Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV 2016

Politikanın bir başka araçla devamı olarak ‘’Terör’’

Güvenlik politikaları ile ilgili olarak 20’inci yüzyılın son yarısından bu yana yaşanan gelişmeler bu alandaki son 500 yıllık gelişmelerden daha fazla olarak jeopolitik düşünceyi ve uluslararası ilişkileri etkilemiştir. Westfalya Barışı’ndan (1648) beri diplomasi kendisini devletler arası ilişkilerin düzenlemesine ve kendi ülkesinin gücünün genişlemesine konsantre olmuştur. Bu anlamda “diplomasi”, “askerî güç” ve “coğrafya” bir bütünlük teşkil etmiş, müzakereleri temel alan diplomasinin sınırları “imkânların sanatı”na kadar uzanmış, “savaş” da “diplomasinin başka araçlarla devamı” olarak öngörülmüştür.

Klasik jeopolitik düşüncede jeopolitiğin ana faktörleri olan “coğrafya”, “mekân”, “ulus devlet” ve ”politika” ilişkisinde çatışma araçları da bu faktörler tarafından belirlenmiş, şekillenmiş ve “savaş” da politikanın başka araçlarla devamı olan bir “çatışma şekli” olarak görülmüştür.

Modern jeopolitik konseptte ise “savaş”, klasik jeopolitik konseptte olduğu gibi sadece “politikanın başka araçlarla devamı” olarak görülmemiş, araç olarak savaş yerine “ekonomi”, “kültür” ve “postmodern genel kurallar” yerleştirilmiş ve “globalleşme” de bu araçların yasal zeminini, ‘’terörizm’’ ise görünmeyen yüzünü oluşturmuşlardır. Bu şekilde artık kriz ve çatışmaların önlenmesinde Clausewitz’in ifadesindeki “politikanın başka araçlarla devamı” şeklindeki bir zafer de artık söz konusu değildir. 21’inci yüzyıldaki çatışmalar; askerî harekâtla rakibin silahlı gücünü imha etmek yerine, bilakis istikrarsızlık, bölünme ve göç yoluyla hedef toplumu rahatsız etme amacını güden ve küçük guruplar tarafından icra edilen harekâtla karşımıza çıkmaktadırlar.  Böyle bir çatışmada hedef de rakibin silahlı kuvvetlerinin imhası olmayıp bilakis rakibin politik davranışının değiştirilmesi olmaktadır.

Günümüzde bariz bir şekilde stratejik önemli bölgelerde yeni pazarlar, ikmal yolları ve ham madde kaynaklarına giriş amacıyla büyük ekonomik bloklar, politik ağırlık merkezleri ve dünya çapında hareket eden devletsel ve devletsel olmayan aktörler arasında, içinde en modern silah teknolojilerinin ve askerî araçların kullanıldığı ekonomik kaynaklı rekabet ve çatışma yaşanmaktadır.   

Böylesi bir çatışmada bir devletin coğrafi alanına klasik anlamda bir taarruz artık günümüzde söz konusu değildir. Böyle bir bölgesel taarruz yerine devletin sistemine, toplumuna, kuruluşlarının işleyişine ve vatandaşlarının hakkına, hukukuna ve refahına yönelik bir taarruz söz konusu olmaktadır.  Böyle bir çatışmada “savaşanlar” ile  “savaşmayanlar” arasında fark kalmamakta, klasik anlamda “cephe” de bulunmamaktadır.

Son yıllarda yeni terörizmin niteliği de artmış, kullandığı güç ve şiddeti, planlama, organizasyon ve lojistik desteği normal bir harbi aratmamış ve terörizm ile mücadele bir “savaş” olarak tanımlanır hale gelmiştir. Yeni rolünde terörizm kendisine asıl amaç olarak da rakibini psikolojik olarak zayıflatmayı seçmiştir. Bundan dolayı çatışmaların ana hedefi ülke silahlı kuvvetleri değil, hedef toplumun ekonomik, kültürel, moral ve ahlaki değerleri olmaktadır.

Böylece yeni yüzyılın değişen güvenlik boyutu altında yer alan bir çatışma aracı olan ‘’terörizm’’in önemi ve ağırlığı artan bir role soyunmuş ve ‘’terörizm’’ uluslararası güç mücadelesinde fütursuzca kullanılır hale gelmiştir.  Günümüzde artık “savaş”, politikanın başka araçlarla devamı değildir. “Terörizm” kriminal bir olay olmaktan çıkmış, “terörizm” askerî bir karakter kazanarak politikanın başka araçlarla devamı hâline gelmiştir.   

Bu gelişmeler olurken 21’inci yüzyılda yoğun bilgi akışı altında yaratıcı yeteneği kaybolan kültürel çoğulculuk çatışmasında tek tek bireyler, özellikle aydınlar, entelektüel bir boyut oluşturamamışlar ve bundan da bir kimlik krizi ortaya çıkmıştır. Globalleşmenin baskısı altında hızlanan toplumsal süreç, geleneksel toplumsal yapıya aşırı bir yük getirmiş, politikanın çözüm bulamadığı klasik nasyonal devletlerde bu durumdan popülistler istifade etmişlerdir. Kültürel ve ekonomik globalleşme ne kadar fazla ise klasik devletteki popülistlerin yükselişi ve parçalanma da o kadar fazla olmaktadır. Bu durumdan en çok ekonomik ve kültürel zafiyeti olan ve siyasi istikrarı olmayan toplumlar daha fazla etkilenmişler ve etkilenmektedirler.

Globalleşme yoluyla devletsel ve bölgesel yapıların parçalanmasına yol açan böylesi çatışmalardan Ortadoğu ve Afrika’daki klasik ham madde sunucusu olan ülkeler ilk olarak etkilenmişlerdir. Dünya pazarlarına ve kaynaklarına engellenmeden giriş, üçüncü dünyanın fakir ve ekonomik olarak henüz gelişmemiş devletlerinde, devletin iç yapısını felaket derecesinde etkileyen istikrarsızlıktan devlet sisteminin parçalanmasına, kültürel ve millî kimliğin yok olmasına varan yeni çatışmalara yol açmıştır.

Globalleşmenin kazananları olarak endüstri devletleri sayılırken, düşen hammadde fiyatları ve iç ekonomik varlık olarak parçalanma süreci yoluyla üçüncü dünya devletleri kaybetmişlerdir. Globalleşme yoluyla gelişmiş ülkeler ve uluslararası firma ve finans grupları sürekli zengin olurken ve dünyanın geri kalanlarına kendi şartlarını dikte ettirirken, kaybeden ülkeler ve gruplar bu meydan okuma ile karşı karşıya kalmışlardır. Globalleşmenin kaybeden ülkeleri kendi kimliklerini, kültür ve sosyal adaletlerini korumayı ve savunmayı ‘’akılcı bir şekilde birleşip yönetme’’ yerine bölgeselleşmede, hizipleşmede, mezhepleşmede, etnisitede, ayrılıkçılıkta ve birbirlerini ötekileştirmede görmüşlerdir. Globalleşme arttıkça etnik, mezhepçi, ayrılıkçı, ötekileştirici ve radikal akımlar gelişmişlerdir.  

Terör yoluyla böylesi bir savaş yönetiminin amacı hedef toplumda ikilik yaratmak, inanış ve moral değerlerine zarar vermek, toplumu bir arada tutan sosyal elemanların yüksek değerlerini yok etmeye çalışarak rakibin direnme arzusunu kırmaktır. Bu strateji rakibe hiçbir başarı ümidi bırakmayacak şekilde arta kalan moral değerleri ve hukuk inançları ne varsa hepsini yok etmeyi hedef almaktadır.

Bir devletin gelecekteki kaderini bizzat kendisinin tayin edememesinin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan böylesi kanlı kapsamlı çatışmalar net bir şekilde beliren şu dört faktör tarafından tayin edilmektedir: Yeteneksiz hükümetler, devletin ve toplumun ortak değerlerinin güç kaybı, ekonomik yetersizlik ve postmodern çağda genel rekabete katılımda ait olunan kültür alanının yetersizliği.

Bu gelişmeler nedeniyledir ki bugün için Afganistan’dan, Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya kadar bölgede siyasi iktidarlar parçalanarak devlet kapasitesi çökertilmiş, paylaşılan ortak ulusal değer, ortak inanç ve ortak hikâyeler kaybolmuştur. Bu şekilde bölgede bir siyasal boşluk oluşmuş ve bu boşlukta  etnik ayrılıkçı guruplar aşiretlerden de güç alarak bir kabile devletini, El Kaide, El Nusra, İŞİD gibi radikal dinci terör çeteleri ise ayrı bir din devletini inşa etmeye başlamışlardır.

Böylesi bir tuzağa düşmemek ve böylesi bir akıbete maruz kalmamak için ülke içinde siyasi istikrar ile ekonomik temelin sağlamlığı, psikolojik, kültürel, hukuk, etik, demokratik ve ülkenin ortak değerleri, birleştirici, kucaklayıcı söylemler ve bu yöndeki uygulamalar, tepkisel değil de akılcı politikalar ile komşular ve büyük devletlerle olan iyi ilişkiler hayati önem kazanmaktadır.

Zaman aklı selimle düşünme ve hareket etme zamanıdır.

Ülkesi için kaygı duyanlara ve bu ülke yönetiminden sorumlu olanlara duyurulur…

Osman AYDOĞAN  18 Aralık 2016


Horasan Spartaküsü; Ebû Müslim Horasânî


Emevîler ve Abbasiler döneminin halk kahramanıdır, Isfahan’da doğmuş, Kufe’de büyümüştür. (718-755) Asıl adı Abdurrahman, asıl künyesi ise Ebû Müslim Abdurrahman bin Müslim el-Horasanî şeklindedir. Ebû Müslim ismi ile tanınmış ve meşhur olmuştur.

Köle iken ihtilal önderliğine yükselmiştir. Emevîlerin devrilmesi ve halifeliğin Abbasîlere geçmesiyle sonuçlanan Horasan ayaklanmasının önderidir. Sadece tarihin figüranı değil baş aktörüdür,  gerçek bir tarih yaratıcısıdır Ebû Müslim. Bu nedenle Horasan Spartaküsü de derler adına…

747 yılında tüm Emevîlere karşı olan güçler, onun bayrağı altında toplanır. Merv ve Nişabur kısa süre içinde Ebû Müslim’in eline geçer. Bütün Emevî ordularını yener. Emevî hanedanı ortadan kalkar. Emevîlerin ne olduğunu ve kim olduklarını bilenler bilir; Ehl-i beyt'in öcünü almak bir Türk komutanına nasip olmuştur…

Emevî hanedanının ortadan kalkmasında ve Abbasi Devleti'nin kurulmasında önemli katkısı olan Ebû Müslim giderek güç kazanır… Abbasi Devleti'nin kuruluşundan sonra da haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı çıkar. Gücü ve adaleti nedeniyle nüfuzunun giderek artması ve devlet yönetiminde etkisinin güçlü hale gelmesi bu sefer de Abbasi yönetimi rahatsız eder.

Ebû Müslim’in gücünü kırmak için Horasan'da bazı vali ve idareciler vasıtasıyla Abbasilerin isyan çıkarma teşebbüsleri Ebû Müslim tarafından bastırılır. Ebû Müslim’in bu tür girişimleri etkisiz hale getirerek isyan teşebbüslerini bastırması Devlet içindeki itibar ve nüfuzu daha da arttırır.

Ebû Müslim’in giderek güçlenmesi, Halife Mansur’u iyice kaygılandırır. Harp meydanlarında yenilemeyen bu büyük komutan bir görüşme bahanesiyle davet edildiği Irak’ta hileyle öldürülür.

Ebû Müslim, adı gibi kökeni de esrar perdesiyle örtülüdür. Türk kökenli olduğu bilinir, ancak Fars kökenli olduğu iddiaları da vardır… Siyasi ve askerî faaliyetlerinin yanında Horasan'ın imarı ve kalkınmasında da müspet etkisi olan, Arapça ve Farsça dillerini iyi konuşabilen ve iyi bir eğitimden geçen birisi olarak ve soğukkanlılığı, acımasızlığı, ketumluğu, akıllı ve ileri görüşlülüğü ile tanınır. Hayatı gizem doludur. Tarihte böylesine aktif rol oynayıp, yaşam öyküsü pek bilinmeyen çok az insan vardır ve Orta Doğu ve İslam tarihinde Ebû Müslim kadar efsanelere ve spekülasyonlara konu olan başka bir kişilik de yoktur...

Köle iken ihtilal önderliğine yükselmesi nedeniyle o bölgedeki her kavim kendisine sahip çıkmış, onu öz evlatlarıymış gibi benimsemişlerdir. Her kavim ‘'Ebû Müslim bizdendir’' iddiasında bulunmuşlar ve adına hikâye, masal, menkıbe ve destanlar yazmışlardır. Bu menkıbelere göre Ebû Müslim ölmemiş, ak güvercin donuna bürünüp gökkuşağında gezer olmuştur. Bâtıni akımlarca 'tanrı-insan' olarak algılanmıştır. Ebû Müslim’e değişik adlar da verilmiştir: Köle İbrahim, İbrahim bin Osman, Heyyakan, Hetkan, Abdurrahman bin Müslim, Bihzadan ve Horasan Teberdarı bilinen diğer isimleridir.

Emevîlerin yıkılmasında büyük rol aldığı için Emevîlerin bedevî kültürü içinde asimile olanlar Ebû Müslim’i pek hazzetmezler.

Ebû Müslim’in en büyük meziyeti örgütçülüğü ve birleştirici özelliğidir.  Emevî zulmünden rahatsızlık duyan tüm kesimleri birlik olmaya ikna ederek onları birleştirmiştir. Ancak Ebû Müslim’in en büyük talihsizliği de onun Abbasi hanedanlığı tarafından kullanılmış olmasıdır. Ebû Müslim Abbasilere hilafet makamını altın tepsi içinde sunmuş fakat onlar tarafından katledilmekten kurtulamamıştır.

Ebû Müslim hakkında yazılı eser pek azdır. Ebû Müslim’i roman şeklinde anlatan iki kitap bulunmaktadır; Birincisi Faik Bulut’un ‘’Ebû Müslim Horasânî, Bir İhtilalcinin Hikâyesi’’ isimli kitabı (Su Yayınları, 1999), diğeri ise Corci Zeydan’ın ‘’Ebû Muslim Horasânî’’ isimli kitabıdır. (Milenyum Yayınları, 2010)

Ebû Müslim hakkındaki diğer bir kaynak kitap da Mesruri Geda’nın ‘’Eba Müslüm'ün Tabutu’’ isimli kitabıdır. (Can Yayınları, 1996)

Ayrıca Türkolog Prof. Dr. İrene Melikoff’un, 1962'de Fransızca yayınladığı "Türk-İran Epik Geleneği İçinde Horasan Teberdarı Ebû Müslim'’ (Abu Muslim, le "Porte-Hache" du Khorassan dans la tradition épique turco-iranienne) adlı bir kitabı bulunmaktadır.

1969 yılında Tamer Yiğit’in başrolünü oynadığı bir Yeşilcam filmi de vardır; Eba Müslim-i Horasan-i (Kimi bölgelerde Ebû yerine Eba denilir.)

Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir.

İbn-i Haldun ünlü Mukaddime’sinin giriş bölümünde tarihin zahiri, açıkça görülen anlamı dışında bir de saklı anlamı olduğuna dikkat çeker ve der ki: “Tarihin içinde saklanan mana ise incelemek, düşünmek, araştırmak (...) hadiselerin vuku ve cereyanın sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir.”

Mehmet Akif Ersoy o ünlü şiirinde şöyle derdi:

‘’Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! 
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 
'Tarih'i ' tekerrür ' diye tarif ediyorlar; 
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’’

Günümüzde uluslararası ilişkilerde ulaşmış olduğumuz ‘’değerli yalnızlığımız’’ı; İbn-i Haldun ve Mehmet Akif Ersoy’un sözleri ve tarihin aktörü ve tanığı Ebû Müslim Horasanî’nin Emevîlerin yıkılışı ile ilgili ve her türlü ittifaklar konusunda bir strateji ilkesi olan şu iki sözü ile beraber düşünmeliyiz diye değerlendiriyorum;

“Size düşman olanlara yaranmaya çalışır ve dostlarınızdan uzaklaşırsanız, onlar size dost olmaz; fakat siz dostlarınızı kendinizden uzaklaştırırsınız. İşte o zaman düşmanlarınızın avucuna düşersiniz.”

''Onlar (Emevîler); zararından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Düşmanlarını kazanmak için yakınlarına aldılar. Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi, uzakta tuttukları dostları da düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu.''

Tarihin her dönemde bir Emevî iktidarı ve bir Ebû Müslim vardır ve her dönemde de Ebû Müslim’i sırtından vuracak bir başka iktidar vardır...

Ve tarih tekerrürden ibarettir.

Ruhu şâd olsun.

Osman AYDOĞAN  17 Aralık 2016



Ortadoğu neden bu haldedir?


Hâr içinde biten gonca güle minnet eylemem

Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim Rahîm’i
iblisin talim ettiği yola minnet eylemem.

Bir acaip derde düştüm herkes gider kârına
Bugün buldum bugün yerim, Hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem.

Oy Nesimi, can Nesimi ol Ganî mihmân iken
Yarın şefaatlerim Ahmed-i Muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol Ganî settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkâra minnet eylemem.

Sırat-i müstakim: Doğru yol, dosdoğru yol.
Hâr: Diken.
Rahîm: Kur'an'da geçen Allah'ın 99 adından biridir. Bağışlayıcı, sevdiklerine ve müminlere âhirette merhamet eden, onları koruyan, onlara acıyan demektir.
Ganî: Kur'an'da geçen Allah'ın 99 adından biridir, çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir.
Mihmân: Gönül misafiri.
Ahmed-i Muhtar: Hz. Muhammed’in güzel isimlerinden birisidir.
Settar: Allah'ın isimlerinden olup "ayıpları örten" anlamındadır.

Yukarıdaki şiirin ismi ‘’Minnet Eylemem’’dir ve Kul Nesimî’ye aittir. 
( XIV. yüzyılda Bağdat'ta doğmuş, Halep'te derisi yüzülerek öldürülmüş tasavvuf şairi Seyyid Nesimî ile XVII. yüzyılda yaşadığı sanılan Kul Nesimî'yi birbirine karıştırmamak gerekir. Asıl adı Ali olan Kul Nesimi'nin yaşamı pek bilinmiyor.)

Ortadoğu bu hâldedir çünkü Ortadoğu halkı Kul Nesimî’nin aksine dile ve dine minneti olanların arasında kahrolmuşlardır, iblisin talim ettiği yollarda iblislerden dar olmuşlardır, kula minnetli harislerden har olmuşlardır, yeryüzü halifesi hünkâra tabilerden düçar olmuşlardır, rahimi, hüdayı, settarı, rezzakı dilde sakız, gönülde nakıs edenlerden bizar olmuşlardır.

Ortadoğu bu hâldedir çünkü kendisine doğru yolu gösteren kendi insanlarını anlamamışlardır. Eğer anlasaydı Ortadoğu insanı gerçek dinlerini ve anlasaydı Kul Nesimi’yi, Seyyid Nesimî’yi, Yunus Emre’yi, Mevlânâ’yı, Şems-i Tebrizi’yi, Hayyam’ı, Şirazlı Şadi’yi, Hafız’ı, İbni Sina’yı, İbni Rüşd’ü, İbni Haldun’u, Hallac-ı Mansur’u, Cüneyd-i Bağdadî’yi, Beyazıt-i Bistami’yi, Firdevsî’yi, Ali Şir Nevai’yi, Babürşah’ı, Şehriyar’ı, Bahtiyar Vahapzade’yi, Ahmet Yesevi’yi, Hacı Bektaşi Veli’yi, Muhyiddin İbn-i Arabî’yi, İmam-ı Rabbanî’yi, İmam Azam Ebu Hanife’yi ve hatta yüzeysel değil de tam derinliği ile İmam-ı Gazalî’yi anlasalardı ve Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü bilselerdi ve anlasalardı bu hâle düşmezlerdi, iblisin talim ettiği yollarda iblislerden dar olmazlardı, kula minnetli harislerden har olmazlardı, yeryüzü halifesi hünkâra tabilerden düçar olmazlardı, rahimi, hüdayı, settarı, rezzakı dilde sakız, gönülde nakıs edenlerden bizar olmazlardı…

Bir not: Kul Nesimî'nin bu şiirini en iyi sanatçı Ahmet Aslan yorumluyor.. Bağlantısını veriyorum. Ahmet Aslan'ın hemen arkasından da Emre Sertkaya'nın yorumu var.. Birbirinden güzel... Beğeneceğinizi umuyorum...

https://www.youtube.com/watch?v=uqROdKnNfQk

Osman AYDOĞAN  14 Aralık 2016

 ----------------------------------------------------------------

(Bu yazımı 08 Ağustos 2016 tarihinde, Yenikapı Mitinginden hemen sonra yazmıştım... Değişen bir şey yok. Zaman bu yazıyı tekrarlama zamanı...)
Bundan sonra iktidara düşen görev; acilen ülke içinde sosyal ve siyasal bir uzlaşmaya gitmeleri, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine geri dönmeleri, mezhep ve etnisiteden uzak durmaları, hukuk devletinden, parlamenter sistemden ve demokratik düzenden ayrılmamaları, dini siyasete, siyaseti de dine alet etmemeleri, farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görerek politika geliştirmeleri, dışlayıcı, ayırıcı ve ötekileştirici bir söylemle değil de kinden, nefretten uzak, sevgi diliyle, kucaklayıcı ve birleştirici bir söylemle politika oluşturmaları, çatışmacı değil, uzlaşıcı bir kültür sergilemeleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün fotoğraflarını sadece parti binasına ve miting alanına değil onun amaçlarını içselleştirerek kalplerine asmaları, askeriyeyi yeniden düzenlerken tepkisel değil, bilimsel hareket etmeleri, dışarıda ise hem komşularla hem de büyük güçlerle (ABD, AB ve Rusya) olan ilişkilerini düzeltmeleridir.
 
Aksi halde Yenikapı’da açılan bu yeni kapı heba edilip ülke; parçalanma, kaos, yalnızlık ve diktatörlükten öteye gitmeyecektir.

 

Yenikapı’da Açılan Yeni Bir Kapı (!)

08 Ağustos 2016

15 Temmuz 2016 günü TSK’ne özenle yerleştirilmiş bir cemaatin mensupları tarafından darbe girişiminde bulunuldu. Kişisel kanaatim odur ki; bu darbe girişimin yapılış ve uygulanış şekliyle amacı yönetime el koymak değil ülkede iç savaş çıkarıp ülkeyi kaosa sürüklemek, ülkeyi yeni bir Suriye veya Libya’ya dönüştürmekti. Kim planlamışsa muhtemel ki bunu böyle planlamıştı. Beni bu kanaate götüren sebep; ayaklanmaya kalkışan gücün çapı ve kapasitesinin ülke yönetimine el koymaya yetmeyecek oluşudur. Beni bu tespite götüren sebep ise; 15 Temmuz 2016 gecesi yaşananlar, TV’lerdeki görüntüler ve yakalananların ifadelerinin bunu yapanların tam tamına bir Muz Cumhuriyetinin çapulcu askerleri olduğu görünümünü vermiş olmalarıdır. Gerçi geride bir yığın soru işareti vardır. Ülkemizi, milletimizi ve devletimizi Allah korudu ki başarılı olamadılar. Bu menfur girişimin başarılı olamayışındaki en büyük etken diğer faktörlerin yanında yine TSK içerisinde görev yapan yurtsever, demokrasiye bağlı subayları, astsubayları ve uzman erbaşlarıyla canları pahasına yaptıkları mücadeledir.

Bu menfur girişimin ardından Türkiye Cumhuriyeti ne yazık ki müttefiklerinden ve Batı dünyasından umduğu desteği bulamamıştır. Bunun nedenleri olarak “Batı” kapitalizminin krizi, ABD dış politikasının Soğuk Savaş’ın bitiminden beri yalpalıyor olması,  ABD’de Trump’ın yükselişi, AB’de yükselen milliyetçilik, ırkçılık, göç dalgası, birbiri ardına gelen terörist saldırılar, Brexit ve Avrupa Birliği’nin iktidarsızlığı gibi nedenler sayılsa da Türkiye’nin son yıllarda izlediği iç ve dış politikalarla Batı dünyasına güven vermemiş olması da sayılabilir.

Bu 15 Temmuz 2016 tarihindeki menfur girişim olmasa da Türkiye’nin iç ve dış mevcut sorunları Türkiye’nin zorunlu bir politika değişikliğini gerektiriyordu. 15 Temmuz gecesi Türkiye’nin bekasının ne kadar da pamuk ipliğine bağlı olduğunu göstermiştir. Bu nedenle bu 15 Temmuz 2016 tarihindeki menfur girişim Türkiye’yi yönetenlere her zamankinden ivedi olarak Türkiye’de bir iç ve dış barışı sağlayacak politikaları uygulama zorunluluğu vebalini yüklemiştir. Türkiye mutlaka ve mutlaka ve acilen içeride sosyal ve siyasal bir uzlaşmaya gitmeli ve bu uzlaşmayı da psikolojik olarak desteklemeli, dışarıda ise hem komşuları hem de büyük güçlerle (ABD, AB ve Rusya) olan ilişkilerini düzeltmelidir.

Bu kapsamda sosyal ve siyasal bir uzlaşma için 07 Ağustos 2016 günü İstanbul Yenikapı’da yapılan mitingde halkımız, muhalefet partileri ve askeriye üzerine düşenleri fazlasıyla yaparak ülkede siyasette yeni bir kapı açmıştır. Bu mitinge mecliste yer alan bir başka muhalefet partisinin davet edilmemesini eksiklik olarak görüyorum.

Bundan sonra iktidara düşen görev; acilen ülke içinde sosyal ve siyasal bir uzlaşmaya gitmeleri, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine geri dönmeleri, mezhep ve etnisiteden uzak durmaları, hukuk devletinden, parlamenter sistemden ve demokratik düzenden ayrılmamaları, dini siyasete, siyaseti de dine alet etmemeleri, farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görerek politika geliştirmeleri, dışlayıcı, ayırıcı ve ötekileştirici bir söylemle değil de kinden, nefretten uzak, sevgi diliyle, kucaklayıcı ve birleştirici bir söylemle politika oluşturmaları, çatışmacı değil, uzlaşıcı bir kültür sergilemeleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün fotoğraflarını sadece parti binasına ve miting alanına değil onun amaçlarını içselleştirerek kalplerine asmaları, askeriyeyi yeniden düzenlerken tepkisel değil, bilimsel hareket etmeleri, dışarıda ise hem komşularla hem de büyük güçlerle (ABD, AB ve Rusya) olan ilişkilerini düzeltmeleridir.   

Aksi halde Yenikapı’da açılan bu yeni kapı heba edilip ülke; parçalanma, kaos, yalnızlık ve diktatörlükten öteye gitmeyecektir.

Osman AYDOĞAN  12 Aralık 2016


Solon! Solon! Solon!


Solon, MÖ. 640-560'da yaşadığı tahmin edilen, Atinalı devlet adamı ve şairdir. Yaptığı reformlarla Atina demokrasisinin temelini attığı kabul edilir. Kendi adıyla anılan ve Antik Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Anayasası'nı hazırlar. Antik Yunan Uygarlığı'nın yedi bilgesinden biri kabul edilen Solon, sadece kendi çağını değil, modern dönem felsefecilerini de etkilemiştir.

Fahişeliği dünyada yasallaştıran ilk kişidir. Bu sebepten ötürü döneminde devlet kurtarıcısı, velinimet, kötülükleri ve kargaşayı önleyen olarak görülür. Bu nedenle kendisi için şu dizeler söylenmiştir:

"Tüm erkekler adına iyi iş başardın ey Solon
çünkü onlar diyorlar ki, sen ilk görensin
halkın değer ölçülerini."

Kendisine sorarlar: ‘’Sen ki Aristo'nun sayabildiği 158 anayasa dâhil her şeyi bilirsin, söyle bize, en iyi anayasa hangisidir?’’ Solon adamı şöyle bir süzüp sakince cevap verir: ‘’Önce siz söyleyin bana, hangi halk ve tarihin hangi aşaması için?’’

Bir keresinde Mecliste yaptığı konuşmada şöyle diyordu Solon:
“Pek çoğunuzdan daha bilgeyim, pek çoğunuzdan daha yürekliyim. Peisistratos’un kötü oyunlarını anlamamış olanlardan daha bilgeyim, bu oyunları bilen ama korkudan ağzını açamayanlardan daha yürekliyim.”

Çokları onu deli diye görme eğilimindeydi. O buna karşı kendini bir şiirinde şöyle anlatmaya çalışır:

“Ben deliysem yurttaşlar yakında siz de deli olacaksınız. 
Deli olacaksınız gerçeklerle yüzyüze geldiğiniz zaman.”

Solon bir şiirinde şunları yazar:

“Kar ve dolu getiren fırtınalar bulutlardan gelir, 
Gök gürültüleri koyulur dupduru gökte,
Kentler çok zaman güçlülerin elinde yok olur, 
Halk bir tiranın kölesi olur cahillikle.”

Solon anlayışsızlıklardan bıkıp Mısır’a ve Kıbrıs’a gider. Daha sonra Sicilya’da bir kent kurar. Kente Solon’un adından giderek Solos adı verilir. Solon, Solos’a Atinalıların yerleşmesini sağlar. Şehirde Peisistratos tiran olunca Solon Atinalılara şu şiiri yazar:

“Kendi yanlışınız yüzünden mutsuzsanız 
Suçu tanrıların üstüne atmayın. 
Önderlerinize yönetimi veren sizsiniz. 
Bu yüzden sefil köleler oldunuz. 
Şimdi bir tilkinin izini sürüyorsunuz.
Bomboş bir kafanız var. 
Çeneye kuvvet boş sözler üretiyorsunuz. 
Yapıp ettiklerinizle ilgili hiçbir kaygınız yok.”

Şu dizeler de Solon’a aittir:

''Ölmeden önce dilini tut, 
'mutluyum' demek için acele etme,
yalnız 'talihliyim' de, o kadar.
Her şeyin sonuna bak. 
Tanrı, çok insana mutluluğu yem olarak sunar,
sonra da çeker alır elinden!''

Herodotos tarafından bu dizelerin hikâyesi şu şekilde anlatılır: Bu hikâyeye göre bizim Karun diye bildiğimiz Lidya kralı Kroisos (Krezüs) ziyarete gelen Solon'a hazinelerini, üstün ve görkemli yapıları gösterdikten sonra "bir filozof olarak sana bunca ülkeyi gezdirten meraklı yaradılışının ve bilgeliğinin ününü birçok kez biz de duyduk, bundan ötürü sana şunu sormak isteği uyandı bende, acaba mutlulukta başka herkesi geride bırakan bir kimseye rastladın mı?" diye bir soru sorar.

Kroisos'un amacı kendisinin '’dünyanın en mutlu adamı'’ olduğunu duyabilmek tabi. Fakat Solon bilgece Kroisos'un beklemediği cevaplar verir. Kroisos öfkelenir. Solon sakin bir şekilde cevap verir: "Kroisos, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet, görüyorum sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama benden istediğin şeye cevap veremem; çünkü önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını öğrenmem gerekir. Her şeyin sonuna bakmalıdır, Tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra çeker alır elinden."

Kroisos Solon'dan istediği cevapları alamayınca onu sarayından kapı dışarı eder.

Lidya kralı Kroisos'un sonu pek güzel olmaz. Pers kralı Kyros, Lidya krallığını ele geçirip, kral Kroisos'u idam edeceği sırada Kroisos, Solon ile arasında geçen konuşmayı hatırlayarak "Solon! Solon! Solon!" diye bağırır.

Allah kimseyi "Solon! Solon! Solon!" diye bağırtmasın ve kimseyi de Solon'un diline düşürtmesin...

Osman AYDOĞAN 10 Aralık 2016


Rus edebiyatının talihsiz bir dâhisi: Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN

Ey güzel ülke! Uzak ülke.
Ey bilmediğim ülke!
Ne kendi isteğimle geldim sana,
Ne de soylu bir atın sırtında.
Beni bu yiğit delikanlıyı,
Gençliğin ateşi sürükledi sana.
Bir de başımdaki şarap dumanları..

Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği, Nadir Göktürk'ün bestelediği Tanju Duru'lu, Emin İgüs'lü ‘’Ezginin Günlüğü'nün’’ seslendirdiği ve severek dinlediğimiz bu dizeler Puşkin’in bir şiiridir.

Nâzım Hikmet'in; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin.
Nâzım Hikmet’in; ‘’öldü diye her seferinde dehşetli bir keder duydum.’’ dediği şairdir Puşkin.
Nâzım Hikmet’in; ‘'yeryüzünde batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi içinde sevdiğin dört şair say deseler, bu dörtten biridir.’’ dediği şairdir Puşkin.

Nâzım'ın çevirdiğini bahsettiği Puşkin şiiri ise ‘’Kleopetra ve Âşıkları'’dır. ‘’Kleopetra ve Âşıkları’’ şiirinde Puşkin aşağıdaki dizeleri bir şarkıcıya söyletir;

Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
Benimle bir olabilirsiniz.
İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
Aşkımı satıyorum ben,
Hayatı pahasına bir gecemi benim
Söyleyin, kim satın alacak içinizden?

Aleksandr Sergeeviç Puşkin 26 Mayıs (bazı kaynaklar Puşkin’in doğum tarihini 06 Haziran olarak verirler) 1799’da doğdu ve 29 Ocak 1837’de Moskova’da vefat etti.

Annesi ve babası çok kültürlü, soylu ve aristokrat insanlardır. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberler ve Fransızca şiirler yazmaya başlar.

Kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen yaşlı dadısı Arina Rodionovna ona Rus halkının ruhunu aktarır ve Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

Puşkin, dönemin baskıcı ortamına ve yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini eserlerinde ustaca yansıtır. Bir şiirinde bunu net bir şekilde görmekteyiz:

Çünkü yasak tanımaz rüzgâr, 
Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine. 
Şair de öyledir işte 
İçinden geldiği gibi yaşar... 

Eserlerinin bir kısmını görevli olarak gittiği Kafkasya’da yazar. Burada ünlü "Kafkas Esiri" (Kavkazskiy Plennik -1822, şiir) ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bakhchisarayskiy Fontan – 1824, şiir) adlı eserlerini yazar. Bu dönemdeki şiirlerinden birisinin adı da ‘’Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın’’dır:

Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
         Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
         Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
         Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
         Sevmemesi olanaksız çünkü.

Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma, bu aşk ve bu yanlış tercih; yeryüzünde çoğu insanın yaptığı gibi… Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur.

Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyarak Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, Natalya’yı unutabilmek amacıyla bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına Erzurum’a kadar gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatır.

İşte bu yolculuğunda Sibirya’dan Polonya’ya kadar bilinen bir aşk şiirini Erzurum’da yazar; Türkçe okunuşu ile  "Ya vas lyubil"; ‘’Seviyorum Sizi’’ Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle Türkçesi; (Seviyorum Sizi, Aleksandr Puşkin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 2006)

Seviyordum sizi ve bu aşk belki
İçimde sönmedi bütünüyle.
Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in.

Ayrıca rejim karşıtı söylemleri nedeniyle de bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeni Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum tragedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü ‘’Ölü Canlar’’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.

‘’Şair’e’’ şiiri ise bu döneminin eseridir; Sefer Aytekin’in çevirisiyle ‘’Şair’e’’ şiiri;

Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.
Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.

Evde mutluluğu bulamayan Puşkin’in kadınlara aşırı bir düşkünlüğü oluşur. Şu sözü bu özelliğini anlatır: ‘’Mutluluğun iki biçimi vardır. Biri bir kadına sabırsız bir halde umutla giderken ve diğeri bir kadından ve tutkudan kurtulmuş olarak geri dönerken.’’

Evime çekinmeden, serbestçe
evimin kadını olarak gir...

diye söyler Puşkin şiirinde bütün güzel kadınlara…

 ‘’Erzurum Yolculuğu’’ kitabında, Anadolu halkı ile İstanbul şehri halkının ve sarayın çözülmesini, halk ile yönetimin kopukluğunu, kendi yarattığı yeniçeri Eminoğlu karakterinin ağzından güzel bir şiirle anlatmıştır, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle;

Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
ama yarın demir ökçeleriyle
uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
ve çekip gidecekler bırakıp öylece
İstanbul bırakmasın hala uykuyu

İstanbul peygamberin yolundan ayrıldı
onu baştan çıkardı kurnaz batı
dalarak utanç verici zevklerin koynuna
o ihanet etti duaya ve kılıca
küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
şarap saati oldu dua saatleri

Söndü inancın kutsal ateşi
dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
her kocakarı her hacı ana
hareme sokarlar erkekleri
işbirlikçi harem ağası uykuda

Ama Erzurum öyle mi ya?
bizim dağlı, çok yollu kentimiz
kapılmadık biz zevkü sefaya
yüzvermedik isyan şarabına
günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
kutsal sulardır doyuran bizi
düşman üstüne rüzgâr gibi
uçup gider atlılarımız
girilmez haremlerimize
serttir harem ağalarımız
kadınlar rahatça otururlar içerde

1833'te tamamladığı şiirsel romanı ‘'Yevgeni Onegin’' Rus edebiyatı’nın en büyük başyapıtı olarak görülür. Bu eseri 1879 yılında operaya uyarlanır. Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov  '’Yevgeni Onegin’' için ‘’yabancı bir dilde anlam derinliğiyle verilmesi mümkün değildir”  diye ifade eder.

En büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’

Puşkin Rus ve dünya yazınına, aralarında ‘’Ruslan ile Ludmila’’, ‘’Çingeneler’’; ‘’Bahçesaray Çeşmesi’’, ‘’Kafkas Tutsağı’’, ‘’Yevgeni Onegin’’ gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ‘’Byelkin′in Hikâyeleri’’, ‘’Dubrovski’’, ‘’Yüzbaşının Kızı’’ vb. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir.

Şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanınmaktadır. Her şair Puşkin’den izler taşır. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. Son yazdığı şiirlerinden birisidir;

Tüm arzularımı yaşadım ben 
Hayallerime de soğudum artık 
Sadece acılarım kaldı içimde 
Meyveleri kalbimdeki boşluğun...

38 yaşına rağmen tüm arzularını yaşamıştır artık, hayallerine de soğumuştur, sadece acıları kalmıştır içinde. Bu yaşta sanki intiharına karar verir; çünkü ömrünün bu anında kader George Charles d'Anthès adında Fransız Ordusunda görev yapan birisi ile karşılaştırır O’nu.

Puşkin, o sıralarda kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının eşi Natalya Puşkin’e kur yaptığını, Natalya’nın da buna kayıtsız kalmadığını öğrenir. 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir.

27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında düellonun yapılmasına karar verilir. Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır.

"Yüzbaşının Kızı" romanındaki yazdığı şekilde gerçekleşen düello sonucu iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak 1837 yılının soğuk bir öğleden sonrası yine bir hikâyesinin kahramanı gibi hayata gözlerini yumar.

Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve ‘’Yevgeni Onegin’’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

Rus edebiyatı uzmanı Ataol Behramoğlu bir yazısında Puşkin’in Çar karşıtı olması nedeniyle bu düellonun bir komplo olabileceğini yazar.

Moskova’da Kremlin’e dik inen Tverskaya Ulitsa (caddesi) üzerinde hemen Puşkinskaya Metrosundan Tverskaya çıkışının açıldığı yerde heybetli bir heykeli bulunmaktadır.

26 Mayıs 1880’de Moskova’da yapılan bu Puşkin Heykeli’nin açılış törenine, Dostoyevski bir konuşma yapması için davet edilir. Kendi çalışmalarına ara veren Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehâsı olarak gördüğü Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Tören Çar’ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle yola çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında “büyük bir olay” ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır.

Puşkin’in heykelini çevreleyen küçük park, Moskova’da sevgililerin önemli buluşma mekânlarından birisidir.  Bu parkta amatör müzik grupları konserler verir. Puşkin’in heykelinin önünde her daim taze bırakılmış çiçekler bulunur. Nedeni bir Rus’a sorulduğunda; ‘’Puşkin’i sevmek Rusya’da bir gelenektir’’ cevabı verilir. Çünkü oralarda hâlâ vefa vardır, sanata, edebiyata saygı vardır, kadir kıymet bilme vardır, bizde olduğu gibi şairlerin mezarları tahrip edilmez.

Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Tüm Rus kitaplarında adı "bir dâhi" olarak anılır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan şair ve yazardır. Rusların Dante'si olduğu söylenir. Dante nasıl İtalya'ya bir dil armağan ettiyse Puşkin de Ruslara o enfes edebiyat dilini hediye etmiştir. Dostoyevski onun için '’Rus edebiyatının peygamberidir’' der… Tolstoy da Puşkin hakkında söyle der: "Ondaki güzellik duygusu kimsede olmadığı kadar gelişmiştir. Sanatçıya gelen ilham ne kadar güçlü olursa, onu esere yansıtmak için gereken çaba da bir o kadar büyük olur. Puşkin’in şiirleri öylesine sade ve pürüzsüzdürler ki, aynen bu şekilde ona aktarıldığını düşünürüz. Oysa onun bu sadelik ve pürüzsüzlüğe ulaşmak için ne kadar emek sarf ettiğini bilmeyiz."

Puşkin çevirileriyle bilinen ünlü Türk edebiyatçı ve şair Ataol Behramoğlu Puşkin hakkında şunları söyler: ‘’Ben, Puşkin’in hemen hemen tüm şiirlerini de Türkçeye tercüme ettim. Türkiye’de basılan ‘Sizi Seviyorum’ kitabında Türk okuyucuları Puşkin’in pek çok lirik şiirlerini bulabilirler. Puşkin’in doğum günü olan 6 Haziran, herkes için, Rus edebiyatı ve tüm Ruslar için çok önemli gündür. Puşkin’in eserlerinden hiç olmazsa bazı satırlar bilmeyen bir tek Rus insanı, hatta bir tek Rus çocuğu bulunmaz sanırım. Puşkin’in sanatı, Rus dili hazinesidir.’’

Puşkin’i okumadan bu dünyadan gitmemek lazım! Puşkin’i tanımak için en azından "Yüzbaşının Kızı" okunmalı diye düşünüyorum.

Osman AYDOĞAN  9 Aralık 2016

…………………………………

Puşkin’in Eserleri;

Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Çeşmesi (1824) (şiir)
Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
Poltava (1829)
Küçük Trajediler (1830)
Boris Godunov  (1825) (dram)
Papaz ve uşağı Balda'nın Hikâyesi (1830) (şiir)
Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina – İvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (Beş kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
Altın Horoz (1834, şiir)
Balıkçı ve Altın Balığın Hikâyesi (1835, şiir)
Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
Gavriliada
Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikâyesi (bitirilmemiştir)
Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikâyeleri
Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
Graf Nulin – Kont Nulin
Zimniy vecher – Kış akşamı



İnsan Yetiştirme Düzenimiz


Kısaca adına ‘’Eğitim Sistemimiz’’ dediğimiz ‘’İnsan Yetiştirme Düzenimiz’’ işin bilimsel esası gözden kaçırılıp şimdi olduğu gibi geçmişte de siyasete ve ideolojik düşüncelere alet edilerek yıllardır yaz boz tahtasına çevrilmiştir.

Daha ‘’İnsan Yetiştirme Düzenimiz’’; ‘’eğitim’’ nedir, ‘’öğretim’’ nedir, ‘’talim’’ nedir, aralarındaki fark nedir, nerede eğitim, öğretim yapılır, nerede talim yapılır ayırdında bile değildir.

***

Eğitimde; bir akıl yürütme vardır, neden sonuç ilişkisi vardır, durmadan sorgulama vardır, araştırma vardır. Ama biz eğitim yapmadık; öğretim yaptık. Eğitilmiş zihnin, öğretim görmüş zihinden daha farklı olduğunu anlayamadık. Hep ‘’nasıl’’ sorusuna cevap aradık, hiç ‘’niçin’’ sorusuna yönelmedik.

***

‘’Şüphe aklın yarısıdır’’ derler (Sokrat), eğitim işte bunu vermeliydi, veremedik.  Eğitim almış insan; şüphe etmeli, soru sormalı, eleştirmeli, analiz etmeli, sorgulamalıdır. Ama biz her şeyi sorgulamadan ya kabul, ya da red ediyoruz.

Göthe; ‘’üç bin yıllık geçmişin hesabını yapmayan insan günü birlik yaşayan insandır’’ der. Sokrat’ın sözü idi; ‘’sorgulanmamış hayat, yaşanmamış bir hayattır.’’ Bu sözleri haiç ama hiç anlamadık, anlayamadık.

Jostein Gaarder’in çok güzel bir kitabı var; ‘’Sofi’nin Dünyası’’ ‘’Sen kimsin?’’ diye başlıyor ilk cümle. (Sofi, Sophia’da geliyor, Türkçesi ‘’gerçek’’ demek) Felsefede sorular önemlidir, cevaplar değil... Gaarder kitabında sorgulama yapıyor, düşünmeyi, yaratıcılığı öğretiyor. Sorgulama beyin hücrelerini, zihni çalıştırıyor...

Immanuel Kant’ın üç kitabının da adı ne ilginçtir; ‘’Saf aklın eleştirisi’’, ‘’Pratik aklın eleştirisi’’ ve ‘’Yargı gücünün eleştirisi’’dir. Eleştiriden, analizden ve yorumdan yoksun bir eğitim eğitim değildir, anlamadık. Ama bizde eleştiri ‘’övgü’’ ile ‘’yergi’’ arasındadır. Eleştiri yok itaat vardır, sadakat vardır. Eleştiri için; bilgi gereklidir, anlama gereklidir, yorumlamak gereklidir, bilmedik, bilemedik…

***

Eğitim felsefi olmalıdır, anlamadık... Felsefe; insan düşüncesini (tutuklu olan insan düşüncesini) özgürlüğe kavuşturmak içindir, bilmedik… Eğitimin amacı insanı düşündürmektir, kişinin analiz ve sorgulama kabiliyetini artırmaktır. Eğitimin işlevi nesilden nesile kültürün aktarılması da değildir. Eğitimde, kültürü analiz edecek, geliştirecek, yeni sentezlere ulaştıracak bireylerin yetiştirilmesi söz konusudur.

***

Güçlü toplumlar güçlü bireylerden oluşur. İyi bir eğitim sistemi, bireyler arası farklılıkları korumalıdır. Oysaki bugünkü eğitim sistemimiz bireyleri birbirine benzetmektedir. Bireyler arası farklılıkları dikkate almayan bir eğitim sistemine sahip toplumun gelişme ve değişme imkânı oldukça sınırlıdır... Eğitimde herkesi bir kabul ediyoruz. Öğrenciyi şekil verilecek bir ‘’balmumuma’’, ‘’yontulmamış bir mermere’’ benzetiyoruz. Öğrencinin bir ‘’özerkliği’’ olduğunu, bir ‘’kişiliği’’ olduğunu unutuyoruz. Eğitim yapalım derken öğrencinin kişiliğini ve özerkliğini yontarak ona zarar veriyoruz.

***

Antropologlar insanın evrim basamaklarında ellerin çok önemli olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre; zekânın artması, büyük ölçüde serbest hale gelen ellerde yatan olağan üstü üretim potansiyeline cevap olarak ortaya çıkmıştır. Eller serbest hale gelince işlevi artmış ve bedenin özgürlüğüne paralel olarak beyni de özgür hale gelmiştir. Eğitim süreci bireyi hem fiziksel hem de zihinsel açıdan özgür bırakması gerekmektedir.

Ama, bizim kültürümüze, yapılan eğitimimize bakalım; sadece düşüncemiz değil, bedenimiz de hapis, ellerimiz hapis, bacaklarımız hapis, rahat hareket ettiremeyiz, toplum olarak jimnastiği, halk oyunlarını, dansı bilmeyiz. Bedenimiz hapis, bedenimizi rahat hareket ettiremeyiz. Davranışlarında özgür olamayanlar düşüncelerinde de özgür olamazlar.

***

Sokrat’ın sözüdür; ‘’doğru bilgi, doğru eylemi gerçekleştirir.’’ Sokrat’ın amacı ders vermek değil, öğretmek değil, amacı; aynı konuyu paylaşan insanlarla konuşmaktır. Bu bizim aile yapımızda, eğitim sistemimizde, insan yetiştirme sistemimizde olmayan bir şeydir; konuşmak... Bizde dersler sadece anlatılır; konferans verir gibi... Aslında ‘’Sofi’nin dünyası’’  hepimizin dünyasıdır. Sorgulanması gerekir. Ama anlamadık.

***

N.H. Kleinbaum’un eseri; ‘’Ölü Ozanlar Derneği’’ ince bir kitap.. Robin Williams başrolu oynamıştı aynı isimle filmi yapılırken... Eğitim, sanat ve sorgulama üzerine yazılmış bir kitap... Romanda  öğretmen ‘’her zaman eğitimin amacı özgür düşünebilmeyi aşılamaktır’’ der. Filmi daha etkileyici idi..

***

Bizde eğitim ''talim'' zihniyeti ile ele alınmıştır. Talim davranış değişikliği yapmaz. Talim edilmiş zihin özel bir beceriyi kazanmış zihindir. Talim ‘’nasıl’’ sorusunu sorar; arabayı nasıl kullanabilirim, piyanoyu nasıl çalabilirim, dil’i nasıl öğrenebilirim. Malum askerlerin eğitimidir talim; ‘’tüfek şu şekilde çatılacaktır!’’ Bunun alternatifi, sorgulaması, ‘’niçin’’i, üzerinde düşünülmesi yoktur. Ama eğitim ‘’niçin’’ sorusunu cevaplar. Eğitim talim etmek değildir, anlamadık, anlayamadık…

***

Çocuğa terbiyeyi evde ailesi verir. Devlet terbiye vermez. Devlet terbiye vermeye kalkarsa bu eğitim olmaz, başka şey olur. Milli Eğitim Bakanlığında eğitim sistemimize yön veren kuruluşun adının da ‘’Talim ve Terbiye Kurulu’’ olması ne ilginçtir. 

***

Eğitimde eksik olan bir konu da ‘’sevgi’’ konusudur. Erich From ‘’Sevme Sanatı’’ isimli kitabının giriş kısmında yazardı; ‘’insanın eğitim düzeyi ne olursa olsun ‘’sevmek’’ her insanın kolayca ulaşabileceği bir edim değildir.’’

Sandık ki, ana lisan gibi ‘’sevme duygusu’’ da insanda birden bire gelişecek.  Eğitim sistemimizde hiç ‘’sevgi eğitiminin’’ yeri olmadı. Bisiklete binerken bile bir öğrenme sürecinden geçiyoruz. Zaten ‘’sevgi’’ kavramının da içini boşalttık. Sevgi deyince; sadece annemizi, eşimizi, çocuklarımızı sevmeyi anladık. Bu çerçevede sınırladık, başka insanları sevmedik, veya başka kavramlarla karıştırdık. Bu dar anlamda bile hep sevilmeyi bekledik, hiç sevmek için çaba göstermedik. Zaten kendimizi bile sevmedik. Kendini tanıyıp seven kişi tutarlı bilgi elde ettikçe başkalarını da sever. Bunu anlamadık bir türlü

***

Russel W. Gough’un ‘’Karakteriniz Kaderimizdir’’ isimli güzel bir kitabı var. Gough der ki kitabında; ‘’karakter gelişimi, okulların yeni ve teknik açıdan mükemmel bir müfredat uygulamaya başlamasıyla gerçekleşebilecek bir şey değildir. Genç bir insanın iyi davranış alışkanlıkları edinmesinin en iyi yolu bu davranışlara sahip yetişkinlerde kendini özdeşleştirmesi ve onları taklit etmesidir.’’

Öğrencilerin eğitim sürecinde birinci derecede ihtiyaç duyacakları şey; ne en ileri eğitim teknolojileridir, ne en ileri eğitim yöntemleridir, ne de bilgisayar tabletleridir. Öğrencilerin birinci derecede ihtiyaç duyacağı tek şey model alacakları örnek insandır.

***

Einstein’ın bir sözü; (biraz kaba, özür dileyerek aktarıyorum) ‘’Hangi mesleğe sahip olursa olsun, felsefeden, sanattan ve edebiyattan nasip almadan yetişen bir insanın Pavlov’un köpeğinden pek bir farkı yoktur.’’ Eğitimden, insan yetiştirme düzenimizden sorumlu olanlara duyurulur…

***

Eğitimin asıl hedefi de kendisi ile barışık, toplumu ile barışık, gülen, tebessüm eden, yaşamının nihai hedefi mutlu olmak ve mutlu kılmak olan  bir insan yetiştirmek olmalıdır. Eğitim  (ve de disiplin ) adı altında insanlarımızın yaşama sevinci budandı. (Hala da buduyorlar) Kültür olarak ne varsa hepsi insana hüzün şırınga ediyor... Yüzlerimizde hep hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları var... Giysilerimiz kara, yüzlerimiz kara, gözlerimiz kara, içlerimiz kara... Yeryüzü aslında Tanrı’nın kutsal kitaplarında vaadettiği cennet ama biz bunun farkında olmadığımız gibi içimizde bir cehennem yaşatıyoruz alev alev...

***

Ve eksik olan çok önemli bir şey daha: Özgüven. Aslında sona bıraktım ama en önemlisi öğesidir eğitimin özgüven. Özellikle eğiticilerin davranışlarında yargılayıcı, denetleyicive müdahaleci bir tavır hâkimdir. Aslında yargılayıcı, denetleyicive müdahaleci bir tavır da heves kırar, hedef küçültür ve özgüven sarsar… En büyük eğitici olarak başta anne  ve baba olarak bu tavrı sergiliyoruz. Sanki insanlarımızın dağuştan Tanrı’nın bahşettiği özgüvenini yok etmek için çaba harcıyoruz. Çocuk evde, öğrenci okulda, birey işyerinde bir kusur mu işledi, hemen olumsuz hitaplarla yargılar itham edilir.

Goethe derdi; ‘’insanlara olduğu gibi davranırsanız olduğu gibi kalırlar, olabileceği gibi davranırsanız olabileceği gibi olurlar.’’ Eğitim bilimciler davranışları etkilemenin en iyi yolunun; ‘’olumsuz yorumlarda’’ bulunmak değil, ‘’olumlu pekiştirmelerde’’ bulunmak olduğunu, ‘’yanlış işleri eleştirmek'' yerine ‘’doğru işleri pekiştirmek'' için zaman harcandığında daha iyi sonuç alındığını,  insanlardan ne beklerseniz onların da onu verdiklerini söylüyorlar… Ama bunu ne anladık ne de uyguladık…

Eğitimbilimciler ‘’İnsanın kendisine değer verildiğini ve takdir edildiğini hissetmesi gerekir‘‘ derler, ‘‘kendisini değersiz hisseden, baskı altında kalan ve örselenen insanlar düşünemezler’’ derler… ''Kendisini değerli hissettiğinde mükemmel olmayacak insan yoktur'' derler... Ülkemizde; evde, okulda, işyerinde, idari ve yönetim sistemimizde sistematik bir biçimde üzerek, eğerek, ezerek bir insan yetiştirme sistemi vardır. Eğitim ve yönetim sistemimiz sistematik bir biçimde insanımızın kendisini değersiz hissetmesi üzerine kurulmuştur.  Halbuki antropologlar ‘’insanın karakterini dik yürümekle kazandığını’’ söylüyorlar.  Biz ise diz çöktürmeye çaışıyoruz…  

Hâlbuki olması gereken onara ederek, değer vererek, yücelterek eğitmektir. Biz ise diz çöktürmeye çalışıyoruz… İnsan yetiştirme düzenimiz eğitim adına insanlarımıza hükmetmeye çalışıyor. İnsanlara hükmetmeye kalktığınızda onları kaybedeceğinizi bilmedik. Oscar Wilde’nin sözüydü: ‘‘Otorite ve hiyerarşi insan doğasına aykırıdır. Nerede otorite var orada isyan vardır.’’ Zaten daha iyi yönetebilmek için uygulanan bölüp yönetme, başkaldırmaya izin vermeden baskı altına alma, zayıflatma ve geriletme yöntemine eğitim adını verdik. 

Başta da ifade etmiştim ya ''güçlü toplumlar güçlü bireylerden oluşur'' diye...  Ezilen, eğilen, üzülen hatta örselenen zayıf insanlarla nasıl bir güçlü toplum olacağız ki?

***

Umberto Eco’ya atfen bir söz vardır; ‘’Bütün kitaplar (Kutsal Kitapları kasteder) iman etmek için değil, anlamak ve araştırmak içindir.’’ Kutsak Kitabımız Kur’an’da yüce Allah der ki ‘’Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.’’ (Yusuf  Suresi  2’inci Ayet)

Ama dinimizi bizden de çok iyi bildiklerini iddia eden günümüzün Maarif Nazırı okullardaki Kur’an eğitimi için diyorlar ki: ‘’öğrencilerimiz Arapça okuyacaklar ancak anlamayacaklar’’!!!… 

***

Özet olarak eğitim insana analitik düşünce, soyut düşünce, özgüven, insan sevgisi, yaşama sevinci, özgürlük duygusu ve mutlu olmak ve mutlu kılmak isteğivermelidir. Fikir özgürlüğü, bilimsel özgürlük, eleştiri, özeleştiri olmadan bir toplum çağdaşlaşamaz, bir devlet yücelemez.

Eğitim belleğe bilgi doldurmak değildir. Eğitim; irdeleme, sorgulama, analiz etme, çözümleme ile düşünme yeteneğinin ve kişiliğin geliştirilme sürecidir.  Eğitim, hele hele günümüzde olduğu gibi ‘‘talim‘‘ hiç değildir.

***

Bir yandan; "Bizde şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben açıkçası korkuyorum, ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum" diyen profesör olmuş, rektör yardımcısı olmuş sözde eğitimciler, diğer yandan "Eğitim seviyesi arttıkça bizim oy oranımız düşüyor. Bunu anketlerde doğruluyor" diyen nazırlar! Ne diyeyim, ne yazayım, insan yetiştirme düzenimiz kimlere emanet! 

Platon; ''Karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla affedebiliriz. Hayattaki gerçek trajedi yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır'' derdi. Böylesine aydınlıktan korkan bir zihniyete emanet edilen bir eğitim sistemiyle vardığımız noktayı uluslararası bir ölçme ve değerlendirme  projesi şu şeklide ortaya koyuyor:

Açılımı “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” olan PISA, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde, 15 yaş grubundaki öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen bilimleri okuryazarlığı ve okuma becerileri konu alanlarının dışında, öğrencilerin motivasyonları, kendileri hakkındaki görüşleri, öğrenme biçimleri, okul ortamları ve aileleri ile ilgili veriler toplayan ve değerlendiren bir araştırma projesidir. Burada geçen  “okuryazarlık” kavramı, öğrencinin yazılı kaynakları bulma, kullanma, kabul etme ve değerlendirmesi olarak tanımlanmaktadır.

PISA’nın 2015’te yapılan ortak sınav sonuçlarını içeren raporunda  OECD üyesi 35 ülkenin de aralarında bulunduğu 72 ülkede uygulanan sınavlarda, Türk öğrenciler fen bilimlerinde 52., okuma becerilerinde 50., matematikte ise 49. sırada yer aldığı, Türkiye’nin, üç ders alanında da OECD ortalamasının bir hayli gerisinde kaldığı belirtildi. OECD’nin 35 ülkesi arasında ise 34. sıradayız. Bizden kötü tek bir ülke var; o da Meksika. Romanya, Arnavutluk ve Uruguay'ın bile gerisindeyiz. 

Rıfat Ilgaz söylerdi zaten: ‘’Kötü öğretmen, kötü öğrenci, kötü veli yoktur. Kötü eğitim sistemi vardır.‘’  

Bu kötü eğitim sitemimizi düzeltmediğimiz takdirde sonumuz cehalettir,  felakettir, karanlıktır…

***

Yazının başlığı ‘‘İnsan Yetiştirme Düzenimiz’’… Bu başlığı Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi eğitim bilimcilerden olan değerli hocam merhum Prof. Dr. Yahya Kemal Kaya’nın yayınlanmış olan doktora tezinin ismiydi. Burada kendisini rahmetle anıyorum. Nur içinde yatsın.

Osman AYDOĞAN  8 Aralık 2016


Kadın hakları…

Türk eğitim sisteminin geliştirilmesi konusunda Cumhuriyet Döneminin öncü eğitimcilerinden, Köy Enstitüleri'nin kurulmasında öncülük eden,  Türkiye’nin Pedagoji dalında doktora yapan (hem de 1917 yılında Almanya’da Lepzig Üniversitesinde) ilk eğitimcisi olan Dr. Halit Fikret Kanat’ın Türkiye tarihinde ilk kez yazılan iki ciltlik ‘’Pedagoji Tarihi'’ (İstanbul, 1930) isimli bir eseri var. Dr. Halit Fikret Kanat ''Pedagoji Tarihi'' adlı eserinde şunları yazar:

“Bir emir, ‘hakan diyor ki’ şeklinde başlarsa makbul sayılmazdı. ‘Hakan ve hatun emrediyor ki’ diye başlarsa makbul olurdu.”

“Hakan yalnız başına yabancı devletlerin elçilerini kabul edemezdi. Elçiler hakan sağda, hatun solda olmak üzere ikisinin karşısına çıkabilirdi. Bundan anlaşılıyor ki halka ait hizmetlerde kadının rolü hakan derecesinde büyüktü.”

“Aile içinde velilik hakkı yalnız babaya değil, her ikisine de aitti.” 

“Eski Türklerde harem, peçe ve yaşmak yoktu. Kadın her meclise girebilirdi.”

Görüldüğü gibi Müslümanlıktan önceki Türk devletlerinde kadın-erkek eşitliğini vardı. Selçuklu İmparatorluğunda ‘’Hatun’’ adı sadece kadın adı değil aynı zamanda da bir unvandı. Selçuklu’da belediye başkanları kadındı ve unvanı da ‘’Hatun’’ idi... Kayseri’deki Gevher Nesime Hatun ismi buradan gelir. Gevher Nesime Hatun Selçuklu döneminde Kayseri şehrini yönetmişti, şehirde özellikle sağlık alanında birçok yatırımı vardır. Gevher Nesibe Hatun döneminde Kayseri'de yaptırdığı han, hamam, medrese (tıp fakültesi) ve şifahane (hastane) ve birçok eser vardır. Erciyes Üniversitesi bünyesindeki Gevher Nesibe Tıp Fakültesinin ismi de buradan gelir.

Ayrıca İslamiyet’in Arap tesirinin az olduğu Hindistan ve Orta Asya bölgelerinde de kadın hükümdarlar oldukça çoktur. Bunlardan bazıları; Delhi Müslüman Türk Devleti Sultanı Raziyye Hatun, Müslüman Mısır tahtında Eyyübi soyundan Melik Salik’in eşi Şecerüd-Dür, İran’ın Kutluk Bölgesi’nde kurulmuş olan Kutluk Deveti’nde Türkan Hatun’dur.

Yavuz Sultan Selim’den sonra tamamen Araplaşan Osmanlıda kadın çalışma ve sosyal hayattan tamamen dışlanır. Ne zamanki Osmanlıda çöküş süreci başlar, Osmanlı çöküşün nedenini anlar ve Osmanlı da kız çocuklarının eğitimine ve kadınlara önem vermeye başlar. Tanzimat devrinde kadın eğitimi, devletin genel eğitiminde yer almaya başlar ve 1858’de kız rüşdiyeleri açılır.  1870’de de “Darülmuallimat” adı altında kız rüşdiyeleri için kadın öğretmenler yetiştiren okullar açılır. 1914’de de kızlara özel Darülfünun açılarak kızlar için en yüksek eğitim kurumu olur. Bunları 1916’da açılan kız liseleri, kız teknik ve kız sanayi mektepleri izler.1917’de Ticaret Okulu Kızlar Şubesi açılır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabul edilmesiyle eğitim tek sistem altında toplanır ve kadınlarla erkeklere eğitimde eşit imkânlar sunulur. 1925 yılında Kıyafet Kanunu ve 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanun’u ile kadınların yasal statüsü değişir, hem aile içinde hem de bir birey olarak eşit haklar tanınır... Kadınlara 1930’da yerel, 1934’de genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı verilir.

Girişte bahsettiğim gibi Arap kültürü ile Türk kültürü arasında sadece kadının statüsü farkı yoktur.  Arap kültüründe kadının kendisi de yoktur, ‘’adı’’ da yoktur. Arap kültüründe kadın numaralanır, sıralanır.  Araplarda kadınlara ad; genellikle doğum sırasına veya fizyolojik görünümlerine göre verilir.

Doğum sırasına göre örnekler:

Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda Arap rakamlarında bir rakamını ifade eder. Dolayısıyla ilk doğan kız çocuğuna verilen addır. Ancak Araplarda fazla kullanılmaz, daha çok Anadolu'da kullanılır. Bu nedenle Araplarda her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, Bazen de Ayşe adını konur, (eve ilk gelen kıza evin iaşe işlerini çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için Ayşe adı konulur), bazen aş pişirme beklendiği için Avvaş adı konuşulur. Bazen da ilk doğan kıza ‘’Vahide’’ adı verilir. Vahide: Arap rakamlarında ''bir'' anlamındadır. Vahid kelimesi ''ilk'' olmaktan ziyade ''tek'' anlamındadır. Erkeklerde de ''Vahid'' olarak kullanılır.

Saniye: Sani Arapça iki demektir doğan ikinci kıza Saniye adı verilir (Eski dilde ikinci; cümle içinde örnek fazında vermek gerekirse 'sultan Mahmut-u Sani. Yani ikinci Mahmut')

Tilte: Telat veya selaseden türemedir Türkçede üçüncü demektir. Bu isim Anadolu’da pek görülmez ama Harran’da Araplarda çok bulunur.

Raba: Arapçada dörttür. Rabia dördüncü demektir. Anadolu’da yaygın bir addır, aynı zamanda geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının da adıdır.

Hamse: Arapça beş demektir. Bu isim Harran yöresi Arapları dışında Anadolu’da pek bulunmaz.

Sitte: Arapça altı demektir. Harran’da yaygın bir isimdir.

Sabe: Arapça yedi demektir, bu kelime çok değişiklik geçirmiş Sabiha (Sabuha) olmuştur.

Fizyolojik görünümlerine göre örnekler:

Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir. Hadice Arapçada erken doğmuş prematüre kız anlamına gelir. Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir, fatm Arapçada süt yanığı, süt kesiği anlamına gelir. Koyu renkli doğan kızlara esmer anlamına gelen Semra adı verilir. Biraz açık renkli ise aydınlık açık anlamına gelen Zehra adı verilir, iyice beyaz ise Beyza adı verilir.

Kezzibân: İslam aleminde çok sevilen bir sure olan Rahman suresinde hemen hemen bütün ayetlerin sonunda geçen “Febieyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân” sözünden esinlenerek çocuklara verilmektedir. Bu ayetin manası ise şöyledir: ”O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” Bu ayette geçen Keziban kelimesi yalanlayan, yalancı manasındadır. Bu nedenle bu hakikati bilmeyen birçok samimi Müslüman işin tam manasını bilmeden bu isim Kuran’da geçiyor o halde manası güzeldir diyerek kız çocuklarına bu ismi vermektedirler. Ayetin manasını bilen Araplar da doğal olarak bu ismi kullanmamaktadırlar. Ayrıca Kezban isminin Farsçadaki ''ev hanımı'' manasına gelen ''Kedban'' isminden de türediği de söyleyen dilbilimcileri de vardır. Bunlara göre ''Kezban'' ismi Rahman suresinden alınmamış, Farsça ''Kedban'' isminden türemiştir.

Türklerde, Anadolu’da ise kadın numaralandırılmaz ve sıfatla adlandırılmaz, Türklerde ve Anadolu’da kadın bir şahsiyettir, bir kimliğe sahiptir. Hanım ağadır, hanım efendidir, ‘’Hatun’’dur.

Gelelim günümüze:

Yıllar önce üstat Çetin Altan’ın kaleme aldığı ‘’Kadın’’ isimli bir makalesi vardı… Daha önceki bir yazımda da bu makaleye yer vermiştim. Özet olarak şunları söylerdi üstat:

‘’Kadın, evrensel insanlığın can suyu, oksijeni, her kuşağın ödülü... Evrensel insanlığın gelişimi, kalitesi, düzeyi, çok sık tekrarlandığı gibi, bir ‘eğitim’ sorunu değil, bir ‘anneler’ sorunudur. Çocukların 3-7 yaş arasında mayalanan öz hamurunu, anneler biçimlendirir...

Evde ut, keman, piyano çalan, gazete okuyan bir annenin çocuğuyla; salt inek sağan, tarlada çalışan, pamuk toplayan bir annenin çocuğu; aynı ‘öğrenim’den geçseler bile, - genellikle - eşdeğer bir algılamanın ortaklığında buluşamazlar.

Çünkü ‘eğitim’ okullarda değil, evde anadilini öğrenirken 3-7 yaş arasında mayalanır. Okullar, evdeki mayalanmanın değişik fırınları gibidirler. O mayadan ekmek, francala, kurabiye, çörek, pasta vs. çıkarırlar... Salt okul yetmez, - genellikle - çocuklarda maya oluşturmaya...

Kadınsız toplumların sevgi açlığı çeken erkeklerindeki tatminsizlik, genellikle bir megalomanyaklığa ve ortak bir saydamlıkla özenin halkası olma yerine; başkalarını korkutmaya ve başkalarına önem vermeyen ‘sıra dışı biri olarak görünme’ tutkusuna dönüşür...

Evlerinin içinde mutlu olmayanlar, evlerinin dışında ‘bilek bükme’ oyalanmasıyla üstün görünme avuntusuna yönelirler...

Parlamentoda hemen hemen kadın yok gibi... ‘Erkek millet’ olmanın çarpıklığı ister istemez politika platformuna da yansıyor.

Kadının bu kadar namevcut olduğu bir âlemden, evrensel değerler de ne kadar yetişir ki?

‘Erkek millet’ olmakla övünmenin bedeli, aslında çok pahalıya mal oldu Türkiye'ye... Pek benimsediğimiz, ‘biz erkek milletiz’ böbürlenmesi, evrensel bir dengenin dışına düştüğümüzün de narası sanki... Erkekler zart zurtçu, kadınlar ‘bana ne başkalarından be’ci oldu...

Evrensel bir dengenin dışına düşüldüğünde, ruhsal bir vurgun yer insanlar... Gizli bir ezikliğin ve yaptığı işe karşı ‘adam sende’ciliğin tırpanları çalışmaya başlar toplumda...

Tankerlerin fren balataları yenilenmez, besin maddeleri sağlıklı üretilmez, yapılar kendiliğinden çökmeye başlar...’’

Böyle yazıyordu üstat yıllar önce…

Değişen nedir?

Yine kadınlar aşağılanır bu ülkede, yine şiddet uygulanır, yine eğitilmez, eğitimden uzak tutulur kız çocukları, yine kadınların gülmeleri, hamile kadınların sokakta dolaşmaları ayıplanır, yine ‘’sus kadın’’ diye kadınların konuşmaları istenmez, toplu taşımada güpegündüz şort giydi diye tekmelenir, failine bir ‘’aferin’’ denmediği kalır…

Yine dışlanır kadın çalışma hayatından, sosyal hayattan…

Kadınlardaki bu eğitimsizliğin, kadınları çalışma hayatından, sosyal hayattan bu dışlamanın, eğitimsiz kadınların yetiştirdiği bir neslin sonucu ne olur biliyor musunuz?

Kadınları eğitimsiz, kadınları çalışma ve sosyal hayattan dışlanmış ve insanlarını eğitimsiz kadınların yetiştirdiği bir toplumda:

Bir lokma ekmek peşinde koşan gencecik insanları denetimsizlikten, ihmalden maden ocaklarında diri diri gömülür….

Devletin her kademesine ve askeriyenin en zirvelerine yerleşir FETÖ’cüler, darbe yapma kalkarlar, memleketin günahsız 300’e yakın insanı çiğnenir tank paletleri altında…

Ucube yolları, bakımsız ve denetimsiz araçları ve çözemediği trafiği ile her gün onlarca insanını kurban verirler yollarda… 

Yine hesapsızlıktan, kitapsızlıktan bir mezhep uğruna gencecik askerlerini kırdırırlar Suriye’nin çöllerinde…

Kafalarındaki Ortaçağ düşünceleriyle küçücük kızları koca koca adamların, hem de tecavüzcülerinin koynuna vermeye kalkarlar utanmadan, arlanmadan…

Yine denetçilerin denetimsizliğinden, ilgililerin ilgisizliğinden 17 küçücük kız çocuğunu beton blokların altına gömerler diri diri… (1 Ağustos 2008, Konya Balcılar Beldesi'nde Süleyman Hilmi Tunahan cemaatine ait Boğaziçi Özel Öğrenci Yurdu’nda gaz sıkışması nedeniyle yaşanan patlama ve çöken bina..)

Yine cemaatten diye denetimsizlikten, yine ilgisizlikten, yine ihmalden 11 kız çocuğunu yakarlar diri diri…  (29 Kasım 2016, Adana Aladağ ilçesi)

İsterseniz başa dönün bir daha okuyun üstat Çetin Altan’ın yazısını…

Ve ben devam edeyim üstadın bıraktığı yerden:

Kadının bu kadar namevcut olduğu bir âlemde maden ocaklarınız çöker, binalarınız çöker, asansörleriniz düşer gencecik insanlarınızı oralarda diri diri kara toprağa gömersiniz… Yurtlarınız tutuşur yetersiz sigortalardan, elektrik kontağından, kalitesiz kablolardan, trafolardan, olmayan söndürme sistemlerinden ve çocuklarınızı oralarda diri diri yakarsınız… Kuralsız, toplu taşımasız trafiğinizde insanlarınızı katledersiniz… Bir mezhep uğruna Suriye’nin çöllerinde gencecik insanlarınızı harcarsınız…

Sonra da gözyaşları dökersiniz müstakbel annelerini toplumdan dışlayan, eğitmeyen, kadına hak ettiği hakkını vermeyen her toplum gibi…

Kadın hakları, kadınların erkeklerle eşit şekilde sahip olduğu sosyoekonomik, siyasi ve yasal hakların tamamına verilen bir isimdir. Ancak kadın hakları sadece kadınlara verilen bir ayrıcalık değildir. Kadın hakları; toplumun istikbalini, geleceğini kurtarmaktır, kadın hakları; çağdaş dünya ile rekabet edebilmektir, bu vahşi dünyada ayakta kalabilmektir, onurlu ve gururlu yaşamaktır. 

Halil Cibran haykırırcasına der dururdu zaten: ‘’Toplum hayatının gelişmesinde eğitimli bir kadın bin erkekten daha etkilidir’’ diye…

Kadınını eğitmeyen, kadınlarına hak ettikleri değeri, saygıyı, hakkı, hukuku, kısaca kadına hakkını vermeyen toplumlar ezilmeye, sömürülmeye, yozlaşmaya, ilkelleşmeye mahkûmdur…

Mustafa Kemal Atatürk işte tam da bu nedenle Cumhuriyetin İlanından dokuz ay önce Şubat 1923 'de şöyle der: "Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz İlgisizlikten İleri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı İşlemezse, o sosyal toplum felçlidir." 

Yaşayarak görüyoruz işte…

Ey Türk kadını! Mustafa Kemal Atatürk sana şöyle hitap ederdi: 

'’Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın''

Unutma!

Osman AYDOĞAN  5 Aralık 2016


Elhan-ı Şita (Kış Ezgileri)

Sonbahar çoktaaan geçmişti, kış gelmişti Celâlâbâd'a… Havalar oldukça soğumuştu… Kaç gündür kar yağıyordu buralara... Tane tane... Usul usul... Her yer nasıl bir beyazdı...

Kar taneleri nasıl bir indi gökyüzünden yeryüzüne... Kim bilir kar taneleri içlerinden hangi müziğin ritmine uydular da o muhteşem dansı yaptılar yeryüzüne inerken... İçimden bildiğim bütün müzik ritimlerini geçirdim... Hayır, hayır, hayır… Bu hiç duyulmamış, hiç tanınmamış bir başka harikulade bir müziğin ritmi olmalıydı...

Kelimeler, kelimeler, kelimeler... İçimden kelimeler de uçuştu kar tanelerini seyrederken... Yan yana getiremediğim, yan yana getirip içimden geçenleri anlatamadığım, içimden bir nehir gibi şırıl şırıl akan kelimeler... Bir çağlayandan çağıl çağıl akan bir su gibi içimden akıp akıp giden kelimeler, kelimeler... Kelimeler, kelimeler, kelimeler... Kar taneleri gibi içimde hiç bilmediğim bir müziğin ritmi ile dans ede ede yağan, akan, geçen, giden kelimeler…

Gün boyu yağan kardan sonra gökyüzü bir ufuktan öbür ufka lekesiz, tertemiz, pırıl pırıldı... Gökyüzünü daha önce hiç bu kadar berrak, hiç bu kadar lekesiz ve hiç bu kadar aydınlık görmemiştim… Gökyüzünü daha önce hiç bu kadar kendime yakın hissetmemiştim… Gökyüzünde yıldızlar soğuktan tir tir titriyorlardı... Işıl ışıl parlayan yıldız ışıkları ve uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlığın altında uzaklarda Hindukuş Dağları kıpırdamadan bir heykel gibi o büyük heybeti, görkemi, ihtişamı ve azameti ile duruyordu...  Kutsal kitaplarda bahsedilen Cennet herhalde böyle bir yer olmalıydı... Zaten Dante’nin şöyle bir sözü vardı; ‘'Üç şey cennetten kalmıştır: yıldızlar, çiçekler ve çocuklar.’' Herhalde bu yıldızlar Dante’nin bahsettiği Cennetten kalan o yıldızlardı…

Gün boyu kar yağarken Cenap Şahabettin’ın Elhan-ı Şita isimli şiirini anımsamıştım… Elhan-ı Şita kış ezgileri, kış musikisi demekti… 

‘’Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş, (lerze: titreyiş) 
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar (gaip eyleyen: kaybeden) 
Gibi kar 
Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar.. (eyyâm-ı nevbahar; ilkbahar günleri) ‘’

Şiirin bir başka yerinde de şöyle derdi Cenap Şehabettin;

‘’Kapladı bir derin sükûta yeri 
Karlar 
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar. (Ki sessizce ara sıra ağlar)’’

Kar bitse de içimden hâlâ kelimeler geçiyordu... Tane tane geçiyordu... Bir nehir gibi şırıl şırıl akıp geçiyordu... Bir çağlayandan akan su gibi çağıl çağıl akıp geçiyordu... Bir sonbaharda dökülen yapraklar gibi usul susul, salına salına düşüp geçiyordu... Bir ilkbahar yağmuru gibi, sağnak sağnak yağıp geçiyordu...

Kelimeler, kelimeler, kelimeler... İçimden bir sonsuzluğa doğru usul usul, sessiz sesiz, yayaş yavaş akıp giden kelimeler... Ufkumun, âfakımın, dünyamın sınırları olan kelimeler… Ufkumuzu, âfakımızı, dünyamızı sınırlandıranın kelimeler olduğunu bana; dili kullanmanın, dili anlamanın, insanları başka varlıklardan ayıran biricik şey, insan yaşamının özünü oluşturan doku olduğunu ifade eden Alman filozof Wittgenstein öğretmişti…

17. yüzyılın sonu ve 18. yüzyılın başında yaşamış ve Berlin Üniversitesi kurucularından (Humboldt Universität zu Berlin) olan Alman düşünür Wilhelm von Humboldt"un 17 cilt tutan ''Gesammelte Schriften'' (Toplu Yazılar) isimli kitabını anımsadım… Bu kitap dil konusunda temel bir eserdi.  Humboldt özet olarak der ki; İnsanı insan yapan dildir. Dil olmasaydı insan olmazdı. Dil düşünceyi yaratır. Düşünceyi yaratan ve ileri götüren dildir. Dilini oluşturan, yükselten bir toplum gerçek bir düşünce etkinliği gösterebilir. Dilin içinde bulunan yaratıcı yaşam ilkesi ve insanda bulunan ruh gücü dille birlikte düşünceyi de geliştirir.  Gelişmiş bir kültür, ancak gelişmiş bir dille kazanılabilir. Dili insanın ruhu meydana getirmiştir.  Dile gelen insan ruhudur. İnsanın konuşurken (ve de yazarken ) kullandığı kelimeler ve konuşurken ses tonu ve vurgulamaları o insanın ruhuna ayna tutar.  Dil konuşanın içini gösterir. Bir ulusun ruhu da dilinde kendini açığa vurur.  Dil aynı zamanda ulusun ruhunun dış görünüşüdür; ulusun dili ruhudur, ruhu da dili. Bir ulusun dilinin, sözcüklerinin açık ve anlaşılır oluşu düşünce yaratmalarına götürür. Dil tamamlanmamış bir şeydir, sürekli gelişir… ''Sözcük; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır.'' diyor Humboldt eserinde.. 

Martin Heidegger de '‘Dil varlığın evidir'’ demez miydi... Mitolojik görüşe göre de her nesnenin özü adlarda saklıymış...  Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanırmış...  İsimlerin, kelimelerin, sözcüklerin bizim hayal ettiğimizden daha derin sırları varmış... Mitolojide geçerdi sanırım; '‘sözün gücü Tanrı'nın gücüne yakındır.'’ Yine mitolojide bir başka söz: '‘İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi, değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.'' Bir Japon atasözü geldi aklıma bu noktada: '‘Kelimeler doğanın titreşimidir. Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa, yaratır.'’

Yine içimden geçen kelimelere takıldım… Ezelden ebede, bir sonsuzluğa doğru içimden bir yağmur gibi sağnak sağnak, bir çağlayan gibi şırıl şırıl, kayan bir yıldız gibi ışıl ışıl, pırıl pırıl akııııııııp giden kelimeler… Ruhumu yansıtan, içimi gösteren, benliğimi yaratan kelimeler …İçimden geçenleri anlatacak cümleleri kuramadığım kelimeler…. Kelimeler, kelimeler, kelimeler…

Kelimelerim içimden kar tanecikleri gibi düşerken yine Şehriyar’ı anımsadım…  O’nun sözleri geldi aklıma arda arda, ardı sıra; ‘‘Sorun; bu dünyada insan olmanın ne anlama geldiğini tanımlamaya yetmeyecek kadar az kelimeye sahip olmamızdır. Ve Dünyada en büyük trajedi, insanoğlunun uyanamadan ölecek olmasıdır.’’ ‘’Gözü açık rüyanızda, sustuğunuz ve derindeki kendinizi dinlediğiniz zaman, düşünceleriniz kar tanecikleri gibi düşer ve telaşla kanat çırpar ve boşluğunuzun bütün seslerini beyaz sessizlikle örter.’’

Cenap Şehabettin’in Elhan-ı Şita’sını anımsıyorum yine;

‘’Başladı parça parça pervâze (pervâze; altın kırıntıları) 
Karlar 
Ki semâdan düşer düşer ağlar!’’

Şehriyar’ın söylediği gibi içimdeki kelimelerim ve düşüncelerim dışımdaki kar tanecikleri gibi düşmekte ve telaşla kanat çırpmakta ve içimdeki boşluğumun bütün seslerini beyaz sessizlikle örtmekteydi…

Bir gün Şehriyar bana şöyle bir örnek vermişti: ‘’Yiyeceklerimiz ve midemiz için çok hassas ve seçici davranıyoruz. Yiyeceğimiz domatesi manavdan özene bezene seçiyoruz, yiyeceğimiz elmayı, armudu seçe seçe alıyoruz. Ancak aynı özeni zihnimizden geçirdiğimiz kelimelere ve düşüncelere göstermiyoruz. Kötü, kokmuş ve çürümüş bir meyveyi yediğimizde nasıl bir sonuçla karşılaşıyorsak, aynı sıfatlı bir kelimeyi veya düşünceyi zihnimizden geçirdiğimizde de benzer bir sonuçla karşılaşırız.’’

Bir keresinde de şöyle bir söz söylemişti Şehriyar: ‘’İnsan beyni taşları sürekli dönen bir değirmen gibidir. Arasına öğütülecek bir şey konmadı mı, kendi kendisini öğütür.’’ Şehriyar, Mevlânâ’nın şu sözünü de sık sık tekrar ederdi: ‘’Tenini besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek, şereflenecek odur.’’

Mevlânâ’nın ve Şems’in burada ne kadar çok tanındığını ve sevildiğini hiç bilmezdim… Hemen herkes tanırdı Mevlânâ ve Şems’i buralarda… Hemen herkes severdi Mevlânâ ve Şems’i buralarda…

Buralarda geçen bütün bu zaman boyunca, gün yirmidört saat hiç aralık vermeksizin sürekli zihnimden kelimeler uçuştu dallarından kopup nazlı nazlı yerlere düşen sararmış, kızarmış yapraklar misali, semadan salına salına düşen karlar misali, gökyüzünden gökyüzü delinmişcesine sağanak sağanak yağan yağmur misali... Çığ altında kalmışım da nefessiz, oksijensiz kalmışım gibi boğuldum bu kelimeler altında...  Sürüklendim, boğuldum kelimelerden oluşan bu sele kapılmışım gibi...

Buralarda geçen bütün bu zaman boyunca, gün yirmidört saat hiç aralık vermeksizin kurabildiğim ender zamanlarda da zihnimden sürekli bir trenin vagonları gibi katar katar, bir kervan gibi sıra sıra, göç eden kuşlar gibi küme küme cümleler geçti... Ve zihnimden sürekli geçen bu cümlelerin altında bir trenin altında kalmışımcasına ezildim... Ve zihnimden geçen bu cümlelerin altında bir kervanın altında kalmışımcasına çiğnendim.... Ve zihnimden geçen bu cümlelerin arkasından göç eden kuşların peşine takılmışımcasına işte taaaa buralara, Kaf dağının ardına kadar savruldum... 

Cenap Şehabettin’in Elhan-ı Şita’sını anımsıyorum yine;

''Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun,
Karlar, bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun.''

(Karlar, sessizliğin dualarının bütün nağmeleri
Karlar, ruhların bahçelerinin çiçekleri)

Buralarda geçen bütün bu zaman boyunca, gün yirmidört saat hiç aralık vermeksizin dallarından kopup nazlı nazlı yerlere düşen sararmış, kızarmış yapraklar misali, semadan salına salına düşen karlar misali, gökyüzünden gökyüzü delinmişcesine sağanak sağanak yağan yağmur misali sürekli zihnimden geçen kelimeler de Cenap Şehabettin’in Elhan-ı Şita’sındaki karlar gibi ruhumun bahçesinin çiçekleriydi;

Ki geçen eyyâm-ı nevbaharı ararlardı.. (eyyâm-ı nevbahar: ilkbahar günleri)
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlarlardı. (hamûşâne dem-be-dem: sessizce ara sıra)

Osman AYDOĞAN  4 Aralık 2016


Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar…


İki arkadaşımla yürüyordum

Güneş batıyordu
Melankolinin nefesini hissettim
Birden gökyüzü kan kırmızısına döndü
Durdum ve korkuluğa yaslandım
Ölümüne yorgundum
Alev almış bulutlara bakıyordum
Kan ve bıcak gibi, derin mavi fiyort ve şehrin üzerinde asılı
Arkadaşlarım yürümeye devam etti
Endişeden tir tir titreyerek orada durdum
Evrenden gelen muazzam ve sonsuz çığlığı duydum

Edvard Munch

''Çığlık'' veya orijinal ismiyle ''Skrik'', Norveçli ressam Edvard Munch’un 1893 tarihli bir tablosudur. Sanat Tarihi'nde orijinal adı ''Boğuntu'’dur. Birçok eleştirmene göre Munch'un en önemli çalışmasıdır. Resim orijinali 84 cm x 66 cm boyutlarındadır. Resimde ön planda ıstırap çeker gibi görünen bir figür, arka planda ise Ekeberg tepesinden Oslofjord'un görünümü yer alır; Oslofjord göğü kan kırmızısı rengindedir.

Yukarıdaki dizelerde Edvard Munch tabloyu nasıl yaptığını anlatır: Ressam günlüğünde anlattığına göre iki arkadaşıyla yürümektedir, bu sırada ise güneş batmaktadır ve kan kırmızısı rengindedir. Ressam kendini yorgun hissetmiş ve trabzanlara yaslanmıştır. İki arkadaşı ise yürümeye devam etmiştir. Ressam bu sırada doğanın çığlığını hissettiğini günlüğünde dile getirir. Ressam bu resmi yaparken hastadır ve bu yorgunluğunun oradan geldiği düşünülür. Amerikan sanat tarihçisi Robert Rosenblum'a göre bu resimdeki insan figürünün yüzü Paris'teki Musée de l'Homme'da bulunan Peru'dan gelmiş olan mumyanın yüzünden etkilenerek yapılmıştır.

Munch, bu tabloyu çizgisiyle, duygusuyla var olan tüm korkuların bir temsili adına yapmıştır. Munch’un bu ekspresyonist tablosu sadece görsel değildir, sadece göze hitap etmez, bir çaresizliğin feryadı olarak ruhunuzda fırtınalar koparır, çığlıklar attırır, kimseler duymaz feryadınızı, çığlık çığlığa sanki bu evrende yapayalnızsınız duygusunu verir. Bu haliyle Munch’un ‘’Çığlık’’ tablosu bir çaresizliğin feryadıdır; ağzı bir karış açık, kendi çığlığını duymamak için kulaklarını kapamış, kolu kanadı kırık bir çaresizliğin, sadece bu dünyada değil, sanki tüm bu evrende bir tek başınalığın ve çaresizliğin feryadıdır...

Sanırsınız ki Munch’un tablosu bizi anlatır. Yaşadığımız tabloyu anlatır. Bir çaresizliğin feryadı olarak ruhumuzda kopan fırtınaları anlatır, içimizden attığımız ve kimseciklerin duymadığı sessiz çığlıkları anlatır. Bu haliyle Munch’un ‘’Çığlık’’ tablosu bizim bir çaresizliğimizin feryadıdır. Bu tablo; ağzı bir karış açık, kendi çığlığını duymamak için kulaklarını kapamış, kolu kanadı kırık bir çaresizliğimizin feryadıdır...

Munch’un tablosundaki ön planda ıstırap çeker gibi görünen figür sanki biziz ve figürün çığlığı sanki bizlerin çığlığıdır... Bu ekononik girdapta aşsız, işsiz kalanların çığlığıdır... Madenlerde canlı canlı kara toprağa gömülen insanların, çocuklarının, ana  babalarınn çığlığıdır... Bir mezhep uğruna Suriye çöllerinde harcadığımız askerlerin, ailelerinin çığlığıdır... Denetimsiz, güvenliksiz yurtlarda cayır cayır, diri diri yanan kızlarımızın, analarının, babalarının çığlığıdır... Tecavüzcüsü ile evlendirilmek istenen kızlarımızın, şiddet gören, ihmal edilen kadınlarımızın çığlığıdır.

Sanırsınız ki tablodaki arka planda görülen kara dumanlar ve alevler ülkede patlayan bombalardan göğe yükselen dumanlardır, göçen maden ocaklarından göğe yükselen tozlar, dumanlardır, kızlarımızın yanan yurtlarından göğe yükselen alevlerdir, insanlarımızın kara bahtıdır, bir yangın yerine dönen ocaklarından çıkan kara dumanlardır... 

Şair Orhan Veli ‘’Sabaha Kadar’’ isimli şiirinde şöyle derdi:

‘’Şeytan diyor ki: ‘Aç pencereyi;
Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar.’ ‘’

Bu nedenledir ki ölen, yiten, harcanan, ziyan edilen her insanımız kendimizmişçesine, diri diri yanan her çocuğumuz canımız, ciğerimizmişçesine sabahlara kadar içimizden sessizce bağır, bağır, bağır, bağırıyoruz…

Ancak 150’liklerden Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın (namı diğer Feylozof Rıza) sürgünde iken oğluna yazdığı şiirde olduğu gibi:

‘’Feryadıma karşı aks-i sada yok,
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.’’

Yüreklerimiz alevleri gökyüzüne yükselen birer yangın yeri haline gelmiştir… Bu feryada, bu figana karşı bir aks-i sada yoktur... Bu yangın yerinde sorumluluk sahibi bir vicdan, vicdan muhasebesi yapacak bir sorumluluk sahibi yoktur, yerine sadece yangınlardan arta kalmış soğuk, somsoğuk kalın bir kül tabakası vardır…

Ve bu çaresizliği resmedecek, tarihe bir kanıt olarak sunacak Edvard Munch gibi sanatçılarımız da yoktur. Böylesi sanatçılarımız da olmadığı için beyninizde takılmış bir plak gibi dönüp durur Aşık Mahsuni Şerif’in söylediği bir Kahramanmaraş Afşin türküsü:

‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da’’

İşte bu nedenlerdir ki sabahlara kadar içimizden sessizce bağır, bağır, bağır, bağırıyoruz…

Osman AYDOĞAN   3 Aralık 2016

 




Aşkın ve Sevginin Olduğu Yerde


Şu dizeleri Mevlânâ Şems için yazar;

"Aşk geldi; adeta damarlarımda, derimde kan kesildi...
Beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu.
Bedenimin bütün cüz'ülerimi (zerrelerimi) sevgili kapladı.
Benden kalan bir ad; ondan ötesi hep O..."

’’Yalnız ben, Şemseddin diye terennüm etmiyorum;
Bağda bülbüller, dağda keklikler;
Şemseddin, Şemseddin diye terennüm ediyorlar.’’
(Terennüm etmek; şarkı söylemek)

Bu noktada ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ tanımı üzerinde durmak gerekir diye düşünüyorum. Ne yazık ki toplum olarak ilkellikleri yaşadığımız günümüzde bu kavramların içlerini boşalttık, anlamlarını daralttık ve sadece annemizi, kardeşimizi, eşimizi, çocuklarımızı sevdik, sadece onlara ‘’sevgili’’ dedik. Onların dışında kimseyi, kimsecikleri sevmedik... Sevgisiz bir toplum olduk...

Aşk; muhabbettir, şiddetli muhabbettir aşk aslında. Aşk; candan sevmedir. Aşk; karşılıksız sevmedir. Sevgili ise; sevendir, gerçek dosttur. ‘’Aşk’’ın, ‘’sevgi’’nin, ‘’sevgili’’nin ve ‘’özleme’’nin cinsellikle bir ilgisi yoktur. 

Ne yazık ki günümüzde cinnete, sahiplenmeye, ilkelliğe, hayvani duygulara aşk dedik, sevgi dedik. Şems’in, Mevlânâ’nın çağında, zamanında ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ kavramları gerçek anlamlarıyla kullanılıyordu.

Mevlânâ’nın Şems aşkı anlaşılmadığı için şu dizeler dudaklarından dökülür Mevlânâ’nın;

"Herkes kendi zannınca benim yârim oldu,
içimdeki esrarı (sırları) kimse araştırmadı.
Benim sırrım, feryadımdan uzak değildir.. lakin,
Her gözde onu görecek nûr,
Her kulakta onu işitecek kudret yok..."

Mevlânâ Şems’i kaybettiğinde onu maddeten olmasa da manen kendinde bulduğunu şu dizelerle dile getirir:

“Beden bakımından ondan uzağız amma; 
Cansız bedensiz ikimiz de bir nuruz;
İster O’nu gör, ister beni...
Ey arayan kişi! Ben O’yum, O da ben”

Aşkı bilen Mevlânâ aşkı şöyle tarif eder;

"Küfür geceyse,
İman, o geceyi aydınlatan mumdur.
Ama aşk gündüzdür.
Ve gündüz gelince iman küfre der ki;
hadi gidelim
Bizim burada bir lüzumumuz kalmadı'"

Aşk; muhabbettir, şiddetli muhabbettir, tek bir ruh olmaktır aşk aslında. Aşk; candan sevmedir. Aşk; karşılıksız sevmedir. Sevgili ise; sevendir, gerçek dosttur. ‘’Aşk’’ın, ‘’sevgi’’nin, ‘’sevgili’’nin ve ‘’özleme’’nin cinsellikle bir ilgisi yoktur.

Aşkın ve sevginin olmadığı yerde ise küfür vardır.

Bakın etrafınıza, bakın basına, medyaya, TV programlarına, bakın kürsülere, bakın hatiplere... Bakın sokaklara, caddelere, trafiğe, kahvelere... Sadece ve sadece küfür var... Niye? Çünkü aşk yok aşk! Çünkü sevgi yok sevgi!

Sakın ola ki küfrü bir hakaret olarak anlamayın, algılamayın.... İlgisizliğin, tedbirsizliğin, pişkinliğin, hoyratlığın, kabalığın, küstahlığın, eğitimsizliğin, vasatlığın, kinin, nefretin, açgözlülüğün, sevgisizliğin en uç noktasıdır küfür...

Aşkın ve sevginin olduğu yerde ise küfrü ve karanlığı aydınlatmak için muma bile lüzum kalmaz.

"Küfür geceyse,
İman, o geceyi aydınlatan mumdur.
Ama aşk gündüzdür.
Ve gündüz gelince iman küfre der ki;
hadi gidelim
Bizim burada bir lüzumumuz kalmadı'"

Kıyılarda köşelerde, kuytularda derinlerde nadiren aşk ve sevgi kırıntıları kalmışsa da ne yazık ki:

''Her gözde onu görecek nûr,
Her kulakta onu işitecek kudret yok..."

Olsaydı eğer bu toplumda bir gıdım sevgi ve aşk, küçücük çocuklarınızı canlı canlı kara toprağa gömmez, onları alev alev ateşlerde diri diri yakmazdınız...

Bu toplumu canlı canlı kara toprağa gömen, diri diri alav alev ateşlerde yakan sevgisizliktir...

Osman AYDOĞAN  2 Aralık 2016


Gözyaşları…


Yıllar önce üstat Çetin Altan’ın kaleme aldığı ‘’Kadın’’ isimli bir makalesi vardı… Özet olarak şunları söylerdi üstat:

‘’Kadın, evrensel insanlığın can suyu, oksijeni, her kuşağın ödülü... Evrensel insanlığın gelişimi, kalitesi, düzeyi, çok sık tekrarlandığı gibi, bir ‘eğitim’ sorunu değil, bir ‘anneler’ sorunudur. Çocukların 3-7 yaş arasında mayalanan öz hamurunu, anneler biçimlendirir...

Evde ut, keman, piyano çalan, gazete okuyan bir annenin çocuğuyla; salt inek sağan, tarlada çalışan, pamuk toplayan bir annenin çocuğu; aynı ‘öğrenim’den geçseler bile, - genellikle - eşdeğer bir algılamanın ortaklığında buluşamazlar.

Çünkü ‘eğitim’ okullarda değil, evde anadilini öğrenirken 3-7 yaş arasında mayalanır. Okullar, evdeki mayalanmanın değişik fırınları gibidirler. O mayadan ekmek, francala, kurabiye, çörek, pasta vs. çıkarırlar... Salt okul yetmez, - genellikle - çocuklarda maya oluşturmaya...

Kadınsız toplumların sevgi açlığı çeken erkeklerindeki tatminsizlik, genellikle bir megalomanyaklığa ve ortak bir saydamlıkla özenin halkası olma yerine; başkalarını korkutmaya ve başkalarına önem vermeyen ‘sıra dışı biri olarak görünme’ tutkusuna dönüşür...

Evlerinin içinde mutlu olmayanlar, evlerinin dışında ‘bilek bükme’ oyalanmasıyla üstün görünme avuntusuna yönelirler...

Parlamentoda hemen hemen kadın yok gibi... ‘Erkek millet’ olmanın çarpıklığı ister istemez politika platformuna da yansıyor.

Kadının bu kadar namevcut olduğu bir âlemden, evrensel değerler de ne kadar yetişir ki?

‘Erkek millet’ olmakla övünmenin bedeli, aslında çok pahalıya mal oldu Türkiye'ye... Pek benimsediğimiz, ‘biz erkek milletiz’ böbürlenmesi, evrensel bir dengenin dışına düştüğümüzün de narası sanki... Erkekler zart zurtçu, kadınlar ‘bana ne başkalarından be’ci oldu...

Evrensel bir dengenin dışına düşüldüğünde, ruhsal bir vurgun yer insanlar... Gizli bir ezikliğin ve yaptığı işe karşı ‘adam sende’ciliğin tırpanları çalışmaya başlar toplumda...

Tankerlerin fren balataları yenilenmez, besin maddeleri sağlıklı üretilmez, yapılar kendiliğinden çökmeye başlar...’’

Böyle yazıyordu üstat yıllar önce…

Değişen nedir?

Yine kadınlar aşağılanır bu ülkede, yine şiddet uygulanır, yine eğitilmez, eğitimden uzak tutulur kız çocukları, yine kadınların gülmeleri, hamile kadınların sokakta dolaşmaları ayıplanır, yine ‘’sus kadın’’ diye kadınların konuşmaları istenmez, toplu taşımada güpegündüz şort giydi diye tekmelenir, failine bir ‘’aferin’’ denmediği kalır…

Yine dışlanır kadın çalışma hayatından, sosyal hayattan…

Kadınlardaki bu eğitimsizliğin, kadınları çalışma hayatından, sosyal hayattan bu dışlamanın, eğitimsiz kadınların yetiştirdiği bir neslin sonucu ne olur biliyor musunuz?

Kadınları eğitimsiz, kadınları çalışma ve sosyal hayattan dışlanmış ve insanlarını eğitimsiz kadınların yetiştirdiği bir toplumda:

Bir lokma ekmek peşinde koşan gencecik insanları denetimsizlikten, ihmalden maden ocaklarında diri diri gömülür….

Devletin her kademesine ve askeriyenin en zirvelerine yerleşir FETÖ’cüler, darbe yapma kalkarlar, günahsız 300’e yakın insanını çiğnenir tank paletleri altında…

Ucube yolları, bakımsız ve denetimsiz araçları ve çözemediği trafiği ile her gün onlarca insanını kurban verirler yollarda… 

Yine hesapsızlıktan, kitapsızlıktan bir mezhep uğruna gencecik askerlerini kırdırırlar Suriye’nin çöllerinde…

Kafalarındaki Ortaçağ düşünceleriyle küçücük kızları koca koca adamların, hem de tecavüzcülerinin koynuna vermeye kalkarlar utanmadan, arlanmadan…

Yine denetçilerin denetimsizliğinden, ilgililerin ilgisizliğinden 17 küçücük kız çocuğunu beton blokların altına gömerler diri diri… (1 Ağustos 2008, Konya Balcılar Beldesi'nde Süleyman Hilmi Tunahan cemaatine ait Boğaziçi Özel Öğrenci Yurdu’nda gaz sıkışması nedeniyle yaşanan patlama ve çöken bina..)

Yine cemaatten diye denetimsizlikten, yine ilgisizlikten, yine ihmalden 11 kız çocuğunu yakarlar diri diri…  (29 Kasım 2016, Adana Aladağ ilçesi)

İsterseniz bir daha okuyun üstat çetin Altan’ın yazısını:

‘’Evrensel insanlığın gelişimi, kalitesi, düzeyi, çok sık tekrarlandığı gibi, bir ‘eğitim’ sorunu değil, bir ‘anneler’ sorunudur. Çocukların 3-7 yaş arasında mayalanan öz hamurunu anneler biçimlendirir... Çünkü ‘eğitim’ okullarda değil, evde anadilini öğrenirken 3-7 yaş arasında mayalanır.

Kadının bu kadar namevcut olduğu bir âlemden, evrensel değerler de ne kadar yetişir ki? ‘Erkek millet’ olmakla övünmenin bedeli, aslında çok pahalıya mal oldu Türkiye'ye... Pek benimsediğimiz, ‘biz erkek milletiz’ böbürlenmesi, evrensel bir dengenin dışına düştüğümüzün de narası sanki... Erkekler zart zurtçu, kadınlar ‘bana ne başkalarından be’ci oldu...

Evrensel bir dengenin dışına düşüldüğünde, ruhsal bir vurgun yer insanlar... Gizli bir ezikliğin ve yaptığı işe karşı ‘adam sende’ciliğin tırpanları çalışmaya başlar toplumda...

Tankerlerin fren balataları yenilenmez, besin maddeleri sağlıklı üretilmez, yapılar kendiliğinden çökmeye başlar...’’

Maden ocaklarınız çöker, binalarınız çöker, asansörleriniz çöker gencecik insanlarınızı oralarda diri diri gömersiniz… Yurtlarınız yanar çocuklarınızı oralarda diri diri yakarsınız… Kuralsız, toplu taşımasız trafiğinizde insanlarınızı harcarsınız… Bir mezhep uğruna Suriye’nin çöllerinde gencecik insanlarınızı kırarsınız…

Sonra da gözyaşları dökersiniz müstakbel annelerini toplumdan dışlayan, eğitmeyen her toplum gibi…

İşte Avrupa Birliği de bunlar olmasın, gözyaşları dökmeyesiniz diye vardı…

Osman AYDOĞAN   1 Aralık 2016



Gözler...


Paulo Coelho’nun güzel bir kitabı var; ‘’Işığın savaşçısının El Kitabı’’(Can Yayınları, 2016) Kitapta şöyle bir hikâye geçer:

Savaşçı, kılıç tutan elini yakalamak için bir melekle bir şeytanın yarıştığını bilir. Şeytan der ki: ‘'Güçten düşeceksin. Bunun ne zaman olacağını bilemeyeceksin. Korkuyorsun.’' Melek de, ‘'Güçten düşeceksin. Bunun ne zaman olacağını bilemeyeceksin. Korkuyorsun.'’ der.

Savaşçı şaşırmıştır. Melek de şeytan da aynı şeyi söylemişlerdir. Sonra şeytan devam eder: ‘'Sana yardım edeyim.’' Melek de aynı şeyi söyler: ‘'Sana yardım edeyim.’'

İşte o anda, savaşçı aradaki farkı anlar. Sözcükler aynı olabilir, ama kendisine yardım öneren bu iki kişi birbirinden tümüyle farklıdır. Ve savaşçı meleğin elini seçer.

Çünkü ‘’ses tonu’’ farklıdır.

‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın niyet ve maksadını gösterir. ‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın eğitimini, eğitiminin seviyesini gösterir. ‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın ruhunu, ruhunun derinliklerini, inceliklerini, kıvrımlarını gösterir. ‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın iç dünyasına ayna tutar. Hani bir şarkımız vardı ya, sözleri Ahmet Selçuk İlkan’a ait, Emel Sayın da ne kadar güzel söylerdi; ‘’Gözler kalbin aynasıdır, yalan nedir bilmez onlar’’ diye… İnsanın komuta edemediği tek organıdır gözler… Gözler aslında beynin de aynasıdır…

Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde ince, hassas bir ruhun derinliklerini görürsünüz… Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde cennete açılan bir çift kapı görürsünüz… Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde en katı, en kapalı, en kilitli kalpleri dahi açacak bir çift burgu görürsünüz… Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde dağlarda batan güneşin korsuz, külsüz, dumansız alevlerini görürsünüz…  Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde kalbinize saplanacakmış gibi bir çift kapkara hançerin simsiyah uçlarını görürsünüz…

Mehmet Eroğlu’nun ‘’Zamanın Manzarası’’ (Agora Kitaplığı, 2013) isimli bir kitabı vardı. Ve kitap şu cümle ile başlardı: “Mücevher takmamıştı ama gözleri vardı…” İşte gözler vardır, baktığınızda o gözlerde dünyanın bütün mücevherlerinden daha değerli bir varlık görürsünüz…

Ama gözler de vardır, baktığınızda o gözlerde bazen cehennemin bir çift zebani bekçilerini de görürsünüz.

İşte bu nedenlerledir ki Attila İlhan ‘’Böyle Bir sevmek’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) kitabında ‘’O gözler ki’’ şiirinde söylerdi:

‘’o gözler ki vahşidir
yangın kızıllıklarıyla korkunç
kanlı bir sevdayı çoğullaştırır
karanlık kirpikleri

göz değildirler
bir namludan fırlamış
mermi çekirdekleri

o gözler ki
çakmaktaki alev
zehirli hançerlerdeki uç
yakut bir avize gibi yalnızlığımızda dururlar
nereye gitsek gelir bizi bulurlar
gelir bizi bulurlar
bulurlar’’

Böyle diyordu Attila İlhan:

Göz değildiler, bir namludan fırlamış mermi çekirdekleriydiler… O gözler ki çakmaktaki alevdiler, zehirli hançerlerdeki uçtular, yakut bir avize gibi yalnızlığımızda dururdular, nereye gitsek gelir bizi bulurdular…

Osman AYDOĞAN  30 Kasım 2016


Kılıç yarası…


Aslı Erdoğan (d. 1967) eserlerini 90'lı yıllarda vermeye başlamış fizikçi yeni kuşak kadın yazarlarımızdandır. Türk edebiyatının ilk Türk fizikçilerdendir. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü mezunudur. Aynı üniversitede Fizik dalında yüksek lisans yapar. İki yıl İsviçre CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi)'de çalışır.

Rio de Janeiro Üniversitesi’nde başladığı Fizik doktorasını yarıda bırakarak edebiyatçılığı seçer; öykücü kimliği ile tanınır. Öykünün yanı sıra romanlar yazar ve çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapar. Aslı Erdoğan'ın eserleri özellikle Avrupa ülkelerinde ilgi görür ve sekiz dile çevrilir.

Eserleri şunlardır; “Kabuk Adam” (1994), ‘’Mucizevi Mandarin’’ (1996), ‘’Kırmızı Pelerinli Kent’’ (1998), ‘’Hayatın Sessizliğinde’’ (2005), “Bir Yolculuk Ne Zaman Biter” (2000), ‘’Bir Delinin Güncesi’’ (2006), ‘’Bir Kez Daha’’ (2006), ‘’Taş Bina ve Diğerleri’’ (2009). 

“Tahta Kuşlar” adlı öyküsü Almanya’da Deutsche Welle ödülü kazanınca kendisini tüm Avrupa tanır ve bu öyküsü birçok dile çevrilip yayımlanır. Fransız Lire dergisi onu “Geleceğin 50 yazarı”ndan biri olarak seçer. ‘’Mucizevi Mandarin’’ İsveç’te yılın kitabı seçilir.

Öykü kitabı ‘’Mucizevi Mandarin’’ (Everest Yayınları, 2016)’in tanıtım bülteninde şöyle bir hikâye yer alır:

 ‘’Yaşlı ve çirkin bir mandarin, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar, bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bırakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler, ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gelgelelim güzel kadının her donuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş, dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin kanlar içinde kadının kollarında yığılmış, ölmüş.’’

Bu öykü üzerine Ayşe Arman Hürriyet’deki bir yazısında şu yorumu yapar:

‘’Tam da bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz? Aşktan bunca korkmamız bu yüzden değil mi? Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz. Çünkü zaten, her tarafımız kılıç yaralarıyla dolu. Ama bir şekilde kapanmış, kabuk bağlamış yaralar onlar. Nasıl yapmışsak yapmışsız, üstesinden gelmişiz. Ama biri o kabuk tutmuş yaraları, okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyorlar yeniden. Birine teslim olduğumuzda, anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. O yüzden değil mi içimizi tutmamız? Birine teslim olmaktan ölesiyle korkmamız? Ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız? Anlatsam mı anlatmasam mı kararsızlığımız... Bu sevgi beni acıtır mı kuşkularımız...’’

20 Ağustos 2016 yılında Özgür Gündem gazetesine yönelik yapılan soruşturmada silahlı terör örgütü üyeliği ve halkı kışkırtmak iddiasıyla tutuklanır Aslı Erdoğan. Erdoğan’ın tutukluluğu halen devam etmektedir.  Erdoğan tutuklu iken İsveç Pen tarafından sürgünde, tehdit altında ya da cezaevinde bulunan bir yazar ya da gazeteciye verilen Tucholsky Ödülü'ne layık görülür.

Aslı Erdoğan ilk kitabı “Kabuk Adam”da sanki kendisini anlatır:

“Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.” 

Hep ama hep yaptığımız gibi…

Her yanımız bir şekilde kapanmış, kabuk bağlamış kılıç yaralarıyla dolu...

Osman AYDOĞAN  29 Kasım 2016


Suriye’den şehitler gelirken…


TSK; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde fiilen savaştığı Kore ve eğitim amaçlı ve müttefiklerle beraber katıldığı Bosna Hersek, Kosova, Lübnan, Afrika ve Afganistan harekâtı hariç sadece 1974’de Kıbrıs Barış Harekâtı’nı ve 1983’den beridir de Irak’ın Kuzey’ine mahdut hedefli sınır ötesi harekâtı yapmıştır. Türkiye; bunların dışında ilk defa sınır ötesi harekâtı 24 Ağustos 2016 tarihinde ‘’Fırat Kalkanı Operasyonu’’ adı altında Suriye’ye karşı yapmıştır.

Bu harekât; 24 Ağustos 2016, saat 04.00'de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığınca, "Türk Silahlı Kuvvetleri ve koalisyon hava kuvvetleri tarafından Suriye'nin Halep kentine bağlı Cerablus bölgesine terör örgütü IŞİD'ten temizlenmesi amacıyla askerî harekât başlatılmıştır" açıklaması ile başladı. Açıklamanın devamında harekâta Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı tankların ve Özgür Suriye Ordusu mensuplarının katıldığı belirtiliyordu.

Yazıma çok kısaca dört konuya yer vererek girmek istiyorum. Bunlardan birincisi ‘’tarih bilinci’’, ikincisi günümüzde oldukça göz ardı edilmiş kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu’nun ve yüzyılımıza damgasını vurmuş Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ düşünceleri ve üçüncü olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatımıdır. Dördüncü konu ise TSK’nın PKK terörü nedeniyle 1983’den beri yaptığı sınır ötesi harekâttır.

Bu dört konuyu anlamadan TSK’nin ‘’Fırat Kalkanı Operasyonu’’ anlatmamız ve anlamamız mümkün değildir diye düşünüyorum.

Tarih bilinci konusunu çok kısa olarak geçmek istiyorum.

Hemen hemen bütün yazılarımda vurgularım; Tarih bizim için iyi bir laboratuvardır. Ancak faydalanırsak tabii ki. Einstein’ın bir sözü vardır; ‘’Toplumlar; hiç ölmeyen, ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir.’’ Toplum olarak tek bir insan gibiyiz ama hep unutuyor hiç hatırlamıyoruz. Tarihçiler hep hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını söylerler. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir.

Bu konuda der dururdu zaten millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy:

“Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

Millî şairimizin söylediği gibi tarih ders alınmadığı için birebir tekerrür etmektedir.

Bunlar kulağımızda küpe olarak kalsın öncelikle…

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden önce en eskisini anlatmak istiyorum.

Kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna “Devlet Yönetme Sanatı” (Savaş Sanatı) adlı bir eserini sunar. (Anahtar Kitaplar, 2016)

 Sun Tzu’nun bu eseri MÖ 6. yüzyılda askerî taktikler, savaş ve strateji üzerine yazılmış en eski ve en iyi çalışmalardan biridir ve askerî konularda ve ötesinde tarih boyunca çok büyük etkisi olmuştur. 20. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomi ve iş dünyasında da kullanılmaya başlanılmıştır.

Her biri savaşın farklı bir yüzünü anlatan 13 bölümden oluşur ve askerî strateji ve taktiğin temel kitabı olduğu kabul edilir. Çin'in ‘’Yedi Askerî Klasik’'i arasında en önemlilerindendir.

Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna şu öğütleri verir:

 “Hasmı güç harcamaya sevk ederken kendi gücünü korumayı bilmek gerekir.”

“Savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan düşürür. Hasım milletleri, uyumlarını, morallerini çökerterek teslim alır.”

“Usta komutan hasım orduyu savaşmadan alt edendir.”

“Vuruşma incitir (yıpratır), tahkimli mevziiye taarruz kırım demektir. Önemli olan düşmanın stratejisini bozmaktır. Savaşmak değil.”

 “Sen uyum ve dayanışma ile birliğe yönelirken düşman ona bölündüğünde gücün bire karşı on olur.”

“Bilge önderlerin dirayetli yönetimleri ve zaferleri şans değildir. Zira onlar kazanacaklarından emin oldukları durum, yer ve zamanda harekete geçerler ve çoktan yenilmiş kimseleri yenerler.”

 “Yüksek savaş sanatı, düşmanın mukavemetini, meydan savaşlarında kazanılacak zaferlerle değil, meydan savaşına başvurmadan kırabilmeyi gerektirir.’’

‘’Uzun süreli bir savaş önce orduyu sonra da toplumu yozlaştırır.’’

Kitapta daha çok öğüt var ama şimdilik burada keselim.  

İkinci olarak anlatmak istediğim düşünür Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz (1780-1831) ise günümüzde en tanınmış ancak düşünceleri en çok göz ardı edilen bir strateji uzmanıdır. Ölümünden sonra karısının düzenlediği notlarından oluşan ve savaş stratejisi konusunda yazılmış önemli eserlerden birisi kabul edilen ‘’Savaş Üzerine’’ (vom Kriege) adlı eseri (Doruk yayınları, 2015) askerlerden ziyade siyasetçilerin okuması ve anlaması ve içselleştirmesi gereken bir eserdir.

Bolşevik devriminde Lenin’in Clausewitz’in bu eserinden ciddi olarak yararlandığı bilinir. Eseri okumuş olmak öyle bir otorite hissi yaratır ki, Hitler bu durumu generallerle tartışması sırasında “Ben Clausewitz’i okudum, sizden öğrenecek bir şeyim yok!” diyerek ifade eder.

Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ adlı eseri zor ve çelişkilerle dolu görünse de fikirlerini şu şekilde basitleştirerek özetleyebilirim:

‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi zannetmeyin.’’

"Kuvvetlerini kötü kullanan ülkenin siyaseti iflasa sürüklenir."

‘’ ‘Mutlak Savaş’ haline dönüşen bir savaşın hiçbir amacı yoktur, bu yüzden savaşların alevlenmemesi için sınırlar konmalıdır.’’

‘’Savaşların açık ve uygulanabilir hedeflerinin olmasına dikkat edin.’’

‘’Siyaset komuta edilebilir. Komutanlar sivil yetkililere, özellikle uygulanabilirlik konularında tavsiyelerde bulunmalıdırlar, fakat siyasi hedeflerin belirlenmesi onların görevi değildir. Komutanlar uygulanabilir siyasi hedefler konduğundan ve sivil otoritelerin ödenecek bedelin ne kadar ağır olabileceğini anladığından emin olmalıdırlar.’’

‘’Savaşı, düşmanın onsuz direnemeyeceği “ağırlık merkezi’‘ni çökerterek kazanın. Bu aslında ana kuvvetlerin yok edilmesi anlamına gelir.’’

‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. (Örneğin, Napoleon Moskova’yı aldı ama Rus ordusu dağılmadı). Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

‘’Savaşların ucuz ve kolay olduğunu zannetmeyin. Kendinizi güçlü bir şekilde geride tutarsanız, düşmana pek şans tanımamış olursunuz.’’

‘’Savaşın dehşetinden kaçabileceğinizi zannetmeyin. Akıllıca manevralar ve blöflerle savaşı kazanabileceğiniz düşüncesiyle kendinizi kandırmayın. Bu yüzden, öncelikle ‘çok güçlü’ olun.”

‘’Halkın, hükumetin ve ordunun birliği işe yarar. Bu üçünden birinin zayıf olması bütün emekleri boşa çıkarır. (Vietnam’daki savaşı desteklemeyen Amerikan halkı gibi). Bu üç konuda da sağlam olmadıkça savaşa kalkışmayın.’’

Clausewitz eserinde tez olarak da şunu ortaya koyar: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka şey değildir.” Yani basitçe demek ister ki Clausewitz ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Üçüncü olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatmak istiyorum.

Birinci Dünya Savaşında, Almanya öncülüğündeki Mihver Devletler karşısında, Müttefik Devletler olarak; Britanya İmparatorluğu, Fransa, Rusya İmparatorluğu bulunmaktaydı.

Savaşın son senesi 1918 yılına girildiğinde durum şu şekildedir: Almanya, Doğu Cephesinde Rusya karşısında kesin bir zafer kazanmış, Rusya Ekim Devrimi ile çökmüş, yeni iktidara gelmiş olan Bolşevikler, Almanya ile bir barış anlaşması imzalamışlardır.

Savaşın kesin sonucunu belirleyecek Batı Cephesinde, ise dört yıldan beri, devam eden siper savaşı, Manş Denizinden İsviçre’ye kadar uzunlukta, Kuzey Fransa üzerinden geçen, çok detaylı ve iyi tasarlanmış statik savunma hatları yaratmış idi.

Almanya, müttefiklerin deniz ablukası ile tamamen kuşatılmış, savaşı yürütebilecek hammadde ve nüfusunu besleyecek ithalat olanaklarına sahip değildi.

Batı cephesindeki siper savaşı, savunan tarafa büyük üstünlük sağlayacak bir şekilde idi. Saldıran taraf, geleneksel olarak en az 1:2 oranında bir silah ve insan gücü üstünlüğü ile taarruz etmesine rağmen, büyük kayıplar vererek sadece kilometrelerle ölçülebilen kazanımlar elde edebiliyor idi.

Örneğin 1916 yılı boyunca devam etmiş olan Verdun Muharebesi insanlık tarihinin en kanlı savaşları içinde yer almasına rağmen, sadece 60 km2 içinde savaşılmış idi. Yaklaşık sekiz ay süren bu muharebe, her iki taraftan toplam 1,000,000 kişinin ölümüne mal olmuştu. İngilizler 1917 sonlarında Passchendaele’de sadece 10 km ilerleyebilmek için yaklaşık 400,000 asker kaybetmişlerdi.    

Batı cephesinde stratejik olarak savunma durumunda olan Almanya’nın toplam kayıpları, Müttefiklerden daha az olmasına rağmen, Almanya artık insan gücünün sınırına dayanmış, savaş sanayiinden ve tarım üretimden, üretim faktörlerini bozabilecek ölçüde kişiyi askere almak durumunda kalmıştı. Almanya’nın bir başka sorunu da ekonomik sisteminde kullanılan sanayi ve yatırım mallarının artık yıpranmış olması idi. Lokomotiflerden, takım tezgâhlarına kadar kapasitelerinin sonuna kadar kullanılmasından dolayı, tüm sanayi ve ulaşım araçları verim düşüklüğü ile çalışır halde idi.

1918 yılında Batılı Müttefiklerin, insan gücünde sayısal üstünlüğünün yanı sıra, dönemin en önemli silah yelpazesinin tamamında (top, makineli tüfek, patlayıcılar ve uçak) niteliksel ve sayısal üstünlüğü var idi. Üstelik bu fark giderek açılıyor idi. 

Son temel sorun ise, 1917 yılında ABD’nin müttefiklerin yanında savaşa girerek, çok sayıda deneyimsiz, ağır silahlardan yoksun ama zinde askerini Batı Cephesine sevk edebilir hale gelmesi idi. 1918 yılında ABD askerlerinin, Fransa’ya ulaşması dengeyi Almanya aleyhine daha da bozacak idi.

1918 senesine girerken, Almanya’nın stratejik anlamda savunma pozisyonu dışında, tüm faktörler aleyhinedir.  Üstelik zaman da Almanya aleyhine çalışıyordu.

Almanya için savaşın kilidini çözen doktrin 1917’nin son aylarında yazıldı. İlk önce cephedeki tüm askerî birliklerin tek tek envanteri çıkartıldı.  En deneyimli ve morali yüksek askerler, iyi eğitimli ve parlak subayların komutası altındaki yeni birliklerde toplandı. Vurucu gücü yüksek ve seçme nitelikte olan bu birlikler Stosstruppen (Vurucu Birlik) olarak isimlendirildi. Bu birlikler cepheden çekilerek, kendilerine penetrasyon yani başarıyı büyütme üzerine özel savaş eğitimi verildi. Bu birliklerin en önemli özelliği, bağımsız karar alma yetkisine sahip olarak, tek başlarına risk alabilme ve başarıyı genişletebilecekleri bir inisiyatife sahip olmaları idi.

Almanların müttefiklere göre yetersiz sayıda ve kalibrede olan, savaşın en önemli silahı olan topçu silahları tek tek yeniden sınıflandırıldı, top atışlarının sapması ve ateş hızları (o günler için mükemmel bir matematiksel modelleme idi.) yeniden hesaplandı. Bu dönemde Alman topları, Müttefiklerin silahlarına  göre  çok daha yıpranmış ve daha çok sapma ile ateş eder durumda idi. Ancak ortaya çıkan modeli kullanarak, sayıca az ve niteliksel olan düşük silah envanteri ile beraber Almanlar, Müttefiklere göre çok daha az sapma ile daha çok ateş gücü üretir hale geldiler. Nitekim Almanların büyük taarruzunun başladığı ilk beş saati içinde 3,500,000 adet mermi 400 km2 alandaki hedefleri başarı ile vurdu.

Stratejik plan şu idi: Cephede sürpriz bir şekilde düşmanının hazırlanmasına fırsat vermeden, yarma noktasında çok yüksek bir ateş gücü yoğunlaştırılacak, bu nokta cepheden izole edilecek ve darbe olanca şiddeti ile vurularak, elit birlikler ile yarılan cephe genişletilecekti.

1918 İlkbaharında, Almanya büyük taarruz için hazır konumda idi. Ve zarlar atıldı. Bu doktrin ile beraber, Batı Cephesinde 1914 yılından itibaren oluşan statik durum kırıldı. Art arda yapılan dört ayrı taarruz ile Alman Orduları Batı Cephesini yardı ve 1918 yaz aylarında Paris’e 70 km'ye kadar yaklaştı. Bu başarı, önceki dört yıldaki savaşta başarıların kilometrelerle ölçüldüğü bir döneme göre bir mucize idi.

Ancak sorun şu idi, Almanya bu taarruz zinciri ile büyük bir taktik başarı elde etmesine rağmen, düşmanını kesin bir şekilde yenebileceği hiçbir stratejik başarı elde edememiş, müttefiklere göre daha az kayıp vermesine rağmen, hiçbir zaman yerine koyamayacağı önemli sayıda ve nitelikte adam kaybetmişti. Almanya, harita üzerinde savaşı kazanmak üzere gibi gözükse de son kozunu oynamış ve tüketmiş idi.

Bu noktadan sonra, deneyimsiz ama zinde Amerikan birlikleri ile beraber, Müttefikler 1918 yazından başlayarak 100 gün boyunca devam eden karşı taarruzlar ile savaşı kesin olarak kazandılar.

