Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV

Benim sadık yârim kara topraktır

29 Mart 2020

Takvimler 21 Mart 1973 yılını gösteriyordu… Lise birinci sınıfında idim. Hiç unutmam; Edebiyat öğretmenimiz Suphi Martağan derse girdiğinde ağlamaklı bir sesle haber vermişti bize; ‘'Türk halk edebiyatının son temsilcisi bu dünyadan göçtü'’ diye…

Âşık Veysel’in vefatını bu şekilde haber vermişti bize edebiyat öğretmenimiz… Âşık Veysel’in sadece adını bilirdik, onun edebiyat dünyamızdaki yerini, büyüklüğünü tam olarak bilmezdik. Âşık Veysel'in büyüklüğünü, halk müziğindeki yerini bize edebiyat öğretmenimiz anlatmıştı.  Edebiyat öğretmenimiz Âşık Veysel’i bize nasıl anlattı şimdi hatırlamıyorum… Ama öğretmenimizin bize halk edebiyatını ve Âşık Veysel’i sevdirdiği kesin… Kendisini rahmet ve minnetle anıyorum...

Âşık Veysel'i anlatan çok kitap yok aslında... Âşık Veysel'i en iyi anlatan Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ''Âşık Veysel Şatıroğlu Dostlar Beni Hatırlasın'' (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1973) isimli kitabıdır.

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın kitabından Âşık Veysel’i geçen sene bu sayfada anlatmıştım. Tekrarlamak istemiyorum.  Ancak geçen hafta Âşık Veysel’i anamayınca bugün anmak istedim…

Ancak bugün de Âşık Veysel’i bir türküsüyle anmak istedim: ‘’Benim sadık yârim kara topraktır:’’ Bu türkünün hem sözlerini hem de Âşık Veysel’in kendi sesinden bağlantısını yazımın sonunda vereceğim.

Yıllar yıllaaaar öncesiydi. Galatasay Lisesi öğrencileri okulun bahçesinde konser veriyorlardı. Öğrenciler Veysel'in bu türküsünü rock tarzında söylüyorlardı... Bu türkünün hayatımda dinlediğim en güzel yorumuydu...

Ancak bu türkünün bir yorumu var ki asıl bu yorumu vermek istiyorum.  Gülzade Rıskulova Kırgızistan’ın çok hoş sesli, güzel türküler söyleyen bir kadın sanatçısıdır. İşte bu sanatçının yorumunun bağlantısını da yazımın sonunda ilk olarak veriyorum..

Âşık Veysel’in son vasiyeti idi: '’Mezarıma taş koymayın, beton dökmeyin. Ben öldükten sonra üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın. Taş kapatır, çimento kapatır, hiç kimse istifade edemez. Benim toprağım da milletime hizmet etsin. Oradaki biten otlardan koyun yesin et olsun, kuzu yesin süt olsun, arı yesin bal olsun…''

‘’Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sâdık yârim kara topraktır.’’

Bizim neslin sadık yâri beton oldu ne yazık ki!

Âşık Veysel’in bir de  ''Dostlar beni hatırlasın'' diye türküsü vardı. Onun dostları olarak Veysel'i hatırlayalım istedim… Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.'' Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, nûr içinde yatsın...

Her şeyin kara toprağı hatırlattığı bu günlerde ben güzel günleri hatırlatması umuduyla sizlere güzel ve sağlıklı bir Pazar günü dilerim...

Osman AYDOĞAN

Gülzada Rıskulova - Kara toprak (Mümkünse ekranı tam ekran yaparak izleyin)
https://www.youtube.com/watch?v=suAz4EXS3cY&feature=youtu.be

Aşık Veysel - Kara Toprak 
https://www.youtube.com/watch?v=2cGANgDZPj8

Benim sadık yârim kara topraktır

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır

Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sâdık yârim kara topraktır

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sâdık yârim kara topraktır

Âdem'den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yedirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sâdık yârim kara topraktır

Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sâdık yârim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yârim kara topraktır

Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sâdık yârim kara topraktır

Dileğin varsa iste Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan
Benim sâdık yârim kara topraktır

Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın kul da Allah'a
Hakkın gizli hazinesi toprakta
Benim sâdık yârim kara topraktır

Bütün kusurumuzu toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sâdık yârim kara topraktır

Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sâdık yârim kara topraktır

Aşık Veysel Şatıroğlu



Koronavirüs

28 Mart 2020

Önce bir fıkra...

Papazın biri, uzun süredir ahbaplık ettiği hahama, “Bana Tevrat’ı öğretmenizi isterim” diye ricada bulunur. Haham, isteksizdir: “Sen Yahudi değilsin, kafan da Yahudi gibi çalışmaz. Tevrat’ın kelamını anlaman mümkün değil.” 

Papaz ısrar eder, sonunda da haham razı olur, ama hahamın bir koşulu vardır. “Soracağım soruya doğru yanıt verebilirsen, öğretirim” der. Papaz, ‘’Kabul’’ diye cevap verir. “Sor bakalım!” 

Ve haham sorar: “İki adam bir bacanın borusundan içine düşerler. Bacanın dibinden bunlardan birisi kirli, ötekisi tertemiz çıkarlar. Hangisi yıkanır?” 

Papaz, “Bundan kolay ne var?” diye cevap verir: “Kirlenen yıkanır, temiz kalan yıkanmaz.”

Hamam olmadı anlamında kafasını yana sallar, “Sana Tevrat’ın kelamını asla anlamayacağını söylemiştim! Doğrusu tam tersi: Temiz kalan adam ötekinin kirlendiğini görünce, kendisinin de kirlendiğini sanıp yıkanır. Kirlenen adam ise karşısındakini temiz gördüğü için kendisini de temiz sanıp yıkanmaya gerek duymaz.”

Papaz, kafasını kaşır: “Bak bu aklıma gelmemişti. Bir soru daha sorar mısın?” der.

Haham aynı soruyu yeniden sorar: “İki adam bir bacanın borusundan içine düşerler. Bacanın dibinden bunlardan birisi kirli, ötekisi tertemiz çıkarlar. Hangisi yıkanır?” 

Papaz, doğru yanıtı artık bildiğinden emindir. Hemen bastırır cevabı: “Temiz kalan ötekinin kirlendiğini görünce kendisinin de kirlendiğini sanıp, yıkanır. Kirlenen, ötekini temiz gördüğünden kendisini de temiz sanıp yıkanmaz!” 

Hamam, bu sefer de cık cık cık yapar: “Yine yanıldın! Sana söylemiştim, asla anlamayacağını. Temiz kalan adam aynaya bakar, temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirlendiğini görünce, gider yıkanır.” 

Papaz itiraz eder: “Ayna nereden çıktı? Bana ayna var demedin ki?...” Haham, parmağını sallar: “Seni uyardım, bu kafayla Tevrat’ın kelamını kavrayamazsın. Tevrat’ı anlamak için her olasılığı düşünmelisin.” 

“Peki, peki” diye inler papaz. “İzin ver, bir kez daha şansımı deneyeyim. Başka bir soru sor!”

“Son kez soruyorum” der, haham: “İki adam bir bacanın borusundan içine düşerler. Bacanın dibinden bunlardan birisi kirli, ötekisi tertemiz çıkarlar. Hangisi yıkanır?” 

Papaz, “Artık her olasılığı biliyorum” deyip, bir solukta sıralar: “Eğer ayna yoksa, temiz kalan ötekini kirli görüp kendisinin de kirlendiğini düşünerek gider yıkanır. Kirlenen temize bakıp kirlenmediğini düşünerek, yıkanmaz. Eğer ayna varsa, temiz kalan aynaya bakıp temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirini gördüğü için yıkanır!” 

Haham çenesini ileri uzatıp, gülümser: “N’ayır, sana söylemiştim, kafan Yahudi kafası değil, Tevrat’a basmaz! Söyle bana, aynı bacadan içeri düşen iki adamdan birinin kirlenip, ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?”

Fıkra bu kadar…

Şimdi yazımın başlığındaki ‘’Koronavirüs’’e bakıp da bu fıkranın Koronavirüs ile ne ilgisi var diye soracaksınız değil mi? Bana kalırsa sormayın derim…

Şimdi söyleyin bana; aynı evde yaşayıp da birisinin dışarıda çalışıp diğerinin çalışmayıp evde kalan bu iki kişiden birinin mikrop bulaşıp, ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?

Osman AYDOĞAN



Kisrâ

28 Mart 2020

Kisrâ konusuna girmeden önce kısaca Ebu Zer el-Gıfârî kimdir anlatmam gerekir.

Asıl adı Cündeb bin Cünâde bin Süfyân’dır.   Kısaca Ebu Zer el-Gıfârî diye bilinir. Ebu Zer lakabıdır. İslam'ı ilk kabul eden sahabilerdendir.  Doğum tarihi bilinmez… 652 yılında vefat eder…

Ebu Zer el-Gıfârî, ilk Müslümanlardandır. Hz. Peygamber (asm) ile birlikte Mekke’den Medine’ye hicret eder. Halis bir mümin, cesaretli, dürüst bir adam ve hatalı davranışlara çekinmeden karşı çıkan biri olarak bilinir. Hz. Peygamberin (asm) övgüsüne mazhar olmuş bir sahabedir.

Adıyaman ili Ziyaret köyünde bulunan türbenin Ebu Zer'e ait olduğu iddia edilir… Bu türbeyi Sultanı IV. Murat Bağdat Seferi dönüşünde inşa ettirir…

Bu girişten sonra gelelim tarihi bir vakaya:

Emevi Hanedanı'nın kurucusu Muaviye, kendisine Şam’da görkemli bir Saray inşa eder. Muaviye Ebu Zer el-Gıfârî’yi sarayına davet ederek, sarayını gezdirir ve sorar: “Sarayımı nasıl buldun?”

Ebu Zer el-Gıfârî, Muaviye'ye şu tarihi cevabı verir: “Ey Muaviye! Eğer bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan israftır. Eğer halkın parasıyla yaptırdıysan ihanettir ve haramdır. Kul hakkına girer. Bunu ancak firavunlar yapar.”

Saray merakı sadece Muaviye’ye ait değildi. Tüm Emeviler döneminde İslam; saray, saltanat, taht, şaşaa, iktidar ve zenginlikle iç içe geçer...

Kisrâ, Arapların İran-Sasani krallarına atfen kullandıkları bir tabirdi. Bu nedenle de Muaviye, “Arap Kisrâsı” olarak da bilinir. “Saray İslamı” da İslam dünyasında ha bire Müslüman kisrâlar üretmiştir.

Hâlbuki Hz. Peygamber (asm) vefat ettiğinde evinde, elinde, üzerinde bu dünyaya ait hiçbir şey yoktu... Hiçbir şey… Dinciler Hz. Peygamber (asm)’e dair çok şey anlatırlar da Hz. Peygamber (asm)’in bu özelliğini anlatmazlar.

İslam dünyası Emevilerle beraber bu şekilde habire Müslüman kisrâlar üretirken Batı dünyası sarayların inşasına pek izin vermez. Çünkü Dünya tarihi, sarayların içindekilerle beraber çürürken toplumu da beraberinde çürüttüğünü göstermiştir… İşte bu nedenle de Rönesans ve onunla birlikte inancın karşısında doruklarına ulaşan '’eleştirel düşünce’’; sarayların değil, sadece özgür parlamentoların ve demokrasinin filizlenebileceği zeminleri yaratmıştır.

Sarayları ve içindekilerin birbiriyle olan ilişkilerini anlatan Osmanlıca bir deyim var... Şimdilerde unuttuk gitti. Aslında tam da bugünler için söylenmiştir:

“Şeref-ül mekân, bi’l-mekîn”

Deyimde geçen ''mekîn''; mekânın içinde oturan kişi anlamındadır. Bu deyim “mekânın şerefi / büyüklüğü içinde oturanındandır” veya ‘’makamın şerefi; mekânı tutandan gelir’’ anlamında özlü bir sözdür. Bu söze uygun olarak Osmanlı devleti en kudretli olduğu zamanda bile mütevazı Topkapı Sarayından idare edilmiştir. Padişahların niteliği düştükçe Osmanlı saraylarının da şatafatı artmıştır. Ankara’nın Çankaya’sındaki sıradan bir bağ evi de Atatürk oturduğu için şerefliydi, büyüktü...

Ne yazık ki Osmanlıcanın bu ünlü sözü günümüzde “Şeref-ül mekîn, bi’l-mekân”a (Kişinin şerefi oturduğu mekânın şatafatındandır) dönüştürülmüştür.

Osmanlının bu deyimini (Şeref-ül mekân, bi’l-mekîn) teee bin yıl önceden Roma devlet adamı Cato bir başka ifadeyle basitçe formüle etmişti zaten:

“Ahmaklardır uygarlığı görkemli binalarda arayanlar.”

Aşağıdaki iki fotoğraf sosyal medyada dolaşınca bunlar aklıma geldi…

Günümüzde Muaviye’nin peşinden giden kisrâlardan başka ne beklenebilirdi ki…  

Osman AYDOĞAN

 



Çernobil 

26 Mart 2020

Güvenlik politikalarındaki dönüşüm ve yeni tehditler

Bu sitemde daha yeni 21 Mart 2020 tarihinde yazdığım ‘’Güvenlik politikalarındaki dönüşüm’’ başlıklı yazımda özetle;

- Günümüzdeki güvenlik paradigmalarının değiştiğini, günümüzde ülkeye yönelik güvenlik tehdidinin askerî yönden azaldığını ancak deprem, sel gibi doğal afet tehdidinin, salgın, saldırı veya sızıntı yoluyla biyolojik veya nükleer tehdidin sadece artmadığını, bir varsayım, bir ihtimal, muhtemel bir tehdit olmaktan çıkarak dünyadaki ve ülkemizdeki Koronavirüs salgını gibi artık fiilen var olduğunu,

- Bu nedenle devletin savunma güçlerinin de bu yeni tehdide göre acilen teşkil, teçhiz, eğitim ve organize olmasının gerektiğini,

- Devrin Kanal İstanbul gibi üretime dönük olmayan rant projelerine ülkenin kaynaklarını ve enerjisini harcama devri olmadığını, ülkenin bütün kaynak ve enerjisinin yeni güvenlik tehditlerine göre ülke savunmasının yeniden ve acilen kurgulanması gerektiğini yazmıştım.

Günümüzde dünyadaki ve ülkemizdeki Koronavirüs salgınının henüz nasıl bir şekil alacağı bilinmemektedir. Yaşanan Koronavirüs salgınının tüm dünya ekonomilerini tehdit ettiğini ve ekonomik bir felakete yol açacağına dair kaos teorileri ekranları ve sayfaları işgal etmektedir.

Hal böyleyken Kanal İstanbul Projesi kapsamında bir kısım işlerin bugün (26 Mart 2010) tarihinde ihaleye çıkarılması devlet katında bahsettiğim tehlikenin pek de ciddiye alınmadığı göstermiştir.

Hal böyle olunca günümüzde yaşanan biyolojik salgının bir benzeri olan geçmişte dünyanın ve Türkiye’nin yaşadığı bir nükleer radyasyon serpinti felaketini ve o günlerde yaşananları anmanın ve tehlikenin büyüklüğünü somut olarak hatırlatmanın gerekli olduğunu düşündüm.

Çernobil Nükleer Santral Kazası

Bahsettiğim bu felaket 26 Nisan 1986 tarihinde yaşanan Çernobil felaketi idi. Bu felaketi de bir TV dizisi üzerinden anlatmak istiyorum.

‘’Chernobyl’’ dizisi; HBO (Home Box Office) kanalında yayınlanmaktadır. HBO kanalı ABD'nin önde gelen, paralı televizyon kanal gruplarından birisidir. (Netflix gibi) Kablolu televizyondan ya da uydudan para ile abone olduktan sonra izlenebilmektedir.

‘’Chernobyl’’ dizisi; SSCB döneminde, 26 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil Nükleer Santrali'nde yapılan bir deney esnasında meydana gelen nükleer kazayı ve ardından yaşanan felaketi anlatan beş bölümlük bir dizidir. (Santralin asıl adi Vladimir Lenin Nükleer Santrali’dir. Ancak Çernobil Nükleer Santrali olarak tanındığı için ben de bu ismi kullanacağım.) 

Çernobil Nükleer Santrali, Ukrayna’nın Kiev şehrine 130, Çernobil şehrine 15, Pripyat şehrine ise 3 Km uzaklıkta konuşlu olan RMBK-1000 tipi 4 nükleer reaktöre sahip bir santraldir. Santralde bulunan 1. ve 2. üniteler 1970 ve 1977 yıllarında inşa edilmiş, 3. ve 4. üniteler 1983 yılında tamamlanmıştır. Pripyat şehrinde 49,000 kişi ve Çernobil şehrine ise 12,500 kişi yaşamaktadır.

1980’li yıllarda İsrail’in Irak’taki Sovyet yapımı nükleer santrali vurması sonucu, Sovyetler bu tür saldırılara karşı tatbikatlar yapmaya başlar. Çernobil’deki test de olası saldırı sonrası reaktörlerin gücünün kısılması ve tekrar çalıştırılması üzerine bir testtir.

Kazanın oluş şekli

Tarih; 26 Nisan 1986. Saat; sabaha karşı 01.23. Çernobil nükleer santralindeki mühendisler işte bu test kapsamında, muhtemel bir elektrik kesintisi durumunda reaktörün nasıl kontrol altında tutulacağının bir provasını yapmak amacıyla 4 numaralı reaktörün elektriğini bilinçli olarak kesiyorlar. Ancak mühendislerin bilmediği şey, reaktör bu tatbikat öncesinde zaten dengesiz bir durumda olduğudur. 1975 yılında bu dengesizlik ve bunun sonucunda böyle bir kaza olabileceği raporlarda belirtiliyor.  Ancak Sovyet rejiminin üstünlük kaygısı nedeniyle bu raporlar sümenaltı ediliyor.

Güç kesintisi, reaktöre su taşıyan türbinleri yavaşlatır. Daha az suyun reaktöre pompalanmasıyla buharlaşma hızlanır ve içerideki buhar basıncı birikir. Jeneratörlerin devreye girmesi için geçen 40-50 saniye gibi bir süre boyunca su pompaları çalışmadığı için reaktör soğutulamaz. Vardiya Amiri Dyatlov reaktörü kapatmak yerine tekrar çalıştırılmasını emreder. Git gide gücü tekrar artan reaktörün sıcaklığı kontrol altına alınamaz… O zamanki teknolojide reaktörlerin sigortası olan kontrol çubuklarının ucu grafit kaplıdır. Kontrol odası çubukları indirdiğinde ucu grafit kaplı çubuklar reaksiyonu durdurmadan önce grafitle tepkimeye giren Uranyum 235 önce büyük bir ısı açığa çıkararak ilk patlama gerçekleştirir. Isınmaya devam eden reaktör ikinci patlamayı da gerçekleştirir ve 350 kiloluk koruma grafitleri yerinden uçar... Ardından çekirdek açığa çıkar… Bu şekilde reaktör atmosfere maruz kalır. Reaktörün havayla teması sonucu başlayan yangın 10 gün boyunca devam eder. Radyoaktif bulutlar, Avrupa'nın önemli bir bölümüne ve Türkiye’ye radyoaktif serpinti olarak dökülür.

‘’Chernobyl’’ dizisi

HBO, işte bugüne kadarki dünyanın en büyük nükleer felaketini bu beş bölümlük diziyle anlatmaya çalışmış. Ancak HBO Çernobil’i anlatırken çok sert bir sistem eleştirisi yapmış. Hep yazılarımda vurgularım ya ‘’hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ diye… Bu yönüyle; gerek o dönemde Türkiye’de yaşanan nükleer serpinti, radyasyon tartışmaları ve gerekse de günümüzde Çernobil’deki nükleer santralı inşa eden Rosatom firmasının Akkuyu’daki nükleer santralı da inşa etmekte olması nedeniyle konu Türkiye’yi de çok yakından ilgilendirmekte ve bu diziden dersler çıkarılması gerekmektedir. 

Gorbaçov’un ifadesine göre Çernobil kazası Sovyetler’i maddi ve manevi yıkıma götürerek sonun başlangıcı olmuş, Perestroika, Glasnost derken Sovyetler çökerek tarihe karışmıştır…

HBO dizisi ‘’Chernobyl’’; senarist ve yönetmen Craig Mazin’in Sovyet Devlet raporlarına, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu raporlarına, tanık ifadelerine ve Doğu ve Batı Avrupalı bilim insanlarının araştırmalarına dayanılarak yaklaşık beş yıllık bir araştırmasının sonucu olarak yapılmış. "Sadelik, izahın görkemidir" diye bir söz vardır. HBO dizisi teknolojik olarak karmaşık bir konuyu sadelik içerisinde ancak görkemli bir şekilde izah etmiş…

İsveçli yönetmen Jonah Renck de dizinin görüntülerinde koyu renk kullanarak diziye belgesel atmosfer vermiş. Dizide Emily Watson’un canlandırdığı hayali karakter Dr. Ulana Khomyuk hariç gerçek kişiler canlandırılmış.  Dizideki karakterler de ayrıca gerçek karakterler olan Valeri Legasov, Boris Shcherbina, Anatoly Dyatlov, Lyudmilla Ignatenko ve Vasili Ignatenko’ya sima olarak makyajla birebir benzetilmiş…  Dizide olayı araştırmak ve gerektiğinde müdahale etmekle görevlendirilen Valeri Legasov ve Boris Shcherbina onlarca bilim insanından yardım almışlar. İşte dizide hayali karakter olan Dr. Ulana Khomyuk karakteri bu insanları temsil etmek, gerçeğe ve insanlığa olan bağlılıklarını ve hizmetlerini onurlandırmak için yaratılmış.

Dizide SSCB devlet aygıtı Çernobil’de yaşanan felaketin büyüklüğünü dünyadan saklamaya çalışsalar da mızrak çuvala sığmadığı için bir yerden sonra pes ederek bu felaketi kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Ancak diziyi anlatmadan önce şunu vurgulamalıyım ki bu TV dizisi bir kurgu... Ancak kurgu gerçeğe çok yakın. Küçük bazı kusurlarıyla bu diziyi sanki belgeselmişçesine izleyebilirsiniz.

Mümkünse diziyi izlemeden önce 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in ‘’Çernobil Duası’’ (Kafka Yayınları, 2017) adlı kitabını okumanızı öneririm. Dizi o zaman daha iyi anlaşılıyor. Zaten dizide bu kitaptan oldukça istifade etmiş… Kitap, Çernobil faciasını yaşamış insanların yaşadıklarından, hatıralarından oluşuyor…

Tabii ki diziyi olduğu gibi anlatıp da merakınızı giderip sizin diziyi izlemenize engel olmak istemeyeceğim. Tam tersi çoğumuzun sadece ismen bildiği bu felaketi, her detayıyla insanlara anlatan bu dizinin tanıtımını yapıp, merakınızı artırıp mutlaka ama mutlaka bu diziyi izlemenizi isteyeceğim…

Bu dizi neleri anlatıyor? Bu dizi ne mesajlar veriyor? Günümüz için çıkarılan dersler ne? Dizi bu açıdan çok önemli. Bu dizi; bizim diziler gibi; haşin haşin bakan erkekler, melül melül bakan kadınlar, lüks, şatafat, tarihi saptıran, sanal bir tarih yaratan, insanları gerçeklerden ve gündemden uzaklaştıran dizilerden bir dizi değil… Bu dizi gerçekleri insanın yüzüne tokat gibi çarpan, soran, sorgulatan bir dizi…

Her şeyden önce nükleer radyasyon nedir? Radyoaktif kontaminasyon nedir? Bir nükleer reaktör nasıl çalışır? Radyoaktiviteye karşı nasıl korunma sağlanır? sorularına cevap veren, kamuoyuna bilgi veren, izleyenleri aydınlatan anlatan bir dizi…

Bu dizi; cehalet ve eğitimsizliğin, kendi bekasını her şeyin üstünde tutanların bir nasıl felaketlere yol açabileceğini insanlara net bir şekilde gösteren ve bu konuda farkındalık yaratan bir dizidir… Devletçi yapının, otoriter rejimlerin ne kadar tehlikeli olduğunu, böylesi yapılarda da devletin bir nasıl hayduda dönüştüğünü gösteren bir dizidir… Devletin, devlet büyüklerinin, amirlerin, hocaların vs. halkı, sıradan insanları nasıl gördüklerini anlatan bir dizidir… Bu dizi; Sovyet bürokrasinin, Sovyet üretim mantığının ve operatörlerin bütün güvenlik önlemlerini göz ardı ederek yapmış oldukları hatalar zinciri neticesinde devasa reaktörü düdüklü tencere gibi bir nasıl patlattıklarını anlatan bir dizidir.  

Bu dizi; hatalarını kabul etmeyip pisliklerini gizlemeye çalışan görevliler, kalın kafalı siyasetçiler, cesur geçinen aptal askerler, liyakat değil de sadakatin önemi, insan hayatının değersizliği, bürokrasinin hantallığı, yöneticilerin işinde uzman olanları zamanında dinlememesi, insanları bilgilendirmenin sisteme karşı suç olması, vb bizlere tanıdık gelen birçok konunun net bir şekilde anlatıldığı bir dizidir…

Sovyetler’de ortaya çıkan bu felaketin yine bu sistemin yetiştirdiği cefakâr ve fedakâr insanlar tarafından nasıl göğüslendiğini de gösteriyor bu dizi… Onlar olmasaydı belki de 10 kat daha büyük bir facia ve tüm dünyada buna bağlı daha fazla ölüm ve hastalık yaşanacaktı. Zaten film de "acı çeken ve fedakârlık yapanların anısına” diye başlıyor…

Bu dizi ülkedeki karar vericilerin kafasına vura vura izlettirilmesi gereken bir dizidir…

Çernobil felaketi, basit bir insan hatasından çok, 1975 yılında böyle bir kaza olabileceğinin ipuçları görülmesine karşın, hatalardan ders almak yerine üstünlük kaygısıyla üstü kapatılarak nasıl daha büyük felakete sebebiyet verildiği gösteriyor.

Belki İsveç’ten sızıntı fark edilmeseydi ya da ABD uzaydan görüntü almasaydı patlamayla ilgili Pribyat'taki insanlar kaderine terk edilip daha hızlı bir son onları bekliyor olacaktı. Belki de dünya da bu olup bitenlerden bihaber olacaktı.

Rüzgârın Almanya’ya doğru esmesinden dolayı Frankfurt’ta çocukların dışarıda oynamasına izin verilmezken patlamanın olduğu kentte hiçbir şeyden haberi olmayan aileler sanki güzel bir şey izliyormuş gibi nükleer santralın yanışını izliyorlar. Radyoaktif madde insanların üzerine yağarken Sovyet bürokratları halka "bir şey yok, sadece basit bir yangın" diye uyutuyorlar…

Santral yetkilileri ise doğru dürüst ölçüm yapmadan olayı mümkün olduğunca küçük göstermeye çalışıyorlar… Yerel yöneticiler şehri tahliye etmek yerine giriş çıkışları yasaklayıp, iletişim kanallarını kesiyorlar… Santral müdürü devlet başkan yardımcısı olay mahalline gelince ilk iş eline kendini kurtarmak için sorumlu listesi tutuşturuyor…

Dizinin son bölümünün adı "Vichnaya Pamyat"   ‘’Vichnaya Pamyat’’, Ortodoks Hristiyanların dini günlerde ve cenazelerde kullandığı bir terim olup ‘’sonsuz anısına" anlamına geliyor…

Dizide geçen bazı unutulmaz sahneler, konuşmalar var… Diziyi ve konuyu daha iyi anlayabilmemiz için bu sahnelerden ve konuşmalardan ve bizimle olan ilişkilerinden de bahsetmem gerekiyor…

Filmin girişinde asıl sorumlunun bir kişi kabul edilip 10 yıl hapis cezası almasından bahsediyor. Bu durum bizde de tren kazaları sonrası suçlu bulunan makinistleri akla getiriyor…

Nükleer fizikçi kadın Profesör ile Minsk’teki Komünist Parti yetkilisi arasında geçen ve profesörün olayın vahametini anlatmaya çalıştığı ancak bir sonuç alamadığı konuşma: Prof.: ‘’Ben nükleer fizikçiyim ve siz daha düne kadar ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.’’ Komünist Parti yetkilisi: ‘’Ama yetkili kişi benim, yetki bende.’’ Adam ayakkabı tamircisiyken sekreter yardımcısı olmuş, kendisini bir bilim insanından daha değerli görüyor, kadına '’kendi fikirlerimi sizinkilere tercih ederim’' diyor. 

Bu anlamda kibirli ve iş bilmez insanlara yetki verildiği zaman ne gibi büyük yıkımlara sebep olunabileceğini gösteren bir konuşmadır bu konuşma… Bu konuşma ister istemez aklınıza Türkiye’yi ve TÜBİTAK'a ''Başkan'' olarak atanan hayvanat bahçesi müdürünü getiriyor…

Dizinin 3. Bölümünde Dr. Khomyuk'un nezaretten çıkmasıyla ilgili olarak KGB Başkanı Skarsgard, Legasov’a şöyle söylüyor:  ‘’Hayır, şaşırtıcı derecede iyi gitti, saf bir geri zekalı gibi davrandın… Saf geri zekalılar devlet için tehdit oluşturmazlar.!’’

Vay anasını be… Ömrüm bitti neredeyse, bu cümlenin ne anlama geldiğini yeni anlıyorum…

Dizinin 3. Bölümde bol bol madencilere yer verilmiş… Legaslov, madencilerle nasıl konuşması gerektiği konusunda Shcherbina’ya soruyor. Aldığı cevap şöyle: ''Onlara yalan söyleme, doğruyu söyle… Onlar karanlıkta çalışan insanlar… Anlarlar''.

Madencileri çağırmaya gelen Kömür Bakanına her madencinin bir el atmasıyla cici takım elbisesiyle Kömür Bakanı’nın üstünü kararttığı bir sahne var… Madencilerin Kömür Bakanı’nın ceketine, yüzüne ellerini vurduğu, sürdüğü sahne… Son olarak bir madenci Bakan’a şöyle söylüyor: ‘’İşte şimdi gerçekten kömür bakanına benzedin."

Madenciler bu şekilde Kömür Bakanı’na ayar verirken bizdeki Soma maden faciasındaki bizim Kömür Bakanı’nın sözleri aklıma geliyor: "İki gündür aynı gömleği giyiyorum." Bir de dizide Yusuf Yerkel karakterini göremiyorum…

Reaktörün çatısının temizlenmesi için Almanya’dan robot getiriliyor.. Ancak hala radyasyon seviyesi gizlendiği için düşük ölçekteki radyasyona dayanıklı robot gelir Almanya’dan. Bu robot da yüksek radyasyon nedeniyle anında bozulur. O zaman çözüm olarak ‘’Biorobot’’ (yani ‘’asker’’) önerirler. O zaman şu sözü söyler Shcherbina: "Dünyadaki tüm ordular genellikle malzeme eksiğini insanla kapatır." (Camus’nun ‘’Veba’’ isimli romanında geçerdi bu söz.)

Yine ''vay anasına be..’’ diye söyletiyor insanı bu söz… Yıllarca NATO’nun en kalabalık ordusuyuz diye övünürdük ya hani…

Gelelim final sahnesine… Finalde mahkeme kurulur. Suçlu aranmaktadır… Fakat Valeri Legasov mahkemede öyle açıklamalar yapar ki, yenilir, yutulur gibi değildir… Bu açıklamalardan birkaçı:

"Yalanların bedeli nedir? Cevap, onları gerçeklerle karıştırmaya başlamaktan ibaret değil şüphesiz. Eğer yeterince yalan dinlersek, artık gerçeği ayırt edemez, tanıyamaz hale gelmektir asıl tehlike. Peki, o zaman ne gelir elimizden? Uydurduğumuz hikayelerle kendimizi mutlu etmekten başka ne kalır geriye? Bu hikâyelerde ise kahramanların kimler olduğunun hiçbir önemi yoktur. Bilmek istediğimiz tek şey, kimi suçlayacağımızdır."

"Gerçek rahatsız ettiğinde yalan üstüne yalan söyleriz, ta ki yalanın orda olduğunu hatırlayamayıncaya kadar. Fakat hala oradadır. Söylediğimiz her yalanla gerçeğe borçlanırız. Er ya da geç o borç ödenir. Çernobil yalanlarla patladı."

“Bilim adamı naif olmaktır. Gerçeği aramaya o kadar odaklandık ki gerçekte ne kadar az kişinin onu bulmamızı istediğini göremedik. Fakat görsek de görmesek de tercih etsek de etmesek de gerçek hep oradadır. Gerçek, ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi umursamaz. Hükümetlerimizi umursamaz. İdeolojilerimizi ve inançlarımızı umursamaz. Gerçek her zaman pusuda bekler. Bu, sonunda Çernobil’in hediyesi. Bir zamanlar gerçeğin bedelinden korkuyordum, şimdi ise şunu soruyorum yalanların bedeli nedir?"

Buradaki sorunun cevabı basit… Yalanların bedeli Çernobil faciasıdır. Ya ülkemizdeki, Türkiye’deki yalanların bedeli? Bunu hiç düşünen var mı? Ülkemiz deyince, dizide geçmiyor ama o günleri bir hatırlayalım isterseniz … Ama dizi ile ilgili son bir iki bilgi daha:

Dizinin ve olayın başkahramanı Valery Legasov, 1988'de geriye sadece ses kayıtlarını bırakarak intihar ediyor. O güne kadar dikkate alınmayan uyarıları, Sovyet nükleer endüstrisi içerisinde bir şok yaratıyor ve Çernobil’de kullanılan türden RMBK reaktörlerinin tasarımı iyileştiriliyor. Geriye bıraktığı ses kayıtlarının bir kısmı kasıtlı olarak siliniyor ve değiştiriliyor…. 

Pripyat hastanesinin bodrum katında halen o itfaiyecilerin kıyafetleri duruyor. Hem de ilk geldikleri haliyle. Ve dozimetre ile günümüzde ölçüm yapıldığında bile normal ölçümlerin 4 bin katına kadar radyoaktivite gözüküyor.

Yazımın girişinde bahsettiğim Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Svetlana Aleksiyeviç, 2015 yılında ödülü aldığı gün bir konuşma yapıyor ve o konuşmasındaki metin dizide de işleniyor.

Hem kitapta hem de dizide geçen itfaiyeci kocası ölen kadın… Kadın doğum yapıyor ve bebeği doğumdan dört saat sonra ölüyor… Tüm radyasyonu emen bebek annesini kurtarıyor. Kadının röportajı kitapta şöyle veriliyor:

''Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkân vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.

Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum’ dedim, beni ikna etmeye çalıştılar; ‘o artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje, anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, ‘seviyorum, seviyorum’.

Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.

O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…''

Çernobil Nükleer Santral Kazasından sonra Türkiye’de yaşananlar

Gelelim yalnız ve güzel ülkeme… Sovyetlerde, tüm Avrupa’da bunlar olurken bizde neler oluyordu? Bir hatırlayalım mı? Önce kronolojik bir olay sırası vereyim:

01 Mayıs 1986: SSCB Büyükelçisi, Türk yetkilileri Karadeniz’de ölçüm yapmaları konusunda uyardı. Aynı gün TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre "olay mevzii bir olay; Türkiye’ye ulaşsa bile etkilemez" diye açıklamada bulundu…. 

03 Mayıs 1986: Radyoaktif bulutların Türkiye’ye ulaştığı ve oranın yedi kat arttığı açıklandı. Edirne'de yağan yağmurdan dolayı TRT su birikintilerinin kullanılmamasını ve hayvanların otlatılmaması uyarısında bulundu. 

03 Eylül 1986: Avrupa ülkeleri radyasyonlu olduğu gerekçesiyle Türkiye’den fındık alımını durdurdu. 

28 Kasım 1986: Hollanda sağlık bakanlığı Türk çayında yüksek oranda radyasyon var açıklamasında bulundu. 

29 Kasım 1986: ÇAYKUR Genel Müdürü "çayda radyasyon var" iddialarını "batı tezgâhı" olarak nitelendirdi. Müdürlük çay kaynatıldığında radyasyonun 5-6 kat düştüğünü iddia etti. 

02 Aralık 1986: Efsanevi (!) sanayi bakanı Cahit Aral çaydaki radyasyonun zararsız olduğunu ileri sürerek çay içti. Cahit Aral ayrıca şunları söyledi: ‘’Türkiye’de radyasyon var diyenler dinsizdir.’’ (Bu haberin gazete kupürünü yazımın sonuna ekliyorum.)

14 Aralık 1986: Federal Almanya, Türkiye’den alınan 13 ton çayı iade etti. 

Bu tarihler, bu açıklamalar bize dizide gördüğünüz insanı isyan ettiren her şeyin bizim de bire bir yaşadığımızı ve devlet eliyle zehirlendiğimizi gösteriyor… 

1986 yılında Türk devleti Çernobil faciasını müteakip aylar boyunca TV'de "radyasyonlu çayı içiyorum bak bir şey olmuyor… Türkiye’de radyasyon var diyen dinsizdir" diye şov yapan bakan Cahit Aral dışında açıklama yapılmasını, veri yayınlanmasını yasaklıyor. TAEK başkanı, bir de profesör sıfatlı adam Ahmed Yüksel Özemre göz göre göre bütün ülkeye yalan söylüyor ve atom profesörü olduğu için herkes onun sözüne güveniyor. TÜBİTAK, üniversiteler yayın yasağı yüzünden ağzını açamıyor… . 

Karadeniz’de Çernobil serpintisinin yağdığı yerlerde neredeyse her evde kanser vakasına rastlanıyor… Devlet bunun istatistiğini yapmamakta, hasır altı etmekte yıllarca ısrar ediyor. Çocuklarda lösemi vakaları korkunç oranlarda artıyor… Bir sürü ölü ve sakat doğum vakaları oluyor… Bunların raporları istatistikleri hala elimizde yok…

Türkiye’nin çok gerisinde olan Demirperde ülkeleri bile bütün taze gıda ürünlerini imha edip halkına kuru bakliyat, konserve yedirirken, Avrupa’da millet halk sağlığını korumak için inanılmaz önlemler alırken bizim devletimiz Avrupa’ya satamadığı radyasyonlu fındıkları ilkokul çocuklarına ve askerlere yediriyor… Sezyum 137, stronsiyum 90 içeren sütleri okullara bedava dağıtıyorlar… Türk halkına en büyük ihaneti kendi devleti yapıyor…

Yazımda adı geçen, olayın ve dizinin en önemli bir karakteri var: Anatoly Dyatlov. Anatoly Dyatlov olay gecesi Çernobil’in vardiya şefiydi. Dizide de hatasını kabul etmeyen, bıyıklı ve ilk bakışta kötü adam olduğunu anladığımız Dyatlov yalnızca 10 yıl hüküm yiyor… 

Gazeteci Mehmet Ali Birand olaydan yedi sene sonra Dyatlov’u bulup onunla bir röportaj yapıyor. Yedisene sonra… Bunun sebebi de yedi sene boyunca Çernobil kelimesinin Türkiye’de bir tabu haline gelmiş olmasıdır. Çünkü hükümet Çernobil veya radyasyon lafını ağzına alanı kötü adam, hain ilan ediyor… Sovyetler olayı ancak iki gün gizleyebilmişlerdi... Bizimkiler ise yedi yıl gizliyorlar…

Röportajda Dyatlov çekirdeğin patladığını fark ettiğini, hükumetten gizlemeye çalışmadığını ama hükümetin uluslararası itibarını zedelememek için bunu dünyadan ve dolaylı olarak kendi halkından gizlediğinden bahsediyor. Patlamanın sorumlusu olarak da o deneyi yapmalarını isteyen Moskova’yı ve santralin yapısını suçluyor.

Mehmet Ali Birand’ın bu röportajının bağlantısını da yazımın sonunda sunuyorum…

Sonuç

Dünyada 500 civarında aktif nükleer santral bulunuyor… Bunlardan sadece bir tanesi patlayınca tüm Sovyet kaynakları kullanılarak müdahale ediliyor ama yeterli olmuyor… Türkiye’ye 1500 km uzaklıkta olan Çernobil nükleer santralinin bir benzerinin günümüzde Iğdır’a sadece 15 km uzaklıkta bulunduğu da hatırlatmak istiyorum…

Çernobil’deki bu felaket için Sovyetleri geri sistem ve teknoloji ile suçlayanlar çıkabilir…  Ancak dünyanın en gelişmiş teknolojisine ve sistemine sahip olan Japonlar da daha sekiz yıl önce, 2011 yılında Fukushima'da benzer nükleer felaketi yaşıyorlar…

Çernobil’den sonra Fukushima felaketi de gelince, ABD’den Fransa’ya, Almanya’ya, Rusya'dan İngiltere’ye kadar pek çok ülke de nükleer enerji masaya yatırılıyor… Fukushima felaketinden sonra Almanya 1980'den önce kurulan yedi santralini hemen üç ay içinde kapatıyor… Almanya kalan 12 santrali ise 2040 yılına kadar aşama aşama kapatma kararı alıyor… Japonya ise ekonomik ömrü dolan santrallerini yenilemeyip onlar da aşama aşama kapatma kararı alıyor…Bu ülkelerin tamamı nükleer ve fosil kaynaklı enerjiden vazgeçip yenilebilir enerji kaynaklarına yöneliyorlar...

Tekrar diziye dönüyorum…

"Çernobil insanları öldürmedi, insanları liyakatsiz yöneticiler öldürdü.’’ Dizinin ana fikri bu…

Dizide liyakatsiz Sovyet komünist yetkilileri görüyorsunuz sonra dönüp günümüzde, evdeki piknik tüpünü nükleer reaktörün tehlikesi ile bir tutan zihniyete, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine, muktedirlere bakıyorsunuz… Ürperiyorsunuz… Mücrim (suçlu) gibi tir tir titriyorsunuz… Bütün bu yaşadıklarımızdan sonra yalnız ve güzel ülkemin Sovyetlerle bir nasıl ''yoldaş'' olmuş olduğunu görüyorsunuz. (*)

Dün tüm halkına radyasyonlu gıdalar yedirenler bugün de Rusya'dan tarım zararlısı, zirai ilaç kalıntısı var diye gümrüklerden dönen tonlarca domatesi, çileği, kirazı yediriyorlar... Siz bu dönen ürünlerin imhasını gördünüz mü hiç?

Daha dün ''Türkye'de radyasyon var diyen dinsizdir'' diye demeç veren siyasetçi güruhunun devamının bugün de ''partimize oy vermeyen dinsizdir'' diye şarladıklarını ve Diyanetin de buna sessiz kaldığını görüyorsunuz... Teknolojik olarak atağa kalkması gereken güzel ülkemin mistik bir eğitime yönelip her okulunun İmam Hatipe çevrildiğini görüyorsunuz...

Bütün bunların üstüne Çernobil’deki nükleer santralı inşa eden Rosatom firmasının Akkuyu’daki nükleer santralı da inşa etmekte olduğunu görüyorsunuz…

Bu dizi; cehaletle ve bilgisizlikle harman olmuş, yozlaşmış bir devletin, yozlaşmış bir zihniyetin, hangi ideoloji ile yoğrulursa yoğrulsun insanlarına ve insanlığa zarardan ve felaketten başka bir şey getirmeyeceğini bir kere daha anlatıyor ve hatırlatıyor…

Bu dizideki eleştiriyi, sadece Sovyet devleti için değil, Thomas Hobbes'in ''Leviathan''ındaki gibi tüm ‘’devlet’’ aygıtına yöneltip, bilgi, akıl ve hukuk süzgecinden geçirdiğinizde ancak aydınlanabiliyorsunuz…

Ve günümüzde Koronaviris salgınında, TV’deki bakan ve bakmayanların açıklamaları, açıklamamaları, alınan, alınmayan tedbirler ve yapılan ve yapılmayan ihaleler altında Çernobil kazasında yaşananları hatırlayınca ürpermek, tir tir titremek az geliyor... Çukurovanın eski zamanlarındaki insanları gibi sıtma nöbetleri geçiriyorsunuz...

Ve Nazım'ın bir şiirini hatırlıyorsunuz:

''Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.

Stronsium 90 yağıyormuş
                          ota, süte,ete
                          umuda, hürriyete
                          kapısını çaldığımız büyük hasrete.

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. 
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm.''

Son söz

Çernobil felaketi ve Koronaviris salgını göstermiştir ki sizi S-400, F-35 ve Patriot gibi füzeler, toplar, tüfekler, tanklar günümüz tehlikelerine karşı artık bir ülkeyi koruyamamaktadırlar. Günümüzün gerçek tehdidi deprem, sel, salgın, saldırılmış veya sızdırılmış biyolojik, kimyasal ve nükleer radyasyon tehlikeleridir. 18. yüzyıl düşünce kalıplarında kalmış bir zihniyetle günümüz tehlikelerine karşı ülkeler korunamaz.

Dolayısıyla askerî tehditleri de göz ardı etmeden ülkenin kaynakları ve savunması bu yeni tehditlere karşı acilen seferber edilerek yeniden bilimin ışığında teşkil, teçhiz ve organize edilmeli ve eğitilmelidir.  

Osman AYDOĞAN

(*) "Türkiye Nükleer Düzenleme Kurulunun çalışma usul ve esasları hakkında yönetmelik. Madde 11 – (1) Aksi kararlaştırılmadıkça, kurul toplantılarındaki görüşmeler gizlidir." (Neyi gizlemek için gizlidir?)

‘’Chrnobyl’’ dizisi tanıtım filmi:
https://www.youtube.com/watch?v=Rle1Bywi61M&feature=youtu.be

Mehmet Ali Birant, 32. Gün, Çernobil, Dyatlov le görüşme:
https://www.youtube.com/watch?v=yVBIDTB6S0M&feature=youtu.be

26 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil faciasından sonra ülke radyasyondan kavrulurken gazete haberleri:



 



İlahi Komedya

26 Mart 2020

‘’İlahi Komedya’’; (La Divina Commedia), (Dante, Oğlak Yayınları) İtalyan ozan ve siyasetçi Dante Alighieri tarafından 14. yüzyılın ilk yarısında yazılan İtalyan ve dünya edebiyatının en meşhur epik konulu manzum başyapıtlarından birisidir. Ortaçağ ile Rönesans arasındaki geçiş döneminde yazılan bu şiir, hayal gücü ve alegorik tasavvuru, ölüm sonrası hayatı anlattığı öyküsü ile Hıristiyan Batı kiliseleri tarafından sahiplenilir.

Eserin orijinal adı "Komedya" olmakla birlikte daha sonra 1360 yılında Rönesans hümanizminin en önemli eseri olan ‘’Decameron’’un yazarı, İtalyan yazar ve şair Giovanni Boccaccio tarafından başına "İlahi" kelimesi eklenir.

‘’İlahi Komedya’’ Toscana lehçesi ile yazılmış olup günümüz İtalyanca‘sının babası sayılır…

Ortaçağda “Komedya", bizim şimdi kullandığımız ‘’komedi’’ anlamında kullanılmaz, Ortaçağda “Komedya"; "tragedya'nın" aksini ifade etmek amacıyla “sonu iyi biten hikâye’’ anlamında kullanılır.

Bu yazımda işte Dante’nin bu eserini anlatacağım ama eserin anlaşılması için üç ismi tanıtmam gerekiyor. Bu üç isimden ikisi kitapta geçer: Bunlardan birisi Roma İmparatorluğu'nun destanı olarak kabul edilen Aeneis'in de yazarı olan Romalı şair Publius Vergilius Maro, diğeri de Dante'nin dokuz yaşındayken Floransa’da tanışıp aşık olduğu sekiz yaşındaki küçük bir kız olan Beatrice. Üçüncü isim ise kitapta adı geçmeyen Şeyhü'l Ekber unvanı ile de bilinen İslam düşünürü, mutasavvıf, yazar ve şair Muhyiddin İbnü'l-Arabî. Hemen Dante ile bunların ne ilgisi var demeyin, hele hele Muhyiddin İbnü'l-Arabî ile…

Publius Vergilius Maro 

Publius Vergilius Maro (MÖ 70 - MÖ 19) ünlü bir Romalı şairdir… Vergilius gençliğinde matematik, felsefe, tıp, fizik, Yunan ve Roma edebiyatı eğitimini alır.  Vergilius, aldığı bu eğitimler sonucu avukat ve siyaset adamı olmaz. Sadece şiirle uğraşır, şiir yazar ve şair olur. Roma İmparatorluğu’nun destanı olarak kabul edilen ‘’Aeneis’’i on yılda yazar. Yazdığı bu destansı eserin bazı bölümlerini incelemek için Yunanistan’a doğru yola çıktığında humma hastalığına yakalanarak yolda Brindisi’de vefat eder.

Vergilius, destanı ‘’Aeneis’’de Homeros'un İlyada destanının hemen ardından gelişen olayları anlatır. Yunanlılardan canlarını kurtaran Truvalılar, Aenas liderliğinde yeni Truva’yı bulmak için yola çıkarlar. Bu destansı yolculuğun sonunda günümüzde Roma olarak bilinen yere gelip, Roma imparatorluğunu kurarlar. Hatırlarsanız eğer Brad Pitt’in başrol oynadığı Troy (Truva) filminde filmin sonlarına doğru, halk şehirden kaçarken, Truva prensi Paris, Truva'nın kılıcını Aneas isimli bir gence veriyordu.

Bu efsane sadece Roma için geçerli değildir. Truva’nın yıkılmasından sonra rivayet çoktur. Truva’dan ayrılan bir aile gidip Londra’yı kurar, bir başka aile de gidip Almanya’yı kurar.

Yirminci Yüzyıl dünya edebiyatının en büyük yazarlarından Avusturyalı Hermann Broch’un (1886 – 1951) "Vergilius'un Ölümü" (Der Tod des Vergil) (Çev: Ahmet Cemal, İthaki Yayınları, 2012) isimli bir kitabı vardır. Broch, kitabında ağır hasta olan Vergilius’un Brindisi limanına varışından ertesi günü öğleden sonra Augustus’un sarayında ölümüne kadar geçen on sekiz saat süren iç hesaplaşmasını anlatır… Kitapta bir tarafta Aeneis’i yetersiz bulduğu için yakmak isteyen Vergilius, diğer tarafta ise onu kurtarmak isteyen Roma İmparatoru Gaius Octavius Augustus’un bitmek tükenmek bilmeyen diyalogları vardır.

Beatrice

Beatrice, Dante'nin dokuz yaşındayken Floransa’da tanışıp âşık olduğu sekiz yaşındaki küçük kızdır. Yıllar sonra bir kez daha karşılaştıklarında Beatrice, Dante’ye selam vermiştir. Dante, bu kadar bir muhabbetle bile derin bir aşkla bağlanmıştır Beatrice’ye… Dante'nin ömrü boyunca büyük bir tutkuyla bağlandığı, düşünce dünyasını da yönlendiren bir kadındır Beatrice.  

Dante ve Beatrice başkalarıyla evlenseler bile Dante hep Beatrice'i sevmiştir. Hatta Dante'nin ''İlahi Komedya''da Beatrice'in dış görünüşünden hiç bahsetmemiş olması, onu melek gibi en üst düzey güzelliğin simgesi yapması onu ne kadar çok sevdiğini gösteriyor.

Beatrice öldüğünde ise Dante 25 yaşındadır. Dante sevdiği kadın Beatrice öldüğünde iyice içine kapanır ve ilk eseri olan ve Beatrice’ye aşkını anlattığı ölümsüz eseri ‘’Vita Nuova’’'yı (Yeni hayat) yazar. Dante, bu kitapta Beatrice’yi melekler statüsüne çıkarır…

‘’İlahi Komedya’’ ise Dante'nin Beatrice'ye duyduğu derin aşkın bir tezahürü olarak yazdığı ve şiir sanatının en üstü olarak adlandırılır. T. S. Eliot diye tanınan, ABD doğumlu İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni Thomas Stearns Eliot, Dante'yi Shakespeare ile bir tutar... 

Muhyiddin İbnü'l-Arabî

Tam adıyla Muhyiddin Muhammed bin Ali bin Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî, ünlü İslam düşünürü, mutasavvıf, yazar ve şairdir. Şeyhü'l Ekber unvanı ile de bilinir. Bu sitemde kendisini Türkiye’de olabilecek en iyi şekilde derli toplu tanıttığım için burada fazla yazmıyorum.

Bu üç isme ‘’İlahi Komedya’’da tekrar dönmek üzere burada veda edeyim…

İlahi Komedya

“İlahi Komedya”, İtalyan şair Dante Alighieri’nin, bir vecd anında kendini antik çağda yaşamış olan meslektaşı Vergilius’un düşsel rehberliğinde Cehennem`de başlayan, arada kalmışlığın mekânı Araf`ta devam eden ve nihayet günahsızların huzur bulduğu Cennet`te son bulan düşsel yolculuğunu anlattığı bir eserdir.

‘’İlahi Komedya’’ Vergilius'un ‘’Aeneis’’ destanını örnek alan onun gibi sıra dışı bir aşk mitoloji, tarih ve kutsal metinlere de temas eden, gerçeküstücü  konular ve kurmacalara dayanan, tarih ve felsefeden dilbilime, gökbilimden geometriye uzanan pek çok ansiklopedik bilgiler de veren bir eser olarak dikkati çeker.

İlahi Komedya'da Dante’nin hayal dünyasında canlandırdığı ölüm sonrasında sırasıyla Cehennem, Araf ve Cennette geçen alağorik ve hayali bir yolculuk anlatılır..

Dante'nin ‘’İlahi Komedya’’sındaki gezi 1300 yılı 7 Nisan Perşembeyi 8 Nisan Cumaya bağlayan gece başlar ve 14 Nisan Perşembe günü sona erer.

Eser, sırasıyla Cehennem, Araf ve Cennet olmak üzere üç bölümden oluşur. Cehennem ve Araf yolculuklarında Dante'ye Vergilius rehberlik ederken Cennet’te ise biricik aşkı Beatrice şaire rehberlik eder. Meryem Ana ve Azize Lucia'nın vasıtasıyla Tanrı’dan izin alan Beatrice, şairin ölmeden ahiret yolculuğuna çıkmasında başrol oynar.

“Yaşam yolumuzun ortasında, karanlık bir ormanda buldum kendimi, çünkü doğru yol yitmişti” dizeleriyle başlar kitaptaki yolculuk. Ve Dante, bu yolculuk boyunca Cicero, Öklid, Homer, İbn-i Rüşd, İbn-i Sina, Horace, Ovidius, Lucan, Aristo, Sokrates ve Selahaddin Eyyübi ile karşılaşır.

Cehennem (Inferno)

Cehennem, İlahi Komedya’nın ilk bölümünü oluşturur. Cehennem, dibe doğru inildikçe daralan bir çukurdur. Bu çukur, iç içe geçmiş dokuz  kattan oluşur. Dairelerin her biri günah derecelerine göre sıralanmıştır.  Aşağıya inildikçe cezalar ağırlaşır. İnsanlar yaşarken işledikleri  günahlara göre cehennemdeki katlara yerleşmişlerdir.

Cehennem, Kudüs kentinin altındadır. Cehennemin giriş bölümü kötülük de iyilik de yapmadan yaşamış olanların ruhlarına ayrılmıştır.  Cehennemin ilk akarsuyu Akheron da buranın sınırındadır. Cehennem’in ilk dairesi olan  Limbus’taki ruhlar Hıristiyanlıktan önce doğdukları için vaftizden yoksun kalmış ruhlardır. Daha sonra asıl cehennem başlar. İkinci dairede şehvet düşkünleri, üçüncü dairede oburlar, dördüncü dairede cimriler, savurganlar, beşinci dairede öfkeliler cezalandırılır. Beşinci daire ve altıncı daireyi ağır suçluların bulunduğu, içinde sonsuza dek ateş yanacak olan Dite katı yer alır... Altıncı dairede sapkınlar, yedinci dairede, Tanrı’ya  isyan ve hakaret edenler vardır. Sekizinci kata kadın satıcıları, sömürücüler, rüşvet yiyenler, hilekarlar, hırsızlar, simyacılar ve kalpazanlar atılmıştır. Dokuzuncu dairede kötülüklerin simgesi Lucifer de yarı beline dek buzlara gömülü olarak görürler.

Araf (Purgatario)

Dante’ye göre Araf, meleklerin yer aldığı; sık sık şarkı söylenen, Cehennem ve Cennet arasındaki bir köprüdür.

Bir melek, Araf’a gidecek olan ruhları Tevere ırmağının denize döküldüğü yerden Araf’ın bulunduğu adanın kumsalına taşımakla görevlidir. Kumsalda, kayalık bir bölüme geçilir. Burası Araf’ın girişidir. Ruhlar, Araf’a girmeden önce, ruhlarının ağırlığıyla doğru orantılı olarak bir süre burada bekletilmektedir. Araf’ın üst katlarına çıkıldıkça, günahın ağırlığı ve verilen ceza azalmaktadır. Cezanın amacı, ruhun eğitilmesi, günahlardan pişman olmanın sağlanmasıdır. İyilik kötülük karşıtlığının bir sonucu olarak Cennet-Cehennem ikilisine eklenen Araf bir değişim merkezidir...

Cennet (Paradiso)

İlahi Komedya’nın bu üçüncü bölümünü Dante ölümünden çok kısa bir süre önce tamamlar.. 

Vergilius ile birlikte Araf’a tırmanan Dante, yeryüzünde yıllardan beri görmediği Beatrice ile karşılaşır... Vergilius birden yok olur. Çünkü Vergilius Pagandır ve bu nedenle cennete giremez. Lethe ve Eunoe ırmaklarında arınan Dante, Beatrice ile birlikte Cennet yolculuğuna başlar...

Dante’nin bu bölümde tasvir ettiği Cennet, sürekli bir devinim içinde olan insan gözünün algılamakta zorlandığı ışığın egemen olduğu bir yerdir. 

Şimdi gelelim eserin Muhyiddin İbnü'l Arabî ile olan ilişkisine…

Fransız Matematikçi ve yazar René Guénon, Dante’nin ‘’İlahi Komedya’’da  adı geçen ‘’İnferno’’yu (cehennem) kaleme alırken İbnü'l-Arabî’nin ‘’Kitab el-İsra’’ (Gece Yolculuğu) kitabı ile ‘’Fütühat-ı Mekkiye’’ (Mekke İlhamları) adlı eserlerinden faydalandığını iddia eder. İbnü'l-Arabî’nin gerek ‘’Kitab el-İsra’’ ve gerekse de ‘’Fütühat-ı Mekkiye’’ adlı eserlerdeki simge ve semboller, özellikle Dante'nin cehennemi ile İslami cehennemin benzerliği, Hz. Muhammed'in Miraç'ı; cehennem ve cennetten sonra her iki eserde de başkarakterin nurani bir yoğunluktan (Tanrı) bahsetmesi bu iddiayı kanıtlar niteliktedir. René Guénon'un da kabul ettiği bu iddia, aslında kendisi de Endülüslü olan tarihçi Miguel Asin Palacios’a aittir. Miguel Asin Palacios, ‘’Dante ve İslam’’ (Okuyan Us Yayınları, 2010) isimli eserinde bu iddiayı dile getirir.

Bir değerlendirme

Dante bu eseri Beatrice’ye duyduğu aşkın etkisiyle insanlara doğru yolu göstermek amacıyla yazar.

Dante'nin eserin başında kaybolduğu karanlık orman, bir bilinçsizlik ve günahkârlık ortamını yani Avrupa'nın Ortaçağını simgeler…

Dante’nin eserinde Vergilius’a yer vermesi İtalya’da Papalığa karşı bir sistem olarak düşündüğü Roma İmparatorluğunun temel değerlerini bünyesinde barındıran epik Aeneas Destanı‘na yapılan bir atıftır.

Dante’nin bu yolculuk sonunda vardığı yer; Cennet ise, Avrupa halkının yeniden doğuşu olan Rönesans’ın ta kendisidir.

Sonuç

“İlahi Komedya”, İtalyan şair Dante’nin, bir vecd anında kendini antik çağda yaşamış olan meslektaşı Vergilius’un düşsel rehberliğinde Cehennem`de başlayan, arada kalmışlığın mekânı Araf`ta devam eden ve nihayet günahsızların huzur bulduğu Cennet`te son bulan düşsel yolculuğunu anlattığı bir eserdi.

Müzik ise Antikçağ Yunanlıların muhayyilesine göre, insanlığa peri kızlarının armağanı olan bir sanattı. ‘’Müzikteki 24 aralık, altının 'en saf' olan 24 ayar hâlinden mülhemdir!’’ (mülhem: esinlenmiş) diye bir veciz söz vardır.

İşte Dante'nin yolculuğu da, bu "en saf"ın arayışıdır bir nevi: İyiliğe, güzelliğe, doğruluğa, aydınlığa…

Dante'nin yolculuğu hayatımızın merkezidir, kendisidir aslında…

Ve onun için derdi Cahit Sıtkı Tarancı “Otuz Beş Yaş” şiirinde:

“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün,
Delikanlı çağımızdaki cevher.
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.”

Ve hayat her şeyin, ama her şeyin ‘’en saf’’ halini aramakla geçer... Çorak vahalardaki kurumuş kör kuyularda su arar gibi debelenir durur insan... Ve hiçbir şeyin ‘’en saf’’ hali bulunmaz bir türlü… Beatrice ile sadece Cennet'te karşılaşılır...

Ve hayat dediğimiz şey aslında çocukluktan sonra kalan bu debelenmelerdir...

Osman AYDOĞAN



Gölge, Varlık ve Simülasyon

25 Mart 2020

Yıllar yıllaaaar öncesiydi. Daha yirmili yaşların başındaydım…  Kavramları, olguları ve kavramlar ve olgular arasındaki ilişkileri anlamaya çalışıyordum… Ben ki, daha o zaman nesneler, fiiller ve failler arasındaki ilişkiyi dahi kuramamışken kavramlar arasındaki ilişkiyi nasıl kuracaktım?

Bu sorunu aşmak için ilk denemem Orhan Hançerlioğlu’nun, “Düşünce Tarihi” (Remzi Kitapevi) isimli eseri oldu… Onu ardından yine Orhan Hançerlioğlu’nun dokuz ciltlik “Felsefe Ansiklopedisi’’ (Remzi Kitapevi) oldu... Toplam on ciltlik bu iki eserin neredeyse altını çizmediğim, notunu almadığım sayfası kalmadı…

Bu merakımı Almanya’ya gittiğimde de ‘’Atlas Philosophie’’ (Peter Kunzmann, dtv Verlagsgesellschaft) kitabı ile devam ettirdim. Almanya’dan ayrıldığımda da Almanların arkamdan söylediklerini de reklam olmasın diye yazmayayım!...

Gölge

Orhan Hançerlioğlu, bahsettiğim “Düşünce Tarihi” isimli eserinde; Platon’un Politeia adlı yapıtının VII. kitabında geçen ünlü mağara örneğini şöyle açıklamaya çalışır:

“…Şimdi bilgimizi ve bilgisizliğimizi şu anlatacaklarımla ölç, Glaukon. Yeraltında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor. Ama mağarada oturan insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirlerle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş. Öyle ki sadece karşılarındaki mağara duvarlarını görebiliyorlar, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri de burada böylece oturmaktalar. Düşün ki sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesneler geçiyor, Işık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor. Şimdi bu adamlar mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri göremezler değil mi?

Demek ki bu adamlar birbirleri ile konuşabilselerdi duvarda gördükleri hayallere bir takım adlar vereceklerdi. Çünkü bu hayalleri gerçek sanmaktadırlar. Bu adamların gözünde gerçeklik asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayallerinden ya da gölgelerinden başka bir şey değildir. Şimdi bu adamlardan birinin zincirlerini çözüp ayağa kalkmasına ve başını gerçekliklere çevirmesine izin verelim. Gözleri bol ışıktan kamaşır ve asıl gerçekleri göremezdi değil mi?

Dahası kamaşan gözlerini yeniden duvara çevirirdi ve duvardaki hayallere rahatlıkla bakardı. Ama gözlerini yavaş yavaş alıştırarak asıl ışığın kaynağına da pekâlâ bakabilirdi. İşte o zaman arkadaşları ile gördüğü şeylerin birer hayalden ibaret olduğunu asıl gerçeklerin şimdi gördükleri olduğunu anlayacaktı.

İşte sevgili Glaukon gözümüzle gördüğümüz bu dünya o mağaranın duvarıdır, arkasındaki ışığa bakabilen insan da duyu gözünü us (akıl) gözüne çeviren bilgedir.”

Varlık

Çoook sonraları da tasavvufa merak saldım… Belki bu merakımı yazılarımdan da fark ediyorsunuzdur… Mevlana, Şems, Nesimî derken Arabî’nin ülkemizdeki en derli toplu anlatımını sanırım bu sitemde ben yaptım…

Ama bakmayın böyle yazdığıma… Bir büyüğüm editörlüğünü yaptığı bir dergide yayınlanmak üzere benden ‘’Hallac-ı Mansur’’ hakkında bir yazı yazmamı istemişti de bu sitemde bine yakın makale olmasına rağmen aylarca bocalamış, bocalamış, bocalamış ve sonunda da o büyüğüme bu yazıyı yazamayacağımı arz etmiştim. Çünkü bir türlü ‘’en-el Hak’’ sözünü açıklayamamıştım. Bu sözü açıklamaya kelimelerin yetersiz, söz dağarcığım kifayetsiz kalmıştı.

Neyse… Gelelim konumuza...

Hayal, tasavvufta Allah Teâlâ’dan gayrı her şeyin sıfatıdır. Allah Teâlâ’nın varlığı karşısında mükevvenatın (kâinat) gerçek varlığı bulunmamaktadır. Varlık âleminde görülen her şey aslında birer hayalden, gölgeden ibarettir. Olsa olsa Allah Teâlâ’nın aksi’nden nişane verirler. Esas olan Sevgili’nin zihindeki hayalidir. Tasavvufta buna “âlem-i hayal” denilir.

Âlem-i hayal, tabiat âlemini karşılar ve baştan sona bir vehimden ibarettir. Ruhlar âlemindeki (âlem-i ervah) birtakım cevherler, varlığın suver (görüntü) veya zilli (gölge) ile varlık bulmuştur… Varlık, göz yumup açıncaya kayboluveren bir hayalden ibarettir. İnsan var sandığı her şeyin aslında bir hayalden ibaret olduğunu zaman içerisinde anlar.

Varlıkta asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da, onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böyledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

İbn’ül Arabî Hakk ve kâinat ilişkisini şöyle açıklar: “Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

Bu mertebenin bir önceki mertebe ile olan farkı meselâ, bir adamın güneşin ışığından gölgesi yere yansır. İşte o yere düşen gölgeden adamın nasıl bir kimse olduğu anlaşılır. Bu adamın gölgesi asli mertebesi, yansımasını sağlayan güneş ise aslı asliyesi yani irâde-i külün kendisidir. Burada gölgenin sıfatlanması aslı, varlığı ise asl-ı aslı olan zâttır. Sonuçta bu âlem de Hakk’ın vücûdunun gölgesidir ve müstakil olarak vücûdları yoktur.

Futuhat-ı Mekkiye’de Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn’ül Arabî’ bir gece Mekke’de tavaf yaparken kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söylediği birisini (sadece kendisinin) “gördüğünü” yazar. Kendisinin de bir insan olduğunu söylemektedir ama İbni Arabî’nin bildiği insan fiziğine benzememektedir. Hz. Adem’in ancak yedi bin yıl önce yaşadığını bildiğinden İbn’ül Arabi ona Hz. Adem’i sorar; şöyle cevap alır: “Hangi Hz. Adem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?”

İbn’ül Arabî deyince onun sözleri ile devam edelim:

"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’

''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’

"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."

"Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren 'kuşatıcı bir varlıkta' isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi."

"Bil ki Allah insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları ademden vücüda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar yolcu olma özelliklerini (tekamül) hiç bırakmamışlardır."

"...artık, arif anlar ki, gerek enfüs'te, gerek afakta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir; başkası yok.. varlık, tek varlık, bir can ve bir tendir. Ama, hakikatin aslı, ne bölünmüş ne parçalanmıştır zahirde görünen cümle şeyler, onun tecelligâhı ve aletidir..."

Hazreti Mevlânâ’nın ‘‘sureti hemi zillest’’ (Görünen her şey gölgedir) diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımının ve geleneksel İslam sanatının metafiziksel imaj dünyasının eksenindeki sorunsal da dile gelir. Geleneksel İslam sanatı, görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı Varedici’nin varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suret imkânlarından biridir. Zira tecelli kesintisizdir ve her form, hakikatin birer yüzüdür o kadar.

Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer öyleyse bir ilk neden olmalı diye Aristoteles'in formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bir düsturdur bu. O üç sözcük ‘’Sureti hemi-zillest’’ Eflatun felsefesinin özüdür.

Levh-i Mahfûz, Arapça’da korunmuş levha anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kader kitabı da denir. Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır.

Kur'an'da geçen Ümmü'l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap ifadeleri Levhi mahfuz ile ilişkili bulunan ifadelerdir.

Buruc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir.(Buruc: 22) Ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i mahfûz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır. İsrâ Sûresi 58. ayetde de "Bu, Kitap'ta (levh-i mahfuz'da) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır. "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." (Neml Suresi, 75) Ayette geçen apaçık kitap Levh-i Mahfuz olarak yorumlanır.

Berât gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna "inzâl" denir. Kadir Gecesi'nde ise Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Simülasyon

Ve her zaman tabii ki bilimi de takip ettim.

2003 yılında Philosophical Quarterly adlı akademik bir dergide Nick Bostrom imzalı yayınlanan makalenin ilginç bir başlığı vardı. “Bir Bilgisayar Simülasyonunda mı Yaşıyorsunuz?”

Bu makaledeki varsayıma göre dünya, güneş sistemi, evren dediğimiz şeyin tamamı, bir başka gerçekliğin simülasyonudur. Eğer bizim yaşadığımız dünya bir simülasyon ise bu demektir ki bir başka uygarlık bizden daha ileri bir düzeye ulaşmıştır. Öyle ki acaba bu gelişmiş halimizden (mesela binlerce, milyonlarca yıl) önce atalarımız nasıl bir hayat yaşıyordu diye bir simülasyon ortamı yaratmışlardır. O ortam, bizim evren dediğimiz şey. O halde bu dünya, galaksi, evren; aslında o gelişmiş uygarlığın bir bilgisayar ortamı; başka bir şey değil. O halde bu simülasyonu yaratanlar gözlemekte oldukları simülasyon ortamını (bizim dünyamız) bir gün kapatmayı tercih edebilirler – yani kıyamet!

İnsanın aklına bu noktada NASA da bilim adamı olarak çalışan Dr. Rich Terrile, yaptığı araştırmalar sonucu ortaya attığı bir iddia geliyor. İddiasında gerçekliğimizin detaylı bir hologram olduğunu savunan Dr. Terille, bunun üst bir aklın sonucu olduğunu söylüyor.

Dr. Rich Terrile’nin açıklaması da şu şekilde:

‘’Şu anda bizler kozmik bir bilgisayar yazılımı içinde bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyada tek bir bilinci farklı şekillerde yaşıyoruz ölüm, diye bir şey yok, hayat sadece bir rüyadır. Bizler sadece kendilerimizin hayalleriyiz.’’

Aslında bu teori daha öncede ‘’simülasyon teorisi’’ adı ile ortaya atılmıştı. Dr. Terrile aynen Matrix gibi bir dünyada yaşadığımızı bunu da yeni yeni anlamaya başladığımız kuantum fiziği ile açıklayabileceğimizi belirtiyor. “Kuantum fiziğinde maddeyi oluşturan parçacıklar gözlenmedikleri sürece kendilerini tanımlamazlar. Öyle bir simülasyon dünyada yaşıyoruz ki neyi gördüğümüz neyi görmeye ihtiyacımız olduğu ile ilgilidir.” Ve Dr. Terille ekliyor; ‘’bir üst akıl bizim gerçekliğimiz ile oynuyor’’.

Rich Terrile, “Gelecekte dijital insanlar çoğalacaksa, neden biz de şimdiden öyle olmayalım?” diye soruyor. Görüşü destekleyenler ise insanların gelecekte yaşayan evrilmiş benliklerimiz, kendilerini ilerletmek gibi özel bir maksatla atalarının yaşayacağı farklı bir gerçekliği tasarlamış olabileceğini savunuyor.

Dr. Terlle’ye göre bizim tutarlı işleyen bir evrende yaşamamız, bu görüşü daha savunulabilir bir hale getiriyor. Ayrıca evrenin yapıtaşları atom altı parçacıklara bölünebiliyor ve bunlar da pikselleri çağrıştırıyor. Haliyle evrenin bu yapısı onu teoride programlanabilir kılıyor.

Birkaç paragraf önce anlattığım Levh-i Mahfuz bu anlamda neydi acaba?

Ve gelin Arabî’nin Futuhat-ı Mekkiye’de bir gece Mekke’de tavaf yaparken gördüğü kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söyleyen kişinin yedi bin sene önce yaşamış Hz. Adem sorusuna verdiği cevabını düşünelim: “Hangi Hz. Adem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?”

Şehriyar

Ve kader beni, beni ben yapan, her şeyim, her şeyimi borçlu olduğum Şehriyar ile tanıştırmıştı...

Şehriyar’ın bana söylediklerini hiç unutmamıştım. Şehriyar’ın sözleri takılmış bir plak gibi zihnimde dönüp duruyordu zaten:

‘’Dünya benim tahayyülümün bir yansımasıdır…’’ derdi Şehriyar ve sonra devam ederdi; ‘’Hayat ne kadar uzun olursa olsun, sadece bir anlık bir düştür. Görünüşü gerçekmiş gibi kabul etmek keder vericidir ve bütün felaketlerin nedenidir.’’

Ve anlatırdı Şehriyar;

‘’Siz karmaşa içindesiniz, çünkü dünyanın içinde olduğunuza inanıyorsunuz, dünyanın sizin içinizde olduğuna değil… Bir kez, her şeyin içten geldiğini, içinde yaşadığınız dünyanın size değil, sizin tarafınızdan projekte edildiğini idrak ettiğinizde korkularınız sona erer. Siz sadece dış dünyanın gerçek olduğuna inandığınız sürece onun tutsağı olarak kalırsınız. Aslında ise ne beden ne de onu içeren bir dünya vardır; sadece zihinsel bir durum, rüyamsı bir hal vardır ki gerçekliği sorgulandığında kolayca dağılabilir. Biz sadece rüya görmekteyiz. Hatta bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Gerçekte bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Bildiğimizi sandığımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediğimiz bir objeyle asla bilemeyeceğimiz bir süjenin birbirlerine olan ilgisinden doğmuştur. Rüyalara gerçeklik atfettiğiniz sürece onların kölesisiniz. Rüyanızın rüya olduğunu idrak ettiğinizde uyanacaksınız. Dünya bir yansımadır. Ancak siz yansıma değilsiniz, yansımayı görensiniz.

Önce, dünyanızın sadece sizin kendi yansımanız olduğunu idrak edin ve bu yansımaya kusur bulmaktan vazgeçin. Kendinizle ilgilenin, zihinsel ve duygusal bakımdan kendinizi düzeltin. İmgelemeden (hayal kurmadan) bakmayı, çarpıtmadan dinlemeyi öğrenin, hepsi bu. Esasta isimsiz ve şekilsiz olana isimler ve şekiller atfetmeyi bırakın. Her idrak- algılama şeklinin öznel (enfüsi, sübjektif) olduğunu, görülen ya da işitilen, dokunulan ya da koklanan, hissedilen ya da düşünülen, umulan ya da hayal edilen her şeyin gerçekte değil zihinde olduğunu idrak edin!. Düşünüp hayal edilebilen hiçbir şeyin kendiniz olamayacağını bir kez anladığınızda, imgelemelerinizden kurtulmuş olursunuz. Olduğunuzu sandığınız şey sadece telkin ya da imgelemedir. Önce siz olduğunuzu sandığınız kişi olmadığınızı anlayın. İşte o zaman huzuru tadacak ve korkudan kurtulacaksınız. Dünyanın hiçbir kusuru yoktur. Kusuru olan sizin ona bakış tarzınızdır. Sizi yanıltan kendi imgelemenizdir. Olmak için hiç kimse olmalısınız. Kendinizi bir şey, bir kimse olarak düşünmek ölümdür ve cehennemdir.’’

Keşke

Keşke filozof olsaydım, keşke düşünür olsaydım, keşke teolog olsaydım ve keşke elim de kalem tutsaydı da bir virüs belasından korkup evlere tıkılıp tıkılıp kaldığımız bu günlerde düşündüklerimi düzgün düzgün yazabilseydim de bu kadar dağıtıp, eveleyip, geveleyip karmaşık hale getirmeseydim…

Keşke bu kadar uzun ve karmaşık beş sayfalık yazımı Şehriyar'ın şu beş kelimesi ile özetleyebilseydim: ''Dünya benim tahayyülümün bir yansımasıdır…''

Osman AYDOĞAN



Otuz kuş hikâyesi

24 Mart 2020

Dünkü yazımda 10. yüzyılda yaşamış Horasanlı mutasavvıf, şair, hekim ve eczacı Ferîdüddîn-i Attâr’ın ‘’Mantıku’t-Tayr -Kuş Dili’ (Ravza Yayınları, 2011) kitabından bir hikâye anlatınca yine bu kitapta geçen bir başka hikâyeyi de anlatmadan geçmek istemedim.

Hikâyeyi yazan tasavvuf bilgini olduğuna göre hikâyenin daha iyi anlaşılması için hikâyede ve tasavvufta geçen ''Kaf Dağı'', ‘’Sîmurg’’ ve ‘’Hüdhüd'' hakkında önce kısa bir bilgi vermem gerekiyor.

Kaf Dağı

Kaf Dağı; masallarda yer alan, genellikle eski doğu ve daha çok İran mitolojisinde sözü edilen, aşılması güç olup dünyayı çevrelediğine inanılan, arkasında cinlerin, perilerin bulunduğu varsayılan, zümrütten yapılmış bir dağdır. Kaf Dağı'nın Kafkasya’da olduğu rivayet edilir ama nerede olduğu bilinmez. Masallarda oraya gidilir ama oraya varılmaz.

Kaf Dağı zihinlerde bir ‘’öte’’ imgesi yaratır. Kaybolmuşların, kavuşamayanların, yurt özlemi içinde yaşayanların, sürgünlerin, sürülmüşlerin rüyasıdır Kaf Dağı… Bu nedenle Kaf Dağı ‘’âlem-i misal’’ de görülebilen bir dağdır. Âlem-i misal ise tasavvufta uyku esnasında, ruhun bedenden ayrılıp gezindiği sanal bir âlemdir. Simgeler, yansımalar âlemidir âlem-i misal. Mistik ve tasavvufi inanışlarda âlemin, evrenin dünya ile arasındaki geçit yeridir âlem-i misal. İlahi âlemden maddi âleme yani dünyaya geçerken, ruhların geçiş yoludur âlem-i misal… Platon (Eflatun)'un ‘’idealar dünyası’'nın hemen hemen aynısıdır, kısmen de olsa karşılığıdır âlem-i misal…

Kaf Dağı sadece masallarda değil, masalımsı şiirlerde de yar alır. Yahya Kemal Beyatlı’nın Türk şiirine kazandırdığı bir şaheser olan ‘’Mehlika Sultan’’da da geçer Kaf Dağı. (‘’Mehlika Sultan’’ı bu sayfada daha önceleri anlatmıştım.)

Sîmurg

İran mitolojisine ait Zümrüd-ü Anka kuşu da Kaf Dağı'nda yaşar. Zümrüd-ü Anka'ya İranlılar ‘’Sîmurg’’ diye de adlandırır. Bu kuşun, dağın tepesinde köşke benzer bir yuvada yaşadığı, insanlar gibi düşünüp konuştuğu, çok geniş bir bilgi ve hünere sahip olduğu, kendisine başvuran hükümdar ve kahramanlara akıl hocalığı yaptığına inanılır.

Hüdhüd

Arapça olan Hüdhüd, bizim bildiğimiz ibibik kuşudur, bir diğer adıyla çavuş kuşudur… Yuvasını genellikle ağaç kovuklarına, duvar deliklerine ve kaya oyuklarına yapar.

Hüdhüd kuşu Doğu, İslam ve tasavvuf edebiyatında apayrı bir simgedir. İslâmî literatürde Hüdhüd kuşunun "ebü'l-ahbâr’’, ‘’ebü'r-rebî'’’, ‘’ebû ibâd’’ ve ‘’ebû seccâd" gibi birçok künyesi vardır. Hüdhüd kuşunun belli başlı özellikleri şunlardır: Toprağın altındaki suyu görür. Eşine çok bağlıdır, eşi ölünce yeni bir eş aramaz. Anne babasına karşı çok hürmetkârdır; onlar yaşlandıklarında yiyeceklerini temin eder. Annesi öldüğünde uygun bir yer buluncaya kadar onu başında taşıdığı için mükâfat olarak güzel bir tepelikle donatılmıştır.

Hüdhüd, Kur’an’da Neml Suresi’nde (Neml 27/16-35) ''Murg-i Süleyman'' olarak karşımıza çıkar. Neml Suresi’nde Hazret-i Süleyman ile Sabâ Melikesi Belkıs arasında haber götürüp getiren kuşun adıdır hüdhüd…

Bir İran efsanesine göre ise hüdhüd evli bir kadındır. Ayna karşısında yarı çıplak bir durumda saçlarını taramakta iken kayınpederi habersizce odasına girer. O anda durumundan utanıp korkuya kapılarak kuş olur ve uçar, tarağı da başında kalır. Bundan dolayı hüdhüdün Farsça'daki bir adı da "şâne-ser" dir (tarak başlı).

Tasavvufî mânası dışında hüdhüd, İran edebiyatında daha çok sevgiliden haber getiren bir kuş olarak da yer alır…

Otuz kuş hikâyesi

Şimdi gelelim Ferîdüddîn-i Attâr’ın girişte bahsettiğim kitabında geçen ‘’Otuz Kuş’’ hikâyesine. Tasavvuftaki kesret-vahdet, zuhur-taayyün düşüncelerine dayanan bu sembolik hikâye İran ve Türk edebiyatlarında defalarca işlenmiştir.

Bahsi geçen hikâye şu şekildedir:

Kuşlar kendi aralarında toplanıp hiçbir ülkenin padişahsız olmadığını, padişahsız ülkede nizam ve intizam kurulamayacağını belirtirler. Aralarında bulunan ve mürşidi temsil eden, Süleyman peygamberin mahremi ve postacısı hüdhüd bu konuda onlara yol göstereceğini söyler. Kendilerine bir hükümdar seçmek için toplanan kuşlara hüdhüd kılavuzluk ederek Kafdağı'nda sîmurgu aramaya karar verirler.

Fakat yolun uzak ve sıkıntılı olduğunu anlayınca bülbül, papağan, tavus, kaz, keklik, hümâ, doğan, balıkçıl, baykuş ve diğer bazı kuşlar birer mazeret ileri sürerek yolculuktan vazgeçmek isterler. Hüdhüd kuşların hepsine cevap vererek onları ikna eder.

Sonunda bütün kuşlar hüdhüdün kılavuzluğunda yola çıkarlar. Yolculuk esnasında bitkin ve yorgun düşen binlerce kuş hüdhüdden şüphelerinin giderilmesini ister.

Hüdhüd her birinin soru ve itirazlarına cevaplar verir; önlerinde “talep, aşk, mârifet, istiğna, tevhid, hayret, fakru fenâ” denilen yedi vadinin bulunduğunu, bunları geçince padişahları olan sîmurga ulaşacaklarını anlatır.

Tekrar yola koyulan kuşlardan sadece otuzu hasta ve yorgun durumda bu vadileri aşıp Kaf dağındaki yüce bir dergâhın önüne ulaşır.

Burada bir postacı gelip onların sîmurgu sorduklarını anlayınca önlerine birer kâğıt parçası koyarak okumalarını söyler. Kâğıtları okuyan kuşlar bütün yaptıklarının yazılı olduğunu görüp şaşırırlar. Bu sırada sîmurg da tecelli eder.

Fakat gördükleri sîmurg kendilerinden başka bir varlık değildir. Sîmurgda kendilerini, kendilerinde sîmurgu görüp hayretler içinde kalırlar.

Bu arada bir ses duyulur: “Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz; daha fazla veya daha eksik gelseydiniz yine o kadar görünürdünüz; burası bir aynadır”.

Neticede hepsi sîmurgda fâni olur… Artık ne yol ne yolcu ne de kılavuz vardır. Gölge güneşte kaybolur. Menzil-i maksûda vâsıl olan otuz kuş aradıkları sîmurgun kendileri olduğunu anlarlar.

Hikâye bu kadardır…

Hikâyede hüdhüd başında hakikat tacı (Korona!) taşıyan bir kuş olarak gösterilmiştir. Kuşların yolculuğu ise tasavvufta ruhun Allah'ı arayışının mistik seferini sembolize eder.

Zaten hikâyenin yazarı Ferîdüddîn-i Attâr da bir şiirinde sanki bu hikâyeyi özetlercesine şöyle derdi:

“Sırlar âlemine uçan kuş idim,
Alçaktan yükseğe çıkmak istedim.
Sırra mahrem kimseyi bulamayınca,
Girdiğim kapıdan ben yine çıktım.”

Hüdhüd, Nedîm'in belirttiği gibi bazan da herkesin göremediği şeye nüfuz etmenin mazmunu olur:

"Hüdhüd gibi bînâ gerek onu arayanlar
 Vîrânede bûm olmağıla genc bulunmaz."

(Bînâ: Göz, gören, görücü. Bûm: Baykuş. Genc: Define, hazine)

Osman AYDOĞAN



Bu da geçer yâ hû

23 Mart 2020

Türkçemiz aziz bir dil… Türkçemiz başta Farsça ve Arapça olmak üzere diğer dillerden oldukça etkilenmiş… Bazıları bunu bir zafiyet olarak görse de ben bunu bir zenginlik olarak değerlendiriyorum… Bu zenginliğe Osmanlıca bir deyimden bahsederek örnek vermek istiyorum... 

‘’Bu da geçer yâ hû’’.

‘’Bu da geçer yâ hû’’ sözünün aslı bundan bin küsur sene önceye, Bizans dönemine uzanır. Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman ‘‘Bu da geçer’’ mânâsına gelen ‘‘k’afto ta perasi’’ derlermiş. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp ‘’in niz beguzered’’ olur; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip ‘’bu da geçer’’ haline getirilir. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna ‘’yâ Allah’’ mânâsına gelen bir ‘’yâ hû’’ ilave edilip ‘‘Bu da geçer yâ hû’’ haline gelir.  (Arapça da ‘’hû’’ ‘’O’’ anlamındadır ve Allah’ı kasteder. Mezar taşlarında yazan ‘’Hû-vel Baki’’ sözü ‘’O -Allah- kalıcıdır, biz öldük, bu cihandan geçtik, gittik lakin Allah kalıcıdır'' anlamındadır.)

‘’Bu da geçer yâ hû’’ sözü her şeyin fani olduğuna dair özlü bir sözdür. Bu söz; üzüntünün, gamın, kederin, derdin, tasanın, bela ve musibetin; şansın, sevincin, hazzın, talihin, ikbalin, mevkiin ve makamın hep geçici olduğu anlamında kullanılır.

Bu söz işgal altındaki İstanbul’da halkın arasında gizli bir slogan olarak da kullanılır. İstanbul 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi'ni doldurunca, hattat İsmail Hakkı Altunbezer bir kâğıda '’Bu da geçer yâ hû’' yazıp atölyesine asar. Kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, mütareke döneminin bir simgesi haline gelir.  

Bugün müze olarak kullanılan Atatürk'ün Çankaya'daki konutuna da astığı tek hat yazısı da "Bu da geçer yâ hû" sözüdür.

Tarihçi yazar Cengiz Özakıncı'ya göre, ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin'de yaptığı bir konuşmada bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: "Doğu'da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar; 'Bu da geçer!' Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir!"

Burada ABD Başkanı Abraham Lincoln’ün bahsettiği ‘’Doğudaki Padişah’’ konusu; Horasanın en önemli dört şehrinden biri olan Nişabur´da doğan ve Moğollar tarafından şehid edilen mutasavvıf, şair, hekim ve eczacı Ferîdüddîn-i Attâr’ın (1120 – 1229) ‘’Mantıku’t-Tayr -Kuş Dili’’ (Ravza Yayınları, 2011) adlı eserinde geçen hikâyeye dayanır.

Bu kitapta geçen hikâye şu şekildedir:

Uzun bir yolculuktan sonra çok yorulan bir derviş, geldiği köyün zenginlerinden biri olan Şakir isimli evsahibinin çiftliğinde misafir olur. Köydeki diğer bir zenginin ismi Haddad´dır. Çok iyi karşılanıan ve misafir edilen derviş tekrar yola koyuacağı zaman Şakir´e “Böyle zengin olduğun için hep şükr et.” der. Şakir şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir.''

Bir kaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı köye düşer. Şakir´i aramak ister, ama Şakir'in iyice fakirleştiğini ve bu yüzden Haddad´ın yanında çalıştığını öğrenir. Ailesi ile birlikte üç yıldır Haddad´ın hizmetkârı olan Şakir´i bulur derviş, bu sefer oldukça mütevazı olan evinde ve sofrasında misafirdir. Derviş Şakir´e başına gelenlerden duyduğu üzüntüyü ifade edince Şakir: “Üzülme!’’ der, “Unutma, bu da geçer…”

Tekrar yola düşen derviş yedi yıl sonra yolu yine o köyden geçmektedir. Bu yedi yıl içinde Haddad ölmüş, ailesi olmadığı için zengin mirasını, hayvanlarını, arazilerini ve tabi konağını da Şakir´e bırakmıştır. Derviş mutlulukla ne kadar sevindiğini söyler Şakir´e ama cevap aynıdır: “Bu da geçer…”

Derken bir zaman sonra yine köye uğrayan derviş eski dostunu bir tepede bulur. Şakir ölmüştür. Mezar taşında şu yazmaktadır: “Bu da geçer…” “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünen derviş köyden ayrılır.

Bir sonraki yıl mezar ziyareti için yeniden gelir. Bakar ki ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel sonucunda Şakir´den geriye hiç bir iz dahi kalmamıştır.

O sırada ülkenin sultanının, umudunu tazeleyecek, mutluluğun tembelliğine kaptırmasını engelleyecek bir yüzük yaptırmak istediği konuşulmaktadır. Hiç kimse Sultanı tatmin edecek o yüzüğü yapamayınca bizim dervişi bulurlar. Derviş, Sultanın kuyumcusuna bir mektup yazar ve ulaştırır.

Sonrasında son derece sade bir yüzük Sultan´a sunulur. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Hikaye bu kadardır.

Ancak anlı şanlı köşe yazarları, kendisine edebiyatçı payesini veren kimi yazarlar ise bu hikâyeyi Sultan II. Mahmut’a yakıştırırlar... Zülfü Livaneli de ‘’Leyla'nın Evi’’ (Doğan Kitap, 2012) isimli kitabında ‘’Bu da geçer yâ hû’’ ifadesinin hikâyesini detaylıca anlatır. Ancak yukarıda anlattığım gibi hikâyenin kaynağı Ferîdüddîn-i Attâr’ın ‘’Mantıku’t-Tayr -Kuş Dili’’ isimli kitabıdır.

Neyse biz dönelim konumuza..

‘’Bu da geçer yâ hû’’; görüldüğü gibi anlayana ‘’sehl-i mumteni’’ harikası bir sözdür... Katre içinde bir ummandır... (Sehl-i mumteni: kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan, derin anlamlı özlü söz söyleme sanatıdır. Katre ise damla demektir. ‘’Umman’’ın da okyanus olduğu malum!)

Günümüz tasavvuf bilimcisi Lütfi Filiz’in çok güzel dört ciltlik bir kitabı var: "Noktanın Sonsuzluğu" (Pan Yayıncılık, 2000) Bu kitap tasavvufun temel kavramlarını, derinlemesine açıklayan bir kaynak kitaptır.

Ve bu kitapta kendisi için ‘’Fâni’’ mahlasını kullanan Litfi Filiz’e ait bir şiir yer alır:

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

Bî karardır felek, daim döner durmaz bir an,
dursa bir an, ne yer kalır ne gök kalır be yâ hû...

Kâh-ı zulmet, kâh-ı envâr birbir ardın devreder,
kâh-ı lütuf, kâh-ı kahır, ondan olur be yâ hû...

İmtihan için oluptur daima neş'e, azâb
sen, "sen"i bilmek içindir, kahrı lütfu be yâ hû...

Fâniya vird-i daim et bu sözü her zaman,
gece gündüz hatırından hiç çıkmasın be yâ hû

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

Evet… Fâni'nin şiirinin son iki dizesini zihnimizde takılmış bir plak gibi hep tekrar edelim: 

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

Osman AYDOĞAN



Yabancı

22 Mart 2020

İki gün önce Albert Camus’nün ‘’Veba’’ adlı romanını tanıtırken kısaca Albert Camus’den de bahsetmiş ve onun ‘’Yabancı’’ adlı romanını da çok kısa olarak şu cümlelerle tanıtmıştım:

Camus denilince, edebiyat alanında ilk akla gelen yapıt, 1942 yılında yayınlanan “Yabancı”dır. Konusu çok basittir. Öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Cezayir’de, bir rastlantı sonucu, bir Arap’ı öldüren orta sınıftan bir Fransız, Mersault, kendisini adım adım ölüme götüren süreci kayıtsız biçimde izler. Diğer kişilerin adı anılsa da roman kahramanının adını bile öğrenemeyiz.

Camus bu kitabında Fransız adaletini ince bir şekilde eleştirir ve Fransız adaleti ile inceden inceye dalga geçer. Camus’un ‘’Yabancı’’sı ile Kafka’nın ‘’Dava’’sı arasında büyük benzerlikler vardır. Camus, Kafka’dan etkilendiğini bizzat kendisi ifade eder. Bilindiği gibi Dava’nın kahramanı Joseph K., tutuklanma ve ölüm cezasına çarptırılma nedenini hiçbir zaman öğrenemeyecektir.

Konu Albert Camus ve onun dünyanın tüm kitapları arasında en beğendiğim kitabı ‘’Yabancı’’ olunca tanıtımı burada bırakmak istemedim ve bu çok sevdiğim romanı hakkıyla tanıtmak istedim. Çünkü ‘’Yabancı’’ Albert Camus’nün bu kadar sade ve basit bir dille bir nasıl bu kadar çok şey anlatılabileceğini gösteren muhteşem bir romanıdır…

Roman ötekileştirilmenin bir kitabıdır. Meursault’un yargılanma sebebi, sebep olduğu olayın faili olduğundan değil, sahip olduğu fikirlerden, yaşam tarzından ve tercihlerinden dolayıdır. Roman topluma "yabancı" olan bir adamın düşündüren, çarpan, sarsan bir hikâyesidir.

Camus, kitabında basit bir dille insanın karmaşıklığını, bir insanın kendine ve hayata yabancılaşmasını ve toplumun uzağında kalmış bir insanın başına neler gelebileceğini basit bir insanın üzerine yıkarak anlatır...

Camus kitabında yabancılığın aslında toplumsal bir yaratım olduğunu, hiçbirimizin toplum içinde doğal yaratılmış halimizle yaşamadığımızı, sadece görünüş olarak değil, davranış olarak da kendi özümüzün dışında yaşadığımızı anlatır. Roman kahramanı Meursault bunları bize çarpıcı bir şekilde adeta bir ayna gibi gösterir...

Kitapta ilerledikçe insan Meursault'nun bakış açısını benimsiyor, toplumun davranışları gittikçe daha garip gelmeye başlıyor ve kendisine sormaya başlıyor insan asıl yabancı Meursault mu yoksa kendine yabancılaşmış toplumun parçası olan bizler miyiz diye?

Ve kitap ilerledikçe kendinizi tehdit altındaymış gibi hissediyorsunuz, hayatta önem verdiğiniz şeylerin, aslında ne kadar önemsiz olabileceğini düşünüyorsunuz. Hayatın kendisi bile eskisi kadar ciddi görünmüyor artık.

’’Yabancı’’ varoluşçu felsefenin roman olarak yansıtıldığı sıra dışı bir eserdir… Camus, bu romanında Paul Sartre'ın ‘’Varlık ve Hiçlik’’ (İthaki Yayınları, 2009) kitabında bahsettiği, varoluş felsefesinin özü olan ‘‘İnsan ne ise o değildir ne değilse o’dur’’ sözüne bu kitabıyla ‘’insan ne ise, o olmayı reddeden tek yaratıktır’’ diyerek cevap veriyor. Zira romandaki Meursault karakteri kendisine yabancı olmasının yanında toplumuna, kültürlere ve insanlığa da yabancıdır. Çünkü Meursault romanda sanki bambaşka bir dünyadan getirilip bu dünyaya bırakılmış gibi ne yapacağını, nasıl hissedeceğini bilemeden hareket eder. Burada da Camus, Alman filozof Martin Heidegger’in ‘’Varlık ve Zaman’’ (Agora Kitaplığı, 2011) (Sein und Zeit) isimli eserinde verdiği mesajı anımsatır. Bu eserinde şu iddiayı getiriyordu Heidegger; ‘’İnsan; bir varlık olarak (Dasein) evrene atılmış ve bu dünyaya öylece bırakılmıştır…’’

Camus’nün kitapta verdiği mesaj yaşamın kendisinin absürt olduğudur. Yaşamın içinde anlam aramak da saçmadır, ama bunla baş etmenin tek yolu yaşıyor olma halinin devam edişidir.

Meursault, temel değerlerini yok saydığı toplum tarafından idam edilirken verdiği, dünyaya kardeş, huzura ermiş insan görüntüsünü elbet yine kendi içinde kurduğu o absürd, o “saçma” hayat felsefesine borçludur.

Roman absürdizmin zirvesidir. Romanda hayata yabancı bu karakter, işlediği cinayetten değil de bu yabancılığından dolayı yargılanıp, ölüme mahkûm edilir.  Meursault, kendi ölüm kararı alınırken bile yabancılığından sıyrılamaz. Meursault, kendi varlığına anlam yükleyemediği gibi ölümüne de bir anlam yükleyemez. Meursault, ölmesiyle yaşaması arasında bir fark görmez. Bu anlamda kitap dünyanın ve yaşamın anlamsızlığının bir özeti gibidir.

Ben kitapları okurken beğendiğim cümlelerin altını çizerek okurum. ‘’Yabancı’’yı bir daha elime aldığımda fark ettim ki neredeyse kitapta çizilmemiş cümle kalmamış...

Biraz uzun da olsa kitaptan altını çizdiğim cümlelerin bir kısmını burada paylaşmak istedim.

Camus, ‘’Yabancı’’sına şu cümle ile giriş yapar: "Bugün annem ölmüş. Emin değilim dün de olabilir.’’

Marie, Meursault’un kız arkadaşıdır. Sırf Marie ve Meursault’un ilişkileri için kitap okunmaya değer:

“Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. ‘Bence bir, ama istersen evleniriz’ dedim. O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir Başka sefer de söylediğim gibi: ‘Bunun bir anlamı yok ama, her halde sevmiyorumdur’ diye cevap verdim. Bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. Zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum. O zaman, Marie ‘evlilik ciddi bir şeydir’ dedi. Ben de ‘değildir’ diye cevap verdim. Bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. Sonra yine konuştu: ‘Aynı şekilde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı teklifi yapsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyordum’ dedi. ‘Elbette ederdim’ dedim. O zaman ‘ben seni seviyor muyum acaba’ diye sordu. Ben de ‘bu hususta hiçbir fikrim yok’ diye cevap verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni muhakkak ki bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı sebeplerden benden nefret edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, ‘seninle evlenmek istiyorum’ dedi. Ben de ‘ne zaman istersen evleniriz’ diye cevap verdim.”

"İnsan yavaş gitse güneş çarpar, hızlı gitse kan ter içinde kalır, sonra kilisede soğuk alır, şifayı bulur."

"Yaz göklerinde uzanıp giden o bildik yollar insanı günahsız uykulara da zindanlara da götürebiliyormuş demek."  

Meursault idam ile yargılanmaktadır:

‘‘Yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (...) İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.’’

Meursault cezaevinde hücresinde idamını beklemektedir:

"Herkes bilir ki, hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim; çünkü her iki halde de başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir. Sözün kısası bundan daha açık bir şey yoktu. Şimdi yahut yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim. O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesiyle içimde duymakta olduğum o korkunç hamleydi. Fakat bu hamleyi yatıştırmak için de, nihayet o gün gelip çatınca düşüncelerimin neler olacağını tahayyül etmekten başka yapacak işim yoktu. İnsan mademki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu."

‘’Az bir zaman sonra Maria bana mektup yazdı. İşte, o andan sonra hiçbir zaman sözünü etmek istemediğim şeyler başladı. Herhalde hiçbir şeyi gereğinden fazla büyütmemeli insan. Ama bu şeyler, başkalarına oranla benim için çok daha zararsız oldu. Tutukluluğumun başlarında, bana en ağır gelen şey, özgür bir insan gibi düşünmemdi. Örneğin, içimden kumsalda olmak, denize doğru yürümek geliveriyordu. İlk dalgaların sesini tabanlarımın altında duymayı, bedenimin suya girişini ve bundaki ferahlığı hayal edince, hücre duvarlarının birbirine çok yakın olduğunu hissediyordum. Ama bu, ancak birkaç ay sürdü. Sonraları, sadece hükümlüler gibi düşünür oldum. Artık avluda yaptığım günlük gezintiyi, ya da avukatımın gelmesini beklemeye başladım. Vaktimin geri kalan kısmını gayet iyi idare ediyordum. O zaman sık sık düşünüyor ve içimden: Beni kuru bir ağaç kovuğunda yaşamaya zorlasalardı da gökyüzüne bakmaktan başka bir işim olmasaydı, yavaş yavaş buna da alışır giderdim, diyordum. Buracakta nasıl avukatımın o acayip boyunbağını gözlüyor ve bir başka dünyada Maria'nın gelmesini cumartesilere kadar sabırla bekliyorsam, orada da kuşların geçişini, bulutların karşılaşmalarını beklerdim herhalde. Oysa kuru bir ağaç kovuğunda değildim. Benden daha bahtsızlar da vardı. Zaten anacığım da böyle düşünür ve sık sık insan eninde sonunda her şeye alışır der dururdu.’’

‘’Bu sıkıntılar dışında pek de mutsuz sayılmazdım. Yine bütün sorun vakit öldürmekti. Anılarımı gözümün önünde canlandırmayı öğrendim öğreneli artık sıkılmıyordum. Kimi zaman odamı düşünmeye koyuluyor, düşümde, bir köşeden kalkıyor, yolum üzerindeki eşyaları bir bir aklımdan geçirip yine o noktaya dönüyordum.   İlk zamanlar bu gezi çabucak bitiveriyordu. Ama her tekrarlayışımda daha uzun sürüyordu. Çünkü, her eşyayı, her birinin üzerindeki nesneleri, sonra bunları, bunların ayrıntılarını, her ayrıntıda örneğin bir çatlağı, kakmayı, onun yenik kenarını, renklerini ya da pürüzlerini bir bir gözümün önüne getiriyordum. Aynı zamanda sayılarını unutmamaya, hepsini tam tamına saymaya çalışıyordum. Öyle ki, birkaç hafta sonunda, sadece odamdaki eşyaları bir bir saymakla saatlerimi eşeledikçe, iyi tanımadığım, unuttuğum şeyleri de bulup çıkarıyordum. O zaman anladım ki, dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, cezaevinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi. Canı sıkılmayacak kadar anıları olacaktı. Bir bakıma bu da bir kazançtı.’’

‘’Bir gün gardiyan bana ‘Beş aydır buradasın’, deyince sözüne inandım ama bunu aklım almadı. Benim için sanki bu, hücremde yuvarlanıp giden aynı gündü ve ben aynı işi yapıp duruyordum. O gün gardiyan gittikten sonra yemek kabımda yüzümü seyrettim. Bana öyle geldi ki, gülümsemeye çalıştığım halde, görüntüm ciddi duruyordu. Kabı oynattım. Yeniden gülümsedim ama görüntüm hep o aynı ciddi, o aynı üzgün halini bırakmadı, Gün sona eriyordu. Vakit, cezaevinin bütün katlarından, akşam gürültülerinin büyük bir sessizlik alayı halinde yükseldiği, sözünü etmek istemediğim o adsız saatti. Tepe penceresine yaklaştım, günün son ışığında bir daha görüntüme baktım. Yine ciddiydi. Bunda şaşılacak ne vardı! O anda ben de öyleydim. Ama aynı zamanda, aylardır, ilk kez kendi sesimi açık açık duydum. Bu ses ne zamandır kulaklarımda çınlayan sese benziyordu. O vakit anladım ki, bütün bu zaman içinde, kendi kendim konuşmuşum. O vakit, anacığımın cenazesinde hastabakıcı kadının söylediklerini anımsadım. Hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapisteki akşamların ne olduğunu aklının köşesinden geçiremezdi.’’

“Saçma, yalnızca bir çıkış noktası sayılabilir. Ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umudu kesmek düşüncesiyle kalamaz insan. Çünkü her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı olmadığını söylemek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak demektir. Ama yaşamak bile kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zaman da, görece de olsa, yaşamaya bir değer verilmesi söz konusudur.”

''Bu amansız mekanizmadan kurtulmuş, idamdan önce kaybolmuş, polis kordonunu yarmış idam mahkûmları var mıdır diye kim bilir kaç defa sordum kendi kendime. O zaman idam hikâyelerine yeter derecede dikkat etmemiş olduğum için hayıflanıyordum. İnsan bu konularla her zaman ilgilenmeli. İnsanın başına ne geleceği hiç belli olmaz.''

''Babam bir katilin idamını seyretmeye gitmiş. Böyle bir şeyi seyretmeye gitme düşüncesi onu hasta ediyormuş. Ama yine de gitmiş ve dönüşte öğleye kadar kusmuş.'' 

Meursault idamından önce kendisine telkine gelen papazın yakasına yapışır...

"Ne kadar da söylediklerinden emin görünüyor değil mi? Oysa onun güvendiği şeylerden hiçbiri bir kadın saçının bir tek teline bile değmezdi. Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim."

Sonuç:

‘’Yabancı’’ 20. yüzyılda yazılmış en iyi kitaplardan birisidir. Bir kereden fazla okunması gereken bir romandır. Bu Corona günlerinde, bu karantina günlerinde raflardan indirilip tekrar okunmalı, daha önce okunmamışsa da ilk fırsatta alınıp okunmalıdır diye düşünüyorum.

Osman AYDOĞAN

Bir not: Bu kitabı ilk 1981 yılında okumuştum… Bana kitabı tanıtan da kardeşim kadar çok sevdiğim arkadaşım Zihni Erderen idi… Zihni bana daha başka kitapları da tanıtmıştı. Ama Zihni’ye bu kitabı kimin, nerede, nasıl ve hangi koşullarda tanıttığı da ‘’Yabancı’’ gibi roman olacak kadar ayrı bir yazı konusu idi…  

 



Veba ve Albert Camus

20 Mart 2020

Günümüzde yaşadığımız Coronavirüs salgını bana geçmişte yaşaşan gerçek bir veba salgınının romanı ''Veba''yı ve onun yazarı Albert Camus'ü hatırlattı...

Veba

Veba (Orijinali: La Peste) (Say Yayınları, 1982), Albert Camus’un İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1947'de, gerçek bir veba salgını üzerine yazdığı insanın acizliğini ve çaresizliğini gözler önüne serdiği bir romandır...

Romanın konusu kısaca şöyledir: Cezayir’in Oran şehrinde fareler yavaş yavaş lağımlardan sokaklara taşınıp burada ölmeye başlarlar. Fareler öldükten sonra da bölgedeki insanlar da büyük acılarla ölmeye başlarlar. Böylece şehirde korkunç bir salgın hastalık baş gösterir.

Romanda veba salgınına maruz kalan şehrin hapsolan insanlarını anlatılır. Ancak Camus romanında insanlığa karşı karamsardır. Camus romanında insanlığın zayıflıklarını, kötülüğünü, çürümüşlüğünü ve bencilliğini anlatır.  Romanın daha ilk sayfalarında Oran şehri "çirkin" bir şehir olarak tanımlanır ve ilerleyen sayfalarda bu çirkinlik karabasana döner. Romanda veba hastalığı karşısında insanın acısı, yalnızlığı, zavallılığı ve hümanizmin veba karsısında acizliği anlatılır.

Albert Camus romanda gerçek bir veba salgınını anlatsa da romanın aslında İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra 1947'de yazılmış olması Camus’un romanında aslında insanoğlunun yayılan faşizm karşısındaki acizliğini anlattığı yorumu yapılır. Bu yoruma neden de Camus’un kitabında bir veba salgını üzerinden bir toplumun nasıl dönüştüğünü anlatmasıdır.

Bir başka değerlendirmeye göre de Camus, Portekizli yazar Jose Saramago’nun ‘’Körlük’’ romanında anlattığı modern toplumun bir anda zor bir durumla karşılaşması ve buna vereceği tepkileri benzer şekilde veba üzerinden anlatmıştır.

Veba’da geçen bazı ifadeler:

"Ah, keşke bir deprem olsaydı! Tam bir sarsıntı... Ve bu iş biterdi. Ölüler, diriler sayılır ve oyun biterdi. Ama şu domuz hastalık! Hastalığa yakalanmamış olanlar bile onu içlerinde taşıyorlar."

"Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir.’’

"İnsanın umutsuzluğa alışması, umutsuzluktan da beterdir."

Veba romanı askeriye ile ilgili güzel bir tespit barındırır: "Dünyadaki tüm ordularda genellikle malzeme eksiğini insanla kapatırlar."

Albert Camus

Madem söz Albert Camus’den açıldı. Camus’u kısaca tanıtmadan geçersem sanki ona haksızlık etmiş olurum.

Albert Camus Fransız yazar ve filozoftur. 07 Kasım 1913'te Cezayir'de doğar. Varoluşçuluk ile ilgilenir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır. 1957 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanır. İngiliz yazar ve şair Rudyard Kipling`den sonra bu ödülü kazanan en genç yazardır. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybeder. (04 Ocak 1960)

Yoksulluk ve acılarla dolu bir hayat sürer. Denemelerinden oluşan, 1963' de yayımlanan "Tersi ve Yüzü" isimli kitabında yoksulluk ve acılarla dolu bu döneminde yaşadıklarını anlatır. Cezayir Üniversitesi'nde felsefe öğrenimi görür. İlk romanı "Yabancı" 1942'de, anlattığım ikinci romanı "Veba" 1947'de basılır. Yukarıda anlattığım "Veba" Camus'un düşüncelerinin temelini yansıtan en önemli ve en iyi eseridir...

2'nci Dünya Savaşı'ndan sonra yalnız Fransa'da değil, Avrupa ve tüm dünyada kendi kuşağının sözcüsü, sonraki kuşakların yol göstericisi olur. Özellikle insanın kendisine yabancı bir evrendeki yalnızlığı, bireyin kendisine yabancılaşması, kötülük, her şeyin ölümle sona ereceğini bilmenin yarattığı bunalım gibi duyguları ele alır.

Savaş sonrasında aydınların içine düştüğü yabancılaşma ve düş kırıklıklarını tüm ayrıntılarıyla yansıtır. Çağdaşlarının nihilizme kapılmasını anlar ve onlara hak verir ama doğruluk, ılımlılık, adalet gibi değerleri savunmanın gerekli olduğunu da belirtir. Hem Hıristiyanlığın hem de Marksizmin katı yönlerini reddeden liberal bir insancılığın temellerini çizer.

1957'de ‘’Sisifos Söyleni’’ isimli kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığı törende Camus şu konuşmayı yapar;

"…Her nesil, şüphesiz, kendisini dünyayı değiştirmekle yükümlü hisseder. Benim neslim bunu yapamayacağını biliyor, ama benim neslimin belki de daha büyük bir görevi var. Bu görev, dünyanın kendi kendisini yok etmesini önlemek…"

Kendisi reddetse de Jean Paul Sartre ile Varoluşçuluk akımında paralel düşüncede olduğu söylenir. Camus varoluşçuluğu hakkında şunları söyler;

"Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı ‘Sisifos Söyleni’dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur."

Sisifos Söyleni

‘’Sisifos Söyleni,’’ Albert Camus`nün II. Dünya Savaşı ortasında yayımlanan deneme kitabıdır. 1942 yılında Fransa`da ‘’Le Mythe de Sisyphe’’ adıyla basılmıştır.

Ülkemizde bu kitap Can yayınlarından Tahsin Yücel’in çevirisiyle ‘’Sisifos Söyleni’’ ismiyle 1997 Yılında yayınlanır. Kitap, adını Yunan mitolojisinden alır ve yaşamı ve intiharı sorgularken, saçmayı başka bir deyişle uyumsuzu anlatır. Kitap; "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar." cümlesiyle başlar.

Sisifos Söyleni’nde, “dünyanın saçmalığı” ve “yaşamın anlamsızlığı” gibi intihara varan yaşantılar, tarih ve edebiyatın belirli kişilikleri üstünden incelenir. Sisifos, Homeros`a göre ölümlülerin en bilgesiydi. Tanrıların, hep yeniden aşağıya yuvarlanacak taşı tepeye çıkarmakla cezalandırdığı Sisifos’un en önemli özelliği, cezasını bilinçli olarak kabullenmesidir. Camus’ye göre, dünyanın saçmalığını, yenilginin sonu gelmeyeceğini bile bile kötülüklere karşı çıkmak, yaşamaya anlam katmaktır. İnsanlığa gerçek boyutlarını ancak başkaldırı kazandırabilir. ‘’Sisifos Söyleni’’, çağdaş felsefenin en önemli yapıtlarından birisi olarak kabul edilmektedir.

Yabancı

Camus denilince, edebiyat alanında ilk akla gelen yapıt, 1942 yılında yayınlanan “Yabancı”dır. Konusu çok basittir. Öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Cezayir’de, bir rastlantı sonucu, bir Arap’ı öldüren orta sınıftan bir Fransız, Mersault, kendisini adım adım ölüme götüren süreci kayıtsız biçimde izler. Diğer kişilerin adı anılsa da roman kahramanının adını bile öğrenemeyiz.

Camus bu kitabında Fransız adaletini ince bir şekilde eleştirir ve Fransız adaleti ile inceden inceye dalga geçer. Camus’un ‘’Yabancı’’sı ile Kafka’nın ‘’Dava’’sı arasında büyük benzerlikler vardır. Camus, Kafka’dan etkilendiğini bizzat kendisi ifade eder. Bilindiği gibi Dava’nın kahramanı Joseph K., tutuklanma ve ölüm cezasına çarptırılma nedenini hiçbir zaman öğrenemeyecektir.

Ve yine Camus

Albert Camus’u henüz okumayanlar için; ‘‘Yabancı’’, ‘’Veba’’ ve ‘‘Düşüş’’ mutlaka okunmalı diye değerlendiriyorum.

Alber Camus yazılarında; gecelerin sonsuz olmadığını, adalet olmadan düzen olmadığını ve basın hürriyetinin, belki hürriyet fikrinin giderek aşağılanmasından en çok acı çekmiş olan hürriyet olduğunu ifade eder.

Albert Camus 04 Ocak 1960'ta yayıncısı Gallimard ile birlikte, daha önce '’ölmenin en absürd yolu'’ diye nitelemiş olduğu şekilde Paris’e dönerken araba kazasında ölür. Paris’e arabayla dönmeye Gallimard ikna etmişti onu. Kazadan sonra ceketinin cebinde Paris’e dönüş için tren bileti bulunur.

Hani bir söz vardı ya; ‘’kimsesizlerin kimsesi’’ diye. İşte Albert Camus da kendisini yalnız hissedenlerin, kendisini marjinal hissedenlerin, kendisini absürd hissedenlerin, kendisini dışlanmış hissedenlerin ve kendisini kimsesiz hissedenlerin yazarıdır.

Albert Camus okunmalı ki, Camus’un söylediği gibi ‘’gecelerin sonsuz olmadığını’’, ‘’adalet olmadan düzenin olmayacağını’’ ve ‘’basın hürriyetinin, hürriyet fikrinin giderek aşağılanmasından en çok acı çekmiş olan hürriyet olduğunu’’ bir kez daha anlayalım, idrak edelim…

Albert Camus’un akıllarda kalan sözleri:

* Her şeye katlanabilirim, yeter ki içimde o yoğun ve coşkun yanımı duyayım.

* İnsan söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle insanlaşır.

* Hayat aslında anlamsız bir bulanıklıktır ama ona anlam katabilmek gerekir. Mutlaka bir tercihiniz olmalı ona dayanmalı onun için mücadele etmelisiniz. Tercihliksiz de bir tercih.

* Önümden gitme seni takip edemeyebilirim. Arkamdan gelme sana yol gösteremeyebilirim. Yanımda yürü ve yalnızca dostum kal.

* Ateşten ve yiyecekten yoksun bir insan için özgürlük, hiç de acelesi olmayan bir lükstür.

* Üstünde durduğumuz sıkıntı bütün bir çağın sıkıntısıdır. Biz, kendi tarihimiz içinde düşünmek ve yaşamak istiyoruz. Biz inanıyoruz ki, bu hayatın gerçeğine ancak herkesin kendi dramını sonuna kadar yaşamasıyla erişilebilir.

* İnsan ne ise, o olmayı reddeden tek yaratıktır.

(Burada Jean Paul Sartre’nin ‘’Varlık ve Hiçlik’’ kitabında bahsettiği; ‘‘İnsan ne ise o değildir ne değilse o’dur.’’ tespitine çok yakın bir benzerlik vardır.)

* Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir.

* Önemli olan tek bir felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğinde bir yargıya varmak, felsefenin temel sorununa bir yanıt vermektir….

* Hayat bir şey değildir, itinayla yaşayınız.

* İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez.

* Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.

* Büyük tarihsel bunalımların ertesinde, insan kendini ipin ucunu kaçırdığı bir gecenin sabahında olduğu gibi hoşnutsuz ve hasta hissediyor. Ama tarihsel akşamdan kalmalar için aspirin yok…

* İnsanın evreni kavrayabilmesi olanaksızdır. Bir başka deyişle, evren insan için saçmadır, uyumsuzdur. Dolayısıyla insan da evren için uyumsuzdur. Ama insanla evrenin karşılaşmasından doğan bu uyumsuzluğun bilincine varmak bir son değil, bir başlangıçtır sadece. En kati gerçekler bile, bu gerçekleri kararlı olarak tanıdığımız ve kabul ettiğimiz zaman birdenbire üzerimizdeki güçlerini yitirirler. Her türlü felakete karşın yaşama dört elle sarılıp uyumsuza direnmeli.

* Mademki, yaşıyoruz, yaşadığımız süre­ce mutlu olmaya, sağımızda solumuzda mutluluk yarat­maya bakmalıyız. Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir.

* Hayatımın kusurlu yanlarını saklamak zorunda oluşum bana soğuk bir hava veriyordu, bu soğukluğu da erdemle karıştırıyorlardı.

* Dostlarım, şimdi ben size büyük bir şey söyleyeceğim. Sakın kıyametin kopmasını beklemeyin, o her gün kopmaktadır.

* Sabredenin her şey ayağına gelir.

* İnsanın eninde sonunda alışamayacağı bir düşünce yoktur.

* Merhamet faydasız olunca, insan ondan bıkar usanır.

* Aşılmaz bir duvarın önünde yaşamak köpekçe yaşamaktır.

* Aşk, akıllı, aptal demeden, bütün insanlara bulaşan bir hastalıktır.

* Çekip gidene her şey mizah, kalıp bekleyene her şey şiirdir.

* Yaşamaya değer olan şey için, ölmeye de değer.

* En büyük mutsuzluk sevilmemiş olmak değil, sevmemektir.

* Gecenin kokuları, toprak ve tuz kokuları şakaklarımı serinletiyordu. İşaretler ve yıldızlarla yüklü olan bu gecede kendimi ilk kez olarak, dünyanın kayıtsızlığına açıyordum. Dünyayı kendime bu kadar eş, böylesine kardeş bulunca, anladım ki, eskiden mutluluğa ermişim, hatta hala da mutluyum.

* Ağın ilmiklerine takılmış bir balık gibi çırpınıyorum.

* Alçalmak, yükselmekten çok daha kolaydır.

* Başardığımız her iş bizi köleleştirir, çünkü daha iyisini yapmaya zorlar.

* Başarı kolay elde edilir, zor olan başarıyı hak etmektir.

* Ben dilimin sınırlarında nöbet beklerim.

* Bazılarının, sadece normal olmak için ne büyük çaba sarf ettiğini kimse fark etmiyor.

* Bu dünyada en büyük suç, insanların taşıdıklarından kaçmak değilse nedir?

* Büyük olmanın yolu da, deha gibi çalışma ve alın terinden geçer.

* Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı.

* Dünyada her kötülük, hemen her zaman cehaletten gelir.

* Sanatçı yalanla ve kötülükle uzlaşamaz.

* Sanatçı tanımı gereği, bugün tarihi yapanların buyruğuna girmez.

* Resmi tarih oldum olası büyük katillerin tarihidir. Kabil, Habil'i bugün öldürmüş değil, ama bugün Kabil, Habil'i akıl uğruna öldürüyor ve onur madalyası istiyor.

* Haklı olma ihtiyacı, sıradan insanlara özgüdür.

* Geceler sonsuz değildir.

* Adalet olmadan düzen olmaz.

* Basın hürriyeti, belki hürriyet fikrinin giderek aşağılanmasından en çok acı çekmiş olan hürriyettir.

Camus, Veba romanında gerçek bir veba salgınını anlatırken aslında Avrupa’da yükselen faşizmi ve faşizmin toplumu nasıl şekillendirdiğini anlatmıştı. Günümüzdeki Coranavirüs salgınını acaba hangi edebiyatçı romana dökecek ve bu salgının şahsında hangi izmin toplumu bir nasıl şekillendirdiğini anlatacaktır.

Ancak boşuna da beklemeyelim. Çünkü dünyanın yaşadığı en büyük felaket ne veba ne de Coronavirüs salgınıdır. Dünyanın yaşadığı en büyük felaket topluma ayna tutacak Albert Camus gibi yazarların kalmamış olmasıdır...

Günümüzü anlamak için bu gönüllü karantina günlerinde Veba romanı raflardan indirilip bir daha okunmalı veya henüz okunmamışsa ilk kitapçıdan alınıp okunmalıdır diye düşünüyorum...  

''Geceler sonsuz değildir...''

Osman AYDOĞAN

Bir not: Veba'yı Varlık Yayınlarından veya Say Yayınlarından okuyun. Can Yayınlarının çevirisi pek iyi yapılmamış. En iyisi Oktay Akbal'ın çevirisi. Daha iyisi orijinal Fransızcasından okumak tabii ki. 

 

 

Güvenlik politikalarındaki dönüşüm

21 Mart 2020

İnsanların ve toplumların güvenlik ihtiyacı ilkel insandan beri var olagelmiş ancak bu güvenlik ihtiyacı teknolojik, ekonomik, sosyal, siyasal ve toplumsal değişimlere de paralel olarak süregelen bir dönüşüm içinde olmuştur. Bu yazıda bu dönüşüm çok özet olarak günümüze kadar incelenmiş ve sonunda da yeni güvenlik ihtiyaçları ortaya konmuştur. 

İlkel insanın güvenlik ihtiyacı

İnsanların güvenlik ihtiyacı Maslow'un gereksinimler hiyerarşisi içerisinde Fizyolojik gereksinimler (nefes alma, besin, yemek, su, cinsellik, uyku, sağlıklı metabolizma, boşaltım) den sonra ikinci sırada yer alır.

Bu ihtiyacı gidermek için ilk insanlar vahşi hayvanlardan korunmak maksadıyla su üzerine ev yapmış ve korunma ihtiyacını bu şekilde gidermişlerdir.

Zamanla sosyalleşen, gruplaşan, kabilelere, dinlere ve mezheplere bölünen insanlar bu ihtiyaçlarını diğer grup, kabilelere ve dinlere karşı korunmak üzere surlar, kaleler, fiziki diğer engeller yaparak ve asker besleyerek sağlamışlardır. Tarihte insanoğlu savunmasını ve güvenlik ihtiyacını 16. yüzyıla kadar bu şekilde sağlamıştır.

İnsanoğlunun bu şekildeki savunma anlayışı 17. yüzyıldan itibaren değişime başlamıştır.

Vestfalya Anlaşması

Avrupa’da 1618-1648 yılları arasında yaşanan 30 Yıl Savaşları (ki mezhep savaşlarıdır) Westphalia (Vestfalya) Anlaşması ile sona ermiş ve bu anlaşma ile uluslararası ilişkilerin paradigması değişmiştir.

Vestfalya Anlaşması Avrupa’ya; Devletlerin egemenliği ve siyasal Self Determinasyon (Geleceklik Hakkı) esasları prensibini, devletlerarası (yasal) eşitlik prensibini ve bir devletin iç işlerine başka bir devletin karışmaması prensibi getirmiştir. Revizyonistler, bu antlaşmanın Avrupa’da statükoyu sürdürmeye hizmet ettiğini savunurlar.

Vestfalya Barışı; Avrupa’da artık devletlerin daha seküler (dünyevi) bir düzlemde pozisyon aldığını ve dini devletin tekeline alarak toprakları üzerinde devletin mutlak egemen olmasını sağladılar.

Dolaysıyla Vestfalya Anlaşması ile devletlerin güvenlik anlayışında da esaslı değişiklikler olur. Güvenlik demek artık; seküler dünya düzeni, egemenlik ve eşitlik demektir.

1815 Viyana Kongresi

1789 Fransız İhtlali, 1815 Waterloo Savaşı ve 1815 Viyana Kongresi ile Avrupa’da gerçek anlamda bir statüko oluşturulur. 1853-1856 Kırım Harbinde Avrupa Osmanlı yanında yer alarak bu statükonun Rusya lehine bozulmasına izin vermezler.

Ancak 1789 Fransız İhtilalinin yağdığı fikir akımları, Sanayi Devrimi, devletlerin Pazar ve hammadde arayışları ve rekabet devletler arası bloklaşmaları beraberinde getirir.

1870 Sedan Muharebesi ile 1648 Vestfalya Anlaşması ile engel olunan Alman birliği ve İtalyan birliği kurulur. Böylece 1815 Viyana Kongresi ile Avrupa’da kurulan statüko bozulur.

Dünya Savaşına doğru

Bu tarihten sonra dünya iki bloka ayrılır. Bir tarafta İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Sırbistan, Karadağ, Belçika, Yunanistan, Japonya, Romanya ve ABD’nin oluşturduğu İtilaf devletleri, diğer tarafta ise Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı devletinin oluşturduğu İttifak devletleri.

İtilaf devletleri Fransız İhtilalinin doğurduğu; ‘’özgürlük’’, ‘’eşitlik’’ ve ‘’kardeşlik’’ fikirlerini savunurken, İttifak devletleri ise Prusya’nın başını çektiği; ‘’düzen’’, ‘’şeref’’, ‘’itaat’’ ve ‘’milli duygular’’ fikirlerini savunurlar.

Dönemin Güvenlik Anlayışı ve teorisyenleri

Bu dönemde güvenlik anlayışı da ‘’Bölge – Arazi – Coğrafya’’ zemininde yoğunlaşarak vücut bulur. Bu dönemin fikir babalarını ve teorisyenliğini: "Heartland theory" (yani coğrafyayı, doğu Avrupa’yı Kalpgah’ı, özyurtu) kim yönetirse dünyaya o hükmeder fikri ile İngiliz Mackinder, ‘’hayat sahası’’ fikri ile siyasi coğrafyanın babası olan Friedrich Ratzel,  ‘’deniz gücü’’ fikri ile Alfred Mahan, yine ‘’coğrafya’’ fikri ile Hitler’in fikir babası Karl Haushofer, ‘’askerî güç’’ fikri ile Machiavelli ve savaşı politikanın başka araçlarla devamı olarak gören Clausewitz oluşturur…

Bütün bu teorisyenlerin ortak özelliği belli bir bölge, arazi ve coğrafyayı askeri bir güç ile ele geçirerek güvenlik sağlamak olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu

Avrupa’yı burada bırakıp Osmanlı İmparatorluğuna kısaca bir göz atalım:

1299 kuruluş, 1453 İstanbul’un fethi ve 1529 Viyana kuşatması ile 16. yüzyılda üç kıtaya hükmeder. 1606 Zitvatorok Anlaşması ile prestij kaybeder. 1683’de Viyana önlerinde yenilir, 1699 Karlofça Anlaşması ile gerilemeye başlar. 1718 Pasarofça Anlaşması ile toprak kaybeder, 1792 Yaş Anlaşması ile çöküş sürecine girer. 19. yüzyılda Avrupa’nın hasta adamıdır. 1828-1908 yılları Osmanlının ıstıraplı en uzun yüzyılıdır. 1839 Baltalimanı Anlaşması ile Kapütülasyonlar ile mali çöküş başlar. 1839 Tanzimat hareketi ile cumhuriyet fikri doğar, 1876 I. Meşrutiyet ile anayasal yönetime geçilir. Askeriyede, mülkiyede ve tıbbiyede yenilikler ve reformlar yapılır. 20 yüzyıl başında eğitimin, yeniliklerin ve Avrupa’daki fikir hareketlerinin zemin bulduğu Osmanlının anayurdu olan Balkanlar kaybedilir ve 1. Dünya savaşının sonunda da 1918’de Sevr Anlaşması ile Osmanlı devleti sona erer.

18. yüzyılda üç ülke yenilenme hareketinin içine girdi. Rusya, Büyük Petro ile, Japonya Meiji Restorasyonu ile bunu başardı. Ancak Osmanlının bütün yenileşme hareketleri hüsranla sonuçlandı, başaramadı.

Osmanlı İmparatorluğunun çöküş sebepleri:

Osmanlı İmparatorluğunun yenilenme hareketinde başarısızlığının ve çöküşünün sebeplerini kısaca öyle sıralayabiliriz:

1. Devlet yönetimimin Doğu Roma geleneği olan fetih – vergi - baskı sistemi üzerine oluşması,

2. Timur istilasının Anadolu şehirlerini birer kasabaya dönüştürmesi, Haçlı serelerinin şehirleri kıyılardan uzak iç bölgeler taşıması ve bu iki konunun yarattığı travma nedeniyle insanların mistik yöne sığınması,

3. Gazali etkisinin Fatih’ten sonra devlet yönetimine egemen olması, bilimi dışlaması (1453 ‘de sur önlerinde top dökebilen teknolojiden, 1529’da Viyana önlerine sürüyerek öküzlerle top taşınması),

4. Abbasi aydınlanmasını takip edememesi,

5. Avrupa Rönesansını görememesi,

6. Sanayi devrimini kaçırması,

7. Tarım ve din toplumu olarak kalması.

Bu liste uzayabilir. İbn-i Haldun’un ‘’Akletmek Müslümanlık tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler’’ sözü aslında Osmanlının neden battığının en açık ifadesidir.

Türkiye Cumhuriyeti

1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün derin tarih bilinci ve dehasıyla genç Cumhuriyet güvenlik kurgusunu Batı Roma ve Selçuklu geleneği üzerine oturtarak ‘’arazi’ ile değil ‘’ittifak’’larla güvenlik sağladı. Bu maksatla Türkiye’yi çevreleyen Balkan ülkeleriyle Balkan Paktı (Türkiye, Yunanistan, Romanya, Arnavutluk, Bulgaristan ve Yugoslavya ile 1934), Ortadoğu ülkeleriyle Sadabat Paktı (Türkiye, İran, Irak ve Afganistan, 1937) ve Sovyetlerle Dostluk ve İşbirliği Anlaşması (1921) imzaladı. Bu şekilde genç Türkiye Cumhuriyeti güvenliğini komşularıyla yaptığı ittifaklarda buldu.

Dışarıda güvenliği bu şekilde sağlayan genç Türkiye Cumhuriyeti İbn-i Rüşt’ün manevi öğrencisi sayılan Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde bütün enerjisini içeride devrimlerin yerleşmesine, sanayileşmesine, bilime ve aydınlanma hareketine ayırdı.

Bu şekilde genç Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında atları ve katırları için içeride yapamadığı nal mıhını İsveç’ten ithal ederken 1937 yılında Danimarka, Hollanda ve Polonya’ya yerli savaş uçağı ihraç eder hale gelmiştir.

Soğuk Savaş dönemi

Bir ve ikinci dünya savaşları aslında tek dünya savaşıdır. Birinci savaşta hesaplaşamayan devletler kozlarını 1939-1945 yılları arasında tekrar paylaştılar. Savaş sonunda dünya iki kutba ayrılır: Batı (NATO) ve Doğu (Varşova)

Türkiye NATO’da ve ABD güdümünde

Türkiye 1952 yılında NATO’ya girdi. Türkiye NATO’ya girmesiyle kendi uçak, top, tüfek, silah ve teçhizat üretim hattını ve fabrikalarını kapatarak ABD’den silah ve teçhizat aldı. Alman yazar Jehuda Wallach’ın bir kitabında (Bir Askerî Yardımın Anatomisi: Türkiye’de Prusya-Alman Askeri Heyetleri, Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, 1985) şu tezi öne sürerdi ‘’askerî yardım politik bağımlılık getirir.’’

Bu şekilde Türkiye Mustafa Kemal Atatürk’ün kurguladığı güvenlik politikasından uzaklaşarak komşularına sırtını dönüp güvenlik için teee uzaklardaki ABD’nin bacaklarına sarıldı. Türkiye kendinin (milli) olmayan ABD’nin güvenlik politikalarının bir aracı haline geldi. Küba krizi, Kıbrıs krizi, Yeşil Kuşak projesi, bizim oğlanlar, sol hareketler üzerine baskı bu politikaların sonucu idi.

Küreselleşme

20 yüzyılın sonlarına doğru 1989 yılında Sovyetler Birliği dağıldı. Tek kutuplu dünyaya döndük. Küreselleşme başladı.

90’lı yılların güvenlik kuramları

1994 yılında iki kitap yayınlanıyor. Bunlardan birisi: ‘’ Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri’’ (The Rise and Fall of the Great Powers) (Paul Kennedy, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları). Paul Kennedy, bu kitabında son beş yüzyılın imparatorlukları üzerine araştırma yapıp şu tezi ileri sürüyor: ‘’Bir devlet gücünün zirvesine ulaştığında bu gücü korumak için daha fazla askerî güç kullanıyor. Bu fazla askerî güç de devleti ekonomik olarak çökertiyor.’’

Diğer kitap ise ‘’Medeniyetler Çatışması’’ (Samuel P. Huntington, Vadi Yayınları) Huntington bu kitabında tez olarak şu fikri ileri sürer: 1648’ de imzalanan ve modern uluslararası sistemin başlangıcı olarak kabul edilen Vestfalya Barışı’ndan itibaren sırasıyla krallar, uluslar ve ideolojiler arasında meydana gelen mücadeleler; uluslararası politikanın odak noktası haline gelmiştir. Bütün bu mücadelelerin ardından; şimdi sıra medeniyetler arasındaki mücadeleye gelmiştir. Huntington’a göre, demokratik Batı ile komünist Doğu’nun siyasi çatışması olarak nitelenen Soğuk Savaş’tan sonraki dönemde sorunların ve çatışmaların temel kaynağı ideoloji ve siyasi görüşler değil; din ve kültürdeki farklılıklar oluşturacaktır.

Jeoekonomi ve Jeokültür

Ve 1990’lı yılların ortalarında iki kavram doğar: Jeoekonomi ve Jeokültür. Bu tezlere göre dünya siyasetinde Hard Power faktörler (sert güçler; coğrafya, boğazlar, arazi, silah, silahlı güçler) ağırlığını ve önemini yitirmiştir. Dünya siyasetinde yükselen güç Soft Power faktörler (ekonomik ve kültürel güç)  güç ve ağırlık kazanmıştır.

1990’ların sonlarına doğru artık dünya, devletler dünyasından toplumlar ve ekonomi dünyasına dönüşmüştür. Burada bahsedilen Soft Power faktörler içerisinde de devletlerarası kuruluşlar; IMF, Dünya Bankası, BM, NATO, AP, Medya kuruluşları, Sosyal medya, CNN, Google, Microsoft, Eccon ve NGO’lar oluşturmaktadır. 1909 tarihinde 176 olan NGO’lar 2019 yılında 20.000 üzerine çıkmıştır.

1648 Vestfalya Anlaşması ile başlayan dönemde güvenlik kurgusunun ‘’Bölge – Arazi – Coğrafya’’ zemininde yoğunlaşarak vücut bulduğunu, bu dönemin fikir babalarından ve teorisyenlerinden birisinin de savaşı politikanın başka araçlarla devamı olarak gören Clausewitz olduğunu yazmıştım.

Yine 1990’larda İngiliz Kraliyet Akademisinden John Keegan bir kitap yayınlar ‘’Die Kultur des Kerieges’’ (Savaşın Kültürü) Bu kitabında John Keegan, Clausewitz’in aksine şu tezi ileri sürer: ‘’Savaş, toplumun kültürü tarafından şekillendirilmektedir. Çatışma kültürünün hâkim olduğu toplumlarda savaş kaçınılmazdır.’’

