Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV 2019 / 1

Mevlâna’dan öğütler;  üç balık

27 Haziran 2019

Son yazılarımda ‘’fabl’’lara daldım… Bu fablların sadece ders vermediklerini aynı zamanda bir düşünceye ya da kavrama güç kazandırmak isteyen bir çeşit masallar olduğundan bahsetmiştim…

Bir düşünceye ya da kavrama güç kazandırmak isteyen masallara Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde geçen bir hikâye örnek olarak gösterilebilir… Bakalım Mevlânâ; ‘’feraset’’, ‘’cesaret’’ ve ‘’pişmanlık’’ kavramlarını bir hikâye içerisinde nasıl açıklamış: (Mesnevi: 4.Cilt - Sayfa: 178-184) 

İçinde üç balık bulunan gölcüğün hikâyesini duydun mu sen? Bak dinle...

Bir kaç balıkçı gölcüğün yanından geçerken balıkları gördüler, üç tane idi, lakin üçü de bir birinden güzel ve iştah açıcıydı. Derhal koşup ağ getirmeye gittiler. Balıklar anladılar durumu.

İçlerinde akıllı olan yola düştü; gidilmesi gönüle hiç de hoş gelmeyen yola koyuldu. Aklından dedi ki: “Bunlara danışmayayım, türlü türlü fikirler ileri sürerek azmimi gevşetirler, tembellikleri, bilgisizlikleri bana da sirayet eder. Danışmak, akıl almak için diri kişi lazım ki, başvurasın amma... Nerede öyle bir diri. Bunlara danışmanın zamanı değil! Kendine gel, yola düş. Bu gölcükten denize doğru git, denizi ara. Şu girdaplara kapılma.”

Derken balıkçılar ağ getirdiler...

İkinci balığın, yarı akıllının ağzının tadı kaçtı. Dövünmeye başladı: ‘’Eyvahlar olsun, fırsatı teptim. Nasıl oldu da o yol gösteren akıllı diriye arkadaş olmadım, ona uymadım! Ansızın gitti, lakin benim de hararetle ardına düşmem gerekirdi! Fakat geçene acınmak, dövünmek hatadır. Gitti mi, gider! Gayrı onu anmanın hiç bir yararı yoktur. Şimdi denizlere,  emniyet yurduna ulaştı o, bize düşen de onun yolundan yürümektir. Bir çare bulmalıyım, en iyisi kendimi ölmüş gibi göstereyim, suyun üzerine çıkıp karnım yukarıda, sırtım aşağıda olduğu halde kendimi salıvereyim. Su nereye götürürse, gideyim. Yüzen kişi gibi değil de, âdeta bir saman çöpü gibi su üstünde sürükleneyim .”

Dediği gibi de yaptı. Ölü taklidi ile su yüzüne çıktı, sürüklenirken aynı çöp gibi, kendini tamamen suyun akışına, bırakmış öylece gidiyordu, bata çıka. Balıkçıların biri gördü: ‘’Eyvah, dedi, en iyi balık öldü!’’ Balıkçıların hepsi kederlenirken, balık onların “eyvah” demelerine sevindi. “Galiba kurtuluyorum...” dedi içinden. Balıkçılardan biri suya girdi, yakaladı onu, fırlattı kıyıya. Balık; çırpına çırpına gizlice suya fırladı, gitti.

Üçüncü balık, o ahmak; ıstıraplar içinde kalakaldı. Kurtulmak için sağa sola çırpındı durdu, fakat avcılar ağ atıp yakaladılar.  Ateş üstündeki tava içinde ahmaklıkla eş oldu.

Ateşin hararetiyle kızıp kaynadıkça akıl ona: “Sana hiç korkutucu bir zat gelmedi mi?” diyordu. O da işkence ve belanın içinde: “Evet geldi! Eğer bu sefer, şu boynumu kıran mihnetten kurtulursam; denizlerden başka yeri yurt tutmam. Bir gölcükte oturmam artık. Uçsuz bucaksız bir su arar, emniyette ve sıhhat içinde ömür sürerim….’’ demekteydi ahmakça! 

Bela gelmeden tedbir için feraset, bela gelince cesaret gerekir. Pişmanlık; cesareti ve feraseti olmayan ahmağın tesellisidir.

Osman AYDOĞAN




Bir Rus masalı…

26 Haziran 2019

Dünkü yazımda ‘’fabl’’dan bahsedip, ‘’fabl ‘’ın aslında insanlar arasında geçen olayları hayvanlar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara ders vermek, örnek göstermek ya da bir düşünceye güç kazandırmak isteyen bir çeşit masal olduğundan bahsetmiştim…

Madem söz ‘’fabl’’den açıldı, devam edeyim o zaman… Bugün de bir Rus masalı anlatacağım… Ancak bu masalın verdiği ders çooook geniş bir yelpazededir… Dolaysıyla istediğiniz dersi çıkarabilirsiniz.

Şimdi gelelim masalımızaaaaa…..

Çiftliğin ambarını mesken tutan fare, bir gün çiftçinin kendisine kapan kurduğunu görür. Hemen horoza gidip, heyecanlı ve endişeli bir sesle, durumu anlatır. “Benim sorunum değil” der horoz. “Ben zaten yakalanmam o kapana. Tuzak sana kurulmuş, başının çaresine bak!” 

Fare, panikler. Yeni yavrulamış koyuna koşar, soluk soluğa, “Çiftçi bana kapan kurdu koyun kardeş…” diye yakınır. Koyun, “Bana ne ki?” der. “Dikkatli ol, kapana yakalanma!” Farecik, ağlamaklıdır. Son bir umutla, öküzün yanına varır, içini döker. Öküz de ilgisiz kalır. “Beni meşgul etme!” diye payladığı fareyi, “Başının çaresine bak” öğüdüyle savar. 

Fare çaresiz ve üzgün, yuvasına döner. 

Günlerden bir gün, çiftçinin fare için kurduğu kapana, bir yılan yakalanır. Zehirli mi zehirli türdendir. Çiftçinin oğlu kapanın yanından geçerken, yılan can havliyle oğlanın bacağını ısırır. Çocuk acıyla kıvranarak yere düşer, katılır kalır. 

Çiftliğe doktor çağrılır. Muayene sonrası gereken ilaçları veren doktor, çıkıp giderken “Horoz kesip suyuna çorba yapın, hastayı güçlendirir” der. Horozu kesip çorba yaparlar. 

Çiftlik evine o kadar çok “geçmiş olsun” ziyaretine gelen olur ki, çiftçi konukları ağırlamak için koyunun gözü gibi sevdiği kuzusunu keser. Kebap yapıp ikram eder. 

Ne var ki çiftçinin oğlunun sağlığı, gün geçtikçe kötüleşir. Sonunda ölür. Çiftçi cenazeyi kaldırır ve bu kez, “başın sağ olsun”a gelenleri ağırlamak için öküzü keser!

Dedim ya bu masalın verdiği ders çooook geniş bir yelpazededir… Dolaysıyla istediğiniz duruma uygulayabilir, istediğiniz dersi çıkarabilirsiniz. Benim görevim yazmak!

Osman AYDOĞAN



Bir seçimin ardından (3)

25 Haziran 2019

En basit anlatımıyla hayvanları konuşturma, kişileştirme sanatları kullanılarak ibret verici şekilde anlatıldığı hikâyelere ‘’fabl’’ denir. "Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikâye" manasına gelen "fabıla"dan gelmektedir. Fabl aslında insanlar arasında geçen olayları hayvanlar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara ders vermek, örnek göstermek ya da bir düşünceye güç kazandırmak isteyen bir çeşit masaldır…

Dünyanın en ünlü fabl yazarları Ezop, La Fontaine, Andersen ve Hint yazarı Beydeba’dır… En eski fabl yazarı olan Ezop'un fablları MÖ 300 yılında derlenerek yazıya geçtiği biliniyor… Türk edebiyatında ise en büyük ‘’fabl’’ örneği divan edebiyatı şairi Şeyhi tarafından mesnevi türünde kaleme alınmış olan ‘’Harnâme’’dir... Ben en önemlilerini saydım ama tabii dünyada ve kültürümüzde fabl yazarları bu kadar değildir.

Yazılarımdan hatırlarsanız ben de genellikle gündeme dair konuları daha net anlatabilmek için fabllara başvururum. Bugün de öyle yapayım… Bir önceki yazımda ‘’Bir seçimin ardından (2)’’ yazımla tekrarlanan İstanbul yerel seçimi konusundaki analizimi yazmıştım.

Biliyorsunuz son yıllarda ülkede siyasi partiler arasında kimi yakınlaşma, kimisi yakınlaşmanın da ötesinde neredeyse koalisyona yakın ittifaklar oldu. AKP bir vakitler ‘’çözüm süreci’’nde, ‘’Dolmabahçe mutabakatı’’nda HDP ile beraberdi, sonra AKP yüz seksen derece dönüşle MHP ile nerdeyse koalisyon haline geldi... Bir vakitler AKP ve lideri hakkında ağıza alınamayacak sözler eden MHP lideri şimdi AKP ve liderinin en yılmaz savunucusu haline geldi.  Keza aynı şekilde AKP ve lideri hakkında söylenmedik olumsuz söz bırakmayan DP lideri, gemisini, pardon partisini terk edip AKP’ye geçerek AKP’nin en fanatik bakanı haline geldi. İyi Parti de kuruluşundan itibaren CHP ile aynı cephede yer aldı…

Anlattığım gibi fabllar aslında insanlar arasında geçen olayları hayvanlar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara dersler verir… Artık anlatacağım hikâyemdeki hangi hayvan, hangi kişi; kimi, hangi partiyi temsil ediyor, geleceğe dönük olarak ne mesajlar veriyor, artık size kalmış… Hani ilk seçim analizimde Ömer Seyfettin’in bir sözüne yer vermiştim ya aynen öyle: ‘’Bu millet âlim değildir ama ariftir. Bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, fark eder ve bilir.’’  

Neyse gelelim hikâyemizeeee….

Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü ekememektedir. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt, adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar. '’Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler.’’

Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder.

Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü '’görmedim’' der ve avcılar uzaklaşır.

Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar. '’Çok teşekkür ederim’' der kurt, '’Bana büyük bir iyilik yaptın'’ ‘'Önemli değil’ der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar. '’Bir dakika'’ diye seslenir kurt ‘’Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok.'’

Köylü şaşırır; '’Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.'’ '’Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur'’ der kurt. ‘'Ben de kendi çıkarım için senin desteğini ve iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.’'

Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.

Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. '’Ne vefası’' der kısrak, '’Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu...’’

Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. '’Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim’' der köpek, ‘’yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur...'’

Kurt köylüye döner, '’İşte gördün’' der. Köylü de son bir çabayla ‘'Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye’' diye cevap verir…

Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. '’Her şeyi anladım da’' der tilki ‘'Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?’’ Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar; '’Gözümle görmeden inanmam...’’

İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve '’Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık'’ diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar.

Sonra tilkiye döner. '’Sana minnettarım beni bu kurttan kurtardın’' der. Tilki de '’benim için bir zevkti'’ diye cevap verir.

O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: '’Haklıymışsın kurt, yapılan ittifaktan, pardon iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş...'’

Gökten üç tane elma düşmüüüüüüüüşşş. Üçünü de aslan yemiş!

Osman AYDOĞAN




Bir seçimin ardından (2)

24 Haziran 2019

31 Mart 2019 yapılan yerel seçimlerde İstanbul’da 13.000 farkla önde olan CHP adayı, hakkı gasp edildikten sonra 23 Haziran 2019 tarihinde yapılan seçimde, 777.000 farkla, yani bir önceki seçimin farkının tam 60 katı farkıyla seçimi kazanmıştır. Bu seçimim tahlilini yapmadan önce biraz geriye gitmemiz lazımdır…

31 Mart 2019 öncesi ülkede durum

AKP, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana uyguladığı politikalarla ülkede; hakkı -hukuku bitirmiş, adaleti bitirmiş, diplomasiyi bitirmiş, tarımı, sanayiyi, ticareti bitirmiş, eğitimi, kültürü, sanatı bitirmiş, Ergenekon, Balyoz kumpaslarıyla ve FETÖ yapılanmasıyla milletin gözbebeği Orduyu bitirmiş,  ticaretini yapa yapa dini de bitirmiştir… Ama en önemlisi AKP ülkede demokrasiyi bitirmiştir demokrasi… AKP uygulamalarında hep çatışma kültürünü, kin ve nefret söylemini ön planda tutmuştur.

AKP döneminde Türkiye uluslararası ilişkilerde de ‘’değerli yalnızlığa’’ ulaşmıştır. AKP döneminde Türkiye; ABD, AB, Rusya (Rusya ile şimdilik göreceli ilişkilerin iyi gibi olduğuna bakmayın) ile olan ilişkilerini bozmuştur. Suriye, Irak, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Libya, Yemen ile neredeyse düşman olmuştur. Bölgenin en önemli ülkeleri olan Suriye, Yemen, Libya, İsrail ve Mısır’da halen Türk Büyükelçisi yoktur… AKP’nin başlangıçtaki ‘’sıfır sorun’’ politikası ‘’sıfır dost’’ uygulamasına dönüşmüştür. AKP, büyük ülke, küçük ülke, komşu ülke ne varsa herkesi politikalarıyla Ebû Müslim Horasanî’nin sözündeki gibi düşman safında birleştirmeyi başarmıştır…  

Siyaset; sorunların güç kullanılmadan çözme sanatıdır. Ancak AKP döneminde ülkede ‘’siyaset’’i de bitirmiştir… Siyasete ayrı bir paragraf açmamın nedeni siyasetin daha yeni bitmemiş olmasıdır. Bu memlekette siyasetin zemini yıldan yıla azala azala kaybolmuş, bitmiş ve tükenmiştir… 1980 darbesinden sonra iğdiş edilircesine depolitize edilen bu toplumda, siyasetin alanı daraltılıp, daraltılıp, daraltılıp sonuçta bir kişinin belirlediği bir alana inhisar edilmiş, hapsedilmiş, sıkıştırılmış, hatta hatta muhalefet de yıllardır bu belirlenen alanda siyaset yapmaya mecbur bırakılmıştır… Tabii ki muhalefet de bu tecavüze –pardon bu muameleye bile oynaya, güle oynaya tabii olmuştur

Bu şartlarda ülke, üstelik OHAL koşullarında referanduma giderek mühürsüz oylarla şaibeli bir şekilde rejimini değişerek parlamenter demokrasiden tek adam rejimine geçmiştir…

31 Mart 2019 yerel seçimlere giderken ülkenin birliğinden, bütünlüğünden sorumlu olan Cumhurbaşkanı kendi partisinden olmayan vatandaşlarına ‘’illet’’, ‘’zillet’’ diyerek aşağılayabilmiş, ‘’bekâ’’ diyerek teröristle eş tutabilmiştir…  

31 Mart 2019 yerel seçimleri

Bu şartlarla yapılan 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden hemen sonra yazdığım ‘’Bir seçimin ardından’’ başlıklı yazımda İbn-i Haldun’un ''Mukaddime''sinde yer alan, devletlerin geçirdiği aşamalar bölümünde ‘’devletin çöküşü’’ aşamasına atıfta bulunarak bu safhayı şöyle özetlemiştim:

‘’İsraf döneminde ise devlet  bir sona doğru ilerlemeye başlar. Devletin çöküş aşaması bu dönemde başlamaktadır. Hükümdar ve çevresi, öncekilerin biriktirdiği serveti telef ederler. Görevler, ehil olmayanlara dağıtılır. Ordu bozulur. Zevk düşkünlüğü arttığı için gelirler giderleri karşılayamaz. Bu aşama aynı zamanda din ve dayanışmanın sayesinde baş­langıçta sağlanan yaşamsal güç­lerin, hısımlığın (asabiyet) tah­rip edildiği dönemdir. Hükümdar, artan israf sonucu satın aldığı destekçilerinin des­teğinin ve vazgeçmediği lüksü­nün devamı için vergileri artır­mak zorundadır. Konfor ve lük­sün tükettiği alışkanlıklar fiziki zaafların ve kötü huyların yayıl­masına neden olmaktadır. Dev­let kendi içinde çözülmeye baş­lamıştır. Az sonra da dışardan gelen genç ve sağlıklı bir gru­bun istilası ile devlet yağı bitmiş bir lambanın fitiline benzer şekilde söneeer gider...’’

Yazıma, AKP’nin 31 Mart seçimlerini bu nedenle kaybettiğini, bu nedenlerin devamının ise partiyi de aşarak devletin bütünlüğünü tehdit eder hale geleceğini vurgulayarak yazıma son vermiştim.

23 Haziran 2019 İstanbul yerel seçimi ve sonuçları

31 Mart 2019 yerel seçimlerinde AKP tarafından kaybedilen İstanbul seçimlerinde seçim sonucu AKP tarafından beğenilmemiş, ellerindeki YSK tarafından, CHP adayının kazandığı seçim; haksız, hukuksuz ve gerekçesiz bir şekilde gasp edilerek, demokrasi adına elde kalan son kale olan sandık da devrilerek, seçim 23 Haziran 2019 tarihinde yenilenmiştir.

31 Mart 2019 yapılan seçiminde 13.000 farkla önde olan CHP adayı, hakkı gasp edildikten sonra 23 Haziran 2019 tarihinde yapılan seçimde, daha önceki seçime oranla 60 kat farkla, toplamda 777.000 farkla seçimi kazanmıştır.

Bu seçimin analizine gelecek olursak…

Yukarıda anlattığım 31 Mart 2019 öncesi koşullar da mutlaka bu seçime etki etmiştir. Ancak aradaki farkın 60 kat artmasının nedenleri daha farklıdır. Bu nedenleri madde halinde şu şekilde sıralayabiliriz.

1. Her ne kadar AKP, 17 yıllık icraatıyla antidemokratik bir görünüm sergilese de Türk halkı neredeyse bir yüz yıllık demokrasi geleneği ile devrilen sandığı, gasp edilen mazbatayı hazmedememiş, içine sindirememiştir. Bu anlamda seçmen örnek bir demokrasi dersi vermiştir. Esas demokrasi bayramı budur.

2. Seçimin yenilenme gerekçesine AKP teşkilatı, AKP adayı ve AKP yandaşı basın da inanmamıştır. Bu nedenle yenilenen bu seçime ne AKP teşkilatı ne de AKP adayı ne de yandaş basın yeteri kadar asılmamıştır.

3. Anket sonuçları AKP açısından olumsuz gelince son anda devreye giren Cumhurbaşkanının tavrı, tehditkâr üslubu ve konuşmaları ters tepmiştir.

4. Yine anket sonuçları AKP açısından olumsuz gelince son anda devreye sokulan Öcalan, Barzani kartları ve Cumhurbaşkanının ‘’Kürt de olsa’’ şeklinde ayırımcı ve olumsuz hitabı HDP seçmenini sandığa gitmemeye ikna etmediği gibi MHP seçmenini de ürküterek sandıktan uzaklaştırmıştır. AKP’nin bu politikası ‘’aynı anda iki tavşanı yakalamak isteyen ikisini de kaçırır’’ atasözünü tam olarak doğrulamıştır.

5. İstanbul Türkiye’nin ekonomi, sanayi ve ticaret merkezidir. Ekonomik gidişatın düzelmeyeceği umudu seçmeni AKP’den uzaklaştırmıştır.

6. Son aylarda ABD ile tırmanan S-400 ve F-35 krizi, Türkiye’nin Batı dünyasından kopuyor kaygısı AKP içindeki merkez sağ kökenli seçmeni ürküterek AKP’den uzaklaştırmıştır.

7. AKP adayının hiçbir resmi sıfatı olmamasına rağmen devletin imkânlarıyla, makam arabalarıyla, uçaklarıyla, koruma ordusuyla yürüttüğü seçim kampanyası AKP’ye ‘’devlet partisi’’, ‘’parti devleti’’ görüntüsü vererek ters tepmiştir.  

8. Sonuç olarak kampanya boyunca AKP’nin samimiyetsiz yaklaşımı, antidemokratik davranışı, sandığı devirmesi, dışlayıcı üslubu, ayırımcı yaklaşımı ve nefret söylemi seçmen nezdinde karşılık bulmamıştır. Ömer Seyfettin’in söylediği gibi ‘’Bu millet âlim değildir ama ariftir. Bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, fark eder ve bilir.’’  

Böylesine bir seçimin ve böylesine bir hezimetin tabii ki sonuçları da olacaktır. Bu sonuçları hem AKP hem de CHP açısından ayrı ayrı incelemekte fayda vardır:

AKP açısından seçimin muhtemel sonuçları:

1. Öncelikle merkez ve İstanbul olmak üzere parti teşkilatının kişi ve politika olarak gözden geçirilmesi gerekecektir. Muhtemel ki ivedilikle hesap birilerine kesilecektir. Politika değişikliği ise zamana yayılacaktır.  

2. Bakanlar gözden geçirilecektir. En kısa zamanda bir kabine değişikliği muhtemel gözükmektedir… Özellikle Maliye, Dışişleri, İçişleri bakanları öncelikle değişecek bakanlar olarak gözükmektedir.  

3. İç ve dış siyasette politika değişikliğine gidilmesi muhtemeldir. İç siyasette Kürt sorunu nedeniyle daha önce yaşanan bir ‘’açılım’’ politikasının benzerinin uygulamaya geçmesi, muhalefete karşı da daha yumuşak bir üslubun benimsenmesi muhtemeldir.  

4. Hem İdlib sorunu, hem Suriye’deki harekât, hem sığınmacılar, hem de son zamanlarda Türkiye’yi çokça sıkıştıran Doğu Akdeniz sorunu nedeniyle Suriye politikasında ivedi olarak bir değişiklik muhtemeldir.  Benzer şekilde Mısır ile de bir yumuşamaya gidilebilir.

4. ABD ile olan ilişkilerin düzeltilmesi beklenilmelidir. Bu kapsamda ABD ile S-400 sorununa, mevcut inatlaşmadan çark edilerek Rusya’yı da küstürmeden bir çözüm bulunması muhtemeldir…  

5. AB ile bir yakınlaşma, ilişkilerde bir yumuşama muhtemeldir...

6. Gerek AKP içinden, gerekse de daha önce AKP’de görev almış kadrolar ile merkez sağda daha önce görev almış kadrolardan oluşan yeni bir siyasal yapılanmanın hemen boy göstermesi muhtemeldir. Bu yapılanmanın hemen mutlaka parti olarak vücut bulacağı beklenilmemelidir. Bu çerçevede eski Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL’ün bu oluşumlara aktif olarak katılmayacağı, geri planda ‘’bir bilen’’ olarak kalacağı, Davutoğlu, Babacan ve Şimşek gibi isimlerin ve daha başka sürpriz isimlerin de ön planda olacağı beklenilmelidir.

CHP açısından seçimin muhtemel sonuçları:

1. 2019 yerel seçim ve özellikle son İstanbul başarısının partiye bir özgüven kazandıracağı, seçmenine bir güven aşılayacağı kesindir.

2. Bu başarıya güvenerek partinin bir erken genel seçim talebinde bulunacağı pek muhtemel değildir.

3. CHP’nin birinci amacının kazandıkları başta büyük iller olmak üzere yerel yönetimlerde bir başarı hikâyesi yazma üzerine odaklanacakları muhtemeldir.

4. CHP bu başarısının verdiği özgüvenle sesiz ve derinden 2023 genel seçimlerine hazırlanacakları değerlendirilmektedir.

MHP ve İyi Parti açısında seçimin muhtemel sonuçları:

AKP’nin artık MHP'ye ihtiyacının kalmadığı ve bu nedenle MHP ile olan ittifakının zayıflayacağı değerlendirilmektedir. AKP’nin MHP ile olan ittifakı artık AKP’ye zarar vermektedir. Yalnız kalan MHP’de ise bir lider değişikliği kaçınılmaz gözükmektedir. Bir milliyetçi partinin lideri olarak HDP seçmenine yıllardır ''bebek katili'', ''bölücü'', ''terörist başı'' dediği Öcalan'ın sözünü dinlemeye davet etmek her lidere nasip olan bir kısmet değildir!..

İyi Parti'nin ise rüştünü ispat ettiği ve bundan sonra artık milliyetçilerin yeni adresinin İyi Parti ve Akşener olacağı değerlendirilmektedir...

Son bir söz olarak…

Aslında seçimin muhtemel bütün sonuçları yukarıda sıralanmıştır. Ama son bir söz söylemek gerekirse bu sözü 19. yüzyıl İngiliz tarihçi ve siyasetçisi Lord Acton’a (John Emerich Edward Dalberg-Acton) bırakmak uygun olur diye düşünüyorum. Şöyle derdi Lord Acton: ‘’Power tends to corrupt, and absolute power corrupts absolutely. Great men are almost always bad men and absolute corruption annihilates the once powerful.’’ (Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır. Büyük adamlar hemen hemen her zaman kötü adamlardır ve mutlak yozlaşma o baştaki güçlüyü ortadan kaldırır.)

Osman AYDOĞAN

Çıngıraklı kurt

23 Haziran 2019

Anadolu’da kurtlar bir beladır. Bir kurt bir koyun veya keçi sürüsüne dalar, kurt sadece bir tanesini alır götürür ancak bütün sürüyü parçalar. Kurt dalmış sürüden artık hayır yoktur... Koyundan, keçiden başka geçimi olmayan Anadolu köylüsü, eğer sürüsüne böylesine kurt girmişse çöker, biter, açlıkla karşı karşıya kalır. Bu nedenle kurt gittikten sonra, sabah olduğunda sürü sahipleri gördükleri manzara karşısında donar kalır ve içleri kurda karşı kinle, öfkeyle dolar…  

Bu durumda köylü, kurttan öcünü almak ister. Atlarına binerler, köpeklerini, iplerini alırlar, kurt avına çıkarlar. Kurtları intikam için diri yakalamaktır en büyük amaçları. Usulünü de bilirler ve sonuçta kurtları diri diri yakalarlar. Kin bağladıkları, öç almak istedikleri kurda bir fiske bile vurmazlar. Kurdu hiç incitmezler. Yalnız sağlam bir telle ya da kirişle kurdun boğazına bir çıngırak takarlar ve kurdu okşayarak ve öperek salıverirler.

Boğazı çıngıraklı kurt sevinerek, koşarak ayrılır köylülerden. Ancak çıngıraklı kurt hiçbir canlıya yaklaşamaz çünkü çıngırak sesini duyan her hayvan önceden kaçar, kurt ise boğazında çıngırak, bozkırlar boyunca, dağlar boyunca boşu boşuna koşar durur. Zavallı çıngıraklı kurt dağlarda ve kırda av bulamadığı, aç kaldığı zamanlarda da köylerdeki, ağıllardaki sürülere yaklaşır ama boynundaki çıngırak sesi hemen kurdu ele verir, sesi duyan çoban köpekleri hemen çıngıraklı kurdu kovalarlar...

Sonunda kurt dağlarda açlıktan önce yavaş yavaş zayıflar, sonra zayıflıktan güçsüz düşer ve sonunda bağıra, bağıra, bağıra ölür. Bu, insan aklına gelen işkencelerin, zulümlerin en korkunçlarından birisidir. Çünkü boynuna çıngırak takılan kurdun artık yaşama imkân ve ihtimali olmadığı gibi ölümlerin de en zorunu yaşar; açlıktan ölür...

Anadolu insanına musallat olmuş kurdun boynuna çıngırak takıldı mı artık iflah olmasının imkân ve ihtimali yoktur, sonu yakındır…

Osman AYDOĞAN




Git Bahâr

22 Haziran 2019

"Kadın yazarların annesi" (ümmül muharrirat) olarak anılan, romancı Emine Işınsu'nun annesi ve yazar Pınar Kür'ün teyzesi olan Hâlide Nusret Zorlutuna’nın güzel bir şiiri var: ''Git Bahâr''...

Git Bahâr

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahar bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

 (‘’Peymâne’’: Osmanlıca bir sözcük ‘’Kadeh’’ demek, ‘’Kâşane’’ ise ‘’süslü köşk’’, ‘’saray’’ demek.)

Hâlide Nusret ipek kalpli bir şair olarak tanınıyor. Hâlide Nusret, sevdiği gençle nişanlanıyor fakat ailelerin anlaşmazlıkları sonucu nişan yüzüğünü iade etmek zorunda kalıyor. Bu kadar narin ve nahif ruhlu olan sanatkâr ve şair Hâlide Nusret; yıkılışlar, devrilişler ve savaşların eşliğinde şahsiyetini inşa ediyor. 1926 yılında Süvari Yarbay (sonra da General) Aziz Vecihi Zorlutuna ile evleniyor… 

Hâlide Nusret Zorlutuna’nın bu şiiri ‘’Git Bahâr’’ (1919); ‘’Ağla Bahâr’’ (1921), ‘’Gel Bahâr’’ (1936) ve ‘’Bahâr Geldi’’ (1949) isimli şiirleri bir birinin devamı niteliğinde olan şiirlerdir. Şiir okuduğumuzda akla ilk olarak buruk bir ‘’aşk şiiri’’ olduğu gelir… Ama öyle değildir.

Şair, Mondros mütarekesiyle başlayan makûs kaderi, tedrici olarak esaretten kazanımlara, kurtuluşa uzanan ulusal başarıları anlatmaktadır birbirinin devamı olan bu şiirleriyle; “Esaret’’ (Git Bahâr), ‘’Yas’’ (Ağla Bahâr), ‘’Çağrı’’ (Gel Bahâr) ve ‘’Muştu” (Bahâr Geldi) olarak.

Yukarıda metnini verdiğim ‘’Git Bahâr’’ isimli şiirin yazılma nedeni, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesiyle memleketin içine düştüğü karanlık halin anlatılmasıdır. Bahârın saadet duygusunu yok eden, vatanın esaretidir. Şairin burada kastettiği mevsim de ilkbahar değil, sonbahar mevsimidir.

‘’Kapısı kilitli, mihrabı bomboş 
Mabettir orası, meyhane değil.’’

Şair bu dizeleriyle Türk yurdunu, kutsiyetiyle bir mabede benzetmiştir. Mabed ehli, uyanıktır, gaflet perdesini aralamıştır. Miskinlerin, sarhoşların pineklediği bir mekân, yani meyhane değildir.

‘’Kalbime girme, o kâşane değil!..’’ derken şair yurdun işgaliyle kalbinin, kırık, karanlık ve harap olduğunu anlatıyor... O kalbinin kâşane olabilmesi için ülke üzerindeki kara esaret bulutunun kalkması gerektiğini dile getiriyor.

‘’Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahar bakışların yine pek sarhoş.’’ 

Şair bu şiiriyle (Git Bahâr) sanki günümüzdeki; ülkenin o karanlık günlerini ve o karanlık günlerden nasıl kurtulduğunu, bu yüce Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlamayan, tarihini bilmeyen, bilmeden ahkâm kesen, tarihini çarpıtan, Arap hayranı, bu çağdaş Cumhuriyeti bir çiftliğe, bu köklü devleti bir aşirete, bu milleti bir ümmete dönüştürmek isteyenlere sesleniyor gibidir: ''Tamam.. Git artık!''

Şair bu seslenişte, ''Mâbettir orası, meyhane değil!'' derken; ''Cumhuriyettir orası, çiftlik değil!'', ''Devlettir orası, aşiret değil!'', ''Meclistir orası, saray değil!'', ''Millettir orası, ümmet değil!'' diye cesurca haykır haykır haykırıyor:  ''Tamam.. Git artık!''

Bunları dedikten sonra da kara kışın habercisi o ‘’sonbahâr’'a isyan ediyor şair; ''Tamam.. Çekil bu gölgeli yolda gezinme!'' artık diyor şair... ''Bahâr bakışların yine pek sarhoş'' diyor şair... ''Yanılıp gönlüme misafir inme.'' diyor şair...  ''Tamam.. Git artık, git!..’’ diyor şair... ''Kalbime girme, o kâşane değil!..'' diyor şair... ''Tamam, git artık uzaklarda gül!'' diyor şair...  ''Kalbime sokulma!" diyor şair...

Sanki şair günümüzdeki hoyratlığa, kabalığa, sığlığa, kumpaslara, yalana, dolana, riayaya, iftiralara, sahtekârlıklara, kof bir gurura, fır dönülere, ilkesizliklere, betona, ranta, çıkara, haksızlıklara, hukuksuzluklara, adaletsizliklere  ''Tamam!... Git artık git'' diyor şair... Tamam git artık git!...

Osman AYDOĞAN

Git Bahâr

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahâr bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

Hâlide Nusret Zorlutuna

''Git Bahâr'' şiirinin orijinal Osmanlıca yazılmış hali:




Leylekler ve Yılanlar

22 Haziran 2019

Leylek yılanı nasıl avlar bilir misiniz? Gerçi Anadolu'nun bilge topraklarında, susuz havuzlarında, gübresiz tarlalarında, çorak meralarında yetişenler bilirler ama ben yine de anlatayım: 

Leylek havada uçarken bir yılan gördü mü hemen üzerine atılmaz. Bulunduğu yerden daha yükseğe çıkar. Çıkabileceği en yüksek noktaya geldikten sonra birden yılanın üzerine pike yapar. Yılanı belinden kaptığı gibi tekrar eski yüksekliğe çıkıp yılanı aşağı atar. Bu kadar yüksekten düşen yılanın beli kırılır, hayvan ölür. Leylek ölen yılanı alır, yesinler diye yavrularına götürür.

Ama bu her zaman böyle olmaz, leylek bazen üşengeçlik eder, yılanı yeterli yüksekliğe çıkmadan yere bırakır. Bu durumda yılan sadece bayılır. Yılanı öldü zanneden leylek, hayvanı alıp yuvasına götürür, ''alın yiyin'' diye yavrularına bırakır. Ana leylek yuvadan ayrılınca da, ayılan yılan yavru leylekleri yer.

Şimdi, şu an Türkiye'nin mücadele ettiği FETÖ, PKK, İŞİD vb. terör örgütleri ülkemizin bekasına yönelik tehdidin buzdağının su üstünde görünen yüzüdür. Buzdağının su altında kalan kısmı; cehalettir, dinin siyasete alet edilmesidir, çağdaş ve laik eğitim sisteminden uzaklaşmasıdır, Ortaçağa ait mezhebin ve etnisitenin peşinden gidilmesidir, devletin hukuk devleti olmasından uzaklaşmasıdır, devletin liyakatten, çağdaş uygar dünyadan ayrılmasıdır, devletin; demokrasiden, parlamenter rejimden uzaklaşmasıdır, devletin ve toplumun Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün toplumun ve devletin önüne koyduğu hedeflerden, ilkelerinden uzaklaşmasıdır. 

Eğer buzdağının altı ile de mücadele etmezseniz, buzdağının altındaki tehlikeyi de ortadan kaldırmazsanız bir başka terör örgütü, bir başka cemaat, -pardon- o öldü zannettiğiniz, o bayılttığınız yılan gelir ülkenin yavrularını, geleceğini eline alır, yer, bitirir..

Anadolu'nun susuz, gübresiz ve çorak bilge toprakları hayatı ve bekayı böyle bilir...

Yılanı asla ve asla baygın bırakmayın!... ..  

Osman AYDOĞAN




Mursi ölürken düşündürdükleri….

21 Haziran 2019

Malum gündem Mursi… Ama bugüne gelmeden önce kısa bir tarih turu yapayım, Mısır’ın kısa bir tarihine gideyim…

Önce ‘’Mursi’’ ve ‘’Mısır’’ isimleri nereden geliyor, ne anlama geliyor onu açıklayayım…

Mısır’ın ismi çivi yazılı tabletlerde ‘’Misri’’, ‘’Musri’’, ‘’Musur’’ ve İbrânîce belgelerde ise ‘’Misrayim’’ şeklinde geçer. Bu isimlerin de anlamı ‘’sur’’, ‘’kale’’ anlamına gelmektedir… Kısaca bugün kullandığımız ‘’Mısır’’ ve ‘’Mursi’’ kelimelerin kökeni çivi tabletlerindeki Mısır’ın adıdır…

Afrika'nın kuzeyinde, bereketli Nil Havzası'nın çevresinde yer alan Mısır, tarih boyunca sadece Arap dünyasının değil, bütün insanlığın en önemli kültür merkezlerinden birisi haline gelir. Mısır, MÖ yaklaşık 3150 yılından itibaren çeşitli hanedanlara mensup firavunlar tarafından yönetilir. Son firavunun hâkimiyetinin kalkmasıyla birlikte sırasıyla Yunan ve Pers egemenliğinde kalır….

MÖ 332’de Pers İmparatorluğu’nu yıkan Büyük İskender Mısır’ı da hâkimiyeti altına alır. Mısır’a giren İskender halk tarafından bir kurtarıcı gibi karşılanır.  Mısır Amon rahipleri onu Amon’un oğlu sıfatıyla bir tanrı olarak kutsarlar… Akdeniz sahilindeki İskenderiye şehri İskender tarafından o zaman kurulur…

Mısır daha sonra Roma egemenliği altına girer… Mısır 700 sene Roma’nın elinde kaldıktan sonra 639’da Halife Ömer’in adına savaşan İslam orduları komutanı Amr ibn el-As tarafından fethedilir… Mısır Hz. Ömer’in büyüttüğü İslam devletinin gerçek bir mücevheri haline gelir…

Mısır, Eyyubilerin çöküşünden sonra 1250- 1517 yılları arasında Mısır ve Suriye'de hüküm sürmüş olan Memlûklerin egemenliğinde kalır…  

Mısır 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilerek Osmanlı İmparatorluğuna bağlanır…

Modern Mısır’ın kurucusu olarak 1805-1848 döneminde ülkeyi yöneten ve kendini Mısır'ın ilk hidivi ilan eden Osmanlı İmparatorluğu'nun valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa kabul edilir... Kavalalı'nın kurduğu Mısır Hidivliği'nin özerkliği, Osmanlı devleti tarafından 1867'de resmen tanınır…

Mısır Hıdivliği özerkliğinin verdiği imkânlarla zaman içinde İngiliz ve Fransızlara borçlanır.. Bu iki devlet borçlarını alamayınca Mısır maliyesine el koyarlar. Bu da Mısır’da isyana sebep olur. İngilizler ise bu isyanı bahane ederek Mısır’ı işgal ederler… Osmanlının da İngiltere’ye borcu vardır. Bu borç karşılığında Osmanlı işgale sessiz kalarak İngilizlerle anlaşmak zorunda kalır ve Sudanla beraber Mısır İngilizlere devredilir ve Mısır sadece görünüşte Osmanlıya bağlı kalır. Açıkça Osmanlı, İngilizlere karşı bir tek mermi atmadan borcuna mahsuben Mısır ve Sudan'ı İngiltereye bırakır. Mısır, İngiltere’ye parsel parsel satılsaydı bu borçlar milyon kez ödenirdi... I. Dünya Savaşı’nda İngiltere Mısır’a el koyduğunu açıklar.

Mısır, 1922'de Britanya'dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eder. Mısır, 1953'e kadar sıkıntılı bir krallık dönemi geçirir.

Bu sıkıntılar nedeniyle Mısır’da geleneksel hale gelen darbe dönemleri başlar. 23 Temmuz 1952’de General Muhammed Necib’in liderliğindeki milliyetçi eğilimli bir grup subay, Kral Faruk'a darbe yaparak tahttan indirirler. Hür Subaylar adı verilen askerler, Faruk yerine çocuk yaştaki oğlu Suad’ı tahta oturturlar… 1953 yılında ise cumhuriyet ilan edilir. Muhammed Necip ilk Mısır Cumhurbaşkanı olur.

Hür Subaylar'dan ve Pan-Arabizm’in güçlü isimlerinden biri olan Albay Cemal Abdülnasır, 1956'da Mısır Cumhurbaşkanı olur. Nasır, 1958 yılında Mısır ile Suriye’nin birleşerek tek devlet haline geldikleri ‘'Birleşik Arap Cumhuriyeti'’ni kurar ancak bu birlik, 1961 yılında dağılır…

1967 yılında İsrail ile giriştiği savaştan ağır mağlubiyetle çıkan Mısır 1973 yılı Ekim ayında Suriye ile ittifak oluşturarak İsrail ile yaptığı Yom Kippur savaşında İsrail’e karşı zafer kazanamasa da Mısır psikolojik üstünlük sağlar…

Nasır'ın 1970'te ölmesi üzerine yerine Hür Subaylar'dan biri olan Enver Sedat geçer. Sedat, 1979'da İsrail ile imzaladığı Camp David Barış Antlaşması'na tepki duyan İslami Cihad üyesi bir grubun düzenlediği suikast ile 1981'de öldürülür. Sedat'ın yardımcısı olan Hüsnü Mübarek, yeni cumhurbaşkanı olur...  

2010 yılının sonunda Tunus'ta başlayan ‘’Arap Baharı’’ dalgası, Ocak 2011'de Mısır'a ulaşır. Mübarek ve hükümetine karşı protesto gösterileri başlar. On sekiz gün süren protestoların ardından 25 Ocak 2011 günü Mübarek istifasını açıklar…

Mısır, Mübarek yönetiminin devrilmesinin ardından Temmuz 2012'ye kadar Silahlı Kuvvetler Yüksek Şurası tarafından yönetilir… Ardından ABD’nin ‘’Ilımlı İslam’’ projesi kapsamında desteklediği Siyasal İslamcı Müslüman Kardeşler kökenli Muhammed Mursi, 30 Haziran 2012 tarihli seçimlerde, eski sisteme yakınlığıyla bilinen Ahmet Şefik'i geride bırakarak Cumhurbaşkanı seçilir.

12 Ağustos 2012'de Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Mısır Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Muhammed Hüseyin Tantavi yerine Abdülfettah es-Sisi (kısaca Sisi olarak tanınır) yi atar. Sisi, ayrıca Mısır Bakanlar Kurulunda "Savunma Bakanı" görevini de üstlenir.

Muhammed Mursi'nin cumhurbaşkanı seçilmesinin birinci yıl dönümü olan 30 Haziran 2013 tarihinde Mısır genelinde on binlerce protestocu, Mursi'nin giderek otoriterleştiği ve hukukun üstünlüğünü aldırmaksızın İslamcı politikalar uygulaması nedenleriyle cumhurbaşkanlığından acilen istifa etmesini isterler… Genel olarak barışçıl başlayan gösteriler, farklı çatışmalarda beş Mursi karşıtının öldürülmesi ile şiddete dönüşür... 1 Temmuz 2013 günü çıkan çatışmalarda ise sekiz kişi ölür… Aynı gün, Mısır Silahlı Kuvvetleri hem hükümete hem eylemcilere uzlaşmaları için 48 saatlik bir süre tanır ve aksi bir takdirde kendi yol haritasını uygulayacağını bildirir. 3 Temmuz 2013 tarihinde ise silahlı kişilerin Mursi yanlılarına açtığı ateş sonucu 18 kişi yaşamını yitirir, 200 kişi yaralanır…

Mursi, 2 Temmuz 2013 gününün geç saatlerinde yaptığı ve meydan okuyucu bir dil kullandığı konuşmasında meşruiyetinin demokratik seçimlerle cumhurbaşkanı seçilmesinden kaynağını aldığını ve askeriyenin önerilerini reddettiğini ifade eder… Ayrıca askeriyeyi olaylarda taraf olmakla suçlar… Verilen sürenin dolmasının ardından 3 Temmuz 2013 gününün ilerleyen saatlerinde ordu, Mursi'nin cumhurbaşkanlığının sona erdiğini Anayasanın askıya alındığını ve yeni cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en kısa zamanda gerçekleştirileceğini duyurur…

Mısır Anayasa Mahkemesi Başkanı olan Adli Mansur, Mısır’daki darbenin ardından yemin ederek 3 Temmuz 2013 ve 8 Haziran 2014 tarihleri arasında geçici Cumhurbaşkanı sıfatıyla görevine başlar…

Darbe yönetiminin kontrolünde hazırlanan yeni anayasa, 14-15 Ocak 2014'te düzenlenen ve seçmenlerin yüzde 38'inin katıldığı referandumda onaylanarak yürürlüğe girer.

Sisi, 27 Ocak 2014'te mareşalliğe yükseltilir… Sisi, 26 Mart 2014'te ordudan, Mısır Silahlı Kuvvetleri Yüksek Konseyi'nin başkanlık ve Mısır Savunma Bakanlığı görevlerinden istifa ederek cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklar… Sisi, 26, 27 ve 28 Mayıs 2014 tarihlerinde gerçekleşen ve katılımın sadece %40 olduğu seçimlerde %97 oy alarak cumhurbaşkanı seçilir…

3 Temmuz 2013 darbesinin ardından Mısır bölge ülkeleriyle bozulan ilişkilerini Katar hariç hemen düzeltir. Mısır’ın halen ABD dâhil hiçbir Batı ülkesiyle ve Katar hariç hiçbir Arap ülkesiyle problemi yoktur. Ancak Mısır'ın, darbeye karşı tavır alan ve bunda ısrarcı olan Türkiye ile ilişkileri ise hiç düzelmez, gittikçe kötüleşir… Bunun sonucu olarak Mısır, 23 Kasım 2013'te Ankara'daki büyükelçisini geri çeker ve Türkiye'nin Kahire Büyükelçisi'ni istenmeyen adam ilan eder.. Türkiye de Kahire'deki büyükelçisini geri çekerek buna cevap verir.. Halen Türkiye’nin bölge ülkeleri olan Suriye, Yemen, Libya, İsrail ve Kahire’de Türk Büyükelçisi yoktur…

Mısır'da 6 yıl önce askeri darbeyle iktidardan uzaklaştırılan Mursi ise 18 Haziran 2019 tarihinde "casusluk" suçlamasıyla yargılandığı mahkeme salonunda kalp krizi geçirerek vefat eder… Türkiye bu ölümü de bahane ederek yaptığı açıklamalarıyla krize derinleştirerek Mısır ile olan ilişikleri daha da zora sokar…

Mısır, Arap ülkeleri içinde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ardından üçüncü, Afrika kıtasında ise Güney Afrika’dan sonra ikinci büyük ekonomiye sahiptir..

Türkiye, Mursi döneminde Mısır’a sattığı on paket ANKA İHA için Eximbank’tan 300 milyon Dolar kredi çıkarır. Bu kredi Mısır parlamentosunda onaylanır. Ancak darbe sonrası bu satış bizzat Türkiye tarafından iptal edilir. (Bu sırada ABD, Mısır’a bize vermediği on adet Apaçi helikopterini Mısır’a verir.)

Mısır ile Türkiye arasındaki darbe öncesi (2012) 5 milyar dolar (3 milyar 679 milyon Dolar ihracat, 1 milyar 342 milyon Dolar ithalat Kaynak: TUİK) seviyelerinde olan ticaret hacmi gün geçtikçe düşer ve bir daha bu seviyeye ulaşamaz. Mısır’da 2 milyar doları aşan doğrudan Türk yatırımları da vardır. İlişkilerin gergin olması nedeniyle bu yatırımların da geleceği belirsizleşir…   

Mısır ile ilişkilerin gerginleşmesi üzerine Mısır Süveyş Kanalından geçen Türk Ro-Ro gemilerine verdiği izni 22 Nisan 2015 tarihinden itibaren iptal eder. Bu şekilde Kızıldeniz yolu Türkiye’ye kapanır ve Kızıldeniz üzerinden Arap ülkelerine ve Afrika Kıtasının güneyine yapılan Türk ihracatına sekte vurulur… Bir zamanlar benim de yönetim kurulu üyesi olduğum bir şirketimizin Suudi Arabistan’a yapacağı serum ihracatı, yapılan anlaşmaya rağmen Suriye yolu karayoluna, Kızıldeniz yolu da Mısır nedeniyle Ro-Ro seferlerine kapalı olduğu için gerçekleşemez... 

Ayrıca Mısır ile olan ilişkiler düzelmeyince bölgede var olan Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınması amacıyla Türkiye dışlanarak İsrail, Yunanistan, İtalya, Ürdün, Mısır ve Güney Kıbrıs tarafından ''Doğu Akdeniz Gaz Forumu'' kurulur... Oluşturulan bu forumun amacı ‘’Doğu Akdeniz Boru Hattı’’ (EastMed) projesi ile Doğu Akdeniz'de var olan gazın Avrupa'ya Türkiye'yi dışlayarak ulaştırılmasıdır. Bu forumda Türkiye'nin yanında Lübnan, Suriye ve KKTC de dışlanmıştır. İlginç olan ''Doğu Akdeniz Gaz Forumu''nun, Türkiye ile ilişkileri bir hayli kötü olan Kıbrıs, İsrail, Yunanistan ve Mısır arasındaki stratejik bir ittifak olduğudur. Hâlbuki Türkiye’nin Suriye ve Mısır ile ilişkileri düzgün olsa 40 trilyon metreküp olduğu tahmin edilen bu gaz projesi hem Türkiye üzerinden yapılacak hem de Türkiye sorunsuz bir şekilde bölgede hakkı olan gazı alacaktır...

Mısır, tarih boyunca Arap halklarının siyasi ve kültürel yaşamında önemli bir yer tutmuş, onlara kutup olmuş bir ülkedir. Mısır’da hangi siyasi rejim, hangi siyasi iktidar olursa olsun daima Arap ülkelerine liderlik ve rehberlik etmiştir. En güzel ve doğru Arapça (Fasih Arapça) Kahire'de konuşulur... En güzel ezan Kahire camiilerinde okunur.... Mısır; sanayisi, turizmi, eğitimi ve ekonomisi gelişmiş, Batı dünyasına en yakın Arap ülkesidir... Bu nedenle Mısır Arap dünyasında ihmal edilmeyecek kadar büyük ve gelişmiş, mücevher bir Arap ülkesidir….

Bugün için Türkiye’nin sadece Mısır ile değil Suriye, Irak, İran, Libya, Suudi Arabistan, Yemen, ABD, AB, Rusya ilişkilerinin hiçbirisi rasyonel temel üzerine oturmamaktadır. Bu irrasyonel, ideolojik, mezhepsel ve duygusal politikaların bedeli dış siyasette yalnızlığa ve ekonomide ise çöküşe sebep olmaktadır...

Bütün bunlar bana tarihin aktörü ve tanığı Ebû Müslim Horasanî’nin Emevîlerin yıkılışı ile ilgili ve her türlü ittifaklar konusunda bir strateji ilkesi olan şu sözünü hatırlatmaktadır; ''Onlar; zararından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Düşmanlarını kazanmak için yakınlarına aldılar. Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi, uzakta tuttukları dostları da düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu.''

Fakat sürekli ‘’Rabia’’ işareti yapanlarda ne ‘’tarih bilinci’’ vardır ne ‘’diplomasi’’ düşüncesi vardır ne ‘’ekonomi’’ kaygısı vardır ne de Horasanî'nin bu sözünü anlayacak derinlik vardır. Onlar yıllardır ''Stratejik Sığlığın'' kitabını yazmakla meşguldürler...

Osman AYDOĞAN




Kıvır! Kıvır! Kıvır!

21 Haziran 2019

Yazmayayım diyorum olmuyor.... Ne ilke kalmış, ne karakter... Machiavelli'nin kemikleri sızlıyordur, adam ''ben bu kadar da dememiştim'' diye... Nasıl da kıvır kıvır kıvırıyorlar.... Köçekler halt etmiş bunların yanında.... Bunların böyle kıvır kıvır kıvırdıklarını görünce, tutamıyorum kendimi aklıma hep şu fıkra geliyor:

Adamın biri, gece yatakta uyurken, bir sağa dönüyormuş, bir sola… Vücudu, terden sırılsıklam olmuş… Yüzünden de boncuk boncuk ter damlıyor… Belli ki, “kâbus” görüyor…

Adam bu kâbus esnasında arada bir ızıdrap çeker bir halde bağırıyormuş: “Kıvııır!.. Kıvır!.. Kıvvır!.. Kıvır!” Daha sonra rahatlıyor ancak sonra aynı ızıdrap çeker haliyle tekrar bağırıyormuş: “Kıvııır!.. Kıvır!.. Kıvvır!.. Kıvır!”

Bu bağırmalara adamın karısı uyanmış… Dürtmüş kocasını, “Herif, herif uyan!” Uyanmış adam… Sormuş kadın; “Herif, niye bağırıyorsun öyle, ‘kıvır, kıvır’ diye?”

Adam, gözlerini ovuştura ovuştura, şöyle bir doğrulmuş yataktan… Anlamış ki yaşadığı bir rüya, bir kâbus... Önce rahat bir nefes almış, sonra da başlamış anlatmaya:

''Sorma hatun” demiş. ''Rüyamda işten çıkıp eve gelirken, zebellah gibi adamın biri takıldı peşime… Hızlı yürümeye başladım adam yine peşimde... Koşmaya başladım adam yine peşimde... Yol değiştirdim, sokak değiştirdim, ama adamdan yine kurtulamadım. Nereye gittiysem, bir gölge gibi adam takip etti beni… Baktım kurtuluş yok, girdim bir camiye! Adam yine peşimde!.. Çıktım minareye!.. Adam da arkamda!.. Minarenin üçüncü şerefesinde yakaladı beni adam… Yatırdı yere, pantolonumu, donumu çıkarıp parmağını popoma takıp, başladı şerefeden aşağı beni sarkıtmaya!.. Ben de aşağı düşmemek için, başladım bağırmaya; ‘kıvııır, kıvır, kıvır’ diye!.. Adam parmağını kıvrık tutmayıp, bir düzeltse var ya anında düşeceğim aşağıya!.. Adam parmağını düzeltir gibi oluyor, ben de başlıyorum tekrar bağırmaya: 'kıvır, kıvır, kıvır' diye.”

Kıvır, kıvır, kıvırıyorlar işte... Başımız döndü vallahi... 

Sizlere güzel bir hafta sonu diliyorum...

Osman AYDOĞAN


Mehlika Sultan

20 Haziran 2019

Kaf Dağı; masallarda yer alan, genellikle eski doğu ve daha çok İran mitolojisinde sözü edilen, aşılması güç olup dünyayı çevrelediğine inanılan, arkasında cinlerin, perilerin bulunduğu varsayılan, zümrütten yapılmış bir dağdır. İran mitolojisine ait Zümrüd-ü Anka kuşu da bu dağda yaşar. Zümrüd-ü Anka'ya İranlılar ‘’Simurg’’ diye de adlandırır. Bu kuşun, dağın tepesinde köşke benzer bir yuvada yaşadığı, insanlar gibi düşünüp konuştuğu, çok geniş bir bilgi ve hünere sahip olduğu, kendisine başvuran hükümdar ve kahramanlara akıl hocalığı yaptığına inanılır.

Kaf Dağı'nın Kafkasya’da olduğu rivayet edilir ama nerede olduğu bilinmez. Masallarda oraya gidilir ama oraya varılmaz.

Kaf Dağı zihinlerde bir ‘’öte’’ imgesi yaratır. Kaybolmuşların, kavuşamayanların, yurt özlemi içinde yaşayanların, sürgünlerin, sürülmüşlerin rüyasıdır Kaf Dağı… Bu nedenle Kaf Dağı ‘’âlem-i misal’’ de görülebilen bir dağdır. Âlem-i misal ise uyku esnasında, ruhun bedenden ayrılıp gezindiği sanal bir âlemdir. Simgeler, yansımalar âlemidir âlem-i misal. Mistik ve tasavvufi inanışlarda âlemin, evrenin dünya ile arasındaki geçit yeridir âlem-i misal. İlahi âlemden maddi âleme yani dünyaya geçerken, ruhların geçiş yoludur âlem-i misal … Platon (Eflatun)'un ‘’idealar dünyası’'nın hemen hemen aynısıdır, kısmen de olsa karşılığıdır âlem-i misal…

Kaf Dağı sadece masallarda değil, masalımsı şiirlerde de yar alır. Yahya Kemal Beyatlı’nın Türk şiirine kazandırdığı bir şaheser olan ‘’Mehlika Sultan’’da da geçer Kaf Dağı... Şiirde sadece Kaf Dağı geçemez. Şiirde geçen; “çıkrığı yok kuyu”, “uzun gözlü, uzun saçlı peri”, “viran kuyu” gibi ifadeler ve “yedi” sayısı da masalsı unsurlardır. Bu haliyle şiir Asaf Hâled Çelebi’nin şiirlerine benzer. Birçok araştırmacı “Mehlika Sultan”ı Belçikalı şair Maurice Maeterlinck’in “Serres Chaudes” isimli masalsı şiirine de benzetirler.

Halil Cibran ‘’Her erkek iki kadına aşık olur. Biri hayallerinde yarattığı diğeriyse henüz doğmamış olandır’’ derdi… İşte Halil Cibran’ın bahsettiği hayallerimizdeki aşkın somutlaşmış halidir ‘’Mehlika Sultan’’… Kaf Dağı'nın ardında yaşayan, hayallerimizi süsleyen ve kavuşmaya bir türlü vasıl olamadığımız dünya güzeli bir peridir ‘’Mehlika Sultan’’. Hayal edilen güzelliktir, sonsuzluğun sembolüdür ‘’Mehlika Sultan.’’ Zaten ‘’Mehlika’’ ismi de Farsça kökenli ‘’ay parçası, çok güzel kadın’’ anlamında bir kelimedir.

‘’Mehlika Sultan’’a âşık yedi genç ise Doğu klasiklerinde geçen meşhur yedilerdir... Yâni ''üçler, yediler, kırklar'' deyiminin ortancası. Bu yola düşenler üçler kadar az değil, ama kırklar kadar da çok değil, orta sayıda bir grup...

‘’Mehlika Sultan’’ bir kez bir gencin rüyasına girdi mi o genç âlem-i misalde Kaf Dağı'nın ardına o güzeli bulmaya yola çıkarmış. Ümitlerle çıkılan bu yolculuk hem zahmetli hem de hüsran dolu olurmuş…

Uzun sayılacak nitelikte olan şiirde sadece sözcüklerle anlatılır, tasvir edilir ‘’Mehlika Sultan’’; ‘’Bir hayâlet gibi dünya güzeli’’, ‘’Hepsi meşhûr, o muammâ güzeli’’. 

Yedi âşık da rüyalarına girdiği hayallerindeki bu ‘’muammâ güzeli’’ aramak uğruna bir gün memleketlerini terk ederler ve yollara düşerler. Bu yolculuk her gün daha da uzar ve daha da ıstırap vermeye başlar. Niceleri bu yolda hayatlarını feda etmiştir ama Mehlika’nın kara sevdalıları varırlar Kaf Dağı'nın ardına. Kendilerini bekleyen tek şey ise çıkrığı olmayan bir kuyudur. Kuyunun çıkrığı olmayınca susuzluklarını da gideremezler... Suya bakınca gizli bir dünya görürler. Zannederler ki etrafı ölüm servileriyle çevrili bu dünya o muamma güzelin yaşadığı yerdir. İçlerinden birisi parmağındaki yüzüğü atar suya ve o gizli dünyanın son bulmasıyla ererler yolculuğun son demine. 

Belki de ‘’Mehlika Sultan’’ın ölümsüz bir dünyada yaşaması gerektiği için atar içlerinden biri parmağındaki yüzüğü ve yaşatmaya devam ederler hayallerinin sonsuzluğunda dünya güzeli o periyi. Kalır yedi âşık Kaf Dağı'nın ardında ve geriye hiçbir zaman dönmezler.

”Aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir” derdi Montaigne… İşte arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildi Mehlika Sultan…  

‘’Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım’’ derdi Halil Cibran… İşte aşkı konuşmak için hiçbir sözcük bulamadığımız bir duyguydu Mehlika Sultan…

‘’İnsanın değeri ulaşmak istediğiyle ölçülür, ulaştığıyla değil’’ derdi yine Cibran… İşte ulaştığımız değil de ulaşmak istediğimiz bir hayaldi Mehlika Sultan…

‘’Siz, sevgiye yol göstereceğinizi sanmayın, çünkü sevgi sizde değer görürse, her yolu gösterir’’ derdi yine Cibran… İşte sevginin bize Kaf Dağı olarak gösterdiği bir yoldu Mehlika Sultan…

Belki de hayat ‘’Mehlika Sultan’’ların uğrunda yaptıklarımızdır, hayallerimize hedeflerimize uğraşma çabasıdır. Bir hedef, bir maksat değildir ‘’Mehlika Sultan’’. Kaf Dağı'na giden yoldur ‘’Mehlika Sultan’’. Kaf Dağı'nın ardına kadar ulaşamasak ta bu uğurdaki çabamızın ödülüdür ‘’Mehlika Sultan’’.

Biliyor musunuz ki şiirde bahsi geçen işte bu yedi gençten sonra ‘’Mehlika Sultan’'a âşık olup da Kaf Dağı'na doğru değilse de; bir mâverâya gidercesine Pamir'den Kuhi Baba'ya dek 650 km boyunca uzanan sıradağlar zinciri Hindikuş dağlarına doğru tek başına yola çıkan sekizinci genç de bendim!... Bu çok uzun emel gurbetinin yoktu ucu... Daimâ yollar uzadı, uzadı, uzadı... Aynada bir gizli cihân göründü... Sonra ayna düştü, hayal perdelerinin arasından bir akiscik çıktı aradan... Su çekildi rü'yâ oldu...  Yolumun karanlığa saplanan noktasında bir hayâl âlemi peydâ oldu... Ve ben de göçtüm o hayâl âlemine... İnanmıyorsanız -ve de sabrınız varsa eğer- okuyun sitemdeki ''Şehriyar'a dair'' olan notları...

Mehlika Sultan'a âşık yedi genç seneler geçti henüz gelmediler...

Osman AYDOĞAN

Mehlika Sultan

Mehlika Sultan'a âşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı: 
Mehlika Sultan'a âşık yedi genç 
Kara sevdalı birer âşıktı. 

Bir hayâlet gibi dünya güzeli 
Girdiğinden beri rü'yâlarına; 
Hepsi meshûr, o muammâ güzeli 
Gittiler görmeye Kaf dağlarına. 

Hepsi, sırtında aba, günlerce 
Gittiler içleri hicranla dolu; 
Her günün ufkunu sardıkça gece 
Dediler: ''Belki bu son akşamdır'' 

Bu emel gurbetinin yoktur ucu; 
Daimâ yollar uzar, kalp üzülür: 
Ömrü oldukça yürür her yolcu, 
Varmadan menzile bir yerde ölür. 

Mehlika'nın kara sevdalıları 
Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya, 
Mehlika'nın kara sevdalıları 
Baktılar korkulu gözlerle suya. 

Gördüler: ''Aynada bir gizli cihân.. 
Ufku çepçevre ölüm servileri.....'' 
Sandılar doğdu içinden bir ân 
O, uzun gözlü, uzun saçlı peri. 

Bu hâzin yolcuların en küçüğü 
Bir zaman baktı o viran kuyuya. 
Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü 
Parmağından sıyırıp attı suya. 

Su çekilmiş gibi rü'yâ oldu!.. 
Erdiler yolculuğun son demine; 
Bir hayâl âlemi peydâ oldu 
Göçtüler hep o hayâl âlemine. 

Mehlika Sultan'a âşık yedi genç 
Seneler geçti, henüz gelmediler; 
Mehlika Sultan'a âşık yedi genç 
Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

Yahya Kemal BEYATLI




Kaldırımlar

18 Haziran 2019

Dün bu sayfada Necip Fazıl'ın ''Dönemeç'' isimli şiirini verirken Necip Fazıl'ın ''Kaldırımlar'' isimli şiirinden de bahsetmiştim. Adını da anınca Necip Fazıl'ın en güzel şiiri olan ''Kaldırımlar'' isimli şiirini anlatmasam olmazdı.

Ancak şiiri geçmeden öne şu kısa bilgiyi vermek gerekiyor...

19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire (1821-1867) Fransız edebiyatının en hüzünlü, en melankolik, en yalnız ancak Fransız şiirinin en büyük, en yüce ve piri olan bir şairi olarak kabul edilir. Charles Baudelaire’nin Türk şiiri açısından bir özelliği daha vardır: Charles Baudelaire, Türk şairlerini en çok etkileyen bir şairdir.

Daha önceleri bu sayfalarda yazmıştım: Ahmet Hâşim’in Baudelaire’den etkilendiğini. Hatta Ahmet Hâşim’in sizlere bu sayfada tanıtımını yaptığım ‘’O Belde’’ isimli şiirini Baudelaire’nin ‘’Uzak İklimlerin Kokusu" isimli şiirinden etkilenerek yazdığını… Hatta hatta bu konuda intihal diyen eleştirmenler de vardır. Charles Baudelaire’den etkilenen sadece Ahmet Hâşim değildir. Yahya Kemal’den, Attila İlhan’a ne kadar Fransa’da Paris’te eğitim almış, bulunmuş şairimiz varsa Charles Baudelaire’den etkilenmişlerdir.

Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde bir süre eğitim alan Necip Fazıl da Charles Baudelaire’den etkilenir. Hatta Necip Fazıl, Baudelaire'nin nin koyu bir  hayranıdır da. Belki de bundandır ki Mina Urgan, ‘’Bir Dinozorun Anıları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) isimli kitabında bu şiirin 7. kıtasının Baudelaire'den intihal olduğunu iddia eder.

Necip Fazıl Maarif Vekâleti tarafından yapılan sınav sonucunda Paris'te Sorbonne Üniversitesi'ne eğitime gönderilir. Genç Necip Fazıl orada kendisini bohem hayatına kaptırır ve tüm parasını harcar. Bu olayın ardından işte Necip Fazıl bu şiirini (Kaldırımlar) yazar. Basılı ilk hali, Hayat Dergisi'nin 19 Nisan 1928 tarihli sayısında (Sayı; 73, sayfa; 3) Osmanlıca olarak yer alır. Sonradan üzerinde değişiklikler yapılır.

‘’Kaldırımlar’’ şiiri Necip Fazıl Kısakürek’in tasavvuf müderrisi ve 1924 yılından itibaren İstanbul vâizi olan Abdülhakîm Arvâsî ile tanışmadan önceki zamanlarında 22 yaşında iken yazdığı bir şiirdir... Necip Fazıl, 1934 yılına kadar bohem bir hayat sürerken, bu şahısla tanışınca mistisizme yönelir ve İslami kesimin belli başlı ideologlarından birisi haline gelir. Hatta Necip Fazıl bu tarihten önce yazdığı bir kısım şiirlerini inkâr eder, bir kısmında da yeni ideolojisine göre düzeltmeler yapar. Necip Fazıl'ın ‘’O ve Ben’’ (Büyük Doğu Yayınları, 2013) isimli kitabında müridi olduğu Abdülhakîm Arvâsî’yi anlatır. Bu kitapta Necip Fazıl hocasıyla ilgili münasebetini de şu dizeyle anlatır:

"Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum
gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum."

''Kaldırımlar'' şiiri; benzetme gerekirse Fatih’in o yaşlarda İstanbul’u fethetmesiyle eşdeğer bir konuma sahiptir aslında... Bu şiir ile Necip Fazıl "şairlerin sultanı" unvanını alır…

''Kaldırımlar'' şiiri Cumhuriyet döneminin Türkçede hece vezniyle yazılmış en güzel şiiridir. Arjantinli şair Jorge Luis Borges’ten esintiler taşıdığı söylenir. Şiir; ses / iç ses, imgelem, anlam ve tasvir gibi poetikasının tüm unsurları ile göz kamaştıran bir yapıttır. (Poetika: Şiir üzerine düşüncelerin ve teorilerin bütünü.) Edebiyatta ‘’şiir nedir?’’ diye sorsak ve cevap olarak ‘’Kaldırımlar’’ desek yeterdir aslında…

Şiirde büyük kentin ortasında yaşayan çağdaş insanın toplum içinde ve hatta kendi içinde yaşadığı yalnızlık inanılmaz dizelerle bir trajedi havasında anlatılır. Şiirin barındırdığı o poetik hava; yeri geldiğinde isyan, yeri geldiğinde teslimiyet ile insanın yaşadığı yalnızlığı daha güzel anlatılamazdı herhalde. Her bir kıtası insan ruhunu kavrayıp, tahlil ederek, kaçacak bir delik bırakmayacak şekilde nerede, hangi şehirde, şehrin neresinde olursanız olun sizi yakalar.

Şiir başlarda çok ilgi toplamışsa da bu durum Necip Fazıl’ı pek de mutlu etmez. Çünkü Necip Fazıl yanlış anlaşıldığını düşünmektedir. O; “yirminci yüzyılın ruhunu, amacını yitirmiş, toplumunda bunalım yaşayanların” şiirini yazmış, ancak şiiri okuyanlar “kaldırımlarda geceleyen, evsiz barksız birisinin” anlatıldığını sanmışlardır. Bu sebepten olsa gerek mısralardaki sözcükler ve diziliş Necip Fazıl tarafından zaman zaman değiştirilir. Bu değişikliklerin bir kısmında da anlattığım gibi ideolojik kaygılar nedeniyle yapılır!

Kaldırımlar şiiri üç bölümdür. Ben size yazımın sonunda bu üç bölümü de veriyorum... En popüler olanı 1. Bölümdür. Tamamı kendimi bildim bileli ezberimdedir…

Dikkat ederseniz hep şiirin etrafında dolaştım, hala şiiri sizlere hakkıyla tanıtamadım. İtiraf etmem gerekirse; bu şiiri sizlere hakkıyla, layıkıyla tanıtabilecek kelime haznem yetersiz, cümlelerim kifayetsiz, anlatabilmem bir mümkünsüz, yazabilmem bir imkânsızdır. Şiir hakkında ancak şunu söyleyeblirim ki ‘’Kaldırımlar’’ı okumamışsanız eğer şiir okudum demeyin!

Şimdi nerede ve hangi vakitte olursanız olun... Gece demeyin, gündüz demeyin, hava yağmurlu, sıcak, soğuk, rüzgârlı demeyin, çıkın dışarıya, atın kendinizi kaldırımlara ve yürüyün!... Yürürken de bu şiiri mırıldanın: ''Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.'' Şehrin o kadar kalabalıklığı, insan yığınları arasında hissettiğiniz yalnızlığa bir çare olarak yolunuzun karanlığa saplanan noktasında mutlaka sizi bekleyen bir hayal görürsünüz!

Osman AYDOĞAN

Kaldırımlar

I

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

II

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

III

Bir siyah kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Dalgın bir hayal gibi eteğini sürükler,
Gözlerim onun kara gözlerine değince;
Ey kaldırım çocuğu, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Kucaklamak isterim onu koynuma atıp
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

Giriş bölümünde bahsetmiştim, şiirin sözcük ve mısralarının zaman içinde şairi tarafından değiştirildiğini. Üçüncü şiirinin değiştirilmiş şekli de şu şekildedir:

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

Necip Fazıl KISAKÜRAK

 




Bir çift güvercin havalansa…

19 Haziran 2019

Bugün 19 Haziran 2019... Tam 66 yıl önce bugün, 19 Haziran 1953 tarihinde isteriye kapılan bir iktidarın; telafisi bir mümkünsüz, onarılması bir imkânsız adaletsizliğe, haksızlığa ve hukuksuzluğa bir nasıl yol açabileceğini gösterdiği bir gündür... 

Bu adaletsizliği, bu haksızlığı ve bu hukuksızluğu anlatmadan önce bir şiirden bahsetmek istiyorum... Son günlerde kafayı şiirlere taktığımı da düşünmeyin... 19 Haziran 1953 tarihini analatabilmem için bu şiiri vermem gerekiyor... Ayrıca başka şiirleri de!

Bu şiir şair Melih Cevdet Anday'ın ‘’Anı’’ adlı şiiridir... Şiirin adı ‘’Anı’’ ama ben bu şiiri hep ilk dizesiyle hatırlarım: ‘’Bir çift güvercin havalansa’’… Zülfü Livaneli tarafından da bestelenmişti, belki oradan hatırlarsınız... Gelin önce şiiri okuyalım…

''Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma 

Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.''

01 Nisan 2018 günü kaybettiğimiz ve kısa bir süre önce bu sayfada ''kuşların ve rüzgârın şairi'' diye tanıttığım büyük şair Ülkü Tamer ''Şiir için cevaplar'' isimli şiirinde ''Şiir ölümün gölgesidir, yaşamanın örtüsü. Çocuğun savunmasıdır şiir'' diye ifade ederdi... İşte bu şiir tam da böyle bir şiirdir: Ölümün gölgesi bir şiirdir... Niye mi? Öyleyse gelin şimdi şiirin hüzünlü hikâyesine gidelim…

II. Dünya Savaşı'nın ardından ABD yıllar süren bir döneme; "soğuk savaş" dönemine girer. 1950'li yıllarda ABD; komünist avcısı faşizmin, gericiliğin, McCarthy'nin, Sovyetler Birliği'ne karşı kışkırtmaların, Kore Savaşı'nın, aşırı silahlanmanın ABD’sidir. Bu dönemde ABD’de ekonomik krizin yol açtığı yoksulluk ve faşist eğilimlerin yaygınlaşması komünist hareketi güçlendirir. ABD Komünist Partisi'nin 1930'da 7500 üyesi varken, bu sayı 1939'da yaklaşık 100.000'e çıkar.

Hükümet, McCarthy gibi faşist politikacılarının onayıyla ülkede bir korku iklimi yaratır. Bu korku ikliminin ismi "komünizm"dir. Kısa süre içerisinde "polis devleti" önlemleri uygulamaya konulur. Adalet sistemi de buna uydurulur. Bu durum tüm ABD’lilerin özgürlük ve temel anayasal haklarını tehdit etmeye başlar.

ABD bu dönemde dünyada atom bombası tekeline sahiptir. II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atarak dünyaya da korku salmışlardır. Bu nedenle ABD'nin kendi dışındaki tüm dünyaya karşı büyük bir özgüvenleri vardır. 

Fakat 1949 yılında Sovyetler Birliği ilk atom bombası denemesini yapınca ABD’nin fiyakası bozulur, tekeli kırılır, özgüveni sarsılır ve bu alandaki politikaları iflas eder.

Yaşanan teknolojik yenilginin örtbas edilmesi için ABD’nin bir komploya ihtiyacı vardır. Komplonun amacı; Sovyet atom araştırmalarının temelinin sosyalist bilginlerin başarıları değil de ABD’den çalınan bilgiler olduğunun kamuoyuna gösterilmesidir. ABD’inde mutlaka Sovyetler Birliği’nin casusları olmalı ve bu casuslar sırları Sovyetler Birliği’ne kaçırmalıydılar. Çünkü ABD kendi dışında kimsenin atom bombası yapabileceğine inanmıyordu.

Aynı günlerde FBI'nin denetimi altında ve Senatör McCarthy yönetiminde ülkede büyük bir oyun sahnelenir: "ABD’de bir Rus casusluk ağı vardır, yoksa bile yaratılmalıdır."

Bu maksatla özellikle komünistlere, solculara ve ilerici insanlara karşı bir cadı avı başlatılır. Komünistlere ve ilerici insanlara karşı başlatılan bu cadı avında 6000 FBI elemanı, 1800 Adalet Bakanlığı memuru, 22000 ABD Silahlı Kuvvetlerinin güvenlik elemanı, 16000 Maliye Bakanlığı memuru ve 7000 diğer hükümet kurumlarının güvenlik elemanı kullanılır.

Binlerce ABD’li siyasi düşüncelerinden dolayı mahkûm edilir, hapse girer, işlerini yitirir ve bir daha iş bulamazlar. ABD Komünist Partisi Politbürosu'nun 12 üyesi tutuklanır, bunlardan 10'u 5'er yıl ağır hapis ve yüksek para cezalarına çarptırılır. Yüzbinlerce insan "ABD’ni yıkıcı faaliyetlerden koruma" adına fişlenir, suçlanır ve hapse atılır.  

Bu dönemde ABD Komünist Partisi (CPUSA) üyesi olan Julius ve Ethel Rosenberg çifti örneğinde olduğu gibi bazıları da katledilir. Julius ve Ethel çifti, bu kampanyaya bağlı bir komplo ile tutuklanır. Rosenbergler Sovyetler Birliği adına casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bilgileri Ruslara vermekle suçlanırlar ve sonuçta da tarihe hukuksuzluğun en büyük örneklerinden biri olarak geçen bir mahkeme sonucunda da idama mahkum edilirler.

Mahkemeye çıkartıldıklarında aleyhlerinde hiç bir delil yoktur Rosenberglerin. Tıpkı Kafka’nın ‘’Dava’’sı gibi… Bir tek aynı suçtan yargılanan bir kişi ile aynı gün aynı otelde kaldıkları belirlenmiştir fakat otel o gün doludur ve sadece bu çift yargılanmaktadır.

Rosenbergler bu asılsız suçlamalara gülüp geçerlerken jüri kararını açıklar: idam.

Karar açıklandıktan sonra dünyanın her tarafından ABD’ye milyonlarca protesto mektupları yağmaya başlar ''onlar suçsuz bırakın onları'' diye.

Pablo Picasso, L’Humanité dergisinde; “Saatler önemli. Dakikalar önemli. İnsanlığa karşı bu cürmün işlenmesine izin vermeyin!” çağrısında bulunurken Jean Paul Sartre, Albert Einstein, Bertold Brecht, Jean Cocteau, Frida Kahlo gibi pek çok aydın tepkilerini ortaya koyarlar. Papa XII. Pius, ABD Başkanı Eisenhower’dan infazın durdurulmasını talep eder. 

ABD yönetimi gelen bu uluslararası tepkiden çekinir ve çifte bir öneri sunar: ‘’Suçunuzu kabul edin cezanız 30 yıla düşsün.’’ Çift kabul etmez. Daha sonra yapılan 20 yıl teklifi de kabul edilmez. Son yapılan teklif ise, Bayan Rosenberg'in bütün suçu eşine yüklemesi karşılığında serbest bırakılması şeklindedir ancak bu da reddedilir. Bu teklifler idam gününe kadar devam eder.

Rosenberg çifti her seferinde gelen benzer teklifleri reddederler. Öyle ki, Ethel Rosenberg, yaşamının bağışlanacağı yönünde yapılan bir teklife de şu karşılığı verir: ''Ey yoldan çıkmış para yiyiciler, ey satılmışlar, ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar, işte size yanıt: sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa kocamla birlikte ölmeyi yeğlerim.''

Savcının ‘’hükümetle işbirliği yapmaya hazır olursanız, elde af için bir gerekçe olurdu’' sözüne Ethel şu yanıtı verir: ‘’Elektrikli sandalyede idam edilme tehdidiyle ne sizin saygınlığınızı kurtaracak kadar gözümüzü korkutabilirsiniz, ne de biz yurttaşlar olarak hakkımız olan adaleti talep etmek yerine çirkin, kirli bir pazarlık yaparak gittikçe daha sık uygulanır hale gelen antidemokratik polis devleti yöntemlerine ortak oluruz. Bu Hitler Almanya’sında geçerli olabilir, ama özgürlük ülkesinde değil. Gerçekten büyük ve gerçekten onurlu bir ulusun görevi, haksızlığı gidermektir, haksızlığa uğramış olanlardan, istemeye istemeye hayatlarını bağışlamak için haraç talep etmek değil."

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına ölümü beklerken cezaevinden yazdıkları hapishane mektupları oğulları Michel ile Robert Meeropol (Anne ve babalarının ölümünden sonra soyadlarını değiştirmek zorunda kalırlar ve aile dostları Meeropol’un soyadını alırlar) tarafından ''We Are Your Sons'' adıyla 1976 da yayımlanır. Bu kitap ülkemizde de “Rosenbergler” adıyla basılır. (Gözlem Yayınevi, 1979)  Bu kitaptan bazı bölümler:

"Barış, ekmek ve gül için savaşta, celladı sakin bir onurla, güvenle ve geleceğe bakarak bekliyoruz. İnancımızı yitirmeyeceğiz her zaman olduğu gibi."

"...(kendimi) davamızla ilgili hayallere kaptırmıyorum, çünkü biliyorum ki ancak halkın örgütlü baskısı bizi kurtarabilir ve iki masum insanın öldürülmesine yol açacak korkunç siyasi suçu açığa çıkarabilir. Biz gerçekte herhangi bir suç işlemediğimiz için, bu rezil komploya alet olmaya ve sırf ülkemizdeki savaş isterisi tırmandırılıp dünya barışı perspektifleri kötüleştirilsin diye başka masum ilerici insanlara karşı yalancı şahitlik yapmaya yanaşmayacağız.’’

"Sevgili kocacığım, (...) bu alçaklık ve rezalete duyduğum hisleri herhangi bir şekilde dile getirmek zorundayım. Güzel yurdum, başın eğik, özgürlük güneşi battı, halkın yas tutuyor! Faşizm tehlikesi dev gibi ve tehditkâr bir şekilde üstünde yükseliyor, toplama kampları şimdiden hazırlanıyor! Ah, kız ve erkek kardeşlerim, altında yaşamak zorunda kaldığınız bu korkunç tehlikeyi kaçınız kavrayacak; kaçınız korkuyla haykıracak: ‘mahvolduk!'. Kaçınız birleşik öfkeyle ayaklanıp bu haksızlığı telafi edeceksiniz." 

"Şu konuda gayet açık olmalıyız ki, biricik umudumuz halktadır. Bizi tehdit eden idam kararının çıplak terörü bunda hiçbir şeyi değiştirmez. Sadece halk, bu legal linç cinayetini engelleyebilir..."

"Yarışın sonu nereye varacaksa varsın, ister koşucu sayılalım ister kaçıcı, dürüst kişiler dışında hiçbir şey sayılmamıza izin verdiğimiz görülmeyecektir. Dürüstlüğümüzden ödün verdiğimiz asla söylenemeyecektir.."

İdam günü gelir çatar.

İdamın olacağı odada bir de telefon durmaktadır. Savcı telefonu gösterirken, Rosenberglere bir de fotoğraf gösterir: Çocuklarının fotoğrafı. Ve der ki ‘’telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın.’’ Bu şekilde ABD uluslararası baskıyı üzerinden atmayı düşünür.

Rosenbergler biraz süre isterler. Giderler bir köşeye, Bayan Rosenberg kocasının dizlerindeki tozu silmektedir çünkü fotoğrafı gördüğünde Bay Rosenberg dizleri üzerine düşmüştür... Sonra savcıya giderler. ‘’Evet, onlar bizim çocuklarımız fakat bizim için mektup yollayan milyonlarca insan da bizim çocuklarımız; onları yarı yolda bırakamayız’’ derler ve idam edilecekleri bölmeye doğru giderler.

Ve çift elektrikli sandalyede idam edilidiğinde takvimler 66 yıl önce bugünü, yani 19 Haziran 1953'ü göstermektedir...

Aslında mahkemenin verdiği idam tarihi 18 Haziran 1953'dür. Ancak o gün Rosenbergler çiftinin evlilik yıldönümüdür. Ve mahkeme Rosenberglerin talebi üzerine lütfederek idam tarihini bir gün ertelerler. 

Rosenberglerin avukatlarından bu yöndeki talebi de şu şekildedir: "Ne olur, bir şeyler yap Manny. Evlenme yıldönümümüzde idam edilmek gibi büyük bir acımasızlığı yapabileceklerini aklım almıyor. Çünkü ben ne de olsa, insan gibi görünen, insan gibi konuşan, ama aslında sadist birer şeytandan başka bir şey olmayan kişilerin varlığına inanamayacak kadar yumuşak yürekli bir kişiyim.. Sevgilerimle, Ethel.."

Julius Rosenberg ilk elektroşokta yaşamını yitirir ancak Ethel Rosenberg için aynı işlemin birkaç kez daha yapılması gerekir… Gerçi bu işlem dava boyunca yaşanan onca hunharlığın içinde daha masum, daha az can yakıcı (!) bir şeydir...

Rosenberglerin infazında bulunan devlet bakanı William a. Carroll, ''bir çift güvercin''in cansız bedenleri taşınırken kendilerine mazeret yaratma adına yaptığı açıklamayla herkesin kanını dondurur:  ''Rosenberglere, boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington’ın olduğu telefon ile idamın durdurulacağı ve de kendilerini bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael'e kavuşacaklarını söyledik...''

Yaşam ve ölüm sınırında yapılan bu teklife Rosenberglerin verdiği yanıtı bakan şöyle açıklar: ''Peki ya suçsuzluğumuza inanan onca insan, onlar da bizim çocuklarımız değil mi? Satar mıyız hiç onları!..''

Oysa Ethel Rosenberg, ölümünden önce çocukları için bir şiir yazmıştır. Onların çocukları ki yalnızca Robert ve Michael değil, kardeşliğe ve barışa inanan tüm insanlardır. İşte, yalan söyleyip çocuklarına koşmak yerine, kendilerine inanan insanları terk etmeyen ve ölüme yürüyen bir annenin yazdığı dizeler; asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in çevirisi ile:

''Eğer Ölürsek:

Bir gün öğreneceksiniz, evlatlarım, öğreneceksiniz,
Neden kestik türkümüzü yarıda,
Neden kitabımızı açık bıraktık, işimizi tamamlamadan,
Neden gittik toprak altında uyumaya.

Ağlamayın artık, evlâtlarım, ağlamayın.
Yalanlar ve pislikler neden sarmış dört bir yanı?
Neden bu gözyaşları, bu zulüm neden?
Öğrenecek bir gün bunu bütün dünya.

Yeryüzü gülümseyecek, evlatlarım, gülümseyecek
Ve sevinçler yeşerecek mezarımızın üstünde    
Kıyımlar sona erecek, dünya olacak mutlu    
Kardeşliğin ve barışın koynunda.    

Çalışın, evlâtlarım, çalışın ve bir anıt dikin.
Sevgiye ve sevince bir anıt,
İnsanlık onuruna ve de insanca,
Sizin adınıza koruduğumuz, sizin adınıza.''

Ve bir de mektup bırakırlar çocuklarına Rosenbergler:

“Sevgili çocuklarım,

Bu sabah, sanki tekrar birlikte olabilecekmişiz sandım. Ama bunun olmayacağını bildiğim halde, size ancak öğrendiklerimi aktarabilmeyi istedim. Ne yazık ki ancak birkaç kelime yazabilirim. Gerisini size yaşamınız öğretmeli. Bana öğrettiği gibi.

Başlangıçta sizin için acılı olacak, ama üzülen yalnızca siz olmayacaksınız. Sonunda siz de yaşamın yaşamaya değer olduğu inancına varmak zorundasınız. Şimdi önüne geçilmez biçimde yaklaşan ölüm karşısında bile bunu bilmenin cellatları yeneceğinden kesinlikle emin oluşumuz size bir avuntu olsun.

Yaşamımızın sizle birlikte sonuna kadar yürütme sevinci ve mutluluğunun bize nasip olmasını dilerdik. Babanız size tüm yüreği ve tüm sevgisinin sevgili oğullarına ait olduğunu söylemek istiyor. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza aykırı hareket edemediğimizi hiçbir zaman unutmayın.

Sizi bağrımıza basıyor ve hararetle öpüyoruz.

Sevgiyle,

Baba ve Anne”

İstisnasız tüm dünya gidişlerine ağlar. Gidişlerine gökler ağlar, yıldızlar ağlar, dağlar, taşlar, bulutlar ağlar. Ama öyle güzel giderler ki, öyle vakur giderler ki, öyle bir dik, dimdik giderler ki şiirler yazılır ardından. Bunlardan birisi de yazımın girişinde verdiğim Şair Melih Cevdet Anday'ın Rosenbergler için yazdığı ‘’Anı’’ adlı şiiridir…

Rosenbergler için yazılan bir diğer Türkçe şiir de Oktay Rıfat Horozcu’nun ‘’Telefon’’ isimli şiiridir. Bu şiiri de yazımın sonunda veriyorum...

Yıllar sonra her şeyin FBI tarafından düzenlendiği ortaya çıkar.

Rosenberglerin idamından on üç yıl geçtikten sonra, mahkemeye sunulan delillerin, gösterilen şahitlerin ve suçlamaların tümünün düzmece olduğu bizzat şahitler tarafından açıklanır. Ancak Rosenbergler geri gelemezler artık. 

Yıllar sonra, 1968 yılında Fransız tarihçisi Alain Decaux, uzun araştırmalarının sonucunda "Rosenbergler Ölmemeli" adlı oyunu yazar. Bu oyun dünyanın her yerinden ses getirir. Rosenbergleri tekrar dünyanın gündemine oturttur.  

20. Yüzyıl Amerikan edebiyatının melankolik prensesi Sylvia Plath'ın başyapıtı ‘’Sırça Fanusu'’nda (Can Yayınları, 2008) konu kahramanlarıdır Rosenberg’ler. Kitap şöyle başlar: ‘’Rosenbergleri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben New York’ta ne aradığımı bilmiyordum. İdamlar beni hep serseme çevirir.’’ (Kitapta anlatıcı-kahraman Esther Greenwood, bir üniversite öğrencisidir. )

Romanın ilk satırlarından itibaren bir sıkıntı, bir ölüm kokusu yayılır. “İnsanın tüm sinirleri boyunca diri diri yanmasının nasıl olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum” der kahraman, Rosenberglerin idamı hakkında.

İdamlar hangi duyarlı insanı serseme çevirmez ki!

Derdi zaten Albert Camus: ‘’İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez. Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.’’

Rosenbergler davası bize, bir iktidarın isteriye kapılması halinde, telafisi bir mümkünsüz, onarılması bir imkânsız adaletsizliğin, haksızlığın ve hukuksuzluğun her zaman başa gelebileceğini hatırlatır, tıpkı Dreyfus davası gibi, tıpkı ülkemizdeki Balyoz, Ergenekon davaları gibi, tıpkı 28 Şubat davası gibi...

Allah hiçbir iktidarı isteriye kaptırmasın! Ve Allah hiç bir ülkeyi isteriye kapılmış bir iktidarın eline düşürmesin!...

Osman AYDOĞAN

Melih Cevdet Anday'ın Rosenberg'ler için yazdığı ''Anı'' şiiriyle yazıma başlamıştım.... Yazımı Oktay Rıfat Horozcu’nun yine Rosenberg'ler için yazdığı ‘’Telefon’’ isimli şiiri ile noktalayayım: 

''Telefon

Gözlerin var ya çekik kara kara
Önce gözlerindi en güzel ışık
Beyaz dişlerindi bacakların omuzun
Damalı örtüde bir kâse çorba gibi
Buğulu bir lezzetti karıkocalık
Şimdi bir çınar yeşeriyor içimde
Bir şarkı söyleniyor uzun uzun
Hürriyetin rüzgârlı bayrağı oldu
Bize yeten aydınlığı sevdamızın

Aman dayanamazsam ne etmeli
Bütün pencereler üstlerine açık
Kimler soyar çocukları kimler örter
Biri on bir yaşında öteki küçük
Ya anne diye bağırırsa uykusunda
Belki korkmuş belki de susamıştır
Geceleri su içmeye alışık
Çorap öyle mi giydirilir don öyle mi bağlanır
Gömleği bir tuhaf sarkıyor arkasında

Çocuklara bakma dayanırım
Gide gide çoğaldım halkım ben artık
Dağ taş kalabalık kalabalık
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım
Ben kadınım çocuklarımla varım
Telefon nafile açmam seni
Söylemez dillerim yarınla bağlı
Tutmaz parmaklarım kocamdan belli
Telefon benim ki de analık

Çocuklara bakma dayanırım
Sevgiydim önce bir çeşit incelik
Şimdi işe yarıyorum kaba saba
Tuzlu bir deniz kokusu havada
Benimle başladı bu müthiş tazelik
Benimle yaklaştı güzel günler
O günlerin eşiğinde beni hatırlayın
Hatırlayın onların vahşetini
Her telefon çalışta kesik kesik''




Dönemeç

17 Haziran 2019

''Dönemeç'' şiiri, Necip Fazıl Kısakürek’in değeri pek bilinmeyen, ‘’Kaldırımlar’’ kadar da pek tanınmayan, ancak insanın kalbine bir hançer gibi saplanan, insanın beynine bir mıh gibi çakılan hüzünlü şiirlerinden birisidir… Bu şiir, Necip Fazıl’ın ‘’Çile’’ kitabının ‘’Kadın’’ başlığında geçer:

''Bir gündü, hava ılık 
Ve cadde kalabalık

Bir kadın sapıverdi önümden dönemece; 
Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince. 
Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim, 
Çarpıldım sendeledim.

Bir gündü mevsim bayat 
Ve esnemekte hayat..... 
Dönemeçten bir tabut çıktı ve üç beş adam; 
Yalnız bir ahenk sezdim, çerçevede bir endam. 
Ve tabutta, incecik, o kadın var, anladım; 
Bir köşede ağladım.....''

Necip Fazıl Kısakürek, 1940

Şiirde iki bölüm vardır. Birinci bölümde canlı bir hayat anlatılır; ''hava ılık ve cadde kalabalık''tır. Bu canlı hayatta bir yıldırım aşkı da anlatılır: ‘’Bir kadın sapıverdi önümden dönemece; yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince.  Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim, çarpıldım, sendeledim.’’ 

İkinci bölüm ise bu ‘’dönemeç’’ten sonraki manzara anlatılır. Bu bölümde mevsim bayattır. Yani zaman geçmiş, hayat akıp gitmiştir. Ve sevilen kadının yokluğu üzerine bayatlamış hüzünlü bir mevsimin tasviri yapılmıştır: ‘’Bir gündü mevsim bayat ve esmekte hayat.’’ Ve ’’o'' ipince endam gidince de bir köşede oturup ağlamıştır.

Hayatınızın bir dönemecinde bir şekilde değmişse o ipince endam onu artık unutmak asla mümkün değildir… Çarpılırsınız, sendelersiniz... Kalbiniz göğüs kafesinizde, kafesine çarpan yabani kuşlar misali çırpın çırpın çırpınır... Bu dönemeçte ''hayat'' vardır.... Artık hayatınız her daim bahardır... Öteki dönemeçte ise ''memat''. vardır... Orada da kalbiniz bir sonsuzluğa kadar, bitmemecesine, dinmemecesine kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığadır... Ve artık umutsuzca kalbiniz çırpın çırpın çırpınır..

Şiirde geçen ''tabut''; o incecik kadının artık yokluğunu, erişilmezliğini anlatır, yoksa ölümünü değil... 

Ve her hayatın birçok ‘’dönemeç’’i vardır.

Ve bu dönemeçlerin her birinde insan bir köşede oturup için için ağlar, hüngür hüngür ağlar, zırıl zırıl ağlar... Dönemeçten önceki mevsimin hatırası insanın yüreğini dağlar... Artık dışarıda mevsim cıvıl cıvıl Haziran, içinizde mevsim hazin hazin sonbahar...

Osman AYDOĞAN 

Bir not: Ahmet Arif muhteşem şiiri ''Karanfil Sokağı''nda da böylesi bir kadından ve böylesine bir yıldırım aşkından bahseder... Bu şiir Ahmet Arif'in ilk ve tek şiir kitabı olan ''Hasretinden Prangalar Eskittim'' (Metis Yayıncılık, 2008) kitabında yer alır. Şiir şu dizelerle başlar:

‘’Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön, onaltı rüzgâr
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır.’’

Şiir uzundur ama bu uzunluğu şiirin son kıtası için yazılmıştır. Karanfil Sokağında bir kafede dal gibi, fidan gibi güzel bir kız oturmaktadır. Ancak bu kız oralı değildir; Altındağ’dan ya da İncesu’dandır… Yanakları al aldır, şarkısı bir yangın şarkısıdır. Necip Fazıl bu şiirinde aşık olduğu kadına ''Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince'' diye hitap ederken Ahmet Arif de bu şiirinde ''Bir dal süzülür mavide'' diye bahseder:

‘’Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al - al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.’’

İşte böylesine büyülü, efsunlu bir kuvvettir şiir... ''İpince bir endam'' ve ''mavide süzülen bir dal'' ile iki ucu birleştirir... İşte bu nedenle derdi zaten Ceyhun Atuf Kansu: ''Şiir yazılan toplumda asla umut kesilmez.” 

Bir ikinci not: ''Leylim Leylim Ahmet Arif'ten Leyla Erbil'e Mektuplar'' (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019) kitabı Ahmet Arif'in aşık olduğu Leyla Erbil'e yazdığı mektuplardan oluşur. Ancak; Ahmet Arif, yazımda bahsettiğim ''Hasretinden Prangalar Eskittim'' kitabındaki ‘’Karanfil Sokağı’’ şiirinde geçen kadının Leyla Erbil olmadığını düşünüyorum. Şöyle ki; Leyla Erbil İstanbulludur, kentsoyludur ve Leyla Erbil'in tüm tahsil hayatı İstanbul'da geçer... Leyla Erbil Ankara’da hiç bulunmaz… Leyla Erbil, hele hele o zaman bir gecekondu semti olan şiirde de adı geçen ne Altındağ ne de İncesu'dandır... Zaten şiirde de geçen kadının da ''saksıda boy vermesi'' sanki kentsoylu bir kadını değil de taşralı, gecekondudan bir kadın olduğunu anlatır gibidir... Dolayısıyla Ahmet Arif'in bu şiirinde bahsettiği kadının Leyla Erbil olmadığını düşünüyorum...

Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektupları da değerlendirecek olursam: Bu mektuplarda Franz Kafka'nın Sevgili Milena'sına, Halil Cibran'ın âşık olduğu Mey Ziyâde'ye yazdığı mektuplardaki derinlik yoktur diye düşünüyorum. Bu kadarını söylemek isterim.




Babalar Günü

16 Haziran 2019

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.

Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: '’Bu ne oğlum?'’ Oğlu şaşkın, cevapladı: '’O bir karga baba.'’

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: ‘'Bu ne oğlum?'’ Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: '’Baba, o bir karga.’'

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: ‘'Bu ne?'’ Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: '’O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'’

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: '’Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'’

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

'’Bugün üç yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'’

‘'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.’' (İsra, 23)

Yazılarım şiirsiz olmaz biliyorsunuz. İşte size Can Yücel'in güzel bir şiiri:

Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim...

Hayatta ben en çok babamı sevdim 
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk 
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- 
Nasıl koşarsa ardından bir devin 
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti 
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! 
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi 
Atlastan bakardım nereye gitti 
Öyle öyle ezberledim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu 
40'ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a 
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla! 
Tifoyken başardım bu aşk oyununu 
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin 
Koştururken ardından o uçmaktaki devin 
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için 
Açıldı nefesim, fikrim, canevim 
Hayatta ben en çok babamı sevdim...

Can Yücel’e sormuşlar; ''Neden hep babanıza şiir yazıyorsunuz, ona olan sevginizi anlatıyorsunuz?'' Can Yücel vermiş cevabını; ''Anneme olan sevgimi yazacak kadar şair değilim.''

Hani bugün de ‘’Babalar Günü’’ ya.. Anımsatmak istedim: Aslında her gün ‘’Anneler – Babalar Günüdür’’.

Tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun!

Osman AYDOĞAN




Sevgiden ürken bir yorgun savaşçı 

15 Haziran 2019

Madem günlerdir şairlerimizi hatırladık, onların o güzel şiirlerine daldık, şiirlerinin tadını damağımızda bıraktık... Devam edelim o zaman... 

Bugün de Cemal Süreyya'nın, ‘’Ümmüşşiir’’ (şiirin anası) diye tanımladığı, Türk şiirinin yüz akı bir kadın şairimizden bahsetmek istiyorum...

Şiirlerinde hayatla doğa arasında tedirgin bir iç dünyanın duyarlılığını dile getiren, toplumsal şiirin enerjisini kadın duyarlılığı ile birleştiren, Sezen Aksu’nun ‘’Deli Kızın Türküsü", Edip Akbayram'ın ‘’Özgürlük’’, Grup Yorum'un ‘’Büyü Yavrum’’ ve ''Sıyrılıp Gelen'' isimli hüzün şarkılarının kırılgan söz sahibi ve Türk şiirinin öz annesi olan bir şairimizden bahsetmek istiyorum...

Dar zamanların, ince şeylerin, naif sözcüklerin, yazın bitiğinin, güzün geldiğinin, yağmurda üşüyen ıslak serçelerin bir şairinden bahsetmek istiyorum...

Durup ince şeyleri anlamaya kimsenin vakti olmadığı bu kaba dünyaya yabancı gelen ince bir ruhtan, Gülten Akın'dan bahsetmek istiyorum...

‘’Kuş uçsa gölge kalır’’ adlı şiir kitabında şöyle biterdi bir şiiri:

''Bende bir gülten kaldı
hangi bağa diksem yabancı''

Bu kaba dünyaya yabancı gelen ince bir ruhtu Gülten Akın, hangi bağa diksek yabancı kalan…

Ve ülkemin köylü, kentli tüm kadınlarını ve onların kara bahtlarını anlatırdı ‘’Kestim Kara Saçlarımı’’ isimli şirinde:

''Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön''

‘’Seni Sevdim’’ şiirinde şöyle seslenirdi sevdiceğine:

''Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim
'Uyandım bir sabah' gibi değil, öyle değil
Nasıl yürür özsu dal uçlarına
Ve günışığı sislerden düşsel ovalara''

‘’Çağrı’’da ise şöyle seslenirdi sanki Godot'yu beklercesine beklediğine:

''Gün uzun türküsünü bitirdi
Karlı dallara yürüdü karanlık
Yalnızlık çekilmez bu vakit
Delirdi denizde yosun çayda balık
Gel artık''

‘’Sessiz Arka Bahçeler’’de şöyle seslenmişti bugünleri görerek:

''Durdun
söylenmemiş, anlatılmamış, söylenememiş olanı
anlaşılır kıldı duruşun''

Ve şöyle seslenirdi mazlumlara, zalimlere, zulmedenlere:

''Zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir 
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
Çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi 
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada varır
sebebin kapısında durur''

‘’Üşümekten Değil Korku’’ isimli şiirinde ömrünün sonunda yorgun ve yılgın bir savaşçıydı o artık... Sevgiler ürkütmüştü onu…

‘’Yorgun savaşçılarız, yengiler eskitti bizi
Utanırız tadına varmaktan içkilerimizin
Biri bütün güneşleri toplar, vermeye bekletir
Üşümekten değil korku, ısınır olmaktan
Yorgun savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi

Tutulmuş dağ yolları oklar ve tuzaklar
Biri dostluk adına bağışlar çirkinliğimizi
Düz yollara düşeriz yeniden oksuz ve tavşansız
Yılgın savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi’’

Ölüme yaklaştığında ‘’Veda’’ isimli şirinde de hepimize birden seslenmişti:

''Ben yoruldum gidiyorum
kendi endişeni kendin seç''

Böylesine ölüme yaklaştığını sezdiğinde bile yaşam sevincini hiç yitirmemişti. İşte son dizeleri:

''İnadın anlamı yok
Ölünüyor
Ben bilmezden geliyorum''

‘’Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya’’ derdi ‘’İlk Yaz’’ şiirinde… Aynen öyleydi. Aynen öyle... Bu devirde kimsenin vakti yoktu durup ince şeyleri anlamaya. Şimdi dünya daha bir boşlukta, şimdi dünya daha fazla bir hoyratlıkta, daha bir kabalıkta, daha bir karanlıkta...

Ve ‘’Güz’’ şiirinde ''Bu güz öleceğim'' demişti:

''Bu güz öleceğim. bütün işlerimi bitirdim
Derede yıkandım, cevize tırmandım. kuş ürküttüm
Kaçırdılar on iki Çocuk doğurdum. bekledim gözlerim
Oğlan everdim. kız yetirdim. otuzuma vardım"

Ağlama kız, deme incirim Yar Yar
ben ağlamam dağlar taşlar ağlasın
Körüm, çelimsizim, göğnüğüm, hastayım.
sebebolanları nerde bulayım
adamdan içerli kuşlar ağlasın''

Ve Gülten Akın’ı şiirindeki gibi dört sene önce bir güz gününde (04 Kasım 2015) kaybetmiştik…. Türk şiiri öksüz kalmıştı... Allah rahmet eylesin... Katar katar göç ettikçe şairlerimiz; susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç, susuz, gıdasız, aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta nefessiz ve kelimesiz kaldık! 

‘’Beni Sorarsan’’ şirinde ise sanki yokluğunda burada kalan bizleri anlatır gibiydi:

''Beni sorarsan
Kış işte
Kalbin elem günleri geldi''

‘’Yağmurlu’’ şiirinde de sanki biz ona seslenirdik:

''Burda geceler kaldı sen gittin.''

Ey şair! Söylediğin gibi; yorgun savaşçılarız, yengiler eskitti, sevgiler ürküttü bizi... Burası kış artık.... Kalbin elem günleri geldi.... Sen gittin... Burda geceler kaldı...

Ve durup ince şeyleri anlamaya artık vaktimiz kalmadı!

Osman AYDOĞAN




Kuşların ve rüzgârın şairi 

14 Haziran 2019

Dün ‘’mademki söz şairlerden açıldı…’’ diyerek Türk şiirindeki ‘’İkinci yeni’’ akımının şairlerinden Turgut Uyar’ı anlatmıştım… Ancak yazımda hem ‘’İkinci Yeni’’ hem ‘’Turgut Uyar’’ hem de ‘’Tomris Uyar’’ geçince; bu üç isimle ortaklığı olan bir başka şairimizi de anmak istedim.... 

Bu şairimizi anlatmadan ‘’İkinci Yeni’’ akımından tekrar da olsa kısaca bahsetmek istiyorum…

‘’İkinci Yeni’’, Türk şiirinde değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan ve 1950'li yıllarda Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer gibi şairlerin oluşturduğu bir topluluktur. İsim babası Muzaffer İlhan Erdost'tur. Akımın öncü şairi Ece Ayhan'a göre ise az kullanılan adıyla '’Sivil Şiir’'dir…

Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çalıştılar. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmekti.

İşte Türk şiirindeki bu ‘’İkinci Yeni’’ akımının; hep bir kadın naifliği, nezaketi ve yumuşaklığını barındıran, ipek gibi, kadife gibi bir Türkçesi olan, sakin, barışçıl, huzur verici bir konuşuşu, bakışı olan, kuşların, rüzgârın şairi olan ancak pek tanınmayan, en çocuksu bir şairi vardı: Ülkü Tamer...

Ülkü Tamer, 1937, Gaziantep doğumludur.  1958 yılı Robert Kolej'i mezunudur. Daha sonra da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünde okudu. Şairliğinin yanında, gazeteci, oyuncu ve çevirmendir. Yetmişin üstünde kitap çevirmiş, şiir antolojileri hazırlamıştır. Lise yıllarında şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başlanır. İlk şiiri 1954 yılında Avni Dökmeci'nin yönetimindeki ‘’Kaynak’’ dergisinde yayınlanır: "Dünyanın Bir Köşesinden Lucia". Şiirleri daha sonra Pazar Postası, Yeditepe, Yeni Dergi, Papirus, Sanat Olayı gibi dergilerde yayımlanır. İlk şiir kitabı ‘’Soğuk Otların Altında’’ 1959'da yayınlanır. 1986 yılında o ana kadar yayınladığı yedi şiir kitabını "Yanardağın Üstündeki Kuş’’ adlı kitapta bir araya getirir.

1991 yılında dört öyküsünü içeren "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabını, 1997'de ise "Alleben Anıları" adlı öykü kitabını yayımlar. (‘’Alleben Öyküleri’’ ve ‘’Alleben Anıları’’ memleketi olan Gaziantep ile ilgilidir.) Bunları 1998'de yayımlanan "Yaşamak Hatırlamaktır" adlı anı kitabı izler… Oyunculuk dönemi anılarını içeren "Bir Gün Ben Tiyatrodayken" ise 2003 yılında yayımlanır.

Çevirileri de öyle basit çeviriler değildir... Çevirileri Euripides, Hamilton, Shakespeare, Çehov, Brecht, Miller, Steinbeck,  Eliot ve Ibsen gibi dünyaca ünlü çevrilmesi zor yazarların eserlerdir….

Bu çevirilerden Edith Hamilton'dan ‘’Mitologya’’ çevirisiyle 1965 yılın ‘’TDK  Çeviri Ödülü'’nü ve 1979'da çevirileri nedeniyle Macaristan Halk Cumhuriyeti'nce verilen ‘’Endre Ady Ödülü’nü',  "İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür" (1966) adlı kitabıyla 1967 yılı ‘’Yeditepe Şiir Ödülü’’nü, "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabıyla 1991 yılı ‘’Yunus Nadi Ödülü'’nü ve 2014 yılında "Bir Adın Yolculuktu" adlı kitabı ile de ‘’Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü'’nü kazanır…

Tomris Uyar'ın, Turgut Uyar'dan iki önceki, Cemal Süreyya’dan bir önceki eşidir Ülkü Tamer aynı zamanda.