Batı cephesinde yaklaşık 11 Milyon askerin içinde olduğu ve 8 ay boyunca dünyayı sallayan bu olağanüstü dönemden çıkartılacak iki sonuç vardır:

Birinci sonuç: Az sayıdaki nitelikli insan kaynağı ve eldeki tüm kaynakların yeniden değerlendirilerek harmanlanması sonucunda oyunun kuralları tamamen yeniden yazılabilmiş idi. Almanya az sayıdaki nitelikli insan kaynağını, sonuç alabileceği, iyi modellenmiş donanım ve kaynak ile donatarak savaşın kurallarını değiştirebildi. Öyle ki Müttefikler, Almanya’nın Bahar Taarruzunda aldığı sonuçlar ile Paris’in düşebileceğini dahi hesapladılar.

İkinci sonuç ise: Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir.

Kısaca: Taktik hedefler, stratejik hedeflerin başarılabilmesi için oluşturulan araçlardır.  Çoğu zaman bu kavramlar birbirine karıştırılır. Tersi de ayrı bir başarısızlık faktörüdür. Stratejik hedeflere ulaşım, doğru tanımlanmış taktik hedeflere ulaşım ile mümkün olabilir. Stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.

Her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.

Son olarak da kısaca TSK’nin 1983 yılından itibaren yaptığı sınır ötesi harekâtlara kısaca bir göz atmak istiyorum.

TSK 1983 ‘den beri bu sınır ötesi harekâtları neden yapmıştı? PKK terörünü önlemek için... Peki, PKK ne istiyor terör yaparak, siyasi amacı nedir? Bölgede sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak… Peki, bu sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ nerede kurulacak? Önce Irak, sonra Suriye, sonra Türkiye’deki ve sonra da İran’daki Kürtleri birleştirerek... Önce bu ülkelerde ayrı ayrı adı ne olursa olsun federal, özerk veya bölgesel Kürt yönetimlerini kurmak sonra da bu özerk veya federal Kürt bölgelerini birleştirerek sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak... Bunda bir tereddüt var mı? Yok... Tereddüt ediyorsanız açın bakın PKK’nın kongrelerinde aldıkları kararlara...

Eeee… PKK’nın amacı bu ise... Size öncelikle politik olarak hangi görev düşer? Bu ülkelerle sıkı bir işbirliği, bu ülkelerin ülke bütünlüğünü korumak değil mi?

Peki, Türkiye’deki son yılların siyasi iktidarları ne yaparlar? Tam tersini... Irak’ı parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar... Türkiye’nin el vermesiyle ve desteği ile Irak’ta ‘’Bölgesel Kürt Yönetimi’’ni kurarlar. Suriye’yi parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar… Sonra da Doğu’nun dağlarında, Irak’ın Kuzeyinin dağlarında PKK operasyonu diye fidan gibi gencecik insanlarımızı harcarlar...

1983’den beridir bakıyorsunuz Irak’ın Kuzeyine yapılan operasyonlara:

1983, 1984, 1986  ve 1987 yıllarında küçük çaplı operasyonları geçiyorum...

Süpürge Harekâtı (05-13 Ağustos 1991), 2 şehit,
1992 sınır ötesi harekâtı ve Hakurk Operasyonu  (05 Ekim – 15 Kasım 1992), 12 şehit
 Çelik Harekâtı (21 Mart -02 Mayıs 1995), 64 şehit,
Atmaca Harekâtı (Nisan 1996), 40 şehit
Tokat Operasyonu (14 Haziran 1996 – Ocak 1997), 11 şehit,
Çekiç Harekâtı (12 Mayıs – 07 Temmuz 1997), 114 şehit,
Şafak Harekâtı (25 Eylül -15 Ekim 1997), 31 şehit,
 Murat Operasyonu (Nisan – Mayıs 1998), 3 şehit,
Güneş Harekâtı (21 Şubat – 29 Şubat 2008), 24 şehit,
2011 yılı sınır ötesi harekâtları (17 Ağustos – 24 Ekim 2011),
Şehit Yalçın Operasyonu (24 -25 Temmuz 2015),

(Bu tabloya yurt içi operasyonlarda veya pusu ile mayın ile verilen şehitler dâhi edilmemiştir.)

Bu harekâtlara tek tek girmeyeceğim… Hepsi de TSK personelinin olağanüstü gayretlerinin ve fedakârlıklarının ürünüdür. Yazsanız her birinden ne kahramanlıklar, ne destanlar çıkar.

Ancak konumuz bu değil... Soru şudur: Bu harekâtların siyasi hedefi ne idi? Ne yazık ki cevap koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir. Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Bu sınır ötesi harekâtlar başlı başına birer taktik başarı ürünüdür... Peki bu harekâtların stratejisi ne idi? Cevap yine koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir.

Yine tekrar edelim; taktik hedefler, stratejik hedeflerin başarılabilmesi için oluşturulan araçlardır.  (Çoğu zaman bu kavramlar birbirine karıştırılır. Tersi de ayrı bir başarısızlık faktörüdür. Stratejik hedeflere ulaşım, doğru tanımlanmış taktik hedeflere ulaşım ile mümkün olabilir. Stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.)

Tekrar soruyorum. Her birisi mükemmel taktik başarıları içeren bu harekâtların bir stratejisi, bir politik hedefi var mıdır?

Ne diyordu Clausewitz: ‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

Irak’ın kuzeyinde o tepeleri o kadar şehitler vererek ele geçirdiniz... Peki, bu PKK’yı imha etti mi? Cevap ne yazık ki yine koskocaman bir ‘’hayır’’dır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın politik bir hedefi vardı (ENOSİS’e engel olmak) ve TSK bu politik hedefe ulaşmak için bu harekâtı yaptı ve amacına da ulaştı…

Tekrar tekrar soruyorum: Bu sınır ötesi askerî harekâtların politik hedefi, siyasi bir maksadı var mıydı? Yoktu! Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Şimdi başa dönün ve Clausewitz’in ne demek istediğini bir daha okuyun…

İsterseniz daha da başa dönün Sun Tzu’nun demek istediklerini bir daha gözden geçirin...

İsterseniz en sona gelin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın nasıl yenildiğine bir daha bakın…

Ne idi Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesinden bizim için çıkaracağımız ikinci sonuç? ‘’Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir.’’

Bu sınır ötesi harekâtlarla da aynısı yapılmadı mı? Taktik hedefler olmayan bir stratejinin ve olmayan bir politik hedefin önüne çekilerek PKK’yı imha da edemeden muazzam kaynaklar (insan, zaman, para, güven) harcanmadı mı?

O halde olması gereken neydi?

Yine tarihe döneceğiz…

Afganistan’a bakın... Burası bir imparatorluklar mezarıdır. Buradan İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi burada, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildi. Nedeni sadece, bu ülkenin arazisinin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıydı...

Dağlarda savaşmak zordur… Hele hele bir de teröristlerle savaşıyorsanız o dağlar size cehennemin ta kendisi olur. Bir tugay askeri salsanız küçücük bir dağlık araziye, dağlar, tepeler, kayalar yutar önce bu askerleri.

Şeyh Şamil efsanesini hepimiz biliriz...  Şey Şamil Kafkas Dağlarında cirit atarken Ruslar pek dokunmadan dağlara inmiştir ovalara, etrafından dolaşarak aşmıştır Kafkas dağlarını, gelmiş Gürcistan’ı, Azerbaycan’ı almış, Erzurum’u işgal etmiştir.

Siz de fetih maksadı olmaksızın gönderirsiniz dünyanın o en güçlü ordunuzu, gider oturursunuz bir zamanlar kırmızı çizginiz olan Kerkük’e, kurarsınız komuta çadırınızı, atarsınız bacak bacak üstüne, alırsınız yorgunluk çayı bardağını elinize ve dersiniz ki düveli muazzamaya ve Barzani’ye; ‘’Kandil’den çıkarın PKK’yı, ben de buradan çıkıp gideyim.’’

Boşu boşuna da fidan gibi gencecik Anadolu evlatlarını harcamazsınız, kırmazsınız o dağlarda...

(Tabii ki ülke içinde bir daha böylesi bir sorun olmaması için alacağınız ekonomik, sosyal ve siyasal tedbirler ayrı bir çalışma konusudur.)

İsterseniz, Sun Tzu’yu, Clausewitz’i bir daha okuyun…

Gelelim şimdiki Suriye'ye ‘’Fırat Kalkanı Operasyonu’’ harekâtına…

Başlangıçtaki 70 km genişlik ve 35 km derinlikte, Şırnak'taki Bestler - Dereler ebadındaki bu harekâtta ilk sorum şu: ‘’Politik hedefiniz nedir?’’ İkinci sorum da şu: ‘’Bu politik hedefi gerçekleştirecek askerî stratejiniz nedir? Taktik hedefleriniz nedir?’’

Bölgeyi İŞİD’den temizlemek midir politik hedefiniz? Öyleyse eğer hiç zahmet etmeseydiniz bu harekâta Adıyaman’daki çay ocaklarından, Antep’teki hücre evlerinden başlasaydınız, İstanbul’daki, Ankara’daki İŞİD yuvalarından devam etseydiniz, sınır geçişlerini kontrol etseydiniz…

PYD’nin Fırat batısına Afrin’e koridor açıp geçmesini engellemek mi amacınız? Peki, o zaman Salih Müslim’i Ankara’ya davet edip devlet protokolü ile karşılayanlar kimlerdi? PYD’yi vazgeçtim Suriye’de Fırat’ın batısına geçmelerini altlarına uçaklar otobüsler vererek, yemek ücretlerini de ödeyerek ülke topraklarından Kobani’ye geçirenler kimlerdi? Peki, bu harekâtın 35 km güneyinden sonrası ne olacak? PYD oradan geçmeyecek mi?

Sınır güvenliği midir amacınız? 911 km’lik sınırdan geri kalan 876 km ne olacak? Suriye'nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman ÖSO’nu nereye koyacaksınız? Tampon bölge mi yaratmak amacınız? Elinizdeki iki milyon Suriyeliyi bu daracık alanı mı sığdıracaksınız?

Amacım harekâtı eleştirmek değil. Amacım bu harekâtın politik hedefini ve askerî stratejini anlamak, anlamaya çalışmak...

Askerî teknik açıdan da değerlendirecek olursak dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman tank birliği tek başına muharebeye sevk edilmemiştir. Edilmez de… Tankın gözü ve kulağı piyadedir… Piyade olmaksızın tank tek başına hiçbir şeydir. Piyade olmaksızın tank tek başına kördür, sağırdır… Piyade olmaksızın tank tek başına düşman tanksavar roketlerine karşı kolay bir hedeftir.  Eğer ÖSO’yu piyade gibi düşünüyorsanız yanılırsınız… Tank birliğinin kendi piyademizle bile uyum, ahenk ve işbirliği içinde çalışması için çok detaylı ve ciddi bir eğitim gerekirken bu işbirliğinin lisanı da askerî kültürü de farklı ÖSO tarafında yapılabileceğini düşünmek fazla iyimserlik olur. Sınırlarınızdan uzaklaşır ve daha derinlere inerseniz bu durum daha vahim bir hal alır. Daha çok tank kaybeder, daha çok şehit verirsiniz.

Ayrıca sınırlarınızdan uzaklaşır ve daha derinlere inerseniz, yani El Bab’a, Rakka’ya uzanırsanız en azından ikmal, lojistik, emniyet ve güvenlik amacıyla daha fazla en azından kolordu çapında bir kuvvete ihtiyaç duyarsınız.

Böyle bir durum ise Türkiye’nin kaynaklarını ve kuvvetlerini parçalaması, dağıtması anlamına gelir. Harp yönetiminde ‘’sıklet merkezi’’ diye bilinen bir prensip var. Bu prensip kesin sonuç yerinde ve zamanında üstün muharebe gücünün toplanması esasına dayanır.

Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşında çok cephede birden savaşmamak için önce Doğu Cephesini emniyete almış (Ruslarla yapılan anlaşmalar, Kars, Gümrü anlaşmaları), sonra Güney Cephesini emniyete almış (Fransızlarla yapılan Ankara Anlaşması) sonra mücadele için Batı cephesine dönmüştür.

Osmanlı da Birinci Dünya Savaşını ağırlıklı olarak bu prensibe uymadığı için kaybetmiştir. Osmanlının Birinci Dünya Savaşında sıklet merkezi Kafkasya ve Basra olması gerekirken bu cepheler ihmal edilerek Kanal Cephesinden (Mısır) Galiçya Cephesine, İran Cephesinden Makedonya Cephesine kadar dağıtılmıştır Osmanlı ordusu… Bu cephelerde fidan gibi gencecik Anadolu evladı Enver Paşa’nın hesapsız kitapsız hırsına heba edilmiştir…

Değişen nedir? İçeride PKK tehdidini çözememişsiniz… Yaklaşık 35 yıldan beridir PKK ile mücadele ediliyor. Bu amaçla devletin harcadığı her türlü kaynağın haddi hesabı yoktur. Bu sorunun kısa sürede çözüleceğine dair bir belirti de yoktur. Bir de üstüne İŞİD tehdidi oluşmuş… Yetmemiş bir de FETÖ tehdidi yaratmışsınız... Dışarıda Irak’ta Başika nedeniyle Irak Devleti ile neredeyse savaşacaksınız, Rusya ile uçak krizi tam anlamıyla çözülmemiş, AB ile köprüleri atmışsınız, ABD de Trump’un sözcülerinin hakkınızda ne dediklerine kulaklarınızı kapatıyorsunuz, İran ile aranız limoni, Mısır ile hala küssünüz… İçeride Dolar olmuş 3.5, işsizlik tavan yapmış, piyasalar durmuş, turist gelmiyor, cari açığı kapatacak para yok, döviz yok, yatırımlar yok, yabancı sermaye gelmiyor, fetih söylemleri almış başını gitmiş… Ve ‘’sıklet merkezi’’ diye bilinen bir prensibi dikkate almaksızın Suriye’de El Bab’dan, Rakka’dan bahsediyorsunuz…

Bütün Batılı düşünürler Avrupa'nın 5'inci Yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi Ortadoğu'nun da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia etmektedirler. Bütün Batılı akademisyenler 1618 ile 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve temelinde bir Protestan-Katolik mücadelesi yatan savaşlar dizisi gibi Ortadoğu'nun da bir otuz yıl sürecek mezhep savaşlarına girmekte olduğunu yazmaktadır... Bütün Batılı gazeteler Ortadoğu'nun 1914 Birinci Dünya Harbi öncesi şartları yaşadığını yazmaktadırlar... Ki gelişmeler de bu görüşü doğrulamaktadır. 

Böylesine bir ortamda El Bab’a, Rakka’ya uzanacak ve asgari bir kolordu çapında güç gerektirecek uzun süreli bir harekât ise beraberinde maliyetinin yanında bir yığın belirsizlikleri de beraberinde getirecektir.

Bu noktada iki savaş düşünürünü tekrar hatırlamamızı gerekiyor: Ne demişti Clausewitz: ‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi de zannetmeyin.’’ Suriye’de uzun sürecek bu harekât içinde İŞİD, PYD derken yarın Suriye ve onu destekleyen Rusya ile de mi savaşacaksınız? İçeride PKK tehdidini çözemeden Suriye’de dağılacak ve yayılacak bu uzun süreli bir savaşı nasıl yürüteceksiniz? Çinli düşünür Sun Tzu’yu tekrar hatırlayalım; ‘’Uzun süreli bir savaş önce orduyu sonra da toplumu yozlaştırır.’’

Muhtemel Suriye savaşı 1974 Kıbrıs Harekâtına benzemeyecektir.  Savaş uzadığında birden karşımızda Rusya'yı, İran'ı, Irak'ı, bütün Arapları ve hatta Çin'i bile bulabiliriz. Arkamızda da kimse bulunmaz... Muhtemel bu savaş Türkiye'yi bölebilir, parçalayabilir, bin yıllık bir kinin ve nefretin tohumlarını ekebilir...

Bu noktada yine geriye gidip Almanya’nın Birinci Dünya Harbini kaybetmelerinden çıkan sonucu tekrar hatırlayalım: Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonuç felakettir. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmişti.

Yine başa dönüp baştaki sorumu yenileyim: ‘’Fırat Kalkanı Operasyonu’nda ‘’Politik hedefiniz nedir?’’ ‘’Bu politik hedefi gerçekleştirecek askerî stratejiniz nedir? Stratejik hedeflerini nedir? Taktik hedefleriniz nedir?’’

El Bab’a, Rakka’ya inerek muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirebilirsiniz, (taktik başarı), ancak düşmanının (İŞİD mi?, PYD mi? Suriye rejimi mi? Onu destekleyen Rusya mı?) savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarınızı tüketmez misiniz? (stratejik başarısızlık)

Hani diyor du ya Clausewitz: "Kuvvetlerini kötü kullanan ülkenin siyaseti iflasa sürüklenir." Yine derdi ya Clausewitz: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Devleti yönetenlere duyurulur… Benden söylemesi… Her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.

Son söz:

‘’Tanım’’ ve ‘’siyaset’’ sözcükleri arka arkaya gelince iki tanıma yer vermeden geçemedim:

''Siyaset'' ve ''Diplomasi'' sorunları güç kullanmadan çözme sanatıdır… 

İsterseniz şimdi tekrar başa dönün ve Clausewitz’in ne demek istediğini bir daha okuyun… İsterseniz daha da başa dönün Sun Tzu’nun demek istediklerini bir daha gözden geçirin... İsterseniz en sona gelin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın nasıl yenildiğine bir daha bakın…Sonra da Suriye'de ne yaptığınıza bakın!

Zaten haber verirdi geleceği İbn-i Haldun o muhteşem eseri Mukaddime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.

Osman AYDOĞAN, 27 Kasım 2016


Fidel de gitti…


Asıl adı Fidel Alejandro Castro Ruz’dur.  (13 Ağustos 1926  - 25 Kasım 2016). O Küba Devrimi'nin önderiydi, o bir devrimin portresiydi, o Atatürk gibi, Che gibi, Gandi gibi, Mandela gibi modern çağ kahramanlarının yaşayan son temsilcisiydi...

Fidel Latincede ‘’umut’’ demekti... O sadece Küba’nın değil aynı zamanda da Üçüncü Dünyanın da umuduydu… O Üçüncü Dünya ülkelerinin emperyalist ülkelere karşı temsilcisiydi, sözcüsüydü…

1927'de Mayari'de doğar, 1952'de Batista'ya karşı mücadeleye girişir. Bunun üzerine hapsedilir. (1953-1955) ve ardından da sürgüne gönderilir. 1956'da Küba'ya dönerek mücadeleye başlar ve 1959'da iktidarı ele geçirir. Önce başbakan (1959), sonra da devlet başkanı (1976) olur. Asıl mesleği de avukatlıktır.

Ülkesinde iktidara geçince; ABD'de binde 12, Türkiye’de binde 80 olan çocuk ölüm oranlarını ülkesinde binde 6'ya kadar düşürür, okuma yazma oranı %100’e çıkarır, zorunlu eğitimi dokuzuncu sınıfa kadar yükseltir, oy verme yaşını 16, sendikalaşma oranını yüzde 95'e çıkarır. Küba’da yaşayan herkes sağlık ve eğitim hizmetlerinden ücretsiz yararlanır. Her ailenin gıda karnesi ve sağlıklı beslenme hakkı anayasal güvence altındadır. Her aileye, aile büyüklüğüne göre konut tahsis edilir. (Yani sokaklarda kimse yaşamaz!) 

Küba Latin Amerika ve 3. Dünya ülkelerine binlerce doktor gönderen ve bu ülkelerden 17.000 tıp öğrencisine ülkesinde ücretsiz eğitim veren tek ülkedir. Her 100-120 aileye bir doktor düşer, işsizliğin olmadığı dünyadaki tek ülkedir Küba,..

Şu sözler Fidel Castro’nun unutulmaz sözleridir:

“Sivillere karşı asla asker ve polis kullanmadık. Hiçbir zaman ne Avrupa’dan gelen resimlerde sık sık gördüğümüz gibi insanlara basınçlı su sıkan yangın arabamız ne de uzay yolculuğuna çıkacakmış gibi maskeli polisimiz oldu. Devrimi devam ettiren ve ona güç veren halkın inanç birliğidir.”

"Tek silahımız bilincimizdir."

‘’Bir katilin, bir hırsızın başbakan olduğu bir cumhuriyette, dürüst kişilerin yerinin ya mezar, ya cezaevi olduğunu anlayabilmek zor bir şey olmasa gerek.’’

‘’Beni suçlayabilirsiniz, sorun değil. Tarih beni aklayacaktır.’’

‘’Eğer büyük kitleleri ikna edebilmişse, fikirler silahlara ihtiyaç duymaz.’’

‘’Devrim hareketine 82 kişiyle başladım. Eğer bunu tekrar yapmak zorunda kalsaydım yanıma 10 ya da 15 sadık insan alırdım. Eğer sadıksanız ve hareket planınız varsa ne kadar küçük olduğunuzun hiçbir önemi yoktur.’’

"Dilenciye verilen bir ekmek yardım severlik değildir. Asıl yardımseverlik siz de dilenci kadar açken onunla paylaşılan ekmektir."

‘’Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum.’’

"Dünyada yeteri kadar ışık olması gerektiği kadar belli bir derecede şeref ve haysiyet de olmalıdır. Arsızların sayıları çoğaldığı zaman kendi içlerinde birçok insanın şerefini taşıyabilen insanlar daima olacaktır. Bu insanlar, özgürlüğü, yani insan haysiyetini çalanlara güçle karşı koyan kişilerdir. O adamların içinde binlerce insan vardır. Bütün insanlık vardır, insanlık onuru vardır." 

"Küreselleşme; yukarı yarım kürenin aşağı yarım küreyi ezmesidir."

''Gelmiş geçmiş en büyük ahlaksızlık emperyalizm ve kapitalizmdir.''

"Onurunuzla ölürken, kimseye ihtiyacınız yoktur."

"Biz yenilirsek kalkar yine deneriz, diktatör yenilirse sonları olur."

‘’Biz diğer ülkelere doktor göndeririz, asker değil.'’

“Daha önce de söylediğim gibi, en zengin ve en güçlülerin cephanelerinde bulunan silahlar; hasta, yoksul ve aç insanları öldürebilir. Fakat cehaleti, hastalıkları, sefaleti ve açlığı öldüremez.”

"Entelektüellerin, şu anda yaşadığımız ve cevabı ertelenemeyecek olan tehlikeyi anlamalarını sağlayabilirsek, belki onlar, herkesten daha fazla yeteneksiz ve yetersiz olan biz politikacıları ikna etmeyi başarabilirler."

Bir 1 Mayıs günü devrim meydanında konuşmasını şöyle tamamlar: ''Silahlar ne kadar gelişmiş ve güçlü olursa olsun, düşüncelerin silahlardan daha değerli olduğuna dair derin inancımızla direniyoruz, Che'nin bize veda ederken dediği gibi 'Hasta la victoria siempre’ (zafere kadar, daima), 'venceremos' (kazanacağız), 'Patria o muerte!’ (ya vatan ya ölüm!) ”

Gerçek bir Mustafa Kemal Atatürk hayranıdır Fidel Castro. Atatürk ve devrimleri hakkında şunları söyler Fidel Castro:

"Devrimci Kemal Atatürk, bizim esin kaynağımız oldu. O, 1919'da Anadolu’dan emperyalistleri atmak için, Bandırma gemisiyle Samsun’a çıktı. Büyük bir zafer kazandı. Biz de tam 40 yıl sonra, ülkemizden faşistleri kovmak için Granma gemisiyle Havana’ya çıktık. Biz de zaferle kucaklaştık. Ben de devrim gerçekleştirdim ama Atatürk’ün yaptıklarını yapamazdım. O’na ve devrimlerine hayranım. Kendinize başka bir önder aramayın."

Yıl 1959... Fidel Castro 1959'da yaptığı bir konuşmada Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün '’Yurtta sulh dünyada sulh'’ sözlerini sarf eder ve ardından Havana'ya Atatürk'ün büstünü diktirir...

1994 yılında verdiği bir röportajda günümüzü görerek PKK’nın kullanılma amacını da açıklar: “Türkiye’deki olayları yakından izliyorum. Umarım ve dilerim ki, sizin oradaki Kürt hareketi, yankee’nin (ABD’nin) petrol bekçisi olmaz.” Bugün ABD Irak’ta, Suriye’de ne arıyor zannediyorsunuz ki!

‘’Fidel’’ Latincede ‘’umut’’ demekti…

Fidel de gitti…

Artık bu dünyada umut da kalmadı gerçek anlamda bir lider de kalmadı…

Der dururdu zaten gitmeden Yaşar Kemal: “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.  Demirin tuncuna, insanın p...... kaldık.”

Karşısındaki kıtada Trump’u görünce dayanamadı zaten…

Osman AYDOĞAN   27 Kasım 2016


Kadına yönelik şiddet...


25 Kasım. ''Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü'' Tüm dünyada kutlanıyor. 1999’da, kadına yönelik şiddete karşı toplumda farkındalık yaratmak amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararıyla ilan edilmiş bir gün.

Tarihin, 25 Kasım olarak belirlenmesinin nedeni de 1960’ta Dominik Cumhuriyetleri’nde meydana gelen üç kız kardeşin tecavüz edilerek vahşice öldürüldüğü kara gün. Bu kara gün de tarihe, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü'' olarak geçiyor.

Toplumda şöyle bir varsayım vardır: Eğitimsiz, cahil ve kültürsüz erkekler kadına ''şiddet'' uygularlar.. Ancak şöyle de bir tespit vardır: Eğitimli, bilgili ve kültürlü erkekler de kadına ''ihmal'' uygularlar...

Kadına yönelik şiddete tabii ki karşıyız... Ancak burada gözardı edilen ve görmezden gelinen hassas bir konu var: Psikologlar ''ihmal''in ''şiddet''ten daha tahripkâr olduğu konusunda hemfikirler...

Kadına yönelik şiddetin en tahripkâr halidir ''ihmal''... Görmezden gelmek, beğenmemek, bir teşekkürü, bir güler yüzü, bir demet çiçeği çok görmek, nezaketi, iltifatı ve sevgi sözcüklerini esirgemek, kıskanmak, yardımdan uzak durmak vb. konular ihmalin en büyük göstergeleridir..

Kadına yönelik şiddete karşı mücadelede en başta eğitilmesi gerekenler eğitimli, bilgili ve kültürlü erkeklerdir...

Çünkü kadına yönelik şiddette en tehlikeli erkek tipi kadının bedenini değil ruhunu örseleyen erkeklerdir.

Osman AYDOĞAN  26 Kasım 2016


Dolar neden yükseliyor?


Dolar neden yükseliyor? Zor gibi gözükse de hiç de zor bir soru değil. Bu sorunun cevabı da gayet basit. Sorunun cevabını bulmak için hiç de ekonomist olmaya gerek yok diye düşünüyorum.

Bu sorunun cevabını yorumsuz olarak sizlere şu dört kitaptan çok kısa olarak aktaracağım:

Birinci kitap:

Daron Acemoğlu ve James Robinson’un beraber yayınladıkları kitap: ‘’Ulusların Düşüşü’’ (Orjinal adı: Why Nations Fail ) (Doğan Kitap, 2013) Kitap “Tarih, kaderden ibaret değildir!” diye başlar ve ulusların güç, zenginlik ve yoksulluğunun kökenlerini araştırır.

Yazarlar eserlerinde “Neden bazı ülkeler zenginken bazıları yoksuldur?” şeklinde bir soru ortaya atıp, feodalizm, sömürgecilik, kapitalizm ve sosyalizm uygulamaları arasında karşılaştırmalar yapıyor. Sömürgeler, koloniler, devrimler ve kurtuluş hareketlerinin günümüze yansıması nasıldır diye araştırıyor. Sanayi Devriminin, neden Moldovya’da değil de İngiltere’de başladığını açıklıyor… Toplumların elitleri ile en alttakiler arasında değişen ve değişmeyen ilişki biçimlerini inceliyor…

Ve yazarlar 496 sayfalık eserlerinin sonunda şu sonuca varıyorlar: Bir toplumda, siyasi ve iktisadi alanda eşit rekabet ortamı varsa, hukuka saygılıysa, mülkiyet hakları korunuyor, siyasi gücün üzerinde denge ve fren mekanizması saat gibi çalışıyorsa yani yargı, sivil toplum, medya güçlüyse; büyüme sürekli olur, refahı getirir... Bu saydıklarının tersi olursa, rekabet ortamı oluşmamışsa, siyaset belirleyici, yargı bağımlı, hukuk ayaklar altında, sivil toplum güçsüz, medya işlevsizse; o ülke büyüse bile sürdürülebilir bir büyüme olmaz, refah gelmez, halk yoksullaşır.

Sonuç ne? Doların artışı…

İkinci kitap:

New York Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Selçuk Şirin’in kitabı: ‘’Yol Ayrımındaki Türkiye: Ya Özgürlük Ya Sefalet’’ (Doğan Kitap, 2015)

Kitabın yazarı Selçuk Şirin kitabının içeriğini de şöyle özetliyor:

“Türkiye 2000’lerde ekonomik olarak bir yere geldi ama 2008’den sonra durdu. 2008 itibarıyla biz bugün ekonomik olarak bulunduğumuz noktaya geldik aslında.

Biz 2008 senesine geldiğimizde yaklaşık on bin dolar milli gelirimiz vardı. Bugün o hesabı yapın biz onun da altına düştük. Biz yaklaşık 2008 yılından bugüne geçen yedi yıllık süreçte bir yere ilerlemedik ekonomik olarak. Ekonomik olarak durduk.

Bu ekonomik durgunluğunun nedenini de ben ekonomide değil, ekonomi dışı faktörlerde görüyorum. Birincisi hukukun üstünlüğü ya da hukuk sistemindeki sıkıntılar. İkincisi, özgürlüklerin önündeki engellerden kaynaklı ve sıkıntılar. Üçüncüsü de eğitim, Türkiye, bu üç alanda reform yapamadığı için, bu üç alanda bir sonraki evreye yani on bin dolardan, yirmi bin dolara götürecek aşamaya geçemedi. O yüzden yol ayrımında diyorum.

Özgürlük çok önemli, artık özgürlük olmazsa kalkınma da olmuyor. Yani bizim on bin dolardan yirmi bin dolara çıkmamız için ne yapmamız lazım? Katma değeri yüksek ekonomiye geçmemiz lazım. Bu ekonomiyi kim yaratacak? Sadece özgür hareket eden, özgürce düşünen, sınırsız düşünebilen, bilginin önünde engeller olmayan kuşak, gençler yapacak. Özgürlük bu yeni ekonomik modele geçmek için çok önemli.

Üçüncü yapısal değişimi ve dönüşümü de eğitim de yapmamız gerekiyor. Türk eğitim sistemi dünyanın ilk kırk eğitim sistemi arasında yok. Biz ekonomik büyüklük olarak şu an 18. Sıradayız, değişiyor belki 19’a da düşmüş olabiliriz. 19. Sıra diyelim ama gerçeğine bakınca siz çocuklarınızı ilk kırkın arasına getirmeyi becerememişsiniz. Bu, 12 yıldır böyle.

Türkiye’nin bir sonraki evreye geçmek için, literatürde biz orta gelir tuzağı diyoruz. On bin dolar tuzağı. Çünkü dünyada üç- beş bin dolardan on bin dolara gelen bir çok ülke var. Bu biraz mümkün ve kolay. Bu nasıl mümkün? Bunu yol yaparak yapabilirsiniz. İnşaatla yapabilirsiniz. Fındık satarak yapabilirsiniz. Ama on bin dolardan yirmi bin dolara geçmek için yaptığınız her işe aklınızı koymanız lazım. Adil rekabet, özgürlük, bilgiye ulaşma özgürlüğü de basın özgürlüğü de bunun içerisinde ve eğitim. Eğitimde de eleştirel düşünce becerili çocukların önünü açmanız lazım.

Türkiye bu üç alanda son on yıldır hiç bir yapısal reform yapmadı. Bu yüzden yerimizde sayıyoruz. Biz 20. Yüzyıl trendini 19. Yüzyıl’ın sonunda kaçırdık. Orada bir sanayileşme devrimi başladı ve biz buna katılamadık, dâhil olamadık. Halen daha debeleniyoruz, 19 Yüzyıl’ın teknolojisi milli araba yapmaya çalışıyoruz. 21. Yüzyıl’da başka bir ekonomi kuruldu, katma değeri yüksek ekonomi. Yaptığınız her şeye akıl katacaksınız. Şimdi biz bundan da daha geride kalma riskiyle karşı karşıyayız. Eğer şu an okullarda olan otuz yaşın altındaki kuşağı --ki nüfusumuzun yüzde ellisi -- sözünü ettiğim bu üç reformu gerçekleştirerek ve onları bu çağa taşıyamazsak bu çağı da kaçıracağız. Bu kitabı yazma gerekçem bu.”

Sonuç yine aynı… Yazarın yazdıkları olmadığı, olamadığı, yapılmadığı için Dolar artıyor…

Üçüncü kitap:

Üçüncü kitap ise Ortadoğu, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzman Amerikalı tarihçi Bernard Lewis’in ‘’İslam'ın Siyasal Söylemi’’ (Orjinal isim: The Political Language of Islam) (Phoenix / Siyaset Dizisi, İstanbul, 2007) isimli kitabı.

Bernard Lewis kitabında Türkiye’ye de yer verir. Lewis’in kitabından Türkiye ile ilgili bir bölüm:

“Türkiye’de yazarlar, düşünürler, üniversite profesörleri ve işadamları dünyadaki benzerleri düzeyinde yetenekli, iyi eğitilmiş, deneyim sahibi kişiler olmalarına karşın siyasal sistem, bu insanları son derece etkin bir biçimde iktidardan uzak tutacak şekilde tasarlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Türk demokrasisi engellenmiş durumdadır. Başka hiçbir ülkede eğitimli seçkinlerin düzeyiyle siyasal sınıfın düzeyi arasındaki fark, Türkiye ölçüsünde büyük değildir. Onlarca yıldır Türkiye’nin önemli siyasal partileri bir tek kişi ya da kimi zaman işbirliği içindeki küçük bir grup tarafından yönetilmiştir. Bu kişiler ise kamu görevi için tek bir ölçütü kullanarak seçim yaparlar: ‘kör bir itaat’... Yalnızca dalkavuk kabul edilir, bağımsız düşünürlerden ölümcül salgın virüsü taşıyorlarmış gibi kaçılır. Yalnızca statükoya bağlı bir avuç soğukkanlı tutucunun egemen olduğu siyasal sistem böylece kemikleşmiştir...”

Niteliksiz siyasetçilerin elindeki Türkiye’de sonuç yine aynı: Doların artışı…

Dördüncü kitap:

Prof. Dr. Suat Sinanoğlu’nun kitabı: ‘’Türk Humanizmi’’ (Türk Tarih Kurumu Yayınları / Yirmi Üçüncü Dizi, İstanbul, 1988)

Prof. Dr. Suat Sinanoğlu bu kitabında ‘’Düşünce özgürlüğü’’ ile ‘’zihin özgürlüğü’’ (düşünme yetisinin özgürlüğü) arasındaki ayrımın üzerinde pek durulmadığını söyler. Oysa bu, önemli ve köklü bir ayrımdır der. Kişi, belirli bir dünya görüşüne ve yaşam biçimine bağlı düşüncelerini özgürce dile dökmeyi isteyebilir; bu istek özgürlük kavramının yalnızca sınırlı bir boyutunun bilincini yansıtır.

Bu boyut kimi zaman öylesine sınırlıdır ki, ‘’kişilik ve insan onuru’’ değerlerine ters düşen düşünceler taşıdığının farkında bile olmaz kişi. Sonsuza açık ‘’zihin özgürlüğü’’nün bilinci ise kişiyi düşün kalıplarına tutsak olmaktan korur. Çünkü bu kalıplar insanın yaratma yetisini baskı altında tutar, bu temel yetinin ürünlerini kısır yinelemelere dönüştürür, dolayısıyla da dar bir boyutun durağanlığı içinde kültürel gelişmeyi engeller.

Bu nedenle, “akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru” kavramları hiçbir kuramsal kalıbın eritip tutsak edemeyeceği insanlık değerleridir. Bu değerlerle beslenen zihin, eleştirel güç kazandıkça, birey ve toplum insanca bir yaşamda saygın yerini alır. Öyleyse bir toplumun uygarlık düzeyinin ölçütü, bu değerlerin birey-toplum yaşamında tuttuğu yerdir. Uygarlık tarihi de, kısaca, bu değerleri kavrama ve yaşama geçirme çabasının tarihi diye tanımlanabilir. 

Prof. Suat Sinanoğlu’nun “Türk Hümanizmi” adlı kitabında bana göre en çarpıcı tespit de şudur: “......doğuda manevi evren koskoca bir morga benzer; burada duyulan tek insan sesi, ölümlülerin yazgısına sonsuz bir hüzün ve bezginlikle ağlayan bir iç sestir..... dinsel düzene bağlı bu evrende her iki yönelişe, Ortodoks ve mistik yönelişlere özgü olan sonsuz bir zihin tembelliği, mutlak bir hareketsizlik ve meditatio mortis -ahretçilik-temeline dayanan dünya işlerini umursamama topluma egemendir.”

“Akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru” gibi kavramları ile zihni beslenmeyen ve manevi evreni koskoca bir morga benzeyen böyle bir toplumun ekonomisi de aynı sonucu verir ve Dolar artar…

Şimdi daha iyi anlıyorsunuz değil mi Dolar neden artıyor?

Osman AYDOĞAN  26 Kasım 2016




Kadın


Nasranilerce genel kabul gören bir anlayışa göre, Hz. İsa’nın hayatında üç kadın vardır: Annesi, Maria Magdalena ve Evangelistlere göre evlenip çocuk sahibi olduğu kadın. 

Bir benzetmeye gidilirse Halil Cibran’ın hayatında da üç kadın önemli rol oynamıştır: Ablası, nişanlısı ve Amerika’da iken sırtını dayadığı kadın. Her üçü de hayatın naif olmayan yanlarına karşı “hikmet” armağan etmişlerdir Cibran’a. Ablası, annesinin boşluğunu doldurmaya çalışmış; nişanlısı bir gelen bir giden aşkın yakıcı nefesini Cibran’ın tenine zerk etmiş; velinimeti ve “ruh ikizi” Mary Elizabeth Haskell (Meryem) ise maddi ve manevi olarak destekçisi olmuştur Cibran’ın.

Halil Cibran "Aşk Mektupları"nda Meryem'e bu nedenle şu ifadeleri yazar: "Eğer bugün benim herhangi bir önemim varsa, bunu kadına borçluyum. Kadın benim gözlerimi ve kalp kapılarımı açmıştır. Eğer anne, kız kardeş ve kadın dost olmasaydı, ben hala tatlı rüyalarda horlayan ve etrafındakilerin huzurunu kaçıran biri olurdum.’’

Halil Cibran’ın şu ifadesi de Cibran'ın kadına bakışını, kadına verdiği önemi ve kadının toplum hayatındaki yerine işaret eder: ‘’Eğitimli bir kadın, toplum hayatının gelişmesinde bin erkekten daha etkilidir.’’ 

Cibran’a göre içinde aşk olan evlilik kadını da erkeği de yüceltir, kanatlandırır. Birbirine âşık olan kadın ve erkek için şöyle der Cibran; “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, zira bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”

Bu konuda bir eserinde şöyle yazar Cibran:

Sonra Almitra tekrar konuştu: "Peki ya beraberlik?"

Ve o cevap verdi:

"Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız.
Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi dağıttığında da beraber olacaksınız.
Siz Tanrı'nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.
Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.
Ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin...
Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,
Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun.
Birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin...
Ekmeklerinizi paylaşın; ama birbirinizinkini yemeyin...
Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun; 
fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup,
yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...
Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
Çünkü yalnızca Hayat'ın eli, sizin kalplerinizi kavrıyabilir...
Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil,
Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez."

Halil Cibran’ı düşüncelerindeki benzerlikler nedeniyle Nietsche ile özdeşleştiren edebiyatçılar vardır. Buna neden Cibran Paris’te iken Nietzsche'nin eserleriyle tanışmış ve ondan çok etkilenmiş olmasıdır. Cibran bu etkilenmeyi "Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış" diyerek ifade eder. Ancak yaşam biçimi ve özellikleri nedeniyle Halil Cibran esas olarak Franz Kafka’ya benzer, Kafka ile özdeştir.

Halil Cibran ‘’Meryem’’e yukarıda bahsedilen mektupları yazarken Kafka da benzer mektupları ‘’Milena’’ya yazar. Kafka’nın Cibran’dan tek farkı Milena’yı görebilmiş olmasıdır. Milene’ya yazdığı mektupların birinde Kafka şu ifadeleri kullanır; ‘‘İçimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak. Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir.’’

Her ikisinin de bünyeleri zayıftır ve her ikisi de ciğerlerinden rahatsızdırlar. Kafka bu rahatsızlıkla ilgili olarak her ikisini de birden tanımlayan şu sözleri Milena’ya yazdığı bir mektubunda ifade eder; ‘‘Ruh ve yürek, yükü taşıyamaz olunca hiç değilse eşit bölünmesi için ağırlığın yarısını ciğer üstlenir.’’ ‘’Zayıf bir bedenin içinde güçlü bir ruhun bulunmasından daha zor bir şey yoktur.’’

Her ikisinin de yazdığı mektuplar diğer edebi metinlerden tamamen farklıdır. Bu mektuplarda yazarların kalbini, ruhunu ve iç dünyalarını tüm çıplaklığı ile görmek mümkündür. Yalnızlığa merhem, dostluğun, aşkın ve sevginin en saf hâlini yansıtan bu mektupların her satırı konuşma dilinin dışında içtenlikle ve tutkuyla yazılmıştır. 

Bu mektuplarda insan, sanki kendisi yazmış gibi, kendi kalbini, kendi ruhunu ve kendi iç dünyası bulur.
Halil Cibran’ın eserlerinde insan kendi yüreğinin ve aklının yansımalarını bulur…

Yine kadın denilince ‘’Eylül’’ yazarı Mehmet Rauf akla gelir… Mehmet Rauf annesini çocuk denecek yaşta kaybetmiştir. Bu nedenle o âşık olduğu kadınlarda anne şefkati ararken, bunun yanında kadında bilgi, kültür, incelik ve zarafet arar. 

Mehmet Rauf bu arayışını ''Siyah İnciler''de şu şekilde ifade eder:

''Bir ihtiyaç, derin, dayanılmaz, zalim bir ihtiyaç, ele geçmesi hayal olan bir kadın ihtiyacı ruhumu yakıyor; bir kadın, kalbimin bütün yaralarını saracak nazik ellerle, avutulmaz yaşlarını unutturacak sıcak bakışlarla, ruhumun bu hüzün boşluğunu dolduracak ince bir kalple bir kadın; bir kadın ki bütün harap olmuş gençliğime samimi gözyaşlarla ağlasın, dizinde hayatımın bütün elemlerini ağlayabileyim; bir kadın ki bu yalancı sözlerin, ağlayan emellerin, âh eden ümitlerin yaslarını şefkat ve bağlılığı ile avutsun. Bu vefasız, bu kalpsiz kadınlardan, hatta aşklarıyla, hatta vefalarıyla bile zehirli yaralar açan, gençliğimin bütün hararet ve sevgisini söndüren bu kadınlardan gelen acılarımı göğsünün üstünde ağlaya ağlaya unutayım... Böyle bir kadın ihtiyacı ile bütün gençliğim işte mahvoluyor: Ölüyorum. Bir kadın ki bir kardeş olsun, bir eş olsun; yok yok bir anne olsun, bir anne ki her şeyiyle bir kadın, fakat kalbiyle, vefasıyla bir anne...''

Burada Necip Fazıl'ın ''Sayıklama'' isimli şiirinde son dizesinde geçen;

''Ne olurdu bir kadın, elleri avucumda ,
Bahsetse yaşamanın tadından başucumda..''

ifadeleriye bir benzerlik vardır, ki Necip Fazıl Mehmet Rauf'tan sonra yazmıştır.

Ve tekrar ederdi Mehmet Rauf ''Siyah İnciler''inde: ''Böyle bir kadın ihtiyacı ile bütün gençliğim işte mahvoluyor: Ölüyorum.''  

Osman AYDOĞAN  25 Kasım 2016



Mustafa Kemal Atatürk'ün Kütahya Lisesinde öğretmenlere yaptığı konuşma

''Muallime hanımlar ve muallim efendiler, 

bu irfan yuvası altında hepinizi bir arada görmekten ve hepinizi selamlamaktan çok memnunum.

Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir. Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir. Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya -bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki- pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.

Eski idarelerin en büyük kötülüklerinden biri de irfan ordusuna layık olduğu önemi vermemeleridir. Eğer önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir mevki verilmesi gerekirdi. Henüz üç dört senelik hayata sahip olan milli idaremizde irfan ordusu ile layık olduğu kadar ilgilenilememiştir. Fakat buradaki mecburiyeti milletin münevverleri olan sizler elbette ki daha iyi takdir edersiniz. Bütün kuvvetimizi yalnız cephede toplamaya mecbur olduğumuz bu kısa süre içinde tabiatıyla irfan ordusuyla gereğince meşgul olamadık. Lakin Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun ki düşman karşısındaki aziz ordumuz için harcadığımız bütün emekler mutlu sonucunu verdi.

Artık bundan sonra aynı kuvvet, aynı faaliyet, aynı istekle irfan ordusu için çalışacak ve birincide olduğu gibi bu ikinci ordudan dahi emeklerimizin, faaliyetlerimizin mutlu ve başarılı sonuçlarını aynı parlaklıkta elde edeceğiz.

Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserden ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kudreti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kudreti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim.

Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum.''

Kütahya Lisesi, 24 Mart 1923

Tüm aziz öğretmenlerimizin ''Öğretmenler Günü''nü kutlar, saygılarımı sunar, ellerinden öperim...

Osman AYDOĞAN  24 Kasım 2016



Bir çift güvercin havalansa…


II. Dünya Savaşı'nın ardından ABD yıllar süren bir döneme; "soğuk savaş" dönemine girer. 1950'li yıllarda ABD; komünist avcısı faşizmin, gericiliğin, McCarthy'nin, Sovyetler Birliği'ne karşı kışkırtmaların, Kore Savaşı'nın, aşırı silahlanmanın ABD’sidir. Bu dönemde ABD’de ekonomik krizin yol açtığı yoksulluk ve faşist eğilimlerin yaygınlaşması komünist hareketi güçlendirir. ABD Komünist Partisi'nin 1930'da 7500 üyesi varken, bu sayı 1939'da yaklaşık 100.000'e çıkar.

Hükümet, McCarthy gibi faşist politikacılarının onayıyla ülkede bir korku iklimi yaratır. Bu korku ikliminin ismi "komünizm"dir. Kısa süre içerisinde "polis devleti" önlemleri uygulamaya konulur. Adalet sistemi de buna uydurulur. Bu durum tüm ABD’lilerin özgürlük ve temel anayasal haklarını tehdit etmeye başlar.

ABD bu dönemde dünyada atom bombası tekeline sahiptir. II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atarak dünyaya da korku salmışlardır. Bu nedenle ABD'nin kendi dışındaki tüm dünyaya karşı büyük bir özgüvenleri vardır. 

Fakat 1949 yılında Sovyetler Birliği ilk atom bombası denemesini yapınca ABD’nin fiyakası bozulur, tekeli kırılır, özgüveni sarsılır ve bu alandaki politikaları iflas eder.

Yaşanan teknolojik yenilginin örtbas edilmesi için ABD’nin bir komploya ihtiyacı vardır. Komplonun amacı; Sovyet atom araştırmalarının temelinin sosyalist bilginlerin başarıları değil de ABD’den çalınan bilgiler olduğunun kamuoyuna gösterilmesidir. ABD’inde mutlaka Sovyetler Birliği’nin casusları olmalı ve bu casuslar sırları Sovyetler Birliği’ne kaçırmalıydılar. Çünkü ABD kendi dışında kimsenin atom bombası yapabileceğine inanmıyordu.

Aynı günlerde FBI'nin denetimi altında ve Senatör McCarthy yönetiminde ülkede büyük bir oyun sahnelenir: "ABD’de bir Rus casusluk ağı vardır, yoksa bile yaratılmalıdır."

Bu maksatla özellikle komünistlere, solculara ve ilerici insanlara karşı bir cadı avı başlatılır. Komünistlere ve ilerici insanlara karşı başlatılan bu cadı avında 6000 FBI elemanı, 1800 Adalet Bakanlığı memuru, 22000 ABD Silahlı Kuvvetlerinin güvenlik elemanı, 16000 Maliye Bakanlığı memuru ve 7000 diğer hükümet kurumlarının güvenlik elemanı kullanılır.

Binlerce ABD’li siyasi düşüncelerinden dolayı mahkûm edilir, hapse girer, işlerini yitirir ve bir daha iş bulamazlar. ABD Komünist Partisi Politbürosu'nun 12 üyesi tutuklanır, bunlardan 10'u 5'er yıl ağır hapis ve yüksek para cezalarına çarptırılır. Yüzbinlerce insan "ABD’ni yıkıcı faaliyetlerden koruma" adına fişlenir, suçlanır ve hapse atılır.  

Bu dönemde ABD Komünist Partisi (CPUSA) üyesi olan Julius ve Ethel Rosenberg çifti örneğinde olduğu gibi bazıları da katledilir. Julius ve Ethel çifti, bu kampanyaya bağlı bir komplo ile tutuklanır. Rosenbergler Sovyetler Birliği adına casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bilgileri Ruslara vermekle suçlanırlar ve sonuçta da tarihe hukuksuzluğun en büyük örneklerinden biri olarak geçen bir mahkeme sonucunda da idama mahkum edilirler.

Mahkemeye çıkartıldıklarında aleyhlerinde hiç bir delil yoktur Rosenberglerin. Tıpkı Kafka’nın ‘’Dava’’sı gibi… Bir tek aynı suçtan yargılanan bir kişi ile aynı gün aynı otelde kaldıkları belirlenmiştir fakat otel o gün doludur ve sadece bu çift yargılanmaktadır.

Rosenbergler bu asılsız suçlamalara gülüp geçerlerken jüri kararını açıklar: idam.

Karar açıklandıktan sonra dünyanın her tarafından ABD’ye milyonlarca protesto mektupları yağmaya başlar ''onlar suçsuz bırakın onları'' diye.

Pablo Picasso, L’Humanité dergisinde; “Saatler önemli. Dakikalar önemli. İnsanlığa karşı bu cürmün işlenmesine izin vermeyin!” çağrısında bulunurken Jean Paul Sartre, Albert Einstein, Bertold Brecht, Jean Cocteau, Frida Kahlo gibi pek çok aydın tepkilerini ortaya koyarlar. Papa XII. Pius, ABD Bakanı Eisenhower’dan infazın durdurulmasını talep eder. 

ABD yönetimi gelen bu uluslararası tepkiden çekinir ve çifte bir öneri sunar: ‘’Suçunuzu kabul edin cezanız 30 yıla düşsün.’’ Çift kabul etmez. Daha sonra yapılan 20 yıl teklifi de kabul edilmez. Son yapılan teklif ise, Bayan Rosenberg'in bütün suçu eşine yüklemesi karşılığında serbest bırakılması şeklindedir ancak bu da reddedilir. Bu teklifler idam gününe kadar devam eder.

Rosenberg çifti her seferinde gelen benzer teklifleri reddederler. Öyle ki, Ethel Rosenberg, yaşamının bağışlanacağı yönünde yapılan bir teklife de şu karşılığı verir: ''Ey yoldan çıkmış para yiyiciler, ey satılmışlar, ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar, işte size yanıt: sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa kocamla birlikte ölmeyi yeğlerim.''

Savcının ‘’hükümetle işbirliği yapmaya hazır olursanız, elde af için bir gerekçe olurdu’' sözüne Ethel şu yanıtı verir: ‘’Elektrikli sandalyede idam edilme tehdidiyle ne sizin saygınlığınızı kurtaracak kadar gözümüzü korkutabilirsiniz, ne de biz yurttaşlar olarak hakkımız olan adaleti talep etmek yerine çirkin, kirli bir pazarlık yaparak gittikçe daha sık uygulanır hale gelen antidemokratik polis devleti yöntemlerine ortak oluruz. Bu Hitler Almanya’sında geçerli olabilir, ama özgürlük ülkesinde değil. Gerçekten büyük ve gerçekten onurlu bir ulusun görevi, haksızlığı gidermektir, haksızlığa uğramış olanlardan, istemeye istemeye hayatlarını bağışlamak için haraç talep etmek değil."

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına ölümü beklerken cezaevinden yazdıkları hapishane mektupları oğulları Michel ile Robert Meeropol (Anne ve babalarının ölümünden sonra soyadlarını değiştirmek zorunda kalırlar ve aile dostları Meeropol’un soyadını alırlar) ''We Are Your Sons'' adıyla 1976 da yayımlanır. Bu kitap ülkemizde de “Rosenbergler” adıyla basılır. (Gözlem Yayınevi, 1979)  Bu kitaptan bazı bölümler:

"Barış, ekmek ve gül için savaşta, celladı sakin bir onurla, güvenle ve geleceğe bakarak bekliyoruz. İnancımızı yitirmeyeceğiz her zaman olduğu gibi."

"...(kendimi) davamızla ilgili hayallere kaptırmıyorum, çünkü biliyorum ki ancak halkın örgütlü baskısı bizi kurtarabilir ve iki masum insanın öldürülmesine yol açacak korkunç siyasi suçu açığa çıkarabilir. Biz gerçekte herhangi bir suç işlemediğimiz için, bu rezil komploya alet olmaya ve sırf ülkemizdeki savaş isterisi tırmandırılıp dünya barışı perspektifleri kötüleştirilsin diye başka masum ilerici insanlara karşı yalancı şahitlik yapmaya yanaşmayacağız.’’

"Sevgili kocacığım, (...) bu alçaklık ve rezalete duyduğum hisleri herhangi bir şekilde dile getirmek zorundayım. Güzel yurdum, başın eğik, özgürlük güneşi battı, halkın yas tutuyor! Faşizm tehlikesi dev gibi ve tehditkâr bir şekilde üstünde yükseliyor, toplama kampları şimdiden hazırlanıyor! Ah, kız ve erkek kardeşlerim, altında yaşamak zorunda kaldığınız bu korkunç tehlikeyi kaçınız kavrayacak; kaçınız korkuyla haykıracak: ‘mahvolduk!'. Kaçınız birleşik öfkeyle ayaklanıp bu haksızlığı telafi edeceksiniz." 

"Şu konuda gayet açık olmalıyız ki, biricik umudumuz halktadır. Bizi tehdit eden idam kararının çıplak terörü bunda hiçbir şeyi değiştirmez. Sadece halk, bu legal linç cinayetini engelleyebilir..."

"Yarışın sonu nereye varacaksa varsın, ister koşucu sayılalım ister kaçıcı, dürüst kişiler dışında hiçbir şey sayılmamıza izin verdiğimiz görülmeyecektir. Dürüstlüğümüzden ödün verdiğimiz asla söylenemeyecektir.."

İdam günü gelir çatar.

İdamın olacağı odada bir de telefon durmaktadır. Savcı telefonu gösterirken, Rosenberglere bir de fotoğraf gösterir: Çocuklarının fotoğrafı. Ve der ki ‘’telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın.’’ Bu şekilde ABD uluslararası baskıyı üzerinden atmayı düşünür.

Rosenbergler biraz süre isterler. Giderler bir köşeye, Bayan Rosenberg kocasının dizlerindeki tozu silmektedir çünkü fotoğrafı gördüğünde Bay Rosenberg dizleri üzerine düşmüştür... Sonra savcıya giderler. ‘’Evet, onlar bizim çocuklarımız fakat bizim için mektup yollayan milyonlarca insan da bizim çocuklarımız; onları yarı yolda bırakamayız’’ derler ve idam edilecekleri bölmeye doğru giderler.

Ve çift elektrikli sandalyede idam edilidiğinde takvimler 19 Haziran 1953'ü göstermektedir...

Aslında mahkemenin verdiği idam tarihi 18 Haziran 1953'dür. Ancak o gün Rosenbergler çiftinin evlilik yıldönümüdür. Ve mahkeme Rosenberglerin talebi üzerine lütfederek idam tarihini bir gün ertelerler. 

Rosenberglerin avukatlarından bu yöndeki talebi de şu şekildedir: "Ne olur, bir şeyler yap Manny. Evlenme yıldönümümüzde idam edilmek gibi büyük bir acımasızlığı yapabileceklerini aklım almıyor. Çünkü ben ne de olsa, insan gibi görünen, insan gibi konuşan, ama aslında sadist birer şeytandan başka bir şey olmayan kişilerin varlığına inanamayacak kadar yumuşak yürekli bir kişiyim.. Sevgilerimle, Ethel.."

Julius Rosenberg ilk elektroşokta yaşamını yitirir ancak Ethel Rosenberg için aynı işlemin birkaç kez daha yapılması gerekir… Gerçi bu işlem dava boyunca yaşanan onca hunharlığın içinde daha masum, daha az can yakıcı (!) bir şeydir...

Rosenberglerin infazında bulunan devlet bakanı William a. Carroll, ''bir çift güvercin''in cansız bedenleri taşınırken kendilerine mazeret yaratma adına yaptığı açıklamayla herkesin kanını dondurur:  ''Rosenberglere, boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington’ın olduğu telefon ile idamın durdurulacağı ve de kendilerini bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael'e kavuşacaklarını söyledik...''

Yaşam ve ölüm sınırında yapılan bu teklife Rosenberglerin verdiği yanıtı bakan şöyle açıklar: ''Peki ya suçsuzluğumuza inanan onca insan, onlar da bizim çocuklarımız değil mi? Satar mıyız hiç onları!..''

Oysa Ethel Rosenberg, ölümünden önce çocukları için bir şiir yazmıştır. Onların çocukları ki yalnızca Robert ve Michael değil, kardeşliğe ve barışa inanan tüm insanlardır. İşte, yalan söyleyip çocuklarına koşmak yerine, kendilerine inanan insanları terk etmeyen ve ölüme yürüyen bir annenin yazdığı dizeler; asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in çevirisi ile:

Eğer Ölürsek:
Bir gün öğreneceksiniz, evlatlarım, öğreneceksiniz,
Neden kestik türkümüzü yarıda,
Neden kitabımızı açık bıraktık, işimizi tamamlamadan,
Neden gittik toprak altında uyumaya.

Ağlamayın artık, evlâtlarım, ağlamayın.
Yalanlar ve pislikler neden sarmış dört bir yanı?
Neden bu gözyaşları, bu zulüm neden?
Öğrenecek bir gün bunu bütün dünya.

Yeryüzü gülümseyecek, evlatlarım, gülümseyecek
Ve sevinçler yeşerecek mezarımızın üstünde    
Kıyımlar sona erecek, dünya olacak mutlu    
Kardeşliğin ve barışın koynunda.    

Çalışın, evlâtlarım, çalışın ve bir anıt dikin.
Sevgiye ve sevince bir anıt,
İnsanlık onuruna ve de insanca,
Sizin adınıza koruduğumuz, sizin adınıza.

Ve bir de mektup bırakırlar çocuklarına Rosenbergler:

“Sevgili çocuklarım,

Bu sabah, sanki tekrar birlikte olabilecekmişiz sandım. Ama bunun olmayacağını bildiğim halde, size ancak öğrendiklerimi aktarabilmeyi istedim. Ne yazık ki ancak birkaç kelime yazabilirim. Gerisini size yaşamınız öğretmeli. Bana öğrettiği gibi.

Başlangıçta sizin için acılı olacak, ama üzülen yalnızca siz olmayacaksınız. Sonunda siz de yaşamın yaşamaya değer olduğu inancına varmak zorundasınız. Şimdi önüne geçilmez biçimde yaklaşan ölüm karşısında bile bunu bilmenin cellatları yeneceğinden kesinlikle emin oluşumuz size bir avuntu olsun.

Yaşamımızın sizle birlikte sonuna kadar yürütme sevinci ve mutluluğunun bize nasip olmasını dilerdik. Babanız size tüm yüreği ve tüm sevgisinin sevgili oğullarına ait olduğunu söylemek istiyor. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza aykırı hareket edemediğimizi hiçbir zaman unutmayın.

Sizi bağrımıza basıyor ve hararetle öpüyoruz.

Sevgiyle,

Baba ve Anne”

İstisnasız tüm dünya gidişlerine ağlar. Gidişlerine gökler ağlar, yıldızlar ağlar, dağlar, taşlar, bulutlar ağlar. Ama öyle güzel giderler ki, öyle vakur giderler ki, öyle bir dik, dimdik giderler ki şiirler yazılır ardından. Bunlardan birisi de Şair Melih Cevdet Anday'ın Rosenbergler için yazdığı ve Zülfü Livaneli tarafından da bestelenen ‘’Anı’’ adlı şiiridir:

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma 

Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Rosenbergler için yazılan bir diğer Türkçe şiir de Oktay Rıfat Horozcu’nun ‘’Telefon’’ isimli şiiridir:

Gözlerin var ya çekik kara kara
Önce gözlerindi en güzel ışık
Beyaz dişlerindi bacakların omuzun
Damalı örtüde bir kâse çorba gibi
Buğulu bir lezzetti karıkocalık
Şimdi bir çınar yeşeriyor içimde
Bir şarkı söyleniyor uzun uzun
Hürriyetin rüzgârlı bayrağı oldu
Bize yeten aydınlığı sevdamızın

Aman dayanamazsam ne etmeli
Bütün pencereler üstlerine açık
Kimler soyar çocukları kimler örter
Biri on bir yaşında öteki küçük
Ya anne diye bağırırsa uykusunda
Belki korkmuş belki de susamıştır
Geceleri su içmeye alışık
Çorap öyle mi giydirilir don öyle mi bağlanır
Gömleği bir tuhaf sarkıyor arkasında

Çocuklara bakma dayanırım
Gide gide çoğaldım halkım ben artık
Dağ taş kalabalık kalabalık
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım
Ben kadınım çocuklarımla varım
Telefon nafile açmam seni
Söylemez dillerim yarınla bağlı
Tutmaz parmaklarım kocamdan belli
Telefon benim ki de analık

Çocuklara bakma dayanırım
Sevgiydim önce bir çeşit incelik
Şimdi işe yarıyorum kaba saba
Tuzlu bir deniz kokusu havada
Benimle başladı bu müthiş tazelik
Benimle yaklaştı güzel günler
O günlerin eşiğinde beni hatırlayın
Hatırlayın onların vahşetini
Her telefon çalışta kesik kesik

Yıllar sonra her şeyin FBI tarafından düzenlendiği ortaya çıkar. Rosenberglerin idamından on üç yıl geçtikten sonra, mahkemeye sunulan delillerin, gösterilen şahitlerin ve suçlamaların tümünün düzmece olduğu bizzat şahitler tarafından açıklanır. Ancak Rosenbergler geri gelemezler artık. 

Yıllar sonra, 1968 yılında Fransız tarihçisi Alain Decaux, uzun araştırmalarının sonucunda "Rosenbergler Ölmemeli" adlı oyunu yazar. Bu oyun dünyanın her yerinden ses getirir. Rosenbergleri tekrar dünyanın gündemine oturttur.  

20. Yüzyıl Amerikan edebiyatının melankolik prensesi Sylvia Plath'ın başyapıtı ‘’Sırça Fanusu'’nda (Can Yayınları, 2008) konu kahramanlarıdır Rosenberg’ler. Kitap şöyle başlar: ‘’Rosenbergleri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben New York’ta ne aradığımı bilmiyordum. İdamlar beni hep serseme çevirir.’’ (Kitapta anlatıcı-kahraman Esther Greenwood, bir üniversite öğrencisidir. )

Romanın ilk satırlarından itibaren bir sıkıntı, bir ölüm kokusu yayılır. “İnsanın tüm sinirleri boyunca diri diri yanmasının nasıl olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum” der kahraman, Rosenberglerin idamı hakkında.

İdamlar hangi duyarlı insanı serseme çevirmez ki!

Derdi zaten Albert Camus: ‘’İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez. Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.’’

Rosenbergler davası bize bir iktidarın isteriye kapılması halinde adaletsizliğin her zaman başa gelebileceğini hatırlatır tıpkı Dreyfus davası gibi, tıpkı Balyoz, Ergenekon davaları gibi...

Çünkü ABD hala aynı ABD, ABD yoldaşı ve gardaşı olanlar olanlar hala ABD yoldaşı ve gardaşı, McCarthy'ler yine aynı McCarty ve politikaları ise yine hep aynı. Rosenbergler ise hala etrafımızda yaşıyorlar.

Bakın etrafınıza!

Osman AYDOĞAN  23 Kasım 2016


Bir sabiyyenin ‘’Gözyaşları’’

Beş Hececiler (‘’Hecenin Beş Şairi’’, ‘’Hececiler’’ veya ‘’Hecenin Beş Ozanı” olarak da adlandırılırlar); I. Meşrutiyet’ten sonra hece vezniyle ve konuşulan halk diliyle, Milli Edebiyat akımının görüşleri doğrultusunda şiir yazan beş şairin Türk edebiyatındaki genel adıdır. .

Grubu oluşturan beş şair; Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel’dir.

Şiire I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında başlamış ve aruz vezninde yazdıkları şiirlerle adlarını duyurmuş olan ‘’Beş Hececiler’’in Türkçe ve hece vezniyle şiir yazmayı benimsemelerinde Ziya Gökalp’ın etkisi büyük olmuştur.

‘’Beş Hececiler’’; şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişler ve şiirlerinde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.

İşte bu ‘’Beş Hececiler’in öncüsü kimseciklerin bilmediği ‘’Gözyaşları’’ döken bir kadın şairimiz var: İhsan Raif Hanım.

Ahmet Haşim bu konuda şöyle der: “Benim anladığım hece vezni ile milli şiiri iki kişi yazmıştır: Rıza Tevfik ve İhsan Raif Hanım.” 

Feylosof Rıza Tevfik (Bölükbaşı) İhsan Raif Hanım’ın aile dostlarıdır ve İhsan Raif Hanım’ın şiir bilgisine katkıda bulunanlar arasındadır. Ancak İhsan Raif Hanım, Rıza Tevfik’le tanışmadan önce de şiirleri vardır.

İhsan Raif Hanım ilk şiirlerini, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte çoğalan kadın dergilerinden biri olan Mehasin’de yayımlamaya başlar. İhsan Raif Hanım 1908’de Meşrutiyetin döneminde ateşli bir kadın hakları savunucusudur; kadınlar için üniversite açılamasını savunanlar arasında yer alır.

İhsan Raif Hanım’ın ağabeyi Mehmet Fuad Bey, milli edebiyat akımını hazırlayan dilcilerdendir; Halit Ziya Uşaklıgil ise İhsan Raif Hanım’ın eniştesidir.

19. yüzyılda mutasarrıflık, valilik, nazırlık, ayan üyeliği ve Şura-yı Devlet başkanlığı yapan Babası Köse Mehmet Raif Paşa Mithat Paşa’nın yanında çalışmıştır. Bu nedenle Sultan II. Abdülhamit kendisinden pek hoşlanmaz ve çekindiği için sık sık taşrada görevlendirir. 1877 yılında Beyrut’ta doğmasının nedeni de budur. Babası kendisiyle birlikte sık sık yer değiştiren kızlarının eğitimi için gittiği yerlerde bulduğu özel hocalar tarafından kızlarının eğitimlerini sağlar. Bundan dolayı İhsan Raif Hanım, küçük yaştan itibaren yetkin hocalardan iyi bir ev eğitimi alır. Tevfik Lami Bey’den Türk ve Batı müziği, piyano ve Fransızca öğrenir.  

Balkan Savaşı sırasında Hilal-i Ahmer (Kızılay) cemiyetinde gönüllü hemşirelik yapar. Balkan yenilgisinden sonra Müdafaai Hukuk Derneğinin düzenlediği büyük mitingde de Fatma Aliye ve Halide Edip ile birlikte kürsüye çıkıp şiirler okur. Kurtuluş Savaşı sırasındaki mitinglerde de ateşli nutuklar ve şiirlerle milli mücadeleye destek verir.

Kadın dergisi Mehasin’de Halide Edip, Emine Semiye, Şükufe Nihal ve Fatma Aliye’nin yazılarıyla birlikte şiirleri yayımlanır. Bunlar vatanperver şiirlerdir. 1912 yılında şiirlerinin bazılarını yeni yetenekleri destekleyen kadın şair ve yazarlara da sayfalarında yer veren Rübab dergisinde İ.R imzasıyla yayınlar. Bu şiirler vesilesiyle daha sonra anlatacağım üçüncü eşi olacak derginin yayın yönetmeni Şahabettin Süleyman’la tanışır.

1914 yılında Mehasin ve Rübab’da yayımladığı elli şiirini ‘’Gözyaşları’’ adıyla kitaplaştırır.

İhsan Raif Hanım’ın başından dört evlilik geçer. Babasının dayatmasıyla gerçekleşmiş Mehmet Ali Bora ile olan on beş yıllık ilk evliliğinden Ahmet Hikmet Bora (1891-1970); Hatice Mehrüba Atay (1895-1984) ve Mehmet Akif Bora (1899- 1972) adlarında üç çocuğu olur. Şairin bu dönemine yazımın sonunda ayrıntılı bir şekilde yer vereceğim.

Mehmet Ali Bora’dan boşanıp iki yıl gibi kısa süren ikinci evliliğinden sonra evlendiği dönemin ünlü yazar ve Rübab dergisinin yönetmeni ve Fecr-i Ati’nin kurucularından, Mekteb-i Sultani Hocası Şahabettin Süleyman’la evlenir. Bu altı yıllık mutlu evliliği süresince Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e, Ruşen Eşref’ten Fazıl Ahmet’e entelektüel bir çevre edinir ve şair olarak kabul, ilgi ve takdir görür.

Bu mutlu evlilik, dağ kürü için birlikte gittikleri İsviçre’de Şahabettin Süleyman’ın İspanyol gribine yakalanarak iki üç gün içinde ölmesiyle noktalanır.

‘’Söyletme’’ isimli şiirinde o günlerdeki acısını anlatır:

Söyletme beni derdim büyüktür
Ümidim, gönlüm çoktan sönüktür
Hayatım bana bir koca yüktür.
Gönül bağında baykuşlar öter.

Aşk rüya imiş gördüm, uyandım;
Muhabbet baki kalacak sandım;
Beyhüde yere ateşe yandım;
Bu acı bana ölümden beter.

İhsan Raif Hanım, bu ani ölümden kısa bir süre sonra İsviçre’de Şahabettin Süleyman’la birlikte tanıştıkları sonradan Müslüman olan ve adını Hüsrev olarak değiştiren Bel adında Strasburglu bir şairle dördüncü evliliğini yapar.

Son eşiyle İsviçre’de yaşayan şair, Fransa ve Belçika gibi Avrupa ülkelerini de gezer. Son yolculuğu ise tedavi için gittiği Paris’te geçirdiği bir apandisit ameliyatı sırasında 1926 yılında kırk dokuz yaşında iken vefat eder. Naaşı Türkiye’ye getirilerek Rumelihisarı Kabristanı’na defnedilir.

İhsan Raif Hanım yalnızca şiir yazmakla kalmaz, şiirlerini besteler, piyanosunun başına geçip bestelediği şarkıları da seslendirir. Güfte ve bestesi kendisine ait on dokuz yapıtı saptanmıştır; ayrıca başkalarının da bestelediği manzumeleri vardır; çoğu, şairin adı anılmadan seslendirilmektedir. İlk defa Kenan Akyüz, 1958 yılında yayımladığı ‘’Batı Şiiri Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi’’nde ‘’Gözyaşları’’ndan seçilen on bir şiiri antolojiye alır. Akyüz’e göre İhsan Raif, Türk kadın şairlerinin en lirik olanıdır.

Bilinen eserleri; ‘’Ey Ehl-i İslâm, Muhterem Askerlerimize Hediye’’ (1912), ‘’Gözyaşları’’ (1914) ve ‘’Kadın ve Vatan’’ (1914)’dır.

İhsan Raif Hanım’ın yayımlanmış ve yayımlanmamış tüm şiirleri ancak 2001 yılında Cemil Öztürk’ün yayımladığı çalışmayla edebiyat tarihine kazandırılır. (Dr. Cemil Öztürk, İhsan Raif Hanım, Yaşamı, Sanatçı Kişiliği, Yayımlanmış ve Yayımlanmamış Bütün Şiirleri, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2001)

Bu tarihten önce ise 1987 yılında Kültür Bakanlığı "Türk Büyükleri" dizisinden Hüveyla Çoşkuntürk, yaşamı ve şiirlerinden oluşan bir seçki yayımlamıştır. (Hüveyla Coşkuntürk, İhsan Raif Hanım, Kültür ve Turizm Bakanlığı Türk Büyükleri Dizisi 51, 1987)

Ancak hayat hikâyesini roman şeklinde anlatan tek eser 2008'den itibaren Şişli Kaymakamlığı görevini yürüten Mehmet Öklü tarafından kaleme alınan ve bir bestesi de yapılan bildiğimiz bir şiirinin ilk dizesini de ad olarak alan kitaptır. (Kimseye Etmem Şikâyet, Mehmet Öklü, Doğan Kitap, 2013)

Günümüzde Şişli Kaymakamlığı binası olarak kullanılan bina İhsan Raif Hanım’ın babasına ait Taş Konak'tır. Kaymakam Mehmet Öklü de bu konağın hikâyesinden yola çıkarak İhsan Raif Hanım’ın hikâyesine ulaşır ve onu romanlaştırır. Ve kitaba ismini veren şiirin konusu da İhsan Raif Hanım 13 yaşındayken bu konakta geçer ve hazin bir hikâyedir.

İhsan Raif Hanım yukarıda anlattığım gibi iyi bir eğitim almıştır. Naiftir, her kadın gibi duygusaldır, her şair gibi içlidir, hassastır. Öyküsünü anlatmadan, yaşamında nasıl bir ıstırap çektiğini anlayabilmek için kaynağını bilmediğim bir söze yer vermek istiyorum: ‘’Tohum ne kadar güçlü ise, uygun olmayan bir toprağa düştüğünde kendine vereceği zarar da o kadar büyük olur.’’ Hiç de kendisine uygun olmayan bir toprağa düşen İhsan Raif Hanım için de bu böyle olur... O güçlü tohum hep kendine zarar verir. İhsan Raif Hanım için o uygun olmayan toprak bir kurt gibi için için kemirir kendisini, yer bitirir…

Bu hikâyeyi Mehmet Öklü kitabında özetle şöyle anlatır:

İşte o Taş Konak’taki hayal dünyasında bir gün, kardeşi Belkıs’la beşinci kattaki çocuk odasında oynarlarken, odanın kapısı hışımla itiliverir birden. Hayatında hiç görmediği ve tanımadığı bir adam girer içeriye. Belli ki niyeti kötüdür. İhsan Raif Hanım’ı kaçırmak için gelmiştir. Teşebbüs de eder, ama çocukların korkulu çığlıklarıyla, geldiği gibi koşar adım iner merdivenlerden ve gözden kaybolur.

İhsan Raif Hanım’ın hatıralarında “Arap bacıların komplosu” olarak anacağı olayda içeri dalan ve İhsan Raif Hanım’ı kaçırmaya kalkışan adam Reji memuru Mehmet Ali’dir. Mehmet Ali’nin maksadı “karalar çalarak” küçük İhsan Raif Hanım’ı evlenmeye mecbur etmektir.

Bu basit gibi görünen hadise, küçük İhsan’ın hayatında beklenmedik değişikliklere ve büyük ıstıraplara yol açar. Baba Raif Paşa hadiseyi kafasında büyütür. Kapıyı açmak dışında hiçbir teması olmadığı ve tamamen masum olduğu halde, hadiseden küçük İhsan Raif Hanım’ı sorumlu tutar.  Babaya göre kendisinden habersiz girişilen bu “haneye tecavüz” nedeniyle aile adına sürülen lekenin bir şekilde temizlenmesi gerekir. Babaya göre artık İhsan Raif’in adı ‘’kirlenmiş’’tir.

Sonrasını İhsan Hanım'dan dinleyelim:

“Babamın terazisinin şaştığını hiç görmedim ben. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikâhlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma, dizlerine kapandım. Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et...”

Babası, İhsan Raif’in ve diğer aile fertlerinin ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmaz ve 13 yaşındaki kızını “o hain’’ Mehmet Ali’yle evlendirir ve İzmir’e bir sürgün havasında yollar.

1890’da, 14 sene dönemeyeceği İstanbul’a veda ederken içinde ailesinden, çocukluk masumiyetinden, çok sevdiği İstanbul’dan, hem de hiç sevmediği kocaman bir adamın karısı olarak ayrılırken yazar İhsan Raif Hanım o şiiri. O şiir bir kız çocuğunun yakarışıdır. Başına geleceklere sessiz isyanıdır:

Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime
Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet (karanlık perdesi) çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime...

(Daha sonra bu şiir Kemânî Serkis Efendi tarafından Nihâvend makamında bestelenir.)

İhsan Hanım henüz 13 yaşında, genç damat Mehmet Ali ise 24 yaşındadır. Gönülsüz geldiği İzmir’den İstanbul’a dönüş yolunun kapalı olduğunu bilen İhsan Raif Hanım, dişi kuş içgüdüsüyle yuvasını sahiplenir. Her kadın gibi o da evlenirken saadet senfonisi bestelemeyi hayal eder, ama sonuç değişmez.

Sonrasını İhsan Hanım'dan dinleyelim:

“Evliliğimizin üçüncü ayında gittiğimiz Doktor Levi , ‘Müjde, bebeğiniz geliyor.’ dediğinde hem sevindim, hem üzüldüm. Bir ağladım, bir güldüm. Ne olurdu Rabbim bu müjdeyi Taş Konak’ta, ailemin arasında alsam, bu sevinci orada yaşasam, anneme babama torun haberini ellerini öperek versem! Yetim gibi, öksüz gibi çaresizdim işte... Eşimden görmediğim sevgi ve destek ümitlerimi kırsa da hayata direnme gücümü artırıyordu diyebilirim. 1 Temmuz 1891 günü oğlum Ahmet Hikmet’i kucağıma aldım. On dört yaşında anne oldum. Mehmet Ali oğlumuzun doğumuna çok sevindi. Hayatımızın meyvesine bakışı, sevinci, onun cevherindeki iyiliği gösteriyordu aslında. Fakat iyice anladım ki, Mehmet Ali elinde olmadan içkinin, nefsinin esiriydi. Her ne olursa olsun içki düşkünlüğünün  ve kayıtsız yaşayışının, işe gidiyorum deyip birkaç gün eve uğramayışının, hayatımızın tadını, yuvamızın saadetini yok ettiği bir hakikatti. İzdivacın asude cennetini harlı cehennem gayyasına çeviriyordu. Genç kalbimin heveslerini her zaman kırar, aşk beklentimi hüsrana boğar, sonra kendini sokağa atar, mutluluğu yuvasında aramaz, işkence ederdi. ‘Seni kevser suyuna götürür, bir yudum içirmem’ dediğini nasıl unuturum! Kadehlerde içip dağıtacağına bana bir yudum aşkını verse, dünyanın dönüşü, hayatın akışı değişirdi...”

Derken İhsan Raif Hanım, eşi Mehmet Ali’nin İstanbul’da da Aspasya adlı bir eşi bulunduğunu, bu eşinden de bir çocuğunun olduğunu, çocuğun babasız büyümemesi için kadının tekrar onu İstanbul’a çağırdığını ve kaldıkları yerden hayatlarına devam etmek istediğini öğrenir.

“Bir eşin varken, neden benim günahıma girdin? Neden onüç yaşındaki talebe çocuğun hayallerini yıktın? Korkmaz mısın mazlumun inkisarından” diye yakınır, ama yutkunur.

Evlilikleri devam eder. Cismen İzmir'de ruhen İstanbul'da bir hayat yaşar. Bir çocukları daha olur.

Sonra, “Babam belki de, Mehmet Ali’nin ilk eşiyle olan münasebetini kesmek için, bizi zaruri gurbete, İzmir’e göndermiştir” diyerek teselli bulur. Ama gerçeğin böyle olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemez.

Ve devam eder İhsan Hanım anlatmaya:

 “Bir babanın evladının kötülüğünü isteyeceğine asla inanmadım. Yüreğimi alev gibi yakmaya başlayan Aspasya meselesini zihnimden uzaklaştırmaya çalışarak hayatıma tutunmaya, sanatın vicdanında huzur bulmaya çalışıyordum. O sonbahar günü, İzmir’in kavakları yaprağını dökerken, benim de ümitlerim onlarla beraber topraklara eleniyordu.”

‘’Gözyaşları’’ adlı kitabında yer alan ‘’Ağlarım’’ isimli şiiri İhsan Raif Hanım’ın o günlerini anlatır:

Neden gülmesin gül gibi yüzler; 
Niçin ağlasın o güzel gözler, 
Niye sevgiye sevimsiz sözler, 
Söylenir diye şaşar ağlarım. 

Şu gördüğümüz rengârenk, çiçek, 
Sevdalı bülbül, arı, kelebek, 
Yekdiğerini bırakıp gidecek: 
Vefasızlığa bakar ağlarım. 

Solmasın dersin sümbülüm, gülüm; 
Yâri elinden alacak ölüm; 
Bütün dünyayı inletse ünüm; 
Çaresizlikten coşar ağlarım. 

Neş'e gizlenir çöker bir melal; 
Her vücud, her şey mahkûm zülal; 
Son nefese kadar tükenmez cidal, 
Tükenmez derdim sayar ağlarım. 

Aklım ermiyor of, ne haldir bu! 
Yaşamak için dert, mihnet kaygu; 
Bir zevke bedel bin acı duygu; 
Duygusuz felek sorar ağlarım. 

Zalimler ceza görmeli elbet. 
Mazlumlar niçin çeksinler zahmet? 
Hak çiğneniyor, nedir bu hikmet? 
Haksızlıklara yanar ağlarım. 

Yine kitaba ismini veren ‘’Gözyaşları’’ isimli şiiri o günlerde dökülen gözyaşlarını anlatır:

Firari bahardan, aşık hazandan, 
Cu-yi dile ma'kes nay-i hicrandan, 
Nagme-yi sevdadan, bu-yi figandan 
Serpildi melalin elmas taşları. 

Sarardı baharın payinda eylul; 
Titredi emeller, umidler ma'lul; 
Döküldü uzanmış zanbaga melul 
Nergis-i ademin har gözyaşları.

‘’Hırçın’’ isimli şiiri de bu mutsuz evliliğini anlatır:

Bir cananım var gayet hıyanet,
Yaramaz hırçın etmez inayet,
Kendi kendinden eder şikâyet,
Bekleyedursun gönül vefayı.

Sevmek isterim yanımdan kaçar,
Uzak durursam ateşler saçar,
Sitem sözlerle dilde derd acar,
Fakat arttırdı gönül sevdayı.

Eziyet etmek en büyük zevki;
Muazzeb görmek neş'esi, şevki;
Şeytanlıkta hiç bulunmaz fevki,
Meşke başladı gönül cefayı.

Sevdirebilmek hayli emektir,
Gücendim git, der, gel sev demektir;
Merakı uzup lütf eylemektir,
Onsuz bulamaz gönül sefayı.

‘’Genç Günler’’ bu dönemimde aşkı nasıl yaşadığını anlatır:

Ey, genç kanı gibi kaynayan pınar! 
Ey, altına yatıp kaldığım çınar! 
Söyledikçe hala yüreğim oynar, 
Gölgende okudum kitab-ı aşkı. 

Ey, kumrulu bahçem, sümbüllü bağım! 
Ey, bülbüllü derem, mineli dağım! 
Sizinle geçti en güzel çağım, 
Orada dinledim rubab-ı aşkı. 

Muhabbet bağında kendimden geçtim, 
Ateşler içinde bir lale seçtim, 
Yandı yüreğiyim, kanarak içtim; 
Kızıl dudağından serab-ı aşkı.

‘’Bu Sevdadan Geçersin’’ şiirini de muhtemeldir ki kocasına Aspava'sı için yazmıştır:

Niçin beni yan bakışla süzersin? 
Sözlerime neden dudak bükersin? 
Bugün sever, yarın belki üzersin 
Gel üzülme, bu sevdadan geçersin. 

Sevsen de hoş, sevmesen de sen beni, 
Ben vahşiyim, hiç sevdirtmem kendimi; 
Bu halimle incitirim ben seni; 
İncinmeden bu sevdadan geçersin. 

Bülbül gibi aşık olma her güle; 
Vefasızdır, gül inanmaz, bülbüle; 
Çünkü şakır lalelere, sümbüle; 
Sümbül gibi aşkın solar geçersin. 

Ancak 27 yaşında 3 çocuk annesi bir genç kadın olarak döner İzmir’den. Bir süre sonra çapkınlıklarıyla bezdiren hayırsız kocadan boşanmasına izin çıkar.

Mehmet Ali Bora’ya duyduğu aşk ve nefret hislerinin tümünü şiirlerine yansıtan İhsan Raif Hanım, ilk eşine olan hislerini şu mısralarla dile getirir:

“Sabreyle Ali, bir gün olup mat olacaksın;
Ölsen dahi sen lanet ile yad olacaksın.”

İhsan Raif Hanım derin derin düşünür... Ona göre bu olayları başına getiren şey neydi? İhsan Raif’in hatıralarında “Arap Bacıların komplosu” olarak anacağı olayda, yani kendisi tamamen masumken ve konağa içeriden yardım almaksızın girmek mümkün değilken, yetişkin bir erkeğin konağın en mahrem odalarına kadar, elini kolunu sallaya sallaya girmesi nasıl mümkün olmuştu? Yardım edenlerin derdi neydi?

Yine İhsan Raif Hanım’dan dinleyelim:

“Kalfaların hasetliğinin temelinde kadim bir âdetin yol açtığı çekememezlik duygusunun yattığını hain sırdaşım Gülru Cariyenin anlattıklarından çıkardım: Mısır taşrasından olan Arap kalfalar İstanbul’a geldikten sonra İstanbul kadınlarının sünnet edilmediğini, o kâbusu yaşamadıklarını hayretle görmüşler; Mısır kadınlarının başına gelen bu gayri tabii halin onları diğer hemcinslerine karşı kıskandırdığını, ruh hallerini bozduğunu, ekseri evlenemeyip mesut olamamalarını buna bağladıklarını, evlenenlere karşı derin bir haset beslediklerini ima etmişti... Kalfalarımızın gülen yüzlerinin derinlerinde, meğer çocuk ruhlarına vurulan bir darbenin yarattığı menfi duygular ağının, belki kin ve acılar yumağının çöreklendiğini sonradan fark ettim. Onüç yaşındaki bir çocuğun istikbalini karartan tuzağa ancak böyle talihsiz ruhlar destek olabilir.”

19. yüzyılda bile 13 yaşında zorla evlendirilen bir sabiyyenin (küçük kız) ruhunda kopan fırtına işte böyle… 21. yüzyılda da mı hala reşit olmayan kızları hem de tecavüzcüsüyle zorla evlendireceksiniz? Bu kadar mı ruhsuz, bu kadar mı vicdansız sınız? Bu kadar mı hayâsız, bu kadar mı pervasız sınız? 

Böylesi bir kanun taslağına, böylesine insanın içini karartan bir tuzağa İhsan Raif Hanım'ın söylediği gibi ancak Arap kalfalar gibi böylesine talihsiz ruhlar destek olabilir...

Osman AYDOĞAN  20 Kasım 2016


Benim yüreğime ağırlık çöküyor.


Valilerin ''Devletin Valisi'' olduğu günler eskidendi, şimdiki valiler tabii ki artık devletin değil hükumetin valisi... Aşağıdaki olay ''Devletin Valisi''ni anlatıyor:

Yıl 1986. Turgut Özal başbakanlık koltuğunda oturuyor; En debdebeli, en güçlü dönemini yaşıyor. Malatya’da bir miting düzenleniyor. ANAP’ın bütün önde gelenlerinin katıldığı bu miting, Özal’ın gövde gösterisine dönüşecek.

Partinin miting otobüsü Malatya Meydanına geliyor. Turgut Özal otobüsün üzerine çıkıp konuşacak. Protokol gereği kendisini karşılayan Malatya Valisi Naim Cömertoğlu’na direktif veriyor; Gel, sen de çık otobüsün üzerine benimle… Valinin, Efendim ben devletin valisiyim, orada olmam uygun kaçmaz demesi hiçbir işe yaramıyor.

Miting meydanı kalabalık... Otobüsün üzeri daha da kalabalık!. Meydandakiler boyu kısa olan Özal’ı aşağıdan bakınca göremiyorlar. Meydandan otobüse doğru “Çök, çök, çök’’ sesleri duyulmaya başlıyor. Otobüsün üzerindekiler çökecek ki, meydandaki partililer başbakanlarını iyice görebilsinler!..

Özal yanında duran bakanlarından dayısının oğlu Yetim Hüsnü’ye (Hüsnü Doğan) ‘’sen çömel’’ bakalım diyor. Mikrofon elinde, bu sözleri herkes duyuyor. Yetim Hüsnü çöküyor, yere çömeliyor. Birkaç kişi daha böylece çöküp, çömeliyor. Özal bu sırada yanında duran Vali’ye sesleniyor. Elinde mikrofon var; ‘’Vali Bey, sen de çök, çömel şuraya!’’

Vali Bey’den gelen ve Malatya meydanına mikrofondan yankılanan ses aynen şöyle; “Sayın Başbakanım, ben devletin valisiyim. Vali çökmez, vali çömelmez. Vali çökerse devlet çökmüş olur. İzin verirseniz ben aşağıya ineyim.”

Bu sözleri duyan Özal çok bozuluyor ama renk vermiyor. O sırada meydanda bulunanlardan vatandaşlardan inanılmaz bir alkış kopuyor.

Bu olay, Vali Naim Cömertoğlu’nun onurlu davranışı o günlerde gazetelerde yer buluyor. Vali bir süre sonra merkez alınıyor, sonra da emekli oluyor. 

İşte ''O'' valiler devletin valisiydi, bu valiler de hükumetin valisi...

Anadolu’nun birçok yerinde çökmeye çömme denir. Çökmesi gereken kişiye ‘’çöm, çöm, çöm’’ diye uyarı yapılır… Çömelme insanın dizlerini bükerek, ayak parmakları üzerinde durmasına verilen bir isimdir. Bazen olur olmaz yerde çömelenler; “çok yorgundum, oturacak yer yoktu ben de çaresiz çömeldim” diyenler vardır. Çömelenlere de dilbilgisinde çömelme eylemi veya biçimi diye bir tanımlama yapılmıştır.

Ayrıca gün ışığı kaybolunca ‘’karanlık çöktü’’, zayıf insanlara ‘’avurdu çöktü’’, toprağın çökmesine ‘’toprak çöktü’’, sıkıntıya düşülünce ‘’yüreğime ağırlık çöktü’’, ‘’tembellik çöktü’’, ‘’kasvet çöktü’’ diye birçok tanımlamalar günlük yaşamımıza girmiştir.

Bir taraftan PKK, IŞİD, FETÖ, canlı bombalar, yüzlerce tarikat ve cemaat, trafik kazaları, kör kurşunlar, faili meçhul cinayetler, iş kazaları, kadın cinayetleri, iş kazaları, yolsuzluk, Suriye’de savaş, Irak’ta savaş, AB ile, ABD ile, Rusya ile, Mısır ile kavga  vb. Dışarıda dost kalmamış…

Diğer taraftan kuvvetler ayrılığını yok et, yargıyı hükumete bağla, hukuku ayaklar altında çiğne, adaletin ırzına geç sonra da onunla evlen, devletin olması gereken valilerini, kaymakamlarını partinin il, ilçe başkanları haline getir… PKK’yı, FETÖ’yü azdır, PKK şehir savaşı için şehirlere, kasabalara mühimmat yığarken seyret, FETÖ ne istiyorsa ver, üyelerini devletin kritik kadrolarına yerleştir, sonra da kandırıldık de devleti yönetiyormuş gibi değil de sanki çocukmuş da evcilik oynuyormuş gibi…

Bizzat bakanı açıklıyor ‘’ekonomi yavaşlıyor’’ diye... Yatırımlar yok, imalat sanayi durma noktasına gelmiş, işsizlik tavan yapmış, yabancı sermaye gelmediği gibi kaçmaya başlamış… Turist yok... Dolar 3.5’e doğru gidiyor... İçeride parasal disiplin yok, kamu harcamaları artmış, devlet şişmiş, örtülü ödeneklerin haddi hesabı yok, Sayıştay denetimi yok, parlamneto denetimi yok… İlim yok, bilim yok, sanat yok, edebiyat yok, felsefe yok... Ne var? Kof bir gurur var, boş bir böbürlenme var, kabadayılık var, külhanbeyliği var, içi boş, bomboş söylemler var… Eğitimde Orta Çağa gidiş var.. Çağdaşlık, uygarlık yok, çobanlık var çobanlık. İnsanları koyun yerine koyup onları gütmek var.. Sübyancılık var, pedofili var…

Böyle bir ülkenin tek derdi “başkanlık” ise ve sabah akşam meclisinde medyasında bu konuşuluyorsa...

Böyle bir ülkenin halinin Fatih İstanbul’u kuşattığında surlar aşılmak üzere iken ileri gelenlerinin Ayasofya’da toplanıp ‘’Meleklerin cinsiyeti’’ni tartıştığı Bizans’tan ne farkı var?..

Çöken sadece valiler değil ki…

Devlet çöküyor devlet...

Bu ülkenin üstüne karanlık çöküyor, kasvet çöküyor…

Benim yüreğime de ağırlık çöküyor…

Osman AYDOĞAN  18 Kasım 2016


Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık...

Giriş:

'' 'Önce kelime vardı' diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık... Kelimenin bittiği yerden başladı; Kelimeler söylenmeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.''
Oğuz Atay, (Tutunamayanlar)

Gelişme:

Yalnızlık bir yağmura benzer, 
Yükselir akşamlara denizlerden 
Uzak, ıssız ovalardan eser, 
Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir 
Ve kentin üstüne göklerden düşer.

Reiner Marie RİLKE.

***

Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır 
Yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım 
Bu gece dağ başları kadar yalnızım

Attila İlhan

***

Geniş, siyah gölgesi yaşamımı kaplayan, 
Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık 
Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan 
Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık 

Cahit Sıtkı Tarancı

***

Yaşımdan ayrı âhıma hem-dem bulunmadı 
Sâyemden özge sırrıma mahrem bulunmadı.

Şeyhi 

hem-dem: canciğer arkadaş
saye: gölge

***

Ülfet belâlı şey, fakat uzlet sıkıntılı 
Bilmem nasıl geçirmeliyim son beş on yılı? 
İnsanlar anlaşıldı. Cihânın da sırrı yok, 
Kalsaydı terkeşimde bugün tek bir altın ok 
En tatlı bir hayâl için atmazdım ufkuma 
Dalsın yakında gözlerim artık son uykuma! 

Yahya Kemal Beyatlı

Ülfet: Alışıklık, dostluk, muhabbet karşılığı bir kelimedir.
Uzlet: Tasavvuf yolcularının kutlu manalar yüklediği yalnızlığın adıdır, ayrılmak, bir köşeye çekilmek…

***

Bir şey kaldı gecelerden birinde
Senden.
Öncesinde bilinmemiş birşey,
Silinmez bir ses gibi giden..
Kelimelerden büyük, kelimelerin içinde,
Bir şey kaldı senden
Yaşamalar'ın arasında kaçamaklı.

Veriliş rengi başka, alınış rengi başka..
Söylemeye vakit kalmadan
Dudakların altına bırakılmış bir şey.
Karanlıkların tam ortasında bir kırmızı nokta..
Gözlerce pırıl pırıl, ellerce saklı.

Bir şey kaldı, bir denizin kıyısında senden,
Bakışlarla yüklü, söylemelerle sessiz..
Seninle dolu, seninle sensiz bir şey..
Arandıkça bulunmamış yıllar yılı,
Bulundukça aramaklı.

Özdemir ASAF

***

Saçların uçuşurdu rüzgârdan. 
Yanından seni seyrederdim. 
Güneş yakardı, deniz yanardı.. 
Sen konuşurdun, dinlerdim. 

Gülerdin.. 
Susardın, düşünürdün. 
Benimle el - ele yürürdün.. 
Yol biterdi. 

Görmezdim seni.. 
Zaman yıl yıl geçerdi. 
Uzaktan, çok uzaklardan 
Seni seyrederdim. 

Özdemir Asaf

***

Seni saklayacağım inan 
Yazdıklarımda, çizdiklerimde, 
Şarkılarımda, sözlerimde. 

Sen kalacaksın kimse bilmeyecek 
Ve kimseler görmeyecek seni, 
Yaşayacaksın gözlerimde. 

Sen göreceksin, duyacaksın 
Parıldayan bir sevi sıcaklığı, 
Uyuyacak, uyanacaksın. 

Bakacaksın, benzemiyor 
Gelen günler geçenlere, 
Dalacaksın. 

Bir seviyi anlamak 
Bir yaşam harcamaktır, 
Harcayacaksın. 

Seni yaşayacağım, anlatılmaz, 
Yaşayacağım gözlerimde; 
Gözlerimde saklayacağım. 

Bir gün, tam anlatmaya.. 
Bakacaksın, 
Gözlerimi kapayacağım.. 
Anlayacaksın.

Özdemir Asaf

***

''Bir kuş konsa yüreğime, cik cik ötse ciğerime.''
Özdemir Asaf

***

''Çocukken kendimi yalnız hissederdim; hala da öyle hissediyorum çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ip uçları vermeye çalışıyorum.''
Carl Gustav Jung 

***

''Yaratıcılık ve keşif acıda ve yalnızlıkta saklıdır.''
Friedrich Nietzsche 

***

''Kimine göre yalnızlık, hasta kişinin kaçışıdır; kimine göre de, hasta kişilerden kaçıştır.''
Friedrich Nietzsche
***

Sonuç:


''Düşün gücü olan, teorik dayanağı olan aydın, yalnızlığa en çok dayanabilen insandır. Eğer daha önceki zorunlu tanımlamaları tamamlamak gerekirse, aydın yalnızlığa dayanabilen hayvandır. Ve teorik güç ile yalnızlığa dayanma gücü doğru orantılıdır. Çok büyük bir doğallıkla; çünkü teori dünyadır.''
Yalçın Küçük

***

''Benim yalnızlığım, insanlarla dolu.''
Franz Kafka

***

''Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.''
Carl Gustav Jung

***

''Zeki bir insan yalnızlıkta, düşünceleri ve hayal gücüyle mükemmel bir eğlenceye sahiptir.''
Arthur Schopenhauer

***

''Hiçbir insan asla yalnız değildir. Çünkü arkasında farketmeden bıraktığı izleri muhakkak biri farketmiştir.''
Arthur Schopenhauer

Ve son söz:

Bestesi Teoman Alpay, güftesi Hikmet Münir Ebcioğlu’na ait Nihavend makamındaki şarkıyı da en iyi Zeki Müren seslendirirdi:

‘’Yeryüzünde yalnız gezen yıldızlar
Gökyüzünde sizin kadar yalnızım’’ (!)

Osman AYDOĞAN  18 Kasım 2016



Yalnız, gönlümde bir acı var, adını bulamadım…


Şükûfe Nihal, Türk edebiyatının en duygusal, en içli, en mahzun ve aynı zamanda da en unutulan bir yazarı, şairi ve özgürlüğe tutkun, mücadeleci ve ayakları üzerinde dimdik duran bir kadındır. 1896 doğumludur…

Şükûfe Nihal, edebi kişiliğinin yanında eylemci kişiliğiyle de tanınır. Halide Edip, Sultanahmet'te tarihi demecini verirken, Şükûfe Nihal de, Fatih Mitingi'nde dinleyenleri oldukça etkileyen tarihi konuşmasını yapar; “Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın.”

Hâlide Nusret ’’Bir Devrin Romanı’’ isimli kitabında (Timaş Yay. 2009) birinci elden Şükûfe Nihal’den bahseder. Şükûfe Nihal ve Hâlide Nusret İstanbul Kız Lisesinden yakın arkadaştırlar. Hâlide Nusret kitabında Şükûfe Nihal’i şöyle anlatır; ‘’Çok zevkli döşenmiş evinde tertiplediği toplantılarda devrin genç, yakışıklı pek çok şair ve yazarı onun etrafında fır dönüyorlardı. Güzeldi, zarifti, kültürlüydü, üniversite bitirmiş nâdir kadınlardan biriydi.’’

Şükûfe Nihal’in yakın arkadaşı İsmet Kür (yazar Pınar Kür’ün annesi, Hâlide Nusret’in kardeşi), ‘’Yarısı Roman’’ (Everest Yay. 2011) adlı kitabında Şükûfe Nihal’i şu şekilde tanımlar: ‘’Şükûfe Nihal hemen her görenin âşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. ‘Güzel’ denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı... Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu ‘dünyaya metelik vermeyen’ haliydi. Ve de, o sıralar, ‘hayran olunacak kadın’ sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hâlâ sevdiğini biliyorum. Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı.’’

Kadınlı erkekli toplantılarda; ‘’Geldikçe Şükûfe sahn-ı meclis – Pürzemzeme gülistana döndü’’ diye övülen bir kadındı Şükûfe Nihal…

İnişli çıkışlı ve dalgalı özel hayatı, karşılıksız ve tinsel aşkları ile farklı bir şairimizdir Şükûfe Nihal…

İlk eşi biraz da ailesinin ısrârı ile çok genç yaşta evlendiği Türkçe öğretmeni Mithat Sadullah (Sander) Beydi. Aralarında büyük yaş farkı vardı. Babasının zoruyla evlenmiş, evlenmemek için bileklerini keserek intihara teşebbüs etmişti. Bu evliliğinden oğlu Necdet (Sander) dünyaya gelmişti. Zorla evlendirildiği eşinden iki sene sonra ayrılmıştı.

Bu ayrılık günlerindeki sıkıntılarına teselli olan ve ona aruzu öğreten biri vardı. Cenap Şahabettin’in küçük kardeşi (anne bir baba ayrı) edebiyatçı, şair ve ressam olan otuz yaş civarında genç adam: Osman Fahri (1890-1920).

Gazeteci Cevat Fehmi’nin ‘’izdivaçta aşk lâzım mıdır?” sorusuna Şükûfe Nihal  “İzdivaçta aşk birinci şarttır” diye cevap veren, evlilikte aşkı birinci şart olarak gören Şükûfe Nihal, Sander’le evliliğinde aradığı aşkı bulamayınca da Osman Fahri’ye karşı ilgisiz kalamaz.

Adile Ayda “Şükûfe Nihal, Böyle İdiler Yaşarken’’ (Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1984) adlı kitabında Nihal’in hayatta tek sevdiği kişinin Osman Fahri olduğunu ifade eder. Yazar, Şükûfe Nihal’in kendisine “Zaten insan hayatında bir defa sever. Gerisi kapılış, aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim” dediğini yazar.

İsmet Kür, ‘’Yarısı Roman’’ (Yapı Kredi Yayınları, 1995) adlı yapıtında şairin ağzından şu sözleri aktarır: “Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı.”

Şükûfe Nihal gerek Adile Ayda’ya gerekse İsmet Kür’e tek aşkının Osman Fahri olduğunu söylese de bu aşkı başlangıçta pek ciddiye almamış, biraz da uçarı biçimde yaşamıştır.

Şükûfe Nihal, ‘’Yerden Göğe’’ adlı kitabında yer alan ve ağırlıklı olarak Osman Fahri ile olan aşkını anlattığı “Mermer Kapı” isimli şiirinde Osman Fahri ile aşkını bir oyun olarak yaşadığını ve bu sırada on yedi yaşlarında olduğunu belirtir:

“Bir on yedi bahar ki nankör, çılgın, zalimdi,
Seven de reddeden de o şımarık kalbimdi…
Sensiz kalmak muhâlken, hayır, aldandın, derdim!..
Sanırdım ki bu oyun ömrümce sürecektir…”

“Mermer Kapı”da yer alan dizelerinde ayrıca Osman Fahri’nin kendisine şiirler 
yazdığını da ifade eder:

“Bir damla gözyaşıma
Kaç mısra dökülürdü
Kaleminin ucundan,
Kim bilir?”

Prof. Dr. Hülya Argunşah’ın ‘’Bir Cumhuriyet Kadını: Şükûfe Nihal’’’ isimli eserinde (Doktora tezidir) şu bilgiyi verir: Osman Fahri, Şükûfe Niha’in eşi Mithat Sadullah Sander ile yakın arkadaştır.  Arkadaşının karısına âşık olmayı kendisine yakıştıramayan Osman Fahri, biraz da başlangıçta Şükûfe Nihal’in kendisine umut vermeyişinden kaynaklanan ümitsiz aşkının yarattığı küskünlükle ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyup öğretmen olarak  tayinini İstanbul’dan Elazığ’a aldırır. Şükûfe Nihal’in Sander’le evliliği boşanmayla noktalansa bile Şükûfe Nihal Osman Fahri’yle bir daha bir araya gelmez. Şükûfe Nihal’e çılgınca âşık Osman Fahri’nin Şükûfe Nihal’i unutması pek mümkün olmaz.

Genç adam ümitsiz aşkının yarattığı küskünlükle öğretmen olarak gittiği Elazığ’dan da yalvarır:

‘’Sen benim hem dem-i hayalâtım,
Ben senin yârı tesellikârın
Olacakken; fakat nedense, Nihal
Sen benim gözlerimde dert aradın…
Ah! Mâdem ki sen de bir şair,
Ben de şâirim, bu kâfidir’’

Hepsi boşunaydı. Sevdiği kadından tamamen ümidini kesip, buhrana girip kafasına tabancayı dayayıp hayatına son verdiğinde takvimler 1920 senesini gösteriyordu.

Bu intihar girişiminde beyninde kurşun kalan Osman Fahri İstanbul’a getirilerek Fransız hastanesine yatırılır ve bir süre sonra burada çıldırarak ölür.

Şükûfe Nihal, karşılıksız aşkı yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca hiç unutmaz, unutamaz… Şükûfe Nihal’in ‘’Yerden Göğe’’ adlı kitabında yer alan “Mermer Kapı” adlı uzun şiirinde hep Osman Fahri’nin izlerine rastlanır.

Şükûfe Nihal “Mermer Kapı” da Osman Fahri’nin cinnetine şöyle hatırlatma yapar:

“Sana Mecnun dediler,
Mukaddestir gözümde
Cinnet o günden beri…”

Şükûfe Nihal ikinci eşinden de ayrılıktan sonra daha çok içine kapanır ve tekrar hayatta olmayan Osman Fahri’ye sığınır.  O kadar ki bir zamanlar Osman Fahri’nin yaşadığı Elazığ’a gider. Zeynep Kerman’ın ‘’Osman Fahri: Hayatı ve Şiirleri’ (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1998) isimli kitabında yazdığına göre Elazığ’da Osman Fahri’nin yaşadığı eve gider ve saçından kestiği bir tutamı onun evinin bulunduğu bahçeye gömer.

Şükûfe Nihal, saçından kestiği o bir tutam saçı Osman Fahri’nin bahçesine gömerken kafesinde çırpınan bir kuş gibidir kalbi, çırpın çırpın çırpınır… Cama çarpan bir kuş gibidir kalbi göğüs kafesinde çırpın çırpın çırpınır…  Çırpınan bir deniz gibidir, sahile vuran azgın dalgalar gibidir damarlarındaki kanı, damarlarında çırpın çırpın çırpınır… Kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibidir kalbi çığlık çığlığa çırpınır… Yörüngesiz kalmış kuşlar gibi feryaad figan halindedir kalbi çırpın çırpın çırpınır…

Şükûfe Nihal bu bahçeyi “Mermer Kapı”da şöyle anlatır: 

‘’Yolunmuş sarmaşıklar, 
Söndürülmüş ışıklar, 
Bir türbe şimdi balkon… 
Diyorlar: ‘Orda en son, 
Seni sormuştu bize, 
Sarılıp elimize… 
Seni beklemiştik hep… 
Gelmedin neydi sebep?’..’’

Osman Fahri yaşarken Elazığ’a gitmediği için suçluluk duyan Şükûfe Nihal, yine “Mermer Kapı”da ondan af diler:

“O gurbet illerinde hep anmışsın adımı…
Gelemedim, affeyle, kırdılar kanadımı!..”

Ancak Şükûfe Nihal’in Osman Fahri’ye karşı duyduğu aşk zamanla marazî bir hal alır. Artık hayattaki tek isteği ona kavuşmaktır. Yine “Mermer Kapı”da ona seslenir:

“Yedi kat yeri delebilsem de,
İzini bulup gelebilsem de,
En son zerremle kavuşsam sana,”

Şükûfe Nihal ‘’Yakut Kayalar’’ romanını da Osman Fahri’yle yaşadığı aşk üzerine kurar. Romanda idealist bir genç kadın kendisi gibi toplumsal sorunlara ve sanata karşı duyarlı bir erkekle bir aşk yaşarken, ailesinin ve toplumun değer yargılarına uygun “zengin bir koca”yla evlenmeye zorlanınca erkeklere ve topluma isyan eder. Sevdiği adam ise tıpkı Osman Fahri gibi cinnet geçirir ve ölür. Başlangıçta onun cinnetine ve ölümüne kayıtsız kalan genç kadın, bir gün duyduğu bir ney sesiyle bu aşkın içinde yeniden canlandığını fark eder. Ancak kendisine kara taşları, toprakları “yakut kayalar” olarak gösteren aşkını artık kaybetmiştir: “Ve anladım ki, dünyanın kara taşlarını, topraklarını bana ‘yakut kayalar’ şeklinde gösteren füsûnu, ben artık kaybetmişim!..”

Şükûfe Nihal, ideal erkek imgesini ‘’Yakut Kayalar’’ isimli romanında şöyle anlatır: “O, benim için ideal bir insandı. Bütün eksik yaratılmışların arasında, o, kafası, kalbi, duyguları, sanatı, mantığı, ilmi, güzelliği ve gururuyla tam bir insandı”

Zeynep Kermen’ın bahsi geçen ‘’Osman Fahri: Hayatı ve Şiirleri’’ kitabında verdiği Osman Fahri’nin “İhtizaz-ı leyal” adlı şiirinde Osman Fahri de Şükûfe Nihal’in Elazığ’a gelmesini beklemektedir:

“Gece, her yer sükûta müstağrak
Sana ruhum gelirse ağlayarak:
Onu bir lahza dinle, sonra uyu:
O senin şimdi bekliyor yolunu…”

Pek çok kişi sevdalanmıştı, güzel, zarif, şık, bakımlı ve zamanın en gözde şairi olan bu cıvıl cıvıl kadına. Bu kişilerden sadece Osman Fahri’yi unutmadı, unutamadı Şükûfe Nihal… Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. Kaldığı huzur evinde ölene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde, şiirlerinde hep Osman Fahri vardı...

Âdile Ayda ‘’Böyle İdiler Yaşarken’’ (Edebî Hatıralar, Ankara, 1984) adlı kitabında Şükûfe Nihal’in Osman Fahri için kendisine şu ifadeyi kullandığını yazar; ‘’Ben ona layık değildim. O mütekâmil insandı. Bir dâhi idi. Bana yazdığı mektupları, bıraktığı hâtıra defterini, karaladığı şiirleri her gören aynı fikirde…’’ (Elazığ’da Osman Fahri’nin yakın dostu Mehmet Mevlüt Osman Fahri’nin Elazığ’da kalan evrakını saklar. Ancak çıkan bir yangında evrakın bir kısmı yok olur. Mehmet Mevlüt, Şükûfe Nihal’e yazdığı 10 Haziran 1942 tarihli mektupta bu hadiseyi anlatır ve yangından kurtarılmış olan evrakı kendisine postalar. Şükûfe Nihal Elazığ’a geldiğinde de Mehmet Mevlüt ona mihmandarlık yapar, Osman Fahri’nin evini gösterir.)

Yakın dostlarına da Osman Fahri için; "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yanar. Gerçek aşkın kıymetini bilmeyen her fâni gibi…

1960 yılında başına talihsiz bir olay gelir; kızından dönerken sokaktaki bir çukura düşerek kalça kemiğini kırar. Kaza sonucu birçok ameliyat geçirir, yatağa mahkûm kalır. Çok sevdiği kızı Günay’ın hayata gözlerini yumması (1969) da yaşamla ilişkisinin tamamen kopmasına neden olur.

Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Taksim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitabevini açan ilk eşinden olan oğlu Necdet Sander, annesinin bu durumuna çok üzülüyor ve onu böyle görmemek için ‘’yüreğim dayanamıyor’’ diyerek yanına uğramaz, annesiyle alâkasını keser.

Hayatın zorlaşması sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz (Bir zamanlar CHP Çorum Milletvekili) ve İffet Halim Oruz’un açtıkları Bakırköy’deki huzurevine yerleşir. Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsine Akkaş da artık yaşlanmışlardı, sık gelemezler huzurevine. Yalnızlığı ve hüznü olanca şiddetiyle yaşadığı ve belki de geçmişin muhasebesini yaptığı son durağıdır huzur evi…

Huzur evinin o kasvetli havasında her vesile ile kendisi için intihar eden o genç adamın bahsini açmakta, yazdığı şiirleri okumakta, yenilerini yazmaktadır. Âdile Ayda bu şiirler için ‘’Türk edebiyatı ölçüsünde değil, dünya edebiyatı ölçüsünde, bir ölmüş sevgili için yazılan en orijinal, en güzel mısralardır.’’ demektedir.

‘’Nerdesin? Toprakta mı, havada mı suda mı?
Nasıl buldun bu vahşi gecelerde odamı?
Hasretim şefkat, şiir, aşk dolu ellerine…
Gelsen de boş gönlüme bir hayat gibi dolsan.
Sen uyansan, ben yatsam biraz senin yerine…’’

Şükûfe Nihal yaşamı boyunca hep mükemmel aşkı aramıştır. O’nun aradığı aşk tensel değil, tinsel bir aşktır.

Şükûfe Nihal’in ‘Bir Şey Unuttum’’ isimli şiirindeki şu dizeleri sanki huzur evindeki hesaplaşmasını anlatır:

‘’Yalnız,
Gönlümde bir acı var, adını bulamadım;
Kırık gibi kanadım!
Bir şey mi kaybettim, ne? Ellerim bomboş gibi.. .
Bir yakuttan kadeh ki varlık çatlamış gibi .. .

Ses mi, çiçek mi desem;
Işık mı, renk mi desem;
Sanki, geçtiğim yolda bir şey unuttum!... ‘’

Huzur evinde bütün ilişkileriyle hesaplaşır. Evlilikleriyle, kendine âşık olan herkesle iç hesaplaşması yapar. Bunlar arasında Nazım Hikmet, Fâruk Nâfiz ve Ahmet Kutsi Tecer de vardır... Bir tek, aşkı uğruna ölümü seçen ve yakın dostlarına, "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yandığı Osman Fahri'yle hesaplaşamaz… Son nefesini verdiği 24 Eylül 1973 yılına kadar onu düşünür. Son nefesine kadar Osman Fahri’yi hayalinde yaşatır ve ona duyduğu aşkla hayata veda eder.

‘’Şükûfe’’ Farsça kökenli bir isimdi, ‘’açmamış çiçek, tomurcuk’’ anlamına gelirdi...  Şükûfe Nihal adı gibi açmadan solan bir çiçek olarak bu dünyadan göçüp gider…

Selim İleri’nin ‘’Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın” isimli kitabının sonlarına doğru “Uzlet” başlığıyla yer alan bölümde Şükûfe Nihal’in huzur evindeki son günleri anlatılır.

Kitapta bir yakınını huzurevinde ziyaret eden anlatıcı şu şekilde anlatır Şükûfe Nihal’i:

“ ….. o kadar mahzun, yalnız, içli, o kadar ‘mükedder’miş ki, yarı ’mefluç’ olmasa bile aşağıya, oturma odasına, öteki yaşlıların yanına ineceği yokmuş. Adı Şükûfe Nihal olan bu hanım kendi ‘mehpes’inde hala şiirler yazıyormuş, içe kapanıyormuş, ayrılırken bu dünyaya dargın, küskün ayrılıyormuş. (Mehpes: Hapishane. Mükedder: Kederli, üzgün. Mefluç: Felçli )

Huzurevinde bir iki kez ziyaret ettiğiniz gözleri sürmeli Bedia Hanım, ille Şükûfe Nihal Hanımın odasına da uğramamızı isterdi. Yatağında yarı doğrulmuş, daima eski şiirlerini okurken ya da yeni şiirler yazmak isterken bulurduk onu. Daima diyorum ama, Şükûfe Nihal Hanımı en çok gördüğüm gün beş on dakikadan öteye geçmez.

Gözleri sürmeli Bedia Hanım bir edebiyat aşığı olduğumu söyleyince, Şükûfe Nihal, ‘Size bir şiir okumamı ister misiniz çocuğum?’ diye sormuştu. Arkadaşının elini bırakıp gittiğini söylediği bu şiiri dudağımı ısırarak dinlemiştim. Sonra bir seçki de rastlayınca ağlamaktan kendimi alamadım:

Son Hatıra

Adını ellerimle çizdim altın kumlara
Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş
Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra,
Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!..

İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine;
Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu…
Hicranınla yanarken ben derinden derine,
Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu…

Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!...
“Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere”
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım…

Şükûfe Nihal Hanım şiirini bitirince ‘Uzlet köşesindeki şu ihtiyar kadını, sizin için okuduğu şiiri hepten unutmanızı temenni ediyorum’ demiş, hayatımda ‘uzlet’ sözcüğüne bir yer açmıştı.”

(Uzlet: Tasavvuf yolcularının kutlu manalar yüklediği yalnızlığın adıdır, ayrılmak, bir köşeye çekilmek anlamına gelir..)

Artık ne o aşklar kaldı, ne de o Şükûfe Nihal, ne de Osman Fahri… Hepsini unuttuk…

Soner Yalçın ‘'Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor’' isimli kitabında (Doğan Kitapçılık, 2009) Şükûfe Nihal'den bahseder.

Soner Yalçın kitabında Şükûfe Nihal için adı okullara verilmiş diye yazsa da, adını sadece Ankara Yenimahalle Şentepe’deki bir okul taşımaktadır; ‘’Şükûfe Nihal İlköğretim Okulu’’ İstanbul Bahçelievler’de de bir sokak adını taşımaktadır; ‘’Şükûfe Nihal Sokağı’’

Yine Soner Yalçın, Şükûfe Nihal’in Rumeli Hisarı Aşiyan Mezarlığı’ndaki mezarı için iç acıtacak kadar bakımsız diye yazsa da, mezarı o iç acıtan bakımsızlığından o kadar harap haldedir, ismi bile yazılı değildir. Mezar kayıtlarında dahi ismi yoktur. Gittiğinizde bulamazsınız.

Unuttuğumuz sadece Şükûfe Nihal değildi… Unuttuğumuz sadece ‘’uzlet’’, ‘’mefluç’’, ‘’mehbes’’ de değildi… Bir toplum ‘’vefa’’yı unutmuştu ‘’vefa’’yı...

Pek bilinmez, dile getirilmez ama; İstanbul’un Sultanahmet meydanında Halide Edip Adıvar mandacılığı savunurken, İstanbul’un Fatih semtinde ise, Şükûfe Nihal on binlerce vatansevere ülkemizde ilk kez, “Bizim en büyük düşmanlarımız emperyalizmdir, ABD emperyalizmidir. İngiliz emperyalizmidir. Tüm dünya emperyalistleridir” diye haykırıyordu…

Aşkı bilen,  tadan ve düşünen herkese olduğu gibi bu duygu yüklü şair Şükûfe Nihal'e de büyük saygı duyuyorum, unutulmasın istiyorum.

Çiçero derdi zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Ve yazımı Şükûfe Nihal’in yine Osman Fahri için yazdığı bir şiirle sonlandırmak istiyorum: ‘’Su’’

SU 

Kalbinden kalbime akan bir sesti 
Akşam gölgesinde çağlayan o su... 
Sesini en tatlı yerinde kesti 
Bizi sonsuzluğa bağlayan o su. 

O su, bir sır gibi mırıldanırdı; 
Göğsünde bir sarı ay yıkanırdı; 
Bizi Leyla ile Mecnun sanırdı 
Gamlı yolumuzda ağlayan o su... 

Sessiz ruhumuzu o bestelerdi, 
Bize "Unutalım dünyayı" derdi... 
Bir aldı sonunda verdi bin derdi, 
Bizi bizden fazla anlayan o su. 

Şimdi ne akşam var, ne ses ne dere; 
Yolumuz ayrıldı başka ellere; 
Benzetti bizi bir kırık mermere 
Ruha zehir gibi damlayan o su. 

Kalbinden kalbime akan bir sesti 
Akşam gölgesinde çağlıyan o su; 
Sesini en tatlı yerinde kesti, 
Bizi sonsuzluğa bağlayan o su...
 

Osman AYDOĞAN   14 Kasım 2016


PAZAR YAZISI

 
Sevgili arkadaşlar, değerli dostlar, saygıdeğer büyüklerim,

Melih Cevdet Anday bir yazısında şöyle yazar; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir.’’ Melih Cevdet Anday’ın bu sözünü doğrularcasına felsefi derinliği olan bir şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Kıymeti, değeri, derinliği ve zenginliği yaşarken –belki de hâlen - anlaşılmayan- ve ‘’Garip Akımı’’ içerisinde bir garip kalmış şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Cumhuriyet devri Türk şiirinde kendine özel bir yer edinen, özgün, eskilerin deyimiyle ‘’nevi şahsına münhasır’’ nadir bir şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Benim de en çok sevdiğim bir şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Madem en çok sevdiğim şairdir de neden şimdiye kadar kendisini yazmadım?

Can Yücel’e sormuşlar; ''Neden hep babanıza şiir yazıyorsunuz, O’na olan sevginizi anlatıyorsunuz?'' Can Yücel vermiş cevabını; ''Anneme olan sevgimi yazacak kadar şair değilim.''

Ben de kendimin Asaf Hâled Çelebi’yi yazacak kadar yetkin olmadığını düşünüyorum… Asaf Hâled Çelebi’yi anlamak zordur, çünkü belli bir birikim olmadan O’nun şiirlerini anlamak güçtür ama hele hele O’nu yazmak daha da bir güçtür. Yine de deniyorum. Çok sayıda değişik kaynaklardan derlediğim Asaf Hâled Çelebi ve bazı şiirleri hakkındaki bu yazımı beğeneceğinizi umuyorum.

Bugün de Pazar ya hani, evdesiniz, okumaya vaktiniz vardır diye düşünüyorum... Aslında Asaf Hâled'in her bir şiirini ayrı ayrı vermek, onları açıklamak isterdim... Ancak bana göre en güzel şiirlerini bütünlük arzetsin diye toplu olarak vermek istedim...

''Şiir yazılan toplumda asla umut kesilmez” derdi Ceyhun Atuf Kansu... Ben de benzer şekilde derim ki: ''Şiir okuyan toplumda asla umut kesilmez.”

Sizlere sıcak mı sıcak, pırıl pırıl, güneşli, sarı sapsarı güzel bir Pazar diliyorum..

Selam, sevgi ve saygılarımla...

Osman AYDOĞAN  

 

“Garip Akımı” içerisinde garip kalmış bir şair: Asaf Hâled ÇELEBİ

Melih Cevdet Anday bir yazısında şöyle yazar; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir.’’ Melih Cevdet Anday’ın bu sözünü doğrularcasına felsefi derinliği olan bir şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Kıymeti, değeri, derinliği ve zenginliği yaşarken –belki de hâlen - anlaşılmayan- ve ‘’Garip Akımı’’ içerisinde bir garip kalmış şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Cumhuriyet devri Türk şiirinde kendine özel bir yer edinen, özgün, eskilerin deyimiyle ‘’nevi şahsına münhasır’’  nadir bir şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Benim de en çok sevdiğim bir şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Madem en çok sevdiğim şairdir de neden şimdiye kadar kendisini yazmadım?

Can Yücel’e sormuşlar; ''Neden hep babanıza şiir yazıyorsunuz, O’na olan sevginizi anlatıyorsunuz?'' Can Yücel vermiş cevabını; ''Anneme olan sevgimi yazacak kadar şair değilim.''

Ben de kendimin Asaf Hâled Çelebi’yi yazacak kadar yetkin olmadığını düşünüyorum… Asaf Hâled Çelebi’yi anlamak zordur, çünkü belli bir birikim olmadan O’nun şiirlerini anlamak güçtür ama hele hele O’nu yazmak daha da bir güçtür. Yine de deniyorum. Çok sayıda değişik kaynaklardan derlediğim Asaf Hâled Çelebi ve bazı şiirleri hakkındaki bu yazımı beğeneceğinizi umuyorum.

***

Asaf Hâled Çelebi İmparatorluğun en uzun kışını yaşadığı 1907’de İstanbul’da doğar ve 1958 yılında hayata gözlerini yumar. Babasından Fransızca ve Farsça, tanınmış bir Mevlevi şeyhi Ahmet Remzi Dede ve asıl adı Mehmet Rauf olan besteci ve müzik bilgini Rauf Yekta Bey’den de musiki ve nota dersleri alır.

Mevlâna soyundan geldiği için de ‘’Çelebi’’ soyadını almıştır. Nüfustaki adı; Mehmet Ali Asaf’tır. Bir süre Fransa’da kalır… Fransa dönüşünde üç yıl Sanayi-i Nefise Mektebi’nde öğrenim görür.

Şiirlerinde; Doğu ve Batı kültürlerini bağdaştırır, Doğu kültürüne özgü motif ve sembolleri ustalıkla kullanır, ilhamını tasavvuf ve dinler tarihinin ünlü kişilerinden, eski doğu medeniyet ve masallarından alır…

Eserleriyle geçmiş ve gelecekle, hikâyeler, efsaneler ve masal âlemi arasında bağ kurar… İslam ve tasavvuf edebiyatı yanında Fars ve Hint edebiyatına hâkimdir. İran edebiyatına vâkıftır ve şiir yazacak kadar da Farsça bilir.

Türk Edebiyatında ‘’soyut şiirin’’ ilk tanımını yapmış, şiirlerinde hayatta olduğu gibi, somut malzemeyle soyut bir âlem yaratmıştır. (Kendi deyişiyle; ‘’Mesela esasen müşahhas malzeme ile mücerret olan hayali yaşatabilmektir.’’)