Bu çerçevede ‘’Jeokültür’’ kavramının içeriği şu olgular oluşturmaktadır: Hukuk (Evrensel-laik hukuk), insan hakları, kadın hakları, özgürlükler, demokrasi, azınlık hakları, çevre sorunları, sanat, edebiyat, felsefe ve dil. Bu içerik sabit olmayıp günün koşullarına ve ihtiyaçlarına göre genişletilebilir.

Burada ‘’Jeokültür’’ kavramı içinde geçen her bir olgu ayrı ayrı açıklanmalıdır anacak ben en sonda geçen ‘’dil’’ olgusunu bir örnek olarak açıklamak istiyorum…

Dil…

Dil denince ilk akla gelen 1700’lü yılların sonları ve 1800’lü yılların başlarında yaşamış olan Alman düşünür Wilhelm von Humbolt’dur. Wilhelm von Humbolt"un 17 cilt tutan ''Gesammelte Schriften'' isimli kitabı dil ve kültür ilişkisi konusunda temel bir eserdir. Ülkemizde Wilhelm Von Humboldt'un dil ve kültür ilişkisini en iyi inceleyen ‘’Wilhelm Von Humboldt'da Dil-Kültür Bağlantısı’’ isimli kitabı ile Bedia Akarsu’dur. (Remzi Yayınevi, İstanbul, 1984)

Bedia Akarsu Humbolt’un düşüncelerini eserinde şu şekilde verir; İnsanı insan yapan dildir. Dil olmasaydı insan olmazdı. Dil düşünceyi yaratır. Düşünceyi yaratan ve ileri götüren dildir. Dilini oluşturan, yükselten bir toplum gerçek bir düşünce etkinliği gösterebilir. Dilin içinde bulunan yaratıcı yaşam ilkesi ve insanda bulunan ruh gücü dille birlikte düşünceyi de geliştirir. Gelişmiş bir kültür, ancak gelişmiş bir dille kazanılabilir. 

Dil ve kültür ilişkisi konusunda akla gelen ikinci düşünür Avusturyalı Ludwig Josef Johann Wittgenstein’dır. (1889-1951) Wittgenstein dili felsefenin merkezine oturtan 20’inci yüzyılın en önemli filozoflarındandır. Kişinin ve toplumun düşünce ufkunu dilin sınırları ile belirlediğini iddia eden tek filozoftur… Wittgenstein’nın esas görüşü şudur: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

19. yüzyılda hazırlanmış bir Osmanlıca - İngilizce sözlük (‘’Redhouse – Osmanlıca İngilizce Sözlük ve Gramer Kitabı’’; Osmanlıca – İngilizce sözlük niteliğinde Osmanlıcadan İngilizceye yapılan ilk ve kapsamlı lügattir.  1890’da 12 cilt halinde yayımlanır. Sir James W. Redhouse’ın el yazması olan eserinin orijinal bu gün British Museum’da dır.) 150.000 kelime içerirken, şimdi en babayiğit Türkçe - İngilizce sözlük en fazla 30.000 kelime içermektedir. Kaybettiğimiz 120.000 kelime ne idiler? Kaybettiklerimiz sadece kelimeler değildiler ki! Kaybettiklerimiz veya yerine koyamadıklarımız; sanatımızdı, edebiyatımızdı, felsefemizdi, tarihimizdi, kültürümüzdüler, ufkumuz, âfâkımız, düşünme kapasitemiz, muhakeme yeteneğimizdiler, nezaketimizdiler, letafetimizdiler, sevgi ifademizdiler! Bizi bırakıp da gittiler...

Bunun neticesi ne mi olmuştur?

Yapılan bir araştırmaya göre; ilkokulu bitiren bir öğrenci ABD’inde 71.000, Almanya’da 60.000 civarında sözcük ile karşılaşıyor. Bu miktar Suudi Arabistan’da ise 12.000 civarındadır. Bizde ise bir öğrenci ilkokulu bitirdiğinde 6.000 civarında bir sözcükle karşılaşıyor. Bu mukayese Türkçedeki sözcük hazinesinin ne kadar yoksullaştığını ve yoksunlaştığını gösteriyor.

OECD'nin yürüttüğü ve her üç yılda bir yapılan PISA testinde 2015’te yapılan ve 6 Aralık 2016 tarihinde açıklanan ortak sınav sonuçlarını içeren raporunda  OECD üyesi 35 ülkenin de aralarında bulunduğu 72 ülkede uygulanan sınavlarda, Türk öğrenciler fen bilimlerinde 52., okuma becerilerinde 50., matematikte ise 49. sırada yer aldığı, Türkiye’nin, üç ders alanında da OECD ortalamasının bir hayli gerisinde kaldığı belirtildi. OECD’nin 35 ülkesi arasında ise 34. sıradayız. Bizden kötü tek bir ülke var; o da Meksika. Romanya, Arnavutluk ve Uruguay'ın bile gerisindeyiz. Böylesi bir sonucu başka nasıl izah edebiliriz ki?

Yine yapılan bir araştırmaya göre; bir kişinin dâhi olması için kendi lisanında bilmesi gerek sözcük 40.000 adetmiş.  Alman yazar Goethe bu nedenle meşhur eseri ‘’Faust’’unda bilerek 40.000 farklı Almanca sözcük kullanmış. Bir kişinin yazar, politikacı olarak topluma yön verebilmesi için de bilmesi gereken sözcük sayısı 20.000 adetmiş. Bir kişinin böyle bir iddiası yok da sadece çağını anlayan ve algılayan bir vatandaş olmak istiyorsa bilmesi gereken sözcük sayısı 10.000 adetmiş. Yapılan bir diğer araştırmada ise Türk insanının günde 300 ila 500 sözcük kullandığını gösteriyor. Bu tespit karşısında başka bir yoruma gerek var mı?

Çetin Altan bir yazısında ‘’Birkaç yüz kelimeye sığıyorsa dünyanız Henry Matisse’nin balıklarına (Red Fish) bakmayınız, anlamazsınız’’ diye yazardı… Bu kadar kelime haznesiyle William Shakespeare’i okusanız da anlayamazsınız zaten.

Bu kadar az kelimeyle siyaset yapamazsınız, strateji oluşturamazsınız, güvenlik politikaları kurgulayamazsınız, sanat, edebiyat yapamazsınız, kültür oluşturamazsınız, ittifak yapamazsınız, çağın güvenlik ihtiyaçlarına cevap veremezsiniz… Vazgeçtim tüm bunları çağınızı kavrayamazsınız…

Değişen güvenlik paradigmaları

Tarihte güvenlik paradigmaları ilk olarak 1648’de ikinci olarak da 1990’lı yıllarda değişmiştir. Değişen güvenlik paradigmalarına göre güvenliğinizi kurgulayamazsanız, ona uygun araç ve gereç ile teçhiz edemezseniz sonunuz hüsran olur

Günümüzde Almanya’nın bir tane milli kolordusu vardır: IV. Kolordu. Almanların hepsi kolordu olmak üzere; bir Almanya- ABD, bir ABD-Almanya, bir Fransa-Almanya ve bir de Almanya-Polonya-Danimarka Kolordusu vardır. Almanya’nın da en büyük partneri Rusya’dır. Ve Almanya’nın etrafında kavgalı kimsesi yoktur.

Günümüzde Fransa’nın en büyük güvenlik endişesi Almanya’dan veya Rusya’dan gelecek zırhlı birlikler değildir. Günümüzde Fransa’nın en büyük güvenlik endişesi iki tane mikrobiyologdur, iki tane bilgisayar hackeridir, Afrika’dan gelecek mültecilerdir, halkın refahında olabilecek kayıplardır (Sarı yelekliler!)

Gelelim Türkiye’ye…

Günümüzde Rusya’nın, Yunanistan’ın veya bir başka ülkenin yarın Türkiye’ye saldırma ihtimali yoktur. Bu ihtimal bir hafta sonra da yoktur, bir ay sonrada yoktur, bir yıl, on yıl sonra da yoktur.

Ancak bu yazımı okuduktan bir dakika sonra, beş dakika sonra, beş saat sonra, beş gün sonra veya beş yıl sonra büyük bir depreme maruz kalma ihtimaliniz çok çok yüksektir.

Veya şimdi olduğu gibi bütün ülkenin boydan boya Coranavirüs gibi bir salgın hastalık, bir epidemi ile karşılaşması çok büyük bir ihtimaldir. İhtimal de değildir bizzat vakadır artık.

Veya ülkenin bir yerinde bir kimya tesisinde bir sızıntı olması, kontrol edilemeyen bir yangın olması da her zaman mümkündür…

Veya bu konularda ülkenin, biyolojik, kimyasal veya nükleer bir saldırıya maruz kalması da her zaman mümkündür.

Ülkede büyük bir deprem olduğunda, Allah korusun İstanbul depremle yerle bir olduğunda, köprüler, tüneller yıkıldığında hayatı normale S-400’ler mi döndürecek yoksa F-35’ler mi, yoksa çok öğündüğümüz Altaylar, Fırtınalar, Panterler mi?

İstanbul’da deprem yardımına ailesi de eşi, çocukları da yıkıntı altına kalmış itfaiye personeli mi koşacak?

İstanbul’a ulaşmak için yıkılan viyadüklerin yerlerine S-400’ün füzelerini mi viyadük ayağı yapacaksınız? Nehir üzerinde yıkılan köprülerin işlevini nasıl sağlayacaksınız?

İşte fiilen yaşıyoruz Coronavirüs salgınını… Daha ne olacağı, salgının ne kadar yayılacağı belli değil… Milyar dolarları döktüğünüz o kocaman kocaman AVM’ler mi size hastane olacak? Nerede sizin askerî hastaneleriniz? Nerde o askerî hastanelerin sahra hastaneleri? Askerî hastaneleri kapatırken aklınızı peynir ekmekle mi yediniz siz?

Nerede NBC birlikleriniz, nerede sizin dekontaminasyon birlikleriniz?

Dört milyon sığınmacınız var. Bu sığınmacılar ülkenin sosyal dokusunu, demografik yapısını tehdit etmiyor mu? Sığınmacılar Fransa’nın, Almanya’nın güvenliğine tehdit de sizin güvenliğinize tehdit değil midir?

Yeni güvenlik paradigmaları ve yeni ordu

Bu sorular çoğaltılabilir. Ordunun mutlaka yeni tehditlere göre şekillenmesi, teşkilatlanması ve teçhiz edilmesi gerekmektedir çatışma kültürünün yoğun olduğu bir coğrafyada yaşadığımızı da unutmadan... Devir Kanal İstanbul ile, üretime dönük olmayan rant projeleri ile ülkenin kaynaklarını ve enerjisini harcama devri değildir.

Günümüzde anlattığım gibi güvenlik paradigmaları değişmiştir. Günümüzde bir ülkenin birliği, dirliği ve güvenliği artık gelişmiş silahlarla sağlanmamaktadır.

Günümüzde bir ülkenin birliği, dirliği ve güvenliği iki yönlü olarak sağlanmaktadır.

Bir yandan güvenlik politikaları deprem, sel, salgın hastalık vb. doğal afetlere karşı ordunun yeniden teşkil, teçhiz, eğitimi ve diğer kamu kuruluşlarıyla işbirliğini gereksindirmektedir.

Diğer yandan da günümüz güvenlik politikaları halkın refahı ile sağlanmaktadır, evrensel hukuk ile sağlanmaktadır, adalet ile sağlanmaktadır, kültür ile sanat ile edebiyat ile sağlanmaktadır, sosyal adalet, sosyal ve siyasal barış ile sağlanmaktadır, demokrasi, insan hakları, özgürlükler ile sağlanmaktadır, güçlü ittifaklarla, güçlü ekonomiyle, güçlü şirketlerle, güçlü toplumla, güçlü bireylerle sağlanmaktadır. (‘’Güçlü ordu, güçlü Türkiye’’ ile değil)…

Dilinizdeki kelime, sözcük sayısı ülkenin korunmasında ve güvenliğinde depolarınızdaki mermi sayısından daha etkilidir. Doğru güvenlik kurgulamaları doğru stratejilerle, doğru stratejiler de ülkeyi, dünyayı ve çağı algılayan doğru ve yeterli kelimelerle yapılır.

Hukuk güvenliği olmayan bir ülkeyi artık günümüzde hiçbir gelişmiş silah koruyamaz hale gelmiştir... Ülkenin güvenliğini, birliğini ve dirliğini de hiçbir silah, hiçbir füze, hiçbir uçak, hiçbir ordu ‘’adalet’’ gibi, refah gibi sağlayamaz hale gelmiştir…  

Siyaset, güç kullanmadan sorunları çözme sanatıdır. Dış siyaset dost edinme sanatıdır. Edebiyatsız, sanatsız, felsefesiz, kültürsüz, derinliksiz de siyaset yapamazsınız… Siyaset yapamadığınız yerde, siyasetinizin iflas ettiği yerde, siyasetinizin tükendiği yerde elbette ki güce başvurursunuz… 

Ordu demek mutlaka silah, top, tüfek, füze, uçak, gemi demek değildir. Afet ordunuz nerededir? Sağlık ordunuz nerededir? Kültür ordunuz nerededir? Eğitim ordunuz nerededir? Bilim ordunuz nerededir?…

Tarih baba şunu göstermiştir: Bütün silahlar kötülük kaynağıdır.

Osman AYDOĞAN

 



Bir dalda iki kiraz

19 Mart 2020

Önceki gün ‘’Çanakkale Türküsü’’nü anlatırken ‘’Çanakkale Türküsü’’’nün sadece Kastamonu'nun, Çanakkale’nin değil Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e bu coğrafyanın bir türküsü olduğunu yazmıştım. Bu türkünün sadece 1915 yılının değil, son bin yılın türküsü olduğunu, bu türkünün bir milli mutabakat türküsü olduğunu yazmıştım. Anadolu insanının, Anadolu coğrafyasının kaderinin türküsü olduğunu, cepheden cepheye sürülen gencecik insanlarımızın, Mehmetçiğin türküsü olduğunu yazmıştım…

İşte bu nedenle bu türkünün Rumcasının olduğunu, Makedoncasının, Arnavutçasının olduğunu yazmıştım…  Ve bu türkünün ‘’Bir dalda iki kiraz’’ türküsü gibi Osmanlı tebaalarının ortak feryadı ve ortak kültürü olarak yakın coğrafyada yaşamış her millet tarafından sahiplenildiğini, her milletin kendi acısını, harplere gidip de dönmeyen evladının üzüntüsünü bu türkünün bir feryat, bir figan müziğine döktüğünü yazmıştım…

Böyle yazınca ve ismen de zikredince ‘’Bir dalda iki kiraz’’ türküsünü de artık anlatmasam olmazdı…

‘’Bir dalda iki kiraz’’ diye başlar türkü, ‘’eğer beni seversen, mektubunu sıkça yaz’’ diye yalvarılır sevgiliye. Devam eder sonra da ‘’aramız derya deniz, ne bet kaldı ne beniz’’ diye kaderden de şikâyet edilir. Türkünün sonunda da ‘’Kurban olduğum Allah, canım al yârim alma’’ diye Allah’a dua edilir…

Ve nakaratlarda da hep mendilin sallanması istenir. Çünkü o zamanlar gurbete ya da uzun yolculuğa uğurlarken sevgiliye hep mendil sallanır...  Zira o zamanlar dokunmak, sarılıp öpüşmek, koklaşmak ayıptır!

Türkünün sözlerinden de anlıyoruz ki, aranın derya-deniz oluşu, sevgiliye mendil sallanması, ne bet ne beniz kalması vb. bu türkü bu coğrafyanın bir yazgısı olan bir ayrılık türküsüdür…

Eski Yeşilçam filmlerinin bir kısmı bir türkü üzerine kurgulanır veya en azından film içinde bir türküye de yer verilirdi. Başrollerini Emel Sayın ve Engin Çağlar'ın oynadığı ''Hasret'' adlı filmde kötü kadın Suzan Avcı'nın ardından Münir Özkul mandolin eşliğinde ağlaya ağlaya bu türküyü söylerdi.  ‘’Ah nerede’’ filminde ise Adile Naşit evde temizlik yaparken söylerdi kaderine ah, vah ederek… İsmini hatırlayamadığım dizilerde de yer almıştı bu türkü…

Bu türkü aslen ‘’saba’’ makamında bir İstanbul türküsüdür… Ancak!... Hani 1990’lı yıllarda sıkça (ve de çokta erken!) kullandığımız bir deyim vardı ya ‘’Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar'' diye… İşte bu türkü de Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar her toplumun, her milletin dilinde gönlünde yer etmiş, bu bölge insanlarının gönül telini titretmiş bir türküdür. Bu türkü Arnavutlarda var, Yunanlarda var, Kırım Türkünde var, Ermenilerde var, Azerilerde var, İranlılarda var, Türkmenlerde var, Özbeklerde var, herkes de var... Gerçi Anadolu Türklerinde de vardı da onu da bizler unuttuk galiba... Değil mi?

Kırım Tatarlarında; "eki çeşme yan yana, su içtim qana qana, seni doğuran ana, olsun maña qaynana" diye söylenir. Bu Kırım Tatar türküsü söyleyen Susana Memetova ve Leniye İzmaylova'nın türkülerinin bağlantısını yazımın sonunda vereceğim. İran da ‘’naki naki’’ diye, Yunanlarda da ‘’sala sala’’ diye söylenir bu türkü… Farsça ve Yunanca bağlantısını da yine yazımın sonunda vereceğim... Bu bağlantılardaki türkü yorumlarını dinlemenizi isterim…

İşte görüyorsunuz ya; Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar olan bölgede çizilen sınırlar ne kadar da yapay çizgiler değil mi? Mevcut yapay sınırları oluşturanlar da ırk, din, etnisite ve mezhepler değil midir? Öyleyse bu coğrafyada hâlâ neden bir ırkın, bir dinin, bir etnisitenin ve bir mezheplerin peşinden körü körüne gidilir ki? Yoksa emperyalizm böyle emrediyor, böyle istiyor diye mi?

Yazılarımda sürekli vurgu yaparım ya; ''bu coğrafya bizim, bu topraklar bizim, bu ürünler, bu mahsul bizim, bu edebiyat, bu şiirler bizim, bu şarkılar, bu türküler bizim, bu kader bizim…'' diye... Ait olduğumuz bu coğrafyada niye birlik olamayız ki? Bu coğrafyada birlik olamayıp da emperyalizmin teşvikiyle, cehaletin kışkırtmasıyla bir ırkın, bir dinin, bir mezhebin ve bir etnisitenin peşine takılırsak eğer paramparaça olup emperyalizme işte o zaman yem olmaz mıyız? Tıpkı şimdi coğrafyası kan, şehirleri viran, insanları darmadağın olan Ortadoğu'nun yem olduğu gibi! Emperyalizmin eşbaşkanlığında Irak'ın, Libya'nın, Suriye'nin parçalanmasında başrolü oynayanlar neye hizmet ettiklerinin farkındalar mı? 

Neyse, bu konular beni aşar, biz dönelim türkümüze...

Bu türküyü diğer dillerde dinlediğimde dikkatimi çeken bir şey var. O da şudur: Bu türkü bir ayrılık türküsüdür. Bu tüürkü bir ağıt, bir feryâd, bir figân türküsüdür... Neşeli bir türkü değildir. Bu Kırım Tatar türküsünde de böyle, Yunan türküsünde de böyle… Ancak bizler bu türküyü tavernalarda, eğlence mekânlarında, düğünlerde oyun havası olarak, göbek atarak söylüyoruz, dinliyoruz...

Önce şaşırıyorsunuz ‘’niye böyle’’ diye… Sonra düşününce yaptığımıza hak veriyorsunuz!... Zaten ağlanacak her halimize hep gülmüyor muyuz ki bu feryâd, figân, ağıt türküsüne de gülmeyelim, oynamayalım!..

Zaten bu türkünün "Kurban olduğum Allah, canım al yârim alma’’ kısmını da ‘’Kurban olduğum Allah, yârim al canım alma’’ diye de değiştirmedik mi? Artık dualarımız da böyle değil mi?

Toplum olarak bir felaket mutasyona uğradık biz... Mutasyona uğramış Coronavirüs veya diğer adıyla Covid-19 da ne ki bizim uğradığımız bu mutasyonun yanında?

Allah sonumuzu hayretsin! Ne bet kaldı ne beniz...

Osman AYDOĞAN

Safiye Ayla'nın yorumuyla ‘’Bir dalda iki kiraz’’:
https://www.youtube.com/watch?v=4qCow8On1Eg

Kırımlı sanatçı Susana Memetova’nın yorumuyla ''Eki çeşme'' (Bir dalda iki kiraz):
http://www.youtube.com/watch?v=qbzlepjldy8

Yine Kırımlı sanatçı Leniye İzmaylova'nın pop yorumuyla '’Eki çeşme’’:
https://www.youtube.com/watch?v=pUgk8pzc6GY

Bir Yunan şarkıcının yorumuyla ‘’Sala sala'':
https://www.youtube.com/watch?v=Gr_lKHseyUY

Hoş, bu şarkıyı bizim gibi tavernada kullanan Yunanlılar da var:
https://www.youtube.com/watch?v=9iq-exMIqkE

İran’da da bu türkü ‘’Naki, naki’’ diye söylenir:
https://www.youtube.com/watch?v=g4BlWVM3qAg

Ermeni sanatçı John Bilezikjian tarafından söylenen ‘’Bir dalda iki kiraz’’:
https://www.youtube.com/watch?v=CUQzmlsO0B0

Ve türkünün sözleri:

Bir dalda iki kiraz

Bir dalda iki kiraz
Biri al biri beyaz
Eğer beni seversen
Mektubunu sıkça yaz

Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını
Akşam olsun söyleyeyim suçlarını

Bir dalda iki ceviz
Aramız derya deniz
Sen orada ben burda
Ne bet kaldı ne beniz

Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını
Akşam olsun söyleyeyim suçlarını

Bir dalda iki elma
Birin al birin alma
Kurban olduğum Allah
Canım al yârim alma

Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını
Akşam olsun söyleyeyim suçlarını

 

 

Çanakkale... Ah! Çanakkale.

18 Mart 2020

Çanakkale Muharebeleri

Çanakkale Muharebeleri, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında (3 Kasım 1914 – 9 Ocak 1916 ) Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.

18 Mart 1915 tarihi İngiliz ve Fransız filolarının Çanakkale Boğazını denizden geçmek için yaptıkları saldırılarda mevcudiyetlerinin %35’ni kaybedip geri çekilmek zorunda kaldıkları gündür.

Müteakiben İtilaf devletleri 25 Nisan 1915 tarihinde kara harekâtına başlarlar. Bu taarruzları da Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk)’ün emrindeki birlikleri etkin ve dâhiyane kullanması sonucu 09 Ocak 1916’da hüsranla sona erer.

18 Mart Deniz Zaferi ve içimizdeki Danimarkalılar

Bu muharebelerde İtilaf devletlerinin denizde yenildikleri ve bizim zafer kazandığımız gün olan 18 Mart günü 2002 yılına kadar ''18 Mart Deniz Zaferi Günü'' olarak kutlanırken, bu gün, 27 Haziran 2002 tarihinde 4768 sayılı kanunla ''18 Mart Şehitler Günü'' olarak düzenlenmiş ve o şekilde anılması istenmiştir.

Ancak bu düzenleme ile bu cefakâr millete hak ettiği bir zaferi kutlamak çok görülmüştür. Bu düzenleme ile Çanakkale Zaferi, bu zaferin kahramanları ve özellikle Gazi Mustafa Kemal Atatürk gölgede bırakılmak, unutturulmak istenmiştir. Bu düzenleme ile sanki bugün hüzün ve matem günü haline getirilmiştir.

18 Mart 1915, zamanın en güçlü donanmalarına sahip olan İngiltere ve Fransa donanmalarının en yenilmez, en bükülmez, en eğilmez, en heybetli, ateş gücü en yüksek başta Queen Elizabeth olmak üzere, Agamennon, Lord Nelson, Inlfexible, Ocean, Irressistible, Albion, Vengeance, Majastic, Canapus, Cornwalls, Swiftsure vb. isimli gemilerinin Çanakkale Boğazı’nda Türk Ordusunun, Türk askerinin karşısında kiminin boğazın dibini boyladığı, kimisinin de yaralanıp mağlup olup çekildikleri gündür…

18 Mart 1915 bir zafer günüdür. Bu hususu özellikle belirtiyorum ki 18 Mart’ı ‘’Şehitler Günü’’ diye matem tutmayalım, bu zafer gününü gururla hatırlayalım, gururla analım ve gururla kutlayalım diye…

Zaferin nedenleri

Bu muharebelerin zaferle sonuçlanmasında şu üç unsurun olmazsa olmaz katkıları olmuştur.

Birinci sırada; tabii ki Mustafa Kemal Atatürk’ün bu muharebede harp yönetiminde, harbin sevk ve idaresinde ve zaferde olan tartışılmaz katkısı ve askerî dehası…

İkinci sırada; hırsı ve tecrübesizliği ile tüm bir harbin kaybedilmesine ve bir imparatorluğun batmasına sebebiyet vermesine rağmen Balkan bozgunundan sonra Osmanlı Ordusunu yeniden eğiten ve donatan Enver Paşa…

Üçüncü sırada ise; eserleriyle, özellikle Türk edebiyatının sahnelenen ilk tiyatro eseri olan "Vatan Yahut Silistre" eseriyle Türk insanına yurtseverlik, hürriyet, millet kavramlarını aşılayan Namık Kemal olmuştur. İşte bu nedenledir ki üniversite talebeleri, lise talebeleri bu savaşa gönüllü olarak katılmışlardır. 

Çanakkale Muharebelerinin sonuçları

Çanakkale Muharebeleri her savaş gibi ardında kan, ölüm ve gözyaşı bıraktı. En iyimser rakamlarla 213.000 Türk şehit oldu.  İtilaf kuvvetinden de 215.000 asker öldü. Bu savaştaki toplam insan kaybı 428.000 kişidir.

Türk ordusunun Balkan Savaşı’nda zedelenen ve hatta yok olmaya yüz tutan prestiji kurtarıldı. Ordu ve millet, bu zaferin getirdiği moralle kurtuluş savaşına girebildi.

Çanakkale Muharebeleri, Mustafa Kemal (Atatürk) gibi askerî bir dâhiyi yarattı, Birinci Dünya Harbi’nin bitiminden hemen sonra başlayacak olan Milli Mücadele’nin bu eşsiz liderini Türk ulusuna kazandırdı.

Çanakkale Savaşları sonucunda batılılar müttefikleri Rusya’ya yardım edemediler. Böylece mahsur kalan Çarlık Rusyası, içerden çöktü, kanlı bir rejim değişikliği oldu.

Anzak asker ve komutanları, Çanakkale’de yiğitçe döğüşen Türklerin hem asker, hem de insancıl yönlerini yakından izleme fırsatını buldular. O günlerde oluşan bu dostluk atmosferi hala sürmekte.

Çanakkale’de Türk ulusu, binlerce okumuş ve aydınını da kaybetti. Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirildi.

Bu kayıpların olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, daha sonra da fazlasıyla hissedildi. Nitekim, 1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk’ün başlattığı devrimler ve bunların paralelinde girişilen reformların kitlelere yaygınlaştırılıp mal edilmesinde, hayli sıkıntılar çekildi.

İki fotoğrafın düzeltilmesi

Yeri gelmişken iki konuya açıklık getirmeden geçmek istemedim:

İnternette ve sosyal medyada yıllardır dolaşan iki fotoğraf var. Birinci fotoğraf; Çanakkale savaşında olduğu iddia edilen pejmürde kıyafetli iki Türk askerinin fotoğrafıdır. Bu fotoğraf doğru değildir ve gerçeği yansıtmamaktadır... Bu fotoğraf sahra çöllerinde bir İngiliz esir kampında çekilen iki Türk askerinin fotoğrafıdır. Türk askeri Çanakkale Savaşında daha önce hiçbir harpte olmadığı kadar iyi teçhiz edilmiştir.

İkinci fotoğraf ise yine Çanakkale Savaşı’nda 43. Alay’ın 1917 yılına ait ‘’Yemek Listesi’’ veya ‘’Yemek Menüsü’’ olduğunu gösteren fotoğraftır. Sanki buradaki menü olmayan bir yemeğin menüsüdür. Bu fotoğraf da doğru değildir ve gerçeği yansıtmamaktadır. Şöyle ki: Bir kere 43. Alay Çanakkale’de görev almamıştır. 43. Alay Çanakkale Cephesi’nde değil Irak Cephesi’nde görev almıştır. Çanakkale Savaşı da zaten 1917 yılında çoktan sona ermiştir. Ayrıca Çanakkale Cephesi’nde Osmanlı Ordusu hiçbir şekilde açlık çekmemiş ve erzaksız kalmamıştır. Bütün bunları ise Osmanlı Ordusu anlattığım gibi Enver Paşa’ya borçludur.

Geride kalanlar, anneler, babalar, eşler, nişanlılar, yavuklular, çocuklar…

Çanakkale Muharebelerinde en çok sıkıntıyı cepheye asker gönderen ve onların cepheden dönmelerini bekleyen anneler, babalar, henüz duvağını çıkarmış gelinler, çocuklar, nişanlılar çekti.

Kendisinde tarih bilinci gelişmemiş bizden bir zat ‘’Gallipoli’’ isimli bir film yapar. Bu filminde Yeni Zelanda ve Avustralyalı anneleri, gelinleri, çocukları anlatır, bizim Mehmetçiklerin bir tanesinin dahi geride bıraktıkları annesine, yavuklusuna, eşine, çocuğuna yer vermeden. Filmi izleyince hayıflanıyor insan, neden yurdumuzu işgale gelen Yeni Zelanda ve Avustralyalı askerlere karşı yurdumuzu kahramanca savunduk diye. Hani söz vardı ya; ‘ben sana filmci olamazsın demedim, adam olamazsın dedim’’ diye…

Bu yazıda Çanakkale Muharebelerinde cephede savaşan askerlere ve bu kahraman askerlerin geride bıraktıkları nişanlılarının, henüz duvağını çıkarmış eşlerinin, annelerinin, babalarının ve yavrularının hikâyelerine yer verilmiştir.

Unutkan toplumuz ya biz; bu çilekeş insanları unutmayalım diye… Bu yurdun, bu vatanın, bu özgürlüğün, bu bağımsızlığın kolay kazanılmadığını her daim aklımızda tutalım diye… Bu isimsiz, adsız kahramanları unutmayalım diye…

Sonuç

18 Mart, resmi olarak ''18 Mart Şehitler Günü''... Bir zafer gününün şehitler günü diye matem havası içinde anılması akıl alacak şey değildir.  Sanırım içimizdeki Danimarkalılar İngilizlerin rencide olmasından üzüntü duymuştur. Ancak gerçekte bugün ''18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi'' günüdür... Bu zaferi bu millete armağan eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere aziz şehitlerimizi rahmetle ve şükranla anıyorum.

Osman AYDOĞAN

Aşağıda yer verilen hikâyeler Balıkesir’li araştırmacı Aydın Ayhan’ın '‘Çanakkale... Ah! Çanakkale’' isimli araştırmasından alınmıştır. Aydın Ayhan Balıkesirli olduğu için hikâyelerin hepsi Balıkesir'e ait... Çünkü Balıkesir cepheye en yakın il olduğu için cepheye de en fazla askeri Balıkesir göndermiştir... Keşke her ilden Aydın Ayhan gibi bir araştırmacı çıksaydı da o ilin kahramanlarının hikâyelerini gün ışığına çıkarsaydı... Hikâyelerin her birisi ayrı bir değer... Her birisi içselleştirilerek okunmalı diye düşünüyorum… Coronavirüs nedeniyle evdeyseniz eğer yaşanmış bu gerçek hikâyeleri kaçırmayın, okuyun, okutun isterim, bu kahramanlar, bu aziz, bu cefakâr insanlar unutulmasın diye. 

Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Yaşanmayan Bayramlar

Bir gün Seyit İlşekerci’nin eczahanesinde oturuyordum. Beyi ile ilaç alan bir hanım: “Hocam ben sizin bir konuşmanızı izledim. Size nenemi anlatayım. Onun babası da. Çanakkale’ye gitmiş.” dedi.

Merakla dinlemeye başladım.

“Babası Çanakkale’ye gittiğinde, nenemiz henüz kundakta bebekmiş. Gitmiş ve bir daha hiç haber alınamamış. Ama annesi her bayram geldiğinde, nenemizi süsler giydirir ve sokağa yollamazmış. ‘Baban gelecek... Elinden tutacak... Seni bayram yerine o götürecek... Çıkma sokağa bekle..

Her bayram…Her bayram ‘Baban gelecek, elinden tutacak. Seni bayram yerine götürecek…

Nenemiz hala sağ. Ve hala her bayram giyiniyor, süslenip bekliyor. ‘Babam gelecek elimden tutacak. Beni bayram yerine götürecek...’

Edremit’te bir evde hala her bayram... Her bayram yaşanmamış çocukluk günlerinin bayramları yaşanıyor.. Aradan doksan sene geçti. Ama gelecek olan baba bekleniyor. Hayatı boyunca bayram yerinin nasıl olduğunu göremeyen insanların hatıraları yaşanıyor.

Akderenin karası
Kaşlarının arası
Ne olunmaz dert imiş
Çanakkale yarası

Ali Kadir Amca

Bir Ali Kadir Amcamız vardı. Beş, altı yıl önce vefat etti. Sık sık buluşur. konuşurduk.

“Babam Çanakkale’de kaldığında çok küçükmüşüm. Rahmetliyi hiç hatırlayamıyorum. Ama evde hep ondan bahsedilir, hep o anlatılırdı. Belki o zaman adet değildi, evde fotoğrafı da yok. Ama anamın geceleri sabahlara kadar süren sessiz iç çekişlerini, hıçkırıklarını hep hatırlarım. Ben kendimi bildim bileli sokaktan veya mektepten eve her geldiğimde annem işini gücünü bırakır koşar gelir, önümde diz çöker “şehidimin armağanı” diye ellerimi öper, beni okşar severdi. Evde anam adımı pek söylemezdi. “şehidimin oğlu, şehidimin armağanı...” diye seslenirdi. Ben onun için o idim.

Bayramlar bilirsin hep sevinçli geçer. Ama bizde değil. Halam ve amcamlarım gelir. Önce anamın elini öperler sonra eğilirler: “Şehidimizin armağanı” diye diye, benim ellerimi öperlerdi. Hep onu anarlar, hep gözyaşı dolu olurdu bizim bayramlarımız.

Ondan mıdır neden bilmem, ben hala her bayram hüzün dolu olurum.

Evlendiğim zaman, hanımın annesi, kayın validem, öpmem için elini uzattı. Birden şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim. Çünkü o zamana kadar ben evde hiç el öpmemiştim... Hep elim öpülmüştü...

Mukaddes Hatıralar

Bir sıhhiye çavuşu anlatmıştı: Süngü muharebeleri birkaç saat sürüyor. Öğleden sonra ikide üçte ya da ikindiye doğru ne bizde, ne onlarda takat kalıyor, muharebe kendiliğinden sona eriyordu. O vakit beyaz bayraklar çıkıyor, yaralıları  taşıyorduk. Bu arada rastladığımız düşman sıhhiyeleriyle de birbirimizi anlamasak da ayak üstü yarenlik ediyor karşılıklı cıgara veriyorduk.

Bir seferinde, iki Fransız sıhhiye bana seslendiler. Gittim işaretle birini gösterdiler. Bir Fransız askeriydi. Pek yakışıklı biriydi. Elini işaret ettiler. Eğilip baktım. Bir fotoğraf tutuyordu, Genç bir kadın fotoğrafıydı. Belli ki ölmeden önce fotoğrafı çıkarmış, resimdeki kadına baka baka ölmüştü... Bir tuhaf oldum.

Az ötede cesetlerin arasında bir şehidin cesedi de dikkatimi çekti. Oturmuş, başı yana öyle ölmüştü. Yüzünden Karadenizli olduğu anlaşılıyordu. Yüzü adeta güler gibiydi.

Baktım Mehmet de elinde bir şeyler tutuyor. Ona doğru gittim. Avucunda işlemeli mendil tutuyordu. Kolundan akan kan mendile kadar gelmiş, mendili kana bulamıştı. Mendili avucundan yavaşça bırakıverdi. İçini açtım, baktım. Yeni doğmuş bir bebeğin altın gibi sapsarı saçları vardı. Mendili ve saçları şehidin koynuna soktum. Onu alıp o mukaddes hatıralarıyla beraber gömdüm…

İngiliz teyyaresi
Tepemizde dolandı
Verdiğin beyaz mendil
Al kanlara boyandı.

Kuru Fasulye   

1999 Mart’ında pek çok kitap yazmış, ilginç bir köy imamı ile ilgili araştırma yapmak için Edremit’e gittim.

Üniversitede okumuş, Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış, Çanakkale, Filistin cepheleri, kurtuluş savaşı derken yıllar sonra Edremit’e dönmüş, binlerce kitabını Edremit kütüphanesine bağışlamış birisi.

Onun ile ilgili çalışırken söz Çanakkale’ye gelince masada oturanlardan birisi söze karıştı.

“Dedem Çanakkale’den dönmüş ama babası kalmış.” dedi. Biraz anlatmasını, konuyu açmasını istedim. Dedesinin babası Halil Çavuş Çanakkale savaşları başladığında kırk yedi, kırk sekiz yaşlarındadır. Oğlu Ali on dokuz - yirmi yaşlarındadır. Ali, Çanakkale’ye gider. Bir gün Halil Bey’in hanımı dükkana gelir: “Bey, eve iki asker geldi. Seni sordular. Hemen askerlik şubesine gidecekmişsin... Acaba Ali’mize bir şey mi oldu? Yüreğime bir kor düştü…”

‘Tamam hanım, olur. Ben şimdi gider öğrenirim, gelirim. Canım çekti, sen akşama ocağa bir kuru fasulye vur da yiyelim.

Dükkanı toparlar, askerlik şubesine gelir, kendini tanıtır. Komutan ayağa kalkar: “Sen nerde kaldın? Yürü Edremitliler Çanakkale’ye gidiyor. Koş, yetiş.” “Aman bey, varıp eve haber vereyim, helalleşeyim.” “Mümkün değil. Kafileden kopma. Koş.. Eve biz haber veririz..” Gerçekten de hemen eve koşup. “Kocanızı Çanakkale’ye yolladık’ diye haber vermişler.

Aradan hayli zaman geçer. Kurtuluş savaşı sonunda Ali geri döner.. Halil Çavuştan bir daha hiçbir haber alınamaz..

“Ben o Ali’nin torunuyum hocam.. Ama nenem hayatı boyunca her akşam kuru fasulye pişirdi. Kendisi ağzına o yemekten tek bir lokma koymadı. Hep bize yedirirdi... Bir şey daha söyleyeyim. Belki inanmazsınız… Bizim evde hala her akşam kuru fasulye pişiyor. Çocuklar bıktık diye mırın kırın ediyorlar ama.. hala pişiyor...”

Şu dünyanın işine
Zehir koydum aşıma
Yarim Çanakkale’de
Şehit yazdım taşıma

Boş Tabak

Beklemek! Bir ömür boyu beklemek... Yıllarca geçen zamanı, geçmeyen zamanı beklemek.

Beklemek bulutların geçişinden, kuşların uçuşundan, böceklerin ötüşünden, rüzgarın esişinden umut bularak beklemek. Bin bir türlü rüyayı hayra yorarak beklemek.

Bir konuşmam esnasında: Çanakkale beklemelerinden bahsetmiştim. Dipdiri, capcanlı. gözlerinin içi güle güle seferberliğe, harbe yolladıkları oğulların, kocaların, ölecekleri bir türlü akla sığamadığından, beklemek bizim kadınlarımızın çilesi olduğunu söylemiştim.

Bir arkadaş geldi yanıma. Gözleri yaşlı elimi tuttu. “Hocam, ben bilirim Çanakkale beklemelerini, asker beklemelerini, şehit beklemelerini bilirim. Benim nenem hayatı boyunca sofraya bir boş tabak koydu. Çatalı kaşığı yanında hazır bu boş tabak dedemizin tabağıydı. “Gelirse hemen koyuvereyim yemeğini... Acıkmıştır... Özlemiştir... Hemen koyuvereyim diye nenem boş tabağı hep sofrada tuttu. Ölüm döşeğinde bile. Dedenizin tabağı... Dedenizin tabağını koyun.’ diyordu. Ben Çanakkale beklemelerini bilirim hocam...”

Tarhanam yerde kaldı
Göz yaşım serde kaldı
Çanakkale’ye giden
Gül yarim nerde kaldı?

Hala

Berber Hayri Ağabeyin halasıydı. Balıkesir’de “Yedi bekarlar” derlermiş. Evlenmemiş kız kuruları. Hiç evlenmemişler öylece ölmüşler.

Ben tanıdığımda çok yaşlı idi. Kulakları az duyuyordu. Sandığından çıkar çeyizlerini gösterdiler. Bin bir çeşit çiçekle, baharla, sevgiyle, sevinçle işlenmiş bezler kim bilir ne yürek yangınlıkları, ne iyi niyetlerle hazırlanmış el emekleri, göz nurlarıydı.

Bir gün öldüğü haberi geldi. Çok az insan vardı cenazede. Sadece birkaç akraba.

Gömüldü. Tam mezara toprak atacaklarken ‘aman unutmayalım vasiyeti var’ dediler. Mezara bir kese dolusu diş bıraktılar. Arkasından birkaç torba saç koydu sonra gömüldü.

“Bunlar ne?” diye sordum. Çünkü bizde böyle mezara bir şey koyma adeti yoktu.

“Halamızın yavuklusu, nikahtan hemen sonra daha düğün yapılmadan Çanakkale’ye gitmiş. Bir daha dönmemiş.. Gençliğinde çok güzelmiş halamız. Çok isteyenler olmuş, kimselerle evlenmemiş. Bekar öldü.     

Diş ve saçlara gelince: “Yarın mahşer yerinde huzur-u ilahide kocamla karşılaşırsak “Bu ağızdan senin adından başka erkeğin adı çıkmadı” diyebilmem için ağzımdan dökülen bütün dişlerimi biriktirdim, koyun mezarıma. Huzur-u ilahide kocama “başıma, saçıma yaban eli değmedi” diyebilmek için tarağıma takılan bütün saçlarımı topladım Torbaya koydum. Saçlarım şahidim olacak vasiyetimdir. Saçlarımı da benimle beraber gömün! Koyun mezarıma!’ diye vasiyet etmişti. Vasiyetini yerine getirdik.

Kavakta yeller oldu
Gül yarim eller oldu
Çanakkale denince
Göz yaşım seller oldu

Cevdet Amca

Balıkesir’de Ali Şuuri İlkokulu karşısındaki boşlukta, beş altı yıl öncesine kadar, eski ayakkabı tamircisi vardı. İkinci aralık, ikinci dükkanda kır, pala bıyıklı bir ihtiyar çalışırdı: Cevdet Dede (Alkalp).

Bir akşam üstü dükkanın önünde çay içerken konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. “Rahmetli babam Hafız Ali, Çanakkale’de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım.. Bir fotoğrafı bile yoktu.

O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, Kuvayi Milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş.. Yokluk.. Kıtlık.. Sıkıntı.. Çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.

Ama anam (Adeviye) benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta her bir yere gidişte yanıma gelir.

-Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben teyzenlere gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben mevlide gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!

Annem babamı bekledi durdu. Büyüdüm, dükkan açtım. Annem gene her bir yere gidişte dükkana gelir, gideceği yeri söyler; “Baban gelirse beni hemen çağır ha!” diye eklerdi.

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kakarak yanıma gelir; “Baban gelirse beni hemen çağır ha!” diye tembihlerdi.

Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helallaştı: Bana iyi baktınız. Hakkınızı helal edin. Bana döndü yavaşça: “Baban gelirse, ona “Annem hep seni bekledi, de.” dedi:. Birden irkilerek doğruldu kapıya doğru gülümseyerek; “Hoş geldin... Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti...

Şemsi Nene

1954 yılında, babamın memuriyeti dolayısıyla, Sındırgıdan Balıkesir’e geldik. Babam daha önce gelmiş, bir evin üst katını bize kiralamıştı. Alt katta ev sahibi yaşlı bir kadın oturuyordu. Aksi ve huysuz bir hanımdı. Biz çocuktuk. Oynarken gürültü yaptık mı bize çekişir dururdu.

16 yaşında evlenmiş, kısa bir süre evli kalmış, seferberlikte eşi ihtiyat zabiti (yedek subay) olarak askere alınıp, Çanakkale’ye gönderilmiş.

Eşinin Çanakkale’den yolladığı mektupları ve zarflarını evinin içeriye bakan pencerelerine yapıştırmıştı. Hatta o zamanlar bende pul biriktirme merakı vardı. Cama yapışık zarflardan birinin üzerindeki pulu yırtıp, almak istemiştim de, nene bana kızmıştı.

Kim bilir neler yazıyordu o mektuplarda? Ama nene her sabah namazdan sonra her mektubu ayrı ayrı okur, her mektubu okuduktan sonra, şehit kocasına fatihalar okur, günlük işlerine başlamadan önce de, bir gün önce bıraktığı yerden başlayarak, kocasının ruhuna hatim indirmeye çalışırdı.

Nenenin ziyaretçileri çok olurdu. Kocaları, oğulları Çanakkale’de ve diğer cephelerde şehit olan hanımlar gelir, bitmez tükenmez dualarla, hatimlerle onları anarlardı.

Şemsi Nine yakmacılık denilen bir usul ile çıbanları iyileştirir, geçimini böyle sağlardı. Geleni gideni çok olmasına rağmen, Şemsi Nene hiç sokağa çıkmazdı.

“Nasıl çıkarım, beyim Çanakkale’ye giderken dış kapının arkasından ellerimi tuttu, gözlerimin içine bakarak ‘Karıcığım.. Gençsin, güzelsin.. Gözüm arkada kalmasın... Ne olur söz ver bana! Ben gelinceye kadar sokağa çıkma’ dedi. İşte orda şu kapının arkasında ona söz verdim. Nasıl sokağa çıkabilirim?

İşlerini, alışverişlerini hep konu komşu yapıyordu. Çünkü söz vermişti. Sözden dönülmezdi.

Onun köşede, küçük tek bir pencere ile koridora bakan merdivenin dibinde, karanlık bir odası vardı. Bir akşam üstü, babamla eve çıkarken neneyi o odanın köşesinde bir gelinlik giymiş, ayakta, ellerini göğsüne kavuşturmuş beklerken gördük. Boynunda iri taneli uzun inci gerdanlık vardı.

Babam şaka olsun diye takıldı. “Nene hayrola, bugün pek süslüsün ya... Ne var... Bir şey mi oldu?” Nene gözlerini yerden ayırmadan kısık, çok derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

“Oğlum ben bugün evlendim. Bak, kocam yüz görümlüğümü de taktı. Kocamı bekliyorum..”

Babam hiçbir şey demeden gözlerinde yaşlarla, kaçarmış gibi yukarı çıktı.

Neneyi orada bütün gece o yalnızlığıyla baş başa bıraktık. Gürültü olur diye bizi erken yatırdılar. Soba bile yakmadık.

Ertesi gün, günlük hayat eskisi gibi devam etti. Öğrendik ki; hayatı boyunca evlendikleri gün nene süslenip, hep kocasını beklermiş.

Nenenin hiç çıkmadığı evden yıllar sonra cenazesi çıktı. Ev uzun süre boş kaldı. Hep evin fotoğrafını çekmek veya çektirmek istedim. Bir türlü fırsat bulamadım. Birkaç yıl önce o binlerce gözyaşıyla, acıyla beklemenin yaşandığı ev yıkıldı. Şimdi yeri bomboş...

Esme rüzgâr kal artık
Gözüm yaşı sel artık
Çanakkale’de kaldın
Çok bekletme gel artık.

Cigaraya Nasıl Başlanır

Üniversitemiz genel sekreteri Faiz Türkan anlattı: Bir gün Çanakkale’ye gene gönüllü toplanmaktadır. Bir çavuş Balya’nın Turplu köyüne gelir, gençleri cami önüne toplar. Vücutça gözüne kestirebildiklerini ayırır.

-Kaç yaşındasın?
- On yedi..
 -Tut kaldır şu tüfeği... Tamam Çanakkale’ye..

Böylece yirmi iki genç ayırır. O sırada bir çocuk daha gelir. Çavuşa: “Ağabeyim gidiyor. Ben de geleyim..

-Yaşın kaç?
-On üç.
-Daha çok küçüksün. Bu çocuktan başka ailede evlat var mı?
-Yok.
-Öyle ise bu kalsın da nesli devam ettirsin.

Faiz Bey: “İşte ben o kalsın, nesli devam ettirsin denilen torunuyum.” Ve giderler... Dualar edilir... Sular dökülür... Giderler...

Ama anne ile baba her sabah kalkan bir kese tütün alır, köyün yolu tepesi vardır, oraya çıkarlar. Başlarlar yola bakmağa; “Oğlumuz buradan gitti, buradan gelecek.” Bekle, bekle, belde. “Yak bir cigara sar bir cigara daha.”

“Oğlumuz bu yoldan gittiydi. Buradan gelecek...’’ ”Çok uzaklardan biri gözükür köye yaklaşmaktadır. “Acaba oğlumuz mu? Sar bir cıgara daha” Gelenler selam verip geçip gitmektedir. ‘’Oğlumuz bu yoldan gelecek...’’

Yıllar yılları kovalar. Kar, yağmur, çamur, fırtına, rüzgar, güneş, sıcak… Hiçbiri engel olamaz o tepenin üzerinde sabahtan akşama kadar bütün gün iki ihtiyar bazen soğuktan titreyerek, bazen sıcaktan bunalarak oğullarını beklemektedir.

Giden oğullar hep beklenir. O köyden, seferberlik için yirmi iki genç askere alınmış sade iki kişi geri dönebilmiştir.

Nene, ömrünün sonlarında adeta yarı meczup ölmüştür. Çünkü gece gündüz ağzından sadece sadece bir kelime dökülmektedir: “Oğlum... Oğlum...”

Tespih gibi çektim seni
Gelir gelir gelir diye

Yaralılar

Bu savaşlara katılıp yaralanmayan yok gibidir. Çok ağır yaralar alınmadıkça cephe terk edilmemektedir. Sargı yerlerine ancak ağır yaralılar getirilmekte, hafif yaralar siperlerde sarılmakta, kanamayı önlemek için tütün konmakta, toprak basılmakta, ot veya çaput depilmekte, kanama dindirilince çarpışmaya devam edilmektedir.

Hani “vücudu yaralardan kalbur gibi” diye bir tabir vardır ya, hiç abartma değildir. Yedi, sekiz yara Çanakkale gazilerinde olağan sayılmaktadır, gerçekten vücudu delik deşik hatta uzuvlarından bir kaçını kaybetmiş birçok gaziye rastladım.

1953’te Balıkesir’e geldiğimizde mahallemizdeki bir çıkmaz sokakta penceresinin önünde oturarak hiç durmadan “Çanakkale içinde vurdular beni” türküsünü söyleyen bir vardı. Bir bacağı dizinden, diğeri bileğinden kopmuş, sol kolu omzundan yok, sağ elinde sadece üç parmak vardı ve iki gözü kördü. Yirmi yaşında askere alınmış, ilk safta önünde patlayan bomba ile harp dışı kalmıştı: O muhteşem gaziye anası ve kendisini ona adayan bir kız kardeşi bakıyordu. Unutuldu gitti.

Bu gazilerin hepsi cepheden cepheye koştular. Çanakkale’den düşman çekilince İran cephesine, Kafkas cephesine gönderildiler. Hemen ardından Milli Mücadelenin şanlı ordusunda yer aldılar.

Yaralı gazilerin çoğu ömürleri boyunca yaralarının acılarını çekenler oldu. Hiçbiri hiç yakınmadan başında, karnında, göğsünde, sırtında, bacaklarında çıkarılmayan kurşun ve şarapnel parçalarını şerefiyle yaşadılar.

Bel kemiğine saplanmış bir bomba parçası yüzünden hayatı boyunca sırt üstü yatamayan, kolları altına koyduğu yastıklarla uyuyabilenler, alt çene kemiği parçalandığı için ağzının olduğu yerdeki korkunç boşluktan özel bir huni ile sadece sıvı yiyecek alabilenler, takma kol veya bacağını ancak askıya atarak uyuyabilenler, zamanla yaşlanıp göçüp gittiler. Unutuldular...

Bu yüzyılın başında civan birer delikanlı olan bu şanlı gazileri anmak, hatıralarını unutmamak, ders olsun diye genç nesillere aktarmak bir vicdan borcudur.

Balıkesirli İbrahim Çavuş

Balıkesir’in “Yavaşça” ailesindendir. Askerlik çağı gelince, askere alınmış, Yemen’e gönderilmiştir. Tam dokuz yıl çöllerde sıcakla, akrepler, yılanlarla ve düşmanla çarpıştıktan sonra terhis edilince, Balıkesir’e gelmişti. Üç parmağını Yemen’de bırakmıştı.

Ağabeyi, Balıkesirli Şevket Çavuş Çanakkale’ye gönderilmişti. Eve geldiğinin tam onuncu günü, İbrahim Çavuş da Çanakkale’ye gönderildi.

Her fırsatta ağabeyini aradı. Sora sora, birlik numaralarına göre ağabeyini buldu.

Şevket Çavuş nerde diye sorunca işaret ettiler. Ağabeyinin atı bir müsademe de yaralanmış, O da atın altına girmiş atın yarasını tımar etmektedir. İbrahim Çavuş ağabeyine seslenince çıkar gelir. Bakar, görür ki ağabeyi çok hastadır. Yorucu müsademeler, bakımsızlık, yorgunluk bitirmiştir. Ağabeyini (onu) yılların hasretini, birkaç sigara içimine sığdırırlar. Ayrılmaları gerekince, sarılır ağabeyi ile helalleşirler. Burası öyle bir yerdir ki belki bu son görüşmeleri olacaktır. Helalleşirler... Sarılırlar, sarılırlar, ağlarlar...

Şevket Çavuşun hastalığı iyice artınca doktorlar tebdil hava (hava değişimi) ile memlekete yollarlar. Şevket Çavuş bin bir meşakkat (zahmet, zorlukla) Balıkesir’e gelebilir. Evine gelir.. Ev halkı sevinçle karşılamaya çıkar... Ve tam evin kapısından girer. Oracıkta vefat eder.

İbrahim Çavuş, Çanakkale’den sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilir. Ancak Milli Mücadeleden sonra Balıkesir’e eve dönebilir.

Bir gün oğlu “Baba giden gitmeyen alıyor, sen neden madalya almıyorsun diye sorar. İbrahim Çavuş: “Oğlum, zahmetli iş.. Önce yazı yazdırmak lazım.., Dilekçe vermek lazım.. Ve birden öfkelenir: “Hadi madalya aldık. Ama maaş ne oluyor.” Bir tokat vurur oğluna. “Ben Allah için, vatan için, bayrak için, millet için savaştım... Madalya için, para için değil!”

Doğrudur; Onlar’ın madalyaları vücutlarında bin bir dövüşten kalan yaralardır...

Onlar isimsiz kahramanlardı. Kalan ömürlerinde sessizce yaşadılar... Sessizce öldüler.

Bigadiçli Mehmet Çavuş

İsmail oğlu Mehmet Çavuş, Bigadiç’in İskele bucağının, Budaklar köyündendir. Oğlu olduğunda adet üzerine ona babasının adını vermiştir. Balkan Savaşı çıkınca askere alınmış, terhis olmadan Çanakkale’ye gönderilmiştir.

Oğlu İsmail’de boylu poslu olduğundan askere alınmış, o da Çanakkale’ye gönderilmiştir.

Bir hücum günü sırası gelen tabur toplanma yerinden ayrılmakta, birincisi hat siperlerine doğru gitmektedir. Mehmet Çavuş alay sancaktarı olduğundan en öndedir. Balıkesirlilerin olduğu alay geçerken sorar: “İçinizde İsmail Çavuş var mı?” Oğlu babasının sesini tanır. Bağırır: “Baba! Ben burdayım !“

Birden şaşırır. Kaç yıldır görmediği oğlu İsmail burdadır. Ama alayın beklemeye zamanı yoktur. Yürüyüş başlamıştır.

“İsmail’im ... Siperde kal ... Ben gelir seni bulurum...” Yürür giderler.

Birinci Hafta gelir gelmez savaşa tutuşurlar. O gün Mehmet Çavuş başka türlü duygularla savaşır. Siperlere dönüldüğünde oğlu ile beraber gelen hemşehrilerinden birisi: “Mehmet Dayı, oğlun İsmail seni çağırıyor” der. Mehmet Çavuş hemen İsmail’i bulmaya gider. Bakar, İsmail’i yerde yatmaktadır. İlk süngü muharebesinde şehit olmuştur.

Diz çöker şehidinin önüne, alır oğlunun başını dizine... Yavrusu büyümüş de bir de asker mi olmuştur be... Ne kadar da büyümüş görmeyeli... Mendilini çıkarır siler oğlunun yüzündeki kanları... Breh... breh... breh ... Amma da delikanlı olmuştur yavrusu.. Bıyıkları da yeni çıkıyor galiba... Ne de güzel olmuş kaplan yavrusu... Öper, öper, öper yüzünü, çocukluğundan beri koklayamadığı başını tekrar tekrar koklar... Sarılır oğluna... Sever... Öper... Konuşur yavrusuyla...

Neden sonra artık sargı mahalline götürmesi gerektiğinin farkına varır... Alır kucağına, taşır oğlunu tepelerin ardındaki sargı mahalline...Yatırır bir yere, gözyaşlarını akıta akıta geri döner... Akşama doğru bir kere daha görmek ister Işmail’ini... Sargı mahalline gider... Bir de bakar ki her yer sıra dağlar gibi yatan binlerce Ismail’le dolu... Hepsi birbirine benzemekte.

Hiç olmazsa gömülmelerine yardım edeyim... İsmail’lerini tek tek kucaklar, taşır açılan toplu mezara götürür yatırır..İsmailleri artık vatan toprağının kucağındadır.

O kadar dolu ki toprağın şanla
Bir değil sanki bin vatan gibisin
Yüce dağlarına düşen dumanla
Göklerde yazılı destan gibisin

Adile Teyzenin Hasan’ı

1930’lu 40’lı yıllarda Balıkesir’de bir Adile Teyze yaşardı. Ben, çok yaşlılığını tanıdım. Bağıra bağıra konuşur, her fırsatta ağlardı. Adeta yarı meczup yaşardı.

Seferberlik başlar başlamaz, kocası askere çağrılmış, Çanakkale’ye gönderilmiş. Tek evladı olan Hasan’la yapa yalnız kalakalmıştı. Hasan, on yedisindeydi ve başkasının dükkanında çalışıyor, geçinip gidiyorlardı.       

Çanakkale’den gelen yaralıların, şehitlerin haberleri duyulmaya başlamıştı. Bir gün eve gelen bir kırmızı mektupta “Babanın” şehit haberi öğrenildi. Sadece birliği ve şehit olduğu gün yazılıydı. Göz yaşları sel oldu.

Ana oğul daha sıkı kenetlendiler birbirlerine. Günler geçmek bilmiyordu. Fatihalar... Hatimler... Mevlitler... Acıyı azaltmıyordu.

Bir gün, gene davullar dövülmeye başlandı Balıkesir’de. Gene gönüllü toplanıyordu. Askerlik şubesi önü kalabalık. Davullar zurnalar “Ey Gaziler”i çalıyordu. Yüksekçe bir yere çıkmış bir çavuş, elinde koca bir bayrak sallıyordu durmadan.

Hasan, davul sesini duyunca, dükkanı kapayıp, oraya doğru gitmiş, askerlik şubesinin önünde kendiliğinden sıraya girmişti. Gelenler sıra ile kaydediliyor, hemen içeri alınıp asker elbiseleri giydiriliyor, yan tarafta sıraya sokuluyor, çavuşlar yeni askerlere durmadan öğütler veriyordu.

Gönüllüler aynı gün yola çıkacaklardı. Bir adet vardı! Davullar önde, sancağın arkasında gönüllüler, sokak sokak dolaşırken, tanıdıklarıyla, akrabalarıyla, aileleriyle helalleşirler, dualarını alırlar, cepheye öyle giderlerdi.

Davullar sokaklarda dolaşmaya başlayınca, bütün Balıkesirliler kapılara, pencerelere çıkmış “acaba kimi son defa göreceğiz? Kim Çanakkale’ye gidiyor? Kimin çocuğuyla helalleşeceğiz?” diye merakla bakarlardı. Herkes göz yaşlarıyla helalleşir, onlardan önce Çanakkale’ye gitmiş olan kendi çocuklarına selam yollarlardı.

Davulları duyar duymaz, Adile Teyze’de kapıya çıkmış, gönüllerin gelmesini beklemeye başlamıştı. Kolay değildi... O da kocasını bu şekilde davullarla cepheye uğurlamıştı. Davullar vuruyor uzaktan sancağın ardı sıra bir asker yaklaşıyordu.

Birden en önde gülümseyerek kendisine bakan bir askere takıldı gözleri. Tek yavrusuydu... Hasan’ıydı.

- Yavrum. Evladım. Gözümün nuru Hasanım, Hayrola?
- Ana ben Çanakkale’ye gidiyorum. Babamın yanına.
- Yavrum. Aslanım. Sütüm sana helal olsun. Uykusuz gecelerim helal olsun. Analık hakkım helal olsun. Ama Çanakkale’de düşmana sırtını dönersen, babanı utandırırsan haram olsun...

Adile Teyze feryat eder. ''Komşular kına yetiştirin. Koç yiğidimi vatanıma kurban gönderiyorum. Kına yetiştirin.'' Adet olduğu gibi hemen kına getirilir. ''Oğlum, uzat tetik parmağını kınanı yakayım. Onu kullanırken bizi hatırla.'' Kına yakılır. ''Oğlum bir saniye bekle... içeri girer. Sandığı açar. Duvağını çıkarır getirir. ''Yavrum, bu duvağı baban almıştı. Çanakkale’ye git. Babanın mezarını bul. Bu duvağı onun üzerine ört.'' ''Olur ana... der duvağı sarık gibi fesine dolar.''

Eller öpülür. Sarılır, kucaklaşırlar, ağlaşırlar, uğurlanır. Arkasından sular dökülür... Gidenler sokağın ucundan marş söyleye söyleye kaybolurlar.

Emekli bir postacı anlatmıştı:

“Aradan on beş gün, bir ay geçmeden eve bir kırmızı mektup daha getirdim. Kapıyı çaldım. Adile Teyze elimde mektubu görür görmez…

Anladım postacı, anladım. Ne olur sen oku. Ana yüreğidir dayanmaz. Sen oku.. Okumaya başladım. Mektup “Anne” diye başlıyordu.

‘Anne, ben oğlunun bölük kumandanıyım. Babasının mezarını bulmak maalesef mümkün olmadı. Biz şehitleri toplu gömeriz. Ama vasiyet etmişti, duvağını oğlunun üzerine örttüm.

İçerden bir feryat duyulur. ‘’Elhamdülillah... Elhamdülillah oğlumuz bizi utandırmadı.”

Şehidimin haberi
Mevla’m versin sabırı
Oğlum Çanakkale’de
Bilinmiyor kabiri

Yedi Madalya

Behlül Dal, ünlü bir film yapımcısıdır. Özellikle titiz çalışan, kılı kırk yaran, belgesel filmlerde tam gerçeği yakalayan, montaj masasında harikalar yaratan biri. Sinema dünyasında dev bir isim. Bir doruk noktası.

Balıkesir’de Milli Mücadele ile ilgili bir film çekiminde kısa bir süre birlikte bulunduk. Çekim sırasında birden heyecanlanıverdi: “Benim babam Çanakkale gazisidir. Hayatı boyunca eğilmeden yaşadı. Kimseye minnet etmedi. Halinden kimseye şikayet etmedi. En büyük gurur kaynağı göğsünde şerefle taşıdığı yedi harp madalyasıydı. Yedi süngü yarası... Hatta göğsünü delip dışarı çıkmış bir süngü yarası, öyle derin işlemişti ki parmağını soktu mu içinde kaybolurdu.

Sadece onlarla övünürdü. Öldüğünde mezara indim... Tam gömerken, açtım göğsünü onun bize şeref hatırasını bıraktığı o madalyalarını bir bir öptüm... Öyle gömdüm.”

Behlül Bey ağlıyordu... Biz de ağlıyorduk…

Göklerde yazılı destan gibisin.

Karakaşlı Ömer

Annesinin tek oğluydu. Kaşlarından dolayı annesi onu Karakaşlı Ömerim” diye çağırır severdi.

Bir gün sıra ona da geldi “Anasının kara gülünü” Çanakkale’ye çağırdılar. Gitti. Çok geçmeden bir mektubu geldi. Herkese selam ediyor, adeta vedalaşıyordu. Yaralanmış, yarası ağır ve karnındaymış herkesle helallaşıyordu mektubunda, anasıyla, babasıyla, akrabalarıyla, arkadaşlarla, komşularla helallaşıyordu. En çok da öleceğine değil anasının üzüleceğine yanıyordu. Mektubunun sonunda o zamanlar çok söylenen bir halk türküsünden alınmış şu sözleri yazmıştı.

“Sıhhiyeler sağaltmadı yaramı / Yoldayım ağlatmayın anamı”

Ömer’in bu son isteği üzerine anasına hep, “Ömer gelecek.. yoldadır… Gelecek” denilmiştir.

Ömer gelecekti, yoldaydı gidenler bir gün gelmiyor muydu. Elbet Ömer de gelecekti.

06 Şubat 1923’te Atatürk Balıkesir’e ilk defa geldi. “Evet Gazi Paşa gelmişti. O Anafartalar da onun kumandanı değil miydi? O bilmeyecek de kim bilecekti? Gazi Paşaya sormalıydı. Ömer’ini sormalıydı. O gün Atatürk’ün kaldığı evin arka kapısında pek kimsenin farkında olmadığı bir olay yaşanıyordu. Ömer’in anası kapıya gelmiş ille de “Gazi ile görüşmek istiyordu. Atatürk’ün yaverleri “Olmaz!” dediler. “Hiç Gazi Paşa ile öyle paldır küldür her önüne gelen görüşebilir miydı?

Meseleyi bilenler yaverlere Ömer’in vasiyetini fısıldarlar. “Yolda, gelecek” denmesini, anasının ağlatılmamasını istemişlerdir.

Çanakkale denince akan sular durur Çünkü Atatürk’ün yaverleri Çanakkale’den beri yanındadırlar. Çanakkale’de şehit düşmüş birinin vasiyeti elbette yerine getirilir. Girerler içeri, durumunu anlatırlar Atatürk’e “Gelsin“ der. Getiriler. Latife Hanımla birlikte oturmaktadırlar:

“Buyur kadın bir şey mi istiyorsun?” ‘’Yok Gazi Paşam, yok... Sağlığını isterim... Ama Ömer’imi gördün mü? Çanakkale’de Kara kaşlı Ömer’imi gördün mü?’’  “Yoldadır... Gelir.” “Sağ ol Paşa Hazretleri...” der ayrılır kadın.

“Yoldadır elbet...” koskoca Gazi Paşa der, o yalan mı söyler hiç... Gelecek tabi... Ömer’im gelecek!”

Artık gelene, geçene, hanlarda, istasyonlarda uzaklardan gelen askerlere, esaretten Dönenlere hep Ömer sorulur... “Gördünüz mü? “Kara kaşlı Ömerimi gördünüz mü? “Kara kaşlı Ömer’im kara gülleri severdi.” diye evinin bahçesine kara güller doldurur. Her bahar güller açtığında bir başka türlü sevinir. “Bahar geldi, Ömer’im de gelecek”

Yıllar bir biri ardına devrilmektedir. Artık her sabah açan her gül tomurcuğunu “Ömer’im... Ömer’im” diye sevmeye başlar... Gül açar, solar, dökülür... Ama olsun diğer tomurcuk açacak ya... Bahar gelecek ya...

Öldüğünde mezarının üzerine kara güller dikildiğini söylediler... Vasiyetiymiş.

Nerede açmış koyu renkli bir gül görsem, kara kaşlı Ömer’in anası gelir hüzünlenirim.

Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Balam nenni oğlum neni

Üçpınarlı Ali

Hattat oğlu Mustafa Efendi anlatıyor:

Bir gün bizim birliğe takviye Balıkesir gönüllüleri geldi denildi. Gittim. 120 kişiydiler. Hemen hemen hepsi tanıdıktı. Sarıldık, hasret giderdik. Başlarında da o zamanların Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz asmış, sancağın üzerine de sırma ile “Karesi Gönüllüleri” yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte pek hoş olmamasına rağmen belinde kamasını sallandırmıştı.

Beni görür görmez yanıma geldi: “Kumandan Efendi. Biz buraya beklemeye gelmedik. Hadi düşmanı basalım’’ ‘’Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek, kendimizi gereksiz kıldırırız. Her şeyin zamanı var’’ dedim.

‘’Peki öyleyse hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de şu sırt çantalarını  emniyetli bir yere koyalım. Söyle rahat rahat, doyasıya dövüşelim...’’

Ali haklıydı. Sırt çantaları askerin en kıymetli şeylerini taşırdı. Çamaşırları, paraları, mektupları, usturası, sigarası, tütünü hep sırt çantalarında olurdu. Çantaları kaybolduğunda  asker sıkıntı çekerdi. Çok hareketli zamanlarda çanta sırtta muharebeye girilirdi.

Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesirlileri aldı, siperlerin gerisinde bir vadide kayboldu...

Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler, beklerim gelmezler. Bir çavuşa; “Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım. dedim. Gitti. Biraz sonra önde Üçpınarlı Ali arkada arkadaşları çıktılar geldiler. Şaşırdım hepsi süslenmişler, hanımlarının, nişanlıların verdikleri ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi alnına çatmış kimi bileğine dolamıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş gül veya karanfil takmıştı. Ali’ye sordum: “Neden geç kaldınız?”

‘’Komutan Bey, biraz sonra Cenab-ı Rabbül Aleminin huzuruna çıkacağız. Temiz çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır diye çamaşırlarımızı değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne geldik, bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız onun için süslendik. Ayrılık hediyelerini taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize hücumdan beş dakika önce gene haber ver...”

Sonra büyük bir sessizlik oldu... Herkes kendi dünyasına dönmüş dua ediyordu. Gözler yumulu avuçlar açılmış sadece dudaklar kıpırdıyordu. Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Birden bire ortalık kaynayıverdi. Hepsi birbirlerine sarılıyor, öpüşüyor, helallaşıyorlardı.

‘’Dendi ha... Utandırmayın ha... İyi dövüşün ha... Gün bugündür.. Anamız bizi bugün için doğurdu... Hakkınızı helal edin...’’

Kısa süre sonra, dişler kenetli, süngülerini takmış, tüfeklerinin dipçiklerine parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı. Ölüme hazırdı.

“Hücum” deyince sanki siper sarsılıverdi. Hepsi, “Allah... Allah!” diye düşmanın içi ne bir hançer gibi daldılar... Dövüştük... Dövüştük...

Akşama doğru savaş durdu. Ateş kesildi. Her iki taraf yaralı ve cesetleri topluyordu.

Yanıma birisi geldi. “Komutan Efendi Üçpınarlı Ali sancağı vermiyor...” dedi. Gittim baktım.

O yüz yirmi kişiden o gün on üç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler arasında idi. Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti. Çekeyim dedim olmadı. Orada, Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evladı, koç yiğitler yatıyor…

Hücum demiş Kemal Paşa Zabiti
Yavrumun kefeni asker kaputu
Salına girmeğe yoktu tabutu
Yoksa yavrum seni vurdular mola
Yuvadan mezara koydular mola…

 

Çanakkale Türküsü

17 Mart 2020

Bir gün sonra Çanakkale Zaferi'nin ve şehitlerinin anma günü... Bugüne mahsus severek dinlediğimiz bir türkü var: Çanakkale Türküsü... Bu türküyü severek dinleriz, severek mırıldanırız da ancak bu türkü hakkında çok az şey biliriz...

‘’Çanakkale içinde aynalı çarşı, ana ben gidiyom düşmana karşı, of gençliğim eyvah’’ diye başlayan bu Çanakkale Türküsü sanılanın aksine bir Çanakkale türküsü değildir... ''Adana'nın yolları taştan'' türküsünün bir Çankırı türküsü, ''Şen olasın Ürgüp'' türküsünün bir Antalya türküsü olduğu gibi bu türkü de her ne kadar adı Çanakkale Türküsü de olsa bir Kastamonu türküsüdür. 

Savaş öncesi İnebolu limanından binlerce askerimiz deniz yoluyla gemilerle İnebolu'dan Çanakkale'ye sevk edilir. Bu nedenle de Kastamonu bu savaşta en çok şehit veren illerimizden birisidir. Bu türkü de Çanakkale’ye sevk edilen ve orada da şehit olan Kastamonulu bir asker adına yazılmıştır.

Bu türkünün doğuş zamanının harp öncesine ait olduğu düşünülmektedir. Çünkü daha Çanakkale Savaşı başlamadan önce Çanakkale‛de harbe hazırlanan Kastamonulu askerler tarafından bu Çanakkale Türküsü'nün söylendiği bilinmektedir. Şöyle ki;

Araştırmacı yazar Emrullah Nutku’nun ‘’Çanakkale Şanlı Tarihine bir Bakış’’ isimli eserinde bir mektup yer almaktadır. Mektubu yazan Emrullah Nutku’nun kardeşi Seyfullah’tır. 1903 doğumlu olan Seyfullah savaşın arifesinde Çanakkale Sultanisi (lisesi) 1. sınıf öğrencisidir. Seyfullah, Çanakkale‛den gönderdiği ve üzerinde 29 Eylül 1914 tarihi yazılı olan mektubunda şöyle der:

‘’Sevgili Anneciğim,

Canımıza tak diyen iki yıllık gurbet hayatından artık kurtuluyoruz. Sana ve aileme kavuşacağım için seviniyorum. Mektebimizi alıyorlar, hastane olacakmış, bizi de İstanbul’daki mekteplere dağıtacaklarmış. Hocalarımızın çoğu da askerlik hizmetine gidiyorlar, büyük sınıflar da gönüllü yazılacaklarmış. Bugün Türkçe hocamız sınıfa geldi, ama çok kalmadı, bize veda etti. Bize; 'Zamanı gelince cephede yapılacak vatan hizmetinin mektepte yapılan hizmetten kutsi olduğunu' söyledi. Birkaç günden beri Çanakkale sokaklarından askerler geçiyor. 'Çanakkale içinde Aynalıçarşı, Anne ben gidiyorum düşmana karşı' şarkısını söylüyorlar. At üstünde zabitler, top arabaları, mekkare ve deve kervanları sokağımızı doldurdu. Harp olacakmış. İngiliz ve Fransız harp filoları boğazın dışında dolaşıyormuş. Buraları bombardıman edeceklermiş. Bu bombardımanı görmek isterdim, ama yakında Çanakkaleden ayrılacağız. Ama size kavuşacağım ben. Beybabamın, sizin ellerinizi öper kardeşlerime selam ederim.

Oğlunuz Seyfullah.’’

Mektupta da görüldüğü gibi daha savaş başlamadan bu türküden bahsedilmektedir. Ancak savaştan sonra da bazı dizelerin eklendiği düşünülmektedir, ''Çanakkale'den çıktım başım selamet, Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet'' dizesi gibi...

‘’Ana ben gidiyom düşmana karşı’’ deyişi henüz gençliğe adım atmış, henüz çocukluğunu atlatmamışların deyişidir… Onların kimisi nişanlı kimisi evlidir… Bu gidişten analar babalar umudu kesmiştir… Ölmeden mezara koymuşlardır… Çünkü yaralanan ancak iyileşme şansı olmayan ya da içinde bulunulan koşullar itibari ile bakılamayacak, iyileştirilemeyecek Mehmetlerin acı çekmemeleri için daha ölmedikleri halde gömülmelerini (mecazi anlamda) anlatmaktadır… Çünkü cepheden cepheye sürülen Mehmetlerin ciğerleri çürümüştür kan kusa kusa…

Çanakkale Türküsü, sadece Kastamonu'nun, Çanakkale’nin değil Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e bu coğrafyanın bir türküsüdür. Çanakkale Türküsü sadece 1915 yılının değil son bin yılın türküsüdür. Çanakkale Türküsü bir milli mutabakat türküsüdür. Anadolu insanının, Anadolu coğrafyasının kaderinin türküsüdür... Cepheden cepheye sürülen gencecik insanlarımızın, Mehmetçiğin türküsüdür...

İşte bu nedenle öyle bir türkü ki bu türkü; bu türkünün Rumcası vardır, bu türkünün Makedoncası vardır, bu türkünün Arnavutçası vardır… Bu türkü ‘’Kâtibim’’ türküsü gibi, ‘’Bir dalda iki kiraz’’ türküsü gibi Osmanlı tebaalarının ortak feryadı ve ortak kültürü olarak yakın coğrafyada yaşamış her millet tarafından sahiplenilmiş, her millet kendi acısını, harplere gidip de dönmeyen evladının üzüntüsünü bu türkünün bir feryat, bir figan müziğine dökmüştür…

Aşağıda bu türkünün hem Türkçe hem de diğer dillerden değişik yorumlarını veriyorum... Türkünün bu yorumlarının hepsini dinleyin! Hatta defalarca dinleyin... Bu güzel türküyü dinlerken gözlerinizi kapatın, melodisini içinizi sızlatırken sözlerine odaklanın… 

Sonra da gidin... Gidin işte, Çanakkale'ye gidin... Çanakkale içinde sıra söğütler altında yatan aslan yiğitlere gidin…  O zamana, o alana, o muharebeye gidin ve o gencecik insanların neler yaşadıklarını, neler düşündüklerini hissedin... Sonra da hepsine dualarla teşekkür edin yürekten... Sonra da sarılın toprağınıza, sarılın vatanınıza, sarılın hürriyetinize…

Daha sonra da; yurduna geri gelmeyenlerin, evine, barkına geri dönmeyenlerin, anasına, babasına, yavuklusuna kavuşamayanların hikâyelerini anımsayın, onları bir sonsuza kadar bekleyen anaları, babaları, çocukları, yavukluları, sevgilileri, eşleri hatırlayın (ki bu hikâyeleri de yarın anlatacağım)... Sonra da bu türküyü dinlerken elinize bir mendil alın, ister hüngür hüngür ağlayın, ister usul usul ağlayın, ister için için ağlayın... Sonra da hepsine dualarla teşekkür edin yürekten... Sonra da sarılın toprağınıza, sarılın vatanınıza, sarılın hürriyetinize…

Çanakkale kahramanlarımıza, başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına ve tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum…

''Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah''

Osman AYDOĞAN

Ruhu Su’nun yorumunda ‘’ ‘’Çanakkale Türküsü’’:
https://www.youtube.com/watch?v=SxVLCZhbaPA

Çanakkale 1915 Filmi’nde ‘’Çanakkale Türküsü’’:
https://www.youtube.com/watch?v=L-OFxAuAj7s

Arnavut sanatçı Rifat Berisha’nın yorumu ‘’Çanakkale Türküsü’’ (Qanë Kalaja)
https://www.youtube.com/watch?v=Nwsxd_72KBs

Bugüne kadarki kaydedilmiş en eski yorumu ise 1923'te Amerika’da Marika Papagika adlı bir Rum göçmen şarkıcı tarafından seslendirilmiş. Hasan Saltık bu plağı Amerika’da bulmuş.1890 Kos doğumlu olan Marika Papagika ailesi ile göç ettiği Mısır’da solistliğe başlamış. 1915'de Amerika’ya göçmüş. Kocası Kostas ile işlettikleri bir kulüpleri varmış. 1929'daki ekonomik krizde gece kulübünü kaybeden karı kocanın yokluğa düştüğü ve Marika'nın 1943'de düş kırıklığı içinde hayata veda ettiği söylenir. Marika Papagika bu türküyü Türkçe seslendirir:
https://www.youtube.com/watch?v=kpCPmsSHaHg

Değişik Yunan sanatçılar tarafından seslendirilen ‘’Çanakkale Türküsü’’:
https://www.youtube.com/watch?v=zA6yLbwZHyI&feature=related

Bir not: Türküde Çanakkale içinde ismi geçen bir çarşı var: Aynalı çarşı... Çanakkale merkezindeki Aynalı Çarşı’nın yapımı ile ilgili kesin bilgiler olmamakla beraber II. Abdülhamid döneminde, 1889’da Çanakkale’nin önde gelen Yahudi ailelerinden Halyo tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Bir başka iddia da çok daha önceden yaptırılmış olan bu çarşıyı Halyo onarmıştır. Bu çarşının İstanbul’daki Mısır Çarşısı’nın küçük bir minyatür örneği olduğu bilinmektedir. Çarşıda sanılanın aksine evlerde kullanılan aynalar değil atlara takılan ve at gözlüğü denilen aynalar satılmaktaydı. Gelibolu çıkarması sırasında Quenn Elizabeth zırhlısının Çanakkale çevresindeki Türk tabyalarını bombaladığı sırada bu çarşı yıkıldığı daha sonra da onarıldığı bilinmektedir. Ancak restorasyondan sonra çarşı girişlerine büyük boy aynalar koymuşlar! 

Bir not daha: Çanakkale Türküsü'nün kaynak kişisi İhsan Ozanoğlu, derleyeni ve notaya alanı da Muzaffer Sarısözen’dir.

Bir not daha: Çoğunlukla bu türkü okunurken kısaltarak okunduğu için türkünün tamamı pek bilinmez. Bu nedenle aşağıda bu türkünün sözlerinin tamamını veriyorum..

Çanakkale Türküsü

Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı kimimiz evli
Of gençliğim eyvah

Çanakkale üstünü duman bürüdü
On üçüncü fırka harbe yürüdü
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde toplar kuruldu
Vay bizim uşaklar orda vuruldu
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah

Çanakkale köprüsü dardır geçilmez
Al kan olmuş suları bir tas içilmez
Of gençliğim eyvah

Çanakkale'den çıktım yan basa basa
Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde sıra söğütler
Altında yatıyor aslan yiğitler
Of gençliğim eyvah

Çanakkale'den çıktım başım selamet
Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet
Of gençliğim eyvah 

 

 

Touch Me (Dokun Bana)

16 Mart 2020

''Dokunmak'' konusunu ve bu konudaki bir şarkıyı (Touch Me) anlatmadan önce yakın zamanda yaşadığım iki hatıramı anlatmak istiyorum...

***

Üç yıl önceki kış ayları idi… Hava soğuk mu soğuktu… Doğalgaz kartına yükleme yapmak için PTT şubesine gittim... Kalabalıktı... Sıra numarası aldım, beklemeye başladım…

Beklerken gözüme ilk koltuklarda mağmum ve mahzun oturan birisi kadın birisi erkek iki yaşlı insan dikkatimi çekti… Herkesler kabanlar, montlar, çizmeler, botlar içindeyken yaşlı kadın üzerinde sadece bir hırka ve bir atkı, ayağında ise lastik bir ayakkabı vardı. Yaşlı adamın hafif bir sakalı ve üzerinde ise bir ceket vardı… Yakınlarında olduğum için kadın bana bir kâğıt uzattı… Sonra bir şeyler söyledi ama anlamadım… Kâğıdı aldım. Bir elektrik faturası idi… Üzerinde de 178 TL yazıyordu. Önce kadının bu faturayı okumam için bana verdiğini zannettim... ‘’Hanımefendi’’ dedim ‘’178 TL’’ dedim. Sonra kadının anlaşılması zor olan konuşmasından kadının benden bu faturayı ödememi istediğini anladım… ‘’Ama Hanımefendi’’ dedim… ‘’Ben bu faturayı ödeyemem ki!’’ dedim ve faturayı kadına teslim ettim... Kadın boynunu büktü… Hiç ses etmedi…

Kadın benden sonra birkaç kişiye daha kâğıdı gösterdiyse de kimse ilgilenmedi...

Sonra huzursuz oldum… İçim içimi kemirmeye başladı... Nefessiz kaldığımı hissettim…178 TL o zamalar bir elektrik faturası için oldukça yüksek bir meblağ idi… Sonra kadından faturayı istedim... Faturayı aldım, gişeye yöneldim, sırada işlem gören kişiden izin isteyerek memura faturayı uzatarak bu faturanın ne olduğunu sordum… Gişedeki memur kontrol ettikten sonra faturanın üç aylık ödenmemiş elektrik faturası olduğunu, muhtemelen bu ödenmemiş borçlardan dolayı da elektriğin kesilmiş olduğunu  söyledi…

Bu bilgiyi aldıktan sonra sıra bekleyen insanlara döndüm… Hatırladığım kadarı ile 10-15 kişi varlardı… Cebimde de ödeyeceğim doğalgaz parası dışında sadece 20 TL vardı. O 20 TL’yi cüzdanımdan çıkarıp bir elime aldım, diğer elime de faturayı aldım ve ‘’arkadaşlar’’ dedim ‘’beni bir dakika dinler misiniz?’’… Herkes sustu ve bana baktılar… ‘’Burada elektrik faturasını ödeyemeyen bir insanınız var… 178 TL. Ben hepsini ödeyemiyorum... Yanımda ancak 20 TL var. Eğer sizler de yardım ederseniz bu insanımızın elektrik faturasını ödeyebiliriz…’’

Önce bir sessizlik oldu… Bir kişi söz aldı…‘’Dün de buradalardı bunlar, sahtekârlar, dileniyorlar’’ dedi… ‘’Eğer dün kendilerine kimse yardımcı olmamış ise bugün de burada olmaları doğal değil mi?’’ dedim… Bir başkası söz aldı hemen: ’’178 TL elektrik faturası mı olur?.. O fatura sahtedir’’ dedi…’’Gişedeki memur beye kontrol ettirdim... Üç aylık fatura... Memur gerçek olduğunu söyledi’’ dedim…

Kısa bir sessizlik oldu… Önce bir kadın cüzdanını çıkardı bir 20 TL de o verdi... Sonra da bu kadını diğer insanlar takip etti. 5, 10, 20 TL derken kısa zamanda topladığım paralar 180 TL oldu…

Gişede sıradaki vatandaşın işi bitince, sıradaki kişiden izin alarak 178 TL elektrik faturasını ödedim. Sonra faturayı, ödeme makbuzunu ve artan 2 TL’yi kadına teslim ettim... Sonra da döndüm insanlara teşekkür ettim…

***

İki yıl önce… Bu sefer de bir yaz günü... Tam da öyle vakti, hava sıcak mı sıcak, otomobille yoldayım… Sol tarafımda, yol kenarında son anda ufacık, minnacık bir serçe kuşu fark ettim… Kuşu ezmemek içim direksiyonu kırdım… Dikiz aynasından takip ediyorum, kuşu ezmedim ama kuş da kaçmadı... En azından arabanın rüzgârından etkilenip kaçması gerekirdi… Kuş kaçmadığı gibi hareket de etmedi. Ben yoluma devam ettim...

Devam ettim ama huzursuz da oldum… Kuş hareket etmediğine göre muhakkak ki bir sıkıntısı vardı. Ben son anda fark edip kuşu ezmedim ama ya fark edemeyen birisi olursa... Ya o kişi kuşu ezerse… Bu düşüncelerle epey bir yol gittim… Göğüs kafesim daraldı, kalbim sıkıştı, nefes alamaz oldum... Sonra ilk kavşakta geri döndüm… Kuşun olduğu yere geldim ama karşı yoldayım, tam yerini de bilmiyorum… Arada yüksek bir refüj var, bu taraftan da kuşu göremiyorum... Yine epey bir yol gittikten sonra yine ilk kavşaktan bir daha geri döndüm… Kuşu ilk gördüğüm yere geldiğimde yavaş yavaş ilerlemeye başladım… Kuş hala aynı yerde duruyordu… Arabayı sağa çekip dörtlüleri yakıp arabadan indim.. Kuşun yanına gittim… Yavru bir serçe kuşu… Elime aldım… Sıcaktan perişan halde, gözleri kapalı, neredeyse baygındı… Muhtemel ki yuvadan düşmüş... Ancak orada bulunan ağaçta da yuva gözükmüyordu…

Yerini bildiğim bir veteriner vardı. Veterinere gittim… Kuşu gösterdim. Olayı anlattım… Önce bana ‘’benim yapabileceğim bir şey yok, siz evde bakın’’ dedi… ‘’Ben sadece önüne su koyar, yem veririm… Başka bir şey yapamam. Kuş sağlıklı değil. Siz veterinersiniz. Kuşun tedaviye ihtiyacı var’’ dedim… Bunun üzerine veteriner itiraz etmedi. ‘’Yan tarafta bir Pet Shop var.. Oradan biraz kuşyemi alın getirin’’ dedi… Pet Shop’a gittim… Sahibine olayı anlattım. Bana bir poşet içinde epeyce bir kuşyemi verdi. Ücretini sordum… Söylemedi, para da almadı. Yemi veterinere verdim… ‘’Can candır. Elimden geleni yapacağım’’ dedi...

***

Dokunmak!

Kelimelerin anlatmaya yetmediği bir duygudur dokunmak. Sevginin ve iyiliğin en güzel, en saf halidir dokunmak. İçine işlemek, etkilemektir dokunmak. Tanrı’nın insana bahşettiği en etkileyici bir sihirdir, bir duyudur, bir duygudur, bir eylemdir dokunmak.

Gözle dokunur insan, sözle dokunur insan, ruhla dokunur insan, eylemle dokunur insan, küçük bir ten temasıyla dokunur insan… En çok da bir başka insanın ruhuna dokunur insan. İnsan olmanın gereklerinden birisidir dokunmak… Hangi çeşidiyle olursa olsun dünyanın en sihirli bir iyileştirme yöntemidir dokunmak.

İşte bu nedenle insanlar ve canlılar söz ve davranışlarıyla, mimikleriyle, hisleriyle, düşünceleriyle, gözleriyle ‘’dokun bana’’ (Touch me!) diye sessizce haykırırlar; ‘’Dokun bana!’’ (Touch me!)

İnsanlar bu duygularını en çok şarkılarda dile getirmişlerdir. 

Müzikle ilgilenenler bilirler ‘’Dokun bana!’’ (Touch me!) şarkısı deyince aklımıza bu isimle farklı şarkıları seslendiren çok şarkıcı gelir. Nedense ‘’Touch me’’ diye başlayan şarkıların hepsi de güzel şarkılardır… Anlattığım gibi adından mıdır nedir?

Bunlardan biri İngiliz şarkıcı ve model Samantha Fox’un şarkısıdır. Diğeri Portekizli sanatçı Rui da Silva’nın şarkısıdır. Bir diğeri de Amerikan rock grubu The Doors’un içinde yine Amerikan gitarist ve şarkıcı Robbie Krieger’ın seslendirdiği şarkıdır. Bu şarkıyı İsveçli sanatçı Weeping Willows, Fransız sanatçı Martin Solveig de seslendirmişlerdir. Farklı besteleri, farklı sözleri de olsa şarkılarının adı hep aynıdır: ‘’Touch me’’

Fakat benim anlatmak istediğim tamamen farklı bir ‘’Touch me’’ şarkısı var…

Bu şarkıyı anlatmadan ve şarkının bağlantısını vermeden önce bir bilgi vermek istiyorum…

Fehiman Uğurdemir…

Unuttuk gitti değil mi? Meydan liboş sözde sanatçılara kalınca gerçek sanatçıları unuttuk gitti… Sadece unutsak neyse de bir de ülkede de barındıramadık gitti...

Fehiman Uğurdemir 70'li yıllarda Türk Anadolu rock sanatında önemli yeri olan bir müzisyen gitaristtir. Cem Karaca, Ersen ve Selda ile Dadaşlar, Barış Manço ile Kurtalan Ekspres gruplarında çalışır. 1980 yılında Cem Karacayla birlikte Almanya'ya gider ve Almanya’da 1986 yılına kadar Cem Karaca ile beraber sahneye çıkarlar. Fehiman Uğurdemir o günden beridir Almanya’nın Köln şehrinde yaşamaktadır. 1995 yılında ben Köln'de iken kendisiyle tanışmak istemişsem de kısmet olmadı. 

1989 yılında Fehiman Uğurdemir içinde Almanların ve Türklerin de bulunduğu ''Fay Sahara'' isminde bir grup kurar: Bu grup 1990 yılında da içinde Doğu ezgilerine yer verdiği bir albüm çıkarır. İşte bu albümün içinde de bestesi ve sözleri Fehiman Uğurdemir’e ait bir şarkı yer alır: ‘’Touch me’’

İşte benim bahsettiğim şarkı bu şarkıdır…

İşte sizlere bağlantısını vereceğim bu şarkı doksanlı yıllarda meşhur olan ve insanın içini burkan, yüreğini yakan, kalbine, gönlüne, ruhuna dokunan bir şarkıdır. İnsanı alıp sahranın çöllerine götüren bir şarkıdır. İnsanı güneşin altına bırakılmış bir kar gibi ılgıt ılgıt eriten bir şarkıdır.

İşte bu şarkı her ne kadar sözleri bir aşk şarkısı olsa da bir kenarda sessiz sessiz, mağmum ve mahzun oturanların şarkısıdır... Bu şarkı güneşin altında, yol kenarında, yuvadan düşmüş, yaralı bir serçe kuşunun şarkısıdır…

Dinleyin bu şarkıyı… Bir daha bir daha dinleyin. Defalarca dinleyin. Şarkıcının şarkıdaki ‘’Touch me’’ (dokun bana) derken ki feryâdını, figânını, hicranını, davetini, çağrısını hiç ama hiç unutmayın!...

Ve görün ki etrafınızda bu feryâdı, bu figânı, bu hicranı, bu daveti, bu çağrıyı sessizce yapan nice nice insanlar, nice nice canlılar vardır…

‘’Touch me’’ diyorlar onlar; dokun bana, dokun bana, dokun bana...

Osman AYDOĞAN

Fay Sahara, Touch me:
https://www.youtube.com/watch?v=aFwwjnWi7Ko

Touch Me

How many years have passed away (kaç yıl geçti aradan)
How many times I've called your name in my dreams (kaç kere rüyamda senin ismini sayıkladım)
every night, every day (her gece her gün)
How many times have I sat alone (kaç kere tek başıma oturdum )

Everyday day you left me on my own inside the tears for (her gün beni gözyaşları içinde tek başıma bıraktın)
I need to say (söylemeye ihtiyacım var)
Touch me... In the silence of the night (dokun bana gecenin sessizliğinde)
Tell me... with the passion in your eyes to my face and my soul and (söyle ruhuma ve yüzüme gözlerindeki sevgiyle)
Touch me... like you never did before (dokun bana önceden hiç dokunmadığın gibi)
Embrace me... take the session of my soul (kucakla beni al ruhumu)

Hold me close by your side once more (beni bir kere daha yakınında tut)
As time passes by I begin to wonder why (zaman geçtikçe neden diye merak etmeye başladım)
The road was hard, the path was wide (yol zordu patika genişti)

The illusions lie (hayaller yalancıdır)
True devotion is rare (gerçek bağlılıklar zor bulunur) 

Icy castles in the air far away and deep inside, the part of me dies (durgun suların altı derin olur ve benim bir bölümüm olur)
Touch me.. like you never did before 

Embrace me.. take my session of my soul 
Hold me close by your side
Touch me.. in the silence of the night

And tell me with the passion in your eyes to my face in my soul 
Touch me
Touch me (dokun bana)
Hold me (sarıl bana)
Embrace me (kucakla beni)
Touch me
Touch me

 

 

Malèna

15 Mart 2020

Senaryosunu İtalyan senarist Luciano Vincenzoni'nin yazdığı, Sicilyalı yönetmen Giuseppe Tornatore’nun yönettiği, İtalyan müzisyen Ennio Morricone'nin film müziğini yaptığı ve başrolünü de Monica Belluci’nin oynadığı 2000 yılı İtalyan-Alman ortak yapımı olan, aynı yıl Oscar’a aday gösterilen bir sinema filmi var: Malèna.

Bu film,1999 yılında Sicilya adasındaki Castelcuto sahilinde çekilir...

Film kısaca; İkinci Dünya Savaşı sırasında Sicilya’nın küçük bir kasabasında savaşın dul bıraktığı bir kadını, toplumun bu kadına bakışını ve ergenlik cağındaki bir çocuğun da bu kadına olan platonik aşkını ve bu kadın hakkındaki hayallerini anlatır. Dul kadın, savaş şartlarında kasabanın baskısı, dedikodusu, riyası, fitnesi ve iftirası sonucu aç kalmamak için nihayetinde kötü yola düşer. Sonunda da Maria Magdalena'nın (*) akıbetine uğrar... Zaten filmde Monica Belluci’nin canlandırdığı kadının da gerçek adı Magdalena'dır. Fakat köyde Malèna olarak bilinir, söylenir.  

Filmin arka fonunda ise İtalyan faşizminin sosyal ilişkileri ve yıkılışı anlatılır… Başka bir deyimle film dönemin, 1940 ve 1950’li yılların İtalya’sını anlatır. Naziler işbirlikçisi İtalya’nın üzerinden silindir gibi geçer. Fatura da kasabaca Nazilere peşkeş çekilen Malèna’ya kesilir. 

Bu yönüyle bizden örnek verecek olursak bu film; tolumun değer yargıları açısından biraz Halide Edip Adıvar‘ın eserinden Türk sinemasında beyaz perdeye 1949, 1964 ve 1973 yıllarında üç kez aktarılan ‘’Vurun Kahpeye’’ isimli filminde geçen Aliye’yi ve bir ergen çocuğun gözünden anlatılan Ahmet Muhip Dranas'ın şiirinden uyarlanan Müjde Ar’ın canlandırdığı ‘’Fahriye Abla’’’ filmindeki Fahriye Abla’yı anlatır…

Filmin konusu kısaca bu şekilde ama filmin verdiği mesaj çok daha uzun ve derinliklidir... Öncelikle film; kadın, namus, ahlak, din ve siyaset konularında toplumun ikiyüzlülüğünü ve toplumun bu konularda yerlerde sürünen değer yargılarını eleştirir... Film, İtalyan halkının hiç de Bella Ciao şarkısında geçen İtalyan halkı olmadığını gözler önüne serer... 

Filmin görüntü yönetimi çok güzeldir. Filmde bolca güzel sokaklar, güzel evler, hoş renkler sergilenir. Hemen hemen tüm sahneler pastel renklerin hâkim olduğu birer sanat eseri gibidir. 20. yüzyılın en tanınmış ve takdir görmüş İtalyan film müzisyenlerinden Ennio Morricone’nun yaptığı filmin müziği de bu esere uygun güzelliktedir.

Ancak filmi film yapan, insana sadece onun için bu film izlenir dedirten bir unsur vardır: O da filmin başrol oyuncusu Malèna rolündeki ve bu filmi ile tanınan İtalyan sinema oyuncusu Monica Belluci’dir… Monica Belluci film boyunca birkaç cümle hariç hemen hemen hiç konuşmaz ancak Monica Belluci, mükemmel yüzü ve fiziği ile filmi sadece bedeni üzerinden mükemmel bir şekilde canlandırır… Monica Belluci’nin filmde caddelerden endamıyla bir sülün gibi süzüle süzüle yürüyüşleri akıllarda kalır. Monica Belluci bu filmde bir kadının nasıl yürümesi gerektiği konusunda sanki ders verir…

Filmin sonuna doğru Malèna’nın savaşta öldü sanılan kocası Nino döner. Kısa bir süre önce bu sayfada Alman yazar Wolfgang Borchert‘in ‘’Kapıların Dışında’’ isimli oyunundan bahsetmiştim. Wolfgang Borchert bu oyununda yine İkinci Dünya Savaşından dönen Beckmann’ın hikâyesini anlatırdı. Beckmann ölülerin diyarından tesadüfen geri dönmüştür. Döndüğü yerde ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. Bu filmde de Beckmann gibi Malèna’nın savaşta öldü sanılan kocası Nino döndüğünde de ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. İşte filmin bundan sonrasında içinizi bir acı kaplar, burnunuzun direği sızlar, yüreğiniz burkulur, gözleriniz yaşarır…

Aslında filmden sonra içiniz daha bir acır, burnunuzun direği daha bir sızlar, yüreğiniz daha bir burkulur, gözleriniz daha bir yaşarır... Yazımın başında filmin; kadın, namus, ahlak, din ve siyaset konularında toplumun ikiyüzlülüğünü ve yerlerde sürünen değer yargıları ile dönemin İtalya’sını anlattığını söylemiştim ya… İçinizi daha bir acıtan, burnunuzun direğini daha bir sızlatan, yüreğinizi daha bir burkan, gözlerinizi daha bir yaşartan şey filmin aslında bu yönleriyle de günümüz Türkiye’sini birebir anlatıyor olmasıdır...

Hani daha geçen hafta ‘’08 Mart Dünya Kadınlar Günü’’ idi ya… Hani böyük böyük, kelli felli adamlar kadınlar hakkında cicili bicili konuşmuşlar, gazetelerde kadınlar için çiçekli böcekli ilanlar vermişlerdi, yazılar, makaleler yazmışlardı ya… Bakmayın, kanmayın siz onlara, o söylenen koca koca laflara, o basılan cicili bicili yazılara… Doğulusu Batılısı fark etmiyor toplumun bizatihi kendisinin ‘’kadın’’ konusunda ne kadar çirkef, ne kadar ikiyüzlü, ne kadar acımasız, ne kadar sahtekâr ve ne kadar riyakâr olduğunu, toplumun kutsal diye bildiği dini de bu çirkinliklerini ve kötülüklerini maskelemek için bir nasıl kullandığını bu film gözler önüne seriyor.

Filmin eleştirilecek tek yanı varsa o da filmin içinde fazlaca yer alan cinsellik diye düşünüyorum. Film hem görsel olarak güzel hem de Ennio Morricone’nin Malèna'nın film boyunca yüzünde taşıdığı hüzün neşidelerinin gizli çığlıklarına uygun içinde ince ince bir hüzün çığlığı barındıran film müziği çok güzel... Filmin hüzünlü konusu gibi biraz da bu hüzün müziği yaralıyor insanı... Ennio Morricone filmde sanatını konuşturmuş.

Bu hafta sonu şimdi boş verin her şeyin üstünü örten labaratuvarda üretilmiş Covid-19’u, köpürtülmüş Koronavirüsü, gamı, kederi, kasveti, ekonomik krizi, yedi lirayı geçen Euro'yu, Şam’ı, şekeri, Suriye’yi, İdlib’i, İdlib'de ne uğruna verildiği belli olmayan şehitleri, Putin’i, bekleme salonunu, bugün başlayacak olan M-4 Karayolu etrafındaki Ruslarla müşterek yapılacak devriyeyi, hakkı, hukuku, adaleti... Zaten kapalı yerler, kalabalık yerler tehlikeli diyorlar… Zaten havalar da soğuyor... Evde kalın bu filmi izleyin derim...

Sizlere güzel mi güzel, pırıl pırıl bir hafta sonu dilerim...

Osman AYDOĞAN

‘’Malèna’’, Ennio Morricone’nin müziği ile beş dakikalık tanıtım videosu:
https://www.youtube.com/watch?v=W-YD2Y8ojYE

(*) Mecdelli Meryem veya Magdalalı Meryem olarak da adlandırılır. Maria Magdalena ya da Mecdelli Meryem hakkındaki inanışa göre, İsrail'de fahişelik yaptığı gerekçesiyle taşlanan Meryem'e Hz. İsa yardım eder. Hz. İsa, kadını linç etmek için toplanan kalabalığa ‘’hiç günahım yok diyen devam etsin’’  der ve bunun üzerine öfkeli kalabalık dağılır. Daha sonra Meryem tövbe ederek Hıristiyanlığı benimser ve bir azize olur.

İlginçtir Monica Bellucci, 2004'de Mel Gibson'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği ''The Passion of the Christ'' filminde Maria Magdelene karakterini canlandırır...

Malèna filminin afişi:

 

 

14 Mart Tıp Bayramı

14 Mart 2020

Sultan II. Mahmut yozlaşan Yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurar (Asakir-i Mansure-i Muhammediye). Bu yeni ordunun ise hekimlere ve cerrahlara ihtiyacı vardır.  21 yaşında iken hekimbaşılığını yapan Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a bir dilekçe ile müracaat ederek bir tıp okulu kurmak istediğini söyler ve Padişah’tan onayını alır.

Bu onayla II. Mahmut döneminde, 14 Mart 1827'de, Hekimbaşı Mustafa Behçet'in önerisiyle Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda ''Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire'' adıyla ilk tıp okulu kurulur. Bu okulun kurulduğu gün (14 Mart 1827) Türkiye'de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart da ülkemizde "Tıp Bayramı" olarak kutlanır. 

İlk kutlama da, 1919 yılının 14 Mart'ında işgal altındaki İstanbul'da gerçekleşir. O gün, Tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet Efendi’nin (Hikmet Boran) önderliğinde tıp okulu öğrencileri işgali protesto için toplanırlar ve onlara Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer Paşa, Dr. Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da destek verirler… Böylece Tıp Bayramı, tıp mesleği mensuplarının yurt savunma hareketi olarak başlar…

Olayın ayrıntıları ise şu şekildedir:

1919 Mart ayında İstanbul'da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (nam-ı diğer Gülhane Askerî Tıp Akademisi) İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Tıbbiye öğrencileri okulu kurtarmanın yollarını ararlar. İşgalcileri işkillendirmeyecek bir yol bulmaları gerekmektedir. Bu nedenle topluca okulun kuruluş yıldönümü olan 14 Mart’ı kutlamaya karar verirler. Ama asıl maksat işgali protestodur. Ve o gün Tıbbiyeli Hikmet Efendi önderliğinde büyük bir gösteri yapılır. Okulun iki kulesi arasına koca bir Türk bayrağı asılır. Bunu gören işgal kuvvetleri olaya direk müdahale ederler fakat durduramazlar. Tıbbiyelilerin temsilci olarak seçtikleri Tıbbiyeli Hikmet Efendi tutuklanmamak için İstanbul’dan kaçar ve daha sonra da Sivas Kongresine katılır.

Tıbbiyeli Hikmet Efendi Tıbbiyelilerin temsilcisi olarak katıldığı Sivas Kongresi’nde yaptığı manda karşıtı konuşması ile tanınır. 

Mazhar Müfit Kansu anılarında (''Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber'', Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2009) Sivas Kongresindeki Tıbbiyeli Hikmet Efendi’nin konuşmasını şöyle anlatır:

7 Eylül 1919’da yapılan ikinci celsede verilen önergede Hikmet Beyin de imzası vardır. Kongrenin 9 Eylül 1919 gecesi, mandacılık tartışmasında bu konuyla ilgili olarak Atatürk’e hitaben yaptığı konuşmada Tıbbiyeli Hikmet Efendi şöyle der:

‘’Paşam, murahhası bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Farz-ı mahal (örnek olarak), manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz (lanetleriz)’’

Bu konuşmayı Mustafa Kemal şu sözleriyle değerlendirir:

‘’Arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır..,"

Mustafa Kemal sonra Hikmet Bey’e dönerek: "Evlat; müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm!’’ der… 

Mustafa Kemal'in bu sözleri üzerine Hikmet Bey de yerinden fırlayarak: "Var ol Paşam!.." diyerek Mustafa Kemal’in elini öper…

Metin Özata, ‘’Atatürk ve Tıbbiyeliler’’ (Umay Yayınları, 2007) kitabında (ki bu kitabı da bana yine bir Askerî Tıbbiye mezunu olan ancak Şırnak dağlarında komando subayı gibi görev yapan Tabip Üsteğmen Tayfun Özdem hediye etmişti) Mustafa Kemal Atatürk’ün Sivas Kongresi'nde Hikmet Beyi alnından öperek Hikmet Bey’i ‘’Daima ilerici ve devrimci fikirlere alemdarlık etmiş olan Tıbbiyenin mümessili olan genç" diye tanıttığını ve milli meselelerde askerî tıp öğrencilerinin öncü olduğu kanaatini çeşitli zamanlarda dile getirdiğini yazar…

Hikmet Bey daha sonra Kurtuluş Savaşı’na katılır… Savaştan sonra genel cerrah olarak görev yapar… Aslen Balıkesir Savaştepe’lidir. Gazeteci ve sanatçı Orhan Boran'ın babasıdır.

Hikmet Boran’ı anlatan B. Suat Çağlayan’ın ‘’Tıbbiyeli Hikmet, Ya İstiklal Ya Ölüm" (Bilgi Yayınevi, 2019) isminde güzel bir de kitabı var. Tıbbiyeli Hikmet’i tanımak için bu kitap okunmalı diye düşünüyorum… Aslında bütün tıbbiyeliler okumalı bu kitabı…

Görüldüğü gibi ‘’14 Mart Tıp Bayramı’’;  ''Anneler Günü’’, ‘’Babalar Günü’’, ‘’Sevgililer Günü’’ vb. gibi dış kaynaklı, tüketim ekonomisini kalkındıracak uyduruk enternasyonel bayramlardan değildir.  14 Mart, özbeöz Türk’ün, Türk tabiplerinin 1919 Mart'ında İstanbul’un İngiliz işgaline karşı özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini başlattığı gündür... 14 Mart, sıradan bir meslek örgütünün kuruluş yıldönümü de değildir… 14 Mart, tıp camiasının emperyalist güçlerin karşısına fiilen ve resmen çıkışının yıl dönümüdür... 14 Mart, sadece bize özgü bir bayramdır.

1976'dan beri sadece 14 Mart günü değil, 14 Mart'ı içine alan hafta boyunca kutlama yapılmakta ve bu hafta ‘’Tıp Haftası’’ olarak kabul edilmektedir. Gerçi bu haftayı ‘’Sağlık Haftası’’ olarak kutlayanlar da vardır.

Dünyada benzer kutlamalar, farklı tarihlerde yapılmaktadır. Örneğin ABD'de ameliyatlarda genel anestezinin ilk defa kullanıldığı 30 Mart 1842 tarihinin yıldönümü; Hindistan'da ünlü Doktor Bidhan Chandra Roy'un doğum (ve aynı zamanda ölüm) yıldönümü olan 1 Temmuz günü "Doktorlar Günü" olarak kutlanır.

Geçmiş böyleydi... Günümüzde ise; mevkii ve makam sahibi olup da yetkili ve sorumlu olanlar bugün ''Tıp Bayramı'' diye iyilik perisi kesilerek doktorlarımıza, tabiplerimize gün boyu methiyeler düzecekler... Ancak bu methiyeler onların sorumluluklarını ortadan kaldırmayacaktır. 

Ülkemizde hiçbir kurum görevini yapmaz kabak dönüp dolaşıp doktorların başına patlar…

Nasıl mı? Bakın anlatayım:

Karayolları Genel Müdürlüğü ve Trafik Hizmetleri görevlerini yapmazlar… Yollarda sağa dönüş, sola dönüş cepleri yoktur, yollarda dönüş yaptıktan sonra hızlanma şeridi, dönmeden önce yavaşlama şeridi yoktur… Yolların kalitesi yoktur, tuzak çukurlar doludur… Belediye otobüslerinin, dolmuşların, taksilerin duracağı cepler yoktur… Araçlar denetimsizdir… Şoförler eğitimsizdir… Bütün bunlar kazalara yol açar... Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Tarım Bakanlığı ülkede sağlıklı ve yeterli ürünler üretmez, üretilenleri denetlemez, insanlarımız GDO’lu, NBŞ’li (Nişaşta Bazlı Şeker), ilaç kalıntılı ürünleri yer, yetersiz ve sağlıksız beslenmeden hasta olurlar… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Eğitim Bakanlığı koruyucu hekimlik, sağlıklı beslenme, beden eğitimi ve ilk yardım konularında eğitim vermez… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Belediyeler doğru dürüst çalışmaz, içtiğiniz su kirlidir, nefes aldığınız hava kirlidir, dışarıda yediğiniz gıdalar sağlıksızdır… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı önce çevreyi sonra da şehri katleder, sağlıksız çevre ve sağlıksız şehir sunar, şehirlerde insanların nefes alacakları parkları, bahçeleri yoktur… Bu çevre, bu şehir insanları hasta eder… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

TV’lerde seyrettiğiniz her şey ve her kişi, gazetelerde okuduğunuz her haber psikolojinizi bozar… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Sağlıksız hastaneler, toplumda olmayan hijyen, Koronavirüs... Sonra da ''yetiş doktor!''

Bu liste uzayabilir…

Doktor her şeye rağmen yine de yetişir de bu sefer de darp ederler…

Sağlık Bakanlığı bile kendi sağlık çalışanlarını korumaz, sağlıksız sağlık sistemi, fazla iş yükü, kötü koşullar, stres, performans baskısı ile kendi doktorlarını hasta eder… Doktora kim yetişecek?

Askerî tıbbiye okulu öğrencilerinin başlattığı bu ‘’Tıp Bayramı’’nı askerî tıp okulu olmaksızın, ülkenin askeri askerî hekim ve ülkenin ordusu askerî hastanesi olmaksızın da kutlamak ayrı bir ironi ya! Neyse ama biz yine de kutlayalım…

Dünyanın en zor ve en fedakâr mesleğini icra eden sağlık emekçilerinin hak ettikleri koşullarda görev yapabilmeleri dileği ile Tıp Bayramının tüm sağlık emekçilerine kutlu olmasını dilerim.

Ancak kutlamanın en güzelini de biliyorsunuz kim söylemişti:

‘’Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.’’

Osman AYDOĞAN

 

''1283''... İçimizde!!!

13 Mart 2020

Mustafa Kemal Atatürk tam 121 yıl önce bugün 13 Mart 1899  (1 Mart 1315)  tarihinde, Mekteb-i Harbiye'ye (Harp Okulu'na) 1283 apolet numarası ile girişi (duhulü) (kaydı) yapılır.   "Harbiyeli Mustafa Kemal", buradaki "1315 Duhullülere Mahsus Künye Defteri" ne "Selanik'te Koca Kasım Paşa Mahalleli Gümrük Memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi'nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik 96" olarak kaydı yapılır.

Bu nedenle Harbiye’de (Kara Harp Okulunda) her yıl 13 Mart günü Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’ye girişi törenlerle anılır… Bu törenler esnasında bir de yoklama yapılır… Yoklama apolet numarasına göre yapılır... Numarası okunan öğrenci ayağa kalkarak ‘’Burada’’ diye yüksek sesle cevap verir… Ancak Kara Harp Okulu'nda Mustafa Kemal Atatürk'ün apolet numarası olan ''1283'' numarası hiçbir öğrenciye verilmez. Sıra 1283’e (Harbiyeli Mustafa Kemal’in apolet numarası) gelince bütün öğrenciler ayağa kalkarak ve hançereleri yırtılırcasına ‘’İçimizde!’’ diye haykırırlar…

Bu bilgiyi burada bırakalım… Kısa bir edebiyat turu yapalım....

Samuel Barclay Beckett (1906 -1989) İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şairdir. Beckett ayrıca "Absürt Tiyatro" olarak adlandırılan akımın en önemli yazarı sayılır.

Beckett'in eserlerinin sade ve temel olarak minimalist olduğu söylenir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser eserler vermiştir. Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. Beckett’in modern insanın yoksunluğu ve kayıtsızlığı üzerine kurguladığı en bilinen eseri ‘’Godot'yu Beklerken'’dir. (Kabalcı Yayınları, 2012)

''Godot'yu Beklerken'' isimli zaman kavramı olmayan oyunda oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları Vladimir ve Estragon, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar ve Godot diye birini beklerler. Ancak bu sonuçsuz bir bekleme eylemidir. Gelmeyeceğini bildikleri halde Godot'yu beklerler. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek, işlevini yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Bu şekilde eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğunu bilinmeyen bir kimseyi veya "şeyi" beklemelerini konu alan absürt tiyatronun en önemli eserlerinden birisidir ‘’Godot’yu Beklerken’’.

Oyun, varoluşçuluk felsefesini çok çarpıcı bir biçimde işler. Bu da oyundaki iki ana karakterin “yarına kalmamız için bir nedenimiz olmalı” fikriyle paralel olarak gelişen hareketleriyle anlaşılır. Vladimir ve Estragon, insanın doğumu ile ölümü arasındaki serüveni anlatır. Oyun aynı biçimde başlar ve aynı biçimde sonlanır. Beckett, anlamsız bir varoluşun sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen sürecinden bir kesit sunar.

Oyun karakterlerinin oyunda geçen bazı sözlerini buraya almak istiyorum:

‘’Bana öğrettiğin kelimeleri kullanıyorum. Artık hiç bir anlama gelmiyorlarsa, bana başkalarını öğret. Ya da bırak susayım.’’

‘’Bir kişiye gerektiğinden fazla değer verirsen, ya onu kaybedersin ya da kendini mahvedersin.’’

‘’Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir; herşey söylenmemiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.’’

‘’Hepimiz deli doğuyoruz. Bazıları böyle kalıyor.’’

‘’Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi.’’

‘’Herkes çarmıhını kendi sırtında taşır.’’

‘’İşte karşınızda tüm yönleriyle insan, suçlu kendi ayağıyken ayakkabısına kızıyor.’’ 

‘’Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.’’

Vladimir ve Estragon’un oyun içinde diyalogları vardır. Bunlardan birkaçı:

Estragon: Gidelim.
Vladimir: Gidemeyiz.
Estragon: Neden?
Vladimir: Godot'yu bekliyoruz.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’yu Beklerken’’; gitmek isteyip gidemeyişin, kalmak isteyip kalamayışın kitabıdır. Alışkanlıklarına hapsolmuş insanların kitabıdır. Arafta kalanların kitabıdır.

Estragon: Haklarımızı kaybettik ha?
Vladimir: Haklarımızdan kurtulduk.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’yu Beklerken’;’ hiç mücadele vermeden sahip oldukları haklarından kurtulanların kitabıdır.

Estragon: Hiç terk ettim mi seni?
Vladimir: Gitmeme izin verdin.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’yu Beklerken’’; çağdaşlığın, uygarlığın, aydınlığın, ışığın, refahın, huzurun, kişiliğin, onurun, gururun gitmesine izin verenlerin kitabıdır.

Hayatta istediklerine ulaşmak için çaba göstermeyen ancak sadece zamanın getirmesini bekleyen insanların kitabıdır ‘’Godot’yu Beklerken’’. Kitaptaki karakterler kendilerinin de bir şeyler yapabileceklerini düşünmezler bile. Godot'nun onları bulacağına inanırlar, beklerken de yapacakları tüm şeyleri, tüm eylemleri ertelerler... Bu bekleyişin sonu hüsrandır tabi...  Tıpkı bizlerin de, her 13 Mart’da yapılan yoklamada sıra ‘’1283’’e gelince candan, gönülden, yürekten, içten hançeremizi yırtarak ‘’içimizde’’ diye haykırdığımızdan, 1283’ün zaten içimizde, zaten bizimle olduğu samimi algısından dolayı yapacağımız tüm şeyleri, tüm eylemleri erteleyerek içimizden birinin yapmasını beklediğimiz gibi… Tıpkı ''Atatürk ölmedi!!'' sloganlarının algılamasıyla nasıl olsa ölmemiş Atatürk, o varken bizlerin yapacak hiçbir şeyi yok yanılsaması gibi... ‘’Sarı Saçlı’’, ‘’Mavi Gözlü’’ kahramanımızı tıpkı oyun karakterlerinde olduğu gibi karamsar, yoksun ve kayıtsızca hiçbir şey yapmadan aynı şekilde ''Godot'yu beklercesine beklediğimiz gibi… 

Bu hüsranın sonucu Vlademir kendisini asmak için kemerini çıkarır. O an pantolonu düşer. Seyirci de tam üzülecekken boş bulunup güler. Tıpkı bizlerin olan biteni, hatta oyundaki gibi çağdaş bir Cumhuriyet'in intihar sahnesini bir tiyatro seyircisi gibi izlerken boş bulunup güldüğümüz gibi…

Eğer derde devâ olacaksa, eğer bir çare olacaksa, eğer bir teselli olacaksa yine hiçbir şey yapmadan yine hançeremizi yırtarcasına haykıralım; ''1283 İçimizde!'' Her sene olduğu gibi...

Osman AYDOĞAN

 

''O Belde''nin güzel, ince, sâf ve leylî kadınları...

12 Mart 2018

19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire’nin (1821-1867) bir sözü vardı. Derdi ki Baudelaire; “Ekmek yemeden üç gün hayatta kalabilirsiniz. Şiirden mahrum kalarak bir gün bile yaşayabilmeniz imkânsız ve bunun aksini her kim iddia ederse hata içindedir.’’ 

20. yüzyılın en büyük Fransız şairlerinden Paul Valery (1871 - 1945) de ‘’çeviri şiiri öldürür’’ derdi... Ben de bu nedenle hep şiirleri kendi lisanından okumak isterim. Almancam nedeniyle Alman şairlerinden bu konuda sıkıntım yok.  Arapçam nedeniyle de Osmanlıca yazılmış şiirlerde de Divan edebiyatında da bir sıkıntım yok...  Ancak sırf Baudelaire’ni anlamak için Fransızca öğrenmek isterdim... 

Neyse.. ''08 Mart Dünya Kadınlar Günü'' nedeniyle üst üste ''kadın'' üzerine yazınca bugün de konuya devam ederek ''kadın'' üzerine yazmak ve dün de  Attila İlhan'ın ''Ne kadınlar sevdim zaten yoktular'' dizeleriyle başlayan ''Böyle bir sevmek'' isimli şiirini anlatınca sizleri bugün de aç, -pardon- şiirsiz bırakmak istemedim... Bugün de sizlere Attila İlhan'ın bu şiiriyle hemen hemen aynı konuyu işeleyen, aynı anlamı veren bir başka şairimizin ve benim çok ama çok sevdiğim bir başka şiirini anlatmak istiyorum.

Charles Baudelaire Fransız edebiyatının en hüzünlü, en melankolik, en yalnız ancak Fransız şiirinin en büyük, en yüce ve piri olan bir şairidir. Baudelaire’nin  "Uzak İklimlerin Kokusu" isimli bir şiiri var. Baudelaire bu şiirinde kendi melankolik dünyasını anlatırcasına; "Acı, uzak iklimlerin kokusu gibidir..." der... Bu şiirden alınmış bir dörtlük:

"Doğanın bahşettiği görülmemiş ağaçlar
Ve tatlı meyvelerle bu bir uyuşuk ada
 ince, güçlü kuvvetli erkekler var orada
Temiz kalpliliğiyle şaşırtıcı kadınlar"

Baudelaire bu şiirinde temiz kalpli kadınlarla dolu ütopik bir adadan bahseder…

Kendisi de Baudelaire gibi melankolik olan, yüzünde hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları hiç eksik olmayan Ahmet Haşim ise Türk şiirinde bir şaheser olan "O Belde" isimli şiirinde de Baudelaire’nin temiz kalpli kadınlarla dolu adası gibi temiz kalpli kadınların olduğu ‘’O Belde’’yi anlatır. ‘’O Belde’’de; o belde, kadın ve şair anlatılır.... ‘’O Belde’’de; hüzün, akşam ve kadın vardır… ‘’O Belde’’ de Baudelaire’nin adası gibi ütopyadır, hayaldir. Bu hayal ürünü beldede masum, ince, huzur veren kadınlar vurgulanır. “O Belde” kadınları güzel, ince, saf ve leylîdir. Hepsinin gözlerinde hüzün ve sükûn vardır.

''Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!''

Hepsi de kız kardeş ya da sevgilidir, annedir. Şair daha yedi yaşında çocukken annesini Bağdat’ta kaybetmiştir. Şiirde geçen akşamlar ile Bağdat’ta Dicle kenarındaki akşamlar arasında benzerlikler vardır.

Şair yaşadığı hayattan mutlu değildir ve ‘’O Belde’’de hayale sığınmaktadır. “O Belde” ile daha mutlu olacağı, düşsel bir dünya kurar şair. ‘’O Belde’’de her şey yerli yerindedir, insan daha mutludur. ‘’O Belde’’ ideal bir liman, eşsiz bir sığınaktır.  Ama ‘’O Belde’’de yine de bir hüzün vardır. Kadınların leylî olması, kamerin hüzünlü, denizin hasta olması şairin iç dünyasını da yansıtır. Deniz için kullanılan “hasta” sıfatı üzüntü hâlini göstermektedir.

Şiirde akşam, çirkinliklerden, ikiyüzlülüklerden ve kötülüklerden arınmış bir dünyanın başlangıcıdır. Bu nedenle "O Belde"de şair de kadın da özlemle akşam ufuklarına bakarlar.  

Şiirde kadın güzeldir. Ancak bu güzellik maddi değildir. Kadın güzeldir; akşam ufuklarına özlemle bakabilen gözleri vardır. Kadın güzeldir; çünkü yüreğinin en hassas yerinde ince bir hüzün taşımaktadır.

''Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var.''

Şiirde akşamla kadın bütünleşir, özdeşleşir. Bu bütünleşmenin, bu özdeşleşmenin bir sonucu olarak akşam, kadının güzelliğinde toplanır.

Akşamın ilerleyen saatlerinde, acılara sığınak olan, düşüncelere liman olan mavi bir deniz, sevimli yüzünü bize gösterir.

Ancak bütün bu kavramlar; kadın, akşam, deniz ve şair, hüzünden anlamayan, yalnızca maddeyle ilgilenen insana yabancıdır:

“Melali anlamayan nesle âşinâ değiliz.”

Çünkü bu tür insanlar, şairi böyle hayallenmeleri için "budala", kadını ise yalnızca genç bir kadın olarak, maddi olarak değerlendirir. Oysa anlam gözlüğünden bakıldığında, kadın gençliği için değil, içinde taşıdığı hüzün için güzeldir:

“Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer
Bu sefil iştihâ, bu kirli nazar
Bulamaz sende bende bir mânâ” 

Deniz ve akşamın da bir ruhu vardır. Onlar da insan gibi acı çeker, kıskanır ve gücenir. Onlardaki bu duygulanmayı, ancak hüzünden anlayanlar bilebilir. Somut hayat görüşü taşıyan insanlar, ne denizde, ne akşamda, ne kadında, ne de şairde bir anlam bulabilir. Akşamdaki hüznü, denizdeki gücenikliği ve isteksizliği ise hiç göremez.

Şair ve kadın için, akşamla başlayan ve mavi gölgeli bu beldeden uzak ve ayrı yaşamak bir gurbettir. Bu ideal beldeye ulaşmak mümkün değildir. Hayal edilen bu belde, dünya üzerinde olmayan bir yerdir. O beldenin yanı başında duran deniz ruhlara sürgit huzur verir.

''Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.''

Oradaki kadınlar hep güzeldir. Çünkü geceye aittirler. Akşam, yüzümüzdeki bütün ayrıntıları ortadan kaldırdığı için, akşamla birlikte her şey güzeldir. Geceye karışan, geceyle bütünleşen bütün kadınlar da o beldede güzeldir. Çünkü hepsinin gözlerinde hüzün bulunmaktadır.

Hissetmesini bilen kadın güzeldir.

Dün sizlere Attila İlhan'ın ''Böyle bir sevmek görülmemiştir'' isimli şiirini anlatmıştım.. Bu şiirde Attila İlhan ''Ne kadınlar sevdim zaten yoktular'' diyerek hayalindeki kadını aradığını söylemiştim. ''O Belde'' isimli bu şiirinde de Ahmet Haşim hayalindeki ülkeyi ve bu hayal ülkesinde hayalindeki kadınları arar, ancak bu arayışın sonu yine hüsrandır. Sonunda şair, gerçeğe teslim olur. Ve bizi, bizleri, hepimizi, kaderimizi anlatır:

“Ve mâi gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz.”

(Ve uzak mavi bir ülkeden ayrı kalarak
bu yerde bu sürgün ve hasrete ebediyen mahkûmuz.)

Evet...

Eyyyy ''O Belde''nin hissetmesini bilen, yüreğinin en hassas yerinde ince bir hüzün taşıyan, güzel, ince, sâf ve leylî kadınları! Bizler, bizler, bizler bu yerde, bu sürgün ve hasrete ebediyen mahkûmuz! 

Gerçek hayat karanlık, mağmum, boş, çorak bir çölden ayırt edilemez. Aşk uğruna her şey feda edilir, kimselere yaranılmaz, derken ''O Belde''de ve ''O Belde''nin gözlerinde hüzün ve sükûn olan, güzel, ince, sâf, leylî kadınlarının özlemi içinde sonsuz bir melankoliyle ezilip kalır insan... 

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz... 

Anlıyor musunuz? 

Osman AYDOĞAN

Şiirin aslını vermeden önce genç arkadaşlarım için küçük bir sözlük ve sonra da şiirin aslını ve Mehmet Fuat'ın düzeltmesiyle günümüz Türkçesini veriyorum:

Melâl-i hasret ü gurbet: Hasret ve gurbet üzüntüsü
Ufk-ı şâm: Akşam ufku
Mesâ: Akşam
Âlâm-ı fikir: Acılı, hüzünlü düşünceler
Mersi: Liman, sığınak
Melal: Hüzün, keder
Âşinâ: Tanık
Gam-ı nermîn: Hafif üzüntü
Muğber: Gücenmek
Lerze-î Istitâr: Gizli dalgalanma
Menâtık-ı dûşîze-yi tahayyül: El değmemiş hayal bölgeleri
Ârâm: Durmak, dinlenmek
Sükûn-ı menâm: Uykusuz gece
Nefy ü hicre: Sürgün ve ayrılık


İşte şimdi Türk şiirinde bir şaheser olan ‘’O Belde’’

Denizlerden
Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince tâze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'nâ,
Ne bu akşamda bir gam-i nermîn
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-î istitâr ü istiğnâ.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bû-yi rûhunu gûyâ,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...

O belde?
Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyâhud yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırâbı bilir
Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhud,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifhâm
Onların ruhu, şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdî sükûn u samtı arar;
Şu'le-î bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer
Mültecî sanki sâde ellerine
O kadar nâ-tüvân ki, âh, onlar,
Onların hüzn-i lâl ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir kıt'a-yı muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd?
Bir yalan yer midir veya mevcûd
Fakat bulunmayacak bir melâz-i hulyâ mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhâmı.

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz... 

Mehmet Fuat’ın Türkçesi ile ‘’O Belde’’

denizlerden
esen bu ince rüzgar saçlarınla eğlensin.
bilsen
özlem ve gurbet sıkıntısıyla akşam ufkuna bakan
bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne güzelsin!
ne sen
ne ben,
ne de güzelliğinde toplanan bu akşam,
ne de düşünce acılarına bir liman
olan bu mavi deniz
iç sıkıntısını anlamayan kuşağa yakın değiliz.
sana yalnız bir ince genç kadın,
bana yalnızca eski bir budala
diyen bugünkü insan,
bu düşük açlık, bu kirli bakış,
bulamaz sende bende bir anlam,
ne bu akşamda ince bir kaygı,
ne de durgun denizde bir gücenik
içine kapanma ve isteksizlik titreyişi.

sen ve ben
ve deniz
ve bu akşam ki, titreyişsiz, sesiz,
topluyor ruhunun kokusunu sanki,
uzak
ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkumuz...

o belde?
durur el değmemiş hayal bölgelerinde;
mavi bir akşam
hep dinlenir üstünde;
eteklenir deniz
döker ruhlara bir uyku durgunluğunu.
kadınlar orada güzel, ince, temiz, geceye bağlıdır,
hepsinin gözlerinde hüznün var,
hepsi kızkardeştir veya sevgili;
gönüldeki üzüntüleri yatıştırmayı bilir
dudaklarındaki ağlayan öpücükler, yahut,
o gözlerindeki çivit rengi soru sessizliği.
onların ruhu gücenik akşamdan
yoğunlaşmış menekşelerdir ki
durmadan durgunluk ve susmayı arar;
ayın hüznünün ışıksız alevi
sığınmış sanki yalnız ellerine.
o kadar çelimsiz ki, ah, onlar.
onların dilsiz ve ortak hüzünleri,
sonra dalgın akşam, o hasta deniz
hepsi benzer o yerde birbirine...

o belde
hangi bir hayal anakarasında?
hangi bir uzak ırmak ile çevrili?
bir yalan yer midir, veya var olan,
ama bulunmayacak bir hayal sığınağı mı?
bilmem ... yalnız,
bildiğim sen ve ben ve mavi deniz
ve bu akşam ki uzun uzun titretiyor
bende hüzün ve ilham tellerini.

uzak
ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkûmuz...

 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular...

11 Mart 2020

''Kadınlar Günü'' nedeniyle üst üste üç gündür ''kadın'' üzerine yazınca bugün de ''kadın'' üzerine yazılan bir şiiri anlatayım istedim...

‘’Böyle Bir Sevmek’’ Attilâ İlhan'ın sekizinci şiir kitabının adıdır.  (İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) ‘’Böyle Bir Sevmek’’ şiiri ise kitaba ismini veren Attila İlhan’ın en güzel şiirlerinden birisidir.

Bu şiiri Attilâ İlhan Ankara’da yaşarken yazar ve kitabının ‘’Kavaklıdere Baladları’’ adlı bölümde yer verir. İlk kez ‘’Varlık Dergisi’’nde yayımlanır, sonra Rauf Mutluay 4 Mayıs 1975'te Cumhuriyet gazetesinde yayımlar... 

Daha önceleri bu sayfada sizlere Murathan Mungan’ı tanıtırken onun bir sözüne yer vermiştim. Murathan Mungan ‘’Türkçe’yi çok iyi kullanan bir yazardır, şairdir’’ demiştim. Ve ‘’bu özelliğini de şöyle anlatır’’ diye devam etmiştim: "İşim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin. "

İşte Attilâ İlhan da Murathan Mungan’ın tarif ettiği Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen üç-beş yazardan birisiydi. Attilâ İlhan içimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan bir şairdi.

‘’Hiçbir dil insanın hissettiklerini anlatmaya muktedir değildir derler’’ ama sanırım bu ifade Murathan Mungan ve Attila İlhan gibi şairler için geçerli değildir.

Attila İlhan'ın gönüllere girmiş, dillere sinmiş, okuyan herkes için adeta içselleşmiş şiirlerinden birisidir "Böyle bir sevmek".

Türk edebiyat tarihinde bir erkeğin ağzından, gönlünden, ruhundan ve kalbinden çıkabilecek en içten sözcüklerle bir aşk, bir sevda yakarışıdır ‘’Böyle bir sevmek’’.

‘’Böyle bir sevmek’’, "şöyle bir sevmek" değildir.

‘’Azıcık okşasam sanki çocuktular
Bıraksam korkudan gözleri sislenir’’

Bir kadın nasıl bu kadar güzel, nasıl bu kadar hoş, nasıl bu kadar tatlı ve nasıl bu kadar masum ifade edilebilir, bir şiir nasıl bu kadar insanın ruhuna dokunabilir, insanın gözlerini nemlendirebilir, bu dizeler nasıl bu kadar güzel olabilir?

Bu şiir; bizlere, aşkın; karşı taraftan ziyade kendi içimizde yaşadığımız, büyüttüğümüz, putlaştırdığımız bir duygu olduğunu, içten bir dille izah eder. Âşık olduğumuz "şey" aslında çoğu zaman da bir hayalden ibarettir... 

Halil Cibran derdi zaten; ‘’Her erkek iki kadına âşık olur. Biri hayallerinde yarattığı diğeriyse henüz doğmamış olandır.’’

Bu duygudan, yüzyıllar önce Nedim bir gazelinde dem vururdu:

"Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim 
bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana"

Dostoyevski’nin ‘’Beyaz Geceler’’ kitabında da şöyle bir bölüm geçerdi: "Âşık mı oldunuz? Kime?'' ''Hiç kimseye. Bir ideale. Düşüme giren kadınlara…"

Yine Dostoyevski’nin ‘’Yeraltından Notlar’’ isimli kitabında da şöyle bir ifade vardı: ‘’Hayal dünyamda bu ‘güzel ve yüce şeylere’ sığınarak ne aşklar yaşadım… Gerçek hiçbir varlıkla ilgisi olmayan, bütünüyle hayal ürünü bu aşklar sayesinde ruhum öylesine cömertçe doyuyordu ki, sonradan gerçek bir aşka ihtiyaç bile duymuyordum. Gerçek birini sevmek benim için gereksiz bir lüks olurdu.’’  

William Shakespeare'in ‘’Othello’’ isimli oyununda da geçerdi; ‘’Beğendiğimiz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, aşk sanıyorsunuz!’’

Ama bu duygunun en güzelini de Attilâ İlhan kendisi anlatırdı:

"Yokluğum fazla uzayabilir, zaman zaman, dediklerimi dinleyerek saptarsın ki: hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz, ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı: İki kişinin ikisi de, öbürünün yerine hayal kurmaya kalkıştığından, sukut-u hayaller eksik olmaz! Sen dediğime kulak ver, kendimizden başkasını sevemiyoruz; sevdiğimiz, şahsiyetimizin dışlaştırılmış, bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayali; o başkası da kendisini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır: Arada ahenk kurulamaz, nasıl kurulsun, sevdiğimizle sandığımız farklı!

