Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV

İdlib'de pusuda bekleyen felaket!

18 Eylül 2020

Son olarak 27 Şubat 2020 tarihinde 33 askerimizin şehit olmasından bu yana neredeyse gün geçmiyor ki İdlib’den bir şehit haberi gelmesin… Bütün gözler Doğu Akdeniz’e ve Libya’ya çevrilmişken İdlib’de ne olup bittiği, bu şehitlerin neden verildiği unutulup gitti… Ta ki Dışişleri Bakanlığı tarafından üç gün önce bir açıklama yapılana kadar.

Türkiye ve Rusya arasındaki Suriye görüşmeleri

Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklama şöyle:

"Ülkemiz ile Rusya Federasyonu arasında Libya ve Suriye konulu kurumlararası istişarelere teknik düzeyde 15-16 Eylül 2020 tarihlerinde Ankara’da devam edilecektir." 

Pek gündeme gelmedi ama Türkiye ve Rusya arasında Libya ve Suriye görüşmeler Haziran ayından bu yana devam ediyor. 15 -16 Eylül 2020 tarihinde yapılan bu görüşmeler bu görüşme zincirinin bir devamı aslında.

Ankara’da yapılan bu görüşmeler esnasında da İdlib güneyinde ve halen Suriye kontrolünde bulunan 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9 numaralı gözlem noktalarında (ki toplam 12 gözlem noktasının 7’si) Türkiye aleyhine muhtemel Esad yanlıları sivillerce protesto gösterileri yapılıyor... Hatta bu göstericiler 7 nolu Gözlem Noktasına saldırı girişiminde bulunuyor ancak saldırı biber gazı kullanılarak püskürtülüyor…

Yine Ankara’da yapılan bu görüşmeler esnasında da Rusya İdlib civarında bulunan İŞİD artığı teröristlerin üzerine Rus hava kuvvetlerince saldırılarda bulunuyor..

Türk gözlem noktalarının konumu

Bu yılın başlarında Suriye ordusunun Rusya desteği ile düzenlediği operasyonlarda İdlib’in önemli bir bölümünü ele geçirmesiyle birlikte Türkiye’nin İdlib etrafına kurduğu 12 gözlem noktasının 7’si Suriye ordusunun kontrolündeki bölgenin tam ortasında kalıyor. Bu 7 Türk gözlem noktasına ikmal halen Rusya’nın desteği ile Suriye ordusunun kontrolündeki bölgeden geçerek yapılıyor. Ve halen buralarda Türkiye’nin hava sahası kontrolü yok. Bu bölgelerdeki hava sahası kontrolü de halen Rusya’nın elinde…

Bu noktada Türk gözlem noktalarının konumunu bir defa daha hatırlatmakta fayda görüyorum.

Suriye iç savaşı neticesinde Suriye ordusunun kontrolü ele almasıyla birlikte Suriye’de bulunan ne kadar İŞİD artığı terörist varsa İdlib’e sığınıyorlar.  Suriye ordusu ile İdlib’te ki bu cihatçı örgütler arasındaki gerginliği azaltmak maksadıyla 2017'de Astana'da Türkiye, İran ve Rusya ile bir anlaşmaya varıyorlar. Astana anlaşması kapsamında Türkiye ile Rusya arasında ise 17 Eylül 2017 tarihinde Soçi şehrinde bir mutabakat muhtırası imzalanıyor.

İmzalanan bu Soçi Mutabakat Muhtırasına kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 12 Ekim 2017'de ‘’İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi’’ndeki ateşkes rejiminin takibi için gözlem noktaları oluşturmaya başlanıyor. Bu gözlem noktaları, İdlib'de silahlı cihatçı örgütlerin kontrolündeki sınır şeridinin silahlardan arındırılmasının denetlemesi planlanıyor. Yani Türkiye İdlib'de silahlı cihatçı örgütlerin silahtan arındırılması görevini üslenmiş oluyor.

Türkiye Suriye Ordusu ile İdlib’deki cihatçı örgütler arasındaki ateşkesin uygulanması için kuzeyden güneye doğru saptanan gerginliği azaltma şeridi boyunca 12 gözlem noktası kurmakla mükellef oluyor. Bu gözlem noktaları Türkiye sınırlarından 88 kilometre güneyinden geçiyor ve bu gözlem noktaları, cihatçılar ile Suriye birliklerini birbirinden ayırıyor. Gözlem noktalarının oluşturduğu bölge 15-20 kilometre derinliğinde ve 250 kilometre uzunluğundaki bir bölgeyi kapsıyor.

Ancak 17 Eylül 2017 tarihinde imzalanan Soçi mutabakatının üzerinden iki yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Ocak 2020 tarihine kadar Türkiye’nin söz verdiği gibi İdlib’deki ılımlı muhalifler ile silahlı cihatçı gruplar ayrıştırılmadığı gibi İdlib’deki silahlı cihatçı gruplar da silahsızlandırılamıyor ve bunlardan da HTŞ gittikçe İdlib’e hâkim olmaya başlıyor… 

Şubat 2020 tarihinde ise Suriye ordusu ileri harekâtını devam ettirerek nerdeyse İdlib'i çember içine alıyor... Türkiye'nin gözlem noktaları da neredeyse bütünüyle Suriye birlikleri arasında kalıyor...

Ve 03 Şubat 2020 İdlib’te, Suriye (Rusya demek daha uygun olur) topçu ateşiyle sekiz askerimiz şehit oluyor. Ardından 10 Şubat 2020 tarihinde yine İdlib’te, Suriye (Rusya demek daha uygun olur) hava saldırısıyla hava sahası Türkiye’ye kapalı İdlib’te beş askerimiz daha şehit oluyor. Ve bunun da ardından 27 Şubat 2020 tarihinde yine İdlib’te, Suriye (Rusya demek daha uygun olur) hava saldırısıyla hava sahası Türkiye’ye kapalı İdlib’te 33 askerimiz daha şehit oluyor.

İdlib’de gözlem noktaları konusunda yapılan hatalar

Hiç de üstümüze vazife değilken Soçi Mutabakatı ile Türkiye İdlib'deki cihatçı, selefi grupların garantörlüğünü ve korumasını üstleniyor. Bu maksatla da Suriye’de İdlib’de Türkiye’nin kurduğu bu on iki adet olan ‘’Gözlem Noktaları’’ ülkemizi terörist sızmalarından korumak için teröristlerle sınırımız arasında değil de İdlib’in güney ve doğusunda, İdlib’deki teröristlerle Suriye Ordusu arasında kuruluyor…

Yani ülkemizin güneyinde Suriye sınırında sınırımıza dünyanın en azılı, en gaddar, en vahşi teröristleri yığılıyor… Ve biz, ülkemizi bu teröristlerden korumak için askerlerimizi teröristlerle sınırımız arasına konuşlandırmak, mevzilendirmek yerine, askerlerimizi, teröristlerle komşu ülkenin askerleri arasında yerleştiriyoruz, konuşlandırıyoruz? 

Ayrıca Soçi Mutabakatındaki ‘’Gözlem Noktaları’’ tanımı dışında aşırı büyüklükte birlikler sahaya yığılıyor ve bu nedenle de bu büyük hacimli birlikler ‘’Gözlem Noktaları’’ dışında konuşlandırılıyor…

Daha vahimi bu bölgenin hava sahasının kontrolü da Rusların elinde… Bu bölgede Türkiye Ruslardan izinsiz İHA bile uçuramıyor… Yani bu gözlem noktalarındaki askerî birlikler oralara hava desteği ve hava koruması olmadan gönderiliyor. Halen de gözlem noktalarındaki askerî birlikler hava desteği ve hava koruması bulunmaksızın orada bulunuyorlar…

Rusya’nın kaba politikası bölgede okunamıyor.  3-10 Şubat 2020 tarihlerde birliklerimize yapılan hava saldırıları ve sonucunda verilen 13 şehit bize verilen ‘’bu bölgeden çekilin’’ mesajı ne yazık ki okunamıyor…

Bu hataların bedelini de görüldüğü gibi Suriye rejimine karşı bu silahlı cihatçı gruplara kalkan yapılan Mehmetçik canı ile ödüyor… Sadece Şubat 2020 ayında Türkiye Kıbrıs Barış Harekâtından sonra bir başka ülke topraklarında ilk defa bir ay içerisinde elliye yakın şehit veriyor…  

Türk gözlem noktalarını Batı nasıl yorumluyor

İdlib güneyinde tesis edilen bu gözlem noktaları Batı basınınca Türkiye’nin İŞİD artığı teröristleri koruması şeklinde yorumlanıyor. Son olarak Almanya’da yayınlanan girişte bahsettiğim İdlib’deki İŞİD artıklarına yapılan Rus hava saldırılarını da Alman basını ‘’Russische Wolken über dem türkisch-unterstützten Dschihadi-Paradies in Idlib’’ (İdlib'de Türk destekli cihat cenneti üzerinde Rus bulutları) (Linke Zeitung, 18.09.2020) şeklinde veriyor…

Sonuç

İdlib’den Şubat 2020 ayından bu yana gelen artık vukuatı adiye haline gelen günlük şehit haberleri bizi yanıltmasın. Türkiye dikkatini Doğu Akdeniz’e ve yine aldatıldığı ve kandırıldığı Libya’ya dikmişken İdlib’den Şubat 2020 ayında olduğu gibi yine felaket haberleri gelmesi her an mümkün görünüyor…

Türkiye'nin; İdlib'teki zaten 7 tanesi Suriye ordusunun kontrol ettiği bölgede kalan, artık Rusya’nın ve Suriye’nin insafına terk ettiği ve Batı tarafından da Türkiye’nin İŞİD artıklarını koruması şeklinde yorumlanan gözlem noktalarını geri çekmesinin dışındaki her bir hareket tarzı Türkiye'yi adım adım felakete götürecek gibi gözüküyor...

Ne yazık ki doğru sözler nazik olmuyor... Zarif sözler de doğru olmuyor...  Doğru sözler eğri görünüyor. Dost da acı söylüyor!... Ama ben doğru bildiklerimi söylemek zorundayım…

Suriye'de Esad'siz bir çözüm mümkünsüz gözüküyor...

Osman AYDOĞAN

Türkiye'nin Suriye'de tesis ettiği gözlem noktaları:



John Berger

17 Eylül 2020

John Berger, çağının en etkili sanat eleştirmeni, senaryo ve belgesel yazarı ve romancıdır. 1926'da Londra'da orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak doğar…

John Berger’in Türkiye'yle de iyi ilişkileri vardır. Cevat Çapan ve Latife Tekin gibi yazarlarımızın yakın ahbabıdır... .

Berger, Filistin sorununda Avrupa'dan farklı yaklaşır, Filistin'in yanında yer alır… Son 21 yıldır yaşadığı Fransa Alplerinde bir dağ köyünde köylülerin tarlalarında bir takım işler yaparak karşılığında geçimini sağlar.

Fransa'da yaşamasının nedeni de; 1972 yılında ‘‘G'’adlı romanıyla Booker Ödülü (*)'nü kazanması ve ödül konuşmasında, McConnell Şirketini Batı Hint adalarında ticari sömürgecilikle suçlaması ve ödülün yarısını Black Panther'lere bağışladığını açıklamasıdır. Bu olaydan sonra Britanya'nın en radikal kişileri arasına giren Berger, Britanya'yı terk ederek Fransa'ya taşınır.

John Berger’in bazı eserleri

Leylak ve Bayrak

Kitaplarından ‘‘Leylak ve Bayrak’’ (İletişim Yayınları, 1996) en önemli eserlerinin başında gelir... (John Berger’in son onbeş yılını verdiği “Onların Emeklerine” adlı üçlemenin son kitabıdır ‘’Leylak ve Bayrak’’) Kitabın açılışı kelebeklerledir… İlk sayfadan itibaren gözünüzün önünde iki sevimli kelebek uçuşmaya başlar ve kitabın sonuna kadar da kaybolmazlar. Onlar, kitabın kahramanı olan, birbirine âşık masum gençlerdir... Tarifi bir mümkünsüz, anlatılması bir imkânsız bir duygudur, bir serüvendir, bir güzelliktir, bir sevdadır ‘‘Leylak ve Bayrak’’. Nadir kitapların sonunda okuyanların gözlerinden tıpır tıpır yaşlar damlar ya, işte bu kitaplardan birisidir ‘‘Leylak ve Bayrak’’. Bugünlerde kitapçılarda ararsanız muhtemel olarak baskısı kalmadı cevabını alacağınız kitabın adıdır ''Leylak ve Bayrak''.

Yedinci Adam

Bir diğer önemli kitabı ‘‘Yedinci Adam’’ (A Seventh Man) (1975), (Agora Kitaplığı, İstanbul, 2011) düzyazıyı, şiiri ve fotoğrafı birleştiren üslubuyla Avrupa'daki Türk göçmen işçilerinin durumunu konu alır. Göçmen işçilerin içindeki parçalanmışlığı şiirsel bir anlatımla ifade eder. ‘‘Yedinci Adam’’ için şöyle der Berger: ‘‘Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekondu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri 'Yedinci Adam'ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.’’

Görme Biçimleri

‘‘Görme Biçimleri’’ (Ways of Seeing) (Metis Yayıncılık, İstanbul, 1999) kitabı ise yazarın kesinlikle okunması gereken bir şaheseridir, bir klasiğidir. Bu kitap iletişim fakülteleri birinci sınıfta okutulur. John Berger, görme biçimlerinin bir şartlanma olduğunu ilk anlayanlardan biridir.

''Görme Biçimleri''nde Berger şöyle der ''Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek bulunuruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez.''

Kitabın bir başka yerinde de şunu söyler ‘‘Hiçbir söz gördüklerimizi anlatmaya yetmez.’’ Sanat eleştirisine bambaşka bir boyut kazandıran ‘‘Görme Biçimleri’’, çıkış noktasını çağımızın totemi televizyondan alır ve sanatın nasıl algılanması gerektiğini anlatır. İçinde çokça resim ve fotoğraf bulunan ‘‘Görme Biçimleri’’ okuyanları kendine bağımlı kılar. Bu kitabı okuduktan sonra hayata daha bir başka bakar insan.

‘’Görme Biçimleri’’nde Berger resim, algılama, kadın ve reklam üzerine odaklanmıştır.

Kadınlar konusunda şöyle yazar Berger: ''Bir kadının toplumda varoluş biçimi, onun kendine karşı olan tutumunu gösterir. Kadının varlığı hareketlerinde, sesinde, fikirlerinde, yüz ifadelerinde, giysilerinde, seçtiği çevrelerde ve zevklerinde ortaya çıkar. Gerçekten de kadın kendi varlığına katkıda bulunmayan hiçbir şey yapmaz. Varlığı, kadının kişiliğiyle öyle iç içedir ki erkekler bunu bedenden çıkan bir tütsü, bir koku, bir sıcaklık olarak algılarlar.''

Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.

Kadın, olduğu ve yaptığı her şeyi gözlemek zorundadır.

Erkeklere nasıl göründüğü, onun yaşamında başarı olarak sayılan şey açısından son derece önemlidir. Kadının kendi varlığını algılayışı, kendisi olarak bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlanır. Erkekler kadınlara karşı belli bir tutum edinmeden önce onları gözlerler. Bu yüzden bir kadının bir erkeğe görünüşü, kendisine nasıl davranılacağını da belirler. Böylece kadının, bir eşi daha bulunmayan bu kendi kendini etkileme süreci onun kişiliğini oluşturur.

Eylemlerinin her biri –amacı ya da dürtüsü ne olursa olsun- o kadının kendisine nasıl davranılmasını istediğini gösteren birer simgedir. Bir kadın tutup bardağı yere atarsa bu o kadının kendi kızgınlığını nasıl ele aldığını, bu yüzden başkalarından nasıl bir davranış beklediğini gösterir. Erkek aynı şeyi yaparsa bu, yalnızca onun öfkesini dışa vurmasıdır.''

Anlatılanları şöyle özetleyebiliriz: Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini görsel bir metaya dönüştürmüş olur.

Reklam konusunda ise şunlara değinir Berger: ''Reklamların inandırıcılığı, söylenenlerin doğruluğu, söz verilen şeylerin gerçekleşebildiğinden değil, uyandırdığı düşlerin seyirci-alıcının düşleriyle çakışmasından doğmaktadır. Yani reklam temelde gerçeğe değil, düşlere dayanmaktadır. Bunu daha iyi anlayabilmek için biraz çekicilik kavramından bahsetmek gerekir:

Çekicilik, çağımızda yaratılmış bir şeydir. Bunun nedeniyse çekiciliğin, kişisel ve toplumsal kıskançlığın ortak, yaygın bir duygu olarak ortaya çıkmasından önce yaratılamayacak olmasıdır. Sanayi toplumu, bu ortak duygunun yaratılabileceği bulunmaz bir ortamdır. Çünkü bir sanayi toplumunda birey olmak ve kişisel mutluluğun peşinde koşmak, kabul edilmiş bir haktır. Sanayi toplumunun bireyi, içinde bulunduğu durumla olmak istediği durum arasındaki çelişkiyi her gün yeniden yaşamaktadır. İşte reklamların nasıl olup da hala inanıla bilirliklerini koruduklarını anlamamıza yardım edecek şey budur.

Reklamın aslında sunduğuyla gelecek arasındaki uçurum, tüketicinin içinde bulunduğu durumla olmak istediği durum arasındaki uçurumla çakışır. Bu uçurum, reklamcılar tarafından çekicilik düşleriyle doldurulmaya çalışılır. Reklam düş üretmez. Reklamın yaptığı yalnızca, tüketiciye kıskanılır duruma henüz ulaşamadığını, ama ulaşabileceğini hatırlatmaktır.''

‘‘Görme Biçimleri’’ bakıp da görmek isteyenlerin okuması gereken bir kitaptır.

Kıymetini Bil Herşeyin

Berger'in Türkçe yayınlanan en son kitabı ‘‘Kıymetini Bil Herşeyin’’ (Hayata tutunma ve direnişe ait notlar) (Metis Yayıncılık, İstanbul, 2009) ismindedir.  Bu kitapta Peter Üstünov'un bir sözüne de yer verirdi Berger; ‘‘Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür.’’ Bugün Afganistan'a Irak'a, Suriye’ye ve Libya'ya baktığımızda Peter Üstünov'un ne demek istediğini ve oralarda neler olup bittiğini daha iyi anlarız... Bu kitapta da güzel bir sözü var Berger’in; ‘‘Galiplerin ömrü kısa olur, mağlupların ise hayal edilemeyecek kadar uzun.’’ Günümüzde kendilerini ‘’galip’’ sananların üzerinde çok iyi düşünmesi gereken bir sözdür bu söz.

Berger neden okunmalı?

İnsan ruhuna dokunmayı başarmış nadir yazarlardan birisidir Berger. Kendisini ve ruhunu tamamlayabilmek için okuyanlardansanız şayet, asla vaz geçilmemesi gereken bir yazardır Berger. Berger'ı okumak hayatı bambaşka bir gözle görmek demektir. Berger’i şimdiye kadar tanımamışsanız tanışma vaktidir derim.

Ve Berger'e ait günümüzde bizleri, hepimizi anlatan bir sözle son veriyorum yazıma:

''Hayır, hapishane bir mecaz değil, hapsedilmişliğimiz bir hakikat.”

John Berger 02 Ocak 2017 tarihinde 91 yaşında Fransa’da vefat etmişti... Bir iyi insan daha atına binip gitmişti.. Anımsamak, anımsatmak istedim. Dünya artık daha bir hoyrat, daha bir kaba, daha bir duyarsız, daha bir ruhsuz, daha bir ıssız...

Toprağı bol olsun...

Osman AYDOĞAN

(*) Aslı ‘’Birleşik Krallık Booker Ödülü’’dür. İngilizce dili ile yayınlanan ve uluslararası ün ve başarı sağlayan edebi romanlara verilen bir ödül. Ancak bu ödüle McConnell Ltd  Şirketi 1969 yılında etkinliğin sponsorluğunu üstlenince adı ‘’Booker-McConnell Ödülü’’ olarak kalır… Ancak kısaca "Booker Ödülü" veya "Booker" olarak tanınır…



Ey Kervancı! (Ey Sârebân!)


15 Eylül 2020

Şeyh Sâdî Şirâzî (1193-1292) Fars şâir ve İslam âlimidir...  Şeyh Sâdî Şirâzî’yi daha önce bu sayfalarda tanıtmış, onun en bilinen eseri içinde hikâyelerini topladığı ''Bûstan ve Gûlistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009)’dan örnekler vermiş ve Şirâzî’nin sözlerinden bir demet sunmuştum.

Bugün ise Şirâzî’’ye ait şiirlerden birkaç örnek vereceğim… Beğeneceğinizi umuyorum…

Bilsem!

Ah!.. bilsem...
Kirlendi söz, şiire nasıl başlarım bilmiyorum....
Sevdiğim şiirleri unuttum, sevdiğim şehirleri terk ettim ve sevdiğim şairler öldüler.
Bilmediğim bir sebep olmalı, burada olmam için... 
Sormaz ki bilsin: sorsa bilirdi;
Bilmez ki sorsun: bilse sorardı.

Bir Damla Kan

"Be-merdî ki mülk-i ser-â-ser zemîn
neyrezed ki hûnî çeked ber zemîn"

(Baştan başa bütün dünya, 
bir damla kanın yere dökülmesine değmez)

Güneş Doğdu

Bir gece sevdiğim içeri girdi.
Yerimden öyle bir fırlamışım ki elbisemin eteği mumu söndürdü.
Güzelliği ile karanlığı dağıtan sevgilim sordu:
"Ben gelince neden ışığı söndürdün?''
Dedim ki: ''Güneş doğdu zannettim.''

Ey Kervancı Yavaş Git!
(Ey Sârebân Âheste Rân)

Ey kervancı yavaş git! Çünkü canıma huzur veren de gidiyor
Sahip olduğum gönül, gönlümü çalanla beraber gidiyor

Ben ondan ayrı kaldım, çaresiz ve hüzünlü
Sanki ondan uzakta, zehirli bir iğne kemiklerime saplanıyor

Sihir ve aldatmacayla içimdeki yarayı gizleyeyim dedim
Kan gizli kalmıyor eteklerimde beliriyor

Onun bütün adaletsizliklerine rağmen ve onun asılsız sözlerine rağmen
Hala kalbimde onun anısı var ya da dile geliyor.

O eteğini çekip gidiyor, bense yalnızlığın zehrini tadıyorum
Artık sorma benim izimi, çünkü gönlümdeki iz gidiyor.

Yine gel gözbebeğime yerleş, ey nazlı sevgili
Çünkü kargaşa ve feryatlar benim gökyüzüme geliyor.

Ey kervancı yavaş git! Çünkü canıma huzur veren de gidiyor
Sahip olduğum gönül, gönlümü çalanla beraber gidiyor

Ey Kervancı! (Ey Sârebân!)

Ey kervancı, ey kervan!
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun,
Birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere Tanrı şahitken?
Ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?

Ey kervancı,
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun?

İnancımın tamamı geçici dünyaya dair,
Aşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuş!
Oysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir.
Âşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir!

Tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak,
Benim kalbimde bıraktığın gibi
Ve
Leyla ile mecnun efsane oldular,
Oysa bizim hikâyemiz sonsuzluğa erişti!

Sen şimdi aşkımın tek göstergesisin,
Hüznümün, güzümden okunmayan hali.
Bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun,
Senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor,
Kalbimin yapraklarını gör ve git!
Tufan gibi inşa et hüznün dallarını,
Gül idik, gülleri derip git.
Ki ben gül ağacıydım,
Tufanın ayakları dibinde oturan…
Vücudunun bütün dallarını,
Tabiatın hışmıyla kır!

Ey kervancı,
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun?

İranlı sanatçı Mohsen Namjoo (Muhsin Namcu) tarafından bu şiirin aynı adla (Ey Sârebân) bestesi yapılır. Bağlantısını aşağıda veriyorum... Beğeneceğinizi umarım...

''Ey kervancı yavaş git! Çünkü canıma huzur veren de gidiyor
Sahip olduğum gönül, gönlümü çalanla beraber gidiyor''

Osman AYDOĞAN

Mohsen Namjoo, Ey Sârebân!;
https://www.youtube.com/watch?v=9lU8eAw8iTk

Bir not:

Mohsen Namjoo Amerika’da yaşayan ve New York’un önemli müzik okullarında müzik dersi veren İranlı bir müzik sanatçıdır. ABD’de ‘’İranlı Bob Dylan’’ olarak anılıyor. Aslen setar sanatçısıdır. Geleneksel İran ezgilerini caz, blues ve rock ile harmanlayarak müziğe acem-blues gibi bir tür kazandırıyor. Klasik Fars şiirlerini Batı müziğiyle yorumluyor… Müziğe başladığı ilk yıllarda elektrogitarla setarı, ağıtlarla cazı bir araya getiriyor… 

Geleneksel İran müziğinin formunda yaptığı değişiklikler, şikâyet ve olumsuz tepkileri de beraberinde getiriyor… Bir şarkısında Kur’an’ın bir suresinden alıntı yaptığı, sureyi müzik ile okuduğu gerekçesiyle 2009’da suçlu bulunuyor…

Namjoo müziğin ve sanatçının beslendiği şeyin ‘’savaş’’ veya ‘’politika’’ değil ‘’kendi iç dünyası’’ olması gerektiğini söylüyor… Namjoo, şarkılarında modern İran şiirlerine, geleneksel ağıtlara, dualara yer veriyor.

Bir röportajında şunları söylüyor: “Banksy (*) gibi bir sanatçı olmak isterdim, görünmez olup yalnızca müziğimi yapabilmek…”

(*) Banksy, başta İngiltere olmak üzere farklı ülkelerde yaptığı savaş karşıtı, çevreci, hayvan haklarını savunan ve tüketim çılgınlığını eleştiren çarpıcı duvar resimleriyle ünlenen bir sanatçıdır. Gerçek kimliği bilinmiyor. ‘’Banksy’’, sanatçının eserlerinde kullandığı imzasıdır.

Giordano Bruno (2)

14 Eylül 2020

Dünkü yazımda Giordano Bruno’yu anlatırken araştırmacı yazar Dinçer Yıldız’ın Bruno üzerine yazdığı bir kitaptan da bahsetmiştim: ‘’Giordano Bruno - Yakılan ‘Kafir’in Yaşamı ve Felsefesi’’ (Sun Yayıncılık, İstanbul, 2008)

Bugün bu kitapta geçen Bruno’ya ait küçük ama önemli gördüğüm bir ayrıntıyı anlatmak ve kitabın yazarı Dincer Yıldız'dan da bahsetmek istiyorum…

Ağaca Çıkmak İstiyorum

Bruno’nun çocukluğu manastırda geçer… Manastırda kapıyı kilitlemek yasaktır. Ama kitap okumak daha çok yasaktır. Bruno kilitli kapılar ardında gizli gizli kitap okumaktadır. En yakın arkadaşı onu yakalar ve günah işlediği için ona çok kızar.

Bruno da çocukluk arkadaşına en masum şekilde açıklar; ''Çocukken ağaca çıkardık. Ağaca çıkmak yasaktı. Senin amcan bizi yakalar ve kolumuzdan tuttuğu gibi eve götürürdü. Biz ne yapardık? Yasak olduğu için ilk fırsatta yine ağaca çıkmaya çalışırdık. Sonra düşmüştük. Sen bacağını kırmıştın. Oysa amcan yasaklamak yerine, ağaca nasıl çıkılacağını bize öğretse daha iyi olmaz mıydı? Böylece düşmezdik. Kitapları yasaklamak yerine okumama izin ver. Bilmediğimiz o kadar çok şey var ki… Ağaca çıkıp, özgür ve mutlu olduğumuz günleri hatırla'' der arkadaşına ve ortak eder günahına. (!)

Bruno işkence ile sorgulanırken, gücünün tükendiği bir an; “Ağaca çıkmak istiyorum. Ağaca çıkmak istiyorum.” diye avaz avaz bağırır…

Bu feryattan, bu figandan işkenceci papaz hiçbir şey anlamaz tabii ki…

Günümüze, ülkemize gelecek olursak; bizler de aslında işkence altındaki Bruno gibi acı içinde “Ağaca çıkmak istiyorum! Ağaca çıkmak istiyorum!” diye avaz avaz bağırıyoruz, Edward Munch'un tablosundaki gibi çığlık çığlığa bağırıyoruz...

Koyu bir karanlığa doğru gidiyoruz çünkü…

Film: Giordano Bruno

Giordano Bruno’nun hayatını konu eden, 1973 yılı İtalya ve Fransa ortak yapımı,  İtalyan Yönetmen Giuliano Montaldo’nun yönettiği bir film var: Giordano Bruno

İçinde seks ve şiddet barındırmadığı için bu tür filmler bizim ülkemizde ne yazık ki pek gösterime girmez!...

Dinçer Yıldız

Giordano Bruno'yu anlatmak için kitabından alıntılar yaptığım Dinçer Yıldız’ı kısaca anlatmak istiyorum....

Dinçer Yıldız, 1937'de Üsküdar'da doğar. İlkokul ve Ortaokulu Kayseri’de, Liseyi İstanbul'da bitirir… 1956-60 yılları arasında Edebiyat Fakültesi'nde okur. 1965 yılında Psikolog bir kadınla evlenip eşiyle birlikte Almanya'ya gider… Almanya’da Anthroposophie dünya görüşü üzerine kurulu pedagoji eğitimi görür. Burada "Musik als heilende Kraft und ich - Mysterium" başlıklı bir tez yazarak pedagog olur.

Kassel kenti yakınlarında yatılı bir eğitim enstitüsünde altı yıl boyunca zeka ve bedence özürlü çocukların sınıf öğretmeni olarak çalışırken bütün öğrenme zorluklarının "ritmik bir problem" olduğunu sezerek buna ilişkin bir terapi yöntemi geliştirir…

Bir enstitüde Herakleitos, Bruno, Goethe, Rudolf Steiner, Nietzsche ve Bergson'un felsefeleri üzerine on yıl boyunca konferanslar verir. Ayrıca bir de filozofik metinler üzerine bir çalışma grubu kurar…

1999'da yurda döner… Ankara'ya yerleşir… Dinçer Yıldız, 2012 yılı 4 Kasım’ı 5 Kasıma bağlayan gece geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda eder…

Dinçer Yıldız’ın, yaşamına ve uğraşısına yön veren ilgi alanları başta felsefe olmak üzere hümanist kültür, arkeoloji ve klasik müziktir.

Dinçer Yıldız’ın eserleri

Dinçer Yıldız; engin kültürüyle, alçakgönüllü kişiliğiyle, kendine özgü dünya görüşüyle ve felsefesiyle ardından çok değerli eserler bırakır… Bu eserler şunlardır:

‘’Herâkleitos ve Logos: Filozofik Şiirler’’ (Belge Yayınları, İstanbul 2000),
‘’Ulusal Müzik ve Musorgski (Sevda-Cenap And Yayınları, Ankara 2001),
‘’Bilincin Işığında Müzik (Yurtrenkleri Yayınevi, Ankara 2004),
‘’Henri Bergson’un Felsefesi: Kozmik bir füg gibi gelişen dünya görüşü’’ (Bağlam Yayınları, istanbul 2006),
‘’Aleksandır Borodin: Yaşamı ve Eserleri’’ (Sun Yayınevi, Ankara 2006),
‘’Doğumunun 100. yılında Ahmed Adnan Saygun’’ (Sun Yayınevi, Ankara 2007),
‘’Giordano Bruno: Yakılan Kâfirin Yaşamı ve Felsefesi’’ (Sun Yayınevi, Ankara 2008),
‘’Müziğin Kehaneti: Claudio Monteverdi’’ (Sun Yayınevi, Ankara 2009),
‘’Goethe’nin Doğa Felsefesi: Şiirler ve Özdeyişler’’ (Almanca-Türkçe) (Sun Yayınevi, Ankara 2010)
‘’Bilinçlenmiş Boş Yazı Kâğıdı ile Diyaloglar’’ (Son çalışmasıdır… Basıma hazırlanırken vefat eder… Ancak kitap henüz basılmamıştır..)

Ülkemizde nice değerler sessiz ve sedasız ürünlerini verir ve giderler kıymeti ve değeri bilinmeden. Saygıyla anıyorum…

Osman AYDOĞAN



Giordano Bruno ve yakılan '‘kâfir'’ler

13 Eylül 2020

Geçmiş yıllarda, çok değil daha bir buçuk yıl önce bir siyasetçi, partisinin bir il toplantısında, partisinin yerel seçimlerdeki adayına oy isterken “Adayımıza vereceğiniz destek, yarın Ruz-i Mahşerde (Kıyamet Günü) berat (kurtuluş) belgelerinizden biri olacak’’ diye konuşmuştu. (Gazeteler, 27 Ocak 2019)

Hz. Peygamber'in bile kimseye Ruz-i Mahşer için berat vermediği bir dinde, bir siyasetçi çıkıyor ve kendisini Ruz-i Mahşer için berat belgesi vermekle yetkilendiriyor. Ancak her şeye maydanoz olan Diyanet İşleri Başkanlığı ise bu siyasetçiye tek bir laf, tek bir söz söyleyemiyor… Sineye çekiyorlar…

Siyasetçinin bu sözleri bana Giordano Bruno’yu ve onun bir sözünü hatırlatıyor. Şöyle derdi Giordano Bruno: "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." 

Giordano Bruno’nun bu sözü de bana kendisini tanıtmam için vesile oluyor…

Giordano Bruno

İşte bu sözleri söyleyen Bruno, Engizisyon Mahkemesi tarafından dinsiz diye yakılarak öldürülmesine karar verilir ve Roma’da Campo de' Fiori Meydanında 1600 yılında diri diri yakılarak öldürülür...

Giordano Bruno soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya'nın Nola kasabasında dünyaya gelir. Ölümü; 1600. On altı yaşındayken Dominiken tarikatına girer. Kopernikus sistemi ile tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrılır ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları kopartır. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlanır. Engizisyon baskısından kurtulmak için Roma'ya, ardından Kuzey İtalya'ya kaçar.

Dinsizlik ile suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamaz, sürekli gezer. Cenevre'ye geçer, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra'da devam eder yaşamına. 1582 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde bir kürsü elde eder. Londra'da yapıtlarının bir bölümünü bastırır. Londra'dan kısa bir süreliğine yine Paris'e geçen Bruno, bu defa da Almanya'ya gider ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürür. 

O dönemlerde Bruno'nun yayımlanan eserleri şunlardır: Candelaio (Şamdancı) 1582,  Della Cause principio et uno (Neden, ilke ve birlik üzerine) 1584, De l'infinito universo et mundi (Sonsuz evren ve dünyalar üzerine) 1585, De gl'heroici furori (Yiğitçe öfkeler üzerine) 1585.

Daha sonra Zürih'e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik'e davet edilince bu daveti kabul eder. Burada Galileo Galilei ile tanışır. Ama Mocenigo adlı bir aristokratla çatışınca, onun tarafından Engizisyon'a teslim edilip yargılanır.

Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylenir. Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermez ve ölüme mahkûm edilir.

Bruno, dinsiz diye yakılma kararı verilirken, ölüm kararını kendisine bildiren yargıca, "Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz" diye haykırır.

En sonunda da engizisyon kararı ile meydanda halk karşısında dili koparılarak yakılır Giordano Bruno. Yakılmadan önce kendisine öpmesi için ‘'kutsal haç'' uzatılınca tiksinerek yüzünü yana çevirir ve yanarken hiç bağırmaz Bruno…

Şimdi Roma’da yakıldığı yerde Campo de' Fiori (Çiçek Tarlası) Meydanında bir heykeli mevcuttur.

Giordano Bruno’nun düşünceleri

Yazar Dinçer Yıldız’ın Bruno’yu en iyi anlatan ‘'Giordano Bruno - Yakılan 'Kâfir'in Yaşamı ve Felsefesi'’ isimli (Sun Yayınları, 2012) çıkan güzel bir kitabı var…

Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser, Ortaçağ felsefesinde temel alınan gök ile yer ayrılığını reddeder. Bruno; Tanrı'nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder. Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür.

Tuncar Tuğcu ''Batı Felsefesi Tarihi'' (Alesta Yayınları, 2003) isimli kitabında, Bruno için yaptığı yorumda şöyle der: "İnsan yaşamının anlamı, Tanrı'nın var ettiği bu evreni kendi bütünlüğü içerisinde kavrama çabasında yatar. Tanrı'nın kendisi kadar olağanüstü ve sonsuz bir güzelliğe sahip olan bu evreni seyretmek, onu kavramaya çalışmak bizi ölümün ve tek tek şeylerin verdiği üzüntüden, acıdan kurtarır. Tek tek şeylerle uğraşmaktan kurtulup evrenin birliği içerisinde Tanrısal öze yaklaşmak ancak 'kahramanca bir coşkunlukla' olanaklıdır... Giordano Bruno olağanüstü bir tutku ile o kocaman ozan yüreği ile seviyordu, Tanrı'yı ve onun eseri olan bu evreni".

Bruno, Copernicus sisteminden esinlenerek evrenin sonsuzluğunu kavramış, Tanrı’nın da ancak böyle bir sistem içinde, sonsuzlukta gerçekleşebileceğini düşünmüştür.

XVI. yüzyılda resmi evren görüşüne göre merkezde dünya hareketsiz durmakta, güneş, ay ve diğer gezegenler onun etrafında dönmekteydi. Kopernik, güneşin merkezde olduğu ve dünyanın da hem güneş hem de kendi etrafında döndüğünü öne sürerek, insana ayrıcalıklı bir yer veren dini görüşü sarsar. Kopernik, bu görüşlerinden dolayı kilise tarafından mahkûm edilir. Giordano Bruno, Kopernik’in görüşlerini savunur, onları aşar da. Evrenle ilgili görüşleri bugünkü bilimsel görüşlere şaşırtıcı derecede yakındır: Sonsuz, dolayısıyla bir merkezden yoksun ve ebedi olan uzay içinde, can verilmiş sürekli bir devinim ve evrim içindeki sayısız yıldız…

Bruno’ya göre Tanrı Bir’dir, her yerdedir, hem de her şeyin üzerindedir. Birbirinden ayrılmaz olan Zekâ, Ruh ve Madde, Tanrısallığın üç görünümüdür.

Bruno der ki: ''Evren bir türdendir, aynı maddeden yapıldı. Sonsuz evrenin içinde sonsuz dünyalar vardır. Her şeyin nedeni yaratıcı doğadır. Bu sonsuz birlikteliğin içinde sonlu varlıklar, yeni yaratıklarının tohumu olmak üzere, sürekli olarak göçüp giderler. Tek tek varlıklar yetkin değildirler ama bütün her bakımdan yetkindir. Evrende her şey bu yetkin bütünü yansıtır. Ne doğum, ne de ölüm vardır. Sürekli değişmeyle bu bütün her an yenilenmektedir. Bu yüzdendir ki evren, en küçük zerrelerinde bile, canlı ve doğurgandır. Öte dünya yoktur, çünkü evren herhangi bir öteye imkân bırakmamacasına sonsuzdur. İnsanın ve dolayısıyla Felsefenin ödevi, evreni bilmek ve tanımaktır. Evreni bilmek, Tanrı’yı da bilmek demektir.''

Bruno’nun ‘'evrenin sürekli değişim içinde olduğu'' düşüncesi,  kendisinden iki binyıl önce, İS 161- 180 yılları arasında yaşamış Roma İmparatoru olan Marcus Aurelius’un ve kendisinden iki yüzyıl sonra yaşamış diyalektik kuramın yaratıcısı Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in düşünceleri ile benzerlik gösterir.

‘'Meditasyonlar'’ ismiyle kaleme aldığı yazılarında Marcus Aurelius (Ülkemizde ''Düşünceler'' ismiyle yayınlandı, Yapı Kredi Yayınları, 2016) düşüncesini şöyle ifade eder; "Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."

Hegel’e göre ise; biricik canlı felsefe çelişmelerin, daha doğrusu karşıtların felsefesidir. Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de çiçeğin ortadan kalkması gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği hem çiçek, hem de meyve olmaktır. Ölüm; hem ortadan kaldırmadır, hem de yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.

Giordano Bruno’nun günümüze ulaşan bazı sözleri

‘‘Zorluk, öyle bir şeydir ki alçakları vazgeçirmek için düzenlenmiştir. Kolay ve kaba şeyler kaba insanlar ve sokak insanları içindir.’’

‘‘Doğanın her üretimi bir değişikliktir ama öz, daima aynı kalır çünkü sadece tek bir öz vardır. O da ilahi ve ölümsüz olandır.’’

‘‘Herkes, Gerçeğin, Birin ve Var olanın aynı şeyler olduğunu söylemeyi bildi ama insanlar bunu anlamadılar. Bazıları gerçek bilgelerin düşünme şekline ulaşmadan, konuşma tarzlarını uyguladılar.’’

‘‘Yaşamın amacı kaderi anlayabilmektir. Çünkü bu bilgi gerçek kurtuluş olan Tanrı ve sonsuzla birleşme bilincine bizi yöneltebilen tek şeydir.’’

"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım."

İşte bu düşüncelere sahip olup da dinsiz diyerek yakılan ve Engizisyonun karanlık geçmişinin son kurbanı Bruno; yaşadığı evreni sevmiş, öldüğünde ona karışacağını bilmiş, yaşarken de onunla karşılaşmış bulunmanın sevincini duymuş biriydi.

Yakılan kâfirler

Ne yazık ki insanoğlu garip bir yaratıktır; anlayamadıklarını hemen infaz ederler, hatta diri diri yakarlar sonra da yaktıkları yerde heykellerini dikerler.

Bruno gibi Jeanne d'Arc da anlaşılmadı, 19 yaşında canlı canlı yakıldı, beşyüz yıl sonra da azize ilan edildi.

Hallacı Mansur da böyle gitti; ‘'En el Hak’’ (ben Tanrı’yım) dedi, Emevi zihniyeti anlayamadı, astı onu…

Cüneyd-i Bağdadî de böyle gitti; ‘'leyse fî cübbeti sivallah’’ (cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur) dedi, Abbasi zihniyeti de anlayamadı, kâfir diye astı onu…

İbn-i Rüşt de anlaşılmadı, İbn-i Rüşt ulemanın '‘kâfir’' ilanıyla Endülüst’den kaçmak zorunda kaldı.

Hallac gibi ‘'En el Hak'’ diyen, Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini söyleyen, ‘'Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam’' dizelerinin sahibi Seyyit İmameddin Nesîmî de böyle gitti. Memlûkler anlamadı onu, zındık diye derisi yüzdüler. (Efsaneye göre o anda soyulmuş derisini omzuna alarak Halep şehrinin on iki kapısından geçerek şehri terk etmişti.)

Anlamak zordur…

Çünkü Bruno’nun söylediği gibi kolay ve kaba şeyler kaba insanlar ve sokak insanları için geçerlidir.

Bruno gibi, Jeanne d'Arc gibi, Hallac gibi, Cüneyd-i Bağdadî  gibi, İbn-i Rüşt gibi, Seyyit İmameddin Nesîmî gibi ruhlar her devirde olduğu gibi içindeki yaşadıkları yüzyıla ait değildirler; çünkü kendi çağdaşları arasında, onların derinliklerini ve yüceliklerini anlayabilecek olan ruhları pek bulamazlar.

Ve günümüz…

Her zaman geçerli olan ve günümüzde de halen geçerliliğini koruyan Galileo’ya ait şu sözü bu insanlar bizzat yaşayarak tecrübe etmişti;

‘'Hiçbir kin, cahilin bilime duyduğu kinden daha büyük olamaz.’'

Ki; hem Galileo'nun bu sözünün hem de Bruno'nun; "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar" sözünün gerçekliğini aradan bin yıl geçse de hemen hemen her gün meydanlarda, TV'lerde, basında görüyor, duyuyor ve okuyoruz zaten...

Yeri gelmişken klasik Alman filozoflarının sonuncusu olan Ludwig Feuerbach’ın bir sözünü buraya almaktan geçemeyeceğim. Çünkü bu ülkede yaşananlar ve dini cemaatler, dini vakıflar ve tarikatlardan kaynaklanan ve neredeyse artık vukuatı adiyeden olan cinsel taciz ve tecavüz haberleri bana bu sözü doğruluyor gibi geliyor:

"Ahlakın temeli ne zaman dine dayandırılsa, adalet ne zaman ilahi otoriteye bağımlı hale getirilse, en ahlaksız, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mazur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir."

Görelim mi artık; Tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savrulmaktadır...

Osman AYDOĞAN



Korkunun Krallığı

16 Aralık 2019

Bugün 12 Eylül darbesinin 40. yılı…. Bugünü Attila İlhan’ın o dönemin baskıcı, her türlü özgürlüğü yok eden, sindirici, kanatıcı, çürütücü ortamını anlattığı bir şiir kitabından bahsedeceğim: ‘’Korkunun Krallığı’’...

Ama 12 Eylül’den önce Attila İlhan’ın 12 Mart sonrasını anlattığı bir başka şiir kitabı daha var: ‘’Tutuklunun Günlüğü’’… Konuya buradan başlayalım…

Tutuklunun Günlüğü

İlk baskısı 1973 yılında yayımlanan "Tutuklunun Günlüğü’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2014) kitabı Attila İlhan’ın kendi deyimi ile 12 Mart ara rejiminin olayları ve çağrıştırdıklarının toplamı ve bir bileşkesi olan bir şiir kitabıdır…

‘’Tutuklunun Günlüğü'’ kitabı; 12 Mart sonrası karanlığının; kahırlar, sıkıntılar ve dile getirilmemiş öfkeler içindeki insanın iç gerilimini Attila İlhan’ın isyancı ruhuyla dile getirdiği şiirlerden oluşuyor…

‘’Tutuklunun Günlüğü'’ kitap tanıtım sayfasında özetle şöyle yazar:

‘’Tutuklunun Günlüğü'nde Attilâ İlhan, klasik Türk şiirinin sesini, havasını yeni, çağdaş ve toplumsal bir içerikle doldurarak yeniden kuruyor. Bir kısmı şarkı olmuş; zaten müziği içinde saklı bir sesi olan şiirler, notalarla kolayca sarmaş dolaş oluvermiş: "gün döndü geceler uzar hazırlık sonbahara / o mâhur beste çalar müjgân'la ben ağlaşırız". "incesaz", "rubailer", "deniz kasidesi".. her birine darbelerin yaraları, bunalımı, acıları, dehşeti sızmış, simgesel, derin mi derin şiirler.. ve "teleks"; içeriği de, yapısı da metropolü, acımasız çarkları, yabancılaşmayı bir teleks hızıyla anlatıyor...’’ 

Kitabın bölümleri: ‘’Tutuklunun Günlüğü’’, ‘’İncesaz’’, ‘’Teleks’’, ‘’Bulut Günleridir’’ ve ‘’Zincirleme Rubailer’’… Attila İlhan, 12 Mart ara rejiminin çağrışımlarını klasik Türk şiirinin ve musikisinin etkisiyle en iyi şekilde “incesaz” bölümünde yansıtıyor… 

Hepimizin bildiği ve şarkısı da yapılan ‘’Sultan-ı Yegâh’’ şiiri de bu bölümde yer alır… Sultan-ı Yegâh şirininin bir dizesini veriyorum… Şiir sanıldığı gibi bir aşk şiiri değildir. Şiir 12 Mart sonrasının karanlığını anlatır: (Attila İlhan şiirlerinde hep küçük harf kullandığı için şiiri orijinal haliyle veriyorum)

‘’bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak
belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın’’

Attila İlhan Tutuklunun Günlüğü’ndeki “incesaz” bölümündeki şiirleri nasıl bir duygu içerisindeyken yazdığını ve neden şiirlerine makam adları koyduğunu kitabının ‘’meraklısına notlar’’ bölümünde şöyle açıklıyor: 

'’12 Mart sonrasının bunalımlı günleriydi, onun için de şiirlerin bütününe hem o bunalımın karamsarlığı hem de o ara günlük bir gerçek hâlinde duyulan ölüm düşüncesi egemen oldu. Türk musikisi makamlarından en çok sevdiklerimin, biraz da ritimlerinden esinlenerek yazılmış şiirlerdir. İçerikleri bir yandan geleneksel şarkı düzeninin rintliğini, bir yandan da çağdaş, -o günler için belki de hatta güncel- sorunların heyecan ve üzüntülerini kapsar...’’ 

Attila İlhan yine bu kitabında o karanlık günleri ve çözümü şöyle tasvir eder: 

“kim bırakmış yalnızlığıma bu hüzzam şarkıyı
kimin bu karanlık kimler sürgülemişler kapıyı
İnsan olan bağlar her koptuğu yerden yaşamayı”

Korkunun Krallığı 

İlk baskısı 1987 yılında yapılan ‘’Korkunun Krallığı’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004) ise yine Attila İlhan’ın kendi deyimiyle 12 Eylül rejiminin olayları ve çağrıştırdıklarının toplamı ve bileşkesi olan bir şiir kitabıdır.

Bu kitabın tanıtım sayfasında da şöyle yazıyor: 

‘’İnsanlığa has duygulardan; aşktan, özlemden, acıdan, öfkeden şiirler yaptı bize. Yaşadığımız dünyayı değiştirebileceğimizi söyledi mısra mısra. Bu yüzden de korkuttu ‘kral’ları Atilla İlhan... Bu kitapta okuyacağınız şiirler, bu ülkenin kocaman bir ‘Korku Krallığı’na dönüştüğü 12 Eylül döneminde yazılmış ve o dönemin baskıcı, her türlü özgürlüğü yok eden, sindirici, kanatıcı, çürütücü ortamını anlatıyor. Sirenler çalıyor mısralarında; zincir şakırtıları kol geziyor, sokaklardan kan sızıyor, bir insan ağlıyor bazen, bir kadın acıdan sarhoş oluyor.’’ 

Korkunun Krallığı kitabı, şu yedi bölümlerden oluşuyor: “geceleyin sokaklar”, “korkunun krallığı”, “yalnız gezerin notları”, “serbest gazeller”, “incesaz”, “eskiden başka kızlar” ve “o eski adamlar”…

Bu yazımda da esas olarak kitabın ‘’incesaz’’ bölümünü anlatacağım… 

Korkunun Krallığı, İncesaz Bölümü 

Attila İlhan, kitabının ‘’meraklısı için notlar’’ kısmında ‘’İncesaz’’ bölümünü şu şekilde tanıtıyor: “Türk musikisi makamlarından, Divan şiirinin ‘şarkı’ formunda, müseddesler, muhammesler yazmak, epeydir keyifle sürdürdüğüm bir uğraş! Keyfimin iki sebebi var: birincisi, ‘meraklı’ okurların, gerçekte ‘serbest vezinle’ yazılmış bu şiirleri, ‘aruz’la yazılmış zannedip, ciddi ciddi, feilâtün mü yoksa mefâilün mü örgüsüne oturtulduğunu aramaları; ikincisi, ritmin dolayısıyla veznin ve kafiyenin horgörüldüğü günümüzün şiir ortamında, bunların bir şiirin oluşmasında –daha da önemlisi yaşamasında- ne kadar etkili olduğunu göstermesi...’’ 

Kitapta, 12 Eylül rejiminin çağrışımları “incesaz” bölümünde dolaylı bir ifadeyle anlatılıyor. Attila İlhan; bu bölümde şiirlerine klasik Türk musikisi makamlarının isimlerini veriyor: “şehnâz”, “hüzzam”, “acemşiran”, “hisar buselik”, “şetaraban”, “sûz-i dil-ârâ” ve “bestenigâr”... 

Şimdi bu şiirlerden de kısa kısa bölümler vermek istiyorum: 

Şehnâz 

‘’İncesaz”ın ilk şiiri “şehnâz” şiiridir… Şehnaz, Türk musikisinin eski ve çok sevilmiş makamlarından biridir. Farsça bir isim olan ‘’şehnâz’’; ‘’çok nazlı’’ ve ‘’çok güzel’’ anlamındadır. Bu anlama da uygun olarak şehnaz makamı bir feryâdı, bir figânı, bir ağıtı anlatan şarkılarda kullanılır… Bu makamda yazılmış en tanınmış eser, sözleri Bayburtlu Zihni’ye, bestesi Nevres Paşa’ya ait "vardım ki yurdumdan ayak göçürülmüş / yavru gitmiş ıssız kalmış otağı" mısralarıyla başlayan Şehnaz Divan'ıdır. 

Attila İlhan da ‘’şehnâz’’ makamının hakkını vererek şiirini yazar: 

‘’sinsi bir ısrarla uzamaz mı gün günden geceler
karanlık fena bastırır ürkek bir yağmur çiseler
artık ne eski ihtiras kalmış ne iyimser düşünceler
uçurumlara açıldığından gönlündeki pencereler
yoğun kötümserlik bulutları kuşatmış incesazı’’ 

Hüzzam 

Hüzzamın kelime anlamı hüzündür. Hüzzam makamı da hüzün duygularının makamıdır. Attila İlhan bu duyguyu da şiirinde hakkıyla verir: 

‘’beykoz'da bir balkonda alıngan bir ud buldular
ay buluta giriyor yıldızlarla doldu sular
ağaçlar mehtabı dağıtıyorlardı unutuldular
ölmekle sevmek hiç yakınlaşmamışlardı bu kadar
infilâk edebilirler dudak dudağa bir dokunsalar
ay buluta giriyor yıldızlarla doldu sular..’’ 

Acemşirân 

‘’Acemşirân’’ makamı Türk musikisinde dinleyende “yaşam coşkusu” veren bir makamdır… Usta şair bu makamı da şiirine ustaca döker: 

‘’oysa onun sevdiği onda elbette kendi hayalidir
varlığı değildir onun varlığına katılıp ikmalidir
aşkı ölümsüzleştiren gerçekleşmemek ihtimalidir
mutsuzluk dediğin mutluluğun her günkü hâlidir
en yoğun arzuların bilinçaltına intikalidir
cinselliğin makas değiştirmesi ve delilik tuzakları” 

Hisar buselik 

‘’Hisar bûselik’’ makamı ‘’hisar’’ ile ‘’bûselik’’ makamlarının birleşmesinden meydana gelir. Attila İlhan, 12 Eylül sonrasının kendisinde uyandırdığı korkunun ve dehşetin tesellisini hisar buselik makamından bir şarkıda bulur... 

‘’korkuyla geçen ömür görünmez bir deliliktir
mutluluk uzun sürmez mutlaka gündeliktir
ölüme yenik düşen aslında korkuya yeniktir
teselli kulağında kalmış o hisar buseliktir
hani bir zaman lâmbalarımızda yanardı’’ 

Şadârabân 

Aslı ‘’Şadârabân’’dır. Ancak Attila İlhan şirinde “şatârabân” şekliyle geçer… Lirik bir makamdır.  12 Eylül rejiminin umutsuz ve tedirgin havası bu şiirdeki dost meclisine de sirayet eder… Şiirde; çalgıların bittiği, sofraların dağıldığı bir gecenin ardından dost meclisinin akıbetinden endişelenildiği dönemin toplumda yarattığı karanlık his sembolik olarak yansıtılır. 

“…korkuların unutulduğu tumturaklı bir andı
yıldız yıldız uçuşan zilzurna şetârabân’dı
ateşten o karanfil şetârabân’a sultandı
geldiler yerle bir olduk sultanımız gitti” 

Sûzidilârâ 

‘’Sûzidilâra’’; musikiye düşkün Üçüncü Selim’in kendisinin besteleyip Türk Sanat Müziğine hediye ettiği bir makamdır. Sûzidilârâ “ateş saçan aşk” anlamına geliyor… Attila İlhan’da bu makamı şiirinde şöyle dile getiriyor: 

‘’sürün cezvelerde sürün kabarsın esmer kahveler
yakın yakın mumları büyüsün divanhaneler
çekip çekip coşmuştur mestane hanendeler
zil gibi titreşirler / aah / selatin meyhaneler
avare kuyrukluyıldız dillerde suz-i dil-ara’’ 

Bestenigâr 

Bestenigâr, Türk musikisinin en eski makamlarında birisidir. Bestenigâr, Türk musikisinde 15. yüzyıldan beri kullanılır… Nigar, Saba'nın eski adıdır. Beste de makamın dörtlü ile bittiğini işaret eder. Bu oluşumdan dolayı günümüze kadar "Bestenigâr" olarak gelmiştir. Nigâr, Farsça bir kelime olup anlamı;  "güzel yüzlü sevgili"dir. Bu nedenle "sevgiliye yapılan beste" olarak da değerlendirilir. Bu makam ayrıca Istırap, acı, hüzün, elem ve matem duygularını da taşır. 

‘’İncesaz’’ bölümünün bu son şiirinde Attila İlhan; kitabın tamamında görülen ve 12 Eylül döneminin özelliğini taşıyan endişe, korku, ümitsizlik, tedirginlik, hayal kırıklığı ve öfkeden nasıl kurtulacağının cevabını da bu şiirinde kendisi verir: 

“…gurup vakti güneş bulutlardan sıyrılınca
bir tâvus kuyruğudur menevişli kanlıca
hayata anlam veren ölümmüş anlaşılınca
ölümü aşmak için ölesiye yaşanınca
ne korkuya yer kaldı ne öfkeye ne hınca
meçhul bir kıt’a gibi keşfettiler bestenigâr’ı” 

Ve sonuç 

Şiirlerin ne kadar çok şey anlatabildiğini gösteriyor bu kitaplarda yer alan şiirler...
Ve Attila İlhan’ın kendi kültürüyle hemhal olup çağını bir nasıl şiirleriyle yansıttığını…
Ve de günlerin de birbirine ne kadar da çok benzediğini…
Yaşadığımız günlerin de adıdır ‘’Korkunun Krallığı’’…  

ABD’li şair Irwin Allen Gisberg, “Bir ülkenin kötü durumu yüzünden politikacıları suçlayamayız... Suçlu olan şairlerdir... Çünkü politikacıların bir ülkenin durumu hakkında bilinçleri ve kapasiteleri yoktur ama şairlerin vardır” derdi. 

Ve bakın etrafınıza Attila İlhan gibi bir şairimiz, bir aydınımız kaldı mı?
Şimdi yoksa da elbet bugünleri de yazacak şairler de çıkacaktır ortaya…

Korkunun Krallığı kitabında geçen bir başka şiir de şöyle biterdi: 

‘’tavandan yağlı bir su damlıyor
lağım karanlığında farelerin ıslığı
dört zaruret halinde dört duvar
içimiz artık büsbütün deniz
o mavi gezegen ki adına dünya denilmiştir
aslında yedi kat zindan içindeyiz’’ 

Osman AYDOĞAN 

Ve kitaba adını veren şiir: (*) 

Korkunun Krallığı 

geceleri bir ıslık 
penceremin altında birileri 
beni çağırıyorlar 
(yoksa yanılıyor muyum) 
koşup bakıyorum kimseler yok 
sarayburnu'nda sis düdükleri 
mektuplarım kayboluyor posta kutusundan 
birileri çalıyor ama kim 
geçen akşam yağmuru değiştirdiler 
yumuşak başlamıştı tatlı ve ılık 
nasıl olduysa kestiremedim 
az sonra sülfirik asitti gökten yağan 
(cam iplikleri halinde yağıyor 
değdiği yeri eriterek 
duman duman) 

biryerlere gidecek oluyorum 
ardımda birileri 
hayal meyal varla yok arası 
cigaralarını avuçlarında saklamış 
gözlerinde aynalı güneş gözlükleri 
(bilmem yanılıyor muyum) 
daha dün geceyarısı 
telefonda birileri 
fakat konuşmuyorlar 
bir bubi tuzağı sessizliği hüküm sürüyor 
türlü olasılıklarla yüklü 
olağanüstü iri 
bir o kadar da tehditkar 
(bilmem yanılıyor muyum) 
beni dehşete düşürmek istiyorlar 

nasıl oluyor anlamıyorum 
gece yayın bitmiş televizyonu kapamışım 
ekranda ansızın birileri 
kapalı demir bir kapı gibi suratları 
gözleri ateş saçıyorlar 
gözlerinde tarifsiz bir hışım 
bıyıkları zifiri karanlık 
ele geçirebilirlerse beni öldürmek 
besbelli maksatları 
(yanılıyor muyum neyim) 
yanlış bir mıknatıs fırtınası içindeyim 
şişe yeşili şerare atlamaları 
şurup kırmızısı çakıntılar 
sağım solum her tarafım elektrik 
korkuyorum 
korktuğumun bilincindeyim 
birileri 
şalteri indirdi indirecek 
işim bitik 

‘’Korkunun Krallığı’’ kitabında yer alan bir başka şiir: 

Cehennem Kasidesi 

yıldızlar dağıldı yerlerinden
karardı güneş
ne akrep kaldı ne yelkovan
bilinmez hangi zaman içindeyiz
tuzruhu yağıyor bulutlardan
elimiz yüzümüz paramparça
tepeden tırnağa kan içindeyiz

insan yiyen ağaçlar kuşatmış çevremizi
nemli kadife teması yamyam yapraklarının
eflatun ve sarı
leoparlar sürüyor besbelli izimizi
uzaktan sırtlan kahkahaları
zehirli örümcekler sarmaşıklardan
hem aç hem susuz günlerdir uykusuz
çok fena kaybolmuşuz
vahşi bir orman içindeyiz

cehennemde sofra kurmuşuz
bir yanardağ sofrası
alev fıskiyeleri erimiş gümüşten havuzda
elmas sürahilerde yakut şarabı lavlar
ateşten lokmalar avurdumuzda
çatır çutur şimşekler çatılıyor
kıvılcımlı bir yangın kızıllığı
göz gözü görmez bir duman içindeyiz

silahlar doldurulur
şakır şukur
dışarda nöbet devralınıyor
içerde zincirlerin ağırlığı
öfke ve keder
ve inanılmaz pişmanlıklar
tavandan yağlı bir su damlıyor
lağım karanlığında farelerin ıslığı
dört zaruret halinde dört duvar
içimiz artık büsbütün deniz
o mavi gezegen ki adına dünya denilmiştir
aslında yedi kat zindan içindeyiz

* Attila İlhan şiirlerinde noktalama işareti ve büyük harf kullanmadığı için şiirler aslı gibi yazılmıştır…



St. Gotthard / Mogersdorf Muharebesi

10 Eylül 2020

01 Ağustos 2020 tarihi; 01 Ağustos 1664 tarihinde Avusturya liderliğindeki Avrupa Koalisyon Ordusuyla Osmanlı Ordusunun yaptığı St. Gotthard / Mogersdorf muharebesinin 356. yıl dönümü idi... Bu muharebe pek bilinmez... Bilenler de zaten bu muharebeyi yanlış bilirler...

Üst üste Avusturya'dan ve Avusturya ile ilgili tarihten bahsedince tarihteki Avusturya ile olan bu muharebeyi de aktarmadan geçmek istemedim.

Osmanlıların Batılı kültür sahasına girmelerinden sonra 14’üncü yüzyıldan itibaren 17’inci yüzyıla kadar Avusturya’nın güneydoğu sınırı boyunca Osmanlılar ile Avusturyalılar arasında sert muharebeler cereyan eder…

Avusturyalıların kendilerini ve Alman İmparatorluğunu korumaya yönelik Türklerle olan savaşlarında, derinliklerinde iki ayrı dünyanın, iki ayrı yaşam tarzının ve dinin bulunduğu iki kavram çarpışır: Garp ülkesi ve Şark ülkesi, Hıristiyanlık ve İslam, Avrupa ve Asya… Avusturyalılar, Osmanlı Devleti ile yaptıkları bu savaşlardaki her yenilgiyi, diğerlerine göre daha bir korkunç ve her zaferi diğerlerine göre daha bir büyük ve abartılı olarak tasvir ederler…

Avusturyalılar tarafından bir zafer olarak adlandırılarak ve abartılarak büyütülen muharebelerden biri de işte bu 01 Ağustos 1664 tarihinde yapılan Saint Gotthard / Mogersdorf muharebesidir. Bu muharebe bütün Batılı kaynaklarda ve özellikle Avusturya kaynaklarında bir zafer olarak algılanarak fevkalade mübalağalarla süslenip bir destan haline getirilir…  

Aslında Saint Gotthard muharebesi Osmanlı İmparatorluğu’nun 1663/1664 yıllarında Fazıl Ahmet Paşa komutasında yapmış olduğu ve başarı ile sonuçlanan Avusturya Seferinin (Uyvar Seferi) bir muharebesidir. Zaten Avusturya tarihçileri de bu savaşa ‘‘Der Türkenkrieg 1663-1664’’ ismini vermişlerdir.[1] Bu seferde bütün Avrupa’da ‘‘imprenable’’ (düşürülemez) olarak tanınan Uyvar Kalesi ele geçirilir. [2]   Bu sefer içerisindeki Saint Gotthard Muharebesi de Avusturyalıların iddia ettikleri gibi kaybedilmiş bir muharebe değil, büyük kısmın muharebeye girmediği ve öncü kuvvetlerle yapılan neticesi alınamamış bir taarruz harekâtıdır.

Muharebenin Raab Irmağının kıyısında yapılmasından dolayı Osmanlılar tarafından ‘‘Rabe Cengi’’ olarak da adlandırılan bu muharebe için Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa; ‘‘Bu vakayı orduda ahşamdan sonra bile işitmemiş âdem nihayetsiz idi’’[3] (Bu olayı akşamdan sonra bile duymamış çok insan vardı) diye Saint Gotthard muharebesini âdetâ bir müfreze müsâdemesi şeklinde gösterir… Hâlbuki Avusturyalılar bu muharebeyi Osmanlılara karşı büyük bir zafer olarak görür ve bu zafer (!) bütün Avrupa’da kutlanır, şiirler yazılır, şarkılar bestelenir, anıtlar dikilir, resimler yapılır, kitaplar yazılır ve paralar basılır… Halen Avusturya kütüphanelerinde bu muharebe üzerine yazılmış onlarca kitap, Avusturya müzelerinde sergilenen onlarca eser bulunmaktadır.

Osmanlılar tarafından bir müfreze müsademesi şeklinde anılan bu muharebe için var olan Türkçe kaynaklar Avusturya kaynaklarına göre oldukça yüzeysel kalır… Asıl adı ‘’Esfar-ı Osmaniye Hatıraları 1073-75 Seferinin Vekayi-i Esasiyesi - Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu’’ olan, 1910 yılında İstanbul’da Osmanlıca basılan Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın ‘’Sen Sengotar’da Osmanlı Ordusu’’[4] isimli eseri Türkçe kaynaktaki bu eksikliği gidermek ve Batılıların bu abartısını düzeltmek amacıyla yazılmıştır.

Fındıklılı Mehmet Efendi’nin ‘‘Silahtar Tarihinde’’[5], bir heyet tarafından yazılan ‘‘Mufassal Osmanlı Tarihinde’’[6] , Genkur. ATASE Bşk.lığı tarafından yayınlanan ‘‘Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi’’nde[7] bu muharebeden bahsedilir ve Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı[8] ve İsmail Hakkı Danışmend[9] eserlerinde bu muharebeye çok kısa olarak (2-3 sayfa, yarısı da kroki) değinmişlerse de; günümüz diliyle ve anlaşılır ve en kapsamlı olarak bu konuda yazılan tek detaylı eser Genkur. ATASE Bşk.lığı tarafından yayınlanan ve Em. General Kemal YÜKEP tarafından yazılan ‘‘Sengotar Muharebesi 1664’’ isimli yayındır.[10] Ne yazık ki bütün Türk bu eserlerin tamamında bu muharebe bir yenilgi olarak zikredilir…

Avusturya tarafından ise bu muharebe üzerine yazılan onlarca kitaba rağmen bu konudaki derli toplu tek eser ‘’Avusturya Askerî Tarih Enstitüsü’’ tarafından yayınlanan ve Kurt Peball tarafından yazılan ‘‘Die Schlacht bei St. Gotthard-Mogersdorf 1664’’ isimli eserdir.[11] Ayrıca Avusturya Harp Arşivi Dairesinde bulunan bizzat Montecuccoli tarafından yazılan eserler[12] de kaynak olarak kullanılır. Bu eserlerden biri Türkçe’ye çevrilir.[13]

Bu yazıdan amaç; ülkemizde pek bilinmeyen, bilenlerin ve yazanların da ne yazık ki yenilgi olarak bildiği ve yazdığı, bir kısım bilenlerin de Avusturya kaynaklarına göre bildiği bu muharebeyi izah etmek ve Avusturya kaynaklarında kendi zaferleri olarak kabul edilen bu muharebede gerçeği ortaya koyarak bu muharebenin bir yenilgi olmadığını hatırlatmaktır.

St. Gotthard muharebesini tarihteki yerine oturtabilmek için kısaca Osmanlının Avusturya'ya yaptığı seferlere bir göz atmamız gerekiyor...

Osmanlının Avusturya’ya yaptığı seferler

Osmanlı İmparatorluğu’nun Avusturya’ya karşı yaptığı ilk seferi zannedildiği gibi 1529 yılı değildir. Avusturya kaynaklarında daha 1396 ve 1418 yıllarında Avusturya içlerine yapılan Türk akınlarından[14] bahsedilmektedir. 1453’de İstanbul’un fethinden hemen sonra Osmanlı Akıncıları Avusturya içlerine doğru daha da fazla ilerlerler. Viyana’nın daha batısındaki Klagenfurt’un dış kenarı 1476’da, Drava kıyısındaki Spittal 1478’de, Leoben, Rottenmann ve Graz 1480 yılında Osmanlı Akıncıları tarafından kuşatılır…

Bu akınlardan maksat; bu şehirleri ele geçirmek olmayıp ganimet elde etmek ve istihbarat sağlamaktır… Bazı Avusturya şehirlerinde bu akınların izlerini hâlâ görmek mümkündür. Graz Katedrali’nin güney tarafında soluklaşmış bir fresk İstirya’nın 1480 yılındaki üç sıkıntısını tasvir eder: Bunlar kütü hasat, veba ve Türklerdir. Tasvir de ‘‘Tanrı’nın Gazaplarının Resmi’’ diye adlandırılır. Büyük Venedik Dağı’nda (Grossvenedig) buzullardan birinin adı ‘‘Türk Ordugâhı’’dır. Karenti’de köy çeşmelerinde kimi taştan kimi tahtadan Türk başları hala Türk süvarilerini hatırlatır. ‘‘Çeşme Türkü’’ veya ‘‘Tatar Adamcığı’’ diye çok yaygın bir kavram olarak kullanılır.[15]

Viyana hedeflenerek ciddi olarak yapılan ilk sefer 1528 seferidir. (Bu konuyu geçen hafta anlatmıştım) Kanuni 1528 ilkbaharında İstanbul’da toplanan ordusuyla harekete geçip Filibe civarında büyük ovada ordugâh kurar… Fakat gece başlayan sağanak yağışlar ırmakları büyük sel akıntılarına dönüşür, sel çadırları sürükleyip götürür, depo edilmiş cephane ve yiyecek stoklarını yok eder… Dev boyutlarda malzemenin kaybolması bir yana ordunun morali de bozulur… 1528 yılında başlatılan bu seferden Sultan vazgeçmek zorunda kalır… Hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a geri dönülür…

İkinci sefer bizim aslında ‘’Birinci’’ diye bildiğimiz 1529 seferidir… Bu sefer ayrı bir yazı konusudur. Bu nedenle burayı geçiyorum… Üçüncü sefer ise 1532 seferidir… Geçen haftaki yazımda bu seferi de anlatmıştım.

Viyana olarak hedeflenen dördüncü sefer ise 1663 /1664 Uyvar Seferi’dir. Beşinci sefer ise bildiğimiz 1683 Viyana seferidir.

Bu yazımda; kimseciklerin pek bilmediği Viyana hedeflenerek yapılan 1663 /1664 Uyvar Seferi’nde yapılan ve Avusturyalılar tarafından bir zafer olarak adlandırılıp abartılarak büyütülen 1 Ağustos 1664 tarihinde yapılan Saint Gotthard muharebesini anlatmak istiyorum…

Ama önce bu muharebeden önce yaşanan olayları kısaca özetlemem gerekiyor..

1663 Muharebeleri

1580’lerden 1606’ya kadar süren uzun savaşlardan sonra, Avusturya ve Macaristan ile uzun bir süre küçük çaplı sınır çatışmaları hariç savaş yapılmaz. Habsburg İmparatorluğu Otuz Yıl savaşlarıyla, Osmanlılar da Asya sınırlarında ve Girit’teki savaşla uğraşıyorlar.

Türklerin vasal devlet saydıkları Hristiyan Erdel Voyvodalığı’nda Georg II. Rakoczy bağımsız bir hükümdarmış gibi, kendi başına siyasal eylemlere girmeye başlar. Budin Paşası kendisini yola getirmek üzere üstüne yürüyünce, Rakoczy onu 1658 yılında yenilgiye uğratır… Bunun üzerine Osmanlı sadrazamı rahat edebilmek için vasal beyliği tümüyle ele geçirmek ve burasını bir paşalık yapmak üzere sefere çıkar. Büyük kayıplar pahasına Grosswardein’i (Oradea-Varad) fetheder ve Klausenburg’u (Cluj) kuşatır.

Bu savaşlar Viyana’nın gözünde artık sadece Osmanlı Devletinin bir iç sorunu olmaktan çıkar. Erdel’de cereyan eden olaylar, Avusturya İmparatorunun çıkarlarıyla doğrudan ilgilidir… I. Leopold ne kadar barış yanlısı olursa olsun, Grosswardein ile Klausenburg’un elden gitmesine kayıtsız kalamazdı. Yine de İmparator görüşmeler yoluyla barışın sağlanacağını umudundadır. İmparatorun özel elçisi, bir sıcak savaşı önlemek amacıyla yola çıkmışken, yeni Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa savaşa hazırlanmıştır bile.

Türk ordusunun önü sıra Kırım Tatarları at sürmektedir; yüz bin kişidirler, Moravya’ya (Morava) kadar ilerlerler… Sadrazam ise ordunun büyük kısmıyla bunların ardından Tuna boyunca ilerler, Avusturya sınırına yaklaşır. Fakat burada yapılmış hiçbir hazırlık yoktur; bir dehşete kapılma duygusu gittikçe büyüyerek herkesi kaplar… Bu sırada en azından 70.000 insan bu duygunun etkisiyle Viyana’yı terk edip daha batıya, Linz’e kaçar… İmparator Leopold uzunca süre başkentinde kaldıysa da, sonunda o da kentten ayrılmak gereğini duyar. Bu durumda Viyana’yı ancak ve ancak bir mucize kurtarabilirdi!

Ne var ki gerçekten de bir ‘‘Avusturya mucizesi’’ olur: Bir kez daha iyi tahkim edilmiş küçük bir kent, olağanüstü güçteki Türklerin ileri yürüyüşünü durdurur. Tıpkı 1532’de Közseg (geçen hafta anlatmıştım), 1566’da Zigetvar gibi, bu sefer de Neuhäusel (Nove Zamky-Uyvar) kalesi haftalarca şiddetli ateşe karşı koyar… Türkler 175 topla surları döverler, hendeklerdeki suyu başka yöne akıtırlar, sonra da saldırıya geçerler… Kaledeki küçük garnizon üç defa bu saldırıları püskürtür, fakat dördüncü saldırıda, 25 Eylül 1663 günü askerler başkaldırıp komutanlarını teslim olmaya zorlarlar…

Bu sırada güz yağmurları başlamış, Tuna’nın iki yakasındaki çamurlu alçak arazi yol vermez olmuş ve İmparatorun çağırdığı birlikler de sonunda bir araya gelebilir… Bir defa daha Viyana üzerine yürümek için mevsim gecikir… Sadrazam sadece Neuhäusel (Uyvar) kalesini onarmakla yetinir, kaleye bir garnizon yerleştirdikten sonra ordusuyla gerisin geri Belgrat’ın yerini tutar.[16]

1664 St. Gotthard – Mogersdorf Muharebesi

Muharebe öncesi

Viyana’nın atlattığı bu tehlike ve Moravya’nın tümüne yakınının yıkılması bütün Almanya’da ve Avrupa’da yankılar uyandırır. Fransa Kralı XIV. Ludwig (Louis) inisiyatifinde 1663 yılında Almanya’nın Regensburg kentinde toplanan İmparatorluk Parlamentosu Papa VII. Alexander’ın Türklere karşı bir Batılı koalisyonu hayata geçirme çağrısı üzerine bir ittifakı kararlaştırırlar… Bu ittifak Hıristiyan ordularını tekrar bir araya getiren bir koalisyon olarak Haçlı ruhunu canlandırır…

Bu ittifaka; Papa ve İspanya Kralı V. Philipp para ve savaş malzemesi yardımı, Bayern, Brandenburg ve Sachsen yardım birlikleri, Rheinische Allianz (Ren Birliği) 5.000 kişilik yaya ve 200 at, Fransa * 4.000 piyade ve 2.000 atlı, İmparatorluk ordusu 30.000 yaya, Macar soylularından 25.000 atlı ve yaya birlikler ile Avusturya çoğu istihkâmlarda olan 15.000 süvari ve 36.000 yaya birlikler ile katılırlar… Teorik olarak Koalisyon ordusu 100.000 kişiye ulaşır ancak uzun seferberlikten sonra ancak 50.000 kişi sefer için toplanabilir… Her birlik kendi milli komutanlarının komutası altındadır… Bu koalisyona İtalya, İspanya ve İsveç de katılır…

Görüldüğü gibi Fransa bu koalisyona 4.000 piyade ve 2.000 atlı ile katılır. Ancak Fransa ülkesinin Osmanlı ile olan ilişkilerini aksatmamak için bu yardımı resmen yapmaktan kaçınır. Nasıl Akdeniz’de Fransızlar, Papalık bayrağı altında Türklere karşı yelken açtılarsa burada da Alsaslılar olarak Ren Birliğinin kontenjanı altında Macaristan sınırında ortaya çıkarlar. Fransız elçisi M. de Nointel, 1673 yılında (St. Gotthard Muharebesinden sonra)  Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa’ya sunmuş olduğu bir takım öneriler yanında Osmanlı sınırlarında yaşayan Katoliklerin koruyucusunun Fransa Kralının olması isteğini de yeniler. Bu istekler karşısında şaşıran Sadrazam, Fransız elçisinin eski dostluktan bahsetmesi üzerine, ‘’Fransa eski dostumuz lakin her zaman düşmanlarımızla birlikte buluyoruz’’ cevabını vererek Fransa’nın Saint Gotthard Muharebesi ile Girit kuşatmasına yapmış olduğu yardımları hatırlatır.[17]

Bu koalisyon ordusunun komutası da Avusturya’nın en ünlü komutanlarından İtalyan asıllı Mareşal Raimund Graf Montecuccoli’ye verilir… Montecuccoli öncelikle Avusturya ordusunu yeniden düzenler.[18]

Mareşal Raimund Graf Montecuccoli ‘’Otuz Yıl Savaşları’’nda, Ganimet Savaşlarında ve Türk Savaşlarında tecrübe kazanmış deneyimli bir general ve aynı zamanda askerî teorisyen olarak uluslararası değeri vardır. İtalyan asıllıdır. Mareşal Gian Giacomo de Trivulzio’ya (1441-1518) ait ‘‘Savaşın üç şeye ihtiyacı vardır; bunlar para, para ve bir kez daha para’’ sözü kendisine tarafından tanıtılmıştır.

Bu arada Osmanlı Ordusu’nun kışlığa çekilmesinden yararlanan Avusturyalılarla Hırvat Beyi Niklas Zrinyi (Zigetvar komutanının oğlu) kuvvetlerini birleştirerek 50.000 kişilik bir ordu ile Kanuni’nin son seferine zapt edilmiş olan Zigetvar’a doğru harekete geçerek Babocsa palangasını işgal ettikten sonra Zigetvar Kalesini muhasara ederler...

Bunu haber alan Fazıl Ahmet Paşa 31 Ocak 1664 günü birkaç bin kişi ile Belgrat’tan Zigetvar istikametinde yola çıkar. Bunu haber alan Avusturyalılar 6 Şubat 1664 günü muhasarayı kaldırarak geri çekilirler…

Avusturyalılar 29 Nisan 1664 günü 60.000 kişilik bir kuvvetle Kanije’yi muhasara ederler ancak 7 Mayıs 1664 de Fazıl Ahmet Paşa’nın Belgrat’tan hareket ederek 4 Haziran günü Kanije’nin bir saat mesafe yakınına gelince muhasarayı bırakarak çekilip giderler...

Kanije’yi bırakan Avusturyalılar Kanije’ye iki saat mesafede Drava ve Mura nehirlerinin kavşağında ve Drava’nın sol sahilinde bulunan Yenikale’ye (Serinvar) çekildikleri için Fazıl Ahmet Paşa da bu istikamette ilerler… Bunun üzerine Avusturyalılar karşı sahile çekilirler. Yenikale Osmanlılar tarafından muhasara edilir… Bu kale 20 gün süren muhasaradan sonra zapt ve tahrip edilir… Önceki görüşmelerde Osmanlıların barış şartı olarak ileri sürdükleri bu kalenin tahribi böylece mümkün olur…

Yenikale’nin ele geçirilmesinden sonra Fazıl Ahmet Paşa Raab (Yanık) Kale’nin zaptına karar verir. Bu kale III. Murat Zamanında ele geçmiş, III. Mehmet zamanında elden çıkmıştır.

Osmanlı Ordusu Serinvar’dan Yanık Kale’ye (Raab) ilerlerken o civarda yol üzerinde bulunan Komeron, Egersek, Poeleske, Egervar, Kemendvar ve Kapornak kaleleriyle palangaları karşı koymadan teslim olurlar…

Raab Kalesi, Raab Nehrinin sol sahilinde bulunduğu için nehrin sağ sahilinde bulunan Osmanlı Ordusu nehrin yukarı taraflarından münasip bir geçit yerinden karşıya geçmek zorundadır…  

Montecuccoli’nin komutasındaki Alman, Avusturya, Macar ve Fransız askerlerinden kurulu müttefik ordusu da nehrin sol sahilini takip ederek, Osmanlı Ordusunun Raab Suyunu kuzeye geçmesini önlemeye çalışırlar…

Bir taraftan 1663’de Uyvar ve yukarıda adları geçen civar kalelerin Osmanlıların eline geçmesi, diğer taraftan Viyana ve Silezya yönlerinde yapılan akınlar, Avusturya ve Almanya’da büyük bir korku uyandırır… Bu kez Anadolu’dan gelen birliklerle Osmanlı Ordusu’nun daha da kuvvetlenmesiyle Raab Kalesi’nin zaptını hedef tutan faal hareketi karşısında, Avusturyalılar 29 Temmuz 1664’de Çakani (Czakany) mevkiinde Fazıl Ahmet Paşa’ya barış teklifinde bulunurlar... Avusturyalıların teklifi kabul olunur… Ancak 10 madde olarak hazırlanan barış antlaşması metni, Avusturya Hükümeti tarafından tasdik edilinceye kadar Osmanlı Ordusu muhasamatı devam ettirme hareketinde serbest olacağı taraflarca kabul edilerek harekâta devam olunur.[19]

Bu antlaşma ile 1663 seferinden amacına ulaşan ve istediğini elde eden Fazıl Ahmet Paşa muhasamatı devam ettirme serbestisini elinde bulundurur. Çünkü Fazıl Ahmet Paşa Avusturyalıların asla ikinci bir ordu çıkaramayacağını biliyordur. Buradaki ordu yenilgiye uğratılınca, kendisine Viyana yolu açılmış olacaktır. Birkaç gün içinde Tatarların öncüleri oraya ulaşabilir, asıl ordu da en geç iki haftada kentin önüne varırdı.

Bir yıl önce gidemediği İmparatorluk başkenti, artık ona elinin altındaymış gibi görünüyordur.[20]

St. Gotthard / Mogersdorf Muharebesi

Osmanlı Ordusu 30 Temmuz 1664 günü nehrin sağ sahilindeki Saint Gotthard Köyüne gelir ve sahile paralel olarak uzanan tepelerin sırtlarında çadırlarını kurar… Bu sırada Avusturya Ordusu da karşı yakada Mogersdorf Köyü’nün önlerine gelir… O zamanlar bu köyün adı Nagyfalva (Grossdorf) idi. 1698 tarihinde Mogersdorf adını alır.

Bu muharebedeki Osmanlı Ordusunun mevcutları hakkında Avusturya kaynakları mübalağalı rakamlar kullanırlar.[21] Avusturya kaynakları Osmanlı Ordusunu 50-60.000 kadarı muntazam asker olmak üzere 120 -130.000, Avusturya Ordusunu ise 30.000 olarak gösterirler… Hatta bazı kaynaklar Avusturya Ordusunu daha da küçülterek 26.000 olarak gösterirler.[22] Osmanlı kaynaklarına göre ise Avusturya Ordusu 50-60.000 kişidir.[23]  Kaldı ki bu miktarı diğer başka Avusturya kaynakları da teyit etmektedir. 1663 yılında Almanya’nın Regensburg kentinde toplanan ittifak başlangıçta 100.000 kişi toplanmasını kararlaştırmışsa da muharebe meydanına ancak 50.000 asker toplanabilir.[24]

Osmanlı Ordusu St. Gotthard’a geldiği gün, öncüler bu köyün bir saat (4 km) kadar güneybatısında dört atın yan yana geçebileceği, derinliği üzengi ıslatacak kadar olan bir geçit yeri keşfederler. Bu geçit nehrin kavis yaptığı bir bölge üzerindedir. Bu şekilde düşman ateşi kavisin en dış noktasından itibaren eğilmekte olan sahille örtülü kalmış olur. O gece karşı yakaya bir yeniçeri müfrezesi geçirilir ve ertesi günü bu geçit üzerinde hafif bir piyade köprüsü kurulur. Gece karşıya geçen müfreze fundalıklarda kendilerine siper kazarak yerleşirler. Daha ertesi günü (1 Ağustos) karşı yakada bir köprübaşı mevzii ele geçirmek maksadıyla Bosnalı İsmail Paşa komutasında 5.000 asker geçirilir. Ancak o gün başlayan yağmur nehrin sularını kabartır ve kabaran sulardan ve geçişlerden etkilenen köprü yıkılır… Karşıya geçen müfrezelerin Avusturyalılarla çarpışmaya başladığını gören Fazıl Ahmet Paşa Tatar süvarilerinin terkilerine bindirerek 5.000 kişi daha karşıya geçirir…

Nehri ilk geçen grup başarılı olur, karşı taraf birlikleri ne geçişi ne de tahkim çalışmalarını sezmişlerdir. Öyle ki, nehri ilk geçen askerler Avusturyalılarla muharebeye tutuştuğunda, bu Avusturya birliğinin komutanı Leopold Wilhelm von Baden-Baden ancak savaş başladığında yatağından kaldırılabilir.[25]

Yağan yağmur nehrin sularının yükselmesine, köprünün yıkılmasına ve geçişlerden dolayı nehir kıyısının kayganlaşmasına neden olur. Bu yüzden de Fazıl Ahmet Paşa karşı kıyıya takviye imkânı bulamaz…

İşte, Avusturya kaynaklarınca St. Gotthard Meydan Muharebesi diye ballandırılarak adlandırılan bu savaş; Raab nehrinin karşısına geçirilen ve takviye imkânı olmayan 10.000 kişilik Osmanlı Müfrezesinin 50-60.000 kişilik Avusturya büyük kısmıyla olan muharebesidir.

Başlangıçta nehri geçen birlikler süratle ilerleyerek Montecuccoli’nin çadırına birkaç metre kadar yaklaşırlar… Bu durum karşısında Montecuccoli’nin kurmaylarının kendisine ordunun imha olmaması için geri çekilmeleri gerektiğini söylemeleri Avusturya Ordusunun o andaki durumunun vahametini gösterir…  

Montecuccoli, boşta kalan kanatlarını merkeze çekerek ilerleyen Osmanlı kuvvetlerine taarruz ettirir. Osmanlı kuvvetleri çekilmek zorunda kalırlar.

Montecuccoli’nin boşta kalan kanatlarını merkeze çekerek ilerleyen Osmanlı kuvvetlerine taarruz ettiği zaman, nehri geçen Osmanlı kuvvetlerinin başlangıçta elde ettikleri başarıyı yeterli görerek hedefi ele geçirdiklerini düşünerek rahatladıkları, süvarilerin atlarından inerek ıslanmış elbiselerini kurutmakla meşgul oldukları ve ikindi vaktine kadar muharebe ettikleri için yorgunluklarını gidermek için istirahat ettikleri andır.[26]

1 Ağustos saat 12 civarında Montecuccoli kurmayları ve komutanları ile bir görüşme yapar. Avusturya kuvvetleri ya bulundukları mevzilerde savunma durumunda kalacaklar, ya da karşı taarruza geçeceklerdir. Montecuccoli’nin tüm kurmayları ve komutanları karşı taarruz hareket tarzını onaylamazlar. Bu hareket tarzının kendilerine çok pahalıya mal olacağını iddia ederler. Montecuccoli derhal karşı taarruza geçilmesi fikrindedir. Fransız birlikleri komutanı ‘‘İmparatorumuz bize askerlerimizi tehlikeye atmamamızı emretti’’ diyerek başlangıçta taarruza katılmak istemez. Montecuccoli’yi komutanlarından sadece Coligny destekler ve fikrini şu şekilde savunur: ‘‘Eğer düşman bu gece mevzilerinde kalırsa, sabaha hiçbirimizin kafası gövdesinin üzerinde kalmaz.’’

Bu sırada Osmanlı süvarileri (Nehri geçebilenler) kanatlardan taarruza başlayarak Avusturya Ordusunu kuşatmaya çalışırlar. Montecuccoli konuşması ile generallerini ikna eder, ya zaferi kazanarak ordusunu kurtaracağını ya da öleceklerini söyler ve karşı taarruza başlarlar.[27]

Burada Montecuccoli, Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale Muharebelerinde Gelibolu’da oynadığı rolü oynar. Montecuccoli hatıratında bu olayı şu şekilde anlatır: ‘’Bir gece evvelden Türklerin aldığı çok sayıda yardım kuvveti karşısında Avusturya askerleri kokuya kapılarak kaçmaya başladılar. Tam bir bozguna uğrayacak iken Alman takviye birliklerini yanıma alıp savaş yerine yetiştim. Avusturya askerlerini biraz düzelterek bunlarla da Türklerin açık yanlarına taarruza geçtim. Türkler, bu taarruz karşısında dayanamayarak nehre doğru çekilmeye başladırlar. Bu durumu gören birlikler Türkleri nehre kadar takip ettiler… Eğer Türkler bizi önleyici bir taarruza geçselerdi imha edilmemiz muhakkaktı… Yanlarda kuvvetli bulunmak bizim için çok iyi oldu. Türkler bizi kuşatsalardı bir kişi bile kurtulmazdı.’’[28]

Osmanlı Ordusunun nehri geçen birlikleri suların yükselmesi ve köprünün yıkılması nedeniyle takviye edilemedikleri için karşı taarruza direnemezler. Ancak kahramanca savaşarak geri çekilirler. Montecuccoli hatıralarında bu askerlerin vuruşmalarını ‘‘takdire, hatta hayrete değer’’ şeklinde vasıflandırır.[29]

Karşıda kalan müfreze gittikçe yıprandığı için askerler geçit başında toplanırlar… Düşman kuvvetlerinin taarruzu karşısında kısmen düşman ateşi ile kısmen de nehirde boğularak Osmanlı kaynaklarına göre 4.000 şehit verilir…

Bu muharebede bulunmuş olan Evliya Çelebi de ‘’Seyahatname’’sinde şehit olarak; üç vezir, altı Sancak beyi, 11 Alay beyi, 1.080 yeniçeri, 1.800 sipahi ve dört bin kadar diğer askerlerden bahseder.[30]

Şehit sayısında da Avusturyalılar mübalağalı rakamlar vererek savaşta ölenleri 6.000 nehirde boğulanları ise 8.000 kişi olarak gösterirler. Hatta 25.000 rakamı bile mevcuttur. Fakat bu 14 ve 25 bin mevcutları karşı sahile geçen 10 bin kişilik birlik mevcudundan 4-14 bin fazladır.[31] Hatta bazı Avusturya kaynakları bu muharebede Osmanlı Ordusunun tamamının az kalsın yok alacağı iddiasında da bulunur.[32] Hâlbuki Osmanlı Ordusunun büyük kısmı nehrin sağ sahilinde ve muharebeye girmemiş durumdadır. Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa; ‘‘Bu vakayı orduda ahşamdan sonra bile işitmemiş âdem nihayetsiz idi’’[33] (Bu olayı akşamdan sonra bile duymamış çok insan vardı) diye bu muharebeyi âdetâ bir müfreze müsâdemesi şeklinde gösterir.

Resmin ortasında Raab suyu, üstünde Osmanlı Ordusu, Raab suyun altında beri kıyıda ise Avusturya Koalisyon Ordusu görülmektedir. Nehrin kıvrım yaptığı geçiş yerindeki yığılma resimde net olarak seçilmektedir. Kaynak: 800 Jahre Mogersdorf, Gemainde Mogersdorf.

Avusturyalıların isteği üzerine 29 Temmuz 1664’de Çakani’de hazırlanıp St. Gotthard Muharebesinden sonra 10 Ağustos 1664 tarihinde imzalanan ve Osmanlıların yararına olan Vasvar barış Antlaşması hükümlerinde, Avusturyalılarca, büyük bir başarı olarak ilan edilen St. Gotthard Muharebesinin hiçbir etkisi olmaz ve on iki gün önce hazırlanan esaslara göre aynen imzalanır…

Vasvar Barış Antlaşması (10 Ağustos 1664)

Vasvar Barış Antlaşmasının belli başlı hükümleri şöyledir:[34] Avusturyalılar Erdel’de işgal ettikleri kalelerden çekilecekler ve bu memleketteki Avusturya ve Osmanlı kuvvetleri aynı zamanda çıkacaklardır. Türk himayesinde bulunan Erdel prensi yerinde kalacak ve Osmanlılara haraç vermeye devam edecektir. Son savaşlarda ele geçirilen Uyvar ve Novigrad kaleleri Osmanlılara bırakılacak. Osmanlı Ordusunun yıktığı Yenikale (Serinvar) tekrar yapılmayacaktır. Avusturya İmparatoru bir defaya mahsus olmak üzere 200.000 florin altın kıymetinde bir hediye verecek, Osmanlı Hükümdarı da münasip gördüğü hediyeyi gönderecektir.

Bu Avusturya seferi, Erdel sorunu yüzünden açıldığı için sefer sonunda imzalanan bu antlaşma, Avusturya’nın Türk üstünlüğünü bir kere daha kabul ettiğini göstermektedir.

Sonuç

Avusturya kaynaklarınca St. Gotthard Meydan Muharebesi diye ballandırılarak adlandırılan bu savaş; görüldüğü gibi Raab nehrinin karşısına geçirilen ve takviye imkânı olmayan 10 bin kişilik Osmanlı Müfrezesinin 50-60 bin kişilik Avusturya koalisyon ordusunun büyük kısmıyla olan muharebesidir.

Aslında Saint Gotthard/Mogersdorf Muharebesi Osmanlı İmparatorluğunun 1663/1664 yıllarına Fazıl Ahmet Paşa komutasında yapmış olduğu ve başarı ile sonuçlanan Avusturya Seferinin bir muharebesidir. Gerçekte Saint Gotthard Muharebesi kaybedilmiş bir muharebe değil, anlatıldığı gibi büyük kısmın muharebeye girmediği ve öncü kuvvetlerle yapılan neticesi alınmamış bir taarruzi harekâttır.  Gazi Ahmed Muhtar Paşa da ‘’Sen Sengotar’da Osmanlı Ordusu’’ adlı kitabında ‘’Osmanlılar için uzun süreli ve sonuç itibariyle başarılı geçen savaşın talihsizce nihayetten bir cephesinden ibaret olan çatışma, muhatapları tarafından dünyaya kendi zaferleri olarak sunulmuştur.’’[35] sonucuna varır.

Avusturya kaynakları bu muharebedeki güç dengesini Osmanlıların sayısını artırarak, kendi sayılarını küçülterek, Osmanlı kayıplarını çok, kendi kayıplarını az göstererek kaybettikleri bir savaşı bir zafer halinde kuşaktan kuşağa anlatarak canlı bir tarih bilinci yaratırlar.

Raab Nehri üzerinde 31 Temmuz 1664 günü kurulan köprüden Avusturya kaynakları pek bahsetmezler. Yağmur ve yükselen nehir suları nedeniyle yıkılan bu köprü nedeniyle birlikler takviye edilememiştir. Karşı kıyıya geçen birliklerin tek takviye noktası bu köprüdür. Eğer bu köprüyü yok sayarsanız (ki Avusturya kaynakları pek dikkate almıyorlar) karşı kıyıdaki 10 bin kişilik kuvvet muharebe ederken sanki hazır bekleyen 110 bin kişilik Osmanlı Ordusunun 50-60 bin kişilik Avusturya Ordusundan çekindiği için muharebeye girmemiş veya 50-60 bin (Avusturya kaynaklarına göre de 26 bin kişilik) Avusturya Ordusu karşısında mağlup olmuş olduğu sonucu çıkar ki bu da incelemede görüldüğü gibi doğru değildir.

Zaten muharebeden önce yapılan ve Osmanlı İmparatorluğu lehine olan antlaşmanın Avusturya Ordusunca kabul edilmesi bu savaşta gerçek galip tarafın kim olduğunu göstermektedir.

Vasvar Antlaşmasının bir an önce imzalanmasını isteyen tarafın da Avusturyalılar olması St. Gotthard muharebesinden sonra hala dimdik ayakta duran Osmanlı Ordusunun mukabil bir harekâtından Avusturyalıların çekindiği sonucu çıkmaktadır.

Avusturya, başlangıçta bu muharebeyi abartarak zafer olarak adlandırıp sonradan Vasvar antlaşmasına mecbur kalınca ne kendi ne de Macar kamuoyunu tatmin edebilir. Hatta Macarlar ihanete uğradıklarını düşünürler. [36]

Osmanlı Ordusunun hataları

Bu muharebenin neticesi alınmamış bir harekât olarak kalmasında Osmanlı Ordusunun tabii ki hataları olmuştur. Ahmet Muhtar Paşa ‘‘Saint Gotthard’da Osmanlı Ordusu’’ isimli eserinde bu hataları ‘‘Sen Gotar Meydan Muharebesinde İstihsâl-i Galebe olunamamasının Esbâb-ı Aslîyesi’’ başlığı altında şu şekilde sıralar:[37]

1. İlk defa olarak Raab Suyunu geçen ve imparatorluk ordularını kendi ordugâhları ortasında emniyetli bir şekilde istirahat ederken baskına uğratan Bosnalı İsmail Paşa komutasındaki Osmanlı kolunun himayesinde ihmal ve kusur olunarak zamanında ona lazım gelen takviyelerin gönderilmemesi ve bu şekilde düşman ordusu üzerine vurulacak kesin darbe imkânının elden kaçırılması,

2. Raab Nehri henüz yağmur nedeniyle yükselmeden Avusturya ve müttefikleri Ordusunun her iki kanadına da uzun süre hiç dokunulmayarak kanatlar serbest bırakılarak ve bu suretle Montecuccoli’ye kendi merkezi için bu kanatlardan yardım ve takviye imkânı verilmesi,

3. Kanatlar hücumlarına pek geç başladığı halde icralarında da gevşek davranılması, buna rağmen bu hücumların netice vereceği ve düşman ordusunun yok olmasına sebep olacağı anda nehir sularının yükselerek harekâtı engellemesi,

4. Şiddetle yağan yağmurların etkisiyle Raab Nehrinin öğleden sonra birdenbire şiddetle taşarak geçit yerinde nehir üzerinde kurulan hafif köprüyü alıp götürmesi ve bu suretle nehrin iki tarafı arasındaki irtibatın ve takviyenin kesilmesi,

5. Ordu beraberinde her şarta göre kurulması mümkün köprü takımlarının ve nehrin karşı sahile hâkim olacak menzilli topların ve hatta düşman ordusuna oranla yeterli miktarda adi topların dahi bulunmaması,

6. Müttefik askerlerin başkumandanı olan Montecuccoli’nin çok iyi yetişmiş, tecrübeli, bilgili, cesur, zeki ve metanetli bir general olması,

7. Bu muharebenin; kendi harp esaslarımızın bozulmaya, Avrupa askerliğinin ilerlemeye başladığı bir zamanda meydana gelmesi. Gerçekten de bu muharebe Avrupa ve Avusturya’nın 30 yıl denen savaşlardan sonra yeni ve hareketli savaş teknikleri tecrübeleri edinerek çıktıkları, Osmanlı Ordusunun ise bu zaman zarfında pek ciddi bir muharebeye katılmadıkları ve müttefik ordularına göre savaş teknikleri açısından daha geride oldukları bir döneme denk gelmiştir.

Bu muharebe aynı zamanda Osmanlı silah teknolojisinin artık eskidiği, Avrupa silah teknolojisinin de gelişim çağı içerisinde olduğu bir zamana denk gelir ve bu muharebe Osmanlının askerî teknoloji olarak geri kalmasının ilk işaretlerini verir… Montecuccoli Osmanlı topçusunun hantal ve ağır olduğu, hâlbuki Koalisyon Ordusunun toplarının ise daha seri, çevik ve isabetli atışları olduğunu hatıratında şu şekilde bahseder: ‘’Çok sayıdaki Türk topları, vurdukları noktada etkili olmalarına karşın kullanımda atak değil, yeniden yüklenmesi ve onarımı ise zaman alıyor. Çok miktarda cephane tüketiyor, gürültü yapıyor ve çarkları, yatakları, siper ve toprak setleri parçalıyor. Bizim toplarımız daha kullanışlı ve bizim Türklerden daha üstün oluşumuzun sırrı burada...’’[38]

Montecuccoli ise çağının en iyi generalidir. Eserleri tüm Avrupa askerî düşünürlerini ve generallerini etkiler, Napolyon dahi onun eserlerini okuyarak bilgi edinir.

Mohaç Meydan Muharebesi ile mukayese edildiğinde; orada Macar Ordusu kesin bir yenilgiye uğradığı halde bu kısa süreli zafere rağmen Osmanlı Ordusu her ihtimale karşı asker, at üstünde ve silah elde olarak harp meydanında kalırken; bu muharebede ise nehri geçen kuvvetler başlangıçtaki zaferi yeterli görüp emniyeti de terk ederek süvariler at üzerinden inerek ıslak elbiselerini kurutma gayretine girerler...  Bu durum; taktik kurallar içerisinde yer alan ‘‘hedefte tertiplenme ve yeniden teşkilatlanma’’ faaliyetinin ne kadar önemli olduğunu gösterirken aynı zamanda da Osmanlı Ordusunun artık Kanuni zamanındaki disiplininin ve askerî bilgisinin de kaybolduğuna işaret eder…

Bu muharebenin Avusturya’ya etkisi

Bu muharebenin Avusturya açısından en önemli sonuçlarından birisi de bu muharebenin Avusturya tarafından bir zafer olarak adlandırılması ile Avusturya’ya göre Osmanlı Ordusunun Avrupa’da ilk defa olarak yenilgiye uğratılıyor olarak gösterilmesidir.

Böyle bir psikolojik etkiye Avusturya’nın o zaman için ihtiyacı vardır. Avusturya’ya göre Osmanlı Ordusunun ‘‘yenilmez’’ unvanı sona eriyordur ve Osmanlı Ordusu artık ‘‘yenilebilir’’ bir hale gelmiştir. Bu etkiyi Avusturya 1683’de çok iyi bir şekilde kullanacaktır.

Bu duyguyu pekiştirmek için bazı batılı kaynaklar bu muharebeyi, bu muharebeden 300 yıl önceki Osmanlıların Sırpları ve Macarları yendikleri ‘’Sırp Sındığı’’ muharebesi ile mukayese ederek bu muharebeye ‘‘Türk Sındığı’’ ismi ile anarlar.[39]

Seferin lojistik açıdan incelenmesi

İstanbul’dan Avusturya sınırlarına kadar olan uzaklığa 100.000 mevcudu aşkın bir ordunun bütün silah, araç ve gereçleriyle yürümesi Türk Ordusu’nun hareket yeteneği bakımından üstünlüğünü işaret eder. Bu arada büyük bir orduyu ana vatandan uzaklarda beslemek, bütün ihtiyaçlarını sağlamak Türk Ordusu’nun lojistik bakımından da yeterli olduğunu ve seferin iyi hazırlandığını gösterir.

Buna karşılık Avusturyalılar kendi topraklarında aç ve susuz kalırlar.[40] Bizzat Montecuccoli anılarında ordusunda yiyecek ve cephaneleri kalmadığı için Türk Ordusunun takip edemediklerini, kendi ikmal işlerinin çok başıbozuk, Türklerdeyse mükemmel olduğunu yazar.[41]

Bazı Macar tarihçilere göre Osmanlı Ordusunun vurucu kuvvetinin Avrupa’da erişebileceği son hudut Macaristan arazisidir. Bu tarihçilerden Géza Perjés’[42] bu devirde bir ordunun en çok günde 20 km yol alabileceğine, insanların ve hayvanların dinlenmesi, erzak ve yem tedariki dolayısıyla da her dördüncü veya beşinci günü istirahat etmesi gerektiğine göre, günde ortalama 15 kilometrelik yol alabileceği neticesini çıkarır.

Ulaşım, erzak ve yem temini, konaklama güçlükleri dolayısıyla, kışın harbe çıkılmaz ve bu sebeple seferler ilkbahar ile sonbahar arasındaki aylarda yapılabilir. Bu zamanın 180 gün olduğu kabûl edildiğine göre ve günde 15 kilometre yürünebildiği anlaşılınca, bir ordunun bir harp mevsimi içerisinde alabileceği en uzun yol 2.700 kilometredir. Bu sayıdan dönüş çıkarılınca 1.350 km elde edilir. Lâkin 180 günlük muharebe zamanının en az bir ayı çarpışmalara ayrılınca, ordunun vurucu tesir sahası 900 km eder. Bu hesaptan anlaşılacağına göre, çarpışmalara ayrılması gereken 30 gün aşıldığı takdirde, ordunun kışlalara dönmesi gerektiğinden düşmanla muharebe suretiyle elde edeceği neticeyi alamadan çekilmeye mecbur kalacağı açıktır.

Bu hesabı dikkate Alan Fazıl Ahmet Paşa 1663 Uyvar Seferinden sonra İstanbul’a geri dönmez ve kışı Belgrat’ta geçirir. Kış içerisindeki Avusturya tehditlerini manevraları ile bertaraf eder. Ancak 1 Ağustos 1664 St. Gotthard Muharebesinden sonra kendisinin planladığı Girit Seferi, mevsim ve dönüş şartları nedeniyle ve Vasvar Antlaşmasının kendi lehine sonuçlanması üzerine bu seferden kesin neticeyi alamadan (Avusturya Ordusunu imha edemeden) İstanbul’a dönmek zorunda kalır. Avusturya kaynaklarının iddia ettikleri gibi Fazıl Ahmet Paşa bu muharebede yenildiği için geri dönmemiştir.

Milli kaynakların önemi

Bu muharebeden çıkarılacak en büyük sonuç ise tarih araştırmalarında yabancı kaynaktaki bilgilerin mutlaka yerli ve milli kaynaklarla mukayesesinin yapılması gerektiğidir. Bu mukayese yapılmadan yabancı kaynaktaki bilgilerin doğruluğuna şüphe ile yaklaşılmalıdır. Her ülke şimdiki ve gelecekteki nesillerine övünç ve şeref duyacakları bir tarihi geçmiş bırakmak istemekte ve bu nedenle de tarihi olayları ve kayıtları kendileri lehine sübjektif olarak değerlendirmektedirler.

Ancak bizde bu böyle değildir… Tabii ki tarihi olayların objektif olarak verilmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Subjektif bir tarih bilgisi ve yorumu tabii ki arzu edilmez. Ancak bazı akademisyenlerin kendi tarihlerini bilmeden yabancı kaynakları esas almaları ve kendi tarihini küçültmeleri kabul edilir bir şey değildir. Örneğin bir tarihçi akademisyen (Dr. Erhan AFYONCU, şimdi Prof. Dr.) Avusturya kaynaklarını esas alarak yazdığı bir makalesinde St. Gotthard’da Avusturya Ordusunun kendisinden çok daha güçlü olan Osmanlı Ordusunu mağlup ettiğinden bahseder... Yine bu akademisyen aynı yazısında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dan bahsederken yine Avusturya kaynaklarını esas alarak Kara Mustafa Paşa’nın kemiklerinin ve kafatasının ayrı ayrı Avusturya’da olduğunu iddia eder.[43]  Hâlbuki Türk kaynaklarına göre Kara Mustafa Paşa’nın kafatası bal dolu bir kıl torba içerisinde Edirne’ye getirilmiş, burada saray avlusunda ibret taşında sergilenmiş ve naaşı İstanbul Beyazıt’taki Kara Mustafa Paşa Türbesine nakledilmiştir.[44][45]

Ancak burada daha hazin olan ise kendi tarihinden ve ‘’milli’’ kaynaklardan habersiz bu akademisyenin başında ‘’milli’’ sıfatı olan bir üniversitenin (Milli Savunma Üniversitesi) rektörlüğünü yapıyor oluşudur…  

1664 St. Gotthard / Mogersdodf Muharebesinden Avusturya’da kalan izler.

Avusturya’ya göre bu muharebede bir zafer elde edildiği ve Osmanlı Ordusu Avrupa’da ilk defa yenildiği için bu zafer bütün Avrupa’da kutlanır, şiirler yazılır, şarkılar bestelenir, anıtlar dikilir, resimler yapılır, kitaplar yazılır ve paralar basılır… Tabii Osmanlı Ordusundan ele geçirilen eserler ve ganimetler de çeşitli müzelerde sergilenerek muhafaza edilir…

Bu bölümde bunların önemli olanlarına kısaca yer verilmesinin uygun olacağı değerlendiriyorum:

Muharebenin icra edildiği Mogersdorf köyünün hemen kuzeyinde yer alan Schlössberg üzerinde yapılan müzede (daha önce bitki kurutma odası olarak kullanılan bir binada) muharebede Türklerden ele geçirilen silahların bir kısmı, belge ve resimler sergilenir…

Bu müzenin hemen ilerisinde bu muharebe anısına yapılmış olan küçük bir kilise bulunur. Bu kilise İkinci Dünya savaşında tahrip edilir ancak yeniden tekrar yapılmaz ve 1664’ün 300. yılı kutlamaları çerçevesinde 1984 yılında yeniden restore edilerek tahrip edildiği haliyle bırakılır. Bu kilisenin hemen yanında bu muharebenin anısına 15 m yüksekliğinde bir haç dikilir.  

Weisses Kreuz, Fotoğraf: Osman Aydoğan

Muharebenin yapıldığı Raab suyu geçiş yerinin hemen yakınında ve Mogersdorf köyünün batı tarafından girişinde yer alan ‘‘Weisses Kreuz’’ (Beyaz Haç) bu muharebe anısına 1840 yılında yapılır. Diğer bir adı da ‘‘Türkenkreuz’’ (Türk Haçı) olan bu haç üzerinde Almanca, Latince, Macarca ve Fransızca yazılmış bir yazıt vardır;

‘’Nice yürekli kahraman burada,
Göğüs gererek Türkün silahlarına,
Can verdi 1664 yılında
Tanrı, imparator ve vatan uğrunda’’

Friedenstein, Fotoğraf: Osman Aydoğan

Bu haçın hemen yanında 1.60 m boyunda ve 1984 yılında yapılmış olan ‘‘Friedensstein’’ denilen bir Türk anıtı vardır. Bu anıtın iki yüzünde Almanca ve Türkçe yazılmış bir yazıt vardır; ‘‘Den im Jahre 1664 gefallenen türkischen Soldaten gewidmet - Friede allen, die hier ruhen’’ (1664 yılında şehit düşen Türk askerlerine ithaf edilmiştir. Burada herkes huzur içinde yatsın) Diğer iki yüzünde de çeşitli dillerde BARIŞ yazısı bulunur: FRIEDE, BARIŞ, BEKE, MIR VE PAX.

Beyaz Haç’ın yaklaşık 300 m doğusunda köy tarafında yine savaşın anısına 1670 yılında yapılmış küçük bir kilise bulunur. ‘’Annakapella’’ denilen bu kilisenin özelliği bir Türk çadırına benzer şekilde yuvarlak bir biçimde yapılmış olmasıdır. Halk arasındaki inanışa göre bu muharebede Avusturyalıları Türklerden Hz. Meryem koruduğu için kendisine adak olarak bu kilise yapılır. Ayrıca yörede anlatılanlara göre 19. Yüzyılın sonuna kadar her yıl 1 Ağustos günü bir Türk heyeti gelerek bu kilisede şehit Türk askerlerinin anısına çelenk koyarlarmış. Hatta şekli Türk çadırına benzediği için kilisenin Türkler tarafından yapıldığına dair inanışlar da bulunmaktadır.[46]

Mogersdorf köyü Kilisesinin duvarlarında da 1912 yılında yapılmış olan ve bu muharebeyi anlatan bir resim bulunur.

Mogersdorf köyünün hemen yakınındaki Fürstenfeld'de bu muharebe anısına dikilen '‘Mariensäulen’’ (Maria sutunu) Bu anıtın dikiliş hikâyesi farklıdır. 1 Ağustos 1664 günü bir kısım Avusturya askeri Türklerin ilk hücumunda yenildiklerini zannederek bu köye (Fürstenfeld) dolarlar. Halkta panik başlar. Köyde büyük maddi zararlar meydana gelir. Ancak daha kötüsü Avusturyalı askerler köylülere bir salgın hastalık bulaştırırlar ve Ağustostan Ekime (1664) kadar  köyde bu hastalıktan dolayı 300 insan ölür. Bu anıt 1668 yılında köyün bu hastalıktan kurtulmanın anısına dikilmiştir. Kaynak: Militärhistorische Schriftenreiche, Heft, 64

Mogersdorf köyünün hemen yakındaki Fürstenfeld’de, Graz’da, Ilz, Gleisdorf, Pischelsdorf ve Mureck’de bu muharebe anısına dikilmiş ‘‘Mariensäulen’’ isimli anıtlar bulunur…  

Montecuccoli’nin Süvari Komutanı olan Graf Johann von Sporck’un zırhı Viyana Askerî Müzesinde muhafaza edilir. Viyana Askerî Müzesinin hemen girişinde sol tarafında Montecuccoli’nin, sağ tarafında ise Sporck’un bir heykeli bulunur. İlginç olanı Sporck’un heykelinin ayakları dibinde başı kesilmiş bir yeniçeri kafası heykelinin de sergileniyor olmasıdır.

Viyana Askerî Müzesi girişindeki Montecuccoli’nin Süvari Komutanı olan Graf Johann von Sporck’un heykeli. Ancak burada dikkati çeken husus heykelin ayakdibindeki bir kesik yeniçeri kafasının sergileniyor olmasıdır. Fotoğraf: Osman Aydoğan

Viyana Askerî Müzesi girişindeki Montecuccoli’nin Süvari Komutanı olan Graf Johann von Sporck’un heykeli. Ancak burada dikkati çeken husus heykelin ayakdibindeki bir kesik yeniçeri kafasının sergileniyor olmasıdır. Fotoğraf: Osman Aydoğan

Viyana Askerî Müzesinde sergilenen bir ilginç bir ganimet daha vardır; günün saatlerinden başka, haftanın günlerini ve aylarını gösteren gümüş bir muhafaza içerisindeki bir cep saatidir bu. Osmanlı takvimine göre 1 Ağustos 1664 öğleden sonra üçte durmuş, halen bu vakti göstermektedir. Saat bir Türk komutana aittir.

Viyana Askerî Müzesindeki St. Gotthard muharebesinden kalan bir Osmanlı Subayın ait saat. Saat günün saatlerinden başka, haftanın günlerini ve aylarını gösteren gümüş bir muhafaza içerisindeki bir cep saatidir bu. Osmanlı takvimine göre 1 Ağustos 1664 öğleden sonra üçte durmuş, halen bu vakti göstermektedir. (Kollarınızdaki İsviçre saatleri ile mukayese etmek üzere.. Yıl 1664) 

Müzede ayrıca bu muharebede ele geçirilen bir Türke ait zincir bir gömlek de sergilenir.

Avusturya Sanat Tarihi Müzesinde (Kunsthistorischemuseum) de bu muharebe anısına basılan paraların bir kısmı sergilenir.

Graz’da ve Eisenstadt’daki Eyalet Arşivlerinde ve Viyana’daki Harp Arşivi Dairesinde bol miktarda bu muharebede kullanılan harita ve dokümanlar bulunur.  

Montecuccoli’nin kendi el yazması bu muharebe ile ilgili yazıları da Viyana’daki Harp Arşivi Dairesindedir. 

Bu muharebeyi Avusturya’da canlı tutan ve kuşaktan kuşağa yayılmasını sağlayan önemli nedenlerin birisi de ünlü şair Rainer Maria Rilke’nin ‘‘Sancaktar Christoph Rilke’nin aşkının ve ölümünün şarkısı’’dır. (Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke) Christoph Rilke’nin 1899 yılında yazdığı bu şiirinin ana kahramanı yine adı Christoph Rilke olan ve Sporck’un süvari birliğinde bu muharebeye katılmış ve Sporck’da kendisine sancaktarlık unvanını verdiği bir askerdir.

Avusturya Geseke’de Papaz Schmidt Diehl tarafında 1900 yılında Sporck’un 300’üncü doğum günü nedeniyle yazılan şiir bestelenerek hala Geseke’deki festivallerde söylenmektedir. Bu şarkının CD’si de halen Geseke’de Heimatverein’da (Yurt Birliği) satılır.

Avusturya kaynaklarına göre Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya ait olduğu iddia edilen gerçek bir kuru kafa Viyana Şehir Tarihi Müzesinde sergi salonunda 1983 tarihine kadar sergilenir. 1983 yılında bu kuru kafa Viyana Şehir Tarihi Müzesinin teşhir salonundan müzenin deposuna kaldırılır. Halen burada muhafaza edilmektedir. Aynı zihniyetle Viyana Askerî Müzesinde mermerden kesik bir yeniçeri kafası heykeli Sporck’un ayakları dibinde, müze girişinde sergilenir.

Fazıl Ahmet Paşa’nın Biyografisi

Fazıl Ahmet Paşa Köprülü Mehmet Paşa’nın büyük oğludur. 1635 yılında Vezirköprü’de doğar. Yedi yaşında iken İstanbul’a getirilerek medrese eğitimi alır, müderris olur, 22 yaşında iken babası Sadrazam olunca Erzurum Valiliğine atanır. Daha sonra Şam ve Halep valiliklerinde bulunur…

Babası Köprülü Mehmet Paşa ölünce yerine 1661 yılında 26 yaşında iken Sadrazam olarak atanır. Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamlarından ve devlet adamlarından birisidir.