Kendine ait bir sözlüğü de vardı Ülkü Tamer’in… Sözcükler yüklediği anlamlar da şairin o derin ve naif iç dünyasını yansıtırdı… Bu sözlükten birkaç sözcük:

Acı: On iki ayın mor kanatlı kelebeği…
Buz: Gölün tavan arası…
Ceviz: Sincapların sandık diye açtıkları kutu…
Çit: Çimen saati…
Düğüm: Kuşların yüreğindeki patika…
Elmas: Ay ışığının sesi…
Fırıldak: Rüzgârın çocukluğundan bir anı…
Göktaşı: Meleklerin kırık oyuncağı…
Ğ: Alfabenin ıssız deresi…
Haydut: Ağaçların üstünde dörtnala giden adam…
Ihlamur: Hasta böceklerin başucu ağacı…
İnci: Deniz diplerinin kırağısı…
Jüpiter: Yüzyıllar önce yola çıkmış bir kirpi…
Küskünlük: Yaprakların yere düşerken rastladıkları komşu…
Leke: Karın üstüne damlayan serçe kanı…
Masal: Gürgenlerin çocuklara söyledikleri ninni…
Nöbetçi: Kovuk başlarında biten mantar…
Okyanus: Yeraltından fışkıran gökyüzü…
Pas: Güz bulutlarında donan yağmur…
Rıhtım: Toprağın taştan kılıcı…
Saçak: Kumruların şemsiyesi…
Şapka: Orman cücelerinin tüylü evi…
Takvim: Yılların kıyısında dolaşan kayık…
Uyanış: Şafağa altın boşaltan bakraç…
Üçgen: Kış gelince yağan piramit parçaları…
Vadi: Coğrafyanın atlara armağanı…
Yılbaşı: Korunun sonunda başlayan koru…
Zebra: Üvey kardeş…

Ülkü Tamer son yıllarındaki bir sohbetinde "Kaç kelebek ömrü kadar ömür yaşadım, yetmez mi?" demişti… Demek yetti ki artık o da geçen sene 01 Nisan 2018 tarihinde 1 nisan şakası yaparcasına ardından sözcüklerini öksüz ve yetim bırakıp o güzel atına binerek aramızdan çekilip de gitti... Bir değer daha göçtü gitti işte… Biz biraz daha fakirleştik… Susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç, susuz, gıdasız, aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta nefessiz ve kelimesiz kaldık!

Ülkü Tamer şiiri, “insanın kendine yönelik bir sanat biçimi” olarak görürdü… “Şiir yazarken kendi kendime sanki kendimi anlatıyorum” derdi…  Bu nedenle Ülkü Tamer'in şiirlerini okurkan insan kendinden çok şey buluyor bu şiirlerde... Yazımın sonunda şairin şiirlerinden kısa bir demet sunmak istiyorum… Ülkü Tamer'in şiirlerini yorumlamayacağım çünkü şairin  şiirleri yorumlanmaya gerek kalmayacak kadar açık ve net!...

Ülkü Tamer bir şiirinde:  ''İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür'' derdi... İçine ''hava'' değil de ''gökyüzü'' çeken bir şair ayrıca nasıl yorumlanabilir ki? 

Ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

Ülkü Tamer’in en bilinen şiiri Zülfi Livaneli’nin seslendirdiği ‘’Güneş topla benim için’’ şiiridir…

Güneş topla benim için

Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara canım
Güneş topla benim için

Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından canım
Güneş topla benim için

Seher yeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleri gökyüzünden canım
Güneş topla benim için

Kıranlara Selam Olsun

Selam olsun dağa taşa
Yaranlara selam olsun
Ormandaki kurda kuşa
Cerenlere selam olsun

Dünya üstü kara zindan
Boynumuzda yağlı urgan
Yolculardan hancılardan
Soranlara selam olsun

Ölüm canın has yoldaşı
Diken gülün gönül eşi
Kar altında deniz düşü
Kuranlara selam olsun

Kâğıdımız çaput bizim
Kefenimiz bulut bizim
Mesleğimiz umut bizim
Kıranlara selam olsun

Ağıt

Bu toprakta kalır adın
Tohumların arasında
Yeşilinde tarlaların
Başakların sarısında

Yıllar geçse de aradan
Kopar gelir ırmaklardan
Işır yine kurşunlanan
Dostlarının yarasında

Günü gelir dağa çıkar
Yıldızlardan şiir çeker
Kanımızı siler yıkar
Suların en durusunda

Bir annedir bir kardeştir
Ovalarda bir ateştir
Sırasında hayat verir
Ölüm saçar sırasında

Bayrak olur bize yarın
Rüzgârıyla ilkbaharın
Dalgalanır genç kızların
Gözlerinin karasında

Kırda Vurulanların Türküsü

Telef olduk kır içinde
Hançer idik kına döndük
Tane iken nar içinde
Kuru otta cana döndük hey

Beş Allah'a kullar idik
Toprak bizim beller idik
Ne biliriz eller idik
O toprak da sona döndük

Felek kırdı cümlemizi
Kilitledi sılamızı
Kurar iken kalemizi
Yıkılası hana döndük

Ecel sefa geldi dedik
Yası umut ile yuduk
Ölür iken on beş idik
Şimdi on beş bine döndük 

Uyku

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Dallarında gezinsin
Kül rengi güvercinler

Konsunlar yastığıma
Uyutmak için beni
Sırtlarında kuş tüyü
Gagalarında ninni

Kaldırıp yatağımı
Uçursunlar göklere
Kendimi yıldızlarda
Bulayım birdenbire

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Alnıma dokunanlar
İyileşmiş desinler

Şahdamar

Hey sevgilim, gülüm, yârim
Can içinde şahdamarsın
Fermansın bu dünyaya
Neye baksam sen varsın

Yola düştüm ay batarken
Derelerde buldum seni
Ötelerde sanır iken
Berilerde buldum seni

Ekmeğimi dörde böldüm
Yarılardan buldum seni
Ölülerden haber aldım
Dirilerde buldum seni

İçimdeki çıralarda
Dışımdaki törelerde
Bilemezsin nerelerde
Nerelerde buldum seni

Nefes

Dağın uykusuna, kuşun gözüne,
Sabahın sesine, taşıdım seni.
Kerem’in yaralı, ince dizine,
Irmağın yasına taşıdım seni.

Canın içinden, canımı duyan,
Canımın içine taşıdım seni.
Elma kabuğunda, nar tanesinde,
Gizlenen mermere taşıdım seni.

Gecenin ördüğü, gün kafesinde,
Dolaşan kedere taşıdım seni.
Canın içinden, canımı duyan,
Canımın içine taşıdım seni.

Arının yazına, kışın otuna,
Yaprağın güzüne taşıdım seni.
Yürekten yüreğe mekik dokuyan,
Sevginin göçüne taşıdım seni.

Canın içinden, canımı duyan,
Canımın içine taşıdım seni.

Sorar seni

Subaşında bir gül açar
Dikenine sorar seni
Karanlıkta beyaz kuşlar
Yıldızlarda arar seni

Küle döner dalda yeşil
Nehir kurur söner kandil
Döşündeki mermi değil
Bu yalnızlık yorar seni

Sıradağlar geçit vermez
Bir dost eli kapın vurmaz
Artık kimse izin sürmez
Düşe taşır rüzgâr seni

Tükense de can bedende
Sürüp gider hasret canda
Acep yarın gün batanda
Unutur mu o yar seni

Uzar gecen yana yana
Bir kurşundan bir kurşuna
Ölüm gelir kanadına
Usul usul sarar seni

Memik'e ağıt

On dört yaşım diken ile kaplanmış
Göz ucuma karıncalar toplanmış
Kurşun gelmiş kaşlarımın üstüne
Alın yazım okur gibi saplanmış

Uyu Memik oğlan uyu
Öte geçelerde büyü

Dağı dağa kavuşturan ben idim
Suyu suya kavuşturan can idim
Yükledim mi Mazmahor'dan kaçağı
Gece vakti ışılayan gün idim

Uyu Memik oğlan uyu
Öte geçelerde büyü

Kar üstüne düşer serçe çıt diye
Kanatları parça parça çıt diye
Dokandın mı bir ucuna kırılır
Can dediğin cansız sırça çıt diye

Uyu Memik oğlan uyu
Öte geçelerde büyü

Ben sana teşekkür ederim

Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,
Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;
Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta. 

Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.

Düello

Yenilirsem yenilirim, ne çıkar yenilmekten?
Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim.
Ayak bileklerime kadar bu deredeyim işte,
Yerin yassı taşları tabanımın altında,
Alnımda birleşmekte güneşin raylarından
Hışırtıyla geçen kartalların sesleri.
Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi
Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?

Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım;
Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de,
Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.
Ölürsem güzel bir ölü olurum,
Saçlarıma yuva kurar bir anda kirpiler,
Kar, örtemeye kalkışır gökkuşağını,
Ve onurlu, yoksul böceklerin gazetecisi
Ben gülümserken resmimi çeker.

Konuşma

-Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…
-Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen

Sıragöller

Haşhaş tarlaları arasından geçeceksin,
Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak
Yeni bir afyon bulacaksın kendine.
İşte o zaman beni unutma,
Şairini, onun şiir yazan ellerini,
İçine dizilen sıragölleri,
Kendi kendine konuştuğun seni,
Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.

Zakkumların arasından bir şehre gireceksin,
Aşk şiirleri, tabiat şiirleri, tarih şiirleri düşünerek
Bir dinamit yapacaksın kendine.
Korkma, ateşle onu.
Öldürecek nice balıklar vardır sularında,
Patlamayla dirilecek nice balıklar vardır.
İşte o zaman an beni, yaşa beni,
İşte o zaman unutma beni.

Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,
Onların tohumunu havaya savurarak
Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,
Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.
İşte o zaman an beni, yaşa beni,
Kıyılarda bile boğulan seni,
Bir saz kuşu olarak gezinen hayaletini,
Çeliğinden kemik oyan gövdeni.

İçinde bir kaçakçı yaşar senin,
Kayıkla dolaşır göllerinde,
Beynine tabanca ve şiir satar,
O kaçakçının bakışını sakın unutma.

Gül Dikeni

Uçakları nedeyim
Gökkuşağı gönder bana
Senin olsun süngülerin
Gül dikeni yeter bana.

Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur eller bana
Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur kardeş olur eller bana.

Silahları nedeyim
Benim sevgim mavzer bana
Suya attığım çiçekler
Bir gün olur döner bana.

Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur eller bana
Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur kardeş olur eller bana

 Utanç

Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan
Onun üstüne,
Soğuk bir tül örtüyorlar üstümüze.

Hangi odaya saklansak şimdi onlar,
Hangi sokaklara çıksak ölüm;
Girildikçe biten sevişmemiz onlar yüzünden,
Ne zaman boynuna uzansam ölüm kokuyor
Yalnızlıktan, o yalnızlık,
Kelimesi artık şiirde unutulan.

Üşür ölüm bile

Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Diz çöktüler karşısında
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Bruegel 

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Köpeklerin bakışlarında birer keman tadı.
Avcılar ve kuşlar avdan dönüyor.
Zaten her yanda hüzün görülür
Uzakta çocuklar kayıyorsa,
Kızaklar tahtadan yapılmışsa,
Kar dinmişse, avdan dönüyorsa avcılar,
İnsan anlamışsa ansızın, başladığını
Gökyüzünün, ayaklarının ucunda.

Kuş tüyleriyle kaplıdır burunları
Birer sirk emeklisine benzeyen avcıların;
Soluk alır, tüy verirler yorulunca,
Yürekleri birleşir, geniş bir av ülkesi olur,

İçinde tazılar yaban ördeklerini,
Çantalı okullular kar tanelerini avlar.
Norveç'in nüfusunu bilir de okullular
Karın nüfusunu bilmezler nedense.
Zaten her zaman hüzün bulunur biraz.
Norveç'ten söz açan şiirlerde.

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Ağzımın kemiğinde dağınık bir şiir tadı.
Gürgenler ve kayınlar avdan dönüyor.
Sırtsız atmacalar çizerdim şimdi
Bir kayığın yelkeni geçseydi elime;
Unutmazdım, yelkenin bir köşesine
Tabut başlı bir avcı yerleştirirdim.

 İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür.

 
Şiir çevirileri de vardı Ülkü Tamer’in… Bunlardan birisi de Kübalı şair Nicolás Guillén’e aittir: ‘’Ölü asker’’

Ölü asker                         

- Kimin kurşunu öldürmüş onu?  
- Bilen yok.  
- Nereliymiş?  
- Jovellanos' lu diyorlar.  
- Nerede bulmuşlar?  
- Yolun yanında yatıyormuş,  
öteki askerler görmüş.  
- Kimin kurşunu öldürmüş onu? 

Gelip öpüyor onu nişanlısı;  
anası geliyor sonra ağlıyor.  
Sonra da yüzbaşı çıkageliyor.  
Bağırıyor:  
       - Gömün onu!  
  Dan! Dan! Dan!  
GİDİYOR ÖLÜ ASKER.  
  Dan! Dan! Dan!  
YOLUN YANINDA BULMUŞLAR ONU.  
  Dan! Dan! Dan!  
BİR ASKERDEN NE ÇIKAR.  
  Dan! Dan! Dan!  
DAHA NE ASKERLER VAR BİZDE. 

 




Sevgim acıyor!

13 Haziran 2019

Mademki söz şairlerden açıldı… Abdürrahim Karakoç, Özdemir Asaf, Cemal Safi… Bir sebep olmadan da şairlere devam edeyim o zaman… Çünkü bir şairin bir dizesi günümüzde şu veya bu şekilde duyduğunuz her şeyden daha naif, daha güzeldir… Çünkü şiirlerin okunduğu her yerde o güzel şairlerin ruhları dolaşır…

Bugün de size ‘’İkinci Yeni’’ akımından bir şairimizden bahsedeyim…

‘’İkinci Yeni’’, Türk şiirinde değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan ve 1950'li yıllarda Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer gibi şairlerin oluşturduğu bir topluluktur. İsim babası Muzaffer İlhan Erdost'tur. Akımın öncü şairi Ece Ayhan'a göre ise az kullanılan adıyla '’Sivil Şiir’'dir…

Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çalıştılar. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmekti.

İşte bu ‘’İkinci Yeni’’ şairlerden en yalnız, en içli, en duyarlı olanı Turgut Uyar’dır.

Turgut Uyar, (1927-1985) şimdi kapatılan Bursa Askerî Lisesi mezunu bir subaydır... (Demek ki o zamanlar askerî okullardan her şey çıkar, arada bir de subay çıkarmış!) Hemen hemen her subay gibi şairdir... Ama acının coğrafyasında yaşayan bir şairdir Turgut Uyar. Aşk ve sancılı ayrılık şiirlerinin ölümsüz şairidir Turgut Uyar. Türk şiirinin en yalnız, en mutsuz, en umutsuz şairidir Turgut Uyar… Belki de Türk şairlerin arasında en içli olan şairdir Turgut Uyar. Turgut Uyar çocukluğundan şöyle bahseder: “Hüzünlü bir çocuktum. Nedense hep ağlamaya hazır. Ağabeyim bana sataştıkça annem: ‘Yapma oğlum’ derdi ona, ‘O, içli bir çocuk’ ”. Turgut Uyar hep o çocuk oldu ve o çocuk gibi hep içli bir şair oldu.

Subaylıktan istifa ederek ayrılmıştır ya… ‘’Federico Garcia Lorca için üç şiir’’ (*) isimli şiirinde şöyle der:

‘’Ah işte herşey orda...
Ben severim omuzlarımı bir gün
Sırmaları, apoletleri olmasa da.’’

Hani Hacı Bektaşi Veli’nin bir deyişi vardı ya:

‘’Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hacda değildir.’’

İşte Hacı Bektaşi Veli gibi kerameti sırmalarda, apoletlerde görmeyip, omuzlarında görenlerdendir…

Dört kutsal kitap üzerine engin bir bilgisi olduğu söylenir. Şiirleri böyle bir birikimin ürünüdür.

Cemal Süreyya’dan ayrılan Tomris Uyar ile ikinci evliliğini yapar Turgut Uyar. Turgut Uyar, severken de içli sever, içerken de içli içer. Severken de içerken de sevginin ve içkinin dozunu hiç ayarlamaz. Bir gün bu ikisinden birinin başına bir iş açacağını bilir. Turgut Uyar 22 Ağustos 1985’te 58 yaşında iken evinde vefat ettiğinde oğlu ardından şöyle der: “Sevmek ve içmek, ikisini de sonuna kadar kullandı. Ama sevdiği için değil, içtiği için öldü”.

Bir şiirinde kendi ölümünü anlatmıştı:

"Ben bir gün giderim ki neyim kalır
eksik bıraktığım her şeyim kalır."

Zaten o gidince her şey de eksik kalır...

Turgut Uyar Aşiyan mezarlığına defnedilir. Mezar taşında tek bir sözcük yazılıdır ismi dışında: ‘’Ağustos’’ Çünkü Ağustos Turgut Uyar'ın ayıdır: 04 Ağustos'ta doğar, 22 Ağustos'ta vefat eder. 

1982 yılında yayınladığı bir şiir kitabı var Turgut Uyar’ın: ''Kayayı Delen İncir'' (Can Yayınları, 1993) Bu kitabında da bir şiiri var Turgut Uyar’ın: ‘’Acıyor’’…  Hoş, günümüzde neler acımıyor ki!

Turgut Uyar bu şiirinde iki kelimeye dünyaları sığdırmış: ‘’Sevgim acıyor!…’’ Öyle ya, başka türlü nasıl şair olunurdu ki? Subaydır ya… Turnaların peşi sıra ülkenin dört bir yanını gezip, tüm güzellikleri şiirinin içine içli bir dille serpiştirmiş Turgut Uyar:

‘’Ben neye sevdalıyım böyle, bilmem
Binlerle yıldız kayıyor kanımda.
Şöyle dolaşmak, yıllarca, yüzyıllarca
Hür, yayan yapıldak vatanımda…’’

Diğer şiirleri anlattığım gibi Turgut Uyar’ın bu şiirini (Acıyor) uzun uzun anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Şiiri açık açık tanımlamış zaten o, gayet kısa ve net: ‘’Sevgim acıyor!…’’  Bu iki sözcüğün açıklaması olur mu? Olmaz!; ''Sevgim acıyor, kimi sevsem kim beni sevse..'' Acıyor işte, sevgim acıyor!...

Sevginin acıması da yüreğin burkulması gibi bir şey herhalde… Zaman hızla meçhule doğru akıp gidiyor… Haziran’dayız ama zaman çabuk geçiyor... Eylül toparlanacak derken Ekim filan da çabuk gelir gider bu gidişle… Sevgim acıyor… Acıyor işte sevgim acıyor!...

Zaten günümüzü anlatmıştı bir şiirinde:

"Hâlbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
her şey naylondandı o kadar" 

Evet, korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta hâlbuki… Artık her şey naylondandır… O kadar... Sevgimizin acıması da zaten bundandır…

Hani Cicero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir’’ diye… İşte bu nedenle anmak, hatırlamak, hatırlatmak istedim! Ruhu şâd olsun…

Sevgim acıyor!

Osman AYDOĞAN

(*) 20. yüzyılın en büyük İspanyol şairi, çağdaş İspanyol şiirinin en önemli temsilcisi olan ve İspanya İç savaşının başında faşistler tarafından 38 yaşındayken, sabahın köründe, sokakta kurşuna dizilen şair Federico Garca Lorca’nın ölüm haberinden sonra Turgut Uyar’ın Lorca için yazdığı şiirdir. Ahmet Arif de ‘’Karanfil Sokağı’’ isimli şiirinde Lorca’dan bahseder: ‘’Garcia Lorca’nın mezarı / Ve gözbebekleri Pierre Curie’nin / Kar altındadır.’’ Turgut Uyar’ın bu şiiri de yazımın sonuna ekledim… Ama önce yazımın konusu ''Acıyor'' şiiri...

Acıyor

Mutsuzlukdan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Şimdi bu şiiri beğenmişseniz, yazımda ''Turnaların peşi sıra... '' diye verdiğim şiirin tamamını da vermesem olmazdı. Bu çölde susuz kalmış bir insana bir yudum su vermek gibi birşey olurdu. Bu şiir Turgut Uyar gibi benim ve çoğu subayların yaşadığı bir hayatı anlatır…  

Turnam Seninle

Bir rüzgâra kapıldım da dolandım durdum
Ankara’nın İstanbul’un dışında.
Mecnun gibi mi dersiniz, Kerem gibi mi
Bir telli, turnanın peşinde?

Aman turnam telin, teleğin olayım
Yollarda koma beni.
Derdinmişim gibi taşı, palazınmışım gibi
Aman turnam telin, teleğin olayım…

Bir çalı dibinde, bir dağ başında
Öğlen uykularına varayım.
Turnam benim, canım turnam, hanım turnam
Bilirsin ben garibim, fukarayım…

Eksilmesin üstümden gölgen, rüzgârın
O günler içim alav alav yanıyordu.
Biz Sakaltutandan inerken sabağnan
Kars yeni yeni uyanıyordu…

Neresi olursa olsun, eyvallah
Şu gözün alabildiğine bizim memleket, turnam
Yol var – Dağdevirene artık tesviyei türabiyede
İkibuçuk kâğıda Pasinler, yallah..

Pasinlerde Ali Efendinin hanında
Bir uyku çektim doyasıya.
Hasırın üstünde, öyle rahat, kaygısız
Gölebertli Mustafa’nın yanında..

Otursam da sabahlara kadar ağlasam
Yollar geçiyor içimden yollar, uzak yakın
Ah, doyamadım daha, doyamadım doyamadım
Aman turnam, aman bu düş olmasın sakın..

Ben neye sevdalıyım böyle, bilmem
Binlerle yıldız kayıyor kanımda.
Şöyle dolaşmak, yıllarca, yüzyıllarca
Hür, yayan yapıldak vatanımda..

Aman turnam telin teleğin olayım
Beni kaçır, beni götür bırakma.
Kars olsun, Sivas olsun, Edirne olsun
Gözüm yok hiçbir şeyin yeşilinde, ağında
Beni taşı, bitin olayım, kölen olayım
Bir arpa tanesi gibi kursağında…

Federico Garcia Lorca İçin Üç Şiir

Sessiz Akan Sulara Gazel

Ah işte herşey orda...
Ben severim omuzlarımı birgün
Sırmaları, apoletleri olmasa da.

Ben severim omuzlarımı birgün
Göçen bir maden direğinin altında

Su akar kendir tarlalarından
Ah her şeyim ...
Ben severim omuzlarımı birgün
Savaşta bir başka omuzun yanıbaşında
Yatakta bir ince omuzun yanıbaşında

Yol uzun, hava sıcak
Kırbaçlarım atımı varırım Kurtuba'ya...

İndiğini görürsem birgün sığırcıkların
ve sürüler halinde, ovaya
İnsanların dünyayı bölüştüklerini hatırlarım
Bir daha ...

Sevişirim ölürüm, savaşının ölürüm
Doldururum çantama kara ekmek ve peynir
Varırım Kurtuba'ya...

Saat Beşte
Akşamleyin

Ah ellerim ve kalbim
Herşey orada kaldı.
Keçeler keçeler ve portakallar
Kireç döktüler yere. Kara gözlüm, kalbim,
Halkımın fakir akşamlarıdır, biliyorum
Kanlı bir mendil diye bağlanan gözlerime
Kireç döktüler yere,
Bir duvarın dibinde
Bir deppoy'un önünde
Kiraz ağaçlarına ve sığıraklara karşı
................
Bir halkın gösterişsiz, sessiz cömertliğinde
Ölüm nasıl söylenirse öyle
İspanyol dilinde
ve her dilde ...

Obra
Completas

Artık kat'iyen biliyoruz;
Halk adına dökülen kan
Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır.
Dişlerin arasında ...
İspanya' da
ve her yerde ...




Safi bir şair: Cemal Safi

12 Haziran 2019

Bir yazımın başlığı ‘’Ruhumuzun gıdası kelimeler’’ idi... Bu yazımda ne kadar da kıt kelimelerle konuştuğumuzdan dem vurmuş, müşteki olmuştum… Bir bilge kişileri öldüğünde Afrika yerlileri ‘’kütüphanemiz yandı’’ diye ağıt yakarlarmış… Ben de bir şairimizi kaybettiğimizde ‘’bir sözlüğümüz daha yandı’’ diye ağıt yakıyorum…  

Yok o şairimiz solcu diye dışladık, yok bu şairimiz de sağcı diye dışladık… O şairimizin özel hayatını beğenmedik, bu şairimizin de siyasi düşüncesini beğenmedik… İyi halt ettik!

Burada da kalmadık… Hece vezni diye takıldık… Aruz vezni diye takıldık… Şiirde biçime takıldık şiirdeki anlam ve duyguyu kaçırdık… Yok o şair Osmanlıca yazmış dedik, yok bu şair öz Türkçe kullanmış dedik…  Ettik de iyi halt ettik: Aşkı, sevgiyi, duyguyu anlatacak kelimelerimiz kalmadı…

Sonunda susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç, susuz, gıdasız, aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta nefessiz ve kelimesiz kaldık!

Bunlar da yetmedi, dönülmez yollara giden şairlerimizi de gittiği ile bıraktık... Onları anmayı, zihinlerde yaşatmayı unuttuk... Sözcükler hem öksüz hem de yetim kalıyor şairler gittikçe... Dünkü yazımda Özdemir Asaf'ı doğum gününde anarken; bizi biz yapan değerlerimizin ''doğum gününü'', ''vefat yıldönümünü'' vesile yaparak neden anmayız diye hayıflandığımdan bahsetmiştim... Bakın demiştim boyalı boyalı ceridelere, renkli renkli ekranlara.... Hiç anan var mı diye yazmıştım...

Sonra fark ettim ki bu hataya ben de düşmüşüm... 

‘’Şu karşı yaylada göç katar katar’’ derdi Karacaoğlan… Son zamanlarda katar katar göç etti şairlerimiz… Son zamanlarda o kadar şairimiz, yazarımız göç etti ki, ben de anmayı unutmuşum işte... Bu göç kervanına geçen sene 17 Nisan 2018 tarihinde Cemal Safi de katılmıştı... Ve bende bu sene bu tarihte sade, sevimli, naif, adı gibi safi olan bu şairimiz Cemal Safi'iyi anmayı unutmuşum...

Ama olsun... Geç anmak, hiç anmamaktan iyidir...

Geçen hafta 07 Haziran 2019 günü vefat yıldönümü nedeniyle Şair Abdurrahim Karakoç'u anmıştım ya... Girişte bahsettiğim kafiye, ölçü, şekil kaygıları nedeniyle eleştirilere neden olan Cemal Safi kendisi gibi hece vezniyle yazan Abdurrahim Karakoç'un ardında şu dizeleri yazmıştı: 

“Nasıl ağıt yakalım dinlerken ‘Mihriban’ ı 
Derdimizi dökecek kafiye mi bıraktın? 
Hece veznine âşık ettiğin garibanı 
Teselli etsin diye Safi’ye mi bıraktın’’ 

Bu dörtlük; Abdurrahim Karakoç’un tabutuna tutturulmuş, Cemal Safi’ye ait bir şiirdi!

Yahya Kemal; "Duygusuz şairler redife tıpkı cankurtarana sarılır gibi sarılır, duyguluları ise şevkin en yüksek zirvesine fırlamak için basarlar." sözünü sanki duygularını şevkin en yüksek zirvesine fırlatan Cemal Safi için söylemiştir. Çünkü anlamsız bir tartışma; kafiye/redif anlamın içinde erimelidir aslında…

‘’Tek hece’’ şiirinde olduğu gibi herkesin tarif etmeye çalıştığı aşkı konuşturmuştu:

‘’Benimle bir dünya dar geldi sana,
seviyorum demek ar geldi sana,
kara toprak daha yâr geldi bana,
göçerim sevgilim kal sağlıcakla…’’

Kara toprak yâr geldi ona ve o da göçtü gitti işte…

‘’Sersefilim sevgilinin uğruna
Abdal oldum göç eyledim giderim
Hançer vurdum gençliğimin bağrına
Telafisiz suç eyledim giderim..’’

Telafisiz bir suç işledi ve o da çekip gitti işte… 

"Kamil iken cahil ettim âlimi
vahşi iken yahşi ettim zalimi
Yavuz iken zebun ettim selimi
her oyunu bozan gizli zor benim.
benim adım aşk! "

Yavuz’u Selim iken zebun eden aşka kavuştu gitti işte...

"Ya evde yoksan" da söylediği gibi:

‘’Ya yolu kaybettim, ya ben kayboldum, 
ne olur bir yerden karşıma çıksan, 
tepeden tırnağa sırılsıklamım, 
içim ürperiyor, ya evde yoksan.’’

Artık evde yoktu, çekip gitti işte…

''Bin bir yalan temin edip ikrarından emin edip
Safi'ye bin yemin edip Cemal'imden caymak niye''

Safi'ye bin yemin edip Cemal’inden caydı gitti işte...

1938 yılında başladığı yolculuğu o da 17 Nisan 2018 günü tamamlayarak bu dünyadan çekip gitti işte...

Bir ömürlük duyguyu, bir mısraıyla anlatırdı… Şiir kitapları vardı ama kitaplara sığmazdı… Aşkı şiirleriyle yaşatırdı, ağlatırdı hatta kızdırırdı…

Şiirlerinde aşka şöyle hitap ederdi Cemal safi:

 ‘’Sarhoşunum, nasıl ayık kalayım?
Aşk şarabın doldu gönül testime.
Sen İran ol ben de şahın olayım;
Varsın Sultan Selim gelsin üstüme…’’

(Sen İran ol)

‘’Tahliyem çıktı sanma, sanma ki azâdeyim,
Dilimi çöz de bari halimi arz edeyim,
Sadakât sembôlüyüm diye büstüm dikildi,
Müstesna müzedeyim, karasevda-zedeyim…’’

(Ben Cengizhanzâdeyim)

‘’Sebep bazı Leyla, bazı Şirin’di.
Hatrım için yüce dağlar delindi.
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi.
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim…’’

(Benim adım aşk – Tek hece aşk)

‘’Her şeyin sonrası, evveli sensin
Gönlümün biricik emeli sensin
İnan ki çökerim çekemem dersen
Çünki canevimin temeli sensin... ‘’

(Sensin)

‘’Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan! 
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan!’’

(Git)

‘’Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır…’

(Vurgun)

‘’İdam mahkumunun söz hakkı vardır
Bari son arzumu sor da öyle git
Arının çiçekte göz hakkı vardır
Bir buse için dur da öyle git…’’

(Vur da öyle git)

Hep böyle yüceltmezdi aşkı Cemal Safi… ‘’Hicran cehennemi' adlı şiirinde de yerden yer vururdu aşkı:

‘’Kâbemin sanemiydin saltanat döneminde
Kalmadı gözlerimde nemin de önemin de.
Yüce Tanrım seni de zalime zebun etsin
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde…’

Sadece şiir yazmazdı Cemal Safi... Aforizma niteliğinde sözleri de vardı... Şu sözler de Cemal Safi’ye aittir:

‘’ ‘Seni seviyorum’ 1 cümle, 2 kelime, 13 harf, 2 insan ve bir aptal…’’

‘’Aşk zordu senin için, basit olanı seçtin ve gittin. ZamanIa anladım ki; zor oIan ben değildim, basit oIan sendin…’’

‘’Erken yatana tavuk, çok çalışana inek, akIını kuIIanana çakaI, kıskanmayana domuz denilen bir ülkede insan oImak çok zor…’’

‘’Sevgisiz evlilik hatadır bence; ya hekime ya hakime götürür. Bir kez daha düşün imzadan önce; aşksız nikah nikahsız aşk getirir!...’’

‘’Bazıları alışmış durmadan sevgili değiştirmeye. Haklısınız, çünkü biz alışkın değiliz sevmediğimiz adama seviyorum demeye…’’

‘’AI götür eskici ne resmi kaIsın ne yüzü, ne izi, ne ismi kaIsın onsuz da gülmeye değer bu dünya onsuz da görmeye değer her rüya…’’

‘’MasaI kitapIarına benzedi artık zamane aşkIarı. Okuması çok güzel ve zevkli; ama inanması bir o kadar zor…’’

‘’Henüz Iayık değilken tomurcuk kadar aşka, sana gül bahçesini kim acar benden başka!..’’

"Gerçek aşk şans oyunları gibi. Hayali bile mutlu edebiliyor insanı; fakat tutturabilene 'aşk' olsun…’’

"Erkekler gördüklerine, kadınlar duyduklarına âşık olur. Bu yüzden erkekler yalan söyler, kadınlar da makyaj yapar…"

"Ne sıradan bir sevgiyi yaşayacak kadar basit biriyim. Ne de seni sıradan bir sevgiye malzeme yapacak kadar herhangi biri..." 

Kelimelere hayat veren, Türk şiirinin güçlü sesi, büyük bir şairdir Cemal Safi… ‘’Kâinatın Ulu İmparatoru’’ ve ‘’Senden Sonrası’’ şiirleri ile de aynı zamanda bir tasavvuf ehli olduğunu da gösterir…

1938 yılında Samsun’da doğar.  38 yaşından sonra şiirlerini yazmaya başlar.  Şiirlerini ilk defa Orhan Gencebay besteler. 1989 Yılında Zekai Tunca’ nın bestelediği "Rüyalarım Olmasa", 1990 yılında Selçuk Tekay’ın bestelemiş olduğu ''Vurgun''un güftekârı olarak Hürriyet Gazetesi’nin Altın Kelebek, Milliyet Gazetesi’nin Yılın En Sevilen On Şarkısı birincilik ödüllerini alır. 1991 yılında yine Zekai Tunca’nın bestelediği "Gözüm Kesmiyor" şarkısıyla Milliyet Gazetesi‘nin, 1991 yılında TRT’nin açmış olduğu yarışmada yine "İmkânsız" şarkısıyla En İyi Türk Sanat Müziği ödülünü alır.

1993 yılına kadar yazdığı şiirleri,’’ Vurgun’’ adlı ilk kitabında yayınlanır. 2000 yılında "Sende Kalmış", 2002 yılında "Kıyamete Kırk Kala" ve 2008 yılında da "Ya Evde Yoksan" şiir kitapları yayımlanır…

Cemal Safi’nin bu güne kadar 40 tanesi Orhan Gencebay tarafından olmak üzere Zekai Tunca, Selçuk Tekay, Onur Akay ve Candan Erçetin gibi ünlü sanatçı ve besteciler tarafından 150 civarında şiiri bestelenir…

Safi, Türk Dil Kurumu tarafından, 2003 yılında yapılan Dil bayramında Türkçeyi en etkin ve güzel kullanan şair olarak ödüllendirilir.  2004 yılında Mihai Eminescu adına düzenlenen Eminescu madalyası alır. Şiirleri İtalyanca, Rumence ve Arnavutça'ya çevrilir..

Şair, yaz aylarını geçirmekte olduğu Akçay’da 1992 yılından beri her yıl, Ağustos ayının son üç günü gerçekleşen ‘’Akçay Şairler ve Bestekârlar Festivali’'ni organize ederdi…

‘’Ahu gözlüm’’, ‘’Ayşen’’, ‘’Dön’’, ‘’Eskici’’, ‘’Giderim’’, ‘’İç benim için’’, ‘’İlah gözlerin’’, ‘’Klavuzum karga çıktı neyleyim’’, ‘’Ya evde yoksan’’, ‘’Bakırköy den mektup var’’, ‘’Benekli kuş’’, ‘’Neredesin Firuze’’ ve daha birçok şiirin yazarıdır.. Bunların çoğu bestelenip şarkı yapılmıştır… Candan Erçetin ‘’Git’’ isimli şiirini şarkıya çevirmiştir.

Gelmiş geçmiş en özel aşk ve ayrılık dizelerini yazan şairlerden birisiydi Cemal Safi... Sözcüklerimiz o gideli beri boynu bükük, hem öksüz hem de yetim kalmışlardır...

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun…

Osman AYDOĞAN

Cemal Safi'nin sesinden Cemal safi'nin şiirleri:
https://www.youtube.com/watch?v=MA7yyv5xoH4

Cemal Safi’nin şiirlerinden seçtiklerim:

Vurgun

Gözlerim uykuyla barıştı sanma
Sen gittin gideli dargın sayılır
Ben de bir zamanlar sevildim amma
Seninki düpedüz vurgun sayılır

Yalan mı söyledin göz göre göre
Ne zaman dolacak verdiğin süre
Gönülden gördüğüm takvime göre
Aldığım her nefes birgün sayılır

Armağan ettiğin kutsal mendile
Akarken içimi dağlayan çile
Manavgat denilen çağlayan bile
Benim gözyaşımdan durgun sayılır

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana
Her iki cihanda gül kana kana
Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır

Tek hece aşk

Var mı beni içinizde tanıyan
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim
Kalmasa da şöhretimi duymayan
Kimliğimi tarif etmek zor benim

Bülbül benim lisanımla ötüştü
Bir gül için can evinden tutuştu
Yüreğine Toroslar’ dan çığ düştü
Yangınımı söndürmedi kar benim

Niceler sultandı, kraldı, şahtı
Benimle değişti talihi, bahtı
Yerle bir eyledim taç ile tahtı
Akıl almaz hünerlerim var benim

Kamil iken cahil ettim âlimi
Vahşi iken yahşi ettim zalimi
Yavuz iken zebun ettim Selimi
Her oyunu bozan gizli zor benim

Yeryüzünde ben ürettim veremi
Lokman Hekim bulamadı çaremi
Aslı için kül eyledim Keremi
İbrahim’in atıldığı kor benim

Sebep bazı Leyla bazı Şirin’di
Hatırım için yüce dağlar delindi
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim

İlahimle Mevlana’yı döndürdüm
Yunusumla öfkeleri dindirdim
Günahımla çok ocaklar söndürdüm
Mevla’danım hayır benim, şer benim

Benim için yaratıldı Muhammed
Benim için yağdırıldı o rahmet
Evliyanın sözündeki muhabbet
Enbiyanın yüzündeki nur benim

Kimsesizim hısmım da yok hasmımda
Görünmezim cismimde yok resmimde
Dil üzmezim tek hece var ismimde
Barınağım gönül denen yer benim
Benim adım aşk!

Vur da öyle git

İdam mahkûmunun söz hakkı vardır
Bari son arzumu sor da öyle git
Arının çiçekte göz hakkı vardır
Bir buse için dur da öyle git

Madem gidiyorsun bura son durak
Ne adres, ne mektup, ne resim bırak
Kendinden bir parça bir cisim bırak
Saçından birkaç tel ver de öyle git

Ardımdan bir damla yaş dökeceksen 
Adımı andıkça ah ah çekeceksen
Kabrime bir gonca gül dikeceksen 
Ne olur yaşatma vur da öyle git

Hem yıllarca oyna gönül sahnemde
Hem perdeyi kapat en mutlu demde
Sitem oklarına hedef sinemde
Açtığın yarayı sar da öyle git

Pişmanlık duyarda dönersen geri
Gel de gör aşkından kalan eseri
Seyret ateşinin düştüğü yeri
Hasretin zulmünü gör de öyle git

Ayrılık nikâhı

Seni bilmem ama ben kararlıyım 
Su garip sevdadan cayalım gitsin 
Bu askta senden çok ben zararlıyım 
Bir kumar oynadık diyelim gitsin 

İçimde bir his var benden pes diyor 
Olmayan duadan ümit kes diyor 
Madem ki bahtımız böyle istiyor 
Kaderin emrine uyalım gitsin 

Seninle burcumuz tutsaydı keşke 
Aslanlar bir başka yengeç bir başka 
Yarını olmayan hayırsız aşka 
Ayrılık nikâhı kıyalım gitsin 

Farzet ki bir rüya gördük ikimiz 
Gerçekte bu hissi tanımadık biz 
Böyle bir masalı yasamadık biz 
Bir varmış bir yokmuş sayalım gitsin 

Marifet feleğin elinden çıkmış 
Dünyada başka bir terzisi yokmuş 
Keremi Asliyi narına yakmış 
Ateşten gömleği giyelim gitsin 

Tiryaki gönlümde olmasın kuskun 
Tek sana müptela tek sana düşkün 
Ardından bir ağıt yakalım aşkın 
Adını elveda koyalım gitsin 

İçtim

Yakılacak yara bu
Yandırır diye içtim
Dudakların şarabı
Andırır diye içtim..
    
Kahroldum gidişine
İçtim peşi peşine
Gönlüm senin işine
Son verir diye içtim..
    
Vurduğun günden beri
Sormadın derbederi
Ateş ettiğin yeri
Söndürür diye içtim..
    
Ne hal bildin ne hatır
Yazmadın tek bir satır
Senin gibi aldatır
Kandırır diye içtim..
    
Yokluğun hışım gibi
Bastırdı kışım gibi
Seni de başım gibi
Döndürür diye içtim...

Satılır diye

Adını kâğıda yazamıyorum,
Gün olur yerlere atılır diye.
Ellerim tutmuyor çizemiyorum,
Resmini görenler tutulur diye...

Gençliğim aksa da ömür çeşmemden,
İçemem, korkarım dile düşmenden! 
Yaşını gizlerim dosttan düşmandan,
Duyanlar gülmekten katılır diye...

Uğrunda kaç kalbi kırık bıraktım! 
Kırk yıllık dostları nârına yaktım! 
Tek senin incinip küsmenden korktum; 
O hilâl kaşların çatılır diye...

Aşkın bedelliyse peşin öderim.
Sen infaz edersen ipe giderim.
Kapında bir ömür kulluk ederim; 
Bastığın yerlerde yatılır diye...

Önceden kölenin suçunu göster,
Sonra'da al götür pazarla ister,
Kaç para derlerse saçını göster; 
Bunun bir teline satılır diye! ...

İlah gözlerin

Medet bekliyorum vurduğu yerde
Oralı olmuyor siyah gözlerin.
Gönlümü dağlıyor gördüğü yerde 
Kanıma susamış silah gözlerin.

Her yalan sözüne iftira ekler
Sayısız suçunu sırtıma yükler
Cenneti müjdeler ibadet bekler
Şeytanın taptığı ilah gözlerin.

Feryadım asılsız şikayet değil
Laf değil söz değil rivayet değil
Yetim hakkı değil cinayet değil
Korktuğum en büyük günah gözlerin

Fark eyledim!

Aşk seliydim sana akan
Gönülleri ark eyledim
Her güzelde sana bakan
Tarafımı fark eyledim…

Salim çıktım her ummandan
Sendin bana tek kumandan
Sığındığım her limandan
Tekrar sana çark eyledim…

Vesileyi at bir yana
Sevişelim kana kana
Değmezleri aşktan yana
Servetleri gark eyledim…

Beni sevmeni istiyorum

Seninle buluşmamız ne kadar zor olsa da, 
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.
Beş dakika baş başa kalmamız suç olsa da
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Çağırsam bile gelme, yorulma ne olursun,
Sen üzülme, incinme, kırılma ne olursun,
Beni yanlış anlama, darılma ne olursun,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Bir gün bensiz kalsan da benimle yaşamanı,
Aşkımın değerini sır gibi taşımanı,
Nemli bakışlarınla resmimi okşamanı 
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Senden tek dileğim var, özel imtiyaz değil,
Kulun başka bir kula ibadeti farz değil,
Haşa! Yaratan gibi beş vakit namaz değil,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Ne yazar

Duydum ki vefasız incinip küsmüş
Darılsa ne yazar darılmasa ne? 
Bir selam yollardı onu da kesmiş
Kırılsa ne yazar kırılmasa ne?

Ben keder üretir dert yaratırım, 
Aleme ibrettir her bir satırım, 
Kırk yılın başında halim hatırım
Sorulsa ne yazar sorulmasa ne?

Benden uzak olsun ersin ahtına
Dilerim sultanlar çıksın bahtına
Layık olmadığı gönül tahtına
Kurulsa ne yazar kurulmasa ne?

Kervanı kırılmış çölden beterim
Hancıya yolcuya hasret giderim
Yüz karası olmuş gönül defterim
Dürülse ne yazar dürülmese ne?

Rücu

Sen benim gözümde bir kifayettin.
İlk değil alçağı yüksek görüşüm.
Sanma ki sen bana ihanet ettin; 
O, senin aslına rücu edişin.

kahrını çektiysem vardır bir neden
sendin bu duyguyu bende üreten
kim kimi kullanmış şöyle bir düşün
o senin aslına rücu edişin

ilk defa başımı vurmadım taşa
yanıla yıkıla geldim bu yaşa
sanma ki sen beni aldattın haşa! 
çoktandır başladı bende bitişin
o senin aslına rücu edişin

Kâinatın Ulu İmparatoru

Cemâline sığındım haşmet i celâlinden
Sana meftun gönlümü fani sevdadan koru
Nar ı hicranla yandım memnu aşk melâlinden
Son olsun kâinatın ulu imparatoru

Şahadet ederim ki tek ALLAH sın ilâh yok
Son resulün Muhammed, cevaplandı ilk soru
Kabir azabı verme, sevap cüz i, günah çok
Gaffarsın kâinatın ulu imparatoru

Sana ait evrenin bu muhteşem imarı
Sema eder yıldızlar senin emrine doğru
Sen sonsuz semavatın sırlarının mimarı
Ahatsın kâinatın ulu imparatoru

Günde bilmem kaç bin kez tıklattırıp durursun
Sol göğsüme koyduğun yürek denen motoru
Ezel sen çalıştırdın ebed sen durdurursun
Amenna kâinatın ulu imparatoru

Ayın, yıldızın şavkı güneşin aks imidir? 
O senin ol dediğin vaktin ilahi nuru
Bu benin inanışım, yanlış mı? Aksi midir? 
Ne dersin! Kâinatın ulu imparatoru

Kıyamete yaklaştık güya ayı keşfettik
Tam kırk milyon metreymiş ölçmüşler ekvatoru
Özenip bezediğin bir cihanı mahvettik! 
Sabrettin kâinatın ulu imparatoru

Varlığını tartıştı; Firavun, Mûsa ile
Rüsva ettin elçine diklenen diktatörü
Koca deniz ikiye bölündü asa ile
Hükmettin kâinatın ulu imparatoru

Nemrut ki ateşlere atmıştı İbrahim i
Gülizara döndürdün yanardağ gibi koru
Habibinden öğrendik biz RAHMANI RAHİMİ
O sensin kâinatın ulu imparatoru

Kim hamile bıraktı Meryem adlı nisayı! 
Âmâya göz, ölüye can bahşeden doktoru! 
Kim vahdetti Ahmet i müjdeleyen İsa yı! 
Sensin sen kâinatın ulu imparatoru

Bir ömür eziyetten işkenceden yorucu
Huzur u mahşerinde ifadenin en zoru
Cümle vebalimizden ibra için orucu
Lütfettin kâinatın ulu imparatoru

Sedası son verecek kulakların pasına
İsrafil in üfleyip çaldığı anda sur u
Günahımızı sildir Firdevs in paspasına
Medet ya kâinatın ulu imparatoru!

Ayşen

İklimler çileme çare bulmuyor. 
Mevsimler halimi sormuyor Ayşen... 
Sakiler derdime derman olmuyor. 
ŞarkIlar yaramI sarmIyor Ayşen...

İlkbahar, yaz derken hazanım soldu. 
Murada ermeden miyadIm doldu. 
Kalb gözüm, ellere bakar kör oldu. 
Senden başkasını görmüyor Ayşen...

Hasretin tüketti bütün varımı, 
Seraba döndürdü hülyalarımı, 
Ne kadar süslesen rüyalarımı, 
Sabahlar hayıra yormuyor Ayşen...

Ağlarsan, matemin yağar geceme, 
Gülersen, mehtabın doğar geceme,; 
Lale devri geldi gönül bahçeme, 
Senden gayri çicek girmiyor Ayşen...

Kapattın gönlümün sevinç yönünü, 
Ümidim görmüyor sensiz önünü, 
Takvimler bilmiyor dönüş gününü, 
Saatler vuslatI vurmuyor, Ayşen...

Feleğe isyanım arttı gitgide, 
Gençliğim su gibi aktı gitti de, 
Ömrümü ellere sebil etti de, 
Bana bir damlanı vermiyor Ayşen...

Ardından çilemem, çağlamam diye, 
Yas tutup karalar bağlamam diye, 
Kaç kez and içtiler ağlamam diye, 
Gözlerim sözünde durmuyor Ayşen...

Ey alev yanaklım, volkan dudaklım, 
Ne bir hilafım var, ne gizlim, ne de saklım, 
Her şeye erdi de zavallı aklım, 
Seni unutmaya ermiyor Ayşen...

DostlarIm namıma Ferhat dese de, 
Ruhum aşk elinden imdat dese de, 
Kör şeytan resmini yırt at dese de, 
Ellerim bir türlü varmıyor Ayşen.

Bilsen

Kırdığın kadehte kalan ömrümden,
Ağlarsın içtiğin yılları bilsen.
Sayende sararıp solan ömrümden,
Ağlarsın biçtiğin dalları bilsen.

Bağban eyle dedin beni bağrına,
Yanılıp yakılıp uydum çağrına,
Bir demet hercai çiçek uğruna,
Ağlarsın kırdığın gülleri bilsen.

Ateşe su dedim göz göre göre,
Aklım zavallıydı duyguma göre,
Bahtına şükretti mecnun bin kere,
Ağlarsın düştüğüm çölleri bilsen.

Ar ettim sakladım uğraşlarımı,
Haberdar etmedim sırdaşlarımı,
Gizlemek isterken gözyaşlarımı,
Ağlarsın seçtiğim yolları bilsen.

Sefiller gücünü bende sınadı,
Kimi kaçık dedi, kimi bunadı.
Berduş eleştirdi ,sarhoş kınadı,
Ağlarsın düştüğüm dilleri bilsen.

Felsefe böyledir divanelerde,
Teselli aranır bahanelerde,
Bir kadeh mey için meyhanelerde,
Ağlarsın düştüğüm halleri bilsen.

Sensiz iki gün

Nere gizlendimse aşikâr oldum
Hedefte gördüler sensiz iki gün
Dertler avcı oldu, ben şikâr oldum
İnsafsız vurdular sensiz iki gün.

Gözlerde avcıya yaranmak hazzı
Zevkten dört köşeydi hepsinin ağzı
Üstüme atıldı yüzlerce tazı
Başımda durdular sensiz iki gün.

Ayağıma prangalar taktılar
Gözlerimi dağladılar yaktılar
İki koldan, bir alnımdan çaktılar
Çarmıha gerdiler sensiz iki gün.

Kâle almadılar dileklerimi
Yaraslar emdi iliklerimi
Bükülmez sandığın bileklerimi
Kırk yerden kırdılar sensiz iki gün.

Tenimle bin çeşit dert senli benli
Her yanım kan revan gör ki ne denli
İğneli, çivili, çatal dikenli
Tellere sardılar sensiz iki gün.

Her cevre göğsünü geren kalbime
Eyyub'un sabrına eren kalbime
Cennete sorgusuz giren kalbime
Sırrını sordular sensiz iki gün.

Eseni Efsanem olmasın kuşkun
Ecel âciz kaldı, Azrail şaşkın
Nihayet onlarda ölümsüz aşkın
Farkına vardılar sensiz iki gün.

Ah şu şairliğim

Elimle kuyumu kazdırdı bana, 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! 
Aklına eseni yazdırdı bana, 
Bütün sırlarımı aleme yaydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Ona her gün güzel, her hava hoştu, 
Sevgisiz hayatın manası boştu, 
Gördüğü kısrağın peşinden koştu, 
Uslanmak bilmeyen bir deli taydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Evimden barkımdan çözdürdü beni, 
İşimden gücümden bezdirdi beni, 
Bulutlar üstünde gezdirdi beni, 
Bastığım yıldızlar hüsrana kaydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Ak yazımı baht-ı siyah eyledi, 
Gençliğime yazık, günah eyledi, 
Nerde akşam, orda sabah eyledi, 
Serseri hayatı marifet saydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Alnım da açıktı, yüzüm de aktı, 
Kimseye verecek hesabım yoktu, 
Günah kervanımı pazara çekti, 
Yükümde ne varsa, hepsini saydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Hayal aleminde gezmem dese de, 
Seni bundan böyle üzmem dese de, 
Bu gece, tek hece, yazmam dese de, 
Sabaha çıkmadan sözünden caydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Hüzün adres değiştirir

Yakışmıyor cepheyi terk edişin,
Mert dayanır, namert kaçar sevdiğim.
Fazla sürmez hatanı fark edişin,
Hüzün eken, hüsran biçer sevdiğim.

Adet ettin aşk dersini asmayı,
Hüner saydın sırra kadem basmayı,
Yetti artık çok denedim susmayı,
İsyan eden bayrak açar sevdiğim.

Nice avcı bende silah sınadı,
Geri tepti,sineleri kanadı,
Kırılsa da yüreğimin kanadı,
Yine açar, yine uçar sevdiğim.

Bir resmimiz bile yoksa başbaşa,
Revamıdır ben yanayım,sen yaşa,
Aşk sunacak sakimi yok sarhoşa,
Yine bulur, yine içer sevdiğim.

Aynaların farkı kalmaz düşmanla,
Tanışırsın doğduğuna pişmanla,
Hüzün adres değiştirir zamanla,
Benden geçer, sana göçer sevdiğim.

Üzerime yar sevdiğin sahi mi? 
Kalp çalmakta senin gibi dahi mi? 
Ağlama der dosta âşık Daimi,
Bu da gelir, bu da geçer sevdiğim.

Senden sonrası

Aşkın hudûdunu aştı muradım, 
Maksûda varıştır senden sonrası; 
Erenler katına belki bir adım, 
Belki bir karıştır senden sonrası.

Farkına varınca olup bitenin,
Kırdım zincirini nefsin, bedenin! 
Beni aşkın ile ıslah edenin,
Lutfuna eriştir senden sonrası...

Bana bu gayreti sağlayan kudret, 
Eyyûb'ün sabrından aldığım ibret.
Ne riya, ne kibir, ne kin, ne nefret; 
Ebedî barıştır senden sonrası.

Bir gonca Bakî'nin gül destesinden, 
Bir yudum sakînin sır testisinden, 
Yüce Mevlâna'nın gel bestesinden, 
Feyz alış veriştir senden sonrası.

Kevser sarhoşuyum meyhane değil,
Hiçbir zevk böylesi şahane değil,
Kays gibi Leyla'yı nefsane değil,
Efsane görüştür senden sonrası...

Yumup gözlerimi yalan dolana; 
Açtım can evimi gerçek olana.
Elifi bırakıp Karac'oğlana, 
Yunûs'la yarıştır senden sonrası

Gıza bak hele . 

Böyledir kısrağın deli çağları
Çalmadan oynuyo kıza bak hele
Ben yarattım diyo alçak dağları
Kafirin verdiği poza bak hele

Bilmem neyin nesi kimin sıpası
Çözüldü göynümün katmerli pası
Göğüs göğüs değil füze rampası
Şafak mı söküyo yüze bak hele

Ten değil mübarek akrın sıcağı
Koynuna girenin söndü ocağı
Bir kalçayı seyret bir de bacağı
Tornada çekilmiş dize bak hele

Üst yanı Asyalı alt yanı Frenk
Her adım atış bir başka ahenk
Ela mı bela mı bilmem ki ne renk
Şu cellat bakışlı göze bak hele

Dedi ki 'Nasibim senmişsin meğer
On bin kez maşallah demeden eğer; 
Koklarsan solarım, nazarın değer'
Ağzından yel alsın söze bak hele

Dedim ki; 'Ne olur tenhaya gidek,
Gidek de feleği perişan edek'
'Say' dedi 'o halde saçımı tek tek'
Haspanın ettiği naza bak hele

Görenler altını ıslatmış derler
Yatağı göl etti döktüğüm terler
Yetişin; yanıyo bastığı yerler
Giderken koyduğu ize bak hele

Git

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

Git de şen şakrak geçen günlerime gün ekle,
Beni kahkahaların sustuğu yerde bekle.

Git ki siyah gözlerin arkada kalmasınlar,
Git ki gamlı yüzümün hüznüyle dolmasınlar

Madem ki benli hayat sana kafes kadar dar,
Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar.

Hadi git, benden sana dilediğince izin,
Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin.

Kahrımın nedenini söylesem irkilirler; 
Çünkü herkes beni Kays, seni Leyla bilirler.

Sanırlar ki sen beni biricik yar saymıştın; 
Oysa ki hep yedekte, hep elde var saymıştın.

Hadi git, ne bir adres, ne bir hatıra bırak,
Zannetme ki pişmanlık, mutluluk kadar ırak!

Sanma ki fasl-ı bahar geldiği gibi gitmez,
Sanma ki hüsranını görmeye ömrün yetmez.

Her darbene tehammül edecektir bedenim,
Gururum mani olur perişanıma benim.

Yari Ferhat olanın ellerle ülfeti ne? 
Şirin ol katlanayım dağ gibi külfetine.

Henüz layık değilken tomurcuk kadar aşka,
Sana gül bahçesini kim açar benden başka!

Hercai arılara meyhanedir çiçekler,
Kim bilir şerefinden kaç kadeh içecekler!

Madem aşk tablosunun takdirinden acizsin,
Git de çağdaş ressamlar modern resimler çizsin.

Ne vedaya gerek var, ne de mektuba hacet,
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et!

Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan! 
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan!

Kopsun nerden inceyse artık bu bağ, bu düğüm,
Her gece daha berbat, daha vahim gördüğüm.

Korkulu düşlerimi yorumdan kaçıyorum; 
Sırf sana üzülüyor, sırf sana acıyorum.

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

Giderim

Sersefilim sevgilinin uğruna
Abdal oldum göç eyledim giderim
Hançer vurdum gençliğimin bağrına
Telafisiz suç eyledim giderim

Kalb gözünden aldım olmaz darbeyi
O gün bugün şaşırıyorum kıbleyi
Bilemiyorum medineyi kabeyi
Yar gönlünü hac eyledim giderim

Geçsede ömrümün her anı yasla
Borcumu ödemiş olamam asla
Bahşettiği yüce aşka kıyasla
Koskoca bir hiç eyledim giderim

Cemal'im mürekkep etsen kanını
Yazmakla olmuyor aşkın tanımı
Yar kurban adamış aziz canımı
Al kınalı koç eyledim giderim

Ben Cengizhanzadeyim

Tahliyem çıktı sanma, sanma ki azâdeyim,
Dilimi çöz de bari halimi arz edeyim,
Sadakât sembôlüyüm diye büstüm dikildi,
Müstesna müzedeyim, karasevda-zedeyim…

Beddua ne kelime! Yakışır mı dilime?
‘Gül suyu içtim’ derim kan kussam mendilime,
Aşkımın bâşı için sarıl tunç heykelime,
Vuslâttan söz edeyim kavuştuk farzedeyim…

‘Canım’ de canlanayım karşına sağ çıkayım,
‘Şafak ol’ de sökeyim ufkuna nur dökeyim,
‘Sağnak ol’ de akayım Çin Seddi’ni yıkayım,
Dağları düz edeyim ben Cengizhan-zâdeyim…

Sen İran ol

Sarhoşunum, nasıl ayık kalayım?
Aşk şarabın doldu gönül testime.
Sen İran ol bende şahın olayım;
Varsın Sultan Selim gelsin üstüme…

Öyle bir güç var ki aşkın verdiği;
Deryada damladır aklın erdiği.
Perilerin,meleklerin,gerdiği,
Sipersin,kanatsın,kolsun üstüme…

Ali’nin kılıcı elimde aşkın,
Veli’nin duası dilimde aşkın.
Durmasın karşıma çıkacak şaşkın;
Tekmil orduların salsın üstüme…

Yad el dokunursa kaşına senin,
Ölürüm çıkamam karşına senin.
Zarar getirirsem taşına senin;
Yezid’in vebali kalsın üstüme…

Hicran cehennemi

Kâbemin sanemiydin saltanat döneminde
Kalmadı gözlerimde nemin de önemin de.
Yüce Tanrım seni de zalime zebun etsin
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Sen de bir gece otur başbaşa namerdinle
Öptüğün dudaklardan kuyruklu yalan dinle.
Kıyasla öncekinle, savaşa dur kendinle,
Benden eksik olmasın acın da matemin de.
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Senden besbeterine düşsün ki muhabbetin,
Gözlerinin önünde oynaşsın muhannetin.
Sana dersini versin en rezil ihanetin,
Sen de hüsrana uğra ömrünün her deminde
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Sen de elin bir anlık zevki uğruna satıl,
Sen deryalar bağışla, bir damlaya aldatıl.
Bir iki koklan atıl, yosmagüllere katıl.
Dinmesin gözlerinden elemin de nemin de
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Dostlar başından ırak bir gönül kazasısın
Girdiğim son günahın en ağır cezasısın.
Sebep sensin, âhını aldıysan rızasızın
Oyunusun bahtımın en kara döneminde
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Kırılan gururundan ödün verdiğin için,
Aşağılık gönlünden utanç duy için için.
Hep yanıl, hep aldatıl sorama ama niçin.
Oku intizarımı hem ağla, hem amin de.
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde…

Ya evde yoksan

Aşkınla ne garip hallere düştüm.
Her şeyim tamam da bir sendin noksan,
Yağmur yaş demeden yollara düştüm.
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Elbisem gündelik, pabucum delik,
Haberin olsa da sobayı yaksan.
Yağmur iliğime geçti üstelik,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Sarhoşsan kapıyı çaldığım anda,
Fahişeler gibi açık saçıksan,
Bir de ufak rakı varsa masan da,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Bakkala gitmeme lüzum kalmasa,
Durumu anlardın, takvime baksan,
Allah vere misafirin olmasa,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Kıvırcık marulun vardır inşallah,
Bir salata yapsan, bol limon sıksan,
Senin de iştahın iyi maşallah,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Sabahlara kadar içsek, sevişsek,
Ne ben işe gitsem, ne sen ayıksan,
Derin bir uykunun dibine düşsek,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Ne kadar üşüdüm, nasıl acıktım,
İlk önce sıcacık banyoya soksan,
Sanırsın şu anda denizden çıktım,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Yanlış mı aklım da kalmış acaba? 
Muhabbet sokağı numara doksan,
Boşa mı gidecek, bu kadar çaba,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Ya yolu kaybettim, ya ben kayboldum,
Ne olur bir yerden karşıma çıksan,
Tepeden tırnağa sırsıklam oldum,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

“Ya evde yoksan” şiiri bakın nasıl bir ruh hali ile kaleme alınmış: 

“Yağmurlu bir günde evde yalnızdım. Öyle yağmur yağıyordu ki dışarıda sanki bardaktan boşanırcasına. Bir ara dışarı bakmak geçti içimden. Yağmurdan sulanan camın arkasından baktığımda karşı kaldırımda yağmurdan korunmak için saçak altına sığınmış birine gözüm ilişti. Aslında onca yağmur belli ki üstünden geçmişti. Yine de dinmesini bekler gibi dursa da sanki bir randevusuna geç kalmanın telaşı içinde gibi gördüm. O an yüreğim koptu, içimden şöyle bir dörtlük geldi dilime:

Aşkınla ne garip hallere düştüm. 
Her şeyim tamam da bir sendin noksan, 
Yağmur taş demeden yollara düştüm. 
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.” 




Özdemir Asaf: İnsana ve Aşka Dair

11 Haziran 2019

Bugün, Türk şiirinde ‘’yalnızlığın’’ ve ‘’hüznün’’ şairi Özdemir Asaf'ın doğum günü. (11 Haziran 1923) (Vefatı: 28 Ocak 1981) Hep hayıflanıyorum işte, bizi biz yapan değerlerimizin ''doğum gününü'', ''vefat yıldönümünü'' vesile yaparak neden anmayız diye... Boyalı boyalı ceridelere bakın... Renkli renkli ekranlara bakın... Hiç anan var mı bu ‘’yalnızlığın’’ ve ‘’hüznün’’ şairini... 

Onlar anmasa da hep beraber biz analım, değil mi? 

Özdemir Asaf (1923 - 1981); matematik denklemleriyle yalnızlığın hüznünü bir araya getirip, içindeki çocuğa şiir yazdıran şairimizdir. "Her bir yaşam öyküsü, öbür yaşamların parçacıklarıyla tamamlanır’’ diye tanımlar hayatı…

Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. Saatinin akrebi ve yelkovanı olmayan bir şairimizdi… Düşünen bir şairimizdi... Tüm dünyayı kucaklamak isteyen, fakat kolları buna yetmeyen, ("bütün dünyayı kucaklamak istedim, kollarım yetmedi." ) sonra da bunu sessizce kabullenmek zorunda kalan şairimizdi… Sanki oyun hamuruyla oynuyormuş gibi kelimelerle oynayan, onları çeşit çeşit renge ve şekle sokan, insan suretli büyücü bir şairimizdi… Derinliklerin anlatıldığı şiirlerin ustası bir şairimizdi... Dizeleri kısa ve öz, bir kurşun kadar ağır, ancak bir kuşun yuvası kadar naif olan bir şairimizdi… Bir kelimeye bin anlam yüklemiş olan bir şairimizdi… '’Herkes fazlasıyla sevmiş, ben eksikleriyle de sevdim oysa'’ diyerek gerçek aşkı anlatan şairimizdi…Türk şiirinde ''İkinci kişi''yi en iyi anlatan şairmizdi... 

''Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır'' diyerek çağını ve ötesini görebilen bir şairimizdi…

Murathan Mungan kendisi için şöyle söylerdi: "İşim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin." Muratha Mungan’ın söylediği gibi Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen, İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatan ve kelimelerle dans eden bir şairimizdi… Yuvarlağının köşeleri olan bir şairimizdi… (‘’Yuvarlağın Köşeleri’’, şairin şiir kitabının adı…)

Melih Cevdet Anday bir yazısında şöyle yazardı; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir.’’ Melih Cevdet Anday’ın bu sözünü doğrularcasına felsefi derinliği olan bir şairimizdi…

‘’Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz’’ isimli şiir kitabinin ilk sayfasında da; "Herkesin bir hikâyesi vardır ancak herkesin bir şiiri yoktur" İfadesi bulunan bir şairimizdi…

Aşiyan Mezarlığında bir mezar taşında Özdemir Asaf Arun ve Yıldız Moran Arun isimleri yan yanadır. Ve bu mezar taşında, altına da üstüne de kimi zaman erguvanlar, kimi zaman sararan yapraklar, kimi zaman da kar düşen şu şiir yazılıdır:

‘’Sevgi ise sevişeceğiz seninle
kavga ise dövüşeceğiz seninle
ölümü de paylaştığımız yaşamda
ortaklaşa bölüşeceğiz seninle’’

Şiirin adı da ‘’İkilem’’dir…

Türk şiirinde; Cahit Sıtkı Tarancı "ölüm", Nazım Hikmet "hasret", Ahmet Hâşim "akşam", Yahya Kemal "İstanbul’’dur.  ‘’Aşk’’ın şairi nasıl Cemal Süreyya, ‘’keder’’in şairi nasıl Ahmet Arif ise Özdemir Asaf da ‘’yalnızlığın’’ ve ‘’hüznün’’ sairidir. Ancak hüznü kırılgan, depresif ve umutsuz değil; onun hüznü güler yüzlü ve pozitiftir.

Aşağıda Özdemir Asaf’ın üzerinde düşünmemiz gereken insanı, hayatı ve aşkı kısa cümlelerle anlattığı ve her kelimesi ve her cümlesi ile insanı tarifsiz etkileyen sözlerini sunuyorum… Bu sözlerde kısmen Goethe’nin izlerine rastlanır. Goethe de ‘’Genç Werther'in Acıları’’nda şöyle söylerdi: ‘’Seni seviyorsam bundan sana ne?" Benzer şekilde Özdemir Asaf da şöyle söylerdi: "Neyine bağlandım ki bu kadar, bana bakmayan gözlerine mi, yoksa benim olmayan kalbine mi?..” ''Ona aşığım, çünkü o bana değil.''

Özgemir Asaf'ın çok sevdiğim ''Lavinia'', ''Alfa'' gibi şiirlerini bulup okumaya sizlere bırakıyorum. Ben onun her biri aforizma niteliğinde olan ve okuduğunuzda sanki siz söylemiş, sanki size söylenmişcesine ruhunuzda, ruhunuzun en derinliğinde hissedeceğiniz sözlerini sunuyorum. Beğeneceğinizi ve üzerinde düşüneceğinizi umuyorum... Çünkü; susadığınızda su içmek gibidir, çok istediğinizde çay içmek gibidir, çok acıktığınızda yemek yemek gibidir Özdemir Asaf’ın şiirleri…

"Uzağa değil usta, öteye hep öteye gitti; yalnızlığı ondandır!" dizelerin sahibi Özdemir Asaf yok artık, ama sadece bizden önce, öteye gitti, hep öteye... Bizim o hep hayıflandığımız ve yakındığımız yalnızlığımız işte bundandır!

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN

Özdemir Asaf’ın insana ve aşka dair sözleri:

• Mutlu edemeyeceksen, meşgul de etmeyeceksin. 

• Bir seni görsün istiyorsan gözüm, bir beni görmeli gözün.

• Bekle dedi gitti; Ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.

• Madem yalandı herşey, bıraksaydın öyle kalsaydı. Bana son yalanın "ben de sevdim" olsaydı. 

• İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde ise fesat gizlidir.

• Ne para istiyorum ne de pul. Tek bir istediğim var, o da yalansız bir kul.

• Herkes fazlasıyla sevmiş, ben eksikleriyle de sevdim oysa.

• İki seçeneğin var; ya kal, ya gitme! 

• Ben ölseydim, o belki ağlardı. Ama o ağlasaydı, ben ölürdüm...

• Bakarken kıyamamak mı, yoksa baktıkça doyamamak mıdır aşk?

• Yüzümde hüzünden gölgeler varsa, o hüzün yüzündendir olsa olsa.

• Gelmeyecek bir gideni, olmayacak bir nedeni beklediniz mi? 

• Öğüt; zamanında taze yenmemiş bir ekmeği, başkasına bayat yedirme denemesidir.

• İnsansız adalet olmaz. Adaletsiz insan olur mu? Olur, olmaz olur mu! Ama, olmaz olsun. 

• Dün yağmur yağacaktı, gün döndü, yarın yağdı, Bugün dindi.. Ağlayacaktı.. Kim anlayacaktı… 

• Sen kalıyordun, gide gide, Ben gidiyordum, kala kala. 

• Benim sevdam ulu çam gibidir. Ne güzde yaprak döker, nede kışta boyun büker. 

• Benim en sevdiğim söz ,"sen"den duyduğum "ben"dir. 

• Ben gülüşüne öldüm, o ölüşüme güldü. Farklıydık işte! 

• İnsanin kendine mektup yazması ve dönüp dönüp onu okuması yalnızlığın da ötesidir. 

• İnsan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı? Bu, insana bağlı.

• Onu kırmış olmalı yaşamında birisi. Dinledikce susması, düşündükçe susması. Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi, heykelini yontuyor yalnızlığın ustası. 

• Sırtımızı yaslayıp uyuduğumuz taşları mı atacaklar kafamıza; taş kalpleri taç yaptık diye başımıza. 

• Keşke sen ben olsan; seni sevmenin ne kadar zor olduğunu anlasan. Keşke ben sen olsam; bu kadar sevilmenin tadını çıkarsam.

• Seni büyük buldum, anladım, seni güzel buldum, korudum, seni küçük buldum, uyardım, seni yakın buldum, uyudum, biri yanlış idi, unuttum. 

• Düşümde aşk ile karşılaştım. İnsanı arıyordu. Uyandım, insan ile karşılaştım. Aşkı arıyordu.

• Önce büyük büyük düşündüm. Sonra büyük büyük yaşadım. Ne varsa onlar aldı. Şimdi bana küçük bir ölüm kaldı.

• Çevreme bakındım, yalancıların çoğu unutkan ya da aptal... Kötü ve korkak. Yalanı böylelerinin eline düşüren büyük zekalara kızdım. 

• Mutluluğun gözü kördür, yalnızlık sağır. Ondandır biri tökezleyerek yürür, öbürü uykusunda bile bağırır. 

• Kim bilir kaç kişi ayrı yataklarda birbirine sarılarak uyuyordur. 

• Gelmen bir iyiliktir diyecektim... Kapıyı hep başkaları açtı. 

• Beni benden çıkardınız. Beni benden aldınız. Göz görmeye görmeye. Bir uzağa bıraktınız. Kendime dönmeye. Artık çok geç. 

• Yalnızlık dışarıdan gelmez; insanın içindedir. 

• Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin, kocaman denizlerde ender bir balık gibisin. Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür. Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin. 

• Ne an yaklaştımsa ittiniz ve ne zaman geldimse gittiniz. Siz hep büyük ve önce idiniz. Gerçekten öyle oldu önce siz bittiniz. 

• Aşkın içinde en uzun, içtenliklerini en iyi korumasını bilenler kalmıştır. 

• Bazen dayanmaktır sevmek; hayat nereden vurursa vursun ayakta durabilmek… Bazen yaşamaktır sevmek; soluksuz ciğer gibi sevgisiz kalbin duracağını bilmek… Bazen ağırdır sevmek; sevdiğine layık olabilmek… Ve bazen hayattır sevmek; birini çok uzaktayken bile, yüreğinde taşıyabilmek… 

• Artık benim mutluluk denen bir kavramım olmayacak. Daha mutsuz olmamak için...

• Ağlamak unutmak kadar kolaydır inan...Sevin ağlayabiliyorsan. Sevin ağlıyorsan... Gül ağlayabiliyorum diye, gül ağlıyorum ağlıyorum diye. Sana birşey yapamam ağlayamıyorsan! 

• Beni bundan böyle beklese beklese hüzün bekler, çağırsa çağırsa hüzün. 

• Kendine gel! Seni orada bekliyorum. 

• Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.

• Dünyanın nüfusu ikiye bölünüyor. Yarısı sen oluyorsun, yarısı ben. Sonra ikimiz bir bütün oluyoruz, kimseye sezdirmeden...

• Yaşamak, ilkin sevgi ile sevmek ile başlar, Doğumla, doğmakla değil. Yaşam da sevgisizlikle biter, ölümle, ölmekle değil...

• Kaçmak istedikçe sana yakalanıyorum. Söndürmek istedikçe sana yanıyorum. Yenildim işte! Yine de seviyorum. 

• Bir anlam gelse. Ne varsa alsa gitse. 

• Ağladığımı gör diye ağlamıyorum; Ağladığım için ağladığımı görüyorsun. 

• Beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu.

• Gerçek değer; gelmesi boşluk dolduran değil gitmesi boşluk yaratan.

• Bir sevgiyi anlamak, bir yaşam harcamaktır... Harcayacaksın!

• Bir gün benden şikâyet ettiğin ne varsa, Özleyeceksin! 

• Seni, sensiz de sevebiliyorum. 

• Söylenemiyor çok şey, susmadan. 

• Makyajı akıyor farkının; herkesleşiyorsun...

• Gülüş bir yanaşımdır bir öbür kişiye; birden iki kişiyi döndürür bir kişiye. Anılarından kale yapıp sığınsa bile, yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye.

• Kime sorsam, "ben senin mutluluğunu istiyorum" dedi. Ne kastınız vardı mutluluğuma, anlamadım gitti. 

• Aşk; iki kişinin sokak kavgasına benzer, Çünkü ayıran hep bir yabancıdır.

• Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.

• Oysa ne çok ağladım ben bir damla yaş dökmeden...

• Sakladığın kendini böldün iki yarım'a; iki kez yaralandın bir yarım yara için.

• Güçlü olmanın türlü yolları vardır, dürüst olmanın bir tek.

• ‘’Bekle!’’ deseydin, gelmeyeceğini bilsem bile beklerdim...

• Bu için için oluşum. Ben seni bulunca, sen de beni bulasın diyedir.

• Kirli ellerimiz daha temiz, temiz elli kirli gönüllerden. Ne dersiniz? 

• Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım.

• Gidişiyle boşluk yaratanlardan ol. 

• Uykunun içinde bir rüya, rüyamda bir gece, gecede ben... Bir yere gidiyorum, delicesine... Aklımda sen... 

• Boşuna yorulma gönül. Sadece sevmek yetmiyor...

• Adının üstüne anılar koyma. Sen mezar değilsin. Anılar adının ardından gelsin. Sen duvar değilsin...

• Bir kelimeye bin anlam yüklediğim zaman sana sesleneceğim.

• İmkansızları yaşamak mıdır sevmek, yoksa severken imkansız mıdır yaşayabilmek? 

• İnsan parasını kaybedince fakir, özgürlüğünü kaybedince esir, aşkını kaybedince şair olurmuş.

• Benimle ömür geçer mi ki dedim. Senle geçirmeye ömür yeter mi? dedi. İşte bu bana bir ömür yetti.

• Ölünceye kadar seni bekleyecekmiş. Sersem. Beni seni beklerken ölmem ki. Beklersem.

• ''İyi geceler canım'' derdin. Gecenin iyiliğinden çok, canın olma düşüncesi yeşerir dururdu içimde.

• Sevmeyi bilmiyorsan kullanma o iki kelimeyi! Yani ne sen kirlet ağzını o sözle. Ne de o söz ağlasın kimin eline düştüm diye.

• Ben yürümeye başlayınca denizlerin üstünde karalarda koşanlar durup bana baktılar. Ben de gittim sığınacağım adaları birer birer batırdım. 

• Objektif ölü bir gözdür, ölmüşünü görür. Göz, görmüş bir objektiftir, gördüğünü öldürür.

• İnsanlar gelmeleriyle boşluk dolduranları severler, gitmeleriyle boşluk yaratanlara âşık olurlar.

• Küçükken hayvanlarla konuşabilsem ne ilginç olurdu diye düşünürdüm. Meğer yıllardır iletişim kurabildiğim bir sürü hayvan varmış.

• Unutsun beni demişsin, bu bana imkânsız geliyor. Çünkü unutmam için önce seni hatırlamam gerekiyor.

• Dost gerçekleri... Düşman işine geleni... Deli ağzına geleni... Aşık içinden geçeni söylermiş...

• Off ! Neyine bağlanır ki insan bu kadar? Sana bakmayan gözlerine mi, yoksa senin olmayan kalbine mi? 

• Sus be yüreğim, bende biliyorum özlediğimi; sus da bilmesin özlendiğini.

• İnsanın zamanı varsa, herşeyin gelmesini beklemeye mecburdur. Her şeyi varsa eğer; Zamanın geçmesini beklemeye mahkumdur.

• Kolay mıdır bir anda herşeyden vazgeçip gitmek, yoksa herşeye rağmen gitmekten vazgeçip sevmek mi gerek?

• Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir. Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. Ve sevecekse sevilen; O hayat herşeye bedeldir.

• Aşk; görmekten çok özlemeyi sever, dokunmaktan çok düşlemeyi.. Ve aşk öyle haindir ki; nerde imkânsız varsa gider onu sever.

• Gemilerin çoğu, bir insan yüzünden batmıştır. Denizin yüzünden değil. 

• İnsanı bedenen ameliyat etmek için bayıltmak gerekir, ruhen ameliyat etmek için se ayıltmak.

• İnsanın büyüdükçe mi artıyor dertleri, yoksa insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri?

• Son isteğin nedir? sorusu çok çok kolaydır, ilk isteğin nedir? sorusundan. Çünkü, o soruyu kimse kimseye soramadı korkusundan. 

• Bir kadının alnı dudaklarından daha değerlidir. Çünkü dudaklarından dökülecek olan ''seni seviyorum'' sözü, önceden alnına yazılmıştır...

• Yanına kadar koştuktan sonra, bir adım daha atamayacaksan eğer; oraya kadar sakın koşma. Sana değil, bekleyene yazık olur. 

• Konuşmak susmanın kokusudur. Ya sus-git, ya konuş-gel, ortalarda kalma. Yalan korkaklığın tortusudur. Dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma.

• Ne zaman nereye gitmedimse, hiç kimseyi de incitmesem de, konular birikti kendiliğinden; ben ne kadar biriktirmesem de.. 

• Aynı günde dört mevsime şahit olmak gibi bir şey bu. Önce özlüyor, sonra ağlıyor, akşamları küsüyor, geceleri çok seviyorum. 

• Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç. Başka şehirleri özleyelim orada seninle. Bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar ikimize yetmez... 

• Tek kişilik miydi ki bu şehir? Sen gidince bomboş kaldı...

• Kendini bir şeye bölmesini bil, bilmezsen, bir şeyi bilmesini bil, onu da bilmezsen, anlatıyorum, olan oluvermez, ölmesini bil. 

• Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Bu yılan doğadaki yılandır, toplumdaki değil. Yanlış anlaşılıyor.

• Şu hayvan o kadar vahşî ki... Onun üstesinden ancak insan gelebilir.

• Off dudağım acıyor" dediğimde, "Öpeyim de geçsin" diyen sevgili; "yüreğim acıyor" dediğimde çekip gitti…

• Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır.

• Sana bir şiirler olmuş sevgilim. Yüzün-gözün söz içinde. Hangi imla kitabına baksam, benden ayrı yazılıyorsun. 

• İki tür nokta var; biri önüne ve ardına bakar, biri ardına bakmaz ardını noktalar.

• Gelmesen önemli değil, gelsen önemli olurdu!.. Gelmemen büyük yalnızlığımı doldurdu.

• Özgürlüğü elinden alınan çocuğa büyük derler.

• Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.

• Bir kez geçer, bir insan bir karşı'ya, Ondan sonra artık herşey karşı'dır.

• Yaşamak için bırakılmış bir yön baktım, yoktu: Ben direnmek için elimden gelin yaptım. 

• Tutkuların evinde savaş kırıkları var; kül olmuş bir bütün'ün yonga yanıkları var. Eski özlemlilerin yeni bahçelerinde, anı kuyularının suskun çığlıkları var. 

• Biri gelir sorarsa... Sana beni sorarsa... Gitti der misin? Gittiğimi söyler misin... Gidiyorum ben sana, benimle gider misin? 

• Seni bulmaktan önce aramak isterim. Seni sevmekten önce anlamak isterim. Seni bir yaşam bitirmek değil de, sana hep hep yeniden başlamak isterim.

• Sil ağzının kenarını, yine gülüşünden cennet akıyor...

• Sustuğunu bilen olgundur, bildiğini susan değil.

• Ağzında yalan varken konuşma! 

• Ne zaman imkânsızı seversen, işte o zaman gerçek seversin.

• Kendi bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.

• Evlilik, iki kişilik yalnızlıktır.

• Benim söylemek için çırpındığım gecelerde, siz yoktunuz. 

• Sevilenin yanlışı görünmez, sevilmeyenin görüntüsü yanlıştır.

• Dünüyle ünlü insanlar bugün gün yüzü görmezler.

• Söylenemiyor çok şey, susmadan..

• Anı bahçelerinde üşümek sıcaktı.

• Ölüm; ben seni utanç ile titrerken gördüm.

• Yolun geleceğini çizdim, geçmiş gibi.

• Açlık insanı öldüren, partileri yaşatan bir olaydır.

• Her seven sevilenin boy aynasıdır. Sevmek sevilenin o aynaya bakmasıdır.

• Bugüne en uzak gün, dün.

• Solan renkleri boyamakta o boyasız boyacı.

• Ölebilirim bu genç yaşımda. En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim. Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda, sevgilim, seni bir akşamüstü düşündürebilirim. 

• Dün sabaha karşı kendimle konuştum. 
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı. 
Onu vurmaya gittim ve kendimle vuruştum.

• Her korkan kaçmaz. Ama her kaçan, korkaktır. 

• Ona aşığım, çünkü o bana değil.




Adalet

11 Haziran 2019

Yazılarımda hep vurgu yaparım ya: ‘’Her şey tanımla başlar, araçlarla devam eder’’ diye… Bugün ‘’adalet’’i yazacağım… ‘’Adalet’’ kavramının, mefhumunun içeriğinin, ne denli ağırlıklı olduğunu, ‘’hukuk’’ ile olan ilişkisini anlatacağım… …

‘’Adalet’’ konusunda Prusya Kralı Büyük Friedrich’in, Potsdam Ormanlarındaki değirmenci hikâyesini biliriz… Kendi değerlerimizden Fatih’in adaletini, Hz. Ömer’in adaletini de biliriz de içeriğini, anlamını, ağırlığını aslında pek bilmeyiz…

Teee eski zamanlardan Aristoteles söylerdi;  ‘’Bir hukuk düzeni güçsüzleri koruduğu ölçüde adaletli olabilir.’’  Aristoteles göre, herkese eşit davranmak adalet için yeterli değildir… Ne yazık ki günümüzde artık hukuka ve hukuksal eşitliğe uygunluk adalet için yeterli değildir… Günümüz hukuk sistemi artık 19. yüzyıldan kalma düşünce sisteminden ve 19. yüzyıldan kalma hukuk yöntemlerinden tamamıyla farklıdır…

Günümüzde hukuk icra eyleyerek yasaları uygulamak ‘’adalet’’ dağıtmak demek değildir. Yönetimler adil olmayabilir… Yasalar adil olmayabilir... Yargıç yasaları birebir uygulayan kişi değildir. Eğer yargıç, birebir yasaları uygularsa çok zalim olmuş olabilir. Yargıç herhangi bir olayda yasayı, kanunu, yönetmeliği, yönergeyi uygularken, durumun özelliklerini gözeterek adaleti uygulamalıdır, yasaları, kanunları birebir tatbik etmek değil… Mahkemeler adaletin dağıtıldığı yerlerdir, yasaların uygulandığı yerler değildir… Yasaları uygulayanlar yöneticilerdir... Adaletin dağıtıldı yerler ise mahkemelerdir...

Gelelim ‘’adalet’’in önemine…

Toplumda ‘’adalet duygusu’’ diye bir inanç vardır. Toplumu bir arada tutan işte bu adalet duygusudur. Bu inanç bir kez sarsıldı mı toplumu bir daha bir arada tutamazsınız... Hele bu adalet duygusu devlet eliyle yok edilirse çöküntü çok daha büyük olur.

Tarih bize şunu göstermiştir: Bir ülkede ‘’devletin güvenliği’’ ile ‘’hukukun güvenliği’’ eşdeğerdir. Hukukun güvenliğinin sarsılması devletin güvenliğinin sarsılması anlamına gelir, sarsıntının devamı ise devleti çökertir. İşte gerçek ‘’bekâ sorunu’’ burada yatmaktadır…

Yöneticiler, iktidar sarhoşluğuyla; şöhret, servet ve adaletsizlikte azdıkları zaman, ülkenin başını belaya sokarlar. Çünkü o zaman; kamu mallarını yandaşlarına peşkeş çekmeye, devlet kadrolarını ehliyetsiz dalkavuklara teslim etmeye, kendilerini savcı ve yargıç yerine koymaya, hukuku ihlal etmeye, her şeyi kendisinin bildiğini zannetmeye, ben yaptım oldu demeye ve diktatörleşmeye başlarlar. Bu durum, yöneticileri; gaflet, dalalet ve hatta hıyanet bataklığına sürükler. Onları azdıran ise; halkın ilgisizliği, cehaleti, demokratik tepkisini göstermekten korkması, sözde aydınların satılmışlığı, medyanın yandaşlaşması, iş adamlarının yalakalaşması, üniversitelerin yozlaşması ve sivil toplum örgütlerinin korkaklaşması ve sendikaların suskunlaşmasıdır. Bir memlekette hukukçular ve basın susarsa veya susturulursa o ülkede adaletten söz edilemez.

Bir ülkenin yöneticilerinin kitabında demokrasi, yazmıyorsa, özgürlükler yazmıyorsa, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, özgür medya kısaca demokrasiyi demokrasi yapan hiçbir değer bir ülkenin yöneticilerinin kitabında yazmıyorsa o ülkede zaten ‘’adalet’’ ölmüş demektir…

Adaletin öldüğü böylesi bir ülke ise; vasatlığın küstahlığa, sanatın vıcıklığa, siyasetin tüccarlığa, dinin yobazlığa, milletin ümmete, hukukun gukuka, Hakkın batıla, gücün despotizme, eğitimin ortaçağa, basının yandaşlığa, âlimliğin dalkavukluğa, derinliğin sığlığa, devletin aşirete, zarafetin ve efendiliğin kabalığa, niteliğin niteliksizliğe dönüşerek harman olup bir bataklık gibi fokurdadığı bir çukur haline getirilir… .

Dünyaca ünlü Fransız anayasa hukuku uzmanı, siyasetçi, siyaset bilimci ve siyaset sosyoloğu Maurice Duverger’nin evrensel nitelikteki şu iki sözü ile de büyük bir uyarıda bulunur: ‘’Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar.’’ Ve Duverger’in en önemli sözü: ‘’Adaletin olmadığı bir ülkede herkes suçludur.’’ Tarihin, hukukun ve adaletin dışına, siyasetin ise içine düşmüş hukukçuların kulaklarında küpe olacak sözlerdir bu sözler…  

Ben gevezelik ettim (zaten hep öyleyimdir) ama şu Hadis-i Şerif benim baştan beri anlatmak istediklerimi çok kısaca ve özlüce anlatmış zaten: “Ümmetimden iki sınıf ilmi ile amel ederse, insanlar kurtulurlar: Âlimler ve hâkimler. Eğer bu iki sınıf bozulursa, bütün halk bozulur ve ortalığı fesad kaplar.”

Yazıma mutat olduğu üzere bir şiirle son vereyim…. Mehmet Türkan isimli pek tanınmayan bir şairimiz var. Hâlen Samsun Terme'de bir lisede Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Mehmet Türkan'ın güzel bir şiiri var: ''Düşlere Gölge Düştü'' İşte bu şiir hukuksuzluk, adaletsizlik, merhametsizlik, sansür, densizlik, kabalık, çiğlik, cehalet ve yolsuzluk karşısında şakıyan bir bülbülün bir feryâdını, bir figânını anlatır: ‘’Düşlere Gölge Düştü’’

Bana da naçizane bunları kaleme almak düştü…

Osman AYDOĞAN

Düşlere Gölge Düştü

Sonsuzlar şahı olan sonsuz hüsrana düştü
Maverada uçarken yarsız devrana düştü

Rüyalarda görülmez, ölçüsü var rüyanın
Görülecek her düşte, canlar zindana düştü

Bir rüya gördüm de ben hayale daldım bir an
Ölçüsün kaçırmışım, beynime güve düştü

Dededen torununa kalamazmış mirası
Ağarınca sakalı, derdine kara düştü

Çiçek olunca bozulurmuş ahengi
Gülzârında gülleri koku derdine düştü

Her yanımız hâr oldu, ayaklar yalın kaldı
Merhamet gitti elden, merhamet mâra düştü

Gül devrine hasretiz, dikene düştü güller
Çiçek diye ağlarken, lale hazana düştü

Bülbüllere yasak var, sevdalı olamazmış
Güle âşıkmış karga, yâre akbaba düştü

Mecnun’un ne işi var, kızgın çöllerde böyle
Bozulur diye düzen Mecnun evlere düştü

Gönlün sevda mı ister, öğren onu bî aşkdan
Sevda öğretme işi, kalpler düşmana düştü

Niye gelir nevbahar, gelirse arar bülbül
Sınırı var her işin, bülbül sınıra düştü

Ahuların Ömrünü verelim biz aslana
Bakışları ters geldi endâma kara düştü

Bir gül dermek istersen bak hele sen yasaya
Gönül yurduna girdim, yoluma yasa düştü

Selam verip o yâre, haber bekler dururdum
Dediler ölçüsü var, gönlüme tasa düştü

Elim koyup alnıma, gül devrini düşündüm
Düşümü duydu zabit, yolum zindana düştü

Muallimim bu demde ilim yasaktır bana
Dilimde bir nakarat ilim yabana düştü

Fatih’in emri vardı, herkes özgürdü orda
Marmara’da yürekler alevli nara düştü

Nebi de bilememiş bildiğini bunların
Âlime yasak da söz, kelam cahile düştü

Bilâller bilememiş makamını ezanın
Davut’un sesi yasak okumak lâle düştü

İbrahimî bir tavır, kurban O’na yaklaşmak
İlimler bilmeyene, kuşlar kurbana düştü

Ölenlerin suçu var niye durmuş hedefe
Katiller arşı gezer, suçlar mazluma düştü

Zalim demek olmazmış, arşı ezen zalime
Haccaclar devran sürer, Zübeyr hâke düştü

Benim adını bu desen, olmaz öyle şey derler
Benim işim itaat, inkârlar bana düştü

Beyaza beyaz demek, karaya kara yasak
Her şey tersine döndü, kalbime yara düştü

Filistin’le inleyip, Çeçenlere ağlarken
Yurdumda bütün işler, bir parça beze düştü

Osmanlar Osman değil, Fatihler Fatih değil
Bu yerde Mehmetlerin diken yoluna düştü

Doğruya doğru demek sıratı geçmek gibi
Doğruyu yazanlara, çileli hücre düştü

Hocayla talebesi, bakar ağlar göz göze
Hocaya sürgün yeri, evladı kora düştü

Her yanım bağlı iken, saldılar köpekleri
Gene suçlu ben oldum, suçlar hep bana düştü

Analar ağlar durur, babalar bir ney gibi
Her yer Külbe-i ahzan, evlat kapana düştü

Karanlıklar karardı, karardı oldu zulmet
Güneşe yasak geldi, günlere kara düştü

Haklarımız hukukla hapse mahkûm oldular
Şakiler oldu ümit, ümide gölge düştü

Pervâne gibi dönsek mumların alevinde
Niye yanarsın diye gönül peykâna düştü

Güzele gölge düştü, gölge gölgede kaldı
Sevdaya ölçü geldi, hudutlar kalbe düştü

Kitaplar küstü bize, hüzün dolu varağı
Melal dolu gözünden damlalar kana düştü

Zengine fakir evi, garibe derin mezar
Belki bir umut diye, düşler Yusuf a düştü

Kaleme uzananın kalem olsun elleri
Kaleme yasak yazmak, yazanlar derde düştü

Sevgiler sevgi değil, sevdalar sevda değil
Herkesin gönlü kırık, umut umuda düştü

Bir Ömer mi gelmeli, adaletiyle mülke
Faruk diye geldiler, haklar hep dibe düştü

Ey Allah’ım ne olur, ne olur yetiş bize
Kitabına yasaklar, kullara tasa düştü

Ya Ali neredesin, Ebubekir ve Osman
Ömerinle gel Nebi, adâlet pâya düştü

Bir İbrahim yok mudur, ya da gelse bir İsa
Yâ Muhammed gel artık ümmetin dara düştü

Yüreği sökülmüş çağı onarmak bana düştü
Nefî olup hicvetmek idamlar bana düştü

Rahmet gönderir Rabbim, damlalar yere düştü
Bir gün yeşerir elbet, tohum toprağa düştü

Mehmet TÜRKAN





Chernobyl

Strontıum 90

Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.

Stronsium 90 yağıyormuş
                          ota, süte,ete
                          umuda, hürriyete
                          kapısını çaldığımız büyük hasrete.

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. 
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm.

Nazım Hikmet Ran

HBO (Home Box Office) ABD'nin önde gelen, paralı televizyon kanal gruplarından birisidir. (Netflix gibi) Kablolu televizyondan ya da uydudan para ile abone olduktan sonra izlenebilmektedir.

HBO kanalında Bayram süresince yayınlanan beş bölümlük güzel bir dizi vardı: ‘’Chernobyl’’… Ben genellikle dizi izlemem ama bu bayram kızımın tavsiyesiyle bu diziyi yayınlandıkça taze taze soluk almadan ailece izledik…

‘’Chernobyl’’ dizisi; SSCB döneminde, 26 Nisan 1986 tarihinde,  Çernobil Nükleer Santrali'nde yapılan bir deney esnasında meydana gelen nükleer kazayı ve ardından yaşanan felaketi anlatmaktadır.  (Santralin asıl adi Vladimir Lenin Nükleer Santrali’dir. Ancak Çernobil Nükleer Santrali olarak tanındığı için ben de bu ismi kullanacağım.) 

Diziye geçmeden önce şu kısa bilgiyi vermem gerekmektedir.

Çernobil Nükleer Santrali, Ukrayna’nın Kiev şehrine 130, Çernobil şehrine 15, Pripyat şehrine ise 3 Km uzaklıkta konuşlu olan RMBK-1000 tipi 4 nükleer reaktöre sahip bir santraldir. Santralde bulunan 1. ve 2. üniteler 1970 ve 1977 yıllarında inşa edilmiş, 3. ve 4. üniteler 1983 yılında tamamlanmıştır. Pripyat şehrinde 49,000 kişi ve Çernobil şehrine ise 12,500 kişi yaşamaktadır.

1980’li yıllarda İsrail’in Irak’taki Sovyet yapımı nükleer santrali vurması sonucu, Sovyetler bu tür saldırılara karşı tatbikatlar yapmaya başlar. Çernobil’deki test de olası saldırı sonrası reaktörlerin gücünün kısılması ve tekrar çalıştırılması üzerine bir testtir.

Kazanın oluş şeklini basitçe şöyle özetleyebilirim:

Tarih; 26 Nisan 1986. Saat; sabaha karşı 01.23. Çernobil nükleer santralindeki mühendisler işte bu test kapsamında, muhtemel bir elektrik kesintisi durumunda reaktörün nasıl kontrol altında tutulacağının bir provasını yapmak amacıyla 4 numaralı reaktörün elektriğini bilinçli olarak kesiyorlar. Ancak mühendislerin bilmediği şey, reaktör bu tatbikat öncesinde zaten dengesiz bir durumda olduğudur. 1975 yılında bu dengesizlik ve bunun sonucunda böyle bir kaza olabileceği raporlarda belirtiliyor.  Ancak Sovyet rejiminin üstünlük kaygısı nedeniyle bu raporlar sümenaltı ediliyor.

Güç kesintisi, reaktöre su taşıyan türbinleri yavaşlatır. Daha az suyun reaktöre pompalanmasıyla buharlaşma hızlanır ve içerideki buhar basıncı birikir. Jeneratörlerin devreye girmesi için geçen 40-50 saniye gibi bir süre boyunca su pompaları çalışmadığı için reaktör soğutulamaz. Vardiya Amiri Dyatlov reaktörü kapatmak yerine tekrar çalıştırılmasını emreder. Git gide gücü tekrar artan reaktörün sıcaklığı kontrol altına alınamaz… O zamanki teknolojide reaktörlerin sigortası olan kontrol çubuklarının ucu grafit kaplıdır. Kontrol odası çubukları indirdiğinde ucu grafit kaplı çubuklar reaksiyonu durdurmadan önce grafitle tepkimeye giren Uranyum 235 önce büyük bir ısı açığa çıkararak ilk patlama gerçekleştirir. Isınmaya devam eden reaktör ikinci patlamayı da gerçekleştirir ve 350 kiloluk koruma grafitleri yerinden uçar... Ardından çekirdek açığa çıkar… Bu şekilde reaktör atmosfere maruz kalır. Reaktörün havayla teması sonucu başlayan yangın 10 gün boyunca devam eder. Radyoaktif bulutlar, Avrupa'nın önemli bir bölümüne ve Türkiye’ye radyoaktif serpinti olarak dökülür.

HBO, işte bugüne kadarki dünyanın en büyük nükleer felaketini bu beş bölümlük diziyle anlatmaya çalışmış. Ancak HBO Çernobil’i anlatırken çok sert bir sistem eleştirisi yapmış. Hep yazılarımda vurgularım ya ‘’hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ diye… Bu yönüyle; gerek o dönemde Türkiye’de yaşanan nükleer serpinti, radyasyon tartışmaları ve gerekse de günümüzde Çernobil’deki nükleer santralı inşa eden Rosatom firmasının Akkuyu’daki nükleer santralı da inşa etmekte olması nedeniyle konu Türkiye’yi de çok yakından ilgilendirmekte ve bu diziden dersler çıkarılması gerekmektedir. 

Gorbaçov’un ifadesine göre Çernobil kazası Sovyetler’i maddi ve manevi yıkıma götürerek sonun başlangıcı olmuş, Perestroika, Glasnost derken Sovyetler çökerek tarihe karışmıştır…

HBO dizisi ‘’Chernobyl’’; senarist ve yönetmen Craig Mazin’in Sovyet Devlet raporlarına, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu raporlarına, tanık ifadelerine ve Doğu ve Batı Avrupalı bilim insanlarının araştırmalarına dayanılarak yaklaşık beş yıllık bir araştırmasının sonucu olarak yapılmış. "Sadelik, izahın görkemidir" diye bir söz vardır. HBO dizisi teknolojik olarak karmaşık bir konuyu sadelik içerisinde ancak görkemli bir şekilde izah etmiş…

İsveçli yönetmen Jonah Renck de dizinin görüntülerinde koyu renk kullanarak diziye belgesel atmosfer vermiş. Dizide Emily Watson’un canlandırdığı hayali karakter Dr. Ulana Khomyuk hariç gerçek kişiler canlandırılmış.  Dizideki karakterler de ayrıca gerçek karakterler olan Valeri Legasov, Boris Shcherbina, Anatoly Dyatlov, Lyudmilla Ignatenko ve Vasili Ignatenko’ya sima olarak makyajla birebir benzetilmiş…  Dizide olayı araştırmak ve gerektiğinde müdahale etmekle görevlendirilen Valeri Legasov ve Boris Shcherbina onlarca bilim insanından yardım almışlar. İşte dizide hayali karakter olan Dr. Ulana Khomyuk karakteri bu insanları temsil etmek, gerçeğe ve insanlığa olan bağlılıklarını ve hizmetlerini onurlandırmak için yaratılmış.

Dizide SSCB devlet aygıtı Çernobil’de yaşanan felaketin büyüklüğünü dünyadan saklamaya çalışsalar da mızrak çuvala sığmadığı için bir yerden sonra pes ederek bu felaketi kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Ancak diziyi anlatmadan önce şunu vurgulamalıyım ki bu TV dizisi bir kurgu... Ancak kurgu gerçeğe çok yakın. Küçük bazı kusurlarıyla bu diziyi sanki belgeselmişçesine izleyebilirsiniz.

Mümkünse diziyi izlemeden önce 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in ‘’Çernobil Duası’’ (Kafka Yayınları, 2017) adlı kitabını okumanızı öneririm. Dizi o zaman daha iyi anlaşılıyor. Zaten dizide bu kitaptan oldukça istifade etmiş… Kitap, Çernobil faciasını yaşamış insanların yaşadıklarından, hatıralarından oluşuyor…

Şimdi gelelim diziye…

Tabii ki diziyi olduğu gibi anlatıp da merakınızı giderip sizin diziyi izlemenize engel olmak istemeyeceğim. Tam tersi çoğumuzun sadece ismen bildiği bu felaketi, her detayıyla insanlara anlatan bu dizinin tanıtımını yapıp, merakınızı artırıp mutlaka ama mutlaka bu diziyi izlemenizi isteyeceğim…

Bu dizi neleri anlatıyor? Bu dizi ne mesajlar veriyor? Günümüz için çıkarılan dersler ne? Dizi bu açıdan çok önemli. Bu dizi; bizim diziler gibi; haşin haşin bakan erkekler, melül melül bakan kadınlar, lüks, şatafat, tarihi saptıran, sanal bir tarih yaratan, insanları gerçeklerden ve gündemden uzaklaştıran dizilerden bir dizi değil… Bu dizi gerçekleri insanın yüzüne tokat gibi çarpan, soran, sorgulatan bir dizi…

Her şeyden önce nükleer radyasyon nedir? Radyoaktif kontaminasyon nedir? Bir nükleer reaktör nasıl çalışır? Radyoaktiviteye karşı nasıl korunma sağlanır? sorularına cevap veren, kamuoyuna bilgi veren, izleyenleri aydınlatan anlatan bir dizi…

Bu dizi; cehalet ve eğitimsizliğin, kendi bekasını her şeyin üstünde tutanların bir nasıl felaketlere yol açabileceğini insanlara net bir şekilde gösteren ve bu konuda farkındalık yaratan bir dizidir… Devletçi yapının, otoriter rejimlerin ne kadar tehlikeli olduğunu, böylesi yapılarda da devletin bir nasıl hayduda dönüştüğünü gösteren bir dizidir… Devletin, devlet büyüklerinin, amirlerin, hocaların vs. halkı, sıradan insanları nasıl gördüklerini anlatan bir dizidir… Bu dizi; Sovyet bürokrasinin, Sovyet üretim mantığının ve operatörlerin bütün güvenlik önlemlerini göz ardı ederek yapmış oldukları hatalar zinciri neticesinde devasa reaktörü düdüklü tencere gibi bir nasıl patlattıklarını anlatan bir dizidir.  

Bu dizi; hatalarını kabul etmeyip pisliklerini gizlemeye çalışan görevliler, kalın kafalı siyasetçiler, cesur geçinen aptal askerler, liyakat değil de sadakatin önemi, insan hayatının değersizliği, bürokrasinin hantallığı, yöneticilerin işinde uzman olanları zamanında dinlememesi, insanları bilgilendirmenin sisteme karşı suç olması, vb bizlere tanıdık gelen birçok konunun net bir şekilde anlatıldığı bir dizidir…

Sovyetler’de ortaya çıkan bu felaketin yine bu sistemin yetiştirdiği cefakâr ve fedakâr insanlar tarafından nasıl göğüslendiğini de gösteriyor bu dizi… Onlar olmasaydı belki de 10 kat daha büyük bir facia ve tüm dünyada buna bağlı daha fazla ölüm ve hastalık yaşanacaktı. Zaten film de "acı çeken ve fedakârlık yapanların anısına” diye başlıyor…

Bu dizi ülkedeki karar vericilerin kafasına vura vura izlettirilmesi gereken bir dizidir…

Çernobil felaketi, basit bir insan hatasından çok, 1975 yılında böyle bir kaza olabileceğinin ipuçları görülmesine karşın, hatalardan ders almak yerine üstünlük kaygısıyla üstü kapatılarak nasıl daha büyük felakete sebebiyet verildiği gösteriyor.

Belki İsveç’ten sızıntı fark edilmeseydi ya da ABD uzaydan görüntü almasaydı patlamayla ilgili Pribyat'taki insanlar kaderine terk edilip daha hızlı bir son onları bekliyor olacaktı. Belki de dünya da bu olup bitenlerden bihaber olacaktı.

Rüzgârın Almanya’ya doğru esmesinden dolayı Frankfurt’ta çocukların dışarıda oynamasına izin verilmezken patlamanın olduğu kentte hiçbir şeyden haberi olmayan aileler sanki güzel bir şey izliyormuş gibi nükleer santralın yanışını izliyorlar. Radyoaktif madde insanların üzerine yağarken Sovyet bürokratları halka "bir şey yok, sadece basit bir yangın" diye uyutuyorlar…

Santral yetkilileri ise doğru dürüst ölçüm yapmadan olayı mümkün olduğunca küçük göstermeye çalışıyorlar… Yerel yöneticiler şehri tahliye etmek yerine giriş çıkışları yasaklayıp, iletişim kanallarını kesiyorlar… Santral müdürü devlet başkan yardımcısı olay mahalline gelince ilk iş eline kendini kurtarmak için sorumlu listesi tutuşturuyor…

Dizinin son bölümünün adı "Vichnaya Pamyat"   ‘’Vichnaya Pamyat’’, Ortodoks Hristiyanların dini günlerde ve cenazelerde kullandığı bir terim olup ‘’sonsuz anısına" anlamına geliyor…

Dizide geçen bazı unutulmaz sahneler, konuşmalar var… Diziyi ve konuyu daha iyi anlayabilmemiz için bu sahnelerden ve konuşmalardan ve bizimle olan ilişkilerinden de bahsetmem gerekiyor…

Filmin girişinde asıl sorumlunun bir kişi kabul edilip 10 yıl hapis cezası almasından bahsediyor. Bu durum bizde de tren kazaları sonrası suçlu bulunan makinistleri akla getiriyor…

Nükleer fizikçi kadın Profesör ile Minsk’teki Komünist Parti yetkilisi arasında geçen ve profesörün olayın vahametini anlatmaya çalıştığı ancak bir sonuç alamadığı konuşma: Prof.: ‘’Ben nükleer fizikçiyim ve siz daha düne kadar ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.’’ Komünist Parti yetkilisi: ‘’Ama yetkili kişi benim, yetki bende.’’ Adam ayakkabı tamircisiyken sekreter yardımcısı olmuş, kendisini bir bilim insanından daha değerli görüyor, kadına '’kendi fikirlerimi sizinkilere tercih ederim’' diyor. 

Bu anlamda kibirli ve iş bilmez insanlara yetki verildiği zaman ne gibi büyük yıkımlara sebep olunabileceğini gösteren bir konuşmadır bu konuşma… Bu konuşma ister istemez aklınıza Türkiye’yi ve TÜBİTAK'a ''Başkan'' olarak atanan hayvanat bahçesi müdürünü getiriyor…

Dizinin 3. Bölümünde Dr. Khomyuk'un nezaretten çıkmasıyla ilgili olarak KGB Başkanı Skarsgard, Legasov’a şöyle söylüyor:  ‘’Hayır, şaşırtıcı derecede iyi gitti, saf bir geri zekalı gibi davrandın… Saf geri zekalılar devlet için tehdit oluşturmazlar.!’’

Vay anasını be… Ömrüm bitti neredeyse, bu cümlenin ne anlama geldiğini yeni anlıyorum…

Dizinin 3. Bölümde bol bol madencilere yer verilmiş… Legaslov, madencilerle nasıl konuşması gerektiği konusunda Shcherbina’ya soruyor. Aldığı cevap şöyle: ''Onlara yalan söyleme, doğruyu söyle… Onlar karanlıkta çalışan insanlar… Anlarlar''.