Muvaffak bir çift, yalnızlığa tahammülü yüksek iki insan manasını taşır: Çift demek, yanyana iki yalnızlık demek, beraber bile olamamış, kesişmesi bile zor! Onun için böyle bir hayatı, içine girip kurbanı olmadan yaşayacaksın, yani uzaktan. Uzaktaki, soyut, hemen hemen yok bir şahsı sevmekten güzelini tasavvur edemiyorum. Yakında olmayan sevgili tahayyülde yaşatılır, hayalde yaşamak az evvel açıkladığım kaideye uygun olarak, onu kendine benzetmektir; yanında bulunmayacağından, o buna ne itiraz edebilir, ne müdahale: Sevdiğini hayalinde değiştirdikçe, kendine benzettikçe daha çok seversin, böylece denge korunmuş olur.

Sevmek! Sevmek esasında alıp başını gitmektir, sevgiliden uzaklaşan mutlak aşka yaklaşır, sevdiğini gönlünde kendi bildiğince yeniden yaratarak..”

Hani derlerdi ya ''uzaktan sevmek aşkların en güzelidir'' diye... Attilâ İlhan da hem yazısında hem de şiirinde bunu söylüyor işte...

Yine Attila İlhan ''Böyle bir sevmek'' şiirinde de bu düşüncesini en net şekliyle ifade ediyordu: ''Ne kadınlar sevdim zaten yoktular...''

Şiir uzun. Aşağıda verdim. Ancak bu şiiri bir kadın yazsaydı eğer muhtemel ki bu kadar uzun uzun yazmazdı diye düşünüyorum... Uzatmadan bir dizede anlatırdı anlatacaklarını:

''Ne erkekler sevdim zaten bo....tular...''

Bu ilkbahar günü ülke gündeminden, gamdan, kederden, kasvetten, Korona'dan, Suriye'den, Şam'dan, şekerden, İdlib'den, Soçi'den, Putin'den, bizimkinden uzaklaşmak istiyorsanız eğer, içinizi ve ruhunuzu ısıtmak için bu şiiri okuyun derim.

Osman AYDOĞAN

Böyle Bir Sevmek

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir 
Azıcık okşasam sanki çocuktular 
Bıraksam korkudan gözleri sislenir. 

Ne kadınlar gördüm zaten yoktular 
Böyle bir sevmek görülmemiştir   
Hayır sanmayın ki beni unuttular 
Hala arasıra mektupları gelir 
Gerçek değildiler birer umuttular 
Eski bir şarkı belki bir şiir 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
Böyle bir sevmek görülmemiştir   
Yalnızlıklarımda elimden tuttular 
Uzak fısıltıları içimi ürpertir 
Sanki gökyüzünde bir buluttular 
Nereye kayboldular şimdi kimbilir 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
Böyle bir sevmek görülmemiştir.  

Attila İlhan

 

Kadının adı

09 Mart 2020

‘’08 Mart  Dünya Kadınlar Günü’’ hakkındaki yazımda Müslümanlıktan önceki Türk devletlerinde kadın-erkek eşitliğinin olduğu, kadının bir statüsünün olduğunu ve Yavuz Sultan Selim’den sonra tamamen Arap kültürünün egemen olduğu Osmanlı İmparatorluğunda ise kadının sosyal hayattan tamamen dışlanarak toplumda bir statüsünün kalmadığını anlatmıştım…

Arap kültürü ile Türk kültürü arasında sadece kadının statü farkı yoktur.  Arap kültüründe kadının kendisi de yoktur, ‘’adı’’ da yoktur. Kastım Arap kadınını küçümsemek değildir... Kadın her kültürde kadındır ve en üstün saygıyı hak etmektedir. Kastettiğim kültürdür... Çünkü Arap kültüründe kadın numaralanır, sıralanır, sıfatlandırılır.  

Araplarda kadınlara ad; genellikle doğum sırasına göre numaralanarak veya fizyolojik görünümlerine göre sıfatlandırılarak verilir.

Doğum sırasına göre örnekler:

Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda Arap rakamlarında bir rakamını ifade eder. Dolayısıyla ilk doğan kız çocuğuna verilen addır. Ancak Araplarda fazla kullanılmaz, daha çok Anadolu'da kullanılır. Bu nedenle Araplarda her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, Bazen de Ayşe adını konur, (eve ilk gelen kıza evin iaşe işlerini çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için Ayşe adı konulur), bazen aş pişirme beklendiği için Avvaş adı konuşulur. Bazen da ilk doğan kıza ‘’Vahide’’ adı verilir. Vahide: Arap rakamlarında ''bir'' anlamındadır. Vahid kelimesi ''ilk'' olmaktan ziyade ''tek'' anlamındadır. Erkeklerde de ''Vahid'' olarak kullanılır.

Saniye: Sani Arapça iki demektir doğan ikinci kıza Saniye adı verilir (Eski dilde ikinci; cümle içinde örnek fazında vermek gerekirse 'sultan Mahmut-u Sani. Yani ikinci Mahmut')

Tilte: Telat veya selaseden türemedir Türkçede üçüncü demektir. Ailede üçüncü sırada doğan kız çocuğuna verilen isimdir. Bu isim Anadolu’da pek görülmez ama Harran’da Araplarda çok bulunur.

Raba: Arapçada dörttür. Rabia dördüncü demektir. Dördüncü sırada doğan kız çocuğuna verilen isimdir. Anadolu’da yaygın bir addır, aynı zamanda geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının da adıdır.

Hamse: Arapça beş demektir. Beşinci doğan kız çocuğuna verilen isimdir. Bu isim Harran yöresi Arapları dışında Anadolu’da pek bulunmaz.

Sitte: Arapça altı demektir. Altıncı doğan kız çocuğuna verilir. Harran’da yaygın bir isimdir.

Sabe: Arapça yedi demektir, bu kelime çok değişiklik geçirmiş Sabiha (Sabuha) olmuştur. Yedinci doğan kız çocuğuna verilen isimdir. 

Araplarda kız çocuklarına bu şekilde isim verilirken Arap kültüründen din adına etkilenen Anadolu insanı ise bu isimleri bilinçsizce kullanır. Zaman olur ilk doğan kız çocuğuna da ''Rabia'' ismini verirler. 

Fizyolojik görünümlerine göre örnekler:

Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir. Hadice Arapçada erken doğmuş prematüre kız anlamına gelir. Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir, fatm Arapçada süt yanığı, süt kesiği anlamına gelir. Koyu renkli doğan kızlara esmer anlamına gelen Semra adı verilir. Biraz açık renkli ise aydınlık açık anlamına gelen Zehra adı verilir, iyice beyaz ise Beyza adı verilir.

Kezzibân: İslam âleminde çok sevilen bir sure olan Rahman suresinde hemen hemen bütün ayetlerin sonunda geçen “Febieyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân” sözünden esinlenerek çocuklara verilmektedir. Bu ayetin manası ise şöyledir: ”O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” Bu ayette geçen Keziban kelimesi yalanlayan, yalancı manasındadır. Bu nedenle bu hakikati bilmeyen birçok samimi Müslüman işin tam manasını bilmeden bu isim Kuran’da geçiyor o halde manası güzeldir diyerek kız çocuklarına bu ismi vermektedirler. Ayetin manasını bilen Araplar da doğal olarak bu ismi kullanmamaktadırlar. Ayrıca Kezban isminin Farsçadaki ''ev hanımı'' manasına gelen ''Kedban'' isminden de türediği de söyleyen dilbilimcileri de vardır. Bunlara göre ''Kezban'' ismi Rahman suresinden alınmamış, Farsça ''Kedban'' isminden türemiştir.

Türk kültüründe ise kadın numaralandırılmaz ve sıfatla adlandırılmaz, Türklerde ve Anadolu’da kadın bir varlıktır, bir şahsiyettir, bir kimliğe sahiptir.

Türk kadını ‘’Hanım’’dır, ‘’Hanım ağa’’dır, ‘’Hanım efendi’’dir, ‘’Hatun’’dur. Türk kadını ''Deniz''dir, ''Derya''dır; ''Engin''lere açılır. Türk kadını ''Nergiz''dir, ''Çiğdem''dir, ''Çiçek''tir, ''Gül''dür, ''Gülseren''dir; ''Doğa''ya ''Serpil''ir. Türk kadını ''Sevim''dir, ''Sevigen''dir, ''Sevgi''dir; ''Sevda''dalarda ''Sevil’’ir... Türk kadını ''Sevinç''tir, ''Sevin''dir, ''Neşe''dir, insanları, toplumu, hayatı ''Gül''dürür... Türk kadını ''Canan''dır, ''Candan''dır, çevresine, sevdiklerine ''Can'' verir... Türk kadını ''Gönül''dür, gönle girer. Türk kadını ''Mine''dir, çiçektir, nakıştır...

Mitolojide sözcük; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.

Kadına sıra numarası vererek veya fizyolojik görünümüne göre sıfatlandırarak ona isim veren bir kültür doğal olarak kadını bir nesne gibi görür, onu sıradanlaştırır, onu yok sayar, onu kullanır ve onun üzerinde egemenlik kurar…

İçine tekrar tepe taklak ve bilinçsizce yuvarlanmakta olduğumuz Arap kültürü sanıldığından daha karmaşık ve daha tehlikelidir... Bu toplum gitgide Araplaşan kültürüyle kendi kendisini hasta eden bir toplum haline gelmektedir.

Gözünüzü açın, görün artık…

Osman AYDOĞAN

 

 

Yansıtma

06 Mart 2020

TV pek izlemem… Nedeni de basit… Ne zaman TV’yi açsam iktidarıyla, muhalefetiyle haber kanallarında, siyaset kürsülerinde, açık oturumlarda bir şiddet, bir celâl, ağıza alınamayacak sözler, hakaretler, aşağılamalar diz boyu… Kötü ve sert tondaki sözler, çirkin ifadeler, çatık kaşlar, şiddet ve celal bulunduğum ortamı zehirliyor… Kötü ve sert tondaki sözler, çirkin ifadeler, çatık kaşlar, şiddet ve celal sokak sokak, cadde cadde, köy köy bütün yurda dalga dalga yayılıyor... Çünkü duygular bulaçıcıdır. Coranavirüs tebbiri olarak kullanılan el yıkamak, maske kullanmak da kar etmiyor.  Tek çözüm bu kötü sözleri duymamak. Ben de hemen TV’yi kapatıyorum… Yoksa ben de zehirleneceğim…Geçen yılın son aylarında yaşanan ıspanaktan zehirlenme vakaları bu zehirlenmenin yanında gayet masum kalır…

Bir Çin atasözü şöyle derdi: ''Kelimeler doğanın titreşimidir; güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.'' Çevrenizde gördüğünüz her türlü pisliğin ve her türlü şiddetin kaynağı kötü kelimeler ve şiddet kullanan kürsülerdeki, ekranlardaki, salonlardaki hatiplerdir. 

Haber kanallarındaki, siyaset kürsülerindeki, açık oturumlardaki bu şiddet, bu celâl, ağıza alınamayacak bu sözler, bu hakaretler, bu aşağılamalar bana Psikolog Filiz Alev’in ''Yansıtma'' başlıklı bir yazısını hatırlatır…

Psikolog Filiz Alev, bloğundaki 09.04.2011 tarihli yazısında psikolojideki ‘’Yansıtma’’ kavramını özetle şöyle anlatıyordu:

‘’Yansıtma, psikopatolojide paranoya le birlikte anılan bir savunma mekanizmasıdır. Bir tür davranış bozukluğu ve ruhsal rahatsızlıktır. İnsanda duygu, düşünce, algı ve karar verme yetisinin sağlıksızlaşmasıyla ortaya çıkar.

Aslında toplumsal koşullarda, hele de içinde bulunduğumuz çağda, çoğu insanın sırf kendini korumak ve savunmak için başvurduğu çok doğal ve masum bir davranış olarak düşünülür, ancak derinliğine incelendiğinde hiç de öyle olmayıp, çok ciddi, önemli ve hatta tehlikeli bir rahatsızlık olduğu görülür.

Tipik özelliği, bu kişilerin asıl kendisine söylemesi gerekenleri karşısındakine söylemesidir; Ya da, kendine yakıştıramadıklarını, başkalarına yakıştırmasıdır.

Bireyin kendine ait kusur ve yanlışlarını karşısındakine mal edip, kendini karşısındakine yansıtmasıdır. Rahatsızlık, ‘yansıtma’ adını zaten bu özellikten alır.

Kişi makbul olmayan kendine at özellikleri ve davranışları, direk karşısındaki kişiye yansıtıp, bunlar sanki karşısındaki kişinin özellikleri ve davranışları imiş gibi, ona yükler, onu yanlışlar.

Bir anlamda da bu, kişinin ayna karşısında kendine söyleyeceklerini başkalarına söylemesi gibidir. Zaten böyle bir bozukluk en kesin o zaman gözlemlenir.

Başkalarına ayna tutmak üzere bir şeyler söylerken fark edersiniz ki, eleştirdiği o şeyler tam da o anda bile bizzat kendisi yapmaktadır.

Ve yine asıl kendi yapmakta olduğu bazı makbul olmayan davranışları, sanki siz yapmışsınız gibi, size mal edip, sizi eleştirmesiyle de son derece belirgindir.

Genellikle kişilik zafiyetinden ve aşağılık kompleksi ile paranoyanın da eşlik ettiği ego kaygısından kaynaklanır. Kişi bilinç düzeyinde, aslında ‘bilmeme’nin egoda yarattığı belirsizlik ve sapma le yanılgıya düşer ve ‘zan’lar üretir.

Yansıtma, bunların tümünün birden sonucu ve hepsini kapsayan bir bozukluktur.

Kendi eksikliklerini ve aç olduğu erdemler ödünlemek adına, hele de o erdemler bir başkasında görürse, tıpkı aç bir hayvanın açlık dürtüsüyle avına saldırdığı gibi, kendi önemseme ve önemsetme açlığından dolayı, tamamen ilkel bir içgüdüyle, yani aslında yaptığının da pek bilincinde olmayarak, o kişiye ve aç olduğu o erdemlere saldırır.

Kendi hatalarını ya da makbul olmayan davranışları karşısındakine yakıştırıp, asıl kendi yapmaması gerekenler karşısındaki sanki öyleymiş veya öyle yapıyormuş gibi bir kabulle ciddi bir yanılsama ve yanılgıya düşer.

Bu arada kendinde olmayan özellikleri de kendine mal edip, karşısındakinde öyle özellikler yokmuş gibi davranır. Ve bunları çoğunlukla alay eder ve dalga geçer tarzda yapması, karşısındakini küçük düşürücü, aşağılayıcı, saygısız, zaten haksız ve yersiz hatta hakaret edici ve hiç olmadık tarzda veya hiç gerekmediği halde anlamsız ve mantıksız veya aykırı bir şekilde yapması da dikkat çekicidir.

Bu nitelik ve böyle bir bozukluğun kesinlikle ciddiye alınmasını şarttır. Zira bu rahatsızlığa sahip kişilerin kendileri zaten huzursuz olduklarından huzur bozucudurlar ve hem kendileri hem de başkaları için bulundukları ortamda da sorun, haksızlık, saygısızlık ve zarar kaynağıdırlar.’’

Psikolog Filiz Alev, bloğundaki yazısında böyle diyordu… Ama yeni nesil psikologlar işte böyle uzun uzun anlatıyorlar. Hâlbuki Halil Cibran kısaca bir cümleyle özetlemişti konuyu: ‘’İnsanlar aynaya bakarak, aynada gördüklerini başkaları hakkında söylerler.’’

Halil Cibran’ın sözünden sonra bana söyleyecek söz kalmıyor ama yine de bir cümle de ben söylemeden edemeyeceğim. Ama söyleyeceğim söz de Halil Cibran’ı başka kelimelerle tekrarlamaktan başka bir şey değil:

‘’İnsanların ağızlarından çıkan sözler, başkalarına ait suçlamalar ve ithamları sadece ve sadece kendilerini anlatır.’’

Eğer inanmıyorsanız TV’deki, medyadaki ve meydanlardaki hatiplere iyi bakın, onları iyi dinleyin. Sonra da ülkemizde yaşanan son on yılı bir bir hatırlayın, anımsayın, gözden geçirin. İşte o zaman Psikolog Filiz Alev’in uzun uzun bilimsel olarak anlatmak istediğini, Cibran’ın bir cümle ile ne demek istediğini bir çırpıda anlarsınız. İsterseniz yazıyı bu gözle bir daha okuyun... İşte o zaman daha iyi anlarsınız...

Derdi zaten tarihin imbiğinden geçmiş, güngörmüş olan eskiler; ‘’üslub-u beyan, ayniyle insan’’ yani; "bir insanın ifade tarzı kendisini anlatır", yani: "insan ne ise öyle konuşur"...

Ama uzun söze ne hacet... Zaten atalarımız bütün bu yukarıda demek istediklerimizi dört kelimede özetlemişler:

''Kem söz sahibine aittir.''

Osman AYDOĞAN

 

Olgunluğa erişmemiş siyaset

05 Mart 2020

Ajanslarda, gazetelerde hiç bitmeyen şehit haberleri veriliyor… Sanki nesne gibi, sanki eşya gibi, sanki elma, armut gibi….İki adet şehit, üç adet şehit… Ve devamı gelir; beş şehit, sekiz şehit, 34 şehit gibi.... Eğer sayı tek ise haber bile verilmiyor.  Veya sanki olay Patagonya'da olmuşcasına, en alt sayfalarda umursamadan veriliyor; ''Bir şehit'' gibi... Veya 34 şehit haberi, daha cenazeleri kalkmadan, daha şehitler kara toprağa emanet edilmeden tebessümle, gülerek, esprilerle, alkışlarla veriliyor. TV'lerde; vur patlasın çal oynasın programları, toplum gerçeklği dışındaki, toplumu şiddete yönelten diziler sunuluyor...

Ertesi gün de gazetelerde şehit ilanları… Fidan gibi gencecik aslan fotoğrafları, altına isim, rütbe, tertip yazıları, bazen doğum tarihi, şehit tarihi... Kimisi nişanlı, kimisi evli... Kimisinin bebeği yolda, kimisininki daha yeni kucakta... Kimisinin terhisi gelmiş, kimisinin daha yeni tayini çıkmış, kimisi daha yeni göreve başlamış... Onlarca genç insan... Her birisinin, ciğerleri sızlatan daha nice hikâyesi... Eline diken battığında yüreği yanan anaların bir anlatılamaz evlat acısı… Gece üşüdü mü diye onlarca defa kalkıp evladının üstünü örten annelere ''oğlunuz şehit'' diye gelen bir anlatılmaz felaket haberi…

Ve genellikle artık okuyana hiçbir anlam ifade etmeyen, şehit ailesine hiçbir katkı sağlamayan sıradanlaşmış ibareler, ifadeler; ‘’… Silah arkadaşlarımızı kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeyiz. Merhuma Tanrı’dan rahmet, kederli ailesine ve silah arkadaşlarımıza başsağlığı dileriz...” Ve genellikle de altına şu yazılır: “Kara Kuvvetleri Komutanlığı personeli” veya  ‘’Jandarma Genel Komutanlığı personeli’’…

Aslında şehidi en iyi tanımlayan Mehmet Âkif idi: “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor” diyerek ve ''Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber'' diye bitirdiği o meşhur ‘’Çanakkale Şehitlerine’’ isimli şiirinde... O şiirde, o ruhta ve o günlerde şehidin bir değeri vardı, bir anlamı vardı, bir kıymeti harbiyesi vardı, toplumda bir ağırlığı vardı, toplumun şehit karşısında bir mahcubiyeti vardı... Şimdi şehit naaşı önünde siyaset yapılıyor… Şehit naaşı önünde selfiler çekiliyor…

Neyse geçelim bu faslı… Nazım bir şiirinde söylerdi zaten; ‘’geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.’’

Şehit vatan savunması için verilir. Gündeme getirilen Bakara Suresi'nin 154. ayeti "Allah yolunda öldürülenler’’den bahseder… Müslüman bir ülkenin rejimini değiştirmek hangi hükme göre Allah yolu oluyor? Cumhurbaşkanı bahsi geçen sureyi kastederek ‘’emri ilahisinin manasını kavrayabilmek için önce sağlam bir imana ihtiyaç olduğunu’’ söylüyor.  Bir vakitler oy uğruna sözde çözüm sürecinde ‘’analar ağlamasın, artık şehitler gelmesin’’ diyenlerin bahsi geçen ‘’sağlam imanı’’ neredeydi acaba?

Arif Nihat Asya’nın ‘’Şehitler tepesi boş değil’’ diye başlayan "Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor" şiiri de şairin 1940 yılında Adana'nın düşman işgalinden kurtuluşunun kutlandığı tören için yazdığı bir şiirdir. Yani bu şiir vatan savunması için yazılan bir şiirdir. Bu şiir Emevi Camiinde namaz kılmak için yazılmamıştır.  

Neyse… Bu faslı da geçelim… Yine Nazım’ın dediği gibi; ’’geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı’’.

Ancak asıl anlatmak istediğim konu fidan gibi gencecik aslanların nasıl şehit oldukları da değil, şehidin, şehadetin anlamı da değil. Çürümüş bir toplumun, askere gitmemek için hep ''çürük'' raporu alan sapasağlam sahtekâr insanları da değil... Bu sapasağlam insanlara ''çürük'' raporu veren veya parası olana askerlik yaptırtmayan çürümüş sistem de değil... Çürümüş bir medyanın ve çürümüş bir siyasetin umursamazlığı da değil... Yıllardan beridir onuru çiğnenerek, gururu çiğnenerek, genetiği bozularak, disiplini darmadağın edilerek, kurumları yağmalanarak bir hallaç pamuğu gibi atılan, düzeni darmadağın edilen bir ordunun, askerlerini bir başka ülke topraklarına hava savunmasız savaşa gönderebilecek kadar içler acısı hali de değil...

Asıl anlatmak istediğim siyaset ve zihniyet…

Amerikalı yazar Jerome David Salinger’in Amerikan edebiyatının klasiklerinden olan ‘’The Catcher in the Rye" (Ülkemizde ‘’Gönülçelen’’ ve ‘’Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’’ adıyla yayınlandı) isimli kitabında bir cümle geçerdi: (Gönülçelen, Sayfa 204)

“Olgunluğa erişmemiş kafanın özelliği, bir dava uğruna seve seve can vermektir; olgun kafanın özelliği ise, bu dava uğruna seve seve yaşamaktır.” 

Aslında bu sözü şöyle de okuyabiliriz:

“Olgunluğa erişmemiş siyasetin özelliği, bir dava uğruna insanlarını seve seve can vermeye sevk etmektir. Olgun siyasetin özelliği ise, bu dava uğruna insanlarını seve seve yaşatmaktır.” 

Zaten siyaset sorunları güç kullanmadan çözme sanatı değil miydi? Gücü kullandığınız noktada siyasetiniz iflas etmiş demektir… İflas etmiş siyasetten ne olgunluğu beklenir ki?

Osman AYDOĞAN

 

Alman edebiyatında Doğu etkisi

04 Mart 2020 

Geçen haftaki bir yazımda ünlü Alman şairi Heinrich Heine'nin ünlü Fars şairi Firdevsî üzerine yazdığı şiirini anlatınca ''Alman edebiyatında Doğu etkisi'' diye bir yazıyı kalame almamın farz olduğunu düşündüm. Çünkü Alman edebiyatında Doğu ile ilgilenen sadece Heinrich Heine değildi...

Alman edebiyatının Doğu ile ilgilenmesi öncelikle Haçlı seferleri ile olur. İspanya’da kurulan Endülüs Emevi Devleti, İbn-i Rüşt, İbn-i Sina ve Osmanlı İmparatorluğunun yükselişi Alman edebiyatçılarının Doğu’ya yönelmesine ve Doğu edebiyatından etkilenmesine yol açar...

Bu yazımda Doğu edebiyatından etkilenen Alman edebiyatçılardan örnekler vererek kısaca bahsetmek istiyorum. Bu yazıma daha önce anlattığım Heinrich Heine'yi de dâhil ettim. Alman müziğine Doğu'nun etkisini de bir başka yazımda kaleme alacağım. 

Johann Wolfgang von Goethe

Doğu edebiyatından en çok etkilenen Alman edebiyatçıları arasında büyük Alman şairi Johann Wolfgang von Goethe’nin (1749-1832) en başta geldiği değerlendirilir..

Johann Wolfgang von Goethe daha küçücükken annesinden ve büyükannesinden dinlediği ''Binbir Gece Masalları'' ile hayal dünyası şekillenir. Üniversite eğitimi esnasında da Arap şiirine, Kuran’a, Fars ve Türk kültürü ve edebiyatına ilgi duyar. Goethe, Doğu’yu şiirin asıl vatanı olarak görür. Goethe, 1814’te Hammer’ın Hâfız Divanı tercümesi ve etkisiyle yaşlılık döneminde ‘’Doğu Batı Divanı’’nı (West–östlicher Diwan) kaleme alır. Divan; Almancanın söyleniş olarak alabileceği gelmiş geçmiş en melodik ve yumuşak eserlerden birisi olarak kabul edilir.

Doğu Batı Divanı’ı on iki kitaptan oluşur ve 250 şiir yer alır. Divan’da şarkılar, Hâfız, aşk, murakabe, sıkıntı, hikmetler, Timur, Züleyha, Sâki, mecazlar, Persler ve cennet adlı bölümler yer alır… Goethe, Divan’da yer alan şiirlerinin bir kısmını Kur’an’dan ilham alır.

Goethe, Divan’ında Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı ve fetvacısı Ebussud Efendi’nin Hâfız Divanı hakkında verdiği fetvaya ve 1693 yılında devrin Şeyhülislamının Niyazi Mısrî’nin şiirine verdiği fetvaya da yer verir.

Goethe Divan’da ‘’üç yüzük’’ hikayesine de yer verir ve sonucunu şöyle bağlar; "O halde dramın esas fikri her üç dinin de kıymetli ve hak dini olduğu ve asıl meselenin ahlaki irade ve iyilik hislerinde mündemiç bulunduğudur."

Wer sich selbst und andere kennt,
wird auch hier erkennen:
Orient und Okzident
sind nicht mehr zu trennen.

Kendini ve başkalarını tanıyan
gayrı inkâr edemez ki
doğu ve batı
artık ayrılmazlar.

Goethe bu divanı ile Doğu ile Batı arasında bir köprü kurmak ister...

Bahsettiğim gibi ‘’Batı - Doğu Dîvânı’’nde ‘’Buch Süleika’’ isminde bir bölüm var. Bu bölümünde ''Süleika'' diye anlatılan hikâye bizim bildiğimiz ‘’Züleyhâ’’ hikâyesidir.  Goethe, Batı - Doğu Divânı üzerinde çalışırken âşık olduğu Marianne von Willemer’i ‘’Züleyhâ’’ya  benzeterek en güzel şiirlerini ''Süleika'' (Züleyhâ) ismiyle Marianna için yazar…

Goethe, ‘’Batı - Doğu Dîvânı’nı, 1814 yılında -altmış beş yaşındayken- Avusturyalı Tarihçi Hammer Purgstall’ın 1812 yılında yaptığı ‘’Hafız Divanı’’ çevirisini okuduktan sonra bu divandan etkilenerek yazar….

Goethe’nin 1814 yılında yazdığı ve Batı – Doğu Dîvânı’nın temel taşı olan ‘’Buch Süleika’’ (Züleyhâ Kitabı) Yavuz Sultan Selim’in şu dörtlüğü ile başlar:

‘’Ich gedachte in der Nacht                   (Gece düşünüyordum
Dass ich den Mond sähe im Schlaf:     Uykuda ayı görebilsem diye
Als ich aber erwachte;                          Uyandığımda;
Ging unvermutet die Sonne auf.’’          Aniden güneş doğmuştu.)

Şiirin özgün Farsça hali şu şekildedir:

Fikr mî-kerdem şebî k’ân-mâ-râ bînem be-h’âb
Men der’în bûdem ki nâgeh şod tulû’-ı âftâb

(Bir gece o mâhı rüyâda göreyim diye tefekkür ediyordum. Ben bu fikirde iken ansızın âftâb tulû’ etdi.)

Günümüz Türkçesiyle:

‘’Gece ay gibi güzeli rüyada görebilsem diye düşünüyordum. Bu düşüncedeyken ben ansızın güneş doğuvermez mi?’’

Jakop Willemer, Goethe’nin büyük aşkı Marianne’yi 1800 yılında evine alır ancak Willemer, Marianne ile 1814 yılında aniden evlenir. Goethe ve Marianne birbirilerine âşıktırlar ve birbirleriyle ilgilenmeye başlarlar. Willemer’in, Marianne ile bu ani evliliğinin sebebi olarak Willemer’in bu ilişkiyi sezmesi üzerine olduğu rivayet edilir. Willemer dürüst, çalışkan ve zengin birisidir tıpkı Züleyhâ’nın kocası Potifar (Kitfir)  gibi.

Goethe, Batı – Doğu Dîvânı’nın ‘’Süleika Buch’’ bölümünde şiirlerinde Yusuf yerine ‘’Hatem’’ ismini kullanır ve Hatem ile Süleika karşılıklı olarak şiirleşirler. 

Goethe, Dîvân’ında Süleika (Züleyhâ) şiirinin bir yerinde şöyle der

‘’Süsses Dichten, lautre Wahrheit          (Nefis şiirlerden, gürültülü hakikatle
Fesselt mich in Sympathie!                     Zincirlerle bağlar beni gönlüme!
Rein verkörpert Liebesklarheit                Aşk bu, ete kemiğe bürünüp de
In Gewand der Poesie.’’                         Çıkar şiir kılığında önüme)

Ve bu uzun destanımsı şiir ilahi aşka vurgu yapılarak şöyle biter:

‘’Und wenn ich Allahs Namenhundert nenne,
Mit jedem klingt ein Name nach für dich.’’

(Ve ben Allah’ın adını yüz kez ansam
Her çınlayan bir isimle sana yaklaştırır.)

Doğu kültürüne büyük ilgi duyan Goethe ‘’Batı - Doğu Dîvânı’’’ni yazdıktan sonra yıllarca üzerinde çalıştığı ikinci büyük eseri ‘’Faust’’a yönelir.. . Faust’ta da doğunun en meşhur masalı ‘’1001 Gece Masalları’’nın izleri ve etkisi bulunur. Sadece Faust’ta değil Goethe’nin bütün eserlerinde yer alan insanlar, figürler ve mekânlar hep Doğu’dandır. Goethe’nin ‘’Genç Werther’in Acıları’’ (bu eseri sayfamda daha önce anlatmıştım) ve ‘’Ruh Yakınlıkları’’ isimli eserlerinde de ‘’Binbir Gece Masalları’’’nın izleri görünür. Ayrıca Goethe’nin ‘’Faust’’ kitabındaki Faust karakteriyle ‘’Hafız Divanı’’ arasında büyük benzerlikler vardır.

Goethe, sadece Doğu kültürüne değil İslam dinine de büyük ilgi duyar. Goethe, “Götz von Berlichen” oyununda, Kuran’dan bir sureyi alıntılar.  

Goethe bir şiirinde Allah'ı şöyle tanımlar: 

''Gottes ist der Orient!
Gottes ist der Occident!
Nord- und südliches Gelände
Ruht im Frieden seiner Hände!

Er, der einzige Gerechte,
Will für jedermann das Rechte.
Sei von seinen hundert Namen
Dieser hochgelobet! Amen.''

(Doğu da Allah'ındır!
Batı da Allah'ın!
Kuzeyi ve Güney sahası
Sulh içindedir O'nun kudretiyle

O, tek "Âdil" olan,
Hak olanı istiyor herkes için
O'nun yüz isminden biri de "el-Adl"
Bu yüce isim çok yüceltilsin! Amin.)

Hammer Purgstall

Aslında Doğu edebiyatı ile ilgilenen sadece Goethe değildi… Bahsettiğim gibi Goethe’, ‘’Batı - Doğu Dîvânı’nı, 1814 yılında -altmış beş yaşındayken- Avusturyalı Tarihçi Hammer Purgstall’ın 1812 yılında yaptığı ‘’Hafız Divanı’’ çevirisini okuduktan sonra yazar...

Avusturyalı Tarihçi Hammer Purgstall (1774-1856) bir diplomat, bir tarihçi ve bir tercümandır. Tarihçiler arasında ‘’Hammer’’ diye bilinir.  Hammer, ‘’Binbir Gece Masalları’’nı, Evliya Çelebi’nin ‘’Seyahatnamesi’ ve ve Katip Çelebi'nin ''Cihannüma''sının bazı bölümlerini ve ‘’Hafız’'ın ‘’Divan’’ını Almancaya çevirir. Bahsettiğim gibi Hafız’ın bu ‘’Divan’’ı Goethe’nin ‘’’West–östlicher Diwan’’ına ilham verir.  ‘’Hammer Tarihi’’ olarak bilinen 10 ciltlik yapıtı ‘’Geschichte des osmanischen Reiches'’i (Osmanlı İmparatorluğu Tarihi) 1827-1832 yıllarında yayınlar…

Hammer’in Oryantalizm hakkındaki görüşleri ise kısaca şöyledir: “Bizim heyecanlı çalışmalarımızın ışığı doğudan yükselmiştir.’’

Hammer, Türkçe, Arapça ve Farsçanın yanı sıra İtalyanca, Fransızca, Yunanca ve Latince dillerine de hâkimdir… Hammer, Batılıların Türklere ve İslam’a duyduğu önyargıya verdiği tepki sebebiyle ismini zaman zaman "Yusuf Hammer" olarak değiştirir ve bazen de imzasını bu isimle atar.

Hammer, ölmeden önce mezar taşını hazırlatır. Hammer, vefat ettiğinde vasiyeti üzerine, Hristiyan olmasına rağmen İslami usullere göre defnedilir. Hammer’in alaturka usullerle yapılmış olan kabri halen Viyana’nın kuzeyindeki Klosterneuburg semtindeki Ölosternburg mezarlığında bulunmaktadır. Ve Hammer’in mezar taşında Kur'an ayetlerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe beyitler yazılıdır.  Bu yazılardan birisi de şu kitabedir: "Hüve'l bâkî, rahman olan Allah’ın merhametine sığınan üç dilin mütercimi Yûsuf Hammer."

Hammer'in mezarının fotoğraflarını yazımın sonunda veriyorum... 

Friedrich Rückert

Hammer’in, şair, doğu bilimci ve filozof olan bir Alman öğrencisi var: Friedrich Rückert. (1788-1866) Rückert, Osmanlı tarihçisi Hammer-Purgstall’den Arapça, Farsça ve Türkçe öğrendikten sonra Doğu edebiyatı ile ilgilenir ve doğunun klasik şairlerinden Sadi, Hafız, Cami ve Mevlana’dan çeviriler yapar. Rückert, özellikle Mevlana’ya büyük hayranlık duyar ve çalışmalarını Mevlana üzerine yoğunlaştırır... Rückert, Mevlana için övgü gazelleri yazar hem de gazeli şiirlerinde özgün “vezin” ölçüsüne göre tam olarak Almanca kullanarak… Rückert, Mevlana’yı şu şekilde tanımlar:

‘’Mewlana nennt sich das Licht im Osten,
 Dessen Widereschein euch zeiget mein Gedicht’’

(Mevlana doğuda bir ışıktır, deniyor
Onun yansımasını benim şiirim gösteriyor.)

Rückert, Mevlana’nın düşüncelerini dizelere de döker:

"Mecusi, Brahman, Hırıstiyan ve Müslümanım,
Sen de benim güvencemsin, gel uzaklaşma Hint tapınaklannda,
Camilerde ve Kilisede yöneldiğim,
Sadece senin yiizündür, gel uzaklaşma"

Rückert, her üç dine olan yakınlığını şöyle anlatır:

‘’Ich war im Garten, als das Paar darinnen war,
Und als hinein die Schlange kroch, ich liebe lang.
Als Pharao verschlungen ward vom rothen Meer,
Hielt ich die Hände Mosis hoch, ich liebe lang.
Mit Noe in der Arch’, im Brunnen mit Joseph,
Im Himmel war ich mit Henoch, ich liebe lang.
Als Mohammed durch alle Höh’n der Himmel fuhr,
Fand er im siebenten mich hoch, ich liebe lang.’’

(Ben de cennette idim, o ünlü çift oradayken,
Yılan oraya sızmıştı ya, o zaman; Sevgim yücedir benim!
Firavun kızıl denize gömüldüğünde, Musa’nın ellerini havaya ben kaldırdım; Sevgim yücedir benim! Gemide Nuh ile, çeşmede Yusuf ile
Gökyüzünde İsa ile birlikteydim. Sevgim yücedir benim!
Muhammed gökyüzünün katlarını dolaştığında,
Yedinci katta beni gördü, Sevgim yücedir benim!’’

Gotthold Ephraim Lessing

Alman dünyasında Doğu edebiyatı ile ilgi ilk olarak Aydınlanma Çağı'nın önde gelen temsilcilerinden olan Alman yazar, filozof, gazeteci ve Alman Edebiyatının ilk önemli eleştirmeni Gotthold Ephraim Lessing (1729-1781) ile başlar. Lessing, ‘’Bilge Nathan’’ (Nathan der Weise) (Elips Kitap, 2010) adlı eserinde mekân olarak üç ilahi dinin (İslamiyet, Musevilik, Hristiyanlık) kesiştiği nokta olan Kudüs’ü seçer. Zaman olarak da Haçlı Seferleri’nin yaşandığı dönemi ele alır. Aynı zamanda esere de adını veren hikâye kahramanı Nathan varlıklı bir Yahudi tüccardır. Lessing’in eserinin merkezine Sultan Selahattin’i alır. Lessing’in eserinde; tek tanrılı dünya dinleri kısmen farklılıklar taşısalar da tek tanrılı dinlerin esasta insanları Tanrı’ya ideal bir kul olmayı hedeflediği ve düşmanlığı değil kardeşliği simgelediği mesajını verir.

Christoph Martin Wieland

Almanya’da klasisizm ve romantizm akımlarının öncüsü sayılan, şair, çevirmen ve Aydınlanma Döneminden bir yayımcı olan Christoph Martin Wieland (1773-1813) da masallarında Doğu motiflerine yer verir.  Wieland, “Cinistan” (Dschinnistan) adını taşıyan 19 adet öyküler koleksiyonunda zarif peri ve hayalet masallarına yer verir. Bu masallarda da Wieland, Doğu motiflerini kullanarak Eski Mısır ve Türk masallarından alıntılar yapar. ‘’Cinistan’’da geçen cin figürü de ‘’Binbir Gece Masalları’’nda sıklıkla karşılaştığımız bir figürdür.  Christoph Martin Wieland, aynı zamanda Johann Gottfried Herder, Johann Wolfgang von Goethe ve Friedrich Schiller'den oluşan Klassizmin ‘’Dört  Beyni’'nin en yaşlısıdır.

Christian Johann Heinrich Heine 

Doğu kültüründen etkilenen bir diğer Alman şair de Christian Johann Heinrich Heine (1797 - 1856)dir. Heinrich Heine, 19. yüzyılın en ünlü ve romantizm ve realizm akımları arasındaki geçiş döneminde siyasal şiirin öncüsü olan Alman şairidir. 

Gazneli Mahmut, eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanı olan ‘’Şehnâme’’yi Firdevsî'ye yazdırır ama Firdevsî’ye söz verdiği ödemeyi yapmaz, şairi küstürür. Bu ödeme konusunda değişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerden birisi de Heinrich Heine'ye aittir. Heinrich Heine bu ödeme konusuna, ‘’Der Dichter Firdusi’’ (Şair Firdevsî) isimli üç bölümlük çok güzel bir şiirinde yer verir. Heine şiirinde; Firdevsî’den Firdusi, Şehnâme’’den Schach Nameh, Firdevsî’nin şehri olan Tus şehrini de Thus olarak bahseder. 

Şiir şu dize ile başlar:

‘’Goldne Menschen, Silbermenschen!
Spricht ein Lump von einem Toman,
Ist die Rede nur von Silber,
Ist gemeint ein Silbertoman.’’

(Firdevsî ve Heinrich Heine’yi yine bu sayfamda daha önce anlatmış ve şiirin tamamını da bu yazımda vermiştim.)

Heine'nin şiirinde özetle şu hikâye anlatılır:

Şehnâme’nin yazılışından yıllar geçmiştir. Bir gün aklına gelir Sultan Mahmut’un; Firdevsî’yi sorar nerede diye? Aslında çok yoksul çevreden olan büyük şair kendi şehrinde (Tus) eski ağır koşullarında yaşayıp gidiyordur. Sultan hemen büyük bir kervan düzülmesini emreder. Develere en güzel ipekliler, nice değerli altın, gümüş, fildişi araç gereçler, paha biçilmez nesneler yüklenir... Sultanın kervanı sekiz günlük bir yolculuktan sonra şaşa ile Firdevsî’nin yaşadığı bir dağın yamacına kurulmuş şehre giriyordur ki, aynı şehrin karşı kapısından küçük, yoksul bir cemaatin omuzlarındaki tabutta mezarlığa götürülen Firdevsî’nin cenazesi vardır!

Novalis

Erken Alman romantizminin söz ustası, filozofu Novalis (1772-1801)’in, (Gerçek ismi "Georg Philipp Friedrich Freiherr von Hardenberg") “Heinrich von Ofterdingen” (Doğu Batı Yayınları, 2014) isimli romanında Şark’ı “Şiirin ve Romantizmin Ülkesi” olarak tanımlar…

Diğerleri

Alman edebiyatında Doğu’ya öykünen edebiyatçılar bu isimlerle de sınırlı değildir. Wilhelm von Humbold, Friedrich Schlegel, August Wilhelm Schlegel ve Graf von Platen gibi edebiyatçılar Doğu’nun büyülü atmosferinden etkilenerek Doğu’yu bütün dinlerin, dillerin, şiirin ve romatizmin ülkesi olarak telakki ederler...

Son söz

Ne hazin değil mi? Zamanın ünlü Alman edebiyatçıları Şark'a öykünürken, Şark'ı ‘’şiirin ve romantizmin ülkesi’’ olarak anarlarken, şimdi ise Şark ‘’Despotizmin, bağnazlığın, sefaletin ve savaşların ülkesi’’ olarak tanımlanmaktadır… Ne olmuştu da Şark bu hallere düşmüştür? Düşünenlerin ve siyasilerin üzerinde düşünmesi gereken bir konudur...

Osman AYDOĞAN

Hammer’im alaturka usullerle yapılmış olan, Viyana’nın kuzeyindeki Klosterneuburg semtindeki Ölosternburg mezarlığında bulunan kabri: 

 

 

 

Çığlık…

03 Mart 2020

‘’İki arkadaşımla yürüyordum
Güneş batıyordu
Melankolinin nefesini hissettim
Birden gökyüzü kan kırmızısına döndü
Durdum ve korkuluğa yaslandım
Ölümüne yorgundum
Alev almış bulutlara bakıyordum
Kan ve bıcak gibi, derin mavi fiyort ve şehrin üzerinde asılı
Arkadaşlarım yürümeye devam etti
Endişeden tir tir titreyerek orada durdum
Evrenden gelen muazzam ve sonsuz çığlığı duydum.’’

Edvard Munch

''Çığlık'' veya orijinal ismiyle ''Skrik'', Norveçli ressam Edvard Munch’un 1893 tarihli bir tablosudur. Sanat Tarihi'nde orijinal adı ''Boğuntu'’dur. Birçok eleştirmene göre bu tablo, Munch'un en önemli çalışması olup Leonardo da Vinci’nin ‘’Mona Lisa’’sının ardından sanat tarihinin ikinci en ünlü eseri kabul edilir…

Aslında Edvard Munch’un yaptığı dört tane ‘’Çığlık’’ tablosu vardır. 1893’te yaptığı bu tablo yağlı boya ilk versiyonudur. Bu tablo Oslo’daki Ulusal Galeri’de, Munch’un aynı tarihte yaptığı pastel versiyonu ile 1910’daki diğer yağlı boya versiyonları yine Oslo’da Munch Müzesi’nde sergilenmektedir.

Munch ayrıca 1895’te yaptığı aynı isimde bir başka pastel tablo daha vardır. Bu tablo özel şahıs elinde bulunan tek pastel tablodur... Bu tablo 2012’de ABD’de 120 milyon Dolara satılarak en pahalı sanat eseri unvanını alır…

Resim orijinali 84 cm x 66 cm boyutlarındadır. Resimde ön planda ıstırap çeker gibi görünen bir figür, arka planda ise Ekeberg tepesinden Oslofjord'un görünümü yer alır; Oslofjord göğü kan kırmızısı rengindedir.

Yukarıdaki dizelerde Edvard Munch tabloyu nasıl yaptığını anlatır: Ressam günlüğünde anlattığına göre iki arkadaşıyla yürümektedir, bu sırada ise güneş batmaktadır ve kan kırmızısı rengindedir. Ressam kendini yorgun hissetmiş ve trabzanlara yaslanmıştır. İki arkadaşı ise yürümeye devam etmiştir. Ressam bu sırada ‘’doğanın çığlığını’’ hissettiğini günlüğünde dile getirir. Gerçekten de resmin Almanca orijinal adı bu durumu yansıtmaktadır: “Der Schrei der Natur” (Doğanın Çığlığı) Bu isim tablonun ilk ismidir... Ressam bu resmi yaparken hastadır ve bu yorgunluğunun oradan geldiği düşünülür. Çığlık tablosunun kahramanının, ressamın kendi portresi olduğu söylenir…

Munch, bu tabloyu çizgisiyle, duygusuyla var olan tüm korkuların bir temsili adına yapar… Munch’un bu ekspresyonist tablosu sadece görsel değildir, sadece göze hitap etmez, bir çaresizliğin feryadı olarak ruhunuzda fırtınalar koparır, çığlıklar attırır, kimseler duymaz feryadınızı, çığlık çığlığa sanki bu evrende yapayalnızsınız duygusunu verir. Bu haliyle Munch’un ‘’Çığlık’’ tablosu bir çaresizliğin feryadıdır; ağzı bir karış açık, kendi çığlığını duymamak için kulaklarını kapamış, kolu kanadı kırık bir çaresizliğin, sadece bu dünyada değil, sanki tüm bu evrende bir tek başınalığın ve çaresizliğin feryadıdır...

Munch’un tablosundaki ön planda ıstırap çeker gibi görünen figür sanki biziz ve figürün çığlığı sanki bizlerin çığlığıdır…

Bu ekonomik girdapta aşsız, işsiz kalanların çığlığıdır...

Suriye köylerinde, Libya çöllerinde harcanan Anadolu evladının çığlığıdır…

Ülke sorumlularının esprilerden, gülücüklerden, tebessümlerden, alkışlardan salonları çın çın çınlattığı esnada evlatlarını kara toprağa verirken feryatları arşı alayı saran anaların, babaların, bacıların, evlatların çığlığıdır…

Gel deyip kapıları sonuna kadar açıp, sonra da küffarla pazarlık için bir çuval moloz gibi sınır kapılarına bırakılan, Akdeniz’in, Ege’nin dalgalarının, Yunan’ın, Bulgar’ın insafına terk edilen Suriyeli anaların, babaların, bebelerin çığlığıdır…

Depremlerde çürük binaların, denetimsiz maden ocaklarının altında canlı canlı kara toprağa gömülen insanların, çocuklarının, ana babaların çığlığıdır...

Denetimsiz, güvenliksiz yurtlarda cayır cayır, diri diri yanan kızlarımızın, yavrularımızın, analarının, babalarının çığlığıdır...

Tecavüzcüsü ile evlendirilmek istenen kızlarımızın, şiddet gören, ihmal edilen, katledilen kadınlarımızın çığlığıdır…

Kesilen ağaçların, işkence gören hayvanların, kurutulan derelerin, kirletilen havanın, denizin, suyun çığlığıdır…

Hodbinliğe, kabalığa, bilgisizliğe, görgüsüzlüğe, kurnazlığa, ilgisizliğe, vefasızlığa ve sevgisizliğe karşı çaresiz kalan bir naifliğin, bir zarafetin, bir inceliğin çığlığıdır...

Sanırsınız ki tablodaki arka planda görülen kara dumanlar; insanlarımızın kara bahtıdır, bir yangın yerine dönen ocaklardan çıkan kara dumanlardır, ''Aydın!'' karanlığında alev alev yanan ülkemden semalara, arşı alaya yükselen kara dumanlardır...

Şair Orhan Veli ‘’Sabaha Kadar’’ isimli şiirinde şöyle derdi:

‘’Şeytan diyor ki: ‘Aç pencereyi;
Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar.’ ‘’

Şiirdeki gibi pencereyi açıp içimizden sabahlara kadar çaresizce, umutsuzca ama sessizce çığlık çığlığa çırpınasımız, bir feryat, bir figan halinde bağır, bağır, bağır, bağırasımız geliyor... 

Ve bu çaresizliği resmedecek, tarihe bir kanıt olarak sunacak Edvard Munch gibi sanatçılarımız da yoktur…

Osman AYDOĞAN

Edvard Munch, ''Çığlık'' veya orijinal ismiyle ''Skrik'':

 

 

Fareli Köyün Kavalcısı

02 Mart 2020

Fareli Köyün Kavalcısı (Almanca: Rattenfänger von Hameln), Ortaçağ'da Almanya’nın Aşağı-Saksonya bölgesinde Hannover'in hemen güneyinde yer alan Hameln kasabasında pek çok çocuğun evden ayrılmasıyla ilgili bir hikâye konusudur.

Almanya’da ‘’Märchenstraße’’ diye bir sözcük var. Orta Almanya’da Frankfurt yakınlarındaki Hanau'dan başlatıp kuzey Almanya’da Bremen’de biten bir yol, bir cadde; adı da; ‘’Masal Caddesi’’dir... 600 km uzunluğundadır. Alman kültürüne ait bildiğimiz bütün masallar bu 600 km’lik yol güzergâhında geçer. En son Bremen’de ‘’Bremen Mızıkacıları’’ masalı ile sona erer… Evimde Almanya’dan getirdiğim en güzel kitaplardan birisidir: ‘’Die Deutsche Märchenstraße: Eine sagenhafte Reise vom Main zum Meer’’ (Alman Masal Caddesi: Main’den Denize Masalımsı Bir Seyahat)

Kuzey Almanya, kışın gece, karanlık zamanı bazen 18 saate kadar çıkar. Ortaçağ dünyası. Elektrik yok, ışık yok.. Bu uzun süren karanlıkta kültür sürekli masallar üretmiştir. İşte bunlardan birisi de ‘’Fareli Köyün Kavalcısı’’dır.

Bizler hikâyeyi şöyle biliriz:

Bir gün Hamelin köyünü fareler basar. Her yerde fareler vardır ve halkın bütün yiyeceğini tüketmektedirler. Halk bu durumda ne yapacağını bilemez ve köy ''Fareli Köy'' olarak anılmaya başlar. Bir gün bu köye bir adam gelir. Kendisine bir torba altın verirlerse köyü farelerden kurtaracağını söyler. Köylüler o kadar çaresizdirler ki hemen aralarında gerekli parayı toplayıp köyün muhtarına verirler.

Adam kavalını çıkarır ve o kadar güzel bir melodi çalar ki bütün fareler onu takip ederler. Adam onları köyün yakınındaki bir nehre götürür. Kavalcı nehirden yürüyerek geçer fakat ardından gelen fareler suda boğulurlar. Köy farelerden kurtulmuş olur.

Adam köye altınlarını almak için döndüğünde muhtar nasılsa köyde fare kalmadığı için adama ödeme yapmak istemez ve altınları ona vermez. Bunun üzerine kavalcı tekrar kavalını çalarak yürümeye başlar.

Bu sefer 130 tane çocuk onun peşinden gelir. Kavalcı onları yakındaki bir ormana götürür. Fakat kavalcı uyurken çocuklardan köyün yerini bilen biri kavalcının kavalını alır ve bütün çocukları tekrar köye götürür. Çocuklarının kaybolmasından çok endişelenen köylüler çocukları geri dönünce çok mutlu olurlar ve gerçeği öğrenince de köy muhtarına çok kızarlar. Sonunda kavalcıya altınlarını verirler.

Masalın farklı bir sürümünde de kavalcı çocukları ormana götürürken en arkadan gelen üç çocuktan bahsedilir. Bu çocuklardan biri sakattır ve diğerleri kadar hızlı yürüyemediği için arkada kalmıştır. Bir diğeri kördür ve nereye gittiklerini göremediği için kavalın sesini takip ederken yavaş ilerlemektedir. Sonuncusu ise sağırdır ve kavalın sesini hiç duyamadığı halde diğerlerini meraktan takip etmiştir. Daha sonra bu üç çocuk ormana gitmeyip köye dönmüş ve bütün köyü çocukların nerede olduğu konusunda uyarmıştır.

Hikâyenin bu sürümü daha sonraki yıllar içerisinde bir masal gibi yayılır. Hikâye bu haliyle Johann Wolfgang von Goethe, Grimm Kardeşler ve Robert Browning'in eserlerinde yer alır.

İşte bu masalı bizler böyle mutlu sonla biter şekliyle biliriz. Bu hikâyeyi masallaştıran gerçek aslından çok başkadır. Bilinen şudur ve tekdir: Almanya’nın Hameln kentine 1284 yılında rengârenk elbiseli, kaval çalan bir adam, bir sebeple arkasında 130 çocuğu da götürerek ortadan kaybolur. Gidiş o gidiş ve bir daha dönmezler. 

İşte masal bu gerçeğin ardından, bundan sonra başlıyor. Bu çocuklar nereye, nasıl gittiler, ne oldular?

Bu ünlü masal, bizim bildiğimiz şekilde mutlu sonla bitse de, gerçek Hameln şehrini yüzyıllar boyunca derin bir travmayla yaşamak zorunda bırakan karanlık bir sona sahiptir.

1284 yılında yaşanmış bu gerçek olayla ilgili en eski yazılı belge, şehir tarihçesinde yer alan 1384 tarihli Latince kayıttır: ‘’Çocuklarımız ayrılalı on yıl oldu.’’

Bu kaydın anlamı üzerine çok değişik tezler üretilmiş, ama kesin bir sonuca ulaşılması bugüne kadar mümkün olmamıştır.

Olayın yaşandığına dair en eski kanıt ise 1300’lü yılların başında yapılan bir vitraydır. Şehrin kilisesinde bulunduğu bilinen bu vitray, yine kayıtlara göre 1660 yılında parçalanmıştır.

Tarihçi Hans Dobbertin tarafından kayıtlardaki açıklamalar esas alınarak yeniden yapılan vitrayda, kaval çalan adam renkli, çocuklar ise beyaz kıyafetler içerisinde betimlenmektedir. Bu vitrayın, şehrin tarihindeki trajik bir olayın anısını canlı tutmak amacıyla bu masalı İngiliz şair ve yazar Robert Browning şiir olarak yorumlamış, kitap 1888'de Londra'da yayımlanmıştır.

Eserdeki resimlerinse çocuk kitapları yazarı ve çizeri Catherine Greenaway'e ait olduğu sanılmaktadır. Söylencenin en önemli ögelerinden farelerse vitrayda yer almamaktadır; çünkü onların hikâyeye dâhil oluşu ancak 1559’dadır.

Willy Krogmann'un, ‘’Fareli Köyün Kavalcısı: Efsanenin Oluşumu Üzerine Bir İnceleme’’ adlı eserinde belirttiğine göre, 14'üncü yüzyılda şehirde yaşamış Lude isimli bir din adamının elinde, içinde kilise şarkıları bulunan bir kitap vardı. Büyükannesi tarafından kitabın içine olayın tanığı olduğuna dair bir dize yazılmıştı. Fakat bu kitabın 17’nci yüzyıldan bu yana izine rastlanmamış, dolayısıyla bu tanıklığın izini sürmek de mümkün olmamıştır.

Bu konudaki elde mevcut ilk Almanca yazılı kayıt ise 1440-1450 arasına tarihlenen ‘’Lüneburg Yazması’’dır. Burada olay kısa bir şiirle anlatılmaktadır: ‘’1284 yılında Aziz John ve Aziz Paul günü 26 Haziran'da Hameln’de doğmuş 130 çocuk alındı rengârenk elbiseler içinde bir kavalcı tarafından ve kayboldular tepenin yakınında bir yerlerde.’’

Günümüzde ''Lüneburg Yazması'' temel alınarak konuyu açıklamaya yönelik pek çok tez ortaya atılmıştır. Araştırmacı-yazar David Wallechinsky'ye göre, 1212 yılında gerçekleşen ve başlarında Nicholas isimli bir Alman gencinin bulunduğu 20 bin kişilik çocuk Haçlı Seferi için Hameln’den de 130 çocuk alınmış olabilir. Kaval çalan kişinin ise bir asker toplama görevlisi olabileceğini düşünülmektedir. Ortaçağ da o dönem asker toplamaya gelen görevlilerin kaval benzeri bir müzik aleti çaldıkları da göz önüne alınırsa bu doğru da olabilir.

İkinci rivayet ise oldukça korkunçtur: Amerikalı tarihçi William Manchester ‘’Sadece Ateşle Aydınlanan Bir Dünya’’ adlı yapıtında, kavalcının aslında psikopat bir sapık olduğunu öne sürüyor. 20 Haziran 1284'de Hameln’den 130 çocuğu renkli kıyafeti ve kavalıyla kandırarak kaçırmış ve çocuklara akla hayale gelmeyecek şeyler yaptıktan sonra bir kısmını öldürmüş, bir kısmını ağaçlara asmış; öldürmediklerini ise kendilerini bilmez şekilde ormanın içinde bırakıp gitmiştir.. Ancak bunu destekleyen herhangi bir yazılı kanıt bulunmamaktadır.

Bir başka görüş ise çocukların doğal bir sebeple ölmüş olmalarıdır. Bu durumda kavalcı ise gerçek bir kişi değil ölümün kişileştirilmiş halidir. Ortaçağ da ölüm sıklıkla renkli, alacalı kıyafetli bir adam olarak betimlendiğinden bu da akla yatkın bir rivayet.

Hameln şehrinin resmi web sitesine göre, akla en yatkın olarak kabul edilen bir rivayet de şöyledir: Hameln çocukları o günlerde Batı Prusya, Pomerania, Töton Bölgesi ve Moravia'ya yerleşebilmek için toprak sahipleri tarafından kayıt altına alınan göçe istekli Almanlardan sadece birkaçıydı. Geçmiş dönemlerde de aynen bugün olduğu gibi bir şehrin sakinlerine o şehrin çocukları denmesinin adetten olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, Hameln çocuklarının da bildiğimiz anlamda çocuk değil, en azından bir yerleşim birimi kuracak güçte ve yaşta gençler ya da yetişkinler oldukları anlaşılır. Çocukların Hameln’den ayrılışı daha sonra Avrupa’nın ortak belası haline gelen fare istilası ile birleştirilip tek bir efsaneye dönüşmüş olmalıdır. 

Johann Wolfgang Goethe, 1813’de masalı Almanca olarak şiirleştirmiş, hemen ardından bu şiir, Hugo Wolf tarafından bestelenmiştir. 1816'da ise Grimm Kardeşler, Alman söylencelerini topladıkları ünlü eserleri ‘’Alman Efsaneleri’’nde bu olaya ‘’Hameln’in Çocukları’’ adıyla yer vermişlerdir.

Kavalcı’nın heykeli bugün Hameln şehir meydanındadır. Hameln'de kaldırım taşları arasında da fare figürleri yer alır. Bu olaydan sonra Hameln’de bir sokağa ‘’Bungelose Gasse’’ ismi verilir, yani ‘’Davul Çalmanın Yasak Olduğu Sokak’’. Kaybolan çocukların anısına bu sokakta uzun yıllar gürültü yapmak, şarkı söylemek ya da dans etmek yasaklanır. Hameln’in hemen dışında çocukların kaybolduğu yere ise Poppenberg ismi verilir. Burada da haç şeklinde taştan iki anıt dikilidir. 

Bütün bu iddia ve tezlere ve rivayetlere rağmen tüm dünyada bilinen Fareli Köyün Kavalcısı masalı henüz tam anlamıyla açığa çıkarılamayan geçmişiyle her geçen gün daha fazla merak uyandırmaktadır. Tabii günümüz Hameln şehri de her yıl düzenlediği festival ve ağırladığı binlerce turistle bu gizemin sağladığı faydalardan yararlanmaya da devam etmektedir.

Hikâyenin bilinen bütün detaylarını anlattım. Bu kıssadan bir hisse çıkaracak olursak eğer, o da şudur ki; gördüğünüz gibi sakın ola anlatılan her renkli masala inanmayın, güzel melodi çalan yalancı, sahtekâr bir kavalcının peşine düşüp de mutlu sona kavuşacağınızı zannetmeyin ve arkasından gittiğiniz yalancı ve sahtekâr bir kavalcının sizi götüreceği korkunç akıbeti araştırın!

Osman AYDOĞAN

 

 

Nima, yüreğindeki gamı söyle de bir yabancı gibi ağlayayım

01 Mart 2020

Çocukluğumda memleketimde mahallede eceliyle bile olsa bir ölse, bir cenaze olsa varsa düğün ertelenirdi. Zaten televizyon yoktu. Evde radyolar kapatılırdı.  Haber bile dinlenecek olsa radyonun sesi iyice kılırdı… Bu durum günlerce sürerdi. Bu ölüye olan saygıydı...

Tabii ki devir değişti, zaman değişti, kültür değişti… Aynı hassasiyeti beklemek günümüzde haksızlık olur.

Neyse geçmişi bırakayım, günümüze geleyim…

27 Şubat 2020 akşam saatlerinde İdlib’de hava saldırısı sonucu 36 askerimiz şehit oldu. Tüm Türkiye’de matem var. 83 milyon tek yürek, kan ağlıyor...Daha şehit cenazeleri yeni yeni kaldırılıyor…

Bu olaydan iki gün sonra, 29 Şubat 2020 günü ... Aynı anda TV’de canlı yayın esnasında…Bir tarafta şehit cenazeleri, bir tarafta Cumhurbaşkanı konuşuyor… Tüm TV’ler canlı veriyor…

Cumhurbaşkanı, İstanbul'da AKP milletvekilleri ile buluşmasında yaptığı konuşmada şehit sayısının 36'ya çıktığını söylüyor… ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmeleri gülerek, gülümseyerek, espri yaparak anlatıyor… Seyreden bakanları da sırıta sırıta gülüyorlar... Şen şakrak espriyi alkışlıyorlar…

Cumhurbaşkanı geçmişte salonlarda Arap Rabia için, Arap Esma için elinde mendil gözyaşlarını siliyordu…

Bu tarafta espriler, gülmeler, gülümsemeler, şen şakrak alkışlar salonun kubbesini çınlatırken, öbür tarafta, uzaklarda ocaklarına daha yeni ateş düşmüş, kor düşmüş şehit evlerinde şehit cenazeleri daha yeni yeni kaldırılıyor… Oralarda bir feryâd bir figân anneler ağlıyordu, babalar ağlıyordu, eşler, nişanlılar, bebeler ağlıyordu… Burada ise espriler, gülüşmeler, alkışlar salonu çın çın çınlatıyordu…

Ve benim aklıma Nesimi Çimen’in ‘’Şifa İstemem’’ isimli sitem türküsü geliyor… Kulaklarımda bir sitem olarak inim inim bu türkü inliyor…

Cumhurbaşkanının konuşması esnasında Nesimi Çimen'in aklıma gelen bu türküsü de halk müziği içerisindeki en güzel bir sitem türküsüydü. Bu türkü insanın içini sızlatan, yüreğini burkan, kalbini titreten, gözlerini dolduran, dünya tarihinde eşi benzeri görülemeyen naif bir sitem türküsüydü. Sitemin bile naif, sitemin bile kibar, sitemin bile nazik olabileceğini gösteren bir türküydü…Bu türkü kadri, kıymeti, vefayı bilmeyenlere, sevgisizlere, duygusuzlara, duyarsızlara, nobranlara atfedilmiş bir türküydü…

Türkünün aşağıda bağlantısını verdiğim yorumu dinleyin, bir daha, bir daha, bir daha dinleyin. Gün boyu dinleyin, gece boyu dinleyin… Şehitlere bir ağıt, vefasızlara, duygusuzlara, duyarsızlara bir sitem olarak dinleyin… Sonra da başkaları şen şakrak gülerken, (sitemde ''Bir Sabiyyenin Gözyaşları'' adıyla kendisini anlattığım) İhsan Raif Hanım’ın ’’Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime, titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime’’ dizelerini hatırlayıp, bir muhannet güruhunun eline düşmüş yalnız ve güzel ülkenin haline bakıp, şiirlerinde ‘’Şehriyar’’ mahlasını kullanan Azeri şair Muhammed Hüseyin Şehriyar’ın "Nima, yüreğindeki gamı söyle de bir yabancı gibi ağlayayım’’ dediği gibi, erkeğim demeyin, askerim demeyin, ben ağlamam demeyin, aydın yüreğinizdeki birikmiş gamı, kederi, tasayı, kaygıyı ortaya döküp bir yabancı gibi ağlayın…

Ağlayın ancak salondaki o fotoğrafları, o gülüşmeleri, o alkışları da asla unutmayın…

Ben yine de sizlere güzel bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

Bu türküyü çok sanatçı söyler. Ama bu türküyü Grup Abdal’ın ‘’Ozanca’’ isimli albümünde hakkıyla yorumlanır. 

Grup Abdal, ‘’Ozanca’’ albümünden ‘’Şifa İstemem’’
https://www.youtube.com/watch?v=SBDj5RQ82xA

Şifa İstemem

Şifa istemem balından
Bırak beni bu halımdan
Razıyım açan gülünden
Yeter dikenin batmasın

Gece gündüz o hizmetin
Şefaatin kerametin
Senin olsun hoş sohbetin
Yeter huzurum gitmesin

Taşa değmesin ayağın
Lale sümbül açsın bağın
İstemem metheylediğin
Yeter arkamdan atmasın

Kolay mı gerçeğe ermek
Dost bağından güller dermek
Orda kalsın değer vermek
Yeter ucuza satmasın

Sonu yoktur bu virdimin
Dermanı yoktur derdimin
İstemem ilaç yardımın
Yeter yakamdan tutmasın

Nesimi'yim vay başıma
Kanlar karıştı yaşıma
Yağın gerekmez aşıma
Yeter zehirin katmasın

Nesimi Çimen

Ortaçağdan kalma karanlık bir güruhun 02 Temmuz 1993 günü Sivas'ta, Madımak Oteli'nde 35 insanımızı cayır cayır yaktıkları Sivas Кatliamı'nda bu türkünün söz ve bestesinin sahibi Nesimi Çimen de cayır cayır yakılarak katledilmişti.

 



Gözlem Noktaları

29 Şubat 2020

Türkiye’nin Astana anlaşması Soçi süreci diye Suriye’de İdlib’in güneyi ve doğusunda 12 adet ‘’Gözlem Noktaları’’nda 03 Şubat 2020’de topçu ateşiyle sekiz askerimiz, 10 Şubat 2020’de hava saldırısıyla beş askerimiz son olarak 27 Şubat 2020’de yine hava saldırısıyla 33 askerimiz daha şehit oluyor. Böylece sadece son bir ayda İdlib’de Gözlem Noktalarında elliye yakın şehit veriyoruz.

Sürekli adı geçen bu ‘’Gözlem Noktaları’’ nedir, anlamaya çalışıyorum...

Anlamak için aklıma bir fıkra geliyor… Ancak gülmek için değil bu pespaye, bu rezil, bu sefil, bu hesapsız-kitapsız harekâtımızı anlamak ve sonra da oturup hüngür hüngür ağlamak için…

Bir genç adam, lise yıllarında bir yaz tatilinde sırtında çantası ile seyahat etmektedir. Bir sahil kasabasına gelir. Bu kasabada bir gece kalıp ertesi günü kasabadan ayrılacaktır. O hafta ise o sahil kasabasında bir festival vardır. Bu nedenle de bütün oteller, bütün pansiyonlar doludur... Kapı kapı dolaşır ancak yatacak bir yer bulamaz… Parklarda da gecelemek istemez… Otel görevlilerine yaptığı ‘’Lobide, şu koltukta kıvrılıp uyuyayım, sabah da çeker giderim’’ teklifi de kabul görmez.