Fazıl Ahmet Paşa’nın araştırma içinde bahsedildiği gibi Kanuni Sultan Süleyman’ın kuşatıp alamadığı Uyvar kalesini fethi esnasında askerlerine karşı tutumu ve ihsanları, şehri ele geçirdikten sonra Hristiyan halka tanıdığı can, mal ve yaşama güvencesi, centilmenliği ile ona Avrupa’da büyük bir ün kazandırır. Avrupa’da adından çokça söz ettiren Fazıl Ahmet Paşa, Fransızca ‘’Fort Comme Un Turc’’ yani ‘’Türk gibi güçlü’’ deyiminin doğmasına neden olur. Bugün hala Fransızcada kullanılan bu deyim, güçlü ve dayanıklı anlamlarıyla eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Fazıl Ahmet Paşa üç sene Avusturya ve Macaristan’da, iki buçuk sene Venediklilerle Girit’te (Kandiye Kalesinin fethi Avrupa ülkeleri askerî okullarında ders olarak okutulmaktadır), üst üste üç sene Lehistan’da savaşır. Bu suretle 15 sene süren sadrazamlığının dokuz senesi cephede muharebe ile geçer…  

Hasta olarak padişahla Edirne’ye giderken yolda ağırlaşarak 3 Kasım 1676 günü Ergene civarındaki Karabiber Çiftliği’nde 43 yaşında vefat eder… Ölümü Osmanlı tarihi için büyük bir kayıp olur. Kaynaklardan anlaşıldığına göre ölüm nedeni olarak aşırı çalışmaya bağlı yorgunluk ve yıpranma gösterilir… Cenazesi İstanbul’a nakledilerek Divanyolu’nda babasının yanına defnedilir… Ölümü üzerine kendisinden duyulan memnuniyetin ve güvenin bir göstergesi olarak üvey kardeşi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadrazamlığa getirilir…

Fazıl Ahmet Paşa iyi bir eğitim almış, olgun, bilgili, dürüst ve mert bir yapısı vardır. El yazısı hattat derecesinde iyidir. Silahtar tarihi yazarı yaşıtı Mehmet Halife, Fazıl Ahmet Paşa hakkında o zamanki kelimelerle şu ifadeyi kullanır: ‘‘..Pâşâyı mezbur âlim ve halim ve selim, fâzıl, kâmil, âdil, uğru açık, aklü firasette ve fikri kiyasette ve sehâ ve keremde rahm ve şefakette bî-nazîr, hüsn-i hulk sâhib-i, âli-cenab, çelebi-meşreb ve zamane vezirlerinin serefrâzı ve misli bulunmaz gazi bir adamdı’’ (Adı geçen paşa, bilgin, yumuşak huylu, kusursuz, erdemli, olgun, adaletli, uğru açık, akıl ve anlayışta ve cömertlikte, yardım edicilikte, esirgeyip korumakta benzersiz, güzel ahlak sahibi, şerefli, zarif, görgülü, zamanın vezirlerinin en üstünü ve benzeri bulunmaz gazi bir adamdı) demektedir. Yumuşak huylu, anlayışlı ve fazilet sahibi olduğu için kendisine ‘’Fazıl’’ lakabı takılır… İcazetli bir hattat, nesir alanında iyi bir kalem, fıkıh ve felsefe alanında da iyi bir akademisyendir.

İstanbul Divanyolu’nda babasının medrese ve türbesinin yakınındaki kütüphaneyi Fazıl Ahmet Paşa yaptırır ve sahip olduğu kitaplarını oraya vakfeder… Kendisinin namına Uyvar, Kamaniçe ve Kandiye’de birer camii vardır.

Fazıl Ahmet Paşa’nın çocukları olmayıp Köprülü Ailesi şehit kardeşi Fazıl Mustafa Paşa’dan yürür.[47] Allah rahmet eylesin.

Mogersdorf, Viyana’ya iki saat mesafede güney tarafında Avusturya – Macaristan –Slovenya sınırı üçgenindedir. Avusturya’daki tek şehitliğimiz Mogersdorf’da bulunan ‘‘Friedenstein’’ ismi verilen yukarıda bahsi geçen bu anıttır. Burada yatan şehitlerimiz ruhlarına Fatiha okuyacak ziyaretçilerini beklemektedir.

Osman AYDOĞAN

Notlar:

1. Bu araştırmam için kimseden görev, talimat, emir ve izin almadım. Amacım; bu muharebe için Avusturya kaynaklarını esas alıp da bizzat Türk tarihçiler tarafından Fazıl Ahmet Paşa’ya yapılan bir haksızlığı ortadan kaldırmak ve Fazıl Ahmet Paşa’nın hakkını teslim etmektir... Başarılı olmuşsam ne mutlu bana…

2. Bu araştırmam için Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü akademisyenlerinden Dr. Kerstin Tomenandal, Dr. İnanç Feigl (Prof. Dr. Erich Feigl’in manevi evlâdı), Avusturya Ordusundan Tümgeneral Heinrich Schmidinger ve Macar asıllı zarif eşi Eva Schmidinger ile beraber ailece Mayıs 2001 yılında bir hafta süreyle Macaristan’da Fazil Ahmet Paşa’nın at üzerinde yaptığı seferi biz otomobille adım adım takip ederek St. Gotthard muharebe alanına geldik. Graz Üniversitesi Tarih Bölümünde şimdi ismini hatırlayamadığım bir akademisyen (Doç. Dr.) de bize St. Gotthard’da iştirak etti. St. Gotthard muharebe alanını hep beraber adım adım dolaştık. Rab Nehrindeki geçiş yerini, muharebeyi inceledik. Yine Avusturya Ordusundan Tuğgeneral Heribert Temmel bana bu muharebe hakkındaki tarihi kaynakları ulaştırdı. Yine Viyana Üniversitesi Tarih hocalarından Prof. Dr. Bertrand Michael Buchmann hem bana bu konudaki kitabını verdi hem de anlatımıyla bana danışmanlık yaptı.

Ahmed Muhtar Paşa’nın ‘’Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki, Esfar-ı Osmaniye Hatıraları, Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu, İstanbul 1326’’ isimli eserini yetersiz Osmanlıcam nedeniyle Sn. Dr. Öğ. Alb. Ahmet Tetik bu çalışmam için 2001 yılında Osmanlıca aslından Türkçeye çevirdi. (Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın bu eserinin ilk Türkçe baskısı ‘’Sengotar’da Osmanlı Ordusu’’ adıyla ilk olarak 2005 yılında yapıldı- Emre Yayınları, İstanbul, 2005) 

Burada bu dostlarımı minnetle ve şükranla anıyorum…  

3. Bu çalışmamı önce Silahlı Kuvvetler Dergisinde (Ocak 2004, sayı: 379) sonra da Mehmetçik Vakfı Dergisinde (Mayıs 2015, sayı: 32) yayınladım ola ki gerçek bir tarihçinin dikkatini çeker de üzerinde çalışma yapar diye. Bu yazım bu dergilerde yayınladığım yazımın geniş bir özeti şeklindedir. Mehmetçik Vakfı dergisindeki yazımın bağlantısını aşağıda veriyorum. (s: 39-56)
https://www.mehmetcik.org.tr/site/assets/files/1368/mehmetcik-vakfi-dergisi-sayi-32.pdf

Kaynaklar:

Avusturya kaynakları

1. BUCHMANN Bertrand Michael, Österreich und das Osmanische Reich. Eine bilaterale Geschichte, WUV- Universitätsverlag, 1999

2. Von HAMMER Purgstall Joseph, ‚Büyük Osmanlı Tarihi’, Yay. Haz. Mümin ÇEVİK, Erol KILIÇ, Cilt 6, 2. Baskı, Üçdal Neşriyat, Okusan Yayınevi, İstanbul 1989

3. MONTECUCCOLI Raimund Graf, Della guerra col Turco in Unghheria (Über den Krieg mit den Türken in Ungarn), Aforismi dell’arte bellica (Gedanken über die Kunst des Kriegführens), im Kriegarschiv Wien

4. PEBALL Kurt, Die Schlacht bei St. Gotthard-Mogersdorf 1664, Militärhistorische Schriftenreiche, Heft 1, Militärhistorisches Institut, ÖBV Pädagogischer Verlag GmbH, Wien, 1997

5. PERJÉS Géza, Mohaç Meydan Muharebesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988 (Macar Kaynağı)

6. SCHREIBER Georg, Edirne’den Viyana kapılarına kadar Türklerden kalan, Milliyet yayınları No: 4

7. SCHEUCH Manfred, Historischer Atlas Österreich, Der Standard Bibliothek, Verlag Christian Brandstätter, Wien 1994

8. TOIFL Leopold und LEITGEB Hildegarb, Die Türkeneinfälle in der Steiermark und in Kärnten vom 15. Bis zum 17. Jahrhundert, Militärhistorische Schriftenreiche, Heft 64, Militärhistorisches Institut, Bundesverlag Wien, 1991

9. 800 Jahre Mogersdorf, Marktgemeinde Mogersdorf, Universitätbuchdruckerei Styria, Graz

Türk kaynakları

1. Ahmet Muhtar, Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki, Esfar-ı Osmaniye Hatıraları, Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu, İstanbul 1326

2. DANIŞMEND İsmail Hami, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 3, Türkiye Basımevi, İstanbul 1950

3. Fındıklılı Mehmet Efendi, ‚Silahtar Tarihi’, Cilt X, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928, Topkapı H., 1336

4. ÖZTUNA Yılmaz, ‚Büyük Türkiye Tarihi’, 3. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1983

5. ÖZTUNA Yılmaz, ‚Büyük Türkiye Tarihi’, 5. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1977

6. UZUNÇARŞILI Ord.Prof. İsmail Hakkı, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Osmanlı Tarihi II.Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983

7. UZUNÇARŞILI Ord.Prof. İsmail Hakkı, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Osmanlı Tarihi III.Cilt, I.Kısım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983

8. UZUNÇARŞILI Ord.Prof. İsmail Hakkı, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Osmanlı Tarihi III.Cilt, 2.Kısım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983

9. YÜCEL Ebubekir S., Mühürdar Hasan Ağa’nın Cevahirüt Tevarihi (Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi, 1996)

10. YÜCEL Yaşar, Prof. Dr. Muhteşem Türk Kanuni ile 46 Yıl, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XXIV. Dizi, sa.1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1987

11. Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Osmanlı Devri, IIIncü Cilt 3ncü Kısım, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No. 2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1981

12. Sengotar Muharebesi 1664, Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi IIIncü Cilt 3 ncü Kısım Eki, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No.2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1978

13. Mufassal Osmanlı Tarihi, 4. Cilt, Baha Matbası, İstanbul 1960

14. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Uluslararası Sempozyumu, Merzifon, 08-11 Haziran 2000, Ankara 2001

Dipnotları


[1] Bertrand Michael BUCHMANN, Österreich und das Osmanische Reich. Eine bilaterale Geschichte, WUV- Universitätsverlag, 1999, s. 125

[2] Yılmaz ÖZTUNA, Büyük Türkiye Tarihi, 5. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1977, s. 384

[3] İsmail Hami DANIŞMEND, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 3, Türkiye Basımevi, İstanbul 1950, s.435

[4] Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki Ahmet Muhtar, Esfar-ı Osmaniye Hatıraları. Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu, İstanbul 1326

[5] Fındıklılı Mehmet Efendi, Silahtar Tarihi, Cilt X, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928, Topkapı H., 1336

[6] Mufassal Osmanlı Tarihi, 4. Cilt, Baha Matbaası, İstanbul 1960

[7] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Osmanlı Devri, III. Cilt 3. Kısım, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No. 2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1981

[8] Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi III. Cilt, I. Kısım, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XIII. Dizi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, s. 412-413

[9] İsmail Hami DANIŞMEND, a.g,e. s. 434-435

[10] Sengotar Muharebesi 1664, Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi IIIncü Cilt 3 ncü Kısım Eki, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No.2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1978

[11] Kurt PEBALL, Die Schlacht bei St. Gotthard-Mogersdorf 1664, Militärhistorische Schriftenreiche, Heft 1, Militärhistorisches Institut, ÖBV Pädagogischer Verlag GmbH, Wien, 1997

[12] Raimund Graf MONTECUCCOLI‚ Della guerra col Turco in Unghheria’ (Über den Krieg mit den Türken in Ungarn), Aforismi dell’arte bellica (Gedanken über die Kunst des Kriegführens), im Kriegarschiv Wien

[13] Raymond Graf MONTECUCCOLI , Fenni Harp, Tercüme Latif Bin İbrahim el yazısı, Nuri Osmaniye Kitaplığı, No. 3237

[14] Leopold TOIFL und Hildegarb LEITGEB, Die Türkeneinfälle in der Steiermark und in Kärnten vom 15. bis zum

[15] Georg SCHREIBER, Edirne’den Viyana kapılarına kadar Türklerden kalan, Milliyet yayınları No: 4,

[16] Georg SCHREIBER, a.g.e., s. 112-201

[17] Von HAMMER Purgstall Joseph, ‘Büyük Osmanlı Tarihi’, Üçdal Neşriyat, Okusan Yayınevi, İstanbul 1989

[18] Bertrand Michael BUCHMANN, ‚a.g.e., s. 128-129

[19] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s.300-301

[20] Georg SCHREIBER, a.g.e. S. 203

[21] Kurt PEBALL, a.g.e. S. 13

[22] 800 Jahre Mogersdorf, Marktgemeinde Mogersdorf, Universitätbuchdruckerei Styria, Graz, s. 42

[23] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s.302

[24] Bertrand Michael BUCHMANN, a.g.e. S. 128

[25] Georg SCHREIBER, a.g.e. S. 202

[26] Ebubekir S. YÜCEL, ‚Mühürdar Hasan Ağa’nın Cevahirüt Tevarihi’ (Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi, 1996)

[27] Kurt PEBALL, a.g.e., s. 17

[28] Raimund Graf MONTECUCCOLI, a.g.e.

[29] Yılmaz ÖZTUNA, a.g.e., s.386

[30] Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., s.412

[31] İsmail Hami DANIŞMEND, a.g,e. s. 435

[32] Bertrand Michael BUCHMANN, a.g.e. S. 129

[33] İsmail Hami DANIŞMEND, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 3, Türkiye Basımevi, İstanbul 1950, s.435

[34] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, a.g.e., s. 303

[35] Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki Ahmet Muhtar, a.g.e.

[36] Bertrand Michael BUCHMANN, a.g.e. S. 130

[37] Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki Ahmet Muhtar, a.g.e.

[38] Raimund Graf MONTECUCCOLI, a.g.e.

[39] Purgstall Joseph von HAMMER, Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt 6, 2. Baskı, Üçdal Neşriyat, Okusan Yayınevi, İstanbul 1989, s. 135

[40] Sengotar Muharebesi 1664, a.g.e., s. 45

[41] Raimund Graf MONTECUCCOLI, a.g.e.

[42] Géza PERJÉS, Mohaç Meydan Muharebesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, 14-15

[43] Dr. Erhan AFYONCU, Kara Mustafa Paşa, Hürriyet Tarih, 6 Ağustos 2003, s. 9

[44] N. Berin TAŞAN, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Mezarı ve Viyana Müzesindeki Kafatası, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Uluslararası Sempozyumu, Merzifon, 08-11 Haziran 2000, Ankara 2001, s. 289-293

[45] M. Münir AKTEPE, Mustafa Paşa, İ A.., C. VIII, s. 738

[46] 800 Jahre Mogersdorf, a.g.e. S. 56

[47] Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi III.Cilt, 2.Kısım, Osmanlı Vezir-i Âzamları, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, s.418-420,

 



09 Eylül 1922, İzmir’in Kurtuluşu ve Ötesi

09 Eylül 2020

26 Ağustos 1922 günü başlayan Büyük taarruz neticesinde 30 Ağustos sabahı başlayan Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda Yunan işgal ordusunun beş tümeni tutsak alınıp, yok edilir.

Ardından Başkomutan Mustafa Kemal’in verdiği; “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” komutuyla Kuvayı Milliye Ordusu İzmir’e doğru ilerler…

9 Eylül 1922’de Türk birlikleri İzmir’e girer. İzmir 3 yıl 4 ay sonra Yunan işgalinden kurtarılır…

İşte bugün bu kurtuluşun 98. yılıdır.

Bugünü anlatan tabii ki çok yazar, çok eser var. Ancak ben bu yazarlardan ikisinin hatıralarına başvuracağım: Falih Rıfkı Atay ve Ruşen Eşref Ünaydın.

Ruşen Eşref Ünaydın

Ruşen Eşref Ünaydın, 1920 yılında TBMM Hükümeti’nin çağrısı üzerine Ankara’ya gelerek Kurtuluş Savaşı’na katılan gazeteci, siyasetçi ve diplomattır..  Ruşen Eşref Ünaydın, ‘’Atatürk’ü Özleyiş (Hatıralar)’’ (Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001) (Kitabın ilk baskısı Türk Tarih Kurumu tarafından 1957 yılında yapılmıştır) kitabında Millî Mücadele içinde zafere kadar Atatürk’ü en geniş hatlarıyla ele aldığı hâtıralarını anlatır. (R.E. Ünaydın, ne yazık ki Zafer’den sonraki devreyi kaleme almaya başladığı ikinci bölümü tamamlayamaya ömrü yetmez.)

Bu kitabında Ruşen Eşref Ünaydın, İzmir’ gidişi şöyle anlatır (özetle):

‘’… Yunan’ın ateşe verdiği Kasaba’ya (Turgutlu) varıp burayı ve yanan köyleri geçer. Armutlu’ya gelinir. Burada mola verilir Mustafa Kemal koyu bir güneş gözlüğü taktığı için tanınmaz. Orada bulunan bir ihtiyar, koynundan bir resim çıkarır, bir kaç kere önce resme, sonra Mustafa Kemal’e bakar. Mustafa Kemal gözlüğünü alnına doğru kaldırınca ihtiyar daha yakına yanaşır ve daha dikkatli bakar. Birdenbire yüzünün rengi değişir, her yanı titreyerek, 'Bu sensin, bu!' diye bağırır. Sonra orada bulunanlara dönerek, haykıra haykıra 'Ey ahali koşun, koşun! Bu odur, Kemalimiz geldi' der demez bütün halk otomobile koşar. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı kimi toprağı, kimi tekerlekleri öpüyor, kimi Mustafa Kemal’in boynuna, eline sarılıyor kimi otomobili omuzlarında taşımaya çalışıyordu.’’

Mustafa Kemal 9 Eylül 1922 Cumartesi günü karargâhı ile Belkahve’ye varır. Bir incir ağacının altında Kadifekale’de şanlı bayrağımızın dalgalandığı İzmir’i uzun uzun seyreder. Düşman devletlerinin karma donanması körfezdedir. Hava kararıncaya kadar burada kalır.

Geceyi geçirmek için Nif’e (Kemalpaşa) gelinir. Ruşen Eşref Ünaydın buradaki manzarayı Mustafa Kemal’e atfen kitabında şöyle anlatır:

“Seni, bir iki basamak merdivenle ilk katına çıkılan, zaten sanırım o ev sadece bir katlı idi, o evin kapısından içeri girişte, başları beyaz örtülerle sımsıkı sarılı köy kadınları karşıladılar. Yedi sekiz kadın... Gölgeler gibi çekingendiler. Seni o dar girişte görünce, yerlere doğru eğildiler; sarılıp dizlerinden öptüler; başörtülerinin ucu ile ayaklarından tozlar aldılar, bir ikisi o tozları gözlerine sürdüler! Ve onların gözlerinden senin ayakkabılarına yaşlar damladı. Sen onları ağır başla selamladın. Onlar senin önünde el bağladılar, yaşlı gözlerle sana uzun uzun baktılar. Bu el bağlayışlar, bu susuşlar sana bir sonsuz minneti ve hayranlığı bin sözden ne kadar daha iyi anlatıyordu.”

Atatürk yanında Mareşal Fevzi (Çakmak) Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Paşa ve karargâhı ile 10 Eylül 1922 günü İzmir’e girer. Burada Fahrettin (Altay) Paşa ile buluşarak doğruca Hükümet Konağına gider. İzmirliler kurtarıcılarını büyük bir törenle, sevinç ve coşkunlukla karşılamışlardır. İzmir Hükümet Konağı balkonundan, Konak alanını hınca hınç dolduran İzmirlileri, selamlayarak kısa bir konuşma yapar:

“Bu zafer milletindir!...”

Falih Rıfkı Atay

Falih Rıfkı Atay ise, milli mücadelenin en önde gelen gazetecilerindendir. Genç gazeteci Falih Rıfkı, Türk ordusunun 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir'i kurtarışının ertesi gün vapurla İzmir'e gelip Gazi ile ilk söyleşiyi yapar. Gazi ile gazeteci ve milletvekili olarak her konuda yakınlığı ölümüne kadar sürer...

Falih Rıfkı Atay, İzmir kurtulduğunda henüz İstanbul’dadır. İzmir’in kurtuluşu haberini aldığında defterine şöyle not düşer: ‘’Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim...’’

İzmir’in kurtuluşu haberi kısa sürede tüm yurda yayılır. İstanbul büyük bir sevinç yaşar. Falih Rıfkı Atay, 10 Eylül 1922 günü basılan Akşam gazetesi için şöyle anlatır: “Akşam’ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: ‘Elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk!’ Kapıları açmanın imkânı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu.”

Falih Rıfkı Atay’ın 1950'li yıllarda yazdığı ‘‘Çankaya’’ kitabı ‘‘insan Atatürk'ü’’ anlatan bölümleriyle muhteşem bir eserdir. Falih Rıfkı Atay, kitabında Mustafa Kemal ile görüşmek üzere İzmir’e gelişlerini de şöyle anlatır:

‘’Yakup Kadri ile beraber Paquet Kumpanyası’nın Lamartine vapurundayız. Ta Kadifekale’de Türk bayrağını görünceye kadar İzmir’e çıkıp çıkmayacağımızı bilmiyorduk. Eğer bir gecikme olmuşsa, vapurda kalacaktık…

Limanda derin bir sessizlik. Zırhlıları ile kruvazörleri ile torpidoları ile İngiliz donanması orada... Lamartine vapurunun Akdeniz memleketlerine gidecek bütün yolcuları da içlerinden konuşmakta. Bazılarının sözlerini bakışlarından işitiyorum: ‘Zavallı şehir, yine mi Türklerin eline geçti?’ Bir motorla neşeli birkaç Türk subayı geldi. Güvertede Yakup ile benim vesikalarımıza baktılar. İsimlerimizi de tanımış olmalı idiler. Hemen izin verdiler… Rıhtım boyunda kapı eşiklerine çömelen silahlı askerlerle karşılaştık. Yüzleri güneş yanığı, üstleri başları toz içinde, hepsi taze zafer tütüyor. Fakat bir savaştan değil, bir trenden çıkmış gibi sade ve gösterişsiz bir halleri var.’’

09 Eylül 1922 ve ötesi

9 Eylül’de İzmir kurtulmuş ancak İzmir Limanı’nda hala İngiliz ve Fransız savaş gemileri vardır. Bu durum ise çoğu insanda zafer konusunda tereddüt oluşturur. Mustafa Kemal’in ise tereddüt konusunda hiç tahammülü yoktur. Mustafa Kemal, limandaki İngiliz donanması komutanı amirale nota göndererek 24 saatte donanmanın karasularımızdan çıkmasını ister. Herkes merakla beklerken İngiliz donanması 24 saat dolmadan limandan çıkıp gider.

06 Eylül’de Balıkesir kurtarılmıştır. 11 Eylül 1922 günü Türk orduları Bursa’ya girer. 16 Eylül 1922’de Çeşme’deki son Yunan birlikleri, 18 Eylül 1922’de de Anadolu’daki son Yunan askerleri Erdek’ten çekilir… Ekim 1922’de İngiltere'de Lloyd George başbakanlıktan istifa eder. Yunan kralı Konstantin tahttan indirilir. Yunanistan’da darbe olur. Yunan generalleri kurşuna dizilir…

Ancak İstanbul halen işgal altındadır. Mustafa Kemal, bir süre sonra Kuvayı Milliye Ordusu’na İstanbul yönünde hareket emri verir. Bunun üzerine İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri General Pelle acele İzmir’e gelerek Mustafa Kemal’in huzuruna çıkar: “Ordularınızı durdurunuz, tarafsız bölgeye girmeyiniz” der...

Mustafa Kemal’in cevabı kesindir: “Zafer kazanmış ordularımızı daha uzun süre nasıl tutabilirim? Bunun tek yolu vardır. Bir an önce ateşkes yapılmalıdır.”

Hâlbuki o esnada Kuvayı Milliye Ordusu’nun büyük bir bölümü İzmir önlerindedir. Kuvayı Milliye Ordusu’nun sadece bir bölümü de İstanbul’a doğru yönelmişti. İşte Mustafa Kemal’in bu kararlı davranışı emperyalistleri Mudanya ateşkes görüşmelerine götürür. Sonuçta 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya’da İsmet Paşa başkanlığındaki Türk Heyeti ile Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanır…

Bu Antlaşma Kurtuluş savaşının askerî harekât bölümünü bütünüyle bitiren bir antlaşmadır. Bundan sonra artık politik görüşmeler dönemi başlar. Bu sayede İstanbul ve Doğu Trakya savaşılmadan kurtarılır. İzmir’in kurtarılmasından sonra Türk Ordusu İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya Bölgesine yönelir. Doğu Trakya’da hala Yunan, İzmit ve Çanakkale’de İngiliz, İstanbul’da ise İtilaf Devletleri askerleri vardır.

Ardından Lozan görüşmelerine geçilir. Görüşmeler Batının kapitülasyonlar için ısrarı yüzünden son derece çetin pazarlıkların sonunda, 24 Temmuz 1923’te bitirilir. Lozan barışı ile günümüzde de geçerli Misak-ı Milli sınırları çizilerek Sevr Anlaşması yürürlükten kaldırılır ve aynı zamanda da Osmanlının başımıza bela ettiği kapitülasyonlardan bu millet, bu topraklar kurtulur…

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’u işgal eden İngiliz birlikleri 06 Ekim 1923 tarihinde İstanbul’dan ayrılırlar. Fatih’in 1453’te aldığı İstanbul’u son Osmanlı Padişahı İngilizlere teslim etmiş, yeniden kurtaran ise Mustafa Kemal Paşa olmuştur.

Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye bağımsızlığını ve özgürlüğünü kazanınca dünyaya örnek olur. Genç Türkiye Cumhuriyeti başta Cezayir, Tunus ve Hindistan başta olmak üzere ulusal kurtuluş savaşlarına örnek ve umut olur. Fransız emperyalizmine karşı dövüşen Cezayirli özgürlük savaşçılarının göğsünde artık Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğrafları vardır. Tunus ve Cezayir bağımsızlığını kazandıktan sonra bayraklarında bizimki gibi ay ve yıldız yer alır. Hindistan’ın İngiliz sömürgesi olmaktan kurtuluş yolunu Atatürk’ün yaktığı ateş aydınlatır. Hindistan’ı bağımsızlığa kavuşturan Mahatma Gandhi; “Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrı’yı da İngiliz’in yanında zannediyordum” der. Küba’nın, Bolivya’nın İspanyol sömürgeciliğinden kurtulması için yürütülen özgürlük savaşlarında öldürülen Dr. Che Guevera’nın sırt çantasından Mustafa Kemal Paşa’nın Fransızca basılmış ‘’Nutuk’’u çıkar. Keza Küba’nın efsane kurucu önderi Fidel Kastro da kurtuluş savaşlarında Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs Samsun stratejisini örnek aldıklarını söyler. Emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin neden Mustafa Kemal Atatürk’ten hazzetmediklerini anlıyorsunuz değil mi? (*)

Sonuç

9 Eylül 1922 tarihi Türk milleti için yepyeni bir sayfanın açılışının tarihidir. 9 Eylül 1922 tarihinde sadece İzmir’in dağlarında değil tüm bir Anadolu’nun dağlarında çiçekler açar…  

9 Eylül 1922 tarihi sadece emperyalist işgal güçlerinin püskürtülmesi değil, yeni ve çağdaş Türk toplumuna ve hür ve bağımsız bir dünyaya doğru giden yolun çok önemli bir sınır taşıdır.

‘’Milli Mücadeleye destek olmak için canı pahasına savaşan Karakol Cemiyeti'nden Yenibahçeli Şükrü'ye, Hamza Grubu'ndan Yüzbaşı Seyfettin'e, Mim Mim Grubu'ndan Topkapılı Mehmet Cambaz'a selam olsun. İmalat-ı Harbiye'den Eyüp Bey'e, Berzenci Grubu'ndan Ahmet Berzenci'ye, Ferhat Grubu'ndan Mustafa İzzet' selam olsun. Kuva'cı kahramanlar; Yahya Kaptan'a Ali Çetinkaya'ya, Şahin Bey'e, Sütçü İmam'a ve Ahmet Hulusi Efendi'ye selam olsun. Kadınlarımız Ayşe Çavuş'a, Halime Çavuş'a, Asker Saime'ye, Melek Hanım'a, Tayyar Rahime'ye, Kara Fatma'ya ve Gördesli Makbule'ye bin selam olsun. Daha önce Çanakkale'de, Conkbayırı'nda, Kemalyeri'nde ve daha sonra Adana'da, Maraş'ta, Sakarya'da, Urfa'da, Afyon'da, Antep'te ve İzmir'in dağlarında Mustafa Kemal'lere selam olsun, selam olsun, selam olsun….’’

Bu zaferi sağlayan başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere silah arkadaşlarını, şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve hürmetle anıyorum.

‘’Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa’’

Osman AYDOĞAN

Haluk Levent, İzmir Marşı
https://www.youtube.com/watch?v=7jxuiDKBxg4

(*) Tabii ki dünyada emperyalizme karşı ilk bağımsızlık mücadelesi vermiş bir Cumhuriyetin Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra emperyalizmin yanında yer alması tarihi bir tezat teşkil etmektedir…

Türkiye, Mısır’ın Süveyş Kanalını millileştirmesi üzerine, İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a müdahalesinde, Tunus, Fas ve Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde Birleşmiş Milletlerde verdiği oylarla emperyalist Fransa’nın yanında yer alır…  

Yine Türkiye, 13 Aralık 1952’de Birleşmiş Milletlerde Araplar Tunus olayları sebebiyle sömürgeci Fransa’nın kınanmasını istedikleri zaman, teklifin reddi için sömürgeci Fransa lehinde oy kullanır…

Yine Türkiye, özellikle Cezayir’in bağımsızlık savaşı döneminde bağımsızlık savaşı veren Cezayir’e karşı sömürgeci Fransa’yı destekler…

Keza Türkiye, ABD emperyalizminin emrinde Kore’ye asker gönderir…  

Yine Türkiye, günümüzde ise ABD emperyalizminin Afganistan, Irak, Suriye ve Libya’ya saldırılarında ABD’nin yanında yer alır…

Mustafa Kemal Atatürk’ün; “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” muhteşem sözünü ne kendisinden sonraki ne de şimdiki yöneticiler anlayamamıştır. Zaten bu sözü kulluktan yurttaşlığa geçemeyen kimsenin de anlama imkân ve ihtimali yoktur…



Bilmediğimiz bir sefer, 1532 Viyana Seferi ve bu seferde yaşanmış iki olay

08 Eylül 2020

Dün Tuna'nın tarihini ve Avusturya'daki güncel politik gelişmeleri anlattım. Hazır Avusturya'yı anlatmışken, Avusturya'ya, Viyana'ya yapılan, tarihçilerimiz de dâhil olmak üzere kimseciklerin pek bilmediği bir seferi ve bu seferde birebir yaşanmış iki olayı anlatmak istedim... Çünkü tarihi ‘’tarih’’ yapan ve tarihi daha çekici, daha sevimli ve cezbedici hale getiren içindeki ayrıntılardır... Gündemin, siyasetin, ekonominin ve havanın Koronavirüs gibi boğucu olduğu bu günlerde bir nebze de olsa nefes alalım istedim! 

Ancak bu iki olayı tarihteki yerine oturtmak için çok kısa bir giriş yapmam gerekiyor!…

Bizler Osmanlının Viyana’ya iki sefer yaptığını biliriz… İlki 1529 ve ikincisi de 1683.. Bu bilgiler gerçeği yansıtmaz. Osmanlının Viyana’ya toplam beş seferi vardır.

Tarihte Viyana'ya yapılan Türk seferleri

Viyana hedeflenerek yapılan ilk sefer 1528 seferidir.

Kanuni 1528 ilkbaharında İstanbul’da toplanan ordusuyla harekete geçip Filibe civarında büyük ovada ordugâh kurar… Rumeli ordusunun toplanmasını burada beklenir… Fakat gece başlayan sağanak yağışlar ırmakları kabarttır ve taşkınlar baş gösterir, küçük dereler büyük sel akıntılarına dönüşür, sel çadırları sürükleyip götürür, depo edilmiş cephane ve yiyecek stoklarını yok eder, onlarla beraber içinde askerlere verilecek paraların da bulunduğu mahfazalar ve sandıklar da sulara kapılarak gider… Her yanı kaplayan kargaşalık içerisinde Sultan bile ölüm tehlikesi atlatır… Dev boyutlarda malzemenin kaybolması bir yana ordunun morali de bozulur… 1528 yılında başlatılan bu seferden Sultan vazgeçmek zorunda kalır… Hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a geri dönülür…

1529 Seferi

İkinci sefer bizim aslında ‘’Birinci’’ diye bildiğimiz 1529 seferidir… Bu sefer ayrı bir yazı konusudur. Bu nedenle burayı geçiyorum…

Üçüncü sefer ise 1532 seferidir…

Yazımın başında bahsettiğim tarihçilerimiz dâhil pek kimseciklerin bilmediği iki olay işte bu sefer esnasında geçer…

Bu iki olaya geçmeden önce yaşadığım bir hatıramı anlatmak istiyorum…

Yıl 2002. Macaristan’a yapılan resmi bir gezide heyet başkanıyım… Heyete, bize bir Macar tümgeneral refakat ediyordu… Szombathely şehrinde bir Macar askerî eğitim merkezini ziyaret edecektik. Kışlaya giriş yaptık. Bizi törenle karşıladılar… Bina girişinde iç mekânda duvarda camekân içinde bir büst vardı. Büstün altında da ‘’Niklas Yurisiç’’ (Jurisich Miklos) ismi büyük harflerle yazılmıştı. Heyete refakat eden Macar tümgenerale sordum: ‘’Bu Niklas Yurisiç kimdir?’’ Macar tümgeneral cevap veremedi.. Bize karşılayan kışla komutanı da yanımızdaydı, benim sorumu tümgeneral kışla komutanına sordu. O da bilemedi.. Bu sefer kışla komutanı refakatindeki subaylara sordu.. Onlar da bilemedi… Kimseden cevap alamayınca ‘’bakın ben size Niklas Yurisiç’i tanıtayım’’ dedim...(Kendi çektiğim Niklas Yurisiç’in bu fotoğrafını yazımın sonunda veriyorum)

‘’Bu Hırvat Beyi Niklas Yurisiç’e siz Macarlar ve Avusturyalılar çok şey borçlusunuz’’ dedim ve başladım anlatmaya:

Köszeg kuşatması

‘’1532 seferinde Kanuni Sultan Süleyman komutası altındaki Osmanlı Ordusunun gücü 130 000 ile 220 000 arasında değişmekteydi. Bu kadar çok insan ve hayvanı besleyebilmek için yürüyüşün üç yıl önce yapılan (1529) seferin dışında kalmış bir bölgeden geçecek şekilde yapılması gerekliydi. Bunun için tekrar Budin üzerinden değil de, güneyde Plattensee (Balaton Gölü) yanından gidilmesi gerekiyordu. Böylece ordu bugün için Macaristan’ın kuzeyinde Avusturya sınırına yakın müstahkem Güns (o zaman adı Köszeg idi) kenti önüne varır...  9 Ağustos 1532 de kuşatma başlatılır… Şehri, işte kışla girişinde büstü bulunan Hırvat Beyi Niklas Yurisiç pek fazla bir umudu olmadığı halde inatla savunur… Kuşatma tam üç hafta sürer…

Burada cevaplanamayan soru, Sultanın neden burada bu kadar uzun bir süre oyalandığıdır. Aslında kenti kuşatmak için bir kaç bin kişi yeterdi, asıl ordu da pekâlâ Viyana üzerine yürüyebilirdi. Bir ihtimal, Sultanın Közseg’i zapt edemezse, Viyana önünde başarıya ulaşamayacağına inanıyor olmasıdır. Bir ihtimal de Viyana kuzeyinde toplanan imparatorluk ordusunun Közseg kuşatmasına yardıma geleceğinin Sultan Süleyman tarafından düşünülüyor olmasıdır. Eğer bu Ordu kuşatmaya yardıma gelecek ise Sultan Süleyman bir meydan muharebesi için uygun alan olan Közseg ile Neusiedlersee arasındaki bölgede muharebeyi kabul edecektir. Bu nedenle de Sultan Süleyman bu bekleme nedeniyle burada muharebe için uygun mevsimi harcar…

Sultan Süleyman, Yurisiç’le yüz yüze yaptığı bir görüşmede, gösterilen mukavemete duyduğu hayranlık dolayısıyla kentin sembolik olarak teslimiyle dahi yetinebileceğini bildirir. On yeniçeri kalenin en yüksek burcuna Türk bayrağı çekecekler, bunlardan başka hiçbir Türk kente girmeyecektir. Yurisiç bu öneriyi seve seve kabul eder, zira savunmayı yürütenlerin yarısı ya ölmüş ya da yaralanmış, cephanesi bitmiştir… Kenti bir gün daha elde tutmak olanaksızdır.

Diğer bir adı Güns olan Köszeg kenti, kurtulduğu günün anısını hala korumaktadır. Kentte her gün saat 11’de kilise çanları çalar, çünkü 30 Ağustos 1532’de Sultan Süleyman, tam bu saatte ordusuna hareket emri vermiştir.’’

Bu noktada Macar tümgeneral bana itiraz etmişti... ‘’Bu mümkün değil’’ demişti... ‘’Bizde kiliseler her gün değil sadece pazar günleri çanlarını çalar’’ demişti… Ben de kendisine ‘’Evet haklısınız, sadece sizde değil tüm dünyada kiliseler pazar günleri çan çalar. Ancak Közseg kenti kilisesi bu kurtuluşun anısına her gün saat 11’de çalar.’’ Bir süre sonra tümgeneral yanımdan ayrıldı... Beş dakika sonra geri geldi... Bana demişti ki; ‘’haklıymışsınız efendim. Közseg kenti Belediye Başkanını aradım. Bu konuyu sordum. Meğer Közseg’de kilise her gün saat 11’da çanlarını çalarmış…’’

Sultan Süleyman, Közseg’den ayrıldıktan sonra Viyana üzerine yürümez, çünkü Niklas Yurisiç’in kendisini oyaladığı üç hafta içerisinde, beklediği Ordu orada toplanır… Gerçi sayıca Türk ordusunun yarısı kadar bile güçlü değildir ama buna karşılık iyi bir topçuya sahiptir, üstelik Sultanın Tuna yoluyla taşınan topları da Estergon’a takılıp kalır… Bu ağır toplar olmaksızın müstahkem hiçbir kent alınamaz. Bunun böyle olduğu Közseg önünde görülmüştü. Aynı durum dönüş yolunda da görülür; Viyana’nın Neustadt’ı o kadar iyi korunur ki, Türkler saldırıya geçmeyi denemezler bile; Hartberg ile Graz’ın da önünden geçerler, Marburg’da (Maribor) saldırı girişiminde bulundularsa da başarı kazanamazlar. Buna rağmen Sultan, İstanbul’a vardığı 18 Kasımda büyük bir zafer şenliği yaptırır…

İşte 1532 seferinde anlatmak istediğim iki ayrıntıdan birisi bu Köszeg kuşatması idi…

Purbach’lı Türkün hikâyesi

Anlatmak istediğim 1532 seferindeki ikinci ayrıntı ise Purbach’lı Türkün hikâyesidir;

Purbach, Neusiedler gölünün batı kıyısında, o zamanki adı Feketevaroş olan bir kasabadır. 1532 Seferi sırasında diğer bağcı köyler gibi Türklerin saldırısına uğramıştı. Köylüler Türkler gelmeden köyü terk ederler… Gelen yeniçerilerden birisi bir evin mahzenine girer, orada bir fıçı içerisinde şarabı görür, sonra da oturup kana kana şarap içer... Sonra da mahzende sızıp kalır... Sızıp kalınca da arkadaşlarının köyden gittiklerinin farkına varmaz… Ayılınca da köye geri dönen köylüleri görür. Korkusundan bir bacanın içine saklanır. Ocakta ateş yakılınca da dumandan boğulmamak için yukarı tırmanır. Böylece bacaya kadar çıkar, orada etrafa bakınırken görülür. Sonra da köylüler bu yeniçeriyi yakalarlar.

Purbachlılar onu asmaya falan kalkmazlar…Aksine vaftiz edilerek dinini değiştirmesini ve yanaşma olarak kasabada kalmasını önerirler.. O da kabul eder… Sonunda yörenin nefis şarapları bir yandan, Purbach’ın kızları öbür yandan verdiği bu karardan asla pişman olmamasını sağlarlar. Daha sonra da kızlardan biri ile evlenince, kaynatası onun taştan bir büstünü yaptırır. Bu heykel onu başında sarığı ile bacadan etrafı gözlediği andaki halini gösteriyor... Bizzat kendi çektiğim bu heykelin fotoğrafı da yazımın sonunda veriyorum.

Bu bir köy efsanesi olabilir, taşlaşmış Türk belki de kimsenin tasviri değil de, sadece bir direniş figürü de olabilir… 1532 yılındaki gibi kendileri açısından geçerli felaketleri savuşturmuş olmayı da simgeliyor olabilir. Gerçek olan bu öykünün bir hayli allanmış pullanmış olarak hala anlatılıyor olmasıdır. Hatta ilkokul çocuklarının okuduğu masal kitabı halinde de halen Avusturya’da satılır. Bu kitabın kapak fotoğrafını da yazımın sonunda veriyorum..

Bu köyde (Purbach) yeniçerinin yakalandığı ev halen olduğu gibi duruyor... Yeniçerinin şarap içtiği mahzen de lokanta haline getirilmiş. . Burada ikram edilen şaraplar da özel olarak üretilmiş ‘’Purbacher Türke’’ (Purbachlı Türk) ismindedir. Köyde o günden bu yana halen şarap üretilmektedir. Şarap köyün tek geçim kaynağıdır.

Ailemle beraber bu köye ilk geldiğimde bu evde mahzende yemek yiyoruz. Her masada küçük bir el broşürü var... Broşür bu olayı kısaca anlatıyor. Broşürün sonunda ‘’Köyde eğer badem gözlü birisini görürseniz bilin ki bu Türkü hatırlatıyor’’ diye bir cümle vardı. ‘’Badem gözlü’’ Almanca ‘’Mandelaugen’’ demekti... Bize hizmet eden çok hoş zarif bir genç kadın garson vardı. Çağırdım, bilmiyormuş gibi ‘’Mandelaugen’’ ne demek diye sordum. Kadın benim gözlerimi göstererek ‘’sizin gözleriniz gibi’’ demişti…

İşte bizim Avrupa’ya ilk işgücü (Almancı!, Gastarbeiter!) ihracımız bu yeniçeridir!

Genellikle tutsak düşen Türklerin şansı bu yeniçeri gibi böyle yaver gitmez daha doğrusu tutsak alındıkları olmaz, öfkeli köylüler ya onları hemen öldürürler ya da derin bir uçurumdan aşağı hemen atarlar. Aşağı Avusturya’da Pittental’da ‘‘Türkensturz’’ (Türk uçurumu) ve Piestingtal’da, Pernitz’de ‘’Türkenloch’’ (Türkler çukuru) gibi yer adları böyle olayların tanıkları gibidir.  Akıncılar Tuna’nın güneyinde hemen her vadiye dalarlar ve her yerde de atlısı yayası, köylüsü kentlisi, avcısı oduncusu onlara karşı çıkar, tuzaklar kurar, pusuya düşürür veya doğrudan üzerlerine saldırırlar…

Bu sefer esnasında Ybbsitz kasabasından sonra akıncılar Ybb ırmağı kıyısında Waidhofen kentine saldırırlar. Kentin kalesi iyi tahkim edilmiştir.  Kenti savunan halk, üzerlerine atılan alevli oklar yağmur gibi yağdığı halde sinmez, aksine bir karşı saldırıyı göze alırlar.  Bunun için en önde tırpan yapan demirciler çırakları ile birlikte yer alır, oduncular ve kömürcüler de saldırır. Akıncılar bu çarpışmada sadece savaşçı değil, at ve silah da kaybederler…

Bu olayın anısına Waidhofenliler heybetli bir kule yaptırırlar, üstüne de olup bitenleri anlatan bir yazıt koyarlar… Bundan dolayı demirci çırakları sokaklarda gösteri yürüyüşü yapma imtiyazını elde ederler… Loncalarının yıldönümünde savaş havaları ile caddelerden geçerler, bu sırada halk da onlara armağanlar verir ve ikramlarda bulunurlar… Bu görenek 488 yıldan beri sürüp gitmektedir. Ne var ki gösteri yürüyüşü şimdi pek mütevazı bir hal alır, çünkü törene katılacak demirci sayısı azalmıştır. Bu törenlerde kafilenin başında bir demirci ustasıyla iki ulak yürür, hep birlikte eski savaş narasını haykırılar: ‘‘Tanrı adına davranın, Türkler geliyor!’’

Üç yıl önceki Viyana kuşatmasına (1529) oranla 1532 yılında yapılan bu sefer hemen hemen tümüyle unutulmuştur. Pek hatırlanmaz…

Viyana’ya yapılan dördüncü sefer 

Viyana’ya yapılan dördüncü sefer 1663-1664 Uyvar Seferi’dir… Bu sefer esnasında yapılan 1664 St Gotthard – Mogersdorf muharebesi bizdeki bütün büyük tarihçiler (İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan İsmail Hami Danişmend’e kadar) üç-beş sayfalık (bir sayfası da bu muharebenin krokisidir) yazı ile ‘’yenildik’’ diye bitirirler... Ben bu muharebe üzerine iki yıl çalıştım... Bütün Avusturya kaynaklarını, bütün Türk kaynaklarını taradım. Muharebe alanını Viyana ve Graz üniversitelerinden akademisyen tarihçilerle ve Avusturya Ordusunun askerî tarihten sorumlu bir tümgeneraliyle bir hafta boyunca adım adım dolaştım... Sonunda uzun bir yazı ile belgeleriyle ''yenilmediğimizi'' ortaya koydum. İki ulusal dergide de bu yazımı yayınladım...

Viyana’ya yapılan beşinci sefer

Viyana’ya yapılan beşinci sefer ise bildiğimiz 1683 seferidir... Ancak tarihçilerimizin bu sefer hakkında bildikleri de buzdağın üstü gibi tüm gerçeklerin sadece yüzde onu gibi bir orandadır... Bilmediğimiz ve yanlış bildiğimiz o kadar çok şey var ki! 1683 seferi de çok uzun ve hazin bir hikâyedir…Tek günah keçisi de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa değildir…

Ahh ''Tarih Baba'' ah!.. Sen neler söylersin sen!..

Osman AYDOĞAN

Macaristan'ın Szombathely şehrinde bir Macar askerî eğitim merkezi girişinde bulunan Niklas Yurisiç'in büstü... Fotoğraf bana ait..

 
Avusturya'ya Türk akınları Avusturya masal kitaplarında böyle resmedilmişti...

Purbachlı Türk anlatan Avusturya çocuk masal kitabının kapağı

 

Purbach köyünde olayın geçtiği evin bacasına yerleştirilen yeniçeri heykeli. Fotoğraf bana ait..



Tuna’dan gelen tehlike…

07 Eylül 2020

Ülkedeki gündemi değiştirmek için yapılan tarikattı, idam cezasıydı, yok şuydu, yok buydu tartışmalarının tozu dumanı arasında Avusturya Başbakanının iki gün önceki bir demeci hiç gündeme gelmedi… Çoğu basın görmedi, görenler de çok önemsiz bir habermişçesine en alt sayfalarda küçücük yer verdiler. TV’ler ise hiç mi hiç görmediler…

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un, Alman gazetesi Handelsblatt'a yer alan röportajı

33 yaşındaki aşırı sağcı ve göçmen karşıtlığıyla bilinen Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, Alman gazetesi Handelsblatt'a 05 Eylül 2020 tarihinde bir röportaj veriyor.

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, "Açık kapı politikası artık yok" başlığıyla yayınlanan bu röportajında Türkiye ile ilgili değerlendirmelerde bulunuyor…

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz bu demecinde özetle; AB sınırlarının korunması ve Yunanistan ile tam dayanışma içinde olunması gerektiğini söylüyor.

AB üyesi ülkelerin Erdoğan'a karşı birlikte bir duruş sergilemediğini röportajında belirten Kurz, "Eğer Avrupa Türkiye'nin kendisine şantaj yapmasına izin verirse, bu son derece sorunlu bir durumdur. Kararlılıkla harekete geçen birleşik bir Avrupa Birliği istiyorum" diyor… .

Röportajında, CB Erdoğan'ı "mültecileri silah olarak kullanmakla" suçlayan Kurz, "Bu yılın başlarında Erdoğan, AB'ye baskı yapmak için göçmenleri silah olarak kullandı. İnsanları Yunanistan'a gitmeye ve oradaki sınırlara akın etmeye çağırdı. Bu insanlık dışı bir davranış. Buna karşı kararlı adımlar atacak birleşik bir Avrupa Birliği istiyorum.  Bunun neden olmadığını anlayamıyorum. Avrupa'nın dış sınırını savunan cephede yer alan Yunanistan ile dayanışma göstermeliyiz." ifadelerini kullanıyor…

Avusturya Başbakanı röportajında ayrıca, "Erdoğan'ın Batı Avrupa'daki Türkleri kendi amaçları için kullandığını" iddia ediyor.

Gazete, röportajı vermeden önce de Kurz'u "Balkan yolunun mülteciler için kapatıldığı AB-Türkiye Paktının önde gelen mimarlarından biri" olarak tanımlıyor…

Avusturya Başbakanı röportajın yayınlandığı gün de kendi kişisel twitter hesabından yaptığı paylaşımda; "Avrupa Birliği Erdoğan'ın tehdit ve şantajlarına izin vermemeli" diye yazıyor…

Şimdi bu ‘’röportajda ne var’’ diyebilirsiniz. ‘’Avusturya, Avrupa’da esamisi okunmayan sekiz milyonluk bir ülke’’, ‘’33 yaşında da başbakan mı olunurmuş’’, ‘’dikkate almaya değmez’’ de diyebilirseniz. Ancak bunları demeden önce gelin beni bir dinleyin. Sonra istediğiniz kanaate sahip olabilirsiniz!

Ama beni dinlemek biraz tarih demek! Ne yapalım gülü seven dikenine katlanır!... Önce Tuna Nehri’nden başlayalım… Malum Tuna Nehri Avusturya’yı Batı -  Doğu istikametinde boydan boya kat eder…

Tuna Boyunca

Tuna Nehri, Volga'dan sonra Avrupa'nın ikinci uzun ırmağıdır. Tuna Nehri Almanya’dan doğar sonra sırasıyla batıdan doğuya doğru Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan’dan akıp geçerek Romanya’dan Karadeniz’e dökülür…

Kısmet oldu, Tuna’nın doğduğu kaynağı gördüm, geçtiği bütün ülkelerden Tuna ile beraber ben de geçtim ve son olarak Romanya’dan Karadeniz’e döküldüğü yerde bulundum…

Ve Tuna’nın sadece bir nehir olmadığını gördüm... Tuna Avrupa tarihinin en güçlü aktörlerinden birisiydi. Biz Tuna'nın bu yönünü pek bilmeyiz... Biz sadece Plevne'yi biliriz, onu da Osman Paşa ile biliriz, onu da "Tuna nehri akmam diyor etrafımı yıkmam diyor" türküsüyle biliriz… Biz sadece Estergon'u biliriz, onu da ''Estergon, Estergooon'' türküsüyle biliriz...

Neyse gelelim sadette…

İtalyan yazar Claudio Magris’in Tuna ile ilgili güzel bir kitabı var: ‘’Tuna Boyunca’’ (Turkuvaz Kitap, 2008)  Yazar kitabında işte benim de düşündüğüm gibi Tuna’nın sadece bir nehir olmadığını anlatır. Claudio Magris’e göre Tuna akan bir suyun değil akan biz zamanın tanığıdır.

Kitaptan bazı bölümle aktarmak istiyorum:

‘’Bir noktadan sonra Tuna'nın kaynağına ilişkin tartışmalar anlamını yitirir ve nehrin kimliği, kültürel birikimi ve kapsadığı tarihsel süreçler önem kazanır. Örneğin Tuna, çoğunlukla Alman karşıtı bir simgesellik taşır. Bu yönüyle Ren'den de ayrılır. Farklı ırkların karşılaşıp karıştığı bir coğrafyayı sarıp sarmalar: 'Tuna, Alman-Macar-Slav-Latin-Musevi Orta Avrupası'dır.’’ (s. 22)

‘’Tuna, ırkların yüzyıllar boyu karıştığı bir coğrafyanın da simgesidir.'' (s. 27) ''Tuna'nın bir imparatorluk boyu olduğu da ortaya çıkar. Alman, Osmanlı ve Roma imparatorlukları hep Tuna etrafında var olmuş ve hâkimiyetlerini genişletmek için bu bölgede savaş vermiştir. Tuna'nın haritası, daha ileriki bölgelerde, askeri bir atlasa benzer.'’ (s. 80)

‘’Tuna'nın yayıldığı alan bir anlamda Roma da demektir. Roma ise, her şeyden önce hâkimiyet anlamına da gelir ve öne sürdüğü evrensellik, hâkimiyetinin maskesidir.'’ (s. 84)

‘’Tuna, içinde tarih kadar siyaset ve sanatı barındırışıyla da dikkat çeker.’’ (s. 109)

‘’Nehir, akıp gittiği şehirler ve kıyılar boyunca şatoları, büyük hükümdarların saraylarını, onların suretlerini ve bir zamanlar ellerinin altında tuttukları görkemli kentler ile meydanları da selamlar. Bunun yanında Tuna kültürü, 'dünyanın tehdidi altında olunca, hayatın saldırısına uğrayınca ve acımasız gerçeğin içinde kaybolmaktan korkulunca sığınılacak bir kaleye dönüşür.’' (s. 134)

‘’Attilla Josef (Macar Şair) ise Tuna'yı 'bulanık, bilge ve yüce' biçiminde niteler; Josef'i bu değerlendirmeye iten şey 'annesinin kuman kanı ile babasının Rumen Transilvanya kanının kendi damarlarına karışması'dır. Sonuç olarak Josef için Tuna 'geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek' demektir.’’ (s. 243)

‘’Tuna'nın bir başka özelliği de, sınırlar çizmesidir.'' (s. 336)

Bu noktadan sonra önemli bir noktaya değiniyor Magris: ‘’Tuna kültürü, 'diğerleri' olarak adlandırılanlara (örneğin Türkler, Slavlar) karşı önemli bir siper işlevi de görmüştür. (s. 340)

‘’Tulcea yakınlarındaki delta, hem tarihi hem de kültürel bir anlam taşır. Delta aynı zamanda halkların ve ırkların havzasıdır, Tuna sanki yüzyılların ve uygarlıkların alüvyonunu, tarihten parçaları denize götürürken kıyılara da taşıyarak etrafa dağıtır.'’ (s. 344)

Yazar Magnis’in kitabında anlatmadığı Tuna ilgili tarihi bir olayı da ben anlatayım.

Haçlı seferi dönüşü İngiltere Kralı Aslan Yürekli I. Richard, Avusturya İmparatoru V. Leopold tarafından esir alınarak Tuna Nehri’nin oluşturduğu Wachau vadisindeki Dürnstein şehri üzerindeki kalede hapsedilir. Uzun aramalar sonunda yerini aralarındaki ıslıkla çaldıkları müzik sayesinde yaveri bulur.  İngiltere ile yapılan uzun süren müzakereler sonunda bir anlaşmaya varılır ve 130.000 Mark fidye ile Kral Richard serbest bırakılır. Bu para ile de Avusturya Viyana yakınlarındaki Wiener Neustad şehrini kurar…

Magris kitabında Tuna vasıtasıyla bizim tarihimizden ve tarihi kişililerden de bahsediyor. Magris kitabında II. Viyana kuşatmasının Avrupa'da nasıl bir iz bıraktığını ve hiç unutulmadığını şöyle anlatır:

“Viyana’yı 200 bin kişiyle kuşatan Kara Mustafa’nın ordusu, yalnız askerlerden ibaret değildi. Orduda aynı zamanda teknisyenler, artizanlar, hokkabazlar, şairler, sadrazamın 1500 cariyesi, cariyelerin teslim edildiği karaderili harem ağaları da bulunuyordu... 60 günlük Viyana kuşatması, bu abartılı ayrıntılarıyla hâlâ bugüne ait bir olaymış gibi hatırlanır. Orta Avrupa tarihinin katmanları, geçen yüzyıllara rağmen, hâlâ sonuçlanmamış çatışmaları ve açık yaralarıyla canlı kalan, bu haliyle eski büyük bir ağacın köklerinde ve dallarındaki yaşam damarlarını andırır...”

Haçlı orduları Komutanı Polonya Kralı III. Jan Sobieski Tuna üzerindeki hâkim tepe olan Kahlenberg’den başlayarak yaptığı saldırı ile kuşatmayı dağıtarak Viyana’yı Türklerden kurtarır. Kahlenberg Tepesii Avrupa’da Alplerin Tuna batısında başladığı noktadır. Bu noktada Tuna'nın doğusunda ise Karpatlar başlar. Burası tam bir boğazdır... Burası tam da Avrupa'nın kapısıdır... Türkler eğer bu boğazı aşabilselerdi tüm Avrupa’ya bir sel gibi akabileceklerdi...

1815 yılında Avrupa’nın yeniden düzenlendiği Viyana Kongresi Tuna kıyısında yapılır…’’

Yazar Magris’in Tuna’yı anlattığı bu kitabında Avusturya ve Viyana’nın ayrı bir yeri vardır. Tuna ve Avusturya sanki tarihin, siyasetin, zamanın ve geleceğin kesişme noktası gibidir.  

Yazar Magris’in yine kitabında yer vermediği bir bilgi daha ben eklemek istiyorum:

19. yüzyıl Alman şair ve oyun yazarı Christian Friedrich Hebbel’in Avusturya ile ilgili bir sözü vardı: “Avusturya, büyük dünya provalarının yapıldığı küçük bir dünyadır.” 

İşte bu noktada günümüze dönmem gerekiyor.

Avusturya’da son yıllarda yaşanan politik gelişmeler

Biz kendi içimizde hır gür ile uğraşırken, bitmeyen seçimlerle (2014 Parlamento, 2016 Referandum, 2018 Cumhurbaşkanlığı, 2019 Yerel) uğraşırken ve cumhur, millet, illet, zillet diye birbirimizi yerken bakın Avusturya Viyana’da neler oldu neler…

Avusturya’da Avusturya Halk Partisi (ÖVP) Genel Başkanı Sebastian Kurz ve aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) lideri Heinz Christian Strache’nin kurdukları koalisyon hükümeti 18 Aralık 2017 tarihinde göreve başladı.

Kabinedeki 14 koltuktan kilit konumdaki savunma, dışişleri, içişleri, altyapı, sağlık, sosyal yardım bakanlıkları (toplam altı bakanlık) aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi’ne (FPÖ)  verildi. Bunlardan eskiden de savunma bakanlığını elinde bulunduran FPÖ bu sefer bakan olarak aşırı sağcı Mario Kunasek’i görevlendirdi. İçişleri bakanı FPÖ’lü yine aşırı sağcı Herbert Kickl, dışişleri bakanı FPÖ’lü aşırı sağcı Ortadoğu uzmanı Karin Kneissl oldu… Altyapı bakanı olan FPÖ’lü aşırı sağcı Norbert Hofer de 2016’da cumhurbaşkanlığı seçimini kılpayı kaybetmişti…

‘’Bunda ne var, bir hükümet kurulmuş işte’’ diyeceksiniz ama demeyin derim.

Şöyle ki Avusturya Halk Partisi (ÖVP) Genel Başkanı ve Başbakan Sebastian Kurz ile aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) lideri ve Başbakan yardımcısı Heinz Christian Strache kabineyi ve bir manifesto niteliğindeki aşırı sağcı, yabancı karşıtı hükümet programını tam da Kahlenberg tepesinde açıkladılar…

Buna da ‘’ne olmuş ki Kahlenberg’de kabine ve aşırı sağcı hükümet programı açıklanmışsa’’ demeyin!…

Tuna üstündeki Alplerin başlangıcı, Avrupa'nın kapısı Kahlenberg’in bütün Avusturyalılarca ve bütün Avrupalılarca tek bir simgesel anlamı vardır: “Avrupa’nın Türklerden kurtuluşu ve Türklerin Avrupa kapılarından çevrilmesi.” 

Gelin tekrar Magris’in kitabına geri dönelim… Bir türlü mazi olmayan ve hiç unutulmayan dört yüz yıl öncesinin tarihi ile günümüz arasındaki devamlılığı gözler önüne seren bu başyapıt eserinde ne demişti Magris: ’’Tuna kültürü, 'diğerleri' olarak adlandırılanlara (örneğin Türkler, Slavlar) karşı önemli bir siper işlevi de görmüştür.’’ (s. 340) Kısaca Magris, Tuna halkları için Türklerin ve Slavların “öteki” olduğunu anlatırdı ya. 

Yazar Magris, Tuna ve Avusturya'yı sanki tarihin, siyasetin, zamanın ve geleceğin kesişme noktası olarak görürdü ya ve 19. yüzyıl Alman şair ve oyun yazarı Christian Friedrich Hebbel’in Avusturya ile ilgili olarak; “Avusturya, büyük dünya provalarının yapıldığı küçük bir dünyadır” derdi ya… Almanca bir sözcük vardı: ''Drehscheibe'' Tam Türkçe karşılığı tren istasyonlarındaki lokomotiflerin yön değiştirdiği döner tabla... Ancak politik anlamı siyasal ve kültürel değişimlerin olduğu yer anlamındadır. Yazar Avusturya için tam da bunu söylemek istiyor aslında...

Avrupa, AB, Almanya ve Avusturya ilişkileri içerisinde bir de şöyle bir durum var: Avrupa, AB ve özellikle Almanya kendisinin söyleyemediği politik söylemleri genellikle Avusturya'ya söyletirler, kendilerinin ilk olarak yapmak istemedikleri politik davranışları genellikle Avusturya'ya yaptırırlar...

Bu kadar ahkâm kestikten sonra artık yazının sonuç kısmına gelirsek…

Sonuç

Artık Türkler Avusturya’da ötekilerin de ötekisidir… Ancak anlattığım gibi Avusturya'da çok büyük provaların yapıldığını, Avusturya'nın bir ''Drehscheibe'' olduğunu ve Avusturya'nın Avrupa'nın süflörü olduğunu da hatırlarsak diyebiliriz ki artık Türkler Avrupa’da da ötekilerin de ötekisidir… Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olma ideali önüne Tuna boylarında, Kahlenberg önlerinde, Alplerle Karpatların arasında büyük büyük tahkimatlar yapılmıştır...

Ancak siz gönlünüzü ferah tutun, benim kadar karamsar olmayın. Bütün bunlar olurken ülkenin geleceğinden sorumlu olanlar o vakitler; ‘’Ey Almanya!... Ey Avusturya!... ‘’ naralarıyla Anadolu bozkırlarını inim inim inletiyordular...

Muhtemel ki bu ses Tuna boyunda Kahlenberg tepelerinde yankı bulup korkutmuştur Avusturya'yı ve tüm bir Avrupa’yı…

Ve bu yankı Magris’in eserinde ‘’Türkennot’’ diye geçen sözcüğün Kahlenberg tepelerinde tersten yankılanmasıdır aslında..  Bu sözcüğü de şöyle tanımlar kitabında Magris: “Almancada tercüme edilmesi çok zor ‘Türkennot’ diye bir sözcük vardır. Anlamı acı, karşı konulmaz çaresizlik, bela ve de Türk dehşeti demektir...”

Hep övündükleri Osmanlı Şark dediği Asya ile ilişkilerini hiç gevşetmezken hep Garb dediği Avrupa'ya ağırlık verirdi. Tuna tarihe şahitlik edip batıdan doğuya akarken, Türkler de tarih boyunca Tuna’nın tersine doğudan (Ötüken) batıya (Viyana) aktılar. Ancak Tuna kıyılarındaki bu değişiklik, Kahlenberg'deki bu manifesto bin yıllık bu akışın tersine dönmesi anlamına gelebilir. Ancak bu tersine gidişimizde önümüzde bizi bekleyen ne ağuşunu açmış Araplar ne de kucaklarını açmış Asya stepleri vardır... Muhtemel ki Etrüsklerin akıbetidir bizi bekleyecek olan... 

Girişte verdiğim, 33 yaşındaki aşırı sağcı ve göçmen karşıtlığıyla bilinen Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un, Alman gazetesi Handelsblatt'a 05 Eylül 2020 tarihinde verdiği röportajı bir daha okuyun isterseniz…   

Hani dillerden düşmüyordu ya ‘’Türkiye’nin güvenliği Tuna’dan sağlanır..’’ diye... Ben de naçizane hatırlatayım istedim: 

Tuna'dan gelen tehlike büyüktür!...

Osman AYDOĞAN



Leylekler ve Yılanlar

06 Eylül 2020

İki gün önce gazetelerde, iktidara mensup siyasetçilerin kendisiyle içli dışlı olduğu ve devlet protokolünde yer verilen bir tarikat şeyhi ile ilgili olarak bir haber vardı: ‘’Bilmem ne tarikatının lideri bilmem kim 12 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismar suçundan dolayı tutuklandı…’’ (04 Eylül 2020)

Bu haber ülkeyi sarstı mı? Tabii ki hayır... Çünkü bu haberlere ülke kanıksadı artık… Bundan dört yıl önce Karaman’da iktidarın pek de sevdiği dinci bir vakıfta bir öğretmenin 45 erkek çocuğa tecavüz ettiği ortaya çıkmıştı da o zamanki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu bir açıklama yaparak ‘’Bir kerecikten bir şey olmaz’’ (Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz. Biz ….. Vakfı'nı da tanıyoruz, hizmetlerini de takdir ediyoruz) demişti…

Kısa süre önce gazeteci İsmail Saymaz, ‘’Şehvetiye Tarikatı’’ (İletişim Yayınları, 2019) diye bir kitap yazdı… Bu kitabında İsmail Saymaz, incelediği altı tarikattaki şeyh, şıh tayfasının kadın erkek fark etmeksizin ‘’bademleme’’ adı altında kendi müritlerine olan tecavüzlerini anlatıyor…

Timur Soykan, ‘’Badeci Şeyh’in Sır Odası’’ (Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019) adlı kitabında da, Bursa’da bilmem ne tarikatının bilmem ne kolunun şeyhi bilmem kimin müritlerine “cennet” vaat ederek bazıları karı-koca olmak üzere tarikat üyesi en az 17 kişiye tecavüz ettiği için yargılandığını yazdı… Bu kitapta, nişanlısına, karısına şeyh ile cinsel ilişki yaşaması için baskı yapan müritlerin ifadelerinde eylemlerinden dolayı pişman olmadıkları da anlatılıyor…

Gazeteci Saygı Öztürk de ‘’Menzil: Bir Tarikatın İki Yüzü’’ (Doğan Kitap, 2019) adlı kitabında bir tarikatın iktidar desteği ile nasıl holdingleştiğini ve bu tarikatın Sağlık Bakanlığı’nı nasıl ele geçirdiklerini anlatıyor…   

Barış Pehlivan ile Barış Terkoğlu, beraber yazdıkları ‘’Metastaz’’ (Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019) adlı kitapta, 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin ardından, devletin FETÖ’den boşalan kadrolarına diğer tarikat ve cemaatlerin nasıl doldurduklarını anlatıyorlar…

Murat Ağırel de “Sarmal” (Kırmızı Kedi Yayınevi, 2020) isimli kitabında kamu kaynaklarının cemaat vakıflarına nasıl peşkeş çekildiğini yazıyor…

Gazete arşivlerini karıştırmaya kalksak bu liste çooook uzar…

İktidarın bir vakitler kuzu sarması kardeş olduğu, kol kola yürüdüğü, ne istedilerse verdiği, devleti adeta kendisine teslim ettiği FETÖ denilen tarikatın 15 Temmuz’da ne yapmak istediğini hepimiz gördük…

Peki bu tarikatları, bu cemaatleri kim korudu, kim palazlandırdı ki başımıza böylesine musallat oldular?…

Yine uzaklara gitmeye gerek yok. Tarih 26 Ocak 2014... Yer Bursa… Bursa’nın 17 ilçe belediye başkan adayının tanıtım toplantısına katılan o zamanki Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Bursa’dan cemaatlere şöyle sesleniyordu: "Her şeyin garantisi biziz. O cemaatler beni çok iyi bilir. Ben onları çok iyi biliyorum. Bursa’dan bu cümleme dikkat etsinler; Biz varsak, siz de varsınız. Biz yoksak siz de yoksunuz…"

Başbakan Erdoğan, Trabzon’da yaptığı konuşmada (24 Mart 2014) ise şöyle diyordu: ‘‘(FETÖ elebaşısını kastederek) Geçenlerde benimle ilgili ‘Bu uzun bize çok hainlik yaptı’ dedi. Nasıl hainlik yaptıysak. 17 üniversite kurmak için geldiler, hepsini onadım. Bu muydu hainlik? Bu ne vicdandır be. Okullar için yer istedi, verdik. Uluslararası camiada davet ettiler, devlet hükümet başkanlarına bunları refere ettik. Olimpiyat dediler, her türlü desteği verdik. Ne nankörlük bu ya? Ne istediniz de vermedik, ne isteniz de alamadınız?”

Tabii ki bunlar ilk ve tek itiraf değildi…

Olağanüstü Din Şurası'nda konuşan CB Erdoğan (03 Ağustos 2016) FETÖ’ye daha önce destek olduklarını şöyle itiraf ediyordu; ‘Ben de katılmadığım pek çok yönleri olmasına rağmen asgari müştereklerde buluşabildiğimiz zannıyla her kesim gibi bunlara yardımcı oldum. Rabbim de milletim de bizi affetsin…”

CB Erdoğan çıktığı bir TV kanalında yine şu itirafta bulunuyordu (24 Haziran 2018): “FETÖ'nün bizim zamanımızda büyüdüğü şeyini reddetmem. Doğrudur, doğrudur. Aldatıldık…”

Hafızamızı zorlarsak ve arşivlere girersek bu liste de yine çooook uzar…

Halbuki Türkiye Cumhuriyetinde tarikatlar, cemaatler, şeyhlik, şıhlık yasaktır…

30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilip 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı “Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması” hakkındaki kanun halen yürürlüktedir. ‘’Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun’’ ile bütün tarikatlarla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır. Ve bu yasayı uygulamakla hükumetler sorumlu kılınmıştır.

Yukarıda anlatıldığı gibi 1950 yılından bu yana siyasilerin tarikatlarla içli dışlı olmaları ve tarikatları koruma ve kollamaları sonucu yasa uygulanmaz duruma gelmiş ve tarikatlar, yasaklı olmalarına rağmen yukarıda çok kısa ve yakın zamandakileri anlattığım gibi halen faaliyetlerini ve etkinliklerini sürdürebilmektedirler…

Mustafa Kemal Atatürk, Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’te söylediği bir nutukta türbelerin, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini vererek; “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şindir(lekedir). Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” demişti…

Ancak görüldüğü gibi şimdilerde memleket şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olmuştur…

Bütün bu olanlar bana Anadolu'nun bilge topraklarında, susuz havuzlarında, gübresiz tarlalarında, çorak meralarında yetişenlerin bildiği ‘’leyleklerin yılanları nasıl avladıkları’’ bilgisini hatırlattı… Bilen bilir ama ben yine de anlatayım:

Leylek yılanı nasıl avlar?  

Leylek havada uçarken bir yılan gördü mü hemen üzerine atılmaz. Bulunduğu yerden daha yükseğe çıkar. Çıkabileceği en yüksek noktaya geldikten sonra birden yılanın üzerine pike yapar. Yılanı belinden kaptığı gibi tekrar eski yüksekliğe çıkıp yılanı aşağı atar. Bu kadar yüksekten düşen yılanın beli kırılır, hayvan ölür. Leylek ölen yılanı alır, yesinler diye yavrularına götürür.

Ama bu her zaman böyle olmaz, leylek bazen üşengeçlik eder, yılanı yeterli yüksekliğe çıkmadan yere bırakır. Bu durumda yılan sadece bayılır. Yılanı öldü zanneden leylek, hayvanı alıp yuvasına götürür, ''alın yiyin'' diye yavrularına bırakır. Ana leylek yuvadan ayrılınca da, ayılan yılan yavru leylekleri yer.

Şimdi, şu an Türkiye'nin mücadele ettiği FETÖ, PKK, İŞİD vb. terör örgütleri ülkemizin bekasına yönelik tehdidin buzdağının su üstünde görünen yüzüdür. Buzdağının su altında kalan kısmı ise: Cehalettir… Dinin siyasete alet edilmesidir… Çağdaş ve laik eğitim sisteminden uzaklaşmasıdır… Ortaçağa ait mezheplerin ve etnisitenin peşinden gidilmesidir… Devletin tarikat ve cemaatlerle iç içe olmasıdır… FETÖ tarikatından boşalan devletin kadrolarına adı bilmem ne olan tarikatların ve cemaatlerin doldurulmasıdır… Devletin hukuk devleti vasfından uzaklaşmasıdır… Devletin liyakate sırt çevirmesidir... Devletin çağdaş uygar dünyadan ayrılmasıdır… Devletin demokrasiden, parlamenter rejimden uzaklaşmasıdır… Devletin ve toplumun Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kendi önlerine koyduğu hedeflerden, ilkelerinden uzaklaşmasıdır. 

Eğer buzdağının altı ile de mücadele etmezseniz, buzdağının altındaki tehlikeyi de ortadan kaldırmazsanız bir başka terör örgütü, bir başka tarikat, bir başka cemaat, leyleğin o öldü zannettiği yılan gibi, o öldürmeyip de ondurduğunuz, öldürmeyip de onurlandırdığınız, öldürmeyip de himaye ettiğiniz, koruduğunuz, palazlandırdığınız yılan gelir ülkenin yavrularını, geleceğini eline alır, yer, bitirir...

Türkiye’deki bütün tarikatların, bütün cemaatlerin bir tek hedefi vardır: ‘’Devleti ele geçirmek’’… Daha yenilerde girişte bahsettiğim 12 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismardan tutuklanan ve hakkında dava açılan tarikat şeyhi, daha dün, Ayasofya’nın ibadete açıldığı gün ne demişti: ‘’Devletin kontrol mekanizmalarında olalım.’’ (17 Ağustos 2020) FETÖ, 15 Temmuz’u laf olsun diye mi yapmıştı? Devletin ve hükumetin, tarikatların ve cemaatlerin bu maksadını bilmeyecek kadar gafil ve bir daha aldatılacak kadar saf olduğunu düşünmek istemiyorum…

Yarın bilmem ne tarikatı, bilmem ne cemaati gelir de bu ülkeye bir 15 Temmuz daha yaşatırsa bunun müsebbibi kim olacak?

Anadolu'nun o sessiz ve ıssız havuzları, gübresiz tarlaları, çorak meraları, susuz, gübresiz ve çorak bilge toprakları hayatı ve bekayı böyle bilir, böyle anlatır...

Tabii ki ülkeyi yönetenlerin bu belalı coğrafyada ‘’var olma’’ ve ‘’beka’’ kaygısı varsa?

Osman AYDOĞAN



Cesare Beccaria

05 Eylül 2020

Geçmiş yıllarda Ergenekon ve Balyoz kumpas davalarında idam cezası kaldırıldığı için onun yerine geçecek şekilde mahkemelerce bol kepçe ‘’ağırlaştırılmış müebbet hapis’’ cezaları verilmişti.

Yakın zamanda ise, bir zamanlar FETÖ denen soysuzla içli dışlı olmuş, FETÖ ile kol kola beraber yürümüş, teee Amerikalara kadar gidip de FETÖ denen meczubun elini, eteğini, ayağını öpmüş, onunla gerine gerine pozlar vermiş, TV’lerde, gazetelerde FETÖ denen meczuba övgüler düzmüş, FETÖ ne istediyse vermiş, Ankara’yı FETÖ’ya parsel parsel peşkeş çekmiş hiçbir siyasetçiye dokunulmazken, onlar ellerini kollarını sallayıp gerine gerine gezerken, devletin en üst kademelerinde görev yaparken; kendisine verilen emre ‘’hayır’’ diyemeyecek durumda olan askerî öğrencilere, erbaş ve erlere yine mahkemelerce bol kepçe ‘’ağırlaştırılmış müebbet hapis’’ cezaları verilmiştir…

Yine birileri 18 yıl hapisle yargılanırken birdenbire Merkel Hanım’ın ricası ile bir başkası da Trump Bey’in ricası ile bir günde hapisten çıkarılıp özel uçaklarla Almanya’ya ve Amerika’ya postalanmaktadır yine birileri hapislerde yatmaya devam ederken…

Daha yenilerde ise (02 Eylül 2020) iktidar ortağı bir partinin genel başkanı durduk yerde şöyle bir demeç veriyor; "İdam cezasının hukuk mevzuatımıza tekrar alınması iğrenç ve ilkel suçların işlenmesini caydırabilecektir. Türkiye'nin toplumsal dirliği, insan hak ve güvenliği, ilaveten hukuksal istikrar açısından idam cezası mutlaka gündeme alınmalıdır…"

Bu pasa, pardon demece de iktidar partisinin önemli mevkiilerinde bulunanlardan da hemen destek geliyor. İktidar partisinin mensubu olan TBMM Başkanı; "Çok sınırlı olarak belli suçlara mahsus olmak üzere idam cezasının bulunması gerektiği kanaatindeyim" diye (04 Eylül 2020), İktidar partisinin Grup Başkanvekili de; "Eğer vatandaşlarımız ülke barışını tehdit eden, huzurunu tehdit eden suçlarla ilgili idam cezası istiyorsa biz de parlamentoda bunun gereğini yapmak zorundayız’’ (05 Eylül 2020) diye açıklamada bulundular. Sanki ülke vatandaşının istediği; refah, huzur ve adalet değilmiş gibi...

Bütün bu olanlar bana İtalyan hukukçu -toprağı bol olsun- Cesare Beccaria’yı hatırlatıyor…

Cesare Beccaria

Aydınlanma Çağı'nın önemli isimlerinden olan Cesare Beccaria İtalyan hukukçu, filozof, ekonomist ve edebiyatçıdır. Zaten gerçek bir hukukçunun aynı zamanda bir filozof, bir edebiyatçı, bir sosyolog ve bir psikolog olması gerekmez mi? Cesare Beccaria bu sıfatların çoğuna sahipti. (Aman bizim hukukçularımız ve hukuk fakültelerinin dekanları ve Adalet Bakanlığı duymasın! Mahcup olurlar sonra!...)

Cesare Beccaria o zaman Avusturya İmparatorluğu sınırları içinde kalan Milano’da doğar (15 Mart 1738) ve Floransa’da vefat eder (28 Kasım 1794)…

1747-1755 yılları arasında sekiz sene dini eğitim gördükten sonra 20 yaşındayken hukuk doktorası eğitimini tamamlar. Ancak hep felsefi konularla meşgul olur...

1763 yılında 25 yaşında iken arkadaşlarının tavsiyesiyle ‘’Suçlar ve Cezalar’’ (Dei delitti e delle pene) isimli kitabını yazmaya başlar. Kitabını 26 ayda tamamlar.

‘’Suçlar ve Cezalar’’ kitabı

Beccaria bu eserinde, idamın ve işkencenin ceza olarak görülemeyeceğini ve bunun bir barbarlık olacağını açıklamaya çalışır. Beccaria bu eseriyle beraber hukuka pek çok ilke kazandırır. Bunlardan birisi; ‘’Kanunsuz ne suç ne ceza olur’’ (Nullum crimen nulla poena sine lege) ilkesidir. Böylelikle meşruluk prensibini de hukuka katar.

Eseri Voltaire ve Diderot gibi aydınların tartışmasını sağlar. Bu eseriyle beraber ölüm cezasının 200 yıldır tartışılmasına katkıda bulunur. Kendisi idamın hem kullanılamaz hem de gereksiz olduğunu iddia ederek bunu "kamusal cinayet" olarak tanımlar ve sorar: ‘’İnsanlara, kendileri gibi olanları öldürme cüretini veren nasıl bir hukuktur?"

Beccaria’nın eseri 1765'te Fransızca, 1766'da Almanca, 1767'de İngilizce, 1770'de İsveççe, 1772'de Polca, 1774'te de İspanyolca'ya çevrilir.  

Hukukun bu temel eseri ülkemize ise 200 yıl sonra hukukçu Muhittin Göklü’nün 1950’li yıllarda tercümesi ile gelir. Görüldüğü gibi Türkiye’ye 200 yıl geç gelen sadece matbaa değildir, hukukun temel eseri ve ilkeleri de geç gelmiştir.

Tamam, geç gelmiş de geç gelmesine rağmen de okuyan okutan kim? Daha önce görev yaptığım kurumda Hukuk Müşavirliğine bir yardımcı alacaktık.... CV'sini gönderen hukukçular içerisinden otuz kişiyi mülakata davet etmiştik... Ben de mülakat komisyonu başkanıydım... Bu mülakata hepsi de genç ve yeni mezun kadınlı erkekli bu otuz hukukçunun otuzuna da aynı soruyu sordum: ''Cesare Beccaria kim?'' Allah rızası için bir tanesi olsun tanıdığını söyleyemedi. Ey hukuk fakülteleri dekanları! Cesare Beccaria'yı okutmuyorsunuz da neyi okutuyorsunuz? Keloğlan'ın masallarını mı? Ülkemizdeki hukukun, mahkemelerin halini görünce hukuk fakültelerinde Keloğlan'ın masallarını okuduklarına ikna oluyorum... 

Neyse biz gelelim konumuza...

Muhittin Göklü’nün ‘’Suçlar ve Cezalar’’ı Türkçeye çevirme hikâyesini şöyle anlatır;

“...bakın tercüme kararımı nasıl verdim: 1948 yılının karlı bir kış akşamı idi. Dersimiz bittiği halde bir kaç arkadaş Paris Hukuk Fakültesi kriminoloji enstitüsünün sıcak dershanesinden daha rahat bir yer bulamayacağımızdan çıkmamıştık. Konuştuğumuz mevzu ceza hukukuna dairdi. Faslı bir hukukçu birden söze karışarak; ‘Ben’, dedi, ‘Rabbin en adil, en cesur ve alicenap kulu olan Hazreti Ömer’den sonra, Beccaria’yı seviyor ve koyduğu mukaddes hukuk esaslarını beğeniyorum.’ Biz telaşlandık; o hemen çantasından pek eski, çok yıpranmış küçük hacimli bir kitap çıkararak önümüze koydu: ‘Bir kere okursanız, bana hak verirsiniz’  diye ilave etti.  Kitabı aldım ve birinci sahifeyi okur okumaz, kendi soğuk inzivagâhımı dershanenin sıcaklığına tercih ederek çıktım.’’

Cesare Beccaria’nın bu kitabı günümüzde Sami Selçuk’un çevirisi ile 2004 yılında yeniden yayınlanır. (İmge Yayınları, 2004) 

‘’Suçlar ve Cezalar’’ kitabının içeriği

Cesare Beccaria kitabında özetle şunları söylüyor:

”Bir cezanın bir ya da birden çok kişi tarafından bir yurttaşa karşı uygulanan kaba bir güç, şiddet olmaması ve sayılmaması için, her şeyden önce kesinlikle herkese açık, çabuk, kaçınılmaz, belli koşullarda olabilir yaptırımların en ılımlısı ve en azı, suçların ağırlığıyla orantılı ve yasalar tarafından belirlenmiş bulunması gereklidir.”... (Bu ilke İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde 8. madde olarak yer almıştır.)

Kitabında sanıklara ant içirilmesi üzerine yaptığı değerlendirme de oldukça ilginçtir: "Susmanın kendisine çok büyük bir yarar sağlayacağı bir anda, sanıktan özü sözü bir, doğru sözlü biri olması istenmektedir. Yasalarla insanın doğal duygularının çatışmasıdır bu." (Bugün bizim hukukumuzda da yemin delil olarak kullanılmaktadır. Ve bunun delil niteliği Beccaria'nın yaşamış olduğu 1700’lü yıllarda da tartışılmıştır ve ne acıdır ki bugün de hala tartışılmaya devam edilmektedir.)

Beccaria işkenceyi zorbalık olarak tanımladıktan sonra şöyle der: ''İşkence ekseriya zayıf bünyelerin mahkûm olmasına, gürbüz ve mütehammil katillerin masum çıkmasına yarayan meş'um bir vasıtadır.''

"Ceza vermekten çok suçları önlemek daha iyidir."

‘’Suçu toplum yaratır, birey işler.’’ (Bu sözü ile de ortaya koyduğu kanunilik, şahsilik gibi birçok ilke ile günümüze ışık tutar.)

"Bireylerin kendi hürriyetlerinden feragat ettikleri kısımların toplamı, cemiyetin ceza vermek hakkının esasını oluşturur.’’

”Bir ülkenin sınırları içinde, yasalardan bağımsız, yasaların egemen olmadıkları hiçbir yer bulunmamalıdır. Yasaların gücü, gölgenin vücudu izlemesi gibi, her yurttaşı izlemek zorundadır.”

”Gücün insan zekâsı üzerindeki baskısı çekilmez ve dayanılmaz niteliktedir. Bu baskı, kuşkusuz gizlilik, ikiyüzlülük ve alçalış üretecektir. “

Ve gelelim kitabın en önemli cümlesine:

"Cezanın ağırlığı idam dahi olsa caydırıcı değildir. İnsanları suç işlemekten caydıran, cezanın mutlak olarak kendisine uygulanacağını bilmektir. Ceza ağır olmasa bile, suçunun tespit edilip koşullar ne olursa olsun yargılanacağını bilmesi duygusu olmalı. Hatta yüksek makamlarda tanıdığı olsa da onu asla kurtaramayacağını bilmesidir. Cezalar doğru ve tam uygulanırsa idama gerek yoktur."

Bu kitabı kısaca özetleyecek olursak:

Beccaria bir yandan ceza sisteminin, insanların layık olduğu şeffaflık, eşitlik, süratlilik, orantılılık ve önceden bilinirlik gibi unsurlarla bezenmiş olmasını, toplu yaşamın insanlarca çekilir hale gelmesinin ancak böyle mümkün olabileceğini savunurken, öte yandan da adeta özgürlüğün sınırlarını belirlemekte, yasaların bir gölgenin bedeni takip etmesi gibi insanları takip etmesi gerekliliğinden bahsetmektedir. İnsanların toplu halde yaşamasından beri var olan birbirine zaman zaman paralel, zaman zaman kesişik iki değerin bir arada olması, çağdaş ceza sisteminin kaçınılmaz amacıdır.

Beccaria “Cezanın etkisi, onun ağırlığından ve vereceği acıdan çok, cezanın uygulanacağının kaçınılmaz olduğuna ilişkin inançta yatmaktadır” diyor kitabının “Suçluların Sığınma Yerlerinin Bulunması” başlıklı 35. bölümünde. Yani der ki Beccaria; “Suçu önlemenin en etkin yolu, cezanın ağır olması değil, kaçınılmaz olmasıdır.” Suçun cezasız kalması, sadece suçluyu cesaretlendirmekle kalmaz, suçu da özendirir.'' Ayrıca Beccaria; ‘’Suç işlediğinde yargılanmasının önünde hiçbir engel olmamalı’’ der kitabında.

Tarihin ve hukukun dışına, siyasetin ise içine düşmüş Türk hukukçusu için bir başucu kitabı olmalıdır Baccaria’nın kitabı. Beccaria kitabı ile günümüz evrensel ceza muhakemesi hukukuna ışık tutar. Bu kitap okunmadan ceza muhakemesi yorumlanamaz kanaatindeyim.

Beccaria’nın üç sözü

Beccaria’nın şu üç sözünü de vermeden geçmeyeyim:

Birincisi: ‘'...Beni okuyup anlasalardı, doğrusu kendilerinden korkum olurdu; lakin zalimler hiç okumazlar!...''

İkincisi: "Zulmün nüfuz edilmez kalkanı olan gizlilikle müsellah bir iftiradan kendini koruyabilecek kim vardır? Her tebaasını bir düşman gibi gören ve güya umumun selameti için her vatandaşın huzurunu kaçıran bir hükümdar ve onun hükümeti ne acınacak durumdadır." 

Üçüncüsü: Beccaria ‘’Ben bu eseri düşünmesini bilenler için yazdım’’ der.

Ve son söz

Tabii ki ortaçağ kafasıyla siyaset yapanların ve ortaçağ kafasıyla hukuk icra eyleyenlerin 25 yaşında bir Rönesans düşünürü olan Beccaria’nın muhatabı olmaları beklenemez…

İdam cezası, devletin bilerek ve isteyerek işlediği bir cinayettir. Allah kimseyi, yetkili makamlarda olup da idam cezasını isteyecek kadar sersefil ve aciz durumlara düşürmesin!...

Osman AYDOĞAN



Sivas Kongresi

04 Eylül 2020

Bugün Milli Mücadele’de önemli bir yeri olan Sivas Kongresi’nin toplanmasının 101. yılı. Bu yazımda Sivas Kongresi’nin Milli Mücadele’deki yeri ve önemini anlatmak istiyorum… Ancak Sivas Kongresi’ni anlatmadan önce Milli Mücadele’nin başlangıcından Sivas Kongresi’ne doğru kısa bir yolculuk yapmak istiyorum.

19 Mayıs 1919'da ülkenin vaziyet ve manzara-i umumiyye

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’a şöyle başlar:

"1919 yılı Mayısının 19 uncu günü Samsun'a çıktım" (1335 senesi Mayıs'ının 19. günü Samsun'a çıktım)… Ve devamında 19 Mayıs 1919'da ülkenin içinde bulunduğu durumu (Vaziyet ve manzara-i umumiyye) şu şekilde anlatır Mustafa Kemal Atatürk:

‘’Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmis, koşulları ağır bir Ateşkes Anlaşması imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça yollar araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki Hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş. Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...

İtilâf devletleri, ateşkes anlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul'da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizlerce işgal edilmiş. Antalya ile Konya'da İtalyan birlikleri, Merzifon'la Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919'da İtilâf Devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir'e çıkarılıyor.

Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlar.’’

Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıktığında anlattığı ülkenin vaziyet ve manzara-i umumiyyesi özetle şöyleydi: Batıda Yunanistan, doğuda Ermenistan, Karadeniz’de Pontus Krallığı hayali İtilaf Devletlerinin düşlerini süslüyor, ülkenin dört bir yanı müstevliler tarafından işgal edilmiş, Adana, Antep, Maraş ve Konya havalisi, Antalya ve Trakya işgal bölgesine dahil edilmiş ve saltanat ve hilafet bu işgale boyun eğmişti.

Bu işgal karşısında özellikle İstanbul aydınları ağırlıklı olarak mandayı düşünüyorlardı. Kimsenin aklına tam bağımsızlık gelmiyordu.

İstanbul’da yayınlanan İstiklal, Vakit, İleri gibi gazeteler Amerikan mandacılığını; Peyam-ı Sabah, Alemdar, Yeni İstanbul gibi gazeteleri ise İngiltere mandacılığını savunuyorlardı. Sadece İkdam, Tasvir-i Efkar, ve Zaman gazeteleri tam bağımsızlığı savunuyordu.

Zaman gazetesinde ‘’Vatan Mefhumu’’ adlı başyazısında Yahya Kemal şu sözlerle manda yanlıları ile alay ediyordu:

“Bu şehre girmek için Fatih’in her topuna doksan manda koşmuştuk. Şimdi koca saltanatı bir mandaya değişeceğiz…”

İstanbul Sultanahmet meydanında Halide Edip Adıvar mandacılığı savunuyordu… Pek bilinmez, dile getirilmez ama Halide Edip Adıvar mandacılığı savunurken, İstanbul Fatih semtinde ise, Şükûfe Nihal on binlerce vatansevere ülkemizde ilk kez, “Bizim en büyük düşmanlarımız emperyalizmdir, ABD emperyalizmidir. İngiliz emperyalizmidir. Tüm dünya emperyalistleridir.” diye haykırıyordu…

Samsun’dan sonra Mustafa Kemal’in güzergâhı bellidir: Amasya…

Amasya Genelgesi

Amasya’da 21-22 Haziran 1919 gecesi bir genelge hazırlanır. Bu genelgenin temel esasları şunlardı:

1. Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.

2. İstanbul hükûmeti aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gösteriyor.

3. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

4. Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle cihana duyurmak için, her türlü baskı ve kontrolden uzak millî bir heyetin varlığı zaruridir.

5. Anadolu’nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas’ta hemen millî bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır.

6. Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olan en kısa zamanda yetişmek üzere yola çıkılması gerekmektedir.

7. Her ihtimale karşı bu mesele millî bir sır olarak tutulmalı ve temsilciler gereğinde yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmalıdırlar.

8. Doğu illeri adına 23 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket edecekler.

Erzurum Kongresi

23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum Kongresi toplanır. Toplanış şekli bakımından bölgesel olmasına karşın aldığı kararlar bakımından Sivas Kongresi'ne bir ön hazırlık çalışması niteliğinde millî bir kongredir. Bu kongrede:

1. Manda ve himaye reddedilerek ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilir…

2. İlk kez millî sınırlardan bahsedilir. Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalandığı anda Türk vatanı olan topraklarının parçalanamayacağı açıklanır…

3. İlk defa geçici bir hükûmetin kurulacağından bahsedilir…

4. İlk kez başkanlığını Mustafa Kemal'in yaptığı dokuz kişilik bir Temsil Heyeti oluşturulur. Bu Temsil Heyeti bir hükûmet gibi görev yapacaktır. (Temsil Heyeti'nin görevi TBMM'nin açılmasına kadar devam eder.)

Sivas Kongresi

Ve 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi toplanır… Kongre 11 Eylül 1919 tarihine kadar devam eder.

Mustafa Kemal’in Kongre açış konuşması

Gazi Mustafa Kemal, Sivas Kongresinin açılış konuşmasını yaparken, kongre üyelerinden ümitvâr olmalarını şu sözlerle bekliyordu:

“Saygıdeğer Efendiler!

Vatan ve milletin kurtuluşunu hedefleyen mecburiyetler, sizleri bunca sıkıntı ve engellere rağmen Sivas’ta topladı. Kahramanca kararlılığınızı tebrik eder ve sizlere hoş geldiniz demekle mutluluğumu arz ederim.

Efendiler, milletimizin sizin gibi aydınları, millî onur ve haysiyet sahipleri, manzaranın üzücü karanlığından dolayı ümitsizliğe kapılmadı. Çünkü onlar bilirler ki, tarih bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez. Çünkü onlar kuvvetli bir iman ile inanmışlardır ki, bir yalancı perdenin arkasından vatan ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, ortaya sürülen kanaatler muhakkak iflasa mahkûmdur.”

Mustafa Kemal, kongreyi oluşturan temsilcilerin bir bölümüne, temsilci olarak katıldıkları kongrenin amacını da anlatmak zorundadır… Konuşmasında, bu nedenle, şu sözlere de yer veriri:

“Efendiler, burada siyasi bir parti kurmak ya da hükümet darbesi yapmak için toplanmadık. Bu ulus yeniden doğmak olayıyla karşı karşıyadır. Bizim hedefimiz de en yeni biçimde ulusal bir devlet var etmektir. Biz ne bir partiyiz, ne de bir komiteyiz! Biz, bütün ulusun temsilcileriyiz. Kutsal görevimiz, bütün ulusu acıya boğan felaketten kurtulmaktır. Biz birkaç kolordunun yardımına güveniyoruz. Yenilmez olduğuna inancımızın her gün daha da arttığı  ulusumuz için ve onun adına dövüşmek yetkisi taşıyoruz. Bu inancı, her kalbe aşılayacağız. Burası yüreksiz adamların yeri değildir. Yapacağımız görevler perde arkasında başarılacak görevler değildir. Biz bu amacımızı bütün köylülere, bütün kentlilere anlatmalıyız, herkesle görüşmeliyiz, herkesi uyandırmalıyız. Beni asi ilan ettiler.  Ele geçersem beni bekleyen sonun  iyi olmadığı biliniyor. Benimle birlikte açıktan açığa çalışanların da aynı sona uğrayacakları kuşku götürmez. Bana arka çıkanlar başlarına ne gelirse gelsin  ulusun kutsal davasını bırakmayacaklarına kesin kararlı olmalıdırlar.”

Sivas Kongresi kararları

Sivas Kongresi'nde, Erzurum Kongresi'nde alınan vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığıyla ilgili kararları tüm ulusu kapsayacak şekilde genişletilerek aynen kabul edilir... Böylece Sivas Kongresi yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşunun temelini teşkil eder.

Sivas Kongresi ile ilgili ayrıntılar

Sivas Kongresi esnasında, öncesi ve sonrası ile ilgili olarak dile getirilecek çok konu vardır. Bu konuları şu şekilde özetleyebilirim:

Sivas Kongresinde yapılan mandacılık tartışmaları

Sivas Kongresi'nde yine de en büyük tartışma mandacılık üzerine yapılır.

Kongrede söz alanlardan Vasıf Bey, İsmail Hami, Bekir Sami Bey, İsmail Fazıl Paşa ve Refet Bele mandacılığı savunan isimlerdi. Tam bağımsızlığın mümkün olabileceğine inanmıyorlardı. Ülkenin topyekûn düşman elinde parçalanmasının yerine, bir devletin manda ve himayesinde kalmasını ehven-i şer olarak sayıyorlardı.

Mustafa Kemal’in önündeki klasörden taşan mektup telgraflar Amerikan, İngiliz, Fransız, İtalyan mandası önerileri ve istekleriyle doluydu.

Mustafa Kemal, bu öneri ve isteklerin tümüne, kongrede şu sözleriyle karşılık verir:

“İstanbul bir Amerikan mandasıdır tutturmuş gidiyor. Bu olmayacaktır. Türkiye bağımsızlık ve bütünlüğüne sahip olacaktır. Bunu istemeyi sürdüreceğiz. Benim anladığıma göre İstanbul’daki zatlar bizi manda oyununa düşürmek istiyorlar. Bu oyuna gelmeyeceğiz. Hayır paşalar, hayır, hayır beyefendiler hayır, hayır hanımefendiler hayır… Manda yok! Ya bağımsızlık, ya ölüm!”

Kongre esnasında tarihler 9 Eylül’ü gösterdiğinde İstanbul’dan gelen Tıbbiyeli Hikmet Bey manda tartışmalarının arasında ayağa kalkarak, yüksek sesle ve Mustafa Kemal’e hitaben şu ifadeleri dile getirir:

“Paşam, delegesi bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya İstiklal davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle ret ve takbih ederiz. Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz.”

Tıbbiyeli Hikmet Bey, okullarını karargâh olarak kullanan İngiliz müstevli subaylarına karşı Mustafa Kemal’in önderliğini yaptığı direnişe selam göndermek için 14 Mart’ta Tıbbiye-i Şahane’nin iki kulesinin arasına dev bir Türk bayrağı asacak kadar cesur bir gençti.

Hikmet Bey'in bu çıkışı karşısında hararetli tartışmalarla ısınan kongre salonu buz keser. Sivas Sultanisinin yüksek duvarları, Mustafa Kemal’in sessizliği delen sözleriyle yankılanır:

“Arkadaşlar, gençliğe bakın! Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: ‘Ya İstiklal, ya ölüm’!”

Bu şekilde Kongredeki manda tartışmaları da son bulmuş olur…

Osmanlının Damat Ferit Hükumetinin Sivas Kongresini engelleme çabaları

Osmanlının Damat Ferit Hükümeti Kongreyi engellemek ve Mustafa Kemal’i öldürtmek için Elazığ Valisi Ali Galip’i bölgesinden topladığı kuvvetlerle Sivas’a gönderir… Ancak Damat Ferit ile Ali Galip arasındaki yazışmaları ele geçiren Mustafa Kemal kıvrak zekâsı ile güç kullanmadan bu sorunu çözer…

Kongre'den önce Mustafa Kemal, kongrenin toplanması için Sivas Valisi Reşid’den izin ister, ancak Reşid Bey Mustafa Kemal’in Sivas’a gelmesi durumunda kentin işgal edileceği konusunda istihbaratı olduğunu söyler… Mustafa Kemal, Reşid Bey'i aralarındaki telgraflaşmaların ardından ikna eder…

Konunun ayrıntıları şu şekildedir:

Mustafa Kemal Erzurum’da iken acil olarak telgraf makinesine çağrılır. Telgraf makinesinin öteki ucunda Sivas Valisi Reşit Paşa vardır. Vali, Fransız Binbaşı Brunot’nun şu tehdidini Mustafa Kemal’e iletir: 

“Mustafa Kemal ve arkadaşları Sivas’a gelip kongre yapmaya kalkışırlarsa, emrindeki Fransız kuvvetleriyle kenti işgal edeceğiz.”

Mustafa Kemal, kendisine bu haberi ileten Sivas valisine şu karşılığı verir:

“Samsun’a çıkarken de İngilizler benzeri tehditte bulundu. Beş on günde Sivas’ı işgal etmeleri kolay bir iş değildir. Ben ne Fransızların ne de herhangi bir yabancı devletin sahip çıkmasına tenezzül eden kişilerden değilim. Benim için en büyük  koruyucu ve şefkat kaynağı, ulusun bağrıdır…”

Mustafa Kemal’in yanında bulunan Dr. Refik Saydam, onun bu yanıtı verdiğini görünce şöyle der:

“Paşam, bir savaşın içindeyiz; belki başarılı olacağız, belki olmayacağız. Fakat sonuç ne olursa olsun Reşit Paşa’ya verdiğiniz yanıtta kullandığınız o cümle bile başlı başına Türk ulusuna yadigâr kalacak bir ders ve ulusal özdeyiş olacak değerdedir.”

Mustafa Kemal telgraf makinesi nin başından kalkıp, masaya döndüğünde, Mazhar Müfit’e şöyle seslenir seslendi:

“Olayı duydunuz, öğrendiniz” dedi. “Attığımız her adımı not ettiğiniz hatıra defterinizi açınız ve şunu da kaydediniz: ‘Mustafa Kemal ve arkadaşları Sivas’a hareket edince, Brunot ve arkadaşları Sivas’tan kaçtılar.’ Sivas’a hareket ettiğimizde yazacağınız bu cümleyi hatıra defterinize şimdiden yazmanızla, o gün yazmanız arasında hiçbir fark yoktur.”

Ancak Vali Reşid Bey'in milli mücadelenin en önemli adımlarından olan Sivas Kongresi'nin toplanması için attığı bu adım Damat Ferit Hükumetinin hiç hoşuna gitmez, Reşid Bey’i derhal görevden alır… Sivas Vilayeti Müftüsü Abdurrauf, Belediye Reisi Abdullah Beyler ve ulemadan, tüccardan önemli isimler, Devlet-i Osmaniye’ye telgraf çekerek Reşid Bey'in görevden alınmasına tepki gösterirler…

Mustafa Kemal, Reşid Beyi de kongreye dâhil eder…

Mustafa Kemal ve arkadaşları ertesi gün Erzurum’dan ayrılıp, Sivas’a doğru yola çıktıklarında, nerelerden ve kimlerden kaynaklandığı bilinmeyen bir haber alırlar. Bu habere ‘’göre eşkıyalar boğazı tutmuşlar, tehlike var, geçilmez…”

Mustafa Kemal o günü şöyle anlatıyor:

“Ben, Erzurum ile Sivas arasındaki yolu alışılmış zamanda kat edip, kararlaştırılmış günde Sivas’ta bulunamazsam, şurada ya da burada şu ya da bu nedenle çekinip durakladığım Sivas’ta ve her tarafta duyulursa, panik başlayabilir, işler alt üst olabilirdi. O halde, vermem gereken tek kararı vermeliydim. Tehlikeyi göze alıp, yolumuza devam etmek. Başka çaremiz yok idi çünkü. Bu kararı verdim. Sözün özü, yürüdük, boğazı geçtik ve 2 Eylül 1919 günü Sivas’a vardık.”

Mustafa Kemal’in Sivas’ta Amerikalı General Harbord ile yaptığı görüşme

Sivas Kongresi konusu dışında ama Mustafa Kemal, Sivas'ta iken gerçekleşen bir görüşmeyi buraya aktarmak istiyorum...

Wilson Prensipleri için Türkiye’de bulunan Amerikalı General Harbord Sivas’a gelerek Mustafa Kemal ile görüşür.

Hatay’ın Türkiye’ye ilhakında önemli bir rol üstlenen Hatay Devlet Başkanı ve eski milletvekili Tayfur Sökmen, Mustafa Kemal ile Amerikalı General Harbord’un görüşmesini hatıratında şu cümlelerle anlatır:

“1919 senesinin yazı… Mustafa Kemal, memleketin düşman tarafından işgal edilmiş kısımlarını kurtarmak için vatanın her bucağından davet ettiği delegelerin katılımıyla Erzurum ve Sivas kongrelerini yapıp, Misak-i Milli sınırlarını çizmiş, diğer işlere geçmiş.

Bu sırada milli hareketin mahiyetini incelemek üzere Türkiye’ye gelmiş olan Amerikalı General Harbord, Sivas’a gelerek Mustafa Kemal ile bir görüşme gerçekleştiriyor. Mektepler tatil olduğundan Mustafa Kemal o sene Rauf Orbay’la birlikte İdadi Mektebinde ikamet ediyor, Mustafa Kemal de generali bu mektepte kabul ediyor.

General Atatürk’e 'Ne yapmak istiyorsunuz?' diye soruyor. Atatürk şu cevabı veriyor:

'İstediğimiz, memleketi düşman işgal ve istilasından kurtardıktan sonra müstakil, medeni bir Türk devleti kurup insanca yaşamaktır.'

Bu cevap karşısında general şöyle konuşuyor:

'Bu istek hayal, yapacağınız hareket ise yararsızdır. Çünkü müttefikiniz olan Almanya, Avusturya, Bulgaristan çökmüş, teslim olmuş, memleketinizin birçok mühim yerleri İtilaf Devletleri tarafından işgale uğramış, ordunuz dağılmış, ordunuzun silah ve mühimmatlarına işgalciler tarafından el konulmuş. Böyle bir vaziyette yapmak istediğiniz hareket ne askerlik kaidelerine ve ne de herhangi bir usule uymaz. Bu tamamen yanlıştır. İnsanların intihar ettiklerini görüyor ve okuyoruz ama milletlerin intihar ettikleri vaki değildir.'

Bu sözler, Mustafa Kemal üzerinde derin bir tesir bırakıyor ve mühim karar vereceği zaman takındığı kendisine has bir tavırla söze başlayıp şöyle cevap veriyor:

'Evet! Generalin dedikleri doğrudur, müttefiklerimiz çökmüş ve teslim olmuş. Vatanımızın birçok mühim yerleri işgal ve istila edilmiş. Silah ve mühimmatlarımız gasp olunmuş. Böyle bir vaziyette yapmak istediğimiz hareket ne askerlik kaidelerine sığar, ne de herhangi bir usule uyar. Ama bütün bunlara rağmen vatanımızı kurtarıp hür ve müstakil ve medeni bir Türkiye devleti kurarak insan gibi yaşayacağız. Şayet muvaffak olamazsak, düşmanların avuçları içinde her gün birer parça can vermektense ecdadımıza yakışır şekilde dövüşerek can vermeyi tercih ederiz.' ''

İrade-i Milliye gazetesi

Sivas Kongresi çalışmalarına başlamadan önce Mustafa Kemal’in bilgisi dâhilinde delegelerce Milli Mücadele’nin esaslarının anlatılacağı bir gazetenin neşredilmesi benimsenir. Sivas Kongresinin sekizinci toplantısında, 11 Eylül 1919 günü ‘’İrade-i Milliye’’ isimli bir gazetesinin çıkarılmasına karar verilir.

İrade-i Milliye gazetesinin ilk sayısındaki başyazı “Harekât-ı Milliye’nin Esbabı” başlığıyla, İsmail Hami Danişment imzasıyla çıkar. Yazıda Sadrazam Ferit Paşa başkanlığındaki hükümetlerin millette mücadele kabiliyeti olmadığı için mi mevcudiyetin korunması için uğraşmadıkları sorulur… Verilen cevapta, “hayır çünkü ırzını, namusunu, mukaddesatını.. esafile çiğnetmek istemeyen bu millet bugün yok yerde bir İzmir müdafaası yaratmış olduğu halde hükümet bunu da kabul etmek istemiyor” denilerek, Damat Ferit hükümetinin icraatlarının hesabı sorulur… Makalenin sonunda milli hareketin Damat Ferit hükümetinin hatalarından dolayı ortaya çıktığı belirtilerek mevcut durum halkın idrakine sunulur…

Gazetenin ikinci sayısında ilk makale “Milletin İlk Adımı: Damat Ferit Paşa hükümetiyle Kat-ı Münasebet” başlığıyla çıkar… “Dünyada her millet icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine iştirak etmiş demektir. Masum olan milletler seyyiatını gördükleri idareleri ıskat etmiş olanlardır” sözünden hareket edilerek, milletin başındaki en büyük derdin mukaddesatı koruyamayan, millete işgaller karşısında sessiz kalmasını telkin eden Damat Ferit Paşa hükümetinin olduğu, halkın milletin menfaatleri yönünde davranamayan Damat Ferit hükümetine karşı tavır alma zamanının geldiği belirtilir… Aksi halde hükümetin hatalı icraatlarına halkın da ortak olacağı ve siyasi mevcudiyetin korunmasının buna bağlı olduğu vurgulanır…

Sonuç

‘’Vatan bir bütündür, bölünemez… Manda ve himaye kabul edilemez… Ulusal bağımsızlık esastır’’ şiarıyla Milli Mücadele’nin ve Kurtuluş Savaşı’nın temellerini atan Sivas Kongresi’nin 101. yılını kutlar, vatanın bütünlüğü ve ulusal bağımsızlık için başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu uğurda emek verenleri, can veren şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle ve minnetle anıyorum…

Yazıma ‘’İrade-i Milliye’’ gazetesinin ikinci sayısında yer alan şu söz ile son vermek istiyorum: “Dünyada her millet icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine iştirak etmiş demektir.’’

Osman AYDOĞAN

15-21 Ocak 2020 tarihleri arasında Sivas’ta idim. Sivas Kongresi’nin yapıldığı ve şimdiki adı ‘’Atatürk ve Kongre Müzesi’ olan müzeyi orada görevli rehber eşliğinde gezdim. Bu yazımda buradan aldığım broşürlerden istifade ettim. Ayrıca Sivas Valiliğinin Sivas Kongresi’nin yüzüncü yılı vesilesi ile hazırladığı ve halen Sivas Valiliği İnternet sitesinde yer alan ‘’Sivas Kongresi’nin Yüzüncü Yılı’’ albümünden de faydalandım.

Sivas Valiliği İnternet sitesinde yer alan ‘’Sivas Kongresi’nin Yüzüncü Yılı’’ albümünün bağlantısını da aşağıda sunuyorum. Albüm incelenmeye değer diye düşünüyorum. Hazırlayanlara, emeği geçenlere şükranlarımı sunuyorum…

http://www.sivas.gov.tr/kurumlar/sivas.gov.tr/Sehir_Etiketleri/Sivas_Kongresi_Kitap/Almanak.pdf



Dedim ya... Eylül'dü…

03 Eylül 2020

Dünkü yazımda Selim İleri’nin ‘’Aşk vurgunu bir yazar’’ başlıklı bir makalesine yer vermiştim. Selim İleri, bu yazısında Eylül ayının güzel bir tasvirini yapar:

‘’İşte Mehmet Rauf Bey her Eylül renklerin son bir kez canlandığını iniltili inildeyişli bir sesle söylüyor. Bu canlanışta matem neşidelerinin gizli çığlığını duymaktadır. Kıpkırmızı yapraklar birden sararacak, dökülüşüp çamurlarda çürüyecek, son güneşlerde kaskatı kesilecektir. Yalnız yaprak dökümü mü, itiraf edelim ki Eylül ayrılıkların ayıdır.’’

Selim İleri güzel tasvir etmiş ama aslında güz aylarının tamamı mahzun, mağmum, mağrur, üzgün, süzgün, nazlı Eylül ayıdır… Eylül ayı bütün bir güz mevsimi boyunca geceleri, dışarılarda hep o ürpertici güz rüzgârlarının başladığı aydır… Geceler daha da uzar… Ve dışarılarda geceleri Eylül ayının o ürpertici güz rüzgârları eserken içinizde ıssız bir sessizlik kalır… Ve önce içinizden katar katar bir sonbahar geçer, sonra… Sonra da bir Eylül şiirinin dizeleri:

‘’Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
En çok sesini aradım…
Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hala…
Gözlerini sildi zaman…’’

Dedim ya... Eylül'dü…


Bu sayfalarda Nazım’ı anlatırken onun Piraye’ye yazdığı şiirlere yer vermiştim. Ve Nazım, Piraye’ye yazdığı şiirlerini nedense hep Eylül aylarında yazmıştır. Nazım hep şiirlerini altında şiirini yazdığı yeri ve tarihi de not düşer.

Nazım’ın 22 Eylül 1945’te Çankırı Hapishanesinde iken bir gece yarısı Piraye’sine yazdığı bir şiir:

"Kitap okurum:
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim:
içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim:
karşımda sen oturursun,
çalışırım:
karşımda sen.
Sen ki, her yerde "hâzırı nâzır"ımsın"

Dedim ya; güz aylarının tamamı mahzun, mağmum, mağrur, üzgün, süzgün, nazlı Eylül ayıdır… Eylül ayı bütün bir güz mevsimi boyunca geceleri, dışarılarda hep o ürpertici güz rüzgârların başladığı aydır… Geceler daha da uzar… Ve dışarılarda geceleri Eylül ayının o ürpertici güz rüzgârları eserken içinizde ıssız bir sessizlik kalır… Ve önce içinizden katar katar bir sonbahar geçer, sonra… Sonra da bir Eylül şiirinin dizeleri:

‘’Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
En çok sesini aradım...
Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hala...
Gözlerini sildi zaman…’’

Dedim ya... Eylül'dü…


Eylül ayına yakışır içinden sonbahar geçen bir Cemal Süreyya şiiri var: ‘’Eylül’’dü… Ayların en güzeli, en yalnızı, en sancılısı, en mahzunu, en hüzünlüsü, en mağmumu, en mağruru ve en utangacı Eylül’e dair bir Cemal Süreyya şiiri: ''Eylül’dü''… Ve önce içinizden katar katar bir sonbahar geçer, sonra… Sonra da bu Eylül şiirinin dizeleri:

‘’Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
En çok sesini aradım…
Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hala…
Gözlerini sildi zaman…’’

Dedim ya... Eylül'dü...


Osman AYDOĞAN

Eylül’dü

Eylül'dü.
Dalından kopan yaprakların 
Sararan yanlarına yazdım adını
Sahte bir gülüşten ibarettin oysa .
Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu.

Eylül'dü.
Di 'li geçmiş bir zamandı yaşadığımız
Adımlarımızın kısalığı bundandı
Bundandı gözlerimin durgunluğu. 
Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan, 
Ellerin kadar ıssız, 
Sen kadar zamansız molalar veriyordum
Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz.

Eylül'dü.
İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin, 
Şimdi yoktu bir anlamı suskunluğun.
Çırılçıplak kalakaldım sessizliğin orta yerinde.
Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
En çok sesini aradım .
Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hala.
Gözlerini sildi zaman..

Dedim ya... Eylül'dü.
Savruluşu bundandı kimsesizliğimin.

Cemal Süreya

 



Olvido

01 Ağustos 2020

Sitemi takip edenler bilirler; sitemde bir ‘’şiir’’ bölümü var… Bu bölümde Turgut Uyar’dan Muhyiddin Abdal’a, Hayyam’dan Tevfik Fikret’e, Vedat Türkali’den Nâzım Hikmet’e, Attila İlhan’den Ahmet Hâşim’e ve tabii ki çok daha fazla şairlerin şiirlerini paylaştım.  Daha yenilerde Ahmet Haşim’in ‘’O Belde’’, Halide Nusret’in ‘’Git Bahâr’’ ve Can Yücel’in ‘’Buluşmak Üzere’’ isimli şiirlerini paylaşmıştım… Tabii ki de uzun uzun da anlatarak!...

Çünkü şiirin ufuklar açtığını, ufkun bilinmedik gerçeklerinin alanına yelken açtığını, şiirdeki anlamın da şiirin sunduğu imgeden, hayalden kaynaklandığını, şiirin yaşamın anlamını aradığını, araştırdığını düşünürüm. Yaşamın anlamını araştırmak da hem felsefenin hem de şiirin ve sanatın en başlıca işi olduğunu değerlendiririm. Aslında, söz konusu "anlam" da felsefe, şiir ve sanat aracılığıyla ''insan''ı aramak değil midir? Bu nedenle şiir felsefeye ve metafiziğe yakın durur diye kıymetlendiririm. Tüm bu çerçevede ise şair; kendi ruhunu bulan insan, şiir okuyan ise kendi ruhunu arayan insandır diye düşünürüm. Şiiri; duygudan yoksun olmayan düşünce ve düşünceden yoksun olmayan duygudur diye kabul ederim. Ve şiirin her okunuşunda yeniden yeni bir anlamla yazıldığını, okuyanın ona her okuyuşunda yeni ve farklı anlamlar yüklediğine inanırım.

Melih Cevdet Anday bir yazısında şöyle yazardı; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir.’’ Melih Cevdet Anday’ın bu sözünü doğrularcasına ‘’Fahriye Abla’’sıyla tanıdığımız Ahmet Muhip Dıranas’ın felsefi derinliği olan harika bir şiiri var: ‘’Olvido’’... Aynı zamanda benim şiir hakkındaki düşüncelerimin tamamını içinde somutlaştırmış bir şiirdir ‘’Olvido’’…

Olvido olarak yazıldığında "unuturum", olvidó olarak yazıldığında ise "o unuttu", isim olarak (el Ovido) kullanıldığında ise unutulmuşluk, meçhullük, yitiklik anlamına gelen bir İspanyolca sözcüktür ‘’Olvido’’...

