaşı, savaş ise zenginlerin terörüdür.’’ Emperyalist güçler bu coğrafyadan elini çekmediği ve İslam coğrafyası da emperyalizme alet olduğu sürece, İslam coğrafyasının metafiziğin dipsiz kuyularından ve mezhep kavgalarından kurtulup bilime ve akla yönelmediği sürece, bu coğrafya halklarının etnik tuzaklardan uzaklaşmadığı sürece bölgeye gerçek anlamda bir barış ve huzur gelmeyecektir. Bölgeye gerçek anlamda bir barış ve huzur gelmediği sürece de bu coğrafyada terör yoksulların savaşı, savaş ise zenginlerin terörü olmaya ve bu coğrafya bu ateş çemberi içinde cayır cayır yanmaya devam edecektir...

Barışın ve huzurun tesisi

Bu coğrafyada barışın ve huzurun tesisi aslında basittir: Emperyalist güçleri bölgeden uzak tutmak… Etnik kökenden ve mezheplerden uzak, laik bir düzen içerisinde yaşamak… Bilimsel temele dayalı eğitim ve yönetim… Çatışma kültüründen uzaklaşarak uzlaşı kültürünü bölgede hâkim kılmak…. Bu coğrafya ülkeleri ve insanları arasında uyum, ahenk ve işbirliğini sağlamak… Ve bunlarla beraber yüce Atatürk’ün ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh’’ ilkesini bölgede hâkim kılmak…

Bir de bu coğrafyanın manevi evrenini koskoca bir morg olmaktan çıkarmak için insanlarına yaşama sevincini aşılamak ve insanlarını “akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru” gibi kavramları ile beslemek gerekmektedir. 

Bütün bunlar olduğu takdirde Hz. İbrahim’in bir ateş çemberi içine atılmışken birden yeşil çimlere düştüğü gibi bu coğrafya da ancak o zaman bir cennete dönüşecektir.

Bu ateş çemberinden kurtuluşun bundan başka seçeneği ve çaresi de yoktur. Bugünkü İslam Dünyası'nın geri kalmış olması bir sonuçtur.  Ve sebepler ortadan kalkmadan bin yıl da geçse sonuçlar değişmeyecek ve bu dünya bu geri kalmışlıktan ve bu ateş çemberinden kurtulamayacaktır.   

Yeniden Ziya Paşa

Yazımın girişinde Ziya Paşa’dan bahsetmiştim ya! Yazımın sonunda da yine ondan bahsedeyim... Ziya Paşa sürgünden döndükten sonra, önce Suriye, sonra Konya ve 1878 yılında da Adana Valiliğine atanır. Ölümüne kadar geçen sürede de Adana Valisi olarak görev yapar. Ziya Paşa Adana valisi iken kendisi hakkında aşağıdaki hikâye anlatılır.

1879 yılında Çukurova’da ortalığı kasıp kavuran bir kuraklık hüküm sürer. Ekinler kurur, sebze ve meyve bahçeleri kuraklıktan ürün vermez olur. Çiftçi, tüccar bir grup Adanalı eli böğründe perişan bir durumda müftüye giderek yağmur duasına çıkılmasını isterler. Müftü efendi de durumu arz etmek ve izin almak üzere Vali Paşaya sorar; ‘’Paşa hazretler nasip olursa yarın Cuma namazını eda eyledikten sonra cemaatle birlikte topluca duaya gideceğiz.  Zat-ı Devletleri de buna iştirak etmeyi düşünürler mi?’’ Ziya Paşa müftü efendinin bu teklifini alır almaz ayağa kalkar ve konağın penceresinden aşağıda gürül gürül akan Seyhan nehrini seyre dalar. Sonra da müftü efendiye dönüp şöyle söyler; ‘’Baka müftü efendi, ben Cenab-ı Hakkın huzuruna yağmur istemek için çıkmaya hayâ ederim. Utanırım. Hemen yanı başımızda koca bir ırmak akıyorken, onun kenarında durup yağmur duası yapmak ne ola ki. Hak Teâlâ benden bunun hesabını sormaz mı? Yarın Ruzi- Mahşer’de bana ‘Ey Ziya, önündeki nimeti görmezden gelip sen ne yüzle karşıma çıkıp yağmur dilersin’ demez mi? Yok müftü efendi yok. Beni mazur gör. Rabb-ül Alemin’im huzurunda beni rüsva eyleme.’’

Aslında buraya kadar uzun uzun anlatmak istediğimi Ziya Paşa'nın bu hikâyesi açık ve net bir şekilde özetliyor...

İbn-i Haldun; “Coğrafya kaderdir” derdi… Belçikalı yazar Maurice Maeterlinck de; ‘’Kaderinden şikâyetçi olan, kendi beceriksizliğinden de şikâyetçi olmalıdır.’’ derdi… Bu coğrafya bize kaderdir diye şikâyetçi olacaksak eğer öncelikle aynaya bakarak Maeterlinck’in dediği gibi kendi beceriksizliğimizden şikâyetçi olmamız gerekecektir! Zira Hz. Allah Kuran-ı Kerim’de bu coğrafyayı anlatırdı zaten: ‘’Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.’’ (Yunus Süresi 100. Ayet)

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN




Anneler Günü


09 Mayıs 2021


Kırılmışlar

Halil Cibran’ın ‘’Kırık Kanatlar’’ (Kaknüs yayınları, 2017) isimli eserinde annesiyle yaptığı bir söyleşi şöyle geçerdi…


''Yirmi yaşımdayken annem bana şöyle demişti: 

- 'Manastıra girseydim, hem kendim, hem başkaları için en iyisini yapmış olacaktım.' 
- 'Eğer manastıra girmiş olsaydın ben dünyaya gelmezdim' dedim. 
- 'Dünyaya gelmen daha önce kararlaştırılmıştı oğlum' dedi. 
- 'Evet, ama dünyaya gelmeden çok önce seni annem olarak seçmiştim ben' diye karşılık verdim. 
- 'Dünyaya gelmeseydin cennette bir melek olarak kalacaktın' dedi. 
- 'Ama ben hâlâ bir meleğim' diye cevapladım. 
Gülümsedi ve dedi ki;
-'Kanatların nerede peki?'
Elini tutup omzuma koydum ve;
-'Burada' dedim. 
-'Kırılmışlar' dedi. 

Bu konuşmadan dokuz ay sonra, annem dönülmez ufukta yitip gitti. Ama 'kırılmışlar' sözü içimde yankılanmaya devam etti...''

Halil Cibran da mektuplarında insanın söyleyebileceği en güzel kelimenin ‘’anne’’ kelimesi, en güzel sözün de ‘’anneciğim’’ sözü olduğunu ifade ederdi… Anne dönülmez ufukta kaybolup gidince kimin kolu kanadı kırılmaz ki?

Engin ufuklar

Yahya Kemal Beyatlı ''Ufuklar'' isimli şiirinde anneyi ebediyete, sonsuzluğa uğurlayışını şöyle anlatırdı


''Ruh ufuksuz yaşamaz. 
Dağlar ufkunda mehabet, 
Ova ufkunda huzur, 
Deniz ufkunda teselli duyulur. 
Yalnız onlarda bulur ruh ezeli lezzetini. 
Bu ufuklar avutur ruhu saatlerce, fakat 
Bir zaman sonra derinden duyulur yalnızlık. 
Ruh arar kendine bir ruh ufku. 
Manevi ufku pek engin ulu peygamberler 
- Bahsin üstündedir onlar-lakin 
Hayli meud idiler dünyada; 
Yaşıyorlardı havarileri, ashabiyle; 
Ne ufuklar! Ne güzel ruh imiş onlar! Yarab!

Annemin naşını gördümdü; 
Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle, 
Acıdan çıldıracaktım. 
Aradan elli dokuz yıl geçti. 
Ah o sabit bakış elan yaradır kalbimde, 
O yaşarken o semavi, o gülümser gözler 
Ne kadar engin ufuklardı bana; 
Teneşir tahtası üstünde o gün, 
Bakmaz olmuşlardı artık bu bizim dünyaya.

Yaşıyan her fani 
Yaşıyan ruh özler, 
Her sıkıldıkça arar, 
Dar hayatında ya dost ufku, ya canan ufku.''

Aradan değil elli dokuz, yüz elli dokuz yıl da geçse hala acıdan çıldırırsınız... O sâbit bakış elʹan yaradır kalbinizde. O yaşarken o semâvî, o gülümser gözler ne kadar engin ufuklardı size değil mi?


Unuttum, nasıldı annemin yüzü

Ataol Behramoğlu da anneyi ebediyete, sonsuzluğa uğurladıktan sonraki zamanı anlatırdı ''Unuttum, nasıldı annemin yüzü'' isimli şiirinde:


''Unuttum, nasıldı annemin yüzü
Unuttum, sesi nasıldı annemin.
Gece bir örtü olsun anılardan
Kara yüreğime örtüneyim

Unuttum, nasıldı annemin gülüşü
Unuttum nasıldı ağlarken annem.
Yaşam sallasın kollarında beni
Küçücük oğluyum onun ben.