Nihayetinde anlayışlı bir otel görevlisi şöyle bir teklifte bulunur: Otelin çatı katında ayyaş, sarhoş birisi yatmaktadır. Burası ayyaşın, sarhoşun devamlı ikamet ettiği bir yerdir. Arzu ederse sadece bu gece için yanına kıvrılıp yatabilir. Ancak çatı katında banyo, tuvalet, lavabo yoktur. Bir de çatıya çıkan merdiven ancak sabah yerine konmaktadır. Genç çaresiz bu teklifi kabul eder. Hemen merdiven kurulur, genç çatı katına çıkar. Gerçekten de orada buram buram içki kokan sarhoş birisi bir şiltede horul horul uyumaktadır. Yanına kıvrılır yatar.

Genç adamın gece yarısı büyük tuvaleti gelir. O katta tuvalet olmadığını, çıktığı merdivenin de kaldırılıp ancak sabah tekrar yerine konacağını acı bir şekilde hatırlar. Biraz sabreder ama artık kendisini tutamayacak haldedir. Çatı katında tuvaletini yapacağı bir yer de bulamaz. Bir saksı da yoktur çatı katında! Gözüne hala horul horul uyuyan sarhoş takılır. Aklına şeytani bir fikir gelir. Sarhoşun pijamasını poposundan biraz indirir, sarhoşun poposuna tuvaletini yapar ve sarhoşun pijamasını tekrar yerine yerleştirir.  Sabah olup merdiven konulunca da inip aşağıya kahvaltı bile yapmadan kasabayı terk eder…

Aradan yıllaaaar yıllar geçer. Genç adam üniversiteyi bitirmiş, bir şirkette iyi bir yere gelmiştir. Bir gün iş için kendisini bu kasabaya gönderirler. Makam arabasıyla kasabaya gelir. On yıl önce bir çatı katında gecelediği otelin kral dairesine yerleşir. Aklına on yıl önceki çatı katında kalan sarhoş adam gelir.  Otel görevlilerine bu sarhoş adamı sorar ancak kimse bu sarhoş adamı hatırlamamaktadırlar. Nihayetinde otelin en eski bir çalışanı sarhoşu hatırlar. ‘’Evet’’ der, ‘’eskiden bu otelin çatı katında bir sarhoş yaşıyordu. Ancak şimdi o sarhoş akıl hastanesinde yatıyor.’’ Genç adam; ‘’ne oldu ki?’’ diye sorar. Otel çalışanı cevap verir; ‘’vallahi beyim kimse bilmiyor, yaklaşık on yıl önceydi, bu sarhoş bir gün uyanır, gece altına yaptığını fark eder, başlangıçta ‘olur, insanlık halidir, altıma kaçırmış olabilirim’ diye düşünür. Ancak ‘nasıl olur da ben, donum ile pijamam arasına yaparım?’ diye düşünmekten kafayı yer.’’

Fıkra bu kadar… Gülmek için değil tabii… Bu ''Gözlem Noktaları'' fikrinin nasıl bir b...ktan durum yarattığını anlamak için...

Suriye’de İdlib’de bizim kurduğumuz bu on iki adet olan ‘’Gözlem Noktaları’’ ülkemizi terörist sızmalarından korumak için teröristlerle sınırımız arasında değil de İdlib’in güney ve doğusunda, İdlib’deki teröristlerle Suriye Ordusu arasında kurulmuş ya…

İster istemez kafama takılıyor… Bir komşu ülkede sınırımıza dünyanın en azılı, en gaddar, en vahşi teröristleri yığılıyor… Ve nasıl oluyor da biz, ülkemizi bu teröristlerden korumak için askerlerimizi teröristlerle sınırımız arasına konuşlandırmak, mevzilendirmek yerine, askerlerimizi, teröristlerle komşu ülkenin askerleri arasında yerleştiriyoruz, konuşlandırıyoruz? 

Madem ‘’Gözlem Noktası’’ diye askerlerimizi teröristlerle Suriye’nin askerleri arasına konuşlandırdın, burada on yıldır dünyanın en vahşi, en gaddar iç savaşı yaşanıyor, belli ki risk çok büyük, buranın hava sahası kontrolü da Rusların elinde, Ruslardan izinsiz İHA bile uçuramıyorsun orada, o zaman neden bu askerlerimizi hava desteği, hava koruması olmadan oraya gönderdin? Tam da fıkradaki gibi b..klu bir durum...

03 Şubat 2020 tarihinde İdlib’de sekiz askerimiz şehit olduğundan beridir fıkrada bahsettiğim sarhoş gibiyim... Hatta bu sarhoştan da farklı olarak bu konuda o kadar tahsil görmüşem, o kadar mektep bitirmişem, o kadar mürekkep yalamışam, yurt içinde, yurt dışında okumadığım mektep, okumadığım akademi kalmamış, zaten mesleğim de bu, ayrıca meslek hayatımın üçte birisi Doğunun dağlarında terörle mücadeleyle geçmiş, bu nedenle, bu bilgimle, bu tecrübemle, bu aklımla; gece donum ile pijamam arasına işesem buna bir çözüm bulurdum da bu soruya bir türlü cevap bulamıyorum. Bunu düşünmekten de kafayı yiyeceğim!…

Depremde müteahhit çürük bina yaptı diye hesap soruyorsunuz da bu çürük hesabı kim yaptı diye niye hesap sormuyorsunuz? Yoksa kadıyı kime mi şikâyet edeceğiz?

Hani yıllar önce pop şarkıcısı Fatih Erkoç söylerdi ya: ‘’Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde?’’ diye. Aynen ben de öyleyim: Oynatmama az kaldı!...

Tanrı, bu ülke insanlarını zihin sağlığından korusun! 

Osman AYDOĞAN

 

Yandı ciğerim de canan buna ne çare?

29 Şubat 2020

Erol Toy'un çok güzel bir kitabı vardı iki ciltlik: ''Toprak Acıkınca'' (Yaz Yayınları, 1998) Kurtuluş savaşını anlatırdı… Bu kitapta bir hikâyecik hatırlıyorum torun ile nine arasında geçen...

- ''Nine ölüm nedir?''
- ''Ölüm neye benzer biliyor musun Hasan?''
- ''Neye nine''
- ''Toprak acıkır Hasan. Toprak da insanlar gibidir. Belirli bir süre içinde acıkır. O zaman sürmek gerekir onu. Ekmek gerekir. Doyduysa ne âlâ. Doymadıysa daha ister toprak. Terini alır insanoğlunun. Yetmez. Tohumunu, emeğini alır. Oda yetmez Hasan'ım. Gayrı alacak bir şeyi kalmamıştır. Canını alır. Bir can yetmezse, pek çok can alır. Doyar toprak. Bir süre doyar aldığıyla. Sonra yine acıkır. ''  Susar nine... Bir süre düşünür sonra yeniden devam eder:
-''İşte ölüm, insanoğlunun bir lokma gibi, bir tohum gibi toprağa düşmesine benzer.''

Terörden bir tohum gibi toprağa düşen gencecik askerlerin, polislerin, insanların haberleri gelince hep bu nineyi anımsarım... İhmalden, ilgisizlikten, bilgisizlikten, para hırsından çöken maden ocaklarında bir tohum gibi canlı canlı toprağa gömülen, tutuşan, yanan yurtlarda diri diri yanan, işgüvenliği eksikliğinden, bilgisizlikten, kuralsızlıktan iş kazasından, trafik kazasından yiten, katledilen insanlarımızın haberleri gelince yine bu nineyi hatırlarım...  Düşünür, sorgularım... Nasıl bir açlıkmış bu böyle? Bu toprakların ne doymak bilmez, ne bitmek bilmez bir iştihasıymış bu?

1’nci Dünya Savaşı'nda, Enver Paşa, Galiçya'ya da asker göndermeye karar verince; birliklerde talimler yoğunlaşmış... Bazı onbaşılar da, acemi eratı yetiştirmeye çalışıyormuş... Bir onbaşı, askere yeni gelmiş bir neferi çekmiş önüne; ''Sol yanın doğu, sağ yanın batı, önün güney; söyle bakalım, demiş, arkanda ne kaldı?'' Nefer boynunu bükmüş: ''Arkamda'', demiş, ''arkamda genç bir kadınla, iki küçük çocuk kaldı...''

Kimisi nişanlı, kimisi evli... Kimisinin bebeği yolda, kimisininki daha yeni kucakta... Kimisinin terhisi gelmiş, kimisinin daha yeni tayini çıkmış, kimisi daha yeni göreve başlamış…. Her birisinin, ciğerleri sızlatan daha nice hikâyesi... Eline diken battığında yüreği yanan anaların bir anlatılamaz evlat acısı…Onlarca genç insan…

Necip Fazıl’ın ‘’Akşam’’ isimli güzel bir şiiri vardı:

‘’Güneş çekildi demin,
Doğdu bir renk akşamı.
Bu, bütün günlerimin,
İçime denk akşamı.’’

Şiirde olduğu gibi Güneş çekilip dağların ardından batarken bir renk akşamı doğar ve dağlar külsüz, dumansız bir kor gibi alev alev yanar ya, işte ben her şehit haberinde, her felaket haberinde, her bir tohum gibi toprağa düşen can haberinde öyle yanarım... Bir alev topu gibi alaz alaz yanarım, bir kor gibi için için yanarım, tutuşmuş bir çıra gibi usul usul yanarım... Böylesi günler, bütün günlerimin içime denk akşamıdır. Böylesi günlerde bütün dünyanın ormanları içimde tutuşmuş gibi alev alev yanarım...

Erzurum yöresinden Muharrem Akkuş ile Yücel Paşmakçı’nın derledikleri bir türkü vardı, askere gidip de dönmeyen evlat acısını anlatan;

‘’Eledim eledim höllük eledim
Aynalı beşikte canan bebek beledim
Büyüttüm besledim asker eyledim
Gitti de gelmedi canan buna ne çare
Yandı ciğerim de canan buna ne çare

Bir güzel simadır aklımı alan
Aşkın sevdasını canan serime salan
Bizi kınamasın ehl-i din olan
Gitti de gelmedi canan buna ne çare
Yandı ciğerim de canan buna ne çare''

Kore Savaşından sonra bu türküye bir dörtlük daha eklenir..

''Kore dağlarında ot kucak kucak
Ne bilsin analar (oy oy) böyle olacak
Rahmet yerine kurşun yağacak
Gtti de gelmedi canan buna ne çare"

Türkünün derleme tarihi 1966. Türkünün TRT repertuvar kurulu tarafından “inceleme” tarihi ise 1977. Bu türkü yaklaşık on yıl sonra TRT repertuarına alınır. (!) Türkü içinde geçmekte olan Kore Savaşına dair dörtlük ise TRT arşivlerinde bizim böyük müttefikimiz (!) ABD hatırına bilerek çıkartılmıştır. Halen TRT repertuarında türkünün Kore ile ilgili kısmı yoktur!

Burada genç arkadaşlarıma ‘’höllük’’ nedir açıklamam gerek ki ağıt daha bir anlaşılsın. Höllük; şimdilerde allanarak pullanarak reklamı yapılan bir kullanımlık çocuk bezlerinin yerine kullanılan çamurlaşmayan bir çeşit topraktı. Bu toprak çocuğun altına bağlanan bir bezle ısıtılarak kullanılırdı. Ancak şimdiki çocuk bezleri gibi bir kullanımlık değildi… Kullanıldıktan sonra elene elene tekrar kullanılırdı. Şimdi böyle zahmetlerle anneler evladını büyütüp yetiştirsin, askere yollasın sonra da o asker gidip de gelmesin!  Ciğeri yanmasın da annelerin daha nesi yansın?

Bugün artık Kore'nin dağlarında kucak kucak otlar yanmıyor ama bugün tüm bir milletin Suriye çöllerinde alev alev ciğeri yanıyor...

Gitti de gelmedi canan buna ne çare?
Yandı ciğerim de canan buna ne çare?

Osman AYDOĞAN

Bu türkü çok sanatçı tarafından seslendirilmiştir. Ancak türkünün Serenad Bağcan tarafından bir jenerikte kullanılan yorumu çok güzeldir. 

Seranad Bağcan, ‘’Eledim eledim höllük eledim’’:
https://soundcloud.com/salih-lsal/serenad-bagcan-eledim-eledim-ben-anadoluyum-jenerik

 

 

Döndüm baktım sol yanıma Mehemmedim can veriyor

28 Şubat 2020

Dün ajanslar bir felaket haberi haber veriyorlardı: Suriye’de İdlib’te 33 şehit. Daha yeni iki hafta önce (03 Şubat -10 Şubat 2020)  yine İdlib’te 13 şehidimiz vardı.

Önce biraz geriye gidelim

Mart 2015

Mart 2015 tarihinde, Suriye iç savaşı devam ederken Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'ın organizasyonuyla oluşturulan '’Fetih Ordusu’'nun yönettiği harekâtla İdlib cihatçıların kontrolüne geçiyor. İdlib’in cihatçıların eline geçmesi Suriye'deki güç dengeleri önemli oranda değiştiriyor. İdlib’de ‘'Fetih Ordusu'’nun içerisindeki cihatçı yapılar (el Kaide biatlı Nusra ve Ahrar Şam Heyeti) arasında ciddi ayrışmalar yaşanıyor ve Tahrir Şam Heyeti İdlib’e hâkim oluyor…

Suriye rejimi ülkesine hâkim oldukça Suriye’deki dünyanın her ülkesinden gelen cihatçı militanlar İdlib’te toplanmaya başlıyorlar… Bu cihatçı militanların sayısının 50 bini geçtiği, bunlardan 20 bininin, halen İdlib'i kontrol eden Heyet Tahrir El Şam'ın (eski adı El Nusra) komutasında olduğu tahmin ediliyor.

Suriye ordusu Yamuk'tan sonra Hama ve Humus'taki cihatçı cepleri de arındırdıktan sonra İdlib'e taarruz etmesi bekleniyor.

Eylül 2017

Suriye ordusu ile İdlib’teki bu cihatçı örgütler arasındaki gerginliği azaltmak maksadıyla 2017'de Astana'da Türkiye, İran ve Rusya ile bir anlaşmaya varıyorlar. Astana anlaşması kapsamında Türkiye ile Rusya arasında ise 17 Eylül 2017 tarihinde Soçi şehrinde bir mutabakat muhtırası imzalanıyor.

Ekim 2017

İmzalanan bu Soçi Mutabakat Muhtırasına kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 12 Ekim 2017'de ‘’İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi’’ndeki ateşkes rejiminin takibi için gözlem noktaları oluşturmaya başlanıyor. Bu gözlem noktaları, İdlib'de silahlı cihatçı örgütlerin kontrolündeki sınır şeridinin silahlardan arındırılmasının denetlemesi planlanıyor. Yani Türkiye İdlib'de silahlı cihatçı örgütlerin silahtan arındırılması görevini üslenmiş oluyor.

Türkiye Suriye Ordusu ile İdlib’deki cihatçı örgütler arasındaki ateşkesin uygulanması için kuzeyden güneye doğru saptanan gerginliği azaltma şeridi boyunca 12 gözlem noktası kurmakla mükellef oluyor. En son kurulan 9 gözlem noktası Türkiye sınırlarından 88 kilometre güneyde Morin mevkiinde bulunuyor. Bu 9 gözlem noktası veya karakol, cihatçılar ile Suriye birliklerini birbirinden ayırıyor.

15-20 kilometre derinliğinde ve 250 kilometre uzunluğundaki silahsızlandırma şeridinin silahlı örgütlerin kontrol ettiği bölgeden geçmesi planlanıyor.

Soçi mutabakatı ve oluşturulan bu ‘’İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi’ üzerine Rusya destekli Suriye ordusu, bir süredir planlamakta olduğu İdlib operasyonunu erteliyor.

Ocak 2020

Ancak Soçi mutabakatının üzerinden iki yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Ocak 2020 tarihine kadar Türkiye’nin söz verdiği gibi İdlib’deki ılımlı muhalifler ile silahlı cihatçı gruplar ayrıştırılmadığı gibi İdlib’deki silahlı cihatçı gruplar da silahsızlandırılamıyor ve bunlardan da HTŞ gittikçe İdlib’e hakim olmaya başlıyor… 

Şubat 2020

Suriye ordusu ileri harekâtını devam ettirerek nerdeyse İdlib'i çember içine alıyor... Türkiye'nin gözlem noktaları da neredeyse bütünüyle Suriye birlikleri arasında kalıyor...

Şubat 2020 tarihine dönmek üzere şimdi kısaca tekrar geriye gidelim:

Bu iki yıl içinde neler oluyor?

7 Ağustos 2019 tarihinde Türkiye, Fırat’ın doğusunda bir güvenli bölge tesis edilmesi konusunda ABD’yle anlaşıldığını duyuruyor. Bu maksatla da Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesinde Türkiye-ABD Müşterek Harekât Merkezi’nin kuruluyor. Yani Türkiye Suriye’de Fırat’ın doğusu için ABD ile anlaşmaya varıyor.

Bunun üzerine de 15 Ağustos 2019 tarihinde Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova şu açıklamayı yapıyor: ‘’Suriye’nin kuzeydoğusunu izole etmeye yönelik girişimler endişe vermektedir.’’

9 Ekim 2019 tarihinde Türkiye Suriye’ye karşı ‘’Barış Pınarı Harekâtı’’nı icra ediyor. ABD ve Türkiye'nin 17 Ekim 2019'da ilan ettikleri 120 saatlik ateşkes ile harekât sona eriyor. 

Bu süre zarfında Türkiye tarafından Soçi mutabakatında söz verildiği gibi İdlib’de cihatçı teröristler silahtan arındırılamıyor. Cihatçı teröristler silahtan arındırılamadığı gibi İdlib’de hem bunların sayısı artıyor hem de bunlardan HTŞ İdlib’e hakim oluyor…

03 Şubat 2020

Cumhurbaşkanı Erdoğan 03 Şubat 2020 tarihinde Ukrayna’ya resmi bir ziyarette bulunuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan Ukrayna ziyareti sırasında Kiev'de resmi törenle karşılanırken tören kıtasını "Slava Ukraine" (Şan olsun Ukrayna'ya) sözleriyle selamlıyor. Bu selam ise Rusya'da büyük yankı uyandırıyor. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği bu selam, 2018 yılında dönemin Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko tarafından resmileştirilen Rusya karşıtı propagandalarda Ukrayna tarafından kullanılan bir selam oluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ziyareti esnasında sekizincisi toplanan Yüksek Düzeyli Stratejik Konsey Toplantısı'nda yaptığı konuşmada Ukrayna’yı "Stratejik ortağımız, komşumuz ve dostumuz" şeklinde tanımlayarak şu konuşmayı yapıyor: "Türkiye olarak Kırım'ın (Rusya tarafından) yasa dışı ilhakını tanımadığımızın altını bir kez daha çizmek istiyorum. Ukrayna'nın egemenliğine ve Kırım dâhil toprak bütünlüğüne desteğimizin aynı şekilde süreceğini de teyit etmek istiyorum. Ülkenin doğusundaki durumun Ukrayna'nın toprak bütünlüğü ve uluslararası hukuk temelinde barışçı ve diplomatik yöntemlerle en kısa sürede çözülmesini umuyoruz."

Bu ziyaret esnasında Ukrayna’nın Türkiye Büyükelçisi Andrey Sibiga, Ukrayna medyasına yaptığı açıklamada "Bu ziyaret sırasında imzalanacak anlaşmaya göre, Türkiye tarafı Ukrayna ordusunun ihtiyaçları, özellikle silah alımı için 200 milyon TL finansal yardım sunacak.’’ diye duyuruyor…

Şimdi yazımın en başına dönüyorum:

03 Şubat 2020

İdlib’te, Suriye (Rusya demek daha uygun olur) topçu ateşiyle sekiz askerimiz şehit oluyor.

10 Şubat 2020

Yine İdlib’te, Suriye (Rusya demek daha uygun olur) hava saldırısıyla hava sahası Türkiye’ye kapalı İdlib’te beş askerimiz daha şehit oluyor.

27 Şubat 2020

Yine İdlib’te, Suriye (Rusya demek daha uygun olur) hava saldırısıyla hava sahası Türkiye’ye kapalı İdlib’te 33 askerimiz daha şehit oluyor.

Şimdi biraz yakına geliyorum:

15 Ağustos 2019

15 Ağustos 2019 tarihinde Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova ne demişti: ‘’Suriye’nin kuzeydoğusunu izole etmeye yönelik girişimler endişe vermektedir.’’

03, 10, ve 27 Şubat 2010

Rusya’nın bu endişesi de eyleme dönüşüyor… Ve Türkiye Kıbrıs Barış Harekâtından sonra bir başka ülke topraklarında ilk defa bir ay içerisinde elliye yakın şehit veriyor…

Hatalar ve yanlış politikalar

Hatalar

Hava sahası kontrolü, hava hakimiyeti veya hava üstünlüğü ve yakın hava desteği sağlanmadan kara birliklerinin muharebe sahasına sürülmesi,

Soçi Mutabakatındaki ‘’Gözlem Noktaları’’ tanımı dışında aşırı büyüklükte birliklerin sahaya yığılması,

Bu nedenle de bu büyük hacimli birliklerin ‘’Gözlem Noktaları’’ dışında konuşlandırılmaları,

Sahaya sürülen birliklerin envanterinde uygun hava savunma silahlarının bulunmaması,

Sahaya sürülen birliklerin muharebe deneyimlerinin eksikliği,

Karşı gücün elinde en son teknoloji tanksavar silahları varken sahaya sürülen zırhlı birliklerin; zırh koruması, hareket kabiliyeti, atış kontrol ve stabilizasyon sistemleri ve ateş gücü açısından demode durumda olması,

Arazinin açık arazi ve meskûn mahal olup zırhlı birlik harekâtına uygun olmaması…

Yanlış Politikalar

AKP iktidarının, ayı (Rusya) ile dans ederken Kovboy (ABD) ile aynı zamanda flört edebileceğini zannetmesi,

AKP iktidarının Rus politikasını okuyamaması: (3-10 Şubat 2020 tarihlerde birliklerimiz yapılan hava saldırıları ve sonucunda verilen 13 şehit bize verilen ‘’bu bölgeden çekilin’’ mesajını AKP yönetimini okuyamaması)

AKP iktidarının, hiç de üstümüze vazife değilken Soçi Mutabakatı ile İdlib'deki cihatçı, selefi grupların garantörlüğünün ve korumasının üstlenmesi, (Bunun bedelini, Suriye rejimine karşı bu silahlı cihatçı gruplara kalkan yaptıkları Mehmetçiğin canı ile ödüyor…)

AKP iktidarının, “Şam’daki Emevi Camii’nde Cuma namazı kılacağız” hevesi ve inadı, (Bu uğurda AKP Türk askerini Arap çöllerinde hesapsızca harcıyor…)

AKP iktidarının, İhvan aşkına Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına sürüklemesi,

AKP iktidarının, stratejik sığ dış siyaseti, (Bu siyasetin faturasını Türk askerinin kanı ve canıyla ödüyor…)

Sonuç

Yukarıda verdiğim tarihler Türkye'nin adım adım Suriye'de bir nasıl bataklığa sürüklendiğini gösteriyor... Hala Türkiye'nin İdlib'teki gözlem noktalarını geri çekmesininin dışındaki her bir hareket tarzı Türkiye'yi felakete götürecek gibi gözüküyor...

Suriye'de Esad'siz bir çözüm mümkünsüz gözüküyor...

Şehit haberleri gelince de bana da bir Çorum türküsünü hatırlamak kalıyor:

‘’El veriyor el veriyor
Orta direk bel veriyor
Döndüm baktım sol yanıma
Mehemmedim can veriyor.’’

Bu türkü şehitlerimize yakılan bir ağıt olarak kulaklarımda yankılanıyor:

‘’Döndüm baktım sol yanıma Mehemmedim can veriyor.’’

Osman AYDOĞAN

Kardeş Türküler, solist Feryal Öney:
https://www.youtube.com/watch?v=yTvJdsUyokM 

Hem okudum hem de yazdım

Hem okudum hem de yazdım
Yalan dünya senden bezdim
Dağlar koyağını gezdim
Yiten yavru bulunmuyor

Kurşun gelir sine sine
Merhem koyun yaresine
Öldürmüşler Mehemmed'i
Haber verin annesine

Seni vuran dağlı mıydı
Kurşunları yağlı mıydı
Düşman seni vurur iken
Senin kolun bağlı mıydı

El yazıya el yazıya
Duman çökmüş Gölyazı'ya
Kurban olam kurban olam
Beşikte yatan kuzuya

El veriyor el veriyor
Orta direk bel veriyor
Döndüm baktım sol yanıma
Mehemmedim can veriyor

Atalardan aldım öğüt
Derelere diktim söğüt
Hep kırılsın Avşar eli
Mehmet gitti babayiğit

Karalı bayrak kaldırdım
Çifte davullar dövdürdüm
Kınamayın komşular
Kademsiz gelin getirdim

 

 

Heinrich Heine ve Firdevsî

27 Şubat 2020

Evvelsi gün bu sayfada sizlere ünlü Alman şairi Heinrich Heine (1797 - 1856)'yi tanıtmış ve dün de onun Loreley  isimli şiirini anlatmıştım. Firdevsî (940-1020) ise en önemli Fars şairidir. Şimdi yazının başlığına bakarak diyeceksiniz ki Almanların bu en büyük şairi Heine ile Heine'den yaklaşık sekiz yüzyıl önce yaşamış Farsların bu en büyük şairi Firdevsî'nin ne ilgisi var? Olmaz olur mu!

Ama önce sizlere Firdevsî'yi anlatmam lazım... 

Hafız, Ömer Hayyam, Sadî Şirazî, Feridüdin Attar ve Molla Camî gibi büyük şairler İran edebiyatını dünya edebiyatına taşıyan önemli isimleridir. Türk edebiyatını özellikle Divan Edebiyatını da yakından etkileyen bu şairlere ilave edebileceğimiz bir isim de Samanîler ve Gazneliler dönemleri İran edebiyatının önde gelen şairi Firdevsî’dir (940-1020). Künyesi; “Ebu’l-Kâsım Mansur”, lakabı; “Fahruddîn”, mahlası ise “Firdevsî”dir. Aslında adı İran’da da telaffuz edildiği üzere "Ferdusi"dir. Anlamı "cennete ait, cennetle ilgili" demektir.

Firdevsî, aynı zamanda Gazneli Mahmut'un fikirler aldığı bilginlerden de bir tanesidir. Firdevsî Turanlılar ile İranlıların eski İran hükümdarlarından Tur ve İr'in soyundan geldiklerini söyleyerek bu iki halkı kardeş sayar.

"Bilgili olan güçlü olur" ve "akıllı bir adam, senin can düşmanın olsa bile, cahil dosttan iyidir" sözlerinin de sahibidir Firdevsî…

Firdevsî'nin en bilinen eseri Farsçayı Farsça yapan Şehnâme'dir. Firdevsî Şehnâme'yi; Türkler'in İran'a göçleri ve hakim olmaları sonrasında İranlılar'ı onore etmek için Gazneli Mahmud'un teşviki ve sunduğu imkânları ile ancak İranlılar'ın Turanlılar'la (Türkler) olan mücadelelerini İranlı hissiyatı ve tarafgirliği ile yazar. 

Şehnâme; Firdevsî'nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanıdır. İran edebiyatının en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilir. 60.000 beyitten oluşur ve İran tarihini anlatır. Şehnâme için Firdevsî ömrünün otuz yılını harcar, tüm İran destanlarını toplayarak manzum Şehnâme'yi yaratır. Şehnâme’nin önsözünde "gerçi otuz yıl uğraştım, ama sonunda Farsça dilinden İran milletini yarattım" der. 

Şehnâme, tarih öncesi zamanlardan başlayıp Sasani İmparatorluğu sonuna dek tüm eski İran krallarını inceler. Ancak ana tema Zabulistan prensi efsanevi kahramanı Rüstem, Esfandiār ve Afrāsiab gibi kahramanları içerir.

Eserde geçen olaylar çoğunlukla İranlı Rüstem ile Turan kralı Efrasiyab arasındaki epik çekişmeler şeklindedir. Şehnâme'de Efrasiyab İranlıların düşmanı olarak tasvir edilir. Şeytani güçleri olan Turan kralı Efrasiyab aslında gerçek bir tarihi kişilik olan Alper Tunga'dır. Şehnâme’de İranlı Rüstem bilek gücü ile yenemediği Türk Alper Tunga’yı tuzak kurup pusuya düşürerek öldürür. Türkçedeki ‘’Tongaya düşmek’’ deyimi de (Alper Tunga’nın tuzağa, pusuya düşmesi) bu hikâyeden gelir.

Şehnâme bitince Gazneli Mahmut destanda geçen hikâyeleri sarayın duvarlarına resmettirir. 

Burada trajik olan ise şudur: Bir Türk kralının içinde Farsların yüceltildiği bir Fars destanını bir Farslıya kaleme aldırması ve daha sonra da sarayını bu hikâyeyi içeren resimlerle donatmasıdır. Bu iş orada ve o zamanda da bitmez. Türk edebiyatında, Arapça ve Farsça kökenli hikâyeler anlatan meddah tipindeki hikâyecilere Firdevsî'nin Şehnâme'sinden hareketle "Şehnâme-hân’’ (Şehnâme anlatıcısı) denirdi. Yani Anadolu’da, Türk yurdunda, Türk Şehnâme-hânlar asırlarca Türklere Farsın yüceltildiği hikâyeler anlatmışlardır. Evliya Çelebi de, Seyehatnâme'sinde Şehnâme'nin Bursa içindeki kahvelerde meddahlar tarafından ezberden okunduğunu anlatır. Demek ki Türk’ün kendisini değil de başka bir milleti yüceltme sevdası yeni değildir, atalardan kalma yadigâr genetik bir mirastır! Türklerin bu Fars sevgisi daha sonra da Arap sevgisine dönüşecektir! 

Firdevsî, iyi bir Müslüman’dır. Hazreti Muhammed'e ve sahabelere övgü­leri, sevgisi derindir. Ancak Firdevsî daha iyi bir Fars milliyetçisidir. Bu yüzden Şehnâme'de eski Fars töre ve inançları ile İslâm ruhunu çelişme ve çatışmaya sokturmadan kaynaştırmaya dikkat eder. Ama bu büyük Fars milliyetçisi şairin, yurdunu üç - dört yüz sene işgal etmiş olan Araplara kız­gınlığı ve hıncı sonsuzdur. Sırası geldikçe onları hicvetmekten geri durmaz. Nite­kim Firdevsî Şehnâme’de bir yerde şöyle yazar:

"Bir zamanlar çölde deve sütü ve kertenkele etiyle geçinen Araplar işi o kadar azıttılar ki, Key'lerin (eski Pars hükümdarları Keykubat, Keykâvus, Keyhusrev vb.) taçlarını istemeye başladılar. Tuu, senin yüzüne ey kahbe felek tuuu!"

Firdevsî, Şehnâme’de manzum bir destan olarak olayları ve kahramanları anlatırken uygun yerlerde öğütler de verir. Buna bir örnek:

''İyiliğe yönel ve kimseyi incitmemeye çalış.
Kurtuluşun yolu sadece bundan ibaret çünkü.
Sonunda gideceğin yer toprak olacağına göre¸
İyilik tohumundan başka bir şey ekmemelisin.

İyiliğe karşılık niçin kötülük yapayım?
Kötülük yaparsam kendime yapmış olurum.
İyilik yaparsan iyilik;
Kötülük yaparsan kötülük görürsün.''

Hala ünlü Alman şairi Heinrich Heine'nin Firdevsî ile olan ilgisini bekliyorsunuz değil mi? O zaman gelelim sadete!

Gazneli Mahmut anlattığım gibi Şehnâmeyi Firdevsî'ye yazdırır ama Firdevsî’ye söz verdiği ödemeyi yapmaz, şairi küstürür. Bu ödeme konusunda değişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerden birisi de 19. yüzyılın en ünlü Alman şairlerinden birisi olan Heinrich Heine'ye (1797-1856) aittir. Heinrich Heine bu ödeme konusuna, ülkemizde edebiyatçılarımızın dâhil kimseciklerin pek bilmediği ‘’Der Dichter Firdusi’’ (Şair Firdevsî) isimli üç bölümlük çok güzel bir şiirinde yer verir. Heine şiirinde; Firdevsî’den Firdusi, Şehnâme’’den Schach Nameh, Firdevsî’nin şehri olan Tus şehrini de Thus olarak bahseder. 

Şiirde özetle şu hikâye anlatılır:

Şehnâme’nin yazılışından yıllar geçmiştir. Bir gün aklına gelir Sultan Mahmut’un; Firdevsî’yi sorar ''nerede?'' diye... Aslında çok yoksul çevreden olan büyük şair kendi şehrinde (Tus) eski ağır koşullarında yaşayıp gidiyordur. Sultan hemen büyük bir kervan düzülmesini emreder. Develere en güzel ipekliler, nice değerli altın, gümüş, fildişi araç gereçler, paha biçilmez nesneler yüklenir... 

Sultanın kervanı sekiz günlük bir yolculuktan sonra şaşa ile Firdevsî’nin yaşadığı bir dağın yamacına kurulmuş şehre giriyordur ki, aynı şehrin karşı kapısından küçük, yoksul bir cemaatin omuzlarındaki tabutta mezarlığa götürülen Firdevsî’nin cenazesi vardır!

İşte bu noktada benim boğazım düğümlenir, o uzun uzun yazılarımda kullandığım kelimelerim yetersiz, sözcük dağarcığım kifayetsiz kalır, yazımı hitama erdirecek bir sözcük bulamam, bir cümle kuramam... Ancak büyük Alman filozofu Immanuel Kant’ın şu sözünü hatırlarım; ‘’Yeryüzünde hiçbir şey başkasının hakkından daha kutsal değildir.’’

Eyyyy hak yiyenler!... Eyyyyy hukuk çiğneyenler!... Eyyyyy muktedirler! Anlıyor musunuz?

Osman AYDOĞAN

Heinrich Heine’in yazımda bahsi geçen ‘’Der Dichter Firdusi’’ isimli şiirin tamamını orijinal haliyle Almanca bilen arkadaşlarımın istifade edebilmesi için aşağıda sunuyorum…Mükemmel bir şiirdir... 

Der Dichter Firdusi

1

Goldne Menschen, Silbermenschen!
Spricht ein Lump von einem Toman,
Ist die Rede nur von Silber,
Ist gemeint ein Silbertoman.

Doch im Munde eines Fürsten,
Eines Schaches, ist ein Toman
Gülden stets; ein Schach empfängt
Und er gibt nur goldne Toman.

Also denken brave Leute,
Also dachte auch Firdusi,
Der Verfasser des berühmten
Und vergötterten »Schach Nameh«.

Dieses große Heldenlied
Schrieb er auf Geheiß des Schaches,
Der für jeden seiner Verse
Einen Toman ihm versprochen.

Siebzehnmal die Rose blühte,
Siebzehnmal ist sie verwelket,
Und die Nachtigall besang sie
Und verstummte siebzehnmal -

Unterdessen saß der Dichter
An dem Webstuhl des Gedankens,
Tag und Nacht, und webte emsig
Seines Liedes Riesenteppich -

Riesenteppich, wo der Dichter
Wunderbar hineingewebt
Seiner Heimat Fabelchronik,
Farsistans uralte Kön'ge,

Lieblingshelden seines Volkes,
Rittertaten, Aventüren,
Zauberwesen und Dämonen,
Keck umrankt von Märchenblumen -

Alles blühend und lebendig,
Farbenglänzend, glühend, brennend,
Und wie himmlisch angestrahlt
Von dem heil'gen Lichte Irans,

Von dem göttlich reinen Urlicht,
Dessen letzter Feuertempel,
Trotz dem Koran und dem Mufti,
In des Dichters Herzen flammte.

Als vollendet war das Lied,
Überschickte seinem Gönner
Der Poet das Manuskript,
Zweimalhunderttausend Verse.

In der Badestube war es,
In der Badestub' zu Gasna,
Wo des Schaches schwarze Boten
Den Firdusi angetroffen -

Jeder schleppte einen Geldsack,
Den er zu des Dichters Füßen
Kniend legte, als den hohen
Ehrensold für seine Dichtung.

Der Poet riß auf die Säcke
Hastig, um am lang entbehrten
Goldesanblick sich zu laben -
Da gewahrt' er mit Bestürzung,

Daß der Inhalt dieser Säcke
Bleiches Silber, Silbertomans,
Zweimalhunderttausend etwa -
Und der Dichter lachte bitter.

Bitter lachend hat er jene
Summe abgeteilt in drei
Gleiche Teile, und jedwedem
Von den beiden schwarzen Boten

Schenkte er als Botenlohn
Solch ein Drittel, und das dritte
Gab er einem Badeknechte,
Der sein Bad besorgt, als Trinkgeld.

Seinen Wanderstab ergriff er
Jetzo und verließ die Hauptstadt;
Vor dem Tor hat er den Staub
Abgefegt von seinen Schuhen.

2

»Hätt er menschlich ordinär
Nicht gehalten, was versprochen,
Hätt er nur sein Wort gebrochen,
Zürnen wollt ich nimmermehr.

Aber unverzeihlich ist,
Daß er mich getäuscht so schnöde
Durch den Doppelsinn der Rede
Und des Schweigens größre List.

Stattlich war er, würdevoll
Von Gestalt und von Gebärden,
Wen'ge glichen ihm auf Erden,
War ein König jeder Zoll.

Wie die Sonn' am Himmelsbogen,
Feuerblicks, sah er mich an,
Er, der Wahrheit stolzer Mann -
Und er hat mich doch belogen.«

3

Schach Mahomet hat gut gespeist,
Und gut gelaunet ist sein Geist.

Im dämmernden Garten, auf purpurnem Pfühl,
Am Springbrunn sitzt er. Das plätschert so kühl!

Die Diener stehen mit Ehrfurchtsmienen;
Sein Liebling Ansari ist unter ihnen.

Aus Marmorvasen quillt hervor
Ein üppig brennender Blumenflor.

Gleich Odalisken anmutiglich
Die schlanken Palmen fächern sich.

Es stehen regungslos die Zypressen,
Wie himmelträumend, wie weltvergessen.

Doch plötzlich erklingt bei Lautenklang
Ein sanft geheimnisvoller Gesang.

Der Schach fährt auf, als wie behext -
»Von wem ist dieses Liedes Text?«

Ansari, an welchen die Frage gerichtet,
Gab Antwort: »Das hat Firdusi gedichtet.«

»Firdusi?« - rief der Fürst betreten -
»Wo ist er? Wie geht es dem großen Poeten?«

Ansari gab Antwort: »In Dürftigkeit
Und Elend lebt er seit langer Zeit

Zu Thus, des Dichters Vaterstadt,
Wo er ein kleines Gärtchen hat.«

Schach Mahomet schwieg, eine gute Weile,
Dann sprach er: »Ansari, mein Auftrag hat Eile -

Geh nach meinen Ställen und erwähle
Dort hundert Maultiere und funfzig Kamele.

Die sollst du belasten mit allen Schätzen,
Die eines Menschen Herz ergötzen,

Mit Herrlichkeiten und Raritäten,
Kostbaren Kleidern und Hausgeräten

Von Sandelholz, von Elfenbein,
Mit güldnen und silbernen Schnurrpfeiferein,

Kannen und Kelchen, zierlich gehenkelt,
Lepardenfellen, groß gesprenkelt,

Mit Teppichen, Schals und reichen Brokaten,
Die fabriziert in meinen Staaten -

Vergiß nicht, auch hinzuzupacken
Glänzende Waffen und Schabracken,

Nicht minder Getränke jeder Art
Und Speisen, die man in Töpfen bewahrt,

Auch Konfitüren und Mandeltorten,
Und Pfefferkuchen von allen Sorten.

Füge hinzu ein Dutzend Gäule,
Arabischer Zucht, geschwind wie Pfeile,

Und schwarze Sklaven gleichfalls ein Dutzend,
Leiber von Erz, strapazentrutzend.

Ansari, mit diesen schönen Sachen
Sollst du dich gleich auf die Reise machen.

Du sollst sie bringen nebst meinem Gruß
Dem großen Dichter Firdusi zu Thus.«

Ansari erfüllte des Herrschers Befehle,
Belud die Mäuler und Kamele

Mit Ehrengeschenken, die wohl den Zins
Gekostet von einer ganzen Provinz.

Nach dreien Tagen verließ er schon
Die Residenz, und in eigner Person,

Mit einer roten Führerfahne,
Ritt er voran der Karawane.

Am achten Tage erreichten sie Thus;
Die Stadt liegt an des Berges Fuß.

Wohl durch das Westtor zog herein
Die Karawane mit Lärmen und Schrein.

Die Trommel scholl, das Kuhhorn klang,
Und lautaufjubelt Triumphgesang.

»La Illa Il Allah!« aus voller Kehle
Jauchzten die Treiber der Kamele.

Doch durch das Osttor, am andern End'
Von Thus, zog in demselben Moment

Zur Stadt hinaus der Leichenzug,
Der den toten Firdusi zu Grabe trug.

Heinrich Heine 

 

 

Heinrich Heine ve Lorelei

26 Şubat 2020

Dün 19. yüzyılın romantizm ve realizm akımları arasındaki geçiş döneminde siyasal şiirin öncüsü olan en ünlü lirik Alman şairi Christian Johann Heinrich Heine’yi anlatmış ve bu yazımda Heine’nin ‘’Lorelei’’ (Loreley) adlı şiirinin şarkılar, çeviriler sayesinde dilden dile aktarıldığını yazmıştım. Bu kadar bahsettikten sonra Heine’nin işte bu Lorelei şiirini de anlatmasam olmazdı!

Lorelei, aslında Alman dağ köylerinde çobanların uzak mesafelerden birbirine seslenme biçimidir ve gırtlaktan çıkan kendine özgü bir tonu vardır.

(Bir ara not: Lorelei; Birinci Dünya Savaşı öncesinde Balkanlar’da çıkan isyanlar sırasında Yunan isyancıların Selanik’e dayanmaları sonucu, Selanik’te sürgünde bulunan devrik Padişah İkinci Abdülhamid'in bindirilerek apar topar İstanbul’a getirildiği Alman gemisinin adıdır aynı zamanda.)

Mekân olarak Lorelei bir dünya mirası olarak kabul edilen Yukarı Orta Ren Vadisinde (Welterbe Oberes Mittelrheintal) yer alan Tal der Lorelei (Loreley vadisi) yaklaşık 132 m yüksekliğinde dik eğimli kayalıklardır. Lorelei, Rhein nehrinin en darlaştığı kısımda bulunur.

Lorelei’de Rhein nehri 25 m derinliğe ve 113 m genişliğe sahiptir. Bu darlığı ve derinliği nedeniyle, bugün bile nehrin en tehlikeli noktası sayılmaktadır. Halen bu bölgede karşılıklı gelen gemilerin olası kazalarını önlemek için bütün bölgede Wahrschau olarak adlandırılan ışık sinyali sistemi vasıtasıyla Ren gemilerine yol gösterilir.

Lorelei Ortaçağda tehlikeli oyukları yanı sıra, Rhein’in en tehlikeli noktası olması ve burada gemicilerin ve ormancıların yaşadığı pek çok trajediler nedeniyle ünlenir.

1801 yılında, Alman yazar ve şair Clemens Brentano’nun Lorelei adlı romantik balatı yayınlanır. Bu balatta, Bacharach bölgesinden, sevgilisi tarafından aldatıldığı için canına kıymak isteyen çok güzel bir kadın vardır. Piskopos, kadının güzelliği ve zarafetine hayran kalır ve onu manastıra gönderir. Yolculuk sırasında kadın, sevgilisinin sarayına son bir kez dönüp bakmak için kayalıklarda durur. Bu şekilde sevgilisinin de kendisinden uzaklaştığını gördüğüne inanan kadın, çaresizlik içinde kendini Rhein nehrinin dalgalarına atar. Rhein hikâyelerinde, Brentano konuyu mutsuz Bayan Lurley’in kayalıklara oturup, uzun sarı saçlarını taraması ve gemicileri felaketlere sürüklemesi olarak değiştirir.

Bundan sonra da Lorelei Alman efsanesinin sarı uzun saçlı bir kadın kahramanı olarak anılır…

Efsaneye göre Lorelei, Almanya’da Rhein nehri kıyısında yaşadığına inanılan su perilerinin en güzelidir. Lorelei, bir balıkçıya âşık olmuş ama balıkçı onu aldatmış, o da denizcilerden öç almak için Rhein nehrine bakan yüksek kayalıklarda oturmuş ve altın rengi saçlarını tararken şarkılar söylemiş. Lorelei’ın büyüsüne kendini kaptıran gemiciler, gözlerini ve kulaklarını ondan alamazlarmış ve biraz daha yaklaşırlarmış kayalara... Ve Lorelei'ın büyüsü denizcilere Rhein nehrinin o bölgesinin ne kadar tehlikeli olduğunu unutturur ve gemileri kayalıklara çarpıp parçalanırmış ve ölüme götürürmüş denizcileri... 

Lorelei’in tam karşısında yer alan St. Goar şehri de bu şekilde hasarlı gemileri kurtarma ve bakımını yapmada ünlenir ve bu nedenle de kutsal Goar olarak adlandırılır.

Fırsat bulur da Almanya'ya giderseniz mutlaka Rhein nehri üzerinde bir tekne gezintisi yapınız. Gezi tekneniz Rhein nehri üzerinde bu bölgeye geldiğinde rehberiniz size bu hikâyeyi anlatacaktır. Bu esnada fona hüzünlü bir müzik çalacaktır... Ve tekneniz bu esnada bu bölgeden oldukça yavaş geçecektir. Bu yavaş geçişten maksat Lorelei’i anmak ve sizin fotoğraf çekmenizi sağlamaktan ziyade Rhein nehrinin bu en dar ve kayalık kısımdan dikkatlice geçerek daha önceki gemiciler gibi kayalara çarpmamaktır...

İşte bu hikâye üzerine yazar Heinrich Heine ‘’Lorelei’’ isimli şiirini… Şiir üzerine yapılan bir şarkıyı ve  şiirin önce Almancasını sonra da Türkçesini ve Lorelei’in fotoğraflarını yazımın sonunda veriyorum…

Hani demek o ki; siz siz olun, anlattığım bu Alman efsanesindeki gibi dar geçitlerden, keskin virajlardan geçerken bütün dikkatinizi dümeninize veriniz, uzun sarı saçlı bir kadının tatlı melodisine kanıp kafanızı kaldırıp da yukarılara melül melül bakmayasınız. Yoksa gemiler soluğu St. Goar tersanelerinde alıyor…

Osman AYDOĞAN

Heine’nin Lorelei şiiri üzerine çok şarkı bestelenmiştir. Ancak benim en beğendiğim İspanyol asıllı Fransız sanatçı Mireille Mathieu'nun Almanca olarak söylediği Lorelei şarkısıdır:
https://www.youtube.com/watch?v=P-F3prcPC78

Lorelei

Ich weiß nicht, was soll es bedeuten,
Daß ich so traurig bin;
Ein Märchen aus alten Zeiten,
Das kommt mir nicht aus dem Sinn.

Die Luft ist kühl und es dunkelt,
Und ruhig fließt der Rhein;
Der Gipfel des Berges funkelt
Im Abendsonnenschein.

Die schönste Jungfrau sitzet
Dort oben wunderbar,
Ihr goldnes Geschmeide blitzet,
Sie kämmt ihr goldnes Haar.

Sie kämmt es mit goldnem Kamme,
Und singt ein Lied dabey;
Das hat eine wundersame,
Gewaltige Melodey.

Den Schiffer, im kleinen Schiffe,
Ergreift es mit wildem Weh;
Er schaut nicht die Felsenriffe,
Er schaut nur hinauf in die Höh'.

Ich glaube, die Wellen verschlingen
Am Ende Schiffer und Kahn;
Und das hat mit ihrem Singen
Die Loreley getan.

Loreley

Bilmiyorum ne manası var 
bu kadar üzülmemin
eski zamanlardan bir masal
çıkmıyor aklımdan

Hava serin ve karanlık
ve sessizce akıyor ren nehri;
dağin zirvesi parıldıyor
akşam güneşinin ışığında. 

En güzel bakire oturuyor
iste orada harika;
altın kolyesi yıldırım gibi pırıldamakta,
altın saclarını tarıyor.

Saçını altın bir tarakla tarıyor o
ve bir şarkı söylüyor bunun yanında;
olağanüstü, güçlü
bir melodisi var şarkının.

Küçük gemideki gemici
yabani bir acıyla kavrıyor bu müziği;
kayalıklara değil
yalnızca yukarı yükseklere doğru bakıyor.

Sanırım, dalgalar yutuyor
sonunda gemici ve gemiciği;
ve bunu o şarkısıyla
Loreley yaptı.

 

 

Heinrich Heine

25 Şubat 2020

Dünkü yazımda Alman lirik şiirinin en önemli temsilcilerinden birisi olan Reiner Marie Rilke’nin bir şiirinden bahsedince bugün de aklıma bir başka lirik Alman şairi geldi: Christian Johann Heinrich Heine (1797 - 1856)

Heine, 19. yüzyılın romantizm ve realizm akımları arasındaki geçiş döneminde siyasal şiirin öncüsü olan en ünlü Alman şairidir. Genelde lirik şiirler yazar.. Göttingen, Bonn ve Humbolt üniversitelerinde hukuk okur ancak edebiyata hukuktan daha fazla ilgilidir.

Yahudi kökenlidir. Ancak1825'de dinini değiştirerek, Protestanlığı seçer. Bu, Alman devletinde hür bir birey olabilmek için gereklidir. Aksi takdirde birçok Yahudi gibi hakları kısıtlanacaktır. O zaman Almanya’da Yahudilerin üniversitede profesör de olması yasaktır. Heine'ın ise en büyük tutkularından birisidir üniversitede profesör olmak.

Heine sanat yaşamına "Gedichte" (Şiirler) adlı eseriyle 1821'de başlar. Heine'ın kuzenleri olan Amelie ve Therese'e olan tek taraflı aşkı daha sonra onu aşk temalı şiirler yazmaya sevk eder. "Buch der Lieder" (Şarkıların Kitabı) adlı eseri onun en kapsamlı şiir derlemesidir. Heine'nın birçok şiiri besteciler tarafından şarkı hâline getirilir.

Kendine has dillere destan bir içe dönüklüğü vardır. Düşünceleri Fransız devriminden etkilenmiştir. Nietzsche, Heine'den bahsederken ''en yüce lirik şair'' ifadesini kullanır.

Değerinin farkındadır. Bir şiirinde söyle tanımlar kendisini:

''Ich bin ein deutscher Dichter,
Bekannt im deutschen Land.
Nennt man die besten Namen,
So wird auch der meine genannt.''

''Ben bir Alman şairi
Bütün Almanya’da bilinir
En iyi isimler söylenince
Benimki de öyle söylenir.''

Heine, 1831 yılında Almanya'dan ayrılır ve Paris'e gider. Orada ütopist sosyalistler ile arkadaşlıklar kurar. Ve Heine yaşamının geri kalan kısmını Paris'te geçirir.

Heine din değiştirmiştir. Her iki dini de çok iyi tanır. Paris’te Fransız arkadaşlarına dinler konusunda şu kanaatini söyler: "Bütün dinler aynıdır. Bazıları müşterilerinin derilerini kafalarından, bazıları ise ayaklarından başlayarak yüzerler."

Pariste okuma yazması olmayan Crescentia adli bir Fransız kadınla evlenir. Heine kadının adını fazla egzotik bulduğu için bu ismi Mathilde olarak değiştirir. Okuma yazması olmayan karısı, Heine'nin ne kadar önemli bir şair olduğundan bihaberdir ve şairin değerini arkadaşlarına sorar. Mathilde, Dumas'ın eserlerini okumak istediğinden, yine Heine tarafından kendisine okuma-yazma öğretilir. Mathilde kocasının şiirleri için değil de Dumas eserleri için okuma-yazma öğrenmek ister!... Belki de bu nedenle Heine ölmeden önce mirasını karısına bırakır ve karısının tekrar evlenmesine şart koşar. Neden olarak da kendisi için en azından bir adamın üzüleceğini söyler!...

Heinrich Heine’nin bu evliliği biraz da Rus yazar Puşkin’in evliliğine benzer. Puşkin, bir baloda Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma. Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur. Uzun çekişmelerden sonra Natalya ile evlenir Puşkin. Natalya evliliği süresince de kayıtsız kalır Puşkin’e. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in tıpkı Heinrich Heine’nin karısı Mathilde gibi…

Heine’nin Alman politikası ve toplumunu eleştirdiği "Deutschland. Ein Wintermärchen" (Almanya. Bir Kış Masalı) adlı eserini 1844'te yazar ve arkadaşı Karl Marx bu eserini sahibi olduğu gazetede makaleler hâlinde yayımlar.

Heine’nin Loreley (Lorelei) adlı şiiri şarkılar, çeviriler sayesinde dilden dile aktarılır ve bu sayede büyük bir ün kazanır.

Heine ‘’Laß die heilgen Parabolen’’ isimli şiirinin son kıtasını şöyle bititir:

''Also fragen wir beständig,
Bis man uns mit einer Handvoll
Erde endlich stopft die Mäuler -
Aber ist das eine Antwort?''

"Durmaksızın soruyoruz
Ta ki bir avuç toprak
ağzımızı kapatana kadar.
Peki ama bu mudur cevap?"

1821 yılında kitaplarından biri  Almanya’da yakılınca Heinrich Heine tarihte defalarca kanıtlanmış ve kanıtlanacak şu sözünü söyler:  "Eğer bir yerde kitapları yakıyorlarsa, orada eninde sonunda insanları da yakacaklardır."

Ölüm döşeğinde iken; "Tabii ki Tanrı beni affedecektir, bu onun işi." der…

Unutulmayacak bir söz daha Heinrich Heine'den: "Tutunacak bir dalın olup olmadığını düşmeden göremezsin.."  

Eserleri Alman otoriteleri tarafından her dikta rejiminde olduğu gibi yasaklandığında her şair gibi kendisi de Almanya için kaygılanır:

"Denk ich an Deutschland in der nacht,
dann bin ich um den schlaf gebracht"

(Geceleyin Almanya’yı düşündüğümde uykularım kaçıyor.)

Ben de artık son zamanlarda bu dizeleri zihnimde takılmış bir plak gibi şöyle mırıldayorum:

"Denk ich an die Türkei in der nacht,
dann bin ich um den schlaf gebracht"

Osman AYDOĞAN

 

 

Kasım Süleymani 15 Temmuz'da ne yaptı?

19 Şubat 2020

Geçtiğimiz günlerde ajanslardan gözlerden kaçan, kimsenin üzerinde durmadığı bir haber geçti…

TV5 televizyonunda 07 Ocak 2020 tarihinde saat 18.00’de ‘’Buluşma Noktası’’ programına katılan Kudüs TV Genel Yayın Yönetmeni Nureddin Şirin, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin ABD tarafından öldürülmesine ilişkin açıklamalarda bulunarak ‘’Süleymani'nin 15 Temmuz sürecinde Türkiye'ye destek verdiğini ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bunu bildiğini’’ söyledi.

Nureddin Şirin ayrıca Erdoğan'ın yaptığı değerlendirmede Kasım Süleymani'nin kendisi için ne anlama geldiğini anlattığını ifade ederek "Çünkü, biliyor tanıyor. Onun üstünde zaten bir kişi var, rehberdir. Böyle bir kişinin öldürülmesi elbette İran'da karşılıksız kalmayacaktır." dedi.

Nureddin Şirin'in TV5 televizyonunda ‘’Buluşma Noktası’’ programında yaptığı o açıklaması:

"15 Temmuz darbe girişimin akamete uğratılması için kim ne yaptıysa ondan daha fazlasını yapan kişinin adı Kasım Süleymani'dir. Türkiye'de Amerika ve İsrail projeleri gerçekleşmesin diye, çiftçisinden resi cumhuruna, vatan savunması önce kime düşer, yani İran'ın Kirmanlısına mı düşer, Ankaralısına Konyalısına mı düşer. Ama ne yaptı Kirmanlı Süleyman, benim göğsümü ezip geçmedikçe, Türkiye'de bu amacına ulaşamayacaksın. Bunlar İslam dünyasının üç aylığına on yıllığına olan hadiseleri değil. Hak batıl savaşında tarihin dönüm noktalarıdır. 15 Temmuz bu anlamda bir yevmullahdır bizim için, darbe girişimin püskürtülmesi, başarısızlığa uğratılması anlamında.

Diyorum ki, bu ülkenin en vatanseveri apoletlisinden kıravatlısına, 80 milyona soru soruyorum, sizin vatanseverliğinin Türkiye'nin korunması için Amerika ve İsrail karşısında siyonist, emperyal saldırılar karşısında sizin vatanseverliğiniz Kasım Süleymani kadar var mıdır? Yoktur, hayal dahi kuramazsın, böyle bir denklem kuramazsın. Ne dediğimin, sözlerimin nereye gittiğini bilerek söylüyorum. Bu sözlerimin hangi mahvillerde kayda alındığını bilerek söylüyorum. Kasım Süleymani İran için şunu yaptı bunu yaptı demiyorum. Türkiye için... Bakınız sayın Erdoğan, yaptığı değerlendirmede onun ne anlama geldiğini kendisi anlattı. Çünkü, biliyor tanıyor. Onun üstünde zaten bir kişi var, rehberdir. Böyle bir kişinin öldürülmesi elbette İran'da karşılıksız kalmayacaktır."

Şimdi bu açıklamayı ben yapsam ülkenin bütün savcıları peşime düşer… İnsan ister istemez soruyor, Irak ve Suriye iç savaşında bulunmuş bir İran milisi, 15 Temmuz darbe girişimin akamete uğratılması için Türkiye’de kim ne yaptıysa ondan daha fazlası olarak ne yapmış olabilir? Ve bu milisin de 15 Temmuz için ne yaptığını da Cumhurbaşkanı bilecek?

Adamın söyledikleri öyle basit, yenilir, yutulur şeyle değildir. Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir milis devlet değil de bir hukuk devleti ise Cumhuriyet savcılarının adamın yakasına yapışıp sormaları gerekir ‘’15 Temmuz darbe girişimin akamete uğratılması için Türkiye’de kim ne yaptıysa ondan daha fazlası olarak bu milis ne yapmıştır?’’ diye…

Ve benim aklıma bu milisin 15 Temmuz darbe girişimin akamete uğratılması için Türkiye’de kim ne yaptıysa ondan daha fazlası olarak ne yaptığına dair bir yığın muzur sorular geliyor... 

Dünkü yazımda dedim ya Filozof Ludwig Wittgenstein’ın bir sözüne atıfta bulunarak: ’’Tanrı beni zihin sağlığından korusun!’'

Osman AYDOĞAN

Bu adamın TV5 televizyonunda yaptığı konuşmasının tamamının bağlantısını veriyorum. Adamın bahsi geçen açıklamalarını, konuşmasının bütünü içinde Süleymani’yi konumlandırdığı misyonu ile değerlendirmenizi arzu ederim:
https://www.youtube.com/watch?v=yPUSX5B_tmk

 

 

Ya El Yelil

18 Şubat 2020

Son günlerde ülkemizde akla ziyan iki tartışma yaşanıyor. Bunlardan birisi ''FETÖ'nün siyasi ayağı'' konusu diğeri de ''Darbe söylentileri''. Sanki bu iki konu da AKP'nin İdlib'de düştüğü çıkmazın, açmazın üstünü örtmek, dikkati başka yöne çekmek için kasıtlı çıkarılmış gibi gelse de ben yine de bu iki konuya bir açıklık getirmek (!) istedim... 

FETÖ’nün siyasi ayağı

Son günlerde ‘’FETÖ’nün siyasi ayağı’’ tartışması yoğunlaştı ya… Ben de balık hafızalı olmama rağmen arşivlere bir bakıyorum, arşivler hatırlatıyor... Ancak arşivde yer alan FETÖ -AKP ilişkilerini bir daha yazmıyorum... Kısa bir süre önce yazmıştım…

Hal böyleyken bir AKP’li adam kalkmış ‘’Bizim partimizde heç FETÖ’cü yok. Hepsini temizledik’’ diyor ya… Benim de aklıma bir fıkra geliyor… Sonra da aklıma sözlerinin hiçbir anlamı olmayan bir Arap mezdeke şarkısı ‘’Ya El Yelil’’ geliyor… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

Gelelim fıkramıza:

Ekranlarda arzı endam eden profesörlerden birisi bir inceleme gezisi için Afrika’ya gitmiş… Afrika’nın en ücra köşesindeki bir kabileye de misafir olmuş... Kabile reisi de adamın hem profesör olmasından hem de ekranlarda fazlaca arzı endam etmesinden dolayı profesörün onuruna bir akşam yemeği vermiş.

Sofralar kurulmuş, kabile reisi bizim profesörü yanına başköşeye oturtmuş, ateşler yakılmış, tamtamlar çalmaya, danslar yapılmaya başlamış, sonra da yemeğe geçmişler… Kuzular, kızartmalar, çevirmeler, içkiler, elvan türlü mükellef bir ziyafet…

Afrika sorunları, dünya siyaseti, ülke siyaseti, FETÖ’nün siyasi ayağı, Koronavirüs, Brexit, İdlib, Suriye, Ukrayna, Kırım vb. derken sohbet koyulaşmıııış… Ne de olsa bizim profesör herbokog..

Sohbet esnasında nereden aklına geldiyse bizim profesör reise bir soru sormuş:

‘’Reis'' demiş Profesör ''sizin buralarda hala yamyam var mı?’’

Bu soru üzerine reisin yüzü allak bullak olmuş. Reis çatalını, bıçağını, kaşığını sertçe masaya bırakmış. Bu hareket üzerine birdenbire tamtamlar susmuş, danslar durmuş, konuşmalar kesilmiş. Herkes yüzünü reise çevirmiş.

Reisin yüzü kızgınlıktan kıpkırmızı ve yüzünde sert bir ifadeyle olarak ayağa kalkmış ve bizim profesöre dönerek başlamış hiddetle konuşamaya:

‘’Beyim’’ demiş… ‘’Biz de seni adam sandık, onuruna ziyafet vermeye kalktık. Bir de profesör olacaksın. Sorduğun soruya bak. Sen Afrika’yı hangi yüzyılda kaldı sanıyorsun?’’

Bizim profesör mosmor tabii… Sorduğuna soracağına bin pişman…Profesörün yüzünde soğuk soğuk terler boşanmaya başlamış…

Ve devam etmiş reis: ''Afrika sizin kafanızdaki Afrika değil artık. Biz çağ atladık...''

Reis yavaş yavaş yerine otururken de yavaşça mırıldanarak sözlerini tamamlamış:

‘‘’Üç tane vardı’... Ancak geçen hafta onları da yedik, artık kalmadı…’’

AKP’li adam demiyor mu ‘’Bizim partimizde heç FETÖ’cü yok. Hepsini temizledik!’’  Benim de aklıma işte bu fıkra geliyor…

Sonra aklıma bu Arap mezdeke şarkısı ‘’Ya El Yelil’’ geliyor… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

Darbe söylentileri

Amerikan hükümetine bağlı düşünce kuruluşu RAND Corporation 2020 yılı raporunu yayınlıyor…

276 sayfalık bu raporunun 14. sayfasında “Türkiye’nin Milliyetçi Eğilimi” bölümünde yer alan “Orta kademe subaylarda bir rahatsızlık var... Orta vadede darbe olabilir” ifadesi yeni darbe tartışmalarına zemin hazırlıyor.

Yandaş basın ve geçmişte FETÖ destekçisi olanlar hemen pası kapıp “Avrasyacı Kemalistler darbe yapacak” yaygarasına başlıyorlar. Bunlardan Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan daha net konuşuyor; ‘’darbeyi laikçi ve Kemalistler yapacak’’ diyor…

Bu tartışmalar bana daha yeni açık açık yaşanan bir darbe planı çalışmasını hatırlatıyor:

19-20 Aralık 2019 tarihinde İstanbul'da ASSAM (Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği) ve Üsküdar Üniversitesinin iş birliğiyle ‘’ASRİKA (ASYA-AFRİKA = ASRİKA (İngilizcede ASIA-AFRICA = ASRICA)  ‘’3. Uluslararası ASSAM İslam Birliği Kongresi’’ düzenleniyor. Bu kongreye SADAT'ın kurucularından ve Cumhurbaşkanı askerî danışmanı Adnan Tanrıverdi katılıyor ve sponsorluğunu ise kamu kuruluşları yapıyor.

İşte bu kongrede ayrı bir anayasası, yönetim şekli, askeri gücü, yargısı, başkenti, bayrağı, dili olan “İslam Devletler Birliği” kurulması öneriliyor.

Bu devletin başkenti İstanbul, resmi dili Arapça olarak ifade ediliyor. Bayrak ise, “şekli kanunla belirlenen kırmızı-yeşil zemin üzerine beyaz ay ve milli devlet sayısı kadar yıldızlı bayrak” olarak ifade ediliyor.

Bu kongrede açık açık darbe planı yapılarak açıkça Anayasa tağyir, tebdil ve ilga ediliyor. Ama hiçbir Cumhuriyet savcısının ve hiçbir siyasetçinin kılı kıpırdamıyor… Ancak RAND Corporation şöyle yazdı diye darbe goygoyculuğu yapılıyor…

Aklıma yine aynı şarkıyı geliyor: ‘’Ya El Yelil’’… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

Yine aklıma bir fıkra geliyor…

Tarih öğretmeni çocuğa sormuş: "Oğlum, Kartaca Savaşı'nı kim yaptı?" Çocuk: "Valla billâ ben yapmadım hocam." deyince tarih hocası sinirlenmiş, sınıfın kapısını çarparak çıkmış...

Tarih öğretmeni koridorda Matematik hocasıyla burun buruna gelmiş... Matematik hocası: "Hayrola hocam? Bu ne sinir?" "Sorma!" demiş tarih hocası. "Çocuğa Kartaca Savaşı’nı kim yaptı dedim?" "Valla billâ ben yapmadım hocam" dedi. Nasıl sinirlenmeyeyim?"

Matematik hocası: "Bunlar böyledir hocam. Hem yaparlar, hem de inkâr ederler." deyince, tarih hocası sinirden düşer, bayılır.

Müdür odasında kolonyayla kendine getirilince müdür sorar: "Hayrola hocam? Ne oldu ki fenalaştınız?" "Sormayın müdürüm" der tarihçi:

"Derste çocuğa "Kartaca Savaşı’nı kimler yaptı?" dedim. "Valla billâ ben yapmadım demez mi?" Sinirle sınıftan çıkarken matematik hocamız sordu. Durumu anlatınca: "Bunlar böyledir, hem yaparlar, bir de yapmadım derler." deyince bayılmışım.

"Hocam, şu üzüldüğün şeye bak." der müdür. "İki satır yazı yazarım Milli Eğitim Bakanlığı'na, kimin yaptığını hemen ortaya çıkartırım."

Tarih hocası hastanelik olur. 15 gün hastanede yatıp tedavi görerek, bir ay raporlu olarak taburcu edilir.

Evinde dinlenirken postacı sarı bir zarf getirir. Tarih hocası merakla açar zarfı. Milli Eğitim Bakanlığı'ndan gelmiştir resmi yazı.

Yazıda: "Bu yıl, gerekli tahsisat olmadığından, Kartaca Savaşları yapılamayacaktır. Bilgilerinize..." yazmaktadır.

Darbe tartışmasına katılanlara ‘’2020 yılında ödenek tahsis edilmediği için bu sene darbe yapılmayacaktır. Müsterih olun… Eğer çok çok merak ediyorsanız bakanlığa bir soruverin’’ diyesim geliyor ancak aklıma da yine aynı şarkıyı geliyor: ‘’Ya El Yelil’’… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

TTC

Avusturyalı Filozof Ludwig Wittgenstein’ın bir sözü vardı: ’’Tanrı beni zihin sağlığından korusun!’' diye. Ben de diyorum ki: ‘’Tanrı düşünen insanları zihin sağlığından korusun! Çünkü bu ülke zihin sağlığına sahip insanların yaşayabileceği bir ülke olmaktan çoktaaaaan çıkmıştır.’’

Ülkede bütün bu yaşananlar bana Uğur Mumcu'nun 1980 öncesi ve sonrası ülkenin içine düştüğü siyasal, toplumsal bunalımları anlatırken kullandığı bir tanımlamasını hatırlatıyor: “Burası Türkiye Tımarhane Cumhuriyeti” (TTC)dir. 