Cemal Süreya'ya göre, Dıranas'ın şiirleri arasında 19. yüzyılın önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire karamsarlığının ve iç sıkıntısının en çok hissedildiği şiirdir ‘’Olvido’’... 

Edip Cansever'in en sevdiği şiirlerden birisidir ‘’Olvido’’… Edip Cansever’e göre şiirimizin klasiklerinden, köşe taşlarından biridir, en başlarda gelendir ‘’Olvido’’…  Edip Cansever'in; ''Bildiğim tek şey, yaşlanmayan bir şiirdir 'Olvido', Türk şiirinin başyapıtlarından biridir'' diye tanımladığı şiirdir ‘’Olvido’’...

Edip Cansever ‘’Şiiri Şiirle Ölçmek’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2009) isimli kitabında şunları yazar ‘’Olvido’’ için: “ 'İşte böyle kendime hayatımı anlatıyorum' diyen Nietzsche, ekler gibidir. 'Fısıldanan sözlerdir fırtınayı getiren; güvercin ayaklarıyla gelen düşünceler yönetir dünyayı.' Bu sözleri bir an için şiire uygulayabilirsek, karşımıza sık sık çıkacak şiirlerden biri de 'Olvido'dur diyebilirim. Gerçekten de bütün dizeler güvercin ayaklarıyla doluşuyor şiire: Usul usul, sokulgan, biraz da ürkek. Ama bir toz ve tüy karışımını havalandırıyor gene de. Sessizliğin katılığı, sessizliğin yumuşaklığı bu... Sonra? Başlıyor yaşamını anlatmaya. Kime? Kime olacak, kendi yaşamını kendine. Dış dünya ile bir diyalog kurmuyor Dıranas. Kurmasın! Nasıl olsa fısıltılarla gelen o ürpertili monoloğu duyuyoruz biz. Ölüsüne iç çeken, yasını içine akıtan bir tragedya kişisi gibi konuşuyor kendi kendisiyle. Adı olmayan bir mevsimin içinde sanki haziransız, eylülsüz…''

Adı olmayan bir mevsimin içinde sanki haziransız, eylülsüz bir şiirdir ‘’Olvido’’... Türkçenin en kederli, en hüzünlü, en duygusal, en yumuşak ve en güzel bir şiiridir ‘’Olvido’’… Unutmanın sanki gamları, kederleri alacakmışçasına unutuşa en güzel seslenen bir şiirdir ‘’Olvido’’… Hava kararınca çöken aşk acısını, yalnızlığı, gamı, kederi, endişeyi ve bunlardan kurtulma çabasını en güzel anlatan bir şiirdir ‘’Olvido’’...  Yalnızlığın başka hiçbir şiir tarafından bu kadar güzel anlatılamadığı bir şiirdir ‘’Olvido’’… Freud'un; ''Gerçeğin sesi yavaş çıkar'' sözünü haykırırcasına sizi rahatsız etmeden gerçekleri usul usul, sessiz sessiz, için için anlatan bir şiirdir ‘’Olvido’’... İçimizdeki o ince ve derin hüznümüzün en somut yansımasıdır ‘’Olvido’’…

Kızarmış, sararmış, solmuş sonbahar yapraklarının dallarından kopup salına salına düşüşü gibi içinizdeki karamsarlığı, kasveti, kederi, hüznü, yalnızlığı alıp salına salına yokoluşa gönderen bir şiirdir ‘’Olvido’’...

‘’Olvido’’da akşamüstüler hoyrattır, gün, yalnızlığımızla doldurup her tarafı, gitti mi saltanatıyla gider... ‘’Olvido’'da pişmanlıklar insanın ruhuna dalga dalga hücum eder, ruh atılan oklarla delik deşik olur... ‘’Olvido'’da aşkın güzelliği söylenmeyişindedir… ''Olvido''da şiirler kağıtlarda yarım bırakılır... ‘’Olvido'’da bir gülüşü olsun görülmemiş kadın aşkın aynasında ölümsüzdür... ‘’Olvido'’da unutuşun bizi gamlardan, kederlerden kurtarması istenir...

Her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olan bir şiirdir ‘’Olvido’’…

Osman AYDOĞAN

Olvido

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola.
Ya sizler! Ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyaç ağaçlı, kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi âşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! ey sen! Esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından.

Ey unutuş! Kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! Kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip DIRANAS



Aşk Vurgunu Bir Yazar; Mehmet Rauf ve ‘’Eylül’’ (2)

02 Eylül 2020

Dünkü yazımda Mehmet Rauf’u ve onun şaheseri ‘’Eylül’’ü anlatırken Edebiyatçı Selim İleri’nin yazar Mehmet Rauf’u anlattığı, yazarın ''Eylül'', ''Kimsesizliklerim'' ve ''Siyah İnciler'' isimli eserleri üzerine seksenli yıllarda yazdığı ''Aşk Vurgunu Bir Yazar'' adındaki bir yazısından da alıntılar yapmıştım…

Düşündüm ki Mehmet Rauf’u daha iyi tanımak için Selim İleri’nin Mehmet Rauf ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’i mukayese ettiği bu yazısının tamamını vermesem olmazdı... Ancak Selim İleri’nin bu yazısını anlayabilmek için kısaca Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’den bahsetmek istiyorum.

Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey

Ali Rıza Bey (1842-1928) uzun yıllar Balıkhane nazırlığı yapmasından dolayı Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey diye bilinir.

Ali Rıza Bey, Mütareke dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarında muhtelif gazete ve mecmualarda eski İstanbul hayatı hakkında yazılar yazar. Bu yazılar daha sonra çeşitli araştırmacılar tarafından kitaplaştırılır.

Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in Mehmed Galib Bey ile müşterek yazdıkları “On Üçüncü Asr-ı Hicrîde Osmanlı Ricâli” adı ile Peyam-ı Sabah gazetesinde düzensiz olarak tefrika edilen yazıları Fahri Çetin Derin tarafından sadeleştirilerek ‘’Geçen Asırda Devlet Adamlarımız’’ (Tercüman 1001 Temel Eser, 1977) adıyla kitaplaştırılır...

İstanbul hakkında yazdığı müstakil yazılardan bir kısmı Niyazi Ahmet Banoğlu tarafından yine sadeleştirilerek ‘’Bir Zamanlar İstanbul’’ (Tercüman 1001 Temel Eser, 1973) adıyla basılır. Eski İstanbul hayatı ile ilgili yazdığı yazılar Ali Şükrü Çoruk tarafından hiçbir müdahalede bulunulmadan yeni yazıya aktarılarak ‘’Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı’’ (Kitapevi, 2007) adıyla kitap hâline getirilir...

Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey çevresince muhabbet ehli, neşeli, gamsız ve nüktedan mizacıyla bilinir… Bu mizacı kitaplarına da yansır…

Şimdi gelelim Selim İleri’nin gamlı, hüzünlü Mehmet Rauf ile muhabbet ehli, neşeli Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’i mukayese ettiği bahsettiğim yazısına:

’’Aşk Vurgunu Bir Yazar’’

Mehmet Rauf ‘'Kimsesizliklerim'’ düzyazı şiirinde yeryüzü küskünlerinden olduğunu ilan eder. Onun bütün günleri, sevdiklerimizi kaybettiğimiz ölüm günlerinin melaliyle örülüdür. ''Siyah İnciler'' şairi yapayalnızlığından vahşi zevkler duymaktadır.

Öte yandan hüzün ve melankoli Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in eteklerine hiç mi hiç dolanmamıştır. 1922’de anılarını tefrika ettiren Ali Rıza Bey bir uçtan bir uca İstanbul’un altını üstüne getirir. Zil takıp oynanmış mutlu günlerdir bunlar. Eğlenceler, çarşı-pazar alışverişi, iftar sofraları, bayramlar, gezintiler birbirini kovalar.

Balıkhane Nazırı Bentler’i sayıklamaktadır. Büyükdere yolundaki çayır safalarını unutmamıştır. Çayırın kıyı boyundaki geniş sette tıka basa yemek yenir. Zümrüt gibi çimenlerde sarı, mor, pembe çiçekler açmıştır. Çoluk çocuk çayırda zıplayıp sıçrar. Derken ahali orman yoluna sapacaktır. Gökleri kuşatan ağaçların taze yaprakları arasında, daldan dala konan bülbüller uzun demler çekip nağmelerle herkesleri kendinden geçirmektedir. Tekrar yenilmiş içilmiş, gülünmüş oynanmış, keyifler çatılmıştır. Ali Rıza Bey ilkyaz günlerinin kaybolup gidişine pek yerinir. Şimdilerde yaşı dolayısıyla ilerlemişse de geçmişin güzel zamanlarını hikâye etmeyi, ömrün gamlı günlerini anmaktan üstün tutmaktadır.

Acaba? Mehmet Rauf kahra uğramış, perişan sürüklendiği, emelleri hasta yaşamına bir düşman gibi öç gülücükleri ile bakar, kimin intikamını kimden almak istediğini bir türlü çözemez. Oysa gamlı günleri yaşanmamış saymak gerek, Balıkhane Nazırı şenlikli yaşantılarını savunmaktan geri kalmaz. Hayata muhabbetle bağlanabilmenin tek sırrı budur.

İhtiyarların uzun ömür hakkındaki arzularında bir başkalık vardır. Mesela şu fani dünyadan nasibini almış, hayatın lezzetinden zevk alacak en güzel günleri tükenmiş olduğu halde yine de hayata muhabbetle bağlanırlar. Böyleleri takatları kesilmiş olduğu için vakit olur ki, dünyadan bezmiş görünürler. Fakat gerçek böyle değildir. İhtiyarlığın bin türlü zahmetine katlanırlar da illa yaşamak isterler. Hatta, insanların ömrünün yüz yirmi yıl olduğu hakkındaki söylentilerle teselli bulurlar.

Kuşakdaşı Mehmet Rauf Bey, Balıkhane Nazırı’nın ebedi gençlik safsatasıyla hiç ilgilenmemiştir. O, kederler demetini devşirmek uğruna bütün hayatını harcamış, çabasını har vurup harman savurmuş, söylenip söylenip tıkanıvermiştir. Mızmız yeryüzü küskünleri hafakan bastırırlar.

İşte Mehmet Rauf Bey her Eylül renklerin son bir kez canlandığını iniltili inildeyişli bir sesle söylüyor. Bu canlanışta matem neşidelerinin gizli çığlığını duymaktadır. Kıpkırmızı yapraklar birden sararacak, dökülüşüp çamurlarda çürüyecek, son güneşlerde kaskatı kesilecektir. Yalnız yaprak dökümü mü, itiraf edelim ki Eylül ayrılıkların ayıdır. 

Herkesin kısa boyundan dolayı cüce sandığı romancımız -Siyah İnciler şairi - üzüntüyle başını sallar. Zira hangi ayrılık yürek yakmaz! Necip’le Suad’ı karşısına almış, ille ayrılmaları gerektiğini belirtmektedir. Bu sahne Eylül’de geçer. Necip, Suad’dan yana yana son bir lütuf daha istirham eder: Onu gözlerinden bir kere, son bir kere öpmek istemektedir. 
- Madem ki ayrılıyoruz...

Bu nihayetsiz saadet rüyasından geriye dönüş pek zalim, pek yırtıcı bir şeydir. Dört bir yanda Ekim ayının -çünkü Eylül de geç gelmiştir- ürpertici rüzgârları esmektedir. Dört bir yanda doğa kışların zalim uykusuna yatar. Suad zehir dolu, mahveden bir yara gibi yanmaya başlamış yeni hayatının eşiğinde herhalde ağlamaya, hıçkırmaya koyulacaktır. 

Anlıyor musunuz? Eylül romancısı için hayat karanlık ‘’mağmum’’, boş, çorak bir çölden ayırt edilemez. Aşk uğruna her şey feda edilir, kimselere yaranılmaz, derken sonsuz bir pişmanlıkla ezilip kalır insan.

Osman AYDOĞAN

Bir not:

Daha gençken yazıda bahsi geçen Tercüman’ın ’’1001 Temel Eser’’ serisinin bir kısmını almıştım. Şimdi bu seri kitap kütüphanemin bir köşesinde zaman zaman göz attığım bir hazine olarak duruyor... 

Konu dışı olacak ama hazır bu kitaplardan bahsetmişken ‘’Bir Zamanlar İstanbul’’ kitabından iki bölüm aktarmak istiyorum. Daha yakınlarda 19 Ağustos 2020 tarihinde ‘’Mavi Vatan’’ başlıklı yazımda ‘’Rus donanmasının teee Kuzey Denizinden kalkıp Baltık'ı, Kanal'ı, Cebelitarık'ı, Akdeniz'i dolaşarak Osmanlının burnunun dibine kadar gelip de Osmanlının tüm donanmasını imha ettiği’’ni (5-7 Temmuz 1770) yazmıştım ya… Bakın bu konuyu Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey kitabında nasıl anlatıyor:

"Devletlerarası anlaşmalarda murahhaslarımız cahil oldukları ve bu yüzden zararlara uğradığımız tarihlerde yazılıdır. Rusların Akdeniz’e donanma göndereceklerine dair Fransızlar tarafından verilen haber üzerine, Baltık Denizi’nden donanmanın gelebileceğine akıl erdiremeyen devlet erkánı Rus donanması uçup mu Akdeniz’e gelecek diye inanmamışlar, Çeşme limanında Osmanlı donanmasının yakılmasından sonra akılları başlarına gelerek hayret etmişlerdi." (Bir Zamanlar İstanbul, s. 20)

Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey kitabında, şimdi bazı tarih bilmez Osmanlı sevdalısı aklı evvellerin pek de hayran oldukları Osmanlı devlet ricalinin hali de anlatılıyor:

"1826 muharebesi yenilgisinden sonra Edirne’ye gönderilen murahhaslarımıza Rusya murahhaslarının harita üzerinde gösterdikleri yerleri bizimkilerin tayin edememeleri ve meselenin Bab-ı Alice hal edilememesi üzerine Fransa ile Avusturya elçilerine başvurulmuş, bu murahhasların tazminat konusunda ileri sürdükleri bir milyonu, bir yük, yani yüzbin sanarak kabul etmişler, aradaki korkunç farkı anladıkları zaman da şaşırmışlardı. Politikamızı idare edenler, memleketimizin hududunu bilmezlerdi." (Bir Zamanlar İstanbul, s. 20, 21)

 



Aşk Vurgunu Bir Yazar; Mehmet Rauf ve ‘’Eylül’’

01 Eylül 2020

Mehmet Rauf... Selim İleri’nin ‘’Aşk Vurgunu Bir Yazar’’ diye tanımladığı bir yazar, Servet-i Fünûn yazarı... ‘’Eylül’’ ve ‘’Siyah İnciler’’in yazarı... Artık kimseciklerin pek bilmediği ‘’Ferdâ-yı Garam’’ ve ‘’Kimsesizliklerim’’in yazarı…

Mehmet Rauf 1875’de İstanbul’da doğar… Bahriye Mektebini (Deniz Harp Okulu) bitirir... Deniz zabiti olur… 1931 yılında vefat eder... Teşvikiye Camiinde kılınan cenaze namazını müteakip Maçka Kabristanına defnedilir. Nûr içinde yatsın...

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, cenaze törenine katılan bir yakınından şu ifadeyi dinler: ‘’Mehmet Rauf’un genç karısı (Muazzez) gözleri tabuta dikili olarak tâ önde yürüyordu ve tabutu sanki bu gözlerden çıkıp uzanan bir sevgi bulutu taşıyor gibiydi.’’

Mehmet Rauf, sağ koluna felç gelip yazamaz olduktan sonra bütün yazılarını Muazzez Hanıma yazdırır. Bu nedenle yakın çevresine Muazzez Hanım için; ‘’Bu benim sadece eşim değil, aynı zamanda sağ kolum’’ der.

Mehmet Rauf’un ilk eşi Tevfik Fikret’in halasının kızı Ayşe Sermet Hanım’dır... Bu evlilikten olan kızı Fatma Nihâl yazar Selami İzzet Sedes ile evlenir. İkinci eşi; yazılarından etkilenip mektupla kendisine evlenme teklifi yapan ve daha sonra ayrılmayı kendisi isteyip ayrılan Besime Hanım’dır... Muazzez Hanım Mehmet Rauf’un üçüncü eşidir ve ona ‘’Zezi’’ diye hitap eder. Zezi’sine Mehmet Rauf; ‘’Sen benim ilk veya son değil, bütün hayatımın bir tek yıldızısın’’ diye yazar bir kitabını Zezi’sine atfederken...

Bir vakitler Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından Rahim Tarım’ın Mehmet Rauf’u tanıtan bir kitabı yayınlanmıştı... (‘’Mehmet Rauf; Hayatı, Sanatı, Eserleri’’, Rahim Tarım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1998) Depolarda, vitrinlerde kaldı mı bilmiyorum... Zaten buradaki bilgilerin çoğu da bu kitaptan alınmıştır.

Mehmet Rauf’un kitaplarından ‘’Ferdâ-yı Garam’’ şimdilerde hiçbir yerde bulunmaz... ‘’Siyah İnciler’’i şimdilerde pek bir kimse okumaz... ‘’Eylül’’ ise, çok şükür hâlâ kitapçı vitrinlerini süsler...  ‘’Eylül’’ okunmalı diye düşünürüm... ‘’Eylül’’deki Necip’le Suad tanınmalı diye düşünürüm...

Mehmet Rauf’un hemen hemen hiç bilinmeyen diğer romanları:

Genç Kız Kalbi
Bir Aşkın Tarihi - Mültehip-
Menekşe
Böğürtlen
Define
Kan Damlası
Karanfil ve Yasemin
Son Yıldız
Halâs

Romanlarının isimleri bile Mehmet Rauf’u anlatır.

Mehmet Rauf sadece edebî eser vermekle kalmaz, okur, sever, hisseder, yaşar ve bütün yaşadıklarını edebiyata aktarır ve çoğu zaman da kahramanlarını kendi duygu ve düşüncelerini aktarmak için araç olarak kullanır.

Bu nedenle ‘’Eylül’’deki roman kahramanı Necip’in kendisi olduğu iddia edilir. ‘’Bir Genç Kız Kalbi’’ isimli romanının yazarın ikinci evliliği ile sonuçlanan aşkını anlattığı ileri sürülür. ‘’Ferdâ-yı Garam’’ kurtuluşu ölümde görecek kadar derin bir aşkla birbirini seven iki gencin aşklarının hikayesidir. Kendi aşkını anlattığı söylenir...

Selim İleri doğru teşhis koymuştur: Mehmet Rauf ‘’aşk vurgunu bir yazar’’dır.

Halid Ziya bir yazısında Mehmet Rauf’un aşk vurgunluğunu şöyle anlatır: ‘’Onun için aşk, ciğerlerinin nefes alması, damarlarındaki kanın durmadan akması demekti. Bir daha kalkmamak üzere döşendiği o yatakta bile hayatını anlatan itirafları hep böyle baştanbaşa aşk iptilasının kasideleriyle doluydu.’’

‘’Bir Zambak’ın Hikâyesi’’ isimli müstehcen romanı ile düşüşe geçer Mehmet Rauf.

Yine Halid Ziya onun ‘’sevimliliğini’’ ve ‘’zavallılığını’’ bu aşk tutkusuna bağlar ve şöyle yazar: ‘’Aşkları sanatını kemire kemire ve onu kemirirken kendi mevcudiyetini yıprattıra yıprattıra akıbetlerin en feciine uğrattı.’’

Hüseyin Cahit Yalçın da onun aşklarını bir mecusî tapınağının sönmez ateşine benzeterek ‘’onda esas olan yanmaktı’’ der.

Agâh Sırrı Levend’e göre Mehmet Rauf’ta asıl amaç sevmek ve sevilmektir. Buna ulaşmak her zaman kolay olmadığı için yaşamın türlü emelleriyle karşılaşıldığında Mehmet Rauf’ta pişmanlıklar ve şikâyetler başlar.

Tevfik Fikret’in aracılığı ile kurduğu aile ocağını ilk yıllarından itibaren harabeye çevirmiş, genç karısını küçücük çocuğu ile ortada bırakarak o kadından bu kadının peşinde dolaşmaya başlamış ve bu sıralarda İstanbul’un güzelliği, zarifliği, kibarlığı ile tanınmış hanımlardan birine âdeta karasevda denilebilecek bir aşkla tutulup meramına eremeyince intihara kalkışmıştır…

Şu söz Mehmet Rauf’a aittir: ‘’Her güzel şey kalbimde başka bir yara açar.’’ Mehmet Rauf aslında aşka âşıktır

Mehmet Rauf annesini çocuk denecek yaşta kaybeder. Bu nedenle o âşık olduğu kadınlarda anne şefkati ararken, bunun yanında kadında bilgi, kültür, incelik ve zarafet de arar.

Mehmet Rauf bu arayışını ‘’Siyah İnciler’’de şu şekilde ifade eder:

‘’Bir ihtiyaç, derin, dayanılmaz, zalim bir ihtiyaç, ele geçmesi hayal olan bir kadın ihtiyacı ruhumu yakıyor; bir kadın, kalbimin bütün yaralarını saracak nazik ellerle, avutulmaz yaşlarını unutturacak sıcak bakışlarla, ruhumun bu hüzün boşluğunu dolduracak ince bir kalple bir kadın; bir kadın ki bütün harap olmuş gençliğime samimi gözyaşlarla ağlasın, dizinde hayatımın bütün elemlerini ağlayabileyim; bir kadın ki bu yalancı sözlerin, ağlayan emellerin, âh eden ümitlerin yaslarını şefkat ve bağlılığı ile avutsun. Bu vefasız, bu kalpsiz kadınlardan, hatta aşklarıyla, hatta vefalarıyla bile zehirli yaralar açan, gençliğimin bütün hararet ve sevgisini söndüren bu kadınlardan gelen acılarımı göğsünün üstünde ağlaya ağlaya unutayım... Böyle bir kadın ihtiyacı ile bütün gençliğim işte mahvoluyor: Ölüyorum. Bir kadın ki bir kardeş olsun, bir eş olsun; yok yok bir anne olsun, bir anne ki her şeyiyle bir kadın, fakat kalbiyle, vefasıyla bir anne...’’

Burada Necip Fazıl’ın ‘’Sayıklama’’ isimli şiirinde son dizesinde geçen;

‘’Ne olurdu bir kadın, elleri avucumda,
Bahsetse yaşamanın tadından başucumda...’’

ifadeleriye bir benzerlik vardır ki Necip Fazıl Mehmet Rauf’tan sonra yazmıştır.

Mehmet Rauf’un romanları dışında yazdığı yüz otuz iki hikâyesi vardır. Bu hikâyelerinin hepsinde kadın, aşırı duyarlılık, karşılıksız aşklar, ihanetler, alınganlık, hastalık, ölüm fikri ve intihar gibi kötümser bir atmosfer hâkimdir.

Mehmet Rauf ‘’Yarıda Bırakılmış Bir Romanın İlk Bâbı’’ isimli hikâyesinin karamsar kahramanını şöyle konuşturur: ‘’Zavallı şair, sen hastasın, ben hastayım, hepimiz hastayız... Çünkü asrımız hasta.''

Edebiyatçı Selim İleri’nin yazar Mehmet Rauf’u anlattığı, yazarın ''Eylül'', ''Kimsesizliklerim'' ve ''Siyah İnciler'' isimli eserleri üzerine seksenli yıllarda yazdığı ‘’Aşk vurgunu bir yazar’’ adında güzel bir yazısı var.

Selim İleri bu yazısında Mehmet Rauf’un ‘’Eylül’’ü ile ilgili şu değerlendirmeyi yapar;

‘’İşte Mehmet Rauf Bey her Eylül renklerin son bir kez canlandığını iniltili inildeyişli bir sesle söylüyor. Bu canlanışta matem neşidelerinin gizli çığlığını duymaktadır. Kıpkırmızı yapraklar birden sararacak, dökülüşüp çamurlarda çürüyecek, son güneşlerde kaskatı kesilecektir. Yalnız yaprak dökümü mü, itiraf edelim ki Eylül ayrılıkların ayıdır.

Herkesin kısa boyundan dolayı cüce sandığı romancımız -Siyah İnciler şairi - üzüntüyle başını sallar. Zira hangi ayrılık yürek yakmaz!

Necip’le Suad’ı karşısına almış, ille ayrılmaları gerektiğini belirtmektedir. Bu sahne Eylül’de geçer. Necip, Suad’dan yana yana son bir lütuf daha istirham eder: Onu gözlerinden bir kere, son bir kere öpmek istemektedir.

- Madem ki ayrılıyoruz...

Bu nihayetsiz saadet rüyasından geriye dönüş pek zalim, pek yırtıcı bir şeydir. Dört bir yanda Ekim ayının - çünkü Eylül de geç gelmiştir - ürpertici rüzgârları esmektedir. Dört bir yanda doğa kışların zalim uykusuna yatar. Suad zehir dolu, mahveden bir yara gibi yanmaya başlamış yeni hayatının eşiğinde herhalde ağlamaya, hıçkırmaya koyulacaktır.

Anlıyor musunuz? Eylül romancısı için hayat karanlık ‘mağmum’, boş, çorak bir çölden ayırt edilemez. Aşk uğruna her şey feda edilir, kimselere yaranılmaz, derken sonsuz bir pişmanlıkla ezilip kalır insan.’’ 

‘’Her güzel şey, kalbimde başka bir yara açarak geçer’’ diyen, duyarlı, içten bir kalbi olan, güzelliğe ve aşka tutkun bu yazar unutulmamalı diye düşünüyorum... Mehmet Rauf’un yazıları onun kalbinden ve ruhundan kopmuş birer parçalarıydı... Hangi güzel şey kimin kalbinde bir başka yara açmazdı ki? 

‘’Zavallı şair, sen hastasın, ben hastayım, hepimiz hastayız... Çünkü asrımız hasta.’' diye ‘’Yarıda Bırakılmış Bir Romanın İlk Bâbı’’ isimli hikâyesinin karamsar kahramanını böyle konuşturuyordu ya Mehmet Rauf... İşte bu hastalığa ilaç niyetine en azından ‘’Eylül’’, Eylül’ün ilk günü değilse de geçmeden Eylül okunmalı, daha önce okunmuşsa tekrar okunmalı diye değerlendiriyorum...

Zavallı şair, sen hastasın, ben hastayım, hepimiz hastayız... Çünkü asrımız hasta.

Osman AYDOĞAN



Turgut Özakman ile yaptığımız röportaj

31 Ağustos 2020

İki gün önce yazdığım ‘’30 Ağustos Zafer Bayramı’’ başlıklı yazımda; ‘’2012 yılında, çıkardığımız bir dergi için, bir arkadaşımızla beraber Turgut Özakman ile bir röportaj yaptığımızı’’ yazmıştım.

Ancak, iki gün önceki yazımda bu röportajın içeriğinden bahsetmemiştim. Nasıl bahsedebilirim ki? Bahsetsem yazım uzayacak. ‘’Yazıların uzun!’’ diye dostlarımdan, arkadaşlarımdan ve büyüklerimden yediğim fırçaların haddi hesabı yok. Benim de daha fazla fırça yemeğe niyetim yok! Bu nedenle bu röportajı ayrı bir yazı konusu yaptım.

Ben buraya bu röportajın bir kısmını alıyorum. Yazımın sonunda bahsettiğim albümün bağlantısını da veriyorum. Arzu eden okuyucular buradan röportajın tamamını okuyabilirler…

Turgut Özakman anlatıyor

Birinci Dünya Savaşından İstanbul’a dönen Mehmetçikler

İstiklal Savaşı öncesinden bahsedecek olursak, o dönem savaşlardan gazi olarak dönen Mehmetçikler ile İstanbul hükümeti nasıl ilgileniyordu? İstanbul yönetiminin ne olduğunu çok kısa bir örnekle anlatayım size. Birinci Dünya Savaşında, Çanakkale’de, Suriye’de, İngilizlere esir düşmüş olan askerlerimizi, bir süre sonra götürüldükleri yerlerden toplayıp İstanbul’a getiriyorlardı. Bunların büyük bir çoğunluğu sakattı, hastalıklıydı. Bu insanlara o zamanki İstanbul Hükümeti, sanki bu zavallı Mehmetçik başka bir devlet için savaşmış gibi arkasını döndü. Hiçbir şefkat ve ilgi göstermedi. Bu insanlar, ev ev dolaşıp dilendiler. Asıl benim canımı yakan olayı söyleyeyim. Bu gazileri Rumlar ve Ermeniler ara sokaklarda kıstırıp dövüyorlardı. İstanbul Hükümetinin kılı kıpırdamamıştır. İstanbul Hükümeti nasıl bir hükümetti derseniz ben bu örneği vermekle yetinirim. Bu milletin hükümeti değildi. O, işgalcilerin hükümeti idi ve tarihin çöplüğüne devrilip gitti. Peki, bu Mehmetçikler dilendiler, arada sakatlıklarından ötürü Ermenilerden Rumlardan sokak aralarında çaresiz kalıp dayak yediler. Daha sonra hepsi bir gün çalışıp çabalayıp Anadolu’ya geldiklerinde köylerinde mi kaldılar? Hayır, Milli Mücadeleyi yapan Mehmetçik oldular. Ne milletlerinden soğudular, ne devletlerinden uzaklaştılar. Tam tersine yeni bir devlet kurdular, yeni bir milletin ilk nesli oldular.

Cumhuriyet nasıl bir miras devraldı?

Cumhuriyet kurulduğu zaman halkının yüzde 80’i köylerde yaşayan, sanayiden yoksun bir köylü devleti idi. Öyle bir devlet, öyle bir millet devraldık biz... 42 bin köy vardı ve bunların hiçbirinde ilkokul yoktu. Devletin kadrosunda 337 tane doktor vardı, 200 kadar ebe vardı. 4 bin kilometre demiryolu vardı ama bunun bir kilometresi bile bizim değildi. Bebek ölüm oranı yüzde 60’ın üzerindeydi. Nüfusumuzun dörtte biri trahomdu. Nüfusun yüzde 90’ı sıtmalıydı, bir bölümü frengiliydi, veremdi. Türk doktorları o dönemde öyle müthiş bir sağlık mücadelesi verdiler ki. Türk sağlık mücadelesi, dünyadaki en büyük sağlık mücadelesidir. Sonunda bütün bu salgın hastalıkları bitirdiler. Ne trahom kaldı, ne frengi kaldı geride. Sıtma savaşı biraz daha uzun sürdü, onunla ilgili bir küçücük not vereyim. Sıtma savaş grupları var çeşitli yerlerde. Bunların başında tecrübeli bir doktor bulunuyor. Bu doktorun maaşı, o zamanki Sağlık Bakanının dört katı idi. Bu kanunu teklif eden 141 de o zamanki Sağlık Bakanı Refik Saydam’dı. Bugün bu olur mu? Herhalde olmaz.

O zamanki Devletin öğretmenine bakışı

Devlet aynı bakış açısını diğer memurlara da yansıtıyor muydu? O dönemde doktorun, öğretmenin, subayın, mühendisin çok büyük değeri vardı. Bizim devlet büyüklerimiz bir yere gidince önce öğretmenler lokalini ziyaret ederlerdi. Öğretmenler protokolde mutlaka en önde yer alırlardı. Eğer bir valiyle, bir kaymakamla öğretmen arasında ihtilaf çıkmışsa, vali ya da kaymakam yer değiştirirdi, öğretmen değil. Öğretmeni böyle güçlendirdiler. İşte Türk halkının çağa uyanması o öğretmenler sayesinde oldu.

Ordu, çok büyük bir okuldur. Ordu, pek çok insana yalnız okuma yazma öğretmedi, pratik hayata alıştıracak bilgileri de verdi. İyi yetişmiş onbaşılardan, çavuşlardan eğitmenler yollandı. Bu Atatürk’ün buluşudur köy eğitmenleri… İşte onu da biraz daha geliştirerek köy enstitüsü yaptık.

Atatürk’ün değerini anlamak ve Atatürk’ü saymak! Bu giderse Türkiye de gider.

Tabii şartlar değişince kurallar, ilkeler adetler bile değişiyor. Ama Türkiye için değişmeyecek bir şey var: Atatürk’ün değerini anlamak ve Atatürk’ü saymak! Bu giderse Türkiye de gider. Bunu kaldırırsanız, geriye Osmanlı İmparatorluğunun son zamanı gelir, o ölüm demektir. Biraz tarih bilen anlar ne demek istediğimi.

Askerlik mesleği

Askerlik ölüme adanmış bir meslektir. Bu bakımdan başka hiçbir meslekle mukayese edilemez. Tarihinde savaş görmüş ciddi devletler, kadir bilir ve vefalı milletler askerlerine çok özel bir değer, onlara çok özel bir yer verirler.

Millî Eğitim Bakanlığımız, millî değildir zaten

‘’Millî Mücadeleyi gerektiği gibi anlatamıyoruz. Bu yüzden sadece gençler değil orta yaşlılar da Millî Mücadeleyi iyi bilmiyor. O görkemli olayı eski soluk fotoğraflara benzettik” demiştiniz. Fotoğraf sizce hala soluk mu?

Netleştiğini düşünüyorum. “Şu Çılgın Türkler” 390 küsur baskı oldu, bu kendi türünde dünya rekoru. Bu rekorun benimle ilgisi yok. Okuyanlar adına söylüyorum bunu. Kitabı okutan öğretmenler, subaylar adına söylüyorum. Yakın tarihimize, bugünkü Türkiye Cumhuriyetimizin kuruluşuna bilgi olarak ne kadar açmışız? Demek ki Millî Eğitim, çocuklarımıza yakın tarihimiz, Cumhuriyetimizin kuruluşu bakımından doyurucu bilgi vermemiş. Zaten bana sorarsanız otuz yıldır bizim Millî Eğitim Bakanlığımız, millî değildir zaten. Millî Eğitim, Atatürk ve İnönü zamanından itibaren millîlik vasfını kaybetti. Şu anda hemen hemen hiçbir mililîk vasfı kalmadı.

Niye Cumhuriyeti ilan ettik, niye yüzümüzü çağdaşlığa döndük? Neler yaptık? Atatürk döneminin ilk on beş yılında -hakikaten Batılılar Türkiye’nin o dönemine ‘’Türk mucizesi’’ der- neler başardık? Bunları çocuklarımıza çok iyi anlatmalıyız. Üniversitede ders verirken, birkaç ders sonrasında öğrencilere “kapitülasyonlar nedir” diye soruyordum, son birkaç yıl içerisinde bilen öğrenci çıkmamıştı. Liseden üniversiteye neredeyse sıfıra yakın bir bilgiyle geliyorlar. Biz giderek ilkelleşen bir toplumuz. Atatürk dönemindeki o ileri bakan gururlu insanın yerini bugünkü ilkelleşmiş insan aldı. Bunun birinci temel nedeni halkevlerinin kapatılmış olmasıdır. Biz dört beş nesildir kitle eğitiminden yoksun yetişen bir nesiliz. Onun yerini hiçbir şey tamamlayamadı. Derken köy enstitüleri kapatıldı. Yani sanki halkın yetişmesini istemiyorlar gibi.

Tarihimizi doğru anlatmak namus borcumuz

Bunları alt alta koyduğunuzda bir sonuca varmanız kabil. Ama biz çocuklarımıza ne bu bilgiyi veriyoruz ne de toplayıp sonuca ulaşacakları bilinci veriyoruz. Tarihimizi doğru anlatmak namus borcumuz Çocuklarımıza tarihimizi doğru anlatmak bizim namus borcumuz. Biz, yeminli tanıklar gibiyiz. Biz doğruyu lehimize ya da aleyhimize değiştiremeyiz. Ne ise öyle anlatmak zorundayız. Öyle sağdan soldan zorlayarak, çarpıtarak, değişik bir gerçek haline getirerek; özellikle gençlerimize, milletimize, tarihini öğrenmek isteyen insanlarımıza çok büyük haksızlık yapıyoruz. Hakikate ihanet ediyoruz. Onun için Eğitim Bakanlığının liseden mezun olmuş çocuklarımızın kültür seviyesini bir kere daha düşünerek bu eğitim yöntemlerimizi gözden geçirmesini dilemek istiyorum. Bu program ve bu yöntemle çocuklarımızın tarihi öğrenmesi hemen hemen imkânsız. Tarih dersinden nefret ediyorlar, neden, bu program ve bu yöntem yüzünden. Tarihi insansız anlatıyoruz.

Gençlere hangi mesajları vermek istersiniz?

Gençler mutlaka bir sanatla ilgilensinler. Sanat insan ruhunu inceltir, daha insan yapar. İkincisi yakın tarihimizi, dürüst, objektif yazmış olan insanların kitaplarından okuyarak öğrensinler. Bir de sahte, uydurma tarih kitapları var. Bunlar niçin yapılır, gençlerin kafasını karıştırmak için. Türkiye’nin doğudan gelip batıya yürüyüşü var. Bunu durdurmak istiyorlar. Atatürk sevgisini, saygısını, cumhuriyete olan bağlılığı, devrimlerin önem vermeyi engellemek için yapıyorlar. Dünyada hiçbir memlekette kendi yakın tarihini bu denli sulandıran çarpıtan, tersine yazan hiçbir ülke yok. Bu bizim ayıbımız. Onun için gençlere yakın tarihimizi dürüst tarihçilerimizin kitaplarından okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Bir iki isim vereyim, Prof. Dr. Şerafettin Turan, Prof. Dr. Sina Akşin, Şevket Süreyya Aydemir… Bu isimleri okurlarsa tarihimizi çok doğru öğrenmiş olurlar. Tarihimizi bilmeyen yurttaş olmaz. Türkiye’nin yurttaşı olabilmek için herhalde tarihimizi doğru bilmemiz lazım. Bunun dışında da spora da önem vermelerini tavsiye ederim.

Osman AYDOĞAN

Röportajı, Turgut Özakman’ın isteği üzerine Ankara Çankaya’daki evinde ve Turgut Özakman rahatsız olduğu için röportajı şimdiki gibi yüzlerimizde maskelerle yapmıştık… Turgut Özakman bu röportajımızdan bir yıl sonra 28 Eylül 2013 tarihinde vefat etmişti… Öyle zannediyorum ki bu röportaj Turgut Özakman’ın verdiği son röportaj oldu. Allah rahmet eylesin...

Röportajı TSK Mehmetçik Vakfının ‘’30 Yıl Albümü’’ için Mehmetçik Vakfı Basın Uzmanı Medine Sarıoğlu ile beraber, gününü hatırlamamakla beraber 2012 yılı başında yapmıştık.yapmıştık. Röportajın tamamı TSK Mehmetçik Vakfının ‘’30 Yıl Albümü’’nde 40, 41 ve 42. sayfalarında yer almaktadır. 

Röportajın tamamını okumak isteyen okuyucular için:
TSK Mehmetçik Vakfının ‘’30 Yıl Albümü’’
https://www.mehmetcik.org.tr/site/assets/files/1368/30-yil-ozel-yayini.pdf



Muharrem Ayı

30 Ağustos 2020

Muharrem Ayı’nın İslam tarihinde belli başlı üç önemli özelliği vardır. Birincisi oruç, ikincisi Hicrî takvimin başlangıcı olması, diğeri de Hz. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin ve evladının Kerbelâ'da şehit edilmesidir.

Muharrem Ayı’nın onuncu günü aşure günüdür. Bugüne aşure denmesinin sebebi, Arapça “aşûra” kelimesinin onuncu gün anlamına gelmesindendir…

20 Ağustos 2020 Perşembe günü Hicretin 1442‘inci yılına girildi. Ve aynı gün (20 Ağustos 2020) Muharrem Ayı’nın da birinci günü başlamıştı. Muharrem Ayı 17 Eylül 2020 günü de sona erecek… Aşure günü ise Muharrem Ayı’nın 10. günü olan, dün, 29 Ağustos 2020 tarihi idi…

Sahabeden biri Hz. Peygamberimiz’in (sas) yanına gelir ve “Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?” diye sorar. Hz. Peygamberimiz, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Bu ayın onuncu gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önceki bir senenin günahlarına kefaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum” cevabını verir.

Hz. Peygamberimiz’in (sas)  Mekke’den Medine’ye hicretini esas alan Muharrem ayının birinci günü İslam tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu mübarek gün, Hz. Ömer zamanında takvim başlangıcı kabul edildi ve 1 Muharrem Hicri yılbaşı oldu.  (Hz. Peygamberimiz zamanında hicret, yılbaşı ilan edilmemişti.) 

Yüce Allah’ın (cc) bugünde, on peygamberine on değişik ikram ve ihsanda bulunduğu hadislerde geçer. Bunlar; Âdem'in işlediği günâhtan sonra tövbesinin kabul edilmesi, İdris'in diri olarak göğe yükseltilmesi, Nuh'un gemisinin tufandan kurtulması, İbrahim'in ateşte yanmaması, Yakup'un oğlu Yusuf'a kavuşması, Eyüp’ün hastalıklarının iyileşmesi, Musa’nın Kızıldeniz'den geçip İsrailoğulları'nı Firavun'dan kurtarması, Yunus’un balığın karnından çıkması ve İsa'nın doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltilmesidir. 

Ayrıca aşure günü olan Muharrem Ayı’nın 10. günü (10 Muharrem 61) (10 Ekim 680) Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 kişinin Kerbelâ’da Yezid’in ordusu tarafından katledildiği gündür…

Muharrem orucu da aslında bir yas orucudur, Kerbelâ’ya yakılan ağıttır.

Sanılanın aksine Yezid ile Hz. Hüseyin arasındaki mücadele bir “iktidar mücadelesi” değildir. Kerbelâ, İslam’ı; bir egemenlik, yayılma, güç, iktidar ve zenginlik vasıtası yapan ve İslam’ı; Arap bedevî kültürü haline getiren Emevilerin zulmüne, diktatörlüğüne ve kötülüğüne karşı Hz. Hüseyin’in biat etmeyişidir, direnişidir, karşı duruşudur, dik duruşudur…

Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmesi gerektiğini söyleyen Yezid’in komutanlarından Ömer’e, hak, adalet, iyilik ve doğruluk değerleri için evrensel yaşama duruşunu ve zulme karşı direnen bütün mazlumların ilham kaynağı ve manevi gücünü ifade eden şu sözünü söyler:

“...Nedir ki biat etmek? Eğilirsin olur biter. Her isteyen istediğine boyun eğdirirse, boyun eğmeyenlerin hali nice olur? Sanılmasın ki boyun eğmemek bir kibir işidir. Ben de boyun eğerim. Ama bilirim ki, Yezid’in önünde eğilirsem eğer, zalimlik azalmaz, çoğalır. Bana ‘inat etme’ dersiniz. Peki, Yezid biat etmem için neden bu kadar inat etmektedir? Çünkü o güçlüdür. Gücünü de senin gibi kumandanların ordularından almaktadır. Sanılmasın ki kibrimden dolayı boyun eğmiyorum Yezid’e. Ben, benden sonra gelecekleri düşünerek, bir insanın ne kadar güçlü olursa olsun, yine de gücünü kıracak birilerinin şu dünyada var olabileceğini göstermek istiyorum.”

Sonra, sonra Yezid’in ordusuna döner ve “Düşünün!” diye seslenir Hz. Hüseyin; “Düşünün! Ben neden buradayım?” 

İngiliz yazar ve sanat eleştirmeni John Berger’in bir sözü vardı. Derdi ki Berger; ‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun.'' Yezid kendisini galip zannediyordu. Bugün lanetle anılan Yezid, dualarla anılan Hz. Hüseyin’dir.

Hz. Hüseyin’in verdiği mesaj, halen günümüzde de geçerliliği olan, ancak Yezid’lerin bir türlü anlayamayacağı hak ve hukuk mücadelesinin evrensel bir mesajıdır.

Muharrem ayı tüm İslam âlemine kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN



30 Ağustos Zafer Bayramı

30 Ağustos 2020

Türkiye'nin bağımsızlık savaşı bundan 98 yıl önce, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın, ordunun başında bizzat yönettiği 30 Ağustos 1922 Dumlupınar Meydan Muharebesi (Başkomutanlık Meydan Muharebesi) ile sonuçlanmıştı… Türk bağımsızlık savaşını belirleyen iki meydan muharebesi vardır: Birincisi Sakarya Meydan Muharebesi, diğeri de Dumlupınar Meydan Muharebesi… Bu yazımda bu muharebeleri anlatmayacağım… Görgü tanıklarından kısa kısa hatıraları nakledeceğim…

Sakarya Meydan Muharebesi ve Dua Tepe

1983 yılında Polatlı’da idim. ‘’Sakarya Meydan Muharebesi’’ konulu bir konferansım vardı. Konferansım için Sakarya Meydan Muharebesi’nin yapıldığı alanı adım adım dolaşmış ve bölgedeki köylülerle konuşmuştum. Karatepe için bir köylü şöyle demişti: ‘’Dedelerimiz bu tepeye aylarca yaklaşamamışlar. Tepe birkaç kez el değiştirmiş. Şehitlerimizi defnetmişiz ama Yunan askerleri kalmış. Yılanlar sarmış her tarafı…’’

Dua Tepe civarında bir çobanla görüşmüştüm. Çoban eliyle Dua Tepe istikametini göstererek; ‘’Beyim, her sabah gün doğmadan bu eteklere gökyüzünden nur yağar.’’ O Dua Tepe ki, karşı taarruz esnasında askerlerimiz Yunan makineli tüfeğinin etkisiyle taarruz düzeninde şehit olmuşlardı çobanın gösterdiği, ‘’her sabah gün doğmadan buralara nur yağar’’ dediği o yamaçlarda... O Dua Tepe ki, Sakarya Meydan Muharebesinde Türk genel karşı taarruzunda, düşmandan geri alınan ilk tepedir. O Dua Tepe ki düşmanın Ege Denizi’ne dökülünceye kadar kovalandığı büyük taarruzun başlangıç noktasıdır…

Turgut Özakman ve Sakarya Meydan Muharebesi

Aradan yıllar yıllaaar geçmişti. 2012 yılında çıkardığımız bir dergi için kendisiyle röportaj yapmak amacıyla bir arkadaşımızla beraber randevu alarak Turgut Özakman’ın Ankara Çankaya’daki evine gitmiştik… Turgut Özakman rahatsız olmasına rağmen röportaj isteğimizi geri çevirmemişti… Şimdiki gibi yüzlerimizde maske ile röportaj yapmıştık… Turgut Özakman bu röportajınızdan bir yıl sonra 28 Eylül 2013 tarihinde vefat etmişti… Turgut Özakman ile röportajımızın konusu çalıştığımız kurum ile ilgiliydi. Ancak Turgut Özakman’ın Büyük Taarruz’a ait verdiği bir röportajı var.

Turgut Özakman, Ankara'da bir radyo kanalında 2 Ekim 2006 tarihinde Devrim Hacısalihoğlu ile yaptığı canlı söyleşide hem Sakarya Meydan Muharebesi hem de Büyük Taarruz ile ilgili hatıralarını aktarıyor:

"1947 yılında henüz 18 yaşında iken bir arkadaşımız 'Yunanlıların en çok ilerlediği Polatlı'dan yürüyerek bu savaşın cereyan ettiği yerleri gezelim, yürüyelim, dolaşalım, insanlar sağ, onlardan anı toplayalım, var mısınız?' dedi. Biz 10 arkadaş, evet dedik. 1948 yılı 20 Ağustos'unda Ankara'dan Polatlı'ya trenle gittik, Polatlı'da indik. Kartaltepe'nin eteğinde henüz daha siperler duruyordu. Doğa ve vefasızlığımız o siperleri henüz silmemişti. Toprağa elinizi daldırsanız şarapnel parçaları geliyordu, onları topladım… Polatlı'da Yıldıztepe'ye çıkıyorsunuz, daha siperlerin izleri duruyor, elinizi toprağa daldırırsanız avucunuza şarapnel parçaları geliyor. Onları da topladım, tüfek parçaları, neler… Benim, o tarihte başlar anı toplamam. Yaşayanlardan anı topladım. Eski dergileri, kitapları topladım, o dönemle ilgili yerli yabancı bütün kitapları topladım. Haritalar, fotoğraflar topladım. Savaş alanlarını dolaştım...

Turgut Özakman ve Büyük Taarruz

Orada duamızı ettik şehitlerimize, yola çıktık.  Onuncu gün, 29 Ağustos gecesi, Afyon'da Dumlupınar Abidesi'ne ulaştık. Başımızı o taşa koyup uyuduk. Yolda o dönemi yaşamış tanıklarla konuştuk. Kimi bu savaşlara katılmış, kimi sadece tanık olmuş, kadınlar erkekler gençler yaşlılar. Oradaki bir Anadolu annesinin sözünü de aktarmadan geçmeyeyim. Dedi ki: 'Biz yana kavrula ordumuzun taarruza geçip bizi kurtarmasını bekliyorduk. Sonra bir gün, (gösterdi) şu çeşmenin ardından başı kalpaklı süvariler rüzgâr gibi geçip gittiler, anladım bizimkilerdi. Köye çığlığı bastım: Kemal'in askerleri!' Bu Kemal'in askerleri deyimi benim içimi titretmişti o zaman. Yani çok halktan bir insan, Gazi'nin demiyor, Başkomutan'ın demiyor, Paşa'nın demiyor, Kemal diyor. Canından birinden bahseder gibi. O Kemal'in askerleri deyimini birkaç yerde anlattım. Çok da kullanılır oldu.

Kuvayı Milliye ruhu

O zamanlar şunu gördüm: Bu bir avuç Anadolu insanı, emperyalizme karşı, dünyayı dize getirmiş emperyalizme karşı, belki bilinçsiz bir tepki gibi, belki derinden gelen bir içgüdüyle karşı durmaya başladı. Milli Mücadele'yi yapanlar sağdı, toprak daha barut kokuyordu, anıları dinledim Benim kuşağım Milli Mücadele'yi iyi bilen bir kuşak. Çünkü Milli Mücadele'yi yapanlar henüz sağ idi. Toprak daha barut kokuyordu. Ben İstanbullu, Bakırköylüyüm. Bakırköy'ün işgalini yaşamış bir ailenin çocuğuyum. Onlar da işgal dönemini anlatıyorlardı. Biz bunları öğrenerek geldik. Sonra mesela, benim ilkokuldaki hocalarımdan biri Milli Mücadele'ye gidip silahıyla katılmış bir Gazi'ydi. Bunlar Kuvayı Milliye ruhu nedir, ölüyorduk dirildik, uçuruma gidiyorduk geri döndük. Bunu bize çok güzel anlattılar."

Tarih Bilinci

Türkçemiz aziz bir dil… Başka hiçbir dilde olmayan kavramlar Türkçede var. Örnek olarak; ‘’bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ gibi, ‘’sevmek’’ ve ‘’sevinç’’ gibi, ‘’kıvanmak’’ ve ‘’kıvanç’’ gibi, ‘’övünmek’’ ve ‘’övünç’’ gibi... Liste uzatılabilir... ‘’Bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ farklı anlamdadır. Tarihi herkeslerden çok bilirsiniz, gider tarih profesörü olursunuz, ama ‘’Tarih Bilinci’’niz yoksa bir koskoca hiçsiniz...

İnsanın kendi varlığını, aldığı duyguları sezmesi halidir bilinç. Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme sürecidir bilinç. Çok karmaşık insan bedeninin etkinliklerini, insanın dünyaya anlam vererek, gerçekleştirdiği yaşantısını, ruhsal, toplumsal, kültürel, siyasal boyutlarda süregiden yaşamını açıklamaya yarayan bir kavramdır bilinç. Bundan dolayıdır ki ‘’Felsefe; kendini bilinçli hale getiren düşüncedir’’ derdi Hegel.

20. yüzyılın önemli Alman filozoflarından Edmund Husserl şöyle derdi: “Kişinin farkında olması ile farkında olduğu şey arasında sıkı bir ilişki vardır; her bilinç kendine özgü bir niyet geliştirir ve bu niyet, bilincin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkiler." Bu nedenle Türk bağımsızlık savaşını, 19 Mayıs’ı, 23 Nisan’ı ve 30 Ağustos’u anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için iyi bir Tarih bilincine ihtiyaç vardır.

İşte bu nedenle; Tarih bilinci olmayanların, zaten askerî, siyasi ve ekonomik olarak bitmiş Osmanlının Sevr ile beraber tarih sahnesinden silindiğini, başta İstanbul olmak üzere Anadolu'nun neredeyse tamamen İşgal edildiğini görmeyenlerin, Türk milletine ‘’Milli Misak’’ çerçevesinde ‘’Hâkimiyeti Milliye’’, ‘’İrade-i Milliye’’, ‘’Kuvayı Milliye’’ ve ''Bağımsızlık'' kavramlarını aşılayan 19 Mayıs'ı, 23 Nisan’ı ve 30 Ağustos Zaferini anlamalarının ve anlamlandırmalarının imkân ve ihtimali yoktur. 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlamayanların ve kutlatmayanların niyetlerindeki işte bu bilinç eksikliğidir.

30 Ağustos Zafer Bayramımız Bayramı'mız kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN



26 Ağustos’dan 30 Ağustos’a, oradan 9 Eylül’e: Büyük Zafer

26 Ağustos 2020

Büyük Atatürk'ün Nutku'nda verdiği bilgiye göre, kendisi taarruz için kesin kararını 1922 yılının Haziran ayında verdi.

Bu kararını sadece Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa ile paylaştı. Hazırlıkların süratle tamamlanması konusunda komutanlarla mutabık kalındı.

Büyük Zafer'e giden yolda gizlilik ve disiplin çok önemli rol oynadı. 28 Temmuz günü bir futbol maçı bahane edilerek ordu komutanları Akşehir'e çağrıldı, burada komutanların görüşleri alındı.

İsmet Paşa, 6 Ağustos günü ordularına gizli olarak taarruza hazırlık emri verdi. Gazi de Ankara'da Bakanlar Kurulu ile bu konuda görüş birliğine vardı.

13 Ağustos gününden başlamak üzere kolordu ve tümenler, yığınak yerlerine sevk edildi. Fevzi Paşa bu sırada cepheye gitti. Birlikler, gündüz gizlenip geceleri yol aldılar. Cepheye 50'si ağır, 200'den fazla top yerleştirildi.

Mustafa Kemal Paşa, 17 Ağustos günü birkaç kişi hariç kimseye haber vermeden Ankara'dan ayrıldı. Otomobille Konya'ya, buradan 20 Ağustosta Akşehir'e geçti. Harekâtın kamuoyundan gizlenmesi amacıyla 21 Ağustos günü Çankaya Köşkü'nde bir çay davetinin verileceği, ajans ve gazetelere duyuruldu.

Tarih 25 Ağustos 1922'yi gösterirken, artık her şey hazırdı. Başkomutan, 26 Ağustos sabaha karşı Fevzi ve İsmet paşalarla birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe'deki yerini aldı.

Mustafa Kemal, yapılan bu hazırlıkları, ''taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın şeklinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu'' ifade ediyordu.

Bir ulusu zafere taşıyacak Büyük Taarruz, 26 Ağustos sabaha karşı saat 04.30'da Kocatepe'den başladı.

Çoğunlukla süngü hücumları ve insanüstü çabalarla gerçekleşen Büyük Taarruz ile iki gün içinde düşmanın Karahisar'ın güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometre uzunluğundaki cepheleri düşürüldü. Düşman ordusunun bütün kuvvetleri, Aslıhanlar yöresinde kuşatıldı.

Askerî tarihe ''Başkomutan Meydan Muharebesi'' olarak geçen ve Gazi'nin Dumlupınar'da ateş hatları arasından bizzat idare ettiği savaşta, düşmanın ana kuvvetleri yok edildi, düşman ordularının başkomutanı Trikopis dâhil askerleri esir alındı.

Türk ordusu, tasarlanan kesin sonuca beş gün içinde ulaştı.

***

Büyük Taarruz’un mimarı Atatürk, Büyük Nutuk’ta 30 Ağustos’u şöyle anlatırdı:

“...30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi.

31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir’in kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.

Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da İzmir’deki İtilaf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da 9 Eylül 1922’de Kemalpaşa’da görüşebileceğimizi bildirmiştim. Söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.

Saygıdeğer efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi’ni ve ondan sonra düşman ordusunu tamamıyla yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım. Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir. Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.”

***

Prof. Dr. İlhan Lütem'in ''Mustafa Kemal Atatürk, 57 Yılın Öyküsü Kendisi'' (Avrasya Bir Yayınevi, 2002) adlı kitabında yer verdiğine göre; 31 Ağustos günü muharebe meydanını gezen Başkomutan o günü şöyle anlatır: ''Sıtların gerisindeki bütün vadiler, bütün dereler, korunan ve örtülü yerler, bırakılmış toplar, otomobiller, sonsuz araç ve gereç ile bu yıkıntılar arasında yığınlar oluşturan ölülerle, toplanıp karargâhımıza yollanan esir kafileleri ile gerçekten bir mahşer yerini andırıyordu''

Büyük Zafer, Şevket Süreyya Aydemir'in kaleminden ''Tek Adam''da (Remzi Kitapevi, 1997) şöyle özetlenir: ‘’İşin asıl mucizesi, o sabah (30 Ağustos) o bölgede bulunmayan büyük kuvvetleri, aynı gün ve bazen çok uzun, yorucu yürüyüşlerden sonra muharebe meydanına toplayabilmesidir. Çünkü bu emirler verilirken, asıl büyük muharebenin cereyan edeceği taraflarda ancak ve yalnız 25. Tümen bulunuyordu. Gerçi düşmanın bir çember içine girmekte olduğu seziliyordu ama 30 Ağustos Başkomutanlık Muharebesi, sırf o gece sabaha karşı elde edilen bilgilere göre ve hemen aynı gün tertiplenmiştir. İşte bu şartlar içinde 8. Piyade ve 3. Süvari tümeninin aynı gün ve en kısa bir zamanda aynı sahaya toplanabilmesi sırasında gösterdikleri eşi az görülmüş manzara ve yürüyüş kabiliyeti ve bu arada Başkumandan ve Fevzi Paşa'nın ileri kumanda mevkilerinde yer almaları., Batı Cephesi Kumandanlığının işleyişindeki intizam, bu zaferin sağlanmasındaki diğer etkili şartları teşkil etmiştir.''

Büyük Zafer'i, 1 Eylül 1922 günü ulusa duyuran Başkomutan, kaçan düşmanın takibi için ordulara da tarihi emrini verdi: ''Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri.''

Türk ordusu, Başkomutanın emrini, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girerek yerine getirdi.

***

Fikret Otyam, 4 Aralık 1960 tarihinde Ankara'da yayımlanan Ulus Gazetesinde fotoğrafçı Etem Tem ile yaptığı söyleşide Büyük Taarruz sabahı Afyon Kocatepe'yi (26 Ağustos 1922) şu şekilde anlatırdı:

" O sabah Kocatepe'de bulunuyorduk. Taaruz, şafak vakti saat beşte başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı... Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11'di... O gün 7x11 boyunda sekiz on rulo film çektim. Bir kaç tane 10x15 cam... Mustafa Kemal Paşa, bütün gün ağzına bir lokma koymamıştı... Gece ric'ate (geri çekilme) başladılar. 2 Eylül'de Uşak'a girdik. Vakit yoktu. Ahır bozması bir yerde bir kaç film yıkadım. Fotoğraflar birbirinden güzeldi. Hemen dört tane yaptım, ertesi sabah götürdüm. İçeri aldılar. Berberi traş ediyordu. Odada portatif bir masa, bir portatif karyola, iki iskemle vardı. Bir aralık odayı işaret etti: "A be.... Bu bir başkumandan odasına yakışmaz" dedi. Salih (Bozok) odayı halılarla süsleyeceğini söyledi. Zira o gün Trikopis getirilecekti. Gazi, fotoğrafları aldı, baktı. Parmaklarını fotoğrafların üzerinde gezdirdi ve çekti: "Çok güzel, " dedi.

Bu fotoğrafla ilgili olarak Falih Rıfkı Atay, 26 Ağustos 1928 günü Milliyet Gazetesinde "Bir 26 Ağustos Yıldönümü" isimli yazısında şöyle der:

"Fotoğraf objektifi, tarihe bu kadar canlı bir eser bırakmamıştır."

***
Nazım Hikmet de Kocatepe'de Mustafa Kemal'i şöyle anlatırdı:

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
...
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar : "Üç" , dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.

***
Fikret Otyam, 4 Aralık 1960 tarihinde Ankara'da yayımlanan Ulus Gazetesinde fotoğrafçı Etem Tem ile yaptığı söyleşide 9 Eylül’ü ise şöyle anlatırdı:

" 9 Eylül'dü... Kadifekale'ye çıkmıştık. Zaman güneş batımına yakındı. Deniz pırıl pırıldı... Şehir ayaklar altındaydı... Körfezde bazı vapurlar vardı... Dumanlıydı vapurlar... Bir rapor geldi. Süvarilerimiz İzmir'e girmişti...."Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri.." emri yerine getirilmişti. İzmir bizimdi yine...

"Sonra mı?.. Ha, evet... Sonra otomobillerle şehre girdik. İlk işim bir fotoğrafçı bulmak oldu. Kocatepe'de çektiğim sekiz on rulo filmi bir Rum fotoğrafçıya verdim. Zaman geçirmek için etrafta biraz döndük, dolaştık... Sonra yeniden geldik. Fotoğrafçı geldiğimizi, içeri girdiğimizi görünce "fotoğraflarınız bir harika!" diye bağırdı. Baktım fotoğraflar daha yaş yaştı... Doya doya baktım... Hakikaten birer harikaydı... Taa Uşak'tan İzmir'e kadar bu anı bekliyordum. Fotoğrafların kuruyup, hazır olması için bir gün daha lazımdı. Ertesi günü gelip almak üzere karargâha, Bornova'ya döndük. Ertesi sabah otomobille indik İzmir'e... Millet yollara dökülmüştü... Bayram vardı... "Biraz sonra Mustafa Kemal gelecek" dedik... Görmeliydiniz o anı... İzmir yanıyordu... Ne dost ne düşman belliydi... Cayır cayır yanıyordu İzmir... Fotoğrafçı dükkânının olduğu yere güçlükle varabildik. Fakat ne görelim?..  Dükkan yanmıştı... Uşak'ta o ahır bozması yerde yıkaya bildiğim birkaç film kalmıştı elimde... Ötekilerin hepsi fotoğrafçı dükkânıyla birlikte yandı kül oldu..."

***
Büyük taarruz Türk ulusu için bir ölüm-kalım savaşıydı ve her şeyden önce... Çünkü bu savaşın kaybedilmesi demek, Türk ulusal varlığının tarih sahnesinden silinmesi demekti.

Ayrıca bu büyük savaş, sadece Türk ulusunun tarihi için değil bütün ulusların tarihi için de önemliydi. Çünkü bu savaş, emperyalist politikalara ulusal başkaldırının ve antiemperyalist direnişin tarihte yer almış ilk örneği idi...

Bu Büyük Zafer'i zafere inanmış bir liderin ve milletin yanında 15 güne yakın zamanda 450 kilometreyi yaya ve savaşarak kat eden bir ordunun kahramanlığı oluşturdu.

***
Falih Rıfkı Atay ise 30 Ağustos zaferi hakkında şunları söylerdi: ‘’Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz. ‘’

Başta Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere silah arkadaşlarına, İstiklal savaşımızın şehitlerine ve gazilerine Allah’tan rahmet diliyorum.

Osman AYDOĞAN



Bir Gün Tek Başına

29 Ağustos 2020

Üst üste Vedat Türkali’yi yazmam boşuna değildi… Bundan tam dört yıl önce, 29 Ağustos 2016 günü, ajanslarda şöyle bir haber geçmişti: ''Türk edebiyatının usta isimlerinden olan Vedat Türkali, 29 Ağustos 2016 Pazartesi günü saat 06.00'da Yalova'da tedavi gördüğü hastanede hayata veda etti.''  Demek istiyordu ki ajans: ''Bir iyi edebiyatçı daha bir iyi ata binip gitti...''

Şair ve Yazar Vedat Türkali’yi vefat yıldönümünde bir romanı ile anmak istiyorum. Ama romandan önce bir sitem!

İyi adamlar, iyi atlara binip binip gidiyorlar

Bütün iyi adamlar iyi atlara binip binip gidiyorlar zaten... Yerleri doldurulmadan... Bizler de yok o sağcıydı, yok bu solcuydu diye diye, yok o sucuydu, yok bu bucuydu söyleye söyleye varlıklarını, kıymetlerini, değerlerini, ağırlıklarını, zenginliklerini, hazinelerini bilmeden... Anadolu'nun rengarenk bir çiçek bahçesi olmasının ne büyük bir zenginlik olduğunu anlamadan...

Bu gidişle, rengarenk çiçek bahçesi Anadolu'nun; gittikçe susuz, gittikçe verimsiz, artan bir şekilde çorak ve kurak bir çöle dönüştüğünü anlamadan...

Bu gidişle, ‘’bir gün tek başına’’; susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta kelimesiz kalacağımızı anlamadan… 

Bu gidişle, dipsiz kuyuların kör karanlıklarda; susuz, gıdasız, fersiz, nefessiz, havasız kalıp, entübe edilmiş Koronavirüs hastaları gibi boğum boğum boğulacağımızı öngörmeden…

Yine romana geçmeden kısaca Vedat Türkali…

Vedat Türkali

1919’da Samsun’da doğar. Asıl adı Abdülkadir Demirkan'dır. Ortaöğrenimini Samsun Lisesinde, yükseköğrenimini 1942’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlar. Pek kimse de bilmez ama kendisi öğretmen subaydır. Yüzbaşı rütbesiyle Maltepe ve Kuleli Askerî liselerinde edebiyat öğretmenliği yapar. 1950’li yıllarda TKP’nin içinde yer alması nedeniyle 9 yıl ceza alır.  TSK ile ilişiği kesilir. Yedi yıl hapiste yatar. Cezaevinden çıktıktan sonra mahkeme kararıyla soyadını Pirhasan olarak değiştirir… Türkali soyadı, kitapları basılsın, senaryoları onaylansın diyedir…

‘’Şair Vedat Türkali’’ diye iki gün önce ilk yazımda anlattığım Merih Hanım ile 1942’de evlenir. 1944’te kızı Deniz, 1951’de de oğlu Barış doğar. Kızı Deniz Pirhasan oyuncu, oğlu Barış Pirhasan ise kendisi gibi senarist, yönetmen, şair ve yazardır… Eşi Merih Pirhasan, 31 Ekim 2013 tarihinde vefat eder….

Romanlarından; ‘’Bir Gün Tek Başına'’ romanında bir insanın iç çelişkilerini açıkça ortaya koyar… ‘’Mavi Karanlık’’ romanında sorunlu ama naif Nergis’e âşık eder… ’’Güven’' romanında ülkenin bir dönemini derli toplu anlatır. ‘’Yalancı Tanıklar Kahvesi’’ romanında 1970'li yılların Türkiye’sindeki ‘'dönek aydınlar’’ı anlatır.  

Vedat Türkali, roman, yazı ve söyleşilerinde özellikle 12 Eylül ile birlikte Türk aydınında başlayan erozyonu anlatır. Erozyonu da değil aslında Türk aydınının aydın olmadığını anlatır. Türkiye solunun eleştirdikleri feodaliteyi bizzat yaşadıklarını anlatır... Sokakta "kahrolsun faşizm" diye bağıranların, eve gelince eşlerine, sevgililerine uyguladığı faşizmini anlatır.

Özet olarak Vedat Türkali, sağı ile solu ile ülkenin kocaman bir ‘’Yalancı Tanıklar Kahvesi’’ne dönüştüğünü anlatır. Bu nedenle her iki tarafa da yaranamaz, hep hedef tahtasına konur.

Vedat Türkali, "Düşündüğünü söylemekten korkarsa kişi, düşünmekten de korkmaya başlar" derdi. Aynen o hale geldi ülke….

Bir gün tek başına

Vedat Türkali'nin bu eserlerinden 749 sayfalık ilk ve en iyi romanı ‘’Bir Gün Tek Başına'’ ile Milliyet Yayınları 1974 roman ödülünü ve 1975 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanır.

Ve ben bu kitabı 12 Eylül'den hemen sonra 1980 veya 1981 yılında okuyorum, çok sevdiğim arkadaşım Zihni Erderen'in elinde görerek. Ondan alıp okuyorum... Sonra yetmiyor, anlamak için bir daha, bir daha okuyorum...

‘’Bir Gün Tek Başına'’ yeniden var olduğuna inanmak için son şansını kaybeden bir erkeğin, ilk yürek sızısında kaybeden bir kadının iç acıtan hikâyesini anlatan can acıtıcı bir kitaptır. Bir o kadar da öğreticidir. Bu romanda 1980’lerden sonra yaşayan herkesin kendisinden bir şeyler bulduğu bir kitaptır. Zor bir kitaptır. Okuduktan sonra duyarlı her insanda derin izler bırakır. Okurken de zorlanır insan. Hayatın siyah yanını görenler için yorucu bir kitaptır. Politik bir paranoya panoramasıdır. Modernleşmenin en sancılı dönemlerinde birey sorunları yaşayan karakterlerden Türkiye’ye yansıtılmış genel bir panoramadır bu roman. Karanlık ve kasvetli bir dönemin sıkıntısını ve o her şeye gebe günleri yansıtabilmiş boğucu, rahatsız edici bir romandır.

27 Mayıs 1960 harekâtına yaklaşılırken, son 5 - 6 aylık bir zaman dilimidir romanda geçen... Bir aşk hikâyesi fonunda bir dönemi, o dönemin siyasetini, sınıf uzlaşmazlığını, mücadelesini ve devrimciliğini, parlamenter diktatörlüğün karanlığında umutsuzcasına el yordamıyla direnmeye çalışan bir toplumu anlatır. İçinde evlilik kurumu, toplumsal sorunlar, provokasyon, derin devlet yer alır... 

Romanda bencil, ürkek, kuşkulu ve kaypak Kenan, evinde olabildiğince ağır iki çeki taşı; karısı Nermin ve kızı Zeynep yer alır... Devrimci ateşi sönmüş Kenan’ın karşısına, devrimci ateşi yeni yeni alevlenmeye başlayan bilinçli, gözü pek ve dirençli Günsel çıkar.  Günsel’le Kenan’ın aşkının perde arkasında kıvıl kıvıl kaynayan bir toplum vardır...

Kenan, romanda Günsel’in kendisini aldattığından şüphelenir. Günsel ise başkalarının dedikleri doğrultusunda Kenan’ın polis olduğundan... İnsanların tek çareleri, tek güçleri olan "güven"i yıkılır sağ-sol adına.

Kitabı okuyan bütün erkekler kadın kahraman Günsel’e âşık olurlar ve Günsel’e benzer birini ararken helak olup evde kalırlar. Ve Günsel, Kenan’la beraber okuyan herkesi dipsiz bir kuyuya iter…

Nermin’e ve Zeynep’e üzülürken Kenan’a kızar ve acımaya başlarsınız oysa farkedersiniz ki Kenan bir zavallıdır. Nermin ve Günsel canınızı acıtır.  Son satırlarında hüngür hüngür ağlarsınız. Sonra yine bir daha fark edersiniz ki Kenan olsa olsa şöyle bir adamdır: '’İçimizden biri’’ 

Hiç ama hiç unutmazsınız Günsel’inin Kenan’ın evini aradığında Nermin’in verdiği yanıtı: "Alo buyrun ben Nermin"

Bu roman içinde yaşadığımız coğrafyanın kayda değer bir tarihi ve sosyolojisi olduğunu öğretir ve bu coğrafyadan beslenen romanların ne kadar keyifle okunabileceğini gösterir.  

Kitabın başlarında şöyle bir cümle geçer: "Taşları sürekli dönen bir değirmendir kafa dediğin, arasına bir şey koymazsan, kendi kendini öğütür, bitirir". Kitap bittiğinde de kafanızdaki değirmenin öğüteceği bir dolu şey vardır.

Roman bittiğinde “Çıraydım, tutuşturdun beni, ağulu bir solukta üfleyip söndürdün şimdi de; kara kara tütüyorum" diyerekten yapar finali Kenan.

Romanın bir bölümünde (s. 535) Vedat Türkali, dün verdiğim kendi şiiri olan ‘’İstanbul’’ şiirine yer verir.

Bu kitabın ne demek istediğini belki de bir gün tek başına kaldığınızda anlıyorsunuz. ‘’Bir gün tek başına’’ romanı her şeyin sonunda yalnız, yapayalnız kaldığımızı, ne yaparsak yapalım aslında yapayalnız olduğumuzu yüzümüze çarpıyor.   

Romanın daha ilk sayfada müthiş bir tespit yer alır; ''Okumaktan başka bir işe yaramıyorsa, kitaptan iyi afyon yok.'' Bu boğuntudan, bu karamsar gündemden kurtulmak istiyorsanız işte zaman tam da kafayı bulma zamanı diye düşünüyorum...

Kitap bittiğinde farkedersiniz ki kitap içinize oturmuş.  Ah ediyorsunuz. Ve anlam veremiyorsunuz bu ülke niye savaşmış kendi kendiyle kaç kere diye. 50-60 yıl sonra bile Türkiye niye hala aynı yerinde diye soruyorsunuz kendi kendinize içinizz acıyarak, içiniz cız ederek!.

Ve kitap bittiğinde, etrafımızda roman kahramanı Kenan’dan ne kadar da çok bulunduğunun, her yerin, her tarafın Kenan kaynadığının, artık Günsel’lerin de kalmadığının farkına varıyorsunuz…

Kitap bitiyor ama kitaptan bir cümle aklınıza mıh gibi takılıp kalıyor: "Ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Ben Günsel’i bekliyorum."

Evet, kitaptaki gibi; şimdi de ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Godot’yu beklesek daha iyi ama artık Günsel’ler de gelmiyor!

Osman AYDOĞAN



Bekle bizi İstanbul...

28 Ağustos 2020

Edebiyat dünyası karşılıklı yazılan kitaplarla, metinlerle, şiirlerle doludur. Binlerce yıldır bu böyledir. Buna bu sitemde yazdıklarımdan birkaç örnek vermek istiyorum. Daha yeni yazmıştım Nazım Hikmet’in Mevlâna’nın rubailerine karşı bir cevap verdiğini… Yine Nazım Hikmet’in ‘’Cevap No. 2’’ isimli şiiri ile Ahmet Haşim’e bir yazısına karşılık cevap verdiğini de bu sitemde yazmıştım.

Tevfik Fikret’in Rübab-ı Şikeste'sinde yer alan ve istibdat yönetimine karşı yazdığı şaheserlerden biri olan “Sis” şiirini bir önceki hafta vermiştim. Tevfik Fikret’in ‘’Sis’’ şiiri İstanbul’a bir övgü şiiri değildi… Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirinde yalnız sefalet ve kayıtsızlık içinde çalkanan İstanbul’u değil, bozulmuş olan bir toplumu ve aynı zamanda çürümüş ve yıkılış halinde olan bir yönetimi tasvir ederdi…

Şair ve yazar Vedat Türkali de bu şiire cevap olarak " ‘Sis’ şairine ithaf edilmiştir’’ başlığı ile bir başka İstanbul şiirini yazar. Yıl 1944, yer Akşehir’dir. Vedat Türkali karısı Merih'i ilk çocukları Deniz'in doğumu için İstanbul'da bırakarak çalıştığı okul yeri olan Akşehir’e döner. Ve şiiri burada yazar. Şiirde İstanbul’un şahsında karısına ve çocuğuna duyulan özlem ve sevgi vardır, ayrılığın hüznü vardır, kavuşmanın umudu vardır...  Şiir Vedat Türkali'nin "Bir Gün Tek Başına" adlı romanının 535. sayfasında da yer alır.

Ama şiir asıl olarak Tevfik Fikret'in ''Sis'' şirine cevap olarak yazılmıştır. Şiir Fikret’in ''Sis'' şiirinde olduğu gibi İstanbul'un tasviri ile başlar. Daha sonra da olumsuzluklar, kötülükler, fenalıklar sıralanır. Şiirde ''Sis''teki manzarayı umumiyeye gönderme yapılarak ''Şark cephesinde değişen bir şey yok'' mesajı verilir.

Vedat Türkali için İstanbul farklı bir yerdir. Vedat Türkali için İstanbul bir sevdadır. Vedat Türkali için İstanbul bir yârdır, bir anadır, bir dosttur. Bu nedenle bütün romanlarının ve şiirlerinin konusu mekân olarak İstanbul’da geçer. Dostoyevski için S. Petersburg ne ise, Proust için Paris ne ise, Zweig için Viyana ne ise Vedat Türkali için de İstanbul odur.

Vedat Türkali’nin bu şiirini müzisyen Onur Akın besteleyerek ''Bekle Bizi İstanbul'' ismiyle şarkı haline getirir. İlk olarak Grup Baran sonra da Edip Akbayram kendine özgü o muhteşem sesleriyle seslendirirler bu şarkıyı… Bir de Sevinç Eratalay seslendirir. Bizler genellikle Edip Akbayram’ın sesiyle biliriz bu şarkıyı... Yazımın sonunda hem her iki yorumun bağlantısını hem de Vedat Türkali’nin sesinden şiiri okuyuşu ve müteakiben şarkıyı veriyorum… Ancak şarkılarda şiirin tamamı yer almaz. Bir kısmı yer alır. Yine yazımın sonunda ben şiirin tamamını veriyorum...

Hangi vakitte olursanız olun, yorgunsanız, uykusuzsanız, düşünceliyseniz, kederliyseniz, umutsuzsanız, umutluysanız, verilen gazlardan, TV’lerdeki seviyesiz, düzeysiz tartışmalardan bıkmışsanız ve özlediğiniz İstanbul'a hasretseniz eğer verdiğim bağlantılardaki şarkıyı dinleyin… İnanın ilaç gibi gelecektir:

''Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bekle bizi 
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle 
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla 
Mavi denizlerine yaslanmış 
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle 
Ve bir kuruşa Yenihayat satan 
Tophanenin karanlık sokaklarında 
Koyun koyuna yatan 
Kirli çocuklarınla bekle bizi 
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi 
Bekle dinamiti tarihin 
Bekle yumruklarımız 
Haramilerin saltanıtını yıksın 
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle 
Sen bize layıksın.''

Osman AYDOĞAN

Ancaaaaak, şiirin yazıldığı 1944 yılında değiliz artık… Şiirde geçen  "Parklarınla, köprülerinle, meydanlarınla, beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle bizi İstanbul" dizeleri yetmiş yıl öncesinde kaldı. "Rezidanslarınla, gökdelenlerinle, AVM’lerinle, cafelerinle, trafiğinle içine ettiler senin, bu halinle sen bize layık değilsin, bekleme bizi İstanbul" diye okuyun siz o dizeleri artık…

Vedat Türkali'nin kendi sesinden ''Bekle Bizi İstanbul'':
Şiirin devamındaki şarkı, "Onurlu Yıllar" albümünde yer almaktadır, on iki sanatçı tarafından seslendirilmiştir.
https://www.youtube.com/watch?v=6IOT3j_Xk10&list=RD6IOT3j_Xk10&index=1

Edip Akbayram, ''Bekle Bizi istanbul'':
https://www.youtube.com/watch?v=JBlq6FCdPKQ

Sevinç Eratalay, ''Bekle Bizi istanbul'':
https://www.youtube.com/watch?v=zcO662McVOQ

İstanbul 

"Sis" şairine ithaf edilmiştir.

Salkım salkım tan yelleri estiğinde 
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle 
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul 
Binbir direkli Halicinde akşam 
Adalarında bahar 
Süleymaniyende güneş 
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde 
Bakışlarımda akşam karanlığın 
Kulaklarımda sesin İstanbul

Ve uzaklardan 
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde 
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul

Plajlarında karaborsacılar 
Yağlı gövdelerini kuma sermiştir. 
Kürtajlı genç kızlar cilve yapar karşılarında 
Balıkpazarında depoya kaçırılan fasulyanın 
Meyvesini birlikte devşirirler 
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul

Et tereyağı şeker 
Padişahın üç oğludur kenar mahallelerinde 
Yumurta masalıyla büyütülür çocukların 
Hürriyet yok 
Ekmek yok 
Hak yok 
Kolların ardından bağlandı 
Kesildi yolbaşların 
Haramilerin gayrısına yaşamak yok

Almış dizginleri eline 
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası 
Onların kemik yalayan dostları 
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi 
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entellektüel 
Ve sen 
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi 
Seni öldürürler 
Seni sürerler 
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir 
İpek şiltelerin istakozların 
ve ahmak selameti için 
Hakkında idam hükümleri verilir

Haktan bahseden namuslu insanları 
Yağmurlu bir mart akşamı topladılar 
Karanlık mahzenlerinde şehrin 
Cellatlara gün doğdu 
Kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır 
Bir kalem yazın vardır 
Dudaklarını yakan bir çift sözün vardır 
Söylenmez

Haramiler kesmiş sokak başlarını 
Polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi 
Haramilerin elinde 
Ve mahzenlerinde insanlar bekler 
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer 
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü 
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bulutların ardında damla damla sesler 
Gülen çehreleri ve cesaretleriyle 
Arkadaşlar çıktı karşıma 
Dindi şakalarımın ağrısı

Bir kadın yoldaş tanırdım 
Bir kardeş karısı 
Hasta ciğerlerini taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları 
Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi 
Cellatlara emir verildiği gün haramilerin sarayında 
Gebeliğin dokuzuncu ayında 
Aç kurtların varoşlara saldırdığı 
Tipili bir gece yarısı 
Sırtında çok uzak bir köyden indirdi 
Otuzbeş kiloluk sırrımızı 
Zafer kanlı zafer kıpkırmızı

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bekle bizi 
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle 
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla 
Mavi denizlerine yaslanmış 
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle 
Ve bir kuruşa Yenihayat satan 
Tophanenin karanlık sokaklarında 
Koyun koyuna yatan 
Kirli çocuklarınla bekle bizi 
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi 
Bekle dinamiti tarihin 
Bekle yumruklarımız 
Haramilerin saltanıtını yıksın 
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle 
Sen bize layıksın 

Vedat TÜRKALİ
Eylül 1944 Akşehir



Şair Vedat Türkali

27 Ağustoa 2020

Yazar Vedat Türkali kendisi için “Akıllı iki iş yaptım yaşamımda: Birincisi; sigaraya alışmadım. İkincisi ise şair olmadığımı erken sezinledim!’’ der. Ancak yine de onun kimsenin bilmediği şiirleri ve çevirileri var. Bunlardan iki örneği aşağıda sunuyorum.

Vedat Türkali lise son sınıfta erkek lisesi olan okulu karma hale getirilince (şimdi komşusu olduğum) Erenköy Kız Lisesinde okuyan Merih isimli bir kız öğrenci (sonradan eşi) Vedat Türkali’nin sınıfına gelir. Vedat Türkali Merih’i görür görmez ona âşık olur. Sonra şu dörtlüğü yazar:   

“Göklerden kayarak bir yıldız indi
Güneş bile sönük kalır yanında
Hırsız fenerleri gibi gezindi
Kimsesiz kalbimin duvarlarında”

Goethe’nin ‘’Gefunden’’ (Bulunmuş) isimli bir şiiri var. Goethe’nin serüven dolu bir yaşamdan sonra evlendiği çok sıradan gibi görünen karısı için yazdığı sade bir şiirdir ‘’Gefunden’’. Vedat Türkali’nin lise yıllarında yaptığı çevirisi ile:

“Gölgelerde elime bir küçük çiçek geldi
Yıldızlar gibi parlak bir göz gibi güzeldi
Koparmak isteyince ben dedi solacağım
Şimdi solmak için mi kırılmış olacağım”

Yukarıda verilen şiir Goethe’nin beş kıtalık şiirinin ikinci ve üçüncü kıtasıdır. Şiirin Almanca aslının tamamını aşağıda veriyorum... Ancak önce bu iki şiirde geçen şu iki dize üzerinde düşünelim derim bu boğucu, sıcak ve kasvetli yaz sonunda:

''Hırsız fenerleri gibi gezindi
Kimsesiz kalbimin duvarlarında”

''Koparmak isteyince ben dedi solacağım
Şimdi solmak için mi kırılmış olacağım”

Hep kendi kendimize sormadık mı biz: Şimdi solmak için mi kırılmış olacağım?

Osman AYDOĞAN

Gefunden

Ich ging im Walde
So vor mich hin,
Und nichts zu suchen,
Das war mein Sinn.

Im Schatten sah ich
Ein Blümlein stehn,
Wie Sterne blinkend,
Wie Äuglein schön.

Ich wollt es brechen,
Da sagt' es fein:
Soll ich zum Welken
Gebrochen sein?

Mit allen Wurzeln
Hob ich es aus,
Und trugs zum Garten
Am hübschen Haus.

Ich pflanzt es wieder
Am kühlen Ort;
Nun zweigt und blüht es
Mir immer fort.



TSG ANADOLU

23 Ağustos 2020

Bugünkü (23 Ağustos 2020) ajanslara şöyle bir haber düştü: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Tuzla'daki Desan Tersanesi'nde düzenlenen Yeni Deniz Sistemleri Teslim Töreni'nde yaptığı konuşmasının bir bölümünde; ‘’Buradan sesleniyorum, diyorum ki, Anadolu'yu inşa ettik, gelin bir de artık şöyle bir, iki veya daha fazla uçak gemisi de inşa edelim. Herhalde yaparız değil mi? Çünkü denizlerde bu caydırıcılığa ihtiyacımız var. Sadece Anadolu yetmez, bu adımı da atmamız lazım’’ dedi...

Yazılarımda hep söylerim ya ‘’her şey tanımla başlar, araçlarla devam eder’’ diye.. Bu konuşmada bir tanım sorunu var. O da: ‘’Uçak Gemisi’’

Önce şu bilgiyi vermem gerekir ki; Deniz Kuvvetleri Komutanlığı envanterine 2021’de girmesi planlanan ve halen Sedef Tersanesinde yapımı devam eden ‘’TCG Anadolu’’ bir ‘’Uçak Gemisi’’ olmayıp ‘’Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi LHD (Landing Helicopter Dock)’dir. (Tam adı: TCG ANADOLU Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi LHD ) Türk Deniz Kuvvetlerinin ilk LHD’si olacak ’'TCG Anadolu’’’un “İlk Sac Kesim Töreni” 30 Nisan 2016 tarihinde Sedef Tersanesi’nde icra edilmişti…

Bahsi geçen bu gemi görünüm itibarıyla bir uçak gemisini andırsa da, uçak ve helikopter taşısa da bir uçak gemisi değildir…

Önce ‘’Uçak Gemisi’’ (İngilizce: Aircraft Carrier) tanımını açık yapmamız lazımdır. Uçak gemisi; bir veya daha fazla filodan oluşan savaş uçaklarını, ufak boyutlardaki nakliye uçaklarını, savaş helikopterlerini ve genel maksat – nakliye helikopterlerini deniz üzerinde taşıyan “Yüzen Bir Hava Üssü’’dür… Yani ‘’Uçak Gemisi’’ aslında askerî bir üstür. Uçak gemileri; savaş uçaklarının menzillerini ve harekât yarıçaplarını artırmak, operasyon bölgelerine yakın mesafede bulunarak, araçların havada kalış süresini artırmak ve dolayısıyla düzenlenen operasyonun daha etkili olmasını sağlayan deniz platformlarıdır.

Bir gemiye uçak gemisi diyebilmemiz için geminin filo bazında uçak ve helikopter taşıyabilmesi ve askerî bir üs olarak kullanılabilmesi gerekir.

Ayrıca uçak gemileri, okyanus ötesi stratejik hedefleri olan emperyal devletlerin ihtiyacı olan ve bu mesafede askerî bir üs olarak kullanabileceği gemilerdir ki işletme, ikmal, idame ve koruması ancak bir emperyal güç tarafından karşılanabilir... Türkiye’nin değil iki – üç tane uçak gemisi sahibi olması, bir tane bile uçak gemisi olsa, bu geminin seyrüseferi, bakım, ikmal ve idamesi ülke ekonomisini iflasa sürükler… Hani derlerdi ya ‘’kontrolsüz güç, güç değildir’’ diye…

İşte bu nedenle ‘’TCG Anadolu’’ bir uçak gemisi olmayıp ülkenin stratejik ihtiyaçları için geliştirilmiş en doğru bir çözüm olan bir ‘’Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi’’dir... ‘’TCG Anadolu’’; kıtalar arası görevlere çıkabilecek ve tam teşekküllü bir muharip taburu istenilen bölgeye sevkini sağlayabilecek kapasitededir... ''TCG Aandolu'', üzerindeki hava araçları hariç ayrıca sekiz deniz çıkarma aracını bulundurabilecek ve içinde, ayrıca ameliyathane, diş tedavi üniteleri ve yoğun bakım ile enfeksiyon odalarının da bulunduğu en az 30 yatak kapasiteli askerî hastaneye sahip olacaktır.

'’TCG Anadolu’’ gemisi bahsettiğim gibi üzerinde filo değil uçak taşıyacaktır. Ancak bu uçak da uçak gemilerindeki gibi gemi üstündeki pistten yatay havalanan değil dikey havalanan uçaklardan olacaktır. Bu nedenle ‘’TCG Anadolu’’ gemisi 12 derecelik eğimi ile üzerinden kısa kalkış, dikey iniş yapabilen savaş uçaklarının kalkışını kolaylaştıracak platformu olacak ve bu sayede helikopterler dışında uçakların da kullanımını sağlayacaktır...  

‘’TCG Anadolu’’ gemisinin yapım aşamasından itibaren Türkiye’nin de kuruluşunda ve yapımında ortak olduğu kısa kalkış, dikey iniş yapabilen Lockheed Martin F-35B modeli uçaklar düşünülmüştü…

‘’TCG Anadolu’’ üzerinde;  6 adet F-35B savaş uçağı, 4 adet T-129 Atak taarruz helikopteri, 8 adet Skorsky nakliye, 2 adet Seahawk helikopterleri ile 2 adet İnsansız hava aracı kapasitesi bulundurması öngörülmüştü.

İşte sorun da burada başlamaktadır. Çünkü S-400’ler nedeniyle ABD, Türkiye’ye F-35 teslimini durdurunca ‘’TCG Anadolu’’ gemisinde düşünülen F-35B modeli uçakların tedariki de belirsizliğe düşmüştür. Dünyada dikey iniş yapabilen sadece F-35B’ler değildir ancak bir başka uçak sisteminin Türk Deniz Kuvvetlerine ve TSK’ne entegrasyon, standardizasyon, eğitim, kullanım, bakım, ikmal ve idamesinin devasa problemler çıkaracağı da ortadadır…

Hemen her yazımda yazıyorum ya biz satranç oyununu pek bilmeyiz, biz tavlacı bir milletiz diye. Ya düşeş gelirse? Değil mi?

Osman AYDOĞAN



Bir yer olacak orada; adı Kerkük!

22 Ağustos 2020

Geçen haftaki yazımda Birinci Dünya Harbinde Musul ve Kerkük’ün nasıl kaybedildiğini anlatmıştım… Daha sonraki yazımda da ''Altun hızmav mülayim'' isimli Kerkük türküsünü anlatırkan, ‘’Atatürk'ten sonra Türkiye’nin hiç ama hiç ilgilenmediği, ilgilenemediği, arkasını döndüğü Kerkük, bir zamanlar Antep kadar, Erzurum kadar, Sivas kadar Türk olan Kerkük, önce Arap’ın, Saddam’ın, sonra da Peşmerge'nin, Barzani’nin vurduğu, talan ettiği, yağmaladığı, tecavüz ettiği Kerkük, Türkiye'nin bir zamanlar kırmızı, kıpkırmızı çizgisi olan ama zamanla sararan, solan, unutulan, bir mezhep sevdasına Barzani'ye peşkeş çekilen Kerkük’’ diye yazmıştım…

Üst üste tarihteki Kerkük’ü yazınca bugünkü Kerkük’ü de yazmak elzem oldu diye düşündüm… Herkes ‘’Mavi Vatan’’ diye Doğu Akdeniz’e, ''Gaz'' diye Karadeniz'e odaklanmışken Kerkük’te neler oluyor aktarmak istedim…

Dünkü yazımda Tevfik Fikret'i anlatmıştım. Tevfik Fikret tahsil için Halûk'u Glasgow'a gönderirken ''Halûk'un Veda'ı'' şiirinde ''Bize bol bol ziya kucakla getir / Düşmek etrafı görmemektendir...'' derdi... Fikret'in söylediği gibi düşmemek için etrafı görmek gerekir... 

Bugün, satrancın en zoru olan dış politikayı tavla oyununa döndürenlerin, ''Rabia, Rabia'' diye diye bir Arap kadının peşine düşenlerin, öz be öz Türk olan Kerkük'te anlayamayacağı bir sonuç vardır ki bu da etrafı görmediklerini gösterir...

Kerkük’ün bir cümle ile kısa hazin tarihi:

Kerkük’ün yakın geçmişi yazmadan önce bir cümle ile Kerkük’ün kısa hazin tarihini vermek istiyorum: Türkiye ilgilenmeyince, Türkiye Kerkük’e arkasını dönünce, Kerkük’te; 1918 yılından 2003 yılına kadar Araplaştırma politikaları, 2003 yılından 2017 yılına kadar da Kürtleştirme politikaları uygulandı… Bu yazımda Kerkük’ün yakın tarihteki Kürtleştirilme politikalarını anlatacağım… Ancak çok çok uzaklara gitmeden hemen yakın bir tarihten başlayacağım…

Turgut Özal, Cumhurbaşkanı iken, Barzani’yi Türkiye’ye çağırmış ve Barzani'nin eline, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait kırmızı pasaport vermişti... 

2001 yılı

Barzani, 2001’de “Irak Kürdistan Demokrat Partisi” Genel Başkanı olarak Ankara’da ağırlandığında Bülent Ecevit Başbakan, Mesut Yılmaz ile Devlet Bahçeli de başbakan yardımcısıydı. 

Ankara’da bunlar olurken ben naçizâne de saf saf o tarihte (2001) Avusturya Savunma Bakanlığınca resmi olarak ''geleceğin dışişleri bakanı'' gizli sıfatı ile Viyana’ya davet edilen Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) Türkiye Temsilcisi olan Safin Dizayi’nin Avusturya’ya olan bu davetini Avusturya Savunma Bakanlığında girişimlerde bulunarak ''olmayan hangi ülkenin dışişleri bakanını davet ediyorsunuz'' diyerek iptal ettirmiştim…  

2009-2013 yılları arası

Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olarak 2009’da “Kuzey Irak Yönetimi’’ yerine ‘’Kürdistan Bölgesel Yönetimi” demeyi uygun buldu. Ahmet Davutoğlu 2010’da Dışişleri Bakanı olarak Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” olarak niteledi. Ardından da Erbil Başkonsolosluğu’nda “Kürdistan Bayrağı” protokole girdi. 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 2013’te, Barzani ile el ele,  Diyarbakır’da birlikte mitinge çıktı; toplu nikâh törenine katıldı. 

O zamanki CHP’li Öztürk Yılmaz da “Bütün halklar gibi Kürt halkının da bağımsızlık özlemi ve hakkı olduğunu” açıkladı. 

2014 yılı

Türkmen şehri Kerkük resmi olarak Bağdat yönetimine bağlı bir kentti. IŞİD, 2014’te girdiği Kerkük’ten üç beş gün sonra çekilirken, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı peşmergeler tek kurşun atmadan Kerkük’ü ele geçirdiler ve peşmerge, IŞİD’le mücadele bahanesi ile Kerkük’te yönetime “fiilen” el koydu, şehir yönetimi de merkezi hükümetten alınarak Peşmerge kuvvetlerine teslim edildi… O vakitler, peşmerge yetkilileri, “Bağdat’ın sekiz senedir vermediği Kerkük’ü IŞİD bize iki haftada verdi” demişlerdi.

Ancak Kürt grupları, uzun bir dönem boyunca Türkmen kenti ve petrol zengini Kerkük’te varlığını göstermek için nüfus ve tapu dairesine saldırarak, yakıp yıkıp yağmaladılar. Bir anlamda, bunu yaparak, kentin tarihini / hafızasını yok etmek istediler. Daha sonra hızla bölgeye (Kerkük´e) göç etmeye başladılar (2003 yılından 2017 yılına kadar nüfus kaydırmaları ile Kerkük nüfusu 700 binden, bir milyon 400 bine çıkarıldı, yani Kerkük’e 700 bin Kürt nüfus ithal edildi!). Aslında, bu göçler bir anlamda Kürt partileri tarafından teşvik edildi ve desteklendi. Kürt grupları, Türkmenlere ve devlete ait arazilere ev yaptılar ve yerleştiler. Kerkük’ün demografik yapısı bu gruplar tarafından hızlı bir şekilde değiştirilmeye çalışıldı. Hemen hemen bütün devlet dairelerindeki makamlar Türklerden alınıp Kürtlere verildi… Hedefleri de Kerkük’ü Kürt bölgesine dâhil etmekti.

29 Haziran 2014’de dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Financial Times’a verdiği röportajda aynen şöyle diyordu; “Eskiden bağımsız bir Kürt devleti mevzuu Türkiye için savaş nedeni sayılıyordu. Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması ihtimali devlet erkini artık eskiden olduğu gibi rahatsız etmiyor. Bazı şeyler değişti. Eğer Irak bölünürse ki bu kaçınılmaz görünüyor, onlar bizim kardeşimizdir.”

2015 yılı

Irak Merkezi Hükumetine ait olan Kerkük petrolleri de, 2015’te Türkiye üzerinden Barzani adına dünyaya pazarlandı. (Türkiye, Kuzey Irak petrolünü alıp, Yumurtalık’tan tankerlere doldurup dünyaya satmaya çalışırken, diğer ülkeler petrol Irak’ın petrolü diye petrol tankerlerini Meksika Körfezi’nden geri çeviriyorlardı.)

Dışarıda kalmış vatan olan, ata toprağı, Türkmen şehri Kerkük anlattığım gibi yağmalanırken, Türkmenler katledilirken, tapu kayıtları imha edilirken, gönderine Kürt bayrağı çekilirken seyredenlerin, sesiz kalanların mezhep aşkı bu kadar da değildi...

2016 yılı

Başbakan Binali Yıldırım 2016 yılı AKP’nin Afyon Toplantısı’nda da şöyle konuşuyordu; ''Irak Kürdistan Bölgesi Yönetimi (IKBY) bölgesinde yapılacak her türlü işbirliğini merkezi hükümetle değil, o bölgenin esas sahibi olan Barzani’yle yapacağız.”

Bu şekilde zat-ı muhteremleri yıllar içerisinde Irak’ın Kuzeyine Kürdistan, Barzani’yi de onun başkanı muamelesi yaptılar… Ne Kerkük akıllarına geldi ne de Türkmenler...

Bu sürede Barzani zat-ı muhteremlerin en yakın dostu iken merkezi Irak Hükümetine hep cephe aldılar… Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak'taki Türk askeri varlığına yönelik açıklamalar yapan Irak Başbakanı İbadi'yi sert sözlerle eleştirerek, "Şahsıma hakaretler ediyor. Sen benim zaten muhatabım değilsin, seviyemde değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin. Biz bildiğimizi okuyacağız, bunu böyle bilesin. Önce haddini bil" diyerek İbadi’ye şöyle söylüyordu: "Türkiye Cumhuriyeti'nin ordusu sizlerden talimat alacak kadar kalitesini kaybetmiş değildir." (11 Ekim 2016)

2017 yılı

Türkmen kenti Kerkük’ün Kürt Valisi Necmeddin Kerim’in girişimiyle, Irak'ın Kerkük İl Meclisi'nin 2017 başında yaptığı bir düzenleme ile Kerkük’te resmi binalara Irak bayrağının yanına Kürt bayrağının da asılması kararı verildi. Aynı meclis kentin Irak Bölgesel Kürt Yönetimine (IKBY) bağlanması için de oylama yapmaya karar verdi. Ve bu iki haber Türkiye’de iç politikadaki onca kavga, atışma ve hır gür arasında dikkati çekmeyip kaynadı gitti.

Ancak İran Dışişleri Bakanlığı uyumadı, hemen tepki vererek, Irak'ın Kerkük kentinde kamu binalarına Irak Kürt Bölgesel Yönetimi bayrağı asılmasının "kaygı verici" ve "gerginlik yaratacak" bir hareket olduğunu açıkladı.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Kerkük diye bir davası olmadığı için (hani hatırlarsınız Kerkük kırmızı, kıpkırmızı çizgimizdi ya, sarardı, morardı ve sonunda bu çizgi yok olup gitti) Kerkük’e Kürt Yönetimi bayrağı asılmasına Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden hiç kimse, o zamanlar iktidarın baş dostu Barzani’ye bir laf bile olsun edemediler.

İktidara yakın bir akademisyen Kerkük’te resmî kurumlara Kürt bayrağı asılması konusunda şöyle bir Twitter mesajı atmıştı o zaman; “Kerkük Türk yurdudur diyorsunuz ancak Irak’taki Türklerin Şii olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bırakın Şii Türklerdense Sünni Kürtler alsın.” 

Yine 2017 başında Barzani Türkiye’ye geldiğinde göndere “Kürdistan bayrağı” çekildi. Başbakan Binali Yıldırım; “Kuzey Kürdistan Bölgesel Yönetimi, özerk bir yapıdır. Ayrı bayrağı vardır ve dünyada da bu şekilde tanınır” diye demeç verdi… .

Eylül 2017

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) tarafından 25 Eylül 2017 tarihinde bir bağımsızlık referandumu yapıldı…

IKBY'nin düzenlediği bu referandumda oy kullananların yüzde 92,7'si bağımsızlığa destek verdi. Referandumun Kerkük'te de düzenlenmesine tepki gösteren Bağdat yönetimi de Kerkük’ün kontrolünün IKBY'nin elinden alınacağını ifade etti... Referandum öncesinde de IKBY Başkanı Mesud Barzani "Kerkük için her bir Kürt savaşmaya hazır" diye beyanda bulunmuştu… 

Ekim 2017

Referandumdan sonra IKBY ile Irak Merkezi Yönetimi arasındaki gerilim iyice arttı. Bağdat yönetimi, petrol zengini Kerkük'ün IKBY kontrolü altında olmadığını, anayasal statüsünün farklı olduğunu savunuyordu.

Irak Başbakanı İbadi, Erbil yönetimine 15 Ekim 2017 Pazar gününe kadar Peşmerge güçlerini Kerkük'ten çekmesi için süre verdi. Sürenin dolmasının ardından Pazar gecesi Irak ordusu ile müttefikleri Kerkük'e yönelik askerî harekâta başladılar…

Bu harekâtta Tahran’ın desteklediği  ve bizim de ‘‘vahşi bir cinayet şebekesidir, katil sürüsüdür’’ dediğimiz Haşdi Şabi milisleri ile Irak ordusu Kerkük’ten Peşmergeleri çıkardılar ve Kerkük’ü ele geçirdiler…

Ancak bu durum, etrafı görenler için hiç de ‘’Kerkük Barzani’den kurtuldu’’ diye sevinilecek bir durum değildi... Aslında Kerkük, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu...  

Şu an Kerkük’te Irak ordusuyla Haşdi Şabi milisleri var... Tahran, Irak ve Haşdi Şabi milislerinin ittifak içinde oldukları bir sır değil… Aslında bu harekâtla Kerkük Bağdat’a değil, Tahran’a bağlandı, çünkü IKBY’nin (Barzani’nin) Kerkük’ten atılma nedeni, Bağdat merkezi yönetimine bağlı Irak ordusundan gücünden ziyade daha o günler cinayet şebekesi diye andığımız İran’a bağlı Haşdi Şabi milisleri vesilesiyledir... Haşdi Şabi milislerinin bu harekâtı Kerkük’le son bulacakmış gibi de gözükmemektedir; Kerkük’le beraber Halepçe ve Süleymaniye de İran tesirine girmektedir.

Ayrıca bu harekâtla Barzani güç kaybederken çizgi olarak PKK’ya daha yakın olan Talabani ailesi de güç kazanmıştır... 

Bu harekât esnasında zimmete para geçirmek ve ihalelere fesat karıştırma suçundan İnterpol tarafından aranan Kerkük’ün Kürt Valisi Necmeddin Kerim Kerkük’ten ve Irak’tan kaçtı. Irak Merkezi Hükümeti, ülkeden kaçan Kerkük’ün Kürt Valisi Necmeddin Kerim’in yerine Arap bir valiyi vekâleten atadı…

Kürt Parlamentosunda Neçirvan Barzani, Federasyon Başkanı olarak seçildikten sonra yerel parlamentoda yemin törenine KYB temsilcilerinin katılması için Kerkük valiliğinin kendilerine verilmesi şartı koştu… Görüyorsunuz ya; kimin valisini kime veriyorlar?

Yazımın başında Kerkük’ü anlatırken; ‘’önce Arap’ın, Saddam’ın, sonra da Peşmerge'nin, Barzani’nin vurduğu, talan ettiği, yağmaladığı, tecavüz ettiği Kerkük’’ diye söz etmiştim… Bundan sonra da bu sözümü herhalde şöyle değiştireceğimi içim sızım sızım sızlayarak tahmin ediyorum; ‘’önce Arap’ın, Saddam’ın, sonra da Peşmerge'nin, Barzani’nin, daha sonra da Haşdi Şabi’nin, Tahran’ın vurduğu, talan ettiği, yağmaladığı, tecavüz ettiği Kerkük...’’

Kerkük üzerine Haşdi Şabi üzerinden bu sefer de Tahran ve Bağdat söz sahibi olurken Türkiye ise olan biteni uzaklardan eli böğründe sadece seyretmektedir. Bunu da doğal karşılamak lazımdır... Türkiye'nin ''Rabia'' diye bir derdi, bir kaygısı, bir tasası vardır... Arap ''Rabia'' ile ilgilenmek dururken Kerkük Türküne de ne oluyor değil mi?…

2018

Daha iki yıl önce Irak merkezi Hükümet Başbakanı İbadi için ‘’Sen benim zaten muhatabım değilsin, seviyemde değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin. Önce haddini bil" diyenler tam iki yıl sonra 14 Ağustos 2018 tarihinde İbadi’nin altına kırmızı halılar sererek karşılayıp selama durdular… Ne stratejik derinlikli dış politika değil mi?

2020

Kerkük’te halen Arap Vali Vekili göreve devam etmekle birlikte geleceği belirsizdir. Barzani yönetimi, bir yandan Peşmerge güçlerinin tekrar Kerkük’e dönmesi için ortam yaratmaya çalışırken diğer yandan da Irak Merkezi Hükumetle petrol pazarlıkları yürütmektedir… 

Yukarıda bahsettiğim gibi Kerkük’te ve Musul’da Haşdi Şabi üzerinden İran’ın etkisi çok büyüktür. İran, bağımsız bir Kürdistan’a karşı olmasına rağmen IBKY’de faaliyet gösteren Goran Hareketi ile Kürdistan Yurtsever Birliği’yle (KYB) yakın ilişki içinde bulunmaktadır. İran’ın amaçlarından biri Bağdat’ta bulunan Şii topluluklarını, nüfusunun dörtte biri Şii Türkmeni olan Telafer’e bağlamaktır. İran’ın buradaki bir başka hedefi de Musul’un bir Sünni cihatçı merkeze dönüşmesini engellemektir… Bunu sağlamak için de İran yerel Şii politikacılarla sıkı işbirliğini sürdürüyor. 03 Ocak 2020 tarihinde Bağdat’ta ABD tarafından öldürülen Şii milis güç Kasım Süleymani’nin bu bölgede at koşturduğunu da hatırlatmak isityorum...

Türkiye’yi bekleyen tehlike

Türkiye’nin Türkmenlere arkasını dönmesi, ilgilenmemesi neticesinde günümüzde ne Suriye’de, ne Lübnan’da ve ne de Irak’ta Türkmen kalmıştır… Yüzyılın başında Halep; Antep kadar, Erzurum kadar Türk iken bugün tamamıyla Araptır. Bunun bir nedeni Araplaştırma politikası iken diğer bir nedeni ise Türkiye’nin teşviki sonucu Türkmenlerin Türkiye’ye olan göçleridir.

Türkiye’de yabancıların 250 bin dolar tutarında gayrimenkul almaları halinde vatandaşlık verilmesi kolaylığı en fazla Türkmenleri etkileyerek Türkmenlerin Türkiye’ye göçünü teşvik etmektedir. Kerkük'ten Türkiye'ye göç eden Türkmenler de Kerkük'te kalıp mücadele edebilecek en eğitimli Türkmenlerdir. Bu şekilde Kerkük’te Türk varlığı giderek erimektedir. Bu erime, hem Kürtlerin hem de Arapların işine gelmektedir… 

Günümüzde bile hala Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Beyrut'taki patlamanın ardından 08 Ağustos 2020 tarihinde gittiği Lübnan'da Beyrut'ta Türklerin yaşadığı mahalleye ziyaretinde yaptığı açıklamada, "Ben Türk'üm, ben Türkmen'im diyen soydaşlarımızı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vereceğiz. Bu, Cumhurbaşkanımızın bizlere talimatıdır" diyebiliyor… Bu davet kulağa hoş gelse de Türkiye’nin bölgedeki gelişmelerden ne kadar bi haber olduğunu, Türkiye’nin ne kadar sığ bir politika izlediğini gösteriyor. (*)

Bugün için Suriye’de ve Lübnan’da hemen hemen hiç Türkmen kalmamıştır. Irak’ta Telafer’de, Kerkük’te, Tuzhurmatu’daki Türkmen varlığı kan kaybetse de Türkmenler var olmak için direnmektedirler. Kerkük’te Türkmenlerin sayısı azaldıkça Kerkük’ün IKBY’nin (Barzani’ye) bağlanması kolaylaşacaktır.

Kerkük’ün IKBY’nin (Barzani’ye) bağlanması halinde etkisini en önce Suriye’nin kuzeyinde sonra da tüm Ortadoğu'da gösterir... Biz dış politikamızı satranç gibi oynamıyoruz ki zaten. Tavla bizim nemize yetmez, değil mi?

Yazımı Arif Nihat Asya'nın şiirinin bir dizesiyle bitireyim:

‘’Perdeleri örtük
Lambaları sönük
Sırtında yıllar yük
Hatıraları kırık dökük
Bir yer olacak orada
Adı Kerkük’’

Osman AYDOĞAN

(*) Aynı sığ politika geçmişte Balkan Türklerinde özellikle Bulgaristan Türklerinde yaşanmıştır... Aynı sığ politika günümüzde KKTC'inde de yaşanmaktadır... Özellikle İngiltere başta olmak üzere AB ülkelerine yapılan Kıbrıslı Türklerin göçleriyle KKTC'de gerçek Kıbrıs Türk'ü kalmamaktadır...
Füruzan’ın ‘’Balkan Yolcusu’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) isimli güzel bir kitabı vardı. Füruzan bu kitabında eski Yugoslav topraklarında kalmış yaşlı bir nine ile sohbet eder… Yaşlı nineye sorar Füruzan; ‘’teyzem’’ der ‘’sen neden göç etmedin?’’ Yaşlı nine cevap verir; ‘’evladım'' der, ''bir vakitler burada bir umman vardı, o umman çekildi gitti. Bırak da bari buralarda o ummanın hatırası bu küçücük göletler kalsın.’’ Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra devlet aklı ne yazık ki Füruzan'ın romanında konuşturduğu ninenin ferasetinin çok ama çok gerisinde kalmıştır. Konu uzun, hazin ve derindir. Ayri bir yazı konusudur...



Büyük Muhtar!

22 Ağustos 2020

Günlerden bir gün bir köyün muhtarı köylüye haber salmış ‘’Cuma günü namazdan sonra köylüyle konuşacağım. Cami çıkışında köylü köy meydanında toplansın. Söyleyeceğim çok önemli bir şey var…’’

Bütün köyü bir merak salmış; acaba muhtar ne konuşacak? Cuma gününe de daha çok var… Hiçbir tahmin hiçbir köylüyü tatmin etmemiş... Sonunda demişler ki muhtarın ne konuşacağını bilse bilse hanımı bilir. Bir şekilde muhtarın hanımına ulaşmışlar, sormuşlar muhtarın hanımına, ‘’muhtar ne konuşacak?’’… Muhtarın hanımı da ‘’Valla beyler, ben de bilmiyorum.. Ancak muhtar bey son günlerde dalgın, düşünceli biraz…’’ diye cevap vermiş..

Yapacak bir şey yok… Başlamışlar büyük bir merakla Cuma gününü beklemeye, muhtar acaba ne konuşacak?…

Sonunda Cuma günü gelmiş… Sabahtan muhtarın konuşacağı köy meydanına ses yayın sistemini kurmuşlar, muhtarın konuşacağı kürsüyü yerleştirmişler… Ezan okunmuş, köylü Cuma namazını eda etmiş, cami çıkışı toplanmışlar köy meydanında, başlamışlar muhtarı beklemeye… Heyecan dorukta, köylüler kendi aralarında hala muhtarın ne konuşacağı konusunu konuşmaktan meydan uğultu halinde…

Sonunda muhtar gözükmüş… Muhtar evinden çıkmış, ceketi omuzunda, kasketi öne doğru eğik, kundurasının arkasına ayağı basık, elinde tespihi sallaya sallaya, kendisi de yavaş yavaş sallana sallana köy meydanın doğru yürümeye başlamış… Muhtar meydana yaklaştıkça da uğultu kesilmiş. Muhtar kürsüye geldiğinde ise meydanda çıt çıkmıyormuş…

Muhtar kürsünün basamaklarına basa basa, ağı ağır çıkmış… Kürsüye çıktıktan sonra kasketini biraz geriye atmış, omuzundaki ceketini düzeltmiş, sonra da köylüyü teker teker, sert bakışlarla haşin haşin süzmüş... Bir süre bekledikten sonra muhtar sağ elini yumruk yaparak kürsüye sertçe vurmuş. Yumruk hoparlörlerden öylesine bir ses çıkarmış ki bütün köylü korkudan havaya zıplamış.. Köylü havadan yere pofff diye düştüğünde ise zaten toz toprak olan köy meydanı toza toprağa bulanmış…  Sonra da muhtar sert ve tok bir ses tonuyla kısa konuşmuş: ‘’Mustafa Kemal Paşa büyük adamdı!...’’ Bu kısa cümleden sonra köylüyü tekrar sert bakışlarla haşin haşin süzmüş ve cümlesini tamamlamış: ‘’Fakat öldü!...’’

Sonra tekrar köylüyü sert bakışlarla haşin haşin süzdükten sonra yumruğunu tekrar kürsüye indirmiş… Yine yumruk hoparlörlerden öylesine bir ses çıkarmış ki bütün köylü korkudan yine havaya zıplamış.. Köylü havadan poff diye yere düştüğünde ise zaten toz toprak olan köy meydanı yine toza toprağa bulanmış… Sonra da muhtar yine sert ve tok bir ses tonuyla yine kısa konuşmuş: ‘’’İsmet Paşa da büyük adamdı!...’’ Bu kısa cümleden sonra köylüyü tekrar sert bakışlarla haşin haşin süzmüş ve cümlesini tamamlamış: ‘’Fakat o da öldü!...’’

Bu cümlesinden sonra muhtar bu sefer yumuşak, mülayim ve naif bir şekilde yine bütün köylüyü melül melül teker teker süzmüş… Bu sefer yumruğunu kürsüye indirmeden yumuşak, naif ve hazin bir ses tonuyla konuşmuş: ‘’Arkadaşlar’’ demiş… ‘’Arkadaşlar, son zamanlarda kendimi hiç iyi hissetmiyorum!...’’

Osman AYDOĞAN



Tevfik Fikret

21 Ağustos 2020

19 Ağustos 1915 yılında henüz 48 yaşında iken Vefat eden Tevfik Fikret’in, 19 Ağustos 2020 günü vefatının 105. yıldönümü idi… Bu nedenle Tevfik Fikret’i anmak istedim…

Tevfik Fikret, 48 yaşına sığdırdığı sürgünlerle, baskılarla dolu fırtınalı hayatıyla anılabilir… Tevfik Fikret, aydınlık fikirleriyle, kendisinden sonraki nesillere olan etkisiyle anılabilir… Tevfik Fikret, edebi kişiliği ile şairliği ile şiirleriyle anılabilir… Ancak bugün ben Tevfik Fikret’i o muazzam ‘’Sis’’ şiiri ile anmak istiyorum…

Ancak ''Sis Şiiri''ni vermeden önce kısa bir giriş yapmak istiyorum...

Aşiyan

İstanbul’da Robert Koleji’nin hemen yakınında bahçeli bir ev vardır. İşte bu ev şair Tevfik Fikret’in 1906-1915 yılları arasında yaşadığı Tevfik Fikret’in kendi evidir. Adı da ‘’Aşiyan’’dır. ''Aşiyan'' Farsça bir sözcük olup ''kuş yuvası'' anlamındadır. Bu adı Tevfik Fikret bizzat kendisi koymuştur. Bu evden İstanbul'ın ve Boğaz'ın görünümü muhteşemdir.

Bina, Tevfik Fikret’in ölümünden bir süre sonra İstanbul Belediyesi tarafından satın alınarak 19 Ağustos 1945 tarihinde ‘’Edebiyat-ı Cedide Müzesi’’ adıyla ziyarete açılır. Şairin Eyüp’teki aile mezarlığında bulunan mezarı da şairin vasiyeti üzerine 1961 yılında müzenin bahçesine nakledilir. Müze bu tarihten sonra da ‘’Aşiyan Müzesi’’ adını alır. 

Aşiyan Müzesi’nde Tevfik Fikret ve ailesine ait eşyalar ile Tanzimat Edebiyatı ve özellikle Edebiyat-ı Cedide döneminin önemli sanatçılarının eşyaları da sergilenmektedir.

Aşiyan'da ''Sis Tablosu''

Tevfik Fikret’in işte ‘’Aşiyan Müzesi’’ ismini alan bu evinde duvarda asılı belli belirsiz “Sis” adlı bir yağlıboya tablo vardır. Tabloya ilk bakışta gri ve derinliksiz, küçük bir sandaldan başka bir şey görülmez, sıradan bir tabloya benzer. Ancak tabloya daha yakından bakılınca sisin ardında Süleymaniye'nin kubbesi, minareleri, Galata Köprüsünün siluetleriyle İstanbul görülür. Bu tablonun ressamı Şehzade Abdülmecid’dir ve tabloda imzanın hemen üstüne Arapça harflerle ‘’Tevfik Fikret Beye’’ ibaresi bulunur. Tablonun çerçevesine çivilenmiş metal isimlikte ise şu ibare yine Arap harfleriyle yer alır: “Sis: Rübab-ı Şikeste”. Rübab-ı Şikeste; Tevfik Fikret'in şiir kitabının adıdır, ''kırık saz'' anlamına gelir. ''Sis'' şiiri de Rübab-ı Şikeste' de yer alan bir şiirdir. Belli ki Şehzade Abdülmecid Tevfik Fikret'in Rübab-ı Şikeste'sinde yer alan ''Sis'' şiiri üzerine bu tabloyu yaparak Tevfik Fikret'e hediye etmiştir. Çünkü tablo ''Sis'' şiirinin resme dökülmüş hali gibidir... 