Unuttum, elleri nasıldı annemin
Unuttum gözleri nasıldı bakarken.''

Ve o unutulan annenin makberinden kuru ot kokusu getirsin istenir rüzgârdan yağmurlar usulcacık yağarken.

Seni düşünürüm

Ve Nazım Hikmet ''Seni düşünürüm'' şiirinde annenin işte o yeri doldurulmaz boşluğunu anlatırdı:


''Seni düşünürüm
anamın kokusu gelir burnuma
dünya güzeli anamın.
Binmişim atlıkarıncasına içimdeki bayramın
fır dönersin eteklerinle saçların uçuşur
bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünü.''

İçinizdeki bayramın atlıkarıncasına bindiğinizde; etrafınızda etekleriyle saçları uçuşarak fır fır dönen, al al olmuş yüzünü bir yitirip bir bulduğunuz annenizin kokusu gelir burnunuza...

Bugün anneler günü...

Bu vesile ile Hakk'ın rahmetine kavuşmuş olan, başta bize özgürlüğümüzü, gururumuzu ve onurumuz kazandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım olmak üzere tüm şehitlerimizin annelerini, Hakk’ın rahmetine kavuşmuş tüm anneleri ve sevgili annemi rahmetle anıyorum. Yine başta sevgili eşim başta olmak üzere anne arkadaşlarımın, anne adayı arkadaşlarımın ve tüm annelerimizin anneler gününü en içten dileklerimle kutluyor, sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum...


Osman AYDOĞAN


Kadir Gecesi

08 Mayıs 2021


Üç aylar ve mübarek geceler

Bilindiği gibi Hicri takvimin üç ayı, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına ‘’Üç Aylar’’ denir ve mübarek aylardan sayılır. Bu mübarek aylarda da sayısı beş olan ''mübarek geceler'' bulunmaktadır. Bu gecelerden; ''Regâip Gecesi'' ve ''Miraç Gecesi''; Recep ayında, ''Berâet Gecesi''; Şaban ayında, ''Kadir Gecesi'' ise Ramazan ayında bulunmaktadır. ''Mevlit Gecesi'' de Rebiyülevvel ayında bulunur.


Bu beş mübarek geceden Regâib, Berâet ve Mevlit gecelerinin kutsallığı kesin olmadığı gibi bu gecelerde yapılacak ibadetler hakkında da kaynaklarda açık ve doğru bilgiler yoktur.  

Miraç; Arapça'da ‘’uruc’’ sözcüğünden türetilmiş olup merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam'da Hz. Peygamber (s.a.s)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi olayıdır... Ancak Miraç ile ilgili bir kutlama söz konusu değildir. Kur’an’da Miraç açık açık yazmadığı için din bilginlerinden kimilerine göre bu yükselme manevi ve ruhi, kimilerine göre maddi ve fiziki, kimilerine göre hem maddi hem de manevi, kimilerine göre de ne tam anlamıyla maddi ne de tam anlamıyla manevidir. Burada manevi ve ruhi anlamdan kastedilenin gönül ve ruh temizliğinden geçip, ahlaki erdemlere yükseliş olduğu üzerinde din bilginlerince mutabakat vardır. 

Kadir (Kadr) adıyla anılan sûrede Kur'an'ın inişine, dolayısıyla İslâm'ın doğuşuna vurgu yapılmaktadır.. Ancak zaman olarak da bir kesinlik yoktur. Duhân sûresindeki âyetlerde (44/2-6), Kadir Gecesi’nin vahyin inmeye başladığı yılda Ramazan ayına denk geldiği bilgisinden başka bir bilgi yoktur.

Bu geceler, Osmanlı padişahı II. Selim zamanında minarelerde kandiller yakılarak kutlanmaya başlandığı için “kandil” olarak da adlandırılır. Diğer Müslüman ülkelerde de bu geceler ''kandil'' olarak adlandırılmaz, ''gece'' olarak ifade edilir, Regâib gecesi (Leyle-i Regaip), Berâet gecesi (Leyle-i Berâet) gibi.

İnzâl ve Tenzîl

İşte bu gecelerden son olarak Ramazan ayının müjdecisi Berâet Gecesi’ni tam 40 gün önce kutlamış idik. Berâet Gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği geceydi. Buna "inzâl" denir.


Bugün ise (Ramazan ayının 27’inci gecesi) ''Kadir Gecesi''dir. Kur'an-ı Kerim, Kadir Gecesi'nde Hz. Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Bu noktada Kur'an-ı Kerim'in kendisinden dünya semasına indirildiği Levh-i Mahfûz'dan bahsetmek istiyorum.

Levh-i Mahfûz

Levh-i Mahfûz, Arapça’da ‘’korunmuş levha’’ anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için ‘’Kader Kitabı’’ da denir. ‘’Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap’’ anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır. 


Kur'an'da geçen ‘’Ümmü'l-Kitap’’ (Kitapların Anası, Ana Kitap), ‘’Kitabun Mübin’’ (Apaçık Kitap), ‘’Kitabun Hafîz’’ (Koruyan Kitap), ‘’Kitabın Meknun’’ (Saklanmış Kitap), ‘’İmamun Mubin’’ (Apaçık İnen Kitap) ve sadece ‘’Kitap’’ ifadeleri Levh-i Mahfuz ile ilişkili bulunan ifadelerdir.

Buruc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir. Ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i Mahfûz; içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22), her şeyin sayılıp tespit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır. İsrâ Sûresi 58. ayette de "Bu, Kitap'ta (Levh-i Mahfuz'da) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır. "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." (Neml Suresi, 75) Ayette geçen ‘’apaçık kitap’’ Levh-i Mahfuz olarak yorumlanır.

Kadir Gecesi

Kadir Gece’si müstesna bir gece olduğundan müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiştir. Kur'an-ı Kerim’in 97. Sûresi (Kadr Sûresi) Mekke döneminde inmiştir. Beş âyettir. Sûre, Kadir gecesini anlattığı için bu adı almıştır. Kadr, Arapçada ‘’azamet’’ ve ‘’şeref’’ demektir. Kur'ân'da adı geçen tek ay “Ramazan” ayıdır; tek gece ise “Kadir Gecesi”dir. 


Yüce Allah Kadr Sûresi’nde şöyle buyuruyor:  "Doğrusu, Biz, onu (Kur'an'ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir." 

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "Kim ki faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır." 

Peygamberimizin saygıdeğer eşi Hz. Aişe (R.A.) diyor ki: ''Peygamberimize 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?' diye sordum. Peygamberimiz: 'Allah’ım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet' diye dua et" buyurdu.

Ancaaaak…

Bu kutsal gecelerde affedilen günahlar sizin eksik ibadetleriniz nedeniyledir. Kılmadığınız namazlarınız, tutmadığınız oruçlarınız, vermediğiniz zekâtlarınız, sadakalarınız içindir. Allah’ın yarattıklarına karşı işlediğiniz suçlar, onlara karşı yaptığınız haksızlıklar, zulüm, kin, nefret, kem söz ve sevgisizlik ne kadar dua ederseniz edin, ne kadar ibadet ederseniz edin, ne kadar tövbe ederseniz edin affedilecek değildir. Yüce Rabbimiz Kur’anı Kerim’de buyuruyor ki; ‘’bana her türlü günahla gelin affederim, ancak kul hakkıyla gelmeyin’’. ‘’Başkasının hakkından daha kutsal bir şey yoktur’’ der Allah’ın elçisi. Allah’ın yarattıklarına karşı her türlü günahı işleyeceksiniz sonra da böyle bir kutsal gecede sabaha kadar dua edeceksiniz ve affedileceksiniz! Yok öyle bir şey…


Bütün İslam coğrafyası kana bulanmışken, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Afganistan’da bombalar patlayıp çocuklar, insanlar ölürken Katar’da, Suudi Arabistan’da, Kuveyt’te zenginler keyif çatarken, insanlar birbirinden nefret etmişken, nefretin de ötesinde komşularına dair katliam listeleri hazırlamışken, kutuplaşmanın, bölünmenin, kinin ve nefretin, kem sözlerin zirvesine çıkmışken, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, hayâsızlık, ahlaksızlık ve sevgisizlik ayyuka çıkmışken kutlanacak kandil, kılınacak namaz, tutulacak oruç da yoktur aslında…

Günümüzü, dünyada bırakıp gideceğimiz şeyler için tüketmekten kurtulup "istediğim Hakk'tır benim" diyebilme umuduyla Kadir Geceniz mübarek olsun. Dualarınızın; barışa, huzura, adalete ve hayırlara vesile olmasını dilerim...

Osman AYDOĞAN

Aşağıdaki fotoğraflar Halep Emevi Camisi'ne aittir. Yüzyılların eskitemediği bu mâbedi bu hale getirenlerin, bu tabloya sebep olanların ne kıldıkları namaz namazdır, ne tuttukları oruç oruçtur ne de kutladıkları kandil kandildir. İnsanlarımızın arasına kin ve nefret tohumu ekenlere, insanlarımızı kutuplaştıranlara, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaratanlara, hayâsızlık, ahlaksızlık ve sevgisizlik saçanlara ibret vesikası olması dileğimle...