Özel hayatında ise tam bir İstanbul beyefendisidir Asaf Hâled Çelebi… Haldun Taner bir yazısında Asaf Hâled’i şöyle anlatır: ‘’Yakasına çiçek takıp kökünü mendil cebine yerleştirdiği küçük bir şişenin suyu ile beslemesi, kocaman bir gülsüz gezmeyen Oscar Wilde’yi anımsatıyordu.’’

Sadece şair değil, yazardır da aynı zamanda Asaf Hâled Çelebi…

Mevlânâ (1939), Molla Câmî (1940), Konuşulan Fransızca (1942), Eşref oğlu Dîvânı (1943), Pali Metinlerine Göre Gotama Buddha (1946), Dîvan Şiirinde İstanbul (1953), Nâimâ (1953) ve Mevlânâ ve Mevlevîlik (1957) eserlerinin yazarıdır Asaf Hâled Çelebi...

Mevlânâ’nın Rubaileri (1939), Seçme Rubailer (1945), Ömer Havyam (1954) ve Roubayat de Mevlânâ Djelal-cMIn Roumi (Paris, 1950) eserlerinin tercümanıdır Asaf Hâled Çelebi...

Ayrıca çeşitli dergilerde kalan, kitap hâline getirilemeyen makaleleri de vardır. İlk şiir kitabı ‘’He’’yi 1942 yılında, ‘’Lamelif’’i 1945 yılında ve bütün şiirlerinin topladığı ‘’Om Mani Padme Hum‘’u ise 1953 yılında yayımladı. ‘’Om Mani Padme Hum‘’; Sanskritçede Budistler’in kullandığı bir mantradır,  ‘’nilüferin içindeki cevher’’ demektir.

Her bir şiiri üzerine akademik çalışmalar yapılmış, onlarca makale yazılmıştır.

Asaf Hâled Çelebi’nin şiirlerinin iki konusu vardır: Birincisi; dini motifler, tasavvuf ve mistisizm, ikincisi ise; masallardır… Ayrıca; Asaf Hâled şiirlerinde hiç büyük harf kullanmaz, hep küçük harf kullanır. Burada da Asaf Hâled’in şiirleri kendisinin yazdığı şekliyle alınmıştır.

‘‘Semâ-ı Mevlâna”, “Cüneyd”, “İbrahim”, “Mârâ” gibi şiirleri  Asaf Hâled’in mistik şiirleri; “Nurusiyâh” ve “He” gibi şiirleri de Asaf Hâled Çelebi’nin masal motiflerini kullandığı şiirleridir.

Türk toplumundaki felsefe eksikliğini şiirleriyle gideren, ses, imge, anlam ve düşünce olarak kültürler arası bir nitelik taşıyan şiirleriyle Türk şiirinde “modern gelenekçi” tavrın temsilcisi olan sezgi şairi Asaf Hâled Çelebi’ye büyük saygı duyuyorum, unutulmasın istiyorum.

Çiçero derdi zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

***

mâra

bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur
seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri
yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın

tanımamak tanımaktan iyidir
seni bir kere tanıdıktan sonra
yaşamak acısını da tanıdım
bu acıyı beraber tadalım mâra

başım omuzunda iken sayıkladığıma bakma
beni istediğin yere götür
ikimiz de ne uykudayız
ne uyanık

Birçok dilde (mesela Arapçada) “kadın” anlamına gelen Mâra, Budizm’de Buda’yı baştan çıkarmaya çalışan, dünyevi güzellikleri simgeleyen kadının da adıdır.

Asaf Hâled şöyle tanımlamış Mâra’yı: “zihnin safvete (sâfilik, temizlik, pâklık, hâlislik), huzura ve kurtuluşa kavuşması için yapılan bir cihad manzarası gibi görünmüştür. İnsanların bağlarından kurtulmasını reddeden bu kudret mâra papima (habis mâra) Budizmin şeytanıdır. En büyük kurtuluş timsali olan Buddha’nın tamamı ile aksi olan evsafa maliktir.”

15’inci yüzyılda yaşamış, Trabzon imparatoriçesinin yeğeni, II. Murat’ın haremine girmiş, Bizans imparatorunun evlenmeye çalıştığı ama başaramadığı zengin bir kişidir Mâra aynı zamanda...

Mâra’yı bazı kaynaklar da Sırp asıllı yapar. Yorgos Leonardos’un ‘’Hırıstiyan Sultan Mâra’’ isimli tarihi romanı bir kişisel maceranın sürükleyiciliği çerçevesinde ortaçağ Balkanlar’ını canlandırır. Sırbistan hükümdarının kızı, II. Murad’ın eşi, Fatih Mehmed’in saygıdeğer analığı ve neredeyse son Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos’un eşi olacak olan Mâra Brankoviç Komnenos’tur Mâra. Bu kitapta Mâra’nın soluk kesici hayat öyküsünün ekseninde, iç çekişmeler, romantik ya da zorlu aşklar, kanlı savaşlar, tüyler ürpertici katliamlar, karanlık entrikalar, azılı egemenlik çatışmaları yer alır... 15’inci yüzyılda Güneydoğu Avrupa’nın tarihine yeni bir yön veren bu olaylar kitabın sayfalarında yeniden canlanır. Sırp kralı Brankoviç’in kızı Osmanlılar arasında çok ünlü olmuş, Fatih ondan anamız diye söz etmiştir. Bazı kaynaklarda Mâra sultan diye geçmiştir.

***

 cüneyd

Şiirin başında Arapça karakterlerle şu ifade yer alır: Leyse fi cübbet-i sivallah (Cübbemin altında Allah’tan gayrı bir şey yok)

cüneyd

bakanlar bana
gövdemi görürler
ben başka yerdeyim

gömenler beni
gövdemi gömerler
ben başka yerdeyim

aç cübbeni cüneyd
ne görüyorsun
görünmeyeni

cüneyd  nerede
cüneyd ne oldu

sana bana olan
ona da oldu
kendi cübbesi altında
cüneyd yok oldu

 ‘’Cüneyd’’ Asaf Hâled’in Türk şiirine kazandırdığı Türk şiirinin yüzakı mümtaz bir şiirdir. Âsaf Hâled’in ‘’Cüneyd’’ şiiri, tasavvufun mühim simâlarından, Cüneyd-i Bağdadi’nin “Leyse fî cübbeti sivallah (Cübbemin altında Allah’tan gayrı bir şey yok)” tarihî sözünün Arap harfleriyle epigraf  olarak verilmesiyle başlar. Bu söz Cüneyd-i Bağdadi’nin idam edilmesine yol açar. Böylelikle Cüneyd-i Bağdadi tasavvuftaki “bilen söylemez, söyleyen bilmez” düsturuna aykırı hareket ederek sırrını ifşa etmiş olur. Asaf Hâled bu şiiri ile tasavvuftaki ‘’Vahdetü’l-Vücûd’’ kavramını Cüneyd-i Bağdadi’ye (ve de Hallac-ı Mansûr’a) atfederek anlatır...

***

ibrâhîm

içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

Asaf Hâled Çelebi’nin “İbrahim” şiirinde putları kıran Hz. İbrahim aracılığı ile Divan Edebiyatındaki sevgiliye, kadir kıymet bilmeyene, anlamayana, unutana, düşünmeyene, vefasıza, hayırsıza, namerde, muhannete ve haksızlık edene gönderme yapılarak “gönlü put sanıp da kırandan” şikâyet edilir.

Bu şiirde söz edilen Hz. İbrahim, Bâbil’de puthaneye giderek en büyüğü dışındaki bütün putları kırar. Putları kırdığı baltayı da büyük putun bileğine asar. Bu Bâbil’in en büyük tanrısı Marduk, yani Güneş Tanrısıdır.

Kavmi döndüğünde durumu görünce onu sorgular. İbrahim, büyük putun diğerlerini kırdığını, bunu ona sormaları gerektiğini söyler. Kavmin, putların konuşamayacağını belirtmesi üzerine onlara, konuşamayan o nesnelere niye taptıklarını sorar. Cezalandırılmak için ateşe atılan İbrahim, ateşte yanmaz, ateş gül bahçesine döner.

Bu olay kutsal kitap Kuran’da Enbiya Suresinde anlatılır; ‘’Biz de dedik ki: Ey ateş, İbrahim’e karşı soğuk ve esenlik ol.” (Enbiya Suresi, 69-71)

Osmanlı hükümdarlarına ‘’Sultan’’, Mısır krallarına ‘’Firavun’’ dendiği gibi Bâbil krallarına da ‘’Nemrut’’ genel adı verilir. İnşa ettirdiği ünlü asma bahçelerle tanınan Bâbil hükümdarı Nemrut Buhtunnasır’ın diğer adı Nebukadnezar veya Batı’da bilinen adıyla Nabucco’dur. (M.Ö. 605-562). Onun üç kişiyi Bâbil’de Dora ovasına diktirdiği altın puta tapmadıkları için ateşe attırdığı, ancak onların yanmadıkları rivayet edilir. Bunlardan birisi Hz. İbrahim’dir.

Şiirde bahsi geçen ve Buhtunnasır’ın inşa ettirdiği asma bahçeler Bâbil’in çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir. Söylentiye göre Buhtunnasır, bu yapıyı sıla hasreti çeken karısı Medes kralının kızı Semiramis için yaptırmıştır. Mezopotamya’nın düz ve sıcak ortamı onu bunalıma itmiş, kral da karısının hasretini sona erdirmek için yapay dağların olduğu, suların aktığı yemyeşil bir bahçe yaptırmıştır. Bu yüzden bazen Semiramis’in asma bahçeleri olarak da anılır. Bâbil’in asma bahçelerinin günümüze gelen kesin izleri yoktur.

Şiirde mitolojiden faydalanılarak “zamansız bahçeleri kucaklamak” ifadesiyle Hz. İbrahim’in cezalandırılmak için atıldığı ateşin dönüştüğü gül ve Buhtunnasır’ın yaptırdığı asma bahçelere gönderme yapılır. Söz konusu yerler maddîdir ve yok olmuştur. Burada şairin öteki âlemde mevcut sonsuz ve sınırsız bahçelerde yaşama arzusu dile getirilir.

***

nûrusiyâh

bir vardım
bir yoktum
ben doğdum
selimi sâlısin köşkünde

sebepsiz hüzün hocamdı
loş odalar mektebinde
harem ağaları lalaydı
kara sevdâma
uyudum
büyüdüm
ve nûrusiyâha ağladım

nûrusiyâha ağladığım zaman
annem süzudilâra idi
ve babam bir tambur
annem sustu
babam küstü

ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım
nûrusiyâaah
nûrusiyâaahhh

Arapçada ‘’sâlisin’’ ‘’üçüncü’’ demek. Şiirde ismi geçen ‘’selimi sâlisin’’; ‘’Osmanlı padişahı Üçüncü Selim’’dir.

‘’Süzudilâra’’; musikiye düşkün Üçüncü Selim’in kendisinin besteleyip Türk Sanat Müziğine hediye ettiği bir makamdır.

Selimi Sâlisin (III. Selim) köşkünde doğan da –anlatan-  padişah çocuğudur.

Şiirde ‘’kara sevda’’dan bahsedilir. Bahsedilen ‘’kara sevda’’; III. Selim’in sevdiği cariyesi, gözdesi Mihriban ile Mihriban’a musiki öğretsin diye görevlendirdiği devrin müzik üstatlarından bestekâr Sadullah Ağa arasındaki aşktır. Başlangıçta III. Selim âşıkları idam etmek istese de sonra affeder.

Şiirde geçen ‘’annem sustu’’, ‘’babam küstü’’ vurgusu yaşadığımız çağa dönük her türlü değer yargısından, insani değerlerden ve mistik duygulardan uzak bir yaşama karşı yapılan sitem gibidir.

 ‘’Nûrusiyâh’’; Şeyh Galip’in ‘’Hüsn-ü Aşk’’ isimli eserinde geçen ‘’Aşk’’ın ‘’Hüsn’’e (iyiye, güzele) ulaşmak için ‘’Kalp Kalesi’’ne yaptığı zorlu yolculuktur. ‘’Nûrusiyâh’’ bu anlamıyla bahsedilen bu aşk hikâyesini anlatır.

‘’Nûrusiyâh’’ ayrıca tasavvufi anlamda da kullanılır; ‘‘Nûrusiyâh’’; tasavvufî anlamda bir ilahi varlığa ulaşabilmek için gelinmesi gereken son noktadır.

‘’Nûrusiyâh’’; ‘’nokta-i süveydâ’’dır. ‘’Nokta-i süveydâ’’; kalbin ortasında var olduğu tasavvur edilen siyah noktadır, insan kalbindeki ilahi mazhardır.

‘’Nûrusiyâh’’; insanı kâmil olmak için kat edilmesi gereken aşamalar ve ulaşılması gereken son aşamadır.

Ancak şiirin sonunsa Asaf Hâled bir feryat halinde çığlık çığlığa ‘’nûrusiyâh’’a erişemediğini ifade eder:

‘’ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım
nûrusiyâaah
nûrusiyâaahhh’’

***

he

vurma kazmayı
ferhâaad

he’nin iki gözü iki çeşme
âaahhh

dağın içinde ne var ki
güm güm öter
ya senin içinde ne var
ferhâd

ejderha bakışlı he’nin
iki gözü iki çeşme
ve ayaklar altında yamyassı

kasrında şirin de böyle ağlıyor
ferhâaad

Asaf Hâled, “He” şiirinde Allah’ı simgeleyen Arapçadaki “ﻫ” harfinden yola çıkarak beşeri aşktan ilâhî aşka kavuşmayı şiirleştirir. Ayrıca Arapçadaki “ﻫ” harfi Allah kelimesinin son harfi ve “O” manasına gelen Hüve’nin baş harfidir.

Şiir, Ferhad ile Şirin’in hikâyesiyle benzerlik gösterir… “He”nin iki gözünden iki çeşme şeklinde akan gözyaşları, Şirin’ine kavuşmak için dağı delen Ferhad’ın gözyaşlarıdır. Şiirde ifade edilen gözyaşı damlaları da şekil itibariyle “he”ye benzer.

Bu şiirde ‘’ferhâaad’’, ‘’âaahhh’’ ve ‘’ejderhâ’’ sözcüklerinin Arap harfleriyle yazımı da göz önüne alındığında, elif’in -“ve ayaklar altında yamyassı” dizesinde- he’ye vurulan bir kazma olduğu görülür... “Ferhâd öyküsü’’ ile “He” sözcüğü arasında da bir bağlantı kurulur. Bu şekilde Ferhâd ile Tanrı arasında birlik kurmaktadır şiir; daha doğrusu insanla Tanrı arasında.

Ayrıca Arapçadaki hâ/he kelimeleri Divan şairlerince sevgilinin gözüne de benzetilir.

***

nirvana

karanlığa geçelim
karanlığı geçelim

ne uyku
ne ölüm
hem uyku
hem ölüm

düs içime uyu
ve sonsuz büyü
unut renkleri
ve şekilleri
hepi
ve hiçi
beni
ve seni
ve geceyi yuttu
nirvana

Asaf Hâled Çelebi ‘’Nirvana’’ isimli bu şiirinde Buda felsefesini yansıtır… Buda’nın Hint felsefesinde Nirvana’nın çok önemli bir yeri vardır. Nirvana, Batı’da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. Nirvana; istek ve tutkuların yok olması, ıstırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir mutluluğa erişmektir. Nirvana’ya erişme isteği de dâhil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez.

Nirvana’yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar yaratmaması da imkânsızdır. Nirvana’ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi için eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, başarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuşkusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben’i aşınca bütünle bütünleşiyor… Yarının getireceklerine kaygısız, ben’in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.

Buda’nın öğretisi; bir yandan ben’i yok sayarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. Buda, insanın, toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kimlikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu.

Buda, ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu posunu, oku atmaktaki amalini falan mı araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana’ya erişmenize katkıda bulunabilir.

Buda, öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden başka bir şey değildir; varoluşun ardında durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm’de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.

İşte Asaf Hâled bu şiirinde, ruhî huzura ve saadete ulaşmak için tasavvuf düşüncesinden Budizm’deki Nirvana’dan yararlanır. Fakat, onun Nirvana’sı kendine mahsus bir şekle bürünerek ayrı bir nitelik kazanır. Asaf Hâled, kendi Nirvanasını şöyle tanımlar; “Benim Nirvana’m Budistlerinkinden ve Tagor’unkinden şu noktada ayrılır ki, Nirvana’da saadet zirvesine erebildiğim anda bile içim rahat değildir.”

Nirvana şiirindeki ‘’karanlık’’, ‘’uyku’’ ve ‘’ölüm’’ şairin bu rahatsızlığını anlatır.

***

semâ-ı mevlânâ

tennûre giymiş ağaçlar
aşk niyâz eder
mevlânâ

içimdeki nigâr
başka bir nigârdır
içimdeki semâ’a
nece yıldızlar akar
ben dönerim
gökler döner
benzimde güller açar

güneşli bahçelerde ağaçlar
halaka’s-semâvati-vel’ard’h
yılanlar ney havalarını dinler
tennure giymiş ağaçlarda

çemen çocukları mahmur
câaan
seni çağırıyorlar

yolunu kaybeden güneşlere
bakıp gülümserim
ben uçarım
gökler uçar.

Şiir, Mevlevilikte önemli olan “Semâ” kavramı etrafında kurgulanır. Şiirin temelinde tasavvuftaki ‘’devir’’ öğretisi oluşturur. Bilindiği gibi varlıkların Hakk’tan zuhur edip tekrar Hakk’a ulaşmasını izah eden mistik görüş “devir” kavramıyla anlatılagelmiştir. Tasavvuftaki inanışa göre ‘‘âlem-i gayb’’dan (görünmeyen varlıklardan), ‘‘âlem-i şuhud’’a (görünen varlıklara) inen varlık, önce cemâd (cansızlar), sonra nebât (bitkiler), sonra hayvan, en sonra da insan suretinde oluşur.

‘’Devir’’, varlığın maddeden insan mertebesine ve oradan Allah’a ulaşması; ‘’devriyye’’ de bu tekâmül fikrini işleyen mensur veya manzum eserlere verilen isimdir.

Devir anlayışı, İslâm mutasavvıflarının ledünnî (Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve mârifet ilmi) anlamını verdikleri şu ayetlerde dayanak bulmaktadır; “sizi topraktan yarattık, oraya döndüreceğiz ve başka bir sefer yine oradan çıkaracağız” (Tâhâ suresi, 55), “oysa O, sizi çeşitli merhalelerden geçirerek yaratmıştır” (Nuh suresi, 14), “onlar Allah’tan geldiler ve yine Allah’a dönerler”  (Bakara suresi, 156).

Bu anlayışa göre, Hakk’ın zatından oluşan ilahî nûr, madenlerden bitkilere; bitkilerden hayvanlara; hayvanlardan insana ve bu makamdan da insan-ı kâmil mertebesine ulaşarak, yine ilk zuhur ettiği aslına, yani Hakk’a geri dönecektir..

İnsan hâlihazırdaki suretine bürünmeden önce âlemde dağınık bir halde idi. Onlardan önce de, dört unsurda (anasır-ı erba’a), toprak, hava, su ve ateşte ve dört tabiatta (soğukluk, sıcaklık, yaşlık, kuruluk) halinde idi. Bu dört unsur ve dört tabiat ise göklerin dönmesinden meydana gelmektedir. İnsan bütün bu evrelerden geçtikten, insan mertebesine yükseldikten sonra, ‘‘asıl hakikatinden haberdar olmak ve aslına dönmek’’ gereksinmesini duyar. Ondan sonra da derece derece yükselerek, Hakkâ ulaşır. Semâ, bu devri anlatır. Devir kelimesi anlatıldığı gibi varlıkların Hakk’tan gelişini ve tekrâr ona dönüşünü açıklayan tasavvufî bir kavramdır.

Esasen semâ ve devrân da Hakk’tan gelip ve yine O’na gidişi sembolize eder. Tasavvuf şiirinde meleklerin arş, hacıların Kâbe ve gezegenlerin güneş etrafında dönmeleri de devrân kavramıyla ifade edilmektedir.

Asaf Hâled bu şiirinde Mevlevî bir semâzenin semâ ederken yaşadığı hâlleri devir öğretisiyle örtüştürerek “mutlak hakikate” ulaşmayı istemektedir.

Asaf Hâled Çelebi, şiiri kurgularken Kurân’dan da alıntı yapar. Şiirde geçen, ‘’halâka’s-semâvati-ve’l-ard’h” ibaresi ise semâ esnasında ilâhiler arasında okunan ayetlerin kulaklarda çınlaması için yerleştirilmiştir.

Âsaf Hâled’in şiirde kullandığı “cân” kelimesini Mevlânâ’nın gazellerinden almıştır ve bütün varlıkların üstünde, asıl sahip olan mutlak hakikati işaret eder…

Semâ-ı Mevlânâ şiirinde kâinattaki her şey, semazen/şairle birlikte semâ dönmektedir. Şair, kâinattaki her şeyle birlikte döndüğü / kaybolduğu âlemde göğe yükselir.

‘’yolunu kaybeden güneşlere
bakıp gülümserim
ben uçarım
gökler uçar’’

Bu bir anlamda tasavvuftaki vecd hâlidir.

‘’içimdeki semâ’a
nece yıldızlar akar
ben dönerim
gökler döner’’.


Osman AYDOĞAN  13 Kasım 2016

 




Atatürk’ün Hatırası


Güney Amerika'da, Şili'nin başşehri Santiago'da Apoguindo Caddesindeki Novigod Parkında kentte yaşayan kişilerin Atatürk’ü örnek almaları için dikilen bir ‘’Atatürk Anıtı’’ vardır. Bu anıt, Santiago şehrinin güzel bir meydanında ve çok güzel bir yeşilliğin başında bir anıttır. Bu anıtta, İspanyolca bir kitabe vardır. Şöyle diyor kitabenin Türkçesi:

 “Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve vatanın fedakâr, sadık hizmetkârı, eşi bulunmaz kahraman ve insanlık idealinin canlı simgesi. Tüm hayatını Türk Halkına adadı ve ruhunun ateşi, halkına esin kaynağı teşkil etti. Hatırası, halkının ruhunu alevler içinde bırakan ebedî bir meşale olarak kalacaktır.”

Evet aynen öyle olmaktadır ve ebediyen de öyle olacaktır: Ruhunun ateşi, halkına esin kaynağı teşkil edecek ve hatırası, halkının ruhunu alevler içinde bırakan ebedî bir meşale olarak kalacaktır.

Osman AYDOĞAN   12 Kasım 2016




Atatürk, Medeniyet ve Batı

Mustafa kemal Atatürk’ü anlatan yerli yabancı çok eser var. Ancak bunların içinden iki tanesinin bende ayrı bir önemi var.  Bunlardan birincisi Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik ‘’Tek Adam’’ı, diğeri ise Falih Rıfkı Atay’ın ‘’Çankaya’’sı… Bu iki tanesinin bende ayrı bir önemi var çünkü Şevket Süreyya Aydemir akademisyendir, Falih Rıfkı Atay ise gazetecidir. Bu nedenle bu ikisi Mustafa Kemal Atatürk’ü tarafsız ve objektif olarak yazmışlardır.

Falih Rıfkı Atay bütün milli mücadele döneminde İstanbul’dadır… 30 Ağustos 1922’den, yani zaferden hemen sonra İzmir’e gelip Mustafa Kemal Paşa ile tanışır. Ve bir daha yanından hiç ayrılmaz. Atatürk’e yakınlığı nedeniyle de çok önemli olaylara tanıklık eder ve Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerinden birisi olur.  

Falih Rıfkı Atay,  30 Ağustos 1922 tarihindeki Başkomutanlık Zaferi’nin hemen ardından Mustafa Kemal Paşa’yla buluşmak için İzmir’e geldiğinde beklenmedik bir durumla karşılaşır. Ve izlenimlerini şöyle kaleme alır:

 “İzmir’e gittiğimiz zaman ‘işini bitiren’ değil, ‘henüz işine başlayacak olan’ bir liderle buluştuk. Erzurum’dan İzmir’e bir düşmanla dövüşerek gelmişti. Onun denize döküldüğünü görüyorduk. Rahattık. Kurtulmuştuk. O ise bu defa İzmir’den Erzurum’a doğru iç düşmanla, medeniyet düşmanı ile dövüşmeye hazırlanıyordu.” (Falih Rıfkı Atay, Niçin Kurtulmamak?, İstanbul, Varlık Yayını, 1953, s. 6.)

İşte Atatürk'ün bu mücadelesinde ''Medeniyet''den ve ''Batı''dan ne anladığı kendi sözleriyle şu şekildedir:

“(...) Derler ki: Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur. Biz kayıtsız şartsız mevcudiyetimizi bir ecnebiye tevdi edelim. Balkan muharebesinden sonra milletin, bilhassa ordunun başında bulunanlar da, başka tarzda fakat aynı zihniyeti takip etmişlerdir.”

“Türkiye’yi böyle hastalıklı yollarla tükeniş ve yok oluş vadisine sevk edenlerin elinden kurtarmak lazımdır. Bunun için, keşfolunmuş bir hakikat vardır, ona itaat edeceğiz. O hakikat şudur: Türkiye’nin köhne düşüncesini büsbütün yeni bir imanla donatmak. Bütün millete taze bir maneviyat vermek.” (Nutuk, AAM Yayını, 1989, ss. 424–425.)

“İnkılâbın temellerini her gün derinleştirmek, desteklemek lazımdır. Birbirimizi aldatmayalım. Uygar dünya çok ilerdedir. Buna yetişmek, o uygarlık dairesine dâhil olmak mecburiyetindeyiz.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 223.)

“Ülkeler çeşitlidir. Fakat uygarlık birdir ve bir ulusun yükselmesi için de bu biricik uygarlığa katılması gereklidir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III, s. 14.)

Atatürk’e göre, çağdaş uygarlık batı uygarlığıdır. Fakat bu batılıların veya Hıristiyanlığın değil, bütün insanlığın ortak ürünüdür. (İsmet Giritli, “Atatürkçülük-Kemalizm Neden Demokratik ve Pragmatik Bir Düşünce Sistemidir?”, s. 46.)

“Biz batı uygarlığını bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık seviyesi içinde benimsiyoruz.” (Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara, İş Bankası Yayını, 1959, s. 176.)

Atatürk, 27 Eylül 1923 günü Avusturyalı Neue Freie Presse muhabirine şöyle konuşur:

“(...) Doğu ve Batı’dan, birbirine düşman iki ülke ve birbirine zıt iki düşünce biçimi olarak söz edilecekse, bu düşmanlığın kaynaklarını Avrupa’da aramak yerinde olur. Türk halkına daha iyi hükmetmek ve her türlü hür iradenin baskısı altına almak istedikleri için, imparatorluk döneminde padişahların, halkın Avrupa ile olan en ufak temasını gayretli bir biçimde engellemeye çalıştıkları doğrudur. Ama biz Türk milliyetçileri çevremize bulanık olmayan gözlerle bakıyor, yurt içinde dışındaki tüm olayları ve gelişmeleri dikkatle izliyoruz. Halkımızın diğer kültür toplumlarıyla olan bağını mümkün olduğunca sağlamanın kendi lehine olacağının bilincindeyiz. Biz Avrupa ile olan karşılıklı ilişkilerimizi hiçbir şekilde engellemek niyetinde değiliz, aksine bu ilişkilerin hızlı ve zamanında gelişmesini sağlamak için elimizden gelen her şeyi yapmak istiyoruz. Bizim bu tutumumuz Türk eksenofobisinin büyük bir yanılgı olduğunu açık seçik ortaya koyuyor.” (Hans-Jürgen Kornrumpf, “Mustafa Kemal Paşa ile Yapılan Söyleşi”, Ankara AAM Yayınevi., 1997, s. 23.)

 “Gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı ve dünyadan uzak yaşadığımızı düşünemeyiz. Ülkemizi bir sınır içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. İleri ve uygar bir ulus olarak çağdaş uygarlık alanı içinde yaşayacağız. Bu yaşama da ancak bilgi ile teknik ile olur. Bilgi ve teknik nerede ise orada olacağız ve ulusun her bir insanının kafasına koyacağız. (...)” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III, s. 45.)

Atatürk, 29 Ekim 1923 günü Fransız Gazeteci Maurice Pernot’ya da şunları söyler:

“(...) Yabancı düşmanlığı noktasına gelince; şu bilinsin ki, biz ecnebilere karşı herhangi düşmanca bir his beslemediğimiz gibi onlarla dostça ilişkide bulunmak arzusundayız. Türkler, bütün medeni milletlerin dostlarıdır. Yabancılar memleketimize gelsinler, bize zarar vermemek, hürriyetlerimize müşkülat çıkarılmasına çalışmamak şartıyla burada daima hüsnü kabul göreceklerdir. Maksadımız yeniden dostluk kurmak, bizi başka milletlere bağlayan bağları güçlendirmektir. Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için de yegâne medeniyete iştirak etmesi lâzımdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sükûtu, Batıya karşı elde ettiği zaferlerden çok mağrur olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan ilişkileri kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz.” “(...) Biz daima doğudan batıya doğru yürüdük. Eğer bu son senelerde yolumuzu değiştirdikse, itiraf etmelisiniz ki, bu bizim hatamız değildir. Bizi siz mecbur ettiniz. Ricat arızî ve gayrı ihtiyarî oldu. (...) Vücutlarımız doğuda ise fikirlerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır.”                                                 

“Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye’de asri, binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmeyi arzu edip de, Batıya yönelmemiş millet hangisidir? Bir istikamette yürümek azminde olan ve hareketinin ayağında bağlı zincirlerle işkâl edildiğini gören insan ne yapar? Zincirleri kırar, yürür. Fakat ortaya çıkan hadise, Türkiye’nin kayıtsız şartsız millî egemenliğine sahip olması neticesidir.(...)” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I-III, ss. 90–91.)

Gazi, bir gün Meclis kürsüsünde asrileşmekten söz ederken, bir mebus biraz da itiraz anlamına gelecek şekilde, ‘’Paşam asri olmak ne demektir?’’ diye sorduğunda, derhal, ‘’Asri olmak demek, adam olmak demektir!’’ cevabını verir. (Kazım Özalp-Teoman Özalp, Atatürk’ten Anılar, s. 69.)

Atatürk asri olmanın ne demek olduğunu veciz bir sözle kısaca anlatmış işte:  ‘’Asri olmak demek, adam olmak demektir!’’ Nasıl asri olunacağını da anlatmış Atatürk demeçlerinde, yukarıda verdiğim gibi...

Asri olmak demek, adam olmak demektir!

Osman AYDOĞAN  11 Kasım 2016

Bir not: Bu yazı için Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in Harp Akademileri 2008-2009 Eğitim ve Öğretim Yılı açılışı nedeniyle verdiği  “Atatürk’ün liderlik sırları”  isimli konferanstan faydalanılmıştır. 

 



Atatürk’ü Anlamak


Tablet Kitabevi’nin yayınladığı güzel bir kitap var; ‘’Prof. Ali Canip Yöntem’in Yeni Türk Edebiyatı Üzerine Makaleleri'', (2005) Kitabın arka kapağında şunlar yazar:

‘’Edebî eser, bir çiçeğe benzetilebilir. Bir çiçek bir dala, bir dal bir gövdeye, o gövde o toprağa bağlıdır. Bir çiçeği anlamak için o ağacı, o toprağı bilmeye muhtacız. Frenk'in ilmi bize usûl gösterir. Fakat Türk'ün ruhunu anlatamaz. Nitekim Frenk'in sanatı da bize yalnız teknik öğretir. Türk'ün zevkini duyurmaz. Şiirlerimizi bu memleketin ufkundan, bu memleketin yaşadığı hayattan almaya başladığımız gün "milli edebiyat" teessüs etmiş demektir.’’

Bu bölümü kitabı tanıtmak için verdim ancak burada maksadım kitabı tanıtmak değil… Kitapta geçen ve Ali Canip Yöntem'in bizzat şahit olduğu Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili bir bölümü aktarmak (S. 816-817):

Atatürk, Hitler tarafından kendisine yollanan bir filmi yanındakilerle birlikte sofraya oturmadan önce izler. Bu, Hitler ve Partisinin bir propaganda filmidir. Salon aydınlanınca Atatürk ve arkadaşları sofraya geçerler ve âdet olduğu üzere Atatürk arkadaşlarına “Nasıl buldunuz?” diye sorar.

Etrafındakilerin yanıtlarını dinledikten sonra Atatürk şunları söyler:

“Efendim, bu adam, filmde gördüğünüz gibi rol icabı bir hamle ile işe başladı. (...) Bugün Almanya’nın bütün askerî gücü onun elinde. Yarın harbe girişecektir. O ve onun mukallidi Mussolini harbe hazırlıkla meşguller. Evet, yakın bir gelecekte harbe dalacaklardır.”

“Dalacaklardır, çünkü asker değillerdir, harp ne demek bilmezler… Harp bir felakettir ve hele bu iki müttefik için mutlaka ölümdür. Talih Almanya’ya öyle bir toprak vermiştir ki, o, daima iki ateş arasında kalmaya mahkûmdur.”

“Körü körüne hesapsız, kitapsız bir nefis itimadı, tamamen otomatik bir ordu sistemi, ilk hamlede korkunç bir kuvvet tesiri yapacak, fakat bir kere bir tarafı sakatlandı mı, tarumar olacak, o çalışkan millet yere serilecektir. Ortada ne Hitler, ne teşkilatı kalacaktır. Mussolini’den hiç bahse hacet yoktur, o, efendisinin ortadan kalktığı gün yok olacaktır…”

Pusatlarını kuşanıp savaş baltalarını bellerine takanlar keşke Atatürk’ü tanısalardı, o büyük devlet adamını anlayabilselerdi…

Ne yazık ki Atatürk’ü anlamak her fâninin harcı değildir…

Osman AYDOĞAN  10 Kasım 2016



''Ne şairane mevsimdi sonbahar'' ve ''Atatürk''


Celâlâbâd’da çığlık çığlığa, bağıra bağıra bir sonbahar daha geçti... Bir askerî birliğin geçit töreni gibi, bir suyun nehirden akıp gidişi gibi, bir trenin katar katar geçişi gibi, bir ömrün hayattan geçip gidişi gibi Celâlâbâd’da bir sonbahar daha geçti gözlerimin önünden...

Bir sabunun kayıp gidişi gibi ellerimden, bir kartopunun yuvarlanıp çığ halinde yuvarlanışı gibi bir dağın yamaçlarından, bir suyun deli deli akışı gibi nehirlerden, bir güz daha kayıp geçip gitti dizlerimin dibinden...

Bir sonbahar daha geçti Celâlâbâd’da rengârenk... Bir güz daha geçti Celâlâbâd’da pastel pastel, renk renk...
***

Kış kapıyı usul usul, çekingen çekingen, mahçup mahçup çaldı… Celâlâbâd’ın tam da üzerinde kuzeyden sanki ona kol kanat germişçesine, o muhteşem azameti, o büyük görkemi ve heybeti ile duran Hindukuş Dağlarının zirvesindeki karlar her gün azar azar, yavaş yavaş aşağılara indi… Sonra da daha yüksek tepelere karlar nazlı nazlı yağdı, beyaz beyaz yağdı, ince ince yağdı...

Günün ilk ışıkları ile kızıllaşan, tarifi bir mümkünsüz renklere bürünen yaprakları, bir sevgilinin saçlarını okşarcasına dallarda okşadı usul usul, ılgıt ılgıt esen seher yelleri... Sabah ayazları buralarda cennetten gelen bir rüzgâr gibi serin serin vurdu yüzüne insanın…

Dalların arasından yaprakların sonsuz bir huzur veren sesi geldi hışır hışır... Dalların arasından soluk soluk baktı güz güneşi, dallarla, yapraklarla bir, haşır haşır yaprak sesleri arasında...

Benim için altından daha kıymetli altın sarısı yapraklar iplik iplik dokunmuş nadide bir halı gibi serildi yerlere… Sanki bu yapraklar yerlere değil de kollarıma düşmüş gibiydi, sanki bu yapraklar Şükûfe Nihal’in şiirinde olduğu gibi ruhumla öpüşmüş gibiydi…

Hızını artırdığında uğultuları geldi rüzgârın kayaların arasından, tepelerin üstünden, vadilerin arasından, bayırların yüzünden, yamaçların kıyısından... O beyaz bulutlar çekip çekip gitti evlerine, yerine, Hindukuş dağlarının üzerinden koyu koyu, kara kara, gri gri, pare pare, kül rengi bulutlar geldi...

Yavaş yavaş pastel bir renk aldı uzaklar, sararan yapraklar, kuruyan otlar, vadiler yamaçlar, dağlar, tepeler, bayırlar, düzler… Sarı, kahverengi, kırmızı soluk renkleriyle ağaçlar yarı çıplak kalan dalları ile göklere baktı ellerini kaldırmış Tanrı'ya dua eden bir insanmışçasına…

Börtü böcek yaz konserlerini kesti, kuşların cıvıltıları sustu, yaz otları da sararıp soldu, bir ürkek, bir mahzun, bir hazin sessizliğe büründü doğa... Bir annenin çocuğunun üstünü usul usul örtercesine, geceler üstünü örttü ovaların, vadilerin, yamaçların, tepelerin, dağların...

Daha erken oldu akşamlar... Her gün daha bir çığlık çığlığa, daha bir bağıra bağıra battı güneş dağların ardından... Alev alev yandı dağlar güneş batarken, korsuz, külsüz, dumansız... Perde perde indi karanlıklar… Usul usul bastı geceler...

***

Her akşam gün yavaş yavaş bitip, Güneş dağların ardından alev alev çekilip, usul usul batarken, Necip Fazıl’ın ‘’Akşam’’ isimli şiiri gelirdi aklıma;

‘’Güneş çekildi demin,
Doğdu bir renk akşamı.
Bu, bütün günlerimin,
İçime denk akşamı.’’

Aslında Celâlâbad’da her akşam bana, garip bir renk akşamıydı… Aslında Celâlâbad’da her akşam bana, bütün günlerimin içime denk akşamıydı…

Her akşam bana asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in o çok sevdiğim dizlerini aklıma getirirdi… Şöyleydi dizeleri A. Kadir’in;

‘’Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular,
rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın,
senin etinden, tırnağından ayrı,
senin kokundan uzak.’’

Öyleydi; beni burada bir dağ başında yapayalnız koymuşlardı, rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın, hayatta en çok sevdiğim eşimden ayrı, özlemi buram buran burnumda tüten kızlarımdan uzak…

Ve burada, bu rakımda, bu dağlarda yaşamak bu muazzam özleme rağmen sonsuz bir huzur veriyordu bana... Zaten sürekli der durudu Şehriyar: ''Dağlar bir kez seni çekip aldı mı, bir daha hiç uzaklaşamazsın oradan.''

***

Hindukuş Dağlarından koşa koşa geldi kara kara bulutlar... Bulutlar kümelendiğinde bir aslan gibi kükredi, gürledi gökyüzü... Şimşekler ve yıldırımlar gecenin en koyu anını bir anda gümüşten bir güneşin aydınlığına kavuşturdu...

Gece bu gümüşten ışık altında, bir insanın aynada birdenbire kendisini görmesi gibi, uyuyan, durgun sularda kendi suretini görmesi gibi, uzayan bir çölde bir serap gibi uzaklarda, dağlarda, vadilerde, yamaçlarda, tepelerde kendi aksimi gördüm ışıl ışıl....

Oralarda nurdan bir dağ gibi, tepe gibi, yamaç gibi, vadi gibi, ağaç gibi ruhumu seyrettim pırıl pırıl... Her bir şimşekte, her bir yıldırımda, o anlık gümüşten ışımalarda, etrafımdaki dağların, tepelerin, vadilerin, yamaçların, sırtların siluetinde yarım asırlık ömrümün her bir anının, her bir kişisinin suretini gördüm hâyâl meyal... O bir anlık zamanda bir yarım asırlık ömrümü usul usul, yavaş yavaş, tane tane, adım adım yeniden yaşadım... Sanırım, dünya değiştirdim de cennetteyim...

***

Önce usul usul, usulcacık yağdı yağmur… Yavaş yavaş, nazlı nazlı esti rüzgâr… Rüzgârlar bana taa uzaklardan kuru ot kokusunu getirdiler… Usul usul yağan bu yağmur ve kuru ot kokuları annemi ve Ataol Behramoğlu’nun bir şiirini anımsattı bana:

''Unuttum, elleri nasıldı annemin
Unuttum, gözleri nasıldı bakarken.
Kuru ot kokusu getirsin rüzgâr
Yağmur usulcacık yağarken. ..''

Öylesine düşlerim ki anneciğimi; usul usul yağan bütün yağmurlar, ılgıt ılgıt esen bütün rüzgârlar, bütün çiçekler, Gülhatmi çiçekleri, bütün kokular, bütün kuşlar, bütün böcekler ve özellikle bütün acılar ve bütün hüzünler hep, ama hep annemi hatırlatır bana…

***

Toprağa hasret bulut kuruyan çatlayan toprakların özlemini giderdi sonra... Sanki yeryüzünün bütün trompetleri birden bire çalıyormuşçasına şantiye binasının çatısına vurdu, pançomum üzerine düştü, yüzüme çarptı yağmur damlaları tıpır tıpır...

Baharda buradan başlardı Hind muson yağmurları ama sonbaharda da Hindukuş dağlarından gelen rüzgârların etkisiyle muson yağmuruymuşçasına yağardı bu yağmurlar… Yağmurla beraber yapraklar, palamutlar yerlere düştü, ıslakta, çamurda, çukur yerlerde su birikintilerinde toprakla suya karıştı yağmur damlaları ile yapraklar...

Mevsim sonbahar, ama güz yağmurlarından olacak, yerde zaman zaman yeni filizlenen otlara basmadan, onları ezmeden arazide yürümeye çalışırım… Çünkü evrensel etki ve tepki akıntılarının içerisinde yaşadığımıza inanırım… Bir Çin atasözünü hatırlarım: ''Bir ot parçasını koparırsanız, evreni sarsarsınız.''

Sonbahar yağmurları ile oluşan sular aktı derelerden... Önce usul usul, nazlı nazlı aktı sular... Sonra coşkun coşkun aktı sular... Daha sonra deli deli aktı sular… Vadilerin yamaçlarına, çatakların girintilerine, derelerin taşlarına, dere kıyılarının kayalarına kafasını vura vura aktı sular... Dağın yamaçlarına yaslana yaslana aktı sular… Bulutların arasından sarkan Mehtabın ışıkları altında gümüşten bir nehirmiş gibi, kıvrım kıvrım, büklüm büklüm, döne dolana aktı sular... Şırıl şırıl aktı yatağında, pırıl pırıl parladı ay ışığında sular... Hiç uyumadı sabaha kadar, sabaha kadar aktı sular...

Bense, bilincim sustu, suyu dinledim, geceyi dinledim, evreni dinledim, kendimi dinledim o zamanlar sabahlara kadar... Ve her gece güz rüzgârlarının o ürpertici sesi geldi sabahlara kadar. Toprak rengi, kahverengi, bulanık bulanık akan bütün bu sular İndus Nehri’nin kollarını oluştururlar.

***

Abdera’lı Democritus’u anımsadım… Taaa o zamanlar, en küçük atomdan en büyük yıldıza kadar evrende her şeyin devinim içinde olduğunu söyleyen, Hippocrates’in çağdaşı olan Democritus’un şu sözlerini hatırladım:

‘’İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu kazandığı altın ya da eşyayla bağıntılı değildir. Mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır. Bilge bir kişi her yerde kendini evindeymiş gibi hisseder. Evrenin tümü onurlu bir ruhun evidir.’’

Sadece evrenin değil, burada dünyanın bu parçası da benim evimdi… Sadece evrenin değil, burada dünyanın bu parçası da ruhumun eviydi… Dünyada ve evrende her yer benim ruhumun eviydi… Döne dolana yine aynı noktaya geldim ve ''gözlemlenenle gözlemleyenin birliğinden, bütünlüğünden'' bahseden Kuantum teorisinin ana fikrine saplanıp kaldım...

Sonra sonra hayattaki tek arkadaşım, abim, kardeşim ve her şeyim Şehriyar’ı anımsadım. Zaten her Celâlâbâd’ı anımsayışımda Şehriyar’ı hatırlarım. Bir keresinde tane tane, usul usul, ağır ağır üzerine basa basa şunu söylemişti bana:

‘’Siz nedensiz mutluluğun olamayacağını düşünürsünüz. Bana göre mutlu olmak için herhangi bir şeye bağımlı olmak çaresizliğin son kertesidir. Sizin bu mutluluk arayışınız, kendinizi mutsuz ve çaresiz hissetmenizin asıl nedenidir. Dünyadan hiçbir şey talep etmediğiniz, hiçbir şey aramadığınız, hiçbir şey beklemediğiniz zaman en yüce hal size gelecektir, davet edilmeden, beklenmeden. Arzusuz olmak en yüce mutluluktur.’’

Bir keresinde de şöyle demişti Şehriyar Afganistan’ın sefaleti hakkında konuşurken: ‘’Halkın eğitimi, tümüyle, gençliğin üniversitelerde doğru biçimde eğitilmesine bağlıdır. Fikir özgürlüğü, bilimsel özgürlük, eleştiri, özeleştiri olmadan bir toplum çağdaşlaşamaz, bir devlet yücelemez. Eğitim belleğe bilgi doldurmak değildir. Eğitim; irdeleme, sorgulama, analiz etme, çözümleme ile düşünme yeteneğinin ve kişiliğin geliştirilmesi sürecidir. Bütün bunların odak noktası da üniversitedir. Batı’da üniversitelerin oluşması ‘uyanış çağı’ ile başlar, sanayileşmenin daha sonra olması tesadüf değildir. Aydınlanma, kendi başına düşünüp karar verme yetenek ve cesaretine sahip olabilmektir. Eğer halkın eğitimi zayıf olursa, demokrasi oligarşiye çevrilir. Oligarşinin yarattığı demagog da diktatör olur.’’

Mustafa Kemal Atatürk hayranı idi Şehriyar… Atatürk için; ‘’O dünyanın gördüğü en büyük devrimciydi’’ derdi… ‘’O büyük insanı anlamak her fâninin harcı değildir’’ derdi… Mustafa Kemal’in ‘’Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.’’ sözünü hiç dilinden eksik etmezdi hiç… ‘‘İşte’’ derdi ‘’Doğu’da eksik olan bu: Bilim ve akıl…’’ ‘’Bizde bilim ve akıl olmadığı için sefalet içindeyiz’’ derdi..

Ve iyi ki Şehriyar’ı tanıdım, iyi ki buralara gelmişim, iyi ki buralardaydım, iyi ki bu anı ve anları yaşadım ve yaşıyorum diye, sarı, kahverengi, turuncu, kızıl, tarifi bir imkânsız solgun rengiyle tüm dallarını göklere kaldırarak dua eden ağaçlar gibi Tanrı'ya şükrettim.

Bütün bu zaman boyunca, gün yirmidört saat hiç aralık vermeksizin sürekli zihnimden sözcükler, kelimeler uçuştu dallarından kopup nazlı nazlı yerlere düşen sararmış, kızarmış yapraklar misali... Ve zihnimden salına salına düşen bu sözcükler tüm bu evrene uçuştu gitti salına salına...

Bütün bu zaman boyunca, gün yirmidört saat hiç aralık vermeksizin zihnimden sürekli bir trenin vagonları gibi katar katar, bir kervan gibi sıra sıra, göç eden kuşlar gibi küme küme cümleler geçti... Ve zihnimden sürekli geçen bu cümleler Kaf dağının ardına doğru, bir meçhule doğru kaybolup gitti... 
***

Bu yörenin en yeşil bölgesi olan Celâlâbâd’da yeşillikten hiç eser kalmadı artık. Celâlâbâd; sarı, sapsarı, kahverengi, pastel bir renge büründü…

Celâlâbâd’da çığlık çığlığa, bağıra bağıra, haykıra haykıra bir sonbahar daha geçti...

Mevsim, Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir şiirindeki dizeleri gibiydi aynen; ''Ne şairane mevsimdi sonbahar'':

Ne şairane mevsimdi eskiden sonbahar 
Bahçeleri talan eden bir deli rüzgârdı 
Kırılan dal düşen yaprak şaşkın uçan kuşlar 
Eskiden sonbaharın bir güzelliği vardı 

Gel gör ki Atatürk'ün ölümünden bu yana 
Sonbahar dahi bir tuhaf bir başka geliyor 
Vatan gerçeklerini hatırlatıp insana 
Türk yüreklerimizi burka burka geliyor

Şair Tarancı’nın söylediği gibi o şairane mevsim ''sonbahar'' gitmiş ve nihayetinde memlekete hüzün gelmiştir... Gayri yüreklerimizi burkan vatan gerçekleri vardır... Artık bahçeleri talan eden bir deli rüzgâr vardır... Kırılan dal, düşen yaprak ve şaşkın uçan kuşlar vardır...

Bu nedenledir ki Şair Tarancı yine ''Atatürk'' şiirinde Atatürk'ün bu manzara karşısındaki üzüntüsünü anlatır:

Atatürküm eğilmiş vatan haritasına 
Görmedim tunç yüzünde böylesine geceler 
Atatürk neylesin memleketin yarasına
Uçup gitmiş elinden eski makbul çareler

Nerde istiklâl harbinin o mutlu günleri 
Türlü düşmana karşı kazanılan zaferi 
Hiç sanmam öyle ağarsın bir daha tan yeri 
Atatürküm ben ölecek adam değildim der.

Git hemşehrim git kardeşim toprağına yüz sür
Odur karşı kıyadan cümlemizi düşünür 
Resimlerinde bile melül mahzun düşünür 
Atatürküm kabrinde rahat uyumak ister. 

Ey Türk istikbâlinin evlâdı! Anlıyor musun? Yüreklerimizi burkan vatan gerçekleri karşısında zaman şaşkın uçan kuşlar zamanı değildir... Kırılan dallar, düşen yapraklar baharda daha gür, daha güçlü, daha bir çığlık çığlığa doğmak içindir. Atatürküm kabrinde rahat uyumak ister...

Osman AYDOĞAN  9 Kasım 2016




Gözlerimizin önünde bir dünya yıkılıyor


Sovyetler’in yıkılması çok şeyi bitirdi. Çift kutuplu dünya ile beraber çok şey de yitip gitti... Tek kutuplu dünyaya geçtik… Tek kutuplu dünya ile birlikte siyasetin ideolojik içeriği sıfırlandı... Kapitalizm rakipsiz kaldı… Küreselleşme icad edildi…

İnsanlar özgürleşiyor derken, tıpkı Roma döneminde olduğu gibi (Die festung Europa) duvarlar yükseldi. Yine Roma döneminde olduğu gibi Avrupa dışındaki herkes barbarlar (Barbaren) olarak algılandı.

Avrupa solu, Avrupa siyaseti, Avrupa edebiyatı bocaladı... Schröder’ler, Blair’ler, adları sol da olsa iktidarları boyunca hep neo liberal politikalar uyguladılar. Almanya’dan bir daha Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Fransa’dan bir daha Albert Camus, Jean Paul Sartre, Samuel Beckett çıkmadı, İngiltere’den bir daha Oscar Wilde, Thomas More çıkamadı...

Küreselleşmenin dayatmasına insanlık etnik-dini bir yeniden ‘’kavimleşmeyle’’, ‘’ümmetleşmeyle’’, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’popülizmle’’ yanıt verdi. Sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmi aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çöktü. İşçi sınıfı kalmadı. Sendikacılık tükendi. Bunlar geleneksel siyasetin hep içeriğini dolduran kavramlardı. Gerek Avrupa’da ve gerekse de Türkiye’de bu değişimi anlayamayan, algılayamayan ve bu değişime göre politika belirleyemeyen ve çözüm getiremeyen sol ve sosyal demokrat içerikli partiler bocaladılar, sürekli oy kaybettiler.

Bütün bunlara ilave olarak Avrupa’ya yönelik göç dalgası, birbiri ardına gelen terörist saldırılar, milliyetçilik ve ırkçılık akımları ve Brexit Avrupa Birliği’nin iktidarsızlığını artırdı.  

İnternet teknolojisi ise bütün bu oluşumların üzerine tuz biber ekerek siyasette ‘’reality’’ ortamına prim veren iklimi yarattı. Küstahlığın, vasatlığın, kabalığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu yeni bir iklim doğdu. Bu şekilde bir ‘’meşhuriyet’’ çağı başladı.

İşte TV’lerde, boyalı basında gördüğünüz vıcık vıcık seviye, kişiliksizlik ve küstahlık bu iklimin ürünü! Bu sadece Türkiye’de değil tüm dünyada böyle… Avrupa’dan ABD’ye, Rusya’dan Arap dünyasına kadar bu böyle…

Bütün bunların da sonucu olarak; “Batı” kapitalizminin krizi ve ABD dış politikasında da Soğuk Savaş’ın bitiminden beri görülen yalpalama ABD’de Trump’u yükseltti.

Yaşar Kemal’in ‘’Yusufçuk Yusuf’’ adlı romanının giriş cümlesiydi: ‘’O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler.'' Bilenler bilir bu sözün bir de devamı da vardı! Hikâyeyi biliyorsunuzdur diye anlatmayacağım. Ancak Bu söz Necip Fazıl’ın 1973 tarihli ‘’Boş ufuklar’’ şiirinde de yer alırdı;

‘’Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti
İyi insanlar iyi atlara binip gitti.’’

Onlar gidince de işte meydan bu medyatik soytarılara kaldı… Yazımın başında bahsettiğim gelişmelerin, İnternet teknolojisinin, küstahlığın, vasatlığın, kabalığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu ‘’reality’’ ikliminin ve meşhuriyet çağının; zaten sanatın, edebiyatın, felsefenin ve kültürün tu kaka edildiği, eğitimin ihmal edildiği dünyada olumsuz etkileri ve tahribatı çok daha büyük oldu. Böylelikle tüm dünya; vasatlığın küstahlığa, sanatın vıcıklığa, siyasetin tüccarlığa, dinin yobazlığa, milletin ümmete, hukukun gukuka, Hakkın batıla, gücün despotizme, eğitimin Ortaçağa, basının yandaşlığa, âlimliğin dalkavukluğa, derinliğin sığlığa, devletlerin aşirete, zarafetin ve efendiliğin kabalığa, niteliğin niteliksizliğe dönüşerek harman olup bir bataklık gibi fokurdadığı bir çukur haline getirildi...

İşte bu nedenlerledir ki ABD seçimlerinde Trump'ın zaferi üzerine Fransa'nın ABD Büyükelçisi Araud şöyle söylüyor: "Gözlerimizin önünde bir dünya yıkılıyor." 

Osman AYDOĞAN  9 Kasım 2016



Kendisini kimsesiz hissedenlerin yazarı: Albert Camus


Albert Camus Fransız yazar ve filozoftur. 07 Kasım 1913'te Cezayir'de doğar. Varoluşçuluk ile ilgilenir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır. 1957 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanır. İngiliz yazar ve şair Rudyard Kipling`den sonra bu ödülü kazanan en genç yazardır. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybeder. (04 Ocak 10960)

Yoksulluk ve acılarla dolu bir hayat sürer. Denemelerinden oluşan, 1963' de yayımlanan "Tersi ve Yüzü" isimli kitabında yoksulluk ve acılarla dolu bu döneminde yaşadıklarını anlatır. Cezayir Üniversitesi'nde felsefe öğrenimi görür. İlk romanı "Yabancı" 1942'de, ikinci romanı "Veba" 1947'de basılır. "Veba" Camus'un düşüncelerinin temelini yansıtır.

2'nci Dünya Savaşı'ndan sonra yalnız Fransa'da değil, Avrupa ve tüm dünyada kendi kuşağının sözcüsü, sonraki kuşakların yol göstericisi olur. Özellikle insanın kendisine yabancı bir evrendeki yalnızlığı, bireyin kendisine yabancılaşması, kötülük, her şeyin ölümle sona ereceğini bilmenin yarattığı bunalım gibi duyguları ele alır.

Savaş sonrasında aydınların içine düştüğü yabancılaşma ve düş kırıklıklarını tüm ayrıntılarıyla yansıtır. Çağdaşlarının nihilizme kapılmasını anlar ve onlara hak verir ama doğruluk, ılımlılık, adalet gibi değerleri savunmanın gerekli olduğunu da belirtir. Hem Hıristiyanlığın hem de Marksizmin katı yönlerini reddeden liberal bir insancılığın temellerini çizer.

1957'de ‘’Sisifos Söyleni’’ isimli kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığı törende şu konuşmayı yapar;

"…Her nesil, şüphesiz, kendisini dünyayı değiştirmekle yükümlü hisseder. Benim neslim bunu yapamayacağını biliyor, ama benim neslimin belki de daha büyük bir görevi var. Bu görev, dünyanın kendi kendisini yok etmesini önlemek…"

Kendisi reddetse de Jean Paul Sartre ile Varoluşçuluk akımında paralel düşüncede olduğu söylenir. Camus varoluşçuluğu hakkında şunları söyler;

"Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı "Sisifos Söyleni"dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur."

‘’Sisifos Söyleni,’’ Albert Camus`nün II. Dünya Savaşı ortasında yayımlanan deneme kitabıdır. 1942 yılında Fransa`da ‘’Le Mythe de Sisyphe’’ adıyla basılmıştır.

Ülkemizde bu kitap Can yayınlarından Tahsin Yücel’in çevirisiyle ‘’Sisifos Söyleni’’ ismiyle 1997 Yılında yayınlanır. Kitap, adını Yunan mitolojisinden alır ve yaşamı ve intiharı sorgularken, saçmayı başka bir deyişle uyumsuzu anlatır. Kitap; "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar." cümlesiyle başlar.

Sisifos Söyleni’nde, “dünyanın saçmalığı” ve “yaşamın anlamsızlığı” gibi intihara varan yaşantılar, tarih ve edebiyatın belirli kişilikleri üstünden incelenir. Sisifos, Homeros`a göre ölümlülerin en bilgesiydi. Tanrıların, hep yeniden aşağıya yuvarlanacak taşı tepeye çıkarmakla cezalandırdığı Sisifos’un en önemli özelliği, cezasını bilinçli olarak kabullenmesidir. Camus’ye göre, dünyanın saçmalığını, yenilginin sonu gelmeyeceğini bile bile kötülüklere karşı çıkmak, yaşamaya anlam katmaktır. İnsanlığa gerçek boyutlarını ancak başkaldırı kazandırabilir. ‘’Sisifos Söyleni’’, çağdaş felsefenin en önemli yapıtlarından birisi olarak kabul edilmektedir.

Alber Camus yazılarında; gecelerin sonsuz olmadığını, adalet olmadan düzen olmadığını ve basın hürriyetinin, belki hürriyet fikrinin giderek aşağılanmasından en çok acı çekmiş olan hürriyet olduğunu ifade eder.

Albert Camus 04 Ocak 1960'ta yayıncısı Gallimard ile birlikte, daha önce '’ölmenin en absürd yolu'’ diye nitelemiş olduğu şekilde Paris’e dönerken araba kazasında ölür. Paris’e arabayla dönmeye Gallimard ikna etmişti onu. Kazadan sonra ceketinin cebinde Paris’e dönüş için tren bileti bulunur.

Camus denilince, edebiyat alanında ilk akla gelen yapıt, 1942 yılında yayınlanan “Yabancı”dır. Konusu çok basittir. Öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Cezayir’de, bir rastlantı sonucu, bir Arap’ı öldüren orta sınıftan bir Fransız, Mersault, kendisini adım adım ölüme götüren süreci kayıtsız biçimde izler. Diğer kişilerin adı anılsa da roman kahramanının adını bile öğrenemeyiz.

Camus bu kitabında Fransız adaletini ince bir şekilde eleştirir ve Fransız adaleti ile inceden inceye dalga geçer. Camus’un ‘’Yabancı’’sı ile Kafka’nın ‘’Dava’’sı arasında büyük benzerlikler vardır. Camus, Kafka’dan etkilendiğini bizzat kendisi ifade eder. Bilindiği gibi Dava’nın kahramanı Joseph K., tutuklanma ve ölüm cezasına çarptırılma nedenini hiçbir zaman öğrenemeyecektir.

Düşünen beyinler Camus’un ‘’Yabancı’’sı ve Kafka’nın ‘’Dava’’sı ile günümüz ‘’Ergenekon’’ ve ‘’Balyoz’’u arasında mutlak bir bağlantı ve benzerlik kuracaklardır. “Yabancı”, “Dava”, ‘’Ergenekon’’ ve ‘’Balyoz’’ daki trajedi, Yunan trajedilerini andırır. Oidipus’ta da yazgı daha baştan açıklanmıştır. (*) Fark şuradadır ki; Oidipus’da yazgı Yunan tanrıları tarafından, ‘’Ergenekon’’ ve ‘’Balyoz’’da ise yazgı kumpasçılar ve işbirlikçileri tarafından yazılmıştır.

Albert Camus’u henüz okumayanlar için; ‘‘Yabancı’’, ‘’Veba’’ ve ‘‘Düşüş’’ mutlaka okunmalı diye değerlendiriyorum.

Hani bir söz vardı ya; ‘’kimsesizlerin kimsesi’’ diye. İşte Albert Camus da kendisini yalnız hissedenlerin, kendisini marjinal hissedenlerin, kendisini absürd hissedenlerin, kendisini dışlanmış hissedenlerin ve kendisini kimsesiz hissedenlerin yazarıdır.

Albert Camus okunmalı ki, Camus’un söylediği gibi ‘’gecelerin sonsuz olmadığını’’, ‘’adalet olmadan düzenin olmayacağını’’ ve ‘’basın hürriyetinin, hürriyet fikrinin giderek aşağılanmasından en çok acı çekmiş olan hürriyet olduğunu’’ bir kez daha anlayalım, idrak edelim…

***

Camus ‘’Yabancı’’sına şu cümle ile giriş yapar: "Bugün annem ölmüş. Emin değilim dün de olabilir." Camus’nün ‘’Yabancı’’sında yabancısının yabancılaşmasını kendi ağzından şöyle aktarabiliriz; (‘’Yabancı’’dan seçtiğim bölümler)

‘‘Yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (...) İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.’’

 “Onun zihnini baştanbaşa işgal eden şey tabiat ile denizin oynaşmasıdır. İnsan oynaşmanın tadını Kuzey Afrika’da, plajlarda benzerlerinin yanık vücutları arasında çıkarır ve hiçbir şey yüzmenin cilvelerinden çıkan zevkin derecesinden daha iyisini vermez. Denize dalmak, tabiatla düğün dernek etmektir. Suya girme, soğuk ve donuk bir aldatıcılığın yükselişi duygusuna kapılmadır. Sonra kulakların uğultusu ile dalış, akan burun ve acık ağız-yüzme, suyun parlattığı kolların, güneşte yaldızlanması için denizden çıkışı ve bütün adalelerin bir bükülmesiyle düşüşü, vücudumun üzerinde suyun akışı, bacaklarımla bu su dalgacıklarını yakalayış...”

‘’Az bir zaman sonra Maria bana mektup yazdı. İşte, o andan sonra hiçbir zaman sözünü etmek istemediğim şeyler başladı. Herhalde hiçbir şeyi gereğinden fazla büyütmemeli insan. Ama bu şeyler, başkalarına oranla benim için çok daha zararsız oldu. Tutukluluğumun başlarında, bana en ağır gelen şey, özgür bir insan gibi düşünmemdi. Örneğin, içimden kumsalda olmak, denize doğru yürümek geliveriyordu. İlk dalgaların sesini tabanlarımın altında duymayı, bedenimin suya girişini ve bundaki ferahlığı hayal edince, hücre duvarlarının birbirine çok yakın olduğunu hissediyordum. Ama bu, ancak birkaç ay sürdü. Sonraları, sadece hükümlüler gibi düşünür oldum. Artık avluda yaptığım günlük gezintiyi, ya da avukatımın gelmesini beklemeye başladım. Vaktimin geri kalan kısmını gayet iyi idare ediyordum. O zaman sık sık düşünüyor ve içimden: Beni kuru bir ağaç kovuğunda yaşamaya zorlasalardı da gökyüzüne bakmaktan başka bir işim olmasaydı, yavaş yavaş buna da alışır giderdim, diyordum. Buracakta nasıl avukatımın o acayip boyunbağını gözlüyor ve bir başka dünyada Maria'nın gelmesini cumartesilere kadar sabırla bekliyorsam, orada da kuşların geçişini, bulutların karşılaşmalarını beklerdim herhalde. Oysa kuru bir ağaç kovuğunda değildim. Benden daha bahtsızlar da vardı. Zaten anacığım da böyle düşünür ve sık sık insan eninde sonunda her şeye alışır der dururdu.’’

‘’Bu sıkıntılar dışında pek de mutsuz sayılmazdım. Yine bütün sorun vakit öldürmekti. Anılarımı gözümün önünde canlandırmayı öğrendim öğreneli artık sıkılmıyordum. Kimi zaman odamı düşünmeye koyuluyor, düşümde, bir köşeden kalkıyor, yolum üzerindeki eşyaları bir bir aklımdan geçirip yine o noktaya dönüyordum.   İlk zamanlar bu gezi çabucak bitiveriyordu. Ama her tekrarlayışımda daha uzun sürüyordu. Çünkü, her eşyayı, her birinin üzerindeki nesneleri, sonra bunları, bunların ayrıntılarını, her ayrıntıda örneğin bir çatlağı, kakmayı, onun yenik kenarını, renklerini ya da pürüzlerini bir bir gözümün önüne getiriyordum. Aynı zamanda sayılarını unutmamaya, hepsini tam tamına saymaya çalışıyordum. Öyle ki, birkaç hafta sonunda, sadece odamdaki eşyaları bir bir saymakla saatlerimi eşeledikçe, iyi tanımadığım, unuttuğum şeyleri de bulup çıkarıyordum. O zaman anladım ki, dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, cezaevinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi. Canı sıkılmayacak kadar anıları olacaktı. Bir bakıma bu da bir kazançtı.’’

‘’Bir gün gardiyan bana "Beş aydır buradasın", deyince sözüne inandım ama, bunu aklım almadı. Benim için sanki bu, hücremde yuvarlanıp giden aynı gündü ve ben aynı işi yapıp duruyordum. 0 gün gardiyan gittikten sonra yemek kabımda yüzümü seyrettim. Bana öyle geldi ki, gülümsemeye çalıştığım halde, görüntüm ciddi duruyordu. Kabı oynattım. Yeniden gülümsedim ama, görüntüm hep o aynı ciddi, o aynı üzgün halini bırakmadı, Gün sona eriyordu. Vakit, cezaevinin bütün katlarından, akşam gürültülerinin büyük bir sessizlik alayı halinde yükseldiği, sözünü etmek istemediğim o adsız saatti. Tepe penceresine yaklaştım, günün son ışığında bir daha görüntüme baktım. Yine ciddiydi. Bun şaşılacak ne vardı! O anda ben de öyleydim. Ama, aynı zamanda, aylardır, ilk kez kendi sesimi açık açık duydum. Bu ses ne zamandır kulaklarımda çınlayan sese benziyordu. O vakit anladım ki, bütün bu zaman içinde, kendi kendim konuşmuşum. O vakit, anacığımın cenazesinde hastabakıcı kadının söylediklerini anımsadım. Hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapisteki akşamların ne olduğunu aklının köşesinden geçiremezdi.’’

“Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi. Çünkü her iki halde de, pek doğal ki, başka erkekler de, başka kadınlar da yaşayacaklardı, hem de binlerce yıl. Sözün kısası, hiçbir şey böylesine açık değildi…”

 “Saçma, yalnızca bir çıkış noktası sayılabilir. Ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umudu kesmek düşüncesiyle kalamaz insan. Çünkü her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı olmadığını söylemek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak demektir. Ama yaşamak bile kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zaman da, görece de olsa, yaşamaya bir değer verilmesi söz konusudur.”

****

Albert Camus’un akıllarda kalan sözleri:

• Her şeye katlanabilirim, yeter ki içimde o yoğun ve coşkun yanımı duyayım.

• İnsan söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle insanlaşır.

• Hayat aslında anlamsız bir bulanıklıktır ama ona anlam katabilmek gerekir. Mutlaka bir tercihiniz olmalı ona dayanmalı onun için mücadele etmelisiniz. Tercihliksiz de bir tercih.

• Önümden gitme seni takip edemeyebilirim. Arkamdan gelme sana yol gösteremeyebilirim. Yanımda yürü ve yalnızca dostum kal.

• Ateşten ve yiyecekten yoksun bir insan için özgürlük, hiç de acelesi olmayan bir lükstür.

• Üstünde durduğumuz sıkıntı bütün bir çağın sıkıntısıdır. Biz, kendi tarihimiz içinde düşünmek ve yaşamak istiyoruz. Biz inanıyoruz ki, bu hayatın gerçeğine ancak herkesin kendi dramını sonuna kadar yaşamasıyla erişilebilir.

• İnsan ne ise, o olmayı reddeden tek yaratıktır.

(Burada Jean Paul Sartre’nin ‘’Varlık ve Hiçlik’’ kitabında bahsettiği; ‘‘İnsan ne ise o değildir ne değilse o’dur.’’ tespitine çok yakın bir benzerlik vardır.)

• Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir.

• Önemli olan tek bir felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğinde bir yargıya varmak, felsefenin temel sorununa bir yanıt vermektir….

• Hayat bir şey değildir, itinayla yaşayınız.

• İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez.

• Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.

• Büyük tarihsel bunalımların ertesinde, insan kendini ipin ucunu kaçırdığı bir gecenin sabahında olduğu gibi hoşnutsuz ve hasta hissediyor. Ama tarihsel akşamdan kalmalar için aspirin yok…

• İnsanın evreni kavrayabilmesi olanaksızdır. Bir başka deyişle, evren insan için saçmadır, uyumsuzdur. Dolayısıyla insan da evren için uyumsuzdur. 
Ama insanla evrenin karşılaşmasından doğan bu uyumsuzluğun bilincine varmak bir son değil, bir başlangıçtır sadece. En kati gerçekler bile, bu gerçekleri kararlı olarak tanıdığımız ve kabul ettiğimiz zaman birdenbire üzerimizdeki güçlerini yitirirler. 
Her türlü felakete karşın yaşama dört elle sarılıp uyumsuza direnmeli.

• Mademki, yaşıyoruz, yaşadığımız süre­ce mutlu olmaya, sağımızda solumuzda mutluluk yarat­maya bakmalıyız. Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir.

• Hayatımın kusurlu yanlarını saklamak zorunda oluşum bana soğuk bir hava veriyordu, bu soğukluğu da erdemle karıştırıyorlardı.

• Dostlarım, şimdi ben size büyük bir şey söyleyeceğim. Sakın kıyametin kopmasını beklemeyin, o her gün kopmaktadır.

•  Sabredenin her şey ayağına gelir.

• İnsanın eninde sonunda alışamayacağı bir düşünce yoktur.

• Merhamet faydasız olunca, insan ondan bıkar usanır.

• Aşılmaz bir duvarın önünde yaşamak köpekçe yaşamaktır.

• Aşk, akıllı, aptal demeden, bütün insanlara bulaşan bir hastalıktır.

• Çekip gidene her şey mizah, kalıp bekleyene her şey şiirdir.

•  Yaşamaya değer olan şey için, ölmeye de değer.

• En büyük mutsuzluk sevilmemiş olmak değil, sevmemektir.

• Gecenin kokuları, toprak ve tuz kokuları şakaklarımı serinletiyordu. İşaretler ve yıldızlarla yüklü olan bu gecede kendimi ilk kez olarak, dünyanın kayıtsızlığına açıyordum. Dünyayı kendime bu kadar eş, böylesine kardeş bulunca, anladım ki, eskiden mutluluğa ermişim, hatta hala da mutluyum.

• Ağın ilmiklerine takılmış bir balık gibi çırpınıyorum.

• Alçalmak, yükselmekten çok daha kolaydır.

• Başardığımız her iş bizi köleleştirir, çünkü daha iyisini yapmaya zorlar.

• Başarı kolay elde edilir, zor olan başarıyı hak etmektir.

• Ben dilimin sınırlarında nöbet beklerim.

• Bazılarının, sadece normal olmak için ne büyük çaba sarf ettiğini kimse fark etmiyor.

• Bu dünyada en büyük suç, insanların taşıdıklarından kaçmak değilse nedir?

• Büyük olmanın yolu da, deha gibi çalışma ve alın terinden geçer.

• Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı.

• Dünyada her kötülük, hemen her zaman cehaletten gelir.

• Sanatçı yalanla ve kötülükle uzlaşamaz.

• Sanatçı tanımı gereği, bugün tarihi yapanların buyruğuna girmez.

• Resmi tarih oldum olası büyük katillerin tarihidir. Kabil, Habil'i bugün öldürmüş değil, ama bugün Kabil, Habil'i akıl uğruna öldürüyor ve onur madalyası istiyor.

• Haklı olma ihtiyacı, sıradan insanlara özgüdür.

• Geceler sonsuz değildir.

• Adalet olmadan düzen olmaz.

• Basın hürriyeti, belki hürriyet fikrinin giderek aşağılanmasından en çok acı çekmiş olan hürriyettir.

***

 (*)  Thebai Kralı Laios ile Kraliçe İokaste'nin oğulları olan Oidipus'un öyküsü Eski Yunan efsanelerinin en dokunaklısıdır.

Bir kehanete göre öz oğlunun kendisini öldü­receğini öğrenen Laios, doğar doğmaz oğlu­nun ayak bileklerini delip bir kayışla ayakları­nı birbirine bağladıktan sonra onu bir dağ ya­macında ölüme terk eder. Bebeği bir çoban bularak Korint kentine götürür. Burada Kral Polybos onu evlat edinir ve ona "şiş ayaklı" anlamına gelen Oidipus adını verir.

Oidipus büyüdükten sonra aslında Polybos'un oğlu olmadığını öğrenir. Gerçek kimli­ğini öğrenmek için krala ne kadar yalvarırsa da yanıt alamaz. Bunun üzerine Tanrı Apollon'un kehanetlerini insanlara ulaştıran Delfi Tapınağı'na gitmeye karar verir. Burada kâhin ona, babasını öldü­receğini ve annesiyle evleneceğini söyler.

Oi­dipus bu haberden çok sarsılır ve bir daha Korint'e dönmemeye karar verir. Thebai'ye va­rana kadar dolaşır durur. Yolda Kral Laios'a rastlar ve aralarında çıkan kavgada, babası olduğunu bilmeden, onu öldürür. Böy­lece kehanetin ilk bölümü gerçekleşmiş olur.

Oidipus Thebai'ye vardığı zaman, görünümü yarı as­lan yarı kadın olan Sfenks'in kentin başına bela olduğunu görür. Aslan gövdeli kadın başlı ve kanatlı bu yaratık, herkese bir soru soruyor ve soruyu bilemeyeni de öldürüp yiyordu. Thebaililer sorunun cevabını bilene şehrin tahtını söz verirler. Oidipus yoldan geçerken aynı bilmece ona da sorulur: "O hangi yaratıktır ki bir süre iki ayak üzerinde, bir süre üç, bir süre de dört ayakla yürür ve de, doğa yasalarına aykırı olarak, ayakları en çok olduğu zaman güçsüzdür?" Oidipus, "Bu yaratık insandır, çünkü çocukken emekler, büyüdüğünde dim­dik yürür, yaşlandığı zaman da bir bastona dayanır," yanıtını verir.

Bu doğru yanıt üzeri­ne Sfenks orada kendini öldürür. Kendilerini Oidipus'a borçlu hisseden Thebaililer onu ülkenin kralı yaptıktan başka, eski krallarının dul karısı İokaste'yle de evlendirirler. Böyle­ce Oidipus kendi annesiyle evlenmiş ve keha­netin ikinci bölümü de gerçekleşmiş olur.

İokaste ile Oidipus aslında ana oğul olduk­larını bilmeden birlikte mutlu yaşarlar ve dört çocukları olur. Yıllar sonra Thebai'de bir salgın hastalık baş gösterir. Kenttekileri ölümden kurtarmak için ne yapılabileceğini sormak üzere kâhine bir elçi gönderilir. Kâ­hin, Laios'u öldürenin cezalandırılması gerek­tiğini söyler.

Bunun üzerine Laios'u kimin öldürdüğünü araştırmaya koyulan Oidipus sonunda acı gerçeği öğrenir. İokaste dehşet içinde canına kıyar. Oidipus da bir iğneyle kendi gözlerini kör eder. Thebai'den sürül­dükten sonra, kızı Antigone'nin koluna yasla­narak kör bir dilenci gibi dolaşa dolaşa Atina yakınlarındaki Kolonos'a gelir ve orada ölür.

Osman AYDOĞAN  8 Kasım 2016




Sevgiden ürken bir yorgun savaşçı: Gülten Akın


''Yorgun savaşçılarız, yengiler eskitti bizi

Utanırız tadına varmaktan içkilerimizin
Biri bütün güneşleri toplar, vermeye bekletir
Üşümekten değil korku, ısınır olmaktan
Yorgun savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi''

Şiirlerinde hayatla doğa arasında tedirgin bir iç dünyanın duyarlılığını dile getiren, toplumsal şiirin enerjisini kadın duyarlılığı ile birleştiren, Sezen Aksu’nun ‘’Deli Kızın Türküsü", Edip Akbayram'ın ‘’Özgürlük’’, Grup Yorum'un ‘’Sıyrılıp’’ isimli hüzün şarkılarının kırılgan söz sahibi ve Türk şiirinin öz annesi olan bir şairimizdi. Dar zamanların, ince şeylerin, naif sözcüklerin, yazın bitiğinin, güzün geldiğinin, yağmurda üşüyen ıslak serçelerin şairiydi...

Cemal Süreyya'nın, ‘’Ümmüşşiir’’ (şiirin anası) diye tanımladığı, Türk şiirinde kadın yüz akı şairimizdi Gülten Akın…

‘’Kuş uçsa gölge kalır’’ adlı şiir kitabında şöyle biterdi bir şiiri:

''Bende bir gülten kaldı
hangi bağa diksem yabancı''

Bu kaba dünyaya yabancı gelen ince bir ruhtu Gülten Akın, hangi bağa diksek yabancı kalan…

Ve ülkemin köylü, kentli tüm kadınlarını ve onların kara bahtlarını anlatırdı ‘’Kestim Kara saçlarımı’’ isimli şirinde:

''Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön''

‘’Seni Sevdim’’ şiirinde şöyle seslenirdi sevdiceğine:

Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim
"Uyandım bir sabah" gibi değil, öyle değil
Nasıl yürür özsu dal uçlarına
Ve günışığı sislerden düşsel ovalara

 ‘’Çağrı’’da ise şöyle seslenirdi sanki Godot'u beklercesine beklediğine:

''Gün uzun türküsünü bitirdi
Karlı dallara yürüdü karanlık
Yalnızlık çekilmez bu vakit
Delirdi denizde yosun çayda balık
Gel artık''

‘’Sessiz Arka Bahçeler’’de şöyle seslenmişti bugünleri görerek:

''Durdun
söylenmemiş, anlatılmamış, söylenememiş olanı
anlaşılır kıldı duruşun''

Ve şöyle seslenirdi mazlumlara, zalimlere, zulmedenlere:

''Zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir 
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
Çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi 
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada varır
sebebin kapısında durur''

Ölüme yaklaştığında ‘’Veda’’ isimli şirinde de hepimize birden seslenmişti:

''Ben yoruldum gidiyorum
kendi endişeni kendin seç''

Böylesine ölüme yaklaştığını sezdiğinde bile yaşam sevincini hiç yitirmemişti. İşte son dizeleri:

''İnadın anlamı yok
Ölünüyor
Ben bilmezden geliyorum''

‘’Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya’’ derdi ‘’İlk Yaz’’ şiirinde… Aynen öyleydi. Aynen öyle... Bu devirde kimsenin vakti yoktu durup ince şeyleri anlamaya. Şimdi dünya daha bir boşlukta, şimdi dünya daha fazla bir hoyratlıkta, daha bir kabalıkta, daha bir karanlıkta...

Ve ‘’Güz’’ şiirinde ''Bu güz öleceğim'' demişti:

Bu güz öleceğim. bütün işlerimi bitirdim
Derede yıkandım, cevize tırmandım. kuş ürküttüm
Kaçırdılar on iki Çocuk doğurdum. bekledim gözlerim
Oğlan everdim. kız yetirdim. otuzuma vardım"

"Ağlama kız, deme incirim Yar Yar
ben ağlamam dağlar taşlar ağlasın
Körüm, çelimsizim, göğnüğüm, hastayım.
sebebolanları nerde bulayım
adamdan içerli kuşlar ağlasın

Ve Gülten Akın’ı şiirindeki gibi geçen sene bir güz gününde (04 Kasım 2015) kaybetmiştik…. Türk şiiri öksüz kalmıştı... Allah rahmet eylesin...

‘’Beni Sorarsan’’ şirinde ise sanki yokluğunda burada kalan bizleri anlatır gibiydi:

''Beni sorarsan
Kış işte
Kalbin elem günleri geldi''

‘’Yağmurlu’’ şiirinde de sanki biz ona seslenirdik:

''Burda geceler kaldı sen gittin.''

Ey şair! Söylediğin gibi; yorgun savaşçılarız, yengiler eskitti, sevgiler ürküttü bizi... Burası kış artık.... Kalbin elem günleri geldi.... Sen gittin... Burda geceler kaldı...

Osman AYDOĞAN  5 Kasım 2016


Armani kravatlı faşizm ve José Saramago


Futbolcu, şarkıcı veya artist olmadığı için bizde pek bir kimse tanımaz Portekizli yazar José Saramago’yu. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi 16 Kasım 1922’de Lizbon’da doğan Portekizli yazar José Saramago yaşadığı Kanarya Adaları’ndaki Lanzarote Adasındaki evinde 18 Haziran 2010 tarihinde 87 yaşında hayata veda etti…

İlk kitabını yazmaya 50'li yaşlarında başlamış, 60'lı yıllarının ikinci yarısında "hayatımda başıma gelmiş en güzel şey" dediği -kendinden 25 yaş küçük sevgilisi ile -evlenmiş, 70'lerinde ise Nobel ödülü almıştır. Hayatı erteleyerek yaşayan, geç kalmışlık duygusu hisseden her insanın önüne bir umut ışığı tutmuştur.

Kendisinden 25 yaş küçük eşiyle aşk hikâyesini şöyle anlatır: “Kendisini on beş dakikamı çalmak isteyen bir okur olarak tanıtıp beni Lizbon’a çağırdığında kabul ettim. Öğleden sonra saat 4’te buluştuk. O 36, ben 63 yaşındaydım. Deli gibi konuştuk ve romanlarımın geçtiği yerlerde dolaştık. Gitti ama içimde bir yere dokunmuştu. Kısa süre sonra ona bir mektup yazdım: ‘Hayat koşulların elveriyorsa görüşmek isterim.’ Bu, evli olup olmadığını sorma şekliydi. Her şey böyle alevlendi.”

Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanır. Ödül almasından hemen sonra kendisiyle yapılmış bir söyleşide; "Nobel ödülü hakkındaki değerlendirmeniz?" sorusuna verdiği cevap ilgi çekicidir; "Hayatımda aldığım en büyük ödül karım Pilar’dır. İşin aslına bakılırsa, en büyük devrim aşktır."

Saramago; eserlerindeki üslubu, yazım biçemi, kelime kullanımı, cümle yapısı ve mizahi ile çok farklı ve usta bir yazardı.  Düz yazılarında, noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz, eserlerindeki sıra dışı hayal gücü, sevecenlik ve ironiyle anlaşılması zor gerçeklerin kavranmasını sağlardı. Eserlerindeki bu haliyle kendine özgü bağımlılık yapan bir anlatım tarzı vardır.

Ancak kalitesine rağmen cümle kurgularının zorluğundan dolayı birçok insan okumakta zorluk çeker.  Öyle ki; ‘’Baltasar ve Blimunda’’ romanınındaki (Gendaş Kültür, 2000) çok derin bir aşkı sanki okuyucu anlamasın diye yazmıştır…

Yazılarında Hıristiyanlığı, Haçlı Seferlerini ve Engizisyon Mahkemelerini eleştirir.

‘‘İsa'ya göre İncil’’  (Merkez Kitaplar, 2006) isimli kitabı Katolik dünyasında bir tür küfür ve hakaret olarak yorumlanır. Çünkü bu kitapta Hıristiyanlık, İsa'nın gözüyle tekrar anlatılırken, Tanrı'nın her şeye kadir olmadığı ve Şeytan'ın da neredeyse bir iyilik meleğine dönüştüğünü görülür ve Tanrı'nın bu dünyadaki işlerini açıklamak için kitapta İsa tarafından denir ki: ‘‘Ey İnsanoğlu, O'nu affet, çünkü ne yaptığını bilmiyor.’’

Saramago, dinlerin insanları birbirinden uzaklaştırdığını söyleyip ilginç bir de öneride bulunur; "Herkes ateist olursa, gezegen daha barışçıl olabilir."

Saramago bir ateistti. Ateist olduğunu da şu şekilde anlatır: "Evet, su katılmamış bir ateistim ve bunun bin tane sebebi var. Sadece bir tanesini hatırlatayım size. Kâinat yaratılana kadar, ebediyette, Tanrı hiçbir şey yapmadı. Sonra, nedendir bilinmez, onu yaratmaya karar verdi. Altı günde yaptı bunu, yedinci gün istirahate çekildi. O günden beri istirahatte. Ebediyen de istirahate devam edecek. Ona nasıl inanılabilir ki?"

Saramago, bu kitap, yazı ve fikirleriyle Vatikan’ın fazlaca canını sıkmış olacak ki, ölümünden sonra bir Vatikan gazetesi O’nun için ‘’Dünyaya kötülük yaymak için gelmişti’’ diye bir ifade kullanır.

‘’Çatıdaki Pencere’’ isimli kitabında (Kırmızı Kedi Yayınları, 2012) üzerinde düşünmemiz gereken şu ifadeleri kullanır: ''Öyle mi düşünüyorsunuz? Bence değil. Bu yıkıcıysa, o zaman her şey yıkıcı, hatta soluk almak bile. Böyle hissediyorum ve böyle düşünüyorum, tıpkı nefes alır gibi, aynı doğallıkla, aynı ihtiyaçla. İnsanlar birbirlerinden nefret ediyorlarsa yapacak bir şey yok. Hepimiz nefretlerin kurbanıyız. Hepimiz istemediğimiz ve sorumlusu olmadığımız savaşlarda öleceğiz. Gözlerimizi bağlayacaklar ve sözcüklerle içimizi nefretle dolduracaklar. Ne için? Yeni bir savaşın tohumlarını atmak için, yeni nefretler yaratmak için, yeni bayraklar, yeni sözcükler için. Bunun için mi yaşıyoruz? Çocuklar doğurup savaşlara göndermek için mi? Kentler kurup yerle bir etmek için mi? Barışı arzulayıp savaşmak için mi?''

Yine aynı kitabında (Çatıdaki Pencere) mutluluk hakkında şunları yazar: ''Büyüyünce mutlu olmak isteyeceksin. Şu anda mutluluğu düşünmüyorsun ve tam da bu nedenle mutlusun. Düşününce, mutlu olmak isteyince, mutlu olamazsın. Sonsuza dek. Muhtemelen sonsuza dek... Duydun mu beni? Sonsuza dek. Mutlu olma arzun ne kadar güçlüyse, o denli mutsuz olacaksın. Mutluluk fethedilen bir şey değildir. Sana öyle olduğunu söyleyecekler. İnanma buna. Mutluluk ya vardır ya da yoktur.''

Yaşarken yazılarından ve fikirlerinden dolayı sürüldüğü ülkesinde ölümü üzerine ülkesi Portekiz’de iki günlük milli yas ilan edilir. Dönemin Portekiz Başbakanı Jose Socrates yazarın vefatı için; ‘‘Kültürümüzün büyük simalarındandı. Kaybıyla medeniyetimiz bugün fakir kaldı’’ diye demeç verir.

Saramago Nobel ile ilgili bir konuşmasında şunları söyler: "Kayaların yapısını incelemek için başka bir gezegene araçlar gönderebilecek kapasitede olan bu şizofren insanlık, milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmesinden fütursuzca bahsedebiliyor. Mars'a gitmek, komşuya gitmekten daha kolay görünüyor."

‘’Körlük’’ adlı romanında (Can Yayınları, 1999) bir adamın birdenbire kör oluşunu, bunun bir salgın halinde toplumda yayılmasıyla tüm bir uygarlığın dağılmasını anlatır. Bu kitapla ilgili bir soru sorulduğunda sanki günümüzdeki bizleri anlatan şu cevabı verir; "Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlarız."

Bu kitabında (Körlük) şu ifadeyi kullanır Saramago:  "Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra rastlantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yerde çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık." 

Yine aynı kitabında şunları yazar Saramago; ‘’Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz, bu gerçeği hiç unutmamak gerekir.’’   

Son kitabı ‘’Kabil’’de (Kırmızı Kedi Yayınları, 2011)  bütün insanlık tarihini tek cümlede şöyle özetler: "İnsanlık tarihi, Tanrı'yla anlaşmazlıklarının tarihidir; O bizi anlamaz biz de O’nu anlamayız. "

Tam bir kurgu ustasıydı Saramago. Kesinlikle bir defa okunup kenara atılacak kitaplar yazmamıştır. Saramago’yu henüz hiç okumamış olanlar için gerçekten fazlasıyla büyük bir kayıp diye değerlendiriyorum. Saramago’yu tanımak ve anlamak için en azından yazarın ‘‘Körlük’’ isimli kitabı okunmalı diye düşünüyorum…

José Saramago, dönemin Portekiz Hükümeti ‘’İsa'ya Göre İncil'’i sansürlemeye kalkışınca, eşi ile göç ettiği Kanarya Adaları'ndaki Lanzarote adasında 18 Haziran 2010 tarihinde vefat etti. Naaşı Lizbon’a getirildi ve Lizbon’da yakıldı.

Yazarın küllerinin bir kısmı çocukluğunu geçirdiği Azinhaga köyüne, bir kısmı da hayatının son 17 yılını geçirdiği Kanarya Adaları’ndaki evinin bahçesindeki bir ağacın altına gömüldü.

Sıra dışı bir edebiyatçı ve düşünürdü. José Saramago toplum olarak hep karıştırdığımız ‘’sevgi’’yi ve ‘’sahiplenme’’yi şu sözüyle net bir şekilde ayırmıştı; ‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’ 

Şu söz de Saramago’ya ait; ‘’Dünya tüm anlamını yitirmişse gözyaşlarının ne anlamı kalırdı ki." Ve devam eder Saramago; "insan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz."

Farklı siyasi düşünceleri de vardı. Bir ara gittiği İsrail'de, işgal altındaki topraklara da uğrar ve buraları Nazi Almanyası işgali altındaki yerlere, mülteci kamplarını da Auschwitz'e benzetir.

2007 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide yaşadığımız günümüzün tarifini en iyi şekilde yapan şu ifadeleri kullanır; ‘‘Özgürlüklerin giderek daraldığı, eleştirinin yer bulmadığı, çokuluslu şirketlerin, piyasanın totalitarizminin artık bir ideolojiye bile gerek duymadığı, dinsel hoşgörüsüzlüğün yükselişe geçtiği karanlık bir çağda yaşıyoruz.’’

Saramago’nun Berlusconi hakkında düşüncesi de çok ilginçti. Saramago Berlusconi için der ki; ‘’Berlusconi'nin İtalya'ya faşizmi tekrar getirmek istediğine dair en ufak bir şüphem yok. 30'lu yılların faşizmi gibi kol kaldırmak gibi gülünç hareketlerle vuku bulan bir faşizm değil fakat aynı oranda gülünç hareketleri var.’’

Gerçekten de faşizm artık günümüzde sembol olarak gamalı haç, siyah giysiler taşımıyor, saç ve bıyık şekilleri ve gülünç hareketlerle karakterize edilmiyor.  Saramago’nun söylediği gibi; ‘’Siyah gömlekli bir faşizm değil Armani kravatlı bir faşizmdir Berlusconi.’’

Okunması gereken sıra dışı bir yazardı Saramago. O inanmazdı ama yine de toprağı bol olsun.

José Saramago’nun Türkçeye çevrilen eserleri;

Ressamın El Kitabı (Can Yayınları, 1999)
Umut Tarlaları (Can Yayınları, 2003)
Baltasar ve Blimunda, (Gendaş Kültür, 2000)
Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl (Can Yayınları, 2003)
Yitik Adanın Öyküsü  (Merkez Kitaplar, 2006)
Lizbon Kuşatmasının Tarihi (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004)
İsa'ya göre İncil (Merkez Kitaplar, 2006)
Körlük  (Can Yayınları, 1999)
Bütün İsimler  (Gendaş Kültür, 1999)
Bilinmeyen Adanın Öyküsü  (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001)
Mağara  (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005)
Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş (Merkez Kitaplar, 2007
Küçük Anılar, (Can Yayınları, 2008)
Filin Yolculuğu, (Turkuvaz Yayınları, 2009)
Çatıdaki Pencere, (Kırmızı Kedi Yayınları, 2012)
Kabil, (Kırmızı Kedi Yayınları, 2011)

Osman AYDOĞAN  4 Kasım 2016


İçimden Geçenler

Halil Cibran’ın ‘’Deli’’ isimli kitabında ‘‘çoğu zaman geceyi dinlenmenin zamanı olarak düşünür ve anarsınız, oysa gerçekte gece aramanın ve bulmanın zamanıdır’’ diye yazardı. Yine Cibran geceye şöyle hitap ederdi; ‘‘Evet, biz ikiz kardeşiz, ey Gece; çünkü sen evreni görünür kılarsın, ben ruhumu.’’ Ve bana da öyle olur… Her gece, gecenin en zifiri anında uyanır ruhumu seyrederim… Ve ruhumdan; dalından düşen sararmış, solmuş, kızarmış sonbahar yaprakları misali salına salına sözcükler düşer… Ve ruhumdan hızla geçen bir trenin hiç bitmeyen vagonları gibi katar katar cümleler geçer…

***

Şarkıcı Murat Göğebakan’ı yakın bir zamanda (31 Temmuz 2014) genç yaşta kaybetmiştik. Bora Ayanoğlu'nun ''Yunus'' isimli eserinden uyarlanan ‘’Ay Yüzlüm’’ isimli şarkısını severdim. Bu şarkının girişini hatırladım. Melodisi hep aklımdadır. Bulutlu bir gecede dinlemiştim ilk. Ay ışığı bulutlar arasında saklambaç oynarcasına bir görünüp bir gidiyordu. Ve Murat Göğebakan şarkıyı sanki adı gibi göğe bakarak haykırırcasına, bağır bağır bağırırcasına söylüyordu:

Zaman hancı bulut yolcu
Şimdi gitti en son yolcu
Bitmedi mi hasretin borcu
Neredesin ay yüzlüm

***
Hiç kendi kendine kavga etmeyen insan var mıdır ki bu dünyada? İnsanın kendisiyle kavgasında başına adamlar toplanmazmış, araya girenler olmazmış, bu yüzden çok çok uzun sürermiş bu kavgalar.

***
Geçen yaz… Gecenin bir vakti idi… Uzaklardan sahile vuran denizin dalgalarının sesleri geliyordu… Dalida’nın söylediği hepimizin çok sevdiği o meşhur ‘’I found my love in Portofino’’ şarkısındaki dalga sesleri gibiydi… Gün döneli çok olmuştu, henüz bitmese de yaz, güz rüzgârlarının o ürpertici sesi ve ağaçlarda yaprakların haşırtısı geliyordu…

Çok uzaklardan bir müzik sesi geliyordu, o çok sevdiğim nağmeler: Melihat Gülses’in sesiydi, Arda Şendoğan’ın güftesi, İsmet Nedim Saatçi’nin bestesi o çok sevdiğim ve bana hep hüzün şırınga eden Muhayyerkürdî şarkıyı söylüyordu Melihat Gülses: ‘’Boş çerçeve’’ Ne de olsa hüzün hepimize olduğu gibi bana da mutluluk verirdi. (!)

Artık bülbül ötmüyor
Gül dolu pencerede
Yalnız hâtıran kaldı
Ah boş kalan çerçevede

Birkaç sene önceydi, bir Eylül sonunda Bodrum’da ben ve eşim, Melihat Gülses ve eşi, Grup Eşref Vakti üyeleri ve Bekir Ünlüataer bir konser sonrası bir sahil lokantasında gece 03’e kadar sohbet etmiştik…

***

“İlahi Komedya”, İtalyan şair Dante Alighieri’nin, bir vecd anında kendini antik çağda yaşamış olan meslektaşı Vergilius’un düşsel rehberliğinde Cehennem`de başlayan, arada kalmışlığın mekânı Araf`ta devam eden ve nihayet günahsızların huzur bulduğu Cennet`te son bulan düşsel yolculuğunu anlattığı bir eseriydi.

Müzik ise, Yunanlıların muhayyilesine göre, insanlığa peri kızlarının armağanı olan bir sanattı. ‘’Müzikteki 24 aralık, altının ‘en saf’ olan 24 ayar hâlinden mülhemdir!’’ (mülhem: esinlenmiş) diye bir veciz söz vardı. İşte "Dante'nin Yolculuğu" da, bu "en saf"ın arayışıdır bir nevî... ‘’Dante'nin Yolculuğu" hayatımızın merkeziydi, kendisiydi aslında…

Ve hayat her şeyin, ama her şeyin ‘’en saf’’ halini aramakla geçerdi, çorak vahalardaki kurumuş kör kuyularda su arar gibi debelenir dururdu insan ve insan ne kadar debelenirse debelensin hiçbir şeyin ‘’en saf’’ hali bulunmazdı bir türlü…

Ve hayat dediğimiz şey aslında çocukluktan sonra kalan bu sonu bitmez, umutsuz debelenmelerdi… Ve derdi zaten edebiyatçılar; ‘’insan hayatı, çocukluktan verilmiş kocaman bir tavizdir.’’

***

Othello, William Shakespeare'in yazdığı trajedilerden biriydi... Ve oyunda geçen en önemli replik ise şuydu: ‘’Beğendiğimiz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, aşk sanıyorsunuz!’’ Bu sözdeki trajediyi dünyada yaşamayan yok gibiydi...

***

Yaşım ilerledikçe daha iyi düşünüyor ve inanıyorum ki düşünce ufku geniş olup felsefe, sosyoloji, hukuk, tarih eğitimi alanlar İslamı daha iyi özümsüyorlar, yüceltiyorlardı… İslam’a en büyük zararı da bu nitelikleri olmayanlar veriyordu.

Yunus Emre Müslümanda bulunması gereken bazı nitelikleri, erdemleri şöyle ifade etmişti:

Bir kez gönül yıktın ise 
Bu kıldığın namaz değil! 
Yetmişiki millet dahi, 
Elin, yüzün yumaz değil!

Yol odur ki doğru vara, 
Göz odur ki Hakk’ı göre 
Er odur ki alçakta dura 
Yüksekten bakan göz değil!

İnsan başkalarını hor görmeyecek, gönül kırmayacak, insan sevecek, alçakgönüllü, hoşgörülü davranacak, kibirli, yüksekten bakan olmayacak. İnsan, bilgisini çıkar amaçlı kullanmayacak, olduğundan fazla görünerek insanları kandırmayacak, gösterişçi değil, gerçekten bilgili olacak. Bu niteliklere sahip olanların ancak ibadet hakkı olurdu. Yunus Emre bir dizesi ile bu niteliği veciz şekilde ifade etmişti:

Sen elifi bilmezsin 
bu nice okumaktır.

***
Hermann Hesse’nin ‘’Bozkırkurdu’’ isimli romanından birkaç cümle anımsıyorum. Bu sefer de bu cümleler takılıyor zihnime, bir yaz günü gece bana musallat olmuş uyutmayan sivrisinekler gibi:

‘’Her zaman böyle oldu, her zaman da böyle olacak. Zaman ve dünya, para ve güç, küçük ve sığ insanların elinde bulunacak her zaman, asıl insanların elinde ise hiçbir şey. Yalnızca ölüm.’’

‘’Günümüzde yaşamak ve yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. Zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz.’’

“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmesini öğrenmeden yüzmek istemez. Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için dünyaya gelmişler; suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar; düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa bundan ileri bir noktaya ulaşabilir. Ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir. Böyle biri bir gün gelip suda boğulur.''

“İnsanlık ile siyaset birbirini dışlar. İkisine birden hizmet etmek hiç kolay değildir”

 “Erkekleri görüyordum; bugün arzuyla, yarın bıkkınlıkla kahroluyor, yana yakıla seviyor, sevgilere hoyratça son veriyor, hiçbir sevgiye güven beslemiyor, hiçbir sevgide mutluluğu bulamıyorlardı.“

“Kadınları görüyordum sevgiden yanıp tutuşan; aşağılanmaları ve dayakları sineye çekiyor, sonunda kapı dışarı ediliyor, ama bağlandıkları erkekten yine de kopamıyor, kıskançlıkları ve horlanmış sevgileriyle onurları çiğnenmiş, köpeksi bir sadakat sergiliyorlardı.”

“…Ayrıca kendim için daha bir sessiz daha bir el altından gözyaşları döktüm; bir başka gezegende yaşar gibi bütün bu insanların arasında yaşayıp hayat denen şeye akıl erdiremeyen, sevgiye susamışlıktan ölen, ama sevgiden de korkmadan duramayan kendim için gözyaşları”

***

Güz aylarının son günleridir.. Yaprakların artık ağaçlardaki son demidir. O güzel yaz günleri geçmiş, güneşli sonbahar da bitmiştir. Güneş artık dallar arasından solgun solgun bakmaktadır. Gri gri bulutlar da gökyüzünde kümelenmiştir... Börtü böcek yaz konserlerini kesmiş, kuşların cıvıltıları susmuş, yaz otları da sararıp solmuştur. Doğa bir ürkek, bir mahzun, bir hazin sessizliğe bürünmüştür... Uzaklar da sarı, sapsarı, kahverengi, pastel bir renge dönüşmüştür… Murat Göğebakan'ın sesi gibi çığlık çığlığa, bağıra bağıra, haykıra haykıra bir sonbahar daha geçmektedir...  Ve içimden; dalından düşen sararmış, solmuş, kızarmış sonbahar yaprakları misali salına salına sözcükler düşmektedir… Ve zihnimden hızla geçen bir trenin hiç bitmeyen vagonları gibi katar katar cümleler geçmektedir...

Yerlerde solgun yapraklar kurumak üzredir. Kış kapıyı çalmak üzredir. İçimden geçenler beni boğmak üzredir…

Osman AYDOĞAN  2 Kasım 2016


Dört yüz küsur yıllık bir hikâye: Othello


Othello (The Tragedy of Othello, the Moor of Venice), William Shakespeare'in yazdığı trajedilerden biridir. (Remzi Kitabevi, 2013) Othello ise oyunun baş erkek kahramanıdır. Shakespeare'in bu oyunu, takma adı Cinthio olan İtalyan romancı ve şair Giovanni Battista Giraldi (1504 - 1573) tarafından yazılan "Moor of Venice" adlı kısa hikâyesine dayanarak, yaklaşık 1603 yılında yazdığı sanılıyor.  William Shakespeare, Mina Urgan’un deyimiyle aslında metelik etmeyen bir İtalyan öyküsünü bir başyapıta dönüştürmüştür.

Oyun dört ana karakter etrafında döner: Othello, karısı Desdemona, muhafız komutanı Cassio ve güvendiği akıl hocası İago. Othello Kıbrıs'taki Venedik koloni ordusunun Osmanlılarla savaştığı dönemde başarılı ve saygı duyulan Mağrip kökenli zenci bir komutandır.

Oyunun ismi ve başkarakteri Othello’dur ancak oyundaki en ilginç karakter ise İago’dur. Bunun nedeni ise kendine güveni olmayan, kompleks sahibi, tilki kadar kurnaz, sanki Machiavelli'nin ‘’Prens’’ adlı eserinden yararlanmış bir insan olan İago’nun tüm karakterleri adeta birbirine düşürmesi ve tam bir kaosa sebebiyet vermesidir. Oyun Othello ile İago arasında geçen sanki iki kişilik bir strateji oyunudur. Othello; Shakespeare’in, İago'da topladığı kötülük, kurnazlık, yükselme hırsı, şüpheye dayanarak yargıya varma, insanların kaderlerine hükmetme isteği gibi özellikler ile Othello'ya yüklediği dürüstlük, hayata tutunabilmek için çabalama isteği ve insani duyguların en yoğunu ile karşı karşıya kalmak çelişkisini çarpıştırıp bir insanlık tragedyası yarattığı bir oyundur. Oyun sanki dürüstlüğün yalanlara yenilgisini, olumsuzluklara rağmen sevginin korunmaya çalışılmasını anlatan bir trajedidir...

Halk ve ileri gelenler tarafından çok sevilen bu Berberî komutan Desdemona'ya aşık olur. Şehrin ileri gelenlerinden Venedikli bir soylunun kızı olan Desdemona da Othello'yu sevmektedir. Önceleri saygı duyulan bu Mağribi zenci Othello'nun bir beyaz ile evliliği sonucu birçok dedikodu çıkar. Her şeye rağmen evlenen Othello ve Desdemona'nın mutlulukları halkın dedikoduları ve İago'nun kötülükleriyle bir trajediye döner.

Aşk, kıskançlık, ihanet ve ırkçılık konularına değinen Shakespeare’in Othello eseri İşte bu trajediyi anlatır. Bu trajedinin en güçlü teması da “kıskançlık”tır. Ömrü savaşlarda geçmiş, ölümcül tehlikeler atlatmış cesur ve güçlü komutan Othello, karısı hakkında kulağına fısıldanan bir iki yalan sözle bir anda perişan olur. İçine kuşku ve kıskançlık ateşi girdikten sonra Othello, çok acı çeker. Çektiği acının şiddetli olması, karısına duyduğu sevginin büyüklüğündendir.

Othello, 1930'lu ve 1940'lı yıllarda Türkiye'de taşra şehir ve kasabalarında gezgin çadır ve halk tiyatrolarında yaygın olarak ‘’Arabın İntikamı’’ adıyla temsil edilir.

Oyunda geçen bazı ifadeler:

"İnsanlar göründükleri gibi olmalıdır. Eğer değillerse hiç görünmesinler daha iyi."

"Eskiden kalpler el uzatırdı, şimdilerde el uzatılıyor, kalp yok."

"Ne kadar da fakirdir sabrı olmayanlar."

"Anladığım sözlerindeki öfkedir, sözlerin değil."

"En kara günahları işletecekleri zaman şeytanlar, önce ilahi bir kılıfa sokmakla işe başlarlar."

"En büyük kaygısı vicdanlarının, günah işlememek değil, gizlemektir günahlarını."

Ve oyunda geçen en önemli tespit ise şudur:

‘’Beğendiğimiz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, aşk sanıyorsunuz!’’

 Bu sözdeki trajediyi dünyada yaşamayan yok gibidir...

Dört yüz küsur yıllık bir hikâyedir Othello. Ve o trajedinin en büyüğünü artık ülkemizdeki namuslu, şerefli ve dürüst insanlar yaşıyor! Günümüzde de insan (Othello) aynı insan, pislik (İago) aynı pisliktir... 

Osman AYDOĞAN  1 Kasım 2016


29 Ekim: ''En büyük bayramımız''


Cumhuriyet Bayramı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet yönetimi ilan etmesi anısına her yıl 29 Ekim günü Türkiye'de ve Kuzey Kıbrıs'ta kutlanan bir millî bayramımızdır.

2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekaleti'nce (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerilmiş ve bu teklif 19 Nisan'da TBMM tarafından kabul edilmiştir. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde bayram olarak kutlanmaya başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet'in Onuncu Yıl Kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10. Yıl Nutku'nda, bu günü ‘’en büyük bayram’’ olarak nitelendirmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a ayak basarken kafasında var olan projeyi Nutuk’ta şöyle anlatır: “Efendiler.. Bir tek karar vardı, o da milli egemenliğe dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.”

Cumhuriyet neden 29 Ekim’de ilan edildi? Bu soruyu Fahrettin Altay, Atatürk’e sormuş, şu yanıtı almıştır:

''Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.''

Cumhuriyet bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik gibi kavramları içinde barındırır. Bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik Türk ulusunun önem verdiği unsurlar olduğu için, Türk ulusu ancak bir Cumhuriyet yönetim şekliyle yönetilebilirdi.

İkinci Meşrutiyet dönemi aydınlarından Celal Nuri (İleri) Cumhuriyetin ilanını “milletin taç giymesi” olarak takdim etmişti.  Cumhuriyetin millete vaat ettiği “tac” ise;  farklılıkların bir arada yaşamasını mümkün kılma tasavvuru olan “demokrasi” fikrine dayanan toplumsal barış idi... Cumhuriyet’in fazileti, demokrasi ile taçlandığı ölçüde, taç giyen millet, özgür ve barış içinde yaşama imkânı bulabilecektir.  

Şair Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ‘’Cumhuriyetin 50. Yıl Marşı’’nda söylediği gibi:

‘’Cumhuriyet, özgürlük, insanca varlık yolu, 
Atatürk'ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu.’’

''En Büyük Bayramımız'' kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN  29 Ekim 2016


Özdemir Asaf: İnsana ve Aşka Dair

Özdemir Asaf (1923 - 1981); matematik denklemleriyle yalnızlığın hüznünü bir araya getirip, içindeki çocuğa şiir yazdıran şairimizdir. "Her bir yaşam öyküsü, öbür yaşamların parçacıklarıyla tamamlanır’’ diye tanımlar hayatı…

Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. Saatinin akrebi ve yelkovanı olmayan bir şairimizdi… Düşünen bir şairimizdi... Tüm dünyayı kucaklamak isteyen, fakat kolları buna yetmeyen, ("bütün dünyayı kucaklamak istedim, kollarım yetmedi." ) sonra da bunu sessizce kabullenmek zorunda kalan şairimizdi… Sanki oyun hamuruyla oynuyormuş gibi kelimelerle oynayan, onları çeşit çeşit renge ve şekle sokan, insan suretli büyücü bir şairimizdi… Derinliklerin anlatıldığı şiirlerin ustası bir şairimizdi, dizeleri kısa ve öz, bir kurşun kadar öldürücü ancak bir kuşun yuvası kadar naif olan bir şairimizdi… Bir kelimeye bin anlam yüklemiş olan bir şairimizdi… '’Herkes fazlasıyla sevmiş, ben eksikleriyle de sevdim oysa'’ diyerek gerçek aşkı anlatan şairimizdi…

''Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır'' diyerek çağını ve ötesini görebilen bir şairimizdi…

Murathan Mungan kendisi için şöyle söylerdi: "İşim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin. " Muratha Mungan’ın söylediği gibi Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen, İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatan ve kelimelerle dans eden bir şairimizdi… Yuvarlağının köşeleri olan bir şairimizdi… (‘’Yuvarlağın Köşeleri’’, şairin şiir kitabının adı…)

Melih Cevdet Anday bir yazısında şöyle yazardı; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir.’’ Melih Cevdet Anday’ın bu sözünü doğrularcasına felsefi derinliği olan bir şairimizdi…

 ‘’Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz’’ isimli şiir kitabinin ilk sayfasında da; "Herkesin bir hikâyesi vardır ancak herkesin bir şiiri yoktur" İfadesi bulunan bir şairimizdi…

Aşiyan Mezarlığında bir mezar taşında Özdemir Asaf Arun ve Yıldız Moran Arun isimleri yan yanadır. Ve bu mezar taşında, altına da üstüne de kimi zaman erguvanlar, kimi zaman sararan yapraklar, kimi zaman da kar düşen şu şiir yazılıdır:

‘’Sevgi ise sevişeceğiz seninle
kavga ise dövüşeceğiz seninle
ölümü de paylaştığımız yaşamda
ortaklaşa bölüşeceğiz seninle’’

Şiirin adı da ‘’İkilem’’dir…

"Uzağa değil usta, öteye hep öteye gitti; yalnızlığı ondandır!" dizelerin sahibi de 28 Ocak 1981’de öteye gitti, bizim o hep hayıflandığımız ve yakındığımız yalnızlığımız işte bundandır!

Türk şiirinde; Cahit Sıtkı Tarancı "ölüm", Nazım Hikmet "hasret", Ahmet Hâşim "akşam", Yahya Kemal "İstanbul’’dur.  ‘’Aşk’’ın şairi nasıl Cemal Süreyya, ‘’keder’’in şairi nasıl Ahmet Arif ise Özdemir Asaf da ‘’yalnızlığın’’ ve ‘’hüznün’’ sairidir. Ancak hüznü kırılgan, depresif ve umutsuz değil; onun hüznü güler yüzlü ve pozitiftir.

Susadığınızda su içmek gibidir, çok istediğinizde çay içmek gibidir, çok acıktığınızda yemek yemek gibidir Özdemir Asaf’ın şiirleri…

Aşağıda Özdemir Asaf’ın üzerinde düşünmemiz gereken insanı, hayatı ve aşkı kısa cümlelerle anlattığı ve her kelimesi ve her cümlesi ile insanı tarifsiz etkileyen sözlerini sunuyorum… Bu sözlerde kısmen Goethe’nin izlerine rastlanır. Goethe de ‘’Genç Werther'in Acıları’’nda şöyle söylerdi: ‘’Seni seviyorsam bundan sana ne?" Benzer şekilde Özdemir Asaf da şöyle söylerdi: "Neyine bağlandım ki bu kadar, bana bakmayan gözlerine mi, yoksa benim olmayan kalbine mi?..” ''Ona aşığım, çünkü o bana değil.''

Özgemir Asaf'ın şiirlerini ''Lavinia'', ''Alfa'' gibi bulup okumaya sizlere bırakıyorum. Ben onun her biri aforizma niteliğinde olan ve okuduğunuzda sanki siz söylemiş, sanki size söylenmişcesine ruhunuzda, ruhunuzun en derinliğinde hissedeceğiniz sözlerini sunuyorum. Beğeneceğinizi ve üzerinde düşüneceğinizi umuyorum...

Özdemir Asaf’ın insana ve aşka dair sözleri:

• Mutlu edemeyeceksen, meşgul de etmeyeceksin. 

• Bir seni görsün istiyorsan gözüm, bir beni görmeli gözün.

• Bekle dedi gitti; Ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.

• Madem yalandı herşey, bıraksaydın öyle kalsaydı. Bana son yalanın "bende sevdim" olsaydı. 

• İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde ise fesat gizlidir.

• Ne para istiyorum ne de pul. Tek bir istediğim var, o da yalansız bir kul.

• Herkes fazlasıyla sevmiş, Ben eksikleriyle de sevdim oysa.

• İki seçeneğin var; ya kal, ya gitme! 

• Ben ölseydim, o belki ağlardı. Ama o ağlasaydı; Ben ölürdüm...

• Bakarken kıyamamak mı, Yoksa baktıkça doyamamak mıdır aşk?

• Yüzümde hüzünden gölgeler varsa, O hüzün yüzündendir olsa olsa.

• Gelmeyecek bir gideni, olmayacak bir nedeni beklediniz mi? 

• Öğüt; zamanında taze yenmemiş bir ekmeği, başkasına bayat yedirme denemesidir.

• İnsansız adalet olmaz. Adaletsiz insan olur mu? Olur, olmaz olur mu! Ama, olmaz olsun. 

• Dün yağmur yağacaktı, gün döndü, yarın yağdı, Bugün dindi.. Ağlayacaktı.. Kim anlayacaktı… 

• Sen kalıyordun, gide gide, Ben gidiyordum, kala kala. 

• Benim sevdam ulu çam gibidir. Ne güzde yaprak döker, nede kışta boyun büker. 

• Benim en sevdiğim söz ,"sen"den duyduğum "ben"dir. 

• Ben gülüşüne öldüm, o ölüşüme güldü. Farklıydık işte! 

• İnsanin kendine mektup yazması Ve dönüp dönüp onu okuması Yalnızlığın da ötesidir. 

• İnsan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı? Bu, insana bağlı.

• Onu kırmış olmalı yaşamında birisi. Dinledikce susması, düşündükçe susması. Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi, Heykelini yontuyor yalnızlığın ustası. 

• Sırtımızı yaslayıp uyuduğumuz taşları mı atacaklar kafamıza; Taş kalpleri taç yaptık diye başımıza. 

• Keşke sen ben olsan; Seni sevmenin ne kadar zor olduğunu anlasan. Keşke ben sen olsam; Bu kadar sevilmenin tadını çıkarsam.

• Seni büyük buldum, anladım, seni güzel buldum, korudum, seni küçük buldum, uyardım, seni yakın buldum, uyudum, biri yanlış idi, unuttum. 

• Düşümde aşk ile karşılaştım. İnsanı arıyordu. Uyandım, insan ile karşılaştım. Aşkı arıyordu.

• Önce büyük büyük düşündüm. Sonra büyük büyük yaşadım. Ne varsa onlar aldı. Şimdi bana küçük bir ölüm kaldı.

• Çevreme bakındım, yalancıların çoğu unutkan ya da aptal... Kötü ve korkak. Yalanı böylelerinin eline düşüren büyük zekalara kızdım. 

• Mutluluğun gözü kördür, yalnızlık sağır. Ondandır biri tökezleyerek yürür, öbürü uykusunda bile bağırır. 

• Kim bilir kaç kişi ayrı yataklarda birbirine sarılarak uyuyordur. 

• Gelmen bir iyiliktir diyecektim... Kapıyı hep başkaları açtı. 

• Beni benden çıkardınız. Beni benden aldınız. Göz görmeye görmeye. Bir uzağa bıraktınız. Kendime dönmeye. Artık çok geç. 

• Yalnızlık dışarıdan gelmez; insanın içindedir. 

• Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin, kocaman denizlerde ender bir balık gibisin. Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür. Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin. 

• Ne an yaklaştımsa ittiniz ve ne zaman geldimse gittiniz. Siz hep büyük ve önce idiniz. Gerçekten öyle oldu önce siz bittiniz. 

• Aşkın içinde en uzun, içtenliklerini en iyi korumasını bilenler kalmıştır. 

• Bazen dayanmaktır sevmek; hayat nereden vurursa vursun ayakta durabilmek… Bazen yaşamaktır sevmek; soluksuz ciğer gibi sevgisiz kalbin duracağını bilmek… Bazen ağırdır sevmek; sevdiğine layık olabilmek… Ve bazen hayattır sevmek; birini çok uzaktayken bile, yüreğinde taşıyabilmek… 

• Artık benim mutluluk denen bir kavramım olmayacak. Daha mutsuz olmamak için...

• Ağlamak unutmak kadar kolaydır inan...Sevin ağlayabiliyorsan. Sevin ağlıyorsan... Gül ağlayabiliyorum diye, gül ağlıyorum ağlıyorum diye. Sana birşey yapamam ağlayamıyorsan! 

• Beni bundan böyle beklese beklese hüzün bekler, çağırsa çağırsa hüzün. 

• Kendine gel! Seni orada bekliyorum. 

• Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.

• Dünyanın nüfusu ikiye bölünüyor. Yarısı sen oluyorsun, yarısı ben. Sonra ikimiz bir bütün oluyoruz, kimseye sezdirmeden...

• Yaşamak, ilkin sevgi ile sevmek ile başlar, Doğumla, doğmakla değil. Yaşam da sevgisizlikle biter, ölümle, ölmekle değil...

• Kaçmak istedikçe sana yakalanıyorum. Söndürmek istedikçe sana yanıyorum. Yenildim işte! Yine de seviyorum. 

• Bir anlam gelse. Ne varsa alsa gitse. 

• Ağladığımı gör diye ağlamıyorum; Ağladığım için ağladığımı görüyorsun. 

• Beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu.

• Gerçek değer; gelmesi boşluk dolduran değil gitmesi boşluk yaratan.

• Bir sevgiyi anlamak, bir yaşam harcamaktır... Harcayacaksın!

• Bir gün benden şikâyet ettiğin ne varsa, Özleyeceksin! 

• Seni, sensiz de sevebiliyorum. 

• Söylenemiyor çok şey, susmadan. 

• Makyajı akıyor farkının; Herkesleşiyorsun...

• Gülüş bir yanaşımdır bir öbür kişiye; Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye. Anılarından kale yapıp sığınsa bile, Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye.

• Kime sorsam, "Ben senin mutluluğunu istiyorum" dedi. Ne kastınız vardı mutluluğuma, anlamadım gitti. 

• Aşk; iki kişinin sokak kavgasına benzer, Çünkü ayıran hep bir yabancıdır.

• Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.

• Oysa ne çok ağladım ben bir damla yaş dökmeden...

• Sakladığın kendini böldün iki yarım'a; iki kez yaralandın bir yarım yara için.

• Güçlü olmanın türlü yolları vardır, dürüst olmanın bir tek.

• ‘’Bekle!’’ deseydin, gelmeyeceğini bilsem bile beklerdim...

• Bu için için oluşum. Ben seni bulunca, Sen de beni bulasın diyedir.

• Kirli ellerimiz daha temiz, temiz elli kirli gönüllerden. Ne dersiniz? 

• Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım.

• Gidişiyle boşluk yaratanlardan ol. 

• Uykunun içinde bir rüya, rüyamda bir gece, gecede ben... Bir yere gidiyorum, delicesine... Aklımda sen... 

• Boşuna yorulma gönül. Sadece sevmek yetmiyor...

• Adının üstüne anılar koyma. Sen mezar değilsin. Anılar adının ardından gelsin. Sen duvar değilsin...

• Bir kelimeye bin anlam yüklediğim zaman sana sesleneceğim.

• İmkansızları yaşamak mıdır sevmek, yoksa severken imkansız mıdır yaşayabilmek? 

• İnsan parasını kaybedince fakir, özgürlüğünü kaybedince esir, aşkını kaybedince şair olurmuş.

• Benimle ömür geçer mi ki dedim. Senle geçirmeye ömür yeter mi? dedi. İşte bu bana bir ömür yetti.

• Ölünceye kadar seni bekleyecekmiş. Sersem. Beni seni beklerken ölmem ki. Beklersem.

• İyi geceler canım derdin. Gecenin iyiliğinden çok, canın olma düşüncesi yeşerir dururdu içimde.

• Sevmeyi bilmiyorsan kullanma o iki kelimeyi! Yani ne sen kirlet ağzını o sözle. Ne de o söz ağlasın kimin eline düştüm diye.

• Ben yürümeye başlayınca denizlerin üstünde karalarda koşanlar durup bana baktılar. Ben de gittim sığınacağım adaları birer birer batırdım. 

• Objektif ölü bir gözdür, ölmüşünü görür. Göz, görmüş bir objektiftir, gördüğünü öldürür.

• İnsanlar gelmeleriyle boşluk dolduranları severler, gitmeleriyle boşluk yaratanlara âşık olurlar.

• Küçükken hayvanlarla konuşabilsem ne ilginç olurdu diye düşünürdüm. Meğer yıllardır iletişim kurabildiğim bir sürü hayvan varmış.

• Unutsun beni demişsin, bu bana imkânsız geliyor. Çünkü unutmam için önce seni hatırlamam gerekiyor.

• Dost gerçekleri... Düşman işine geleni... Deli ağzına geleni... Aşık içinden geçeni söylermiş...

• Off ! Neyine bağlanır ki insan bu kadar? Sana bakmayan gözlerine mi, yoksa senin olmayan kalbine mi? 

• Sus be yüreğim, bende biliyorum özlediğimi; sus da bilmesin özlendiğini.

• İnsanın zamanı varsa, herşeyin gelmesini beklemeye mecburdur. Her şeyi varsa eğer; Zamanın geçmesini beklemeye mahkumdur.

• Kolay mıdır bir anda herşeyden vazgeçip gitmek, yoksa herşeye rağmen gitmekten vazgeçip sevmek mi gerek?

• Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir. Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. Ve sevecekse sevilen; O hayat herşeye bedeldir.

• Aşk; görmekten çok özlemeyi sever, Dokunmaktan çok düşlemeyi.. Ve aşk öyle haindir ki; Nerde imkânsız varsa gider onu sever.

• Gemilerin çoğu, bir insan yüzünden batmıştır. Denizin yüzünden değil. 

• İnsanı bedenen ameliyat etmek için bayıltmak gerekir, ruhen ameliyat etmek için se ayıltmak.

• İnsanın büyüdükçe mi artıyor dertleri, yoksa insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri?

• Son isteğin nedir? sorusu çok çok kolaydır, ilk isteğin nedir? sorusundan. Çünkü, o soruyu kimse kimseye soramadı korkusundan. 

• Bir kadının alnı dudaklarından daha değerlidir. Çünkü dudaklarından dökülecek olan 'seni seviyorum' sözü, Önceden alnına yazılmıştır...

• Yanına kadar koştuktan sonra, bir adım daha atamayacaksan eğer; Oraya kadar sakın koşma. Sana değil, bekleyene yazık olur. 

• Konuşmak susmanın kokusudur. Ya sus-git, ya konuş-gel, ortalarda kalma. Yalan korkaklığın tortusudur. Dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma.

• Ne zaman nereye gitmedimse, hiç kimseyi de incitmesem de, konular birikti kendiliğinden; ben ne kadar biriktirmesem de.. 

• Aynı günde dört mevsime şahit olmak gibi bir şey bu. Önce özlüyor, sonra ağlıyor, akşamları küsüyor, geceleri çok seviyorum. 

• Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç. Başka şehirleri özleyelim orada seninle. Bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar ikimize yetmez... 

• Tek kişilik miydi ki bu şehir? Sen gidince bomboş kaldı...

• Kendini bir şeye bölmesini bil, Bilmezsen, bir şeyi bilmesini bil, Onu da bilmezsen, anlatıyorum, Olan oluvermez, ölmesini bil. 

• Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Bu yılan doğadaki yılandır, toplumdaki değil. Yanlış anlaşılıyor.

• Şu hayvan o kadar vahşî ki... Onun üstesinden ancak insan gelebilir.

• Off dudağım acıyor" dediğimde, "Öpeyim de geçsin" diyen sevgili; "Yüreğim acıyor" dediğimde çekip gitti…

• Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır.

• Sana bir şiirler olmuş sevgilim. Yüzün-gözün söz içinde. Hangi imla kitabına baksam, benden ayrı yazılıyorsun. 

• İki tür nokta var; biri önüne ve ardına bakar, biri ardına bakmaz ardını noktalar.