Bu tablonun hemen yanında da Tevfik Fikret'in ''Sis'' şiiri yer alır. 

Sis Şiiri

''Sis'' şiiri, orijinal hali ve günümüz Türkçesiyle Ahmet Muhip Dranas'ın hazırladığı Tevfik Fikret'in ''Rübab-ı Şikeste'' (Kapı Yayınları, 2013) isimli kitabında yer almaktadır. ‘’Sis’’ şiirini bu kitaptan alıp Ahmet Muhip Dranas'ın Türkçesiyle dize dize anlamını ve şiirde geçen Osmanlıca kelimelerin Türkçe karşılıklarını şiirde geçiş sırasına göre yazımın sonunda verdim…

Tevfik Fikret’in ‘’Sis’’ şiiri dönemin sosyal ve siyasal özelliklerini yansıtan önemli bir edebi eserdir. Namık Kemal ve Ziya Paşa mücerret (soyut) fikirleri vezin ve kafiyeye sokarak sosyal içerikli şiirler yazarken, Tevfik Fikret, ‘’Sis’’ şiirini aynı zamanda çok sanatkârane bir şekilde kaleme alır. Nedim ve Nâbî gibi şairler İstanbul’u yüksek bir medeniyet ülkesi olarak tasvir ederken Tevfik Fikret, Abdülhamit’in istibdat yönetimi altındaki dış dünya ile derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde bulunan kendi iç dünyasını birleştirerek ‘’Sis’’ şiirini yazar.

Tevfik Fikret evinde (Aşiyan) Abdülhamit’in polislerince göz hapsindedir. İstanbul’da Şubat ayıdır. İstanbul’un üzerinde yoğun bir sis tabakası vardır. Tevfik Fikret İstanbul’un üstüne çökmüş yoğun sis ile kendi içindeki sisin arasında sıkışır. Fikret duygularını işte bu ‘’Sis’’ şiiriyle dışa vurur.

Rûşen Eşref Unaydın, Tevfik Fikret (Tevfik Fikret, Hayatına dair hatıralar, Kitabhâne-i Sûdi, 1919) adlı eserinde bu şiirin yazılmasındaki ortamı şöyle anlatır: "O sıralarda bir polis her gün evini gözaltında bulundururmuş, rutubetli bir şubat günü sis denize olanca kesafeti ile çökmüş. Akşama kadar suların üstünden sıyrılamamış. Polisin duvarı ile sisin duvarı arasında kalan şair, o gün bütün bir devri bütün dertleriyle duymuş." 

Tevfik Fikret şiirine önce sanki bir resim tasvir edilirmişçesine karanlık bir tablo halinde sisi tarif ederek başlar. Şiir ilerleyince görürsünüz ki aynı Şehzade Abdülmecid'in tablosu gibi bu ‘’Sis’’in arkasında, ardında, fonunda İstanbul’un silueti vardır. Bu sis tasvirinden sonra Fikret şu dizeleri yazar:

‘’Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim (sütre-i muzlim: kara, uğursuz örtü),
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!’’ (sahn-ı mezâlim: zulümler alanı)

Tevfik Fikret bu dizelerinden sonra sisi değil artık İstanbul’a ve İstanbul'un şahsında istibdat yönetimine olan nefretini yansıtmaya başlar. Bu karanlık ve derin örtü zulümlerin işlendiği bu şehre lâyıktır, müstahaktır. İstanbul'un silueti, kuleleri ve sarayları şahsında da istibdat idaresindeki her türlü gayri meşruluğun, haksızlığın, hukuksuzluğun, ahlaksızlığın, çapsızlığın, beceriksizliğin, fitnenin, riyânın, çirkefliğin, çürümüşlüğün ve çöküşün yansımaları anlatılır. Fikret bu şiirinde istibdat dönemlerindeki her aydın gibi derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisindedir… Fikret bu şiirinde İstanbul’u her istibdat döneminin benzediği şekliyle fahişe bir kadına benzetir ve şiirinde İstanbul’a ve İstanbul şahsında da yönetime lanetler yağdırır.

‘’Sis’’ şiirinde İstanbul’da Bizans döneminden o güne kadar işlenen zulüm ve kanlı eylemler vardır. Ancak İstanbul hakkındaki nefret dolu dizelerinin büyük bir kısmı Abdülhamid idaresindeki dönemine aittir. Fikret, şehri de bu idarenin bir işbirlikçisi gözüyle görür. Bu güzel şehirde hiçbir güzel şey yoktur. Her şey bir karabasan idarenin yardımcısı mekânlardır. Bütün tarihi eserler şiirde birer fenalık mekânları gibidir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret'in ‘’Sis’’ şiirini Abdülhamid devrinin bir romanı olarak tanımlar ve ''Sis'' şiirinin bir zaman sadece melûl besteler çıkaran ferdî melânkolisini tam lâzım olduğu bir zamanda bir cemiyetin ıstırap ve ümitlerine tercüman yaptığını söyler.

Bütün bu acı manzaraların görünmemesi ve tarihin derinliklerine gömülmesi için şair durmadan lanet okumaya devam eder. O halde bu şehir pisliklerini göstermemek için bu ağır sisle örtünmelidir. İyice kapanmalıdır.

''Örtün, evet, ey haile... Örtün, evet, ey şehr;
Örtün, ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...'' (fâcire-i dehr: dünyanın koca kahbesi)

Tevfik Fikret’in İstanbul’u kaplayan yoğun sisin altında gördüğü şeyler işte bunlardır. Tabiatın sisi dağılacak ancak istibdadın sisi devam edecektir. Fikret’in söylemek istediği de budur. İstanbul’daki sis dağılır ancak ne istibdadın sisi dağılır ne de Fikret’in içindeki sis… Hatta Fikret’in içindeki sis daha da derinleşip yoğunlaşarak Fikret'i ‘’Tarih-i Kadîm’’’i (Kültür Bakanlığı, 1998) yazacak raddeye kadar getirir...

Tevfik Fikret için hayat karanlık mağmum, boş, çorak bir çölden ayırt edilemez. Haluk uğruna her şey feda edilir, kimselere yaranılmaz, derken kesif bir sis içerisinde sonsuz bir melankoliyle ezilip kalır insan... 

Mustafa Kemal Atatürk’ün, ‘’Ben inkılap ruhunu Fikret’’ten aldım’’ dediği Tevfik Fikret’i vefatının 105. yıldönümünde kendisini özlemle, minnetle ve saygıyla anıyorum…

Osman AYDOĞAN

Şehzade Abdülmecid’in Aşiyan Müzesi'nde yer alan ''Sis tablosu'':

 
 

Tevfik Fikret'in 'Rübab-ı Şikeste''sinde yer alan şiiri:

Sis

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid, - Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman, 
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid. - beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan 
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh, - ağırlığının altında herşey silinmiş gibi, 
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh; - bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü; 
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar - tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar 
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar! - onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar! 
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim, - Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim! - lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası! 
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ, - Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan, 
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ! - ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha! 
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı - Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan, 
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı; - Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi! 
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret - Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet; - sefahate susamış bağrında yaşatan. 
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde - Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde 
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde; - sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın. 
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir, - Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak, 
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir; - ey bin kocadan artakalan dul kız; 
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ, - güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli, 
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ. - sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor. 
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün - Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün 
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün! - iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun! 
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis; - Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi; 
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his. - içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden. 
Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet - Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken, 
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet! - lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi! 
Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde, - Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır, 
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde. - İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın. 
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu'; - Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri; 
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'. - Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek. 
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından - Milyonla barındırdığın insan kılıklarından 
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan? - Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar? 

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr; - Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!.. - örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi! 

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; - Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; 
Kaatil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar; - Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar. 
Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma'bed; - Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler; 
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed, - ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki, 
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me'mûr; - geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur; 
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr; - ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi. 
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât; - Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri; 
Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat; - ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler. 
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler; - Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler; 
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer - ey servilerin kara gölgelerinde birer yer 
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir; - edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu; 
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekaabir; - “Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları. 
Ey türbeler, ey herbiri pür-velvele bir yâd - Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra 
İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd; - canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler! 
Ey ma'reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar; - Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar; 
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar - ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan 
Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ; - vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer. 
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ - Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi 
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin; - sembole eden harap ve sessiz evler; 
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın - ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan 
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş, - kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş, 
Yıllarca zamandan beri, tütmek ne…unutmuş; - ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş! 
Ey mi'delerin zehr-i tekâzâsı önünde - Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü 
Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde; - her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar! 
Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün'im - Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu 
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim; - bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp 
Her ni'meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı - her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini 
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki.. mürâyi! - gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir! 
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz - Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş 
İnsanda şu nankörlüğü tel'in eden âvâz; - olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât! 
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn; - Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler; 
Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn; - ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar! 
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus; - Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus; 
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs; - ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu. 
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci' - Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli'; - her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür! 
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn - Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için 
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn; - yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak, - Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan, 
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak; - ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”! 
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs - Ey en şiddetli kuşkularla duygusu kö¨rleşerek
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs; - vicdanlara uzatılan gizli kulaklar; 
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar; - ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar. 
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar; - Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! 
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî; - Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm; 
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî; - ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre! 
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me'lûf; - Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış 
Eşrâf ü tevâbi', koca bir unsûr-ı ma'rûf; - zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet! 
Ey re's-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç; - Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç; 
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç; - ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç! 
Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber; - Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca; 
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler, - ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler, 
Hele sizler… - hele sizler... 

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr; - Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!... - Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi! 

18 Şubat 1317/3 Mart 1902 (Tanin, 1324/1908, sayı 1)
Tevfik FİKRET

Şiirde geçen Osmanlıca kelimeler ve Türkçe anlamı (Şiirde geçiş sırasına göre)

âfâk: ufuklar
dûd: duman, sis
muannid: dik başlı, inatçı
dûd-ı muannid: inatçı sis
zulmet: karanlık
beyzâ: ak, çok beyaz
zulmet-i beyzâ: ak karanlık
peyâpey: birbiri arkasından, durmadan, gitgide
mütezâyid: artan, birikerek çoğalan, çoğalan
tazyik: basınç, sıkıştırma
eşbâh: cisimler, gövdeler, vücutlar
kesâfet: yoğunluk
ibâret: meydana gelen, oluşan
elvâh: levhalar, tablolar
heybetli: korku uyandıracak irilikte, korkunç, ulu
nazar: bakış
nüfûz eylemek: içine geçmek, içine işlemek
gavr: derinlik, dip
lâkin: ama
sürte: perde, örtü
muzlim: kara, karanlık, uğursuz
sürte-i muzlim: kara örtü, uğursuz örtü
tesettür: örtünme
sahn: alan, sahne
mezâlim: haksızlıklar, zulümler
sahn-ı mezâlim: haksızlıklar alanı, zulümler alanı
garrâ: ak, parlak, gösterişli aklık, gösterişli parlaklık
sahne-i garrâ: parlak sahne
zî-şa'şaa: gösterişli, parlak, süslü, şatafatlı, yaldızlı
hâile: facia, trajedi
pîrâ: donatan, süsleyen
hâile-pîrâ: facia süsleyen
sahne-i zî-şa'şaa-i hâile-pîrâ: facia süsleyen şatafatlı sahne
şa'şaa: gösteriş, parlaklık, şatafat
kevkebe: gösteriş
mehd: beşik
şark: doğu
ezelî: başlangıcı olmayan, çok eskiden beri, öncesiz
hâkime: ece, kadın hükümdar, kraliçe
câzibedâr: alımlı, cazibeli, çekici
hâkime-i câzibedâr: alımlı kraliçe, çekici ece
mahabbet: aşk, sevgi, sevme
bî-lerziş: titremeden, titreyişsiz
bî-lerziş-i nefret: nefretle titremeden
perverde eden: besleyen, büyüten
sîne: göğüs
meshûf: susamış
sefâhet: aşırı derecede eğlence ve zevk düşkünlüğü
sîne-i meshûf-ı sefâhet: zevk ve eğlence düşkünü göğüs
mâi: mavi, su renginde
der-âguuş: kucakta, kucağında
tûde: küme, öbek, yığın
zinde: canlı, diri
tûde-i zinde: canlı yığın
fertût: bunak, çok yaşlı, kocamış
müsahhir: büyüleyen, büyücü, sihir yapan
fertût-ı müsahhir: büyücü kocakarı
bîve: dul
bâkir: el değmemiş, erden
bîve-i dul: el değmemiş dul
hüsn: güzellik
sihr: büyü, sihir
hüveydâ: açık, belli, ortada 
enzâr: bakışlar
temâşâ: bakıp seyretme, izleme
enzâr-ı temâşâ: seyreden bakışlar
hâriç: dış, dışarı, dışında
çeşmân: gözler
kebûd: gök rengi, mavi
çeşmân-ı kebûd: mavi gözler
mûnis: cana yakın, sıcak kanlı, uysal
girye: ağlama, dökülen gözyaşı
bî-his: duygusuz, hissiz
te'sis olunurken: kurulurken
dest: el
hıyânet: güveni kötüye kullanma, hainlik, ihanet
dest-i hıyânet: hainlik eli
bünyân: yapı
zehr: zehir
zehr-âbe: acı su, kötü su, zehir gibi su
lânet: kargıma, kargış
zehr-âbe-i lânet: zehir gibi kargış suyu
levs: kir, pislik
riyâ: iki yüzlülük
levs-i riyâ: iki yüzlülük kiri
zerre: çok küçük parça, parçacık
safvet: arılık, saflık, temizlik
zerre-i safvet: temizlik zerresi
hased: kıskançlık
levs-i hased: kıskançlık kiri
teneffu': çıkarcılık, faydalanma, fayda sağlama
levs-i teneffu': çıkarcılık kiri
tereffu': terfi, yükselme
ümmîd-i tereffu': yükselme umudu
ecsâd: cesetler, cisimler, gövdeler
nâsiye: alın, cephe
pâk: temiz
ü: ve
dirahşan: parıldayan, parıltılı, parlak
şehr: kent, şehir
müebbed: sonsuza kadar, sonsuzca
fâcire: erkeğe düşkün kadın, günah işleyen kadın, kötü kadın
dehr: çağ, dünya, evren
fâcire-i dehr: dünya orospusu, evrensel orospu
debdebe: görkemli gürültülü patırtılı gösteriş
tantana: gürültülü parıltılı şatafatlı gösteriş
kal'a: kale
dahme: mezar, türbe
mersûs: dayanıklı, direngen, sağlam
havâtır: anılar, hatıralar
dahme-i mersûs-ı havâtır: anıların sağlam mezarı
ma'bed: tapınak
gırre: yok yere övünen, gafil, gereksiz gurura kapılan, övüngen
dîv: cin, dev, ifrit, şeytan, kötülüğü temsil eden varlık
mukayyed: bağlanmış, bağlı
mâzî: geçmiş
âtî: gelecek
nakletmek: anlatmak, bir başkasına anlatmak
me'mûr: görevlendirilmiş, görevli
sûr: sur, kentleri çeviren yüksek duvarlar
kafile-i sûr: sur kafilesi, sur silsilesi
mebânî: binalar, yapılar
münâcât: Tanrı'ya dua etme, yakarma
mebânî-i münâcât: Tanrı'ya yakarma yapıları, tapınaklar
mahmil: sepetli yüklük, sepetli eyer, yük taşıyan, yüklü armağan
ezkâr: sözler, yinelenen yakarılar
mahmil-i ezkârı: sözlerini taşıyan, yakarılarını yineleyip duyuran
minârât: minareler
sakf: çatı, dam
medrese: din eğitimi verilen okul
zıll: gölge
zıll-ı siyâh: kara gölge
te'mîn etmek: elde etmek, sağlamak
sâil: dilenci, dilenen
sâbir: sabreden, sabırlı
sâil-i sâbir: sabırlı dilenci
rahmet: Tanrı'dan bağışlama, esirgeme dileme
mekaabir: mezar taşları
elvah-ı mekaabir: mezar taşları tabloları, mezar yazıtları
pür-velvele: gürültü patırtı dolu, şamata dolu, şamatalı
yâd: anma, anı, anış
iykâz etmek: aklına getirmek, uyandırmak
sâmit: konuşmayan, sessiz, suskun
sâkin: durgun
ecdâd: atalar, dedeler
ma'reke: cenk yeri, savaş alanı, savaşılan yer
tîn: balçık, çamur
gubâr: toz 
ma'reke-i tîn ü gubâr: çamur ve tozun savaş alanı
rahne: bozulan, bozuk yer, gedik, yıkık
vak'a: olay
vîrâne: yıkık yapı kalıntısı, yıkıntı 
mekmen: pusu kurulan yer, pusu yeri
hâb: ölüm, uyku, son uyku
eşirrâ: kötüler, it kopuk sürüsü
mekmen- i pür-hâb-ı eşirrâ: uykulu it kopuğun pusu yeri
ber-pâ: ayakta, ayakta duran, yıkılmamış
mâtem-i ber-pâ: yıkılmamış yas
temsîl etmek: örneği olmak, simgelemek 
âsûde: huzurlu, rahat, sessiz
fersûde: eskimiş, yıpranmış
mesâkin: konutlar, meskenler
mavtın: oturulan, yaşamın sürdürüldüğü yer, vatan
gam-dîde: gamlı, kaygılı, tasalı 
merâret: acılık, tatsızlık
mi'de: mide
tekâza: çekişme, çıkışma, kakma, sıkıştırma, takaza 
zehr-i tekâzâ: sıkıştırmanın zehri
zillet: alçaklık, aşağılık, aşağılık davranışlar
bel'eyleyen: içine alan, yutan
efvâh: ağızlar
kadîd: bir deri bir kemik kalmış, kurumuş, sıska, sıskası çıkmış
efvâh-ı kadîde: kurumuş ağızlar
fazl: bağış, kerem
fazl-ı tabîat: doğanın bağışı, doğanın bağışladığı
âmâde: hazır
mün'im: bakıp besleyen, nimet veren, yediren içiren
fıtrat: yaradılış
makrûn: kavuşmuş, ulaşmış
âtıl: devinimsiz, duran, tembel
âkim: dölü olmayan, kısır, verimsiz
ni'met: Tanrı'nın sunduğu yiyecek, içecek; yaşam için gerekli şeyler
esbâb: nedenler, sebepler
rehâ: kurtuluş
esbâb-ı rehâ: kurtuluş nedenleri
züll: alçalma, düşkünlük, horluk
tevekkül: işi Tanrı'ya bırakıp yazgıya katlanma
züll-i tevekkül: yazgıya katlanma düşkünlüğü
mürâyi: iki yüzlü
savt: ses, ün
kilâb: köpekler
savt-ı kilâb: köpeklerin sesi
şeref: onur
nutk: insanoğlunun konuşma, söz söyleme yetisi
şeref-i nutk: konuşma onuru
mümtâz: seçkin, başkalarına göre üstün tutulmuş
tel'in eden: lanetleyen, kargıyan, kargışlayan
âvâz: bağırtı, çığlıkça, yüksek ses
girye-i bî-fâide: yararsız gözyaşı, boş yere akıtılan gözyaşı
hande: gülme, gülüş
zehrîn: acı, zehir gibi
hande-i zehrîn: acı gülüş, zehir gibi gülüş
nâtıka: insanoğlunun düşünüp söyleme yetisi, düzgün konuşma; 
dirayetli, dokunaklı düzgün söz söyleme, doğru düzgün sözler
acz: güçsüzlük, zor durumda olma
nâtıka-i acz ü elem: güçsüzlük ve elem bildiren sözler
nazra: bakış
nefrîn: kargıyan, lanet okuyan 
nazra-i nefrîn: kargıyan bakış, lanetleyen bakış
cevf: iç, içine yönelen, oyuk, oyulmuş
esâtîr: efsaneler, mitolojik masallar
cevf-i esâtîre: efsanelerin içine
kıble: zor durumda kalınınca başvurulan kapı, Müslümanların namazda yöneldiği yan
ikbâl: baht açıklığı, yüksek onura ulaşma durumu
kıble-i ikbâl: yükselme kapısı
reh: yol
pâ-bûs: ayak öpme, ayak öpen
reh-i pâ-bûs: ayak öpme yolu
havf: korku, ürkü
müsellâh: silah kuşanmış, silahlı
havf-1 müsellâh: silahlı korku
hasârât: hasarlar, zararlar
râci': -den dolayı, ilgili, o yüzden
şekve: şikayet, yakınma
tâli': kısmet, talih
şekve-i tâli': talihten yakınış, talihten yakınma
masûniyet: dokunulmazlık, korunma
makrûn: ulaşmış, yakın, yaklaşmış
hakk-ı teneffüs: soluk alma hakkı, yaşama hakkı
efsâne-i kanûn: yasa efsanesi, (şiirde, anayasa masalı)
va'd: söz, vaad
muhâl: olmayacak, olanaksız
vad'i muhâl: gerçekleşmeyecek vaad, olmayacak vaad, olmayacak söz
ebedî: sonsuza dek sürecek
kizb: yalan
muhakkak: belli olmuş, gerçekliği araştırılmış, kesin
kizb-i muhakkak: bilinen yalan
mütemâdî: aralıksız, her zaman
savlet: saldırma
evhâm: kuruntular
savlet-i evhâm: kuruntuların saldırısı
bîtâb: bitkin, güçsüz kalma, halsizlik
tahassüs: duygulanma, etkilenme, içlenme
bî-tâb-ı tahassüs: duygulanmaktan bitkin 
temdîd edilen: süresi uzatılan, uzatılmış
gûş: kulak
tecessüs: anlama merakı, gizlice öğrenmeye çalışma
bîm: korku
bîm-i tecessüs: dinlenme, gözlenme, izlenme korkusu
gayret-i milliye: ulusal çaba
mebgûz: nefret edilmiş
muhakkar: hakaret edilmiş, hakir görülen, hor görülmüş
seyf: kılıç
mahkûm-ı siyâsî: siyasal mahkum
behre: kısmet, nasip, pay, üleş
fazl: erdem, kerem, üstünlük
behre-i fazl ü edeb: erdem ve edebin payı
mensî: bellekten gitmiş, unutulmuş
çehre-i mensî: unutulmuş yüz
bâr: ağırlık, yük
hazer: çekinme, korku, sakınma
bâr-ı hazer: korku yükü
me'lûf: alışkın, alışmış, huy edinmiş
eşrâf: ileri gelenler
tevâbi': uşaklar, yardakçılar
unsur: öğe, bir bütünü oluşturan her bir parça
ma'rûf: herkesçe bilinen, ünlü
unsur-ı ma'rûf: ünlü parça, ünlü öbek
re's: baş
fürûberde: aşağı eğilmiş
re'si fürûberde: eğilmiş baş
ta'kîb: izleme
mâder: ana, anne
hicranzede: ayrılık acısı çeken
mâder-i hicranzede: ayrılık acısı çeken ana
hemser: arkadaş, aynı kafada, eş, eşlik eden
muğber: dargın, gücenik, kırgın
hemser-i muğber: gücenik eş
âvâre: başı boş
hâile: facia

Tevfik Fikret

 



Mavi Vatan

19 Ağustos 2020

Son günlerde sıkça duyduğumuz bir kavram var: ‘’Mavi Vatan’’... Mavi Vatan’ın, kısaca Türkiye’nin Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz’deki sınırlarını belirleyen bir kavram olduğu, Türkiye'nin farklı hak ve egemenliğini içeren deniz alanlarının bütünü olduğu iddia ediliyor… Mavi Vatan, 2015 sonrası Türkiye'nin deniz alanlarındaki aktif ve askeri güce dayalı stratejisinin temelini oluşturuyormuş…

Ben denizci değilim, denizle, denizcilikle ilgili hiçbir bilgim, ilgi ve alakam da yoktur ama bu kavram üzerine de yazmadan duramadım… Her konuda yazan ben, bu konuda da yazmasam olmaz!... Malum; bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak toplumsal hastalığımızdır… Korona’dan beter bu hastalık… Bana da bulaşmaması mümkün mü?

Ancak, lütfen yazdıklarıma hemen kızıp da beni yargılamayın… Gelin önce bir dinleyin!...

Mutat olduğu üzre önce her zamanki gibi kısa bir tarih turu yapalım…

Çaka Bey

Çaka Bey, 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebesinde Alpaslan’ın sol cenah komutanıdır. Alpaslan’ın sağ cenah komutanları da Hamur Bey ve Tutak Bey’dirler… Bugün Malazgirt Meydan Muharebesi’nin yapıldığı alandan Ağrı’ya doğru giderseniz ilk ilçe Tutak, ikinci ilçe de Hamur’dur...

Çaka Bey, 1081’de İzmir’de bir Türk Beyliği kurar… Aynı yıl, İzmir tarihindeki ilk Türk hâkimiyetini sağlar… daha sonra Çaka Bey, Çeşme’de bir donanma kurar ve denize açılır… Bir müddet sonra sınırlarını genişleterek Ege Denizi'ndeki bazı adalar ile denizin kıyı şeridindeki bazı yerlerde hâkimiyet kurar. Böylece Çaka Bey, tarihteki ilk Türk amirali unvanını alır.. Bugün Çeşme limanı yakınında Çaka Bey’in bir heykeli vardır… Tabii Çaka Bey’in bu hizmeti de Selçuklular tarafından karşılıksız bırakılmaz!... Çaka Bey, 1092 yılında Bizans ile ittifaka giren Selçuklu Sultanı I. Kılıçaslan tarafından davet edilip, merasimle karşılanıp, ziyafet sırasında bizzat Sultan I. Kılıçaslan tarafından kılıçla öldürülür…

Çaka Bey, Türklerin denizde fiilen savaşan ilk, tek ve son denizci komutanıdır, Çaka Bey’in Akdeniz’deki faaliyeti de Türklerin ilk ve son deniz faaliyetidir… Çünkü ne Selçuklu, ne Osmanlı ne de Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman ama hiçbir zaman denizci bir devlet, Türkler de hiçbir zaman ama hiçbir zaman denizci bir millet olamamışlardır...

Dedim ya, lütfen bana kızmadan beni bir dinleyin, sonra kızarsınız…

Haçlı Seferleri ve Moğol istilası

Selçuklu’nun, Osmanlı’nın ve Türkiye Cumhuriyetinin bir denizci devlet, Türklerin de bir denizci millet olamayışı hakkında Fransız tarihçi Frenand Braudel şöyle bir açıklamada bulunur:

Braudel’e göre, 13. yüzyılda Moğol istilasında İslam’ın bütün şehir medeniyeti yıkılmış, kütüphaneleri yakılmış, milyonları öldürülmüş ve bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülmüştür… Braudel’e göre Haçlı Seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatmıştır. Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlamış ve zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşmiştir…

Braudel’in bahsettiği bu süreçten de en çok Selçuklu ve Osmanlı etkilenmiştir… Hem Selçuklu ve hem de Osmanlı bu sürecin ve başka nedenlerin de etkisiyle karaya hapsolmuşlar ve hiçbir zaman denizci bir devlet ve denizci bir millet olamamışlardır…. Türkiye Cumhuriyeti de bu sürecin bir devamıdır…

Barbaros Hayrettin, Turgut Reis ve Piri Reis…

Şimdi bu iddiam karşısında muhtemeldir ki içinizden bu isimleri saymışınızdır… Barbaros Hayrettin’in kardeşleri; Oruç Reis, İlyas Reis, İshak Reis.. Ardından da Turgut Reis, Piri Reis.. Sadece şu kadarını söyleyeyim bu dahi ve kahraman denizciler Osmanlının yetiştirdiği denizciler değildi… Akdeniz’de korsanlık yaparak kendilerini geliştiren ve güçlendiren bu denizcileri Osmanlı hizmetine almıştı… Bu denizcilerin kökenlerini de saymıyorum… 1513 tarihinde ilk dünya haritasını çizen Piri Reis’in Osmanlı denizciliğine yaptığı hizmetleri de karşılıksız kalmamış, Kanûnî Sultan Süleyman'ın fermanı üzerine 1553'te Kahire'de boynu vurularak idam edilmiştir…

Yavuz Sultan Selim ve Turgut Reis

Rivayet olunur ki Yavuz Sultan Selim Mısır için sefere çıktığında yolda Konya Ovasında konaklar… Bu seferi Akdeniz ortasında haber alan Turgut Reis, hızlı bir kadırga ile hareket ederek Marmaris civarında karaya çıkar.. Hanlarda at değiştire değiştire uyumadan Konya ovasında Yavuz Sultan Selim’e yetişir. Turgut Reis, destursuz bir şekilde Yavuz Sultan Selim’in çadırına girerek padişaha şöyle söyler: ‘’Padişahım! Duydum ki Mısır’a sefer gidermişiniz… Vazgeçin bu seferden. Bizim gemilerimiz Portekiz ve İspanyol kefere gemilerinin yanında zayıf kalıyor. Bize imkân verin, onlardan daha iyi gemiler yapalım. Değil Mısır’ı size tüm Akdeniz’i fethedeyim!’’

Tabii ki Yavuz Sultan Selim, Turgut Reis’i dinlemez… Dedim ya, Osmanlı ne denizci bir devletti ne de Osmanlı denizci bir milletti… Ve Akdeniz ne yazık ki Turgut Reis’in söylediği gibi hiçbir zaman bir Osmanlı gölü olamadı…

Preveze Deniz Muharebesi

Preveze Deniz Muharebesi, 28 Eylül 1538 tarihinde Yunanistan'ın kuzeybatısındaki Preveze'de Barbaros Hayreddin Paşa, Amiral Andrea Doria’yı mağlup etmişti…

Bu zaferden sonra idi ezberimdeki bu türkü:

‘’Deniz üstünde yürür
Düşmanı arar buluruz
Öcümüz komaz alırız
Bize Hayrettinli derler’’

Türküye dikkat ediniz, ‘’Bize Hayrettinli derler’’ diyor, ‘’Bize Osmanlı derler’’ demiyor… Anlıyorsunuz değil mi? Başka bir şey söylemiyorum…

İnebahtı Deniz Muharebesi

İnebahtı Deniz Muharebesi, Preveze zaferinden tam 33 yıl sonra 7 Ekim 1571 tarihinde Osmanlı Devleti ile Haçlı donanmaları arasında, Korint Kıstağı'nda, İnebahtı yakınlarında yapılan deniz muharebesidir. II. Selim dönemindeki bu muharebede Osmanlı donanması büyük hasar görür. Bu muharebe Osmanlı Devleti'nin yükselme dönemindeki en büyük deniz mağlubiyeti olarak addedilir. 

Ancak bu mağlubiyet göz göre göre gelmiştir. Turgut Reis’in Yavuz Sultan Selim’e söylediği gemilerin yenilenme işi hiçbir zaman yapılmamıştır.

Sokollu Mehmed Paşa, bu mağlubiyetten sonra yeni bir donanma hazırlamasını istediğinde bunun için çok sayıda malzemeye ihtiyaç olduğunu, kısa süre içinde böyle bir donanmanın hazırlanmasının zor olacağını söyleyen Uluç Ali Paşa'ya, "Bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabiliriz. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al" dese de, Tersane Baş Mimarı Mustafa Ağa idaresinde altı ay içerisinde 150 tane kadırga inşa edilse de bu kadırgalar teknolojik olarak gelişen İspanyol ve Venedik gemileri karşısında yine zayıf kalırlar… Çünkü özellikle İspanyollar Amerika gibi Ümit Burnu gibi uzak diyarların keşfi için daha büyük, daha teknolojik gemiler yapmakta ve bunları kullanmaktadırlar…

Fakat daha vahimi İnebahtı’nda kaybedilen denizci insan kaynağıdır. Bir daha asla bu denizciler yerine konamaz…

Çeşme Deniz Muharebesi

Rus donaması Baltık'ı, Kanal'ı, Cebelitarık'ı, Akdeniz'i dolaşıp gelerek 5-7 Temmuz 1770 tarihleri arasında Çeşme Körfezi açıklarında Osmanlı Donanmasını imha eder… 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nın bir parçası olan bu çatışmanın sonucunda Osmanlı Donanması Ruslar tarafından tamamen yok edilir… Bir Osmanlı düşünün ki, Rus donaması teee Kuzey Denizinden kalkıp Baltık'ı, Kanal'ı, Cebelitarık'ı, Akdeniz'i dolaşarak Osmanlının burnunun dibine kadar gelir de Osmanlının ruhu bile duymaz ve tüm donanması imha edilir… Bana yazımın başında kızmış mıydınız Osmanlı ne denizci bir devlet ne de denizci bir millet değildi dediğimde? İsterseniz henüz kızmayın…

Sanayi devrimi

Sanayi devriminin de Avrupa’da başlamasıyla gemilere yelken yerine makine yerleştirilir. Bu ise Osmanlı denizciliğinin tamamen ölmesine sebep olur… Artık Osmanlı gemi için Avrupa’ya özellikle İngiltere’ye gemi siparişinde bulunmak zorunda kalır… Ancak siparişi verilen gemilerin de ne bir amacı, ne bir konsepti, ne de bir stratejisi vardır… Rastgele gemi siparişi verilir… Alınan gemilerin de işletecek personeli yoktur.. İngiltere’den alınan gemiler uzmanları ve çarkçıbaşısı ile beraber alınır…

Haliç’e hapsedilen donanma…

Mademki denizdeki her savaşı Osmanlı donanması kaybetmektedir, o zaman da çözüm basittir: Donamayı Haliç’ hapsetmek! Hem de "sömürgemiz mi var ne donanması?’’ diye, değil mi?

Sultan Abdülhamit anılarında şunları söylüyor: "İstanbul Konferansı göstermişti ki, Abdülaziz Han'ın orduyu ve donanmayı güçlendirme yoluna girmesi, büyük devletleri telaşlandırmış ve bu teşebbüs hayatına mal olmuştu. Daha sonra kopan Rus muharebesi ordunun güçlendiğini ortaya koymuştur. Eğer hanedana başkaldıran subaylar ve hanedana bağlı subaylar meselesi olmasaydı Rus ordularını durdurabilecek ve zaferi kazanabilecektik. Demek orduya verilen emekler boşa gitmemişti.

Buna karşılık bu muharebe, donanmanın sayı üstünlüğüne rağmen bir iş göremediğini de ayrıca ortaya koymuştur. Çünkü bizim gemilerimizin hemen hepsinde İngiliz çarkçıbaşılar vardı. Bu çarkçıbaşıların bazılarını muharebenin başında değiştirmek istediğimiz zaman, İngiltere Elçisi saraya koşmuş ve bu teşebbüsün İngiltere'ye itimadımız olmadığı biçiminde yorumlanacağını açıkça söylemekten çekinmemişti. Öyleyse, bir donanma yok demekti. Çünkü bu donanma, hem Fransızlarla İngilizleri bize düşman ediyor, hem savaşta bir işe yaramıyordu. Faydası olmayan fakat mazarratı (zararı) olan bir şeyi muhafaza etmek aklın icabı dışındadır. Donanmayı Haliç'e çektirdim ve böylece Fransız ve İngilizlere, Akdeniz'de kendileri ile boy ölçüşmeye niyetimiz olmadığını anlatmış oldum. Gerçekten bu tedbir uzun süre İngilizleri ve Fransızları bizimle uğraşmaktan uzak tutmuştur".

Mantığı görüyor musunuz?

Donanmanın Haliç'e tıkılışının üzerinden 20 yıl geçtikten sonra Yunan isyanı (1897) çıkar… Ardında yaşanan Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı'nda donanmanın içler acısı durumu ortaya koyar…

Ertuğrul Fırkateyni

Burada Ertuğrul Firkateynine uzun uzun yer vermemin nedeni koca Osmanlı’da böylesi bir sefere çıkacak bir başka gemisinin olmayışıdır…

Japon İmparatorunu ziyaret için 14 Temmuz 1889'da İstanbul'dan hareket eden Ertuğrul Firkateyninde 56'sı subay olmak üzere mürettebatla birlikte 609 bahriyeli bulunuyordu.

Ertuğrul Fırkateyni'nin 79 metre boyunda, 15,5 metre eninde bir yelkenli olarak 1874'de İstanbul Tersanesi'nde inşa edilmişti. Gemiye İngiltere’de 600 beygir gücünde bir kazan monte edilmişti.

Seyir için tahsisi gündeme geldiğinde adı geçen gemide başçarkçı olarak görev yapan İngiliz Binbaşı Harty bir rapor hazırlayarak Bahriye Nezareti'ne sunar. İngiliz Binbaşı Harty bu raporunda; bu geminin köhne olduğunu, bilhassa kazanının eski olduğunu ve kazan altının hiçbir zaman tamire tabi tutulmadığını, geminin makinesinin harap ve kuvvetsiz olduğunu, bu sebeple gemiyi 8-9 milden fazla götüremeyeceğini, yelkenler ne kadar elverişli olursa olsun Ertuğrul'un bu seferi yapmaya muktedir olamayacağını ifade eder. Ayrıca Şura-yı Bahriye azasından Şükrü Paşa ve Bahriye Erkan-ı Harp Dairesi'nde görevli Ferik Woods Paşa da Ertuğrul Fırkateyni'nin Uzak Doğu seferi için uygun olmadığına dair görüş bildirirler…

Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, raporlardan padişaha bahsetmez… İngiliz Binbaşı Harty'i de başka bir gemiye atanır.

Ertuğrul Fırkateyni bu rapora ve görüşlere rağmen bile bile sefere çıkarılır. Gemi Süveyş Kanalı'ndan geçerken, 28 Temmuz 1889'da kanalın sığ sularında kuma saplanır, kanal idaresinin yardımıyla kurtarılır…

Altı ay sürmesi planlanan bu seyir, yaşanan aksaklıklar sebebiyle yolda Hindistan gibi İngiliz sömürgelerine uğraya uğraya 10 ay 3 hafta sürerek, Fırkateyn, 7 Haziran 1890'da ise Yokohama Limanı'na demir atar…

Üç ay kadar Japonya'nın Yokohama Limanı'nda kalan firkateynin Japon yetkililerin tayfun mevsimi uyarılarına rağmen İstanbul'dan gelen hareket emrini geciktirmemek için gemi yola çıkar…

Firkateynin hareketinden kısa bir süre sonra fırtınaya yakalanır…  Açıktan gidemediği için kıyıya yakın giden gemi Oşima Burnu'nun kayalıklarına çarparak 16 Eylül 1890 saat 21.00 sıralarında batar. Gemi Komutanı, Gemi Süvarisi ve 54 subayın da içinde bulunduğu 526 mürettebat şehit olur. Sadece 69 kişi kurtulur.

Bu ziyaretin, yaklaşan Cihan Harbi için, geminin İngiliz sömürgelerinde bayrak göstermesi için Almaya tarafından empoze edildiği rivayet edilir.

Hani yazı girişimde bahsetmiştim ya Osmanlı ne denizci bir devletti ne de denizci bir milletti diye… Bana kızmıyorsunuz değil mi?

İngiltere’de gemi yapımı esnasında gözlemciler

İngiltere’ye verilen gemi siparişlerinde anlaşma gereği tersanede gemi yapımı süresince iki Osmanlı personeli gözetim görevinde bulunacaktır. Bu maksatla da Osmanlı İmparatorluğu iki Osmanlı paşasını görevlendirir. O zaman Osmanlıda amiral unvanı yoktur, amiral yerine paşa unvanı kullanılır.

Bu iki paşa gemi inşa süresi olan iki yıl boyunca elde tespih tersane içindeki yolda volta atarak süreyi tamamlarlar…

Aynı tersanede Japon İmparatorluğu da gemi siparişi vermiştir. Aynı anlaşma Japonlar için de geçerlidir. İki Japon personeli gemi inşasına nezaret edecektir. Japonlar tersaneye yakın bir oteli komple kiralarlar, otelde otuz kişi kalırlar... Ancak her gün anlaşma gereği farklı iki kişi gemi yapımına nezaret ederler. Bu farklı iki kişi ihtiyaca göre; elektrik mühendisidir, makine mühendisidir, çarkçıdır, gemi tesisatçısıdır, gemi topçusudur, gemi tasarımcısıdır… Akşam otelde bir araya gelip gemi yapım planının sürecini çıkarırlar… Sonuç ortada, bugün Japonya gemi inşa alanında dünyada bir numaradır…

Değişen bir şey var mıdır? Yoktur!... Gözlerimle, yerinde gördüm ki yoktur… 1995-1997 yılları arasında Yüksek Lisans eğitimi için Almanya’da Hamburg’dayım. Türk Deniz Kuvvetleri’nin Almanya’ya gemi siparişi var. Gemiler Hamburg’da Blohm + Voss tersanelerinde yapılıyor. Yine anlaşma gereği tersanede bir Türk irtibat (gözetim- nezaret) timi bulunuyor. Sadece bulunuyor!...

Ege’de adaların kaybı

Attik ve Mora yarımadaları ve bu yarımadaların çevresindeki tüm adalar ile kuzey Sporadlar, Ege’nin ikinci büyük adası Eğriboz dâhil yüzlerce ada  1829 Edirne Anlaşması ve 1832 yılında yapılan düzenlemelerle Yunanistan’a bırakılır….

Ege’deki 12 Ada, Balkan Savaşı sırasında 1912 yılındaki Uşi Anlaşmasıyla İtalya'ya bırakılır. Balkan savaşı sonunda yapılan 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve neticesinde Şubat 1914 tarihinde yapılan Büyükelçiler Konferansında; başta Girit Adası olmak üzere, 12 Ada İtalya'ya; İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adaları Yunanistan'a verilir… Bu anlaşmaya göre Osmanlı’nın elinde sadece Gökçeada, Bozcaada ve Meis adası kalır… I. Dünya Savaşı'nda da Osmanlı ile İtalya'nın karşı karşıya gelmesiyle adalar İtalya'da kalır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra da 1947'deki Paris Barışı ile İtalya 12 Ada'yı Yunanistan'a bırakır.

Donanmanız olmazsa Ege’de Meis adasını bile kaybedersiniz… Ki öyle oldu… Bazı aklı evveller ki onlar tarihi bilmezler, Osmanlıyı Boğazın hasta adamı değil de sanki dünyanın en kudretli devleti zannederler, Osmanlıyı bir denizci devlet Osmanlı milletini de bir denizci millet zannederler, Oniki Adayı, Ege adalarını hatta Kıbrıs’ı hatta hatta Mora’yı, Epir’i, Selanik’i, Filibe’yi niye kaybettik diye hayıflanırlar.

Niye kaybettik bu adaları? Osmanlı Devleti denizci bir devlet, Osmanlı milleti de denizci bir millet değildi de ondan… Donama yoktu donanma!...

Ve günümüz

Burada yazılacak çok şey vardır... Ama ben yine de özetlemeye çalışayım…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkenin bir Denizcilik Bakanlığı yoktur… Bir garipler ülkesiyizdir zaten; Kültür Bakanlığı vardır da Denizcilik Bakanlığı yoktur işte…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkenin yolcu ve yük taşımacılığında deniz taşımacılığının payı neredeyse sıfırdır… Dünyada sahile paralel otoyolu yapan tek millet biziz (Karadeniz Otoyolu) Ülkenin en büyük şehri İstanbul’dan ne Ege ve Akdeniz kıyılarına ne de Karadeniz kıyılarını yük ve yolcu taşımacılığı yapılır.

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak denizci bir devlet ve denizci bir millet olmadığımız için iç şehirlerin deniz bağlantısının varlığının ne anlama geldiğini hiç mi hiç idrak edemedik... İdrak edemediğimiz gibi var olan bağlantıları da kopardık… Zamanında DPT; Ankara – Sivas – Erzincan - Erzurum – Otoyolunu, Erzurum’dan bir hat Kars – Gümrü – Azebaycan – Hazar Gölü, bir hat da Ağrı – Doğubayazıt – İran güzergâhını, Samsun, Giresun, Trabzon ve Rize limanlarını da tünellerle bu hatta bağlanması planlamış, bu şekilde Hazar Gölü üzerinden Orta Asya, Ağrı üzerinden İran, Erzurum – Ağrı üzerinden Doğu Anadolu, Giresun, Trabzon Rize bağlantıları ile Karadeniz limanlarına bağlanması öngörülmüştü...  Ancak bunun yerine Karadeniz Otoyolu yaparak Orta Asya, Doğu Anadolu ve Orta Anadolu Karadeniz limanlarına bağlanmadığı gibi bütün Karadeniz şehirleri de denizden koparılmıştır.

Sanırım 1990’lı yıllar, STFA grubu Pakistan’da bir otoyol ihalesi almıştı. Bu Pakistan’ın kuzeyini Hint Okyanusuna birleştirecek 600 Km.lik bir otoyoldu. Bir başka şekilde de bu otoyol Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine Hint Okyanusuna çıkış sağlayacaktı. Rusya bastırdı ve proje iptal edildi. STFA tazminatını alarak Pakistan’dan geri döndü… Karaların bir denize açılması ne demek? Anlıyorsunuz değil mi?

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkede doğru dürüst Denizcilik Meslek Liseleri yoktur... Ülkede hala Denizcilik Üniversitesi yoktur… Ülke üniversitelerinde hala yeteri kadar Denizcilik Fakülteleri yoktur… Ülkede hala Deniz Ürünleri Lisesi yoktur.. Ülkede hala Deniz Ürünleri Fakülteleri yoktur… Şimdi bana numune olarak bir iki tane deniz mektebi gösterirseniz ben de bunların ihtiyacın yüzde biri bile olmadığını söylerim…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkede doğru dürüst Yelkencilik Kulüpleri, Kürek Kulüpleri, Bot Kulüpleri, Denizcilik Sporları Klüpleri yoktur…  Marmara bir iç deniz... Orada bir tane bile –ilaç niyetine- yelkenli gören yoktur…

Dünyada yelken sporuna uygun üç tane deniz vardır. Bunlardan birincisi ve en uygunu Ege Denizi'dir... İkincisi ABD'nin Kaloforniya Bölgesidir. Üçüncüsü ise Avustralya'nın Güneybatı Bölgesidir. Bunlardan ilk ikisini gördüm... Birincisinde (Ege'de) denizde yelkenli gözükmezken, ikincisinde (Kaliforniya) yelkenliden deniz gözükmez...

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkenin sahillerinde bir tane bile Deniz Sporları Merkezi yoktur… Ülkenin insanları denize, suda ıslanmak ve güneşte yanmak için sahillere gelirler… Sahiller, bot ve yelkenli limanları ile değil, beton yazlıklarla doludur…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülke insanı yüzme bile bilmediği için her yıl denizlerinde, göllerinde ve nehirlerinde yüzlerce vatandaşı boğulur…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak şehirlerinde, şehirlerinin semtlerinde yüzme havuzları yoktur…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak neredeyse ülkenin bütün deniz komşularıyla arası kötüdür…

Bir mezhep aşkına, İhvan uğruna Suriye, İsrail ve Mısır ile aynı anda büyükelçimiz yoktur… Bu ülkelerle neredeyse düşman halindeyiz.. Libya’nın yarısı ile dost yarısı ile düşman halindeyiz… AB ile, Fransa ile Almanya ile aramız yoktur… ABD’yi düşman, Rusya’yı dost belledik… Yunanistan’la zaten FIR Hattı, Kıta Sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge sorunları vardır…

Akdeniz’de sular her zaman sıcaktır… Yunanistan ile yüzyıllık bu sorunlar vardır.

Ülkenin üç tarafı derya deniz… 1992 yılında Karadeniz’i çevreleyen ülkeler için Türkiye’nin önderliğinde Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) kuruldu… Denizci bir devlet ve denizci bir millet olmadığımız için biz kurduk ama unuttuuuk gitti… Şimdi hiç hatırlayan var mı Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütünü?

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Neden Türkiye’nin liderliğinde bir ‘’Doğu Akdeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’’ kurulmaz! Kavga, döğüş, savaş, hır, gür, İhvan aşkı dururken ‘’işbirliği’’ de neymiş, değil mi?

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ülkenin güçlü bir Deniz Gücüne ihtiyacı vardır… Ama Deniz Kuvvetlerinin daha Deniz Lisesi bile yoktur, kapatılmıştır… Deniz Astsubay Hazırlama Okulu yoktur, kapatılmıştır… Deniz Kuvvetlerinin kırk yılda yetiştirebildiği pırıl pırıl denizci subayları, amiralleri Balyoz – Ergenekon kumpasları ile harcanmıştır… Balyoz – Ergenekon kumpasları ile harcanan sadece Deniz Kuvvetlerinin subayları ve amiralleri değildi, Balyoz – Ergenekon kumpasları ile harcanan aslında Mavi Vatan’dı, bu ülkenin deniz geleceği idi…

Neyse… Bu satırlar daha uzaaaar gider… Devam etsem ülkenin içi, doğusu dağ, dağcılığı bilmediğimiz söyleyeceğim… Tarım ülkesiyiz, tarımı, hayvancılığı bilmediğimizi söyleyeceğim… En iyi ben burada bırakayım…

Mavi Vatan demeniz için önce Mavi Vatan’ı hak etmeniz lazımdır. Tıpkı denizde yüzmek isteyenin yüzmeyi çok iyi bilmesi gibi… Tıpkı uçmak isteyenin uçmayı çok iyi bilmesi gibi… Öyle Mavi Vatan durduk yerde olmaz!

Bu topraklarda Likyalılar, Frikyalılar, Kayralılar yaşamıştır. Hemen hepsi denizci millettir. Daha yakınlarda anlattım Karya’nın iki kadın kraliçesinin (I. ve II. Artemis) tarihteki ilk kadın amiraller olduğunu… Ancak hiçbir kavim Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti gibi denize bu denli uzak, denize bu denli yabancı, denize bu denli ilgisiz kalmamıştır… Yazımın başında belirttiğim gibi Çaka Bey, bu milletin gördüğü denizde fiilen savaşan ilk, tek ve son amiralidir.

Mavi Vatan, Mavi Vatan derken denizden bu kadar uzak bir yaşamla, değil Mavi Vatan’a sahip çıkmak, korkum o ki, ana vatandan da olacağız… Çünkü gidiş hiç de hayra alamet değildir!...

Allah sonumuzu hayreyleye!

Osman Aydoğan

Bir not: Yazımın girişinde denizcilikle ilgili hiçbir bilgi, ilgi ve alakam yok demiştim ama kendime haksızlık da etmeyeyim… 1995 -1997 yılları arasında Hamburg’da iki yıl boyunca Bot ve Yelken Kursuna katıldığımı, bir yıl süresince dershanede navigasyon ve denizcilik temel bilgisi eğitimi aldığımı, sonraki yılın ilk altı ayında Elbe Nehri'nde, ikinci altı ayında da Kuzey Denizi'nde yelken kullandığımı arz etmek istiyorum… Bir nebze de olsa deniz havası almışımdır. Denize olan sevgim bundandır…



Altun hızmav mülâyim

18 Ağustos 2020

Araya 17 Ağustos 1997 depremiyle ilgili yazım girince yazı serime ara vermiştim. İki gün önceki yazımda Süleyman Askerî Bey’i anlatırken hepimizin bildiği bir Kerkük türküsü olan ‘’Altun Hızmav Mülayim’’ türküsünün Süleyman Askerî Bey için söylendiğinin rivayet edildiğini yazmıştım… Şimdi de bu türküyü anlatmasam olmaz!

TV ve radyolarda ne zaman bu türküyü duysam, ‘’mutlaka’’ derdim ‘’mutlaka bir sorun var Irak’ta, Musul’da veya Kerkük’te’’… Eskilerden Araplar saldırdığında Kerkük’e çalardı bu türkü TV’lerde, radyolarda… Şimdi ise Barzani saldırdığında Kerkük’e, değil TV ve radyolarda bu türküyü çalmak, Kerkük’ün adını bile anmıyorlar… Ancak benim zihnimde hazin hazin hep çalar bu türkü…

Birinci Dünya Harbi'nde Ali İhsan Paşa'nın basiretsizliği ve ihanetiyle İngilizlere teslim edilen harpten sonra da yine İngiliz oyunuyla Türkiye'nin elinden çalınan, gasp edilen Kerkük... Atatürk'ten sonra da Türkiye’nin hiç ama hiç ilgilenmediği, ilgilenemediği, arkasını döndüğü Kerkük... Bir zamanlar Antep kadar, Erzurum kadar, Sivas kadar Türk olan Kerkük... Önce Arap’ın, Saddam’ın, sonra da Peşmerge'nin, Barzani’nin vurduğu, talan ettiği, yağmaladığı, tecavüz ettiği Kerkük… Türkiye'nin bir zamanlar kırmızı kırmızı çizgisi olan ama zamanla sararan, solan, unutulan, bir mezhep sevdasına Barzani'ye peşkeş çekilen Kerkük...

Arif Nihat Asya'nın:

‘’Perdeleri örtük
Lambaları sönük
Sırtında yıllar yük
Hatıraları kırık dökük
Bir yer olacak orada
Adı Kerkük’’

dediği Kerkük...

İşte TV’lerde, radyolarda geçmişte sadece bu tecavüz zamanlarında duyduğum ve artık değil tecavüz, Kerkük Türkü katledildiğinde bile artık TV’lerde, radyolarda hiç mi hiç duymadığım ‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü bir Kerkük türküsüydü…

‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü; insanı bam telinden vuran, insanın içini acıtan, insanın yüreğini sızım sızım sızlatan, insanın boğazına yumruk gibi gelip gelip oturan, çok saf, çok temiz, tertemiz, insanı can evinden vuran bir Kerkük türküsüydü…

‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü; insana acı veren, bir kabullenme duygusunu, bir sineye çekme duygusunu verse de için için insanı isyan ettiren bir Kerkük türküsüydü.

’’Müzikteki 24 aralık, altının ‘en saf’ olan 24 ayar hâlinden mülhemdir!’’ (mülhem: esinlenmiş) diye bir veciz söz vardı… İşte ‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü sevginin, acının, hüznün, şikâyetin, çaresizliğin ve isyanın en saf halinden mülhem olan bir Kerkük türküsüydü…

‘’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü; İngilizler'in "Mezopotamya Seferi" adı verdikleri seferle 1914 yılında Basra'yı işgali üzerine Basra'yı geri almak için, Binbaşılıktan Yarbaylığa terfi ettirilerek cephe komutanlığına atanan, yerli Araplar ve gönüllülerden topladığı kuvvetlerle Şuayyibe'de İngilizlere karşı taarruza geçen, üç gün süren savaşın sonucunda yenilgiye uğrayıp, bu savaşta bacağından yaralanan, gözlerinin önünde kendi yetiştirdiği gencecik vatan evlatlarının şakır şakır öldüğünü görüp, üzüntüden Bercisiye koruluğu yakınlarında henüz 30 yaşında iken intihar eden (Nisan 1915) Süleyman Askerî Bey için yazıldığı rivayet edilen bir Kerkük türküsüydü…

Düşünüyor musunuz; türküde; "seni Hak’tan diledim" diyor. (Hak’tan başka ne dilenirdi ki?)... ''Yaz günü temmuzda, sen terle ben sileyim'' diyor... ''Menim lâl olmuş dilim, ne dedi yar incinir'' diyor... ''Gün gördüm günler gördüm, seni gördüm şâd oldum'' diyor... 

Ve türküyü dinledikten sonra türkünün şu dizesi zihninizde takılmış bir plak gibi döneeeer durur:

‘’Menim lâl olmuş dilim, ne dedi yar incinir?’’

Yarınki yazıma, herkes ‘’Mavi Vatan’’ diye Doğu Akdeniz’e odaklanmışken, ben de yeri gelmişken ‘’Kerkük’’ ile devam edeyim…

Osman AYDOĞAN

Billur gibi duru bir muhteşem sese sahip '’Sema’’ isimli bir solistin ve onun kurduğu ‘’Taksim’’ isimli grubun seslendirdiği harika yorum: Sema & Taksim:
https://www.youtube.com/watch?v=PXuUCcxaexM

Türkülerin şan yorumları pek güzel olmaz ama burada seslendiren, Kerkük asıllı tenor İhsan Ekber olunca mükemmel bir yorum ortaya çıkmış:
https://www.youtube.com/watch?v=CBioJvoXdBE

Bu türkünün en güzel yorumu Abdurrahman Kızılay’ın yorumudur.  Bu türküyü Abdurrahman Kızılay’dan dinlemeyen bu türküyü dinledim demesin!
https://www.youtube.com/watch?v=m3C8E0pYEAs

Bu türkü; TRT Türk Halk Müziği repertuarında (TRT repertuar No: 0014) ‘’Altun hızmav mülâyim’’ olarak geçen türküydü...

Bu türkünün kaynak kişi de; ilk ve orta öğrenimini Kerkük'te tamamlayarak müzik eğitimi için Ankara'ya gelen ve 1974'te Türk vatandaşlığına kabul edilen ve asıl adı Abdurrahman Ömer İbrahim olan Kerküklü Türkmen ses sanatkârı ve udi Abdurrahman Kızılay’dı…  Uzun yıllar Kerkük Kızılay’ında gönüllü olarak çalıştığı için Kızılay soyadı önerilmiş ve kendisi de bu soyadı kabul etmişti. 12 Aralık 2010’da Abdurrahman Kızılay’ın da vefatı ile Türkmenler gibi bu türkü de öksüz, sahipsiz ve kimsesiz kalmıştır.  

Derleyen kişi de Nida Tüfekçi’dir... (11.02.1970)

Altun hızmav mülâyim

Altun hızmav mülâyim
Seni haktan dileyim
Yaz günü temmuzda
Sen terle ben sileyim

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Altun hızmav incidir
Gömleği nar içidir
Menim lâl olmuş dilim
Ne dedi yar incinir

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Altun hızmav tomağa
Yaraşır al yanağa
Gel yarim görüşelim
Ben gidirem irağa

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Altun hızmav Arabi
Lebleriv gül şarabı
Uzağ yoldan gelipsen
Kuvvat olsun Çelebi

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Kerkük’te ikinci tekil şahıs iyelik eki -v olduğundan, "Altın hızmav" şeklinde söylenir, ancak "altın hızman" anlamına gelir. 

Belki genç arkadaşlarım hatırlamazlar. Ben de türküyü anlaşılır kılmak için şöyle bir sözlük kullanayım:

Mülâyım; yumuşak, uygun..
Lâl; konuşamayan, dilsiz, suskun...
İrağ; ırak, uzak (ülke değil)...
Tomağ: Kazma, toprağı kazıyacak alet..
Şâd olmak; mutlu olmak, sevinmek...
Hızma; buruna takılan süs halkası...



İki ayrı depremin ardından!

17 Ağustos 2020

17 Ağustos 1999 günü gece saat 03.02'de Türkiye’ni kuzey batısında 7.4 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Neredeyse bütün Türkiye sallandı. Bir dakikaya yakın süren inanılmaz şiddetteki bu deprem ağırlıklı olarak Marmara'yı vurdu. İzmit, Yalova, Gölcük, Adapazarı ve İstanbul'un bazı bölümleri yerle bir oldu. Bu depremde resmi olarak 17.480, resmi olmayan rakamlara göre de 40-50 bin arası insanın öldüğü söylendi.

Bugün bu depremin 21. yıldönümü….

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum. 

Bu depremin ardından o zamanki ebedi sorumsuz yetkililer basında , TV’lerde mebzul miktarda ‘’….ceeeekkk‘’li, ‘’…..caaaakkkk!’’lı demeçler vermişler, sonra da verilen bu sözler havada uçuşup kaybolmuş, geriye vergileri kalmıştı...TV’lere çıkan herbokologlar da akla ziyan abuk sabuk tartışmalar yapmışlardı…  

Sizi önce 1999 Marmara depreminden sonra yapılan bu akla ziyan tartışmalara götüreyim… Sonra da bir depremden sonra nasıl bir tartışma yaşandığını göstermek açısından tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan ve ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ diye anılan 1755 yılında Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen depremi ve ardından yaşanılan tartışmaları ve sonuçlarını anlatayım… Sonra da iki tartışmayı bir mukayese edeyim ve bizler hangi çağda yaşıyoruz bir anlayalım!..

Gerçi bu yazımı daha önce yurdumuzda eksik olmayan bir depremin ardından da yazmıştım... İşte şimdi güncelleyerek tekrar yazıyorum... 

1999 Marmara depremi ve deprem nedeniyle yapılan tartışmalar.

Bu depremden sonra çok tartışma yapıldı... Belki çok şey unutuldu ama aklımda gazete demeye bin şahit gerek olan sözde basında yer alan bazı iddialar kaldı. Bu iddiaları basında dile getirenler sözde Müslüman idiler… Allah’tan bile korkmayarak bu iddiaları dile getirdiler…

Bunların iddiasına göre: ''Ölenler faizcidirler, o gece zina yapıyorlardır, hatta bazılarının cesetleri birbirine bitişiktir.'' Depremde Gölcük donanma üssü ve orduevi de çökmüş, yüzlerce asker ve subayımız can vermişti. Onlar için de aynı şeyleri yazdılar: ''Gece içki içmişlerdi, subaylar zina yapıyordu, Allah onların cezasını verdi.''

Mesela kamuoyunda ‘’Cübbeli Ahmet’’ diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü 17 Temmuz 1999 Marmara depremini hemen ardından şu konuşmayı yapar; “Mevlam zina yuvalarını vurdu”,  ‘’Deprem fuhuş ve faiz yuvalarını vurdu…”

Sonra üniversite kapısına sevk ettikleri türbanlı bir militan kadına pankart açtırırlar: ‘‘7.4 yetmedi mi?’’ Gazeteci Fatih Altaylı, Radyo D'de Bab-ı Ali isimli programda bu kadına "fahişe" dedi diye tazminat öder... Ancak bu kadına arka çıkanlar Fatih Altaylı'ya olmadık hakaretler yağdırırlar... Hatta Hasan Karakaya, Fatih Altaylı'ya küfür ve hakaretler içeren bir yazısında resmen ''or... çocuğu'' (Ayna, 10 Ekiim 1999) diye hitap eder. Hatta 28 Şubat süreci nedeniyle TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu tarafından ifadesi alınan Fatih Altaylı bu komisyona sarf ettiği bu ''fahişe'' sözü nedeniyle açıklama yapmak zorunda kalır!...

Ancak en vahimini ise Nazlı Ilıcak'ın depremden yıllar sonra 31 Ocak 2013 tarihinde katıldığı ‘’Medya Mahallesi’ ismindeki bir TV bir programında ima ettiği şu sözleri olur:  "Güven Erkaya'nın liderlik ettiği Gölcük’e konuşlu donanma, 28 Şubat’ta Müslümanlara zulüm etti. Hemen ardından da Marmara depremi Gölcük’ü vurarak Allah bunları cezalandırmış oldu."

Bu sözde Müslümanlar depremde ölen her kesimden, her görüşten insanımızın ve ayrıca Mehmetçiklerin ruhlarını sızlattılar. Sonra benim aklıma Azeri Şair Mirze Elekber Sâbir’in bir şiiri gelir: ‘’Harda (nerede) Müselman görürem gorhuram…’’

17 Ağustos 1999 depreminden sonra ülkemizde depremin sebep ve sonuçları pek tartışılmadı. Sadece birkaç müteahhit suçlandı, göstermelik olarak tutuklandılar sonra da serbest bırakılırdılar. Bu depremin toplumumuzun düşün dünyasına bir etkisini de olmadı… Ve deprem fıtrattır denildi, kaderdir denildi, takdiri ilahidir denildi ve geçildi… Ve ülkemizde gerçek anlamda depreme dair bir tartışma da yaşanmadı…

1755 Büyük Lizbon Depremi

Bir depremden sonra nasıl bir tartışma yaşandığını göstermek açısından tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan ve ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ diye anılan 1755 yılında Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen depremi anlatmak istiyorum…

1 Kasım 1755 günü saat 9.40'ta Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen ve tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan bu deprem esnasında 60.000 ile 100.000 arasında tahmin edilen insan ölür. Depremi bir de tsunami ve kentin pek çok yerinde başlayan yangınlar takip eder. O dönemde Avrupa'nın en büyük dördüncü şehri olan Lizbon'un neredeyse tüm yerleşim alanları kullanılmaz hale gelir. Bu deprem tarihte ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ olarak anılır. Bu deprem İspanya ve Fas’ı da büyük ölçüde tahrip eder.

Bu deprem Portekiz'i son derece olumsuz bir şekilde etkiler. Portekiz'de politik tansiyon yükselir, ekonomi çöker ve zaten gerileyen koloni imparatorluğunun 18. yüzyılda büyük ölçüde yıkılmasına yol açar. Jeologlar, Büyük Lizbon Depremi’nin Atlas Okyanusu'nda Cabo de São Vicente'den 200 km batıda meydana gelmiş 9 Richter ölçeğinde olduğunu tahmin etmektedirler.

1755 Büyük Lizbon Depremi'nden sonra yapılan tartışmalar ve düşün dünyasına etkileri

Büyük Lizbon Depremi; yol açtığı bu maddi yıkımının yanında, Avrupa tarihinde hem teolojik hem felsefi hem de doğa bilimleri açısından bir dönüm noktasını da ifade eder. Rene Descartes ve Baruch Spinoza ile beraber rasyonalizmin 17. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri olan Alman matematikçi ve filozof Gottfried Wilhelm Leibniz’in iddia ettiği ‘’dünyanın yaşanılacak en güzel yer olduğu’’, ‘’Tanrı’nın bütün kötülüklere rağmen en iyi Tanrı olduğu’’ ve ‘’dünyada ki her şey olanaklı olanın en iyisi''  inancı (Leibniz’in optimizmi) büyük yara alır. Çünkü bu deprem, fazlasıyla Katolik’in yaşadığı Lizbon’da, dini bir bayramın yaşandığı gün gerçekleşmiştir. Portekizli ilahiyatçılar Tanrısal öfkenin nedenini araştırmak için bir kurul bile toplarlar ve sonuçta bu deprem için “Takdir-i İlahidir’’ derler. Ve devam ederler; “Bunlar itikadımızı sınamak için… Eğer bunca acıya rağmen inancımızı yitirmezsek, ahrette mükafatımız büyük olacak.”

Voltaire mahlasını kullanan, Fransız devrimi ve Aydınlanma hareketine büyük katkısı olan Fransız yazar ve filozof François Marie Arouet yaşanan felaket sonrası yaşanan acılara kutsal kılıflar dikilmemesini söyleyerek bu fikirleri absürd olarak gördüğünü açıklar... Ve der ki Voltaire: "Bu yaşadıklarımızın tanrısal adaletle bir ilgisi yoktur. Yaşadığımız tamamen bir doğa olayıdır." Bu açıklama, tutucu çevreleri ayağa kaldırır her zaman ve her devirde olduğu gibi… Voltaire dinci tepkilere rağmen, inançla savunur depremin fiziksel nedenlerini... 

Bu fikirler Avrupa'nın düşünce yapısını derinden etkileyerek Avrupa düşünce tarihini kökten değiştirir. Eğer depremler Tanrı tarafından gönderilen cezalar değilseler, onları araştırmak, incelemek ve hatta anlamak mümkün olabilirdi. Bu nedenle Lizbon depreminin araştırılması girişimi yer bilimlerinin doğuşu olarak kabul edilir…

Voltaire bu Büyük Lizbon Depremi için bir de şiir yazar: "Poeme sur le desastre de Lisbonne" (Lizbon Felaketi Şiiri) Ve bu şiir; Voltaire’nin, Leibnitz’in felsefesini eleştirdiği ‘’Candide’’ (Oda Yayınları, 2010) isimli eserinin girişi diye adlandırılır…

Konu dışı ama Candide’’de bizimle ilgili şöyle bir bölüm vardır: Romanın kahramanı çıktığı uzun yolculuğun son demlerinde İstanbul'a varır ve bilge bir dervişe hayatın anlamını sorar. Şu cevabı alır dervişten: "Sana ne be adam? Bu senin işin mi ki?" Roman kahramanız pes etmez, üsteler: "Ama efendim… Dünyada bu kadar acı ve sefalet var. Bütün bunlar neden oluyor?" Ancak bilge dervişin cevabı bize umut vermez: "İyilik olmuş, kötülük olmuş, bundan ne çıkar? Padişahımız Mısır'a bir gemi yolladığı zaman içindeki sıçanların rahatını düşünüyor mu?" Bizde de zaten hep böyle olmuştur. En uzak tarihten en yakın tarihe kadar, Padişahımız ne zaman Mısır'a kutsal amaçla bir gemi yollasa içindeki sıçanların rahatını hiç mi hiç düşünmemiştir! Doğu siyasetinin özüdür bu söz aslında… Gülten Akın ‘’Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya’’ derdi ‘’İlk Yaz’’ şiirinde...

Neyse, konuyu dağıtmadan gelelim Voltaire’nin ‘’Lizbon Felaketi Şiiri’’ne: (şiir uzun ama burada bir bölümü)

“Bu kurban yığınını,
kanlar içinde yatan bu çocukları 
gördüğünüzde şöyle diyecek misiniz:
‘Tanrı cezalandırdı.
Ölmeleri, suçlarının bedelidir.’
Bu çocuklar hangi suçu işlemiştir?”

Tartışmaya sürekli Voltaire’e laf yetiştiren Fransız filozofu Jean Jacques Rousseau da katılır ve Voltaire’e bir mektup yazarak şunu söyler: “Tanrı’nın iyiliğine inanmak gerek. İnsanın çektiği acılar, kendi hatalarının neticesidir.”

Jean Jacques Rousseau daha da ileri giderek şunu söyler: "Yaşadığımız acıların nedeni sadece jeolojik değildir. İnsanları deprem değil, yoksulluk öldürüyor". Çünkü depremde ölenler sadece yoksullardı. Varlıklıların binalarına bir şey olmadığına, onların canı daha iyi korunduğuna, tedavileri daha çabuk yapıldığına, buna karşın depremin gazabı sadece yıkık dökük evlerde perişan yaşayanları vurduğuna göre acıların nedeni başka bir şey olmalıydı. İşte o "başka şey", insanlar arasındaki eşitsizlikti. Jean Jacques Rousseau’ya göre sebep gibi çare de ne teolojide ne jeolojideydi. Sebep de çare de "Sosyoloji"de aranmalıydı. 

İşte böyle ortaya çıkar Jean-Jacques Rousseau’nun ‘’İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma’’ (Say Yayınları / Düşünce Dizisi, 2001) isimli kitabı…

Rousseau'nun; insanlar arasındaki eşitsizliğin doğal bir olgu olup olmadığını, uygarlaşmanın bir insan topluluğu için zorunlu olup olmadığını sorguladığı ve ilkel topluluklardan devletli topluluklara, hukuk düzenine geçişi ve dolayısıyla insanlar arasında ortaya çıkmış olan eşitsizliğin kaynağı üzerine önemli fikirler içeren bir uygarlık eleştirisi olarak da kabul edilen bu kitabı doğuştan edindiğimiz zekâ ve beden eşitsizliğinin ötesinde, sonradan edindiğimiz eşitsizlikleri de tartışmaya açar.

Rousseau bu kitabında; insanlığın altın çağını yerleşik düzene geçmesiyle, toprak ve madenleri işlemesini öğrenmesiyle yitirdiğini, "iş bölümü" ve "özel mülkiyet"in uygarlaşma sürecini daha başından sakatladığını ve bütün bunların insanlar arasındaki eşitsizliğin temeli olduğunu iddia eder.  Rousseau’ya göre uygarlık alanında atılan her adım, eşitsizlik alanında atılan bir adımdır. Ona göre uygarlık gelişir, uygarlığın gelişmesine paralel olarak mülkiyet anlayışı değişir. Mülkiyet anlayışının değişimi, insanların doğal durumdan kopmasına neden olur ve neticesinde eşitsizlik doğar.

Rousseau’ya göre insanlar arasında var olan iki tür eşitsizlik söz konusuydu: Birincisi, doğuştan gelen yaş, sağlık, beden gücü, zekâ ve ruh nitelikleri arasındaki farklılıklar. Diğeri ise siyasetin doğurduğu eşitsizlik. Rousseau, eşitsizliğin ortaya çıkışında, doğal durumdan uygar topluma geçişte kaybedilen bazı değerlerden bahseder. Bu değerler; acıma duygusu ve merhamettir. Uygarlığın öne sürdüğü akıl yürütmenin, bu değerleri yok ettiğini vurgular.

Eşitsizliğin en büyük nedeni olarak öne sürdüğü özel mülkiyet kavramına gelince; Rousseau, özel mülkiyetin ortaya çıkışını, geleneklerin ve alışkanlıkların çeşitliliğine bağlı olarak gerçekleştiğini söyler. Özel mülkiyet, toplumdaki ahlaksal çöküntünün başlıca nedenidir. Bu çöküntüye mülkiyet edinme hırsı neden olmuştur. Bu hırs ve tutkunun körüklediği yozlaşmanın, yoksulun zengine bağımlı hale getirerek onu köleleştirdiğini savunur.

Jean Jacques Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi’’ (Bulut yayınları, 2007) adlı kitabında bu kitabına oranla bu düşüncelerini biraz daha yumuşak bir şekilde ifade etmeyi tercih eder. Özgürlükten vazgeçmenin, insan olmaktan çıkmak anlamına geldiğini vurgulayan Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi’’ adlı kitabında insanın ancak toplum içinde özgür olabileceğini savunur.

Rousseau’ya göre her şeyden önce insan Thomas Hobbes’un tam aksine (zira Hobbes’a göre insan doğuştan bencil bir varlık olarak doğmuştur) doğuştan iyi bir birey olarak doğmuştur. Rousseau’ya göre, insan doğa durumunda kötü değildir. Toplumsal hayata geçiş ve bu geçişin beraberinde getirdiği kötü yönetimlerin insanı kötüleştirdiğini savunur. Rousseau’ya göre kötülük toplumun kurumsallaşmasının bir sonucudur.

Rousseau bu kitabında ayrıca şunları da söylüyordu:

‘’İnsanın içinde var olan ve hiçbir zaman doyuramadığı ‘yalnızlık’ hissidir.  O yalnızlık hissi ki, kimilerinde din algısını yaratır. Bir tanrının kanaati altında olduğunu düşünüp güvende hisseder insanoğlu. O yalnızlık hissi ki, aile mevhumunu yaratır. Bir ömür sürmesi planlanan imzaları atar ve herkesin de atmasını bekler, toplumsal ahlak anlayışı oturur, baskı doğar. O yalnızlık hissi ki, kapitalizmi körükler. Parçası olamadığı toplumda hükümdar olmak ister insan. Kendini özel, önemli hissetmek için kapitalistleşir, kapitalist sistemde ahlak sadece kitlesel bir sakinleştiricidir. Eşitsizliklerin kaynağı, insanın içindeki yalnızlık, ölümlülük, önemsizlik hissidir. Çünkü insan ruhu, var olanların hem en güzeli hem de en çirkinidir.’’

Rousseau bu kitabın bir başka bölümünde ise şöyle yazar:

‘’İnsanların ormanda yaşadıkları ilkel zamanlarda, mağazalarda alışveriş yapmadıkları ve gazete okumadıkları dönemlerde önemli bir fırsatı vardı insanlığın: kendini dinleyebiliyor ve bu yüzden tatminkâr bir yaşamın en temel gereklerini karşılama şansını elinde tutuyordu.'’ (Dikkat edin yıl 1700'lü yıllardır. Rousseau 1712-1778)

Rousseau'ya göre tatminkâr bir yaşamın en temel gerekleri ise; aile sevgisi, doğaya saygı, evrenin güzelliği karşısında hayranlık, müzik zevki ve basit eğlencelerden alınan hazdı.

Rousseau kitabında, bizlerin her ne kadar bağımsız akıllara sahip olduğumuzu düşünsek de aslında kendi ihtiyaçlarımızın neler olduğunu anlamak konusunda sefil bir durumda olduğumuzu, aklımızın, bize tatmin olabilmek için neye ihtiyaç duyduğumuzu söyleyen dış seslerin tesiri altında olduğunu iddia eder. Ben de dışarıdan güdülenen hırsın, isteğin, arzunun sonu yoktur diye düşünürüm; insan vazgeçebildiği oranda zengindir diye bilirim...

Zaten Voltaire de bu kitabı okuduktan sonra Rousseau ile olan mutat atışmalarının bir parçası olarak Rousseau’ya yolladığı mektubunda kitapla ilgili olarak şu ifadeleri kullanır: ‘’Bizi yeniden hayvan yapmayı istemek için bunca zekâ şimdiye kadar hiç kullanılmamıştı; eserinizi okuyup bitirince insanın içinden dört ayak üzerinde yürümek isteği geliyor.’’

Ve sonuç…

Biraz uzun yazdım ama şunu göstermek istedim: 17 Ağustos 1999'da meydana gelen depremin ardından ülkemizde yaşanan tartışmalar, 1755 yılındaki Lizbon’da yaşanan depremden sonra yapılan tartışmaların bile çok mu çok gerisinde kalmıştır...

Marmara Depremi'nin ardından 21 yıl geçtikten sonra bile 24 Ocak 2020 tarihinde Elaziğ depreminden sonra da TV’lerde yine 1999 Marmara depremine benzer tartışmalar yapılmış, fıtrattan, kaderden, her şeyi devletten beklememekten bahsedilmiş, ölenlere mevlit okutulmuş, yine bol miktarda ''....ceeekkk''li, ''.... caaaaakkk''lı konuşmalar yapılmıştır.... Ancak gerçek olan bir şey varsa oda; deprem için alınan vergilerin ilgisiz yerlere harcanmaya devam edileceği ve deprem fikrinin unutulmaya bırakılacağıdır. 

Ülkemizde 17 Ağustos Marmara Depremi'nin ardından yaşanan tartışmaları ve yapılmayanları hatırlayınca Voltaire'nin de dediği gibi insanın içinden dört ayak üzerinde yürümek isteği geliyor...

Osman AYDOĞAN



Süleyman Askerî Bey

16 Ağustos 2020

Dünkü yazımda ‘’Irak cephesi ve Musul ve Kerkük’ün kaybı’’ konusunu anlatırken; İngiltere'nin 15 Ekim 1914'te Irak Basra'yı işgale başlamasıyla Osmanlı’nın Basra'yı geri almak üzere, Süleyman Askerî Bey’i cephe komutanlığına atadığını, yerli Araplar ve gönüllülerden topladığı kuvvetlerle Şuayyibe'de İngilizlere karşı taarruza geçen Süleyman Bey’in, savaşın sonucunda yenilgiye uğradığını ve üzüntüden Bercisiye koruluğu yakınlarında intihar ettiğini (Nisan 1915) yazmıştım…

19. asrın son çeyreğinde doğan, İttihat ve Terakki çatısı altında, istibdat rejimine karşı mücadele eden, Trablusgarp’ta ve Balkan Harbi’nde savaşan ve burada bir de ''Cumhuriyet'' kuran ve sonunda Cihan Harbi’nde Irak cephesinde çarpışarak batmakta olan bir imparatorluğu kurtarmak isteyen, hem de tüm bunları gencecik bir 30 yaşa sığdıran Süleyman Askerî Bey’i böyle bir cümleyle geçiştirmek, böylesine kısaca anlatmak olmazdı… Bu nedenle Süleyman Askerî Bey’i ayrı bir yazı ile anmak istedim…

Süleyman Askerî Bey, Balkan kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1884'te bugünkü Kosova'ya bağlı Prizren şehrinde doğar. Babası Harp Livası Halil Vehbi Paşa bir süre Afyon Redif Taburu'nun komutanlığını yapmış bir askerdir. Annesi ise Güzide Hanım’dır. 

Manastır zamanı

Süleyman Askerî Bey,1902 yılında Mekteb-i Harbiye'den, 5 Kasım 1905 tarihinde de Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'den Mümtaz Yüzbaşı rütbesiyle mezun olur. İlk olarak Selanik'teki Üçüncü Ordu'ya bağlı olarak Manastır'a atanır. Manastır'da kaldığı günlerde İttihad ve Terakki Cemiyeti'ne girer. Süleyman Askerî Bey'in İttihat ve Terakki Cemiyeti ile tanışıklığı, Edirne Askerî İdadisi'nde eğitim aldığı yıllara dayanır… Süleyman Askerî Bey, istibdata karşı çıkarak, Namık Kemal, Ali Suavi gibi aydın vatanseverleri okuyarak, meşrutiyet fikrini benimser…. Bu nesil yıkılmakta olan Osmanlı’nın kurtuluşunu, meşrutiyette görüyorlardır. 3. Ordunun neredeyse tamamı Jön Türklerden oluşmaktadır…

Süleyman Askerî Bey, İttihat ve Terakki Cemiyetinin teşkilât işleriyle meşgul olmaya başlar. Süleyman Askerî Bey’in politikada bazı sert müdahalelerinden dolayı İttihat ve Terakkicilerden bazıları ondan çekinirler. Enver ve Cemâl Paşaların kendisine fevkalâde dostlukları ve güvenleri vardır. Merhum Cemâl Paşa, hatıralarında Süleyman Askerî Bey’den şöyle bahseder:  "Süleyman Askerî Bey, biraz acul (aceleci-ici dar) ve biraz da fazlaca nikbin (iyimser) olmasına rağmen pek mükemmel ve müteşebbis bir idare adamı olduğu söylenebilir. Farklı zekâsı, son derece cesaretli ve güvenilir olan bu şahsiyet bilâhare (sonradan) konferansı esnasında ve devamında Türk – Bulgar ittifakı esasinin tespitinden memlekete, pek çok siyasi yararlıklar temin etti. "

Manastır, saraya muhalif hareketin Osmanlı’daki Selanik ile ana merkeziydi... Yurt dışında ise Paris, Jön Türkler için adeta bir başkent konumundadır… 1908 Temmuz ayında, Resneli Niyazi Bey’in ve çevresindekilerin, İttihat ve Terakki Cemiyeti emrinde, Makedonya’da dağa çıkmasıyla birlikte, bölgede bir otorite boşluğu doğar… İstanbul’dan Abdülhamit’in yakın adamlarından Şemsi Paşa durumu kontrol altına almak ve isyanı bastırmak için görevlendirilir.. Ancak Manastır’da Atıf Bey (Kamçıl)’in, Süleyman Askerî Bey, Yakup Cemil gibi gözü kara, idealist Jön Türklerle birlikte düzenlediği suikast girişimi 7 Temmuz 1908’de başarıya ulaşınca, Resneli Niyazi ve beraberindekiler dağda rahat nefes alır. Süleyman Askerî Bey, Atıf Bey’i Selanik’e kaçırır ve yurt çapında ismini bu suikast ile duyurur…

II. Meşrutiyet

24 Temmuz 1908’de ilan edilen Meşrutiyet ile Jön Türk Devrimi gerçekleşir…  32 yıl sonra meclis yeniden açılmıştır. Ancak, meşrutiyetin ilanının ardından İstanbul’da II. Abdülhamit avcı taburları ile yeniden meclisi tatil etmek girişiminde bulunur… 19 Nisan 1909’da Süleyman Askerî Bey’in de mensup olduğu 3. Ordu’ya ait birlikler, 31 Mart Vakası (Hicri Takvime göre 31 Mart 1324) üzerine, İstanbul’a girer… Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nda; başında Mahmut Şevket Paşa’nın bulunduğu, kurmay başkanlığını Mustafa Kemal’in (Atatürk) yaptığı orduda, İsmail Enver Bey (Paşa), İsmet Bey,(İnönü), Resneli Niyazi Bey (Hürriyet Kahramanı), Halil Bey (Enver Paşa’nın amcası), Yakup Cemil Bey gibi isimler vardır…

Makedonya dağları

Süleyman Askerî Bey Makedonya’da yürütülen çete takibinde teşkilatçı yapısıyla, ateşli, heyecanlı, cengâver kişiliği ile kendini gösterir.  Bu sırada Filibe'deki önemli ailelerden birine mensup olan Fadime Hanım ile evlenir… Fatma ve Dilek isimli iki kız çocuğu olur. Kız kardeşi, Mustafa Kemal Atatürk'ün en eski arkadaşı olan Mehmet Nuri Conker ile evlenir.

Bağdat

1909 yılında Kolağası rütbesine terfi eder. Bağdat’taki jandarma birliklerinin ıslahı için Selanik’ten Bağdat Jandarma Alayı'na atanır. Süleyman Askerî Bey, Albay Nuri Beyle Irak’a gider.

Trablusgarp

1911 yılında İtalya'nın Trablusgarp'a saldırması üzerine hoca ve derviş kıyafetine giren Süleyman Askerî Bey, bazı yakın arkadaşları ile ve Mısır yoluyla Bingaziye geçerek, savunmayı tesis eden Enver ve Mustafa Kemâl beylerle birlikte Bingazi'deki savaşlara katılır. Süleyman Askerî Bey, Derne ve Bingazi şehirlerinde bulunan aşiretlerin örgütlenmesini sağlar ve bölgede bulunan ve Senusi aşiretinin kazanılmasında ve imparatorluğa karşı hısımlıkları olan çeşitli aşiretlerle uzlaşmaya varılmasında etkili bir isim olur…

Aslında Trablus’taki İtalya işgali göz göre göre gelmiştir, Roma sefiri Kazım Bey’in, İstanbul’a bildirdiği İtalya’nın niyetleri hakkındaki uyarıları Babıali tarafından dikkate alınmaz. Trablusgarp’taki Osmanlı birlikleri bu sırada silahsız durumdadır çünkü burada bulunan martini tüfekleri mavzere çevrilmek üzere İstanbul’a gönderilmiştir…  

İtalyanlar sayı ve teknoloji bakımında yüksek olmasına rağmen, teşkilatçılık ve askerlik kabiliyetinin Türk subaylarda yüksek olması nedeniyle harp uzun sürer… İtalyanlar Trablusgarp’ı alamazlar ancak Balkan Harbi’nin patlak vermesi üzerine Trablusgarp’tan çekilmek zorunda kalınır... Uşi Anlaşması imzalanarak İtalya ile sulh sağlanır…

Balkan Savaşı

Balkan devletleri  ittifak halinde Osmanlı’ya saldırarak, Rumeli’nde Osmanlı’yı büyük bir bozguna uğratır… Osmanlı ordusu, teçhizat ve sayı bakımından, Bulgar-Sırp-Karadağ-Yunan kuvvetlerine karşı üstün iken, orduda ikilik vardır... Üstelik savaştan önce yedek birlikler kışlalardan terhis edilmiştir. İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Fırkalarına mensup subaylar birbirine yardım etmek istemezler… Bulgar orduları hızla ilerleyerek, Çatalca önlerine kadar gelir… Osmanlı’nın eski başkentlerinden Edirne Bulgarların eline geçer… Arnavutluk bağımsızlığını kazanır… Makedonya tamamen kaybedilir… Dahası yüzbinlerce muhacir akın akın Anadolu’ya gelir…

Bu gelişmeler üzerine 23 Ocak 1913 günü Bab-ı Ali Baskını ile İttihat ve Terakki, hükümeti devirerek, iktidarı ele geçirir…  

1912 yılında  Balkan devletlerinin toprak paylaşma hırsını fırsata çeviren Enver Paşa, I. Balkan Savaşı sırasında kaybedilen Edirne'yi geri almak için Kuşçubaşı Eşref'i görevlendirir.. Bu harekâtta Süleyman Askerî Bey, Trabzon Redif Fırka Komutanı olarak yer alır...

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti

Bu harekât ile Doğu Trakya ve Edirne başarıyla geri alınır ancak bölgenin batı kısmındaki Müslüman topluluklar Bulgar çetelerinin eziyetlerinden muzdariptir. Enver Bey’in emriyle Batı Trakya’ya sızan 116 kişilik bir müfrezenin içerisinde yer alan Süleyman Askerî Bey, Kuşçubaşı Eşref ile birlikte buradaki Bulgar çeteleri ile savaşır. Bu savaşta Süleyman Askerî Bey, Süleyman Zeynel Abidin adıyla faaliyetlerini sürdürür... En nihayetinde bölge çetelerden temizlenir… Çetelerden de ele geçirilen silahlarla ve gönüllülük prensibiyle bir tabur oluşturur…

Daha sonra Süleyman Askerî Bey, Batı Trakya’da 28 Ağustos 1913 tarihinde bir cumhuriyet ilan eder... Devlet başkanlığını Salih Hoca’nın üstlendiği ‘’Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’’’nin Süleyman Askerî Bey Erkan-ı Harbiye (Genelkurmay Başkanı) ve Garbi Trakya Hükümeti icraiye reisi (Başbakan) olur. 31 Ağustos-25 Ekim 1913 tarihleri arasında 55 gün yaşayabilen bu devletin; marşı, 6 bini Osmanlı Askerînden toplamda yaklaşık 30 bin kişilik ordusu, ay yıldızlı yeşil beyaz bayrağı, Fransızca ve Türkçe yayın yapan gazetesi, hatta kendine ait pulu bile vardır. 20. asırda bir devletin, devlet olarak kabul edilebilmesi için, kendine ait pulun ve para biriminin olması gerekiyordur. 2 Ekim 1913’te Yunanlılar Dedeağaç’ı Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ne bırakır... Bölgenin, Türk hâkimiyetinde kalması için ilan edilen Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin marşını da bizzat Süleyman Askerî Bey yazmıştır: (Marşın tamamını yazımın sonunda veriyorum)

"Ey şirin Batı Trakya! İşte nihayet esaretten kurtuldun,
Ey düşmanlar! Sanmayın savaşlardan bu millet yorgun.
Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak,
Şu bütün Batı Trakyalılar kıyamete kadar hür yaşayacak!"

Yunanistan, Bulgaristan’ın topraklarında kurulu bir Türk cumhuriyetinden memnunken, Batılı devletler özellikle Rusya bu durumdan çok rahatsızdır. 29 Eylül 1913’te Bulgaristan ile Osmanlı arasında imzalanan İstanbul Anlaşması gereğince, Doğu Trakya Osmanlı’ya, Batı Trakya ise Bulgaristan’a bırakılır… Bu anlaşma ile Batı Trakya Türk Cumhuriyeti feshedilir… Süleyman Askerî' Bey’e de Babıali tarafından Meriç'in doğusuna geçmesi için baskı yapılır… Zira Bulgarların Avrupa nezdindeki çabaları karşılık bulmuştur. Hâlihazırda maddi sıkıntı içerisinde olan Babıali Fransa'ya borçlu, gelen baskılara da direnç gösteremeyecek haldedir… Bu yüzden Süleyman Askerî Bey ve onun birliklerine geri dönmeleri için emir verilir... O sıralarda Muhacirun adlı göç komisyonu müdürü olan Süleyman Askerî Bey, kritik bir karar alır ve geri çekilme emrini protesto ettiğini açıklar; zira geri çekilirlerse bölgedeki Müslüman kıyımları devam edecektir. Eldeki silahlar ve mermiler daha sonra kullanılmak üzere toprağa gömülür… 25 Ekim’de Batı Trakya’ya giren Bulgar birlikleri 30 Ekim’e kadar tüm Batı Trakya’yı işgal ederek kendi topraklarına katarlar…

Babıali'nin Batı Trakya Türk Cumhuriyeti'ni Bulgarlara terk etmesi sonucu Süleyman Askerî Bey, İstanbul'a dönmek zorunda kalır, artık direnecek bir şey kalmamıştır…

Teşkilat-ı Mahsusa Reisi

Süleyman Askerî Bey, İstanbul’a döndükten sonra 30 Temmuz 1914 tarihinde İttihat ve Terakki ile organik bağı gerekçe gösterilerek ordudan emekli edilir… İki ay sonra ise, bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatının öncüsü konumundaki, 17 Kasım 1913 tarihinde kurulan ‘’Teşkilat-ı Mahsusa’’nın başına getirilir…

Birinci Dünya Harbi

Bu sırada I. Dünya harbi kapıdadır. 20 yüzyılın başında jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında ‘’Körfez’’ her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz unsurudur. İngiltere, Osmanlı savaşa girsin girmesin Abadan petrolleri için Basra’ya mutlaka çıkarma yapacaktır… İngiltere’nin yığınağı bu yöndedir… Ancak Osmanlı İngiltere’nin bu maksadını ve hazırlığını göremeyerek Irak cephesini ihmal eder, hatta diğer cephelere bu cepheden kuvvet kaydırır… Irak cephesini destekleyecek menzil hattını (ikmal hattı ve ikmali) da zayıf tutar, destekleyemez… Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardır. Bunlar İngiltere ve Rusya’dır… Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıdır:  İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.

Hal böyleyken; Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardır. 1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştır. 1914’te İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştır. Hemen arkasından gelen Sarıkamış felaketi de, muhtemel takviyelerin ve hatta Irak’tan bazı birliklerin acilen Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açar…

Irak ve Havalisi Komutanlığı

İngilizlerin, 6 Kasım 1914’te Şattülarap’ta bulunan Fav kasabasına çıkarma yapması üzerine Irak Cephesi açılır… Süleyman Askerî Bey, ‘’Teşkilat-ı Mahsusa’’ başkanı iken 13 Aralık 1914’te kaymakamlığa terfi ederek Basra Valiliği ve Basra Tümen Komutanlığına, 10 gün sonra da 23 Aralık 1914’ te de Irak ve Havalisi Komutanlığına tayin edilir… Süleyman Askerî Bey’in bölgeye komutan olarak atanmasının; cesur, gözü pek ve nitelikli bir subay olmasının yanında, bölgede daha önce görev yapmış olması, Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanı olması ve Enver Paşa ile yakınlığın etkili olduğu söylenir…

Bu şekilde Süleyman Askerî Bey, başlıca muntazam kuvvetleri, bütün seri ateşli topları Erzurum cephesine alınarak tahliye edilmiş vaziyette kendi haline bırakılan Irak’ın müdafaasına memur edilmiş olunur…

Süleyman Askerî Bey, Rumeli’de vaktiyle kendisi ile birlikte çalışmış olan fedakâr subay ve gönüllülerden ve gençlerden oluşturduğu seçilmiş ‘’Osmancık Taburu’’ ile koca Irak’ta emniyet ve asayişi sağlamak, hatta Basra’yı da düzene koymak için azimli kararıyla İstanbul’dan alelacele, Irak çöllerine âdeta koşa koşa ve heyecanla yola çıkar. Bağdat’tan itibaren yol boyunca, yeni komutan Süleyman Askerî Bey, aşairin (kabileler, oymaklar) ve mahalli halkın coşkun sevgi gösterileriyle karşılanır…

Süleyman Askerî Bey, 2 Ocak 1915 tarihinde Üzeyir’de, Cavit Paşa’dan görevi teslim alarak, Irak ve Havalisi Umum Kumandanı olur..

Süleyman Askerî Bey, Basra'daki görevi sırasında bölgedeki nüfuz sahibi Arap aileler ile yakın temas kurar ve savaşan asker eksikliğini aşiret güçleriyle kapatır…

Zübeyir, Şuaybe ve Bercisiyye muharebeleri

Bu sıralarda cephe boyunca genel bir sükûnet vardır. Fakat bu sessizlik çok süreli olmaz… Süleyman Askerî Bey komutasındaki Osmanlı kuvvetleri 20 Ocak 1915’te, Dicle boyunda keşif harekâtı yapan İngilizlerle karşılaşır… Zübeyir Muharebesi olarak adlandırılan muharebede Osmanlı kuvvetleri başarılı olur fakat Süleyman Askerî Bey bacağından yaralanır. Süleyman Askerî’nin yarası ciddidir, derhal Bağdat’a sevk edilir… Süleyman Askerî Bey, Bağdat’tan durumunu İstanbul’a şöyle bildirir: ‘‘Sol bacağıma giren bir kurşun sağ bacağıma da girerek büyük kemik yarısından kırılarak kurşun içeride kalmıştır.’’ Tedavi için Bağdat’ta kalması gerekir ancak doktorların tüm ısrarlarına rağmen hastanede kalmayıp tekrar cepheye koşar…

Bu olaydan kısa bir süre sonra Basra yakınlarında Şuaybe ve Bercisiyye’de İngilizlere karşı kanlı mücadeleler tekrar başlar. (12 Nisan 1915) Uceymi Sadun Paşa ve aşireti de burada düşmana karşı Osmanlı kuvvetlerini destekler... Çarpışmaların ilk günlerinde başarılar elde edilse de düşmanın elindeki modern silahlar Türk kuvvetlerini çaresiz bırakır, iş piyade askerlerinin İngiliz askerleriyle göğüs göğüse çarpışmasına kalır. Bu çetin mücadele devam ederken İngilizlerin yardımına ihtiyat kuvvetleri yetişir ve durum birden Osmanlı Ordusunun aleyhine döner.

İhanet

Üç gün, üç gece Şuaybe mevkiinin önündeki arazi ve Bercesiye ormanı bombaların, topların ve humbaraların patlamaları, kurşunların vızıltısı, makinaların tıkırtısı ile sarsılıp durur... Üçüncü günün sabahı düşman savunmadan taarruza geçmek üzere huruç hareketlerini durdurmak görevini üzerine alan yerli Arap kabilelerinkinden Uceymi, Şammar, Necd ve İbnü’r Reşid haricinde maalesef hiçbir hareket görülmez… Harbin en nazik zamanında gösterilen bu alakasızlık ve hareketsizlik son mukavemet ümidini de kırar…

Yalnız bu tehlikeli anda Ziya Beyin emrindeki "Şammar" lıların ve Uceymi Sadun Paşa’nın komutasındaki gönüllülerin önemli hizmet ve faydaları görülür… (Burada Uceymi Sadun Paşa'ya hakkını vermek lazımdır ki Türk birliklerine çok faydası olmuştur.) Şuaybe boğuşmasında her iki tarafın da zayiatı büyüktür… Bu savaşta çok değerli bâzı subaylar şehit düşerler… Alay Komutanı Binbaşı Vedat Bey, Tabur Komutanı Binbaşı Riza, İtfaiye Taburu Kumandanlarından Yüzbaşı Hasan, Üsteğmen Yusuf Ziya, Serezli Mustafa Nâzım Beyler bu muharebenin ilk gününde düşman siperlerinde can verirler… Fedakâr gönüllülerden Gazi Osman da harb meydanında ağır surette yaralı kalan bayraktarla sancağı kurtararak Osmanlı tarafına getirir…

Felâket günü

Bu muharebenin üçüncü ve felâketin günü, ikindiye doğru, harekâtı yaralı bir halde sedye içinde yöneten Süleyman Askerî Bey, bunca ümit ve gayretlerin boşa çıkmasından son derece üzgün olarak, büyük bir gayretle sedyesinden kalkarak savaşa bilfiil katılmaya ve ileri hatlara savaşmaya yeltenir… Ancak bacağındaki kurşun yaraları, kemiğine kadar işlemiş olduğu için acıdan bir türlü atına binemediğinden ve gözleri dolarak kendini tekrardan sedyeye bırakır… Süleyman Askerî Bey bir aralık başını kaldırır.. Sinirlilikle etrafına bakınır… Gittikçe kızışan ve aleyhine dönmüş olan savaşa seyirci vaziyette duran, Osmanlı tarafından silahlandırılmış kabile reislerinden birine şöyle hitap eder: ‘’Kadınların bile muharebe etmesini beklediğim böylesi müşkül ve hayatî bir zamanda harbe seyirci kalmaktan utanmıyor musunuz? Köpekler bile yabancıları mahallelerine yaklaştırmazlar. Onlar kadar bile olamadınız!...’’

Osmanlı ordusunda savaşan Arapların bir kısmı, hücuma geçildiğinde yerlerinde kalmakla da kalmazlar! Bu Arapların bir kısmı taarruzun sonucunu bekleyip, kaybedeni soyarlar. Kaybeden Osmanlı Askerî olunca, akbabalar gibi şehitlerin başlarına üşüşüp onları da soyarlar…

Süleyman Askerî Bey, muharebenin ortasındadır, sağa sola düşmeye başlayan mermiler arasında arabasına bindirilir… İstihkâm subayı üsteğmen Fikri Bey de Süleyman Askerî Beyle birlikte arabaya bindiği esnada bir emri ile hatlarımıza acele yetiştirmek bahanesiyle Süleyman Askerî Bey tarafından geri gönderilerek yanından uzaklaştırılır… Komutan arabasına bininceye kadar Kurmay Binbaşı Adil, Yaver Rüsuhî, Kâtip Manastırlı Seyfi, Emir subayı Sadık, Topçu Yüzbaşı Şevki, Teğmen Hamdi Beyler ve diğerleri yanındadırlar… Araba yola çıkacağı sırada çok yakından bir silâh sesi işitilir… Topların müthiş gürültüleri arasında ortalık sarsılırken meydana gelen bu ses pek tabii olarak düşünülür… Lâkin biraz sonra, arabaya yaklaşıp da içerisine göz atınca birdenbire şaşırıp kalırlar. Manzara fecidir.. Süleyman Askerî Bey tabancası elinde ve ağzı kan içinde arabanın orta yerinde cansız yatmaktadır...  

Araba bu durumda Nuhayle’deki komutanlık karargâhına götürülür… Süleyman Askerî Bey aynı gece hepsinin kanlı gözleri arasında sâde bir törenle sırtındaki yarbay üniforması ile çadırın içinde kazılan mezara defnedilir… (14 Nisan 1915).     

Süleyman Askerî Bey’in vefatından sonra Irak ve Havalisi Genel Komutanlığına Edirne’de II. Kolordu 4.Tümen Komutanı olan Albay Nurettin Bey (Sakallı Nurettin Paşa) atanır… (Bundan sonrasını yine bu sitemde ‘’Kût Bayramı’’ isimli yazımda anlatmıştım)

İntihar nedeni

Süleyman Askerî Bey Arap aşiretlerine çok güveniyordur… Trablusgarp savaşında (1912) yerel halktan oluşturduğu milis gücünü Irak’ta da kullanacağını zanneder…  Ancak karşısında Trablusgarp’ta olduğu gibi başıbozuk İtalyan askerleri değil dünyadaki en modern teçhizat ile donanmış İngiliz ordusu vardır. Ayrıca Trablusgarp’ta vatanı için savaşan milislerin yerine Irak’ta İngilizlerle işbirliği yapan çapulcu bedevi Araplar vardır. Şuaybe muharebesinde Türk Askerînin İngiliz makineli tüfekleri altında erimesine ve Arap aşiretlerinin korkarak cenk meydanından kaçmasına ve onların ölü soyuculuğuna dayanamaz… Bu durumdan kendini sorumlu tutan Süleyman Askerî Bey’in esas intihar nedeni budur…

1. Dünya Savaşı'nın sonuna doğru Musul'u terk edecek olan 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Sabis, anılarında Süleyman Askerî Bey'in intiharını şöyle değerlendirir: "Süleyman Askeri Bey, bu hesapsız cesaretini, hayatına kendi eliyle son vermek suretiyle ödemiş ve mesuliyetini bizzat tayin etmiştir. Bu hâzin netice, şerefli bir askerin takdir edilecek kahramanlık faciasıdır. Fakat durumu iyi muhakeme ederek, isabetli tedbirler ile kumandanlık vazifesini layıkıyla yapsaydı, vatana daha faydalı olurdu. Kendi hatası yüzünden görevindeki başarısızlığından dolayı başkalarının hitâplarına katlanmayı şerefine yakıştıramayan namuslu ve şerefli komutan, ölmeyi yaşamaya tercih etmiştir. Bu bir sinir buhranı mıdır? Hayır şeref ve kahramanlık numunesidir."

Süleyman Askerî Bey tabancasını şakağına dayadığında 30 yaşındadır. Geride gencecik bir dul eşi ve 8 ila 10 yaşında iki kız çocuğu vardır…Vefatından sonra kendisine Şura-yı Devlet kararı ile ‘’şehit’’ unvanı verilir.

Bu coğrafyanın çocuklarının kaderi

Süleyman Askerî Bey, ne yazık ki ülkemizde değeri bilinmeyen yüzlerce kıymetli subayımızdan sadece birisidir. Bir başka ülkede ve bir başka millete ait olsa Süleyman Askerî Bey hakkında yüzlerce kitap yazılır, heykelleri dikilir, ardından destanlar, türküler, şiirler yazılırdı. Fakat Süleyman Askerî Bey bu coğrafyanın çocuğu olunca kaderinde, nasibinde sadece unutulmak olur…

Süleyman Nazif, Süleyman Askerî Bey’i Bağdat Valisi iken tanır ve hakkında şöyle konuşur: ‘’Süleyman Askerî Bey, vatanı için vatanından başka her şeyini isteyerek ve gülerek feda etmiş bir Osmanlı idi!...’’

Süleyman Askerî Bey’in ardında askerî dergilerde ve tarih dergilerinde kalmış birkaç bilgi dışında yazılmış, o da yeni yazılmış (2018) bir tek kitap vardır. O da araştırmacı Nurettin Şimşek’in yazdığı ‘’Süleyman Askerî Bey’’ (Altınordu Yayınları, 2018) isimli eseridir…

Bir de hepimizin bildiği bir Kerkük türküsü olan ‘’Altun Hızmav Mülayim’’ türküsünün Süleyman Askerî Bey için söylendiği rivayet edilir…

Ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Marşı

Ey Batı Trakyalı asil Türk çocuğu ne mutlu sana,
Sen hayat verdin kanınla millî kurtuluş savaşına.
Yüce kahramanlığın nakşedildi cihanın her yanına,
Selam duruyor milletler senin şu millî bayrağına.

Bastığın şu yerler senin şanlı şehitlerinle dolu.
Düşmanlar taciz edemez yüce kahramanların ruhunu.

Şanlı şehitlerin sarılmış kurtuluş bayrağına,
Bu ne ulvi şereftir gömülmek ecdad toprağına.
Yurtta hürriyetin, istiklalin rüzgârı esiyor,
Kahraman mücahitler şu pis esareti deviriyor.

Bu şanlı milli istiklal savaşından asla dönülmez!
Karşımıza çelik ordular da çıksa, bizi ürkütemez!

Biz, milli istiklal için Meriç’i, Karasu’yu aştık,
Bütün müstevlileri ezerek, yenerek hedefe ulaştık.
Balkanlarda şanlı bir cumhuriyet çığırını açtık,
İlk defa hürriyet meş’alesini biz yaktık.

Bu bayrak dalgalanacak, cumhuriyet yaşayacak!
Karşımızdaki düşmanlar bizden ürküp kaçacak!

Binlerce yıl hür yaşayan bir milletin torunlarıyız,
Şu steplerin kurdu, arslanı, göklerin kartalıyız.
Mücahitlerin hamlesi her zaman fırtınalar andırır,
Savaşta heybetimizin dehşetinden düşmanlar bayılır.

Batı Trakya Cumhuriyeti yaşayacak,yaşayacak!
Terakkimizin karşısında milletler şaşıracak!

Ey şirin Batı Trakya!… İşte nihayet esaretten kurtuldun,
Ey düşmanlar!… Sanmayın savaşlardan bu millet yorgun.
Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak,
Su bütün Batı Trakyalılar kıyamete kadar hür yaşayacak

Süleyman Askerî Bey



Irak cephesi ve Musul ve Kerkük’ün kaybı

15 Ağustos 2020

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı İmparatorluğunun Çanakkale Cephesi ve Galiçya Cephesini anlatınca bu harpteki Irak Cephesini ve Musul ve Kerkük’ün kaybını da anlatmasam olmazdı…

Şimdi yazıma doğrudan ‘’Irak Cephesi’’ diye başlasam olmaz!... Birinci Dünya Harbi öncesi genel durum ve yığınaklanmayı öncelkle anlatmalıyım ki Irak cephesi anlaşılsın… Bir de harp stratejisinde temel prensiptir: Yığınaklanmada yapılan hata bütün bir harp boyunca düzeltilemez… Osmanlının Birinci Dünya Harbinden önce yığınaklanmada bir nasıl hata yaptığını görmemiz lazım!...

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Genel Durum ve Yığınaklanma     

Birinci Dünya Harbi genel olarak bir Almanya –İngiltere hesaplaşması idi… Birinci Dünya Harbinin İngilizler açısından ağırlık merkezi Hindistan ve Hindistan yolunun güvence altına alınması idi… Çünkü 20. Yüzyılın başındaki jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında Körfez her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

İngiltere açısından bu yığınağın bir başka, belki de asıl amacı da Körfez Arap şeyhlerinin ve aşiretlerinin kendilerini Osmanlıya karşı desteklemeye hazır oldukları mesajını vermekti. Bu şekilde Türklerle Arapların ayrıştırması amaçlanmıştı.

Bu maksatla; İngiltere, daha Osmanlı savaşa girmeden 29 Eylül 1914 tarihinde (Osmanlı savaşa 29 Ekim 1914’te girmişti, Osmanlının savaşa girmesine daha bir ay vardır) iki zırhlı savaş gemisi ile (Espiegle ve Dalhousie isimli zırhlılar) Osmanlı iç suyu statüsündeki Şattülarap’a girerek Hürremşehr yönüne ilerlemiş, daha sonra da Odin ve Lawrance zırhlıları da Basra’da Şattülarap çıkışına konuşlandırarak Basra’yı abluka altına almışlardı…

Daha önce de İngiltere Alman zırhlısı Goeben ve Breslau’u bahane ederek Çanakkale çıkışını abluka altına almıştı. Böylelikle İngiltere daha Osmanlı savaşa girmeden Çanakkale ve Basra çıkışlarını abluka altına almıştır. Daha sonra da Osmanlının İskenderiye’de bulunan birkaç eski Osmanlı hücumbotunun bulundukları yerden ayrılmalarına izin vermeyeceklerini belirterek Çanakkale ve Basra’dan sonra Suriye ve Filistin kıyılarını da abluka altına almıştır.

20 Ekim 1914 tarihinde ise (Osmanlı savaşa 29 Ekim günü girmişti) Hindistan’dan getirdiği Sefer Görev Gücünü Bahreyn’e konuşlandırmıştır.

Bütün bu yığınak İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşında ana mihverinin ve ağırlık merkezinin Körfez, Basra ve Irak olacağını göstermekteydi.

Ayrıca İngiltere; Goeben ve Breslau Çanakkale’ye gelmeden (16 Ağustos 1914) önce Osmanlı hanımlarının yüzüklerini satarak alımına katkıda bulundukları ‘’Sultan Osman I’’ ve ‘’Reşadiye’’ zırhlılarını son taksiti ödenmesine rağmen Osmanlı denizcileri toka töreni için gemiye çıktıklarında gemilere tam Osmanlı sancağı çekileceği anda el koymuşlardır. (28 Temmuz 1914)

Kısaca Osmanlı Birinci Dünya savaşına girsin girmesin Abadan petrollerini ve Hindistan yolunu korumak ve Arapları yanlarında tutmak için İngilizler Basra’ya çıkarma yapacaklardı. İngiltere’nin hazırlığı ve yığınağı bu yöndeydi…

Ancak Osmanlı İngiltere’nin bu maksadını ve hazırlığını göremeyerek Irak cephesini ihmal etmiş, hatta diğer cephelere bu cepheden kuvvet kaydırmıştır. Irak cephesini destekleyecek menzil hattını (ikmal hattı ve ikmali) da zayıf tutmuş, destekleyememiştir.

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardı. Bunlar İngiltere ve Rusya idi. Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıydı: İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.

Hal böyleyken; Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardı.

1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’te Irak’taki Ordu kâğıt üzerinde üç tümene çıkarılmıştı ama İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştı. (Değişen hiçbir şey yoktur… Yıllardır Türkiye’nin güneyinde –Suriye ve Irak- bir savaş vardır, Türkiye’nin Güneydoğusunda ise bir yangın vardır. Ancak Türk ordusunun ağırlıklı gücü hala Trakya’dadır…)

Hemen arkasından gelen Sarıkamış felaketi, muhtemel takviyelerin ve hatta Irak’tan bazı birliklerin acilen Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açtı.

İngiltere’nin bu yığınaktan ve stratejiden amacı Osmanlı imparatorluğunun Güneydoğu Anadolu bölgesi ile Irak, Suriye ve diğer Arap memleketlerinin Fransa ile paylaşılması kapsamında; Abadan petrollerini korumak, kuzeye doğru ilerleyerek Rusya ile birleşmek ve Türk kuvvetlerinin İran’a girerek Hindistan yolunu tehdit etmesini önlemek maksadıyla Irak Cephesi açılmıştır.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Harbinde Irak cephesinin yanında ayrıca; Çanakkale Cephesi, Kafkas Cephesi, Suriye Cephesi ve Avrupa’daki cepheler (Galiçya) olmak üzere beş cephede muharebe etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun harp planı

İngilizler Irak cephesini açmadan önce Osmanlı imparatorluğunun harp planı ise Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden Rusya‘ya darbe vurmak, Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât ve Çanakkale’yi korumak için Trakya’da önemli bir kuvvet bulundurmayı ön görüyordu.

Bu plan ise tamamen Osmanlıyı korumaktan ziyade Alman cephelerini rahatlatmak için açılmıştı. Şöyle ki;

- Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden harekât yaparak bu bölgede Rus askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât yaparak bu bölgede İngiliz askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- İleride bahsedileceği gibi Irak Cephesinde Kût-ül Ammâre zaferinden sonra --başarıdan faydalanılmayarak -  harekâta devamla İngilizleri Basra’dan döküp atmak yerine muzaffer orduyu İran’a göndererek İngilizlerin körfezde kalmalarını sağlayarak bu güçlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek,

- Hatta Çanakkale Deniz zaferinden sonra kara savunma harekâtını kıyıda tutmayarak İngilizlerin karaya çıkmasını, böylece savaşın uzamasını sağlayarak bu kuvvetlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek.

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı Genelkurmayının Alman generallerinden oluştuğunu ayrıca söylememe gerek var mıdır?

Irak’ta İngiliz Harekâtı ve Cereyan Eden Muharebeler

İngiliz ırak seferi kuvvetleri Orgeneral Perry Lake komutasında; bir adet Hint kolordusu (üç adet piyade tümeni, üç adet piyade tugayı ve bir adet topçu tugayı) bir adet piyade tümeni ve iki adet piyade tugayından teşkil edilmişti.

İngilizler'in "Mezopotamya Seferi" adı verdikleri Irak Cephe’si, Hindistan'ın Bombay şehrinden hareket eden, İngiliz ve Hintli birliklerden oluşan kuvvetlerin 15 Ekim 1914'te Bahreyn ve 21 Kasım 1914'te Basra Körfezi'ndeki Fav Yarımadası'ndan başlayarak Irak Basra'yı işgali ile açıldı. Bu bölgede askeri gücü oldukça zayıf olan Osmanlı kuvvetleri işgale karşı direnemediler. Basra'yı geri almak üzere, Binbaşılıktan Yarbaylığa terfi ettirilen Süleyman Askerî Bey cephe komutanlığına atandı.

Yerli Araplar ve gönüllülerden topladığı kuvvetlerle Şuayyibe'de İngilizlere karşı taarruza geçen Süleyman Bey, üç gün süren savaşın sonucunda yenilgiye uğradı. Bu savaşta bacağından yaralanan Süleyman Askerî Bey, gözlerinin önünde kendi yetiştirdiği gencecik vatan evlatlarının şakır şakır öldüğünü görüp, üzüntüden Bercisiye koruluğu yakınlarında intihar etti. (Nisan 1915)

Artık önemli bir direnişle karşılaşmayacağına inanan İngilizler, Basra vilayetindeki önemli stratejik mevkileri ele geçirerek buradaki durumlarını sağlamlaştırmayı ve Bağdat'a İlerlemeyi hedefliyorlardı. Gerçekten de fazla bir direnişle karşılaşmadan önce Kurna'yi daha sonra da Kut-ül Ammâre'yi işgal ettiler. (25 Eylül 1915)

Kût-ül Ammâre kaybedilmesi Bağdat'ı büyük bir tehlikeye düşürmüştü. İngilizler Bağdat'a oldukça yaklaşmışlar, yolları üzerinde mağlup Osmanlı kuvvetleri düzgün bir şekilde Selman-ı Pak'a çekilerek burada bulunan hazır mevzilere yerleşip, savunma önlemleri aldılar.

Selman-ı Pak Muharebesi

İngiliz kuvvetlerinin ırak topraklarına çıkması ile birlikte iki taraf arasında cereyan eden dokuz adet muharebeden Selman-ı Pak Muharebesi hariç olmak üzere hepsi İngilizlerin lehine sonuçlanmıştır.

1915 Kasım’ında 45. Tümen ve Kafkaslardan da 51. ve 52. Tümenler bölgeye gönderilerek Selma-ı Pak takviye edildi. Bu arada Bağdat’ta bulunan 45. Tümen’in de eksiklikleri tamamlandı. 45, 51 ve 52. Tümenler Osmanlı Ordusunun en seçkin birlikleri arasındaydı.

İngilizler kuzeye doğru ilerlerken, tarih boyunca bütün orduların başına gelen durumla karşılaştılar. Kendi ikmal hatları uzarken, hasımlarının yolu kısalıyordu.

22 Kasım 1915'te Selman-ı Pak'a taarruz eden İngilizler şiddetli bir direnişle karşılaştılar. İngilizler, Osmanlı kuvvetlerinin karşı taarruzu sonucu 4.500 kişi civarında kayıp vererek 25 Kasım'da Selman-ı Pak’tan ayrılarak Kût-ül Ammâre'ye doğru çekildiler

Kût-ül Ammâre Zaferi

Osmanlı kuvvetleri taktik prensiplere uygun olarak çekilen kuvvetlerle teması sürdürerek sıkı bir takip harekâtına giriştiler. 51. Tümen İngilizleri takip etti, Aziziye’de İngilizler imhadan kurtuldular. İngiliz kuvvetleri takipten kurtularak nefes almak için aslında savunmaya hiç de müsait olmayan Kût-ül Ammâre’ye sığınmak zorunda kaldılar taktik prensiplerden olan ‘’yeniden tertiplenemeden ve teşkilatlanamadan’’. Ve İngiliz kuvvetleri burada hızla sıkı bir kuşatma altına alındılar. (05 Aralık 1915)

Muharebenin cereyan ettiği Kût-ül Ammâre bölgesi Basra’ya 415 km Bağdat’a 356 km mesafede ve Dicle dirseği içerisinde yer alan bir bölgedir. Üç tarafı bataklıkla kaplıdır. Açık olan tek tarafı ise Osmanlı kuvvetleri tutmuştu.

Osmanlı kuvvetleri bir taraftan 18. Kolordu (45. ve 51. Tümenler) ile Kût-ül Ammâre’yi kuşatırken diğer taraftan da 13. Kolordu (35. ve 52. Tümenler)  ile İngilizlerin güneyden gelecek kurtarma kuvvetlerine karşı Kût güneyinde savunma mevzi oluşturdular. Bu şekilde hem içe hem dışa bakan klasik siper hatları oluşturularak Kût-ül Ammâre Basra’dan koparıldı. Bu savunma sayesinde İngilizlerin yardıma gelen kuvvetlerini tamamı yenilgiye uğratıldı.