İsrail Doğu Kudüs’e saldırırken dökülen timsah gözyaşları

08 Mayıs 2021


Dün akşamüzeri ajanslara ‘’son dakika’’ başlığı ile peş peşe haberler düşüyor... Gelen haberlere göre İsrail polisi dün akşam iftardan kısa bir süre sonra, işgal altındaki Doğu Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa’ya, Eski Şehir bölgesinin Şam Kapısı’na ve Şeyh el-Cerrah mahallesindeki Filistinlilere plastik mermi ve ses bombalarıyla saldırıyor. Bu saldırılarda İsrail polisi, Mescid-i Aksa’ya girerek cemaate ses bombaları atıyor, Şeyh Cerrah Mahallesindeki Filistinlilere destek veren Arap milletvekillerine de saldırıyor. İsrail güçlerinin, Doğu Kudüs'ün farklı noktalarında düzenlediği bu saldırılarda 205 kişi yaralanıyor…

Sürekli yazıyorum, Türk Dışişleri Bakanlığı son yıllarda Kınama Bakanlığına dönüştü diye…  Son yıllarda Türk Dışişleri Bakanlığı hep reaktif davranmaktadır. Yani olaylar olup bittikten sonra tepki göstermektedir. Hâlbuki dış politika ağlama, sızlama, serzenişte bulunma, tepki gösterme makamı değil, önlem alma makamıdır. Dış politikada esas olan tepki göstermek değil, tepki gösterilebilecek olayı önlemektir. Şimdiki moda da böyle; tepki göstermek, kınamak, hem de çok sert kınamak… Ancak bütün bu kınamalarda ortak bir nokta var: Türk Dışişleri Bakanlığı hangi olayı kınamış ise o olayın olmasına da katkı vermiş olduğudur…

Çok yakın zamanlardaki olayları örnek verirsem;

Avrupa Birliği tarafından Akdeniz’de ''Irini'' adını verdikleri operasyon kapsamında Almanya’nın ‘’Hamburg’’ isimli firkateyni Akdeniz’de Libya'nın Misrata kentine doğru ilerleyen Roselina-A adlı Türk bandıralı yük gemisini, 22 Kasım 2020 Pazar günü Akdeniz açıklarında durduruyor ve gemi uluslararası hukuka aykırı bir şekilde saatlerce aranıyor… Türk Dışişleri Bakanlığı hemen olayı kınıyor… Ancak ‘’Irini’’ operasyonuna sebep Libya’nın yıkılmasıdır. Libya yıkılırken Türkiye ABD’den sonra en büyük deniz ve hava gücünü veriyor, hatta Libya’ya yapılan hava harekâtının da merkezi İzmir oluyordu... 

Kosova ile İsrail arasında diplomatik ilişkilerin resmen başlatılmasına yönelik anlaşma 1 Şubat 2021 tarihinde imzalanıyor… Aynı gün de İsrailli yetkililer, Kosova'nın Kudüs'te büyükelçilik açmak için yaptığı başvuruyu onayladığını açıklıyor… Türk Dışişleri Bakanlığı da hem olayı kınıyor: "Kosova'nın Kudüs'te Büyükelçilik açmasını, derin endişeyle karşılıyor ve en güçlü şekilde kınıyoruz." Zaten yazımın sonunda da bu noktadaki hatırı sayılır katkımızı da yazacağım..

Papa Franciscus, 05-08 Mart 2021 tarihleri arasında Irak’a resmi bir ziyaret esnasında, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bu ziyaret anısına, üzerinde Hatay, Sivas, Erzurum, Kars gibi birçok ilin sözde Büyük Kürdistan haritası içinde gösterildiği bir hatıra pulu bastırıyor. Tabii ki Kınama Bakanlığı, pardon Dışişleri Bakanlığı bu pulu çok şiddetli bir şekilde kınıyor… Ancak, Irak parçalanırken, IKBY kurulurken en büyük katkıyı Türkiye veriyordu... 

Daha dün 24 Nisan 2021 tarihinde ABD başkanı Biden 1915 olaylarını ‘’soykırım’’ olarak tanıdığını açıklıyor, İstanbul için ‘’Konstantinopolis’’ ifadesini, ‘’siz yaparsınız’’ anlamında ‘’bir daha olmasın’’ ifadesini kullanıyor. T.C.’ni temsil eden bütün makamlar yine bu ifadeleri kınıyorlar. Gerçi çok sert kınamıyorlar ya, olsun, yine de kınıyorlar. T.C. yetkilileri ABD Başkanı Biden’in açıklamalarını kınıyorlar da ABD’ye bu cüreti verenin kim olduğunu da çok iyi biliyorlar…

Yine bu son olayda, Doğu Kudüs’teki İsrail saldırılarına da sadece Dışişleri Bakanlığı değil devletin bütün kademeleri ‘’Kınama Kademeleri’’ haline gelerek olayı kınıyorlar. Hem de en sert şekilde, en sert biçimde, en sert ifadelerle kınıyorlar. Kınamaların şiddeti o kadar sert ki muhtemel bu şiddet İsrail’i temelinden sarsıyor!...

İsrail’in Doğu Kudüs'e yaptığı saldırıya dönük T.C. makamlarının kınamaları

Önce bu sert, ama çok sert kınamaları aktarmak istiyorum. Ne kadar sert olduklarını bir de sizler görün:

Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklama: "İsrail güvenlik güçlerinin Mescid-i Aksa’da ibadet eden Filistinlilere yönelik gerçekleştirdiği ve çok sayıda Filistinli sivilin yaralanmasına sebep olan saldırıları şiddetle kınıyoruz."

TBMM Başkanı Mustafa Şentop: ‘’Her Ramazanda olduğu gibi İsrail'in şiddet ve zulmünün arttığı günlere şahitlik ediyoruz. Bu gece, Mescid-i Aksa'da, namaz kılan cemaate saldırı açık bir devlet terörüdür. Şiddet ve zulüm eken barış ve huzur biçemez. Mescid-i Aksa'daki terörü lanetliyorum.’’

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay: ‘’İsrail devleti Filistin topraklarında insanlık ve savaş suçu işlemektedir. Dünya bu işgal ve hukuksuzluğa göz yumdukça zulmünü devam ettirecektir. Hiçbir kutsala saygısı olmayan İsrail’in ilk kıblemiz Mescid-i Aksa'ya yönelik saldırılarını şiddetle kınıyorum. Derhal durdurulmalıdır.’’

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun: ‘’İsrail’in Filistinlilere yönelik sürdürdüğü işgal ve şiddet politikasını endişeyle takip etmekteyiz. İsrail’in kutsallarımıza saldırması asla kabul edilemez. Bugün, ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’ya ses bombalarıyla gerçekleştirilen baskını şiddetle telin ediyoruz.’’ Altun, daha sert, daha etkili olsun diye bu açıklamasını da sosyal medya hesabından yapıyor!

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: ‘’İsrail polisinin Mescid-i Aksa’ya girerek ses bombalarıyla saldırmasını şiddetle kınıyoruz. Mübarek Ramazan günlerinde hiçbir kutsala saygısı olmayan İsrail işgal güçleri Mescid-i Aksa’yı derhal terk etmelidir. Bu menfur ve pervasız saldırılar derhal durmalıdır.’’

Dediğim gibi bu kadar sert, bu kadar haşin, bu kadar gaddar kınamalar karşısında İsrail korkudan tir tir titriyordur. Belki de akşama kalmaz İsrail diz çöker, özür diler, af diler….

Bütün bu açıklamalar ve kınamalar aslında timsah gözyaşlarıdır…

Neden mi? İsterseniz şöyle bir yakın tarih turu yapalım…

İsrail’in devlet olarak hedefleri

Cicero şöyle derdi: "Kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkûmdur." Lüzum yok aslında doğumumuzdan önceye, o kadar geriye gitmeye. Gözümüzün önünde olup, son yıllarda yaşadıklarımız bir bakalım…

İsral’in devlet hedefinin Kudüs’ü başkent yapmak ve Tel Aviv’i oraya taşımak olduğunu, Golan Tepelerini ilhak niyetinde olduğunu, Filistin’i işgalini geliştirerek sürmek ve Filistin’i haritadan silmek olduğunu bilmeyen var mı? Bunu Türk Dışişleri Bakanlığını bilmemesi mümkün mü? Değil tabii ki…

Peki, İsrail’in bu hedefleri konusunda en bük engel hangi ülkeler ve kimlerdi?

İsrail’e bölgesinde sunulan dikensiz gül bahçesi

Daha düne kadar İsrail’in bu hedefleri konusundaki en büyük engeli ve baş düşmanı ve Filistin’in en büyük destekçisi Saddam’lı Irak idi… Hatırlarsınız değil mi Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in İsral’e Scud füzeleri gönderdiğini… ABD Saddam’ı ve Irak’ı yok ederken yani ABD İsrail’in baş düşmanını ve dünyadaki Filistin’in en büyük destekçisini ortadan kaldırırken ABD’ye en büyük desteği Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyordu...