• Gelmesen önemli değil, gelsen önemli olurdu!.. Gelmemen büyük yalnızlığımı doldurdu.

• Özgürlüğü elinden alınan çocuğa büyük derler.

• Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.

• Bir kez geçer, bir insan bir karşı'ya, Ondan sonra artık herşey karşı'dır.

• Yaşamak için bırakılmış bir yön baktım, yoktu: Ben direnmek için elimden gelin yaptım. 

• Tutkuların evinde savaş kırıkları var; Kül olmuş bir bütün'ün yonga yanıkları var. Eski özlemlilerin yeni bahçelerinde, Anı kuyularının suskun çığlıkları var. 

• Biri gelir sorarsa... Sana beni sorarsa... Gitti der misin? Gittiğimi söyler misin... Gidiyorum ben sana, benimle gider misin? 

• Seni bulmaktan önce aramak isterim. Seni sevmekten önce anlamak isterim. Seni bir yaşam bitirmek değil de, sana hep hep yeniden başlamak isterim.

• Sil ağzının kenarını, yine gülüşünden cennet akıyor...

• Sustuğunu bilen olgundur, bildiğini susan değil.

• Ağzında yalan varken konuşma! 

• Ne zaman imkânsızı seversen, işte o zaman gerçek seversin.

• Kendi bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.

• Evlilik, iki kişilik yalnızlıktır.

• Benim söylemek için çırpındığım gecelerde, siz yoktunuz. 

• Sevilenin yanlışı görünmez, sevilmeyenin görüntüsü yanlıştır.

• Dünüyle ünlü insanlar bugün gün yüzü görmezler.

• Söylenemiyor çok şey, susmadan..

• Anı bahçelerinde üşümek sıcaktı.

• Ölüm; ben seni utanç ile titrerken gördüm.

• Yolun geleceğini çizdim, geçmiş gibi.

• Açlık insanı öldüren, partileri yaşatan bir olaydır.

• Her seven sevilenin boy aynasıdır. Sevmek sevilenin o aynaya bakmasıdır.

• Bugüne en uzak gün, dün.

• Solan renkleri boyamakta o boyasız boyacı.

• Ölebilirim bu genç yaşımda. En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim. Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda, sevgilim, seni bir akşamüstü düşündürebilirim. 

• Dün sabaha karşı kendimle konuştum. 
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı. 
Onu vurmaya gittim ve kendimle vuruştum.

• Her korkan kaçmaz. Ama her kaçan, korkaktır. 

• Ona aşığım, çünkü o bana değil.

Osman AYDOĞAN   28 Ekim 2016





Tanburi Cemil Bey


Büyük tanbur üstadı Cemil Bey’in (1873 - 1916) ölümünün 100. yılında, Eylül 2016’da güzel bir kitap yayınlandı reklamsız, tantanasız ve sessizce Lütfiye Aydın tarafından: ‘’Dehanın Sesi, Tanburi Cemil Bey’in Romanı’’ (Remzi Kitapevi, 2016)

Bu kitap için yazarı Lütfiye Aydın şöyle diyor: ‘’Bu kitap elbette ne biyografi, ne tarih, ne de bir müzik kitabı… Alışılmışın dışında bir roman yalnızca... Bütün kaygılarıma karşın, yakın geçmişte yaşayan gerçek bir değerimizi, ölümünün 100. yılında roman kahramanına dönüştürerek, hem duygusal hem de düşünsel evrenini anlatmaya çalıştığım, bunun için de yıllarımı verdiğim için bile kendimi mutlu sayıyorum. ‘’

Yazar bu kitabında ayrıca Cumhuriyet döneminin ilk yılları ile 1930’ların sanat dünyasından kesitlerle Cemil Bey’in oğlu olan Mes’ud Cemil Tel’in Nâzım Hikmet’le dostluğunu da anlatır.

Cemil Bey’in oğlu olan Mes’ud Cemil’in babasını anlattığı güzle bir kitabı var: ‘’Tanburi Cemil'in Hayatı’’ (Kubbealtı Neşriyatı, 2016)

Bir de yazar Beşir Ayvazoğlu, 1930''ların sanat, edebiyat ortamı ile toplumsal hayatını anlattığı '''Ateş Denizi'' (Kapı yayınları, 2013) adlı romanında Tanburi Cemil Bey''in biyografisini yazmaya çalışan roman kahramanını anlatırken hem Tanburi Cemil Bey'i tanıtır hem de Osmanlı'’dan Cumhuriyete geçişin sancılarıyla yüklü bir Türkiye tarihini de anlatır. Ancak bu kitap sadece Tanburi Cemil Bey’in hayatını anlatıyor diyebiliriz.

Tanburi Cemil Bey 1873 yılında İstanbul'da doğar. Müzik aleti çalmaya karşı ilgisi on yaşlarında keman ve kanun ile başlar. Daha sonra başladığı ve ismi ile bütünleşen tanbur sazı ile ustalık derecesine ulaşır. Tamburi Ali Efendi'nin de öğrencilerindendir. Hatta Ali Efendi'nin, Tanburi Cemil Bey’i dinledikten sonra "eline bir daha tanbur almayacağını" söylediği rivayet olunur. Tanburdan başka, klasik kemençe, lavta ve viyolonsel gibi sazları aynı ustalıkla icra ederek başlı başına bir ekol sahibi olur. Müzik aleti çalmakta erişilmez bir mertebeye yükselen Cemil Bey aynı zamanda çok iyi bir bestekârdır.

Cemil Bey, Türk musiki tarihinin en büyük tanbur virtüözüdür. Eline aldığı herhangi bir sazı da kısa bir müddet sonra çalabilmektedir. Cemil Bey tanbur sevgisini şöyle anlatır: "... bir müddet keman çaldım, bunun sodasını acı buldum. Bir müddet de kanun çaldım, akordundaki müşkilat sebeb-i terk oldu. Nihayet tanburda karar kıldım. Bu asil ve rengin saz üzerinde işlediğim nağmatı icra ettikçe hissiyatıma küşayiş gelir, hayalim genişler, acı teessürlerim bir müddet içün olsun benden uzaklaşırdı."

Ölmeden önce oğlu Mes’ud Cemil için, "duyarak çalarsa bedbaht olur, duymadan çalarsa müziği bedbaht eder" diyerek müzisyenin tamamen kafasındakini ellerine dökebilmesinin bedelini anlatır.

Türk sanat müziğinin mihenk taşıdır Cemil Bey. Bütün eserleri güzeldir ama ‘’Çeçen Kızı'’ bir başka güzeldir. ‘’Çeçen Kızı’’ında tanbur resmen konuşur, tanbur ağlar, sanki tanbur hüzünlü bir hikâye anlatır gibidir.

https://www.youtube.com/watch?v=beb4tBI0fo4

Cemil Bey kendine has icra biçimleri ile alaturka müzikle klasik Batı müziğini birbirine yakınlaştırır. Yani gelenekten yepyeni şeyler çıkarır. Yenilikçi, öncü bir sanatçıdır. Bu nedenle Tanburi Cemil Bey, müziğin Doğu’ya açılan ihtişamlı kapısıdır.

Cemil Bey sağduyulu, genel kültürü geniş bir insandır. Terbiyeli, sessiz, çekingen, özel hayatında şakacı ve nükteli bir yaratılışı vardır. Türkçeyi güzel konuşur ve konuşacak ve çeviri yapacak kadar Fransızca bilir. Güzel yazı yazar, anlatmak istediğini de iyi ifade eder. Batı kültürü hakkında da bilgisi vardır. Kalabalığı sevmez, devamlı hüzünlü bir insan olarak yaşamıştır. Yüzünde hep hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları vardır. Bunu da eserlerine yansıtır.

Döneminde çok tanınmış, sevilmiş. Padişahların huzurunda çalmış, veliahtlara, sultanlara ders vermiş. Ama içine kapanık yapısı, prensiplerine bağlılığı ve sert kişiliği ile giderek yalnızlaşmış. Bu nedenle ölümüne kadar derin bir yalnızlığın içinde kederli bir dünyada yaşamış. 43 yaşında öldüğünde cenazesine mahalle bekçisi dahil 13 kişi katılmış. Mezarı Mevlanakapı’da, Merkezefendi Mezarlığı’ndadır dense de tıpkı Şükûfe Nihal gibi mezar yeri bile bilinmiyor. Bu kadar gözden ve gönülden ırak dünyayı terk etmiş gitmiş. 

Nâzım Hikmet Ran’ın yanında büyüdüğü dedesi Nâzım Paşa dindar bir adamdı ve Mevlevi tarikatına bağlıydı. Konya valiliğinde bulunduğu sıralarda Nâzım da orada yaşıyordu. Paşa’nın evinde toplantılar düzenlenir, Mesnevi okunur, tasavvufi sohbetler yapılırdı. Nâzım da bu toplantılarda bulunur, gördükleri ve duydukları ona çok tesir ederdi. Çocukluk yıllarını paşa dedesinin konağında geçiren şair konaktaki gromofondan yükselen Cemil Bey'in nağmelerinden de ziyadesiyle etkilenir. Ve Nazım, geleneksel kurallar içerisinde yazdığı ilk dönem üslubunun örneği olan ‘‘Cemil Ölürken’’ isimli pek bir kimsenin bilmediği şiirini Cemil Bey'in oğluna, arkadaşı Mes’ud Cemil'e ithaf eder.

Cemil Ölürken

Elâ gözleri dalgın, geniş alnı sararmış
Bir sanatkâr hastadır, Cemil hasta yatıyor
Odayı bir matemin görünmez rengi sarmış
Başında duranların kalbi yorgun atıyor

İnce parmaklarını ıslattı gözyaşları
Odanın sükûnunda hıçkırıklar inledi
Hastanın yavaş yavaş çatılırken kaşları
Sanki derinden gelen bir sâdayı dinledi

Mukaddes elemini andı bir kere daha;
Uzak serviliklere çevirerek yüzünü
Ah! Ey gafi faniler iman edin Allah'a!
Bir ilâhi ruhun da geldi işte son günü...

Çok kudretli oluyor bir dehanın gururu
Ecel! onun yanına sende el bağlayıp gir!
Nefesinle titreyen fânilerden değil bu
Ölmeyen bir sanatkâr ölüm döşeğindedir

Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini 
Şimdi geniş alnında ebedin gölgesi var
Başında ağlayanlar sonuncu bestesini
Ağır ağır kapanan gözlerinden duydular.

Nazım Hikmet, Alemdar Gazetesi, 21 Kasım 1920.

Daha önce Avrupa’dan döndüğünde tam bir zamanın hippisi olan Yahya Kemal Beyatlı’yı da bildiğimiz ‘’Yahya Kemal Beyatlı’’ yapan Tanburi Cemil Bey idi…

Yahya Kemal 11 yıl Paris’te yaşar ve alafranga biri haline gelmiş olarak Paris’ten geri döner. Döndüğünde burada her şeyi Fransa ile mukayese eder ve en salaş dönemini yaşayan Osmanlı’nın hiçbir şeyini beğenmez. Bir toplantıda Tanburi Cemil Bey ile tanışır. Tanburi Cemil Bey’in taksimleri, müziği Yahya Kemal’i mest eder. Kendisi bu hadiseyi “O gün benim önümde altın bir kapı açıldı. Ben o gün memleketimin kültürüne döndüm” diye anlatır. Ve sonrasında Cemil Bey’in tutkulu hayranlarından olur.

Yahya Kemal Beyatlı Varşova’da iken karlı, hüzünlü bir havada Klasik Batı Müziği yerine Tanburi Cemil Bey’i dinleyerek ve o müzikle hem Avrupa’dan hem de yaşadığı çağdan uzaklaşır.  

Yahya Kemal’in içinde Tanburi Cemil Bey'den bahsettiği ‘’Kar Mûsikîleri’’ isimli şiiri Türk şiirinde en iyi ''kar'' şiirlerinden birisidir. Yahya Kemal bu şiiri 1927 yılında işte yaşadığı Varşova`da büyükelçi iken kaleme alır. Şair kendisine ilham veren kar havasını şöyle anlatır: ''Varşova`da elçilikte bulunduğum bir akşam odamda çalışıyordum. Dışarıda kar yağıyordu. Orada kar başladı mı günlerce aylarca durmadan yağar. İnsanda bin yıl sürecek bir yağış tesiri bırakır. Bir kuytu manastırda koro halinde söylenen dualar gibi gamlı ve bir erganun ahengi insanda ne tesir yaratıyorsa orada yağan karın öyle hüzünlü ve devamlı bir sesi vardır... Kar musikisi işte bu atmosferin ürünü...” Varşova 1927

Kar Mûsikîleri

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...
Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

Üstad Tanburi Cemil Bey’i anlatan güzel bir belgeseli bağlantıda veriyorum. Tanburi Cemil Bey’i daha iyi tanımak için izlemenizi öneririm. Belgeselin ardından da Cemil Bey’in taksimleri var.. Kaçırmamanızı isterim.

https://www.youtube.com/watch?v=vcShkvp-Xpk

Yüzyıllarda bir gelip geçen bir kuyruklu yıldız misali, sanat ufkumuzda bir anda belirip kayboluveren Tanburi Cemil insanca bir gaflet içinde, ömrü boyunca başka bir devri özler; toplumunu daha çağdaş bir noktaya götüreceğini düşündüğü yenilik çabalarının günahını kanıyla ödeyen bir mutlakiyet idaresi hükümdarının devrini... 

Ve "İlhami" mahlaslı divanına:

Bağ-ı alemde içre zahirde safadır saltanat
Dikkat etsen manevi gavgaya cadır saltanat
Bu cihanın devletine etme hırs u tama
Pek sakın İlhami, zira bi-bakadır saltanat

Sözleriyle başlayacak kadar insan kalabilmiş olan bir padişah sanatkârın, II. Selim'in devrini... Yaşadığı yalnızlık, kederi ve hüznü bundandır Cemil Bey’in. Eğer günümüzde yaşasaydı Cemil Bey, muhakkak ki Atatürk dönemini özlerdi, o dönemin hayaliyle yaşardı.

Yahya Kemal Beyatlı Cemil Bey için “O bir dâhidir, eğer o dâhi değilse, dâhi kimdir” der. Oscar Wilde'nin şu sözü Cemil Bey’i anlatır gibidir: “Toplum oldukça hoşgörülüdür. O her şeyi affeder, deha dışında”. Bu nedenle Cemil Bey’i de unuttuk gittik. TV’deki yoz eğlence programlarına devam ta ki toplum yok olup gidene kadar!

"Çok insan anlayamaz eski musikimizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden"

derdi Yahya Kemal! Başka ne diyem ben!

Itrî'ye atfedilen cümleyi Tanburi Cemil Bey için aynen aktarıyorum: ‘’O şafak vaktinin cihangiri’’ idi…

Rûhu şâd olsun....

Osman AYDOĞAN  26 Ekim 2016


Sultan II. Abdülhamid ve Özlenen Medreseler

19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk yıllarında Osmanlı Devleti’nin başında bulunmuş, bir nevi başkanlık sistemi uygulayarak devlet idaresini bizzat yürütmüş olan Sultan II. Abdülhamid söz konusu döneme damgasını vurmuştur. Hükümdarlık süresinin 33 yıl gibi uzun bir döneme yayılması da bu damgayı pekiştirir. Hükümdarlık yıllarının yakın bir dönem olması ve günümüzde varlığını devam ettiren birçok kurumun temellerinin Sultan II. Abdülhamid’in döneminde atılmış olması, o yıllarda yaşanan hadiselerin Türkiye’nin bugününe tesir etmesi bu dönemin bir hayli tartışılır olmasına sebep teşkil etmiştir.

Yakınçağ Osmanlı tarihi uzmanı olan ve özellikle Sultan Abdülhamit dönemine ilişkin araştırmalarıyla tanınan Prof. Vahdettin Engin, “II. Abdülhamid ve Dış Politika” (Yeditepe Yayınları, 2005) adlı eseri ile tartışmalı bir döneme açıklık getirir.  

Bu kitabı anlatmadan önce bir düşüncemi aktarmak istiyorum…

Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur.

Sağıyla, soluyla zihnimiz önyargılar, semboller, kült ve idoller tarafından işgal edilmiştir. Abdülhamid; ya “Kızıl Sultan”dır ya da “Ulu Hakan”dır. Abdülhamid; ya “korkak, vesveseli, zavallı’’dır, ‘’millete kan kusturmuş’’tur ya da “sade, müşfik, münzevi, dikkatli, hafızası güçlü, nazik ve kibar, cesur, sabırlı, hayvansever, tabiatsever ve  mizahsever.”dir… (Tırnak içinde olması Abdülhamit’i anlatan kitaplardan alıntı olduğu içindir.)

Yine Abdülhamid’i anlatan bir kitaptan yine bir alıntı: “Mevzilerde bir kurşun, siperlerde bir çığlık, secdede bir dua olan, cennetmekân ulu hakan Sultan II. Abdülhamid Han.” Bu satırlardaki bir “bilgi” değil, kendisinden hiç kurtulamadığımız bir “hamaset”tir. Bir nehir; membağı, uzunluğu, genişliği ve debisi ile bir akarsudur. Bu bir “bilgi”dir. Bu nehir  karşısında “duygulanmak” da İnsan olmamızın gereğidir. Biri bilim alanı, öbürü duygu ve değerler alanına giren bir kavramdır. Fakat toplum olarak bu kavramları bizler hep birbiri ile karıştırırız. ‘’Bilgi’’ye ihtiyacımız olduğu yerde ‘’duygu’’muzu kullanırız. Tıpkı Abdülhamid’de olduğu gibi, tıpkı Lozan’da, Musul’da olduğu gibi…

Türk dostu Amerikalı tarihçi Stanford Shaw, Abdülhamid dönemini “Tanzimat’ın zirvesi” olarak anlatır. Halbuki İslamcılara göre Tanzimat neredeyse bir “ihanet”tir! Abdülhamid 1876’da Mebusan Meclisi’ni açış nutkunda imparatorluğun nasıl geri kaldığını, güçsüz düştüğünü anlatarak sanki bir Tanzimatçı imiş gibi aynen şu vurguyu yapar: “Bugünkü Avrupa medeniyetinin en evvel ülkemize ithal edilmesi...” Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmak istediği neydi o zaman? Ama İslamcılar Atatürk’ü sevmezler, ancak Abdülhamid’i de göklere çıkarırlar.

Hukuk sahasında kadın­ erkek eşitliği yönündeki adımlar da Abdülhamid zamanında atılır. İngiliz - ­Rus yakınlaşması karşısında Almanya ile çok sıkı ilişkiler kurar, genç subayların Alman eğitimiyle yetiştirilmesini sağlar. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda modernleşme sürecini, siyasi, toplumsal ve kültürel değişiklikleri ele alan İlber Ortaylı'nın ‘’İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’’ (Timaş Yayınları, 2016) isimli kitabı bu dönemi en iyi anlatan eserdir. 

Girişte bahsettiğim Prof. Vahdettin Engin’in “II. Abdülhamid ve Dış Politika” adlı kitabında verilen Padişahın Sadrazam'a yazdığı 13 "hususî irade"nin metinlerine baktığımızda Sultan II. Abdülhamid’in;  (dış siyaseti açısından) Rusya’yı yanı başımızda ürkütülmemesi gereken bir dev olarak gördüğü, Almanya ve Avusturya’yı dostane ilişkilerin geliştirilmesi gereken devletler olarak düşündüğü, İran’ı ise Osmanlı Devleti’nin rakibi olmakla birlikte İslam devleti olması hasebiyle diğer Batı devletlerine karşı gücün kırılmaması için iyi geçilmesi gereken bir devlet olarak değerlendirdiği görülmektedir. Bu değerlendirme Abdülhamid’i çok seven, yere göğe sığdıramayan İslamcılar tarafından ne yazık bugün dahi yapılamamaktadır.

Bu kitapta ilginç bir bölüm var… Hani Türkiye’de Osmanlı medreselerini savunan ve medreselerin kapatılmasına hayıflanan bir kısım zevat var ya… Sanki bu bölüm onlara cevap gibidir.

Kitapta Japon İmparatoru’nun, İslamiyet’in muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir din heyetinin ülkesine gönderilmesini Sultan Abdülhamit’ten talep ettiğini yazıyor.  Abdülhamid bu talep üzerine ne cevap vermiş? Onu da kitaptan okuyalım:

“Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife, yani Peygamberimizin vekili olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim. Şöhret yapmış ilmiye mensuplarını tanıyordum. İçlerinde şahsen hürmete şayan çok şahsiyet vardı. Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler. Fakat ilmi kudretleri olduğu kadar, cihanı telakki tarzları, bu kadar büyük ve İslamiyet’in mukadderatı üzerinde tesir yapacak mevzuu ele almaya, neticelendirmeye müsait değildi. Velhasıl Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimlerine ve onları yetiştirecek kaynaklara sahip değildik. Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu.”

Osmanlı’ya özenenlerin, Osmanlı’nın medreselerini özleyenlerin özendikleri Osmanlı’nın ve özledikleri medreselerin hali işte bu. İşin tuhaf tarafı ise bu medreseleri özleyen İslamcıların kendilerinin de Abdülhamid’in tarif ettiği din adamı vasıflarına bile sahip olamayışlarıdır.

Görüldüğü gibi Tarihi “anlamaya” çalışmak yerine, önyargılarımızı savaştırıyoruz. Önyargılar yerine bizi araştırmalara yöneltecek meraklarla, kült ve idoller yerine analitik düşünceyle zihinlerimizi harekete geçirmiyoruz…

Girişte de vurguladığım gibi toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur.

Eğer bu eksikliklerimiz olmasaydı işte o zaman anlardık Osmanlı’yı da, Abdülhamid’i de, medreseleri de, Türkiye Cumhuriyeti’ni de, Lozan’ı da, Musul’u da… Hatta hatta günümüzü, 15 Temmuz 2016'yı da...

Osman AYDOĞAN   25 Ekim 2016


Herkes ve Birkaç Kişi


İdeolojinin şiirle ilişkisine dair bir bağ bulan ilk düşünür Platon (Eflatun)’dur. Platon şairleri Devlet’in dışında bırakmak ister ve şiiri insanlar üzerindeki etkisi bakımından tehlikeli bulur.  Bu anlamda Platon’un yaklaşımı çerçevesinde şiir, ideolojik olarak “muhalif” bir konumdadır.

Bu anlamda 1980 ihtilâli sonrasında Türkiye’de şairlerin sindikleri, korktukları ya da bezdikleri iddia edilir. Bir görüşe göre de, ihtilâl sonrası topluma dayatılan depolitizasyon şiiri de içe dönükleştirmiştir. Bu çerçevede Murathan Mungan ise “sistem”in bireye dayattığı rolleri ve bu rollerin bireyler tarafından istemsizce üstlenilmesini şiirlerinde sıklıkla işler… Murathan Mungan’ın bu şiirlerinden birisi de ‘’Herkes ve Birkaç Kişi’’ isimli şiiridir.

Murathan Mungan bu şiirde de olduğu gibi Türkçe’yi çok iyi kullanan bir yazardır, şairdir. Bu özelliğini de şöyle anlatır: "İşim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin. "

Murathan Mungan, Osmanlı zarafetini günümüze taşıyan adamdır. Murathan Mungan, okuyucusunu kendi akrabası olarak görür. Bir yazısında şöyle der: “Hayattan kaçtım, sanata sığındım. Yazıyı evlat edindim, okurları akraba”  “Rüzgâr Kâhini” adlı şiirinde ise 19. yüzyıl Fransız şairlerinden Charles Baudelaire’in ‘’Şer Çiçekleri’’ne bir gönderme yaparak: “Ey okurum/uzak akraba/bir giz aramızdaki yangın” dizeleri ile okurlarına seslenir.

Bu nedenle "ne zaman içime biraz fazla baksam, yükseklik korkum depreşir" diyerek insan ruhunun ne kadar derin olduğunu en güzel şekilde anlatan Murathan Mungan’ın şu sözlerini sizi evlat edinen bir akrabanın sözleriymişçesine içinizde hissedersiniz:

"Hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil." 

"Sessizliğe borcum var, birkaç kelime."

‘’Kabuklarımızı dünyaya çarpa çarpa kırmaya çalışıyoruz.’’ 

"Can kırıkları, cam kırıkları gibi değildir. Öyle süpürünce gitmez; içinde kalır insanın, aklına geldikçe de batar."

''Hatırladığınız dünler, hayalini kurduğunuz yarınlardan daha fazla olmaya başlıyor.''

"Hepimiz varoluşumuza bir anlam ararız. Kundak ile kefen arasındaki şeyin adı ömürdür, hayat değil. Hayatı biraz da kendimiz yaparız." 

"Dört tane gerçek dost edin, tabutunu taşısın yeter." 

"Aşklarım, arkadaşlarım, dostlarım dağılıp gitti herkes... İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde." 

"Acı veriyorsa geçmiş, geçmemiş demektir."

''Aşk kapıyı çaldığında hemen açma, bazıları çocuklar gibi zile basıp kaçıyor... ''

‘’Şu meydanlar, caddeler, sokaklar, ölmüş ruhlarıyla yürüyen insanlarla dolu!’’

"Hayatım, içimden geçen cümleler içinde geçti."

"Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü? Beden yorgunluğu dediğinden ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtamaz beni sanırken, her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum.."

Mungan’ın şu sözleri ise şiiri ve şairi ideolojik olarak “muhalif” bir konumda gören Platon’u haklı çıkarır:

'’Yozgat 1915 öncesi 70 evde piyano olan bir yerdi, şimdiyse milletvekili olarak Bekir Bozdağ çıkıyor.’'

‘’Türkiye'de her şey olabilirsiniz, ama asla rezil olamazsınız." 

"Türkiye'nin resmi dini iki yüzlülüktür." 
….

Ama ben şairi değil şiirini anlatacaktım: ‘’Yağmur herkese yağar, ama bazısının içine işler!’’

Bu kadar güzel olmak zorunda mıydı bu dizeler?

Herkes ve Birkaç Kişi

Yağmur herkese yağar
Güneş ısıtır herkesi
Mevsimler herkes içindir
Yalnız çığ altında kalan
Sele kapılan her zaman bir kaç kişi

Herkes içindir aşk da ayrılık da
Yalnızca bir kaç kişi ölür acıdan
Eskiden ölümle tartılırdı ayrılık
Kiminin hayatı yalnızca unutkanlıktan

Her şey, herkes için değildir oysa
Kimi hiç birşey öğrenmez karanlıktan
Yalnızlığı kullanmayı bilmez kimi
Kimi ayrılamaz karanlıktan

Yağmur herkese yağar
Ama çok az insan tutar yağmurun ellerini
Onca şarkı onca film onca roman
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi

Çığ altında kalan sele kapılan
Aşktan ve acıdan ölen
Bir kaç kişi dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Diğerleri dinler, seyreder, geçer gider
Geçer gider herkes
Hikayelerdir geriye kalan

Murathan Mungan

Osman AYDOĞAN  24 Ekim 2016


İhtiras

İrlandalı yazar Oscar Wilde’ın (1854-1900) ‘’Salome’ isimli bir eseri vardır. Wilde  “Salomé” oyununu Marcus ve Malta İncillerindeki bir hikâyeden ve bu hikâyenin Flaubert gibi ressamlar tarafından tasvirinden esinlenerek yazmıştır. Salomé “femme fatale” yani baştan çıkaran kadın karakterini işleyen bir oyun olduğundan döneminde müstehcen bulunarak ahlaki sebeplerle yasaklanmış ve 1893’te yazılan eser ancak 1907’de seyirciyle buluşabilmiştir. Alman besteci Richard Strauss da daha sonra Wilde’nin Salome oyununu bir perdelik “müzikli dram” yapısında bir opera haline getirmiştir. Wilde’ın “Salomé”si 1923, 1953 ve 2011 yıllarında beyazperdeye uyarlanmıştır. 

Oscar Wilde Alfred Douglas’la yaşadığı büyük aşk nedeniyle yargılanmış, hapse düşmüş ve en sonunda da sürgüne gönderilmiştir. Oscar Wilde'nin şu sözü sanatçının hayatının özeti gibidir: “Toplum oldukça hoşgörülüdür. O her şeyi affeder, deha dışında”.

Maksadım Oscar Wilde'yi nlatmak değildir. Gelelim ''Salome'' hikâyesine. ''Salome''deki hikâye özetle şu şekildedir:

Roma İmparatorluğu döneminde Filistin’de yaşayan Kral Hirodes kendisini ve karısını aşağılayıcı söylemlerinden ve de halkı kışkırtmasından korktuğu için Vaftizci Yahya’yı zindana attırmıştır.

Kralın karısının ilk kocasından olan kızı Salome, kraldan habersiz zindandan çıkarttırdığı Yahya’ya âşık olur. Öpmek ister. Yahya yüzüne bile bakmaz. Bu, Salome’yi hınçlandırır. 

Kralın da üvey kızı Salome’ye zaafı vardır. Bir saray eğlencesinde Salome’nin dans etmesini ister. Salome, “Daha sonra söyleyeceği bir dileğinin yerine getirilmesi şartı ile” dansa razı olur. Kral söz verir. Salome üzerindeki yedi tüllü elbise ile dansa başlar. Tülleri teker teker çıkarır. Son tül çıkarıldığında dans biter. Kral mest olmuştur. Ancak Salome’nin dileği Yahya’nın başıdır. Kral çok direnir. Ama sonunda cellatlara emir verir. Yahya’nın başı tepsi içinde getirildiğinde, Salome kesilmiş başı dudaklarından öper. 

Salome Yahya’nın kesik başı tepsi içinde kendine sunulduğunda şöyle der: “Dalgalar da, seller de söndüremez ihtiras denilen ateşi...” Kral verdiği sözden pişman olmuştur. Salome’nin kesik başı öpmesi onu iğrendirmiştir. Kral Salome’nin de kafasının kesilmesini emreder.

Eserdeki hikâye bu kadar.

Bu hikâye bana bir İspanyol atasözünü hatırlatır: “İnsanı, hangi zevkle günah işliyorsa o zevk öldürür!” Pek çok insanın sonunu ya tutku ya da saplantılarının getirdiğini, pek çok muktediri iktidardan “alışkanlıklarının” indirdiğini Tarih bize göstermiştir.

İşte bu nedenle Salome Yahya’nın kesik başı tepsi içinde kendine sunulduğunda aslında tarihi bir tespiti söylüyordu: “Dalgalar da, seller de söndüremez ihtiras denilen ateşi...” Ama İspanyol atasözü de bu gerçeğin sonunu hatırlatıyordu: “İnsanı, hangi zevkle günah işliyorsa o zevk öldürür!”

Tarihte Hitler'den Mussolini'ye, Saddam'dan Kaddafi'ye bütün muhterislerin sonu zevkle işledikleri günah gibi olmuştur. Tarih baba bunu böyle bilir ancak bir tek muhterisler bilmezler....

Osman AYDOĞAN   23 Ekim 2016


Olvido


‘’Fahriye Abla’’sıyla tanıdığımız Ahmet Muhip Dıranas'ın en bilinen ve en harika şiirlerinden birisidir ‘’Olvido’’...

Olvido olarak yazıldığında "unuturum", olvidó olarak yazıldığında ise "o unuttu", isim olarak (el Ovido) kullanıldığında ise unutulmuşluk, meçhullük, yitiklik anlamına gelen bir İspanyolca sözcüktür ‘’Olvido’’...

Unutmanın sanki gamları, kederleri alacakmışçasına unutuşa en güzel seslenen bir şiirdir Olvido… Hava kararınca çöken aşk acısını, yalnızlığı, gamı, kederi, endişeyi ve bunlardan kurtulma çabasını en güzel anlatan bir şiirdir Olvido... Türkçenin en güzel, en sert, en yumuşak, en kederli şiiridir Olvido. Yalnızlığın başka hiçbir şiir tarafından bu kadar güzel anlatılamadığı bir şiirdir Olvido…

Freud'un; ''Gerçeğin sesi yavaş çıkar'' sözünü haykırıcasına gerçekleri sizi rahatsız etmeden usul usul anlatan bir şiirdir Olvido...

Cemal Süreyya'ya göre, Dıranas'ın şiirleri arasında 19. yüzyılın önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire karamsarlığının ve iç sıkıntısının en çok hissedildiği şiirdir Olvido... 

Edip Cansever’e göre şiirimizin klasiklerinden, köşe taşlarından biridir, en başlarda gelendir Olvido… Edip Cansever'in en sevdiği şiirlerden birisidir Olvido…. Edip Cansever'in; ''Bildiğim tek şey, yaşlanmayan bir şiirdir 'Olvido', Türk şiirinin başyapıtlarından biridir'' diye tanımladığı şiirdir Olvido...

Edip Cansever ‘’Şiiri Şiirle Ölçmek’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2009) isimli kitabında şunları yazar Olvido için:

“ 'İşte böyle kendime hayatımı anlatıyorum' diyen Nietzsche, ekler gibidir. 'Fısıldanan sözlerdir fırtınayı getiren; güvercin ayaklarıyla gelen düşünceler yönetir dünyayı.' Bu sözleri bir an için şiire uygulayabilirsek, karşımıza sık sık çıkacak şiirlerden biri de 'Olvido'dur diyebilirim. Gerçekten de bütün dizeler güvercin ayaklarıyla doluşuyor şiire: Usul usul, sokulgan, biraz da ürkek. Ama bir toz ve tüy karışımını havalandırıyor gene de. Sessizliğin katılığı, sessizliğin yumuşaklığı bu. Sonra? Başlıyor yaşamını anlatmaya. Kime? Kime olacak, kendi yaşamını kendine. Dış dünya ile bir diyalog kurmuyor Dıranas. Kurmasın! Nasıl olsa fısıltılarla gelen o ürpertili monoloğu duyuyoruz biz. Ölüsüne iç çeken, yasını içine akıtan bir tragedya kişisi gibi konuşuyor kendi kendisiyle. Adı olmayan bir mevsimin içinde sanki, haziransız, eylülsüz…''

Kızarmış, sararmış, solmuş sonbahar yapraklarının dallarından kopup salına salına düşüşü gibi içinizdeki karamsarlığı, kasveti, kederi, hüznü, yalnızlığı alıp salına salına evrene salan bir şiirdir Olvido...

Adı olmayan bir mevsimin içinde sanki, haziransız, eylülsüz bir şiirdir Olvido:

Olvido

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola.
Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyaç ağaçlı, kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi âşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! ey sen! Esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından.

Ey unutuş! Kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! Kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip DRANAS

Osman AYDOĞAN   22 Ekim 2016



Gece Büyüyen Başaklar


Gazetelerde şehit haberleri görürürsünüz. Sanki nesne gibi.. Üç şehit, beş şehit gibi.... Eğer sayı tek ise haber bile verilmez... Veya sanki olay Patagonya'da olmuşcasına, en alt sayfalarda umursamadan verilir; ''Bir Şehit'' gibi... Ertesi gün de gazetelerde şehit ilanları görürsünüz: Fidan gibi gencecik aslan fotoğrafları, altına isim, rütbe, tertip yazıları, bazen doğum tarihi, şehit tarihi… Ve genellikle artık okuyana hiçbir anlam ifade etmeyen, şehit ailesine hiçbir katkı sağlamayan sıradanlaşmış ibareler, ifadeler; ‘’… Silah arkadaşlarımızı kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeyiz. Merhuma Tanrı’dan rahmet, kederli ailesine ve silah arkadaşlarımıza başsağlığı dileriz..” Ve genellikle de altına şu yazılır: “Kara Kuvvetleri Komutanlığı personeli” veya  ‘’Jandarma Genel Komutanlığı personeli’’…

Aslında şehidi en iyi tanımlayan Mehmet Âkif idi: “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor” diyerek ve ''Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber'' diyerek bitirdiği o meşhur ‘’Çanakkale Şehitlerine’’ isimli şiirinde... O günlerde şehidin bir değeri vardı, bir anlamı vardı, bir kıymeti harbiyesi vardı, toplumda bir ağırlığı vardı, toplumun şehit karşısında bir mahcubiyeti vardı...

Ancak asıl anlatmak istediğim konu fidan gibi gencecik aslanların nasıl şehit oldukları değil, şehidin, şehadetin anlamı da değil. Asıl anlatmak istediğim o fidan gibi gencecik aslanların nasıl doğdukları…

O fidan gibi gencecik aslanların nasıl doğdukları öğrenmek ister misiniz? Buyurun işte o zaman:

Gece Büyüyen Başaklar

Sen doğduğun gece tosunum 
Ne melekler indi gökten 
Ne toplarla selamlandı gelişin 
Zifiri karanlığın ortasında
Bir garipçeydi beklenişin

Anan sancılar içindeydi tosunum 
Ufacık yüreğine düğümlenmiş yüreği 
Kanlı bir dünyayı kucaklıyordu 
Babanın geceler yığılmış gözlerine 
Geceler korkulu sevinçlerle parıldıyordu

Sen doğduğun gece tosunum 
İnsanlar uyuyordu bir yanda 
İnsanlar öbür yanda koşuşuyordu 
Aydın ümitler kiminin içinde 
Kara duygularla boğuşuyordu

Sen doğduğun gece tosunum 
Başka çocuklar da doğuyordu 
Dünyanın bilmem kaç yerinde 
İnsanlar insanları boğazlıyordu

Sen doğduğun gece tosunum 
Başaklar boy atıyordu

Dr. Celalettin Algan

Osman AYDOĞAN  21 Ekim 2016


Sykes - Picot Anlaşması 


İngiltere ve Fransa arasında Çarlık Rusya’sının da dâhil olduğu Ortadoğu’nun paylaşıldığı iddia edilen 1916 tarihli Sykes-Picot anlaşmasının (16 Mayıs 1916) bu sene 100. yıldönümü.

Ne yazık ki tarih bilmeyenler tarafından bu anlaşma (Sykes-Picot) temcit pilavı gibi karıştırılıyor. Hatta Kût-ül Ammâre ile de mukayese ediyorlar. (Temcit pilavını sevenler Sykes-Picot anlaşmasının Kût-ül Ammâre zaferinden 17 gün sonra yapıldığını dahi bilmezler.)

1915'te Arabistan Yarımadası'nı ele geçiren İngiltere’nin maksadı, Osmanlı'ya karşı ayaklanan Mekkeli Şerif Hüseyin'i destekleyerek Irak ve Filistin toprakları üzerinde kendisine bağımlı bir Arap devleti kurmaktır. Mekke Şerifi Hüseyin ile Mısır'daki Britanya Yüksek Komutanı Mc Mahon arasında böyle bir antlaşma gizli olarak imzalanır. Fransa böyle bir plana karşı çıkıp Britanya'ya baskı yaparak yeni bir antlaşma yapılmasını ister. Böylece Sykes-Picot anlaşması yapılır.

Anlaşmayı yazanlar Mark Sykes ve François Georges-Picot'tur, İmzalayanlar ise Edward Grey ve Paul Cambon'dur. Bu anlaşma ‘’Küçük Asya Antlaşması’’ (Asia Minor Agreement) olarak da bilinir.

Uzun hikâye; bu anlaşmaya göre bölge İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaşılıyordu. 1917'deki Rus devriminden sonra Rusya antlaşmadan vazgeçmiş, Lenin gizli olan bu anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır.

Şimdiki sorun şu ki tarih bilmeyenler bölgenin paylaşımının ve bölge ülkelerinin bugünkü sınırlarının çizimini –öncesini hiç görmeyerek, öncesi sanki hiç yokmuş gibi davranarak- “Sykes-Picot” Anlaşmasına dayandırıyorlar. İşte en büyük cehalet burada başlıyor.

“Sykes-Picot” Anlaşması tam anlamıyla Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması değil, parçalanmış, ölmüş, bitmiş, tükenmiş imparatorluğun pay edilmesi anlaşmasıdır. Ancak yukarıda izah edildiği gibi Rusya anlaşmadan vazgeçince bu anlaşma da uygulanamamış, yok hükmüne düşmüştür.

“Sykes-Picot” Anlaşmasını sanki bugünün sınırlarını çizen bir anlaşma olarak görenler; Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalini görmezler. Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da kendi hâkimiyetini kurduğunu dile getirmezler. 1882’de Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edildiğini hatırlamazlar. Libya hariç Kuzey Afrika’daki Osmanlı varlığının yüzyılın başlarında zaten Fransa işgalleri ile sona erdiğini hiç mi hiç anımsamazlar. Mehmet Ali Paşa’nın, oğlu önderliğindeki ordusunun Kütahya’ya kadar geldiğini akıllarına bile getirmezler. Balkan Savaşına giren Osmanlının 47 tümeninden 16’sının tamamen imha olduğunu geri kalan otuzunun da etkisiz insan yığını olduğunun farkına bile varmazlar.

Görüldüğü gibi “Sykes-Picot” Anlaşması ölmüş bir imparatorluğun cenaze töreni gibiydi…

Ancak anlatıldığı gibi bu da uygulanamadı.. Çünkü Ortadoğu’da modern ulus devletlerin sınırlarına, Birinci Dünya Savaşı sonrası bir dizi anlaşma ile şekil verildi. Paris, San Remo, Kahire, Sevr bunların en önemlileri. Nitekim Türkiye sınırı, sonuçta Sevr ile değil, Lozan ile değişti. Antakya ve Musul’un statüleri ancak otuzlu yıllarda belli oldu vs.

Amacım tarih dersi değil, bunlar zaten Ortaokul tarih ders kitapları bilgileri. Benim amacım bugüne bakmak:

Tarihçi Eric John Hobsbawm “Kısa 20. Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı'' (Everest Yayınları/Siyaset Dizisi, 2006) adlı eserinde  şöyle yazar:

“İnsanlığın anlaşılabilir bir geleceği olacaksa, bu geçmişin ya da şimdiki zamanın sürdürülmesiyle olamaz. Üçüncü bin yılı bu temelde kurmaya çalışırsak başarısızlığa uğrarız. Ve başarısızlığın bedeli, yani değişmiş bir toplumun alternatifi, karanlıktır.” (787-788)

‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir’’ derdi Halil Cibran. Çünkü bugün için övünülecek bir şeyi olmayanlar hep düne sığınırlar. Bugün için edebi, felsefi, sanatsal, maddi ve manevi bir birikimi olmayanlar, bugünü iyi geçmeyenler teselliyi dünde, geçmişlerinde ve atalarında bulurlar.

Hobsbawm’ın bir de ‘’Tarih Üzerine’’ (Agora Kitaplığı, 2009) isimli güzel bir kitabı daha var.  Hobsbawm bu kitabında dünün, geçmişin ve tarihin nasıl kötüye kullanıldığını ve nasıl istismar edildiğini şöyle anlatır (s. 6-7):

“Nasıl haşhaş, eroin müptelalığının hammaddesiyse tarih de milliyetçi, etnik ya da fundamentalist ideolojilerin hammaddesidir. Geçmiş bu ideolojilerin asli öğelerinden birisi, belki de asli öğesidir. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa böyle bir geçmiş her zaman için yeniden icat edilebilir. (...) Geçmiş, meşrulaştırır. Geçmiş, övünülecek fazla bir şeyi olmayan şimdiki zamana daha şerefli bir arka plan sunar (...). Bizim, genel olarak tarihsel olgulara karşı bir sorumluluğumuz bulunduğu gibi, özelde tarihin siyasal-ideolojik açıdan istismar edilmesini eleştirmek gibi bir görevimiz de var.”

Hobsbawm hiçbir yoruma yer vermeyecek kadar açık ve net söylemiş.

Ben yine sözü Halil Cibran’a bırakacağım. Derdi ki Cibran: ‘’Dün bir rüya, yarınsa bir hayaldir. Rüyayı mutlu, hayali umutlu yapan bugündür. Bugüne iyi bak.’’

Bugüne iyi bakamayanlar, bugünü iyi olmayanlar bir aciz gibi, bir meczup gibi düne sığınırlar. Dünleri yoksa da sığınılacak bir dün yaratırlar. Tıpkı Kût-ül Ammâre’de, Sykes-Picot’da olduğu gibi, tıpkı Lozan'da, Musul'da, Yeni Osmanlıcılık oyununda olduğu gibi..…

Osman AYDOĞAN   20 Ekim 2016


Musul'a Dair Hazin Hatıralar 

Günlerdir Musul konuşuluyor... Yedi düvel de orada savaş veriyor... Şimdiyi bırakıp sizi maziye götürmek istedim... Biz Musul'u nasıl kaybettik? Birinci Dünya Savaşında Osmanlıyı anlamadan Musul'un kaybını da anlayamayız. Günümüzü anlamak için de okumaya değer diye düşünüyorum..

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Genel Durum ve Yığınaklanma
     

Birinci Dünya savaşı genel olarak bir Almanya –İngiltere hesaplaşması idi… Birinci Dünya Savaşının İngilizler açısından ağırlık merkezi Hindistan ve Hindistan yolunun güvence altına alınması idi… Çünkü 20. Yüzyılın başındaki jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında Körfez her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Bu yığınağın bir başka belki de asıl amacı da Körfez Arap şeyhlerinin ve aşiretlerinin kendilerini Osmanlıya karşı desteklemeye hazır oldukları mesajını vermekti. Bu şekilde Türklerle Arapların ayrıştırması amaçlanmıştı.

Bu maksatla; İngiltere, daha Osmanlı savaşa girmeden 29 Eylül 1914 tarihinde (Osmanlı savaşa 29 Ekim 1914’te girmişti, Osmanlının savaşa girmesine daha bir ay vardır) iki zırhlı savaş gemisi ile (Espiegle ve Dalhousie isimli zırhlılar) Osmanlı iç suyu statüsündeki Şattülarap’a girerek Hürremşehr yönüne ilerlemiş, daha sonra da Odin ve Lawrance zırhlıları da Basra’da Şattülarap çıkışına konuşlandırarak Basra’yı abluka altına almışlardır. .

Daha önce de İngiltere Alman zırhlısı Goeben ve Breslau’u bahane ederek Çanakkale çıkışını abluka altına almıştı. Böylelikle İngiltere daha Osmanlı savaşa girmeden Çanakkale ve Basra çıkışlarını abluka altına almıştır. Daha sonra da Osmanlının İskenderiye’de bulunan birkaç eski Osmanlı hücumbotunun bulundukları yerden ayrılmalarına izin vermeyeceklerini belirterek Çanakkale ve Basra’dan sonra Suriye ve Filistin kıyılarını da abluka altına almıştır.

20 Ekim 1914 tarihinde ise (Osmanlı savaşa 29 Ekim günü girmişti) Hindistan’dan getirdiği Sefer Görev Gücünü Bahreyn’e konuşlandırmıştır.

Bütün bu yığınak İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşında ana mihverinin ve ağırlık merkezinin Körfez, Basra ve Irak olacağını göstermekteydi.

Ayrıca İngiltere; Goeben ve Breslau Çanakkale’ye gelmeden (16 Ağustos 1914) önce Osmanlı hanımlarının yüzüklerini satarak alımına katkıda bulundukları ‘’Sultan Osman I’’ ve ‘’Reşadiye’’ zırhlılarını son taksiti ödenmesine rağmen Osmanlı denizcileri toka töreni için gemiye çıktıklarında gemilere tam Osmanlı sancağı çekileceği anda el koymuşlardır. (28 Temmuz 1914)

Kısaca Osmanlı Birinci Dünya savaşına girsin girmesin Abadan petrollerini ve Hindistan yolunu korumak ve Arapları yanlarında tutmak için İngilizler Basra’ya çıkarma yapacaklardı. İngiltere’nin hazırlığı ve yığınağı bu yöndeydi…

Ancak Osmanlı İngiltere’nin bu maksadını ve hazırlığını göremeyerek Irak cephesini ihmal etmiş, hatta diğer cephelere bu cepheden kuvvet kaydırmıştır. Irak cephesini destekleyecek menzil hattını (ikmal hattı ve ikmali) da zayıf tutmuş, destekleyememiştir.

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardı. Bunlar İngiltere ve Rusya idi. Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıydı:  İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.

Hal böyleyken; Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardı.

1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’te Irak’taki Ordu kâğıt üzerinde üç tümene çıkarılmıştı ama İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştı. (Değişen hiçbir şey yoktur… Türkiye’nin güneyinde –Suriye ve Irak- bir savaş vardır, Türkiye’nin Güneydoğusunda ise bir yangın vardır. Ancak Türk ordusunun ağırlıklı gücü hala Trakya’dadır…)

Hemen arkasından gelen Sarıkamış felaketi, muhtemel takviyelerin ve hatta Irak’tan bazı birliklerin acilen Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açtı.

İngiltere’nin bu yığınaktan ve stratejiden amacı Osmanlı imparatorluğunun Güneydoğu Anadolu bölgesi ile Irak, Suriye ve diğer Arap memleketlerinin Fransa ile paylaşılması kapsamında; Abadan petrollerini korumak, kuzeye doğru ilerleyerek Rusya ile birleşmek ve Türk kuvvetlerinin İran’a girerek Hindistan yolunu tehdit etmesini önlemek maksadıyla Irak Cephesi açılmıştır.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Harbinde Irak cephesinin yanında ayrıca; Çanakkale Cephesi, Kafkas Cephesi,  Suriye Cephesi ve Avrupa’daki cepheler olmak üzere beş cephede muharebe etmiştir.

İngilizler Irak cephesini açmadan önce Osmanlı imparatorluğunun savaş planı ise Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden Rusya‘ya darbe vurmak, Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât ve Çanakkale’yi korumak için Trakya’da önemli bir kuvvet bulundurmayı ön görüyordu.

Bu plan ise tamamen Osmanlıyı korumaktan ziyade Alman cephelerini rahatlatmak için açılmıştı. Şöyle ki;

- Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden harekât yaparak bu bölgede Rus askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât yaparak bu bölgede İngiliz askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- İleride bahsedileceği gibi Irak Cephesinde Kût-ül Ammâre zaferinden sonra --başarıdan faydalanılmayarak -  harekâta devamla İngilizleri Basra’dan döküp atmak yerine muzaffer orduyu İran’a göndererek İngilizlerin körfezde kalmalarını sağlayarak bu güçlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek,

- Hatta Çanakkale Deniz zaferinden sonra kara savunma harekâtını kıyıda tutmayarak İngilizlerin karaya çıkmasını, böylece savaşın uzamasını sağlayarak bu kuvvetlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek.

Irak’ta İngiliz Harekâtı ve Cereyan Eden Muharebeler

İngiliz ırak seferi kuvvetleri Orgeneral Perry Lake komutasında; bir adet Hint kolordusu (üç adet piyade tümeni, üç adet piyade tugayı ve bir adet topçu tugayı) bir adet piyade tümeni ve iki adet piyade tugayından teşkil edilmişti.

İngilizler'in "Mezopotamya Seferi" adı verdikleri Irak Cephe’si, Hindistan'ın Bombay şehrinden hareket eden, İngiliz ve Hintli birliklerden oluşan kuvvetlerin 15 Ekim 1914'te Bahreyn ve 21 Kasım 1914'te Basra Körfezi'ndeki Fav Yarımadası'ndan başlayarak Irak Basra'yı işgali ile açıldı. Bu bölgede askeri gücü oldukça zayıf olan Osmanlı kuvvetleri işgale karşı direnemediler. Basra'yı geri almak üzere, Binbaşılıktan Yarbaylığa terfi ettirilen Süleyman Askerî Bey cephe komutanlığına atandı.

Yerli Araplar ve gönüllülerden topladığı kuvvetlerle Şuayyibe'de İngilizlere karşı taarruza geçen Süleyman Bey, üç gün süren savaşın sonucunda yenilgiye uğradı. Bu savaşta bacağından yaralanan Süleyman Askerî Bey, gözlerinin önünde kendi yetiştirdiği gencecik vatan evlatlarının şakır şakır öldüğünü görüp, üzüntüden Bercisiye koruluğu yakınlarında intihar etti. (Nisan 1915)

Artık önemli bir direnişle karşılaşmayacağına inanan İngilizler, Basra vilayetindeki önemli stratejik mevkileri ele geçirerek buradaki durumlarını sağlamlaştırmayı ve Bağdat'a İlerlemeyi hedefliyorlardı. Gerçekten de fazla bir direnişle karşılaşmadan önce Kurna'yi daha sonra da Kut-ül Ammâre'yi işgal ettiler. (25 Eylül 1915)

Kût-ül Ammâre kaybedilmesi Bağdat'ı büyük bir tehlikeye düşürmüştü. İngilizler Bağdat'a oldukça yaklaşmışlar, yolları üzerinde mağlup Osmanlı kuvvetleri düzgün bir şekilde Selman-ı Pak'a çekilerek burada bulunan hazır mevzilere yerleşip, savunma önlemleri aldılar.

Selman-ı Pak Muharebesi

İngiliz kuvvetlerinin ırak topraklarına çıkması ile birlikte iki taraf arasında cereyan eden dokuz adet muharebeden Selman-ı Pak Muharebesi hariç olmak üzere hepsi İngilizlerin lehine sonuçlanmıştır.

1915 Kasım’ında 45. Tümen ve Kafkaslardan da 51. ve 52. Tümenler bölgeye gönderilerek Selma-ı Pak takviye edildi. Bu arada Bağdat’ta bulunan 45. Tümen’in de eksiklikleri tamamlandı. 45, 51 ve 52. Tümenler Osmanlı Ordusunun en seçkin birlikleri arasındaydı.

İngilizler kuzeye doğru ilerlerken, tarih boyunca bütün orduların başına gelen durumla karşılaştılar. Kendi ikmal hatları uzarken, hasımlarının yolu kısalıyordu.

22 Kasım 1915'te Selman-ı Pak'a taarruz eden İngilizler şiddetli bir direnişle karşılaştılar. İngilizler, Osmanlı kuvvetlerinin karşı taarruzu sonucu 4.500 kişi civarında kayıp vererek 25 Kasım'da Selman-ı Pak’tan ayrılarak Kût-ül Ammâre'ye doğru çekildiler

Kût-ül Ammâre Zaferi

Osmanlı kuvvetleri taktik prensiplere uygun olarak çekilen kuvvetlerle teması sürdürerek sıkı bir takip harekâtına giriştiler. 51. Tümen İngilizleri takip etti, Aziziye’de İngilizler imhadan kurtuldular. İngiliz kuvvetleri takipten kurtularak nefes almak için aslında savunmaya hiç de müsait olmayan Kût-ül Ammâre’ye sığınmak zorunda kaldılar taktik prensiplerden olan ‘’yeniden tertiplenemeden ve teşkilatlanamadan’’. Ve İngiliz kuvvetleri burada hızla sıkı bir kuşatma altına alındılar. (05 Aralık 1915)

Muharebenin cereyan ettiği Kût-ül Ammâre bölgesi Basra’ya 415 km Bağdat’a 356 km mesafede ve Dicle dirseği içerisinde yer alan bir bölgedir. Üç tarafı bataklıkla kaplıdır. Açık olan tek tarafı ise Osmanlı kuvvetleri tutmuştu.

Osmanlı kuvvetleri bir taraftan 18. Kolordu (45. ve 51. Tümenler) ile Kût-ül Ammâre’yi kuşatırken diğer taraftan da 13. Kolordu (35. ve 52. Tümenler)  ile İngilizlerin güneyden gelecek kurtarma kuvvetlerine karşı Kût güneyinde savunma mevzi oluşturdular. Bu şekilde hem içe hem dışa bakan klasik siper hatları oluşturularak Kût-ül Ammâre Basra’dan koparıldı. Bu savunma sayesinde İngilizlerin yardıma gelen kuvvetlerini tamamı yenilgiye uğratıldı.

Kurtuluş ümidi kalmayan, erzak ve cephane sıkıntısı çeken General Townshend, önce kimi kaynaklara gör bir milyon, kimi kaynaklara göre ise iki milyon Pound değerinde altın vererek esaretten kurtulmaya çalıştı. (Arap Lawrence olarak bilinen Thomas E. Lawrence de bu planın bir parçasıydı.) Müzakerelerin sonunda Halil bey kayıtsız şartsız teslim olmalarını talep etti. General Townshend Halil Bey’e 26 Nisan’da mektup yazarak Kût’u teslim etmeye hazır olduklarını bildirdi. Halil Bey ise birlik, silah ve cephaneleri teslim etmesi şartıyla istediği yere gidebileceği cevabını verdi.

Townshend ise tüm silah ve cephanesini yok ettirerek 29 Nisan 1916’da teslim oldu.

Yaklaşık beş ay süren kuşatmanın ardından, 13 general, 481 subay ve 7 bini Hintli 13 bin 300 İngiliz askeri Türk birliklerine teslim oldu. Tarihe Kût-ül Ammâre zaferi olarak geçen savaşlar sırasında İngilizler 40 bin kayıp ve esir verirken Türk birlikleri ise 25 bin askerini kaybetti.

Musul ve Kerkük'ün kaybı

Bu zaferden sonra Başkomutanlık büyük bir yanılgıya kapılarak Dicle bölgesindeki harekâtın sona erdiğine hükmederek, bu cepheyi ihmal etmiş, Almanların telkiniyle 18. Kolordu İngilizlere karşı yalnız bırakılarak 13. Kolordu’nun İran cephesine gönderilmesi, cephenin zayıflamasına neden olmuştur. Sonradan 13.Kolordu Irak Cephesine getirilmiş olmasına rağmen sonuç değişmemiştir. İngiliz karşı taarruzuyla önce 22 Şubat 1917’de Kût-ül Ammâre’yi tekrar ele geçirmişler, sonra da 11 Mart 1917’de Bağdat’ı ele geçirmişlerdir. Mütarekenden sonra ise Musul ve Kerkük kaybedilmiştir.

Sonuç olarak muhteşem bir zafer ziyan edilmiştir.

İtilaf devletleri Çanakkale’den çekilirken Irak’a 1915/16 kışında gönderilen takviyeler durumu biraz düzeltip Kût zaferini sağlamıştı ama bu İngilizlerin nihai ilerlemesini geciktirmekten başka işe yaramadı. Enver bu sırada, yani stratejik dengenin sürdüğü 1916 yılında Almanlara yaranmak için en güçlü dört tümenden oluşan 15. Kolordu’yu Galiçya’ya, 13. Kolordu’yu da İran bozkırlarına göndermiştir. Hâlbuki bu iki kolordu Güney cephesinin savaşın sonuna kadar tutulmasını sağlayabilirlerdi.  

Bütün bunlara rağmen Musul yine de kaybedilmeyebilirdi. Musul’un kaybını Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta Ali İhsan (Sabis) Paşa’ya yükleyerek ‘’alçak bir düşünce, mantığı yenmiştir’’ diyerek şöyle anlatır:

‘’(Ali İhsan Paşa) Tevhidi efkâr gazetesinde yayımlattığı kendi savaş öyküleri arasında, Ateşkes Anlaşmasının (Mondros) yapıldığı günden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta, Dicle Grubunun tutsak düşmesi sorumluluğunu yalnız, o zaman grup komutanı olan (şimdi Doğu Cephesinde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey’e yüklemesi de bu karakterinin açık bir kanıtıdır. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22’nci alaylarla avcı alayından kurulmuştu. Bunlardan başka, ayrıca Beşinci Tümenden 13 ve 14’üncü alaylar da parça parça tutsak verildi. Ateşkes Anlaşmasından bir gün önce 13.000 kişinin tutsak verilmesi, 50’ye yakın topun elden çıkması gerçekte kendisinin, duruma uygun olmayan bir buyruk vermesinden doğmuştur. İşte bu durum, Musul ilinin elden çıkmasına yol açtı. Oysa, Ateşkes Anlaşmasının (Mondros) yapılacağı biliniyordu. Gruba, Keyare dayangasına çekilmek için yönerge verilseydi İngilizler, Grubu tutsak etmek şöyle dursun, yenemezlerdi bile. (Dicle Grubuna) Beşinci Tümen de katılabilirdi. Böylece, Ateşkes Anlaşması yapıldığı zaman, tutsak düşen sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Ama alçak bir düşünce, mantığı yenmiştir.’’

Mazi kalbimde bir yaradır

Maksadım kimseyi suçlamak değildir. Maksadım mazide bir gezi yapmaktır… ‘’Musul ve Kerkük’’ denilince bana maziyi hatırlatır. Mazi deyince de mazi bana sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosunu hatırlatır:

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Arif Nihat Asya söyler dururdu zaten:

‘’Perdeleri örtük
Lambaları sönük
Sırtında yıllar yük
Hatıraları kırık dökük
Bir yer olacak orada
Adı Kerkük’’

Mazi kalbimde bir yaradır ve beni zaman zaman ağlatan işte bu hazin hatıralardır…

Osman AYDOĞAN  19 Ekim 2016



Goya ve ‘’3 Mayıs 1808 – Kurşuna Dizilenler’’ ve ''2 Mayıs 1080 -Memlüklerin Saldırısı'' Tablosu

Francisco Goya (1746 - 1828), Romantizm akımının önde gelen isimlerinden olan İspanyol ressam ve gravür sanatçısıdır. İspanyol saltanatının saray ressamı olarak çalışan Goya'nın eserlerinin yaşadığı döneme ait bilgi veren önemli belgeler olduğu düşünülür. Portreleriyle de ün kazanmış olan ressam, sanatındaki yaratıcı ve yıkıcı öğeler ve cesur resimleriyle kendisinden sonra gelen Manet, Picasso ve Francis Bacon gibi isimleri etkilediği düşünülür. Modern sanatın öncülerinden biri olarak kabul edilen ressamın eserlerinin büyük bir bölümü Madrid'de Museo del Prado'da (Prado Müzesi) sergilenmektedir.

Goya’nın 1814 yılında tamamladığı ve halen Madrid'deki Prado Müzesi'nde sergilenen ünlü “3 Mayıs 1808- Kurşuna Dizilenler” diye ünlü bir tablosu var. Tablonun da öyküsü şöyle:

Napolyon, Fransa’ya cumhuriyeti getirme masalıyla başa geçtikten sonra çevresine baskı kurarak kendini imparator seçtirir. Kilisede kendisine taç giydirir. Ondan sonra da İspanya’ya saldırır. Goya bu çalışmayı, Fransızların 1808'de Madrid'i işgali sırasında, Napolyon'un ordularına direnen İspanyolların anısına çizer.

Bu direniş aynı zamanda Yarımada Savaşı'nın da tetikleyicisi olur. İspanyol ressamın, aynı boyutlardaki eş çalışması ''2 Mayıs 1808 -Memlüklerin Saldırısı'' da tıpkı bu tablo gibi İspanya'nın geçici hükümeti tarafından, Goya'nın önerisi ile ressama ısmarlanır. Goya, Aragonca yazdığı bir mektupta bu tabloları yapma amacını şöyle açıklar: ‘’….. Avrupa'nın zorbalarına karşı giriştiğimiz şerefli ayaklanmanın en olağanüstü ve kahramanca hareketlerini fırça darbelerim ile ebedileştirmek.’’

Bahsettiğim gibi Goya’nın “3 Mayıs 1808- Kurşuna Dizilenler’’isimli tablosu adı belirtilen tarihte Fransa güçlerinin işgal ettiği Madrid’de sivil halkı kurşuna dizmesini işliyor. Kurşuna dizilenler Goya'nın ''2 Mayıs 1808- Memlüklerin Saldırıs''nda tasvir ettiği Memlüklere saldıran direnişcilerdir. Bir nevi Memlüklerin intikamı alınır. 

Bu yazıdan amacım ne Goya’yı tanıtmak ne de İspanyoların direnişini anımsatmak. Amacım bu tabloda var olan küçük bir ayrıntıyı göz önüne getirmek: ''2 Mayıs 1808 - Memlüklerin Saldırısı'' tablosunda yer alan Memlükler zorla Mısır'dan getirilmiş değillerdir. Memlüklerin Fransa yanında yer alması Mehmet Ali Paşa'nın tamamen güçlünün yanında yer alma kaygısı, yağcılığı ve yardakçılığından kaynaklanmaktadır. Fransa'nın İspanya'yı işgali sırasında Memlukler resmen Fransa'nın tetikçisi olurlar.

Yani Batı'nın Müslüman kullanması yeni değildir. Batı, Müslüman kullanmayı her zaman sevmiştir. Müslümanlar da her zaman güçlünün yanında yer almayı ve Batı tarafından kullanılmayı. Bugün emperyalizmin jandarmalığından emperyalizmin taşeronluğuna terfi eden ve halen Ortadoğu'da Suriye'de, Irak'ta, Musul'da birbirini boğazlayan Müslümanlar bunu düşünmeli diye değerlendiriyorum. Tabii ki bir zerre tarih bilinci ve bir miktar akıl kırıntısı varsa...

Aşağıdaki 1. resim: Goya'nın “3 Mayıs 1808- Kurşuna Dizilenler” tablosunu, 2. resim de ''2 Mayıs 1808- Memlüklerin Saldırısı'' tablosudur. Memlukler 2. tabloda görülmektedir. 

Osman AYDOĞAN  18 Ekim 2016








Adı Kerkük


Dışarıda kalmış vatan olan, ata toprağı, Türkmen şehri Kerkük yağmalanırken, Türkmenler katledilirken, tapu kayıtları imha edilirken seyredenlerin mezhep ve ABD aşkına Musul sevdaları ibret vericidir…

Türk ulusunun ortak bilinçaltına işlemiş satırları Arif Nihat Asya hatırlatırdı: ‘’Perdeleri örtük/ Lambaları sönük/ Sırtında yıllar yük/ Hatıraları kırık dökük/ Bir yer olacak orada/ Adı Kerkük...’’

Adı Kerkük

Yılların ötesinden gelen
Kanatları yorgun kuşum
Büyük Kar'da ablam doğmuş
Küçük Kar'da ben doğmuşum

Masallara karışmış
Eski eski eski günlerde
Parmakla gösterilmişiz
Nişanlarda düğünlerde

O ipek çilesiymiş yumuşak
Ben bembeyaz kartopuymuşum

Bir gün, hastalanmış ablam
Muska da kâr etmemiş ekşi toprak da
Şimdi yatıyor annemle babamın
Yattığı yatakta

Ben -gördüğünüz gibi- uzakta uzakta
İkinci çocukluğumu emeklemekteyim
Onların çağıracağı saati
Hızır beklercesine beklemekteyim

Daha gelmedi mi sırası
Uçup ey kuşlar büyük küçük
Akıp ey bulutlar köpük köpük
Siz söyleyin kaç günlük
Yoldu orası

Yıllar birer ikişer derken
Beşer onar mı yürüdü
Yollar silindi çoktan
Tarihi duman bürüdü

Ne kapı ne eşik ne ocak
Ağlar çardağına bağ
Bağına çardak
Horyatlar söylenir ağıttan acıklı
Ağıtlar söylenir horyattan yanık

Bulamazsınız ey turnalar artık
Çocukluğumuzu gölgeleyen söğüdü
Arasanız da bucak bucak
Dağılsanız da bölük bölük
Ki yıllar analarla babaları gömdü
Biz Kerkük'ü gömdük

Yine de içim diyor
Şuracıkta yakındadır
Ya Büyük ya Küçük 
Kar'ın altındadır

Geçerken kapılardan kemerlerinden
Zaman denilen sarayın
Arayın kuşlar arayın
Arayın bulutlar arayın

Perdeleri örtük
Lambaları sönük
Sırtında yıllar yük
Hatıraları kırık dökük
Bir yer olacak orada
Adı Kerkük

Arif Nihat ASYA

Osman AYDOĞAN  17 Ekim 2016




Defne Ormanı


Şiirden önce Likya hakkında kısa bir bilgi:

Likya, Anadolu’nun güney batısındaki Teke Yarımadası’nda ve Antalya Körfezinin batısında yer alan antik çağdaki bölgenin adıdır. O zaman büyük nehirlerce sulanan bölge dağlar arasındaki yüksek verimli ovalarla ve sedir, servi ve defne ağaçlarının yetişebildiği yaylalarla kaplıdır. 

Likya adının kullanılmasının nedeninin, bölgede M.Ö. 2. binyılda yaşayan ve Doğu Akdeniz’de dehşet saçan korsanlar olan Lukka’lar olduğu söylenir. Likya Helenik söyleyişte "Işık Ülkesi" anlamına gelmektedir.

Likya, aynı zamanda bu bölgedeki antik kentlerin oluşturduğu bir federasyon ve daha sonra da Roma İmparatorluğu’nun bir eyaletidir. Özgürlük ve bağımsızlıklarına son derece bağlı bir halktı. Anadolu’da Roma İmparatorluğuna eyalet olarak katılan son bölgedir. Bağımsızlıklarına düşkün Likyalılar Roma Senatosunda Rodos yönetimine itiraz ederler ve Roma'nın vasalı değil dostu ve müttefiki olduklarını ileri sürerler. Bu şekilde Roma'nın saygısını ve Senatoda temsil hakkını kazanırlar.

Likyalıların törelerine göre, babaları yerine analarının adını kullanırlar. Bir Likyalıya kim olduğu sorulduğunda, adını ve ardından annesinin, anneannesinin ve büyük anneannesinin ismini söyleyerek cevap verir. 

Tarihte bilinen ilk demokratik birliği kurmuş olan Likyalılar, farklı şehirlerden bir araya gelmiş olmalarına rağmen, ortak bir kültür yaratmışlardı. Çağdaş Batı yönetimlerine örnek olan bu ''demokratik birlik” antik dünyada ilk ve tektir. 

Likyalılar, Truva Savaşı esnasında Truvalıların müttefikleri arasında yer alırlar. Homeros eserinde, Truvalıların en cesur müttefikleri olduğunu söylediği Likya’lıların liderlerini yüceltir ve yaptıkları kahramanlıkları anlatır.

Likyalılar MÖ 545 yılında güçlü Pers ordularına karşı koyamazlar. Herodotos bu savaşı şöyle anlatır: ‘’Kadınları, çocukları, hazineleri ve köleleri kaleye doldurdular. Alttan, yandan ateşe verdiler. Korkunç yeminlerle bağlanarak düşmana atıldılar ve tümü savaşta öldü.''

MÖ 42 yılında bu sefer Brutus Roma ordusuyla Likya’yı kuşatır. Yenileceklerini anlayan Likyalılar yine toplu intihara girişirler. Kucağında çocuğu ile ateşe atlayan bir Likyalı kadını gören Sezar’ın katili Brütüs’ün bile içi burkulur.

Xantos antik şehrinde bir anıtta yazıt olarak durmakta olan şu dizeler Likyalıların o günlerinden kalmıştır:

‘’Evlerimizi mezar yaptık, mezarlarımızı ev
Yıkıldı evlerimiz, yağmalandı mezarlarımız,
Dağların doruğuna çıktık, toprağın altına girdik,
Suların altında kaldık,
Gelip buldular bizi, yakıp yıktılar.
Biz ki analarımızın, kadınlarımızın,
Ve ölülerimizin uğruna toplu ölümleri yeğleyen,
Bu toprağın insanları
Bir ateş bıraktık geride,
Hiç sönmeyen ve sönmeyecek olan.’’

Bu nedenle Likya mezarlar ülkesi görünümündedir.

Şimdi gelelim şiire:

Melih Cevdet Anday, bir söyleşisinde, “şiir” der, “şiir felsefeye bitişir” ve bir yazısında da şöyle yazar; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir. “Defne Ormanı” da bu şiirlerden biridir. Her şiir felsefeye bitişmese de, bu şiir felsefeye bitişiktir ve Türk toplumundaki felsefe eksikliğini bu şiir kendi çapında gidermeye çalışır.

Defne Ormanı

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
İçin felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hâlâ yeşil bir defne ormanı altında.

Melih Cevdet ANDAY, Sözcükler, s. 220, Everest Yay.

Şimdi de günümüzdeki Likya hakkında kısa bir bilgi:

Gazalî felsefeyi kâfirlikle suçladığı için
Hiç felsefeye sahip çıkmadılar…
Ne İbn-i Sina’yı anladılar, ne de İbn-i Rüştü..
Abbasi aydınlanmasını takip etmediler…
Avrupa Rönesans’ını da kaçırdılar…
Atatürk’ün çağdaşlaşma vizyonunu da anlamadılar…
Metafiziğin dipsiz kuyularında da kaybolup gittiler…
Ve yıkıldı gitti Likya.

Ve bütün bu zaman boyunca
Siyasetin özgürlüğü yoktu.
Özgürlüğün de siyaseti yoktu.
Siyasetin dayanışması yoktu.
Dayanışmanın da siyaseti yoktu.
Ve sahipsiz siyasetin özgürlüğünü, sahipsiz özgürlüğün siyaseti yedi.
Özgürlüğün sahipsiz siyasetini ise siyasetin sahipsiz özgürlüğü…
Çünkü ücretli köleler için örgütlü özgürlük de yoktu.
Bu yüzden özgür bir örgütlülük olamıyordu.
Örgütsüz özgürlük de hiçbir işe yaramıyordu. 
Ve bu yüzden
yıkıldı gitti Likya.
Hâlâ yeşil bir örtü altında.

Osman AYDOĞAN  15 Ekim 2016



Hiçbir düşmanı olmayan ve hiçbir dostunun sevmediği kusursuz bir yazar ve düşün adamı: George Bernard Shaw

George Bernard Shaw oyun yazarı olarak ünlenen İrlandalı bir yazardır. Yazarlığının yanında siyaset ve düşünce adamı, tiyatro kuramcısı, müzik ve sanat eleştirmeni, çağdaş İngiliz tiyatrosunun kurucusu olan Bernard Shaw, 1856, Dublin, İrlanda’da doğmuş ve 2 Kasım 1950’de, İngiltere’de, 94 yaşında bahçesinde bir erik ağacını budamak için çıktığı merdivenden düşerek yaralanması sonucu vefat etmiştir. Son nefesini verirken "bu da benim için bir deneyim olacak" der.

Shaw'un başyapıtı olan ve pek çok kişi tarafından da yüzyılın en büyük oyunu kabul edilen ‘’Jan Dark’’ oyunu ile hem 1925 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü, hem de 1938 yılında (1913’de yazdığı ‘’Pygmalion’’ isimli oyunu ile) Senaryo Oscar'ı alarak, bu iki ödülü de alabilen ilk ve tek insan olmuştur. 

Shaw'un, ‘’Pygmalion’’ isimli oyunu (daha sonra ‘’Bir Kadın Yarattım’’ özgün adıyla da Türkçeye çevrilir) 1938'de sinemaya uyarlanır ve Shaw işte bu filmle senaryo dalında Oscar kazanır. Shaw bu eserinde bir insanı değiştirmede dilin ve çevrenin ne derecede önemli olduğunu vurgulamaktadır.

Oyun 1964'te ‘’My Fair Lady’’ adıyla müzikal olarak yeniden filme çekilir.

Oyunun konusu şu şekildeydi; üst tabakadan bir bilim adamı, bataklıktan çıkaracağı kaba saba konuşan eğitimsiz bir kadını kısa süre içinde büyüleyici bir sosyete gülüne dönüştüreceğine dair arkadaşı ile iddiaya girer ve sonunda yarattığı bu eserine âşık olur. Oyunun dayandığı Yunan mitolojisinde ise, Kıbrıslı bir heykeltıraş olan Pygmalion kendi yonttuğu bir heykele âşık oluyordu.

İşte 1964'te ‘’My Fair Lady’’ adıyla müzikal olarak yeniden filme çekilen oyun,  1956 tarihli ‘’My Fair Lady’’  adlı  Broadway  müzikalinin filme uyarlamasıdır.  George Cukor'un yönettiği Audrey Hepburn ve Rex Harrison'lu bu film tam sekiz Oscar kazanmıştı.

Bernard Shaw’ın bu eseri Türk filmlerine de uyarlanır... Bunlardan birisi ‘’Benim Tatlı Meleğim’’ adıyla gösterilen film, diğeri de 1942 yılında çevrilen ‘’Sürtük’’ filmidir. Filmde Avni Dilligil, Halide Pişkin ve Hulusi Kentmen gibi oyuncular rol aldılar.

Eserin bir diğer Türk uyarlaması da 1960 tarihli ‘’Aslan Yavrusu’’ adlı Hulki Saner filmidir. Bu filmde de Orhan Günşiray, Leyla Sayar, Suphi Kaner, Ahmet Tarık Tekçe, İsmet Ay, Sami Hazinses ve Mualla Sürer oynarlar. Ayrıca; bu oyunun konusu Yeşilçam sinemasında birçok filmde de işlenir.

Shaw’ın başyapıtı olan ‘’Jan Dark’’ (Fr.: Jeanne d'Arc – İng.: Joan of Arc) ilk kez 1924'te sahnelenir. Zamanın en iyi oyunu olarak kabul edilen bu yapıtta Shaw, kendine özgü anlatımıyla Fransa tarihinin ünlü genç kadın kahramanı Jan Dark'ın kahramanca yaşamı ve ölümünü öyküleştirir… İşte Shaw’ın 1925'te kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü bu oyunun başarısı üzerine verilir, ama o bu ödülü geri çevirir.

Bu oyunun kahramanı olan Jan Dark (1412 - 1431) Fransız milli kahramanıdır. Bir köylü kızıdır aslında. Jan Dark onüç yaşında iken Tanrı'dan geldiğine inandığı sesler duymaya başlar. Bu sesler ona İngilizler tarafından kuşatılan Orléans şehrini ve bütün Fransa'yı kurtarmasını söyler. O sırada Fransa çok güç durumdadır. Kral akli dengesini bozmuştur. İngilizler bütün kuzey Fransa'yı ele geçirmişlerdir. Jan Dark VII. Charles'ın kral olmasını sağlar. Silah kuşanarak asker kılığına girer. Orléans şehrini İngilizlerden kurtarır. Jan Dark 1430 yılında İngilizlere satılır. Büyücülükle ve dine karşı gelmekle suçlanarak 1431 yılında Rouen şehri meydanında henüz 19 yaşındayken yakılarak öldürülür. Adını korumak için ölmeden önce ve öldükten sonra görülmüş tüm mahkeme kayıtları bugün Fransa Millî Kütüphanesi'nde saklanmaktadır.

"Orleans Bakiresi" adıyla Fransa'nın yurtseverlik simgesi haline gelen Jan Dark, ölümünden beş yüzyıl sonra 1920'de Papalık tarafından azize ilan edilir. Fransa'da, Orleans Kalesi'nin İngilizlerden kurtarıldığı 8 Mayıs 1429 gününü anmak için, halen her yıl mayıs ayının ikinci pazarı ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.

Bernard Shaw’un Jan Dark oyunu 1928 yılından beri birçok defa sinemaya uyarlanır. En son 1999 yılında ‘'Jeanne d'Arc’’ ismiyle (İngilizce: The Messenger: The Story of Joan of Arc) ismiyle sinemaya aktarılır. Görülmeye değer bir sinema filmidir. Özellikle ‘’liderlik’’ nedir, nasıl bir şeydir, liderlikten en çok bahsedenlerin, bu konuda ahkâm kesenlerin görmesi gereken bir filmdir. Dünyada Jan Dark’ın tanınmasına ve üzerinde çokça film çevrilmesine Bernard Shaw’ın bu oyununun büyük etkisi olmuştur.

‘’Silahlar ve Kahraman’’, ‘’Kandida’’, ‘’Hiç Belli Olmaz’’, ‘’Caesar'la Kleopatra’’, ‘’İnsan, Üstün İnsan’’ ve yukarıda bahsedilen ‘’Bir Kadın Yarattım’’ isimli eserleri Bernard Shaw’ın Türkçeye de çevrilen yapıtlarıdır.

Shaw’ın oyunları insanları düşünmeye yöneltmesiyle özellik arz eder.

Yılmaz bir kadın hakları savunucusu olmuştur.

Bernard Shaw’ın insan, toplum, aile, din, bilim, uygarlık, kültür, sanat, eğitim, devlet, siyaset, savaş ya da barış gibi sayısız kavramlar hakkındaki düşüncelerini ülkemizde Şakir Eczacıbaşı ‘’Bernard Shaw: Gülen Düşünceler’’ adıyla yayınladı. (Remzi Kitabevi, 2010) Bu kitapta Bernard Shaw’ın bu kavramlarla ilgili özlü sözleri yer almaktadır. Bernard Shaw’ın düşünce yapısını tanımak için bütün eserlerini okumaya zaman bulamayanlar için bu kitap okunması gereken güzel bir başucu eseridir…

Bernard Shaw nüktedan, esprili ve hazırcevap bir özelliği vardı. Aşağıda Bernard Shaw’ın bu özelliğinden birkaç anekdot sunulmuştur;

1926’da Nobel ödülünü kazandığı açıklanınca: ''Bu Nobel ödülü, başıma bela oldu... Hâlbuki 1925’te hiçbir şey yazmadım. Belki de ödülü ondan vermişlerdir.'' der...

Londra da Corno di Basetto takma adıyla yazdığı müzik eleştirileri ilk sürekli yazılarıdır. Bir resital sonrası yaşlı, zengin bir Fransız madamla arasında şöyle bir diyalog geçmiştir.
- Nasıl buldunuz Mr. Shaw?
- Bana Victor Hugo’yu hatırlattı.
- İyi ama Victor Hugo keman çalmazdı.
- Bu da çalmıyor.

Kendisine ‘’sir’’ unvanı vermek isteyen kraliçeye, '’George Bernard Shaw olmak benim için yeterli bir onurdur'’ cevabını verir.

 ‘’Arms and the Man’’ adlı eseri çok beğenilir, oyunun yazarı olarak sahneye çağrılır. Sağa sola selam verirken, bir seyirci arkalardan -yuh- çeker. Shaw seyirciye döner ve "ben de tastamam sizin fikrinizdeyim. Ama ikimiz bir tiyatro dolusu halka karşı ne yapabiliriz?" der.

‘’Jan Dark’’ oyunundan bir bölümü okul kitabına almak isteyenlere karşı şu yanıtı verir; "Kim benim oyunlarımı okullarda zorla okutur, benden de Shakespeare den nefret edildiği kadar nefret edilmesine neden olursa, Allah’ından bulsun! Benim oyunlarım işkence aracı olmak için yazılmamıştır."

İkinci Dünya Savaşı başlamış ama İngiltere henüz savaşa girmemiş. Bir gazeteci Bernard Shaw’a sorar:
-  ''İngiltere İkinci Dünya Savaşı’na girmeli mi?''
Bernard Shaw der ki:
- ''Birinci Dünya Savaşı’nda üç imparatorluk yıkıldı. Çarlık yıkıldı, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı, Avusturya - Macaristan İmparatorluğu yıkıldı. Eğer bu savaşta da Büyük Britanya İmparatorluğu yıkılacaksa girelim o savaşa...''
O zaman der ki gazeteci:
- ''Siz sürekli basın özgürlüğünün yetersizliğinden yakınmaktasınız. Oysa imparatorluğumuz batsın bile diyebiliyorsunuz. Nasıl olur da hâlâ basın özgürlüğü yok diyebilirsiniz?''
Shaw gülümser:
- ''Siz benim neleri söylediğimi biliyorsunuz ama neleri söyleyemediğimi bilmiyorsunuz...''

Shaw kendini şu şekilde tanımlar: "Çılgın mı doğmuştum, yoksa fazla mı akıllıydım bilmiyorum; benim dünyam yeryüzüne uygun değildi... Düş dünyasından çıkıp gerçeklerle karşılaşınca tedirgin oluyordum. Toplumun dışında, siyasetin dışında, sporun dışında, kilisenin dışındaydım. O günlerde, eğer öyle bir deyim bulunsaydı, ‘her şeyin dışındaki’ denebilirdi bana..."

Gerçekten de Shaw’ın dünyası bu yeryüzüne uygun değildi, onun dünyası çoğumuzda olduğu gibi bu dünyanın dışındaydı.  Ayrıca her yerde ve her zaman olduğu gibi nükteden ve espriden hoşlanmayanlar tüm iyi özelliklerine karşın onu pek de sevmezlerdi. Oscar Wilde’nin Bernard Shaw için söylediği şu söz sanırım bir cümle ile onu anlatmaya yeter; ‘’Kusursuz bir adam Shaw. Hiçbir düşmanı yok ve hiç bir dostu sevmiyor onu.’’

Günümüzde, ne Avrupa’da ne de ülkemizde, Bernard Shaw gibi yazarlar kaldı, bir daha gelmeyen göçmen kuşları gibi bu dünyadan göçüp gittiler. Shaw gibi düşün adamları bu dünyadan göçünce hem Avrupa’da hem de ülkemizde meydan '’Embedded journalist’' deyimi içinde ifadesini bulan ‘’siyasal güce yamanmış’’ sözde filozof, yazar, gazeteci, sanatçı müsveddelerine kaldı.

Hiçbir düşmanı olmayan, hiçbir dostunun sevmediği bu kusursuz yazarı ve düşün adamını tanımak için en azından aşağıda vereceğim sözleri üzerinde düşünülmeli diye değerlendiriyorum.

Toprağı bol olsun.

***

Bernard Shaw’ın bazı sözleri;

‘’Tarihten hiçbir şey öğrenilemeyeceğini, tarihten öğreniriz. Hukukumuzu yargıçlara, dinimizi rahiplere bırakırsanız, kısa sürede hem hukuksuz, hem de dinsiz kalırsınız. Hatalarla dolu bir hayat, bomboş geçirilmiş bir hayattan çok daha faydalı ve onurludur.’’

 ‘’Komik bir şeyle karşılaştınız mı, arkasına gizlenmiş gerçeği arayın...’’

"Yaptığınızı, bir başka budalanın bunları sizden beklediğini düşündüğünüz için yapıyorsanız, onun sizden bunları beklemesi de, sizin onun bunları beklediğini umduğunuzu sandığından ileri geliyorsa, herkes istemediği bir şeyi yapıyor demektir... O zaman ortaya budalaca bir durum çıkar"

”Hareket halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur.”

"İlk aşk, birazcık aptallık ama çok miktarda meraktan doğar."

"Köle gibi yetiştirilenler köle gibi yönetilirler ancak..."

"Sorun çaresizlik değil isteksizlik... İsteksiziz, çünkü çocuklukta bize uygulanan şey içimizdeki isteği öldürmektir."

"Hayatta hiç hayal kırıklığına uğramamış insanlar hiç hayal kurmamış olanlardır."

‘’Dürüst insan her zaman gerçeği söyler, akıllı ise yalnız zamanında.’’

‘’İşleyebileceğiniz en büyük günah, başkasından nefret etmek değil, ona kayıtsız kalmaktır. İnsanlık dışı olmanın özü nefret değil kayıtsızlıktır.’’

"Bir işin nasıl yapılabileceğini biliyorken, bir başkasının yapamadığını görüp dilini tutmak imkânsızdır!"

"Attığınız tokada karşılık vermeyen kişiden sakının. O hem sizi bağışlamaz hem de kendinizi bağışlamanıza olanak bırakmaz."

"Deneyimden daha güçlü bir öğretmen yoktur; ama öğrenme isteği bulunmadıkça deneyimden bir şey öğrenilmez."

"Bu dünyada ilerleyen kişiler kollarını sıvayıp istedikleri ortamı arayan, bulamayınca da yaratan kişilerdir."

‘’İnsanın dünyaya karşı ilgisi, kendine duyduğu ilginin dışarı taşmasıdır gerçekte.’’

"Eğer yürüdüğün yolda engeller yoksa o yol seni bir yere götürmez."

”İstediğinizi elde edemezseniz, elde ettiğinizi istemek zorunda kalırsınız.”

‘’İnsanların ölmesiyle yaşamın gülünçlüğü nasıl değişmezse, insanların gülmesiyle de yaşamın ciddiliği değişmez.’’

"Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen, bende bir elma, sende bir elma olur. Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen, bende iki bilgi, sende iki bilgi olur."

‘’Demokrasi okurken güzel, oynanırken kötüdür; bazı yazarların oyunları gibi...’’

”Sağduyulu kişi, kendini dünyaya uydurur; sağduyusuz kişi, dünyayı kendine uydurmaya çalışır. Tüm ilerlemeler o nedenle sağduyusuz kişilere dayanır. ”

"Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan."

”Sözünüz senediniz kadar sağlam olamaz; çünkü belleğiniz hiçbir zaman onurunuz kadar güvenilir olamaz…”

‘’Mutluluk ve güzellik yan ürünlerdir.’’

”Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim… ”

"Bir isteğin olduğu sürece, yaşamak için bir nedenin vardır. Kesin tatmin ölümdür."

"Yanılgılarla tüketilmiş bir yaşam hiçbir şey yapmadan tüketilmiş yaşamdan daha onurlu olduğu gibi daha yararlıdır da."

"İnsanlar neden ölür gerçekten bilir misiniz? Tembellikten, inançsızlıktan ve yaşamı yaşanmaya değer kılmayı becerememekten..."

‘’İnsanlar, deneyimleri değil, deneyime yetenekleri oranında akıllıdırlar…’’

‘‘Dertli olmanın sırrı, dertli olup olmadığımızı düşünecek kadar boş vakte sahip olmamızdır.”

"Yaratmanın başlangıcıdır düş gücü. Dilediğinizi düşler, düşlediğinizi amaçlar, amaçladığınızı yaratırsınız sonunda."

"Çok zor bir şeyi yapmakla uğraşan ve çok iyi yapan bir kişi, kendisine saygısını hiçbir zaman yitirmez."

”Kızın iyi bir evlilik yaparsa, bir oğul kazanırsın, yoksa kızını kaybedersin.”

‘’Suikastların en kötüsü darağacında yapılanıdır; çünkü bu tür suikast toplumun onayıyla gerçekleştirilir…’’

”Bir insanın zekâsı, bilgisine göre değil, bilgi edinme kabiliyetine göre ölçülür. ”

”Akıllı adam, aklını kullanır. Daha akıllı adam, başkalarının aklını da kullanır. ” 

"Beden er geç bıkkınlık verir insana. Düşünceden başka hiçbir şey güzel ve ilginç kalmaz; çünkü düşüncedir gerçek yaşam.’’

‘’Mutluluk istemiyorum artık, yaşamak mutluluktan da asildir.’’

”İnsan hayatında iki feci olay vardır: Biri insanın çok istediği şeyi elde edememesi, diğeri de etmesidir.”

‘’Bir hastalıktır yaşam ve bir kişinin ötekinden farklı olması, bulunduğu hastalık aşamasından ileri gelir yalnızca.’’

“Sonsuza dek yaşamaya çalışmayın: başarılı olmazsınız”.

”İnsanlar başlarına gelenler için hep içinde bulundukları durumu suçlarlar. Ben durumlara inanmam. Bu dünyada başarılı olan insanlar istedikleri durumları arayan ve bulamadıkları zaman onları yaratanlardır.”

”Başarısızlık, başarının anahtarıdır.”

"Yaşamımız yaşadıklarımızla değil, beklentilerimizle şekillenir."

‘’Suskunluk, aşağılamanın en iyi anlatım biçimidir.’’

”Yapan yapar, yapamayan eleştirmen olur.”

"Herkesin işi gerçekte hiç kimsenin işi değildir..."

"Her yıldızın kendi yörüngesi vardır ve onunla en yakın komşusu arasında yalnız güçlü bir çekim değil, erişilmez bir uzaklık da bulunur. Çekimin gücü uzaklığa oranla artarsa, iki yıldız kucaklaşmayıp çarpışır ve yok olurlar. Bizim de onlar gibi yörüngelerimiz var ve acıklı bir çarpışmayı önleyebilmek için aramıza erişilmez bir uzaklık koymamız gerekir. Saygılı davranmanın tüm sırrı, birbirinden yeterince uzak durabilmektedir; saygının bulunmadığı toplumda yaşam ne çekilebilir ne de sürdürülebilir."

‘’Yalancının cezası kimsenin kendisine inanmayışı değil, asıl kendisinin kimseye inanmayışıdır.’’

”İnsanın kendini berbat hissetmesi, mutlu olup olmadığına önem verecek kadar boş zamanı olmasından ileri gelir. ”

‘’Savaşları kazanabilir, kentleri zapt edebilirsiniz, ama ulusları fethedemezsiniz. Hala anlamadınız mı bunu?’’

”Benim en iyi dostum terzimdir. Çünkü ne zaman beni görse, derhal o andaki ölçülerimi alır. Oysa bütün öteki tanıdıklarım, benim hala eskisi gibi olduğumu düşünürler.”

”Bir erkek veya kadının ne şekilde yetiştiğini bir kavgadaki hareketlerinden anlayabilirsiniz.’’

"Siz var olan şeyleri görür ve şöyle dersiniz: Neden? Ama ben olmayan şeyleri hayal ederim ve derim ki: Neden olmasın?"

"Para açlığı giderir; mutsuzluğu değil, yemek mideyi doyurur; ruhu değil."

‘’Kötülük yapmamış kişi iyilik yapamaz; hata yapmamış kişi hiçbir şey yapamaz..’’

"Bir adam bir kaplanı öldürürse bunun adı spordur, bir kaplan bir adamı öldürürse bunun adı vahşettir. Suç ile adalet arasındaki fark da bundan büyük değildir"

"Bir resim sergisi bir köre göre can sıkıcı bir yerdir."

"Nefret, yüreksizlerin korkutuldukları zaman duydukları bir öç alma isteğidir."

"En mutlu rüyadan daha mutludur uyanmak."

"Gençlik çocuklarca harcanmayacak kadar değerli bir şeydir.’’

"Linç edilmememin tek nedeni, her sözümün alay sanılmasıdır. Tek kelimemi ciddiye alsalardı, toplumsal düzen çoktan sarsılırdı."

"Dünyada barışı sağlamak isterseniz; politikacıları öldürün yeter, halklar anlaşır."

Osman AYDOĞAN   14 Ekim 2016




Necip Fazıl Üzerinden Bir Sitem


Geçenlerde sizlerle paylaştığım Necip Fazıl’ın ‘’Kaldırımlar’’ şiiri üzerine kimi özelden, kimi genelden usul usul, medenice bazı itirazlar oldu… Bazı mukayeseler oldu… Bu nedenle bu yazıyı yazma, bir cevap verme ihtiyacını hissettim…

Kızlarım ilkokula Almanya’da başladılar… Tabii merakımdan ders kitaplarını da inceliyorum… Daha ilkokul 1. Sınıf ders kitabı ve karşımda Bertolt Brecht’in şiiri. Bizim komünist diye bellediğimiz Bertolt Brecht’in şiiri… Dünyanın en kapitalist ülkesinin çocuklarına bir komünistin şiirlerini öğretiyorlar… Öğrettiklerine bakın! Komünist diye şairlerini dışlamıyorlar. Oscar Wilde de İngiliz edebiyatının en önemli simalarındandır. Ancak kimse Oscar Wilde eşcinsel diye dışlamıyor.

Özgürlük önyargılardan kurtulmaktır diye bilirim… Edebiyatın ve sanatın ideolojisi olmaz diye bilirim… Bu nedenle de sizlerle şiirler paylaşırken kimi zaman Nazım’dan, kimi zaman Âkif’ten, kimi zaman Cemal Süreyya’dan, Can Yücel’den, kimi zaman Sezai Kararakoç’tan, Abdurrahim Karakoç’tan, Arif Nihat Asya’dan alıntılar yaparım… En azından görüyorsunuz, okuyorsunuz… Çünkü bu coğrafya bizim, bu toprak bizim, bu ürünler, bu mahsul bizim, bu edebiyat, bu şiirler bizim, bu şarkılar, bu türküler bizim… Nazım’ın söylediği gibi; ‘’Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.’’ Bu memleket, bu şairler bizim… Bu kader bizim, bu cennet, bu cehennem bizim… Nazım ne kadar bizim büyük bir şairimizse Necip Fazıl da o kadar bizim büyük bir şairimizdir.

Ahmet Arif’in bir şiiri vardı:

‘’Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?’’

Biz Anadoluysak, bunlar da bizim!

Konu Necip Fazıl’ın ‘’Kaldırımlar’’ şiirinden açılmıştı… Gerçekten şaheser bir şiir… Sadece ‘’Kaldırımlar’’ değil güzel olan Necip Fazıl şiiri… Bir ‘’Sakarya’’yı hangimiz bilmeyiz… Bir ‘’Sayıklama’’yı hangimiz sevmeyiz.. (ki ezberimdedir..)

Ancaaaakkk…

Necip Fazıl'ın şiirlerindeki metafizik kaygı İslami inanca dönüştükten sonra kuşkusuz reddettiği şiirleri de var… Müstehcenliğin ötesinde erotik şiirler… Mesela bunlardan birisi: ‘’Kadın Bacakları’’ isimli şiiridir:

Kadın Bacakları

Her ayağın bastığı yerde sanki kalbim var,
kalbim ki vahşi bir zevk alır ezilişinden.
ömrümün geçtiği yolda bana sorsalar,
gidiyorum bir kadın bacağının peşinden.

Bir kadının içinden ağlayışı, gülüşü,
gözlerinden ziyade bacaklarına yakın,
bir lisandır onların duruşu, bükülüşü,
kadınlar! Onlar varken konuşmayınız sakın.

İnce sütunlardaki ilahi güzelliğe
bacakların ruhudur şekil veren diyorum
bacakları bir kalın örtüde saklı diye
mermerde kalbi çarpan Venüs’ü sevmiyorum.

Boynuma doladığın güzel putu görseler
insanlar öğrenirdi neye tapacağını.
kör olsam da açılır gözüm, ona sürseler
İsa’nın eli diye, bir kadın bacağını.

Necip Fazıl bu şiiri (Kadın Bacakları) 19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire’nin "Öğlen Sonrası Şarkısı" isimli şiirinden etkilenilerek yazıldığı söylenir…

Şiirde geçen ‘’mermerde kalbi çarpan Venüs’’ ile antik Yunan heykellerinden Milo Venüs’ü anlatılır. Zira belden yukarısı çıplak olan bu heykelin bacakları tam da şiirde belirtildiği gibi kalın bir mermer örtüde saklıdır.

Yine şiirde geçen ‘’İsa'nın eli’’ ise Yeni Ahit'in Yuhanna kitabının dokuzuncu babında anlatılan bir İsa mucizesinden alınır. Bu mucizeye göre İsa’nın eli bir kör adamın gözlerini açıyormuş.

Yine Necip Fazıl’ın reddettiği bir başka şiiri: ‘’Hayal’’

Hayal

Bu akşam bir ateş duyup etimde
Kadın, kadın diye içimi oydum.
Ruhuma bir serin yer istedim de
Alnımı mermerin üstüne koydum.

Birden karanlıklar sökülüverdi
Odama bir hayal dökülüverdi,
Karşımda gerindi bükülüverdi,
Onu gözlerimle çırılçıplak soydum.

Artık ben ne günah olsa işlerim,
Yumuşacık yastığa geçti dişlerim,
Bir ân kadar sürdü can verişlerim,
Ey kadın, bu akşam sana da doydum.

Necip Fazıl’ın bir vasiyeti olduğu söylenir. Bu vasiyetine göre Necip Fazıl ‘’insanlar Müslümanlığımdan önceki ‘sakıncalı’ şiirlerimi sırf merak sevkiyle de olsa okumasın’’ diyormuş… Bu nedenledir ki bazı çevreler Necip Fazıl’ın yukarıda verdiğim şiirlerini görmezden gelirler.

Sanatçının edebi yönü ayrıdır, kişiliği ayrıdır. Bir önceki yazımda kısaca değinmiştim: Necip Fazıl Maarif Vekâleti tarafından yapılan sınav sonucunda Paris'te Sorbonne Üniversitesi'ne eğitime gönderilir. Genç Necip Fazıl orada kendisini bohem hayatına kaptırır ve tüm parasını harcar. Ama nedenini de yazmamıştım neden parasını harcar diye… Kumarda kaybeder… Devletin okusun diye verdiği eğitim parasını kumarda kaybeder. Kindar, dindar ve inançlı bir gençlik için örnek olarak sundukları şair işte böyle…

Yine ancaaaak…

Sadece Necip Fazıl mıdır böyle zaafları olan? Hemen hemen her sanatçının vardır değişik zaafları… Daha yeni yorumsuz vermiştim Nazım Hikmet’i… Çankırı’da, Bursa’da hapishanede yatar, Hatçe’siyle mektuplaşır, sırılsıklam da âşıktır, hapisten çıkar Münevver’ine koşar, Rusya’ya gider Vera’sına sarılır… Mehmet Rauf’u da yazmıştım yorumsuz… Kadından kadına koşar diye… Daha yeni Kafka’yı yazmıştım... Kendisi nişanlı, Milena evliyken tapar Milena’sına… Bu liste uzayabilir… Bu nedenle bana ait şu yargıyı bu yazılarımda çok sık kullanırım: ‘’Bu durum aşkın soyluluğunu ve soysuzluğunu yansıtır’’ diye…

Bir de Nazım’ı hapislerde (1939- 1950) çürüten de genç Türkiye Cumhuriyetidir, CHP iktidarıdır…

Bir bilgiyi de sizlerle paylaşmak istiyorum… Üzerlerinde kutuplaştığımız, kavga ettiğimiz Nazım Hikmet ve Necip Fazıl Bahriye’den (Deniz Harp Okulu) sınıf arkadaşıdırlar… Aralarında çok da iyi arkadaşlık ve dostluk ilişkisi vardır… Komünist diye bildiğimiz Çetin Altan ile dinci diye bildiğimiz Necip Fazıl çok yakın dostturlar… Necip Fazıl yazılarında Çetin Altan’a atar, tutar, söver, sonra gelir Çetin Altan’a gülerek ‘’sen bunları ciddiye alma’’ diye sarılır. Açın okuyun Çetin Altan’ın anılarını görürsünüz… Bizler de bunların üzerinden kutuplaşır, kavga ederiz…

Bu nedenle sanatçının sanatı ayrıdır, kişiliği ayrıdır… Beni ilgilendiren de sanatçının sanatıdır… Beni eleştirebilirsiniz ele aldığım şiirler, edebi metinler üzerinden… ‘’Ne kadar da banal ve zevksiz olduğumu’’ söyleyebilirsiniz… Bu eleştirilerinize hak da veririm, teşekkür de ederim… Ancak neden bu şairin şiirine yer veriyorsun, neden bu yazarın kitabını ele alıyorsun diye eleştirirseniz inanın en basit ifadeyle bana haksızlık yapmış olursunuz…

Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur.

Bu yanlışlarımız ve eksikliklerimiz bir değirmenin taşları gibi arasına alıp öğütüyor bizi… Ne yazık ki farkında değiliz…

Nazım’ın söylediği gibi; ‘’Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.’’ Bu memleket, bu şairler bizim… Bu kader bizim, bu cennet, bu cehennem bizim…

Biz sahip çıkmazsak bilin ki pusuda bekleyen akbabalar gelip elimizden alacaklar…

Osman AYDOĞAN  11 Ekim 2016



Yandı ciğerim de canan buna ne çare?


Erol Toy'un çok güzel bir kitabı vardı iki ciltlik: ''Toprak Acıkınca'' (Yaz Yayınları, 1998) Kurtuluş savaşını anlatırdı… 
Bu kitapta bir hikâyecik hatırlıyorum torun ile nine arasında geçen...

- ''Nine ölüm nedir?''
- ''Ölüm neye benzer biliyor musun Hasan?''
- ''Neye nine''
- ''Toprak acıkır Hasan. Toprak da insanlar gibidir. Belirli bir süre içinde acıkır. O zaman sürmek gerekir onu. Ekmek gerekir. Doyduysa ne âlâ. Doymadıysa daha ister toprak. Terini alır insanoğlunun. Yetmez. Tohumunu, emeğini alır. Oda yetmez Hasan'ım. Gayrı alacak bir şeyi kalmamıştır. Canını alır. Bir can yetmezse, pek çok can alır. Doyar toprak. Bir süre doyar aldığıyla. Sonra yine acıkır. '' 
Susar nine... Bir süre düşünür sonra yeniden devam eder:
-''İşte ölüm, insanoğlunun bir lokma gibi, bir tohum gibi toprağa düşmesine benzer.''

Doğudan bir tohum gibi toprağa düşen gencecik askerlerin haberleri gelince hep bu nineyi anımsarım... Düşünür, sorgularım... Nasıl bir açlıkmış bu böyle? Bu toprakların ne doymak bilmez, ne bitmek bilmez bir iştihasıymış bu?

1’nci Dünya Savaşı'nda, Enver Paşa, Galiçya'ya da asker göndermeye karar verince; birliklerde talimler yoğunlaşmış...Bazı onbaşılar da, acemi eratı yetiştirmeye çalışıyormuş... Bir onbaşı, askere yeni gelmiş bir neferi çekmiş önüne; ''Sol yanın doğu, sağ yanın batı, önün güney; söyle bakalım, demiş, arkanda ne kaldı?'' Nefer boynunu bükmüş: ''Arkamda, demiş, genç bir kadınla, iki küçük çocuk kaldı...''

Kimisi nişanlı, kimisi evli... Kimisinin bebeği yolda, kimisininki daha yeni kucakta... Kimisinin terhisi gelmiş, kimisinin daha yeni tayini çıkmış…. Her birisinin, ciğerleri sızlatan daha nice hikâyesi... Eline diken battığında yüreği yanan anaların bir anlatılamaz evlat acısı…Onlarca genç insan…

Hani Güneş dağların ardından batarken külsüz, dumansız bir kor gibi alev alev yanar ya, işte ben her şehit haberinde öyle yanarım... Bir alev topu gibi yanarım, için için yanarım...

Erzurum yöresinden Muharrem Akkuş ile Yücel Paşmakçı’nın derledikleri bir türkü vardı, askere gidip de dönmeyen evlat acısını anlatan;

‘’Eledim eledim höllük eledim
Aynalı beşikte canan bebek beledim
Büyüttüm besledim asker eyledim
Gitti de gelmedi canan buna ne çare
Yandı ciğerim de canan buna ne çare’’

Daha sonra bu türküye Kore Savaşı nedeniyle bir dörtlük de eklenmişti;

"Kore dağlarında ot kucak kucak
ne bilsin analar (oy oy) böyle olacak
rahmet yerine kurşun yağacak
gitti de gelmedi canan buna ne çare"

Ey bu ülkede ömrü hep harplerde, muharebelerde geçmiş Yüce Atatürk’ün ‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ ilkesini terk ederek Ortadoğu bataklığına balıklama atlayanlar, ey bu ülkede terörle mücadele edenleri uydurma belgelerle derdest edip, ‘’terörle mücadele’’ yerine ‘’terörle müzakere’’ yapanlar, ey bu ülkede sözde ''barış'' diye diye terörü azdırırken askeri pıstıranlar, ey bu devletin en kritik makamlarını ''kandırıldık'' masalıyla bir terör örgütüne teslim edenler,  ey bu ülkenin saf insanlarını darbe masallarıyla uyutanlar, ey bu ülkenin kahraman ordusunu uyduruk uyduruk gerekçelerle tarümar edenler!

Sizlere sesleniyorum! Mutlu musunuz? Doğu’nun dağlarında kucak kucak otlar değil yanan; bir milletin ciğeri yanıyor. Buna ne çare?

Osman AYDOĞAN  10 Ekim 2016


‘’Sevgili Milena’’ ve Franz Kafka…

Karmaşıklıklarla, zıtlıklarla ve çelişkilerle dolu bir yaşamı ve yazgıyı ararsanız eğer karşınızda Kafka’yı bulursunuz. Kafka, çoğumuzun yaptığı gibi yaşamayı; bir mücadele, bir kavga, bir savaş, ama önceden kaybedilmiş, teslim olunmuş ve yitirilmiş bir savaş olarak görür. Bu nedenle en yakın arkadaşı Max Brod, Kafka hakkında; ''üzgün bir kalple, neşeli bir zihne sahip olduğunu’’ söyler ki melankolinin hüküm sürdüğü bu coğrafyada sanki bizler için söylenmiş gibidir.

Gerçekte verem zayıf bünyesinin yakasına yapışmış, memurluğu, edebiyattaki gelişmesi engellenmiş, beş evlenme girişimi başarısızlıkla sonuçlanmış, yazılarının büyük bir bölümünü yarım bırakmış ve en sonunda da en yakın arkadaşına yapıtlarını tümünü yakması isteği ile teslim etmiştir.

Kafka (1883 – 1924) modern dünya edebiyatının özgün yazarlarından biridir. Kafka'nın duygu dünyası günlük ve mektuplarında ifade bulmuştur. ‘’Babaya Mektup'’ta (Brief an den Vater) Kafka'nın hiç anlaşamadığı ve sürekli baskısını gördüğü babasıyla olan ilişkisi anlatılır. Hayatta olduğu süre içerisinde yedi kitap yazar. Bunların dışında üç tamamlanmamış roman ve birçok mektup ve günlük bırakmıştır gerisinde. Kafka yakın arkadaşı Max Brod'dan öldüğünde tüm bu eserlerini yakmasını ister. Max Brod'un Kafka'nın bu isteğini yerine getirmemesi sayesinde bugün bu eserleri okuma şansına sahibiz. Kafka eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma, sorumluluk ve otoriteye bireysel karşı koyma gibi temaları işlemiştir. Romanlarında Kafka, kapitalist kurumların (modern devlet, modern tüketim vb.) bireyi hoyratça yabancılaştırmasını umutsuzca haykırır, ezilen, insanlık değerlerinden soyutlanan kişileri gözler önüne serer hem de acı ve karamsarlık içinde üstelik hiç bir çıkış yolunu sorgulamadan...

Bir yazısında buna şöyle bir örnek verir: ''Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarında geçip işe, yemeklerin başına ve eğlenceye gidiyor. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, dolduracak başvuru formları ve kurallar var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyor.''

Yazılarını hep Almanca yazmıştır. Kafka kendisini bir mektubunda, ana dili Almanca olan biri olarak tanımlamıştır. (Almanca benim anadilim, fakat Çekçe kalbimde yatıyor.)

En çok bilinen iki eseri vardır Kafka’nın: Birincisi ‘’Dava’’ (Der Prozess), diğeri ise ‘’Değişim’’ (Die Verwandlung)’dur. ‘’Dava’’nın kahramanı Joseph K., tutuklanma ve ölüm cezasına çarptırılma nedenini hiçbir zaman öğrenemeyecektir. ‘’Değişim’’de seyyar satıcı Gregor Samsa bir sabah yatakta uyanır, irice bir böceğe dönüştüğünü görür… Sırtüstü yatmaktadır… İlk sorunuyla karşılaşır; yüzüstü dönmeye çalışır, beceremez… Gregor Samsa’nın hamam böceğine dönüşmesi, ailesinin şaşkınlığına değil, öfkesine yol açar… Gerek ‘’Dava’’da ve gerekse de ‘’Değişim’’de günümüzde ülkemizdeki kimi davalara (Balyoz, Ergenekon vb.) ve bazı dönüşümlere (İleri Demokrasi, çağdaşlaşma, gelişme, vb.) dönük çok çağrışımlar vardır…

Kafka’nın kadınlara ait ilk duygusu iki kez nişanlanıp bir türlü evlenemediği Felice Bauer’e yazdığı mektuplarda yer almaktadır. (Sevgili Felice’ye Mektuplar, Gün Yayıncılık, İstanbul, 2004)  Felice Bauer, Kafka’nın 13 Ağustos 1912’de Max Brod’un evinde tanıştığı, Berlin’li bir memurdur. Kafka, Felice Bauer'i ilk gördüğünde edindiği izlenimleri şu şekilde yazar: "O kadının kim olduğunu fazla merak etmiyordum, onu hemen olduğu gibi kabul etmiştim. Kemikli ve anlamsız yüzü, anlamsızlığını hemen ortaya koyuyordu. Boynu çıplaktı. Bir bluzu öylesine giyivermişti. Çok evcimen görünüyordu... Ona ilk kez dikkatli olarak otururken baktım, oturduğumda ise sarsılmaz bir fikre sahip olmuştum." İki kez nişanlandığı Felice Bauer, Kafka'ya ‘’Dava’’ adlı romanını yazmasında ilham kaynağı olmuştur. Kafka aşk ateşiyle yanarken edebi kimliğinin en üst noktasına ulaşmış ve bu gücü kaybedeceğinden korktuğu için de çoğu zaman ilişkisini bir evliliğe götürmemek için çeşitli bahaneler ortaya koymuştur. 

1920 yılında ise Kafka, Milena Jesenka ile mektuplaşmaya başlar. Kafka’nın, Adalet Cimgöz’ün çevirisiyle Say yayınlarından ülkemizde yayınlanan ve Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupları içeren ‘‘Sevgili Milena’’ isimli kitabı ise pek bilinmez… Kafka’yı tanımak için ‘’Sevgili Milena’’ okunmaya değer diye düşünüyorum… Kafka, yapıtlarını Çekçeye çevirirken tanıştığı Milena’ya, istirahate çekildiği Meran’dan mektuplar yazar. Dostça başlayan mektuplaşmalar bir süre sonra tutkulu bir aşka dönüşür.

Yalnızca mektuplarda kalan gizli bir aşktır bu… Ancak Milena evli, kendisi de nişanlıdır. Bu sebepledir ki Milena’ya yazdığı mektuplar, aşkın soyluluğunu ve soysuzluğunu yansıtır. Kafka’nın Milena’ya olan aşkı, aşkın; dehâ dâhil hiç bir olgunun durduramadığı, en irrasyonel, en zehirli tutsaklık olduğunun kanıtıdır. Lois Aragon'un, "aşk insana güç veren tek özgürlük yitimidir" sözünün romantik ve beyhude bir temenni oluşu,  Kafka'nın Milena'ya mektuplarında apaçık ortadadır. Bu nedenle Kafka bir mektubunda Milena’ya şunları yazar: ‘’Ah Milena! Denize düşmüşüz sanki elimizde olmadan oradan oraya sürükleniyoruz. Boğulmuyorsak, bu da kötülük olsun diyedir.’’ Bu aşk, Attila İlhan’ın ‘’Ben sana mecburum’’ isimli şiirindeki şu dizeyi anımsatır; ‘‘Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur.’’ Bu mektuplar büyük bir yazarın iç hesaplaşmalarını ve duyarlılığını sergiler… Bu mektupların birinde Kafka şu ifadeleri kullanır; ‘‘İçimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak.’’ ‘‘Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir.’’

Bir mektubunda evlilik ile ilgili olarak şunları yazar Kafka Milena’ya; ‘‘Bütün evliliklerin ’yalnızlıktan’ kurtulmak için yapıldığına inanmıyorum. Daha kutsal nedenleri vardır; yanılmıyorsam o ’melek’ de benim gibi düşünüyor. Evlenmenin nedeni yalnızlıktan kurtulmaksa, ne elde edilir? Yalnızlığı yalnızlıkla birleştirmekle bir yuva kurulmaz. Birinin yalnızlığı ötekine yansır, karanlık gecelerde bile.’’

Burada Kafka, insanların genellikle düştükleri yanılgıyı vurgular; ‘‘Mutlu olmak için evlenilmez; ancak ve ancak mutluluğu paylaşmak için evlenilir.’’ Siz mutlu değilseniz neyi paylaşacaksınız ki? Özdemir Asaf’ın da söylediği gibi ‘’yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsaydı zaten yalnızlık olmazdı…’’ Çünkü yalnızlık ruhsal, sosyolojik ve toplumsal bir durumdur. Çünkü insanın bireysel özü, kendi içinde değil, dışıyla kurduğu nesnel ilişkilerde gizlidir.

Kafka, Milena’ya yazdığı mektupları hep ‘’Senin Franz’’ diye bitirir. Milena ile birkaç kez buluşurlar. Bir buluşma öncesi Milena’ya şöyle yazar Kafka: "Aylar sonra ilk defa gözlerim bir işe yarayacak, seni görerek."

Farklı farklı mektuplarında Milena’ya şunları yazar kafka:

‘’Yorgunum, hiçbir şey bilmiyorum; tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak."

‘’Bugün bir Viyana haritası gördüm. Senin sadece bir odaya ihtiyacın olduğu halde böylesine büyük bir şehrin inşa edilmiş olmasını bir anlığına aklım almadı.’’

‘’Hiçbir masalda herhangi bir kadın için, benim kendi içimde senin için verdiğim mücadeleden daha büyük bir mücadele verilmiş olduğuna inanmıyorum.’’

''Bak Milena, ‘en çok seni seviyorum’ diyorum; ama gerçek sevgi bu değil, ‘sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.”

"Yanımda yürümüştün Milena, düşünsene yanımda yürüyordun..."

"Dünyada benim ihtiyaç duyduğum kadar sabır var mı Milena?"

"Hayatın iki saati, iki sayfa yazıdan iyidir demeyin; yazı daha yoksul ama daha açıktır."

'Kalbim bir olta iğnesinin ucunda asılıymış gibi oluyor, küçük, incecik bir iğnenin ucunda. Ve bu yüzden çok ince korkunç keskin bir acıyla yırtılıyor sürekli.'’

"Ve senin yanında öylesine huzurlu, öylesine huzursuz, öylesine baskı altında ve öylesine özgürüm ki böyle olması çok doğal. Bu yüzden bunu fark ettikten sonra hayatın geri kalanından vazgeçtim." 

"Kanımca, yalnızca insanı ısıran ve iğneleyen kitaplar okunmalı okunacaksa. Eğer okuduğumuz kitap, kafamıza vuracağı bir yumrukla bizi sarsmazsa, neden oturup okuyalım o kitabı? Senin yazdığın gibi, bizi mutlu etmesi için mi? Aman tanrım, yok daha neler; kitaplarımız olmasaydı da mutlu olabilirdik pekâlâ ve çok sıkıştık mı, bizi mutlu edecek kitapları oturup kendimiz de yazabilirdik. Oysa bizim gereksindiğimiz kitaplar, bizi acılara boğan bir mutsuzluk gibi, kendi canımızdan da çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi, tüm insanlardan uzak ormanlara sürgüne gider gibi, bir intihar gibi bizi etkileyen kitaplardır; kitap dediğin, bir balta olmalıdır, içimizdeki donmuş denizi kırmaya yarayan." 

"Ormanda yolunu yitirmiş çocuklar gibi terk edilmişlik içerisindeyiz. Önümde durup bana baktığında, ne sen benim içimdeki acıları anlayabiliyorsun, ne de ben seninkileri. Ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin…"

"Benim için dünya binlerce ‘belki’ ile dolu... Dürüst bir insanım Milena. Esaretin izin verdiği kadar dürüst. Bir şeklimle herkese benzemeyen farklı bir yön var bende. Huzur içinde bir dakika bile çok görülmüştür bana. Her şeyi savaşarak kazanmak mecburiyetindeyim. Sadece geleceğimi değil geçmişimi de kendim yaratmak zorundayım. Dünya sağa dönüyorsa bu ritme uymak için benim sola dönmem gerekiyor. Palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben?"

Kafka ciğerlerinden rahatsızdı. Bir mektubunda da bu rahatsızlıkla ilgili olarak Milena’ya şunları yazar; ‘’Ruh ve yürek, yükü taşıyamaz olunca hiç değilse eşit bölünmesi için ağırlığın yarısını ciğer üstlenir.’’ Zayıf bir bünyesi vardı Kafka’nın. Kafka’nın mektubundaki bu ifadesi yine bünyesi zayıf olan Lübnanlı yazar Halil Cibran’ın yine âşık olduğu Mey Ziyâde isimli bir kadına yazdığı mektubundaki şu ifadesini anımsatır; ‘‘Zayıf bir bedenin içinde güçlü bir ruhun bulunmasından daha zor bir şey yoktur.’’

Her ne kadar Kafka lise yıllarından itibaren yoğun bir şekilde Friedrich Nietzsche ile ilgilenmiş, özellikle de Nietzsche’nin “Also sprach Zarathustra” (Böyle Buyurdu Zerdüşt) eseri Kafka’yı büyülemiş ve Kafka kendine yaşam paraleli olarak filozof Kierkegaard’ı görmüş ve onun için; “O beni bir arkadaş gibi doğruluyor“ demişse de aslında Lübnanlı yazar ve şair Halil Cibran’la hayatı büyük bir benzerlik içindedir.

Halil Cibran’ın Mey Ziyâde’ye yazdığı mektuplarında Kafka’nı Milena’ya yazdığı mektuplardaki ifadeler ile benzerlikler vardır; ‘’Bazen uzakta olan bir dost, yakında elinizin altında olan bir arkadaştan daha iyidir.’’ ‘’Yetenekli bir kadın her zaman bin erkekten daha iyidir.’’ ‘’Bu dünyada ruhunuzun dilinden anlayabilen çok insan var mı?’’ "Bizi anlayanlar, bizim içimizdeki bir şeylere de hükmederler."

Milena’ya yazdığı bir mektubundaki şu ifade var ki Kafka’nın, sanki kendilerine yazılan mektuplara, iletilere, yazılara, selamlara uzun süredir cevap vermeyen herkese yazılmış gibidir; ‘‘Size Prag’dan, sonra da Meran’dan yazmıştım. Karşılık vermediniz. Gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz, biliyorum. Yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız; bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız, böyle ise sevinmem gerekir. Bir şeyden kuşkulanıyorum yalnız – onun için yazıyorum bugün – sakın kırmış olmayayım sizi? İki şey bekliyorum sizden: Ya sürecek sessizliğiniz, bu demektir ki: ‘Üzülme, iyiyim’, ya da yazacaksınız bana.’’

Yazdığınız mektuplara, iletilere, yazılara, selamlara cevap verilmiyorsa, karşı tarafın sessizliği sürüyorsa, merak etmeyiniz Kafka’nın deyimi ile karşı taraf size şu mesajı vermektedir; ‘‘bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız, üzülmeyin iyiyim’’.

Mektup kültürümüzü hatırlamak için Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupları içeren ‘’Sevgili Milena’’ (Say Yayınları, İstanbul, 2000) ve Halil Cibran’ın 20. yüzyılın Arap edebiyat dünyasının önde gelen kadın yazarlarından Lübnan’lı Mey Ziyâde’ye yazdığı mektupları içeren ‘’Aşk Mektupları’’ (Anahtar Kitaplar, İstanbul, 2009) okunmalı diye düşünüyorum…

18 Haziran 2010 tarihinde yitirdiğimiz Portekizli yazar José Saramago’nun bir röportajında söylediği şu sözlerini buraya aktarmak istiyorum; ‘‘Bazıları yaşamları boyunca okurlar, ama hiçbir zaman sayfadaki sözcükleri okumaktan öte gitmezler; sözcüklerin hızlı akan bir ırmağın üstündeki atlama taşları olduğunu, karşı kıyıya erişebilmemiz için oraya yerleştirildiklerini ve önemli olanın karşı kıyı olduğunu anlamazlar.’’ ‘Sözcükleri birbirimizi anlamak, hatta bazen birbirimizi bulmak için kullanırız.’ ‘Sözcükler insanoğluna düşüncelerini gizlesinler diye verilmedi.’

Birbirimizi anlamanın, birbirimizi bulmanın en iyi yolu ise birbirimize yazmaktır. Öyleyse; birbirimizi anlayamamamızın nedeni de birbirimize yazmamak değil midir? Yoksa Kafka’nın yazdığı gibi içimizin korkunç sarsıntılarını mı ortaya koyuyor mektup yazmak? Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek mi demek? Bu nedenle mi cevapsız bırakılıyor, mektuplar, iletiler, yazılar?

Hâlbuki José Saramago’nun söylediği gibi sözcükler birbirimizi anlamanın, birbirimizi bulmanın en iyi yoludur… Yine José Saramago’nun söylediği gibi; ‘’sözcükler insanoğluna düşüncelerini gizlesinler diye verilmedi…’’

Kafka’yı en iyi anlatan eser Gustav Janouch'la yaptığı söyleşileridir. (Kafka ile Konuşmalar, İz Yayıncılık, 2001) Bu söyleşide bizlerin hiç dikkat etmediği bir konuya değinir: "Gözleri etüd ederim hep, bana kelimelerden daha çok şey söylerler. Bütün dostlarımın harikulade gözleri vardır. İçinde yaşadığım karanlık kafesi aydınlatan tek şey, onların gözlerindeki parıltıdır."

Yine Janouch ile yaptığı bir söyleşide; "devrim buhar olup dağılır, geriye yalnızca yeni bir bürokrasinin çamuru kalır" der.

Kafka’nın kitaplarındaki diğer sözleri:

"Bu dünya öyle bir şeydir ki, ondan el çekilerek değil, sonuna dek yaşanarak yok edilebilir...''

"Kendimden başka hiçbir eksiğim yok." 

"İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet’ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. "

"Dünya ve kendi Ben’im uzlaşmaz bir karşıtlık içinde bedenimi didik didik ediyor." 

"İç dünya sadece yaşanabilir, tanımlanamaz." 

"En kötüsü de sahip olamadığın şeylere ait olmak.’’

‘’Dünya ile arandaki savaşta, dünyanın yanında ol.’’ 

"Bence istediğin zaman yalnız kalabilmek mutluluğun en önemli nedenlerinden biridir."

"Olabildiğince yalnız kalmalıyım. Başardığım ne varsa ancak yalnızlığım karşılığıdır."

"Birden, uzak yüzyıllarda kara ya da beyaz derili bir sürü çarpık insanın ölüme götürülürken duyduğu acıyı içimde hissettim."

‘’Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamaktır mutluluk.’’

''Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.''

"Ev halkını koruyan bir Tanrı düşüncesinden daha güzel ne olabilir."

''Tanrı, insanda kötü bir gün geçirmiş olmalı.''

"Gözle görülür bütün dünya, bir anlık huzur arayan insanın güdülenmesinden başka bir şey değildir." 

“Yazdığım söylediklerimden farklı, söylediklerim düşündüklerimden farklı, düşündüklerim ise düşünmem gerektiği gibi değil ve bunların da hepsinin sonu karanlığa gidiyor.”

‘’Bilgeliğin başladığına ilk işaret, ölmek isteğidir. Bu yaşam dayanılmaz görünür, bir başkası ise erişilmez. İnsan ölmek istediği için utanmaz artık; nefret ettiği eski hücresinden alınıp ilk işi nefret etmeyi öğrenmek olacağı yeni hücresine konulmak için yalvarıp yakarır. Bunda belirli bir inancın kalıntısı da etkilidir; taşınma sırasında efendi koridorda görünecek, tutukluya şöyle bir bakacak ve diyecektir ki: "Bu adamın yeniden hücreye kapatılmasına gerek yok. O bana geliyor artık." 

"Zenginlik dediğiniz nedir ki? Bazıları için eski bir gömlek bile bir servettir. Bazılarının da milyonlarca parası vardır, öyleyken yoksul bilirler kendilerini. Zenginlik düpedüz göreceli bir şeydir, doyum sağlamaz insana. Doğrusu yalnızca özel bir durumdur. İnsanı sahip olduğu nesnelere bağımlı kılar ve boyuna yeni kazançlarla, yeni bağımlılıklarla bunların elden çıkıp gitmelerini önlemek zorunda bırakır. Zenginlik, maddeye dönüşmüş bir güvensizlik sadece."