Kurtuluş ümidi kalmayan, erzak ve cephane sıkıntısı çeken General Townshend, önce kimi kaynaklara gör bir milyon, kimi kaynaklara göre ise iki milyon Pound değerinde altın vererek esaretten kurtulmaya çalıştı. (Arap Lawrence olarak bilinen Thomas E. Lawrence de bu planın bir parçasıydı.) Müzakerelerin sonunda Halil bey kayıtsız şartsız teslim olmalarını talep etti. General Townshend Halil Bey’e 26 Nisan’da mektup yazarak Kût’u teslim etmeye hazır olduklarını bildirdi. Halil Bey ise birlik, silah ve cephaneleri teslim etmesi şartıyla istediği yere gidebileceği cevabını verdi.

Townshend ise tüm silah ve cephanesini yok ettirerek 29 Nisan 1916’da teslim oldu.

Yaklaşık beş ay süren kuşatmanın ardından, 13 general, 481 subay ve 7 bini Hintli 13 bin 300 İngiliz askeri Türk birliklerine teslim oldu. Tarihe Kût-ül Ammâre zaferi olarak geçen savaşlar sırasında İngilizler 40 bin kayıp ve esir verirken Türk birlikleri ise 25 bin askerini kaybetti.

Ve benim, bu satırların yazarı, dedem (babamın babası, Yusuf oğlu Hasan) bu muharebede şehit düşer...

Musul ve Kerkük'ün kaybı

Bu zaferden sonra Başkomutanlık büyük bir yanılgıya kapılarak Dicle bölgesindeki harekâtın sona erdiğine hükmederek, bu cepheyi ihmal etmiş, Almanların telkiniyle 18. Kolordu İngilizlere karşı yalnız bırakılarak 13. Kolordu’nun İran cephesine gönderilmesi, cephenin zayıflamasına neden olmuştur. Sonradan 13.Kolordu Irak Cephesine getirilmiş olmasına rağmen sonuç değişmemiştir. İngiliz karşı taarruzuyla önce 22 Şubat 1917’de Kût-ül Ammâre’yi tekrar ele geçirmişler, sonra da 11 Mart 1917’de Bağdat’ı ele geçirmişlerdir. Mütarekenden sonra ise Musul ve Kerkük kaybedilmiştir.

Sonuç olarak muhteşem bir zafer ziyan edilmiştir.

İtilaf devletleri Çanakkale’den çekilirken Irak’a 1915/16 kışında gönderilen takviyeler durumu biraz düzeltip Kût zaferini sağlamıştı ama bu İngilizlerin nihai ilerlemesini geciktirmekten başka işe yaramadı. Enver bu sırada, yani stratejik dengenin sürdüğü 1916 yılında Almanlara yaranmak için en güçlü dört tümenden oluşan 15. Kolordu’yu Galiçya’ya, 13. Kolordu’yu da İran bozkırlarına göndermiştir. Hâlbuki bu iki kolordu Güney cephesinin savaşın sonuna kadar tutulmasını sağlayabilirlerdi.  

Bütün bunlara rağmen Musul yine de kaybedilmeyebilirdi. Musul’un kaybını Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta Ali İhsan (Sabis) Paşa’ya yükleyerek ‘’alçak bir düşünce, mantığı yenmiştir’’ diyerek şöyle anlatır:

‘’(Ali İhsan Paşa) Tevhidi efkâr gazetesinde yayımlattığı kendi savaş öyküleri arasında, Ateşkes Anlaşmasının (Mondros) yapıldığı günden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta, Dicle Grubunun tutsak düşmesi sorumluluğunu yalnız, o zaman grup komutanı olan (şimdi Doğu Cephesinde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey’e yüklemesi de bu karakterinin açık bir kanıtıdır. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22’nci alaylarla avcı alayından kurulmuştu. Bunlardan başka, ayrıca Beşinci Tümenden 13 ve 14’üncü alaylar da parça parça tutsak verildi. Ateşkes Anlaşmasından bir gün önce 13.000 kişinin tutsak verilmesi, 50’ye yakın topun elden çıkması gerçekte kendisinin, duruma uygun olmayan bir buyruk vermesinden doğmuştur. İşte bu durum, Musul ilinin elden çıkmasına yol açtı. Oysa, Ateşkes Anlaşmasının (Mondros) yapılacağı biliniyordu. Gruba, Keyare dayangasına çekilmek için yönerge verilseydi İngilizler, Grubu tutsak etmek şöyle dursun, yenemezlerdi bile. (Dicle Grubuna) Beşinci Tümen de katılabilirdi. Böylece, Ateşkes Anlaşması yapıldığı zaman, tutsak düşen sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Ama alçak bir düşünce, mantığı yenmiştir.

(İhsan Paşa) savaş öykülerinde, Dicle boyundaki bütün başarıları ve Tavnzınd’ın (Townshend -1934 basımında ‘Tavşend’-) tutsak edilmesi şerefini yalnız kendisine mal etmiştir. …… Yaptırdığı yayınlarda her başarıyı yalnız kendisine mal etmekten amacı, kamuoyunu aldatarak ün ve mevki kazanmaktır. Ünlü kişilerle ilgili öyküleri yayımlamak, ulusta övünç duygularını sürdürmek için gereklidir. Ama tarihin sorumlu göstereceği kişilerin yaptıklarını övünülecek şeyler arasında saymak, tarihi lekeler ve gelecek kuşakları yanlış kanılara sürükler.

General Marşal’ın (Marshall): ‘Yarın öğleye değin Musul’dan çıkınız, yoksa savaş tutsağısınız’ buyruğunu aldığı zaman, o pek kurumlu Paşa Hazretleri, Sincar çölünü geçerek Nusaybin’e gitmek için, General Marşal’dan bir resmi belge ile, koruyucu olarak da iki zırhlı otomobil istedi ve bunların koruyuculuğunda Aşir Bey’le (şimdi Milli Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Âşir Paşa) beni Musul’da bırakarak Nusaybin’e gitti. Aşiretler arasında hükümetin manevi erkini de kırdı ve bu durumu görenlerin içi sızladı. (Oysa), koruyucusuz olarak Zaho yoluyla gidebilirdi; ya da atlı olarak çölden gidebilirdi. Halep’te İngiliz generalinden kendisi için özel tren istedi ve yolda bir aşağılamaya uğramaması için trene koruyucu bindirilmesini istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde canını ve dirliğini korumak için ulusal onuru unutan Paşa Hazretlerinin ahlakına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları yazdım… Eski komutanıma hoş görünmedim; çünkü sonsuz isteklerini yerine getirmedim ve dalkavukluk etmedim… Ulusa, Ulusal Orduyu kuran ve utkular kazanan büyük komutanlar gibi yüce ruhlu, uzdilekli kılavuzlar, komutanlar gerektir. Orduda birliğin ve uyumun bozulması, görev yapma isteğinin azalması için çalışanlar, üstün kişi de olsalar, dokuncalı kişilerdir. Ben, çekilen emekleri bildiğim…. girişilen savaşımda da başarıyı dilediğim için (bu raporu) -namusum ve kutsal bildiğim şeyler üzerine and içerim ki düşmanlık ve bir çıkar için yazılmış değildir- sunmaktan çekinmedim. İran’da, Kafkasya’da uzun süre (Ali İhsan Paşa’nın) emir subaylığını yapan Binbaşı Cemil Bey (Şimdi Birinci Ordu Harekât Şubesi Müdürü) son günlerde bana: ‘İyi ki Ali İhsan Paşa, Ulusal Eylemin başlangıcında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu. Yoksa, hiç kuşkusuz, aykırı bir yol tutardı’ dedi. Karakterini çok iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir… ‘Soğuktan uyuşmuş yılana Tanrı’m güneş göstermesin!’ diye yüce Tanrı’ya yalvarırım. (‘Mâr-ı sermâ-dideye Rabbim güneş göstermesin!’ Şehrî) ‘’

Bazı kaynaklar (Zekeriya Türkmen, ''Musul Meselesi, Askerî Yönden Çözüm Arayışları, 1922 – 1925'', Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, 2011) İhsan Paşa'nın İstanbul'dan Saraydan gelen emri uygulama durumunda kaldığı için İngilizlere karşı koymadığı açıklamasını yaparlar ki bu doğru değildir. Birinci Dünya Harbinin seyri ve hitamı esnasında Osmanlı Hükumetinin Ali İhsan Paşa'ya böyle bir emir vermesi akla ve mantığa, günümüzün deyimi ile ‘’hayatın olağan akışına’’ aykırı olduğunu düşünüyorum... Çünkü ordusunu bu harpte İran'a bile gönderen, Mondros Mütarekesinde Musul ve Kerkük’ü ‘’Misaki Milli’’ sınırları içerisinde bırakan ve bu sınırları da muhafaza gücü var olan bir siyasi iradenin Ali İhsan Paşa’ya Musul ve Kerkük'ten çekilme emri vereceği, verebileceği akla ve mantığa uygun değildir diye düşünüyorum...

Kaldı ki; İhsan Paşa'nın İstanbul'dan gelen emir üzerine Musul ve Kerkük’ü İngilizlere bıraktığını iddia eden bahsi geçen kaynak kitapta sözü edilen emir İhsan Paşa’ya şu şekilde verildiği iddia edilmiş: "Musul 'un elimizde kalması zaruri olmakla beraber, İngilizler ileri hareketlerinde ısrar ederlerse fiilen taarruz edinceye kadar ateş açılmaması ve onlar taarruz ettikleri takdirde protesto edilmesi." Kitapta geçen sözde emir bu şekilde… Kitapta kaynak olarak da 59 numaralı kaynak verilmiş... 59 Numaralı kaynağa gidiyorum. O da şu şekilde: (59) Hulki Saral, "Birinci Dünya Harbi Sonunda ve İstiklal Harbinde Musul Sorunu", Silahlı Kuvvetler Dergisi, Sayı: 225, Ankara 1968, s. 29. Kaynak gösterilen bu dergiye gidiyorum: Orada da aradığım orijinal belge veya belge için atıf yapılan bir kaynak da yok... Kaynağın yazarına gidiyorum; Hulki Saral'a... O da 1960 olaylarında ordudan emekli edilmiş eski bir asker, akademisyenliği yok... Zaten emrin içeriği bir tarafa koskoca Osmanlı İmparatorluğunun da böylesi bir emirde böyle bir üslup kullanma imkân ve ihtimali de yok…

Kaldı ki harbin bu kısmını cephede bizzat yaşayan Mustafa Kemal Atatürk yukarıda verdiğim Nutuk’ta Musul ve Kerkük’ün kaybını tamamıyla Ali İhsan Paşa’ya yüklemiş olması da yeterli ve kesin bir kaynaktır diye değerlendiriyorum.

Görüldüğü gibi Musul ve Kerkük İhsan Paşa'nın basiretsizliği ve ihanetiyle İngilizlere teslim edilmiş, harpten sonra da yine İngiliz oyunuyla Türkiye'nin elinden çalınmış ve gasp edilmiştir…

Mazi kalbimde bir yaradır

Maksadım kimseyi suçlamak değildir. Maksadım mazide bir gezi yapmaktır… ‘’Musul ve Kerkük’’ denilince bana maziyi hatırlatır. Mazi deyince de mazi bana sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosunu hatırlatır:

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Arif Nihat Asya söyler dururdu zaten:

‘’Perdeleri örtük
Lambaları sönük
Sırtında yıllar yük
Hatıraları kırık dökük
Bir yer olacak orada
Adı Kerkük’’

Mazi kalbimde bir yaradır ve beni zaman zaman ağlatan işte bu hazin hatıralardır…

Günümüzde de ben içte ve dışta yaşananları görünce, “Soğuktan uyuşmuş yılana Tanrı’m güneş göstermesin!” diye yüce Tanrı’ya hala dua ediyorum... 

Osman AYDOĞAN



Galiçya Cephesi

14 Ağustos 2020

İki gün önce anlattığım Şehit Binbaşı Ali Faik Bey bir Çanakkale Muharebesi şehidi, benim dedem de Kut’ül Ammare Muharebesi şehidi idi… Çanakkale Muharebesi Birinci Dünya Harbi’nin bir cephesi iken Kut’ül Ammare Muharebesi de Birinci Dünya Harbinin Irak cephesi idi… Hem Çanakkale Cephesi hem de Irak cephesi bana yine kalbimdeki bir başka yarayı, yani Birinci Dünya Harbi’ndeki bir başka cepheyi hatırlattı: Galiçya Cephesini…

Geçmiş yıllarda Macaristan’a heyet başkanı olarak resmî bir ziyarette bulunmuştum… Ziyaretimizin ilk günü, karşılamadan sonra büyükelçilikteki görevlinin yönlendirmesiyle Budapeşte'de, Osmanlı'nın son Budin Beylerbeyi olan  Abdurrahman Abdi Paşa (*) 'nın mezarına çelenk koymuştuk.

Bize refakat eden üst düzey Macar görevliye ‘’ben bu çelengi saymıyorum’’ dedim ve asıl çelengi Galiçya Türk şehitliğine koymak istediğimi ifade ettim… Ziyaretimizin son gününde de resmî çelengimizi bu şehitliğe saygı duruşu ile ihtiramla ve dualarla koyduk… Bu şehitlikte Galiçya Cephesi'ndeki kolordunun vermiş olduğu 12 binin üzerindeki şehitten Budapeşte civarında bulunan ve buraya nakledilen 512 şehit yatmaktaydı. Anıt mezarlarda ‘’Türk oğlu Ahmet’’, ‘’Türk oğlu Mehmet’’ diye ama bir kısmı da ‘’Meçhul asker 1916’’ diye yazıyordu…  

Benim için bütün bir dünya tarihi bir tarafa ama Birinci Dünya Harbi bir tarafadır… Birinci Dünya Harbi hatıralarını her okuyuşumda sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosu aklıma gelir: 

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Birinci Dünya Harbi deyince mazi kalbimde bir yaradır… Hele hele Galiçya denince işte beni ağlatan bu hazin hatıradır.

Neden mi? Gelin size kısaca anlatayım…

Osmanlı Devletinin Almanya yanında Birinci Dünya Harbine katılması

Osmanlı Devleti, 1911‘de İtalya ve 1912- 1913 yıllarında Balkan Savaşlarından yenik çıkmış yaklaşan dünya savaşında kendisini güvenceye almak için önce, İngiltere – Fransa - Rusya ile anlaşma imkânları aramış fakat bulamamıştır.

‘’Drang nach Osten’’ (Doğu’ya yönelim) politikası gereği Osmanlı toprakları üzerinden Orta Doğu’ya açılmak isteyen Almanya da Osmanlı İmparatorluğuna yaklaştı. Özellikle Enver Paşa Almanlarla işbirliğine girdi. Almanya ile işbirliğine giden Enver Paşa bir Alman gibi düşünebilecek kadar Alman hayranıydı.

Almanya’nın ise bu işbirliğinden çok daha farklı niyetleri vardı. Almanlar kendi araştırmalarında Mezopotamya’da petrol yatakları olduğunu keşfetmişlerdi. 1871’de birliğini henüz yeni sağlamış Almanya’nın hem yeni pazarlara ve hem de hammadde ve petrol kaynaklarına ihtiyacı vardı. İngiltere ve Fransa ile dünyayı paylaşım yarışında geç kalan Almanya için Anadolu, Suriye ve Mezopotamya Almanya’nın ‘’Hindistan’’ı olabilirdi.

Alman şövenistler de Alman halkının Ukrayna’ya, Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya yerleştirilmelerini istiyorlardı. Daha 1848 yılında alman ekonomist Ruscher Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra Almanya’nın miras olarak Anadolu’yu alacağını düşünüyordu.

1897 yılında, Türkler tarafından çok sevilen ve Türkleri çok seven General von der Goltz ise Türklerin İstanbul’u terk ederek Anadolu ve Mezopotamya’ya sürülmelerini ve Alman yönetimi altında buraları reforma tabi tutmaları gerektiği teklifini yapıyordu.

‘‘Alman Birliği’’ örgütü ise kurulduğu 1890 yılından itibaren Alman halkının Anadolu’ya yerleştirilmeleri ve Anadolu’nun Almanya’nın bir kolonisi olması gerektiği propagandasını yapmaktaydı. ‘’Alman Birliği’’nin başkanı Prof. Hasse’nin yayınladığı bir broşürün adı da ‘’Osmanlı mirasında Alman hakları’’ idi. Onun fikrine göre İngiltere’nin Hindistan’a yaptığı gibi alman bilimi Anadolu ve Mezopotamya’yı bir alman toprağı haline getirebilirdi.

1886 yılında Dr. Aliys Sprenger, Anadolu’nun diğer devletler tarafından istila edilmeyen yegâne bir yer olduğunu söylüyordu. Eğer Almanlar burayı Ruslardan önce ele geçirebilirlerse dünyanın en iyi parçasını almış olurlardı.

Pancermenist Dr. K. W. Stettin’e göre ise Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu birleşerek tek bir imparatorluk teşkil etmeliydiler. Elbe ağzından Fırat ağzına kadar uzanan böyle bir imparatorluk yüksek ve soylu bir ulusa layıktı. Böyle bir imparatorluğun Alman yönetimi altında olacağından da hiç şüphe yoktu tabii ki.

Yeni Alman politikası İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı yönlendirilmişti. İngiltere Süveyş kanalını işletmeye açtıktan sonra Almanya, Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa ile rekabet edebilmek ve buraya ulaşabilmek amacıyla Berlin - Bağdat demiryolunu inşa etmek istedi. Türkler bu yatırım sayesinde ülkelerinin kalkınacağını umut ederken, Almanya ise bu hattan nasıl istifade edebileceği hesabını yapıyordu.

Almanlar imtiyazını daha Abdülhamit zamanında aldıkları ve inşasına başladıkları İstanbul-Bağdat demiryolu hattının iki yanına Alman göçmenler yerleştirmeyi resmen talep etmişlerdi. Abdülhamit bu isteği geri çevirdi. Göçmen görüşmelerini yürüten Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa anılarında, “O zamanki Alman siyaseti, hattın iki tarafını Alman muhacirlerle iskân etmek ve buralarını bir Alman sömürgesi haline getirmek amacını güdüyordu’’ der.

Müttefikimiz Almanya’nın planları ve düşünceleri bu iken Başkomutan Vekili Enver Paşa bir Alman gibi düşünebilecek kadar Alman hayranı idi.

 Sadece Enver Paşa ve bir kısım subaylar değil, özellikle birçok Osmanlı entelektüeli de aşırı bir Alman yanlısıydılar. Pantürkist Yusuf Akçura, Almanya’nın gelecekte Asya’nın kültürünü pozitif olarak değiştirebileceğine inanmıştı.

Daha sonra, İstiklal Marşımızın şairi olacak olan Mehmet Akif’in şu dizeleri kaleme almış olması, ne durumda olduğumuzun en güzel göstergesidir:

“Değil mi bir anasın sen, değil mi Almansın,
O halde fikir ile vicdana sahip insan;
Bilir misin ki, senin şarka meyleden nazarın
Birinci def’a doğan fecridir zavallıların”

Kısacası Birinci Dünya (Paylaşım) Savaşı öncesinde, Almanya’nın yanında yer almak, devletin bekası ve ulusal çıkarlar açısından tek akıllı tutum, tek seçenek olarak görülüyordu. Bu görüşte olanların arasında yer alan Mehmet Akif, dürüstlüğü, yurtseverliği tartışma götürmez, tertemiz bir insan ve seçkin bir şairdi.

Bu şartlar altında Almanya Enver Paşa’yı ikna etmesi sonucu Osmanlı Devleti 11 Kasım 1914’de Rusya, İngiltere ve Fransa’ya karşı harp ilan etmiştir. Bu şekilde Osmanlı Devleti Almanların yanında Birinci Dünya savaşına girmiş oldu.

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı yığınaklanması ve hatalar

Birinci Dünya savaşı genel olarak bir Almanya –İngiltere hesaplaşması idi… Birinci Dünya Savaşının İngilizler açısından ağırlık merkezi Hindistan ve Hindistan yolunun güvence altına alınması idi… Çünkü 20. Yüzyılın başındaki jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında Körfez her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu maksatla savaş öncesi yapılan yığınaklanma da İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşında ana mihverinin ve ağırlık merkezinin Körfez, Basra ve Irak olacağını göstermekteydi.

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardı. Bunlar İngiltere ve Rusya idi. Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıydı:  İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.

Hal böyleyken; Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardı. 1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’te Irak’taki Ordu kâğıt üzerinde üç tümene çıkarılmıştı ama İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştı.

Sonuç olarak; Osmanlının savaş öncesi yığınaklanması hiç de Osmanlının maruz kaldığı tehditlere dönük olarak yapılmamıştı. 

Birinci Dünya Harbi

Askeri harekât, İngilizlerin 06 Kasım’da Basra Körfezi’nde Fav’a çıkartma yapması ve Rusların 08 Kasım’da doğu sınırını tecavüzleri ile başladı. 1914 yılının en önemli savaşı, 22 Aralık 1914’te başlayıp, 04 Ocak 1915’te biten Sarıkamış Harekâtı idi. 1915’te ise 14 Ocak 1915 ’te başlayıp 15 Şubat’a kadar süren Kanal Harekâtı ve 18 Mart 1915’te önce deniz harekâtı ile başlayıp sonra karaya intikal eden ve yılsonuna kadar süren Çanakkale Harekâtı idi.

Birinci Dünya Savaşının başlangıcında Almanlar önce Belçika’ya ve 20 Ağustos 1914’ten itibaren de Fransa’ya taarruz ve işgal ettiler. Fakat Alman taarruzları Marne’da durduruldu. Almanların savaş sonuna kadar beş büyük saldırısına rağmen, muharebeler bu bölgede kilitlendi ve kesin sonuç alınamadı.

Doğu Avrupa’da ise askerî harekât, Rusların Almanya ve Avusturya-Macaristan’a taarruzuyla başladı. Rus ilerlemesi, Almanlar tarafından Tannenberg’de durduruldu. Buna karşılık Ruslar Galiçya’da başarılı oldular ve Doğu Galiçya’yı ele geçirirler. Osmanlı Ordusu, işte bu muharebelerin devamı sırasında bu bölgede, Galiçya’da görev aldı.

Galiçya Cephesi

Galiçya; Orta Avrupa’da bulunan 80.000 km2’lik bir coğrafya parçasıdır; kuzeyinde Polonya, doğusunda Ukrayna, güneyinde Romanya ve batısında Macaristan ve Slovakya bulunur, Podolya Yaylası ve Karpat Dağlarının kuzey yamaçlarını içinde barındırır.

Osmanlı Ordusunun, Türk ve Alman Kurmaylarının işbirliği ile hazırladıkları Birinci Dünya Harbi harekât planının temel ilkesi, savaşın kesin sonuç bölgesi olan Avrupa Cephelerinde Alman Ordusunun yükünü hafifletmesine dayanıyordu. Başkomutan Vekili Enver Paşa da böyle düşünüyordu. Bu sebeple 1916 yılı başların da Çanakkale Cephesinde serbest kalan birliklerin (15. Kolordu) Avrupa Cephesine yardımcı olacak bir bölgede kullanılabileceğini, müttefiki Alman ve Avusturya—Macaristan Başkomutanlıklarına bildirdi.

Bu birliklerin Avrupa Cephesine yardım edecek bir bölgede kullanılması konusunda Enver Paşa’nın yaptığı teklif, başlangıçta hem Alman siyasi makamlarınca hem de Alman Başkomutanlıklarınca geri çevrildi. Fakat Rusların 04 Haziran 1916’da Galiçya’da başlattıkları taarruzun büyük bir başarı kazanması ve bölgedeki Alman, Avusturya—Macaristan Ordularının çok ciddi sıkıntılar içine düşmesi üzerine, bu kuvvetlerin süratle bölgeye gönderilmesi, Osmanlı Başkomutanlığından talep edildi.

Osmanlı Başkomutanlığı, Galiçya’da göndermek üzere l5’inci Kolorduyu görevlendirdi. Bu maksatla da 15. Kolordu en iyi askerlerle takviye edildi ve en iyi silah ve teçhizatla donatıldı… (Galiçya’da harekâtın gelişimini konuyu dağıtmamak için yazının sonuna ekliyorum. İlgilenen okuyucu buradan okuyabilir.) Ancak şunu söyleyeyim ki Galiçya’daki muharebeler esnasında, Avusturyalı ve Alman komutanlar Türk askerlerini Rus ordusunun yoğun top atışlarına karşı "top hakkı" yani kurbanlık kıtalar olarak kullandılar… Müttefik Avusturya askerlerinin Türk askerlerine ‘’Kanonenfutter’’ yani "top yemi" demelerinin nedeni de budur!

Bir jest uğruna harcanan Türk evladı

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devletini çok kötü şartlar altında yakalamıştı. 1877 - 1878 Osmanlı-Rus Savaşının ağır sonuçlarına, 1911 - 1912 Balkan Savaşı felaketi eklenince, yalnız ekonomik ve sosyal açıdan değil, siyasal ve askerî açıdan da çok ciddi bir çöküntü içine girilmişti.

Bir savaşa, bir başka ‘’Büyük’’ devletin ‘’vesayeti altında’’ girmek, büyük bir talihsizliktir. Zira bu durum, ‘’Küçük’ devletin, kendi siyasi ve askeri menfaatlerini ikinci plana atarak, ‘’Büyük’’ devletin emellerine hizmet etmesini, kaçınılmaz surette zorunlu kılar. 1’inci Dünya Savaşı’nda da öyle olmuş ve Osmanlı Devleti, siyasi ve askerî hedeflerini geri plana atarak, her türlü askerî ve siyasi manevralarını, Almanya’nın menfaatlerini destekleyecek hedeflere yöneltmiştir.

Osmanlı’nın, pek çok cephedeki birlik ihtiyacını dikkate almadan, Galiçya’ya asker göndermesi, işte bu olgunun bir sonucudur. Bu sonucun doğmasında; Başkomutanlık Karargâhındaki Alman general ve kurmay subaylarının etkileri ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın, bağımsız ve derin düşünemeyişinin en büyük tesiri yarattığı şüphesizdir.

Üstelik Galiçya’ya gönderilen Çanakkale muzafferi l5’inci Kolordu, bu konudaki tek örnek de değildir. Aynı yıl içinde Eylül ortasında 6’ncı Kolordu (5’inci ve 25’inci Tümenler) Dobruca’ya; 20’inci Kolordu (46’ıncı ve 50’inci Tümenler ve l77’inci Piyade Alayı) Bulgarlara yardım için Makedonya’ya gönderilmişlerdir. İşte bu nedenle de Süleyman Nazif; ‘’Çanakkale bundan sonra bir isim değil, bir tarih olacaktır. Galiçya da onun zeyli (eki)’’ derdi…

Oysa yurtdışındaki müttefik cephelerine bu asker sevkleri devam ederken, 1916 yılının ikinci yarısında Osmanlı cepheleri şöyle idi: Doğu cephesinde taarruz eden Ruslar, Trabzon ve Erzincan dâhil bütün Doğu Anadolu’yu işgal etmişlerdi. Rus taarruzları Sivas kapılarına dayanmıştı. Durumu tehlikeli gören bölgedeki 3’üncü Ordu’nun Komutanı Mahmut Kamil Paşa, İstanbul’a gelerek Enver Paşa’dan kuvvet istemiş, kendisine “Kesin sonucun Avrupa’da alınacağı ve gerekirse Sivas’a kadar çekilebileceği” cevabı verilmişti. Irak ve Sina cephelerinde de İngilizler taarruz hazırlıklarını geliştiriyorlardı. Bu hazırlıklar sonunda başlatılan taarruzlar, cepheler de yeterli nicelik ve nitelikte birlik bulunduramamak yüzünden, Osmanlı açısından peş peşe gelen felaketlerle sonuçlanmıştır.

Bu duruma ilave olarak, Almanlarla 02 Ağustos 1914’te imzalanan ittifak anlaşmasında, Osmanlı’ya bu konuda hiçbir sorumluluk ve zorunluluk öngörülmemişti. Tersine, müttefiklerinin Osmanlı’ya her türlü yardım ve desteği sağlayacağı belirtilmişti. Buna rağmen, başta Enver Paşa olmak üzere, yöneticiler, ‘’Hami Devlet’’ Almanya’ya ‘’jest’’ yapmak ihtiyacı duymuşlardır.

Ve böylece, mevcudu yüz bini aşan seçkin ‘‘Türk Evladı’’, ülke menfaatlerine aykırı olarak yurt toprakları dışında harcandılar.

15’inci Kolordu’nun yurtdışına gönderilmesinin siyasi ve askerî sebep ve sonuçları ne olursa olsun, gerçek olan bir husus vardır ki; onun, ülkesinin, ordusunun, birliğinin, sancağının ve üniformasının şan ve şerefine leke sürdürmediği ve bu mukaddes varlıklara, yeni şanlar ve şerefler kattığıdır... Türk ordusu vatanlarından uzakta, savaştılar…  Görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Ve bu görev esnasında Türk ordusu tam 12 bin şehit verdi. 

İsmet İnönü'nün tarihe geçen çok güzel bir sözü vardır. ‘’Büyük devletlerle dostluk kurmak bir ayı ile yatağa girmek gibidir’' demişti İnönü. Dost bile olsa ayı, yatakta insanı ezer mi, tırmalar mı, ısırır mı, belli olmaz! Büyük devletlerin de çıkarları doğrultusunda ne yapacağı belli değildir.

Bu sözü doğrularcasına İnönü de anılarında, “Almanların Araplara karşı politikaları bambaşkaydı. Onlara hususi muamele yapıyorlardı ve aslında harbi kazansalardı, yani Almanların istedikleri ölçüde kesin bir zafer kazansaydılar onlardan kurtuluş kolay olmayacaktı. Açıkça görülüyor ki, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişler'' ibaresini kullanır. Doğan Avcıoğlu da, “Eğer Birinci Dünya Savaşı‘nı Almanlar kazansalardı Kurtuluş Savaşı’nı, İngilizlerin himayesindeki Yunanlılara karşı değil, Almanlara karşı yapmak zorunda kalacaktık” der.

Almanlar yanında savaşa girmeyi, ulusal çıkarlara uygun bulan İttihatçılar savaş ilan edilir edilmez kapitülasyonları kaldırdılar. Bu haberi Maliye Nazırı Cavit Bey ilk kez olarak, İstanbul’daki Alman Büyükelçisi’ne bildirir. Tam bir sürprizle karşılaşır. Sefir küplere binmiş, ağzından köpükler saçarak bağırmakta, tehditler savurmakta, İtilaf Devletleri İstanbul’a saldırırlarsa, Osmanlı’yı savunmayacaklarını anlatmaktadır. En sonunda Sefir; ‘’Biz kararı tanımıyoruz, hele savaş bitsin ilk karşı hareketi yapacak olan biziz’’ der.

Daha da vahimi; Almanlar savaşta Osmanlı ile müttefik olmalarına rağmen sadece kendi çıkarlarını takip ediyorlardı. Buna bir örnek; Rusların savaştan çekilmesinden ve Rus Kafkas ordusunun dağılmasından sonra Kafkasya’da Türk ve Alman çıkarları çatışmaya başladı. Osmanlı’nın açık hedefi Tiflis-Bakü iken, Almanlarınki ise Bakü’deki petrol yatakları idi. Bunun üzerine Almanya Kırım’da bulunan bir tümenini Kafkasya’ya kaydırdı. Karşılıklı harekât sırasında Türk ve Alman birlikleri arasında kanlı muharebeler cereyan etti. Türk durum haritalarında Alman birlikleri düşman olarak gösterilmişti. Türklerin Bakü‘yü talepleri üzerine alman General Ludendorf şöyle diyordu; ‘‘Bu çapulcu Türklerin istekleri de çok fazla oluyor.’’

Tarih tekerrürden ibarettir

Malumdur ki tarih tekerrürden, ama biraz da tefekkürden ibarettir. Bu konu sık tartışılmasına rağmen yaşanan olaylar; tarihin tekerrürden ibaret olduğunu, ancak pek de tefekkürden ibaret olmadığını defalarca göstermiştir.

Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu konuda şu manzum cevabı veriyor: ‘’Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!’’ Millî şairimizin söylediği gibi tarih ders alınmadığı için birebir tekerrür etmektedir.

ABD aşkına Kore’ye asker göndermemiz konusuna, BM’deki oylamada Cezayir’in bağımsızlığı konusunda Fransa yanında saf tuttuğumuz konusuna girmeyeyim..

Türkiye 20’yi aşkın ülkede askerî güç bulundurmasına rağmen bunların içinde en dikkat çekici olanı ve zayiat verdiği ülke Afganistan’dır. 11 Eylül saldırısından sonra ABD’nin öncülüğünde Afganistan için bir koalisyon gücü oluşturuldu. Kabil bu koalisyon güçlerinin denetimi dışında tutuldu. BM Güvenlik Konseyi kararıyla Kabil için bir de NATO komutası altında Uluslararası Güvenlik ve Yardım Gücü (ISAF) oluşturuldu. Türkiye, 2001 yılı sonunda, ‘’Büyük Devlet’’ ABD’nin ‘’vesayeti altında’’ ISAF’a katılma kararı aldı. ISAF bünyesinde 50 ülkeden 130 bin asker vardı ve bunların 1646’sı Türk’tü…

Asker bulundurduğumuz diğer bir ülke de Lübnan’dır. BM Lübnan Geçici Barış Gücü Bünyesi'ndeki Türk İstihkâm Birliği 2006 -2013 yılları arasında yedi yıl süreyle görev yaptı… Türkiye’de Güneydoğu’nun dağları mayın kaynarken biz Lübnan’a İsrail sınırına İstihkâm birliği gönderiyoruz…

Başlangıçta ‘’NATO’nun ne işi var Libya’da’’ diye kükreyip ertesi günü ABD’den sonra en büyük Hava ve Deniz unsurlarını Libya’ya ABD yanında Libya’yı yıkmak için gönderiyoruz…

Max Weber’in bilinen bir ‘’Güç Kuramı’’ vardır; ‘’iradenizi bir başkasına zorla kabul ettirmek.’’ Günümüzün ‘’Güç Kuramı’’ ise daha farklıdır; ‘’İradenizin, sanki kendi kararlarıymışçasına müttefikleriniz tarafından kabul edilmesidir.’’ ABD’ye 11 Eylül saldırısından başka bir saldırı olmadı, ancak ABD günümüzün ‘’Güç Kuramı’’ doğrultusunda tüm müttefiklerini seferber ederek önce Afganistan’da sonra da Irak’ta görevlendirdi.

ABD’nin Irak’ı işgali sırasında Türkiye’nin de ABD’nin yanında işgale ortak olması için TBMM’den tezkerenin neden çıktığını o zamanki T.C. Başbakanı; ‘’Tezkereyi ABD istedi, biz de çıkardık’’ diyerek izah etmedi mi? Biz Afganistan’a milli çıkarlar için mi gittik, yoksa ABD çıkarları için ABD istediği için mi?

Türkiye kırk yıldan beridir terörle mücadele ediyor. Aynı Türkiye yine terörle mücadele için Afganistan’a asker gönderiyor.

Kimse müttefiklikten, sorumluluktan, milli çıkarlardan ve büyük devlet olmaktan bahsederek Türk milletini kandırmasın. Kimse Atatürk’ün de Afganistan’a asker gönderdiğinden bahsetmesin. Atatürk bağımsız bir ülke olarak kendi iradesi doğrultusunda eğitim yardımı için Afganistan’a asker göndermişti. Şimdi, BM veya NATO, hangi şapka altında olursa olsun işgalci bir ABD’nin yanında Afganistan’a işgalin bir parçası olarak asker gönderdik...

Afganistan’da günlük onlarca masum sivil insan kimi yanlışlıkla, kimisi cinnet geçiren ABD askerlerince katledilmiyor mu? Peter Ustinov; ‘’Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür’’ derdi. Afganistan’da bir devlet (ABD) terörü yok mudur? Biz bu teröre ortak olmuyor muyuz?

Tarihte Afganistan’a; ‘’imparatorluklar mezarı’’ derlerdi. John Berger’e ait olan; ‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun.’’ sözünü doğrularcasına Afganistan’dan mevsimler gibi; İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, Timur geçti, Hintliler geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildi. Nedeni sadece, bu ülkenin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıdır. Yarın Ruslar gibi ABD de buradan er ya da geç ayrılacak, biz ise işgale ortaklık ettiğimizle kalacağız.

Terörün kökünü kurutmak için taaa Amerika’dan gelip Afganistan’ı işgal eden müttefikimiz ABD, bizim terörün kaynağı Irak’ın kuzeyine girmemize engel olurken biz de ABD için Afganistan’a, Lübnan’a asker göndermekteyiz! Bu çarpıklığı birisi izah etmeli!

Ruslar Sivas’a merdiven dayamışken, Galiçya’ya, Makedonya’ya ve Dobruca’ya Alman çıkarları için asker göndermekle; teröristler Irak kuzeyinden, Kandil dağından ülkeme sızarak mayın döşeyip, eylem yaparak askerimizi şehit ederken, ABD çıkarları için Afganistan’a, Libya’ya, İsrail çıkarları için Lübnan’a asker göndermek arasında ne fark vardır?

Enver Paşa’nın koskoca bir imparatorluğun yıkılmasına sebep olan o zamanki Alman hayranlığı ile günümüzde ülkenin bekâsını tehdit ettiği artık aşikâr olan BOP eşbaşkanlığı arasında ne fark vardır?

Suriye’ye karşı bu düşmanlık niye idi? ABD istedi diye mi? Teröristin başı Şam’da karargâh kumuş iken ve Suriye bize düşman iken ABD neredeydi? O zaman Suriye ABD’nin iyi bir müttefiki değil miydi? O zaman Suriye Basra’daki koalisyon güçlerine ABD yanında asker vermiyor muydu?

Dün Birinci Dünya savaşında çıkarlar çatışınca harbin içinde Osmanlı ile Almanya Bakü’deki petrol yatakları için karşılıklı muharebeye girerken, bugün çıkarlar çatışınca müttefikimiz ABD Irak’ta başımıza çuval geçirmedi mi? ABD’nin çıkarları değişince Suriye’de Esad yanlısı olmadılar mı? Çıkarları değişince ABD, Suriye’de PKK’nın kolu PYD’yi desteklemeye başlamadı mı? ABD, PYD’yi bölgesel müttefik olarak ilan etmedi mi? ABD, Irak’tan çekilirken geride Irak’ın kuzeyinde malumu ilan edilmemiş bir Kürdistan bırakmadı mı? ABD, Suriye’den de elini eteğini çektiğinde geride Suriye’nin kuzeyinde bir başka Kürdistan bırakmayacak mıdır? Bu mudur stratejik derinlik?

Millî şairimizin söylediği gibi; ‘’hiç ibret alınsaydı, Tarih tekerrür mü ederdi?” Ne diyordu Mehmet Akif:

''Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! 
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 
'Tarih'i ' tekerrür' diye tarif ediyorlar; 
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?''

 ‘’Bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir’’ diyerek Georg Wilhelm Friedrich Hegel de Mehmet Akif gibi tarihin tekerrür ettiğini ifade ederdi. Karl Marx da tarihin tekerrür ettiğini Hegel'e cevap verircesine şöyle derdi: ‘’Evet bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…’’ Günümüzde yaşadığımız bütün olaylar tarihin sanki bir komedi gibi tekrarından başka bir şey değil midir?

Etrafınıza büyük resmi görmek için dikkatle bakın. 1914'teki Birinci Dünya Harbi’nin bütün koşulları yinelenmektedir. Hem de komedi olarak. Sadece aktörler isim değiştirmiştir. İngiltere'nin yerini ABD, Almanya'nın yerini AB, Rusya İmparatorluğunun yerini yine Rusya, Osmanlı'nın yerini Türkiye Cumhuriyeti almıştır. Tek fark paylaşım savaşının kısmen artık topla tüfekle yapılmayacak olmasıdır.

Yaklaşık yüz yıl önce sormuştu Mehmetçik; ‘’Kumandanım Galiçya ne yana düşer?’’ diye. Suriye’de hüküm süren savaşın, bütün Batılı kaynaklar tarafından 1618 – 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve mezhep savaşı olarak nitelenen ‘’30 Yıl Savaşları’’na benzetildiği bir ortamda ve eşiğinde bulunduğumuz ve tüm dünyanın Doğu Akdeniz’de karşımızda bulunduğu Üçüncü Paylaşım Savaşı öncesinde ben de sorayım istiyorum; ‘’Kumandanım! Afganistan ne yana düşer, Suriye ne yana, Libya ne yana?’’

İşte bu nedenlerledir ki mazi kalbimde bir yaradır ve beni zaman zaman ağlatan İşte bu hazin hatıralardır.

Osman AYDOĞAN

(*) Abdurrahman Abdi Paşa

Osmanlı vezirlerinden Abdurrahman Abdi Paşa, 17'nci yüzyılda yaşar. Arnavut kökenli Abdi Paşa, Budin Valiliği sırasında Haçlı Ordusunun kuşatmasına karşı durur ve 3,5 aylık kuşatma süresince 18 kez Haçlıları püskürttür. Abdi Paşa, askerleriyle ön saflarda savaştığı sırada 70 yaşında şehit olur. Budin'e daha sonra yerleşen Macarlar tarafından Abdi Paşa'nın şehit olduğu yere dikilen mezar taşında, "Kahraman düşmandı, rahat uyusun." ifadesi yazılıdır. Kitabedeki tam ifade şu şekildedir: "145 yıllık Türk egemenliğinin son Buda Valisi Abdurrahman Abdi Paşa bu yerin yakınında 1686 Eylül ayının ikinci günü öğleden sonra, yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı. Rahat uyusun." Çelenk koyduğumuz yer bu mezardı...

Galiçya muharebeleri

Galiçya Kolordusu, l9’uncu ve 2O’inci Tümenleri bünyesinde bulunduruyordu. Kolordu birlikleri Şarköy ve Keşan bölgelerinde toplanmıştı. İlk hazırlık emri 09 Temmuz 1916’da alındı. Bir gün sonra, Galiçya’ya gidileceği bildirildi. Birlikler hazırlıklarını süratle tamamlamaya çalıştılar. Birçok silah ve teçhizat ile bazı kıtalar, diğer tümenlerden alınarak tamamlanabildi.

17 Temmuz’da ‘’Konakçı Müfrezesi’’ Macaristan’daki ilk konak bölgesi olan Şabatka (Subatitsa ) hareket etti. Kolordu birliklerinin Uzunköprü ve Alpullu istasyonlarından trenlere binmesi planlanmıştı. İlk kafile 23 Temmuz’da, son kafile 11 Ağustos’ta hareket etti. 27 Temmuz’da 5’inci Ordu Komutanı Mareşal Liman Van Sanders, ertesi gün de Başkomutan Vekili Enver Paşa Uzunköprü’ye gelerek birlikleri denetlediler ve kolordunun durumu hakkında bilgi aldılar.

İlk kafilesi 02 Ağustos’ta bölgeye varan birlikleri Enver Paşa, beraberinde Avusturya generalleri ile Alman ve Avusturya subayları olduğu halde, 04 Ağustos’ta Macaristan da tekrar denetledi. Ertesi gün 05 Ağustos’ta birliklerin ilk kafilesi Yataynisa istasyonundan cepheye hareket etti. 12 Ağustos’ta l9’uncu Tümen Miçiçov’da muharebe karargâhını kurmuştu.

15’inci Kolordu geldiği zaman, bölgede, Alman genel karargâhına bağlı ‘’Balkan Cephesi Ordular Grubu’’ ve Avusturya genel karargâhına bağlı ‘’Avusturya Veliahdı Karl Ordular Grubu’’ bulunmakta idi.

l5’inci Kolordu, Karl Ordular Grubuna bağlı, komutanlığını Orgeneral Graf Van Bothmer’in yaptığı ‘’Alman Güney Ordusu’’ kuruluşuna dâhil edildi.

15’inci Kolordunun bölgeye intikali sırasında, Rusların 04 Haziran’da başlattığı ve büyük başarı kazandığı muharebeler sürmekte idi. Bu yüzden, muharebe sahasına ilk gelen ve muharebe karargâhını 12 Ağustos’ta kuran l9’uncu Tümen, hemen iki gün sonra, 14 Ağustos’ta, Zlotalipa doğu sırtlarında Rus kuvvetleri ile ilk muharebesine girdi.

20’inci Tümen de 22 Ağustos’ta Pototory ile Bozykw arasında bulunan 54’üncü Avusturya Tümeninden savunma bölgesinin sorumluluğunu devir alarak muharebelere dâhil oldu.

Kolordu, 22 Ağustos 1916 günü saat 12.00 itibarıyla göreve başladığını, orduya bildirdi. Ordu Komutanı Orgeneral Bothmer, gönderdiği yazı ile Çanakkale kahramanı l5’inci Kolordunun, bölgesinde görev almasından duyduğu memnuniyeti belirtti ve başarı diledi.

15’nci Kolordunun cephe sorumluluğunu almasından hemen sonra, Eylül ayının ortasından itibaren muharebeler giderek şiddetlendi. 16 ve 17 Eylül’de, Ruslar, iki gün boyunca sürekli olarak ve kütleler halinde taarruz ettiler. l5’inci Kolordu, 20 km’den fazla cephede ve en kötü arazi şartlarına rağmen, Ordu cephesinin yarılmasını önledi. Bu başarıya karşılık, 95 subay ve 7.000 er zayiat verdi. 6 tabur ve 22 bölük komutanı şehit oldu. Bazı bölüklerde hiç subay kalmadı. Rusların, beş kat fazla zayiat verdiği tespit edildi.

18 Eylül’den itibaren oluşan kısmi sükûnet, 30 Eylül’de Rusların başlattığı yeni taarruzla tekrar bozuldu. Çetin süngü muharebelerinin cereyan ettiği bu savaşlarda, Türk askeri, komuta kadrosundaki büyük yoksunluğa rağmen azimle dövüştü. Günlerce süren savaş, yeniden 15 subay ve 3.000 er kaybına sebep olurken, Rusların kaybı kat kat fazlaydı.

Bu muharebeler sonunda, çok ağır kayıp veren 2O’inci Tümen cephe gerisine alındı ve yeniden düzenlendi.

Kasım ayı, cephede durgunlukla geçti. Birlikler, önceki muharebelerden alınan derslerden yararlanarak eğitime ve tahkimata ağırlık verdiler. Aralık ayının ikinci yarısında, Rus siperlerinde hareketlenmeler görüldü. Erler, savaşın gereksizliğinden, enternasyonal barış ve dostluktan bahsediyorlardı. Buna rağmen Ruslar, 28 Ocak 1917’de, 25 Şubat ve 05 Mart’ta, yeni taarruzlar başlattılar. Fakat hepsi, l5’inci Kolordu tarafından ağır zayiat verdirilerek geri püskürtüldü. Nisan ayı ortalarından itibaren, Rus siperleri iyice hareketlendi. Haziran başından itibaren Ruslar yeni bir taarruz hazırlığına giriştiler.

Bu arada 19’uncu Tümen, 12 Haziran’dan itibaren Anavatana geri çekildi.

Ruslar, beklenen taarruzlarını 29 Haziran günü saat 05.00’te başlattılar. Taarruzlar, ertesi gün de sürdü, ağır zayiatla geri püskürtüldü. Fakat 01 Temmuz’daki taarruzları 24’üncü Alman Tümeni bölgesinde derin girmeler yarattı. 02 ve 03 Temmuz’da yapılan karşı taarruzlarla durum güçlükle düzeltilebildi.

Bu arada, 15nci Kolordu Karargâhı da 15 Temmuz’dan itibaren Anavatana döndü.

Rus birliklerinin savaşma gücü ve moralinin çok zayıfladığı anlaşılınca, Alman ve Avusturya Başkomutanlığı, genel karşı taarruz kararı verdi. İleri harekât 20 Temmuz’da başladı. 22 Temmuz’da Rus Cephesi çözüldü. Genel karşı taarruza 2’inci Tümen de katıldı. Ay sonuna kadar süren muharebelerde tümen, birçok bölgeyi ele geçirdi. Ağustos başında, taarruz durduruldu.

20’inci Tümen, 05 Ağustos’ta Anavatana dönüş emri aldı. 16 Ağustos’ta topçular, 22 Ağustos’tan itibaren de piyadeler trenle intikale başladılar. 26 Eylül’de tüm birlikler yurda dönmüştü.

Galiçya’da savaş, 03 Mart 1918’de imzalanan Brestlitovsk Antlaşması ile son buldu.

Osman AYDOĞAN



Gazikovan

13 Ağustos 2020

Dünkü yazımda bir Çanakkale şehidi (Şehit Binbaşı Ali Faik Bey)’nin hatıraları ve eşyalarının oğlu (Alb. Ahmet Naci Kabatepe) ve torunu (Erdal Kabatepe) tarafından bir nasıl korunarak günümüze aktarıldığını anlatmış ve yazımı ‘’Keşke her şehidimizin böyle bir oğlu ve böyle bir torunu olaydı!...’’ diye bitirmiştim…

Hayat her zaman böyle vefalı evlat ve torunlarla dolu değildir…

Bugün ise gelin size bir başka hikâye daha anlatayım (*)...

Bu hikâye için önce sizi 1921 yılı Mart ayına İnönü Ovasına götüreyim…

Mart 1921 - İnönü Ovası

İnönü Ovası İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş'un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı.

Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı. Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş'un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir harmoniği, o polifonik ezginin bir anda işitilip kaybolan notaları gibiydi. Ethem Çavuş, 75 mm'lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu. 

Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi.

Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı.

Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti.  

Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı.  

Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatte erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.  

Kovanın üzerinde "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 26 Rebiyülahir 1339 İnönü" yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara'daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.    

Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının '’kalem'’ dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı. "Aksekili Ethem Çavuş 8. Alay 3. Tabur 1. Batarya 20 Recep 1339 İnönü" 

İmalat-ı Harbiye Atölyesi - Ankara

Beş gün sonra Ankara Atölye'nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi.  

Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. "Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!" Tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı.  

Kısa bir süre için işler durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu.  

Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı.  

Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi.  

İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı.  

Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" diyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi.    

Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı.  

Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.  

Eylül 1922 - Ankara

Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı. 

Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, istiklâl savaşının her zorlu durağından Ankara'ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.  

Türk ordusunun İzmir'e girdiği gün Ankara'da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu.  

Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341 Banaz" yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular;  

"Bismillahirrahmanirrahim. 

Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah'a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir'e, kalplerimizdeki imânımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz.  

Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.  

Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun. Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341  Salihli" 

Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.  

Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu:  

           İzmir'in dağlarında çiçekler açar
           Altın gümüş orda sırmalar saçar
           Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçar
           Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa
           Adın yazılacak mücevher taşa.

Kâmil usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı.   Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti. 

Ocak 1923 - Ankara

Savaşın bitmesinin ardından Ankara'daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi bir kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vâsıf'ın evinde, camekânlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikâyesini öğrenecek, bu hikâyeyi hatıratında yazacaktı.  

29 Ekim 1923 - Ankara

Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm'lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce 20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş'un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat'ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi.  

"Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım" Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.  "Evet teğmenim? Sizi dinliyorum" Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı. "Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim"

Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vâsıf'a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu. 

O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.  

Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam  ediyordu. 82, 83, ...97, 98, 99...  

On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş "Yüzüncüyü attık komutanım" diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son  top sesi Ankara'nın her duvarından yankıyıp dört yıllık istiklâl savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla  kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile. 

Hamdi Vâsıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti.  

"Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim."  

Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı.  

Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kâmil Usta. O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kâmil ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat'ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan'a kaldı.  

1934'deki soyadı kanununda bu üç adam da "Gazikovan" soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı. "Kovan" sözcüğü insanlarda "Kovalayan" anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.  

Temmuz-2005 İstanbul Gazikovan ailesinin evi

"Alooo! İyidir kanki yaa nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma... Taşınıyoruz ya; bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır var. Bir hurdacı çağıralım dedim dinletemedim.... Ya! Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor... Tamam baba. Araşırız. Baaay!"  

Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış fırlattı; "Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon?" "Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin."  "Tamam yaa! Toplayacağız işte"  "Hadi sallanma." 

Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı. Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu. Neyse ki defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı;

"Evlatlarım, torunlarım! Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür.  Üzerinde yazanları yeni alfabemizle bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikâye ve kovan, sizlere intikal ettirdiğim en kıymetli mirâsımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve satmayın. Kıymet bilmezlerin himâyesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan esirgemeyin. Evinizde, vatan kadar kutsal yegâne varlık varsa o da bu emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inâyeti üzerlerinize olsun. Babanız, dedeniz, Emekli Albay Hamdi Vâsıf Gazikovan. 29 Ekim 1953"  

Hamdi Vâsıf ve eşinin 1956 yılında bir deniz kazasında ölmelerinin üzerine eşyaları, acılı aileye yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve kızları Hamiyet'in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken, kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda neredeyse çürümeye terk edilmişti. Babasının kovan hakkındaki hikâyesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti. Lâkin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif Bey de Hakkın rahmetine kavuştu. 

Ardında, hikâyeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak. Hamdi Vâsıf'ın bu en değerli mirasına elli yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu Sertan oldu.  

Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok da ilgisini çekmemişti. O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı; "Alooo! ..... '' ''Hadi yaa! Mega fikir!......'' ''Tamam moruk. Geliyorum. Bekleyin.'' ''Kızlardan kimler var?...'' ''Uff! Kadroya bak! Pelin'e dokunanı yakarım bilmiş olun"  

Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu "Ulan başlarım kovanına daaaa, defterine deee!" . Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı. Âlemlere akmaya gidiyordu.  

Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer'deki yeni evlerine indirirken, Maltepe belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı.  

Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar, bir milletin kadir bilmezliğine yakılmış ağıt gibiydi. Çatırdayan, kovanın sedef kakmalı tabutu değildi tabii ki. Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal'in tüm kötülükleri, cehaleti, geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği Pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta Ertan’ın yaşındayken şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuş'un kemikleriydi.

Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerideki cephenin suskunluğudur.  

Osman AYDOĞAN

(*) Bu hazin hikâye bir kurgudur. 2006 yılında o zamanki Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Org. Ergun Saygun’un emri ile bu hikâyeye uygun olarak Ankara'daki 1011 Ana Tamir Fabriikasında Gazikovan’ın üç adet benzeri yapıldı. Gerçeğe benzetilmesi için kovanlar eskitildi. Bunlardan bir tanesi Kara Kuvvetleri Karargâhı Komuta Katına girişte sağ tarafta camekânlı bir vitrine özenle yerleştirildi. Yanına hikâyesi not edildi. Mektupların aslına yakın benzeri kondu. Bir tanesi Kara Kuvvetleri Komutanlığınca MKE Kurumuna hediye edildi. Halen MKE müzesinde sergilenmektedir. Üçüncüsü de adı daha sonra 4. Ana Bakım Fabrikası olarak değiştirilen yapıldığı fabrikada sergilenmektedir. Bu projede cüzi de olsa bir katkım oldu. Hikâye alıntıdır, gerçek kaynağı bilinmiyor... 



Şehit Binbaşı Ali Faik Bey

12 Ağustos 2020

Sizlere, bugün 10 Ağustos 2020 tarihinde, Gelibolu’da ‘’Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’’nde yapılan ve benim de davetli olarak katıldığım bir töreni anlatacağım…

Ancak 10 Ağustos 2020 tarihine gelmeden, bu töreni anlatmadan önce gelin –mutat olduğu üzere – tarihte bir yolculuk yapalım… Zaten tören de tarihle ilgili…

Önce Kolağası Şakir Efendi’den başlayayım…

Kolağası Şakir Efendi, 1897 yılındaki Türk – Yunan Savaşı’nda Epir cephesine gönderilir… Osmanlının son zaferi Dömeke Meydan Muharebesine katılır. Bu muharebedeki başarısı nedeniyle Padişah’tan takdirname alır. Kolağası Şakir Efendi, Kepsut Askerlik Şubesi başkanı iken 1911 yılında vefat eder.

Kolağası Şakir Efendi’nin iki erkek evladı vardır. Büyüğü Ali Faik Bey, küçüğü Mehmet Fevzi Efendi… Her ikisi de arka arkaya önce Işıklar Askerî Lisesinden, sonra da Harbiye’den mezun olurlar… Ali Faik Bey Binbaşı iken, kardeşi Mehmet Fevzi Efendi de Harbiye’yi bitirir bitirmez Balkan Savaşı’nda buluşurlar…  

Balkan Savaşı bitince her iki kardeş bu sefer de Çanakkale Savaşı’nda buluşurlar. Teğmen Mehmet Fevzi Efendi 77. Alay 1. Tabur 2. Bölükte görevli iken Çanakkale kara muharebelerinin başladığı ilk gün olan 25 Nisan 1915 tarihinde vücuduna 12 yara alarak şehit olur. Teğmen Mehmet Fevzi Efendi şehit olduğunda henüz 25 yaşındadır… Binbaşı Ali Faik Bey, şehit kardeşinin haberini aldığında günlüğüne şunları yazar: ‘’Burada acı haber geldi. Kardeşim Mehmet Fevzi dün 25 Nisan’da şehit düşmüş. 25 yaşında gencecik. Görmeye gittim. 12 yara almış. Ağladım. Na’şına eğildim ‘Ne mutlu sana şehadet mertebesine erdin, Allah bana da nasip etsin!’ dedim. Cepheye döndüm…’’

Binbaşı Ali Faik Bey, 4. Kolordu 11. Tümen 33. Alay 1. Tabur Komutanıdır. Allah Binbaşı Ali Faik Bey’in de duasını kabul eder. Binbaşı Ali Faik Bey de kardeşinin şehadetinden beş gün sonra 30 Nisan 1915 tarihinde Kabatepe’de alnına isabet eden bir mermi ile şehit olur. Binbaşı Ali Faik Bey şehit olduğunda 43 yaşındadır.

Binbaşı Ali Faik Bey’in şehadetini müteakip Başkumandan Vekili Enver Paşa, şehidin eşine bir taziye kartı gönderiyor. Bu kartta şöyle yazıyor Enver Paşa:

‘’Osmanlı Orduyu Hümayunu Alay 33 Tabur 1 zevceniz Binbaşı Ali Faik Efendi bin Şakir 17 Nisan 331 tarihinde Gelibolu’da meydanı harpte bir Osmanlı Askeri’ne yakışan kahramanlık ve fedakârlıkla şehit oldu. Dini celili İslamın ve mukaddes vatanın müdafaası uğrunda hayatını feda edenlerin arkalarında bıraktıklarına düşen vazife yeis ve fütur değil fahri sürurdur.  Bütün arkadaşları gibi merhumun da kıymetli hatırası yalnız sizin değil daha büyük ailesi olan Ordunun kalbinde ebediyen saklı kalacağına ve intikamının düşmanlarımızdan alınacağına emin ve bununla müteselli olunuz. Muhterem Şehidin bütün yakınları ve sevenleri için Allah’tan ecir ve sabır tazarru ederek beyanı hürmet eylerim.  Başkumandan Vekili Enver’’

Binbaşı Ali Faik Bey’in tek oğlu vardır. O da asker olur. Albay Ahmet Naci Kabatepe 1960 yılında Bitlis’te 34. Piyade Alay Komutanı iken kendi isteği ile emekliye ayrılır. (Ve yıllar yıllaaar sonra alaydan tugaya dönüşen 34. P. Tugay Komutanlığı görevini yapmak bana da nasip olur.) Albay Ahmet Naci Kabatepe, 1994 yılında İstanbul’da vefat eder. Albay Ahmet Naci Kabatepe 1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca babasının Çanakkale Savaşı’nda şehit düştüğü Kabatepe’nin hatırasına soyadını ‘’KABATEPE’’ olarak alır.   

Albay Ahmet Naci Kabatepe’nin de tek oğlu vardır: Erdal Kabatepe…

Binbaşı Ali Faik Bey’in çok az subayda olan bir özelliği vardır; günlük tutar. Çocukluğundan itibaren günlük tutar… Özellikle Balkan Savaşı’nı bu günlüğünde günü gününe anlatır. Ailesine yazdığı mektuplar vardır. Bu mektuplar, Halil Cibran’ın Mey Ziyâde’ye yazdığı mektuplarından, Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplardan hiç de aşağı kalır değildir. Hatta onlardan daha duygulu, daha içten ve daha bir derinliklidir…

Şehitlerimize millet olarak minnet borçluyuz. Ancak şehidin ailesinden şu kişilere de aynı derecede millet olarak minnet borçluyuz diye düşünüyorum… Birincisi Şehit Binbaşı Ali Faik Bey’in günlüklerini ve eşyalarını titizlikle muhafaza eden şehidin biricik oğlu Albay Ahmet Naci Kabatepe’nin eşine… İkincisi şehidin bu hatıralarını ve eşyalarını açıklayıcı notlarla biricik oğlu Erdal Kabatepe’ye emanet eden Albay Ahmet Naci Kabatepe’ye… Ve üçüncüsü şehidin bu hatıralarını ve eşyalarını Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirterek bir kitap haline getiren şehidin torunu Erdal Kabatepe’ye…

Şehit Binbaşı Ali Faik Bey’in hatıralarının çoğu Balkan Savaşı’na ait… Ne yazık ki Şehit Binbaşı Ali Faik Bey’in Çanakkale günlükleri şehit olduğu zaman Anzak askerleri tarafından şehidin üzerinden alınıp Avustralya’ya götürülüyor. Bu günlükleri, 1931 yılında, Miss May Summerbelle çalıştığı müzede buluyor ve günlükleri Avustralya’da Evening News, Syndey gazetesinde İngilizce olarak yayınlıyor.

Şehidin biricik erkek torunu Erdal Kabatepe, dedesi Şehit Binbaşı Ali Faik Bey’in hatıralarını, bir kitap haline getirmek için Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirttirdiğinde, çeviren kişinin asker ve tarihçi olmaması nedeniyle çevirinin askerî terminoloji ve harp tarihi açısından gözden geçirilmesi ihtiyacını hissediyor.

Şehidin biricik erkek torunu Erdal Kabatepe bir şekilde bana ulaşıyor.

Asker olmam nedeniyle askerî terminolojiye olan hâkimiyetim, tarihe merakım nedeniyle Balkan Savaşı’na olan vukufiyetim, Arapçam nedeniyle Osmanlıcaya olan yatkınlığım ve yazılarım nedeniyle ifade kabiliyetim çok cüzi de olsa bu kitaba katkı yapmamı sağlıyor… Erdal Bey de lütfedip kitabında teşekkür için bana da yer veriyor…

Ve kitap 2020 yılı Nisan ayında yayınlanıyor… (Erdal Kabatepe, ‘’Ben Binbaşı Ali Faik Bey’’, Ömür Matbacılık, Nisan 2020)

Bu kitaptan da yola çıkarak T.C. Kültür Bakanlığı ile Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı ortaklaşa olarak bir belgesel hazırlıyorlar.

Şehidin torunu Erdal Kabatepe kendisinde bulunan şehit dedesinin bütün hatıratını ve eşyalarını ‘’Bende kalıp gün boyu bir camekân gerisinde sadece ben göreceğime tüm bir milletim görsün’’ diye Gelibolu’daki ‘’Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’’ne bağışlıyor.

İşte yazımın girişinde bahsettiğim 10 Ağustos 2020 tarihinde, Gelibolu’da ‘’Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’’nde yapılan tören hem Şehit Binbaşı Ali Faik Bey’i anmak hem Şehit Binbaşı Ali Faik Bey’in belgeselini tanıtmak hem de Şehit Binbaşı Ali Faik Bey’in hatıralarının sergisini açmak amacıyla yapılıyor. Bu törene Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı, Çanakkale Valisi, 2. Kolordu Komutanı, Avustralya Askerî Ateşesi, Birleşik Krallığı temsilen bir albay ve Eceabat Kaymakamı katılıyor…

Bahsi geçen belgeselin bağlantısını ekte sunuyorum.  Toplam 25 dakika süren bu belgeseli mutlaka ama mutlaka izlemenizi arzu ederim…

1916 Kut’ül Ammare şehidinin bir torunu olarak, benim elimde şehit dedeme ait hiçbir belgenin, hiçbir eşyanın olmamasına hayıflanıyorum…

Keşke her şehidimizin böyle bir oğlu ve böyle bir torunu olaydı!...

‘’Ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir’’ derdi Cicero..

Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum…

Osman AYDOĞAN

‘’Ben Binbaşı Ali Faik Bey’’ belgeseli:

https://drive.google.com/file/d/1tywcq37PA4kqg69iF01VM4IRDlJlp-v1/view

Kitabı:



Genése

08 Ağustos 2020    

Günlerdir şiir paylaşıyorum,  şiir anlatıyorum… Ne yapayım... Günler öylesine kasvetli ki!... Bu kasvetten uzaklaşmanın tek yolu da ‘’şiir’’…  Ne yapayım, ben de orada nefes alıyorum, orada huzur buluyorum… Ancak biraz daha şiir paylaşsam ve biraz daha şairler hakkında yazsam hem sizi bıktıracağım hem de gündemi kaçıracağım…

Gündem; ekonomi… Gündem; Dolar, Euro ve altının yükselişi… Sanılanın aksine bu yükselişin birinci sebebi ekonomi de değil diye düşünüyorum… Bu yükselişin birinci sebebi ülkede yerlerde sürünen hukuk, olmayan demokrasi, adaletsizlik, üretimsizlik, liyakatsizlik, meşveretsizlik, en üst perdeden seslendirilen ''biz ve onlar'' söylemi, parlamentonun devre dışı kalması, kisrâ alışkanlığı, saray düşkünlüğü, berbat dış ilişkiler, mezhepçi dış politika, ‘’fetih’’ ve ‘’Kızıllma’’ nidalarıyla yapılan Suriye ve Libya hârekatı, S-400 şovu… Ekonomi bunların bir sonucudur diye düşünüyorum…

Ancak tüm bunların da tek bir müsebbibi vardır... Bu müsebbip sanıldığı gibi siyasiler de değildir… ABD’li şair Irwin Allen Gisberg, “Bir ülkenin kötü durumu yüzünden politikacıları suçlayamayız... Suçlu olan şairlerdir... Çünkü politikacıların bir ülkenin durumu hakkında bilinçleri ve kapasiteleri yoktur ama şairlerin vardır” derdi. Ben suçlu kapsamını daha da genişletip şairlerin yanına, sözde ‘’aydın’’ olan edebiyatçıları, yazarları, çizerleri ve bilim adamlarını da ekleyeceğim… Ama bunların liboş olanlarını, yandaş olanlarını, yalaka olanlarını, avanak, aptal, avantacı olanlarını, saf ve salak olanlarını ve kandırılanlarını ekleyeceğim… ABD’li şair Irwin Allen Gisberg’in söylediği gibi politikacıların bir ülkenin durumu hakkında bilinçleri ve kapasiteleri yoktur ama aydının vardır… Aydının görevi; iktidara yamanmak, ona yalakalık, yandaşlık ve yavşaklık yapmak değildir… Aydının görevi doğruyu, bilimi, aydınlığı, barışı, sevgiyi ve esenliği esas alarak iktidarlara ve muktedirlere yol göstermektir.

Bu yalaka, yandaş ve yavşak sözde aydınların ülkemizde sayısı oldukça çoktur… Bu konuda ülkemiz çok mümbittir… Ben bugün bu sözde aydınlardan sadece ikisini örnek olarak anlatacağım… Bunlardan elvan türlüsünü neredeyse hemen her gün renkli ekranlarda mebzul miktarda görüyoruz zaten…

Ama sizi kasvete sokmadan önce size biraz müzikten bahsedeyim… Sakın ola ki bu giriş ile müziğin ne ilgisi var da demeyin! Sabredin!

Armand Amar

Peşinen söyleyeyim; Armand Amar ülkemizdeki kötü gidişten sorumlu gördüğüm sanatçılardan birisi değil! Tam tersi kendi ülkesinin ‘’varoluşu’’nu sanatıyla savunan bir sanatçı…

Armand Amar, film müzikleri yapımcısı olan bir bestecidir. 1953 Kudüs doğumlu, babası Fas asıllı bir Fransız,  annesi İsraillidir. Küçükken babasıyla birlikte Fas’a göçerler. Fas’ta yerel çalgılar olan tombak, konga ve tabla gibi vurmalı çalgı aleti çalarak müziğe başlar. Dansla ilgilenir... ‘’Bab’aziz’’, ‘’Home’’, ‘’Amen’’,  ‘’Va, vis et deviens’’, ''Human'', ''Mediterranée’’, ‘’Planet Ocean’’, ‘’La Terre vue du ciel’’ ve ‘’Le Concert’’ gibi onlarca filmin ve televizyon yapımının müziğini yaparak  César ödülünü alır... ‘’Leyla ve Mecnun’’ adında bir de oratoryo besteler.

Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof Martin Heidegger (1889-1976) "Oturmadığın yer senin değildir" derdi. Benzer şekilde; ‘’yerel olmadan evrensel olamazsınız’’ derdi bilge kişiler. Armand Amar, tam da bu sözleri müziğinde teyit edercesine eserlerinde Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Ön Asya’nın etnik ve yerel müziğini Avrupa dokunuşuyla sunar. Armand Amar, eserlerinde mistik, dini, tarihi, mitolojik, duygusal her türlü yerel figürü, düdük sesinden uda, teften piyanoya her türlü çalgıyı, Moğol’dan Araba, Acem’den Berberi’ye her çeşit vokali kullanır. Sonunda evrensel nitelikte şahane erserler ortaya çıkarır.

Ancak Armand Amar’ın müziğinde hep naif bir hüzün vardır, feryâd vardır, figân vardır. Armand Amar’ın müziğindeki bu hüzün, bu feryâd, bu figân doğduğu topraklardan, yaşadığı coğrafyadan ileri gelir… .

Armand Amar’ın Fransa doğumlu Ermeni müzisyen Lévon Minassian ile 2006 yılında ortak çıkardıkları ‘’Songs from a world apart’’ isminde mükemmel bir albümü vardır.  Bu albümde yer alan ‘’Hovern'engan’’ isimli eser müthiş bir eserdir…

Armand Amar’ın bahsettiğim film müziklerini ve diğer eserlerini İnternetten bağlantısını bulup dinlemek size kalmış. Ama ben Armand Amar’ın ''La terre vue du ciel'' isimli albümünde yer alan bir eserinin bağlantısını yazımın sonunda paylaşacağım ki bu eser beş bin yıllık bir tarihi ve beş bin kilometrelik bir coğrafyayı beş dakikada anlatır: ‘’La Genèse’’

La Genèse

Genése (Genésis), "Eski Ahid'in yaratılış tarihini içeren ilk kitabının adıdır. Yani Tevrat'ın ilk bölümünü oluşturan Hz. Musa'nın beş kitabından ilkinin Fransızca adıdır. "Oluş" (yaratılış) anlamındadır. Osmanlıcası ‘’Tekvin’’ olarak isimlendirilir... Dünyanın yaratılışını, Âdem ile Havvâ'yı, cennetten kovuluşu, Habil ve Kabil'i, Nuh Tûfânı'nı, Bâbil Kulesi'ni anlatır. İbrâhim’i, İshak’ı, Yâkub’u ve Yusuf peygamberleri anlatır. Kenan ülkesini anlatır. Yahudiliğin var oluş felsefesini anlatır…  Daha önce bu sayfalarda anlattığım Delilah (Dilayla) efsanesi de bu bölümde geçer...

Genése, müzikte sadece Armand Amar'ın eserinin adı değildir. Genése, Batı şarkılarında sık sık kullanılır. Bu sayfalarda daha önceleri Batı müziğinden örnekler verirken (Tom Jones Delilah, La Paloma vb.) de yazmıştım. El âlem basit bir şarkısında, müziğinde bile beş bin yıl geriye giderek bir tarihi derinlik sunuyor… Bu tarihi derinlikte de geçmişini, unutmuyor, unutturmuyor. Bizim günlük siyasal, toplumsal ve kültürel yaşayışımız ise tıpkı kendi pop şarkılarımızın sözlerinde olduğu gibi şıkıdım şıkıdım oynayarak lay lay lom geçip gidiyor…

Keşke bu konudaki şikâyetim bu kadar ve bu şekilde olsaydı… Anlattığım gibi elâlemin sanatçısı, aydını Armand Amar gibi kendi kuruluş ve var oluş felsefesini her fırsatta, hatta düdükle, tefle diri tutmaya çabalarlarken bizim girişte bahsettiğim sözde aydınlarımız ise kendi kuruluş felsefemizi, kendi hikâyemizi ve kanla, irfanla kurulmuş olan Cumhuriyetimizi her fırsatta çürütmeye çalışırlar... 

Sözde ‘’aydın’’

Yalçın Küçük, beş ciltlik ‘’Aydın Üzerine Tezler’’ (Tekin Yayınevi, 1990) isimli kitabında ‘’Mithat Paşa’nın Taif’de boğulması aydın tarihinde bir dönüm noktasıdır. O tarihten bu yana aydın etkinliğini kaybetmiştir’’ diye yazardı… O günden bugüne istisnalar hariç Türk aydını iktidarların güdümüne girerek muktedirlere yamanmıştır...

Ancak iktidar güdümünde, muktedirler yanında bir aydın olmak da zor zanaattır Türkiye’de… Böylesi bir aydın olmak oynaklık ister, kıvraklık ister, dansözlük ister, her daim döneklik ister…

Düşünüyor musunuz böyle bir aydın olmak için; iktidar AB yanlısı iken AB’ci, iktidar AB’den vazgeçtiğinde de anti AB’ci olacaksınız… İktidar lideri BOP’un eşbaşkanı iken ABD’ci, iktidar ABD ile ters düştüğünde de anti ABD’ci olacaksınız… İktidar FETÖ ile içli dışlı iken, iktidar, FETÖ ne isterse verirken FETÖ sever olacaksınız, FETÖ liderine övgüler düzeceksiniz, TSK’ya hakaretler yağdıracaksınız, hakaretler de kesmez, FETÖ, ahlaksızca, namussuzca, hayâsızca TSK’ya kumpas kurarken onlarla ortaklık yapacaksınız… İktidar ile FETÖ çıkar çatışmasına girince bu sefer de iktidar ile beraber FETÖ’ye söveceksiniz, küfredeceksiniz… İktidar sözde ‘’Çözüm Süreci’’ derken, PKK destekçisi olacaksınız, PKK’nın başına, Kandil’e övgüler yağdıracaksınız, gidip Kandil’e ziyaretçi olacaksınız, Oslo’ya methiyeler düzeceksiniz, megri megri diye halay çekeceksiniz… İktidar sözde ‘’Çözüm Süreci’’ni çöpe attığında da en katıksız HDP düşmanı siz olacaksınız, seçilmiş ancak hakkı gasp edilmiş belediye başkanlarını ziyaret etti diye bir başka belediye başkanını teröristlikle suçlayacaksınız…

Bu örnekler uzatılabilir… Ancak demem o ki iktidar güdümünde, muktedirler yanında aydın olmak zor zanaattır bu memlekette… Böylesi bir aydın olmak oynaklık ister, kıvraklık ister, dansözlük ister, her daim döneklik ister… Bakın renkli camlara, bunların elvan türlüsünü hemen hemen her akşam orada mebzul miktarda görürsünüz… Bu nedenle bu tür Türk aydını omurgasızdır, renksizdir, kişiliksizdir... 

Russel Gough, "Karakteriniz Kaderinizdir" (HYB Yayıncılık, 2002) adlı kitabında derdi ki: "Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmaktır." Yani eğer karakter gelişmemişse tahsil işe yaramıyor. Tıpkı tahsil icra eylemiş ancak iktidara yamanmış bu tür aydınlar gibi… Roosevelt de derdi zaten: “Bir insanı ahlaken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir bela kazandırmaktır.” İşte bizim bu sözde aydınlarımız da tahsil görüp de karakteri gelişmeyen, toplumun zihnen eğittiği ancak ahlâken eğitemediği toplumun başına bela kesilen kişilerdendir...

Şimdi işte bu sözde aydınlardan ikisinden bahsedeceğim…

Önce birincisi:

Bu sözde aydınımız bir sosyalist olarak Birikim Dergisinde çıktığı yolculuğunu Özel Harpçilerin, MİT Müsteşarının, Psikolojik Savaş uzmanlarının masasında bitirir. Emre Aköz, Mümtazer Türköne, Emre Uslu ve diğer niceleri gibi sahibinin sesi olur. Sosyalistliği de zaten Mustafa Kemal Atatürk’e saldırmaktan ibaretti…  Sözde sosyalist idi özde ise hedonisttir.

William Faulkner, James Joyce, John Berger ve Karl Marx gibi isimleri dilimize çevirince kendisi Abdurrahman Çelebi zannedilmiştir… ‘’Yetmez ama evet’’çidir…  II. Cumhuriyetçidir. Bir vakitlerin sözde ''Barış Süreci''nin akil adamlarındandır. Liboştur, yandaştır… (Yanlış anlaşılmasın, liberallere saygım sonsuz, liboş çok faklı bir anlamdadır.)

2011 Türkiye genel seçimlerine yönelik o zamanki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Artvin’in Hopa ilçesi mitingi öncesinde yaşanan eylemlerde polisin sıktığı tazyikli su ve biber gazı ile fenalaşarak kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren emekli öğretmen Metin Lokumcu’yu ‘’adamın birisi ölmüş’’ diyerek Ergenekon safsatasıyla irtibatlandırmaya çalışır…

Taraf gazetesinde yazdığı yazılarla da ahlâksızca, şerefsizce, adice, kalleşce TSK düşmanlığı, Cumhuriyet düşmanlığı yapanların yanında yer alarak onlarla ortak saflarda buluşmuştur…

Kendi ifadesi ile kandırılanlardandır. 2002'den beri bugünün Türkiye’sini yaratmak için aktif olarak canla başla çalışır, buna karşı duran, uyaran herkesi ahmak diye nitelemiş, kandırıldığı kafasına dank edince de şimdi "bir cehennem" dediği bugünün Türkiye’sinden İngiltere’ye gitmeye karar vermiştir…

Bu sözde aydınımız iş adamı ve Demokrat Parti'den milletvekilli olan Burhan Asaf Belge'nin oğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yeğenidir. Macar asıllı Amerikalı aktris ve televizyon yıldızı Zsa Zsa Gabor üvey annesidir. Halen Bilgi Üniversitesi Öğretim üyesidir. Aynı zamanda çevirmendir. Sanatçı Hale Soygazi ile beraber yaşar. Asıl adı Mehmet Murat Kadri Belge olan bu sözde aydınımız 1943 doğumlu Murat Belge’dir.

Şimdi diyeceksiniz ki benim ''Genése'' adlı şarkıdan yola çıkarak şikâyet ettiğim konu ile bu adamın ne ilgisi var? Olmaz olur mu?...

Bu sözde aydınımızın kitaplarından birisini de adı tam da anlattığım konu ile aynıdır: ‘’Genesis’’ (İletişim Yayınları, 2009) Kitabın devam eden adı da ‘'Büyük Ulusal Anlatı ve Türklerin Kökeni’’dir…

Kitap aslında yazarın Birikim dergisinde ‘’Edebiyatta Milliyetçilik’’ konusu üzerine yazdığı yazıların bir icmalidir. (‘’Edebiyatta Ermeni Sorunu’’, Birikim, Şubat 2006, sayı 202, ‘’Attila Romanları’’, Birikim, Mart 2006, sayı 203, "İslami 'Genesis' ya da 'Tekvin'’, Birikim, Temmuz 2006, sayı 207)

Yazar, bu kitabında Türk edebiyatının tarihi romanlarında, Osmanlı kimliğini devam ettirmek amacıyla Türk kimliğini öne çıkarılarak, milliyetçi zihniyetin başka gibi gözüken politik eğilimler arasına sızarak bir milli tarih oluşturulduğunu iddia ediyor.

Yazar, bu iddiasını imparatorluğun çöküş sürecinde aydınların yaşadığı reaksiyoner ruh haline bağlıyor. Bu ruh halinin de 93 Harbi ile başlayan süreçte Bosna’nın kaybı, Trablusgarb, Balkan faciası ve Dünya Savaşı ve yenilgilerden beslendiğinden bahsediyor... Bu süreçte Osmanlı kimliğinin zımnî olarak tükenişi ile beraber hayatı bir şekilde devam ettirmenin bir yolu olarak Türk kimliğinin öne çıkartıldığını söylüyor. Yaşanılan “kaybı” telafi etmeye yönelik çabaların “millî bir tarih” ihtiyacını zorunlu kıldığını bahsediyor. Yazar, dönemin de ruhuna uygun olarak geçmişin popüler bir anlatı biçiminde “tarih” olarak yeniden ''icat'' ve ''inşa edildiği''ni iddia ediyor… Yani açıkça ve basitçe demek istiyor ki bu sözde aydın: ‘’Tarihte Türk milleti yoktu, sonradan uyduruldu!’’

Yazarın aslında bu kadar uzun bir kitap yazmasına gerek de yoktu. Aynı şeyleri zaten açık sözlü Türk düşmanı Alman Prof. Udo Steinbach da kısaca ve basitçe söylüyor... Steinbach da ‘’Türk yoktur, Türkler icad ve inşa edilmiş, yaratılmış, yapay bir millettir’’ diyordu. (Prof. Udo Steinbach, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın finanse ettiği Hamburg merkezli Alman Orient Enstitüsünün 1976 ve 2007 yılları arasında başkanlığını yapmış, yarbaylıktan emekli eski bir askerdir.  Almanya'da iken kendisiyle tanışmış, Almanya ve Avusturya’da konferanslarına katılmıştım.)

Yazarın hali, tipik Batı düşünce kodlarının dışına çıkamayan sözde Türk aydını tavrını anlatıyor...   

Yazar, bu kitabında Yavuz Bahadıroğlu, Peyami Safa, Kemal Tahir, Erol Toy, Tarık Buğra ve Nihal Atsız gibi yazarlara ve Kızıl Tuğ, Bozkurtların Ölümü, Devlet Ana, Osmancık, Amak-ı Hayal, Azap Ortakları ve Attila gibi eserlere de yer veriyor. Ancak bu eserlerin anlatımı hiç de bir akademisyene yakışmıyor, sanırsınız ki lise Edebiyat kolu öğrencileri yazmış…

Yazarın uzmanlık alanı aslında başka konulardır!. Yazarın bu uzmanlık alanlarında iki kitabı var. Birincisi ‘’Tarih Boyunca Yemek Kültürü’’ (İletişim Yayınları, 2001) isimli kitabı, diğeri de ‘’Boğaziçi'nde Yalılar ve İnsanlar’’ (İletişim Yayınları, 2013) isimli kitabıdır… Keşke yazar hep bu uzmanlık alanında yazsaydı! 

İkinci sözde aydın, sözde şair:

Yine bu kandırılmış saf, salak ve sözde aydın, sözde şair olan birisi daha yenilerde itiraflarda bulunup özür dilemiş… Hatta kendisi gibi olanların da özür dilemesini istemiş… İnsanın ‘’günaydın’’ diyesi geliyor… Bade harab-ül Basra!…

Sözde şair bu maksatla geçenlerde şöyle bir beyanda bulunmuş (Gazeteler, 02 Ağustos 2020): “Akil insanlar, açılım toplantılarına katılanlar, bildirilere imza atanlar, ülkeyi AB’ye taşıyarak demokratikleştirecekler düşüncesiyle bu iktidarı destekleyenlerin, yazı yazanların, yani bu sürece bilerek ya da bilmeyerek katkı sağlayan herkesin özür dilemesi gerekiyor. Ben kendi adıma özür diliyorum; 2. Cumhuriyetçi, ‘yetmez ama evet’çi, liberal, özgürlükçü soldan pek çok insanın da özür dilemek istediğine inanıyorum.’’

Bahsettiğim bu sözde şair de Haydar Ergüden’dir…

Vebal…

Dedim ya bunlar omurgasız familyadandırlar… Bu insanların, akil insanların, ikinci cumhuriyetçilerin, açılımcıların, ‘’yetmez ama evet’’çilerin özürlerini kim kabul edecek? Yitip giden bir Cumhuriyetin, aydınlığın, Kurtuluş Savaşı’nın, karanlığa gömülen bir ülkenin, yoksullaşan bir halkın vebali vardır sırtlarında…

Bunların da elleri kana bulanmadı mı? Türk Ordusunun, Ergenekon ve Balyoz davalarında yitip giden onurlu Türk subaylarının, aydınlarının, Gezi'de öldürülen gençlerin, PKK’nın katlettiği askerlerimizin, ülkedeki terör saldırılarında ölen insanlarımızın, 15 Temmuz’un, 15 Temmuz’da hayatını kaybeden insanlarımızın kanları yok mu ellerinde?… Zindana atılan gerçek gazetecilerin, aydınların vebali, töhmeti yok mu üzerlerinde?… Hangi yüzle, kimden özür diliyorlar da onları kim affedecek? Onlarda azıcık şeref ve haysiyet varsa eğer… Neyse devamı yazmayayım… Japonlar bu işin en iyisini yapıyorlar… 

İnsanın sorası geliyor, diğer gözüken emareler neyse de; hukuku siyasal İslamcı bir iktidarın emrine veren, parlamentoyu askıya alan, ülkeyi tek adamlığa götüren bir anayasa oylamasına ‘’evet’’ diyecek kadar,  demokrasiyi gerektiğinde binilen, uygun zamanda inilen bir araç olarak gören siyasal İslamcı bir harekete inanıp peşinden gidecek kadar kullanışlı, aymaz, saf ve salak mıydınız be!

Şimdi kalmışlar da pişmanlık gösterip özür diliyorlar… Daha yenilerde Murathan Mungan’ı anlatırken onun bir sözüne yer vermiştim ya: "Türkiye'nin resmi dini ikiyüzlülüktür" diye... Murathan Mungan’ın kastettiği her halde bu sözde aydınlar olsa gerek… Bunların resmi dini ve karakteri ikiyüzlülüktür…

Yeniden 'La Genèse''

Şimdi Armand Amar’ın ''La Genèse'' eserini dinleme zamanıdır. ''La Genèse'' bahsettiğim gibi farklı şeyleri anlatıyor olsa da müzikteki bu feryâd, bu figân ve bu hüzün; aydın karanlığında alev alev yanan yalnız, güzel ve kadersiz ülkemin arş-ı âlâya yükselen sesi gibidir…

Osman AYDOĞAN

Armand Amar: ''La Genèse'':
https://www.youtube.com/watch?v=kozqnPQuQ48



Şairlerin en garibi 

07 Ağustos 2020

Yok o şairimiz solcu diye dışladık, yok bu şairimiz de sağcı diye dışladık… O şairimizin özel hayatını beğenmedik, bu şairimizin de siyasi düşüncesini beğenmedik… İyi halt ettik!... Burada da kalmadık… Hece vezni diye takıldık… Aruz vezni diye takıldık… Şiirde biçime takıldık şiirdeki anlam ve duyguyu kaçırdık… Yok o şair Osmanlıca yazmış dedik, yok bu şair öz Türkçe kullanmış, kullanmamış dedik… Ettik de iyi halt ettik: Aşkı, sevgiyi, özlemi, sevinci, istenci, hüznü, melâli, hayali, duyguyu, düşünceyi, ufku, âfâkı, sevdayı, iyiyi, güzeli, zevki, sefayı ve latifeyi anlatacak kelimelerimiz kalmadı…

Sonunda susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç biilaç, sefil, sersefil, susuz, gıdasız, aşksız, sevdasız, sevgisiz, duygusuz, düşüncesiz sonuçta kelimesiz ve nefessiz kaldık!

Bir bilge kişileri öldüğünde Afrika yerlileri ‘'kütüphanemiz yandı'’ diye ağıt yakarlarmış… Bu şekilde dışladığımız ve kaybettiğimiz her bir şairimiz için ben de ''bir sözlüğümüz daha yandı'’ diye ağıt yakıyorum…

Bugünkü yazımda; yine bu ayırımcılığa maruz kalan, şiirlerinde Osmanlıca kullanıyor, aruz ölçüsü kullanıyor, şiirleri hüzün şırınga ediyor diye yok saydığımız, dikkate almadığımız, unuttuğumuz bir garip şairimizi anlatacağım...

Bugünkü yazımda; yüzünde hüzün neşidelerinin gizli gizli çığlık attığı, şiirlerinde musiki olan, kafiyelerin, aruz ölçüsünün, yalnızlıkların, melâlin, hüznün, akşamın, imge dünyasının, garipliğin, unutulmuşluğun ve en asil duyguların insanı ve Fecr-i Âti’nin muhteşem, muhteşem olduğu kadar da garib olan bir şairimizi anlatacağım... 

Ancak; sizler de anlatacağım şair gibi; '’O Belde’’ de mübhem ve nâtamam bir âlem içindeyseniz eğer… Melali anlamayan nesle siz de âşinâ değilseniz eğer… Yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bu coğrafyada suya attığınız taş, hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluksa eğer…. Gün ışığı yerine aydınlık diye aklımızı alan renkli camlardan bizlere süzülüp gelen ziyalardan siz de mustaripseniz eğer… Ve bu nedenlerle de siteminiz bir feryâd bir figân halinde çığlık çığlığa arş-ı âlâya yükseliyorsa eğer... Bu yazımı okumanızı isterim… Anlatacağım şairi de bu yazımı da daha iyi anlarsınız o zaman… Yoksa eğer; size uzun, içi boş ve anlamsız gelecek bu yazıma dalıp da değerli zamanınızı ziyan, bu güzel gününüzü heder etmeyesiniz derim…

Anlatmak istediğim bu garip şairimiz Ahmet Hâşim'dir... Yakın zamanda Ahmet Hâşim’in ‘’O Belde’’ isimli şiirini verince, dün de Ahmet Hâşim’in Nâzım Hikmet ile olan atışmalarını yazınca artık bana da Ahmet Hâşim’i anlatmak farz oldu!...

Ahmet Hâşim'i anlamak için mutlaka önce çocukluk yıllarına gitmemiz gerekir diye düşünüyorum.... Çocukluğunu anlamadan Hâşim'i anlayamayız diye düşünüyorum...

Çocukluğu ve gençlik yılları

Ahmet Hâşim, 1884'te Bağdat'ta doğar. Çocukluğu Bağdat'ta geçer. Fizan Mutasarrıfı Arif Hikmet Bey'in oğludur... Çok zeki ve duyguludur. Çocukluğu, hassas yaradılışlı ve hasta bir anne ile katı bir baba arasında geçer. Alkolik olan babasının kötülüklerinden kaçmak için akşam ve gece vakitlerini annesiyle birlikte Dicle’nin kıyısında, ay ışığı altında, bir çift gölge gibi sessiz sessiz dolaşarak, yürüyerek geçirirler. 12 yaşında iken annesinin vefatıyla birlikte, en büyük dayanağını da yitiren bu çocuğun içine öksüzlük duygusu bir daha girmemecesine yerleşir.

Ahmet Hâşim, annesinin ölümü üzerine babasıyla birlikte İstanbul'a gelir. Mektebe-i Sultani'de (Galatasaray Lisesi) yatılı okur. Ahmet Hâşim, muhtaç olduğu ilgiyi, yakın aile çevresinde göremediği gibi, on iki yaşından sonra gittiği Galatasaray Lisesi’nde de göremez. Yabancılık ve yalnızlık duygusu, arkadaşlarının ''pis Arap'' vb. alayları; öğretmeninden müstahdemine değin tamamen kendisine yabancı olan bir çevre, ondaki öksüzlük duygusunu büsbütün körükler. Şiir-i Kamer, Hilal-i Semen şiirleri, onun ruhundaki bu hazin boşluğu dile getirir. Bu nedenlerle çevresine güvenini yitiren Hâşim; sinirli, aksi ve kırıcıdır. Bu hâl aşklarına ve nişanlılarına da yansır.

Ahmet Hâşim, Galatasaray Lisesi’nde Tevfik Fikret ve Ahmed Hikmet Müftüoğlu'nun öğrencisi olur. 1907'de mezun olur. Bir süre Reji İdaresi'nde çalışır. Bir yandan da Hukuk Mektebi'ne devam eder.  Hukuk eğitimini bırakıp, Fransızca öğretmenliğine atandığı İzmir Sultanisi’ne İzmir'e gider. İzmir’deki öğretmenliği sırasında Fecr-i Âti topluluğuna katılır(1909), Fecr-i Âti dağıldıktan sonra, ''Dergâh'' dergisinde (1921-1922), ve ''Yeni Mecmua'’da (1923) görülür.

1912-1914 arasında Maliye Nezareti'nde çevirmenlik yapar. 1. Dünya Savaşı yıllarını Çanakkale ve İzmir'de yedeksubay olarak geçirir. Mütareke'den sonra İstanbul'a döner. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde estetik ve mitoloji öğretmenliği yapar. Harp Akademisi ve Mülkiye Mektebi'nde Fransızca dersleri verir. Düyun-u Umumiye İdaresi'nde, Osmanlı Bankası'nda çalışır. Akşam ve İkdam gazetelerinde köşe yazıları yazar.

Şiire lise öğrenciliği yıllarında başlar. İlk şiirlerinde Abdülhak Hamit, Cenap Şahabettin, özellikle de Tevfik Fikret etkileri görülür. Şiirleri Şeyh Gâlib'in parıltısını taşır.

Gençlik şiirleri Mecmua-i Edebiye, Musavver Terakki, Aşiyan, Jale, Musavver Muhit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap dergilerinde yayınlanır. Bu şiirleri kitaplarına almaz. . 1921'de basılan ilk şiir kitabı "Göl Saatleri"nin başındaki küçük manzumeler, bu dönemin asıl eserleridir. İkinci ve son şiir kitabı ise "Piyale" (1926) kitabıdır.

Bu iki kitap dışında ise Hâşim'in yazı hayatındaki yarım kalmış en son şiir denemelerinden oluşan ve  Dr. Sabahattin Çağın tarafından hazırlanan bir şiir kitabı daha vardır: ‘’Şairlerin En Garibi Öldü.’’ (Çağrı Yayınları, 2014) Bu kitap Hâşim'in ilk şairlik dönemini kapsayan şiirleri ile Piyale'den sonra yayınlanan olgunluk dönemi şiirlerinden oluşmaktadır. 

Abdülhak Şinasi Hisar’a göre o dönemdeki gençler için önemli üç şairden birisidir Ahmet Hâşim. Diğer ikisi ise Abdülhak Hâmid ve Yahya Kemal’dir. Günümüzde de lise Edebiyat derslerinde hep Yahya Kemal ile mukayese edilir Ahmet Hâşim…

Şiirinin poetikası

Hâşim şiirlerinde sembolizme sığınır, kapalı yazmayı tercih eder, gerçekçi ve faydacı şiir anlayışından uzak şiir yazar. Hâşim’in ağdalı şiir dili ilerleyen yıllarda Yahya Kemal’in de etkisiyle sadeleşse de kapalılığından ve mecazlarından bir şey kaybetmez. Hâşim şiirlerinde gerçek dünyanın arazlarından kaçarak kendi içine kapandığı hayal dünyasının imgelerini sembolleştirir.

Hâşim’in şiirlerindeki melâlin sebepleri annesini erken yaşlarda kaybetmesine, çirkinliğine olan inancına ve bundan kaynaklanan öfkesine bağlanır. Hâşim’in bu karamsarlığının bir nedeni de karamsar Fransız şair Charles Baudelaire’den etkilenmiş olduğudur. Bu melankolinin, bu karamsarlığın sebebini anlatırcasına bir yazısında kendisi için şöyle derdi Hâşim: "Neşeye hâkim değildik, kederi kendimizden uzaklaştıracak hiçbir kuvvetimiz de yoktu."

Hâşim, şiirlerinin kapalı ve anlaşılmaz olduğu iddialarına karşı bir cevap olarak çok keskin ve müstehzi ifadelerle ‘’Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar’’ adlı makalesini yayınlar. Hâşim, daha sonra bu makalesini ‘’Piyale’’’ isimli şiir kitabının girişinde yer verir.

Hâşim "Piyale"nin girişinde yer alan "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" makalesinde özetle şunları söyler:

‘’Şair ne bir gerçek habercisi, ne güzel konuşmayı sanat haline getirmiş bir kişi, ne de bir yasak koyucudur. Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, hissedilmek için yaratılmış, müzik ile söz arasında, ama sözden çok müziğe yakın ortalama bir dildir. Anlam bulmak için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmek gibidir. Şiirde önemli olan sözcüğün anlamı değil, şiir içindeki söyleniş değeridir. Şiiri ortak bir dil olarak düşünenler boş bir hayal kuruyor demektir.’’

Hâşim, şiirde kapalılığı savunur. Hâşim’e göre bir şiirin açıklamasını yapmak çok anlamsızdır. Her okuyan o şiirden ayrı bir şeyler çıkarabiliyorsa o bir şiirdir diye düşünür.

Ben günümüz Türkçesiyle anlattım ama Hâşim, "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar’’ makalesinde kendi sözcükleriyle şu cümleleri kullanır:

"Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan, ne de bir vâz-ı kanundur. Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır."

"Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır."

" 'Mânâ' araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra'şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan sihrengiz sesi telafiye kâfi midir? (...) Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin mânası değil, cümledeki teleffuz kıymetidir."

Önemli gördüğüm için Ahmet Hâşim’in "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" isimli bu makalesinin tamamını konunun dağılmaması açısından yazımın sonunda veriyorum...

"Piyale" kitabındaki "Merdiven" ve "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirleri, bu görüşleri yansıtan ve Türk edebiyatında görülmemiş bir şiirselliği ortaya koyan ürünlerdir. Hâşim, şiirlerinde fazlasıyla sembolist bir yaklaşım sergiler bunu en iyi görebileceğimiz şiiri ise ‘’Merdiven’’ şiiridir.

İlk şiirlerinin üzerinde Bağdat’ta geçen çocukluğunun, Dicle nehrinin ve Dicle akşamlarının, gecelerinin ve annesinin vefatının yoğun etkileri görülür. Hâşim'in ‘’akşam’’ sevgisi hususunda da değişik rivayetler vardır.  Hâşim’in kendisini çirkin gördüğünden karanlıktan hoşlandığını rivayet edilir.  Ancak Hâşim ‘’akşamı’’ kendisinin de belirttiği gibi yalnızca şiiri için, sembolik manası için sevmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Hâşim için; ‘’Hayatını âdeta kasten darlaştırmaktan hoşlanırdı’’ diye yazar. Hâşim’in bu özelliği şiirlerine de yansır.

‘’O Belde’’ (yine yakın zamandan sitemde ayrıca anlatmıştım), ‘’Karanfil’’, ‘’Merdiven’’, ‘’Ölmek’’, ‘’Bir günün sonunda arzû’’ (yine sitemde anlatmıştım) ve ‘’Parıltı’’ isimli şiirleri en güzel şiirleridir.  Bu şiirlerin de tamamını yazımın sonunda veriyorum. 

Hâşim, sembolizmin Türk edebiyatındaki öncülerindendir. "O Belde" şiirinde geçen ünlü "melali anlamayan nesle aşina değiliz" dizesi ile Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti edebiyatını tek bir dize ile özetler.

En önemli eserlerinden sayılan "O Belde" ile şair gerçek dünyadan uzaklaşıp kendisini kendi kurduğu bir hayal dünyasına götürür. ‘’O Belde’’de Hâşim gerçek dünyadan ayrı ideal bir dünya düşler. Bu hayal ürünü beldede kadınların ne kadar masum, ince, huzur veren yaratıklar olduğunu vurgular. Bu düşüncesi annesini çok küçük yaşta kaybetmesinden de geldiği bilinir. Hâşim’in "O Belde" ile anlattığı ideal ülkesi, çocukluğunda yaşadığı anıların idealize edilmiş şekli olduğu düşünülür…

Hâşim’in şiirlerinde en çok kullandığı imajlar, sarı ve kızıl renkler, sararan sular, yanan sular, akşam, kamış, vs. dir. Güneşin batışındaki ve doğuşundaki kızıllık şiirlerinde çok geçer. Hâşim, koyu kıskançlığını, hırsını, hayata ve kendine karşı olan tükenmez nefretini, merhametini, aşkını, ıstırabını, sıkıntısını, geçmişini, bunalımlarını, çirkinliğini, dostlarını, düşmanlarını, tabiatı, karanlığı şiirlerine aktarır.

Ahmet Hâşim, lise talebelerini şiirden ve edebiyattan bir ömür boyu soğutan aruz vezni hakkında, daha doğrusu aleyhine – kendisi aruz vezninin ustası olmasına rağmen-  artık bu veznin devrinin bittiğini belirtecek şekilde şunları yazar:

‘’Bundan on beş, on altı sene evvel Galatasaray Lisesi sıralarında henüz bir talebe iken, aruz vezninin mukassı (kasvet verici) darlığı içinde ciğerlerimin rahat teneffüs edemeyeceğini hissederek…. Aruz vezninin faziletleri ne olursa olsun, duvarları rengarenk çinilerle kaplanmış bir veli ya da sultan türbesi gibi, asilâne ziynetlerine rağmen, ölüm ve uhreviyetin (öte dünyanın) haşyet (korku) ve kasvetiyle doludur. Bu veznin ziyası renkli camlardan süzülüp gelen bir ziyadır; dışarının güneşli aydınlığına benzemiyor.’’

Ahmet Hâşim’e yapılan eleştiriler

Nurullah Ataç "Dergilerde" (Yapı Kredi Yayınları, 2012) adlı kitabında Hâşim için; şöyle yazar: ‘’İki yüzyıl sonra bugünkü edebiyatımızdan açarlarken ona 'Ahmet Hâşim çağı' diyecekler." Ve şöyle devam eder Ataç: "Talihsiz bir şairdi Ahmet Hâşim: Yaşadığı günlerde, şiirimize getirdiği yenilik yüzünden anlaşılmadı, öldükten sonra da dilinin eskiliği yüzünden anlaşılmıyor" diye yazar.

Hâşim’in yaşarken anlaşılmaması bir yana, içlerinde döneminin önemli aydınlarının da bulunduğu birçok kişi büyük haksızlıklar, saygısızlıklar eder Hâşim’e… Yahya Kemal kendisinden ‘’çirkin Arap’’ diye bahseder.  Falih Rıfkı Atay da kendisi hakkında iyi yorumlar yapmaz bir eserinde. Keza Peyami Safa da Hâşim’i eleştirir yazılarında.

Salâh Birsel, ‘’Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’’ (Sel Yayıncılık., 2012) isimli kitabının "Beyaz balina beyazı" bölümünde (s. 82-83) Hâşim’in düzyazısı hakkında şunları yazar: "Hâşim’in yaşadığı günlere bakacak olursanız, çoğu yazarların-bunların içinde dostları da vardır elbet- onun gözünü oymak için sıraya girdiklerini görürsünüz. En yufka ozanlardan Orhan Seyfi bile Hâşim’in düzyazılarını över de laf, ozanlığından açılınca onu çaylaklıkla suçlar.''

Hani bir paragraf önce bahsetmiştim ya Hâşim’in yaşarken anlaşılmaması bir yana, içlerinde döneminin önemli aydınlarının da bulunduğu birçok kişinin kendisine büyük haksızlıklar ve saygısızlıklar yaptıklarını... İşte bunlardan bir kısmını da Salâh Birsel bu kitabında anlatır…

Nâzım Hikmet, bir şiirini eleştirmesi üzerine Ahmet Hâşim’e cevaben yazdığı ‘’Cevap No. 2’’ şiirinde (ki dün bu tartışmayı ve şiiri anlatmıştım) Ahmet Hâşim’i yerden yere vurur, ona hakaretler yağdırır ve ona “Bağdadî Şaklaban” diye hitap eder. Ahmet Hâşim'in de bu yergi şiirini okuduğu gün yanındakilere hiçbir öfke belirtisi göstermeden "şiirinde uşak ile kuşağı iyi kullanmış" diye olgunlukla karşıladığı söylenir. Nâzım'ın şiirini olurken, Nâzım’ın ''uşak'' ile ''kuşak'' sözcüklerini bir nasıl hakaret maksadıyla kullandığını görürsünüz. 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu "Gençlik ve Edebiyat Hatıraları" (İletişim Yayınları, 2013) isimli kitabında Hâşim hakkında şu olayı anlatır:

Ahmet Hâşim yedek subay olarak Çanakkale muharebelerine katılır. Cepheden döndükten sonra iş için başvurduğu bütün kapılar yüzüne kapanır. Ayrıca Bağdat’ta doğması kastedilerek "senin Türkiye’de işin ne? Bağdat’a gitsene!" diye hitap ederler. Bunun üzerine "öyle ya" der Hâşim, "harp olur Ahmet Hâşim vatan müdafaasına çağırılır; sulh olur, vatandan kovulmak istenir." Bu memlekette her daim olduğu üzere!

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bahsi geçen kitabında "Ahmet Hâşim bizim bildiğimiz, beş duyudan en az bir iki tane fazlası vardı, çünkü kulakları bizim cansız ve sessiz sandığımız şeylerden ses alıp dinlemesini biliyordu, onun içindir ki, şiirlerinde, kuşların düş dünyasına daldığını, leyleklerin düşündüğünü biliyordu"  diye yazar.

Düzyazıda Ahmet Hâşim

Şiiri söz ile mûsiki arasında, sözden ziyade mûsikiye yakın tarif eden Hâşim kelimelerini de buna göre seçer, itinayla konuşurmuş.

Günün birinde Ahmet Hâşim tıraş olurken bir yandan da berberine bir şeyler anlatıyormuş. Berber bir vakit sonra: "Beyefendi söylediğiniz her kelimenin manasını biliyorum. Fakat ne dediğinizi anlayamıyorum." der. Hâşim arkasını dönüp Yakup Kadri’ye: "Gördün mü Yakup? Bizi en iyi bu adam anladı" der.

Hâşim, kelimeleri düz yazıda da şiir kadar güzel kullanır. Hâşim’in üç düzyazı kitabı vardır. Bunlar şu üç kitaptır; ‘’Bize Göre’’' (Altın Kitaplar, 2005)  '’Gurabahane-i Laklakan'’ (Düşkün leylekler evi) (Yapı Kredi Yayınları, 2011) ve ‘’Frankfurt Seyahatnamesi'’ (Yapı Kredi Yayınları, 2017)

Hâşim’in düzyazısını şiirinden üstün tutmakta Yusuf Ziya, Halit Fahri, Nurettin Artam da birbirleriyle yarışır. Cenap Şahabettin de düzyazısını sevdiğini söyler. Ozanlar arasında ise onun adını anmamaya ayrı bir dikkat gösterir. 

"Rindlerin Ölümü" şiiriyle sonradan onun etkisine iyisinden sığınacak olan Yahya Kemal bile kestirmeden giymeyi yeğler: ‘’Hâşim düzyazı yazsa daha iyi bir şey yapmış olur.’’ Bu sözler onun düzyazısını yüceltmek için de söylenmemiştir. Amaç, ozanlığını ayaklar altına almaktır. Oysa bunların tümü ozanlıkta -Yahya Kemal bir yana- Hâşim’in yanından bile geçemezler. Bütün bu zerzevat içinde Hâşim’in şiirine değer veren sadece Halit Ziya, Mehmet Rauf, Samipaşazade Sezai, İzzet Melih ve Fazıl Ahmet'tir. Bunlara belki bir de Abdülhak Şinasi ile Yakup Kadri Karaosmanoğlu eklenebilir. Ama Samipaşazade onu az buçuk "egzantrik" de bulur. Fazıl Ahmet ise ona "zakkum ve cehennem taşı" gözüyle bakar." Yakup Kadri ‘’Ahmet Hâşim Monografi’’ (İletişim Yayıncılık, 2000) eserinde Hâşim için şu yargıya varır: ‘’Bence, tabiatta, hayatta ne kadar şiir unsuru varsa Hâşim’de de o kadar şairlik vardı.’’

Bu tartışmaların yanında Ahmet Hâşim hakkındaki daha kapsamlı ve sağlıklı değerlendirmeler de vardır. Bu değerlendirmelerden şu iki kitabı Hâşim’i hakkıyla tanımak için önerebilirim. Birincisi Abdülhak Şinasi Hisar'ın (kendisi Hâşim’in okul arkadaşıdır aynı zamanda) "Ahmet Hâşim, Şiiri ve Hayatı" (Yapı Kredi yayınları, 2006) adlı kitabı, diğer ise Memet Fuat'ın "Ahmet Hâşim" (Yapı Kredi Yayınları, 2008) isimli kitabıdır. Ahmet Hâşim şairliğinin ötesinde aslında iyi bir denemecidir de. Yahya Kemal’in yukarıda bahsettiğim; ‘’Hâşim düzyazı yazsa daha iyi bir şey yapmış olur’’ sözü bunu doğrular. Hâşim’in o zamanlar gazetelerde yazdığı yazıları araştırmacı İnci Enginün ile Zeynep Kerman birlikte kitap haline getirmişlerdir. (Ahmet Hâşim, Bütün Eserleri, Dergâh Yayınları, 2009) Tabii ki Ahmet Hâşim’in daha önce bahsettiğim kendi düşüncelerini anlattığı ‘’Bize Göre’’ (Altın Kitaplar, 2005) kitabı da Hâşim’i tanımak için okunmalı diye değerlendiriyorum.

Aşk ve evlilik üzerine

Ahmet Hâşim’in ‘’Bize Göre’’ adlı kitabında aşk ve evlilik üzerine yaptığı tespitler defalarca okunacak ifadelerle doludur. Bu kitabında Hâşim ‘’Hemen her sabah’’ başlığı ile şunları yazar:

"Hemen her sabah gazeteyi açınca okuduğumuz şaşırtıcı haberlerden biri: "Filan mahallede, filanın kızı, şu yaşta filan hanım, sevdiği gençle, şu veya bu sebepten evlenemediği için, eline geçirdiği bir şişe tentürdiyodu içmiş veya kendini etraftaki bahçelerden birinin kuyusuna atmış. Zamanında yetişilemediğinden ilh...

Aşkın yaraladığı bin türlü talihsizler içinde en çok bu hiçe giden kurbanlara acımalı. Çünkü bu zavallılar bilmiyorlar ki, birbiriyle evlenmemesi lazım gelenler varsa onlar da yalnız âşıklardır. Üstadım Gourmont'un (Remy de Gourmont, Fransız yazar ve şair, 1858 - 1915) dediği gibi aşk ile evliliği karıştırmamalı. Aşk yabani bir hayvandır. Kanunların dışında, isyan ve ihtilal dağlarında yaşar. Ancak gece karanlıklar basınca gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin düzenini, ağaçlı caddelerin kanepelerini alt üst eder. Hükümetler, polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. Hâlbuki evlilik, bir şehir kurumu, güvenlik sistemidir. Sirklerde gösteri yapan, dişi dökülmüş, tırnakları eğelenmiş, zararsız aslan; orman canavarına göre ne ise, aşka kıyasla da evlilik odur.

Aşk geçici, evlilik ise süreklidir. Evliliği aşkın devamı zannetmiş nice saf çiftler, üç ay geçmeden hislerin söndüğünü görmüşler ve bir akşam kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. Aşk değişmeyince ölür.

En eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde, şiirin konusu evli çiftler değil, sevgililerdir. Hayaller ve semboller, hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. Kahramanları evli çiftler ve konusu evlilik olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir ki?"

Hâşim’in kendi sözcükleriyle; ‘’aşk muvakkat, izdivaç ise daimidir.’’ .’’En eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde, şiirin mevzuu zevce değil, maşukadır.’’ (Maşuka: Âşık olunan kadın) Aşk konusunda şu sözlerin de sahibiydi Hâşim: "Hüzünde haz varsa, aşk o zaman vardır!" ''Âşık, yüz bulmayan adamdır.''

Aşk ve evlilik konusunda böylesine düşüncelere sahip olan Hâşim gerçekte de aşk ve evlilik konusunda sıkıntıları vardır. Birçok sevgilisi olmuş, birçok kez nişanlanmış ve her seferinde ayrılan taraf kendisi olmuştur. Belki onun o büyük anne sevgisi, sevgilerine olan sevgisinden üstün olmuştur.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bahsi geçen "Gençlik ve Edebiyat Hatıraları" isimli kitabında Hâşim’in bir nişanlısının annesinin incecik boynunu uzatarak konuşurken tıpkı içinden su boşalan bir ibriği andırmasını gerekçe göstererek "ben böyle bir kadınla bir evde yaşayamam" diyerek, nişanlısının da annesinden ayrı yaşayamayacağını söylemesi üzerine evlenmekten vazgeçtiğini yazar. Nişanın bozulduğu günün akşamı Ahmet Hâşim’in, evde önüne kim çıkarsa ve soba borularına kadar gözüne ne ilişirse, eski sevgilisi ya da onun annesi değildir diye sarılıp öptüğünü yazar Yakup Kadri.

Hâşim yine nişanlılarından birinin ailesine akşam yemeğe gitmiş. Yemekte, zeytinyağlı sarmayı çok beğenmiş, bunu da müstakbel kayınvalidesine ifade etmiş. Yemekten sonra evine dönerken, ceketinin cebine bir bakmış ki bir paket. Müstakbel kayınvalidesi, bekâr bir adam ne de olsa evde yer diye yaprak sarmasının geri kalanından bir paket hazırlamış ve Hâşim’in pardösüsünün cebine gizlice yerleştirmiş. Vapurda cebinde bu paketi fark eden Hâşim buna çok bozulmuş. Sarma paketini vapurdan denize fırlatmış ve nişanlısından da bu nedenle ayrılmış.

Ancak bir kadını öylesine çok sevmiş ki ‘’yanımda olmayışın beni harap ediyor’’ diyecek kadar âşık olmuş o kadına. Öyle bir sevmiş ki o kadını ölmeden üç hafta önce (!), hasta hasta nikâhlanmış kadınla, sırf emekli maaşı ona kalsın diye.

Mina Urgan ‘’ Bir Dinozorun Anıları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2018) isimli kitabında Hâşim’e olan hayranlığını saklamaz. Kitabında Mina Urgan, Hâşim’i şöyle anlatır:

"Hâşim kendini çirkin sanırdı. Büyükada’daki evde geçirdiği ilk geceyle ilgili bir öykü anlatmıştı annem: Sabah, Hâşim’i kahvaltıya çağırmak için aşağı kata inince, hizmetçi, konuğun çoktan gittiğini, yattığı odada bir pusula bıraktığını söylemiş. Hâşim o pusulada annemi suçluyormuş. Çirkinliğini iyice medyana çıkarmak amacıyla, onun fotoğrafını, iki güzel erkeğin fotoğrafı arasına koyduğunu yazıyormuş. Annem, hoşuna gider umuduyla, Hâşim’in fotoğrafını babamınkiyle şişmanlamadan önce güzel yüzlü bir genç olan Yahya Kemal'inki arasına koymuş meğer. Hâşim evden çıkmadan önce kendi fotoğrafını paramparça etmeyi de unutmamış."

Mungan’a göre, Ahmet Hâşim gerçekten de pek yakışıklı bir erkek değildir, yanağında bir Halep çıbanının büyükçe bir izi vardır. Mina Urgan, kitabında Hâşim’e olan hayranlığını da şöyle ifade eder: "Gelgelelim, zekâ eksikliği çok yakışıklı bir erkeği dakikasında çirkinleştirdiği gibi, Hâşim’in gözlerinden fışkıran zekâ, onu dakikasında güzelleştirirdi."

Müfettiş Ahmet Hâşim

Ahmet Hâşim, o zamanki Manisa milletvekili ve birinci meclisin adalet bakanı olan Refik Şevket İnce'ye (Refik İnce: 1950 Demokrat Parti iktidarının ilk hükümetinde Milli Savunma Bakanı, Emin Çölaşan’ın anne tarafından dedesi) müfettiş olarak gönderildiği Anadolu’dan 3 Eylül 1919 tarihli bir mektup yazar. Bu mektup, Orhan Karaveli’nin ‘’Sakallı Celal’’ (Doğan Kitap, 2007) (Bu sitemde ‘’Sakallı Celal’’i de anlatmıştım) yer alır (s.45-46). Bu mektup aynı zamanda 1997 yılı Türk Dil Kurumu yayını olan ‘’Güzel Yazılar Mektuplar’’ isimli yayınının 67 ila 72 sayfalarında yer alır.

Mektubun bir kısmı şöyledir: Yine konunun dağılmaması için mektubun tamamına yazımın sonunda yer veriyorum.

''Ankara’da Almanya İmparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm... Anlamışlar ki, Anadolu Türkeri’nin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile bîhaberdir. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... İstisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşiflerinden ve âletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp... onun kanını ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişi-güzel dizilmesinden hâsıl olmuştur. Anadolu külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celal’in dediği gibi, en nefis icatları yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. ... Anadolu hemen baştanbaşa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum sanır.''

Bu mektup; Reşat Nuri'nin deyişiyle "mistik, uzak evliyalar diyarı", zahire deposu ve er yatağından ibaret görülen Anadolu’nun 1919 yılındaki içler acısı halini anlattır. Bu mektup; Osmanlının Anadolu’yu nasıl da ihmal ettiğini gösterir… Bu mektup; dağların başında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyayı ve bu coğrafyaya eşlik eden, bu coğrafyaya uyum sağlamış, bu coğrafyayla bir olmuş, bütün olmuş bu coğrafyanın mahzun ve mağmum insanlarını anlatırdı…

Bazıları Mustafa Kemal Atatürk’ü, Cumhuriyeti beğenmiyorlar ya!... Bu satırlardan onlar acep ne anlarlar ki? Burada hazin olan bu sefalet içinde yaşayanların torunlarının bu sefalete sebep olanların hasretiyle yanıp tutuşuyor olmalarıdır. Daha da vahimi bu sefalet içinde yaşayanların torunlarının, hem de cami minberlerinde, elde kılıç, arlanmadan, utanmadan, arsızca ve hayasızca kendilerini bu sefaletten, bu işgalden kurtaran Kahramanı lanetle anıyor olmalarıdır…

Şairlerin en garibi öldü

Şair hastadır... Hasta yatağında yatmaktadır. Böbreklerinden rahatsızdır Hâşim. Boğazına da düşkündür ve doktorların perhizine uymaz. Ahmet Kutsi Tecer ile birlikte şairi hasta yatağında ziyarete giden Ahmet Hamdi Tanpınar, yanından ayrılmak için ayağa kalktıklarında, onun, "şairlerin en garibi öldü" diye sayıkladığını kaydederler. Bunu Abdülhak Şinasi Hisar, “Şairin Ölümü” isimli bir yazısının “Dört Beş Hatıra” bölümünde anlatır… Girişte bahsettiğim Hâşim'in yazı hayatındaki yarım kalmış en son şiir denemelerinden oluşan ve  Dr. Sabahattin Çağın tarafından hazırlanan şiir kitabının adı da buradan gelmektedir: ‘’Şairlerin en garibi öldü.’’ (Çağrı Yayınları, 2014)

Abdülhak Şinasi Hisar, “Şairin Ölümü” isimli yazısında ölüm döşeğindeki Hâşim’i ziyaretinden sonra vapurla karşıya geçerken şunları yazar: ‘’Gözlerim kararıyordu ve o akşam guruba karşı vapurda dönerken garip bir eza hissiyle sandım ki Ahmet Hâşim’in bendeki hatıralarının ve hafızamdaki nazarlarının (bakışlarının) artık içimde öldüğünü duyuyordum ve içimde ölen bu şeyler bir adem (ölüm) rüzgârına tutulmuş gibi sanki beni terk ederek, sanki benliğimden havalanarak, uçarak, taşarak ve boşalarak güya rengârenk zerreler gibi bu muhite, bu sulara, bu guruba, bu manzaraya, bu havaya ve boşluğa gömülüyor, karışıyor, dağılıyor ve ben onları kaybediyorum.’’