Korkuyorum, gidişatın buraya doğru olmasından korkuyorum…

Ve aklıma da yine aynı şarkıyı geliyor: ‘’Ya El Yelil’’… Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülüp, rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum…

 Osman AYDOĞAN

Bu şarkı eşliğinde kafama ters bir huni geçirip deliler gibi katıla katıla gülmek ve rakkaseler gibi kıvır kıvır kıvırasım geliyor ama yapamıyorum: Ya El Yelil:
https://www.youtube.com/watch?v=ll_KbDwD4eE

 

 

Mayrig

17 Şubat 2020

Djivan (Civan) Gasparyan (D. 1928) Ermenistan’ın ilk ve tek "halk sanatçısı" unvanını taşıyan bir Duduk ustasıdır. (Düdük değil, ‘’duduk’’. Duduk; ney enstrümanın kayısı ağacından yapılmışı olanıdır) Gasparyan'ın "I will not be sad in this world" isimli albümü Ermenistan dışında yayınlanan ilk albümüdür. Gasparyan bu albümden sonra dünyanın en ünlü senfonik orkestralarıyla çalışır. Ronin ve Gladyatör gibi pek çok filmde müziklerinin yapımında katkı sağlar. Bizden Erkan Oğur ile ortak bir de albüm çalışması vardır.

 Gasparyan duduğuna hüzün üfler… Gasparyan’ın müziğinde hep naif bir hüzün vardır, feryâd vardır, figân vardır. Gasparyan’ın müziğindeki bu hüzün, bu feryâd, bu figân atalarının yaşadığı topraklardan, yaşadığı coğrafyadan ileri gelir… "Gaspar" Muş’un eski isimlerinden birisidir. Yani Civan Gasparyan’ın aslı Muş’ludur. Bu toprakların sesidir.

Gasparyan’ın Erkan Oğur ile beraber 2001 yılında çıkardıkları ‘’Fuad’’ isimli albümde ‘’Mayrig’’ isimli bir eser yer alır. ’’Mayrig’’, Ermenice ‘’ana’’ demek, ‘’anneciğim’’ demek… Bu eserin bağlantısını yazımın sonunda veriyorum… Annenizi mi özlediniz? Bu parçayı sözlerinizi anlamasanız da gözleriniz nemlenerek dinleyin… Mahzun mahzun dinleyin… Garip garip dinleyin… İçiniz sızlaya sızlaya dinleyin… Bu parçayı anlamak için Ermenice bilmeye gerek yok ki! Gasparyan ‘’Mayrig’’ dedikçe içinizi dökün ağlayın, için için ağlayın, gizli gizli ağlayın, hazin hazin ağlayın…

Mayrig, bir anneye yakılmış dünyanın en hüzünlü bir şarkısıdır…

Zaten vakit de hüznün vaktidir…

Osman AYDOĞAN

Djivan Gasparyan & Erkan Oğur: ‘’Mayrig’’:
https://www.youtube.com/watch?v=x9HmixP1Hvw

 

 

Hamlet’ten ve Machbeth’ten günümüze arta kalanlar…

17 Şubat 2020

Bu sayfalarda yakın zamanlarda William Shakespeare’in ‘’Julius Caesar’’, ‘’King Lear’’ (Kral Lear), ‘’Hamlet’’, ‘’Machbeth’’ ve ‘’66. Sone’’ ve‘’Othello’’ isimli eserlerini anlatmış ve neden ısrarla Shakespeare’in eserlerine yer verdiğimi de şu cümleyle açıklamaya çalışmıştım:

‘’Çünkü Shakespeare’in bütün eserlerinde siyaset vardır, siyasetin şifreleri vardır, sınıflı toplumların güç ilişkilerinin, çatışmalarının ana kodları vardır… Shakespeare’i anladığımızda bugün ülke içindeki siyasetin kodlarını, güç ve çıkar ilişkilerini, güç ve etkinlik kavgalarını, entrikaları, kumpasları, çatışmaları daha iyi kavrayabiliriz...''

Bu yazımda ise daha önce anlattığım Shakespeare’in ‘’Hamlet’’ ve ‘’Machbeth’’ isimli iki oyununa tekrar geri dönmek istiyorum. Çünkü bu iki oyunu sadece anlatmanın yeterli olmadığını, bu iki oyunun da mukayesesinin ve bir değerlendirmesinin yapılarak bu oyunlardan bazı çıkarımlar yapmak gerektiğini düşünüyorum... Ancak bu yazımı daha iyi anlayabilmek için sayfanın sağ üstünde yer alan arama motorunu kullanarak ’Hamlet’’ ve ‘’Machbeth'' yazılarımı bularak (bir daha) okumanızı arzu ederim.

Hamlet’den Machbeth’e karakter değişimi

William Shakespeare tarafından 1599 ile 1601 yılları arasında yazılan ‘’Hamlet’’ karakteri ile 1606 yılında yazılan ‘’Machbeth’’ karakterleri arasında büyük farklar vardır. Shakespeare'in bu oyun karakterlerinde yıllar geçtikçe naiflikten kabalığa, doğruluktan despotluğa ve iyimserlikten kötümserliğe kayan bir özellik görülmektedir.

Hamlet karakteri

Hamlet, bir Rönesans insanı olarak oyun boyunca hep düşünür, düşünür, düşünür. Ancak bir türlü harekete geçip babasının katili olan amcasını katledemez. Çünkü yozlaşan bir iktidara karşı da bir Rönesans aydını kafasıyla savaşım vermeye çalışır. Ancak böyle bir savaşımın verilemeyeceğinin de farkındadır. Çünkü Almanya’dan, Martin Luther’in üniversitesi olan Wittenberg Üniversitesinde okuyup da geri döndüğü ülkesi Danimarka’da iktidara egemen olan anlayış henüz Ortaçağın karanlıkları içindedir.

Hamlet’in çok düşünmesi ve kendini dinlemesi eyleme geçmeyi engeller. Bir sahnede Hamlet: "Bilinç insanı ödlekleştirir" derdi. Bu anlamda da oyun aslında eylem karşısında aydın kararsızlığının da bir simgesi halindedir.

Hamlet, yaşadığı feodal dünyaya yakışır şekilde; güç gösterisinde bulunup, kaba kuvvet göstererek, asıp kesip intikamını alan acımasız bir prens olarak davranması gerekirken, entelektüel birikime sahip, naif, duygusal, eylemden önce düşünen, ait olmadığı bir dünyada tutunmaya çalışan biri olarak sıkışıp kalır. Bu nedenle de krallığa hükmedemez.

Bu nedenle de oyunun sonunda bileğinin ve askerlerinin gücüyle saraya giriş yapan asker olan ama sonradan görme, kaba saba bir kasap olmaktan başka bir özelliği olmayan Norveç Prensi Fortinbras Danimarka krallığını Hamlet’in elinden alır. Fortinbras o feodal toplum için Hamlet'te olmayan her şeyin vücut bulmuş halidir. Tencere yuvarlanmış ve kapağını bulmuştur!…  

Macbeth karakteri

Bunun bir benzeri Macbeth'de de görülür. Macbeth'i öldüren bir İskoç asilzadesi olan Baron Macduff, Macbeth'in aksine erdemden şaşmayan, öldüreceği için değil öldüremeyeceği için rahatsız olan birisidir. Macbeth ise yaptığı kötülüklerin farkında olarak, kötü olduğunu bilerek vicdan azabı çeker.

Machbeth’te; insandaki vicdan ve ihtiras mücadelesi anlatılır. Güç düşkünlüğü, arkadaşlara ihanet, iyinin kötü, kötünün de iyi olabileceği, insanların hırslarının onların nasıl sonlarını getirdiği verilir. İyi eğitilmiş kötülüğün bütün incelikleri verilerek  iktidar hırsının insana neler yaptırabileceği ve sonuçları ortaya konulur… Sonuçta oyunda iki zalim karakter başı çeker ve onlardan daha az zalim olan kahraman olur…

Macbeth, genellikle mutlakiyetçi devlet ideolojisini savunan bir eser olarak bilinir. Buna göre Macbeth mutlak devleti temsil eden kralı öldürdüğü için İskoçya’yı kaosa sürükler ve oyunun temel izleği, kötü olanı sergilemek ve bunun sonuçlarını göstermektir.

Macbeth'i değerlendirmeden önce, devletin haklı ve yasal saydığı şiddet ile saymadığı şiddet arasında dikkatli bir ayrım yapmak gerekir: Macbeth kral Duncan'ı öldürdüğünde hain bir katildir, ama isyancı güçlerin lideri olan Macdonwald'ı çok daha korkunç bir şekilde öldürdüğünde ise şanına layık bir kahramandır ve herkesin övgüsünü alır. Yani hâkim gücün hizmetinde şiddet kullanması iyi, bu gücü yıkmaya çalışması kötüdür...

Shakespeare, sadece Hamlet ve Machbeth’de değil diğer eserleri olan III. Richard, Kral Lear, Coriolanus ve Tempest gibi trajedilerinde hep tiranları ve onların küstahlıklarını, acımasızlıklarını ve deliliklerini anlatır.  

Bu iki oyundan günümüze dair çok hayati olan üç ders vardır.

Birincisi:

Yozlaşan ve feodal zihniyetteki bir iktidara karşı bir Rönesans aydını kafasıyla savaşım vermek hemen hemen imkânsızdır. Bilinç insanı ödlekleştirmektedir. İktidarlar yozlaştıkça aydın da ödlekleşmektedir… Eylem karşısında aydın kararsız kalmaktadır…

İkincisi:

Hamlet’deki “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…” söylemi, o iklimlerde  bir siyasi uyarı ifadesidir. O da şudur: Şatolar ve saraylar içindekilerle beraber çürür… Bu nedenle aradan geçen beş yüz yıllık süreçte Batı siyasi düşüncesi, yeni Elsinore saraylarının inşasına izin vermez. Çünkü Dünya tarihi, şatoların ve sarayların içindekilerle beraber çürürken toplumu da beraberinde çürüttüğünü göstermiştir… İşte bu nedenle de Rönesans ve onunla birlikte inancın karşısında doruklarına ulaşan '’eleştirel düşünce’’, sarayların değil, sadece özgür parlamentoların ve demokrasinin filizlenebileceği zeminleri yaratmıştır.

Üçüncüsü:

Machbeth oyununda iki zalim karakter başı çeker ve oyun sonunda onlardan daha az zalim olan kahraman olur! Feodal toplumlarda kahramanlar zalimlerden çıkmaktadır. Feodal kültürlerde hâkim gücün hizmetindeki şiddeti kullanması da her zaman için kutsanmıştır! 

Türkiye feodaliteden, tarım ve din toplumu formundan henüz tam manasıyla sıyrılmış mıdır? Cevabınız ‘’hayır’’ ise bu yazım üzerine düşünmenizi arzu ederim... 

Hamlet’ten ve Machbeth’ten günümüze arta kalanlar işte bunlardır. Siyaset ile ilgilenenlerin anlaması dileği ile!

Osman AYDOĞAN

 

 

Adieu Mon Pays (Hoşçakal Ülkem)

16 Şubat 2020

Gaston Ghrenassia’yı, (D. 1938), ‘’Cezayir doğumlu, Yahudi kökenli Fransız bir şarkıcıdır’’ diye tanıtsam bu şarkıcıyı tanımayacaksınız. Hemen pes etmeyin öyle… Aslında tanıyorsunuz bu şarkıcıyı… Bakın anlatayım önce...

1961 yılında, Cezayir Bağımsızlık Savaşı kızışırken, Cezayir’deki Yahudi ve Avrupa kökenliler Fransa'nın yanını tutarlar... Bu nedenle de Cezayir direnişçilerinin hedefi haline gelirler. 22 Haziran 1961'de Gaston Ghrenassia’nın kayınbabası Cheikh Raymond Leyris bağımsızlığa karşı olduğu ve Fransa'nın yanını tuttuğu için öldürülür. Bunun üzerine Gaston Ghrenassia da 29 Temmuz 1961'de, karısı Suzy ile Cezayir'den ayrılıp Fransa'ya, Paris’e gider. O zamandan beridir de bir daha Cezayir'e dönmesine izin verilmez.

Gaston Ghrenassia’nın asıl mesleği öğretmenliktir. Ancak babası Arap-Endülüs müziği türü olan Maluf kemancısı olması, 15 yaşındayken daha sonra kayınbabası olacak olan Cheikh Raymond Leyris'in orkestrasında gitar çalması nedeniyle Gaston Ghrenassia, geldiği Paris'te yaşamını müzik yaparak sürdürür. Genel olarak Fransa'da Arap-Endülüs ve Arap-Musevi müziğinin bir yorumcusu olarak tanınır.

1962 Yılında Cezayir'den Fransa'ya gelirken gemide bestelediği "Adieu mon pays" (Hoşçakal ülkem) adlı parçayı yayınlar. Parçayı TV'de seslendirmesi parçanın bir günde Fransa'da tanınmasını sağlar. Şarkıları daha çok Fransızca konuşulan ülkelerde ve eski Fransız sömürgelerinde tutulur. Şarkılarının geniş kitlelerce tutulmasının sebebinin farklı kültürlerin (Yahudi, Cezayir, Fransız) müziğini bir potada eritmesi olduğu değerlendirilir...

Gaston Ghrenassia'nın Türkiye'de de tanınması Fransa ile eşzamanlıdır. 1962 yılında Erkan Özerman'ın her pazar günü Fransızca şarkıları sunduğu Ankara Radyosu'nun ''Eyfel'den Müzik'' adlı programında Gaston Ghrenassia'nın  "Adieu mon pays" şarkısı çalınır. Daha sonra Ankara Radyosu'nı İstanbul, İzmir ve diğer yerel radyolar takip eder... Türkiye'de de bu şekilde tanınan şarkıcının diğer birçok şarkısı Türk şarkıcılarca Türkçe seslendirilir. Ajda Pekkan’dan (ki Olympia’da şarkıcı ile beraber konser vermişlerdir), Kamuran Akkor'a, Selçuk Ural’dan Tanju Okan’a birçok Türk popçusunun seslendirdiği şarkılar Gaston Ghrenassia’na aittir. Aklımızda kalan ve bilinen en güzel şarkısı ‘’Zingarella Zingarella’’ şarkısıdır.

Gaston Ghrenassia, şarkılarının Fransa’da ve dünyada tanınmaya başladığı dönemde adını işte hepimizin bildiği ‘’'Enrico Macias'’’ (Enriko Masyas) olarak değiştirir.

Ancak Enrico Macias’ın hayatı hiç de kolay olmaz. Her göçmen gibi hep arafta kalır. Enrico Macias, kimilerine göre ‘’sömürgeci’’dir, kimilerine göre ‘’Siyonist’’tir, kimilerine göre Fransa’yı istila eden ‘’pis Araplar’’dan birisidir. Ancak gerçek olan bir şey varsa da o da Enrico Macias'ın Paris’te hep bir yabancı olarak kaldığıdır. 

Aslında ben Gaston Ghrenassia’ı, pardon Enrico Macias’ı anlatmayacaktım. Yazımın başlığında da olduğu gibi onun 1961 yılında Cezayir'den Fransa'ya gelirken gemide bestelediği "Adieu mon pays" (Hoşçakal ülkem) adlı şarkısını anlatacaktım.

Öyleyse gelelim bu şarkıya.

Enrico Macias, Sezen Cumhur Önal’a verdiği bir röportajda memleketinden ayrılırken memleketine (Cezayir) duyduğu özlem nedeniyle bu şarkıyı yaptığını anlatır.

Şarkı güzel bir gitar solosu ile başlar. Gitarın melodisiyle sözlerinin hüznü mükemmel uyum sağlar. Sözleri; memleket hasreti ve memlekette kalan sevgilinin mavi gözlerini hatırlatan denizden, limandan ayrılan gemiden bahseder.

‘’Adieu mon pays’’ (elveda ülkem) diye başlar şarkı… Ve devam eder hazin hazin: ‘’Ülkemi terk ettim, evimi terk ettim, güneşimi terk ettim, terk ettim mavi denizimi… ( J’ai quittè mon pays, j’ai quittè ma maison. J’ai quittè mon soleil, j’ai quittè ma mer bleue.) Bir arkadaşı terk ettim, hala görürüm gözlerini, yağmurdan, veda yağmurundan ıslanan gözlerini, gülüşünü...''  (je vois encore ses yeux. Ses yeus mouillès de pluie, de la pluie de l’adieu. Je revois son sourire...) 

Adam, Yahudi, Arap ve Fransız kültüründen harmanlayarak Avrupa çapında bir şarkı üretiyor da biz neden Türk, Kürt, Arap, Laz, Abaza, Arnavut, Çerkez, Rum, Ermeni, Yahudi kültürünü harmanlayarak dünya çapında bir şarkı üretmeyiz de gidip de bir Müslim’e, bir İbo’ya hapsolup kalırız, akıl alır gibi değil!... Müzikte somutlaşmış halini gördüğümüz bu kısır döngümüz, bu halimiz, bu ahvalimiz ülkemizin en temel sorunudur aslında!...

Bu şarkının bağlantısını aşağıda veriyorum… Şarkıcının en meşhur şarkısı olan ‘’Zingarella, Zingarella’’ şarkısını da siz İnternetten bulup dinleyin artık…

Bir yazımda bahsettiğim ''rüyamdaki bütün seyahatlerimde bana eşlik etti'' diye yazdığım şarkı işte bu şarkıydı...

Bugün Pazar... Hava da ülkem gibi kapalı, kasvetli, karlı, yağmurlu ve soğuk... Tüm aklınızdan geçenleri bir araya toplayın; Suriye'yi, Şam'ı, şekeri, Arap'ı, İdlib'i, Kanalı, kananı, geçimi, Dolar'ı, dolmayanı, kadın cinayetlerini, siyasetteki öfkeyi, şiddeti, sığlığı, yasa tanımamazlığı, kuralsızlığı, hukuksuzluğu, kabalığı, kabadayılığı, yok olan eğitimi.... Ondan sonra bu şarkıyı dinleyin... Hazin hazin dinleyin, mahzun mahzun dinleyin, melül melül dinleyin, meyus meyus dinleyin... Ne yazık ki neşeli bir şarkı değildir bu şarkı... Tam da havaya, ülkeye ve gündeme uygun bir şarkıdır diye düşünüyorum: Adieu Mon Pays (elveda ülkem)

Ben yine de sizlere sıcacık, sımsıcacık, mutlu, musmutlu (!) güzel bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

Enrico Macias; Adieu Mon Pays)
https://www.youtube.com/watch?v=qaSVOa9aqQA

1978 Cezayir doğumlu, Kanadalı şarkıcı, söz yazarı, güzel sesli kadın;
Lynda Thalie da ''Adieu Mon Pays''ı çok güzel yorumlamış:
https://www.youtube.com/watch?v=ZEtmA0plPBY

Şarkının sözleri

J’ai quittè mon pays,
Yurdumdan ayrıldım...
j’ai quittè ma maison
Evimden ayrıldım...

Ma vie, ma triste vie
Hayatım, hüzünlü hayatım
Se traîne sans raison
Sürünüp gidiyor sebepsiz...

J’ai quittè mon soleil,
Güneşimi terk ettim...
j’ai quittè ma mer bleue
Terk ettim mavi denizimi...

Leurs souvenirs se reveillent,
Hatıralar canlanıyor...
Bien aprës mon adieu
Elveda dedikten çok sonra ben...

Soleil, soleil de mon pays perdu
Güneş... Kaybolan ülkemin güneşi...
Des villes blanches que j’aimais,
Sevdiğim beyaz şehirleri...

Des filles que j’ai jadis connu
Bir zamanlar tanıdığım kızlar...
J’ai quittè une amie,
Kız arkadaşımı terk ettim,

je vois encore ses yeux
Hala gözlerini görüyorum onun...
Ses yeus mouillès de pluie, de la pluie de l’adieu
Yağmur ve vedanın çiselemesiyle ıslanmış gözlerini... 

Je revois son sourire...
Gülümsemesini görüyorum yeniden...
Si prës de mon visage
Yüzüme bu kadar yakın...

Il faisait resplendir
Işıldatırdı...
Les soirs de mon village
Köyümün akşamlarını...

Mais du bord du bateau, qui m’èloignait du quai
Fakat beni rıhtımdan uzaklaştıran geminin güvertesinde...
Une chaîne dans l’eau
Bir zincir...
a claquè comme un fou
Çılgın gibi şıngırdadı suyun içinde...

J’ai longtemps regardè
Uzun süre bakakaldım...
Ses yeux bleus qui fouillent
Gittikçe uzaklaşan mavi gözlerine...

La mer les a noyè
Deniz boğdu gözlerini...
Dans le flot du regret
Pişmanlığın ve hüznün dalgasında...

 

 

 

Sevgililer Günü’ne dair

14 Şubat 2020

Evlilik...

Zig Ziglar kişisel gelişim uzmanı Amerikalı bir yazardır. Asıl adı Hilary Hinton Ziglar’dır. Yazarın Sistem Yayıncılık’tan çıkan ‘’Hayat Boyu Flört’’ (Aura Yayınevi, 2015) isimli bir kitabı var.

Hayat Boyu Flört'’ün ilk sayfası şöyle başlar: ''Birkaç yıl önce bir uçak yolculuğu sırasında yanımdaki koltukta oturan bir adamın alyansını sağ elinin işaret parmağına taktığını fark ettim. O anda yorum yapmaktan kendimi alamadım. 'Bayım alyansınızı yanlış elinize takmışsınız dedim ' Adam bunun üzerine bana dönerek; 'Yanlış kadınla evlendim de ondan' diye karşılık verdi.’’

Sonra şu tespiti yapar Ziglar; ‘’Doğru insan olmak, doğru insanla evlenmekten daha önemlidir.’’

Yazar kitabında eş seçimi konusunda şu tespiti yapıyor; ‘'Yanlış seçilmiş bir insana doğru insanmış gibi davranırsanız sonuçta doğru insanla evlenmiş olursunuz. Doğru seçilmiş bir insanla evlendiğiniz halde yanlış davranıyorsanız kesinlikle yanlış bir evlilik yapmışsınızdır. Doğru insan olmak doğru insanla evlenmekten çok daha önemlidir. Kısacası evlenmek için doğru mu yoksa yanlış eş mi seçtiğiniz asıl olarak size bağlıdır.''

Güneş doğdu...

Bir gece sevdiğim içeri girdi. Yerimden öyle bir fırlamışım ki elbisemin eteği mumu söndürdü. Güzelliği ile karanlığı dağıtan sevgilim sordu: "Ben gelince neden ışığı söndürdün?'' Dedim ki: ''Güneş doğdu zannettim.''

Şeyh Sâdi Şîrâzî

Aşkın gücü...

Fırat’ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür yakasında yaşayan güzel bir kız varmış. Birbirlerine âşık olmuşlar. Delikanlı, her gece Fırat’ın sularında yüzerek karşı yakaya geçer, sevgilisine ulaşırmış. Bir süre sonra da sevgilisiyle vedalaşıp Fırat’ın azgın sularına girip öbür yakaya geçermiş. Bu günlerce böyle sürüp gitmiş.

Yine bir gece delikanlı Fırat’ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Dönüşünde delikanlı sevgilisiyle vedalaşırken kıza dikkatle bakarak, ”Senin bir gözün kör müydü? ” demiş. Kız o zaman delikanlıya dönerek; ”Sen sen ol, sakın ola bugün Fırat’a girme!” diye tembihlemiş.

Delikanlı kızdan ayrılmış, Fırat’a girmiş ve yüzme bilmediğinden boğularak ölmüş.

Bizim delikanlı gerçekte yüzme bilmiyormuş; kıza duyduğu aşkın gücü sayesinde Fırat’ı geçermiş!

Gerçek sevgi...

Âşık Veysel'i akrabalarından birisi olan Esma ile evlendirmişti babası. Veysel eşini çok sever fakat bu sevgi beraberinde körlüğünün de etkisiyle kıskançlığı da getirir. Esma artık bu durumdan usanır, dayanamaz hale gelir ve sekiz yıl evli kaldıktan sonra Hüseyin adlı yanaşmalarından bir delikanlıyla beraber kaçar. 

Gece vakti evinden gizlice kaçan Esma, Hüseyin'le buluşur ve uzunca bir yolu hiç durmadan çoğunlukla koşarak kat ederler. Bir çeşme başında soluklanmak için durduklarında Esma, "cebimde bir şey var ağırlık yapıp duruyor" diyerek cebini açar: Ağzı el ile dikilmiş cebinde bir tomar para vardır.

Veysel meğerse her şeyden haberdarmış, kör olan sadece gözleriymiş, hisleri, gönlü, kalbi değil. Veysel karısını o kadar çok seviyormuş ki, karısı yaban ellerde rezil olmasın, ele güne muhtaç olmasın diye ne kadar parası varsa cebinin içine iliştirivermiş. 

Gerçek sevgi tek taraflıdır… Karşılıklı sevgiler bir beklenti üzerine kurulmuştur; ‘’sen beni seversen!‘’ ‘‘O’’ sevmeden sevmek, o bilmeden sevmek ve her hal ve şartta onun mutlu olması için çalışmaktır gerçek sevgi… 

Gerçek sevgi; sevgiliyi bir beyaz güvercin gibi avuçlarına alıp okşamak ve yüreğine bastırıp korumaktır. Ama sevgiliyi daha güzel ufuklar bekliyorsa onu salıvermek, onun uçsuz, bucaksız gökyüzünde kanat çırpışlarından sonsuz haz duymaktır. Onun kendisinden uzaklaşmasına üzülmek değil, gerçeğe uçmasına, hakikate yaklaşmasına sevinmektir gerçek sevgi. ‘’Beni bırakıp nereye gidiyorsun?’’ demek değil, ‘’gittiğin yerlerde dualarımla seni koruyacağım!’’ diyebilmektir gerçek sevgi. 

Gerçek sevgi sevgiliyi sahiplenmek değil, sevgiyi sevgiliye karşılıksız vermektir.

Sıra dışı bir edebiyatçı ve düşünür olan Portekizli yazar José Saramago toplum olarak hep karıştırdığımız ‘’sevgi’’yi ve ‘’sahiplenme’’yi şu sözüyle net bir şekilde ayırmıştı zaten; ‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’ 

(Âşık Veysel hakkında anlattığım hikâye bir rivayet. Konunun uzmanları bu hikâyenin gerçek olmadığını söylüyor. Ancak bu hikâyenin gerçek olmaması anlamını değiştirmiyor.)

Aşklar da bakım İstiyor...

Günümüzde kadına şiddetten bahsediliyor ya! Zannediliyor ki kırsaldaki, varoşlardaki eğitimsiz, kaba, saba insanlar kadına şiddet uyguluyorlar. Psikologlar ‘’ihmal’’in ‘’şiddet’’ten daha tahripkâr olduğunu söylüyorlar. Zannedildiğinin aksine kadına şiddeti; kırsaldaki, varoşlardaki eğitimsiz, kaba, saba insanlar değil, bilakis şehrin en lüks semtlerinde, gayet düzgün, eğitimli, kariyerli, kelli, felli insanlar ‘’ihmal’’ yoluyla en uç biçimiyle uygulamaktadırlar. Bıçaklarla bedenler, ihmal ile de ruhlar delil deşik edilir...

Amerikalı karikatürist Jules Feiffer’in bir karikatüründe kahramanı şöyle diyor: “Harika bir kızla tanıştım. Bütün dostlarıma ve çalışma arkadaşlarıma kendisinden söz ettim. Sokaktaki yabancılara bile kızdan bahsettim. Hemen herkese anlattım. Tabii kendisinden başka! Ona bu avantajı neden vereyim ki?”

Çizerini hatırlamadığım bir başka karikatürde ise, orta yaşın üzerinde bir kadın kocasına soruyordu; ‘’Kocacığım, hatırlıyor musun, bana en son ‘seni seviyorum’ dediğinde tam on yıl önceydi.’’ Erkek istifini bozmadan, okuduğu gazeteden kafasını kaldırmadan cevap veriyordu; ‘’Düşüncemde bir değişiklik olursa sana söylerim.’’ Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İnsanlar sevdiklerini söylemekte hep kıskanç ve cimri davranırlar...

Jacques Salome ve Sylvie Galland isimli iki Fransız yazarın “Ah Kendime Bir Kulak Versem” (Sistem Yayıncılık, 2002) ismini verdikleri kitaplarında “ilişki terörü” diye bir kavramdan bahsederler. Bu terörde kanlı bıçaklı olmaya gerek yoktur, ikili ilişkilerde, evliliklerde pek mutat olduğu üzere ‘’surat asmak’’ bile terörün en uç noktasıdır.

Fransız felsefeci Roland Barthes’in de güzel bir kitabı vardı: ‘’Bir Aşk Söyleminden Parçalar’’ (Metis Yayıncılık / Tarih Toplum Felsefe Dizisi, İstanbul, 2010) Barthes kitabında; ‘’Âşık olduğumuzda kullandığımız dil, her zaman konuştuğumuz dilden çok farklıdır’’ der ve ''bir kere ilk mesajı verip, 'seni seviyorum' dedikten sonra sözlerinizle, davranışlarınızla içinizdeki duyguyu karşı tarafa sonsuz bir akış şeklinde tekrarlamalı, ilişkiyi derinleştirmelisiniz’’ diye yazar.

Zaten söylerdi Cemal Süreyya bir şiirinde:

‘’Bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git
Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti’’

***

Anlıyorsunuz değil mi? Uzun uzun anlattım ama anlatmak istediğimi iki kelimeyle de özetleyebilirdim:

‘’Sevgi emektir!’’

Sevgili için ayrıca güne ve hediyeye gerek yok ki... Hediye kapitalist tüketim toplumunun tüketim artsın diye icatlarından bir tanesidir.  

Sevgiliye verilecek en büyük hediye emektir... Ancak ''emek'' bir gün değil bir ömür ister... Emeğin en güzeli de tatlı bir söz, ses tonu ve gözlerdir... 

Her daim ses tonunuz yumaşak, kadife gibi değilse, her daim gözleriniz gülmüyorsa, her daim sevgiyi beslemiyorsanız, aşkı bakımsız bırakıyorsanız sevgili edinmeyiniz. Size yazık olmuş ya, ona da yazık edersiniz...

Sevgililer gününüz kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN

 

 

Her şey tanımla başlar, araçlarla yola devam eder…

13 Şubat 2020

Toplum olarak tanım ve kavramlarla pek bir ilgimiz yoktur. Bir kavramın, bir konunun adını biliriz de bu konu veya kavramı tanımlamaya gelince doğru bir tanım yapamayız. Bu zaman da kavram karışıklığı ortaya çıkar ki kimse kimseyi anlayamaz. Bu nedenle her şey tanımla başlar, araçlarla yola devam eder…

Örneğin ''demokrasi'' kavramı... Bu kavramı sürekli, hayatımızın her aşamasında kullanırız. Ancak bir ''demokrasi'' tanımı yapmak istediğimizde ''demokrasi'' hariç her şeyi anlatırız. Tıpkı körlerin dokunarak bir fili tarif etmeleri gibi...

Fazlaca duyduğumuz, günlük hayat içinde de fazlaca kullandığımız ama toplum ve siyaset içindeki işlevini çok da net algılayamadığımız, anlayamadığımız, dolaysıyla da tanımlayamadığımız bir başka kavram da ‘’faşizm’’dir. ''Faşizm'' yenir mi, içilir mi bunu da pek bilmeyiz. Basit bir tanımla  ‘’faşizm’’; genel olarak aşırı milliyetçi ve ırkçı, otoriter ve baskıcı bir yönetimi ifade eder. Ancak bu tanım sabit olmayıp genişletilebilir bir tanımdır. Ancak ''faşizm'' bu basit tanım kadar basit değildir. 

Faşizmi detaylıca inceleyen, Umberto Eco, Samir Amin, Bertolt Brecht, Pierre Milza ve William I. Robinson’ın yazılarını içeren  ‘’Faşizm Irkçılık Ayrımcılık Yazıları’’ (Ütopya Yayınevi, 2016) isimli bir kitap var. Bu kitapta XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan ve ‘’şeytan üçgeni’’ olarak tanımlanan ‘’faşizm’’, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’ayrımcılık’’ konusu işlenir.

Kitaptaki yazısında Umberto Eco şöyle der; “Özgürlük ve kurtuluş asla sonu gelmeyecek bir görevdir. Sloganımız şu olsun: ‘Unutmayın!’ ” Umberto Eco bu tembihinden sonra bu tam tanımlanamayan kavram için “faşizmin maskesini düşürmek ve ona her an dikkatli olmak” vurgusunu yapar…

Umberto Eco ayrıca yazısında ‘’kök faşizm’’ kavramını dile getirerek şöyle yazar: ‘’Kök faşizm ya da ebedi faşizm diye adlandıracağım olgunun bir dizi tipik özelliğini ortaya koymanın olanaklı olduğunu düşünüyorum. Bu özellikler bir sistem oluşturmaz; çoğu birbiriyle çelişir ve başka despotluk ya da fanatizm biçimlerinde de görülür. Ancak herhangi birinin varlığı, bir faşizm gölgesinin oluşması için yeterlidir.’’ Umberto Eco yazısında ‘’kök faşizm’’i on dört madde altında tanımını yapar.

Kitapta ''faşizm'' genel olarak şöyle tanımlanır:

‘’Faşizm yalnızca şiddet değildir; sermayenin saldırgan politikalarının toplamıdır; faşist yasalar, faşist eğitim, faşist yönetmelik, faşist ekonomi politikalar ve benzeridir. Ve tekelci dönemde kapitalist devlet(ler)in gittikçe otoriter bir biçim aldığı görülmelidir. Parlamentoların öneminin azalması ile yürütmenin gittikçe güç kazanması, biçimsel dahi olsa hukuki düzenlemelere riayet etmeyen hükümetler ve sosyal hakların kapsamının gittikçe daralması istisna olmaktan çıkan bu devlet biçiminin bazı özellikleridir.’’

Kitapta ‘’Ancak otoriterliğin de olduğu yerde durması mümkün değildi; yani otoriter olanının totalitere yönelmesi bir zarurettir’’ tanımlaması yapılarak bu zaruretin “önlenebilir” olduğu iddia edilir. İşte bu kitapta yer alan makaleler, bu zarureti ve bu zaruretin “önlenebilirliği” tartışılır...

Faşizm konusuna daha net bir tanım getiren bir siyaset bilimci daha var. Bu siyaset bilimci Amerikalı siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt’dir. Dr. Lawrence Britt 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler'in Almanya'sı, Mussolini'nin İtalya'sı, Franco'nun İspanya'sı, Suharto'nun Endonezya'sı, Pinochet'nin Şili'si) inceleyerek faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit ederek bu tespitlerini bir makalede birleştirir… Dr. Lawrence Britt'in makalesi Umberto Eco'nun ‘’Ancak herhangi birinin varlığı, bir faşizm gölgesinin oluşması için yeterlidir’’ dediği 14 maddelik faşizm tanımına çok benzer.

Dr. Lawrence Britt'in ‘’Free Inquiry Magazine’’ dergisinin ilkbahar 2003 tarihli 23/2 sayısında ‘’Faşizmin 14 Karakteristiği’’ başlıklı makalesinde yer alan bu 14 başlıkta verilen karakterler şu şekildedir:

1. Güçlü ve sürekli milliyetçilik. 
2. İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi. 
3. Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması. 
4. Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi. 
5. Cinsel ayrımcılığın şahlanışı. 
6. Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması. 
7. Ulusal güvenlik takıntısı.. 
8. Din ve yönetimin içiçe geçmesi. 
9. Özel sermayenin gücünün korunması. 
10. Emek gücünün baskı altına alınması. 
11. Aydınların ve sanatın küçümsenmesi. 
12. Suç ve cezalandırma ile baskı altına alma. 
13. Adam kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama. 
14. Hileli seçimler.

Çok şükür ki ileri demokrasiye sahip yalnız ve güzel ülkemizin bu tanımlarla, bu tanımlardan bir tanesi ile bile uzaktan yakından heç bir ilgi ve alakası yohtur. Zaten başta da anlattığım gibi bu tanımlar Dr. Lawrence Britt tarafından 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler'in Almanya'sı, Mussolini'nin İtalya'sı, Franco'nun İspanya'sı, Suharto'nun Endonezya'sı, Pinochet'nin Şili'si) inceleyerek elde edilmiştir. 

Her şey tanımla başlar, araçlarla yola devam eder…

Osman AYDOĞAN

Dr. Lawrence Britt'in makalesinin orijinalinin özetini de aşağıda veriyorum.. Orijinal makalede bu 14 maddenin geniş geniş tanımları yapılmaktadır

The 14 Characteristics of Fascism

Political scientist Dr. Lawrence Britt recently wrote an article about fascism ("Fascism Anyone?," Free Inquiry, Spring 2003, page 20). Studying the fascist regimes of Hitler (Germany), Mussolini (Italy), Franco (Spain), Suharto (Indonesia), and Pinochet (Chile), Dr. Britt found they all had 14 elements in common. He calls these the identifying characteristics of fascism. The excerpt is in accordance with the magazine's policy.

The 14 characteristics are:

Powerful and Continuing Nationalism 
Fascist regimes tend to make constant use of patriotic mottos, slogans, symbols, songs, and other paraphernalia. Flags are seen everywhere, as are flag symbols on clothing and in public displays. 

Disdain for the Recognition of Human Rights 
Because of fear of enemies and the need for security, the people in fascist regimes are persuaded that human rights can be ignored in certain cases because of "need." The people tend to look the other way or even approve of torture, summary executions, assassinations, long incarcerations of prisoners, etc. 

Identification of Enemies/Scapegoats as a Unifying Cause 
The people are rallied into a unifying patriotic frenzy over the need to eliminate a perceived common threat or foe: racial , ethnic or religious minorities; liberals; communists; socialists, terrorists, etc. 

Supremacy of the Military 
Even when there are widespread domestic problems, the military is given a disproportionate amount of government funding, and the domestic agenda is neglected. Soldiers and military service are glamorized. 

Rampant Sexism 
The governments of fascist nations tend to be almost exclusively male-dominated. Under fascist regimes, traditional gender roles are made more rigid. Opposition to abortion is high, as is homophobia and anti-gay legislation and national policy. 

Controlled Mass Media 
Sometimes to media is directly controlled by the government, but in other cases, the media is indirectly controlled by government regulation, or sympathetic media spokespeople and executives. Censorship, especially in war time, is very common. 

Obsession with National Security 
Fear is used as a motivational tool by the government over the masses. 

Religion and Government are Intertwined 
Governments in fascist nations tend to use the most common religion in the nation as a tool to manipulate public opinion. Religious rhetoric and terminology is common from government leaders, even when the major tenets of the religion are diametrically opposed to the government's policies or actions. 

Corporate Power is Protected 
The industrial and business aristocracy of a fascist nation often are the ones who put the government leaders into power, creating a mutually beneficial business/government relationship and power elite. 

Labor Power is Suppressed 
Because the organizing power of labor is the only real threat to a fascist government, labor unions are either eliminated entirely, or are severely suppressed . 

Disdain for Intellectuals and the Arts 
Fascist nations tend to promote and tolerate open hostility to higher education, and academia. It is not uncommon for professors and other academics to be censored or even arrested. Free expression in the arts is openly attacked, and governments often refuse to fund the arts. 

Obsession with Crime and Punishment 
Under fascist regimes, the police are given almost limitless power to enforce laws. The people are often willing to overlook police abuses and even forego civil liberties in the name of patriotism. There is often a national police force with virtually unlimited power in fascist nations. 

Rampant Cronyism and Corruption 
Fascist regimes almost always are governed by groups of friends and associates who appoint each other to government positions and use governmental power and authority to protect their friends from accountability. It is not uncommon in fascist regimes for national resources and even treasures to be appropriated or even outright stolen by government leaders. 

Fraudulent Elections 
Sometimes elections in fascist nations are a complete sham. Other times elections are manipulated by smear campaigns against or even assassination of opposition candidates, use of legislation to control voting numbers or political district boundaries, and manipulation of the media. Fascist nations also typically use their judiciaries to manipulate or control elections.

Free Inquiry Magazine Spring 2003, 23/2

 

 

Kızıroğlu Mustafa Bey

13 Şubat 2020

Son günlerde sanki Suriye'yi, İdlib'i unutturmak içinmiş gibi yoğun bir şekilde yaşanan FETÖ'nün siyasi ayağı tartışmaları bana bir türküyü anımsattı: ''Kızıroğlu Mustafa Bey''. Türkü uzun ama nakarat kısmı şöyle:

''Ağam kim, paşam kim? Hanım kim, nigâr kim, kim, kim, kim, kim?
Kızıroğlu Mustafa Bey
Bir beyin oğlu 
Zor Bey'in oğlu.''

Kızır, Kızır dağlarının geniş eteklerine kurulu Kars'ın Susuz kazasına bağlı bir köy. Kızır, yörede "muhtar" demek. Kızıroğlu da muhtarın oğlu. Kızıroğlu bu köyde yaşamış ve burada efsaneleşmiş. Uzun hikâye ama zamanla da Köroğlu ile karşılaşmış. Ardından türküler yakılmış. Kaynağı konusunda değişik rivayetler var ama TRT kayıtlarına göre türkü Kars yöresinin, kaynak Âşık Durun Cevlani, derleyen ve notaya alan Muzaffer Sarısözen…

Türkü de konusu da uzun... Neyse türküyü şimdilik burada bırakalım…

Kadına yönelik şiddet ve hayvanlara yapılan kötü muamele başta olmak üzere suçu seyretmek bizim en büyük toplumsal hastalığımızdır. Bir işyerinde rüşvetçiyi, hırsızı, arsızı, namussuzu herkes bilir ama seyrederler… Toplumsal hastalığımızın tam da uç noktası işte burasıdır: Suçu seyretmek! Ancak suçu seyredenlerin suçu işleyenlerden daha fazla suçlu olduklarını düşünüyorum...

Anlatmak istediğimi bir örnekle de açıklamak istiyorum:

ABD’li sinema sanatçısı Jodie Foster'ın (pek kimse bilmez; Jodie Foster’ın asıl adı da Alicia Christian Foster’dir) başrolünü oynadığı, Sarah Tobias rolüyle en iyi kadın oyuncu dalında Oscar ve Golden Globe  ödülü aldığı ve gerçek bir hikâye üzerine kurulu ‘’Sanık’’ isminde (Orijinal ismi: The Accused) 1988 yapımı bir filmi var. Filmin Almancasını izlemiştim ‘’Angeklagt’’ ismiyle. Tabii filmin adına neden ‘’Sanık’’ dendiği de anlamak zor. Çünkü filmdeki kadın sanık değil, davacıdır. Ayrıca filmde de tek bir sanık yok birçok sanık vardır.

Filmde Sarah bir barda üç kişinin tecavüzüne uğrar. Ancak kalabalıkça bir grup da tecavüze engel olmadıkları gibi, seyretmekle yetinmeyip bir de tezahürat yaparlar. Konu mahkemeye intikal eder. Tecavüz eden bu üç kişi ceza alır. Sarah karara itiraz eder. Seyredenlerin de ceza alması gerektiğini iddia eder. Ancak mahkeme kabul etmez. Sarah bu seyredenler için avukat tutar bir başka dava açar.

Sonuçta mahkeme bu seyredenlere tecavüz suçundan daha ağır ceza verir. Mahkeme başkanı final konuşmasında bu tecavüzü seyredenler için der ki; ‘’Tecavüze engel olma imkânları vardı, olmadılar, tecavüze engel olmadıkları gibi bir de alkışladılar, tecavüzcülerden daha da ağır ceza almaları haktır.’’

Sinema ve tiyatro gibi sanat dalları topluma ayna tutarlar, toplumun kendisiyle yüzleşme araçlarıdır. Bu anlamda filmin aslında topluma esas vermek istediği mesaj; ‘’bir suç karşısında sessiz kalanların aslında daha büyük bir suç işledikleridir.’’

Şimdi bu filmi burada bırakalım! Bir başka konuya geçelim. Çok değil, birazcık geriye gidelim:

Malum FETÖ’nün tezgâhladığı kumpas davaları vardı; Balyoz, Ergenekon, Amirallere Suikast, Casusluk vb. Bu davalarla TSK’nın kırk yılda yetiştirdiği pırıl pırıl, aydın, aydınlık generaller ve general olacak subaylar zindanlara tıkıldı, yıllarca zindanlarda çürütüldüler ve tasfiye edildiler…

(Bir not: Kamuoyu sadece bu tasfiyeyi biliyor… Bu görünür tasfiyeden önce bir görünmez tasfiye daha yaptılar. 2010 yılındaki YAŞ toplantısında pırıl pırıl bu generallerden terfi sırasında olanlar davaları devam ettiği için yasa gereği terfi edemediler, TSK de bu personeli emekli etmeyip koruma bahanesiyle tamamının görev sürelerini uzattı. TSK’da general sayısı sabit olduğu için bu grubun dışında kalan terfi sırasındaki aydın, Atatürkçü generallerin tamamını da emekli ettiler. O dönem terfi ettirdikleri az sayıda generalin çoğunu da 15 Temmuz’dan sonra darbeci diye tutukladılar!… Bir yıl sonraki 2011 YAŞ toplantısında da tutuklu generallerin tamamını emekli ettiler. Bu şekilde boşalan kadrolara da terfi ettirdikleri generallerin neredeyse de tamamını 15 Temmuz'dan sonra darbeci diye tutukladılar.)

Şimdi gelelim bu kumpas davalarının işbirlikçilerine;

O zamanki Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Manisa’da FETÖ’ya seslenerek şunları söylüyordu (Gazeteler, 22 Mart 2014): ''.... biz yıllardır sizinle birlikte sizin menfaatinize sizin hizmetlerinizi sevdiğimiz için her zaman sizin hizmetinizde olduk. Siz ne derseniz yaptık. .... sizi kollarımızın altında koruduk.''

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ne demek istiyordu? Arınç’ın söylediklerinin tercümesi şu: ''Biz bu FETÖ’nün hizmetinde olduk, bu FETÖ ne demişse yaptık, biz bu FETÖ’yü kollarımızın arasında koruduk. Bu FETÖ Ordu'ya kumpas kurarken biz de sadece seyretmedik, üstelik detekleyicisi, yardımcısı olduk.''

Bir dönem AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Dengir Mir Mehmet Fırat “Cemaat’i, Emniyet’e, Asker’e ve MİT’e karşı biz yerleştirdik” diyordu. (Gazeteler, 21 Temmuz 2016)

Cumhurbaşkanı da şöyle söylüyordu (3 Ağustos 2016, Olağanüstü Din Şûrası) (Özetle):

‘’Milletimiz meşrebi ne olursa olsun Allah diyen peygamber diyen en azından böyle gözüken herkesi desteklemiştir. Rahmetli Özal, Demirel, Ecevit, hatta biz bu yapıya destek olduk. Ben de katılmadığım pek çok yönleri olmasına rağmen bunlara yardımcı oldum.  Yurtdışında yürüttükleri eğitim faaliyetlerinin hatırına bunlara müsamaha gösterdik. Hatta ve hatta Allah dedikleri için müsamaha gösterdik. Her şeye rağmen, bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem de milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin.’’

Ama aynı Cumhurbaşkanı 2008 yılı 15 Temmuz’unda AKP grup toplantısı esnasında bu kumpas davasının aynı zamanda savcısı olduğunu söylüyordu. 

Şimdi gelelim yine başta verdiğim Jodie Foster'ın ‘’Sanık’’ isimli filmine… Filmde ikinci davada tecavüzcülerden daha ağır ceza alan suçlular tecavüz olayını alkış tutarak sadece seyretmişlerdi…

TSK‘ne FETÖ tarafından tecavüz edilirken ise o zamanki hükümet sadece seyretmedi, yeri geldi FETÖ'nün istediği yasal düzenlemeleri yaparak, yeri geldi FETÖ'nün kumpas davalarında savcı olarak,  yeri geldi FETÖ savcılarına dokunulmazlık kazandırarak, yeri geldi FETÖ savcılarının altlarına zırhlı araçlar vererek TSK’nin elini ayağını tutarak FETÖ’nün TSK’ne daha kolay tecavüz etmelerini sağladılar… TSK’da yaptıkları tasfiyelerle 15 Temmuz’a giden yolu hazırladılar, bu yola granitten kaymak gibi taşlar döşediler…

Hoş, bunların tecavüzüne maruz kalan sadece TSK değildi… Adalet’e de, hukuka da, miili eğitime ve devletin bütün kurumlarına da tecavüz ettiler. Adalet, bu tecavüz sonucu kötü yola öyle bir düştü ki sonunda hâkimi tutuklayan hâkimi de tutuklayan hâkimin tutuklandığı bir adalet haline geldi. (Gazeteler, 08 Mayıs 2017) Sanki şaka gibi, sanki tekerleme gibi…

Şimdi de hesabı hukuka değil de Allah’a vermeye kalkıyorlar, hukuktan değil de Allah’tan af diliyorlar…

Sadece bu kadar mıydı? Şimdi gelin 15 Temmuz 2016’dan sonrası gazetelerde ve TV’lerde yer alan itirafları bir daha hatırlayın… Şimdi de gelin bu safları, aldatılanları, müsamahakârları, bu FOTÖ denen soysuzu zamanında alkışlayanları, yanında boy boy arz-ı endam edenleri, teee ABD’ye kadar gidip el etek öpenleri, ABD’ye gidenlerle selam gönderenleri, arkasından salya sümük ağlayanları, savunanları, aklayanları, bu hırsız ve din istismarcısı güruhun peşinde gidip beraber yürüyenleri, bu terör örgütünün savcılığını yapanları, bu güruhun adamlarını özenle ve itina ile devletin en önemli makamlarına yerleştirenleri ard arda bir sıralayın sonra da ''Sanık'' filminin son sahnesindeki mahkeme başkanının final konuşmasını bir hatırlayın:

‘’Tecavüze engel olma imkânları vardı, olmadılar, tecavüze engel olmadıkları gibi bir de alkışladılar, tecavüzcülerden daha da ağır ceza almaları haktır.’’

FETÖ; TSK’ne, adalete, hukuka, milli eğitime devletin bütün kurumlarına tecavüz ederken bunlar sadece seyretmediler, engel olmak bir tarafa; TSK’nin, adaletin, hukukun elini ayağını tutarak FETÖ’nün tecavüzüne yardımcı oldular.

Sakın ABD yargısı sizi yanıltmasın, çünkü bu yargı çağdaş bir hukuk sisteminde geçerlidir. Kabile toplumlarda olayı Allah’a havale edersiniz olur biter. Gerçi onlarda bile kenar-ı Dicle'de bir kurt kapsa bir koyunu, gelir de adl-i ilâhi Ömer'den sorar onu!

Daha dün, itiraf ettikleri gibi, FETÖ ile kol kola olanlar, FETÖ ile ''beraber yürüdük biz bu yollarda'' diye şarkı söyleyenler, FETÖ ile bir olup TSK'nin, hakkın, hukukun, adaletin ırzına geçenler, sözde ''barış'' diye diye PKK ile kol kola olanlar, ülkeye Habur rezaletini yaşatanlar, Oslo'da PKK ile görüşenler, valilere PKK'ya karşı operasyon yapmayın diye talimat verenler, İranlı bir yeni yetme bir zibidi devletin üst makamlarına milyonlarca EURO, milyonlarca Dolar tutarında rüşvet dağıtırken seyredenler; bugün bu suçları eleştirenleri FETÖ ile PKK ile beraber olmakla suçluyorlar... Hiç de komik olmayan mizah gibi, şaka gibi değil mi? 

Bu yazı uzadı.. Konudan konuya geçtim. Bu yazıdan asıl amacım siyasi bir yazı yazmak değildi. Hele hele bir filmi bahane ederek bir siyasi partinin FETÖ ile olan ilişkisi hiç değildi. Çünkü yazımda da bahsettiğim gibi bu konu Allah'a havale edilerek kapanmıştır! Tekrar tekrar açıp da terbiyesizlik etmenin bir manası da yoktur! Değil mi?

Bu yazıdan asıl amacım toplumsal hastalığımızın tam da uç noktası olan ‘’suçu seyretmek’’ konusunu anlatmak ve suçu seyredenlerin suçu işleyenlerden daha fazla suçlu olduklarını vurgulamak...

Aslında benim bu kadar uzun uzun anlatmak istediklerimi Albert Einstein bir cümleyle ifade etmişti: ‘’Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden.’’

Şimdi bırakın FETÖ’yü, METÖ’yü, FETÖ’nün siyasi ayağını, kırk ayağını… FETÖ bu suçları işlerken seyredenler, alkış tutanlar kim? FETÖ tecavüzünü daha kolay yapsın diye TSK’nın, devletin kurumlarının ellerini, kollarını bağlayanlar kim? Bu maksatla FETÖ'nün istediği yasaları meclisten geçirenler kim? FETÖ’nün kumpas davalarının savcısı kim? Kumpas savcısına zırhlı araçlar tahsis edenler kim? Kim, kim, kim?

Sonra insanın aklına girişte de verdiğim gibi ''Kızıroğlu Mustafa Bey'' türküsünü geliyor ve takılmış bir plak gibi zihnimde dönüüüüüp duruyor:

''Ağam kim, paşam kim? Hanım kim, nigâr kim, kim, kim, kim, kim?
Kiziroğlu Mustafa Bey
Bir beyin oğlu 
Zor Bey'in oğlu.''

Osman AYDOĞAN

 

Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak

11 Şubat 2020

İki gün önce Ahmet Arif’in ‘’Karanfil Sokağı’’ isimli şiirini anlatmıştım. Şiirde bir dize geçerdi: ‘’Vatanım boylu boyunca kar altındadır.’’

Gerçekten de öyledir… Bugünlerde vatanım boylu boyunca kar altındadır.

Karlı bir gece vaktidir. Dışarıda hava soğuktur, zemheri soğuğudur... Kar yağışı bitmiş, kesilmiş ama soğuğu kalmıştır... Böyle anlarda vücudunuz belki sıcak bir çay, çorba içerek veya bir soba veya kalorifer karşısında ısınabilir… Ancak bu soğuklar karşısında ruhunuz nasıl ısınacak?

Ruhunuzun nasıl ısınacağını anlatmadan önce başka şeyler anlatayım sizlere…

Genç yazarlardan Burhan Sönmez’in (1965) güzel bir kitabı var: ‘’Labirent’’ (İletişim Yayınları, 2018) Kitabın tanıtım sayfasında şunlar yazar: ‘’İntihar etmek isteyen genç bir müzisyen, gözünü hastanede açar. Hiçbir şey anımsamaz, şarkılarını bile. Toplumsal bellek ile kişisel belleğin birbirine karıştığı, her şeyin ölü bir tarihin parçası haline geldiği yerde, kuşku duymadığı tek gerçek vardır: Kaburgası kırık bedeni. Kendisine benzeyen bir kentte, unutmanın lanet mi yoksa lütuf mu olduğunu bilmeden, çıkış arar. Saatler, aynalar, deniz fenerleri. Labirent, yüzeyde hüzünle akan, derinde keskin akıntılara kapılan bir yeniçağ romanı.’’

Ve kitapta şöyle bir cümle geçer: ‘’Genç bir adam ormanda kaybolmuş. Günler sonra yaşlı birine rastlamış. Yaşlı adam da uzun zamandır ormanda kayıpmış ve genç adama çıkış yolunu birlikte aramayı önermiş. ‘Olmaz’, demiş genç adam, ‘seninle zaman yitiremem, çıkış yolunu bilseydin şimdiye kadar bulurdun’. ‘Ama’ demiş yaşlı adam, ‘ben çıkmayan yolları öğrendim’.”

İşte böyle… Bir dost size ‘’çıkış yolunu’’ göstermese bile en azından ‘’çıkmayan yolları’’ size gösterir…

Bu nedenle bir dost arar insan… En bunalımlı, en zor zamanlarda, yalnızlığın derin ve güçlü kıskacı altındayken, zifiri gecenin bir anında, yollar karla kaplıyken, insan ruhunu ısıtacak bir dosta gitmek ister, gidemese de bir dost sesi duymak ister insan… Bu nedenle de gider karlı bir gece vakti bir dostu uyandırır…

Karlı bir gece vaktidir. Dışarıda hava soğuktur, zemheri soğuğudur... Dışarısı karlıdır, kar yağışı bitmiş, kesilmiş ama soğuğu kalmıştır... Ruhunu ısıtmak ister insan… İşte bu zaman insan büyük ırmaklardan bile heyecanlı olarak karlı bu gece vakti bir dostu uyandırmak ister. Uyandırmaya kıyamadığında da İsmet Özel’in ‘’Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’’ şiirini zihninde takılmış bir plak gibi tekrar tekrar terennüm eder…

‘’Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’’ şiiri İsmet Özel'in hayat, yalnızlık, ölüm, hüzün ve dostluk üzerine kurulu en güzel, en etkileyici nefis bir şiiridir. Şüphesiz, ruha dokunan, insanın ruhunu ısıtan bir şiiridir. Ruhu olanların bildiği, onlara hitap eden bir şiiridir. İsmet Özel'in gerçekten özel bir şiiridir. Özel bir dostu olanların şiiridir. Her dizesi insanı ayrı ayrı yaralayan bir masal şiiridir. Şiir sesinin ne kadar kuvvetli olduğunu bariz hissettiren şiirlerdendir. Ve aynı zamanda da İsmet Özel’in en iyi okuduğu şiirlerinden biridir: ‘’Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’’

Her bir mısrası ruhu naif olanları yaralayan bir şiirdir: ''Benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı.’’

Şiirin samimiyeti her mısrada masum bir çocuk gibi sarılmıştır:  "Keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olsaydım."

İnsanın ruhuna batan bir şiirdir: "Hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı."

“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan" diyerek, Necm Süresi’nin 57. ayetini (Yaklaşmakta olan –kıyamet- yaklaştı) anımsatır. 

Şiir ilk olarak 1972’de yayınlanır…

İsmet Özel’in şiirde bahsettiği kişinin, karlı bir gece vakti uyandırmak istediği dostunun, bir zamanlar çok sıkı "kardeşi", ‘’kankası’’ olduğu ve birlikte ‘’Halkın Dostları’’ dergisini kurduğu ve yönettiği Ataol Behramoğlu olduğu ve şiiri de ona ithaf ettiği rivayet edilir.  

İsmet Özel, 1974 yılına kadar sol politik çizgide kalır. Bir sorgulama döneminin ardından son ulaştığı noktada Türkiye’deki solun “güdük bir kalkınma ideolojisinin yedeğinde, hiçbir tarihi birikimi esas almaya yönelmemiş ve Batı aydınlanmasının temel taşlarından nasibini almamış bir sol” olduğu sonucuna varır.

Aslında İsmet Özel'in eleştirdiği Türk Solu’nun durumu sadece Türkiye'ye özgü bir durum da değildir. Uzun yıllardır Avrupa solu, Avrupa siyaseti, Avrupa edebiyatı da bocalamaktadır... Schröder’ler, Blair’ler, adları sol da olsa iktidarları boyunca hep neo liberal politikalar uyguladılar. Almanya’dan bir daha Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Fransa’dan bir daha Albert Camus, Jean Paul Sartre, Samuel Beckett çıkmadı, İngiltere’den bir daha Oscar Wilde, William Shakespeare, Thomas More çıkamadı... Türk solu bu süreci Avrupa'dan çok daha önce yaşadı.

Ancak Türk sağı ise daha kötüydü... Körü körüne bir ABD yandaşlığı ve jandarmalığı dışında ellerinde hiçbir şey yoktu... Ellerinde sadece içeriğini bilmedikleri ve meta haline getirip ticaretini yaptıkları bir kutsal kitap, Arap hayranlığı, ne olduğunu bile bilmeden peşine sürüklendikleri kuru bir milliyetçilik ve taklit bir liberallik vardı.  

Günümüzde bile dinin en yüksek temsilcisi Diyanet İşleri Başkanı Ortaçağ’da Papa’nın cennetten toprak satması gibi kur’an kurslarına yardım edenlere Hz. Peygamber’in bile vaat etmediği cenneti vadediyor. (Gazeteler, 10.02.2020) Din tacirinin içine düştüğü sefalete bakar mısınız!

Mustafa Kemal Atatürk'ten sonraki iktidarlar ülkeyi, İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni T.S. Eliot’un (Thomas Stearns Eliot) ‘’The Waste Land’’ (Çorak Ülke) ismindeki şiirindeki gibi hiçbir kökün kavramadığı, hiçbir dalın büyümediği bir taş döküntü, çorak bir ülke haline getirdiler… (What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish? Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)… 

Ülkenin en meşhur şairleri bile Fransız şairler Baudelaire’nin, Mallarme’nin, Verlaine’nin taklidinden öte gitmediler…

Günümüzde de küreselleşmenin dayatmasına insanlık etnik-dini bir yeniden ‘’kavimleşmeyle’’, ‘’ümmetleşmeyle’’, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’popülizmle’’ yanıt verdi. Sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmi aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çöktü. İşçi sınıfı kalmadı. Sendikacılık tükendi. Bunlar geleneksel siyasetin hep içeriğini dolduran kavramlardı. Gerek Avrupa’da ve gerekse de Türkiye’de bu değişimi anlayamayan, algılayamayan ve bu değişime göre politika belirleyemeyen ve çözüm getiremeyen düşünceler, sol ve sosyal demokrat içerikli partiler bocaladılar, sürekli oy kaybettiler. Meydan kavimleşmeye, ümmetleşmeye, ırkçılığa ve popülizme kaldı…

Yıllardır ülkede sağıyla, soluyla insanlarımızın zihni önyargılar ve duygularla beslenerek, semboller, kült ve idoller tarafından işgal edildi…  İnsanlarımızın okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekeleri engellendi… İnsanlarımız, sağı ile solu ile hamasetten bilgi seviyesine gelemedi, rasyonel, metodik ve analitik düşünceye sahip olamadılar…  

Bir demecinde ‘’yalnızlığı’’ şöyle tanımlar İsmet Özel: “Yalnızlar Allah’ın kendilerine, kendilerini unutturduğu insanlardır… Türkiye’de insanların çektiği yalnızlık ise iki katlı cehaletin baskısını duymaktan doğar. Kişi hem Batılı gibi ‘birey’ haline dönüşememiştir hem de Batılının elden düşme işporta malı kültürün tasallutu altındadır… Benim yalnızlıktan kurtuluşum birinci aşamada emperyalizmin beni mahkûm ettiği cehaleti reddetmekle başladı…. Türkiye’de yaşayan insanın kendi mevcudiyetini tanıma hususunda emperyalizmin sunduklarını reddedip kendine özgü temeller aramaya başlaması zorla itildiği yalnızlık kabuğunu kırmasıdır.”

İşte böylesine bir yalnızlıktan kurtulmak için, böylesine bir kabuğu kırmak için, bu soğuklarda, ruhunu ısıtmak için böylesi karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak ister insan…

İsmet Özel’in bu şiiri işte tam da bu zamanların şiiridir:

"Bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar
ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa
gövdem açık bir hedef kılındı belâlara."

ABD’li şair Irwin Allen Gisberg, “Bir ülkenin kötü durumu yüzünden politikacıları suçlayamayız... Suçlu olan şairlerdir... Çünkü politikacıların bir ülkenin durumu hakkında bilinçleri ve kapasiteleri yoktur ama şairlerin vardır” derdi.

Yazık, İsmet Özel’in şiirinde söylediği gibi keşke şairler kadar cesur olsaydık!

Yazımın girişinde bahsettiğim Burhan Sönmez’in kitabında söylediği gibi; toplumsal bellek ile kişisel belleğin birbirine karıştığı, her şeyin ölü bir tarihin parçası haline geldiği bu yerde, bu zamanda şiirin her bir dizesi üzerinde tüm bu anlattığım çerçevede düşüne düşüne okuyun derim…

Aslında bir yüz yıllık yalnızlığımızı anlatır şiir… Bu yalnızlıktan kurtulmak için şimdiye kadar ‘’çıkış yolunu’’ bulamadık… Ama en azından hangi yolların ‘’çıkmaz yol’’ olduğunu öğrendik…

Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan!…

Osman AYDOĞAN

Fonda Azeri sanatçı Nermin Memedova’nın ‘’Ay ışığında’’ isimli bestesi eşliğinde İsmet Özel'in kendi sesinden ‘’Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak’’:
https://www.youtube.com/watch?v=WydtrAMhdus

Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak

Benim adım insanların hizasına yazılmıştır. 
Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu.

Keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olmasaydım 
Ölüm ve acılar çatsaydı beni 
Düşüncem yapma çiçekler kadar gösterişli ve parlak 
Sözlerim ihanete varacak doğrulukta olsaydı. 
Anmaya gücüm yetseydi de konuşsaydım 
Diri-gergin kasları konuşsaydım 
“Kardeşler! ” deseydim “Kardeşlerim! ” 
“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan'' 
Bakın yaklaşıyor...” 
Yazık, şairler kadar cesur değilim 
Çocukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan 
Gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.

Benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı 
Öyle bir çalımlarla gecenin çitlerinden atlardım 
Bir güneş sayardım kendimi denizin karşısında 
Çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların 
İnanmazdım dosyalara sığacağına 
Gittikçe ışıldardım dükkânlar kararırken 
Hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı.

Benim adım bilinen cevapların üstüne mühürlenmiş 
Ellerim tütsülenmiş 
Evlerin yeni yıkanmış serin taşlıklarında 
Dirgenler, bakraçlar, tornavidalar 
Bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar 
Ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa 
Gövdem açık bir hedef kılındı belâlara. 
Ve bu yüzden yakışıksız oluyor 
İnsanları hummalı baharlar olarak tanımlamak 
Ve bu yüzden göğsümde dakikalar 
İnce parmaklar halinde geziniyor 
Konvoylar geçiyor meşelikler arasından 
Bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına 
Ölümden anlayan, ciddi bir yaprak 
Unutulacak diyorum, iyice unutulsun 
Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı 
Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.

İsmet Özel, 1972

 

 

Döndüm baktım sol yanıma Mehemmedim can veriyor

28 Şubat 2020

Dün ajanslar bir felaket haberi haber veriyorlardı: Suriye’de İdlib’te 33 şehit. Daha yeni iki hafta önce (03 Şubat -10 Şubat 2020)  yine İdlib’te 13 şehidimiz vardı.

Önce biraz geriye gidelim

Mart 2015

Mart 2015 tarihinde, Suriye iç savaşı devam ederken Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan'ın organizasyonuyla oluşturulan '’Fetih Ordusu’'nun yönettiği harekâtla İdlib cihatçıların kontrolüne geçiyor. İdlib’in cihatçıların eline geçmesi Suriye'deki güç dengeleri önemli oranda değiştiriyor. İdlib’de ‘'Fetih Ordusu'’nun içerisindeki cihatçı yapılar (el Kaide biatlı Nusra ve Ahrar Şam Heyeti) arasında ciddi ayrışmalar yaşanıyor ve Tahrir Şam Heyeti İdlib’e hâkim oluyor…

Suriye rejimi ülkesine hâkim oldukça Suriye’deki dünyanın her ülkesinden gelen cihatçı militanlar İdlib’te toplanmaya başlıyorlar… Bu cihatçı militanların sayısının 50 bini geçtiği, bunlardan 20 bininin, halen İdlib'i kontrol eden Heyet Tahrir El Şam'ın (eski adı El Nusra) komutasında olduğu tahmin ediliyor.

Suriye ordusu Yamuk'tan sonra Hama ve Humus'taki cihatçı cepleri de arındırdıktan sonra İdlib'e taarruz etmesi bekleniyor.

Eylül 2017

Suriye ordusu ile İdlib’teki bu cihatçı örgütler arasındaki gerginliği azaltmak maksadıyla 2017'de Astana'da Türkiye, İran ve Rusya ile bir anlaşmaya varıyorlar. Astana anlaşması kapsamında Türkiye ile Rusya arasında ise 17 Eylül 2017 tarihinde Soçi şehrinde bir mutabakat muhtırası imzalanıyor.

Ekim 2017

İmzalanan bu Soçi Mutabakat Muhtırasına kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 12 Ekim 2017'de ‘’İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi’’ndeki ateşkes rejiminin takibi için gözlem noktaları oluşturmaya başlanıyor. Bu gözlem noktaları, İdlib'de silahlı cihatçı örgütlerin kontrolündeki sınır şeridinin silahlardan arındırılmasının denetlemesi planlanıyor. Yani Türkiye İdlib'de silahlı cihatçı örgütlerin silahtan arındırılması görevini üslenmiş oluyor.

Türkiye Suriye Ordusu ile İdlib’deki cihatçı örgütler arasındaki ateşkesin uygulanması için kuzeyden güneye doğru saptanan gerginliği azaltma şeridi boyunca 12 gözlem noktası kurmakla mükellef oluyor. En son kurulan 9 gözlem noktası Türkiye sınırlarından 88 kilometre güneyde Morin mevkiinde bulunuyor. Bu 9 gözlem noktası veya karakol, cihatçılar ile Suriye birliklerini birbirinden ayırıyor.