"Sessizlik, güçlülüğün dile gelmesidir. Karşıtlıklar yasasıdır bu. Onun için sakin olun. Sakinlik, sessizlik kişiyi özgür kılar, darağacında bile."

"Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Ancak bu ip üzerinde yürümek için değil takılıp düştüğünde kendini hatırlatmak içindir."

Kafka’nın Prag’daki evi müze haline getirilmiştir. Bu mütevazı müze Prag’a gittiğinizde sizleri ziyarete bekler. (Zlata Ulicka) Ayrıca Prag’da 2003 yılında yapılmış bir heykeli de bulunmaktadır. Heykelin ayakları dibindeki farklı renkten taşlardan yapılmış bir böcek bulunmaktadır. Ne de olsa Batı’da, Batı’yı Batı yaptıkları için sanata, sanatçıya, edebiyata ve edebiyatçıya vefa borcu vardır.

Kafka’yı anlamak için ‘’Dava’’ ve ‘’Değişim’’ neyse de illa ki ‘’Sevgili Milena’’ okunmalı diye düşünüyorum…

Osman AYDOĞAN  9 Ekim 2016




Kaldırımlar


‘’Kaldırımlar’’ şiiri Necip Fazıl Kısakürek’in Türk İslam âlimi Abdülhakîm Arvâsî ile tanışmadan önceki zamanlarında 22 yaşında iken yazdığı bir şiirdir... Bu şiir; benzetme gerekirse Fatih’in o yaşlarda İstanbul’u fethetmesiyle eşdeğer bir konuma sahiptir aslında... Bu şiir ile Necip Fazıl "şairlerin sultanı" unvanını alır…

Necip fazıl Maarif Vekâleti tarafından yapılan sınav sonucunda Paris'te Sorbonne Üniversitesi'ne eğitime gönderilir. Genç Necip Fazıl orada kendisini bohem hayatına kaptırır ve tüm parasını harcar. Bu olayın ardından işte Necip Fazıl bu şiirini (Kaldırımlar) yazar. Basılı ilk hali, Hayat Dergisi'nin 19 Nisan 1928 tarihli sayısında (Sayı; 73, sayfa; 3) Osmanlıca olarak yer alır. Sonradan üzerinde değişiklikler yapılır.

Kaldırımlar Cumhuriyet döneminin Türkçede hece vezniyle yazılmış en güzel şiiridir. Arjantinli şair Jorge Luis Borges’ten esintiler taşıdığı söylenir. Ses/iç ses, imgelem, anlam ve tasvir gibi poetikasının tüm unsurları ile göz kamaştıran bir yapıttır. Edebiyatta ‘’şiir nedir?’’ diye sorsak ve cevap olarak ‘’Kaldırımlar’’ desek yeterdir aslında…

Şiirde büyük kentin ortasında yaşayan çağdaş insanın toplum içinde ve hatta kendi içinde yaşadığı yalnızlık inanılmaz dizelerle bir trajedi havasında anlatılır. Şiirin barındırdığı o poetik hava; yeri geldiğinde isyan, yeri geldiğinde teslimiyet ile insanın yaşadığı yalnızlığı daha güzel anlatılamazdı herhalde. Her bir kıtası insan ruhunu kavrayıp, tahlil ederek, kaçacak bir delik bırakmayacak şekilde nerede, hangi şehirde, şehrin neresinde olursanız olun sizi yakalar.

Şiir başlarda çok ilgi toplamışsa da bu durum Necip Fazıl’ı pek de mutlu etmez. Çünkü Necip Fazıl yanlış anlaşıldığını düşünmektedir. O; “yirminci yüzyılın ruhunu, amacını yitirmiş, toplumunda bunalım yaşayanların” şiirini yazmış, ancak şiiri okuyanlar “kaldırımlarda geceleyen, evsiz barksız birisinin” anlatıldığını sanmışlardır. Bu sebepten olsa gerek mısralardaki sözcükler ve diziliş Necip Fazıl tarafından zaman zaman değiştirilir.

Necip Fazıl’ın, 19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire’nin koyu bir  hayranı olduğu bilinir. Belki bundandır Mina Urgan, ‘’Bir Dinozorun Anıları’’ isimli kitabında bu şiirin 7. kıtasının Baudelaire'den intihal olduğunu iddia eder.

Kaldırımlar şiiri üç bölümdür. Ben size bu üç bölümü de veriyorum... En popüler olanı 1. Bölümdür.  Tamamı kendimi bildim bileli ezberimdedir…

‘’Kaldırımlar’’ı okumamışsanız şiir okudum demeyin!

I

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

II

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

III

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

Giriş bölümünde bahsetmiştim, şiirin sözcük ve mısralarının zaman içinde şairi tarafından değiştirildiğini. Üçüncü şiirinin aslı da şu şekildedir:

Bir siyah kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Dalgın bir hayal gibi eteğini sürükler,
Gözlerim onun kara gözlerine değince;
Ey kaldırım çocuğu, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Kucaklamak isterim onu koynuma atıp
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

Osman AYDOĞAN  8 Ekim 2016


Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…

William Shakespeare'nin çok güzel bir intikam başyapıtı ve İngiliz edebiyatının en ünlü trajedilerinden birisi olan ''Hamlet'' isimli eserinde (Remzi Kitapevi, 2015) şöyle bir sahne var:

Oyunun ilk perdesinin dördüncü sahnesinin sonunda, Horatio’nun: “Nereye varacak bunların sonu?” sorusuna Marcellus, şu yanıtı verir: “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…”

Zamanın Almanya’sında, Wittenberg Üniversitesini bitiren Danimarka Prensi Hamlet, ülkesine geri döner. Wittenberg, Martin Luther’in üniversitesidir. Dolayısıyla Hamlet, bir ayağı ile Rönesans’ta ve Luther’in Reform hareketinin içerisindedir.

Hamlet bir kararsızlığın tragedyası olarak bilinse de Hamlet’ in kafası hızlı ve gereğinden çok çalışır ve böyle bir iktidar yozlaşmasına karşı bir Rönesans aydını kafasıyla savaşım verilemeyeceğinin de farkındadır. Çünkü geri döndüğü ülkesi Danimarka’da iktidar mekanizmasına egemen olan anlayış, henüz ortaçağın sınırlarını aşamamıştır.

Hamlet ülkesine döndüğünde şunu görür: Amcası kendi öz kardeşi olan Hamlet’in babasını öldürerek tahta geçmiş ve Hamlet’in annesiyle, evlenmiştir. Danimarka’daki Elsinore Şatosu da bu olup bitenlerin geçtiği sahnedir. Bu yüzden “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığnda…” söylemi, o iklimlerde salt bir siyasi uyarı simgesidir. O da şudur: Şatolar ve saraylar içindekilerle beraber çürür… Bu nedenle aradan geçen beş yüz yıllık süreçte Batı siyasi düşüncesi, yeni Elsinore’lerin inşasına izin vermez. Çünkü Rönesans ve onunla birlikte inancın karşısında doruklarına ulaşan '’eleştirel düşünce’’, sarayların değil, sadece özgür parlamentoların ve demokrasinin filizlenebileceği zeminleri yaratmıştır.

Kitaptan seçtiğim bazı bölümler:

‘’Olur ya! Çünkü doğruluğun gücü güzelliği kendine benzetinceye kadar, güzelliğin gücü doğruluğu bir kahpeye çevirebilir. Olmayacak bir şeydi bu eskiden, ama şimdiki zamanda oluyor, görüyoruz.’’

"Pisliğin ortalığı sardığı bu zamanda, iyiliğin af dilemesi gerekiyor kötülükten."

‘’Büyüklerin cinneti başıboş bırakılmaya gelmez…’’

 ‘’Ne olacaksa olsun! Herkesi sev, birkaçına güven, hiçbirine yanlış yapma!’’

''İnanma gerçeğin gerçekliğine''

"Zaman büyük bir öğretmendir ama ne yazık ki bütün öğrencilerini öldürür" 

"Kötü işler gömülse de yerin dibine
çıkar bir gün insanların gözü önüne.''

"İnsan, insan mıdır, yalnızca yiyip içmek ve uyumakla geçiriyorsa hayatı?"

"Kadınlar ne kadar severse o kadar korkar. Sevgileri de kuşkuları da varsa aşırı var. Yoksa hiç yoktur."

"Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak."

"Bu dünyada namuslu olmak on binde bir olmaktır."

"Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin.
Şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz.
Yarına kalacaksa, bugün olmaz.
Bütün mesele hazır olmakta.
Madem hiçbir insan bırakıp gideceği şeyin gerçekten sahibi olmamış,
erken bırakmış ne çıkar.’’

"Evet, tabiatından ya da bahtından gelen
bir tek kusurla damgalandı mı insan
başka değerleriyle bir melek olsa,
bir insanın olabileceği kadar büyük olsa,
yalnız o kusurundan ötürü
düşer insanların gözünden."

"Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu! 
Düşüncemizin katlanması mı güzel 
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına 
Yoksa diretip bela denizlerine karşı 
Dur, yeter demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece! 
Düşünün ki uyumakla yalnız 
Bitebilir bütün acıları yüreğin, 
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. 
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü. 
Çünkü, o ölüm uykularında 
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından 
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. 
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.

Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına? 
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine 
Sevgisinin kepaze edilmesine 
Kanunların bu kadar yavaş 
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine 
Kötülere kul olmasına iyi insanın

Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? 
Kim ister bütün bunlara katlanmak 
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek 
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa 
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya 
Ürkütmese yüreğini?

Bilmediğimiz belalara atılmaktansa 
Çektiklerine razı etmese insanları? 
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: 
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor 
Yürekten gelenin doğal rengini. 
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar 
Yollarını değiştirip bu yüzden 
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar."

“Olmak ya da olmamak, budur işte bütün mesele” diye başlıyordu o ünlü tiradı Shakespeare’in: "Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu!''

Shakespeare hayranı, eserlerinin büyük bölümünü Shakespeare'in eserlerinden esinlenerek ya da onları uyarlayarak bestelemiş olan Fransız romantik dönem bestecisi Hector Berlioz’ün bir sözü vardı Hamlet üzerine: ‘’Eğer sen Hamlet’i okumadan yaşamını tamamlıyorsan, ömrünü bir kömür madeninin dibinde geçirmişsin demektir."

Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu! Çünkü çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında...

Osman AYDOĞAN  7 Ekim 2016


Muharrem Ayı

Muharrem Ayı’nın İslam tarihinde belli başlı üç önemli özelliği vardır. Birincisi oruç, ikincisi Hicrî takvimin başlangıcı olması, diğeri de Hz. Hüseyin ve evladının Kerbelâ'da şehit edilmesidir.

Sahabeden biri Hz. Peygamberimiz’in (sas) yanına gelir ve “Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?” diye sorar. Hz. Peygamberimiz, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Bu ayın onuncu gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önceki bir senenin günahlarına kefaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum” cevabını verir.

2 Ekim Pazar günü Hicretin 1436‘inci yılına girildi. Hz. Peygamberimiz’in (sas)  Mekke’den Medine’ye hicretini esas alan bugün, İslam tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu mübarek gün, Hz. Ömer zamanında takvim başlangıcı kabul edildi ve 1 Muharrem hicri yılbaşı oldu.  (Hz. Peygamberimiz zamanında hicret, yılbaşı ilan edilmemişti.) 

2016 yılı Muharrem ayı, 2 Ekim Pazar günü başladı ve 31 Ekim Pazartesi günü bitecek, Aşure Günü ise 11 Ekim’de.

Muharrem Ayı’nın onuncu günü aşure günüdür. Bu güne aşure denmesinin sebebi, Arapça “aşûra” kelimesinin onuncu gün anlamına gelmesindendir. Yüce Allah’ın (cc) bu günde, on peygamberine on değişik ikram ve ihsanda bulunduğu hadislerde geçer.

Bunlar;  Âdem'in işlediği günâhtan sonra tövbesinin kabul edilmesi,  İdris'in diri olarak göğe yükseltilmesi, Nuh'un gemisinin tufandan kurtulması, İbrahim'in ateşte yanmaması, Yakup'un oğlu Yusuf'a kavuşması, Eyüp’ün hastalıklarının iyileşmesi, Musa’nın Kızıldeniz'den geçip İsrailoğulları'nı Firavun'dan kurtarması, Yunus’un balığın karnından çıkması ve İsa'nın doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltilmesidir. 

Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 kişi yine bugün, Muharrem Ayının onuncu gününde (10 Ekim 680) Kerbelâ'da Yezid'in ordusunca katledilmiştir.

Alevi inancına mensup insanların Muharrem orucu da aslında bir yas orucudur, Kerbelâ’ya ağıttır.

Sanılanın aksine Yezid ile Hz. Hüseyin arasındaki mücadele bir “iktidar mücadelesi” değildir. İslam’ı; bir egemenlik, yayılma, güç, iktidar ve zenginlik bayrağı ve Arap bedevî kültürü haline getiren Emevilerin zulmüne ve kötülüğüne karşı Hz. Hüseyin’in biat etmeyişidir, direnişidir, duruşudur Kerbelâ.

Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmesi gerektiğini söyleyen Yezid’in komutanlarından Ömer’e, hak, adalet, iyilik ve doğruluk değerleri için evrensel yaşama duruşunu ve zulme karşı direnen bütün mazlumların ilham kaynağı ve manevi gücünü ifade eden şu sözünü söyler:

“...Nedir ki biat etmek? Eğilirsin olur biter. Her isteyen istediğine boyun eğdirirse, boyun eğmeyenlerin hali nice olur? Sanılmasın ki boyun eğmemek bir kibir işidir. Ben de boyun eğerim. Ama bilirim ki, Yezid’in önünde eğilirsem eğer, zalimlik azalmaz, çoğalır. Bana ‘inat etme’ dersiniz. Peki, Yezid biat etmem için neden bu kadar inat etmektedir? Çünkü o güçlüdür. Gücünü de senin gibi kumandanların ordularından almaktadır. Sanılmasın ki kibrimden dolayı boyun eğmiyorum Yezid’e. Ben, benden sonra gelecekleri düşünerek, bir insanın ne kadar güçlü olursa olsun, yine de gücünü kıracak birilerinin şu dünyada var olabileceğini göstermek istiyorum.”

Sonra, sonra Yezid’in ordusuna döner ve “Düşünün!” diye seslenir Hz. Hüseyin; “Düşünün! Ben neden buradayım?” 

Osman AYDOĞAN  6 Ekim 2016



Annabel Lee

Amerikalı şair ve Amerikan edebiyatının ıstıraplı devi Edgar Allen Poe'nun lirizmin doruğundaki ''Annabel Lee'' isimli bir şiiri vardır. Önce bu şiirin hikâyesi:

Küçük yaşta ana ve babasını kaybeden Poe, kuzenlerinden Virginia Clem'le evlenir... Bu sıradan bir evlilik değildir. Edebiyat tarihinin unutulmaz hikâyelerinden biridir bu evlilik...

Kumara ve içkiye düşkünlüğü sebebiyle Virginia üniversitesinden kovulan Poe, şiir yazarak vakit geçirip kurallara boyun eğmediğinden West Point (ABD Harp Okulu)'ndan da ayrılmak zorunda kalır...

Evlendiği zaman beş parası yoktur Poe'nun. Ömrü boyunca da olmamıştır zaten...  ''Canavarlar'' adlı eseri üzerinde tam 10 yıl çalışır... Neredeyse her sayfasında birkaç defa silip tekrar yazan Poe, 10 yılda hazırladığı bu eseri ancak 10 dolara satabilir...

Evlendiklerinde Poe 26, karısı Virginia 13 yaşındadır...Pek çok insan bu evliliğin mutluluk getirmeyeceğine, kısa zamanda boşanmayla sonuçlanacağına hükmederler... Lakin hiç de öyle olmaz... İkisi bir arada mutlu ve oldukça romantik bir hayat yaşarlar... Poe, çocuk denecek kadar küçük yaştaki karısını büyük bir aşkla perestişkârâne (taparcasına) sever...

Poe ile Virginia'nın yaşadığı ev, her an yıkılacak kadar eski bir viranedir... Ama kırlar ve elma ağaçlarıyla çevrili güzel bir yerdir... Bahar gelip de güney rüzgârları esmeye başladığı zaman leylak ve kiraz çiçeklerinin kokusu dolar eve... 

Poe bu evi üç dolar aylık kirayla tutmasına rağmen bunu bile ödeyemez... Yeterli yiyecekleri olmadığından küçük karısı Virginia hastalanır... Lakin paraları da yoktur... Yiyecek bir şey de alamazlar... Ama mutludulrar.... Poe sevgili karısına aşkla şarkı söylemesini, karısı da onu sevmesini bilir... 

Bazen günlerce bir şey yiyip içmeden aç karnına otururlar... Bahçede hindibalar yetiştiği zaman toplayıp, pişirerek karınlarını doyurmaya çalışırlar... Poe ile karısının açlıktan öleceklerini hisseden komşuları, acıdıklarından sepetlerle yiyecek getirirler...

İşte bu evde ölür sevgili Virginia.... Aylarca saman dolu yatakta yatarak... Bedenini sıcak tutacak bir elbiseden mahrum olması ölümüne sebep olur Virginia'nın.... Çok soğuk günlerde annesi kollarını, Poe da ayaklarını ovalayarak ısıtmaya çalışırlar  onu... Poe, West Point'te giydiği er kaputunu zavallı Virginia'nın titreyen vücuduna örterken, kedileri de ayakları ucuna yatırarak ve annesiyle durmadan okşayarak ısıtmaya çalışırlar...

Biricik karısı öldüğü zaman Poe'nun cebinde cenazeyi kaldıracak kadar parası da yoktur... Komşulardan biri yardım etmese sevgili Virginia'sı Pottersfield'deki kimsesizler mezarlığına gömülecektir.

Virginia kış aylarında ölmüştü... Aylar geçer, nice baharlar gelir geçer, kışlar geçer... Poe, evlendiği ve çok sevdiği tek kadın olan Virginia'yı hiç unutmaz... O evin bahçesinde oturup yıllarca hasretini çektiği biricik karısı için lirizmin doruğundaki şiirlerini yazar....

İşte "Annabel Lee" de bu masalsı aşkla ve o unutulmaz ıstırapla yazılır.... Picasso'nun bir deyişi vardı; ''Sanat, acı ve hüznün çocuğudur.'' diye... Hewingway de; "Mutlu bir çocukluk geçirmiş kişi, edebiyatçı olmaz" derdi. Bu ifadelerin somut göstergesidir ''Annabel Lee''.

''Annabel'', Virginia'nın ölüsüne verdiği isimdir Poe'nun... 

Eserleri okurken, ardındaki dramı, gamı, kederi de görmek gerekir diye düşünürüm.  Bu nedenle uzun uzun anlattım.... Bence dünyanın en güzel şiiridir Annabel Lee.... Türkçe çevirisinin de bu kadar güzel olmasını çevirmen şair Melih Cevdet Anday'a borçluyuz. Ateşten sözcükler bütünüdür Annabel Lee. Her kelimesi alev alev açan birer çiçek gibidir Annabel Lee... Okudukca gün kor kızıla çalar, perde perde iner gece... Bu şiiri okumamışsanız hiç şiir okumadım deyin. İşte şimdi şiiri okuyun:

Bir not: Şiir ''Bir deniz ülkesinde'' diye başlar ya... Prof. Dr. Deniz Ülke Arıbağan'ın anne ve babası bu şiiri çok sevmekteymiş ve "Bir deniz ülkesinde" kısmının ''Deniz Ülke'' kısmını alıp ona isim yapıvermişler.

İkinci bir not: Şiirin orjinal İngilizcesi Türkçesinden hemen sonra. Tabii böylesine güzel bir şiir şarkıya dönüştürülmemiş olamazdı. Bağlantıda ise Monica Gil'in kadife sesinden ''Annabel Lee'':

https://www.youtube.com/watch?v=LtAXmO0FNj0

Üçüncü bir not: Yazının en sonunda bir kurukalem resim çalışması: Hasta yatağında Annabel Lee ve Poe..

Annabel Lee  

Seneler, seneler evveldi;
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Annabel Lee;
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekden başka beni.

O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi,
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee;
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırdı bizi.

Bir gün işte bu yüzden göze geldi,
O deniz ülkesinde,
Üşüdü rüzgarından bir bulutun
Güzelim Annabel Lee;
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni,
Mezarı ordadır şimdi,
O deniz ülkesinde.

Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskandı bizi,-
Evet!- bu yüzden (şahidimdir herkes
Ve o deniz ülkesi)
Bir gece bulutun rüzgarından
Üşüdü gitti Annabel Lee.

Sevdadan yana, kim olursa olsun,
Yaşça başca ileri
Geçemezlerdi bizi;
Ne yedi kat gökdeki melekler,
Ne deniz dibi cinleri,
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee.

Ay gelip ışır hayalin eşirir
Güzelim Annabel Lee;
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabel Lee;
Orda gecelerim, uzanır beklerim
Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim
O azgın sahildeki,
Yattığın yerde seni.

Edgar Allan Poe, Çev. Melih Cevdet Anday

ŞİİRİN ORJİNALİ

Annabel Lee 

It was many and many a year ago,
In a kingdom by the sea,
That a maiden there lived whom you may know
By the name of ANNABEL LEE;
And this maiden she lived with no other thought
Than to love and be loved by me.

I was a child and she was a child,
In this kingdom by the sea;
But we loved with a love that was more than love-
I and my Annabel Lee;
With a love that the winged seraphs of heaven
Coveted her and me.

And this was the reason that, long ago,
In this kingdom by the sea,
A wind blew out of a cloud, chilling
My beautiful Annabel Lee;
So that her highborn kinsman came
And bore her away from me,
To shut her up in a sepulchre
In this kingdom by the sea.

The angels, not half so happy in heaven,
Went envying her and me-
Yes!- that was the reason (as all men know,
In this kingdom by the sea)
That the wind came out of the cloud by night,
Chilling and killing my Annabel Lee.

But our love it was stronger by far than the love
Of those who were older than we-
Of many far wiser than we-
And neither the angels in heaven above,
Nor the demons down under the sea,
Can ever dissever my soul from the soul
Of the beautiful Annabel Lee.

For the moon never beams without bringing me dreams
Of the beautiful Annabel Lee;
And the stars never rise but I feel the bright eyes
Of the beautiful Annabel Lee;
And so, all the night-tide, I lie down by the side
Of my darling- my darling- my life and my bride,
In the sepulchre there by the sea,
In her tomb by the sounding sea.

Edgar Allan Poe

Osman AYDOĞAN  5 Ekim 2016


Gel, gel, ne olursan ol yine gel.


Mevlâna’nın diye bildiğimiz rubai şu şekildedir:

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel
İster Kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol, yine gel
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...”

Bu şiir Mevlâna’ya atfedilir, Mevlâna’nın bilinir. Ancak şiir Mevlâna’nın değil Orta Asyalı ünlü sufi Ebu Said-i Ebu’l-Hayr'a aittir ve "Rubaiyyat-ı Baba Efdal-i Kasani" adlı eserde 7 numara ile "Baba Efdal"'in rubasi olarak yer alır. (Yakup Şafak, Mevlana'ya Atfedilen Yine Gel Rubaisine Dair, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, 2009)

İlber Ortaylı, Mevlâna'nın hiçbir kitabında bu dizelerin bulunmadığını, bu şiirin Mevlana'dan sonra ona isnad edildiğini ifade eder. Mevlâna’nın beyitlerinin yer aldığı Divan-ı Kebir nüshalarında bu dizeler başlangıçta yer almışsa da daha sonraki baskılarında hata fark edilerek çıkarılmıştır. Mevlâna’nın  ‘’Mesnevi’’si altı cilt olup, bu rubai Mevlâna’ya ait olmayıp ona atfedilen Mesnevi’nin yedinci cildinde geçmektedir.

Söz konusu olan rubainin Farsça orijinali şu şekildedir:

“Bâz â! Bâz â! Her ân çi hestî bâz â 
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâz â
În dergâh-i mâ dergâh-i nevmî dî nîst 
Sad bâr eger tevbe-şikestî bâz â...”

Farsça’da ‘’bâz â’’nın mastar şekli, ‘’bâz amadan’’dır ve ‘’pişman olmak’’, ‘’tövbe etmek’’, ‘’yapılan hareketten vazgeçmek’’ anlamındadır.  Ancak sözcüğü “bâzâ” şeklinde alırsak o zaman bu sözcük Farsça’da “yine, tekrar gel” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla rubainin doğru tercümesi de şu şekildedir:

“Vazgeç (tövbe et), vazgeç, her neysen vazgeç, 
Eğer Kâfir, mecusi, putperest isen vazgeç, 
Bizim dergâhımız umutsuzluğun dergâhı değildir.
Yüz kere tövbeni bozsan da vazgeç.”

Aslında önemli olan bu rubainin Mevlâna'ya ya da Ebu Said-i Ebu’l-Hayr'a ait olup olmaması değildir. Önemli olan birliğin, beraberliğin, hoşgörünün, Allah’ın yarattığı farklılığın zenginlik olarak görülmesinin dörtlük haline getirilmiş olmasıdır.

Mevlâna’ya ait olan bu anlama yakın gerçek rubai ise şu şekildedir:

''Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,
Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz...
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...''

Görüldüğü gibi Mevlâna’ya ait diye bildiğimiz “Gel, gel, ne olursan ol yine gel’’ diye başlayan rubainin Mevlâna’ya ait olmaması onun büyüklüğünden, onun insan sevgisinden, onun Allah’ın yarattığı farklılıklara hoşgörüsünden bir şey eksiltmez.

Nam-ı diğer ‘’Şark Bülbülü’’ (ki bu lakabı ona Atatürk takmıştı), Diyarbakır Ulu Camii Müezzini Celal Güzelses’in ‘’Yaş Destanı’’ isimli türküsünün son iki dizesi şöyle idi:

"Beni ağlatma ki sen de gülesin,
Hem murada, hem maksuda eresin!.."

Bu sözler Anadolu’nun bin yıllık feryâdı idi, bu sözler Anadolu’nun bin yıllık figânı idi. Hayatın özü de bu sözlerde gizli idi: Beni ağlatma ki sen de gülesin, hem murada, hem maksuda eresin!..

Şeyh Edebali de Osman Gazi’ye söylemez miydi: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!”  Ayet de, Mevlâna da, Ebu Said-i Ebu’l-Hayr da, Şeyh Edebali de aynı şeyleri söylüyor aslında: sevgi, sevgi sevgi...

Tarihçi Cemal Kutay'ın bir programında anlatmıştı; sadrazamın biri padişaha "Kan döneminin bittiğini bu millete inandırmamız lazım" demiş.

Bugün analar ağlıyor, dul kalmış eşler, gelinler ağlıyor, ağlıyor, yetim kalmış bebeler ağlıyor, bir millet kan ağlıyor… Sadrazamın dediği gibi birilerinin kan, kin ve nefret döneminin bittiğini bu millete inandırması lazım...

Nasıl mı?

Cevabı; Mevlâna'da gizli, Ebu Said-i Ebu’l-Hayr da gizli, Hacı Bektaşî Veli'de gizli, Akşemseddin'de gizli, Yunus Emre'de gizli. Cevabı; bu coğrafyanın yetiştirdiği sevgi dolu gönüllerde gizli. Cevabı; sevgi de gizli sevgi de, insanı yaşatmada gizli, insanları güldürüp, hem murada, hem maksuda ermede, erdirmede gizli... Cevabı; yaratılanı yaratandan ötürü, her türlü mezhepten ve etnisiteden uzak kucaklamada, sevmede, hoşgörüde, olduğu gibi kabul etmede gizli... Cevabı; Allah’ın yarattığı farklılığın zenginlik olarak görülmesinde gizli...

Eğer biz bu cevabı bulamazsak birbirimizi çiğ çiğ yiyeceğimiz, pusuda bekleyen akbabalara yem olacağımız gizli değil ayan beyan açık.... 

Bir bilgi:

Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu'nun (ECRI) 5’nci Türkiye raporunda Türkiye’de nefret söyleminin arttığı ve “üst düzey devlet yetkililerinin de bulunduğu resmi görevliler tarafından” daha fazla kullanıldığı belirtildi.

Bu tespitle beraber yol açtığı sonuç ise şöyle açıklandı: “Bunun medya aracılığıyla yayılan olumsuz etkisi sosyal bütünlüğe zarar vermiştir. Bu retoriğe karşı resmi güçlü bir tepki yoktur ve birçok nefret konuşması cezasız bırakılıyor. Nefret söylemine karşı var olan yasaların korunmasız grupları susturmak için kullanıldığı sonucuna varmak mümkün. Birçok medya kurumu etik kurallarına uymuyor ve nefret söylemini yayıyor.”

Bu rapora gerek yok aslında... Gazete ve TV haberlerini bir izleyin, sosyal medyayı bir tarayın, çarşı pazara bir çıkın, siyasilerin konuşmalarını bir dinleyin hâlimizi görmeye yeter aslında...

Osman AYDOĞAN  4 Ekim 2016




Kumandanım! Galiçya ne tarafa düşer, Afganistan ne tarafa, Suriye ne tarafa, Musul ne tarafa?

Osman  AYDOĞAN, 03 Ekim 2016

Osmanlı Devleti, 1911‘de İtalya ve 1912- 1913 yıllarında Balkan Savaşlarından yenik çıkmış yaklaşan dünya savaşında kendisini güvenceye almak için önce, İngiltere – Fransa - Rusya ile anlaşma imkânları aramış fakat bulamamıştır.

‘’Drang nach Osten’’ (Doğu’ya yönelim) politikası gereği Osmanlı toprakları üzerinden Orta Doğu’ya açılmak isteyen Almanya da Osmanlı İmparatorluğuna yaklaştı. Özellikle Enver Paşa Almanlarla işbirliğine girdi. Almanya ile işbirliğine giden Enver Paşa bir Alman gibi düşünebilecek kadar Alman hayranıydı.

Almanya’nın ise bu işbirliğinden çok daha farklı niyetleri vardı. Almanlar kendi araştırmalarında Mezopotamya’da petrol yatakları olduğunu keşfetmişlerdi. 1871’de birliğini henüz yeni sağlamış Almanya’nın hem yeni pazarlara ve hem de hammadde ve petrol kaynaklarına ihtiyacı vardı. İngiltere ve Fransa ile dünyayı paylaşım yarışında geç kalan Almanya için Anadolu, Suriye ve Mezopotamya Almanya’nın ‘’Hindistan’’ı olabilirdi.

Alman şövenistler de Alman halkının Ukrayna’ya, Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya yerleştirilmelerini istiyorlardı. Daha 1848 yılında alman ekonomist Ruscher Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra Almanya’nın miras olarak Anadolu’yu alacağını düşünüyordu.

1897 yılında, Türkler tarafından çok sevilen ve Türkleri çok seven General von der Goltz ise Türklerin İstanbul’u terk ederek Anadolu ve Mezopotamya’ya sürülmelerini ve Alman yönetimi altında buraları reforma tabi tutmaları gerektiği teklifini yapıyordu.

‘‘Alman Birliği’’ örgütü ise kurulduğu 1890 yılından itibaren Alman halkının Anadolu’ya yerleştirilmeleri ve Anadolu’nun Almanya’nın bir kolonisi olması gerektiği propagandasını yapmaktaydı. ‘’Alman Birliği’’nin başkanı Prof. Hasse’nin yayınladığı bir broşürün adı da ‘’Osmanlı mirasında Alman hakları’’ idi. Onun fikrine göre İngiltere’nin Hindistan’a yaptığı gibi alman bilimi Anadolu ve Mezopotamya’yı bir alman toprağı haline getirebilirdi.

1886 yılında Dr. Aliys Sprenger, Anadolu’nun diğer devletler tarafından istila edilmeyen yegâne bir yer olduğunu söylüyordu. Eğer Almanlar burayı Ruslardan önce ele geçirebilirlerse dünyanın en iyi parçasını almış olurlardı.

Pancermenist Dr. K. W. Stettin’e göre ise Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu birleşerek tek bir imparatorluk teşkil etmeliydiler. Elbe ağzından Fırat ağzına kadar uzanan böyle bir imparatorluk yüksek ve soylu bir ulusa layıktı. Böyle bir imparatorluğun Alman yönetimi altında olacağından da hiç şüphe yoktu tabii ki.

Yeni Alman politikası İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı yönlendirilmişti. İngiltere Süveyş kanalını işletmeye açtıktan sonra Almanya, Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa ile rekabet edebilmek ve buraya ulaşabilmek amacıyla Berlin - Bağdat demiryolunu inşa etmek istedi. Türkler bu yatırım sayesinde ülkelerinin kalkınacağını umut ederken, Almanya ise bu hattan nasıl istifade edebileceği hesabını yapıyordu.

Almanlar imtiyazını daha Abdülhamit zamanında aldıkları ve inşasına başladıkları İstanbul-Bağdat demiryolu hattının iki yanına Alman göçmenler yerleştirmeyi resmen talep etmişlerdi. Abdülhamit bu isteği geri çevirdi. Göçmen görüşmelerini yürüten Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa anılarında, “O zamanki Alman siyaseti, hattın iki tarafını Alman muhacirlerle iskân etmek ve buralarını bir Alman sömürgesi haline getirmek amacını güdüyordu’’ der.

Müttefikimiz Almanya’nın planları ve düşünceleri bu iken Başkomutan Vekili Enver Paşa bir Alman gibi düşünebilecek kadar Alman hayranı idi.

 Sadece Enver Paşa ve bir kısım subaylar değil, özellikle birçok Osmanlı entelektüeli de aşırı bir Alman yanlısıydılar. Pantürkist Yusuf Akçura, Almanya’nın gelecekte Asya’nın kültürünü pozitif olarak değiştirebileceğine inanmıştı.

Daha sonra, İstiklal Marşımızın şairi olacak olan Mehmet Akif’in şu dizeleri kaleme almış olması, ne durumda olduğumuzun en güzel göstergesidir:

“Değil mi bir anasın sen, değil mi Almansın,
O halde fikir ile vicdana sahip insan;
Bilir misin ki, senin şarka meyleden nazarın
Birinci def’a doğan fecridir zavallıların”

Kısacası Birinci Dünya (Paylaşım) Savaşı öncesinde, Almanya’nın yanında yer almak, devletin bekası ve ulusal çıkarlar açısından tek akıllı tutum, tek seçenek olarak görülüyordu. Bu görüşte olanların arasında yer alan Mehmet Akif, dürüstlüğü, yurtseverliği tartışma götürmez, tertemiz bir insan ve seçkin bir şairdi.

Bu şartlar altında Almanya Enver Paşa’yı ikna etmesi sonucu Osmanlı Devleti 11 Kasım 1914’de Rusya, İngiltere ve Fransa’ya karşı harp ilan etmiştir. Bu şekilde Osmanlı Devleti Almanların yanında Birinci Dünya savaşına girmiş oldu.

***

Osmanlı Ordusu, Birinci Dünya Harbine girdiğinde; 34 piyade ve beş süvari tümeninden ve iki süvari tugayından kurulu dört ordu halinde teşkilatlanmış bulunuyordu. Ayrıca bir kolordu Yemen’de, iki bağımsız tümen de Hicaz ve Asir’de bulunuyordu.

Askeri harekât, İngilizlerin 06 Kasım’da Basra Körfezi’nde Fav’a çıkartma yapması ve Rusların 08 Kasım’da doğu sınırını tecavüzleri ile başladı. 1914 yılının en önemli savaşı, 22 Aralık 1914’te başlayıp, 04 Ocak 1915’te biten Sarıkamış Harekâtı idi. 1915’te ise 14 Ocak 1915 ’te başlayıp 15 Şubat’a kadar süren Kanal Harekâtı ve 18 Mart 1915’te önce deniz harekâtı ile başlayıp sonra karaya intikal eden ve yılsonuna kadar süren Çanakkale Harekâtı idi.

Birinci Dünya Savaşının başlangıcında Almanlar önce Belçika’ya ve 20 Ağustos 1914’ten itibaren de Fransa’ya taarruz ve işgal ettiler. Fakat Alman taarruzları Marne’da durduruldu. Almanların savaş sonuna kadar beş büyük saldırısına rağmen, muharebeler bu bölgede kilitlendi ve kesin sonuç alınamadı.

Doğu Avrupa’da ise askerî harekât, Rusların Almanya ve Avusturya-Macaristan’a taarruzuyla başladı. Rus ilerlemesi, Almanlar tarafından Tannenberg’de durduruldu. Buna karşılık Ruslar Galiçya’da başarılı oldular ve Doğu Galiçya’yı ele geçirirler. Osmanlı Ordusu, işte bu muharebelerin devamı sırasında bu bölgede, Galiçya’da görev aldı.

Galiçya; Orta Avrupa’da bulunan 80.000 km2’lik bir coğrafya parçasıdır; kuzeyinde Polonya, doğusunda Ukrayna, güneyinde Romanya ve batısında Macaristan ve Slovakya bulunur, Podolya Yaylası ve Karpat Dağlarının kuzey yamaçlarını içinde barındırır.

Osmanlı Ordusunun, Türk ve Alman Kurmaylarının işbirliği ile hazırladıkları Birinci Dünya Harbi harekât planının temel ilkesi, savaşın kesin sonuç bölgesi olan Avrupa Cephelerinde Alman Ordusunun yükünü hafifletmesine dayanıyordu. Başkomutan Vekili Enver Paşa da böyle düşünüyordu. Bu sebeple 1916 yılı başların da Çanakkale Cephesinde serbest kalan birliklerin Avrupa Cephesine yardımcı olacak bir bölgede kullanılabileceğini, müttefiki Alman ve Avusturya—Macaristan Başkomutanlıklarına bildirdi.

Bu birliklerin Avrupa Cephesine yardım edecek bir bölgede kullanılması konusunda Enver Paşa’nın yaptığı teklif, başlangıçta hem Alman siyasi makamlarınca hem de Alman Başkomutanlıklarınca geri çevrildi. Fakat Rusların 04 Haziran 1916’da Galiçya’da başlattıkları taarruzun büyük bir başarı kazanması ve bölgedeki Alman, Avusturya—Macaristan Ordularının çok ciddi sıkıntılar içine düşmesi üzerine, bu kuvvetlerin süratle bölgeye gönderilmesi, Osmanlı Başkomutanlığından talep edildi.

Osmanlı Başkomutanlığı, Galiçya’da göndermek üzere l5’inci Kolorduyu görevlendirdi. (Galiçya’da harekâtın gelişimini konuyu dağıtmamak için yazının sonuna ekliyorum. İlgilenen okuyucu buradan okuyabilir.)

***

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devletini çok kötü şartlar altında yakalamıştı. 1877—1878 Osmanlı-Rus Savaşının ağır sonuçlarına, 1911—1912 Balkan Savaşı felaketi eklenince, yalnız ekonomik ve sosyal açıdan değil, siyasal ve askerî açıdan da çok ciddi bir çöküntü içine girilmişti.

Bir savaşa, bir başka ‘’Büyük’’ devletin ‘’vesayeti altında’’ girmek, büyük bir talihsizliktir. Zira bu durum, ‘’Küçük’ devletin, kendi siyasi ve askeri menfaatlerini ikinci plana atarak, ‘’Büyük’’ devletin emellerine hizmet etmesini, kaçınılmaz surette zorunlu kılar. 1’inci Dünya Savaşı’nda da öyle olmuş ve Osmanlı Devleti, siyasi ve askerî hedeflerini geri plana atarak, her türlü askerî ve siyasi manevralarını, Almanya’nın menfaatlerini destekleyecek hedeflere yöneltmiştir.

Osmanlı’nın, pek çok cephedeki birlik ihtiyacını dikkate almadan, Galiçya’ya asker göndermesi, işte bu olgunun bir sonucudur. Bu sonucun doğmasında; Başkomutanlık Karargâhındaki Alman general ve kurmay subaylarının etkileri ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın, bağımsız ve derin düşünemeyişinin en büyük tesiri yarattığı şüphesizdir.

Üstelik Galiçya’ya gönderilen l5’inci Kolordu, bu konudaki tek örnek de değildir. Aynı yıl içinde Eylül ortasında 6’ncı Kolordu (5’inci ve 25’inci Tümenler) Dobruca’ya; 20’inci Kolordu (46’ıncı ve 50’inci Tümenler ve l77’inci Piyade Alayı) Bulgarlara yardım için Makedonya’ya gönderilmişlerdir.

Oysa yurtdışındaki müttefik cephelerine bu asker sevkleri devam ederken, 1916 yılının ikinci yarısında Osmanlı cepheleri şöyle idi: Doğu cephesinde taarruz eden Ruslar, Trabzon ve Erzincan dâhil bütün Doğu Anadolu’yu işgal etmişlerdi. Rus taarruzları Sivas kapılarına dayanmıştı. Durumu tehlikeli gören bölgedeki 3’üncü Ordu’nun Komutanı Mahmut Kamil Paşa, İstanbul’a gelerek Enver Paşa’dan kuvvet istemiş, kendisine “Kesin sonucun Avrupa’da alınacağı ve gerekirse Sivas’a kadar çekilebileceği” cevabı verilmişti. Irak ve Sina cephelerinde de İngilizler taarruz hazırlıklarını geliştiriyorlardı. Bu hazırlıklar sonunda başlatılan taarruzlar, cepheler de yeterli nicelik ve nitelikte birlik bulunduramamak yüzünden, Osmanlı açısından peş peşe gelen felaketlerle sonuçlanmıştır.

Bu duruma ilave olarak, Almanlarla 02 Ağustos 1914’te imzalanan ittifak anlaşmasında, Osmanlı’ya bu konuda hiçbir sorumluluk ve zorunluluk öngörülmemişti. Tersine, müttefiklerinin Osmanlı’ya her türlü yardım ve desteği sağlayacağı belirtilmişti. Buna rağmen, başta Enver Paşa olmak üzere, yöneticiler, ‘’Hami Devlet’’ Almanya’ya ‘’jest’’ yapmak ihtiyacı duymuşlardır.

Ve böylece, mevcudu yüz bini aşan seçkin ‘‘Türk Evladı’’, ülke menfaatlerine aykırı olarak yurt toprakları dışında harcandılar.

15’inci Kolordu’nun yurtdışına gönderilmesinin siyasi ve askerî sebep ve sonuçları ne olursa olsun, gerçek olan bir husus vardır ki; onun, ülkesinin, ordusunun, birliğinin, sancağının ve üniformasının şan ve şerefine leke sürdürmediği ve bu mukaddes varlıklara, yeni şanlar ve şerefler kattığıdır.

İsmet İnönü'nün tarihe geçen çok güzel bir sözü vardır. ‘’Büyük devletlerle dostluk kurmak bir ayı ile yatağa girmek gibidir’' demişti İnönü. Dost bile olsa ayı, yatakta insanı ezer mi, tırmalar mı, ısırır mı, belli olmaz! Büyük devletlerin de çıkarları doğrultusunda ne yapacağı belli değildir.

Bu sözü doğrularcasına İnönü de anılarında, “Almanların Araplara karşı politikaları bambaşkaydı. Onlara hususi muamele yapıyorlardı ve aslında harbi kazansalardı, yani Almanların istedikleri ölçüde kesin bir zafer kazansaydılar onlardan kurtuluş kolay olmayacaktı. Açıkça görülüyor ki, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişler'' ibaresini kullanır. Doğan Avcıoğlu da, “Eğer Birinci Dünya Savaşı‘nı Almanlar kazansalardı Kurtuluş Savaşı’nı, İngilizlerin himayesindeki Yunanlılara karşı değil, Almanlara karşı yapmak zorunda kalacaktık” der.

Almanlar yanında savaşa girmeyi, ulusal çıkarlara uygun bulan İttihatçılar savaş ilan edilir edilmez kapitülasyonları kaldırdılar. Bu haberi Maliye Nazırı Cavit Bey ilk kez olarak, İstanbul’daki Alman Büyükelçisi’ne bildirir. Tam bir sürprizle karşılaşır. Sefir küplere binmiş, ağzından köpükler saçarak bağırmakta, tehditler savurmakta, İtilaf Devletleri İstanbul’a saldırırlarsa, Osmanlı’yı savunmayacaklarını anlatmaktadır. En sonunda Sefir; ‘’Biz kararı tanımıyoruz, hele savaş bitsin ilk karşı hareketi yapacak olan biziz’’ der.

Daha da vahimi; Almanlar savaşta Osmanlı ile müttefik olmalarına rağmen sadece kendi çıkarlarını takip ediyorlardı. Buna bir örnek; Rusların savaştan çekilmesinden ve Rus Kafkas ordusunun dağılmasından sonra Kafkasya’da Türk ve Alman çıkarları çatışmaya başladı. Osmanlı’nın açık hedefi Tiflis-Bakü iken, Almanlarınki ise Bakü’deki petrol yatakları idi. Bunun üzerine Almanya Kırım’da bulunan bir tümenini Kafkasya’ya kaydırdı. Karşılıklı harekât sırasında Türk ve Alman birlikleri arasında kanlı muharebeler cereyan etti. Türk durum haritalarında Alman birlikleri düşman olarak gösterilmişti. Türklerin Bakü‘yü talepleri üzerine alman General Ludendorf şöyle diyordu; ‘‘Bu çapulcu Türklerin istekleri de çok fazla oluyor.’’

***

Birinci Dünya Savaşına niçin girdik? Bu sorunun cevabını Falih Rıfkı Atay, ‘’Zeytindağı’’ isimli eserinde şöyle anlatır: ‘’Cemal Paşa’ya sorarlar. Cemal Paşa artık Ordu Komutanı değildir. Mütareke yakındır. Artık harbe niçin girdiğimiz tartışılabilir, büyük adamların küçük adamları adam yerine saymak ve onlarla görüşmek sırası gelmiştir. Arkadaşım Yakup Kadri Bahriye çatanası içinde Büyükada’ya giderken sordu:  ‘Paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?’ Ve üç dört yıl içinde bunalttığı bir nefesi boşaltmış gibi ohlayarak bekledi. İşte cevap: ’Aylık vermek için!’  Ve ilave etti: ’Hazine tamtakırdı. Para bulmak için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.’ ’’

***

Malumdur ki tarih tekerrürden, ama biraz da tefekkürden ibarettir. Bu konu sık tartışılmasına rağmen yaşanan olaylar; tarihin tekerrürden ibaret olduğunu, ancak pek de tefekkürden ibaret olmadığını defalarca göstermiştir.

Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu konuda şu manzum cevabı veriyor: ‘’Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!’’ Millî şairimizin söylediği gibi tarih ders alınmadığı için birebir tekerrür etmektedir.

11 Eylül saldırısından sonra ABD’nin öncülüğünde Afganistan için bir koalisyon gücü oluşturuldu. Kabil bu koalisyon güçlerinin denetimi dışında tutuldu. BM Güvenlik Konseyi kararıyla Kabil için bir de NATO komutası altında Uluslararası Güvenlik ve Yardım Gücü (ISAF) oluşturuldu. Türkiye, 2001 yılı sonunda, ‘’Büyük Devlet’’ ABD’nin ‘’vesayeti altında’’ ISAF’a katılma kararı aldı. ISAF bünyesinde 50 ülkeden 130 bin asker var ve bunların 1646’sı Türk’tü…

Türkiye 20’yi aşkın ülkede askerî güç bulundurmasına rağmen bunların içinde en dikkat çekici olanı ve zayiat verdiği ülke Afganistan’dır. Asker bulundurduğumuz diğer bir ülke de Lübnan’dır.

Max Weber’in bilinen bir ‘’Güç Kuramı’’ vardır; ‘’iradenizi bir başkasına zorla kabul ettirmek.’’ Günümüzün ‘’Güç Kuramı’’ ise daha farklıdır; ‘’İradenizin, sanki kendi kararlarıymışçasına müttefikleriniz tarafından kabul edilmesidir.’’ ABD’ye 11 Eylül saldırısından başka bir saldırı olmadı, ancak ABD günümüzün ‘’Güç Kuramı’’ doğrultusunda tüm müttefiklerini seferber ederek gerek Afganistan’da ve gerekse de Irak’ta görevlendirdi.

ABD’nin Irak’ı işgali sırasında Türkiye’nin de ABD’nin yanında işgale ortak olması için TBMM’den tezkerenin neden çıktığını o zamanki T.C. Başbakanı; ‘’Tezkereyi ABD istedi, biz de çıkardık’’ diyerek izah etmedi mi? Biz Afganistan’a milli çıkarlar için mi gittik, yoksa ABD çıkarları için ABD istediği için mi?

Türkiye kırk yıldan beridir terörle mücadele ediyor. Aynı Türkiye yine terörle mücadele için Afganistan’a asker gönderiyor.

Kimse müttefiklikten, sorumluluktan, milli çıkarlardan ve büyük devlet olmaktan bahsederek Türk milletini kandırmasın. Kimse Atatürk’ün de Afganistan’a asker gönderdiğinden bahsetmesin. Atatürk bağımsız bir ülke olarak kendi iradesi doğrultusunda eğitim yardımı için Afganistan’a asker göndermişti. Şimdi, BM veya NATO, hangi şapka altında olursa olsun işgalci bir ABD’nin yanında Afganistan’a işgalin bir parçası olarak bulunuyoruz.

Afganistan’da günlük onlarca masum sivil insan kimi yanlışlıkla, kimisi cinnet geçiren ABD askerlerince katledilmiyor mu? Peter Ustinov; ‘’Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür’’ derdi. Afganistan’da bir devlet (ABD) terörü yok mudur? Biz bu teröre ortak olmuyor muyuz?

Tarihte Afganistan’a; ‘’imparatorluklar mezarı’’ derler. John Berger’e ait olan; ‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun.’’ sözünü doğrularcasına Afganistan’dan mevsimler gibi; İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, Timur geçti, Hintliler geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildi. Nedeni sadece, bu ülkenin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıdır. Yarın Ruslar gibi ABD de buradan er ya da geç ayrılacak, biz ise işgale ortaklık ettiğimizle kalacağız.

***

T.C. Devletinin 11. Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı olduğu zaman söylemişti Kerkük’ü kastederek; ‘’Bizim, Irak’ın Kuzeyinde kırmızı çizgilerimiz vardır. Türkiye’nin çıkarları Anadolu’ya hapsedilemez’’ diye… Yıl 2011, o zamanki Dışişleri Bakanı “Telafer’e dokunan Türkiye’ye dokunur” diye meydan okuyordu, muhtemel ki ‘’Kimse Türkiye’yi test etmeye kalkmasın’’ demek istiyordu... Yıl 16 Haziran 2014, gazetelerde son dakika haberleri; ‘’Nüfusunun neredeyse tamamı Türkmen olan Telafer de düştü, IŞİD kenti aldı.’’ Şimdi hiç Kerkük’ten, Kerkük Türkünden bahseden var mı? Kerkük bizim milli davamız değil miydi? Ne oldu kırmızıçizgilerimize?

Kerkük Türkü katledilirken ne işimiz vardı Suriye ile? Ne diyeyim, dizlerimi nasıl döveyim? Benim yerime Arif Nihat Asya söylemişti zaten: (şiir uzun buraya iki kıt'asını aldım)

‘’Daha gelmedi mi sırası
Uçup ey kuşlar büyük küçük
Akıp ey bulutlar köpük köpük
Siz söyleyin kaç günlük
Yoldu orası

Perdeleri örtük
Lambaları sönük
Sırtında yıllar yük
Hatıraları kırık dökük
Bir yer olacak orada
Adı Kerkük.”

***

Türkiye kırk yıldan beridir terörle mücadele ederken müttefiklerimizin bize karşı hiç mi sorumluluğu yoktu? Büyük ülke Türkiye (!), müttefikimiz (!) Danimarka’dan neden uzun bir süre terör örgütünün TV yayınını engelleyemedi? Büyük ülke Türkiye (!) teröristlerin NATO’da ittifak içerisinde olduğumuz AB ülkelerindeki mali kaynağını hâlâ kesebildi mi?

Terörün kökünü kurutmak için taaa Amerika’dan gelip Afganistan’ı işgal eden müttefikimiz ABD, bizim terörün kaynağı Irak’ın kuzeyine girmemize engel olurken biz de ABD için Afganistan’a, Suriye'ye asker göndermekteyiz! Bu çarpıklığı birisi izah etmeli!

Ruslar Sivas’a merdiven dayamışken, Galiçya’ya, Makedonya’ya ve Dobruca’ya Alman çıkarları için asker göndermekle; teröristler Irak kuzeyinden, Kandil dağından ülkeme sızarak mayın döşeyip, eylem yaparak askerimizi şehit ederken, ABD çıkarları için Afganistan’a, Suriye'ye, Musul'a, İsrail çıkarları için Lübnan’a asker göndermek arasında ne fark vardır?

Bugün Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de Galiçya’da şehit düşen askerlerimiz için yapılan Türk şehitliği var. Mezar taşları üzerinde sadece ‘’Türk oğlu Ahmet’’, ‘’Türk oğlu Mehmet’’, ‘’Türk oğlu Hasan’’ yazar... Ne baba adı bellidir ne de memleketi… Sadece ‘‘’Türk oğlu Mehmet’’. Şimdi de Afganistan’dan şehitlerimiz gelir Amerikan tabutları içinde.. Fark nedir fark?

Suriye’ye karşı bu düşmanlık niye idi? ABD istedi diye mi? Teröristin başı Şam’da karargâh kumuş iken ve Suriye bize düşman iken ABD neredeydi? O zaman Suriye ABD’nin iyi bir müttefiki değil miydi? O zaman Suriye Basra’daki koalisyon güçlerine ABD yanında asker vermiyor muydu?

Sorun ‘’insan hakları’’ ise kardeş Azerbaycan’ın Karadağ Bölgesi Ermenistan işgali altında, neden Ermenistan’a bir mühlet vermiyoruz, Ermenistan’a karışmıyoruz da Suriye’ye veriyoruz, Suriye’ye karışıyoruz? Neden neredeyse Esad’la savaşıyoruz?

Doğu Türkistan’da (İng. Sinkiang) Çin’in Türklere uyguladığı ve Uluslararası Af Örgütü raporlarına da yansıyan ağır baskılara neden kulaklarınızı tıkıyorsunuz da Suriye gündeme gelince şahin kesiliyorsunuz? Buradaki Uygur Türklerinin dertleri, size neden ’’insani bir görev’’ düştüğünü hatırlatmıyor?  Bu konuda sorunları dillendirmek isteyen bir temsilciyi, Rabia Kader’i Türkiye’ye bile sokmadığınız halde, neden Suriye rejim muhaliflerine kucaklarınızı açıyorsunuz? Neden? ABD böyle istiyor diye mi? Neden?

Kucak açılan rejim muhalifleri İŞİD’e dönüşerek insanlarımızı katletmiyor mu? Bir karga gibi gözümüzü oymuyor mu? Bir akrep gibi, bir yılan gibi bizi sokmuyor mu? Soros boşuna mı söylüyordu; ‘’en iyi ihraç ürününüz Ordunuzdur’’ derken?

Mehmetçik, vatan savunması için seve seve şehit olur. Ancak ABD çıkarları için nice seçkin ‘‘Türk Evladı’’ yine tarihte olduğu gibi ülke menfaatlerine aykırı olarak yurt toprakları dışında harcanmakta, nice Türk evladı da yurt içinde bir mezhep sevdasına otuzar, yüzer teröre kurban verilmektedir.

Birinci Dünya Savaşında Almanya ile işbirliğine giden Enver Paşa bir Alman gibi düşünebilecek kadar Alman hayranıydı. Şimdilerde ise bir ABD’li gibi düşünebilecek kadar ABD hayranı yönetici yok mu ülkemizde? Fark nedir fark? Al o zamanki İttihat ve Terakki Fırkasını ve Almanya’yı, koy yerine şimdiki yönetimi ve Amerika Birleşik Devletleri’ni! Değişen ne? Fark eden ne?

Dün Birinci Dünya savaşında çıkarlar çatışınca harbin içinde Osmanlı ile Almanya Bakü’deki petrol yatakları için karşılıklı muharebeye girerken, bugün çıkarlar çatışınca müttefikimiz ABD Irak’ta başımıza çuval geçirmedi mi? ABD’nin çıkarları değişince Suriye’de Esad yanlısı olmadılar mı? Çıkarları değişince ABD, Suriye’de PKK’nın kolu PYD’yi desteklemeye başlamadı mı? ABD, PYD’yi bölgesel müttefik olarak ilan etmedi mi? ABD, Irak’tan çekilirken geride Irak’ın kuzeyinde malumu ilan edilmemiş bir Kürdistan bırakmadı mı? ABD, Suriye’den de elini eteğini çektiğinde geride Suriye’nin kuzeyinde bir başka Kürdistan bırakmayacak mıdır? Bu mudur stratejik derinlik?

Millî şairimizin söylediği gibi; ‘’hiç ibret alınsaydı, Tarih tekerrür mü ederdi?” Ne diyordu Mehmet Akif:

''Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! 
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 
'Tarih'i ' tekerrür' diye tarif ediyorlar; 
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?''

 ‘’Bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir’’ diyerek Georg Wilhelm Friedrich Hegel de Mehmet Akif gibi tarihin tekerrür ettiğini ifade ederdi. Karl Marx da tarihin tekerrür ettiğini Hegel'e cevap verircesine şöyle derdi: ‘’Evet bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…’’

Etrafınıza büyük resmi görmek için dikkatle bakın. 1914'teki Birinci Paylaşım Savaş'ının bütün koşulları yinelenmektedir. Hem de komedi olarak. Sadece aktörler isim değiştirmiştir. İngiltere'nin yerini ABD, Almanya'nın yerini AB, Rusya İmparatorluğunun yerini yine Rusya, Osmanlı'nın yerini Türkiye Cumhuriyeti almıştır. Tek fark paylaşım savaşının kısmen topla tüfekle yapılmayacak olmasıdır.

Yaklaşık yüz yıl önce sormuştu Mehmetçik; ‘’Kumandanım Galiçya ne yana düşer?’’ diye. Suriye’de hüküm süren savaşın, bütün Batılı kaynaklar tarafından 1618 – 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve mezhep savaşı olarak nitelenen ‘’30 Yıl Savaşları’’na benzetildiği bir ortamda ve eşiğinde bulunduğumuz Üçüncü Paylaşım Savaşı öncesinde ben de soralım istiyorum; ‘’Kumandanım! Afganistan ne yana düşer, Suriye ne yana, Musul ne yana?’’

1. Dünya savaşında Ruslar Sivas'a merdiven dayamışken Osmanlı'nın Almanlara jest için Galiçya'ya ordu göndermesi ile günümüzde de PKK Kandil'den sızarak ülke içinde terör yaparken ABD'ye jest için Afganistan'a kolordu, Suriye'ye ordu göndermek arasında ne fark vardır? Dün ve bugün milli menfaat için Kandil'e giremezken, Kerkük'e gidemezken,  ABD çıkarları için bugün Suriye'ye, yarın da Musul'a gitmenin anlamı, maksadı, gayesi nedir? 

Bir de uyarırdı taaa geçmişten Carl von Clausewitz: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’ Ve devam ederdi uyarıya Clausewitz: ‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi de zannetmeyin.’’

Bütün bunlar bana sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosunu hatırlatır:

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Mazi kalbimde bir yaradır ve beni zaman zaman ağlatan İşte bu hazin hatıralardır.

***
Galiçya Muharebeleri

Galiçya Kolordusu, l9’uncu ve 2O’inci Tümenleri bünyesinde bulunduruyordu. Kolordu birlikleri Şarköy ve Keşan bölgelerinde toplanmıştı. İlk hazırlık emri 09 Temmuz 1916’da alındı. Bir gün sonra, Galiçya’ya gidileceği bildirildi. Birlikler hazırlıklarını süratle tamamlamaya çalıştılar. Birçok silah ve teçhizat ile bazı kıtalar, diğer tümenlerden alınarak tamamlanabildi.

17 Temmuz’da ‘’Konakçı Müfrezesi’’ Macaristan’daki ilk konak bölgesi olan Şabatka (Subatitsa ) hareket etti. Kolordu birliklerinin Uzunköprü ve Alpullu istasyonlarından trenlere binmesi planlanmıştı. İlk kafile 23 Temmuz’da, son kafile 11 Ağustos’ta hareket etti. 27 Temmuz’da 5’inci Ordu Komutanı Mareşal Liman Van Sanders, ertesi gün de Başkomutan Vekili Enver Paşa Uzunköprü’ye gelerek birlikleri denetlediler ve kolordunun durumu hakkında bilgi aldılar.

İlk kafilesi 02 Ağustos’ta bölgeye varan birlikleri Enver Paşa, beraberinde Avusturya generalleri ile Alman ve Avusturya subayları olduğu halde, 04 Ağustos’ta Macaristan da tekrar denetledi. Ertesi gün 05 Ağustos’ta birliklerin ilk kafilesi Yataynisa istasyonundan cepheye hareket etti. 12 Ağustos’ta l9’uncu Tümen Miçiçov’da muharebe karargâhını kurmuştu.

15’inci Kolordu geldiği zaman, bölgede, Alman genel karargâhına bağlı ‘’Balkan Cephesi Ordular Grubu’’ ve Avusturya genel karargâhına bağlı ‘’Avusturya Veliahdı Karl Ordular Grubu’’ bulunmakta idi.

l5’inci Kolordu, Karl Ordular Grubuna bağlı, komutanlığını Orgeneral Graf Van Bothmer’in yaptığı ‘’Alman Güney Ordusu’’ kuruluşuna dâhil edildi.

15’inci Kolordunun bölgeye intikali sırasında, Rusların 04 Haziran’da başlattığı ve büyük başarı kazandığı muharebeler sürmekte idi. Bu yüzden, muharebe sahasına ilk gelen ve muharebe karargâhını 12 Ağustos’ta kuran l9’uncu Tümen, hemen iki gün sonra, 14 Ağustos’ta, Zlotalipa doğu sırtlarında Rus kuvvetleri ile ilk muharebesine girdi.

20’inci Tümen de 22 Ağustos’ta Pototory ile Bozykw arasında bulunan 54’üncü Avusturya Tümeninden savunma bölgesinin sorumluluğunu devir alarak muharebelere dâhil oldu.

Kolordu, 22 Ağustos 1916 günü saat 12.00 itibarıyla göreve başladığını, orduya bildirdi. Ordu Komutanı Orgeneral Bothmer, gönderdiği yazı ile Çanakkale kahramanı l5’inci Kolordunun, bölgesinde görev almasından duyduğu memnuniyeti belirtti ve başarı diledi.

15’nci Kolordunun cephe sorumluluğunu almasından hemen sonra, Eylül ayının ortasından itibaren muharebeler giderek şiddetlendi. 16 ve 17 Eylül’de, Ruslar, iki gün boyunca sürekli olarak ve kütleler halinde taarruz ettiler. l5’inci Kolordu, 20 km’den fazla cephede ve en kötü arazi şartlarına rağmen, Ordu cephesinin yarılmasını önledi. Bu başarıya karşılık, 95 subay ve 7.000 er zayiat verdi. 6 tabur ve 22 bölük komutanı şehit oldu. Bazı bölüklerde hiç subay kalmadı. Rusların, beş kat fazla zayiat verdiği tespit edildi.

18 Eylül’den itibaren oluşan kısmi sükûnet, 30 Eylül’de Rusların başlattığı yeni taarruzla tekrar bozuldu. Çetin süngü muharebelerinin cereyan ettiği bu savaşlarda, Türk askeri, komuta kadrosundaki büyük yoksunluğa rağmen azimle dövüştü. Günlerce süren savaş, yeniden 15 subay ve 3.000 er kaybına sebep olurken, Rusların kaybı kat kat fazlaydı.

Bu muharebeler sonunda, çok ağır kayıp veren 2O’inci Tümen cephe gerisine alındı ve yeniden düzenlendi.

Kasım ayı, cephede durgunlukla geçti. Birlikler, önceki muharebelerden alınan derslerden yararlanarak eğitime ve tahkimata ağırlık verdiler. Aralık ayının ikinci yarısında, Rus siperlerinde hareketlenmeler görüldü. Erler, savaşın gereksizliğinden, enternasyonal barış ve dostluktan bahsediyorlardı. Buna rağmen Ruslar, 28 Ocak 1917’de, 25 Şubat ve 05 Mart’ta, yeni taarruzlar başlattılar. Fakat hepsi, l5’inci Kolordu tarafından ağır zayiat verdirilerek geri püskürtüldü. Nisan ayı ortalarından itibaren, Rus siperleri iyice hareketlendi. Haziran başından itibaren Ruslar yeni bir taarruz hazırlığına giriştiler.

Bu arada 19’uncu Tümen, 12 Haziran’dan itibaren Anavatana geri çekildi.

Ruslar, beklenen taarruzlarını 29 Haziran günü saat 05.00’te başlattılar. Taarruzlar, ertesi gün de sürdü, ağır zayiatla geri püskürtüldü. Fakat 01 Temmuz’daki taarruzları 24’üncü Alman Tümeni bölgesinde derin girmeler yarattı. 02 ve 03 Temmuz’da yapılan karşı taarruzlarla durum güçlükle düzeltilebildi.

Bu arada, 15nci Kolordu Karargâhı da 15 Temmuz’dan itibaren Anavatana döndü.

Rus birliklerinin savaşma gücü ve moralinin çok zayıfladığı anlaşılınca, Alman ve Avusturya Başkomutanlığı, genel karşı taarruz kararı verdi. İleri harekât 20 Temmuz’da başladı. 22 Temmuz’da Rus Cephesi çözüldü. Genel karşı taarruza 2’inci Tümen de katıldı. Ay sonuna kadar süren muharebelerde tümen, birçok bölgeyi ele geçirdi. Ağustos başında, taarruz durduruldu.

20’inci Tümen, 05 Ağustos’ta Anavatana dönüş emri aldı. 16 Ağustos’ta topçular, 22 Ağustos’tan itibaren de piyadeler trenle intikale başladılar. 26 Eylül’de tüm birlikler yurda dönmüştü.

Galiçya’da savaş, 03 Mart 1918’de imzalanan Brestlitovsk Antlaşması ile son buldu.

 

Kaynaklar:

Kemal YAVUZ, Savunma ve Havacılık, 4/03, s. 102

Hasan Keskin, 1914/1918 Osmanlı Avusturya/Macaristan İmparatorluğu İlişkileri, Belgeler

‘’1’inci Dünya Savaşı 7’inci Cilt Avrupa Cepheleri. Birinci Kısım.’’, Gnkur. Bşk.lığı Harp Tarihi Dairesi

Mehmet Aldan, ‘’Galiçya ve sonrası Hilmi Dilmen'in öyküsü̈ ‘’, A.Ü.S.B.F. ve Basın Yayın Yüksekokulu Basımevi, Ankara, 1984 

Kansu Şarman, ‘’Kumandanım Galiçya Ne Yana Düşer? Mehmetçik Avrupa'da, M. Şevki Yazman'ın Anıları’’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul   2008 / Mayıs

Liman Van Sanders, ‘’Türkiye’de Beş Yıl’’, Kesit Yayın, 2006

Ahmet Erimhan, ‘’Çuvaldaki Müttefik – ‘Tezkereler Süreci’nden Süleymaniye Baskını’na-’’, Otopsi Yayınları, Nisan ‘2004

Prof. Dr. Lothar RATHMANN, ‘Berlin- Bağdat, Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi’’, Belge Yayınları, İstanbul, Mayıs 1982

Süleyman KOCABAŞ, ‘‘Pencerminizmin Şarka Doğru Politikası, Tarihte Türkler ve Almanlar’’, Vatan Yayınları, İstanbul, Eylül 1988

İlber ORTAYLI, ‘‘Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu’’, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 1983

İlber ORTAYLI, ‘‘İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu’’, AÜSBF Yy. No. 479, Ankara 1981

Jehuda L. WALLACH, ‘’Anatomie einer Militaerhilfe, Die preussisch- deutschen Militaermissionen in der Türkei’’, Droste Verlag Düsseldorf, 1976

Falih Rıfkı Atay, ‘’Zeytindağı’’, Pozitif Yayınlar, MEB Dizisi, İstanbul, 2004

Osman AYDOĞAN  3 Ekim 2016

Genç Werther’in Acıları

‘’Genç Werther’in Acıları’’ (Almanca: Die Leiden des jungen Werthers), Johann Wolfgang von Goethe (1749 - 1832) tarafından 1774 yılında ve iki haftada yazılmış bir mektup romandır. (Genç Werther’in Acıları, Goethe, Can Yayınları, 2007)

‘’Genç Werther’in Acıları’’, Werther adındaki genç bir hukuk stajyerinin nişanlı bir kadın olan Lotte ile intiharına kadar kurmuş olduğu ıstırap dolu ilişkilerini konu alan, Goethe’nin mektup tarzındaki romanının ismidir. Lotte de kayıtsız değildir bu aşka ama Lotte Albert’le nişanlıdır ve verilen sözler, ahlaki değerler önemlidir. Lotte Albert ile evlenir. Werther ise bir aile dostu olarak yer alır yanlarında. Ne var ki aşk ve dostluk arasındaki sınır çizgisi zayıftır. Sınırı geçmekten korkan Lotte, bir daha görüşmemeleri gerektiğini bildirir genç adama. Werther’in bu acıya dayanması ise imkânsızdır.

Werther bu halet-i ruhuye ile Lotte’ye bir mektup yazar; “Bak Lotte! Bana ölümün sarhoşluğunu tarttıracak olan o soğuk ve korkunç kadehi elime alıyorum. Onu bana sen uzatıyorsun, ben de alırken hiç duraksamıyorum. Hayatımın bütün istekleri ve ümitleri yerine geldi. Ölümün çelikten kapısını vurmak öylesine titretici ve çetin ki” diyen Werther, “Silahlar dolu. Saat on ikiyi vuruyor. Alınyazısı bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda Lotte! Elveda” sözleriyle mektubuna ve yaşamına son verir.

Werther’deki bu halet-i ruhiye aşkın soyluluğunu ve soysuzluğunu yansıtır. Bu haleti ruhiye Attila İlhan’ın bir şiirini anımsatır; ‘’Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur.’’ Bu rezilce korkuyu kimler yaşamaz ki!

Goethe hayatı boyunca kendine kusursuz eş aramış hatta 1-2 kez evlenmiş fakat aradığını bulamamış, bu kitapta Goethe sıkça bu sorununa vurgu yapmış. Romanın kahramanı Lotte, kitabın oluşum safhasında, genç Goethe’nin tanışmış olduğu Maximiliane La Roche’den de izler taşır.

Goethe'nin hakkında "eğer Werther ölmeseydi, ben ölecektim" dediği eserdir bu roman. Sadece aşk acısı ve kara sevda açısından bakmamak gerek bu kitaba çünkü romanda diyalektik de var. 

Platonik bir aşkı anlatır Goethe bu kitabında. Bu kadar büyük bir aşk ancak platonik olur zaten dedirtiyor insana. Çünkü insan aşkı elde edince ne kadar değerli olursa olsun onun için artık sıradandır. Halil Cibran derdi zaten; ‘’ulaşamadıklarınız ulaşmış olduklarınızdan daha değerlidir.’’

Goethe eserinde; kişinin acı çekmekten zevk almasını, kendisini nasıl da kendi zoruyla bir uçuruma çektiğini, hayatın anlamsızlaşmasını ve karşılıksız aşkı, mükemmel bir şekilde anlatır… 

Başkarakter, bizlere, aşkın; karşı taraftan ziyade kendi içimizde yaşadığımız, büyüttüğümüz, putlaştırdığımız bir duygu olduğunu, en yakın arkadaşına yazdığı mektuplarla içten bir dille izah eder. Âşık olduğumuz "şey" aslında çoğu zaman da bir hayalden ibarettir. Ona atfettiğimiz her şey bizimle ilgilidir. Onu güzel–yakışıklı bulmamız, çok akıllı ve zeki olduğunu düşünmemiz, dünyada eşi benzeri olmayan bir dürüstlüğe sahip olduğuna inanmamız, bizimle ilgilidir. Çünkü aşk, bir avcı ile aynanın karşılaşmasından başka bir şey değildir. Ayna kırılır, çünkü avcı yalnızca kendi yansımasına ateş etmiştir. Sevdiğimiz şey aslında kendi yansımamızdan başka bir şey değildir. Werther'de de böyle olmuştur. Halil Cibran derdi zaten; ‘’Her erkek iki kadına aşık olur. Biri hayallerinde yarattığı diğeriyse henüz doğmamış olandır.’’ Werther hayalindeki kadına aşık olmuştur aslında. 

Karşılıklı sevgiler bir beklenti üzerine kurulmuştur; sen beni seversen! '‘O'’ sevmeden sevmek, ''o'' bilmeden sevmek ve her hal ve şartta onun mutlu olması için çalışmaktır gerçek sevgi… Werther'de öyle yapar; karşılıksız sever, gerçekten sever. Zaten "seni seviyorsam bundan sana ne?" diyen Goethe gibi bir dâhiden başka ne beklenebilirdi ki?

Bu kitabın Türk edebiyatındaki muadili; Mehmet Rauf'un ‘’Eylül’’ isimli psikolojik romanıdır. Kısmen sonu da benzer. Sabahattin Ali'ye ‘’Kürk Mantolu Madonna’'yı yazarken ilham vermiştir. Ayrıca Şeyh Galib'in ‘’Hüsn-ü Aşk’’ı da bu esere benzer. .

Kitabin en güzel tarafı Goethe’nin okuyucuya sunduğu şu nottur: ‘'Ey güzel insan, sen de onun gibi bir tutkunun esiriysen, onun acıları sana avuntu olsun, eğer yazgından veya kendi hatandan dolayı bir arkadaş bulamıyorsan, bu küçük kitap dostun olsun.'’

Goethe, bu romanı yazdığında 25 yaşındadır. Romanın piyasaya çıkmasının ardından Almanya sokakları bir “Werther salgınına” uğrayarak, ortalığı Werther’in giysileri olan mavi ceket, sarı pantolon giyen duygulu gençler istila ederler. 

Okurken yavaş yavaş üstünüze bir fil oturduğunu, kalbinizin, beyninizin, midenizin sıkıştığını hissedip yine de bırakamayacağınız, tansiyonunuzu çıkarma gücü yüksek, yudum yudum içilmesi gereken ve tekrar tekrar okunabilecek bir başyapıttır Goethe’nin bu kitabı.

Goethe’nin bu kitabında İçerdiği her mektup hayata dair ayrı bir kitaptır. Cennetle cehennemin nasılda birbiriyle yoğrulup iç içe geçtiğinden bahseder Goethe bu kitabında.

Bu kitabın dünya üzerinde bunca sevilmiş olmasının nedeni içeriğinden ziyade yazarın kullandığı dildir. Yaşamınızda şimdiye kadar Goethe’nın bu kitabını okumamışsanız eğer çok şey kaçırdığınızı bilin isterim! Eğer Almanca da biliyorsanız kitabı kendi dilinden okumaya da doyum olmaz derim. 

Ve kitap son olarak şu mesajı verir aslında: ''Birisini sevmeyi başaramayanı, kimse sevemez.'' 

Kitaptan bazı bölümler sunuyorum.. Üzerinde düşünmeniz dileği ile:

"Eğer insanlar imgelemleriyle geçmişteki kederin anılarını çağrıştırmak uğruna bu denli çaba gösterecekleri yerde kayıtsız bir şimdiye katlansalardı, çektikleri acı daha az olurdu."

‘'Tanrı’nın bize her gün sunduğu güzel şeylerin tadını çıkaracak kadar kalbimizin kapıları açık olursa, başımıza gelen kötü şeylere katlanacak gücümüz olur.’'

"Ama öte yandan, sabahları doğan güneş güzel bir günü vaat ettiğinde, 'işte yine insanların birbirine zehir edebileceği bir nimeti bağışlıyor gökyüzü' diye haykırmaktan kendimi alamıyorum."

"Ey ulu tanrım! Önce akıl sahibi olup sonra onu kaybetmedikçe mutlu olmamak insanların kaderi midir?"

"Herkesin aynı olmadığını biliyorum ve hiçbir zaman da herkes eşit olmayacak. Fakat saygınlıklarını korumak için halktan uzak durmaları gerektiğini düşünenler, en az düşmanın karşısında ölüm korkusuyla saklananlar kadar yenilmeyi hak eden kimseler.."

‘‘Sevgili değerli dost, unutulmaması gereken bir şey var, o da: insan duyarlılığı!"

‘‘Sefaletim ve yalnızlığım belki de mutlu edemediğim kişinin bir başkası tarafından mutlu edilmesinden kaynaklanıyor.’’

"Ayrıca yüreğimi değil, aklımı ve yeteneklerimi beğeniyor, oysa her şeyin kaynağı yürektir: Tüm gücün, tüm mutluluğun, tüm kederin. Ah, benim bildiklerimi herkes bilebilir ama yüreğimdir yalnızca bana ait olan.’’

‘‘Dışa vurduğu ufak sevinçleri elinden almak için, bir insana baskı yapanlara yazıklar olsun. Ne dünyanın tüm armağanları, ne de tüm lütufları, başımızdaki despotun kıskanç sıkıntısının bize zehir ettiği bir anlık neşenin yerini tutar.'’

‘'Gerçi dünyadaki bütün işler değersiz, başkaları istiyor diye kendi tutkusunu, kendi gereksinimini dikkate almadan para, onur ve başka şeyler uğruna kendini yiyip bitiren insan her zaman budalanın biridir.’'

‘'Çünkü her şeyi kendimizle, kendimizi de herkesle karşılaştıracak şekilde yaratılmışız bir kere, bundan dolayı mutluluk ve hüznümüz bağlı olduğumuz şeylerden etkileniyor kuşkusuz, bu durumda en tehlikeli şey de yalnızlık.'’

"Üzerinde zevkle yaşamak için insanın sadece biraz toprak parçasına, altında huzurla yatmak içinse bundan daha azına ihtiyacı var.’’

"Sahip olduğum o kadar çok şey var, ama Lotte için duyduklarım sahip olduğum her şeyi yutuyor; sahip olduğum o kadar çok şey var, ama onsuz her şey bir hiçe dönüşüyor."

“… Sevgili arkadaşım, dünyadaki karışıklıklara yol açan şeyin, kurnazlık ve kötü niyetten öte, belki de yanlış anlamalar ve atalet olduğunu bir kez daha saptadım. En azından ilk ikisine daha az rastlanıyor.”

"Aklımızı, mantığımızı serbestçe kullanmaktan bizi alıkoyacak her şeyden kaçınmalıyız; çünkü ruh özgürlüğüne ancak böyle ulaşabiliriz." 

“Kendimizi yitirdiğimizde her şeyi yitirmiş oluruz! Kendimizden yoksunsak, elbette her şeyden yoksun kalıyoruz.'’

“Bazen aklım almıyor; onu yalnızca ben, hem de öylesine içten, öylesine dolu dolu severken, ondan başka hiçbir şey görmez, bilmezken, ondan başka hiçbir varlığım yokken, nasıl olur da onu bir başkası da sever, sevebilir?”

‘‘Sabahları ağır rüyalardan kurtulmaya çalışırken kollarımı ona boşuna uzatıyorum. Çimler üzerinde yanında oturduğumu ve elini tutup binlerce kez öptüğümü gördüğüm mutlu ve masum düşler beni kandırdığında yatağımda çaresizlik içinde onu arıyorum. Ah, uyku sersemliği içinde uyanıyorum, sıkışan yüreğimden gözyaşı seli boşalıyor ve karanlık bir geleceğe doğru tesellisiz ağlıyorum.’’

‘‘Acının insanlarla paylaşıldığı takdirde azalacağı konusunda kuşkusuz haklısın, değerli dostum, keşke insanlar-niçin böyle olduklarını ancak Tanrı bilir!- geçip giden şimdiyi yaşamak yerine, geçmişte kalan bir sıkıntının hatıralarını anımsamak için hayal gücünü bu kadar zorlamasalar.'’

‘'Tembellik neyse keyifsizlik de odur, tembelliğin bir türüdür. Doğamızın buna eğilimi var, ancak toparlanma gücünü bulursak kolaylıkla çalışmamız mümkün olur, gerçek hazzı elde etmenin yolu çalışmaktan geçer.'’

“İnsan doğası sınırlıdır. Sevince, kedere, acılara ancak belli bir dereceye dek dayanabilir. Ve o derece aşılırsa insan yok olur. Yani söz konusu olan birinin güçlü ya da zayıf olup olmadığı değildir. (buraya dikkat!) kendi yaşantısına ne ölçüde dayanabiliyor, soru budur! Hem ahlaki, hem bedensel anlamda…’’

"Yaşamanın bir rüyadan, bir hayalden başka bir şey olmadığını düşünen ilk kişi ben değilim.’’ 

‘’Bizler aynen zindanların duvarlarına gönül ferahlatan, güzel resimler çizen mahkûmlara benziyoruz.’’

‘’… çünkü sanırım ölmek hayatın türlü cefalarına göğüs germekten daha kolaydır. Öyleyse canına kıymak yiğitlik değil, uyuşukluk, korkaklıktır."

‘‘Ama şimdi hatırlıyorum da içimi kemiren o eski günler neden böyle tatlıydı? Tanrı’nın rahmetini sabırla beklediğim, bana verdiği sevinci içten ve minnet dolu bir kalple duyduğum için mi?''

Osman AYDOĞAN  2 Eylül 2016




Âşık Veysel ve Gerçek Sevgi

Âşık Veysel'in yaşamının bir kısmı Ümit Yaşar Oğuzcan’ın anlatımı ile şu şekildedir;

Âşık Veysel, hayatını anlattığı bir şiirinde "Üçyüz-onda gelmiş idim cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anası Gülizar, bir yaz günü köy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel'i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adını Veysel koymuş.

Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, çiçeğin beyi çıkmış kendi deyimiyle... Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle.

Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel'in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.

Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz şairleriyle dolu o zamanlar. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş çalıp söylediklerini.

Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh'lı Ali Ağa'dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Ünlü halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman.

Yirmibeş yaşındayken (1919) anası babası Veysel'i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa süre sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kötü oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da eşi Esma yanaşmalarından birisiyle evden kaçmış. Bu olay çok yaralamış Veysel'i. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış.

Eşi çekip gittiğinde bir kızı varmış Veysel'in. Daha bir yaşını bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış.

Daha sonra Veysel'i yeniden evermişler. Bu eşi de çocuk vermiş Âşık’a’. Biri ölmüş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel'e.

Âşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu Yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş.

Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel'in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer'in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman.

Veysel'in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Paşa için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını çalıp söyler olmuş.

1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır.

Halk ozanlarından en çok Karacaoğlan'ı, Yunus'u, Emrah'ı, Dertli'yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı Veysel'de. Onun aracılığıyla Köy Enstitülerinde bir süre saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli, Akpınar Köy Enstitülerinde bulunmuştu.

1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Âşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı.

Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Âşık Veysel öldüğünde lise birinci sınıfında idim. Hiç unutmam; Edebiyat öğretmenimiz Suphi Martağan derste haber vermişti bize Veysel'in ölümünü… Ve bize demişti ki Edebiyat öğretmenimiz; ‘'Türk halk edebiyatının son temsilcisi bu dünyadan göçtü.'’ Karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı Veysel'in, şiirleri de öyle... Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarım yüzyılı aşkın bir süre yazdıklarıyla, çalıp söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım şimdi de mezarında son uykusunu nûrlar içinde uyuyordur.

Yalnız çağımızda yaşayanlar değil, bizden çok sonra yaşayacaklar da "Dostlar Beni Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.

Bu yazıda esas olarak Veysel’in ilk eşi Esma hakkındaki şu hikâyeyi anlatmak istiyorum;

Veysel'in babası akrabalarından birisi olan Esma ile evlendirmişti onu. Veysel eşini çok seviyordu fakat bu sevgi beraberinde kıskançlığı da getirmişti. Esma artık bu durumdan usanmış dayanamaz hale gelmiş sekiz yıl evli kaldıktan sonra Hüseyin adlı yanaşmalarından bir delikanlıyla beraber kaçmıştı.

Gece vakti evinden gizlice kaçan Esma, Hüseyin'le buluştur ve uzunca bir yolu hiç durmadan çoğunlukla koşarak kat ederler. Bir çeşme başında soluklanmak için durduklarında Esma, "cebimde bir şey var ağırlık yapıp duruyor" diyerek cebini açtığında bir tomar para bulur. Veysel meğerse her şeyden haberdarmış, kör olan sadece gözleriymiş, hisleri, gönlü, kalbi değil, eşini o kadar çok seviyormuş ki, eşi yaban ellerde rezil olmasın, ele güne muhtaç olmasın diye ne kadar parası varsa cebinin içine iliştirivermiş.

Veysel, bu nedenle büyük, bu nedenle 'Âşık', bunun için Veysel, bu nedenle sanatçı...

Gerçek sevgi tek taraflıdır… Karşılıklı sevgiler bir beklenti üzerine kurulmuştur; sen beni seversen! '‘O'’ sevmeden sevmek, ''o'' bilmeden sevmek ve her hal ve şartta onun mutlu olması için çalışmaktır gerçek sevgi…

Gerçek sevgi; sevgiliyi bir beyaz güvercin gibi avuçlarına alıp okşamak ve yüreğine bastırıp korumaktır. Ama sevgiliyi daha güzel ufuklar bekliyorsa onu salıvermek, onun uçsuz, bucaksız gökyüzünde kanat çırpışlarından sonsuz haz duymaktır. Onun kendisinden uzaklaşmasına üzülmek değil, gerçeğe uçmasına, hakikate yaklaşmasına sevinmektir gerçek sevgi. ‘‘Beni bırakıp nereye gidiyorsun'’ demek değil, ‘'gittiğin yerlerde dualarımla seni koruyacağım’’ diyebilmektir gerçek sevgi.

Veysel, bu nedenle büyük, bu nedenle ''Âşık'', bunun için Veysel... Kendisiyle yapılan bir konuşmada Esma Hanım şöyle der; ‘‘Ben olmasam,  bana olan aşkı olmasa Veysel de olmazdı’’

Günümüzde ‘’sevgi’’ kavramının içini boşalttık, alanını daralttık; sadece annemizi, eşimizi, kardeşimizi, çocuğumuzu sevdik, cinnetin ve sahiplenmenin adına da sevgi dedik. Gerçek sevgi tek taraflıdır, rağmen türüdür. Gerçek sevgi sevgiliyi sahiplenmek değil, sevgiyi sevgiliye karşılıksız vermektir.

Sıra dışı bir edebiyatçı ve düşünür olan Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar  José Saramago toplum olarak hep karıştırdığımız ‘’sevgi’’yi ve ‘’sahiplenme’’yi şu sözüyle net bir şekilde ayırmıştı zaten; ‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’

Osman AYDOĞAN 30 Eylül 2016



Züleyha


Zeki Bulduk’un ‘’Züleyha, Hüzün Bulutlarından Ağlayan Kadın’’ isminde anlatımı şiir tadında güzel bir kitabı var. (Hayykitap, 2010) Kitapta Züleyha şöyle anlatılır:

‘’Bir kadın vardı; kınanmış. Bir kadın vardı; âşık. Bir kadın; sabır taşı çatlamak üzere olan. Bir kadın vardı; dünyanın en güzel erkeğine sevdalanmış. Bir kadın vardı; adı güzelin yanına yazılan. Bir kadın vardı; hikâyesi bin yıllardır anlatılan. Bir kadın vardı; günahının karanlığına hapsedilen ama ruhundaki izlerden haber verilmeyen. Bir kadın vardı; aşkın dört halini de yaşadığı halde günahkâr diye damgalanan. Bir kadın vardı; sevdiğinin yalnızlığında. Öyle ya, insan sevdiğine benzerdi. O kadın savunma yapmayı ve temize çıkmayı hak ediyordu. Çünkü Yusuf’u sevmişti. O kadın Züleyha'ydı.’’

Ve kitapta Züleyha şöyle tanımlanır: '’Bir rüya ecesiydi Züleyha. Bir rüyanın lacivert gecesiydi Züleyha. Bir rüyanın tam ortasından seker gibi geçen ahulara bakışlar vermişti Züleyha.'’

Aslı Zelicka'dır, Potifar'ın eşi ve Yusuf'un aşkı, su perisi olduğu da söylenir ama dünyanın en büyük aşkıdır belki de Züleyha'nın aşkı. Yusuf, İbrani peygamberidir. Yakup peygamberin oğlu... Yusuf'un serüveni Tevrat'ta, Tekvin bölümündedir.  Yusuf, Kur'an'ı Kerim'de de yer alır (Yusuf Suresi). Aşkları masal değil, öykü değil, efsanedir artık. Eskilerce ''hikâyelerin en güzeli'' (ahsen ul kıssa) diye tanımlanmıştır.

Kenan ülkesinde yaşayan Yusuf - ki adı İbranice Yosaf'dır- babası Yakup peygamber tarafından çok sevilince onu kıskanan kardeşleri tarafından bir kör kuyuya atılır. Ve kervancılar tarafından kurtularak köle olarak Mısır'da satılır. "Mısır Azizi" Kıtfir satın alır onu. Çok güzel bir erkektir Yusuf. Kıtfir'in karısı Züleyha çılgınca âşık olur. 

Züleyha'nın Hz. Yusuf'a karşı duyduğu aşk tanımsızdır. Bütün servet ve güzelliğini onun uğrunda harcamıştır. Kocasına, ailesine tüm Mısır halkına karşı durmuştur bu aşk… Derler ki yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığı vardır ancak hiçbir şey gözünde değildir... "Bugün Yusuf'u gördüm" diyen, ondan haber veren herkese onları zengin edecek değerde mücevher dağıtırmış…

Aşkın ağır tutkusuyla karşılaştığı herkesi "Yusuf" diye çağırır olmuş, o kadar ki, başını geceleri gökyüzüne kaldırdığı zaman Yusuf'un adını yıldızların dizilerek yazdığını iddia edermiş. Fakat Yusuf efendisiyle evli olan Züleyha'nın aşkına karşılık vermesi olanaksızmış. Aşkını kalbine gömüp susmuş sadece... Oysa Züleyha kendini kınayan tüm insanlara sevdasını haykırıyormuş. 

Züleyha'ya demişler "bak ay çıktı", Züleyha demiş ki ‘’Yusuf göğe mi baktı?"

Hatta şöyle bir söylence vardır: Züleyha, bir gün bütün kadınları evine davet etmiş... Sofra düzenleyerek önlerine meyve koymuş ve onları soymak için bıçak vermiş... Kadınlar meyveleri yemeye başlayacakları sırada, Yusuf'a seslenerek, "Onların yanına çık" demiş. Karşılarına çıkan Yusuf'u gören kadınlar güzelliği karşısında öyle büyülenmişler ki bıçakla parmaklarını kesmişler de farkına bile varmamışlar. "İşte sizin gördüğünüz güzellik benim aşkımdır! " diye haykırmış Züleyha. 

Çok zordu Yusuf'u görmeyen gözün Züleyha'yı anlaması!
Çok kolaydı Yusuf'u görmeyen gözün Züleyha'yı kınaması!

Züleyha aşk şarabından sarhoş olmuş, Yusuf’u gözüne kestirmişti... Puta tapıyordu Züleyha; sevgilisiyle yatmak ateşiyle yanarken taptığı puttan da utanıyordu. Bir yolunu buldu; putun başını yüzünü örttü; sonra Yusuf’a heveslendi… Yusuf Kaçtı; Züleyha  sevgilisini yakaladığı yerde kucakladı: ‘’Ne acımasızsın’’  dedi, ‘’halimi görmüyor musun?.. Sana nasıl sevdalandığımı bilmiyor musun?.. Ne olur beni dışlama’’ İki eliyle yüzünü kapadı, ağlamaya başladı Yusuf; çünkü Züleyha yasaklıydı. Dedi ki Yusuf: ‘’Sen, tahtadan yapılmış bir puttan utandın; ben Allah’tan utanmaz mıyım?..’’

(Kur'anı Kerim, Yusuf Suresi, 23. Evinde bulunduğu kadın (Züleyha), onun (Yusuf) nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kapattı ve "haydi gel!" dedi. O da "(hâşâ), Allah'a sığınırım! Zira kocanız benim velinimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmaz!" dedi.)

Fakat Züleyha'nın ağır aşkı Yusuf'un zindanı boylamasına neden olmuş. Bir Arap şair şöyle demiş Yusuf zindana giderken:

‘’Herkes, Yusuf'un yırtılmış gömleğine bakıyor.
Kimse, Züleyha'nın paramparça olmuş kalbine bakmıyor.’’

Yıllarca peygamber sabrıyla zindanın ağır çilesini çekmiş Yusuf Peygamber. Sonra yine bir söylenceye göre Mısır kralının tabiri olanaksız rüyasını doğru olarak yorumlayınca Hz. Yusuf hapisten çıkmış. Ve bu arada Kıtfir öldüğü için Züleyha'yla evlenmiş.

Büyük Alman şairi Johann Wolfgang von Goethe de Doğu Batı Divanı (West-östlicher Divan) üzerinde çalışırken âşık olduğu Marianne von Willemer’e benzeterek en güzel şiirlerini Züleyha için yazmıştır ‘’Suleika’’ ismiyle.

Goethe bu derin aşkı yaşarken yazdığı divanın “Züleyha Kitabı’’ bölümünde ve aynı adlı şiirinde bir destanla eş değer tutulacak kadar uzun soluklu aşkını dile getirir. Ünlü şair, bir şiirinin sonunda Marianne’ye şöyle hitap eder: ‘’Adın ebedî Züleyha olsun derim…’’

Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu’nun ‘’Yusuf ile Züleyha (Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün)’’ (Timas Yayınları 2016) isimli yine şiir gibi anlatımı olan bir kitabı var. Bu kitapta geçerdi: ''…İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yusuf mu, Yakup mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yusuf'un mu, Yakup’un mu yoksa Züleyha'nın mı? Yusuf, Yakup ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi o bir, hepsi tek bir...’’

Bu kitaptan iki bölüm aktaracağım.

Birincisi; ''Züleyha’nın Yusuf’a mektup yazması''; 

''Yusuf" yazdı Züleyha, sayfanın ortasına. Hala hitaptaydı kalemi, bir satır ileri geçemedi. ''Bir satır ileri geçsem hitaptan'', dedi, ''yanacağım''. Ses verdi içinden bir ses: "Yan o zaman, yan o zaman!" Züleyha devam etti: "Ah benim Yusuf'um, ah benim, ah/senim’’, dedi, başka bir şey diyemedi. Züleyha Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca "Yusuf " diye başladı, "Yusuf " diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelam yok. Ve Züleyha'nın lügatinde "Yusuf’’tan öte sözcük yok. "Yusuf'', dedi, ''kelamım artık sende hükümsüz. Ama kelamımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelamdan da ötede sadece ah var, ah ki dünya onun üzerinde durur, gök kubbe onun hararetiyle döner.."

İkincisi de ‘’Züleyha'nın gülümsemesi’:

Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından. Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyha'ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı. 

Birden bir meczup, ehil aslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha'nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi. Gözlerini kaldırarak Züleyha'nın yüzüne bakmaya başladı meczup, "Züleyha..." dedi, "sevindir beni!" Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti. Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczup oralı bile olmadı. "Züleyha..." dedi, "sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem." Züleyha bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi.(...) Başını önüne eğen meczup sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi. 

O günden sonra Mısır'ın lisanına "sadaka vermek" anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: ‘’Züleyha'nın gülümsemesi."

''Züleyha...'' dedi, ''sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem.''

Ve siz, ey gözleri olanlar! Bir gülümsemenin bir nasıl sadaka olduğunu bilir misiniz?

Osman AYDOĞAN  29 Eylül 2016




İnsan Sesi


Şair Özdemir Asaf’ın güzel bir şiiri vardı: ‘’Uzun Bir Öykü’’

Uzun Bir Öykü

Hiç kimsenin kafesine 
Koyamayacağı bir kuş... 
Kaçmasını öylesine 
Uçmasını böylesine 
Unutmuş. 
Bir insan sesine 
Gelip konmuş.

Şiirde geçen ‘’İnsan Sesi’’ bana; Felsefe okuyan, Heidegger ve Wittgenstein uzmanı, ‘’Malina’’ adlı tek romanıyla tanıdığımız ve Max Frisch ile yaşadığı çalkantılı ilişki sonucunda bunalım geçirip aldığı uyku hapının etkisiyle sigarasını söndürmeyi unutup evini ve kendisini yakan Avusturyalı şair ve yazar, İngeborg Bachmann’ın ‘’Radyo Oyunları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2005) isimli eserinde yer alan “Ağustosböcekleri” adlı oyunu anımsattı.

Oyundan başından bir bölüm: ‘’Küçük eve bir başkası taşınacak. Birkaç yabancı daha adadan ayrılacak, yenileri gelecek. Gelenler çoğaldığında yalnızlığın da fiyatı artacak ve kıyılar dolacak. Soluk yüzler güneşte yanacak ve kumlar parmakların arasından kayacak, ta ki bir gölge adanın üzerinde kanat çırpana ve rüzgâra doğru üflenmiş bir tüy yere düşene kadar.’’

Görüldüğü gibi oyun, bir adanın tasviri ile başlar. Tuhaf bir adadır aslında burası. Hep birileri gelir, ama gelenlerle birlikte ortalık sanki daha bir tenhalaşır. “Ağustosböcekleri” diye anılanlar, insandır aslında.

Ancak insanca yaşamayı, insanı ancak sevmenin, sevebilmenin, hemcinslerinden ancak hiçbir ayrımcılığın tuzağına düşmeden sorumlu olabilmenin insan kılabileceğini çoktan unutmuş yaratıklara dönüşmüşlerdir. Yaşamanın hiç ayrım yapmaksızın her insandan sorumlu olmak anlamına geldiğini görmezlikten gelip sevmeye son vermişler ve hiçbir insanca duyguya seslenmeyen şarkılarla oyalanmaya koyulmuşlardır.

Bachmann’ın oyunundaki ada, insanların bugünkü dünyasıdır. Yaşadıklarının sorumluluğunu üstlenebilme, sürünün içerisinde rengini belli edebilme yürekliliğini gösterebilenlerin gittikçe arandığı, birbirlerinin yanından geçip gitmekle yetinenlerin bunu birlikte yaşama sandıkları, sevgiden bütünüyle yoksun bir dünya.

Oyun, şu itirafla noktalanır: “…ve korkuyla birbirimize baktık. Çünkü ağustosböcekleri de bir zamanlar insandı. Hep şarkı söyleyebilmek için sevmeye son verdiler. Şarkılara kaçışları sırasında gittikçe kuruyup küçüldüler; şimdi ise özlemleriyle yitik, özlemleriyle büyülenmiş olarak şarkılar söylüyorlar – ama aynı zamanda da lanetlenmiş olarak, sesleri insan sesi olmaktan çıktığı için…”

Bu yorumu yazar Ahmet Cemal ‘’Lanetlenmiş Ağustosböcekleri’’ isimli deneme kitabında da kullanır. (Can Yayınları / Deneme Dizisi, 2012)

Peki ya bizler, bu iklimlerde yaşayanlar, merak ediyor muyuz hiç sesimiz insan sesi olmaktan çıktı mı diye?

Evet, hayatın müjdecisi olan sesler çoğunlukla yitip gitti artık bu ülkede yaşayanların sesi insan sesi olmaktan çıktığından, çıkarıldığından beri.

Özdemir Asaf’ın şiirindeki; hiç kimsenin kafesine koyamayacağı, kaçmasını öylesine uçmasını böylesine unutmuş bir kuş bir insan sesine gelip konmuşken bizler insan sesini unuttuk… İyi halt ettik…

Osman AYDOĞAN  28 Eylül 2016




Parasız Yatılı


''Parasız Yatılı'' Füruzan'ın 1971 yılında yayınlanmış bir öykü kitabının adıydı. (Yapı Kredi yayınları, İstanbul, 2006) Kitabın her aklıma gelişinde, kitabı vitrinlerde her görüşümde benim de 1972 yılında başladığım parasız yatılı (eskilerin deyimi ile ''leyli meccani'') günlerim aklıma gelirdi.

Okulda ilk günlerde, birinci sınıfta, yeni binada, köşelerde, kuytularda, bucaklarda, kenarlarda usul usul, sessiz sessiz, için için, hıçkırık hıçkırık, ağlayan arkadaşlarım vardı hatırladığım. Sessizdi ağlamaları ama çığlık çığlığa idi yüzleri, pınar pınardı gözleri, şırıl şırıldı gözyaşları....

Koğuşlarda, yat saatinde, boğaz vapurlarının projektörlerinin ışıkları koğuş duvarlarında bir kedi gibi usul usul gezinirken, peşine takıp takıp, deriiin deriin uykulara götürürdü beni...

Rüyalarda, okulun hemen arkasındaki tepeleri aşıp, koşa koşa, uça uça, dağları, bayırları, yolları aşa aşa Jorge Amado’nun ‘’insanın anayurdu çocukluğudur’’ dediği gibi anayurdum olan çocukluğumun geçtiği memleketime, evimize, anneme, babama, kardeşlerime giderdim...

Boğaz'da yankılanan buuup buuuppp vapur sesleri, sabahları kalk borusundan çoook çoook önceleri uyandırırdı beni...

Pencerelerden bakarken Boğaz'a, beyaz beyaz bir kuğu gibi geçerken o vapurlar, o koca koca, o uzun uzun gemiler, alıp alıp götürürdü beni hiiiç bilmediğim yerlere, diyarlara, memleketlere...

Memlekette kalan platonik aşkımın, bir çift kapkara hançerin simsiyah uçları gibi gözleri, andıkça, hatırladıkça, bir bıçak gibi saplanırdı kalbime, bir mıh gibi çakılırdı beynime, bir sonbahar hüznü gibi dolardı gönlüme...

Hafta sonunda akşam vakti, okula dönüş zamanı, Üsküdar Camii yanındaki durakta Leyland marka İETT otobüsünü beklerken; kış günü lapa lapa yağan karlar, araba farları, sokak lambaları altında, karşıda Barbaros Bulvarı’nda yukarı çıkan araçların tarçınlı akide şekeri misali stop lambaları puslu puslu yanarken, patlayan kestaneler, mısırlar, satıcı sesleri, vapur sesleri, ezan sesleri, martı sesleri, insan sesleri arasında sıram geldiği halde sıradan çıkarak tekrar tekrar sıraya girerdim o muhteşem tabloyu seyre devam etmek, o büyük pastoral senfoniyi (*) bitirmemek için....

O çocukluk yaşta arkadaşlarımızla beraber yirmidört saat beraber yaşamış olmanın kazandırdığı uyum, ahenk, işbirliği, yardımlaşma ve dayanışmanın ve o sert disiplinin kazandırdığı çelik iradenin ne demek olduğunu; Dicle Görese'de, Şırnak Bestler Dereler'de, Gabar'da, Cudi'de yetmişiki saati hiç uyumadan geçirdiğinizde, ayda bir bir pet şişe suyu ile duş aldığınızda, bitlendiğinizde, arazide sürekli yürümekten on ayak tırnağınıza birden kan oturduğunda, sürekli konserve yemekten beş günde bir tuvalete çıktığınızda, hafta sonu tatili, bayram, seyran olmaksızın ayın günlerini sadece ayın birinci günü, ayın ikinci günü, üçüncü günü diye saydığınızda, kanlar içindeki en yakın arkadaşınızı kucağınıza bastığınızda ve ailenizle haftalarca telefonla bile görüşemediğinizde anlıyorsunuz...

Bizler anlıyoruz da, umulur ki bu ülkenin bekasından sorumlu olanlar Pers Kralı Kyros (Büyük Kuroş, Büyük Keyhüsrev) karşısında sürekli ''Solon! Solon! Solon!'' diye feryat eden Lidya Kralı Krezüs’ün durumuna düşmezler (**)...

(*) Pastoral Senfoni, Andrea Gide, L&M Yayıncılık, 2006 (Anı ile ilgisi olmayan bir kitap, sadece kitabın adını anımsattığı için.)

(**) Lidya kralı Krezüs’ün neden ''Solon! Solon' Solon!'' diye inlediğini merak edenler için: 

http://www.sehriyar.info/?pnum=462&pt=Ordular%C4%B1n%20Nerede?

Osman AYDOĞAN  27 Eylül 2016

 


Doğu’nun Batılı bir nefesi: Halil Cibran


‘’Eğer benim matemimi kahkahaya, tiksintimi coşkuya, aşırılığımı normale çevirmek isteyen varsa; ona düşen, bana Doğulular arasında adaletli bir yönetici, dürüst bir kanun koyucu, bilgeliğiyle amel eden bir dini lider, karısına kendi nefsine baktığı gözle bakan bir koca göstermektir. Beni dans ederken görmek ve davul zurna çalarken duymak isteyen; beni mezarlar arasında durdurmamalı, düğün evine çağırmalıdır.’’ Halil Cibran

Dilsiz Doğu’nu dili, kör Batı’nın gözüdür ‘’o’’.

Doğu'nun Batılı şairidir ‘’o’’.

20’nci yüzyılın dünyasının Shakespeare ve Lao Tzu'yla beraber en çok okunan üçüncü yazarıdır ‘’o’’.

1923'ten bu yana ABD'nin en çok satanlar listesine İncil'in ardından ikinci olan "Prophet/Ermiş" isimli kitabın yazardır ‘’o’’.

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maouluf’un; "1968'in Paris'inde bir özgürlük manifestosu olarak elden ele dolaşan bir metindi’’ dediği "Prophet/Ermiş"in yazarıdır ‘’o’’.

Yine Amin Maalouf’un "Prophet/Ermiş"in günümüzde yayınlanan Fransızca baskısının önsözünde "Bir edebiyat sürgünü" dediği yazardır ‘’o’’.

1960’lı ve 70’li yıllarda Batı Avrupa ve ABD’inde gençlik arasında en çok okunan ve tartışılan yazarlardan birisidir ‘’o’’.

Amerika'nın 28’nci Başkanı olan Woodrow Wilson’un; "o, Batı'yı kasıp kavuran ilk Doğulu fırtınadır" dediği yazardır ‘’o’’.

Elvis Presley'in de sıkı bir hayranı olduğu ve eseri "Prophet/Ermiş"in binlerce kopyasını dağıttığın kişidir ‘’o’’.

Her zaman ve her yerde olduğu gibi, bunca beğeniye rağmen gençliği zehirlediği gerekçesiyle kitapları egemenlerce tehlikeli ve sakıncalı bulunan kişidir ‘’o’’.

 "Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur" sözünü söyleyebilen kişidir ‘’o’’.

 "Eğer bugün benim herhangi bir önemim varsa, bunu kadına borçluyum. Kadın benim gözlerimi ve kalp kapılarımı açmıştır. Eğer anne, kız kardeş ve kadın dost olmasaydı, ben hâlâ tatlı rüyalarda horlayan ve etrafındakilerin huzurunu kaçıran biri olurdum’’ ifadesini mektubunda yazan kişidir ‘’o’’.

‘’Katil olmamak, maktulun onurudur’’ sözünü söyleyebilendir ‘’o’’.

İşte ‘’o’’ kişi; büyük bir şair, büyük bir filozof ve büyük bir sanatçı olan Halil Cibran’dır..

Cibran soyadı nedeniyle İç Anadolu’da yaşayan ve Yavuz Sultan Selim tarafından Doğu’ya yerleştirilen Cibran Aşireti’nden geldiği, dolayısı ile Türk kökenli olduğu iddia edilir.

1883 yılında Lübnan'da doğmuştur…

Çocukluğu yoksulluk içinde geçer. Genç yaşlardayken annesini ve iki kız kardeşini kaybeder.

Picasso’nun bir deyişi vardı; ‘’sanat, acı ve hüznün çocuğudur.’’ Hewingway de; "mutlu bir çocukluk geçirmiş kişi, edebiyatçı olmaz" derdi.

Bu ifadelerin somut göstergesidir Halil Cibran.

Ancak çektiği acılar ve yoksulluk; Doğu’ya özgü bir özellikten farklı olarak melankolinin derin kuyularına, metafiziğin çıkmaz sokaklarına ve içinden çıkılmaz bataklıklara sürüklememiştir Cibran'ı.

Cibran on iki yaşındayken ailesi Amerika'ya göç eder. İlk, orta ve liseyi ABD’inde okur. Daha sonra üniversite eğitimi için Beyrut’a geri gelir. Beyrut’ta tıp, uluslararası hukuk, dinler tarihi ve müzik eğitimi alır.

1908 de Paris'e giderek Güzel Sanatlar Akademisinde üç yıl süre ile Auguste Rodin'den dersler alır. Resim yapıp satarak geçimini sağlar.

Halil Cibran 1910’da Boston'a döner ve kısa bir zaman sonra New York’a yerleşir ve ölümüne kadar orada yaşar…

‘’Fırtınalar’’ adlı kitabının Türkçe baskısının arkasındaki tanıtım yazısında onun için; ‘’Batı'dan yazan bir Doğulu olarak; Batı'ya Doğulu bir nefes, Doğu'ya Batılı bir zevk katabilme çabasıyla yaşadı" ifadesi kullanılır.

Yazım eksikliği nedeniyle ‘’dilsiz’’ olarak tanımlanan Doğu’nun dili, Doğu’yu görmedeki yeteneksizliği nedeniyle de ‘’kör’’ olarak tanımlanan Batı’nın Doğu’yu gören gözü olarak nitelenmiştir Cibran.

"Sözler" adlı kitabının Türkçe baskısının önsözünde şu ifade yer alır: "Doğu düşüncesini Batı dili ile yazmış ve kendisini kabul ettirmiştir. Batı’ya akıl öğretmek zordur, bu kişi hele Doğulu ise. Batı, akıl öğreten kişi kendisinden olursa ses çıkarmaz, ama Doğulu hele Yakındoğulu ise hiç dayanamaz. Kim oluyor bu Şarklı der. Cibran, işte Batı'nın bu insafsız önyargısını kırmıştır. Üstelik kırmakla kalmayıp, Batı'nın gözlerini Doğu’ya çevirtmiştir."

Ancak Halil Cibran’ın kitapları bunca beğeniye rağmen daha önce ifade edildiği gibi egemenlerce tehlikeli ve sakıncalı bulunmuştur.

Gençliği zehirleyici görülerek Beyrut'ta pazar yerinde yakılan ilk kitabı, Paris'te iken yazdığı "İsyankâr Ruhlar"dır. Bu yüzden Marotin kilisesi tarafından aforoz edilir. Kitapları Nazi Almanyası’nda da yakılır…

Son olarak daha iki binli yılların başında Mısır Enformasyon Bakanlığı tarafından, kitaplarının Mısır'da satılması yasaklanır.

Türkçeye "Ermiş" ve "Nebi" isimleriyle çevrilen "Prophet" isimli kitabındaki konuşturduğu kişi El-Mustafa’nın Hz. Muhammed olduğu iddia edilir. Zaten kitapta hem Kuran’ı ve hem de İncil'i anımsatacak yeteri kadar ifadeler vardır.

Kendisi gibi yazar olan ve kendisine âşık olduğu Nasıra doğumlu May Ziyade (Meryem) ile birbirlerini hiç görmeden, birbirlerinin seslerini de duymadan tam 19 yıl mektuplaşırlar. Bu mektuplar da ölümünden sonra ‘’Dosta Mektuplar’’ ve ‘’Aşk Mektupları’’ adı altında kitaplaşmıştır.

Halil Cibran "Aşk Mektupları"nda Meryem'e bu yazının başında verilen şu ifadeleri yazar: "Eğer bugün benim herhangi bir önemim varsa, bunu kadına borçluyum. Kadın benim gözlerimi ve kalp kapılarımı açmıştır. Eğer anne, kız kardeş ve kadın dost olmasaydı, ben hâlâ tatlı rüyalarda horlayan ve etrafındakilerin huzurunu kaçıran biri olurdum.’’

Bu ifade Halil Cibran’ın kadına bakışını gösterir.

‘’Eğitimli bir kadın, toplum hayatının gelişmesinde bin erkekten daha etkilidir’’ sözü ile de Cibran kadına verdiği önemi ve kadının toplum hayatındaki yerine işaret eder.

Cibran’a göre içinde aşk olan evlilik kadını da erkeği de yüceltir, kanatlandırır.
Birbirine âşık olan kadın ve erkek için şöyle der Cibran; “hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, zira bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”

Halil Cibran’ı düşüncelerindeki benzerlikler nedeniyle Nietsche ile özdeşleştiren edebiyatçılar vardır. Buna neden; Cibran’ın Paris’te iken Nietzsche'nin eserleriyle tanışmış ve ondan çok etkilenmiş olmasıdır. Cibran bu etkilenmeyi "Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış" diyerek ifade eder. Ancak yaşam biçimi ve özellikleri nedeniyle Halil Cibran esas olarak Franz Kafka’ya benzer, Kafka ile özdeştir.

Halil Cibran ‘’Meryem’’e yukarıda bahsedilen mektupları yazarken Kafka da benzer mektupları sevgilisi ‘’Milena’’ya yazar. Kafka’nın Cibran’dan tek farkı Milena’yı görebilmiş olmasıdır.

Milena’ya yazdığı mektupların birinde Kafka şu ifadeleri kullanır; ‘‘içimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak. Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir.’’

Bir yazısında da Cibran şu benzer ifadeleri kullanır; ‘’evet, biz ikiz kardeşiz, ey gece; çünkü sen evreni ortaya çıkarırsın, ben ruhumu.’’

Her ikisinin de bünyeleri zayıftır ve her ikisi de ciğerlerinden rahatsızdırlar. Kafka bu rahatsızlıkla ilgili olarak her ikisini de birden tanımlayan şu sözleri Milena’ya yazdığı bir mektubunda ifade eder; ‘‘ruh ve yürek, yükü taşıyamaz olunca hiç değilse eşit bölünmesi için ağırlığın yarısını ciğer üstlenir.’’ ‘’Zayıf bir bedenin içinde güçlü bir ruhun bulunmasından daha zor bir şey yoktur.’’

Her ikisinin de yazdığı mektuplar diğer edebî metinlerden tamamen farklıdır. Bu mektuplarda yazarların kalbini, ruhunu ve iç dünyalarını tüm çıplaklığı ile görmek mümkündür. Yalnızlığa merhem, dostluğun, aşkın ve sevginin en saf hâlini yansıtan bu mektupların her satırı konuşma dilinin dışında içtenlikle ve tutkuyla yazılmıştır. Bu mektuplarda insan, sanki kendisi yazmış gibi, kendi kalbini, kendi ruhunu ve kendi iç dünyası bulur.

Halil Cibran’ın eserlerinde insan kendi yüreğinin ve aklının yansımalarını bulur…

‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir’’ sözünün sahibidir Cibran.

‘’Eğer ödülse dinin amacı, eğer vatanseverlik kişisel çıkarlar demekse ve eğer eğitim ilerlemek içinse, o zaman inançsız, vatan haini ve cahil bir adam olmayı yeğlerim’’ sözlerini söyleyebilen bir düşünürdür Cibran.

Dualarını şu şekilde yapardı Cibran; ‘’Tanrı’m, senden hiçbir şey dileyemeyiz, çünkü gereksinimlerimizi daha içimize doğmadan bilen sensin. Bize sen gereksin.’’ Burada da ‘’bana seni gerek seni’’ diyen Yunus’u görürüz.

Arda arda vereceğim şu üç yazısı ile Halil Cibran içinde bulunduğumuz Ortadoğu’nun bin yıllık yarasına parmak basar;

"Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer, kendi dokumaz, bir ekmek yer, kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz.

Ne yazık o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar.

Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer.

Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanırken ayaklanmaktan geri duracaktır.

Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır.

Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticilerini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanla karşılamak için yuhalarla uğurlar.

Ne yazık o ulusa ki bilgileriyle yıllardır dilsiz ve güçlüleri beşiktedir henüz.

Ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır. "

‘’Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıtını. Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanrı’ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldeniz’i açsa önünde sen o denizden geçmezsin.

Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler sen başka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdelena’yı fahişe diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çalışırsın.

Ey kavmim, sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin, hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrı’ya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen...

Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin...

Ey kavmim, tek tek öldürülürken insanların, sen korkudan öleceksin.’’

‘’Ermiş’’ isimli kitabından bir bölüm:

'' Siz kurallar koymayı çok seversiniz, ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz.
Tıpkı okyanus kıyısında sabırla kumdan kuleler yapan, sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi.''

‘’Gezgin’’ isimli kitabından bir kısa bölüm:
''... İstiridyenin biri diğerine dert yanar:
-  İçimde yuvarlak ve ağır bir şey var, bana acı veriyor.
Diğeri kibirli bir memnuniyet içinde:
- Şükürler olsun ki içimde hiçbir sıkıntı yok, hem içimde, hem dışımda mutlu ve bütünüm.
O sırada oradan geçen yengeç şöyle der:
- Evet mutlusun halinden ve bütünsün ama şunu söylemeliyim ki diğer istiridyenin çektiği acının sebebi içindeki eşsiz güzellikteki incidir.''

İstemesine rağmen parasızlık nedeniyle yaşadığı ABD’inden Beyrut'a dönemez. 10 Nisan 1931 tarihinde 48 yaşında yalnız ve yoksulluk içinde hayata gözlerini yumar, geride yüzlerce tablo ile sekizi İngilizce, sekizi de Arapça yazılmış olmak üzere tam on altı eser bırakarak.

Hep bir şiire benzettiği ve "bir dağın değil, bir şiirin ismidir" dediği memleketi Lübnan'da yaşamak istiyordu.  Bu nedenle vasiyeti üzerine na’şı doğduğu yer olan Beyrut'un Beşeri köyüne defnedilir.

Ölümünde de rahat etmez Cibran. Doğduğu ve anasının atalarının din adamlığı yaptığı ve kendisinin aforoz edildiği kiliselere sahip bu ülkenin Beşeri köyü yakınlarındaki Quadicha Vadisi'ne bitişik Mar Sarkis Manastırına gelen cenazesi, önce birkaç sene başka kiliselerde bekletildikten sonra, buraya getirilebildi. Izdırabı bununla da bitmez Cibran’ın, üzerinde "gözlerinizi kapayın ve bakın etrafınıza, beni göreceksiniz, ben yanınızdayım" şeklinde, kendisine ait bir cümlesi bulunan mezarından çalınan kemikleri kayıptır. Meczuplar lahiti de çalmasınlar diye, mermer lahit yere zincirlenmiş şekilde tutulmaktadır şimdi.

Halil Cibran’ın kitapları, Almanların ‘’Taschenbuch’’ dedikleri ‘’Cep Kitabı’’ gibidir, yolda, seyahatte, plajda, parkta her yerde okunabilir, başucu kitabı niteliğindedir…

Halil Cibran'ın Türkçe yayınlanan bazı kitaplarının isimleri şunlardır:; ‘’Deli’’, ‘’Ermiş’’, ‘’Ermiş Bahçesi’’, ‘’Sözler’’, ‘’Haberci’’, ‘’Kum ve Köpük’’, ‘’İnsanoğlu İsa’’, ‘’Gezgin’’, ‘’Vadinin Perileri’’, ‘’Bir Damla Yaş ve Bir Gülümseyiş’’, ‘’Dosta Mektuplar’’, ‘’Nebi’’, ‘’Aşk’’, ‘’Aşk Mektupları’’, ‘’Gönül Sırları’’, ‘’Kalbin Sırları’’, ‘’Oluşumlar’’, ‘’Fırtınalar’’, ‘’Müjdeci’’, ‘’Avare’’, ‘’Kırık Kanatlar’’, ‘’Asi Ruhlar’’, ‘’Kendimle Konuşmalar’’, ‘’Dünya Tanrıları’’ ve ‘’Lazarus ve Sevgilisi’’

Hangi yaşta olursa olsun Cibran’la tanışmalı insan.

Kitapla tanışmamış insan bir şey kaybetmiştir, ancak Cibran’la tanışmamış insan ise çok şey kaybetmiştir.

***

Halil Cibran’ın bir diğer önemi de her biri basit, sade ve hayatın özünü anlatan bu kitaplarında yer alan aforizma niteliğinde olan sözlerinden ileri gelir.

Halil Cibran’ın kitaplarından alınan bazı sözleri;

* Ve iki sevgili gördüm.  Kadın adamın elinde, çalmasını bilmediği bir saz gibiydi. Ve adam, çıkarttığı bozuk seslerden başkasını anlamıyordu.

*  Güzelliğin ötesinde bir din ya da bilim yoktur.

* İnsanlar vardır; derin bir okyanus. İlk anda ürkütür, korkutur sizi. Derinliklerinde saklıdır gizi. Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız. Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.

* Sevinciniz, gerçekte peçesini kaldırmış kederinizdir.

* Büyük bir adamın iki yüreği vardır; birisi kanar, diğeri sabreder.

* Gariptir ki, kimi zevklerin tutkusudur acılarımızın bir kısmını oluşturan.

* Birlikte güldüğünüz kişileri unutabilirsiniz ama birlikte ağladığınız kişileri asla.

* Gerçekte biz kendi kendimizle konuşuruz; ama ara sıra diğerleri de bizi işitebilsin diye sesimizi yükseltiriz.

* ... ve siz aşk yolunu yönlendirebileceğinizi zannetmeyim, çünkü aşk sizi buna layık görürse sizin yolunuzu yönlendirir.

* Yanlışlarımızı doğrularımızdan daha büyük bir coşkuyla savunmamız ne gariptir!

* Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.

* En acınacak kişi, düşlerini altın ve gümüşe dönüştürmüş olandır.

* Siz, günleriniz endişesiz ve geceleriniz bir istek ve üzüntüden uzak olduğunda özgür olacaksınız.

* Hakikate kulak veren, hakikati dillendirenden daha basit değildir.

* Güzellik bütün bir hayatımız boyu aradığımız yitiğimizdir.

* Cehaletimin sebebini bilseydim bilge biri olurdum.

 * Onlara Güneş’i işaret ettim, onlar parmaklarıma baktılar.

* Öğretilerin çoğu pencere camı gibidir. Arkasındaki gerçeği görürsün, ama cam seni gerçekten ayırır.

* Suçlu, çoğu zaman mağdurun kurbanıdır.

* Neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir.

* Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.

* Ben senin gibiyim, ey gece, vahşi ve korkunç; çünkü kulaklarım mağlup ulusların çığlıkları ve yitirilmiş toprakların iç çekişleriyle doludur.

* Ben senin gibiyim, ey gece, sessiz ve derin ve yalnızlığımın ortasında bir beşikte bir tanrıça yatar ve cennette doğan yalnızlığımda cehenneme dokunur.

* Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz.

* Sevgiyle dolu olarak çalışırsanız, ilkin kendinize, sonra birbirinize sonra da Tanrı'ya bağlanmış olursunuz.

* Eğer işinize sevgiyle değil de isteksizlikle sarılmışsanız o zaman işinizi bırakın ve tapınağın kapısı önüne çöreklenip sevgiyle çalışanların önünüze atacakları sadakaları toplayarak geçinin, daha iyi.

Gerçeği arayıp da onu insanlara açıklayan herkes acı çekmeye mahkûmdur.

*  İlham daima mırıldanır, asla açıklamaz.

* Sırrını rüzgâra fısıldarsan ağaçlara söylediği için suçlayamazsın.

*  Ey Tanrım, tavşanı bana av yapmadan önce beni aslana av yap.

* Arzu hayatın yarısıdır, kayıtsızlıksa ölümün.

* Dün bir rüya, yarınsa bir hayaldir. Rüyayı mutlu, hayali umutlu yapan bu gündür. Bugüne iyi bak.

* Gerçekten büyük insan odur ki, ne yönetir ne yönetilir.

* Açık olan; birisi onu basitçe anlatıncaya kadar, anlaşılamayandır.

* İnsanın değeri ulaşmak istediğiyle ölçülür, ulaştığıyla değil.

* İçinizdeki ‘'iyi’'den söz edebilirim, ama '’kötü’'den edemem, çünkü ‘'kötü’' kendi açlığı ve susuzluğu nedeniyle işkence çeken '’iyi’'den başka nedir ki?

* Hakikat iki kişiye muhtaçtır; biri onu dillendiren, diğeri onu anlayan.

*  Tanrı düşündü, ilk düşüncesi melekti, Tanrı konuştu, ilk konuşması insandı.

*  Benim varlığımın sonu yoktur. İnsanının ruhu, Tanrı’nın yaradılışta kendinden ayırdığı meşaledir.

* İki kadın konuştuğunda hiç bir şey söylemezler, bir kadın konuştuğunda bütün bir hayatı açıklar.

* Olur da bir şeylere muhtaç duruma düşerim korkusu, gerçekte muhtaç durumda oluşun ta kendisi değil midir?

* İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir; fakat istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek çok daha anlamlıdır.

* Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

*  Siz, sevgiye yol göstereceğinizi sanmayın, çünkü sevgi sizde değer görürse, her yolu gösterir.

*  Sevgi sizi geliştirir, fakat budaya budaya ıstırap verir.

* Karşındakinin gerçeği sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır. Bu yüzden onu anlamak istiyorsan, söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver.

* Şafağa ancak gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.

* Hayat; kalbini okuyacak bir şarkıcı bulamazsa, aklını konuşacak bir filozof yaratır.

* Güzelliğin şarkısını söylersen eğer, çölün ortasında tek başına olsan bile bir dinleyicin olacaktır.

* Söylediklerimin yarısı beş para etmez; ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir diye konuşuyorum.

* Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

* Baskıya başkaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir.

* Bir gerçek her zaman bilinmek, ama ara sıra söylenmek içindir.

* Yoksa ne çiçek açan ne de meyve veren bir ağaç mı olsaydım; çünkü verimli olabilmenin sancısı, kıraç olmaktan ağırdır; ve eli açık zenginin çektiği acı dilencinin sefaletinden beterdir...

* Hayatın güzelliği ve kötülüğü içinde melekleri ve şeytanları görmeyen kişi, bilgelikten çok uzak olacak, ruhu da sevgiden yoksun kalacaktır.

* Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

* Meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezler

* Bir adam bir düş gördü ve uyandığında yorumcuya giderek düşünü kendisi için yorumlamasını istedi. Yorumcu adama dedi ki, bana uyanıkken gördüğün düşlerle gel ki anlamlarını söyleyebileyim. Ama uykunun düşleri ne benim bilgeliğime aittir ne de senin imgelemine...

* Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan, yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan, ne görebiliyorsun, ne duyabiliyorsun.

* Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rast gelirse ondan hiçbir şey çıkmaz.

* Biz sevinçlerimizi ve hüzünlerimizi onları yaşamadan çok önce tercih ederiz.