Daha düne kadar İsrail’in bu hedefleri konusundaki en büyük ikinci engeli ve ikinci baş düşmanı ve Filistin davasının ikinci en yılmaz savunucusu Kaddafi’li Libya idi… ABD tarafından Kaddafi’li Libya yani İsrail’in ikinci baş düşmanı ve Filistin davasının ikinci en yılmaz savunucusu ortadan kaldırılırken ABD’ye yine en büyük desteği Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyordu…

Daha düne kadar İsrail’in bu hedefleri konusundaki en büyük üçüncü engeli ve üçüncü baş düşmanı ve Filistin davasının üçüncü en yılmaz savunucusu Suriye idi. Suriye’ye karşı İsrail’in bile cesaret edemediği düşmanlığı yine Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler yapıyordu…

Kısaca 21’inci yüzyıldaki İslam dünyasına yapılan ABD öncülüğündeki modern Haçlı seferlerine en büyük desteği yine Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyordu... (‘’Haçlı seferi’’ tabiri bana ait değil, bu tabiri bizzat Üçüncü Haçlı Seferi Kumandanı Richard the Lionheart, -pardon- Onuncu Haçlı Seferi Kumandanı George Bush söylemişti.)

Daha dün, evet dün ABD, tüm Ortadoğu’yu parçalayıp da sınırlarını değiştirirken, ABD tüm Ortadoğu’yu bir ateş topuna çevirirken ve İsrail’e bulunduğu bölgede dikensiz bir gül bahçesi sunulurken onun müttefiki ve eşbaşkanları Türkiye’den Suudilere Müslüman devletleri oluyordu…

Babil Kralı Nemrut Buhtunnasır bile, karısı Semiramis için yaptırdığı asma bahçelerde böylesine dikensiz güller yetiştirip de karısı Semiramis'e  sunamamıştı... 

Kılçıksız balık

ABD artık biliyordu ki; Kudüs’ü, İsrail'in başkenti olarak ilan ederken (06 Aralık 2017), Büyükelçiliğini Kudüs'e taşırken (14 Mayıs 2018), İsrail’in 1967 yılında işgal, 1981 yılında ilhak ettiği Golan tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanırken (25 Mart 2019) ve tek taraflı olarak açıkladığı '’Yüzyılın Anlaşması'’ ile Kudüs’ü bölünmeden İsrail’in başkenti olarak ilan ederken (28 Ocak 2020) aldıkları bu kararlara karşı duracak artık bölgede hiçbir güç kalmamıştır. 

İsrail de artık biliyor ki; dün, 07 Mayıs 2021 tarihinde Doğu Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa’ya, Eski Şehir bölgesinin Şam Kapısı’na ve Şeyh el-Cerrah mahallesine saldırdığında değil 205 Filistinlinin yaralanması, bu saldırılarda 205 bin Filistinliyi öldürse bile kendisine ‘’dur’’ diyecek hiçbir güç kalmamıştır.

ABD ve İsrail artık biliyorlar ki; bu kararlara ve bu tür olaylara karşı çıkan sesler ise etkisi, müeyyidesi olmayan sadece iç politikaya dönük, anlamsız kuru gürültüden ibarettir.  


Timsah Gözyaşları

Bu kararlar ve bu olaylar karşısında en çok şikâyet edenler, en çok tepki gösterenler, en çok kınayanlar, en çok feryâd edenler ise anlattığım gibi bu kararlara en çok çanak tutanlar olmaktadır! Sahi, dün Barzani’ye Papa ziyareti anısına BOP haritasını gösteren pul bastırdı diye celallenenler BOP haritası gerçekleşirken ABD’ye BOP için eşbaşkanlık yapıyorlardı değil mi?.

Eğer gerçekten Kudüs sevdalısı iseniz, eğer gerçekten Filistin destekçisi iseniz ve eğer hâlâ BOP eşbaşkanı değilseniz derhal barışın Suriye ile Irak ile Mısır ile ve ABD’nin ve İsrail’in bu Siyonist, bu emperyalist planına karşı birleşin bölge ülkeleri ile! Tüm enerjinizi, gücünüzü ve dikkatinizi Kudüs’e yöneltin.

Yok bunları yapmayacaksanız eğer, pula mula kızmak, Avrupa’nın en küçük ülkesi Kosova’ya kızmak, posta koymak, İsrail'in Doğu Kudüs'e yaptığı saldırılarda 205 kişi yaralandı diye çok sert (!) kınamalar yapmak hiç de inandırıcı gelmiyor.

Dökülen timsah gözyaşlarına da yazık…

Osman AYDOĞAN


Fasîh Dede

07 Mayıs 2021


Bugün de İstanbul'da yaşayıp da kimseciklerin pek bilmediği bir tarihi mekândan ve bir tarihi kişilikten bahsedeceğim; Fasîh Dede'den…

Fasîh Dede

Fasîh Dede, 17. yüzyıl Osmanlının Divan şairidir. Türkçe, Arapça ve Farsça akıcı üslupta şiirler yazar. Asıl adı Fasîh Ahmed’dir. Fasîh Dede olarak nam salar. İstanbul’da doğar ancak doğum tarihi belli değildir. 1699’da İstanbul'da vefat eder. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın hazine kâtipliğini yapar. Görevinden ayrılarak Galata Mevlevihane’sine girer, Gavsi Dede’ye bağlanarak Mevlevi olur. Fennî Mehmet Dede Efendi’den resim dersleri alır. Kendisi dönemin ünlü hattatlarındandır. Geçimini de kitap kopya ederek sağlar. Şiirleri ''Farsça Divançe'' (Çantay Kitap, 2007) isimli bir kitapta toplanmıştır. 


Şiirlerinden bir örnek:

"Geceler azmettiğim ol mâh'a sâyem havfidir.
Bir tarik ile kabul etmez muhabbet şirketi" 

(O ay yüzlünün yanına hep geceleri gitmemin sebebi, gölgemin de benimle gelmemesi içindir. Çünkü sevgi, hiçbir yolla ortaklık kabul etmez.)

Fasîh Dede'nin Mersiye-i Kerbelâ'sını da yeni yazıyla ve hat sanatıyla yazılmış orijinal halini de yazımın sonunda veriyorum. 

Fennî Mehmet Dede’den aldığı resim dersleri sayesinde bir oto portresini yapar ve resmi ‘’Elfakir Fasihü’l Mevlevi’’ olarak imzalar. 1104 (1692/93) tarihli bu resim, Fasîh Dede’yi başında Mevlevi külahı ve Mevlevi giysileri içinde gösterir. Bu oto portreyi de yazımın sonuna ekliyorum.

Fasîh Dede ve kedileri

Fasîh Dede’nin dergâhında onlarca kedileri vardır… Fasîh Dede kedilerine dergâhtaki hücresini paylaşacak kadar düşkündür. Dergâh sakinleri de onca kedinin bir dergâh odasında barınmasına, bakılıp beslenmesine, koridorlarda dolaşmasına, bahçeye girip çıkmasına, şüphesiz diğer odaları da ziyaret etmesine ses çıkarmazlar. Çünkü dergâh sakinleri de varlığın sırrını bildikleri için, uyuyan sokak köpeklerini dahi uyandırmamak adına onların sağından solundan geçen insanlardır…


Fasîh Dede’nin kendisinden önce otuz dokuz kedisi ölür. Onların tamamını kefenleyip dergâh mezarlığına gömer. Demek ki bir zamanlar İstanbul’da; bir kediye bile, öldüğünde ona saygıyla yaklaşıp kefenle, ritüelle uğurlayan insanlar vardır!