Madencileri çağırmaya gelen Kömür Bakanına her madencinin bir el atmasıyla cici takım elbisesiyle Kömür Bakanı’nın üstünü kararttığı bir sahne var… Madencilerin Kömür Bakanı’nın ceketine, yüzüne ellerini vurduğu, sürdüğü sahne… Son olarak bir madenci Bakan’a şöyle söylüyor: ‘’İşte şimdi gerçekten kömür bakanına benzedin."

Madenciler bu şekilde Kömür Bakanı’na ayar verirken bizdeki Soma maden faciasındaki bizim Kömür Bakanı’nın sözleri aklıma geliyor: "İki gündür aynı gömleği giyiyorum." Bir de dizide Yusuf Yerkel karakterini göremiyorum…

Reaktörün çatısının temizlenmesi için Almanya’dan robot getiriliyor.. Ancak hala radyasyon seviyesi gizlendiği için düşük ölçekteki radyasyona dayanıklı robot gelir Almanya’dan. Bu robot da yüksek radyasyon nedeniyle anında bozulur. O zaman çözüm olarak ‘’Biorobot’’ (yani ‘’asker’’) önerirler. O zaman şu sözü söyler Shcherbina: "Dünyadaki tüm ordular genellikle malzeme eksiğini insanla kapatır." (Camus’nun ‘’Veba’’ isimli romanında geçerdi bu söz.)

Yine ''vay anasına be..’’ diye söyletiyor insanı bu söz… Yıllarca NATO’nun en kalabalık ordusuyuz diye övünürdük ya hani…

Gelelim final sahnesine… Finalde mahkeme kurulur. Suçlu aranmaktadır… Fakat Valeri Legasov mahkemede öyle açıklamalar yapar ki, yenilir, yutulur gibi değildir… Bu açıklamalardan birkaçı:

"Yalanların bedeli nedir? Cevap, onları gerçeklerle karıştırmaya başlamaktan ibaret değil şüphesiz. Eğer yeterince yalan dinlersek, artık gerçeği ayırt edemez, tanıyamaz hale gelmektir asıl tehlike. Peki, o zaman ne gelir elimizden? Uydurduğumuz hikayelerle kendimizi mutlu etmekten başka ne kalır geriye? Bu hikâyelerde ise kahramanların kimler olduğunun hiçbir önemi yoktur. Bilmek istediğimiz tek şey, kimi suçlayacağımızdır."

"Gerçek rahatsız ettiğinde yalan üstüne yalan söyleriz, ta ki yalanın orda olduğunu hatırlayamayıncaya kadar. Fakat hala oradadır. Söylediğimiz her yalanla gerçeğe borçlanırız. Er ya da geç o borç ödenir. Çernobil yalanlarla patladı."

“Bilim adamı naif olmaktır. Gerçeği aramaya o kadar odaklandık ki gerçekte ne kadar az kişinin onu bulmamızı istediğini göremedik. Fakat görsek de görmesek de tercih etsek de etmesek de gerçek hep oradadır. Gerçek, ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi umursamaz. Hükümetlerimizi umursamaz. İdeolojilerimizi ve inançlarımızı umursamaz. Gerçek her zaman pusuda bekler. Bu, sonunda Çernobil’in hediyesi. Bir zamanlar gerçeğin bedelinden korkuyordum, şimdi ise şunu soruyorum yalanların bedeli nedir?"

Buradaki sorunun cevabı basit… Yalanların bedeli Çernobil faciasıdır. Ya ülkemizdeki, Türkiye’deki yalanların bedeli? Bunu hiç düşünen var mı? Ülkemiz deyince, dizide geçmiyor ama o günleri bir hatırlayalım isterseniz … Ama dizi ile ilgili son bir iki bilgi daha:

Dizinin ve olayın başkahramanı Valery Legasov, 1988'de geriye sadece ses kayıtlarını bırakarak intihar ediyor. O güne kadar dikkate alınmayan uyarıları, Sovyet nükleer endüstrisi içerisinde bir şok yaratıyor ve Çernobil’de kullanılan türden RMBK reaktörlerinin tasarımı iyileştiriliyor. Geriye bıraktığı ses kayıtlarının bir kısmı kasıtlı olarak siliniyor ve değiştiriliyor…. 

Pripyat hastanesinin bodrum katında halen o itfaiyecilerin kıyafetleri duruyor. Hem de ilk geldikleri haliyle. Ve dozimetre ile günümüzde ölçüm yapıldığında bile normal ölçümlerin 4 bin katına kadar radyoaktivite gözüküyor.

Yazımın girişinde bahsettiğim Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Svetlana Aleksiyeviç, 2015 yılında ödülü aldığı gün bir konuşma yapıyor ve o konuşmasındaki metin dizide de işleniyor.

Hem kitapta hem de dizide geçen itfaiyeci kocası ölen kadın… Kadın doğum yapıyor ve bebeği doğumdan dört saat sonra ölüyor… Tüm radyasyonu emen bebek annesini kurtarıyor. Kadının röportajı kitapta şöyle veriliyor:

''Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkân vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.

Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum’ dedim, beni ikna etmeye çalıştılar; ‘o artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje, anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, ‘seviyorum, seviyorum’.

Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.

O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…''

Gelelim yalnız ve güzel ülkeme… Sovyetlerde, tüm Avrupa’da bunlar olurken bizde neler oluyordu? Bir hatırlayalım mı? Önce kronolojik bir olay sırası vereyim:

01 Mayıs 1986: SSCB Büyükelçisi, Türk yetkilileri Karadeniz’de ölçüm yapmaları konusunda uyardı. Aynı gün TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre "olay mevzii bir olay; Türkiye’ye ulaşsa bile etkilemez" diye açıklamada bulundu…. 

03 Mayıs 1986: Radyoaktif bulutların Türkiye’ye ulaştığı ve oranın yedi kat arttığı açıklandı. Edirne'de yağan yağmurdan dolayı TRT su birikintilerinin kullanılmamasını ve hayvanların otlatılmaması uyarısında bulundu. 

03 Eylül 1986: Avrupa ülkeleri radyasyonlu olduğu gerekçesiyle Türkiye’den fındık alımını durdurdu. 

28 Kasım 1986: Hollanda sağlık bakanlığı Türk çayında yüksek oranda radyasyon var açıklamasında bulundu. 

29 Kasım 1986: ÇAYKUR Genel Müdürü "çayda radyasyon var" iddialarını "batı tezgâhı" olarak nitelendirdi. Müdürlük çay kaynatıldığında radyasyonun 5-6 kat düştüğünü iddia etti. 

02 Aralık 1986: Efsanevi (!) sanayi bakanı Cahit Aral çaydaki radyasyonun zararsız olduğunu ileri sürerek çay içti. Cahit Aral ayrıca şunları söyledi: ‘’Türkiye’de radyasyon var diyenler dinsizdir.’’ (Bu haberin gazete kupürünü yazımın sonuna ekliyorum.)

14 Aralık 1986: Federal Almanya, Türkiye’den alınan 13 ton çayı iade etti. 

Bu tarihler, bu açıklamalar bize dizide gördüğünüz insanı isyan ettiren her şeyin bizim de bire bir yaşadığımızı ve devlet eliyle zehirlendiğimizi gösteriyor… 

1986 yılında Türk devleti Çernobil faciasını müteakip aylar boyunca TV'de "radyasyonlu çayı içiyorum bak bir şey olmuyor… Türkiye’de radyasyon var diyen dinsizdir" diye şov yapan bakan Cahit Aral dışında açıklama yapılmasını, veri yayınlanmasını yasaklıyor. TAEK başkanı, bir de profesör sıfatlı adam Ahmed Yüksel Özemre göz göre göre bütün ülkeye yalan söylüyor ve atom profesörü olduğu için herkes onun sözüne güveniyor. TÜBİTAK, üniversiteler yayın yasağı yüzünden ağzını açamıyor… . 

Karadeniz’de Çernobil serpintisinin yağdığı yerlerde neredeyse her evde kanser vakasına rastlanıyor… Devlet bunun istatistiğini yapmamakta, hasır altı etmekte yıllarca ısrar ediyor. Çocuklarda lösemi vakaları korkunç oranlarda artıyor… Bir sürü ölü ve sakat doğum vakaları oluyor… Bunların raporları istatistikleri hala elimizde yok…

Türkiye’nin çok gerisinde olan Demirperde ülkeleri bile bütün taze gıda ürünlerini imha edip halkına kuru bakliyat, konserve yedirirken, Avrupa’da millet halk sağlığını korumak için inanılmaz önlemler alırken bizim devletimiz Avrupa’ya satamadığı radyasyonlu fındıkları ilkokul çocuklarına ve askerlere yediriyor… Sezyum 137, stronsiyum 90 içeren sütleri okullara bedava dağıtıyorlar… Türk halkına en büyük ihaneti kendi devleti yapıyor…

Yazımda adı geçen, olayın ve dizinin en önemli bir karakteri var: Anatoly Dyatlov. Anatoly Dyatlov olay gecesi Çernobil’in vardiya şefiydi. Dizide de hatasını kabul etmeyen, bıyıklı ve ilk bakışta kötü adam olduğunu anladığımız Dyatlov yalnızca 10 yıl hüküm yiyor… 

Gazeteci Mehmet Ali Birand olaydan yedi sene sonra Dyatlov’u bulup onunla bir röportaj yapıyor. Yedisene sonra… Bunun sebebi de yedi sene boyunca Çernobil kelimesinin Türkiye’de bir tabu haline gelmiş olmasıdır. Çünkü hükümet Çernobil veya radyasyon lafını ağzına alanı kötü adam, hain ilan ediyor… Sovyetler olayı ancak iki gün gizleyebilmişlerdi... Bizimkiler ise yedi yıl gizliyorlar…

Röportajda Dyatlov çekirdeğin patladığını fark ettiğini, hükumetten gizlemeye çalışmadığını ama hükümetin uluslararası itibarını zedelememek için bunu dünyadan ve dolaylı olarak kendi halkından gizlediğinden bahsediyor. Patlamanın sorumlusu olarak da o deneyi yapmalarını isteyen Moskova’yı ve santralin yapısını suçluyor.

Mehmet Ali Birand’ın bu röportajının bağlantısını da yazımın sonunda sunuyorum…

Gelelim sonuca…

Dünyada 500 civarında aktif nükleer santral bulunuyor… Bunlardan sadece bir tanesi patlayınca tüm Sovyet kaynakları kullanılarak müdahale ediliyor ama yeterli olmuyor… Türkiye’ye 1500 km uzaklıkta olan Çernobil nükleer santralinin bir benzerinin günümüzde Iğdır’a sadece 15 km uzaklıkta bulunduğu da hatırlatmak istiyorum…

Çernobil’deki bu felaket için Sovyetleri geri sistem ve teknoloji ile suçlayanlar çıkabilir…  Ancak dünyanın en gelişmiş teknolojisine ve sistemine sahip olan Japonlar da daha sekiz yıl önce, 2011 yılında Fukushima'da benzer nükleer felaketi yaşıyorlar…

Çernobil’den sonra Fukushima felaketi de gelince, ABD’den Fransa’ya, Almanya’ya, Rusya'dan İngiltere’ye kadar pek çok ülke de nükleer enerji masaya yatırılıyor… Fukushima felaketinden sonra Almanya 1980'den önce kurulan yedi santralini hemen üç ay içinde kapatıyor… Almanya kalan 12 santrali ise 2040 yılına kadar aşama aşama kapatma kararı alıyor… Japonya ise ekonomik ömrü dolan santrallerini yenilemeyip onlar da aşama aşama kapatma kararı alıyor…Bu ülkelerin tamamı nükleer ve fosil kaynaklı enerjiden vazgeçip yenilebilir enerji kaynaklarına yöneliyorlar...

Tekrar diziye dönüyorum…

"Çernobil insanları öldürmedi, insanları liyakatsiz yöneticiler öldürdü.’’ Dizinin ana fikri bu…

Dizide liyakatsiz Sovyet komünist yetkilileri görüyorsunuz sonra dönüp günümüzde, evdeki piknik tüpünü nükleer reaktörün tehlikesi ile bir tutan zihniyete, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine, muktedirlere bakıyorsunuz… Ürperiyorsunuz… Mücrim gibi tir tir titriyorsunuz… Bütün bu yaşadıklarımızdan sonra yalnız ve güzel ülkemin hiç de sevmediğimiz Sovyetlerle bir nasıl ''yoldaş'' olduğunu görüyorsunuz. (*)

Dün tüm halkına radyasyonlu gıdalar yedirenler bugün de Rusya'dan tarım zararlısı, zirai ilaç kalıntısı var diye gümrüklerden dönen tonlarca domatesi, çileği, kirazı yediriyorlar... Siz bu dönen ürünlerin imhasını gördünüz mü hiç?

Daha dün ''Türkye'de radyasyon var diyen dinsizdir'' diye demeç veren siyasetçi güruhunun devamının bugün de ''partimize oy vermeyen dinsizdir'' diye şarladıklarını ve Diyanetin de buna sessiz kaldığını görüyorsunuz... Teknolojik olarak atağa kalkması gereken güzel ülkemin mistik bir eğitime yönelip her okulunun İmam Hatipe çevirildiğini görüyorsunuz...

Bütün bunların üstüne Çernobil’deki nükleer santralı inşa eden Rosatom firmasının Akkuyu’daki nükleer santralı da inşa etmekte olduğunu görüyorsunuz…

Ürpermek, tir tir tirremek az geliyor... Çukurovanın eski zamanlarındaki insanları gibi sıtma nöbetleri geçiriyorsunuz...

Bu dizi; cehaletle ve bilgisizlikle harman olmuş, yozlaşmış bir devletin, yozlaşmış bir zihniyetin, hangi ideoloji ile yoğrulursa yoğrulsun insanlarına ve insanlığa zarardan ve felaketten başka bir şey getirmeyeceğini bir kere daha anlatıyor ve hatırlatıyor…

Bu dizideki eleştiriyi, sadece Sovyet devleti için değil, Thomas Hobbes'in ''Leviathan''ındaki gibi tüm ‘’devlet’’ aygıtına yöneltip, bilgi, akıl ve hukuk süzgecinden geçiridiğinizde ancak aydınlanabiliyorsunuz….

Ve başta verdiğim Nazım'ın şiirini bir daha hatırlıyorsunuz:

''Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.

Stronsium 90 yağıyormuş
                          ota, süte,ete
                          umuda, hürriyete
                          kapısını çaldığımız büyük hasrete.

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. 
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm.''

Osman AYDOĞAN

(*) "Türkiye Nükleer Düzenleme Kurulunun çalışma usul ve esasları hakkında yönetmelik. Madde 11 – (1) Aksi kararlaştırılmadıkça, kurul toplantılarındaki görüşmeler gizlidir." 

‘’Chrnobyl’’ dizisi tanıtım filmi:
https://www.youtube.com/watch?v=Rle1Bywi61M&feature=youtu.be

Mehmet Ali Birant, 32. Gün, Çernobil, Dyatlov le görüşme:
https://www.youtube.com/watch?v=yVBIDTB6S0M&feature=youtu.be

26 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil faciasından sonra ülke radyasyondan kavrulurken gazete haberleri:






Mihriban

07 Haziran 2019

''Mihriban'' Türk halk müziğinin şaheserlerinden birisidir... Kimlerin beyninde takılmış bir plak gibi ''Mihriban, Mihribaaaaannnn'' diye dönüp durmadı ki...

''Mihriban''ın yazarı ise şair Abdurrahim Karakoç'tur. Abdurrahim Karakoç, 7 Nisan 1932 yılında Kahramanmaraş'ta doğar, 17 yıl önce bugün, 7 Haziran 2012 yılında Ankara'da vefat eder. Mezarı Ankara'da Keçiören Bağlum'dadır. Abdurrahim Karakoç gerçek anlamda taşra bilincini aşmış halk şiirinin hece veznini en iyi kullanan son söz yazarı idi. Ajanslara baktım... Haberlere baktım... Boyalı boyalı gazetelere, dergilere baktım... Renkli renkli ekranlara baktım... Bir anan, bir yâd eden var mı diye... Heyhat... Heyhat ki heyhat...

Şairden önce onun o ölümsüz şiiri ''Mihriban''ı anlatayım...

''Mihriban’’; 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesinin adıdır...

Mihriban aşkı en iyi anlatan Türkçe şiirlerden birisidir... Aşkın en saf, en yalın, en temiz, en büyük halini anlatır…

Şiirde geçen dizelerdi: "Lambada titreyen alev üşüyor", "Kar koysan köz olur aşkın külüne",  "Her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor", "Yar deyince kalem elden düşüyor’’.

Bu nasıl bir aşk ki; lambadaki alev bile üşüyüp tir tir titriyor, aşkın külüne kar bile koyduğunda köz oluyor, her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor ve yar deyince kalem elden düşüyor. Aşkı kalem tarif edemiyor ama Abdurrahim Karakoç tarif etmiş işte!

Abdürrahim Karakoç, ''Platform'' dergisine vefatından önce verdiği bir röportajda bu şiiri, Mihriban'ı ve hikâyesini şöyle anlatır:

Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlamıştır. Genç Abdurrahim köyünde bir genç kız görür, ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur, şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasında ki ''Mihriban''dır bu. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası değişmiş, hayat manasızlaşmış, aşk acısı yüreğini yakmıştır. 

Bu halini gören ailesi kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce ''kız küçük'' derler, ''henüz erken'' derler, bahane bulurlar, bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır.”

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der. 

Yedi yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılmıştır. 

Sarı saçlarına deli gönlümü 
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban 
Ayrılıktan zor belleme ölümü 
Görmeyince sezilmiyor Mihriban 

Yar, deyince kalem elden düşüyor 
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor 
Lambada titreyen alev üşüyor 
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban 

Önce naz sonra söz ve sonra hile 
Sevilen seveni düşürür dile 
Seneler asırlar değişse bile 
Eski töre bozulmuyor Mihriban 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama 
Aşk değince ötesini arama 
Her nesnenin bir bitimi var ama 
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban 

Boşa bağlanmış bülbül gülüne 
Kar koysan köz olur aşkın külüne 
Şaştım kara bahtım tahammülüne 
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı 
Ancak çeken bilir bu derdi gamı 
Bir kördüğüm baştan sona tamamı 
Çözemedim çözülmüyor Mihriban 

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz, tabi Mihriban da. Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:

‘’Unutmak kolay mı?” deme, 
Unutursun Mihriban’ım. 
Oğlun, kızın olsun hele 
Unutursun Mihriban’ım. 

Zaman erir kelep kelep.. 
Meyve dalında kalmaz hep. 
Unutturur birçok sebep, 
Unutursun Mihriban’ım. 

Yıllar sinene yaslanır; 
Hatıraların paslanır. 
Bu deli gönlün uslanır... 
Unutursun Mihriban’ım. 

Süt emerdin gündüz-gece 
Unuttun ya, büyüyünce... 
Ha işte tıpkı öylece 
Unutursun Mihriban’ım. 

Gün geçer, azalır sevgi; 
Değişir her şeyin rengi 
Bugün değil, yarın belki 
Unutursun Mihriban’ım. 

Düzen böyle bu gemide; 
Eskiler yiter yenide. 
Beni değil, sen seni de 
Unutursun Mihriban’ım.

Mistik bir olgunlukla, ''son bir kez'' diyor Abdurrahim Karakoç, ''son bir kez daha görmek istemezdim. O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın.” 

“Bazen aklıma düşüyor. Ben 'unutursun' diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. 'Unutmak kolay mı' başlığı mektubun.'' 

“ 'Unutmak kolay mı deme
Unutursun Mihriban’ım'

diyorum.''

“ 'Düzen böyle bu gemide
Eskiler yiter yeni de
Beni değil, sen seni de 
unutursun Mihriban’ım'

dedim..''

Mihriban, Farsça kökenli bir kelimedir. Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu anlamındadır. Ancak gerçekte Mihriban’ların hikâyesi hiç de şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu değildir.

Abdurrahim Karakoç şiirinde gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslenmişti sevdiceğine. Adı başka olsa da Mihriban, saçları siyah olsa da Mihriban, yüreğimizi çalan herkes Mihriban, çözemediklerimiz, çözülmiyenler Mihriban…

Ve Mihriban türküsünü de en iyi Musa Eroğlu söylerdi… Sanki büyü gibi bir türküdür…. Musa Eroğlu sazıyla, diliyle, ağzıyla söylerken siz içinizden, kalbinizden, yüreğinizden, ruhuzdan söylersiniz: Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban….

Ve gözlerinizden kimseciklerin görmediği yaşlar süzülür... Çünkü kabuk bağlamış yaralar var içinizde. İşte bu türküler bu kabukları yumuşatmadan, enfeksiyon kapar mı diye düşünmeden, dezenfekte etmeden çok sert bir şekilde kopartıp atıyor... Hüzünlenmeniz ağlamanız işte bundan…

Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban…. 

Abdurrahim Karakoç'un şahsında birleşen iki önemli konu var ki anlatmadan geçmek istemem:

Bunlardan birincisi; Abdurrahim Karakoç'un eşsiz dizelerini Musa Eroğlu'nun bestelemiş olması, ikincisi de Abdurrahim Karakoç'un hemşehrisi olan Âşık Mahzuni Şerif'in Abdürrahim Karakoç için yazdığı özel iki şiirinin olmasıdır. Bu şiirleri de yazımın sonunda veriyorum. Belki gelecekte kültür hayatımızın belkemiği şairlerimizi, ozanlarımızı, edebiyatçılarımızı siyasi görüşlerinden bağımsız olarak anarız. Bu konudaki düşüncemi Abdurrahim Karakoç'un ''Yakarış'' isimli şiirinden bir dizeyle anlatayım: 

''Umudum her zaman bâkidir ama
zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.''

Duygu dünyama hitap eden gerçek bir halk ozanı idi Abdurrahim Karakoç... 

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN

Musa Eroğlu'nun sesinden Mihriban:
https://www.youtube.com/watch?v=dGKF8_Qg_To

Abdurrahim Karakoç’un kendi sesinden Mihriban:
https://www.youtube.com/watch?v=jTFVjfMOQzU

Âşık Mahzuni Şerif'in Abdurrahim Karakoç için yazdığı şiirleri:

Bir televizyon programında konuk Abdurrahim Karakoç iken Âşık Mahzuni Şerif programa telefonla bağlanarak şöyle konuşur: "Sevgili Karakoç Elbistan tarihi kadar Anadolu tarihinin de 20. yy'a sunduğu Hakk'ın son lütuflarından birisidir. O yüce dostun hem çağdaşı, hem meslekdaşı hem de hemşehrisi olmak şu 50 yıllık sanat ve ozansı hayatımda hep gururum olmuştur."

Âşık Mahzuni Şerif ardından da Abdurrahim Karakoç için yazdığı şu şiiri okur:

''Güzel Elbistan’ın eski arslanı,
Yıllar böyle geldi geçti Karakoç,
Bunca beddin günahkârın içinde,
Felek gardaş beni seçti Karakoç..

Siz bir bağda en kızarmış üzümken,
Ben koruk’tum bütün bağlar bizimken,
Türkmenin güzeli iki gözümken,
Obamız Nurhak’tan göçtü Karakoç.

Bilirsin ki yok gönlümün dönesi,
Kekik kokar ketizmenin sinesi,
Tarih bin dokuz yüz elli senesi,
Deli gönlüm sevda içti Karakoç’a

Sana ne söylerim bilmem ne derim,
Benim gibi doğdu gitti pederim,
Der Mahzuni ellerinden öperim,
Çünkü sana varmak güçtü Karakoç…''

‘’Doğuş Edebiyat Dergisi’’ni çıkaran ‘’Ocak Yayınevi’’ sahibi Alper Aksoy bir yazısında da Mahzuni’nin Abdurrahim Karakoç hakkında yazdığı bir başka şiiri de şöyle anlatır:  

Sanırım 1984 veya 1985 yılıydı. Âşık Mahzuni Şerif’in bütün şiirleri kitaplaştırılmıştı. Aaa o da ne?..  Abdurrahim Karakoç’a ait dört beş şiir Mahzuni’ye aitmiş gibi kitapta yer almıştı. Abdurrahim Ağabey’in bu şiirler “Söz ve müzik: Aşık Mahzuni Şerif” olarak plak yapıldığı için açılan davayı kazandığını ve tazminat aldığını biliyordum. On yıl sonra kitabı hazırlayan akademisyen arkadaş ikinci defa Mahzuni’yi bir suçun içine atıyordu.

Kitabı Abdurrahim Ağabey’e gösterip durumu özetledim. O sırada yanımızda avukat stajını yeni bitirmiş Rahmetli Şükrü Karaca da vardı. “Sen bana bir vekâlet ver, Mahzuni’nin canına okuyacağım, ayıptır bu yaptığı” dedi. Ve Şükrü Karaca vekâleti alıp hem kitabı yayınlayan yayınevine hem de Rahmetli Mahzuni’ye bir noter protestosu gönderdi.

Bakalım ne cevap gelecekti?

İki hafta sonra Ocak Yayınevi adresimize Mahzuni’den bir mektup geldi. Heyecanla açtım ve okumaya başladım. Özetle diyordu ki:

“Kitabı hazırlayan akademisyen arkadaşın hatasıdır . Benim bu durumdan kitap yayınlandıktan sonra haberim oldu. Sen bir Ağrı Dağısın Karakoç Baba, bense yanında küçük bir tepe.. O kitaptaki bütün şiirlerin okkası darası bir ‘İsyanlı Sükut’ etmez. Boşver mahkemeyi, hâkimi cezamı sen kes. Karakoç’un şeriatına boynum kıldan incedir”.

Ve bu satırların altında muhteşem bir şiir:

Karakoç Baba'ya

''Elbistan yiğidi Karakoç Baba
Kumanyalar bizde azık değil mi?
Bizim yöremizin gerçek diliyle
Haksıza gözümüz kızık değil mi?

Atına binmeyi bilmeyen tatar
Kendi hayalinde ciritler atar
Beşimiz tok, on binimiz aç yatar
Böyle bir sisteme yazık değil mi?

Sülalem sermemiş yırtılmış sergi
Vallahi dediğim değildir yergi
Hırsıza kaç kurtul, mazluma vergi
Böyle bir adalet kazık değil mi?

Az değildir Karakoç'dan aldığım
Boşa mıydı Mahzunîlik bulduğum?
Sen, ben söylemezsek kurban olduğum
Bizdeki ozanlık bozuk değil mi?''

Abdurrahim Ağabeyi yayınevi yazıhanesine çağırdım, mektubu uzattım: “Mahzuni Şerif beni mahvetti, sıra sende Ağabey” dedim.

Daha ilk satırlarında gözleri buğulanarak, mahcubiyetten elleri titreyek okumaya başladı. Sıra şiire geldiğinde bir bulut kaynadı Nurhak Dağları’ndan, oradan oraya savruldu ve gelip Karakoç’un başına hörelendi.

Sadece elleri değil konuşurken sesi de titriyordu:

“Keşke bu işe avukatı, mahkemeyi, noteri karıştırmasaydık” dedi





El, ayd-ü ekber eyledi, biz matem eyledik.

03 Haziran 2019

Bugün Ramazan ayının son günü ve arife günüdür. Hicri takvime göre onuncu ay olan Şevval ayının ilk üç günü de bayramdır. Arapça ismi ‘’Ayd-ül Fitr’’dır. Farsçada da aynıdır. ’’Ayd’’ Arapça bayram demektir. ‘’Fitr’’ ise fıtır sadakası ya da fitre olarak bilinen oruç tutamayacak durumdaki Müslümanların verdiği sadakadır. Şükür sadakası olarak da bilinir. Bütün Arap ülkelerinde ve İran’da bu bayram ‘’Ayd-ül Fitr’’ olarak kutlanır. “Ayd-ül Edhâ” da “Kurban Bayramı’’dır.

Eski Türkçe’de “şükür” ve “şeker” kelimeleri Arap harfleriyle aynı şekilde yazıldığı için okunmakta olan bir metinde ‘’şükür’’ün mü yoksa ‘’şeker’’in mi kastedildiği cümlenin gelişinden anlaşılırdı. Aslı “Şükür Bayramı” olan ifade, zamanla işte bu aynı yazılıştan kaynaklanan okuma hatası yüzünden “Şeker Bayramı” halini almış ve Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde ‘’Şeker Bayramı’’ olarak kutlanmıştır Ramazan Bayramı olarak değil. Demokrat Parti döneminde de, bu bayram çıkarılan 5953 sayılı yasa ile “Şeker Bayramı” ile tescillenir.  

Gelelim günümüze…

Dil bilimcileri ‘’Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç kelimelerdir. Kelimelerin anlamına hükmedebiliyorsanız, bu kelimeleri kullanması gereken kişileri de kontrol edebilirsiniz’’ derler. Mitolojide ise ‘’sözcük’’ (kelime) ; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.

Ayrıca ‘’kelimeler’’ muktedirlerin eylemlerini kapatmak için de kullanılır. İkinci Dünya Savaşında Almanlar toplama kamplarını ‘’Die Arbeit macht frei’’ (çalışmak özgür kılar) sözcükleriyle dünya çapında bir katliamın üzerini örtmüşlerdi. Bir ‘’fıtrat’’ (*) diyorsunuz ihmalin, tedbirsizliğin sonucu toprak altında bıraktığınız 301 madencinin üstünü bir daha örtüyorsunuz. Bir ‘’Barış harekâtı’’ diyorsunuz savaşın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’demokrasi getireceğiz’’ diyorsunuz işgalin (ABD’nin Irak’ı işgali) üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’ileri demokrasi’’ diyorsunuz he türlü otoriter yönetimin, antidemokratik uygulamanın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’külliye’’ diyorsunuz bin odalı bir israf sarayının üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’Orta Asya’’ diyorsunuz üç bin yıllık Türk yurdunun (Türkistan) üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’istikşaf’’ kelimesi ile sonuçlarını beğenmediğiniz bir seçimi tekrarlayabiliyorsunuz… Bir ‘’şehit’’ diyorsunuz sakat yapılan binanın çökmesiyle 15 vatandaşın ölümündeki ihmalinizin, denetimsizliğinizin, sorumluluğunuzun üstünü örtüyorsunuz… Bu listeyi uzatmak mümkün. Onun için derdi bir Yunan atasözü: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’

İşte bu nedenlerle otoriter yönetimlerde de sözcüklerin içeriğine ve ne anlama geldiğine de güç sahipleri karar vermektedirler. Böyle olduğu için yüz yılların “Şeker Bayramı” 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra, ABD hatırına ihtiyaç duyulan ‘’Yeşil Kuşak’’ için 1981 yılında çıkarılan bir yasa ile “Ramazan Bayramı” yapılmıştır.

Ramazan Bayramı Kur’anda geçmez. Hiçbir hadiste de ‘’Ramazan Bayramı’’ diye bir ifade yoktur. Hiçbir İslam Arap ülkesinde ‘’Ramazan Bayramı’’ diye kutlanmaz. Bizden başka da ‘’Ramazan Bayramı’’ olarak kutlayan Müslüman da yoktur. Bize özgüdür dini kavramları siyasete alet edip kanunla belirlemek. Bu gidişle yarın bir başka iktidar gelir, bir başka kanun çıkarır ve bir başka adla kutlanmasını isterse ne olacak?

Burada bir başka bilgisizlik daha vardır. İbnü’l Arabî ''Ramazan'' isminin Allah’ın ‘’Esma-i Hüsna’’sından (güzel isimlerinden) bir isim olduğunu ifade eder. Bu sebeple Ramazan ayı kastedilirken ‘’Ramazan geldi’’ yerine “Ramazan ayı geldi” denilmelidir. Aynı şekilde eğer bayramı kastediyorsanız ve kelime olarak illa ‘’Ramazan’’ı kullanacaksanız bari ‘’Ramazan Ayı Bayramı’’ deseydiniz... Veya bayramın aslına ve anlamına uygun olarak ‘’Şükür Bayramı’’ ismini kullansaydınız. Ne yapalım, bu kadar inceliği nereden bilelim değil mi?

Mehmet Âkif Ersoy’un ‘’Bayram’’ isimli şirinin ilk kıtası şöyle başlardı: ‘’Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır; Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!’’ Burada geçen ‘’şetâretli’’ sözcüğü Osmanlıcada ‘’neşeli, şen, cıvıl cıvıl’’ demekti. Benim yaşımdaki arkadaşlarım çocukluğumuzun o zaman adı ‘’Şeker Bayramı’’ olan bayramın ne şetâretli bir bayram olduğunu hatırlarlar. Şimdi ey muktedirler, ‘’Şeker’’ ismini kaldırıp yerine ‘’Ramazan’’ı koydunuz. Osmanlıya öykünürsünüz ama Osmanlıdan kalan gelenek; büyükleri ziyaret bitti, meddahlar gitti, Karagöz Hacivat gitti, yerine “erkân”a uymayıp “ekran”a itibar eden, mâbetten medyaya transfer olan, bir “pop-star”a dönüşen ağlak medyatik hocalara, İslamiyet’le, dinle hiç alakası olmayan ipe sapa gelmez soru ve cevaplara, bir anlamsız matem havasına bıraktınız. Çocukluğumuzun şetâretli Ramazan ayını ve Şeker Bayramını bir hüzne, bir kasvete, bir kedere, bir matem havasına soktunuz. Şimdi şetâret mi kaldı? Beni anlıyorsunuz değil mi ‘’Şeker Bayramı’’na neden ‘’Ramazan Bayramı’’ demek istemediğimi…

Nasıl adlandırıyorsa adlandırılsın, adından ziyada mânası önemlidir diye düşünüyordum ama bayramın bayramlık hali de kalmadı artık.

21. yüzyılda İslam coğrafyasına, Afganistan'a, Irak'a, Libya'ya, Suriye'ye yapılan Haçlı Seferleri, bu seferlerin sözde Müslüman işbirlikçileri, birbirinin gırtlağını boğazlayan, birbirinin ayaklarının altını oyan sözde Müslümanlar, gelecekteki muhtemel bir Şii-Sünni çatışmasının ayak sesleri, imkân bulanların küffar diyarlarına iltica etmeye çalıştığı, imkân bulamayanların ise sefalet ve kan deryası içinde yüzdüğü İslam dünyası, Arapların aşiret kavgalarına balıklama dalan yönetimler, gafletin, dalaletin, tedbirsizliğin, ihmalin ve ihanetin sonucu art arda gelen kazalarda yitirilen yüzlerce canlar, kadın ve çocuk cinayetleri, sübyan tecavüzleri, tinerciler, bonzaiciler, memleketin her köşe başını tutmuş dilenen Suriyeli Müslüman mülteciler, hemen hemen her gün gelen ikişer, üçer, beşer asker şehadet haberleri, çiğnenen hukuk, ırzına geçilen adalet, ne kutlanacak bayram bıraktı ne de şetâret.

Bu şartlar altında bayrama ''Şeker Bayramı'' demeseniz ne olacaaaak, ''Ramazan Bayramı'' deseniz ne olacaaaak? Daha da ötesi; bu şartlar altında hangi yüzle, hangi hakla, neyin bayramını kutlayacaksınız ki?

Eskiler zaman zaman derdi zaten: “El, ayd-ü ekber eyledi. Biz matem eyledik.” (Ayd-ü ekber: Büyük bayram) El, bu şartlar altındaki İslam dünyasının haline bakarak ayd-ü ekber eyliyor... Gerçek bayramı el yapıyor... Düşünen beyinlere, hisseden yüreklere, hassas ruhlara ise matem eylemek düşüyor...

Bakmayın siz yine de benim böyle karamsar, elemli yazdığıma… Unutun gitsin…Ben bayramınızı kutlamak istemiştim…

Bayramınızı kutlar, hayırlara vesile olmasını, mutluluk, esenlikler ve şetâretli zamanlar getirmesini dilerim…

Osman AYDOĞAN

(*) Fıtrat; Yüce Allah’ın doğuştan, yaratılıştan canlılara kattığı özelliktir. ‘’Kedinin fıtratında tırmalamak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’Akrebin fıtratında sokmak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’İnsanın fıtratında nankörlük vardır’’ diyebilirsiniz. Ama ‘’Karayollarının fıtratında kaza vardır’’ diyemezsiniz. Ama ‘’Madenciliğin fıtratında göçük vardır’’ diyemezsiniz. Yani kendi kusurunuzu, kendi kabahatinizi, kendi ihmalinizi, kendi tedbirsizliğinizi Yüce Allah'a yükleyemezsiniz!

Bir not: Eskiden bayramlarda gazeteler çıkmazdı… Hem insanlar gazetelerin karamsar haberlerinden, yorumlarından kurtulur, hem de gazeteciler dinlenirlerdi… Ben de bu kurala uyarak bir süreliğine hem sizleri bu karamsar yazılarımdan kurtarayım hem de ben biraz dinleneyim…

 




Beni unutma Hatçem…

03 Haziran 2019

Bahar da bitti… Ağaçların çiçekleri döküleli çoook oldu… Zaman ‘’Kiraz Zamanı’’.. Ancak onun da ilk yarısı bitti… Her şey bitiyor zaten… Ajanslardan kötü kötü haberler dökülüyor… Aynaya bakıyorum… Yüzümde hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları var…  

Bu hüzünden kurtulmanın tek yolu kitaplar ve şiirler. Ben de öyle yapıyorum. Nazım Hikmet’in ‘’Memleketimden İnsan Manzaraları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) isimli kitabını elime alıyorum. Daha ilk sayfasındaki şiiri gözüme ilişiyor. Piraye'nin betimlemesi sanki, kitabı da ona adamış zaten:

‘’Hatice, Piraye, Pirayende.
Doğum yeri neresi,
kaç yaşında
sormadım, düşünmedim,
bilmiyorum.
Dünyanın en iyi kadını,
dünyanın en güzel kadını.
Benim karım.
Bu bahiste
realite umrumda değil...
939'da İstanbul'da tevkifhanede başlanıp.....
..............biten bu kitap
ona ithaf edilmiştir.’’

Şiirde Piraye adını görünce dalıp gidiyorum... Nazım'ın aşkları geliyor aklıma... Abdülhamit Devri’nin ünlü valilerinden birisinin kızı olan Sabiha Hanım, ünlü bir doktorun baldızı olan Azize Hanım ve Şükufe Nihal… Nazım'ın bu aşkları çocukluk, gençlik aşkları idi…

Nazım’ın ilk evliliği ise Nüzhet Hanım iledir. 1921 yılında Moskova’da üniversitede öğrenciyken evlenirler. Nüzhet’in ailesi bu evliliğe razı değildir. Mektuplar yazarlar Moskova’ya kızları Nüzhet’e; “Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi munis ve uysal bir kız… Geçinemezsiniz!” derler. Ancak aşkla başlayan bu evlilik fazla uzun sürmez. İki yıllık birlikteliğin sonunda Nüzhet İstanbul’a döndüğünde ailesinin de etkisiyle Nazım’ı terk eder.

Yukarıdaki şiirde ismi geçen Piraye, Nazım'ın onüç yıl evli kaldığı ikinci eşidir. Piraye Nazım’ın kız kardeşi Samiye’nin yakın arkadaşıdır. Piraye varlıklı ve kültürlü bir aileye mensup, kızıl saçlı, gösterişli, aydın görüşlü bir kadındır. Piraye Nazım'la evlenmeden önce iki çocuk sahibi dul bir kadındır.

Nazım'ın Piraye ile olan evliliği diğer kadınlarına ve evliliklerine göre en uzunudur. Ancak Nazım bu süre içinde bir kısmı Çankırı Hapishanesinde, bir kısmı da Bursa Hapishanesinde tutukludur. Genç ve güzel, kızıl saçlı Piraye henüz eşinden yeni boşanmış iken tanışmış Nazım ile. Piraye ilk eşi ile erken yaşta evlenmiş ve iki çocuğu olmuş. Sonra eşi, çocukları ile onu bırakıp Paris'e gitmiş, bir daha da dönmemiş. Piraye'nin babası da Nazım’ın hayranı imiş. Nazım hapiste iken ona karşı duygularını yazdığı şiir ve mektupları ile dile getirmiş. Nazım, "Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı" bu kadınla 1950'de hapisten çıkana kadar yazışmışlar. Bu 1939 ve 1951 yılları arasında gönderilen mektupları Piraye ölene dek tahta bir bavulda saklamış.

Nazım, Piraye’sine bir mektubunda şöyle yazar: "Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin'in inkılâbı ve inkılâbın Marx'ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet'in Hatice Zekiye Pirayende Piraye'yi sevmesi gibi seviyorum."

O mektuplardan birinde Nazım, "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum" diye yazıyor.

Ancak öyle olmuyor… Öyle bir saadet olmuyor... Korktuğu da başına gelmiyor Nazım’ın. Aşk bitiyor ve ayrılıyorlar...

Piraye ile evliyken Nazım’ın hayatına önce roman yazarı Cahit Uçuk ve opera sanatçısı Semiha Berksoy giriyor. Ancak Nazım’ın Münevver Hanım ile olan ilişkisi artık bardağı taşıran son damla oluyor. Münevver Hanım, Nazım’ın dayısının kızıdır. Nazım’ın Münevver Hanım ile olan ilişkisi Nazım hapislerde iken başlar. Ve Nazım hapisten çıktığında çoktan Münevver Hanım'a gönül vermiştir bile. Piraye şairi çok sevmesine rağmen fedakârlık ederek daldan düşen bir sonbahar yaprağı gibi aradan çekilir.

Nazım ve Münevver aşkı da sadece üç yıl (1948­ - 1951) sürer. Bu ilişki Nazım’ın Rusya’ya kaçışıyla fiilen sona erer.

Nazım’ın Rusya’daki ilk aşkı 1952 yılında tanıştığı genç doktoru Galina’dır. Nazım Galina ile evlenir.  

Nazım 1955 yılı sonlarında evli ve çocuklu, kendisinden otuz yaş küçük Vera’yla tanışır. 1960 yılı başında Nazım'ın Galina ile olan sekiz yıllık beraberliği boşanmayla sonuçlanır. Vera da uzun ve bunalımlı yıllar sonrası kocasından ayrılır. Ve “Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” diye 1961 de yazdığı “Saman sarısı” şiiri ile ölümsüzleştirdiği Vera’sına kavuşur Nazım. Nazım artık bundan sonraki şiirlerini Vera’sı için yazar.

Aslında Nazım’ın sevdiği, kadınlar değil, sevme fikriydi... Kadınlar sadece öznesiydi o sevginin… Tıpkı Eylül’ün yazarı Mehmet Rauf gibi; aşka âşıktı Nazım… Tıpkı yerlerde dökülmüş sonbahar yapraklarındaki matem neşidelerinin gizli çığlıkları gibidir Nazım’ın aşkları… Çünkü Nazım’ın aşkları da dalından düşmüş kıpkırmızı sonbahar yaprakları gibi birden sararmış, son güneşlerde kaskatı kesilmiştir. 

Karıştırırken kitabı bir bölüm çarpıyor gözüme: ‘’Çankırı Hapishanesinden Mektuplar, II. Bölüm''. Nazım yine o çok sevdiği kızıl saçlı Piraye’sine yazmış ''Aslolan hayattır'' başlığı ile:

Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazalî’den :
“Gece:
büyük lâciverdî bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.''
Bir gün eğer,
benden uzak,
karanlık bir yağmur gibi,
canını sıkarsa yaşamak
tekrar Gazalî’yi oku.
Ve Pîrâyende’m benim,
ben eminim
sen sadece merhamet duyacaksın
ölümün karşısında onun
ümitsiz yalnızlığı
ve muhteşem korkusuna.

Bir akar su getirsin Gazalî’yi sana:
“- Toprak bir kâsedir
çömlekçinin rafında tâcidar,
ve zafer yazıları
yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin…”

Birikip sıçramalar.
Soğuk
sıcak
serin.

Ve büyük lâciverdi bahçede
başsız ve sonsuz
ve durup dinlenmeden
devranı rakkaselerin…

Bilmiyorum, neden
aklımda hep
ilkönce senden duyduğum
Çankırılı bir cümle var:
“Pamukladı mıydı kavaklar
kiraz gelir ardından.”
Kavaklar pamukluyor Gazalî’de,
fakat görmüyor, üstat,
kirazın geldiğini.
Ölüme ibadeti bundandır.

Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor.
Akşam.
Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.
Çeşmeden akıyor su.
Ve jandarma karakolunun ışığında
akasyalara bağlı üç kurt yavrusu.
Açıldı demirlerin dışında büyük, lâciverdî bahçem.

A s l o l a n h a y a t t ı r …
Beni unutma Hatçem…

Nazım Hikmet Ran-Çankırı Hapishanesinden Mektuplar II

Şiirde tırnak içine alınan rubailer Gazali'ye aittir.

İslam Orta Çağ’ında İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi Eski Yunan Felsefesi’nde Aristo çizgisinde deneyimci gerçekçiliği sürdürme yolunu tutanların karşısında Eflatuncu idealist felsefeyi savunan İmam Gazalî egemen olmuştur. Yine Eflatuncu idealist felsefeyi savunan Mevlâna bu felsefeyi özetlercesine der ki: “Sureti hemi-zıllest.” Yani ''görünen her şey gölgedir.''

Nazım Hikmet, Mevlâna rubailerinden söz ederken buna bir itiraz geliştirir. Nazım, 1945 yılında Bursa hapishanesinde iken Vâlâ Nureddin’e hitaben yazdığı mektupta bu itirazını şöyle dile getirir: “Görüyorsunuz ya polemiği ve kavgayı Hazreti Mevlâna’ya kadar götürmüşüm. Mevlâna'nın ‘sureti hemi zıllest’ diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Benimkisi yüzlerce yıl sonra hazrete cevaptır:

“Gördüğün gerçek âlemdi ey Celâleddin heyula filan değil
Uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illet-i ula filan değil
Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi
Suret-hemi-zıllest filan diye başlayan değil.”

(Sureti hemi-zillest: Görünen her şey gölgedir. İlleti-ula: Birinci sebep, ilk sebep)

Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımı ve geleneksel İslam düşüncesinin sorunu dile getirilir. Geleneksel İslam düşüncesi, görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı Yaratan'ın varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suretlerinden biridir. Kâinattaki her form, hakikatin birer tecellisidir, birer yüzüdür, birer suretidir. Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer öyleyse bir ilk neden olmalı diye Eflatun'un formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bu düstura Nâzım’ın bu dizleri ile verdiği bir cevaptır.

O üç sözcük “Suret hemi-zıllest.” (görünen her şey gölgedir.) Eflatun ve Gazali felsefesinin özüdür. Bu şiir de (Aslolan hayattır) Nazım'ın, Piraye bahane, Gazali için yazdığı şiirlerinin en güzellerindendir.

Tekrar Nazım’a ve Piraye’ye dönmek üzere illaki de ‘’Tarih’’ deyip biraz geriye gidiyorum…

Avrupa’daki 1848 devrimlerinden sonra Avrupa’dan ka­çan dev­rim­ciler Osmanlıya sığınırlar.  Bun­lar­dan bir kıs­mı, ye­ni­den ül­ke­le­ri­ne dö­ner­ken ba­zı­la­rı da Müs­lü­man olup, Os­man­lı'da çeşitli kademelerde hizmet ederler. Bu devrimcilerden birisi de Polonyalı Kons­tanty Bor­zec­ki’dir. Kendisi haritacı olduğu için yüzbaşı rütbesiyle orduya alınır. Kons­tanty Bor­zec­ki iki yıl son­ra, “Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n” adını alarak Bekta­şi ol­up İs­la­mi­ye­t'­i ka­bul eder. Daha sonra Paşa rütbesine yükselir.

Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa, 1869 yılında ‘’Eski ve Modern Türkler’’ (Kaynak Yayınları, 2014) adlı eserini Fransızca olarak yayınlar… Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa, Türkçülük konusunda öne çıkan ve çokça bilenen isimlerden çok daha önce Türkçülük fikrini ve Arap alfabesine karşı da Latin alfabesinin kullanımını savunan Türk tarihinde hanedan tarihçiliğinden ulus tarihçiliğine geçişte etkisi olan isimlerden birisidir. Mustafa Kemal Atatürk bu kitabının Paris baskısı üzerinde (Fransızca)  bazı sayfaların kenarına notlar düşerek inceler.

Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa, İs­tan­bul'da emrinde ça­lış­tı­ğı Mir­li­va Ömer Pa­şa­‘nın bü­yük kı­zı Saf­fet Ha­nım ile ev­len­ir. Bu evlilikten olan iki erkek çocuktan birisi olan Hasan Enver Paşa, Leylâ Hanım ile evlenir. Bu evlilikten doğan beş çocuktan birisi olan Celile Hanım ise Nazım Hikmet’in annesidir.  Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey ise çeşitli illerde valilik yapmış olan Mevlevî Nâzım Paşa’nın oğludur.

Şimdi tekrar Nazım’a ve Piraye’ye dönelim…

Piraye’ye yazdığı mektupların birinde büyük dedesi Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa’nın Türkçe konusundaki hassasiyeti gibi şöyle yazar Nazım: 

“Ben kendimin, her namuslu insan gibi yurtsever ve halkını sever olduğunu bildikten, bu hususta vicdanım rahatken, birkaç münferit yalan kusmuş, umurumda değil. 20 sene sonra, 50 sene sonra, birçoğunun adını bile unutacak Türk milleti... Hâlbuki bu millet var oldukça, yeryüzünde Türkçem konuşuldukça, ben bu dilin ve bu halkın en namuslu şiirlerini yazmış insan olarak yaşayacağım. Sen üzülme.” 

Nazım'ın ömrününü on yedi yılı düzmece davalarla hapishanelerde geçer. 1950 yılında çıkarılan Genel Af Yasası’yla serbest kalır. Ne var ki endişeleri nedeniyle yeniden yurtdışına çıkar. Ve orada yurduna hasret şiirleri yazar... Ancak orada da hapishane yllarından kalan hastalıklar onu rahat bırakmaz ve acılı yüreği 03 Haziran 1963 günü sabahı Moskova’daki evinde durur.

“…yazılarım otuz kırk dilde basılır / Türkiye’mde Türkçemle yasak” dediği şiirleri ancak ölümünden sonra basılır ülkesinde…

Bugün 03 Haziran 2019… Vefatının 56. yılında anmak istedim bu büyük şairi. Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Ve Nazım'ın Piraye için yazdığı bir şiir daha okuyorum kitaptan:

''Bu geç vakit 
bu sonbahar gecesinde 
                            kelimelerinle doluyum; 
zaman gibi, madde gibi ebedî, 
                                  göz gibi çıplak, 
                                                 el gibi ağır 
                           ve yıldızlar gibi pırıl pırıl 
                                                             kelimeler.'' 

Ve öyleydi, Nazım'ın şiirindeki yıldızlar gibi her zaman pırıl pırıldı içimden geçen kelimeler... Ve insan bağır bağır bağırıyor içinden bu ilkyaz günü:

A s l o l a n h a y a t t ı r …
Beni unutma Hatçem…

Osman AYDOĞAN




Yüzyıllar öncesinden gelen bir ses, bir mesaj, bir çığlık!

01 Haziran 2019

Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. O ses, o mesaj, o çığlık şuydu;

‘’Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım.
Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık...
O artık ceylanlar için bir çayır,
keşişler için bir manastır,
puta tapıcı için bir mabet,
hacı için bir Kâbe,
Tevrat levhaları,
Kur'an kitabıdır.
Ben aşk dinini vazediyorum.
Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,
bu din benim dinim,
benim imanımdır.’’

Şu sözleri onu anlatmaya yeter:

"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’

"Yeryüzünde nice dolaşan vardır ki, yer ona lânet eder. Yer üzerinde nice secde eden vardır ki yer onu kabul etmez. Nice dua eden vardır ki kelamı dudağının ucunu geçmez."

''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’

“Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."

"Sen içine dön, yalnız dışınla meşgul olma. Çünkü sen cisminle değil ruhunla insansın."

"Maddi hayata meyledenler için hayat deniz suyu içmeye benzer, içtikçe susarlar, susadıkça içerler."

"Bil ki Allah insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları âdemden vücuda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar yolcu olma özelliklerini (tekamül) hiç bırakmamışlardır."

"... artık, arif anlar ki, gerek enfüs'te, gerek afakta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir; başkası yok.. varlık, tek varlık, bir can ve bir tendir. Ama, hakikatin aslı, ne bölünmüş ne parçalanmıştır zahirde görünen cümle şeyler, onun tecelligâhı ve aletidir..."

Ünlü mutasavvıf, İslam düşünürü ve şairidir. İslam dünyasında hakkında en çok tartışılan bilgindir. İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî ile beraber İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisidir. ‘’Vahdet-i vücut’’ (varlık birliği) diye anılan ünlü tasavvuf kuramını oluşturan ve bu kuramla anılan kişidir.

İsmi, Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. İbnü’l Arabî ve Şeyh-ül Ekber (Büyük Şeyh) diye meşhûr olmuştur. Onu anlayamayanların dilinde ise ismi Şeyh-ül Ekfer'dir (Kâfir Şeyh). Genellikle Muhyiddin İbnü’l Arabî diye bilinir…

İbnü’l Arabî, Muvahhidun döneminde 1165 yılında Mursiye (Murcia), İspanya’da doğar, 1239 yılında Şam'da vefat eder. Endülüs’te bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıkar. Devrindeki tüm İslam coğrafyasını gezerek; Fas, Medine, Mekke, Şam, Musul, Bağdat, Halep ve Konya’da çeşitli bilginlerle tanışır ve görüş alışverişinde bulunur.

Tasavvufta o bir başlangıçtı, ardından gelenler ise (Sadreddin Konevî, Dâvûd-i Kayserî, Molla Fenârî gibi) bu yolda devam etmişlerdir…

Fransız Matematikçi ve yazar René Guénon; Dante’nin ‘’İlahi Komedyası'’nda adı geçen ‘’İnferno’’ (cehennem)yu kaleme alırken İbnü’l Arabî’nin ‘’Kitab el-İsra’’ (Gece yolculuğu kitabı) ile ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ (Mekke İlhamları) adlı eserlerinden faydalandığını iddia eder. İbnü’l Arabî’nin gerek ‘’Kitab el-İsra’’ ve gerekse de ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ adlı eserlerdeki simge ve semboller, özellikle Dante'nin cehennemi ile İslami cehennemin benzerliği, Hz. Muhammed'in Mirac'ı; cehennem ve cennetten sonra her ikisi eserde de başkarakterin nurani bir yoğunluktan (Tanrı) bahsetmesi bu iddiayı kanıtlar niteliktedir.

René Guénon'un da kabul ettiği bu iddia, aslında kendisi de Endülüslü olan tarihçi Miguel Asin Palacios’a aittir. Miguel Asin Palacios, ‘’Dante ve İslam’’ (Okuyan Us Yayınları, Mayıs 2010) isimli eserinde bu iddiayı dile getirir.

İbnü’l Arabî ‘’Fusüs’ül-Hikem’’’ (Bilgelik Fanusları) isimli kitabında şunları yazar;

‘’...küçük insan, büyük âlemin (kozmos) bir minyatürüdür... İnsan varlığı, âlemden daha da küçük olsa da, o büyük âlemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır. Bu sebepledir ki, bilge insanlar, bu âleme büyük insan (insan-ı kebir) adını veriyorlar...’’

"Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren 'kuşatıcı bir varlıkta' isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi."

İbnü’l Arabî bu sözüyle; ‘’Hakk'ın gölgesidir insan. İnsan, Hakk'ın tüm isimlerini almış, Hakk'dan ayrı değil’’ mesajını veriyor.

‘’Fusüs’ül-Hikem’’in Nuh bahsinde teşbih ve tenzihi anlattığı bölümde şunları yazar;

(Teşbih; Benzetme. Tenzih; Arılama, kusur kondurmama, Allah'ın bütün kusurlardan uzak olduğuna inanma.)

"...yalnızca tenzih edecek olursan, kayıtlayıcı olursun;
yalnızca teşbih edecek olursan, sınırlayıcı olursun.
hem tenzih hem de teşbih edecek olursan,
dosdoğru yolda olursun ve bilgide imam ve seyyid olursun.
imdi iki varlıktan sözeden, ortak kılıcı oldu
ve (çokluğun ötesinde) tek olandan sözeden, bir’leyici oldu.
eğer ikileyici isen, teşbihten sakın!
ve eğer bir’leyici isen, tenzihten sakın!
imdi, sen o değilsin ve sen o’sun;
ve sen o’nu şeylerin ayn’ında
kayıtlanmamış ve kayıtlanmış olarak görürsün.
Allahu teala, “o’nun benzeri hiç bir şey yoktur” [şura suresi, 42/11] diyerek tenzih
etti; “o, semi ve basir’dir” [şura suresi, 42/11] diyerek teşbih etti. Ve Allahu teala,
“o’nun benzeri gibi bir şey yoktur” diyerek teşbih ederek iki’ledi; “o, semi
ve basir’dir” diyerek tenzih etti ve tek kıldı..."

‘’Fütûhât’’ının birinci cildinde şunları yazar: "Allah kemâl sahibidir. Kâinatta kendi kemâlini göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır. Mükemmel şekil küredir. Onun için kâinat küreler halinde yaratılmıştır. Dünya küre şeklindedir ve ekseni etrafında dönmektedir." Bu satırlar yazıldığında henüz Galileo’nun doğmasına 400, Kopernik’in doğmasına ise 300 yıl vardır.

İbnü’l Arabî'ye göre insan mücmel (sözü az, mânası çok olan) bir varlıktır. Bu mücmeli mufassal (geniş, izahlı olarak, tafsilâtlıca) hale getirdiğimizde ise insanın birçok alt hakikatten meydana geldiğini görürüz. Başka bir deyişle, insan mecmu, yani bütün âlemin ve âlemdeki hakikatlerin toplamıdır. Bu özelliği ile, tüm âleme ve hakikatlere içkindir ve "içerdiği parça hakikatler ile âlemdeki şeylerin mukabilidir ve insan bütün âlem hakkındaki bilgisini kendisinde bulunan bu tikel parçalarını bilfiil hale getirmekle elde edebilir."

İbnü’l Arabî bir kitabında şöyle yazar (İslâm Tasavvuf Tarihi, Akabe Yayınları, 1985, Mehmed Ali Ayni, sayfa 21): “İzâ kâne’l - ârifu arifen hakikaten lem yetekayyüd bi-Mu’tekıd.” Anlamı: ‘’Hakk’ı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman itikad sahibinin itikadıyla bağlanmaz. Yani; hiçbir dine veya inanca bağlı olmaz, onun için iyi ve kötü; doğru ve yanlış; İman ve küfür ayırımı yoktur; hepsi bir ve aynı şeydir.’’

İbnü’l Arabî ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ isimli kitabında (Esma Yayınları, 2001) Sebte kentinde rastladığı hocası İbn’üs Sâig’ten aktarır: ‘’Dünyayı def ve flüt ile yiyip bitirmek, benim indimde din ile yiyip bitirmekten daha iyidir. Elinden geldiği kadar dince lânet etmekten kaçın.’’

İbnü’l Arabî ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ isimli kitabında bir gece Mekke’de tavaf yaparken kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söylediği birisini (sadece kendisinin) “gördüğünü” yazar. Kendisinin de bir insan olduğunu söylemektedir ama İbnü’l Arabî’nin bildiği insan fiziğine benzememektedir. Hz. Âdem’in ancak yedi bin yıl önce yaşadığını bildiğinden İbnü’l Arabi ona Hz. Âdem’i sorar; şöyle cevap alır: “Hangi Hz. Âdem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?” Bu yanıt üzerine Arabî, "O zaman hatırladım ki hadiste 'Allah yüz bin Âdem yaratmıştır' diye yazardı" der.  Hz. Âdem yaratıldı tüm melekler sordu: "Dünyaya fesat getirecek bir varlık mı yaratacaksın?" dediler. (Bakara-30) Melekler bunu -insanın dünyaya fesat getirecek olmasını- nereden biliyorlardı? Demek ki melekler daha önceden insanı tanıyorlardı.... Kuran bazı konuları ucu acık bırakarak ‘’Akıl etmez misiniz? Düşünmez misiniz?" diye buyurmaz mı?

‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’, İbnü’l Arabî’nin tasavvufi görüşlerini en geniş boyutlarıyla açıkladığı eseridir. Yeri gelmişken İslam dünyasında hep yanlış anlaşılan ‘’Fetih’’ ve ‘’Fütûhât’’ kavramlarına İbnü’l Arabî’ni tanımlamasıyla bir açıklık getirmek istiyorum.  Fetih (bazen ‘’feth’’ diye de yazılır) kelimesinin çoğulu ‘’fütuh’’, bunun da çoğulu ‘’Fütûhât’’dır. Sözlük anlamı;  “açmak, yardım etmek, zafer” anlamındadır. Tasavvufta ise “Allah’ın rızık gibi maddî, ilim ve marifet gibi manevî lütuflarını kuluna açması” anlamına gelir. İbnü’l Arabî’ye ilham ürü­nü olan bilgiler kendisine Mekke’de gel­diği ve eseri burada yazmaya başladığı için bu kitaba ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ adını verir. Kitabın bu özelliğini çe­şitli vesilelerle vurgulayan İbnü’l Arabî, noktasına varıncaya kadar eserdeki bü­tün bilgilerin ilâhî ilham (ilkâ-i rabbânîve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunu ileri sü­rer.

Yani ‘’Fetih’’, küffar diyarlarındaki bir şehrin, bir beldenin veya bir bölgenin ele geçirilmesi, ilhak edilmesi değildir. Yani ‘’Fetih’’, Allah’ın rızık gibi maddî, ilim ve marifet gibi manevî lütuflarını kuluna açmasıdır. Kısa süre önce Fatih Sultan Mehmet’i anlatmıştım. Buradaki ‘’Fatih’’ unvanı Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasından, İstanbul'u ele geçirmesinden değil kendisine Allah’ın rızık gibi maddî, ilim ve marifet gibi manevî lütuflarını kendisine açmasındandır.

Şam'a geldiğinde kendisinin ‘’Fütûhât'’tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen ‘’Fusüs'ül Hikem’’i kaleme alır. İbnü’l Arabî bu eseri rüya'sında Peygamber'den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. İbnü’l Arabi, Fusüs’u yazma nedenini şöyle açıklıyor: “627 Hicret yılı, Muharrem ayının son günlerinde, Şam’da iken. Tanrının peygamberi Hz. Muhammed’i gerçek bir rüya anlamında gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana dedi ki, bu Fusüs ül-Hikem kitabıdır. Bunun al ve halka açıkla ve bu bilgilerden herkes yararlansın.” 

27 bölümden oluşan bir kitap olan Fusüs’ül-Hikem’in her bölümünde bir peygamberin kişiliği ve görevlerinin özelliği anlatılır.

‘’Fusüs'ül Hikem’’de şunları yazar İbnü’l Arabî; “Âlem, Allah’ın belirmesidir. O, âlemin ruhu olup, sevk ve idare eder. Evrenin tümü O’dur, O, benim ve O’nun varlığı ile ayakta duran tek varlıktır. Âlemin başka gerçek bir varlığı yoktur. Âlem, O’ndan ayrı bir varlık değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden çıkmış ve ona bitişik olduğu halde, sahibinden görünüşte ayrılması imkânsızdır. Nasıl insanın gölgesi, ancak gölgenin düştüğü yer aracılığı ile görünüyorsa, Âlem de, Allah’ın gölgesinin üzerine düştüğü madde aracılığı ile idrak edilir, bilinir.”

Kur’an-ı Kerim’de, “Her şey beni zikreder ama siz anlayamazsınız” denilir. Bu ayeti anlamak, ancak maddenin, var olan her şey hakkında bilgilenme yönünde ve evrimimizde aracı olarak kullanılmasıyla mümkün olabilir.

1182'de İbnü’l Rüşd ile görüşür. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnü’l Rüşd’ün ‘’bilgi'’nin ‘’akıl yolu'’yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin ise gerçek ‘’bilgi’'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşif yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.

Şam’da, İbnü’l Arabî’yi sevmeyenlerden biri, her namazdan sonra bu büyük veliye on defa lanet okurdu. Bu olaydan İbnü’l Arabî’nin de haberi olur, ancak hiç bir tepki vermezdi. Bir süre sonra İbnü’l Arabî’ye lanet eden adam ölür. İbnü’l Arabî, hiçbir şey olmamış gibi adamın cenazesine katılır.

Cenazenin defninden sonra arkadaşlarından biri, İbnü’l Arabî’yi evine davet eder. İbnü’l Arabî evde kıbleye müteveccih bir şekilde oturur. Zikir ve duâ ile meşgul olmaya başlar. Dostu yemek zamanı yemek hazırlar, ancak İbnü’l Arabî yerinden kalkmaz. Sadece namaz için yerinden kalkmakta ve yine kıbleye doğru yönelip tesbih çekmeye devam etmektedir.

Bir süre sonra yüzü mütebessim ve içini sevinç kaplamış bir vaziyette kalkarak dostuna, ”Ben acıktım, bana yemek hazırlayın” der. Dostu merakla yemek hazırlamasına rağmen, neden yemediğini sorduğunda, İbnü’l Arabî şu cevabı verir: ”Ben, bana lanet okuyan adamın ruhuna yetmiş bin kelime-i tevhid okumaya ve o affedilinceye kadar hiçbir şey yememek ve içmemek üzere kıbleden yüzümü çevirmeyeceğime dair Allahü teâlâya ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim.”

İbnü’l Arabî, ‘’İlâhî Aşk’’ isimli kitabında (İnsan Yayınları, 2016) aşağıdaki bölüm yer alır: (s. 134)

''Allah rahmet etsin, babam mıydı, amcam mıydı? Hangisiydi, tam bilemiyorum; ikisinden biri bana şu öyküyü anlatmıştı: Babam bir gün ormanda bir avcı görür. Avcı dişi bir kumruyu takip etmektedir. O anda aniden, kumrunun erkeği çıkagelir. Dişisine bakar. Tam o sırada avcı dişi kumruyu vurur, öldürür. Bunu gören erkek kumru çaresizliğinden kendi etrafında fır dönerek havaya yükselir yükselir, öyle yükselir ki gözlerden kaybolur. 'Gözümüzden kayboluncaya kadar o kuşa baktık' diye devam etti babam; 'sonra, o kuş o yüksekliğe varınca kanatlarını kapattı, başını yere çevirdi ve çığlıklar atarak kendini yere sapladı, paramparça oldu, ezildi ve öldü. Bizse, hâlâ bakakalmıştık' diye anlatmıştı. Ey âşık, bu bir kuşun yaptığı harekettir. Peki, Allah aşkı uğrunda senin tavrın nicedir?''

İbnü’l Arabî bir kitabında da Endülüs'te bir çocukla dayısının başından geçenleri anlatır:

''Endülüs'te çocuğun biri dayısıyla gayrimüslim bir değirmenciye buğday götürmüş. Yüz okka buğday verip doksan okka un alacaklarmış. Değirmenci de kantara hile karıştıran bir adammış. Yüz okka buğdayı alıp doksan okka un yerine yerine seksen okka un tartıp doldurmuş bir çuvala. Çocuğun dayısı da adamdan hakkını istemiş. "Sen ne biçim adamsın?" demiş.

Aralarında bir tartışma başlamış. Sonunda gırtlak gırtlağa gelip kavgaya tutuşmuşlar. Çocuk ne yapacağını şaşırmış. Dayısı ile değirmenci ordan oraya savrulmuşlar. Çuvallar patlamış, ikisi de bembeyaz una bulanmışlar. Çocuk da gitmiş eline bir sopa geçirmiş, dikilmiş adamların başına. Bembeyaz undan iki adam! Gevur hangisi, dayım hangisi? Gevur hangisi, dayım hangisi? Gevur hangisi..?'' Bu hikâyeden sonra şöyle der İbnü’l Arabî: ''Allah kulunun zahirine bakar batınını görür. Nice içi kafir, dışı Müslüman, dışı kafir, içi Müslüman vardır. Allah'ın Bakara Suresi'nde buyurduğu gibi: 'İşte onlar hidayete karşı delaleti satın alanlardır. Fakat onların ticareti fayda etmemiştir. Onlar doğru yolu bilen kimseler de değildir..' "

Bir kitabında Hz. İbrahim ile ilgili şu hikâyeyi anlatır: Hz. İbrahim peygambere bir müşrik misafir olmak istedi, Hz. İbrahim: ''Müslüman olursan misafir ederim'', dedi. O da kabul etmedi. Döndü, gitti. Cenabı Hak İbrahim'e, “bir lokma ekmek için herifin dinini, babasından kalan alıştığı dinini terk etmesini teklif ettin. O, yetmiş senedir gavurluk yapar, ben onu besliyorum ve rızkını kesmedim,” buyurunca, Hz. İbrahim yola çıktı, ona yetişti. “Gel,” dedi, “seni misafir edeceğim. Çünkü Rabb'im senin için beni azarladı,” deyince; o, hem misafir oldu hem de Müslüman oldu.”

İbnü’l Arabî bir başka kitabında da şu hikâyeyi anlatır:

Bir zamanlar Bağdat'ta ünlü bir marangoz varmış. Ömrünün son zamanlarında çok güzel bir minber oymuş. Ama çok güzel, Sedef kakmalı, ceviz ağacından. Her gören onun güzelliğiyle büyüleniyordu. Bu güzel minberin namı aldı yürüdü. Bağdat'a her gelen bu minberi alıp falanca camiiye koymak istiyormuş. Fakat marangozun cevabı hep "Hayır" oluyordu." Bu minber Mescid-i Aksa' da duracak". Ahali şaşırıyordu tabii. İyi de Kudüs Haçlı işgali altında. "Benim işim minber yontmak, Bir babayiğit de çıksın Kudüs' ü alsın. Bu minberi yerine oturtsun."

Herkes bu hikâyeyi minberin güzelliğini bire beş katarak birbirlerine anlatır oldu. Daha sonra 7-8 yaşlarında bir çocuktan dinlediler bu hikâyeyi. Ama O çocuk minberin güzelliğinden çok müessirin vasiyetine kulak verdi. Aradan 40 yıl geçti ve o minberi durması gereken yere Mescid-i Aksa' ya yerleştirdi. Diller onu Selehattini Eyyubi diye andı.

Hikâyeyi şöyle bitirir İbnü’l Arabî: ''Bu işler böyledir. Biz o marangoz misali minberler yontarız. Bizim bu emanetlerimizi yerine koyacak er kişiler elbette çıkacaktır.''

Konya'ya Bağdat'tan Selçuklu hükümdarının daveti üzerine gelir ve veliaht Keykavus’a hoca olur. Arabî’nin Konya ziyareti esnasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulacağını kaleme aldığı rivayet edilir.

Konya’ya bu gelişinde Mevlânâ henüz 12 yaşındadır. İbnü’l Arabî pazar yerinde çocuk Mevlânâ'yı babasının arkasında yürürken gördüğünde şöyle der ardından; "Hayret! Bir umman (okyanus), bir göle takılmış gidiyor."

Konya'da 8 yaşındaki çocuğuyla dul kalan bir kadınla evlenir. 8 yaşında eğitimine başladığı bu çocuk, Mevlânâ'nın çağdaşı Sadreddin Konevî'dir.

İbnü’l Arabî, Vahdet-i Vücud öğretisinin baş sözcüsüdür. Ancak bu öğreti İbnü’l Arabî’nin eserlerinde bu adla anılmaz. İfadeyi ilk kullanan, İbnü'l Arabî'nin öğrencisi Sadreddin Konevî’dir. Vahdet-i Vücud (Varlık birliği) tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan bir görüştür.

‘’Kudsî Hadisler’’ (hadîs-i kudsî) diye bir kavram vardır. Bu tür (Kudsî) hadisler Allah'ın kelamıdır. Yüce Allah, hadîs-i kudsî de: “Gizli hazine idim. Bilinmek istedim ve tüm bir kâinatı ve mahlûkatı (varlıkları) yarattım.” buyuruyor. Bu hadis; dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır. İnsanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleri anlamındadır bu hadis.

İbnü’l Arabî’nin ardından gelen Seyyid Nesîmî ile kendisinden önce yaşamış olan Hallac-ı Mansur, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bestamî gibi bilginler bu inanca sahip olmuşlar ve "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) sözü ile bu inancı yansıtmışlardır. Dönemlerinde, bu evliya, anlaşılmamış, dinden çıkmakla, sapkınlıkla, zındıklıkla, şirkle suçlanmış, kimisi de bu suçlamalardan dolayı idam edilmişlerdir.

Hallac-ı Mansur; "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) dedi idam edildi. Cüneyd-i Bağdadî; ‘’leyse fî cübbeti sivallah’’ (cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur.) dedi idam edildi. Seyyid Nesîmî; Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini’’ söyledi, canlı canlı derisi yüzüldü. Bayezid-i Bestamî;  “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yoktur!.’’ dedi, zındıklıkla suçlandı.  Kendi ifadesiyle; “Yolun başında idik ‘sıddık’ dediler. Sonuna vardık ‘zındık’ dediler.”

İbnü'l Arabî’yi de kâfirlikle suçladılar. Bu nedenle O’na da; Şeyh-ül Ekfer (Kâfir Şeyh) dediler. Buna esas neden de yazdığı ‘’Futûhât-ı Mekkiye'’deki sözleridir. (Bu sözlerden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında idam fetvası verilmişti.)

Güncel bir konu: Bildiğiniz gibi Türkiye’nin büyük din bilginlerinden Yaşar Nuri Öztürk 22 Haziran 2016 günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. ‘’Ölülerinizi hayırla yâd ediniz!’’ diye buyurmuyor muydu Hz. Peygamberimiz? Bunlar güya Müslüman. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ün daha naaşı defnedilmeden sözde bu Müslümanlar tarafından arkasından yağdırılan nefreti, kini, hakareti gördünüz mü?. Daha dün, 2017 Mayıs ayı başında bu sözde Müslümanlar Atatürk'ün annesine dil uzatmadılar mı? Zübeyde Hanım'a İftira atmadılar mı? Bunların ataları da İbnü’l Arabî’ye bile ‘’Şeyh’ül Ekfer’’ (Kafir Şeyh) demişlerdi. Bunlar yüzündendir zaten tüm İslam âleminin sefil hali. Zaten derdi İbnü’l Arabî: ''Allah kulunun zahirine bakar batınını görür. Nice içi kâfir, dışı Müslüman, dışı kâfir, içi Müslüman vardır.'' İşte bu insanlar Azerî şair Mirza Ali Ekber Sâbir'e ‘’Harda (nerede) Müselman görirem, korharam" diye şiir yazdıran sözde Müslümanlardı... Ben bunlara daha ne diyeyim? 

İbnü’l Arabî’nin bazı kehanetlerinden bahsedilir. Bazı iddialara göre, Fransız astrolog Nostradamus bile kehanetlerini yazarken İbnü’l Arabî’den esinlenmiştir. İbnü’l Arabî bir eserinde yine günümüze ait bir kehanette bulunmuş gerçek müminleri tenzih ederek rahmetli Mustafa Kemal Atatürk'e, validesine, Yaşar Nuri Öztürk’e kin ve nefret kusanlar ile topluma kin ve nefret aşılayanlar hakkında şöyle yazmıştı:

''Nice sevgili azizler, sinagoglarda ve kiliselerde!
Nice nefret dolu düşmanlar, camilerin safında!''

(İbnü’l Arabî, Et-Tecelliyet et-İlahiyya, s. 458, yay. Osman Yahya,1988)

Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizm olduysa, İslam’ın hastalığının da entegrizm olduğu söylenir. Tunuslu yazar, şair ve tasavvuf bilgini Abdelwahab Meddeb’in bu konuda güzel bir kitabı var, ‘’İslam’ın Hastalığı’’ (Metis yayınları, 2005)

(Entegrizm; dini veya siyasi bir inancı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmektir. Böylece mutlak bir doğruya malik olduğuna inanmak ve onun kabullenilmesini dayatmaktır. Bu, gelenekten yana olduğunu iddia ederek her türlü tekâmülü reddeden bazı dini grupların veya tutundukları şeyi doktrinel hale getirmiş grupların durumudur. Entegrizmin ana nitelikleri şöyle tasnife tabi tutulabilir: Hareketsizlik; uyum sağlamayı red, her türlü gelişmeye, evrime karşı kemikleşme, geçmişe dönüş; geleceğin takipçisi olmamak, muhafazakârlık, taassup, kapanma, doğmacılık, sertleşme, kavgacı olma, uzlaşma kabul etmeme…)

Ne diyeyim, Allah bunları ıslah etsin.. .

Sadece İslam dünyasında değil, Hristiyan dünyası da böyleydi.

Giordano Bruno; ‘’Tanrı Bir’dir, her yerdedir, hem de her şeyin üzerindedir. Birbirinden ayrılmaz olan Zekâ, Ruh ve Madde, Tanrısallığın üç görünümüdür.’’ dedi, canlı canlı yaktılar. Giordano Bruno derdi ki; ‘’anlamak zordur, basit ve kaba şeyler basit ve sokak insanları için geçerlidir.’’ Basit ve kaba insanlar anlamadı onları…

Mevlânâ’nın bu velileri anlatırcasına bir sözü vardır; ‘’Her devirde peygamber yerine bir velî vardır. Bu sınanma kıyamete kadardır.’’ Bu veliler peygamber yerinedirler. Bu velilerden yüzyıllar sonra ortaya çıkan Kuantum düşüncesi de farklı bir şey söylemiyordu zaten; ‘’gözlemci ile gözlemlenen ayrılmazdır, birdir, bütündür.’’ Fransız filozof Michel Foucault da 1996 yılında yayınladığı ‘Kelimeler ve Şeyler’ (Les Mots es les choses) isimli kitabında da ‘’bakanın bakılan olduğu’ tespiti yapıyordu.

İbnü’l Arabî  “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye” isimli eserinde  “Tılsım sâhibi ilk ‘Sîn’in varlığından söz eder.  Burada bahsi geçen ‘’Sîn’’ Yavuz Sultan Selîm’dir. “Onun cülûsu”nun ‘Mim’den sonra” olacağını söyleyerek onun tahta geçişinin kendisinden önceki en büyük hükümdâr olan Fâtih Sultan “Mehmed”den daha sonra olduğuna işaret eder. Bu şifreye göre “Mim”den, yâni “Mehmed”den sonra tahta geçecek olan “Sin” yâni “Selim”dir.

 “Sîn'in zafer sevinciyle Şın’a vardığı zaman unutulmuş vîrâne bir kabri açığa çıkaracağı''nı belirterek; “Yıkık ve vîrâne olan kabr”in onun söylemesiyle ziyâdeleştiril”eceğine işaret eder. Ki, bu “yıkık ve vîrâne kabir” İbnü’l Arabî’nin, kendisine zındık diyen câhiller tarafından yıkılarak yerle bir edilen kendi kabridir.  ''Şın'' ise Şam şehridir. Malum; ''Sin'' ve ''Şın'' Arap harflerinde ''S'' ve ''Ş''nin karşılığıdır. Onun bu kerâmeti halk arasında daha çok; “İzâ dehalu Sîn fi’ş-Şîn, zahara fî kabruhû Muhyi’d-dîn”  (“Sîn Şın’a dâhil olunca, açığa çıkar kabri Muhyiddîn’in!” ) ifâdesiyle dile getirilmiştir… 

İbnü’l Arabî’nin bu kehanetini doğrularcasına 1516 yılında Yavuz Sultan Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında İbnü’l Arabî'nin kabrini buldurur, buraya türbe yapılmasını, yanına da camii ve imaretininin inşaasını emreder. İkinci Abdülhamit de türbesini tamir ettirir. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun Dağı eteğindedir.

Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde İbn Arabî'nin kendisine ait olduğu iddia edilen '’bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benim ismimle anılacak’' mealindeki bir beyit yazılıdır. (felikülli asrın vahidün yesmü bihi ve ene libâg'el asrı zak'el vahid) (2005 yılında Şam'a yaptığım bir ziyarette bu mütevazı kabri ziyaret edip dua etmek kısmet olmuştu bana.) 

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, ‘’İbn Arabî’’ isimli kitabında (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995) İbnü’l Arabî için şunları yazar: (s. 172–173) 

‘’İbnü’l Arabî aşk (sevgi) ile güzellik (cemal, hüsn) arasında sıkı bir bağ kurar. Aşk kendi başına ve bağımsız bir değer değildir. Onun temeli güzelliktir. Kusursuz ve en mükemmel güzel (cemal-i bâkemâl) de Allah’tır. İnsan onun için Allah’ı sever. Allah bütün güzellikleriyle âleme tecelli etmiştir. O halde ilahi bir tecelliden ibaret olan âlem bütün olarak da, parçalar halinde de güzeldir. Allah’ın güzelliği hem şekil ve suret halindeki maddi güzelliklerin, hem de ilim, marifet, ahlak (siret) ve kemal tarzındaki manevi güzelliklerin kaynağıdır.

Fakat yine de onun esas güzelliği her çeşit şeklin üstünde ve ötesindedir. Allah en güzel olduğu için sevilir ve sevilerek ibadet edilir. Fakat insan güzeldir, hem Allah onu kendi suretinde yarattığı için, hem halifesi olduğu için hem de: “Biz onu en güzel biçimde yarattık” dediği için hem de ilahi güzelliği en iyi biçimde yansıttığı ve Hakk’ın tecelligâhı olduğu için. Bundan dolayı Allah insanı sever, sözü edilen nitelikler en fazla velilerde ve peygamberlerde mevcut olduğu için onları daha çok sever, bu hususlar en mükemmel biçimde Hz. Peygamber’de mevcut olduğu için de en çok onu sever. Bunun için o Allah’ın sevgilisidir (habibullah, mahbub-i kibriya).

İnsanın diğer varlıkları sevmesinin sebebi bu varlıkların kendi kabiliyetlerine göre ilahi güzelliğin tecelligâhı (mazharı) olmalarıdır. Zahidlerin durmadan kötüledikleri, abidlerin sırtlarını döndükleri bu âlem İbnü’l Arabî’nin gözünde fevkalade güzeldir, güzelliklerle doludur. O halde aşk ve sevgi ile dolu olmalıdır.

İbnü'l Arabî bir sevgi dünyası, bir sevgi dili kurmuş ve: “Benim dinim sevgi dinidir, ben sevgi kıblesine yöneldim” demiştir. Daha önce de var olan bu sevgi anlayışını geliştiren İbnü’l Arabî onun sisteminin özü ve kaynağı, tasavvufun da vazgeçilmez bir temel unsuru haline getirmiştir. Buna rağmen Mevlâna ile karşılaştırıldığı zaman İbnü’l Arabî’nin sisteminde sevgiden çok bilgiye (marifet) ağırlık verdiği görülür.’’

İkinci dünya savaşının devam ettiği 1943 yılında bir Türk heyeti Amerika’yı ziyaret etmektedir. Cumhurbaşkanı Roosewelt hasta olmasına rağmen bu heyetle görüşmeyi arzu eder. Bundan sonrasını heyette bulunan zat anlatıyor:

Başkan Beyaz saraydaki dairesinde bizleri kabul edip oturttuktan sonra sözlerine; “Bir Türk heyetinin Amerika’yı ziyaretini bana bildirdikleri andan itibaren sizlerle tanışıp, politikanın dışında bir görüşme yapmayı arzu etmiştim” diye başladı ve devamla; “Gerek Amerikalı, gerekse dünyanın her köşesinden gelen bilim adamlarıyla yaptığım özel görüşmelerimde bugüne kadar dünyada bilim, felsefe ve mistik alanda sayıları birçok insanın yetiştiğini bilinmekle beraber bunların en büyüğü olarak hemen hepsinin bir tek insan üzerinde ve yaşadığı sürede beş yüze yakın eser bırakmış Endülüslü tanınmış âlim ve mutasavvıf Muhyiddin İbnü’l Arabî üzerinde birleştiklerini tesbit ettim. Yalnız benim için aydınlanması gereken bir husus var. Fusüs’ül Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiye gibi değerli birçok eser yazan bu büyük insan hakkında neden İslam bilginleri aleyhinde bulunmuşlar, yakışıksız sözler söylemişler ve ölümünden sonra da mezarını belirsiz bir hale getirmişler? Ancak bu zatın ölümünden üç yüzyıl sonra bir Türk Hakanı Sultan Selim Mısır’ı almaya giderken mezarını buldurup, türbesini yaptırmıştır. Bu jest şüphesiz ona karşı duyduğu saygıdan ileri gelmiştir. Fakat bu gecikme neden? İşte bunu bilmek istiyorum.”

Benim bu sahada meşgul olduğumu bilen Heyet Başkanı, cevap vermeyi bana bıraktı: “Efendim'' dedim, ''önce şunu bilhassa belirtmek isterim ki, bütün İslam bilginleri Şeyh’ül Ekber Muhiddin İbnü’l Arabî’nin aleyhinde bulunmamışlardır. Bu zatın aleyhinde bulunanlar daha ziyade zahiri ilme mensup bilginlerdir. Bunlar onun geniş kapsamlı Allah’ın vücud birliği fikirlerini, ya kavrayamamış veyahut İslam şeriatine uygun düşmediği düşüncesine kapılmışlar ve onu bu yüzden haksız yere yermişlerdir. Fakat batıni ilme mensup bilgin, hakikat ve irfan ehli kimseler, onu gerçek yönleriyle tanımış ve onu en büyük bir müctehid (ayet ve hadislerden hüküm çıkarmış büyük İslam âlimleri ve önderleri) ve mutasavvıf olarak kabul etmişler ve kendisine büyük saygı duymuşlardır. Yalnız onun eseri olan Füsusu yüze yakın Türk ve İslam bilgininin şerh etmesi buna bir delil teşkil eder.”

Bunun üzerine Başkan gülümsedi ve “Şimdi durum benim için aydınlandı, teşekkür ederim” diyerek önündeki çekmeceyi açtı. “Bakınız ben her gün işime başlamadan önce o büyük insanın Fütûhât-ı Mekkiyesini okurum, halen üçüncü cildini hayranlıkla okumaktayım” dedi ve kitabı bize gösterdi. Hepimiz hayretler içinde kaldık.

Bir kitabında okuyucuları için şunları yazar İbnü’l Arabî: "İşte ben, meyveleri olgunlaşmış bir bahçeyim; meyveleri bir araya toplanmış bir bahçe. Öyleyse, sen benim perdelerimi kaldır ve benim yazdığım bu yazıların, bu satırların içerdiği şeyleri oku!"

Bir başka kitabında da ‘’Bizi tanımayan kitaplarımızı okumasın’’ der. Eserlerinden istifade edebilecek kimseler için de "kemerlerini sıkmış, nefsini tezkiyede (nefsini temiz bilmek, nefsini kusursuz addetmek) önemli mesafe kat etmiş ve gönlünü dünyadan çekip almış" olmalarını şart koşar.

Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof Martin Heidegger'in İbnü’l Arabî'yi okuduğu bilinir.

Fransız yazar ve filozof Voltaire İbnü’l Arabî'nin İslam dünyasında bir kısım insanların kendisine ''Şeyh'ül Ekfer'' (Kafir Şeyh) diye tanımlamalarını şu sözlerle özetliyor: "Müslümanlar içinde bir adam çıkmış, onu da kendilerinden saymıyorlar."

Bir kısım bilim adamları Doğu felsefesinin Spinoza’sı olarak adlandırırlar İbnü’l Arabî''yi... (Baruch Spinoza: 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerindendir. Spinoza tuhaf bir çelişkiyle İbnü’l Arabî gibi hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir. En büyük eseri ''Ethica'' adlı kitaptır.)

İbnü'l Arabî'nin sanki günümüzde yazılmışçasına tat veren 500 civarında olduğu tahmin edilen kitaplarından günümüze 250'ye yakın eseri ulaşmıştır. Türkçeye çevrilen eserleri ise onu geçmez!...

İbnü’l Arabî Mevlânâ'nın bahsettiği peygamber yerine bir velidir.  Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. O ses, o mesaj, o çığlık şuydu;

‘’Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım.
Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık...
O artık ceylanlar için bir çayır,
keşişler için bir manastır,
puta tapıcı için bir mabet,
hacı için bir Kâbe,
Tevrat levhaları,
Kur'an kitabıdır.
Ben aşk dinini vazediyorum.
Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,
bu din benim dinim,
benim imanımdır.’’

İşte günümüzdeki tüm sorunlarımıza, tüm problemlerimize, tüm ihtlaflarımıza, tüm sıkıntılarımıza çözüm sunacak bir mesajdır bu çığlık!... Ahhh ki ahhh; bir anlayabilsek!

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” diye söylerdi Mevlânâ. Mevlânâ’nın söylediği gibi İbnü’l Arabî'nin mezarı da aslında Kasiyun Dağı eteğinde değil âriflerin gönüllerindedir.

Allah rahmet eylesin.

Osman AYDOĞAN

Bir not: 13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye Selefiliğin kurucusudur ve varlığını anlattığım “Vahdet-i Vücud” anlayışının fikir babası ve Sufiliğin öncüsü olan İbnü’l Arabî’ye olan keskin karşıtlığına ve nefretine borçludur. Yani Selefiliğin hamurunda Sufilik nefreti vardır.




Kadir Gecesi

31 Mayıs 2019

Bilindiği gibi Hicri takvimin üç ayı, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına ‘’Üç Aylar’’ denir ve mübarek aylardan sayılır. Bu mübarek aylarda da sayısı beş olan ''mübarek geceler'' bulunmaktadır. ''Regâip Gecesi'' ve ''Miraç Gecesi''; Recep ayında, ''Berâet Gecesi''; Şaban ayında, ''Kadir Gecesi'' ise Ramazan ayında bulunmaktadır. ''Mevlit Gecesi'' de Rebiyülevvel ayında bulunur.

Bu geceler, Osmanlı padişahı II. Selim zamanında minarelerde kandiller yakılarak kutlanmaya başlandığı için “kandil” olarak da adlandırılır. Diğer Müslüman ülkelerde de bu geceler ''kandil'' olarak adlandırılmaz, ''gece'' olarak ifade edilir, Regâib gecesi (Leyle-i Regaip), Berâet gecesi (Leyle-i Berâet) gibi.

İşte bu gecelerden son olarak Ramazan ayının müjdecisi Berâet Gecesi’ni tam 40 gün önce kutlamış idik. Berâet Gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği geceydi. Buna "inzâl" denir.

Bugün ise (Ramazan ayının 27’inci gecesi) ''Kadir Gecesi''dir. Kur'an-ı Kerim, Kadir Gecesi'nde Hz. Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Bu noktada Kur'an-ı Kerim'in kendisinden dünya semasına indirildiği Levh-i Mahfûz'dan bahsetmek istiyorum.

Levh-i Mahfûz, Arapça’da ‘’korunmuş levha’’ anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için ‘’Kader Kitabı’’ da denir. ‘’Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap’’ anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır. 

Kur'an'da geçen ‘’Ümmü'l-Kitap’’ (Kitapların Anası, Ana Kitap), ‘’Kitabun Mübin’’ (Apaçık Kitap), ‘’Kitabun Hafîz’’ (Koruyan Kitap), ‘’Kitabın Meknun’’ (Saklanmış Kitap), ‘’İmamun Mubin’’ (Apaçık İnen Kitap) ve sadece ‘’Kitap’’ ifadeleri Levh-i Mahfuz ile ilişkili bulunan ifadelerdir.

Buruc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir. Ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i Mahfûz; içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22), her şeyin sayılıp tespit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır. İsrâ Sûresi 58. ayette de "Bu, Kitap'ta (Levh-i Mahfuz'da) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır. "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." (Neml Suresi, 75) Ayette geçen ‘’apaçık kitap’’ Levh-i Mahfuz olarak yorumlanır.

Kadir Gece’si müstesna bir gece olduğundan müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiştir. Kur'an-ı Kerim’in 97. Sûresi (Kadr Sûresi) Mekke döneminde inmiştir. Beş âyettir. Sûre, Kadir gecesini anlattığı için bu adı almıştır. Kadr, Arapçada ‘’azamet’’ ve ‘’şeref’’ demektir. Kur'ân'da adı geçen tek ay “Ramazan” ayıdır; tek gece ise “Kadir Gecesi”dir. 

Yüce Allah Kadr Sûresi’nde şöyle buyuruyor:  "Doğrusu, Biz, onu (Kur'an'ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir." 

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "Kim ki faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır." 

Peygamberimizin saygıdeğer eşi Hz. Aişe (R.A.) diyor ki: ''Peygamberimize 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?' diye sordum. Peygamberimiz: 'Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet' diye dua et" buyurdu.

Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, hepimizi affet!

Kadir Geceniz mübarek olsun.

Osman AYDOĞAN




Dört Kapı Kırk Makam

31 Mayıs 2019

Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Makâlât” ile “Fevaid” adlı kitaplarında ve “Buyruk”larda yer verilmiş, işlenmiş Türk İslam tasavvufunun temel anlayışını oluşturan “Dört Kapı Kırk Makam” kavramı vardır. Hacı Bektaş-ı Veli "kul Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur" buyurmuşlardır. Bu ilkeler aşama aşama insanı olgunluğa ulaştırır. Kapı dörttür. Bunlar sırasıyla: Şeriat, tarikât, marifet ve hakikât kapılarıdır. (Burada geçen ''şeriat'' ve ''tarikat''kavramlarının din tacirlerinin kullandıkları şeriat ve tarikat kavramları ile bir ilgisi yoktur.) Her kapının onar makamı vardır. Böylece toplamda kırk makam olmaktadır.

Bu düşünce ilk önce Ahmet Yesevi tarafından "Fakrnâme"de dile getirilir. İnancı dört bölüme ayırarak öğrenme kolaylığı sağlamak hedeflenmiştir. Bu görüş daha sonra "Makâlât"ta da aynı şekilde ifade edilir. (Makâlât konuşmalar demektir.) Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek hakikâte ulaşılır. Yunus Emre tarafından da aynı şekilde terennüm edilen "Dört Kapı Kırk Makam" anlayışı bu temel anlayışı oluşturur:

''Kırk bin kırk dört tabakat meşayih evliyalar
Dört kapıdır kırk makam dem evliya demidir.

Şeriat, tarikât yoldur varana,
Hakikât, marifet andan içeru

Evvel kapı şeriat, geçse andan tarikât
Gönül evi marifet, ışk hakikât içinde.''

Asıl adı Ahmed Edip olan ve şiirlerinde ‘’Harabi’’ mahlasını kullanan Ozan Harabi'nin anlatımı da batıni bir yorumu vermektedir: 

''Şer-i şerif inkâr olunmaz ama şeriat var şeriattan içeri,
Tarikâtsız Allah bulunmaz ama tarikât var tarikâttan içeri.
Gördüğün şeriat şeriat değil, gittiğin tarikât tarikât değil,
Marifet sandığın marifet değil, marifet var marifetten içeri.

Vech-i Harabiyye gel eyle dikkat,
Hakk'ın cemalini eylesin rüyet,
Sadece Hakk vardır demek değil hakikât,
Hakikât var hakikâtten içeri.''

Bu dört kapı anonim bir deyişle şöyle de anlatılır:

''Şeriat derki; seninki sana benimki bana
Tarikât derki; seninki sana benimki de sana
Marifet derki; ne seninki var ne de benimki
Hakikât derki; ne sen varsın ne de ben''

Bir başka yoruma göre ise şeriat anadan doğmak, tarikât ikrar vermek, marifet nefsini bilmek, hakikât ise Hakk'ı özünde bulmak yollarıdır.

Yunus da yine bu kapıları daha basitçe (!) şöyle anlatır:

‘’Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu’’

(Erik dalına çıktım, orada üzüm yedim; bahçenin sahibi bana kızarak "Niye cevizimi yedin" dedi.)

Erik, şeriattır. Dışı yenir, içinde kocaman bir çekirdeği vardır. Üzüm, tarikâttır. Tamamı yenir, fakat içinde küçük de olsa çekirdeği vardır... Ceviz, hakikâttir. Cevizin özüne ulaşmak için sert kabuğunu kırmak gerekir. Bostan sahibi kızar. Çünkü hakikâte insan kendi başına ulaşamaz. Mürşid-i kâmilin rahle-i tedrîsinden geçmek gerekir...

Bu kapıların makamları kısaca şöyledir:

Şeriat kapısının makamları: İman etmek, ilim öğrenmek, ibadet etmek, haramdan uzaklaşmak, ailesine faydalı olmak, çevreye zarar vermemek, Peygamberin emirlerine uymak, şefkatli olmak, temiz olmak, yaramaz işlerden sakınmak.

Tarikât kapısının makamları: Tövbe etmek, mürşidin öğütlerine uymak, temiz giyinmek, iyilik yolunda savaşmak, hizmet etmeyi sevmek, haksızlıktan korkmak, ümitsizliğe düşmemek, ibret almak, nimet dağıtmak, özünü fakir görmek.

Marifet kapısının makamları: Edepli olmak, bencillik, kin ve garezden uzak olmak, perhizkârlık (aşırı istekleri sınırlamak), sabır ve kanaat, haya, cömertlik, ilim, hoşgörü, özünü bilmek ve ariflik.

Hakikât kapısının makamları: Alçakgönüllü olmak, kimsenin ayıbını görmemek, yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek, Allah’ın her yarattığını sevmek, tüm insanları bir görmek, Birliğe yönelmek ve yöneltmek, gerçeği gizlememek, manayı bilmek, İlahi sırrı öğrenmek ve İlahi varlığa ulaşmak. (Vahdet-i Vücud)

Bu dört kapıyı anlayamayan öğrencilerinden biri Mevlâna’ya sormuş: “Efendim, bu dört kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?” demiş. Mevlâna: “Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var. Hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, ancak onlar ne yaparsa yapsın tepki gösterme sonra gel sana anlatayım” demiş.

Adam gitmiş birincinin ensesine bir tokat atmış. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlâna'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaratana güvenip ikinciye de bir tokat atmış. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken kızgın kızgın bakıp vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü söyle bir kafasını çevirip pis pis baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlâna'ya dönmüş, olanları anlatmış ve ''günahsız insanlara tokat attım, bir de ben esaslı bir tokat yedim ancak ben bu işten hiçbir şey anlamadım'' demiş. 

Mevlâna: "İşte sana istediğin örnekler’’ demiş ve başlamış anlatmaya;

‘’Birinci; şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti. İkinci; tarikât kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikât öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, yerine oturdu. Üçüncü; marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek yaratandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı. Dördüncü; hakikât kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile”

Müslümanlar; domuza, şaraba, saça ve libasa verdikleri önemi, gösterdikleri titizliği ve harcadıkları enerjiyi bu dört kapı ve kırk makama verselerdi eğer...... 

Bu cümlenin de devamını ben getirmeyeyim artık...

Osman AYDOĞAN




Justinianus

30 Mayıs 2019

Kaç gündür Fatih Sultan Mehmet'in şahsında Osmanlı'yı, Fatih'in kendisini, hocası Akşemseddin'i ve nihayetinde de Bizans'ın son imparatorunu anlattım. Daha önce de çeşitli hikâyelerle İstanbul'un tarihi mekânlarını ve tarihi kişiliklerini anlatmıştım... Bugün de Bizans'ın yani Doğu Roma'nın en güçlü imparatorunu, yani Justinianus'u ve ve Justinianus'un zeki ve güzel karısı Theodora'yı anlatacağım... Tabii ki anlatımımın arka planında hep İstanbul, o zamanki ismiyle Konstantinopolis vardır, bu kadim şehrin tarihi mekânları vardır... Bakalım tarih bize bu sefer neler söyler?

Ama Justianianus'tan önce çok kısa olarak Doğu Roma İmparatorluğu...

Doğu Roma İmparatorluğu

MÖ 1. yüzyılda kurulan Roma İmparatorluğu, Akdeniz’de hüküm süren dünyanın en büyük imparatorlukları arasında yerini alır. Ancak MS 375 yılına gelince Kavimler Göçü ile yaşadığı büyük karmaşanın ardından MS 395 yılında Doğu Roma ve Batı Roma adı altında iki ayrı devlete bölünür.

Batı Roma İmparatorluğu 476 yılındaki Germen saldırısı sonucu yıkılır. Doğu Roma İmparatorluğu ise 1453 yılında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle birlikte Doğu Roma İmparatorluğu da sona erer.

Justinianus

Doğu Roma İmparatorluğunun, 6. yüzyılda imparatorluk yapmış, imparatorluğa yaptıkları ile damgasını vurmuş ve adından en çok söz ettiren bir imparatoru vardır: I. Justinianus (Jüstinyen)  

Justinianus 482 yılında Makedonya'da Üsküp yakınlarındaki Tauresium adlı bir köyde dünyaya gelir. Asıl adı: Flavius Petrus Sabbatius'dur. Justinianus olarak bilinen adını sonradan alır. Bu ad dayısı olan imparator Justinus tarafından evlat olarak kabul edildiğini gösterir. Justinus’un çocuğu olmadığı için kendine varis olarak yeğeni Petrus’u (Peter) seçer, evlat edinir ve ismini Justinianus olarak değiştirir. Justinus yeğenini Konstantinopolis'e yanına getirtir. Onun iyi bir eğitim almasını sağlar. Bu nedenle Justinianus hukuk, ilahiyat ve Roma tarihi konularında çok iyi bir eğitim alır.

Doğu Roma İmparatoru I. Anastasius 518'de öldüğü zaman, Justinianus’un dayısı Justın Doğu Roma İmparatoru olur. Justin'ın saltanat döneminde Justinianus dayısının en yakın sırdaşı ve yardımcısı olur. Justinianus devlet idaresine büyük bir yetenek gösterir. İmparator Justin yaşlandıkça ve saltanatının son yıllarını yaşamakta iken bunaklaşmaya başlar ve Justinianus imparatorluğun gerçek "de facto" hükümdarı haline gelir... 521'de Justinianus "Roma Konsülü" görevine getirilir ve sonra da doğudaki imparatorluk orduların başkomutanı olarak görevlendirilir. Bu ordu başkomutanlığı görevi ismendi; çünkü Justinianus'un herhangi bir askerlik tecrübesi yoktur. Justinianus 1 Ağustos 527'de öldüğü zaman o vakte kadar zaten ortak imparator olan Justinianus tek egemen imparator olarak kalır. Justinianus’un bir özelliği Latinceyi anadili olarak konuşan son Doğu Roma İmparatoru olmasıdır. İmparator unvanına rağmen tarihçisi Procopius (Prokopius) tarafından Justinianus her zaman yaklaşılabilir ve dostane tavırlarla konuşulabilir karakterli kişi olarak tavsif edilir.

525'te o zamanın toplumsal anlayışı içerisinde bir oyuncu kız olarak toplumun en aşağı kesiminden gelen Theodora adlı gerçekten zeki ve güzel bir kadınla evlenir. O zamana kadar yürürlükte olan Roma kanunlarına göre senatör sınıfından olan birinin böyle alt tabakadan olan bir kadınla evlenmesi yasaktı. Justinianus'un bu evliği yapmasına dayısının karısı itiraz eder. Fakat o ölünce dayısı olan İmparator Justinus yeni bir kanun çıkartarak sosyal sınıflar arasında yapılacak evlenmeleri hukuksal hale getirir. Böylece Justinianus ile Theodora'nın resmen evlenebilmesi mümkün olur. Evlenme ayin törenleri eski Ayasofya Kilisesi'nde Patrik tarafından yapılır.

527 yılında imparatoriçelik tacı giyen Teodora 527-550 yılları arasında İmparator Justinyen ile birlikte hüküm sürerek, tarihteki en güçlü, en akıllı ve bunun yanında her güçlü ve akıllı kadına yapılageldiği gibi en çok iftira edilen kadınlarından biri haline gelir… Theodora, Justinianus’un hâkimiyetinin en önemli destekçisidir. Justinianus karısı Theodora ile birlikte ülkeye düzen ve birlik getirir.

 Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu (renovatio imperii)

Justinianus, saltanat döneminde imparatorluğun eski büyüklüğünü tekrar geri getirmeye ve Antik Roma İmparatorluğu'nun elden çıkmış olan Batı kısımlarını kendi topraklarına katmak için büyük gayretler sarf eder. Justinianus bu amaç için çok çaba harcar. Sadece bu amaç için değil hükümdar olarak Justinianus görevinde o kadar yüksek gayet sarf eder ki kendisi "hiçbir zaman uyumayan İmparator" olarak adlandırılır.

Justinianus'un saltanatı dönemindeki gelişmelerin temel taşı Justinianus'un "Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu" (renovatio imperii) tutkunluğudur.  Justinianus'un bu tutkunluğu yaptığı savaşlarla eski Batı Roma İmparatorluğu yönetimi altında bulunmuş olan batıdaki arazilerin çoğunu kendi imparatorluğu sınırları içine alması ile gerçekleşir. Justinianus'un bu "imparatorluk restorasyon" tutkunluğu dolayısıyla Justinianus'u modern tarihçiler "son Roma imparatoru" olarak anılır.

Justinianus adam seçmek ve görevlendirmek konusunda çok mahirdir. Narses ve Belisarius gibi yetenekli komutanları orduların başına geçirir. General Belisarius tarafından Vandallar Savaşı ile kuzey Afrika; General Belisarius ve General Narses’in Gotlar Savaşı (535-554) ile Dalmaçya, İtalya ve Vali Liberius'un İber Savaşı ve Hispania ile güney İberik yarımadası bölgelerini almaları ve Fas Savaşı ile Kuzey Afrika’yı eline almaşı ile Justinianus'un bu tutkunluğu kısmen gerçekleşir. Bu askerî harekâtlar ile Doğu Roma İmparatorluğu'nun batı Akdeniz bölgesinde kontrolü sağlamlaşır.

Justinianus’un aldığı eğitimler arasında dini eğitim de vardır. Justinianus aldığı bu dini eğitim nedeniyle Hristiyanlığı imparatorluğunun dayandığı bir temel öğreti haline getirir. Bu maksatla sadece ibadet için değil aynı zamanda dini eğitim veren kiliseler açar, Hristiyanlık üzerine makaleler, ilahiler yazar, kilise toplantıları düzenler, bütün Hristiyanları Ortodoks mezhebinde tek bir çatı altında toplamaya çalışır.  

Justinianus adam seçmek ve görevlendirmek konusunda sadece askerî alanda mahir değildir. Ünlü hukukçu Tribonianus’ü, Kapadokyalı Yuannis ve Peter Barsymes gibi maliyecileri de yanına alır.

Justinianus, sadece Çin’de üretilen ipeğin kozalarını kullanarak Suriye’de ve Anadolu’nun bazı bazı bölgelerinde ipek üretimi yaptırır.

Codex Justinianus

Justinianus, tahta çıktığında ilk iş olarak tarihin gördüğü en kapsamlı yasama işine girişir. Yüzlerce yıldır yürürlüğe girmiş tüm Roma kanunlarını derleyerek ‘’Codex Justinianus’’ adıyla on ciltlik bir eserde toplar.  Justinianus’un ilerleyen yıllardaki emekleri ortaya modern dünyada okutulan bir hukuk kitabı olan ‘’Institutiones’’ı çıkarır. Roma halkı Yunanca konuştuğu için ‘’Codex Iustinianus’’u Yunanca yayınlanır ancak asırlardır hukukçuların temel kitabı olan bu külliyatın teorik kısmı olan ‘’Institutiones’’ Latince yayınlanır. Tüm bu metinler Batı dünyası tarafından benimsenen yurttaşlık yasası olan ‘’Corpus Juris Civilis’’ adı verilen bir kanunlar külliyatı içinde toplanır.

Bu konuya daha dikkatlice bakarsak bugün tüm dünyada uygulanan laik hukuk sisteminin bu topraklarda hazırlandığını ve Konstantinople'dan yani İstanbul'dan bütün dünyaya yayıldığını görürüz.

İmar

Justinianus döneminde Doğu Roma İmparatorluğunu birçok önemli mimari yapı, kiliseler, kaleler, köprüler ve hastanelerle donatır. Hiç şüphesiz bunlardan en önemlisi birçok yüzyıl Konstantinopolis'e gelen herkesin güzelliğine ve yüksek ve geniş kubbesinin haşmetli eşsizliğine hayran kaldığı Doğu Ortodoks Hristiyan mezhebinin merkez kilisesi olarak yapılan Ayasofya’dır.

Ayasofya’nın tarihi aslında 4. yüzyıla kadar uzanır. İlk Ayasofya I. Konstantinos zamanında yapılır. Ancak ahşap çatılı olan yapı, bir ayaklanma neticesinde yanar ve yapıdan geriye hiçbir kalıntı kalmaz. Ardından imparator II. Theododius Ayasofya’yı ikinci defa yaptırarak 415’te ibadete açar. Bazilika planlı bu yapı da 532’de Nika isyanı sırasında yanar. Bunun üzerine İmparator Justinianus ilk iki Ayasofya’dan daha büyük bir kilise yaptırmaya karar verir.