Ve ‘’şairlerin en garibi’’ 04 Haziran 1933 tarihinde vefat eder…

Ve bu şekilde hüzünlü, çileli ve fırtınalı bir hayat sona erer. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın deyimiyle "ölüm yüzünün çizgilerini hiç değiştirmemiş, sadece bütün ömrünce mahrumu olduğu bir sükûneti getirerek onu tamamlamıştır."

Vefatının hemen ardından hazırlanan ‘’Mülkiye’’ dergisinin Haziran 1933 tarihli 27. sayısının Ahmet Hâşim özel nüshasında Şükûfe Nihal (Şükûfe Nihal’i de bu sitemde uzun uzun anlatmıştım) şair için şu sözleri kaleme alır: "Seni gömdüler... Gömülen yalnız sen değildin; o gün, seninle beraber, o karanlık çukura, güneşleri, yıldızları ile renkleri, çiçekleri ile bütün bir güzellik dünyası da çöktü, gömüldü..."

Ahmet Hâşim’i Eyüp Mezarlığı’na gömerler… Hâşim’i gömerler ama Hâşim’im garipliği mezarında da devam eder... Çünkü nereye gömdüklerini de kaydetmezler… Yıllarca Hâşim’in kabri kayıp kalır... Hâşim’in Eyüp’teki Mezarlığı ancak 2000’li yılların başında bulunarak restore edilir... 

Edebiyatçı yazar Mehmet Nuri Yardım, Hâşim’in mezarının bulunmasını şöyle anlatır:

‘’2000’li yıllardı ve rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca’nın ikazıyla Ahmet Hâşim’in ve Ziya Osman Saba’nın kayıp mezarlarının mezarlarının peşine düştüm. İkisi de Eyüpsultan’da yatıyordu, lâkin yerlerini bilen yoktu. O dönemde aktif gazetecilik yapıyordum. Derin araştırmalara girdim, birçok yazara, edebiyat tarihçisine sordum. Ama ne yazık ki hiçbir kişi ve kurumdan bilgi alamadım. Sonunda Vakıflar’da çalışan kültür tarihçisi Nedret İşli ile birlikte Eyüpsultan Mezarlığı’na gittik. Uzun araştırmalardan sonra Ahmet Hâşim’in mezarı bulundu. Eyüp Belediyesi ve Kültür Bakanlığı o zaman duyarlı davrandı ve mezarlığı restore etti. Harap olan kabri tamir ettirdi, çevresini temizledi. Şimdi, Piyerloti’ye çıkarken ilk sol sokak üzerinde Ahmet Hâşim’in mezarını gösteren levhalar görürsünüz. Ziya Osman Saba için ne yazık ki bütün aramalarıma rağmen bir sonuç alamadım."

Şimdi şair Eyüp Mezarlığı’nın derinliklerinde eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprakla ‘’O Belde’’de sürgün cezası çeken bir müebbed mahkûm gibi yatmaktadır.  100 metre ötesindeki gururlu beyaz mermeri son derece bakımlı ve tertemiz bir Necip Fazıl mezarının yanından ister istemez mukayese ile geçersiniz. Oradan da Piyerloti’ye çıkmaya devam ederseniz eğer hemen sağ kol üzerinde de Hâşim’in mezarının bulunmasına vesile olan Ahmet Kabaklı’nın mezarını görürsünüz.   

Eyüp sırtlarındaki mâi gölgeli beldeden cüdâ kalarak müebbed mahkûm olduğun o neyf ü hicrede yani ‘’O Belde’’de rahat uyu ey büyük şair!... 

Mübhem ve nâtamam bir âlem içindeydik…

Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1926 yılında Ahmet Hâşim’e yazdığı bir mektupta şöyle yazar: "Muassır Frenk şairlerinden biri de kendisi için: 'Ben suya taş atan adamım' diyor; buradaki sudan maksat ammenin ruhu değil midir? Şair bir havuz kenarında eğlenen bir çocuk gibi, bu suya taşlar atıyor ve her taş, kendi sıklet ve cesametine göre birtakım halkalar açarak ve sesler çıkararak suyun dibine dalıyor. Ey Türk şairi! Senin taş attığın yer ise, hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluktur."

Yakup Kadri'nin sözünü ettiği "muassır frenk şairi" Henri de Regnier idi... Sonra da Haşim’e hitap ederek mektubunu, “senin taş attığın yer ise öyle bir kör kuyudur ki ne sana daireler çizer, ne de sana ses verir” diyerek karamsar bir iç çekişiyle bitirir.

Yakup Kadri, Henri de Regnier'nin şair ve şiir tanımlamasından esinlenerek aslında Ahmet Hâşim'in kaderini anlatmıştı. Hâşim'in attığı taş kör bir kuyu idi ne yazık ki! Sadece Hâşim mi idi kör kuyulara taş atan. Bu toplumda hep öyle olmamış mıdır? Kör kuyular gibi atılan taşlara karşı hep tepkisiz, hep sessiz, hep sedasız kalmamış mıdır?

T.S. Eliot diye tanınan, ABD doğumlu İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni Thomas Stearns Eliot’un (1888 – 1965) ‘’ The Waste Land’’ (Çorak Ülke) isminde uzun bir şiiri vardı. Şiirde geçen bir dizeydi: ‘’What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish?’’ (Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)

Aynen öyleydi ey hüznün şairi: Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyürdü bu taş döküntüde ki göle senin attığın taşlar hâle yapsındı?

Nurullah Ataç yazı içinde bahsi geçen "Dergilerde" (Yapı Kredi Yayınları, 2012) adlı kitabında Hâşim için şöyle yazardı: "Talihsiz bir şairdi Ahmet Hâşim: Yaşadığı günlerde, şiirimize getirdiği yenilik yüzünden anlaşılmadı, öldükten sonra da dilinin eskiliği yüzünden anlaşılmıyor." Çünkü büyük şiirlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır, her el o kanatları itemez ve o kapılar bazen asırlarca insanlara kapalı durur. İşte bu nedenle Nurullah Ataç aynı kitabında ‘’İki yüzyıl sonra bugünkü edebiyatımızdan açarlarken ona ‘'Ahmet Hâşim çağı’' diyecekler" diye yazar…

Hâşim, yazı içinde bahsettiğim ‘’Bize Göre’’ simli kitabının ‘’Ay’’ başlığı ile bir bölümü vardı. Orada şunları yazardı Hâşim: ‘’Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı. Karşı karşıya oturmuş iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimizi duyuyorduk. Birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk. Başımızı çevirdik: İki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti: Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği mübhem (bilinmeyen, gizli) ve nâtamam (tamamlanmamış, bitmemiş) bir âlem içinde idik.’’ 

Ey büyük şair! Eyüp sırtlarında müebbed uyuduğun ‘’O Belde’’’den bizleri sorarsan eğer, senin gibi melali anlamayan nesle bizler de âşinâ değiliz. Yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bu coğrafyada senin gibi bizim de suya attığımız taş, hala hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluktur. Bu coğrafyada, ''gün ışığı'' yerine aydınlık diye bildiğimiz hâlâ insanlarımızın aklını alan renkli camlardan süzülüp gelen aldatıcı bir ziyadır... İşte bu nedenlerle ki ey büyük şair; bizler de hala senin gibi neşeye hâkim değiliz...  İşte bu nedenlerle ki ey büyük şair; yine senin gibi bizler de mübhem ve nâtamam bir âlem içindeyiz... 

Osman AYDOĞAN

Bundan sonraki verdiğim Ahmet Hâşim'in şiirlerini ve düzyazılarını edebiyata merakınız varsa okuyun derim... 

Ahmet Hâşim’in sevdiğim ve önemli şiirleri

Merdiven

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Parıltı

Âteş gibi bir nehir akıyordu
Rûhumla o rûhun arasından
Bahsetti, derinden ona hâlim
Aşkın bu unulmaz yarasından.

Vurdukça bu nehrin ona aksi
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan,
Baktım ona sessizce uzaktan
Vurdukça bu aşkın ona aksi...

Karanfil

Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre âlevdir bu karanfil,
Rûhum acısından bunu bildi!

Düştükçe, vurulmuş gibi, yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervâne kesildi...

Bir Günün Sonunda Arzû

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi... sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân;
Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrârını ömrün eder i'lân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde semâ kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

O Belde

Denizlerden
Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince tâze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'nâ,
Ne bu akşamda bir gam-i nermîn
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-î istitâr ü istiğnâ.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bû-yi rûhunu gûyâ,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...

O belde?
Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyâhud yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırâbı bilir
Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhud,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifhâm
Onların ruhu, şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdî sükûn u samtı arar;
Şu'le-î bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer
Mültecî sanki sâde ellerine
O kadar nâ-tüvân ki, âh, onlar,
Onların hüzn-i lâl ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir kıt'a-yı muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd?
Bir yalan yer midir veya mevcûd
Fakat bulunmayacak bir melâz-i hulyâ mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhâmı.

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz... 

Mehmet Fuat’ın Türkçesi ile ‘’O Belde’’

Denizlerden
Esen bu ince rüzgar saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Özlem ve gurbet sıkıntısıyla akşam ufkuna bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne güzelsin!
Ne sen
Ne ben,
Ne de güzelliğinde toplanan bu akşam,
Ne de düşünce acılarına bir liman
Olan bu mavi deniz
İç sıkıntısını anlamayan kuşağa yakın değiliz.
Sana yalnız bir ince genç kadın,
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü insan,
Bu düşük açlık, bu kirli bakış,
Bulamaz sende bende bir anlam,
Ne bu akşamda ince bir kaygı,
Ne de durgun denizde bir gücenik
:çine kapanma ve isteksizlik titreyişi.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki, titreyişsiz, sesiz,
Topluyor ruhunun kokusunu sanki,
Uzak
Ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
Bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkumuz...

O belde?
Durur el değmemiş hayal bölgelerinde;
Mavi bir akşam
Hep dinlenir üstünde;
Eteklenir deniz
Döker ruhlara bir uyku durgunluğunu.
Kadınlar orada güzel, ince, temiz, geceye bağlıdır,
Hepsinin gözlerinde hüznün var,
Hepsi kızkardeştir veya sevgili;
Gönüldeki üzüntüleri yatıştırmayı bilir
Dudaklarındaki ağlayan öpücükler, yahut,
O gözlerindeki çivit rengi soru sessizliği.
Onların ruhu gücenik akşamdan
Yoğunlaşmış menekşelerdir ki
Durmadan durgunluk ve susmayı arar;
Ayın hüznünün ışıksız alevi
Sığınmış sanki yalnız ellerine.
O kadar çelimsiz ki, ah, onlar.
Onların dilsiz ve ortak hüzünleri,
Sonra dalgın akşam, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir hayal anakarasında?
Hangi bir uzak ırmak ile çevrili?
Bir yalan yer midir, veya var olan,
Ama bulunmayacak bir hayal sığınağı mı?
Bilmem ... yalnız,
Bildiğim sen ve ben ve mavi deniz
Ve bu akşam ki uzun uzun titretiyor
Bende hüzün ve ilham tellerini.

Uzak
Ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
Bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkûmuz...

Ölmek

Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Titrek
Parıltılarla yanan mesâ-yı mezbaha-renk
Dağılırken suhûr-ı üryâna,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Kanlı bir gömlek
Gibi hârâ-yı şemsi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O dem ki refref-i hestîye samt olur ka'im
Ve bir günün dem-i âlâyiş-i zevâlinde
Sürüklenir sular âfâka şu'le hâlinde
O dem ki kollar açar cism-i nâ-ümide adem
Bir derin sesle "haydi" der uçurum,
O dem,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden
Cevf-i hüsrâna düşmek istiyorum.

Günümüz Türkçesi ile ‘’Ölmek’’

Kahır dağının zirvesine çıkan yokuşa yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek, ölmek istiyorum
Hüsrânın umutsuzluk dolu boşluğuna.

Titrek
Parıltılarla yanan kan rengi bir akşam
Dağılırken çıplak seherlere,
Kahır dağının zirvesine çıkan yokuşa yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek, ölmek istiyorum
Hüsrânın umutsuzluk dolu boşluğuna.

Kanlı bir gömlek
Gibi, mermer güneşi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O ân ki; dünyada sessizlik ayakta durur
Ve bir günün görkemli öğleninde
Sürüklenir sular ufuklara alev halinde,
O ân ki kollar açar ümitsiz vücûda yokluk
Bir derin sesle 'haydi!' der uçurum,
O ân,
Kahır dağının zirvesine çıkan yokuşa yükselerek
Oradan,
Kalbin ümit sesini dinlemeden
Hüsrân boşluğuna düşmek istiyorum…

 ***

Ahmet Hâşim, şiir hakkındaki görüşlerini “Piyale” adlı şiir kitabının başında yayınlar. Aşağıdaki metin oradan olduğu gibi alınmıştır.

Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar

Karin bu kitapta okuyacağı “Bir Günün Sonunda Arzu” isimli manzume ilk intişar ettiği zaman, manası bazılarınca lüzumundan fazla muğlâk telakki edilmiş ve o münasebetle şiirde “mana” ve “ vuzuh” hakkında hayli şeyler söylenmiş ve yazılmıştı. Bu dakikada bunların hiçbirini hatırlamıyoruz. Nasıl hatırlayabilelim ki söylenen ve yazılanların bir kısmı şetm ve tahkîr ve bir kısmı da yevmî gazete haleziyâtı nev’inden şeylerdi. Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silahtır ki şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına intikal eder. Onun için hiçbir edebî nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele, elem ve edeb sahalarında nekre ve maskara, gâh âlim, gâh münekkid, gâh sanatkâr kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî adaba riayet edildiğini görmediği ümid etmek çocukça bir safvet olur.

Ne tekerleme ne de tahkir bir münakaşaya zemin olamayacağı için, biz bu satırlarda evvelce okuduklarımızı ve işittiklerimizi hatırlamağa lüzum görmeyerek, şiirde “mana” ve “vuzuh” un ne kıymette şeyler olduğu hakkında kendi telakki ve kanaatimizi söylemekle iktifa edeceğiz.

Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki şiirde manadan ne kastedildiğini bilmiyoruz. ”Fikir” dedikleri bayağı mütalaalar yığını mı, hikâye mi, mazmun mu ve “vuzuh” bunların îdrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addenler, şiiri tarih, felsefe, nutuk ve belâgat gibi bir sürü “söz” sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alaiminde seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mahiyette telâkki olunuşu resim, musukî ve heykeltıraşî gibi sanatların, kendilerine has ve münhasır fırça, boya, nota ve kalem gibi, istimali güç bir hünere mütevakkıf vasıtalara malik bulunmalarına mukabil, şiirin bu gibi hususi vesaitten mahrum ve ifadesini konuşulan lisandan istiâreye mecbur olmasındandır. Bundan dolayıdır ki parmakların tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşımütehaşi ve hürmetkâr olan nâ-ehiller, kendi kullandıkları kelimelerden vücuda gelmiş gibi gördükleri şiiri alelade “lisan” mahiyetinde telakki ile, sırf bu zaviye-i rüyetten bakarak, başkaca hazırlıklı olmağa hiç lüzum görmeksizin, onu küstahane bir lâübalilikle muhakeme etmek hakkını kendilerinde bulurlar.

Hâlbuki şair, ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vazı-ı kanundur. Şairin lisanı “nesir” gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücud bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır. “Nesir”de üslubun teşekkülü için zaruri olan anasırın hiçbiri şiir için mevzu-ı bahs olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla, yekdiğeriyle nispet ve alakası olmayan, ayrı nizamlara yabi, ayrı sahalarda, ayrı eb’ad ve eşkâl üzere yükselen, ayrı iki mimâridir.”Nesr”in müvellidi akıl ve mantık,”şiir”in ise, idrak mıntıkaları haricinde, esrar ve meçhulâtın geceleri içine gömülmüş, yalnız münevver sularının ışıkları, gâh u bi-gâh ufk-ı mahsüsata akseden kudsî ve isimsiz menba’dır.

Şiirin evzâ ve harekâtını taklide özenen bir nesrin sahteliğine, ancak nesrin sarahat ve insicânını İstiâre eden gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır.

Birkaç ay evvel “halis şiir” hakkında, meşhûr bir münekkidle münakaşası, bütün medeni fikir dünyasını alâkadar eden Rahip Bremond’un dediği gibi muhâkeme, mantık, belâgat, insicam, tahlil, teşbih, istiare ve bütün bunlara müşabih evsaf, şafak aydınlığı gibi her dokunduğuna gül penbeliğini veren şiirin sihirkâr tesiriyle tedbiri mahiyet edip istihale etmedikçe, anâsırı miyânına dahil oldukları “cümle”alelade “nesir”den başka bir şey değildir. Hatta manzumede, elektrik cereyanı nev’inden olan şiir seyyâlesi bir an inkıtâa uğradı mı, bütün bu anasır, derhal fıtrî çirkinliklerine sukut ederler.

Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nîst
Lîk çeşm ü gûşrâ ân nûr nîst

“Mana” araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakîr kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o sihr-engiz sesi telafiye kâfi midir?

Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir. Şairin hedefi, her kelimenin cümledeki mevkiini, diğer kelimelerle olacak temas ve tesadümden ve esrarengiz izdivaçlardan mütehassıl tatlı, mahrem, hevâî veya haşin sese göretayin ve müteferrık kelime ahenklerini, mısraın umumi revişine tâbi kılarak, mütevemmiç ve seyyalî, muzlim ve muzî, ağır veya seri hislere, kelimelerin manası fevkinde, mısraın musiki temevvücatından nâmahdûd ve müessir bir ifade bulmaktır.

Kelime tahavvülâtı ve ahenk endişeleri arasında “mana” küsûfa uğrarsa,”ruh” onu ahengiz lezzetiyle telafi eder. Esasen “mana” ahengin telkinâtından başka nedir? Şiirde mevzuu, şair için ancak terennüm ve teyahhüle bir vesiledir. Sıkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur kavanoz gibi, mana, şiirin yaprakları arasına gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayâlât ve kelime kafilelerini, vızıltılı arılar gibi, haricen etrafında uçuşturur. Fağfur kavanozu görmeyen kari, bu muhayyirü’l-ukul arıların kanat musikisini işitmekle zevk alır. Zira kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sırrı bu gümüş kanatların sesindedir.

Bu tarifin haricinde hiçbir şiir yoktur. Böylece olmadığı iddia edilebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona “şiir” diyenler ancak yabancılardır.

Şiirin bir müşterek lisan olmasını isteyenlerin vâhi hayaline tahakkuk imkanı temenni etmekle beraber, Şimdiye kadar hiçbir büyük şairin, mahdut bir insan tabakası haricinde anlaşılmış olduğu iddia edilemeyeceği kanaatindeyiz. Hâmid’in binlerce hayranı içinden, onu okumuş olanlar yüzde on bile değil iken, anlayanlar, bu yüzde onun binde biri nispetinde bile değildir. Şöhret, anlayan iki üç ruhtan taşan heyecan seyyalelerinin zayıf ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücut bulur. Başka türlü şöhret, asil ve mağrur bir ruh için mûcib-i hicapdır.

Bilâ mübalağa denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran dûn şairlerin işidir. Büyük şiirlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır, her el o kapıları itemez ve o kapılar, bazen asırlarca insanlara kapalı durur. Son senelerde bir müverrihimizin kolları Nedim’i belâhete karşı saklayan kalenin kanatları(nı) araladıktan sonradır ki cüceler, o şiirin bahçesine girebildiler. Fakat bu girenlerden birçoğunun anlayışı, çini duvar üzerinde kirli el izleri gibi ancak Nedim’i telvis etmiştir. Her şiirin ruh seviyesine göre muhtelif derecelerde manaları olduğuna bundan daha kâfi bir delil aramağa lüzum var mı?

Şairin “manalı” olmaktan daha nice endişeleri vardır ki, onlara nisbetle mana ve vuzuh, şiirin ancak ehil olmayana göre kurulmuş harici cebhe ve cidarını teşkil eder. Herhangi bir cinsten eser-i sanat karşısında “Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor, benzemiyor” tarzında sualler sıralayan ve ona göre fikir ve mütaala beyan eden şahıs, sanatkârın kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve temasından dikkatle hazer edeceği, âlem-i rûha musallat iğrenç bir tufeylidir. Âsar-ı sanatta hamakatına gıda bulamayan ve arzın her tarafında en fazla münteşir olan bu tufeyli, her devirde ve her memlekette sanatkârın candan düşmanı olmuştur. Hayatta sanatkâr, onun yüzünden, gâh süflî bir dalkavuk ve gâh masum bir kurban olur. Bu dağınık sanat tüfeylilerinin yanında sanat mefhumunu taklit eden bir de sanat memuru vardır ki, edebiyatta enmûzeci “edebiyat hocası” dır.Vehle-i ûlada unvan ve sıfatı emniyet-bahş olan bu adamın hakikatte “edebiyat dersi” kadar Vâhi olduğunun düşünülmemesi şiyan-ı hayrettir. Edebiyat hocası, hava satan ve mehtap ışığı imal eden efsanevi tacirler gibi, güzelin his ve idrakini bir tali mektep programına tebaan şakirdlerine öğreten, şimdiki hatalı terbiye usulünün halk ve icat ettiği beyhûde bir mürebbidir. Ne şair şiiri, ne sanatkâr sanatı tefsîr ve îzâh edemez. Onun için, hiçbir memlekette edebiyat muallimi,-nâdir istisnalarla- ne bir şair, ne bir nâsir, ne de başka bir sûretle sanata mensup olan bir insandır. Ekseriyetle kıraat, imlâ ve sarf hocalığından istihâle eden bir zât nazarında şiir, sualli cevaplı bir kıraat malzemesinden fazla bir kıymeti olmadığından, nesre kabil-i tahvîl ve surh u nahv tatbikatına müsait olmayan her şiir, genç zekalar için bir tehlike ve sû i misaldir. Anlaşılmak şartıyla, edebiyat hocası için üstad ile mübtedinin eseri mefâhir-i lisan idâdına dahil, aynı ayarda güzel yazılardır. Bir siyah gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi, izah edilmeksizin kendiliğinden anlaşılan şiiri duymak için en ibtidâî asabi techizattan mahrum olan hoca, şiiri imla, sarf ve nahv meselesi halinde anlatamadığı gün, kürsüde söyleyeceği artık bir tek söz kalmamıştır.

Mamafih bir dakika için şiirde “vuzuh” un lüzumu kabul edilse bile, evvela vuzuhun ne demek olduğunu anlamak lâzım gelir. Hangi türlü zakânın anlayışı vuzuha mikyas addedilmeli? Birisine göre açık olan bir şiirin diğerine göre de öyle görünmesi hiç lâzım gelmez. Zekâlar vardır ki kâinatın ortasına ayılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu veya bu şiir değildir; sıkı meçhulât ormanları bunların zekâlarını ve ruhlarını her taraftan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan mananın, uçurumdakine nâ-mer’i olması kadar ne zaruri olabilir? Şair, umumi lisandan müfrez kelimeleri yeni manalarla zenginleştirmiş, her harfi yeni ahenklerle tannân, reviş ve edası başka bir mikyasa göre tanzîm edilmiş, hüsn, renk ve hayal ile meşbû şahsî bir lehçe vücud(a) getirdiği andan itibaren eserinin vuzuhu karie göre tahavvül etmeğe başlar. Zira vuzuh, esere ait olduğu kadar karin de zekâ ve ruhuna taalluk eden bir meseledir. Her yerde olduğu gibi bizde de yevmî gazetenin tenbel alıştırdığı kari, şiirde kolay bir zevk bulamaz. Hâlbuki şiir, anlaşılmak için, ruh ve zekâ istidâdından başka çetin bir hazırlanma ve hatta ziyâ, hava ve zaman şartları gibi müşkil birtakım hârîci avâmilin de yardımını ister. Şiirler vardır ki, sular gibi akşamla renklenir ve ağaçlar gibi mehtabla gölgelenir. Güneşin ziyâsında ise bu aynı şiirler, teneffüs edilmez bir buhar olur. Uzaktan gelen bir çoban kavalını veya bir bahçıvan şarkısını dinleyerek ağlamak istediğimiz yaz gecelerindeki ruhumuz, öğlelerin hararetinde taşıdığımız o ağır ve baygın ruhun eşi midir? En güzel şiirler manalarını karin rûhundan alan şiirlerdir.

Şiirde bazı aksâmın şübhe ve mübhemiyette kalması bir hata ve bir kusur teşkil etmek şöyle dursun, bilakis, şiirin bediiyeti nokta-i nazârından elzemdir. Üslûbda köreltici bir sarahat, İngiliz bediiyatçısı Ruskin’in dediği gibi, muhayyileye yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman sanatkâr en kıymetli müttefiki olan karin ruhundan gelecek yardımı kaybetmiş olur. Eser-i sanatın en büyük hedefi muhayyileyi kendine râmetmektir. Buna muvaffak olmayan eserin diğer bütün meziyet ve faaliyetleri, onu bir eser-i sanat olmamaktan kurtaramaz.

Mevzû, gece içinde güller gibi, cümlenin ahenkli karanlığında ve muattar heyecanı içindebir nim-şekil olarak ancak sezilir bir halde bırakılırsa muhayyile onun eksik kalan aksâmını ikmâl eder ve ona hakikatten bin kere daha müheyyic bir vücut verir. Harabelerin, uzaktan gelen seslerin, nâ-tamam resimlerin, kaba yontulmuş heykellerin güzelliği hep bundandır. Hiç bir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir. İlk defa kapılarından gece girdiğimiz şehirlerin gündüz manzarası hayâl için en hazin bir sükût olduğunu kim tecrübe etmemiştir? Muhayyile, yarasa kuşu gibi, ancak şiirin nîm karanlığında pervâz edebilir.

Hâsılı şiir, resûllerin sözü gibi, muhtelif tefsirâta müsâît bir vüs’at ve şümulü haiz olmalı. Bir şiirin manası diğer bir mana olmağa müsait oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da manası izâfe eder ve bu suretle şiir, şairlerle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı olmak pâyesini ihraz edebilir. En zengin, en derin ve en müessir şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve bineaneleyh nemütenâhi hassasiyetleri isti’âb edecek bir vüs’ati olandır. Mahdut ve münferit bir mananın çenberi içinde sıkışıp kalan bir şiir, hududu, beşeri teessürâtın mahşerini çeviran o mübhem ve seyyâl şiirin yanında nedir?

***
Müfettiş Ahmet Hâşim ve Mektubu

Ahmet Hâşim, o zamanki Manisa milletvekili Refik Şevket İnce'ye müfettiş olarak görevlendirildiği Anadolu’dan yazdığı 3 Eylül 1919 tarihli mektup. Bu mektup, Orhan Karaveli’nin ‘’Sakallı Celal’’ (Doğan Kitap, 2007) isimli kitabında (s.45-46) ve 1997 yılı Türk Dil Kurumu yayını olan ‘’Güzel Yazılar Mektuplar’’ isimli yayınının 67 ila 72 sayfalarında yer alır.

Sevgili Refik,
İhtimal sana fazla yazıyorum. Fakat ben bundan memnunum. Bulunduğum noktalardan sana doğru uçurduğum bu mektuplarla pervaz-ı evraktan oluşmuş ve bütün mesafeler boyunca sürekli maddi ve manevi bir bağ ile kendimi sana bağlı tutmak istiyorum. İletişimimizin bu gidişatı seni bunaltıyor mu? Geçen mektubumu Niğde’den yazmış ve o mektubu gönderdikten sonra sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. Yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene Niğde’den yazıyorum. Gördüğüm Anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım?

Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? Bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır. Anadolu köylüsünü sınıflandırmada karıncalar cinsine ithal etmeli fikrindeyim. Gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan ve gece en güzel yıldızlar altında bütün böceklerinin sonsuz sesleriyle uzanıp giden bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikirliliğiyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insaniyetin zor çalışma şartlarına tesadüf olunur. Sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bütün bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu metharlarına doğru çekip götürmekle meşgul görünür. Tıpkı karıncalar gibi, tıpkı karıncalar gibi…

Fakat boğazlarının kârına olarak aklın bütün maharetlerini ret ve iptal eden bu adamların boğazı da memnun etmekten pek uzak bulundukları, en zenginlerinin evinde geçirilen bir gecenin sabahında, nefis bir yemek diye sofraya getirilen suyla pişmiş uğursuz bir fasulyanın barsaklarda sebep olduğu gazlar ve ıstıraplar ile uyanılıp da anlaşıldığı zaman, bu akılsız kardeşlerin maksatsız hayatına, boşa giden üstün gayretle çalışmalarına karşı derin bir elem duymamak mümkün değildir…

Refik; Ankara’da, Almanya imparatorunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. Bunlar, bir seneden beri her gelen hastayı ücretsiz muayene etmek ve mümkün olduğu kadar incelemelerini sıhhatli kişiler üzerinde (mektep talebesi gibi) yapmak suretiyle şunu anlamışlardır ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği. 

Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icâdından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. Uzaktan görüldüğü zaman heyet-i umumiyesiyle bir arabadan ziyade büyük ve korkunç bir karafatma hissini veren tarihe âşina bir göz için üzerindeki uzun değneği ve ayakta duran arabacısıyla Dara ve Keyhüsrev devirlerine ait taşlar üstünde çizilmiş ilkel arabaları hatırlatan bu kağnıların boyunduruğu altında masum hayvanların çektiği azabı gördükçe, onu sevk eden sakin köylünün insanlar gibi bir ruhu olup olmadığından şüphe ettim…

Anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu kullanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. Tezeğin bu adamlar nezdindeki kıymeti hayret vericidir. Sürüler meraya çıkarken veyahut akşam şehre girerken kadın ve çocuk, gözleri nurlu bir noktaya cezp edilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküz götünden düşen en ufak bok parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. Bu boklar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere cem ettirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. Anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. Bütün havalarında o hoş koku solunur. Yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir. Eski Mısırlılardan ziyade Anadolular apis öküzüne hürmet etmeliydi. Öküz, burada hayatının genelinin zembereğidir.

Evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hâsıl olmuştur. Baca nedir, bilir misin? Dibi kırık bir testi.  Kızılırmak civarında, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın maddesel özelliğinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar. Nevşehir’den yarım saat beride güvercinlik adında kovuklardan oluşan bir köy vardır ki, hakikaten ancak bir güvercinlik olmaya yakışan bir köydür. Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. Kaynamış süte kirli bir demir parçası yahut eski bir gümüş para atılsa sütün derhal yoğurda dönüşeceğini sen de bilirsin. 

Anadolu, hemen bir uçtan bir uca frengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder. Bununla birlikte güzel oldukları zaman da güzelliklerinin emsalsiz olduğunu itiraf etmeli. Siyah, derin ve titretici gözlerle insana bakan şalvarlı, düzgün ölçülü Anadolu kadınları; sizleri nasıl unutacağım? Gençleri, insanın bazen en mükemmel bir örneğini temsil ederler. fakat, bunlar, nadirlerdendir.,

Refik, Anadolular hakkında sana daha çok yazacak şeyler varsa da mektuba gülünç bir makale süsü vermemek için bu konuyu burada kesiyorum. Anadolu seyahati artık benim için nihayet buluyor demektir. Bundan da üzgün değilim. … Niğde teftişi son bulmuştur. İâşe heyet-i teftişiyesine girdiğim günden beri kazandırmış olduğum tutar iki bin liraya varmıştır. Benim zararım ise pek çoktur. Öncelikle sağlığım bozuldu. Hayli keçi eti yedim. Birçok da gereksiz masraflar ettim ve rahatımdan da birçok şey kaybettikten sonra yerimden de oldum. Yakında, belki, üç gün sonra istanbul’a gidiyorum.

Ahmet Hâşim, 3 Eylül 1919

Ahmet Hâşim'in Eyüp Mezarlığı'ndaki kabri:



Kuşların ve rüzgârın şairi 

05 Ağustos 2020

Dün ‘’mademki söz şairlerden açıldı…’’ diyerek Türk şiirindeki ‘’İkinci yeni’’ akımının şairlerinden Turgut Uyar’ı anlatmıştım… Ancak yazımda hem ‘’İkinci Yeni’’ hem ‘’Turgut Uyar’’ hem de ‘’Tomris Uyar’’ ismi geçince; bu üç isimle ortaklığı olan bir başka şairimizi de anmak istedim.... 

İkinci Yeni Akımı

Bu şairimizi anlatmadan ‘’İkinci Yeni’’ akımından tekrar da olsa kısaca bahsetmek istiyorum…

‘’İkinci Yeni’’, Türk şiirinde değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan ve 1950'li yıllarda Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer gibi şairlerin oluşturduğu bir topluluktur. İsim babası Muzaffer İlhan Erdost'tur. Akımın öncü şairi Ece Ayhan'a göre ise az kullanılan adıyla '’Sivil Şiir’'dir…

Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çalıştılar. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmekti.

İşte Türk şiirindeki bu ‘’İkinci Yeni’’ akımının; hep bir kadın naifliği, nezaketi ve yumuşaklığını barındıran, ipek gibi, kadife gibi bir Türkçesi olan, sakin, barışçıl, huzur verici bir konuşuşu, bakışı olan, kuşların, rüzgârın şairi olan ancak pek tanınmayan, en çocuksu bir şairi vardı: Ülkü Tamer...

Ülkü Tamer

Ülkü Tamer, 1937, Gaziantep doğumludur.  1958 yılı Robert Kolej'i mezunudur. Daha sonra da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünde okudu. Şairliğinin yanında, gazeteci, oyuncu ve çevirmendir. Yetmişin üstünde kitap çevirmiş, şiir antolojileri hazırlamıştır. Lise yıllarında şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başlanır. İlk şiiri 1954 yılında Avni Dökmeci'nin yönetimindeki ‘’Kaynak’’ dergisinde yayınlanır: "Dünyanın Bir Köşesinden Lucia". Şiirleri daha sonra Pazar Postası, Yeditepe, Yeni Dergi, Papirus, Sanat Olayı gibi dergilerde yayımlanır. İlk şiir kitabı ‘’Soğuk Otların Altında’’ 1959'da yayınlanır. 1986 yılında o ana kadar yayınladığı yedi şiir kitabını "Yanardağın Üstündeki Kuş’’ adlı kitapta bir araya getirir.

1991 yılında dört öyküsünü içeren "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabını, 1997'de ise "Alleben Anıları" adlı öykü kitabını yayımlar. (‘’Alleben Öyküleri’’ ve ‘’Alleben Anıları’’ memleketi olan Gaziantep ile ilgilidir.) Bunları 1998'de yayımlanan "Yaşamak Hatırlamaktır" adlı anı kitabı izler… Oyunculuk dönemi anılarını içeren "Bir Gün Ben Tiyatrodayken" ise 2003 yılında yayımlanır.

Çevirileri de öyle basit çeviriler değildir... Çevirileri Euripides, Hamilton, Shakespeare, Çehov, Brecht, Miller, Steinbeck,  Eliot ve Ibsen gibi dünyaca ünlü çevrilmesi zor yazarların eserlerdir….

Bu çevirilerden Edith Hamilton'dan ‘’Mitologya’’ çevirisiyle 1965 yılın ‘’TDK  Çeviri Ödülü'’nü ve 1979'da çevirileri nedeniyle Macaristan Halk Cumhuriyeti'nce verilen ‘’Endre Ady Ödülü’nü',  "İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür" (1966) adlı kitabıyla 1967 yılı ‘’Yeditepe Şiir Ödülü’’nü, "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabıyla 1991 yılı ‘’Yunus Nadi Ödülü'’nü ve 2014 yılında "Bir Adın Yolculuktu" adlı kitabı ile de ‘’Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü'’nü kazanır…

Tomris Uyar'ın, Turgut Uyar'dan iki önceki, Cemal Süreyya’dan bir önceki eşidir Ülkü Tamer aynı zamanda.

Ülkü Tamer'in sözlüğü

Kendine ait bir sözlüğü de vardı Ülkü Tamer’in… Sözcükler yüklediği anlamlar da şairin o derin ve naif iç dünyasını yansıtırdı… Bu sözlükten birkaç sözcük:

Acı: On iki ayın mor kanatlı kelebeği…
Buz: Gölün tavan arası…
Ceviz: Sincapların sandık diye açtıkları kutu…
Çit: Çimen saati…
Düğüm: Kuşların yüreğindeki patika…
Elmas: Ay ışığının sesi…
Fırıldak: Rüzgârın çocukluğundan bir anı…
Göktaşı: Meleklerin kırık oyuncağı…
Ğ: Alfabenin ıssız deresi…
Haydut: Ağaçların üstünde dörtnala giden adam…
Ihlamur: Hasta böceklerin başucu ağacı…
İnci: Deniz diplerinin kırağısı…
Jüpiter: Yüzyıllar önce yola çıkmış bir kirpi…
Küskünlük: Yaprakların yere düşerken rastladıkları komşu…
Leke: Karın üstüne damlayan serçe kanı…
Masal: Gürgenlerin çocuklara söyledikleri ninni…
Nöbetçi: Kovuk başlarında biten mantar…
Okyanus: Yeraltından fışkıran gökyüzü…
Pas: Güz bulutlarında donan yağmur…
Rıhtım: Toprağın taştan kılıcı…
Saçak: Kumruların şemsiyesi…
Şapka: Orman cücelerinin tüylü evi…
Takvim: Yılların kıyısında dolaşan kayık…
Uyanış: Şafağa altın boşaltan bakraç…
Üçgen: Kış gelince yağan piramit parçaları…
Vadi: Coğrafyanın atlara armağanı…
Yılbaşı: Korunun sonunda başlayan koru…
Zebra: Üvey kardeş…

İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür

Ülkü Tamer son yıllarındaki bir sohbetinde "Kaç kelebek ömrü kadar ömür yaşadım, yetmez mi?" demişti… Demek yetti ki artık o da iki sene önce 01 Nisan 2018 tarihinde 1 nisan şakası yaparcasına ardından sözcüklerini öksüz ve yetim bırakıp o güzel atına binerek aramızdan çekilip de gitti... Bir değer daha göçtü gitti işte… Biz biraz daha fakirleştik… Susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç, susuz, gıdasız, aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta nefessiz ve kelimesiz kaldık!

Ülkü Tamer şiiri, “insanın kendine yönelik bir sanat biçimi” olarak görürdü… “Şiir yazarken kendi kendime sanki kendimi anlatıyorum” derdi…  Bu nedenle Ülkü Tamer'in şiirlerini okurkan insan kendinden çok şey buluyor bu şiirlerde... Yazımın sonunda şairin şiirlerinden kısa bir demet sunmak istiyorum… Ülkü Tamer'in şiirlerini yorumlamayacağım çünkü şairin  şiirleri yorumlanmaya gerek kalmayacak kadar açık ve net!...

Ülkü Tamer bir şiirinde:  ''İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür'' derdi... İçine ''hava'' değil de ''gökyüzü'' çeken bir şair ayrıca nasıl yorumlanabilir ki? 

Ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

Ülkü Tamer’in en bilinen şiiri Zülfi Livaneli’nin seslendirdiği ‘’Güneş topla benim için’’ şiiridir…

Güneş topla benim için

Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara canım
Güneş topla benim için

Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından canım
Güneş topla benim için

Seher yeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleri gökyüzünden canım
Güneş topla benim için

Kıranlara Selam Olsun

Selam olsun dağa taşa
Yaranlara selam olsun
Ormandaki kurda kuşa
Cerenlere selam olsun

Dünya üstü kara zindan
Boynumuzda yağlı urgan
Yolculardan hancılardan
Soranlara selam olsun

Ölüm canın has yoldaşı
Diken gülün gönül eşi
Kar altında deniz düşü
Kuranlara selam olsun

Kâğıdımız çaput bizim
Kefenimiz bulut bizim
Mesleğimiz umut bizim
Kıranlara selam olsun

Ağıt

Bu toprakta kalır adın
Tohumların arasında
Yeşilinde tarlaların
Başakların sarısında

Yıllar geçse de aradan
Kopar gelir ırmaklardan
Işır yine kurşunlanan
Dostlarının yarasında

Günü gelir dağa çıkar
Yıldızlardan şiir çeker
Kanımızı siler yıkar
Suların en durusunda

Bir annedir bir kardeştir
Ovalarda bir ateştir
Sırasında hayat verir
Ölüm saçar sırasında

Bayrak olur bize yarın
Rüzgârıyla ilkbaharın
Dalgalanır genç kızların
Gözlerinin karasında

Kırda Vurulanların Türküsü

Telef olduk kır içinde
Hançer idik kına döndük
Tane iken nar içinde
Kuru otta cana döndük hey

Beş Allah'a kullar idik
Toprak bizim beller idik
Ne biliriz eller idik
O toprak da sona döndük

Felek kırdı cümlemizi
Kilitledi sılamızı
Kurar iken kalemizi
Yıkılası hana döndük

Ecel sefa geldi dedik
Yası umut ile yuduk
Ölür iken on beş idik
Şimdi on beş bine döndük 

Uyku

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Dallarında gezinsin
Kül rengi güvercinler

Konsunlar yastığıma
Uyutmak için beni
Sırtlarında kuş tüyü
Gagalarında ninni

Kaldırıp yatağımı
Uçursunlar göklere
Kendimi yıldızlarda
Bulayım birdenbire

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Alnıma dokunanlar
İyileşmiş desinler

Şahdamar

Hey sevgilim, gülüm, yârim
Can içinde şahdamarsın
Fermansın bu dünyaya
Neye baksam sen varsın

Yola düştüm ay batarken
Derelerde buldum seni
Ötelerde sanır iken
Berilerde buldum seni

Ekmeğimi dörde böldüm
Yarılardan buldum seni
Ölülerden haber aldım
Dirilerde buldum seni

İçimdeki çıralarda
Dışımdaki törelerde
Bilemezsin nerelerde
Nerelerde buldum seni

Nefes

Dağın uykusuna, kuşun gözüne,
Sabahın sesine, taşıdım seni.
Kerem’in yaralı, ince dizine,
Irmağın yasına taşıdım seni.

Canın içinden, canımı duyan,
Canımın içine taşıdım seni.
Elma kabuğunda, nar tanesinde,
Gizlenen mermere taşıdım seni.

Gecenin ördüğü, gün kafesinde,
Dolaşan kedere taşıdım seni.
Canın içinden, canımı duyan,
Canımın içine taşıdım seni.

Arının yazına, kışın otuna,
Yaprağın güzüne taşıdım seni.
Yürekten yüreğe mekik dokuyan,
Sevginin göçüne taşıdım seni.

Canın içinden, canımı duyan,
Canımın içine taşıdım seni.

Sorar seni

Subaşında bir gül açar
Dikenine sorar seni
Karanlıkta beyaz kuşlar
Yıldızlarda arar seni

Küle döner dalda yeşil
Nehir kurur söner kandil
Döşündeki mermi değil
Bu yalnızlık yorar seni

Sıradağlar geçit vermez
Bir dost eli kapın vurmaz
Artık kimse izin sürmez
Düşe taşır rüzgâr seni

Tükense de can bedende
Sürüp gider hasret canda
Acep yarın gün batanda
Unutur mu o yar seni

Uzar gecen yana yana
Bir kurşundan bir kurşuna
Ölüm gelir kanadına
Usul usul sarar seni

Memik'e ağıt

On dört yaşım diken ile kaplanmış
Göz ucuma karıncalar toplanmış
Kurşun gelmiş kaşlarımın üstüne
Alın yazım okur gibi saplanmış

Uyu Memik oğlan uyu
Öte geçelerde büyü

Dağı dağa kavuşturan ben idim
Suyu suya kavuşturan can idim
Yükledim mi Mazmahor'dan kaçağı
Gece vakti ışılayan gün idim

Uyu Memik oğlan uyu
Öte geçelerde büyü

Kar üstüne düşer serçe çıt diye
Kanatları parça parça çıt diye
Dokandın mı bir ucuna kırılır
Can dediğin cansız sırça çıt diye

Uyu Memik oğlan uyu
Öte geçelerde büyü

Ben sana teşekkür ederim

Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,
Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;
Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta. 

Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.

Düello

Yenilirsem yenilirim, ne çıkar yenilmekten?
Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim.
Ayak bileklerime kadar bu deredeyim işte,
Yerin yassı taşları tabanımın altında,
Alnımda birleşmekte güneşin raylarından
Hışırtıyla geçen kartalların sesleri.
Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi
Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?

Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım;
Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de,
Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.
Ölürsem güzel bir ölü olurum,
Saçlarıma yuva kurar bir anda kirpiler,
Kar, örtemeye kalkışır gökkuşağını,
Ve onurlu, yoksul böceklerin gazetecisi
Ben gülümserken resmimi çeker.

Konuşma

-Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…
-Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen

Sıragöller

Haşhaş tarlaları arasından geçeceksin,
Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak
Yeni bir afyon bulacaksın kendine.
İşte o zaman beni unutma,
Şairini, onun şiir yazan ellerini,
İçine dizilen sıragölleri,
Kendi kendine konuştuğun seni,
Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.

Zakkumların arasından bir şehre gireceksin,
Aşk şiirleri, tabiat şiirleri, tarih şiirleri düşünerek
Bir dinamit yapacaksın kendine.
Korkma, ateşle onu.
Öldürecek nice balıklar vardır sularında,
Patlamayla dirilecek nice balıklar vardır.
İşte o zaman an beni, yaşa beni,
İşte o zaman unutma beni.

Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,
Onların tohumunu havaya savurarak
Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,
Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.
İşte o zaman an beni, yaşa beni,
Kıyılarda bile boğulan seni,
Bir saz kuşu olarak gezinen hayaletini,
Çeliğinden kemik oyan gövdeni.

İçinde bir kaçakçı yaşar senin,
Kayıkla dolaşır göllerinde,
Beynine tabanca ve şiir satar,
O kaçakçının bakışını sakın unutma.

Gül Dikeni

Uçakları nedeyim
Gökkuşağı gönder bana
Senin olsun süngülerin
Gül dikeni yeter bana.

Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur eller bana
Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur kardeş olur eller bana.

Silahları nedeyim
Benim sevgim mavzer bana
Suya attığım çiçekler
Bir gün olur döner bana.

Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur eller bana
Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur kardeş olur eller bana

 Utanç

Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan
Onun üstüne,
Soğuk bir tül örtüyorlar üstümüze.

Hangi odaya saklansak şimdi onlar,
Hangi sokaklara çıksak ölüm;
Girildikçe biten sevişmemiz onlar yüzünden,
Ne zaman boynuna uzansam ölüm kokuyor
Yalnızlıktan, o yalnızlık,
Kelimesi artık şiirde unutulan.

Üşür ölüm bile

Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Diz çöktüler karşısında
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Bruegel 

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Köpeklerin bakışlarında birer keman tadı.
Avcılar ve kuşlar avdan dönüyor.
Zaten her yanda hüzün görülür
Uzakta çocuklar kayıyorsa,
Kızaklar tahtadan yapılmışsa,
Kar dinmişse, avdan dönüyorsa avcılar,
İnsan anlamışsa ansızın, başladığını
Gökyüzünün, ayaklarının ucunda.

Kuş tüyleriyle kaplıdır burunları
Birer sirk emeklisine benzeyen avcıların;
Soluk alır, tüy verirler yorulunca,
Yürekleri birleşir, geniş bir av ülkesi olur,

İçinde tazılar yaban ördeklerini,
Çantalı okullular kar tanelerini avlar.
Norveç'in nüfusunu bilir de okullular
Karın nüfusunu bilmezler nedense.
Zaten her zaman hüzün bulunur biraz.
Norveç'ten söz açan şiirlerde.

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Ağzımın kemiğinde dağınık bir şiir tadı.
Gürgenler ve kayınlar avdan dönüyor.
Sırtsız atmacalar çizerdim şimdi
Bir kayığın yelkeni geçseydi elime;
Unutmazdım, yelkenin bir köşesine
Tabut başlı bir avcı yerleştirirdim.

 İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür.

 
Şiir çevirileri de vardı Ülkü Tamer’in… Bunlardan birisi de Kübalı şair Nicolás Guillén’e aittir: ‘’Ölü asker’’

Ölü asker                         

- Kimin kurşunu öldürmüş onu?  
- Bilen yok.  
- Nereliymiş?  
- Jovellanos' lu diyorlar.  
- Nerede bulmuşlar?  
- Yolun yanında yatıyormuş,  
öteki askerler görmüş.  
- Kimin kurşunu öldürmüş onu? 

Gelip öpüyor onu nişanlısı;  
anası geliyor sonra ağlıyor.  
Sonra da yüzbaşı çıkageliyor.  
Bağırıyor:  
       - Gömün onu!  
  Dan! Dan! Dan!  
GİDİYOR ÖLÜ ASKER.  
  Dan! Dan! Dan!  
YOLUN YANINDA BULMUŞLAR ONU.  
  Dan! Dan! Dan!  
BİR ASKERDEN NE ÇIKAR.  
  Dan! Dan! Dan!  
DAHA NE ASKERLER VAR BİZDE. 

 



Sevgim acıyor!

04 Ağustos 2020

Mademki söz şairlerden açıldı… Bugün de şairlere devam edeyim o zaman… Çünkü bir şairin bir dizesi günümüzde şu veya bu şekilde duyduğunuz her şeyden daha naif, daha güzeldir… Çünkü şiirlerin okunduğu her yerde o güzel şairlerin ruhları dolaşır…

Bugün de size ‘’İkinci Yeni’’ akımından bir şairimizden bahsedeyim… Çünkü bugün onun doğum günü (04 Ağustos 1927)…

‘’İkinci Yeni’’, Türk şiirinde değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan ve 1950'li yıllarda Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer gibi şairlerin oluşturduğu bir topluluktur. İsim babası Muzaffer İlhan Erdost'tur. Akımın öncü şairi Ece Ayhan'a göre ise az kullanılan adıyla '’Sivil Şiir’'dir…

Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çalıştılar. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmekti.

İşte bu ‘’İkinci Yeni’’ şairlerden en yalnız, en içli, en duyarlı olanı, bugün de doğum günü olan Turgut Uyar’dır.

Turgut Uyar, (1927-1985) şimdi kapatılan Bursa Askerî Lisesi mezunu bir subaydır... (Demek ki o zamanlar askerî okullardan her şey çıkar, arada bir de subay çıkarmış!) Ancak subaylıktan istifa ederek ayrılır… Hemen hemen her subay gibi şairdir... Ama acının coğrafyasında yaşayan bir şairdir Turgut Uyar. Aşk ve sancılı ayrılık şiirlerinin ölümsüz şairidir Turgut Uyar. Türk şiirinin en yalnız, en mutsuz, en umutsuz şairidir Turgut Uyar… Belki de Türk şairlerin arasında en içli olan şairdir Turgut Uyar. Turgut Uyar çocukluğundan şöyle bahseder: “Hüzünlü bir çocuktum. Nedense hep ağlamaya hazır. Ağabeyim bana sataştıkça annem: ‘Yapma oğlum’ derdi ona, ‘O, içli bir çocuk’ ”. Turgut Uyar hep o çocuk oldu ve o çocuk gibi hep içli bir şair oldu.

Subaylıktan istifa ederek ayrılmıştır ya… ‘’Federico Garcia Lorca için üç şiir’’ (*) isimli şiirinde şöyle der:

‘’Ah işte herşey orda...
Ben severim omuzlarımı bir gün
Sırmaları, apoletleri olmasa da.’’

Hani Hacı Bektaşi Veli’nin bir deyişi vardı ya:

‘’Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hacda değildir.’’

İşte Hacı Bektaşi Veli gibi kerameti sırmalarda, apoletlerde görmeyip, omuzlarında görenlerdendir…

Dört kutsal kitap üzerine engin bir bilgisi olduğu söylenir. Şiirleri böyle bir birikimin ürünüdür.

Cemal Süreya’dan ayrılan Tomris Uyar ile ikinci evliliğini yapar Turgut Uyar. Turgut Uyar, severken de içli sever, içerken de içli içer. Severken de içerken de sevginin ve içkinin dozunu hiç ayarlamaz. Bir gün bu ikisinden birinin başına bir iş açacağını bilir. Turgut Uyar 22 Ağustos 1985’te 58 yaşında iken evinde vefat ettiğinde oğlu ardından şöyle der: “Sevmek ve içmek, ikisini de sonuna kadar kullandı. Ama sevdiği için değil, içtiği için öldü”.

Bir şiirinde kendi ölümünü anlatmıştı:

"Ben bir gün giderim ki neyim kalır
eksik bıraktığım her şeyim kalır."

Zaten o gidince her şey de eksik kalır...

Turgut Uyar, Aşiyan mezarlığına defnedilir. Mezar taşında tek bir sözcük yazılıdır ismi dışında: ‘’Ağustos’’ Çünkü Ağustos Turgut Uyar'ın ayıdır: 04 Ağustos'ta doğar, 22 Ağustos'ta vefat eder. 

1982 yılında yayınladığı bir şiir kitabı var Turgut Uyar’ın: ''Kayayı Delen İncir'' (Can Yayınları, 1993) Bu kitabında da bir şiiri var Turgut Uyar’ın: ‘’Acıyor’’…  Hoş, günümüzde neler acımıyor ki!

Turgut Uyar bu şiirinde iki kelimeye dünyaları sığdırmış: ‘’Sevgim acıyor!…’’ Öyle ya, başka türlü nasıl şair olunurdu ki? Subaydır ya… Turnaların peşi sıra ülkenin dört bir yanını gezip, tüm güzellikleri şiirinin içine içli bir dille serpiştirmiş Turgut Uyar:

‘’Ben neye sevdalıyım böyle, bilmem
Binlerle yıldız kayıyor kanımda.
Şöyle dolaşmak, yıllarca, yüzyıllarca
Hür, yayan yapıldak vatanımda…’’ (**)

Diğer şiirleri anlattığım gibi Turgut Uyar’ın bu şiirini (Acıyor) uzun uzun anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Şiiri açık açık tanımlamış zaten o, gayet kısa ve net: ‘’Sevgim acıyor!…’’  Bu iki sözcüğün açıklaması olur mu? Olmaz!; ''Sevgim acıyor, kimi sevsem kim beni sevse..'' Acıyor işte, sevgim acıyor!...

Sevginin acıması da yüreğin burkulması gibi bir şey herhalde… Zaman hızla meçhule doğru akıp gidiyor… Ağustos’tayız ama zaman çabuk geçiyor... Önümüz Eylül… Eylül toparlanacak derken Ekim filan da çabuk gelir gider bu gidişle… Sevgim acıyor… Acıyor işte sevgim acıyor!...

Zaten günümüzü anlatmıştı bir şiirinde:

"Hâlbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
her şey naylondandı o kadar" 

Evet, korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta hâlbuki… Artık her şey naylondandır… O kadar... Sevgimizin acıması da zaten bundandır…

Hani Cicero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir’’ diye… İşte bu nedenle anmak, hatırlamak, hatırlatmak istedim bu içli şairimizi! Ruhu şâd olsun…

Sevgim acıyor!

Osman AYDOĞAN

Acıyor

Mutsuzlukdan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut UYAR

(*) 20. yüzyılın en büyük İspanyol şairi, çağdaş İspanyol şiirinin en önemli temsilcisi olan ve İspanya İç savaşının başında faşistler tarafından 38 yaşındayken, sabahın köründe, sokakta kurşuna dizilen şair Federico Garca Lorca’nın ölüm haberinden sonra Turgut Uyar’ın Lorca için yazdığı şiirdir: ''Federico Garcia Lorca İçin Üç Şiir'' (Ahmet Arif de ‘’Karanfil Sokağı’’ isimli şiirinde Lorca’dan bahseder: ‘’Garcia Lorca’nın mezarı / Ve gözbebekleri Pierre Curie’nin / Kar altındadır.’’) 

Federico Garcia Lorca İçin Üç Şiir

Sessiz Akan Sulara Gazel

Ah işte herşey orda...
Ben severim omuzlarımı birgün
Sırmaları, apoletleri olmasa da.

Ben severim omuzlarımı birgün
Göçen bir maden direğinin altında

Su akar kendir tarlalarından
Ah her şeyim ...
Ben severim omuzlarımı birgün
Savaşta bir başka omuzun yanıbaşında
Yatakta bir ince omuzun yanıbaşında

Yol uzun, hava sıcak
Kırbaçlarım atımı varırım Kurtuba'ya...

İndiğini görürsem birgün sığırcıkların
ve sürüler halinde, ovaya
İnsanların dünyayı bölüştüklerini hatırlarım
Bir daha ...

Sevişirim ölürüm, savaşının ölürüm
Doldururum çantama kara ekmek ve peynir
Varırım Kurtuba'ya...

Saat Beşte
Akşamleyin

Ah ellerim ve kalbim
Herşey orada kaldı.
Keçeler keçeler ve portakallar
Kireç döktüler yere. Kara gözlüm, kalbim,
Halkımın fakir akşamlarıdır, biliyorum
Kanlı bir mendil diye bağlanan gözlerime
Kireç döktüler yere,
Bir duvarın dibinde
Bir deppoy'un önünde
Kiraz ağaçlarına ve sığıraklara karşı
................
Bir halkın gösterişsiz, sessiz cömertliğinde
Ölüm nasıl söylenirse öyle
İspanyol dilinde
ve her dilde ...

Obra
Completas

Artık kat'iyen biliyoruz;
Halk adına dökülen kan
Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır.
Dişlerin arasında ...
İspanya' da
ve her yerde ...

(**) Yazımda ''Turnaların peşi sıra... '' diye verdiğim şiirin tamamını da vermesem olmazdı. Bu çölde susuz kalmış bir insana bir yudum su vermek gibi bir şey olurdu. Bu şiirde Turgut Uyar gibi benim ve çoğu subayların yaşadığı bir hayatı anlatır…  

Turnam Seninle

Bir rüzgâra kapıldım da dolandım durdum
Ankara’nın İstanbul’un dışında.
Mecnun gibi mi dersiniz, Kerem gibi mi
Bir telli, turnanın peşinde?

Aman turnam telin, teleğin olayım
Yollarda koma beni.
Derdinmişim gibi taşı, palazınmışım gibi
Aman turnam telin, teleğin olayım…

Bir çalı dibinde, bir dağ başında
Öğlen uykularına varayım.
Turnam benim, canım turnam, hanım turnam
Bilirsin ben garibim, fukarayım…

Eksilmesin üstümden gölgen, rüzgârın
O günler içim alav alav yanıyordu.
Biz Sakaltutandan inerken sabağnan
Kars yeni yeni uyanıyordu…

Neresi olursa olsun, eyvallah
Şu gözün alabildiğine bizim memleket, turnam
Yol var – Dağdevirene artık tesviyei türabiyede
İkibuçuk kâğıda Pasinler, yallah..

Pasinlerde Ali Efendinin hanında
Bir uyku çektim doyasıya.
Hasırın üstünde, öyle rahat, kaygısız
Gölebertli Mustafa’nın yanında..

Otursam da sabahlara kadar ağlasam
Yollar geçiyor içimden yollar, uzak yakın
Ah, doyamadım daha, doyamadım doyamadım
Aman turnam, aman bu düş olmasın sakın..

Ben neye sevdalıyım böyle, bilmem
Binlerle yıldız kayıyor kanımda.
Şöyle dolaşmak, yıllarca, yüzyıllarca
Hür, yayan yapıldak vatanımda..

Aman turnam telin teleğin olayım
Beni kaçır, beni götür bırakma.
Kars olsun, Sivas olsun, Edirne olsun
Gözüm yok hiçbir şeyin yeşilinde, ağında
Beni taşı, bitin olayım, kölen olayım
Bir arpa tanesi gibi kursağında…

Turgut UYAR




Romantik bir ‘’Boğaz’’ şairi: Türkan İLDENİZ                  

03 Ağustos 2020

Türkan İldeniz pek tanınmayan, kıymeti pek bilinmeyen kadın şairlerimizdendir… Kandilli Kız Lisesinde öğrenim görmesi nedeniyle her ‘’Boğaz’’da öğrenim görenlerde (!) rastladığımız romantizm ve duygu yükünü kendisi şiirlerine de yansıtmıştır.

Türkan İldeniz’in şiirlerinde romantizm vardır, duygu vardır ve hüzün vardır. Türkan İldeniz’in şiirlerinde romantizmin, duygunun ve hüznün yanında bir ‘’başkaldırı’’ ve ‘’isyan’’ da vardır.

Türkan İldeniz kendi el yazısı ile özgeçmişini kısaca şu şekilde anlatır; ‘’1938 yılında Bolu'nun ilçesi Düzce’de doğmuşum. İlk ve ortaokulu Düzce’de; liseyi İstanbul Kandilli Kız Lisesinde okudum. Evliliğim dolayısıyla Hukuk Fakültesinden ayrıldım. Ece ve Ege adında iki kızım var. İstanbul Belediyesinden emekliyim. Kitaplarım: Taşra Kızının Deliceleri (1966), Havva Çıkmazı (1967)’’

Şiirleri, Onüç, Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Dost, Pazar Postası, Yelken, Yeni İnsan, Türk Dili, İnsancıl, Evrensel Kültür, Gerçek Sanat, Akköy, Güzel Yazılar dergilerinde yayınlanır...

Türkan İldeniz ile yazar Erdal Öz, ülke '’60 İhtilali'’ne yol alırken tanışırlar… Bu tanışma neticesinde duygusal, coşkulu, aşkla ve edebiyatla dopdolu bir ilişki yaşarlar. Bu ilişki esnasında Erdal Öz'ün Türkan İldeniz'e yazdığı mektupları derlediği bir kitabı var: ‘’Yaşamayı nasıl özledim bilsen! Türkan İldeniz'e mektuplar’’ (Can yayınları, 2017) Erdal Öz, yalnızca coşku dolu sevgi satırları koymamış bu mektuplara, edebî değerlendirmeler de göndermiş şair sevgilisine. ‘’Yaşamayı nasıl özledim bilsen!’’ Kafka’nın Milena’ya, Halil Cibran’ın May Ziyade’ye yazdığı kalitede mektuplardır. Kitap adı gibi içten, adı gibi içli ve adı gibi anlam yüklü sözcükler içermektedir… Mektup edebiyatını özleyenler için tam bir hazinedir bu kitap...

Erdal Öz bir mektubunda şöyle seslenir Türkan İldeniz’e:

“Şu anda en iyisi İstanbul’da olmak. Seninle. Ama kıramadığım zincirlerle bağlıyım. Kıramıyorum. Belki bir hafta sonra kırılacak bu zincir; bilmiyorum. Ölü saatlerimi kemiriyorum. 500’ü yarıya indirdim. Bu, 500’ün yarısı kadar saat sonra yaşayacağım demektir. Yaşamayı nasıl özledim bilsen.”

Bir başka mektubunda da Türkan İldeniz’e değil de sanki günümüz Türkiye’sine seslenir Erdal Öz:

‘’Denizleri, suları gör düşlerinde. Biz dağlara gidiyoruz YABAN'la.
YALNIZLIĞIMIZIN dağlarında at koşturacağız.
Uyu sen.’’

Özellikle ‘’Boğaz’’da okuyanların (!) şiirlerinde kendilerini bulacakları için Türkan İldeniz’in şiirlerini tanımaları gerekir diye düşünüyorum.

Osman AYDOĞAN

Türkan İldeniz’in şiirlerinden bir kaçı;

Cılız haykırış

Uzatma ellerini sabahlara bir -gelemem
Gelemem ölesiye bakma gözlerime
Belli ki sensiz, seninle bitecek bu özlem
Belli ki sancılara uyanacak içimdeki bahar.
Durup durup seslenme düşünceme
Kapılara beş kilit birden vurdular
Işıkları söndürdüler karanlıktayım
Güçsüzüm -ağlamaklı- üstelik yalnızım
Örümcek ağlarıyla bağlandı ellerim
Dört duvarla çevrildi yörem
-Bana kalsa simdi gelirim Yollara pusu kurdular -bekleme
Bekleme sakın gelemem.

Su zincirleri bir kırabilsem
Parça parça edebilsem pencereleri
Belki kurtulurum.
Karsız yollarda belirmese izim
Kin saçan gözler kovalamasa pesimi
Yanında olurum
Sen’le olurum.

Uygar tutsaklığın bu en çiliz haykırısında
Gözyaşlarımın sıcağından donacak cehennem
Gerçek seviden…
Sana ulasan yollara
Bir avuç toz niyetine serpeceğim kendimi.
Hayvanlardan utanacaklar
Onların utançları da içleri gibi kara
Oysaki sana ait her şey beyaz
Yine de uzatma ellerini sabahlara bir
gelemem
Gelemem öldüresiye tutma ellerimi.

Taşra kızının deliceleri

Gözlerim seni görünce güzel

Saçlarım senin için uzun
Tenim seninle sıcak böyle.

Sakınmaklar gereksiz bunu yeni anladım
kırıp dikenli telleri geldim yanına.
Dört tarafımda elle tutulan karanlıktı-bilirsin
raylarca uzuyordu yalnızlığım
körkandil kısır anlayışlara
bir kinim vardı, zamanın eritemeyeceği
bir sancım vardı öylesine belirgin
yokluğun özlü çıbandı sanki
Duramadım.

Duramadım dayanılmaz isteklere
bütün bağlardan kurtulup bir an
gözlerinin büyüsüne geldim
ellerinin ateşine
Yak beni.

Sen uykusun vazgeçilmiyorsun
Seni kendim kadar seviyorum
Günlerden bir gün duysam acısını 
Beni ilk öpenin sen olmasını istiyorum
Beni ilk öpenin sen olmasını.

Gecedir

Gecedir

durdum ortasında hüznün

yağmur mermi gibi iniyor sabrıma
bu dar havadan bıktım artık

yoluma mayın ekerek giden aralık
yatmış pusuya

Ocak sapa kaldı
yamacından geçtim şubatın da

gecedir

yumruğum kendi avcuma

öylesine sürüldü ki yüreğim buzullara
öğrendim ateş yakmasını suda

o hırçın nehir
köprüleri yıkmış
bahar karşı kıyıda

gün olur bir şiir açar
gökyüzü büyür
tat gelir acıya.

Tükeniyorum

Sayısını unuttuğum günlerce bekleyişten 
Ben yorgunum rıhtım taşları yorgun 
Art arda geçen gemiler durmuyor bu limanda 
Duranlardan sen çıkmıyorsun. 

Bil ki katıksız sancılara razıyım yokluğun olmasa 
Bil ki bir avuç biber gözlerime serpilen 
Ellerimde soğumadı ellerinin izleri 
Durup şiirler yazıyorum yoluna.

İçimde sıkıntının en dayanılmaz şekli 
Kaçıncı kere saatleri susturuyorum 
Bensiz çözülüp sensiz bağlanması yok mu halatların 
Tükeniyorum.

Gelme sakın perişan olacağım

Öfkemin gülleridir, yağmura döner yüzünü
küsüp senin güneşine
İçilecek bir kadeh schnaps nu
yarım bıraktım
Gelme.

Gölgeni yıkma yoluma
bocalıyorum
Kasırgalar yaratma öyle çılgınca
Korkulu soluklarda geniş olmak kim
Yaşadıkça yaklaşırım sandım – oysa
suyun ateşle uyumsuzluğu gibisin
Kopabilir desem en ince yerinde
Geçmişe uyanan gözlerinin
Ateş gemilerini bir bu ürkütür
Şimdi uzaktan gülüp geçtiğim

Şimdi
uzaktan
gülüp geçtiğim
Ne mi çıkar güneş tutulmasından
Nasıl mı çocukluğum
Ben o zamanlar da böyle üşürdüm
Evlerde katı yönetimli kuklalar
çatışmalara hazırlar saygımı
Beklediğim günlere daha ne kadar
Anlatılmaz umutlara merhaba
Hatırlatma bütün onları ve onları
Benzer benim çektiklerim
Peygamber Yusufa

Bir anda çağrışımlar yok edince zamanı
Uzaklaştıkça ölçülere vurması kolaylaşan
Nasıl mı çocukluğum
Geçti mi çocukluğum
Çocukluğum mu – hiç yaşamadığım
Bırakır her yerde kendini hüzne
Unutmak pazarında en pahalı
Buyruklar – buyruklar – buyruklar
buyruklar – itirazsız – hep baş üzre
Düşünmekti ezen gözlerimi yük
yanlıştı yanlış şu benim korkularım
ürkerek birer mum gibi
yöresi sönük.

Ve bir gün
yürüdüğünü her şeyin
Ve bir gün
eh işte nasılsa
korkularımı bilinçle kovdum
Dur dediler dinlemedim
Koştum
İsyanım onlara oh ola.

Belki özüm orda diye
İlle de İstanbul dersen
Hırçın bir deniz bulacaksın kıyıda
Sonra çok bunalıma itecek seni
karanlığa kurşunla yazılan teoriler
ve gölgelerin saygısız büyüklüğü
aslına oranla
Gerekirse açıp bütün köprüleri
Yılma, yüklen şiirlere
Gücün Kartaca.

Kesin ayrılıklara yeni çiçek serpmek
en duygulu serüveni yaşarken
güneşi güldürse de arada bir
buzulları çözmeye yetmez
Ağusunu yüreğime akıtan aşkından
yeni kavuştum kendime
yine ayırma
Geçitlerde yol vermez yabanlar
Derim ki kimse aramadı böylesine
kendini bulmak için
benim kadar.

Benim kadar hiç kimse
öyle ülke ülke dolaşıp…
Uzun da olsa yollar ne çıkar
sabrımı almışım yedeğime
Ne çıkar uzatsa anılar
ahtapot kollarını
Varsayıp her şeyi hiçbir şeye
Giderim doğacak günlere.

Sen yine eskiden olduğu gibi
Zenci mızrakları havayı yırtarken
Tam tamına katıksız
Malraux’su mu okuyorsun akşam üzerleri
Bağ bozumu türküler yakılan
o sancılı günlerinde dört mevsim
– Hayli yakın eskidikçe onlar bana –
Ateşleri yak da öyle oku
Çünkü fenerini elinden alıyorlar
Diyojenin.

Geciken bir şey var güz sularında
Bilmesem bahar belki diyeceğim
Artık hiç olmadık yerlerdeyim senden uzak
Söyleyemeden o çok ezberlediğimi
Düşüncenin yorulduğu yerden
Acıyla bıraktığım o köşeye
yeniden dönmek mi
İstemem bırak
– Çoğalan acılara yeni direnç nerede –
Oz şiirlerin Tanrısal havasında
Gelmesin eski aşklar
Yeni saltanatıyla.

Gelme sakın perişan olacağım.

Türkan İLDENİZ



Herkes ve Birkaç Kişi

02 Ağustos 2020

İdeolojinin şiirle ilişkisine dair bir bağ bulan ilk düşünür Platon (Eflatun)’dur. Platon şairleri Devlet’in dışında bırakmak ister ve şiiri insanlar üzerindeki etkisi bakımından tehlikeli bulur.  Bu anlamda Platon’un yaklaşımı çerçevesinde şiir, ideolojik olarak “muhalif” bir konumdadır.

Bu anlamda 1980 ihtilâli sonrasında Türkiye’de şairlerin sindikleri, korktukları ya da bezdikleri iddia edilir. Bir görüşe göre de, ihtilâl sonrası topluma dayatılan depolitizasyon şiiri de içe dönükleştirmiştir. Bu çerçevede Murathan Mungan ise “sistem”in bireye dayattığı rolleri ve bu rollerin bireyler tarafından istemsizce üstlenilmesini şiirlerinde sıklıkla işler… Murathan Mungan’ın bu şiirlerinden birisi de ‘’Herkes ve Birkaç Kişi’’ isimli şiiridir.

Murathan Mungan bu şiirde de olduğu gibi Türkçe’yi çok iyi kullanan bir yazardır, şairdir. Bu özelliğini de şöyle anlatır: "İşim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin. "

Murathan Mungan, Osmanlı zarafetini günümüze taşıyan adamdır. Murathan Mungan, okuyucusunu kendi akrabası olarak görür. Bir yazısında şöyle der: “Hayattan kaçtım, sanata sığındım. Yazıyı evlat edindim, okurları akraba.”  “Rüzgâr Kâhini” adlı şiirinde ise 19. yüzyıl Fransız şairlerinden Charles Baudelaire’in ‘’Şer Çiçekleri’’ne bir gönderme yaparak: “Ey okurum / uzak akraba / bir giz aramızdaki yangın” dizeleri ile okurlarına seslenir.

Bu nedenle "ne zaman içime biraz fazla baksam, yükseklik korkum depreşir" diyerek insan ruhunun ne kadar derin olduğunu en güzel şekilde anlatan Murathan Mungan’ın şu sözlerini sizi evlat edinen bir akrabanın sözleriymişçesine içinizde hissedersiniz, ''sanki hayatımı özetlemiş'' dersiniz, ''içimden geçenleri anlatıyor'' dersiniz, ''sanki, sanki beni anlatıyor'' dersiniz:

"Hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil." 

"Sessizliğe borcum var, birkaç kelime."

‘’Kabuklarımızı dünyaya çarpa çarpa kırmaya çalışıyoruz.’’ 

"Can kırıkları, cam kırıkları gibi değildir. Öyle süpürünce gitmez; içinde kalır insanın, aklına geldikçe de batar."

''Hatırladığınız dünler, hayalini kurduğunuz yarınlardan daha fazla olmaya başlıyor.''

"Hepimiz varoluşumuza bir anlam ararız. Kundak ile kefen arasındaki şeyin adı ömürdür, hayat değil. Hayatı biraz da kendimiz yaparız." 

"Dört tane gerçek dost edin, tabutunu taşısın yeter." 

"Aşklarım, arkadaşlarım, dostlarım dağılıp gitti herkes... İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde." 

"Acı veriyorsa geçmiş, geçmemiş demektir."

''Aşk kapıyı çaldığında hemen açma, bazıları çocuklar gibi zile basıp kaçıyor... ''

‘’Şu meydanlar, caddeler, sokaklar, ölmüş ruhlarıyla yürüyen insanlarla dolu!’’

"Hayatım, içimden geçen cümleler içinde geçti."

"Nüfus arttıkça, insan azalıyor." 

‘’Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır. Hayatın kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu...'’

“Kader aradığı kişiyi insanın karşısına her zaman kapı komşusu olarak çıkarmaz. Uzakları yakın etmek düşer size. Haritaları seviniz.”

"Aradıkların ya ölmüştür, ya kaybolmuş... Bulsan bile, onların senin bıraktığın insanlar olmadığını göreceksin. En kötü yabancı çeşidi, bir zamanlar tanıdıklarının arasından çıkar."

"İnsanların acıları onları çok konuştukları için uzun sürüyor."

"Ayrılıkları ayrıntılar acıtır. Kadınları mahveden erkekler değil ayrıntılardır."

“Yalancı ışıklarla geçici umut vermek değildir doğru olan. Hayatla mücadele azmi, dayanma gücü, karanlığa bakma gücü kazandırmak daha kıymetlidir. Aydınlığı, en iyi karanlığa bakmayı bilenler görür çünkü. Gözü karanlığa alışmamış insan aydınlığın kıymetini bilmez. O gelip geçici çiğ ışığı aydınlık zanneder.’’

"Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü? Beden yorgunluğu dediğinden ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtamaz beni sanırken, her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum.."

Platon'un söylediği gibi şiir insanlar üzerindeki etkisi bakımından tehlikelidir. Şairler ise daha bir tehlikelidir. Bu anlamda Platon’un yaklaşımı çerçevesinde şiir ve şair ideolojik olarak “muhalif” bir konumdadır. Muhalif olmayan şiir, şiir değil, şair de şair değildir. Tabii ki muhalif olmayan ''aydın'' da aydın değildir. Bu nedenle muktedirler şiirleri, şairleri ve aydınları sevmezler. Ellerine geçirdi mi diri diri derilerini yüzerler (Seyyid Nesimî), diri diri yakarlar (Giordano Bruno), olmadı hapsederler, ülkeden sürerler (Nâzım Hikmet), olmadı öldürürler (Sabahattin Ali), daha olmadı topluca diri diri yakarlar (Sivas Katliamı). Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu bütün dünyada her zaman böyledir. Mungan’ın şu sözleri ise şiiri ve şairi ideolojik olarak “muhalif” bir konumda gören Platon’u haklı çıkarır:

'’Yozgat, 1915 öncesi 70 evde piyano olan bir yerdi, şimdiyse milletvekili olarak Bekir Bozdağ çıkıyor.’'

‘’Türkiye'de her şey olabilirsiniz, ama asla rezil olamazsınız." 

"Türkiye'nin resmi dini ikiyüzlülüktür." 

Ve ben kendim için bu gidişle artık Mungan'ın bahsettiği o dört kişiyi de bulamayacağımdan korkuyorum!... 

Ayyyy! Ama ben şairi değil ki, şiirini anlatacaktım!....

‘’Yağmur herkese yağar, ama bazısının içine işler!’’

Bu kadar güzel olmak zorunda mıydı bu dizeler?

Osman AYDOĞAN

Herkes ve Birkaç Kişi

Yağmur herkese yağar
Güneş ısıtır herkesi
Mevsimler herkes içindir
Yalnız çığ altında kalan
Sele kapılan her zaman bir kaç kişi

Herkes içindir aşk da ayrılık da
Yalnızca bir kaç kişi ölür acıdan
Eskiden ölümle tartılırdı ayrılık
Kiminin hayatı yalnızca unutkanlıktan

Her şey, herkes için değildir oysa
Kimi hiç birşey öğrenmez karanlıktan
Yalnızlığı kullanmayı bilmez kimi
Kimi ayrılamaz karanlıktan

Yağmur herkese yağar
Ama çok az insan tutar yağmurun ellerini
Onca şarkı onca film onca roman
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi

Çığ altında kalan sele kapılan
Aşktan ve acıdan ölen
Bir kaç kişi dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Diğerleri dinler, seyreder, geçer gider
Geçer gider herkes
Hikayelerdir geriye kalan

Murathan Mungan



Olvido

01 Ağustos 2020

Sitemi takip edenler bilirler; sitemde bir ‘’şiir’’ bölümü var… Bu bölümde Turgut Uyar’dan Muhyiddin Abdal’a, Hayyam’dan Tevfik Fikret’e, Vedat Türkali’den Nâzım Hikmet’e, Attila İlhan’den Ahmet Hâşim’e ve tabii ki çok daha fazla şairlerin şiirlerini paylaştım.  Daha yenilerde Ahmet Haşim’in ‘’O Belde’’, Halide Nusret’in ‘’Git Bahâr’’ ve Can Yücel’in ‘’Buluşmak Üzere’’ isimli şiirlerini paylaşmıştım… Tabii ki de uzun uzun da anlatarak!...

Çünkü şiirin ufuklar açtığını, ufkun bilinmedik gerçeklerinin alanına yelken açtığını, şiirdeki anlamın da şiirin sunduğu imgeden, hayalden kaynaklandığını, şiirin yaşamın anlamını aradığını, araştırdığını düşünürüm. Yaşamın anlamını araştırmak da hem felsefenin hem de şiirin ve sanatın en başlıca işi olduğunu değerlendiririm. Aslında, söz konusu "anlam" da felsefe, şiir ve sanat aracılığıyla ''insan''ı aramak değil midir? Bu nedenle şiir felsefeye ve metafiziğe yakın durur diye kıymetlendiririm. Tüm bu çerçevede ise şair; kendi ruhunu bulan insan, şiir okuyan ise kendi ruhunu arayan insandır diye düşünürüm. Şiiri; duygudan yoksun olmayan düşünce ve düşünceden yoksun olmayan duygudur diye kabul ederim. Ve şiirin her okunuşunda yeniden yeni bir anlamla yazıldığını, okuyanın ona her okuyuşunda yeni ve farklı anlamlar yüklediğine inanırım.

Melih Cevdet Anday bir yazısında şöyle yazardı; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir.’’ Melih Cevdet Anday’ın bu sözünü doğrularcasına ‘’Fahriye Abla’’sıyla tanıdığımız Ahmet Muhip Dıranas’ın felsefi derinliği olan harika bir şiiri var: ‘’Olvido’’... Aynı zamanda benim şiir hakkındaki düşüncelerimin tamamını içinde somutlaştırmış bir şiirdir ‘’Olvido’’…

Olvido olarak yazıldığında "unuturum", olvidó olarak yazıldığında ise "o unuttu", isim olarak (el Ovido) kullanıldığında ise unutulmuşluk, meçhullük, yitiklik anlamına gelen bir İspanyolca sözcüktür ‘’Olvido’’...

Cemal Süreya'ya göre, Dıranas'ın şiirleri arasında 19. yüzyılın önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire karamsarlığının ve iç sıkıntısının en çok hissedildiği şiirdir ‘’Olvido’’... 

Edip Cansever'in en sevdiği şiirlerden birisidir ‘’Olvido’’… Edip Cansever’e göre şiirimizin klasiklerinden, köşe taşlarından biridir, en başlarda gelendir ‘’Olvido’’…  Edip Cansever'in; ''Bildiğim tek şey, yaşlanmayan bir şiirdir 'Olvido', Türk şiirinin başyapıtlarından biridir'' diye tanımladığı şiirdir ‘’Olvido’’...

Edip Cansever ‘’Şiiri Şiirle Ölçmek’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2009) isimli kitabında şunları yazar ‘’Olvido’’ için: “ 'İşte böyle kendime hayatımı anlatıyorum' diyen Nietzsche, ekler gibidir. 'Fısıldanan sözlerdir fırtınayı getiren; güvercin ayaklarıyla gelen düşünceler yönetir dünyayı.' Bu sözleri bir an için şiire uygulayabilirsek, karşımıza sık sık çıkacak şiirlerden biri de 'Olvido'dur diyebilirim. Gerçekten de bütün dizeler güvercin ayaklarıyla doluşuyor şiire: Usul usul, sokulgan, biraz da ürkek. Ama bir toz ve tüy karışımını havalandırıyor gene de. Sessizliğin katılığı, sessizliğin yumuşaklığı bu... Sonra? Başlıyor yaşamını anlatmaya. Kime? Kime olacak, kendi yaşamını kendine. Dış dünya ile bir diyalog kurmuyor Dıranas. Kurmasın! Nasıl olsa fısıltılarla gelen o ürpertili monoloğu duyuyoruz biz. Ölüsüne iç çeken, yasını içine akıtan bir tragedya kişisi gibi konuşuyor kendi kendisiyle. Adı olmayan bir mevsimin içinde sanki haziransız, eylülsüz…''

Adı olmayan bir mevsimin içinde sanki haziransız, eylülsüz bir şiirdir ‘’Olvido’’... Türkçenin en kederli, en hüzünlü, en duygusal, en yumuşak ve en güzel bir şiiridir ‘’Olvido’’… Unutmanın sanki gamları, kederleri alacakmışçasına unutuşa en güzel seslenen bir şiirdir ‘’Olvido’’… Hava kararınca çöken aşk acısını, yalnızlığı, gamı, kederi, endişeyi ve bunlardan kurtulma çabasını en güzel anlatan bir şiirdir ‘’Olvido’’...  Yalnızlığın başka hiçbir şiir tarafından bu kadar güzel anlatılamadığı bir şiirdir ‘’Olvido’’… Freud'un; ''Gerçeğin sesi yavaş çıkar'' sözünü haykırırcasına sizi rahatsız etmeden gerçekleri usul usul, sessiz sessiz, için için anlatan bir şiirdir ‘’Olvido’’... İçimizdeki o ince ve derin hüznümüzün en somut yansımasıdır ‘’Olvido’’…

Kızarmış, sararmış, solmuş sonbahar yapraklarının dallarından kopup salına salına düşüşü gibi içinizdeki karamsarlığı, kasveti, kederi, hüznü, yalnızlığı alıp salına salına yokoluşa gönderen bir şiirdir ‘’Olvido’’...

‘’Olvido’’da akşamüstüler hoyrattır, gün, yalnızlığımızla doldurup her tarafı, gitti mi saltanatıyla gider... ‘’Olvido’'da pişmanlıklar insanın ruhuna dalga dalga hücum eder, ruh atılan oklarla delik deşik olur... ‘’Olvido'’da aşkın güzelliği söylenmeyişindedir… ''Olvido''da şiirler kağıtlarda yarım bırakılır... ‘’Olvido'’da bir gülüşü olsun görülmemiş kadın aşkın aynasında ölümsüzdür... ‘’Olvido'’da unutuşun bizi gamlardan, kederlerden kurtarması istenir...

Her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olan bir şiirdir ‘’Olvido’’…

Osman AYDOĞAN

Olvido

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola.
Ya sizler! Ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyaç ağaçlı, kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi âşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! ey sen! Esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından.

Ey unutuş! Kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! Kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip DIRANAS



Buluşmak Üzere…

31 Temmuz 2020

Hem yaz tatili hem de Bayram tatili ya…

Salgına rağmen kiminiz büyükleriyle, kiminiz küçükleriyle, kiminiz sevdiğiyle ‘’buluşmak üzere’’ yollara düştünüz… Muhtemel ki çoğunluğunuz da denizde, Ege Denizi’ndesinizdir…

‘’Buluşmak üzere’’ öylesine basit bir söz terkibi değil… Ne derin anlamları vardır… ‘’Buluşmak üzere’’ diye kimi zaman yollara çıkarken, bir veda anında söyleriz… Kimi zaman özlemin bitip de kavuşma anına yakın zamanda söyleriz… Kimi zaman bir özlemi, bir hasreti gidermek için söyleriz…

Ve de en çok ‘’buluşmak üzere’’ diye şiirlerde söyleriz…

Şiir, bu özlemde bize ufuklar açar… Şiirdeki anlam da, şiirin bize sunduğu imgeden, hayalden kaynaklanır… Şiir, yaşamın anlamını arar… Şiir, her okunuşunda yeniden doğar… Ve şiir, okuyanın her okuyuşunda ona yeni ve farklı anlamlar yükler…

İşte bugün sizlere yaptığım tanıma uygun bir şiir paylaşacağım: Can Yücel'in bir şiiri: ''Buluşmak Üzere'' (Can Yücel, ''Sevgi Duvarı'', Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015)

Mutat olduğu üzere önce açıklama sonra şiiri değil de bu defa önce şiiri veriyorum, sonra da açıklaması... 

Buluşmak Üzere…

Diyelim yağmura tutuldun bir gün 
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek 
Öbür yanda güneş kendi keyfinde 
Ne de olsa yaz yağmuru 
Pırıl pırıl düşüyor damlalar 
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın 
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına 
İşte o evin kapısında bulacaksın beni 

Diyelim için çekti bir sabah vakti 
Erkenceden denize gireyim dedin 
Kulaç attıkça sen 
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan 
Ege denizi bu efendi deniz 
Seslenmiyor 
Derken bi de dibe dalayım diyorsun 
İçine doğdu belki de 
İşte çil çil koşuşan balıklar 
Lapinalar gümüşler var ya 
Eylim eylim salınan yosunlar 
Onların arasında bulacaksın beni 

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya 
Çakmak çakmak gözleri 
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı 
Herkes orda sen de ordasın 
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından 
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim 
Özgürlüğe mutluluğa doğru 
Her işin başında sevgi diyor 
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili 
Bi de başını çeviriyorsun ki 
Yanında ben varım 

Görüldüğü gibi şiir üç bölümden oluşur.

Birinci bölümde ‘’aşk’’ anlatılır.. Evinin kadınına olan aşk, yaşanan mutlu bir evlilik ve beraberlik anlatılır:  ''Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın, dar attın kendini karşı evin sundurmasına, işte o evin kapısında bulacaksın beni…''

İkinci bölümde ayrılık ve cennet tasviri vardır: Erkek yaşlanmıştır... Ölümü beklemektedir... Ayrılık vakti gelmiştir... O çok sevdiği kadınından ayrılacaktır artık... Şairin kadınıyla cennette buluşma arzusu vardır. Ama bu cennet gökyüzünde değil, cennet olan Ege Denizinin altındadır: ''Çil çil koşuşan balıklar, lapinalar, gümüşler, eylim eylim salınan yosunlar, onların arasında bulacaksın beni…''

Üçüncü bölümde ise Cumhuriyet değerlerinin ve kazanımlarının savunulduğu meydanlara vurgu yapılarak daha özgür ve mutlu bir dünya için mücadele anlatılır. Bir anlamda bir vasiyet gibidir: ''Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı, herkes orda sen de ordasın, herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından, yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim, özgürlüğe mutluluğa doğru, her işin başında sevgi diyor.'' Belki de bu nedenledir meydanları, özellikle Taksim meydanını harab ederler, tarümar ederler, darmadağın ederler, şairi de mezarında bile rahat bırakmazlar, habire mezarını yıkarlar, tahrip ederler...

İşte bu nedenle yürek çağrısı bir şiirdir Can Baba’nın bu şiiri. İşte bu nedenle yürek burkan bir şiirdir Can Baba’nın bu şiiri. İnsana defalarca ama defalarca, bıkmadan, usanmadan, doymadan okuma arzusu veren bir şiirdir Can Baba'nın bu şiiri.

Şimdi bu şiiri yüreğiniz burkula burkula bir daha bir daha okuyun…

Diyelim ki haftanın her günü, bıkmadan usanmadan yazı yazan bir herif çıkmış ortaya…

Osman AYDOĞAN



Kurban Bayramı, Kurban ve Kur'an

30 Temmuz 2020

Toplumumuzun yüzde doksan dokuzu Müslüman diye biliriz ama Müslümanlığın temel kavramları hakkında doğru bilgi sahibi değilizdir. Toplumun en cahil bırakıldığı alan din ve İslamiyet alanıdır.

Bu konuda çok örnek verebilirim ama yarın Kurban Bayramı olduğu için en cahil bırakıldığımız kurban konusuna ve İslam’daki temel bazı kavramlara değinmek istiyorum... Toplumun yüzde doksan dokuzu Müslüman ama bu kitlenin de yüzde doksan dokuzu kurban konusu başta olmak üzere bu temel kavramları yanlış bilir.

Örneğin Müslümanların yüzde doksan dokuzu kurban kesmeyi sanki farzdan da öte bir zorunluluk gibi algılayıp en zor koşullarda kurban kesmeye çalışırlar. Almanya’da kaldığım yıllarda apartman bahçesinde kurban kesip ceza alan, sonraki sene de cezadan kaçınmak için evin banyo küvetinde kurban kesen, bu nedenle de apartmanda oturan tüm Almanların taşındığı saf mümin insanlarla tanıştım…

Toplumdaki; başta kurban konusu olmak üzere İslam’daki temel kavramlardaki bu cehaletin baş sorumlusu Diyanet İşleri Başkanlığıdır… Bu konularda, Diyanet İşleri Başkanlığı ısrarla toplumu doğru bilgilerle aydınlatmaktan geri durur. Örneğin Diyanet hocaları her Kurban Bayramı namazı hutbelerinde sahih (doğru) olmayan ‘’keseceğiniz kurban sizi sırtına alarak Sırat Köprüsünden geçirecek’’ hadisini söylerler de kurban ibadetinin gerçekte farz mı, sünnet mi, vacip mi olduğu konusuna hiç mi hiç değinmezler, gerçeği söylemezler…

O zaman buyurun Kur’an’da yazdığı şekliyle gerçeklere:

Kurban Bayramı

Kurban Bayramı Hicri Takvim'e göre Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren dört gün boyunca kutlanır ve aynı zamanda da Mekke'de hac farizası ifa edilir... Miladi takvime göre 2020 yılı için Kurban Bayramı; 31 Temmuz, 01, 02 ve 03 Ağustos günleridir. 

Kurban Bayramı farklı dillerde ve farklı kültürlerde farklı isimlerle anılır. Arapça ‘’İyd-el Adha’’ şeklindedir. Türkçede ve Farsçada Kurban Bayramı olarak anılırken, Hindistan ve Pakistan'da bayrama genellikle ‘’Bakra Eid’’ denir ki bunun anlamı "Keçi Bayramı"dır. (Bu ülkelerde sıklıkla kurban edilen hayvan keçi olduğundan) Türkçe ismine benzer bir şekilde Bosna-Hersek, Bulgaristan da Koç bayramı, Arnavutluk'ta Kurban Bajram şeklinde anılır. 

“Kurban” kavramı Kur'an’da yedi sure içinde 13 ayette geçer. Bunlardan dokuzu; 22. Hacc Suresi (28, 30, 34 ve 37. ayetler),  5. Maide Suresi (2, 95 ve 97. ayetler), 48. Fetih Suresi ( 25. Ayet) ve 2. Bakara Suresi (196. Ayet)de geçmektedir. Diğer dördü de 3. Âli İmrân ve 6. En’Am surelerinde genel nitelikte geçmektedir. Bizim bayram olarak andığımız dönemi ele alan sure 22. Hacc Suresi’dir. Ayrıca 108. Kevser Suresi’nde bir kere, çok farklı bir şekilde yer almaktadır.

Kur'an'da 22. Hacc Suresinde geçen 36. ve 37. ayetler, kurbanın tam olarak yerini özetler: "Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir."

En’Am Suresi’nin 162. Ayetinde de (Diyanet Vakfı mealinde) “kurban” sözcüğü geçiyor. Fakat ayetin ardından şöyle bir not var: “Meâlde kurban olarak tercüme ettiğimiz ‘nüsük’ kelimesi bazı müfessirlerce ibadet olarak açıklanmıştır.”

Kevser Suresi ise Kur'an'ın 108. Suresidir. Kur'an'da üç ayetten oluşan en kısa surelerden biridir. İlk ayetinde; Kevser’den (Kevser: Arapça bolluk ve bereket demek, aynı zamanda Cennet’te akan ırmağın da ismidir) bahsedildiği için bu isim verilmiştir. Diğer bir ismi de "Nahr Suresi"dir. Erkek çocukları yaşamadığı için Hz. Peygamberimize müşrikler, nesli kesik manasına gelen "ebter" dedikleri için Hz. Peygamber üzülür. Bu sure Hz. Peygamber için kendisi üzülmesin diye inmiştir.

Kur'an'da 108. Kevser Suresi 2. Ayet de;“Fesalli lirabbike venhar” cümlesİnde; “Fesalli lirabbike…” “Namaz kıl Rabbin için…” denilmekte, ardından gelen “venhar” kelimesi için bazı ilahiyatçı ve Hadis yazarları; “kurban kes” olarak yorumlamaktadır. Bu ayetteki “venhar” kelimesinin anlamı eğer ‘’kurban kes’’ olsaydı ‘’venhar’’ kelimesi yerine, Arapça lisanında ‘’kurban’’ kelimesinin tam karşılığı; “dahiyye”, kurbanlık hayvanla ilgili olarak da “udhiyye” geçmesi gerekirdi. Oysa “venhar” kelimesinin tam karşılığı olarak; ‘’Allaha yönel, imana yönel…’’  olarak yorum­lamak gerekir. Şöyle ki; Arapça “Nahr” kelimesi, Boğazın, göğüsle birleştiği yerdeki boşluktur. Eskilerin sık sık söz ettikleri “iman tahtası” olarak yorumladıkları bölge yani “Nahr” kelimesi, “Boğazın altındaki çukurluktur.” Buna dayanarak ‘’kes’’ yorumu zorlama bir yorumdur.

Kurban kesmek farz olmadığı gibi (çünkü Kur’an’da açıkça ‘’kurban kesin’’ buyruğu yoktur) sünnet de değildir. İslâm âlim ve müçtehitleri de kurban hakkında farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. 

İmam Azam Ebû Hanife'ye göre (Sünni mezhebine göre) kurban farz ve sünnet olmayıp vaciptir. Şâfiî, Mâliki ve Hanbelî mezhebi ile Hanefîlerden İmam Ebû Yusuf'a göre ise kurban sünnet-i müekkededir. (Sünnet-i müekkede: Peygamber efendimizin pek az terk ettikleri işler ve ibâdetler. Buna, Sünnet-i hüdâ da denir.) Bundan dolayı Şâfiî, Mâliki ve Hanbelî mezhebine ait olanlar kurbanı her yıl değil zaman zaman keserler. Vacip olan ibadetin ise hacc farizası sırasında yapılması gerektiği doğrultusunda içtihatlar da bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi İslam müçtehitlerinin genel yorumu Hz. Peygamberin kurban kesmediğidir. (Eğer Hz. Peygamber kurban kesse idi ‘’sünnet’’ olurdu). Eğer Kevser Suresi 2. Ayet de geçen “venhar” kelimesini Hz. Peygamber “kurban kes” olarak anlasaydı zaten kurban keserdi. (Velev ki Kevser Suresi’nde geçen ‘’venhar’’ kelimesi ‘’kurban kes’’ anlamına gelse bile bu Sure Hz. Peygamber için inmiştir.)

Kevser Suresindeki ‘’venhar’’ kelimesi için bazı ilahiyatçı ve hadis yazarları; “kurban kes” olarak yorumlamaktadır. Hâlbuki ‘’venhar’’ kelimesi görüldüğü gibi ‘’kurban kes’’ anlamında değil ‘’Allaha yönel, imana yönel’’ anlamındadır.

Kurban, Türkçe'ye Farsça'dan, Farsça'ya ise Arapça'dan geçmiş bir sözcüktür. Arapça ‘’k-r-b’’ kökünden türemiş olup, sözlükte "yaklaşmak" anlamına gelir ve ‘’bir hayır adına kendisi ile Allah'a yaklaşılan şey’’ anlamındadır. ‘’Akraba’’ sözcüğü de bu kökten türemiştir.   

Şimdi tekrar Kur'an'da kurbanın tam olarak yerini özetleyen 22. Hacc Suresinde geçen 36. ve 37. ayetlerin anlamını vermek istiyorum: "Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir."  İslamiyet öncesi Araplarda kurban geleneği vardı ve Araplar İslamiyet zamanında da bu geleneklerine devam ediyorlardı. Yüce Allah bu Ayette buyuruyor ki : "(Siz keserseniz kesin ama) Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadetlerdir."

Kurban, zaten sözcük anlamıyla "yaklaşmak" anlamına gelmekteydi ve ‘’bir hayır adına kendisi ile Allah'a yaklaşılan şey’’ anlamındaydı.

Kur’an’da geçen temel kavramlar

Kur'an lisanı bilinenin aksine Arapça değildir. Kur'an Arapça’ya çok yakın eşi benzeri olmayan farklı bir lisanla yazılmıştır. Bu nedenle bilinen herhangi bir dile ait olmadığı için anlaşılması için mutlaka yorumlanması gerekmektedir. ‘’Yorum’’un Arapça karşılığı ise ‘’meal’’dir. Ne yazık ki bu konuda Türkçe olarak ‘’yorum’’ değil ısrarla Arapça karşılık olan ‘’meal’’ kullanılmaktadır...

İşte sorun da burada başlamaktadır. Kur’an ‘’meal’’ adı altında temel kavramlar yorumlanırken devreye yorumlayan kişilerin ait olduğu kültürü, algısı ve değer yarıları girmekte ve bu yorumu yapan kişilerin ait olduğu kültür, algı ve değer yarıları bize ‘’Kur’an meali’’ veya İslam diye sunulmaktadır. Bu nedenle kendisini yetkin hisseden her din bilgini her ayeti farklı farklı yorumlamışlardır. Örneğin herhangi bir ayetin adını vererek İnternette arayın, başta Diyanet’in kendi içinde bile onlarca farklı yorumu olmak üzere çok sayıda ‘’meal’’ adı altında farklı yorumlarla karşılaşırsınız..

Örnek olarak bu kavramlardan ‘’huri’’, ‘’cihat’’, ‘’başörtüsü’’ ve ‘’İslam’ın beş şartı’’nı anlatacağım.

Huri

Kur’an’da geçen ‘’huri’’ kelimesi de ‘’kurban’’ gibi yanlış yorumlanan bu kavramlardan bir tanesidir. Kur'an’da geçen ‘’huri’’ kelimesinin anlamı ‘’can yoldaşıdır’’. Cennet’te cinsiyet yoktur. Kur'an'da Cennet’te cinsiyetin ve cinselliğin olduğunu söyleyen, belirten, ima eden hiçbir ifade, hiçbir ayet yoktur… Her şeye kâdir evrenlerin mimarı Yüce Allah Cennet’te kullarına vere vere ‘’göğüsleri yeni tomurcuklanmış huri’’  (78. Nebe, 33: ‘’ve kevâıbe etrâben’’  - Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar - ) mi verecektir? Her şeyin yaratıcısı Yüce Allah insanları Cennet’e motive etmek için buna mı ihtiyaç duymaktadır?... Ayette geçen '’ve kevâıbe etrâben’’ ifadesi ''bahçe içerisinde toprak tepeler'' anlamına yakın bir anlamı ifade eder. Her şeye cinsellikle bakan kültür bu '’ve kevâıbe etrâben’’ (bahçe içerisinde toprak tepeler) anlamını ''göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar'' olarak yorumlamıştır... Kudret sahibi Yüce Allah'ın sübyana şehvet duyacak kadar cinselliğini ehlileştirememiş bir varlığı o tertemiz Cennet’ine kabul edeceğini mi düşünüyorsunuz? O kültürün bilinçaltı ne ise yorum (meal) olarak da ne yazık ki onu vermiştir ve vermektedir...

Nitekim din bilgini ve mutasavvıf Ahmed Hulusi ‘’huri’’ kelimesini ‘’Yaşıt muhteşem eşler!’’ olarak yorumlamaktadır. (Cinsiyet kavramı olmayan şuur yapının hakikatinden gelen esmâ özelliklerini açığa çıkaracağı muhteşem kapasiteli o boyutun özelliğiyle oluşmuş bedenler. Dişi - erkek ayrımsız! )

1980 yılında yayınladığı ‘’Kur'an'ın Mesajı’’ (The Message of the Qur’an)  isimli Kur'an tefsiri ile tanınan ve 20. yüzyılın en fazla etki yaratan İslam düşünürü olarak kabul edilen Pakistanlı din bilgini Muhammed Esed’in de bu konuda çok güzel açıklanmış bir tefsirî de farklı olarak şu şekildedir:

‘’Kevâib’i harika eşler olarak çevirmem konusunda ise, hatırlanmalıdır ki keb teriminin -kâib isim-fiili buradan türetilmiştir- birçok anlamı vardır ve bu anlamlardan birisi, çarpıcı olma, göz alıcı olma, üstünlük yahut ihtişamdır (lisânu’l-arab). Böylece keabe fiili, insan için kullanıldığında, o, (başka bir kişiyi) göz alıcı/çarpıcı veya muhteşem veya harika yaptı anlamına gelir.

Hem keabe fiilinin, hem de keb isminin bu mecazî anlamına bağlı olarak kâib isim-fiili, halk dilinde göğüsleri göz alıcı hale gelen veya tomurcuklanan kız anlamında kullanılmıştır. Bu nedenle birçok müfessir, bu ifadede, cennetin (erkek olduğu varsayılan) sakinlerine hoşnutluk verecek olan bir tür genç dişi-eşlere bir atıf görürler. Ancak, öncelikle belirtmeliyiz ki, Kur'an’ın Cennet’in güzellikleri ile ilgili bütün teşbîhleri aynı ölçüde hem erkek hem de kadın için geçerli bulunmaktadır.

Diğer taraftan kevâib’in bu anlamı, yukarıdaki gündelik kullanışın türediği kökü -ki keb isminin taşıdığı mecazî göz alıcılık anlamına dayanmaktadır- göz ardı etmekte ve bu açık mecazın yerine maddî olarak göz alıcı bir şey için geçerli olan lafzî karşılığını geçirmektedir.

Dolayısıyla bu, (halk dilinde göğüsleri göz alıcı hale gelen veya tomurcuklanan kız anlamında kullanılması) bana göre tamamen temelsiz bir yorumdur. Cennet’in nimetleri ile ilgili Kurânî tasvirlerin daima müteşabih olduklarını hatırlarsak, kevâib teriminin, yukarıdaki bağlamda, hiçbir cinsiyet ayrımı yapmaksızın, muhteşem (veya harika) varlıklar anlamına geldiğini ve etrâb terimi ile birlikte müthiş uyumlu harika eşleri gösterdiğini anlarız. Böylece kutsanmış kimselerin birbirleriyle ilişkilerine işaret edilmiş ve onların tümünün karşılıklı tamamlayıcılıkları ve eşit ölçüdeki değerleri vurgulanmış olmaktadır.

Cihat

Kur'an’da geçen "Cihat’’ kelimesi de ne yazık ki yanlış yorumlanmıştır. ‘’Cihat’’ın kökeni ‘’Jihaad’’ kelimesinden gelir ve ‘’gayret etmek, ilerlemek için sürekli gayret edip çabalamak’’ anlamına gelir. Cihat aslında kişinin çabada olması, kendi nefsiyle sürekli bir mücadelede içinde olması demektir. Kur'an; cihatı ’’nefsinle mücadele et, en büyük mücadele nefsinle olandır, yılma, nefsini yen’’ anlamında vermektedir. Bugünkü şeytanların yorumladığı anlamında değil.

Başörtüsü

Benzer şekilde ‘’başörtüsü’’ konusunda da yanlış yorumda bulunulmaktadır. Nur Suresi 60. ve Ahzab Suresi 59. Ayetleri de örtünmeyle ilgili ayetlerdir.  Ancak ‘’başörtüsü’’ yorumu yalnızca Nur Suresi 31. Ayetinde yapılmaktadır. Konu uzun. Ancak özet olarak şunu söyleyebilirim ki ayette geçen sözcük “bi-humuri-hinne”;  “o kadınların humuru ile” anlamındadır. Humur; Hımar’ın çoğuludur. Bu sözcük ‘’(k)ha mim ra’’ kökünden gelir. Bu kökün anlamı: Üzerini kapatmak, kaplamak, saklamak, örtmek, gizlemek ve mayalamaktır. Bu sözcük dilimizde de benzer anlamlarda yer bulmuştur: ‘’Mahmur’’: Gözleri uyku ile örtülü (göz örtüsü), ‘’Hamur’’: Un ve su karışımının, mayalanmasıyla elde edilen pelte.

Bilinen ilk (1290) derli toplu klasik Arapça sözlük çalışması olan İbn-i Manzur’un “Lisan-ul Arab”ın da bu sözcüğün “başörtüsü” anlamına geldiği bir karşılığı bulunmamaktadır! Lisan’ul Arab’da Veysel Karani’nin “insan örtüsü” manasında kullandığı, “Ben bir hımar içinde yaşıyorum” sözünü dahi alıntılayan, bu sözcüğü “uyku örtüsü”, “heyecan örtüsü”, “kötülük örtüsü” anlamında dahi kullanıldığını örnekleyerek gösteren sözlüğün, “kadınların taktığı başörtüsü” anlamını kaçırmış olması ihtimal dâhilinde gözükmemektedir. Dolaysıyla Ayet’de geçen ‘’humur’’ sözcüğü başörtüsü anlamında olmayıp, sadece ‘’örtü’ anlamındadır. Ve göğüslerin örtülmesi anlamında verilmiştir.

İslam'ın beş şartı

Ne yazık ki Müslümanlar yüce dinimiz İslam’ı sadece ibadet boyutuna indirgeyerek İslam’ın ahlaki boyutunu görmezden gelmişlerdir. Din adına ahkam kesenler, insanlarımıza ‘’İslam’ın şartları’’ diye; kelime-i şehadeti, namazı, zekâtı, orucu ve haccı öğretiyorlar da ancak bir türlü; doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku, adaleti ve barışı öğretmiyorlar, anlatmıyorlar… İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranışın gerçek bir ibadet olduğunu anlatmıyorlar… Kaldı ki ‘’İslam’ın şartları’’ diye Kur’an’da hiçbir ifade, hiçbir ayet yoktur. Kur’an’da en çok geçen kelime ‘’adalet’’ kelimesidir… ''Adalet'' kelimesinden sonra sırasıyla Kur’an’da en çok geçen kelimeler; ‘’emanet’’, ‘’ehliyet’’, ‘’meşveret’’ ve ‘’maslahat’’ kelimeleridir. Eğer İslam’da şart aranacaksa bu beş şart Kur’an’da geçtiği şekliyle: Adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat olarak sıralanmalıdır. Ancak, ne yazık ki bu kavramlar da Müslümanlara yabancıdır. Çünkü Müslümanlar İslam’ı bilmezler… Emevilerden beridir İslam dünyası İslam’sız bir Müslümanlık yaşamaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığına çağrı

Görüldüğü gibi Arapça olmayan Kur'an’ı Araplar kendi kültürlerine göre yorumlamaya çalışmışlar ve bu yorumlarında aslında Kur'an’da bulunmayan kendi kültürlerindeki anlamları eklemişlerdir. Ve bu şekilde oluşan kültür de bize ‘’İslam ‘’ olarak sunulmuştur.

Buradan Diyanet İşleri Başkanlığına çağrımdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi toplumu dini açıdan aydınlatmaktır. Diyanet İşleri Başkanı; üzerine vazife olmayan konularla uğraşacağına, üzerine vazife olmayan konularda fetvalar vereceğine, bir ham ervah gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin banisine cami minberinde ‘’dua’’ yerine ‘’lanet’’ okuyacağına (*) İslam'ı, topluma Kur'an'ı esas alarak açıklamalı ve bu çerçevede de başta ‘’kurban’’ konusu olmak üzere ‘’huri’’, ‘’cihat’’, ‘’başörtüsü’’ ve ‘’İslam’ın beş şartı’’ konularında toplumu aydınlatmalıdır.

En azından Kurban Bayramı namazında Diyanetin hocaları; her Kurban Bayramı namazı hutbesinde söyledikleri ‘’keseceğiniz kurban sizi sırtına alarak Sırat Köprüsü’nden geçirecek’’ (**) sahih (doğru) olmayan hadisi yerine; ‘’Ey Müslümanlar! Kurban kesmek farz değildir… Kurban kesmek sünnet de değildir… Kurban kesmek vaciptir, o da eğer kısmet olursa hacca giderseniz orada kesmek vaciptir!’’ diye hutbe okumalıdır… Tabi maksat toplumu dini açıdan aydınlatmaksa! 

Şimdiye kadar, tüm bir ömrünce, Diyanet İşleri Başkanlığından ne ‘’kurban’’ konusunda ne de ‘’huri’’, ‘’cihat’’, ‘’başörtüsü’’ ve ‘’İslam’ın beş şartı’’ konusunda doğru bilgiyi almadım, alamadım, duymadım, duyamadım… Kur’an açık ve sarih değil mi? Diyanetin aydınlatmadığı bu konularda da din tacirleri, yobazlar ve şarlatanlar devreye giriyorlar… Ki zaten bunlardan da onlarcasını hemen her gün ceridelerde ve renkli renkli camlarda görüyoruz…

Artık açık açık adını koymamız lazımdır: Diyanet İşleri Başkanlığı, son yıllardaki söylem ve eylemleri ile topluma barış dini İslam'ı, İslam’ın temel kavramlarını Kur’an’a göre tanıtmak, anlatmak ve açıklamak yerine sanki radikal İslam’i örgütlerin sözcülüğünü yapar gibi fetvalar vermektedir.

İslam dini, Diyanet İşleri Başkanlığına ve bu Müslümanlara bırakılmayacak kadar yüce bir dindir!

Bayram kutlaması

Bu anlamda siz saygıdeğer büyüklerimin, sevgili arkadaşlarımın ‘’Kurban Bayramı’’nı kutlar, yaptığınız eylemlerinizin (amellerinizin) Yüce Allah’a yaklaşmanıza ve hayırlara vesile olmasını diler, selam, saygı ve sevgilerimi sunarım... 

Osman AYDOĞAN

Bir not: Ramazan Bayramı namazı gibi Kurban Bayramı namazı da vaciptir ve Cuma namazının şartlarına tabidir. Yani Cuma namazını kılmakla yükümlü olanlar, bayram namazını kılmakla da yükümlüdürler. Ancak Cuma namazı farz, bayram namazı ise vaciptir.

Bir sonraki not: Bu satırları daha Latin alfabesini öğrenmeden Arap harfleriyle Kur'an’ı hatmeden ve Arapçası sayesinde de Kur'an’ı anlayarak okuyan birisi kaleme almıştır.

(*) Kaldı ki Allah Rasûlü (asv) Efendimiz "ölülerinizin hayırla anın" (üzkürû mevtâküm bi'l-hayr) diye buyurmaktadır. Buradaki incelik ''mevtâküm'' kelimesindedir. Yani Hz. Peygamber tüm ölüleri kastetmiyor, ''ölülerinizi'' diyor. Diyanet İşleri Başkanı bu inceliği benden daha iyi biliyor. Yani Diyanet İşleri Başkanı, Türkiye Cumhuriyetinin banisi Mustafa Kemal Atatürk'ü kendilerinden saymıyor! Vahim olan budur!...

(**) Kurban konusunda Kur’an bu kadar açık ve net olmasına karşın, Hz. Peygamber kurban kesmemiş olmasına karşın, Hz. Peygamber’den yüzlerce yıl sonra yaşayanlar din bilgini sıfatı ile sahih (doğru) olmayan hadis rivayet etmişlerdir...  

İslam’da birinci öncelik Allah’ın kelamı Kur’an’dır. İkinci sırada hadisler (Hz. Peygamberin sözleri) gelir. Hadisler Hz. Ömer tarafından sistemli bir şekilde, titizlikle araştırılıp sahih (doğru) hadisler ortaya çıkarılmıştır. Hz. Ömer’den sonra ileri sürülen, rivayet edilen hadislere şüpheyle yaklaşılmalıdır. Hz. Ömer, birinci elden, Hz. Peygamberin en yakınlarından, şahit olanlardan hadisleri derlemişken Hz. Peygamberden yüzlerce yıl sonra dünyaya gelip de hadis rivayet edenlere şüpheyle yaklaşılmalıdır.

Kaldı ki Hz. Ömer bile derlediği, doğruluğundan emin olduğu hadisleri kitap haline getirmemiştir.  Hadisleri de bir araya getirmeyi düşünen Hz. Ömer’in bu konuda çok düşündüğü ve sahâbîlerle istişare ettikten sonra, “Size bir sünen kitabı yazmaktan bahsetmiştim. Fakat sonradan düşündüm ki sizden önce Ehl-i kitap, Allah’ın kitabından başka kitaplar yazmış ve o kitaplar üzerine düşerek Allah’ın kitabını terketmişlerdi. Yemin ederim ki Allah’ın kitabını hiçbir şeyle gölgelemem” diyerek bundan vazgeçtiği rivayet edilir. Hz. Ömer diğer şehirlerdeki sahabelere de mektuplar yazarak ellerinde yazılı bulunan hadis mecmualarını yok etmelerini ister…

Hz. Ömer döneminde hadisler çoğalınca Hz. Ömer halktan beraberlerinde bulunan hadis sayfalarını getirmelerini ister. Sonra bunların yakılmasını emrederek şunu söyler: “Kitap Ehli’nin Mişnası gibi Müslümanların Mişnasıdır bunlar.”

Hz. Ömer; Musevilerin, dinlerini yozlaştırmalarında, Tevrat dışında Mişna adlı kitapları dini kaynak edinmelerinin etkisini görmüş ve Peygamber’e fatura edilerek dinin kaynağı kılınmak istenen hadislerin, bu Mişnaların fonksiyonunu kazanacağını anlamıştır. Buna karşı hem diliyle, hem eliyle mücadele etmiş ve bu “Mişnaları” yakmıştır.

Hz. Ömer, Irak’a yolculuğa giden arkadaşlarına şöyle der: “Siz öyle bir ülkeye gidiyorsunuz ki halkı arı uğultusu gibi Kuran okur. Hadislerle onları meşgul etmeyiniz ve yollarını saptırmayınız.”

Hz. Ömer şöyle der: “Ancak sizden önceki kavimleri hatırladım, onlar da kitaplar yazmışlar ve Allah’ın Kitabı’nı bırakarak onlara sarılmışlardı. Allah’ın Kitabı’na hiçbir şeyi karıştırmam.” Diğer bir rivayette “Allah’ın Kitabı’nı asla başka bir şeyle değiştirmem.” Başka bir rivayette; “Ben yemin ederim ki Allah’ın Kitabı’nı hiçbir şeyle gölgelemem.”

Görüldüğü gibi Hz. Ömer, Hz. Peygamber yakınında olan, hadislere tanıklık, şahitlik yapan kişilerin rivayetleri hariç bunun dışındaki hadislere itibar etmeyip Kur’an’ı esas almıştır.

Uzun anlattım ama kurban konusunda Kur’an’da ‘’kurban kesin’’ diyen hiçbir ayet yoktur. Dolayısıyla kurban kesmek farz değildir. Hz. Peygamber’in kendisi kurban kesmemiştir. Dolayısıyla sünnet de değildir. Kurban kesmek sadece hacc farizası esnasında haccda kesmek vaciptir. Bunun dışında rivayet edilen hadisler anlattığım gibi Hz. Peygamberden yüzlerce yıl sonra gelen sözde din âlimlerinin rivayetleridir ki anlattığım gibi bunlar da sahih (doğru) değillerdir.

 



Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

29 Temmuz 2020

Dünkü yazımda Fars şâir ve İslam âlimi Şeyh Sâdi Şirâzî'den bahsetmiştim. Şeyh Sâdî Şirâzî'yi yazarken onun ''Bostan'' isimli eserinde kendine hitaben söylediği bir sözü aklıma geldi: “Ey ömrü yetmişe varan, uyan! Uyuyor mu idin ki bu yetmiş yıl heba olup gitti.” (Elâ ey ki omert be heftad reft, meğer hofte budi ki berbad reft) Şeyh Sâdî Şirâzî, ‘’Bostan’’dan bir sene sonra yazdığı ‘’Gülistan’’da da “ömründen elli sene geçip gitti” diyordu.

Ve bu sözler de beni geçip giden ömür konusunda düşüncelere sevk etti... Edebiyat dünyasında şöyle bir tur atayım dedim:

Otuz Beş Yaş

Cahit Sıtkı Tarancı’nın güzel bir şiiriydi ‘‘Otuz Beş Yaş'' şiiri... Şiir şöyle başlardı:

‘’Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.’’