Fasîh Dede 1699 yılında vefat ettiğinde aynı gün kara kedisi de ölür ve beraber kefenlenip beraber gömülürler. Mezarı Galata Mevlevîhânesindedir. Mezar taşında; ''Göçdi bekâ mülküne Derviş-i Fasîh-i Mevlevî'' ibaresi yazılıdır. Mezar taşının fotoğrafını da yazımın sonunda veriyorum…

Fasîh Dede’yi anlatan kaynaklar

Fasîh Dede'nin eserleri vardır ancak kendisini anlatan yazılı bir eser ne yazık ki yoktur. Sadece Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 12. Cilt ile Rehber Ansiklopedisi, 7. Ciltte Fasîh Dede'den bahsedilmektedir…

Fasîh Dede’yi bu kadar anlatmamın nedeni onunla ilgili bir hikâye…


Fasîh Dede ve bir imam hikâyesi

Fasîh Dede her akşam Galata Balıkpazarı’nda, bir meyhanede demlenir, dergâha, “Âheste reviş hüsn-i edâ Mevleviyâne” (Mevlevihaneye yavaşça gitmek) bir tarzda, Osman Hamdi Bey'in tablosundaki kaplumbağa terbiyecisi gibi elleri arkada, sallana sallana, yalpa vura vura çıkar ve dergâha yakın Şah Kulu Mescidi’nin önünde oturup akşam namazını bekleyen imama, mestâne (sarhoş gibi, kendinden geçmişçesine) bir “Selâmün aleyküm imam!” dermiş. İmam, başta sikke, sırtta hırka, bu Mevlevi dervişinin halini ibretle seyreder, başını sallar, lâ-havle çeker, selamını kerhen alırmış…


Fasîh, bir gün, yine elleri arkada, sallana sallana aynı eda ile gelirken imam Fasîh’in selamını almamaya karar verir, inat eder, kararını da yerine getirir…

İmam o akşam rüyasında görür ki kendisi kurbağa olmuş. Badik badik giderken havadan süzülüp inen bir kartal, imamı pençesine taktığı gibi havalanır. Kurbağa şeklindeki imam bir aralık aşağıya bakar, sivri, yalçın kayalarla dolu bir yer. ''Eyvah'' der, “pençesinden kurtulursam düşüp pestilim çıkacak, düşmezsem akıbetim belli.” Tam bu sırada kartal birdenbire pençesini açar ve imam hızla düşer. Fakat bir de ne görsün? Aşağıda Fasîh Dede eteğini açmış bekliyor. Lop deyip eteğine düşer ve irkilerek kan ter içinde uyanır imam. Sarhoştan keramet, bu nasıl şey? Bir hayli düşünür uykusu kaçar imamın. Sabah da yakın, abdestini tazeler camiye gider…

Günün dağdağası rüyasını unutturmuştur. Akşam namazını, yine cami önündeki alçak ve arkalıksız hasır iskemlesine oturmuş beklerken bir de bakar ki Fasîh, yine elleri arkasında sallana sallana yukarıya doğru geliyor. Geceyi hatırlar yüreği oynar, önünü kavuşturur. Derken Fasih, imamın hizasına gelince, harfleri çiğneye çiğneye der ki:

-''Selamün aleyküm imam. Gördün ya, dün gece Fasîh’in eteği olmasaydı yamyassı olacaktın.''

Allah'ın, elleri arkasında sallana sallana yürüyen öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez, hele hele Şah Kulu Mescidi’nin imamları ise hiç bilmez. Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Her daim hulus-u kalp ile boyun büker, dua eder, vazifelerini yaparlar...

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Mersiye: Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla kaleme alınan düzyazı ya da şiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de ‘’mersiyehan’’ denir.

Mersiye-i Kerbelâ

Bu mâtemde olan derd- ile hicrâna devâ olmaz,

Bu, feryâd-ı Hüseyni’dir, dahi uşşak nevâ olmaz,

Hüseyn- ile Hasen’dir, ol Resûl’ün kurret’ül’ aynı,
Sevenler âl-ü evlâdı, eşiğinden cüdâ olmaz.

Tevellâsın, teberrâsın bilen uşşâka aşk- olsun,
Tariykatte budur âyin, buna illâ ve lâ olmaz.

Hüseyn-i Kerbelâ’nın vâkîât-ı mâtem-engiyzi,
Zebân ü hâme vü savt ü hurûf- ile edâ olmaz.

Fasiynâ Nüh-felek yâkût u rummân- ile pür olsa,
O mihr-i âlemin bir katra kânına bahâ olmaz.

Fasîh Dede’nin bu Farsça divançesi “În nağme-i Mâtem-i Huseyn est’’ (Bu Hz. Hüseyin’in Matemi’nin nağmesidir) başlıklı bir kaside de yer almaktadır. Bu kaside otuz beyitten oluşmaktadır. Bu kasidede Fasîh Dede, Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi üzerine kendi yüreğinde hissettiklerini dile getirmektedir. Şair sürekli ağlamakta, kanlı gözyaşı dökmekte olduğundan, aklını şuurunu yitirdiğinden bahsetmekte, kasideyi Hz. Hüseyin’in kabrinin Resulullah’ın alnının nuruyla dolması dileğiyle bitirmektedir.

Mersiye-i Kerbelâ'nın hat sanatıyla yazılmış hali:

Burada Mersiye'nin aşağıdaki son iki beyti yazmaktadır:

Hüseyn-i Kerbelâ’nın vâkîât-ı mâtem-engiyzi,
Zebân ü hâme vü savt ü hurûf- ile edâ olmaz.

Fasiynâ Nüh-felek yâkût u rummân- ile pür olsa,
O mihr-i âlemin bir katra kânına bahâ olmaz.

Fasîh Dede'nin ‘’Elfakir Fasîhü’l Mevlevi’’ olarak imzaladığı oto portresi. (1104)  (1692/93)


 

Fasîh Dede’nin Galata Mevlevîhânesindeki üzerinde ''Göçdi bekâ mülküne Derviş-i Fasîh-i Mevlevî'' ibaresi yazılı mezar taşı ve mezarı:




Mahur Beste (2)


06 Mayıs 2021


Bugün Deniz Gezmiş'leri anmak için Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiirini anlatırken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, birisinin de adı ‘’Mahur Beste’’ olan üçlemesinden bahsetmiştim… Bu şekilde de kendi kendime pas vermiş oldum… Şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu üçlemesini anlatmasam olmaz!…

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sırasıyla ‘’Mahur Beste’’ (Dergâh Yayınları, 1998), ‘’Sahnenin Dışındakiler’’ (Dergâh Yayınları, 2010) ve ‘’Huzur’’ (Dergâh Yayınları, 2000) romanları birbirinin devamı olan Tanzimat’tan Cumhuriyete bir iç buhran üçlemesidir.

Bu kitaplarda geçen roman kahramanları da aynı kişilerdir. "Mahur Beste", sadece aynı adı taşıyan romanda değil, "Sahnenin Dışındakiler" ve ''Huzur''da da tam bir roman kahramanı edasıyla yer alır... Bu kişiler ‘’Sahnenin Dışındakiler’ romanında gençlik, ‘’Huzur’’’ romanında da olgunluk yaşlarıyla anlatılır. 

Özetle bu üç kitabı anlatacağım. Üçlemenin ilk kitabı olan ‘’Mahur Beste’’yi en son anlatacağım…

Sahnenin Dışındakiler

‘’Sahnenin Dışındakiler’’ romanı Tanpınar'ın 1920'li yılların, yani işgal ve Millî Mücadele yıllarının romanıdır. Romanda Anadolu'da süren Kurtuluş Savaşı ve İstanbul'daki aydınlarla birlikte halkın değişik kesimlerinden insanların farklılaşan hayatları ve bu mücadeleye dâhil oluşları işlenir.


Roman adını ve konusunu; "sahnenin dışında" olanlardan ve onların içlerinde ve etraflarında olup bitenlerden, onların geçmişlerinden, hasretlerinden ve ihtiraslarından alır. ‘’Sahnenin Dışındakiler'' romanında kalabalık bir insan kadrosu vardır. Bunlar içinde gözden düşmüş fakat kendilerinin her an hatırlanacağını uman devlet adamları, harp vurguncuları, idealistler, hainler, fedakâr kadınlar, düşmüş kadınlar, değişen hayat şartları içinde yerlerini arayanlar, ıstırabın hayatlarını kararttığı insanlar yer alır.

Romanda şu konuşmalar geçer:

Romanın kahramanlarından İhsan romanın bir yerinde şöyle konuşur: "Orada (Anadolu'da) mücadele var, muharebe var. Mukadderatımız orada halledilecek! Asıl sahne orası. Biz burada maalesef sadece seyirciyiz. Sahnenin dışındayız"

"En çok hataya düşenler, kendilerinden kudretlerinin üstünde şeyler isteyenler, kendilerini olduğu gibi kabul etmeyenlerdir.."

 "Az okuyoruz, hatta hiç okumuyoruz ve galiba hiç de düşünmüyoruz."

"Biz evvela kelimeleri öğreniriz, sonra yaşadıkça teker teker manalarını." 

''Niçin kadere bu kadar bağlı olan insanlar, bir türlü ona razı olmaz? Hiçbiri kendi hayatını yaşamıyor da onun için.’’

‘’Sahnenin Dışındakiler’’, düşündüren, öğreten, öğretirken de insanı içine düşüren bir kitaptır…

Huzur

‘’Huzur’’ romanına gelince… Tanpınar, kültürümüzü bir "iç âlem medeniyeti"nin tezahürü olarak görür. Bu medeniyeti, belirli bir ahlâkı taşıyan "mânevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş" insanlar meydana getirmiştir. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz, roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hâkim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. Roman kahramanları Mümtaz, Nuran, Sabih ve Adile Hanım'ın vapur sohbetlerinin konusu hep müzisyenlerdir.


‘’Huzur’’ romanı Osmanlı ile Cumhuriyet arasına sıkışmış; bir yandan yüzlerce yıllık Osmanlı geleneğinden kopuşun öte yandan da yeni Cumhuriyetin getirdiklerinin ikilemini yaşayan insanların hikâyesini anlatır. ‘’Huzur’’ romanı için; belli bir dünya görüşüne ve bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının "huzursuzlukları"nı dile getiriyor denebilir.