Çağın ünlü mimarları Miletli İsidoros ile Aydınlı Anthemios’un eseri Ayasofya’nın yapılmasına rivayete göre Justinianus’un gördüğü bir rüya sonucunda karar verilir. Rüyasında Hz. İsa’nın kendisi için bir mabet yapmasını istediği Justinianus, önündeki ekmekten bir parça alarak uzaklara uçan arının yaptığı petekte Ayasofya’nın figürünü görür ve hemen anıtın yapımına başlanılır. 532 yılında yapımına başlanan Ayasofya beş sene gibi kısa bir sürede bitirilerek şu an bile unvanını koruyan '’Dünya'nın en hızlı inşa edilen katedrali'’ unvanına sahip olur.

Binanın adındaki "Sofya" kelimesi eski Yunanca’da "Bilgelik" anlamındaki "Sophos" sözcüğünden gelmektedir. Dolayısıyla "Aya Sofya" adı "Kutsal Bilgelik" ya da "İlahi Bilgelik" anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhebinde Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır.

İmparatorların taç giydiği ve Doğu Kilisesi’nin merkezi olan Ayasofya, Osmanlı İmparatorluğu için de büyük öneme sahipti. İstanbul'un fethinden sonra Ayasofya camiiye dönüştürülür. İlk cuma hutbesini Fatih’in hocası Akşemseddin okur. Osmanlı padişahları tahta çıktıklarında ilk namaz burada kılınırdı. Ayasofya’da birçok sultan da türbe yaptırır. Nur-u Banu Valide Sultan ve Safiye Sultan’ın türbeleri  buradadır... Cumhuriyetin ilanından sonra restore edilerek 24 Kasım 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilir.

Ayasofya’nın dışında, Aya İrini gibi büyük kiliseler, Yerebatan Sarnıcı gibi şehrin en büyük sarnıcı Justinianus döneminde inşa edilir.

Felakatler

Justinianus’un başarılarla dolu gözüken hükümdarlık yılları, yaşı ilerledikçe felaketlerle sarsılır.

532'de at yarışı için taraf tutucu iki grup olarak görünen ama gerçekte iki siyasi parti olan "Maviler" ve "Yeşiller"'in Konstantinopolis'te Hipodrom'da İmparatora ve devlete karşı birleşip "Nika!, Nika!" (Bu kelimenin Yunanca anlamı "Belki kazanırsın" şeklindedir. Ancak burada bir mecaz vardır, bu kelimeyle imparatora, "Hiç şansın yok!" denilmektedir) diye bağırıp alkış tutmalarından adlandırılan Nika ayaklanması sırasında isyancı halk güruhu şehri yakıp yıkar, Doğu Roma devletini kökünden sarsar ama sonunda ancak gayet kanlı bir şekilde bastırılır.

532 yılında çıkan, şehrin gördüğü bu en büyük ayaklanmayı Justinianus hipodromun hemen yanında bulunan büyük saraydan izler. Günler boyunca süren ayaklanmada isyancılar kısmen saraya girmiş olsa da amaçlarına yani Justinianus’a ulaşamazlar. Birçok tarihçi Justinianus’un tüm ayaklanma boyunca gayet rahat ve sakin olduğunu belirtir. İsyancıları, generalleri Belisarius ve Narses’in yardımıyla, hipodromda tuzağa düşüren Justinianus kırk bine yakın isyancıyı hipodromda yani şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda toplatıp hepsini acımasızca katlettirir.

Justinianus’un bu isyan sırasında tahtı bırakıp kaçmayı düşündüğü, ancak karısı Teodora’nın kararlı tutumu neticesinde Nika isyanını bastırdığı da rivayet edilir.

Justinianus'un İtalya'yı tekrar Doğu İmparatorluğu'na katma amacı ile açtığı ve bu süreçte Ostrogot Krallığıni yıkılması ve Ostrogotların İtalya'dan atılmalarına neden olan Gotik Savaşı da İtalya'nın yıkılıp yakılmasına neden olur.  

Daha sonra ülkede başlayan ve ‘’Justinianus Veba Salgını’’ adı verilen büyük veba salgını ortaya çıkar. 542 ilkbaharında Etiyopya’da çıkan bir veba salgını, Mısır üzerinden gelen ticaret gemileri ile Konstantinopolis’e sıçrar. Bu veba salgını başkent Konstantinopolis'in ve ülkenin tümünün nüfusunu kırıp geçirir. Justinianus da vebaya yakalananlar arasındadır fakat karısı Theodora sayesinde ölümden kurtulur. Devlet arşivine giren kayıtlara göre, 500 bin olduğu tahmin edilen Konstantinople nüfusunun 230 bini bu veba salgınında yok olur. Bütün imparatorlukta kaybın birkaç milyonu aştığı tahmin edilir. Bu, o zamana kadar vebanın yaptığı en büyük tahribattır. Şehir nüfusu kontrolsüz bir şekilde azalınca kaynaklar da tükenir.

Bu salgından büyük nüfus kaybeden Doğu Roma İmparatorluğu ekonomisi ve sosyal hayatı büyük bir gerileme içine girer. Felaketler 550’de Theodora’nın da ölümüyle doruğa çıkar…

551'de Beyrut’ta 30 bin kişinin ölümüne neden olan bir deprem gerçekleşir. Bu gerileme ülkenin de arazi kaybetmesine neden olur ve gerileme ancak 9. yüzyıl başında durdurabilir.

Kaynaklar

Filistin kökenli, ancak Kayseri doğumlu, Justinianus döneminde yapılan savaşlarda General Belisarius'a eşlik etmiş ve antik dünyanın son büyük tarihçisi olarak anılan bir tarihçi vardır: Procopius (Prokopius). Procopius'un yazmaları, İmparator Justinianus’un hükümdarlığının ana bilgi kaynaklarıdır. Procopius, Justinianus'un yaptığı savaşları anlatan methiye şeklinde sekiz tarih kitabı ve Justinianus'un İmparatorluk'ta yaptıklarını anlattığı ‘’Gizli Tarih’’ (Yunanca: Anekdota) isimli bir kitabı vardır. Bu kitapta Procopius, yazdığı "resmi tarih"e dâhil edemediği skandalları anlatır. Procopius, bu eserde daha önce yazdıklarının aksine Justinianus’u gaddar, kendini beğenmiş ve becerisiz bir yönetici olarak gösterir ve Justinian ve Theodora hakkında yazdıkları resmi tarihinin tam tersi iddialarla bulunur.

İlginç olan Türkçeye Procopius’in Justinianus'un yaptığı savaşları anlatan sekiz tarih kitabının değil de Justinianus'un İmparatorluk'ta yaptıklarını anlattığı ‘’Gizli Tarih’’ kitabının çevrilmiş olmasıdır. (Prokopius, Bizans’ın Gizli Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, Çev. Orhan Duru)

Aynı dönemde yaşamış olan Efesli İoannes'in tarih eseri günümüze kadar gelmemiştir ama yazma nüshaları kaybolmadan önce daha sonraki kronikçi-tarihçiler için birçok ek ayrıntı sağladığı için Justinianus dönemi için önemli bir kaynak oluşturur.  Justinianus dönemi için diğer birincil tarih kaynakları "Agathias Tarihi", "Menander Protector Tarihi", "İohannes Malalas Tarihi", "Paschal Kronikleri", "Marcellinus Comes Kronikleri" ve "Tunnunalı Victor Kronikleri"dir. Bu eserlerin ne yazık ki hiçbirisi Türkçeye çevrilmemiştir.

Justinianus’un bu dönemini anlayabilmek için Türkçe yazılmış iki kitabı önerebilirim. Bu iki kitabın yazarı da Bizans uzmanı Raci Dikici’dir. Raci Dikici’nin Bizans konusunda bu güne kadar sekiz kitabı yayınlanmıştır. Bunlardan benim önereceğim iki kitabından birinci kitabı “Bizans İmparatorluğu Tarihi’’ (Remzi Kitabevi, 2013) diğeri ise “Theodora” (Remzi Kitabevi, 2016) isimli kitabıdır. Bu iki kitabın ayrıca İngilizce baskıları da yapılmıştır.

Ünlü İngiliz tarihçisi Edward Gibbon'un (1713-1794) başyapıtı olan beş ciltlik  "Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi" isimli kitabı bu konudaki en temel eserdir. Bu kitabın ilk üç cildi Batı Roma İmparatorluğu’nu (BFS Yayınları, 1987-1988), son iki cildi de Doğu Roma İmparatorluğu’nu (Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1995) anlatır. Ancak bu kitapların yeni baskısı uzun süredir yapılmamıştır. Eski baskıları da ne yazık ki sahaflarda dahi bulunmamaktadır.

Justinianus ve Theodara hakkında yazılan kitaplar konusunda ilginç bir durum vardır. Gerek Türkiye’de ve gerekse de Avrupa’da Theodora hakkında yazılan kitap sayısı Justinianus hakkında yazılanlardan daha fazladır. Bunun nedeni ise Theodora’nın ilginç hayat hikâyesi ve kişiliğidir.

Yeniden Theodora

Justinianus’u anlatırken yer yer Theodora’dan bahsettim ama burada Theodora’ya ayrı bir bölüm açmam gerektiğine inanıyorum.

Bilindiği kadarıyla babası bir deniz subayı, annesi ise pagan rahibesidir. 13 yaşında iken babası vefat eder, annesi bir başkasıyla evlenir ve üvey babası çocuklardan para kazanmalarını ister. Theodora bu şekilde sirklerde çalışmaya başlar. Bazı Romalı tarihçilere göre fahişelik yapar. O tarihlerde Konstantinopolis'te fahişelerin, dansçıların ve eğlence merkezlerinin bulunduğu sokaklara ‘’Pornai’’ denir… ‘’Porno’’ kelimesi de buradan gelir.

Justinianus kendisinden 14 yaş küçük Theodora ile evlendiğinde aristokratların nefretini ve öfkesini kazanır. Çünkü artık törenlerde, hor gördükleri bu aşağı tabakadan kadının ayaklarını öpmeleri gerekecektir… Theodora ise alt sınıf bir insanın aksine çok kısa sürede saray hayatına uyum sağlayarak, asilzadelerden farksız bir şekilde saray protokolünü benimser…

Theodora, gençliğinde yaşadığı zorluklar nedeniyle kadınlara ve yoksullara her daim sahip çıkar. Kadınlara ayrıcalıklar tanır, yetim çocuklara sahip çıkar, yoksulları doyurması için kocası Justinianus’u sürekli teşvik eder. Hatta Justinianus’un kendisine verdiği malikâneyi bir manastıra çevirir ve kötü yola düşmüş kadınlara burada sahip çıkar.. Zorla fahişelik yaptırmayı yasaklayan bir yasa çıkartır ve hatta bu niyetle satılan kızları satın alıp, özgür bırakarak onlara yeni bir hayat sunar. Genelevleri kapatarak, kadın pazarlamayı yasaklar, tecavüz için ölüm cezası getirir. Aynı zamanda boşanma ve mülk sahibi olma konularında kadın haklarını geliştirir. Bu şekilde Theodora, Doğu Roma’da kadın haklarının geliştirilmesinde büyük rol oynar.

Theodora devlet işlerinde her zaman Justinianus’un yanında olur, devlet konseylerine katılır. Bu nedenle Justinianus Theodora’dan “müzakere ortağım” diye bahseder. Theodora’nın kendi sarayı, kendi özel muhiti ve kendi imparatorluk mührü vardır.

Nika isyanı sırasında isyancılar, eski imparator I. Anastasios’un yeğeni Hypatius’u yeni imparator ilan ederler. Kalabalığı durduramayan Justinianus kaçmak için hazırlıklara başlar.

Bu esnada Theodora inisiyatifi eline alır. Hükümet meclisi toplantısında, Theodora saraydan kaçma fikrine karşı, sürgünde ya da kaçarak yaşamaktansa hükümdar olarak ölmenin önemini vurgulayarak “erguvan rengi pelerinim, en asil kefendir” (Doğru Roma’da imparatorları erguvan renkli bir pelerin giyerlerdi) sözünü söyleyerek Justinianus’un pes edip kaçmasına engel olur.

Theodora, Hükümet Meclisi toplantısında şu ünlü konuşmasını yapar:

"Buraya gelmeden önce çok düşündüm, Biliyorum, bu ölçüde tehlikeli bir durum erkeklerin kendi aralarında konuşup karara varacakları bir husustur. İtiraf etmeliyim ki, olayların bu duruma gelmesi bize şu veya bu şekilde hareket edebilmemiz için fazla alternatif de bırakmamaktadır. Mevcut durum bize, hayatımızı kurtarmak için kaçmaktan başka bir alternatif bırakmasa da bunun düşünülmesi gereken en son husus olduğu kanısındayım. Soğukkanlı ve sağduyu ile düşünürsek, bir adamın ölümden kurtulmak için gördüğü tek ışık bu olsa bile, bir suçlu gibi kaçmak, bir imparator için katlanılamaz bir durumdur. Bana gelince, ben bu erguvan rengi giysim olmadan hiçbir zaman var olmak istemediğim gibi benimle karşılaşan kişilerin bana imparatoriçem diye hitap etmedikleri günü görmek bile istemiyorum."

Theodora, bundan sonra Justinianus'e doğru dönerek şöyle devam eder:

"Bir insan dünyaya geldikten sonra elbet bir gün ölecektir. İmparatorum, kendinizi kurtarmayı düşünüyorsanız, zaten bu zor değil. İşte deniz orada, geminiz orada, hazineniz orada. Ama kaçışınız size ölüm kadar şeref getirmeyecektir... Eskilerin deyimiyle son olarak ben derim ki; erguvan rengi pelerinim, bana en iyi kefen olacaktır...'' (Doğu Roma'da filozoflar gri, doktorlar mavi elbise giyerlerdi. Erguvan rengi oldukça ender bulunan ve pahalı bir renk olduğu için İmparator Diokletianus (244-313) tarafından sadece imparatorluk ailesinin kullanılmasına izin verilmişti. Halktan birisinin bu rengi giymesinin cezası ölümdü.)

Theodora’nın bu kararlı konuşması, Justinianus dâhil herkesi ikna eder. Sonuç olarak Justinianus, generalleri Narses ve Belisarius önderliğindeki kraliyet askerlerini isyancıları bastırarak kırk bine yakın isyancıyı hipodromda yani şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda toplatıp hepsini acımasızca katlettirir. Kendi isteğiyle İmparator ilan edilmemiş olmasına rağmen isyancılarca imparator ilan edilen eski imparator I. Anastasios’un yeğeni Hypatius da Theodora’nın ısrarı üzerine öldürülür.

Bu şekilde Justinianus, Theodora sayesinde tahtını kurtarır. Bu olay Theodora’nın saray nezdinde gücünü pekiştirir.

Saray tarihçisi Procopius ise bahsettiğim gibi ‘’Gizli tarih’’ kitabında - Theodora'nın aleyhine olacak şekilde-, Theodora'nın huzuruna çıkacakları saatlerce beklettiğini ve zindanları kendisine muhalif insanlarla doldurduğunu iddia eder. 

Theodora 548 yılında 48 yaşında iken vefat eder. Naaşı Havariyyun Kilisesi'ne gömülür. İstanbul'un Fethi'nden sonra kilise yıkılarak yerine Fatih Camii yapılır. Fatih Camii inşaasından önce Havariyyun Kilisesi'nden çıkarılan lahitler bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Ancak bu lahitler içinde Theodora'nın lahiti yoktur. Theodora'nın lahiti kayıptır.

Justinianus, Theodora’nın ölümünden sonra bir daha kimseyle evlenmez…

Theodora, kimi Romalı tarihçiler tarafından cinselliğin ve ihtirasın simgesi olarak görülürken; kimileri tarafından da muhteşem bir var olma mücadelesinin güçlü simgesi olarak tanımlanır. Theodora, Justinyen ile birlikte hüküm sürerken tarihteki en güçlü, en akıllı ve bunun yanında her güçlü ve akıllı kadına yapılageldiği gibi en çok iftira edilen kadınlarından biri haline gelir…

Justinianus'un sonu

Justinianus, 565 yılının 14 Kasım'ında 83 yaşında iken hayata gözlerini yumar. Doğu Ortodoks Hristiyan Kilisesi tarafından bir "aziz" olarak kabul edilen Justinianus'un bu ölüm günü "aziz yortu günü" olarak ilan edilir.  

Justinianus Doğu Roma  İmparatorluğu’nu görünüşte tüm Akdeniz’e hâkim dev bir imparatorluk haline getirdikten sonra öldüğünde arkasında uçsuz bucaksız, fakat bir o kadar da parçalanmaya hazır bir imparatorluk bırakır. Justinianus’un diriltmek istediği Roma İmparatorluk projesi gerçekleşmediği gibi ondan sonra Doğu Roma İmparatorluğu İspanya, İtalya ve Sicilya’daki topraklarını hızla kaybeder.

Justinianus "Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu" (renovatio imperii) tutkunluğu peşinde koşarken bu idealini gerçekleştirmek için halktan ağır vergiler alır. Justinianus öldüğünde geriye görünüşte gücünün doruğunda ancak gerçekte ise tüm kaynakları tüketilmiş, bitirilmiş, çöküşe hazır, yoksul ve aç bir imparatorluk bırakır. 

Sonuç

Justinianus’tan ve Theodora'dan alınacak çooook dersler vardır. Tarihin çöplüğü, Roma İmparatorluğu gibi ölmüş, bitmiş, tarih sahnesinden silinip gitmiş bir imparatorluğu; Justinianus gibi, onu yeniden diriltmek, yeniden inşa etmek, canlandırmak isteyen ancak hesapsız, kitapsız, plansız, programsız, kifayetsiz, muhteris, gücü ile arzuları orantısız ve mevcut gücü ihtiraslarını karşılayamayan imparatorların, hükümdarların, kralların elinde, Doğu Roma İmparatorluğu gibi bitmiş, tükenmiş, çökmüş ve yok olmuş imparatorluklar, krallıklar ve devletlerle doludur. Yani, bu imparatorlar, bu krallar, bu toprakların, binlerce yıllık süren bir tarihin imbiğinden süzerek, damıtarak, tecrübe ederek oluşturdukları atasözünde olduğu gibi Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuşlardır. 

Justinianus’u ve kısmen mirasına sahip olduğumuz Doğu Roma İmparatorluğunu bilmeden, tanımadan ve anlamadan ne günümüz dünyasını tanımak ve anlamak mümkündür ne de gittikçe vahşileşen bu dünyada var olmak ve hayatta kalmak mümkündür.

Ah tarih ahhhh... Sen ne çok şeyler söylersin sen.... 

Osman AYDOĞAN




Bizans'ın son imparatoru

29 Mayıs 2019

Bugün İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinin 566. yıldönümü... Bugüne gelmek için uzun bir süredir Fatihi ve hocası Akşemseddin'i yazdım. Gerçi ben Fatih'in farklı yönlerini anlattımsa da 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildiğinde genellikle bizler Osmanlı tarafını biliriz; gemilerin karadan yürütülerek Haliç'e indirilmesini, Akşemseddin'i, surlar önünde dökülen topları, Ulubatlı Hasan'ı... Bu muharebede, yani İstanbul Fatih tarafından kuşatıldığında karşı tarafta, Bizans'ta neler olduğunu genellikle pek bilmeyiz. 

İşt bu yazımda da tam da 566 yıl önce bugün, 29 Mayıs 1453 yılında karşı tarafta Bizans'ta neler oldu onu anlatacağım...

Belki de rivayet olarak sadece, karşı taraf Bizans için, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u kuşattığında, surlar aşılmak üzere iken Bizans’ın ileri gelenlerinin Ayasofya’da toplanıp şehrin kuşatmadan nasıl kurtulacağını tartışmak yerine ‘’Meleklerin cinsiyeti’’ni tartıştığını biliriz.

Ancak karşı taraf Bizans'ta konu bu kadar da basit değildir, daha derin, daha karmaşık ve daha vahimdir. Bu konuda Macar oyun yazarı Ferenc Herczeg (1853-1954)’un ‘’Bizans’’ (Berikan Yayınevi, 2003) isimli bir çağı canlandırma bakımından Macar yazınının en iyi tarihsel tragedyası olarak adlandırılan çok güzel bir eseri vardır. Ferenc Herczeg; ‘’Bizans’’ adlı oyununda tek bir güne, koca bir imparatorluğun son gününe, günün şafağıyla batışı arasına dünya ölçüsünde bir tarihsel tragedyayı sığdırır.

Tanınmış Macar tarihçisi J. Horvath, Ferenc Herczeg üzerine yazdığı bir incelemesinde bu tragedyanın ana hatlarını şöyle anlatır:

29 Mayıs 1453. Bu, Bizans İmparatorluğunun çöktüğü gündür. Sultan Mehmet Bizans’ı kuşatmıştır; kentin alın yazısı artık bellidir. Bu kaçınılmaz tehlike karşısında kahramanlığa yükselen imparator Konstantin az sayıda, fakat kendisine bağlı kalan yabancı ücretli askerleriyle bütün gücünü harcayarak kuşatıcılara karşı koymaktadır. Ancak halkı ve Bizanslı askerleriyse korkak bir kayıtsızlık içinde başlarına geleceği beklemektedir. Devletin ileri gelenleri imparatorun kahramanlık taslayışıyla alay ederler. Onlar artık daha çok sultandan yanadırlar ve her şeyi ondan beklerler. İmparatoriçenin kendisi bile kadınlık silahlarıyla Fatih’e boyun eğdireceği düşlemiyle kendini avutmaktadır...

Bütün bunlardan imparatorun haberi yoktur, o halkına güvenmekte, onun yurtseverliğine ve son tehlikenin onu kahraman yapacağına inanmaktadır. Onun için son anda büyük bir düş kırıklığına uğrar. Sultanın elçileri onun ve ardından gitmek isteyenlerin özgürce gidebileceğini bildirirler, fakat ona bağlı ancak iki kişi çıkar: Ücretli askerlerin sadık komutanıyla kendisine âşık olan Yunanlı kız Herma. Konstantin dehşet içinde gerçekle yüz yüze gelir ve Bizans’ı ölüme mahkûm eder: ‘’Biz Tanrı'nın izniyle Bizans’ın son imparatoru Konstantin, dünyaya bildiririz ki, ulusumuzu mahkemeye çektik ve adalet adına Bizans’ı cellat satırıyla ölüme mahkûm eyledik. Edirneli Mehmet celladımız olsun.’’

Konstantin muharebede ölür. Bizans kan içinde yüzmektedir ve bu tarihsel kargaşada üzerlerine düşen onurlu görevi yerine getirmeyenler o kan denizi içinde imparatoriçeyle birlikte boğulurlar. O korkunç anlarda imparator şöyle der: ‘’Ölürsem, mezar taşıma şu sözler yazılsın: Bizans’ın son imparatoru burada yatıyor. Kör olduğu sürece yaşadı. Bir gün gözleri açılınca duyduğu tiksinti onu öldürdü.’’

Neyse gelelim oyundan bir sahneye. Fatih İstanbul’u kuşatmıştır, kent düşmek üzeredir. Oyunda bu sahne şöyle verilir:

Başmabeyinci, İmparatoriçe’ye müjdeler: “Paganlar hücuma geçeceklerken İmparatorumuzun yüzü sur üstünde görününce silahlarını ellerinden düşürmüşler!” 

Şair Lisander: “Halk şenlik yapıyor!”

Krates: “Türkler barış için yalvarıyorlar! Sultan’ın ordusunu veba kırıp geçiriyor! Sultanları Anadolu’ya çekilecekmiş.” 

Öğleye yakın bir haber gelir: “Hıristiyan ordusunun önünde nur içinde bir yiğit görülmüş. Aziz Georgius olduğu sanılıyor. Belki de Kutsal Bakire’dir. Sevgili şehrini kurtarmaya gelmiş.” 

Ancak ayaküstü uydurulmuş bu masallar hiçbir işe yaramaz: Yeniçeriler ne İmparatoru görünce şaşırırlar, ne de Sultan Mehmet Avrupa’yı terk eder. Veba değil, nezle bile yoktur Türk ordusunda. Yardıma ne Aziz Georgius ne de Kutsal Bakire gelir.

Sonuçta Bizans düşer! 

Gerçeklerden ve dünyadan uzak, sanal bir âlemde yaşayanların, hem kendilerini hem sutanlarını hem de toplumu; renkli medyalarıyla, sahte destanlarıyla, masallarıyla, yalanlarıyla, nininnileriyle uyutanların; şarkılarıyla, türküleriyle, renkli renkli ekranlarıyla, yalan dolan reklamlarıyla avutanların, yanıltanların vebâli büyüktür.... Çünkü krallar güçlendiikçe körleşirler ve bir gün gözleri açıldığında da tiksintiden ölürler...

Sultanlara ve çevresindekilere duyurulur...

Osman AYDOĞAN




Kiraz Zamanı

28 Mayıs 2019

Eğer bahçelerde iseniz kirazların dalları bastığını, yok şehir denilen beton yığınlarının arasında yaşıyorsanız kirazların marketlerde rafları, pazarlarda tezgâhları bastığını (hem de kilosu 20 TL’den!) görürsünüz…

Çünkü mevsim kiraz zamanıdır...

Kiraz zamanı; mayıs sonları, haziran başıdır ve mevsimlerin en güzel olduğu vakitlerdir. Kiraz zamanı güzeldir ama kısadır, aynı daha önce anlattığım Sakura çiçekleri gibi, aynı hayat gibi, aynı ömür gibi.

Ve ‘’Tarih’’ ne garip bir bilimdir… Dönemine hükmeden şaşalı diktatörleri, mağrur galipleri değil de nedense hep ona karşı koyanları, ona direnenleri, mağlupları kaydetmiştir! Hatta hatta ''yerlere dökülen kirazlar''ı bile…

''Eyvah! Yine mi tarih? Ne işi var tarihin kirazla'' demeyin... Olmaz olur mu?...

Kaç gündür tarihten usanmış, sıkılmış, bıkmıştınız, içiniz dışınız tarih olmuş, tarihten gına gelmişti artık... Yazımın başlığında da ‘’Kiraz’’ kelimesini görünce ve kirazla da devam edince içinizden de bir ‘’ohhh be’’ çekip ''tarihten kurtulduk'' diye rahat bir nefes almıştınız değil mi? Ama öyle rahat rahat nefes almayın.... Kurtuluş yok benden ve tarihten!… 

Daha İstanbul’un fetih yıldönümüne bir gün var… 566 yıl önce bugün İstanbul sur önleri bir mahşeri kıyametti… Ben kuşatmaya, pardon, Fatih ile ilgili yazılarıma bir ara verip size yine tarihten ama çok farklı bir tarihten, bu ''yerlere dökülen kirazlar''ın tarihinden, ancak kanlı tarihinden bahsedeceğim… Çünkü bugün (28 Mayıs 2019) bu yerlere dökülen kirazların kanlı tarihinin de 148. yıldönümü…

Şair, yazar ve gazeteci Özdemir İnce’nin ‘’Kiraz Zamanı’’ (May Yayınları, 1969) isimli güzel bir şiir kitabı var… Bu kitabın içinde de Jean- Baptiste Clement'e ait -kitaba da adını veren- güzel bir şiir var: ‘’Kiraz Zamanı’’ Bu şiirde Baptiste Clement ‘’yerlere dökülen kirazlar’’dan bahseder…

Bu şiirin Türkçesini ve orijinal Fransızcasını yazımın sonunda vereceğim… Şiirin hikâyesini anlatacağım ama şiirin hikâyesini anlatmadan da önce mutat olduğu üzere kısa bir tarih turu yapmam gerekiyor… 

Bunun için de 1870 ve 1871 yılındaki Fransa'ya Paris'e gitmem gerekiyor... 

Fransa İmparatoru III. Napolyon 19 Temmuz 1870’de Prusya’ya savaş açar ancak 2 Eylül 1870’te Napolyon’un orduları Sedan’da Almanlara yenilir ve Alman orduları Paris’e doğru yürürken, 4 Eylül 1870 Paris Belediye Binası’nın (Hotel de Ville) önünde Cumhuriyet ilan edilir.  

Paris, Prusya orduları tarafından ablukaya alınır... Abluka günlerinde Paris’in durumu hiç de iyi değildir. Paris’in varoşlarındaki fabrikalar başka yerlere taşındığı için binlerce işçi işsiz kalmıştır. Açlık işçi mahallelerinde kol gezer. Sadece işçiler değil, Paris’in burjuvaları bile sıkıntıdadır. Çünkü kuşatma yüzünden bırakın alışık oldukları lüks malları, hayatlarını idame ettirmeleri için gerekli mallara bile zor ulaşırlar. Yine de halk ve ordu el ele Paris’i düşmana teslim etmemek için savaşırlar. Ancak Almanlarla ateşkes imzalanmasından sonra Cumhuriyetçi Paris’e değil monarşist Versailles’e (Saray’a) dönülür. Bu Parislilerin öfkesini daha da arttırır. İhanete uğradıklarının farkında olan Parisliler, beş milyarlık bir tazminat ile Alsace ve Loraine bölgelerinin bir bölümünü Almanya’ya peşkeş çeken bir barış anlaşmasının özneleri olmak da istemezler.

Bu yenilgiyi ve bu anlaşmayı hazmedemeyen halk,18 Mart 1871'de Hotel de Ville'de önünde toplanarak ''Paris Komünü'' (La Commune de Paris)nü ilan eder. Paris Komünü, Paris halkının Fransız hükumetine karşı kurduğu 18 Mart 1871’den 28 Mayıs 1871’e uzanan yerel bir yönetimin adıdır. Paris Komünü, içinde şekillendiği koşullar, tartışmalarla yürüyen kararları ve acılı sonu onu zamanının en önemli politik dönemlerinden biri yapar.

Paris Komününün hüküm sürdüğü iki ay kadar süren iktidarı boyunca bazı reformlar yapılır. Bunlardan bazıları: Sıkıyönetimin, askerî mahkemelerin, sansürün ve düzenli ordunun kaldırılması, kilise ile devletin ayrılması, din işlerine ayrılan bütçenin, dini vakıfların ve okullardan din derslerinin kaldırılması, kilise mallarının milli emlake devredilmesi, fabrikaların isçilere devredilmesi vb.

22 Mart 1871'de Versailles hükümeti (Saray) yandaşlarının komünü ele geçirme teşebbüsü başarısız olur. 12 Mayıs 1871'de Versailles güçleri Paris’e girer, komüne karşı şehri ele geçirmek için halk birlikleriyle uzun süre kanlı biçimde savaşır ve 28 Mayıs 1871 günü, şehir sokak sokak çarpışılarak ele geçirilir. Halk, Versailles güçlerine karşı mermi tükenince taşları tüfeklere doldurup savaşır, rehineler karşılıklı olarak öldürülür, son direnişler Pére Lachaise mezarlığında yapılır ve esirler bu mezarlıkta Versailles güçlerince kursuna dizilir. Savaşta 20 000 kadar komün devrimcisi ve 700'den fazla Versailles'li öldürülür.  

(Bu konuda ''Paris Komünü'' -La Commune, Paris1871- isimli 2000 yılı yapımı Peter Watkins'in yönetmenliğini yaptığı altı saatlik -345 dakika- güzel bir belgesel var... Bulursanız kaçırmayın derim.)

İşte girişte bahsettiğim ‘’Kiraz Zamanı’’ şiirinin yazarı Jean- Baptiste Clement anlattığım Paris Komünü partizanlarındandır. En ünlü şiiri olan ve elden ele dolaşan bu şiirini 28 Mayıs 1871’de Fontaine-au-Roi sokağının hastabakıcı görevlisi olan “yiğit yurttaş” Louise’e adamıştır. Ve bu şiir 1871’de Antoine Renaud tarafından bestelenir ve Paris komününün simgesi haline gelip devrimci şarkıların en unutulmazlarından biri haline gelir... 

Şimdi gelelim şiirin hikâyesine…

28 Mayıs Pazar günü Paris bütünüyle Versailles güçlerinin eline geçer... Sadece Fontaine-au-Roi sokağında birkaç kişi çarpışıyordur. Bunlar bir barikatın arkasına sığınmış yirmi kadar savaşçılardır... Aralarında Jean Baptiste Clement de vardır. Öğleye doğru sokağa, elinde bir ekmek sepeti taşıyan yirmi yaşlarında bir genç kız gelir. Kim olduğunu soran savaşçılara Saint-Maur sokağının hastabakıcısı olduğunu, belki yardımı dokunur diye buraya geldiğini söyler. Savaşçıların bütün ısrarlarına karşın oradan uzaklaşmaz...  Adının Louise olduğunu söyleyen bu kızı sonraları bir daha hiç kimse göremez...  (Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri, C.1, Çev. A. Kadir - A. Timuçin)

“Kiraz Zamanı” şiirinin sonradan, 1871’in kiraz zamanında yaşanan Paris Komünü’nün kanlı haftasının da simgesi olmasının iki nedene dayandığı söylenir. Birincisi şiirde yerlere düşen kırmızı kiraz tanelerinin komüncülerin kan damlalarını çağrıştırması, ikincisi de, bizzat kendisi de “Komünar” olan J.B. Clement’in barikatlarda can veren sevdiği bu hemşireye bu şiiri yazıldıktan beş yıl sonra ithaf etmesi. (1866)

Jean Baptiste Clement “Kiraz Zamanı” şiiriyle, öylesine meşhur olur ki, mezar taşına bile “Jean Baptiste Clement Kiraz Zamanı Şairi” yazılır... (Fotoğrafını yazımın sonuna ekliyorum.)

Bu şiiri Türkiye’de meşhur eden de yazımın girişinde bahsettiğim Özdemir İnce’nin içinde bu şiirin de bulunduğu ‘’Kiraz Zamanı’’ (May Yayınları, 1969) isimli şiir kitabıdır.

Jean- Baptiste Clement şiirinde başlangıçta tatlı tatlı, güzel güzel başlayıp sonunda da hüzünlü bir şekilde; ‘’Taşırım kiraz zamanından yüreğimde bir yara ve kader sunarken bana kendini, bilmez acımı dindirmesini. Kiraz zamanını hep seveceğim ben ve içimde sakladığım anıyı’’ diye şiirini bitirir... 

Bu şiir ve hikâyesi ''Le Temps des Cerises'' (Kiraz Zamanı) ismiyle 1914'ten 2005 yılına kadar beş kez filme alınır, üzerine bu adla iki ayrı tiyatro oyunu, iki ayrı roman yazılır... Şarkılara konu edilir... 

Yazımın hemen sonunda Fransızca öğrenen herkesin dinlemiş olması kuvvetle muhtemel olan bu şiirden yapılmış şarkının bağlantısını vereceğim. Eğer vaktiniz varsa aşağıdaki bağlantıdan “Kiraz Zamanı” (Le Temps des Cerises) isimli şarkıyı Fransız şansonlarının en güzellerinden Fransız aktör ve müzisyen Yves Montand’dan dinleyin! Hatta canınız kiraz çekmişse de şarkıyı dinlerken bağlantıyı tam ekran olarak izleyin.

Kiraz zamanı; mayıs sonları, haziran başıdır ve mevsimlerin en güzel olduğu vakitlerdir. Kiraz zamanı güzeldir ama kısadır, aynı daha önce anlattığım Sakura gibi, aynı hayat gibi, aynı ömür gibi.

Ve ‘’Tarih’’ ne garip bir bilimdir…. Dönemine hükmeden şaşalı diktatörleri, mağrur galipleri değil de nedense hep ona karşı koyanları, ona direnenleri, mağlupları kaydetmiştir! Hatta hatta yerlere dökülen kirazları bile…

Osman AYDOĞAN

Yves Montand, ‘’Le Temps des Cerises’’ (Kiraz Zamanı)
https://www.youtube.com/watch?v=ncs4WlWfIZo

 

Kiraz Zamanı

Gelince bize kiraz zamanı,
sevinçli bülbülle alaycı karatavuk
bayram ederler.
Güzellerin başında kavak yelleri,
sevdalıların yüreğinde güneş dolaşır. 
Gelince bize kiraz zamanı, 
alaycı karatavuk ne güzel şakır.

Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa. 
Gider çiftler düş kura kura
kirazları toplamaya,
bir örnek giysiler içinde aşk kirazları
düşer yapraklar altından damla damla, kan gibi.
Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa,
toplanır düş kura kura mercan taneleri.

Gelince size kiraz zamanı,
korkunuz varsa aşkın acısından,
sakının güzellerden.
Ben ki ağır acılardan hiç korkmam, 
istemem bir gün bile yaşamak acısız.
Gelince size kiraz zamanı,
aşkın acılarını da tadacaksınız.
Hep seveceğim ben kiraz zamanını

Taşırım kiraz zamanından
yüreğimde bir yara.
Ve kader sunarken bana kendini
bilmez acımı dindirmesini.
Kiraz zamanını hep seveceğim ben,
ve içimde sakladığım anıyı.

Le Temps des Cerises

Quand nous chanterons le temps des cerises,
Et gai rossignol, et merle moqueur
Seront tous en fête !
Les belles auront la folie en tête
Et les amoureux du soleil au cœur !
Quand nous chanterons le temps des cerises
Sifflera bien mieux le merle moqueur !

Mais il est bien court, le temps des cerises
Où l'on s'en va deux cueillir en rêvant
Des pendants d'oreilles...
Cerises d'amour aux robes pareilles,
Tombant sous la feuille en gouttes de sang...
Mais il est bien court, le temps des cerises,
Pendants de corail qu'on cueille en rêvant !

Quand vous en serez au temps des cerises,
Si vous avez peur des chagrins d'amour,
Evitez les belles !
Moi qui ne crains pas les peines cruelles
Je ne vivrai pas sans souffrir un jour...
Quand vous en serez au temps des cerises
Vous aurez aussi des chagrins d'amour !

J'aimerai toujours le temps des cerises,

C'est de ce temps-là que je garde au cœur
Une plaie ouverte !

Et dame Fortune, en m'étant offerte
Ne saurait jamais calmer ma douleur...

J’aimerai toujours le temps des cerises
Et le souvenir que je garde au cœur !

Jean-Baptiste Clément (1866)




Akşemseddin

27 Mayıs 2019

Kaç gündür Fatih Sultan Mehmet'i anlatıyorum... Muhtemel ki 29 Mayıs günü fetih günü diye bir kaç siyasetçi ve bir kaç kalem erbabı da Fatih'i anacak.. Ancak eminim ki Fatih'i Fatih yapan, değişik kaynaklarda “Manevi Fatih” olarak anılan, Fatih’in hocası Akşemseddin’i hiç kimsecikler anmayacak... Ancak Fatih’in hocası Akşemseddin'i hiç kimse anmasa da ben anmasam olmaz!

Birçok belgeye göre, Fatih 19 yaşındayken İstanbul’u fethedip kente girdiğinde, kendisini yetiştirerek o muhteşem güne hazırlayan, hatta teşvik eden, kararlılığını sağlayan hocası Akşemseddin de yanındaydı...

Fatih Akşemseddin ile İstanbul'a girişte şehir halkı tarafından karşılanır, şehir halkı Akşemseddin'i Fatih sanıp ona çiçekler uzatır. Akşemseddin ise "Padişah ben değilim" diyerek yanındaki Fatih Sultan Mehmed'i gösterir. Fatih ise "Hünkâr benim ama o benim hocamdır. Çiçekler O'na Layıktır!" sözüyle tebessüm ederek çiçekleri hocasına takdim eder.  

Rivayete göre Fatih bir gün haber vermeden çadırına girdiğinde, hocanın “ayağa kalkmaması”na şaşırmış ve çok içerlemişti; diğer hocalar: “Bir nedeni vardır, elini öpüp öğrenmelisin” deyince o gece yine ziyaretine gider… Bu kez padişahı ayakta karşılayan Akşemseddin’le sabaha kadar sohbet ederler. Hocasının ayağa kalkmayarak Fatih’e verdiği ders ise “alçakgönüllü”lüğünü terk ettiği yönündeki gözlemleri ve kaygılarıydı… İstanbul’u almak ne kadar önemliyse, ''kendini beğenmemiş'' kişiliğini sürdürmesi de o kadar önemliydi… Fatih, hocası Akşemseddin  hakkında; "diğer hocalar benim karşımda titrerken, ben bunun karşısında titriyorum" der.

Akşemseddin’in asıl adı Muhammed bin Hamza’dır. 1390 yılında  Şam’da doğar. (Bazı kaynaklar Göynük’te doğduğunu yazarlar) 15. yüzyılın en büyük sufilerinden biri ve çok yönlü Türk Bilim adamıdır. 

Henüz yedi yaşındayken babasıyla Amasya’nın Kavak beldesine yerleştiğinde, okumaya ve bilime merakı herkesin dikkatini çeker. Genç yaşta Osmancık’a müderris (Günümüzdeki üniversite öğretim üyesi) tayin edilir. Ancak aklı, dönemin ünlü düşünürü Hacı Bayram-ı Velî’nin öğrencisi olmaktır. Çünkü kendisini tanıyanlar ona şöyle diyorlardı: ‘’Kazandığın şu zahiri ilmini mana ilmiyle, bilgini aşk ile akıl vergisini kalp ve gönül vergisiyle tamamlaman gerek. Bu da yalnız olmaz. Sana bir mürşit lazım. Kalk Ankara'ya git. Orada Hacı Bayram Velî'ye müracaat et. O seni tamamlasın, bütünleşin. Sen bu dünyaya lazım bir insansın.’’

Israrlı çabalarıyla muradına erer. Bir süre Ankara’daki Hacı Bayram Camii’nin çilehanesinde çilesini çektikten sonra tıp biliminde yoğunlaşır. Bulaşıcı hastalıkların uzmanı olur ve Hacı Bayram-ı Velî’den, bugünkü diplomanın karşılığı olan “ilimde icazet” alır. Bu eğitiminin sonunda yazdığı “Maddet-ül-Hayat” adlı kitabında diyor ki; “Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşır. Bu, gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.” Bu nedenle Mikrobiyolojinin babası sayılır.

Akşemseddin’in bu saptamasını Fransa’da, Akşemseddin’den tam 400 yıl sonra Pasteur dile getirir, ancak Batı bilimi bulaşıcı hastalıkların ilk kâşifi olarak Akşemseddin’i asla anmaz. Hele Akşemseddin’in kanserle uğraşmasını; hatta Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu Kazasker Süleyman Çelebi’yi tedavi etmesini de Batı’nın tıp tarihi yazmaz; biz de bilsek de sözünü etmeyiz zaten!..

Sadece İskoç oryantalist Elias John Wilkinson Gibb,’’History of Ottoman Poetry’’ adlı eserinde, Akşemseddin'in tıp alanındaki ilmini, Hacı Bayram Velî ile beraber olduğu yıllarda elde ettiğini kaydetmekte ve kendisinden âlim ve mübarek bir kimse diye söz etmektedir.

Sadece beden hastalıkların değil, aynı zamandan ruh hastalıklarının da hekimi olan Akşemseddin, ruh hastalıklarını da tedavi eder.

Bu yüzden kendisine "Lokman-ı sani’’ (İkinci Lokman) denilmiştir. Tıp bilimleri dışında başta İslami bilimler olmak üzere astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden olmuştur.

Sultan II. Murat’ın daveti üzerine Akşemseddin ve Hacı Bayram­ı Velî birlikte Edirne’ye giderler. Sultan II. Murad bu iki zatın değerini anlar ve Saray’ın kapılarını açar. Fatih Sultan Mehmet (II. Mehmet) henüz beşiktedir. Bir gün sohbet esnasında Sultan II. Murad “Fetih bizlere müyesser olacak mı?” diye sorar. Hacı Bayram­ı Velî de “Siz ve biz bunu göremeyiz; ama fethi görmek şu küçük şehzade ile bizim köseye (Akşemseddin) nasip olacaktır” der. (Bazı kaynaklar Akşşemseddin'in beyaz sakalından bahsederler, halbuki Akşemseddin kösedir -sakalsız-.)

Kuşatma başlamıştı; ancak surlar aşılamıyordu. Fethin gecikmesi nedeniyle baş gösteren moral bozukluğunu “fetih günü”nü aynen bildirerek gideren, âyet­i kerimeleri ve hadîsleri tefsir ederek askere gayret ve cesaret vermeye çalışan yine Akşemseddin’di…

Akşemseddin, bu arada İslâm dünyasının ulu kişisi Hazret­i Eyyûb el­ Ensarî'nin İstanbul surları dibinde bulunduğu bilinen kabrini de bulmak ister.

Halid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el­ Ensarî, Hazreti Muhammed'i Mekke'den Medine'ye hicretinde evinde misafir eden, Hazret­i Peygamberin bütün gâzâlarında yanında bulunan ve onun sancaktarlığını yapan zât idi.

Emevîlerin ilk halifesi Muaviye, oğlu Yezîd'in kumandasındaki bir orduyu İstanbul'u fethe gönderdiği zaman, çok yaşlı bulunan Halîd bin Zeyd'i de ‘’uğurlu kişi’’ olarak bu sefere memur etmişti. İslâm âleminin bu ünlü kişisi İstanbul'un muhasarası sırasında vefat etmiş ve vasiyeti gereğince surların dibindeki bir noktada toprağa verilmiş. Akşemseddin, bu bilgininin ışığı altında Hazret­i Eyyûb'un kabrinin İstanbul surları dibindeki bir noktada olduğunu biliyormuş.

Bundan sonrasını, Evliya Çelebi, ünlü seyahatnâmesinde şöyle nakletmektedir:

“Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethederken, yetmiş yedi kibar ehlullah Ebâ Eyyub'un kabrini tecessüse koyuldular. İçlerinden Akşemseddin: ‘Beyim, Alemdâr­ı Resulullah Ebâ Eyyûbü'l­ Ensârî bu mahalde medfundur’, diyerek bir hıyâban­ı orman içre girdi. Bir seccade yaydırıp namaza durdu. İki rekâttan sonrâ selâm verip tekrar secdeye vardı ve rahat bir uykuya dalmış gibi öylece kaldı. Birçok kişiler, 'Efendi Hazretleri, Eyyûb'un kabrini bulamadığı için hicâbından uykuya vardı' diye târizler ettiler. Bir saat sonra Akşemseddin Hazretleri seccadeden başını kaldırıp, mübarek gözleri kan çanağını andırır hâlde Fatih Sultan Mehmet Han'a hitâben: ‘Hünkârum, hikmet­i Hüdâ... Seccademizi tam Hazret'in kabri üzerine sermişler!’

Bunun üzerine seccadenin bulunduğu yer derhal kazıldıkta, üç zira (eski bir ölçü) derinlikte, dört köşe yeşil bir somaki taş ortaya çıktı ve üzerinde kûfi yazı ile: “Hâzâ Kabri Ebâ Eyyûb­ül Ensarî” diye yazılmış olduğu görüldü. Taş kaldırıldığında, Hazret­i Eyyûb'un ter ü tâze vücudu safran ile boyanmış kefeni içinde ortaya çıkmış. Sağ elinde tunç bir mühür varmış. Taş tekrar yerine kapatılmış. Üzeri örtülmüş.’’

İşte; asırlardan beri, İstanbul'un başlıca ziyaret yeri olan Eyüp Sultanın kabri böylece bulunur. Sonra da bu kabre, şaheser bir türbe yapılır.

İstanbul alındıktan sonra camiye dönüştürülen Ayasofya’daki ilk cuma hutbesini okuyan da Akşemseddin’dir.

Fatih, İstanbul’un fethinden sonra, bir ara hocasından kendisini dervişliğe kabul ederek irşatlarda bulunmasını ister. Akşemseddin bu teklifi: “Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil, mâlik olman lâzımdır...” diyerek şiddetle reddeder.

Artık kendi görevinin de bittiğine inanır, Fatih’ten Göynük'e gidip, orada dersleriyle uğraşması için izin ister. Fatih hocasını bırakmak istemese de, sonunda çare olmadığını görür. Hocasını Göynük'e uğurlar.

Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra kendisine ödül olarak vermek istediği altınları ve imkânları kabul etmez ve Göynük kasabasına sadece sırtındaki cübbe ve başındaki kavuğu ile döner. Akşemseddin Göynük'te bir köşeye çekilerek öğrencileri ve kitaplarıyla baş başa kalır, Fatih'e yazdığı mektuplarda, Ona, yeni ufuklar açar.

Akşemseddin aynı zamanda şu kitapların da yazarıdır: ‘’Risaletü'n-Nûriye’’, ‘’Hall-i Müşkilât’’, ‘’Makamât-ı Evliyâ’’, ‘’Kitabü't Tıb’’, ‘’Maddetü'l-Hayat’’, ‘’Def'ü Metain’’ ve ‘’Nasihatnamei Akşemseddin’’

Ne yazık ki Aşemseddin'i anlatan çok sayıda kaynak yoktur. Akşemseddin’i anlatan eserlerden ise en önemli ve özgün eser olan Göynüklü Kadı Emir Hüseyin Enisî’ tarafından kaleme alınan ‘’Menakıb-ı Akşemseddin’’ (Akşemseddin’in Menkibeleri) (H Yayınları, 2011)   isimli kitabıdır. Akşemseddin’in bilimsel yönünü anlatan ise Ali Kuzu’nun ‘’Akşemseddin, Mikrobu Bulan Alim’’ (Paraf Yayınları, 2013) isimli kitabıdır. Bir de Göynük Belediyesi tarafından yayınlanan Ömer Eru’nun hazırladığı  ‘’Akşemseddin Hazretleri’’ (2013) isimli kitap bulunmaktadır. 

Herkes Şeyh Edebali’nin damadı Osman Gazi’ye nasihatini bilir. Ama esas nasihat Akşemseddin’dendir. Akşemseddin’in nasihatlarından bazıları:

''Ey oğul!
Her şeye besmele ile başla.  
Daima abdestli ve temiz ol.
Kimseden incinerek sitem etme ve kimse de senden incinmesin.
Kimsenin kalbini viran eyleme (yıkma).
Kardeşine ulaşan nimete asla haset etme.
Kimseyi kötüleme, yalan ve iftiradan sakın.
Kardeşinin kusurlarını görme.
Ananı ve babanı duadan ihmal etme.
Dünya sultanlarının iltifatıyla sevinme.
Dünyanın geçici sevinci sen oyalamasın.
İhsan ve ikramın bol olsun, sadakayı ihmal etme.
Sırlarını ifşa eyleme.
Kendini başkalarına methiye eyleme.
Bu günden yarının tasasını çekme.
Sofradan düşen yemek, zenginliğe sebeptir.
Daima edepli ol; ikram ettiğine de mütevazı ol.
Dişini tırnağınla kurcalama.
Evinde örümcek ağı olmasın.
Elbisen üzerinde iken dikme.
Allahü Tealaya isyandan sakın ki hafızan ve zekân artsın.
Sahipsiz mala elini uzatma.
Ölümü aklından hiç çıkarma.''

Şems Farsça ‘’Güneş’’ demek, Şemseddin ise ‘’Dinin Güneşi’’ anlamına geliyor. Peki, Akşemseddin neden Akşemseddin diye anılır biliyor musunuz? Bir kısım kaynaklarda saçının ve -köse olmasına rağmen- sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı ‘’Akşemseddin’’ dendiği iddia edilse de gerçek öyle değildir. Ama önce kısa bir Türkçe bilgisi:

Türkçede ‘‘Kara‘‘ ve ‘‘ak‘‘ sözcüklerinin ikincil anlamı olan renk tanımlarından önce asıl anlamı daha farklıdır. Kara; ulu, yüce, zor, sert, iri, büyük anlamında kullanılır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; Merzifonlu Yüce Mustafa Paşa‘dır. Kara Mürsel; Ulu, yüce Mürsel’dir. Kara Tekin, Kara Murat ; (aynı anlamda) yüce, ulu, büyük Tekin‘dir, Murat’dır. Karakış; zor kıştır, şiddetli kıştır. Karadeniz; zor denizdir (dalgaları nedeniyle) Karahisar; büyük hisardır. Karaburcu; (üzüm cinsidir) İri burcudur. (Hem de beyaz renkte iri bir üzüm cinsidir)  Karabulut; iri, büyük buluttur. Karagöz; (siyah göz değildir) iri gözdür. Karakaş: (siyah kaş değildir) iri kaştır...

Ak ise ''bilgelik'' anlamında kullanılır. Ak; temiz, dürüst, namuslu, sıkıntısız, rahat, sorunsuz anlamında da kullanılır. Akgün-kara gün; sıkıntısız gün- zor, sıkıntılı gün anlamındadır. Ak akçe kara gün içindir; temiz, helal para zor günler içindir. Akdeniz; sadece Türkçede vardır, Mediterane, Mittelmeer, (Orta deniz) Bahr-ul asvad (Arapça) orta denizdir. Akdeniz; bilge denizdir, çünkü mitoloji orada… Karabaş-akbaş; Anadolu'da köpek cinsidir; karabaş; iri, akbaş ise küçük olanıdır. ''Ak oğlan'' bir Anadolu değişidir; güven veren oğlandır, dingin oğlandır.

İşte Akşemseddin; bilge, sıkıntısız, sükûnetli, güven veren Şemseddin'dir.

Akşemseddin Hazretleri artık Göynük'tedir. Rivayet olunur ki bir gün evinde oğlunu (dört yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar “Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!”

Yıl 1459 yılının Şubat ayıdır. Fethin manevi önderi Göynük’teki Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine mütevazi bir törenle defnedilir. 

Yolunuz düşerse, Göynük’e Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine “fethin manevi önderi” için siz de bir Fatiha okuyun, içinizden gelen en güzel sözleri türbesinin başında fısıldayın... 

Şarkın ve garbın efendisi, iki kıtanın ve iki denizin padişahı ve iki medeniyetin sahibi aydın bir Padişahın böylesi derin, böylesi yüce, böylesine âlim bir hocasıydı işte Akşemseddin… Allah rahmet eylesin… Mekânı cennet, ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

Aşağıdaki fotoğrafta ön planda Akşemseddin'in türbesi ve arka planda Süleyman Paşa Camii yer almaktadır. 




Fatih Sultan Mehmet (2)

26 Mayıs 2019

İstanbul'un fethinin 566. yıldönümü nedeniyle Fatih Sultan Mehmet'i anmak maksadıyla yazdığım dünkü yazımda Fatih Sultan Mehmet hakkında kısaca şunlardan bahsetmiştim:

Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra Türk ve Müslüman Çandarlı’yı idam ettirip yerine bir Rum’u getirdiğini, savaşta öldürdüğü imparatorun (Konstantin Paleolog), İstanbul fethedilmeseydi belki de ileride imparator olabilecek iki yeğenini de vezir yaptığını, Hekim Yakup Paşa (Yahudi), Koca Davut Paşa (Arnavut) ve Zağnos Paşa (Rum veya Sırp asıllı)’yı o dönem devletin önemli kadrolarına getirdiğini, Ermenileri İstanbul’a yerleştirdiğini, İstanbul’da Rum Ortodoks Patrikhanesini koruduğunu, Ermeni Patrikhanesini kurduğunu ve İstanbul’da Yahudi hahambaşı bulundurduğunu,  

Fatih’in İstanbul’u alınca şehrin adını değiştirmediğini, şehrin adının 19. yüzyıla kadar hep ‘’Konstantiniyye’’ olarak kaldığını, fetihten sonra Ayasofya’yı camii yaptığını ancak adını yine değiştirmediğini,

Fatih Sultan Mehmet’in anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Latince, Arapça, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuştuğunu, Gutenberg'in matbaasında basılan bazı kitapları Avrupa'dan getirtip bu kitapları okuyup çevirterek İstanbul’da büyük bir kütüphane kurdurduğunu, bu kütüphanede Aristotales, St Thomas, Aquinas kitaplarının olduğunu, 1466 yılında İskenderiyeli matematikçi, coğrafyacı ve Batlamyos’un ‘’Coğrafya’’ kitabını tercüme ettirdiğini,

Fatih Sultan Mehmet’in resmi unvanın da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’ olduğunu, çoğu Batılı tarihçilerin de Fatih’ten III. Roma İmparatoru olarak bahsettiklerini,  Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından Prof. Dr. Bertrand Michael Buchmann’ın bir sohbetinde bana ''Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkmamıştır, adını değiştirip (Osmanlı İmparatorluğu) bütün kurumlarıyla geliştirip III. Roma İmparatorluğu olarak yaşatmıştır. Bu nedenle de Fatih Sultan Mehmet III. Roma İmparatorudur'' diye söylediğini…

Ama Fatih hakkında yazmadığım bir konu vardı, onu da bana saygıdeğer bir dostum hatırlattı: Gedik Ahmet Paşa'nın Çizme’nin ucuna çıkarma yapması ve seferde iken Gebze'de vefat eden Fatih'in sefer hedefi ve zehirlenerek öldürüldüğü konusu... Gedik Ahmet Paşa’nın Çizme'nin ucuna çıkarma yapması hariç, Fatih'in zehirlenerek öldürüldüğü konusu rivayet, sefer hedefi konusu meçhul olduğu için bu konuyu ihmal etmiştim…

Fatih’e tekrar geri dönmek üzere şimdi de gelelim Fatih’ten sonraki Osmanlının diğer zamanlarının bazı özelliklerine ve uygulamalarına…

İslam’ın beş şartından biri değil midir hacca gitmek? Ancak hiçbir Osmanlı padişahı hacca gitmemiştir. 

Hemen hemen bütün Osmanlı padişahlarının anneleri yabancıdır...

Barbaros, Mimar Sinan, Sokullu kimlerdi biliyor musunuz? Bütün tarihçilerce Osmanlının en büyük veziri kabul edilen Sokullu 21 yaşında bir Sırp kilisesinde org çalarken devşirildiğini bilir miydiniz? Varlığını Türk toplumunun dizilerden haberdar olduğu Pargalı İbrahim Paşa, Mustafa Celaleddin Paşa, 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması’nda Osmanlı’yı temsil eden üç kişiden biri olan Mehmet Ali Paşalar kimlerdi biliyor musunuz? İbrahim Müteferrika’yı, Humbaracı Osman Ahmet Paşa'yı, 1729’da Osmanlı’da ilk modern itfaiye birliğini kuran Ahmet Paşa’yı tanıyor musunuz?

Türkçülük hareketinin öncüsü, ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanında İstanbul vekili ve bu meclisin başkanı,maarif nazırlığı ve sadrazamlık  görevini yapan, devlet adamlığının yanı sıra aynı zamanda 16 dil bilen bir bilim adamı Ahmet Vefik Paşa'yı biliyor musunuz?.

Neyse uzatmayayım Osmanlı’da görev yapan toplam 218 sadrazamın sadece 101’i Türk kökenli olup, geri kalan 117’si farklı etnik kökenlerden gelmektedir. Bu 117 sadrazamın etnik kökenlerine bakıldığında ise, 32’sinin Arnavut, 12’sinin Boşnak, 11’inin Gürcü, 9’unun Abaza, 6’sının Rum, 4’ünün Çerkez, 4’ünün Hırvat, 2’sinin Arap, 2’sinin Ermeni, 2’sinin İtalyan, 2’sinin Slav, 1’inin Rus, 1’inin Bulgar, 1’inin Sırp, 1’inin de Çeçen olduğu ve geri kalan 27 sadrazamın etnik kökeni tam olarak bilinmediği görülecektir. 

Yine bilir miydiniz Osmanlı padişahlarının hiçbirisinin ismi halifelerin isminden değildir... Ne Ömer, ne Ebu Bekir, ne Ali ne de Osman ismini vermişlerdir padişahlara…(Kurucusu hariç, ona da Osman değil Ottoman derlerdi)  Peygamber Hz. Muhammed’i de Mehmet yapmışlardır. Hiçbir mezhebin sembol isimlerini almamıştır Osmanlı padişahları. Neden dersiniz neden?

Her ne kadar bizler Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu olarak Osman Bey’i bilirsek de bu doğru değildir. Osman Bey, Osmanlı Beyliğinin kurucusudur. Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu ise Fatih Sultan Mehmet’tir. Osmanlı İmparatorluğunu kurumsallaştıran o’dur… Yukarıda yazdığım bütün bu Osmanlı politikalarının kurgusunu Fatih’in yaptığı kurumsallaşmış bir uygulama olduğunu değerlendiriyorum…

Fatih’in son seferinde iken zehirlenerek öldürüldüğü rivayetinden bahsetmiştim. Fatih’in bu son seferinin hedefinin de Roma olduğu rivayet edilir… Eğer Fatih’in hedefi Roma ise… Fatih bu seferinin amacı ve maksadı üzerinde iyi düşünülmelidir diye değerlendiriyorum…Yoksa Fatih bu seferi ile tekrar Doğu ve Batı Roma’yı birleştirmek için mi yapmıştır? Kendisi de gerçek anlamda bir Sezar olmak mı istemiştir. Zaten Fatih’in unvanı da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’ değil miydi? Yoksa Fatih’in ve ondan sonrakilerin tüm bu politikaları bu amaca mı dönüktü? Prof. Dr. İlber Ortaylı Fatih için ‘’Hedeflerinin hepsini ardındaki toplum anlamış değildir zaten, açıkça da ortaya koymamıştı’’ diye yazar…

Osmanlı hiçbir zaman kendisini bir Türk İmparatorluğu olarak görmemiştir. İlkyazımda da bahsetmiştim; Osmanlının Anadolu’da döktüğü Türk kanı Balkanlardaki döktüğü Slav kanından misliyle fazladır. Anadolu Türkmenleri Osmanlı için ''Etrak-ı bi idrak'' (Düşüncesiz, akılsız Türkler)'dir.. Aslında Osmanlı; Müslüman ve Ortodoks, Türk, Arap, Slav, ve Rum ortak devletidir... Ancak bu konu pek konuşulmaz... Osmanlının Anadolu'da döktüğü kanı bir başka yazımda anlatayım...

Bütün bunları ben bir olumsuzluk olarak yazmıyorum... Bütün bunların, bütün bu özelliklerin nedeni çok basit: Eğer bu coğrafyada yaşayacaksanız ve bu coğrafyada Roma İmparatorluğu gibi Cihan Şümûl bir imparatorluk kuracaksanız ve bu coğrafyada uzun ömürlü olmak, bu coğrafyada baki kalmak istiyorsanız ve İbn-i Haldun'un söylediği gibi kaderiniz olan bu coğrafya ile barışık yaşayacaksanız; bir ırkın üstünlüğüne, bir dine ve bir mezhebe dayanamazsınız. Osmanlı bugünkü Amerika gibi her dini, her etnik ve folklorik grubu bir potada eritip Osmanlılık diye bir kavram yaratmış ve bu sayede üç kıtada altı yüzyıl hüküm sürmüştür.

Dünkü yazımda Fatih’in ‘’Avni’’ maşlahını kullanarak şiirler yazdığından bahsetmiştim. Bu divandan bir beytini örnek olarak vererek yazımı bitireyim: (‘’Fatih Divanı ve Şerhi’’, Yelkenli Kitabevi, 2009)

''Aşk nakdi bir hazînedür ana yokdur zeval 
Mâlik olan ‘Avniyâ bir gence gencûr istemez''

(Ey Avnî! Aşk, yok olmayan gerçek bir hazinedir. Ona sahip olan kişi, dünyada nice kıymetli hazinelere sahip bir hazinedar olmayı istemez.)

Üç gün sonra İstanbul'un fethinin 566. yıldönümü... Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenmeye çalışanların böylesi bir hükümdârı, Fatih Sultan Mehmet'i anlamalarını ve hakkıyla anmalarını beklemek beyhude bir hâyâl olur... Ancak bu onların sorunudur...  Ama biz, gelin dün de verdiğim gibi Asaf Hâled Çelebi’nin Mârâ isimli şirinin girişinde söylediği gibi yapalım:

’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’

 Osman AYDOĞAN




Fatih Sultan Mehmet

25 Mayıs 2019

Dört gün sonra 29 Mayıs... İstanbul’un fethinin 566’ncı yıldönümü… 566 yıl önce bugün İstanbul surlarının önü kıyamet gibiydi.. Sözde İstanbul’a meftun olanlar ne yapacaklar bu yıldönümünde diye merak etmeye heç gerek yohtur... Her yıl yaptıkları gibi uyduruktan laf olsun diye bir-iki demeç, ilk mektep seviyesindeki Ortaçağ’ı andıran müsamereler, Ulubatlı Hasan, surlar… Tüm bildikleri çünkü bunlar… Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyanlar zaten Fatih Sultan Mehmet’i ne anlayabilirler ve ne de hakkıyla anabilirler... Ancak bu konu onların sorunudur... Onlar Fatih Sultan Mehmet'i anlamayamaz ve anlatamazlar... Ama benim Fatih Sultan Mehmet'i anlatmam lazım... Gelin Fatih Sultan Mehmet’i benden dinleyin…

Ama önce size bir şairimizden ve onun bir şiirinden bahsedeyim…

Kıymeti, değeri, derinliği ve zenginliği yaşarken –belki de hâlen - anlaşılmayan- ve ‘’Garip Akımı’’ içerisinde bir garip kalmış bir şairimiz var: Asaf Hâled Çelebi… Asaf Hâled Çelebi’nin de güzel bir şiiri var: ‘’Mâra’’ Ve şiir şöyle başlardı: ’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’

Birçok dilde (mesela Arapçada) “kadın” anlamına gelen Mâra, Budizm’de Buda’yı baştan çıkarmaya çalışan, dünyevi güzellikleri simgeleyen kadının da adıdır.

15’inci yüzyılda yaşamış, Trabzon imparatoriçesinin yeğeni, II. Murat’ın haremine girmiş, Bizans imparatorunun evlenmeye çalıştığı ama başaramadığı zengin bir kişidir Mâra aynı zamanda...

Mâra’yı bazı kaynaklar da Sırp asıllı yapar. Yorgos Leonardos’un ‘’Hırıstiyan Sultan Mâra’’ (İnkılap Kitapevi, 2004) isimli tarihi romanı bir kişisel maceranın sürükleyiciliği çerçevesinde ortaçağ Balkanlar’ını canlandırır. Sırbistan hükümdarının kızı, II. Murad’ın eşi, Fatih Sultan Mehmet’in saygıdeğer analığı ve neredeyse son Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos’un eşi olacak olan Mâra Brankoviç Komnenos’tur Mâra. 15’inci yüzyılda Güneydoğu Avrupa’nın tarihine yeni bir yön veren bu olaylar kitabın sayfalarında yeniden canlanır. Sırp kralı Brankoviç’in kızı Osmanlılar arasında çok ünlü olmuş, Fatih ondan anamız diye söz etmiştir. Bazı kaynaklarda Mâra Sultan diye geçmiştir.

Fatih Sultan Mehmet kendisini yetiştiren bu saygıdeğer analığına Balkanlarda ‘’Küçük Ayasofya’’ diye bir yer alır ve bu konuda (halen Topkapı Sarayı’nın arşivinde bulunan) bir de ferman çıkarır. Fatih Sultan Mehmet fermanda saygıdeğer analığına ‘’anam Despina’’ diye hitap eder... Fatih’in karısı Gülbahar Hatun da Hristiyan’dır, hiçbir zaman da dönmemiştir İslam’a. Hristiyan olarak da defnedilir. Alman tarihçi Franz Babinger, Gülbahar Hatun’un Arnavut kökenli olduğunu yazar.

Fetihten sonra Papa, Fatih Sultan Mehmet’e bir mektup yazar ve der ki mektubunda Fatih’e: ‘’Hristiyanlığı seçin! Sizi Doğu Roma imparatoru olarak selamlayalım.” Zaten Fatih Sultan Mehmet’in resmi unvanı da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’dur… Çoğu Batılı tarihçiler de Fatih’ten III. Roma İmparatoru olarak bahsederler. Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından özel sohbetlerimde çok duydum bu sözü… Prof. Dr. Bertrand Michael Buchmann’ı burada yâd ile anıyorum. Buchmann bana ''Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkmamıştır, adını değiştirip (Osmanlı İmparatorluğu) bütün kurumlarıyla geliştirip III. Roma İmparatorluğu olarak yaşatmıştır. Bu nedenle de Fatih Sultan Mehmet III. Roma İmparatorudur'' diye anlatmıştı...

Fatih Sultan Mehmet, Anadolu birliğini çok gaddarca sağlar. Bu uğurda çok kan döker. Tarihçi Erdoğan Aydın ‘’Fetih ve Fatih’’ (Kırmızı Yayınları, 2012) isimli kitabında Fatih’in Anadolu’da döktüğü kanların Balkanlarda döktüğünden çok daha fazla olduğunu yazar. Anadolu'daki Germiyanoğulları, Menteşoğulları, Aydınoğulları ve Karamanoğulları devletleri Fatih tarafından zorla ve kan dökülerek Osmanlıya katılırlar. Hele hele Karamanoğlu Devletine diz çöktürmek için Osmanlının Anadolu'da döktüğü kanın haddi hesabı yoktur… 

Şehzade Orhan (2. Sultan Orhan) da Bizanslı bir imparatorun damadıydı. Ve Fatih Sultan Mehmet''e karşı Konstantiniyye surlarını savunanlar arasında 600 askeriyle Şehzade Orhan da vardır!

Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Türk ve Müslüman Çandarlı’yı idam ettirip yerine bir Rum’u getirir. Çandarlı yeni kurulacak imparatorluğun ‘’Türk İslam İmparatorluğu’’ olmasını istiyordu… Fatih ise ‘’Cihanşümul bir imparatorluk’’ kurmak istiyordu… Fatih'e göre böyle bir imparatorluk ise çok uluslu, çok dinli ve evrensel bir imparatorluk olmalıydı.

İşte tam da bu nedenle Fatih savaşta öldürdüğü imparatorun (Konstantin Paleolog), İstanbul fethedilmeseydi belki de ileride imparator olabilecek iki yeğenini de vezir yapar... Hekim Yakup Paşa (Yahudi), Koca Davut Paşa (Arnavut) ve Zağnos Paşa (Rum veya Sırp asıllı. II. Murat‘ın kızını alarak onun damadı olur, kendi kızını da Fatih Sultan Mehmet‘le evlendirir. Fatih’in şehzadeliği sırasında onun nedimliğini yapar, şehzadeye Rumca ve Lâtince öğretir. Bugün için Balıkesir'de adına yaptırdığı Zağnos Paşa Camii bulunmaktadır.) o dönem devletin önemli kadrolarında yer almış ve başarılı olmuş devşirmelerdir.

Yine aynı nedenle Ermenileri İstanbul’a yerleştiren de Fatih’tir… İstanbul’da Rum Ortodoks Patrikhanesini koruyan, Ermeni Patrikhanesini kuran ve İstanbul’da Yahudi hahambaşı bulunduran da Fatih’tir… Fatih İstanbul’u alınca şehrin adını değiştirmez, 19. yüzyıla kadar hep Konstantiniyye’dir o şehrin ismi... Ancak 19. yüzyılda ‘’İstanbul’’ ismini alır. Fatih, fetihten sonra Ayasofya’yı camii yapar ama adını yine değiştirmez!. Aya İrini de aynı şekilde kalır. Adı değişmez!

Fatih Sultan Mehmet anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Latince, Arapça, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşur. Fatih'in Latinceyi anadili gibi konuştuğu ve Homeros’u aslından okuduğu rivayet edilir. Coğrafya ve tarihe meraklıdır. Bir divan tertip edecek kadar güçlü bir şairdir. Avni mahlasını kullanarak divanlar yazar. Huzurunda Gazali ve İbn'i Rüşd'ün fikirlerini tartıştıracak kadar felsefeye meraklıdır.  Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ele geçirdikten sonra, imparatorluğun felsefecisi Amiroutzes’u saraya davet edip onunla felsefî konular üzerinde tartışır.

Fatih İstanbul kuşatması sırasında yeni döktürülen topların balistik hesaplarını yapacak seviyede de mühendislik bilgisine sahiptir. Gutenberg'in matbaasında basılan bazı kitapları Avrupa'dan getirtip bu kitapları okuyup çevirterek İstanbul’da büyük bir kütüphane kurdurur. Bu kütüphanede Aristotales, St Thomas, Aquinas kitapları vardır. Çağdaş Vaka-i Name’nin, yani tarih yazıcılığının doğuşu Fatih döneminde olmuştur.

1466 yılında  İskenderiyeli matematikçi, coğrafyacı ve astronom  Batlamyos’un ‘’Coğrafya’’ kitabını (‘’Batlamyos’un Haritası’’ olarak da bilinir) tercüme ettirir.

Fatih, atam-dedem kanunu dediği gelenekleri yazılı hale getirir ve bunlara ‘’kanunname-i ali Osman’’ ismini verir. Bu Kanun Hükmünde Kararnamelerden, -pardon-, bu kanunnamelerden birisi de şudur: ‘’Kanunname-i al-i Osman'a şu derkenarı da düşesiz: Her kimesneye ki bundan böyle saltanat müyesser ola, nizamı âlem için kardeşlerini katleylemek münasiptir. Ekseri ulema dahi bunun böyle olmasına razı olup tasvip etmiştir.’’ …

Fatih ölünce de vasiyeti üzerine naaşı Büyük Konstantin'in, Justinianos'un, Theodora'nın, Zeo'nun ve diğerlerinin yattığı yere defnedilir. Müslüman olmayan Hristiyan olan karısı da ölünce yanına defnedilir. 

Fatih’in anlattığım bütün bu özelliklerinin çağını aşan, çağının üstünde bir iftihar vesilesi özellikler olduğunu düşünüyorum. İşte Fatih Sultan Mehmet böylesine büyük bir padişahtır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı Fatih için şunları söyler; "Türk entelektüelinin sahip olmadığı vasıfların başında doğuya ve batıya sahip olmak gelir. Hem İtalyancayı hem Yunancayı hem Farsçayı hem Arapçayı bilen böyle bir münevver, onun devrinde Batıda yok. İkincisi, inanılmaz derecede coğrafya biliyor. Ateşli silahlar ordusuna iyi komuta ediyor. Fatih Sultan Mehmet Han, şarkın ve garbın efendisidir, şarkı ve garbı bilir ve komplekssiz bir şark münevveridir, o bir dünya hükümdarıdır. Fatih büyüktü. Ölümü de bir dağın indifaı veya bir büyük geminin batması gibidir. Hedeflerinin hepsini ardındaki toplum anlamış değildir zaten, açıkça da ortaya koymamıştı. Ama Fatih Sultan Mehmed Han asrının hiç tesiri kalmadığını söyleyebilir misiniz? En azından sarayda kurduğu kozmopolit kütüphaneyi o yönde zenginleştiren Kanuni Sultan Süleyman onun torunuydu. Fatih iki kıtanın ve iki denizin padişahı ve iki medeniyetin sahibi bir aydındı.’’

Hem İstanbul'a meftun olduklarını söyleyip hem de İstanbul'a ihanet edenlerin Fatih Sultan Mehmet'i anlamalarını ve hakkıyla anmalarını beklemek beyhude bir hâyâl olurdu... Ancak bu onların sorunudur...  Ama biz, gelin yazımın başında verdiğim Asaf Hâled Çelebi’nin Mârâ isimli şirinin girişinde söylediği gibi yapalım:

’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’

Osman AYDOĞAN




S-400, Patriot ve F-35

24 Mayıs 2019

Son bir kaç yıldır Türkiye'nin gündemini satın alacağı S-400, Patriot ve F-35 silah sistemleri oluşturmaktadır... S-400, Patriot ve F-35 konusunda ne olacağı konusunda fikir yürütebilmek için bu konudaki gelişmeleri kısaca özetlememiz gerekir diye düşünüyorum.

S-400 ve Patriot silah sistemleri ‘’uzun menzilli füzesavar silah sistemleridir’’. S-400, Patriot silah sisteminden farklı olarak; Patriot sadece uzun menzilli füzesavar füzesi iken S-400 hem uzun menzilli uçaksavar hem de uzun menzilli füzesavar silah sistemidir.  F-35 ise ABD’nin geliştirdiği yeni nesil savaş uçağının ismidir. F-35 üretim programına Türkiye de dâhil olmuştur. F-35’lerin üretim programına Türkiye yaklaşık 11 Milyar Dolarlık bir üretimle katkı sağlayacaktır.  

ABD’nin Patriot füzelerini Türkiye’ye satmakta sorun çıkarması üzerine Ankara, 2017 yılının sonlarında iki ülke arasında iki buçuk milyar dolarlık bir anlaşmayla Rusların S-400 hava savunma sistemini almaya karar verdi…

Bunların yanında Türkiye, S-400 ve Patriot sistemlerine benzer İtalyan-Fransız ortaklığı SAMP/T hava savunma sistemini, bu silahlara alternatif olarak satın alma, teknoloji transferi ve ortak üretim konusunda da bir çalışma başlattı.

Türkiye’nin Rusya ile S-400 füzelerinin satın alınması anlaşması üzerine ABD Türkiye’nin Rus S-400 füzelerini almaması için Türkiye’ye baskı yapmaya başladı. Hatta ABD Türkiye’nin S-400 aldığı takdirde F-35 uçakları programından çıkarılacağı tehdidini öne sürdü.

ABD bu tehditlerini somutlaştırarak ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu tarafından 10 Mayıs 2019 tarihinde sunulan ve Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alması halinde F-35 programından çıkarılması çağrısı yapan karar tasarısını onaylayarak kabul etti. Bu karar tasarısında Türkiye’ye S-400 silah sistemi alımını iptal etmesi çağrısı yapıldı.

Metinde Amerika’nın ‘’Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası’’ (CAATSA)’nın Başkan’a Rus savunma ya da istihbarat sektörüyle önemli işlemler yapan birey ya da kuruluşlara yaptırım uygulamasını şart koştuğu da hatırlatıldı.

Ayrıca karar metninde Türkiye’nin S-400 sistemi almasının Amerika ve NATO müttefiklerinin güvenliğine ve Türk-Amerikan ilişkilerine zarar verdiği ve bu alımın Türkiye’nin F-35 üretimine katılma ve bu uçakları filosuna alma planıyla uyumsuz olduğu belirtiliyor.

Karar metninde ayrıca; F-35 programı dışında olası yaptırımlardan etkilenebilecek savunma teçhizatı programları arasında Patriot hava ve füze savunma sistemi, CH-47F Chinook helikopterleri, UH-60 Black Hawk helikopterleri ve F-16 uçakları da var.

ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu tarafından onaylanan bu karar üzerine Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, önümüzdeki aylarda S-400’ün gelmesinin ardından ABD’nin CAATSA yaptırımlarının devreye girmesi halinde neler yapabileceğinin hesabını yaptıklarını belirterek, “Türkiye CAATSA yaptırımlarının hayata geçmesine yönelik de hazırlık yapıyor” diye açıklamada bulundu…

Bütün bu haberler, bu son gelişmeler kamuoyunca bilinen konular… Sorun bundan sonrasının ne olacağı üzerinedir. Türkiye S-400 alacak mı? Türkiye S-400 alırsa Türkiye-ABD ilişkileri, almazsa Türkiye –Rusya ilişkileri nasıl etkilenir. Şimdi gerek Türkiye’de gerekse de ABD, Rusya ve AB’de bütün thing teng kuruluşları bu soru üzerine kafa yormaktadır. Dolayıyla kamuoyu da bu sorunun cevabını beklemektedir.

Hafızamız zayıftır. Bu nedenle yakın bir geçmişe gidelim…

Türkiye geçmişte ABD’den dört adet Awacs Radar uçağı satın aldı. Awacs’ın Türkçe açılımı ise ‘’Havadan Erken İhbar ve Kontrol’’ anlamına gelmektedir. Bu uçaklar Boeing 737 tipi uçakların gerekli modernizasyonu sonrası bir ‘’Uçan Radar’’ haline getirilmiş halidir... Awacs uçaklarını Türkiye 2004 yılında ABD’den sipariş etmişti.  Sipariş tarihimiz 2004 yılı olmasına rağmen uçaklarımız planlanan zamandan 5 – 6 yıl gecikmeli olarak 21 Şubat 2015 tarihinde hizmete girebilmişlerdir. Türkiye bu uçaklar için toplam 1,5 milyar Dolar para ödemiştir.

Awacs 30.000 feet irtifada görev yaparken yaklaşık 500 km ötedeki, uçak 30.000 feet’in üzerine çıktığı zaman yaklaşık olarak 800 km uzaklıktaki hedefleri görüp tespit ve teşhisini yapabilmektedir. Ancak Awacs’ın en büyük özelliği Patriot füzelerinin bir parçası olarak hava radarı görevini yapmasıdır. Bu nedenle Türkiye o zamanlar muhtemel satın alacağı Patriot füzesavar silah sisteminin bir parçası olan radarlarını 1,5 milyar Dolar para ödeyerek zaten envanterine almıştı.

Türkiye’nin S-400’ler için ödeyeceği para yaklaşık 2,5 milyar Dolar’dır. Türkiye’ye ilkbahar yağmurları gibi göklerden Dolar’lar yağdığı için bu silahların maliyetini şimdilik bir kenara bırakalım..

Bu silahlar (S-400 ve Patriot veya SAMP/T bataryaları) uzun menzilli füzesavar silah sistemleridir. Uzun menzilli füzeler ise her ülkenin elinde bulunmamaktadır. Bu silahlar Suriye’de yoktur, Irak’ta yoktur, Yunanistan, Bulgaristan ve İngiltere ve Fransa hariç tüm bir Avrupa’da yoktur. Bölgemizde sadece İran ve Rusya’da bulunmaktadır. Daha uzaklarda Çin, Kore ve ABD elinde bulunmaktadır. Bu silahlarla Türkiye’yi tehdit edecek bölgede iki ülke vardır: İran ve Rusya. İran’ın Rusya’nın hemen hemen müttefiki olması, genellikle Rus teknolojisi kullanması nedeniyle tehdidi aynı değerlendirmek gerekmektedir.

Bu durumda şu soru sorulmalıdır: Türkiye Rusya’dan alacağı S-400’leri Rusya’ya karşı mı kullanacaktır? Bu durumda silah sistemlerindeki gizli ve gömülü kodlarla Rusya buna izin mi verecektir?

Bir başka konu da S-400 diye bilinen sadece füzesavar sistemidir. Bu sistemin 600 km uzaktaki hedefleri algıladığı ifade edilmektedir. Ancak bu yetenek için hangi kara ve hava radarlarını kullanacağı ve bunların maliyet ve kullanım, Türkiye’nin hava savunma sistemine entegresi konusunda şüpheler vardır. Ayrıca S-400 sisteminin kullanılması, yaygınlaştırılması ve geliştirilmesi konusunda da belirsizlikler vardır.

Tüm silah sistemlerinin belirli bir yönetimi vardır. Kaynak, idame, bakım, standart, uyumluluk, eğitim, kod gibi… Yıllardır Batı silah sistemlerini ve teknolojisini kullanan Türkiye’nin böylesi gelişmiş bir teknolojiyi mevcut altyapısına ve sistemine nasıl entegre ve idame edeceği konuşu da belirsizdir.

Türkiye’nin S-400 alımı karşısında ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu tarafından anılan kararı ve ABD’nin CAATSA yaptırımlarının devreye girmesi konusu hiç de hafife alınacak gibi değildir. En azından Türkiye’nin F-35 programından dışlanması halinde kazanacağı teknoloji ve üretim yeteneği hariç kaybedeceği 11 milyar Dolar vardır. Gerçi yazımın girişinde bahsettiğim gibi Türkiye’ye ilkbahar yağmurları gibi gökyüzünden Dolar yağdığı için bu parasal konular sorun değildir. Ayrıca Türkiye'nin F-35 programından dışlanması halinde artık ömürleri dolan F-16'ların yerine hangi savaş uçağını ikame edeceği konusu da belirsizliğe girecektir.  

Özellikle CAATSA yaptırımlarının devreye girmesi Türkiye’yi ekonomik olarak oldukça büyük bir sıkıntıya sokacağı beklenmelidir. ABD’de devam eden Halkbank davası, Zarraf davası henüz sonuçlanmamıştır.

Türkiye’nin S-400 alımı Türkiye – NATO ilişkilerine de zarar vermesi muhtemeldir. Günümüzde Türkiye’nin tam üye olduğu, mutlak söz hakkı olduğu tek Batı kurumu NATO’dur. Bu Türkiye’nin kolayca vazgeçebileceği bir hak ve imkân değildir.

Türkiye’de 17 yıldır iktidarda bulunan partinin ideolojik olarak Batı ve NATO aleyhtarı olduğu bilinmeyen bir konu değildir. Bu nedenle S-400 konusunda Türkiye’nin vereceği karar askerî, güvenlik ve teknik bir karar değil siyasi bir karar olacağı değerlendirilmelidir.

Eğer bu nedenle Türkiye S-400 alımını gerçekleştirişe Türkiye –ABD, Türkiye – NATO ve Türkiye – Batı ilişkileri büyük zarar görecek, bundan da bu ilişkilere vereceği zarardan dolayı ellerini ovuşturarak sevinen de Rusya olacaktır.

Türkiye ise Batı, ABD ve NATO ilişkilerini bozan, üstelik 2.5 milyar Dolar da ödeyerek ideolojik nedenlerle alacağı ancak faydasını görmeyeceği bir silah sistemine sahip olacaktır.

Ancak S-400 anlaşması imzalanmıştır. Türk hükumet sözcüleri her fırsatta bu silahları alacaklarını ifade etmektedir. Son tahlilde Türkiye’nin aklıselimle hareket ederek bu alımdan vaz geçeceği, karşılığında da Rusya’ya bazı ekonomik ve siyasi tavizler verebileceği değerlendirilmektedir.

Diğer taraftan her yabancı menşeli silah tedariki kaynak ülkeye siyasi bağımlılığı da beraberinde getirmektedir. Prof. Dr. Jehuda L. Wallach Yahudi kökenli bir Alman askerî tarihçidir. Bu tarihçinin de güzel bir kitabı var:  ‘’Bir Askeri Yardımın Anatomisi, Türkiye'de Prusya-Alman Askeri Heyetleri 1835-1919’’ (Genelkurmay Harp Tarihi Yayınları, 1977) (Orjinali:  ‘’Anatomie einer Militaerhilfe, Die preussisch- deutschen Militaermissionen in der Türkei’’, Droste Verlag Düsseldorf, 1976) Yazar çalışmasına doktora tezi olarak Mısır’a yapılan Rusya askerî yardımlarını inceler…  Sonra da ABD yardımlarını inceler. Daha sonra yazar Osmanlıya yapılan Alman askerî yardımları incelemeye başlar ve sonuçta da bu kitap ortaya çıkar. Yazar kitabında şu tezi ortaya atar: Silah yardımı alan veya silah satın alan ülkeler süreç içerisinde kaynak ülkenin siyasi ve askerî hegemonyası altına girmektedirler.

Rusya’nın veya Doğu Blokunun (Şangay beşlisi gibi) Türkiye’ye sunacağı hiçbir siyasi ve kültürel gelecek yoktur. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmanın, kovboydan kaçarken ayıyla karşılaşmanın, iki kötüden birisini seçmenin hiçbir anlam ve amacı yoktur.

Sorunun özüne bakıldığında Türkiye'nin, kendisine muhtemel bir uzun menzilli füze saldırısı yapabilecek İran ve Rusya ile ilişkilerini düzelttiğinde böylesi bir silaha ihtiyacı da kalmayacaktır. Siyaset zaten sorunları güç (silah) kullanmadan çözme sanatıdır. Böylesi bir güvenlik ihtiyacını zaten Mustafa Kemal Atatürk; Batı'da Balkan Paktı ile, Güney'de Sadabad Paktı ile, Kuzey'de ise Sovyetlerle ''Dostluk, Komşuluk ve İşbirliği Anlaşması'' ile sağlamıştı... Ülkede ve bölgemizde sükûnetin tek adresi yine Mustafa Kemal Atatürk'tür: ''Yurtta Barış, Cihanda Barış''

Bütün silahlar kötülük kaynağıdır.

Osman AYDOĞAN




Etnik ve folklorik bir kimlik olarak Moğollar

23 Mayıs 2019

Dünkü yazımda Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında 1473 yılında yapılan Otlukbeli Savaşını anlatırken Ilısı Barajının yapımı nedeniyle su altında kalacak olan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın saltanat yıllarında şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey için yaptırıldığı türbenin taşınmasından yola çıkarak şu iki soruyu sormuştum: ''Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna ve onun türbesine gösterilen bu ihtimam niyedir?'' 

İkinci sorum da şu idi: Otlukbeli Savaşı birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük savaşlarından birisi olarak kabul edilmesine rağmen Türk tarihinde ve askerî akademilerde neden gereken önem verilmezdi? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Hristiyanlar ile, Batı ile olan savaşları mı olmak zorundaydı?

İşte bu iki sorunun cevabını da Moğollar üzerinden vermek istiyorum... 

Cengiz Han tarafından 1206 yılında kurulan Moğol İmparatorluğu 1294 yılına kadar yaşar. Kısa zamanda her yönde genişleyip, dünyanın %22'sine yayılıp, 34 milyon km2’ den fazla bir alanı kapsayarak ve tarihin bitişik sınırlara sahip en büyük imparatorluğu olurlar. En geniş döneminde 100 milyondan fazla kişiyi topraklarında barındırır. İmparatorluğun bu denli geniş olması ile Batı ile Doğuyu birleştirmiş, bu sayede İpek ve Baharat yollarında ticaret yapmak güvenli olmuş ve Pax Mongolica denilen barış dönemini başlatmıştır. Cengiz Han zamanındaki Moğol Ordusu dünyadaki en organize ve en disiplinli ordu haline gelmiştir. Moğol ordusu da tarihteki önemli ordular arasında sadece atlılardan oluşan tek orduydu.

Moğollar, yüzyıllarca Türklerle yan yana yaşamışlar ve bunun sonucu olarak da Türk kültür ve medeniyetinin etkisinde kalmışlar ve zamanla Türkleşmiş ve İslamlaşmıştır. Orta Asya’da halen Cengiz Han ve hanedan üyeleri Türk olarak kabul edilir. Türklükle Moğolluk tarihsel, coğrafi, kültürel olarak çok geçişlilik arz ettiği için; Asya bozkırlarında Hunlardan itibaren Türk tarihini Moğol tarihinden ayırmak hemen hemen imkânsızdır. Fransız oryantalist ve Türkolog Jean-Paul Roux (1925 – 2009) Cengiz Han için Moğollaşmış bir Türk, Timur için ise Türkleşmiş bir Moğol demektedir. Bu nedenle Türk tarihinde Moğollar öteki bir toplum olarak sayılmazlar. Bu nedenlerle de günümüzde Türkler çocuklarına göğsünü gere gere Cengiz, Kubilay, Temuçin, Oktay, Timur, Noyan adlarını verirler.

Türkçülüğün babası olan Nihal Atsız, oğluna vasiyetinde (1941) ötekileştirdiği toplumları şöyle sıralar: Yahudiler, Çinliler, Acemler, Yunanlılar, Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler, Japonlar, Afganlılar, Amerikalılar, Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Gürcüler, Çeçenler... Ancak bunların arasında Moğollar yoktur.

Ancak tarih baba tarih sayfalarında Moğolları farklı anlatır. 3 Temmuz 1243 tarihli Kösedağ Muharebesi, Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesiyle sonuçlanır. Bu yenilgiyle bu topraklarda Moğol istilalarının önünü açan Moğol Baycu Noyan’dır. Noyan, Anadolu’yu Moğollara bağlayarak Büyük Han’ın nazarında itibar kazanmak istemiştir.

Kösedağ savaşından sonra Moğollar bu topraklarda çok can yakmıştır. 13’üncü yüzyıl, Anadolu’nun Moğolların baskısı altında inim inim inlediği bir dönemdir. O zamanlar Anadolu’da Moğollara dair sarf edilen adeta efsaneleşmiş söz şudur: ‘’Geldiler, yaktılar, yıktılar, kestiler, biçtiler, gittiler...’’ Haçlılar bile Anadolu’ya Moğollar kadar zarar vermemişlerdir.

Tarihçiler, İslam tarihinde Moğol istilasıyla kıyaslanacak bir felaketin olmadığı hususunda hemfikirdirler. Bu dönemde İslam kültürüne ait eserler yok edilmiş, dini kitaplar hayvanların altına serilmiş ve camiler de ahıra çevrilmiştir. İslam tarihi kaynakları bu istilalardan dolayı Moğolları bir kıyamet alameti olarak görerek, Yecüc-Mecüc olarak da nitelemişlerdir.

Büyük Fransız tarihçi Fernand Braudel, ‘’Medeniyetler Tarihi’’ (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) (Bu kitap Türkçeye çevrilmemiştir) isimli kitabında 13. yüzyılda Moğol istilasının İslam’ın bütün şehir medeniyetlerini yakıp yıktığını, kütüphanelerin yakıldığını, milyonların öldürüldüğünü, bu şekilde tüm İslam dünyasının bir “kasaba”ya dönüştürüldüğünü ve hala etkileri süren İslam dünyasındaki mistisizm ve dogmatizmin Moğol istilasının ve Haçlı seferlerinin yıkıcı etkileriyle başladığını ve zamanla devlet politikalarına dönüşüp kökleştiğini yazar...

Hal böyleyken Türk tarihinde Moğollar ötekileştirilmediği gibi Kösedağ Muharebesi'nin Moğol Komutanı ‘’Noyan’’ın adını kendisine isim, soy isim olarak alan ve gururla taşıyan sayısız vatandaşımız vardır.

Anadolu'daki Moğol baskısı, Selçuklu Sultanlığını zayıf düşürdükçe Türkmen beylikleri bağımsız olma fırsatını yakalamışlar, bunlar arasından da sivrilerek Osmanlı çıkmıştır. Kemal Tahir ''Devlet Ana'' (İthaki Yayınları, 2005) isimli romanında bu süreci çok güzel anlatır. 

Ancak Osmanlı da Moğollardan kurtulamamış, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid ile Timur arasında, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda 28 Temmuz 1402 tarihinde yapılan Anakara Muharebesi Geç Orta Çağ tarihinin en kanlı çarpışmalarından birine sahne olmuş ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanmıştır.

Ankara Muharebesi yenilgisi; Osmanlı Devleti'nin geçici süreliğine dağılarak, devletin imparatorluk aşamasına geçmesinin ve İstanbul'un Fethi'nin 50 yıl kadar gecikmesine, Anadolu`daki Türk siyasal birliğinin bozularak Anadolu beyliklerinin yeniden kurulmasına ve Osmanlı tarihinde Fetret Devri (1402-1413) olarak bilinen 11 yıllık bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına neden olmuştur.

Moğollar bu kadarı ile de kalmamışlardır.  Timur İmparatorluğunun varisi Akkoyunlu Devleti de Osmanlı’yı rahat bırakmadı. Ne zamanki Akkoyunlu Devleti 1473 yılındaki -dün bu sayfalarda anlattığım- Otlukbeli Savaşını Osmanlı’ya karşı kaybetti, Osmanlı’nın Doğu sınırı da o zaman huzura ve sükûna kavuştu.  

Yazının başında ifade edildiği gibi Moğollar; Selçuklu’ya, Osmanlı’ya ve Anadolu’ya, Moğolların ardılı olan Akkoyunlu’lar da Osmanlı’ya bu kadar kötülükleri yapmasına rağmen nedense Moğollar ve Akkoyunlular bu coğrafyada ötekileştirilmemiş, düşman sayılmamış, Moğol isimleri Türklerce gururla taşınmıştır. Hatta öyle ki Osmanlı ile Akkoyunlu arasında yapılan Otlukbeli Savaşında Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey için Türk tarihi ifade ettiğim gibi ''Şehit'' diye not düşmüştür... Ve yine bir önceki yazımda anlattığım gibi günümüzde de Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi Ilısu Baraj Gölü altında kalacak diye uluslararası bir çalışma ile itina ile iki km kuzeye törenle taşınmıştır. (12 Mayıs 2017) Ve bu törende de konuşma yapan siyasiler Zeynel Bey’den ‘’şehit’’ diye bahsetmişlerdir. (Sakın yanlış anlaşılmasın; tabii ki türbenin taşınmasında doğrusu yapılmıştır.)

Şimdi gelelim benim yazımın başında sormak istediğim sorulara:

Benim sormak istediğim Moğolların ve Akkoyunluların Osmanlıya ve Anadolu’ya bu kadar kötülüklerine rağmen neden bu coğrafyada ötekileştirilmediği, neden hala gurur ve onurla Moğol isimlerinin taşındığı ve Osmanlıya karşı savaşlarda ölenlerine de neden ‘’şehit’’ diye hitap edildiğidir? Eğer onlar ‘’şehit’’ ise Osmanlının şehitleri neydi?

Ve Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna ve onun türbesine günümüzde gösterilen bu ihtimamın sebebi neydi?

Otlukbeli Muharebesi birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük savaşlarından birisi olarak kabul edilmesine rağmen Türk tarihinde ve askerî akademilerde neden gereken önem verilmezdi? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Batı ile Hristiyanlarla olan savaşları mı olmak zorundaydı?

Osmanlıların, Türk tarihinde ve askerî akademilerde yüzeysel geçiştirilen sadece Akkoyunlularla yapılan Otlukbeli Muharebesi (1473) de değildi...  Moğollorla yapılan Kösedağ (1243), yine Moğollarla yapılan Ankara (1402), Safevilerle yapılan Çaldıran (1514) ,  Dulkadiroğulları Beyliği  ile yapılan Turnadağ (1515), Memluklerle yapılan Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) muharebeleri de dönemlerine oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımlarından büyük muharebeler olması ve sonuçları itibariyle de büyük siyasi etkilerine rağmen gerek Türk tarihinde gerekse de askerî akademilerde hep yüzeysel olarak geçiştirilmiş, hatta bazıları görmezden bile gelinmiştir. 

Ancak Türk tarihinde ve askerî akademilerde varsa yoksa teferruatıyla incelenen Batı ile Hrıstiyanlarla yapılan muharebeler olmuştur. (Malazgirt 1071, Sırpsındığı 1364, Niğbolu 1396,  İstanbul'un fethi 1453, Mohaç 1526, Birinci Viyana Kuşatması 1529, Preveze Deniz Muharebesi 1538 vb.) 

Ayrıca ilginçtir ki tarih yazımında Moğolların istilacılıkları söz konusu olduğunda Türklüklerinden pek bahsedilmemiştir. Ancak bir ‘’Taç Mahal’’ söz konusu olduğunda ise hep "karısı için anıt mezar yaptıran Türk İmparatoru’’ndan bahsedilmiştir. Fakat Bağdat'ı yağmalayanlar hiç şüphesiz Moğollardır, Türkler değildir!

Tüm bunların nedeninin sosyal-kültürel antropolojide yer alan kavramlarda yer aldığı değerlendirilmektedir.  

Günümüzde sosyal-kültürel antropolojide yer alan ‘’etnoloji’’ ve ‘’folk’’ kavramları şu şekilde açıklanmaktadır: ‘’Etnos’’; (Yunanca kökenli olup) “öteki halk’’, veya ‘’öteki halklar’’ demektir!..  Bu nedenle ‘’etnoloji’’ “ötekinin bilimi”dir. “Folk” ise ‘’bizim halk’’ demektir. “Folk”; bizim olan kırsal, geleneksel, modern-öncesi, kentleşme-öncesi, endüstrileşme-öncesi halkımız, halimiz, ahvalimiz, akrabamız anlamındadır.

Muhtemel ki Moğollar ve Akkoyunlular Türk tarihinde ve de Anadolu’da bir etnik kimlik (“öteki halk’’ veya ‘’öteki halklar’’) olarak değil de folklorik (bizim olan kırsal, geleneksel, akraba) bir kimlik olarak, Araplar ise dindaş bir grup, ümmet olarak görülmüştür. Bu nedenle de ne Moğollar ne Akkoyunlular ne de Araplar ötekileştirilmemiş ve bu gruplarla yapılan muharebeler, savaşlar ve çatışmalar ise bir kardeş (folk) kavgası olarak görülüp fazla öne çıkarılmamış ve unutturulmak istenmiştir.

Osman AYDOĞAN

Bir not: TV'lerde tarihten, sosyolojiye, ekonomiden politikaya her konuda konuşan, bilimsel makaleler yazan sözde profesör ünvanlı herbokologlar -pardon- akademisyenler, sözde sosyologlar, sözde politikacılar biraz tarih, biraz sosyoloji, biraz da antropoloji bilseler ve birazcık da doğru terminoloji kullansalar da olur olmaz yerlerde ''etnik'' sözcüğünü bilinçsizce kullanmasalar! Hani bir Yunan atasözü vardı ya: ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir'' diye... Anlıyorsunuz değil mi?

Bir başka not daha: Dünya Etnospor Konfederasyonu Başkanı Bilal Erdoğan himayesinde her yıl düzenli olarak yapılan bir festivalin 9-13 Mayıs 2018 tarihleri arasında, İstanbul’da 3. yapıldı… Yenikapı Meydanı'nda beş gün süren festivalde Türk dünyasına, Orta Asya ve Anadolu'ya özgü şenlikler gerçekleştirildi. Festivalde geleneksel Türk sporlarının yanı sıra geleneksel kıl çadırlarda oba yaşamı, tarihi el sanatları atölyeleri, kılıç kalkan ve atlı gösteriler gibi pek çok aktivite yapıldı.   Organizasyonda geleneksel sporlardan aba güreşi, şalvar güreşi, kuşak güreşi, mas güreşi, fetih yağlı güreşleri, atlı okçuluk, atlı cirit, kökbörü, âşık oyunu, mangala, geleneksel yaya okçuluğu, şahinle yarış ve yabusame olmak üzere toplam 13 branşta 883 sporcu mücadele etti... (Gazeteler)

Bu festivalin adı neydi biliyor musunuz? ‘’3. Etnospor Kültür Festivali‘’ !…  Festivalde yapılan bütün etkinlikler bizden, bizim kültürümüze ait, yani folklorik… Ancak festivalin adı ne: ‘’Etnospor’’! Yani ‘’etnik spor’’, yani ‘’Ötekinin sporu’’! Hani derlerdi ya; ''cehaletin bu kadarı ancak tahsil ile mümkündür''!!! Siz anlıyorsunuz değil mi bir nasıl ellerde olduğumuzu! 

Hep söylerim ya; her şey ''tanım'' ile başlar, araçlarla devam eder...





Otlukbeli Meydan Muharebesi

22 Mayıs 2019 

Madem ki dün Yavuz Sultan Selim ile beraber daldık ''Tarih''e... Hazır dalmışken ''Tarih''in içine orada kalıp yolculuğumuza devam edelim... . Ama bu yolculuğa da çıkmadan, iki sene önce ajanslara düşen bir haberden bahsetmek istiyorum. Tarih: 12 Mayıs 2017... Tüm ajanslarda pek bir kimsenin dikkatini çekmeyen kısa bir haber geçiyor. Haber şu idi:

‘’Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi Ilısu Barajı yapıldığında su altında kalmasın diye ‘Ilısu Barajı Kültürel Varlıkları Koruma ve Kurtarma Çalışmaları' kapsamında bulunduğu yerden iki km daha uzağa, Hasankeyf ilçesinin yeni yerleşim alanında bulunan Kültürel Park’a taşındı.’’

Zeynel Bey Türbesi; Batman'ın ilçesi Hasankeyf’te, Dicle nehrinin kuzey sahilinde, Hısn-ı Keyfa (Hasankeyf) köprüsünün batısında yer alan bir mimari şaheser idi. Türbenin, kuzeydeki giriş kapısı kemer üstünde yer alan kitabede Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın saltanat yıllarında şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey için yaptırıldığı belirtiliyor. Kitabede tarih bulunmamaktadır. Ancak Zeynel Bey'in Akkoyunlularla Osmanlılar arasında cereyan eden Otlukbeli Meydan Muharebesi'inde (1473) şehit (!) düştüğü bilinmektedir. Dolayısıyla türbenin bu tarihten sonra inşa edilmiş olduğu değerlendiriliyor.

İşte anlatmak istediğim savaş, Zeynel Bey'in şehit (!) olduğu ve Fatih Sultan Mehmet'in bizzat katıldığı ve yönettiği Osmanlı ile Akkoyunlu devletleri arasında yapılan Otlukbeli Savaşıdır. Çünkü bu savaş günümüzle çok yakından ilgilidir ve günümüze ait çok şeyler söyler...

Otlukbeli Meydan Mavaşı: Anadolu’da Erzincan ilinin Tercan Ovası’nda Otlukbeli denilen yerde, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed’in komuta ettiği Osmanlı ordusuyla Akko­yunlu İmparatoru Emir-i Kebir adıyla anılan Uzun Hasan’ın komuta ettiği Akkoyunlu ordusu arasında yapılan meydan muharebesidir. Otlukbeli muharebe alanında, o devirde dünyanın en büyük iki Türk İmparatorluğunun ordusuyla iki büyük hükümdarı karşı kar­şıya gelmişlerdi.

Otlukbeli Meydan Muharebesi yapıldığı sırada yakın doğuda bulunan üç büyük İslam devleti vardı. Bunlardan biri; Osmanlı Devleti, ikincisi Akkoyunlu Devleti, üçüncüsü de Mısır’da Memluk Devleti idi.

Osmanlılar, 150 senelik bir devletti. Akkoyunlu İmparatorluğu ise; parçalanan Timur İmparatorluğu’nun enkazı üzerine kurulmuş yeni bir devletti. Aslında Asya kıtası bu iki Türk asıllı devlete yetecek kadar büyüktü. Birbirlerine sataşmadan bu geniş topraklar üzerinde yerleşebilirler, medeniyetlerini genişlete­rek ve güçlendirerek tarihi görevlerini yapabilirlerdi. 

Büyük Türk İmparatorluğu hükümdarı Timurlenk ile Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Bayezid’in, Otlukbeli meydan savaşından 71 yıl önceki düştükleri tarihi hataya düşmemeleri, birbirlerini yok et­meye çalışmamaları icap ederdi. 

Fakat olmadı, bu iki Türk devleti savaştı. Etnik olarak Türk idiler, din olarak da Müslüman’dılar, mezhep olarak da Sünni idiler... Fakat savaştılar...

Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’in, 1453’te İstanbul’un fethiyle Bizans İmparatorluğunu ve 1461’de de Trabzon’u alarak Pontus Rum Devletini yıkması ve bu sayede büyük güç kazanması Osmanlı'nın doğusundaki Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ı telaşlandırmıştı. 

Türkmen asıllı Akkoyunlu Uzun Hasan, kısa zamanda devletin sınırlarını genişleterek; Irak-ı Acem, Irak-ı Arap, Azerbaycan, İran ve kısmen Doğu Anadolu’ya hâkim olmuştu. Pontus Rum Kralının damadı olması dolayısıyla Trabzon’un mirasının kendisinin olduğunu iddia ediyordu. Bu sebeple, Fatih’ten Trabzon’u istedi. İsteği kabul edilmedi. Uzun Hasan, tek başına Osmanlıları mağlup edemeyeceğini bildiğinden, kendisine müttefik aradı. Neticede, Batıda Haçlı devletleri ve Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Türk devlet ve beyleriyle anlaştı. Venedik, Papa ve Napoli, ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın yanında yer aldılar. Venediklilerin yardımı karşılığı, Karadeniz’de serbest faaliyet yanında, Mora, Midilli, Ağrıboz ve Argos’un iadesi temin edilecekti. Topraklarını Osmanlıların zapt ettiği Karaman ve Candar beyleri de bu ittifaka dâhil oldular.

Uzun Hasan’ın bu faaliyetlerine karşı Fatih de tedbir aldı. Batıdan gelecek saldırılara karşı Rumeli ve İstanbul’un emniyet tedbirlerini arttırdı. Rumeli’nin muhafazası, Şehzâde Cem Sultan'a verildi. Mısır Memlûkları ile anlaşma yapılarak, Akkoyunlular ile ittifakları önlendi. Akkoyunlu-Venedik ittifakını da bozmak isteyen Fatih, Venediklilerin Ağrıboz Adasını Osmanlılardan istemeleri üzerine, anlaşmaya yanaşmadı. Venedikliler, Uzun Hasan’a yardım için Napoli, Rodos, Papalık ve Kıbrıs donanmalarıyla; Akdeniz ve Ege sahillerindeki Osmanlı şehirlerinden Antalya, İzmir şehir ve kalelerini yağma edip, yaktılar.

Fatih, Uzun Hasan’a karşı sefere çıkmadan önce, Anadolu’ya öncü kuvvetler gönderdi. 1473 Martında doğu seferine çıkan Fatih’e; Bursa’da Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa, Beypazarı’nda Karaman Valisi Şehzâde Mustafa Çelebi, Kazova’da Amasya Valisi Şehzâde Bayezid ve kuvvetleri katıldılar. Böylece Osmanlı ordusunun mevcudu, yüz bine çıktı. Rumeli akıncı kumandanı Mihaloğlu Ali Bey öncü gönderilerek, Akkoyunlular'a ilk darbeyi vurmaya ve haber almaya memur edildi. Osmanlı Ordusu Erzincan’a geldiği halde, Uzun Hasan ve Akkoyunlular'a rastlayamadı. Erzincan’dan itibaren asıl muharebe şartları gözetilerek, ani taarruzlara karşı ihtiyatla harekete devam edildi.