* Ağaçlar yeryüzünün gök kubbeye yazdığı şiirlerdir. Ama biz onları devirir ve boşluğumuzu kaydedebilmek için kâğıda dönüştürürüz.

* Hayatın bütün esrarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın. Çünkü o da hayatın sırlarından biridir.

* Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır.

* Öğrenimsiz akıl sürülmemiş tarlaya benzer.

* Âşıklar birbirlerinden çok, aralarındakini kucaklarlar.

*  Sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz; gerçek veriş, kendinizden vermektir.

* Yalnızca bir kez naçar kaldım; '’sen kimsin?’' diye soranın karşısında.

*  Bir şeyi elde etmek istiyorsan onu kendin için isteme!

*  Sırtını güneşe çevirirsen gölgenden gayrı bir şey göremezsin.

*  Beşeri kanunları yalnızca iki kişi çiğner; deli ve dâhi. Bu ikisidir Tanrı’nın kalbine en yakın insan.

*  Başkalarının yanlışının farkına varmaktan daha büyük bir hata var mı?

*  Sen iki kişisin; biri karanlıkta uyanık, diğeri aydınlıkta uyuyan.

*  Kalplerimizin sırlarını ancak kalpleri sırlarla dolu olanlar kavrar.

*  Suskunluğu gevezeden, hoşgörüyü hoşgörüsüzden ve kibarlığı kaba olandan öğrendim. Ne garip ki, tüm bu öğretmenlerime karşı oldukça nankörüm.

*  Bilmen gerekenlerin sonuna ulaştığında, duyumsaman gerekenlerin başında olacaksın.

* Ben hem alev, hem de kuru çalıyım ve benim bir yanım diğer yanımı yok etmekte.

* Anlayışlı olan beni anlayışlı, aptal olan ise aptal bulur. Bence ikisi de haklıdır.

* Bir ağaç bir kuşa "nerelisin?" diye sormaz... Sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler...

* Eğer biri sana gülerse ona acıyabilirsin; ama sen ona gülersen kendini asla bağışlama. Eğer biri seni incitirse bunu unutabilirsin; ama sen onu incitirsen bunu hep hatırlarsın. Aslında öteki, senin başka bir bedendeki en duyarlı benliğindir.

* Eyleme dönüşen biraz bilgi; boş duran fazla bilgiden sonsuz derecede daha değerlidir.

* Gerçek dansınızı, toprak el ve ayaklarınızı geri istediğinde yapacaksınız.

* Öleceğim ve ruhum bir süre dinlenecek ve sonra bir kadın gebe kalacak bana ve yeniden dünyaya geleceğim.

***

Bu sözler Cibran’ın kitaplarından seçilen sözleri, tabii ki Cibran’ın bütün sözleri değil. Cibran’ı anlamak için bütün kitaplarını okuyarak fikrinin bütünlüğü içerisinde bu sözleri anlamak gerekir diye değerlendiriyorum.

10 Nisan 1931 tarihinde 48 yaşında yalnız ve yoksulluk içinde hayata gözlerini yuman Halil Cibran’ı 85’inci ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Toprağı bol olsun.

Osman AYDOĞAN  26 Eylül 2016


Lili Marleen


''Düşmanınızı düşünmek için harcadığınız zaman düşmanınızdan daha değerlidir'' derdi Şehriyar. Düşmanınızı değilse bile sorunlarınızı düşünmek için harcayacağınız zamanın sorunlarınızdan daha kıymetli olduğunu unutmayın. Atın sorunlarınızı zihninizden ve hem yazımı okuyun hem de yazının müziğini dinleyin. Göreceksiniz rahatlayacaksınız....
***
Attila İlhan’ın bir şiiri vardı: Lili Marleen Türküsü’’
"Lili Marlen Türküsü" 

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler 
Zagrep radyosunda Lili Marlen türküsü 
Siperden sipere ateş tokuşturanlar 
Karanlıkta dem tutan ishak kuşu 

Biz insanlar yemin ettik imanımız var 
Hürriyet için hürriyet aşkına 
Savulacak dönem savulacak düşman 
Dehrin cefasını çektik sefasını süreceğiz 

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler 
Zagrep radyosunda Lili Marlen türküsü 
Dost ağlar karanfilim dost ağlar karanfilim 
Marş söylemeden ölmek bize yakışmaz 

Attila İlhan'ın şiirini Ahmet Kaya seslendirir. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde yaralı gönüllere ılık bir nefes aldıran Lili Marleen melodisi çok daha başkadır. Attila İlhan işte bu Lili marlen efsanesini şiirinde anlatmaya çalışır.  

Avrupa’nın en kara günlerinde düşmanlar arasındaki cephelerde bir ışık olmuş, düşmanlar arasında bir sevgi olmuştur Lili Marleen. 

Dilden dile tercüme edilmiş, ateş fasılalarında askerlerin soluk aldığı bir ezgi olmuştur Lili Marleen. 

Lili Marleen İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın Hamburg sahillerindeki balıkçıların ağızlarında dolaşan romantik bir şarkıyken mırıldanan balıkçıların ağzından bütün şehre, oradan da bütün Almanya’ya yayılır. 

Lili Marleen’i Lale Andersen (asıl adı Liese-Lotte Helene Berta Bunnenberg, 1905-1972) adında bir genç kız seslendirir, şarkı Lale Anderson’un sesiyle meşhur olur, bir plak şirketi bu melodiyi onun ağzından plağa alır. Yazının sonunda yer verdiğim bağlantıda Lale Anderson’un sesinden bu şarkıyı dinleyebilirsiniz. 

Savaş günlerinde bir gün, tesadüfen onun şarkısı Almanların işgali altında bulunan Belgrat Askerî Radyosunda çalınır ve çok beğenilir. (Attila İlhan’ın ‘’Lili Marleen Türküsü’’ adlı şiirinde bahsettiği Zagrep Radyosu muhtemelen sehven yazılmıştır.)

Bu askerî radyo Belgrat’tan yayın yapan Alman ordusunun ‘’Soldatesender Belgrat’’ adlı radyosudur. (Hatırlarsanız Malatya’ya Kürecik radarını korumak için gelen Alman Patrioit birliği de bu radyoyu kurmak istemişti de hükumet izin vermemişti. Bu Almanların geleneksel uygulamasıdır, Almanya dışında nerede bir Alman birliği var moralleri için bu ‘’Soldatensenger’’ radyosu kurulur.)

O günden sonra Belgrat radyosuna Almanların işgali altında olan İtalya, Fransa, Afrika’dan plağın tekrar çalınması için mektuplar yağmaya başlar.

Günlük programlarda müteaddit defalar çalınan şarkı kısa zamanda meşhur olur ve dünya çapında sevilen bir eser haline gelir. Şarkı yalnız Almanlar tarafından değil, cephede çarpışan İngilizler ve Amerikalılar tarafından da çok sevilir. Yine yazının sonunda Lili Marleen şarkısının sözlerini Almanca, Türkçe ve İngilizce tam metnini verdim…

Aslında İkinci Dünya Savaşı’nda meşhur olan bu şarkının sözleri, şiir olarak, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış bir Alman askeri olan Hans Leip tarafından yazılır. Leip, 1915 yılında, Karpatlar’daki Rus cephesine gönderilmeden önce tanıdığı; manavın kızı Lili ile doktorun kızı Marleen’i birleştirerek sunmuş olduğu hayali-düşsel sevgiliye, ‘‘Nöbetçi Genç Askerin Şarkısı’’ adında yazdığı bir şiirdir. 

Leip 1937 yılında yayınladığı bir kitabında, bu şiire de yer verir. İki kız arkadaşın hatıralarını canlı tutmak amacıyla yazılan bu lirik şiir; nöbetçi genç askerin, kışlasının kapısının önündeki lambanın altında, sevgilisiyle buluşmasını ve ayrılışlarını, hüzünlü vedalarını hatırladığında hissettiği duygularını yansıtıyordu.  Şiir, yayınlandığı yıl Alman besteci Norbert Schultze tarafından bestelenir. 

Bestelendiği yıllarda ve sonrasında çok da dikkat çeken bir parça olmaz, ta ki anlatıldığı gibi İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllara kadar...

Lili Marleen, askerlere vatanlarını ve geride bıraktıkları sevdiklerini hatırlatır. Anavatandan çok uzaklarda, evlerinin ve sevgililerinin hasretine dayanmayan askerlerden birçoğu şarkıyı dinlerken ağlarlar. Şarkı o kadar tutulur ve sevilir ki, radyolarda bu plak çalındığı müddetçe cephedeki her iki tarafın askerleri de silahlarını bırakarak şarkıyı dinlerler.

Marlene Dietrich (Marie Magdalene Dietrich) Amerika’da şarkıyı İngilizceye tercüme ederek, Amerikan askerlerinin çarpıştıkları cephelere kadar gidip söylemeye başlar. Aynı faaliyeti Lale Andersen Alman askerlerinin çarpıştığı cephelerde yapar. 

Bir Alman askeri, savaş sonrasında yazdığı anılarında şöyle der: “Kuzey Afrika cephelerinde, bütün gün siperlere gömülüp, kıran kırana savaşan askerler, saat ona beş kala ateşi keserler, Belgrat Radyosu’nu dinlerlerdi. Bir gün yine Lale Andersen, Lili Marleen’i söylemeye başladı. Biraz sonra karşı, düşman siperinden bir ses duyuldu. Aksanlı ve bozuk bir Almanca ile sesleniyordu: Hey... Radyonun sesini biraz daha açsanıza.”

Lili Marleen daha sonra tüm dünyada askerlerin sevgilisi olur, 40’tan fazla dile çevrilir ve söylenir.

Alman Propaganda Bakanı Josef Goebbels bu şarkının çok hissi ve duygusal olduğunu askerlerdeki çarpışma azmini kırdığını ileri sürerek yasak edilmesini ister. Fakat başarılı olamaz çünkü şarkı bütün dünyayı tutmuş ve herkesin malı olmuştur. Ancak Goebbels, Lili Marleen’i ‘’halkın moralini bozucu olması’’ gerekçesiyle Almanya’da yayını yasaklar. Lale Andersen’in de 9 ay süreyle şarkı söylemesini yasaklanır. 

Gerçi bu yasaklama kararının tek nedeni bu şarkı değil; Lala Andersen’un Rolf Lieberman (1910-1999) adlı İsviçreli bir besteciyle ile yakın arkadaş olması da önemli bir etken. Çünkü Lieberman Yahudi’ydi. (Goebbels bu yakınlığı bozmayı da beceremez, bu iki sanatçının yakınlıkları Lale Andersen’in ölümüne kadar sürer.)
Bu yasağa rağmen Belgrat Radyosu yöneticisi Teğmen Karl-Heinz Reitgen, Afrika Korps’da (Kuzey Afrikada’ki Alman Birlikler) çarpışan bir arkadaşı için bu şarkıyı her akşam çalmaya başlar. 

Bütün uğraşısına rağmen şarkının popüler olmasını engelleyemeyen Goebbels, Lale Andersen’e düşman kesilir. Zürich’te bir Yahudi müzisyenle mektuplaştığını bahane ederek onu tutuklattırır. Andersen iki ay hapiste kalır. Hapishanede çok acı günler geçirir, bir aralık fazlaca uyku hapı alarak intihara teşebbüs ederse de başaramaz. Hadiseden sonra Alman cephelerinde büyük bir kargaşa başlar. Binlerce asker Hitler’e mektup yazarak Andersen’in serbest bırakılmasını ve şarkısını tekrar dinlemek istediklerini bildirir. Askerlerin bu isteğine karşı koyamayan Hitler sanatçının serbest bırakılmasını emreder.

Harp sonunda Almanya İngilizler ve Amerikalılar tarafından işgal edilince İngilizler Lale Andersen’i Londra’ya götürür. Genç şarkıcı Lili Marleen şarkısını İngilizce ve Almanca söyleyerek bütün İngiltere’yi ve daha sonra Amerika’yı dolaşır.
Lale Andersen 1972 senesinde hayata gözlerini kapar. 

Bir devre damgasını vuran eser, savaş yıllarından kalan belki de en tatlı hatıradır.

Lale Andersen’in sesinden Lili Marleen:

https://www.izlesene.com/video/lili-marleen-by-lale-andersen/2771989

Marlene Dietrich sesinden Lili Marlen:

https://youtu.be/BxABPZlNut8

Ancak burada Marlene Dietrich'i anınca ona ayağa kalkıp selam vermek geçti içimden. Marlene Dietrich ''Lili Marleen''i seslendirmesine  ve çok da beğenilmesine rağmen Lili Marleen onun en güzel eseri değildi.. Anlattığım gibi ''Lili Marleen''i en güzel Lale Anderson söylerdi. Marlene Dietrich'in en güzel eseri Hertha Koch'un 1963'te yazdığı ''In den Kaserne'' (Kışlada) isimli sözlere ertesi sene Londra'da can verdiği şarkısıydı. Bu coğrafyalarda dinletilmesi değil ezberletilmesi gereken bir şarkıdır diye düşünürüm. Bu şarkının (In den Kaserne) sözlerini de bu yazının en sonunda (Lili Marleen'in sözlerinden sonra), şarkısının bağlantısını da dinlemeniz için hemen veriyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=h7v3EW8ZJxI

https://youtu.be/w1RQ6TKU1zI

(Bağlantılar direk açılmıyorsa kopyalayıp Google'ye yapıştırarak da dinleyebilirsiniz)

Lili Marleen

Orjinal Almancası

Vor der Kaserne
Vor dem großen Tor
Stand eine Laterne
Und steht sie noch davor
So woll'n wir uns da wieder seh'n
Bei der Laterne wollen wir steh'n
Wie einst Lili Marleen.

Unsere beide Schatten
Sah'n wie einer aus
Daß wir so lieb uns hatten
Das sah man gleich daraus
Und alle Leute soll'n es seh'n
Wenn wir bei der Laterne steh'n
Wie einst Lili Marleen.

Schon rief der Posten,
Sie blasen Zapfenstreich
Das kann drei Tage kosten
Kam'rad, ich komm sogleich
Da sagten wir auf Wiedersehen
Wie gerne wollt ich mit dir geh'n
Mit dir Lili Marleen.

Deine Schritte kennt sie,
Deinen zieren Gang
Alle Abend brennt sie,
Doch mich vergaß sie lang
Und sollte mir ein Leids gescheh'n
Wer wird bei der Laterne stehen
Mit dir Lili Marleen?

Aus dem stillen Raume,
Aus der Erde Grund
Hebt mich wie im Traume
Dein verliebter Mund
Wenn sich die späten Nebel drehn
Werd' ich bei der Laterne steh'n
Wie einst Lili Marlee

Türkçesi

Lili Marlen

Kışla kapısının önündeki fener 
Eskiden de oradaydı, şimdi de orada 
Orada tekrar görüşsek ya 
Dursak yine lambanın altında 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 

İkimizin gölgesi sanki birdi 
Birbirimizi nasıl sevdiğimiz kolayca görülebilirdi 
Ve herkes yine görmeli 
Bizi lambanın altında 
Eskisi gibi, Lili Marleen 

Derken nöbetçi seslendi 
'Yat borusunu çalıyorlar, üç gün cezası var!' dedi 
'Hemen geliyorum, yoldaş' dedim 
Ve sana veda ettim 
Ah, oysa ki nasıl isterdim gelmeyi 
Seninle, Lili Marleen 

Yerinde adımların, zarif yürüyüşün 
Akşam boyu parlıyordur, ama beni unutalı çok olsa gerek 
Bana bir şey olursa eğer 
Kim kalacak lambanın altında 
Seninle, Lili Marleen? 

Sessiz odalardan, yerin yatağından 
Aşk dolu dudakların, bir rüya gibi, beni kaldırıyor 
Sabahın sisi dağıldığında 
Lambanın altında olacağım 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 
  

In den Kasernen 

In den Kasernen, da warten sie.
In den Kasernen, da schult man sie.
So war es immer und endet nie.
In den Kasernen, da warten sie.

Von schönen Mädchen, da träumen sie
Die schönen Mädchen verlassen sie
So ist es immer und endet nie.
Von schönen Mädchen, da träumen sie.

Kommt man sie holen, dann gehen sie.
Ob sie auch wollen, das fragt man nie.
So war es immer, das wissen sie.
Kommt man sie holen, dann gehen sie.

Auf Menschenbrüder, da schießen sie.
Und Menschenbrüder befehlen sie.
So war 's schon immer und endet nie
Auf Menschenbrüder, da schießen sie.

Kreuz unter Kreuzen, so enden sie.
Kreuz unter Kreuzen, wer denkt an sie.
So war es immer, begreift man nie.
Kreuz unter Kreuzen, so enden sie.

In den Kasernen, da warten sie.
Neue Kasernen baut man für sie
Es ist wie immer und endet nie.
In den Kasernen, da warten sie.

Osman AYDOĞAN  25 Eylül 2016

 




Aşk Vurgunu Bir Yazar; Mehmet Rauf ve ‘’Eylül’’


Mehmet Rauf... 
Selim İleri’nin ‘’Aşk Vurgunu Bir Yazar’’ diye tanımladığı bir yazar. Servet-i Fünûn yazarı... ‘’Eylül’’ ve ‘’Siyah İnciler’’in yazarı... Artık kimseciklerin pek bilmediği ‘’Ferdâ-yı Garam’’ ve ‘’Kimsesizliklerim’’in yazarıdır  Mehmet Rauf...

...............

Mehmet Rauf 1875’de İstanbul’da doğar… Bahriye Mektebini (Deniz Harp Okulu) bitirir... Deniz zabiti olur… 1931 yılında vefat eder... Teşvikiye Camiinde kılınan cenaze namazını müteakip Maçka Kabristanına defnedilir. Nûr içinde yatsın...
................

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, cenaze törenine katılan bir yakınından şu ifadeyi dinler: ‘’Mehmet Rauf’un genç karısı (Muazzez) gözleri tabuta dikili olarak tâ önde yürüyordu ve tabutu sanki bu gözlerden çıkıp uzanan bir sevgi bulutu taşıyor gibiydi.’’

Mehmet Rauf, sağ koluna felç gelip yazamaz olduktan sonra bütün yazılarını Muazzez Hanıma yazdırır. Bu nedenle yakın çevresine Muazzez Hanım için; ‘’Bu benim sadece eşim değil, aynı zamanda sağ kolum’’ der.

Mehmet Rauf’un ilk eşi Tevfik Fikret’in halasının kızı Ayşe Sermet Hanım’dır... Bu evlilikten olan kızı Fatma Nihâl yazar Selami İzzet Sedes ile evlenir. İkinci eşi; yazılarından etkilenip mektupla kendisine evlenme teklifi yapan ve daha sonra ayrılmayı kendisi isteyip ayrılan Besime Hanım’dır... Muazzez Hanım Mehmet Rauf’un üçüncü eşidir ve ona ‘’Zezi’’ diye hitap eder. Zezi’sine Mehmet Rauf; ‘’Sen benim ilk veya son değil, bütün hayatımın bir tek yıldızısın’’ diye yazar bir kitabını Zezi’sine atfederken... 
.....................

‘’Ferdâ-yı Garam’’ şimdilerde hiçbir yerde bulunmaz... ‘’Siyah İnciler’’i şimdilerde pek bir kimse okumaz... ‘’Eylül’’ ise, çok şükür hâlâ kitapçı vitrinlerini süsler...  ‘’Eylül’’ okunmalı diye düşünürüm... ‘’Eylül’’deki Necip’le Suad tanınmalı diye düşünürüm...

Bir vakitler Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından Rahim Tarım’ın Mehmet Rauf’u tanıtan bir kitabı yayınlanmıştı... (‘’Mehmet Rauf; Hayatı, Sanatı, Eserleri’’, Rahim Tarım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1998) Depolarda, vitrinlerde kaldı mı bilmiyorum...Zaten buradaki bilgilerin çoğu da bu kitaptan alınmıştır.

Mehmet Rauf’un hemen hemen hiç bilinmeyen diğer romanları:

Genç Kız Kalbi
Bir Aşkın Tarihi - Mültehip-
Menekşe
Böğürtlen
Define
Kan Damlası
Karanfil ve Yasemin
Son Yıldız
Halâs

Romanlarının isimleri bile Mehmet Rauf’u anlatır.
...................

Mehmet Rauf sadece edebî eser vermekle kalmaz, okur, sever, hisseder, yaşar ve bütün yaşadıklarını edebiyata aktarır ve çoğu zaman da kahramanlarını kendi duygu ve düşüncelerini aktarmak için araç olarak kullanır.

Bu nedenle ‘’Eylül’’deki roman kahramanı Necip’in kendisi olduğu iddia edilir.

‘’Bir Genç Kız Kalbi’’ isimli romanının yazarın ikinci evliliği ile sonuçlanan aşkını anlattığı ileri sürülür.

‘’Ferdâ-yı Garam’’ kurtuluşu ölümde görecek kadar derin bir aşkla birbirini seven iki gencin aşklarının hikayesidir. Kendi aşkını anlattığı söylenir...

Selim İleri doğru teşhis koymuştur: Mehmet Rauf ‘’aşk vurgunu bir yazar’’dır.

Halid Ziya bir yazısında Mehmet Rauf’un aşk vurgunluğunu şöyle anlatır: ‘’Onun için aşk, ciğerlerinin nefes alması, damarlarındaki kanın durmadan akması demekti. Bir daha kalkmamak üzere döşendiği o yatakta bile hayatını anlatan itirafları hep böyle baştanbaşa aşk iptilasının kasideleriyle doluydu.’’

‘’Bir Zambak’ın Hikâyesi’’ isimli müstehcen romanı ile düşüşe geçmiştir Mehmet Rauf.

Yine Halid Ziya onun ‘’sevimliliğini’’ ve ‘’zavallılığını’’ bu aşk tutkusuna bağlar ve şöyle yazar: ‘’Aşkları sanatını kemire kemire ve onu kemirirken kendi mevcudiyetini yıpratdıra yıpratdıra akıbetlerin en feciine uğrattı.’’

Hüseyin Cahit Yalçın da onun aşklarını bir mecusî tapınağının sönmez ateşine benzeterek ‘’onda esas olan yanmaktı’’ der.

Agâh Sırrı Levend’e göre Mehmet Rauf’ta asıl amaç sevmek ve sevilmektir. Buna ulaşmak her zaman kolay olmadığı için yaşamın türlü emelleriyle karşılaşıldığında Mehmet Rauf’ta pişmanlıklar ve şikayetler başlar.

Tevfik Fikret’in aracılığı ile kurduğu aile ocağını ilk yıllarından itibaren harabeye çevirmiş, genç karısını küçücük çocuğu ile ortada bırakarak o kadından bu kadının peşinde dolaşmaya başlamış ve bu sıralarda İstanbul’un güzelliği, zarifliği, kibarlığı ile tanınmış hanımlardan birine âdeta karasevda denilebilecek bir aşkla tutulup meramına eremeyince intihara kalkışmıştır.

Şu söz Mehmet Rauf’a aittir: ‘’Her güzel şey kalbimde başka bir yara açar.’’ Mehmet Rauf aslında aşka âşıktır.

....................

Mehmet Rauf annesini çocuk denecek yaşta kaybetmiştir. Bu nedenle o âşık olduğu kadınlarda anne şefkati ararken, bunun yanında kadında bilgi, kültür, incelik ve zarafet de arar.

Mehmet Rauf bu arayışını ‘’Siyah İnciler’’de şu şekilde ifade eder:

‘’Bir ihtiyaç, derin, dayanılmaz, zalim bir ihtiyaç, ele geçmesi hayal olan bir kadın ihtiyacı ruhumu yakıyor; bir kadın, kalbimin bütün yaralarını saracak nazik ellerle, avutulmaz yaşlarını unutturacak sıcak bakışlarla, ruhumun bu hüzün boşluğunu dolduracak ince bir kalple bir kadın; bir kadın ki bütün harap olmuş gençliğime samimi gözyaşlarla ağlasın, dizinde hayatımın bütün elemlerini ağlayabileyim; bir kadın ki bu yalancı sözlerin, ağlayan emellerin, âh eden ümitlerin yaslarını şefkat ve bağlılığı ile avutsun. Bu vefasız, bu kalpsiz kadınlardan, hatta aşklarıyla, hatta vefalarıyla bile zehirli yaralar açan, gençliğimin bütün hararet ve sevgisini söndüren bu kadınlardan gelen acılarımı göğsünün üstünde ağlaya ağlaya unutayım... Böyle bir kadın ihtiyacı ile bütün gençliğim işte mahvoluyor: Ölüyorum. Bir kadın ki bir kardeş olsun, bir eş olsun; yok yok bir anne olsun, bir anne ki her şeyiyle bir kadın, fakat kalbiyle, vefasıyla bir anne...’’

Burada Necip Fazıl’ın ‘’Sayıklama’’ isimli şiirinde son dizesinde geçen;

‘’Ne olurdu bir kadın, elleri avucumda,
Bahsetse yaşamanın tadından başucumda...’’

ifadeleriye bir benzerlik vardır ki Necip Fazıl Mehmet Rauf’tan sonra yazmıştır.

..........................

Mehmet Rauf’un romanları dışında yazdığı yüzotuziki hikâyesi vardır. Bu hikâyelerinin hepsinde kadın, aşırı duyarlılık, karşılıksız aşklar, ihanetler, alınganlık, hastalık, ölüm fikri ve intihar gibi kötümser bir atmosfer hâkimdir.

Mehmet Rauf ‘’Yarıda Bırakılmış Bir Romanın İlk Bâbı’’ isimli hikâyesinin karamsar kahramanını şöyle konuşturur: ‘’Zavallı şair, sen hastasın, ben hastayım, hepimiz hastayız... Çünkü asrımız hasta.’’

..............................

Edebiyatçı Selim İleri’nin yazar Mehmet Rauf’u anlattığı, yazarın Eylül, Kimsesizliklerim ve Siyah İnciler isimli eserleri üzerine seksenli yıllarda yazdığı ‘’Aşk vurgunu bir yazar’’ adında güzel bir yazısı var.

Selim İleri bu yazısında Mehmet Rauf’un ‘’Eylül’’ü ile ilgili şu değerlendirmeyi yapar;

‘’İşte Mehmet Rauf Bey her Eylül renklerin son bir kez canlandığını iniltili inildeyişli bir sesle söylüyor. Bu canlanışta matem neşidelerinin gizli çığlığını duymaktadır. Kıpkırmızı yapraklar birden sararacak, dökülüşüp çamurlarda çürüyecek, son güneşlerde kaskatı kesilecektir. Yalnız yaprak dökümü mü, itiraf edelim ki Eylül ayrılıkların ayıdır.

Herkesin kısa boyundan dolayı cüce sandığı romancımız -Siyah İnciler şairi - üzüntüyle başını sallar. Zira hangi ayrılık yürek yakmaz!

Necip’le Suad’ı karşısına almış, ille ayrılmaları gerektiğini belirtmektedir. Bu sahne Eylül’de geçer. Necip, Suad’dan yana yana son bir lütuf daha istirham eder: Onu gözlerinden bir kere, son bir kere öpmek istemektedir.

- Madem ki ayrılıyoruz...

Bu nihayetsiz saadet rüyasından geriye dönüş pek zalim, pek yırtıcı bir şeydir. Dört bir yanda Ekim ayının - çünkü Eylül de geç gelmiştir - ürpertici rüzgârları esmektedir. Dört bir yanda doğa kışların zalim uykusuna yatar. Suad zehir dolu, mahveden bir yara gibi yanmaya başlamış yeni hayatının eşiğinde herhalde ağlamaya, hıçkırmaya koyulacaktır.

Anlıyor musunuz? Eylül romancısı için hayat karanlık ‘mağmum’, boş, çorak bir çölden ayırt edilemez. Aşk uğruna her şey feda edilir, kimselere yaranılmaz, derken sonsuz bir pişmanlıkla ezilip kalır insan.’’ 
………………….

‘’Her güzel şey, kalbimde başka bir yara açarak geçer’’ diyen, duyarlı, içten bir kalbi olan, güzelliğe ve aşka tutkun bu yazar unutulmamalı diye düşünüyorum...

Mehmet Rauf’un yazıları onun kalbinden ve ruhundan kopmuş birer parçalarıydı...

En azından ‘’Eylül’’, Eylül geçmeden okunmalı, daha önce okunmuşsa tekrar okunmalı diye değerlendiriyorum...

Osman AYDOĞAN 24 Eylül 2016




Üzerinde konuşulmayan konusunda susulmalı


Dili felsefenin merkezine oturtan 20. yüzyılın en önemli filozoflarındandır. Kişinin ve toplumun düşünce ufkunu dilin sınırları ile belirlediğini iddia eden tek filozoftur… Mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunmuştur. İşte bu filozof Avusturyalı Ludwig Josef Johann Wittgenstein’dır (26 Nisan 1889-29 Nisan 1951)

Ölümünden sonra, defterlerinden, makalelerinden ve ders notlarından seçilmiş birçok yazısı yayınlanmış olmasına rağmen, hayatı boyunca yayınladığı tek kitap, 1921'de Cambridge'de Bertrand Russell'in gözetimi altında bir öğrenciyken yayınlanan Tractatus logico-philosophicus isimli eserdir. (Türkçede; Tractatus logico-philosophicus, Ludwig Wittgenstein, çeviri: Oruç Aruoba, YKY yayınları, İstanbul 1996) (Tractatus Logico-Philosophicus, Ludwig Wittgenstein, Metis Yayınları, 2008)

Kendisine doktorasını sağlayan Tractatus'un yayınlanmasıyla felsefenin bütün problemlerini çözdüğüne inanır, çalışmalarını bırakır ve ilkokul öğretmenliği, bir manastırda bahçıvanlık ve kızkardeşinin Viyana'daki evinin mimarlığı gibi çeşitli işlerle ilgilenir.

Daha sonra, 1929'da, Cambridge'e dönerek bir öğretim görevi üstlenir ve daha önceki çalışmalarını gözden geçirir.

Ölümünden sonra yayınlanan ikinci şaheseri ''Felsefî Soruşturmalar'' ile zirvesine ulaştığı yeni bir felsefî yöntem ve lisan anlayışı geliştirir. (Felsefi Soruşturmalar, Metis Yayınları, 2007)

Wittgenstein'in tek eseri Tractatus, felsefenin belirli bir dönemine son noktayı koyar; filozofun kendine göre bile, felsefe "tükenmiştir" artık. Çünkü "üzerinde konuşulamayan konusunda ‘’susulmalı"dır. Bu ifade Tractatus'ta son cümledir.

Tractatus bu cümleyle biter; "üzerinde konuşulamayan konusunda susulmalı." Tractatus'un girişindeki cümle de şu şekildedir; "Dünya şeylerden değil, olgulardan oluşur."

Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirgeyen Wittgenstein'ın düşüncesinin merkezinde, dilin kapsamını ve sınırlarını belirleme problemi vardır. Ona göre, dili kullanma, dili anlama, insanları başka varlıklardan ayıran biricik şey, insan yaşamının özünü oluşturan dokudur.

Wittgenstein bu bağlamda iki temel sorunun gündeme geldiğini söyler: Dilin dünyayla olan ilişkisi nedir? Dilin düşünceyle olan ilişkisi neden meydana gelir?

Wittgenstein bilginin temelinde mantığın olduğunu ve bilginin sınırlarını da yine mantığın belirlediğini söyler. Wittgenstein’nın esas görüşü şudur: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

Wittgenstein’in dil üzerine diğer görüşleri de şu şekildedir;

"Dil, yalnızca taşıt değil, aynı zamanda şofördür."

"Dil, yollardan oluşan bir labirenttir. Bir yönden geldiğinde yolunu bilmektesindir; aynı yere başka bir yönden geldiğindeyse yolunu kaybetmişsindir artık."

"Dil dünyayı resmeder."

Bu yazımda Wittgenstein’in sözlerine yer verirken felsefî bir kavramı anlatmada tercümenin yetersiz kalacağını düşünerek orijinal Almancasını da yazmayı denedim. Almanca bilenler Almancasından takip ederlerse Wittgenstein’i daha iyi özümseyeceklerdir.  

Wittgenstein Tractatus’un önsözüne şöyle başlar;

‘’Bu kitabı belki de bir tek, içinde dilegelen düşünceleri –  ya da benzer düşünceleri – kendisi de zaten bir kez düşünmüş birisi anlayacak.’’ (Dieses Buch wird vielleicht nur der verstehen, der die Gedanken, die darin ausgedrückt sind – oder doch ähnliche Gedanken – schon selbst einmal gedacht hat.)

‘’Kitabın bütün anlamı, şuna benzer bir sözde toplanabilir: Söylenebilir ne varsa, açık söylenebilir; üzerine konuşulmayan konusunda da susmalı.’’ (Man könnte den ganzen Sinn des Buches etwa in die Worte fassen: Was sich überhaupt sagen lässt, lässt sich klar sagen; und wovon man nicht reden kann, darüber muss man schweigen.)

Tractatus’ta Wittgenstein kısaca şunları söyler;

‘’Toplam gerçeklik dünyadır.’’ (Die gesamte Wirklichkeit ist die Welt.)

‘’Olguların tasarımını kurarız.’’ (Wir machen uns das Bilder der Tatsachen.)

‘’Tasarım bir olgudur.’’ (Das Bild ist eine Tatsache.)

‘’Tasarım, gerçekliğin bir taslağıdır.’’ (Das Bild ist ein Modell der Wirklichkeit.)

‘’Olguların mantıksal tasarımı, düşüncedir.’’ (Das logische Bild der Tatsachen ist der Gedanke.)

"Bir olgu bağlamının düşünebilir olması" şu demektir: Biz onun bir tasarımını kurabiliriz. (‘’Ein Sachverhalt ist denkbar’’ heisst: Wir können uns ein Bild von ihm machen.)

‘’Doğru düşüncenin toplamı, dünyanın bir tasarımıdır.’’ (Die Gesamtheit  der wahren Gedanken sind ein Bild der Welt.)

‘’Düşünce, düşündüğü olgu durumunun olanağını içerir.’’ (Der Gedanke enthält die Möglichkeit der Sachlage, die er denkt.)

‘’Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.’’ (Was denkbar ist, ist auch möglich.)

 ‘’Mantıksız olan hiçbir şeyi düşünemeyiz, çünkü o zaman mantıksız düşünmemiz gerekirdi.‘’ (Wir können nichts Unlogisches denken, weil wir sonst unlogisches denken müssten.)

‘’Düşünce anlamlı tümcedir.’’ (Der Gedanke ist der sinnvolle Satz.)

‘’Tümcelerin toplamı dildir.’’ (Die Gesamtheit der Sätze ist die Sprache.)

‘‘Dil düşünceyi örter.‘‘ (Die Sprache verkleidet den Gedanken.)

‘‘Bütün felsefe dil eleştirisidir.‘‘Alle Philosophie ist Sprachkritik.)

‘‘Düşünülebilir herşey, açık düşünülebilir. Söylenebilir herşey, açık söylenebilir.‘‘ (Alles was überhaupt gedacht werden kann, kann  klar gedacht werden. Alles was sich aussprechen lässt, lässt sich klar aussprechen.)

‘‘Gösterilebilir olan, söylenemez.‘‘ (Was gezeigt werden kann, kann nicht  gesagt werden.)

‘‘Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imgeler.‘‘ (Die Grenzen meiner Sprache bedeuten die Grenzen meiner Welt.)

‘‘Düşünemediğimizi, düşünemeyiz; o zaman, düşünemediğimizi söyleyemeyiz de.‘‘ (Was wir nicht denken können, das können wir nicht denken; wir können also auch nicht sagen, was wir nicht denken können.)

‘‘Ben dünyamım.‘‘ (Ich bin meine Welt.) (Der Mikrokosmos) (Bu noktada Wittgenstein; Abderalı Demokritos, Giordano Bruno, Muhyiddin ibni Arabi ile aynı safta yer alır.)

‘‘Gördüğümüz her şey başka türlü de olabilirdi.‘‘ (Alles, was wir sehen, könnte auch anders sein.)

‘‘Betimleyebildiğimiz her şey başka türlü de olabilirdi.‘‘ (Alles, was wir überhaupt beschreiben können, könnte auch anders sein.‘‘

‘‘Dünyanın nasıl olduğu değildir gizemli olan; olduğudur.‘‘ (Nicht wie die Welt ist, ist das Mystische, sondern dass sie ist.)

‘‘Gizem yoktur.‘‘ (Das Rätsel gibt es nicht.)

‘‘Bir soru sorulabiliyorsa, yanıtlanabilir de.‘‘ (Wenn sich eine Frage überhaupt stellen lässt, so kann sie auch beantwortet werden.)

‘‘Üzerinde konuşulmayan konusunda susulmalı.‘‘ (Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen.) Bu cümle Wittgenstein’in Tractatus’taki son cümlesidir, Tractatus bu şekilde biter.

Görüldüğü gibi Tractatus'un tamamı kısa ve öz cümlelerden oluşmuştur.

İngiliz yönetmen Derek Jarman tarafından Ludwig Wittgenstein’ı anlatan ‘’Wittgenstein’’ isimli bir filmi yapılmıştır. İrlanda asıllı İngiliz edebiyatçı ve yazar Terry Eagleton, ‘’Azizler ve Âlimler’’ adlı romanında (Agora Kitaplığı, İstanbul, 2003) Wittgenstein'ı karakter olarak canlandırır ve romanda Bertrand Russell ile olan tartışmalarına yer verir. Wittgenstein’i en iyi anlatan Ray Monk’un ‘’Wittgenstein, Dâhinin Görevi’’ isimli 848 sayfalık biyografik eseridir. (‘’Wittgenstein, Dâhinin Görevi’’, Ray Monk, Kabalcı Yayınevi, 2005)

Çevresine verdiği şu tavsiyeler unutulmaz;

‘’Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!"

"İnsan, kafasının içini boş şeylerle doldurmamalı."

‘’Felsefe alanında yarışı kazanan, en yavaş koşmasını becerebilen kişidir. Ya da: Varış noktasına en son ulaşan kişidir. Filozofların birbirlerini şöyle selamlamaları gerekir: `Ağırdan al!' "

‘’Felsefe üzerinde çalışmak, insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına gelir. İnsan hangi noktaya erişmişse, ancak o düzeyde yazabilir.’’

‘’Kendi yaşamını düşünmek ya da düşünmeye çalışmak, mantık problemlerini çözmekten hem daha zor, hem daha dürüst bir davranıştır. Bir insan bile olamadıktan sonra, mantıkçı olmak neye yarar?"

‘’Ün peşinde koşma özlemi, düşüncenin ölümüdür.’’

Verdiği unutulmaz konferanslardan birinde, Karl Popper'i uzun bir maşayla tehdit eder.

Birinci Dünya Savaşı sırasında en tehlikeli görevlere gönüllü olarak katılır. Korkunun, dünya üzerindeki varlığımız hakkında yanlış düşünmemizden kaynaklandığı inancındadır. Siperlerde Tolstoy'u, Schopenhauer'ı ve Nietzsche'yi okur.

Norveç'te tek başına iki yıl yaşama kararından sonra onu caydırmaya çalışan Russell'a, ‘’akıllı insanlarla konuşarak akıl fuhuşu yaptığı’’ karşılığını verir. "Orada karanlıklar içinde kalacağını söyledim," diye anlatıyor Russell, O da bana ‘’ışıktan nefret ettiğini’’ söyledi. Bunun üzerine, ona ‘’deli olduğunu’’ söyledim, o da bana: ‘’Tanrı beni zihin sağlığından korusun!’' diyerek karşılık verdi diye anlatır Russell.

Wittgenstein, bütünüyle işte bu sözlerdedir. Günümüzü yaşayınca insan Wittgenstein’i daha iyi anlıyor: Artık hiçbir şey üzerinde konuşamıyoruz. Öyleyse; ‘’Üzerine konuşulmayan konusunda da susmalı.’’

 20. yüzyılın en önemli filozofunu saygıyla anıyorum. Toprağı bol olsun.

Osman AYDOĞAN  23 Eylül 2016



Dil ve Kültür İlişkisi Üzerine


Dil ve kültür ilişkisi denince ilk akla gelen 1700’lü yılların sonları ve 1800’lü yılların başlarında yaşamış olan Alman düşünür Wilhelm von Humbolt’dur. Wilhelm von Humbolt"un 17 cilt tutan ''Gesammelte Schriften'' isimli kitabı dil ve kültür ilişkisi konusunda temel bir eserdir.

Ülkemizde Wilhelm Von Humboldt'un dil ve kültür ilişkisini en iyi inceleyen ‘’Wilhelm Von Humboldt'da Dil-Kültür Bağlantısı’’ isimli kitabı ile Bedia Akarsu’dur. (Remzi Yayınevi, İstanbul, 1984)

Bedia Akarsu Humbolt’un düşüncelerini eserinde şu şekilde verir;

İnsanı insan yapan dildir. Dil olmasaydı insan olmazdı. Dil düşünceyi yaratır. Düşünceyi yaratan ve ileri götüren dildir. Dilini oluşturan, yükselten bir toplum gerçek bir düşünce etkinliği gösterebilir. Dil, gerçek etkinliğini de düşüncede gösterir. Dilin içinde bulunan yaratıcı yaşam ilkesi (Lebensprinzip) ve insanda bulunan ruh gücü (Geisteskraft) dille birlikte düşünceyi de geliştirir. Gelişmiş bir kültür, ancak gelişmiş bir dille kazanılabilir. Dili insanın ruhu (Geist) meydana getirmiştir. Dile gelen insan ruhudur. İnsanın konuşurken (ve de yazarken) kullandığı kelimeler ve konuşurken ses tonu ve vurgulamaları o insanın ruhuna ayna tutar. Dil konuşanın içini gösterir. Bir ulusun ruhu da dilinde kendini açığa vurur. Dil aynı zamanda ulusun ruhunun dış görünüşüdür; ulusun dili ruhudur, ruhu da dili.

Bir ulusun dilinin, sözcüklerinin açık ve anlaşılır oluşu düşünce yaratmalarına götürür. Uluslar dil ile bilinçleşmişler ve dilden bilgileri anlaşılır duruma getiren şeyler kazanmışlardır. Dil, insanları buna erişecek kadar entelektüel bir duruma getirince, insanların duyguları gelişerek, insanlar varlıklarını daha iyi duyumsamışlardır.

***

Dil ve kültür ilişkisi konusunda akla gelen ikinci düşünür Avusturyalı Ludwig Josef Johann Wittgenstein’dır. (1889-1951)

Wittgenstein dili felsefenin merkezine oturtan 20’inci yüzyılın en önemli filozoflarındandır. Kişinin ve toplumun düşünce ufkunu dilin sınırları ile belirlediğini iddia eden tek filozoftur…

Wittgenstein’in hayatı boyunca yayınladığı tek kitap, 1921'de Cambridge'de Bertrand Russell'in gözetimi altında bir öğrenciyken yayınlanan Tractatus logico-philosophicus isimli eseridir. (Türkçede; Tractatus logico-philosophicus, çeviri: Oruç Aruoba, YKY Yayınları, İstanbul 1996) (Tractatus Logico-Philosophicus, Metis Yayınları, 2008)

Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirgeyen Wittgenstein'ın bu eserinin özetinde, dilin kapsamını ve sınırlarını belirleme problemi vardır. Ona göre, dili kullanma, dili anlama, insanları başka varlıklardan ayıran biricik şey, insan yaşamının özünü oluşturan dokudur.

Wittgenstein’nın esas görüşü şudur: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

Wittgenstein’in dil üzerine diğer görüşleri de şu şekildedir; Dil, yalnızca taşıt değil, aynı zamanda şofördür. Dil, yollardan oluşan bir dolambaçtır. Bir yönden geldiğinde yolunu bilmektesindir; aynı yere başka bir yönden geldiğindeyse yolunu kaybetmişsindir artık. Dil dünyayı resmeder. Tümcelerin toplamı dildir. Dil düşünceyi örter. Bütün felsefe dil eleştirisidir.

***

Dil kültür ilişkisi mitolojik düşüncede de geçer.

Mitolojide sözcük; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.

Bir Yunan atasözü de derdi ki; ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’ Bir Japon atasözü: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’ Mitolojide geçen bir başka Yunan atasözüdür: ‘’Sözcüğün gücü Tanrı’nın gücüne yakındır.’’

‘’İyi’’ ve ‘’güzel’’ veya ‘’kötü’’ ve ‘’çirkin’’ sözcüklerin kullanımı kültürden kültüre değişmekte, bu da o kültürdeki insanların dünyaya iyimser veya kötümser bakmasına yol açmaktadır. Toplumuzda kendisine bir olay veya nesne hakkında fikri sorulan kişinin verdiği cevap genellikle olumsuz sözcüklerden oluşur. ‘’Nasılsınız?’’ diye sorduğunuzda alacağınız cevap genellikle iki olumsuz sözcükten oluşur: ‘’Fena değil!’’ ‘’Fena’’ ve ‘’değil’’ iki olumsuz sözcük bir ‘’iyiyim’’in yerini tutmamaktadır. Japon atasözünde olduğu gibi bu iki kötü kelime kötü doğa yaratmaktadır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Dualarımız ve dileklerimizde de genellikle Tanrı’dan istediklerimizi istemeyiz de istemediklerimizin gerçekleşmemesini dileriz. ‘’Tanrı kaza ve bela vermesin’’ gibi. Kaza ve bela İki olumsuz, fena sözcük. Sanki iyiliğin, güzelliğin, bolluğun, bereketin canı çıktı. Aynı şekilde insanlarımızdan da kendilerinden ne istediğimizi değil, ne istemediğimizi talep ederiz. ‘’Çevreyi kirletmeyin!’’ deriz, ‘’çevreyi temiz tut!’’ yerine.

Benzer şekilde davranışları değiştirmek için de olumsuz yorumlarda bulunuruz. Hâlbuki davranışları etkilemenin en iyi yolu; olumsuz yorumlarda bulunmak değil, olumlu pekiştirmelerde bulunmaktır. ‘’Yanlış’’ işleri eleştirmek yerine ‘’doğru’’ işleri pekiştirmek için zaman harcarsanız daha iyi bir eğitici veya daha etkin bir yönetici veya lider olursunuz. Çünkü siz insanlardan ne beklerseniz onlar da size onu verirler. Siz hangi sonuçları arıyorsanız onları bulursunuz.

***

Bir başka alanda da siyasal hitabet sanatında da kimi gayeler zaman zaman tersi sözcük ve kavramlar kullanılarak sunulmaktadır. İkinci Dünya Savaşında Almanlar toplama kamplarını ‘’Die Arbeit macht frei’’ (çalışmak özgür kılar) sözcükleri ile isimlendirmişlerdir. Keza ABD tarafından Irak işgali ‘’demokrasi getirmek’’ kavramıyla perdelenmiştir. Keza 1974 Kıbrıs müdahalesi ‘’Barış Harekâtı’’ olarak nitelendirilmiştir. Ayrıca otoriter yönetimlerde sözcüklerin içeriğine ve ne anlama geldiğine de güç sahipleri karar vermektedirler. Günümüzde de benzer örnekler siyasal hitabet sanatında kullanılmaktadır.

Siyasal hitabet sanatında gayelerin bir farklı sözcükle nasıl saklandığına en iyi örnek ‘’Orta Asya’’ kavramıdır. Bütün Tarih kitaplarında bugün Orta Asya diye ifade ettiğimiz bölgenin adı 18’inci yüzyıla kadar ‘’Türkistan’’ idi. ‘’Orta Asya’’ ifadesi İngilizlere aittir. Doğrudur, Londra’dan bakarsanız orası Orta Asya’dır.  Bizler de İngilizlerin ifadesiyle bu bölgeye ‘’Türkistan’’ yerine ‘’Orta Asya’’ diyerek, Türk milletinin üç bin yıllık tarihini ve bu bölge ile olan bağını bir sözcükle silip attık… Şimdilerde ne Doğu Türkistan’ı bilen kaldı ne de Batı Türkistan’ı…

Aynı şekilde bazı akademisyenler Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ülkelerine ‘’Trans Kafkasya Ülkeleri’’ diyorlar. ‘’Trans’’ öte demek, eğer Moskova’dan bakarsanız doğrudur bu ülkeler Kafkasya ötesi ülkelerdir, dolayısı ile ‘’Trans Kafkasya Ülkeleri’’dir. Ancak Anadolu’dan, Ankara’dan bakarsanız öyle midir? Bu ülkeler her yönüyle ‘’öte’’ denemeyecek kadar Anadolu’nun bir uzantısıdırlar.

Anlıyorsunuz değil mi ‘’sözcüğün gücü Tanrı’nın gücüne yakındır’’ atasözünün ne anlama geldiğini… Sadece bir sözcük ile bir milletin bir bölgeden tarihi silinmiştir. Bir sözcük ile bir ülke işgal edilmiştir.

Batı kaynakları Viyana kapılarına dayanan güce Osmanlı demezler, ‘’Türkler’’ derler. İtalyanların meşhur ‘’Mamma li Turchi ‘’  (Anne Türkler geliyor) sözü ve daha nice binlercesi var, bunların çoğunda Osmanlı denmez, hep ‘’Türk’’ denir. Adriyatik’ten Çin seddine ‘’Türk’’ sadece etnik bir aidiyetin adı değildir, ‘’Türk’’ ulusal bir aidiyetin adıdır. İçerisinde onlarca milliyet vardır. Roma Hukuku uzmanı İtalyan hukukçu (aynı zamanda Adalet ve Eğitim Bakanı) Arangio Ruiz (1884-1964)’in Roma hukuk mirası için söylediği bir deyim vardı. Bunu Anadolu’daki, Balkanlar’daki, Kafkasya’daki, Ortadoğu’daki ve Orta Asya’daki Türk mirası için de kullanmak mümkündür: ’’Volendo e non volendo, sapendo e non sapendo; siamo tutti Turkisti (Romanisti)… Yani, bazıları istedikleri kadar Türk olmadıklarını söyleseler, istedikleri kadar Türk olduklarını bilmeseler de Latince sözde olduğu gibi; ‘’istesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de hepimiz Türk’üz.’’ Bu milletin adı Türk milletidir, dili Türkçe’dir, ana vatanı da Türkiye’dir.

***

Ne yazık ki Türkçemizdeki yabancı dillerin hâkimiyeti nedeniyle ne Wilhelm von Humbolt’un ne de Ludwig Wittgenstein’in düşünceleri doğrultusunda gelişmeler olmuştur. Ne dilimiz gelişmiştir ne de kültürümüz.

Ayrıca anlam dışında gramer olarak de yabancı sözcükler, Türk Dili'nin ses yapısına aykırı olması nedeniyle Türk Dili'ndeki ünlü ile ünsüz uyumlarını bozarak ses çirkinliğine neden olmuş ve olmaktadırlar. Yabancı sözcükler, dilbilgisinde aykırı durumlar yaratarak Türk Dili'nin kurallı yapısını güçsüz düşürmektedirler.

Bir başka açıdan da yabancı sözcüklerin varlığı ulustan kopuk bir aydın kesim yaratmaktadır. Çünkü her yabancı sözcük geldiği dilin kültürel taşıyıcısı olmaktadırlar.

Dilimizde gereksiz yere duran yabancı sözcükler, Türkçelerinin ölümüne neden olmaktadır. Kimi kök sözcüklerin ölü kalması, pek çok yabancı sözcüğe karşılık bulunmasını engellemektedir. Yabancı tek bir sözcük için Türkçe bir kök sözcük ve bu kökten türetilebilecek yaklaşık 400¹² sözcük feda edilmektedir. 

Teknik bir sözcük olan Compüter ‘’Bilgisayar’’  olarak Türkçeleştiğinde Türkçeleştirmeye karşı olanlar ‘’Leyla Sayar’ın kardeşi mi diye küçümsemişlerdi… Keşke sadece Compüter değil, ‘’otomobil’’ de, ‘’telefon’’ da, ‘’televizyon’’ da ve sayamadığım nice teknik yabancı sözcükler de Türkçeleşseydi…

***

Kullanılmaya kullanılmaya Türkçedeki kelimelerin asıl anlamları da unutulmakta ve ikincil anlamları öne çıkmaktadır.

Örnek olarak Türkçede ''kara'' ve ''ak'' sözcüklerinin asıl anlamları  unutulmuş ve ikincil anlamları ile kullanılır olmuştur.

‘‘Kara‘‘ ve ‘‘ak‘‘ sözcüklerinin ikincil anlamı olan renk tanımlarından önce asıl anlamı daha farklıdır. Kara; ulu, yüce, zor, sert, iri, büyük anlamında kullanılır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; Merzifonlu Yüce Mustafa Paşa‘dır. Kara Mürsel; Ulu, yüce Mürsel’dir. Kara Tekin, Kara Murat ; (aynı anlamda) yüce, ulu, büyük Tekin‘dir, Murat’dır. Karakış; zor kıştır, şiddetli kıştır. Karadeniz; zor denizdir (dalgaları nedeniyle) Karahisar; büyük hisardır. Karaburcu; (üzüm cinsidir) İri burcudur. (Hem de beyaz renkte iri bir üzüm cinsidir)  Karabulut; iri, büyük buluttur. Karagöz; (siyah göz değildir) iri gözdür. Karakaş: (siyah kaş değildir) iri kaştır...

Ak ise ''küçüklük'' ve ''bilgelik'' anlamında kullanılır. Ak; temiz, dürüst, namuslu, sıkıntısız, rahat, sorunsuz anlamında da kullanılır. Akgün-kara gün; sıkıntısız gün- zor, sıkıntılı gün anlamındadır. Ak akçe kara gün içindir; temiz, helal para zor günler içindir. Akdeniz; sadece Türkçede vardır, Mediterane, Mittelmeer, (Orta deniz) Bahr-ul asvad (Arapça) orta denizdir. Akdeniz; bilge denizdir, çünkü mitoloji orada… Karabaş-akbaş; Anadolu'da köpek cinsidir; karabaş; iri, akbaş ise küçük olanıdır. ''Ak oğlan'' bir Anadolu değişidir; güven veren oğlandır, dingin oğlandır. Akşemsettin ise; bilge, sıkıntısız, sükûnetli, güven veren Şemsettin'dir.

***

Bazen de yabancı kitap, film ve dizi gibi farklı bir kültürü anlatan yazınsal veya görsel bir eserde geçen ancak Türkçede çok farklı anlamlara gelen kavramlar da sorgulanmadan Türkçeye ithal edilmekte ve kullanılmaktadır. 

Örnek olarak; bir gazetedeki vefat ilanında veya kişiler kendi arasında bir taziye ziyaretinde artık sıkça bir merhum hakkında ‘’toprağı bol olsun’’ ifadesi kullanılmaktadır. Hâlbuki ‘’toprağı bol olsun’’ ifadesi Hristiyanlar için kullanılır ve Ortaçağdan gelen Papalığın cennetten toprak satmasına dayanan bir ifadedir. Bu ifade Müslümanlar için kullanılmaz. Müslümanlar için; ‘’Allah rahmet eylesin’’, ‘’mekânı cennet olsun’’ veya ‘’nur içinde yatsın’’ ifadeleri kullanılır. Hatta ‘’ışıklar içinde yatsın’’ ifadesi de tam olarak doğru değildir. Doğrusu ‘’nur içinde yatsın’’dır. Çünkü burada ‘’nur’’ sözcüğünde verilen anlam ‘’ışık’’ değildir, ‘’ilahî ışık’’tır.

***

Bazen de kültürün değişmesiyle zaman içinde Türkçe sözcüklere başka anlamlar da yüklenir olmuştur. Örneğin; ‘’kadın’’ ve ‘’erkek’’ sözcükleri cinsiyeti belirtir. ‘’Bay’’ ve ‘’bayan’’ sözcükleri ise unvan sözcükleridir. Bu en basit kuralı bile unutarak sırf cinsiyeti çağrıştırıyor diye –çünkü kültür artık ‘’cinsiyetten’’ utanmaktadır- ‘’kadın’’ yerine bir unvanı tanımlayan ‘’bayan’’ sözcüğü kullanılmaktadır. Bu nedenle de ‘’Kadınlar Voleybol Milli takımı’’ yerine yanlış olarak ‘’Bayanlar Voleybol Milli Takımı’’ deyimi kullanılmaktadır.

Bu konuya bir başka örnek de ‘’aşk’’ ve ‘’sevgi’’ sözcüğüdür… Ne yazık ki toplum olarak bu kavramların da içlerini boşalttık, anlamlarını daralttık ve sadece annemizi, kardeşimizi, eşimizi, çocuklarımızı sevdik, sadece onlara ‘’sevgili’’ dedik. Cinnete ‘’sevmek’’, sahiplenmeye de ‘’aşk’’ dedik…

Aşk; muhabbettir, şiddetli muhabbettir aşk aslında. Aşk; candan sevmedir. Aşk; bir beklenti olmaksızın karşılıksız sevmedir. Sevgili ise; sevendir, gerçek dosttur.
‘’Aşk’’ın, ‘’sevgi’’nin, ‘’sevgili’’nin ve ‘’özleme’’nin cinsellikle hiç bir ilgisi yoktur. 
Ne yazık ki günümüzde cinnete, ilkelliğe, hayvani duygulara aşk dedik, sevgi dedik.
Şems’in, Mevlânâ’nın çağında, zamanında ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ kavramları gerçek anlamlarıyla kullanılıyordu. Şu dizeleri Mevlânâ Şems için yazmıştır;

"Aşk geldi; adeta damarlarımda, derimde kan kesildi...
beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu.
Bedenimin bütün cüz'ülerimi (zerrelerimi) sevgili kapladı.
Benden kalan bir ad; ondan ötesi hep O..."

Şimdi bakın gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine… Cinayet sebebidir ‘’çok sevmek’’… Şu sözü kanıksamışınızdır artık: ‘’Çok seviyordum, onun için öldürdüm.’’ ‘’Cinnet’’ sözcüğünün karşılığıdır artık ‘’sevmek’. ‘’Sevmek’’ ve ‘’âşık olmak’’ sözcüğünün karşılığıdır artık ‘’sahiplenmek’’.

Bir kahveye gittiğinizde kadife bir sesle ve mahcup bir şekilde garsona söylenen şu hitabı artık duymuyorsunuzdur; ‘’Beyefendi, bir kahve alabilir miyim?’’ Bu ifade yerine duyduğunuz muhtemelen kaba ve borazan bir sestir; ‘’Hey garson, bir kahve getir!’’ Bu her yerde böyle hale gelmiştir; çarşıda, pazarda, toplu taşımada, trafikte, siyasette, işyerinde, okulda, sırada… Çünkü artık kültürde nezakete yer kalmamıştır.

***

Türk Dil Kurumu da Türkçenin gelişimi için yetersiz kalmaktadır.

Türk Dil Kurumunun yayınladığı ‘’Türkçe Sözlük‘‘ ve ‘‘Yazım Kılavuzu‘‘ ne yazık ki Türkçeye yeterince hitap edememektedir. Türk Dil Kurumunun yayınladığı ‘’Türkçe Sözlük‘‘ün içi Fransızca ve İngilizce sözcüklerle doludur. Hâlbuki bu sözcükler ‘’Yabancı Sözcükler Sözlüğü’’ olarak ayrı bir sözlükte yayınlanmalıydı…

Türk Dil Kurumu tarafından Türkçeyi Türkçe yapan a, i ve u harfleri üzerindeki şapkaların çoğu kaldırılarak sözcükler anlamsızlaştırılmıştır. Türkçedeki a, i ve u harfleri üzerindeki şapkaların önemi üzerinde bir örnek vermek istiyorum. İşyerimde önüme bir vatandaşımızın bir dilekçesi geldi. Vatandaşımız soyadını değiştirmiş, kayıtlarda yeni soyadının düzeltilmesini istiyordu. Vatandaşın eski soyadı: ‘‘Karadana‘‘. Şapkalı olsaydı ‘‘Karadânâ‘‘ olacaktı… Dânâ; âlim demek... Dânâ-yı Yunan; Eflatun‘dur. Kara da ‘’büyük’’ demek. Vatandaşımızın soyadı aslında ‘‘Büyük âlim‘‘ demek… Bilmediği için bu güzel soyadını değiştiriyor vatandaş…

***

Dilimizi Türkçeleştirirken de yanlışlıklar yapılmıştır.

Arapça olan ‘’tayyare’’ mükemmel bir şekilde Türkçeleştirilip ‘’uçmak’’ fiilinden türeterek ‘’uçak’’ yapılmış ancak bu uçağı uçuracak kişiye berbat bir şekilde ‘’pilot’’ denilerek, bu şekilde uçak ile onu uçuran arasındaki bağ koparılmıştır. Bu bağ koparılarak bu dili kullanan insanın dil yoluyla kazanacağı analitik düşünme özelliği de köreltilmiştir.

Dilimizi Türkçeleştirilirken eski sözcükler de ata ata dil sığlaştırılmıştır. Örnek olarak; ‘’Birinci Dünya Harbinde Çanakkale muharebelerindeki Arıburnu mücadelesi’’ diye ifade edildiğinde üç boyuttan bahsedilmektedir (harp, muharebe ve mücadele). Arapça bir sözcük olan ‘’harp’’ karşılığı Türkçe ‘’savaş’’ iken, yine Arapça bir sözcük olan ‘’muharebe’’ ve ‘’mücadele’’ sözcüklerine Türkçe sözcükler üretilmemiştir. Yukarıda verdiğim örneği ‘’Birinci Dünya Savaşında Çanakkale savaşındaki Arıburnu Savaşı’’ diye söylendiğinde üç boyutlu bir dünyadan tek boyutlu bir dünyaya inerek düşünce yoksulluğu yaratılmıştır.

Yine güncel bir ifadeyle ‘’şampiyon Fenerbahçe’’ diye şarkı söylendiğinde bir tek Türkçe sözcük kullanılmamaktadır. Çünkü ‘’şampiyon’’ Fransızca kökenli, ‘’fener’’ Rumca kökenli, ‘’bahçe’’ ise Farsça kökenli sözcüklerdir. Eğer yabancı sözcük diye ‘’fener’’ ve ‘’bahçe’’ sözcükleri Türkçeden atılırsa Türk edebiyatı da kökten yok edilir.

Bugün Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Gençliğe Hitabesi’’ ilk hali ile okunduğunda verdiği anlamla Türkçeleştirilmiş hali ile okunduğunda verdiği anlam bir değildir. ‘’Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur’’ ifadesindeki anlamı, ‘’Gereksinim duyduğun güç damarlarındaki soylu kanda bulunmaktadır’’ ifadesi vermemektedir. Dilimize yerleşmiş ve artık Türkçeleşmiş yabancı sözcükler değiştirilmeye zorlanmamalıydı, onun yerine yeni özellikle teknik yabancı sözcüklerin (televizyon, telefon, faks, internet, otomobil vb.) yerine Türkçe sözcük konulmalıydı…

Ne yazık ki dilimizi Türkçeleştirirken yapılan yanlışlıklar verdiğim bu örneklerle sınırlı değildir, yapılan yanlışlıklar saymakla bitmez.

***

Dil konusunda üçüncü olarak da Arap dünyasından Kıpti kökenli Mısırlı yazar ve dilbilimci Selâme Mûsâ akla gelir. Prof. Dr. Bedrettin Aytaç ‘’Selâme Mûsâ ve Arap Dili Üzerine Görüşleri’’ isimli çalışmasında Mûsâ‘nın ‘‘El-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye‘‘ isimli kitabında yer alan görüşlerini de şu şekilde verir:

‘‘Kelimelerine önem vermeyen, yenilemeyen ve yeni kelimeler türetmeyen bir millet, sahte paranın dolaşımına izin veren bir milletten daha kötü durumdadır. Çünkü biz maden ya da kâğıt paralarla bedenin, kelimelerle ise ruhun ihtiyaçlarını satın alırız.“

Selâme Mûsâ’ya göre, Arap diline ilişkin, günümüz Türkiye’si için dile getirilebilecek bir konu da, yenilemenin olmamasından dolayı “fosilleşmiş” kelimelerin varlığıdır. Böyle kelimeler de çeşitli zararlara neden olmaktadır. Mûsâ, bu görüşlerini şöyle dile getirir: “Dildeki fosiller içinde Yukarı Mısır’ın bazı ilçelerinde kullanılan  kan, öç, ırz kelimeleri vardır. Bu kelimeler, her yıl yaklaşık üç yüz kadın ve adamın öldürülmesine neden olmaktadır.”

Dili kültürün esası olarak gören Mûsâ’ya göre, kültürü geliştirmenin yolu da dili geliştirmekten geçmektedir: “Dilin temeli kültürdür. Çökmüş bir dille gelişmiş bir kültür ve donuk bir dille hareketli bir kültür yaratmak kesinlikle mümkün değildir. “ Burada da, Mûsâ, W. Von Humboldt’un dil-kültür ilişkisine dair görüşlerinin benzerini savunmaktadır.

Kapitalizm sayesinde bedenimizin ihtiyaçlarını belki yeterince karşılıyoruz, ancak ya ruhumuzun ihtiyaçları? Ülkemizdeki onca kadın cinayeti ve kadına yönelik şiddetin sebebi üzerinde hiç düşündük mü?

***

Bu üç dil bilimciden sonra benim söyleyeceğim şudur ki; dil bilinci; yurt bilincini, yurt bilinci de ulus bilincini, bunların üçü de uygarlığı yaratmaktadır. Dil bilinci, yurt bilinci ve ulus bilinci olmayan toplumlardan bir uygarlık tasarımı çıkmadığını Tarih bize göstermektedir. 

***

Kimse sözcükte başkasının düşündüğünün tıpkı tıpkısına düşünmez. Bu yüzden her anlama aynı zamanda bir anlamamadır. Özellikle kavramlarda bu böyledir. Bir kavrama hiç bir kimse aynı anlamı yükleyemez. Bir dilin hiçbir kavramı da bir başka dile tam tamına aktarılamaz. Çeşitli diller karşılaştırıldığında, görülür ki, birbirini tam olarak karşılayan hiçbir sözcük bulunamaz. Başka bir dil insana başka bir düşünce biçimi verir. Başka bir dille insan dünyayı başka türlü kavrar; başka dilde insanın dünya karşısındaki duygu ve istekleri başkadır.

Eğer ana lisanın içerisine (Türkçe) yabancı dilden (Sırasıyla; Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce) kelimeler ve kavramlar katarsanız o zaman o toplumun insanları net düşünemezler, duygularını net ifade edemezler. Yabancı sözcüklerde Türkçe dil mantığına göre kök anlamı bulunmadığından bu sözcükler üzerlerinde düşünülmeden, ezberden kullanılırlar. Anlamdaş olan pek çok yabancı sözcüğün Türkçesiyle birlikte kullanımda kalması sonucunda bu sözcükler, kendi anlamlarının çok dışında, çok yanlış olarak, kullanılmaktadır. Dolayısıyla bir dil kargaşası ortaya çıkmaktadır.

Bu şekilde dilin düşünceyle birebir bağıntısı, bunların her kullanımında kopmaktadır.

Yapılan bir araştırmaya göre; okula henüz başlayan bir öğrenci ilk yılında ABD’inde 71.000, Almanya’da 60.000 civarında sözcük ile karşılaşıyor. Bu miktar Suudi Arabistan’da ise 12.000 civarındadır. Bizde ise öğrenci okula başladığı ilk yıl 6.000 civarında bir sözcükle karşılaşıyor. Bu mukayese Türkçedeki sözcük hazinesinin ne kadar yoksullaştığını ve yoksunlaştığını gösteriyor.

Türkçe o kadar yoksullaştırılmış ki; yabancı dilden Almanca, İngilizce, Fransızca veya Arapça bir sözlük alın, rastgele herhangi bir yabancı sözcük seçin ve Türkçe anlamına bakın. Bu yabancı sözcüğün Türkçe anlamı olarak muhakkak ki birden fazla Türkçe sözcük bulacaksınızdır. Çünkü tam karşılığı bir Türkçe sözcük olmadığı için açıklama için birden fazla sözcük kullanılmaktadır. Dünyanın en zengin ve en güzel dilinin geldiği hale bakın.

Yine yapılan bir araştırmaya göre; bir kişinin dâhi olması için kendi lisanında bilmesi gerek sözcük 40.000 adetmiş.  Alman yazar Goethe bu nedenle meşhur eseri ‘’Faust’’unda bilerek 40.000 farklı Almanca sözcük kullanmış. Bir kişinin yazar, politikacı olarak topluma yön verebilmesi için de bilmesi gereken sözcük sayısı 20.000 adetmiş. Bir kişinin böyle bir iddiası yok da sadece çağını anlayan ve algılayan bir vatandaş olmak istiyorsa bilmesi gereken sözcük sayısı 10.000 adetmiş. Yapılan bir diğer araştırmada ise Türk insanının günde 300 ila 500 sözcük kullandığını gösteriyor. Bu tespit karşısında başka bir yoruma gerek var mı?

Okula ilk başladığında akranlarının yedide biri kadar sözcükle karşılaşan, günlük hayatında olması gerekenin yirmi katı daha az sözcük kullanan insanların günümüzün karmaşık dünyasını kavrayışları ve algılayışları mümkün olur mu? Sözcüklerin cüceleştiği yerde düşünceler de cüceleşmez mi? Böyle insanların daracık ve küçücük dünyaları olmaz mı? Wittgenstein’ı anımsarsak, ne diyordu Wittgenstein: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Böyle insanların ruhlarının kıvrımları, incelikleri ve zenginlikleri olur mu? Olmaz; çünkü ifade edilemez... Dil gelişmediği için kültürel gelişme de olmaz... Sosyal gelişme de olmaz… Politika da olmaz; politika üretilemez. Strateji de olmaz; üretilemez.

İçinde yaşadığımız kültür, sanat, edebiyat ve politikadaki kısırlığın kökeninde, ben,  son üç yüz yıldır Türkçede yaşanan gerileme ve yozlaşmanın bulunduğunu düşünüyorum.

Lisanımızı, Türkçemizi geliştiremedik... Ruhunuzu geliştiremedik... Hep yabancı kelimeler kattık içine... Dil sistematiğimizi bozduk, bozulan dil yoluyla düşünce sistematiğimizi bozduk… Muhakeme yeteneğimizi kaybettik.

Günümüzde içinde bulunduğumuz durumumuz dikkate alındığında açık ve net bir şekilde görülmektedir ki hem edebiyatta hem sanatta hem eğitimde hem iç politikada hem dış politikada ve hem de stratejide muhakeme yeteneğimizi yitirdik, pusulamızı şaşırdık, yönümüzü kaybettik, kafamızı karıştırdık.

***

Sözün, sözcüğün, kelimelerin önemini tarihten örnekler vererek yazıyı sonlandırmak istiyorum. Önce  Konfüçyüs'ün bir saptaması: "Bir ülkenin dirliğini bozmak istiyorsanız o ülkede konuşulan dili yozlaştırın. Zaman içinde insanların birbirini anlamaları zorlaştıkça her alanda çözülme başlar. Ve sonunda öyle bir noktaya gelinir ki; insanlar birbirini anlamaz hale gelirler ve kargaşa başlar..."

Sonra da Yunus Emre;

‘’Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz.

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.

Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini, sekiz cennet ede bir söz.

Yunus şimdi söz yatından, söyle sözü gayetinden
Pek sakın o sah katından, seni ırak ede bir söz.’’

Karamanoğlu Mehmet Bey’i ve O’nun fermanını anımsamak istiyorum;

‘’Bu günden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil konuşulmayacaktır.’’ (13 Mayıs 1277)

Günümüz Türkçesi acil bir şekilde ve çığlık çığlığa ikinci bir Karamanoğlu Mehmet Bey’i aramaktadır. İvedi bir şekilde ikinci bir Karamanoğlu Mehmet Bey bulunsun ki Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dediği gibi "Ses Bayrağımız Türkçemiz" nice yıllar boyunca dalgalansın... Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk dilimiz konusunda söylediği gibi; ‘’Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bilinçli işlensin.’’

Bestesi Yılmaz Yüksel’e, güftesi Ahmet Aymutlu’ya ait Uşşak makamında ‘’Gönlüme gir doğ güneşim’’ isminde güzel bir Türk Sanat Musikisi şarkısı vardı. Bu şarkının sözleri şu şekildeydi:

‘’Gönlüme gir doğ güneşim
Kalbimi yak aşk ateşim
Kimsesizim yoktur eşim
Yandı hayat söndü emel.

Koyda yanan bir ışığım
Bir kuruyan sarmaşığım
Kalbe akan hıçkırığım
Yandı hayat söndü emel.

İçtim elem ırmağını
Gezdim o sevdâ bağını
Koklamadım zambağını
Yandı hayat söndü emel.’’

Günümüzde Türkçemiz tıpkı bu güzel şarkı sözünde olduğu gibi; koyda yanan bir ışıktır, bir kuruyan sarmaşıktır, kalbe akan bir hıçkırıktır, kimsesizdir, yoktur eşi ve sahibi. Hayat yanmadan, emel sönmeden, elem ırmağını içmeden yetiş ya ikinci bir Karamanoğlu Mehmet!

Osman AYDOĞAN  22 Eylül 2016




Türk edebiyatının
 açmamış bir çiçeği;  Şükûfe Nihal

SU

Kalbinden kalbime akan bir sesti 
Akşam gölgesinde çağlayan o su... 
Sesini en tatlı yerinde kesti 
Bizi sonsuzluğa bağlayan o su.

O su, bir sır gibi mırıldanırdı; 
Göğsünde bir sarı ay yıkanırdı; 
Bizi Leylâ ile Mecnun sanırdı 
Gamlı yolumuzda ağlayan o su...

Sessiz ruhumuzu o bestelerdi, 
Bize "Unutalım dünyayı" derdi... 
Bir aldı sonunda verdi bin derdi, 
Bizi bizden fazla anlayan o su.

Şimdi ne akşam var, ne ses ne dere; 
Yolumuz ayrıldı başka ellere; 
Benzetti bizi bir kırık mermere 
Ruha zehir gibi damlayan o su.

Şükûfe Nihal, Türk edebiyatının en duygusal, en içli, en mahzun ve aynı zamanda da en unutulan bir yazarı, şairi ve özgürlüğe tutkun, mücadeleci ve ayakları üzerinde dimdik duran bir kadındır. 1896 doğumludur…

Babası V. Murat'ın başhekimi Emin Paşa'nın oğlu, Eczacı Albay Ahmet Bey’di, entelektüel birisiydi… Annesi Nazire Hanım. Soy kütüğü, baba tarafından Katipzadelere, anne tarafından Fatih Sultan Mehmet'in Başressamı Nakkaş Mehmet Efendi'ye dayanır.

Şükûfe Nihal babasının görevleri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te Arapça, Farsça, Fransızca öğrenir.

1919 yılında Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü'nü bitirerek "Türkiye'nin ilk üniversite mezunu kadını" unvanını almıştır…

Üniversiteyi bitirdiği yıl, ilk şiir kitabı "Yıldızlar ve Gölgeler" yayımlanır. Aruzla yazılan bu şiirleri hece ölçüsü ile yazdığı şiirler izler. 1928 yılında "Hazan Rüzgârları", 1930 yılında ise "Gayya" adlı şiir kitabı yayınlanır. Güçlü romantizmini düşünce gücüyle birleştirerek, sık sık toplumsal konularda yazmıştır. Ancak, kendisinden önceki ya da o dönemdeki kadın şairlerden farklı olarak, bir erkek edasıyla ve kadın olduğunu unuturcasına yazmamıştır. O, belki de kadın sorunlarını ve yaşantısını ilk dile getiren kadın şair ve yazarımızdır…

Eserlerinde, kadının çalışmasının önemini ekonomik açıdan,  üretkenliğini insan yaşamına olumlu etkileri açısından sık sık vurgular.  Yaşamındaki çok yönlülük, edebiyat alanında da görülür. Şiirlerinin yanı sıra lirik bir anlatım kullandığı öyküler ve romanlar yazmıştır…

1928 yılında "Tevekkülün Cezası" adlı öykü kitabı ve ilk romanı "Renksiz Istırap" yayımlanır. Bunları, "Çöl Güneşi" (1933), "Yalnız Dönüyorum" (1938), "Domaniç Dağlarının Yolcusu" (1946), "Çölde Sabah Oluyor" (1951) adlı romanları izler. 1935 yılında "Finlandiya" adlı gezi notları yayımlanır. 1910 yılından itibaren "Kadın", "Tan", "Cumhuriyet" gazetelerinde, "Ayda Bir", "Her ay" gibi dergilerde köşe yazarlığı yapmıştır. Bu eserlerinden ''Yalnız Dönüyorum'' okunmaya değer bir eserdir.

Şükûfe Nihal, edebi kişiliğinin yanında eylemci kişiliğiyle de tanınır. Cumhuriyetin kurulması aşamasında, ikinci eşi Ahmet Hamdi Başar'la Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinde önemli çalışmalar yapmışlardır. Şişli'deki evlerinde toplantılar düzenlenmiş, kurtuluş mücadelesinin kararları alınmıştır.

Halide Edip, Sultanahmet'te tarihi demecini verirken, Şükûfe Nihal de, Fatih Mitingi'nde dinleyenleri oldukça etkileyen tarihi konuşmasını yapıyordu; “Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın.”

Bununla da kalmayıp Anadolu'ya çıkmış, sonraki yıllarda da Anadolu'yu gezmiş, gördüklerinden etkilenen Nihal, eserlerinde Anadolu sorunlarına yer vermiş, gördüğü, tanıdığı köyleri ve köy kadınlarını anlatmıştır.

Tarihimizde kadın özgürlüğünün ilk temsilcileri ve savunucularından biri olan Nihal, aynı zamanda Türk Kadınlar Birliği'nin de kurucularındandır. Kurtuluş Savaşı sonrasında da, ülkeyi yönlendiren kararlarda etkili olan Atatürk sofralarının vazgeçilmez konuğudur…

İnişli çıkışlı ve dalgalı özel hayatı, karşılıksız ve tinsel aşkları ile farklı bir şairimizdir Şükûfe Nihal…

Hicran Göze ‘’Yahyâ Kemal'den Nâzım Hikmet'e, Şükûfe Nihal'den Fâruk Nâfiz'e; Bir Zamanlar Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları’’ isimli kitabında (Kubbealtı Yay. 2010) Şükûfe Nihal’i, Fâruk Nâfiz’i ve aşklarını anlatır.

Hâlide Nusret ’’Bir Devrin Romanı’’ isimli kitabında (Timaş Yay. 2009) birinci elden Şükûfe Nihal’den bahseder.

Şükûfe Nihal ve Hâlide Nusret İstanbul Kız Lisesinden yakın arkadaştırlar.

Hâlide Nusret kitabında Şükûfe Nihal’i şöyle anlatır; ‘’Çok zevkli döşenmiş evinde tertiplediği toplantılarda devrin genç, yakışıklı pek çok şair ve yazarı onun etrafında fır dönüyorlardı. Güzeldi, zarifti, kültürlüydü, üniversite bitirmiş nâdir kadınlardan biriydi.’’

Şükûfe Nihal’in yakın arkadaşı İsmet Kür (yazar Pınar Kür’ün annesi, Hâlide Nusret’in kardeşi), ‘’Yarısı Roman’’ (Everest Yay. 2011) adlı kitabında Şükûfe Nihal’i şu şekilde tanımlar:

‘’Şükûfe Nihal hemen her görenin âşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. ‘Güzel’ denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı... Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu ‘dünyaya metelik vermeyen’ haliydi. Ve de, o sıralar, ‘hayran olunacak kadın’ sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hâlâ sevdiğini biliyorum. Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı.’’

Kadınlı erkekli toplantılarda;‘’Geldikçe Şükûfe sahn-ı meclis – Pürzemzeme gülistana döndü’’ diye övülen bir kadındı…

İlk eşi biraz da ailesinin ısrârı ile çok genç yaşta evlendiği Türkçe öğretmeni Mithat Sadullah (Sander) Beydi. Aralarında büyük yaş farkı vardı. Babasının zoruyla evlenmiş, evlenmemek için bileklerini keserek intihara teşebbüs etmişti. Bu evliliğinden oğlu Necdet (Sander) dünyaya gelmişti. Zorla evlendirildiği eşinden iki sene sonra ayrılmıştı.

Bu ayrılık günlerindeki sıkıntılarına teselli olan ve ona aruzu öğreten biri vardı.

Cenap Şahabettin’in küçük kardeşi edebiyatçı, şair ve ressam olan otuz yaş civarında genç adam; Osman Fahri. Osman Fahri Şükûfe Nihal’e çılgınca âşıktı. Bu ayrılık onu cesaretlendirmiş, hislerini sevdiği kadına açıklamıştı. Ama aldığı cevap olumsuzdu.

Genç adam ümitsiz aşkının yarattığı küskünlükle öğretmen olarak Elazığ’a gitmiş, oradan da yalvarmıştı;

‘’Sen benim hem dem-i hayalâtım,
Ben senin yârı tesellikârın
Olacakken; fakat nedense, Nihal
Sen benim gözlerimde dert aradın…
Ah! Mâdem ki sen de bir şair,
Ben de şâirim, bu kâfidir’’

Hepsi boşunaydı. Sevdiği kadından tamamen ümidini kesip kafasına tabancayı dayayıp hayatına son verdiğinde takvimler 1920 senesini gösteriyordu.

Şükûfe Nihal’in, karşılıksız aşkı yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca hiç unutmadı, unutamadı…  

Pek çok kişi sevdalanmıştı, güzel, zarif, şık, bakımlı ve zamanın en gözde şairi olan bu cıvıl cıvıl kadına. Bu kişilerden sadece Osman Fahri’yi unutmadı, unutamadı Şükûfe Nihal… Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. ‘‘Yakut Kayalar’’ adlı romanının kahramanıydı Osman Fahri.  Kaldığı huzur evinde ölene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde, şiirlerinde hep Osman Fahri vardı...

Âdile Ayda ‘’Böyle İdiler Yaşarken’’ (Edebî Hatıralar, Ankara, 1984) adlı kitabında Şükûfe Nihal’in Osman Fahri için kendisine şu ifadeyi kullandığını yazar; ‘’Ben ona layık değildim. O mütekâmil insandı. Bir dâhi idi. Bana yazdığı mektupları, bıraktığı hâtıra defterini, karaladığı şiirleri her gören aynı fikirde…’’ Yakın dostlarına da Osman Fahri için; "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yanar.

Huzur evinin o kasvetli havasında her vesile ile kendisi için intihar eden o genç adamın bahsini açmakta, yazdığı şiirleri okumakta, yenilerini yazmaktadır. Âdile Ayda bu şiirler için ‘’Türk edebiyatı ölçüsünde değil, dünya edebiyatı ölçüsünde, bir ölmüş sevgili için yazılan en orijinal, en güzel mısralardır.’’ demektedir.

‘’Nerdesin? Toprakta mı, havada mı suda mı?
Nasıl buldun bu vahşi gecelerde odamı?
Hasretim şefkat, şiir, aşk dolu ellerine…
Gelsen de boş gönlüme bir hayat gibi dolsan.
Sen uyansan, ben yatsam biraz senin yerine…’’

Şükûfe Nihal’in etrafında ateşin etrafında dönen pervaneler gibi dönen âşıklardan birisi de de Nâzım Hikmet’ti... 1920’li yıllar... Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairlerin yazarların edebi sohbetlerin birindeydi… Hâlide Nusret’in dizlerinin üzerinden Şükûfe Nihal’e uzatılan, onun ise gülerek okusun diye Hâlide Nusret’e verdiği kağıt… Nâzım Hikmet’in delişmen yazısıyla; “Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz.”  

Hâlide Nusret’in, kız kardeşi İsmet Kür’e söylediğine göre Nâzım Hikmet, “Bir Ayrılış Hikâyesi” adli şiirini Şükûfe Nihal için yazmıştı:

‘’Erkek kadına dedi ki: 
- Seni seviyorum, 
ama nasıl? 
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp 
parmaklarımı kanatarak 
kırasıya, 
çıldırasıya... 
Erkek kadına dedi ki: 
- Seni seviyorum, 
ama nasıl? 
kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz, 
yüzde yüz, yüzde bin beşyüz 
yüzde hudutsuz kere yüz... ’’

Dönemin ünlü şairlerinden sadece Nâzım Hikmet âşık değildi Şükûfe Nihal’e. Hâlide Nusret’e göre Ahmet Kutsi Tecer de Şükûfe Nihal’e âşık edebiyatçılardan biriydi.

İkinci evliliğini İstanbul Üniversitesinden arkadaşı olan Ahmet Hamdi Başar’la yaptı. Otuzbeş sene sonra nihayete erecek olan bu evlilikten kızı Günay dünyaya gelmişti. Hâlide Nusret’in çok sevdiği Günay…

Şükûfe Nihal’in edebiyat çevrelerindeki en bilinen aşkı ise hiç şüphesiz, Fâruk Nâfiz Çamlıbel’di... Hicran Göze  ‘’Yahyâ Kemal'den Nâzım Hikmet'e, Şükûfe Nihal'den Fâruk Nâfiz'e; Bir Zamanlar Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları’’ isimli kitabında Fâruk Nâfiz bölümünde bu aşkı şu şekilde anlatır;

Fâruk Nâfiz Çamlıbel Şükûfe Nihal’i, halası Saide Hanım’ın Erenköy’deki köşkünde görür ve ilk görüşte âşık olur. Aşkları karşılıklıdır. Hep şiirler yazarlar birbirlerine.

Fâruk Nâfiz’in 1928’de yayınladığı ‘’Suda Halkalar’’ kitabının ‘’Macera ve Gençlik’’ bölümünde yazmış olduğu şiirde geçen kızın adı da Nihal… Aynı kitapta bulunan ‘’Gurbet’’ şiirini de Şükûfe Nihal’e ithaf etmişti. ‘’Şükûfe Nihal Hanımefendi’ye’’ diyerek:

‘’Sen Marmara’nın göl gibi durgun bir ucunda,
Ben böyle atılmış gibi yurdun bir ucunda,
Sen benden uzak, ben sana hasret…
Sarmış beni gurbet
Sarmış beni mecnun diye zencir gibi dağlar
Bir türbe ki ruhum gelen ağlar giden ağlar’’

Şu iki mısrada ise Fâruk Nâfiz sevgilisinin adını da açıklamıştır:

‘’Yalnız yaşamaktansa Nihal’imden uzakta
Kalsam diyorum dâr-u diyarımdan uzakta.’’

Bir şiirinde gene sevgilisinin adı vardır:

‘’İnce bir kızdı bu, solgun, sarı, heykel gibi lâl
Sanki rûhumdan uzak sisli bir akşamdı Nihal.
Ben küreklerde, Nihal’in gözü enginlerde
Gizli sevdâlar için yol soruyorduk nerde.’’

Aşkları üzerine roman yazdılar. Fâruk Nâfiz Çamlıbel ‘’Yıldız Yağmuru’’nda, Şükûfe Nihal ise ‘’Yalnız Dönüyorum’’ adlı romanında sevdalarını dile getirdiler.

Fâruk Nâfiz’in bu aşkı olanca coşkunluğu ile yaşarken yaptığı ani evlilik herkesi olduğu gibi Şükûfe Nihal’i de şaşırtır. Fâruk Nâfiz, 1932 senesinde kendisiyle aynı lisede görevli Biyoloji öğretmeni Azîze Hanımla evlenmişti. Epeydir araları açıktı, uzun zamandır konuşmuyorlardı. Fâruk Nâfiz’in kocasından ayrılarak kendisiyle evlenmesi için ısrar etmesine hep olumsuz cevap vermişti Şükûfe Nihal.

Şükûfe Nihal ‘’Son Hâtıra’’ adını taşıyan şiirinde kendisini üzen ani ayrılığın acısını dile getirir:

‘’Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!...
Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım…’’

Şükûfe Nihal dökülen yapraklara hitaben yazdığı ‘’Hazan Rüzgârları’’ isimli şiirinde de ümidini  ve ümitsizliğini anlatır:

‘’Kollarıma düştünüz
Solgun periler gibi;
Ruhumla öpüştünüz,
Bir ümid diler gibi...’’

Fâruk Nâfiz 1954’te Cumhuriyet gazetesinde çalışan Sermet Sami Uysal’ın: “Eşinizle aşk evliliği mi yaptınız?” sualine “Hayır. Birbirimizi beğenip evlendik; duygudan çok kafa izdivacı oldu daha doğrusu.” diye cevap vermişti…Gençlik devrinin fırtınalı aşklarını şiirlerine döken şairin asil ruhlu Azîze Hanım’a hissettikleri belki aşktan da üstündü. Aklın ve mantığın arkadaşlığında bir beğenme ile başlayan bu evlilik aşktan da üstün bir sevgi ve dayanışmayla yıllarca sürmüştü.

Azîze Hanım’ın bir amansız hastalıktan ani ölümü ile perişan olan Fâruk Nâfiz, Azîze’sinin arkasından o zor günlerini dile getiren bir şiir yazar ve ‘’Bunu senin bestelemeni ve ölümsüzleştirmeni istiyorum’’ diyerek yakın dostu üstad Alâeddin Yavaşça’ya verir. Bu güzel güfte Alâeddin Yavaşça tarafından hicaz makamında bestelenince gönül tellerini titreten bir şarkı oluşur:

‘’Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok’’

Kader midir, rastlantı mıdır bilinmez; eski aşkı Şükûfe Nihal huzur evinde öldüğü zaman o bir hanım arkadaşıyla Samsun vapuruyla çıktığı Akdeniz gezisindeydi, şiirler yazdığı kadının ölümünü duymadan o da o vapurda son nefesini verecekti.  

Fâruk Nâfiz’le birbirlerine âşık olduklarında, Şükûfe Nihal evlidir. Bu arayış nedeniyledir ki sadece tinsel ve uzaktan uzağa nezih, ulvi bir aşkı yaşar ve romanlarında ve şiirlerinde yaşatırlar bu aşkı. Bu nedenle evli olmasına rağmen, bu ulvi tinsel aşk herkes tarafından, hatta eşi tarafından da bilinmesine rağmen hep saygıyla kabul görmüştür.

Fâruk Nâfiz’in eşinden ayrılıp evlenmelerini hep reddeder Şükûfe Nihal. Çünkü evlenmezlerse tene değmezse o devasa sevda, aynı ulviyetini muhafaza edecektir, kirlenmeyecektir ve ölümsüz olacaktır. Bu nedenle reddeder Fâruk Nâfiz’i Şükûfe Nihal. Ancak bu aşk huzursuz eder Şükûfe Nihal’i…

Selim İleri, ‘’Mavi Kanatlarında Yalnız Benim Olsaydın’’ adlı romanında (Everest Yay. 2010) Şükûfe Nihal’in bu huzursuzluğundan bahseder;

Renksiz Istırap romanının yazarı asrî yaşayışın bize özgü uyarsızlıkları ortasında yasak bir aşkın kurbanı oluyordu. Galiba ikinci izdivacında da mutluluğa kavuşamıyor, galiba evli bir beyle, kendisi de evliyken bir gönül macerası geçiriyor.

Onu artık salonlarda, edebi toplantılarda, çay saatlerinde, şiir günlerinde öyle şuh, azametli, göremiyormuşsunuz. Gitgide zayıflıyor, sözleri azalıyor, neşesi soluyor, elleri titriyor, gözleri ikide bir hep yaşarıyormuş. Girip çıktığı evlerde, katıldığı toplantılarda, bulunduğu mekânlarda durup dururken buhranlara kapılıyormuş, artık yerinde duramıyormuş, oralardan çılgıncasına fırlayıp gidiyormuş… Hem edebî toplantılar olmaksızın yaşayamıyormuş, hem de edebî toplantılara katlanamıyormuş… Yüzünün solgunluklarını, yıpranmışlığını ağır bir makyajla örtmeyi deniyormuş. Eskisinden çok daha fazla sigara içiyormuş ve sigaralarını uzun ağızlıklar takmadan içiyormuş, birini yakıp, birini söndürüyormuş. Başka konular, edebi, siyasi, içtimai konular konuşulurken o sözü ille aşka, sonu meçhul aşklara getiriyormuş. Bu salonlarda yalnızca aşkın acıları, hüsranları konuşulsun istiyormuş… Kendisinden rica edildiğinde yeni şiirlerini okuyormuş ve bu yeni şiirlerin hepsi aşkı Fuzulî’ye yaraşık bir gönül küskünlüğüyle dile getiriyormuş. O artık Nedimvâri şuhlukları büsbütün unutmuş, büsbütün yalnızmış… Çünkü âşık olduğu evli bey, galiba yuvasına dönmek istiyormuş. Şükûfe Nihal Hanım hislerini gizleyemediğinden bu yasak aşk herkes tarafından konuşuluyormuş. Yasak aşk dile düşmüş. Sözler, dedikodular, kınayışlar Şükûfe Nihal Hanım’ın kulağına çalındıkça, o, hislerini, hasretlerini hiç dinginleyemiyormuş. Sevdiği adamın adını sayıklayacak kertelere geliyormuş ve onu kimse anlamıyormuş. O artık bu aşkı… aşkı kendi kendine yaşıyormuş.’’

Şükûfe Nihal’deki bu halet-i ruhiye aşkın soyluluğunu ve soysuzluğunu yansıtır. Bu haleti ruhiye Attila İlhan’ın bir şiirini anımsatır; ‘’Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur’’

Şükûfe Nihal aradığı huzuru ikinci evliliğinde de bulamaz. Şükûfe Nihal, 64 yaşındayken Ahmet Hamdi Başar ile olan ikinci evliliğini de bitirir.

1960 yılında başına talihsiz bir olay gelir; kızından dönerken sokaktaki bir çukura düşerek kalça kemiğini kırar. Kaza sonucu birçok ameliyat geçirir, yatağa mahkûm kalır. Çok sevdiği kızı Günay’ın hayata gözlerini yumması (1969) da yaşamla ilişkisinin tamamen kopmasına neden olur.

Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Taksim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitabevini açan ilk eşinden olan oğlu Necati Sander, annesinin bu durumuna çok üzülüyor ve onu böyle görmemek için ‘’yüreğim dayanamıyor’’ diyerek yanına uğramaz, annesiyle alâkasını keser.

Hayatın zorlaşması sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz (CHP Çorum Milletvekili) ve İffet Halim Oruz’un açtıkları Bakırköy’deki huzurevine yerleşir. Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsine Akkaş da artık yaşlanmışlardı, sık gelemezler huzurevine. Yalnızlığı ve hüznü olanca şiddetiyle yaşadığı ve belki de geçmişin muhasebesini yaptığı son durağıdır huzur evi…

Şükûfe Nihal yaşamı boyunca hep mükemmel aşkı aramıştır. O’nun aradığı aşk tensel değil, tinsel bir aşktır.

Şükûfe Nihal’in ‘Bir Şey Unuttum’’ isimli şiirindeki şu dizeleri sanki huzur evindeki hesaplaşmasını anlatır:

‘’Yalnız,
Gönlümde bir acı var, adını bulamadım;
Kırık gibi kanadım!
Bir şey mi kaybettim, ne? Ellerim bomboş gibi.. .
Bir yakuttan kadeh ki varlık çatlamış gibi .. .

Ses mi, çiçek mi desem;
Işık mı, renk mi desem;
Sanki, geçtiğim yolda bir şey unuttum!... ‘’

Huzur evinde bütün ilişkileriyle hesaplaşır. Evlilikleriyle, kendine âşık olan herkesle iç hesaplaşması yapar. Bunlar arasında Nazım Hikmet, Fâruk Nâfiz ve Ahmet Kutsi Tecer de vardır.. Bir tek, aşkı uğruna ölümü seçen ve yakın dostlarına, "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yandığı Osman Fahri'yle hesaplaşamaz… Son nefesini verdiği 24 Eylül 1973 yılına kadar onu düşünür. Son nefesine kadar Osman Fahri’yi hayalinde yaşatır ve ona duyduğu aşkla hayata veda eder.

‘’Şükûfe’’ Farsça kökenli bir isimdi, ‘’açmamış çiçek, tomurcuk’’ anlamına gelirdi...  Şükûfe Nihal adı gibi açmadan solan bir çiçek olarak bu dünyadan göçtü gitti.

Selim İleri’nin ‘’Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın” isimli kitabının sonlarına doğru “Uzlet” başlığıyla yer alan bölümde Şükûfe Nihal’in huzur evindeki son günleri anlatılır.

Kitapta bir yakınını huzurevinde ziyaret eden anlatıcı şu şekilde anlatır Şükûfe Nihal’i:

“ ….. o kadar mahzun, yalnız, içli, o kadar ‘mükedder’miş ki, yarı ’mefluç’ olmasa bile aşağıya, oturma odasına, öteki yaşlıların yanına ineceği yokmuş. Adı Şükûfe Nihal olan bu hanım kendi ‘mehpes’inde hala şiirler yazıyormuş, içe kapanıyormuş, ayrılırken bu dünyaya dargın, küskün ayrılıyormuş. (Mehpes: Hapishane. Mükedder: Kederli, üzgün. Mefluç: Felçli )

Huzurevinde bir iki kez ziyaret ettiğiniz gözleri sürmeli Bedia Hanım, ille Şükûfe Nihal Hanımın odasına da uğramamızı isterdi. Yatağında yarı doğrulmuş, daima eski şiirlerini okurken ya da yeni şiirler yazmak isterken bulurduk onu. Daima diyorum ama, Şükûfe Nihal Hanımı en çok gördüğüm gün beş on dakikadan öteye geçmez.

Gözleri sürmeli Bedia Hanım bir edebiyat aşığı olduğumu söyleyince, Şükûfe Nihal, ‘Size bir şiir okumamı ister misiniz çocuğum?’ diye sormuştu. Arkadaşının elini bırakıp gittiğini söylediği bu şiiri dudağımı ısırarak dinlemiştim. Sonra bir seçki de rastlayınca ağlamaktan kendimi alamadım:

‘Son Hatıra

Adını ellerimle çizdim altın kumlara
Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş
Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra,
Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!..

İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine;
Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu…
Hicranınla yanarken ben derinden derine,
Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu…

Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!...
“Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere”
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım…’

Şükûfe Nihal Hanım şiirini bitirince ‘Uzlet köşesindeki şu ihtiyar kadını, sizin için okuduğu şiiri hepten unutmanızı temenni ediyorum’ demiş, hayatımda ‘uzlet’ sözcüğüne bir yer açmıştı.”

(Uzlet: Tasavvuf yolcularının kutlu manalar yüklediği yalnızlığın adıdır, ayrılmak, bir köşeye çekilmek anlamına gelir..)

Artık ne o aşklar kaldı, ne de o Şükûfe Nihal, ne de Osman Fahri, ne de Fâruk Nâfiz… Hepsini unuttuk…

Soner Yalçın ‘'Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor’' isimli kitabında (Doğan Kitapçılık, 2009) Şükûfe Nihal'den bahseder.

Soner Yalçın kitabında Şükûfe Nihal için adı okullara verilmiş diye yazsa da, adını sadece Ankara Yenimahalle Şentepe’deki bir okul taşımaktadır; ‘’Şükûfe Nihal İlköğretim Okulu’’ İstanbul Bahçelievler’de de bir sokak adını taşımaktadır; ‘’Şükûfe Nihal Sokağı’’

Yine Soner Yalçın, Şükûfe Nihal’in Rumeli Hisarı Aşiyan Mezarlığı’ndaki mezarı için iç acıtacak kadar bakımsız diye yazsa da, mezarı o iç acıtan bakımsızlığından o kadar harap haldedir, ismi bile yazılı değildir. Mezar kayıtlarında dahi ismi yoktur. Gittiğinizde bulamazsınız.

Unuttuğumuz sadece Şükûfe Nihal değildi… Unuttuğumuz sadece ‘’uzlet’’, ‘’mefluç’’, ‘’mehbes’’ de değildi… Bir toplum ‘’vefa’’yı unutmuştu ‘’vefa’’yı...

Pek bilinmez, dile getirilmez ama; İstanbul’un Sultanahmet meydanında Halide Edip Adıvar mandacılığı savunurken, İstanbul’un Fatih semtinde ise, Şükûfe Nihal on binlerce vatansevere ülkemizde ilk kez, “Bizim en büyük düşmanlarımız emperyalizmdir, ABD emperyalizmidir. İngiliz emperyalizmidir. Tüm dünya emperyalistleridir.” diye haykırıyordu…

Bu ülkenin böyle bir şairine, yazarına, vatanperverine sahip çıkacak, doğru dürüst bir mezarını yaptıracak hiç mi bir kuruluşu yoktur? Bu ülkede bakanlıklar, belediyeler, edebiyatçı dernekleri, sanatsever işadamları, büyük büyük holdingler, kuruluşlar ne iş yapar?

Şükûfe Nihal, Türk edebiyatının en unutulan bir değeridir. Ülkemizde Şükûfe Nihal’i en iyi anlatan ve onun biyografisini yazan araştırmacı,  halen Erciyes Üniversitsi öğretim üyesi Prof. Dr. Hülya Argunşah’tır. O’nun doktora tezi Şükûfe Nihal üzerinedir:  ‘’Bir Cumhuriyet Kadını: Şükûfe Nihal ’’, (Akcağ Yay., Ankara, 2002)

Bu eserin son sözünün son paragrafını şu şekilde yazar Hülya Argunşah: "Şükûfe Nihal yetmiş yedi yıl süren ömründe sanat ve kültür hayatımıza birçok katkılarda bulunmuştur. Ancak yaşadığı talihsiz hayat ve içli mizacı onu daha ziyade ferdi sızlanışların yazarı yapmıştır. O, birçok edebiyat tarihinde Cumhuriyet yıllarının idealist tiplerini örnekleyen idealist bir kadın yazar olarak kaydedilmiştir. Fakat edebiyat tarihi onu büyük bir umursamazlıkla daha ölmeden tozlu sayfalarına gömmüş ve unutturmuştur. Eğer şairler ve yazarlar Türkçenin ses mimarları ise, Şükûfe Nihal’ın yeniden okunması ve düşünülmesi gerekir. Bu onun yeniden dirilişi olacaktır. Yaşarken ne yazık ki anlaşılamamış olan bu Türk kadın yazarı, etrafındaki dedikoduların korkunçluğu ile kaçtığı, sonra da öldüğü köşesinden çıkarılmayı beklemektedir. Bu ona göstermek zorunda olduğumuz bir vefa borcudur. Türk kadın hareketlerindeki çalışmaları ve Türk edebiyatındaki eserleriyle o, bu manevi dirilişi çoktan hak etmiştir. Bugün harap halde bulunan ve ismi bile yazılı olmayan mezarına ancak bu yolla bir ışık yakılabilecektir."

Aşkı bilen,  tadan ve düşünen herkese olduğu gibi bu duygu yüklü şair Şükûfe Nihal'e de büyük saygı duyuyorum, unutulmasın istiyorum.

Çiçero derdi zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Osman AYDOĞAN  21 Eylül 2016



İnsan Yetiştirme Düzenimiz


Kısaca adına ‘’Eğitim Sistemimiz’’ dediğimiz ‘’İnsan Yetiştirme Düzenimiz’’ işin bilimsel esası gözden kaçırılıp şimdi olduğu gibi geçmişte de siyasete ve ideolojik düşüncelere alet edilerek yıllardır yaz boz tahtasına çevrilmiştir.

Daha ‘’İnsan Yetiştirme Düzenimiz’’; ‘’eğitim’’ nedir, ‘’öğretim’’ nedir, ‘’talim’’ nedir, aralarındaki fark nedir, nerede eğitim, öğretim yapılır, nerede talim yapılır ayırdında bile değildir.

***

Eğitimde; bir akıl yürütme vardır, neden sonuç ilişkisi vardır, durmadan sorgulama vardır, araştırma vardır. Ama biz eğitim yapmadık; öğretim yaptık. Eğitilmiş zihnin, öğretim görmüş zihinden daha farklı olduğunu anlayamadık. Hep ‘’nasıl’’ sorusuna cevap aradık, hiç ‘’niçin’’ sorusuna yönelmedik.

***

‘’Şüphe aklın yarısıdır’’ derler (Sokrat), eğitim işte bunu vermeliydi, veremedik.  Eğitim almış insan; şüphe etmeli, soru sormalı, eleştirmeli, analiz etmeli, sorgulamalıdır. Ama biz her şeyi sorgulamadan ya kabul, ya da red ediyoruz.

Göthe; ‘’üç bin yıllık geçmişin hesabını yapmayan insan günü birlik yaşayan insandır’’ der. Sokrat’ın sözü idi; ‘’sorgulanmamış hayat, yaşanmamış bir hayattır.’’ Bu sözleri haiç ama hiç anlamadık, anlayamadık.

Jostein Gaarder’in çok güzel bir kitabı var; ‘’Sofi’nin Dünyası’’ ‘’Sen kimsin?’’ diye başlıyor ilk cümle. (Sofi, Sophia’da geliyor, Türkçesi ‘’gerçek’’ demek) Felsefede sorular önemlidir, cevaplar değil... Gaarder kitabında sorgulama yapıyor, düşünmeyi, yaratıcılığı öğretiyor. Sorgulama beyin hücrelerini, zihni çalıştırıyor...

Immanuel Kant’ın üç kitabının da adı ne ilginçtir; ‘’Saf aklın eleştirisi’’, ‘’Pratik aklın eleştirisi’’ ve ‘’Yargı gücünün eleştirisi’’dir. Eleştiriden, analizden ve yorumdan yoksun bir eğitim eğitim değildir, anlamadık. Ama bizde eleştiri ‘’övgü’’ ile ‘’yergi’’ arasındadır. Eleştiri yok itaat vardır, sadakat vardır. Eleştiri için; bilgi gereklidir, anlama gereklidir, yorumlamak gereklidir, bilmedik, bilemedik…

***

Eğitim felsefi olmalıdır, anlamadık... Felsefe; insan düşüncesini (tutuklu olan insan düşüncesini) özgürlüğe kavuşturmak içindir, bilmedik… Eğitimin amacı insanı düşündürmektir, kişinin analiz ve sorgulama kabiliyetini artırmaktır. Eğitimin işlevi nesilden nesile kültürün aktarılması da değildir. Eğitimde, kültürü analiz edecek, geliştirecek, yeni sentezlere ulaştıracak bireylerin yetiştirilmesi söz konusudur.

***

Güçlü toplumlar güçlü bireylerden oluşur. İyi bir eğitim sistemi, bireyler arası farklılıkları korumalıdır. Oysaki bugünkü eğitim sistemimiz bireyleri birbirine benzetmektedir. Bireyler arası farklılıkları dikkate almayan bir eğitim sistemine sahip toplumun gelişme ve değişme imkânı oldukça sınırlıdır... Eğitimde herkesi bir kabul ediyoruz. Öğrenciyi şekil verilecek bir ‘’balmumuma’’, ‘’yontulmamış bir mermere’’ benzetiyoruz. Öğrencinin bir ‘’özerkliği’’ olduğunu, bir ‘’kişiliği’’ olduğunu unutuyoruz. Eğitim yapalım derken öğrencinin kişiliğini ve özerkliğini yontarak ona zarar veriyoruz.

***

Antropologlar insanın evrim basamaklarında ellerin çok önemli olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre; zekânın artması, büyük ölçüde serbest hale gelen ellerde yatan olağan üstü üretim potansiyeline cevap olarak ortaya çıkmıştır. Eller serbest hale gelince işlevi artmış ve bedenin özgürlüğüne paralel olarak beyni de özgür hale gelmiştir. Eğitim süreci bireyi hem fiziksel hem de zihinsel açıdan özgür bırakması gerekmektedir.

Ama, bizim kültürümüze, yapılan eğitimimize bakalım; sadece düşüncemiz değil, bedenimiz de hapis, ellerimiz hapis, bacaklarımız hapis, rahat hareket ettiremeyiz, toplum olarak jimnastiği, halk oyunlarını, dansı bilmeyiz. Bedenimiz hapis, bedenimizi rahat hareket ettiremeyiz. Davranışlarında özgür olamayanlar düşüncelerinde de özgür olamazlar.

***

Sokrat’ın sözüdür; ‘’doğru bilgi, doğru eylemi gerçekleştirir.’’ Sokrat’ın amacı ders vermek değil, öğretmek değil, amacı; aynı konuyu paylaşan insanlarla konuşmaktır. Bu bizim aile yapımızda, eğitim sistemimizde, insan yetiştirme sistemimizde olmayan bir şeydir; konuşmak... Bizde dersler sadece anlatılır; konferans verir gibi... Aslında ‘’Sofi’nin dünyası’’  hepimizin dünyasıdır. Sorgulanması gerekir. Ama anlamadık.

***

N.H. Kleinbaum’un eseri; ‘’Ölü Ozanlar Derneği’’ ince bir kitap.. Robin Williams başrolu oynamıştı aynı isimle filmi yapılırken... Eğitim, sanat ve sorgulama üzerine yazılmış bir kitap... Romanda  öğretmen ‘’her zaman eğitimin amacı özgür düşünebilmeyi aşılamaktır’’ der. Filmi daha etkileyici idi..

***

Bizde eğitim ''talim'' zihniyeti ile ele alınmıştır. Talim davranış değişikliği yapmaz. Talim edilmiş zihin özel bir beceriyi kazanmış zihindir. Talim ‘’nasıl’’ sorusunu sorar; arabayı nasıl kullanabilirim, piyanoyu nasıl çalabilirim, dil’i nasıl öğrenebilirim. Malum askerlerin eğitimidir talim; ‘’tüfek şu şekilde çatılacaktır!’’ Bunun alternatifi, sorgulaması, ‘’niçin’’i, üzerinde düşünülmesi yoktur. Ama eğitim ‘’niçin’’ sorusunu cevaplar. Eğitim talim etmek değildir, anlamadık, anlayamadık…

***

Eğitimde eksik olan bir konu da ‘’sevgi’’ konusudur. Erich From ‘’Sevme Sanatı’’ isimli kitabının giriş kısmında yazardı; ‘’insanın eğitim düzeyi ne olursa olsun ‘’sevmek’’ her insanın kolayca ulaşabileceği bir edim değildir.’’

Sandık ki, ana lisan gibi ‘’sevme duygusu’’ da insanda birden bire gelişecek.  Eğitim sistemimizde hiç ‘’sevgi eğitiminin’’ yeri olmadı. Bisiklete binerken bile bir öğrenme sürecinden geçiyoruz. Zaten ‘’sevgi’’ kavramının da içini boşalttık. Sevgi deyince; sadece annemizi, eşimizi, çocuklarımızı sevmeyi anladık. Bu çerçevede sınırladık, başka insanları sevmedik, veya başka kavramlarla karıştırdık. Bu dar anlamda bile hep sevilmeyi bekledik, hiç sevmek için çaba göstermedik. Zaten kendimizi bile sevmedik. Kendini tanıyıp seven kişi tutarlı bilgi elde ettikçe başkalarını da sever. Bunu anlamadık bir türlü

***

Russel W. Gough’un ‘’Karakteriniz Kaderimizdir’’ isimli güzel bir kitabı var. Gough der ki kitabında; ‘’karakter gelişimi, okulların yeni ve teknik açıdan mükemmel bir müfredat uygulamaya başlamasıyla gerçekleşebilecek bir şey değildir. Genç bir insanın iyi davranış alışkanlıkları edinmesinin en iyi yolu bu davranışlara sahip yetişkinlerde kendini özdeşleştirmesi ve onları taklit etmesidir.’’

Öğrencilerin eğitim sürecinde birinci derecede ihtiyaç duyacakları şey; ne en ileri eğitim teknolojileridir, ne en ileri eğitim yöntemleridir, ne de bilgisayar tabletleridir. Öğrencilerin birinci derecede ihtiyaç duyacağı tek şey model alacakları örnek insandır.

***

Einstein’ın bir sözü; (biraz kaba, özür dileyerek aktarıyorum) ‘’Hangi mesleğe sahip olursa olsun, felsefeden, sanattan ve edebiyattan nasip almadan yetişen bir insanın Pavlov’un köpeğinden pek bir farkı yoktur.’’ Eğitimden, insan yetiştirme düzenimizden sorumlu olanlara duyurulur…

***

Eğitimin asıl hedefi de kendisi ile barışık, toplumu ile barışık, gülen, tebessüm eden, yaşamının nihai hedefi mutlu olmak ve mutlu kılmak olan  bir insan yetiştirmek olmalıdır. Eğitim  (ve de disiplin ) adı altında insanlarımızın yaşama sevinci budandı. (Hala da buduyorlar) Kültür olarak ne varsa hepsi insana hüzün şırınga ediyor... Yüzlerimizde hep hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları var... Giysilerimiz kara, yüzlerimiz kara, gözlerimiz kara, içlerimiz kara...

***

Yeryüzü aslında Tanrı’nın kutsal kitaplarında vaadettiği cennet ama biz bunun farkında olmadığımız gibi içimizde bir cehennem yaşatıyoruz alev alev...

***

Ve eksik olan çok önemli bir şey daha: Özgüven. Aslında sona bıraktım ama en önemlisi öğesidir eğitimin özgüven. Özellikle eğiticilerin davranışlarında yargılayıcı, denetleyicive müdahaleci bir tavır hâkimdir. Aslında yargılayıcı, denetleyicive müdahaleci bir tavır da heves kırar, hedef küçültür ve özgüven sarsar… En büyük eğitici olarak başta anne  ve baba olarak bu tavrı sergiliyoruz. Sanki insanlarımızın dağuştan Tanrı’nın bahşettiği özgüvenini yok etmek için çaba harcıyoruz. Çocuk evde, öğrenci okulda, birey işyerinde bir kusur mu işledi, hemen olumsuz hitaplarla yargılar itham edilir.

Goethe derdi; ‘’insanlara olduğu gibi davranırsanız olduğu gibi kalırlar, olabileceği gibi davranırsanız olabileceği gibi olurlar.’’ 

Eğitimbilimciler ‘’İnsanın kendisine değer verildiğini ve takdir edildiğini hissetmesi gerekir‘‘ derler, ‘‘kendisini değersiz hisseden, baskı altında kalan ve örselenen insanlar düşünemezler’’ derler… ''Kendisini değeri hissettiğinde mükemmel olmayacak insan yoktur'' derler... Ülkemizde; evde, okulda, işyerinde, idari ve yönetim sistemimizde sistematik bir biçimde üzerek, eğerek, ezerek bir insan yetiştirme sistemi vardır. Eğitim ve yönetim sistemimiz sistematik bir biçimde insanımızın kendisini değersiz hissetmesi üzerine kurulmuştur.  Halbuki antropologlar ‘’insanın karakterini dik yürümekle kazandığını’’ söylüyorlar.  Biz ise diz çöktürmeye çaışıyoruz… Başta da ifade etmiştim ya ''güçlü toplumlar güçlü bireylerden oluşur'' diye...  Ezilen, eğilen, üzülen hatta aşağılanan zayıf insanlarla nasıl bir güçlü toplum olacağız ki?

***

Umberto Eco’ya atfen bir söz vardır; ‘’Bütün kitaplar (Kutsal Kitapları kasteder) iman etmek için değil, anlamak ve araştırmak içindir.’’ Kutsak Kitabımız Kur’an’da yüce Allah der ki ‘’Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.’’ (Yusuf  Suresi  2’inci Ayet)

Ama dinimizi bizden de çok iyi bildiklerini iddia eden günümüzün Maarif Nazırı okullardaki Kur’an eğitimi için diyorlar ki: ‘’öğrencilerimiz Arapça okuyacaklar ancak anlamayacaklar’’… Ne diyeyim, ne yazayım, insan yetiştirme düzenimiz kimlere emanet!

* **

Özet olarak eğitim insana analitik düşünce, soyut düşünce, özgüven, insan sevgisi, yaşama sevinci, özgürlük duygusu ve mutlu olmak ve mutlu kılmak isteğivermelidir. Fikir özgürlüğü, bilimsel özgürlük, eleştiri, özeleştiri olmadan bir toplum çağdaşlaşamaz, bir devlet yücelemez.

Eğitim belleğe bilgi doldurmak değildir. Eğitim; irdeleme, sorgulama, analiz etme, çözümleme ile düşünme yeteneğinin ve kişiliğin geliştirilme sürecidir.  Eğitim, hele hele günümüzde olduğu gibi ‘‘talim‘‘ hiç değildir.

***

Yazının başlığı ‘‘İnsan Yetiştirme Düzenimiz’’… Bu başlığı Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi eğitim bilimcilerden olan değerli hocam merhum Prof. Dr. Yahya Kemal Kaya’nın yayınlanmış olan doktora tezinin ismiydi. Burada kendisini rahmetle anıyorum. Nur içinde yatsın.

Osman AYDOĞAN  20 Eylül 2016




Dönüş (2)


Uzuuuun bir ayrılıktı… Gerçi yollardaydım bir süre… Az değildi, binlerce km de yol gitmiştim. Hani bir halk türküsü vardı; ‘’Bir yiğit gurbete gitse ve orada İnterneti olmasa!’’ Gerçi gittiğim yerlerde İnternet vardı ama ben kullanmadım. Ancak bu süredeki esas yolculuğum içimdeki yolculuktu… İçimdeki bu yolculukta dikkatim dağılmasın diye de İnternetten uzak durdum. İçimde yıllar öncesine gittim, ne zorlu yolculuklar yaptım içimde, orada yıllar önce tanıdığım, beni ben yapan en yakın dostum, sırdaşım, arkadaşım, sanki bana en yakın akrabam Şehriyar’ı buldum ve yokluğumdaki, ayrılığımdaki bu uzuuun süreyi hep onun hatıralarıyla geçirdim…

***

Bu günler gibi güz günleriydi… Şehriyar’la sabahlara kadar süren sohbetlere dalardık… Doğal bir öğretmendi Şehriyar, ama hiç de kendisinde bir öğretmen edası yoktu.  ‘’Galileo der ki; insana bir şey öğretebilmenin yolu, öğrenmeyi ancak kendi içinde bulabileceğini öğretmektir. Bu nedenle ben de kimseye bir şey öğretmeye değil sadece insanların öğrenmeyi ancak kendi içlerinde bulabileceklerini öğretmeye çalışıyorum’’ derdi Şehriyar.  Düşüncelerini sürekli birisiyle paylaşırdı… Derdi ki; ‘‘düşüncelerimizi paylaşmadığımız sürece, kendi hapishanemizi de yaratmış oluruz ve bu kendini yok etme sürecinin de başlangıcıdır. Bu bir varlık sorunudur.’’ Dersleri ve anılarımı bu şekilde kaleme almamda da en çok Şehriyar’ın bu sözü etkili olmuştu… Sohbet değildi aslında, Şehriyar anlatır ben dinlerdim… Ya Şehriyar anlatırken not alırdım, ya da konuşmasından (daha doğrusu dersinden ) sonra aklımda kalanları yazardım… Şehriyar’ın dersinin tek kişilik sınıfının tek öğrencisiydim sanki… Şimdi diyorum ki, iyi ki o zaman bu notları almışım… Yoksa bir otuz yıl sonrası bu konuşmaları (dersleri) hiç hatırlayamazdım… İşte otuz yıl öncesi aldığım bu notları tekrar okumakla başladı benim bu uzuuun içsel yolculuğum…

***

‘’Dünya benim tahayyülümün bir yansımasıydı…’’ derdi Şehriyar ve sonra devam ederdi; ‘’Hayat ne kadar uzun olursa olsun, sadece bir anlık bir düştür. Görünüşü gerçekmiş gibi kabul etmek keder vericidir ve bütün felaketlerin nedenidir.’’

Ve anlatırdı Şehriyar;

‘’Siz karmaşa içindesiniz, çünkü dünyanın içinde olduğunuza inanıyorsunuz, dünyanın sizin içinizde olduğuna değil… Bir kez, her şeyin içten geldiğini, içinde yaşadığınız dünyanın size değil, sizin tarafınızdan projekte edildiğini idrak ettiğinizde korkularınız sona erer. Siz sadece dış dünyanın gerçek olduğuna inandığınız sürece onun tutsağı olarak kalırsınız. Aslında ise ne beden ne de onu içeren bir dünya vardır; sadece zihinsel bir durum, rüyamsı bir hal vardır ki gerçekliği sorgulandığında kolayca dağılabilir. Biz sadece rüya görmekteyiz. Bizler sırlarla dolu bir evrende hatta bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Gerçekte bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Bildiğimizi sandığımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediğimiz bir objeyle asla bilemeyeceğimiz bir süjenin birbirlerine olan ilgisinden doğmuştur. Rüyalara gerçeklik atfettiğiniz sürece onların kölesisiniz. Rüyanızın rüya olduğunu idrak ettiğinizde uyanacaksınız.

Dünya bir yansımadır. Ancak siz yansıma değilsiniz, yansımayı görensiniz. Bir kez hiç kuşku taşımaksızın idrak edersiniz ki siz dünyanın içinde değilsiniz, dünya sizin içinizdedir. Siz beden içinde değilsiniz, beden sizin içinizde! Zihin sizin içinizde. Olan her şey zihnin içinde ve zihne vaki olur. Her şeyin sizin zihninizde olduğunu, sizin zihinden öte olduğunuzu ve gerçekten yalnız başınıza olduğunuzu ne zaman idrak ederseniz, işte o zaman her şey sizsiniz. Zihninizin içeriğine bakın. Siz nasıl düşünüyorsanız, öylesiniz. Sizler gördüğünüz dünyayı tanımlamazsınız, tanımladığınız dünyayı görürsünüz. İç ve dış arasında ayrımın yalnızca zihinde olduğunu idrak ettiğiniz zaman, artık korkunuz kalmaz. Bunu açık ve berrak bir şekilde anlamaya çalışın. Her ne algılarsanız, o algıladığınız şey siz değilsiniz. Gerçekte sahip olduğunuz şeyin bilincinde olmazsınız. Bilincinde olduğunuz şey siz değilsinizdir ve o sizin değildir. Siz bilincinde olduklarınızın hiçbiri değilsiniz. Sizin olan algılama gücünüzdür, algıladığınız değil. Zihin; zaman ve uzay yaratır ve kendi yarattığını gerçek olarak kabul eder. Gerçek şu ki; bilinç ile bilinç dışı arasında pek ufak bir fark vardır – onlar esasta aynıdır. Dünyayı siz yaratıyor, sonra da onun için hayıflanıyorsunuz. Sizi mutlu ya da mutsuz eden sadece kendinizi zihninizle özdeşleştirişinizdir. Zihninizin kölesi oluşunuza başkaldırın, tutsaklığınızı kendiniz yaratmış olduğunuzu görerek bağımlılık ve nefret zincirlerini kopartın.

Ben ‘beden’im fikrinin ötesine gidin ve göreceksiniz ki siz zaman ve uzayın içinde değilsiniz, zaman ve uzay sizin içinizdedir. Bunu bir kez anladığınızda, kendini idrakin önündeki başlıca engel kaldırılmış olacaktır. Siz ‘ben –bu- beden-im’ illüzyonuyla bağımlı olduğunuz zaman, uzay içinde sadece bir nokta ve zaman içinde sadece bir ansınız. Beden ve bedenle özdeşlik duygusu mevcut oldukça, düş kırıklıkları kaçınılmazdır. Bedenle özdeşlik zannı bittiğinde, tüm uzay ve zaman sizin zihninizdedir ve zihin bilinç içinde yalnızca bir dalgacıktır, bilinç ise doğaya yansımış farkındalık. Siz kendinizi zaman ve uzay içinde bir noktadan daha küçük olarak idrak ettiğiniz zaman, hani kesilemeyecek kadar küçük ve öldürülemeyecek kadar kısa ömürlü olduğunuzu, o zaman ve ancak o zaman bütün korkular gider. Siz iğne ucundan daha küçükseniz, iğne sizi delemez – siz iğneyi delebilirsiniz.

Bir kez, her şeyin kendi kendine olduğunu idrak ettiğiniz zaman (buna ister kader, ister Tanrı, ya da rastlantı deyin) işte o zaman sadece bir tanık olarak kalırsınız, anlayan, tat alan fakat tedirgin olmayan, kaygısız bir tanık olarak… Hayatı geldiği gibi kabul edin, onun bir nimet olduğunu göreceksiniz. Siz kendinizi; hayat akımından ayrı, kendi kişisel iradesi olan, kendi hedefleri peşinde koşan bir ‘kişi’, bir beden ve bir zihin olarak kabul ettiğiniz sürece, sadece yüzeyde yaşıyorsunuz, yapacağınız her şey çok kısa ömürlü ve pek az değer taşıyan, kibir ve gurur alevlerini besleyen saman çöplerinden başka bir şey değil demektir. Kendinizi bilinç sahibi bedenler olarak düşünmeye öylesine alışmışsınız ki, bilincin beden sahibi olduğunu bir türlü imgeleyemiyorsunuz. Bedenli mevcudiyetin bir zihin hali olduğunu, bilinç içindeki bir devinim olduğunu, bilinç okyanusunun sonsuz ve ebedi olduğunu, bilinçle temas halindeyken sizin yalnızca tanık olduğunuzu bir kez fark etseniz, tamamen bilinç ötesine geri çekileceksiniz.

Dünyanın mevcut olması size bağlıdır. Dünyanın mevcut olması sizin tercihinizdir. Onun gerçekliği hakkındaki inancınızı kaldırın, o bir rüya gibi eriyip gidecektir. Zaman dağları düzeltebilir, zamanın, zaman ötesi kaynağı olan siz ise çok daha fazlasını yapabilirsiniz. Çünkü bellek ve beklenti olmadıkça zaman da yoktur. Sizi güvensiz ve mutsuz kılan sizin zihninizdir. Beklenti sizi güvensiz kılıyor, bellek mutsuz ediyor.  Kişinin gerçeğin sadece bir gölgesi olduğunu, fakat gerçeğin kendisi olmadığını bir kez idrak ettiğinizde üzülüp dertlenmekten vazgeçersiniz. Olmakta olan sizin zihin projeksiyonunuzdur. Zayıf bir zihin kendi projeksiyonlarını kontrol edemez. Onun için zihninizin ve onun projeksiyonlarının farkında olun. Zihninizi düzene koyun, doğrultun, her şey düzelecektir. Kendinizde düzen olmadıkça, dünyada da düzen olmayacaktır. Doğada kaosa yer yoktur. Yalnızca insanın zihninde kaos vardır. Kötülük, hastalanmış bir zihnin pis kokusudur. Zihninizi iyileştirin, o zaman o da çarpıtılmış çirkin filmler projekte etmeyi kesecektir.