Burada geçen "Dante gibi ortasındayız ömrün" dizesinde yer alan ‘’Dante’’ ismi için Cahit Sıtkı; Hristiyanlığa göre insan ömrü 70 yıl olduğundan, 35 yaşındayken yazdığı, ‘’İlahi Komedya’’nın ‘’Cehennem’' bölümünün ilk dizesine "Hayat yolunun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum" diye yazan Dante Alighieri'nin isminden esinlenmiştir.

‘‘Otuz Beş Yaş Şiiri ’’nde hayatın anlamı anlatılır ve şiir; yaşarken fark edilmeyen, algılanamayan gerçekleri söyler; iş işten geçtikten, sert taşta yaralandıktan, suda boğulduktan ve ateşte yandıktan sonra:

‘’Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.’’

Cahit Sıtkı bu öğrenmeyi otuz beş yaşında yaşıyor.. (Kaderin cilvesidir herhalde, 46 yaşında da vefat ediyor.)

Görünüş ve Zaman

Özdemir Asaf da ‘’Görünüş ve Zaman’’ isimli şiirinde farklı bir hayıflanmayı yaşar:

‘’Çocukluğumda her şey büyük görünüyordu. 
Gençliğimde her şey önemli görünüyordu.
Sonra çok şey büyüklüğünü ve önemini yitirdi.
Sonra daha da yitirdi.
Çocukluğumdan da gençliğimden de çok çok az şey kaldı.
Şimdi yaşlıyım sayılır.
Çok şey gülünç görünüyor.’’

52 Yıl

Celal Sahir Erozan da benzer hayıflanmayı yaşar ''52 Yıl'' isimli şiirinde:

''Hala yaşım genç ama, vücudum ölgün gibi;
Bütünacı günlerim aklımda, bugün gibi!
İçimde hayata küskün, dış yüzüm düğün gibi;
Elli iki yıl geçti: Elli iki gün gibi! ...

Doğmayan hülyaların saçlarını taradım,
Ezop gibi fenerle gündüz insan aradım
Ne kendime yar oldum, ne kimseye yaradım,
Elli iki yıl geçti: Elli iki gün gibi...''

Konfüçyüs (Seçmeler)

Konfüçyüs de benzer süreci anlatıyor:

“On beş yaşımda kalbimi öğrenmeye açtım...
Otuzumda duruşumu belirledim...
Kırkımda kuşkularımdan kurtuldum...
Elli yaşımda gökyüzü katını anladım...
Altmışımda kulaklarım dış seslere uyumlandı...
Yetmiş yaşımda, çizgiyi aşmadan yüreğimdeki arzuların peşinden gitmesini öğrendim...”

Ve benim ömrüm!…

Bu kısa edebiyat turu ve Sâdî Şirâzî’nin, girişte bahsettiğim ‘’Bostan’’ adlı eserinde kendine hitaben söylediği; “Ey ömrü yetmişe varan, uyan! Uyuyor mu idin ki bu yetmiş yıl heba olup gitti” ve ‘’Bostan’’dan bir sene sonra yazdığı ‘’Gülistan’’da da “ömründen elli sene geçip gitti” sözleri bir film şeridi gibi benim de ömrümü gözler önüne serdi…

Cahit Sıtkı’nın söylediği gibi; ateşin yaktığını, suyun boğduğunu, taşın sert olduğunu daha ilkokul yıllarında öğretmişlerdi bize (!) de ama asıl başka şeyleri ben yaşım ilerleyince öğrendim.

Özdemir Asaf’ın söylediği gibi; benim de çocukluğumda her şey büyük, gençliğimde her şey önemli görünüyordu. Şimdi yaşlı sayılmasam da her şey gülünç görünüyor bana.

Celal Sahir Erozan'ın ''52 Yıl'' isimli şiirinde olduğu gibi bütün acı günlerim aklımda, bugün gibi, her yılım bir gün gibi geçti, yaşım gibi!...

Konfüçyüs gibi yetmiş yaşına gelemesem de yaşım ilerleyince çizgiyi aşmadan yüreğimdeki arzuların peşinden gitmesini öğrendim.

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

Şeyh Şâdi-i Şirazi gibi yetmiş yaşını beklemeden seslendim kendime; “Ey ömrü yetmişlere varan, uyuyor mu idin ki uyan!’’

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

* İnsanın yaşadığı dışsal gerçeklik, aslında kendi içsel psikolojisinin somutlaşmış haliymiş...
* İnsanlar, gördükleri dünyayı tanımlamazlarmış, tanımladıkları dünyayı görürlermiş...
* Evrende her şey iki kez yaşanırmış, önce zihinde yaşanır, sonra gerçekleşirmiş...
* Zihinde yaşanmayan hiçbir şey gerçekleşmezmiş...
* Düşünceler insanın evrene saldığı manyetik frekanslarmış...
* İnsanoğlu evrende bir etki ve tepki akışkanlığı içinde yaşarmış...
* İnsan beyni anda yedi trilyon frekans yayarmış, bu frekanslar da kendisiyle eşdeğer frekanslarla rezonansa girermiş, dolayısıyla insan ne düşünürse etrafında o düşünceden halkalar oluşurmuş...
* Düşünceler insanın evrene ektiği tohumlarmış, zamanla filizlenip karşılarına gerçek olarak çıkarlarmış...
* Düşünülebilir olan olanaklıymış… (Ludwig Wittgenstein)
* İnsan gözlerden ibaretmiş, geri kalan et ve kemikmiş, gül düşünürmüş gülistan olurmuş, diken düşünür dikenlik olurmuş... (Mevlânâ)

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

* Evrende her şey bir algılama üzerine inşa edilirmiş...
* Gerçek; bellek ve algıdan ibaretmiş...
* Kafasını geçmişin acı ve kötü hatıralarına sürekli takan insanlar gelecekte de aynı acı ve kötü olayları yaşamak için dua etmiş olurlarmış...
* Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşitmiş, insanoğlu bilseymiş kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklının ucundan bile geçirmezmiş... (Yunan atasözü)
* Kelimeler doğanın titreşimiymiş, güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratırmış... (Japon atasözü)
* İnsan tenini besleyip geliştirmeye bakmamalıymış, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbanmış, insan gönlünü beslemeye bakmalıymış, çünkü yücelere gidecek, şereflenecek oymuş... (Mevlânâ)
* İnsanın yüzünde taşıdığı, sırtında taşıdığından daha önemliymiş, hareketler kelimelerden daha yüksek sesle konuşurmuş, kelimelerinin dilini pek sevmediğimiz nice insanlara hallerinin güzel dili yüzünden bağlanıverirmişiz...

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

* Yaklaşmadığım her şeyin benden uzaklaşırmış…
* Ötekileştirdiğim her şey önce bana yabancılaşır, sonra da düşman olurmuş..
* Nerede ve kiminle olduğum önemli değilmiş, ''nasıl'' olduğum, kendimi ''nasıl hissettiğim'' önemli imiş… 
* Bu dünyada iyi olmak herkesin iyiliğini istemekle mümkünmüş…
* Sevmek ve tutkuyla bağlanmak, bu dünyada insanı mutlu eden yegâne erdemmiş… 
* Hayatta haklı olmak değil, haklı kalabilmek önemliymiş…
* Yeryüzünde hiçbir şey başkasının hakkından daha kutsal değilmiş... (Kant)

* Yanlışa yanlışla cevap vermek daha büyük bir yanlışmış...
* Yaşamımızdaki en zarif güzellikler görülmeyen ve duyulmayanlarmış…
* Fırtınalar çiçekleri mahvedebilirmiş, fakat tohumlara zarar veremezmiş...

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

* Kader önünde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyarmış. Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder, ektiğini biçermiş. Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmazmış. Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz, önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilirmiş... (Epiktetos)
* Dürüstlük sadakatten daha yüksek bir değermiş... (Cibran)

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

* Aslında yaşadığım her zorluk ve kendime düşman bildiğim her şey, gerçekte bana benim en yakın müttefikim ve yeri doldurulamaz bütünlüğümün bir parçasıymış...
* İnsan her koşulda yaşayıp çalışabilir, kendi karakteriyle kendi yaşam çizgisini çizebilirmiş...
* Kazanmak değilmiş, yetinmekmiş önemli olan…
* Kant’ın söylediği gibi; dünyada hiçbir şey başkalarının hakkından daha kutsal değilmiş...
* Haksızlık yapmak haksızlığa uğramaktan daha acıymış... (Sokrates)

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

* Bir insanın yüreğindeki merhamet, ibadethanenin bir köşesinde gizlenmiş bir erdemden daha hayırlıymış... (Cibran)
* Düşmüşün, caninin ve yoksulun kulağına söylenen rahatlatıcı bir söz ibadethanede verilen vaazdan ve ibadetten daha değerliymiş... (Cibran)
* İnsana asıl zarar veren, zehirli yılanın sokması değilmiş, zehri kalbe taşıyan o yılanın peşine düşmekmiş... (Budha)
* Istırap, o şeyin kendisinde değil, bizim onun hakkındaki değerlendirmemizmiş… (Budha)

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

* İyi ile iyi, kötü ile o iyi olana kadar iyi olmak gerekirmiş... (Lao Tzu)
* İyi insan kötü insana örnek olur, fakat kötü insan iyiye bir şey öğretirmiş... (Laı Tzu)

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

* En büyük mutluluk nedensiz mutlulukmuş…
* En mutlu insan sevilen değil seven insanmış...
* En büyük insan kendisiyle ve çevresiyle barışık insanmış…
* En bedbaht insan başkasında kusur bulan insanmış…
* En güzel insan başkalarında güzellikler gören insanmış...
* En zengin insan hiçbir şeye ihtiyaç duymayan insanmış…
* En mükemmel insan kendisini değerli hisseden insanmış…

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;

* İhmal, şiddetten daha tahripkârmış…
* Aşk asla eceliyle ölmezmiş. Aşk; bıçak gibi kesilerek ölmezmiş. Aşk; bir tohum ekip de filizlenmesini bekler gibi olumsuzlukları ekilerek ölürmüş. Aşk; kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölürmüş. Aşk; körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölürmüş. Aşk; hastalanarak ve yaralanarak ölürmüş; yorularak, solarak, matlaşarak ölürmüş... (Anais Nin)

Ve uyandım öğrendim ki;

* Vatan, uğruna ölen varsa değil, içinde yaşamaktan mutlu olunan yermiş…
* Bayrağımızın rengi kan rengi değil de, keşke gelincik kırmızısı olsaymış…
* Asıl övünülecek olanın bu topraklardan şüheda fışkırması değil, sadece herkese yetecek kadar hasat fışkırmasını sağlamakmış...
* Şühedayı övenler hep konaklarda, saraylarda ve sırça köşklerde yaşarlarmış ve hiç şehit olmazlarmış... Şehitler ise konaklarda, saraylarda ve sırça köşklerde değil kırık dökük evlerde yaşarlarmış...
* Keşke her Türk asker değil de tüccar doğsaymış…
* Önemli olan bir dava uğruna seve seve can vermek değil, önemli olan bu dava uğruna seve seve yaşamakmış… (Salinger)
* Düşünce ufku geniş olup edebiyat, felsefe, sosyoloji, hukuk, tarih eğitimi alanlar İslam’ı daha iyi özümsüyorlar, yüceltiyorlarmış… İslam’a en büyük zararı da din adına konuşup bu nitelikleri olmayanlar veriyormuş…

Ve uyandım öğrendim ki; bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını yaşamaktaymışız, bildiğimiz hiçbir şey yokmuş, bildiğimizi sandığımız sadece olaylarmış, o olaylar ki, hiç bilmediğimiz bir objeyle asla bilemeyeceğimiz bir subjenin ilişkisinden doğmuşmuş… (Kant)

Ve uyandım; daha neler, neler öğrendim neler.

Ve bu öğrenmelerimde bana; üstümdeki açık gökyüzü, yüce dağlar ve Şehriyar yardımcı olmuşlardı.

Keşke bunları daha erken, gençken öğrenebilseydim...

Osman AYDOĞAN



Şeyh Sâdi Şirâzî

28 Temmuz 2020

Şeyh Sâdî Şirâzî (1193-1292) Fars şâir ve İslam âlimidir... Günümüz İran topraklarının Şiraz kentinde doğar. Daha sonra Bağdat'a gidip Nizamiye medreselerinde öğrenimini tamamlar.

30 yıl boyunca Hindistan ve Kuzey Afrika'yı dolaştıktan sonra 1256'da memleketi Şiraz'a dönerek şiirlerini yazmaya başlar. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılır. Haçlılara esir düşer. Sonraları, bilgisine hayran kalan Suriyeli bir tacir, fidye vererek, Sâdî’yi Haçlıların elinden kurtarır ve kızı ile evlendirerek himayesine alır.

Sâdî’nin evlilik hayatı hiç de mutlu geçmez. Karısı onu, daima, babasının kurtardığı bir köle olarak görür ve ona karşı çok kötü davranır. Şair, en sonunda, evini barkını bırakıp kaçmak zorunda kalır. Acılarla dolu geçen bu evlilik hayatından kalan hâtıralarının izleri, onun bir kısım eserlerinde yer alır. Acılı hayatının tersine Arapça kökenli olan Sâdi ismi ''mutlu'', ''uğurlu'' anlamındadır.

Anadolu’yu, Çin’i, Hindistan’ı da dolaşan Sâdî, yaşının olgun çağlarında Şirâz’a döner. Bundan sonraki hayatını tamamen şiire, ilme, kültüre vererek ölmez eserlerini yaratır. 98 yaşına kadar yaşar. Geniş bilgisinden, iyi ahlâkından ötürü, bütün Doğu kaynaklarında, ''Şeyh Sâdî'' diye anılır. Bütün şiirlerinde Sâdî mahlasına rastlanmaktadır. Sâdî, ana dili olan Farsça’dan başka, Arapça, Hintçe ve Lâtince de bilir.

Şeyh Sadî Şirâzî'nin en bilinen eseri içinde hikâyelerini topladığı ''Bûstan ve Gûlistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli eseridir. Gûlistan; ‘’gül bahçesi’’, Bûstan ise ‘’çiçek bahçesi’’ demektir. Her iki eser daha XIV. yüzyılda Türkçe’ye çevrilir. Bûstan’ın önsözü yeryüzünde söylenmiş en lirik edebi parçalardan biri sayılır. Sâdî’nin eserlerinde, çoğunlukla, öğretici, öğüt verici bir hava vardır. Toplum düzeni, ahlâk, fazilet, hürriyet konuları eserlerinin başlıca karakterini teşkil eder. Daha önceleri bu sayfamda Şeyh Sâdî Şirazi’nin ''Bûstan ve Gûlistan'' isimli bu kitabından hikâyeler sunmuştum...

Bugün de Şeyh Sâdî Şirâzî’nin daha çok tacı ve tahtı olanlara hitap eden sözlerini sizlere aktarmak istiyorum.... Beğeneceğinizi umuyorum... Üzerinde düşünmeniz dileği ile...

Şeyh Sâdî Şirâzî’nin daha çok tacı ve tahtı olanlara yönelik sözleri

* Taç ve taht geçicidir. Hiç gönüllere girdin mi? Bir kadın zalim olan erkekten çok yüksektir. Köpek de halkı inciten insandan üstündür.

* Eşeğini düşman, vergisini de sultan alıp gittikten sonra o memleketin tacında, tahtında ikbal kalır mı?

* Çoban uyumuş, kurt da sürüde: bu hal akıllı kimselerin beğeneceği şey değil.

* Çıkrığının ardında ihtiyar kadın lanet ederken, meclisin başköşesinden gelen aferinlerin değeri yoktur.

* Dünyadaki bütün nehirler, adalete susamış bir insanın susuzluğunu gidermeye yetmez.

* Halkın sevgi ve güvenini kazanırsan düşmanı gerçekten yenmişsin demektir.

* Hiddetle hemen kılıca sarılan kimse sonra esefle elinin ardını dişler.

* Büyük kalarak yaşamanın şartı odur ki her küçüğün kim olduğunu bilesin.

* Kuvvetlilerin yükünü zayıflar çekerken padişaha tatlı uyku haramdır.

* Devri kötü olan bir zalim dünyada kalmayacak, ama onun üzerinde ebedi bir lanet kalacaktır.

* Büyüklük gösterişle, lafla olmaz; yücelik dava ile kuruntu ile elde edilmez. Tevazu yüceliği arttırır, fakat gurur seni toprağa serer.

* Sen kendinden bahsetme ki, seni başkaları övsünler. Kendini övdüğün takdirde bunu başkalarından bekleme.

* Dostlarına karşı bile uyanık olmalısın. O zaman düşmanından da emin olabilirsin.

* Kurdun kafasını, halkın koyunlarını paraladıktan sonra değil, önce kesmek gerekir.

* Padişahken zulmedersen, padişahlıktan sonra dilenci olursun.

* Kafası Zühal yıldızına değen bir padişahla zindanda inleyen züğürdü, başlarına ölüm askeri hücum ettikten sonra birbirinden ayıramazsın.

* Şer çıkaranlar- yuvasına nadiren dönebilen akrepler gibidir- gene şer sevdasında giderler.

* Bir iş tedbirle olacaksa düşmanın yüzüne gülmek, savaş çıkarmaktan daha iyidir.

* Kaşını çatmamağa çalış, ne kadar zayıf olursa olsun düşmanın dost kalması daha iyidir.

* Azametli adam kurum satar; çünkü büyüklüğün yumuşaklıkta olduğunu bilmez.

* Methü sena ipiyle kuyuya inme, hatem gibi sağır ol da kendi ayıplarını dinle.

* Değersiz kimselerle savaşmaktan çekin.

* Ben damlalardan sel olduğunu çok gördüm.

* Herkesin huzurunu kendi rahatına tercih eden kimseye ne mutlu.

* Senin iyiliğini isteyen kimse, “yolunda şöyle bir diken var“ diyendir.

* Yolunu kaybedene iyi gidiyorsun demek şiddetli bir zulümdür.

* Eğer mertsen, mertliğinden bahsetme. Sen kendini iyilerden saydıkça kötü olursun.

* Kendi ahlakını düşmanından dinle; dostun gözünde her yaptığın iyidir.

* Ey düşüncesiz, tedbirsiz ve akılsız olan nefis, sen tek yoksulluğun yükünü çek, ama kendini gamla öldürme.

* Düşmanı dostundan fazla olan kişinin, düşmanı şen, dostu mahzun olur.

* Dostluğa yer bırakacak kadar savaş, savaşa yer bırakacak kadar dost ol.

* Dünyanın mülküne dayanıp güvenme. O senin gibi nice kimseleri besleyip öldürdü.

* Gereken kadar konuş. Başkaları seni susturmadan susmasını bil.

* İnsan ümitsizliğe düştü mü, mağlup kedinin köpeğe saldırması gibi, dilini uzatır.

* İnsan ruhunu iki şey karartır: susulacak yerde konuşmak ve konuşulacak yerde susmak.

* Murada ermedim diye düşüne düşüne kalbini yakma, kardeşim. Çünkü her gecenin gündüzü vardır.

* "Ne söyleyeyim?" diye düşünmek, "Niçin söyledim?" diye düşünmekten hayırlıdır.

* Sevinmek istiyorsan sevindireceksin, sevilmek istiyorsan seveceksin.

* On derviş bir kilimde uyurken iki padişah bir dünyaya sığmaz.

* Yarasanın gözü gündüz göremiyorsa, güneşin ne günahı var bunda?

* İyi şeyler mutlaka çabuk biter.

* Olgun bir adamı dost edinmek isterseniz, eleştirin; basit bir adamı dost edinmek isterseniz methedin.

* Gayesiz yaşayanlar, nasipsiz kalırlar.

* Toprağın altında iken gönlü diri olan bir ölü, gönlü ölü olarak yaşayan bir bilginden daha canlıdır.

* Düşmanın derisini yumuşaklıkla yüzebilirsin. Sertlik gösterdin mi, dostun bile sana düşman olur.

* Irmak kenarından sıcak su iç de ekşi suratlının soğuk gül şerbetini içme.

* Elâlemi ayıplarıyla anan bir kimsenin senden de teşekkürle bahsedeceğini zannetme.

* Aradan bir nice zaman geçmedikçe insanın içyüzü anlaşılmaz.

* Eğer yiyip yatmaktan başka bir şey bilmiyorsa, adam hayvandan nesiyle yüksek olur.

* Sen kendi kaygını sağlığında çek, hısımların hırsa düşerler ölenle ilgilenmezler.

* Parayı, nimeti şimdiden ver, çünkü senindir ve senden sonra bunlar senin emrinden çıkacaktır.

* İnsan olmak isteyen kişi önce nefsinin köpeğini susturur.

* Hedefe, okun gezi elindeyken nişan al, ok yaydan fırladıktan sonra değil.

* Hüner sahipleri, başkalarının gamını çekmekten kendi keyiflerine bakamamışlardır.

* Elâlem harman kaldırırken, vaktiyle tohum ekmemiş olmak ne gevşekliktir.

* Derisini parçalasalar dahi, Huda dost hiçbir zaman dostunun düşmanıyla dost olmaz.

* Yolu takip etmeyen bedbaht süvari, doğru yürüyen yayadan geri kalır.

* Düşen her zaman kalkmış değildir.

* Elinden hayır gelen bir oruç yiyici, dünyaya tapıp yıl orucu tutan kimseden iyidir.

* Herkes kuvveti derecesinde yük taşır, karıncaya göre çekirge ayağı ağırdır.

* Nice kuvvetli, nice üstün akıllar vardır ki, aşkın havası onları mağlup etmiştir. Çünkü sevda aklın kulağını büktükten sonra, akıl bir daha başkaldıramaz.

Tacı ve tahtı olanlar okumazlar… Beni ise hiç okumuzlar… Ama ben yine de yazayım, bir hatırlatayım istedim: Çoban uyumuş, kurt da sürüde: bu hal akıllı kimselerin beğeneceği şey değil.

Osman AYDOĞAN



Git Bahâr

27 Temmuz 2020

"Kadın yazarların annesi" (ümmül muharrirat) olarak anılan, romancı Emine Işınsu'nun annesi ve yazar Pınar Kür'ün teyzesi olan Hâlide Nusret Zorlutuna’nın güzel bir şiiri var: ''Git Bahâr''...

Önce şiiri okuyalım:

Git Bahâr

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahar bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

 (‘’Peymâne’’: Osmanlıca bir sözcük ‘’Kadeh’’ demek, ‘’Kâşane’’ ise ‘’süslü köşk’’, ‘’saray’’ demek.)

Hâlide Nusret ipek kalpli bir şair olarak tanınıyor. Zaten hangi şair ipek kalpli değildir ki? Hâlide Nusret, sevdiği gençle nişanlanıyor fakat ailelerin anlaşmazlıkları sonucu nişan yüzüğünü iade etmek zorunda kalıyor. Bu kadar narin ve nahif ruhlu olan sanatkâr ve şair Hâlide Nusret; yıkılışlar, devrilişler ve savaşların eşliğinde şahsiyetini inşa ediyor. 1926 yılında Süvari Yarbay (sonra da General) Aziz Vecihi Zorlutuna ile evleniyor… 

Hâlide Nusret Zorlutuna’nın bu şiirle beraber, bu şiir başlangıç olarak birbirinin devamı dört şiiri var: ‘’Git Bahâr’’ (1919); ‘’Ağla Bahâr’’ (1921), ‘’Gel Bahâr’’ (1936) ve ‘’Bahâr Geldi’’ (1949) isimli şiirleri bir birinin devamı niteliğinde olan şiirlerdir.

Şiiri okuduğumuzda akla ilk gelen buruk bir ‘’aşk şiiri’’ olduğudur...  Ama öyle değildir.

Şair, birbirinin devamı bu şiirleriyle Mondros mütarekesiyle başlayan makûs kaderi, tedrici olarak esaretten kazanımlara, kurtuluşa uzanan ulusal başarıları anlatmaktadır: “Esaret’’ (Git Bahâr), ‘’Yas’’ (Ağla Bahâr), ‘’Çağrı’’ (Gel Bahâr) ve ‘’Muştu” (Bahâr Geldi) olarak.

Yukarıda metnini verdiğim ‘’Git Bahâr’’ isimli şiirin yazılma nedeni, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesiyle memleketin içine düştüğü karanlık halin anlatılmasıdır. Bahârın saadet duygusunu yok eden, vatanın esaretidir. Şairin burada kastettiği mevsim de ilkbahar değil, sonbahar mevsimidir.

‘’Kapısı kilitli, mihrabı bomboş 
Mabettir orası, meyhane değil.’’

Şair bu dizeleriyle Türk yurdunu, kutsiyetiyle bir mabede benzetmiştir. Mâbed ehli, uyanıktır, gaflet perdesini aralamıştır. Miskinlerin, sarhoşların pineklediği bir mekân, yani meyhane değildir.

‘’Kalbime girme, o kâşane değil!..’’ derken şair yurdun işgaliyle kalbinin, kırık, karanlık ve harap olduğunu anlatıyor... O kalbinin kâşane olabilmesi için ülke üzerindeki kara esaret bulutunun kalkması gerektiğini dile getiriyor.

‘’Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahar bakışların yine pek sarhoş.’’ 

Şair bu şiiriyle (Git Bahâr) sanki günümüzdeki; ülkenin o karanlık günlerini ve o karanlık günlerden nasıl kurtulduğunu, bu yüce Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlamayan, tarihini bilmeyen, bilmeden ahkâm kesen, tarihini çarpıtan, olmadı yalan söyleyen, Arap hayranı, bu çağdaş Cumhuriyeti bir çiftliğe, bu köklü devleti bir aşirete, bu milleti bir ümmete dönüştürmek isteyenlere sesleniyor gibidir: ''Tamam.. Git artık!''

Şair bu seslenişte, ''Mâbeddir orası, meyhane değil!'' diyor… ''Cumhuriyettir burası, çiftlik değil!'' diyor…''Devlettir burası, aşiret değildir’’ diyor… ''Meclistir burası, saray değil!'' diyor… ''Millettir burası, ümmet değil!'' diyor… Ve ardından cesurca haykır haykır haykırıyor:  ''Tamam... Git artık!''

Bunları dedikten sonra da kara kışın habercisi o ‘’sonbahâr’'a isyan ediyor şair; ''Tamam... Çekil bu gölgeli yolda gezinme!'' artık diyor şair...

Sanki şair günümüzdeki hoyratlığa, kabalığa, sığlığa, kumpaslara, yalana, dolana, riyaya, iftiralara, sahtekârlıklara, kof bir gurura, fır dönülere, ilkesizliklere, betona, ranta, çıkara, haksızlıklara, hukuksuzluklara, adaletsizliklere, vefasızlıklara, ham ervaha hepsine birden sesleniyor:  ''Tamam!... Git artık git!...'' diyor şair... ‘’Tamam git artık git!...’’

Osman AYDOĞAN

Git Bahâr

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahâr bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

Hâlide Nusret Zorlutuna

''Git Bahâr'' şiirinin orijinal Osmanlıca yazılmış hali:



Bir kurultayın ardından...

26 Temmuz 2020

Samuel Barclay Beckett 

Samuel Barclay Beckett (1906 -1989) İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şairdir. Beckett ayrıca "Absürt Tiyatro" olarak adlandırılan akımın en önemli yazarı sayılır.

Beckett'in eserlerinin sade ve temel olarak minimalist olduğu söylenir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser eserler vermiştir. Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır.

Godot'yu Beklerken

Beckett’in modern insanın yoksunluğu ve kayıtsızlığı üzerine kurguladığı en bilinen eseri ‘’Godot'yu Beklerken'’dir. (Kabalcı Yayınevi, 2000) 

''Godot'u Beklerken'' isimli zaman kavramı olmayan oyunda oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları Vladimir ve Estragon, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar ve Godot diye birini beklerler. Ancak bu sonuçsuz bir bekleme eylemidir. Gelmeyeceğini bildikleri halde Godot'u beklerler. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek, işlevini yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Bu şekilde eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğunu bilinmeyen bir kimseyi veya "şeyi" beklemelerini konu alan absürt tiyatronun en önemli eserlerinden birisidir ‘’Godot’u Beklerken’’.  ''Godot'u Beklerken'' bir bekleyişin, bir umudun, bir eleştirel yaşamın ve bir ideolojik başkaldırının kitabıdır. ''Godot'u Beklerken'' aynı zamanda bir varoluş kitabıdır, kahramanlarının var olduğunu kanıtlama kitabıdır. Kahramanların var olduklarını kanıtlamak sebebiyle yapmış olduğu eylemler ve sürekli bir iletişim içinde bulunma gayreti aslında var olmanın bir haykırışıdır.  

Oyun, varoluşçuluk felsefesini çok çarpıcı bir biçimde işler. Bu da oyundaki iki ana karakterin “yarına kalmamız için bir nedenimiz olmalı” fikriyle paralel olarak gelişen hareketleriyle anlaşılır. Vladimir ve Estragon, aslında insanın doğumu ile ölümü arasındaki serüveni anlatır. Oyun aynı biçimde başlar ve aynı biçimde sonlanır. Beckett, anlamsız bir varoluşun sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen sürecinden bir kesit sunar.

Oyunda geçen sözler

Oyun karakterlerinin oyunda geçen bazı sözlerini buraya almak istiyorum:

‘’Bana öğrettiğin kelimeleri kullanıyorum. Artık hiç bir anlama gelmiyorlarsa, bana başkalarını öğret. Ya da bırak susayım.’’

‘’Bir kişiye gerektiğinden fazla değer verirsen, ya onu kaybedersin ya da kendini mahvedersin.’’

‘’Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir; herşey söylenmemiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.’’

‘’Hepimiz deli doğuyoruz. Bazıları böyle kalıyor.’’

‘’Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi.’’

‘’Herkes çarmıhını kendi sırtında taşır.’’

‘’İşte karşınızda tüm yönleriyle insan, suçlu kendi ayağıyken ayakkabısına kızıyor.’’ 

''Yaşlanacak zamanımız var. Hava çığlıklarımızla dolu. Ama alışkanlık büyük bir uyuşturucu.''

"Her zaman kendimize var olduğumuz izlenimini verecek bir şeyler buluyoruz."

‘’Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.’’

Oyunda geçen diyaloglar

Vladimir ve Estragon’un oyun içinde diyalogları vardır. Bunlardan birkaçı:

Estragon: Gidelim.
Vladimir: Gidemeyiz.
Estragon: Neden?
Vladimir: Godot'yu bekliyoruz.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’yu Beklerken’’; gitmek isteyip gidemeyişin, kalmak isteyip kalamayışın kitabıdır. Alışkanlıklarına hapsolmuş insanların kitabıdır. Arafta kalanların kitabıdır.

Estragon: Haklarımızı kaybettik ha?
Vladimir: Haklarımızdan kurtulduk.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’yu Beklerken’;’ hiç mücadele vermeden sahip oldukları haklarından kurtulanların kitabıdır.

Estragon: Hiç terk ettim mi seni?
Vladimir: Gitmeme izin verdin.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’yu Beklerken’’; çağdaşlığın, uygarlığın, aydınlığın, ışığın, refahın, huzurun, kişiliğin, onurun, gururun gitmesine izin verenlerin kitabıdır.

Oyunun sonu: Hüsran...

Hayatta istediklerine ulaşmak için çaba göstermeyen sadece zamanın getirmesini bekleyen insanların kitabıdır ‘’Godot’u Beklerken’’. Kitaptaki karakterler kendilerinin de bir şeyler yapabileceklerini düşünmezler bile. Godot'nun onları bulacağına inanırlar, beklerken de yapacakları tüm şeyleri ertelerler, bu bekleyişin sonu hüsrandır tabi. Tıpkı bizlerin de ‘’Sarı Saçlı’’, ‘’Mavi Gözlü’’ kahramanımızı; kötümser, yoksun ve kayıtsızca ve hiçbir şey yapmadan, oyun karakterlerinin Godot’yu beklercesine beklediğimiz gibi...

Bu hüsranın sonucu Vlademir kendisini asmak için kemerini çıkarır. O an pantolonu düşer. Seyirci de tam üzülecekken boş bulunup güler. Tıpkı bizlerin de ülkemizde olan bitene boş bulunup güldüğümüz gibi…

Ve onlarca yenilgiden sonra tüm bu yenilgilerin müsebbipleri olan kifayetsiz muhteris muhalifler sahne alırken Samuel Backett’in oyundaki en önemli sözü kulaklarınızda çın çın çınlar;

‘’Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.’’

Osman AYDOĞAN



Sızı

26 Temmuz 2020

Alihan Samedov, Azerî Türklerinden bir müzisyendir… 27 Nisan 1964 yılında Sumgayıt'ta müzisyen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir… 1979 -1982 yılları arasında Azerbaycan’da müzik eğitimi alır... 1986-1990 yılları arasında Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi'nde eğitimini tamamlar.

Balaban, klarnet, gaboy, tütek, zurna ve saksafon gibi nefesli çalgıları ile nağara, goşa nağara, tef ve garmon gibi halk çalgılarını büyük bir ustalıkla çalar… 1993 yılında Azerbaycan müziğini tanıtmak ve müzik sanatını daha da geliştirmek amacıyla Türkiye'ye göçer… Balabanı Türkiye’ye tanıtır… Balaban, Azerbaycan ve Türkmenistan'da yaygın olarak kullanılan, flüte benzer nefesli bir çalgıdır. Alihan Samedov, balabanı kullanan en iyi sanatçıdır.  Ayrıca satranç ustasıdır. Erenköy İlköğretim Okulu'nda satranç öğretmenliği, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde müzik direktörlüğü, Eyüboğlu Eğitim Kurumu'nda halk dansları müzik direktörlüğü ve İstanbul Kafkas Dance Company'de müzik direktörlüğü yapar.

Alihan Samedov, ‘’Balaban’’ (seri halinde) ve ‘’Nale’’ isimli albümleri çıkarır…

Bu albümlerinden Balaban’da yer alan ‘’Sen gelmez oldun'’ şarkısına yaptığı enstrümantal yorumunu dünya piyasasına "missing" adıyla tanıtılır…

Balaban- 2 albümüne aynı zamanda ‘’Sızı’’ ismini verir. Alihan Samedov’un bu albümde yer alan ve albüme ismini de veren ‘’sızı’’ şarkısının klibi 2001 dünya siyah-beyaz fotoğraf yarışması birincisi Cemil Ağacıkoğlu tarafından çekilir. Klipte Samedov'a İngiliz manken ve fotomodel Eleni eşlik eder…

Alihan Samedov’un bahsettiğim ‘’Sızı’’ isimli şarkısı sanırım bugünlerde düşünen beyinlerin, hisseden kalplerin, hassas ruhların çektiği sızıyı anlatır… 

Gelin bu hafa sonu düşünen beyinlerin, hisseden kalplerin, hassas ruhların çektiği sızıyı bu şarkıda dinleyelim!… Zaten bu sızıya balaban, Alihan Samedov'un elinde, ağzında dayanamaz, ağlar!...

İyi Pazarlar dilerim…

Osman AYDOĞAN

Alihan Samedov: Sızı
https://www.youtube.com/watch?v=LsaDbWrVVos



Halil İnalcık

25 Temmuz 2020

Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Tarık Zafer Tunaya’dan sonra en büyük tarihçimiz olan Halil İnalcık’ı da dört yıl önce bugün, 25 Temmuz 2016 tarihinde kaybetmiştik. Sizden ricam, bugün; boyalı boyalı ceridelere, ciddi ciddi gazetelere bir bakın, renkli renkli TV kanallarını bir dolaşın, Halil İnalçık hakkında bir anma yazısı, bir anma programı olacak mı diye… Heyhat… Boşuna zahmet etmeyelim! Fesli şarlatanlardan değil ki Ayasofya açılışındaki Cuma hutbesinde Diyanet İşleri Başkanı tarafından fikirleri zikredilsin!

Ama bu büyük tarihçi Halil İnalcık’ı biz, beraber anmasak olmaz!...

Hayatı

Halil İnalçık, Osmanlı İmparatorluğu zamanında 7 Eylül 1916 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelir. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım’dır. 1923-1930 yılları arasında Ankara Gazi Mektebi’nde, bir yıl da Sivas Muallim Mektebi’nde eğitimine devam eder.  Ortaöğrenimini Ankara Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladıktan sonra, liseyi Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde bitirir. (Şimdi bu okul Balıkesir Üniversitesi, Necatibey Eğitim Fakültesi’dir) 1936 senesinde Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Tarihi Bölümü’nde yükseköğrenimine başlar. 1940 senesinde mezun olup aynı fakültede asistanlığa başlar. Bu asistanlık, değil Türkiye’nin, dünyanın en büyük tarihçisi olmasının yolunu açar.

Hakkında söylenenler

Kendisini methetmek haddimi aştığı için hakkında söylenenleri kısaca aktarıyorum:

“Onun çalışmalarını çıkarın, Osmanlı tarihinde hiçbir şey kalmaz.” Prof. Mark L. Stein

“Hoca, Fransızca yazar. İngilizce malum, Almanca en çetrefil metinleri hiç tercümansız ve hatasız okur. Chicago’dayken 50 yaşındaki Halil İnalcık eski Fiorentine metinleri okuyordu. Dil öğrenmeyi de ayrıca çok teşvik eder. Beni ‘Fransızca, İtalyanca bilmeyen tarihçi olamaz’ diye adeta haşlamıştır.” Prof. İlber Ortaylı

“Bilgisinin çağları kapsayan genişliğine ve tarihin çeşitli alt dallarına hâkimiyetine hayranım. Onun bulunduğu konuma bizim alanda başka kimse sahip olamamıştır.” Prof. Suraiya Faroqhi

“Halil Bey, ABD bilim hayatına ve şahsi hayatımıza bir lütuftur. ” Prof. Howard Reed

“Bir tarihçi olarak hiçbir şekilde abartmadan söyleyebilirim ki, onun ders ve seminerlerinde aldığım düzinelerce sayfa not, sahip olduğum en değerli şeyler arasındadır.” Prof. Victor Ostapchuk

"Zamanın büyük âlimleri vardır ama Halil İnalcık bütün zamanların büyük tarihçisidir."  Bernard Lewis

“Bugün dünya üniversitelerinde Halil İnalcık okunuyor ve okutuluyor. Onu dar anlamda bir tarihçi olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir. İnalcık ekolüne mensup yüzlerce öğrenci, sadece birincil kaynakları kullanma, belge ve arşivleri inceleme yönünden değil modern anlamda tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel birçok cepheden bakabilme becerisini ondan öğrenmiştir. Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur. Kitapları, sayısız makale ve ansiklopedi maddeleri, sosyal bilimciler için göz kamaştırıcı bir hazine mahiyetindedir. Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri. Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.” Immanuel Wallerstein (Dünyaca tanınan Amerikalı sosyal bilimci)  

Eserleri ve makaleleri

20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi (Cambridge International Biographical Center) Halil İnalcık’ı, dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösterir.

Halil İnalcık’ın Osmanlı imparatorluğunun siyasi ve sosyal tarihinin toplumsal–ekonomik altyapısını incelediği dört ciltlik ‘’Devlet-i Aliyye’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017) isimli kitabı en önemli kitabıdır. Eserlerini okumak tarihçi olmayan birisi için zor gelse de bu büyük zatı tanımak için Emine Çaykara’nın, tarihçi ile yaptığı ve kitap haline getirdiği söyleşiyi mutlaka okunması gereken bir eser olarak değerlendiririm. (Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005)

Halil İnalcık; Fuad Köprülü ve Ömer Lütfi Barkan ile beraber dünyaca ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel ile aynı tarih görüşünü paylaşırlar… F. Braudel ve çevresinin bağlı olduğu ‘’Annales” okulunun temsil ettiği tarih görüşü; ‘’bütüncül tarih’’ (histoire totale) ve ‘’uzun süredeki dönüşümler’’ (longue durée) fikirleri üzerine idi. Bu sayfada Braudel'i anlatırken bu fikirleri de detaylıca anlatmıştım.

Halil İnalçık, Emine Çaykara'nın “Nehir söyleşi”sinde “ben doktora tezimden itibaren Marx’ın sosyolojisinin etkisi altındayım, ama doktriner değilim” diye sosyoloji olmadan tarihin tam anlaşılamaz olduğunu ifade ediyordu. 75 yaşında iken de Max Weber’i okuyordu... 

Bir makalesinde Yusuf Has Hacib'in şu sözlerine yer verir: ‘'Ülkeyi elde tutmak için çok asker ve ordu lâzımdır, askeri beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır, bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir, halkın zengin olması için de doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır. Dördü birden ihmal edilirse beylik çözülmeye yüz tutar.'’

Bir makalesinde de şunu yazar: "...ideal devletin dayandığı kilit kavram adâlettir."

Bir yazısında da şu uyarıda bulunur: "Bu memlekete ve geleceğine güvenerek çok çalışmalı. Esas mesele fikir zenginliğidir. O yüzden ne olursa olsun fikir hürriyetini muhafaza etmek gerekiyor."

Halil İnalçık, ‘’Atatürk ve Demokratik Türkiye’’ (Kırmızı Yayınları, 2017) isimli kitabında ‘’demokrasi’’yi; ‘’toplumda barışı güvence altına almak için bir uzlaşma ve denge zemini’’ olarak görür…

Halil İnalçık, Osmanlı ve Atatürk

Osmanlı İmparatorluğu tebaasına mensup olarak doğmuş olmaktan gurur duyar… Mustafa Kemal'den ‘’Halaskâr Gazi’’ diye bahseder… Halil İnalcık, Atatürk’ü Osmanlı’nın modernleşme ve Batılılaşma çabaları içerisinde konumlandırır. Liboşlar ve Neo - Osmanlıcılar gibi Osmanlı’yı Atatürk’ün karşısına oturtmazdı. Cumhuriyet değerlerine sıkı sıkıya bağlıydı.. Tam anlamıyla gerçek bir Atatürkçüydü... Yukarıda bahsettiğim Emine Çaykara’nın kitap haline getirdiği söyleyişinde adı en çok geçen devlet adamı Atatürk’tü...

“Biz Osmanlı değiliz. Osmanlı azınlıkların üzerindeydi. Aynı şeyi biz yapalım olamaz. Biz milli bir devletiz. Osmanlı bir imparatorluktu. Sultanın hâkimiyetini kim tanırsa, tebası oluyordu. Bu bunalım (Neo - Osmanlıcılık) çok kötü neticeler verebilir” diye Neo - Osmanlıcıları uyarırdı. 

Halil İnalcık, Osmanlı’nın yıkılış nedenleri arasında birinci neden olarak padişahın kimseye hesap vermeyen sorumsuz otorite sahibi olmasını gösterirdi. Bunu Osmanlı’nın yıkılma nedenlerinin başında sayardı.

Vefatı, cenazesi ve kabri

İşte, Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Tarık Zafer Tunaya’dan sonra bu büyük tarihçiyi de ‘’ağaçlar ayakta ölür’’ sözünü kanıtlarcasına, 100 yaşında iken berrak bir zihinle dört yıl önce bugün, 25 Temmuz 2016 tarihinde kaybetmiştik.

Halil İnalçık’ın cenazesi, Bakanlar Kurulu kararıyla, çok sevdiği, gönül verdiği, hayranı olduğu ve hakkında da çok makale yazdığı Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet'in de türbesinin bulunduğu Fatih Camisi Haziresine defnedildi… Ancak cenaze töreni vefatından on gün önce yapılan 15 Temmuz darbe girişiminin gölgesinde kaldı…

Halil İnalcık’ın kabri, Fatih Camii Haziresi’nde, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın kabrinin hemen yanındadır. Halil İnalcık’ın kabri de Osmanlı tarihçisi olması hasebiyle geleneksel Osmanlı ulemâsı kabri şeklinde yapıldı…

Halil İnalcık'ın mezar taşı kitabesi de Osmanlı tarih düşürme geleneğine uygun olarak Murat Bardakçı tarafından kaleme alındı ve bir dönem kendisi ile beraber çalıştığım ve kendisini tanımaktan ve kendisiyle çalışmaktan mutlu olduğum felsefe öğretmeni, ney sanatçısı ve hattat Sabri Mandıracı tarafından Osmanlıca olarak yazıldı… Kitabe şöyledir:

"Kutb-ı aktâb-ı müverrîhîn idi
Cümle âsârı buna muhkem delil
Rıhletiyle artık öksüzdür ilim
Böyle emretti bunu nazm-ı celîl
Şimdi mutlak Fatih’in bağrındadır
Fethi ondan dinliyorken biz melîl
Hüzn içinde söyledim tarih-i tâm
Kalbi yıkdı hicr göçdü Mîr Halîl-1437"

(O, tarihçilerin kutuplarının kutbu, hepsinden yüksek mertebede idi ve yazdığı bütün eserler bunun böyle olduğunun delilidir. Vefatıyla ilim artık öksüz kalmıştır, herkesin günü geldiğinde öleceğinin bir emir olduğu da Kur’an’da zaten geçmektedir. Halil İnalcık, şimdi mutlaka Fatih Sultan Mehmed’in yanında, onun bağrındadır; İstanbul’un fethini bizzat ondan dinliyordur ama biz üzgün ve boynu bükük haldeyiz. Böyle bir hüzün içerisinde tarih düşürdüm ve hicrî 1437’ye karşılık gelen ‘Ayrılık kalbi yıktı, Halil Bey göçtü gitti’ sözü vefatının tarihi oldu.)

Ancak Halil İnalçık'ın bu şekilde bir mezar taşı, kitabe ve defin hakkında bir vasiyetinin olup olmadığı konusunda bir bilgiye ulaşamadım. Ancak emin olduğum; kendisinin Atatürk sevdalısı, Osmanlı uzmanı bir Cumhuriyet aydını olduğu idi...

O çağımızın İbn-i Haldun’u idi

İşte Halil İnalcık bu çorak toprakların yetiştirdiği zamanımızın en büyük tarihçisiydi. Kendisi “Şeyh-ûl Müverrihîn”di (Tarihçilerin Şeyhi), ''Kutb-ûl Müverrihîn”di (Tarihçilerin Kutbu) ve hocaların hocasıydı... Kendisi asaletin, bilginin, kültürün vücut bulmuş haliydi. Türk tarihinin kartalı, şahini idi. O çağımızın İbn-i Haldun’u idi… Vefatından bu yana Osmanlı ve Türk tarihi yetim kalmıştır.

Bu büyük tarihçiyi rahmetle anıyorum...

Osman AYDOĞAN

Halil İnalcık'ın Fatih Camii Haziresi’nde, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın kabrinin hemen yanındaki kabri:



Lozan’ı anlamayanlar…

24 Temmuz 2020

Bugün, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşmasının 97. yıldönümü… Hani bazıları bu anlaşmayı anlamıyorlar ya… Ben de anlaşmayı anlamayanların neden anlayamadıklarını biraz tarihte geriye giderek anlatmaya çalışayım…  

Lozan’ı anlamayanlar; 19. yüzyıl Osmanlının Avrupa’da ‘’Hasta Adam’’ olarak tanımlandığını, Avrupa Rönesans ve reformlarla, icatlar, keşifler, eğitim ve sanayileşme ile kalkınırken Osmanlının sanayileşememesini, eğitimde geri kalmasını, mistisizmin dipsiz kuyularında debelenmesini görmezden gelirler…

Lozan’ı anlamayanlar; vazgeçtim Orta Avrupa’nın, Osmanlının anayurdu Balkanların, Kafkasya’nın, tüm bir Akdeniz’in, Karadeniz’in nasıl kaybedildiğini bilmediklerini, Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalini, Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da kendi hâkimiyetini kurduğunu, Osmanlının bu oldubittiye ses çıkaramadığını, Mehmet Ali Paşa’nın, oğlu önderliğindeki ordusunun Kütahya’ya kadar geldiğini akıllarına bile getirmezler.

Lozan’ı anlamayanlar; 1878'de Kıbrıs'ın bir tek mermi atmadan, bir tek şehit verilmeden İngilizlere devredildiğini, 1882’de Mısır’ın ve Sudan'ın İngilizlere Osmanlının borçlarına mahsuben bir tek mermi bile atmadan verildiğini hatırlamazlar. (Mısır arazisi parsel parsel satılsaydı Osmanlı borçları milyon kez ödenirdi.)

Lozan’ı anlamayanlar, Libya hariç Kuzey Afrika’daki Osmanlı varlığının 19. yüzyılın başlarında zaten Fransa işgalleri ile sona erdiğini hiç mi hiç anımsamazlar…

Lozan’ı anlamayanlar; Attik ve Mora yarımadaları ve bu yarımadaların çevresindeki tüm adalar ile kuzey Sporadlar, Ege’nin ikinci büyük adası Eğriboz dâhil yüzlerce adanın, 1829 Edirne Anlaşması ve 1832 yılında yapılan düzenlemelerle Yunanistan’a bırakıldığını hiç mi hiç hatırlamazlar…

Lozan’ı anlamayanlar; Balkan Savaşında Osmanlının anayurdunu kaybettiğini, Balkan Savaşına giren Osmanlının 47 tümeninden 16’sının tamamen imha olduğunu geri kalan otuzunun da etkisiz insan yığını olduğunun farkına bile varmazlar.

Lozan’ı anlamayanlar; Ege’deki 12 Ada'nın Balkan Savaşı sırasında 1912 yılındaki Uşi Anlaşmasıyla İtalya'ya bırakıldığını, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı ile İtalya'nın karşı karşıya gelmesiyle adaların İtalya'da kaldığını hiç mi hiç akıllarına bile getirmezler… Tabi bu durumu bilmeyenler II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1947'deki Paris Barışı ile İtalya’nın 12 Ada'yı Yunanistan'a bıraktığını da bilmezler...

Lozan’ı anlamayanlar; Balkan savaşı sonunda yapılan 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve neticesinde Şubat 1914 tarihinde yapılan Büyükelçiler Konferansında; başta Girit Adası olmak üzere, Meis Adası hariç 12 Ada’nın İtalya'ya; İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adalarının Yunanistan'a verildiğini nedense bir türlü hatırlamazlar… Yine Lozan’ı bilmeyenler bu anlaşmaya göre Türkiye'nin elinde sadece Gökçeada, Bozcaada ve Meis adasının kaldığını da bilmezden gelirler…

Görüldüğü gibi Lozan’ı anlamayanlar tarihi de bilmiyorlar… Görün bakalım Ege adaları ne zaman, kimin tarafından kimlere verilmiş!...

Lozan’ı anlamayanlar aynı zamanda Birinci Dünya Harbindeki Kût Muharebesini, Kût-ül Ammara’yı dizilerde öğrenmeye çalışıyorlar…

29 Nisan 1916 tarihinde Osmanlı, Kût Muharebesinde İngilizlere tarihi bir mağlubiyet tattırmıştı. Bu zaferden sadece ve sadece 17 gün geçmiştir.  Tarihler 16 Mayıs 1916’yı göstermektedir. Henüz Birinci Dünya Harbi devam etmektedir. İşte bu tarihte, 16 Mayıs 1916’da, yani Kût Zaferinden sadece 17 gün sonra İngiltere ve Fransa arasında Çarlık Rusya’sının da dâhil olduğu, Osmanlı topraklarının paylaşıldığı Sykes-Picot anlaşmasını imzalarlar...

Ne yazık ki Lozan’ı anlamayanlar, tarihini bilmeyenler, tarihini dizilerde öğrenmeye çalışanlar bu anlaşmayı (Sykes-Picot) temcit pilavı gibi karıştırırlar…  Hatta Kût-ül Ammâre ile de mukayese bile ederler. Temcit pilavını sevenler Sykes-Picot anlaşmasının Kût-ül Ammâre zaferinden 17 gün sonra yapıldığını dahi bilmezler.

Uzun hikâye; bu anlaşmaya göre Osmanlı toprakları İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaşılıyordu. 1917'deki Rus devriminden sonra Rusya antlaşmadan vazgeçmiş, Lenin gizli olan bu anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır.

Şimdiki sorun şu ki tarih bilmeyenler bölgenin paylaşımının ve bölge ülkelerinin bugünkü sınırlarının çizimini – öncesini hiç görmeyerek, öncesi sanki hiç yokmuş gibi davranarak - “Sykes-Picot” anlaşmasına dayandırıyorlar. İşte en büyük cehalet burada başlıyor. “Sykes-Picot” anlaşması tam anlamıyla Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması değil, parçalanmış, ölmüş, bitmiş, tükenmiş imparatorluğun pay edilmesi anlaşmasıdır. Ancak yukarıda izah edildiği gibi Rusya anlaşmadan vazgeçince bu anlaşma da uygulanamamış, yok hükmüne düşmüştür.

Osmanlı Devleti açısından I. Dünya Savaşını bitiren 30 Ekim 1918 tarihli Mondros ateşkes antlaşması olur. Mondros ateşkesi ile Osmanlı’nın egemenliği kısıtlanır ve Osmanlının toprakları İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan birliklerince işgale başlanır... Lozan’ı anlamayanlar bunu da anlamazlar…

Lozan’ı anlamayanlar; 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’yle Boğazlar’ın İngilizlerin ve Fransızların kontrolüne verildiğini, Osmanlı ordularının dağıtıldığını, Toros tünellerinden telgraf hatlarına kadar tüm stratejik alanların Müttefik ülkelerce denetim altına alındığını ve hatta İstanbul’un işgal edildiğini görmezden gelirler…

Lozan’ı anlamayanlar; mütarekenin imzalanmasının üzerinden bir ay bile geçmeden; İngilizlerin, İskenderun’a asker çıkarma kararı aldıklarını, Venizelos’un, Anadolu’nun batı kısmının Yunanistan’a ait olduğunu ilan ettiğini, bir Fransız tümeninin Trakya’ya yerleştiğini, İngiliz askerlerinin İstanbul’u işgale başladığını, İngilizler ve Fransızların Çanakkale’yi işgal ettiğini nedense bilmezler…

Lozan’ı anlamayanlar; 10 Ağustos 1920’de Paris’te imzalanan Sevr Barış Antlaşması ile Osmanlı Devleti’ne İngilizlerin tabiriyle ‘’hindinin tüyleri’’nin bırakıldığını, Osmanlının kalan topraklarının da işgal edildiği ve Türklerin tarihten silinmeye çalışıldığını ne hikmetse hep görmezden gelirler…

Lozan’ı anlamayanlar; Sevr Antlaşması’nın Osmanlı’nın fiilen yok olduğunun bir belgesi olduğunu bir türlü anlamazlar. Lozan’ı anlamayanlar; ancak ve ancak Gazi Mustafa Kemal önderliğinde TBMM’nin bu antlaşmayı kabul etmemesi ve ulusal bir direnişe başlamasıyla bu Sevr Antlaşması’nın hiçbir zaman yürürlüğe giremediğini nedense bir türlü anlamazlar…

Zaferle sona eren ulusal direnişten, kurtuluş savaşından sonra Mudanya ateşkesini Lozan barışı izler. Lozan’da başlayıp neredeyse iki yıl süren konferans, 97 yıl önce bugün, 24 Temmuz 1923 günü antlaşmanın imzalanmasıyla son bulur. Türkiye uluslararası alanda siyasi olarak tanınır ve Osmanlının içine düştüğü bir bataklık olan kapitülasyonlardan da kurtularak iktisadi bağımsızlığına kavuşur… Misak-ı milli sınırları ise hemen hemen gerçekleşir. İngiliz temsilcisi Lord Curzon, bu antlaşmayı imzalarken, İsmet paşaya nefret dolu bir ifadeyle, ‘’bir gün elbet Batı'nın eline düşeceksiniz’’ diyordu. Lozan’ı anlamayanlar bunları da anlamazlar…

İşte Lozan budur. Lozan Antlaşması; ölmüş, bitmiş, tükenmiş ve yok olmuş bir Osmanlının ardından hem de İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan birliklerince işgal edilen vatan topraklarını da kurtararak bağımsız bir Türk Cumhuriyetinin kuruluş belgesidir. Lozan’ı anlamayanların anlamadıkları da işte budur!...

Tabii ki Lozan'daki kazanımları Batı bize durduk yere vermemiştir. Lozan'ın ardında anlatıldığı gibi Gazi Mustafa Kemal'in önderliğinde kazanılan bir kurtuluş savaşı ve onu taçlandıran bir 30 Ağustos Zaferi vardır...

İşte bugün bu belgenin imzalanmasının 97. yıldönümüdür... Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu Cumhuriyeti kuranları rahmet ve minnetle anıyorum...

Varlıklarını, mevkii ve makamlarını 30 Ağustos Zaferine, Lozan Anlaşmasına ve Mustafa Kemal Atatürk'e borçlu olup da milli duygudan ve tarih bilincinden yoksun kalıp, Kurtuluş Savaşını, 30 Ağustos'u ve Lozan'ı anlamayanları da Alman Filozof Edmund Hussler'in bir sözüne havale ediyorum: “Kişinin farkında olması ile farkında olduğu şey arasında sıkı bir ilişki vardır; her bilinç kendine özgü bir niyet geliştirir ve bu niyet, bilincin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkiler."

Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenmeye çalışanların Lozan’ı anlayıp anlamlandırmalarını beklemek de beyhude bir hayal olurdu…

Lozan’ı anlasalar da anlamasalar da Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur:

D E Ğ İ Ş T İ R İ LE M E Z!

Osman AYDOĞAN



''O Belde''nin güzel, ince, sâf ve leylî kadınları...

23 Temmuz 2020

19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire’nin (1821-1867) bir sözü vardı. Derdi ki Baudelaire; “Ekmek yemeden üç gün hayatta kalabilirsiniz. Şiirden mahrum kalarak bir gün bile yaşayabilmeniz imkânsız ve bunun aksini her kim iddia ederse hata içindedir.’’ 

20. yüzyılın en büyük Fransız şairlerinden Paul Valery (1871 - 1945) de ‘’çeviri şiiri öldürür’’ derdi... Ben de bu nedenle hep şiirleri kendi lisanından okumak isterim. Almancam nedeniyle Alman şairlerinden bu konuda sıkıntım yok.  Arapçam nedeniyle de Osmanlıca yazılmış şiirlerde de Divan edebiyatında da bir sıkıntım yok...  Ancak sırf Baudelaire’ni anlamak için Fransızca öğrenmek isterdim... 

Daha önceleri bu sitede uzun uzun şiir üzerine yazdım, şiirler anlattım… Ancak bir süre şiirlere ara verdim…  Artık sizleri daha fazla aç ve susuz bırakmak istemedim… Attila İlhan’ın ‘’Böyle Bir Sevmek'' isimli bir şiiri vardı… Bugün de sizlere Attila İlhan'ın bu şiiriyle hemen hemen aynı konuyu işleyen, aynı anlamı veren bir başka şairimizin ve benim çok ama çok sevdiğim bir başka şiirini anlatmak istiyorum.

Charles Baudelaire Fransız edebiyatının en hüzünlü, en melankolik, en yalnız ancak Fransız şiirinin en büyük, en yüce ve piri olan bir şairidir. Baudelaire’nin  "Uzak İklimlerin Kokusu" isimli bir şiiri var. Baudelaire bu şiirinde kendi melankolik dünyasını anlatırcasına; "Acı, uzak iklimlerin kokusu gibidir..." der... Bu şiirden alınmış bir dörtlük:

"Doğanın bahşettiği görülmemiş ağaçlar
Ve tatlı meyvelerle bu bir uyuşuk ada
İnce, güçlü kuvvetli erkekler var orada
Temiz kalpliliğiyle şaşırtıcı kadınlar"

Baudelaire bu şiirinde temiz kalpli kadınlarla dolu ütopik bir adadan bahseder…

Kendisi de Baudelaire gibi melankolik olan, yüzünde hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları hiç eksik olmayan Ahmet Haşim ise Türk şiirinde bir şaheser olan "O Belde" isimli şiirinde de Baudelaire’nin temiz kalpli kadınlarla dolu adası gibi temiz kalpli kadınların olduğu ‘’O Belde’’yi anlatır. ‘’O Belde’’de; o belde, kadın ve şair anlatılır... ‘’O Belde’’de; hüzün, akşam ve kadın vardır… ‘’O Belde’’ de Baudelaire’nin adası gibi ütopyadır, hayaldir. Bu hayal ürünü beldede masum, ince, huzur veren kadınlar vurgulanır. “O Belde” kadınları güzel, ince, saf ve leylîdir. Hepsinin gözlerinde hüzün ve sükûn vardır.

''Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!''

Hepsi de kız kardeş ya da sevgilidir, annedir. Şair daha yedi yaşında çocukken annesini Bağdat’ta kaybetmiştir. Şiirde geçen akşamlar ile Bağdat’ta Dicle kenarındaki akşamlar arasında benzerlikler vardır.

Şair yaşadığı hayattan mutlu değildir ve ‘’O Belde’’de hayale sığınmaktadır. “O Belde” ile daha mutlu olacağı, düşsel bir dünya kurar şair. ‘’O Belde’’de her şey yerli yerindedir, insan daha mutludur. ‘’O Belde’’ ideal bir liman, eşsiz bir sığınaktır.  Ama ‘’O Belde’’de yine de bir hüzün vardır. Kadınların leylî olması, kamerin hüzünlü, denizin hasta olması şairin iç dünyasını da yansıtır. Deniz için kullanılan “hasta” sıfatı üzüntü hâlini göstermektedir.

Şiirde akşam, çirkinliklerden, ikiyüzlülüklerden ve kötülüklerden arınmış bir dünyanın başlangıcıdır. Bu nedenle "O Belde"de şair de kadın da özlemle akşam ufuklarına bakarlar.  

Şiirde kadın güzeldir. Ancak bu güzellik maddi değildir. Kadın güzeldir; akşam ufuklarına özlemle bakabilen gözleri vardır. Kadın güzeldir; çünkü yüreğinin en hassas yerinde ince bir hüzün taşımaktadır.

''Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var.''

Şiirde akşamla kadın bütünleşir, özdeşleşir. Bu bütünleşmenin, bu özdeşleşmenin bir sonucu olarak akşam, kadının güzelliğinde toplanır.

Akşamın ilerleyen saatlerinde, acılara sığınak olan, düşüncelere liman olan mavi bir deniz, sevimli yüzünü bize gösterir.

Ancak bütün bu kavramlar; kadın, akşam, deniz ve şair, hüzünden anlamayan, yalnızca maddeyle ilgilenen insana yabancıdır:

“Melali anlamayan nesle âşinâ değiliz.”

Çünkü bu tür insanlar, şairi böyle hayallenmeleri için "budala", kadını ise yalnızca genç bir kadın olarak, maddi olarak değerlendirir. Oysa anlam gözlüğünden bakıldığında, kadın gençliği için değil, içinde taşıdığı hüzün için güzeldir:

“Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer
Bu sefil iştihâ, bu kirli nazar
Bulamaz sende bende bir mânâ” 

Deniz ve akşamın da bir ruhu vardır. Onlar da insan gibi acı çeker, kıskanır ve gücenir. Onlardaki bu duygulanmayı, ancak hüzünden anlayanlar bilebilir. Somut hayat görüşü taşıyan insanlar, ne denizde, ne akşamda, ne kadında, ne de şairde bir anlam bulabilir. Akşamdaki hüznü, denizdeki gücenikliği ve isteksizliği ise hiç göremez.

Şair ve kadın için, akşamla başlayan ve mavi gölgeli bu beldeden uzak ve ayrı yaşamak bir gurbettir. Bu ideal beldeye ulaşmak mümkün değildir. Hayal edilen bu belde, dünya üzerinde olmayan bir yerdir. O beldenin yanı başında duran deniz ruhlara sürgit huzur verir.

''Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.''

Oradaki kadınlar hep güzeldir. Çünkü geceye aittirler. Akşam, yüzümüzdeki bütün ayrıntıları ortadan kaldırdığı için, akşamla birlikte her şey güzeldir. Geceye karışan, geceyle bütünleşen bütün kadınlar da o beldede güzeldir. Çünkü hepsinin gözlerinde hüzün bulunmaktadır.

Hissetmesini bilen kadın güzeldir.

Attila İlhan, ''Böyle Bir Sevmek'' isimli şiirinde ''Ne kadınlar sevdim zaten yoktular'' diyerek hayalindeki kadını aradığını söyler… ''O Belde'' isimli bu şiirinde de Ahmet Haşim hayalindeki ülkeyi ve bu hayal ülkesinde hayalindeki kadınları arar, ancak bu arayışın sonu yine hüsrandır. Sonunda şair, gerçeğe teslim olur ve evrensel bir gerçeği anlatır:

“Ve mâi gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz.”

(Ve uzak mavi bir ülkeden ayrı kalarak
bu yerde bu sürgün ve hasrete ebediyen mahkûmuz.)

Evet...

Eyyyy ''O Belde''nin hissetmesini bilen, yüreğinin en hassas yerinde ince bir hüzün taşıyan, güzel, ince, sâf ve leylî kadınları! Bizler, bizler, bizler bu yerde, bu sürgün ve hasrete ebediyen mahkûmuz! 

Gerçek hayat; karanlık, mağmum, boş, çorak bir çölden ayırt edilemez. Aşk uğruna her şey feda edilir, kimselere yaranılmaz, derken ''O Belde''de ve ''O Belde''nin gözlerinde hüzün ve sükûn olan, güzel, ince, sâf, leylî kadınlarının özlemi içinde sonsuz bir melankoliyle ezilip kalır insan... 

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz... 

Osman AYDOĞAN

Şiirin aslını vermeden önce genç arkadaşlarım için küçük bir sözlük ve sonra da şiirin aslını ve Mehmet Fuat'ın düzeltmesiyle günümüz Türkçesini veriyorum:

Melâl-i hasret ü gurbet: Hasret ve gurbet üzüntüsü
Ufk-ı şâm: Akşam ufku
Mesâ: Akşam
Âlâm-ı fikir: Acılı, hüzünlü düşünceler
Mersi: Liman, sığınak
Melal: Hüzün, keder
Âşinâ: Tanık
Gam-ı nermîn: Hafif üzüntü
Muğber: Gücenmek
Lerze-î Istitâr: Gizli dalgalanma
Menâtık-ı dûşîze-yi tahayyül: El değmemiş hayal bölgeleri
Ârâm: Durmak, dinlenmek
Sükûn-ı menâm: Uykusuz gece
Nefy ü hicre: Sürgün ve ayrılık


İşte şimdi Türk şiirinde bir şaheser olan ‘’O Belde’’

Denizlerden
Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince tâze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'nâ,
Ne bu akşamda bir gam-i nermîn
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-î istitâr ü istiğnâ.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bû-yi rûhunu gûyâ,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...

O belde?
Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyâhud yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırâbı bilir
Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhud,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifhâm
Onların ruhu, şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdî sükûn u samtı arar;
Şu'le-î bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer
Mültecî sanki sâde ellerine
O kadar nâ-tüvân ki, âh, onlar,
Onların hüzn-i lâl ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir kıt'a-yı muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd?
Bir yalan yer midir veya mevcûd
Fakat bulunmayacak bir melâz-i hulyâ mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhâmı.

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz... 

Mehmet Fuat’ın Türkçesi ile ‘’O Belde’’

denizlerden
esen bu ince rüzgar saçlarınla eğlensin.
bilsen
özlem ve gurbet sıkıntısıyla akşam ufkuna bakan
bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne güzelsin!
ne sen
ne ben,
ne de güzelliğinde toplanan bu akşam,
ne de düşünce acılarına bir liman
olan bu mavi deniz
iç sıkıntısını anlamayan kuşağa yakın değiliz.
sana yalnız bir ince genç kadın,
bana yalnızca eski bir budala
diyen bugünkü insan,
bu düşük açlık, bu kirli bakış,
bulamaz sende bende bir anlam,
ne bu akşamda ince bir kaygı,
ne de durgun denizde bir gücenik
içine kapanma ve isteksizlik titreyişi.

sen ve ben
ve deniz
ve bu akşam ki, titreyişsiz, sesiz,
topluyor ruhunun kokusunu sanki,
uzak
ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkumuz...

o belde?
durur el değmemiş hayal bölgelerinde;
mavi bir akşam
hep dinlenir üstünde;
eteklenir deniz
döker ruhlara bir uyku durgunluğunu.
kadınlar orada güzel, ince, temiz, geceye bağlıdır,
hepsinin gözlerinde hüznün var,
hepsi kızkardeştir veya sevgili;
gönüldeki üzüntüleri yatıştırmayı bilir
dudaklarındaki ağlayan öpücükler, yahut,
o gözlerindeki çivit rengi soru sessizliği.
onların ruhu gücenik akşamdan
yoğunlaşmış menekşelerdir ki
durmadan durgunluk ve susmayı arar;
ayın hüznünün ışıksız alevi
sığınmış sanki yalnız ellerine.
o kadar çelimsiz ki, ah, onlar.
onların dilsiz ve ortak hüzünleri,
sonra dalgın akşam, o hasta deniz
hepsi benzer o yerde birbirine...

o belde
hangi bir hayal anakarasında?
hangi bir uzak ırmak ile çevrili?
bir yalan yer midir, veya var olan,
ama bulunmayacak bir hayal sığınağı mı?
bilmem ... yalnız,
bildiğim sen ve ben ve mavi deniz
ve bu akşam ki uzun uzun titretiyor
bende hüzün ve ilham tellerini.

uzak
ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkûmuz...



Psikolojide geçen bazı terimler

22 Temmuz 2020

Psikolojide geçen bazı terimler var. 06 Mart 2020 tarihinde bu sayfada bu terimlerden ''Yansıtma'' konusunu anlatmaya çalışmıştım... Bugün psikolojide geçen diğer önemli terimleri anlatmaya çalışacağım... ''Yansıtma'' terimi ile ilgili yazımı beğenmişseniz eğer bu yazımı da kaçırmayın derim!

Sadizm

Sadist, Fransızca kökenli bir kelimedir. Başkalarına acı çektirerek zihnen doyum sağlayan kimse anlamına gelir. Sadist sözcüğü, sadizmin fikir babası Fransız aristokrat ve yazar Marquis de Sade’nin (1740 - 1814) isminden türetilmiştir. 

Marquis de Sade yaklaşık 29 yılını hapishanede, 13 yılını akıl hastanesinde geçirir ve en önemli eseri ‘’Sodom'un 120 Günü'’ (Chiviyazıları Yayınevi, 2010)’nü hapishanede yazar... Bir diğer önemli eseri de ‘’Justine'’ (Chiviyazıları Yayınevi, 2000) dir.

Yazılarında ahlakı, yasayı, dini öğeleri dikkate almadan aşırı özgürlüğü (hatta ahlaksızlığı) ve en iyinin zevk olduğunu savunur... Yazılarının çoğunu tutuklu olduğu dönemde yazar. Sadizmin kökeninin onun yazdıklarına dayanır ve "sadizm" kavramı adından türetilmiştir.

Her türlü otoritenin yanlışlıklarını eleştirmekten hayatı boyunca yılmamış olan Marquis de Sade, Bastille zindanına atıldığında, çağlar boyunca geçerliliğini koruyacak şu sözü söyler: “Ey insanlar! Asıl şimdi korkun benden, çünkü beni düşüncelerimle baş başa bıraktınız!”

Mazoşizm

Sadizmin acıyı duyan taraf açısından karşıtı olan olgu ise mazoşizm (doğrusu ‘’mazohizm’’ şeklindedir, ancak bir galatı meşhur olarak ‘’mazoşizm’’ olarak bilinmektedir) olup kendisine acı verilmesinden, eziyet edilmesinden seksüel bir zevk alma duygusudur. Genellikle, dövülme, aşağılanma, bağlanma, işkence edilme, vb. seksüel fanteziler içerir. Mazoşizmin isim babası Avusturyalı yazar Leopold Ritter von Sacher-Masoch’tur (1836-1895).

Leopold akademisyen olmasına rağmen yoğun bir edebiyat ilgisi ve becerisi vardır. Bu nedenle bir süre sonra akademik hayatını sonlandırıp yazmaya başlar, çeşitli öykü derlemeleri ve romanlar kaleme alır. Adının ünlü psikiyatrist Krafft-Ebing tarafından mazoşizme verilmesine neden olan onun edebi eserlerindeki yoğun mazohist kurgulardır.

Sadomazoşizm

Sadomazoşizm ise Marquis de Sade'in adından alınmış olan "sadizm" ve Sacher-Masoch'un adına izafe edilen "mazohizm" sözcüklerinin her ikisinin de aynı patolojik süreçte geliştiğinin ve sık sık birbirinin yerine geçtiğinin kabul edilmesinden dolayı, birlikte anılması tercih edilen bir davranış bozukluğudur.

Narsisizm

Narsisizmin kökeni Yunan mitolojisine dayanır. Yunan mitolojisindeki hikâye şu şekildedir: Kendine âşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda '’eko’' dediğimiz yankılara dönüşür.

Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos'u cezalandırmaya karar verirler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içebilir ne de yemek yiyebilir, aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür. Bundan dolayıdır ki Narsisizm; kişinin kendisine tapması, kabaca tabirle kişinin kendisine âşık olması olarak tanımlanan bir terimdir. Bir başka ifade ile kendini kusursuz görme, sadece kendi düşündüklerinin doğru olduğuna kendini inandırma, karşısındaki insanda sürekli hata arama, tanıdığı tanımadığı insanlara hakaret etme, kendini yüceltme, hakaret ile eleştirmeyi bir sanma gibi nezaket yoksunu insanların genel ruh halini yansıtmaktadır.

Narsisizmin çok özel bir türü de; Roma Sezarları, Mısır Firavunları, diktatörler gibi çok güçlü kişilerde bulunan türüdür. Bu insanlar adeta nefes alıp yürüyen yeryüzü tanrıları gibidirler kendi gözlerinde. Yaşam ya da ölüm gibi önemli doğa olaylarına bile bir tek cümleyle karar verebilmekteydiler. En büyük korkuları güçlerini kaybetmeleri, ölüm, etraflarındaki herkesin kendilerine düşman olmasıydı. Güçlerinin ve şehvetlerinin bir sınırı yokmuş gibi davranmaya çalışırlar, sayısız insan öldürüp, sayısız şatolar kurarlardı. Varlıklarının kendilerinin de çözemediği sorununu insan değilmiş gibi çözmeye çalışsalar da aslında durumları düpedüz deliliktir. Dış dünya '’ben’' olmadığı için, narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz/algılayamaz ve bu durum kişide korku yaratır. Diktatör gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve korkak olur.

Hübris

Narsisizmin bir adım ötesi daha vardır Yunan mitolojisinde. Onun adı da ‘’hübris’’tir. Antik Yunan düşüncesinde ‘’hübris’’ kavramı, kendini beğenmişlik ve gururun uç noktasını anlatır. Hübris; genellikle kibir ile birleştiren gerçeklik kaybını ve bir kişinin kendi yeteneklerini, başarılarını ve becerilerini ve güç pozisyonlarının abartılmış halini ifade eder. Bir başka deyimle hübris; çok şiddetli tutkulardan, en çok da kibirden kaynaklanan bir ölçüsüzlük, bir hadsizlik hali olarak anlatılır. İtidalin, ılımlılığın, ölçülülüğün karşıtı olarak konan ve en büyük suç olarak kabul edilen hübrisin en uç noktası, kibir nedeniyle tanrılara ve kutsallığa karşı işlenen suçlardır. 

Aslında hübris, ölçüsüzlükten kaynaklanan sınır ihlallerinin toplamıdır. Dolayısıyla hübrisin tanrılar tarafından verilen kaçınılmaz cezası olan nemesis, suçu işleyen canlı veya cansız varlığın ihlal ettiği sınırların içine çekilmesiyle sonuçlanır. ‘’Nemesis’’ ismi Yunancada “hak ettiğini vermek“ anlamındadır.

''Tarihçilerin babası” diye de anılan Bodrumlu Herodotos hübris-nemesis ilişkisini şöyle anlatır: “Görmüyor musun ki tanrılar, başkalarından büyük olanları kurum taslamaya bırakmaz, yıldırımıyla çarpar? Ama küçüklere bir şey olmaz. Ve görmüyor musun ki yapıların ve ağaçların en yüksekleri, her zaman yukarının gazabına uğrarlar? Zira tanrılar çizgiyi aşanları budamaktan hoşlanır.” Budananlar, olmaları gereken sınırların içine çekilmiş olurlar.

Hübriste sınır ihlali, sadece kutsallığa veya tanrılara yönelik hakaret manasına gelmez. Bir kişinin hak etmediği bir yere gelmeye çabalaması, kendinde aslında sahip olmadığı kudretler vehmetmesi de ciddi bir sınır ihlali sayılır. Sadece antik Yunan mitolojisi değil, dünya üzerinde çeşitli halkların mitleri, destanları, efsaneleri gerekli vasıflara sahip olmadan hak iddia edenlerin başlarına gelenlerin örnekleriyle doludur. 

Hübris Sendromu

Bir de psikolojide ‘’Hübris Sendromu'' vardır.   Popüler Psikoloji dergisinde Türkçesi yayınlanan Oxford’un akademik psikiyatri dergilerinden olan Brain Dergisinde 12 Şubat 2009 tarihinde David Owen ve Jonathan Davidson tarafından yazılan makaleye göre, demokratik ülkelerde tekrarlayan seçim zaferleri liderlerin Hübris Sendromu'na yakalanma olasılığını arttırıyormuş. David Owen ve Jonathan Davidson’a göre sendrom bir “güç zehirlenmesi” ve diktatörler Hübris Sendromuna özel bir eğilim taşıyorlarmış.

Bu hastalarda; kriz dönemleri, savaşlar ve ekonomik felaketler daha fazla kibire yani hübrise neden oluyormuş. Makaleye göre bu hastalığa yakalanan bazı siyasetçileri şu şekilde sıralıyor; Oğul George W. Bush, Tony Blair ve Margaret Teacher.

Makaleye göre tanı koyabilmek için aşağıdaki sayılan 14 dört bulgudan, üç veya daha fazlası bir liderde mevcutsa; o kişi hasta demekmiş.

* Dünyayı, güç kullanımı yoluyla kendini yücelteceği bir yer olarak görür.

* Öncelikle kişisel imajını geliştirmek amaçlı hareket etme eğilimi vardır.

* Görüntüsü ve ifadeleri ile orantısız bir endişe içindedir.

* Mevcut faaliyetleri ile ilgili konuşurken, bir mesih gibi yücelme eğilimi taşır.

* Kendisini ulus veya kuruluşla bir tutar.

* Konuşmalarında kraliyet ailesine özgü bir “biz” ifadesi kullanır. 

* Aşırı özgüven gösterir.

* Kendisi için öteki olan grubu açıkça hor görür.

* Diğer insanlar ya da iş arkadaşları gibi sıradan bir mahkemeye değil de sadece tarih ya da Tanrı gibi bir üst iradeye karşı hesap verebilir olduğu duygusunu taşır.

* O üst iradenin yargılamasında, haklı olacağına dair sarsılmaz inancı vardır

* Gerçeklik ile bağı kopmuştur.

* Pervasız, tezcanlı, vesveseli, huzursuzdur, dürtüsel eylemler sergiler.

* Uygulamaların, sonuç ve maliyetlerinin dikkate alınmasını önlemek için, uygulamalarını ahlak, dürüstlük hakkında “geniş tasavvurlarına” dayandırır.

* Aşırı özgüven, işlerin ters gidebileceği düşüncesinden yoksun, uygunsuz politikalar oluşturmasına neden olur.

Bu terimlerin mucitleri Batı’dandır, anlattıkları da bizi değil Batı’yı ilgilendirir… Bu anlattığım tanımların, psikolojisi sağlam, sapasağlam ülkemizle ve ülkemizdeki kişilerle heç bir ilgisi yoktur. Ben sadece psikolojide geçen bu terimleri ve onların kökenlerini anlatmak istedim… Hepsi o kadar...

Ancak psikologlar; sadistlerden, mazoşistlerden, sadomazoşistlerden, narsistlerden ve hübris sendromuna sahip kişilerden uzak durun diyorlar. Benden söylemesi... İki gün önce Gustave Le Bon'ün "Kitleler Psikolojisi" isimli kitabını tanıtmıştım. Bir düşünsenize; öyle bir kitleye böyle bir lider, ne güzel gider değil mi?

Osman AYDOĞAN



Cicero

21 Temmuz 2020

05 Temmuz 2020 günkü başlayan yazı serimde Solon'u anlatırken onun bir dizesinden bahsetmiştim: "Yaşlı olduğum halde her gün yeni bir şey öğreniyorum." Ve Solon dizesini de şöyle bitirir diye yazmıştım: "Öğrene öğrene ihtiyarlıyorum."

Konu ''ihtiyarlık'' olunca hitabeti ile ünlü Romalı bir devlet adamı olan Cicero'yu ve onun bir kitabını hatırladım: “İhtiyarlık” (Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1951) Eserin ayrıca; "Yaşlılık Üzerine", "Yaşlılığa Övgü" ve "Yaşlılık" gibi isimlerle çevirileri de mevcut. (Dostluk ve Yaşlılık, Arya Yayınları, 2011)

Cicero’nun tam adı Marcus Tullius Cicero'dur. MÖ 106- MÖ 43 yılları arasında yaşamıştır. Cicero klasik Latince'de "Kikero" şeklinde okunur. Cicero tarihin gördüğü en önemli hatiplerden biri olduğu yazılır, söylenir. Kendisi iyi bir hatip ve avukat olduğu için çok konuşur. Bu nedenle de Türkçe'ye Yunanca'dan geçmiş olan ve ''karşısındakini susturacak biçimde ve çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze'' kişiler için kullanılan ''çaçaron'' kelimesinin kökeni de Cicero'dan gelir. 

İhtiyarlık

‘’İhtiyarlık’’ kitabı da Cicero’nun ''yaşlılığa övgü'' diyebileceğimiz bir eseridir. Eserde; tarihin en iyi komutanlarından biri olarak bilinen ünlü Kartaca komutanı Hannibal’a karşı Zama Muharebesi’ni kazanmış olan Scipio, Scipio’nun arkadaşı Romalı komutan ve devlet adamı Laelius ile bilge Cato'nun karşılıklı konuşmaları verilir. 

Eserde bilge Cato'ya, Scipio ile arkadaşı Laelius sorular sorar. Cicero eserinde de bu sorular üzerine yaşlılık konusundaki düşüncelerini Cato'ya söyletir; çünkü onun bilge ve tarihsel bir kişilik olması dolayısıyla önem ve ilgiyle dinleneceğini düşünür.

Kitapta ihtiyarlığı korkulu yapan dört sebepten bahsedilir: Birincisi insanı işlerden uzaklaştırması, ikincisi güçten düşürmesi, üçüncüsü pek çok zevkten mahrum etmesi, dördüncüsü ölüme yakın oluşu...

Cicero bu eserini korkulu bu dört sebebi çürütecek şekilde kurgular. Kitabında Cicero ihtiyarlık hakkında Cato'ya şunları söyletir:

“İhtiyarlar gençlerin yaptığı işleri yapamazlar ama çok daha büyük, çok daha iyi işler görürler. Büyük işler kuvvet veya çeviklikle değil, düşünce, söz geçirme, ortaya doğru fikirler koyma ile başarılır. İhtiyarlar bu meziyetlerden mahrum olmak şöyle dursun, onları arttırmışlardır.” Cicero’ya göre İnsan yaşlandıkça aklı güçlenir. Cicero'ya göre yaşlılık; insanı güçsüzleştirmekten çok insandaki gücün odak noktasının değiştiğini gösterir.

Cato'nun ağzından der ki Cicero, "doğallıkla, düşüncesizlik çiçeği burnundakilere, akıllılık da yaşını başını almış olanlara vergidir".  ‘’Kişiyi şekillendiren şey yaşlılık değildir, aksine yaşlılığı şekillendiren şey kişiliktir. Eğer yaşlımızın beyin fonksiyonlarında bir zayıflık söz konusuysa, bu sorunu yaşlılıkta değil, kâmilen yaşlımızın karakterinde aramalıyız’’ der Cicero.

Yaşlandıkça hafıza zayıflar derler. Cicero’nun savunması ise şöyle: “İhtiyarların alacaklarını vereceklerini unuttuklarını hiç duymadım. Bir ihtiyarın hazinesini gömdüğü yeri unuttuğunu da.”

Ölüm korkulacak bir şey değildir Cicero’ya göre. Doğal bir sondur. Cicero’ya göre ölümden sonra ya hiçbir şey yoktur ya da yeni bir sonsuz yaşam vardır. Eğer ölümden sonra hiçbir şey yoksa ölümün kötü olmasının da bir nedeni yoktur. Ama eğer ölümden sonra sonsuzluk var ise, o zaman da kötü değil de iyi bir şeydir. Umutsuzluğa gelince: ‘’Ne kadar yaşlı olursa olsun bir yıl daha yaşayabileceğini düşünmeyen var mıdır?’’

İhtiyarların zamanla zevk aldıkları konuların azalmasına gelince: ''Olup biteni arka sıradan seyretmenin de zevki vardır'' der Cicero... Üstelik: “Maddi zevk tabiatın insanlara verdiği en meşum beladır. Bu zevki elde etmek için doymak bilmez arzular itidalden uzak olarak alevlenir. Vatana ihanet etmeler, devleti yıkmalar, düşmanlara gizli görüşmeler hep ondan çıkar. Şehvetin göze aldırmadığı hiçbir cürüm, hiçbir kötü hareket yoktur. Kötülüğün ve düşüncesizliğin önderi, zevk isteğidir.’’

Özetle der ki Cicero; ‘’Yaşlanmaktan korkmayın’’... ‘’Keyfini sürmeye hazır olun...’’

Ama bu kitapta bir sözü var ki Cicero'nun tüm yaşlıların ve de tüm gençlerin üzerinde düşünmesi gerekir: ''Bilmem ama, bana öyle geliyor ki, umumiyetle, bir insan her şeyden hevesini aldı mı, hayattan da aldı demektir. Çocukların kendilerine göre hevesleri vardır; gençler onların eksikliğini duyar mı? Yeni yetişmeye başlayanların da hevesleri vardır, orta yaş denilen çağda onlar artık aranır mı? Bu çağın da hevesleri vardır ve bunları ihtiyarlar aramaz. İhtiyarlıktaki hevesler en son heveslerdir. Öncekiler gibi onlar da gelir geçer ve o zaman hayata doymuş olmak ölüm vaktinin tam olduğunu gösterir.''

Ve devam eder kitabında Cicero: ''Bize verilen ömür ne kadar olursa olsun, memnun olmak lazım. Bir aktörün hoşa gitmesi için piyesin bitmesine hacet yoktur, oynadığı perdede beğenilmesi yeter; işte bilge bir insan da hayatın sonuna kadar yaşamak zorunda değil, çünkü bir ömür, kısa da olsa, iyi ve şerefli bir tarzda yaşamaya yetecek kadar uzundur.''

Bir yerde de şunu söyler kitabında Cicero: ''İnsan çok yaşayınca görmek istemediği birçok şeyi görür.''

Ve Cicero kitabında Cato'yu konuşturmaya devam eder: ''Şair Naevius'un Ludus'unda şöyle bir sual sorulur: 'Baksanıza, nasıl oldu da o koca devleti öyle yıkı verdiniz?'  Verilen türlü cevaplar arasında başlıcası şudur: ‘Yeni yeni hatipler türemişti, kafasızdılar, cahildiler.' ''

Kitapta bir yerde bir şairin ağzından (Ennius) yine Cato’yu konuştururdu Cicero: "Şimdiye dek başınızda olan aklınız nereye gitti de çılgınlar gibi yolunuzu şaşırdınız?" 

Cicero'nun kitabında Cato'ya söylettiklerinden seçtiklerim işte bu kadar...

Cicero’nun sözleri

Montaigne’in yegâne eseri ‘’Denemeler’’de (Antik Kitap, 2015) Cicero’nun sözlerine bolca yer verirdi. İşte sizlere, çoğunun Cicero’ya ait olduğunu bilmediğimiz, üzerinde çokça düşünmemiz gereken sözleri:

"En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir. Barışların en haksızını, savaşların en haklısına yeğlerim.’’

"Sahip olduğundan fazla bir şey istemeyen insan zengindir."

"Dostluk, toprak bir maşrapa gibidir, önemsiz bir nedenden birdenbire kırılır ve bir daha kullanılamaz."

"İnsanın en büyük düşmanı kendisidir."

"Herkes düşüncelerinde yanılabilir. Ama aptallar bir türlü yanıldıklarını anlayamazlar."

"İnsanın yüzü ruhunu yansıtır."

''Ne kadar çok kural o kadar az adalet.''

"Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?"

"Biz Romalılar herkese egemeniz, ama bize de kadınlar egemendir."

"Kitapsız ev, ruhsuz vücut gibidir."

"Öğretenlerin otoritesi genellikle öğrenmek isteyenlerin önünde engeldir."

"Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur."

"Hayat yokuşundan tırmanırken rastladığınız insanlara iyi davranın, çünkü inişte yine onlara rastlayacaksınız." 

"Devlet benim seçtiğim adamlar tarafından yönetildiği sürece, tüm gücümü ve fikirlerimi Cumhuriyete sundum. Ancak her şey tek kişinin egemenliği altına girdiğinden beri kamu hizmetinde bulunma ve otorite kullanma ortamı kalmadı. Senato lağvedildikten ve mahkemeler kapandıktan sonra kendisine birazcık saygısı olan birinin senatoda ya da Forum’da ne işi olurdu?" 

‘’Fakir çalışır, zengin sömürür, asker, her ikisini de korur, mükellef üçü için öder, serseri, dördünün adına istirahat eder, ayyaş beşi için içer, bankacı ilk altıyı dolandırır, avukat ilk yediyi kandırarak savunur, hekim sekizini de öldürür, mezarcı dokuzunu da gömer ve politikacı onlar sayesinde yaşar.’’

"Anlayış, algılama gücü ve akıl bilge kişilerde toplanır. Bilge kişiler yoksa devlet de yoktur."

Ve sonunda hep benim söylediğim iki şeyi söyler Cicero:

‘’Ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

"Kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkûmdur."

Osman AYDOĞAN

Bir düzeltme:

Roma tarihine hakim Levent SUNTAY Bey’den bu yazımla ilgili bir düzeltme geldi. Yazımı ileride bu bilgiler ışığında yeniden yazacağım ama önce Levent Bey’in düzeltmelerini buraya aktarmak isiyorum:

‘’Araştırma ve aydınlatma emeğinize teşekkürler. Bu arada bir çekincemi iletmeme izin veriniz. Cicero'nun, iktidar çevrelerinden uzaklaştırılmanın acısıyla CATO MAIOR adıyla yazdığı bu eserdeki SCIPION, Hannibal karsısında zafer kazanan SCIPION AFRICANUS değildir. Okuduğunuz kitaptaki çevirmenin hatasıdır. Roma tarihçilerinin dahi bu karmasa içinde bunaldıklarını söyleyebilirim; Buradaki SCIPION, Publius Cornelius Scipio Aemilianus (-185:/- 129) yılları arasında yasamış olanıdır. Kartaca savaşlarına son veren de odur.

Bilhassa Antik çağ çevirileri maalesef Türkçeye doğru aktarılmamaktadır. Bu konularda yazı yazdığınızda, bence bildiğinizi düşündüğüm Almanca kaynakları referans almanız yanılmaları engelleyecektir.

Cicero'nun yaptığı (CM20), bir devletin yıkılma nedenlerini anlatan alıntı, Latin edebiyatının başlangıcını oluşturan Livius Andronicus Naevius'dandir. Önemi de oradadir.-240 Latin edebiyatının başlangıcıdır. Bu tarih Kartaca savaşlarının ilkinin sonuna tekabül eder. (-264/-241) .-241 yılında Kartaca Sicilya’yı Roma'ya kaybeder.

Çevirideki diğer bir yanlış, Roma’nın üslubunu bilmemekten kaynaklanmaktadır. Naevius'un ağzından Cicero, devletin yıkılmasına neden olan genç hatipleri sayarken "kafasız ve cahil" olduklarını söylememektedir. Latince aslında STULTI ADULESCENTULI olarak niteler. Burada STULTI sözcüğü akılsız veya cahil olmak değil, duygularının peşinde sürüklenmek olarak anlaşılabilir. Çevirilerin Latinceden direkt ve Latinceye hâkim kişiler tarafından yapılması gerekmektedir. Müdahalemi hoşgörü ile karşılayabileceğiniz umuduyla. Saygılar.

Elbette. Belki de SCIPION sülalesi için de bir ayrı yazı lazım. Değil mi ki birincileri ETRUSKLERIN FATİHİ’dir…’’

 



Kitleler psikolojisi

19 Temmuz 2020

Aslen bir hekim olan Gustave Le Bon (1841-1931) tartışmalı bir Fransız sosyolog ve antropologdur. Toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Kitle psikolojisinde akla gelen ilk isimdir. Le Bon faşist liderlere esin kaynağı olmuş bir sosyal bilimcidir, hatta ırkçı olduğunu öne sürenler de vardır. 

Le Bon özellikle inançların toplumsal hayata olan etkilerini incelemiştir. La Bon’a göre ünlü bir matematikçi ile kunduracı arasında entelektüel karşılaştırma bakımından uçurum bulunabilir fakat ahlak ve inanç bakımından hiç fark yoktur. Le Bon’a göre başlayan devrimler, gerçekte sona eren inançlardır.

Le Bon inançların toplumsal hayata olan etkileri konusundaki incelemesinde şu sonuçlara ulaşır: İnsan kesinlikle mantığı ile hareket etmez. İnsan, heyecanlarının ve duygularını esiridir, bu nedenle çok saçma şeyler yapmaya eğilimlidir. İnsan bir şeye inandı mı artık onun etkisinden çıkması oldukça zordur. Katı inançlar, eleştirinin aklın ve mantığın gelişmesini engeller. İnsanoğlu geçmişte inançsız yaşayamadığı gibi gelecekte de inançsız yaşayamayacaktır.

Ve Le Bon’un bu incelemesinin en önemli sonucu da şudur: ‘’Eğer bir milletin inançlarında bir değişim bir reform, bir devrim başlarsa, toplumsal hayat ve kurumlar da baştan sona değişir.’’

Ve Le Bon bu çalışmasını şöyle bitirir: ‘’Reformlar, bir umudun yerine bir başkasını koymaktan öte hiç bir şey yapmadılar, hiç bir zaman"

Le Bon 1895 yılına kendisine büyük ün kazandıran ve alanının öncü çalışmalarından biri ve en bilinen eseri olan "Kitleler Psikolojisi" (Alter Yayıncılık, 2009) adlı eserini yayınlar. Devrimlerden ve bilhassa Fransız devriminden nefret eden Le Bon her türlü topluluk gibi temsil işlevi gören meclislerin de kitle psikolojisini yansıtan bir "kalabalık" olduğunu savunur. Ona göre bireyin zekâ seviyesiyle orantılı kararlar almasını önleyen "yığın psikolojisi"; sendikaların, siyasî partilerin ve bilhassa meclislerin çalışmasına egemen olarak Batı uygarlığının çöküşünü hazırlar... 

Le Bon’a göre milletlerin kaderi kitlelerin ruhunda hazırlanıyor. Ve etkili liderler de kitlelerin ruhunu içgüdüsel olarak bilen psikologlar arasından çıkıyor. Kitlelerin ruhunu iyi tanıdıkları için onlara kolaylıkla hâkim oluyorlar.

Le Bon 125 yıl öncesinden "Kitleler Psikolojisi" eserinde şöyle yazıyordu:

* Milletlerin kaderi artık hükümdar divanlarında değil, kitlelerin ruhunda hazırlanmaktadır.

* Kavimlerin kaderini hükümetler değil, kendi karakterleri tayin eder. Kavimler her zaman karakterleriyle yönetilirler.

* Kitleler bir dereceye kadar uyuyan bir insana benzerler.

* Kitle psikolojisiyle bütünleşmiş insan fikri bağımsızlığını yitirir ve duyguları; cimriyi cömerde, münkiri mümine, korkağı kahramana çevirecek kadar değişime uğrar.

* Kitleler kuvvete saygı duyarlar, kitlelerin yönelimleri ve sevgileri her zaman iyi yöneticilere değil, kendilerini baskı altında tutan zorbalara olmuştur.

* Zayıf bir hükumete karşı ayaklanmaya hazır olan kitle, kuvvetli bir hükumet karşısında esir gibi eğilir. 

* Kitlenin ruhuna daima hâkim olan hürriyet ihtiyacı değil, esirlik ihtiyacıdır. İtaate susadıkları için liderleri olduğunu söyleyen kimsenin ardından gidiyorlar.

* Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Hoşlarına gitmeyen mantıksızlıklar karşısında, gerçek dışı eğer kendilerini çekerse, bunu ilahlaştırarak buna yönelmeyi daha üstün tutarlar. Onları hayallere çekmesini bilenler onlara hâkim olurlar ve hülyalarını ortadan kaldıranlar da onların kurbanı olur. Kitlelere, hükmetmenin en iyi yolu, onların bilinçaltındaki hayalleri canlandırmaktır. Kitleler hayallerle düşünür, kitlelerin hayalleri devlet adamlarının kudretinin temelleridir. Kitlelerin hayal gücü üzerine etki etmek sanatı, onları idare etmek sanatıdır.

* Mucizeler ve efsaneler gerçekte uygarlıkların asıl destekleridir. Görünüşler ve gösterişler tarihte gerçeklerden daha fazla rol oynamıştır. Gerçekte olmayan gerçek olana üstün gelmiştir. İnsanlar üzerinde büyük etkileri olan kişiler hakiki kahramanlar değil, efsaneleşmiş kahramanlardır. 

* Kitlelerin kendilerine kabul ettirilmiş fikirleri vardır, muhakeme mahsulü fikirleri hiç yoktur.

* Kitlelerin genel karakterlerini parlamentolarda da aynen buluruz; düşüncelerdeki basitlik, çabuk hiddetlenme, telkine yeteneklilik, duygularda aşırılık, önderlerin güçlü nüfuzu.

* Kitle, çobanından vazgeçemeyen bir sürüdür.

* Vatandaşların artan kayıtsızlığı ve acizliği ile hükümetlerin rolü daha fazla büyümeye başlar.

*  Bugünkü kitle oluşumlarında insanların zihniyetleri aşağı seviyededir.

* İddia ve tekrar hayatta yarışabilmek için en güçlü araçlardır. Bununla beraber iddianın gerçek bir etki meydana getirmesi için mümkün olduğu kadar aynı kelimelerle tekrar edilmesi gerekir. Napolyon ‘'biricik ciddi söz sanatı tekrardır’' demiştir. İddia olunan şey tekrar edilmek suretiyle sonunda kanıtlanmış bir gerçek gibi kabul edilebilecek kadar ruhlara yerleşir.

* Seçmenler düşüncelerinin ve gururlarının beğenildiğini ve okşanıldığını görmek isterler. Aday olan kimse seçmenlerini pek fazla övmeli ve en olmayacak şeyleri vadetmekten çekinmemelidir. Rakip adaya gelince, onun en rezil bir kimse olduğunu, birçok cinayetler işlediğini, herkesçe bilindiğini, iddia, tekrar ve sirayet yollarıyla ortaya koyarak seçmenler karşısında itibarını kırmalıdır. Burada ispata ve delile benzer bir şey aramaya da gerek kalmaz. Eğer rakip olan aday kitle psikolojisini iyi bilmiyorsa, kendisine karşı kullanılan iftiralara, o iftiralar oranında sözler sarf edeceği yerde birtakım ispatlarla karşılamaya kalkarsa, o andan itibaren kazanma şansını kaybetmiş olur.

* Napolyon, devlet şurasında şu konuşmayı yapıyordu: “Vende Savaşı'nı kendimi Katolik göstererek kazandım, daha sonra kendimi Müslüman göstererek Mısır’a yerleştim, Papa'nın nüfuzunu yaymaya taraftar biri gibi göstererek de İtalya'da papazları elde ettim. Eğer Yahudi bir kavme hükmetseydim Süleyman’ın mabedini yeniden inşa ederdim.''

Ve koca kitap şöyle biter: ‘’Bir ideal etrafında toplanarak uygarlık oluşturmak ve ideal gücünü yitirince çözülüp dağılmak; işte bir milletin hayat seyri bundan ibarettir.’’ Üzerinde derin derin düşünülmesi gereken bir cümledir bu söz...

Floransalı siyasetçi ve yazar Niccolo Machiavelli tarafından yazılmış politika hakkında bilimsel bir inceleme olan ’’Prens’’ (Can Yayınları, 2010) Le Bon’un bu kitabı ile beraber okunmalıdır diye değerlendiriyorum.

İngiliz yazar Alain de Botton ''Statü Endişesi'' (Sel Yayıncılık, 2005) isimli kitabında da Le Bon’u desteklercesine şöyle derdi: ''Gelişmemiş kültürlerde, oturmamış kişiliklerde insanlar, kendilerini hor gören, hâkir gören kişilerin dikkatini çekmek için daha çok çaba harcarlar.''

Gustave Le Bon, Machiavelli ve Alain de Botton Merih gezegeninde yaşayan bir kavmi anlatmışlardır... Bizim coğrafyamızla ve bizim kültürümüzle heç mi heç bir ilgisi yohtur!... 

Osman AYDOĞAN

 



I. ve II. Dünya Savaşı Arasındaki Almanya (4): Sürgün Edebiyatı: ''Körleşme''

17 Temmuz 2020

I. ve II. Dünya Savaşı arasındaki Almanya’yı ve bu süreçteki Hitler’in iktidara gelişini ve yükselişini şimdiye kadar ‘’Weimar Cumhuriyeti’’, ‘’Reichstag Yangını’’ ve ‘’Operasyon Valkyrie’’ olarak siyasi ve askerî yönleriyle anlattım.

Ancak Almanya’da Hitler’in ülkedeki nasıl bir atmosfer içerisinde yükselişini sürdürdüğünü en iyi olarak, güçlü bir felsefi ve edebi geleneğe sahip Alman kültüründen yetişen Alman edebiyatçıları eserleriyle anlatırlar. Ancak bu zorlu bir süreçtir ve bu edebiyatçılar bu eserlerini ancak sürgünde iken verebilirler…

Alman edebiyatında ”Exilliteratur” veya “Emigrantenliteratur’’ (Sürgün Edebiyatı) (*)

İşte bu sürgündeki Alman edebiyatçılar tarafından ”Exilliteratur” veya “Emigrantenliteratur’’ (Sürgün Edebiyatı) akımı oluşturulur... Tıpkı bizde de kumpaslarla Silivri zindanlarına atılan subayların eserlerinin oluşturduğu ‘’Silivri Edebiyatı’’ gibi… Almanya’da 1933 yılında Hitler iktidara geldiğinde 75 bin dolayında Alman aydını, yazarı, edebiyatçısı yurtlarını terk etmek zorunda kalır…

İşte bu sürgündeki edebiyatçıları vasıtasıyla dünya çapında eserler ortaya çıkar. Bu edebiyatçıların belli başlıcaları ve verdikleri eserlerden önemlileri şunlardır:

Elias Canetti; ‘’Körleşme’’ (Die Blendung), ‘’Kitle ve İktidar’’ (Masse und Macht),
Hermann Broch; ‘’Vergilius’un Ölümü’’ (Der Tod des Vergil), ‘’Büyülenme’’ (Die Verzauberung),
Alfred Döblin; ‘’Berlin Aleksander Meydanı’’ (Berlin Alexanderplatz),
Robert Musil; ‘’Niteliksiz Adam’’ (Der Mann ohne Eigenshaften),
Joseph Roth; ‘’Hotel Savoy, Bir Katilin İtirafları’’ (Beichte eines Mörders),
Thomas Mann; ‘’Doctor Faustus’’
Hannah Arendt; ‘’Kötülüğün Sıranlığı’’ ve
Klaus Mann; ‘’Mephisto, Bir Kariyer Romanı’’ (Mephisto, Roman einer Karriere)

Alman Sürgün Edebiyatı’ndaki edebiyatçıların sayısı ve eserleri bu isimlerden daha fazladır… Ancak hemen hemen tamamı bahsettiğim kitapları ve daha fazlasıyla ortak özellikleri; ülkedeki aydın aymazlığını, körleşmelerini, despot bir iktidarın ülkede nasıl yükseldiğini anlatmaları ve bu despot iktidarın yaratacağı felaketleri öngörerek tüm dünyayı uyarıyor olmalarıdır… 

Bugünden itibaren bu edebiyat türünden örnekler vererek Hitler’in Almanya’da nasıl bir toplumsal atmosfer içerisinde yükselişini sürdürdüğünü anlatmaya çalışacağım...

Körleşme

Yazı dizimin bu bölümüne Elias Canetti’nin ‘’Körleşme’’ (Sel Yayıncılık, 2014) kitabı ile başlamak istiyorum…

‘’Körleşme’’ (Orijinal adı: ‘’Die Blendung’’… ‘’Blendung’’un tam Türkçe karşılığı aslında ‘’parıldamak’’ ve ‘’göz kamaştıracak bir şekilde parlamak’’ anlamına gelir. Ancak Türkiye’nin en iyi Almanca çevirmeni Ahmet Cemal ‘’Körleşme’’ olarak çevirmiş) eserlerini Almanca yazan, 1981 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olan Avusturyalı sosyolog, deneme, roman ve oyun yazarı Elias Canetti’nin yazdığı ilk ve tek romanıdır.

Elias Canetti “Körleşme”yi 1931’de 26 yaşındayken yazar. Roman 1935’de Viyana’da basılır, 1943’de İngilizceye çevrilir ancak roman İngiltere’de 1946’da basılır. “Körleşme”nin Dünya çapında üne kavuşması da Canetti’nin en büyük eseri olan “Kitle ve İktidar” (Ayrıntı Yayınları, 2014)’ın 1960’da yayımlanmasından sonra olur.

‘’Körleşme’’, ülkemizde ise Ahmet Cemal tarafından yedi yıllık bir çalışmasının sonucu olarak 1981’de yayınlanır... Ahmet Cemal’e de çeviri için fikir veren kişi Oğuz Atay’dır.

Dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğu tartışmasız kabul edilen ‘’Körleşme’’, Almanya'da edebiyatın, politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bir dönemde yazılır… Çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde cisimleşen ‘’Körleşme’’, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu, sonra da kendisine yabancılaşmış, düşman kesilmiş bulduğu dış çevreyi, son derece özgün bir biçimde ve en uçta sayılabilecek araçlarla tasvir eder.

Canetti, insanın gerçeklik karşısında ne ölçüde körleşebileceğini, her dönemde ve her toplumda rastlanabilen "aymaz" aydın karakterinde ustalıkla yansıtarak, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikâyesini anlatır…

Roman üç bölüm halindedir; ‘’Dünyasız Bir Kafa’’, ‘’Kafasız Bir Dünya’’ ve  ‘’Kafadaki Dünya’’.

Romanın başkahramanı Prof. Peter Kien, evinde sayısı 25.000 kadar olan kitaplarıyla yaşayan ancak kendini kendi iç dünyasına sürgün etmiş bir entelektüeldir. Bu kitaplar ve içinde bulundukları kütüphane, Peter Kien için gelişimin sembolüdür. Prof. Peter Kien’in yaşam biçimi fildişi kulesindeki bir aydının nasıl yaşadığını simgeler. Prof. Peter Kien evdeki hizmetçisi ile evlenir. Sonunda hizmetçi Prof. Kien’i evden kovar. Prof. Peter Kien dış dünyaya çıkmak zorunda kalır ve dışındaki dünyanın gerçeği ile karşılaşır.

Roman aslında Hegel’ci bir bakış açısıyla kendi içinde tezi, karşı tezi ve sentezi içerir. Roman, toplumun senteze erişememe sancılarını birey üzerinden (Prof. Peter Kien) anlatır. Bu anlamda roman, kendi sentezini kuramamış toplumların eleştirisi niteliğini taşır…

Bu sayfalarda José Saramago’yu anlatırken de yazmıştım: ‘’Dünya körleştikçe faşizmin yıldızı parlıyor...’’ diye…  “Körleşme”nin öneminden söz eden eleştirmenler de romanın gelmekte olan Nazizm’in habercisi olabilecek bir içerikte olmasına dikkati çekerler… Canetti’nin anlattığı ‘’Körleşme’’ politikanın kirli dönmelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır…

Politikanın kirli ortamında aydının; aymazlaştığı, ödlekleştiği ve körleştiği dönemler toplumun faşizme gebe kaldığı dönemlerdir… Kısaca Canetti kitabında bunu anlatır…

‘’Doğru yolu görüp de oradan gitmemek, yüreksizliktir.’’ (Körleşme, s. 64)

Osman AYDOĞAN

(*) Alman edebiyatında ''Trümmerliteratur'' (Yıkım Edebiyatı)

Almanya’da bu anlattığım ‘’Sürgün Edebiyatı’’nın dışında II. Dünya Savaşı sonrasında şehirlerin bombalanması, yıkılması, ailelerin dağılması, babaların ölümü ve savaş travmaları ile ortaya çıkan bir edebiyat türü daha vardır: ''Trümmerliteratur'' (Yıkım Edebiyatı)

Bu sayfalarda daha önceleri bu ''Trümmerliteratur'’un Heinrich Böll’ ile beraber en önemli temsilcilerinden birisi olan Wolfgang Borchert’i ve onun ‘’Kapıların Dışında’’ (Draussen vor der Tür)  (Can Yayınları, 2018) isimli oyunu anlatmıştım…

 



I. ve II. Dünya Savaşı Arasındaki Almanya (5): Sürgün Edebiyatı: ‘’Mephisto’’

18 Temmuz 2020

Dünkü yazımda Alman Sürgün Edebiyatı’ndaki edebiyatçıların ortak özellikleri olarak; ülkedeki aydın aymazlığını, körleşmelerinii ve despot bir iktidarın ülkede nasıl yükseldiğini anlatmaları ve bu despot iktidarın yaratacağı felaketleri öngörerek tüm dünyayı uyarmalarından bahsetmiştim. Sonra da Alman Sürgün Edebiyatından ilk örnek olarak Elias Canetti’nin ‘’Körleşme’’ romanını anlatmıştım.

Friedrich Engels, Fransa’da ve Almanya’daki köylü sorunu hakkındaki düşüncelerinden yola çıkarak kısaca şunu söylerdi: ‘’Diktatörlerin en büyük destekçileri köylüler olmuştur…’’ Alman Sürgün Edebiyatından vereceğim ikinci örnek Klaus Mann’ın eseri ‘’Mephisto’’ ile Engels’e karşı bir tez getirdiğini düşünüyorum: Diktatörlerin en büyük destekçileri sadece köylüler olmamıştır. Diktatörlere en büyük destekçileri köylülerden de daha fazla Mephisto’lar, yani Gustav Gründgens’ler, Hendrik Höfgen karakterleri olmuştur…

Mephisto

Bu girişten sonra artık Alman Sürgün Edebiyatının en güçlü temsilcilerinden birisi olan Klaus Mann’ın 1936 yılında yayınladığı ve 20. yüzyılın en büyük romanlarından birisi olarak kabul edilen “Mephisto: Bir Kariyer Romanı” isimli romanını anlatabilirim.

Daha önce Klaus Mann’ın bu romanından uyarlanan aynı isimli oyunu Türkçeye çevrilmesine ve Türkiye’de sahnelenmesine karşın ne yazık ki romanın Türkçe yayınlanması ancak günümüze, 2019 yılına nasip olur. (!) (Mephisto, Everest Yayınları, 2019)

Mephisto, diğer adıyla Mephistopheles; şeytan, iblis, hain anlamına gelir… Mephisto, Hristiyan mitolojisinin Cennetten kovulduğu farz edilen yedi şeytandan birisidir. Avrupa’da Rönesansta yaygın olarak kullanılmıştır. Bir Hristiyan miti olmasına rağmen İncil'de adına rastlanmaz…

Mephisto sözcüğü ile ilk olarak Goethe’nin ünlü kitabı Faust’ta karşılaşırız… Mephisto, Faust’ta akıl ve kudret karşılığında Faust'un ruhunu satın alan şeytan olarak karşımıza çıkar…

Günümüz dünyasını anlamak için okunması mutlaka elzem olan bu romanı tanıtmadan önce kitabın yazarı Kalus Mann’ı ve romanda Hendrik Höfgen karakteri olarak anlatılan Gustav Gründgens’i kısaca tanıtmam gerekiyor…  Klaus Mann ve Gustav Gründgens’i tanımadan kitap anlaşılmaz diye değerlendiriyorum…

Klaus Mann

Klaus Mann, 20. yüzyılın en önemli Alman yazarlarından birisi olan ve 1929 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Thomas Mann’ın (1875 -1955) oğludur… Thomas Mann'ın altı çocuğundan üçü; Erika Mann, Klaus Mann ve Golo Mann da yazardırlar…

Klaus Mann (1906 -1949), henüz on dokuz yaşındayken Paris’te Hemingway ve James Joyce gibi önemli yazarlarla tanışır. Edebiyat çalışmalarına Weimar Cumhuriyeti'nde, o zamana göre tabu sayılacak konular üzerinde başlar… Hitler’in iktidara gelmesiyle 1933 yılında Almanya’dan kaçmak zorunda kalır… Bu kaçıştan sonra Klaus Mann, nasyonal sosyalizme karşı cesur yazılar yazar… Sürgünde iken 1943 yılında ABD vatandaşlığına geçer… Eserleri Almanya'da ölümünden çok sonra keşfedilir... Bugün 1933 yılı sonrası Alman Sürgün Edebiyatı’nın önemli bir temsilcisi olarak kabul görür… Zaten yazı konusu Mephisto’yu da sürgünde iken yazar…

Klaus Mann, romanları, öyküleri, günlükleri, anı-mektup kitaplarıyla dönemin ruhunu, Nazilerin icraatlarını, etkilerini, tepkilerini tüm çıplaklığıyla anlatır…

Klaus Mann, yaşamı boyunca yaşadığı hem kişisel hem de politik hayal kırıklıklarını artık taşıyamamasından dolayı 21 Mayıs 1949 yılında 43 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı alarak intihar eder…

Gustav Gründgens

Gustav Gründgens (1899 -1963), 20. yüzyılın en ünlü ve etkili aktörlerinden birisidir. Berlin, Düsseldorf ve Hamburg'daki tiyatro sanat yönetmenliği yapar… Gründgens, Hamburg Kammerspiele Tiyatrosu’nda ilk yönetmenlik deneyimini yaşarken, Klaus Mann ve kız kardeşi Erika ile birlikte çalışır… 24 Temmuz 1926'da Gustav Gründgens, her ikisi de eşcinsel olmasına rağmen Erika Mann ile evlenir… Ancak bu evlilik üç yıl sürer… 

Bu süre zarfında Erika ve Klaus gibi Gründgens de sol kanat aktivitelerindendir ve Alman Komünist Partisi (KPD) üyesidirler… Aynı zamanda Gründgens, Adolf Hitler ve Nazi Partisi'ne duyduğu nefreti de gizlemez…

Gründgens, 1932’de Prusya Devlet Tiyatrosu’na girer… Gründgens’in oynadığı ilk rol de Goethe’den uyarlanan Mephistopheles’tir.

Ocak 1933’te Cumhurbaşkanı Hindenburg, Hitler’e hükumeti kurma görevini verir ve Weimar Cumhuriyeti’ni Nazi Almanya’sına dönüştürecek süreç başlar… 1933’te Klaus ve Erika Mann katıldıkları politik bir kabare nedeniyle Nazi rejimi tarafından kovuşturmaya uğrayınca yurtdışına çıkmak zorunda kalırlar… 1934’te de Klaus Mann Alman vatandaşlığından atılır…

Gründgens ise Almanya’da Gestapo’nun kurucusu Hermann Göring'in himayesine girer… 1934’te Gründgens Prusya Devlet Tiyatrosu’nun sanat yönetmenliğine getirilir... Daha sonra da Göring tarafından Prusya Devlet Konseyi’ne de atanır… Ayrıca Berlin'in başlıca tiyatrosu Staatstheater'ın da direktörlüğünü yapar… Gründgens, 1934'te, ülkeden kaçan bir Yahudi bankacının sahip olduğu Berlin’deki lüks bir villaya taşınır…

Sayısız sanatçı, aydın, düşünür Nazi döneminde çeşitli baskılarla karşılaşır, Klaus ve Erika Mann gibi pek çoğu yurtdışına kaçmak zorunda kalır, bazıları da hayatlarını kaybederken, Gustav Gründgens’in kariyeri ise hiç sekteye uğramaz…

Gustav Gründgens, 1936 yılında Joseph Goebbels ile tanışır… Joseph Goebbels, tüm eşcinsellere açıkça düşman olmasına rağmen, Gründgens; Hitler, Göring ve Goebbels tarafından koruma altına alınır… 1936'da Gründgens, Alman Devleti ile yıllık ortalama 200.000 Reichsmark geliri elde eden bir anlaşmayı imzalar…

Gründgens, bu süre zarfında birçok propaganda filminde başrol oynar ve film başına ortalama 80.000 Reichsmark kazanır… Bir eleştirmen, "Gründgens ilke olarak canavarların hizmetinde bile ego ve kariyer seçen entelektüellerin sembolü olduğunu" iddia eder…

Eylül 1944'te Goebbels, tüm Alman tiyatrolarını savaşın sonuna kadar kapatır… Ancak, Gründgens’in Berlin’deki evinde oturmasına izin verilir... Nisan 1945'te Berlin Kızıl Ordu tarafından ele geçirilir... Ancak Gründgens serbest bırakılır ve tiyatro yeteneklerini Doğu Almanya'da kullanmasına izin verilir… Gründgens 1946 yılında Batı Almanya'ya taşınmayı başarır ve birkaç yıl içinde kendisini ülkenin en iyi bilinen yönetmenlerden birisi haline getirir...