Tercan’da iki tarafın da öncüleri karşılaştı. Uzun Hasan da yetmiş bin askerle Tebriz’den hareketle Tercan istikametine gelmekteydi. Önden giden ve Tercan Nehrini takip eden Has Murad Paşa, karşılaştığı Akkoyunlu kuvvetlerini üst üste mağlup etti. Has Murad Paşa, bu muvaffakiyetleri üzerine daha da ilerlemek istedi. Vezîriâzam Mahmud Paşa, Fırat’ı geçmemesini tavsiye ettiyse de, dinlemeyip ilerledi. Has Murad Paşa, Fırat’ı geçince Akkoyunlular'la muharebeye tutuştu. Sahte ricat taktiğine kapılarak Akkoyunluların içine girdi ve kuvvetleriyle birlikte pusuya düştü. Osmanlı öncü kuvvetlerinin bir kısmı zayi olurken, bir kısmı esir düştü. Has Murad Paşa da Fırat’ta boğuldu.

Osmanlıların meşhur kumandanlarının ve seçme askerlerinin esir alınıp, öldürülmesiyle ümitlenen Uzun Hasan, Otlukbeli’nde Osmanlılara kesin darbeyi indirmek için harekete geçti. Merkezden epeyce uzaklaşan Osmanlı ordusunun levazım stoku devamlı azalıyordu. Atlı Türkmen kuvvetlerine sahip Akkoyunlular, şaşırtıcı muharebe planları tatbik ederek imha harbi yapıyorlardı. Akkoyunlu baskınlarına karşı Anadolu Beylerbeyi Davud Paşa ve takviye kuvvet olarak da Vezîriâzam Mahmud Paşa gönderildi. Otlukbeli’nin tepeleri, Akkoyunlular tarafından tutulduğundan, Osmanlı ordusu Üçağızlı mevkiinde savaş düzeni aldı. Merkezde Fatih Sultan Mehmed Han, sağ kolda Şehzade Bayezid, sol kolda Şehzade Mustafa bulunuyor, Padişah, kapıkulu azaplarına, şehzadeler de eyalet askerlerine kumanda ediyorlardı. Akkoyunlu ordusunun merkezine Uzun Hasan, sağ kola oğullarından Zeynel Mirza (Yazımın girişinde bahsettiğim türbesi taşınan Zeynel Bey), sol kola da Uğurlu Mehmed Mirza kumanda ediyorlardı. (Mirza; Farsça bir kelime olup hükümdâr soyundan geldiğini gösteren bir asalet unvanıdır.)

Otlukbeli’nde, 11 Ağustos 1473 tarihinde meydana gelen muharebe, Osmanlıların ateşli silahlarda, Akkoyunluların da süvari kuvvetlerinde üstünlüğü ile başladı. Sol koldaki Şehzade Mustafa’nın üstün gayreti sonucunda, Akkoyunlular'a karşı sağladığı üstünlükle, muharebe Osmanlılar lehine döndü. Osmanlıların, Uzun Hasan’ın merkez kuvvetlerini şiddetli top ve tüfek atışlarıyla ateş altında tutması, Akkoyunlu kuvvetlerini iyice bozdu. Hasan Bey muharebe meydanından kaçtı. Sağ koldaki Zeynel Mirza ve yardımcı Gürcü kuvvetleri kumandanları öldürüldü. Muharebede kesin olarak üstünlüğü sağlayan Osmanlı kuvvetleri pek çok Akkoyunlu devlet adamı, bey, kumandan ve yardımcıları ile askerlerini esir aldı. Fakat muharebe meydanından kaçan Uzun Hasan yakalanamadı.

Fatih Sultan Mehmet, esir alınan Akkoyunlu âlimlerine hürmet gösterip, serbest bıraktı. Uzun Hasan safında olan Karakoyunluları da affetti. Akkoyunluların elindeki Osmanlı esirleri kurtarıldı. Fatih, Otlukbeli zaferinden sonra, üç gün muharebe meydanında bekledi. Zaferin şükrünü yaparak, dört bin köle ve cariye azat etti. Doğu seferine çıkmadan önce borç olarak dağıtılan yüz yük akçeyi (altı milyon altın lira, on milyon gümüş para) askere hediye etti. Sefer dönüşü, Şebinkarahisar fethedildi.

Otlukbeli Muharebesi birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük muharebelerinden birisi olarak kabul edilir… Kayalık, elverişsiz arazi yapısının büyük rol oynadığı bu savaşta bu elverişsiz arazi nedeniyle kuvvetli Türkmen süvarilerine sahip her iki ordu da seçkin askerlerini kullanamamıştır. Savaş ağırlıklı olarak piyadeler arasında geçmiştir ve devrin en kuvvetli savaşma tekniğine sahip, deneyimli ve ateşli silahlarla donanmış yeniçeriler Akkoyunluların mızraklı piyadelerini dağıtmıştır.

Bu savaş neticesinde Fırat Nehrinin batısı kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine geçti. Batılılar, Osmanlı Devleti'ni mağlup edip, İstanbul’a tekrar hakim olamayacaklarını kesin olarak anladılar. Anadolu birliğinin Osmanlılar tarafından sağlanacağı kesinleşip, Orta-Doğu yolu açıldı. Akkoyunlu ülkesinde taht mücadelesi başlayıp, hanedan parçalandı. Karamanlı ülkesi, Osmanlı hakimiyetine geçti. Otlukbeli zaferi öncesi ve sonrası, tecavüzlerini arttıran Haçlı korsanlarının Akdeniz ve Ege sahillerindeki saldırıları da neticesiz kaldı. Venedikliler de anlaşma istemek zorunda kaldı.

Şimdi gelelim günümüze...

Büyük tarihçiler hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını, geleceğe ilişkin öngörülerin kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibi olduğunu söylerler. Ve İbn-i Haldun o meşhur Mukaddemesinde derdi ki: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

 Bu savaştan günümüze çıkarılacak en az üç büyük ders vardır.

Birincisi şudur: Eğer ülkenizin bir kenarında bulunan bir güç Batıdaki büyük devletlerle ittifak ilişkisi içine giriyorsa bekanız tehdit altında demektir. Bu güç ister bir devlet olsun isterse silahlı bir güç olsun. Tarih bize silahlı güçlerin güçlenerek zamanla devlete dönüşebildiğini göstermektedir.

Girişte anlattığım gibi Otlukbeli Savaşı öncesi Uzun Hasan, tek başına Osmanlıları mağlup edemeyeceğini bildiğinden, kendisine müttefik aramıştı. Neticede, Batıda Haçlı devletleri ve Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Türk devlet ve beyleriyle anlaşmıştı. Venedik, Papa ve Napoli, ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın yanında yer almışlardı.

Değişen nedir ki? PKK, PYD, KDP, IKPY veya her neyse kendisine Batıda müttefik aramadı mı? Neticede, Batıda Haçlı devletleri -pardon AB ve ABD, Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Kürt aşiret beyleriyle (Barzani) anlaşmadı mı? Venedik, Papa ve Napoli -yine pardon- AB ve ABD ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın –affola yine pardon – PYD’nin yanında yer almadılar mı?

Ve ikinci ders: 

Otlukbeli Meydan Muharebesi yapıldığı sırada yakın doğuda bulunan üç büyük İslam devleti vardı. Bunlardan biri; Osmanlı Devleti, ikincisi Akkoyunlu Devleti, üçüncüsü de Mısır’da Memluk devleti idi. Osmanlı ne yapmıştı Akkoyunlu Devleti ile savaşmadan önce? Osmanlı, Mısır Memlûkları ile anlaşma yaparak, Akkoyunlular ile ittifaklarını önledi.

Eğer büyük devletlerden müttefikleriniz yoksa ve dünyanın bütün büyük güçlerini ve komşularınızı karşınıza almışsanız, durumunuz hiç de hayra alamet değildir, sonunuz hüsran oluyor demektir. Bügün için ABD'yi, AB'yi, Rusya'yı, Irak'ı, Suriye'yi, Mısır'ı, İsrail'i, İran'ı kendisine düşman edenler, en azından dostluğundan mahrum edenler, ''değerli bir yalnızlık''ın içine düşenler her halde bu savaştan ve hele hele övüne övüne bitiremedikleri Osmanlıdan hiç mi hiç bir ders çıkarmamışlardır.....

Gelelim üçüncü ve en önemli derse:

Günümüzde de çok tartışılıyor ya: Türk birliği, İslam birliği, mezhep birliği veya ittifakı gibi kavramlar… Mesele, Türklük, Müslümanlık ve hatta Sünnilik olmuş olsa idi zaten bu savaşlar olmaz idi... Her iki tarafta da aynı niteliklere sahipti; Türktüler, Müslümandılar ve hatta hatta, Sünni idiler.... Tarih boyunca aynı kavim, aynı din, aynı mezhep mensupları pek çok kez birbiri ile savaştıkları, dahası birbirlerine karşı başka kavim ve din ve mezhep mensupları ile ittifak içine girdikleri çok vaki olmuştur. Yani ırka, dine ve mezhebe dayalı ittifakların hayalini kurmak ve buna göre politika oluşturmak ülkeyi felakete götürecek ham bir hayalden ibarettir...

Gelin yine son sözü İbn-i Haldun’a bırakalım: ‘’Coğrafya kaderdir!’’

Yani derdi ki İbn-i Haldun bu iki kelimelik strateji ilkesini anlayamayan günümüz Türk politikacılarına: Politikalarınızı ırka, dine, mezhebe göre değil; coğrafyanıza göre belirleyin! Ve gidin öncelikle coğrafyanızla barışın! Çünkü coğrafyasıyla barışık yaşayan toplumlar barış içinde, huzur içinde, refah içinde ve uzun yaşarlar... Bu politikanın aksi kan ve gözyaşıdır... Sadece İbn-i Haldun değil Tarih Baba da bunu böyle söylüyor...

Eğer siz kaderinizle -pardon - coğrafyanızla barışık değilseniz başkaları gelir, onlarla itiifak yaparlar, altınızı oyarlarlar, gözünüzü çıkarırlar hatta hatta canınıza kastederler.... Siz de tarihinizi bilmez, anlamaz veya anlamazdan gelip ''kör olası dış düşmanlar, üst akıl'' deyu iç politika malzemesi yaparsınız...

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ne diyordu: ''Tarihini bilmeyen bir millet yok olmaya mahkûmdur.'' Hoş, zaten ''ümmet'' derdinde olanların ''millet'' diye bir derdi de olmaz ya...

Osman AYDOĞAN

Bir not: Yazımın girişinde Ilısı Barajının yapımı nedeniyle su altında kalacak olan Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın saltanat yıllarında şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey için yaptırıldığı türbenin taşınmasından yola çıkarak sizlere Otlukbeli Muharebesini anlattım. Burada şu soru sorulmalıdır: Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna, onu şehit (!) diye anmamıza ve onun türbesine gösterilen bu ihtimam niyedir? Bunun cevabını da bir sonraki yazımda anlayatım...

İkinci bir not: Yine yazım içerisinde Otlukbeli Muharebesinin birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük muharebelerinden birisi olarak kabul edildiğini söylemiştim... Bu yazımı okuyan okuyucalar arasında asker kökenli olup da askerî mekteplerde, askerî akademilerde bu işin ilmini tahsil eden, okuyan okuyucularım da var... İşte burada da şu soru sorulmalıdır: Böylesi önemli bir muharebe neden askerî mekteplerde, askerî akademilerde okutulmaz? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Hrıstiyanlarla, Batı ile olan savaşları mı olmak zorundadır? Bunun cevabını da bir  sonraki yazıma bırakayım... Yoksa bu kadar uzun yazılarımdan dolayı bana yapılan sitemlerin, yediğim fırçaların haddi hesabı yok! 

Üçüncü bir not: Otlukbeli Meydan Muharebesi; başta İslam Ansiklopedisi (I. C., s.251-270, II. C., s. 270-274, VII. c, s. 506-535), Türk Tarih Kurumu Dergileri, İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI’nı Osmanlı Tarihi kitabı (C. I-VIII, TTK Yay., Ankara, 1988), ATASE Yayınları ve ancak tarihçi akademisyenlerin faydalanabileceği değişik kaynaklarda bahsedilse de ne yazık ki bu muharebeyi öncesi ve sonrasıyla askerî ve siyasi olarak anlatan, benim gibi okuması yazması kıt sıradan vatandaşların anlayabileceği dört başı mamur bir kaynak yoktur. Sadece genç nesil (1982 doğumlu) gazeteci yazarlardan Bedia Ceylan GÜZELCE’nin, Otlukbeli Muharebesini iki kirpinin gözünden anlattığı, 1473’teki, olaylara bir başka gözle bakan, Tarihin rakamlardan ibaret olmadığını şiirsel bir dille anlattığı, savaşlarda adı bile geçmeyenlerin romanı ‘’1473’’ (Çınar Yayınları, 2017) isimli güzel bir kitabı var. Bir de tarihçi Prof. Dr. Enver KONUKÇU’nun Erzincan Valiliğince yayınlanan ‘’Otlukbeli Meydan Savaşı (Ağustos 1473)’’ (1998) isimli kitabı var. Herhalde bizler tarih okumayı sevmediğimiz gibi tarih yazmayı da sevmeyiz...




Şîr-î pençe

21 Mayıs 2019

Tarih okurken genellikle içindeki ayrıntıları pek bilmeyiz. Aslında tarihi tarih yapan ve okunmasını zevkli kılan bu ayrıntılardır. Bizlere lise mekteplerinde, hatta ve hatta tarih eğitimi veren fakültelerde Osmanlının Memluklerle yapılan Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) muharebelerini yüzeysel bir şekilde anlattılar... Neden yüzeysel anlattılar bunu ayrı bir yazımda yazayım... Ama bugün sizlere Yavuz Sultan Selim'in bu seferindeki bir hikâyesini ve Yavuz Sultan Selim'in bilinmeyen bir dramını anlatayım:

Yavuz Sultan Selim, Ridaniye ve Mercidabık seferleri esnasında Şam yakınına otağını kurdurarak burada üç ay kadar kalır. Bir Türkmen kızı da zaman zaman padişahın çadırına gelerek, otağın temizlik işlerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik işlerle meşgul olur. Yine bir sabah temizlik için geldiğinde, Sultan Selimi görür. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıverir, gönlünü kaptırır ona. Hani kalbin, her an bir halden başka bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya, zamanla Türkmen kızının kalbinin içini, ince bir sızı sarar ve başlar genç kızın kalbi için için kaynamaya. 

Bir gün, genç kızın gözü, hünkâr çadırının direğine ilişir.  Aşkın gücü ona, direğin üst kısmına şöyle bir satır yazma cesaretini verir; 

'’Seven insan neylesin?” 

Yavuz Sultan Selim, otağına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark eder. ”Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endişe derken alır eline kalemi söyle bir satır da o yazar aynı direkteki dizenin altına;

'’Hemen derdin söylesin.” 

Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktığında otağın direğine, sevincinden ağlar, o küçücük kalbi heyecandan göğsüne sığmaz olur, yer de onun olur âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-i aşkta bulunmanın, ateşle oynamanın, ateş girdabına bilerek atlamanın da ölümcül bir tehlikesi de vardır.  “Varsın olsun bu aşk, buna değer’’ diye düşünür... Aldığı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamaz ama yine de içinde bir korku kurdu vardır ki genç güzelin, yüreğini her gün diş diş, burgu burgu kemirir... Aşkın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüreğin imdadına yetişir derhâl. Bir satır daha yazar aynı direğe; 

“Ya korkarsa neylesin?” 

Yavuz Sultan Selim, aksam çadıra döndüğünde, not düştüğü direkteki satır gelir aklına. Bakar ve okur ki aşkın heyecanın ve korkunun karıştığı, tezat dolu sözcüklerin buluştuğu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karşısında. Hemen o satırın altına bir mısra daha ekler, aşka yenik düşen koca padişah: 

'Hiç korkmasın söylesin.” 

Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları şöyle dizilir direğin üzerine: 

“Seven insan neylesin? Hemen derdin söylesin. Ya korkarsa neylesin? Hiç korkmasın söylesin.”

Sabahın olmasını sabırla bekler padişah. Seher vakti sırdaşı Hasancan’i çağırtır, derhâl bir emir verir: ”Biz dahi merak edip onu görmek isteriz, tîz elden bu kızı huzura getirin.” 

Emir derhâl yerine getirilir ki ahu gözlü, endamı hoş, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli gelir hünkârın karşısına… Hünkârın emriyle derhâl bir düğün alayı tertip edilir. Eğlenceler, yemeler içmeler…

Düğünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülür. Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, şaşkına çevirir herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme boğulur. Ahu gözlü Türkmen dilberinin ”Selim” diye çarpan saf ve küçük yüreği, bu büyük cihan sultanının aşkındaki sırrı kaldıramaz ve birden duruverir. O çadırın direği, bu olayın canlı fakat ketum şahidi olur asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadığı gibi o gencecik yüreğe, buna fani alemde bir çare de bulunamaz.

Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda koca hünkârın, hüngür hüngür ağladığı söylenir. Sonunda en güçlü orduları yenen ve Osmanlının güçlü divan şairlerinden sayılan koca hünkâr Türkmen kızına yaptırdığı mezarın mermer taşına, su dörtlüğü kazdırarak, dünyaya, aşkın gücünün karsısındaki çaresizliğini anlatır:

‘’Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek 
Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek 
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân 
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek’’

(Gözbebeğime bilmem ne büyü etti felek 
Ağlamamı bol yaşımı kan etti felek 
Aslanlar kahrımın pençesinde titrerken 
Beni bir gözleri ahuya muhtaç etti felek)

Felek bununla da yetinmez...

Gelelim işin esası olan feleğin, kaderin asıl cilvesine!

Yavuz Sultan Selim babası dünyada iken tahta çıkar. Rivayet odur ki bu durum babasının çok zoruna gider. Babası bu durum üzerine beddua eder. Babanın bedduasının şu şekilde olduğu rivayet edilir:

‘’Evlat sen beni bu hallere eyledin ya şîr-î pençelere kurban gidesin!"

Yavuz Selim'in de bu beddua üzerine şöyle dediği rivayet edilir: ‘’Babamın bu ahını aslan kuvvetinde düşman belledim, önüme geçen tüm düşmanlarımı ezdim.’’

Bu nedenle de Yavuz Sultan Selim yukarıda bahsi geçen şiirinde babasının bedduasına da cevap olarak ‘’Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân’’ diye yazar… 

Yavuz sekiz yıllık saltanatında büyük işler yapar, imparatorluğu genişletir. Fakat baba bedduası sekiz yıl sonra Yavuz’un yakasına yapışır ve sırtında şîr-î pençe hastalığı çıkar. Şîr-î pençe, aslan pençesi denilen bir karbonkül hastalığıdır.

 ‘’Şîr-î pençe’’ ilk olarak anlattığım gibi babanın bedduasında geçer. Ancak kaderin cilvesi imparatorluğu üç katına çıkaran cihan padişahı bu bedduanın oluştuğu bir biçimde acılar içinde hayata veda eder.

Sırtında kendisine rahatsızlık veren bu oluşumu (şîr-î pençe) fark eden Yavuz Sultan Selim emrindekilere sıkmalarını söyler. Emrindekiler "hekimler baksa, belki ciddi bir şeydir" diye uyardılarsa da dinlemez Yavuz, "sivilcedir" diyerek tellağa sıktırır.  

Yavuz Sultan Selim Han bu hastalık vesilesiyle yatağa düşer. Ölüm vaktinin geldiğini anlayan ulu hakan yanından ayrılmayan kadim dostu Hasancan'a durumunu sorar: ‘’Hasancan, durumumuz nicedir?’’ Hasancan cevap verir: ‘’Hünkarım Allah'la olma vakti geldi.’’ Yavuz tekrar sorar: ‘’Bre Hasancan, sen şimdiye kadar bizi kiminle bilürdün?’’

Daha sonra padişahın isteğiyle Hasancan "Yasin" suresini okumaya başlar. Padişah da kendisine eşlik eder. Hatta bir yerde yanlış okuduğunu söyleyerek tekrar baştan almasını ister.  Ancak Hasancan sureyi bitiremeden Yavuz ruhunu Hakk'a teslim eder.

Allah rahmet eylesin!

Yazar Yavuz Bahadıroğlu’nun ‘’Şirpençe’’ diye bir kitabı var. (Nesil Yayınları, 2000) Bu konu kitapta detaylı bir şekilde anlatılır. Kitabın tanıtım yazısında Yavuz Sultan Selim şöyle der…

‘’Vükela ve ümeranın süslü elbiseler giymesi, padişahlarına tazimden ileri gelir. Biz Allah`tan başka kime tazime mecburuz ki, bu külfeti ihtiyar edelim? Bizim Padişahımız vücudu saran libasa değil, ruhun içindeki inanca bakar.’’

Tarih güzel olmasına güzel de ancak şöyle bir zararı var: İster istemez soru sorduruyor:

Günümüzde kocaman kocaman saraylarda, süslü süslü tahtlarda oturanlar, süslü püslü libaslar giyenler, şatafatlı şatafatlı arabalara, tayyarelere binenler acep kime tazime mecburlar ki bu külfeti ihtiyar eylerler? Yoksa ruhun içindeki inancın eksikliğini kocaman kocaman saraylarla, şatafatlı şatafatlı arabalarla, süslü püslü libaslarla mı örterler?

Osman AYDOĞAN




19 Mayıs 1919

19 Mayıs 2019

Bugün 19 Mayıs 2019. Mustafa Kemal Paşa’nın, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Kurtuluş Savaşı’nın 100. yıl dönümü…

Mustafa Kemal Atatürk, işte tam da 100 yıl öncesi o günleri, Samsun'a çıkışını ve ülkenin genel durum ve manzarasını Nutuk'ta şu şekilde anlatır:

"1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve manzara: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durum, Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalamış, Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı'na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükumet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı, Ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri, ateşkes Antlaşmasının hükümlerine uymaya lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da, Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalya askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919'da itilaf Devletleri'nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir'e çıkartılıyor. Bundan başka, memleketin her tarafından Hristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı."

Mustafa Kemal Atatürk, Samsun'a çıkışını ve ülkenin genel durum ve manzarasını bu şekilde anlatırdı. Ama Tarih baba 19 Mayıs'ın ne olduğunu kısaca şöyle özetler:

19 Mayıs; modern zamanların dünya tarihinde bir eşi daha görülmemiş bir devrimin, Milli Mücadele’nin ve adına “Anadolu İhtilâli” de denilen bir başlangıcın tarihidir.

19 Mayıs; başlangıçta Abbasi aydınlanmasını takip etmemiş, Batıdaki her türlü aydınlanma ve endüstrileşme girişimine sırt çevirerek, her türlü yeniliğe ‘’Gâvur İcadıdır’’ diyerek karşı çıkıp kendi sonunu kendisinin hazırladığı bir imparatorluğun enkazı üzerinde ulus temeline dayanan yeni ve çağdaş bir devlet, bir Cumhuriyet kurmak için Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ayak bastığı günün tarihidir....

19 Mayıs; tarihi çok uzun bir geçmişe dayanan Türk ulusunun modern çağdaki kurtuluş atılımının başlatıldığı tarihtir.

19 Mayıs; ‘’Milli Misak’’ çerçevesinde ‘’Hâkimiyeti Milliye’’, ‘’İrade-i Milliye’’ ve ‘’Kuvayı Milliye’’ kavramlarının bu coğrafyada yeşermeye başladığı tarihtir... 

19 Mayıs; bütün dünyanın ‘’Büyük Tarihçi’’ diye tanımladığı Fransız Tarihçi Fernand Braudel’in ifadesiyle; ‘’13. yüzyılda Moğol istilasının bütün şehir medeniyetlerini yıktığı, kütüphanelerini yaktığı, bu şekilde bir 'kasaba'ya dönüştürdüğü, Haçlı Seferleri ile de Akdeniz’den uzaklaştırılıp karalara kapattığı, Avrupa ekonomisinin merkantilizme ve bilime geçişini anlayamadığı ve bu nedenlerle de mistisizm ve dogmatizmin hâkim sürdüğü bu coğrafyada’’; tüm İslam dünyasının yüzüstü bıraktığı İbn-i Rüşt’ün yere düşen meşalesinin kaldırıldığı ve aydınlanma mücadelesinin başladığı tarihtir…

Nazım Hikmet “Kuvay-i Milliye Destanı”nda şöyle derdi: ''Ateşi ve ihaneti gördük.’’ ‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu ateşe ve ihanete karşı, karanlığa ve cehalete karşı bir kutsal isyanın başladığı tarihtir...

''Ateşi ve ihaneti gördük 
ve yanan gözlerimizle durduk 
bu dünyanın üzerinde. 
İstanbul 918 Teşrinlerinde, 
İzmir 919 Mayısında 
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar : 
Mayıs ortalarından 
Haziran ortalarına kadar 
yani tütün kırma mevsimi, 
yani, arpalar biçilip 
buğdaya başlanırken 
yuvarlandılar... 
Adana, 
Antep, 
Urfa, 
Maraş : 
düşmüş 
dövüşüyordu... 
Ateşi ve ihaneti gördük. ''

‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu manzaraya karşı, bu ateşe ve ihanete karşı bir kutsal isyandı. İşte bu kutsal isyan; insanımıza egemenlik ve bağımsızlığın yanında insanlık, özgürlük, onur ve gurur getirmiştir. 

Türkçemiz aziz bir dil… Başka hiçbir dilde olmayan kavramlar Türkçede var. Örnek olarak; ‘’bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ gibi, ‘’sevmek’’ ve ‘’sevinç’’ gibi, ‘’kıvanmak’’ ve ‘’kıvanç’’ gibi, ‘’övünmek’’ ve ‘’övünç’’ gibi... Liste uzatılabilir... ‘’Bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ farklı anlamdadır. Bilirsiniz tarihi herkeslerden çok, gider tarih profesörü olursunuz, ama ‘’Tarih Bilinci’’niz yoksa bir koskoca hiçsiniz...

İnsanın kendi varlığını, aldığı duyguları sezmesi halidir bilinç. Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme sürecidir bilinç. Çok karmaşık insan bedeninin etkinliklerini, insanın dünyaya anlam vererek, gerçekleştirdiği yaşantısını, ruhsal, toplumsal, kültürel, siyasal boyutlarda süregiden yaşamını açıklamaya yarayan bir kavramdır bilinç. Bundan dolayıdır ki ‘’Felsefe; kendini bilinçli hale getiren düşüncedir’’ derdi Hegel.

20. yüzyılın önemli Alman filozoflarından Edmund Husserl şöyle derdi: “Kişinin farkında olması ile farkında olduğu şey arasında sıkı bir ilişki vardır; her bilinç kendine özgü bir niyet geliştirir ve bu niyet, bilincin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkiler." Bu nedenle 19 Mayıs’ı anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için iyi bir Tarih bilincine ihtiyaç vardır. İşte bu nedenle Tarih bilinci olmayanların Türk milletine insanlık, özgürlük, bağımsızlık, onur ve gurur kavramlarını aşılayan 19 Mayıs'ı anlamalarının ve anlamlandırmalarının imkân ve ihtimali yoktur. 19 Mayıs'ı kutlamayanların ve kutlatmayanların niyetlerindeki işte bu bilinç eksikliğidir.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mız kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN





İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım

18 Mayıs 2019

Dün Âşık Mahzuni Şerif’in vefat yıldönümü idi (17 Mayıs 2002)...

Daha önce de bu sayfada bu ozanımızdan ve türküsünden bahsetmiştim ama bu büyük ozanı anmak amacıyla önce kısaca kendisinden bahsettiğim ve bu büyük ozanın o muazzam türküsü ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü anlattığım yazımı tekrar vermek istiyorum...  

Bizim bildiğimiz Âşık Mahzuni Şerif ismi mahlasıdır ozanın... Bu mahlasın da anlamını kısaca açıklamak istiyorum:

Hz. Peygamber’in (asm) torunlarından Hz. Hüseyin’den gelen nesle, ’’efendi, bey, beyefendi’’ anlamına gelen ‘’Seyyid’’, Hz. Hasan’dan gelen nesle de ‘’şerefli, şanlı, şanı yüce’’ anlamına gelen ‘’Şerif’’ unvanı verilirdi. (‘’Seyyid’’ ve ‘’Şerif’’ unvanları için böyle bir ayırım olmasına rağmen ancak günümüzde ne yazık ki bu ayrım unutularak her iki nesli birden ifade etmek için sadece ‘’Seyyid’’ unvanı kullanılmaktadır.) ‘’Mahzun’’ ise ‘’üzgün, üzüntülü, hüzünlü, duygulu, gönlü üzgün, tasalı, neşesiz, gamlı, kederli’’ anlamındadır. Âşık Mahzuni Şerif;  ‘’Hz. Peygamber torunu Hz. Hasan’ın soyundan gelen, gönlü üzgün, hüzünlü, duygulu, gamlı ve kederli âşık’’ anlamındadır.  

Âşık Mahzuni Şerif ismi ozanın mahlasıdır demiştik. Ozanın Asıl adı Şerif Cırık’tır. Şerif Cırık 17 Kasım 1940 tarihinde  Kahramanmaraş’ın  Afşin ilçesinin Berçenek Köyü'nde dünyaya gelir ..

Şerif Cırık  1955 yılında, sonradan Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydolur. Öğrenci iken eşi Suna'yı kaçırır ve altı ay köyünde kalır. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledilir.  Okul komutanının çabası ile yeniden okula döner ancak altı ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan ilişiği kesilince yeniden köyüne dönmek zorunda kalır. 

Müzik dünyasına Âşık Mahzuni Şerif mahlasıyla atılır... 1964 yılında ilk plağı çıkar. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından Dünya'nın en büyük üç ozanı arasında gösterilir…  Çağımızın Pir Sulta Abdal’ı diye anılır. Son halk şairidir...

Kendi deyimiyle ömrünün ilk yarısı hapishanelerde, ikinci yarısı ise hastanelerde geçİrir. Hapiste olduğu dönem türkülerinden uzak kalır… Bu uzaklığı da şöyle anlatır: "Bir balığı denizden çıkartın, kuma atın. O balık o denize nasıl baktıysa ben de türkülerime uzaktan öyle baktım." Başka nasıl izah edilirdi, başka anlatılırdı ki bu özlem!...

Mahzuni Şerif 17 Mayıs 2002 tarihinde Almanya’nın Köln şehrinde "ağaç olacağım, toprak olacağım, su olacağım, geleceğim yine geleceğim" diyerek vefat eder. Vasiyeti üzerine naaşı Hacı Bektaş Veli Külliyesi'nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgeye defnedilir.

Mahzuni Şerif’in mezar taşında kendisinin bu yalan dünyaya tamah etmediğini gösteren şu dizeleri yazılıdır:

‘’Eğer bana gel gel olsa yüceden,
çırpar kanadımı uçar giderim,
isteğim yok gündüz ile geceden,
ben bir Mahzuni'yim naçar giderim.’’

Mekânı cennet olsun, nûr içinde yatsın.

62 yıllık yaşamı boyunca 453 plak, 58 kaset ve 8 kitap yayımlar. Hakkında belgeseller yapılır, kitaplar yazılır. Toplumcu, özgürlükçü bir şairdir. Bu görüşleri savunduğu, türkülerine konu edindiği için her zaman başı derde girer. Defalarca saldırıya uğrar, evi yakılır, hakkında davalar açılır, mahpuslarda yatar. 2001 yılının sonunda, ölümünden birkaç ay önce “Elhamdülüllah Kızılbaşım ve laikim. Ben değil yedi sülalem Kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir!” dediği için Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde ağır ceza talebiyle dava edilir. Ölmeseydi belki ceza yiyip hapis edilecektir. 

Hakkında çok kitap yazılmıştır. En son Ali Öztunç’un ''Devr-i Mahzuni’'' (Doğan Kitap, 2017) isimli kitabı içlerinde en güzel olanıdır.  Ayrıca Âşık Mahzuni’nin 30 eserinin 32 sanatçı tarafından yeni yorumlarla seslendirildiği,  “Mahzuni’ye Saygı'' (Arda Müzik) albümü de yayımlanmıştır.

Şimdi da Âşık Mahzuni Şerif’in o muazzam türküsü ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü anlatmak isityorum... 

Mahzuni Şerif'in insana hüzün şırınga eden ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü Edip Akbayram’dan Sabahat Akkiraz’a, Kardeş Türküler’den İlkay Akkaya’ya, Feryal Öney’e pek çok sanatçı seslendirmiştir... Ama hiç bir sanatçı Mahzuni Şerif gibi içten, dolu dolu, kalbe işleyen bicimde söyleyememiştir bu türküyü… Dinlerken insanın düğüm düğüm boğazı düğümleniyor, yağmur yağmış, güneş vurmuş kar gibi erim erim eriyor yüreği...

''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bu toprakların en güzel eserlerinden, en güzel seslerinden birisidir, bir şaheseridir. Bu garip, bu sahipsiz, bu yalnız, bu güzel, bu mahzun toprakların türküsüdür.  Geçenlerde yine bu sayfalarda yazdığım ‘’Tutunamayanlar’’ın, barınamayanların, gitmek zorunda olanların türküsüdür… Ötekileştirilenlerin, dışlanılanların isyan içermeyen kabullenişinin türküsüdür. ‘’Güzel ve yalnız ülkemin’’ türküsüdür. Gidenlerin, terk edenlerin, terkedilenlerin türküsüdür… Vizontele filmindeki Deli Emin’in mezardaki annesine radyodan dinlettiği türküsüdür.... ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bir mekândan, bir diyardan, bir yurttan gidenlerin değil; bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gidenlerin, gitmek zorunda olanların, zamanı gelip de gitmesi gerekenlerin türküsüdür. Zaten türküdeki bu terkedilmişlik duygusu kafesteki yabani bir kuş gibi insanın yüreğinde çırpın çırpın çırpınır…

‘’Çeşm’’ Farsçada ‘’göz’’ demektir. ‘’Çeşm-i siyahım’’ ise ‘’siyah gözlüm’’ demektir, ‘’kara gözlüm’’ demek değildir… ‘’Kara’’ sözcüğü siyahı değil; büyüklüğü, iriliği, gücü, zorluğu ifade eder. Kara gözlüm; iri, büyük gözlüm demektir.

"Sermayem derdimdir, servetim ahım" derken sanki Anadolu’nun bin yıllık tarihini, geçmişini gözlerinizin önüne serer… Bu dizeler ömrünüzden seneler eskitir…

"Ötmek istiyorum viran bağlarda / ayağıma cennet kiralansa da" dizeleri cenneti bile her şeyi bırakıp gitme isteğini kararlı, sessiz ve derinden anlatır. İnsanın cenneti bırakıp da gidecek ne gibi bir gerekçesi olabilir ki?  Viran bağlarda baykuşlar öter. Hem de cenneti bırakarak duyulma imkânının olmadığı viran bağlar da bir baykuş gibi ötmek bir nasıl duygudur ki? Böylesine, bir nasıl mecburiyettir ki gitmek?

‘’Bağladım canımı zülfün teline’’ derken ozan gerçek bir sevdayı, aşkı anlatır. Zülüf; şakaklardan sarkan saç lülesidir. Zülfüyâr; sevgilinin şakak saçıdır. Bu nasıl bir sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki sevilenin zülfünün bir teline can bağlanır?  Bu nasıl sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki bir ömür, bir hayat, bir yaşam, bir benlik sevdiğin kişinin zülfünün tek teline bağlanır? Ve böylesine bir bağ ve böylesine bir sevgili bırakılıp da bir nasıl gidilir ki?

‘’Güldün Mahzuni'nin garip haline / Mervan'ın elinden parelense de’’ dizelerinde bahsedilen ‘’Mervan’’, Hz. Ali’ye düşmanlığı ve zalimliği ile bilinen Emevi Halifesi Mervan’dır…Sevgilinin Mahzuni'ye yaptığı Mervan'ın Hz. Ali'ye yaptığı gibidir... 

İşte bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gitmek zorunda kalanların, aslında gitmemek için çırpın çırpın çırpınıp da gitmek zorunda kalanların, giderken bile ayakları geri geri gidenlerin, gayri her ne olursa olsun gidenlerin türküsüdür; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.’’

Bu kadar sevgiye, bu kadar bir bağlanmaya rağmen insan sevdiğinden neden ayrılmak ister, neden ayrılır?  Cenneti terk ederek viran bağlarda insan baykuş gibi neden ötmek ister? Sanırım bunun da cevabı yakınlarda yine bu sayfada yazdığım Oğuz Atay'ın ''Tutunamayanlar'' isimli kitabında gizli. ''Tutunamayanlar''da kitabın bir yerinde şöyle bir cümle geçerdi: "İnsani kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kaybolup gidecek elinizden." Ey sevilenler! Ey sevenler! Anlıyor musunuz? 

Sanırım bu soruya bir başka cevap da erotik edebiyatın pirlerinden Anais Nin'in bir yazısında gizli. Anais Nin bir yazısında şöyle yazardı: "Aşk asla eceliyle ölmez. Kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölür. Körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölür. Hastalanarak ve yaralanarak ölür; yorularak, solarak, matlaşarak ölür." Anais Nin’in söylediği gibi bu topraklarda, bu kültürde bir türlü aşkın beslenmesinin bilinmeyişinden miydi insanlarımızın cenneti terk ederek viran bağlarda baykuş gibi ötmek isteyişi?  Ey sevenler, sevilenler! Anlıyor musunuz? 

Bu türkü sebepsiz yere aklınıza gelir ve her bir dizesi beyninizde takılmış bir plak gibi döneeeer durur saatlerce, günlerce, gecelerce, haftalarca, hatta aylarca: ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım''

Osman AYDOĞAN

Kendi sesiyle Âşık Mahsuni Şerif: ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.’’
(iyi bir ses kaydı olmamasına rağmen)
https://www.youtube.com/watch?v=ipCzKtmO7KM

Güler Duman’ın yorumuyla Çeşmi Siyahım:
https://www.youtube.com/watch?v=fyG-Xn9tTRg

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline (gurbet eline)
Güldün Mahzuni'nin garip haline
Mervan'ın elinden parelense de




Malèna

17 Mayıs 2019

Senaryosunu İtalyan senarist Luciano Vincenzoni'nin yazdığı, Sicilyalı yönetmen Giuseppe Tornatore’nun yönettiği, İtalyan müzisyen Ennio Morricone'nin film müziğini yaptığı ve başrolünü de Monica Belluci’nin oynadığı 2000 yılı İtalyan-Alman ortak yapımı olan, aynı yıl Oscar’a aday gösterilen bir sinema filmi var: Malèna.

Bu film,1999 yılında Sicilya adasındaki Castelcuto sahilinde çekilir...

Film kısaca; İkinci Dünya Savaşı sırasında Sicilya’nın küçük bir kasabasında savaşın dul bıraktığı bir kadını, toplumun bu kadına bakışını ve ergenlik cağındaki bir çocuğun da bu kadına olan platonik aşkını ve bu kadın hakkındaki hayallerini anlatır. Dul kadın, savaş şartlarında kasabanın baskısı, dedikodusu, riyası, fitnesi ve iftirası sonucu aç kalmamak için nihayetinde kötü yola düşer. Sonunda da Maria Magdalena'nın (*) akıbetine uğrar...

Filmin arka fonunda ise İtalyan faşizminin sosyal ilişkileri ve yıkılışı anlatılır… Başka bir deyimle film dönemin, 1940 ve 1950’li yılların İtalya’sını anlatır.

Bu yönüyle bizden örnek verecek olursak film; tolumun değer yargıları açısından ‘’Vurun Kahpeye’’, bir ergen çocuğun gözünden de ‘’Fahriye Abla’’ filmlerini çağrıştırır…

Filmin konusu kısaca bu şekilde ama filmin verdiği mesaj çok daha uzun ve derinliklidir... Öncelikle film; kadın, namus, ahlak, din ve siyaset konularında toplumun iki yüzlülüğünü ve toplumun bu konularda yerlerde sürünen değer yargılarını eleştirir... Film, İtalyan halkının hiç de Bella Ciao şarkısında geçen İtalyan halkı olmadığını gözler önüne serer... 

Filmin görüntü yönetimi çok güzeldir. Filmde bolca güzel sokaklar, güzel evler, hoş renkler sergilenir. Hemen hemen tüm sahneler pastel renklerin hâkim olduğu birer sanat eseri gibidir. Filmin müziği de bu esere uygun güzelliktedir.

Ancak filmi film yapan, insana sadece onun için bu film izlenir dedirten bir unsur vardır: O da filmin başrol oyuncusu Malèna rolündeki ve bu filmi ile tanınan İtalyan sinema oyuncusu Monica Belluci’dir… Monica Belluci film boyunca birkaç cümle hariç hemen hemen hiç konuşmaz ancak Monica Belluci, mükemmel yüzü ve fiziği ile filmi sadece bedeni üzerinden mükemmel bir şekilde canlandırır… Monica Belluci’nin filmde caddelerden endamıyla bir sülün gibi süzüle süzüle yürüyüşleri akıllarda kalır. Monica Belluci bu filmde bir kadının nasıl yürümesi gerektiği konusunda sanki ders verir…

Filmin sonuna doğru Malèna’nın savaşta öldü sanılan kocası Nino döner. Kısa bir süre önce bu sayfada Alman yazar Wolfgang Borchert‘in ‘’Kapıların Dışında’’ isimli oyunundan bahsetmiştim. Wolfgang Borchert bu oyununda yine İkinci Dünya Savaşından dönen Beckmann’ın hikâyesini anlatırdı. Beckmann ölülerin diyarından tesadüfen geri dönmüştür. Döndüğü yerde ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. Bu filmde de Beckmann gibi Malèna’nın savaşta öldü sanılan kocası Nino döndüğünde de ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. İşte filmin bundan sonrasında içinizi bir acı kaplar, burnunuzun direği sızlar, yüreğiniz burkulur, gözleriniz yaşarır…

Aslında filmden sonra içiniz daha bir acır, burnunuzun direği daha bir sızlar, yüreğiniz daha bir burkulur, gözleriniz daha bir yaşarır... Yazımın başında filmin; kadın, namus, ahlak, din ve siyaset konularında toplumun iki yüzlülüğünü ve yerlerde sürünen değer yargıları ile dönemin İtalya’sını anlattığını söylemiştim ya… İçinizi daha bir acıtan, burnunuzun direğini daha bir sızlatan, yüreğinizi daha bir burkan, gözlerinizi daha bir yaşartan şey filmin aslında bu yönleriyle de günümüz Türkiye’sini anlatıyor olmasıdır...

Bu hafta sonu boşverin kapalı hava gibi gamı, kederi, kasveti, Amerikanı, İran'ı, Körfezi, seçimi, hakkı, hukuku, adaleti... Bu filmi izleyin derim...

Sizlere güzel bir hafta sonu dilerim...

Osman AYDOĞAN

‘’Malèna’’ filminden 4 dakikalık görüntüler:
https://www.youtube.com/watch?v=OFHNr2tGEaU

Vaktiniz varsa, tavsiye ettiğim ‘’Malèna’’ filminden 12 dakikalık görüntüler:
https://www.youtube.com/watch?v=eVoFHV9MM3g

Ama en iyisi filmin kendisinin seyredilmesi...

(*) Mecdelli Meryem veya Magdalalı Meryem olarak da adlandırılır. Maria Magdalena ya da Mecdelli Meryem hakkındaki inanışa göre, İsrail'de fahişelik yaptığı gerekçesiyle taşlanan Meryem'e Hz. İsa yardım eder. Hz. İsa, kadını linç etmek için toplanan kalabalığa ‘’hiç günahım yok diyen devam etsin’’  der ve bunun üzerine öfkeli kalabalık dağılır. Daha sonra Meryem tövbe ederek Hıristiyanlığı benimser ve bir azize olur.

İlginçtir Monica Bellucci, 2004'de Mel Gibson'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği ''The Passion of the Christ'' filminde Maria Magdelene karakterini canlandırır...




Körfezdeki iki deli!

15 Mayıs 2019

Haber ajanslarında ABD ve İran haberleri hep son dakika haberleri olarak yer alıyor... Sadece son iki üç gün içine sığan haberlere bakacak olursak ard arda şu haberler sıralanıyor:  ABD’nin Körfez yığınak yapması, ABD’nin Körfez’e uçak gemisi ve 120 bin asker göndermesi, İran sınırında ABD F-35’lerin devriye uçuşu yapması, ABD’nin İran’a karşı gönderdiği ‘Uçan Kale’ lakaplı B-52 bombardıman uçaklarının Katar’da üslenmesi, ABD'nin İran Devrim Muhafızlarını terör listesine alma kararı, İran’ın, ABD'nin Devrim Muhafızlarını terör listesine alma kararına destek veren Suudi Arabistan ve Bahreyn'i terörü desteklemekle suçlaması, Birleşik Arap Emirlikleri'nde Hürmüz Boğazı yakınlarında 4 petrol tankerine hasar verilmesi konusunda ABD’nin gemilerin sabote edilmesinden İran'ı sorumlu tutması, buna karşın İran’ın olayın arkasında "İsrail'in olabileceğini" iddiası, İran’ın karşı tehditleri, vb...

Bu liste daha da uzayabilir...

Aslında bu haberler buzdağının görünen yüzü… Buzdağının altında ise bu haberlerde yer almayan bir başka ülke yatıyor…

Bu listeyi ve bu görünmeyen ülkeyi şimdilik burada bırakarak gelin sizi biraz geriye, eskiye, her zaman olduğu gibi sizi tarihe götüreyim…

Son yıllarda bütün Batılı düşünürler Avrupa'nın 5'inci yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi Ortadoğu'nun da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia edrek 1618 ile 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve temelinde bir Protestan-Katolik mücadelesi yatan mezhep savaşları dizisi gibi Ortadoğu'nun da bir otuz yıl sürecek mezhep savaşlarına (Şii - Sünni) girmekte olduğunu yazmaktadır.

Bütün Batılı gazeteler Ortadoğu'nun 1914 Birinci Dünya Harbi öncesi şartları yaşadığını yazmaktadırlar. Tabii ki yüzde yüzlük bir benzeme değil. O dönem dünyanın süper gücü Britanya’nın yerini bugün ABD almıştır. Almanya ve Rusya Birinci Dünya Savaşı arifesinde aynı bugün olduğu gibi yükselen devletler olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın yerini Türkiye Cumhuriyeti almıştır. Ancak bugün bir de fazladan göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir Çin faktörü var.

Ancak o dönem muharebe sahası Avrupa kıtası iken bugün muharebe sahası olarak (mamur Avrupa mahvolmasın diye) Ortadoğu seçilmiştir. Bu muharebe sahasında ise; filler (ABD, AB, Rusya ve Çin) inlerinde, vekil muharip güçler (Suudi Arabistan, İran) tetikte, çiğnenen çimenler (Irak, Suriye, Yemen, Lübnan, Filistin) yerlerde sürünmektedir…

Bu noktada bir kitaba yer vermek istiyorum…

Cambridge Üniversitesi Tarih Profesörü Christopher Clark’ın “Uyurgezerler” (Pegasus Yayınları, 2017) isimli bir kitabı var. Yazar kitabında I. Dünya Savaşı’na yol açan krizin nasıl meydana geldiğini anlatıyor. 28 Haziran 1914 Pazar günü̈ Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Sophie Chotek, Saraybosna tren garına geldiğinde Avrupa barış içindedir. Otuz yedi gün sonra ise tüm Avrupa savaştadır. Bu savaş 15 milyondan fazla insanın ölümü̈, üç imparatorluğun yıkılması ve Dünya tarihinin kalıcı olarak değişmesiyle sonuçlanır... Kitaba göre o dönem Avrupalı güçler, yükselen milliyetçilik ve savaş tehdidini göremeyen “Uyurgezerler” gibiymiş. O dönem Rusya modernleşme, Almanya sanayileşme çabası içerisinde, İngiltere şu an ABD’nin olduğu konumda ve en güçlü devlet, Amerika ise kendi iç dünyasındadır. Osmanlı, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya- Macaristan, Rusya; hiçbirisinde savaş belirtisi yoktur. Kamuoylarının, entelektüellerin, devletlerin de inancı artık savaşların olmayacağı, sonsuz bir barışa kavuştukları doğrultusundadır… Ancak Franz Ferdinand suikastı ile savaş birdenbire tüm dünyayı sarar.

İşte anlattığım gibi şimdi de bazı tarihçiler, içinde bulunduğumuz dönemi Birinci Dünya Savaşı arifesine benzeterek dünya güçlerinin ve kamuoyunun ve entelektüellerin de benzer bir ‘’aymazlık’’ içinde olduğu görüşünü savunuyorlar…

Günümüz Dünyasında da tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi yükselen popülist milliyetçilik, ırkçılık, ABD’de yeni Trump politikası, Avrupa’nın iç kavgaları, Rusya’nın yükselen imparatorluğu vardır. Bir de Birinci Dünya Savaşında olmayan bir Çin faktörü var...

Günümüz Ortadoğu’sunda ise; mezhep ve vekâlet savaşları, Irak, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye, İŞİD, YPG, Hamas, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, Ilımlı İslam, Lübnan ve Yemen gibi çok karmaşık sorunları var…

Ortadoğu’nun hali böyle… Şimdi gelelim ABD – İran ilişkilerindeki görünmeyen ülkeye; Suudi Arabistan’a..

Yukarıda bahsettiğim bu sorunlar devam ederken geçen senelerden itibaren haberlerde hep Suudi Arabistan yer almaya başlıyor: Suudi Arabistan Kralı Kral Salman’ın 33 yaşındaki genç veliahttı Prens Muhammed Bin Salman’ın (Kısaca kendisine MbS deniyor) iç ve dış politikadaki fütursuz hareketleri yer alıyor..

Yemen’deki savaş nedeniyle Prens Muhammed Bin Salman, İran’ı suçluyor. Filistin yönetimi başkanı Abbas, muhtemelen Hamas’ın İran ile yeniden gelişmeye başlayan ilişkileri nedeniyle MbS tarafından suçlanıyor.

Bu noktada biraz geriye gitmek istiyorum…

Suudi Arabistan veliaht prensi, savunma bakanı ve Kral Salman'ın oğlu Prens Muhammed Bin Salman ayrıca Suudi Kraliyet Mahkemesi başkanı ve Ekonomik İşler ve Kalkınma Konseyi başkanıdır. Ülkesinde babası Kral Salman'ın tahtının arkasındaki güç olarak tanımlanır. Haziran 2017'de kraliyet kararnamesi ile Veliaht Orens Muhammed bin Nayif'in yerine atanarak tahtın vârisi ilan edilir ve Başbakan Yardımcılığı görevine getirilir. Prens Muhammed Bin Salman'ın genç, deneyimsiz, hırslı ve agresif bir kişilik sahibi olduğu söyleniyor.

Prens Muhammed Bin Salman yönetime gelir gelmez iki konu üzerinde çalışıyor. Birinci konu; ülke ekonomisinin petrole bağımlılığını azaltarak ülkesini bir uluslararası finans ve teknoloji merkezi olarak yeniden şekillendirmek, diğer ikinci konu ise; Ortadoğu’da, İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak.

Birinci konu, Prens Muhammed Bin Salman’ın ekonomiyi yeniden şekillendirme projesi petrol fiyatlarının düşmesi ve giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşüyor.

İkinci konu olan, Suudi rejiminin İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesi ise tamamen fiyasko ile sonuçlanıyor. Bu uğurda Suudi rejimi; Yemen’de savaşa giriyor iflas ediyor, Suriye’de asileri destekliyor, iflas ediyor, Katar politikası geri teperek iflas ediyor, Körfez İşbirliği Konseyi’ni ise işlemez hale getirerek iflas ediyor, Lübnan’da Hizbullah karşıtı hamleler yaparak hükümet krizine neden oluyor, iflas ediyor. 

Şimdi biraz daha geriye gidelim…

Suudi rejimin meşruiyetinin ve siyasi gücünün dayandığı iki temel dayanağı vardı. Bu dayanaklardan birincisi dinci Vahhabi yapılanmasının başından beri Suudi ailesine verdiği destekti. İkinci dayanak ise Suudi klanının üç büyük ailesi arasında, kararların alınmasına, devlet kurumlarının ve kaynaklarının paylaşılmasına ilişkin kurulmuş ''mutabakat'' ve ''meşveret'' geleneği idi…

Ancak bu iki dayanak da genç Prens Muhammed Bin Salman’ın deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği nedeniyle zayıflamaya başlıyor.

İşte sorun da burada başlıyor…

Bu iki dayanağın sökülmeye başlaması ve Prens Muhammed Bin Salman’ın İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesindeki fiyasko ve iflaslar ülke içinde rejime karşı şiddetli bir karşı tepki ve toplumsal kargaşa olasılığını güçlendiriyor.

Prens Muhammed Bin Salman’ın dış politikasındaki bu fiyaskoları, ekonomiyi yeniden şekillendirme projesinin de giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşmesi ve içerideki bu muhalefet ise Prens Muhammed Bin Salman’ı daha önce hiç olmadığı kadar ABD’ne yaklaştırıyor.

Bu dönem ABD’nin de Suudilere geçmişte hiç olmadığı kadar ihtiyacı vardır. Prens Muhammed Bin Salman, İsrail ile birlikte ABD’nin Ortadoğu projelerinin merkezinde yer almaktadır. Prens Muhammed Bin Salman Ortadoğu’daki İran karşıtı cephenin liderliğine oynamaktadır. Suudi Arabistan, Amerikan savunma endüstrisinin en büyük alıcılarından birisidir. İsrail’in güvenliği, Rusya’nın ve Çin’in bölgede frenlenmesi, enerji kaynaklarının kontrolü ve Suriye, Lübnan, Yemen, Bahreyn ve Katar konularında ABD Suudi Arabistan’a muhtaçtır.

Daha yeni Mayıs 2017’de ABD Başkanı Trump’ın yaptığı Riyad ziyaretinde, Suudi Arabistan ile 100 milyar dolarlık silah antlaşmasının imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre Suudi Arabistan’a satılacak silah tutarı önümüzdeki 10 yılda 350 milyar dolara ulaşacaktır... Bu anlaşmayı İsrail de desteklemiştir. Bu silahların hedefinin İran ve bölgedeki ABD karşı cephesi olduğu tabii ki şüphesizdir...

Sanılanın ve söylenenlerin aksine geçtiğimiz yıl yaşanan Kaşıkçı olayı ise; deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği ile Prens Muhammed Bin Salman’ın yönetimindeki Suudi Arabistan'ı, dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'yi İran'a karşı olan politikalarında birbirlerine daha çok yaklaştırıyor…

Burada vahim olan olasılık ortaya çıkıyor… O da; içerideki muhalefeti bu şekilde fütursuzca bastırarak yok eden ancak politik hırsları ile devlet kapasitesi arasında uçurum olan genç, tecrübesiz, hırslı ve agresif Prens Muhammed Bin Salman’ın krallıkta birlik sağlayarak gücünü pekişmek için yakınlaştığı dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'nin de desteğiyle doğrudan İran ile  bir savaşı göze alması durumunda tüm Ortadoğu’yu yutacak bir ateşin içine atabilecek olmasıdır.

Ancak bu sefer, günümüzde yaşadığımız gibi bir vekâlet savaşı değil, tüm Ortadoğu’yu kapsayacak, arkasında ABD, İsrail ve Mısır’ın bulunduğu Suudi Arabistan ile arkasında Rusya, Çin ve Suriye’nin bulunduğu İran’ın yer alacağı bir Sünni – Şii savaşı yaşanabilir… Böylesi bir savaşın Türkiye'yi de en ağır biçimde etkilemesi pek bir mümkündür.

Montaigne bir denemesinde; ‘’Adamın biri, zaten karanlıktan korkarmış. Bir gün büyük bir hangarda elindeki mumla tek başına kalmış. O an o kadar korkmuş ki elindeki mumu üfleyivermiş’’ derdi.

Elde kalan son mumu da üfleyerek tüm Ortadoğu’nun kopkoyu bir karanlığa gömülmesini sağlayacak iki deli (Trump & MbS) hevesle beklemektedir. 

Hal böyleyken, görevi, etrafı gözetmek, buna göre tedbir almak, içeride ve dışarıda barışı tesis etmek, dost kazanmak, ülkede birliği, bütünüğü ve dirliği sağlamak iken; tüm enerjisini yıllardır kine, nefrete, seçimlere, mezardaki seçmenlere, ata, Üsküdara, mühürsüz oylara, illete, zillete, YSK'ya, iptale, yeniden seçime odaklayan bir yönetim elindeki ülkenin ve insanlarının Allah yâr ve yardımcısı olsun!

Osman AYDOĞAN 




Kapıların Dışında

14 Mayıs 2019

Sıra dışı bir Alman şair, oyun ve öykü yazarı var: Wolfgang Borchert… Wolfgang Borchert 1921 yılında Almanya’nın Hamburg kentinde doğar. Henüz 15 yaşındayken şiirler yazmaya başlar, şiirleri ”Hamburger Anzeiger’’ gazetesinde yayımlanır… Ancak Borchert, nasyonal sosyalizmin ahlaki ve fiziksel kurbanlarından birisi olarak gençliğinin çoğunu hapiste geçirir…

Wolfgang Borchert, İkinci Dünya Savaşı sırasında askere alınarak gönderildiği Rusya Cephesi’nde (1941) ağır yaralanır. Cephede iken de Nasyonal Sosyalizme karşı görüşlerinden ötürü tutuklanır… Difteri ve sarılığa yakalanmış olmasına karşın sekiz ay Nürnberg’de cezaevinde tutulur... Daha sonra da iyileşti diye tekrar cepheye gönderilir. Bir daha tutuklanır ve bu kez dokuz ay Berlin’de hapis yatar... Sonra idama mahkûm edilir… Altı hafta idamını bekler… Savaşın sonu belli olunca affedilir…

Savaşın sonunda serbest kalınca Hamburg’a döner ve burada tiyatro oyunları yazar… Sağlığının giderek kötüleşmesi ve buradaki doktorların da bir çözüm bulamaması üzerine İsviçre’ye gönderilir… Ancak İsviçreli doktorlar karşılarında bir hasta değil, yaşayan bir ölü bulurlar… Çünkü savaş onu yaşayan bir ölü haline getirmiştir... İsviçre’de yatırıldığı hastane, henüz 26 yaşındayken 20 Kasım 1947 günü onun ölümünü resmileştirir... 

Almanya’da II. Dünya Savaşı sonrasında, şehirlerin bombalanması, yıkılması, ailelerin dağılması, babaların ölümü ve savaş travmaları ile ortaya çıkan bir edebiyat türü var: ''Trümmerliteratur'' (Yıkım Edebiyatı) Almanya’da iken, çocukken bu yıkımı bizzat yaşayan dostlarımdan bu yıkımdaki hatıralarını çok dinlemiştim... 

İşte kısa hayat öyküsünü anlattığım sıra dışı Alman şair, oyun ve öykü yazarı Wolfgang Borchert, bu Yıkım Edebiyatı’nın Heinrich Böll’le beraber en önemli temsilcilerinden birisidir.

Wolfgang Borchert bu türdeki eserlerinden ‘’Fener, Gece ve Yıldızlar’’ adlı şiir kitabını 1946’da, ilk öykü kitabı ‘’Karahindiba’’yı ise 1947’de yayımlar. ‘’Kapıların Dışında’’ adlı tek oyununu 1946 sonlarında Hamburg’da iken tamamlar. İkinci öykü kitabı ‘’Bu Salı’’yı (1947) hazırlar. Ne var ki, hem oyununun hem de bu kitabının basılması, yapıtlarının çeşitli dillere çevrilmesi ve rekorlar kırarak satması hep ölümünden sonra gerçekleşir... Yani Borchert, ününü ve şöhretini göremez…

Borchert’in bu eserlerinden II. Dünya Savaşı döneminde yazdığı ve savaş sonunda Hamburg’da tamamladığı ‘’Kapıların Dışında’’ (Draussen vor der Tür)  (Can Yayınları, 2018) isimli oyunu bu ‘’Trümmerliteratur’’ (Yıkım Edebiyatı)’nın en önemli eseridir… İç karartıcı bir oyun olması nedeniyle kitabın başında ”Hiçbir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin görmek istemediği oyun” ibaresi yazılır…  ‘’Kapıların Dışında’’, yazarın tek oyunudur ve ölümünden bir gün sonra da sahnelenir…

 ‘’Kapıların Dışında’’, savaştan dönen Beckmann’ın hikâyesini anlatır. Beckmann ölülerin diyarından tesadüfen geri dönmüştür. Döndüğü yerde ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. Savaş gözlüğü takıp kapı kapı dolaşır… Şimdi her yer enkaz, herkes kaypaktır… Kendini Ren Nehri'nin kıyısında uzanmış bir şekilde bulur. Bu durum oyunda şöyle anlatılır:

“Almanya’ya dönen bir adamın, onlardan birinin hikâyesidir bu. Adam, onlardan biri; onlar yurtlarına dönerler, ama evleri barkları kalmamış ki yurtlarına kavuşsunlar. Artık onların yeri, kapıların dışıdır. Onların Almanya’sı dışarısıdır, gece vakti yağmurda sokak.”

Bu durum karşısında Beckmann nihilist bir tavırla ölümü arzular:

”Ölüyorum! Sonra adam, Almanya’ya gelen adam, falanca yerde sokak ortasına seriliyor ve ölüyor. Eskiden sokaklarda sigara izmaritleri, portakal kabukları, kâğıt parçaları olurdu; bugünse insanlar var, yerlere serilmiş, kimin umurunda!”

Aslında oyunda savaştan evine gelip onca yaşananlardan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark eden bir bireyin, savaş psikolojisinden çıkma çabası ve topluma adepte olma süreci anlatılır. Aynı zamanda oyunda; iktidarın ve savaş karşısında kayıtsız kalan halkın da eleştirisi yapılır…

Wolfgang Borchert’i Yıkımm Edebiyatının bir diğer temsilcisi Heinrich Böll şöyle anlatır:

"...o sıralar yirmi yaşındaki asker Borchert'in mektupları devletin güvenliğini sarsıcı nitelikte görülmüş, bu yüzden yazarı ölüme mahkûm edilmiş, ama altı hafta kadar bir hücrede bekletildikten sonra hayatı bağışlanmıştır. Yirmi yaşında olmak, altı hafta bir hücrede pineklemek ve öleceğini, Hitler’le ve savaşla ilgili düşüncelerini açığa vurduğu birkaç mektup yüzünden öleceğini bilmek! Kitabı eline alan yirmi yaşındakiler, insana kendi fikirlerinin ne denli pahalıya patlayabileceğini, karşılığında ödemesi gereken bedelin ne denli yüksek olabileceğini göreceklerdir."

Oyunun adı ‘’Kapıların Dışında’’ değil mi? Bu koskoca dünyada kim yaşamamıştır ki kapıların dışında kalma duygusunu, korkusunu, hissini? Bir ötekileştirilmişlik, bir itilmişlik, bir dışlanmışlık, bir görmezden gelinmiş olma korkusunu kim yaşamamıştır ki?... Oyunda zaten Beckmann hep ‘’öteki’’ ile konuşur…

Klasik söylemdir ya hoş bir faaliyetten sonra söylenen ‘’tadı damağımda kaldı’’ diye… İster bu kitabı okuyun, ister bu oyunu izleyin, damağınızda tad falan kalmaz… Sadece acıdan burnunuzun direği sızlar… "Acı, uzak iklimlerin kokusu gibidir..." derdi melankolik Fransız şair  Charles Baudelaire.. Ama acı bize hiç de uzak iklimlerin kokusu gibi de değildir... Bir koklamaya görelim; acı bizim yanıbaşımızdadır, acı bizim  içimizdedir, acı bizimle beraberdir…

Tarih ders alınmak için varsa eğer, ''Savaş, bir halk sağlığı sorunudur'' diye demeç verdiği için hekimlerini zindanlara atan bir zihniyet için bu karamsar yapıt güzel bir örnektir aslında… 

Osman AYDOĞAN

Wolfgang Borchert şairdir aynı zamanda…  ‘’Fener, Gece ve Yıldızlar’’ (Can Yayınları 2017) adlı şiir kitabında geçen bir şiir, Behçet Necatigil’in çevirisiyle:

‘’Ich möhte leuchtturm sein
in nacht und wind -
für dorsch und stint,
für jedes boot
und bin doch selbst
ein schiff in not!"

"Deniz feneri olsaydım
gecede, fırtınada
ışıktım balıklara
vapurlara, kayıklara-
ne yazık ki ben kendim
batmak üzre bir gemiyim!"

Dünyanın en büyük dramıdır herhalde ‘’Deniz Feneri’’ olup da batmak üzre bir gemi olmak…Bu duyguyu kimler yaşamaz ki?




Her şey tanımla başlar, araçlarla yola devam eder…

13 Mayıs 2019

Toplum olarak tanım ve kavramlarla pek bir ilgimiz yoktur. Bir kavramın, bir konunun adını biliriz de bu konu veya kavramı tanımlamaya gelince doğru bir tanım yapamayız. Bu zaman da kavram karışıklığı ortaya çıkar ki kimse kimseyi anlayamaz. Bu nedenle her şey tanımla başlar, araçlarla yola devam eder…

Örneğin ''demokrasi'' kavramı... Bu kavramı sürekli, hayatımızın her aşamasında kullanırız. Ancak bir ''demokrasi'' tanımı yapmak istediğimizde ''demokrasi'' hariç her şeyi anlatırız. Tıpkı körlerin dokunarak bir fili tarif etmeleri gibi...

Fazlaca duyduğumuz, günlük hayat içinde de fazlaca kullandığımız ama toplum ve siyaset içindeki işlevini çok da net algılayamadığımız, anlayamadığımız, dolaysıyla da tanımlayamadığımız bir başka kavram da ‘’faşizm’’dir. ''Faşizm'' yenir mi, içilir mi bunu da pek bilmeyiz. Basit bir tanımla  ‘’faşizm’’; genel olarak aşırı milliyetçi ve ırkçı, otoriter ve baskıcı bir yönetimi ifade eder. Ancak bu tanım sabit olmayıp genişletilebilir bir tanımdır. Ancak ''faşizm'' bu basit tanım kadar basit değildir. 

Faşizmi detaylıca inceleyen, Umberto Eco, Samir Amin, Bertolt Brecht, Pierre Milza ve William I. Robinson’ın yazılarını içeren  ‘’Faşizm Irkçılık Ayrımcılık Yazıları’’ (Ütopya Yayınevi, 2016) isimli bir kitap var. Bu kitapta XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan ve ‘’şeytan üçgeni’’ olarak tanımlanan ‘’faşizm’’, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’ayrımcılık’’ konusu işlenir.

Kitaptaki yazısında Umberto Eco; “Özgürlük ve kurtuluş asla sonu gelmeyecek bir görevdir. Sloganımız şu olsun: ‘Unutmayın!’ ” Umberto Eco bu tembihinden sonra bu tam tanımlanamayan kavram için “faşizmin maskesini düşürmek ve ona her an dikkatli olmak” vurgusunu yapar…

Umberto Eco ayrıca yazısında ‘’kök faşizm’’ kavramını dile getirerek şöyle yazar: ‘’Kök faşizm ya da ebedi faşizm diye adlandıracağım olgunun bir dizi tipik özelliğini ortaya koymanın olanaklı olduğunu düşünüyorum. Bu özellikler bir sistem oluşturmaz; çoğu birbiriyle çelişir ve başka despotluk ya da fanatizm biçimlerinde de görülür. Ancak herhangi birinin varlığı, bir faşizm gölgesinin oluşması için yeterlidir.’’ Umberto Eco yazısında ‘’kök faşizm’’i on dört madde altında tanımını yapar.

Kitapta ''faşizm'' genel olarak şöyle tanımlanır:

‘’Faşizm yalnızca şiddet değildir; sermayenin saldırgan politikalarının toplamıdır; faşist yasalar, faşist eğitim, faşist yönetmelik, faşist ekonomi politikalar ve benzeridir. Ve tekelci dönemde kapitalist devlet(ler)in gittikçe otoriter bir biçim aldığı görülmelidir. Parlamentoların öneminin azalması ile yürütmenin gittikçe güç kazanması, biçimsel dahi olsa hukuki düzenlemelere riayet etmeyen hükümetler ve sosyal hakların kapsamının gittikçe daralması istisna olmaktan çıkan bu devlet biçiminin bazı özellikleridir.’’

Kitapta ‘’Ancak otoriterliğin de olduğu yerde durması mümkün değildi; yani otoriter olanının totalitere yönelmesi bir zarurettir’’ tanımlaması yapılarak bu zaruretin “önlenebilir” olduğu iddia edilir. İşte bu kitapta yer alan makaleler, bu zarureti ve bu zaruretin “önlenebilirliği” tartışılır...

Faşizm konusuna daha net bir tanım getiren bir siyaset bilimci daha var. Bu siyaset bilimci Amerikalı siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt’dir. Dr. Lawrence Britt 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler'in Almanya'sı, Mussolini'nin İtalya'sı, Franco'nun İspanya'sı, Suharto'nun Endonezya'sı, Pinochet'nin Şili'si) inceleyerek faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit ederek bu tespitlerini bir makalede birleştirir… Dr. Lawrence Britt'in makalesi Umberto Eco'nun ‘’Ancak herhangi birinin varlığı, bir faşizm gölgesinin oluşması için yeterlidir’’ dediği 14 maddelik faşizm tanımına çok benzer.

Dr. Lawrence Britt'in ‘’Free Inquiry Magazine’’ dergisinin ilkbahar 2003 tarihli 23/2 sayısında ‘’Faşizmin 14 Karakteristiği’’ başlıklı makalesinde yer alan bu 14 başlıkta verilen karakterler şu şekildedir:

1. Güçlü ve sürekli milliyetçilik. 
2. İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi. 
3. Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması. 
4. Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi. 
5. Cinsel ayrımcılığın şahlanışı. 
6. Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması. 
7. Ulusal güvenlik takıntısı.. 
8. Din ve yönetimin içiçe geçmesi. 
9. Özel sermayenin gücünün korunması. 
10. Emek gücünün baskı altına alınması. 
11. Aydınların ve sanatın küçümsenmesi. 
12. Suç ve cezalandırma ile baskı altına alma. 
13. Adam kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama. 
14. Hileli seçimler.

Çok şükür ki ileri demokrasiye sahip güzel ülkemizin bu tanımlarla, bu tanımlardan bir tanesi ile bile uzaktan yakından heç bir ilgi ve alakası yohtur. Zaten başta da anlattığım gibi bu tanımlar Dr. Lawrence Britt tarafından 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler'in Almanya'sı, Mussolini'nin İtalya'sı, Franco'nun İspanya'sı, Suharto'nun Endonezya'sı, Pinochet'nin Şili'si) inceleyerek elde edilmiştir. 

Her şey tanımla başlar, araçlarla yola devam eder…

Osman AYDOĞAN

Dr. Lawrence Britt'in makalesinin orijinalinin özetini de aşağıda veriyorum.. Orijinal makalede bu 14 maddenin geniş geniş tanımları yapılmaktadır

The 14 Characteristics of Fascism

Political scientist Dr. Lawrence Britt recently wrote an article about fascism ("Fascism Anyone?," Free Inquiry, Spring 2003, page 20). Studying the fascist regimes of Hitler (Germany), Mussolini (Italy), Franco (Spain), Suharto (Indonesia), and Pinochet (Chile), Dr. Britt found they all had 14 elements in common. He calls these the identifying characteristics of fascism. The excerpt is in accordance with the magazine's policy.

The 14 characteristics are:

Powerful and Continuing Nationalism 
Fascist regimes tend to make constant use of patriotic mottos, slogans, symbols, songs, and other paraphernalia. Flags are seen everywhere, as are flag symbols on clothing and in public displays. 

Disdain for the Recognition of Human Rights 
Because of fear of enemies and the need for security, the people in fascist regimes are persuaded that human rights can be ignored in certain cases because of "need." The people tend to look the other way or even approve of torture, summary executions, assassinations, long incarcerations of prisoners, etc. 

Identification of Enemies/Scapegoats as a Unifying Cause 
The people are rallied into a unifying patriotic frenzy over the need to eliminate a perceived common threat or foe: racial , ethnic or religious minorities; liberals; communists; socialists, terrorists, etc. 

Supremacy of the Military 
Even when there are widespread domestic problems, the military is given a disproportionate amount of government funding, and the domestic agenda is neglected. Soldiers and military service are glamorized. 

Rampant Sexism 
The governments of fascist nations tend to be almost exclusively male-dominated. Under fascist regimes, traditional gender roles are made more rigid. Opposition to abortion is high, as is homophobia and anti-gay legislation and national policy. 

Controlled Mass Media 
Sometimes to media is directly controlled by the government, but in other cases, the media is indirectly controlled by government regulation, or sympathetic media spokespeople and executives. Censorship, especially in war time, is very common. 

Obsession with National Security 
Fear is used as a motivational tool by the government over the masses. 

Religion and Government are Intertwined 
Governments in fascist nations tend to use the most common religion in the nation as a tool to manipulate public opinion. Religious rhetoric and terminology is common from government leaders, even when the major tenets of the religion are diametrically opposed to the government's policies or actions. 

Corporate Power is Protected 
The industrial and business aristocracy of a fascist nation often are the ones who put the government leaders into power, creating a mutually beneficial business/government relationship and power elite. 

Labor Power is Suppressed 
Because the organizing power of labor is the only real threat to a fascist government, labor unions are either eliminated entirely, or are severely suppressed . 

Disdain for Intellectuals and the Arts 
Fascist nations tend to promote and tolerate open hostility to higher education, and academia. It is not uncommon for professors and other academics to be censored or even arrested. Free expression in the arts is openly attacked, and governments often refuse to fund the arts. 

Obsession with Crime and Punishment 
Under fascist regimes, the police are given almost limitless power to enforce laws. The people are often willing to overlook police abuses and even forego civil liberties in the name of patriotism. There is often a national police force with virtually unlimited power in fascist nations. 

Rampant Cronyism and Corruption 
Fascist regimes almost always are governed by groups of friends and associates who appoint each other to government positions and use governmental power and authority to protect their friends from accountability. It is not uncommon in fascist regimes for national resources and even treasures to be appropriated or even outright stolen by government leaders. 

Fraudulent Elections 
Sometimes elections in fascist nations are a complete sham. Other times elections are manipulated by smear campaigns against or even assassination of opposition candidates, use of legislation to control voting numbers or political district boundaries, and manipulation of the media. Fascist nations also typically use their judiciaries to manipulate or control elections.

Free Inquiry Magazine Spring 2003, 23/2




Anneler Günü

12 Mayıs 2019

Halil Cibran’ın ‘’Kırık Kanatlar’’ (Kaknüs yayınları, 2017) isimli eserinde annesiyle yaptığı bir söyleşi şöyle geçerdi…

Yirmi yaşımdayken annem bana şöyle demişti: 

- ''Manastıra girseydim, hem kendim, hem başkaları için en iyisini yapmış olacaktım.'' 
- ''Eğer manastıra girmiş olsaydın ben dünyaya gelmezdim'' dedim. 
- ''Dünyaya gelmen daha önce kararlaştırılmıştı oğlum'' dedi. 
- ''Evet, ama dünyaya gelmeden çok önce seni annem olarak seçmiştim ben'' diye karşılık verdim. 
- ''Dünyaya gelmeseydin cennette bir melek olarak kalacaktın'' dedi. 
- ''Ama ben hâlâ bir meleğim'' diye cevapladım. 
Gülümsedi ve dedi ki;
-''Kanatların nerede peki?'' 
Elini tutup omzuma koydum ve;
-''Burada'' dedim. 
-''Kırılmışlar'' dedi. 

Bu konuşmadan dokuz ay sonra, annem dönülmez ufukta yitip gitti. Ama ''kırılmışlar'' sözü içimde yankılanmaya devam etti...

Halil Cibran da mektuplarında insanın söyleyebileceği en güzel kelimenin ‘’anne’’ kelimesi, en güzel sözün de ‘’anneciğim’’ sözü olduğunu ifade ederdi… Anne dönülmez ufukta kaybolup gidince kimin kolu kanadı kırılmaz ki?

Yahya Kemal Beyatlı ''Ufuklar'' isimli şiirinde anneyi ebediyete, sonsuzluğa uğurlayışını şöyle anlatırdı

''Annemin naʹşını gördümdü;
Bakıyorken bana sâbit ve donuk gözlerle.
Acıdan çıldıracaktım.
Aradan elli dokuz yıl geçti.
Ah o sâbit bakış elʹan yaradır kalbimde.
O yaşarken o semâvî, o gülümser gözler
Ne kadar engin ufuklardı bana;''

Aradan değil elli dokuz, yüz elli dokuz yıl da geçse hala acıdan çıldırırsınız... O sâbit bakış elʹan yaradır kalbinizde. O yaşarken o semâvî, o gülümser gözler ne kadar engin ufuklardı size değil mi?

Ataol Behramoğlu da anneyi ebediyete, sonsuzluğa uğurladıktan sonraki zamanı anlatırdı ''Unuttum, nasıldı annemin yüzü'' isimli şiirinde:

''Unuttum, nasıldı annemin yüzü
Unuttum, sesi nasıldı annemin.
Gece bir örtü olsun anılardan
Kara yüreğime örtüneyim

Unuttum, nasıldı annemin gülüşü
Unuttum nasıldı ağlarken annem.
Yaşam sallasın kollarında beni
Küçücük oğluyum onun ben.

Unuttum, elleri nasıldı annemin
Unuttum gözleri nasıldı bakarken.''

Ve o unutulan annenin makberinden kuru ot kokusu getirsin istenir rüzgardan yağmurlar usulcacık yağarken.

Ve Nazım Hikmet ''Seni düşünürüm'' şiirinde annenin işte o yeri doldurulmaz boşluğunu anlatırdı:

''Seni düşünürüm
anamın kokusu gelir burnuma
dünya güzeli anamın.
Binmişim atlıkarıncasına içimdeki bayramın
fır dönersin eteklerinle saçların uçuşur
bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünü.''

İçinizdeki bayramın atlıkarıncasına bindiğinizde; etrafınızda etekleriye saçları uçuşarak fır fır dönen, al al olmuş yüzünü bir yitirip bir buluduğunuz annenizin kokusu gelir burnunuza.....

Ve bir hikâye:

"Bebeğimi görebilir miyim?" diyen annenin kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtığında şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!

Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan dışarı bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu… Muayenelerde, bebeğin duyma yeteneğinin olduğu, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu.. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak "Büyük bir çocuk, bana 'ucube' dedi.."

Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışmış olsaydı.

Annesi, her zaman ona "genç insanların arasına karışmalısın" diyordu. Ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştüğünde; "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı.

Aradan iki yıl geçti. Bir gün babası "Oğlum, hastaneye gidiyorsun. Annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk. Ancak unutma ki bu bir sır."

Operasyon çok başarılı geçti. Delikanlı adeta yeni bir insan görünümüne kavuştu. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra diplomat oldu ve evlendi.

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra bir gün babasına "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım…" dedi. Babası ise "Bir şey yapabileceğini sanmıyorum. Fakat anlaşma kesin. Şu anda öğrenemezsin" dedi.

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi.

Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annenin başına elini uzatıp kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru ittiğinde annenin kulaklarının olmadığı görüldü.

Babası "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı oğlunun kulağına. Bir süre sessiz kaldıktan sonra tekrar oğlunun kulağına eğilerek yavaşça "Hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?" dedi. 

Bütün anneler böyledir işte...

Gerçek güzellik; fiziksel görünüşe bağlı değil, ancak kalptedir… Gerçek mutluluk; görülen şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir… Gerçek sevgi; yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinemeyen şeydedir… Tıpkı annelerin yaptığı gibi...

Bugün anneler günü...

Bu vesile ile Hakk'ın rahmetine kavuşmuş olan, başta bize özgürlüğümüzü, gururumuzu ve onurumuz kazandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım olmak üzere tüm şehitlerimizin annelerini, Hakk’ın rahmetine kavuşmuş tüm anneleri ve sevgili annemi rahmetle anıyorum. Yine başta sevgili eşim başta olmak üzere anne arkadaşlarımın, anne adayı arkadaşlarımın ve tüm annelerimizin anneler gününü en içten dileklerimle kutluyor, sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum...

Unutmayın! Bütün anneler hikâyedeki anneler gibidir... Anneler böyledir işte...

Ancak kaderleri kötüdür annelerin! Çünkü yaşlandıklarında nankör evladının elinde oyuncak olurlar! Anne gençken, sağlıklı iken; ''aneciğim anneciğim, benim annem!'' Ama anne yaşlanınca, elden etekten düşünce; ''senin annnen, senin annen!'' Ey anneler! Bakmayın, aldanmayın siz ''anneler günü'' şirinliğine.. Bir düşmeye görün! 

Osman AYDOĞAN

 




O Sole Mio

11 Mayıs 2019

İtalya’nın en güzel bölgelerinden Napoli’nin aşk ve duygu yüklü, genellikle mandolinle çalınan ve İtalyancanın Napoli’ye özgü lehçesi ile söylenen hisli şarkılar bütününe ‘’Napoliten Şarkıları’’ denir. Bu şarkıların da en ünlüsü ‘’O Sole Mio’’ şarkısıdır.

‘’O Sole Mio’’ için İtalyanların resmi olamayan milli marşı dense yeridir.  Antwerp'teki 1920 Olimpiyat Oyunlarında İtalyan ekibinin şefi asıl İtalyan milli marşına müzik bulamaz ve İtalyan Milli Marşı olarak "O Sole Mio" yu çaldırır. Tıpkı Osmanlı zamanında İngiltere’de yapılan Reşadiye Harp Gemisi’nin kızaktan indirilişi töreninde bulunmak üzere İngiltere’ye davet edilen Türk heyetinin Osmanlı milli marşı olmadığı için tören esnasında söyledikleri ‘’Entarisi ala benziyor’’’ türküsünü değiştirerek milli marş olarak ‘’Entarisi ala benziyor/ Sultan Reşat bana benziyor” diye söyledikleri gibi…

Şakının sözleri İtalyan şair Giovanni Capurro’ye (1859 -1920), bestecisi de yine İtalyan besteci Eduardo di Capua’ya (1865-1917) aittir...

’'O Sole Mio’’ İtalyanca ‘’Benim Güneşim’’ demektir. Şarkının adı ‘’Benim Güneşim’’ olunca muhtemel ki şair Giovanni Capurro, Napoli’de kendi doğan güneşi için yazmıştır bu şiirini ancak besteci Eduardo di Capua hiç de Napoli’de doğan güneşi için bestelememiştir bu şarkısını. Şarkının bestecisi Eduardo di Capua 1898 yılında müzisyen olarak Ukrayna Odessa'ya gider. Eduardo di Capua, Odessa’da Napoli’yi özler.  Anadolu deyimiyle Eduardo di Capua yiğidi gurbete gider, Anadolu ozanları gibi orada sıla hasreti, sıla özlemi çeker… Böylece Eduardo di Capua bu özlem, bu hasret, bu hüzün, bu melankoli ile bu şiiri besteler.

Şarkıya adını veren ’'O Sole Mio’’ (Benim güneşim) ifadesinden kastedilen güneş ''sevgilinin yüzü''dür. Tıpkı Şeyh Sâdi Şîrâzî’nin bir şiirinde ‘’Bir gece sevdiğim içeri girdi. Yerimden öyle bir fırlamışım ki elbisemin eteği mumu söndürdü. Güzelliği ile karanlığı dağıtan sevgilim sordu: ‘Ben gelince neden ışığı söndürdün?' Dedim ki: 'Güneş doğdu zannettim.' ‘’ diye söylediği güneş gibi…Tıpki Türk halk müziğinde ve Türk sanat müziğinde sevgilinin güzelliğinin (cemâlinin) sıklıkla aya (mahcemâl) ve  güneşe benzetildiği gibi...

Şarkı günümüze kadar dünya çapında değişik türlerde yorumlanır. Diğer dillerde de çeşitli versiyonları olmakla beraber, genellikle yazıldığı orijinal dil olan Napoli lehçesi ile söylenir. Bu şarkı, Pavarotti’den Andrea Bocelli’ye ben tenorum diyen her müzisyenin mutlaka söylediği bir şarkıdır.

Yazımın sonunda şarkının beğendiğim üç yorumunu sunacağım. Ondan sonra da şarkının hem orijinal İtalyancasını hem de Türkçesini vereceğim.

Bugün hafta sonu ya... Bırakın şimdi her şeyi, gamı, kederi, kasveti, hakkı, hukuku, adaleti... Verdiğim bağlantılardaki müziği, sesini sonuna kadar açarak dinleyin... Huzur bulacağınıza kefilim...

Sizlere güzel bir hafta sonu diliyorum...

''Ama diğer güneş,
Çok daha parlak,
Bu benim kendi güneşim!
Senin yüzünde!''

Osman AYDOĞAN

Bryan Adams & Luciano Pavarotti, O Sole Mio:
https://www.youtube.com/watch?v=5a0juQ0aeGI

André Rieu ve Johann Strauss Orkestrası, O Sole Mio:
https://www.youtube.com/watch?v=F1CZgBMQKkE

Amira Willighagen & Patrizio Buanne, O Sole Mio:
https://www.youtube.com/watch?v=dDESzUuZuC0

Bu son bağlantıya bir açıklama yapmam gerekiyor… Şarkıyı söyleyen tenor Patrizio Buanne 1978 Viyana doğumlu İtalyan bir sanatçıdır. Şarkıyı söyleyen kız çocuğu Amira Willighagen ise 2004 Hollanda doğumludur. Amira Willighagen, 2013 yılında yetenek yarışması “Holland's Got Talent” (Yetenek sizsiniz) yarışmasında en büyük İtalyan besteci Giacomo Puccini’nin "Gianni Schicci" operasından "O mio babbino caro" adlı aryayı  seslendirir ve birinci olur. Yine Hollandalı Andre Rieu ile birlikte Johann Strauss Orkestrası eşliğinde sahneye çıkar. Amira Willighagen, geleceğin, tüm zamanların en büyük sopranosu Maria Callas'ı olarak adlandırılır. Takip edin bu kızı derim... 

O Sole Mio

Che bella cosa 'na jurnata 'e sole
N'aria serene doppo 'na tempesta
Pe'll'aria fresca pare già 'na festa
Che bella cosa 'na jurnata e'sole

Ma n'atu sole
Cchiu' bello oi ne'
'O sole mio
Sta 'nfronte a te

Quanno fa notte e 'o sole se ne scenne
Me vene quase 'na malincunia

Sotto 'a fenesta toia restarria
Quanno fa notte e 'o sole se ne scenne

Ma n'atu sole
Cchiu' bello oi ne'
'O sole mio
Sta 'nfronte a te

'O sole 'O sole mio

Sta 'nfronte a te

Sta 'nfronte a te

Ma n'atu sole
Chiu' bello oi ne'
'O sole mio
Sta 'nfronte a te

Benim güneşim

Ne kadar da güzel bir şey, güneşli bir gün
Fırtınadan sonra hafif bir esinti,
Hava çok ferah, bir kutlama gibi hissettiriyor,
Ne kadar da güzel bir şey, güneşli bir gün

Ama diğer güneş,
Çok daha parlak,
Bu benim kendi güneşim!
Senin yüzünde!

Gece geldiğinde ve güneş battığında
Neredeyse depresyona gireceğim

Ama diğer güneş,
Çok daha parlak,
Bu benim kendi güneşim!
Senin yüzünde!

Güneşim, benim güneşim

Senin yüzünde,

Senin yüzünde,

Ama diğer güneş,
Çok daha parlak,
Bu benim kendi güneşim!
Senin yüzünde!





Her şey çok daha güzel olacak mı?

09 Mayıs 2019

20. yüzyılın en önemli düşün insanlarından Ernst Bloch’un önemli bir eseri vardır. Adı; ‘’Umut İlkesi’’ (İletişim Yayınları, çeviri; Tanıl Bora –iki cilt halinde-) ‘’Umut İlkesi’’nin birinci cildinin (sadece birinci cildi 840 sayfa) bir bölümünün başlığının adı da ‘’Militan İyimserlik’’tir. 

Aslında bu bölüm eserin de ana fikrini oluşturur. Bloch bu bölümde (Militan iyimserlik) iki tip insandan söz eder: Bunlardan biri “banal-otomatik iyimser'', diğeri de “mutlaklaşmış karamsar''dır. Bloch'a göre “banal-otomatik iyimser'' düşüncesine sahip kimseler için gelecek şimdiden bellidir ve iyi olacaktır....  

Bloch’a göre “Banal-otomatik iyimserlik”, onun tam tersi olan “mutlaklaşmış karamsarlık”tan “daha az zehirleyici değildir”… Ve der ki Bloch; “Çünkü ikincisi açıkça, adıyla sanıyla ortaya çıkan utanmaz gericiliğe hizmet ediyorsa, ilki de mahcup gericiliğe, ona göz kırpan katlanma ve pasifliğin emeline hizmet eder”…

Şimdi Ernst Bloch’un eserini tekrar geri dönmek için burada bırakalım…

Kendim bildim bileli Türkiye’deki sol cenahın Ernst Bloch’un kitabında bahsettiği Polyannacılığı da aşan, stratejik düşünce nedir zerre bilgi sahibi olmadan, sahip oldukları; mahcup gericiliğe göz kırpan, ona katlanma ve pasifliğin emeline hizmet eden “Banal-otomatik iyimserlik’’ düşünce ve davranışına şaşıp kalmışımdır.  Bu gün de öyle diyorlar ya: ‘’Her şey çok güzel olacak’’…

Ben onlar kadar iyimser olmadığım için, değil her şey, hiçbir şeyin daha güzel olmayacağını size tarihe giderek anlatayım…

1994 yılındaki yerel seçimlerde, Türkiye’de solun kalesi olan İstanbul ve Ankara’da aralarında zerre kadar fark olmayan üç sol parti SHP, DSP ve CHP ayrı ayrı aday gösterdiler… Tabii ki kaybettiler… Yine aralarında zerre kadar fark olmayan bu partiler, kafalarında zerre kadar akıl olmayan yöneticileri ile bu hatalarını 1999 seçimlerinde de yine tekrarlayarak İstanbul ve Ankara’da yine ayrı ayrı aday gösterdiler ve tabii ki yine kaybettiler… Halbuki bu partilerin pîrî İsmet İnönü 72 yaşındayken bir demecinde şöyle demişti: ‘’72 yaşındayım.. Ben bu yaşta bile hala hata yaparım... Ancak bir yaptığım hatayı bir daha tekrarlamam…’’

Bu kadar geriye gitmeyelim, genç arkadaşlarım o günleri hatırlamazlar… Daha yakın bir tarihe bakalım…

Yargıyı siyasetin emrine veren ve “Yetmez ama ‘evet’çi” liberal solcular tarafından desteklenen, mezardaki ölülere bile oy kullandırın talimatı verilen, kazananın ‘’Okyanus ötesine teşekkür’’ konuşması yaptığı 12 Eylül 2010 halkoylamasında CHP etkisiz, yetersiz ve pasif kalmıştır…

Belediye meclisi üyelerinin bile seçime girmek için kamu görevlerinden istifa etmeleri gerekirken, o zamanki Başbakan'ın Başbakanlık görevinden ayrılmadan, tüm yetki, güç ve imkânlarıyla, 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmasında CHP yine etkisiz, yetersiz ve pasif kalmıştır. (Bu karar sırasında YSK Başkanı Sadi Güven’di.) Yine bu seçimlerdeki CHP’nin Ekmelettin İhsanoğlu vakası da ayrıca tam bir beceriksizlik, sorumsuzluk ve keyfilik örneği olmuştur…

7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında çoğunluğu yitiren AKP yönetiminin iktidarı bırakmaması ve ülkeyi 1 Kasım 2015 tarihinde tekrar seçime götürmesi sürecinde AKP’nin ‘’İstikşafı görüşmeler’’ oyalamasıyla CHP yine etkisiz, yetersiz ve pasif kalmıştır.

15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe kalkışması sonrasında 20 Temmuz’daki AKP iktidarının OHAL sivil darbesinde CHP yine etkisiz, yetersiz ve pasif kalmış, 7 Ağustos 2016 tarihinde yapılan Yenikapı mitingine figüran olarak katılmıştır.

 “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye adlandırılan ve parlamenter demokrasiyi bitiren ve ucube bir rejimi yürürlüğe sokan ve OHAL koşullarında, yoğun bir baskı ortamında, eşitsiz koşullarda, gayri meşru biçimde ve yasalara aykırı uygulamalarla yapılan 16 Nisan 2016 halkoylamasında yaşanan ‘’mühürsüz oylar’’ kanunsuzluğunda CHP’nin çok büyük hataları olmuştur. CHP kanunsuz bir seçimi ‘’şaibeli’’ olarak niteleyerek atı alanın çoktan Üsküdar’ı geçmesine vesile olmuştur.  (YSK Başkanı bu sırada da yine Sadi Güven’dir.) 

18 Nisan 2018 tarihinde TBMM’inde alınan OHAL’in üç ay daha uzatılması ile 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan erken seçimler OHAL şartlarında yapılmıştır... Bu süreçte de CHP yine etkisiz, tepkisiz ve sessiz kalmıştır. Ayrıca bu seçimde CHP’nin gösterdiği aday, usul, yöntem, seçimi takip ve oylara sahip çıkma konusunda CHP tamamen bir fiyasko yaşamıştır…

Geçen bu süreçte CHP’nin birinci önceliği; özgürlükler kısıtlanmışken, basın özgürlüğü yerlerde sürünürken, zindanlar gazeteci, aydın ve muhalifllerle doldurulmuşken, OHAL şartlarında ve bu YSK kadroları ile bir seçime gitmemek olmalıydı… Siyasetin zaten zemininin kalmadığı bu ortamda bu yasa ile bu şartlarda artık ne sandığa giren oylar demokratik sayılabilinirdi ne de oradan çıkacak sonuç demokratik kabul edilebilinirdi… Ki zaten öyle de olmuştur. 

Bizzat CHP’nin Genel Başkanı bütün bu seçimler olurken hem "AYM'ye güvenmiyoruz, referandum sonucunu oraya götürmem", "YSK'ya güvenmiyorum, TBMM başkanının anayasa ihlalini oraya götürmem" diye diye açık açık güvenmediğini beyan ettiği bu iki kurumun sorumluluğu altında yapılan tüm bu seçimlere tıpış tıpış giderek bu seçimlere figüran olarak katılmışlardır.

Gelelim 31 Mart 2019 yerel seçimlerine…

TBMM Genel Kurulu’nda 27 Aralık 2018 tarihinde kabul edilen bir yasa değişikliği ile 31 Mart 2019 seçimleri öncesinde görev süresi dolan YSK Başkanı Sadi Güven ve beş üyenin görevleri ‘’Seçim yasalarında yapılan değişikliklerin bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanamayacağı” şeklindeki anayasa hükmüne rağmen bir yıl süre ile uzatılmıştır. 31 Mart 2019 yerel seçimleri de bu heyet sorumluluğunda yapılmıştır.

CHP ise bu uzatmayı “kabul edilebilir bir ihlal” olarak görerek sineye çekmiştir.

Tüm bu seçimler boyunca devletin tüm olanaklarını kullanan ve tüm yargıya egemen iktidar partisi liderinin “seçim yasaklarından muaf tutulması’’, seçimlerin hiç de adil olmayan koşullarda yapılması karşısında CHP yine hep etkisiz, tepkisiz ve sessiz kalmıştır.

Tüm bu adil olmayan koşullarda ve olumsuzluklar içinde yapılan 31 Mart 2019 seçimlerinde CHP tarafından kazanılan İstanbul seçimleri YSK tarafından usulsüz, kanunsuz, haksız ve hukuksuz bir şekilde iptal edildiğinde bile cılız itirazları hariç CHP’nin pek bir sesi çıkmamıştır. CHP, yenilen pehlivan güreşe doymaz misali itirazsız bir şekilde 23 Haziran 2019 tarihinde yenilenecek seçimlere yine ‘’figüran olarak’’ (Pardon, bu kelimeyi kendileri kullanmadılar, ben kullandım, haklarını bir de ben yemeyeyim!) tıpış tıpış katılacağını beyan etmiştir.

Türkiye’nin yaşadığı AKP'in kaybettiği 07 Haziran 2015 ve tekrarlanarak AKP'nin kazandığı 01 Kasım 2015 seçimleri hala hafızlardadır.

CHP hala, karşısındakinin kafasında kırk tilkinin dolaştığını ancak kırkının da kuyruğunu birbirine değdirmediğini bir türlü öğrenememiştir. CHP hiç de normal olmayan koşulları kabullenip her şey normalmiş gibi, Türkiye sanki hala demokratik hukuk devletiymiş gibi davranmaktadır. Bu nedenle de her şeyin daha iyi olacağına da bir çocuk safllığı ile inanmaktadır. 

Yazımın girişinde yer verdiğim Ernst Bloch’un kitabına tekrar geri döneceğimi yazmıştım ya… Ernst Bloch bahsettiğim eserinde sanki CHP'nin bu tavırlarını anlattığı ''mahcup gericiliğe göz kırpan, ona katlanma ve pasifliğin emeline hizmet eden 'Banal-otomatik iyimserlik' düşüncesi'' karşısında şöyle derdi: “Gelecek kısmet olarak gelmez insana, insan geleceğe gelir, kendinde olanla girer onun içine…” Bloch’a göre bu “kendinde olan” ise, “cesaret”, “kararlılık” ve onların olmazsa olmaz gereksinimi olan ‘’bilgi”dir…

Bu kendinde olan ''cesaret'', ''kararlılık'' ve ''bilgi'' ile meşru eyleme geçmeyen, sadece sözde kalan tepkilerin ise hiçbir etkisinin olmadığını yaşanan süreç bizlere fazlasıyla göstermişir. 

’’Her şey çok güzel olacak’’ diyorlar ya…  Anlattığım gibi ben bu kadar aşırı iyimser değilim… Çünkü aşırı iyimserlik elma şekeri gibidir; yalarsınız, yalarsınız, yalarsınız sapı kalır elinizde! Ama ben daha kötüsünü aktarayım:  YSK aynı YSK, Anadolu Ajansı aynı Anadolu Ajansı, yandaş medya aynı yandaş medya, tüm devlet olanaklarını kullanan ve “seçim yasaklarından muaf tutulan’’, demokrasiyi bir araç olarak gören ve tüm yargıya egemen iktidar partisi lideri aynı iktidar partisi lideri, karşıdaki parti ‘’kafasında kırk tilkinin dolaştığı ancak kırkının da kuyruğunu birbirine değdirmediği’’ aynı iktidar partisi, hiç de adil olmayan koşullar yine aynı adil olmayan koşullar… Einstein “Hep aynı şeyi tekrarlayıp farklı sonuç beklemektir” diye tanımlardı ahmaklığı!… 

23 Haziran 2019 günü saat 22.00’de elimizde kala kala renkli elma şekerinin tahta sapı kalabilir.... Kızmayın bana! Dost acı söyler....

Osman AYDOĞAN 
BU YAZI İLE İLGİLİ AÇIKLAMA

Bugünkü yazıma (Her şey çok dahagüzel olacak mı?) sosyal medyadan yoğun bir tepki gelince aşağıdaki açıklamayı yapmak zorunda kaldım:

***

Yazıma fazlasıyla tepki gelince şu açıklamayı yapmak zorunda kaldım...Bu açıklama ile umarım keyfinizi daha da fazla kaçırmış olmam..
Sosyal medyada ve gazetelerde CHP yanlısı okuduğum çoğu yazılarda bu slogan üzerinde ( ''Her şey çok daha güzel olacak' ) bir rahatlama ve rehavet gördüm. Yazımı aslında bu rahatlama ve rehavet üzerine yazdım.. 
Eleştiri yapan bütün arkadaşlarıma öncelikle teşekkür ederim... Her bir kelimesinin altına ben de imzamı atarım.. Yazım uzundu kısaltarak ancak bu kadar ifade edebildim. Benim eleştirim; anasının ak sütü gibi kazanılmış bir seçim, karşı tarafın hiçbir hukuki gerekçesi olmadan iptal ediliyor ve ne hileler, ne hinlikler yapacaklarını bilmediğimiz tekrarlanacak bir seçime tıpış tıpış gidiyoruz... Yazımın özü bu...Bu kararın yanlışlığı... Çözüm mü? Akşener'in de ifade ettiği gibi ''boykot'' idi.. Ancak madem ki parti bu kararı almadı o halde bizlere düzen görev de tabii ki bütün gücümüzle toplumu seferber ederek sandığa gücümüzü yansıtmak.
Amacım hiçbir şekilde moral bozmak, bozgunculuk etmek değil tabii ki... Yazımın amacı "Sonuç değişmeyecek, boşuna sandığa gitmeyin" anlamında değil, tam tersi tehlike çok büyük sandığa sıkı sıkıya sarılın anlamındaydı. 
Şöyle ki yazımda yer vermedim, dile getirmedim ama, AKP hiçbir hile yapmasa da yasal yollardan şunları yapıp seçim sonuçlarına etki edebilir.(Benim de kaygım bu zaten):
1. İstanbul en büyük HDP seçmenin bulunduğu şehir. İstanbul seçmeninin %13'nin HDP seçmeni olduğu söyleniyor. AKP, açılım süreci gibi benzer süreçlerle bu seçmenin %1'nin bile aklını çelse.... Geçmiş olsun...
2. 31 Mart seçimlerde SP %2,5 civarında oy almıştı.. SP tabanı ile AKP tabanı tamamen geçişken... AKP değişik söylemlerle bu seçmenin yarısının aklını çelse... Yine geçmiş olsun... 
3. Tüm seçmen veri tabanı AKP'nin elinde.. Seçim sadece İstanbul'da .. AKP bütün gücüyle İstanbul'a abandığında kendilerine yakın olup da son seçimde oy vermeyen seçmen kitlesinin %10'nun aklını çelse... Yine geçmiş olsun...
4. İstanbul Üniversite kenti.. Üniversite öğrencilerinin çoğu CHP'li.. 23 Haziran tarihi de üniversitelerin tatilde olduğu bir zaman.. Yurtta ücret ödeyip de kalan öğrencileri nasıl tutacaksınız İstanbul'da .. Bu öğrencilerin %10'u tatile gitse... Yine geçmiş olsun...
5. AKP yıllardır seçimleri hep yaz tatiline denk getirdi.. CHP seçmeninin binde biri yaz tatiline gitse... Yine geçmiş olsun...
Yakın tanıdığım AKP'liler var.. Tee başından beri YSK'nın seçimi iptal edeceklerini biliyorlardı... Şimdiye kadar oylamalarının nedeni yenilenen seçimin tarihini mümkün olduğunca ötelemekti... 
Bu liste uzayabilir...
16 milyonluk İstanbul'da (seçmen sayısını hatırlamıyorum) 13 bin fark olan bir seçimde yukarıda anlattığım nedenler ikinci seçimi tamamen tehlikeye atıyor. 
Şimdi haklıyken boykot etmenin anlamı vardı. 23 Haziran'da çıkacak sonuç artık Türkiye'nin bir Irak, bir Libya ve bir Suriye olması demek...
Maksadım kendimi savunmak değil.. Yazımın maksadını anlatabilmek.. 
En içten selam, saygı ve sevgilerimi sunarım...

 



Oynatmaya az kaldı!

08 Mayıs 2019

Dün Alman yazar Patrick Süskind'in ’’Koku’’ adlı romanından yola çıkarak anlattığım bir fıkra vardı ya… Hani bir lise talebesi… Bir tatilde evine gidemeyip de bir arkadaşına misafirliğe giden, sonra da gece yarısı evde tuvaleti geldiğinde sandığın, pardon saksının içine eden…

Aslında bu genç adamın bu vukuatı tek değildir. Ben size bu genç adamın bir başka vukuatını daha anlatayım…

Bu genç adam, lise yıllarında bir yaz tatilinde sırtında çantası ile seyahat etmektedir. Bir sahil kasabasına gelir. Bu kasabada bir gece kalıp ertesi günü kasabadan ayrılacaktır. O hafta ise o sahil kasabasında bir festival vardır. Bu nedenle de bütün oteller, bütün pansiyonlar doludur... Kapı kapı dolaşır ancak yatacak bir yer bulamaz… Parklarda da gecelemek istemez… Otel görevlilerine yaptığı ‘’Lobide, şu koltukta kıvrılıp uyuyayım, sabah da çeker giderim’’ teklifi de kabul görmez.

Nihayetinde anlayışlı bir otel görevlisi şöyle bir teklifte bulunur: Otelin çatı katında ayyaş, sarhoş birisi yatmaktadır. Burası ayyaşın, sarhoşun devamlı ikamet ettiği yerdir. Arzu ederse sadece bu gece için yanına kıvrılıp yatabilir. Ancak çatı katında banyo, tuvalet, lavabo yoktur. Bir de çatıya çıkan merdiven ancak sabah yerine konmaktadır. Genç çaresiz bu teklifi kabul eder. Hemen merdiven kurulur, genç çatı katına çıkar. Gerçekten de orada buram buram içki kokan sarhoş birisi bir şiltede horul horul uyumaktadır. Yanına kıvrılır yatar.

Genç adamın gece yarısı büyük tuvaleti gelir. O katta tuvalet olmadığını, çıktığı merdivenin de kaldırılıp ancak sabah tekrar yerine konacağını acı bir şekilde hatırlar. Biraz sabreder ama artık kendisini tutamayacak haldedir. Çatı katında tuvaletini yapacağı bir yer de bulamaz. Daha önce olduğu gibi bir saksı da yoktur çatı katında! Gözüne hala horul horul uyuyan sarhoş takılır. Aklına şeytani bir fikir gelir. Sarhoşun pijamasını poposundan biraz indirir, sarhoşun poposuna tuvaletini yapar ve sarhoşun pijamasını tekrar yerine yerleştirir.  Sabah olup merdiven konulunca da inip aşağıya - her zaman olduğu gibi-  kahvaltı bile yapmadan kasabayı terk eder…

Aradan on yıl geçer. Genç adam üniversiteyi bitirmiş, bir şirkette iyi bir yere gelmiştir. Bir gün iş için kendisini bu kasabaya gönderirler. Makam arabasıyla kasabaya gelir. On yıl önce bir çatı katında gecelediği otelin kral dairesine yerleşir. Aklına on yıl önceki çatı katında kalan sarhoş adam gelir.  Otel görevlilerine bu sarhoş adamı sorar ancak kimse bu sarhoş adamı hatırlamamaktadırlar. Nihayetinde otelin en eski bir çalışanı sarhoşu hatırlar. ‘’Evet’’ der, ‘’eskiden bu otelin çatı katında bir sarhoş yaşıyordu. Ancak şimdi o sarhoş akıl hastanesinde yatıyor.’’ Genç adam; ‘’ne oldu ki?’’ diye sorar. Otel çalışanı cevap verir; ‘’vallahi beyim kimse bilmiyor, yaklaşık on yıl önceydi, bu sarhoş bir gün uyanır, gece altına yaptığını fark eder, başlangıçta ‘olur, insanlık halidir, altıma kaçırmış olabilirim’ diye düşünür. Ancak ‘nasıl olur da ben, donum ile pijamam arasına yaparım?’ diye düşünmekten kafayı yer.’’

Şimdi ben bu fıkrayı niye mi anlattım?

YSK İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri için iptal kararı alırken -diğer bütün YSK'nın kendi içtihatlarıyla çelisen ve hukuksuz gerekçeler bir tarafa- ,sandık kurullarının oluşumunda kanunsuzluk olduğunu söyledi ya…

Seçimde Büyükşehir Belediye Başkanı adaylarına, ilçe belediye başkan adaylarına, ilçe belediye meclis üyesi adaylarına ve muhtar adaylarına aynı sandıkta oylar verildi... Hatta seçimde bir zarfta dört farklı oy kullanıldı… Şimdi ister istemez kafam takılıyor; madem ki sandık kurullarının oluşumunda kanunsuzluk vardır o halde nasıl oluyor da YSK aynı sandıktan, hatta aynı zarflardan çıkan üç seçim sonucunu geçerli kabul ediyor da sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı sonucunu iptal ediyor?

6 Mayıs 2019 akşamından beridir fıkrada bahsettiğim sarhoş gibiyim... Hatta ondan farklı olarak o kadar tahsil görmüşem, o kadar mektep bitirmişem, o kadar mürekkep yalamışam, bu nedenle gece donum ile pijamam arasına işesem buna aklımla bir çözüm bulurdum da bu soruya bir türlü cevap bulamıyorum. Bunu düşünmekten kafayı yiyeceğim!…

Hani yıllar önce pop şarkıcısı Fatih Erkoç söylerdi ya: ‘’Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde?’’ diye. Aynen ben de öyleyim: Oynatmama az kaldı!...

Tanrı, bu ülke insanlarını zihin sağlığından korusun! 