Kitap dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Tanpınar’ın, kitabın ilk bölümü olan "İhsan"da Fransız tarihçi Albert Sorel'den alıntıladığı "dünya gömlek değiştireceği zamanlarda, hadiseler sakınılmaz bir kader halini alırlar" cümlesi aslında kitabın içeriğini anlatmak için yeterlidir…

‘’Huzur’’, ABD’inde "A Mind at Peace" (Archipelago Books, 2008) adıyla yayınlanır ve hakkında The los Angeles Times gazetesinde şu yorum yapılır: "Bir başyapıt… Seçkin, dâhiyane, melankolik bir destan… Gerek tasvirler, gerekse anlatılan hikâyeler ve uçuk karakterleriyle… Romantizm ve kültürel değişimleri bir araya getiren 20. asrın büyük romanlarından.'' (By Rıchard Eder, ‘A Mind at Peace’ by Ahmet Hamdi Tanpinar, March 1, 2009) The Guardian gazetesi editörü Maya Jaggi ve ABD’li genç yazar Joshua Cohen tarafından da ‘’Huzur’’ romanı Türk edebiyatının ‘’Ulysses’'i olarak tanımlanır. (Maya Jaggi, ''Tanpınar, who died in 1962, wrote the Turkish Ulysses, A Mind at Peace.'' The Guardian, 01 Dec. 2009, Literary Review, Dec. 2013) Ulysses, İrlandalı yazar James Joyce’un modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan romanıdır. ‘’Huzur’’ romanı 2015 yılında da Japonya’da Fujiwara Shoten (Fujiwara Yayınevi) tarafından aynı adla Japonca olarak yayımlanır...

Romanda geçen konuşmalar:

"Her düşüşün altında bir başkası vardır ve herkes kendinin mezarıdır.’’

"Wagner'i, Debussy'i dinleyip Mahur Beste'yi yaşamak, işte bizim talihimiz bu."

"İnsanlık fena bir ihtimali bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. Bir daha ondan geriye dönemez, onu giyinir. Kıymetli bir şeyiniz, iyi bir yazma, güzel bir gramafon, bir acem halınız var mı, sakın onu satmayı bir imkân gibi düşünmeyin, evliyseniz karınızı boşamayı, seviyorsanız sevdiğiniz kadına darılmayı bir kere olsun aklınıza getirmeyin. Sonra bu işlerden ne kadar çekinirseniz çekinin, mıknatıslanmış gibi, arkanızdan itiyorlarmış gibi onu yaparsınız, insan hayatında sakınmak yoktur. Hele kütle halinde, asla. Bir kere uçurum göründü mü, ölüm simsiyah dili ile konuştu mu?"

"Istırap günlük ekmeğimizdir; ondan kaçan insanlığı en zayıf tarafından vurmuş olur, ona en büyük ihanet ıstıraptan kaçmaktır. Bir çırpıda insanlığın talihini değiştirebilir misin? Sefaleti kaldırsan, bir yığın hürriyet versen, yine ölüm, hastalık, imkânsızlıklar, ruh didişmeleri kalır. O halde ıstırap karşısında kaçmak, kaleyi içten yıkmaktır."

‘’Bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir.’’

"Son ümit nedir bilir misiniz? Çok defa son ümit, temennilerimizin imkânsızlığa akseden çehresidir."

"Siyasi bir harbin sakınılması o kadar kolay ki... Bir dümen kırışı, aklıselimin bir saniye için dönüşü her şeyi halledebilir. Fakat bir medeniyet krizini yenmek, onun arızaları içinde şuurunu muhafaza etmek, ona karşı gelmeğe çalışırken dümeni ellerinden kaçırmamak, bir selde sürüklenmemek, bir tayfunda boğulmamak, bir yıldız müsademesinde toz haline gelmemek kadar güç."

"Bir insanda fazla gecikilmez birçok şeyler gibi insanlar da kuyuya benzer. İçlerinde boğulabiliriz. Arasından geç, git. Bir fikrin etrafında düşüncenin hür oyunlarını dene..."

"Bizim memlekette aranan kaybolur. Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir."

"Bazı kapıların bize kapalı görünmesi, önünde değil arkasında durduğumuz içindir."

"Zannetme ki, sana kabuğunu kır, diye cevap vereceğim... O zaman dağılırsın! Sakın kabuğunu kırma; genişlet... Ve kendine mal et, kanınla işle ve canlandır. Kabuğun kendi derin olsun."

"Hiçbir şeyi kendimize kader yapmağa hakkımız yoktur. Hayat o kadar geniş ve insan o kadar büyük meseleler içinde ki... Onu kavramak için düşüncelerimizde ve hayatımızda hür olmalıyız."

‘’Bütün fecaat, insanın insanla karşılaşa karşılaşa, en sonunda kendisini tanımayacak hale gelmesi... Fikirler de öyledir: hayatla karşılaşa karşılaşa tanınmaz hale gelir."

"Talihimizin en hazin tarafı neresidir biliyor musun Mümtaz? İnsanın yalnız insanla meşgul olması. ... Farkında olsun olmasın, insan insanı malzeme gibi kullanıyor."

"...kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede'yi Wagner olmadığı için, Yunus'u Verlaine, Bâki'yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya'nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz."

“Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız.”

"Hiçbir yara kurcalamakla iyileşmez."

“Kendi kendime biz gurbetin insanlarıyız diyorum. Mesafelerin terbiye ettiği insanlar.”

"Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol!"

"Fikir ve sanatı hür bırakacağız. Çünkü onlar hürriyet, mutlak hürriyet isterler. Masal bir anda, biz istiyoruz diye teşekkül etmez. O hayatın içinden fışkırır.’’

Mahur Beste

‘’Mahur Beste’’ romanında, Tanpınar'ın sonraki romanları olan ‘’Sahnenin Dışındakiler’’ ve ‘’Huzur’’da da önemli bir motif olan "Mahur Beste" teması önemli yer tutar. Tanpınar, Türk müziğini medeniyet öğeleri arasında sayarak klasik Türk musikisini medeniyetimizin özlü bir yansıması olarak kabul eder. Zaten ''Mahur Beste'', acı bir aşk hikâyesinin klasik musiki kalıplarıyla soyutlanmasıdır. Bu nedenle de Türk müziğinin en eski ve en önemli makamlarından birisi olan ‘’Mahur’’ aynı zamanda bu romana isim ve ilham kaynağı olur… ‘’Mahur Beste’’ sadece romana bir ad olmaktan da öte insanî tamlığın olmazsa olmaz bir öğesi olarak sunulur... Bu anlamda Tanpınar "Çok insan anlayamaz eski musikimizden / ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" diyen Yahya Kemal Beyatlı’nın düşüncesindedir… Zaten Tanpınar, Yahya Kemal’i en iyi anlayıp izleyenlerden birisi olarak kabul edilir…


Mahur Beste'de Tanpınar'ın diğer eserlerinde de görülen medeniyet meselesi büyük bir ağırlıkla ele alınır. Mahur Beste, Tanzimat sonrasında Cumhuriyet başlangıcında toplum hayatımızın her yönüne yansıyan değişim ve başkalaşımın yansıtıldığı ve her fırsatta tartışıldığı bir roman özelliğindedir. Tanpınar bu kitabında Doğu-Batı medeniyeti, ihtilal, kişisel açmazlar ve Türk aydını üzerine yoğunlaşır. Romanda üç farklı zihniyeti temsil eden Mülkiyeli Behçet, İhtilalci Sabri Hoca ve Molla İsmail romanın başkarakteridirler... Her biri Tanzimat sonrası Osmanlı ilmiye sınıfının üç farklı zihniyetini temsil ederler.  Ancak üçünün de ortak düşüncesi ilmiye sınıfının toplum içinde ar­tık eski gücünü koruyamadığı ve bunun sonucunda da toplumda geleneksel değerler boşluğu ortaya çıktığıdır. Bu değerler boşluğu da Osmanlı dünyasını sarsan derin bir bunalıma yol açar.

‘’Mahur Beste’’ ilk kez 1944 yılında tefrika halinde yayınlanır, roman olarak da  ilk 1975 yılında basılır. “Mahur Beste” diğer ilk iki romanın gölgesinde kalsa da Tanpınar’ın bir bütün olarak anlaşılmasını sağlar.

‘’Mahur Beste’’de geçen Talât Bey çarkçı yüzbaşıdır. Musikişinastır. Mevlevi muhibbidir. Fatma (Nurhayat) Hanım, Talât Bey’in karısıdır. Fatma (Nurhayat) Hanım’ın adı, ‘’Mahur Beste’’ romanında adı ‘’Fatma’’ olarak geçer. ‘’Huzur’’un tefrika edilen metninde de aynı ismi taşır. Huzur’un tefrika metni kitaplaştırılırken ismi Nurhayat’a çevrilir. Nurhayat Hanım, en geniş şekilde ‘’Huzur’’ romanında,  torununun kızı Nuran üzerindeki etkisiyle anlatılır.