Kendinizi kontrol etmek için kendinizi bilin. Zihniniz tümüyle dünya ile meşgulken kendinizi bilemezsiniz; kendinizi bilmek için dikkatinizi dış dünyadan ayırıp içe çevirmelisiniz. Bütün hayalleri terk edin ve kendinizi olduğu gibi bilin. Kendini biliş bağımlılıklardan kurtuluştur. Tüm kıvranışlar yetersizlik duygusundan dolayıdır. Hiçbir şeyden yoksun olmadığınızı, var olan her şeyin siz ve sizin olduğunu bildiğiniz zaman arzu biter. Siz kendinizi bildiğiniz zaman Tanrı da sizi bilir. Siz kendinizi bilmedikçe var olmanın ne önemi var? Aslında ne olduğunuzu bilmeye de ihtiyacınız yoktur. Ne olmadığınızı bilmek yeterlidir. Ne olduğunuzu asla bilmeyeceksiniz, çünkü her keşif, fethedilecek yeni boyutları açığa çıkarır. Bilinmeyenin sınırları yoktur.

Her olayın kaynağı ve sonu sizsiniz, olayı kaynağında kontrol edin. Durgun ya da huzursuz olan zihindir, siz değilsiniz. Siz huzurlu olmadıkça gerçeği göremezsiniz. Sakin bir zihin, doğru bir idrak için şarttır ki bu da kendini biliş için gereklidir. Bütün ihtiyacınız sadece sakin bir zihindir. Zihniniz sakinleştiğinde diğer her şey gereğince ve doğru şekilde gerçekleşecektir. Zihin yatıştırıldığında ve artık iç âlemi rahatsız etmediğinde, beden yeni bir anlam kazanır ve onun değişimi hem gerekli hem mümkün hale gelir. Zihnin ötesine geçmek için sessiz ve sakin olmak zorundasınız. Sessiz ve sakin kalın. Dünyadaki işinizi yapın, fakat içinizdeki sükûnu sürdürün. O zaman her şey size gelecek. Sizin umudunuz zihninizde sessiz ve gönlünüzde sakin kalmakta yatar. Gerçeğe varmış insanlar çok sessizdirler. Sade, sadık ve alçak gönüllü olun, erdemlerinizi gizleyin, sessizce yaşayın. Önemli olan neyi yaşadığınız değil, nasıl yaşadığınızdır. İçinizi arayın. Sizin gerçek varlığınız sizin en iyi dostunuzdur.

Önce, dünyanızın sadece sizin kendi yansımanız olduğunu idrak edin ve bu yansımaya kusur bulmaktan vazgeçin. Kendinizle ilgilenin, zihinsel ve duygusal bakımdan kendinizi düzeltin. İmgelemeden (hayal kurmadan) bakmayı, çarpıtmadan dinlemeyi öğrenin, hepsi bu. Esasta isimsiz ve şekilsiz olana isimler ve şekiller atfetmeyi bırakın. Her idrak- algılama şeklinin öznel (enfüsi, sübjektif) olduğunu, görülen ya da işitilen, dokunulan ya da koklanan, hissedilen ya da düşünülen, umulan ya da hayal edilen her şeyin gerçekte değil zihinde olduğunu idrak edin!. Düşünüp hayal edilebilen hiçbir şeyin kendiniz olamayacağını bir kez anladığınızda, imgelemelerinizden kurtulmuş olursunuz. Olduğunuzu sandığınız şey sadece telkin ya da imgelemedir. Önce siz olduğunuzu sandığınız kişi olmadığınızı anlayın. İşte o zaman huzuru tadacak ve korkudan kurtulacaksınız. Dünyanın hiçbir kusuru yoktur. Kusuru olan sizin ona bakış tarzınızdır. Sizi yanıltan kendi imgelemenizdir. Olmak için hiç kimse olmalısınız. Kendinizi bir şey, bir kimse olarak düşünmek ölümdür ve cehennemdir.’’

****

Gecenin hayli bir vakti idi… Uzaklardan sahile vuran denizin dalgalarının sesleri geliyordu… Gün döneli çooook olmuştu, güz rüzgârlarının o ürpertici sesi ve ağaçlarda yaprakların haşırtısı duyuluyordu… Çok uzaklardan bir müzik sesi işitiliyordu, o çok sevdiğim nağmeler: Melihat Gülses’in sesiydi, Arda Şendoğan’ın güftesi, İsmet Nedim Saatçi’nin bestesi o Muhayyerkürdî şarkıyı söylüyordu Melihat Gülses;  ‘’Boş çerçeve’’

‘’Artık bülbül ötmüyor
Gül dolu pencerede
Yalnız hâtıran kaldı
Ah boş kalan çerçevede’’

Yıllarca önce tanıdığım Şehriyar yoktu artık, bu boş kalan çerçevede yalnız hâtıraları kalmıştı Şehriyar’ın. Bu ses beni birkaç sene önceye götürdü. Birkaç sene önceydi, bir Eylül sonunda Bodrum’da ben ve eşim, Melihat Gülses ve eşi, Bekir Ünlüataer ve Grup Eşref Vakti üyeleri bir konser sonrası bir sahil lokantasında gece 03’e kadar sohbet etmiştik…

***
Melihat Gülses’in o gül sesi içsel yolculuğuma kısa bir ara vermişti.
Yine Şehriyar dikildi karşıma;

‘’Siz nedensiz mutluluğun olamayacağını düşünürsünüz. Bana göre mutlu olmak için herhangi bir şeye bağımlı olmak çaresizliğin son kertesidir. Sizin bu mutluluk arayışınız, kendinizi mutsuz ve çaresiz hissetmenizin asıl nedenidir. Dünyadan hiçbir şey talep etmediğiniz, hiçbir şey aramadığınız, hiçbir şey beklemediğiniz zaman en yüce hal size gelecektir, davet edilmeden, beklenmeden. Arzusuz olmak en yüce mutluluktur. Varoluşun farkındalığı mutluluktur. Dertleri doğuran şey arzuların tatminidir. Arzulardan kurtulmuşluk mutluluktur. Tüm ilgi ve arzulardan kurtulmuşluk ebediyettir, ölümsüzlüktür. Bütün arzular terk edilmelidir, çünkü arzu etmekle siz, arzunuzun şekline bürünürsünüz. Hiç arzu kalmadığı zaman doğal halinize dönersiniz. Düşüncelerinizi ve eylemlerinizi harekete geçiren neden arzu ve korku olduğu sürece ıstırap çekeceğiz. Arzu ve korku son bulunca, tutsaklık da biter. Tutsaklığı yaratan, bizim karakter ve mizaç dediğimiz duygusal bağlılıklar, sempati ve antipatilerin oluşturduğu davranış kalıplarıdır. Arzudan ve korkudan kurtulun, görüşünüz birdenbire berraklaşacak ve siz her şeyi olduğu gibi göreceksiniz.

Özgürlük terk edişten geçer. Sahiplenme tümüyle bağımlılıktır. Arzu zihnin bir fikir üstünde sabit tutulmasından ibarettir. Ona dikkatinizi vermeyi reddederek o takıntıdan sıyrılın. Bütün tutkular, bağımlılıklar korku imal ederler ve korku insanı köleleştirir. İhtiyaçlarınız gerçekdışıdırlar ve çabalarınız da anlamsız. Zannedersiniz ki sahibi olduğunuz şeyler siz korur. Aslında onlar sizi kolay yaralanabilir hale getirirler. Bir merkez vardır ki algıladığı her şeye gerçeklik verir; bütün ihtiyacınız olan, gerçeğin kaynağının siz olduğunu, sizin gerçeği alan değil, veren olduğunuzu, sizin bir desteğe ya da doğrulanmaya ihtiyacınız olmadığını anlamanızdır. Her neyi arzu ya da korku ile düşünürseniz, o sizin önünüzde gerçek gibi belirir. Ona arzusuzca ya da korkusuzca bakın, varlığını kaybedecektir. Haz ve acı geçicidir. Onları dikkate almamak, onlarla uğraşmaktan daha basit ve kolaydır.  Her ne zaman arzu ya da korkuya ilişkin bir düşünce zihninize gelirse, dikkatinizi derhal ondan uzaklaştırın. Yalnız şunu görün ki, arzuladığınız şeyde mutluluk yoktur. Her zevk acı içine sarılmıştır. Arzularınızdan, korkularınızdan ve onların yarattığı düşüncelerden yüz çevirin, bir anda doğal durumunuzda olursunuz. Farkına varırsın ki doğuştan meydana çıkan ve ölümle bitecek olan kişi geçici ve asılsız olandır. Çünkü gelip geçenin varlığı yoktur. O, görüntüsünü gerçeğe borçludur. Siz arzuların ve korkuların pençesindeki o duyusal, duygusal ve entelektüel kişi değilsiniz. Gerçek kendi benliğinizi bulun. Ben neyim? Bu tüm felsefelerin ve psikolojinin temel sorusudur. Onda derinleşin.

Siz daima hazzı arıyor, acıdan kaçıyorsunuz, her zaman mutluluk ve huzur peşindesiniz. Görmüyor musunuz ki sizin bu mutluluk arayışınız, kendinizi mutsuz ve çaresiz hissetmenizin asıl nedenidir. Diğer yolu deneyin; hazza ve acıya kayıtsız, onları ne isteyerek, ne de reddederek, bütün dikkatinizi ‘’ben-im’’in ebediyen var olduğu düzeye verin. Acı ve haz, iyi ve kötü, doğru ve yanlış; bunlar göreli terimlerdir ve mutlak imişcesine kabul edilmemelidirler. Onlar sınırlı ve geçicidirler. Acı fizikseldir, ıstırap zihinsel. Zihnin ötesinde ıstırap yoktur. Doğa ne zevk, ne acı vericidir. O tüm zekâ ve güzelliktir. Zevk ve acı zihindedir. Değişmez ve mutluluk verici olanı bulmak için değişen ve acı verici olana sarılmayı bırakmak zorundasınız. Siz kendi mutluluğunuzla ilgilisiniz ve ben size diyorum ki, böyle bir şey yoktur. Mutluluk sizin kendinize ait bir şey asla değildir, o ‘ben’in olmadığı yerdedir ancak. Onun ulaşamayacağınız bir yerde olduğunu söylemiyorum; siz sadece kendi ötenize, egonuzdan öteye uzanmalısınız, o zaman onu bulacaksınız. Çok geçmeden idrak edeceksiniz ki huzur da, mutluluk da sizin kendi doğanızdadır ve onları belli kanallarda aramanız karışıklık ve sıkıntıya neden olmaktadır.

Bedenin ve zihnin doğru hali ve doğru kullanımı alabildiğine haz vericidir. Yanlış olan, haz arayışı içinde olmaktır. Mutlu olmak için çabalamayın, daha iyisi, mutluluk arayışını sorgulayın. Mutluluk arıyorsunuz, çünkü mutlu değilsiniz. Neden mutsuz olduğunuzu bulun. Mutlu olmadığınızdan, mutluluğu hazda ararsanız; haz acı getirir, bunun için de ona dünyevi dersiniz; o zaman başka türlü bir hazzı, acısız bir hazzı özlersiniz, on ada ilahi dersiniz. Gerçekte haz acının geçici olarak ertelenişidir. Mutluluk; dünyevi veya dünyevi olmayan, içte ve dışta vaki olan her şeydir. Fark gözetmeyin ve ayrılmaz olanı ayırmayın ve kendinizi hayata yabancılaştırmayın.

Mutlu olmak için şeylere ihtiyacımız olduğuna inandığımız sürece, onların yokluğunun bizi perişan edeceğine de inanırız. Gerçek mutluluğun bir nedeni olmadığı ve nedeni olmayanın değişmez olduğudur; bu demektir ki o haz gibi idrak edilebilir değildir. İdrak edilebilir olan acı ve hazdır, kederden azade olmak ancak negatif yoldan tarif edilebilir. Onu direk olarak bilmek için siz nedensellik düşkünü ve zamanın zorbalığı altında olan zihnin ötesine geçmek zorundasınız.

Zihnin orada olduğunu size zihin söylüyor. Aldanmayın. Zihin hakkında bütün sonu gelmez tartışmaları üreten zihnin kendisidir, kendi korunması, devamı ne genişlemesi için. Sizi zihnin ötesine götürecek olan, zihnin kıvrılıp bükülüşlerini ve çırpınışlarını dikkate almayı düpedüz reddetmektir. Varlığın ve yokluğun ötesinde hakiki olanın sonsuzluğu yatar. Gelip geçenin varlığı yoktur. O, görüntüsünü gerçeğe borçludur. Ruh kendisini iyileştirir, ona engel olan zihindir.

Dış hayatınız önemsizdir. Bir gece bekçisi olarak da mutlu yaşayabilirsiniz. Önemli olan iç âleminizde ne olduğunuzdur. İçsel huzuru ve mutluluğu kazanmak zorundasınız. Bu, para kazanmaktan çok daha zordur. Hiçbir üniversite size kendiniz olmayı öğretemez. Hemen, şimdi kendiniz olmaya başlayın. Sizin olmayan her şeyi bir taraf atın ve durmadan derinleşin. Tıpkı bir kuyu kazan adamın su olmayan her şeyi ata ata su seviyesine inmesi gibi siz de öylece, sizin olmayan pek çok şeyi atmak zorundasınız, ta ki sahiplenemeyeceğiniz, sizin olmayan hiçbir şey kalmayıncaya kadar. Bakacaksınız ki zihnin çengel atıp tutunabileceği hiçbir şey kalmamış. İşte o zaman artık siz kendiniz değilsiniz, siz kendi nedeni bulunmayan nihai nedensiniz. Bütün sahta kimlikler atıldığında, geriye o her şeyi kucaklayan sevgi kalır. Sevgi, ‘ben her şeyim’ der. Bilgelik, ‘ben hiçbir şeyim’. İdrak edeceksiniz ki bilmek sevmektir, sevmek bilmektir ve hayatım bu ikisi arasında akıp gider.’’

***
Şehriyar bana bunları anlatırken; bir askerî birliğin geçit töreni gibi, bir suyun nehirden akıp gidişi gibi, bir trenin katar katar geçişi gibi, bir ömrün hayattan geçip gidişi gibi Celâlâbâd’da bir sonbahar daha geçmişti gözlerimin önünden... Bir sonbahar daha geçmişti Celâlâbâd’da rengârenk, bir güz daha geçmişti Celâlâbâd’da pastel pastel, renk renk...

Şehriyar bana bunları anlatırken; Celâlâbâd’ın tam da üzerinde kuzeyden sanki ona kol kanat germişçesine, o muhteşem azameti, o büyük görkemi ve heybeti ile duran Hindukuş Dağlarının zirvesindeki karlar her gün azar azar, yavaş yavaş aşağılara doğru inmişti. Günün ilk ışıkları ile kızıllaşan, tarifi bir mümkünsüz renklere bürünen yaprakları, bir sevgilinin saçlarını okşarcasına dallarda okşamıştı usul usul, ılgıt ılgıt esen seher yelleri... Sabah ayazları buralarda cennetten gelen bir rüzgâr gibi serin serin vurmuştu yüzüne insanın… Dalların arasından yaprakların sonsuz bir huzur veren sesi gelmişti hışır hışır... Dalların arasından soluk soluk bakmıştı güz güneşi, dallarla, yapraklarla bir, haşır haşır yaprak sesleri arasında... Benim için altından daha kıymetli altın sarısı yapraklar iplik iplik dokunmuş nadide bir halı gibi serilmişti yerlere… Sanki bu yapraklar yerlere değil de kollarıma düşmüş gibiydi, sanki bu yapraklar Şükûfe Nihal’in şiirinde olduğu gibi ruhumla öpüşmüş gibiydi…

Şehriyar bana bunları anlatırken; uğultuları gelmişti rüzgârın kayaların arasından, tepelerin üstünden, vadilerin arasından, bayırların yüzünden, yamaçların kıyısından... O beyaz bulutlar çekip çekip gitmişti evlerine ve yerine, Hindukuş dağlarının üzerinden koyu koyu, kara kara, gri gri, pare pare, kül rengi bulutlar gelmişti...

Şehriyar bana bunları anlatırken; yavaş yavaş pastel bir renk almıştı uzaklar, sararan yapraklar, kuruyan otlar, vadiler yamaçlar, dağlar, tepeler, bayırlar, düzler… Sarı, kahverengi, kırmızı soluk renkleriyle ağaçlar yarı çıplak kalan dalları ile göklere bakmıştı ellerini kaldırmış Tanrı'ya dua eden bir insanmışçasına… Börtü böcek yaz konserlerini kesmiş, kuşların cıvıltıları susmuş, yaz otları da sararıp solmuştu, bir ürkek, bir mahzun, bir hazin sessizliğe bürünmüştü doğa... Bir annenin çocuğunun üstünü usul usul örtercesine, ince ince yağan bir karın yeryüzüne beyazdan bir örtü serercesine geceler üstünü örtmüştü ovaların, vadilerin, yamaçların, tepelerin, dağların... Daha erken olmuştu akşamlar...

Şehriyar bana bunları anlatırken; her gün daha bir çığlık çığlığa, daha bir bağıra bağıra batmıştı güneş dağların ardından... Alev alev yanmıştı dağlar güneş batarken, korsuz, külsüz, dumansız... Perde perde inmişti karanlıklar, usul usul basmıştı geceler. Her akşam gün yavaş yavaş bitip, Güneş dağların ardından alev alev çekilip, usul usul batarken, Necip Fazıl’ın ‘’Akşam’’ isimli şiiri gelirdi aklıma;

‘’Güneş çekildi demin,
Doğdu bir renk akşamı.
Bu, bütün günlerimin,
İçime denk akşamı.’’

Şehriyar bana bunları anlatırken; yurdumdan bu denli uzaklıkta aslında Celâlâbad’da her akşam bana, garip bir renk akşamıydı… Şehriyar bana bunları anlatırken;  yurdumdan bu denli uzaklıkta aslında Celâlâbad’da her akşam bana, bütün günlerimin içime denk akşamıydı…

***

Notlarımda yine Şehriyar. O’nun kendisi hakkındaki sözleri;

‘’Haz ve acı üzerimdeki egemenliklerini yitirdiler, kendimi hiçbir şeye gereksinim duymayan, bütünlük içinde, doygun bir varlık olarak hissediyorum. Benim sessizliğim şarkı söyler, benim boşluğum doludur. Siz benim dünyamda olmadıkça onu bilemezsiniz. Hiçbir şey olmak, hiçbir şeye sahip olmamak, hiçbir şeyi alıkoymamak bana en büyük armağan, en yüksek cömertliktir. Benim gerçek dünyamda sizin kötü dediğiniz bile iyiye hizmet eder, bu nedenle de gereklidir. O bedeni toksinlerden arındıran çıbanlar gibidir. Hastalık acı verici, hatta tehlikelidir, fakat onunla doğru şekilde meşgul olursanız, o şifa verir. Bu, bir şeylerin kendi başlarına iyi ya da kötü oluşu sorunu benim dünyamda mevcut değildir. Gerekli olan iyidir, gereksiz olan kötü. Sizin dünyanızda ise hoş olan, zevk verici olan iyi, acı verici olan da kötü. Şimdi şunun fakına vardım, hayatı geldiği gibi hoş karşılamak ve onun sunduğu her şeyi sevmek en iyisidir. ‘’

Bana bunları anlatırken Şehriyar; mutluluktan ve kederden azade tunçtan bir heykel gibiydi yüzü. Ancak o simsiyah derin kocaman gözlerinde ve yüzünde hiç bitmeyen hafif bir tebessüm olurdu. Aklıma inci taneleri gibi sıra sıra geliyordu Şehriyar’ın diğer sözleri:

‘’Bilmemek ve bilmediğini bilmemek sonu gelmeyen ıstırabın nedenidir.

Evren sizin sınırsız olma kapasitenizin kısmi bir tezahüründen başka bir şey değildir.

Her hal ve şartta sizi harekete geçiren sizin iyileşme arzunuzdur, doktor değil.

Siz en önemli olanı dikkate alın, daha az önemli olanlar yollarına gireceklerdir. Karanlık bir odayı derleyip toparlayamazsınız.  Önce pencereyi açarsınız. Işığa yol vermek her şeyi kolaylaştırır.

Herkes yaşadığı gibi ölür.

Nedenler olduğu sürece sonuçlar mutlaka olacaktır.

Kral Janaka bir seferinde rüyasında dilenci olduğunu gördü. Uyanınca Gurusu Vasishta’y sordu: ‘Ben rüyasında dilenci olduğunu gören bir kral mıyım, yoksa rüyasında kral olduğunu gören bir dilenci miyim?’

Büyümeye engel olan nedenleri ortadan kaldırın, o zaman bütün kişisel, sosyal, ekonomik ve politik sorunlarınız ortadan kalkar. Evren bir bütün olarak mükemmeldir ve parçaların o mükemmelliğine ulaşma çabaları bir sevinç nedenidir. Mükemmel olmayanı mükemmel olan uğruna seve seve feda edin, o zaman iyi ve kötü tartışmaları hiç olamayacak.

Fiziksel ve zihinsel hiçbir şey size özgürlük veremez. Bir kez, tutsaklığınızın kendi eseriniz olduğunu anlayıp da sizi bağlayan zincirleri perçinlemeye son verdiğiniz zaman, artık özgürsünüzdür.

Sizinle temas kuran hiçbir şeyi ayırmamak, ona karşı koymamak, fakat hepsini anlamak ve sevmek evrenselce yaşamak demektir. Gerçekten şunu söyleyebilmek; ben dünyayım, dünya bendir, ben dünyada evimdeyim, dünya benimdir. Her mevcut olan benim mevcudiyetim, her bilinç benim bilincim, her keder benim kederim, her sevinç benim sevincimdir diyebilmek – bu evrensel hayattır. Bununla birlikte gerçek varlığımız evren ötesidir.

Ne bir hedef vardır ne de ona ulaşmak için bir yol. Yol da sizsiniz hedef de siz; kendinizden başka ulaşacağınız hiçbir şey yoktur.

Dünyayı ve kendinizi bildiğinize inanıyorsunuz, fakat size biliyorum dedirten sizin cahilliğinizdir. Çevrenizde ve içinizde gördüğünüz her şey sizin bilmediğiniz ve anlamadığınızdır, bilmediğinizi ve anlamadığınızı dahi bilmeden. Bilmediğinizi ve anlamadığınızı bilmek gerçek bilgidir, alçak gönüllü bir kalbin bilgisidir. Bilgi ancak cehalet hakkındadır, siz bilmediğinizi bilirsiniz. Siz kendi içinizde bütünleşirseniz dıştaki bilgi size kendiliğinden akar.

Yakından bakın, göreceksiniz ki bütün isimler ve şekiller bilinç okyanusu içinde gelip geçici dalgalardan başka bir şey değildirler, sadece bilincin varlığından söz etmek mümkündür, yoksa ona ait değişimlerden değil.

Tüm tezahürün zıtlıklar içinde olduğu doğrudur. Haz ve acı, iyi ve kötü, yüksek ve alçak, ilerleme ve gerileme, dinlenme ve uğraşma – onların hepsi birlikte gelir ve giderler – ve bir dünya oldukça da, onun çelişkileri olacak.

Dağıtmak için üretmek, yemeden önce yedirmek, almadan önce vermek, kendinden önce başkalarını düşünmek. Ancak paylaşmaya dayanan ve bencil olmayan bir toplum bozulmaz, sarsılmaz ve mutlu olabilir. Tek pratik çözüm budur. Eğer bunu istemiyorsanız; dövüşün!

Şeyler kendi mükemmelliklerinden ötürü yıkılırlar. Mükemmel toplum ister istemez statiktir ve bu nedenle durgunlaşır ve çürür. Zirvede bütün yollar aşağıya doğru götürür. Toplumlar da insanlar gibidir, onlar doğar, göreli bir mükemmellik noktasına kadar gelişir ve bozularak ölürler.

Sözcükler gerçekleri iletmez, onları işaret ederler. İsim, yaşanan gerçek haline gelir. Sözcük ile anlamı arasındaki bağlantı nedeniyle sözcükler değerlidirler ve eğer insan sözcüğü çok büyük bir dikkatle incelerse, kavramın ötesine geçerek, onun kökenindeki deneyime ulaşır. Sözcükler sizi ancak kendi sınırlarına kadar götürebilirler; öteye devam etmek için onları terk etmek zorundasınız. Sadece sessiz bir tanık olarak kalın.

Bir insan daima kendine karşı başkaldırı halinde olmalıdır, çünkü ego, çarpık bir ayna gibi daraltır ve bozar. O despotların en kötüsüdür, o sizi mutlak biçimde hükmü altına alır.

Gerçeği bilmeye uğraşmayın, çünkü zihin yoluyla edinilen bilgi gerçek bilgi değildir. Fakat neyin gerçek olmadığını bilebilirsiniz – ki bu da sizin sahte olandan kurtulmanıza yeter. Doğruyu bildiğiniz fikri tehlikelidir, çünkü o sizi zihin içinde hapseder.  Ancak bilmediğiniz zaman, araştırmak için serbest olursunuz. Ve araştırma yapmadıkça kurtuluş yoktur, çünkü araştırmamak tutsaklığın başlıca nedenidir.

Ölüm olayının sizinle değil de bedeninizle ilgili olduğunu bir kez bilince, bedeninizin çıkarılıp atılan bir giysi gibi düşmesini seyredersiniz.

Siz koşullarınızı değiştiremezsiniz, fakat tavır ve tutumunuzu değiştirebilirsiniz. Esasa ilişkin olmayan şeylere bağımlı olmayın. Sadece gerekli olan iyidir. Sadece aslî olanda sükûn ve huzur vardır.

Genellikle sevinci bilmek için kederli, kederi bilmek için sevinçli olmak zorundasınızdır. Gerçek mutluluk ise bir nedene dayanmaz ve bir uyarımın bulunmayışıyla da kaybolmaz. O kederin karşıtı değildir, o tüm keder ve ıstırabı içerir.

Saf varoluş, tanımlanabilir ve tarif edilebilir varlıklar âleminden tamamen bağımsızdır.

Yangın evi sardığında, kibritin bir tehlikesi var mıdır? Gerçeği aramak, üstlenilen tüm işler arasında en tehlikeli olandır, çünkü o sizin içinde yaşadığınız dünyayı yıkar.

Muazzam çabalar harcamadıkça, çaba harcamanın sizi hiçbir yere götürmeyeceğini anlamayacaksınız.

Kuşkusuz ki bilen ile bilinen birdir, iki değil.’’

Ve Şehriyar’ın pek nadir söylediği tavsiyeleri geldi aklıma;

’’Vazgeçmiş olduklarınız önemli değildir. Vazgeçmemiş olduğunuz nedir? Onu bulun ve ondan vazgeçin.  Eğer ihtiyacınız olmayanları istemezseniz ihtiyacınız olan şeyler size gelecektir. Sahip olduğunuz her şeyi, her kimin ihtiyacı varsa, onunla severek paylaşın – kendinize zulmetmek için yollar icat etmeyin. Komşumuzun kederine karşı ilgisizliğimiz, ıstırabı kendi kapımıza getirir. Senin yükün, kendi hakkındaki sahte tanımlamalardır. Onların hepsini terket! Kendinizi alabildiğine çıplak, alabildiğine hiçlik içinde hazır tutun. Kendiniz sandığınız kişiye tutunmayın. Siz mükemmelsiniz, yalnızca bunu bilmiyorsunuz. Kendinizi bilmeyi öğrenin, harikalar keşfedeceksiniz. İnandığınızı yapın ve yaptığınıza inanın. Başka her şey enerji ve zaman savurganlığıdır. Kendisi için hiçbir şey istemeyen insan kadir-i kül (her şeye gücü yeten) olur, bütün evren onun hizmetinde olur. Öyle ki siz her şeyi kaybetmekle, gerçekten her şeyi kazanmış olursunuz. Her şey gidince hiçbir şey kalır. ’Mutlu olmak’ uğruna kendinizi kahretmeyin.  Hiçbir canlıyı incitmeyin.’’

Derslerini, anlatımlarını hep şöyle bitirirdi Şehriyar:

‘’Ben size tam da ihtiyacınız olanı sunuyorum; uyanışı. Siz aç değilsiniz, ekmeğe de ihtiyacınız yok. İhtiyacınız; son vermek, terk etmek, yakalanmış olduğunuz engellerden sıyrılmaktır. İhtiyacınız olduğuna inandıklarınız, ihtiyacınız olanlar değildir. Düşünebileceğiniz başka herhangi bir şey bir illüzyon ve bir engeldir. Bana inan ki kendiniz olmaktan başka hiçbir şeye ihtiyacınız yok. Siz bir şeye sahip olmakla değerinizi artıracağını hayal ediyorsunuz. Bu, altının kendisine bakır katılmasıyla daha iyi duruma geleceğini hayal etmesi gibi bir şey. Doğanıza yabancı olan her şeyin terk edilmesi ve reddedilmesi yeterlidir. Diğer her şey boştur.’’

Ve her dersten sonra şu cümlesini tekrarlardı Şehriyar;

‘’Ben sadece gökyüzünü işaret edebilirim, yıldızları görmek sizin işinizdir.’’

***
Alman filozof Martin Heidegger’in ‘’Varlık ve Zaman’’ (Sein und Zeit) isimli eserini anımsadım. Bu eserinde şu iddiayı getiriyordu Heidegger; ‘’insan; bir varlık olarak (Dasein) evrene atılmış ve bu dünyaya öylece bırakılmıştır…’’ O zaman yapayalnızdım oralarda, oralarda tek dostum, tek arkadaşım, tek sırdaşım, benim öğretmenim, sanki bana en yakın akrabam Şehriyar’dan başka kimseciklerim yoktu. O zaman oradaki yalnızlığım bana şair A. Kadir’in bir şiirinin ilk dizesini anımsatırdı; ‘’Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular.’’ Heidegger’in söylediği gibi ben de öyle; oraya atılmış, öylece bırakılmış, sanki orada o dağ başında yapayalnız kalmış gibiydim.

Schopenhauer’in en çok sevdiğim sözü aklıma geldi; ''Kalbin gerçek, derin barışı ve tüm ruhun huzuru sadece yalnızlıkta bulunur. Zeki bir insan yalnızlıkta, düşünceleri ve hayal gücüyle mükemmel bir eğlenceye sahiptir.’’ Şimdi düşünüyorum da aslında orada bütün bir sonbahar, aslında bütün mevsimler boyu mükemmel bir eğlenceye sahip olmuşum farkında olmadan.

Şehriyar sık sık Abdera’lı Democritus’un sözlerini aktarırdı. Taaa o zamanlar, en küçük atomdan en büyük yıldıza kadar evrende her şeyin devinim içinde olduğunu söyleyen, Hippocrates’in çağdaşı olan Democritus’un şu sözünü söylerdi Şehriyar; ‘’İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu kazandığı altın ya da eşyayla bağıntılı değildir. Mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır. Bilge bir kişi her yerde kendini evindeymiş gibi hisseder. Evrenin tümü onurlu bir ruhun evidir.’’

Şehriyar da zaten günlerdir ve aylardır aynı şeyi söylemiyor muydu? Sadece evrenin değil, orada dünyanın bu parçası da benim evimdi… Sadece evrenin değil, orada dünyanın bu parçası da ruhumun eviydi… Dünyada ve evrende her yer benim ruhumun eviydi…

Döne dolana yine aynı noktaya geldim ve ''gözlemlenenle gözlemleyenin birliğinden, bütünlüğünden'' bahseden Kuantum teorisinin ana fikrine saplanıp kaldım... Şehriyar da hep söylerdi zaten: ‘’Kuşkusuz ki bilen ile bilinen birdir, iki değil.’’

Şimdi düşünüyorum da iyi ki oralardaydım, iyi ki Şehriyar’ı tanıdım, iyi ki o anı ve o anları yaşadım diye, şimdi önümde uzayıp giden şu vadideki sarı, kahverengi, turuncu, kızıl, tarifi bir imkânsız solgun rengiyle tüm dallarını göklere kaldırarak dua eden ağaçlar gibi Tanrı'ya şükrettim.

Osman AYDOĞAN  19 Eylül 2016




Kurban Bayramı, Kurban ve Kuran


Kurban Bayramı farklı dillerde ve farklı kültürlerde farklı isimlerle anılır. Arapça ‘’İyd-el Adha’’ şeklindedir. Türkçede ve Farsçada Kurban Bayramı olarak anılırken, Hindistan ve Pakistan'da bayrama genellikle ‘’Bakra Eid’’ denir ki bunun anlamı "Keçi Bayramı"dır. (Bu ülkelerde sıklıkla kurban edilen hayvan keçi olduğundan) Türkçe ismine benzer bir şekilde Bosna-Hersek, Bulgaristan da Koç bayramı, Arnavutluk'ta Kurban Bajram şeklinde anılır. 

Kurban Bayramı Hicri Takvime göre Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren dört gün boyunca kutlanır ve aynı zamanda da Mekke'de hac farizası ifa edilir. .

“Kurban” kavramı Kuran’da yedi sure içinde 13 ayette geçer. Bunlardan dokuzu; 22. Hacc Suresi (28, 30, 34 ve 37. ayetler),  5. Maide Suresi (2, 95 ve 97. ayetler), 48. Fetih Suresi ( 25. Ayet) ve 2. Bakara Suresi (196. Ayet)de geçmektedir. Diğer dördü de 3. Âli İmrân ve 6. En’Am surelerinde genel nitelikte geçmektedir. Bizim bayram olarak andığımız dönemi ele alan sure 22. Hacc Suresi’dir. Ayrıca 108. Kevser Suresi’nde bir kere, çok farklı bir şekilde yer almaktadır.

Kuran'da 22. Hacc Suresinde geçen 36. ve 37. ayetler, kurbanın tam olarak yerini özetler: "Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir."

6. En’Am Suresi’nin 162. Ayetinde de (Diyanet Vakfı mealinde) “kurban” sözcüğü geçiyor. Fakat ayetin ardından şöyle bir not var: “Meâlde kurban olarak tercüme ettiğimiz ‘nüsük’ kelimesi bazı müfessirlerce ibadet olarak açıklanmıştır.”

Kevser Suresi ise Kur'an'ın 108. Suresidir. Kuranda üç ayetten oluşan en kısa surelerden biridir. İlk ayetinde; Kevser’den (Kevser: Arapça bolluk ve bereket demek, aynı zamanda Cennet’te akan ırmağın da ismidir) bahsedildiği için bu isim verilmiştir. Diğer bir ismi de "Nahr Suresi"dir. Erkek çocukları yaşamadığı için Hz. Peygamberimize müşrikler, nesli kesik manasına gelen "ebter" dedikleri için Hz. Peygamber üzülür. Bu sure Hz. Peygamber için kendisi üzülmesin diye inmiştir.

Kuranda 108. Kevser Suresi 2. Ayet de;“Fesalli lirabbike venhar” cümlesİnde; “Fesalli lirabbike…” “Namaz kıl Rabbin için…” denilmekte, ardından gelen “venhar” kelimesi için bazı ilahiyatçı ve Hadis yazarları; “kurban kes” olarak yorumlamaktadır. Bu ayetteki “venhar” kelimesinin anlamı eğer ‘’kurban kes’’ olsaydı ‘’venhar’’ kelimesi yerine, Arapça lisanında ‘’kurban’’ kelimesinin tam karşılığı; “dahiyye”, kurbanlık hayvanla ilgili olarak da “udhiyye” geçmesi gerekirdi. Oysa “venhar” kelimesinin tam karşılığı olarak; ‘’Allaha yönel, imana yönel…’’  olarak yorum­lamak gerekir. Şöyle ki; Arapça “Nahr” kelimesi, Boğazın, göğüsle birleştiği yerdeki boşluktur. Eskilerin sık sık söz ettikleri “iman tahtası” olarak yorumladıkları bölge yani “Nahr” kelimesi, “Boğazın altındaki çukurluktur.” Buna dayanarak ‘’kes’’ yorumu zorlama bir yorumdur.

Kurban kesmek farz olmadığı gibi (çünkü Kur’an’da açıkça ‘’kurban kesin’’ buyruğu yoktur.) İslâm âlim ve müçtehitleri de kurban hakkında farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. 

İmam Azam Ebû Hanife'ye göre (Sünni mezhebine göre)  kurban ne farzdır ne de sünnettir. İmam Azam Ebû Hanife'ye göre kurban vaciptir. Şâfiî, Mâliki ve Hanbelî mezhebi ile Hanefîlerden İmam Ebû Yusuf'a göre ise kurban farz değil, sünnet değil, vacip değil, sünnet-i müekkededir. (Sünnet-i müekkede: Peygamber efendimizin devamlı yaptıkları, pek az terk ettikleri işler ve ibâdetler. Buna, Sünnet-i hüdâ da denir.) Bundan dolayı Şâfiî, Mâliki ve Hanbelî mezhebine ait olanlar kurbanı her yıl değil zaman zaman keserler. Vacip olan ibadetin ise hacc farizası sırasında yapılması gerektiği doğrultusunda içtihatlar bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi İslam müçtehitlerinin genel yorumu Hz. Peygamberin kurban kesmediğidir. (Eğer Hz. Peygamber kurban kesse idi ‘’sünnet’’ olurdu). Eğer Kevser Suresi 2. Ayet de geçen “venhar” kelimesini Hz. Peygamber “kurban kes” olarak anlasaydı zaten kurban keserdi. (Velev ki Kevser Suresi’nde geçen ‘’venhar’’ kelimesi ‘’kurban kes’’ anlamına gelse bile bu Sure Hz. Peygamber için inmiştir tüm Müslümanlar için inmemiştir.)

Kuran lisanı bilinenin aksine Arapça değildir. Kuran Arapça’ya çok yakın eşi benzeri olmayan farklı bir lisanla yazılmıştır. Bu nedenle bilinen herhangi bir dile ait olmadığı için anlaşılması için mutlaka yorumlanması gerekmektedir. ‘’Yorum’’un Arapça karşılığı ise ‘’meal’’dir. Ne yazık ki bu konuda Türkçe olarak ‘’yorum’’ değil ısrarla Arapça karşılık olan ‘’meal’’ kullanılmaktadır...

Biraz önce izah ettiğim gibi Kevser Suresindeki ‘’venhar’’ kelimesi için bazı ilahiyatçı ve Hadis yazarları; “kurban kes” olarak yorumlamaktadır. Hâlbuki ‘’venhar’’ kelimesi görüldüğü gibi ‘’kurban kes’’ anlamında değil ‘’Allaha yönel, imana yönel’’ anlamındadır.

Kurban, Türkçe'ye Farsça'dan, Farsça'ya ise Arapça'dan geçmiş bir sözcüktür. Arapça ‘’k-r-b’’ kökünden türemiş olup, sözlükte "yaklaşmak" anlamına gelir ve ‘’bir hayır adına kendisi ile Allah'a yaklaşılan şey’’ anlamındadır. ‘’Akraba’’ sözcüğü de bu kökten türemiştir.   

Benzer şekilde ‘’huri’’ kelimesi de yanlış yorumlanmaktadır. Kuran’da geçen ‘’huri’’ kelimesinin anlamı ‘’can yoldaşıdır’’. Cennet’te cinsiyet yoktur. Cennet’te cinsiyetin ve cinselliğin olduğunu söyleyen, belirten, ima eden hiçbir ifade yoktur Kuran’da. Her şeye kâdir evrenlerin mimarı Yüce Allah Cennet’te kullarına vere vere ‘’göğüsleri yeni tomurcuklanmış huri’’  (78. Nebe, 33: ‘’Ve kevâıbe etrâben’’  - Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar - ) mi verecektir? Her şeyin yaratıcısı Yüce Allah insanları Cennet’e motive etmek için buna mı ihtiyaç duymaktadır?... Kudret sahibi Yüce Allah sübyana şehvet duyacak kadar cinselliğini ehlileştirememiş bir varlığı o tertemiz Cennet’ine kabul edecek mi sanıyorsunuz?  O kültürün bilinçaltı ne ise yorum olarak da ne yazık ki onu vermiştir ve vermektedir...

 Nitekim din bilgini ve mutasavvıf Ahmed Hulusi ‘’huri’’ kelimesini ‘’Yaşıt muhteşem eşler!’’ olarak yorumlamaktadır. (Cinsiyet kavramı olmayan şuur yapının hakikatinden gelen Esmâ özelliklerini açığa çıkaracağı muhteşem kapasiteli o boyutun özelliğiyle oluşmuş bedenler. Dişi - erkek ayrımsız! )

1980 yılında yayınladığı ‘’Kuran'ın Mesajı’’ (The Message of the Qur’an)  isimli Kuran tefsiri ile tanınan ve 20. yüzyılın en fazla etki yaratan İslam düşünürü olarak kabul edilen Pakistanlı din bilgini Muhammed Esed’in de bu konuda çok güzel açıklanmış bir tefsirî de şu şekildedir:

‘’Kevâib’i harika eşler olarak çevirmem konusunda ise, hatırlanmalıdır ki keb teriminin -kâib isim-fiili buradan türetilmiştir- birçok anlamı vardır ve bu anlamlardan birisi, çarpıcı olma, göz alıcı olma, üstünlük yahut ihtişamdır (lisânu’l-arab). Böylece keabe fiili, insan için kullanıldığında, o, (başka bir kişiyi) göz alıcı/çarpıcı veya muhteşem veya harika yaptı anlamına gelir.

Hem keabe fiilinin, hem de keb isminin bu mecazî anlamına bağlı olarak kâib isim-fiili, halk dilinde göğüsleri göz alıcı hale gelen veya tomurcuklanan kız anlamında kullanılmıştır. Bu nedenle birçok müfessir, bu ifadede, cennetin (erkek olduğu varsayılan) sakinlerine hoşnutluk verecek olan bir tür genç dişi-eşlere bir atıf görürler. Ancak, öncelikle belirtmeliyiz ki, Kuran’ın Cennet’in güzellikleri ile ilgili bütün teşbîhleri aynı ölçüde hem erkek hem de kadın için geçerli bulunmaktadır.

Diğer taraftan kevâib’in bu anlamı, yukarıdaki gündelik kullanışın türediği kökü -ki keb isminin taşıdığı mecazî göz alıcılık anlamına dayanmaktadır- göz ardı etmekte ve bu açık mecazın yerine maddî olarak göz alıcı bir şey için geçerli olan lafzî karşılığını geçirmektedir.

Dolayısıyla bu, (halk dilinde göğüsleri göz alıcı hale gelen veya tomurcuklanan kız anlamında kullanılması) bana göre tamamen temelsiz bir yorumdur. Cennet’in nimetleri ile ilgili Kurânî tasvirlerin daima müteşabih olduklarını hatırlarsak, kevâib teriminin, yukarıdaki bağlamda, hiçbir cinsiyet ayrımı yapmaksızın, muhteşem (veya harika) varlıklar anlamına geldiğini ve etrâb terimi ile birlikte müthiş uyumlu harika eşleri gösterdiğini anlarız. Böylece kutsanmış kimselerin birbirleriyle ilişkilerine işaret edilmiş ve onların tümünün karşılıklı tamamlayıcılıkları ve eşit ölçüdeki değerleri vurgulanmış olmaktadır.

Kuran’da geçen "Cihat’’ kelimesi de ne yazık ki yanlış yorumlanmıştır. ‘’Cihat’’ın kökeni ‘’Jihaad’’ kelimesinden gelir ve ‘’gayret etmek, ilerlemek için sürekli gayret edip çabalamak’’ anlamına gelir. Cihat aslında kişinin çabada olması, kendi nefsiyle sürekli bir mücadelede içinde olması demektir. Kuran; cihatı ’’nefsinle mücadele et, en büyük mücadele nefsinle olandır, yılma, nefsini yen’’ anlamında vermektedir.  Bugünkü şeytanın yorumladığı anlamında değil.

Benzer şekilde ‘’başörtüsü’’ konusunda da yanlış yorumda bulunulmaktadır. Nur Suresi 60. ve Ahzab Suresi 59. Ayetleri de örtünmeyle ilgili ayetlerdir.  Ancak ‘’başörtüsü’’ yorumu yalnızca Nur Suresi 31. Ayetinde yapılmaktadır. Konu uzun. Ancak özet olarak şunu söyleyebilirim ki Ayette geçen sözcük “bi-humuri-hinne”;  “o kadınların humuru ile” anlamındadır. Humur; Hımar’ın çoğuludur. Bu sözcük ‘’(k)ha mim ra’’ kökünden gelir. Bu kökün anlamı: Üzerini kapatmak, kaplamak, saklamak, örtmek, gizlemek ve mayalamaktır. Bu sözcük dilimizde de benzer anlamlarda yer bulmuştur: ‘’Mahmur’’: Gözleri uyku ile örtülü (göz örtüsü), ‘’Hamur’’: Un ve su karışımının, mayalanmasıyla elde edilen pelte.

Bilinen ilk (1290) derli toplu klasik Arapça sözlük çalışması olan İbn-i Manzur’un “Lisan-ul Arab”ın da bu sözcüğün “başörtüsü” anlamına geldiği bir karşılığı bulunmamaktadır! Lisan’ul Arab’da Veysel Karani’nin “insan örtüsü” manasında kullandığı, “Ben bir hımar içinde yaşıyorum” sözünü dahi alıntılayan, bu sözcüğü “uyku örtüsü”, “heyecan örtüsü”, “kötülük örtüsü” anlamında dahi kullanıldığını örnekleyerek gösteren sözlüğün, “kadınların taktığı başörtüsü” anlamını kaçırmış olması ihtimal dâhilinde gözükmemektedir. Dolaysıyla Ayet’de geçen ‘’humur’’ sözcüğü başörtüsü anlamında olmayıp, sadece ‘’örtü’ anlamındadır. Ve göğüslerin örtülmesi anlamında verilmiştir.

Görüldüğü gibi Arapça olmayan Kuran’ı Araplar sanki Arapçaymışçasına yorumlamaya çalışmışlar ve bu yorumlarında aslında Kuran’da bulunmayan kendi kültürlerindeki anlamları eklemişlerdir. Ve bu şekilde oluşan kültür de bize ‘’İslam ‘’ olarak sunulmuştur.

Şimdi tekrar Kuran'da kurbanın tam olarak yerini özetleyen 22. Hacc Suresinde geçen 36. ve 37. Ayetlerin anlamını vermek istiyorum: "Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir."  İslamiyet öncesi Araplarda kurban geleneği vardı ve Araplar İslamiyet zamanında da bu geleneklerine devam ediyorlardı. Yüce Allah bu Ayette buyuruyor ki : "Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir."

Kurban, zaten sözcük anlamıyla "yaklaşmak" anlamına gelmekteydi ve ‘’bir hayır adına kendisi ile Allah'a yaklaşılan şey’’ anlamındaydı.

Bu anlamda ‘’Kurban Bayramı’’nızı kutluyor, yaptığınız eylemlerinizle (amellerinizle) Yüce Allah’a yaklaşmanıza vesile olmasını diliyor ve mutluluklar diliyorum.

Bir not: Ramazan Bayramı namazı gibi Kurban Bayramı namazı da vaciptir ve Cuma namazının şartlarına tabidir. Yani Cuma namazını kılmakla yükümlü olanlar, bayram namazını kılmakla da yükümlüdürler. Ancak Cuma namazı farz, bayram namazı ise vaciptir.

Bir sonraki not: Bu satırları daha Latin alfabesini öğrenmeden Kuran’ı hatmeden ve Arapçası sayesinde Kuran’ı anlayarak okuyan birisi kaleme almıştır.

Osman AYDOĞAN


Hükm-ü Karakuşî


Selahaddin-i Eyyûbi devrinde önemli görevler ifa eden ve vezir ve aynı zamanda kadılık da yapan Bahaüddin Karakuşî isimli bir devlet adamı varmış.

Bir rivayete göre de Karakuşî, asıl adı Ebu Said Bahaüddin bin Abdullah Esedî (Kısaca Said Bahaattin) olan bir kimsedir. Kadı Karakuş’un ölüm tarihi 1200’dir... Selahattin Eyyubî’nin veya onun kardeşi Sirkûh’un kölesi iken, her ne meziyeti var ise, yükselmiş ve önemli mevkilere gelmiştir. Karakuşî’nin önemli hizmetleri, başarılı işleri de olmuş. Selahaddin-i Eyyûbi kendisinin yokluğunda Kadı Karakuşî’yi Kahire’ye vekil olarak bırakırmış. Akka’da valilik yapmış, orada Haçlılara esir düşünce Selahaddin-i Eyyûbi onu, on bin altın fidye ödeyerek kurtarmış. Kahire’ye kale, yol, köprü, han, çeşme gibi eserler bırakmış. Fakat iyi bir eğitimi olmadığı, devlet yönetiminde tecrübesiz ve garip bir yaratılışa sahip olduğu için zaman zaman keyfi, sert, tuhaf ve yanlış hükümler verirmiş.

Aynı zamanda Bahaüddin Karakuşî yolsuzlukları ile de ünlüymüş...  Karakuşî kadı olarak sadece yanlış değil hep abuk sabuk kararlar da verirmiş ve bundan dolayı da Karakuşî’nin verdiği kararlara da ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denirmiş.

‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denilen bu safça ve abuk sabuk verilen hükümler aslında Selahattin Eyyubi’nin veziri Bahaüddin Karakuşî’yi yıpratmak için rakibi Esad bin Memmati tarafından yazılmış "Kitab el Faşuş fi Ahkami Karakuş" isimli uydurma mahkeme kararlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla gerçekle bir ilgisi yoktur bu hikâyelerin ve bu hükümlerin...

Günümüzde de – gerçi genç hukukçular pek bilmez ama - mahkemelerin verdiği abuk sabuk ve safça kararlara ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ derler.

Burada yer alan fıkraların bir kısmı Necdet Rüştü Efe’nin ‘’Türk Nüktecileri’’ isimli kitabından alınmıştır. (Nebioğlu Yayınevi, Kadı Karakuş) Bu kitabında Necdet Rüştü Efe ‘’Hükm-ü Karakuşî’’yi şöyle anlatır: ‘’Bunlar kanun, örf gelenek ve hatta tabiat dışında karar altına alınmaya çalışılmış öyle hükümlerdir ki; bu mantıksızlık karşısında, mahkûmun müdafaa cehtini (gayretini, çabasını) daima hayrete çevirmiştir. Yüzyıllar boyunca, bazı keyfi manasızlıklara nazire olarak gösterilen bu tuhaf hükümler; Anadolu’da doğup, yaşlılığında Mısır’da Selahadin-i Eyyûbi maiyetinde emirlik ve kadılık yapmış olan Karakuşî’ye aittir. Yedi yüz elli önce yaşamış olan bu zat halis Türk’tür.’’

Şimdi gelelim Karakuşî’nin verdiği o tuhaf hükümlere:

 ***

Bir gün 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş… Demirel de soruyu yönelten kişiye: "Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş. Demirel de Hükm-ü Karakuşî’nin şu hikâyesini anlatmış.

Bir gün Karakuşî kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var.... Karakuşî kadı, fırıncıya:
- '’Ben bunu aldım'’ demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
- '’Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp:
- ‘‘Uçtu’' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı o uzun küreği ile, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor... Fırıncı bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşî kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi,
- '’Bu adam ördeğimi hiç etti'’ diye şikâyet etmiş.
Karakuşî kadı, fırıncıya sormuş:
- '’Ne yaptın bu adamın ördeğini?'’
Fırıncı
- '’Uçtu’' demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:
- ‘’Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil'’ diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikâyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- '’Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Müslimin tek gözü çıkarıla...’’
Davacı:
- '’Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?’' diye sorunca Karakuşî kadı;
- '’Şimdi' demiş, ‘’fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.’’ Tabii gayrimüslim şikâyetinden hemen vazgeçmiş. Fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşî kadı:
- ‘’Tamam'’ demiş, ‘'karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak’'. Böyle olunca adam da şikâyetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş.

Kadı dönmüş Yahudi’ye:
- ‘’Senin şikâyetin nedir bre?'’ Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış…
- '’Ne diyeyim kadı efendi’' demiş, '’hiç adaletinizden sorgu sual olur mu? Adaletinle bin yaşa sen, e mi !’’?

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek,‘’Kıssadan hisse: Ananı ‘öpen’ kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Agnadın mı?"

***

Hırsız bir evi gözüne kestirmiş, etrafı kolaçan etmiş. En iyisi balkondan girmek demiş. Gece bastırınca bahçeye dalmış, balkona tırmanmaya başlamış... Bir adım, bir adım daha, tam çıkmak üzere, balkonun korkuluğu kırılıp kopmuş. Hırsız düşüp ayağını kırmış...

Sabah olunca, hırsız doğru kötü ve abuk, sabuk hükümleriyle (Hükm-ü Karakuşî) meşhur "Karakuş Kadı"ya gitmiş, halini göstermiş: "Kadı efendi, ben soymak için eve girecektim, fakat balkon korkuluğu çürük çıktı, koptu. Ben de düşüp ayağımı kırdım!" demiş.

Kadı da pek anlamamış: "Eeee ne istiyorsun, şimdi seni hırsızlığa teşebbüsten içeri atayım mı?" diye sormuş. Adam da, "hayır kadı efendi, bir dinleyin.” Bunun üzerine Karakuşî Kadı, "anlat bakalım!" demiş.

Hırsız başlamış anlatmaya; "Ev sahibinden davacıyım, eğer balkonun korkuluğunu sağlam yaptırsaydı, ben de düşüp ayağımı kırmazdım... Tamam hırsızlık suç ama, cezası balkondan düşüp ayak kırmak değil!"

Karakuşî Kadı keyiflenmiş, tam ona göre bir dava, çağırmış ev sahibini: "Be adam, niçin evinin balkonunu sağlam yaptırmıyorsun? Korkuluk sağlam olsaydı bu adam düşüp ayağını kırmazdı!"

Ev sahibi şaşırmış: "Aman efendim, balkonun korkuluğunu Marangoz Ahmet usta yaptı. Çürük yaptıysa benim günahım ne?"

Kadı efendi, hemen Marangoz Ahmet Ustayı çağırın demiş, Marangoz gelmiş. Sorgu suale çekilmiş ve başlamış anlatmaya; "Efendim ben balkonun korkuluğunu çakarken yoldan yeşil başörtülü bir hanım geçiyordu. Başörtüsü o kadar güzel yeşile boyanmıştı ki, herhalde gözüm ona daldı. Çiviyi boşa çakmış olacağım!" demiş.

Kadı emretmiş: "Hemen o yeşil başörtülü kadını bulup getirin!" demiş. Kadıncağız gelmiş, tir tir titriyor: "Kadı efendi, benim günahım ne? Ben başörtüsünü, boyasın diye boyacıya verdim, o boyadı!"

Sıra boyacıya gelmiş; kadı sorguya çekmiş: "Ulan, başörtülerini böyle göz alıcı renge boyuyorsun, marangozun gözü başörtüsüne takılıyor, çiviyi boşa çakıyor. Balkona tırmanmaya çalışan hırsız düşüp ayağını kırıyor!" Boyacı verecek cevap bulamayınca, kadı da hükmünü vermiş: "Götürün bu herifi asın!"

Biraz sonra cellat gelmiş: "Kadı efendi, bu boyacıyı boyu sehpaya uzun geldiği için asamıyorum!"

Kadı elini sarığına dayamış, çözüm bulmuş: "Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!"

***

Bir terzi ve bir avcı arkadaş olur, beraber ava gitmeye karar verirler. Av sırasında avcı attığı bir ok ile terzinin bir gözünü kör eder. Terzi dayanamaz gider avcıyı dava eder. Kadının karşısına çıkarlar. Kadı Karakuşî'dir. Karakuşî terziye sorar: ‘’Anlat bakalım, ne istiyorsun’’. Terzi cevaben ‘’efendim bu avcı benim gözümü çıkardı. Mesleğim terziliktir. Tek gözümle bu işimi icra edemiyorum. Avcı cezalandırılsın ve bedel ödesin’’. Karakuşî; ‘’Avcının gözünü çıkartın’’ diye emir buyurur. Bu defa avcı itiraz eder; ‘’Efendim ben avcılıkla geçiniyorum, tek gözle avlanamam’’  der.  

Karakuşî biraz sakalını okşar ve kararını verir: ‘’Kapıdaki bekçilerden birini getirip bir gözünü çıkarın, o tek gözle de idare edebilir.’’

***

Dayak yiyen bir genç Karakuşî'nin yanında alır nefesi ve kendisini dövenden şikâyetçi olur. Karakuşî, suçluyu getirmeleri için beş muhafız yollar. Bunu duyan suçlu hemen Karakuşî'ye gider. Mahkemede davacı gençle karşılaşınca onun bir şey söylemesine fırsat vermeden dayak attığı genci göstererek ‘’işte beni döven budur’’ der. Bunun üzerine Karakuşî dayak yediği için davacı olan gence dayak atılmasını emreder. Genç yediği dayaktan neredeyse ölecek duruma gelir.

Genç, ‘’dayak yiyen bendim’’ diye feryat edince; Karakuşî gence ‘‘o senden önce davrandı’’ diye cevap verir. 

***

Karakuşî her senenin Hicrî Takvime göre Muharrem ayında fakirlere sadaka verirmiş. Yine bir Mu­harrem ayında bütün sadakayı dağıttıktan sonra, yaşlı bir kadın, kapısını çalmış ve: “Kocam öldü, fakat kefen alacak param yok!” de­miş.

Karakuşî şöyle cevap vermiş: “Bu sene sadakayı dağıttım. Sen git, seneye bu va­kitlerde gel. Ben kocanın kefenini alacağım söz!”

***

Bir gün, uzun sakallı iki kişi, yanlarına saçsız sa­kalsız bir adamı alarak, Karakuşî’nin huzuruna gelmişler ve: “Bu köse bizim saçımızı sakalımızı yoldu!” diye şikâyette bulunmuşlar.

Karakuşî bakmış, suçlunun ne sakalı var, ne de sa­çı. Hemen hükmünü vermiş: “Bu kösenin saçı sakalı çıkana kadar, sizi hapsedeceğim. Çıktığında, siz de onun saçını  sakalını yolacaksınız!” Tabi, o ikisi hemen davalarından vazgeçmişler.

***

Yine mübalağalı bir rivayete göre, Karakuşî’nin çok güzel bir şahini varmış, kafesinden kaçmış. Kara­kuşî emretmiş ve şahin kaçmasın diye şehrin bütün kapılarını kapatmışlar.

***
Karakuşî bir gün hapishaneleri teftiş eder. Herkese suçunu sorar. Sekiz kişi hariç diğerleri masum olduklarını söylerler. Diğer sekiz kişiyse, suçlarını itiraf ederek: ‘’Biz suçluyuz! Cezamızı elbette çekeceğiz!’’ demişler.

Bunun üzerine Karakuşî zindancı başına şu emri vermiş: ‘’Şu sekiz suçluyu derhal sokağa atın ki burada kalan bunca masumun ahlâkını da bozmasınlar!’’

***
Bu hikâyeler başta da yazdığım gibi aslında Selahattin Eyyubi’nin veziri Bahaüddin Karakuşî’yi yıpratmak için rakibi Esad bin Memmati tarafından yazılmış "Kitab el Faşuş fi Ahkami Karakuş" isimli uydurma mahkeme kararlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla gerçekle bir ilgisi yoktur bu hikâyelerin ve bu kadı kararlarının...

Fakat bu uydurma mahkeme kararlarından yaklaşık bin yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin verdiği Balyoz, Ergenekon vb. davalarındaki kararlar ile günümüzde FETÖ nedeniyle ağalara bulaşmadan marabalara yönelik yapılan tutuklamalar ise gerçektir ve tam bir ‘’Hükm-ü Karakuşî’’dir. Devir artık bu devirdir... Kim bilir bin yıl sonra bu kararlar nasıl anılacaktır.

Bize düşen ise Mevlâna’ya sarılmaktır. Mevlâna derdi zaten: ‘’Üzülme! Dert etme Can! Aydınlık geceye hiçbir zaman yenik düşmedi Can!’’

Osman AYDOĞAN  8 Eylül 2016




Şok Terapisi


Küreselleşme konusundaki politik analiziyle bilinen Kanadalı gazeteci, yazar ve aktivist  Naomi Klein’ın her daim güncel olan güzel bir kitabı var ‘’Şok Doktrini - Felaket Kapitalizmin Yükselişi’’ (Agora Kitaplığı, 2010) 

Naomi Klein'a göre, küresel çaptaki serbest piyasanın zafere demokratik araçlarla ulaştığı düşüncesi tamamen bir safsatadır. '’Şok Terapisi’' doktrinine uygun şokların uygulanmasının hemen ardından, toplumlar hızla büyük çokuluslu şirketlerin çıkarları doğrultusunda sil baştan düzenlenmektedir. Bu kapsamda “Şok Doktrini” bir ülkenin doğal ya da yapay şoka sokulmasını, birinci şokta insanlar oryantasyonlarını kaybetmişken, ikinci bir şokla istenen ekonomik ve siyasal politikalarını hızla ve ödünsüz bir şekilde uygulanmasını içeriyor.

Bu doktrine göre toplum yaşadığı şok ve travmayla sarsılırken, sistem önceden planlanmış politikaları hayata geçirmekle meşgul oluyor. Sistem bir sonraki toplumsal şoka kadar ki öngörü ve analizleri de masaya yatırarak, akıl süzgecinden geçirip devlet politikası olarak oylamaya sunuyor.  

Klein bu politikanın izlerini yıllar önce Chicago Üniversitesi'nin iktisat bölümünün Milton Friedman'ın yönetiminde olduğu zamana kadar sürer. Sonra da Friedman'ın ve Chicago Okulu iktisadının görüşleri doğrultusunda, ekonomik politikalar ve '’şok ve dehşet'’ salan savaşlar ile CIA'in finanse ettiği üstü örtülü operasyonların arasında bulur ve bu izleri günümüzde Guantanamo Körfezi'ndeki 'hukuk-dışı' hapishanelere kadar sürer.

Naomi Klein bu kitabında Şili'deki 1973 Pinochet darbesinden 1989'da Çin'de Tiananmen Meydanı katliamına, 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasından Arjantin ve Irak’a kadar dünyanın manzarasını değiştiren olaylarda şok doktrini yönteminin nasıl uygulandığını ve '’büyük şirketlerin çıkarlarını kollayan’' yeni kapitalizm modelinin dünya halkları adına nasıl bir yıkım ve yoksulluğa yol açtığını gözler önüne seriyor.

Naomi Klein'ın bu kitabında Milton Friedman ve şürekâsının bir ülkeyi önce darbe gibi baskı yöntemleri ile korkutup sonrasında devlet mülklerini nasıl özelleştirildiğini ve devletin siyasal olarak yeniden nasıl yapılandırıldığını anlatır...

Naomi Klein'in bu kitabı daha sonra Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron tarafından ‘’The shock Doctrine’’ adıyla belgesel niteliğinde bir kısa filme çekilmiştir.

Günümüzde kapitalizm, hüküm süremediği, bakir toprakların kapılarını “İnsan hakları, demokrasi, sivil siyaset, vesayete son ve özgürlük” anahtarlarıyla aralıyor. (Hatırlarsanız emperyalizm Irak’a ‘’demokrasi getireceğiz’’ diye girmişti.) Ve yıllarca monarşiye mahkûm edilen toplumlar, bu değişim teklifi karşısında sessiz kalamıyorlar. Cellâtlarının nazik davranışları kanmaya hazır, umudunu yitirmiş kurbanların aklını çeliyor.

Ve Mahatma Gandhi daha 1926 ’da şu uyarıyı yapıyor: “Uluslar arasında süren silahlı çatışmalar bizi dehşete düşürmektedir. Ancak ekonomik savaş silahlı çatışmadan daha az tehlikeli değildir. Cerrahi bir operasyon gibidir: Ekonomik savaş uzun süreli bir işkence gibidir!” 

Hani son zamanlarda toplum olarak şok geçiriyorsak bu kitap üzerinde düşünün derim… Ve sanmayın ki her ‘’Şok Terapisi’’ni de CIA yapıyor... Çıraklar ne güne duruyor değil mi? Ve de sanmayın ki her ‘’Şok Terapisi’’ de sadece ekonomik gayelerle yapılıyor... Yeryüzündeki her faaliyetin asıl amacı siyasidir!

Osman AYDOĞAN  5 Eylül 2016



101 Felsefe Problemi


İngiliz felsefeci ve editör Martin Kohen’in “101 Felsefe Problemi” (İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) adlı bir kitabı var.

Toplam 101 felsefe probleminin yer aldığı kitap, daha önce keşfedilmemiş paradokslardan ve merak uyandırıcı bilmecelerden oluşuyor. Toplum ve fizik bilimlerinin kirli çamaşırlarının, çözülmemiş sorularının hikâyelerle ele alındığı kitap, okuru “eleştirel düşünme” yöntemine yaklaştırıyor. Cohen, kadim Yunan’da olduğu gibi felsefeyi bir yaşam etkinliği, geliştirilecek bir yeti olarak görüyor ve kitabın girişindeki Kullanma Kılavuzu bölümü ile okuruna yol gösteriyor.

Kitaptan bir hikâye:

Evvel zaman içinde, memleketin birinde kaba saba bir adam yaşardı. Bir gün çayırlarda gezerken kocaman ve çok güzel bir kaplumbağaya rastladı. Karnı da çok açtı, o yüzden kaplumbağayı, itirazlarına aldırmadan torbasına attı ve evine götürdü. Ateşin üstüne tencere koyup su kaynattı. Fakat mizacı gereği (belki de kaplumbağa öldürmenin kötü şans getirdiğini de bildiğinden) zavallı hayvanı dosdoğru kaynar suya atmadı. Tencerenin bir ucundan diğerine dikkatle bambudan bir sopa yerleştirdi, kaplumbağayı dikkatle alıp sopanın tam orta yerine koydu ve şöyle dedi:
- “Kaplumbağa Efendi, eğer tencereye düşmeden sopa boyunca yürümeyi başarırsan seni serbest bırakacağım.”

Bilge bir hayvan olan kaplumbağa, adamın dediğini yapmadığı takdirde çorba olmaktan başka seçeneği kalmadığını görüyordu. Kaynar su üstünde attığı her adımda bir sağa bir sola sallansa da bütün dikkatini topladı ve kan ter içinde tencerenin öbür ucuna vardı.

Adam, olayı şaşkınlıkla izledikten sonra, hayranlıkla ellerini çırptı:
- ''Aferin sana'', dedi, ''haydi tekrar dene bakalım!''

Yazar bu hikâyeden şu dersi çıkarıyor:

“Bir diktatörün kurallara saygı göstereceğini umarak onu memnun etmeye çalışmaktansa ona en baştan itaat etmemek daha iyi olabilir. Adam o takdirde hiçbir ilkeye sahip olmadığını da anlayacaktır...”

Osman AYDOĞAN   3 Eylül 2016



Hasta Siempre


‘’Hasta Siempre’’ okunuşu "asta siempre", anlamı; "sonsuza dek". Che Guevara'nın anısına yazılmış bir ağıttır. Küba'nın ‘’Guantanamera’’ ve ‘’Chan Chan’’ ile birlikte en tanınmış şarkılarındandır. Sözleri  Kübalı şarkıcı, gitarist, ozan ve besteci Carlos Puebla'ya, bestesi ise Şilili şarkıcı ve müzisyen Victor Jara'ya aittir. Victor Jara'nın muhtemelen bu eseri vıcık vıcık ortamlarda şarkının anlamını bilmeyenler tarafından dans edilsin diye bestelememiş olduğu düşünülmektedir. 

Şarkının ortaya çıkış süreci ise şu şekildedir:

Che Guevara devrimden sonra Küba’da bir müddet bakanlık yapar. Ancak bürokrasiden çabuk sıkılır. Ayrılır bakanlıktan ve komünist devrimleri sağlamak için önce Kongo sonra Bolivya’ya gider. Bir başka ihtimal de Fidel Castro ile olan fikir ayrılığıdır. (Castro Sovyetlerle yakınken, ülkenin iki numarası Che ise Sovyetlerden haz etmeyip Çin’deki komünizme yakın durur.)

Che, Fidel Castro’ya bir veda mektubu yazar. Bu mektupta parti başkanlığından, bakanlıktan, ordudan ve hatta Küba vatandaşlığından ayrıldığını yazmaktadır. Fidel’in şahsına yazılmış bu mektup ulusal radyodan okunarak halka duyurulur. Küba’da pek sevilen Che’nin vedası halkı oldukça üzer. (Bir rivayet aslında Che’nin bu mektubun kendi ölümünden sonra halka açıklanmasını istediğidir.)

Che mektubu “hasta la victoria, siempre” (zafere kadar, daima) sözleriyle bitirmektedir. Kübalı şarkıcı, gitarist, ozan ve besteci Carlos Puebla işte bu sözlerden etkilenerek ve esinlenerek bildiğimiz şarkıyı yazar. 

Şarkının ilk kaydı her ne kadar 1965 yılındaysa da iki yıl sonra 1967’de Che’nin Bolivya’da yakalanıp öldürülmesinden sonra çok daha popüler olmuştur. Şarkı günümüze kadar 200 civarında şarkıcı veya grup tarafından yorumlanmıştır.

Bunları arasında en güzeli bu ağıtın söz yazarı Carlos Puebla’ya aittir. Marş gibi bir parça olmasına rağmen usul usul söyleyerek Puebla şarkıya sakinlik katar. Güzel olan diğerleri Compay Segundo, Maria Farantouri,  Violeta Parra, Silvio Rodriguez, Joan Baez, İnes Rivero, Pierre Barouh, Jan Garbarek ve Maria Carta’nın yorumlarıdır. Alman sanatçı Wolf Biermann’ın yorumu da dinlenilmeye değerdir. İran'lı müzisyen Mohsen Namjoo (Muhsin Namcu)  da yorumlamıştır. Türk sanatçı Ahmet Koç'un bağlama yorumu da dinlemeye değerdir.

Bunların dışında hepimizin bildiği Fransız sanatçı Nathalie Cardone popüler yorumu diğer isimlerini verdiğim yorumların yanında yavan kalır ama klipindeki görüntüler (Che'nin cansız bedeni,  Natalie Cardone’nin Kalaşnikof taşıması) ilginç gelse de Nathalie Cardone’nun bu yorumu bir devrime yakılan ağıtın popüler kültüre nasıl malzeme olduğu ve sömürüldüğü konusunda ilginç bir örnektir.

Nathalie Cardone’ye ait bu yorumda Küba Heyetinin Başkanı ve Sanayi Bakanı olarak Che’nin 1964 yılında Birleşmiş Milletlerde yaptığı bir konuşmada geçen "esa hora irá creciendo cada día que pase, esa hora ya no parará más" ( (Latin Amerika'daki uyanış ve gelmekte olan devrimleri kastederek) doğan her günle birlikte, bu dalga giderek yükselecek, bu dalga bir daha asla durmayacak... ) sözleri Che’nin kendi sesinden şarkının sonuna eklenmiştir. 

Aşağıdaki bağlantıda Nathalie Cardone'nin bahsedilen bu yorumu verilmiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=SSRVtlTwFs8

Bu şarkıyı bana Küba'nın Ankara Büyükelçisi Alberto Gonzales Casals’ın bir böyük Türk düşünürünün (!) Che Guevara hakkındaki sözleri üzerine verdiği demeci anımsattı:  ‘’Düşmanımız bile böyle demedi. Che Guevara Atatürk okurdu. Che Guevara sadece Küba değil, Latin Amerika'nın siyasi ve tarihi mirasının parçasıdır.’’

Şarkıyı en güzeli orijinal diliyle dinlemek ama size sözlerini Türkçe veriyorum:. Sözlerini en iyisi kendi dilimizdeki çeviriyi vermek:

Biz seni sevmeyi 
tarihin yükseklerinden öğrendik 
cesaretinin güneşi 
ölümü kuşattığında (pusu kurduğunda) 

İşte burada (duruyor) 
tatlı varlığının 
kalbe sıcaklık veren saydamlığı 
kumandan Che Guevara 

(Nakarat)

Şanlı ve güçlü elin 
tarihe ateş açar 
bütün Santa Clara (halkı) 
seni görmek için uyandığında 

(Nakarat)

Rüzgarı yakarak gelirsin 
bahar güneşleriyle.. 
gülüşünün ışığıyla 
bayrağı dikmek için 

(Nakarat)

Devrimci aşkın 
seni yeni bir davaya götürüyor 
ki orada senin kurtarıcı kolunun 
gücünü (sıkılığını) bekliyorlar 

(Nakarat)

Biz mücadelemize devam edeceğiz 
tıpkı sen yanımızdayken olduğu gibi 
ve Fidel'le sana diyoruz ki 
sonsuza kadar, komutan 
(İspanyolca kelime oyunu: 'Fidel' hem Fidel Castro'yu kastediyor hem de 'sadakatle' anlamına geliyor burada) 

(Nakarat)

Osman AYDOĞAN  1 Eylül 2016

 



Yaklaşık dört yıl önce yazdığım bir yazım... 
O günden bugüne ülkede çok şey değişti gibi gözükse de aslında hiçbir şey değişmediğinin kanıtı bu yazım... 
Sanki bu yazımı bugün yazmışım gibi:

Ahmakların Seferi

Osman AYDOĞAN, 24 Aralık 2012

Malum, Türkiye’nin son yıllarda aklı karıştı… Veya daha doğrusu karıştırıldı… Şu gerçeği öncelikle kafamızı kuma gömmeden net bir şekilde görmeliyiz; Batı'nın (ABD ve AB diye ayırmadan) bu bölgede tarihsel bir amacı vardır ve o da şudur; ‘’Bölgedeki Türki, Farsi ve Arabi unsurların arasına bir de ‘’Kürdi’’ unsuru eklemektir.’’ Bu heves Sevr’de gerçekleşmek üzereyken kursaklarında kalmıştı. Batı’nın Atatürk’ü sevmemesinin ve O’nu din düşmanı gibi göstermesinin en büyük nedeni budur. Diğer nedenleri de Atatürk’ün antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı olmasıdır.

***

Süreç uzun, ayrı bir yazı konusu, gelelim günümüze;

Tabii ki ABD ve AB desteği ile PKK’nın amacı bölgeye bu ‘’Kürdi’’ unsuru monte etmektir. Bu amacın adı da sözde ‘’Büyük Kürdistan’’dır. Sanmayın ki sözde Kürdistan kurulunca ülkenin Batısında kalan Kürtler de buraya gidecekler ve sorun bitecektir… Ülkenin Batısında kalan Kürtlere düşünülen ise onlara azınlık statüsün verilmesidir.

Bunun aşamaları ise;

Sırasıyla kültürel haklar, siyasi haklar (demokratik haklar adı altında), özerklik, federatif yapı ve sonunda da ‘’Bağımsız Büyük Kürdistan’’. Bu aşamalarla paralel olarak benzer süreçleri komşu ülkelerde gerçekleştirmek.

Bu süreç Irak’ta başarılı oldu. Orada şimdilik adı ne olursa olsun özerk bir Kürdistan var… Şimdi ise sıra Suriye’de... Daha sonra da İran ve Türkiye… BOP, GBOP gibi projeler bu süreci gerçekleştirmek için üretilmiş tezgâhlardır.

Bu büyük amaç doğrultusunda; PKK ile beraber ABD, AB, Barzani tayfası, İran PEJAK’ı, Suriye PYD’si ve ülkemiz içindeki PKK uzantısı siyasi oluşumlar ittifak halindedirler.

Burada ironi olan ise Türkiye’nin hem kendi ülkesinde, hem de komşu ülkelerde bu süreci kolaylaştırır bir hareket içinde olmasıdır. (BOP’un Eşbaşkanı, Irak’ın ve Suriye’nin bölünmesine katkı) (Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün öngörüsü: ‘’Memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.’’)

***

ABD’li yazar Diana Johnstone'in özgün ismi "Fool's Crusade; Yugoslavia, NATO and Western Delusions" olan ve 2002 yılında yayınlanan kitabı ülkemizde ''“Ahmakların Seferi: Yugoslavya, NATO ve Batı’nın Aldatmacaları” ismiyle 2004 yılında Bağlam Yayınları’ndan yayınlanmıştı.

Kitapta AB ve ABD’nin ‘’Demokratikleşme’’ baskısıyla Yugoslavya meclisinden çıkarılan yasalara dayanarak Slovenya ve Hırvatistan’ın nasıl bağımsızlığına kavuştuğu anlatılır.

Yazar, kitabında emperyalizmin Balkanlar’daki iç yüzünü gösterirken azgın bir milliyetçilikle Yugoslavya’nın çözülüşünde önemli bir rol oynayan Miloseviç yönetiminin günahlarını görmezden gelir.

Yazar, esas olarak eserinde Sıpları savunsa da kitapta adı geçen ‘’Yugoslavya’’ yerine ‘’Türkiye Cumhuriyeti’’ konarak okunursa ortaya Yugoslavya ile bire bir örtüşen dehşet verici bir tablo çıkmaktadır. Yugoslavya’da olduğu gibi AB uyum yasaları ülkemizde terörle mücadelede zafiyet yaratmış, bölünme arzularını beslemiştir. Son olarak yeni yasalaşan Büyükşehir Yasası bu çerçevede hazırlanan, AB’de ve Oslo’da altyapısı hazırlanan ve Türkiye’yi federatif yapıya götüren bir yasadır.

Kitap eski Yugoslavya’da olanları anlatırken sanki Türkiye’de de olacakları anlatmaktadır.

Almanya Dışişleri eski Bakanı Hans Dietrich Genscher’in ‘’Yugoslavya’da uygulanan modelin Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesi için de uygulanabileceği’’ küstah söylemi umarım unutulmamıştır.

***
Ülkemizde memleket dâhilinde iktidara sahip olanlar aslında ABD, AB ve PKK’nın bu amacını görmediler değil, gördüler. Ancak teşhis ve tedavide tamamen yanlış bir yol seçtiler. (Tabii ki teşhis yanlış olunca tedavi de yanlış olur) Anayasa'da evrensel boyutlarda tanımlanmış ''Türk kimliğini'' anlayamadılar. ''Türk'' ifadesini etnik bir alt kimlik olarak yorumladılar.

Sandılar ki ‘’dini söylem ve eylemler’’ bu gidişi durduracak…  Sandılar ki bu büyük amacı dini söylem ve eylemleri kullanarak bir noktada durduracaklar... İslam dünyasının bin yıldan beri birbirini yediğini, birbirini mezhepler ve tarikatlar yolu ile yiyerek bin parçaya bölünmüş olduğunu göremediler…

PKK ile müzakereye başladılar… Oslo’da PKK ile masaya oturdular… ‘’Kürt açılımı’’ tamamen bir PKK bildirgesi idi, zaten içini bir türlü dolduramadılar. ‘’Habur’’ tamamen bu açılımın bir gereği idi, ancak karşılıklı olarak süreci yönetemediler. Seçim vardı önlerinde, seçime doğru sorun çıkmasın diye müzakerelerde tavizkâr davrandılar. Zafiyet ve güçsüzlük görüntüsü vererek karşı tarafa ‘’amaca ulaşıyorsunuz, dayanın’’ mesajını vererek beklentiyi ve de terörü artırdılar.

Bunlara paralel olarak siyasi iktidar; hem belli gruplara mesaj vermek ve onları tatmin etmek hem de bu müzakerelerin gereği olarak hem de siyasi bir kin ve intikam aracı olarak uyduruk belgelerle ve PKK elebaşlarının gizli tanık adıyla ifadeleriyle PKK ile mücadele edecek olan TSK’nın mücadele, azim, güç, heves, moral ve iradesini kırdılar.

Aynı zamanda BOP veya GBOP adıyla kendilerinin eşbaşkanı oldukları ve asıl amacının başlangıçta yazıldığı gibi bölgedeki Türki, Farsi ve Arabi unsurların arasına bir de ‘’Kürdi’’ unsuru eklemek olan sürece gerek fiziksel ve gerekse de ideolojik olarak dur diyebilecek bir gücü etkisiz hale getirdiler.

***

Seçim sonucu sıra Anayasa’da idi. Sivil Anayasa diğer partilere atılan bir yemdir. Antidemokratik yasalar (Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu, ÖYM Kanunu gibi) yerinde dururken Anayasa değiştirmenin hiçbir anlam ve amacı yoktur. Sivil Anayasa’dan maksat mevcut Anayasa’nın ilk üç maddesinin değiştirilmesidir. Yaz dönemindeki terör dalgasının amacı da bu süreci hızlandırmak içindi.

Demokratik veya değil, Anayasa’da herhangi bir şekilde özerklik ifadesinin veya etnik bir kimliğin yer alması ülkenin kesin bölünmesi ve bu tasarlanmış büyük sürecin hızlandırılması anlamını taşıyacaktır…

***

Şu bir gerçektir ki Türkiye’de özerk Kürdistan gerçekleşmedikçe PKK silahlarını susturmayacak, baltalarını gömmeyecektir… PKK, silah bırakmayı ancak beli kırılınca kabul edecektir. Teröre karşı mücadelede bu gerçek gözardı edilmeden politika üretilmemesi gerekirken ne yazık ki bu husus dikkate alınmadan politikalar belirlendi…

***

Bu arada bilerek veya bilmeyerek dış siyasette de büyük yanlışlar yapıldı. Azeriler dışlanıp Ermeni açılımı yapıldı… Irak Türkmenleri unutulup Barzani’ye kucak açıldı Irak’a ise düşmanlık yapıldı… Araplara yaranacağız diye Yahudi aleyhtarlığı yapıldı, ancak icraatta hep İsrail’e yarar politikalar uygulandı… ABD’ye taşeronluk aşkına Suriye’ye cephe alındı, Suriye’nin iç işlerine karışıldı… Terörle mücadele edilirken bütün dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği Hamas’a kucak açıldı...Hamas’a kucak açılırken Kıbrıslı Rumlara çiçek, Kıbrıslı Türklere ise taş atıldı… Başlangıçta İran’a kucak açıp AB’ye sırt dönüldü… Sonra da İran’a karşı İsrail için ülkemizde füze radarları kuruldu…

Şimdi de Suriye bahane edilerek muhtemel bir İran-İsrail (ABD) savaşında İsrail’i korumak için parasını da bizzat ödeyerek Patriotlar getirildi... Bu Patriot füzeleri ve Malatya’ya yerleştirilen radarlar nedeniyle İran ve Rusya’ya karşı da cephe alındı.

***

Bir başka açıdan bakarsak:

İsrail’in baş düşmanı ve Filistin’in en büyük destekçisi Saddam’lı Irak idi… ABD Saddam’ı ve Irak’ı yok ederken ABD’ye en büyük desteği AKP Hükümeti sağladı. Dolayısı ile AKP Hükümeti İsrail’in baş düşmanının ortadan kaldırılmasında en büyük katkıyı sağlamış oldu.

İsrail’in ikinci baş düşmanı ve Filistin davasının yılmaz savunucusu Kaddafi idi… ABD tarafından Kaddafi ortadan kaldırılırken ABD’ye yine en büyük desteği AKP Hükümeti verdi. Dolayısı ile AKP Hükümeti İsrail’in ikinci baş düşmanının da ortadan kaldırılmasında en büyük katkıyı sağlamış oldu.

İsrail’in yine en büyük düşmanı Suriye idi. Suriye’ye karşı İsrail’in bile cesaret edemediği düşmanlığı AKP Hükümeti yapıyor.

Muhtemel bir İran – İsrail (ABD) savaşında İsrail’i korusun diye Malatya’ya radar, Güneydoğu illerine Patriot füzeleri yerleştiriliyor.

Bir de pek bir kimsenin dile getirmediği bir husus var: 2006 yılında Lübnan’ın güneyine (İsrail’in kuzeyine) kuvvetli bir Türk istihkâm birliği gönderildi. Bu kuvvet halen Lübnan güneyinde bulunmaktadır ve görev süresi de her altı ayda bir TBMM’inde uzatılmaktadır. Hergün Güneydoğu’da mayına basan askerlerimizi şehit verirken mayın temizleme kabiliyeti olan bu istihkâm birliği Lübnan’dan sızıp İsrail’e saldıracak olan Hamas’a karşı İsrail’i korumaktadır.
Şimdi aklı ve izanı olan birisinin gelip de şu meşhur ‘’One minute’’ kayıkçı kavgasının ne olduğunu izah etmesi gerekir.

***

Dış siyaset zikzakları sevmez, güvenli bir dış siyaset doğrusal bir çizgi üzerinde gitmek ister. Bütün stratejisiler bunu böyle ifade ederler.

Ciddi bir devlet yönetiminde bir günce ‘’NATO’nun Libya’da ne işi var’’ diye kükrerken, bir gün sonra süt dökmüş kedi gibi Libya’ya karşı düzenlenen Haçlı Seferinde ABD’den sonra en büyük deniz ve hava gücü gönderilmez... Devlet adamlığında dün Suriye ile ortak bakanlar kurulu toplantısı yaparken, bugün Suriye’ye karşı düzenlenen Haçlı Seferinde maşa olarak kullanılmaz…

Derinlikli bir stratejide dün komşularla sıfır sorun diye yola çıkıp bugün bütün komşularla kanlı bıçaklı olunmaz…

***

Bütün bunlar tarihin aktörü ve tanığı Ebû Müslim Horasanî’nin Emevîlerin yıkılışı ile ilgili ve her türlü ittifaklar konusunda bir strateji ilkesi olan şu sözünü hatırlatıyor: ''Onlar; zararından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Düşmanlarını kazanmak için yakınlarına aldılar. Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi, uzakta tuttukları dostları da düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu.''

***

Floransalı siyasetçi ve yazar Niccolo Machiavelli tarafından yazılmış politika hakkında bilimsel bir inceleme olan ’’Prens’’ herkes tarafından bir daha ve daha dikkatli okunmalıdır diye değerlendiriyorum. (Prens, Niccolo Machiavelli, Can Yayınları, 2010)

Tabii ki öncelikle memleket dâhilinde iktidara sahip olanlar okumalı ki, yakın bir gelecekte Pers Kralı Darius karşısında Lidya Kralı Krezüs gibi ‘’Solon, Solooooon’’ diye feryat etmesinler…

***

Hükümetin nereye sefer yaptığını anlaması için en azından dışişleri bakanının ABD’li yazar Diana Johnstone'in “Ahmakların Seferi’’ isimli kitabını bir zahmet okuması gerekir…

Osman AYDOĞAN  31 Ağustos 2016




SAVAŞ ALANINDA YAPILAN BARIŞ SÖYLEVİ

Mustafa Kemal Atatürk, savaş ve askerlik anılarını konuşmaktan hoşlanmaz, bu konular açıldığında, soruları kısa yanıtlarla geçiştirirdi. Yalnızca, 1924 yılı 30 Ağustosunda, Dumlupınar’a geldi ve burada bir buçuk saat süren, anlamlı ve duygulu bir konuşma yaptı.

Başkomutanlık Savaşı’nın geçtiği alanda söylediği sözler, yalnızca savaşa ait duyguların dile getirilmesi değil, onunla birlikte tarihe aktarılan kalıcı bir belgeydi. Bu söylevle, Türk ulusuna ve gelecek kuşaklara olduğu kadar, dünyanın ezilen uluslarına sesleniyor, onları “dünyanın despotlarına” karşı bağımsızlık ve özgürlük savaşına çağırıyordu.

Konuşmasının başında, Türk ulusunun bu büyük savaşta, kendisini başkomutanlığa layık gördüğü için duyduğu mutluluğu dile getirir: “Bu görevin mutlu anısını, ulusuma duyduğum minnetle, ömrüm oldukça övünerek saklayacağım”

Daha sonra, “gerçek niteliği bugünkü açıklamalardan çok, yarın, tarihin yargıçları olan araştırmacıların incelemeleriyle, daha iyi anlaşılabilecektir” dediği Dumlupınar Meydan Muharebesi’nin aşamalarını, kendine özgü biçemiyle anlatır. Sıradan bir düz yazı söyleminden çok, destansı bir anlatıma benzeyen bu bölüm, Şevket Süreyya Aydemir’in tanımıyla, “savaş alanında yapılan bir barış söylevi, savaş edebiyatının bir şaheseridir.”

Afyon Ovası’nı ve onu çevreleyen tepeleri, göstererek, iki yıl önce yaşananları şöyle anlatır:

“Güneş mağribe (batıya) yaklaştıkça, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda seziliyordu. Biraz sonra, cihanda büyük bir yıkım olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu yıkım gerekliydi; karanlıklar içinde bu çöküntü olmalıydı. Semanın karardığı bir anda, Türk süngüleri, düşman dolu şu sırtlara hücum ettiler. Karşımda artık bir ordu, bir güç kalmamıştı. Tümüyle mahvolmuş, perişan bir kılıç artığı kitle bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi, korku ve dehşet içindeki bu şekilsiz kitle, acınası bir yığın halinde kaçmak için yer arıyordu. Artık gecenin koyulaşan karanlığı, sonucu gözle görmek için, güneşin doğudan yeniden doğmasını zorunlu kılıyordu…”

Söylev, ertesi gün savaş alanını gezerken karşılaştığı görüntüleri aktararak sürer ve “gerçek bir mahşer manzarası” olarak tanımladığı savaş alanını, aynı görkemli anlatımla betimler ve savaşın felsefesini yapar:

“Ertesi gün savaş alanını dolaştığımda, ordumuzun kazandığı zaferin büyüklüğü, buna karşılık düşman ordusunun uğradığı yıkımın korkunçluğu, beni çok duygulandırdı. Şu karşı ki sırtların arkasındaki bütün düzlükler, bütün dere yatakları, gizli kapaklı her yer; terk edilmiş toplar, sayısız araçlar, donanımlar, bunların arasında yığın yığın ölüler ve toplanıp götürülmekte olan kafileler halindeki tutsaklarla, gerçekten bir mahşeri andırıyordu...

Savaşlar, hele meydan savaşları, yalnızca iki ordunun karşı karşıya gelip çarpışması değildir; ulusların çarpışmasıdır. Savaşlar, ulusların bütün varlıklarıyla; teknik alandaki başarılarıyla, ahlaklarıyla, kültürleriyle, erdemleriyle, kısacası gözle görünür görünmez bütün güç ve varlıklarıyla, her türlü araç ve olanaklarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Savaş alanında çarpışan ulusların, gerçek güçleri ve değerleri ölçülecek demektir. Sonuç, yalnız gözle görünür güçlerin değil, bütün güçlerin, özellikle ahlaktan ve kültürden gelen güçlerin üstünlüğünü ortaya koyacaktır..

Tarih; başlarındaki taht sahipleri ya da hırslarını yenemeyen politikacılar elinde, birtakım boş ve yersiz isteklere oyuncak olmuş istilacı orduların, istilacı ulusların uğradığı, buradaki gibi korkunç sonuçlarla doludur.”

Dumlupınar Söylevi’nin sonraki bölümlerinde; tutsaklığa karşı çıkan ulusların artık yenilemeyeceğini, bunu başaracak bir gücün artık olmadığını, 30 Ağustos’un dünya tarihine yön veren bir savaş olduğunu açıklar ve Türk ulusuna geleceğe yönelik önermelerde bulunur:

“Tutsak olmak istemeyen bir milleti, esareti altında tutmayı başarabilecek kadar güçlü zorbalar, artık dünya üzerinde kalmamıştır. Türk milleti burada kazandığı zaferle, gösterdiği azim ve irade ile bu gerçeği tarihin sinesine çelik kalemle yazmış bulunuyor... Türk yurdunu ele geçirmek düşüncesini, Türk’ü tutsak etme isteğini, toplumsal amaç haline getirenlerin, hak ettikleri sondan kurtulamadıklarını burada gözlerimizle gördük... Bir ülkeyi ele geçirmek, o ülkede yaşayanlara egemen olmak için yeterli değildir. Bir ulusun ruhu ele geçirilmedikçe, bir ulusun yaşama isteği gevşeyip kırılmadıkça, o ulusa boyunduruk vurulamaz.

Yüzyılların yarattığı ulusal inanca, güçlü ve sürekli ulusal dayanışa, hiçbir güç karşı duramaz... Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son parçası 30 Ağustos, çok parlak zaferlerle dolu, Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Burada kazanılan zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir yön vermede bu kadar etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum.

Açıktır ki, yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı; ölümsüz yaşamı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu semalarda uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır. Burada temelini attığımız bu anıt, Türk yurduna göz dikenlere, Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, saldırısını, güç ve kararlılığındaki kesinliği ve keskinliği hatırlatacaktır...

Ulusal egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, tahtlar taçlar yanar, yok olur. Ulusların tutsaklığı üzerine oturtulmuş devletler, her yerde er geç yıkılacaktır... Avrupa’nın ortasından, Doğu’nun öbür ucundaki binlerce yıllık ülkelere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini daha iyi anlarız...

Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler, çok şeyler düşünmüşler, ancak bir şeyi düşünmemişlerdir. Türkiye’yi düşünmemişlerdir. Bu düşüncesizlik yüzünden, Türk yurdunun, Türk ulusunun uğradığı zararları, ancak bir tek davranışla giderebiliriz. Türkiye’de Türk’ten başka bir şey düşünmemek.

Bunca acıya katlanıp yıkımlara uğradıktan sonra, Türk artık öğrenmiştir ki, bu yurdu yeniden kurmak ve orada mutlu ve özgür yaşayabilmek için egemenliği hiç elden bırakmamak ve evlatlarını Cumhuriyet bayrağı altında, örgütlü ve bilinçli bulundurmak gerekir. Refah ve mutluluğa ancak bu davranışla ulaşabiliriz.

Ulusumuzdaki güçlü karakter, sarsılmaz inanç, ateşli milliyetçilik; ekonomik gelişmeyle gerektiği gibi güçlendirilmelidir. Ekonomik olarak zayıf bir bünye, yoksulluktan, sefaletten kurtulamaz; sosyal ve siyasal felaketlerden yakasını kurtaramaz...

Bugün, insanca yaşamanın koşulları bütün kesinliği ile ortaya çıkmıştır. Bu koşullara aykırı söylemler, artık doğruluk, iyilik ve inanç ilkeleri sayılamaz. Gerçek belirdi mi, yalan ortadan kalkar. Akla aykırı uydurma şeyler, kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselme ve gelişmeye istekli milletimizin sosyal devrim adımlarını kesmek, küçültmek isteyen engeller ortadan kaldırılmalıdır.

Son sözlerimi, yalnızca ülkemizin gençlerine yöneltmek istiyorum… Gençler! Geleceğe güvenimizi güçlendiren ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitimle, bilgiyle, insanlıktaki üstün niteliklerin, yurt sevgisinin, düşünce özgürlüğünün en değerli örneği olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz..”

30 Ağustos Zafer bayramımız Kutlu olsun sevgili arkadaşlar...

Osman AYDOĞAN  30 Ağustos 2016



YERALTINDAN NOTLARI
Dostoyevski’nin, “Yeraltından Notlar” isminde güzel bir kitabı var (hangisi güzel değil ki?) (Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, Yeraltından Notlar, Can Yayınları / Roman Dizisi, İstanbul, 2011)
Bu kitap Dostoyevski'nin Camus dahil olmak üzere birçok Batılı düşünürü varoluşçu anlamda etkilemiş bir klasik olarak kabul edilen kısa romanıdır. Nietzsche kitap için “Yeraltından Notlar, hakikati kanla haykırır” der. Kitap aslında Dostoyevski'nin Rus aydınına karşı seslendirdiği haklı sitemdir. Kitap 1864 yılında Petersburg'da basılmıştır.
Kitap; ‘’Ben hasta bir adamım... Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben’’ diye başlar. Kitap, okuruna "yeraltı" diye adlandırdığı bir ruh halinden seslenen kahramanın uzun, çılgınca söyleviyle bu şekilde başlar. Ardından, bu ahlakçı, uyumsuz, dürüst kişinin yaşadığı bir aşağılanma olayı anlatılır.
Dostoyevski’nin, “Yeraltından Notlar”ında, “insanın en iyi tanımlaması” diyerek şu saptamayı yapar: “İki ayaklı nankör bir yaratık. Hepsi bu kadarla kalsa gene iyi. Çünkü böylece en büyük kusuru unutulmuş olurdu. İnsanın en büyük kusuru, erdemsizliğidir. Erdemsizlik ve buna bağlı olarak ölçüsüzlük. Ölçüsüzlüğün erdemsizlikten ileri geldiği çoktandır bilinen bir gerçektir.”
Ve kitabın başka bir yerinde de şöyle devam eder: "İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüzkarası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız."
Kitaptan beğendiğim birkaç cümle:
"Ben, sizlerin yarım yamalak bıraktığı şeyleri sonuna kadar götürdüm. Sizler, korkaklığınıza ‘ölçülü davranış’ kılıfını geçirip, onunla teselli buluyorsunuz. Şu halde, sizlerden daha gerçek bir hayat sürüyorum ben."
"Ciddi ciddi konuştuğumuz halde bana önem vermek istemiyorsanız öyle olsun. Yalvaracak değilim. Nasılsa yeraltım var."
"Umutsuzluk en yakıcı zevktir, özellikle içinde bulunduğun durumun çaresizliğini açıkça kavramışsan. Tokadı yiyince, bilinç öyle bir ezilir ki pestile döner."
"Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım."
‘’Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?’’
"İki kere iki çekilmez bir şey. İki kere iki dört, bana sorarsanız bir küstahlıktır. İki kere iki dört ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün yetkinliğine inanırım ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir."
"Acı çeken kimse inlemekten zevk alır; almasa inlemesini pekala tutardı."
"Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık."
"Bir de bakarsınız, asıl amaç uçup gitmiş, sebepler toz olmuştur; suçlu ele geçmemektedir, aşağılanma aşağılanmadan çıkıp diş ağrısı cinsinden kaderin cilvesi haline gelmiştir. Yapacağın tek şey kalıyor, o da duvarı daha sert yumruklamak."
"Umutsuzluk en yakıcı zevktir, özellikle de içinde bulunduğun durumun çaresizliğini açıkça kavramışsan.’’
Aslında Dostoyevski bu kitapta kendini anlatmış gibi gözükse de çoğumuz böyleyiz böylesiniz demek istiyor…
Hani, bu kapalı, sisli, puslu, at izinin it izine karıştığı bu günlerde bu pazar günü okuyacak bir şeyler arıyorsanız dedim…
Osman AYDOĞAN  30 Temmuz 2016




İHTİYARLIK


Romalı devlet adamı Marcus Tullius Cİcero’nun (yeni basımı var mı bilmiyorum) 1951 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasından yayınlanan bir kitabı var: “İhtiyarlık”

Kitapta ihtiyarlığı korkulu yapan dört sebepten bahsedilir: Birincisi insanı işlerden uzaklaştırması, ikincisi güçten düşürmesi, üçüncüsü pekçok zevkten mahrum etmesi, dördüncüsü ölüme yakın oluşu...

Çiçero bu kitabında der ki:

“İhtiyarlar gençlerin yaptığı işleri yapamazlar ama çok daha büyük, çok daha iyi işler görürler. Büyük işler kuvvet veya çeviklikle değil, düşünce, söz geçirme, ortaya doğru fikirler koyma ile başarılır. İhtiyarlar bu meziyetlerden mahrum olmak şöyle dursun, onları arttırmışlardır.”

Yaşlandıkça hafıza zayıflar derler. Çiçero’nun savunması ise şöyle: “İhtiyarların alacaklarını vereceklerini unuttuklarını hiç duymadım. Bir ihtiyarın hazinesini gömdüğü yeri unuttuğunu da”

Ölüm korkulacak bir şey değildir Çiçero’ya göre. Doğal bir sondur. Umutsuzluğa gelince: ‘’Ne kadar yaşlı olursa olsun bir yıl daha yaşayabileceğini düşünmeyen var mıdır?’’

İhtiyarların zamanla zevk aldıkları konuların azalmasına gelince. ''Olup biteni arka sıradan seyretmenin de zevki vardır'' diyor Çiçero... Üstelik: “Maddi zevk tabiatın insanlara verdiği en meşum beladır. Bu zevki elde etmek için doymak bilmez arzular itidalden uzak olarak alevlenir. Vatana ihanet etmeler, devleti yıkmalar, düşmanlara gizli görüşmeler hep ondan çıkar, şehvetin göze aldırmadığı hiçbir cürüm, hiçbir kötü hareket yoktur.”

Özetle der ki Çiçero; ‘’Yaşlanmaktan korkmayın’’... ‘’Keyfini sürmeye hazır olun...’’

Ama bu kitapta bir sözü var ki Çiçero'nun tüm yaşlıların ve de tüm gençlerin üzerinde düşünmesi gerekir:

''Bilmem ama, bana öyle geliyor ki, umumiyetle, bir insan her şeyden hevesini aldı mı, hayattan da aldı demektir. Çocukların kendilerine göre hevesleri vardır; gençler onların eksikliğini duyar mı? Yeni yetişmeye başlayanların da hevesleri vardır, orta yaş denilen çağda onlar artık aranır mı? Bu çağın da hevesleri vardır ve bunları ihtiyarlar aramaz. İhtiyarlıktaki hevesler en son heveslerdir. Öncekiler gibi onlar da gelir geçer ve o zaman hayata doymuş olmak ölüm vaktinin tam olduğunu gösterir.''

Ve devam eder kitabında Çiçero:

''Bize verilen ömür ne kadar olursa olsun, memnun olmak lazım. Bir aktörün hoşa gitmesi için piyesin bitmesine hacet yoktur, oynadığı perdede beğenilmesi yeter; işte bilge bir insan da hayatın sonuna kadar yaşamak zorunda değil, çünkü bir ömür, kısa da olsa, iyi ve şerefli bir tarzda yaşamaya yetecek kadar uzundur.''

Bir yerde de kitabında şunu söyler Çiçero:

''İnsan çok yaşayınca görmek istemediği bir çok şeyi görür.''

Ve sanırım şu son sözü de kitabında günümüz Türkiye'si için söylemiş Çiçero:

''Şair Naevius'un Ludus'unda şöyle bir sual sorulur: 'Baksanıza, nasıl oldu da o koca devleti öyle yıkı verdiniz?'. Verilen türlü cevaplar arasında başlıcası şudur: 'Yeni yeni hatipler türemişti, kafasızdılar, cahildiler.' ''

Osman AYDOĞAN  29 Temmuz 2016




Halil İNALÇIK

Bugün (25 Temmuz 2016) Türkiye Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Tarık Zafer Tunaya’dan sonra bir büyük tarihçisini daha kaybetti. Asaletin, bilginin, kültürün vücut bulmuş haliydi. 1916 doğumlu ve Kırım Tatarlarındandır. Allah’tan rahmet diliyorum.

Okuduğum en güzel kitabı olan "Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar" (Türk Tarih Kurumu, 2014) isimli kitabı bana göre kendisinin en önemli eseridir. Bu büyük zatı tanımak için Emine Çaykara’nın, tarihçi ile yaptığı ve kitap haline getirdiği söyleşiyi okumanızı isterim. (Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005)

Kendisi “Şeyh-ûl Müverrihîn” dir (Tarihçilerin Şeyhi), kendisi ''Kutb-ûl Müverrihîn”dir (Tarihçilerin Kutbu) . Hocaların hocasıdır. Osmanlı tarihi duayenidir. İlber Ortaylı gibi bir tarihçi yanında el pençe divan dururdu.

20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi (Cambridge International Biographical Center) Halil İnalcık’ı, dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösterir.

Osmanlı İmparatorluğu tebaasına mensup olarak doğmuş olmaktan gurur duyan bir Osmanlı tarihçisidir. Mustafa Kemal'den ‘’Halaskâr Gazi’’ diye bahsederdi.

Bir makalesinde Yusuf Has Hacib'in şu sözlerine yer verir: ‘'Ülkeyi elde tutmak için çok asker ve ordu lâzımdır, askeri beslemek için de çok mal ve servete ihtiyâç vardır, bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir, halkın zengin olması için de doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır. Dördü birden ihmal edilirse beylik çözülmeye yüz tutar.'’

Bir makalesinde de şunu yazar: "...ideal devletin dayandığı kilit kavram adâlettir."

Bir yazısında da şu uyarıda bulunur: "Bu memlekete ve geleceğine güvenerek çok çalışmalı. Esas mesele fikir zenginliğidir. O yüzden ne olursa olsun fikir hürriyetini muhafaza etmek gerekiyor."

Aynı zamanda şairdir de. Aşağıda 17 yaşında iken yazdığı bir şiiri sunuyorum:

Hayal-i çeşmine dalar gözlerim
Gözünde okurum imay-ı aşkı
Yanar hasretlerim, tüter sözlerim
Harabezar eder me'vay-ı aşkı

Bilmem beyhude mi yanar mı bu gönlüm
Yaralanır kanar, kanar bu gönlüm
Sevday-ı zülfünü anar bu gönlüm
Ben şimdi buldum manay-ı aşkı

Şimdi Osmanlı ve Türk tarihi yetim kalmıştır.

Ölümüyle demirin tuncuna, tarihçinin Kadir Mısırlıoğlu denen şarlatanına kaldık. Milletimizin başı sağolsun.

***

Kendisini methetmek haddimi aştığı için hakkında söylenenleri kısaca aktarıyorum:

“Onun çalışmalarını çıkarın, Osmanlı tarihinde hiçbir şey kalmaz.”
Prof. Mark L. Stein

“Hoca, Fransızca yazar. İngilizce malum, Almanca en çetrefil metinleri hiç tercümansız ve hatasız okur. Chicago’dayken 50 yaşındaki Halil İnalcık eski Fiorentine metinleri okuyordu. Dil öğrenmeyi de ayrıca çok teşvik eder. Beni ‘Fransızca, İtalyanca bilmeyen tarihçi olamaz’ diye adeta haşlamıştır.”
Prof. İlber Ortaylı

“Bilgisinin çağları kapsayan genişliğine ve tarihin çeşitli alt dallarına hakimiyetine hayranım. Onun bulunduğu konuma bizim alanda başka kimse sahip olamamıştır.”
Prof. Suraiya Faroqhi

“Halil Bey, ABD bilim hayatına ve şahsi hayatımıza bir lütuftur. ”
Prof. Howard Reed

“Bir tarihçi olarak hiçbir şekilde abartmadan söyleyebilirim ki, onun ders ve seminerlerinde aldığım düzinelerce sayfa not, sahip olduğum en değerli şeyler arasındadır.”
Prof. Victor Ostapchuk

"Zamanın büyük alimleri vardır ama Halil İnalcık bütün zamanların büyük tarihçisidir" 
Bernard Lewis


Osman AYDOĞAN

Leylek yılanı nasıl avlar bilir misiniz?

Leylek havada uçarken bir yılan gördü mü hemen üzerine atılmaz. Bulunduğu yerden daha yükseğe çıkar. Çıkabileceği en yüksek noktaya geldikten sonra birden yılanın üzerine pike yapar. Yılanı belinden kaptığı gibi tekrar eski yüksekliğe çıkıp yılanı aşağı atar. Bu kadar yüksekten düşen yılanın beli kırılır, hayvan ölür. Leylek ölen yılanı alır, yesinler diye yavrularına götürür.

Ama bu her zaman böyle olmaz, leylek bazen üşengeçlik eder, yılanı yeterli yüksekliğe çıkmadan yere bırakır. Bu durumda yılan sadece bayılır. Yılanı öldü zanneden leylek, hayvanı alıp yuvasına götürür, ''alın seçin - pardon- alın yiyin'' diye yavrularına bırakır. Ana leylek yuvadan ayrılınca da, yılan yavru leylekleri yer.

Kim kimi yiyecek yaşayıp göreceğiz...

Osman AYDOĞAN  22 Mayıs 2016


KESER DÖNER SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER


Köylünün biri savaşa gitmiş, bir süre sonra da künyesi gelmiş. Köyün önde gelenleri toplanmış, dul karısına ne olacağını düşünmüşler. Kadıncağızı evlendirmeye karar vermişler.

Kadın evlendikten bir süre sonra, öldü sanılan köylü çıkagelmiş: ''Biz seni öldü sandık'' diyenlere, ''Yoo ölmedim. İşte buradayım'' deyince ortalık karışmış.

Sıkıntıyla gerçeği açıklamışlar ama köylü, ''Ben Cumhuriyetimi, -pardon - karımı isterim'' diye tutturmuş.

Kıssadan hisse: Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Öldü sandıklarınız yarın çıkıp geliverirler, mahcup olursunuz.

Osman AYDOĞAN  21 Mayıs 2016


19 MAYIS

Türkçemiz aziz bir dil… Başka hiçbir dilde olmayan kavramlar Türkçede var. Örnek ‘’bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ gibi, ‘’sevmek’’ ve ‘’sevinç’’ gibi, ‘’onur duymak’’ ve ‘’kıvanç’’ gibi.. Liste uzatılabilir..

‘’Bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ farklı anlamdadır. Bilirsiniz tarihi herkeslerden çok, gider tarih profesörü olursunuz, ama ‘’Tarih Bilinci’’niz yoksa bir koskoca hiçsiniz..

Neyse gelelim konumuza:

Önce 19 Mayıs nedir önce –bildiğimiz bir konu ama tekrar olsun- onu anlayalım:

Öncelikle 19 Mayıs; modern zamanların dünya tarihinde bir eşi daha görülmemiş bir Devrimin, Milli Mücadele’nin ve adına “Anadolu İhtilâli” de denilen bir başlangıcın tarihidir.

19 Mayıs; Batıdaki her türlü aydınlanma ve endüstrileşme girişimine sırt çevirerek, her türlü yeniliğe ‘’Gavur İcadıdır’’ diyerek karşı çıkıp kendi sonunu kendisinin hazırladığı bir imparatorluğun enkazı üzerinde ulus temeline dayanan yeni ve çağdaş bir devlet, bir Cumhuriyet kurmak için Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ayak bastığı gündür.

19 Mayıs; tarihi çok uzun bir geçmişe dayanan Türk ulusunun modern çağdaki kurtuluş atılımının başlatıldığı tarihtir.

19 Mayıs; tüm İslam dünyasının yüzüstü bıraktığı İbn-i Rüşt’ün yere düşen meşalesinin kaldırıldığı gündür.

19 Mayıs; Türk dünyasında aydınlanma mücadelesinin başladığı gündür…

Tarih bilinci olmayanların, aydınlıktan, aydınlamadan korkanların, Cumhuriyeti hazzetmeyenlerin 19 Mayıs’ı anlamaması kadar doğal bir şey yoktur…

Derdi zaten Nazım Hikmet “Kuvay-i Milliye Destanı”nda: 
''Ateşi ve ihaneti gördük’’

‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu ateşe ve ihanete karşı, karanlığa ve cehalete karşı bir kutsal isyandı.

İşte bu kutsal isyan; insanımıza insanlık, özgürlük, bağımsızlık, onur ve gurur getirmiştir. Bu hasletlere sahip olanlara bu bayram kutlu olsun…

Tarih bilinci olmayanların da zaten insanlık, özgürlük, bağımsızlık, onur ve gurur derdi olmaz...

İçeride; Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin, Yezid’in, Haccac bin Yusuf’un, Kutaybe bin Müslim’in yolunda gidenlerin, dışarıda; Papa II. Urbanus’un, Papaz Pierre L'Ermit’in, Godfrey de Bouillon'un, III. Konrad’ın, VII. Louis’in, Friedrich Barbarossa’nın, II. Filip’in, Richard’ın, II. Henry’nin, Papa III. Innocentius’un, II. Friedrich’in, IX. Louis’in, Sen Louis’in, I. Edwardi’nin, Bush’un ve Obama’nın müttefiki olanların 19 Mayıs diye bir derdi olmaz zaten...

Yaşayarak görüyoruz... ..

Osman AYDOĞAN  19 Mayıs 2016



19 MAYIS (2)

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk'ta Samsun'a çıkışını şu şekilde anlatır:

"1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve manzara: Türkiye Cumhuriyetinin içinde bulunduğu durum, Bütün komşularıyla sıfır sorun diye yola çıkılarak bütün komşularla kavgalı hale gelinmiş, T.C Ordusu Balyoz, Ergenekon vb. kumpas davalarıyla zedelenmiş, mevcut siyasi iktidarın uzun yılları boyunca, paralel yapı devletin her kademesine sızmış, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi çözüm süreci saçmalığına kandıranlar, başkanlık derdine düşmüşler. Hükumet aciz, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı, bu nedenle durduk yerde padişahın keyfi için başvekil değiştiriliyor. Birer vesileyle İŞİD denilen terör örgütünün canlı bombaları İstanbul'da, Ankara'da, Suruç'ta, Urfa, Maraş, Gaziantep'te katliamlara yol açmakta. Güneydoğu sınırı kevgire dönmüş durumda, İŞİD'li, PKK'lı, YPG'li gelen geçen belli değil. Güneydoğu'da iller ve ilçeler siyasi iktidarın göz yumması nedeniyle cephaneliğe dönmüş ve kale gibi tahkim edilmiş. Bu bölgeler terörden temizlenirken her gün beşer onar şehitler verilmekte. Bu durumda bile parlamento başkanlık ve başbakanlık derdine düşmüş. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Bundan başka, memleketin her tarafından Cumhuriyet düşmanları gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı."

Nazım Hikmet “Kuvay-i Milliye Destanı”nda şöyle derdi:

''Ateşi ve ihaneti gördük 
ve yanan gözlerimizle durduk 
bu dünyanın üzerinde. 
Suruç 2015 20 Temmuzda
Ankara 2016 10 Teşrinlerinde, 
Ankara 2016 17 Şubatında
İstanbul 2016 12 Ocakında
İstanbul 2016 19 Martında
ve Antep, Kilis, Hakkari, Adana , Van, Bingöl:: 
Mayıs ortalarından 
Haziran ortalarına kadar 
yani tütün kırma mevsimi, 
yani, arpalar biçilip 
buğdaya başlanırken 
yuvarlandılar... 
Diyarbakır, 
Cizre, 
Nusaybin, 
Hakkari: 
düşmüş 
dövüşüyordu... 
Ateşi ve ihaneti gördük. ''

‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu manzaraya karşı, bu ateşe ve ihanete karşı bir kutsal isyandı. İşte bu kutsal isyan; insanımıza insanlık, özgürlük, bağımsızlık, onur ve gurur getirmiştir.

Kutlu olsun.

Osman AYDOĞAN  20 Mayıs 2016


İMDAT, BU BİR ÇÖKÜŞ


Geçen günlerde ‘’Şirazeden Çıkmak’’ deyiminden yola çıkarak, bu deyimin manasını anlatmış ve yazımı ‘’Olanları görüyorsunuz. Memleketin ahvali (halleri) ortada. Nicedir toplum olarak en hafif deyimiyle şirazeden çıktık!’’ diye tamamlamıştım..

Toplumun hali aşağıda anlatacağım fıkradaki kadının hali gibidir:

Adam salondaki koltuğunda kahvesini yudumlarken, gazete okuyormuş. Eşi de yatak odasında etrafı topluyormuş. Derken içeriden eşinin sesi gelmiş. Kadın giderek yükselen bir sesle sayı sayıyormuş...

- Bir, iki, üç, dört... Yirmi, yirmi bir, yirmi iki...

Adam gazetesini bırakmış ve eşinin feryada dönüşen sayı saymasına hayretle kulak vermiş. Ve sonunda eşinin neyi saydığını ‘‘İmdat’’ diye bağırmasından anlamış...

Kadın ‘‘Otuz dokuz, kırk’’ dedikten sonra ‘‘İmdat, bu bir kırkayak’’ diye bağırmış.”

Şimdilik felaketleri sayıyoruz birer birer ne olduğunu anlamadan…

Herhalde kırka gelince anlayacağız kıyametin ne demek olduğunu.. 
Ve hep birden avazımız çıktığı kadar bağıracağız fıkradaki kadın gibi: ‘’İmdat, bu bir çöküş’’

Osman AYDOĞAN  18 Mayıs 2016



SYKES-PİCOT ANLAŞMASI


(Biliyorum yazılarımın uzunluğundan şikâyetçisiniz. Bu yazım pek uzun değil, sonuna kadar okumanızı isterim. - biliyorsunuz her yazım için de böyle bir talebim olmuyor-)

İngiltere ve Fransa arasında Çarlık Rusya’sının da dâhil olduğu Ortadoğu’nun paylaşıldığı iddia edilen 1916 tarihli Sykes-Picot anlaşmasının (16 Mayıs 1916) bugün 100. yıldönümü.

Ne yazık ki tarih bilmeyenler tarafından bu anlaşma (Sykes-Picot) temcit pilavı gibi karıştırılıyor. Hatta Kût-ül Ammâre ile de mukayese ediyorlar. (Temcit pilavını sevenler Sykes-Picot anlaşmasının Kût-ül Ammâre zaferinden 17 gün sonra yapıldığını dahi bilmezler.)

1915'te Arabistan Yarımadası'nı ele geçiren İngiltere’nin maksadı, Osmanlı'ya karşı ayaklanan Mekkeli Şerif Hüseyin'i destekleyerek Irak ve Filistin toprakları üzerinde kendisine bağımlı bir Arap devleti kurmaktır. Mekke Şerifi Hüseyin ile Mısır'daki Britanya Yüksek Komutanı Mc Mahon arasında böyle bir antlaşma gizli olarak imzalanır. Fransa böyle bir plana karşı çıkıp Britanya'ya baskı yaparak yeni bir antlaşma yapılmasını ister. Böylece Sykes-Picot anlaşması yapılır.

Anlaşmayı yazanlar Mark Sykes ve François Georges-Picot'tur, İmzalayanlar ise Edward Grey ve Paul Cambon'dur. Bu anlaşma ‘’Küçük Asya Antlaşması’’ (Asia Minor Agreement) olarak da bilinir.

Uzun hikâye; bu anlaşmaya göre bölge İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaşılıyordu. 1917'deki Rus devriminden sonra Rusya antlaşmadan vazgeçmiş, Lenin gizli olan bu anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır.

Şimdiki sorun şu ki tarih bilmeyenler bölgenin paylaşımının ve bölge ülkelerinin bugünkü sınırlarının çizimini –öncesini hiç görmeyerek, öncesi sanki hiç yokmuş gibi davranarak- “Sykes-Picot” Anlaşmasına dayandırıyorlar. İşte en büyük cehalet burada başlıyor.

“Sykes-Picot” Anlaşması tam anlamıyla Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması değil, parçalanmış, ölmüş, bitmiş, tükenmiş imparatorluğun pay edilmesi anlaşmasıdır. Ancak yukarıda izah edildiği gibi Rusya anlaşmadan vazgeçince bu anlaşma da uygulanamamış, yok hükmüne düşmüştür.

“Sykes-Picot” Anlaşmasını sanki bugünün sınırlarını çizen bir anlaşma olarak görenler; Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalini görmezler. Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da kendi hâkimiyetini kurduğunu dile getirmezler. 1882’de Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edildiğini hatırlamazlar. Libya hariç Kuzey Afrika’daki Osmanlı varlığının yüzyılın başlarında zaten Fransa işgalleri ile sona erdiğini hiç mi hiç anımsamazlar. Mehmet Ali Paşa’nın, oğlu önderliğindeki ordusunun Kütahya’ya kadar geldiğini akıllarına bile getirmezler. Balkan Savaşına giren Osmanlının 47 tümeninden 16’sının tamamen imha olduğunu geri kalan otuzunun da etkisiz insan yığını olduğunun farkına bile varmazlar.

Görüldüğü gibi “Sykes-Picot” Anlaşması ölmüş bir imparatorluğun cenaze töreni gibiydi…

Ancak anlatıldığı gibi bu da uygulanamadı.. Çünkü Ortadoğu’da modern ulus devletlerin sınırlarına, Birinci Dünya Savaşı sonrası bir dizi anlaşma ile şekil verildi. Paris, San Remo, Kahire, Sevr bunların en önemlileri. Nitekim Türkiye sınırı, sonuçta Sevr ile değil, Lozan ile değişti. Antakya ve Musul’un statüleri ancak otuzlu yıllarda belli oldu vs.

Amacım tarih dersi değil, bunlar zaten Ortaokul tarih ders kitapları bilgileri. Benim amacım bugüne bakmak:

Tarihçi Eric John Hobsbawm “Kısa 20. Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı'' adlı eserinde (Everest Yayınları/Siyaset Dizisi, 2006) şöyle yazar:

“İnsanlığın anlaşılabilir bir geleceği olacaksa, bu geçmişin ya da şimdiki zamanın sürdürülmesiyle olamaz. Üçüncü bin yılı bu temelde kurmaya çalışırsak başarısızlığa uğrarız. Ve başarısızlığın bedeli, yani değişmiş bir toplumun alternatifi, karanlıktır.” (787-788)

‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir’’ derdi Halil Cibran. Çünkü bugün için övünülecek bir şeyi olmayanlar hep düne sığınırlar. Bugün için edebi, felsefi, sanatsal, maddi ve manevi bir birikimi olmayanlar, bugünü iyi geçmeyenler teselliyi dünde, geçmişlerinde ve atalarında bulurlar.

Hobsbawm’ın bir de ‘’Tarih Üzerine’’ isimli güzel bir kitabı daha var. (Agora Kitaplığı, 2009) Hobsbawm bu kitabında dünün, geçmişin ve tarihin nasıl kötüye kullanıldığını ve nasıl istismar edildiğini şöyle anlatır (s. 6-7):

“Nasıl haşhaş, eroin müptelalığının hammaddesiyse tarih de milliyetçi, etnik ya da fundamentalist ideolojilerin hammaddesidir. Geçmiş bu ideolojilerin asli öğelerinden birisi, belki de asli öğesidir. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa böyle bir geçmiş her zaman için yeniden icat edilebilir. (...) Geçmiş, meşrulaştırır. Geçmiş, övünülecek fazla bir şeyi olmayan şimdiki zamana daha şerefli bir arka plan sunar (...). Bizim, genel olarak tarihsel olgulara karşı bir sorumluluğumuz bulunduğu gibi, özelde tarihin siyasal-ideolojik açıdan istismar edilmesini eleştirmek gibi bir görevimiz de var.”

Hobsbawm hiçbir yoruma yer vermeyecek kadar açık ve net söylemiş.

Ben yine sözü Halil Cibran’a bırakacağım. Derdi ki Cibran: ‘’Dün bir rüya, yarınsa bir hayaldir. Rüyayı mutlu, hayali umutlu yapan bugündür. Bugüne iyi bak.’’

Bugüne iyi bakamayanlar, bugünü iyi olmayanlar bir aciz gibi, bir meczup gibi düne sığınırlar. Dünleri yoksa da sığınılacak bir dün yaratırlar. Tıpkı Kût-ül Ammâre’de, Sykes-Picot’da olduğu gibi, tıpkı Yeni Osmanlıcılık oyununda olduğu gibi..…

Osman AYDOĞAN  17 Mayıs 2016



PADİŞAHIM, HERKESİ KENDİNİZE SADIK DOST, YOLDAŞ SANMAYIN


Yavuz Sultan Selim'in bir şiiri vardır:

Sanma şahım herkesi sen sadıkane yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sadıkane belki ol bu âlemde dildâr olur
Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur.

Rivayet olunur ki;

Yavuz Sultan Selim daha ‘’Yavuz’’ olmadan Şehzade Selim iken satranç oyununa merak salar ve bir hayli gelişme sağlar. Aynı dönemlerde de İran’da bu oyun bir salgın gibi yayılmaktadır. Şehzade Selim işi gücü bırakıp çapulcu giyimiyle bir derviş şekline bürünerek tebdil-i kıyafet İran’a varır.

Bir handa oynamaya başlar oyunu önüne geleni devirir, bayağı da ün salar. Ünü bir süre sonra saraya Şah İsmail’e kadar gider. Şah bu ünlü satranç ustası Derviş-i Rum’u duyunca çağırın bir de benle oynasın bakalım der. Derviş Selim gelir ilk oyunda kısa bir sürede yenilir. Şah şaşırır bunca ünü yayılan derviş bu kadar acemice hatalar yapmaz vardır bunda bir iş düşüncesi ile bir oyun daha ister.

Şah İsmail’in oyun tarzını görmek için ilk oyunda bilerek yenilen Selim; ikinci oyunda çok kısa bir sürede şah İsmail’i mat eder. Şah İsmail sinirlenir:
- Bre derviş! Hiç şahlar mat edilir mi?
Yavuz da hemen cevabı yapıştırır:
-Şahların mat edilmeyeceği danışıklı dövüşünü bilseydim, elbette benim de tavrım ona göre olurdu.
Şah İsmail iyice sinirlenir bir tokat yapıştırır. 
Fakat derviştir karşısındaki sonuçta yarım akıl bir gezgin... 
Bir kese altın verip yollanmasını emreder.
Şehzade Selim tam huzurdan çıkacakken işte bu beyiti söyler:

Sanma Şahım herkesi sen sadıkane yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sadıkane belki ol bu âlemde dildâr olur
Yar olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur.

(Sözlük:
Sadıkâne: Sadık olana yaraşır biçimde, sadıkça.
Ağyâr: Yabancılar, düşman, rakipler manasına gelse de yar dışında kalan her şey manasına da geldiği olur. Yâr ile ilgisi olmayan her şey ağyardır.
Serdâr: Kumandan.
Dildâr: Sevgili.)

O tokatın acısını unutmamak için de kulağına o ünlü küpesini takar ki ‘’kulağına küpe olsun’’ hikâyesinin buradan geldiği rivayet edilir. Çaldıran savaşı da bu öfkenin tezahürüdür der kimi kaynaklar. Hatta bu hikâyeyi doğrulayacak şu ayrıntı da anlatılır:

Çaldıran savaşından sonra Silahdârı "padişahım böyle bir rivayet var siz gerekten şehzadelik döneminizde İran’a kadar geldiniz mi?" diye sorar. Selim uzaklardaki bir çınarı göstererek Silahdâr Ağa git şu ağacın altını kaz ne bulursan senindir der. Gösterilen ağacın altında çürümüş bir kadife kese ve iki avucu dolduracak derecede İran altını bulur. Bu da böyle bir hikâyedir.

Bu şiirin bir edebi yönü de var:

Vezn-i Âhar halk şiiri nazım şeklidir. Aruzun müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün müstef’ilâtün kalıbıyla murabba şeklinde yazılır. Her mısra bir müstef’ilâtün cüzüne sığacak şekilde dört kelime veya kelime grubuna bölünür.

Birinci mısranın 2. Cüzü ikinci mısranın başına, 
ikinci mısranın 2. Cüzü üçüncü mısranın başına, 
üçüncü mısranın 2. Cüzü dördüncü mısranın başına getirilir 
ve bu cüzlerden sonra gelen cüzler birbirlerini izler.

Yavuz Sultan Selim'in muhteşem şiiri

Sanma şahım /herkesi sen / sadıkane / yar olur
Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyar olur
Sadıkane / belki ol / âlemde bir / dildâr olur
Yar olur / ağyar olur / dildâr olur / serdar olur.