Osman AYDOĞAN




Koku

07 Mayıs 2019

‘’Koku’’, çağdaş Alman yazarı Patrick Süskind'in özgün adı ‘’Das Parfum’’ adlı romanıdır. (Can Yayınları, 1997) Jean-Baptiste Grenouille ise romanın muhteşem koku yeteneği olduğu halde kendi kokusu olmayan, bu uğurda da insan öldürmekten çekinmeyen ve sonu trajik bir şekilde biten roman kahramanıdır. 

Bu yazımda Patrick Süskind'in romanını anlatmayacağım. Kitabın sonu ile yazımın sonu arasında bir bağ var ama konu uzun bu bağı kitabı okuyanlar kursun! Benim anlatacağım ‘’koku’’ başka bir koku...

Gelelim şimdi bu kokuya…

Bir genç adam liseyi yatılı okumuştu. Kısa süreli bir bayram tatilinde yol uzun, zaman kalmıyor diye memleketine de gidemez. Okuluna yakın bir şehirde oturan en yakın arkadaşının da davetini kırmayarak onunla birlikte arkadaşının ailesinin yanına misafirliğe gider…

Ev sahibi hem oğlu geliyor hem de arkadaşı geliyor diye mükellef bir akşam yemeği hazırlar. Bizim genç delikanlı da yatılı okul yemeklerinden bıktığı, anne yemeğini de özlediği için tıka basa yer. Sonuçta yemekler yenir, kahveler içilir, sohbetler yapılır ve yatma zamanı gelir.

Ev sahibi misafir diye bu genç delikanlıya ayrı bir oda tahsis ederler. Ancak evde bir tane tuvalet vardır ve bu tuvaleti kullanmak için de ev sahibi anne ve babanın yatak odasından geçerek gitmek gerekecektir. Bu nedenle arkadaşı bizim delikanlıyı uyarır: ‘’Bak arkadaş’’ der, ‘’Görüyorsun evde bir tane tuvalet var. Eğer ihtiyacın varsa şimdi yap. Çünkü bütün gece boyunca yapamazsın. Tuvalete geçmek için yattığın odadan annemlerin yatak odasından geçmen gerekli.’’  Bizim genç delikanlı şöyle bir düşünür ve ihtiyacının olmadığına karar verir. Sonra da herkes yatar.

Gecenin bir yarısıdır... Akşam yedikleri tıka basa yediği yemekten olsa gerek bizim genç delikanlının bağırsak faaliyetleri onu son derece rahatsız etmeye başlar. Önce sabreder ama olacak gibi değil… Utancından ailenin yatak odasından da geçemez… Pencereden bakar, beşinci kat… Odayı bir kolaçan eder... Gözüne odadaki bir saksıyı kestirir. Aklına şeytani bir fikir gelir… Saksıyı alır, içindeki çiçeği toprağıyla beraber çıkarır, boş saksıyı klozet gibi kullanarak büyük tuvaletini yapar, sonra da tekrar saksıya çiçeği toprağıyla beraber yerine yerleştirir. Sonra da rahatlamış olarak güzel bir uyku çeker. Ertesi sabah herkes uyandığında kahvaltı bile yapmadan bir bahane ile aileyle vedalaşıp apar topar evden ayrılır.

Aradan on yıl geçer…

Bizim genç delikanlı bu arada üniversiteyi bitirmiş ve bir şirkette çok iyi bir pozisyonda işe girmiştir.  

Bir gün işyerinde lise talebesi iken kısa süreli bir bayram tatilinde misafir olduğu bu aileden bir mektup alır. Mektubu arkadaşının babası kaleme almıştır. Mektupta baba şöyle yazar:

“Evladım! Sen gideli tam tamına on yıl oldu. Bu arada biz de tam on ev değiştirdik, amma velâkin biz bu kokudan bir türlü kurtulamadık. Nereye yaptıysan evladım ne olur bize yaz!’’

Ben bu fıkrayı niye yazdım diye uzun lafa gerek yok!

Demokrasi adına zaten elimizde kala kala bir tek ''sandık demokrasisi'' kalmıştı... Artık onun da içine ettiler... Ancak içine edilmiş bu sandığın kokusu saksıya edilmiş kokuya da benzemeyen, değil on, sittin sene de geçse vebalinden kimsenin kurtulamayacağı pis bir lağım kokusudur. 

Ve umarım ki bu koku, Patrick Süskind'in ‘’Koku’’ (Das Parfüm) adlı romanının kahramanı Jean-Baptiste Grenouille’nin trajik sonu gibi toplumun da trajik sonunu hazırlamaz!…

Osman AYDOĞAN




Geçmişten bir hain adam ve şimdikiler...

05 Mayıs 2019

24 Nisan 2019 tarihinde benim yazdığım ve 03 Mayıs 2019 tarihinde Emre KONGAR’ın Cumhuriyet Gazetesinde aynı başlıkla yazdığı ‘’Kaht-ı rical’’ (Nitelikli devlet adamı eksikliği) konusu bana yaşadığımız bir başka eksikliği daha çağrıştırdı: ‘’Nitelikli hain eksikliği’’ Evet, günümüzün en büyük eksikliği ‘’nitelikli hain eksikliği’’dir… ‘’Kaht-ı rical’’ gibi bu deyimin de Osmanlıcası var mı bilmiyorum ama Osmanlıdan kalan bir ‘’nitelikli hain'' var onu biliyorum... İşte bugün de size bu nitelikli haini anlatayım da nitelikli hain nasıl olurmuş bir görün…

‘’Üzüm üzüme baka baka kararır’’ derlerdi ya belki de bu iki eksiklik birbirini besliyordur. Kim bilir belki de nitelikli devlet adamı eksikliği nitelikli hain eksikliğine, nitelikli hain eksikliği de nitelikli devlet adamı eksikliğine yol açıyordur…Böylelikle nitelikliz devlet adamlarıyla niteliksiz hainler vasatlığın çukurunda debelenip duruyorlardır...

Şimdi Osmanlıdan kalan bu nitelikli haini anlatacağım ama bir açıklama yapmam gerekiyor. Burada geçen ‘’hain’’ ifadesi bana ait değil, bizzat bu şahsın kendisine aittir. Hatta kendisi için (yazı içerisinde yer verdiğim) ‘’hainlikse sunturlu hainim’’ ifadesini kullanır…

İşte geçmişten bu hain adam 1869’da günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan o yıllarda ise Edirne vilayetine bağlı bir kaza olan Cesir (Mustafapaşa)'da doğar. Babası Mülkiye kaymakamlarından Hoca Mehmet Tevfik, annesi Kafkas muhacirlerinden Münire Hanım idi. Babasının isteği üzerine İstanbul’da bir Musevi okulunda okur.  İspanyolca ve Fransızcasını burada öğrenir. Babasının kaymakamlık yaptığı Gelibolu’da rüştiyeyi (ortaokul) bitirir. Galatasaray Lisesi’nden mezun olur.

Öğrenci hareketlerine katıldığı için Mülkiye’den kovulduktan sonra 1890’da Tıbbiye’ye girer. Tıp eğitimi 1899’da bitirip doktor olur.

Okul hayatından beri isyancı, bireysel, o gün için dillerde dolaşan hürriyete tutkun, disiplinsiz ve her şeye muhalif mizacı ile tanınır. Tıbbiye yıllarında tanıştığı Ayşe Sıdıka Hanım ile evlenerek 3 kız çocuğu olur, ancak eşini 1903’te çocukları henüz 3, 4 ve 7 yaşlarında iken tüberkülozdan kaybeder.

1907’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girer ve bir yıl sonra Edirne mebusu olarak Osmanlı parlamentosunda yerini alır. Balkan Harbi’nin İttihatçılar yüzünden çıktığına inanır ve devletin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine de karşı çıkar. Bir süre sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti ile anlaşmazlığa düşerek İttihatçılarla mücadele için 1912’de Hürriyet ve İtilaf Partisi'ne girer.

1913-1918 arasındaki ittihatçı diktatörlük döneminde geçimini esas mesleği olan doktorluktan temin eder. 1918’de son Osmanlı kabinesinde Maarif Nâzırı (Eğitim Bakanı) olarak atanır. Aynı yıl Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın büyük üstâdı olur. 1919’da Şûra-yı Devlet (Danıştay) Reisliği yapar. Darülfünun’da felsefe dersleri verir. Felsefenin eğitim sisteminde yer alması için çabalar. 

23 Temmuz 1908 tarihinde başlayan II. Meşrutiyet Dönemi (1908-1918) boyunca tiyatro salonları ve kıraathanelerde halka açık konferanslar verir. Kuvayı Milliyeciler Anadolu'yu düşmandan kurtarmak için yoklukla savaşırken, düşman işgalindeki  Darülfünun’da (İstanbul Üniversitesi'nde) bir konferansı vardır;

Bu konferansta salon hıncahınç doludur. Bir süre önce, Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Gazi'nin babası, Ertuğrul Gazi için "Tatar yavrusu" diyen, Fuzuli'nin Türk olmadığını söyleyen İran edebiyatı hocası Hüseyin Danış Bey'in bu görüşleri tartışılacaktır.

Omuzlarına kadar inen uzun saçları ile kürsüye çıkar: "Sizi merakta bırakmamak için kanaatimi hemen söyleyeceğim, sonra da iddiamı kanıtlayacağım. Fuzuli, Türk değil, Acem'dir." Ön sırada oturan Süleyman Nazif ayağa kalkar: ''Yanılıyorsunuz, Fuzuli özbeöz Türk'tür, Azeri Türk'üdür!" Türk'tür, değildir tartışması sürerken kestirip atar: "Fuzuli'nin Türk olmasından ne çıkar? Siz Türkler, aranıza bir tek Fuzuli'yi almakla ne kazanırsınız?" Bir öğrenci bağırır: "Sen Türk değil misin?"  "Hayır, değilim, Türklükten çoktan istifa ettim. Türk'ün kılıcından başka övünecek nesi vardı? O da bitti. Hâlâ İstanbul'da oturabiliyorsanız, bunu büyük devletlerin İslam âlemine duyduğu saygıya borçlusunuz." Öğrenciler ayağa fırlar, onu protesto etmektedirler. O diklenir: "Bana bakın, İngilizler burada oldukça, kimse beni susturamaz, istediğimi söylerim, bana bir halt edemezsiniz." Bardağı taşıran bu olur, bir öğrenci kürsüye fesini fırlatır, yüzlerce fes ona atılır, o da çeker gider.

Olaydan sonra öğrenciler bir sınıfta toplanarak, istiklal ve milliyet duygularına yabancı, saldırgan beş öğretim üyesi üniversiteden ayrılıncaya kadar "darülfünun grevi"ni başlatırlar.

1920 yılında Anadolu direnişi hakkında şunları söyler; "Anadolu direnişi bir blöftür. Avrupa medeniyeti Anadolu'yu bu zararlı haşereden temizleyecektir. Hüküm galibindir. Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır."

Düzensiz ve uzun süren okul tahsiline rağmen şaşılacak kadar geniş bilgi ve kültür hazinesine sahiptir. Tarih bilgisi, hafızası, sohbeti, zekâsı, nüktesi, taklitçiliği, sahne sanatçılığı, tekke, halk ve Hurufi edebiyatı bilgisi ile bütün tanıyanlarca övülür.

Tekke, halk ve Hurufi edebiyatı bilgisine örnek olarak şu şiiri gösterilebilir;  Muhibbandan birisinin "dervişlik nedir?" sorusu üzerine o da sanki her devrin din tacirlerini anlatırcasına şu cevabı verir;

‘’İbadet namına kalkıp oturma,
bağırma, tepinme, göğsüne vurma,
“Yâ hû”, “yâ Hâk!” diye köpürüp durma.
Zikr-i hak, hazm için geviş değildir!’’

(Şiirin tamamına yazımın sonunda yer veriyorum…)

Aynı zamanda hatiptir, şâirdir, pehlivandır, doktordur, ama esas olarak da filozoftur O. Bu nedenle de ‘’Feylozof’’ sıfatıyla tanınır.

‘’Göz Aşinalığı’’ isimli bir şiiri vardır. Nasıl yazdığını kendi ağzından şöyle anlatır;

‘ 'Aksaray’da bir evde oturuyorduk ki, cephesi caddeye nazırdı. Evimizin sağ tarafında bir dar sokak başındaki evde de bir komşumuz sakindi. O komşumuzun genç, yetişmiş bir kızı vardı. Tuvaletiyle meşgul olurken pervasız davranırdı. Arada bir dönüp bana hışımla bakar ve derhal şirin bir eda ile tebessüm ederdi. Bu şiir, onun güzel tebessümünü ifade edebiliyor mu bilmem?’’'

 ‘’İsmini bilmezdim fakat tanırdım, 
Ne yosma bir çiçek takışı vardı. 
Kızıl saçlarını ateş sanırdım, 
Güneş nuru gibi yakışı vardı.

Öyledir, gün, şafak söktüğü zaman, 
-Göllere gölgeler çöktüğü zaman-. 
Saçını çözüp de döktüğü zaman, 
Dalga dalga düşüp akışı vardı.

Hüsnünde bir eda var ki asıydı, 
Beni harab eden o edasıydı, 
Sevdalı gönlümün aşinasıydı, 
Yüzüme bir şirin bakışı vardı.’’

 (Aksaray: 1313 teşrin-i evvel)

Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Latince, İspanyolca, Arapça, Farsça, Arnavutça ve Ermenice dillerini okuma, yazma ve konuşma düzeyinde çok iyi derecede bilirdi. Bu lisanlara da öylesine hâkimdi ki, ana lisanı zannedilir.

Dr. Müfit Ekdal bir anısında O’nu şöyle anlatır;

 “O’nu tedavi ediyordum. Benim hastamdı. Bir Ramazan günü yolda giderken simitçi görür ve simit canı çeker. Adamcağız simidi yerken polis görür ve apar topar karakola götürür ve ‘Ramazan’da neden simit yiyorsun?’ diye sorar. Aslında Müslüman olan hastam da sıkıntılı durumdan kurtulmak için “Ben Müslüman değilim. Yahudi’yim” deyip işin içinden sıyrılmak ister. Karakola haham getirilir. Hastam da İbranice ve Musevilik inancı hakkında da bilgi sahibidir. Hamamla bir süre konuşurlar ve haham polise: ‘Bal gibi bizdendir Yahudi’dir’ der.’’

Kısacası eskilerin deyimiyle hezârfen (bin hünerli) bir adamdır.

Dağınık haldeki makalelerinin pek çoğu Abdullah Uçman tarafından derlenip yeniden yayımlanmıştır.

Şiirlerini topladığı ‘’Serab-ı Ömrüm’’, ilk olarak 1934’de Lefkoşa’da basılır. Abdullah Uçman tarafından 2005 yılında hazırlanarak yeniden basılır (Serab-ı Ömrüm, Kitapevi Yayınları, İstanbul 2005, Yayına hazırlayan: Abdullah Uçman) (Bu şiirlerinden birkaçına yine yazımın sonunda yer veriyorum.)

Bir kısım anıları da yine Abdullah Uçman tarafından toparlanarak ‘’Biraz da ben konuşayım’’ ismiyle 1993 yılında yayınlanır. (İletişim Yayınevi, İstanbul 1993, Yayına hazırlayan: Abdullah Uçman) Yine Abdullah Uçman tarafından "Abdülhak Hamid ve Mülâhazât-ı Felsefiyesi" adlı eseri İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları'ndan yayınlanmıştır.

Ömer Hayyam çevirileri, Tevfik Fikret hakkında incelemesi ve Darülfünun'da vermiş olduğu felsefe derslerinin ders notları kitaplaştırılarak ‘’Felsefe Dersleri’’ adıyla yayınlanmıştır. Bu eserin transkripsiyonu 2001 yılında Dr. Münir Dedeoğlu tarafından günümüz Türkçesiyle yeniden yayınlanmıştır. (Felsefe Dersleri, sadeleştiren: Yrd. Doç. Dr. M. Münir Dedeoğlu], Kasım 2001, 511 S., ÜBL Yayınları, Felsefe Dizisi: 102.)

Hakkında çokça yazılmıştır. Ancak en detaylısı Yazar Hilmi Yücebaş tarafından yazılmıştır. (Hayatı, Hatıraları, Şiirleri, Hilmi Yücebaş, Milli Eğitim Yayınları, 1978) (Birçok yayınevi tarafından bu kitabın baskıları yapılmıştır.)

İşte uzun uzun anlattığım bu şahıs, Rıza Tevfik (Bölükbaşı)’dır. Namı diğer ‘’Feylozof Rıza’’dır..  Kurtuluş Savaşı döneminde Artin Kemal’in, Cenap Şahabettin’in ve Hüseyin Daniş’in arkadaşı Rıza Tevfik’tir. Yüzelliklerden olan Refik Halit (Karay) ve Refi Cevat (Ulunay)’ın da dava yoldaşı Rıza Tevfik’tir.. Yine o dönemin tescillenmiş ve tasdiklenmiş hainlerinden Artin Kemal’den başka, Sayit Molla, Damat Ferit, Şeyhülislam Mustafa Sabri ile aynı cephede olan Rıza Tevfik’tir.. Osmanlı delegesi olarak, Sevr Antlaşması'nı imzalayan Rıza Tevfik’tir…

Sevr delegelerden biri olan Rıza Tevfik bir Paris gazetesine demeç verir, demecinde der ki Rıza Tevfik; ‘’İngilizlerden çok şey öğrendim. Fransız medeniyetine tutkunum. Bende his ve fikir itibariyle beğenilecek ne varsa sizindir. Bende fena olan her şeyin kaynağı benim.’’

Falih Rıfkı, Rıza Tevfik’i şöyle anlatır; “Tevfik Paşa kabinesinde, Hürriyet ve İtilafçı Rıza Tevfik’i Maarif Nazırı olarak buluyoruz. Bir gün köprüye doğru gidiyordum. Bir otomobil durdu, içlerinden gülerek, seslenerek Rıza Tevfik indi, karşı kaldırımda bir İngiliz yüzbaşısına doğru yürüdü. Bir şeyler anlattığı zaman, yüzbaşı soğuktu bile... Bir Osmanlı Nazırı (Bakan) için bir İngiliz yüzbaşısından iltifat görmek... O şimdi, daha bir yıl önce Şam sokaklarında bir Suriyeli eşrafın bir Osmanlı kumandanı ile selamlaşabilmesi kadar, göstermeğe ve gösterişe değen bir hadise idi.”

Kuva-yı Milliye karşıtlığı gerekçesiyle Yüzellilikler listesinde yer alır ve 1922 ve 1943 yıllarını Arap illerinde sürgünde geçirir. Sürgün yıllarında Hicaz, Amerika, Ürdün ve Lübnan' da yaşar.

Sürgünde iken içinde özlem dolu, hasret dolu, gurbet dolu şiirini ‘’Uçun Kuşlar’’ ismiyle oğlu Mehmet Said’e yazar; ‘'Sevgili oğlum Mehmed Said'e’’ başlığı ile…

‘’Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere:
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.’’

(Şiirin tamamına yazımın yine sonunda yer veriyorum…)

Ürdün’de sürgünde iken Matbuat Umum Müdürü’nün çıkardığı antolojide Refik Halit’den bahsedilip kendisinin adının dahi geçmemesine içerleyen Rıza Tevfik hemen bir telgraf çeker; "Maksat şairlikse şairim, hainlikse sunturlu hainim. O halde neden bu antolojide şiirlerimden bir tek mısra dahi yok. Bunu merak ediyorum."

Af Kanunu’nan yararlanarak 1943’de kendi ifadesiyle ‘’hesaplaşmak’’ için değil, ‘’vedalaşmak’’ için yurda döner.

Ömrünün sonuna doğru yaşadığı derin pişmanlık şu dörtlüğünden görülebilir;

"Divâne sen değil, meğer bizmişiz.
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz
Sâde deli değil, edepsizmişiz!
Tükürdük atalar kıblegâhına... " (*)

31 Aralık 1949’da, felç tedavisi için yattığı İstanbul Gureba (Garipler) Hastanesi’nde zatürreden ölür. Mezarı, Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’nda bulunmaktadır.

Bu ülkede böyle insanlar, böylesine şahsiyetler her zaman var ola gelmiştir. O zaman da vardı, bu zaman da vardır. Ama o zamanki bu şahsiyetler ile bu zamanki bu şahsiyetler arasında fark da vardır. Evet, fark da vardır; hiç olmazsa Osmanlı’nın bu şahsiyetleri tarih bilgisi, hafızası, sohbeti, zekâsı, nüktesi, edebiyat bilgisi ve entelektüel birikimi ile bütün tanıyanlarca övülürdü. Şimdiki bu şahsiyetlerin ise hiçbirisinin gerçek bir tarihi bilgisi, edebi ve felsefi altyapısı yoktur, sanatçı ruhları yoktur, kimisi liboş, kimisi entel, kimisi siyasetçi, kimisi din taciri, kimisi yağcı, kimisi yağdanlıkçı, kimisi ihale takipçisidirler. Bu şahsiyetler Turhan Selçuk’un çizgi roman kahramanı ‘’Abdülcanbaz’’ tiplemesindeki Gözlüklü Sami Bey’dirler. Şeytani bir zekâya ve süngülü bir bastona sahiptirler. Bunların onlarcasını her gün TV’lerde ve gazete sütunlarında görmekteyiz zaten.

Yazımı Rıza Tevfik’in yine sürgünde iken yazdığı şu şiiri ile bitirmek istiyorum:

"Yolcu yolun Ankara`ya uğrarsa,
sende de azıcık yiğitlik varsa,
git benden aldığın salahiyetle
şu fani sözleri mecliste söyle:
de ki, kanun yapan dalkavuklara,
horoz gibi öten o tavuklara,
o kanuna boyun eğmemek için,
şerefine leke değmemek için,
feylezof ömrünü ikiye böldü;
çölde hür yaşadı ve mes`ud öldü..."

Osman AYDOĞAN

Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın yazımda yer vermediğim şiirleri:

Uçun Kuşlar

 ‘'Sevgili oğlum Mehmed Said'e’’

Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere:
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.

O çay ağır akar, yorgun mu bilmem,
Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem,
Yaslı gelin gibi mağmum mu bilmem,
Yüce dağ başında siyah tül vardır.

Orda geçti benim güzel günlerim,
O demleri anıp bugün inlerim,
Destan-ı ömrümü okur dinlerim,
İçimde oralı bir bülbül vardır.

Uçun kuşlar uçun, burda vefa yok,
Öyle akarsular, öyle hava yok,
Feryadıma karşı aks-i sada yok,
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.

Hey Rızâ kederin başından aşkın,
Bitip tükenmiyor elem-i aşkın,
Sende derya gibi daima taşkın,
Daima çalkanır bir gönül vardır.

Dervişlik

Dervişlik, özüne hâkim olmaktır.
Esir-i nefsolan derviş değildir.
Aşkı rehber edip hakkı bulmaktır,
keşkül, teber, asâ, tiğ, şiş değildir!.

İbadet namına kalkıp oturma,
bağırma, tepinme, göğsüne vurma,
“Yâ hû”, “yâ Hâk!” diye köpürüp durma.
Zikr-i hak, hazm için geviş değildir!

Sırr-ı hakikati gönülden öğren,
gönüldür aşk ile didarı gören,
ârif-i agâh o zevki veren,
beng-ü bâde afyon, haşiş değildir!

Dünyada cennete girenler varsa,
vech-i Hakkı ayan görenler varsa,
enel Hak sırrına erenler varsa,
sarhoşluk yüzünden ermiş değildir!

Boz yılanı tuttu, çivi yuttu erler,
pirimiz duvarı yürüttü derler;
keramet olsa da böyle hünerler,
insanlığa yarar bir iş değildir!

Keramet umma hiç necef taşından,
ayrılma insandan, öz kardaşından.
Hakkı göremezsin Bağlarbaşı’ndan,
gerçek er sultandır, keşiş değildir!

Mâmurede doğar mânevî insan,
terbiyeyle büyür kudret-i iman.
Senin aradığım nimet-i irfan,
yaban yerde biten yemiş değildir!

Ham ervah her yerde var yığın yığın,
nedir onlar ile verip aldığın?
uzlete nail ol, gönlüne sığın,
cihan gönül kadar geniş değildir!

Rıza’dan himmet al, berzahta kalma,
serden geçmedinse ummana dalma,
dervişlik sözünü ağzına alma,
demir leblebidir, kişniş değildir!

Serab-ı Ömrüm’de geçen şiirlerinden birkaçı:

Hiç unmayacak bir asabi derd-i serim var

Hiç unmayacak bir asabi derd-i serim var,
Nazlım, bugün ayrılma yanımdan kederim var! 
Ben bihaberim kendi sürekli elemimden,
Gel nabzıma bak! .Tut şu soğuk cansız elimden.
Hiç unmayacak bir asabi derd-i serim var,
Nazlım, bugün ayrılma yanımdan kederim var!

Dilek

Dilerim ki fânî dünyâda kimse
Ömrünü mihnetle telef etmesin.
Fakat kâmil adam olmak isterse,
Elem çektiğine esef etmesin.

Harab Mâbed

Vardım eşiğine yüzümü sürdüm, 
Etrafını bütün dikenler almış.
Ulu mihrabında yazılar gördüm, 
Kimbilir ne mutlu zamandan kalmış!

Batan güneşlerin ölgün nigâhı
Karartıp bırakmış o kıblegâhı
Mazlum bir ümmetin baht-ı siyahı
Viran kubbesinde gölgeler salmış. 

Burada şiirde bahsi geçen mâbed Üsküdar Mihribah Sultan Camiidir

Gözlerin

Ruhumda gizli bir emel mi arar 
Gözlerime bakıp dalan gözlerin? 
Aklıma gelmedik bilmece sorar 
Beni hülyalara salan gözlerin!

Nigâhın gönlüme - ey perî - peyker! - 
Leyâl-i hasretin hüznünü döker; 
Karanlıklar gibi yığılır çöker 
İçimde yer edip kalan gözlerin!

Huzûrunda bâzen benliğim erir, 
Tavrın hulûsumdan şübhe gösterir. 
Bâzen de ne olmaz ümidler verir 
Sabr ü karârımı alan gözlerin!

Gamzende zâhir, ey ömrümün vârı! . 
Füsûn-ı hüsnünün bütün esrârı. 
Neşr eder âleme reng-i bahârı 
Koyu menekşeye çalan gözlerin!

Sihirdir, şüphesiz, bütün bu şeyler; 
Bakışın zihnimi perişan eyler. 
Bana aşk elinden efsane söyler, 
Aşka inanmayan yalan gözlerin!

(*) Bu şiir 15 kıtalık tartışmalı uzun bir şiirdir. Adı ‘’Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdât’’dır. (İstimdâd: Medet ve yardım istemek) Şiirde karalanmış kelimeler mevcuttur. ‘’Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdât’’ isimli böylesi bir şiirde akla ilk gelecek zümre İttihat ve Terakki, ilk gelecek isimler de Enver ve Cemal Paşalardır. Dolayısıyla şiirde bu karalanmış kelimelerin bu şahıslara ait olması gerekmektedir. Bu şiirin yazılma maksadı konusunda iki görüş vardır. Birinci görüş; bu şiirin Sultan Abdülhamit'i övmek ya da pişmanlık ifade etmek için yazıldığına dairdir. Diğer bir görüş ise; Rıza Tevfik'in Sevr'i imzaladığı için kendisini 150'likler listesine alıp sürgüne gönderen Ankara Hükûmetini eleştirmek için yazdığıdır. Şiirde de bu amaçla araç olarak Abdülhamit’i kullanmıştır… Bu görüşü Murat Bardakçı savunur. Bu görüşe göre Rıza Tevfik'in Ankara Hükûmetine düşmanlığı halen devam etmektedir...




Mecnunum Leyla'mı gördüm

04 Mayıs 2019

Âşıklar diyârı Sivas’ın yetiştirdiği bir halk ozanımız var: Âşık İzzetî mahlasını kullanan Ali İzzet Özkan. Kendisi Kurtuluş savaşı gazisidir. Renkli bir kişiliği vardır. Ancak bu kişiliğini bir başka yazıya bırakayım… Sadece şu kadarını söyleyeyim: Tek parti döneminde İsmet İnönü için "Türklerin en büyüğü İnönü" diye türküler yakarken Demokrat Parti’’nin iktidara gelmesiyle Menderes için "bizi diktatörden kurtardı" diye dizeler döktürür… Bu bağlamda Âşık İzzetî’nin ‘’Parti Destanı’’ isimli bir türküsü vardır ki bu türkünün hikâyesi bile tek başına bu ozanımızın renkli kişiliğini anlatmaya yeter…

Bu noktada Hintli şair Sri Chinmoy Ghose’nin bir sözüne yer vermem gerekiyor: ‘’Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak.’’ Dünyada da böyle ama güce olan sevgi ve biat özellikle Doğu toplumlarına özgü bir özelliktir. Cüneyd-i Bağdadi; ‘’Allah’ın velisi ile Allah’ın delisi arasında bir soğan zarı kadar fark vardır’’ derdi… Benzer şekilde de bu coğrafyada ‘’vezir olmak’’ ile ‘’rezil olmak’’ arasında bir soğan zarı kadar fark vardır… Tarih babada bunun örnekleri mebzul miktardadır… Günümüzde de birilerine "Türklerin en büyüğü’’ diye methiyeler diziyorlar ya… Halk aynı halk, millet aynı millet, kültür aynı kültür, coğrafya aynı coğrafya… Gün olur, devran döner, devir geçer, güç kaybolur, halkın sevgisi de biter... Bir hatırlatayım istedim! Neyse, biz şimdi maziyi pek karıştırmayalım, dönelim konumuza…

Biz bu ozanımızı ‘’Mühür Gözlüm’’ türküsüyle tanırız, ‘’mühür gözlüm seni elden’’ diye başlayıp ‘’Havadaki turnalardan, su içtiğim kurnalardan, geyindiğim sırmalardan, sakınırım kıskanırım’’ diye biten…

Ancak bu ozanımızın bir başka güzel bir türküsü daha var: ‘’Mecnunum Leyla'mı gördüm’’ ismiyle bildiğimiz. Bazı yörelerde bu türkü ‘’Yaktı geçti’’ ismiyle bilinir…

Sivas Şarkışla’ya ait bu ‘’Mecnunum Leyla'mı gördüm’’ türküsünün sözleri işte bu ozanımız Âşık İzzetî'ye aittir, kaynak kişisi Âşık Veysel, derleyen de Muzaffer Sarısözen’dir… Türkü şöyle başlardı:

‘’Mecnunum Leyla'mı gördüm 
Bir kerece bakdı geçti
Ne sordu ne de söyledi
Kaşlarını yıktı geçti’’

Türküyü dinleyince çok sevilen Leyla’yı değil de çok seven Âşık İzzetî’yi kıskanırsınız keşke Âşık İzzetî olsaydım da sevdiğimi onun kadar sevebilseydim diye… Çünkü bu fani dünyada en büyük talihsizlik sevilmemiş olmak değil, sevmemiş olmakmış. Eğer Mecnun değilseniz diye derlerdi zaten bulduğunuzun Leyla olduğunun da farkına varamazmışsınız… Zaten ozan da bunun bilincinde olarak şiirine Mecnun olduğunu vurgulayarak başlamıştır: ''Mecnunum Leyla'mı gördüm.''

Bu türküyü Âşık Veysel söylemiştir, Âşık İzzetî söylemiştir, Ruhi Su söylemiştir, Erkan Oğur söylemiştir, Tüülay German söylemiştir, Kardeş Türküler söylemiştir, kısaca türkü söyleyebilen herkes söylemiştir… Türküyü kimden dinlerseniz dinleyin vurulursunuz… Artık türküdeki sazın tellerine mi vurulursunuz, türküdeki Türkçe’nin, sözlerin inceliğine mi vurulursunuz yoksa türküdeki Leyla’nın güzelliğine mi vurulursunuz, yoksa hepsine birden mi vurulursunuz, o size kalmış… Kesin olan bir şey var ki; vurulursunuz... Çünkü bu türkü, Türkçenin ve sazın güzelliğini ve içtenliğini anlatır.... 

‘’Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti

Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü yüzü
Sandım ki Zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti’’

Dinledikçe bu türküyü çocukluğunuza gider yine vurulursunuz... Çocukluğunuzdaki o platonik aşkınız kaşlarını yıkar geçer vurulursunuz, seher vakti siz göremeden, bir çift sözü soramadan, ay mıydı gün müydü yüzünü seçemeden, o Zühre yıldızı gibi akar geçer yine vurulursunuz…

Ancak bu türküyü en güzel Erkan Oğur yorumlamıştır. Erkan Oğur ve Hakkı Değirmencioğlu ikilisinin seslendirdiği bu türkü ‘’Gülün Kokusu’’ albümünde yer alır…

Bugün Cumartesi… Gündemdeki abuk sabuk konuları sizi vurmadan siz bu türküye vurulun:

‘’Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yâreler bizi
Gamze okun bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti’’

Osman AYDOĞAN

Erkan Oğur ve Hakkı Değirmencioğlu ikilisinden ‘’Mecnunum Leyla'mı Gördüm’’:
https://www.youtube.com/watch?v=q3Qj9VaXI-4

Âşık Veysel'in sesinden ''Mecnunum Leyla'mı gördüm'':
(Leyla'yı görmek için açık gözlere bile gerek olmadığını anlatır Veysel bu türküsünde, gönül gözüyle de Leyla görülebilirmiş... Anlayanlara tabii ki...)
https://www.youtube.com/watch?v=vtI7j58XpYw

Bir not: Türküde geçen ‘’Zühre Yıldızı’’; Tan Yıldızıdır, Seher Yıldızıdır, Sabah Yıldızıdır, Çoban Yıldızıdır, Çolpan Yıldızıdır, Sarı Yıldızdır, Mavi Yıldızdır… Astronomideki Venüs Yıldızıdır.. Sivas - Erzincan arasında ‘’Zöhre’’ diye söylenir.. Bu yıldız gökyüzünün en parlak yıldızıdır.. Ancak sabaha karşı doğduğu için güneş doğumuna yakın parlaklığı hemen kaybolur. İşte bu nedenle adına Tan, Seher, Sabah Yıldızı denir. Bu nedenle kısa süreli her şey halk dilinde bu yıldızla anılır. Kısa süren mutluluklar gibi… Eskiden kervanlar bu yıldız doğunca sabah oluyor diye yola çıkarlarmış… Bazen yanılıp erken yola çıkan kervanlar gece yolu göremeyip uçurama yuvarlanır ya da eşkıya saldırısına uğrarlarmış. Bu nedenle de Zühre yıldızına Anadolu'da ‘’Kervankıran Yıldızı’’ derler. Bir de ‘’Ah niye doğdun sarı yıldız’’ diye bir Sivas türküsü de vardır…

Mecnunum Leyla'mı gördüm

Mecnunum Leyla'mı gördüm 
Bir kerece bakdı geçti
Ne sordu ne de söyledi
Kaşlarını yıktı geçti

Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü yüzü
Sandım ki Zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti

Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti

Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yâreler bizi
Gamze okun bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti

İzzet-i der ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Zülüflerin kement etmiş
Yar boynuma taktı geçti




Kehânet!

02 Mayıs 2019

Nasıl ki insan aç duramaz ise bana göre insan ve toplum da ''Tarih''siz duramıyor... O halde tarihe devam!

Çeşitli kaynaklarda 1423-1432 yılları arasında doğduğu ve 1480 ile 1490 yıllarında öldüğü ileri sürülen gerçek adı Nikolaos olan Atinalı bir tarihçi vardır: Laonikos Chalkokondyles. (Laonikos Halkokondilis)  Laonikos Chalkokondyles’in 1298-1463 yılları arasındaki olayları Türkçe’ye “Tarihin Belgeleri” diye çevrilebilecek olan  ‘’Apodiksis Istorion’’ isminde on ciltten oluşan tarih kitabı, Bizans İmparatorluğu'nun son 150 yılını (1298–1463 dönemini) incelemektedir. Ancak Chalkokondyles, Yunanca yazan diğer tarihçilerin aksine eserinin merkezine Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünü değil yükselen Osmanlı Devleti’nin tarihini alır. Bu yönüyle Chalkokondyles, bir Bizans tarihçisi olmaktan ziyade eserini Osmanlı idaresi altında Yunanca yazan bir Osmanlı tarihçisi olarak da kabul edilir. 

Laonikos Chalkokondyles’i bizim açımızdan ilginç yapan ise onun Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki öngörü ve kehânetleridir. Chalkokondyles’in bu kitabının bir bölümü "Türk  İmparatorluğu’nun yıkılışına dair kehânetler" ismini taşımaktadır. Araştırmacı yazar Aytunç Altındal da bu bölümü "Kehânetler Kitabı" (Destek Yayınları, 2018) adıyla Türkçe‘ye çevirir...

Chalkokondyles'in kitabının bizim için ilginç yapan Aytunç Altındal'ın çevirdiği işte bu bölümüdür.

Laonikos Chalkokondyles’in kitabındaki öngörülere, kehânetlerine göre; İstanbul'u ele geçirecek olan padişahın adı ile teslim edecek olanın adı aynı olacaktır. Her ikisinin adı da "Mehmet'tir. Kehanet doğru çıkmıştır.(1453 Fatih Sultan Mehmet ve Sultan Mehmed Vahdeddin, 1918 İstanbul’un işgali.)

Kehânete göre ‘’bir Tatar Hanı, Osmanlı’ya yardım etmeyecektir.’’ Kırım Hanı Murat Giray II. Viyana kuşatmasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile görüş ayrılığına düştüğü için Lehleri durdurmaz, kuşatma başarısız olur, yükselme devri sona erer.

Kitapta “Fatih Sultan Mehmet'ten sonraki 16. padişah döneminde Osmanlı Devleti içeriden çökmeye başlayacak ve padişahı kendi tabasından biri devirecektir” deniliyor. Fatih Sultan Mehmet'ten sonraki 16'ıncı padişah III.. Ahmet'tir. 29 Eylül 1730'da Arnavut ve Hıristiyan asıllı yeniçeri Patrona Halil tarafından tahttan indirilip yok ediliyor ve Osmanlı'nın çöküşü de böyle başlıyor.

Kitapta, "üç kez üç yüz yıl ve bir de yirmilik tarihinde Osmanlı Devleti yok olacaktır’’ deniliyor. Gerçekten de Osmanlı üç kez üç yüz yıl (3X300=900) ve 20 yıl, yani 1920'de (TBMM kurulunca) Osmanlı Devleti yok oluyor.

Bununla da bitmiyor kehânetler.

Kehanetlerden biri Mustafa Kemal Atatürk'ü işaret ediyor. Kitapta. “Osmanlı'nın çöküş döneminde kendisi Hıristiyan topraklarında yetişen ama Müslüman olan bir prens ve başkomutan ortaya çıkacak. Ancak Hıristiyanlar tarafından hiç dikkate alınmayan bu başkomutan, Türk devletini yeniden kuracak ve Batı'ya yönlendirecektir” öngörüsü yapılıyor. Bu kişi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tür.

Kitapta ‘’Katolik Kilisesi ile İstanbul'daki Ortodoks Kilisesi kardeşçe kucaklaşacaklardır’’ diyor. Bu kucaklaşma, aynı ifadelerle Kasım 2006'da İstanbul’da gerçekleşiyor.

Kitapta kehânetler devam ediyor.

Kehanete göre, bu yeni kurulacak Türk İmparatorluğu'nun başına geçecek 11. kişinin adında 11 harf var. Çok ilginçtir ki, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ad ve soyadındaki harflerin toplamı da 11.

Ve kitapta “11. Prens döneminde yeni Türk devleti, büyük bir sarsıntı yaşayıp yıkılma noktasına gelecektir” öngörüsü var. Ayrıca “Hristiyan Prensliklerin birleşmesi, bu yeni Türk imparatorluğunun sonunu getirecektir” kehâneti de var… Bu cümleden olarak burada da Hristiyan Prensliklerin birleşmesinden kastedilen AB olduğu aşikârdır... Biraz aşırı olacak ama bu birleşmenin (AB) yeni Türk imparatorluğunun sonunu getirecektir kehânetinden de anlamamız gereken Türkiye'nin AB'den uzaklaşması sonucu mu olacağı üzerinde de kafa yorulması gerekir.

Tabii kehânetlerin sonu yoktur. Kehânetler devam ediyor kitapta: ‘’Önce, Müslüman şeriatı artacaktır. Eğer yedinci seneye kadar kaldırılmazsa, on ikinci seneye kadar buranın hâkimi olacaktır. Sonra, Hristiyan silahlarıyla bir tutsaklık dönemi gelecektir.’’

Ve devam ediyor kehânet: ‘’İstanbul'un camileri ve Ayasofya üzerinde haçlar dikilecektir. Bu haçlar, saplanacağı yere silahlı ellerle saplanacaktır. Bu muhteşem şehrin yıkımı gelecektir. Yıkım, sadece orada yaşayanlar sevdiği dini değiştirirse duracak ve şehir lanetten kurtulacaktır. Yıkım adaletsizliklerin en kötülerinin gerçekleştiği bir dönemin ardından olacaktır. Tüm Doğu ülkeleri de Hıristiyanlarca fethedilecektir. Böylece, ölü yaşayan, soyulmuş ve felç olmuş bir yönetim sona erecektir.’’ Burada da ''yıkım adaletsizliklerin en kötülerinin gerçekleştiği bir dönemin ardından olacaktır'' kehâneti ilgi çekicidir!

Evet Laonikos Chalkokondyles’in rivayetleri, öngörüleri, kehânetleri -artık her ne dersek-  bu kadar.

Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nun sonu ile ilgili bir başka kehânet daha vardır:

Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra, Bizans’ın ünlü bir kâhininin zindanda olduğunu öğrenir. Kâhini huzura çağırır, sorar: “Seni niye zindana kapattılar?” Kâhin, Kral Konstantin’in geleceği öğrenmek için kendisini çağırdığını, krala “Sonunuz yaklaştı, Bizans yıkılacak, Türklerin eline geçecek” demesi üzerine kralın kızdığını, kendisini zindana attırdığını söyler.

Fatih, “Bizans’ın sonunu görmüşsün, peki bizim geleceğimiz ne olacak” diye sorar. Kâhin, “Sizin sonunuz da Bizans’a benzeyecek” der. Fatih’in, “Nasıl olur, Anadolu’da birliği sağladık, Balkanlar elimize geçti, akıncılarımız Avrupa ortasında at oynatıyor” itirazı üzerine kâhin, “Sizi parça parça koparacaklar” öngörüsünde bulunur.

Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu parça parça koparıldı, Sevr Antlaşması’yla son nokta konulacakken Atatürk ve silah arkadaşlarının çabası, özverisi ile bu süreç durduruldu, geri kazanımlar başladı.

Belki de kim bilir Fatih’in konuştuğu bu kâhin ile Laonikos Chalkokondyles aynı kişidir.

Tabii ki bu kehânetlere ‘’deli saçması’’ der ve gülüp geçebiliriz. Ancak Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethine şahitlik etmiş daha öncesinde de II. Murat’a İstanbul kuşatmasını kaldırması için gönderilen ekipte yer almış Chalcondlyles'in çoğu sonradan gerçekleşmiş bu kehânetleri görmezden gelinir, yabana atılır gibi değildir.  

İsterseniz gelin bu uçuk kehânetleri bir kenara bırakıp size bir kurgu romandan bahsedeyim. Gazeteci, araştırmacı yazar Mine G. Kırıkkanat’ın ‘’Destina’’ (Literatür Yayıncılık, 2008) isimli bir kurgu romanı var. Mine G. Kırıkkanat, henüz yaşanmamış yakın bir geleceği anlattığı Destina romanı için şunları söyler: "Bu romanda yazılı her şey doğru, hiçbir şey gerçek değildir." Bu kurgu romana göre yakın bir gelecekte İstanbul ''Küresel Yönetişim'‘in idaresine geçer ve Türkler de göç ettikleri farklı ülkelerde asimilasyona uğrarlar. Böylece Haç ile Hilal‘in savaşı sona erer ve yerini Hıristiyanlığın mezhep çatışması alır.  

Ama isterseniz bu kurguyu da bir kenara bırakıp tarihi bir gerçeğe dönelim:

Emevilerin yıkılmasından sonra, Endülüs’te (Güney İspanya) Endülüs Emevi Devleti 756’da kuruldu ve 1492’ye değin 736 yıl süreyle İspanya'da varlığını sürdürdü. Türklerin Anadolu’daki birliği Fatih’le sağlandı. Bu birliğin kuruluşunu 1450 yılı olarak alsak henüz birliğin kuruluşunun üzerinden 569 yıl geçmiş olacak ki henüz Endülüs Emevi Devleti’nin İspanya'daki yaşam süresi kadar bile değildir. 

Sanıyoruz ki Anadolu’nun mülkiyeti sonuna kadar, sonsuza kadar bize ait. Etrafımızdaki ve uzaklardaki aç kurtların ve akbabaların varlığını, içine düştüğümüz çukuru, sığlığı, rehaveti, girdabı görmezden geliyoruz.

Seçimlerden, mazbatadan, magazinden, futboldan, suni gündemlerden kurtulup, başınızı kaldırıp da bir etrafınıza bakarsanız eğer karanlığın sandığınızdan da çok daha karanlık, bir zifiri karanlık olduğunu göreceksiniz. Hep yazıyorum ya tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savrulmaktadır diye...

Bağnazlık kıskacından, mezhep kıskacından ve etnisite ve kimlik kıskacından kurtularak, kimseyi ötekileştirmeden, nefret söylemini kullanmadan, farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görüp, kendi içimizde ve komşularımızla hak, hukuk ve adaleti tesis edip barış içinde beraberce yaşayamazsak ve taassuba değil de bilime yüzümüzü dönemezsek eğer korkarım ki Bizans tarihçisinin yazdığı, Bizans kâhininin Fatih’e söylediği kehânetler ve Mine G. Kırıkkanat’ın kurgusu gerçek olacaktır. Eğer inanmıyorsanız gelin en eski Türk uygarlığı olduğu iddia edilen Etrüsklere ne olduğunu bir araştırın derim!.

Esas bekâ sorunu burada yatmaktadır. Ülkesi için kaygı duyanlara ve bu ülke yönetiminden sorumlu olanlara duyurulur... 

Osman AYDOĞAN




1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı

01 Mayıs 2019

Türkçeyi çok iyi kullanan yazar ve şair Murathan Mungan’ın çok güzel bir şiiri vardı, ‘’Eskidendi, çok eskiden’’… Murathan Mungan’ın söylediği gibi hatırlar mısınız, eskiden çoook eskiden 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlanırdı görkemli törenlerle… Şimdi ‘’nerede o bayramlar’’ der gibi ‘’şimdi nerede o törenler’’ diye hayıflanıyorsunuz değil mi?

Neden hayıflandığınızı anlatmadan önce kısaca 1 Mayıs İşçi Bayramının kısa bir tarihçesine bakalım… (Her konuya şu tarihi bir bulaştırmasam olmaz sanki!)

Tarihte ilk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlerler… 1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bırakırlar.  Değişik kentlerde binlerce siyah ve beyaz işçi, birlikte yürürler…

14 Temmuz-21 Temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü " olarak kutlanmasına karar verilir...

Zamanla 8 saatlik işgünü birçok ülkede resmen kabul edilir…1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazanır.

1 Mayıs İşçi Bayramı Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanır… 2008 Nisan'ında bu bayramın "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilir. 2009 Nisan’ında da TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilir.

Şimdi gelelim baştaki hayıflanmamıza… Sadece bizde değil, tüm dünyada da 1 Mayıs İşçi Bayramları gittikçe sönük bir şekilde kutlanmaktadır… Peki neden?

1989 yılında Sovyetler’in yıkılması çok şeyi bitirdi. Çift kutuplu dünya ile beraber çok şey de yitip gitti... Tek kutuplu dünyaya geçtik… Tek kutuplu dünya ile birlikte siyasetin ideolojik içeriği sıfırlandı... Kapitalizm rakipsiz kaldı… Küreselleşme icad edildi…

İnsanlar özgürleşiyor derken, tıpkı Roma döneminde olduğu gibi (Die festung Europa) duvarlar yükseldi. Yine Roma döneminde olduğu gibi Avrupa dışındaki herkes barbarlar (Barbaren) olarak algılandı.

Avrupa solu, Avrupa siyaseti, Avrupa edebiyatı bocaladı... Schröder’ler, Blair’ler, adları sol da olsa iktidarları boyunca hep neo liberal politikalar uyguladılar. Almanya’dan bir daha Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Fransa’dan bir daha Albert Camus, Jean Paul Sartre, Samuel Beckett çıkmadı, İngiltere’den bir daha Oscar Wilde, Thomas More çıkamadı...

Avrupa’ya yönelik göç dalgası, birbiri ardına gelen terörist saldırılar, milliyetçilik ve ırkçılık akımları ve Brexit Avrupa Birliği’nin iktidarsızlığını artırdı.  

İnternet teknolojisi ise bütün bu oluşumların üzerine tuz biber ekerek siyasette ‘’reality’’ ortamına prim veren iklimi yarattı. Küstahlığın, vasatlığın, kabalığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu yeni bir iklim doğdu. Bu şekilde bir ‘’meşhuriyet’’ çağı başladı.

İşte TV’lerde, boyalı basında gördüğünüz vıcık vıcık seviye, kişiliksizlik ve küstahlık bu iklimin ürünü! Bu sadece Türkiye’de değil tüm dünyada böyle… Avrupa’dan ABD’ye, Rusya’dan Arap dünyasına kadar bu böyle…

Bütün bunların da sonucu olarak; “Batı” kapitalizminin krizi ve ABD dış politikasında da Soğuk Savaş’ın bitiminden beri görülen yalpalama ABD’de Trump’u yükseltti. Diğer ülkelerde de Rusya’da Putin, Macaristan’da Urban gibi Trump’ın kopyaları ortaya çıktı…

Son olarak küreselleşmenin dayatmasına da insanlık etnik-dini bir yeniden ‘’kavimleşme’’yle, ‘’ümmetleşme’’yle, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’popülizm’’le yanıt verdi. ‘’Sanayi kapitalizmi’’nin yerini ‘’finans kapitalizmi’’ aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çöktü. İşçi sınıfı kalmadı. Sendikacılık tükendi. Bunlar geleneksel siyasetin hep içeriğini dolduran kavramlardı. Gerek Avrupa’da ve gerekse de Türkiye’de bu değişimi anlayamayan, algılayamayan ve bu değişime göre politika belirleyemeyen ve çözüm getiremeyen sol ve sosyal demokrat içerikli partiler bocaladılar, sürekli oy kaybettiler. Bu şekilde de işçi sınıfının en büyük siyasi ve ideolojik desteği yok oldu...

Var olan işçi sendikaları iktidarlara yamandı... Sarı sendika haline geldi... Kâr hırsı uğruna iş güvenliği ihmal edildi...  Yüzlerce işçinin toprak altına gömüldüğü iş kazalarının hesapları sorulmadı... İşçi ücretleri yerlerde süründü... Bu konuları gündeme getirecek ''Sivil Toplum Kuruluşları'' da kalmadı, onların yerine iktidardan beslenen dinci vakıflar türedi. Sonuçta işçi haklarını takip edecek kimse kalmadı.. 

Sanayi kapitalizminin yapısı çöküp sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmi alınca da tek ilah ''para'' haline geldi. Emeğin, emekçinin değeri kalmadı... Böylece ortada işçi sınıfı kalmadığı gibi işçi haklarını takip edecek ''insanlık'' da kalmadı. İnsanlar sadece pazarda değil hastanelerde, eğitim kurumlarında ve hayatın her alanında müşteri haline geldi. Doğa katledildi... Kâr uğruna hava, su, çevre, insan kirlendi... 

Hal böyle olunca da ortada ne kutlanacak bayram kaldı ne de bu bayramı kutlayacak heyecan… Anlıyorsunuz değil mi?

Ama ben yine de tüm çalışanların, tüm emekçilerin bayramını canı gönülden kutlarım:

‘’1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı’’ kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN



Tuna’dan gelen tehlike…

30 Nisan 2019

Tuna Nehri, Volga'dan sonra Avrupa'nın ikinci uzun ırmağıdır. Tuna Nehri Almanya’dan doğar sonra sırasıyla batıdan doğuya doğru Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan’dan akıp geçerek Romanya’dan Karadeniz’e dökülür…

Kısmet oldu, Tuna’nın doğduğu kaynağı gördüm, geçtiği bütün ülkelerden Tuna ile beraber ben de geçtim ve son olarak Romanya’dan Karadeniz’e döküldüğü yerde bulundum…

Ve Tuna’nın sadece bir nehir olmadığını gördüm... Tuna Avrupa tarihinin en güçlü aktörlerinden birisiydi. Biz Tuna'nın bu yönünü pek bilmeyiz... Biz sadece Plevne'yi biliriz, onu da Osman Paşa ile biliriz, onu da "Tuna nehri akmam diyor etrafımı yıkmam diyor" türküsüyle biliriz…Biz sadece Estergon'u biliriz, onu da ''Estergon, Estergooon'' türküsüyle biliriz...

Neyse gelelim sadette…

İtalyan yazar Claudio Magris’in Tuna ile ilgili güzel bir kitabı var: ‘’Tuna Boyunca’’ (Turkuvaz Kitap, 2008)  Yazar kitabında işte benim de düşündüğüm gibi Tuna’nın sadece bir nehir olmadığını anlatır. Claudio Magris’e göre Tuna akan bir suyun değil akan biz zamanın tanığıdır.

Kitaptan bazı bölümle aktarmak istiyorum:

‘’Bir noktadan sonra Tuna'nın kaynağına ilişkin tartışmalar anlamını yitirir ve nehrin kimliği, kültürel birikimi ve kapsadığı tarihsel süreçler önem kazanır. Örneğin Tuna, çoğunlukla Alman karşıtı bir simgesellik taşır. Bu yönüyle Ren'den de ayrılır. Farklı ırkların karşılaşıp karıştığı bir coğrafyayı sarıp sarmalar: 'Tuna, Alman-Macar-Slav-Latin-Musevi Orta Avrupası'dır.’’ (s. 22)

‘’Tuna, ırkların yüzyıllar boyu karıştığı bir coğrafyanın da simgesidir. (s. 27) Tuna'nın bir imparatorluk boyu olduğu da ortaya çıkar. Alman, Osmanlı ve Roma imparatorlukları hep Tuna etrafında varolmuş ve hâkimiyetlerini genişletmek için bu bölgede savaş vermiştir. Tuna'nın haritası, daha ileriki bölgelerde, askeri bir atlasa benzer.'’ (s. 80)

‘’Tuna'nın yayıldığı alan bir anlamda Roma da demektir. Roma ise, her şeyden önce hâkimiyet anlamına da gelir ve öne sürdüğü evrensellik, hâkimiyetinin maskesidir.'’ (s. 84)

‘’Tuna, içinde tarih kadar siyaset ve sanatı barındırışıyla da dikkat çeker.’’ (s. 109)

 ‘’Nehir, akıp gittiği şehirler ve kıyılar boyunca şatoları, büyük hükümdarların saraylarını, onların suretlerini ve bir zamanlar ellerinin altında tuttukları görkemli kentler ile meydanları da selamlar. Bunun yanında Tuna kültürü, 'dünyanın tehdidi altında olunca, hayatın saldırısına uğrayınca ve acımasız gerçeğin içinde kaybolmaktan korkulunca sığınılacak bir kaleye dönüşür.’' (s. 134)

 ‘’Attilla Josef (Macar Şair) ise Tuna'yı 'bulanık, bilge ve yüce' biçiminde niteler; Josef'i bu değerlendirmeye iten şey 'annesinin kuman kanı ile babasının Rumen Transilvanya kanının kendi damarlarına karışması'dır. Sonuç olarak Josef için Tuna 'geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek' demektir.’’ (s. 243)

‘’Tuna'nın bir başka özelliği de, sınırlar çizmesidir. (s. 336)

Bu noktadan sonra önemli bir noktaya değiniyor Magris: ‘’Tuna kültürü, 'diğerleri' olarak adlandırılanlara (örneğin Türkler, Slavlar) karşı önemli bir siper işlevi de görmüştür. (s. 340)

‘’Tulcea yakınlarındaki delta, hem tarihi hem de kültürel bir anlam taşır. Delta aynı zamanda halkların ve ırkların havzasıdır, Tuna sanki yüzyılların ve uygarlıkların alüvyonunu, tarihten parçaları denize götürürken kıyılara da taşıyarak etrafa dağıtır.'’ (s. 344)

Yazar Magnis’in kitabında anlatmadığı Tuna ilgili tarihi bir olayı da ben anlatayım.

Haçlı seferi dönüşü İngiltere Kralı Aslan Yürekli I. Richard, Avusturya İmparatoru V. Leupold tarafından esir alınarak Tuna Nehri’nin oluşturduğu Wachau vadisindeki Dürnstein şehri üzerindeki kalede hapsedilir. Uzun aramalar sonunda yerini aralarındaki ıslıkla çaldıkları müzik sayesinde yaveri bulur.  İngiltere ile yapılan uzun süren müzakereler sonunda bir anlaşmaya varılır ve 130.000 Mark fidye ile Kral Richard serbest bırakılır. Bu para ile de Avusturya Viyana yakınlarındaki Wiener Neustad şehrini kurar…

Magris kitabında Tuna vasıtasıyla bizim tarihimizden ve tarihi kişililerden de bahsediyor. Magris kitabında II. Viyana kuşatmasının Avrupa'da nasıl bir iz bıraktığını ve hiç unutulmadığını şöyle anlatır:

“Viyana’yı 200 bin kişiyle kuşatan Kara Mustafa’nın ordusu, yalnız askerlerden ibaret değildi. Orduda aynı zamanda teknisyenler, artizanlar, hokkabazlar, şairler, sadrazamın 1500 cariyesi, cariyelerin teslim edildiği karaderili harem ağaları da bulunuyordu... 60 günlük Viyana kuşatması, bu abartılı ayrıntılarıyla hâlâ bugüne ait bir olaymış gibi hatırlanır. Orta Avrupa tarihinin katmanları, geçen yüzyıllara rağmen, hâlâ sonuçlanmamış çatışmaları ve açık yaralarıyla canlı kalan, bu haliyle eski büyük bir ağacın köklerinde ve dallarındaki yaşam damarlarını andırır...”

Haçlı orduları Komutanı Polonya Kralı III. Jan Sobieski Tuna üzerindeki hâkim tepe olan Kahlenberg’den başlayarak yaptığı saldırı ile kuşatmayı dağıtarak Viyana’yı Türklerden kurtarır. Kahlenberg Tepesii Avrupa’da Alplerin Tuna batısında başladığı noktadır. Bu noktada Tuna'nın doğusunda ise Karpatlar başlar. Burası tam bir boğazdır... Burası tam da Avrupa'nın kapısıdır... Türkler eğer bu boğazı aşabilselerdi tüm avrupa bir sel gibi akabileceklerdi...

1815 yılında Avrupa’nın yeniden düzenlendiği Viyana Kongresi Tuna kıyısında yapılır…

Yazar Magris’in Tuna’yı anlattığı bu kitabında Avusturya ve Viyana’nın ayrı bir yeri vardır. Tuna ve Avusturya sanki tarihin, siyasetin, zamanın ve geleceğin kesişme noktası gibidir.  

Yazar Magris’in yine kitabında yer vermediği bir bilgi daha ben eklemek istiyorum:

19. yüzyıl Alman şair ve oyun yazarı Christian Friedrich Hebbel’in Avusturya ile ilgili bir sözü vardı: “Avusturya, büyük dünya provalarının yapıldığı küçük bir dünyadır.” 

İşte bu noktada günümüze dönmem gerekiyor.

Biz kendi içimizde hır gür, bitmeyen seçimlerle (2014 Parlamento, 2016 Referandum, 2018 Cumhurbaşkanlığı, 2019 Yerel) uğraşırken ve cumhur, millet, illet, zillet diye birbirimizi yerken bakın Avusturya Viyana’da neler oldu neler…

Avusturya’da Avusturya Halk Partisi (ÖVP) Genel Başkanı Sebastian Kurz ve aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) lideri Heinz Christian Strache’nin kurdukları koalisyon hükümeti 18 Aralık 2017 tarihinde göreve başladı.

Kabinedeki 14 koltuktan kilit konumdaki savunma, dışişleri, içişleri, altyapı, sağlık, sosyal yardım bakanlıkları (toplan altı bakanlık) aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi’ne (FPÖ)  verilir. Bunlardan eskiden de savunma bakanlığını elinde bulunduran FPÖ bu sefer bakan olarak aşırı sağcı Mario Kunasek’i görevlendirir. İçişleri bakanı FPÖ’lü yine aşırı sağcı Herbert Kickl, dışişleri bakanı FPÖ’lü aşırı sağcı Ortadoğu uzmanı Karin Kneissl olur…  Altyapı bakanı olan FPÖ’lü aşırı sağcı Norbert Hofer de 2016’da cumhurbaşkanlığı seçimini kılpayı kaybetmişti…

‘’Bunda ne var, bir hükümet kurulmuş işte’’ diyeceksiniz ama demeyin derim.

Şöyle ki Avusturya Halk Partisi (ÖVP) Genel Başkanı ve Başbakan Sebastian Kurz ile aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) lideri ve Başbakan yardımcısı Heinz Christian Strache kabineyi ve bir manifesto niteliğindeki aşırı sağcı, yabancı karşıtı hükümet programını tam da Kahlenberg tepesinde açıkladılar…

Buna da ‘’ne olmuş ki Kahlenberg’de kabine ve aşırı sağcı hükümet programı açıklanmışsa’’ demeyin..

Tuna üstündeki Alplerin başlangıcı, Avrupa'nın kapısı Kahlenberg’in bütün Avusturyalılarca ve bütün Avrupalılarca tek bir simgesel anlamı vardır: “Avrupa’nın Türklerden kurtuluşu ve Türklerin Avrupa kapılarından çevrilmesi.” 

Gelin tekrar Magris’in kitabına geri dönelim… Bir türlü mazi olmayan ve hiç unutulmayan dört yüz yıl öncesinin tarihi ile günümüz arasındaki devamlılığı gözler önüne seren bu başyapıt eserinde ne demişti Magris: ’’Tuna kültürü, 'diğerleri' olarak adlandırılanlara (örneğin Türkler, Slavlar) karşı önemli bir siper işlevi de görmüştür.’’ (s. 340) Kısaca Magris, Tuna halkları için Türklerin ve Slavların “öteki” olduğunu anlatırdı ya. 

Yazar Magris, Tuna ve Avusturya'yı sanki tarihin, siyasetin, zamanın ve geleceğin kesişme noktası olarak görürdü ya ve 19. yüzyıl Alman şair ve oyun yazarı Christian Friedrich Hebbel’in Avusturya ile ilgili olarak; “Avusturya, büyük dünya provalarının yapıldığı küçük bir dünyadır” derdi ya… Almanca bir sözcük vardı: ''Drehscheibe'' Tam Türkçe karşılığı tren istasyonlarındaki lokomotiflerin yön değiştirdiği döner tabla... Ancak politik anlamı siyasal ve kültürel değişimlerin olduğu yer anlamındadır. Yazar Avusturya için tam da bunu söylemek istiyor aslında...

Avrupa, AB, Almanya ve Avusturya ilişkileri içerisinde bir de şöyle bir durum var: Avrupa, AB ve özellikle Almanya kendisinin söyleyemediği politik söylemleri genellikle Avusturya'ya söyletirler, kendilerinin ilk olarak yapmak istemedikleri politik davranışları genellikle Avusturya'ya yaptırırlar...

Bu kadar ahkâm kestikten sonra artık yazının sonuç kısmına gelirsek:

Artık Türkler Avusturya’da ötekilerin de ötekisidir… Ancak anlattığım gibi Avusturya'da çok büyük provaların yapıldığını, Avusturya'nın bir ''Drehscheibe'' olduğunu ve Avusturya'nın Avrupa'nın süflörü olduğunu da hatırlarsak diyebiliriz ki artık Türkler Avrupa’da da ötekilerin de ötekisidir…Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olma ideali önüne Tuna boylarında, Kahlenberg önlerinde, Alplerle Karpatların arasında büyük büyük tahkimatlar yapılmıştır...

Ancak siz gönlünüzü ferah tutun, benim kadar karamsar olmayın. Bütün bunlar olurken ülkenin geleceğinden sorumlu olanlar o vakitler; ‘’Ey Almanya!... Ey Avusturya!... ‘’ diye Anadolu bozkırlarını inim inim inletiyordular..

Muhtemel ki bu ses Tuna boyunda Kahlenberg tepelerinde yankı bulup korkutmuştur Avusturya'yı, Avrupa’yı…

Ve bu yankı Magris’in eserinde ‘’Türkennot’’ diye geçen sözcüğün Kahlenberg tepelerinde tersten yankılanmasıdır aslında..  Bu sözcüğü de şöyle tanımlar kitabında Magris: “Almancada tercüme edilmesi çok zor ‘Türkennot’ diye bir sözcük vardır. Anlamı acı, karşı konulmaz çaresizlik, bela ve de Türk dehşeti demektir...”

Hep övündükleri Osmanlı Şark dediği Asya ile ilişkilerini hiç gevşetmezken hep Garb dediği Avrupa'ya ağırlık verirdi. Tuna tarihe şahitlik edip batıdan doğuya akarken, Türkler de tarih boyunca Tuna’nın tersine doğudan (Ötüken) batıya (Viyana) aktılar. Ancak Tuna kıyılarındaki bu değişilklik, Kahlenberg'deki bu manifesto bin yıllık bu akışın tersine dönmesi anlamına gelebilir. Ancak bu tersine gidişimizde önümüzde bizi bekleyen ne ağuşunu açmış Araplar ne de kucaklarını açmış Asya stepleri vardır... Muhtemel ki Etrüsklerin akıbetidir bizi bekleyecek olan...  

Hani dillerden düşmüyordu ya ‘’Türkiye’nin güvenliği Tuna’dan sağlanır..’’ diye... Ben de naçizane hatırlatayım istedim: 

Tuna'dan gelen tehlike büyüktür!...

Osman AYDOĞAN


Kût Bayramı

29 Nisan 2019

Bugün 29 Nisan 2019... Kût Zaferi'nin 103. yıl dönümü...

Kût Muharebesi; Birinci Dünya Harbi esnasında 29 Nisan 1916'da, Mirliva Halil Paşa komutasındaki Altıncı Ordu’nun, General Townshend  komutasındaki İngiliz birliklerini  teslim aldığı bir muharebedir. Bu muharebede Türk ordusu kuşatma altında tuttuğu Kût şehrine girerek İngilizlerin 13 generali, 481 subayı ve 13.300 erini esir aldılar... Bu kadar İngiliz esir İngiltere tarihinde bir ilktir, tektir ve sondur.

Kût Muharebesi hakkında İngiliz ve Avusturyalı yazar ve tarihçiler şunları söylerler:

‘’1842’deki Kabil bozgunundan beri İngiliz ordusunun yaşadığı en aşağılayıcı hezimet.’’  Knightley Phlillip and Simpson, Colin The Secret Lives of Lawrance of Arabia, Nelson, Lonfra, 1969

“İngiliz prestijinin 1’inci Dünya Savaşı’nda yediği en büyük darbe" Avustralyalı araştırmacı Dr. Gaston Bodart

"Kır bir atın üzerinde şık üniformalı, kelebek gözlüklü, dimdik duran Albay'ın komutasındaki sağlam, dayanıklı, kirli haki üniformalı, sırtları çantalı, bin kilometre yürümekten postalları parçalanmış Türk askerleri, trampetlerin ritmine uygun bir yürüyüşle şehre girdiler. Araplar alkışlıyor ve Albay’ın çizmelerini öpmeye çalışıyorlardı. Ama Albay onları itti… İngiliz subayları teker teker kılıçlarını teslim ettiler, o da başıyla selamlayarak alıyor ve ellerini sıkıyordu. General Townshend'in kılıcını Halil Paşa özel olarak gelerek aldı ve kendisine iade etti.’’ Avustralyalı yazar Russel Braddon

29 Nisan 1916 tarihinde aşağıdaki metin Halil Paşa tarafından Altıncı Türk Ordusu'na günlük emir olarak yayınlanarak bu gün Kût Bayramı olarak ilan edildi.

29 Nisan 1916 tarihli günlük ordu emri;

‘’Orduma                                                        

Arslanlar,

1. Bugün Türklere şerefü şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın müşemmes (güneşli) semasında şühedamızın (şehitlerimizin) ruhları şadühandan (sevinçten, bahtiyarlıktan) pervaz ederken (uçarken), ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.

2. Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren  Cenab-ı Allah'a hamdü şükür eylerim. Allah'ın azametine bakınız ki,  bin beş yüz  senelik İngiliz Devleti'nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir.

3. Ordum gerek Kût karşısında ve gerekse Kût’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve on bin neferini şehit vermiştir. Fakat buna mukabil bugün Kût’da 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.

 4. Şu iki farka bakınca cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu vakayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.

 5. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale'de, ikinci vakayı burada görüyoruz.

 6. Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer yeni tekemmül eden vaziyeti harbiyemiz karşısında muvaffakiyeti atiyemizin (büyük, paramparça eden başarımızın) parlak bir başlangıcıdır.

7. Bugüne ‘’Kût Bayramı’’ namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken şehitlerimize yasinler, tebarekeler, fatihalar okusunlar. Şühedamız, hayatı ulyatta (ulvi hayatta), semevatta (göklerde) kızıl kanlarla pervaz ederken (uçarken), gazilerimiz de atideki (gelecekteki) zaferlerimize nigehbân (gözcü) olsunlar..

       Mirliva Halil

       Altıncı Ordu Komutanı’’

1’inci Dünya Savaşı’nda kazandığımız iki büyük zaferden birisidir “Kût Zaferi”.

Halil Paşa, soyadını “Kût” olarak almıştır. Selman-ı Pak’ta bulunan subayların bazıları da o zaferin anısını hep yaşamak istediğinden “Selmanıpak” soyadını aldılar.

Kût-ül Ammâre savaşı İngilizlerin tarihlerinde verdikleri en büyük kayıptır. Tarihte bunun başka bir örneği yoktur. Kût-ül Ammâre zaferi, Birinci Dünya Savaşında imparatorluğun Çanakkale'den sonra kazandığı ikinci büyük zafer olmuş ve Dünya'da   geniş yankılar uyandırmıştır.

Enver Paşa, temel harp prensiplerinden olan ‘’başarıdan faydalanma’’ kuralını uygulayacağına, bu muzaffer ordu ile güneye Basra’ya kadar inip İngilizleri denize dökeceğine Kût Zaferi’ni kazanan Ordu’ya Almanların da telkiniyle “İran Seferi”ni hedef gösterdi. “Turan Seferi” de denilen bu sefer “hayalperest” bir sefer olmasına rağmen bu muzaffer Ordu, İran’a da girdi. Ancak burada İngiliz kuvvetlerini tutmaktan başka (Almanlar lehine) bir sonuç alamadı. Ancak Basra’daki İngiliz kuvvetleri ihmal edilmişti. İngilizler takviye kuvveti getirdikten sonra Bağdat istikametinde ilerlemeye başladılar.

Bu sefer muzaffer ordu ‘’Turan seferi’’ denilen hayalperest seferini bırakarak tekrar Irak’a döndü ise de İngilizler çoktan önemli mevzileri ele geçirmişlerdi. Sonuçta Kût-ül Ammâre kaybedildiği gibi Bağdat da kaybedildi. Mütarekeden sonra da Musul ve Kerkük kaybedildi. Dolayısıyla müthiş bir zafer ziyan edilmiş oldu…

Bu muhteşem zafer ziyan edilmeyip de bu muzaffer ordu Alman telkiniyle İran’a değil de Basra’ya yönlendirilseydi tarihin akışı daha farklı olurdu. 

Başkalarının telkinleriyle dış politika belirleyenlerin sonunu ‘’Tarih Baba’’ hep ‘’hüsran’’ olarak kaydetmiştir.

Kût-ül Ammâre zaferi için NATO’ya girişimizden sonra İngilizleri gücendirmemek için kutlamaktan vazgeçtiğimiz iddia edilir. Ancak 1945 yılına kadar da Kût Muharebesinin kutlandığına dair hiçbir belge, bilgi, haber, yazı ve kaynak yoktur. Sadece 1950 yılında romancı Feridun Fazıl Tülbentçi’nin bir yazısı vardır. Hepsi o kadar.

Muhtemeldir ki bu unutuluşun arkasında bu muhteşem zaferin ziyan edilmiş olması yatar.

1920 yılında Bağdat’a 356 km uzaklıkta Kût-ül Ammâre’de bir şehitlik inşa edilmiştir. Burada yedi subay ve 43 er olmak üzere 50 şehidimizin mezarı bulunmaktadır.

Hani, Çiçero derdi ya zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.'' Şehitleri yaşatan da yaşayanların bellekleridir.

Kût şehitlerimizin ve gazilerimizin ruhları şâd olsun. ‘’Kût Bayramımız’’ kutlu olsun!              

Meraklı olan okuyucularıma aşağıda bu muharebenin kısa bir özetini sunuyorum.

Kısa bir özet dediğime bakmayın. Böyle derli toplu bir özeti başka yerde bulamazsınız. Kût-ül Ammâre zaferini anlamak için kaçırmayın derim. Buradaki bilgiler, Kût Zaferi'nin 100. yılı nedeniyle 2016 yılında Gazi Üniversitesinde düzenlenen ve benim de konuşmacı olarak katıldığım sempozyumda hazırladığım notlarımdan istifade edilerek derlenmiştir... 

Bu günü kimsecikler kutlamasa da ben kutlamasam olmaz! Çünkü Dedemin de (Babamın babası, Yusuf oğlu Hasan, 18'inci Kolordu, 51'inci Fırka, 7'inci Alay, 2'inci Tabur, 5'inci Bölük. Şehadet tarihi ve yeri: 08 Ekim 1916, Kût-ül Ammare) bir Kût muharebesi şehididir... Ruhu şâd olsun...

Osman AYDOĞAN

***

Birinci Dünya Savaşında Osmanlı imparatorluğu ile İngilizler arasında 8 Aralık 1915 - 26 Nisan 1916 tarihleri arasında Irak’ta cereyan eden ve Türk ordusunun zaferi ile sonuçlanan Kût-ül Ammâre Muharebesi

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Genel Durum ve Yığınaklanma     

Birinci Dünya savaşı genel olarak bir Almanya –İngiltere hesaplaşması idi… Birinci Dünya Savaşının İngilizler açısından ağırlık merkezi Hindistan ve Hindistan yolunun güvence altına alınması idi… Çünkü 20. Yüzyılın başındaki jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında Körfez her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Bu yığınağın bir başka belki de asıl amacı da Körfez Arap şeyhlerinin ve aşiretlerinin kendilerini Osmanlıya karşı desteklemeye hazır oldukları mesajını vermekti. Bu şekilde Türklerle Arapların ayrıştırması amaçlanmıştı.

Bu maksatla; İngiltere, daha Osmanlı savaşa girmeden 29 Eylül 1914 tarihinde (Osmanlı savaşa 29 Ekim 1914’te girmişti, Osmanlının savaşa girmesine daha bir ay vardır) iki zırhlı savaş gemisi ile (Espiegle ve Dalhousie isimli zırhlılar) Osmanlı iç suyu statüsündeki Şattülarap’a girerek Hürremşehr yönüne ilerlemiş, daha sonra da Odin ve Lawrance zırhlıları da Basra’da Şattülarap çıkışına konuşlandırarak Basra’yı abluka altına almışlardır. .

Daha önce de İngiltere Alman zırhlısı Goeben ve Breslau’u bahane ederek Çanakkale çıkışını abluka altına almıştı. Böylelikle İngiltere daha Osmanlı savaşa girmeden Çanakkale ve Basra çıkışlarını abluka altına almıştır. Daha sonra da Osmanlının İskenderiye’de bulunan birkaç eski Osmanlı hücumbotunun bulundukları yerden ayrılmalarına izin vermeyeceklerini belirterek Çanakkale ve Basra’dan sonra Suriye ve Filistin kıyılarını da abluka altına almıştır.

20 Ekim 1914 tarihinde ise (Osmanlı savaşa 29 Ekim günü girmişti) Hindistan’dan getirdiği Sefer Görev Gücünü Bahreyn’e konuşlandırmıştır.

Bütün bu yığınak İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşında ana mihverinin ve ağırlık merkezinin Körfez, Basra ve Irak olacağını göstermekteydi.

Ayrıca İngiltere; Goeben ve Breslau Çanakkale’ye gelmeden (16 Ağustos 1914) önce Osmanlı hanımlarının yüzüklerini satarak alımına katkıda bulundukları ‘’Sultan Osman I’’ ve ‘’Reşadiye’’ zırhlılarını son taksiti ödenmesine rağmen Osmanlı denizcileri toka töreni için gemiye çıktıklarında gemilere tam Osmanlı sancağı çekileceği anda el koymuşlardır. (28 Temmuz 1914)

Kısaca Osmanlı Birinci Dünya savaşına girsin girmesin Abadan petrollerini ve Hindistan yolunu korumak ve Arapları yanlarında tutmak için İngilizler Basra’ya çıkarma yapacaklardı. İngiltere’nin hazırlığı ve yığınağı bu yöndeydi…

Ancak Osmanlı İngiltere’nin bu maksadını ve hazırlığını göremeyerek Irak cephesini ihmal etmiş, hatta diğer cephelere bu cepheden kuvvet kaydırmıştır. Irak cephesini destekleyecek menzil hattını (ikmal hattı ve ikmali) da zayıf tutmuş, destekleyememiştir.

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardı. Bunlar İngiltere ve Rusya idi. Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıydı:  İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.

Hal böyleyken; Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardı.

1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’te Irak’taki Ordu kâğıt üzerinde üç tümene çıkarılmıştı ama İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştı.

Hemen arkasından gelen Sarıkamış felaketi, muhtemel takviyelerin ve hatta Irak’tan bazı birliklerin acilen Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açtı.

İngiltere’nin bu yığınaktan ve stratejiden amacı Osmanlı imparatorluğunun Güneydoğu Anadolu bölgesi ile Irak, Suriye ve diğer Arap memleketlerinin Fransa ile paylaşılması kapsamında;

-Abadan petrollerini korumak,

-Kuzeye doğru ilerleyerek Rusya ile birleşmek ve

-Türk kuvvetlerinin İran’a girerek Hindistan yolunu tehdit etmesini önlemek maksadıyla Irak Cephesi açılmıştır.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Harbinde Irak cephesinin yanında ayrıca; Çanakkale Cephesi, Kafkas Cephesi,  Suriye Cephesi ve Avrupa’daki cepheler olmak üzere beş cephede muharebe etmiştir.

İngilizler Irak cephesini açmadan önce Osmanlı imparatorluğunun savaş planı;

-Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden Rusya‘ya darbe vurmak,

-Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât ve

-Çanakkale’yi korumak için Trakya’da önemli bir kuvvet bulundurmayı ön görüyordu.

Bu plan ise tamamen Osmanlıyı korumaktan ziyade Alman cephelerini rahatlatmak için açılmıştı. Şöyle ki;

- Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden harekât yaparak bu bölgede Rus askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât yaparak bu bölgede İngiliz askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- İleride bahsedileceği gibi Irak Cephesinde Kût-ül Ammâre zaferinden sonra --başarıdan faydalanılmayarak -  harekâta devamla İngilizleri Basra’dan döküp atmak yerine muzaffer orduyu İran’a göndererek İngilizlerin körfezde kalmalarını sağlayarak bu güçlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek,

- Hatta Çanakkale Deniz zaferinden sonra kara savunma harekâtını kıyıda tutmayarak İngilizlerin karaya çıkmasını, böylece savaşın uzamasını sağlayarak bu kuvvetlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek.

Irak’ta İngiliz Harekâtı ve Cereyan Eden Muharebeler

İngiliz ırak seferi kuvvetleri Orgeneral Perry Lake komutasında; bir adet Hint kolordusu (üç adet piyade tümeni, üç adet piyade tugayı ve bir adet topçu tugayı) bir adet piyade tümeni ve iki adet piyade tugayından teşkil edilmişti.

İngilizler'in "Mezopotamya Seferi" adı verdikleri Irak Cephe’si, Hindistan'ın Bombay şehrinden hareket eden, İngiliz ve Hintli birliklerden oluşan kuvvetlerin 15 Ekim 1914'te Bahreyn ve 21 Kasım 1914'te Basra Körfezi'ndeki Fav Yarımadası'ndan başlayarak Irak Basra'yı işgali ile açıldı. Bu bölgede askeri gücü oldukça zayıf olan Osmanlı kuvvetleri işgale karşı direnemediler. Basra'yı geri almak üzere, Binbaşılıktan Yarbaylığa terfi ettirilen Süleyman Askerî Bey cephe komutanlığına atandı.

Yerli Araplar ve gönüllülerden topladığı kuvvetlerle Şuayyibe'de İngilizlere karşı taarruza geçen Süleyman Bey, üç gün süren savaşın sonucunda yenilgiye uğradı. Bu savaşta bacağından yaralanan Süleyman Askerî Bey, gözlerinin önünde kendi yetiştirdiği gencecik vatan evlatlarının şakır şakır öldüğünü görüp, üzüntüden Bercisiye koruluğu yakınlarında intihar etti. (Nisan 1915)

Artık önemli bir direnişle karşılaşmayacağına inanan İngilizler, Basra vilayetindeki önemli stratejik mevkileri ele geçirerek buradaki durumlarını sağlamlaştırmayı ve Bağdat'a İlerlemeyi hedefliyorlardı. Gerçekten de fazla bir direnişle karşılaşmadan önce Kurna'yi daha sonra da Ammâre'yi işgal ettiler.

23-24 Nisan 1915 tarihinde Edirne’deki 4. Tüm. Komutanı Albay Nurettin Irak ve Havalisi Genel Komutanlığına atandı. Albay Nurettin 15 Mayıs 1915’te Bağdat’a gelerek göreve başladı.

İngilizlerin devam eden ileri harekâtında Albay Nurettin Bey tarafından olağanüstü azim ve kararlılıkla savunulan Kûtü'l- Ammâre, savaş malzemesi eksikliği ve kuvvet yetersizliğinden fazla dayanamayarak 25 Eylül 1915'te düştü.

Kût-ül Ammâre kaybedilmesi Bağdat'ı büyük bir tehlikeye düşürmüştü. İngilizler Bağdat'a oldukça yaklaşmışlar, yolları üzerinde mağlup Osmanlı kuvvetleri düzgün bir şekilde Selman-ı Pak'a çekilerek burada bulunan hazır mevzilere yerleşip, savunma önlemleri aldılar.

Selman-ı Pak’a kadar Osmanlı kuvvetleri ile İngilizler arasında şu muharebeler cereyan etti:

- Seyhan Muharebesi (14-15 Kasım 1914 )

- Harabe ( Kût-ül Zeyn) Muharebesi (17 Kasım 1914)

 - Birinci ve İkinci Mezira muharebeleri (4-7 Aralık 1914)

- Birinci Rota Muharebesi ( 20 Ocak 1915 )

- Şuayibe Muharebesi ( 12 –14 Nisan 1915 )

- İkinci Rota Muharebesi ( 31 Mayıs 1915 )

- Nasırye ve Ümm ün Necim muharebeleri ( 13-24 Temmuz 1915)

- Birinci Kût-ül Ammâre Muharebesi ( 26 Eylül 1915 )

- Selman-ı Pak Muharebesi ( 22-24 Kasım 1915

Selman-ı Pak Muharebesi

İngiliz kuvvetlerinin ırak topraklarına çıkması ile birlikte iki taraf arasında cereyan eden bu dokuz adet muharebeden Selman-ı Pak Muharebesi hariç olmak üzere hepsi İngilizlerin lehine sonuçlanmıştır.

1915 Kasım’ında 45. Tümen ve Kafkaslardan da 51. ve 52. Tümenler bölgeye gönderilerek Selma-ı Pak takviye edildi. Bu arada Bağdat’ta bulunan 45. Tümen’in de eksiklikleri tamamlandı. 45, 51 ve 52. Tümenler Osmanlı Ordusunun en seçkin birlikleri arasındaydı.

İngilizler kuzeye doğru ilerlerken, tarih boyunca bütün orduların başına gelen durumla karşılaştılar. Kendi ikmal hatları uzarken, hasımlarının yolu kısalıyordu.

22 Kasım 1915'te Selman-ı Pak'a taarruz eden İngilizler şiddetli bir direnişle karşılaştılar. İngilizler, Osmanlı kuvvetlerinin karşı taarruzu sonucu 4.500 kişi civarında kayıp vererek 25 Kasım'da Selman-ı Pak’tan ayrılarak Kût-ül Ammâre'ye doğru çekildiler

Kût-ül Ammâre Kuşatması

Osmanlı kuvvetleri taktik prensiplere uygun olarak çekilen kuvvetlerle teması sürdürerek sıkı bir takip harekâtına giriştiler. 51. Tümen İngilizleri takip etti, Aziziye’de İngilizler imhadan kurtuldular. İngiliz kuvvetleri takipten kurtularak nefes almak için aslında savunmaya hiç de müsait olmayan Kût-ül Ammâre’ye sığınmak zorunda kaldılar taktik prensiplerden olan ‘’yeniden tertiplenemeden ve teşkilatlanamadan’’. Ve İngiliz kuvvetleri burada hızla sıkı bir kuşatma altına alındılar. (05 Aralık 1915)

Muharebenin cereyan ettiği Kût-ül Ammâre bölgesi Basra’ya 415 km Bağdat’a 356 km mesafede ve Dicle dirseği içerisinde yer alan bir bölgedir. Üç tarafı bataklıkla kaplıdır. Açık olan tek tarafı ise Osmanlı kuvvetleri tutmuştu.

Osmanlı kuvvetleri bir taraftan 18. Kolordu (45. ve 51. Tümenler) ile Kût-ül Ammâre’yi kuşatırken diğer taraftan da 13. Kolordu (35. ve 52. Tümenler)  ile İngilizlerin güneyden gelecek kurtarma kuvvetlerine karşı Kût güneyinde savunma mevzi oluşturdular. Bu şekilde hem içe hem dışa bakan klasik siper hatları oluşturularak Kût-ül Ammâre Basra’dan koparıldı. Bu savunma sayesinde İngilizlerin yardıma gelen kuvvetlerini tamamı yenilgiye uğratıldı.

Bu arada Aralık 1915 yılında Bağdat merkezli 6. Ordu kuruldu, Alman Goltz Paşa Ordu komutanı olarak atandı ve ‘’Irak ve Havalisi Komutanlığı’’ emrindeki birliklerle beraber ‘’Irak Cephesi Komutanlığı’’ adı altında 6. Ordu’ya bağlandı. 6. Ordu; 13 ve 18'inci kolordularla Musul Tümeninden teşkil edilmişti.

Nurettin Bey de Kût’u kuşatan kuvvetlerin Komutanı olarak görevlendirildi. Bu durumdan memnun olmayan Nurettin Bey Enver Paşa’ya uzun bir mektup yazarak memnuniyetsizliğini belirterek mektubunu şöyle bağladı: ‘’Bu üzüntü şahsi değil millidir.’’

Ayrıca Nurettin Bey elindeki tüm imkânları kullanarak derhâl Kût’a saldırarak sonuç almak istiyordu. Goltz Paşa ise takviyeler gelmeden bu taarruzların yapılmasına karşı çıkıyordu. Aralık ayında Nurettin Bey kendi inisiyatifi ile yaptığı üç saldırıda büyük kayıplar verdi. (Nutuk’ta da M. K. Atatürk bu gereksiz kayıplardan bahseder.)

Bu gelişmeler üzerine Nurettin Bey 10 Ocak 1916 tarihinde görevden alınarak Kafkas Cephesine 9. Kolordu Komutanlığına tayin edildi. Nurettin Bey’i’n yerine Enver Paşa’nın kendisinden iki yaş küçük amcası 52. Tümen Komutanı Halil Bey (Mirliva-Albay) atandı.

İngilizlerin kuşatmayı yarmak için gönderdikleri kuvvetlerle altı muharebe yapıldı. Bu muharebelerin ikisi hariç hepsini de İngilizler kaybetti. Bu taarruzlar 35 ve 52. Tümenlerin oluşturduğu dışa bakan savunma mevzileri sayesinde büyük kayıplar ve fiyaskoyla sonuçlandı.  (Sırasıyla: 7 Ocak: Şeyh Saad, 13 Ocak: Vadi, 21 Ocak: Hanna, 7-9 Mart: Düceyla, 5-8 Nisan: Hanna ve Fellahiyeh, 7-22 Nisan: Beyt Ayşe ve Sennaiyat)

Halil Bey, Nurettin Bey’in aksine Kût’u taarruzla değil, yiyeceği tükenen İngilizleri açlıkla teslim almayı düşünüyordu ve bu nedenle Arap ahalinin kasabadan ayrılmasını engelliyordu. Ayrıca toplarla sürekli taciz ateşi açıyordu.

İngiltere, General Aylmer komutasındaki birliklerin başarısız olan birinci taarruzun ardından Irak cephe komutanı J. Nixon’ı azledip Percival Lake’i bu göreve getirdi; ancak yeni komutan da kuşatmadaki birliklerini kurtaramadı.

Çaresiz kalan İngilizler, savaşa birlikte girdikleri Rusya’dan yardım istedi. O dönemde İran’ın Kirmenşah bölgesini işgal etmiş olan Rus kuvvetlerinin komutanı Baratov’un Kût üzerine yaptığı intikal de sonuçsuz kaldı.

Basra’daki İngiliz genel karargâhının dünya harp tarihinde ilk olarak uçaklarla yaptığı ikmal harekâtı da başarısızlıkla sonuçlandı. Uçaklar ya Türk uçaksavar ateşine maruz kaldılar, ya da malzemelerini Türk mevzilerine attılar. Bir kısım malzemeler de Dicle’nin balıklarına yem oldu.

Basra’daki İngiliz genel karargâhının son ikmal denemesi Julnar isimli gemi ile yapmak istedikleri ikmal takviyesi oldu. 24 Nisan 1916 günü 270 ton yiyecek malzemesi ile Kût-ül Ammâre’ye hareket eden Julnar gemisi kıyılardan açılan makineli tüfek ve top atışları sayesinde kıyıya oturtularak 25 Nisan 1916 günü ele geçirildi.

Kurtuluş ümidi kalmayan, erzak ve cephane sıkıntısı çeken General Townshend, önce kimi kaynaklara gör bir milyon, kimi kaynaklara göre ise iki milyon Pound değerinde altın vererek esaretten kurtulmaya çalıştı. (Arap Lawrence olarak bilinen Thomas E. Lawrence de bu planın bir parçasıydı.) Müzakerelerin sonunda Halil bey kayıtsız şartsız teslim olmalarını talep etti. General Townshend Halil Bey’e 26 Nisan’da mektup yazarak Kût’u teslim etmeye hazır olduklarını bildirdi. Halil Bey ise birlik, silah ve cephaneleri teslim etmesi şartıyla istediği yere gidebileceği cevabını verdi.

Townshend ise tüm silah ve cephanesini yok ettirerek 29 Nisan 1916’da teslim oldu.

Yaklaşık beş ay süren kuşatmanın ardından, 13 general, 481 subay ve 7 bini Hintli 13 bin 300 İngiliz askeri Türk birliklerine teslim oldu. Tarihe Kût-ül Ammâre zaferi olarak geçen savaşlar sırasında İngilizler 40 bin kayıp ve esir verirken Türk birlikleri ise 25 bin askerini kaybetti.

Savaşın bu aşamasında da emsalsiz bir insanlık örneği sergileyerek aylardır açlık, susuzluk ve iklim şartlarından dolayı perişan haldeki İngiliz ve Hint askerlerine beş gün önce ele geçirdikleri Julnar’dan kalan erzaktan ikram ederek Türk askerinin büyüklüğünü göstermişlerdir.

İngiltere Kût-ül Ammâre’deki yenilginin sebebini soruşturmak üzere Mezopotamya Komisyonu oluşturmuş; burada askerî hatalar, coğrafya, iklim ve ulaşımdan kaynaklanan sorunlar ve sağlık problemleri tartışılmıştı. Buna rağmen hazırlanan raporda hezimette Osmanlı Ordusunun başarısının payı imâ dâhi edilmemiştir. Metinde Osmanlı Ordusunu öven, yenilgide onun gösterdiği çabanın da rol oynadığına işaret eden dolaylı ifadeler dâhi yoktur. Bu da İngilizlerin uğradıkları hezimete karşılık Osmanlı Ordusuna yukarıdan bakmayı sürdürdüklerini göstermektedir.

Kût-ül Ammâre Sonrası

Bu zaferden sonra Başkomutanlık büyük bir yanılgıya kapılarak Dicle bölgesindeki harekâtın sona erdiğine hükmederek, bu cepheyi ihmal etmiş, Almanların telkiniyle 18. Kolordu İngilizlere karşı yalnız bırakılarak 13. Kolordu’nun İran cephesine gönderilmesi, cephenin zayıflamasına neden olmuştur. Sonradan 13.Kolordu Irak Cephesine getirilmiş olmasına rağmen sonuç değişmemiştir. İngiliz karşı taarruzuyla önce 22 Şubat 1917’de Kût-ül Ammâre’yi tekrar ele geçirmişler, sonra da 11 Mart 1917’de Bağdat’ı ele geçirmişlerdir. Mütarekenden sonra ise Musul ve Kerkük kaybedilmiştir.

Sonuç olarak muhteşem bir zafer ziyan edilmiştir.

İtilaf devletleri Çanakkale’den çekilirken Irak’a 1915/16 kışında gönderilen takviyeler durumu biraz düzeltip Kût zaferini sağlamıştı ama bu İngilizlerin nihai ilerlemesini geciktirmekten başka işe yaramadı. Enver bu sırada, yani stratejik dengenin sürdüğü 1916 yılında en güçlü dört tümenden oluşan 15. Kolordu’yu Galiçya’ya, 13. Kolordu’yu da İran bozkırlarına göndermiştir. Hâlbuki bu iki kolordu Güney cephesinin savaşın sonuna kadar tutulmasını sağlayabilirlerdi.  

Ancak şu da bir gerçektir ki İngiliz işgali altındaki İstanbul'da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 28 Ocak 1920'de oy birliği ile kabul edilip 17 Şubat'ta kamuoyuna açıklanan ve Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasî manifestosu olan Misak-ı Millî’ye Anadolu’da Mustafa Kemal’in Erzurum ve Sivas kongreleri ve Çanakkale zaferi kadar Kût-ül Ammâre zaferi de cesaret vermiştir.

Osman AYDOĞAN





İnsan insan derler idi, insan nedir şimdi bildim.  

28 Nisan 2019

‘’Zahid bizi ta'n eyleme’’ şiirini biliriz de genellikle bu şiirin şairi Muhyiddin Abdal'ı pek tanımayız. Muhyiddin Abdal 16. yüzyıl kaynaklarında ismi geçen tasavvuf edebiyatının önemli şairlerindendir. Bektaşî ulularından biri olarak kabul edilir.

Edirne ile Kırklareli arasında yer alan ve eski adı Çöke olan Hacıdanişment köyünde yaşamış olduğu bilinir. Muhyiddin Abdal ‘’Seyrannâme’’ isimli şiirinde, şiire Çöke'den başlar ve pek çok yeri gezdikten sonra tekrar Çöke'ye döner. Bütün yaşamı boyunca belde belde dolaştığı ve 1529 yılında vefat ettiği tahmin edilmektedir. Günümüzde "Muhyiddin Baba Türbesi" olduğu söylenen yer ise Edirne'nin Lalapaşa ilçesine bağlı Hacıdanişment ile Vaysal köyleri arasında bulunan "Muhittin Baba Tepesi"ndedir…

Muhyiddin Abdal  şiirlerinde, Hallâc-ı Mansûr, Seyyid Nesimî, Fazlullah, Hacı Bektaş Velî, Otman (Utman) Baba, Şahkulu, Kumral Baba ve Akyazılı gibi Kalenderîlerin ve Bektaşîlerin ulu saydıkları kimselerden bahseder. Hece vezni ile Hurufi anlayışta yazdığı şiirlerini küçük bir divanda toplamıştır. Çukurova Üniversitesinde Bayram Durbilmez tarafından 1998 yılında “Muhyiddin Abdal Divânı’’ adlı bir doktora tezi yapılmıştır. Muhyiddin Abdal'ın bütün şiirleri bu tezde bulunmaktadır. 

Muhyiddin Abdal Divânı'nda bulunan ‘’İnsan insan’’ isimli şiiri Fazıl Say tarafından bestelenerek Güvenç Dağüstün, Cem Adrian, Selva Erdener ve Burcu Uyar tarafından seslendirilir. Bu eserin bağlantısını ve şiirin tamamını aşağıda veriyorum… Arkasından da meraklıları için şairin ‘’Zahid bizi ta'n eyleme’’ ve ''Seyrannâme'' isimli şiirlerini veriyorum...

Bu günler bahar günleri... Zaman gamı kederi, kasveti bırakıp bu şaheseri dinleme ve şiir üzerinde düşünme zamanı: İnsan insan derler idi, insan nedir şimdi bildim. Can can deyu söylerlerdi, ben can nedir şimdi bildim… Kendüzünde buldu bulan, bulmadı taşrada kalan, mü’minin kalbinde olan iman nedir şimdi bildim...

İnsan nedir, can nedir, iman nedir, güman nedir, eren nedir, erkân nedir, mihman nedir, mümin nedir, münkir nedir, ayan nedir, pinhan nedir, nişan nedir, her ne kadar sözlük anlamını şiirinin sonunda verdimse de gerçek anlamlarını ben bu yaşa geldim ama ben hala bilmedim... 

Osman AYDOĞAN

Fazıl Say, ''İnsan İnsan''
https://www.youtube.com/watch?v=fEzpsVi1Qd0

Müzik için bir not: Şarkının sonunda yer alan ve şiddeti gittikçe artan uğultu İstanbul Gezi Parkı olayları esnasında canlı kaydedilen seslerdir.

İnsan insan 

İnsan insan derler idi
İnsan nedir şimdi bildim
Can can deyu söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim

Kendüzünde buldu bulan
Bulmadı taşrada kalan
Mü’minin kalbinde olan
İman nedir şimdi bildim

Takvâ ehlinin sattığı
Mü’minlerin ok attığı
Münkirlerin şekk ettiği
Güman nedir şimdi bildim

Bir kılı kırk yardıkları
Birin köprü kurdukları
Erenler gösterdikleri
Erkân nedir şimdi bildim

Sıfât ile zât olmuşum
Kadr ile berât olmuşum
Hak ile vuslat olmuşum
Mihman nedir şimdi bildim

Muhyeddin eder Hak kadir
Görünür her şeyde hâzır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim

Küçük bir sözlük:

Münkir: İnkâr eden.
Şekk: Şüphe, zan.
Güman: İnanç.
Mihman: Konuk, misafir.
Ayan: Gözle görülen, açık, belli.
Pinhan: Gizli, saklı, gizlenmiş, mahfi.
Kendüz: Kendi özü, nefs, can, ruh.

Muhyiddin Abdal’ın şiirinde geçen "Müminin kalbinde olan / İman nedir şimdi bildim" kısmı Fazıl Say’ın bestelediği eserinde "Canların kalbinde olan / İnanç nedir şimdi bildim" olarak değiştirilmiş…Ve Fazıl Say şarkısında şiirin 1., 2. ve 6. kıtalarını kullanmış.

Bundan sonrası meraklıları için:

Zahid bizi ta’n eyleme

Zahid bizi ta'n eyleme 
Hak ismin okur dilimiz 
Sakın efsane söyleme 
Hazret' e varır yolumuz 

Sayılmayız parmağ ile 
Tükenmeyiz kırmağ ile 
Taşramızdan sormağ ile 
Kimse bilmez ahvalimiz 

Erenler yolun güderiz 
Çekilip hakk'a gideriz 
Gaza-ı ekber ederiz 
İmam Ali'dir ulumuz 

Erenlerin çoktur yolu 
Cümlesine dedik beli 
Gören bizi sanır deli 
Usludan yeğdir delimiz 

Tevhid eden deli olmaz 
Allah diyen mahrum kalmaz 
Her seher açılır solmaz 
Bahara erer gülümüz 

Muhyî sana ola himmet 
Aşık isen cana minnet 
Elif Allah mim Muhammed 
Kisvemizdir dalımız

Seyrannâme

Çöke'den temâşâ ettim
Beypınar'ın gölün gördüm
Balkan'ın Tanrı dağının
Boz bulanık selin gördüm

Nesin öveyim şarının
Misli cennettir yerinin
Tekirdağ'ın, Ereğli'nin
Gâyet hızlı yelin gördüm

Bir söz diyeyim inanın
Şeklini pîrlere tanın
Şehr-i âzâm Edirne'nin
Mis kokulu gülün gördüm

Erenler Hulkî Hasan'ın
Mânâ bahrine düşenin
Hasköy'le Kırkkilise'nin
Muhabbetli dilin gördüm

Hayranım dağlı dilinin
Rengi hiç solmaz gülün
Uzunköprü Hayrebol'un
Esirik bülbülün gördüm

Andan aşağı yalının
Mihri Muhammed Ali'nin
Güzelce, Gelibolu'nun
Boyu selvi dalın gördüm

Şerhin ideyim bu hâlin
Sözümün nicesin bilin
Silivri’yle İstanbul'un
Gâyet asîl ilin gördüm

Hakikat gerçek er isen
Hüneri türlüdür bunun
Kabahüyük'le Çorlu'nun
Savurganlı yelin gördüm

Nihâyeti olmaz sözün
Şikârı turnadır bazın
Babaeski'yle Burgaz'ın
Hak kudretten elin gördüm

Eyyâmı seher yâdının
Yemi şekerdir tûtînin
Mâhiyânın her seyrinin
Rûşenâ cemâlin gördüm

İki cihan hep doğrunun
Yeri mi olur eğrinin
Cân kuşu gönül murgunun
Zehi perr ü bâlin gördüm

Muhyiddin Abdâl'ım nice
Cihâna gelmiştir ance
Oddan ıssı, kıldan ince
Erenlerin yolun gördüm

Muhyiddin'im yârenlerin
Doğru yola varanların
Çöke’deki erenlerin
Hoş sâhip kemâlin gördüm

Muhyiddin Abdal




O’nu sevenleri sevenlerden biri   

27 Nisan 2019

Allah dostlarını anlattığım yazı serime devam ediyorum... Ancak yazılarımda mutad olduğu üzere tarihten ve edebiyattan, şiirden bahsetmesem, yazılarımı tarihle, edebiyatla, şiirle süslemesem, yazılarıma onlarla giriş yapmasam olmaz!... Öyleyse önce bir İngiliz şair ve onun bir şiiri:

Londra yakınlarındaki Kensal Green Cemetery’deki mezarlıkta onca süslü mezar taşları arasında düz bir mezar taşı dikkat çeker. Mezar taşı üzerinde bir çömlek ve üstünde bir defne dalı kabartması ve şu yazı vardır: “Write me as one that loves his fellow men” (Yaz beni de, O’nu sevenleri sevenlerden biri). (Mezar taşının fotoğrafını metnin sonuna ekledim.)  Bu yazı İngiliz eleştirmen, denemeci, şair ve yazar James Henry Leigh Hunt’un (kısaca Leigh Hunt diye anılır) ( 1784 - 1859), çok sevdiği “Abou ben Adhem” (İbrâhim bin Ethem) isimli kendi şiirinden alınmıştır. Bu şiirin hem orijinal İngilizce'sini hem de Türkçe'sini veriyorum:

Abou Ben Adhem                                                       İbrâhim bin Ethem

Abou Ben Adhem (may his tribe increase!)                  Ebû bin Ethem (kabilesi yücelsin!)
Awoke one night from a deep dream of peace,            O gece sakin ve derin bir rüyadan uyandı.
And saw, within the moonlight in his room,                   Odasına ay doğmuştu sanki zambaklar patlamakta
Making it rich, and like a lily in bloom,           
An angel writing in a book of gold:                                Bir melek altından deftere satırlar sıralamakta.          
Exceeding peace had made Ben Adhem bold,            Bu huzur Ebû bin Ethem’i yüreklendirdi,
And to the presence in the room he said,           
"What writest thou?" The vision raised its head,           Sorma cesareti buldu, “yazdıkların neydi?”
And with a look made of all sweet accord,                    Melek kaldırdı başını, sevimli, müşfik, ahenkli,
Answered, "The names of those who love the Lord."   Nezaketle cevap verdi, “Allah’ı sevenlerin isimleri”
"And is mine one?" said Abou. "Nay, not so,"               “Aralarında ben de var mıyım peki?” “Yok, ne yazık ki”
Replied the angel. Abou spoke more low,                    Yaz beni de, “O’nu sevenleri sevenlerden biri” diye! 
But cheerly still; and said, "I pray thee, then,    
Write me as one that loves his fellow men." 
The angel wrote, and vanished. The next night           Melek yazdı ve kayboldu. Ve ertesi gece
It came again with a great wakening light,                   Geldi yine uyandıran parıltının haşmetiyle
And showed the names whom love of God had blest, Defteri gösterdi “bunlar ise Allah’ın sevdiklerinin isimleri”
And lo! Ben Adhem's name led all the rest.                 Bakın şuna ki! Bin Ethem öncülük etmekteydi hepsine.

Şiirde ismi geçen İbrâhim bin Ethem (718-782) Belh Sultanı idi. (Belh; Horasan'ın bir şehridir. Şimdi Afganistan sınırları içindedir.) İbrâhim bin Ethem'in babası da Belh Sultanı, padişahı idi fakat o unutuldu gitti. Babasının yerine sultan olduktan sonra oğlu İbrâhim tahtından, padişahlıktan vazgeçti. Ancak onu -unutulmak bir tarafa- dünya tanıdı, bildi. Aslında İbrâhim bin Ethem’in hikâyesi tahtını bırakıp zühtü (her türlü zevke karşı koyarak kendini ibadete veren) ve derviş olmayı seçen prensin hikâyesidir. Öyle bizlere anlatılan ‘’Ferrarisini satan bilge’’ gibi maddeci değildir. (Bu sözde bilge Ferrarisini bir hayır kurumuna bağışlamıyor, ‘’satıyor’’, yani maddeden vazgeçmiyor, maddeyi maddeye -paraya- çeviriyor.) Oysa. İbrâhim bin Ethem tahtını bırakıp, ondan feragat edip zühtü ve derviş olmayı seçiyor.

Leigh Hunt'un şiirinde bahsettiği melek ise Cebrâil'dir. Leigh Hunt'un şiirine konu olan olayı şu şekilde cereyan eder: İbrâhim bin Ethem buyurdu ki, "Bir gece rü'yâmda, elinde bir defter olduğu halde "Cebrâil'in (a.s.) yeryüzüne inmekte olduğunu gördüm. ''Burada ne yapacaksın?'' diye sordum. Cebrâil (a.s.); ''Bu deftere Allahü teâlânın dostları kim ise onların isimlerini yazacağım'' diye buyurdu. ''Peki beni de yazacak mısınız?'' diye sordum. Cebrâil (a.s.); ''Sen, o dostlardan birisi değilsin ki'' diye buyurdu. ''İyi ama ben o dostların dostuyum'' dedim. Bundan sonra Cebrâil (a.s.) biraz düşündü ve ''Şimdi 'ilk önce İbrâhîm'in ismini kaydet' diye bir ferman geldi'' diye buyurdu.

İbrahim bin Ethem'in hikâyesi Türk tasavvuf dünyasını da derinden etkiler... Adına şiirler, menkibeler yazılır...

Mevlânâ Celaleddin Rumi Mesnevi'sinde İbrâhim bin Ethem'in geniş bir şekilde hikâyesini, menkıbesini anlatır ve onu “mânalar denizinin yüzücüleri” olarak nitelendirdiği Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi sûfîlerle birlikte anar.

Yunus Emre de şiirlerinde bahseder. Yunus Emre; 

‘’Hor bakma sen toprağa,
Toprakta neler yatur
Kani bunca evliya,
Yüzbin Peygamber yatur. ‘’

diye başladığı ‘’Hor bakma sen toprağa’’ isimli şiirinde İbrâhim bin Ethem’i şu şekilde yâd eder:

‘’İğnesin suya atan,
Balıklara getirten
Tacın tahtın terkeden,
İbrahim Ethem yatur.‘’

Bu iğne hikâyesini Evliya Çelebi de ''Seyahatnâme''sinde şu şekilde bahseder:

İbrâhim bin Ethem bir gün deniz kenarında oturmuş, elbisesini yamıyordu. Beldenin valisi yanındakilerle birlikte oradan geçerken İbrâhim bin Ethem’in başında durur. Vali onu seyrederken şöyle düşünür: “Bak şu dünün hükümdarına! Böyle yapmakla eline ne geçti?” İbrâhim bin Ethem, valinin aklından geçenleri anlar. Kaldırıp iğnesini denize fırlatır. Sonra; “Balıklar iğnemi getirin” deyince, bir balık, ağzında İbrahim Ethem’in denize attığı iğneyi getirir. İbrâhim bin Ethem, iğneyi balığın ağzından aldıktan sonra valiye döner: “Elime bu iğne geçti” buyurur. “Yâni, ben Allahü teâlâdan gayrı olanları bırakıp, bütün varlığımla O’na döndüğüm için, bu balıkları bana hizmetçi etti ve bana bu kerameti verdi” demek ister.