Mahur Beste'de trajik bir olay vardır:

Talât Bey’in karısı Fatma Hanım, Mısırlı bir binbaşıya âşık olunca kocasını terk eder. Talât Bey onun ardından Mahur Beste’yi besteler. Hakikatte tam bir fasıl yapmak istiyordur. Fakat tam o esnada Mısır’dan gelen bir dostu Nurhayat Hanım’ın ölümünü haber verir. Daha sonra ise bu ölümün eserin bittiği geceye tesadüf ettiğini öğrenir...

Romanda geçen konuşmalar

"Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdirler."


“Freud ile Bergson’un beraberce paylaştıkları bir dünyanın çocuğuyuz. Onlar bize sırrı; insan kafasında, insan hayatında aramayı öğrettiler.”

''Sevginin, merhametin eşiğini atlayanlar, ıstırabın gömleğini de kendiliğinden giyinirler. Acımak, söylendiği kadar kolay bir şey değildi. İnsanın her tattığı şey, içinde bir bıçak gibi çalışıyordu.''

"Behçet Bey, bütün ömrünce, yerinden kımıldamadan 'kaçmak, gitmek!' diye çırpınanlardandı."


‘’Atâ Molla Bey, bu yeniçerisiz, sipahisiz kazansız, ihtilalsiz İstanbul’u beğenmiyor, ‘ulema’ sınıfını fetvahane kedisi haline getiren ve sarayında tek başına memleketi idare eden bu hükümdardan hoşlanmıyor, etrafındaki her şeyi küçük, bayağı ve manasız görüyordu.’’

''Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin?'' dedi. ''İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet, insanı insan yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü? Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarla tezat içinde yaşıyoruz, bütün şark dünyası bir ıstırap içinde. Muttasıl gömlek değiştiriyor, Hint’i, Çin’i, Efgan’ı, Arap’ı, Türk’ü hep soyunuyoruz; soyundukça üstümüzden attığımız şeylerin alelade ekler olduğunu, daha derinden birtakım şeyler çıkarıp atmak lazım geldiğini görüyoruz. O zaman korkuyoruz; olduğumuz yerde imdat arar gibi sağa sola bakmıyoruz. Sonra tekrar başlıyoruz, gene tabaka tabaka soyunuyoruz, tırnaklarımızla derimizi yüzer gibi bir şeyler daha atıyoruz. Zaten biz soyunmasak bile onlar üzerinden lime lime dökülüyorlar. Fakat olmuyor; bize lazım olan, gömlek değiştirmek değil, içten değişmektir. Bu sadece dıştan yapılacak şey değil. Bunu olduğumuz yerden yapamayız, içten, dıştan her ufuk, bir görüş zaviyesidir. Bütün cemiyet hayati zihniyet etrafında döner, insani yeni bastan, yeni esaslara kurmamız lazım; yeni kıymetlerle yasayan bir insan. Hâlbuki bu imkânsız.’’ 

Karıştırılan ‘’Mahur Beste’’ler…

Tanpınar’ın kitaplarında ve özellikle ‘’Mahur Beste’’de geçen mahur besteler genellikle birbirine karıştırılır. Roman ile ilişkilendirilen üç adet ‘’Mahur Beste’’ vardır.


Eyyubí Ebubekir Ağa'nın ‘’Mahur Beste’’si

Bunlardan birincisi Klasik Türk Musikisinin en büyük bestekârlarından biri olan Eyyubí Ebubekir Ağa'nın ‘’Mahur Beste’’sidir. Tanpınar, ‘’Mahur Beste’’ romanını Eyyübi Ebubekir Ağa'ya ithaf eder. Bu nedenle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu besteden etkilenmiş olduğu düşünülür. Bu beste gerçektir ve bestenin bağlantısını yazımın sonunda veriyorum.

Eyyubí Ebubekir Ağa'nın bu eserinin sözleri şu şekildedir:

''Bir âfet-i meh-peyker ile nüktelerim var, fehmetmesi müşkil
Aşkı gibi sînemde bulunmaz güherim var, sad şevke muâdil

Ebrûleri îmâ ile gizli eder iş'âr, bir bûse atâsın
Ahdî'ye nihânî kereminden haberim var, müjde sana ey dil

Ah ben senin hayrânınam
Ah ben senin kurbânınam''

Tâlat Bey’in hayali ‘’Mahur Beste’’si

Bunlardan ikincisi; ‘’Mahur Beste’’ romanında Tâlat Bey’in,  Sultan IV. Murat, Sultan İbrahim, IV. Mehmed gibi padişahlarla; Köprülü Mehmed Paşa, Köprülüzâde Fâzıl Ahmet Paşa gibi devlet büyüklerine kasideler yazan 17. yüzyılın usta şairi, Neşâtî’nin bir gazelinden yaptığı hayali bestedir. Ancak bu beste romanda sadece ad olarak kullanılır. Notalandırılmamıştır. Zaten ‘’Mahur Beste’’ romanında geçen Talât Bey de kurmaca bir kişiliktir.

Neşâtî’nin bahsi geçen gazelinin ilk beyti şöyledir:

"Gitdin emmâ ki kodun hasret ile cânı bile
istemem sensiz geçen sohbet-i yârânı bile"

Neşâtî'nin bu beyti roman boyunca ve hatta üçlemenin diğer romanı olan Huzur'da da sıkça tekrarlanır.

Dr. Refik Tâlat (Alpman) Bey’in ‘’Mahur Saz Semai''

Bunlardan üçüncüsü Bestekâr Dr. Refik Tâlat (Alpman) Bey’in ‘’Mahur Saz Semai'' adlı bestesidir. Ancak adına aldanmayın, bu beste Nihavend makamındadır! Romanda geçen ‘’Mahur Beste’’ ile ilgisi yoktur… Romanda geçen kurmaca bir kişilik olan Tâlat Bey ile Bestekâr Dr. Refik Tâlat (Alpman) Bey’in adlarının ve beste adlarının (‘’Mahur Beste’’ ve ‘’Mahur Saz Semai'') benzerliği genellikle karıştırılmasına yol açar.


Ancak bu konuyu karıştıranlar da haksız değillerdir. Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oya Levendoğlu bu konuda bana şu bilgiyi göndermişti. Kendisine şükranlarımı sunuyorum:

‘’Mahur Saz Semai’’nin, romanda geçen 'Mahur Beste' ile ilgisi olmamasına karşın bu saz eseri romanı en güzel yansıtacak eserlerden birisidir. Refik Tâlat Alpman'ın en tanınmış eserlerinden biri olan bu ’Mahur Saz Semai’sinin son hanesi Nihavend makamında bestelenmiş ve Mahur makamının parlak ve coşkulu rengini tek bir perdenin değişimiyle yumuşacık romantik bir renge dönüştürmüştür. Bu tür renk değişimleri klasik gelenekte, eserlerin zemin bölümlerinin ardından sıklıkla yapılır. Hele ki peşrev ve saz semailerinin ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerinde yapılan böylesi geçkiler, adeta her roman karakterinin sahip olduğu farklı renkleri temsil eder gibidir.’’

Dr. Refik Tâlat (Alpman) Bey’in ‘’Mahur Saz Semai''sinin bağlantısını da yazımın sonunda veriyorum. Bağlantısını verdiğim Mahur Saz Semai’ni dinlerken videonun görselini de tam ekran yapıp öyle dinleyin… Mahur Saz Semai’ni dinlerken de bu görselin içinde kaybolun... Kuantum teorisinin ''gözlemleyenle gözlemlenenin bir olduğu, ayrılmaz olduğu'' ana fikri gibi, Fransız filozof Michel Foucault ‘’Kelimeler ve Şeyler’’ (Les Mots es les choses) isimli kitabında ‘’bakanın bakılan olduğu’’nu yazdığı gibi görseldeki manzara içinde müzik eşliğinde manzara ve müzikle bir olun, beraber olun, manzara ve müziğin içinde eriyin, bitin, kaybolun…

Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’si

Sonra da Tanpınar’ın bu üçlemesinin verdiği tüm bir mesajı ve ‘’Mahur Beste’’ musikilerinin bu atmosferi içinde, uzaklardaki bir gücün politikaları doğrultusunda darağacına gönderilen üç fidan için Attila İlhan’ın yazdığı ağıtın, feryâdın, figânın adının neden ‘’Mahur Beste’’ olduğunu bir de bu gözle düşünün…

Zaman Tanpınar'ın bu üçlemesini okuma, ‘’Mahur Beste’’yi ve ''Mahur Saz Semai''sini dinleme zamanıdır! 

Ve ben bu üçlemeyi okurken ve ''Mahur Beste''yi dinlerken bu dünyaya bir daha Ahmet Hamdi Tanpınar gibisi gelmez diye hayıflanıyorum... 