Gustav Gründgens, 7 Ekim 1963’te Manila’da tatildeyken aşırı dozda aldığı bir tabletten ölene dek bir oyuncu-yönetmen olarak büyük rağbet görmeye devam eder…

Mephisto'nun yazılma hikâyesi

Klaus Mann, sürgünde iken yayıncısı Fritz Helmut Landshoff tarafından bir roman yazmak için aylık maaş alacağı cömert bir teklif alır…  Klaus başlangıçta, 22. yüzyılda Avrupa hakkında ütopik bir roman yazmayı hedefler... Ancak yazar Hermann Kesten, kendisine Nazi Almanya’sında başarılı bir kariyere sahip olmak için ideallerinden ödün veren eşcinsellerle ilgili bir roman yazmasını önerir…

Klaus Mann, Hermann Kesten’in tavsiyesini kabul eder ve romanını bir zamanlar kaynı olan Gustav Gründgens'e dayandırır... Roman 1936 yılında yayınlanır… Romanda, (Mephisto) gençliğinde komünist olan bir oyuncu olan Hendrik Höfgen roman kahramanıdır… Ancak Höfgen’in şahsında anlatılan Gustav Gründgens’dir…

Kalus Mann, kitabını Almanya’da yayınlamaya çalışır... 1949 yılının nisan ayında, yayıncısından Gustav Gründgens'in itirazları nedeniyle romanının ülkede yayınlanamayacağını söyleyen bir mektup alır… Roman, Gustav Gründgens’in kişilik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle uzun yıllar yasaklı kalır... Roman, 1981 yılında yeniden basıldığında hemen kült eser haline gelir ve günümüze kadar hep gündemde kalmaya devam eder…

Mephisto Romanı

Spiegel dergisi kitap hakkında; ‘’Mephisto, 1930’lu yıllarda faşizm yükselirken, boyun eğme ve direnme, kariyer ve ahlak arasında kalanların hikâyesini anlatan en iyi roman” diye yazar… Almanya’nın bir numaralı edebiyat eleştirmeni Marcel Reich-Ranicki de kitap hakkında; “İki dünya savaşı arasındaki Almanya’yı, hatta Avrupa’yı anlamak için bu romanı okumalı” diye konuşur…

Kitap tanıtım bülteninde de ‘’Zorbaya boyun eğenlerin trajedisini, inandırıcı ve derin karakterleriyle işleyen Mephisto, 1930’lar Almanya’sında Naziler yavaş yavaş iktidara gelirken, Nazilerle işbirliği yapan oyuncu Hendrik Höfgen’in hikâyesini anlatır… Nazilerin ideolojisinden hazzetmese de, kariyerinde yükselmek için iktidara hizmet eden ve bu uğurda önce dostlarını, sonra da ruhunu kaybeden Höfgen, her devirde türlü türlü kılıklarda karşımıza çıkan oportünisti temsil eder…’’ diye yazar…

Klaus Mann, romanında Hendrik Höfgen karakterinin kariyer yolculuğunun geri planında 1920’lerden 1936’ya kadar Almanya’daki dönüşümü anlatır… Roman kahramanı Hendrik Höfgen sosyalist bir tiyatro oyuncusudur. Liberal görüşlü bir müsteşarın kızıyla evlenmiştir… Hitler iktidara gelmiş, faşizme sürüklenen ülkede çok sayıda sanatçı mahpuslara tıkılmış, kimi işkenceden geçmiş, kimi öldürülmüş, 75 bin dolayında Alman aydını, yazarı edebiyatçısı yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Almanya’daki bu dikta rejiminde bir dolu arkadaşı Nazilerin şiddetine ve yıldırma politikalarına maruz kalmışken Höfgen, yalnızca kendi kişisel kariyerini ve ikbalini düşünerek siyasi bir tavır alır sanki hiç böyle şeyler yaşanmamış gibi kulaklarını tıkar, gözlerini yumar, ağzını kapatır, üç maymunu oynar. Höfgen, tutkuları uğruna faşizme tutsak olur, iktidarla uzlaşır ve yeni sistemin yıldızlığına yükselen bir aktörü olur…  Bu süreçte tüm insani ilişkilerini şöhret basamaklarından tırmanmak için kullanır…

Romanda zenci sevgilisi Juliette, Hendrik Höfgen’e sonunda şöyle hitap eder: “Senin kendinden ve kariyerinden başka bir şey umurunda mı? Pis mesleğinin dışında her şey sana vız geliyor! Başka nasıl çalışabilirdin komünistleri öldürten insanlarla? Sokağa çık biraz Hendrik! Tiyatrodan dışarı çık biraz! Dostlarını sokaklarda öldürüyorlar Hendrik! Çuvallara doldurulan cesetleri göllerin, ırmakların dibinde şimdi…’’

Klaus Mann, romanında sadece Höfgen’e odaklanmış gibi gözükse de bahsettiğim gibi romanın arka planında da iktidarı ele geçiren Nazi rejiminin yaptıklarını açık bir şekilde de anlatır…

Klaus Mann Höfgen’i anlattığı romanının ismini “Mephisto” vermesi de tesadüf değildir… Yazımın girişinde Mephisto isminin ilk olarak Goethe’nin Faus’tunda geçtiğini söylemiştim. Goethe’de Faust, yaşamını belirli idealler üzerine kuran ve onlardan şaşmayan bir karakterdir. Karşısına çıkan Mephisto ise onu bütünlüklü bilgiye ulaştırabileceğini söyleyerek Faust’un yaşadıkları ideallerinden uzaklaşmasını sağlar… Faust’un ruhuna karşılık şeytanla yaptığı bu anlaşma onun insani özelliklerini kaybetmesine yol açar.

Orta çağdaki Goethe’nin Faust’un ruhunu ele geçiren Mephisto ile Höfgen’in ruhunu kontrol altına alan despot Nazi rejimi aslında aynı özellikler sahiptir.

Klaus Mann, Höfgen karakterinin şahsında evrensel bir gerçeği işaret eder: Baskı ve despot dönemleri bir yandan dalga dalga korku kültürü yayarken diğer yandan da halka halka fırsatçılar ve çıkarcılar yaratır… Baskı dönemlerinde, iktidarın ideolojisi dâhil ideolojilerin bir anlamı kalmaz… Çıkar karşısında iktidarlar da muhalifler de ideolojilerini bir gömlek gibi değiştirilebilirler… 

Romanın sonunda kötülük sıradanlaşır…  

Mephisto Filmi

Mephisto, Macar yönetmen István Szábo tarafından filme alınır ve film 1981 yılında tamamlanır… Film aynı yıl ‘’en iyi yabancı film’’ dalında Oscar ödülünü alır… Szábo’nun ‘’Mephisto’’ filmi sinema sanatının ve tarihinin önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilir…

Filmde, Hendrik Höfgen karakterini meşhur Avusturyalı oyuncu Klaus Maria Brandauer canlandırır… Romanda da olduğu gibi Nazilerin iktidara geliş sürecinde Berlin Devlet Tiyatrosunda Faust oyununda ki Mephisto karakteriyle ünlü olmuş Klaus Maria Brandauer’in bir sosyalistken Nazi işbirlikçisine dönüşmesi, ruhunu şeytana satması ve Faşizm in bir dişlisi haline gelme sürecini anlatılır… Filmde ayrıca Faşist bir yönetim iktidardayken sanatın nasıl baskı altına alındığını çok güzel bir şekilde verilir…

Sonuç ve günümüz…

Yazımın başında Engels’e olan Kalus Mann’ın itirazını (benim tespitim) bir daha tekrarlamak istiyorum: ''Diktatörlerin en büyük destekçileri sadece köylüler olmamıştır. Diktatörlere en büyük destekçileri köylülerden de daha fazla Mephisto’lar yani Gustav Gründgens’ler, Hendrik Höfgen karakterleri olmuştur… '' 

Faşist rejim öylesine cezbedici zehirli bir mıknatıs halindedir ki, dün bu sayfalarda daha önceleri anlattığım gibi Birinci Dünya Savaşı'nın Almanlara karşı savaşan Fransız milli kahramanı Maraşel Henri Philippe Pétain, İkinci Dünya Savaşında bir Hendrik Höfgen karakterine bürünüp Mephisto'laşarak Faşizm yanlısı, Nazi işbirlikçisi bir hain haline gelir...

Kalus Mann’ın İtirazını şimdi daha iyi anlıyorsunuz değil mi?

TV ekranlarına, meclise, medyaya, sosyal medyaya, bürokrasideki basamaklara, iş hayatına, üniversitelere, yargıya, siyasete, ticarete, mafyaya, yazara, yazmayana, çizere, çizmeyene, sokağa ve çevrenize dikkatlice bakarsanız eğer ülkede bir değil onlarca, yüzlerce, binlerce, onbinlerce ve yüzbinlerce kişinin Hendrik Höfgen karakterine bürünerek bir nasıl Mephisto’laştığını görürsünüz...

Yazımı yine Alman Sürgün Edebiyatının önemli temsilcilerinden birisi olan Hannah Ardent’in bir sözü ile bitireyim: ‘’Kötülüğün sıradanlaştığı yerde iyi, erdemli ve dürüst kalabilmek neredeyse imkânsız hale gelir…’’

Osman AYDOĞAN



I. ve II. Dünya Savaşı Arasındaki Almanya (4): Sürgün Edebiyatı: ''Körleşme''

17 Temmuz 2020

I. ve II. Dünya Savaşı arasındaki Almanya’yı ve bu süreçteki Hitler’in iktidara gelişini ve yükselişini şimdiye kadar ‘’Weimar Cumhuriyeti’’, ‘’Reichstag Yangını’’ ve ‘’Operasyon Valkyrie’’ olarak siyasi ve askerî yönleriyle anlattım.

Ancak Almanya’da Hitler’in ülkedeki nasıl bir atmosfer içerisinde yükselişini sürdürdüğünü en iyi olarak, güçlü bir felsefi ve edebi geleneğe sahip Alman kültüründen yetişen Alman edebiyatçıları eserleriyle anlatırlar. Ancak bu zorlu bir süreçtir ve bu edebiyatçılar bu eserlerini ancak sürgünde iken verebilirler…

Alman edebiyatında ”Exilliteratur” veya “Emigrantenliteratur’’ (Sürgün Edebiyatı) (*)

İşte bu sürgündeki Alman edebiyatçılar tarafından ”Exilliteratur” veya “Emigrantenliteratur’’ (Sürgün Edebiyatı) akımı oluşturulur... Tıpkı bizde de kumpaslarla Silivri zindanlarına atılan subayların eserlerinin oluşturduğu ‘’Silivri Edebiyatı’’ gibi… Almanya’da 1933 yılında Hitler iktidara geldiğinde 75 bin dolayında Alman aydını, yazarı, edebiyatçısı yurtlarını terk etmek zorunda kalır…

İşte bu sürgündeki edebiyatçıları vasıtasıyla dünya çapında eserler ortaya çıkar. Bu edebiyatçıların belli başlıcaları ve verdikleri eserlerden önemlileri şunlardır:

Elias Canetti; ‘’Körleşme’’ (Die Blendung), ‘’Kitle ve İktidar’’ (Masse und Macht),
Hermann Broch; ‘’Vergilius’un Ölümü’’ (Der Tod des Vergil), ‘’Büyülenme’’ (Die Verzauberung),
Alfred Döblin; ‘’Berlin Aleksander Meydanı’’ (Berlin Alexanderplatz),
Robert Musil; ‘’Niteliksiz Adam’’ (Der Mann ohne Eigenshaften),
Joseph Roth; ‘’Hotel Savoy, Bir Katilin İtirafları’’ (Beichte eines Mörders),
Thomas Mann; ‘’Doctor Faustus’’
Hannah Arendt; ‘’Kötülüğün Sıranlığı’’ ve
Klaus Mann; ‘’Mephisto, Bir Kariyer Romanı’’ (Mephisto, Roman einer Karriere)

Alman Sürgün Edebiyatı’ndaki edebiyatçıların sayısı ve eserleri bu isimlerden daha fazladır… Ancak hemen hemen tamamı bahsettiğim kitapları ve daha fazlasıyla ortak özellikleri; ülkedeki aydın aymazlığını, körleşmelerini, despot bir iktidarın ülkede nasıl yükseldiğini anlatmaları ve bu despot iktidarın yaratacağı felaketleri öngörerek tüm dünyayı uyarıyor olmalarıdır… 

Bugünden itibaren bu edebiyat türünden örnekler vererek Hitler’in Almanya’da nasıl bir toplumsal atmosfer içerisinde yükselişini sürdürdüğünü anlatmaya çalışacağım...

Körleşme

Yazı dizimin bu bölümüne Elias Canetti’nin ‘’Körleşme’’ (Sel Yayıncılık, 2014) kitabı ile başlamak istiyorum…

‘’Körleşme’’ (Orijinal adı: ‘’Die Blendung’’… ‘’Blendung’’un tam Türkçe karşılığı aslında ‘’parıldamak’’ ve ‘’göz kamaştıracak bir şekilde parlamak’’ anlamına gelir. Ancak Türkiye’nin en iyi Almanca çevirmeni Ahmet Cemal ‘’Körleşme’’ olarak çevirmiş) eserlerini Almanca yazan, 1981 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olan Avusturyalı sosyolog, deneme, roman ve oyun yazarı Elias Canetti’nin yazdığı ilk ve tek romanıdır.

Elias Canetti “Körleşme”yi 1931’de 26 yaşındayken yazar. Roman 1935’de Viyana’da basılır, 1943’de İngilizceye çevrilir ancak roman İngiltere’de 1946’da basılır. “Körleşme”nin Dünya çapında üne kavuşması da Canetti’nin en büyük eseri olan “Kitle ve İktidar” (Ayrıntı Yayınları, 2014)’ın 1960’da yayımlanmasından sonra olur.

‘’Körleşme’’, ülkemizde ise Ahmet Cemal tarafından yedi yıllık bir çalışmasının sonucu olarak 1981’de yayınlanır... Ahmet Cemal’e de çeviri için fikir veren kişi Oğuz Atay’dır.

Dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğu tartışmasız kabul edilen ‘’Körleşme’’, Almanya'da edebiyatın, politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bir dönemde yazılır… Çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde cisimleşen ‘’Körleşme’’, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu, sonra da kendisine yabancılaşmış, düşman kesilmiş bulduğu dış çevreyi, son derece özgün bir biçimde ve en uçta sayılabilecek araçlarla tasvir eder.

Canetti, insanın gerçeklik karşısında ne ölçüde körleşebileceğini, her dönemde ve her toplumda rastlanabilen "aymaz" aydın karakterinde ustalıkla yansıtarak, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikâyesini anlatır…

Roman üç bölüm halindedir; ‘’Dünyasız Bir Kafa’’, ‘’Kafasız Bir Dünya’’ ve  ‘’Kafadaki Dünya’’.

Romanın başkahramanı Prof. Peter Kien, evinde sayısı 25.000 kadar olan kitaplarıyla yaşayan ancak kendini kendi iç dünyasına sürgün etmiş bir entelektüeldir. Bu kitaplar ve içinde bulundukları kütüphane, Peter Kien için gelişimin sembolüdür. Prof. Peter Kien’in yaşam biçimi fildişi kulesindeki bir aydının nasıl yaşadığını simgeler. Prof. Peter Kien evdeki hizmetçisi ile evlenir. Sonunda hizmetçi Prof. Kien’i evden kovar. Prof. Peter Kien dış dünyaya çıkmak zorunda kalır ve dışındaki dünyanın gerçeği ile karşılaşır.

Roman aslında Hegel’ci bir bakış açısıyla kendi içinde tezi, karşı tezi ve sentezi içerir. Roman, toplumun senteze erişememe sancılarını birey üzerinden (Prof. Peter Kien) anlatır. Bu anlamda roman, kendi sentezini kuramamış toplumların eleştirisi niteliğini taşır…

Bu sayfalarda José Saramago’yu anlatırken de yazmıştım: ‘’Dünya körleştikçe faşizmin yıldızı parlıyor...’’ diye…  “Körleşme”nin öneminden söz eden eleştirmenler de romanın gelmekte olan Nazizm’in habercisi olabilecek bir içerikte olmasına dikkati çekerler… Canetti’nin anlattığı ‘’Körleşme’’ politikanın kirli dönmelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır…

Politikanın kirli ortamında aydının; aymazlaştığı, ödlekleştiği ve körleştiği dönemler toplumun faşizme gebe kaldığı dönemlerdir… Kısaca Canetti kitabında bunu anlatır…

‘’Doğru yolu görüp de oradan gitmemek, yüreksizliktir.’’ (Körleşme, s. 64)

Osman AYDOĞAN

(*) Alman edebiyatında ''Trümmerliteratur'' (Yıkım Edebiyatı)

Almanya’da bu anlattığım ‘’Sürgün Edebiyatı’’nın dışında II. Dünya Savaşı sonrasında şehirlerin bombalanması, yıkılması, ailelerin dağılması, babaların ölümü ve savaş travmaları ile ortaya çıkan bir edebiyat türü daha vardır: ''Trümmerliteratur'' (Yıkım Edebiyatı)

Bu sayfalarda daha önceleri bu ''Trümmerliteratur'’un Heinrich Böll’ ile beraber en önemli temsilcilerinden birisi olan Wolfgang Borchert’i ve onun ‘’Kapıların Dışında’’ (Draussen vor der Tür)  (Can Yayınları, 2018) isimli oyunu anlatmıştım…



I. ve II. Dünya Savaşı Arasındaki Almanya (3): Operasyon Valkyrie

16 Temmuz 2020

Bir film: ''Valkyrie''

Amerikan film yönetmeni Bryan Singer'in yönettiği ve Tom Cruise'nin başrolde oynadığı, 2008 ABD-Almanya ortak yapımı politik gerilim ve savaş filmi var: ‘’Valkyrie’’ Bu filminde Almanya’da Hitler’e karşı 15 Temmuz 1944 tarihinde planlanan ancak 20 Temmuz 1944 tarihine ertelenip icra edilen bir suikast anlatılıyor… Bu film gerçek olaylara dayanıyor. Bu anlamda bu film bir filmden ziyade bir belgesele benziyor... . Bu film Türkiye'de 30 Ocak 2009 tarihinde ‘’Operasyon Valkyrie’’ ismiyle gösterime giriyor.  

Bu yazımda bu filmi anlatacağım. Ancak filmi anlatmaya başlamadan önce filmi daha kolay anlaşılır kılmak için mûtad olduğu üzere kısa bir tarih turu yapmam gerekiyor...

Almanya'da Hitler'e karşı direniş...

Aslında Almanya’da Almanların Hitler’e karşı tam bir teslimiyeti yoktur… Filmde anlatılan Nazi yönetimindeki Almanya’da Hitler’e düzenlenen bu suikast girişimi muhalefetin ne ilk organize olma çabası ne de ilk suikast girişimidir.  Almanya’da Hitler’e karşı muhalifler tarafından tamamı başarısızlıkla sonuçlanan 15 suikast girişimi yapılıyor. Bu film bu son girişimi anlatıyor.

Berlin merkezinde bulunan ‘’Gedenkstätte Deutscher Widerstand’’ (Alman Direniş Anıtı) isimli müzede 1933 -1945 yılları arasında Alman nasyonal sosyalizmine karşı direnişin (Widerstand gegen den Nationalsozialismus) bütün safhaları sergileniyor. Almanya’dan getirdiğim en önemli kaynaklardan birisi de bu müzeden aldığım tıpkıbasım belgelerden oluşan bu safhaların tamamını belgeleriyle anlatan direniş dosyasıdır. Bu müzede, 20 Temmuz 1944 darbe girişiminin yıldönümü vesilesiyle her yıl özel bir sergi ve etkinlikler düzenleniyor. (Ancak bu sene 20 Temmuz 1944 darbe girişiminin 76. yıldönümü vesilesiyle yapılacak etkinliklere Corona salgını nedeniyle ziyaretçi kabul edilmeyecek. Ancak bu etkinlikler 19 ve 20 Temmuz 2020 günlerinde saat 19.00’dan itibaren www.gdw-berlin.de/livestream bağlantısından online olarak izlenilebilecek. Müzedeki sergi ise 19 ve 20 Temmuz 2020 günleri belirli saatlerde ziyaretçilere açık olacak.)

Ordu içindeki ve bürokrasideki muhalefet daha ilk günden Hitler’e direnmeye çalışıyor. Ancak Hitler’in iktidarda henüz ikinci senesi dolmadan ülkenin tartışılamaz diktatörü haline gelmesi üzerine yeraltına çekiliyorlar… 1938-39 yıllarında Hitler’in çıkaracağı yeni bir dünya savaşını engellemeye çalışan ordu içindeki ve dışındaki muhalifler, generallerin tereddüt etmesi ve dünya ülkelerinin Hitler’in saldırgan politikalarına kayıtsız kalmaları yüzünden başarılı olamıyor…

Savaşın ilk yıllarında alınan başarılı sonuçlar, özellikle de Fransa’nın kolay teslim alınması ve Hitler’in Alman halkı üzerindeki popülaritesinin gitgide artması üzerine muhalifler beklemeye başlıyorlar… 1943 senesinde rüzgârın tersine esmeye başlaması üzerine Mart 1943, Kasım 1943, Şubat 1944, Mart 1944 ve en son da 20 Temmuz 1944’te art arda suikast girişimleri yapılıyor. Ancak artan güvenlik önlemleri ve Hitler’in artık halk arasına çıkmaması yüzünden girişimler başarılı olamıyorlar…

Alman ordusunda Hitler zamanında da hala çok kuvvetli bir Prusya askerî geleneği devam etmektedir... Prusya'da askerlik asilzâdelere ait sınıfsal bir yaşam tarzıdır ve çoğu zaman aile ismi ile birlikte en büyük oğul tarafından devam ettirilir. Prusyalı isimlerindeki ‘’von’’ bağlacı bir soyluluk belirtisidir ve Türkçe’deki ‘’…..oğlu’’ anlamında kullanılır. Günümüzde Alman isimlerinde artık bu bağlaç pek kullanılmamaktadır.

Alman ordusunun yeminlerinde 1934'e kadar sadakat sadece "vatan’’a  (Vaterland) sunulurdu. Son büyük Prusyalı Hindenburg'un ölümü (1934)  sonrasında kullanılmaya başlanan ve "Hitler andı" olarak anılan metinde ise sadakat "halk (Volk), devlet (Reich), başkomutan ve lidere (Führer)'e" sunulmaya başlanıyor. Zaten bahsettiğim film de bu yemin ile başlıyor… Ayrıca ''Wehrmacht'' adı ile Alman Ordusunun kimliği değiştirilerek siyasal iktidarın kontrolü altına alınmaya çalışılıyor… Ne Hitler Prusyalı subaylardan hazzediyor ne de Prusyalı subaylar Hitler'den hazzediyorlar… Bu nedenle onbaşı Hitler’in ve büro askeri Goebbels'in içten içe Prusya geleneğine olan güvensizliği, temelde bir yarı milis kuvveti ve siyasal güç olan SS'lerin yaratılmasına ve güçlendirilmesine vesile oluyor…

Prusya ve Prusyalıyı subayları anlatmak ayrı bir yazı konusudur. Köklü bir devlet geleneği ve köklü bir askerî geleneği olan Prusyalı subayların Hitler ile Hitler'in de onlarla uyuşması zaten mümkün olmuyor... Ancak Fransız Devrimi’ne katılan Fransız aristokrat, siyasetçi ve iktisatçı Comte de Mirabeau’ya ait Prusya geleneği konusunda şu alıntıyı vermek istiyorum: ‘‘Bazı devletlerin ordusu vardır, ancak Prusya ordusunun devleti vardır.’’ 

Valküre Planı...

Hitler kendisine karşı yapılan, yapılacak suikastların ve direnişin farkındadır. Bu nedenle Hitler tarafından hazırlanmış bir plan vardır: Valküre Planı… Bu planın amacı Alman Hükümeti'ne ve Hitler’e karşı gerçekleştirilecek herhangi bir isyan veya ihtilal girişimini önlemek, başlamışsa bastırmak ve bu girişim başarılı olmuşsa da Nazi Hükumetini korumaktır... Bu planın içeriğindeki en önemli nokta Berlin'de bulunan ‘’Ersatzheer’’ (Yedek Ordu)nun harekete geçerek isyanı bastırması ve asayişi sağlamasıdır… Ancak Alman ordusu içerisindeki Hitler karşıtı bir ekip bu planı tam aksine Nazileri bitirebilmek için kullanmayı düşünürler. Hitler karşıtı bu ekip ağırlıklı olarak asilzadelerden oluşan yüksek rütbeli Prusyalı generaller ve aydın kesimden kişilerden oluşuyor... 

15 Temmuz 1944

Plan ana hatlarıyla iki aşamadan oluşuyor. İlk aşamada Hitler, yapılacak bombalı bir suikastla öldürülecek, ikinci aşama da ise yedek askerler devreye sokularak Hitler’e karşı bir darbe yapılıyor bahanesiyle SS’ler ve üst düzey ordu mensupları tutuklanarak devre dışı bırakılacaktır

Planın başarılı olmasındaki en büyük sorumluluk yedek askerlerin başında olduğu için Hitler ile birlikte toplantıya katılacak ve bombayı ayarlayacak, daha sonra da yedek askerleri devreye sokacak Albay Claus von Stauffenberg’e ait oluyor.... Stauffenberg planda öngörüldüğü gibi içinde zaman ayarlı bomba bulunan çantayı toplantıya sokmayı ve kendi dışarıdayken bombayı patlatmayı daha sonra ise Berlin’e gelerek yedek askerleri harekete geçirmeyi planlıyor… Bu plan 15 Temmuz 1944 tarihinde tam uygulanacakken Hitler’in yanında Himmler’in ve Göring'in olmaması nedeniyle plan iptal ediliyor. Ancak yedek orduya hareket emri verilmiştir. Plan iptal edilince harekete geçen yedek ordu ‘’tatbikat’’ diye geri çekiliyor.

20 Temmuz 1944

Plan 20 Temmuz 1944 günü planlandığı şekilde icra ediliyor. Albay Stauffenberg planda öngörüldüğü gibi içinde zaman ayarlı bomba bulunan çantayı toplantıya sokuyor, kendisi dışarıdayken bombayı patlatıyor ve sonrasında Berlin’e gelerek yedek askerleri harekete geçiriyor… Askerî ve kamu binaları ele geçirilerek SS'ler tutuklanmaya başlanılıyor...

Her şey yolunda gibi gözükürken planın en hayati kısmı olan Hitler’in öldürülmesinde başarısız olunduğu haberi geliyor. Bomba patlatılmış fakat şansın da yardımıyla Adolf Hitler patlamadan ufak sıyrıklarla kurtulmayı başarmıştır. Akşam saatlerine doğru çatışmaların yoğunlaştığı anda darbe başarıya ulaşacakken Hitler’in yaşadığı anlaşılıyor. Bunun üzerine darbe yanlısı olmayan fakat sesini de çıkarmayan generallerin ve subayların hepsi canlarını kurtarmak için darbecilere karşı savaşmaya başlıyor… Böylece Hitler’e karşı yapılan bir suikast ve darbe girişimi daha başarısızlıkla sonlanıyor… Bu suikast girişiminden sağ kurtulan Hitler 3-5 saat sonra planlı misafiri Mussollini'yi karşılamaya gidiyor…

General Friedrich Fromm, suikast ekibi olan Albay Stauffenberg'i, Teğmen von Haeften'i (Stauffenberg'in emir subayı), General Friedrich Olbricht'i, Albay Mertz von Quirnheim'ı ve Generaloberst Ludwig Beck'i o gece yargısız kurşuna dizdiriyor… Albay Stauffenberg’in kurşunlanırken: “Kutsal Almanyamız çok yaşa!” (Es lebe unser heiliges Deutschland!) diye bağırıyor…

Albay Stauffenberg tam bir Prusyalı subaydır. Tunus'ta aracının mayın tarlasına girip hasar alması, ardından müttefik uçaklarınca saldırıya uğraması sonucu ağır yaralanmış ve bu yaralanma sonucu sol gözünü, sağ kolunu ve kısmen işitme duyusunu kaybetmiştir... Bu hadise filmin girişinde veriliyor…

20 Temmuz 1944 sonrası

Başarısız darbe girişimi sonrası her yerde insan avı başlatılıyor. Darbe sonrası 7.000 civarında kişi tutuklanıyor… Mahkemeler sırasında sanıkları aşağılamak için sanıkların pantolon kemerleri takmalarına izin verilmiyor, sanıklar pantolonlarını elleriyle tutup ayakta durmaya zorlanıyor... Sonucu belli olan mahkemelerden sonra tutuklananların 4.980’i idam ediliyor. Bu idamlarda Hitler'in isteğiyle piyano teli ve et kancaları kullanılıyor. Amaç ise faillerin yavaş yavaş ölmesini sağlamaktır. Hitler, bu idam sahnelerini görüntületiyor ve bir brifing esnasında önemli SS subaylarına göstererek onlara bir nevi gözdağı veriyor.

Almanya’da bu suikast ve Stauffenberg üzerine onlarca kitap yazılıyor. Hala da yazılmaya devam ediliyor... Türkçede ise ne yazık ki bir tanendir. O da Talip Doğan Karlıbel’in, ‘’Stauffenberg ve Operasyon Valkyrie’’,  (Siyah Beyaz Yayınevi, 2009) isimli kitabıdır. Ne yazık ki bu kitap da oldukça yetersiz kalıyor… Ancak İngiliz gazeteci William L. Shirer’in üç ciltlik ‘’Nazi İmparatorluğu Doğuşu, Yükselişi, Çöküşü’’ (İnkılap Kitabevi, 2003) isimli kitabı bu konuyu çok güzel ve detaylı bir şekilde anlatıyor…

Film: ''Valkyrie''

Bu konu üzerinde çok da film çekiliyor. Ancak bu filmlerin en önemlisi ve etkileyicisi işte girişte bahsettiğim 2008 ABD-Almanya ortak yapımı olan ‘’Valkyrie’’ filmidir. Bu film Türkiye'de 30 Ocak 2009 tarihinde ‘’Operasyon Valkyrie’’ ismiyle gösterime giriyor.  

Amerikan film yönetmeni Bryan Singer'in yönettiği ve Albay Claus von Satffenberg’i canlandıran Tom Cruise'nin başrolde oynadığı bu film girişte anlattığım gibi gerçek olaylara dayanıyor ve bu film bir filmden ziyade bir belgesele benziyor… 

Film için belgesel niteliğinde demiştim ya... Olayları anlatınca bana filmden anlatacak bir şey kalmıyor. Hal böyle olunca, film senaryosunda gerçeklerden zaman zaman sarkarak bazı değişiklikler yapılmış, bana da ağırlıklı olarak bu değişiklikleri anlatmak kalıyor:

Filmin sonlarına doğru General Friedrich Fromm, suikast ekibi olan Albay Stauffenberg'i, Teğmen von Haeften'i (Stauffenberg'in emir subayı), General Friedrich Olbricht'i, Albay Mertz von Quirnheim'ı ve Ludwig Beck'i bir odada topluyor. Bu sahnede, Ludwig Beck silah istiyor ve intihar ediyor. Ancak gerçek farklıdır. Gerçekte General Friedrich Fromm, Ludwig Beck'e intihar etmesini istiyor ve silahı masaya koyuyor. Beck silahı önce şakağına dayıyor… Ancak Beck kendisini öldüremeyeceğini söylüyor. Daha sonra tüm subaylar odadan çıkıyorlar. Bir müddet sonra silah sesi geliyor. İçeri girdiklerinde Beck'in silahı ağzına dayayarak ateşlediğini fakat ölmediğini görüyorlar. Askerlerden biri Beck'in ensesine tek kurşun sıkarak daha fazla acı çekmesini engelliyor.

Filmde, Valkürü Planını Hitler’e Albay Stauffenberg imzalatıyor. Ancak gerçekte Albay Stauffenberg, Hitler'i ilk kez suikast denemesinde görüyor. O imzalatmayı yapan kişi bir başkasıdır.

Filmde, Hitler ile birlikte sadece Himmler'in aynı operasyonda öldürülmesi istendiği söyleniyor ve Himmler olmayınca operasyon 15 Temmuz’dan 20 Temmuz’a erteleniyor… Ancak gerçekte Hitler ile birlikte Himmler ve Göring'in de aynı operasyonda öldürülmesi isteniyor.

Filmde Rommel'den hiç bahsedilmemiş. Rommel de Hitler karşıtıydı ve Hitler'in yaptıklarını pek onaylamıyordu. Ancak Rommel, diğerlerinden farklı olarak Hitler'in öldürülmesinin onu halkın gözünde bir kahraman haline getireceğini düşündüğünden, darbe yapılacaksa suikasttan ziyade tutuklanması gerektiğini savunuyordu. Ancak Rommel de Hitler'in gazabından kurtulamıyor... Rommel zorla intihar ettiriliyor ve bir çarpışmada öldüğü söylenerek görkemli bir cenaze töreni yapılıyor... 

Film ile gerçek arasındaki en büyük fark; filmde Stauffenberg darbenin planlayıcısı olarak gözüküyor ve suikasttan sonra ekibin başına geçip resmen darbeyi yönetiyor. Gerçekte ise Stauffenberg darbenin planlayıcısı ve yöneticisi değil sadece tetikçisidir. Ancak Stauffenberg’in torunu Sophie von Bechtolsheim daha yenilerde ‘’Stauffenberg - Mein Großvater war kein Attentäter’’ (Stauffenberg – Büyükbabam suikastçı değildi) (Herder Verlag, 2019) isminde yazdığı kitapta bu görüşe karşı çıkıyor... 

Filmde Stauffenberg, kesik kolundaki olmayan eli ile Hitler selamı vermeye zorlanıyor. Staffenberg’e bu selamı vermesi için zorlayan kişi de muhaliflerin suikast planından haberdar olduğu halde buna göz yuman, sonradan suikastçılar başarısız olunca kraldan da kralcı olup suikastçıları kendi avlusunda kurşuna dizdiren adam General Friedrich Fromm’dur...

Filmin Stauffenberg'in kesik kolla Hitler selamı vermesinden sonra en çarpıcı karesi de, sonunda ekrana yansıyan dört satırdır. Bu dört satır, sadece bu dört satır en az film kadar etkileyici oluyor:

‘’You did not bear the shame
you resisted
sacrificing your life
for freedom, justice and honor’’

Film ne yazık ki İngilizce olduğu için olduğu gibi aldım. Almancası şu şekildedir ve halen yazımın girişinde bahsettiğim ‘’Gedenkstätte Deutscher Widerstand’’ (Alman Direniş Anıtı) müzesinin duvarında gömülü haldedir:

‘’Ihr trugt die Schande nicht.
Ihr wehrtet euch.
Ihr gabt das große ewig wache Zeichen der Umkehr,
opfernd Euer heißes Leben für Freiheit, Recht, und Ehre.’’

(Utanç vermediniz.
Kendinizi savundunuz.
Tam aksine uyanıklığın en büyük yumuşak işaretini siz verdiniz.
Özgürlük, adalet ve onur için sıcak hayatınızı feda ettiniz.)

Filmin sonunda kahramanlar şu şekilde tanımlanıyor:

‘’In the world's darkest hour
while others followed orders
they followed their conscience’’

(Dünyanın en karanlık saatinde
diğerleri emirleri takip ederken
vicdanlarını takip ettiler.)

Yine küçük bir bilgi daha aktarmam gerekiyor. O da Albay Claus von Stauffenberg’in karısı olan Nina von Stauffenberg'e ne olduğu hakkında... Filmde Nina suikastten önce Stauffenberg'e veda edip çocuklarıyla beraber Bamberg'e gidiyor. Filmin sonunda da Nina'nın 06 Nisan 2006 tarihine kadar yaşadığı söyleniyor.  Başka bilgi verilmiyor. Gerçekte ise Nina SS subayları tarafından Bamberg'de bulunuyor ve tutuklanıyor. O günkü kanuna göre, vatana ihanet eden subayların tüm yakın akrabaları da vatana ihanet suçundan yargılanıp idamı gerekiyor. Ancak Nina hamile olmasından dolayı cezası erteleniyor... Çocuğu doğmadan önce de müttefikler çoktan Berlin'e giriyor ve Nina bu sayede kurtuluyor… 

Bu suikasttan dokuz ay sonra da Hitler intihar ediyor…

Ben bu filmi üç defa izledim... Her defasında film bittiğinde ben bomboş, bön bön simsiyah hale gelmiş ekrana uzuuuun uzuuuun baktım kaldım... Her defasında da Gülten Akın’ın ‘’İlk Yaz’’ isimli şiirindeki dizeleri kulağımda çın çın çınladı hep: ‘’Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya…’’

Osman AYDOĞAN

Meraklısına  notlar:

Fazladan birkaç konuya değinmek istiyorum. Konuyu dağıtmamak amacıyla meraklıları için buraya alıyorum…

Yazımın girişinde verdiğim ‘’Gedenkstätte Deutscher Widerstand’’ (Alman Direniş Anıtı) müzesinin bulunduğu caddenin adı ‘’Stauffenbergstraße’’dir. Buraya da şeref avlusundan giriliyor (Eingang über den Ehrenhof) Alman Harp Akademisi (Führungsakademie der Bundeswehr)’nin tam karşısındaki sokağın adı da ‘’Stauffenberggasse’’dir.

Bazı isimlerden ayrıca bahsetmem gerekiyor.

General Friedrich Fromm

Friedrich Fromm, Wehrmacht içindeki Nazi karşıtı hareketlerden başından beri haberdar oluyor... Ancak "Walküre Operasyonu"nun başlatılmasına karşı çıkıyor... 20 Temmuz suikast girişiminde Wilhelm Keitel'i telefonla arayarak Adolf Hitler'in öldürülmediğini öğrenince, Albay Stauffenberg’in Ersatzheer (Yedek Ordusu)'i harekete geçirme talebini reddederek intihar etmesini emrediyor… O yüzden Stauffenberg tarafından kendi çalışma odasında hapsediliyor… Fakat Joseph Goebbels'in emriyle Bendlerblock'a yollanan Binbaşı (hemen Albaylığa terfi ediyor) Otto Ernst Remer komutasındaki birlik tarafından kurtarılıyor. Fromm, suikast ekibi olan Friedrich Olbricht, Olbricht'in Kurmay Başkanı Albay Albrecht Mertz von Quirnheim, Claus von Stauffenberg, Stauffenberg'in yaveri Teğmen Werner Karl von Haeften'i iaynı günün gecesi Bendlerblock'un avlusunda yargısız kurşuna dizidiryor... Ludwig Beck intihar etmeyi istediği için kendini vurmayı iki kez deniyor ancak intiharı başaramayınca onu da vurdurtuyor… .

Ancak Hitler, Friedrich Fromm'un Stauffenberg ve arkadaşlarını çabucak idam ettirmesinden dolayı öfkeleniyor… Çünkü Fromm aylardan beri Hitler'i öldürmek için hazırlanan komployu bildiği halde komploculara yataklık ediyor ve planlarını Hitler’e haber vermiyor… İşlediği bu suçun izlerini böylece örtmek, isyanı bastıran adam olarak Hitler'in gözüne girmek istiyor. Ama bunlar için artık çok geç kalıyor…

Fromm'un suikastçilerle iş birliği yaptığı tespit ediliyor, 22 Temmuz 1944 sabahı, Nazi yetkilileri tarafından tutuklanıyor. Fromm, 14 Eylül 1944 tarihinde Alman Ordusundan çıkarılıyor. Artık sivil olan Fromm, 7 Mart 1945 tarihinde Volksgerichtshof (Halk Mahkemesi) tarafından askerî görev için değersiz kabul edilerek idama mahkûm ediliyor ve 12 Mart 1945'te Brandenburg an der Havel'deki Brandenburg-Gorden Cezaevi'nde idam ediliyor… İdam mangası önündeki son sözleri: ‘’Öldürülmem rapor edildi çünkü ben her zaman Almanya için sadece en iyisini istemiştim’’ sözleri oluyor…

Ludwig Beck

Ludwig Beck, 1938'de savaş riskini azaltmak için toplu istifaları destekleyerek Orgeneral olarak ordudan ayrılıyor ve çeşitli direniş hareketlerine katılıyor… Ludwig Beck, 2. Dünya Savaşından bir yıl önce Hitler'e ve generallerine bir muhtıra veriyor. Bu muhtırada Beck, Hitler'den şunları talep ediyor: ‘’Ordunun siyasetle ilgisi kesilmelidir. Ordu ve bürokrasinin işleyişinde yeniden Prusya geleneklerine dönülmelidir. Masraflar azaltılmalı, gösterişten uzak durulmalıdır. Agresif dış politikan vazgeçilmeli, dış politika dünyayla uyumlu hale getirilmelidir. Düşünce özgürlüğü sağlanmalıdır. Adalet yeniden tesis edilmelidir. NSDAP (''Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei'', -Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi- Nazi Partisi)’ne yapılan devlet yardımı azaltılmalıdır...’’

Ludwig Beck, 1943 yılında, bir bomba ile Hitler'i öldürmek için iki başarısız girişim planlıyor… 1944 yılında Carl Goerdeler ve Albay Claus von Stauffenberg ile 20 Temmuz suikast girişiminin itici güçlerinden biri oluyor. 1944'te Hitler'e düzenlenen ve başarısız olunan 20 Temmuz suikast girişiminde yer aldığı için General Friedrich Fromm tarafından tabancayla intihar etmesi isteniyor. Son sözleri "Daha önceki zamanları düşünüyorum" oluyor… Beck, ardından kendisini vuruyor fakat yaralanıyor ve General Fromm'un emriyle bir astsubay tarafından vurularak öldürülüyor. Eğer 20 Temmuz suikastı başarılı olsaydı Almanya'nın Cumhurbaşkanı olması öngörülüyor…

Ludwig Beck, Alman Nazi Generaloberst'idir. Hitler’e karşı yapılan suikasta katılmış en üst rütbeli asker olarak anılıyor… Beck, Osmanlı Sultanı Mehmet Reşat tarafından verilen Osmanlı Harp Madalyası sahibidir… Osmanlı kime madalya vereceğini çok iyi biliyor!

Valküre

Bu suikastta kullanılan Valküre Planı’nda adı geçen ‘’Valküre’’ (Almancası ‘’die Walküre’’, İngilizcesi ''Valkyrie''); İskandinav mitolojisinde savaşta ölen kahramanları ‘’Vallaha’' denen yere taşıyan kanatlı genç, güzel savaşçı kadınlardır. İskandinav mitolojisindeki amaçları en büyük tanrı olan ‘’Odin’'e savaşçı toplamaktır. ‘’Die Walküre’’ aynı zamanda Richard Wagner’in 1869'da yazdığı eseri ‘’der ring des Nibelungen’’ dörtlemesinin ikinci ayağıdır. Filmde bu eser bir plakta çalınırken görüntüleniyor. Wagner, Hitler'in en çok sevdiği sanatçıdır. Plana da zaten bu nedenle bu isim veriliyor. Filmde Hitler ''Wagner'i anlamayan bizi anlayamaz'' diyor... ‘’Walküre’’ günümüz Almancasında sarışın, uzun boylu ve balıketi kadınlara takılan bir sıfat olarak kullanılıyor… Halide Edib Adıvar da ‘’Harap Mabetler’’ isimli kitabında bu ismi kullanıyor: ‘’Saçlarının aynı olan bal rengindeki gözlerinde bir valkiri’nin korkunç sırları saklıydı.’’

Gedenkstätte Deutscher Widerstand (Alman Direniş Anıtı) isimli müze

Yazımda ismi geçen bu müze Generaloberst Ludwig Beck, General Friedrich Olbricht, Albay Claus von Stauffenberg, Albay Albrecht Mertz von Quirnheim ve Teğmen Werner Karl von Haeften'i idam edildiği yerde kuruluyor… Bu husus müzenin duvarlarına yansıtılıyor: 

 



I. ve II. Dünya Savaşı Arasındaki Almanya (2): Reichstag Yangını

15 Temmuz 2020

Reichstag; Almanya’da parlamentonun adıydı, ‘’Alman Parlamentosu’’ demekti… Reichstag yangını Hitler'in diktatörlüğünü adım adım inşa ederken çok istifade ettiği vakıalardan birisi olarak kabul edilir…  

Birinci Dünya Savaşının yıkıntıları arasında Almanya’daki komünist, sosyalist, sosyal demokrat ya da demokratik sol partiler ve kişiler kendi aralarında bitmek, dinmek bilmeyen bölünmelerin, kavgaların, çatışmaların, kamplaşmaların, düşmanlıkların içindedirler. Bu bölünmenin sonucu olarak da Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei – NSDAP) kurucusu Başkanı Adolf Hitler 31 Mart 1932 tarihinde yapılan seçimlerde oyların yüzde 37’sini alarak 28 Ocak 1933 tarihinde Başbakanlığa atanır. Ancak Hitler, azınlık hükümetindedir.

5 Mart 1933 tarihinde genel seçim vardır ve Hitler, iktidar olmak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Almanya Parlamentosu (Reichstag) 27 Şubat 1933 gecesi yakılır. Yangının, kundaklama olduğu ortadadır. Yangın, Hitler’e sadece tek başına iktidar değil sonsuz bir güç de verir… Bu olay, Hitler’in iktidara bütünüyle el koymasının ve Komünist Partisi başta olmak üzere her türlü muhalefeti kısa süre içinde yok etmesinin de başlangıcıdır…

Olayın detayları

Berlin’de olay yerinde Hollandalı 24 yaşındaki inşaat işçisi Marinus van der Lubbe yakalanır. Komünist olduğunu söyleyen Marinus, polisin söylediğine göre, kundaklama eylemini tek başına gerçekleştirdiğini anlatır.

Reichstag yangını binanın çeşitli bölgelerinde ve aynı anda çıkar. Oysa Marinus van der Lubbe, ne binayı tanır ne de aynı anda birkaç yerde olabilecek yeteneğe sahiptir. Kaldı ki, Almanya’da veya Berlin’de yaşamıyordur ve Almanya’da kimseyle bir ilişkisi de yoktur. Eylemci sanık olarak aynı gece gözaltına alınan Alman Komünist Partisi (KPD) Berlin Meclis Grup Başkanı Ernst Torgler ve yine gözaltına alınan Bulgar Komünistler Georgi Dimitrow, Blagoi Popow ve Wassil Tanew’i de tanımıyordur…

Olay gecesine bakıldığında Hitler ve ekibinin hazırlıklı olduğu görülür. Adolf Hitler ve ağır topları Joseph Goebbels, Hermann Göring ve Wilhelm Frick yangın yerine gelmekte ve orayı miting alanına çevirmede gecikmezler. Hitler o akşam suçluyu tespit eder: Uluslararası komünizm, Alman birliğine ve dirliğine karşı kokteyl bir örgütle saldırmıştı!

Hitler şöyle devam eder: ''Artık acıma yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül göstermez. Her komünist eylemci nerede görülürse vurulacak. Komünist milletvekilleri daha bu gece asılmalı. Bu ülkede komünizmle ilgili ne varsa, dümdüz edilecektir. Reichstag yangını içinde olan sosyal demokratlara da artık acıma yok.“

Göring de bir çift laf eder: ''Bu komünist isyanının başlamasıdır, devam edecekler. Bir dakika bile gecikemeyiz…“

Yangının ardından

Göring doğru söylüyordur. Bir gün bile beklemezler ve yangının ertesi sabahı 28 Şubat 1933 tarihinde Cumhurbaşkanı adına Alman Halkının ve Devletinin Korunmasına Yönelik Reichstag Yangını Kararnamesi çıkarılır: (Ne çabuk hazırlanmışsa!) ‘’Die Verordnung des Reichspräsidenten zum Schutz von Volk und Staat –Reichstagsbrandverordnung’’. Bu kararname kısaca ‘’Yetki Yasası’’ olarak tanımlanır.

Bu kararnameyle birlikte; yürürlükteki Weimer Anayasası kaldırılır ve Alman Meclisinin tüm yetkileri dört yıl süre ile kabineye, dolayısıyla Başbakan Hitler'e devredilir,  Meclisin çalışmalarına bu süre için ara verilir. Hitler, Alman silahlı kuvvetlerinin tam yetkili başkomutanı olur ve böylece Hitler, Alman Silahlı Kuvvetlerini kullanma yetkisini eline alır. Demokrasinin ve insan haklarının bütün kurallarını askıya alınır. Polise sebep göstermeksizin gözaltına alma ve yargıya da sanığı hukuki yardımdan muaf tutma hakkı verilir. İzleyen günlerde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) ve Alman Ulusal Halk Partisi dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durdurulduğu gibi Almanya Komünist Partisi'nin parlamentodaki 181 milletvekili ve parti ileri gelenleri tutuklanır.

Reichstag Yangını Almanya’na Nazi faşizmine geçisin en önemli adımı olur. Toplama kamplarının ilk nüveleri burada atılır. Kısa sürede 100 bin Alman Komünist Partisi üyesi ve sosyal demokrat tutuklanır. Almanya’nın dünya çapındaki entelektüelleri, gazeteci ve yazarları da tutuklanır.

Bu ortam ve bu kararname ile ilan edilen olağanüstü bu durumda 05 Mart 1933 tarihinde yapılan seçimlerde Hitler büyük üstünlük sağlar. Artık Hitler bir diktatördür.

Reichstag Yangını yargılamaları

Reichstag Yangını yargılamaları Leipzig kentinde gerçekleşir ve bir yıl kadar sürer…  Marinus van der Lubbe, Reichstag’ı yaktığını kabul etse de kundaklamayı kimin yaptırdığı aydınlığa kavuşmaz. Çünkü Alman sol çevrelerde ve uluslararası kamuoyunda Marinus’a kundaklamayı yaptıranların aynı zamanda Marinus’u yargılayanlar olduğu imajı hiç silinmez. Marinus van der Lubbe ise sonu belli bu yargılama neticesinde suçlu bulunup 10 Ocak 1934 günü başı kesilerek idam edilir.

Reichstag Yangını nedeniyle gözaltına alınan Bulgar Komünistlerinden Georgi Dimitrow da yargılananlar arasındadır. Dimitrov’un savunması, hem yangın provokasyonunu açığa çıkaran hem de faşizmi yargılayan niteliktedir: (''Faşizmin Yargılanması, Leipzig 1933'', Georgi Dimitrov, Evrensel Basım Yayın, 1994)

“(…) Odamda bulunan kâğıtlara gelince, benim olduğum sırada yapılan arama dışındakileri kabul etmiyorum. Odamın aranması benim yokluğumda yapılmıştır.” (20 Mart 1933)

‘’Sayın yargıçlar, sayın suçlayıcı üyeler, sayın avukatlar! (…) Mahkeme boyunca kaba ve sert bir dille konuştuğumu kabul ediyorum. Hayatım ve sürdürdüğüm mücadele de aynı niteliktedir. Fakat dilim samimi ve açık yüreklidir. Şeyleri gerçek adları ile anmak âdetimdir. Müşterisini savunmak zorunda olan bir avukat değilim. Komünist bir sanık olarak kendimi savunuyorum. Komünist devrimci şerefimi savunuyorum. Komünist fikirlerimi ve inançlarımı savunuyorum. Hayatımın anlamını ve içeriğini savunuyorum. Bu nedenle mahkeme önünde söylediğim her söz deyim yerinde ise kanımdan bir damla, etimden bir parçadır. Komünistlere anti-komünist bir suç yüklendiğinden dolayı, bütün sözlerim bu haksız yere suçlamaya karşı duyduğum öfkenin belirtisidir. (…)

Alman hükümetinin 28 Şubat tarihli olağanüstü kanun hükmündeki kararname, aynı zamanda bir delil niteliğindedir. Bu kararname hemen yangından sonra yayınlanmıştır. Anayasanın örgütlenme hürriyeti, basın hürriyeti, kişi dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı vb. ile ilgili maddelerdir. Yalnız komünistlere değil, aynı zamanda diğer muhalefet parti ve gruplarına karşı da yöneltildiğini belirtmek zorundayım. Bu kanun olağanüstü bir rejimi yerleştirmek için Reichstag yangınını bahane etmiştir. Delil yetersizliğinden değil, bu anti-komünist eylemlerle bir komünist olarak ilgimizin olamayacağı için serbest bırakılmamızı talep ediyoruz.’’ (16 Aralık 1933)

Mahkeme sonunda Dimitrov ve yoldaşları serbest bırakılırlar.

Cumhurbaşkanı Hitler

Cumhurbaşkanı Hindenburg 2 Ağustos 1934 tarihinde vefat edince Hitler, Cumhurbaşkanlığı makamını da üstlenir. Bu "fiili durum", referanduma sunulur. Alman halkının yüzde 89,93 "evet" oyu ile Hitler Cumhurbaşkanı olur. Bu referandumla birlikte Hitler’e Şansölyelik (Başbakanlık) görevini de sürdürmesine onay verilir.

Gerçeğin peşinde

Birinci Dünya Savaşında sonra kurulan Nürnberg mahkemeleri sırasında General Franz Halder, 1942 yılında Hitler'in doğum günü kutlaması sırasında, Hermann Göring’in '’Reichstag yangını hakkında gerçeği bilen tek kişi benim çünkü Reichstag’ı ben ateşe verdim'’ dediğine şahitlik eder ancak Göring kendi savunmasında bunu yalanlar.

Ancak  hep yazılarımda kendisine atıfta bulunduğum tarihçi Eric Hobsbawm “Kısa 20. Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı'' adlı eserinde (Everest Yayınları/Siyaset Dizisi, 2006) ise ‘’günümüz tarihçiliği bu olayın bir Nazi provokasyonu olduğu iddiasını desteklemez" der.

Yıllar sonra Marinus’un kardeşi Jan van der Lubbe, kardeşinin yeniden yargılanması için mahkemeye başvurur. 1980 yılında Berlin Mahkemesi faşist dönemdeki yargılamaların tümünün zaten hukuk dışılığına hükmedildiğini hatırlatır ve ayrıca Marinus’un beraatine karar verir. Alman Komünist Partisi olayı araştıran komite kurar ve partiden kimsenin Marinus ile bir ilişkisinin olmadığını saptar. Ayrıca, Marinus’un akli dengesinin bu suçu işlemeye uygun olup olmadığına dair o zaman hazırlanan doktor raporu hala kayıptır. Yangını başlattığına dair ilk ifadesi dışında kanıtlar da yoktur.

Yıllar sonra Hollanda‘da birçok meydana Marinus van der Lubbe adı verilir. 27 Şubat 2008’de olaydan 75 yıl sonra Marinus van der Lubbe'nin Hollanda’da yaşadığı şehir Leiden’e heykeli dikilir ve adı verilen bir sitenin duvarına fotoğrafı afiş olarak asılır.

Ancak tarihi bilmeyenler tarihin cilvesinden de habersizdirler.  Reichstag’ın yangını ile diktatörlüğünü pekiştiren bir rejim yine Reichstag’ın tepesine Sovyet askerinin elleriyle diktiği kızıl bir bayrakla son bulur... (2 Mayıs 1945)

Osman AYDOĞAN

Kaynaklar

Ülkemizde bu konuda tercüme de olsa yayınlanmış tek bir kitap bile yoktur. Ancak İngiliz gazeteci William L. Shirer’in üç ciltlik kitabı olan ‘’Nazi İmparatorluğu Doğuşu - Yükselişi – Çöküşü’’ (İnkılap Kitabevi, 2003) kitabı: ''Reichstag Yangını''na geniş olarak ve sağlıklı bir şekilde yer verir…

Yazımın içinde verdiğim Georgi Dimitrov’un ''Faşizmin Yargılanması, Leipzig 1933'', (Evrensel Basım Yayın, 1994) eseri ise Reichstag Yangını nedeniyle sadece yargılama sürecini anlatır.

Ülkemizde bu konuda tercüme de olsa yayınlanmış tek bir kitap bile yoktur ama Reichstag yangını hakkında Almanya’da onlarca kitap yazılır. Özellikle iki Almanya’nın birleşmesinden sonra arşivlerde ortaya çıkan yeni kaynaklarla konu Almanya’da hep canlı tutulur. Bütün Alman kaynaklarında olduğu gibi bu yeni kitaplar da bu olayın Nazilerin diktatörlüklerini inşa etmek için bir kaldıraç olarak kullandıklarını, Reichstag yangınının "Üçüncü Reich" in gerçek başlangıcı olduğunu ve Hollandalı Marinus van der Lubbe'nin tek suçlu olarak görünmemesi gerektiğinden bahsederler. Bu yeni kitaplardan şu örnekleri verebilirim:

‘’Der Reichstagsbrand: Wiederaufnahme eines Verfahrens’’' (Reichstag Yangını: Bir sürecin yeniden başlatılması) Benjamin Carter Hett und  Karin Hielscher, Rowohlt Verlag, Juni 2016.

‘’Der Reichstagsbrand: Geschichte einer Provokation’’ (Reichstag Yangını: Bir provokasyonun tarihi), Alexander Bahar und Wilfried Kugel, Papy Rossa Verlag, 2013.

‘’Der Reichstagsbrand: Die Karriere eines Kriminalfalls’’ (Reichstag Yangını: Bir ceza davası kariyeri), Sven Felix Kellerhoff, be.bra Verlag, 2008.

Dikkat edilirse bu kitapların yayın tarihleri hep yenidir. Çünkü Almanya’da bu konu her an ve hala tazeliğini korumaktadır.  



I. ve II. Dünya Savaşı arasındaki Almanya (1): Weimar Cumhuriyeti

14 Temmuz 2020

Ah tarih ah!...

Malumdur ki tarih tekerrürden, ama biraz da tefekkürden ibarettir.

Hep yazarım, söylerim ya; tarihi anlamaz isek günümüzü de anlamayız diye... Şu sözlerimi sanırım artık ezbere biliyorsunuzdur: ‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’… ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’… ‘’Tarih sadece geçmişte ne olduğunu değil, aynı zamanda gelecekte de ne olacağını anlatır’’… “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” (İbn-i Haldun)… ‘’Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’’ (Mehmet Akif)

‘’Bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir’’ diyen Georg Wilhelm Friedrich Hegel de Mehmet Akif gibi tarihin tekerrür ettiğini ifade ederdi. Karl Marx da tarihin -ders alınmadığı için- tekerrür ettiğini Hegel'e cevap verircesine şöyle derdi: ‘’Evet bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…’’ 

Günümüzde yaşadığımız bütün olaylar, ders alınmadığı için tarihin sanki bir komedi gibi tekrarından başka bir şey değil midir? Ah tarih ah!...

Bizler genellikle Almanya’yı I. Dünya Savaşı ile ve II. Dünya Savaşı ile biliriz… Ancak I. Dünya Savaşı sonrasında iki savaş arasındaki Almanya’yı pek bilmeyiz. Bana göre I. Dünya Savaşı sonrasındaki Almanya, dünya tarihi açısından dünyaya her iki savaştan daha fazla ders verir.

Bu yazı dizimde, bir kısım eski yazılarımı da bu dizide toplayarak, I. Dünya Savaşı sonrasında Hitler'in nasıl iktidara geldiğini, Hitler'in nasıl bir diktatörlük kurduğunu ve bu dönemde Almanya’da yaşanan askerî, politik olayları ve bu süreçte üretilen edebi eserleri anlatacağım...

Bu yazı dizimin günümüzü daha iyi anlamamızı sağlayacağını ve günümüze dair çok değerli ve önemli dersler vereceğine inanıyorum.

Weimar Cumhuriyeti

Weimar Cumhuriyeti, İmparatorluk döneminin sonu (1918) ile Nazi Almanya’sının başlangıcı (1933) arasında Alman cumhuriyet rejimine verilen addır. 1920’lerin Almanya’sı ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ olarak tanımlanır…

11 Kasım 1918 tarihinde Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İmparator olan II. Wilhelm’in Almanya’dan kaçması üzerine yeni bir cumhuriyet kurulur. Bu yeni kurulan cumhuriyet ismini Alman milli meclisinin 1919 yılında toplanarak yeni anayasa oluşturduğu Orta Almanya’da yer alan ‘’Weimar’’ şehrinden alır… Weimar Cumhuriyeti, 30 Ocak 1933 tarihinde Adolf Hitler’in Şansölye olarak görevlendirilerek hükümeti kurma yetkisinin verilmesine kadar yani Nazi rejiminin başlangıcına kadar devam eder.

1918 ve 1933 yılları arasındaki dönemi kapsayan ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ ismini alan bu dönem içindeki; savaş, yenilgi, yabancı işgali, siyasi çalkantı, şiddet, devrim, karşı devrim, hiperenflasyon, işsizlik, ekonomik darlık yanında aynı dönem içinde sanat, kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal ve sanatsal hareketlilikler karmaşık ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ döneminin karakterini oluşturur. Bu karakteristik özelliklerin her birisi ayrı bir yazı konusudur. Bu dönemde yaşanan zorlukların çoğu, Hitler'in iktidara gelmesine zemin hazırlar.

Weimar Cumhuriyetinin karakteristik olayları

Weimar Cumhuriyetinin karakteristik olaylarını tarihsel sırayla çok kısa olarak şu şekilde anlatabilirim:

1. Ayaklanmalar

11 Kasım 1918’de sabah saat 05.00’te Almanya’da ateşkes imzalanır. Altı saat sonra bütün silahlar susar ve Almanya için I. Dünya Savaşı sona erer… Bir taraftan ateşkes imzalanırken, diğer taraftan çoktan 3 Kasım günü Kiel’deki bir deniz üssünden devrim kıvılcımı başlar. Devrim hızla Hamburg, Bremen ve Berlin’e sıçrar. Nisan 1919 tarihinde Bavyera'da komünist devrimi başarıya ulaşır. ‘’Münih Sovyet Cumhuriyeti’’ ilan edilir.

Sonrasında ayaklanmaların ardı kesilmez… Ocak 1919 ayaklanmasında Spartakistlerin önderleri olan Rosa Luxemburg ve Kurt Liebknecht, işçilere genel grev ve silahlı ayaklanma çağrısı yaparlar. Bunalımın giderek arttığını gören Şansölye Ebert, dönemin Genelkurmay Başkanı Groener’i ayaklanmayı bastırması için görevlendirir. Groener işçi ayaklanmalarını kanlı bir saldırı ile 10 Ocak’ta bastırır… Gösterilerde ele geçirilen ayaklanmacıların hepsi kurşuna dizilirler. Spartakist önderler olan Rosa Lüxemburg, Karl Liebknecht ve Kurt Eisner ayaklanma bastırılırken öldürülürler. Komünist ayaklanmaları bu şekilde başarısız olur.

Bismarck’ın neredeyse yarım yüzyıl önce var ettiği Hohenzollern İmparatorluğu son bulmuş, Kaiser çoktan tahttan indirilmiş, Alman tarihinde artık yeni bir sayfa açılmıştır...

2. Yeni Anayasa

Ülkedeki anarşi ortamının giderilmesi için 19 Ocak 1919 tarihinde anayasa meclisi seçimi sonucunda sol eğilimli SPD %38 oy alarak kazanır. 6 Şubat 1919 tarihinde bütün halkın söz sahibi olduğu bir kurucu meclis toplanır. 13 Şubat 1919 tarihinde ilk parlamenter hükümet kurulur. Kurucu meclis, Friedrich Ebert’i başkanlığa getirir. 24 Şubat-31 Temmuz tarihleri arasında hazırlanan Anayasa tasarısı, 11 Ağustos 1919 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girer. Yeni kabul edilen anayasa Yasama organı olarak İmparatorluk Meclisi (Reichstrat) ve Yasama Meclisi (Reichstag) adlı iki meclisten oluşur. Yeni kurulan sistemde devlet başkanı, başbakan ve bakanları seçmesinin yanı sıra yasaları onaylama ve silahlı kuvvetleri komuta etme gibi önemli yetkilerinden sahibidir. Yapılan seçimlerin ardından 9 Kasım 1919 tarihinde sosyal demokrat Friedrich Ebert devlet başkanlığına seçilir, Schidermann ise başbakanlığa atanır...

3. Kargaşa zamanı, iç savaş ve isyanlar

28 Haziran 1919 tarihinde Versay Antlaşması imzalanır. Versay Antlaşmasının ağır mali ve askerî yükü Almanya’nın siyasi otoritesini de kısa sürede yozlaştırır. Antlaşmanın içerdiği ağır hükümler, savaşın ülkede yarattığı yıkım ve ekonomik bunalım ile birlikte işsizlik ülkeyi sarar… 1920 ve 1923 yılları arasında bunalımlar hiç bitmez. Nisan 1920 tarihinde Ruhr bölgesinde iç savaş çıkar. Mart 1920 tarihinde Wolfgang Kapp Berlin'de darbe girişiminde bulunur.

6 Haziran 1920 tarihinde yapılan seçimlerde aşırı sağ partiler güçlenerek %15 oy alır. Bağımsızlar yüzünden oy kaybeden SPD güçten düşer.

Bu arada sürüp giden yüksek enflasyon karşısında Alman parası (Mark) inanılmaz derecede değer yitirir. Haziran 1923 tarihinde 4.2 trilyon Mark 1 ABD dolarına eşit haline gelir. Ekonomik olumsuzlukların devam etmesi ve Versay Antlaşması’nda belirtilen Alman halkının da savaş suçuyla yargılanması ülkenin Adolf Hitler’e daha da yakınlaşmasına neden olur.

1920-21 yılları arasında Polonya, yukarı Silezya'yı işgal etmeye çalışır. Temmuz 1921 tarihinde Adolf Hitler NSDAP’ın (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei) başına geçer. 11 Ocak 1923 tarihinde Fransa, Ruhr bölgesini işgal eder. 100.000 civarında alman memur bölgeden sürülür. Almanya bu oldubittiye boyun eğmek zorunda kalır.

Adolf Hitler’in önderliğini yaptığı Nazi Partisi Yahudilerin ekonomiyi sömürdüğünü ileri sürerek alt ve orta tabaka halkın ayaklanmasına neden oldular. 24-25 Ekim 1923 tarihinde Hamburg’da komünist isyanı başlar ancak kısa sürede bastırılır. Kasım 1923 tarihinde Saksonya ve Thuringia'da sol koalisyonlar yönetime gelir. Bavyera ordusu, Ruhr olayları yüzünden isyan edip Berlin'e yürüme tehdidinde bulunur...

4. Hitler ve Birahane Darbesi

Siyasi şiddet, 1923 yılında Hitler'in ordu tarafından bastırılan ‘’Birahane Darbesi’’ (Bürgerbräukellerputsch ya da Hitler-Ludendorff-Putsch ya da Hitlerputsch) girişimiyle zirve yapar. 1923 yılında Bavyera'da üçlü bir diktatör yönetimi hâkimdir: Devlet komiseri Gustav von Kahr, Reichswehr komutanı General Otto von Lossow ve Devlet Polisi Başkanı Albay Hans von Seisser. 8 Kasım 1923 akşamı Münih ticaret örgütlerinin, Bürgerbräukeller isimli bir birahanede düzenlediği gecede konuşma yapmakta olan von Kahr ve orada bulunan yönetim ekibi, Adolf Hitler ve ona bağlı 600 silahlı adamının müdahalesiyle rehin alınırlar. Hitler bu üçlünün kendisiyle iş birliği yapmasını talep eder.

Hitler'in amacı burada bulunan silahlı Weimar Cumhuriyeti karşıtlarını kendi önderliği altında toplayarak, ordunun da (o zamanki adıyla Reichswehr) desteğiyle Bavyera hükümetini ele geçirip Berlin'e karşı yürüyüşe geçmek ve Weimar Cumhuriyeti'ni yıkmaktır. Ancak üçü de bu konuda isteksizdir. Bu aşamada Hitler'e Almanların I. Dünya Savaşı'ndaki efsanevi komutanı Erich Ludendorff yardımcı olur ve görünüşte Hitler ile uzlaşır.

Birahane çıkışında oluşan kargaşada bu üçlü Hitler'in elinden kurtularak görevlerinin başına dönerler. Hitler, Ludendorf'la baş başa kalır. 9 Kasım sabahı, Hitler ve Ludendorff bir hücum taburunun önünde Münih şehir merkezine doğru yürüyüşe geçer. Şehrin merkezine giden yolları kapatan polis taburlarıyla çıkan çatışma Hitler için başarısızlıkla sonuçlanır ve hücum taburu dağılır. Olayda 16 Nazi ve 3 polis ölür. Ludendorff olay yerinde tutuklanır. Adolf Hitler oradan kaçar ancak iki gün sonra o da yakalanır. 1 Nisan 1924 tarihinde Adolf Hitler 5 yıl hapis cezasına çarptırılır...

5. Ekonomik kriz ve Hitler’in yükselişi

Ekim 1924 tarihinde Dawes Planı uygulamaya konulur. Hükümetin Maliye Bakanı ve Reichbank’ın Müdürü olan Dr. Schacht, bu planı uygulayarak 1924-1929 yılları arasında bir dizi ekonomik çalışmalar hazırlayarak Almanya’nın kötü ekonomisini düzeltmeye çalışır. Yapılan çalışmalar sonucunda ekonomi canlanır, toplumsal düzen yeniden sağlanır...

Ancak siyasal sistemde ise sağcılar giderek güçlenmeye başlar… 20 Aralık 1924 tarihinde Adolf Hitler dokuz ay hapis yattıktan sonra serbest bırakılır. Hapisten çıkan Hitler Nasyonal Sosyalist Partinin başına geçer. 28 Şubat 1925 tarihinde SPD lideri ve cumhurbaşkanı Friedrich Ebert ölür. 1925 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde büyük saygınlığa sahip olan ve monarşiyi açıkça destekleyen Paul von Hindenburg devlet başkanlığına getirilir.

Mayıs 1928 tarihinde yapılan Reichstag seçimlerinde sol güçlenirken sağcı ve ılımlı partiler zayıflar. NSDAP mecliste 12 sandalye ile yer alır. Herman Müller SPD önderliğinde bir koalisyon kurar. Ekonomi seçimden sonra yeni bir yavaşlama dönemine girer... Adolf Hitler bu dönemlerde sağ kesimin geneli üzerinde söz sahibi olacak kadar güçlenmeye başlar…

1929 yılında Avrupa’da patlak veren ekonomik bunalım Almanya’ya da sıçrar. Ekonomik kriz sonucunda Alman ekonomisi %50 üretimini kaybeder ve 1931 yılında bankaların çoğu iflas eder. Ülkedeki ekonomik kriz ve işsizliğin milyonları bulmasıyla birlikte 1930 yılında yapılan seçimlerde işçiler komünist partiye yakınlaşırlar.

27 Mart 1930 tarihinde Müller kabinesi ekonomik sorunlar yüzünden istifa eder. Sonrasında Brünning yeni bir hükümet kurar fakat anayasayı ihlal ederek ülkeyi kararnamelerle yönetmeye başlar. Ekonomik sorunlar klasik tasarruf önlemleri ve Versailles borçlarının ertelenmesi yoluyla aşılmaya çalışılır. Haziran 1930 tarihinde Brünning kabinesi güven oylaması sonucu düşer.

Bu çalkantılı ortamda Ekim 1930 tarihinde yenilenen seçimlerde liberaller tamamen yenilgiye uğrar; NSDAP mecliste 108 sandalyeyle girer… Devlet Başkanı Hindenburg’un başkanlığa atadığı Heinrich Brüning bir koalisyon hükümeti kürar.

4 Haziran 1932 tarihinde düzenlenen Başkanlık seçimleri sonucunda tekrar Hindenburg cumhurbaşkanlığına seçilir. Bu seçimlerde NSDAP %37 oy almıştır. 13 Ağustos 1932 tarihinde Adolf Hitler şansölyeliğe aday gösterilir fakat Hindenburg tarafından reddedilir… Franz von Papen şansölye olur… Ancak Reichstag dağıtılıp aşırı sağ politikalar uygulamaya konulur. Başta NSDAP ve KDP olmak üzere çeşitli partiler arasında sokak çatışmaları yaşanır… Ülkenin birçok yerinde anarşi başlar. Çatışmalar yaz boyu sürer ve arkasında yüzlerce ölü bırakır. 

1932 seçimlerinde oyların %37’lik kısmını almasına rağmen Nazi Partisi’nin lideri olan Adolf Hitler iktidara gelemez… 3 Aralık 1932 tarihinde Kurt von Schleicher şansölyeliğe atanır ancak Adolf Hitler kabinede yer almayı reddeder. 28 Ocak 1933 tarihinde Kurt von Schleicher istifa eder, Adolf Hitler şansölyeliğe atanarak Hindenburg tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilir...

6. Reichstag Yangını

27 Şubat 1933 tarihinde Reichstag kundaklanarak yakılır… 28 Şubat 1933 tarihinde yangın bahane edilerek Adolf Hitler’e olağanüstü yetkiler verilir. Bu sıralarda ilk toplama kampı Ornienburg'da kurulur. 5 Mart 1933 tarihinde Reichstag seçim yapılır. NSDAP ezici çoğunluğu ele geçirir. Sol kanat komünistler dâhil meclisten dışlanır.

8 Mart 1933 tarihinde Alman Sendikalar Federasyonu merkezi, başını Herman Göring ve Franz von Papen'in çektiği Naziler tarafından basılıp üyeleri pasifize edilir. Bu olaydan sonra sendikalar NSDAP ile bağlarını koparıp SPD'ye yaklaşır. 31 Mart 1933 tarihinde Alman eyaletleri otonomilerini kaybeder. 26 Nisan 1933 tarihinde GESTAPO kurulur… Mayıs 1933 tarihinde birçok sendika lideri tutuklanır, bağımsız sendikaların mallarına el konulur, Reich toprak mirası yasası çıkarılır, işçi kayyumlukları kurulur, KDP’nin mal varlıklarına el konulur. 22 Haziran 1933 tarihinde SPD kapatılır. (Bu bölümü ayrı bir yazıda ele alacağım için kısa geçiyorum.)..

7. Uzun Bıçaklar Gecesi ve SA'ların ortadan kaldırılması

30 Haziran 1934 tarihinde Hitler’in kontrolden çıkan ve kendisine prestij kaybettirdiğini düşündüğü SA liderlerini ve iktidarı önünde engel olabileceğini düşündüğü devlet içinde etkili tüm rakiplerini bir toplantı duyurusuyla bir araya getirerek öldürtür. Hitler’in bahanesi bu grubun kendisine darbe yapacakları iddiasıdır. Olay toplam üç gün sürer… Olayda SA’nın başı Ernst Röhm ve yardımcıları Heinrich Himmler SS tarafından öldürülür… Bu olayda resmi kayıtlara göre 85, tahminlere 200 kişi kurşuna dizilir. Bu olaya Alman tarihinde ‘’die Nacht der langen Messer’’ (Uzun bıçaklar gecesi) olarak anılır. "Es wird eine Nacht der langen Messer geben" deyimi ‘’bazı kafaların uçacağı’’nı anlatmak için kullanılan bir deyimdir. Bu şekilde SA önderleri öldürülerek SA bir gecede tasfiye edilir. Hitler SA’ları ortadan kaldırır, çünkü kendisine körü körüne bağlı 1.5 milyon kahverengi gömlekli ile Ernst Röhm, Hitler'den bile daha güçlü konuma gelmiştir.

Ernst Röhm; gece baskını sırasında tutuklanıp Münih’te cezaevine kapatılır. 1 Temmuz 1934 tarihinde Hitler'in kurmayları tarafından hapishanede kendini öldürmesi için, hücre masasına, SA’ların Hitler’e sözde darbe yapacağını haber veren bir gazete kupürü ile birlikte bırakılan silaha dokunmaz… Ancak 10 dakika sonra ellerinde birer silahla gelen iki askerin çıplak göğsüne açtıkları ateş sonucu öldürülür…

Bu olayda, Kurt von Schleicher ve Gustav Ritter von Kahr gibi SA üyesi olmayan birçok kişi de öldürülür… Bu kişilerin öldürülmelerin sebebi ise bu kişilerin 1923 yılında Hitler'in ’’Birahane Darbesi’’nin başarısız olmasını sağlamalarıdır. Hitler bu olayı unutmaz ve eline geçen ilk fırsatta onlardan intikamını alır… 

8. Weimar Cumhuriyetinin sonu

Temmuz 1933 tarihinde yeni partilerin kurulması yasaklanır. 

2 Ağustos 1934 tarihinde Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ölür… Adolf Hitler bir oldubittiyle Hindenburg’un yerine geçer ve bütün yasama yürütme ve yargı güçlerini elinde toplar. Hitler'in Cumhurbaşkanlığı makamına yükselişinin halkın onayına sunulması için 19 Ağustos 1934 tarihinde bir referandum (Volksabstimmung über das Staatsoberhaupt des Deutschen Reichs) düzenlenir. Referandumun sonucunda %89.93 “evet” oyu çıkar. Bu referandumla Hitler’in Cumhurbaşkanı olmasına, bununla birlikte Şansölyelik (Başbakanlık) görevini de sürdürmesine halk tarafından onay verilir...   

Bu son damla da ‘’Weimar Cumhuriyeti’’nin sonunu getirir… Bundan sonra artık Almanya’da ‘’Nazi Rejimi’’ vardır…

Weimar Cumhuriyeti neyin tarihidir?

Weimar Cumhuriyeti; Birinci Dünya Savaşının yıkıntıları arasında kurulan taze bir demokrasinin ve genç bir cumhuriyetin; komünist, sosyalist, sosyal demokrat, demokratik sol ya da liberal ve muhafazakâr partiler ve kişilerin kendi aralarında bitmek dinmek bilmeyen egoları, kamplaşmaları,  bölünmeleri, kavgaları, çatışmaları, ve düşmanlıkları neticesinde Nazi Partisine ve Adolf Hitler’e adım adım bir nasıl teslim edildiğinin tarihidir.  

Weimar Cumhuriyeti; cumhuriyete sahip çıkan cumhuriyetçilerle demokrasiye inanan birey ve kurumların eksikliğinin ve yetersizliklerinin nelere mal olduğunun tarihidir…

Weimar Cumhuriyeti; sahte iktidar yapılarının, demokrasi için değil de sanki demokrasiye karşı işlemek için kurulmuş olan ülkenin sözde demokratik kurumlarının, demokratik olmayan sosyal ve ekonomik yapıların nelere mal olduğunun tarihidir…

Weimar Cumhuryeti; ülkedeki demokratik kurumların sahtekârlığının ve iktidarsızlığının nelere mal olduğunun tarihidir…

Weimar Cumhuriyeti; sahipsiz bir cumhuriyetin, hükumet olan ancak yönetemeyen bir demokrasinin Nazi Rejimine ve Hitler’e bir nasıl kuluçka ve beşiklik görevi yaptığının tarihidir…

Weimar Cumhuriyeti; düşünen herkes için alınması gereken bir dersin tarihidir…

Osman AYDOĞAN

Kaynaklar

Ne yazık ki ülkemizde bu ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ dönemi anlatan çok az kaynak vardır. Bunlardan birisi genç İngiliz tarihçilerden Dr. Colin Storer’in  ‘’Weimar Cumhuriyeti'nin Kısa Tarihi’’ (İletişim Yayınları, 2015) isimli kitabıdır. Bu dönemi merak edenlerin mutlaka okuması gereken bir kitaptır. Bir diğer kaynak ise 1933 yılında Hitler’den kaçarak Türkiye’ye sığınan ve Ankara ve İstanbul üniversitelerinde hocalık yapan Prof. Ernst E. Hirsch'in ''Anılarım Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi'' (TÜBİTAK Yayınları, 1997) isimli kitabıdır... Bir diğer kitap ise ABD’li tarihçi Benjamin Carter Hett’in ‘’Demokrasinin Ölümü; Hitler'in Yükselişi ve Weimar Cumhuriyeti'nin Çöküşü’’ (Profil Yayıncılık, 2019) isimli kitabıdır. Ayrıca İngiliz gazeteci William L. Shirer üç ciltlik ‘’Nazi İmparatorluğu Doğuşu - Yükselişi – Çöküşü’’ (İnkılap Kitabevi, 2003) isimli kitabında Weimar Cumhuriyeti’ne ayrı bir bölüm olarak yer verir…

Birkaç kısa not:

Birinci not:

Yazımın başında ‘’1918 ve 1933 yılları arasındaki dönemi kapsayan ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ ismini alan bu dönem içindeki; savaş, yenilgi, yabancı işgali, siyasi çalkantı, şiddet, devrim, karşı devrim, hiperenflasyon, işsizlik, ekonomik darlık yanında aynı dönem içinde sanat, kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal ve sanatsal hareketlilikler karmaşık ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ döneminin karakterini oluşturur’’ diye yazmış ve ‘’bu karakteristik özelliklerin her birisi ayrı bir yazı konusudur.’’ diye bahsetmiştim… ‘’Weimar Cumhuriyeti’’nin kültürel yapısı da ayrı bir yazı konusudur. Bu kültürel yapıdan kısaca bahsetmek istiyorum:

Bu dönemde şehirler, taşradan iş aramaya gelen yeni insanlarla filizlenerek canlı bir kent hayatına zemin hazırlar. Berlin gibi kent merkezleri, Avrupa'nın sosyal açıdan en liberal yerlerinden biri hâline gelir. Berlin'de barlar ve kabarelerle dolu büyüyen bir gece hayatı vardır… Ancak bu durum muhafazakâr elitlerin fazlasıyla canını sıkar…

Kadın haklarında görülen önemli gelişmeler sağlanır. Weimar Anayasası, oy kullanma hakkını 1919 yılında, 20 yaş üzerindeki tüm erkek ve kadınları kapsayacak şekilde genişletir... Alman Yahudileri de artan sosyal ve ekonomik özgürlükler dönemi yaşar…

Bu dönem, kültürel açıdan önemli ve uzun soluklu sonuçlar doğurur. Tarihçi Peter Gay bu dönem için şöyle yazar: "Cumhuriyet çok az şey yarattı; o, önceden var olan şeyleri özgürleştirdi." Almanya’da ilk sanat filmleri bu dönemde çekilir... Weimar Cumhuriyeti; Franz Kafka, Vladimir Nabokov, W. H. Audaen, Virginia Woolf ve Graham Greene gibi ünlü yazarlara ev sahipliği yapar… Berthol Brecht'in oyunları Alman sahnelerinde bu dönem boy gösterir... Çağdaş Bauhaus hareketi, mimarînin çehresini değiştirir…

Weimar, ayrıca Theodor Adorno ve Herbert Marcuse gibi büyük düşünürler de yetiştirir...  Aralarında ünlü fizikçi Albert Einstein'ın da bulunduğu Alman bilim insanları, 1918'den 1933'e kadar her yıl en az bir Nobel Ödülü kazanır…

İkinci not: 

Girişte ülkemizde yayınlanan kaynaklardan bahsettim. Ancak Weimar Cumhuriyeti konusu Almanya’da çok detaylı işlenen bir konudur. Yine yazımın girişinde Weimar Cumhuriyetinin karakteristiği olarak bahsettim savaş, yenilgi, yabancı işgali, siyasi çalkantı, şiddet, devrim, karşı devrim, hiperenflasyon, işsizlik, ekonomik darlık, sanat, kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal ve sanatsal hareketliliklerin her birisi hakkında Almanya’da onlarca kitap yazılır. Bunlara bir örnek verecek olursam Ocak 1919 ayaklanmasında öldürülen Spartakistlerin önderleri olan Rosa Lüxemburg, Karl Liebknecht ve Kurt Eisner hakkında sayısız kitap yayınlanır.Sadece Rosa Lüxenburg hakkında sayısız kitap vardır.



Bir zorunlu açıklama ve bir dilek!

13 Temmuz 2020

Kızlarım ilkokula Almanya’da başladılar… Tabii merakımdan ders kitaplarını da inceliyorum… Daha ilkokul 1. Sınıf ders kitabı ve karşımda Bertolt Brecht’in şiiri. Bizim komünist diye bellediğimiz Bertolt Brecht’in şiiri… Dünyanın en kapitalist ülkesinin çocuklarına bir komünistin şiirlerini öğretiyorlar… Öğrettiklerine bakın! Komünist diye şairlerini dışlamıyorlar. Oscar Wilde de İngiliz edebiyatının en önemli simalarındandır. Ancak kimse Oscar Wilde eşcinsel diye dışlamıyor.

Özgürlük; ‘’önyargılardan kurtulmaktır’’ diye bilirim… Edebiyatın, tarihin ve sanatın ideolojisi olmaz diye bilirim… Bu nedenle de sizlerle şiirler paylaşırken kimi zaman Nazım’dan, kimi zaman Âkif’ten, kimi zaman Cemal Süreyya’dan, Can Yücel’den, kimi zaman Sezai Kararakoç’tan, Abdurrahim Karakoç’tan, Arif Nihat Asya’dan alıntılar yaptım… En azından görüyorsunuz, okuyorsunuz… Çünkü bu coğrafya bizim, bu tarih bizim, bu toprak bizim, bu ürünler, bu mahsul bizim, bu edebiyat, bu şiirler bizim, bu şarkılar, bu türküler bizim… Nazım’ın söylediği gibi; ‘’Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.’’ Bu memleket, bu şairler bizim… Bu kader bizim, bu cennet, bu cehennem bizim…

Bu sayfalarda geçmişe gittim günlerce Fatih’i anlattım… II. Abdülhamit’i anlattım… Yavuz’u anlattım… İsmini sayamayacağın onlarca tarihi kişiliği anlattım… Yakın bir zamanda bizim öncemiz olan, bu topraklarda yaşayan Lidya’yı, Likya’yı, Karya’ı anlattım… Bu toprakların evladı Herodot’u, Krezüs’ü, Artemis’leri anlattım… Justinianus’u anlattım… NesimÎ’leri anlattım, Akşemseddin’i anlattım, El Memûn’u anlattım, Abdurehim Heyit ‘i anlattım, Şehriyar’ı anlattım… Nice şairleri, nice ozanları anlattım… Bu sayfada bine yakın makalem var… Hep onları anlattım… Sevelim, sevmeyelim ama hepsi bizim, hepsi bu coğrafyanın ürünü…

Ahmet Arif’in bir şiiri vardı:

‘’Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?’’

Biz Anadolu’ysak, bunlar da bizim! Tanıyalım istedim…

Daha önceleri de yazmıştım… Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur… Bu yanlışlarımız ve eksikliklerimiz bir değirmenin taşları gibi arasına alıp öğütüyor bizi… Ne yazık ki farkında değiliz…

Bu kadar uzun bir girişten sonra gelelim sadede:

Toplum olarak her şeye ‘’siyah’’ ve ‘’beyaz’’ olarak bakıyoruz. Bir şiir paylaşıyorum, itiraz geliyor; ‘’Şairi şöyle…’’ Bir kitap tanıtıyorum, itiraz geliyor: ‘’Yazarı böyle…’’ Bir tarihi şahsiyeti anlatıyorum, itiraz geliyor: ‘’Adam öyle…’’  Hukukta avukatlar mahkemede katili değil, insanı savunurlar… Sanatçının sanatı ayrıdır, kişiliği ayrıdır… Kitabın yazarı ayrıdır, yazdığı ayrıdır… Beni ilgilendiren de sanatçının sanatıdır… Yazarın kitabıdır… Beni eleştirebilirsiniz ele aldığım şiirler, edebi metinler, tarihi konular üzerinden… Konu bazında ‘’ne kadar da banal ve zevksiz olduğumu’’ söyleyebilirsiniz. Bu eleştirilerinize hak da veririm, teşekkür de ederim… Ancak neden bu şairin şiirine yer veriyorsun, neden bu yazarın kitabını ele alıyorsun, neden bu adamı, bu tarihi şahsiyeti tanıtıyorsun diye eleştirirseniz inanın en basit ifadeyle bana haksızlık yapmış olursunuz… Daha yenilerde yazmıştım, anlatmıştım ‘’hain’’ diye bilinen 150’likler içinde olan Rıza Tevfik (Bölükbaşı)’i, namı diğer ‘’Feylozof Rıza’’yı... Şimdi ben ‘’hain’’ diye bilinen bu tarihi şahsiyeti yazmayayım mı?

Eşşeğin heybesinden düşmüş acem karpuzu gibi ikiye, üçe, beşe bölünmüş, yıllardır bilinçli bir şekilde yürütülen kin ve nefret söylemleri sonucu kutuplara ayrılmış insanlarımız istiyorlar ki bir mevziiye yerleşeyim, oradan karşı mevziiye kurşun sıkayım, bomba atayım, karşı mevziiye en ağır top, füze uçak mermilerini yönlendireyim, yaylım ateşe başlayıp en ağır salvoları atayım… Yine insanlarımız istiyorlar ki dünyayı ‘’siyah’’ veya ‘’beyaz’’ olarak göreyim, kafalarındaki tasarladıkları kalıba, kıstasa, ölçüye gireyim... O zaman benden iyisi yok… Eğer II. Abdülhamit’i anlatacaksam ya ‘’Kızıl Sultan’’ diye anlatayım ya da ‘’Ulu Hakan’’ diye… Osmanlıyı anlatacaksam ya övgüler dizeyim ya da yergiler sıralayayım… Eğer ben o kalıba girmezsem, ben o kalıba sığmazsam o zaman da her iki taraftan da bu salvoları ben yiyeyim… Söylerdi zaten Seyyid Nesimî; ‘’Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam!’’

Tekrar buraya dönmek üzere yine kısa bir tarih / edebiyat turu yapayım..

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel
İster Kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol, yine gel
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...”

Bu rubaiyi okuyunca hemen aklımıza Mevlâna gelir değil mi? Bu rubai hemen herkes tarafından Mevlâna'nın diye bilinir. Ancak bu rubai Mevlâna’ya ait değildir. Bu rubai Orta Asyalı ünlü sufi Ebu Said-i Ebu’l-Hayr'a aittir. (Bu rubai, Ebu Said-i Ebu’l-Hayr'ın "Rubaiyyat-ı Baba Efdal-i Kasani" adlı eserinde 7 numara ile "Baba Efdal"'in rubasi olarak yer alır. Yakup Şafak, Mevlana'ya Atfedilen Yine Gel Rubaisine Dair, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, 2009)

İlber Ortaylı da Mevlâna'nın hiçbir kitabında bu dizelerin bulunmadığını, bu şiirin Mevlâna'dan sonra ona isnad edildiğini ifade eder. Mevlâna’nın beyitlerinin yer aldığı Divan-ı Kebir nüshalarında bu dizeler başlangıçta yer almışsa da daha sonraki baskılarında hata fark edilerek çıkarılmıştır. Mevlâna’nın  ‘’Mesnevi’’si altı cilt olup, bu rubai Mevlâna’ya ait olmayıp ona atfedilen Mesnevi’nin yedinci cildinde geçmektedir.

Aslında önemli olan bu rubainin Mevlâna'ya ya da Ebu Said-i Ebu’l-Hayr'a ait olup olmaması değildir. Önemli olan birliğin, beraberliğin, hoşgörünün, Allah’ın yarattığı farklılığın zenginlik olarak görülmesinin dörtlük haline getirilmiş olmasıdır.

Mevlâna’ya ait olan bu anlama yakın gerçek rubai ise şu şekildedir:

''Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,
Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz...
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...''

Görüldüğü gibi Mevlâna’ya ait diye bildiğimiz “Gel, gel, ne olursan ol yine gel’’ diye başlayan rubainin Mevlâna’ya ait olmaması onun büyüklüğünden, onun insan sevgisinden, onun Allah’ın yarattığı farklılıklara hoşgörüsünden bir şey eksiltmez.

Nam-ı diğer ‘’Şark Bülbülü’’ (ki bu lakabı ona Atatürk vermişti), Diyarbakır Ulu Camii Müezzini Celal Güzelses’in ‘’Yaş Destanı’’ isimli türküsünün son iki dizesi şöyle idi:

"Beni ağlatma ki sen de gülesin,
Hem murada, hem maksuda eresin!.."

Bu sözler Anadolu’nun bin yıllık feryâdı idi, bu sözler Anadolu’nun bin yıllık figânı idi. Hayatın özü de bu sözlerde gizli idi: Beni ağlatma ki sen de gülesin, hem murada, hem maksuda eresin!..

Şeyh Edebali de Osman Gazi’ye söylemez miydi: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!”  Ayet de, Mevlâna da, Ebu Said-i Ebu’l-Hayr da, Şeyh Edebali de aynı şeyleri söylüyor aslında: sevgi, sevgi, sevgi, illaki sevgi...

Tarihçi Cemal Kutay bir TV programında anlatmış; sadrazamın biri padişaha "Kan döneminin bittiğini bu millete inandırmamız lazım" demiş.

Sadrazamın dediği gibi ülkemizde de kan, kin ve nefret döneminin biteceğini, artık bitmesi gerektiğini birilerinin bu millete inandırması lazım... 

Nasıl mı?

Cevabı; Mevlâna'da gizli, Ebu Said-i Ebu’l-Hayr da gizli, Hacı Bektaşî Veli'de gizli, Akşemseddin'de gizli, Yunus Emre'de gizli. Cevabı; bu coğrafyanın yetiştirdiği sevgi dolu gönüllerde gizli... Cevabı; Şeyh Edebali'nin Osman Gazi’ye söylediğinde gizli... Cevabı; insanları güldürüp, hem murada, hem maksuda ermede, erdirmede gizli... Cevabı; tarihi, bir kin ve nefret kaynağı olarak değil de ders alınacak ortak bir geçmiş olarak görmede gizli… Cevabı; yaratılanı yaratandan ötürü, her türlü mezhepten, etnisiteden, kamplaşmaktan, kutuplaşmaktan uzak; kapsamada, kucaklamada, sevmede, hoşgörüde, olduğu gibi kabul etmede gizli... Cevabı; Allah’ın yarattığı farklılığın zenginlik olarak görülmesinde gizli... Cevabı; Hakk'ta, hakta, hukukta ve adalette gizli... Cevabı; sevgi de gizli, sevgide... Cevabı; insana saygıda, insana sevgide gizli... 

Eğer biz bu cevabı bulamazsak birbirimizi çiğ çiğ yiyeceğimiz, pusuda bekleyen akbabalara yem olacağımız gizli değil ayan beyan açıktır... Zaman; karşılıklı mevzilenerek birbirimize salvolar atma zamanı değildir…

Önceki gün I. Artemis’i konu alan ‘’300: Bir İmparatorluğun Yükselişi’’ filmini anlatırken yazmıştım: Atinalı General Themistocles, Perslerle olan savaşı kazanmak için eski rakipleriyle bir araya gelmek zorundadır. Bu rakipler de Spartalı savaşçılardan başkaları değildir. Ve film şu evrensel mesajı verirdi: ‘’Büyük güçlere karşı birleşerek savaşmak ve organize olmak, özgürlük için vazgeçilmezdir.’’ Bunun için de filmin bir sahnesinde, Themistokles, otoriter yönetime sahip Sparta'nın kraliçesine birlik olmanın önemini anlatırdı.

Zaman çok kötü bir zamandır. Ve zaman ''Birlik'' zamanıdır. Zaman armudun sapı ile üzümün çöpü ile uğraşma zamanı değildir. Zaman Hakk'tan, haktan, hukuktan, adaletten ve demokrasiden yana olanların birlik zamanıdır...

Gelin canlar bir olalım!

Osman AYDOĞAN



Şîr-î Pençe

12 Temmuz 2020

Tarih okurken genellikle içindeki ayrıntıları pek bilmeyiz. Aslında tarihi tarih yapan ve okunmasını zevkli kılan bu ayrıntılardır. Ancak bizlere tarih hep yavan, ayrıntısız ve hikâyesiz olarak anlatıldı…

Örneğin bizlere lise mekteplerinde, hadi lise neyse de tarih eğitimi veren fakültelerde Osmanlının Memluklerle yapılan Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) muharebelerini yüzeysel bir şekilde anlattılar... Neden yüzeysel anlattılar bunu ayrı bir yazımda yazayım... Ama bugün sizlere Yavuz Sultan Selim'in bu seferindeki bir hikâyesini ve Yavuz Sultan Selim'in bilinmeyen bir dramını anlatayım…

Türkmen Kızı

Yavuz Sultan Selim, Ridaniye ve Mercidabık seferleri esnasında Şam yakınına otağını kurdurarak burada üç ay kadar kalır. Bir Türkmen kızı da zaman zaman padişahın çadırına gelerek, otağın temizlik işlerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik işlerle meşgul olur. Yine bir sabah temizlik için geldiğinde, Sultan Selim’i görür. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıverir, gönlünü kaptırır ona. Hani kalbin, her an bir halden başka bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya, zamanla Türkmen kızının kalbinin içini, ince bir sızı sarar ve başlar genç kızın kalbi için için kaynamaya. 

Bir gün, genç kızın gözü, hünkâr çadırının direğine ilişir.  Aşkın gücü ona, direğin üst kısmına şöyle bir satır yazma cesaretini verir; 

'’Seven insan neylesin?” 

Yavuz Sultan Selim, otağına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark eder. ”Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endişe derken alır eline kalemi söyle bir satır da o yazar aynı direkteki dizenin altına;

'’Hemen derdin söylesin.” 

Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktığında otağın direğine, sevincinden ağlar, o küçücük kalbi heyecandan göğsüne sığmaz olur, yer de onun olur âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-i aşkta bulunmanın, ateşle oynamanın, ateş girdabına bilerek atlamanın da ölümcül bir tehlikesi de vardır.  “Varsın olsun bu aşk, buna değer’’ diye düşünür... Aldığı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamaz ama yine de içinde bir korku kurdu vardır ki genç güzelin, yüreğini her gün diş diş, burgu burgu kemirir... Aşkın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüreğin imdadına yetişir derhâl. Bir satır daha yazar aynı direğe; 

“Ya korkarsa neylesin?” 

Yavuz Sultan Selim, aksam çadıra döndüğünde, not düştüğü direkteki satır gelir aklına. Bakar ve okur ki aşkın heyecanın ve korkunun karıştığı, tezat dolu sözcüklerin buluştuğu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karşısında. Hemen o satırın altına bir mısra daha ekler, aşka yenik düşen koca padişah: 

'Hiç korkmasın söylesin.” 

Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları şöyle dizilir direğin üzerine: 

“Seven insan neylesin? Hemen derdin söylesin. Ya korkarsa neylesin? Hiç korkmasın söylesin.”

Sabahın olmasını sabırla bekler padişah. Seher vakti sırdaşı Hasancan’i çağırtır, derhâl bir emir verir: ”Biz dahi merak edip onu görmek isteriz, tîz elden bu kızı huzura getirin.” 

Emir derhâl yerine getirilir ki ahu gözlü, endamı hoş, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli gelir hünkârın karşısına… Hünkârın emriyle derhâl bir düğün alayı tertip edilir. Eğlenceler, yemeler içmeler…

Düğünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülür. Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, şaşkına çevirir herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme boğulur. Ahu gözlü Türkmen dilberinin ”Selim” diye çarpan saf ve küçük yüreği, bu büyük cihan sultanının aşkındaki sırrı kaldıramaz ve birden duruverir. O çadırın direği, bu olayın canlı fakat ketum şahidi olur asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadığı gibi o gencecik yüreğe, buna fani âlemde bir çare de bulunamaz.

Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda koca hünkârın, hüngür hüngür ağladığı söylenir. Sonunda en güçlü orduları yenen ve Osmanlının güçlü divan şairlerinden sayılan koca hünkâr Türkmen kızına yaptırdığı mezarın mermer taşına, su dörtlüğü kazdırarak, dünyaya, aşkın gücünün karsısındaki çaresizliğini anlatır:

‘’Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek 
Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek 
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân 
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek’’

(Gözbebeğime bilmem ne büyü etti felek 
Ağlamamı bol yaşımı kan etti felek 
Aslanlar kahrımın pençesinde titrerken 
Beni bir gözleri ahuya muhtaç etti felek)

Felek bununla da yetinmez...

Gelelim işin esası olan feleğin, kaderin asıl cilvesine!

Şîr-î Pençe

Yavuz Sultan Selim babası dünyada iken tahta çıkar. Rivayet odur ki bu durum babasının çok zoruna gider. Babası bu durum üzerine beddua eder. Babanın bedduasının şu şekilde olduğu rivayet edilir:

‘’Evlat sen beni bu hallere eyledin ya şîr-î pençelere kurban gidesin!"

Yavuz Selim'in de bu beddua üzerine şöyle dediği rivayet edilir: ‘’Babamın bu ahını aslan kuvvetinde düşman belledim, önüme geçen tüm düşmanlarımı ezdim.’’

Bu nedenle de Yavuz Sultan Selim yukarıda bahsi geçen şiirinde babasının bedduasına da cevap olarak ‘’Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân’’ diye yazar… 

Yavuz sekiz yıllık saltanatında büyük işler yapar, imparatorluğu genişletir. Fakat baba bedduası sekiz yıl sonra Yavuz’un yakasına yapışır ve sırtında şîr-î pençe hastalığı çıkar. Şîr-î pençe, aslan pençesi denilen bir karbonkül hastalığıdır.

 ‘’Şîr-î pençe’’ ilk olarak anlattığım gibi babanın bedduasında geçer. Ancak kaderin cilvesi imparatorluğu üç katına çıkaran cihan padişahı bu bedduanın oluştuğu bir biçimde acılar içinde hayata veda eder.

Sırtında kendisine rahatsızlık veren bu oluşumu (şîr-î pençe) fark eden Yavuz Sultan Selim emrindekilere sıkmalarını söyler. Emrindekiler "hekimler baksa, belki ciddi bir şeydir" diye uyardılarsa da dinlemez Yavuz, "sivilcedir" diyerek tellağa sıktırır.  

Yavuz Sultan Selim Han bu hastalık vesilesiyle yatağa düşer. Ölüm vaktinin geldiğini anlayan ulu hakan yanından ayrılmayan kadim dostu Hasancan'a durumunu sorar: ‘’Hasancan, durumumuz nicedir?’’ Hasancan cevap verir: ‘’Hünkârım Allah'la olma vakti geldi.’’ Yavuz tekrar sorar: ‘’Bre Hasancan, sen şimdiye kadar bizi kiminle bilürdün?’’

Daha sonra padişahın isteğiyle Hasancan "Yasin" suresini okumaya başlar. Padişah da kendisine eşlik eder. Hatta bir yerde yanlış okuduğunu söyleyerek tekrar baştan almasını ister.  Ancak Hasancan sureyi bitiremeden Yavuz ruhunu Hakk'a teslim eder.

Yazar Yavuz Bahadıroğlu’nun ‘’Şirpençe’’ (Nesil Yayınları, 2000) diye bir kitabı var. Bu konu kitapta detaylı bir şekilde anlatılır.

Tarihin zararı     

Bu kitabın  (Şirpençe) tanıtım yazısında Yavuz Sultan Selim şöyle der…

‘’Vükela ve ümeranın süslü elbiseler giymesi, padişahlarına tazimden ileri gelir. Biz Allah`tan başka kime tazime mecburuz ki, bu külfeti ihtiyar edelim? Bizim Padişahımız vücudu saran libasa değil, ruhun içindeki inanca bakar.’’

Tarih güzel olmasına güzel de ancak şöyle bir zararı var: İster istemez soru sorduruyor…

Günümüzde kocaman kocaman saraylarda, süslü süslü tahtlarda oturanlar, süslü püslü libaslar giyenler, şatafatlı şatafatlı arabalara, tayyarelere binenler acep kime tazime mecburlar ki bu külfeti ihtiyar eylerler? Yoksa ruhun içindeki inancın eksikliğini kocaman kocaman saraylarla, şatafatlı şatafatlı arabalarla, süslü püslü libaslarla mı örterler?

Osman AYDOĞAN



Karya Kraliçeleri: I. ve II. Artemis 

12 Temmuz 2020

Lidya, Likya ve Karya Batı Anadolu’da tarihte hüküm sürmüş üç uygarlığın adıydı... Üst üste üç yazımla Solon’u anlatırken Lidya’yı Krezüs ile anlatmıştım… Sonra Likya’yı da anlattım... Sıra geldi Karya’ya…

Ancak Karya’yı kraliçeleri Artemis I ve Artemis II ile anlatacağım…

Karya (Karia) ise Büyükmenderes nehrinin güney kısmı ile Teke yarımadasının arasındaki bölgedir. İlk başkentleri Milas (Mylasa)’tır. Daha sonra deniz kıyısında olması sebebiyle Bodrum (Halikarnassos) başkent olur… Karyalılar denizcilikte çok ileri bir toplumdular ve ana erkildiler. Kadınlar tarafından yönetilmiştir. Bir uygarlık düzeyi yaratmış olan Karyalıların Anadolu'nun bir yerli halkı olduğu konusunda tarihçiler arasında bir mutabakat vardır.

I. Artemis

‘’Solon’’ başlıklı yazılarımda anlattığım gibi Lidya krallığına son veren Persler MÖ 546 yılından itibaren kıyıdaki kentleri de ele geçirirler. Ege’de kentler Pers yanlıları ve Helen yanlıları olmak üzere ikiye ayrılırlar. Karya da başkenti Bodrum ile birlikte Perslerin tarafına geçerler. O sıralar Karya’nın başında I. Artemis (Artemisia) vardır. Herodot, burada diğer müttefiklerinin tersine I. Artemis’in herhangi bir zorlama olmadan Perslerin safına katıldığını söyler.

I. Artemis, güzelliği yanında cesareti ve yiğitliğiyle tanınır. Heredot, ‘’Tarih’’ kitabında onu girişken ruhlu ve korkusuz biri olarak tanımlar. Artemis’in kocası öldüğü ve oğlu da çok küçük olduğu için krallığı yönetmeye başlar.

MÖ 480 yılında Persler ve Helenler arasındaki gerilim savaşa dönüşmek üzeredir. I. Artemis Helenlerle yapılacak deniz savaşı ile ilgili bir toplantıda Helenlerle deniz savaşına girmenin tehlikeli olacağını ve bu savaşa karşı olduğunu söyler. I. Artemis, ağır Pers gemilerinin çevik Yunan triremelerine (*) karşı savaşmasının uygun olmadığını söyler. Pers kralı Kserkses (I. Serhas) I. Artemis’e hak verir ancak çoğunluk savaştan yanıdır. Sonunda savaş kararı alınır ve hazırlıklara başlanır.

Salamis Deniz Savaşı

Pers donanması MÖ 27 Eylül 480 gecesi Salamis koyuna (**) girer… Ertesi gün olan 28 Eylül’de Persler ve Helenler arasında tarihin bilinen ilk deniz savaşı olan Salamis Deniz Savaşı başlar. Başta Perslere karşı gerileyen Helenler Salamis adası yakınlarına çekildikten sonra Pers donanmasına karşı üstünlük kurarlar. Ardından tüm Pers gemileri batırılır. Sonuçta Persler Helenistandan çekilmek zorunda kalırlar.  Ancak beş gemisiyle Pers donanması safında savaşan I. Artemis bu savaşta hiçbir kayıp vermeden Helen donanmasını yarıp geçmeyi başarır. Bu sebepten Pers kralı Kserkses I. Artemis için şu sözleri söyler:

“Benim erkeklerim kadın gibi, kadınlarım da erkekler gibi savaştı.”

Böylece yaklaşık on iki saat süren tarihin ilk büyük deniz savaşlarından biri olan Salamis Deniz Savaşı’nın yenileni Persler olur. Ancak savaşa beş gemisi ile katılıp, filosuna komuta edip yara almadan çıkan I. Artemis dünyanın ilk kadın amirali unvanını da alır.

I. Artemis’e dair kaynaklar

Bu savaşı Herodot, ‘’Tarih’’ (Tarih, Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, 1991) kitabında detaylıca anlatır. Bütün tarihçiler de bu savaş hakkında kaynak olarak Heredot’un bu kitabını kullanır. Zaten bu savaşı Bodrumlu Herodot’tan bir başkası da yazamaz ve anlatamazdı. Bu savaş yapıldığında Herodot, Karya’nın başkenti Bodrum’da yaşayan henüz beş yaşındaki bir çocuktur. Yıllar sonra işte bu kitabında bu savaşı anlatır… 

Arkeolog Ahmet Semih Tulay da ‘’Ege’nin Antik Öyküleri’’ (İlya, 2017) kitabında bu savaşı detaylı bir şekilde anlatır…

Ancak Halikarnas Balıkçısının kitaplarında I. Artemis’in ayrı bir yeri vardır.  Halikarnas Balıkçısı, ‘’Hey Koca Yurt’’ (Bilgi Yayınevi, 2001) ve ‘’Mavi Sürgün’’ (Bilgi Yayınevi, 1981) kitaplarında hem I. Artemis’i hem de bu savaşı anlatır.

Ayrıca Halikarnas Balıkçısı, ‘’Turgut Reis’’ (Bilgi Yayınevi, 2014) romanında güzelliği Avrupa’ya ün salmış olan Kontes Ciyulca Gonzaga kendini I. Artemis’le karşılaştırır: “Bir kolunu, ok atıyormuş gibi uzatıp, bir bacağını koşuyormuş gibi arkasına kaldırıyor, ‘işte Ay Tanrıçası Artemis’ diyordu.

I. Artemis Helen olsaydı

Yine Halikarnas Balıkçısı, "Hey Koca Yurt" kitabında da I. Artemis hakkında şunu yazar: "Düşünülsün bir kez: Bu Artemisiya, Hellen olsaydı ve böyle bir deniz savaşında Hellenistan’ın yanını tutsaydı, o Artemisiya hakkında ne candan destanlar, ağıtlar ve neler de neler Batı edebiyatını doldurmazdı? Artemisiya’nın bütün kabahati, Anadolu’nun bir yavrusu olması ve Hellen olmamasıydı." (s. 133)

Öyle değil mi, bu kadar etkileyici bir kişiliği Batı dünyası görmezden gelmiştir. Artemis hakkında öyle bir dizi kitaplar, oyunlar, tiyatro eserleri yazılmamıştır. Mesela Shakespeare Artemis'i görmezden gelmiştir... 

Batı dünyasında Artemis hakkında sadece bir film yapılır... O da 2014 yılı ABD yapımı bir filmdir: ‘’300: Bir İmparatorluğun Yükselişi’’ (özgün ad: ''300: Rise of an Empire'')… Bu film 2007 yılı yapımı ‘’300 Spartalı'’ filminin devamı niteliğinde olan bir filmdir. Dikkat edilirse film sözde Artemis’i anlatır ama filmin adında Artemis yoktur. Gerçi filmin adı önce ‘’300 The Battle of Artemisia’’ olarak belirlenirse de ancak daha sonra filmin adı ‘’300 The Rise of an Empire’’ olarak değiştirilir… Artemis'e ait bir film çekilir ama Artemis'e filmin adında bile tahammül edilmez. Artemis’i gölgede bırakmak için de filmde iki başrol oyuncu belirlenir. Birisi Avustralyalı oyuncu Sullivan Stapleton’un canlandırdığı Atina Donanması’na komuta eden Atinalı General Themistokles, diğeri de Fransız oyuncu Eva Green’in canlandırdığı Artemis’tir… Filmde Artemis, sadece intikam için yaşayan acımasız ve entrikacı bir Pers kumandanı olarak tasvir edilir... Ve filmde Helenler öne çıkarılır... Tabii ki kazanan da Helenler ve Atinalı General Themistokles'dir... (***)

Bu konu batı dünyasında sadece Artemis'e özgü bir konu da değildir. O meşhur ‘’Troy’’ (Truva) filminde bile konu, hikâyenin baş aktörleri Truvalı olmasına rağmen filmde hep Helenler öne çıkarılır. Filmde ne Truva kralı Priam ne de Truva Prensi Hector ve Truva Prensi Paris öne çıkarılır. Filmde öne çıkarılan Helenli Aşil’dir. Onu da dünyaca ünlü oyuncu Brad Pitt canlandırır… Anlıyorsunuz değil mi?

Gelelim II. Artemis’e 

Aradan 127 -130 yıl geçer. Geliriz MÖ 353 yılına... II. Artemis, kocası Mozolos (Mausolos) öldükten sonra Karya kraliçesi olur.

II. Artemis iki özelliği ile anılır. Bunlardan birincisi yaptırdığı anıt mezar diğeri ise I. Artemis gibi kadın bir amiral olmasıdır.

II. Artemis’in yaptırdığı anıt mezar: Mozolos

II, Artemis, henüz kocası hayattayken onun anısını yaşatmak için dünyanın hayran kalacağı bir anıt yaratmak ister. Mimarlarına projeler çizdirir. Bunlardan birisini seçerek inşaata başlatır. Bu anıt mezarın yapımı hem kocası hem de kendisi yaşama veda ettikten sonra bile yıllarca sürer…  

Kral Mozolos’un mezarı antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir. Mezar, üç medeniyetin mimari bir ürünü olarak tasarlanır; tabanında Pers, ortasında Helen, üstünde de Mısır mimarisini (Pramit şeklinde) tek bir eserde birleştirir. Anıt mezar üzerinde üç yüzden fazla insan figürü temsil edilir. Bunlar hanedanlığın kadın ve erkek mensuplarına aittir. Yani II. Artemis bu anıtı sadece kocası ve kendisine değil bütün bir hanedanlığa adamıştır. En üstte dört at bir savaş arabasını çeker, karı-koca II. Artemis ve Mozolos ayakta dikilirler… (****)

Günümüzde kullandığımız ‘’Mozele’’ sözcüğü de buradan gelir.

Amiral II. Artemis

Mozolos MÖ 353 yılında ölür. II. Artemis MÖ 353 ve 351 yılları arasında Karya kraliçesi olarak Karya’yı yönetir. Ancak Karya’ya bağlı Rodoslular bir kadının yönetimine girmek istemezler. İsyan ederler. Rodoslularla beraber aynı zamanda kuzeydeki Latmoslular da ayaklanırlar.

Helenlerin de kışkırtması ve yardımıyla Rodoslular Karya’nın başkenti Bodruma denizden saldırıya geçerler. II. Artemis, Bodrum'a denizden saldırıya geçen Rodos donanmasına karşı çok akıllıca bir savunma planı hazırlar. Bu plana göre Rodos donanmasının Bodrum’a kadar gelmelerine izin verir. Kendi donanmasını Rodos Limanı dışına çıkartarak yakındaki bir koya gizleyerek Rodosluları Bodrum’da donanma olmadığına inandırır.

Buna aldanan Rodos donanması Bodrum limanına girerek burada demirler. Rodoslular büyük limana demirledikleri vakit Artemis’in emriyle halk donanmayı alkışlayarak kenti teslim edeceklerini söyler. Bunun üzerine Rodoslular gemilerini limanda öylece bırakıp şehri ele geçirmek için karaya çıkarlar. Bundan sonra II. Artemis filosunu gizli limandan sessizce çıkarır. Küçük adanın arkasından dolaşarak, Rodos gemilerinin demirli bulunduğu limana girer... II. Artemis, Rodosluların boş bıraktıkları donanmalarını limandan açığa çektirir. Sonra da askerlerini gemilerden karaya çıkartarak Rodosluları kentte etraflarını kuşatarak bozguna uğratır.

II. Artemis sonra da boş kalan Rodos gemilerine kendi askerlerini bindirerek Rodos’a doğru yola çıkar. Kendi askerlerinin başlarını zafer çelenkleriyle donatır. Kendi ordularının zaferle döndüğünü zanneden ve hiçbir önlem almayı düşünmeyen Rodoslular limanı II. Artemis’in donanmasına açarlar. Kolayca limana girmeyi başaran II. Artemis şehri ele geçirir ve isyancıların ileri gelenlerini idam ettirir.

II. Artemis, başarısının anısına düşman ganimetlerinden ve silahlarından bir zafer anıtı yaptırır. Üzerine de Rodos kenti diye yazdırır. Anıt, biri kendi diğeri Rodosluları temsil eden iki ayrı bronz heykelden oluşur. II. Artemis, kendi heykelini Rodos kentini köle yaptığını gösterir şekilde tasvir ettirir. II. Artemis, bu zafer anıtını Rodoslular ortadan kaldırmasın diye anıtın bulunduğu araziyi yasak bölge ilan ettirir. Bir rivayete göre bir kadına yenilmekten utanç duyan Rodoslular tarafından anıtın etrafı duvarlarla çevrilmiştir.

Böylece Kraliçe II. Artemis, zekâsı, cesareti ve savaşçı ruhuyla atası I. Artemis’in izinde olduğunu kanıtlar. II. Artemis, dünyanın ikinci kadın amirali olarak ününü Karya sınırlarının ve zamanın ötesine taşır… (*****)

II. Artemis hakkında kaynaklar

II. Artemis hakkında ne yazık ki yeterli kaynak yoktur. Tarihi yazacak bu coğrafyanın çocuğu Herodot, II. Artemis doğduğunda çoktan ölmüştür. Ancak yine de Halikarnas Balıkçısı kitaplarında bahseder (Hey Koca Yurt) Bir de Arkeolog Koray Konuk, ‘’Karun'dan Karia'ya’’ (Ege Yayınları, 2003) isimli kitabında çoğu yabancı kaynaktan alıntı yaparak II. Artemis’ten ve bu savaşından bahseder.

Vefa, İstanbul’da bir semt adıdır

Hem I. Artemis hem de II. Artemis Bodrumludurlar, Anadolu kökenlidirler, bu coğrafyanın evladıdırlar. Ancak ne yazık ki hak ettikleri değer verilmez. Batılılar Helen olmadıkları, Anadolu evladı oldukları için değer vermez… Biz de Arap olmadıkları için değer vermeyiz. Bir Arap ‘’Rabia’’ kadar tanınmaz Artemisler bu coğrafyada… Bodrumda kıyıda köşede kalmış bir sokağın ve bir pansiyonun adıdır Artemis… Velhasıl biz tarih, kadir, kıymet, vefa bilmez bir toplumuz… FB’li Alex’in heykelini yapalım değil mi?

Aynı coğrafyadaki tarihi kök bilgiler, tarihi figürler ve tarihi motifler, güçlü bir ağacın kökleri gibi bir toplumu ayakta tutan ve besleyen unsurlardır der tarihçiler... Her rüzgârda savrulmamak için, fırtınalarda yıkılmamak için, kuraklık zamanlarda yaşayabilmek için ağaçlar bile köklerini derinlere salarlar...

Osman AYDOĞAN

(*) Trireme gemiler. O çağlarda teknik olarak yapımı mümkün olan en uzun gemiye bile, arka arkaya en fazla 25 kürekçi dizilebiliyordu. Geminin hızlı yol alması ve savaşta saldırılan gemiye kuvvetle mahmuz bindirebilmek için daha fazla kürekçi gerekiyordu. Gemi yapım ustaları bu sorunu üst üste üç kat kürekçi yerleştirerek çözdüler, böylece tekne boyunu uzatmadan kürekçi sayısı üç katına çıkarılabildi. Trireme adı buradan gelmektedir...

(**) Salamis Koyu, Atina'nın bulunduğu yarımadaya kuzeyden güneye paralel uzanan ve özellikle antik çağda Atina limanının güvenliği açısından stratejik öneme sahip olan ada bölgesinde bulunan koy…

(***) Artemis ile ilgili değil ama madem söz bu filmden açıldı film hakkında şu bilgiyi de aktarayım: Atinalı General Themistocles, bu savaşı kazanmak için eski rakipleriyle bir araya gelmek zorundadır. Bu rakipler de Spartalı savaşçılardan başkaları değildir. Ve film şu evrensel mesajı verir: ‘’Büyük güçlere karşı birleşerek savaşmak ve organize olmak, özgürlük için vazgeçilmezdir.’’ Mesela filmin bir sahnesinde, Themistokles, otoriter yönetime sahip Sparta'nın kraliçesine birlik olmanın önemini anlatır. Tabii bizim ''Birlik'' nedir anlamamız mümkün değildir. Bizler hep armudun sapı ile üzümün çöpü ile uğraşırız.!...

(****)  Padişahı Abdülmecit zamanında İngiltere, Halikarnas Mozole’sini araştırması için bir arkeolog ekibini Bodrum’a gönderir. Arkeloglar çok geçmeden de mozolenin kalıntılarına ulaşır. Kazı sırasında buldukları kabartmaları, Mozolos ve Artemis'in heykelleri ve dört atlı arabanın parçalarını dönemin İngiltere Büyükelçisi vasıtasıyla İngiltere’ye götürmek için Osmanlı Padişahı Abdülmecit’ten izin isterler. Abdülmecit ise hiç düşünmez,