Şahım herkesi kendinize sadık dost, yoldaş sanmayın.
Herkesi dost mu sanarsınız, belki de o (dost yoldaş sandığını) yabancıdır (düşmandır).
Belki de bu âlemde tek sadık olan sevgilidir.
Dost olur (vardır), düşman olur (vardır), sevgili olur (vardır), kumandan olur (vardır).

Şah İsmail de şairdir. Şah Hatayî mahlasını kullanır. Aşağıdaki Şah İsmail'in dizelerini günümüzde en güzel Sabahat Akkiraz söyler..

Ezel bahar olmayınca
Kırmızı gül bitmez imiş
Kırmızı gül bitmeyince
Dertli bülbül ötmez imiş

Bülbül havastır ötmeye
Güle sarılıp yatmaya
Bahçıvan gülü satmaya
Gül kadrini bilmez imiş

Bahçıvan satma bu gülü
Haramdır parası pulu
Ağlatma dertli bülbülü
Gözyaşını silmez imiş

Bülbül güle hayran olur
Hayran olur seyran olur
Bazı insan gafil olur
Gafil arif olmaz imiş

Şah Hatayîm ölmeyince
Tenim turap olmayınca
Dost dosttan ayrılmayınca
Dost kadrini bilmez imiş

Aşağıdaki dizeler de Şah İsmail'in Farsça şiirlerinden birisiydi:

Ez dust beyadigâr derdi darem
kan derd besed hezar derman nedehem

Türkçesi şu ki:

Sevgiliden yadigâr bir derdim var
ki o derdi yüz bin dermana değişmem..

(Bu dizelerdeki içtenliği, sevgiliye olan tutkuyuı anlıyor musunuz?)

Konuyu uzattım, farkındayım ama maksadım şu idi ki; ulaşabilen varsa lütfen Yavuz’un bu şiirini günümüz padişahına iletin ne olur, bu şiir kulağına küpe olsun:

(Padi)Şahım herkesi kendinize sadık dost, yoldaş sanmayın.
Herkesi dost mu sanarsınız, belki de o (dost yoldaş sandığını) yabancıdır (düşmandır).
Belki de bu âlemde tek sadık olan sevgilidir.
Dost olur (vardır), düşman olur (vardır), sevgili olur (vardır), kumandan olur (vardır).

Osman AYDOĞAN  16 Mayıs 2016


ŞİRAZEDEN ÇIKMAK


Dünkü yazım üzerine (Sekiz Şehit ve Memleketin Ahvali) değerli arkadaşımız Salih Altun Bey bir yorum yazmış ve demiş ki: ''Ortam herkesin şirazesini etkiliyor. Doğaldır ve arada gereklidir de....''

Genç arkadaşlarım pek bilmezler ama Türkçede “şirazeden çıkmak” diye bir deyim vardır. “Şiraze” Farsça kökenli bir kelimedir ve ciltli kitapların sırtında, yaprakları bir arada düzgün tutmaya yarayan incecik şerite verilen isimdir. O kaydı mı, kitap dağılır, her bi...r yaprak başka yana saçılır...

İnsan şirazeden çıktı mı; dengesi, ruh sağlığı, akıl sağlığı kalmadı demektir. Her şey çığırından çıktı demektir... Dünkü fıkrayı gördünüz. Böyle bir fıkrayı anlatabildiğime göre demek ki ben bille şirazeden çıktım.

Olanları görüyorsunuz. Memleketin ahvali (halleri) ortada. Nicedir toplum olarak en hafif deyimiyle şirazeden çıktık!

Osman AYDOĞAN  15 Mayıs 2016


SEKİZ ŞEHİT ve MEMLEKETİN AHVALİ


Adamın birisi karısı tarafından fena halde aldatıldığını öğrenmiş ve o gün de iş için trenle bir yolculuğa çıkması gerekiyormuş. Acı içinde yola çıkmış, trene varmış. Bir kompartımanda bir kişilik boş yer bulmuş. Girip yerleşmiş.

Tren hareket etmiş, adamın kafasından çıkmıyor olay. Sonunda kendini tutamayıp hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Yolculardan biri adama derdini sormuş. Bizimki dolu, hemen anlatmaya koyulmuş.

Derdini soran yolcu teselli etmiş: 
- O kadar üzülmeyin! Benim babamın da başından geçmiş böyle bir şey!

Diğer yolcular da katılmışlar konuşmaya; her biri, ilk konuşmacıyı onaylıyormuş: 
- Benimkinin de... 
- Benimkinin de... 
- Benimkinin de...

Bizimki biraz teselli bulmuş, rahatlamış bir halde sigarasını çıkarmış, çakmağını arayıp bulamamış. Sülaleden aldatılmışlar ordusuna dönerek sormuş: 
- İçinizde ateşi olan var mı, o..... çocukları?

Normalde benden böyle bir fıkra beklemezsiniz ama frenler boşaldı artık.. Hoşgörün.. Siz anlıyorsunuz fıkranın kimlere gittiğini...

Osman AYDOĞAN  14 Mayıs 2016



BEŞ MEKTUP


Bir masal ülkesinde padişahlar seçimle tahta çıkarlarmış.

Bir secim sonrası yeni padişah önceki padişaha gider ve tecrübesinden faydalanmak istediğini tavsiyelerine ihtiyacı olduğunu söyler.

Bunun üzerine eski padişah beş tane mektup yazar, mektupları birden beşe kadar numaralandırır. Sonra döner yeni padişaha birinci mektubu ilk devlet idaresinde sıkıştığında, ikinci mektubu bir kriz anında, üçüncü mektubu memleket idaresi zorlaştığında, dördüncü mektubu çok daha vahim hallerde, beşinci mektubu ise içinden çıkamadığı, naçar kaldığı, çaresiz kaldığı durumlarda açmasını söyler.

Yeni başkan, pardon yeni padişah kabul eder, mektupları alıp gider ve göreve başlar.

Ülkede kısa süre sonra bir karışıklık olur, padişah sıkışır, aklına mektup gelir ve birinci mektubu acar. Mektupta şöyle yazar: ‘’Senden öncekileri kötüle, karala, suçu onlara yık, hatta doksan yıl geriye git.. Hatta hiç padişahlık yapmamışlara bile sorunları yık.’’

Padişah mektupta denilenleri yapar, bir süre böyle idare eder ve yine bir buhran dönemi, bir kriz anı yaşar ve ikinci mektubu acar. Mektupta şöyle yazar: ‘’Komşu ülkelere sataş, düşman icat et, bana komplo kurdular de, beni aldattılar de, haberim yoktu de, geometriden faydalan, paralel, eşkenar, dikdörtgen de..’’

Padişah mektupta yazılanları yapar, durum biraz rahatlar, padişah nefes alır.. Ancak bir süre sonra ülkede huzursuzluklar artar, ekonomi zora girer, dış politika zorlaşır. Padişahın aklına üçüncü mektup gelir. Mektupta şöyle yazar: ‘’Çevrendekileri kötüle, bunlarla olmuyor de, sadrazamı azlet, mümkünse kellesini al, nazırları değiştir, muhalefeti ve basını sustur, yargıyı denetim altına al..’’

Padişah bunları da yapar, bir süre rahatlar, bir süre işler yolunda gider. Ancak zamanla işler yine kötüleşir, komşudaki çıkardığı savaş ülkeye sıçrar, ülkede asayiş kalmaz, dış politika tamamen çıkmaza girer. Padişahın aklına dördüncü mektup gelir. Açar mektubu. Mektupta şöyle yazar: ‘’Bu sistemle olmuyor de, sistem değişmeli de, padişahlık yetkilerim az de..’’

Padişah denileni yapar, herkes inanır, bir süre rahatlama olur, ama sorunlar yine de bitmez. Ülke kan gölüne döner, her gün bir yerlerde bombalar patlar, her bombada yirmişer, otuzar, yüzer insanlar ölür. Bütün komşularla düşmanlık başlar, müttefikler yan çizer, misafirliğe bile kabul etmek istemezler, dolar fırlar, cari açık finanse edilemez hale gelir, ülkede işsizlik artar, hoşnutsuzluklar zirve yapar. Zararından emin olup uzaklaştırdıkları dostları düşman olur, dostluğunu edinmek için yanına aldığı düşmanları dost olmadığı gibi etrafındakilerin hepsi düşman safında birleşir. Padişahın aklına hemen kurtarıcısı mektupların sonuncusu ve beşincisi gelir. Açar beşinci mektubu. Mektupta şöyle yazar: ‘’Bir beş mektup da sen hazırla…’’

Rivayete göre bu son mektup açıldıktan sonra Saray erkânından Keçicizade Fuat Avni Paşa son günlerde padişahın sarayda fellik fellik mektup zarfı, kağıt ve kalem aradığını söyler…

Osman AYDOĞAN  12 Mayıs 2016



NEDEN BU HALDEYİZ?


Biliyorsunuz Yaşar Kemal’i 28 Şubat 2015 tarihinde kaybetmiştik.. O zaman bu sayfada ben Yaşar Kemal anısına diye epey bi yazılarından alıntılar yapmıştım…

Yakın zamanda Zülfü Livaneli’nin “Gözüyle Kartal Avlayan Yazar - Yaşar Kemal” adlı bir kitabı yayınlandı. (Doğan Kitap, 2016) Bu kitapta Zülfü Livaneli kırk dört yıllık dostluğun penceresinden Yaşar Kemal’i anlatıyor.

Kitaptan bir bölüm:

Yıllar önce sosyal demokrat bir politikacı, Yaşar Kemal’e milletvekilliği önermiş. “Gelin” demiş, “sizi önce milletvekili, sonra da kültür bakanı yapalım!”

Yaşar Kemal, “İyi ama bu halk beni seçmez, oy vermez!” diye cevaplamış politikacıyı. İyice şaşıran adam “Neden?” diye sormuş.

Yaşar Kemal “Ben bu halka hiçbir kötülük yapmadım ki beni, seçsinler” demiş. “Onları ne sömürdüm, ne hakaret ettim, ne ekmekleriyle oynadım, ne geleceklerini kararttım. Bana niye oy versinler ki?”

Bu ifade de bana bir başka kitabı anımsattı.

İsviçre doğumlu İngiliz Filozof Alain De Botton’un güzel bir kitabı var: ‘’Statü Endişesi’’ (Sel Yayınları, 2015) Bu kitapta geçen bir söz:

‘’Gelişmemiş kültürlerde, oturmamış kişiliklerde insanlar, kendilerini hor gören, hakir gören kişilerin dikkatini çekmek için daha çok çaba harcarlar.’’

Neden bu haldeyiz? Anlıyorsunuz değil mi?

Osman AYDOĞAN  11 Mayıs 2016


MEHMET AKİF ERSOY'DAN


Biz ki her mevcudu yıktık, gayesiz bir fikr ile ;
Yıkmadık bir şey bırakmadık... Sade bir şey: aile.
Hangi bir bünyanı mahvettik de ishal eyledik?
İşte viran memleket! Her yer delik, her yer deşik!

(''Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti'' isimli şiirinden)

***

Düşme ey avare millet bunların hizlanına;
Vakıfız biz hepsinin pek muhtasar irfanına;
Şark'a bakmaz Garb'i bilmez, görgüden yok vayesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!...

(''Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti'' isimli şiirinden)

***

"Ey hayâ namında bir hissin vücudundan bile,
Pek haberdar olmayan yüzsüz, hayâsız, bak hele;
Arkasından takla attın en denî bir şöhretin
Düştü takken, çıktı cascavlak o kel mahiyetin"

Mehmet Âkif ERSOY

Osman AYDOĞAN  10 Mayıs 2016



DOST MODERN DARBE (2)


Yolları oldukça uzunmuş, yokuş yukarı gidiyorlarmış, güneş yakıcıymış, ter içinde kalmışlar, susamışlar. Bir dönemecin ardında harika bir mermer kapı görmüşler; kapı, ortasında bir çeşme bulunan altın döşeli bir meydana açılıyormuş, çeşmeden berrak bir su akıyormuş.

Yolcu kapıdaki bekçiye dönmüş. 
- "İyi günler." 
- "İyi günler", diye yanıt vermiş bekçi. 
- "Burası harika bir yer, adı ne?" 
- "Burası cennet." 
- "Ne iyi, cennete gelmişiz, çünkü çok susadık." 
- "İçeri girip dilediğiniz kadar su içebilirsiniz", demiş bekçi ve eliyle çeşmeyi göstermiş. 
- "Atımla köpeğim de susadılar." 
- "Kusura bakmayın", demiş bekçi. 
- "Buraya hayvanlar giremez."

Yolcu çok üzülmüş, çok susamışmış, ama suyu tek başına içmek istemiyormuş. Bekçiye teşekkür edip yoluna devam etmiş. Epeyce bir süre yamaç yukarı gittikten sonra eski görünümlü, küçük bir kapıya varmışlar, kapı iki yanı ağaçlıklı toprak bir yola açılıyormuş. Ağaçlardan birinin altında, şapkasını alnına indirmiş, uyur gibi yatan bir adam varmış.

- "İyi günler", demiş yolcu. Adam başını sallamış.
- "Atım, köpeğim ve ben çok susadık."
- "Şurada taşların arasında bir pınar var", diyen adam eliyle orayı işaret etmiş.
- "İstediğiniz kadar su içebilirsiniz."

Yolcu, atı ve köpeği pınara gidip susuzluklarını gidermişler. Yolcu bekçiye teşekkür etmiş.
- “İstediğiniz zaman yine gelebilirsiniz", demiş bekçi.
- "Buranın adı ne?"
- "Cennet."
- "Cennet mi? Ama mermer kapıdaki bekçi bana orasının cennet olduğunu söyledi.
- "Orası cennet değil cehennemdi."

Yolcunun aklı karışmış,
- "Sizin adınızı kullanmalarına niye izin veriyorsunuz? Yanlış bilgi vermeleri büyük karışıklığa neden olur!"

Bekçi sakin sakin cevap vermiş:

- "Hiç de değil. Aslında onlar bize büyük bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarına sırt çevirenlerin hepsi orada kalıyor çünkü."

Paulo Coelho, Şeytan ve Genç Kadın, Can Yayınları, 2016

Osman AYDOĞAN  09 Mayıs 2016





ANNECİĞİM

Ak saçlı başını alıp eline, 
Kara hülyalara dal anneciğim! 
O titrek kalbini bahtın yeline, 
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar, 
Gecenin ardında yine gece var; 
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar, 
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!

Gözlerinde aksi bir derin hiçin, 
Kanadın yayılmış, çırpınmak için; 
Bu kış yolculuk var, diyorsa için, 
Beni de beraber al anneciğim! ...

Necip Fazıl Kısakürek (1926)

***

"Bebeğimi görebilir miyim?" diyen annenin kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtığında şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!

Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan dışarı bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu… Muayenelerde, bebeğin duyma yeteneğinin olduğu, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu.. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak "Büyük bir çocuk, bana UCUBE dedi.."

Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışmış olsaydı.

Annesi, her zaman ona "genç insanların arasına karışmalısın" diyordu. Ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştüğünde; "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı.

Aradan iki yıl geçti. Bir gün babası "Oğlum, hastaneye gidiyorsun. Annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk. Ancak unutma ki bu bir sır."

Operasyon çok başarılı geçti. Delikanlı adeta yeni bir insan görünümüne kavuştu. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra diplomat oldu ve evlendi.

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra bir gün babasına "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım…" dedi. Babası ise "Bir şey yapabileceğini sanmıyorum. Fakat anlaşma kesin. Şu anda öğrenemezsin" dedi.

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi.

Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annenin başına elini uzatıp kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru ittiğinde annenin kulaklarının olmadığı görüldü.

Babası "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı oğlunun kulağına. Bir süre sessiz kaldıktan sonra tekrar oğlunun kulağına eğilerek yavaşça "Hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?" dedi. 
***
Bütün anneler işte böyledir. Tüm annelerimizin ''Anneler Günü'' kutlu olsun...
***
Gerçek güzellik; fiziksel görünüşe bağlı değil, ancak kalptedir…
Gerçek mutluluk; görülen şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir… 
Gerçek sevgi; yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinemeyen şeydedir…

Osman AYDOĞAN  08 Mayıs 2016



DOST MODERN DARBE


Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü ekememektedir. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt, adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar.

'’Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler.’’

Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder.

Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü '’görmedim’' der ve avcılar uzaklaşır.

Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar. 
'’Çok teşekkür ederim’' der kurt, '’Bana büyük bir iyilik yaptın'’
‘'Önemli değil’ der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar. 
'’Bir dakika'’ diye seslenir kurt ‘’Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok.'’

Köylü şaşırır; '’Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.'’ '’Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur'’ der kurt. ‘'Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.’'

Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.

Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. '’Ne vefası’' der kısrak, '’Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu...’’

Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. '’Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim’' der köpek, ‘’yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur...' ‘

Kurt köylüye döner, '’İşte gördün’' der. Köylü de son bir çabayla ‘'Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye’' diye cevap verir.

Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. '’Her şeyi anladım da’' der tilki ‘'Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?’’ Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar;
'’Gözümle görmeden inanmam...’’

İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve '’Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık'’ diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar.

Sonra tilkiye döner. '’Sana minnettarım beni bu kurttan kurtardın’' der. Tilki de '’benim için bir zevkti'’ diye cevap verir.

O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: '’Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş...'’

***
Vefa duygusuna sahip olmayandan kimseye hayır gelmez.. Vefasızların da bir gün üstü çizilir, kendileri de çöpe atılır, bir deliğe süpürülür...

Vefa duygusunu tüketenlerden de "millet" olamaz.


Osman AYDOĞAN  07 Mayıs 2016



HANGİ HZ. ÂDEM’İ SORUYORSUN; SİZİN ATANIZ OLAN EN SONUNCUSUNU MU?”


Dün son olarak yazdığım ‘’Anlıyorlar mı?’’ başlıklı yazımda Şeyhül Ekber Muhyiddin İbni Arabî’nin Fütuhat-ı Mekkiye’sinde geçen bir gece Mekke’de tavaf yaparken gördüğü kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söyleyen kişinin yedi bin sene önce yaşamış Hz. Âdem sorusuna verdiği cevabı üzerine (Hangi Hz. Âdem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?) bir arkadaşım bu sözü açmamı istedi…

Arkadaşım keşke bu soruyu bana sormasaydı! Konu o kadar karışık ki! Ve ben bu konuyu anlatmada donanım olarak o kadar yetersizim ki! Ama madem sordu ben de size sonunda toparlamak üzere dağıta dağıta anlatmaya çalışayım...

Orhan Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi” isimli eserinde; Platon’un Politeia adlı yapıtının VII. kitabındaki ünlü mağara örneğini şöyle açıklamaya çalışır:

“…Şimdi bilgimizi ve bilgisizliğimizi şu anlatacaklarımla ölç, Glaukon. Yeraltında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor. Ama mağarada oturan insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirlerle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş. Öyle ki sadece karşılarındaki mağara duvarlarını görebiliyorlar, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri de burada böylece oturmaktalar. Düşün ki sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesneler geçiyor, Işık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor. Şimdi bu adamlar mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri göremezler değil mi?

Demek ki bu adamlar birbirleri ile konuşabilselerdi duvarda gördükleri hayallere bir takım adlar vereceklerdi. Çünkü bu hayalleri gerçek sanmaktadırlar. Bu adamların gözünde gerçeklik asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayallerinden ya da gölgelerinden başka bir şey değildir. Şimdi bu adamlardan birinin zincirlerini çözüp ayağa kalkmasına ve başını gerçekliklere çevirmesine izin verelim. Gözleri bol ışıktan kamaşır ve asıl gerçekleri göremezdi değil mi?

Dahası kamaşan gözlerini yeniden duvara çevirirdi ve duvardaki hayallere rahatlıkla bakardı. Ama gözlerini yavaş yavaş alıştırarak asıl ışığın kaynağına da pekâlâ bakabilirdi. İşte o zaman arkadaşları ile gördüğü şeylerin birer hayalden ibaret olduğunu asıl gerçeklerin şimdi gördükleri olduğunu anlayacaktı.

İşte sevgili Glaukon gözümüzle gördüğümüz bu dünya o mağaranın duvarıdır, arkasındaki ışığa bakabilen insan da duyu gözünü us (akıl) gözüne çeviren bilgedir.”
***
Hayal, tasavvufta Allah Teâlâ’dan gayrı her şeyin sıfatıdır. Allah Teâlâ’nın varlığı karşısında mükevvenatın (kâinat) gerçek varlığı bulunmamaktadır. Varlık âleminde görülen her şey aslında birer hayalden, gölgeden ibarettir. Olsa olsa Allah Teâlâ’nın aksi’nden nişane verirler. Esas olan Sevgili’nin zihindeki hayalidir. Tasavvufta buna “âlem-i hayal” denilir.

Âlem-i hayal, tabiat âlemini karşılar ve baştan sona bir vehimden ibarettir. Ruhlar âlemindeki (âlem-i ervah) birtakım cevherler, varlığın suver (görüntü) veya zilli (gölge) ile varlık bulmuştur… Varlık, göz yumup açıncaya kayboluveren bir hayalden ibarettir. İnsan var sandığı her şeyin aslında bir hayalden ibaret olduğunu zaman içerisinde anlar.
***
Varlıkta asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da, onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böyledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

İbn’ül Arabî Hakk ve kâinat ilişkisini şöyle açıklar: “Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

Bu mertebenin bir önceki mertebe ile olan farkı meselâ, bir adamın güneşin ışığından gölgesi yere yansır. İşte o yere düşen gölgeden adamın nasıl bir kimse olduğu anlaşılır. Bu adamın gölgesi asli mertebesi, yansımasını sağlayan güneş ise aslı asliyesi yani irâde-i külün kendisidir. Burada gölgenin sıfatlanması aslı, varlığı ise asl-ı aslı olan zâttır. Sonuçta bu âlem de Hakk’ın vücûdunun gölgesidir ve müstakil olarak vücûdları yoktur.

Futuhat-ı Mekkiye’de Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn’ül Arabî’ bir gece Mekke’de tavaf yaparken kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söylediği birisini (sadece kendisinin) “gördüğünü” yazar. Kendisinin de bir insan olduğunu söylemektedir ama İbni Arabî’nin bildiği insan fiziğine benzememektedir. Hz. Adem’in ancak yedi bin yıl önce yaşadığını bildiğinden İbn’ül Arabi ona Hz. Adem’i sorar; şöyle cevap alır: “Hangi Hz. Adem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?”

İbn’ül Arabî deyince onun sözleri ile devam edelim:

"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’
''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’
"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."
"Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren 'kuşatıcı bir varlıkta' isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi."
"Bil ki Allah insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları ademden vücüda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar yolcu olma özelliklerini (tekamül) hiç bırakmamışlardır."
"...artık, arif anlar ki, gerek enfüs'te, gerek afakta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir; başkası yok.. varlık, tek varlık, bir can ve bir tendir. Ama, hakikatin aslı, ne bölünmüş ne parçalanmıştır zahirde görünen cümle şeyler, onun tecelligâhı ve aletidir..."
***
Hazreti Mevlânâ’nın ‘‘Sureti hemi zillest’’ (Görünen her şey gölgedir) diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımının ve geleneksel İslam sanatının metafiziksel imaj dünyasının eksenindeki sorunsal da dile gelir. Geleneksel İslam sanatı, görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı Varedici’nin varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suret imkânlarından biridir. Zira tecelli kesintisizdir ve her form, hakikatin birer yüzüdür o kadar.

Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer öyleyse bir ilk neden olmalı diye Aristoteles'in formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bir düsturdur bu. O üç sözcük ‘’Sureti hemi-zillest’’ Eflatun felsefesinin özüdür.
***
Levh-i Mahfûz, Arapça’da korunmuş levha anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kader kitabı da denir. Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır.

Kur'an'da geçen Ümmü'l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap ifadeleri Levhi mahfuz ile ilişkili bulunan ifadelerdir.

Buruc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir.(Buruc: 22) Ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i mahfûz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır. İsrâ Sûresi 58. ayetde de "Bu, Kitap'ta (levh-i mahfuz'da) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır. "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." (Neml Suresi, 75) Ayette geçen apaçık kitap Levh-i Mahfuz olarak yorumlanır.

Berât gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna "inzâl" denir. Kadir Gecesi'nde ise Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.
***
Bu uzun girişten sonra anlatmak istediğim aslında şu:

2003 yılında Philosophical Quarterly adlı akademik bir dergide Nick Bostrom imzalı yayınlanan makalenin ilginç bir başlığı vardı. “Bir Bilgisayar Simülasyonunda mı Yaşıyorsunuz?”

Bu makaledeki varsayıma göre dünya, güneş sistemi, evren dediğimiz şeyin tamamı, bir başka gerçekliğin simülasyonudur. Eğer bizim yaşadığımız dünya bir simülasyon ise bu demektir ki bir başka uygarlık bizden daha ileri bir düzeye ulaşmıştır. Öyle ki acaba bu gelişmiş halimizden (mesela binlerce, milyonlarca yıl) önce atalarımız nasıl bir hayat yaşıyordu diye bir simülasyon ortamı yaratmışlardır. O ortam, bizim evren dediğimiz şey. O halde bu dünya, galaksi, evren; aslında o gelişmiş uygarlığın bir bilgisayar ortamı; başka bir şey değil. O halde bu simülasyonu yaratanlar gözlemekte oldukları simülasyon ortamını (bizim dünyamız) bir gün kapatmayı tercih edebilirler – yani kıyamet!

Birkaç paragraf önce anlattığım Levh-i Mahfuz bu anlamda neydi acaba?

Ve gelin Arabî’nin Futuhat-ı Mekkiye’de bir gece Mekke’de tavaf yaparken gördüğü kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söyleyen kişinin yedi bin sene önce yaşamış Hz. Adem sorusuna verdiği cevabını düşünelim: “Hangi Hz. Adem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?”
***
Şehriyar’ın bana söyledikleri takılmış bir plak gibi zihnimde dönüp duruyordu zaten:

‘’Dünya benim tahayyülümün bir yansımasıydı…’’ derdi Şehriyar ve sonra devam ederdi; ‘’Hayat ne kadar uzun olursa olsun, sadece bir anlık bir düştür. Görünüşü gerçekmiş gibi kabul etmek keder vericidir ve bütün felaketlerin nedenidir.’’

Ve anlatırdı Şehriyar;

‘’Siz karmaşa içindesiniz, çünkü dünyanın içinde olduğunuza inanıyorsunuz, dünyanın sizin içinizde olduğuna değil… Bir kez, her şeyin içten geldiğini, içinde yaşadığınız dünyanın size değil, sizin tarafınızdan projekte edildiğini idrak ettiğinizde korkularınız sona erer. Siz sadece dış dünyanın gerçek olduğuna inandığınız sürece onun tutsağı olarak kalırsınız. Aslında ise ne beden ne de onu içeren bir dünya vardır; sadece zihinsel bir durum, rüyamsı bir hal vardır ki gerçekliği sorgulandığında kolayca dağılabilir. Biz sadece rüya görmekteyiz. Hatta bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Gerçekte bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Bildiğimizi sandığımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediğimiz bir objeyle asla bilemeyeceğimiz bir süjenin birbirlerine olan ilgisinden doğmuştur. Rüyalara gerçeklik atfettiğiniz sürece onların kölesisiniz. Rüyanızın rüya olduğunu idrak ettiğinizde uyanacaksınız. Dünya bir yansımadır. Ancak siz yansıma değilsiniz, yansımayı görensiniz.

Önce, dünyanızın sadece sizin kendi yansımanız olduğunu idrak edin ve bu yansımaya kusur bulmaktan vazgeçin. Kendinizle ilgilenin, zihinsel ve duygusal bakımdan kendinizi düzeltin. İmgelemeden (hayal kurmadan) bakmayı, çarpıtmadan dinlemeyi öğrenin, hepsi bu. Esasta isimsiz ve şekilsiz olana isimler ve şekiller atfetmeyi bırakın. Her idrak- algılama şeklinin öznel (enfüsi, sübjektif) olduğunu, görülen ya da işitilen, dokunulan ya da koklanan, hissedilen ya da düşünülen, umulan ya da hayal edilen her şeyin gerçekte değil zihinde olduğunu idrak edin!. Düşünüp hayal edilebilen hiçbir şeyin kendiniz olamayacağını bir kez anladığınızda, imgelemelerinizden kurtulmuş olursunuz. Olduğunuzu sandığınız şey sadece telkin ya da imgelemedir. Önce siz olduğunuzu sandığınız kişi olmadığınızı anlayın. İşte o zaman huzuru tadacak ve korkudan kurtulacaksınız. Dünyanın hiçbir kusuru yoktur. Kusuru olan sizin ona bakış tarzınızdır. Sizi yanıltan kendi imgelemenizdir. Olmak için hiç kimse olmalısınız. Kendinizi bir şey, bir kimse olarak düşünmek ölümdür ve cehennemdir.’’
***
Keşke filozof olsaydım, keşke düşünür olsaydım, keşke teolog olsaydım ve keşke elim de kalem tutsaydı da İbni Arabî’nin Hz. Âdem nedeniyle yazdıkları üzerine düşündüklerimi yazabilseydim, bu kadar dağıtıp, karmaşık hale getirmeseydim…

Keşke! Keşke! Keşke!….

Osman AYDOĞAN   06 Mayıs 2016


ANLIYORLAR MI?


Dün Miraç Kandili idi. Kutlama yazımda olayın iki aşaması vardır diye yazmıştım. Ve şöyle devam etmiştim: ‘’Birinci aşamada Receb ayının 27. gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail rehberliğinde Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram'dan (Mekke), Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-i Arabî ’'Kitab el-İsra’’ (Gece Yolculuğu Kitabı) isimli eserinde Miraç'ı anlatır.’’

Ve söz Arabî’ye gelince dayanamadım.

‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ isimli kitabında İbni Arabî’ bir gece Mekke’de tavaf yaparken kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söylediği birisini (sadece kendisinin) “gördüğünü” yazar. Kendisinin de bir insan olduğunu söylemektedir ama İbni Arabî’nin bildiği insan fiziğine benzememektedir. Hz. Âdem’in ancak yedi bin yıl önce yaşadığını bildiğinden İbn’ül Arabi ona Hz. Âdem’i sorar; şöyle cevap alır: “Hangi Hz. Adem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?”

Gelin de derinlere dalmayın!

Madem söz Arabî’nin ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ isimli kitabından açıldı devam edeyim isterseniz:

İbn’ül Arabî ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’de Sebte kentinde rastladığı hocası İbn’üs Sâig’ten aktarır: ‘’Dünyayı def ve flüt ile yiyip bitirmek, benim indimde din ile yiyip bitirmekten daha iyidir. Elinden geldiği kadar dince lânet etmekten kaçın.’’

Bizlerden daha iyi Müslüman olduklarını iddia edenler bu sözlerden bir şeyler anlıyorlar mı?

Hiç sanmıyorum hiç…

Osman AYDOĞAN    05 Mayıs 2016



MİRAÇ KANDİLİ

Miraç; üç ayların Regaib Kandili 'nden sonraki kutsal gecedir. Miraç; Arapça'da uruc sözcüğünden türetilmiş olup merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam'da Hz. Peygamber (s.a.s)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi olayıdır.

Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Receb ayının 27. gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail rehberliğinde Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram'dan (Mekke), Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-i Arabî ’'Kitab el-İsra’’ (Gece Yolculuğu Kitabı) isimli eserinde Miraç'ı anlatır.

İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.s)'in Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükselişi oluşturur. Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur'an'da anılmaz, ama çok sayıdaki hadiste ayrıntılı biçimde anlatılır.

Kimilerine göre bu yükselme fiziksel, kimilerine göre manevi, kimilerine göre hem maddi hem manevi, kimilerine göre de ne tam anlamıyla maddi ne de tam anlamıyla manevidir.

Manevi anlamı, gönül ve ruh temizliğinden geçip, ahlaki erdemlere yükseliştir.

Yüce Rabb’imizin hepimizi gönül ve ruh temizliğinden geçirip, ahlaki erdemlere yükseltmesi dileği ile Miraç Kandiliniz kutlu olsun.

Osman AYDOĞAN  03 Mayıs 2016




İNSAN SESİ


Şair Özdemir Asaf’ın güzel bir şiiri vardı: ‘’Uzun Bir Öykü’’

Uzun Bir Öykü

Hiç kimsenin kafesine 
Koyamayacağı bir kuş... 
Kaçmasını öylesine 
Uçmasını böylesine 
Unutmuş. 
Bir insan sesine 
Gelip konmuş.

Şiirde geçen ‘’İnsan Sesi’’ bana; Felsefe okuyan, Heidegger ve Wittgenstein uzmanı, ‘’Malina’’ adlı tek romanıyla tanıdığımız ve Max Frisch ile yaşadığı çalkantılı ilişki sonucunda bunalım geçirip aldığı uyku hapının etkisiyle sigarasını söndürmeyi unutup evini ve kendisini yakan Avusturyalı şair ve yazar, İngeborg Bachmann’ın ‘’Radyo Oyunları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2005) isimli eserinde yer alan “Ağustosböcekleri” adlı oyunu anımsattı.

Oyundan başından bir bölüm: ‘’Küçük eve bir başkası taşınacak. Birkaç yabancı daha adadan ayrılacak, yenileri gelecek. Gelenler çoğaldığında yalnızlığın da fiyatı artacak ve kıyılar dolacak. Soluk yüzler güneşte yanacak ve kumlar parmakların arasından kayacak, ta ki bir gölge adanın üzerinde kanat çırpana ve rüzgâra doğru üflenmiş bir tüy yere düşene kadar.’’

Görüldüğü gibi oyun, bir adanın tasviri ile başlar. Tuhaf bir adadır aslında burası. Hep birileri gelir, ama gelenlerle birlikte ortalık sanki daha bir tenhalaşır. “Ağustosböcekleri” diye anılanlar, insandır aslında.

Ancak insanca yaşamayı, insanı ancak sevmenin, sevebilmenin, hemcinslerinden ancak hiçbir ayrımcılığın tuzağına düşmeden sorumlu olabilmenin insan kılabileceğini çoktan unutmuş yaratıklara dönüşmüşlerdir. Yaşamanın hiç ayrım yapmaksızın her insandan sorumlu olmak anlamına geldiğini görmezlikten gelip sevmeye son vermişler ve hiçbir insanca duyguya seslenmeyen şarkılarla oyalanmaya koyulmuşlardır.

Bachmann’ın oyunundaki ada, insanların bugünkü dünyasıdır. Yaşadıklarının sorumluluğunu üstlenebilme, sürünün içerisinde rengini belli edebilme yürekliliğini gösterebilenlerin gittikçe arandığı, birbirlerinin yanından geçip gitmekle yetinenlerin bunu birlikte yaşama sandıkları, sevgiden bütünüyle yoksun bir dünya.

Oyun, şu itirafla noktalanır: “…ve korkuyla birbirimize baktık. Çünkü ağustosböcekleri de bir zamanlar insandı. Hep şarkı söyleyebilmek için sevmeye son verdiler. Şarkılara kaçışları sırasında gittikçe kuruyup küçüldüler; şimdi ise özlemleriyle yitik, özlemleriyle büyülenmiş olarak şarkılar söylüyorlar – ama aynı zamanda da lanetlenmiş olarak, sesleri insan sesi olmaktan çıktığı için…”

Bu yorumu yazar Ahmet Cemal ‘’Lanetlenmiş Ağustosböcekleri’’ isimli deneme kitabında da kullanır. (Can Yayınları / Deneme Dizisi, 2012)

Peki ya bizler, bu iklimlerde yaşayanlar, merak ediyor muyuz hiç sesimiz insan sesi olmaktan çıktı mı diye?

Evet, hayatın müjdecisi olan sesler çoğunlukla yitip gitti artık bu ülkede yaşayanların sesi insan sesi olmaktan çıktığından, çıkarıldığından beri.

Özdemir Asaf’ın şiirindeki; hiç kimsenin kafesine koyamayacağı, kaçmasını öylesine uçmasını böylesine unutmuş bir kuş bir insan sesine gelip konmuşken bizler insan sesini unuttuk… İyi halt ettik…

Osman AYDOĞAN  03 Mayıs 2016





1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI


Zonguldak'ın Armutçuk beldesinde grizu 103 işçi maden işçisini yaşamdan alıp götürdüğünde tarihler 7 Mart 1983'ü gösteriyordu. Armutçuk'u unuttuğumuz için Kozlu'yu yaşadık… 9 yıl sonra 3 Mart 1992'de Kozlu’da Karaelmas'a 263 maden işçisini verdik!.. Bu sefer Kozlu’yu unuttuğumuz için 26 Mart 1995 tarihinde Yozgat'ın Sorgun ilçesinde, yine grizu patlaması sebebiyle 38 can daha verdik..

Sorgun’u unuttuğumuz için 2003; Ermenek, 2004; Kastamonu Küre, 2009; Bursa'nın Mustafakemalpaşa, 2010; Balıkesir Dursunbey Odaköy, Zonguldak Karadon ve 2013; Zonguldak Kozlu’da onlarca can verdik…

Bunları da unuttuk…

Hepsini de unuttuk.. Hepsini de unuttuğumuz için 13 Mayıs 2014'te Soma’da Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazasında 301 can daha verdik… Bu kazalar madenciliğin fıtratında var dediler, geçiştirdiler...

Soma’yı tam unutma hazırlığında iken 28 Ekim 2014'de Karaman Ermenek’te 18 can daha verdik..

Daha; birer ikişer, üçer beşer, sekizer onar verdiğimiz canları, asansör facialarını, yangınları, diğer iş kazalarını saymıyorum, yazmıyorum…

Maden ocaklarında facialar yaşandığında iktidara, güce tapan hükümetleri-siyasetçileri; taşerona tapan patronları şöyle bir sallayabilseydik, yataklarında rahat rahat uyutmasaydık belki bugün gerçekten İşçi Bayramını kutlayacaktık....

Hiçbir şeyi sorgulamayacağız, kadere, fıtrata, şehit edebiyatına kanıp uyutulacağız…

1941 yılından bu yana 3 binden fazla insanımız maden kazalarında hayatını kaybetmiştir. 100 binden fazla insanımız ise yaralanmıştır ülkemizde vurdumduymazlıktan, iş güvenliği tedbirlerini almamaktan, işgüzarlıktan, insan hayatını önemsememekten, aşırı kâr hırsından.. Almanya'da son 30 yılda maden ocaklarında 3 kişi ölmüş. Bizim insanımız katliam gibi kazalarda niye ölüyor diye sormayacağız. Ne iktidardan ne de işverenden hesap sormayacağız. Kader, fıtrat, takdiri ilahi deyip ağlayacağız…

İş kazalarına kader kalkanına, fıtrat aldatmacasına (kaldı ki kullandıkları ‘’fıtrat’’ aldatmacası da doğu bir tanım da değil, ‘’fıtrat’’ doğuştan canlılara Allah’ın verdiği özelliktir. ‘’Kedinin fıtratında tırmalak vardır’’ gibi.. ‘’Madenciliğin fıtratında…’’ diye bir cümle kuramazsınız.. Her şeye dini karıştıracaklar ya.. ’’Fıtrat’’ deyince iş bitiyor…), verilen canlara şehit avuntusuna kanmadığında insanlarımız işte o zaman gerçek İşçi Bayramı kutlanacak…

Neyse, bari bugünü biraz neşeli kutlayacağım diyeceğim ama yine gelen asker, polis şehit haberleri, canlı bomba haberleri…

Yine de ‘’1 Mayıs İşçi Bayramı’’ tüm emekçilere kutlu olsun. (Nedense adına da tahammül edemediler. 2008 Nisan'ında çıkarılan bir kanunla adını da "Emek ve Dayanışma Günü" yaptılar.)

Osman AYDOĞAN  01 Mayıs 2016



GERÇEK OLAN NE?

Hindistan'da eski çağlarda, Janaka isminde bir kral varmış. Bu kral aynı zamanda çok bilge bir kişiymiş.

Bir gün öğle yemeğinden sonra, çiçeklerle bezenmiş yatağında şöyle biraz kestirmek için uzanmış ve uyuya kalmış. Hizmetçileri ellerinde yelpazelerle onu serinletiyor, muhafızları kapıda nöbet tutuyormuş.

Janaka uyuyunca, komşu ülkenin kralının kendi ülkesine saldırdığını ve savaş meydanında onu yendiğini görmüş. Muzaffer kral, Janaka’ya hür olduğunu ve krallığını, sarayını terk edip istediği yere gidebileceğini söylemiş. Savaştan yorgun, bitkin çıkan Janaka krallığını terk edip yollara düşmüş. Kısa süre sonra aç kalmış. Sağa sola dolaşırken, bir mısır tarlasına rast gelmiş ve iki mısır koçanı koparmış ve yemeye başlamış. Tam o sırada tarlanın sahibi çıkagelmiş ve kendi mısırları ile karnını doyuran bu yabancıyı görmüş. Hemen kamçısını çıkarıp, kralı fena halde kamçılamış.

Bu kamçı darbelerini yer yemez, Janaka uyanmış. Yerine oturmuş ve bakmış ki kendi yatağında duruyor ve hizmetçileri onu yelpazeleri ile serinletmeye devam ediyor, muhafızları nöbette hazır bekliyorlar.

Rahatlayan kral tekrar yatağına uzanmış ve gözlerini kapatmış. Bir süre sonra kendisini tekrar mısır tarlasında ve çiftçi tarafından dövüldüğünü görmüş. Gözlerini açmış ve bakmış ki hala yatağında yatıyor.

O zaman merak etmeye başlamış. “Bunlardan hangisi gerçek, rüyadakiler mi, yoksa şimdi gördüklerim mi? Buna bir cevap bulmam lazım”.

Kral ilk olarak Gurusu Vasishta’y sormuş: ‘’Ben rüyasında dilenci olduğunu gören bir kral mıyım, yoksa rüyasında kral olduğunu gören bir dilenci miyim?’’

Kral Janaka grusu Vasishta'dan cevap alamayınca bütün krallığa haber salmış ve bütün büyük din adamlarını, bilim adamlarını, azizleri, ermişleri, kâhinleri, mucitleri hepsini saraya gelmelerini ve bu soruya cevap vermelerini emretmiş. Hepsi sarayda toplandıklarında, onlara sormuş. “Söyleyin bana, hangisi gerçek, uyanıklık hali mi, rüya hali mi?” Fakat hiçbiri soruya nasıl cevap vereceklerini bilememiş. Rüya haline gerçek deseler, uyanıklık haline sahte demiş olacaklar. Uyanıklık haline gerçek deseler, rüya haline sahte demiş olacaklar.

Kral çok kızmış ve “Hepinizi yıllardır besliyorum” demiş. “Basit bir soruma cevap veremediniz. Tek yaptığınız yemek ve şişmanlamak.” Hepsinin krallığın zindanına atılmasını emretmiş. Sonra bu sorunun yazılıp krallığın dört bir yanında halka açık yerlerde asılmasını ve duyurulmasını söylemiş. “Şu durumlardan hangisi gerçektir? Rüya mı, uyanıklık mı? Her kim bu sorunun cevabını biliyorsa sarayıma gelsin ve bana açıklasın.”

Çok günler geçmiş. Kâhinlerden birinin Ashtavakra adında bir oğlu varmış. Bu isim, sekiz yerinden deforme anlamına geliyormuş. Çünkü Ashtavakra tamamen eğri büğrü bir bedenle dünyaya gelmiş.

Bir gün, Ashtavakra annesine sormuş, “babam nerede?” Annesi de cevap vermiş. “Kralın hapishanesinde”. “Neden bir şey mi çaldı?” demiş, Ashtavakra. Annesi, “hayır” demiş, “Kralın sorusuna cevap veremedi, dolayısıyla hapishaneye atıldı” “Bu soruya ben cevap verebilirim” demiş, Ashtavakra ve doğruca kralın sarayına gitmiş.

Sarayın dışında kocaman bir davul varmış ve yanında da bir yazı. “Her kim ki kralın sorusuna cevap vermek ister, davula vursun” Ashtavakra davula vurmuş. Sarayın kapısı açılmış ve kralın kabul salonuna alınmış.

Vezirler, Ashtavakra’yı kabul salonunda yürürken gördüklerinde hepsi de gülmeye başlamışlar. Bütün krallığın bilginleri cevap verememişken, bu biçimsiz çocuğun kralın sorusuna cevap verebileceğini düşünmesi, onları eğlendiriyormuş.

Ashtavakra onları görünce, o da gülmeye başlamış. Kral sormuş, “Vezirler gülüyor, çünkü o kadar garip ve komik yürüyorsun ki, ve ayrıca çok gençsin. Fakat bana söyle, sen niye gülüyorsun?”

Ashtavakra cevap vermiş, “Majesteleri, siz ve vezirlerinizin aydınlanmış insanlar olduğunuzu duymuştum, fakat şimdi görüyorum ki çok aptalmışsınız. Siz benim bedenimin biçimsizliğine gülüyorsunuz ki o sadece deri ve kemikten ibarettir. Bütün bedenler aynı beş elementten yapılmıştır. Eğer bana öz açısından bakmış olsaydınız, özün herkeste aynı olduğunu ve gülecek bir şeyin olmadığını görürdünüz. Ve sorunuza gelince, ey kral, ne uyanıklık durumu ne de rüya gerçektir. Uyanık olduğun zaman, rüya âlemi gerçek değildir ve rüya gördüğünde uyanıklık âlemi gerçek değildir. Dolayısıyla, hiçbiri de gerçek olamaz."

Kral sormuş “Eğer her ikisi de, uyanıklık ve rüya, gerçek değilse, gerçek olan ne?”

“Uyanıklık ve rüyanın ötesinde bir durum daha vardır” diye cevaplamış Ashtavakra. “Onu keşfet, sadece o gerçektir.”

(Alıntıdır)


Osman AYDOĞAN  01 Mayıs 2016



MAZİ KALBİMDE YARADIR


Bugün Gazi Üniversitesinde Kût-ül Ammâre zaferinin 100. Yılı münasebetiyle düzenlenen panele konuşmacı olarak katıldım..... Kût-ül Ammâre ile doğrudan bir bağlantım vardı: Dedem (Babamın babası Kût-ül Ammâre şehidi idi...

Zaman kısıtlaması vardı, anlatacaklarımı gerçi Oturum Başkanı ve Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Altan ÇETİN'in toleransı ile orada anlattım, ancak zaman darlığından konu ile doğrudan ilişkili olmadığı için anlatamadıklarımı da burada anlatmak istedim…

Büyük Paylaşım Savaşı (Bize 1. Dünya Harbi diye öğrettiler) öncesi Osmanlı güvenceyi Almanlar ile ittifakta arıyordu. Almanlar da kazanılacak olan yeni topraklardan Osmanlı’ya düşecek parçaları subaylarımıza harita üzerinde göstererek iştah açıp savaş iştiyakını kızıştırıyorlardı.

Osmanlı “Alman Dostluğu!” na fena halde bel bağlamıştı. Almanya’nın dış ticaretimiz içindeki yeri hızla yükseliyor, Türk ordusunun modernizasyonu Almanlar eliyle yürütülüyor, Birinci Paylaşım Savaşı sırasında Türk güçlerinin komutası Almanya’ya veriliyordu.

Halk arasında da, uzunca bir süredir Alman dostluğunun yararlarından sıkça söz ediliyordu. Daha önceleri de, Kayzer Wilhelm’in Müslüman âlemin koruyucusu olduğunu söyleyenlerin yanı sıra kimileri de onun gizli Müslüman olduğunu yaymışlardı kulaktan kulağa.

Daha sonra, İstiklal Marşımızın şairi olacak olan Mehmet Akif’in şu dizeleri kaleme almış olması, ne durumda olduğumuzun en güzel göstergesidir:

“Değil mi bir anasın sen, değil mi Almansın,
O halde fikir ile vicdana sahip insan;
Bilir misin ki, senin şarka meyleden nazarın
Birinci def’a doğan fecridir zavallıların”

Kısacası Birinci Paylaşım Savaşı öncesinde, Almanya’nın yanında yer almak, devletin bekası ve ulusal çıkarlar açısından tek akıllı tutum, tek seçenek olarak görülüyordu. Bu görüşte olanların arasında yer alan Mehmet Akif, dürüstlüğü, yurtseverliği tartışma götürmez, tertemiz bir insan ve seçkin bir şairdi. Ancak o da yanılıyordu.

Çünkü Berlin’in “Drang Nach Osten” yani doğuya doğru genişleme politikası çerçevesinde Anadolu ve o zamanlar tümü Osmanlı toprağı için de olan Mezopotamya, yeni koloni alanları olarak öngörülmekteydi.

Almanlar imtiyazını daha Abdülhamit zamanında aldıkları ve inşasına başladıkları İstanbul-Bağdat demiryolu hattının iki yanına Alman göçmenler yerleştirmeyi talep etmişti. Abdülhamit bu isteği geri çevirdi. Göçmen görüşmelerini yürüten Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa anılarında, “O zamanki Alman siyaseti, hattın iki tarafını Alman muhacirlerle iskân etmek ve buralarını bir Alman sömürgesi haline getirmek amacını güdüyordu der.

İnönü de anılarında, “Almanların Araplara karşı politikaları bambaşkaydı. Onlara hususi muamele yapıyorlardı ve aslında harbi kazansalardı, yani Almanların istedikleri ölçüde kesin bir zafer kazansaydılar onlardan kurtuluş kolay olmayacaktı. Açıkça görülüyor ki, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişler ibaresini kullanır.
Doğan Avcıoğlu, “Eğer Birinci Dünya Savaşı‘nı Almanlar kazansalardı Kurtuluş Savaşı’nı, İngilizlerin himayesindeki Yunanlılara karşı değil, Almanlara karşı yapmak zorunda kalacaktık” der.

Almanlar yanında savaşa girmeyi, ulusal çıkarlara uygun bulan İttihatçılar savaş ilan edilir edilmez kapitülasyonları kaldırdılar.
Bu haberi Maliye Nazırı Cavit Bey ilk kez olarak, İstanbul’daki Alman Büyükelçisi’ne bildirir. Tam bir sürprizle karşılaşır. Sefir küplere binmiş, ağzından köpükler saçarak bağırmakta, tehditler savurmakta, İtilaf Devletler’i İstanbul'a saldırırlarsa, Osmanlıyı savunamayacaklarını anlatmaktadır.

En sonunda; ''Biz kararı tanımıyoruz, hele savaş bitsin ilk karşı hareketi yapacak olan biziz'', der.

Henüz bu konuşmanın sedası bu hoş kubbede kaybolmamıştır.

Üçüncü Paylaşım Savaşı eşiğinde yaşanan gelişmeler bana sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosunu hatırlatır:

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Mazi kalbimde bir yaradır ve beni zaman zaman ağlatan İşte bu hazin hatıralardır.

Osman AYDOĞAN  30 Nisan 2016



VE UYANDIM ÖĞRENDİM Kİ


Cahit Sıtkı Tarancı’nın güzel bir şiiriydi ‘‘Otuz Beş Yaş Şiiri ’’

Şiir şöyle başlar:

‘’Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.’’

Burada geçen "Dante gibi ortasındayız ömrün" dizesinde yer alan ‘’Dante’’ ismi için Cahit Sıtkı; Hristiyanlığa göre insan ömrü 70 yıl olduğundan, 35 yaşındayken yazdığı, ‘’İlahi Komedya’’nın ‘’Cehennem’' bölümünün ilk dizesine "Hayat yolunun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum" diye yazan Dante Alighieri'nin isminden esinlenmiştir.

‘‘Otuz Beş Yaş Şiiri’’nde hayatın anlamı anlatılır ve şiir; yaşarken fark edilmeyen, algılanamayan gerçekleri söyler; iş işten geçtikten, sert taşta yaralandıktan, suda boğulduktan ve ateşte yandıktan sonra:

‘’Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.’’

Cahit Sıtkı bu öğrenmeyi otuz beş yaşında yaşıyor.. (Kaderin cilvesidir herhalde, 46 yaşında da vefat ediyor.)

Özdemir Asaf da ‘’Görünüş ve Zaman’’ isimli şiirinde farklı bir hayıflanmayı yaşar:

‘’Çocukluğumda her şey büyük görünüyordu. 
Gençliğimde her şey önemli görünüyordu.
Sonra çok şey büyüklüğünü ve önemini yitirdi.
Sonra daha da yitirdi.
Çocukluğumdan da gençliğimden de çok çok az şey kaldı.
Şimdi yaşlıyım sayılır.
Çok şey gülünç görünüyor.’’

Konfüçyüs de benzer süreci anlatıyor:

“On beş yaşımda kalbimi öğrenmeye açtım...
Otuzumda duruşumu belirledim...
Kırkımda kuşkularımdan kurtuldum...
Elli yaşımda gökyüzü katını anladım...
Altmışımda kulaklarım dış seslere uyumlandı...
Yetmiş yaşımda, çizgiyi aşmadan yüreğimdeki arzuların peşinden gitmesini öğrendim...”

Sâdi-i Şirazi, Bostan adlı eserinde kendine hitaben söylerdi; “Ey ömrü yetmişe varan, uyan! Uyuyor mu idin ki bu yetmiş yıl heba olup gitti.”

Cahit Sıtkı’nın söylediği gibi; ateşin yaktığını, suyun boğduğunu, taşın sert olduğunu daha ilkokul yıllarında öğrettiler bana (!) ama asıl başka şeyleri ben yaşım elliyi geçtikten sonra öğrendim.

Özdemir Asaf’ın söylediği gibi; benim de çocukluğumda her şey büyük, gençliğimde her şey önemli görünüyordu. Şimdi yaşlı sayılmasam da ben yaşım elliyi geçtikten sonra her şey gülünç görünüyor bana.

Konfüçyüs gibi yetmiş yaşına gelemesem de ben elliden sonra çizgiyi aşmadan yüreğimdeki arzuların peşinden gitmesini öğrendim.

Şâdi-i Şirazi gibi yetmiş yaşını beklemeden ellili yaşlarda seslendim kendime; “Ey ömrü ellilere varan, uyuyor mu idin ki uyan!’’

Ve uyandım öğrendim ki; “Vatan, uğruna ölen varsa değil, içinde yaşamaktan mutlu olunan yermiş.”

Ve uyandım öğrendim ki; “Bayrağımızın rengi kan rengi değil de, keşke gelincik kırmızısı olsaymış.’’

Ve uyandım öğrendim ki, “Asıl övünülecek olanın bu topraklardan şüheda fışkırması değil, sadece herkese yetecek kadar hasat fışkırmasını sağlamakmış.”

Osman AYDOĞAN  28 Nisan 2016



SİSLER BULVARI


Eğitimde politik amaçlarla programlar değiştirilerek ilkokullardan liselere, öğretmen okullarına, meslek okullarına ve üniversitelere eğitim ve öğretim çökertilmiş, ilköğretim ve lise Kur’an kurslarına, üniversiteler medreselere, bilim adamları da emir kulu memurlara dönüştürülmüştür. Balyoz, Ergenekon, Casusluk gibi davalarda hukuk katledilirken, adalet boğazlanırken bu katliama dur diyen bir hukuk fakültesi duydunuz mu hiç?

Bu nedenle bugün 200’ü geçen üniversite sayısı Cumhuriyetin başında sadece İstanbul’da olan iki üniversitenin yetiştirdiği öğrenci niteliğinde öğrenci yetiştirilememektedir.

Artık ülkenin sorunlarına yanıt arayacak bilinçli insan yetiştirilememektedir. Gayri üniversiteler diplomalı cahiller ordusu yetiştirmektedir. Bilgisiz diplomalı, politika uşağı adayıdır. Zaten de maksat budur…

Türkiye'nin uygar amaçları sisler içinde kaybolmaktadır…

Osman AYDOĞAN  27 Nisan 2016


İYİ ve KÖTÜ, DOĞRU ve YANLIŞ, İMAN ve KÜFÜR


Büyük bir arap tasavvuf adamı ve varlık birliği (Vahdet-i Vücud) öğretisinin baş sözcüsü ve tasavvufun felsefesini oluşturan en önemli isimlerinden biri olan Muhyiddin İbn el-Arabî'nin günümüze 250'ye yakın eseri ulaşmıştır.

Muhyiddin İbn el-Arabî bir kitabında şöyle yazar (İslâm Tasavvuf Tarihi, Akabe Yayınları, 1985, Mehmed Ali Ayni, sadeleştiren H.R. Yananlı, Sayfa 21): “İzâ kâne’l - ârifu arifen hakikaten lem yetekayyüd bi-Mu’tekıd.”

Anlamı: ‘’Hakk’ı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman itikad sahibinin itikadıyla bağlanmaz. Yani; Hiçbir dine veya inanca bağlı olmaz, onun için iyi ve kötü; doğru ve yanlış; İman ve küfür ayırımı yoktur; hepsi bir ve aynı şeydir.’’

Zaten şu sözleri onu Arabî’yi anlatmaya yeter:

"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’

''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’

"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."

"Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren 'kuşatıcı bir varlıkta' isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi."

"Bil ki Allah insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları ademden vücüda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar yolcu olma özelliklerini (tekamül) hiç bırakmamışlardır."

"...artık, arif anlar ki, gerek enfüs'te, gerek âfâkta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir; başkası yok.. varlık, tek varlık, bir can ve bir tendir. Ama, hakikatin aslı, ne bölünmüş ne parçalanmıştır zahirde görünen cümle şeyler, onun tecelligâhı ve aletidir..."

(Âfâk, ufuk kelimesinin çoğuludur. Âfâka nisbet eki eklenerek yapılmış bir kelime olan âfâkî kelimesi kelâm, felsefe ve psikoloji ilimlerinde objektif (nesnel) karşılığı olarak kullanılmaktadır. Âfâkî kelimesiyle genellikle "dış dünya ile ilgili olan, bireyin şahsî görüş ve inançlarından bağımsız olarak gerçekliği bulunan, herkesin izleyip gözleyebileceği reel durumlarla ilgili olan şey" kastedilmektedir. Âfâkî kelimesinin karşıtı enfüsî (sübjektif) kelimesidir. Kur'ân'da âfâk ve enfüs kelimeleri karşıt kavram olarak bir arada geçmektedir. "Gerek âfâkta (dış dünya ve madde âlemi), gerek enfüste (insanın iç dünyası ve ruh âlemi) delillerimizi yakında onlara göstereceğiz" (Fussilet, 41/53). Kur'ân'ın bu yaklaşımına uygun olarak Allah'ın varlığını ispatta kelâmcılar daha çok âfâkî (kozmolojik ve ontolojik) delilleri kullanırken, mutasavvıflar enfüsi (psikolojik ve ahlâkî) delilleri kullanma yoluna gitmişlerdir.)

Üzerinde düşünmeniz dileği ile!

Osman AYDOĞAN   26 Nisan 2016


KIZ KULESİ


1827 yılında Almanya’nın Magdeburg şehrinde Ludwig Karl Friedrich Detroit adında bir erkek çocuğu dünyaya gözlerini açar.

Gözlerini açtığı evde annesi ve babası sürekli kavga etmektedir. Karl Detroit’in bu durumdan etkilenmemesini isteyen yakınları onu bir yetimhaneye verir. Annesi babası olmasına rağmen, Karl Detroit bir yetimhanede büyür.

12 yaşına geldiğinde bir gece bütün arkadaşları uyurken, çarşafları birbirine düğümleyerek camdan aşağı sarkıtır ve yetimhaneden kaçar. Kaçtığı şehir Hamburg'dur.

Küçük Karl büyük bir liman kenti olan Hamburg'da bir gemide miço olarak iş bulur ve Magdeburg'un ardından Almanya'yı da buradan terk eder. Miço olarak iş bulduğu bu gemi 3-4 ay Akdeniz'de dolaştıktan sonra bir ilkbahar günü İstanbul'a giriş yapar.

Gemi Kız Kulesi’nin yakınlarından geçerken Karl Detroit denize atlar ve Kız Kulesi’ne doğru yüzer. Yani gemiden de kaçar Karl.

Kız Kulesi'ne kaçan çocuk yakalanır, o sıralar Osmanlı Devleti'nin önde gelen devlet adamlarından biri olan Mehmed Emin Âli Paşa'nın yanına götürülür.

Mehmed Emin Âli Paşa aralarında Almancanın da bulunduğu altı dil bilmektedir, devlet işlerinin yanı sıra şiirle de ilgilenmektedir. Bu çocuk kaçıp geldiyse bir derdi var diye düşünür ve çocukla konuşur:
"Söyle küçüğüm, neden kaçtın Almanya'dan?"
"Dayak vardı orada, bıktım kaçtım."
"Peki gemin birçok ülke gezerken bunu yapmadın da neden İstanbul'da kaçtın geminden?"
Karl Detroit Kız Kulesi'ni gösterir ve "Ben o kuleyi çok sevdim" der.

Bu sırada Almanlar çocuğu geri ister. Karl ise geri dönmek istemez, İstanbul'da kalmak ister. Mehmed Emin Âli Paşa da çocuğu çok sever, o da çocuğu göndermek istemez ve onu evlatlık olarak sahiplenir. "Artık benim oğlumsun" der.

Karl Detroit artık bir Osmanlı evladıdır ve buna göre yetiştirilir. Adı Mehmed Ali olarak değişen çocuk büyümüş ve asker olur.

1853 yılında Osmanlı ordusuna katılıp Kırım Savaşı'nda savaşır. 1865 yılında generalliğe (paşa) yükselir. 1878'de Aleksandros Karatodori Paşa ve Sadullah Paşa'yla birlikte Berlin Kongresi'nde imzalanan antlaşmada Osmanlı Devleti'ni temsil eden 3 kişiden biri de olur kendisi.

Kongrenin kararlarından memnun olmayan Müslüman halkı yatıştırmak için Arnavutluk'a gönderilir. Kosova'nın Gjakova kasabasında ne yazık ki gericiler tarafından yolu kesilip linç edilerek öldürülür.

O çok sevdiği Kız Kulesi’ni bir daha göremeyecektir artık...

Ardında dört tane kız evlat bırakır Mehmed Ali Paşa.

Bu evlatlardan biri, Leyla Hanım'ın da bir kızı olur; Celile Hanım. Mehmed Ali Paşa'nın göremediği torunu Celile Hanım ilk Türk ressamlardan biridir. Ve Celile Hanım evlenir ve bir erkek çocuk dünyaya getirir.

Ve bu erkek çocuk, büyüyüp Nazım Hikmet adıyla Türk edebiyat tarihine geçer.

Nazım Hikmet'in Annesinin büyük dedesi anlatıldığı gibi Alman kökenli Mehmet Ali Paşa , Annesinin büyük babası ise Leh kökenli Mustafa Celâleddin Paşa (Konstanty Borzecky)'dır.

İstanbul’da yaşayan arkadaşlarım!.. Kız Kulesi’ni her görüşünüzde bu hikâyeyi anımsayın olmaz mı?

(Sunay Akın’dan bir alıntıdır)

Osman AYDOĞAN  25 Nisan 2016


ASIL OLAN İÇ CEPHEDİR


Atatürk düşmanla mücadelede üç kuvvetin tayin edici olduğunu söyler. Bunlar; milletin kendisi, Meclis ve Silahlı Kuvvetlerdir. Bu üç kuvvet; birincisi iç cephe diğeri de dış cephe olmak üzere iki cephede savaşır. Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkar. Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas kongreleri yaparak millete gider. 23 Nisan 1920’de Meclisi kurar. Sonra da Silahlı Kuvvetleri kurar…

Atatürk gerisini Nutuk’ta anlatır:

“Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlûp olabilir; fakat bu durum, hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekten ‘kaleyi içinden almak’, dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla şahıslarımıza kadar temasa gelebilen bozguncu mikropların, araçların varlığını iddia etmek doğrudur. Meclis’in düşünüş biçimi, çalışması, vaziyeti, düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına olanak ve olasılık yoktur....”

Şimdi bir düşünün! Meclis’in düşünüş biçimi, çalışması, vaziyeti, düşmana ümit verici midir, değil midir?

Osman AYDOĞAN  24 Nisan 2016



23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI


19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hem emperyalist savaşlar hem de Fransız devriminin yarattığı fikir akımları nedeniyle Avrupa'da imparatorluklar çatırdamaya başladı. Ardından Doğu Avrupa ve Balkanlar’da ulusal kurtuluş hareketleri başladı.

Avusturya - Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu ulusal kurtuluş hareketlerinden en çok ve en ağır etkilenen devletler oldu. Balkanlar’da art arda yeni ulus-devletler doğmaya başladı. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Arnavutluk birbiri ardına kimi Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na karşı, kimi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşarak kendi ulus-devletlerini kurdular.

20. yüzyılın başlarında ulusal kurtuluş hareketleri ve bu hareketler zafere ulaştığında kurulan ulus-devletler devrimci birer adımdılar. İmparatorluklar yıkılıyor, yerine genç, kendi ayakları üstüne dikilen, kalkınmacı ekonomik politikalar izleyen, milliyetçilik ideolojisine sarılmış birer ulus-devletler kuruluyordu.

Bu büyük çalkantılar döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun sahibi sayılan Türkler trajik ikilemler yaşadılar. Önce gerçek sahibi olduklarına inandıkları Osmanlı Devleti’nden kopmak için ayaklanan ulusal kurtuluş hareketleri ile savaştılar. Beyhude bir direnişti. Balkan Savaşı bozgunu ile Balkanlar’daki Osmanlı varlığı silindi. Ardından 1. Dünya Savaşı patladı. İttihatçıların dizginlerini ele geçirdiği Osmanlı çok daha ağır bir yenilgi aldı ve bu kez Anadolu işgal edildi. Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar Anadolu’yu paylaştılar. Türklere ise Orta Anadolu’da daracık bir bölge bırakılmıştı.

Ulusal kurtuluş mücadelesi verme sırası Türklere gelmişti. “Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı” başladı.

Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas kongreleri yapıldı.

Farklı görüşler olsa da Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı 23 Nisan 1920’dir. O gün sahici bir ulus-devletin, Türk ulus-devletinin kuruluşudur. Sultanın, Osmanlı soyunun değil, halkın egemenliğini kabul eden Türkiye Büyük Millet Meclisi o gün “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” diyerek noktayı koymuş, ulus-devletler trenine son anda binmiştir.

Daha sonra yeni ulus devletler için İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi beklenecektir…

Şu bir tarihi gerçektir ki 20. yüzyılın başlarında bir ulus-devlet kurmak ve ideoloji olarak milliyetçiliği benimsemek ilerici, devrimci bir tercih, bir yönelimdi.

23 Nisan 1920’de egemenliği sultandan alıp kendinde toplayan Büyük Millet Meclisi de bu devrimci adımın ete kemiğe büründüğü bir kurumdu.

1920’de o muazzam adımı atanları alkışlamak ve artan bir coşku ile kutlamak boynumuzun borcudur.

Bu muazzam adımı anlamak da her faninin harcı değildir. Anlamayanların da kutlamaması normaldir.

Bu anlamlı bayram kutlu olsun!

***
Sakın unutma çocuk

‘’Küçük hanımlar, küçük beyler! 
Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! 
Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. 
Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. 
Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!’’

(Atatürk 1922’de Bursa’da kendisini karşılayan çocuklara böyle seslendi.)

Osman AYDOĞAN  23 Nisan 2016



BAKIN BU FIKRAYI BEN UYDURMADIM


Dün sizlere Ortadoğu, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzman Amerikalı tarihçi Bernard Lewis’in bir kitabından (İslam'ın Siyasal Söylemi, Phoenix, İstanbul, 2007) bir alıntı vermiştim.

Bugün de size yine Bernard Lewis’in başka bir kitabından (Tarih Notları - Bir Orta Doğu Tarihçisinin Notları, Arkadaş Yayıncılık, 2014) başka bir alıntı vermek istiyorum. Ancak bu alıntı bir fıkra:

Fıkra Mısır’ın bir zamanlar güçlü adamı olan Abdülnasır’la ilgili olarak anlatılır... Ancak fıkrada geçen ‘’Mısır’’ın yerine siz daha güncel bir başka ülkeyi ve Nasır yerine de o ülkenin güçlü adamını koyabilirsiniz. Ancak bunu içinizden yapmanızı öneririm.. Ne olur, ne olmaz!

Başkan Nasır kendisi hakkındaki karikatürlere ve fıkralara çok sinirlenirmiş.

Bu fıkraları belli bir kişinin uydurup yaydığını öğrenince öfkesi bir kat daha artmış. Polis şefini çağırtmış... Fıkraları icat eden kişinin acele bulunmasını istemiş. Bir hafta sonra polis şefi tutukladığı adamla birlikte Başkanlık Sarayı’na gelmiş.

- ''Sayın Başkan'', demiş, ''sizinle ilgili fıkraları uyduran kişi işte bu...''

Nasır adamı baştan aşağı bir süzmüş:
- ''Sen, demiş gerçekten benimle ilgili fıkraları uyduran kişi misin?''
- ''Evet'', demiş adam...

Nasır bunun üzerine peş peşe kendisiyle ilgili fıkraları anlatmaya başlamış..

Her birinin sonunda adama:
- ''Bu fıkrayı da sen mi uydurdun?'' diye soruyor...
Her defasında aynı yanıtı alıyormuş:
- ''Evet efendim ben uydurdum...''

Nasır sonunda:
- ''Sen de benim gibi Mısırlısın, ülkeni de benim kadar sevdiğini tahmin ediyorum, neden bunu yapıyorsun, Mısır’ı büyük, özgür ve saygın bir ülke haline getirdiğimi biliyorsun...'' deyince adam şöyle bir yutkunmuş:

- ''Bakın bu fıkrayı ben uydurmadım'', demiş...

Osman AYDOĞAN  22 Nisan 2016


SİYASET ve CEZA


Ortadoğu, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzman Amerikalı tarihçi Bernard Lewis’in ‘’İslam'ın Siyasal Söylemi’’ (Orjinal isim: The Political Language of Islam) (Phoenix / Siyaset Dizisi, İstanbul, 2007) isimli güzel bir kitabı var.

Bernard Lewis kitabında Türkiye’ye de yer verir. Lewis’in kitabından Türkiye ile ilgili bir bölüm:

“Türkiye’de yazarlar, düşünürler, üniversite profesörleri ve işadamları dünyadaki benzerleri düzeyinde yetenekli, iyi eğitilmiş, deneyim sahibi kişiler olmalarına karşın siyasal sistem, bu insanları son derece etkin bir biçimde iktidardan uzak tutacak şekilde tasarlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Türk demokrasisi engellenmiş durumdadır. Başka hiçbir ülkede eğitimli seçkinlerin düzeyiyle siyasal sınıfın düzeyi arasındaki fark, Türkiye ölçüsünde büyük değildir. Onlarca yıldır Türkiye’nin önemli siyasal partileri bir tek kişi ya da kimi zaman işbirliği içindeki küçük bir grup tarafından yönetilmiştir. Bu kişiler ise kamu görevi için tek bir ölçütü kullanarak seçim yaparlar: ‘kör bir itaat’... Yalnızca dalkavuk kabul edilir, bağımsız düşünürlerden ölümcül salgın virüsü taşıyorlarmış gibi kaçılır. Yalnızca statükoya bağlı bir avuç soğukkanlı tutucunun egemen olduğu siyasal sistem böylece kemikleşmiştir...”

Fransız düşünürü Alain Badiou neden yıllardır zalimce cezalandırıldığımızı bize çoktaaaan anlatmıştı zaten: ‘’Siyaset üzerine düşünmek zorundayız. Eğer bunu yapmazsak bir gün zalimce cezalandırılırız.’’

Osman AYDOĞAN 21 Nisan 2016


EMİNE ABLAM


(Hiç unutmadım ama ben her Nisan Emine Ablamı hatırlarım...)

Memleketimde annenin kız kardeşine ‘’hala’’ denir.
Halam, evlendikten sonra beş-altı yıl hiç çocukları olmamış…

Kasabamızdan ''demiryolu'' geçer, bu nedenle de her Anadolu kasabasında görülen küçük bir de istasyonumuz vardır kasabanın hemen kenarında…

Bir yaz günü istasyon çalışanları bir trenin hareketinden hemen sonra istasyon yakınındaki üzüm bağından bir ağlama sesi duyarlar.
Bir asma altına terkedilmiş bir bebekten gelmektedir bu ağlama…
Bir bebek, bir kız bebek…
Muhtemel sene 1954-1955…

Bebeği karakola getirirler…
Yapacak bir şey yok, sorarlar çevreye bu bebeği evlatlık alacak kimse var mı diye…
Halamlar alırlar bu bebeği, nüfuslarına kaydettirirler, evlat edinirler…
Adını da Emine koyarlar…

Allah’ın hikmetidir, sual olunmaz, Emine aileye katıldıktan sonra Halamın arka arkaya üç erkek çocuğu olur…
En büyük çocuk benden bir-iki yaş büyük, diğerleri birer, ikişer sene aralıkla dünyaya gelirler.

Emine kendi öz ablamla yaşıttı, evlerimiz yakındı, kendisini de abla bildim, çocukluğum beraber geçti, elinde büyüdüm sayılır…

Emine ablam on iki yaşına gelince sokakta oynarken çocuklar kendisine ‘’bulduk’’ diye takılırlar, Halama sorar Emine ablam, ‘’bunlar ne diye bana böyle takılıyorlar’’ diye…
Halam artık Emine ablamın büyüdüğünü düşünerek gerçeği anlatır…
Emine ablam iki gün bir şey yemez içmez, sessiz bir hıçkırıkla ağlar iki gün boyunca, sonra da hiçbir şey olmamış gibi devam eder hayatına…

Emine ablam 14 yaşında iken Kasabaya bir aile gelir, giderler karakola ‘’biz’’ derler ‘’14 yıl önce kızımızı istasyonda kaybettik.’’ 
Sonuçta Emine ablama haber verirler.
Emine ablam ‘’benim annem babam burada başkasını bilmiyorum’’ diyerek gelenleri görmek bile istemez…
Gelen aile eli boş giderler… 
Gidiş o gidiş bir daha hiçbir haber gelmez…

Emine ablam 16-17 yaşında iken Halamın kocası ablamı kasaba yakınındaki bir köyün ağasının oğluna verir hiç ablama sormadan.
Ağanın oğlu askerde iken çavuşmuş, bu nedenle kendisine ‘’Ali Çavuş’’ derlerdi, hayal meyal anımsıyorum, bir de atı vardı, kasabaya atı ile gelirdi, atı ile bir yürüyüşü vardı, bir edası vardı, bir havası vardı, bir çalımı vardı…
Çocuktum, Babamın bu evliliğe karşı olduğunu hatırlıyorum…
Eniştem fakirdi, ağa da zengin, eniştemin bu nedenle ablamı bu ağa oğluna verdiğini tahmin ediyorum…
Ablamın bir kızı oldu bu evlilikten, adı ilginçti; ‘’Turiye’’
Ancak bu evlilik yürümedi..
İki yıl sonra ablam boşandı, kızını köyde bırakarak baba evine döndü…

Bu sırada eniştem vefat etti, sonra da halam bir başkası ile evlendi.
Ablam evde kendisinin aileye katılmasından sonra dünyaya gelen o üç erkek çocuğa hem annelik, hem de babalık yaptı.
O çocukların üçünü de okuttu, evlendirdi…

Çocuklar evlenince ablam de kasabamızdaki çocuğu olmayan bir adama imam nikâhı ile ikinci eş olarak evlendi. 
Sonra kocası vefat etti, adam varlıklı idi, bütün mal varlığı resmi nikâhlı eşine kaldı…
Yaklaşık sekiz on yıl önce üçüncü evliliğini yaptı, Şehre yerleşti...
Mutluydu…

‘’İkindi güneşi gördüm’’ derdi, ‘’güz güneşi gördüm’’ derdi…

Hayatta hiçbir şeyden müşteki değildi ablam. Hep hayata pozitif bakardı. Hayatla hep dalga geçer, hayata şaka yapardı hep. Hep gülerdi ablam. Özellikle gözlerine hayrandım. Gülünce gerçekten gözleri gülerdi ablamın…

Nisan 2012 ortasında memleketimden kendi öz ablamla telefonla görüştüm…

‘’Emine ablanın sana selamı var, Şehirden geldi bir süre buradaydı, ‘uzun zamandır Osman'ımızı -bana hep böyle hitap ederdi Emine ablam - göremedim. Osman'ımızı özledim’ diyor’’ demişti.
Üç gün sonra tekrar aradı kendi ablam.
‘’Osman’’ dedi; ‘’Sana kötü bir haberim var’’…

Emine ablam o Pazar günü Şehre evlerine döner…
Şehirdeki yeğenimi (öz ablamın kızı) arar…
‘’Annen sana vermek üzere bana bir şeyler verdi yarın -Pazartesi- saat 10.00’da sana geleceğim’’ der..
Pazartesi gelmez ablam...
Salı da gelmez...
Yeğenimin cep-ev telefonlarına da cevap vermez...
Yeğenim evine gelir kapı zili de cevap vermez…
Polis çağırırlar...
Kapı kırılarak açılır...
İçeride kesif bir is kokusu vardır ve ablamım bir tarafta, kocasının bir tarafta cansız bedeni bulunur...
Pazar günü akşam yatmadan sobayı yakmışlar…

Cenazesine yetişemedim, daha sonra gittim...

Önce doğumundan beri bildiğim, ancak hiç görmediğim kızı Turiye’yi, sonra benden bir iki yaş büyük olan erkek kardeşini ziyaret ettim.

Başsağlığı diledim.

Diğer kardeşleri cenazeye gelmiş ve dönmüşlerdi.
Turiye annesine o kadar benziyordu ki, hele hele gözleri, bir an için ablamla karşılaştım zannetmiştim…
Sonra mezarına gittim, dua okudum…
Sessizce hıçkıra hıçkıra ağladım…
’’Abla’’ dedim... 
''Kahpe felekten alacağın kaldı abla'' dedim...
Mezarlığı ziyaret ettim baştan başa...
Fark ettim ki, dünyadaki tanıdıklarım, akrabalarım azalmış, öte dünyaya gidenlerim, göç edenlerim çoğalmıştı...

Memleketimden ortaokuldan beridir ayrıydım…
Senede genellikle bir defa gelir, kısa kısa sürelerde kalır geri dönerdim…
Ruhumu hep orada bırakır, ben kendim dönerdim...
Bu gittiğimde bahardı...
İsimlerini unutmadığım o rengârenk kır çiçekleri her tarafı kaplamıştı…
Kayısı ağaçlarının, erik ve kiraz ağaçlarının o bembeyaz çiçekleri solmuş, yerini elma ağaçlarının o harikulade pembe pembe açmış çiçekleri almıştı…
Ceviz ağaçları ‘’ana baba kokusu’’ denilen o mis gibi kokulu filizlerini vermişti…
Her defasında olduğu gibi mahzun bir şekilde döndüm memleketimden…

Memleketimden dönüş yolunda hep kafamda uğuldadı Sivas Divriği'nin bir türküsü...
Âşık Veysel söylerdi, Ali Ekber Çiçek söylerdi, Bedia Akartürk söylerdi.
Emine ablam gözlerimin önünde, beynimde ise takılmış bir plak gibi döndü durdu bu türkü yol boyunca; 
''Kahpe felek sana nettim neyledim''

Feleğe hiç sual olunur muydu ki bu yıl (2014) Ocak ayında da Halamın en küçük oğlunu, Yakup’u kaybettik…

Mekânları cennet olsun…

Osman AYDOĞAN  20 Nisan 2016



GÖKYÜZÜ GİBİ BİR ŞEY BU ÇOCUKLUK, HİÇBİR YERE GİTMİYOR


Doktorlar hep yanı başımda değillerdi, zaten çoğu da İngilizce bilmiyorlardı, Türkçe bilen hiç yoktu, Almanca bilen de hiç yoktu, Arapça da bilmiyorlardı, hemşirelerden de çat pat İngilizce bilen birkaç kişi vardı…

Birisiyle konuşma ihtiyacı zamanla öylesine arttı ki, ciğerlerimdeki havaya nasıl muhtaçsam, konuşmaya da o kadar muhtaç olduğumu anladım. Geceleri yaralarımın yol açtığı kâbustan, gündüzleri kimsesizlikten zaman geçmezdi.

Bu yalnız günlerimde 1889 - 1973 yılları arasında yaşamış olan Fransız varoluşçu filozof Gabriel Marcel’i daha iyi anladım. Gabriel Marcel’e göre ‘’insan için var olmak, başka bir insana seslenmek’’ demekti. Marcel’e göre İnsan "seslenen bir varlık" olarak görünür; varoluş (existence) başkalarına yöneliştir insan için. ‘’Ben varım’’ demek, bana yabancı bir varlıkla aramda bağ kurmadıkça ben ne kendimi ne de başkasını bilip kavrarım demektir. Hastalığım neyse de ‘’ben varım’’ diyememek ne kadar zormuş, bunu burada daha iyi anladım…

Kabil’de Vezir Akbar Han Hastanesinde vakit geçirmenin tek yolu çoğunlukla geçmişi yaşamak, çocukluğuma gitmek o muhteşem zamanı hâyâl etmek ve tekrar tekrar yaşamaktı. Geçmeyen zamanda hep çocukluğuma gider, çocukluk günlerimin her bir anını gözlerimin önüne getirirdim. Çocukluk günlerimin geçtiği evimizi, annemi, babamı, ablalarımı, ağabeylerimi, komşularımızı, arkadaşlarımı, mahallemizi, bağlarımızı, bahçelerimizi, tarlalarımızı bir bir hatırlardım. Çocukluğumu hatırladığım zamanlar dalardım tabii, nadir çat pat İngilizce bilen hemşireler de takılırlardı bana ‘’yine nereye gittiniz?’’ diye…

Kâbil’e ilk geldiğimde okuduğum Albert Camus'un '’Yabancı’' isimli eserini anımsadım, bu kitaptan bir cümle aklımda kalmıştı. Şöyleydi o cümle: ‘’O zaman anladım ki, dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, cezaevinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi. Canı sıkılmayacak kadar anıları olacaktı. Bir bakıma bu da bir kazançtı.’’ Albert Camus’un ifadelerinden benim yaşadıklarımın tek farkı ‘’hapishane’’ yerine benim ‘’hastane’’de olmamdı.

Vezir Akbar Han Hastanesinde kaldığım sürede çocukluğuma ait her bir şeyi ama her bir şeyi birebir yaşadım. Burada anladım ki; bu yaralı ve ateşli halimde beni ayakta tutan, bana güç veren hep bu çocukluk hatıralarımdı. Dostoyevski’nin şu sözünü şimdi daha iyi anımsadım ve anladım: ‘’Hayatımızda en yüce, en güçlü, en yararlı dayanağımız ana baba evinden kalan hatıralarımızdır.’’

Ama hastanede en çok annemi hatırladım. Zaten hastaneye ilk geldiğimde bilincimin kapalı olduğu günler ve özellikle geceler sürekli annemi sayıkladığımı söylerdi hemşireler. Sabahlara kadar annemi sayıklarmışım. Halil Cibran, mektuplarında insanın söyleyebileceği en güzel kelimenin ‘’anne’’ kelimesi, en güzel sözün de ‘‘anneciğim’’ sözü olduğunu ifade ederdi.

Hastanede gündüz hâyâl ettiğim, birebir yaşadığım çocukluğumun günlerini, ateşler içinde geçen gecelerimde farklı bir şekilde yaşar olmuştum:

Hemen her gece Nisan aylarında memleketimizdeki bahçelerdeki kayısı ağaçlarının dallarının açmış çiçekleri arasında bir serçe kuşu gibi daldan dala konarak uçardım… Kayısı ağacı çiçek açtığında, henüz yaprakları olmadığından ağaç boydan boya bir gelin elbisesi gibi bembeyaz olurdu.

Hele hele o çiçekli badem ağaçları yok muydu; çağla yeşili, pembesi, beyazı bir muhteşem harmoni oluştururdu. Bembeyaz bir çiçek deryasında uçsuz bucaksız bir sonsuzluk duygusu içinde uçardım.

Elma ve armut ağaçları daha sonraları çiçek açardı, bu ağaçların çiçekleri de henüz yeni çıkmış açık yeşil yaprakları arasında daha başka bir güzel görünürdü… Bu ağaçların dalları arasında bir guguk kuşu gibi daldan dala konarken görürdüm kendimi…

Yaz başlangıcından önce çalı ve iğde ağaçları çiçek açardı… Griden beyaza yakın yaprakları olurdu çalı ve iğdelerin, küçücük sapsarı çiçekleri ve o muhteşem kokusu ile harikulade bir manzara oluştururlardı… İğde ve çalı ağaçlarının o muhteşem kokusu ve görüntüsü içinde iğde ve çalı dalları arasında bir çalı kuşu gibi uçarken görürdüm kendimi.

Bazı geceler ceviz ağaçlarının Nisan ayında açan o ana baba kokusunu salan taze yaprakları arasında, zaman zaman zambak ve susam çiçekleri arasında, zaman zaman da ekin tarlaları içindeki gelincikler arasında görürdüm kendimi. Bazen sarı sarı sapsarı ekin tarlaları içinde, olgunlaşmış, bükülmüş eğilmiş başaklar arasında bir tarla kuşu gibi uçarken görürdüm kendimi.

Bazen de ilkokulda okul sırasında ders dinlerken bulurdum kendimi. Okul arkadaşlarımı bir bir, isim isim, numara numara hatırlardım.

Geceleri kâbuslar içinde, sanrılar içinde ateşli de geçse, bu gecelerin sabahı daha bir huzurla uyanırdım. Pek şikâyetçi de değildim bu gecelerden. Bu sefer akşamları bekler olmuştum, akşam olmasını, karanlıkların usul usul, perde perde inmesini, gecenin olmasını, rüyamda çocukluğuma gitmeyi ve o kuşlar gibi tekrar tekrar uçmayı hep bekler olmuştum…

Artık yaralarım henüz tam iyileşmese de hastanede kalmaktan yeterince bir keyif almıştım. Hastanedeyken bir tür sükûnet elde etmiş, kendimi kendime ve soyut şeylere daha bir yakın hissetmiştim. Kafamı yastığa koyup gözlerimi kapayarak kendimi dünyadan soyutladığımda, anlattığım gibi, ince bir yeşil tüle bürünmüş olan sakin vadilerin, bahçelerin, tarlaların ve tepelerin üzerinde hep bir kuş gibi uçarken görmüştüm kendimi. Ayrıca hiç kaybetmemişimcesine sevdiklerimin yanımda olduğunu, onlara seslenip, onlarla konuştuğumu görmüştüm. Sabahları uyandığımda da sanki kendimi de bir kuş gibi hafif hissetmiştim.

Hatırladıkça çocukluğumu Edip Cansever’in şu dizelerine de hak vermiştim: "Gökyüzü gibi birşey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor..."

Bu hastane ve bu yaralı halim baba hep Şehriyar’ı ve O’nun hayatıma anlam katan şu sözünü hatırlatmıştı: ‘‘Acılar ruhu olgunlaştırır. Düşüşler en az çıkışlar kadar hayata bir tad katar, ancak bunun dengede olması gerekir. Çalışma, mücadele ve belalar olmasaydı bizler de var olmazdık ve yaşam duygusuz, anlamsız ve bunaltıcı olurdu.’’

Ve en çok da takılmış bir plak gibi hep şu sözü döndü durdu beynimde Şehriyar'ın: ‘’İnsan ancak gecenin yolunu izleyerek şafağa varabilir.’’


Osman AYDOĞAN  17 Nisan 2016




ÜÇ KIZ KARDEŞ


Anton Çehov,un “Üç Kız Kardeş” (İmge Kitabevi, 2014) adlı güzel bir tiyatro oyunu var.

İlk kez 1901 yılında sahnelenen Üç Kız Kardeş, Çehov'un en hareketli, buna rağmen en ince ayrıntılarda en derin psikolojik yorumları yansıtan eseridir. Oyun, Rusya'da ayrıcalıklı sınıfa ait bir ailenin değişen koşullar ve yeni değerler karşısında yaşadığı çelişkiler ve bireysel çöküşler üzerine kuruludur. Aile üyelerinin geçmişleri ve özlemleri ön plandadır; General kızları Olga, Masha ve Irina ile abileri Andrey, Prozorov'ların temsilcileridir.

Çarlık Rusya’sının son döneminin, başka deyişle bir geçiş döneminin yazarı olan Çehov,un “Üç Kız Kardeş” adlı oyununda kız kardeşlerin ağabeyi Andrey’in tiradı bizi mi anlatırdı diye düşünmekten kendimi alamıyorum:

“Hayata atılır atılmaz silik, donuk, renksiz, tembel, kayıtsız, faydasız, mutsuz insanlar olup çıkıyoruz. Niçin? Bu kent yüz binlerce insanı barındırıyor. Ama hepsi birbirine benziyor. Hepsi aynı. Ne geçmişte ne de günümüzde bir tek aziz bile bulamazsınız. Bir tek bilgin, bir tek sanatçı bile yok. Sadece yiyorlar, içiyorlar, uyuyorlar, sonra da ölüyorlar… Başkaları geliyor sonra, onlar da yiyorlar, içiyorlar, sıkıntıdan çıldırmamak için dedikodu yapıyorlar, iskambil oynuyorlar, düzenbazlık ediyorlar. Çocukların sırtına korkunç bir yük biniyor, içlerindeki o kutsal pırıltı sönüp gidiyor. Günümüz ne kadar iğrenç. Ama geleceği düşününce rahatlıyorum. Hafifliyorum sanki. Uzaklarda bir ışık parlıyor. Özgürlüğü görüyorum…”

Çehov’dan faklı olarak ben; geleceği düşününce rahatlayamıyorum, ağırlaşıyorum sanki. Uzaklarda bir ışık parlamıyor, uzaklar loş ve karanlık. Hiçbir şey göremiyorum.

Osman AYDOĞAN  16 Nisan 2016


YAŞADIĞIMIZ ÇAĞIMIZIN RESMİ


Sovyetler’in yıkılması çok şeyi bitirdi. Çift kutuplu dünya ile beraber çok şey de yitip gitti... Tek kutuplu dünyaya geçtik… Tek kutuplu dünya ile birlikte siyasetin ideolojik içeriği sıfırlandı... Kapitalizm rakipsiz kaldı… Küreselleşme icad edildi…

İnsanlar özgürleşiyor derken, tıpkı Roma döneminde olduğu gibi (Die festung Europa) duvarlar yükseldi. Yine Roma döneminde olduğu gibi Avrupa dışındaki herkes barbarlar (Barbaren) olarak algılandı.

Avrupa solu, Avrupa siyaseti, Avrupa edebiyatı bocaladı.. Schröder’ler, Blair’ler, adları sol da olsa iktidarları boyunca hep neo liberal politikalar uyguladılar. Almanya’dan bir daha Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Fransa’dan bir daha Albert Camus, Jean Paul Sartre, Samuel Beckett çıkmadı..

Küreselleşmenin dayatmasına insanlık etnik-dini bir yeniden ‘’kavimleşmeyle’’, ‘’ümmetleşmeyle’’, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’popülizmle’’ yanıt verdi. Sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmi aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çöktü. İşçi sınıfı kalmadı. Sendikacılık tükendi. Bunlar geleneksel siyasetin hep içeriğini dolduran kavramlardı.

İnternet teknolojisi ise bütün bu oluşumların üzerine tuz biber ekerek siyasette ‘’reality’’ ortamına prim veren iklimi yarattı. Küstahlığın, vasatlığın, kabalığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu yeni bir iklim doğdu.

İşte TV’lerde, boyalı basında gördüğünüz vıcık vıcık seviye, kişiliksizlik ve küstahlık bu iklimin ürünü! Bu sadece Türkiye’de değil tüm dünyada böyle… Avrupa’dan ABD’ye, Rusya’dan Arap dünyasına kadar bu böyle..

Zaten boşuna söylememişti İranlı Müslüman sosyolog, düşünür ve yazar Ali Şeriati. Şeriati bir yazısında şöyle yazıyordu:

‘’Sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Sîretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde.’’

***
Genç arkadaşlarıma küçük bir sözlük:
Sûret: Dış güzellik, geçici olan, yüzeysellik, zahirî olan, okyanusun maviliği…
Sîret: Gönül güzelliği, kalıcı olan, derinlik, bâtıni olan, okyanusun derinliği…

Osman AYDOĞAN  15 Nisan 2016





ÖLDÜ, ÖLDÜ DE HABERİ YOK (2)


Sovyetler ve Stalin dönemi... İki parti yöneticisi Kremlin’de karşılaşmışlar, biri sormuş arkadaşına: 

- ''İvanov ne yapıyor?'' 
- ''İvanov öldü'' demiş, beriki İtiraz etmiş: 
- ''Ne ölmesi yahu, daha gelirken uzaktan gördüm.'' 
Bizimki gülerek yanıtlamış: 
- ''Öldü, öldü!.. Ama daha henüz haberi yok.''

Ülkenin halini görüyorsunuz...

Bir yanda; hırsızlar, tecavüzcüler, rüşvetçiler, yalancılar, megalomanlar, psikopatlar, yandaşlar, bugün de olduğu gibi hemen hemen her gün gelen üçer, beşer, sekizer, onar şehit haberleri…

Diğer yanda; müflis bir dış politika, üretmeyen, her şeyi tüketen bir tüketim ekonomisi, bitmiş, tükenmiş, medreseleşmiş ve Orta Çağa dönmüş bir eğitim, siyasete bulaşmış bir yargı, yaralanan, bitap düşmüş, yok olmaya yüz tutmuş adalet, yok hükmünde bir parlamento, yok hükmünde, biat eden bir hükumet, çiğnenen, yok sayılan Anayasa, askerin çiğnenen, ayaklar altına alınan onuru, gururu, talan edilen doğa, yağmalanan yeşil alanlar, betona gömülen şehirler, dalkavuklaşmış âlimler, despotizme dönüşmüş bir siyasi güç, yandaş haline gelmiş ve yalakalaşmış bir basın, yok olan asayiş, emniyet, güvenlik, güven, aşirete dönüşmüş bir devlet…

Bu saydığım başkalaşan bütün kavramlar öldü…

Öldü de yaşıyormuş gibi yapıyorlar…’’Mış’’ gibi yaşıyorlar… Haberleri yok…

Osman AYDOĞAN  14 Nisan 2016



ÖLDÜ, ÖLDÜ DE HABERİ YOK


Sovyetler ve Stalin dönemi... İki parti yöneticisi Kremlin’de karşılaşmışlar, biri sormuş arkadaşına: 

- ''İvanov ne yapıyor?'' 
- ''İvanov öldü'' demiş, beriki İtiraz etmiş: 
- ''Ne ölmesi yahu, daha gelirken uzaktan gördüm.'' 
Bizimki gülerek yanıtlamış: 
- ''Öldü, öldü!.. Ama daha henüz haberi yok.''

Ülkenin halini görüyorsunuz... Hırsızlar, tecavüzcüler, rüşvetçiler, yalancılar, megalomanlar, psikopatlar, yandaşlar, bugün de olduğu gibi hemen hemen her gün gelen üçer, beşer, sekizer, onar şehit haberleri..

Bunlardan sorumlu olan makamlardakilerin niceleri vicdanların önünde öldü, öldü de haberleri yok...

Osman AYDOĞAN  13 Nisan 2016



SAKURA

Japonca bir kelime olan Sakura’nın Türkçesi meyve vermeyen çok güzel bir “kiraz ağacı” anlamındadır. Çiçekleri makbuldür. Çiçekleri ağır ağır açar ama çok çabuk dökülür. Bu çiçek martın son haftası ile nisanın ilk haftası açar ve Japonya'da bu dönem kutsal sayılır.

Açtıklarında büyüleyici bir hayal alemini gözler önüne sererler. Ancak güzelliklerinden daha fazla bir şey vardır onlarda. Sakura’nın dalda kaldığı zamanın çok kısa olması, Japon kültüründe hayatın gelip geçici olduğunu ifade eder. Zıtlıklar yaşamın her anında birliktedir; siyah ile beyaz gibi, iyi ile kötü gibi, yaşam ile ölüm gibi...

Sakura; hem hayatın başlangıcını yani baharı müjdeler, hem de kaçınılmaz sonunu simgeler. Japonya'da baharın müjdecisi olmasına rağmen, daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle edebiyatta ölüm ile yaşamın birlikteliğini ifade eder. Sakura’nın hüzünlü bir yanı olduğu için çok da sevilen bir kadın adıdır da Japonya’da Sakura.

Sakura’nın açması çok yavaş bir süreç, solgunlaşıp yere düşmesi ise bir anlıktır. Japonlar için, Sakura’nın kısa ama parlak yaşamı, samurayların genç, zamansız, kahramanca ölümünü simgeler.

Kiraz çiçekleri samuraylar için hem yaşamı, hem de ani bir ölümü hatırlatmaktadır. Bir şeyin hem üstün güzellik hem de hızlı şekilde ölmeyi nasıl aynı anda sembolize ettiği sorusunun cevabı ise Japon kültürünün ölüme bakış açısında saklıdır.

Sakura, hem genç bir samurayın ruhunu hem de güzel bir kadının ihtişamını taşır. Samuraylar daha gençken ölümü tatmış, kiraz çiçekleri de en güzel oldukları vakitte dökülmüşlerdir. İşte böyle geçici işte böyle de güzeldirler, güzel olan her şeyin geçici olduğu gibi…

Çiçeklenen ağaçlar güzelliklerini kısa bir süre sunarlar ve çiçeklerini tüm şehir üstüne dökerler. Kiraz çiçeklerinin açışı o kadar güzeldir ki Japonya’da meteoroloji tarafından her şehir için tahminleri önceden yapılır ve insanlar ona göre programlarını ayarlarlar.

Güzelliğin ve estetiğin simgesi olan kiraz çiçekleri (Sakura) açtığında Japonlar parklara, bahçelere, tapınaklara akın ederler. Yalnızca çiçekleri seyretmek için… Bu çiçek izleme partilerine “hanami” adı verilir.. Hanami festivallerinin en can alıcı etkinliği, zen sükûnetine yaraşır şekilde, yalnızca yürümektir. Sükût içinde, sessiz ve sakin…

Japon filmlerinde çiçek döken ağaç sahnesi olmazsa olmaz bir sahnedir. Japon filmlerinde anlatılan hikâyeye görsel zenginlik katmasının yanı sıra izleyiciye hikâyenin içindeki duygusal bir sahneye hazırlama amacıyla da kullanılır.

Sake (Japonların pirinç ve tahıl tozundan yapılan ulusal içkisi) içerken ve son nefeslerini verirken bile bu ağacın görüntüsünü hayal eden bu ağacın yakınında bir yerde yapılan savaş sonucu ölüme yaklaşmışken bile bu ağacı düşünen kahramanlarla sık sık karşılaşırız Japon filmlerinde… Romantik sahnelerde de Sakura ağacı bulunur.

Bu ağacın çiçeklerinin dökülme sahneleri genellikle her güzel şeyin bir gün mutlaka sona erebileceği mesajını ve yaşanılan kayıpların yaşattığı acıyı bazen de anılarımızdaki kaybettiklerimizi simgeleyen bilinçaltı bir mesaj vermeyi hedefler.

Sakura ağacının çiçek dökmesi her ne kadar bir şeylerin sonunu simgelese de yeniden açılacağı anı görme umudu da her sonun bir başlangıcı olduğunu müjdeleyen bir konumdadır. Yani hüzün hissinin yanında umut hissini de bizlere verir.

Bunu en iyi Japonya'nın modernizasyonuna dair olan hikâyede yönetmenliğini Edward Zwick’in yaptığı ve başrolde Tom Cruise’in yer aldığı ‘’Son Samuray’’ filmi gösterir. ‘’Son Samuray’’ ölürken etrafında uçuşan Sakura’nın çiçekleri işte o ölüme değerdir.

Bu bahar mevsiminde kiraz ağaçlarının (Sakura) çiçekleri dökülürken, güzelliğin lanetlendiği, zekânın yağmalandığı, iyinin kurban edildiği, kasaba kurnazlığı ile yönetildiği ve insanlarımızın gencecik yaşlarda trafikten, terörden, bombalardan tıpkı Sakura çiçekleri gibi, tıpkı Samuraylar gibi toprağa düştüğü ülkem de Sakura’nın yaprak dökümü gibi keder vermektedir.

O güzel çağ bitmiş memleketime hüzün gelmiştir.

Osman AYDOĞAN  12 Nisan 2016


EN AĞIR BEŞ SUÇ


Konfüçyüs, Hükümdar'ın isteği üzerine bir süre için şehrin yönetiminde olmayı kabul etti. Yedi gün izledi. Yedinci gün yüksek memur Şao-Çeng’i idam ettirdi. Cesedin üç gün açıkta kalmasını emretti.
Öğrencileri çok şaşırdılar, yanına gittiler, sordular: ''Şao Çeng bu şehirde hatırlı ve kuvvetli bir adamdı. Şimdi şehrin yönetimini aldıktan sonra ilk işiniz onu astırmak oldu. Bu yaptığınız doğru mudur? Bildiğimiz kadarıyla bu adam haydutluk, hırsızlık yapmamıştı....''

Konfüçyüs “yaptığımın nedenlerini size anlatayım'' dedi ve anlattı :

''Dünyada beş ağır suç vardır. Haydutluk ve hırsızlık bunların arasında değildir, daha sonra gelirler. Bu beş suç şunlardır :

Birincisi uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözüpeklilik;

İkincisi aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık;

Üçüncüsü çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık;

Dördüncüsü herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte herkesle dost geçinmek;

Beşincisi hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek.

Şao Çeng’de bunların beşi de vardı. Nereye gitse taraftar topluyor, hizipler yaratabiliyordu; aldatıcı fikirlerini parlak konuşmalarının arkasına gizleyebiliyordu, zulmüyle adaleti tersine çevirebiliyordu.
Aşağılıklar birleştiği zaman ortaya çok güçlü bir kötülük çıkar. Ben de şehir halkı için tasalanmak yerine bu adamı idam ettirmeyi tercih ettim.''

Osman AYDOĞAN  11 Nisan 2016





KOKU


‘’Koku’’, çağdaş Alman yazarı Patrick Süskind'in özgün adı ‘’Das Parfum’’ adlı romanıdır. (Can Yayınları, 1997) Jean-Baptiste Grenouille ise romanın muhteşem koku yeteneği olduğu halde kendi kokusu olmayan, bu uğurda da insan öldürmekten çekinmeyen ve sonu trajedik bir şekilde biten roman kahramanıdır.
Bu yazımda Patrick Süskind'in romanını anlatmayacağım. Kitabın sonu ile yazımın sonu arasında bir bağ var ama konu uzun bu bağı kitabı okuyanlar kursun (!)

Benim anlatacağım ‘’koku’’ başka bir koku..(Affınıza sığınarak!)

Liseyi yatılı okuyordu... Üç günlük bir bayram tatilinde memleketine gidememişti... Memleketi okuduğu okula yakın bir arkadaşı onu evlerine davet etti... Beraber gittiler arkadaşının memleketine…

Arkadaşının ailesi güzel bir hazırlık yapmıştı… Annesinin yemeğini özlemiştir diye arkadaşının annesi elvan türlü börekler, çörekler, yemekler hazırlamıştı... Güzel bir akşam ziyafeti çektiler... Çaylar, kahveler içildi… Yatma zamanı geldiğinde, kendisine bir oda verdiler, yatağını hazırladılar ve istirahate çekildiler…

Gecenin bir yarısı arkadaşımızın büyük tuvaleti geldi, ishal olmuştu... Işıklar yanmıyordu… Tuvaleti bulamadı... Tuvalet için de aileyi, uyandırmaya utandı… Çok sıkışmıştı, yapacak pek bir şeyi yoktu, odayı kolaçan etti…

Odada pencere kenarında duran bir saksıyı gördü… Saksıdaki çiçeği toprağı ile beraber yavaşça çıkardı… Saksıyı klozet olarak kullandı... İhtiyacını giderince tekrar çiçeği toprağı ile beraber yavaşça saksıya yerleştirdi ve saksıyı da yerine koydu…

Sabah olunca, kahvaltı bile yapmadan bir bahane ile aileye teşekkür ederek ayrıldı…

Liseyi bitirdi, üniversiteyi bitirdi, aradan on yıl geçti, arkadaşımız iş hayatına atılmıştı…

Bir gün işte iken on yıl önce evlerine misafir olduğu bu aileden arkadaşımıza bir mektup geldi…

Mektupta şöyle yazıyordu:

‘’Evladım, sen gideli on yıl oldu, bu on yılda tam on ev değiştirdik, velakin bu kokudan kurtulamadık. Ne olur, nereye yaptıysan yaz…’’

Bu fıkrayı neden mi yazdım?

Bu iktidardan bir şekilde kurtulacağız... Başka iktidarlar gelecek, onlar da gidecek, yenileri gelecek, onlar da gidecek... Belki on iktidar değişecek… Bu arada belki ekonomi iyileşecek, belki dış siyaset düzelecek, ancak bu iktidarın yarattığı sosyal hayattaki, toplum yaşantısındaki ve ahlaki boyuttaki pis kokuyu bir türlü gideremeyeceğiz…

Ve korkarım ki bu koku, Patrick Süskind'in ‘’Koku’’ (Das Parfüm) adlı romanının kahramanı Jean-Baptiste Grenouille’nin trajedik sonu gibi toplumun da trajedik sonunu hazırlayacak…

Osman AYDOĞAN  10 Nisan 2016



DÜZENBAZ


“Baz” eki Farsça “oynayan” anlamına gelir. 
Canbaz: Canı ile oynayan.. 
Sihirbaz: Sihir ile oynayan.. 
Hokkabaz: Hokkalarla oynayan vb.

Ancak bu kural “Düzenbaz”da işe yaramaz. Bu sözcükteki ‘’baz’’; “düzen’’ ile oynayan anlamına gelmiyor. Çünkü Farsça “baz”ın önüne konacak sözcüğün de Farsça olması şart. Çünkü “düzen” Türkçe bir sözcük… ‘’Baz’’ ise Türkçe değil, Farsça… Örnekteki ‘’Can’’, ‘’Sihir’’ ve ‘’Hokka’’ Farsçadır.

Farsçada ise “düzenbaz” diye ayrı bir sözcük vardır. Farsçada “Dü” malum, “iki” demek. “Zen” ise “kadın”. “Baz” da “oynayan” anlamına geldiğine göre… Buradaki “düzenbaz”, “iki kadınla oynayan, oynaşan” demek! İki kadını birden idare eden demek.. Hem evli olup hem de metresi, sevgilisi olan demek…

Ancak Türkçede ‘’Düzenbaz’’ın farklı bir anlamı vardır. Türkçede “Düzenbaz” daha çok, siyasette her kesimden görüş sahiplerini idare eden anlamında kullanılır.

İşte bu tipler her devirde vardırlar ve Turhan Selçuk’un çizgi roman kahramanı ‘’Abdülcanbaz’’ tiplemesindeki Gözlüklü Sami Bey’dirler. Şeytani bir zekâya ve süngülü bir bastona sahiptirler.

Kasaba kurnazıdırlar. İşrete ve kadına düşkündürler. Akılları fikirleri uçkurlarındadır… Hazırlopçudurlar.. . Yalancıdırlar, hilebazdırlar. Talancıdırlar, yağmacıdırlar… Hem suçlu hem de güçlüdürler. Hem İsa’cı hem Yehuda’cıdırlar. Hem Musa’cı hem Firavun’cudurlar. Hem Nemrut’cu hem İbrahim’cidirler. Hem Sezar’dan yana, hem de Brütüs’ten yanadırlar.. Hem Aslan Yürekli Richard’ın müttefikidirler hem de Selahaddin Eyyubi’nin yanında gözükürler. Dindar değil dincidirler, Müslüman değil Süslümandırlar.. Annelerinden, bacılarından, kızlarından tahrik olurlar. Kincidirler.

İşte onlar ''Düzenbaz''dırlar...

Osman AYDOĞAN  9 Nisan 2016



BABA ve SİYASET


Köyde sekiz yaşındaki Ali, sabahleyin erkenden ineğini alıp çıkmış evden. Yolda sabah namazından dönen imamla karşılaşmış.
İmam: 
- ''Erken erken böyle nereye Ali'', demiş.
Ali gayet ciddi bir yüzle:
- ''İneği boğaya çektirmeye götürüyorum'', demiş.
İmamın kaşları çatılmış:
- ''Sen götürüyorsun ha, baban yok muydu evde bu işi görmek için?''
Ali:
- ''Babam olmuyor, mutlaka boğa gerek'', demiş.
Görünen o ki ülkede bazı insanların siyaset yapabilmeleri için babaları yetmiyor...

Osman AYDOĞAN  8 Nisan 2016



YAŞANMAZ OLDU BU YERLER


Dikkat ediyor musunuz? Hemen hemen her gün doğudan asker – polis şehit haberleri geliyor birer ikişer, üçer beşer, sekizer onar vurularak, tuzak kurularak, mayın döşenerek şehit edilen.
Hemen hemen her gün batıdan ise sahile vuran mülteci cesetlerinin haberleri veriliyor onar, yirmişer, kadın, erkek, çoluk, çocuk, bebek...
Hemen hemen her gün katledilen kadın haberleri, tecavüz haberleri, çocuk tecavüzcüleri, cinsel tacizler, sapıklar, bir kereden bir şey olmaz diyen sorumlu sorumsuzların haberleri…
Bir yandan ülkede her yere cami yapılıyor, her yerde minareler yükseliyor, her okul imam hatibe dönüşüyor ama öbür yandan ülkede fuhuş, ırza geçme, tecavüz, yolsuzluk, sahtekârlık, yalan, dolan, talan, uyuşturucu kullanımı artıyor…
Bütün bu olanlar bana klasik Alman filozoflarının sonuncusu olan Ludwig Feuerbach’ın bir sözünü anımsatıyor ve bu ülkede yaşananlar ise bu sözü doğruluyor gibi geliyor: "Ahlakın temeli ne zaman dine dayandırılsa, adalet ne zaman ilahi otoriteye bağımlı hale getirilse, en ahlaksız, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mazur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir."
TV’lerde haberlere bakıyorum bütün bu yaşananlar sanki vukuat-ı adiyeden, sanki normalmiş gibi bu ölümler, bu katledilişler, bu tecavüzler, bu sapıklıklar, bu ahlaksızlıklar... Sanki bizde değilmiş gibi bu haberler, sanki Patagonya ülkesinden geliyormuş gibi bu haberler… TV’lerde üç beş soytarı bir başka konuları konuşuyor, konuşturuluyor… TV’de pembe diziler, spor diye et (!) ve top (!) programları, gülenler, kahkaha atanlar, yazılı basında üç maymunu oynayanlar, haber diye sadece et (!) ve top (!) haberlerini verenler…
Sanki basit bir hırsızlık olayı yaşanmış gibi toplumla ve toplumun değerleriyle alay edercesine el ele tutuşan gençleri görseler ahlaksızlar diye feryat edenler 55 çocuğun ırzına geçilmiş ‘’bir kerecik olmuş’’ diyorlar bu nasıl bir namus, nasıl bir ahlak anlayışı ise…
Yetkili ancak sorumsuz, muhteris ancak kifayetsiz, cüsseli ama kof, lafı bol ama söyleyecek sözü yok olan politikacılar Meclis kürsülerinde, TV’nin beyaz camında birbirleriyle laf dalaşında… Hele boşuna demiyordu İranlı Müslüman sosyolog, düşünür ve yazar Ali Şeriati bir yazısında: ‘’Sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Sîretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde.’’
Bütün bunlar, bu olumsuzluklar, bu ahlaksızlıklar, bu gülüşler, bu boş boş konuşmalar bana Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklerken” adlı oyununu anımsatıyor. Bu oyunda karakterlerden biri kendini asmak için kemerini çıkarır. O an pantolonu düşer. Seyirci tam üzülecekken boş bulunup güler. Ülkede yaşananlara karşı ise tıpkı seyircilerin, sorumluluk sahibi herkesin gülmesi gibi…
Yaşanmaz oldu bu yerler. Bu ülkede artık yaşamak gittikçe zorlaşıyor.
Bertolt Brecht derdi zaten: “Mizahın olmadığı yerde yaşamak zor, ama her şeyin mizah olduğu bir yerde de yaşamak olanaksız.”
‘’Yaşanmaz oldu bu yerler’’ derken, ben bu sayfada yokken kaybettiğimiz (02 Nisan 2016) Türk pop müziğinin en yetenekli ancak en talihsiz müzisyeni Aydın Tansel aklıma geliyor. 1976’da Bulgaristan’da yapılan ''Altın Orfe Ses Yarışması''nda, uluslararası dalda 29 ülke arasında, '’Dünya Ses Üçüncüsü'' unvanını almıştı, müthiş bir tenor sesi vardı Aydın Tansel’in. Bu ses de ziyan oldu gitti ülkede ziyan olup giden nice değerler gibi…
Genç arkadaşlarım belki hatırlamaz ama onun en güzel eseri ‘’Günler Aylar’’ isimli şarkısıydı. Bu şarkının sözleri ve bestesi kendisine aitti. Şarkının hikâyesini kimsecikler bilmez; Aydın Tansel bu şarkının sözlerini yazdığında Bolu Komanda Tugayında Topçu Asteğmenidir. Zaman Kıbrıs Harekâtı zamanıdır. Birliğinde sorunlar yaşar, birliğinde huzursuzdur. Şarkı bestelenip piyasaya çıktığında ise 12 Eylül 1980 darbesi olmuştur. Basına verdiği bir röportajında şarkı sözlerini nasıl yazdığını anlatır. Devir aynı devirdir. Şarkı hemen yasaklanır. TV ve radyo olarak sadece TRT vardır. Şarkısı bir daha hiçbir yerde çalınmaz.
İşte ‘’Günler Aylar’’ isimli şarkının sözleri şöyleydi:
Günler aylar gelip geçer 
Bitmez kâbus nice günler
Her yer her şey güzel huzur arıyorum 
Kurtar beni demiyorum 
Allah’ım ne olur sabır ver
Her yer her şey güzel huzur yok içimde 
Yaşanmaz oldu bu yerde 
Ne olur Allah’ım kuvvet ver
Günler aylar gelip geçer 
Bitmez kâbus nice günler
Her yer her şey güzel huzur arıyorum 
Kurtar beni demiyorum 
Allah’ım ne olur sabır ver
Her yer her şey güzel kötü olan insanlar 
Tüm kötülüklere karşı 
Ne olur Allah’ım kuvvet ver
Şarkıda olduğu gibi; ülkede günler aylar gelip geçiyor, bitmiyor kâbus dolu günler, yaşanmaz oldu bu yerler, her yer, her şey güzel velakin kötü olan insanlar, tüm kötülüklere karşı ne olur Allah’ım hepimize kuvvet ver, sabır ver, huzur ver…
Yaşanmaz oldu bu yerler…
Hele hele, bir de şarkının başında Aydın Tansel bir derin ‘’Offf offfffff’’ çekmiyor mu?
Offfff ki offffffffffffffffffffffffff…

Osman AYDOĞAN   7 Nisan 2016



BUZAĞI PAKETİ


Şeytanın birisi “Bu ülkede insanların başına ne geliyorsa benden biliyorlar. Havva ile Adem’i cennetten benim kovdurduğumu sanırlar. Oysa meyveyi koparıp birlikte yediler, kovulunca da suçu bana yıktılar... Hep böyle yapıyorlar, başlarına ne gelse bana yıkıyorlar, benden biliyorlar.'’ diye düşünmüş.
Eee, bu kadar iftiranın da bir haddi, bir sınırı olmalı, şeytanın da sabrı taşmış, bu kadar haksız yere suçlanmak da canına tak etmiş… “Bugün bir kenara çekileyim, TV’lere çıkıp nutuk atmayayım, sağa sola çatmayayım, insanlara hiç kızmayayım, şuna buna hiç karışmayayım’’ demiş…

Bu düşünceyle gidip bir ağacın gölgesine sığınmış… Köylü tarla sürüyor, karısı ineği sağıyor, ağaca bağlı buzağı da yatıp duruyormuş... Ortada şeytanlık yapacak bir şey yok!

Ama şeytan bu durur mu, kalkmış, ‘’Buzağı açılımı yapacağım’’ diyerek buzağının ipini birazcık gevşetmiş. Ve kenara çekilip ‘’süreci’’ izlemeye başlamış…

Buzağı bu, az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış, debelenmiş, debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş, koşarak annesini emmeye giden buzağı süt kovasını devirmiş. Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış. Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş. Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş. Silah sesini duyan koca, karısını yerde cansız yatar babasını da elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş. Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.

Şeytan pişkin pişkin TV'lerde dert yanmış; “Gördünüz mü başımıza gelenleri? Ben ne yaptım? Buzağının paketini biraz gevşettim, süreci başlattım, o kadar! Yine benden bilecekler!”

Osman AYDOĞAN  6 Nisan 2016



VEBADAN DA BETER


Artık şehit haberleri arada sırada değil hemen her gün birer ikişer, üçer beşer geliyor... Yakma, yıkma, yol kesme, hırsızlık, yolsuzluk uyuşturucu kullanımı, adam kaçırma, kadın cinayeti, tecavüz, ensest gibi haberler ise vukuatı adiyeden. Devlet erkânı şehit cenazesinden şehit cenazesine koşturuyor; çünkü tek yapabildikleri bu...
Bugün yine şehit haberleri… Bir binbaşı, bir astsubay... Ocaklara düşen ateşler...

Hiç dikkat ettiniz mi TV programlarına; vur patlasın, çal oynasın havasına aynen devam…Sözde basında ise varsa yoksa et (!) ve top (!) haberleri…

Kanıksandı artık hemen her gün birer ikişer, üçer beşer gelen şehitler, yakma, yıkma, yol kesme haberleri… Sanki gelen haberler Patagonya devletine ait..

Alber Camus, “Veba” adlı eserinde, salgının yayılması ve ölümlerin kanıksanması üzerine şöyle diyordu: “Kanıksamak, vebadan da tehlikeli ve lanet bir hastalık!”

Türkiye böyle bir hastalığın pençesine düştü…

Vebadan da beter...

Osman AYDOĞAN  5 Nisan 2016



GEMİ


Kıyıda kalmışlardı. Kimi yere çömelmiş, kimi rıhtıma oturmuş, kimi bir ağaca dayanmış, umutsuz gözlerle ufuklara bakıyordu.
Ne bir kayık, ne bir mavna, ne bir gemi alıyordu onları...
***
Onlar hepsini elleriyle yaparlardı bunları ve hepsine kumanya, mazot, kömür taşırlardı. Ama hiçbirine binemezler, bu kıyıdan kurtulup hiçbir ufka gidemezlerdi.
***
Bir gün bir rüzgâr esti. Bir fısıltı büyüyerek dolaştı.
Bir umut dalgalandı ufuklara özlemle saplı kalmış sönük gözlerde.
- Kendi gemimizi kendimiz yapmalıyız.
- Kendi gemimizi kendimiz yapmalıyız.
***
Kol kol, dizi dizi, bölük bölük kuytu bir körfeze doğru yollandılar.
Usul usul koyuldular çalışmaya...
Mühendisler planları çiziyorlardı.
Blok saclar taşınıyordu sırtlarda.
Planlar projektörlerin ışığında büyüteçlerden süzülüp dev izdüşümleriyle vuruyordu saclara. Ve usta bir terzi gibi biçiyorlardı sacları...
***
Bir yanda iskeleti çatılıyordu geminin.
Binlerce, binlerce, binlerce insan, arılar gibi çalışıyordu. Gece demeden, gündüz demeden çalışıyorlardı kendi gemilerini yapmaya...
Bir neşe kaynıyordu gemiyi yapanlarda...
Binecekler ve gideceklerdi diledikleri ufuklara...
Eşyasını toplayan, çocuklarını kucaklayan başlamıştı geminin yanında toplanmaya...
***
Naralar atılıyor, şapkalar fırlatılıyor, türküler çağrılıyordu.
Bir sabah bir şişe parçalandı geminin dik burnunda.
Şampanya şişesi değildi. Yoktu şampanyaları.
***
Sonra bir el çekti gemiyi tezgâhtan ayıracak lövyeyi.
Gemi baş döndüren zaferli bir gürültüyle indi sulara...
Makinistler çevirdiler vanaları. Şalterler indi kalktı. Yakıldı mazot kazanları. Başladı uskurlar dönmeye köpürterek suları...
***
Ve yıllar ve yıllar boyu kıyıda kalmış olanlar, akın akın, oluk oluk bindiler yaptıkları gemiye...
Rastlanmamış şenlikle açıldı gemi karadan...
Çizildi tarihsel rota. Ve artık gideceklerdi özledikleri ufuklara...
Ama yazık ki gidemediler.
***
Gemiyi yapmak için kuytu bir yer ararken düştükleri kargaşalıkta bir yön yanılması olmuştu...
Ve gemiyi deniz diye gölün kıyısında yapmışlar ve gemiyi deniz diye bir göle indirmişlerdi...
***
Ya gemiyi alıp denize taşımak gerek.
Ya yeniden gemiyi denize ineceği bir yerde yapmak gerek.
***
Çetin Atan'ın hikâyesi bu kadar..
***
Ben de derim ki;
Ve bazen o gemi siz olursunuz ve hâlâ farkına varmazsınız içinizde okyanuslarda pupa yelken gitmek arzusuyla yanıp tutuşurken etrafı karlı dumanlı dağlarla çevrili bir gölde dönüp durduğunuzun..

Osman AYDOĞAN  4 Nisan 2016  

MÂVERÂ


(Şimdi bırakın terörü, patlamayı, kaosu, müsebbiplerini, sığlığı... Alın çay bardağınızı elinize Mâverâ'yı düşünün.. Unuttuğumuz, sözlükten çıkarıp attığımız, yabancısı olduğumuz Mâverâ'yı...)
Mâverâ; ''gaip'' demektir. 
Mâverâ; herhangi bir şeyin bittiği yer ve ötesi demektir.
Mâverâ: Ötelerin ötesidir, ötesizliklerin de ötesidir..
Zamansızlaştırılmış, sebepsizleştirilmiş bir ötedir Mâverâ.. Eşyanın köleliğinden ve fizîkî alakalardan kurtulmuşluk, mâsivâdan arınmışlıktır Mâverâ..
Mâverâ'yı görmek; gücün ne olursa olsun kendini hiç olmadığı kadar ''garip'' hissetmektir. 
Mâverâ'yı bilmek; kendini unutmak demektir. 
Mâverâ'ya gitmek; boşluğa doğru sonu gelmez yürümek demektir. 
Mâverâ'yı sevmek; 600 bin yıl beklemeden koca Afrika'yı bir günde Avrasya'ya vurmak demektir. Yok etmektir Cebelitarık'ı ve Aden'i... 
Ama işte Mâverâ demek; maalesef '’gaip'’ demektir. Bilinenin ötesinde durup; herkesin bildiğini bilmemek, herkesin gördüğünü görmemek, herkesin geldiğine gitmemek, herkesin sevdiğini sevmemek demektir.
Mâverâ kimisi için erişilmesi imkansız bir aşk, kimisi için bir tutku ve varılmak istenen son konak yeridir. Kim bilir belki de gerçek aşkın sahibiyle buluşma yeridir... Ama şu bir gerçek her canlının arzu ettiği, hayaliyle bile olsa ruhunu ve gönlünü dinlendiren bir yerdir Mâverâ…
Görülen âlemin ötesidir Mâverâ…
Mâverâ
Dışarıda yağmur yüzümü dövmekte
duvarlar içeride üstüme yürür
varsın da değişmesin birşey sövmekle
ölüm arzusu bende daima büyür...
Güneş seher vakti içer kanımı
ruhsuz bedenlere hayat bahşeder
bense yeniden doğarım her gün batımı
hayata bağlar beni rahman geceler...
Serkeş zaman koşup geçer yanımdan
mekan bir kafestir, sarar vücüdumu
söker gibi bir otu yatağından
davran Azrail, savur göklere ruhumu...
(Yazarı bilinmiyor)

Osman AYDOĞAN   3 Nisan 2016


VAR OLAN TEK GERÇEK (!)


''Her zaman böyle oldu, her zaman da böyle olacak. Zaman ve dünya, para ve güç, küçük ve sığ insanların elinde bulunacak her zaman, asıl insanların elinde ise hiçbir şey. yalnızca ölüm.''
Hermann Hesse, Bozkırkurdu -Orjinal isim: Der Steppenwolf- Yapı Kredi Yayınları / EDEBİYAT / Roman, 2003

Osman AYDOĞAN  2 Nisan 2016


GERÇEK TUTKU ARAYAN BİRİNE BU SEVİMLİ DÜNYA YURT OLAMAZ


''Günümüzde yaşamak ve yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. Zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz.''
Hermann Hesse, Bozkırkurdu -Orjinal isim: Der Steppenwolf- Yapı Kredi Yayınları / EDEBİYAT / Roman, 2003 
Osman AYDOĞAN  1 Nisan 2016



İNSANLIK ve SİYASET


“İnsanlık ile siyaset birbirini dışlar. İkisine birden hizmet etmek hiç kolay değildir”
İsviçreli Alman yazar Hermann Hesse (1877 - 1962)
Osman AYDOĞAN   31 Mart 2016



BÖYLE BİRİ GÜN GELİP SUDA BOĞULUR


“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmesini öğrenmeden yüzmek istemez. Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için dünyaya gelmişler; suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar; düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa bundan ileri bir noktaya ulaşabilir. Ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir. Böyle biri bir gün gelip suda boğulur.''
İsviçreli Alman yazar Hermann Hesse (1877 - 1962)

Osman AYDOĞAN  30 Mart 2016



SEVGİYE ARZU


“Erkekleri görüyordum; bugün arzuyla, yarın bıkkınlıkla kahroluyor, yana yakıla seviyor, sevgilere hoyratça son veriyor, hiçbir sevgiye güven beslemiyor, hiçbir sevgide mutluluğu bulamıyorlardı.“
“Kadınları görüyordum sevgiden yanıp tutuşan; aşağılanmaları ve dayakları sineye çekiyor, sonunda kapı dışarı ediliyor, ama bağlandıkları erkekten yine de kopamıyor, kıskançlıkları ve horlanmış sevgileriyle onurları çiğnenmiş, köpeksi bir sadakat sergiliyorlardı.”
“…Ayrıca kendim için daha bir sessiz daha bir el altından gözyaşları döktüm; bir başka gezegende yaşar gibi bütün bu insanların arasında yaşayıp hayat denen şeye akıl erdiremeyen, sevgiye susamışlıktan ölen, ama sevgiden de korkmadan duramayan kendim için gözyaşları”
İsviçreli Alman yazar Hermann Hesse (1877 - 1962)

Osman AYDOĞAN  29 Mart 2016



DEVLET ERK