Osman AYDOĞAN

Dr. Refik Talât (Alpman) Bey'in Mahur Saz Semai: 
https://youtu.be/3eknB-3fWpc

Eyyubí Ebubekir Ağa'nın ‘’Mahur Beste’’si:
https://www.youtube.com/watch?v=j1L5OlX8MHs


Mahur Beste

06 Mayıs 2021

‘’Mahur Beste’’,  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın üçlemesinin ilk romanının ismidir. Diğer ikisi ''Sahnenin Dışındakiler’’ ve ''Huzur'' adlı romanlardır. ‘’Mahur Beste’’,  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zekâ ve yaratıcılığını ustaca konuşturduğu, bir solukta okunan, insanı birden kavrayıp yavaş yavaş, hüzünle yere indiren, ruhta hoş bir seda bırakan, güzel mi güzel çok özel bir kitabıdır...

Bu roman Türk edebiyatında o kadar güzel bir eser ki ‘’Mahur Beste’’ ismi romanda kalmaz başka edebî eserleri de etkiler. Bunlardan birisi de Attila İlhan’ın en güzel şiirlerinden birisi olan ‘’Mahur Beste’’ isimli şiiridir...

Ancak Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiirini anlatmadan bir açıklama yapmam gerekiyor…

Edebiyatta ''tevriye'' sanatı

Edebî sanatlarda ‘’tevriye’’ diye bir kavram vardır. Sesteş bir kelimenin bir dizede, beyitte, dörtlükte iki gerçek anlama gelecek biçimde kullanılmasına ve bir sözcüğün yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kastetmeye tevriye sanatı denir.

Bu sanatta sözün yakın anlamı söylenir, uzak anlamı anlatılmak istenir. Daha doğrusu uzak anlam ilk anda okuyucu tarafından kavranmayacak biçimde gizlenir. Okur, yakın anlamla oyalanır, ama anlatılmak istenen uzak anlamda gizlidir. Bu uzak anlam şiire ayrı bir güzellik katar…

Tevriye sanatı ile ilgili en iyi örnek 17. yüzyıl Türk şairlerinden Nef’î’nin bir dörtlüğüdür:

''Tahir efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir,
Maliki mezhebim benim zira,
İtikadımca kelp tahirdir.''

Bu dörtlükte kullanılan ‘’Tahir’’in iki anlamı vardır: Birincisi ''Tahir Efendi'' anlamında, ikincisi ise ''temiz, pak'' anlamında.

Kelp ise Arapça kökenli bir kelime olup ‘’köpek’’ demektir. Bu dörtlükte hem, köpek temiz hayvandır hem de asıl köpek Tahir Efendi'dir anlamı var. Maliki mezhebinde köpek, temiz hayvandır.

Tevriye sanatına ikinci bir örnek de Divan Edebiyatı'nda yaşarken "Sultanü'ş Şuârâ" (Şairler Sultanı) unvanını alan ve asıl adı Mahmud Abdülbâki olan Divan Şairi Bâki’nin ‘’Huma kuşunun gölgesi’’ isimli şiiridir. Beş dizelik bu şiirin üçüncü dizesi şu şekildedir:

‘’Âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş’’

Bu dizede Bâki, ''Bâki'' sözünün yakın anlamı olarak ''sonsuzluğu'' zikrederken, uzak anlam olarak da şair kendi adını işaret etmektedir...

Şimdi gelelim Attila İlhan’ın şiirine…

Mahur Beste

Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiiri de tevriye sanatının en güzel örneklerinden birisidir. Şiirde geçen ‘’Müjgân’’ ilk anda yakın anlam olarak kadın ismi olarak anlaşılırsa da uzak anlam olarak ‘’kirpik’’ anlamında kullanılır... Müjgân, Farsça bir sözcük olup ‘’kirpik’’ anlamındadır…

Attila ilhan, bu güzel şiiri, güneşten ışık yontabilecek cesarette üç sert adam;
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan için yazar. Attila İlhan’ın kendi anlatımıyla şiirinin hikâyesi şu şekildedir:

“12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm.’’ 06 Mayıs 1972

Bu şiir hem Ergüder Yoldaş hem de Ahmet Kaya tarafından bestelenir. Ergüder Yoldaş'ın bestesi gerçekten ''mahur'' makamındayken, Ahmet Kaya'nın bestesi ''nihavent'' makamındadır.  

Bir şiir bu kadar mı güzel yazılır, bir şiir bu kadar mı ruha dokunur, bir şiir insanı bu kadar mı hüzünlendirir?

''Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı 
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı 
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı 
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı.''

Devlet Ana

Bu nasıl bir ‘’Devlet Ana’’dır ki çoook uzaklardaki bir gücün politikaları uğruna idealist çocuklarını şefkatsizce, insafsızca, merhametsizce hapur hupur yer? Ama aynı ‘’Devlet Ana’’ bu idealist evlatlarından esirgediği sevgiyi, şefkati, merhameti, nedense; hırsızlarına, uğursuzlarına, namussuzlarına, hortumcularına, kendisini soyanlara ve altını oyanlara cömertçe gösterir...

Ve o mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız...

‘’Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız 
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız..

Osman AYDOĞAN

Mahur Beste, Ahmet Kaya:
https://www.youtube.com/watch?v=EVwYvmoG8Ms

Mahur Beste

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız 
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı 
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı 
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı 
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı 

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra 
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara 
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara 
Geceler uzar hazırlık sonbahara


St. Gotthard / Mogersdorf Muharebesi


04 Mayıs 2021


Osmanlıların Batılı kültür sahasına girmelerinden sonra 14’üncü yüzyıldan itibaren 17’inci yüzyıla kadar Avusturya’nın güneydoğu sınırı boyunca Osmanlılar ile Avusturyalılar arasında sert muharebeler cereyan eder…

Avusturyalıların kendilerini ve Alman İmparatorluğunu korumaya yönelik Türklerle olan savaşlarında, derinliklerinde iki ayrı dünyanın, iki ayrı yaşam tarzının ve dinin bulunduğu iki kavram çarpışır: Garp ülkesi ve Şark ülkesi, Hıristiyanlık ve İslam, Avrupa ve Asya… Avusturyalılar, Osmanlı Devleti ile yaptıkları bu savaşlardaki her yenilgiyi, diğerlerine göre daha bir korkunç ve her zaferi diğerlerine göre daha bir büyük ve abartılı olarak tasvir ederler…

Avusturyalılar tarafından bir zafer olarak adlandırılarak ve abartılarak büyütülen muharebelerden biri de işte bu 01 Ağustos 1664 tarihinde yapılan Saint Gotthard / Mogersdorf muharebesidir. Bu muharebe bütün Batılı kaynaklarda ve özellikle Avusturya kaynaklarında bir zafer olarak algılanarak fevkalade mübalağalarla süslenip bir destan haline getirilir…

Aslında Saint Gotthard muharebesi Osmanlı İmparatorluğu’nun 1663/1664 yıllarında Fazıl Ahmet Paşa komutasında yapmış olduğu ve başarı ile sonuçlanan Avusturya Seferinin (Uyvar Seferi) bir muharebesidir. Zaten Avusturya tarihçileri de bu savaşa ‘‘Der Türkenkrieg 1663-1664’’ ismini vermişlerdir.[1] Bu seferde bütün Avrupa’da ‘‘imprenable’’ (düşürülemez) olarak tanınan Uyvar Kalesi ele geçirilir. [2]   Bu sefer içerisindeki Saint Gotthard Muharebesi de Avusturyalıların iddia ettikleri gibi kaybedilmiş bir muharebe değil, büyük kısmın muharebeye girmediği ve öncü kuvvetlerle yapılan neticesi alınamamış bir taarruz harekâtıdır.

Muharebenin Raab Irmağının kıyısında yapılmasından dolayı Osmanlılar tarafından ‘‘Rabe Cengi’’ olarak da adlandırılan bu muharebe için Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa; ‘‘Bu vakayı orduda ahşamdan sonra bile işitmemiş âdem nihayetsiz idi’’[3] (Bu olayı akşamdan sonra bile duymamış çok insan vardı) diye Saint Gotthard muharebesini âdetâ bir müfreze müsâdemesi şeklinde gösterir… Hâlbuki Avusturyalılar bu muharebeyi Osmanlılara karşı büyük bir zafer olarak görür ve bu zafer (!) bütün Avrupa’da kutlanır, şiirler yazılır, şarkılar bestelenir, anıtlar dikilir, resimler yapılır, kitaplar yazılır ve paralar basılır… Halen Avusturya kütüphanelerinde bu muharebe üzerine yazılmış onlarca kitap, Avusturya müzelerinde sergilenen onlarca eser bulunmaktadır.

Osmanlılar tarafından bir müfreze müsademesi şeklinde anılan bu muharebe için var olan Türkçe kaynaklar Avusturya kaynaklarına göre oldukça yüzeysel kalır… Asıl adı ‘’Esfar-ı Osmaniye Hatıraları 1073-75 Seferinin Vekayi-i Esasiyesi - Sen Gotar’da Osmanlı