İbrâhim bin Ethem’ın sultanlığını bırakması şu şekilde gelişir:

Belh Sultanı Ethem, oğlu İbrâhim’in üzerine titrer âdeta. Önüne kırk altın kalkanlı fedai koyar, ardına kırk altın gürzlü cengâver takar. Geçtiği yer panayır kesilir, tuğlar, ziller, davullar... Saray’da ziyâfet eksik olmaz. İşte akça pilavların, kızarmış etlerin, serin şerbetlerin koşuşturulduğu gecelerden birinde kimsenin tanımadığı bir zat çıkagelir, oturur sofraya. Muhafızlar tutulup kalır, mani olamazlar. İbrâhim bin Ethem şaşkındır, sorar “Sizi tanıyor muyuz acaba?” 
- Sanmam! Öylesine bir yolcuyum, sadece konaklayacağım burada.
- İyi ama burası han değil ki? 
- Ne ya?
- Saray!
- Sizden evvel kim oturuyordu burada?
- Filan kişi!
- Ondan evvel 
- Feşmekân!
- Bu nasıl saray ki biri gidiyor biri geliyor. Söyle farkı ne handan? 

Genç şehzade hadisenin tesirinden kurtulamaz. Gece dön o tarafa, dön bu tarafa, bir türlü uyku tutmaz. Sahi nereye gitmektedir böyle? Ye, iç, eğlen, nereye kadar? Gecenin ilerleyen vakitleri tavanda ayak sesleri duyar. Pencereyi açar:
- Hey! Kim var orada?

- Kervancı! Develerimi arıyorum da!
- Devenin ne işi var damda? 
- Bunu kuş tüyü yatakta hakikat arayan biri mi soruyor bana? 
Kalbine bir ateştir düşer, yanıp tutuşmaya başlar. 

İşte bu iki olay üzerinedir ki İbrâhim Bin Ethem sultanlığı, padişahlığı bırakıp derviş olup, zühtü olup yollara düşer.

Yolda bir taş görür İbrâhim bin Ethem. Üzerinde "Çevir ve altını oku!" yazılıdır. Çevirir taşı; "Eğer öğrendiğinle âmel etmiyorsan ne diye bilmediğini öğrenmek istiyorsun?" yazısını okur ve; "Yâ Rabbî! Seni tanıyan hakkıyla tanıyamamıştır. Şimdi seni bilmeyen bir kimsenin hâli nasıl olur." der ve ağlar...

Yolda karşılaştığı bir kimse kendisinden nasîhat isteyince: "Bağlı olanı aç, açık olanı kapa." diye buyurur. O kimse; "Bunu anlamadım." deyince; "Kesenin ağzını aç, cömert ol, açık olan dilini de tut konuşma." diyerek izah eder.

Bir süre Nişâbur’da yaşar. Mağaraları mesken tutar, kavurucu günler, dondurucu ayazlar... Ne zaman ki insanlar ona tazim ve hürmette bulunurlar, başka diyarlara yelken açar. Sonra Harameyn’e yönelir, Kâbe ve Ravda hasreti dayanılmaz olmuştur zira... Eğer bir kervana, kafileye katılsa kolayca vasıl olacaktır menzili maksuduna. Lâkin o kumlara bata bata gider, alnını secdeye koya koya. 14 yıl çöllere katlanır, dile kolay. Haremeyn sakinleri yanık dervişin methini duymuş, karşılamaya çıkmıştırlar. Bakın şu işe ki İbrâhim bin Ethem’i, İbrâhim bin Ethem’e sorarlar. Mübarek “bırakın onu” der, “karşılamaya değmez. İşiniz mi yok bu sıcakta!” Vay! Sen nasıl konuşursun onun hakkında! 

Mübarek “helal lokma için çalışmak, geceleri ibâdet edip, gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir (daha iyidir)” diye buyurur, alnının teriyle geçinmeye bakar. Bahçe bekçiliği yaptığı günlerden birinde bağ sâhibi eşi dostu ile gelir, çardaklara kurulurlar. “Misafirlerime en tatlı narlardan getir” der, “iyi seç doyamasınlar tadına!” Gel gelelim alayı ekşi çıkar. Bağ sâhibi:
- Şunca zamandır bekçilik yapıyorsun, ekşisini tatlısını ayıramıyor musun hâlâ?

- Yemediğim narların tadını nerden bilebilirim ki? 
- Hiç mi yemedin?
- Asla.
- Tuhafsın vesselam. Bazen “İbrâhim bin Ethem misin be adam” diyesim geliyor sana...

İbrâhim bin Ethem bir dervişle karşılaşır. Dervişe nasıl yaşadığını sorar. Derviş der ki: ‘’Biz bulursak şükrederiz, bulamazsak sabrederiz.’’ İbrâhim bin Ethem cevabı beğenmez. "Kelpler (köpekler) de öyle yapar" der. Bu defa derviş sorar: "Peki siz nasıl yaşarsınız?" İbrâhim bin Ethem ‘’Biz bulursak dağıtırız, bulamazsak şükrederiz.’’ der.

Zenginlerden birisi kendisine bin altın getirir ve: "Bunu kabul buyurun" der. İbrâhim bin Ethem hazretleri, "Ben fakirlerden bir şey almam" buyurur. O zât, "Ben fakir değilim" deyince "Bu sahip olduğun maldan daha ziyâdesini ister misin?" diye sorar. O zât "Evet" deyince "Bu altınları al götür, zira fakirler içinde en fakir sensin. Bu hâlin fakirlik değil midir?" cevabını verir.

İbrâhim bin Edhem’e sormuş bir arkadaşı, "Senelerdir arkadaşız, söyle bakalım bende hoşuna gitmeyen şeyleri." İbrâhim bin Ethem cevap verir; "Ben sana hiç o gözle bakmadım ki."

İbrâhim bin Ethem bu şekilde derviş ve zühtü olarak neredeyse bütün İslam coğrafyasını dolanır, ilim ve hikmet toplar. Fıkhı bizzat İmam-ı Azam hazretlerinden öğrenir, Fudayl bin İyâd, İmrân bin Mûsâ ve Şeyh Mansûr Selâmi’nin sohbetlerinde diz kırar. Veysel Karânî hazretlerinin rûhâniyetinden çok istifâde eder sonra...

İbrâhim bin Ethem’in Ebu Hanife’den ders aldığı günlerden bir gün İbrâhim bin Ethem, Ebu Hanife’nin ders verdiği mekânın önünden geçerken, İmam-ı Azam kendisine ta'zim (saygı) için ayağa kalkar. Öğrencileri: ''Niçin bunu yaptınız, İbrahim Ethem, o kadar da büyük bir sûfî değil ki'' dediğinde; ''O Allah’ın zatı ile meşgul, biz ise o'na ait ilimleri ile'' diyerek cevap verir.

İslâm'ın asıl hastalığını, açmazını, çıkmazını ve günümüzdeki Müslümanların halini İbrâhim bin Ethem tee o zamanlar görmüştü:

‘’Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz; 
Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz.’’

İbrâhim bin Ethem'i anlatan Türkçe yayınlanmış çok sayıda kaynak yoktur. İbrâhim bin Ethem'i Türkçe anlatan üç kitap vardır. Birincisi Musa Yaşaroğlu'nun ''Aşkın Kölesi İbrâhim Bin Ethem'' (TÜRDAV Yayınları, 2014) isimli eseri, diğeri Ersin Özdil'in ''Sarayını Terkeden Hükümdar İbrâhim Bin Ethem'' (Ulak yayıncılık, 2016) isimli eseri, üçüncüsü de nefis üslubu ile Necip Fazıl Kısakürek'in bir tiyatro oyunu olarak yazdığı ''İbrâhim Ethem'' (Büyük Doğu Yayınları, 2000) isimli eseridir. Üçü de birbirinden güzel bir şekilde İbrâhim bin Ethem'i anlatmıştır.

İbrâhim bin Ethem, soğuk taş sarayların değil sımsıcacık gönüllerin Sultanı idi... O geçici sarayların değil kalıcı ebedi sarayların Sultanı idi. O, Allah'ın sevdikleri isimlerin en başında gelen idi...

İbrâhim bin Ethem’in mezarı Suriye’de Humus-Lazkiye arasında Jable isimli kasabada bulunmaktadır. 

Allah rahmet eylesin. Ruhu şâd olsun.

Osman AYDOĞAN

Londra yakınlarındaki Kensal Green Cemetery’deki mezarlıkta üstünde bir defne dalı kabartması ve “Write me as one that loves his fellow men” (Yaz beni de, O’nu sevenleri sevenlerden biri) yazısı olan İngiliz eleştirmen, denemeci, şair ve yazar James Henry Leigh Hunt’a ait mezar taşı ve mezarı:




Habib Baba

26 Nisan 2019

Bir süredir adsız şansız Allah dostlarını anlattığım yazı serimde bugün de bu adsız şansız Allah dostlarından birisi olan Habip Baba'yı anlatacağım... Ama önce her zaman olduğu gibi birazcık yerel tarih bilgisi...

Erzurum ilinin Kasımpaşa Mahallesi’nde, Taş Mağazalar Caddesi'nin sonuna doğru, Gürcükapı'ya giderken yolun sağ tarafında yer alan gayet mütevazi bir türbe vardır... Erzurum'daki askerî komutanlardan Müşir Hacı Kâmil Paşa bu türbeyi 1844 yılında kim olduğu hakkında yeterli bilgi bulunmayan Timurtaş Baba adına yeniden yaptırır.

Hacı Kâmil Paşa, Timurtaş Baba Türbesi'ni yeniden yaptırırken, kitabelerini de yazdırır. Bunlardan bir tanesi de Yavuz Sultan Selim'e ait şu kitabedir:

‘’Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş."

(Cihan padişahı olmak çabası bir boş kavga imiş. Hepsinden iyisi, bir Allah dostuna bağlanmak imiş.)

Önceleri Timurtaş Baba olarak isimlendirilen bu türbe,1847 yılında vefat eden Habib Baba'nın da türbeye defnedilmesiyle Habib Baba Türbesi adını alır. Türbenin ayak taşında ise Ankaralı Ali Namık Efendi tarafından Habib Baba için yazılmış bulunan: "Yediler eşkimle tahrir etti tarihin; Habib Baba yürüdü geçti zâr-i kulb-i lâhute" kitabesi bulunur. 

Bu türbede bulunan kitabelerden bir diğeri de yine Habib Baba'nın özelliklerini anlatan 12 satır halinde yazılmış Farsça bir kitabedir.  Abdulbaki Gölpınarlı'nın Osmanlıcadan tercüme ettiği kitabede şu ifadeler yer alır: "Marifet cihanı, tarikat piri, olgun mürşid, birlik sırrının da emini; Hazret-i Mevla'nın sırrını bilen; birlik ashabının başı, birlik ashabı halkasının başında oturan zat… Yaşadığı müddetçe bir geceyi bile, ona ibadetle meşgul olmadan geçirmedi. Bir adım attıysa, mutlaka ibadete attı, bir söz söylediyse mutlaka hakkı andı. Bu yokluk yurdundan usanıp da cennete yönelince Rıdvan'dan: ‘Merhaba, yücel’ diye bir ses geldi. Gayb âleminden biri geldi de tarihini okudu: Habib Baba tesbih ederek cennetler gül bahçesine geçip gitti.’’

İşte bahsedilen Habib Baba 19. yüzyıl mutasavvıflarındandır. Kadiri şeyhlerinden olan Habib Baba, Buhara Müftüsünün oğludur.  Prof. Dr. İbrahim Hakkı Konyalı Habib  Baba'nın pederi ile birlikte Hindistan'dan Bitlis'e geldiğini ve daha sonra Erzurum’a geçtiğini anlatır.

Habip Baba hakkında Erzurum ile ilgili şu hikâye anlatılır.

Habib Baba zamanında Erzurum da vazife yapan Devleti Âliye’nin memurları vazife yapmaya geldiklerinde kaldıkları süre içinde halktan gerekli hürmet ve ikramı gördükleri halde daha sonraları vazifeleri bitip gittiklerinde gittikleri yerde Erzurum'u kötülerlermiş. Bu hadise Habib Baba’ya anlatılır ve nedeni sorulur.

Habip Baba müridini çağırır ve derki: “Evladım yarın gün doğmadan İstanbul kapıya git bekle içeri ilk giren kim olursa olsun al getir.” Mürit aynen Hocasının dediğini yapar ve gidip İstanbul kapıda beklemeye başlar. (O zamanlar şehirlere kapılardan girilirmiş) İlk giren tüyleri dökülmüş affedersiniz uyuz bir köpektir. Yapacak bir şey yoktur emri öyle almıştır alır ve götürür.

Hocasına sıkıla sıkıla durumu anlatır. Hocası gayet sakin şekilde “evladım bu hayvanı 40 gün mükemmel şekilde besle ve 41. günü aldığın yere sal gitsin ve olup biteni gel bana anlat” diye tembih eder.

Mürid aynen Hocasının dediği gibi yapar köpeği besler köpek tanınmaz haldedir besili olmuştur. 41. gün İstanbul kapıdan sabah erkenden salınır köpek. O uyuz hayvan küheylan gibi olmuştur elli metre gider ve döner geri gelir üç beş kere havlar tekrar aynı şeyi yapar ve arkasına bakmadan çeker gider.

Durum Habib Baba’ya aynen anlatılır. Habib Baba aynen söyle der: “Ahhhh... Evladım ah... Bu şehir hoş bir şehirdir ama ekmeğinin tuzu yoktur.” (*)

Memleketim Kayseri Yeşilhisar. Orada şöyle bir deyim vardır: ‘’Elimin tuzu yoktur.’’ Rahmetli anacığım da çok söylerdi; ‘’evladım, benim elimin tuzu yoktur’’ diye… Ben o zamanlar çocuktum, anlamazdın ne demek istediğini anacığımın... Zaman geçti, yaşadım, gün gördüm, sonunda anladım anacığımın ne demek istediğini... Deyim nereden geliyor, anlamı ne, anlıyorsunuz değil mi?

Bir de zamanları uymasa da 4. Murat ile olduğu rivayet edilen bir hikâyesi vardır Habib Baba’nın… Muhtemeldir ki 4. Murat yakıştırmadır. 4. Murat yerine Sultan II. Mahmut veya Sultan Abdülmecit olsa gerek! Veya tamamıyla halkın yakıştırdığı bir söylentidir... Veya bu Habib Baba başka bir Habib Babadır..

Habib Baba 4. Murad devrinde, gemiyle Hacca gitmek için Erzurum’dan İstanbul’a gelmiş. Fakat ne yazık ki, Hacca giden gemiye yetişememiş. Bunda da vardır bir hayır demiş içinden. Aylarca yol aldığından toza toprağa batmış, yaralar içinde kalmış. Memleketine dönmeden önce güzelce bir yıkanıp temizlenmek amacıyla bir hamama gitmiş.

Yıkanmak istediğini söylediği hamamcıdan red cevabını alınca sebebini sormuş. Büyük Sultan Murad Han’ın vezirleri vardır hamamda. ''Kimseyi almamam için emir verdiler'' der hamamcı. Yıkanmadan ibadet edemeyeceğini bilen Habib Baba, adeta yalvarmış hamamcıya. ‘’Ne olursun’’ der, ‘’kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.’’ Binbir dil döker.

Hamamcı ehl-i insaftır… Dayanamaz… Kabul eder… Hamamın en sonundaki odayı göstererek ‘‘Baba şu odada hızla yıkanıp çık, para da istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.’’ Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar…

Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onun da görünümü fakirdir… Ama sadece görünümü…  İkinci müşteri kılık değiştirmiş 4. Murad’dır. O gün vezirlerinin topluca hamam âlemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir. ‘‘Hele bir bakalım’’ demiştir, ‘’bizim vezirler, hamamda benden uzakta kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?’’ Ve bu merak Padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.

Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır… Hamamcı ‘’vezirler’’ der almak istemez… Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir… Habib Baba’nın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar: ‘‘Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sen de sar peştamalı beline gir yanına… Beraber sessizce yıkanın ve bir an evvel çıkın…’’ Ve ekler: ‘‘Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.’’

Sonra 4. Murad da Habib Baba’nın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır…

Habib Baba’nın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona… Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir…

Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib Baba yumuşak bir sesle konuşur: ‘‘Evladım’’ der, ‘‘sırtın fazlaca kirlenmiş, müsaade edersen bir keseleyivereyim.’’

Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve büyük bir haz duyar… Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir. Memnuniyetle Habib Baba’nın önünde diz çökerken: ‘‘Buyur baba’’ der, ‘’ellerin dert görmesin.’’

Bu arada içerideki âlemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4. Murad’ın sırtını bir güzel keseler… Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez... Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir. ‘’‘Baba’’ der, ‘’gel ben de senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.’’

Habib Baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle; ‘’olur evlad’’ deyip, Sultan'ın önünde diz çöker.

Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib Baba’yı yoklar, ağzını arar… ‘‘Baba’’ der, ‘’görüyor musun şu dünyayı… Sultan Murad’a vezir olmak varmış… Bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi…’’

Habib Baba Sultan Murad’ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler… Sultan Murad’ın Habib Baba’dan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:

‘’Ah be evladım’’ der, Habib Baba, ‘‘Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl âlemlerin Sultanı'na kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad’a keselettirir…’’

Allahü tealanın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammed’e dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar müminlere. Bir seher vakti göz yaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar. 

İşte Habib Baba da o adsız şansız Allah dostlarından birisidir. 

Allah rahmet eylesin, ruhu şâd olsun...

Osman AYDOĞAN

(*) İyiliğe karşı nankörlük yapıldığı veya iyiliğin itibar görmediği durumlarda Anadolu’da söylenen veciz bir sözdür ‘’ekmeğimin / elimin tuzu yok”.




Nalıncı Memi Dede

25 Nisan 2019

Geçen hafta İstanbul'daki küçük tarihi mekânları ve bu mekânı yaptıran, bu mekânda yaşayan adsız şansız Allah dostlarından bahsetmiştim...  Araya bayram girdi, bir başka yazı girdi derken bu seri yazılarıma ara verdim. Bu gün yine adsız şansız bir başka Allah dostundan daha bahsedeceğim. 

Bugün bu adsız şansız Allah dostlarından olan Nalıncı Memi Dede'yi anlatacağım. Evliya Çelebi Seyahatname'sinde Nalıncı Memi Dede’den şöyle söz eder:

''Nalıncı Memi Dede, Bergamalı‘dır. Unkapanı Araplar Camii karşısında bir dükkânda nalıncılık yapar. Ölümünden sonra da bu dükkân, nalıncılık işinden başka bir iş kullanılamaz. Abdi Çelebi, hayatında eline keser almadığı halde bu dükkâna girince nasıl olduğunu anlayamadan usta bir nalıncı oluvermiştir.

O tarihte (Nalıncı Memi Dede'nin vefatından çok sonra) Unkapanı’nda büyük bir yangın çıkar. Binalar ahşap olduğundan toptan yanar. Hatta benim evim de o yangında çok büyük zarar görmüştü. Ama Nalıncı Dede’nin dükkânı tahtadan yapılmış olduğu halde, ortada sapasağlam kalmış, herkesi şaşkına çevirmişti. Üstelik yangın sırasında Nalıncı Hüseyin (Nalıncı Memi Dede'nin torunu) dükkânda çalışmaktaydı. 'Her taraf yanıyor, kaç da canını kurtar!' dediklerinde: 'Burası, benim dedemin dükkanıdır. Beraber yanarım, yine çıkmam' diyerek ateş içinde kalır. Gerçekten yangın biter ama bu dükkân yanmaz. Zamanla buranın değeri artar. Küpeli denilen bir Yahudi, dükkan sahibine birkaç akçe fazla vererek Hüseyin Çelebi‘yi dükkandan attırır. Bir gün kepenkleri açarken dengesini kaybeder, başı üzerine düşerek ölür. Yani o dükkânı nalıncılık haricinde kullanmak hiç kimseye nasip olmaz.

Anlatılır ki: Memi Dede, öldüğü gece Sultan III. Murad‘ın rüyasına girer ve şöyle seslenir: ‘Cenaze namazımı Fatih Camii’nde kılmaya hazırlan. Beni evimde toprağa ver. Üzerime bir türbe, yanıma bir tekke ve bir çeşme yaptır. Dünyadan elli sene su içtim.'

Memi Dede, gerçekten evinin olduğu yere gömülür. Gereken yapılır.'' (Evliya Çelebi – Seyahatname’sinden)

Evliya Çelebi'nin Seyehatname'sinde anlattığı Nalıncı Memi Dede ve Sultan III. Murad‘ın rüyasının ol hikâyesi şu şekildedir:

Sultan III. Murad Han yukarıda bahsedilen rüyayı gördüğü günün sabahı, bir anlam veremediği bu rüya dolayısıyla tuhaf bir hal içindedir. Vezir- i âzam Siyavuş Paşa padişahın bu halini görünce merak eder ve sorar:

“Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?”
Sultan Murat Han: “Akşam garip bir rüya gördüm.” 
Vezir: “Hayırdır inşaallah efendim!?”
Sultan Murad Han: “Hayır mı, şerr mi öğreneceğiz inşaallah!. ”
Vezir: “Nasıl yani?” diye sorar.
Padişah vezire: “Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. ”

Tebdil-i kıyafet ederek iki molla kılığında çıkarlar yola.  Sultan Murad hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir.  Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağıya inip Unkapanı civarında durur.  Etrafına dikkatle bakınır.

İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Tebdil-i kıyafet içindeki Padişah çaktırmadan oradakilere sorar: “Kimdir bu yerde yatan?”

Ahali: “Aman hocam hiç bulaşma, ayyaşın sefilin biri iste!”
Padişah: “Nerden biliyorsunuz öyle olduğunu?”
Ahaliden biri atılır: “Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuzdu.”
Bir başkası ayrıntıya girer: “Biliyor musunuz, aslında iyi sanatkârdı. Nalının hasını yapardı.  Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcardı. Hem şişe şişe şarap taşırdı evine…  Hem de nerde namlı, mimli kadın varsa takardı peşine ve evine götürürdü.”
Ahali içinde yaşlı biri oldukça öfkelidir ve söze karışır: “İsterseniz komşulara sorun bakalım, onu bir cemaatte gören olmuş mu?”

Bunları anlattıktan sonra mahalleli döner ardını çekip gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar cenazenin başında tek başına… Tam vezir de toparlanıyordur ki, Sultan Murad onun yolunu keser: “Dur vezir nereye?” der.

Vezir Siyavuş Paşa: “Bu adamdan uzak durmak istersiniz diye düşündüm Sultanım.”
Padişah: “Hayır olmaz öyle şey! Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz, rüyamın bir hikmeti olmalı.. Hem şöyle veya böyle halkımızdır. Defin işini tamamlamak gerek,” der.
Veziri: “İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.” der.
Padişah vezirine itiraz eder: “Olmaz vezir, rüyadaki hikmeti çözemedik daha…”
“Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?” diye sorar vezir..
Padişah: “Mollalığa devam edeceğiz. Cenazeyi kaldırmalıyız.” der.
Vezir şaşkınlık içinde: “Aman efendim, nasıl kaldırırız?” diye sorar.
Padişah: “Basbayağı kaldırırız işte!” diye çıkışır.

Vezir bunun çok zor olacağı konusunda Sultan Murad’ı ikna etmeye çalışır: “Yapmayın, etmeyin Sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Kefenlenmesi, gömülmesi falan…” Padişah vezirin sözünü keser ve: “Merak etme, ben hallederim hepsini…” der.

Vezir bakar ki Padişah kararlı: “Şurada bir mahalle mescidi var ama, bilmem ki?!!” diye kararsız düşünürken Padişah: “Fatih Camii’nde kılacağız namazını” der.

Çünkü rüyasında böyle denmiştir kendisine… Ve gelirler camiye…  Vezir sağa sola koşturur.  Kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa…  Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar, ki nâş ayan beyan güzelleşir sanki.  Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sarhoşlara benzemez.  Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Sultan Murad’ın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de tabii ki. . .

Böylece meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar, namazını kılarlar. Sıra gelir defin işlemine… Vezir sorar: “Sultanım, nereye defnedeceğiz?” Padişah: “Evinin bahçesine… Sen bir koşu gidip adresini araştır, öğren gel” der…

Vezir sorar soruşturur ve evin adresi öğrenilir. Cenazeyi yüklenip giderler. Eskimiş küçük bir ahşap evin kapısını çalarlar. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Kadına kocasının öldüğünü alıştırarak haber verirler. Kadın sanki bu vefatı bekler gibidir. Ama yine de gözyaşlarını tutamaz.

Neden sonra Padişaha: “Hakkını helâl et evladım. Belli ki çok yorulmuşsun.” der.
Padişah: “Helal olsun... Ama bahçenizde bu cenazeyi defnecek yer var mı?” diye sorar…
Yaşlı kadın: “Evet, bizim bey mezarını kazıp hazırlamıştı. ‘Beni buraya defnetsinler hanım’ demişti.”

Bunun üzerine Padişah ve veziri cenazeyi bahçede kazılan yere defnederler. Defin işlemi bitince Padişah yaşlı kadına: “Bana biraz rahmetliden söz eder misiniz?” der.

Yaşlı kadın tabii dercesine hüzünle sallar başını ve anlatmaya başlar: “Evladım, rahmetli bizim efendi bir âlemdi, vesselâm… Akşamlara kadar nalın yapardı.  Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip helâya dökerdi.”
“Niye?” diye sorar Padişah…
Yaşlı kadın: “Müslümanlar içmesin diye. . . ”
Padişah şaşkınlık içinde: “Hayret!!..” der.
Yaşlı kadın devam eder: “A oğul bu da bir şey mi? Başka tuhaf şeyler de yapardı.”
Padişah merakla: “Ne gibi?” diye sorar.
Yaşlı kadın: “Nerede malûm kadınlardan bulsa, hemen ücretlerini öder, eve getirirdi.  ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek...' deyip, bana da onlara dinimizin gereklerini anlatmamı tembih eder ve evden çekip giderdi. Sabaha kadar o kadınlara dinimizin vecibelerini anlatırdım.”
Sultan Murad Han iyice şaşkınlık içinde kalmıştır. “Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…” diye söylenir.
Yaşlı kadın: “Evladım, milletin ne sandığı umurunda değildi ki onun…  Zaten namazı da mahalleliyle kılmaz, uzak mescidlere giderdi.  ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı, ki tekbir alırken Kâbe’yi görmeli’ derdi…”

Sultan Murad Han rüyasının hikmetini yavaş yavaş anlamaya başlamıştır. Ama yaşlı kadının sözünü kesmez. Kadın devam eder:

“Hatta bir gün ona; ‘Bana bakasın efendi! Sen böyle yapıyorsun, ama dedikodular aldı başını gidiyor. Komşular kötü belleyecek seni, inan cenazen ortada kalacak’ demiştim… O da ‘merak etme hanım, kimseye zahmet vermeyiz. Mezarımı bahçeye kazdım, oraya defnedersiniz’ demişti. Ben de ona; İyi de seni kim yıkasın, namazını kim kılsın, kim kaldırıp gömsün dedim.”

Padişah konuşmanın burasında çok heyecanlanır ve sorar: “Peki o ne dedi?”

Yaşlı kadın: “A oğul, dedim ya bizim bey bir tuhaftı. Önce uzun uzun güldü, sonra da dedi ki; ‘Allah büyüktür hatun, padişahın işi ne?’…”

Öyle adsız şansız Allah dostu kullar vardır ki, halk onları bilmez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammed’e dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar müminlere. Bir seher vakti göz yaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar. 

İşte Nalıncı Baba o adsız şansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Memi Efendi’dir. Bergama' lıdır.1592 yılında vefat eder. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah görür. Ve mübareği evine defneder. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurur. Dahası bir tekke ile yaşatır adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Harabzade Camii karşısındadır. Sultan Murad da üç sene sonra rahmet-i Rahman’a kavuşur. 

Evliya Çelebi'nin Seyehatname'sinde anlattığı Nalıncı Memi Dede’nin ol hikâyesi işte böyledir.. 

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN




Kaht-ı Rical

24 Nisan 2019

‘’Kaht’’, ‘’kıtlık, yokluk, kuraklık, vb.’’ anlamlarında kullanılan Arapça bir kelimedir. ‘’Rical’’ ise Arapça ‘’recûl’’ kelimesinin çoğuludur,  ‘’recûl’’  ise yetişmiş, eğitimli insan anlamımdadır. ‘’Kaht-ı rical’’; yetişmiş, eğitimli insan kıtlığı anlamındadır. Ancak bu deyim genellikle devlet yönetiminde kullanılır ve anlamı devlet yönetiminde liyakat isteyen alanlarda, kültür, bilgi ve birikimiyle yetişmiş, kalifiye insanın bulunamaması durumunu anlatır… Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügatta bu iki kelime bir arada devlet yönetiminde "muteber adam kıtlığı" anlamında verilmektedir. ..

Kaht-ı rical deyimi Osmanlı’dan günümüze aktarılan bir deyimdir. Bu deyim Osmanlı’da 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlıda kaht-ı rical sıkıntısı çok daha eskiye 18. yüzyıla dayanır… Ancak bu dönemde kaht-ı rical sıkıntısı anlatılırken bu kelimeden bahsedilmez. 

Osmanlı Devleti'nin Avrupalı devletler ile savaş içinde olduğu zor bir dönemde 16 yıl 3 ay padişahlık yapan ve padişahlığının son döneminde ağır yenilgiler almış olan III. Mustafa (1717 – 1774) şehzadeliği boyunca iyi bir öğrenim görerek yüksek din ilimleri, edebiyat, tarih, coğrafya ve askerî bilimleri konusunda dönemin büyük âlimlerinden ders alır. ‘’Cihangir’’ mahlasıyla şiirler yazar. İşte bu şiirlerinden birinde kaht-ı ricalden şöyle şikâyet eder:

‘’Yıkılıpdur bu cihân sanma ki bizde düzele
Devlet-i çarh-ı denî verdi kamu mübtezele 
Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezer hep hezele 
İşimiz kaldı hemân merhamet-i lem-yezele’’

(Düzeleceğini zannetmeyin, dünya yıkılıp gidiyor;
 Alçak felek devleti aşağılık adamlara teslim etti. 
Mutluluk kapılarında şimdi bu aşağılık, âdî adamlar dolaşıyor
İşimiz artık Allah’ın merhametine kaldı.)

III. Mustafa'nın oğlu ve yenilikçi padişah olarak adlandırılan III. Selim (1761 -  1808) şehzadeliği boyunca iyi bir öğrenim alır,  müzik ve şiirle ilgilenir, yüksek din ve fen ilimleri, Arapça ve Farsça öğrenir. Bu nedenle sanatçı kişiliğe sahip olan III. Selim yaşamı boyunca müzik ve şiir ile ilgilenir, "İlhami" mahlasıyla şiirler yazar. İşte bu şiirlerinden birinde III. Selim de daha veliaht iken devletin bozulan düzeninden, (kaht-ı rical meselesinden) duyduğu üzüntüyü şöyle dile getirir:

‘'Sakın aldanma gönül âleme yok zerre vefâ
Devletin tab'ı bozuk ver ana yâ Rabbi şifâ
Zevk eyyâmı değil şimdi harâm oldu safâ
Edelim Hakka recâ şimdi harâb oldu cihân’’

(Günümüz Türkçesine aktarılamayacak kadar açık ve net söylemiş III. Selim)

Araştırmacı, yazar Şaban Çibir’in ‘’Sultan 1. Abdulmecid - Su Uyur Düşman Uyumaz - Ah Vatanım’’ (Parola Yayınları, 2016) isimli kitabında II.Abdülhamid'in kaht-ı rical sıkıntısından bahsettiğini yazar:

‘’II. Abdülhamid'in kızı, babasının hatıratını ihtiva eden kitabında babasının; ‘Bu milletin uğradığı en büyük sıkıntı kaht-ı rical meselesidir’ dediğini nakleder. Ki; o koca Sultan, sadrazam tayin etmek istemiş, fakat devlet adamı sıfatını taşıyan bir kimseyi bulamamanın sıkıntısı ile ‘ah kaht-ı rical!’ diye inlemiş.  (…)

Kaht-ı rical sorunu II. Abdülhamid'den evvel başlamıştı. Osmanlı son iki asrında hep bu sorunla karşı karşıya kaldı. O kadar ki, tarih sahnesinden silinmelerinin başta gelen sebeplerinden biri budur dense yanlış olmaz. Her şeyin parayla ölçüldüğü; makam ve rütbelerin insani değerlerin önüne geçtiği; liyakatin değil isimlerin, dostlukların ve adam kayırmanın; gurur, kibir, ihtiras, benlik, çekememezlik, bencillik duygularının öne çıktığı bir toplumun çökmesinde nasıl bir gariplik aranabilir ki?

Fenerle adam arayan filozof yani Diyojen'in ‘Gerçek adamı’ aramak için gündüz fener yaktığını herkes bilir. Fenerle ne aradığını soranlara, onların dikkatini çekmiş olmanın hazzıyla; ‘Adam arıyorum, adam!’ dermiş. Yani demek ister ki; ‘Sureta adam çok,(yani, şeklen insana benzeyen çok) Fakat sirette adam yok. (yani, ahlaki ve manevi açıdan gerçek insan yok…)’ "

Prof. Vahdettin Engin, “II. Abdülhamid ve Dış Politika” (Yeditepe Yayınları, 2005) adlı eserinde de Abdülhamid’in kaht-ı rical eksikliğini anlattığı bir bölüm var… Kitabın bu bölümünde Japon İmparatoru’nun, İslamiyet’in muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir din heyetinin ülkesine gönderilmesini Sultan Abdülhamit’ten talep ettiğini yazıyor. Abdülhamid’in bu talep üzerine verdiği cevap kitapta şu şekilde verilir: “Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife, yani Peygamberimizin vekili olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim.’’

Osmanlı devlet adamı, diplomatı, çevirmen ve oyun yazarı, ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanında İstanbul vekili ve bu meclisin başkanı, iki defa maarif nazırlığı (eğitim bakanı) ve iki defa başvekillik (sadrazamlık, başbakanlık) görevini yapan, 16 dil bilen bilimı adamıdı Ahmet Vefik Paşa da Osmanlının yaşadığı kaht-ı rical sorununu daha farkılı dile getirir…

Ahmet Vefik Paşa’nın ilk Türkçe sözlüklerden birisi olan ‘'Lehçe-i Osmanî'’ (Türk Dil Kurumu Yayınları, 2000) isimli bir kitabı var. Ahmet Vefik paşa bu kitabında iyi bir siyasetçide ve iyi bir yöneticide şu sıfatları ararı;  Muteber, mutedil, mu'tezim (azimli), mutena, mutlif (affedici), muvaffak, muvakkit, muzaffer, mübeccel (yüceltilmiş), mübeşşir (sevindirici haber veren), mücerreb (tecrübe edilmiş), müdebbir (tedbirli), müeyyit (sağlam), müfekkir (düşünen), müheyya (hazır). Hatta der ki kitabında Ahmet Vefik Paşa; '’siyasetçi ve yöneticide ne kadar ‘m’ harfi ile başlayan özellik varsa siyasetçi - yönetici o kadar mühim işler yapar.’’

Ahmet Vefik Paşa tüm bu '’m’'li özellikleri saydıktan sonra ekler; ‘'Bu evsafın hepsine sahip olmak da yetmez. Bir şey daha lazımdır. O da devletin bu idareciye hakikaten salahiyet vermek isteyip istemediğidir’.'’

Ülkemizde yaşanan son olaylar göstermiştir ki vatandaş bu evsafa sahip siyasilere, siyasiler de bu evsafa sahip yöneticilere görev vermemiştir. Bakınız nâzırlara, meselâ Dâhiliye Nâzırı’na!... Bakınız teşkilat reislerine, meselâ Teşkilât-ı Mahsusa Reisi’ne, Diyanet Reisi'ne! Bakınız medreselere, meselâ medreselerdeki müderrislere! Bakınız ceridelere, meselâ bu ceridelerdeki muharrirlere! Bakınız renkli ekranlara, meselâ bu renkli ekranlarda her daim boy gösteren, kürsülerde arz-ı endâm eden müverrihlere, müderrislere, vükelaya! Bu evsafta mı dırlar?

Günümüz ülkemizde, ‘’yetişmemiş adam yoktur’’ demek Osmanlının aksine haksızlık olur. Dünya çapında yetişmiş insanlarımız vardır. Sorun bu insanların devlet katında görev almamış olmalarıdır. Bunun nedenini de en iyi Ortadoğu, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzman Amerikalı tarihçi Bernard Lewis anlatır. Bernard Leweis’in ‘’İslam'ın Siyasal Söylemi’’ (Orjinal isim: The Political Language of Islam) (Phoenix / Siyaset Dizisi, İstanbul, 2007) isimli kitabında bu hususu şöyle anlatır:

“Türkiye’de yazarlar, düşünürler, üniversite profesörleri ve işadamları dünyadaki benzerleri düzeyinde yetenekli, iyi eğitilmiş, deneyim sahibi kişiler olmalarına karşın siyasal sistem, bu insanları son derece etkin bir biçimde iktidardan uzak tutacak şekilde tasarlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Türk demokrasisi engellenmiş durumdadır. Başka hiçbir ülkede eğitimli seçkinlerin düzeyiyle siyasal sınıfın düzeyi arasındaki fark, Türkiye ölçüsünde büyük değildir. Onlarca yıldır Türkiye’nin önemli siyasal partileri bir tek kişi ya da kimi zaman işbirliği içindeki küçük bir grup tarafından yönetilmiştir. Bu kişiler ise kamu görevi için tek bir ölçütü kullanarak seçim yaparlar: ‘kör bir itaat’... Yalnızca dalkavuk kabul edilir, bağımsız düşünürlerden ölümcül salgın virüsü taşıyorlarmış gibi kaçılır. Yalnızca statükoya bağlı bir avuç soğukkanlı tutucunun egemen olduğu siyasal sistem böylece kemikleşmiştir...”

İşte böylesine bir kemikleşmenin sonucu olarak bugün bir nasıl zalimce cezalandırıldığımızı da Fransız düşünürü Alain Badiou bize anlatır: ‘’Siyaset üzerine düşünmek zorundayız. Eğer bunu yapmazsak bir gün zalimce cezalandırılırız.’’

Böylesine zalimce cezalandırılmanın sonucu ne olur derseniz ben cevap olarak yine çok sevdiğim eskilere gideyim.. Ne varsa işte orada eskilerde var… Sorular da orada, cevaplar da oradaır:

Türk edebiyatının hiciv ustasıdır Şair Eşref, vaktiyle siyasetçilerle bürokratlara kızar ve şöyle bir mısra yazar: :

‘’Asiyab-ı devleti (devletin değirmenini) bir har (eşek) da olsa döndürür.’’

Taşlama şairi Neyzen Tevfik de onun mısrasına bir “nazire” olarak, şöyle bir beyit oluşturur:

‘’Öyle harlar koştular kim asiyab-ı devlete,
Birbirin çiğnemekten, dolab-ı devlet dönmüyor.’’

Yazar, şair ve devlet adamı Ziya Paşa da nazire olarak, Şair Eşref’e yazdığı şu beyitle cevap verir:

‘’Asiyab-ı sengi'yi bir har da olsa döndürür,
Döndürür ama, mili kırar çarka s_çar harabeye döndürür.’’

Bir Çin atasözü derdi zaten; ''Bir memlekette kısa boylu adamların gölgeleri uzuyorsa o memlekette Güneş batıyor demektir.'' Asiyab-ı devlet neden mi harabeye döndü sanıyorsunuz, Güneş bu memlekette durduk yerde mi batıyor zannediyorsunuz…

Güneş battıkça o gölge uzar, güneş battıkça o gölge uzar, uzar, uzar sonra güneş ufka indiğinde gölge en uzun halini alır ve gölge o an bir saniye içinde yok olur gider!... Ama bu durumu gölgeleri uzayan o kısa boylu adamlar idrak edemezler!

Hani demişti ya II. Abdülhamid: ‘‘Bu milletin uğradığı en büyük sıkıntı kaht-ı rical meselesidir.’’ Hani inlemişti ya II. Abdülhamit: ‘’Ah kaht-ı rical!’ diye…  Aradan yüzyıl geçer... Hep beraber inlersiniz yine  ‘’Ah kaht-ı rical ahhh!’’ diye... Ve içinizden Sultan III. Mustafa'nın dizelerini terennüm eylemek geçer:

‘’Yıkılıpdur bu cihân sanma ki bizde düzele
Devlet-i çarh-ı denî verdi kamu mübtezele 
Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezer hep hezele 
İşimiz kaldı hemân merhamet-i lem-yezele’’

Osman AYDOĞAN




23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

23 Nisan 2019

‘’Hayat ileriye doğru yaşanır ancak geriye doğru anlaşılır’’ derler… Bu nedenle bugünü, 23 Nisan’ı, Cumhuriyeti anlayabilmek için her zaman olduğu gibi geriye giderek anlatmak istiyorum...

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hem emperyalist savaşlar hem de Fransız devriminin yarattığı fikir akımları nedeniyle Avrupa'da imparatorluklar çatırdamaya başlar. Fransız devriminden hemen sonra ard arda Avrupa’da “ulus devlet”ler kurulur…

Fransa’da Frank, Breton, Korsa, Galya kabileleri tek bir çatı altında birleşerek feodal kimliklerinden sıyrılıp Fransız milletini (ulusunu) oluştururlar. Almanya’da ise Hesse, Schawabe, Bayern, Sakson, Fallen, Pfalz gibi Germen kabileleri cemaat (Gemeinschaft) anlayışından cemiyet (Gesellschaft) anlayışına geçerek paylaştığı topraklarda hepsini kucaklayan bir ulus doğar: Deutsch (Alman) Ve bir ulus devlet kurulur: Deutschland (Almanya)... Hollanda’da, İtalya’da, İspanya’da, Polonya’da kısacası Avrupa anakarasında ard arda ulus devletler oluşur.

Bu uluslaşma sürecinde klasik anlamda ulus devlet olarak Batı ve Kuzey Avrupa devletleri ‘’devletten millete’’ (from state to nation) evrilirken, İtalya ve Almanya ‘’milletten devlete’’ (from nation to state) evrilirler... Bu süreçle beraber Merkez ve Batı Avrupa; ''feodal'' bir toplumdan ''kapitalizm''e, ''cemaat''ten ''millet''e, ''tebaa'' anlayışından ''vatandaş'' bilincine evrilir...

Ardından da Doğu Avrupa ve Balkanlar’da ulusal kurtuluş hareketleri başlar.

Avusturya - Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu ulusal kurtuluş hareketlerinden en çok ve en ağır etkilenen devletlerdir. Balkanlar’da art arda yeni ulus devletler doğmaya başlar. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Arnavutluk birbiri ardına kimi Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na karşı, kimi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşarak kendi ulus devletlerini kurarlar...

20. yüzyılın başlarında ulusal kurtuluş hareketleri ve bu hareketler zafere ulaştığında kurulan ulus devletler devrimci birer adımdılar. İmparatorluklar yıkılır, yerine genç, kendi ayakları üstüne dikilen, kalkınmacı ekonomik politikalar izleyen, genellikle milliyetçilik ideolojisine sarılmış birer ulus devletler kurulur… Daha sonra yeni ulus devletler için İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi beklenecektir…

Bütün bu yeni ulus devletlerin ortak özelliği parçalanmış bir imparatorluğun adından kurulmuş olmalarıdır. Bu ülkelerin demokrasiye geçişleri ise zaman almış, daha sonra olmuştur. 

Bu büyük çalkantılar döneminde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun sahibi sayılan Türkler trajik ikilemler yaşarlar. Önce gerçek sahibi olduklarına inandıkları Osmanlı Devleti’nden kopmak için ayaklanan ulusal kurtuluş hareketleri ile savaşırlar. Beyhude bir direniştir bu. Balkan Savaşı bozgunu ile Balkanlar’daki Osmanlı varlığı silinir… Ardından 1. Dünya Savaşı patlar… İttihatçıların dizginlerini ele geçirdiği Osmanlı çok daha ağır bir yenilgi alır ve bu kez Anadolu işgal edilir… Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar Anadolu’yu paylaşırlar… Türklere ise Orta Anadolu’da daracık bir bölge bırakılır...

Bu büyük çalkantılı dönemde Türkler kurtuluşu değişik alanlarda ararlar… Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan yazar ve siyasetçi Yusuf Akçura’nın (1876 - 1935) 1904 yılında yayımladığı ‘’Üç Tarz-ı Siyâset’’ (Ötüken Neşriyat, 2015) adlı makalesi bu arayışa bir örnektir..

Yusuf Akçura bu makalesinde  Osmanlı Devletinin temel devlet politikası olarak Osmancılık, Pan İslamizm ve Türkçülük olmak üzere üç siyaseti kıyaslayarak inceler ve o dönem için en uygun siyaset tarzının Türkçülük olduğu ileri sürer… Yusuf Akçura makalesinde Osmanlıcılığı Türklerin asimile olmasına yol açabileceği, etnik milliyetçiliğin bu merhaleye tırmandığı durumda uygulanabilir olmadığını söyleyerek “beyhude bir yorgunluktur” der. Akçura’ya göre İslamcılık ise, birleştirici olabildiği kadar ayrıştırıcı da gözükmektedir. Akçura “Tevhid-i etrak” (Türklerin birliği) teorisinde ise, ırka dayalı bir sistem içinde siyasi birlikten yanadır. Türklere (ya da Türkleşmiş topluluklara) ulus bilinci verilecek, böylece ümmetten millete geçilecektir. Bu tartışmada Namık Kemal’e göre Arap ülkeleri de vatandır, Ziya Gökalp'e göre de ulus, Müslümanların birliğidir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu da işgal edildiğinde ulusal kurtuluş mücadelesi verme sırası artık Türklere gelmiştir. “Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı” başlar… Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkar… Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas kongreleri yapılır…

Farklı görüşler olsa da Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı 23 Nisan 1920’dir. O gün sahici bir ulus devletin, Türk ulus devletinin kuruluşudur. Sultanın, Osmanlı soyunun değil, halkın egemenliğini kabul eden Türkiye Büyük Millet Meclisi o gün “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” diyerek noktayı koyarak ulus devletler trenine son anda biner.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk Yusuf Akçura’nın önerdiği ırka dayalı bir sistemin mahsurunu da ortadan kaldırarak şu düsturu esas alır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir… Bugünkü millet siyasi ve içtimai toplumumuz içinde Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır… Bu millet efradı da (bireyleri de) umum Türk camiası (topluluğu) için aynı müşterek maziye (geçmişe), tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.” (Medeni Bilgiler, TTK, s. 351)

Atatürk’ün düşündüğü Türk ulusu bu coğrafyada bin yıldır yaşayan ortak geçmiş, ortak tarih, ortak kültüre dayanmaktadır.

Sosyal bilimci Ernest Renan da ''Ulus Nedir?'' (Pinhan Yayıncılık, 2016) isimli kitabında ulusu zaten şu şekilde tanımlıyor; “Geçmişte kalan ortak şan, şeref ve acılar mirası ve gelecek için gerçekleştirilecek bir program.’’ Toplumu ve milliyetleri ulus yapan ortak unsurlar işte bunlardır.

Basitçe ulus devletin bir tanımını yapacak olursak; ulus devlet, millet (ya da ulus) yalnızca ırk ve menşe birliğinden veya sadece inanç-mezhep birliğinden ibaret bir kavram değildir. Bu sitem içinde dil, kültür, tarih, ülkü birliği, yurt birliği, birlikte yaşama arzusu, siyasi varlıkta birliktelikte, kaderde kıvançta bir olma duygusu ve arzusu vardır. Ulus devletlerde etnik ve dini farklılıklar da olur ve dışlanmaz. Bunun garantisi de demokrasidir. Demokrasi olmasa zaten bu farklılıkların bir arada yaşamaları mümkün olmaz. Çünkü demokrasi ile taçlandırılmayan ulus devlerin sonu ya ırkçı bir faşizme ya da dinci bir faşizme kaymaktadır.  

İşte bu nedenle Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetinin iki temel özelliği vardır. Bunlardan birinci özelliği dışa karşı ''tam bağımsızlık'', diğer özelliği ise ''parlamenter demokrasi''dir… Bu ikisi olmazsa Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet olmaz, başka bir cumhuriyet olur, adı cumhuriyet ama başka bir rejim olur...

Dünyaca ünlü Fransız anayasa hukuku uzmanı, siyasetçi, siyaset bilimci ve siyaset sosyoloğu Maurice Duverger  (1917 - 2014) '’Siyasi Partiler’’ (Bilgi Yayınevi, 1979) isimli kitabında Türkiye'den ve Atatürk'ten de bahseder. (s. 360-364):

Duverger bu kitabında, Atatürk’ün yarattığı anayasada “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesiyle faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite söyleminin yerini Kemalist Türkiye’de “demokrasi söylemi”nin aldığını söyler. Bu da, tam olarak siyasal demokrasinin ilkelerini içermektedir. Duverger’e göre, Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu almıştır. Duverger'in yanında birçok başka çağdaş siyasal bilimciler de, benzer gerekçelerle, Kemalist siyasî rejime “gizil (potansiyel) demokrasi” sıfatlarını yakıştırmışlardır.

İşte bu nedenle 23 Nisan 1920’de egemenliği sultandan alıp kendinde toplayan Büyük Millet Meclisi de bu demokrasi adımının taçlandığı ve ete kemiğe büründüğü bir kurumdu. Çünkü Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk biliyordu ki meclisini dışlayan, parlamenter demokrasi ile taçlandırılmayan ulus devletlerinin sonu ya ırkçı bir faşizme ya da dinci bir faşizme kaymaktadır.  

Günümüzde ‘’ulus devlet’’ eleştirisi yapanlara karşı kısaca ve özet olarak şu düşünceler ileri sürülebilir:

- 20. yüzyılın başlarında bir ulus devlet kurmak çağdaş, ilerici, devrimci bir tercih, bir yönelimdi. 

- Girişte anlattığım gibi tarihi süreç içerisinde kıta Avrupa'sında bile demokrasiye geçiş ancak ve ancak imparatorlukların dağılıp ulus devletlerin kuruluşundan yaklaşık yüz yıl sonra gerçekleşmişlerdir.

-  Özellikle ulus devletlerin kan kaybettiğini, çöküşte olduğunu iddia edenlere şu gerçeği göstermek gerekir ki dünyada son 30 yılda ulus devletten federasyona geçen sadece bir devlet varken, federasyonların dağılmasıyla ulus devlet statüsü kazanan en az 20 devlet vardır. 

- Yukarıda izah ettiğim gibi ulus devlet, ''parlamenter demokrasi'' ile taçlanmadığı sürece ırkçı veya dinci veya her ikisinin karışımı faşist bir rejime evrilirler. Yani ''parlamenter demokrasi'' ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur.

- Üniter devlet ve ulus devlet kavramları birbirleriyle doğrudan ilişkilidir. Üniter olan bir devlet aynı zamanda bir ulus devlettir. Dolayısıyla üniter devletin varlığını savunup ulus devlete karşı olmak mümkün değildir... Bu konuda Prof. Dr. Oktay Uygun’un ‘’Federal Devlet’’ (İtalik Yayınları, 1999) isimli kitabı üniter devlet, federasyon, konfederasyon ve özerklik kavramlarını çok iyi şekilde anlatmaktadır.

- Günümüzde emperyalizmin en kolay avı ''tam bağımsız olmayan'' ve ''parlamenter demokrasinin aşındırıldığı, erozyona uğratıldığı ve rafa kaldırıldığı’’ ulus devletlerdir. Bu maksatla emperyalizm önce devletin tam bağımsızlığını yok etmekte, sonra ülkedeki müttefiklerini kullanarak demokratik kurumlarını tasfiye etmekte, ulus devletin demokratik ve hukuk devleti özelliği yok edilmekte sonra da sıra ulus devletin kendisinin yok edilmesine gelmektedir. Gerçek bekâ sorunu işte tam da burada başlamaktadır. Günümüzde yok edilen Afganistan'da, Irak'ta, Suriye'de, Libya'da tam bağımsızlık mı vardı, parlamenter demokrasi mi vardı, hukuk mu vardı?

- Şimdiki sayısı 22’ye ulaşan Arap devletleri Arap milliyetinden bağımsız ve demokrat bir Arap ulus devletine dönüşemedikleri için emperyalist güçlerin ayakları altında sömürülmekte ve ezilmektedirler. Nasır’ın, Saddam’ın, Esad’ın ve Kaddafi’nin bir Arap Bismark’ı olma hayalleri (‘’milletten devlete’’ -from nation to state-.evrilme) hep bu nedenle serapa dönüşmüştür…

1920’de o muazzam adımı atanları alkışlamak ve o günü artan bir coşku ile bayram olarak kutlamak boynumuzun borcudur. Bu bayramın adı ''23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı''dır... 

Bu anlamlı bayram kutlu olsun!

***
‘’Küçük hanımlar, küçük beyler! 
Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! 
Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. 
Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. 
Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!’’

(Atatürk 1922’de Bursa’da kendisini karşılayan çocuklara böyle seslenir.)

Osman AYDOĞAN




Bursa Ulu Camii

21 Nisan 2019

Önceki yazılarımda İstanbul’da bulunan küçük, kenarda köşede kalmış camii ve kutsal mekânları tanıtmıştım. Bu sefer de herkeslerin bildiği bir camiiyi, Bursa Ulu Camii’sini tanıtacağım… Ancak benim bu tanıtımım Ulu Camii’nin farklı bir özelliği ile olacak… Ancak benim Ulu Camii’nin bu özelliğini anlatabilmem için kısa (!) bir giriş yaparak Arapça’daki ‘’vav’’ harfini anlatmam gerekiyor…Şİmdi diyeceksiniz ki Bursa Ulu Camii ile Arapça'daki ''vav'' harfinin ne ilişkisi var? Ama demeyin, sabredin...

Arapça ''vav'' harfi...

Türkçe’de “ve” diye seslendirdiğimiz harfe Arapça’da “vav” denir. Arapça’da on yedi tane farklı anlamda “vav” vardır. ‘’Ve’’ bizde sadece bağlaçken bu anlamdaki ''ve''ye Arapça’da ‘’atıfa’’ denir: ‘’Vav-ı atıfa’’.

Arapça’da bir de ‘’yemin vav’’ı var: ‘’Vav-ı kasem’’. ''Vav-ı kasem'': Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan ‘’vav’’ harfidir. Türkçe’ye “andolsun, yemin olsun” şeklinde tercüme edilir… ‘’Vav-ı kasem’’, yani ‘’yemin vav’’ı, arkasından dikkatlerimizin çekilmek istendiği önemli bir şeyin geliyor olacağını haber eder... Kur’anı- Kerim’de çoğu vakitler üzerine -kuşluk vaktine, fecre, geceye, gündüze (vel-fecr, ve’d-duha, ve’n-nehâr, ve’l-asr, ve’l-leyl…) ve bunların alametleri sayılan güneşle aya yemin edilir. Asr sûresinde, mutlak mânâda zamana yemin edilerek, akıp giden vakti dikkatle değerlendirmesi konusunda insanoğlu uyarılır.

’’Vav-ı kasem’’ için bir örnek ‘’Duhâ’’ sûresidir. Duhâ sûresi, sûre ’'Ved duhâ’’ ile başladığı için genellikle ‘’Ved duhâ sûresi’’ diye de anılır. Duhâ, kuşluk vakti demektir.  Ved duhâ: ''Andolsun kuşluk vaktine'' mealindedir...

Hatta bu konuda bir de fıkra bile var…

Geçmiş zamanda, medresenin sınav günü gelip çatmış. Mollalar sıra ile sınav ekibinin önüne diz çöküp yöneltilen sorulara yanıt veriyor. Sıra bizim mollaya gelince ser mümeyyiz (baş gözetmen) sormuş: ''Ved duhâ’nın vavı, ‘’vav-ı atıfa’’ (bağlaç) mı yoksa ‘’vav-ı kasem’’ (yemin vav’ı) mı?''

Molla büyük bir ciddiyetle “vav-ı atıfa” (bağlaç) demiş. Baş ayırtman yüzünde oluşan gülücüklerle ''aferin evladım, demiş çıkabilirsin.''

Mümeyyizler şaşkın. Çünkü cevap yanlış. Biri dayanamayıp “yanlış söyledi ama siz aferin dediniz” diye itiraz edecek olmuş. Efendi hazretleri nedenini açıklamış: ''Yahu siz bilmezsiniz. Ben bunun babasını da sınava çekmiştim. O '’ved duha’’da 'vav' yoktur' diyordu...''

Bu fıkrada sağa sola atılacak mebzul miktarda taş vardır ama neyse biz mevzuyu dağıtmadan dönelim konumuza…

'’Vav’’ harfi Arapça’da ‘’vâv’’ diye okunur ve Arap alfabesinin yirmi altıncı, Osmanlı alfabesinin ise yirmi dokuzuncu harfidir. Arapça ve Farsça sözcüklerin yazımında ‘’vav’’ harfi v, o, ö, u, ü harflerinin bugün karşıladığı sesler için kullanılıyordu. Türkçe sözcüklerdeki o, ö, u, ü sesleriyse “vav"la değil, harekeyle (zemme ya da ötre) gösteriliyordu.

‘’Vav’’ harfi, aynı zamanda ebced hesabında 6 rakamına denk gelmektedir. (Ebced hesabı, alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelimelerin sayısal değerinin hesaplanmasına denilmektedir.) Bu 6 rakamı ise imanın altı şartını işaret etmektedir. İki “vav” yan yana geldiğinde ise, 66’ya tekabül eder. “Allah” lafza-i celalinin müfredatı da 66'dır. Aynı şekilde “Lâle ve Hilâl” de 66’ya tekabül etmektedir. Bazı Allah dostlarına göre, iki “vav” Allah’ı sembolize eder. Çünkü ebced değerleri aynıdır. Hatta halk arasında "İşini 66’ya bağlamak’’ (Allah'a havale etmek) tabiri de buradan gelmektedir. 

Ancak Arapça'daki ‘’vav’’ ile bilgi bu kadar değildir. Arapça'da ve Divan edebiyatında ''vav'' harfinin daha derin dînî, felsefi ve sanatsal anlamı vardır. Hazır ''vav'' harfiyle yola çıkmışken, Bursa Ulu Camii'ye de gelmeden bunlara da kısaca değinmek istiyorum...

Divan edebiyatında ''vav'' harfi...

Divan şiirinde harflerin yeri hiç şüphesiz çok büyüktür. Harfler Divan şiirinde aşkı, âşıkı ve mâşuku anlatmak ile mükelleftir. Bunu hem birbirleriyle olan temasları sonucu yazı şeklinde ortaya koyarlar, hem de her harfin sahip olduğu şekil aşkı, âşıkı ve mâşuku bize hatırlatır. Mesela ‘’elif’’ harfi kendisinden sonra gelen hiçbir harfle birleşmediği için kesrete/çokluğa bulaşmamış olarak yorumlanır. Bu harf başlangıç harfidir ve Allah’ı sembolize eder. Başlangıç Allah olduğuna göre, her şey O’ndan sonradır.

Divan edebiyatında başka bir harfimiz ise ’’sad’’dır. ‘’Sad’’ harfi sevgilinin gözünü simgeler. Bu harfin noktalısı olan ‘’dat’’ ise sevgilinin gözünün üstündeki ‘’ben’’dir. ‘‘Nun’’ harfi ise sevgilinin ebrularını yani kaşlarını simgeler. ‘’Nun’’ harfi çok kavisli olduğundan kemanı andıran ebrular bu harfte vücud bulmuş gibidir. ‘’Cim’’ harfi sevgilinin yanağıdır. ‘’Cim’’ harfinin ortasındaki nokta ‘’ben’’dir. Sevgilinin ağzı ‘’mim’’dir. Çünkü sevgilinin ağzı ‘’mim’’ harfinin yuvarlağı kadar küçüktür. ‘’Mim’’, ''yokluk'' demektir. Dudak tasavvufta ''yokluk'' anlamındadır. 

Divan edebiyatında "vav" harfinin, sevgi ve vefaya delalet ettiği söylenir…

''Vav'' harfinin dînî anlamı...

‘’Vav’’ harfi, Allah’ın vâhid (bir) ismini ve birliğini simgelemektedir. Yani vahidiyeti, vahdaniyeti bildirir. Vâhid (tek ve eşsiz) olan; eşi benzeri olmayan, ortağı bulunmayan, tek İlah olan, kendisinden başka ilah bulunmayan, sıfatlarında ve işlerinde asla benzeri olmayan el-Vâhid ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sadece sayı olarak bir olması değildir. El-Vâhid, Allah (c.c.) bölünemeyen ve parçalanamayan birdir, manasına gelir. Yani sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur. İlahlık O’na mahsustur. O’nun dışında hiçbir varlık ilahlık mertebesine ulaşamaz. Bunun dışında “vav” harfi, Allah’tan başka her şeyi (mâsivâ'yı) terk etmek manasına da gelir.  Lafz-ı ilahi (Allah’ın sözü) elifle başlar. Elif cümle kâinatın anahtarıdır, ‘’vav’’ ise kâinatın ta kendisidir.

Hat sanatında ''vav'' harfi...

‘’Vav’’’ın taşıdığı şekil hususiyetiyle, hat sanatında, bilhassa, sülüste, ehemmiyetli bir yeri vardır. ‘’Vav’’ harfi, hat sanatını temsil etmektedir. Mahreci iki dudak arasında olduğundan yolun sonu da ona aittir. 

Talebe için ‘’vav’’ harfi bir eğitimdir. Hâlistir, mukaddestir, müfrettir ve ürkütücüdür. Her hali ile tefekkürü ifade eder. Kavisinin zorluğu sebebiyle yapımı oldukça ustalık ister. Duruşunun zarifliğini vermek sabır, azim ve aşk işidir. 

Hat sanatında ‘’vav’’ harfinin önemini vurgulamak için şu meşhur hikâye hep anlatılır: 

Hattat Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya; 

- “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav' yazayım, bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. 

Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz; 

- “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. 

Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Sıra Hafız Osman’a geldiğinde Kayıkçı; 

- “Hafız Efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek; 

- “Efendi o ‘vav’ her zaman yazılmaz. Sen dua et para kesemi yine evde unutayım” der.

Yazımın başlığı ‘’Ulu Camii’’ ancak şimdiye kadar hep ‘’vav’’ harfinden bahsettim. Şimdi bu noktaya kadar hep ‘’vav’’ harfinin Ulu Camii ile olan ilgisini merak ettiniz. Şimdi sıra ona geldi... Ancak birazcık daha sabır...

Bursa Ulu Camii...

Ulu Camii, Osmanlı Devleti'nin dördüncü padişahı Yıldırım Bayezid Han tarafından 1396 yılında Niğbolu Savaşı'nı kazanmasından sonra mimar Ali Neccar'a yaptırılır. Camii  1399 yılında ibadete açılır. Ulu Camii, sadece Türkiye’nin değil, İslam âleminin manevi yönden beşinci büyük mabedi olarak bilinir.

İçerisinde büyük bir şadırvana sahip olması ve Osmanlı’da yapılan ilk Cami-i Kebir (Büyük Cami) olma özellikleri Ulu Camii’yi diğer büyük camilerden ayırmaktadır. Şadırvan daha sonraki yıllarda İstanbul’dan Bursa’ya siyasi sürgün olarak gelen Kara Çelebizade Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılmıştır. 

Seyyah Evliya Çelebi 1640’lı yıllarda suyu Uludağ’dan gelen bu güzel havuzun içinde alabalıkların yüzdüğünden bahsetmektedir. Suyu en tepeden tek merkezden kaynayan bu şadırvanda su, havuza dökülürken Allah’ı tesbih edercesine 33 ayrı yerden akmaktadır.

Çok zengin hat sanatı örneklerine sahip olmasıyla ünlü olan Bursa Ulu Camii; içerisindeki 13 ayrı yazı karakteri ile 41 ayrı hattat tarafından yazılmış askılı ve sabit toplam 192 hat levhası ile bir nevi ‘’Hat Sanatları Müzesi’’ gibidir. Şu anda 9 ayrı yazı karakteri ve 21 sanatkârın 132 adet yazısı bulunmaktadır.

Camii içindeki bu levhalarda; Fatiha, İhlâs ve Nas sureleri başta olmak üzere, üç adet sûre, üç ayrı tarzda Ayet'el-Kürsi, 47 farklı ayet, 14 hadis-i şerif, Esma'ül-Hüsnâ'daki isimler, Allah (CC), Muhammed (SAS) ve İslam büyüklerinin isimleri, 25'ten fazla dua ve tespih sözü ile birkaç beyit ve iki şiir bulunmaktadır.

Bursa Ulu Camii'nde ''vav'' harfi...

''Vav'' harfini ve anlamını bu kadar uzun uzun anlatmamın nedeni Ulu Camii’nin her duvarında derin ve farklı anlamları olan ‘’vav’’ harflerinin yazılı olması ve bu ''vav'' harflerinin daha iyi anlaşılması içindir...

Ulu Camii'nin her duvarında yazılı bu ''vav'' harflerinin en güzeli, rivayetleri ile ünlü, tezhib sanatı ile süslenmiş ve ucuna lâle motifi işlenmiş ‘’vav’’ harfidir. Lâle süsleme sanatında Allah’ı (c.c.) sembolize eder…Rivayet olunur ki; Ulu Camii’nin yapılışı sırasında Somuncu Baba adında bir zat her gün gelir, işçilere hayrına somun dağıtırmış. Somuncu Baba bir gün gene orda ekmek dağıtırken Hızır Aleyhisselam'ın orada olduğunu fark etmiş. Kolundan tutup ‘’sen Hızır’sın ben anladım’’ demiş. ‘’Senden buraya gelip her gün namaz kılmanı istiyorum, eğer söz vermezsen buradaki herkese senin Hızır olduğunu söylerim’’ demiş. Hızır (a.s) her gün geleceğine dair söz vermiş ama o da bir istekte bulunmuş ve ‘’hangi vakit geleceğim bana kalsın’’ demiş. Bunun üzerin Hızır’ın (a.s.) Ulu Cami’deki ucuna lale motifi işlenmiş olan ‘’vav’’ harfinin önünde her gün gelip namaz kıldığı rivayet edilir fakat hangi vakit olduğu bilinmez… Halen halk arasında bu rivayetin yaygın olması sebebiyle birçok kişi, dualarının kabul olacağı düşüncesiyle ucuna lale motifi işlenmiş olan ‘’vav’’ harfinin önünde namaz kılarlar…

Ulu Camii'nin her duvarında yazılı bu ''vav'' harflerinin en anlamlısı da Ulu Camii içinde camiinin batı cephesinde günümüzde kadınların namaz kıldığı yerin batı duvarında çok değişik bir şekilde işlenmiş büyük ‘’celi sülüt’’ dört tane ‘’vav’’ harfidir. Mehmed Şefik Bey'in tashih ettiği yazılardan biri olan bu ‘’müsenna çifte vav’'ın kuyruklarının kesiştiği noktadaki boşlukta da, "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisi yazılıdır. Bu önemli bir nasihattir. ‘’Vav’’ harfi ile başlayan kelimeler sorumluluk gerektiren işleri ihtiva eder. Allah Rasûlü (s.a.v.) bizleri sorumluluğu olan şeylerden sakınma noktasında uyarıyor ve zorunlu olmadıkça şu yedi "vav'’dan sakının, çekinin buyuruyor. Mesela; vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vâllahi yemininde bulunmak… Bu hadis, vazifeleri yerine getirirken hassas olmamızı, ölçülü davranmamızı tavsiye eder…

Vâveylâ...

Hazır bu noktaya kadar gelmişken ''vav'' harfinden türemiş bir kelimeyi de aktarmadan geçemeyeceğim: Vâveylâ. 

Manayı bilmeyenler, kendisini ''elif'' sanıp da ''vav'' olamayanlar ‘‘vav’’ diyemez ‘‘vay’’ derler. İşte buna da ‘’vâveylâ’’ denir. Bu ‘’vâveyla’’ ise; vali olup, veli olup, varis olup, vekil olup, vezir olup, vakıf malını değerlendirir makamda olup da ‘’vav’’ olamadıkları için ''vay'' diye feryâd edenlerin halidir. Şimdilerde, bunlardan renkli ekranlarda, ceridelerde, meclislerde, kürsülerde, mevkilerde, makamlarda ve mikrofon başlarında olup da vâveylâ edenleri mebzul miktarda görüyoruz zaten…

Sonuç...

‘’Vav’’, bir nevi hayatın özetidir. Yaşantısı Allah'a (cc) yakın olan bir kulun büyük sevdasıdır.... Bir hattatın baş tacıdır her daim... Hat sanatının ilk öğrenilen harfidir o. Yeryüzündeki bütün harflerin en estetiğidir o. O yazılınca, diğerleri peşinden bir bir dökülüverir... Diğer bütün harfleri, kelimeleri bir araya getiren, eksik parçaları tamamlayan bir harftir "vav". Tıpkı ayrı duran hatları sımsıkı birleştiren bir çengel gibidir ''vav''... Koca bir kalp dolusu aşktır, maharettir, sabırdır, sevgidir ‘’vav’’…

İnsan ‘’vav’’ şeklinde doğar da bir ara doğrulunca kendini ‘’elif’’ sanırmış… Rabbi ise kullarını ‘’vav’’ gibi mütevazı olsun istermiş…

İşte böyledir Bursa Ulu Camii’nin ol hikâyesi…Bursa Ulu Camii'nin İslam âleminin manevi yönden beşinci büyük mabedi olması boşuna değildir.

Osman AYDOĞAN

Hat sanatında bir ''vav'' örneği:


Ulu Camii içinde camiinin batı cephesinde işlenmiş dört ‘’vav’’ harfinin (müsenna çifte vav) kuyruklarının kesiştiği noktadaki boşlukta yer alan "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisi: (Aşağıdaki fotoğraf)


Ucuna lâle motifi işlenmiş ‘’vav’’ harfi:


Bir not:
 Buradaki bilgiler İslam Ansiklopedisinden derlenmiştir. Bir de merhum Kayınpederim de Bursa Ulu Camii'nin resterasyonunu yaptığından bir kısım bilgiler de kendisinden alınmıştır. 




Fasîh Dede

20 Nisan 2019

Madem ki son yazılarımda İstanbul'un tarihi küçük camiilerinden ve onları yaptıran Hüseyin Ağa ve Arakiyeci İbrahim Ağa'lardan bahsettim, bugün de İstanbul'da yaşayıp da pek kimseciklerin bilmediği bir tarihi mekândan ve bir tarihi kişilikten, Fasîh Dede'den bahsedeyim...

Fasîh Dede, 17. yüzyıl Osmanlının Divan şairidir. Türkçe, Arapça ve Farsça akıcı üslupta şiirler yazar. Asıl adı Fasîh Ahmed’dir. Fasîh Dede olarak nam salar. İstanbul’da doğar ancak doğum tarihi belli değildir. 1699’da İstanbul'da vefat eder. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın hazine kâtipliğini yapar. Görevinden ayrılarak Galata Mevlevihane’sine girer, Gavsi Dede’ye bağlanarak Mevlevi olur. Fennî Mehmet Dede Efendi’den resim dersleri alır. Kendisi dönemin ünlü hattatlarındandır. Geçimini de kitap kopya ederek sağlar. Şiirleri ''Farsça Divançe'' isimli bir kitapta toplanmıştır. 

Şiirlerinden bir örnek:

"Geceler azmettiğim ol mâh'a sâyem havfidir.
Bir tarik ile kabul etmez muhabbet şirketi" 

(O ay yüzlünün yanına hep geceleri gitmemin sebebi, gölgemin de benimle gelmemesi içindir. Çünkü sevgi, hiçbir yolla ortaklık kabul etmez.)

Fasîh Dede'nin Mersiye-i Kerbelâ'sını da yeni yazıyla ve hat sanatıyla yazılmış orijinal halini de yazımın sonunda veriyorum. 

Fennî Mehmet Dede’den aldığı resim dersleri sayesinde bir oto portresini yapar ve resmi ‘’Elfakir Fasihü’l Mevlevi’’ olarak imzalar. 1104 (1692/93) tarihli bu resim, Fasîh Dede’yi başında Mevlevi külahı ve Mevlevi giysileri içinde gösterir. Bu oto portreyi de yazımın sonuna ekliyorum.

Fasîh Dede’nin dergâhında onlarca kedileri vardır… Fasîh Dede kedilerine dergâhtaki hücresini paylaşacak kadar düşkündür. Dergâh sakinleri de onca kedinin bir dergâh odasında barınmasına, bakılıp beslenmesine, koridorlarda dolaşmasına, bahçeye girip çıkmasına, şüphesiz diğer odaları da ziyaret etmesine ses çıkarmazlar. Çünkü dergâh sakinleri de varlığın sırrını bildikleri için, uyuyan sokak köpeklerini dahi uyandırmamak adına onların sağından solundan geçen insanlardır.

Fasîh Dede’nin kendisinden önce otuz dokuz kedisi ölür. Onların tamamını kefenleyip dergâh mezarlığına gömer. Demek ki bir zamanlar İstanbul’da; bir kediye bile, hakka yürürken, saygıyla yaklaşıp kefenle, ritüelle uğurlayan insanlar vardır!

Fasîh Dede 1699 yılında vefat ettiğinde aynı gün kara kedisi de ölür ve beraber kefenlenip beraber gömülürler. Mezarı Galata Mevlevîhânesindedir. Mezar taşında; ''Göçdi bekâ mülküne Derviş-i Fasîh-i Mevlevî'' ibaresi yazılıdır. Mezar taşının fotoğrafını da yazımın sonunda veriyorum.

Fasîh Dede'nin eserleri vardır ancak kendisini anlatan yazılı bir eser ne yazık ki yoktur. Sadece Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 12. Cilt ile Rehber Ansiklopedisi, 7. Ciltte Fasîh Dede'den bahsedilmektedir.

Fasîh Dede’yi bu kadar anlatmamın nedeni onunla ilgili bir hikâye…

Fasîh Dede her akşam Galata Balıkpazarı’nda, bir meyhanede demlenir, dergâha, “Âheste reviş hüsn-i edâ Mevleviyâne” (Mevlevihaneye yavaşça gitmek) bir tarzda sallana sallana, yalpa vura vura çıkar ve dergâha yakın Şah Kulu Mescidi’nin önünde oturup akşam namazını bekleyen imama, mestâne (sarhoş gibi, kendinden geçmişçesine) bir “Selâmün aleyküm imam!” dermiş. İmam, başta sikke, sırtta hırka, bu Mevlevi dervişinin halini ibretle seyreder, başını sallar, lâ-havle çeker, selamını kerhen alırmış.

Fasîh, bir gün yine aynı eda ile gelirken imam Fasîh’in selamını almamaya karar verir, inat eder, kararını da yerine getirir.

İmam o akşam rüyasında görür ki kurbağa olmuş. Badik badik giderken havadan süzülüp inen bir kartal, imamı pençesine taktığı gibi havalanır. Kurbağa şeklindeki imam bir aralık aşağıya bakar, sivri, yalçın kayalarla dolu bir yer. ''Eyvah'' der, “pençesinden kurtulursam düşüp pestilim çıkacak, düşmezsem akıbetim belli.” Tam bu sırada kartal birdenbire pençesini açar ve imam hızla düşer. Fakat bir de ne görsün? Aşağıda Fasîh Dede eteğini açmış bekliyor. Lop deyip eteğine düşer ve irkilerek kan ter içinde uyanır. Sarhoştan keramet, bu nasıl şey? Bir hayli düşünür uykusu kaçar. Sabah da yakın, abdestini tazeler camiye gider.

Günün dağdağası rüyasını unutturmuştur. Akşam namazını, yine cami önündeki alçak ve arkalıksız hasır iskemlesine oturmuş beklerken bir de bakar ki Fasîh sallana sallana yine yukarıya doğru geliyor. Geceyi hatırlar yüreği oynar, önünü kavuşturur. Derken Fasih imamın hizasına gelince, harfleri çiğneye çiğneye der ki:

-''Selamün aleyküm imam. Gördün ya, dün gece Fasîh’in eteği olmasaydı yamyassı olacaktın.''

Allah'ın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez. Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Her daim hulus-u kalp ile boyun büker, dua ederler.

Osman AYDOĞAN

Mersiye-i Kerbelâ

Bu mâtemde olan derd- ile hicrâna devâ olmaz,
Bu, feryâd-ı Hüseyni’dir, dahi uşşak nevâ olmaz,

Hüseyn- ile Hasen’dir, ol Resûl’ün kurret’ül’ aynı,
Sevenler âl-ü evlâdı, eşiğinden cüdâ olmaz.

Tevellâsın, teberrâsın bilen uşşâka aşk- olsun,
Tariykatte budur âyin, buna illâ ve lâ olmaz.

Hüseyn-i Kerbelâ’nın vâkîât-ı mâtem-engiyzi,
Zebân ü hâme vü savt ü hurûf- ile edâ olmaz.

Fasiynâ Nüh-felek yâkût u rummân- ile pür olsa,
O mihr-i âlemin bir katra kânına bahâ olmaz.

Mersiye: Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla kaleme alınan düzyazı ya da şiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de ‘’mersiyehan’’ denir.

Fasîh Dede’nin bu Farsça divançesinde “În nağme-i Mâtem-i Huseyn est’’ (Bu Hz. Hüseyin’in Matemi’nin Nağmesidir) başlıklı bir kaside de yer almaktadır. Bu kaside otuz beyitten oluşmaktadır. Bu kasidede Fasîh Dede, Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi üzerine kendi yüreğinde hissettiklerini dile getirmektedir. Şair sürekli ağlamakta, kanlı gözyaşı dökmekte olduğundan, aklını şuurunu yitirdiğinden bahsetmekte, kasideyi Hz. Hüseyin’in kabrinin Resulullah’ın alnının nuruyla dolması dileğiyle bitirmektedir.

Mersiye-i Kerbelâ'nın hat sanatıyla yazılmış orijinal hali:

Burada Mersiye'nin aşağıdaki son iki beyti yazmaktadır:

Hüseyn-i Kerbelâ’nın vâkîât-ı mâtem-engiyzi,
Zebân ü hâme vü savt ü hurûf- ile edâ olmaz.

Fasiynâ Nüh-felek yâkût u rummân- ile pür olsa,
O mihr-i âlemin bir katra kânına bahâ olmaz.

Fasîh Dede'nin ‘’Elfakir Fasîhü’l Mevlevi’’ olarak imzaladığı oto portresi. (1104)  (1692/93)


 

Fasîh Dede’nin Galata Mevlevîhânesindeki üzerinde ''Göçdi bekâ mülküne Derviş-i Fasîh-i Mevlevî'' ibaresi yazılı mezar taşı ve mezarı:

 




Berâet Kandili

19 Nisan 2019

Bilindiği gibi Hicri takvimin üç ayı, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına ‘’Üç Aylar’’ denir ve mübarek aylardan sayılır. Bu mübarek aylarda da sayısı beş olan mübarek geceler bulunmaktadır. Regâip Gecesi ve Miraç Gecesi; Recep ayında, Berâet Gecesi; Şaban ayında, Kadir Gecesi ise Ramazan ayında bulunmaktadır. Mevlit Gecesi de Rebiyülevvel ayında bulunur.

Bu geceler, Osmanlı padişahı II. Selim zamanında minarelerde kandiller yakılarak kutlanmaya başlandığı için “kandil” olarak da adlandırılır. Diğer Müslüman ülkelerde de bu geceler ''kandil'' olarak adlandırılmaz, ''gece'' olarak ifade edilir, Regâib gecesi (Leyle-i Regaip), Berâet gecesi (Leyle-i Berâet) gibi.

İşte bu gece, bu mübarek gecelerden, Ramazan ayının müjdecisi Berâet gecesidir... Berâet gecesi, Hicri takvimin Şaban ayının yarısı gecesi olan 14. gününü 15. gününe bağlayan gecesidir. Bu geceden 15 gün sonra artık Ramazan ayı gelmektedir.

Berâet Gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna "inzâl" denir. Kadir Gecesi'nde ise Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Levh-i Mahfûz, Arapça’da korunmuş levha anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için ‘’Kader Kitabı’’ da denir. Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır. 

Kur'an'da geçen Ümmü'l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap ifadeleri Levhi mahfuz ile ilişkili bulunan ifadelerdir.

Buruc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir.(Buruc: 22) Ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i Mahfûz; içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22), her şeyin sayılıp tespit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ana kitaptır. İsrâ sûresi 58. ayetde de "Bu, Kitap'ta (Levh-i Mahfûz) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır. "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." (Neml Suresi, 75) Ayette geçen apaçık kitap Levh-i Mahfûz olarak yorumlanır.

Berâet Arapça'da temize çıkma anlamına gelir. Berâet; borçtan, hastalıktan, suç ve cezadan berâet etme, kurtulma, günahlardan arınma, temize çıkma, ilâhî af ve rahmete nâil olma anlamındadır…

Bu geceye; bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle ‘’Mübarek Gece’’; günahların affı ve kulların temize çıkarılması sebebiyle de ‘’Berâet Gecesi’’ ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de ‘’Rahmet Gecesi’’ gibi adlar da verilmiştir.

Bu gecenin ibadet ve taat (Allah’ın beğendiği şeyler) ile geçirmenin pek çok sevabı olduğu konusunda Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bir hadisi vardır:

"Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünde (kandilden sonraki gün) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah-u Teâlâ o andan fecir oluncaya kadar: 'Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir belâ ile) müptelâ olan yok mu, ona kurtuluş vereyim' buyurur." (İbn Mâce, "İkâmetü's-Salât", 191.)

Berâet Gecesi birer, tefekkür, tezekkür (hatırlama) ve yenilenme gecesidir. Berâet gecesi; kırılan kalpleri onarma, dargınlık duvarlarını yıkma, kin, nefret ve intikam duygularını aşma günüdür. Berâet gecesi yüce Yaradan’ın affına erebilmek için yaratılanı affetme günüdür. Berâet gecesi; bizlere her türlü şer, kötülük, zulüm, haksızlık ve adaletsizlikten beri olmayı, onlardan teberra (uzak durma, sevmeyip yüz çevirme) ederek uzak kalmayı öğretir.

Ancaaaak…

Bu kutsal gecelerde affedilen günahlar sizin eksik ibadetleriniz nedeniyledir. Kılmadığınız namazlarınız, tutmadığınız oruçlarınız, vermediğiniz zekâtlarınız, sadakalarınız içindir. Allah’ın yarattıklarına karşı işlediğiniz suçlar, onlara karşı yaptığınız haksızlıklar, zulüm, kin, nefret, kem söz ve sevgisizlik ne kadar dua ederseniz edin, ne kadar ibadet ederseniz edin affedilecek değildir. Yüce Rabbimiz Kur’anı Kerim’de buyuruyor ki; ‘’bana her türlü günahla gelin affederim, ancak kul hakkıyla gelmeyin’’. ‘’Başkasının hakkından daha kutsal bir şey yoktur’’ der Allah’ın elçisi. Allah’ın yarattıklarına karşı her türlü günahı işleyeceksiniz sonra da böyle bir kutsal gecede sabaha kadar dua edeceksiniz ve affedileceksiniz! Yok öyle bir şey…

Bütün İslam coğrafyası kana bulanmışken, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Afganistan’da bombalar patlayıp çocuklar, insanlar ölürken Katar’da, Suudi Arabistan’da, Kuveyt’te zenginler keyif çatarken, insanlar birbirinden nefret etmişken, kutuplaşmanın, bölünmenin, kinin ve nefretin, kem sözlerin zirvesine çıkmışken, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, hayâsızlık, ahlaksızlık ve sevgisizlik ayyuka çıkmışken kutlanacak kandil, kılınacak namaz, tutulacak oruç yoktur aslında…

Günümüzü, dünyada bırakıp gideceğimiz şeyler için tüketmekten kurtulmuşluğun berâetini alma niyazıyla ve "istediğim Hakk'tır benim" diyebilme umuduyla Berâet  Kandilinizi kutlar, barışa, huzura, adalete ve hayırlara vesile olmasını dilerim...

Osman AYDOĞAN

Aşağıdaki fotoğraflar Halep Emevi Camiii'ne aittir. Bu tabloya sebep olanların ne kıldıkları namaz namazdır, ne tuttukları oruç oruçtur ne de kutladıkları kandil kandildir. İnsanlarımızın arasına kin ve nefret tohumu ekenlere, insanlarımızı kutuplaştıranlara, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaratanlara, hayâsızlık, ahlaksızlık ve sevgisizlik saçanlara ibret vesikası olması dileğimle...







Arakiyeci İbrahim Ağa Camii

19 Nisan 2019

Dün bu sayfada İstanbul Beyoğlu'ndaki Ağa Camii'ni anlattım.. Ve madem ki söz camilerden açıldı... İstanbul'daki bir başka camiinin hikâyesi ile devam edeyim… Bugün de İstanbul’daki en güzel küçük camiilerden birisi olan Arakiyeci İbrahim Ağa Camii'ni ve Camii'nin yapımı ile ilgili olarak rivayet edilen ol hikâyesini anlatayım o zaman...

‘’Evrende her şey iki kere yaşanır, önce zihinde yaşanır sonra gerçekleşir.’’ Bu bir Çin düşüncesiydi. “Olduğumuz her şey, düşünmüş olduklarımızın sonucudur” diye de özetlemişti Budha. “Hayal etmek her şey demektir. Hayatın size getireceklerinin bir ön gösterimidir” diye de başka şekilde formüle etmişti Einstein. Düşler kurarmışız kelimelerle, düşüncelerle ve zamana bırakırmışız bu düşleri, onlar da tıpkı toprağa düşen tohumlar gibi, zamanla filizlenip gelişip ve yaşadığımız gerçek olarak çıkarlarmış karşımıza. Ve Freud’un öğrencisi Alfred Adler derdi ki; ‘’İnsan kafasında bir amaç belirlerse, evrendeki her şey bu amacı gerçekleştirmek için bir sıra dâhilinde dizilirler.’’

Şimdi diyeceksiniz ki bunlarla Arakiyeci İbrahim Ağa Camii'nin ne ilişkisi var... Ama demeyin! Olmaz olur mu?

Neyse gelelim hikâyemize….

1500’lü yılların Topkapı’sında yaşayan bir Arakiyeci İbrahim Ağa vardı… Surların dibinde küçücük bir kulübede namaz takkeleri (arakiye) örüp satarak geçimini sağlayan fakir bir takkeciydi İbrahim Ağa.

Fakir olmasına fakirdi ama gönlü zengindi, engin bir tevazu ve tevekkül sahibiydi. Kanaatkârdı. Bir hayali vardı: Cami yaptırmak. O bu hayalinden bahsettikçe:

- ‘’İbrahim Efendi, daha ekmeğini zor kazanıyorsun camiyi neyle yaptıracaksın?’’ derlermiş.

Fakat Arakiyeci İbrahim Ağa hiçbir zaman ümidini yitirmez, devamlı dua edermiş. ‘’Umulur ki derya tutuşa’’ dermiş. İçinde beslediği cami yaptırma arzusunu hiçbir zaman kaybetmemiş.

Bir gece rüyasında:

- ‘’Bağdat'a git, köprünün karşısında hurma ağacının altındaki asmada senin üç üzüm tanesi kısmetin vardır, onu al ye! İşte senin camii yaptırma hayalin de oradadır.’’ diyen aksakallı, ermiş bir zat görür. Camii yaptırma hayalinin Bağdat'da ne işi vardı? Üç üzüm tanesi için aylarca sürecek meşakkatli ve tehlikeli bir yolculuk gözü alınabilir miydi? Bunun için İbrahim Ağa önceleri rüyasına pek ehemmiyet vermez. Fakat ertesi gece ve daha birçok geceler rüyası tekrarlanır.

- ‘’Bağdat'a git, üç üzüm tanesi kısmetini al!’’

Yakınlarının, akrabalarının ‘’Deli misin? Üç üzüm tanesi kısmet için gidilir mi Bağdat’a?’’ demelerine, engellemelerine karşın evi hariç, bağı bahçesi ne varsa satar ve bir kervana katılıp düşer yola...

Arakiyeci İbrahim Ağa aylardan sonra Bağdat'a varır. Medinet'üs-Selam Köprüsü'nün karşısındaki bir aşçı dükkânın peykesine oturur. Gözüne hurma ağacına sarılmış bir asma ilişir. Kalkar olgun bir salkımdan üç tane kopararak ağzına atar. Bu sırada yanına gelen bir ihtiyar:

– “Hayrola yolcu, nereden gelip nereye gidersin? Bağdat'a niçin geldin?...”

– “Darülhilâfe’ den” diye cevap verir Arakiyeci, “Âsitâne’den, Dersaât’ten (İstanbul) geliyorum.”

 – “Hayırdır İnşallah, geliş sebebin nedir?”

Arakiyeci İbrahim Ağa Bağdat’a geliş sebebinin önceleri söylemek istemez ama ihtiyar o kadar ısrar eder ki, Arakiyeci İbrahim Ağa rüyasını anlatmak zorunda kalır. Rüya üzerine İstanbul’dan kalkıp Bağdat’a geldiğini duyan ihtiyar kahkahayı basar:

- ‘’Ne saf adammışsın be birader der. Ben üç seneden beri her gün rüya görürüm ve bana ‘İstanbul'da Topkapı dışında Topçularda bir arakiyecinin evinin kömürlüğünün altında üç küp altın var. Git, aç, al!’ derler de yine ehemmiyet vermem. Sen üç üzüm tanesi için Bağdat'a gelmişsin, doğrusu pek saf adammışsın’’ der.

Arakiyeci İbrahim Ağa'nın gözünde sevinç şimşekleri çakar. Tarif edilen yer kendi kömürlüğünün ta kendisidir. Hemen ertesi gün yola çıkar ve İstanbul'a gelir. Kömürlüğü kazar, silme dolu üç küp altını bulur ve camiyi yaptırır.

İstanbul'un Topkapı semtinde sur dışında, E-5 çevreyoluna cephesi olan ancak çevre yolundan fark edilmeyen, Topkapı Şehir Parkı dâhilinde Arakiyeci (Takkeci) İbrahim Ağa Camii olarak bilinen bu harika camiinin ol hikâyesi işte böyledir.

O cami ki inanmanın, hayal etmenin ve istemenin eseridir ya da belki de bir mucizenin. Siz girişteki uzun paragrafımı tekrar okuyun isterseniz.

Brezilyalı romancı Paulo Coelho ''Simyacı'' isimli romanında (Can Yayınları, 2010) bu konuyu -aşırarak- işler best seller olur, ama hikâyenin kahramanı Arakiyeci İbrahim Ağa'yı kimse tanımaz! 1960'lı yıllarda rahmetli babam kış gecelerinde evimize gelen komşularımıza anlatırdı bu hikâyeyi...

Gelelim bu güzel Camii’nin özelliklerine…

16. yy. mimari eseri olan bu Camiim kitabesinde belirtildiği üzere bânisi İbrahim Çavuştur. Camii giriş kapısının üstündeki on iki mısralık kitabeden Camii’nin Mimar Sinan öldükten tam dört sene sonra, 1591-92 yıllarında yapıldığı anlaşılmaktadır. Cami içindeki kitabelere göre ise; kızı Ayşe, anası Emine Hatun ile oğulları Mustafa ve Halil Çavuş İbrahim Ağa'nın hayratını kuvvetlendirmek için ilave vakıflar yaptırmışlardır. 1830 yılında esaslı bir onarım görmüştür. 1985 yılında ise Vakıflar İdaresi'nin yaptığı çalışmalarda da mahfil tavan ve dikme ve kemerlerinde orijinal altın yaldızlı nakışlar bulunmuştur. Son olarak 2008 yılında İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından restore edilmiştir. 

Cami, mektep, kuyu ve sebilden meydana gelir. Taş levha ve iri dikmelerle inşa edilmiş bir duvarla çevrelenmiş, üç kapılı geniş bir avlu içindedir. Kubbesi ahşaptır. Eteklerini altın yaldızlı salkımlar süsler. 16.yy.'ın en güzel İznik işi örnekleriyle pencerelerin kemer tepelerine kadar bütün duvarlar çiniyle kaplıdır. Ahşap üstü kalem işleri caminin girişini süsler. Cami birkaç kez soyulur, panolardan yüzlerce kıymetli parça çalınır. Bazı panolar da sökülerek alınmış ve yerlerine baskı tekniğiyle yapılmış yenileri konulmuştur. Bunlardan bazıları Lizbon'daki Salazar Müzesi'ndedir.

Bu camiinin bir başka özelliği daha vardır…

Arakiyeci İbrahim Ağa Camii'nin avlu giriş kapısında bir zincir vardır. Bu zincirin adı da ‘’Enâniyyet Zinciridir’’.

‘’Enâniyyet Zinciri’’ de ne midir?

Enâniyyet; Arapça "ben" anlamına gelen ‘’ene’’ kelimesinden yapılmış bir masdar isimdir. Kibirli olma, kendine aşırı güvenme, övünme, gurur, hodbinlik, riya, sadece kendine taraftarlık ve Allah’ın insana ihsan ve ikram eseri olarak verdiği nimetleri sahiplenip kendine mal etmesi ve  kendinden bilmesi duygusudur.

Eskiden genellikle büyük camilerin avluya giriş kapısında, tepeden neredeyse kapının yarısına kadar sarkan, sağ ve sol yana açılan kalın zincirler bulunurdu. Bu zincirin böyle salınmasının sebebi insanların içeriye eğilerek zincirin altından geçmesini sağlamaktı. Böylelikle camiye giren müminler (her kim olursa olsun) enâniyyet ve benliklerini kapının dışında bırakırlar ve namazlarını bu tür duygulardan arınmış bir biçimde yani huşu ile kılarlardı. İşte bu zincirin adına da “Enâniyyet Zinciri” denirdi.

İşte bu zincir (Enâniyyet Zinciri) camiye girerken bu duygulara set çekmek içindi. Bu duyguları olan camiye girmesin, bu duygularını camiinin dışında bıraksın demektir enâniyyet zinciri…

Anlayana tabi!

Allah'ın Arakiyeci İbrahim Ağa gibi öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez. Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Her daim hulus-u kalp ile boyun büker, dua ederler. 

Günümüzde Allah'ın nice âdemleri de vardır ki değil enâniyyet zinciri, prangalar koysak kapıya enâniyyetlerine set çekemeyiz zaten. Ancak eskiler ''Allah ihmal etmez, imhal (*) eder!'' derlerdi... Onlar da bu sözdeki derin anlamı bilmez zaten...

Osman AYDOĞAN

(*) İmhal etmek: Zamana bırakmak...

Aşağıda bu mütevazi Arakiyeci İbrahim Ağa Camii'nin fotoğrafı yer almaktadır.




‘’Ağa Camii’’ mi, ‘’Ağlayan Camii’’ mi?

18 Nisan 2019

Türk şiirinde camiiler büyük yer tutar. Özellikle İstanbul camiileri. Bu yazımda İstanbul Beyoğlu'nda yer alan ''Ağa Camii'' hakkında yazılan bir şiiri anlatacağım. Ancak önce İstanbul camiileri için yazılan şiirlerden kısaca bahsedeceğim...

Türk şiirinde İstanbul camiileri

Türk şiirinde İstanbul camiilerinin önemli bir yeri vardır. Bunların en başında Yahya Kemal’in ''Süleymaniye'de Bayram Sabahı'' isimli şiiri gelir. Yahya Kemal şiirine şöyle başlardı:

‘’Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
 Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de’’

(Mehâbet: Büyüklük, ululuk, yücelik)

Mehmet Akif de ''Fatih Kürsüsü'nde'' şiiriyle Fatih Camii'nin ihtişamını, camiinin cemaatini ve Osmanlının son halini anlatır. Şiirin sonlarında da Osmanlıyı diğer milletlerle mukayese eder. Âkif şiirinde diğer milletlerden şöyle bahseder:

‘’Heriflerin, hani dünya kadar bedayii var:
Ulumu var, edebiyyati var, sanayii var.’’

(Bedayii: Eşi ve benzeri olmıyan güzel, mükemmel ve yeni şeyler. Ulum; İlmin çoğulu)

Rıza Tevfik, Divan tarzında hece ile Üsküdar Mihrimah Sultan Camii için yazdığı ''Harap Mabet'' adlı kendisine seslendiği ve ‘’Vardım eşiğine yüzümü sürdüm’’ diye başladığı şiirini şöyle bitirirdi: ’’Hey Rıza! Secdeye baş koy da inle…’’

Ve Nâzım Hikmet’in Beyoğlu’ndaki ‘’Ağa Camii’’ için yazdığı ve kimseciklerin pek bilmediği bir şiiri var. Zaten bu yazımın amacı da bu şiiri ve bu şiir vasıtasyla ''Ağa Camii'ni tanıtmaktı.

Bu nedenle de önce Nâzım Hikmet'in bu şiirin tamamını veriyorum:

Ağa Camii

Havsalam almıyordu bu hazîn halî önce
Ah, ey zavallı camî, senî böyle görünce

Dertlî bîr çocuk gîbî îmanıma bağlandım;
Allah’ımın îsmînî daha çok candan andım.

Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda kî, anası can verîrken,

îşıklı kahvelerde kendî öz evladı var…
Böyle sokaklarda kî, çamurlu kaldırımlar,

En kîrlenmîş bayrağın taşıyor gölgesînî,
Üstünde orospular yükseltîyor sesînî.

Burda bütün gözlerî bîr sîyah el bağlıyor,
Yalnız senîn göğsünde büyük ruhun ağlıyor.

Kendî elemîm gîbî anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu

Bu îmansız muhîtte öyle yalnızsın kî sen
Bîr tesellî bulurdun ruhumu görebîlsen!

Ey bu camînîn ruhu: Bîze mucîze göster
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer

Bîr gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerîn yangınıyla!

("İlk Şiirler", Yapı Kredi Yayınları, 8. Kitap, s. 117)

Bu şiiri Nâzım Hikmet 1921'de Mütareke yıllarında, Mütarekenin ve İstanbul’un işgalinin verdiği hüzünle yazar.  Şiir ilk kez, 21 Mart 1921'de "Anadolu'da Yeni Gün" adlı yayında çıkar.

Mevlevî Nâzım Hikmet

Ağa Camii’ni anlatmadan önce Nâzım Hikmet’in böylesine bir şiiri nasıl yazdığını anlatmak istiyorum… Ama en önce de Nâzım’ın bir Mevlevî olduğunu söylemek istiyorum…

1902 yılında Selanik’te doğan Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Bey ile Celile Hanımın evlilik hayatları uzun sürmez. Çift, Nâzım ve Samiye adında iki çocukları olduktan sonra ayrılırlar. Celile Hanım resim tahsil etmek için Paris’e gider. Çocuklar dedeleri Nâzım Paşa’nın evine sığınırlar. Nâzım Hikmet, hemen hemen bütün çocukluğunu Nâzım Paşa’nın evinde geçirir. Bu yüzden hayatında dedesinin önemli bir yeri vardır.

Dede Nâzım Paşa şairdir ve şiirlerini aruz vezninde yazmaktadır. Ne var ki Nâzım Hikmet zamanın çocuğudur. Günün genç şairleri ise yalnız hece vezniyle şiir yazmaktadırlar. Ziya Gökalp’in 1910'da Selanik’te ‘’Genç Kalemler’’ ile açtığı akım bütün şair ve aydınları sarıvermiştir. Nâzım da bu akımdan etkilenerek ilk şiirlerini hece vezninde yazar.

Nâzım, kendisi için şöyle der: “ ...Şair bir büyük babanın torunuydum. Anam Fransızcayı çok iyi bilirdi, ama Osmanlıcayı bilmezdi. Benim gibi... Büyük babam, Mevlevî Nâzım Paşa şairdi, anam Lamartin’e bayılırdı. Evimizde şiir baş köşeydi...”

1920’ye kadar olan hayatında ‘’Milli Edebiyat’’ akımının tesirlerinde kalan ve tema olarak vatan, Mevlânâ, sevgi konularını işleyen Nâzım’ın gençliğinde yazdığı şiirleri pek fazla kişi bilmez.

Nâzım Hikmet Ran’ın yanında büyüdüğü dedesi Nâzım Paşa Mevlevî tarikatına bağlı dindar bir adamdır. Konya valiliğinde bulunduğu sıralarda Nâzım da orada yaşamaktadır. Paşa’nın evinde toplantılar düzenlenir, Mesnevi okunur, tasavvufi sohbetler yapılır. Nâzım da bu toplantılarda bulunur, gördükleri ve duydukları ona çok tesir eder. 

Çocuk Nâzım, özellikle Mevlevîhane’ye gidip Mevlevîlerin zikir ve mukabele-i şeriflerini seyretmeye bayılır. Başlarında uzun külahları, sırtlarında tennureleri ile semazenlerin dönüşleri ve musiki çok etkileyicidir. Nâzım’ın bu ortamda Mevlevî tarikatından etkilenmemesi mümkün değildir. Nâzım’ın aşağıdaki şiiri bu etkiyi çok güzel gösterir:

‘’Sararken alnımı yokluğun tacı
Gönülden silindi neşeyle acı.
Kalbe muhabbette buldum ilacı,
Ben de müridinim işte, Mevlânâ.

Ebede set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalbten temizlendim, huzura geldim,
Ben de müridinim, işte Mevlânâ.’’

Bu şiirin hikâyesini ise Vâlâ Nureddin “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” (İlke Kitap, 2011) adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde anlatır…

Nâzım Hikmet’in 1920 tarihine kadar yazdığı şiirlerde bu dini hassasiyet görülür. İşte Beyoğlu’ndaki Ağa Camii şiiri de bunlara bir örnektir. (*)

Ağa Camii

Şimdi de gelelim Ağa Camii’ne…

Ağa Camii, Galatasaray ağası olan Şeyhülharem Hüseyin Efendi tarafından 1594 yılında yaptırılmıştır. Halen İstiklal Caddesi üzerindedir. . Avlusundaki şadırvanı Mimar Sinan yaptırmıştır,  Caminin duvar yazıları, Hattat İbrahim Altınbeşer tarafından yazılmıştır. Çinileri yakın zamanlardaki onarımlarda değiştirilmiştir. İç avluları yeşil-mavi Kütahya çinileriyle süslüdür.

Dönemlerin Beyoğlu’sunda oturan İstanbul beyefendilerinin ve hanımefendilerinin uğrayabileceği Ağa Camii çok kez hasar görür. Bir keresinde yanan Ağa Camii Sultan İkinci Mahmud devrinde tamirden geçer… Son zamanlarda bir kez daha yanar ve Suzan Hanım isminde bir hayırseverin çabalarıyla tamir edilir. Ağa Camii, üçüncü ve son tamiratını 1938 yılında görür. Ancak o son tamirata kadar epey bir harap haldedir ki Nâzım Hikmet’in şiiri de zaten o haraplıktan yola çıkıyor.

Ancak Ağa Camii’nin bu harap vaziyeti bakımsızlığındandır. Aslında Ağa Camii yapıldığı gibi, aradan geçen dört yüzyıla, geçirdiği yangınlara rağmen sapasağlam, dimdik ayakta durmaktadır.

Ta ki birileri Ağa Camii’nin temelini, duvarlarını, taşlarını çatlatana kadar…

Beyoğlu İstiklal Caddesinde Ağa Camii’nin tam karşısındaki bir alana, sahip olduğu medya grupları ile iktidarın başdestekçisi Demirören Grubuna bir AVM yapılmak üzere 2004 yılında 19 bin metrekare inşaat izni verilir. Ancak Demirören AVM, 7 yılda 50 bin metrekarelik inşaat alanına ulaşır. İstanbul BB Teftiş Kurulu raporuna göre bu AVM’nin hem son iki katı, hem yeraltındaki kısımlarının bir bölümü, hem de arkaya uzanan blokların bir parçası kaçaktır. Her gün binlerce insanın girdiği Demirören AVM iskânsız olarak ve yangın yönetmeliklerine aykırı olacak şekilde açılır.

Kaçak AVM’nin bu kısmının Ağa Camii ile ilgisi yoktur... Ancak inşaat nedeniyle yerin 30 metre altına inen hafriyat, yanı başındaki bu yüzyılların eskitemediği, yüzyılların, işgal yıllarının bir taşını bile yerinden oynatamadığı 16. yüzyıldan kalma işte bu Ağa Camii’ni tahrip eder, duvarlarını çatlatır, taşlarını yerinden oynatır. Sonunda da Ağa Camii ibadete kapatılmak zorunda kalınır. Sadece Ağa camii etkilenmez bu hoyratlıktan, inşaatın yakınında birçok tarihi bina da hasar görür.

Tıpkı Üsküdar’da sahil şeridinde bulunan ve 1580 yılında Şemsi Ahmed Paşa tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan ‘’Şemsi Ahmed Paşa Camii’’ (Kuşkonmaz Camii)’nin de sahile çakılan kazıklar nedeniyle temelinin ve duvarlarının çatlatılması gibi…

İşte bu nedenle tahrip edilen, hasar gören Ağa Camii’nin, Demirören Holding desteğinde İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü kontrolünde, 20 Nisan 2012 tarihinde onarımına başlanır. Onarım iki yıl sürer…

Bu onarımın sürdüğü iki yıl süresince Ağa Camii’nin etrafına bir perde çekilir ve bu perdede kocaman kocaman harflerle bu onarımın Demirören Grubu tarafından yapıldığı yazılır.

İşte bu yazı insanın yüreğini burkar, insanın içini sızlatır…

Camiinin temelinin sarsılmasına, zedelenmesine, duvarlarının çatlamasına, taşlarının yerinden oynamasına, harap olmasına, yıkım tehlikesi geçirmesine ve bu nedenlerle de ibadete kapatılmasına neden olup, sonra da '’restore ediyoruz, onarıyoruz’' diye pankart asmak ancak Türkiye’ye ait bir yüzsüzlük olsa gerek…

20 Nisan 2012 tarihinde başlayan Ağa Camii’nin onarımı iki yıl sürer ve 14 Nisan 2014 tarihinde tamamlanır. Açılışı, Vakıflar Genel Müdürlüğünün bağlı olduğu o zamanki Devlet Bakanı Bülent Arınç tarafından yapılır. Bülent Arınç açılışta Nâzım Hikmet’in işte bu ‘’Ağa Camii’’ isimli şiirini okur. Ancak öncesinde Bülent Arınç Nâzım Hikmet’in bu şiirinden haberi yoktur. Okuması için bu şiir kendisine verildiğinde şiirin Nâzım’a ait olduğuna inanmaz ve şiirin Nâzım’a ait olup olmadığını inceletir. Dini siyasetlerine araç olarak kullanan bir zihniyetin ''Dertlî bîr çocuk gîbî îmanıma bağlandım; Allah’ımın îsmînî daha çok candan andım'' dizelerindeki samimiyeti ve içtenliği anlaması beklenemezdi zaten...

Tabii ki İstanbul’un her tarafına, daha camii mimarisini bilmeden, minare yüksekliği ile kubbe çapı oranını dahi anlamadan, her boş araziye hiçbir sanatsal ve mimari değeri olmayan ucube ucube beton yığını camiiler yapıp, gerçek birer sanat ve mimari şaheser olan tarihi camiilerin siluetlerini kaba kaba beton yığınları ile kapatan, örten, yüzyılların yıpratamadığı tarihi camiilerin temellerini, duvarlarını, taşlarını bir rant uğruna yerinden oynatan, sarsan, çatlatan, peşkeş çeken bir iktidarın mensubunun Nâzım’ın ‘’Ağa Camii’’ şirini bilecek ve anlayacak hali olmazdı zaten…Ki kendisine bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü nedeniyle bu camiinin korunmasından sorumlu birisiyken tahrip edilmesini seyreden birisi olarak... Böylesine bir sorumluluğu varken resterasyondan sonra açılışını yapıp, onarıma katkı sağladı diye tahrip edenlere teşekkür etmek, şilt vermek Türkiye'ye ait bir yüzsüzlük olsa gerek...

Bu nedenle Ağa Camii’nin her önünden geçişimde ''havsalam almıyordu bu hazîn halî önce, ah, ey zavallı camî, senî böyle görünce'', sorarım kendi kendime ‘’Ağa Camii’’ mi yoksa ‘’Ağlayan Camii’’mi diye…

Bir rant uğruna ya Râb ne mâbetler yıkılıyor...

Osman AYDOĞAN

(*) Nâzım Hikmet, bir dönem ‘’Ben de müridinim’’ dediği Hz. Mevlânâ ile de kavga eder! 1945 yılında Bursa Hapishanesi’nden Vâlâ Nureddin’e hitaben yazdığı mektupta bunu şöyle ifade ediyordu: “Görüyorsunuz ya polemiği ve kavgayı Hazreti Mevlânâ’ya kadar götürmüşüm. ‘Sureti hemi zillest’ diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Benimkisi yüzlerce yıl sonra hazrete cevap:

'Bir gerçek alemdi gördüğün, ey Celâleddin, heyula filan değil,
Uçsuz bucaksız ve yaratılmadı ve ressamı illeti-ula filan değil,
Ve senin kızgın etinden kalan rübailerin en muhteşemi;
Sureti hemi zillest falan diye başlayan değil...' ’’

(Sureti hemi-zillest: Görünen her şey gölgedir. İlleti-ula: Birinci sebep, ilk sebep)

(Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımının ve geleneksel İslam sanatının metafiziksel imaj dünyasının eksenindeki sorunsal da dile gelir. Geleneksel İslam sanatı, görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan,  varlığı  Varedici’nin varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suret imkânlarından biridir. Zira tecelli kesintisizdir ve her form, hakikatin birer yüzüdür o kadar. Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer öyleyse bir ilk neden olmalı diye Aristoteles'in formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bu düstura Nâzım’ın bu dizleri ile verdiği bir cevaptır. O üç sözcük ‘’Sureti hemi-zillest’’ Eflatun felsefesinin özüdür.)




Hacet kalmamıştır…

15 Nisan 2019

Kekeme sıkışmış, birine “En yakın helâ nerede” diye soracak; gel gör ki helâ’nın H’sinden öteye gidemiyor:

‘’He... Heee... Haa... H...’’

Artık tutamamış, hepsini donuna boşaltmış; aynı anda dili de açılmış:

‘’Ha.. Haaacet kalmadı…’’

....

En son bir ‘’sandık’’ kalmıştı…

Onun da içine ettiler ya…

Artık seçime, meçime hacet kalmamıştır…

Osman AYDOĞA




Bir buluşmanın ardından…

14 Nisan 2019

Yıl 1972… Anadolu’nun ücra ücra köşelerinden gelip İstanbul’da liseye başlamıştık… Boğaz kıyısında… Leyl-i meccani… Yani parasız yatılı… 1975 yılında ise lise bitmiş, aynı yıl lisans eğitimine başlamıştık…  Yine leyl-i meccani… Yani yine parasız yatılı… Oradan da 1979 yılında mezun olmuştuk… Yıl 2019… Mezuniyetin üzerinden tam tamına bir 40 yıl geçmiş… Mezuniyetin anısına 13 Nisan 2019 tarihinde aynı okulda buluşuyoruz arkadaşlarımızla eşli olarak tam bir kırk yıl sonra...

''Parasız Yatılı'' aslında Füruzan'ın 1971 yılında yayınlanmış bir öykü kitabının adıydı. (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006) Kitabın her aklıma gelişinde, kitabı vitrinlerde her görüşümde benim de 1972 yılında başladığım işte o leyl-i meccani günlerim aklıma gelirdi. Ancak bugün, bu buluşmada o parasız yatılı günlerimin tamamını anımsadım… Saat saat anımsadım, gün gün anımsadım, hafta hafta anımsadım, ay ay anımsadım, yılı yıl anımsadım… An be an anımsadım…

Lisede, o leyl-i meccani günlerimin başlangıcında, ilk günlerde, birinci sınıfta, yeni binada, köşelerde, kuytularda, bucaklarda, kenarlarda usul usul, sessiz sessiz, için için, hıçkırık hıçkırık, ağlayan arkadaşlarım vardı hatırladığım ki ben de dâhil. Sessizdi ağlamaları ama çığlık çığlığa idi yüzleri, pınar pınardı gözleri, şırıl şırıldı gözyaşları... Ama şimdi, bir kırk yıl sonra onlar kocaman kocaman adam olmuşlardı… Kimisi akademisyen profesör, kimisi tabip profesör, kimisi üniversitede dekan, kimisi yazar, kimisi hukukçu, hakim, avukat, kimisi politikacı, milletvekili, kimisi iş adamı, şirket sahibi, fabrikatör, ihracatçı, kimisi diyar diyar memleketlere koca koca Boeing'leri, Airbus'ları uçuran pilot, kimisi milli sporcu, kimisi askeriyede en üst rütbeden orgeneral…

Yine o hatıralara, o anılara daldım gittim bugün…

Lisede, leyli meccaninin o günlerinde koğuşlarda, yat saatinde, boğaz vapurlarının projektörlerinin ışıkları koğuş duvarlarında bir kedi gibi usul usul gezinirken, peşine takıp takıp, deriiin deriin uykulara götürürdü beni...

Rüyalarda, okulun hemen arkasındaki tepeleri aşıp, koşa koşa, uça uça, dağları, bayırları, yolları aşa aşa Brezilyalı romancı Jorge Amado’nun ‘’insanın anayurdu çocukluğudur’’ dediği gibi anayurdum olan çocukluğumun geçtiği memleketime, evimize, anneme, babama, kardeşlerime giderdim...

O zamanlar Ruhi Su'nun, sonraları da Zülfü Livaneli'nin söylediği bir Rumeli türküsü vardı: ‘’Anlı Yemen’’ türküsü... Bu türkünün de son kıtası ‘’Kalk borusu erken çalar, sen küçüksün uyanaman’’ diye biterdi. Sabahların en erken vakitlerinde Boğaz'da buuup buuuppp diye yankılanan vapur sesleri, bu türkünün sözlerindek gibi Sabâ makamında çalan kalk borusundan çoook çoook önceleri uyandırırdı beni... (Bu türkünün bağlantısını yazımın sonunda Zülfü Livaneli'nin sesinden veriyorum... Çocukluğumun çok sevdiğim bir türküsüydü... Sonraları biz büyüdük, ancak kalk borusu bizlere hep erken çaldı... Annelerimiz de arkamızdan hep bu türküyü söyledi... Ve bizler hep türküdeki sözleri yaşadık!)

Pencerelerden bakarken Boğaz'a, beyaz beyaz bir kuğu gibi geçerken o vapurlar, o koca koca, o uzun uzun gemiler, alıp alıp götürürdü beni hiiiç bilmediğim yerlere, diyarlara, memleketlere...

Memlekette kalan platonik aşkımın, bir çift kapkara hançerin simsiyah uçları gibi gözleri, andıkça, hatırladıkça, bir bıçak gibi saplanırdı kalbime, bir mıh gibi çakılırdı beynime, bir sonbahar hüznü gibi dolardı gönlüme...

Hafta sonunda akşam vakti, okula dönüş zamanı, Üsküdar Mihrimah Sultan Camii (*) yanındaki durakta Leyland marka, 15 hat numaralı İETT otobüsünü beklerken; kış günü lapa lapa yağan karlar, araba farları, sokak lambaları altında, karşıda Barbaros Bulvarı’nda yukarı çıkan araçların tarçınlı akide şekeri misali stop lambaları puslu puslu yanarken, patlayan kestaneler, mısırlar, satıcı sesleri, vapur sesleri, ezan sesleri, martı sesleri, insan sesleri arasında sıram geldiği halde sıradan çıkarak tekrar tekrar sıraya girerdim o muhteşem tabloyu seyre devam etmek, o büyük pastoral senfoniyi (**) bitirmemek için....

Gördükçe bugün o arkadaşlarımı, gezdikçe bugün o mekânları, hatırladıkça o leyl-i meccani günlerimi, anımsadıkça o çocukluğumu Edip Cansever’in ‘’Bezik Oynayan Kadınlar’’ (Ada Yayınları, 1982) kitabının "Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup" adlı şiirinde geçen şu dizeler beynimde, zihnimde, gönlümde, aklımda, kafamda gün boyu takılmış bir plak gibi döndüüüü durdu:

"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor..." 

Osman AYDOĞAN

Zülfü Livaneli'nin sesinden ''Anlı Yemen'' türküsü:
https://www.youtube.com/watch?v=AdyUbAJSbxA

Anlı Yemen Türküsü

Anlı Yemen şanlı Yemen
Toprakları kanlı Yemen
Ben Yemen'e dayanamam
Nazlı yardan ayrılamam

Gitme Yemen'e Yemen'e 
Yemen sıcak dayanaman
Kalk borusu erken çalar
Sen küçüksün uyanaman

Derleyen: Nimetullah Hafız

(*) O zamanlar Üsküdar Mihrimah Sultan Camii'nin üzerinde bir iskele vardı... Camii restore ediliyordu... Bilmezdim ki restore edenin de benim müstakbel merhum Kayınpederimin olacağını...

(**) ‘’Pastoral Senfoni’’, Andrea Gide, L&M Yayıncılık, 2006 (Anı ile ilgisi olmayan bir kitap, sadece kitabın adını anımsattığı için.)




Mütereddit Mehmet Efendi

12 Nisan 2019

Bir vakitler Osmanlı zamanında Mütereddit Mehmet Efendi diye varlıklı bir paşazade varmış. Adı Mehmet de, namı mütereddit... Bu Mütereddit Mehmet Efendi kendine bir konak yaptırmak istemiş. Ünlü bir mimarı çağırmış. “Kaç paraysa vereceğim ama bana şöyle namı yürüyecek, görenlerin parmak ısıracağı bir konak yapacaksın” demiş.

Mimar siparişi almış, kolları sıvamış. Para da bol ya, kısa zamanda konağı bitirmiş.

Mütereddit Mehmet Efendi gelmiş, konağı gezmiş. Haremlik selamlık, avlu, mutfak, cariyelerin odaları, hamam falan filan hepsine tek tek bakmış. Çok, ama pek çok beğenmiş. Mimar, “Nasıl buldunuz konağı efendi hazretleri” diye sorunca, Mehmet Efendi cevap vermiş: ‘’Valla mimarbaşı pek beğendim. Yani tek kelime ile aliyülâlâ. Her şey var, hiçbir şey unutulmamış. Lakin kafama takılan bir şey var. Şu üç katlı koskoca konakta tek bir tuvalet var. Ona mana veremedim. Niyedir?’’

Mimar sırıtmış: ‘’Efendim namınız malum, Mütereddit Mehmet Efendi... Zatıâliniz sıkıştığında, alt katta mı yapsam, üst kata mı çıksam, hareme mi dalsam, selamlıkta mı otursam derken altınıza şey edersiniz diye düşündüm efendim. İşte o yüzden tek bir hela ile iktifa ettim...’’

Ne yapayım ben… Sürekli TV izleyince… Birileri de karar vermeyi de ısrarla öteledikçe aklıma böyle muzır fıkralar geliyor işte.  Malum ‘’Başkan’’ın bir konağı olduğunu ve bu konağın da fıkradan farklı olarak konakta da her katta çok tuvalet olduğunu hayal ediyorum...

Düşünsenize malum ‘’Başkan’’ın halini!

Osman AYDOĞAN




Eyvah ki eyvah!!!...

11 Nisan 2019

Kısa süre önceki bir yazımda pek TV izlemediğimi ancak son günlerde hangi kanal olursa olsun izleye izleye aklıma sizlerle paylaştığım muzır fıkralar geldiğini ve bu şekilde de terbiyemin, âdâbımın ve ahlâkımın da bozulduğundan yakınmıştım…

Ben de terbiyem, âdâbım ve ahlâkım bozulmasın diye kendimi müziğe vurdum… Bu ortamda sizlerle çok sevdiğim Malaguena Salerosa şarkısını, No Volvere şarkısını paylaştım… Baktım bunlar da beni frenlemiyor bu sefer de Divan edebiyatına daldım... ‘’Ben mushafı hatmettim, o ve’l-Leyli'de kaldı’’ diye Fuzulî’den girdim, "Bende yok sabr u sükûn, sende vefadan zerre; iki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere" diye Şair Nâbî’den çıktım… Olmadı sabır dilediği, sabır verdiği için Tasavvuf edebiyatına daldım ‘’Vech-i yâre dûş olan âlemde seyran istemez’’ diye Kuşadalı İbrahim Halvetî Efendiye sığındım…

Olmadı… Ne yaptımsa da olmadı… Ben TV seyrettikçe  sabrım kalmadı ve terbiyem, âdâbım ve ahlâkım bozuldu… Tutamadım kendimi… Yine fıkralara döndüm… Bozulan terbiyem, âdâbım ve ahlâkım için sizlerden peşinen özür diliyorum…

***
Adam arabasını tamirciye götürmüş:
- ''Bir yeri hariç, ses çıkarmayan yeri yok'', demiş. Tamirci sormuş:
- ''Neresi ses çıkarmıyor?''
- ''Kornası...''

Mübarek araba sanki bizim kurumlarımız, siyaset sistemimiz.

***
Aşırı derecede dekolte giyinmiş, çok sıska ve çelimsiz bir kadına Bernard Shaw’ın söylediği bir söz vardır. Ülkedeki siyaset ve siyasetçinin hali içinizi burkmaya başladı mı, insana Shaw’un o sözünü anımsatıyor:

''Açıldıkça daha az görünüyorsunuz.''

***
Köyde sekiz yaşındaki Ali, sabahleyin erkenden ineğini alıp çıkmış evden. Yolda sabah namazından dönen imamla karşılaşmış.
İmam: 
- ''Erken erken böyle nereye Ali'', demiş.
Ali gayet ciddi bir yüzle:
- ''İneği boğaya çektirmeye götürüyorum'', demiş.
İmamın kaşları çatılmış:
- ''Sen götürüyorsun ha, baban yok muydu evde bu işi görmek için?''
Ali:
- ''Babam olmuyor, mutlaka boğa gerek'', demiş.

Görünen o ki ülkede bazı insanların siyaset yapabilmeleri için babaları yetmiyor...

***

Mahallenin kabadayısı idi… Astığı astık, kestiği kestik idi… Mahalleliye kan kusturuyordu... Korkudan, değil kabadayıya dokunmak mahalleli yanına bile yaklaşamıyordu…

Mahalleden bir velet mahalleliye dedi ki: ''Ben bu kabadayıya dokunurum, kabadayı bana bir şey yapamaz.'' Ve velet mahalleli ile iddiaya tutuştu...

Kabadayı mahallede sırtını duvara dayamış, şapkasını öne indirmiş, yönünü güneşe dönmüş, kış günü uyukluyordu... Velet kabadayıya yaklaştı… Kabadayı veledin gölgesinden veledi fark etti ve ''ne istiyorsun'' anlamına göz kırptı.

Velet başladı konuşmaya: ''Annem kötü yolda mimli bir kadın. Babam annemi pazarlayarak para kazanıyor. Ayrıca babam yankesici ve hırsız. Abim homo... Ayrıca abim ablamı erkeklere pazarlıyor. Ben de hem homoyum, hem de hırsızlık yapıyorum.''

Ve velet bunlara benze epeyce bir kötü şeyler söyledi.. Kabadayı bu kadar kötü sözden bıktı ve veledin sözünü kesti: ''Benden ne istiyorsun?''

Velet; ''Sana dokunabilir miyim?'' diye sordu.

Kabadayı, velede uzun uzun baktı ve şu cevabı verdi: ''Dokun lan, ben daha sana ne diyeyim!''

Dimi ya daha ben bunlara ne diyeyim!

***

Adamın birisi karısı tarafından fena halde aldatıldığını öğrenmiş ve o gün de iş için trenle bir yolculuğa çıkması gerekiyormuş. Acı içinde yola çıkmış, trene varmış. Bir kompartımanda bir kişilik boş yer bulmuş. Girip yerleşmiş.

Tren hareket etmiş, adamın kafasından çıkmıyor olay. Sonunda kendini tutamayıp hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Yolculardan biri adama derdini sormuş. Bizimki dolu, hemen anlatmaya koyulmuş.

Derdini soran yolcu teselli etmiş: 
- ‘’O kadar üzülmeyin! Benim babamın da başından geçmiş böyle bir şey!’’

Diğer yolcular da katılmışlar konuşmaya; her biri, ilk konuşmacıyı onaylıyormuş: 
- ‘’Benimkinin de...’’ 
- ‘’Benimkinin de... ‘’
- ‘’Benimkinin de...’’

Bizimki biraz teselli bulmuş, rahatlamış bir halde sigarasını çıkarmış, çakmağını arayıp bulamamış. Sülaleden aldatılmışlar ordusuna dönerek sormuş: 
- ‘’İçinizde ateşi olan var mı, o..... çocukları?’’

Artık bu fıkraya da bir kelimecik dahi olsa benden bir yorum yok...

Normalde benden böyle bir fıkra beklemezsiniz ama frenler boşaldı artık, dediğim gibi terbiyem, âdâbım ve ahlâkım bozuldu…

Tasavvuf edebiyatı da frenleyemiyorsa beni, eyvah ki eyvah!!!…

Osman AYDOĞAN




Vech-i yâre dûş olan âlemde seyran istemez

10 Nisan 2019

Dün Fuzulî'den ve Şair Nâbî'den bahsedince bugün de bilinmeyen bir tasavvuf düşünürü ve şairimizden bahsedeyim istedim...

“Kuşadavî’’ ve ‘’Adaviyye“ mahlasları ile tanınan bir Osmanlı tasavvuf düşünürü var: İbrahim Halvetî. Tam ismi; İbrahim bin Mustafa eş-Şa’bânî el-Halvetî’dir.  Kısaca İbrahim Halvetî veya Kuşadalı İbrahim Efendi diye tanınır. İbrahim Halvetî Aydın vilâyetinin Kuşadası kasabasına bağlı Çınar köyünde  1774 yılında doğar ve 1847 yılında haç dönüşü vefat eder.  

İbrahim Halvetî okuma yazmayı annesinden öğrenir, düzenli öğrenim hayatına ise Denizli’de devam eder. Daha sonra İstanbul’a giderek Fatih’teki Feyziyye Medresesine kaydolarak medrese tahsilini orada tamamlar. Medrese tahsilinin son yıllarında tasavvufa yönelir.

İbrahim Halvetî’nin İstanbul’da yaşadığı sürece Çarşamba’daki evinin bulunduğu yer serasker Ali Saib Paşa konağının bahçesinde kalmış ve yerine hürmeten bir mescid inşa edilmiştir.

İbrahim Halvetî devrinin en büyük tasavvuf âlimlerinden biri olmasına rağmen kitap şeklinde bir eser bırakmamıştır. Ondan yazı cinsinden bugüne kalan müritlerine yazdığı mektuplar ve birkaç nutk-i şerîfleridir. ''Nutk'', Osmanlıca bir sözcük olup, dervişlerce büyüklerin manzum sözleridir.

Vefatından sonra mensupları tarafından kopya edilerek derlenen ve büyük bir bölümü Milli Kütüphane ile Millet Kütüphanesi'nde bulunan mektuplarının sayısı, çeşitli kütüphanelerde ve özel şahısların elindeki diğer mektuplarla birlikte, 143'e ulaşmaktadır.

Ahmed Cevdet Paşa meşhur eseri Tezâkir’de Kuşadalı İbrahim Efendi'y’i şöyle anlatır (Tezâkir, 4.Cild, sayfa 15):

‘’...Kuşadalı İbrahim Efendi ol asrın en büyük âdemlerinden zâhir ü bâtını ma'mûr bir zât idi. Büyük küçük pek çok kimseler kendisinden ahz-i dest-i inâbetle ona mürîd olmuşlar idi. Vüzerâdan ve ricâlden pekçok zevât konağına gelip huzûruna girmek üzere sofada nöbet beklerler idi. Sôfiyye mesleğine sâlik olmadığımız halde biz de komşuluk hasebiyle gidip görüşürdük ve en büyük hoca efendilerden halledemediğimiz şübühâtı ondan istikşâf ile hallederdik. Ulûm-i âlîyeden ve ale'l-husûs tefâsirden hangi mebhas açılsa fevka'l-âde tedkîk eyler ve hâtırlara gelmedik nüket ü mezâyâ söyler idi...’’

Kuşadalı İbrahim’den günümüze  “Vech-i yâre dûş olan âlemde seyrân istemez''  mısrâsı ile başlayan ve “Nutk-i Şerif'' olarak da bilinen meşhur bir şiiri ulaşmıştır. Bu şiirin genellikle aşağıdaki ilk iki beyti bilinir. Yazımın sonunda Nutk-i Şerîf’in tamamını veriyorum. 

‘’Vech-i yâre düş olan âlemde seyrân istemez 
Cânını cânâne teslîm eyleyen cân istemez 

Bu misâfirhânenin fânîliğin fehm eyleyen 
Hâne-i kalbinde Hakk'dan gayrı mihmân istemez’’ 

(Yârin yüzüne bağlanan, dünyada başka şeyi seyretmez.
Cânını cânâna teslim eyleyen cân istemez.

Bu misafirhanenin geçiciliğini anlayan,
Kalp evinde Allah’tan başka misafir istemez.) 

Kaleme alınan bu şiir kimi musikişinaslarca değişik usullerde bestelenmiştir. Bu eserlerin bağlantılarını da yazımın sonunda veriyorum…

Bırakınız istedim bir süre gamı, kederi, seçimi, geçimi... Unutunuz istedim bir süre yüzsüzleri, arsızları, hayâsızları... Bağlantıda verdiğim müzikleri huşu içinde dinleyin... Hatırlatmak istedim ki yârin yüzüne bağlanan, dünyada başka şeyi seyretmez. Cânını cânâna teslim eyleyen cân istemez. Bu misafirhanenin geçiciliğini anlayan, kalp evinde Allah’tan başka misafir istemez. 

Osman AYDOĞAN

Nutk-i Şerîf’in değişik besteleri

Sûz-i Dil Gazel: 
https://www.youtube.com/watch?v=Zdl7qfscHFc

Kaside olarak:
https://www.youtube.com/watch?v=ovMbx0QBob8

Halveti İlahisi:
https://www.youtube.com/watch?v=rM_W8vgUkGo

Müstear İlahi, Gönül Makamı: 
https://www.youtube.com/watch?v=JtX7yYdInpQ

Nutk-i Şerîf 

Vech-i yâre düş olan âlemde seyrân istemez 
Cânını cânâne teslîm eyleyen cân istemez 

Bu misâfirhânenin fânîliğin fehm eyleyen 
Hâne-i kalbinde Hakk'dan gayrı mihmân istemez 

Cennet içre tamudan korkar mı Hakk'ın âşıkı
Hak budur erbâb-ı aşka hûr u gılmân istemez

Gerçi zâhir ilminin nef'i de vardır tâlibe 
Lîk esrâra erenler sûrî irfân istemez 

İrci'î âvâzı erdi mürg-i cânın sırrına
Bî-karâr oldu anınçün verd-i handân istemez 

Mâsivallahdan mücerred oldu İbrâhîm bugün 
Vârını dildâre verdi vasl u hicrân istemez

Hattat Mehmed Fehîm Efendi’nin hat eseriyle Nutk-i Şerif

Hatta Nutk-i Şerîf'in sadece ilk iki beyti yer almıştır.




Ben mushafı hatmettim, o ve’l-Leyli'de kaldı

09 Nisan 2019

Bilirsiniz, Hz. Ali; “ilim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı” sözünü doğrularcasına ben bütün yazılarımda cahillik edip uzun uzun yazarım… Âlim olmadığım kesin, sizler de benim cahilliğimi hoş göresiniz... Yine de uzatmamaya çalışacağım…

Bu sefer de maksadım Fuzulî’nin o meşhur beytini anlatmak:

“Mecnûn ile bir mektebi-i aşk içre okurduk
Ben mushafı hatmettim, o ve’l-Leyli'de kaldı.”

Beytin ilk dizesinde Fuzulî, Mecnûn’la bir aşk mektebinde beraber okuduklarını söylüyor. Bu dizenin anlaşılması basit… Bütün sorun ikinci dizede… İkinci dizede geçen ‘’mushaf’’, Arapça bir kelime olup iki kapak arasına alınmış sayfalar anlamına geliyor. Ancak Fuzulî’nin beytinde kastettiği ‘’mushaf’;’ Kur'ân'ın kitap hâlindeki şeklidir. Fuzulî burada Kur’ân’ı hatmettiğini söylüyor.

“Ve’l-Leyl” ise Kur'ân'daki ‘’Leyl Sûresi’’nin ilk ayetidir. ‘’O ve’l-Leyli'de kaldı’’ derken Fuzulî;  bir mektebi-i aşk içre okudukları Mecnûn’un bu ayete gelince Leylâ’sını hatırladığını ve heyecanından dilinin tutulduğunu, okumaya devam edemediğini anlattığını sanırız…

Basitçe Fuzulî’nin “Mecnûn’la aynı aşk mektebinde okuduk. Ben çoktaaan Kur’ân’ı hatmettim, o ise Ve’l-Leyl ayetinde kaldı. Yani basitçe ben çalışkanın, iyiyim, Mecnûn ise tembel!’’ dediğini sanırız…

Ancak “o Ve’l-Leyl’ide kaldı’’ terkibini açıklamak böylesine basitçe değil, bu konu biraz çetrefilli… İşte burada da benim cehaletimin devreye girip bu konuyu biraz uzatması gerekiyor.

Arapça’da bir ‘’Vav-ı kasem’’ (yemin vav’ı) terimi var. Vav-ı kasem: Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan ‘’vav’’ harfidir. Bu ‘’Vav’’ harfi ‘’yemin vav’’ıdır. Vallahi, Veşşemsi, Velfecri kelimelerinde olduğu gibi. Türkçe’ye “andolsun, yemin olsun” şeklinde tercüme edilir.

“Ve’l-Leyl”, Kur’ân’ın birkaç yerinde geçen bir tamlamadır. Kelime anlamı, ‘’geceye and olsun’’ ya da ‘’geceye yemin ederim’’ şeklindedir...

Fuzulî, Mecnûn ile beraber okudukları ‘’aşk mektebinde’’ aslında Kur’ân  okumamaktadırlar… Bu durumda “Ve’l-Leyl” terkibinde ‘’Leyla’ya yemin olsun ki’’ anlamı çıkar. Mecnûn’un ilk adı ‘’Kays’’dır, Kays, Leyla’nın aşkından dolayı ‘’Mecnûn’’ olmuş, yani delirmiştir. Burada Fuzulî işte bu durumu anlatır. İşte bu nedenle Kays “Ve’l-Leyl”ide kalarak, ona odaklanarak Mecnûn olmuştur.

Aslında Fuzulî bu beytinde kendisinin sıradan herkes gibi Kur’ân’ı okuyup hatmettiğini ancak Kays’ın mekteb-i aşk içinde okuyarak “Ve’l-Leyl”ide, Leyla'da kaldığını, bu noktada derinleşerek, yoğunlaşarak Mecnûn olduğunu ve böylece dünyaca tanındığını, kendisinin yok hükmünde bir cahil, Mecnûn’un ise âlim olduğunu söyler…

Şimdilik Fuzulî'yi ve Mecnûn'u burada bırakalım...

Nâbî mahlasını kullanan ve bu nedenle Şair Nâbî diye anılan bir başka Dîvân edebiyatı şâiri vardı: Şair ve Velî Yûsuf (Urfa, 1641 – 1712) Şair NâbÎ’nin de bir sözü vardı:

"Bende yok sabr u sükûn, sende vefadan zerre; iki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere."

‘’Nâ’’ ve ‘’bî’’ kelimeleri Farsça'da '’yok'’ manasına gelirdi. Bu beyitte Nâbî mahlasının oluşumunu belirtir. ‘’Yok’’ şairdir yani Nâbî, yok hükmündedir…

Ve NâbÎ’nin bir başka sözü:

‘’İlim bir hucce-i bi sahildir
Anda âlim geçinen cahildir.’’

(Hucce-i bi sahil: Sahilsiz deniz)

Fuzulî’nin; ‘’Ben mushafı hatmettim, o ve’l-Leyli'de kaldı’’ derken anda âlim geçinenlerden olmadığını, Mecnûn’u yüceltip kendisini Nâbî gibi yok hükmünde saydığını görüyoruz. Fuzulî’nin büyüklüğünü anlıyorsunuz değil mi? 

Aslında ben diyecektim ki; Rahim’i, Hüda’yı, Settar’ı, Rezzak’ı dilde sakız, gönülde nakıs edenler, mushafı hatmedip sûretâ Hakk’tan görünerek meydanları, vaaz kürsülerini, meş’um perdeleri, mevkiileri, makamları işgal ettiler... Biz Kays’lar da ‘’ve’l-Leyli’'de kalıp Mecnûn olduk…

Bana da Nâbî’nin söylediğini birazcık değiştirerek söylemek kaldı; ‘’bende yok sabr u sükûn, onlarda yok ilimden bi zerre; iki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere.’’ Ancak o meş'um perdede, o meydanlarda, o kürsülerde, o makamlarda, o mevkiilerde fikir ne gezer... 

Hoş göresiniz; yine cahillik edip konuyu uzatarak Fuzulî’den girip Nâbî’den çıktık bir kere…

Osman AYDOĞAN




No Volvere 

08 Nisan 2019

Avusturyalı Ludwig Wittgenstein (1889 - 1951) dili felsefenin merkezine oturtan ve kişinin ve toplumun düşünce ufkunu dilin sınırları ile belirlediğini iddia eden ender filozoflardan birisidir. Ludwig Wittgenstein'in tek eseri Tractatus, (Tractatus Logico-Philosophicus, Metis Yayınları, 2008) felsefenin belirli bir dönemine son noktayı koyar; filozofun kendine göre bile, felsefe "tükenmiştir" artık. Çünkü "üzerinde konuşulamayan konusunda susulmalı"dır. (Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen.) Bu ifade Tractatus'ta son cümledir.

Manzarayı umumiye ortadadır. Artık üzerinde konuşulacak bir şey kalmamıştır. Anlamsızdır artık konuşmak… Wittgenstein'in söylediği gibi artık susulmalıdır!

Hani Âşık Veysel derdi ya; ‘’Cahil insan, gül ise de koklama’’, hani derdi ya Mevlâna; ‘’Cahil kimsenin yanında, kitap gibi sessiz ol’’. Kim demiş ise demiş işte; ‘’Bilmezlikten gelmek, irfanın; bilgiçlik taslamak, cehlin eseridir’’ diye... Böyle bir şey herhalde Wittgenstein’in da demek istediği… Ben de cahiller, arsızlar, yüzsüzler, hâyâsızlar gül ise de koklamayayım, onlar yanında kitap gibi sessiz olayım, bilmezlikten geleyim, susayım istedim... 

Madem ki Wittgenstein'in, Veysel'in, Mevlâna'nın söylediği gibi susmak lazım, ben de kafa karıştıran uzun uzun yazılarımı, fıkralarımı bir yana bırakıp susayım, hem de sizlere bir nefes aldırayım istedim... İşte bu nedenle de müziğe devam diyorum...

Ve Meksika müziğinden sonra bu sefer de bir İspanyol müziği...

‘’Gipsy King’’; Katalan kökenli İspanyol Çingenelerinden oluşan bir müzik grubudur. ‘’Gypsy’’; çingene, ‘’Kings’’; krallar demek olduğuna göre ‘’Gipsy King’’; ‘’Çingene Kralları’’ anlamına gelir. Gelmiş geçmiş en iyi müzik guruplarından biri sayılır. Gitarla aşkın bu kadar iç içe geçtiği bir başka müzik yoktur diye değerlendirilir. Başlı başına ‘’No Volvere’’ şarkısı bunun bir kanıtıdır. Bunun gibi duygu yoğunluğu yüksek daha nice şarkıları vardır. "Trista Pena" şarkısı da buna bir önektir...

Bu yazımda ‘’Gipsy King’'in ‘’No Volvere’’ şarkısını anlatacağım. ‘’Gipsy King’'in "Trista Pena" şarkısını da bir başka yazımda anlatırım artık...

‘’No Volvere’’; "dönüş yok" veya "geri dönmeyeceğim" anlamına gelmektedir. Bu şarkı Gipsy Kings'in müzik tarihine armağanı parçalardan biridir diye değerlendirilir... ‘’No Volvere’’ bir Anadolu türküsü tadında bir parçadır. Yüreği ve gönlü kırık ve bekleyen sevgilinin bir yürek yakan, bir nefes kesen şarkısıdır. Bu şarkıyı bir vakitler bizden Tarkan diye bir şarkıcı 1992 yılında çıkardığı bir albümünde araklamaya kalkmıştı. 

Şarkı İngilizcedeki ‘’My Love’’, Türkçesi ‘’aşkım’’ ile eşdeğer sayılabilecek Latince ‘’Amor Mio’’ diye başladığında zaten yüreğiniz erir, şarkıya teslim olursunuz… Şarkı bu sözle başladığından şarkı bazen bu sözle de (Amor Mio) anılır.

‘’Amor Mio’’ aynı zamanda Aphrodite'ın oğlu Eros'un bir diğer adıdır…

Şimdi sakinleşmek için müzik zamanıdır: ''No Velvere'' (Geri dönmeyeceğim)... Aradan geçen onca yıllardan sonra kimbilir giden kimler, hangi değerler geri dönmeyecektir. Ve şarkı şöyle biterdi: No quiere recordar. (Hatırlamak istemiyorum)... 

No Volvere... Artık dönmeyeceğim... No quiere recordar... -Geçen yılları da- Hatırlamak istemiyorum... 

Osman AYDOĞAN

Gipsy King: ‘’No Volvere’’
https://www.youtube.com/watch?v=q-zO-BMcMAc

Bir not: ‘’Ranchera’’ denilen geleneksel Meksika müziğinin kraliçesi olarak tanınan 1932 doğumlu, Meksikalı müzisyen ve aktris Lolo Beltrán’ın da 1955 yılı yapımı aynı isimli (No Volveré) farklı bir şarkısı vardır. Tabii ki Lolo Beltran’ın söylediği geleneksel Meksika şarkısı, Gipsy King’in söylediği şarkı ise Katalan kökenli İspanyol Çingeneleri şarkısıdır.

No Volvere

Amor mio
amor mio por favor
tu no te vas
Yo cuentare a las horas
que la ya veo
Amor mio
amor mio por favor
tu no te vas
Yo cuentare a las horas
que la ya veo
Vuelve
no volvere no volvere no volvere
No quiere recordar no quiere recordar
Vuelve
no volvere no volvere no volvere
No quiere recordar no quiere recordar

Geri dönmeyeceğim

Aşkım
Aşkım lütfen
Uzaklara gitme
Saatleri sayacağım
O dönene kadar
Aşkım
Aşkım lütfen
Uzaklara gitme
Saatleri sayacağım
O dönene kadar
Geri dön
Geri dönmeyeceğim,dönmeyeceğim
Hatırlamak bile istemiyorum, istemiyorum
Geri dön
Geri dönmeyeceğim,dönmeyeceğim
Hatırlamak bile istemiyorum, istemiyorum. 




Malaguena Salerosa

07 Nisan 2019

Geçen iki üç yıl içerisinde Sezen Cumhur Önal ile bir kaç defa telefonla görüşmem olmuştu… Beni İstanbul’a davet etmesine rağmen gittiğimde de cesaret edip arayamamıştım kendisini… Ben gençken kendisinin TRT için efsanevi bir program olan “Müzik Yelpazesi”ni dinlerdim…Ve ben, bendeki Latin Amerika müziği sevgisini Sezen Cumhur Önal'a borçluyum...

Sezen Cumhur Önal bu programlarında efsanevi Latin Amerika grubu olan Los Machucambos grubundan çok şarkı çalardı. Bu şarkılardan La Cucharacha, Adios, Comandante Che Guevera, Esperanza ve ve ve ve hiç unutmadığım Malaguena Salerosa aklımda kalmış idi...

Malaguena Salerosa şarkısının bağlantısını yazımın sonunda vereceğim ama önce şarkı hakkında birkaç söz söylemek istiyorum… (İspanyol müzisyen Ernesto Lecuona'nın La Malaguena isimli ayrı bir bir şarkısı daha var. Bu şarkı ile karıştırılmamalıdır. Malaguena Salerosa şarkısı epik, Ernesto Lecuona'nın La Malaguena şarkısı ise hareketli flamenkodur.) 

La Malaguena Salerosa’nın anlamı "zarif Malaga'lı kadın" demektir. Şarkıyı Meksikalı müzisyenler Elpidio Ramirez ve Pedro Galindo 1947 yılında birlikte bestelemişlerdir. Şarkı; bir kere dinledikten sonra bir ömür insanın içinde çalmaya devam eden bir şarkıdır.

Şarkıda İspanya’nın Malaga bölgesinden bir kadına âşık olan fakat çok fakir olduğu için reddedilen bir adam anlatılır. Bu nedenle şarkının İspanyol kökenli olduğu zannedilir ancak şarkı Meksika folk müziğidir. Bugüne kadar yüzlerce defa değişik sanatçılar tarafından yeniden düzenlenerek icra edilmiştir.  Fıkır fıkır, kıpır kıpır, cıvıl cıvıl bir müziktir. Dinlerken yerinizde duramazsınız...

En önemli yorumlarından birisi İspanyol şarkıcı Paco de Lucia’nın 1967 yılında yayınladığı "Dos Guitarras Flamencas en America Latina" albümünde yer alır. Şarkının bambaşka bir yorumu da Fransız pop şarkıcısı Olivia Ruiz'in 2003 tarihinde çıkartmış olduğu ‘’J'aime pas l'amour’’ albümündedir... Olivia Ruiz’in bu yorumda romantizm ve huzur karışımı bir ezgi vardır. Üçlü Latin Amerika grubu Los Panchos da yorumlamıştır. Bir zamanların ünlü Türk asıllı Bulgar caz sanatçısı Yıldız İbrahimova tarafından da seslendirilmiştir.  

Ancak bu şarkı bir filme o kadar güzel uyarlanmıştır ki! ABD'li film yönetmeni, oyuncu ve iki Oscar ödüllü senarist Quentin Tarantino'nun yönettiği, ilk bölümünün ''Kill Bill: Vol. 1'' adıyla 2003 yılında, ikinci bölümünün de ''Kill Bill: Vol. 2'' adıyla 2004 yılında yayınladığı ABD yapımı bir film vardır. Kill Bill filminde Uma Thurman’ın canlandırdığı  ‘'Gelin’' (The Bride) düğünü sırasında saldırıya uğrar. Kilisedeki herkes öldürülür. O da karnındaki bebeğini düşürür ama hayatta kalmayı başarır. Beş yıl boyunca komada kalan ''Gelin'', bir mucize eseri hayata geri döner. Artık tek amacı vardır: Ona pusu kuran eski patronu Bill ve adamlarını teker teker öldürmek. Bill'i en son öldürecektir. Gelin intikamını almak için yola koyulur. İşte bu şarkı ''Kill Bill: Vol. 2'’de filmin sonundaki sahnelerle çok güzel uyarlanmıştır. Filmdeki bu müziği Meksikalı rock sanatçısı Chingon seslendirmektedir. Tarantino'nun muhteşem müzik zevkinden bir seçmecedir. Filmde bu eser ne kadar neşeli gözükse de bir o kadar da hüzünlü bir Tarantino filmi şarkısıdır.. Bir müzik bir filme ancak bu kadar uyar! Filmin son sahnesinde kalkıp gidemezsiniz... Yerinizde çivilenmiş gibi kalıp bu şarkıyı defalarca dinleme isteği uyanır içinizde...

Şimdi gelin, bırakın gamı, kederi, tasayı, kasveti, ülke sorunlarını, seçimi, sayımı, arsızlığı, yüzsüzlüğü, çifte standardı... Arka arkaya verdiğim üç bağlantıda yer alan Malaguena Salerosa şarkısının üç farklı yorumunu dinleyin, hem de görsellerini izleyin!.. (Özellikle ilk sırada verdiğim Tarantino’nun ''Kill Bill: Vol. 2'' filminin final sahnesinde yer alan Malaguena Salerosa şarkısının görselini tam ekran yapıp izleyin, kaçırmayın bu sahneyi derim) Hem kulaklarınızın pası hem de gözünüzün perdesi açılsın!... Ve şarkı gün boyu zihninizde takılmış bir plak gibi çalsııııın dursun ve sizi de huzura erdirsin!

Müzik ruhun gıdasıdır derler ya... Sanırım bu deyime en uygun müziktir Malaguena Salerosa!

Sizlere sıcacık, sımsıcak, pırıl pırıl, ışıl ışıl, mutlu, musmutlu güzel bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

Tarantino’nun Kill Bill: Vol.2 filminin final sahnesinde yer alan Chingon’un Malaguena Salerosa’sı:
https://www.youtube.com/watch?v=l4_GpIoBgHs

Güçlü ve dramatik sesiyle ünlü İspanyol şarkıcı Plácido Domingo’nun Malaguena Salerosa’sı:
https://www.youtube.com/watch?v=INe9AXdVYys

Guetemalı sanatçı Gaby Moreno’nun sesinden La Malagueña:
https://www.youtube.com/watch?v=XLBlns8wOBA




Küfretmek istiyorum!

06 Nisan 2019

Pek TV izlemeyen ben son günlerde hangi kanal olursa olsun haber programlarını, açık oturumları izleye izleye aklıma sadece bu ortamda yazdığım muzır fıkralar gelmiyor, terbiyem, âdâbım, ahlâkım da bozuluyor!

TV’de haberleri, açık oturumları izlerken bu sefer de İranlı Müslüman sosyolog, düşünür ve yazar Ali Şeriati’nin bir sözü geliyor aklıma: ‘’Sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Sîretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde.’’

Aklıma bu söz geldi ama genç arkadaşlarıma bu söz için bir açıklama yapmam gerekiyor: ‘’Sûret’’ biçim, görünüş, kılık anlamına gelen Arapça bir sözcüktür. ‘’Sîret’’ ise iç güzellik, gönül ve kalp güzelliği, derinlik anlamına gelir.

Bu açıklamadan sonra da Ali Şeriati’nin bu sözüne de bir düzeltme yapmam gerekiyor. Ali Şeriati'nin sözünde geçen "sûret-i haktan görünerek" ifadesinin ''suretâ haktan görünerek" olması gerekiyor.  Çünkü "sûret-i haktan görünerek'' dediğimiz zaman, "Hak suretinde" yani "Hak görünümünde" anlamı çıkıyor. Oysa "suretâ haktan görünerek" dendiğinde, doğrudan "görünüşte haktan yana imiş gibi yaparak" anlamına geliyor deyim. Çünkü ‘’suretâ’’ sözcüğü de zahiren, görünüşte anlamına gelir.

Görüldüğü gibi sözün anlamı "görünüşte haktan yana imiş gibi davranarak başka bir amaç gütmek" olduğu için, doğrusu Ali Şeriati’nin söylediği gibi "sûret-i haktan görünmek" değil, "suretâ haktan görünmek"tir. Sanıyorum, ''suretâ haktan görünmek'' deyimi zamanla ''sûret-i haktan'' görünmek olarak bir "galat-ı meşhur" yani ''yaygın kullanılan ve bu nedenle de kabul gören bir yanlış'' olmuş.

Ancak ben, o meş’um perdede vaaz kürsülerini işgal etmiş suretâ haktan görünen sîretsiz sûretleri, o suratsız adamları gördükçe de dediğim gibi terbiyem, âdâbım, ahlâkım bozuluyor ve işte o zaman da Nazım Hikmet’in pek bilinmeyen bir şiiri aklıma geliyor: ‘’Küfretmek İstiyorum’’ (‘’İlk Şiirler’’, Yapı Kredi Yayınları, 2007, s.165)

Küfretmek istiyorum

Beyaz getrleri, beyaz eldivenleriyle o 
karşımızda
beyaz tırnaklı bir katır gibi dolaşırken
sen
sopa çekmek istiyorsun.
Ben
küfretmek istiyorum.
Kızını, kısrağını, karısını sıradan geçirerek 
rugan iskarpinlerinin 
deliklerine dek…
Küfretmek istiyorum
ona bir an sövmesem
çişi gelmiş çocuk gibi sıkışıyorum.
Neyleyeyim be?
İçimden geliyor bu:
Küfretmek istiyorum...

Moskova, 16 Teşrin-i Evvel, 1922

Neyleyeyim be? İçimden geliyor bu: Küfretmek istiyorum...

Osman AYDOĞAN




Hayvanlar âlemi!

05 Nisan 2019

Pek TV seyretmeyen ben, uzun süredir TV izleyince, TV'deki haberler, açık oturumlar ve tartışmalar beni hayvanlar âlemine götürdü. Bu sefer de hayvanlar âlemine daldım…  

Kutup ayısı

Soğuk bir kutup gecesi… Yavru kutup ayısı annesine yaklaşır : 
- ‘’Anneeeee, ben kutup ayısı mıyım?’’ 
- ‘’Evet oğlum.’’ 
- ‘’Eee peki anneee sen de kutup ayısı mısın?’’ 
- ‘’Evet oğlum?!’’
- ‘’Ee peki anne, babam da kutup ayısı mı?’’ 
- ‘’Tabii ki oğlum?!’’
- ‘’Ee peki anne dedem, dedemin dedeleri falan, hepsi kutup ayısı mıydı?’’ 
- ‘’Evet oğlum hepsi kutup ayısıydı?!’’
- ‘’Eee peki anne yani sülalemizde bi karışıklık falan yok di mi anne?’’ 
- ‘’Yok tabi oğlum hepimiz kutup ayısıydık, niye soruyorsun ki?’’ 
- ‘’O zaman da ben niye üşüyorum yaa!!!’’

Di mi, biz niye üşüyoruz ki?

Deve

Genç deve annesine sormuş;
- ‘’Anne niye bizim ayaklarımız bu kadar büyük?’’
Anne cevap vermiş;
- ‘’Çölde kuma batmamak için.’’ 
Genç deve tekrar sormuş;
- ‘’Peki kirpiklerimiz niye bu kadar gür?’’ 
Anne tekrar cevap vermiş;
- ‘’Çölde kum fırtınalarında kum kaçmasın diye.’’ 
Merakı yatışmamış olan genç deve bir soru daha sormuş;
- ‘’Bizim niye hörgüçlerimiz var?’’ 
Anne deve sabırla yanıtlamış;
- ‘’Çölde çok uzun süre susuz idare edebilmek için suyu hörgüçlerimizde depolarız.’’ 
Sonunda dayanamayan genç deve sormuş;
- ‘’Peki öyleyse anne bizim bu hayvanat bahçesinde ne işimiz var?’’

Artık buraya da yorumu siz yazın!

Yılanlar

İki yılan yolda beraber yürüyorlarmış!
Biri diğerine sormuş:
- ‘’Biz zehirli miydik yahu?’’
Diğeri cevap vermiş:
- ‘’Ne oldu gene?’’
O biri cevap vermiş:
- ‘’Dilimi ısırdım da!’’

Dilini ısıranlar düşünsün, di mi?

Tavuk, horoz, civciv!

Civciv annesi olan tavuğa sorar:
-‘’Anne babam niye yumurtlamıyo?’’
Tavuk da: 
- ‘’Anotomisi izin vermiyo’’ der.
Civciv düşünür ve der ki:
- ‘’Bıraksalar yumurtlıycak yani!!!

Bi bıraksalar!…

Her bir fıkradan çıkarılacak hisseyi de sizlere bırakıyorum artık… Benden bu kadar!

Osman AYDOĞAN



Hükm-ü Karakuşî


05 Nisan 2019

Önce TBMM Genel Kurulu’nda 27 Aralık 20018 tarihinde kabul edilen bir yasa değişikliği ile 31 Mart 2019 seçimleri öncesinde görev süresi dolan YSK Başkanı Sadi Güven ve 5 üyenin görevleri ‘’Seçim yasalarında yapılan değişikliklerin bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanamayacağı” şeklindeki anayasa hükmüne rağmen bir yıl süre ile uzatılıyor. Sonra da 31 Mat 2019 tarihinde yapılan yerel seçimler de görevleri usulsüz olarak uzatılan YSK’nın bu heyeti ile yapılıyor.

31 Mart 2019 tarihind eyapılan bu seçimlerde, Yüksek Seçim Kurulu'nun 2014 yılında yapılan seçimlerde itirazlar üzerine verdiği  “Delilsiz, gerekçesiz mesnetsiz itirazlar reddedilecektir” kararına rağmen bu sefer itiraz eden hâkim güç olunca YSK İstanbul için 2014 yılındaki kendi kararlarını çiğneyerek bu itirazları kabul edip sandık sayımlarını tekrar tekrar yineliyor. YSK aynı gerekçeyle Bursa, Balıkesir, Muş gibi illerdeki itirazları ise itiraz eden hâkim güç olmadığı için reddediyor. Bu şekilde hukukun üstünlüğü değil de üstünlerin hukuku sergileniyor.

31 Mart 2019 tarihinde yapılan bu seçim usulsüzlükleri YSK'nın ilk vukuatı ve ilk usulsüzlükleri de değildir. YSK Başkanı 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa referandumunda yasaya göre ''geçersiz'' olması gereken ''mühürsüz oy pusulalarını'' YSK kendisini ''Yasama'' yerine koyarak seçimin sona ermesine az bir zaman kala aldığı bir kararla ''geçerli'' saymış ve yaptığı kanunsuzluğu açıklayabilmek için de ‘’tam kanunsuzluk hali oluşmamıştır’’ diyebilmiştir... Bir kanaun ya vardır ya da yoktur... Bir adam ya namusludur veya değildir... Bir kadın ya hamiledir ya da değildir. ‘’Tam kanunsuzluk hali oluşmamıştır’’ demek ne demektir? Türkiye Cumhuriyeti zaten hiçbir zaman bir ''Hukuk Devleti'' olamamıştı. Türkiye Cumhuriyeti şimdiye kadar hiç olmazsa az buçuk bir ''Kanun Devleti'' idi... Bunlar bu kararlarıyla devletin bu özelliğini de ortadan kaldırarak Devlet-i Âliyi bir aşiret, bir kabile, bir göçebe toplum devleti haline getirmektedirler...

Bunlar ve benzeri tüm bu hukuk ihlalleri ise bana biliyorsunuz fıkraları çağrıştırıyor. Bütün bunlar bana bu sefer de ‘’Hükm-ü Karakuşî’’yi hatırlatıyor…

Bir gün 9. Cumhurbaşkanı Rahmetli Süleyman Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş… Demirel de soruyu yönelten kişiye: "Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş. Demirel de ülkenin durumu karşısında benim gibi Hükm-ü Karakuşî’yi hatırlayarak onun bir hikâyesini anlatmış.

Demirel'in anlattığı bu hikâyeyi anlatmadan önce sizlere kısaca Karakuşî'yi tanıtmak istiyorum...

Selahaddin-i Eyyûbi devrinde önemli görevler ifa eden ve vezir ve aynı zamanda kadılık da yapan Bahaüddin Karakuşî isimli bir devlet adamı varmış. Aynı zamanda Bahaüddin Karakuşî yolsuzlukları ile de ünlüymüş...  Karakuşî kadı olarak sadece yanlış değil hep abuk sabuk hükümler de verirmiş ve bundan dolayı da Karakuşî’nin verdiği hükümlere de ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denirmiş. Günümüzde de – gerçi genç hukukçular pek bilmez ama - mahkemelerin verdiği abuk sabuk kararlara ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ derler.

Aslında gerçek böyle değildir!... Yazımın sonunda meraklısı için bu Kadı Bahaüddin Karakuşî’nin kısaca bu anlatımdan farklı olan gerçek hikâyesini anlatacağım…

Sadece rahmetli Demirel'in anlattığını değil, Karakuşî’nin verdiği o tuhaf hükümlerin tamamını anlatayım da sizlere seçim ertesi biraz neşe (!) olsun...

 ***

Önce 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in o zamanki ülkenin durumu hakkında anlattığı Hükm-ü Karakuşî’nin hikâyesi:

Bir gün Karakuşî kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var.... Karakuşî kadı, fırıncıya:
- '’Ben bunu aldım'’ demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
- '’Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp:
- ‘‘Uçtu’' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı o uzun küreği ile, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor... Fırıncı bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşî kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi,
- '’Bu adam ördeğimi hiç etti'’ diye şikâyet etmiş.
Karakuşî kadı, fırıncıya sormuş:
- '’Ne yaptın bu adamın ördeğini?'’
Fırıncı
- '’Uçtu’' demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:
- ‘’Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil'’ diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikâyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- '’Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Müslimin tek gözü çıkarıla...’’
Davacı:
- '’Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?’' diye sorunca Karakuşî kadı;
- '’Şimdi' demiş, ‘’fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.’’ Tabii gayrimüslim şikâyetinden hemen vazgeçmiş. Fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşî kadı:
- ‘’Tamam'’ demiş, ‘'karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak’'. Böyle olunca adam da şikâyetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş.

Kadı dönmüş Yahudi’ye:
- ‘’Senin şikâyetin nedir bre?'’ Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış…
- '’Ne diyeyim kadı efendi’' demiş, '’hiç adaletinizden sorgu sual olur mu? Adaletinle bin yaşa sen, e mi !’’?

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek konuşmasını şöyle bitirmiş; ‘’Kıssadan hisse: Ananı ‘öpen’ kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Agnadın mı?"

***

Söz Hükm-ü KarakuşÎ'den açılmışken hikâyeyi burada bırakmayayım ve onun hikâyelerini sizlere parça parça değil de onun bildiğim hikâyelerinin tamamını bir seferde anlatayım.

***

Hırsız bir evi gözüne kestirmiş, etrafı kolaçan etmiş. En iyisi balkondan girmek demiş. Gece bastırınca bahçeye dalmış, balkona tırmanmaya başlamış... Bir adım, bir adım daha, tam çıkmak üzere, balkonun korkuluğu kırılıp kopmuş. Hırsız düşüp ayağını kırmış...

Sabah olunca, hırsız doğru kötü ve abuk, sabuk hükümleriyle (Hükm-ü Karakuşî) meşhur "Karakuş Kadı"ya gitmiş, halini göstermiş: "Kadı efendi, ben soymak için eve girecektim, fakat balkon korkuluğu çürük çıktı, koptu. Ben de düşüp ayağımı kırdım!" demiş.

Kadı da pek anlamamış: "Eeee ne istiyorsun, şimdi seni hırsızlığa teşebbüsten içeri atayım mı?" diye sormuş. Adam da, "hayır kadı efendi, bir dinleyin.” Bunun üzerine Karakuşî Kadı, "anlat bakalım!" demiş.

Hırsız başlamış anlatmaya; "Ev sahibinden davacıyım, eğer balkonun korkuluğunu sağlam yaptırsaydı, ben de düşüp ayağımı kırmazdım... Tamam hırsızlık suç ama, cezası balkondan düşüp ayak kırmak değil!"

Karakuşî Kadı keyiflenmiş, tam ona göre bir dava, çağırmış ev sahibini: "Be adam, niçin evinin balkonunu sağlam yaptırmıyorsun? Korkuluk sağlam olsaydı bu adam düşüp ayağını kırmazdı!"

Ev sahibi şaşırmış: "Aman efendim, balkonun korkuluğunu Marangoz Ahmet usta yaptı. Çürük yaptıysa benim günahım ne?"

Kadı efendi, hemen Marangoz Ahmet Ustayı çağırın demiş, Marangoz gelmiş. Sorgu suale çekilmiş ve başlamış anlatmaya; "Efendim ben balkonun korkuluğunu çakarken yoldan yeşil başörtülü bir hanım geçiyordu. Başörtüsü o kadar güzel yeşile boyanmıştı ki, herhalde gözüm ona daldı. Çiviyi boşa çakmış olacağım!" demiş.

Kadı emretmiş: "Hemen o yeşil başörtülü kadını bulup getirin!" demiş. Kadıncağız gelmiş, tir tir titriyor: "Kadı efendi, benim günahım ne? Ben başörtüsünü, boyasın diye boyacıya verdim, o boyadı!"

Sıra boyacıya gelmiş; kadı sorguya çekmiş: "Ulan, başörtülerini böyle göz alıcı renge boyuyorsun, marangozun gözü başörtüsüne takılıyor, çiviyi boşa çakıyor. Balkona tırmanmaya çalışan hırsız düşüp ayağını kırıyor!" Boyacı verecek cevap bulamayınca, kadı da hükmünü vermiş: "Götürün bu herifi asın!"

Biraz sonra cellat gelmiş: "Kadı efendi, bu boyacıyı boyu sehpaya uzun geldiği için asamıyorum!"

Kadı elini sarığına dayamış, çözüm bulmuş: "Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!"

***

Bir terzi ve bir avcı arkadaş olur, beraber ava gitmeye karar verirler. Av sırasında avcı attığı bir ok ile terzinin bir gözünü kör eder. Terzi dayanamaz gider avcıyı dava eder. Kadının karşısına çıkarlar. Kadı Karakuşî'dir. Karakuşî terziye sorar: ‘’Anlat bakalım, ne istiyorsun’’. Terzi cevaben ‘’efendim bu avcı benim gözümü çıkardı. Mesleğim terziliktir. Tek gözümle bu işimi icra edemiyorum. Avcı cezalandırılsın ve bedel ödesin’’. Karakuşî; ‘’Avcının gözünü çıkartın’’ diye emir buyurur. Bu defa avcı itiraz eder; ‘’Efendim ben avcılıkla geçiniyorum, tek gözle avlanamam’’  der.  

Karakuşî biraz sakalını okşar ve kararını verir: ‘’Kapıdaki bekçilerden birini getirip bir gözünü çıkarın, o tek gözle de idare edebilir.’’ (!)

***

Dayak yiyen bir genç Karakuşî'nin yanında alır nefesi ve kendisini dövenden şikâyetçi olur. Karakuşî, suçluyu getirmeleri için beş muhafız yollar. Bunu duyan suçlu hemen Karakuşî'ye gider. Mahkemede davacı gençle karşılaşınca onun bir şey söylemesine fırsat vermeden dayak attığı genci göstererek ‘’işte beni döven budur’’ der. Bunun üzerine Karakuşî dayak yediği için davacı olan gence dayak atılmasını emreder. Genç yediği dayaktan neredeyse ölecek duruma gelir.

Genç, ‘’dayak yiyen bendim’’ diye feryat edince; Karakuşî gence ‘‘o senden önce davrandı’’ diye cevap verir. (!)

***

Karakuşî her senenin Hicrî Takvime göre Muharrem ayında fakirlere sadaka verirmiş. Yine bir Mu­harrem ayında bütün sadakayı dağıttıktan sonra, yaşlı bir kadın, kapısını çalmış ve: “Kocam öldü, fakat kefen alacak param yok!” de­miş.

Karakuşî şöyle cevap vermiş: “Bu sene sadakayı dağıttım. Sen git, seneye bu va­kitlerde gel. Ben kocanın kefenini alacağım söz.” (!)

***

Bir gün, uzun sakallı iki kişi, yanlarına saçsız sa­kalsız bir adamı alarak, Karakuşî’nin huzuruna gelmişler ve: “Bu köse bizim saçımızı sakalımızı yoldu!” diye şikâyette bulunmuşlar.

Karakuşî bakmış, suçlunun ne sakalı var, ne de sa­çı. Hemen hükmünü vermiş: “Bu kösenin saçı sakalı çıkana kadar, sizi hapsedeceğim. Çıktığında, siz de onun saçını sakalını yolacaksınız!” Tabi, o ikisi hemen davalarından vazgeçmişler.

***

Yine mübalağalı bir rivayete göre, Karakuşî’nin çok güzel bir şahini varmış, kafesinden kaçmış. Kara­kuşî emretmiş ve şahin kaçmasın diye şehrin bütün kapılarını kapatmışlar. (!)

***
Karakuşî bir gün hapishaneleri teftiş eder. Herkese suçunu sorar. Sekiz kişi hariç diğerleri masum olduklarını söylerler. Diğer sekiz kişiyse, suçlarını itiraf ederek: ‘’Biz suçluyuz! Cezamızı elbette çekeceğiz!’’ demişler.

Bunun üzerine Karakuşî zindancı başına şu emri vermiş: ‘’Şu sekiz suçluyu derhal sokağa atın ki burada kalan bunca masumun ahlâkını da bozmasınlar!’’

***
Şimdi de sıra geldi Hükm-ü Karakuşî’nin gerçekte kim olduğuna…

Bir rivayete göre de Karakuşî, asıl adı Ebu Said Bahaüddin bin Abdullah Esedî (Kısaca Said Bahaattin) olan bir kimsedir. Kadı Karakuş’un ölüm tarihi 1200’dir... Selahattin Eyyubî’nin veya onun kardeşi Sirkûh’un kölesi iken, her ne meziyeti var ise, yükselmiş ve önemli mevkilere gelmiştir. Karakuşî’nin önemli hizmetleri, başarılı işleri de olmuş. Selahaddin-i Eyyûbi kendisinin yokluğunda Kadı Karakuşî’yi Kahire’ye vekil olarak bırakırmış. Akka’da valilik yapmış, orada Haçlılara esir düşünce Selahaddin-i Eyyûbi onu, on bin altın fidye ödeyerek kurtarmış. Kahire’ye kale, yol, köprü, han, çeşme gibi eserler bırakmış. Fakat iyi bir eğitimi olmadığı, devlet yönetiminde tecrübesiz ve garip bir yaratılışa sahip olduğu için zaman zaman keyfi, sert, tuhaf ve yanlış hükümler verirmiş.

Burada yer alan fıkralar Necdet Rüştü Efe’nin ‘’Türk Nüktecileri’’ isimli kitabından alınmıştır. (Nebioğlu Yayınevi, Kadı Karakuş) Bu kitabında Necdet Rüştü Efe ‘’Hükm-ü Karakuşî’’yi şöyle anlatır: ‘’Bunlar kanun, örf gelenek ve hatta tabiat dışında karar altına alınmaya çalışılmış öyle hükümlerdir ki; bu mantıksızlık karşısında, mahkûmun müdafaa cehtini (gayretini, çabasını) daima hayrete çevirmiştir. Yüzyıllar boyunca, bazı keyfi manasızlıklara nazire olarak gösterilen bu tuhaf hükümler; Anadolu’da doğup, yaşlılığında Mısır’da Selahadin-i Eyyûbi maiyetinde emirlik ve kadılık yapmış olan Karakuşî’ye aittir. Yedi yüz elli önce yaşamış olan bu zat halis Türk’tür.’’

‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denilen bu safça ve abuk sabuk verilen hükümler aslında Selahattin Eyyubi’nin veziri Bahaüddin Karakuşî’yi yıpratmak için rakibi Esad bin Memmati tarafından yazılmış "Kitab el Faşuş fi Ahkami Karakuş" isimli uydurma mahkeme kararlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla gerçekle bir ilgisi yoktur bu hikâyelerin ve bu hükümlerin...

***

Hükm-ü Karakuşî hikâyeleri görüldüğü gibi uydurmadır, gerçekle bir ilgisi yoktur. Fakat bu uydurma mahkeme kararlarından yaklaşık sekiz yüz yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılan hukuk ihlalleri ise gerçektir ve tam da hikâyelerdeki gibi bir ‘’Hükm-ü Karakuşî’’dir…

Ağır usul ihlalleri yapılarak yargının tarafsızlığının siyasal konjonktüre feda edildiği günümüz mahkemelerinin ve kurumlarının verdiği kararlar artık yasal bir “hüküm” değil, olsa olsa bir “Hükm-ü Karakuşî” olmaktadır. 

Bir süre önce bu sitemde uzun uzun yazdığım ''Ruhumuzun gıdası kelimeler'' konulu yazımda anlatmak istediğimi vaktiyle Çetin Altan bir yazısında bir cümleyle anlatmıştı: “Birkaç yüz kelimeye sığıyorsa dünyanız, Matisse’nin balıklarına (*) bakmayın, anlamazsınız.” Temel sorun tam da budur işte. Bu yüzden, görelilik (relativite) kuramı, atom ve kuantum fiziği ile bilimin ve felsefenin kavram yapısının köklü değişikliklere uğradığı bir dünyada, 19. yüzyıldan kalma düşünce kadroları ve gene 19. yüzyıldan kalma hukuk yöntemleriyle “hukuk eylemek” görüldüğü gibi ancak ve ancak ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ hükümleri doğurmaktadır…

 “Yasa”lar değil, “kafa”lar değişmelidir. Gerisi “laf-ü güzaf”tır.

Osman AYDOĞAN

(*) Henri Matisse (1869 – 1954) 20. yüzyılın en önemli ressamlarındandır. Renkleri büyük bir ustalıkla kullanışıyla Picasso ve Kandinsky ile birlikte, modern sanatın en büyük sanatçılarından biri kabul edilir. En önemli eserlerinden birisi de ‘’Red Fish’’ (Gold Fish) (Kırmızı balıklar)’dır…




İncili Çavuş

04 Nisan 2019

Ben aslında pek TV seyretmezdim… Son günlerde gerek haber programlarının gerekse de açık oturumlarının müptelası oldum…Aslında heç de iyi yapmadım… TV seyrettikçe ve oradaki haberleri dinleyip, açık oturumları da izleyip ülkenin manzarayı umumiyesini gördükçe benim de aklıma hep muzır fıkralar geliyor.

İşte bunlardan birisi daha:

İncili Çavuş, Şah İsmail’in sarayına elçi olarak gönderilmiş. İncili Çavuş Acem sarayına varınca önce bir sofraya buyur edilmiş. Ancak fazla baharatla yapılmış yemekler İncili Çavuş’un midesini bozmuş. 

İncili Çavuş, Şah’ın huzuruna çıktığında ise elinde olmadan, -affedersiniz- biraz seslice gaz çıkarmış. Bunun üzerine İncili Çavuş da hiç istifini bozmadan arkasına dönmüş ve demiş ki: 

“Eğer’’ demiş, ‘’Şah-ı Alişan’a elçiliğe sen gelmiş isen biz sükût edelim, sen Şah’ım ile dilleş. Eğer biz gelmiş isek, sen biraz sükût eyle, biz konuşalım!”

Biraz ağır oldu ama benden bu kadar… Artık siz bu fıkrayı nereye çekerseniz? Kıssadan hisse gerek, değil mi! 

Osman AYDOĞAN




İşte bu o!

04 Nisan 2019

Askerlik çağına gelen ve bu yüzden askerlik şubesine çağrılan genç adam eline hangi kâğıt verilse aynı şeyi söylüyormuş: ''Bu, o değil...''

Şu formu doldur diyorlar, kâğıdı eline alıyor, bir an bakıyor, “Bu, o değil” diyerek elinden atıyor... Şuraya imzanı at, diyorlar, kâğıda bakıyor “Bu, o değil” diye fırlatıyor.

Adamı askerî hastaneye göndermişler. Psikiyatra çıkarmışlar. Yine her gördüğü kâğıdı “Bu, o değil” diyerek buruşturup atıyormuş. Sonunda psikiyatr adamın deli olduğuna karar vermiş ve askerden muaf tutulmasına ilişkin bir belge hazırlayarak eline tutuşturmuş. Adam belgeye bakmış ve sevinçle haykırarak: ''İşte bu o'' demiş...

Fıkrayı neden mi anlattım?

Pek TV izlemezdim. Son zamanlarda TV karşısında epey bi zaman harcayınca haberlerde birilerinin ''İşte bu o!'' diyeceği bir belge aradığını fark ettim.

Osman AYDOĞAN




Bir diğerini hırsızlıkla suçlayanlara…

03 Nisan 2019

İki kör aynı tabaktan köfte yiyormuş. Birisi diğerine sormuş:

‘’Niçin’’, demiş, ‘’köfteleri ikişer ikişer alıyorsun?’’

‘’Sen ele körsün’’, demiş diğeri, ‘’nereden biliyorsun köfteleri ikişer ikişer aldığımı?’’

Diğeri cevap vermiş: ‘’Kendimden pay biçiyorum.’’

Ne bilem, son günlerde TV’lerde fazla haber programı izleyince bu fıkra aklıma geldi işte…

Osman AYDOĞAN

(Yıllardır yazarım, sanırım bu yazım ‘’en kısa yazım’’ olarak rekor kırdı…)





Bir seçimin ardından…

03 Nisan 2019

Türkiye 31 Mart 2019 Pazar günü yaptığı yerel seçimleri geride bıraktı. Gerek yazılı gerekse görsel basında bir siyasi partinin bu seçimdeki oy kaybının değişik nedenleri üzerine mebzul miktarda çok deriiiiiiiin analizler yapılmaktadır. Siz o derin analizlere kulak asmayın. Bu kaybın tek bir sebebi vardır. Bu sebebi bulmak için de her zaman olduğu gibi teeee yedi yüzyıl geriye gidip dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tarihçisinin kapısının çalmam ve onun en büyük eserinin sayfalarını çevirmem gerekiyor.

Kapısını çalacağım bu büyük tarihçi İbn-i Haldun, sayfalarını çevireceğim onun o muazzam eserinin adı da ‘’Mukaddime’’dir.

İbn-i Haldun (1332 – 1406), modern historiyografinin, sosyolojinin ve iktisatın öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl Tunuslu çok yönlü İslam – Arap düşünürü, devlet adamı ve tarihçisidir. Kendine özgü ekonomik ve mali görüşleri olmakla beraber daha çok tarihçi, sosyolog, felsefeci ve siyasi bilimci olarak tanınmaktadır.

Arnold Toynbee, aradan geçen yüzyıllardan sonra onun için şöyle derdi: "Herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi." Düşünür Cemil Meriç de İbn-i Haldun’u şöyle tanımlar: “Ortaçağın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevi bir yıldız; ne öncüsü var ne devamcısı. Mukaddime, çağları aydınlatan bir fecir; girdapları, mağaraları, zirveleriyle…” 

İbn-i Haldun’un bilimsel alanlardaki görüşleri, girişte benim ve bu sözünde Cemil Meriç’in bahsettiği ‘’Mukaddime’’ (Dergah Yayınları, 2013) isimli eserinde yer almaktadır. İbn-i Haldun bu eserinde, esas itibariyle tarihi temel alarak toplumların sosyal, siyasal ve ekonomik yapılarını inceleme konusu yapmıştır.

‘’Mukaddime’’ İbn-i Haldun'un en ünlü eseridir. İbn-i Haldun, ‘’Mukaddime’'yi büyük tarih kitabı ‘’Kitâbu’l-İber’'in birinci cildi olarak tasarlar. ‘’Kitâbu’l-İber’’ yedi ciltlik bir kitap olur. Ancak bu yedi ciltlik kitabın birinci cildi olarak planlanan "Kitab-ı Evvel", İbn-i Haldun, henüz hayatta iken ‘’Mukaddime’’ adıyla sanki ayrı bir esermiş gibi anılmaya başlanır ve İbn-i Haldun'un kendisi de bunu benimser.

İbn-i Haldun, ‘’Mukaddime’’sinde siyaset biliminin temel inceleme konularından biri olan “devlet”i canlı bir varlık gibi kabul eder. Ona göre devlet de insan gibi doğar, büyür, gelişir ve gerekli önlemler alınmazsa yıkılır ve yerine yeni bir devlet kurulur. İbn-i Haldun devlet üzerinde görüşlerini ‘’Mukaddime’’sinde şu şekilde açıklar:

“Devlet, insan tabiatının bir gereğidir. Çünkü ona göre insan tabiatı hem toplu yaşamaya hem de bir hâkimiyet altında bulunmaya muhtaçtır. Devlet ile toplum arasında sıkı bir ilişki vardır ve bu ilişki felsefedeki madde ile şeklin münasebeti gibidir. Bundan dolayıdır ki, birindeki çözülme diğerinin de çözülmesini etkiler. Devletin olmadığı yerde anarşi olur. Anarşinin olduğu yerde hayat olmaz.’’

İbn-i Haldun, ‘’Mukaddime’’sinde devletin unsurlarını şu şekilde belirler: Irk, vergi toplama, hudutları koruma, hâkimiyet ve kanun koymadır. İbn-i Haldun’un ırktan kastettiği nüfus ve kültürdür. İbn-i Haldun’a göre devlet bu unsur üzerine kurulur. Bu unsuru onda “asabiyet” temsil eder. İbn-i Haldun ‘’Mukaddime’’sinde devleti ‘’kültür’’ ve ‘’ekonomi’’ üzerine dayandırır. Bu görüşünü şu şekilde ifade eder: “Bir devlette iki esasın mevcudiyeti zaruridir. Birincisi ‘asabiyettir’ ki asker ve ordu bunun özünü teşkil eder. İkincisi ‘mal ve para’dır. Aksaklık ve bozulma da önce bu iki esasa arız olur.’’

Devleti bu şekilde tanımlayan İbn-i Haldun, Mukaddime’sinde şöyle bir tez ortaya atar:

''Devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. İslam coğrafyasında kurulan devletler ortalama 100 ila 120 yıl yaşarlar. Bir devlet kurulduğunda, şehirleşmiş medeni unsurlar yönetir, onun dışındaki bedeviler devlete karşıdır. Şehirleşenler zamanla mücadele etmeyi bırakır ve bedevilere yenilirler. Devlet yönetimine gelen bedeviler zamanla medenileşir, onların dışında yeni bedevi gruplar oluşur. Sonra yönetime yeniler gelir. Bu döngü her 20-25 yılda bir tekrarlanır. En çok 4 ya da 5 kez sürer, devamında devlet çöker.''

Benzer şekilde İngiliz felsefecisi Thomas Hobbes (1588 – 1679) de ünlü eseri Leviathan’da (Yapı Kredi Yayınları, 1993) devletin yıkılmasını, çöküşünü şöyle anlatır:

‘’Yönetim ilkeleri zaman içinde değişebilir, hükumetler değişebilir, bakanlar değişebilir, insanların karakterini değiştiren gelişmeler olabilir, insanların tutkuları, düşünceleri, yaşları, sağlıkları değişebilir, egemenleri ve bakanları hep değişebilir. Bir yönetim bu değişimlerle, kimi zaman gururlu ve güçlü, kimi zaman ise zayıf, bazen aydınların, bazen ise cahillerin elinde olabilir; bir yükselir, bir alçalır, yeniden yükselir, baş aşağı gider ve bütün bu düzensiz git-gellerden sonra atılım gücünü kaybeder, duraklar, sonunda da dağılır ve biter.’’

İbn-i Haldun, ‘’Mukaddime’’sinde dile getirdiği bu tezinde devletin çöküşü esnasında beş aşamanın bulunduğunu belirtir. İbn-i Haldun, bu aşamaları da şu şekilde sıralar: Zafer, istibdat, ferağ (istirahat, dinlenme), müsâlemet (huzur, barış) ve israf. Devletlerin geçirdiği bu beş aşama Batı’nın doğrusal tarih anlayışının aksine döngüsel olarak her 20 – 25 yılda bir devam eder.

İbn-i Haldun devletlerin geçirdiği bu aşamaların temel özelliklerini şu şekilde anlatır:

1. Zafer aşamasında, rakiplerin yenilerek hâkimiyetin ele geçirildiği fakat devlet teşkilatlanmasının henüz tamamlanmadığı devredir. Bu devrede aile ve din bağları güçlüdür.

2. İstibdat aşamasında hükümdarın yönetimde kontrolü tamamen kendi eline aldığı, iktidarı kimseyle paylaşmadığı, hükümdarın iktidarı tekeline almaya başladığı dönemdir. Burada artık kurum ve kurallarıyla bir devletin oluşmaya başladığı dönemdir.

3. İktidarın iyice pekişmiş olduğu ve ‘‘ferağ’’ adı verilen üçüncü devrede ise artık iktidarın nimetlerinden yararlanılmaya başlanılmaktadır. Bu dönem (ferağ), rahatlık ve sükûnet çağıdır. Bir yandan da yönetim tarafından gösterişin, şatafatın, lüks ve debdebenin öğrenildiği dönemdir. Bu aşamada hükümdar lüks ve debdebeyi kendi otoritesini ve kişisel gereksinimlerini karşılamak için kullanır. Hükümdar kendi otoritesini koruyacak paralı askerlere bu aşamada başvurur. Kısacası bu dönem dinlenme ve rahatlık dönemidir.

4. Müsâlemet (huzur, barış) devresinde kanaat ve barış hâkim olup önceki hükümdarların örnek alınmasıyla iktidarın sürdürülmesi ve devletin yaşatılmaya çalışılmasının güvenli bir yol olduğuna inanılır. Öncekilerin kurduğu düzene de kanaat edilir. Bu aşama, doyum, tatmin, kendini beğenme ve kibir ile geçmekte­dir. Lüks, rahat yaşama ve kibir artık bir alış­kanlık ve yaşam biçimi olmuş­tur. Hükümdar ve yakın­ları bu durumun sonsuza değin süreceği inancındadırlar.

5.  İsraf döneminde ise devlet  bir sona doğru ilerlemeye başlar. Devletin çöküş aşaması bu dönemde başlamaktadır. Hükümdar ve çevresi, öncekilerin biriktirdiği serveti telef ederler. Görevler, ehil olmayanlara dağıtılır. Ordu bozulur. Zevk düşkünlüğü arttığı için gelirler giderleri karşılayamaz. Bu aşama aynı zamanda din ve dayanışmanın sayesinde baş­langıçta sağlanan yaşamsal güç­lerin, hısımlığın (asabiyet) tah­rip edildiği dönemdir. Hükümdar, artan israf sonucu satın aldığı destekçilerinin des­teğinin ve vazgeçmediği lüksü­nün devamı için vergileri artır­mak zorundadır. Konfor ve lük­sün tükettiği alışkanlıklar fiziki zaafların ve kötü huyların yayıl­masına neden olmaktadır. Dev­let kendi içinde çözülmeye baş­lamıştır. Az sonra da dışardan gelen genç ve sağlıklı bir gru­bun istilası ile devlet yağı bitmiş bir lambanın fitiline benzer şekilde söneeer gider... 

İşte İbn-i Haldun bir devletin çöküşünü ''Mukaddime''sinde böyle anlatıyor...

İbn-i Haldun’un öne sürdüğü bu tez evrenseldir ve devletlerden şirketlere, kurumlardan, kuruluşlardan partilere ve gerçek kişilere uyarlanabilir. İbn-i Haldun'un 5. safhada ''dışarıdan gelen grup'' olarak bahsettiği grubu; dışarıdan değil de içeriden bir diğer siyasi parti, bir diğer kurum, bir diğer kuruluş veya bir diğer şirket veya bir diğer gerçek kişi olarak günümüze uyarlamamız gerektiğini düşünüyorum. 

Gerek yazılı gerekse görsel basında mebzul miktarda bu seçim üzerine bir siyasi partinin oy kaybının değişik nedenleri üzerine çooook derin analizler yapılmaktadır. Siz girişte de söylediğim gibi o derin analizlere kulak asmayın. Çöküşün tek sebebini teeee yedi yüzyıl geriden Büyük Tarihçi İbn-i Haldun işte böyle açıklamaktadır. Çöküşün tek sebebi budur... Gerisi laf-ü güzaftır...

Bu noktada bir hususa açıklama getirmem gerekiyor. Bu anlattığım bu beş safha, İbn-i Haldun’un anlattığı döngüsel olarak tekrarlanan 20 - 25 yıllık süre için geçerlidir. İbn-i Haldun, 20 -25 yıldan sonra gelen müteakip yeni yönetimin de benzer süreçleri yaşadığını, bu döngünün dört ila beş kez tekrarlanmasından sonra da devletin çöktüğünü ifade eder.

Bu noktada isterseniz yazımda bahsettiğim Thomas Hobbes’in ‘’Leviathan’’nında dile getirdiği tezini bir daha okuyun. Sonra da İbn-i Haldun’un tezini bir daha düşünün. En sonunda da Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923, 1950, 1960, 1980, 2002 ve 2023 yıllarını tarihin diyalektik sarkacı ve İbn-i Haldun’un bu döngüsel süreci içerisinde değerlendirin. 2023 yılının ise Cumhuriyet’in yüzüncü yılı olduğunu hatırlayın. Sonra da tehlike neredeymiş, beka sorunu neymiş bir üzerinde düşünün…

Bu yazı bir siyasi partinin oy kaybının analizinden çok öte bir yazıdır. Bu yazı Türk devlet yapısının, siyaset sosyolojisinin ve demokrasinin kronik hastalığından bahseder ve bu nedenle de önündeki bekleyen tehlikeden haber verir. Bana da sadece bu tehlikeyi ‘’arz etmek’’ düşer…

Zaten haber verirdi geleceği İbn-i Haldun bahsi geçen o muazzam eseri ‘’Mukaddime’’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Osman AYDOĞAN




Çıngırak

01 Nisan 2019

Rahmetli babam mahallemizin hatırı sayılan büyüklerindendi... Özellikle kış aylarında bu nedenle hemen hemen her gece evimiz komşu ve akrabalarımız tarafından dolup taşardı... Tabii o zamanlar insanları evde konuşturmayan televizyon yoktu... Ayrıca o zamanlar zaman da boldu ve zaman yavaş işliyordu.... Rahmetli babam da hoşsohbet bir insandı, aynı zamanda da iyi bir masal ve fıkra anlatıcısıydı… Babam bu yavaş işleyen zamanda bizlere masallar ve fıkralar anlatır, bizler de merakla ve huşu içerisinde dinlerdik… Evimizin kış aylarında geceleri bu şekilde dolup taşmasında rahmetli babamın bu hoşsohbetiydi aslında...

Rahmetli babamın anlattıkları bu masal ve fıkraların nasıl birer kültür hazinesi olduğunu yıllar sonra fark ettim… Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun 2000’li yıllarda yazdığı ‘’Simyacı’’ isimli kitabında anlattıklarını rahmetli babamdan ben teee 1960’lı yıllarda dinlemiştim… İstanbul'un Topkapı semtinde sur dışında Topkapı Şehir Parkı dâhilinde bulunan Arakiyeci (Takkeci) İbrahim Ağa Camii’nin yıllar sonra öğrendiğim gerçek hikâyesini de rahmetli babam teee o zamanlar bu kış gecelerinde anlatmıştı…Bu sitemde yazdığım fıkralarda, masallarda ve hikâyelerde rahmetli Babamın anlattığı bu hikâyelerin, masal ve fıkraların izleri vardır...

Rahmetli babamın yine tee o zamanlar karlı ve soğuk bir kış gecesinde odun sobasının etrafında komşu ve akrabalarımıza anlattığı bir ‘’Kurt’’ hikâyesini de yıllar sonra Yaşar Kemal’den okumuştum…

Rahmetli babamın tee o zamanlar anlattığı bu kurt hikâyesini Yaşar Kemal, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki fahri doktora töreni için hazırladığı konuşmada benzer şekilde şöyle anlatıyordu:

Anadolu’da kurtlar bir beladır. Bir kurt bir koyun veya keçi sürüsüne dalar, kurt sadece bir tanesini alır götürür ancak bütün sürüyü parçalar. Kurt dalmış sürüden artık hayır yoktur... Koyundan, keçiden başka geçimi olmayan Anadolu köylüsü, eğer sürüsüne böylesine kurt girmişse çöker, biter, açlıkla karşı karşıya kalır. Bu nedenle kurt gittikten sonra, sabah olduğunda sürü sahipleri gördükleri manzara karşısında donar kalır ve içleri kurda karşı kinle, öfkeyle dolar…  

Bu durumda köylü, kurttan öcünü almak ister. Atlarına binerler, köpeklerini, iplerini alırlar, kurt avına çıkarlar. Kurtları intikam için diri yakalamaktır en büyük amaçları. Usulünü de bilirler ve sonuçta kurtları diri diri yakalarlar. Kin bağladıkları, öç almak istedikleri kurda bir fiske bile vurmazlar. Kurdu hiç incitmezler. Yalnız sağlam bir telle ya da kirişle kurdun boğazına bir çıngırak takarlar ve kurdu okşayarak ve öperek salıverirler.

Boğazı çıngıraklı kurt sevinerek, koşarak ayrılır köylülerden. Ancak çıngıraklı kurt hiçbir canlıya yaklaşamaz çünkü çıngırak sesini duyan her hayvan önceden kaçar, kurt ise boğazında çıngırak, bozkırlar boyunca, dağlar boyunca boşu boşuna koşar durur. Zavallı çıngıraklı kurt dağlarda ve kırda av bulamadığı, aç kaldığı zamanlarda da köylerdeki, ağıllardaki sürülere yaklaşır ama boynundaki çıngırak sesi hemen kurdu ele verir, sesi duyan çoban köpekleri hemen çıngıraklı kurdu kovalarlar...

Sonunda kurt dağlarda açlıktan önce yavaş yavaş zayıflar, sonra zayıflıktan güçsüz düşer ve sonunda bağıra, bağıra, bağıra ölür. Bu, insan aklına gelen işkencelerin, zulümlerin en korkunçlarından birisidir. Çünkü boynuna çıngırak takılan kurdun artık yaşama imkân ve ihtimali olmadığı gibi ölümlerin de en zorunu yaşar; açlıktan ölür...

Şimdi düşünüyorum da; rahmetli babam bu tür hikâyelerle günlük yaşama ilişkin olarak bizlere bir şeyler mi anlatılmak ister, bizlere ‘’kıssadan hisse’’ diyerek dersler mi verirdi? 

Osman AYDOĞAN




Miraç Kandili 

02 Nisan 2019

Bilindiği gibi Hicri takvimin üç ayı, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına ‘’Üç Aylar’’ denir ve mübarek aylardan sayılır. Bu mübarek aylarda da sayısı beş olan mübarek geceler bulunmaktadır. Regâip Kandili ve Miraç Kandili; Recep ayında, Berat Kandili; Şaban ayında, Kadir Gecesi ise Ramazan ayında bulunmaktadır. Mevlit Kandili de Rebiyülevvel ayında bulunur.

Ülkemizde bu beş gecenin kutlanmasına büyük önem verilir. Bu geceler, Osmanlı padişahı II. Selim zamanında minarelerde kandiller yakılarak kutlanmaya başlandığı için “kandil” olarak da adlandırılır. Diğer Müslüman ülkelerde de bu geceler ''kandil'' olarak adlandırılmaz, ''gece'' olarak ifade edilir, Regâib gecesi, Miraç gecesi gibi. Bu kutsal gecelerden Miraç gecesi dini olduğu kadar edebiyat dünyasının da ilgi odağı haline gelir.

Bugün bu kutsal kandillerden, gecelerden Miraç kandili, Miraç gecesidir..

Miraç; üç ayların Regaib Kandili 'nden sonraki kutsal gecedir. Miraç; Arapça'da ‘’uruc’’ sözcüğünden türetilmiş olup merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam'da Hz. Peygamber (s.a.s)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi olayıdır. Hazreti Muhammed, yolculuğunda "Burak" adlı binekle seyahat eder.

Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Receb ayının 27. gecesi (Miladi takvime göre bu gece 2019 yılı için 02 Nisan gününe denk gelir.) Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail rehberliğinde Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram'dan (Mekke), Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında ‘’isra’’ adını alır.

Bu aşama Kur’an’da şöyle geçer (İsra Suresi, 1.Ayet): “Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki o her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.”

İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.s)'in Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükselişi oluşturur. Miraç olarak anılan bu yükselme olayı Kur'an'da anılmaz, ama çok sayıdaki hadiste ayrıntılı biçimde anlatılır. 

Rivayete gör Peygamberimiz, birinci semada Hz. Âdem, ikinci semada Hz. Yahya ve Hz. İsa, üçüncü semada Hz. Yusuf, dördüncü semada Hz. İdris, beşinci semada Hz. Harun, altıncı semada Hz. Musa yedinci semada Hz. İbrahim ile görüşmüştür. Miraç gecesi arş'ı (arş: bütün âlemleri kuşatan yüce bir makam),  kürsi'yi (kürsi: ilim, hâkimiyet, kudret, saltanat, azamet), Cennet'i, Cehennem'i ve ilahi azameti müşahede eden Allah Rasulü, dünyada hiçbir beşere ve hiçbir peygambere nasip olmayan en üst dereceye erişti: Cenab-ı Rabbü'l Alemin'i gördü. Bizzat Cenab-ı Hakk'dan aracısız doğrudan vahiy aldı. Ümmeti için yalvarış ve yakarışta bulundu. Beş vakit namaz bu gece farz kılındı. Allah'a şirk koşmayanların cennete gireceği müjdesi verildi ve Miraç gecesinde "Amenerrasulü" diye başlayan Bakara Suresi'nin son iki ayeti indirildi.

Ayrıca bu gece Allah, Hazreti Muhammed'e insanın yaşama hakkını, şeref ve haysiyetini korumayı, toplumun huzur ve güvenini sağlamayı amaçlayan on iki emir vahyetti.

Bu gecenin anlamı üzerine din bilginlerinin görüşleri farklı farklıdır.

Din bilginlerinden kimilerine göre bu yükselme manevi ve ruhi, kimilerine göre maddi ve fiziki, kimilerine göre hem maddi hem de manevi, kimilerine göre de ne tam anlamıyla maddi ne de tam anlamıyla manevidir. Burada manevi ve ruhi anlamdan kastedilenin gönül ve ruh temizliğinden geçip, ahlaki erdemlere yükseliş olduğu üzerinde din bilginlerince mutabakat vardır. 

Miracın manevi ve ruhi bir yolculuk olduğunu idda eden din âlimlerinden birisi de Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-i Arabî’dir. Arabî ’'Kitab el-İsra’’ (Gece Yolculuğu Kitabı) isimli eserinde işte bu Miraç'ı anlatır. Bu kitap dini olduğu kadar edebi bir eserdir aynı zamanda. Arabî bu kitabında bu yükselmenin maddi değil manevi  ve ruhanî olduğunu söyler. Aşağıdaki bölüm ’Arabî'nin 'Kitab el-İsra’’yı neden yazdığını anlattığı giriş bölümünden alınmıştır:

‘’İmdi… 'el-İsrâ ila Makami Esra' olarak ifade edilen bu kitapta, akli miraç, ruhani makamlar, ilahi sırlar, kutsal illî mertebelerin ehli sufiler topluluğunu ele almayı amaçladım. Bu bağlamda amacım, kevnî âlemden (varlık âleminden) ezelî makama (Allah’ın makamına) yönelik yolculuğu belli bir tertip dâhilinde özetlemektir.

Bu arada, dille söylenemeyen, bilgi ve hâl ile izhar edilmesine imkân bulunmayan makama doğru sıralanan bazı makamların isimlerini de açıklamak istedik. Bu, mirasçı kılınan ruhların miraçları, Nebî ve Resullerin sünnetleridir. Ruhların miracından söz ediyorum, şekillerin değil, sırların gece yürüyüşü (İsra), cennetleri veya ayanları görme surları değil. Zevk ve tahkik marifetinin süluku, mesafe ve yol süluku değil. Mana olarak göklere yükselme, ikamet olarak değil.’’

Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-i Arabî’nin ’'Kitab el-İsra’’ kitabı Batı edebiyatını da derinden etkiler. Fransız Matematikçi ve yazar René Guénon, İtalya'nın en büyük şairi, Batı edebiyatının en büyük ustaları arasında sayılan yazar, edebiyat kuramcısı, ahlak felsefecisi ve siyasal düşünür Dante Alighieri’nin (1265 – 1321) dünya edebiyatının başyapıtlarından sayılan ‘’La Divina Commedia’’ (İlahi Komedya) (Oğlak Yayıncılık, 2016) adlı manzum destanında adı geçen ‘’İnferno’’yu (cehennem) kaleme alırken İbn-i Arabî’nin ‘’Kitab el-İsra’’ (Gece yolculuğu kitabı) ile ‘’Fütühat-ı Mekkiye’’ (Mekke İlhamları) adlı eserlerinden faydalandığını iddia eder. İbn-i Arabî’nin gerek ‘’Kitab el-İsra’’ ve gerekse de ‘’Fütühat-ı Mekkiye’’ adlı eserlerdeki simge ve semboller, özellikle Dante'nin cehennemi ile İslami cehennemin benzerliği, Hz. Muhammed'in Miraç'ı; cehennem ve cennetten sonra her iki eserde de başkarakterin nurani bir yoğunluktan (Tanrı) bahsetmesi bu iddiayı kanıtlar niteliktedir. René Guénon'un da kabul ettiği bu iddia, aslında kendisi de Endülüslü olan tarihçi Miguel Asin Palacios’a aittir. Miguel Asin Palacios, ‘’Dante ve İslam’’ (Okuyan Us Yayınları, Mayıs 2010) isimli eserinde bu iddiayı dile getirir.

Miraç’ı Türk edebiyatçıları da konu edinir. Türk edebiyatında Mi’râc hadisesini anlatan eserler İslamiyet’i kabul ettiğimiz 9. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanır. Mensur veya manzum olarak kaleme alınan bu eserler; Mi’râc-nâme, Mi’râciyye veya Mi’râc-ı Nebî olarak isimlendirilirler. Bu eserlerin yazarları anlattıkları konunun mucize olmasından dolayı çok sanatlı bir dil kullanmışlardır.

Günümüz edebiyatçiları da eserlerinde Miraç'a yer vermişlerdir. Bunlardan Şair Arif Nihat Asya Hz. Muhammet’in üstün özelliklerini övmek için yazdığı ve Miraç’tan da bahsettiği ve sanki günümüzü anlattığı ve millet neden ''deizm''e kayıyor, nedenlerini anlattığı ‘’Naat’’ isimli şiirinde şöyle derdi (şiir uzun, kısmen alıntılıyorum):

Yeryüzünde, riya, inkâr, hıyanet
Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar
"Ebu Leheb öldü" diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed; 
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

Adına alışkın dudaklarımız! 
Artık, yolunu bilmiyor; 
Artık, yolunu unuttu
Ayaklarımız! 
Kabe’ne siyahlar
Yakışmamıştı, ya Muhammed,
Bugünkü kadar!

Haset gururla savaşta; 
Gurur, Kaf Dağı'nda derebeyi…

Vicdanlar sakat

Ne doğruluk, ne doğru; 
Ne iyilik, ne iyi…

Bayram yaptı yabanlar; 
Semave’yi boşaltıp
Save’yi dolduranlar.
Atını hendeklerden-bir atlayışla-
Aşırdı aşıranlar.
Ağlasın Yesrib,
Ağlasın Selman’lar!

Gel, Ey Muhammed, bahardır.
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!...
Hacdan döner gibi gel; 
Mirac’dan iner gibi gel; 
Bekliyoruz yıllardır!

Ülkemiz dâhil İslam dünyasının yaşadığı onca riya, inkâr, hıyanet, cehalet, haset, gurur, hırsızlık, sahtekârlık ve onca olumsuzluklar karşısında insan ister istemez Arif Nihat Asya’nın ‘’Naat’’  şiirine sığınıyor ve ona sarılıyor:  ‘’Gel, Ey Muhammed, bahardır. Hacdan döner gibi gel; Mirac’dan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır!’’

Yüce Rabb’imizin ülkemiz dâhil İslam dünyasının yaşadığı onca olumsuzluklardan arındırarak hepimizi gönül ve ruh temizliğinden geçirip, ahlaki erdemlere yükseltmesi dileği ile Miraç Kandiliniz kutlu olsun.

Osman AYDOĞAN




Kabadayı!

01 Nisan 2019

Mahallenin kabadayısıydı… Hem de şehrin en kabadayı mahallesinin kabadayısı idi... Boylu posluydu... Astığı astık, kestiği kestikti… Kimse kendisine yan gözle bakamazdı… Mahallede raconu sadece o keserdi... Mahallede sürekli olarak ceketi omuzunda, kasketi hafif öne doğru eğik, sağ elinde de sürekli salladığı tespih ile dolaşırdı. Zaman zaman da ceketini sağ koluyla geriye atarak altın kabzalı belindeki tabancasının görülmesini sağlardı. Mahallede, mahalle başında onun gelişini görenler hemen yolun kenarına çekilerek başları öne eğik, elleri önlerinde bitişik kabadayının geçişini beklerlerdi. Kavgada en çok da Osmanlı tokadını kullanırdı… Bir vurdu mu, alimallah, yere sererdi hasmını…

Bir gün yine kabadayı mahalle başında gözükür… Fakat bizim kabadayıda bir tuhaflık vardır… Kabadayı, başındaki kasketi yamulmuş, omuzundaki ceketi, pantolonu parçalanmış, lime lime olmuş,  üstü başı per perişan, yüzünde morluklar, yara bere izleri ile o kabadayı yürüyüşünden hiç eser kalmamış, sallana sallana gelmektedir. Mahalleli merak içinde başında toplanır… Merakla, hayret içinde ve çekinerek sorarlar: ‘’Hayrola ağam, ne bu hal, ne oldu böyle sana?’’

Kabadayı hafiften doğrulur, mahallenin yüzüne mağruru mağrur bakar, sonra da tane tane anlatır başına gelenleri: ‘’Otuz kişiydiler... Etrafımı sardılar... Tabancamı istediler…’’ Sonra duraklar… Derin bir nefes alır… Mahalleli de devamını sormaya çekinerek merakla bekler… Kabadayı bir süre mahallenin yüzüne melül melül baktıktan sonra kısık bir sesle anlatmaya devam eder: ‘’Verdim tabiii… Ama kılıfını da isteselerdi, ben biliyordum yapacağımı…’’

Değil mi, iyi ki kılıfını da istemediler!

Osman AYDOĞAN




Sakura

30 Mart 2019

Japonca bir kelime olan Sakura’nın Türkçesi meyve vermeyen çok güzel bir “kiraz ağacı” anlamındadır. Çiçekleri makbuldür. Çiçekleri ağır ağır açar ama çok çabuk dökülür. Bu çiçek Mart ayının son haftası ile Nisan ayının ilk haftası açar ve Japonya'da bu dönem kutsal sayılır.

Açtıklarında büyüleyici bir hayal alemini gözler önüne sererler. Ancak güzelliklerinden daha fazla bir şey vardır onlarda. Sakura’nın dalda kaldığı zamanın çok kısa olması, Japon kültüründe hayatın gelip geçici olduğunu ifade eder. Zıtlıklar yaşamın her anında birliktedir; siyah ile beyaz gibi, iyi ile kötü gibi, yaşam ile ölüm gibi...

Sakura; hem hayatın başlangıcını yani baharı müjdeler, hem de kaçınılmaz sonunu simgeler. Japonya'da baharın müjdecisi olmasına rağmen, daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle edebiyatta ölüm ile yaşamın birlikteliğini ifade eder. Sakura’nın hüzünlü bir yanı olduğu için çok da sevilen bir kadın adıdır da Japonya’da Sakura.

Sakura’nın açması çok yavaş bir süreç, solgunlaşıp yere düşmesi ise bir anlıktır. Japonlar için, Sakura’nın kısa ama parlak yaşamı, samurayların genç, zamansız, kahramanca ölümünü simgeler.

Kiraz çiçekleri samuraylar için hem yaşamı, hem de ani bir ölümü hatırlatmaktadır. Bir şeyin hem üstün güzellik hem de hızlı şekilde ölmeyi nasıl aynı anda sembolize ettiği sorusunun cevabı ise Japon kültürünün ölüme bakış açısında saklıdır.

Sakura, hem genç bir samurayın ruhunu hem de güzel bir kadının ihtişamını taşır. Samuraylar daha gençken ölümü tatmış, kiraz çiçekleri de en güzel oldukları vakitte dökülmüşlerdir. İşte böyle geçici işte böyle de güzeldirler, güzel olan her şeyin geçici olduğu gibi…

Çiçeklenen ağaçlar güzelliklerini kısa bir süre sunarlar ve çiçeklerini tüm şehir üstüne dökerler. Kiraz çiçeklerinin açışı o kadar güzeldir ki Japonya’da meteoroloji tarafından her şehir için tahminleri önceden yapılır ve insanlar ona göre programlarını ayarlarlar.

Güzelliğin ve estetiğin simgesi olan kiraz çiçekleri (Sakura) açtığında Japonlar parklara, bahçelere, tapınaklara akın ederler. Yalnızca çiçekleri seyretmek için… Bu çiçek izleme partilerine “hanami” adı verilir.. Hanami festivallerinin en can alıcı etkinliği, zen sükûnetine yaraşır şekilde, yalnızca yürümektir. Sükût içinde, sessiz ve sakin…

Japon filmlerinde çiçek döken ağaç sahnesi olmazsa olmaz bir sahnedir. Japon filmlerinde anlatılan hikâyeye görsel zenginlik katmasının yanı sıra izleyiciye hikâyenin içindeki duygusal bir sahneye hazırlama amacıyla da kullanılır.

Sake (Japonların pirinç ve tahıl tozundan yapılan ulusal içkisi) içerken ve son nefeslerini verirken bile bu ağacın görüntüsünü hayal eden bu ağacın yakınında bir yerde yapılan savaş sonucu ölüme yaklaşmışken bile bu ağacı düşünen kahramanlarla sık sık karşılaşırız Japon filmlerinde… Romantik sahnelerde de Sakura ağacı bulunur.

Bunu en iyi Japonya'nın modernizasyonuna dair olan hikâyede yönetmenliğini Edward Zwick’in yaptığı ve başrolde Tom Cruise’in yer aldığı ‘’Son Samuray’’ filmi gösterir. ‘Bu filmde Samuray Katsumoto ölürken etrafında uçuşan Sakura’nın çiçekleri işte o ölüme değerdir.

Bu ağacın çiçeklerinin dökülme sahneleri genellikle her güzel şeyin bir gün mutlaka sona erebileceği mesajını ve yaşanılan kayıpların yaşattığı acıyı bazen de anılarımızdaki kaybettiklerimizi simgeleyen bilinçaltı bir mesaj vermeyi hedefler.

Ancak Sakura ağacının çiçek dökmesi her ne kadar bir şeylerin sonunu simgelese de yeniden açılacağı anı görme umudu da her sonun bir başlangıcı olduğunu müjdeleyen bir konumdadır. Yani hüzün hissinin yanında umut hissini de bizlere verir...

Sakura çiçekleri bana Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel’i anımsatır. Hegel’e göre, biricik canlı felsefe; çelişmelerin, daha doğrusu karşıtların felsefesiydi. Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de çiçeğin ortadan kalkması gerekliymiş. Demek ki üremenin gerçeği hem çiçek, hem de meyve olmakmış. Hegel’e göre ölüm; hem ortadan kaldırmaymış, hem de yeniden doğuşu sağlayan bir koşulmuş.

Her ne kadar parklarımızda bahçelerimizde Sakura yoksa da hala ağaçlar çiçeklerini dökmedi…  Bugün hafta sonu… Yarın da Pazar ve seçim var... Hava sıcak değilse de güneşli ve pırıl pırıl… Sabah ilk işiniz olan sandıklara oyunuzu attıktan sonra, evinize dönmeyin, kendinizi de dışarıya atın, parklara, bahçelere, kırlara gidin... Oralarda ağaçlara, çiçeklere, börtülere, böceklere selam verin… Halil Cibran ‘’ağaçlar yeryüzünün gök kubbeye yazdığı şiirlerdir’’ derdi… O şiirleri okuyun!

Bu baharın ‘’umut’’lara ve ‘’hayır’’lara vesile olması dileği ile…

Osman AYDOĞAN

Japon halk müziği eşliğinde sakura:
https://www.youtube.com/watch?v=IKTRnO7SV68




Sihirbazın Çırağı

29 Mart 2019

“Der Zauberlehrling”, Türkçe adıyla “Sihirbazın Çırağı”, Alman edebiyatının şüphesiz en büyük isimlerinden Goethe tarafından 1797’de yazılan ve sanat ve edebiyat dünyasını derinden etkileyen bir şiirdir. Şiir daha sonra balad haline getirilir. (Balad, şiirin müziğe uyarlanmış halidir.)

Goethe’nin ''Zauberlehrling'' isimli şiirinde çok özet olarak şu konu işlenir: Sihirbazın çırağı ustasının olmadığı bir zaman ustasının yerine geçmeye kalkar, büyüyü basit bir şey sanır, bütün hayaletleri çağırır, ancak bunlarla baş edemez.

Sonra ustasından medet umar. Sihirbazın çırağı sonunda şöyle haykırır;

‘’Die ich rief die Geister, werd’ ich nun nicht los’’
(Çağırdığım hayaletlerden şimdi kurtulamıyorum.)

İşte bu şiir şimdiye kadar ABD yapımlı dört filme kaynak teşkil etmiştir.

Bunlardan ilki 1940 yapımı efsane Walt Disney klasiği “Fantasia” filmidir:

Bu film; çok bölümlü ve çok renklidir. Filmin müziği olarak J. S. Bach, Stravinski, Paul Dukas, Çaykovski, Beethoven, Mussorgski ve Schubert gibi klasik müzik dehalarının eşsiz eserlerin eşliğinde, harika çizimlere ve büyülü bir atmosfere sahip olan görüntülere sahiptir. Filmde; şarap tanrısı Dionysos, çobanların tanrısı Pan, yarı insan ve yarı bedenli düşsel varlıklar olan Centaurlar, sayısız çokluktaki dişi tanrısal varlıklar olan Nympheler, doğurganlık tanrısı Eros ve daha birçok Yunan mitolojik yaratığı çizgilerle canlandırılmakta ve Mickey Mouse da  tanıtılarak sihrin ve masal diyarının içine doğru bir yolculuk yapılmaktadır. Çizgi filmle klasik müziğin harmanlandığı bir filmdir. Bu film animasyon film tarihinin başyapıtı sayılır.

İkinci film bu filmden 60 yıl sonra Disney’in kuzeni Roy Disney tarafından yeniden çekilen ‘’Fantasia 2000’’dir:

Bu film; her bölümü değişik bir yönetmen tarafından hazırlanan sekiz kısa filmden oluşmakta ve Beethoven’ın Beşinci Senfonisi üzerine uyarlanan aydınlık-karanlık savaşı ile başlamaktadır. Bölümler boyunca pek çok farklı kahramanlar bulunmaktadır. Filmde Mickey Mouse ve Donald Duck da vardır. Her bölümün başında ünlü oyuncuların sunuculuk yaptığı film, umut, yeni başlangıçlar ve iyilik duygusu aşılamaktadır.

Üçüncü film ise 2010 senesinde Nicholas Cage’in başrolde oynadığı ‘’Sorcerer’s Apprentice’’ (Sihirbazın Çırağı) filmidir:

Masalsı senaryosu, zengin görsel efektleri, esprili diyalogları ile hemen hemen her sahnesi eğlenceli bu filmde Dave başına gelecek olaylardan habersiz, kendi halinde bir üniversite öğrencisidir. Hayatındaki tek sorunu dersleri ve âşık olduğu kız Becky’dir. Ancak hayatına daha sonra dâhil olacak olan Balthazar Blake (Nicholas Cage) sihirbaz Merlin’in öğrencilerindendir ve sihirbazlığı öğretebileceği birisini aramaktadır. Balthazar Blake’nin kötü büyücü Maxim Horvath’a karşı artık tek silahı olan Dave, sihirbazlığı öğrenerek hem şehrini hem de aşkını korumak zorundadır.

Dördüncü ve esas film ise 2002 yılında hayali bir ülkede sahnelenen ve halen devam eden  ‘’Ilımlı İslam’’ adındaki ABD Hollywood yapımı bir filmdir:

Bu hayali ülkede sanal dizilerle gerçek hayatın çoğu zaman karıştırıldığı bir vakıadır. Bu dördüncü filmde anlatılanların da sanal bir senaryodan oluşan bu filmin bir anlatımı olduğu ve gerçekle uzaktan yakından bir ilişkisinin olmadığını, gerçek bir ülke, gerçek bir kişi ve gerçek olaylarla bir ilişkisinin olmadığını daha baştan beyan etmek isterim. Söylediğim gibi bu dördüncü film bir senaryodur ve gerçeklerle hiçbir ilgisi, alakası ve bağlantısı yoktur.

Bu filmde de öncekiler gibi bölüm bölümdür. ‘’Fantasia 2000’’ filminde de olduğu gibi aydınlık – karanlık savaşı ile başlamakta, her bölümün başında ünlü oyuncuların, kimi liboşların, kimi döneklerin, kimi ‘’Taraf’’ların ve yazarların sunuculuk yaptığı film, umut, yeni başlangıçlar ve iyilik duygusu aşılamaktadır.

Birinci film olan “Fantasia” içerisinde yer alan Yunan mitolojik varlıklar yerine bu filmde onlardan daha etkin olan gerçek kişiler yer almakta sihrin ve masal diyarının içine doğru bir yolculuk yapılmaktadır.

Birinci filmde yer alan klasik müzik yerine bu filmde ilahiler eşliğinde; özelleştirme adı altında Devletin yağması, ileri demokrasi adı altında otoriter ve antidemokratik bir rejim ve melez bir demokrasi, bağımsızlık yerine ABD’ye mutlak itaat ve BOP’a eşbaşkanlık, ulusal değerlerden vazgeçme, ülkenin kuruluş felsefesini yok etme, üretim yerine tüketim, bilim yerine hurafe ve sosyal adalet yerine sadaka dağıtan devlet sergilenmektedir. Film içerisinde ülkede yabancılara satılmamış bir milli varlık bırakılmaz…

Daha önceki filmlerde yer alan büyülü sahnelerin yerini bu filmde AVM’ler, lüks tüketim, duble yollar, yüksek binalar ve ülkede hiç olmadığı kadar; TV’lerde renkli diziler, eğlenceler, futbol ve bol miktarda magazin sergilenmektedir. Filmde ülke insanları renkli dizilerin sanal gündemine tamamen bağlı, gerçek gündemden uzak yaşayıp gider