15-20 kilometre derinliğinde ve 250 kilometre uzunluğundaki silahsızlandırma şeridinin silahlı örgütlerin kontrol ettiği bölgeden geçmesi planlanıyor.

Soçi mutabakatı ve oluşturulan bu ‘’İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi’ üzerine Rusya destekli Suriye ordusu, bir süredir planlamakta olduğu İdlib operasyonunu erteliyor.

Ocak 2020

Ancak Soçi mutabakatının üzerinden iki yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Ocak 2020 tarihine kadar Türkiye’nin söz verdiği gibi İdlib’deki ılımlı muhalifler ile silahlı cihatçı gruplar ayrıştırılmadığı gibi İdlib’deki silahlı cihatçı gruplar da silahsızlandırılamıyor ve bunlardan da HTŞ gittikçe İdlib’e hakim olmaya başlıyor… 

Şubat 2020

Suriye ordusu ileri harekâtını devam ettirerek nerdeyse İdlib'i çember içine alıyor... Türkiye'nin gözlem noktaları da neredeyse bütünüyle Suriye birlikleri arasında kalıyor...

Şubat 2020 tarihine dönmek üzere şimdi kısaca tekrar geriye gidelim:

Bu iki yıl içinde neler oluyor?

7 Ağustos 2019 tarihinde Türkiye, Fırat’ın doğusunda bir güvenli bölge tesis edilmesi konusunda ABD’yle anlaşıldığını duyuruyor. Bu maksatla da Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesinde Türkiye-ABD Müşterek Harekât Merkezi’nin kuruluyor. Yani Türkiye Suriye’de Fırat’ın doğusu için ABD ile anlaşmaya varıyor.

Bunun üzerine de 15 Ağustos 2019 tarihinde Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova şu açıklamayı yapıyor: ‘’Suriye’nin kuzeydoğusunu izole etmeye yönelik girişimler endişe vermektedir.’’

9 Ekim 2019 tarihinde Türkiye Suriye’ye karşı ‘’Barış Pınarı Harekâtı’’nı icra ediyor. ABD ve Türkiye'nin 17 Ekim 2019'da ilan ettikleri 120 saatlik ateşkes ile harekât sona eriyor. 

Bu süre zarfında Türkiye tarafından Soçi mutabakatında söz verildiği gibi İdlib’de cihatçı teröristler silahtan arındırılamıyor. Cihatçı teröristler silahtan arındırılamadığı gibi İdlib’de hem bunların sayısı artıyor hem de bunlardan HTŞ İdlib’e hakim oluyor…

03 Şubat 2020

Cumhurbaşkanı Erdoğan 03 Şubat 2020 tarihinde Ukrayna’ya resmi bir ziyarette bulunuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan Ukrayna ziyareti sırasında Kiev'de resmi törenle karşılanırken tören kıtasını "Slava Ukraine" (Şan olsun Ukrayna'ya) sözleriyle selamlıyor. Bu selam ise Rusya'da büyük yankı uyandırıyor. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği bu selam, 2018 yılında dönemin Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko tarafından resmileştirilen Rusya karşıtı propagandalarda Ukrayna tarafından kullanılan bir selam oluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ziyareti esnasında sekizincisi toplanan Yüksek Düzeyli Stratejik Konsey Toplantısı'nda yaptığı konuşmada Ukrayna’yı "Stratejik ortağımız, komşumuz ve dostumuz" şeklinde tanımlayarak şu konuşmayı yapıyor: "Türkiye olarak Kırım'ın (Rusya tarafından) yasa dışı ilhakını tanımadığımızın altını bir kez daha çizmek istiyorum. Ukrayna'nın egemenliğine ve Kırım dâhil toprak bütünlüğüne desteğimizin aynı şekilde süreceğini de teyit etmek istiyorum. Ülkenin doğusundaki durumun Ukrayna'nın toprak bütünlüğü ve uluslararası hukuk temelinde barışçı ve diplomatik yöntemlerle en kısa sürede çözülmesini umuyoruz."

Bu ziyaret esnasında Ukrayna’nın Türkiye Büyükelçisi Andrey Sibiga, Ukrayna medyasına yaptığı açıklamada "Bu ziyaret sırasında imzalanacak anlaşmaya göre, Türkiye tarafı Ukrayna ordusunun ihtiyaçları, özellikle silah alımı için 200 milyon TL finansal yardım sunacak.’’ diye duyuruyor…

Şimdi yazımın en başına dönüyorum:

03 Şubat 2020

İdlib’te, Suriye (Rusya demek daha uygun olur) topçu ateşiyle sekiz askerimiz şehit oluyor.

10 Şubat 2020

Yine İdlib’te, Suriye (Rusya demek daha uygun olur) hava saldırısıyla hava sahası Türkiye’ye kapalı İdlib’te beş askerimiz daha şehit oluyor.

27 Şubat 2020

Yine İdlib’te, Suriye (Rusya demek daha uygun olur) hava saldırısıyla hava sahası Türkiye’ye kapalı İdlib’te 33 askerimiz daha şehit oluyor.

Şimdi biraz yakına geliyorum:

15 Ağustos 2019

15 Ağustos 2019 tarihinde Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova ne demişti: ‘’Suriye’nin kuzeydoğusunu izole etmeye yönelik girişimler endişe vermektedir.’’

03, 10, ve 27 Şubat 2010

Rusya’nın bu endişesi de eyleme dönüşüyor… Ve Türkiye Kıbrıs Barış Harekâtından sonra bir başka ülke topraklarında ilk defa bir ay içerisinde elliye yakın şehit veriyor…

Hatalar ve yanlış politikalar

Hatalar

Hava sahası kontrolü, hava hakimiyeti veya hava üstünlüğü ve yakın hava desteği sağlanmadan kara birliklerinin muharebe sahasına sürülmesi,

Soçi Mutabakatındaki ‘’Gözlem Noktaları’’ tanımı dışında aşırı büyüklükte birliklerin sahaya yığılması,

Bu nedenle de bu büyük hacimli birliklerin ‘’Gözlem Noktaları’’ dışında konuşlandırılmaları,

Sahaya sürülen birliklerin envanterinde uygun hava savunma silahlarının bulunmaması,

Sahaya sürülen birliklerin muharebe deneyimlerinin eksikliği,

Karşı gücün elinde en son teknoloji tanksavar silahları varken sahaya sürülen zırhlı birliklerin; zırh koruması, hareket kabiliyeti, atış kontrol ve stabilizasyon sistemleri ve ateş gücü açısından demode durumda olması,

Arazinin açık arazi ve meskûn mahal olup zırhlı birlik harekâtına uygun olmaması…

Yanlış Politikalar

AKP iktidarının, ayı (Rusya) ile dans ederken Kovboy (ABD) ile aynı zamanda flört edebileceğini zannetmesi,

AKP iktidarının Rus politikasını okuyamaması: (3-10 Şubat 2020 tarihlerde birliklerimiz yapılan hava saldırıları ve sonucunda verilen 13 şehit bize verilen ‘’bu bölgeden çekilin’’ mesajını AKP yönetimini okuyamaması)

AKP iktidarının, hiç de üstümüze vazife değilken Soçi Mutabakatı ile İdlib'deki cihatçı, selefi grupların garantörlüğünün ve korumasının üstlenmesi, (Bunun bedelini, Suriye rejimine karşı bu silahlı cihatçı gruplara kalkan yaptıkları Mehmetçiğin canı ile ödüyor…)

AKP iktidarının, “Şam’daki Emevi Camii’nde Cuma namazı kılacağız” hevesi ve inadı, (Bu uğurda AKP Türk askerini Arap çöllerinde hesapsızca harcıyor…)

AKP iktidarının, İhvan aşkına Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına sürüklemesi,

AKP iktidarının, stratejik sığ dış siyaseti, (Bu siyasetin faturasını Türk askerinin kanı ve canıyla ödüyor…)

Sonuç

Yukarıda verdiğim tarihler Türkye'nin adım adım Suriye'de bir nasıl bataklığa sürüklendiğini gösteriyor... Hala Türkiye'nin İdlib'teki gözlem noktalarını geri çekmesininin dışındaki her bir hareket tarzı Türkiye'yi felakete götürecek gibi gözüküyor...

Suriye'de Esad'siz bir çözüm mümkünsüz gözüküyor...

Şehit haberleri gelince de bana da bir Çorum türküsünü hatırlamak kalıyor:

‘’El veriyor el veriyor
Orta direk bel veriyor
Döndüm baktım sol yanıma
Mehemmedim can veriyor.’’

Bu türkü şehitlerimize yakılan bir ağıt olarak kulaklarımda yankılanıyor:

‘’Döndüm baktım sol yanıma Mehemmedim can veriyor.’’

Osman AYDOĞAN

Kardeş Türküler, solist Feryal Öney:
https://www.youtube.com/watch?v=yTvJdsUyokM 

Hem okudum hem de yazdım

Hem okudum hem de yazdım
Yalan dünya senden bezdim
Dağlar koyağını gezdim
Yiten yavru bulunmuyor

Kurşun gelir sine sine
Merhem koyun yaresine
Öldürmüşler Mehemmed'i
Haber verin annesine

Seni vuran dağlı mıydı
Kurşunları yağlı mıydı
Düşman seni vurur iken
Senin kolun bağlı mıydı

El yazıya el yazıya
Duman çökmüş Gölyazı'ya
Kurban olam kurban olam
Beşikte yatan kuzuya

El veriyor el veriyor
Orta direk bel veriyor
Döndüm baktım sol yanıma
Mehemmedim can veriyor

Atalardan aldım öğüt
Derelere diktim söğüt
Hep kırılsın Avşar eli
Mehmet gitti babayiğit

Karalı bayrak kaldırdım
Çifte davullar dövdürdüm
Kınamayın komşular
Kademsiz gelin getirdim

 

 

Vatanım boylu boyunca kar altındadır.

09 Şubat 2020

19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire’nin (1821-1867) bir sözü vardı. Derdi ki Baudelaire; “Ekmek yemeden üç gün hayatta kalabilirsiniz. Şiirden mahrum kalarak bir gün bile yaşayabilmeniz imkânsız ve bunun aksini her kim iddia ederse hata içindedir.’’ 

Ben de fark ettim ki uzun süredir şiirlerden uzak kaldım. Meteoroloji de bütün bir hafta boyu vatanımı kar altında gösterince ve Ankara'ya da kar yağınca aklıma Ahmed Arif’in ‘’Karanfil Sokağı’’ isimli şiiri geldi.

‘’Karanfil Sokağı’’ Ahmed Arif’in muhteşem şiirlerinden bir tanesidir... Bu şiir Ahmet Arif'in ilk ve tek şiir kitabı olan ''Hasretinden Prangalar Eskittim'' (Metis Yayıncılık, 2008) kitabında yer alır. Şiir şu dizelerle başlar:

‘’Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön, onaltı rüzgâr
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır.’’

Şiir uzundur ama bu uzunluğu sanki şiirin son kıtası için yazılmıştır. Karanfil Sokağında bir kafede dal gibi, fidan gibi güzel bir kız oturmaktadır. Ancak bu kız oralı değildir; Altındağ’dan ya da İncesu’dandır… Yanakları al aldır, şarkısı bir yangın şarkısıdır:

‘’Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al - al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.’’

Yılmaz Erdoğan, ‘’Ankara'ya Öyle Yakışırdı ki Kar’’ şiirinde Ahmed Arif’e ve bu şiire bir nazire yapar. Şiir uzun ama son bölümü şu şekildedir:

‘’Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.... 
Ha sonra belki Ahmed Arif’in aklına 
Hiçbir şairin aklına gelmeyecek 
-çünkü hiç kimse bir daha Ankara'yı 
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir: 
Kar altındadır varoşlar 
Hasretim, nazlıdır Ankara..... 
Ustam yine sen bilirsin ama 
Hangi aralıkta bir şair ölmüşse 
İşte o, en netameli aydır bence. 
Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar... 
Asfaltlar ışıldar... 
Yalanlar... 
Şimdi ve sonra ne zaman Ankara’ya kar yağsa 
Elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.’’

İşte şimdi şiir vaktidir, çünkü; yedi iklim, beş kıta kar altındadır... Vatanım boylu boyunca kar altındadır... Kalbim, bu zulümlü sevda, kar altındadır... Ciğerleri küçük, elleri büyük, nefesleri yetmez avuçlarına -daha yirmili yaşlardadır henüz- kenar çocukları kar altındadır... Depremzedeler Elazığ'da çadırlarında kar altındadır... Köylüm, askerim, insanım Van'da çığ altındadır... Ankara’ya kar ne kadar çok yakışsa da (ki yağmıyor artık) memleketin makus talihinden memleketin istikbali ''sis'' altındadır... Bu sisten elim gönlüm, kalbim, ruhum, zihnim, bilincim kar altındadır...

Bir buluşma yeridir şimdi şiirlerimiz, türkülerimiz, hüzünlerimiz...
Şimdi hepimiz kar altındayız...

Ben "mucip sebebin" bilirim ve "kâfi delil" ortadadır...

Osman AYDOĞAN

Ahmed Arif’in sesinden ‘’Karanfil Sokağı’’:
https://www.youtube.com/watch?v=kLPe-peNcLg

İşte o muhteşem şiir:

Karanfil Sokağı

Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön, onaltı rüzgâr
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır.

Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar
Ray, asfalt, şose, makadam
Benim sarp yolum, patikam
Toros, Anti-toros ve asi Fırat
Tütün, pamuk, buğday ovaları, çeltikler          
Vatanım boylu boyunca
Kar altındadır.

Döğüşenler de var bu havalarda
El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapına kadar namuslu
Dağlara çekilmiş
Kar altındadır.

Şarkılar bilirim çığ tutmuş
Resimler, heykeller, destanlar
Usta ellerin yapısı
Kolsuz, yarı çıplak Venüs
Trans-nonain sokağı
Garcia Lorca'nın mezarı,
Ve gözbebekleri Pierre Curie'nin
Kar altındadır.

Duvarları katı sabır taşından
Kar altındadır varoşlar,
Hasretim nazlıdır Ankara.
Dumanlı havayı kurt sevsin
Asfalttan yürüsün Aralık,
Sevmem, netameli aydır.
Bir başka ama bilemem
Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
Kalbim, bu zulümlü sevda,
Kar altındadır.

Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
-İlkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları
Kar altındadır.

Hatıp Çay'ın öte yüzü ılıman
Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de
Karanfil Sokağında gün açmış
Hikmetinden sual olunmaz değil
"mucip sebebin" bilirim
Ve "kâfi delil" ortada...

Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al - al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.

Ahmed ARİF

 

 

Buruk Acı

09 Şubat 2020

‘’Buruk Acı’’ deyince hemen aklımıza Türkan Şoray’ın başrolü oynadığı, Tanju Gürsu, Aliye Rona, Ali Şen ve Muzaffer Tema’nın rol aldığı, Nejat Saydam’ın yönettiği 1969 yılı yapımı aynı isimli filmde geçen ''Buruk Acı'' şarkısı gelir.

''Buruk Acı'' filmi ve şarkısı

Şarkıyı vermeden önce içinde bu şarkının yer aldığı filmi kısaca anlatayım. Filmin konusu şöyleydi:

Bir taşra şehrinde yaşayan Ülker (Türkan Şoray) liseyi başarıyla bitirdikten sonra hep hayalini kurduğu doktor olmak ister. Fakat üvey annesi bu isteğine engel olmakta, yoluna sürekli taş koymaktadır. Bir gün bir toplantıda bir doktorla tanıştıktan sonra evden kaçar, İstanbul'a gelir. İstanbul'a gelince geçici olarak bir otele yerleşir. Kaldığı otelde kör bir besteci olan Mahmut (Ali Şen) ile tanışır. Daha sonra  hayatına İlhan (Tanju Gürsu) ve annesi Fehiman (Aliye Rona) girer. . Ülker’i artık bundan sonra sıkıntılı, acılı günler beklemektedir.

Film, ‘’Yeni İstanbul’’ gazetesinde tefrika edilen, daha sonra kitap haline getirilen ve yazarı olarak Türkan Şoray belirtilen ‘’Buruk Acı’’ isimli romandan uyarlanır.

''Buruk Acı'' filminin afişinde de senaryo ve hikâye yazarı olarak Türkan Şoray geçer.

Filmde Belkıs Özener'in seslendirdiği, bestesi Teoman Alpay’a ait olan "Buruk Acı" şarkısı Yeşilçam'ın gelmiş geçmiş en bilinen ve en güzel şarkılarından birisi olur. Filmi izlememiş olsak bile bu şarkıyı mutlaka dinlemişizdir:

''Gurbet içimde bir ok, her şey bana yabancı
Hayat öyle bir han ki, acı içinde hancı.
Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı,
Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.

Yıllar yılı gönlümde, bir gün sabah olmadı
Bu ne bitmez çileymiş, neden hâlâ dolmadı.
Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı,
Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.

Ruhumda bir yara var, için için kanıyor,
Kalbimde buruk acı, alev alev yanıyor.
Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı
Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.''

‘’Buruk Acı’’ romanından başka, ''Buğulu Gözler'' ve ‘’Dönüş’’ isimli romanların yazarı olarak ve bu romandan uyarlanan filmlerin senaryo yazarı olarak afişlerinde hep Türkan Şoray ismi verilir.

Ancak gerçek farklıdır…

‘’Buruk Acı’’, ''Buğulu Gözler'' ve ‘’Dönüş’’ isimli kitapların yazarı Türkan Şoray değildir. Bu kitapların yazarı Adnan Özyalçıner'dir. ''Buruk Acı'' kitabında geçen ‘’Buruk Acı’’ isimdeki şarkının güftesi de sanıldığı gibi Türkan Şoray’a değil Sennur Sezer'e aittir.

‘’Buruk Acı’’, ''Buğulu Gözler'' ve ‘’Dönüş’’; Kemal Uzan'a ait olan ‘’Yeni İstanbul’’ gazetesinin tirajını arttırmak amacı ile yazar Adnan Özyalçıner'e yazdırılan ancak Türkan Şoray ismiyle tefrika edilen romanların isimleridir...

Yazar Adnan Özyalçıner, ''Kitaplık'' dergisinin 2004 yılı Mayıs sayısında o günleri şöyle anlatır:

‘’Erol Dallı ile ‘Yeni İstanbul’un yazı işleri müdürlüğünü yapan Kayhan Sağlamer, bir gün bana geldi ve ‘Brigitte Bardot roman yazsa nasıl olur?’ diye sordu. Ben de ‘iyi olur’ dedim. ‘Peki, Türkan Şoray roman yazsa nasıl olur?’ diye devam etti. Benim yanıtım ‘o da iyi olur’ oldu. ‘Ama Türkan Şoray'ın romanını sen yazacaksın’ dedi. ‘Ne?.. Nasıl?.. Neden?..’ dediğimi hatırlıyorum.. ‘Valla gazetenin tirajını arttıracağız, onun için böyle bir kampanyaya giriyoruz, ben Rüçhan Adlı ile görüştüm’ dedi…

Benim tek muhatabım yazı işleriydi. Romanı yazıp verdim... Ardından da Türkan Şoray adıyla yayınlandı. Romanın akışı içinde ‘Buruk Acı’ adlı bir şarkının sözleri vardı... Romanı yazıyordum fakat şiir yazamadığım için arkadaşım Sennur Sezer'den (daha sonra eşi oldu, 7 Ekim 2015 tarihinde de vefat etti) rica ettim ve o da sağ olsun beni kırmadı ve bilinen ’Buruk Acı’ şarkısının sözleri ortaya çıktı... Yani yalnız roman değil, herkesin bildiği ’Buruk Acı’ şarkısı da Türkan Şoray'ın değildir…

'Buruk Acı' romanının ardından 'Buğulu Gözler' romanı geldi. O da, Türkan Şoray’ınmış gibi yayınlandı. Parasını Rüçhan Adlı ödedi. 'Buğulu Gözler' de 1970’de film oldu. Sonradan benim yazmadığım Türkan Şoray imzalı başka romanlar da çıktı. Sonra Rüçhan Adlı tekrar görüşmeye çağırdı. Yönetmenliğini Türkan Şoray’ın yapacağı bir hikâye istiyordu. 'Dönüş'ü yazdım. O da 1972 yılında 'Öykü ve yönetmen: Türkan Şoray' imzasıyla gösterildi.’’

''Buruk Acı'' filminin ve şarkısının hikâyesi işte böyledir. Atilla Dorsay da anılarında konuyu böyle anlatır.

Buruk acı… Bu bir nasıl gönül sızısıysa artık; hem buruk, hem de acı… Bu bir nasıl ikilemse artık; sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı. Ve bu bir nasıl yalın gerçekse artık: çalınan her kapının ardında buruk acı.

''Ruhumda bir yara var, için için kanıyor,
Kalbimde buruk acı, alev alev yanıyor.
Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı
Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.''

Şimdi, günün, gündüzün, gecenin bu vakti demeyin, aşağıda bağlantısını verdiğim bu şarkıyı açın, gidin eskiye, eskilere, çoook eskilere, eskiyi yâd edin, hüzünle dinleyin, hüzün bizlere mutluluk verir, gözleriniz derinlere dalarak, nemlenerek dinleyin... .

Buruk acı… Bu nasıl bir gönül sızısıysa artık; hem buruk, hem de acı…

Zaten günlerimiz de öyle geçmiyor mu? Hem buruk hem de acı...

Ben yine de sizlere güzel mi güzel, sıcacık, sımsıcak mutlu ve huzurlu bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

Gönül Yazar’ın sesinden ‘’Buruk Acı’’ şarkısı:
https://www.youtube.com/watch?v=RvFrlzi03bw

‘’Buruk Acı’’ filmi: (Vaktiniz varsa izleyin derim... Filmde ''Buruk Acı'' şarkısını Belkıs Özener seslendiriyor.)
https://www.youtube.com/watch?v=QrFg4IBykK0

 

 

Şehitlerimize ithaf edilmiştir

03 Şubat 2020

Malatyalı Fahri Kayahan'ın günümüzde artık kimseciklerin bilmediği güzel bir gazeli var: ''Yolum Düştü Suriye'ye Halep’e’’ diye… Bu türküyü kendi sesinden vermeden geçemedim... Bu türküde öyle bir ''Halep'' deyişi vardır ki Malatyalı Fahri'nin - siz yine de ‘’Halep’’e yerine Halep yolu üzerindeki ‘’İdlib''e’’ diye bir mersiye olarak dinleyin - ve ‘’gitti de gelmedi canan’’ diye feryat eden içlerine ateş düşmüş ocakları düşünün. O zaman zaten kafesine hapsedilmiş yabani kuşlar gibi çırpın çırpın çırpınır kalbiniz...

Milletimizin başı sağolsun…

‘’Yolum düştü Suriye’ye Halep’e…
Kervanım yolda kaldı neyleyeyim…’’

Osman AYDOĞAN

Fahri Kayahan; ’Yolum düştü Suriye’ye Halep’e
https://www.youtube.com/watch?v=auGtc6e7Nb8

 

 

Othello

03 Şubat 2020

Bu sayfalarda yakın zamanlarda William Shakespeare’in ‘’Julius Caesar’’, ‘’King Lear’’ (Kral Lear), ‘’Hamlet’’, ‘’Machbeth’’ ve ‘’66. Sone’’ isimli eserlerini anlatmıştım. Mademki bu yıla Shakespeare ile başladık, bugün de onun bir başka oyununu ile devam edeyim o zaman: ‘’Othello’’ (Remzi Kitabevi, 2013)

Neden Shakespeare?

Othello’yu anlatmadan önce Shakespeare eserleri hakkındaki bir düşüncemi paylaşmak istiyorum.

Bir ütopya ya; ben Milli Eğitim Bakanı olsam liseyi bitirmeden tüm öğrencilerin Shakespeare’in bütün eserlerini anlayacak ve içselleştirecek şekilde okumalarını sağlardım. Çünkü Shakespeare’in bütün eserlerinde siyaset vardır, siyasetin şifreleri vardır, sınıflı toplumların güç ilişkilerinin, çatışmalarının ana kodları vardır… Shakespeare’i anladığımızda bugün Ortadoğu’yu daha iyi anlayabiliriz... Shakespeare’i anladığımızda bugün ülke içindeki siyasetin kodlarını, güç ve çıkar ilişkilerini, güç ve etkinlik kavgalarını, entrikaları, kumpasları, çatışmaları daha iyi kavrayabiliriz... 

Şimdi daha iyi anlıyorsunuz değil mi neden ısrarla Shakespeare’in eserlerini anlatıyorum!

Şimdi gelelim oyuna: Othello

Othello (The Tragedy of Othello, the Moor of Venice), William Shakespeare'in yazdığı en önemli trajedilerden biridir. Othello ise oyunun baş erkek kahramanıdır. Shakespeare'in bu oyunu, takma adı Cinthio olan İtalyan romancı ve şair Giovanni Battista Giraldi (1504 - 1573) tarafından yazılan "Moor of Venice" adlı kısa hikâyesine dayanarak, yaklaşık 1603 yılında yazdığı sanılıyor.  William Shakespeare, Mina Urgan’un deyimiyle aslında metelik etmeyen bir İtalyan öyküsünü bir başyapıta dönüştürüyor. Othello; öyküsü tamamen insana ait bir Shakespeare şaheseridir. 

Oyundaki karakterler:

Oyun dört ana karakter etrafında döner: Othello, karısı Desdemona, muhafız komutanı Cassio ve güvendiği akıl hocası İago. Othello Kıbrıs'taki Venedik koloni ordusunun Osmanlılarla savaştığı dönemde başarılı ve saygı duyulan Mağrip kökenli zenci bir komutandır.

Oyunun ismi ve başkarakteri Othello’dur ancak oyundaki en ilginç karakter ise İago’dur. Bunun nedeni ise kendine güveni olmayan, kompleks sahibi, tilki kadar kurnaz, sanki Machiavelli'nin ‘’Prens’’ adlı eserinden yararlanmış bir insan olan İago’nun tüm karakterleri adeta birbirine düşürmesi ve tam bir kaosa sebebiyet vermesidir. İago aktif olara kötülük yapmaz, insanların içinde var olan kötülüğü kışkırtıp, sonra da kenara çekilerek olayların trajediye dönüşmesini izler.

Oyun Othello ile İago arasında geçen sanki iki kişilik bir strateji oyunudur. Othello oyunu; Shakespeare’in, İago'da topladığı kötülük, kurnazlık, yükselme hırsı, şüpheye dayanarak yargıya varma, insanların kaderlerine hükmetme isteği gibi özellikler ile Othello'ya yüklediği dürüstlük, hayata tutunabilmek için çabalama isteği ve insani duyguların en yoğunu ile karşı karşıya kalmak çelişkisini çarpıştırıp bir insanlık tragedyası yarattığı bir oyundur. Oyun sanki dürüstlüğün yalanlara yenilgisini, olumsuzluklara rağmen sevginin korunmaya çalışılmasını anlatan bir trajedidir...

Oyundaki hikâye kısaca şu şekildedir:

Halk ve ileri gelenler tarafından çok sevilen bu Berberî komutan, şehrin ileri gelenlerinden Venedikli bir soylunun kızı olan Desdemona'ya aşık olur. Desdemona da Othello'yu sevmektedir. Önceleri saygı duyulan bu Mağribi zenci Othello'nun bir beyaz ile evliliği sonucu birçok dedikodu çıkar. Her şeye rağmen evlenen Othello ve Desdemona'nın mutlulukları halkın dedikoduları ve İago'nun kötülükleriyle bir trajediye döner. 

Aşk, kıskançlık, ihanet ve ırkçılık konularına değinen Shakespeare’in Othello eseri İşte bu trajediyi anlatır. Bu trajedinin en güçlü teması da “kıskançlık”tır. Ömrü savaşlarda geçmiş, ölümcül tehlikeler atlatmış cesur ve güçlü komutan Othello, karısı hakkında kulağına fısıldanan bir iki yalan sözle bir anda perişan olur. İçine kuşku ve kıskançlık ateşi girdikten sonra Othello, çok acı çeker. Çektiği acının şiddetli olması, karısına duyduğu sevginin büyüklüğündendir. 

Bu trajedinin temelinde ise aslında Othello'nun kıskançlığı değil Desdemona'ya olan güveni yatar. Rus yazar Puşkin de böyle söyler: "Otello kıskanç değil, güvenen bir insandır." Bu nedenle de oyunu izleyen veya kitabını okuyan kadınlar kendilerini Desdemona ile özdeşleştirip Othello gibi erkekleri ararlar... Aslında her Türk erkeğinin okuması, izlemesi ve içselleştirmesi gereken bir oyundur!

Othello, 1930'lu ve 1940'lı yıllarda Türkiye'de taşra şehir ve kasabalarında gezgin çadır ve halk tiyatrolarında yaygın olarak ‘’Arabın İntikamı’’ adıyla temsil edilir.

Yıllanan şarap gibi günümüzde de daha anlamlı hâle gelen oyunda geçen bazı tratlar:

"İnsanlar göründükleri gibi olmalıdır. Eğer değillerse hiç görünmesinler daha iyi."

"Eskiden kalpler el uzatırdı, şimdilerde el uzatılıyor, kalp yok."

"Ne kadar da fakirdir sabrı olmayanlar."

"Anladığım sözlerindeki öfkedir, sözlerin değil."

"Bir kez fırsat verdin mi kuşkuya, karara da vardın demektir."

"En kara günahları işletecekleri zaman şeytanlar, önce ilahi bir kılıfa sokmakla işe başlarlar."

"En büyük kaygısı vicdanlarının, günah işlememek değil, gizlemektir günahlarını."

''Yaşayıp durduğun şu ortamda öyle şatafatlı elbise giyip böbürlenme; kibir ve gurur bütün saltanatları devirir. Alçakgönüllü ol, köhne cüppeni üstüne at!”

Ve oyunda geçen en önemli ifade ise şudur:

‘’Beğendiğimiz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, aşk sanıyorsunuz!’’

 Bu sözdeki trajediyi dünyada yaşamayan yok gibidir...

Sonuç:

Dört yüz küsur yıllık bir hikâyedir Othello. Ancak günümüzde de değişen hiçbir şey yoktur!... Günümüzde de insan (Othello, Desdemona) aynı insan, pislik (İago) aynı pisliktir... Toplum da aynı toplumdur.

Hep söylüyorum ya; tarih, edebiyat ve sanat, hayatın aynasıdır diye! Ve anlıyorsunuz beni değil mi neden hep Shakespeare'i anlatıyorum diye...

Sizlere güzel bir hafta dilerim...

Osman AYDOĞAN

 

 

La Cucaracha

02 Şubat 2020

Bu sayfalarda geçtiğimiz yıllarda Meksika şarkılarından örnekler vermiş ve Gypsy Kings ve Los Machucambos gruplarının seslendirdiği şarkıları paylaşmıştım.

Genç arkadaşlarım bugün kusuruma bakmasınlar… Bugün yine çoook eskilere gideceğim… Gençliğimde severek dinlediğim ‘’La Cucaracha’’ isimli bir şarkı vardı. Bugün de bu şarkıyı anlatacağım…

Önce şarkının sözleri:

‘’La Cucaracha’’ İspanyolca ‘’hamam böceği’’ anlamına gelir… Sözleri şu şekildedir:

''La cucaracha, la cucaracha
Ya no puede caminar
Porque no tiene, porque le falta
Marijuana que fumar.''

(Hamamböceği, hamamböceği
Artık yürüyemiyor
Çünkü hiç yok, çünkü ihtiyacı var,
esrar içmeye)

Şarkıdaki bu dörtlük nakarat olarak devam eder. Araya giren dörtlükler şarkıyı yorumlayan sanatçılara ve yörelere göre değişmektedir.

Ancak şarkıda ‘’Marijuana’’ (esrar) geçtiği için çocukların yanında şarkı "marijuana que fumar" yerine "Limonada que tomar" (limonata içmeye..) koymak şeklinde sansürlenerek söylenir…  

Şimdi gelelim şarkının hikâyesine:

Meksika'da devrim yaşandığı 1910-1920 yıllarında birçok politik içerikli kinayeli şarkılar icad edilir... Bu şarkılardan birisi de ‘’La Cucaracha’’ şarkısıdır. ‘’La Cucaracha’’ şarkısı 1910'da başlayan bu Meksika devrim hareketlerinin ateşlediği kültürel değişim dalgasının sonrasında ünlenen bir Meksika halk şarkısıdır.

Bu şarkının ne anlama geldiği ve kime hitaben yazıldığı ile ilgili çeşitli görüşler mevcuttur.

Bunlardan biri 1913-1914 yılları arasında hüküm süren diktatör Victoriano Huerta için yazıldığı görüşüdür. Çünkü Huerta bir alkolik ve marijuana bağımlısı olarak bilinir ve düşmanları arasında onun bu özelliği alay konusu olur. .

Bir diğer görüş ise General Pancho Villa'nın durmadan bozulan arabası için kendi askerleri tarafından yazıldığıdır. Ki bu şarkının melodisi eski Amerikan arabalarında korna sesi olarak kullanılır.  Bu korna sesini de yazımın sonunda veriyorum.

Bu şarkıdan Ernest Hemingway bazı öykülerinin toplandığı ‘’Klimanjaro'nun Karları’’ (Bilgi Yayınevi, 2018) kitabında da bahseder. Hemingway kitabında bu şarkı hakkında; uğrunda pek çok insanın ölüme gittiği uğursuzluğu anlatan bir şarkı olarak bahseder…

Şarkının yorumları:

Bu şarkıyı James Last, Gypsy Kings ve Los Machucambos gibi gruplar ve Louis Armstrong gibi sanatçılar yorumlamışlardır. Ancak ben en iyi yorum olarak Gabriella Ferri’nin yorumunu seviyorum…

Gabriella Ferri, Roma doğumlu bir İtalyan şarkıcıdır… Gabriella Ferri, kariyerine 1963'te Milano'nun bir gece kulübünde şarkı söyleyerek başlar… 1965'te popüler Roma şarkıları söyleyerek şarkı dünyasına atılır…

Bugün soğuk, somsoğuk bir Pazar günü… Bu şarkı umarım içinizi ısıtır...

Sizlere sıcacık, sımsıcak güzel bir Pazar günü diliyorum…

Şarkının bu nakarat bölümünü zihninizde takılmış bir plak gibi gün boyu, hafta boyu, ay boyu, yıl boyu tekrarlayın durun:

''Hamamböceği, hamamböceği
Artık yürüyemiyor
Çünkü hiç yok, çünkü ihtiyacı var,
esrar içmeye...''

Osman AYDOĞAN

Gabriella Ferri, La Cucaracha:
https://www.youtube.com/watch?v=s_YE79HpcAU

Eski Amerikan arabalarında korna sesi olarak La Cucaracha
https://www.youtube.com/watch?v=mRRzTZh-z_8

 

 

66. Sone

01 Şubat 2020

Madem haftaya Shakespeare ile başladık, Shakespeare devam edelim o zaman… Bu sefer de Shakespeare’in bir şiirini vereceğim… Ama önce kısa bir bilgi:

Sone, Batı edebiyatında kullanılan iki dörtlük ve iki üçlükten oluşan 14 dizelik bir nazım şeklidir. Türk edebiyatında ise ilk olarak Servet-i Fünun’cular kullanır. Edebiyatımızda ilk örneği Cenap Şahabettin'in, "Şi'r-i Na-Nüvişte" (Yazılmamış Şiir) adlı şiiridir. Sonede devrik cümleler kullanılır. Doğu edebiyatındaki sonelerde aşk konusu işlenir. Son dize, duygu yönünden en baskın dizedir.

İngilizce dilinde yazan en büyük yazar olarak kabul edilen William Shakespeare’in (1564-1616) bir sonesi var: 66. Sone

Alman ekolünden olduğum için ezberimde Almanca şiirler var. Bertolt Brecht'in en güzel şiirlerinden birisi olan ‘’Erinnerung an die Marie A. (Marie A.'nın Anısına) şiiri teee lise yıllarımdan beridir ezberimdedir. Niye ezberledim? Kim çevirirse çevirsin şiirin hiçbir çeviri Türkçesi şiirin Almancası kadar bana ne tat veriyor ne de anlam veriyor da ondan. Bu noktada şunu söyleyebilirim ki şiir çevrilemiyor, çevrileceği dilde yeniden yaratılıyor, o dile adapte ediliyor…

Bu yargım her şiir için geçerli ama sanırım en çok da Shakespeare’in 66. Sone’si için geçerlidir. Bu şiiri çok kişi çevirmiştir. Ancak ben size bu konuda yetkin iki kişiden iki çevriyi vereceğim; önce Can Yücel’in çevirisi, sonra da Talât Sait Halman’ın çevirisi…

Eleştirmen, yazar Memet Fuat, Can Yücel'in çevirisini çok aşırı bulur ve der ki: "Açıkça görülüyor ki, Can Yücel en yakın olduğu zaman bile Shakespeare’in dediğini demiyor; ama en uzak olduğu zaman bile onun anlattığını anlatıyor." Aslında Can Yücel'in çeviri adı altında yeni bir şiir yazdığı söylenebilir.  Sanki Can Yücel, çevirisinde kendi söylemek istediklerini Shakespeare’i bahane edip de söylemiş gibi.

Neyse, konumuz şiir çevirisi değil, şiirin kendisi… Gelelim şiirimize:

Bu şiir (66. Sone); aradan yüzyıllar geçmiş olsa da aynı cümleleri hala kurmak zorunda kaldığımızı, hiçbir şeyin değişmediğini gösteren bir şiirdir. Muhtemelen gelecek yüzyıllarda da aynı anlamıyla terennüm edeceğimiz bir şiirdir. Her devri olduğu gibi günümüzü de anlatan bir şiirdir…

Bu şiir; sözlerin kılıç gibi keskin olduğu zamanlardan, sözlerin çamur gibi cıvık cıvık olduğu, sözlerin artık bir anlamının kalmadığı, sözlerin içinin boşaldığı günlere, günümüze kalmış bir şiirdir…

Aslında bu sone Doğu edebiyatındaki Mersiye gibidir. Yok olup giden iyiliğin, güzelliğin, insanlığın ardından yakılan bir ağıt, bir figân, bir feryâd gibidir.

''Gerici Sol'' (Çağdaş Yayınları, 1970) isimli kitabın yazarı, yazar ve senarist Jérôme Deshusses'in güzel bir sözü vardı. Hani ''Günün Sözü'' derler ya, sanırım bu söz de ''Bin Yılın Sözü'' olsa gerek: “İnsanlık var olduğundan beri, ne ideal sahipleri iktidar olabilmiştir ne de iktidarlar ideal sahibi...” İşte bu şiir; bu söze tanıklık eden bir şiirdir...

Bu şiir müziğe de uyarlanır. Almanya’nın en meşhur tiyatrolarından birisi olan Berliner Ensemble tarafından bu şiirin değişik müzikal yorumları yapılır. Bizde ise Ezginin Günlüğü grubu ‘’Vazgeçtim’’ ismiyle müziğe uyarlar…

Bu şiiri önce Can Yücel’in çevirisi ile sonra Talât Sait Halman’ın çevirisi ile en sonra da orijinal İngilizcesi ile veriyorum. İngilizcesinden okumanızı öneririm. Görün bakın bu şiir, yaşadığımız günleri, ülkeyi, dünyayı dört yüzyıl önceden bir nasıl birebir anlatır!

Osman AYDOĞAN

Ezginin Günlüğü – Vazgeçtim:
https://www.youtube.com/watch?v=ydX4WqErn3E

66. Sone (Can Yücel’in çevirisi)

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e 
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

66. Sone (Talât Sait Halman’ın çevirisi)

Bıktım artık dünyadan, bari ölüp kurtulsam:
Bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor.
İşte kırtıpillerde bir süs, bir giyim kuşam,
İşte en temiz inanç kalleşçe çiğneniyor,
İşte utanmazlıkla post kapmış yaldızlı şan,
İşte zorla satmışlar kızoğlankız namusu,
İşte gadre uğradı dört başı mamur olan,
İşte kuvvet kör-topal, devrilmiş boyu bosu,
İşte zorba, sanatın ağzına tıkaç tıkmış.
İşte hüküm sürüyor çılgınlık bilgiçlikle,
İşte en saf gerçeğin adı saflığa çıkmış,
İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle;
Bıktım artık dünyadan, ben kalıcı değilim,
Gel gör ki ölüp gitsem yalnız kalır sevgilim.

Sonnet 66

Tired with all these for restful death I cry:
As to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimmed in jollity,
And purest faith unhappily forsworn,
And gilded honour shamefully misplaced,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgraced,
And strength by limping sway disabled,
And art made tongue-tied by authority,
And folly, doctor-like, controlling skill,
And simple truth miscalled simplicity,
And captive good attending captain ill;
Tired with all these, from these would be I gone,
Save that, to die, I leave my love alone.

 



Dilayla

29 OCAK 2020

Bugünkü yazımda ABD’nin dün akşam açıkladığı sözde ‘’Yüzyılın Anlaşması’’nı anlatırken tarihte yaklaşık üç bin yıl geriye giderek ‘’kimse üç bin yıl öncekini unutmuyor’’ diye Bâbil hükümdarı Nemrut Buhtunnasır’ı, Yahudileri ve  Kudüs’ü  anlatmıştım. 

Yaklaşık üç bin yıldan beridir Kudüs’ün başkent olması Yahudilerin hedefi idi… Ve bunu yaklaşık üç bin yıl sonra Yahudiler başardılar…

Nasıl başardıklarını yazımda anlatmıştım. Nesilden nesile bu ideal nasıl aktarılmıştı? Bu defa da yazımın devamı olarak buna bir başka örnek vermek istiyorum. Bir ‘’kök bilgi’’nin nasıl da filizlenerek devasa bir ormana dönüştüğünün küçük örneklerinden bir tanesidir anlatacağım.

Anlatacağım örnek; bir hikâyenin, bir kök bilginin müzikle nasıl nesilden nesillere aktarıldığının bilgisidir.

Hikâye yine üç bin yıl öncesine dayanıyor… Hikâye üç bin yıl önce Kudüs’te geçiyor…

Bu yazımı daha önce de yayınlamıştım... Okumayan veya unutan arkadaşlarım için..

Samson ve Dilayla’nın hikâyesi:

Anlatacağım bu hikâyenin konusu Eski Ahit'de ve İncil'de geçiyor.. Bu hikâyenin arka planında son yüzyılda Filistinlilere sistematik olarak saldıran, katleden Yahudi krallığının 3 000 yıl önce, yaklaşık olarak Milattan önce 12’nci yüzyılın sonunda Filistinlilerin esareti altında iken çektikleri acılar yer alıyor. Hikâyede İsrail halkı, Filistin krallığı tarafından zulme uğratılmaktadır.

Hikâyenin ön planında ise müthiş bir aşk hikâyesi vardır. Aslında bir aşk öyküsü olmaktan çok bir hırs, ihtiras, zaaf ve intikam öyküsüdür. Hikâyede adı geçen Samson İsrailli, Delilah (Okunuşu: Dilayla) ise Filistinlidir.

Hikâyede adı geçen Samson, İsrailoğullarının Filistinlilere karşı direnişinde etkin bir rol oynayan bir kahramandır. Ve Herkül gibi gücüyle ünlüdür. Elleriyle aslan öldürecek kadar da kudretlidir. Bir defasında bir eşek çenesi kemiği ile binlerce Filistinliyi öldürmüştür. Bir başka ünü de Filistin kadınlarına olan düşkünlüğüdür. Delilah işte bu kadınlardan biridir. Delilah ve Samson büyük bir aşkla severler birbirlerini. Fakat Samson Delilah’ın kız kardeşi Semadar'a âşık olur ve Delilah’ın öfkesini üstüne çeker. Delilah, bir eşek çenesi kemiği ile binlerce Filistinliyi öldüren Samson’un gücünün nereden geldiğini öğrenmeye karar verir. Türlü hileyle, bütün cazibesi ve ‘’femme fatale’’ karakteriyle Samson’dan gücünün saçlarında gizli olduğunu öğrenir. Samson’u koynunda uyutarak saçlarını kazıtır ve onu Filistinlilere teslim eder.

Samson’u Filistinlilere teslim ederken bir damla kanının akıtılmayacağı sözünü alır. Ama Filistinliler tarafından gözlerine mil çekilerek kör edilip bir değirmende değirmen taşını çevirmek için prangaya vurulur. Filistinliler tarafından bu büyük gücün küçük düşürülmesini halkına göstermek için Karnak Tapınağı’na getirilir. Bütün Filistin halkı tapınaktadır. Gözleri görmeyen Samson’a türlü işkenceler yapılır. Cüceler tarafından üstüne ağ atılır, yere düşürülür. Sonra da cüceler ellerindeki çene kemikleriyle vücudunda yaralar açarlar. Bu eziyete daha fazla dayanamayan Delilah, Samson’un yanına gelir, pişman olduğunu ve hâlâ Samson’u sevdiğini söyler. Delilah, Samson’u cücelerin elinden kurtarıp tapınağın ayaklarına getirir. Bu sırada Samson Tanrı’dan son bir defa eski gücüne kavuşmasını diler. Saçları biraz uzayan Samson’a Tanrı’dan eski gücü tekrar verilir.

Samson, Delilah’a kendisini tapınağı tutan iki sütunun arasına getirmesini ister. Delilah’ın da tapınağı terk etmesini söyler. Fakat Delilah onu terk etmez ve onu hüzünle seyreder. Samson bu iki sütunu ellerini dayayarak itmeye başlar. Filistin halkı bu duruma kahkahalarla gülerler. Fakat sütunlar Filistinlilerin şaşkın bakışları arasında çatırdayarak bütün Tapınak yerle bir olur. Bütün Filistin halkı Samson ve Delilah da dâhil bu yıkıntıların altında kalarak yok olurlar.

Hikâye bu kadardır.

Samson ve Dilayla’nın hikâyesinin günümüzdeki yansımaları:

Bu hikâyeden yola çıkarak Delilah çoğu zaman ‘’fettan kadın’’, ''femme fatale'', aldatan, kötü kadın anlamında kullanılan bir sıfat haline gelir...

‘’Samson ve Delilah’’ hikâyesi tarihte ünlü ressamlar tarafından da resmedilir. Bu resimlerde genellikle Samson'un gücünün kaynağı olan saçları kesilirken tasvir edilir. Bu resimlerden iki örneğe yazımın sonunda yer veriyorum. 

Hikâye birçok defalar filme de alınır. Bu filmler sinemalarda önemli bir yere sahip olurlar. Bunlardan ilki hikâyeyi filme alan zamanın büyük rejisörlerinden Celil B. de Mille'nin başarılı yönetimi filmin yıldızlarından Victor Matur, Hedy Lamarr, George Sanders ve Angela Lansbury'nin oyunlarıyla birçok ödüller kazanmış bir film olarak Hollywood tarihine altın harflerle yazılır. 1949 yapımı ''Samson and Delilah'' isimli bu filmde ikiliyi Hedy Lamarr ve Victor Mature canlandırır. 

Bu filmin müzikleri de pek güzeldir. Bu filmin film müziği olan "Delilah Delilah" isimli şarkısı tüm dünyada ve ülkemizde de defalarca yorumlanır ve sevilir. Örneğin Coşkun Sabah’ın içinde "Samson, herşeyim Samson, canım sevgilim" sözleri geçen şarkısı buradan gelir.

Sadece sinemada değil müzik dünyası da bu öyküye kayıtsız kalmaz.

Leonard Cohen'in ‘’Hallelujah’’ adlı olağanüstü bestesi ve Regina Spector’ın ‘’Samson’’ adlı şarkısı bu hikâyeye değinir. 1989'da İrlanda'da kurulan bir rock grubu olan ‘’The Cranberries’’ grubu da bu hikâyenin müziğini yapar.

Tom Jones ve Dilayla

Ancak bu hikâyeyi konu alan en bilinen müzik parçası Galli şarkıcı Tom Jones'un 1968 tarihli unutulmaz şarkısı olan ‘’Delilah’’ şarkısıdır. Les Reed ve Barry Mason tarafından bestelenen ve sözleri Whittingham Mason tarafından yazılan bu meşhur şarkı yayınlandığı dönemde İsviçre ve Almanya gibi birçok ülkede müzik listelerinde 1 numaraya yükselir.  Ayrıca bu şarkı aynı yıl ‘’İvor Novello’’ ödülünün de sahibi olur. Farklı türlerde ve dillerde defalarca yorumlanan şarkı, halen daha önemli bir klasiktir. Şarkının ‘’la nostra favola’’ adlı İtalyanca bir versiyonu da vardır. Ayrıca ‘’Romance and Cigarettes'' ve ‘’Amerikan Hustle’’ gibi filmlerde de bu şarkı kullanılır.

Tom Jones'un meşhur ettiği bu şarkıda Tom Jones’in sesi kulaklarınızda çın çın çınlar:

‘'My, my, my, Delilah
Why, why, why, Delilah''

Tom Jones’un bu şarkısı ülkemizde döneminin en muhteşem filmlerinden biri olan Kartal Tibet ve  Hülya Koçyiğit’in başrolleri oynadığı 1968 yapımı ‘’Sarmaşık Gülleri’’ adlı Türk filminde de kullanılır. Ertan Anapa'nın ‘’Aşkım dillere destan’’ olarak söylediği şarkı da Tom Jones’in bu ‘’Dalilah’’ şarkısıdır.

Tom Jones’in aşağıda bağlantısını verdiğim bu ‘’Delilah’’ şarkısını dinlediğinizde belki de hikâyesini bilmeden nasıl bir şarkıyı sevdiğinize şaşıp kalacaksınız!...

Lay, lay, lom geçip giden hayatımız

El âlem basit bir pop şarkısında bile üç bin yıl geriye giderek bir tarihi derinlik sunuyor… Bu tarihi derinlikte de geçmişini, geçmişinde çektiği sıkıntıları, eziyetleri unutmuyor, unutturmuyor. 

Bizler her ne kadar mitinglerde milletin gazını almak için ‘’ey, ey, ey İsrail!’’ diye günü geçiştirsek de el âlem basit bir pop şarkısında bile ‘’why, why, why, Delilah'' diye tarihi bir figüre atıfta bulunarak üç bin yıllık geçmişini unutmuyor, unutturmuyor...

Bizim günlük siyasal, toplumsal ve kültürel yaşayışımız ise tıpkı kendi pop şarkılarımızın sözlerinde olduğu gibi lay lay lom geçip gidiyor…

Osman AYDOĞAN

Tom Jones, Delilah:
https://www.youtube.com/watch?v=Bq1Hv1UXlXU

 ‘’Amerikan Hustle’’ filminde ‘’Dalilah’’:
https://www.youtube.com/watch?v=yEygBvQ8HAk

Aşağıdaki bağlantıyı hoşgörünüze sığınarak veriyorum. Ancak bir açıklama yapmam gerekiyor. Bu bağlantının görüntüleri uygunsuz gibi gelse de şarkının sözlerini birebir anlatır ve bir de zamanla fettan kadın, ''femme fatale'', aldatan kadın, kötü kadın anlamında kullanılan bir sıfat haline gelen Dalilah’ı anlatır… Unutmayın ki Dalilah Filistinlidir. Anlıyorsunuz değil mi? Şarkının sözlerini önce İngilizce sonra da Türkçesini yazımın en sonunda veriyorum.

‘’Romance and Cigarettes’’ filminde ‘’Dalilah’’:
https://www.youtube.com/watch?v=yZ_wgNOEiv0

‘’Samson ve Delilah’’ hikâyesi ünlü ressamlar tarafından da resmedilmiştir. Bu resimlerde genellikle Samson'un gücünün kaynağı olan saçları kesilirken tasvir edilir. Bunlardan biri bugünün Belçikalısı sayılan 17. Yüzyıl Barok resminin önemli isimlerinden birisi olan Flaman ressam Anthony van Dyck’dır.  Bu önemli isim, 21 yaşındayken İncil’de geçen Samson ve Delilah‘ın hikâyesini resmeder. Hikâyeyle aynı adı taşıyan tablo bugün İngiltere’deki Dulwich Resim Galerisi’nde sergilenmektedir.

“Samson ve Deliılah” hikâyesini resmeden bir diğer ressam da Barok tarzın önde gelen isimlerinden olan Flaman ressam Peter Paul Rubens (1577, Siegen – 1640, Anvers) dir. Tablo halen Londra’da Natonal Gallery de sergilenmektedir.

Delilah

I saw the light on the night that I passed by her window
I saw the flickering shadows of love on her blind
She was my woman
As she decieved me I watched and went out of my mind

My, my, my, Delilah
Why, why, why, Delilah

I could see that girl was no good for me
But I was lost like a slave that no man could free
At break of day when that man drove away, I was waiting
I cross the street to her house and she opened the door
She stood there laughing
I felt the knife in my hand and she laughed no more

My, my, my Delilah
Why, why, why Delilah

So before they come to break down the door
Forgive me Delilah I just couldn't take any more
(insert trumpet solo here)
She stood there laughing
I felt the knife in my hand and she laughed no more

My, my, my, Delilah
Why, why, why, Delilah

So before they come to break down the door
Forgive me Delilah I just couldn't take any more
Forgive me Delilah I just couldn't take any more

Dilayla

Penceresinin yanından geçtiğim gece ışığı gördüm
Jaluzisinde aşkın alevlenen gölgelerini gördüm
O benim kadınımdı
Bana ihanet ettiğinde izledim ve delirdim

Benim, benim, benim Delilah’m
Neden, neden, neden Delilah

O kızın benim için hayırlı olmadığını fark edebilmiştim
Ama hiç kimsenin serbest bırakamayacağı bir köle gibi kaybettim
Şafakta o adam arabayla uzaklaştığında, bekliyordum
Evine doğru caddenin karşısına gittim ve kapıyı açtı
Gülerek dikeliyordu orda
Elimdeki bıçağı yokladım ve artık gülmüyordu

Benim, benim, benim Delilah’m
Neden, neden, neden Delilah

Yani onlar kapıyı kırmak için gelmeden önce
Affet beni Delilah, sadece daha fazla katlanamadım
Gülerek duruyordu orda
Elimdeki bıçağı yokladım ve artık gülmüyordu

Benim, benim, benim Delilah’m
Neden, neden, neden Delilah

Yani onlar kapıyı kırmak için gelmeden önce
Affet beni Delilah, sadece fazla tahammül edemedim
Bağışla beni Delilah, sadece daha fazla katlanamadım



Yüzyılın Anlaşması…

29 Ocak 2020

28 Ocak 2020 günü akşam saat 20.30 civarında haber ajansları bir haberle çalkalandı: ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, düzenledikleri ortak basın toplantısında '’Yüzyılın Anlaşması'’ adlı tek taraflı planı açıkladılar. Bu açıklamada Trump, "Kudüs bölünmeden İsrail’in başkenti olacak" dedi.

Bu açıklamada iki yanlış vardır. Birincisi: Bu bir ‘’anlaşma’’ değil, ‘’tek taraflı bir irade beyanı’’dır. İkincisi: Bu sözde anlaşma Trump’ın açıkladığı gibi ‘’Yüzyılın Anlaşması’’ değil, ‘’Üç Bin Yılın Anlaşması’’dır.

Nasıl mı ‘’Üç Bin Yılın Anlaşması’’dır?

Üç bin yıl geriye gidelim o zaman…

Buhtunnasır

Çoğumuzun anımsamadığı '‘garip’' akımında yer alan ve gerçekten de döneminde garip kalan ve nev'i şahsına münhasır, unutulan çok önemli bir şairimiz var; Asaf Hâled Çelebi…

Şiirlerinden birisinin adı da; İbrâhîm

ibrâhîm

içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

(Asaf Hâled Çelebi tüm şiirlerinde hep küçük harf kullandığı için şiirde de hep küçük harf kullanılmıştır.)

Eserleriyle geçmiş ve gelecekle, hikâyeler, efsaneler ve masal âlemi arasında bağ kuran Asaf Hâled Çelebi’nin "İbrahim" şiirinde putları kıran Hz. İbrahim aracılığı ile Divan Edebiyatındaki sevgiliye, kadir kıymet bilmeyene, anlamayana, unutana, düşünmeyene, vefasıza, hayırsıza, namerde, muhannete ve haksızlık edene ve zalime gönderme yapılarak "gönlü put sanıp da kırandan" şikâyet edilir;

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

İbrahim
gönlümü put sanıp da kıran kim

Söz konusu şiirde söz edilen Hz. İbrahim, Bâbil'de puthaneye giderek en büyüğü dışındaki bütün putları kırar. Putları kırdığı baltayı da büyük putun bileğine asar. Bu Bâbil’in en büyük tanrısı Marduk, yani Güneş Tanrısıdır. Kavmi döndüğünde durumu görünce onu sorgular. İbrahim, büyük putun diğerlerini kırdığını, bunu ona sormaları gerektiğini söyler. Kavmin ileri gelenleri, putların konuşamayacağını belirtmesi üzerine onlara, konuşamayan o nesnelere niye taptıklarını sorar. Cezalandırılmak için ateşe atılan İbrahim, ateşte yanmaz, ateş gül bahçesine döner.

Bu olay Kutsal Kitap Kuran’da Enbiya Suresinde anlatılır; ‘’Biz de dedik ki: Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol." (Enbiya Suresi, 69-71)

Osmanlı hükümdarlarına ‘’Sultan’’, Mısır krallarına ‘’Firavun’’ dendiği gibi Bâbil krallarına da ‘’Nemrut’’ genel adı verilir. Birinci Nemrut, Hz. Nûh’un oğlu Hâm’ın soyundandır. Babil şehrini kurdu.  Bilinen bir diğer Babil kralı Nemrut Hammurabi’dir. İnşa ettirdiği ünlü asma bahçelerle tanınan bir başka Bâbil hükümdarı da Nemrut Buhtunnasır’dır. Buhtunnasır’ın bir diğer adı da Nebukadnezar veya Batı’da bilinen adıyla Nabucco’dur. (M.Ö. 605-562).

Şiirde bahsi geçen ve Buhtunnasır’ın inşa ettirdiği asma bahçeler Bâbil'in çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir.

Söylentiye göre Nebukadnezar, bu yapıyı sıla hasreti çeken karısı Medes kralının kızı Semiramis için yaptırmıştır. Söylentiye göre Mezopotamya’nın düz ve sıcak ortamı onu bunalıma itmiş, kral da karısının hasretini sona erdirmek için yapay dağların olduğu, suların aktığı yemyeşil bir bahçe yaptırmıştır. Bu yüzden bazen Semiramis'in asma bahçeleri olarak da anılır. Bâbil'in asma bahçelerinin günümüze gelen kesin izleri yoktur. Fakat bölgede araştırma yapan arkeologlar, Bâbil'deki sarayın kuzeydoğusunda görünüşü garip olan temel ve tonozlar buldular. Bunların Bâbil'in asma bahçelerine ait olduğu düşünülmektedir. Irak işgalinde bu asma bahçelerden kalan son kalıntılar da Amerikan tanklarının paletleri altında yok edilmiştir…

Asaf Hâled Çelebi’nin "İbrahim" şiirinde mitolojiden faydalanılarak "zamansız bahçeleri kucaklamak" ifadesiyle Hz. İbrahim'in cezalandırılmak için atıldığı ateşin dönüştüğü gül ve Buhtunnasır'ın yaptırdığı asma bahçelere gönderme yapılır. Söz konusu yerler maddîdir ve yok olmuştur. Burada şairin öteki âlemde mevcut sonsuz ve sınırsız bahçelerde yaşama arzusu dile getirilir.

Şiirde ismi geçen Bâbil hükümdarı Buhtunnasır (Nebukadnezar - Nabucco) karısının hatırına Bâbil'in asma bahçelerini inşa ettirmesinin yanı sıra özellikle tapınaklar, yollar, sulama kanalları yaptırmıştır.

Rivayete göre Nebukadnezar, bir rüya görür ve kâhinlerini çağırıp rüyasını tabir ettirmek ister ancak rüyasını hatırlamamaktadır. Kâhinler hem Nebukadnezar’in ne rüya gördüğünü bilip hem de tabir edecekler veya bunu yapamazlarsa öleceklerdir. Semâvî dinlerin tümünde peygamber olarak kabul gören, İsrâiloğulları'na gönderilen peygamberlerden olan Hz. Danyâl (Batı kaynaklarda adı "Daniel" olarak geçer, mezarı Kerkük'te Cami avlusundadır), bu imkânsız görünen işi yapar ve kâhinleri kurtarır.

Hz. Danyâl Buhtunnasır’a der ki; ‘’Yerde ve gökte olan her şeyi bilen bir Allah var. O bana rüyanızı söyledi.’’ Buhtunnasır rüyasında beş katlı bir heykel görmüştür. Sonra heykel yuvarlanarak yıkılmış ve parçalanmıştır. Hz. Danyal bu rüyayı şöyle yorumlar: ‘’Bütün bölgeyi (Orta Doğu) egemenliğiniz altına alacak ve tek bir devlet oluşturacaksınız. Ancak sizden sonra gelenler bu ülkeyi bir daha bir arada tutamayacaklar ve ülkeniz parçalanacak ve halkınız ıstırap çekecek, kan ve gözyaşı dökecek, sürekli birbiriyle savaşacak ancak ülken bir daha asla bir araya gelemeyecek ve senin ve halkının Tanrı'lık (büyüklük) iddiasındaki liderlerinin akıbeti de hiç de iyi bir sonla bitmeyecek.’’

Ki daha sonra Buhtunnasır Kudüs’ü ele geçirerek (MÖ 587) Kudüs’ün devlet adamı, yazar ve sanatçı gibi ileri gelenlerini tutsak edip Babil’e götürmüş, Yahudi devletini ortadan kaldırıp Kudüs´teki Hazreti Süleyman Mabedi’ni yıkarak Babil Devleti’ni Suriye’den Mısır’a kadar genişletmiştir.  Böylece Buhtunnasır, tüm Orta Doğu’yu -ilk, tek ve son olarak- birleştirmiştir. O zamanki Kudüs’ten Bâbil’e yapılan bu sürgünden dolayı bugün hala Irak’ta Yahudi asıllı Arap ve Kürtler vardır. Günümüzde de İsrail bu Yahudilerden kalanları aramaktadır.

Bizler genellikle pek dikkat etmeyiz ama çağımız semboller çağıdır; başlı başına Yahudiliği anlatan meşhur Hollywood filmi Matrix Reloaded, tıpkı birinci Matrix filmi gibi baştan sona kadar sembollerle donatılmış bir filmdir. İçinde saklanmış semboller, fark edilmeden ve bunların tekabül ettiği şeyler düşünülmeden seyredilirse, ancak bir sürü saçmalıkla doldurulmuş Hong Kong malı kung-fu filmlerinden bir tanesi daha seyredilmiş gibi olur. Öte yandan semboller tespit edilip, üzerlerinde kafa yorulmaya başlanırsa, filmin aslında anlatmaya çalıştığı pek çok şey olduğu fark edilecektir.

Matrix, işte Nebukadnezar'ın bu rüyası üzerine kurgulanmıştır. Filmin kadın oyuncusu Trinity vurulunca dehşetle uyanan Neo, bunun bir rüya olduğunu anlar. Uykudan uyanan Neo’nun filmde bindiği geminin adı da Nebukadnezar'dır. Seçilmiş kişi (the one) aslında rüyasında gelecekte olacakları görüyor. Filmin sonunda gemi (ismi Nebukadnazer'di) patlatılarak batırılır. Bu bir bakıma Yahudilerin Bâbil'den ve Nebukadnazer'den aldıkları sanal bir intikamıdır.

Tevrat’da 97 kez Nabukadnezar’ın ismi geçer. Yahudiler Nebukadnezar'ı asla unutmadıkları gibi, Bâbil'den intikam almaktan da asla vazgeçmediler. Bu umutlarını şiir ve edebiyatlarına da yansıttılar. İşte bunlardan biri;

‘’Bâbil'in nehirlerinin kenarında oturduk ve Sion'u andıkça ağladık.
Oradaki söğütlerin dallarına çalgımızı astık.
Çünkü orada bizi sürgün edenler bizden şarkılar istemişti.
Ve bize acı verenler, azap edenler bizden eğlence istemişti.
Sion şarkılarından birini okuyun bize demişlerdi.
Bâbil topraklarında Tanrı'nın şarkıları nasıl okunur ki?
Eğer unutursam seni ey Yeruşalim sağ elim çalmayı unutsun.
Eğer seni anmazsam,
Eğer Yeruşalim'i en büyük sevincimden üstün tutmazsam.
Dilim kurusun, damağıma yapışsın.
Onu temeline kadar yıkın, yıkın diyen Edomoğullarına karşı,
Hatırla Yeruşalim gününü Ey Tanrım.
Ey sen harap olası Bâbil kızı, bize karşı yaptığın,
Karşılığını sana verecek olana ne mutlu,
Senin yavrularını tutup da, kayaya çarpacak olana ne mutlu.’’

Bu şiirde bahsi geçen Sion, Kudüs'ün eski adıdır, Siyonizm de bu kelimeden gelir. Aynı zamanda Kudüs’te Yahudilerin kurduğu ilk kaledir. Tevrat’ta ise Kudüs’ün doğu tepesine verilen addır. Matrix filminde de insanlığın son kalesinin ismi olması da tesadüf değildir.

Bu şiirde bahsi geçen Yeruşalim; Batı’daki ismiyle Jarusalem, Doğu’daki ismiyle Kudüs’tür, Kudüs'ün İbranice'deki karşılığıdır, dindar Yahudiler, Kudüs’ten bu şekilde bahsederler. Yine şiirde bahsi geçen Edomoğulları ile ilk Hıristiyanlar kastedilmektedir.

Bizlere Irak savaşından da tanıdık gelecektir bu Nabukadnezar ismi. Saddam'ın tugaylarından birinin adı da Nebukadnezar'dı. Diğer bir tümenin adı da Hammurabi tümenidir. Saddam'sa kendini Bâbil ve Nabukadnezar ile bağdaştırıyordu.  Tüm Ortadoğu'da tek devlet düşüncesindeydi. Sonunda Saddam Hüseyin iktidara geldiğinde, 2590 yıl sonra, ne tesadüf; Abraham (!) tankları, Nebukadnezar ve Hammurabi tümenlerini savaşmadan bozguna uğratır. Eski Bâbil toprakları işgal edilir. İlk, Bâbil Kızları dedikleri Müslüman kadınlar öldürülür, evleri bombalanır, onlara tecavüz edilir, katliamlar yapılır. ‘‘Öldürme’’ diyen on emirden biri olan emir Yahudilerin kendi aralarındaki bir düzenlemedir. Yoksa Tevrat’da kendilerinden olmayan kadın, çocuk demeden çok sayıda gerektiğinde öldürme, katliam yapma emirleri vardır.

19. yüzyıl İtalyan operası ekolünden gelen en ünlü İtalyan besteci  Giusepper Verdi (1813-1931) ilk büyük başarısını elde ettiği bestesi Nabucco adlı eserinde işte Yahudiler’in Bâbil’e bu sürgün edilmelerini konu alır. 

Biz de sözde Orta Asya’dan gelip ülkemizden geçerek Avrupa’ya gidecek doğal gaz boru hattına balıklama atlayarak Nabucco ismini veririz; güya anlaşmanın yapıldığı günün akşamı ilgili ülkelerin enerji bakanları Verdi’nin Nabucco Operasını dinledikleri içinmiş!!!

Yoksa Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Projesi Nabocco’nun ülkesinin doğalgazını Batı’ya ulaştıracaktı da bunun için mi bu ad verildi? Öyle ya, Nabucco’nun ülkesinin milyonlarca metreküp tutan doğal gazı Batı’ya nasıl taşınacaktı ki??? Orta Asya gazının Nabucco ile ne ilgisi vardı ki???

Neyse… Gelelim Buhtunnasır’ın akıbetine:

Bir rivayete göre Tanrı'lık iddiasındaki Buhtunnasır’ın burnuna bir sinek kaçar ve beynine kadar ilerler ve sinek orada dönmeye başlar. O andan itibaren Buhtunnasır’da müthiş bir baş ağrısı başlar. Buhtunnasır baş ağrısına çare olarak başını tokmaklattırmakta bulur. Her tokmakta sinek hareketini keser, böylece baş ağrısı durur. Buhtunnasır başına tokmağın her inişinde daha hızlı vurun diye talimat verir. Böylece tanrılık (büyüklük) iddiasındaki Buhtunnasır başına inen tokmaklarla çırpına çırpına can verir.

Buhtunnasır’ın rüyasını Hz. Danyâl Peygamberin tabirinde olduğu gibi; işte o günden bugüne Orta Doğu'nun halkı bir daha  bir araya gelememişlerdir. İşte o günden bu güne Orta Doğu'nun halkı etnik, dini, mezhebi, siyasi, demokratik, sosyolojik ve kültürel yapısı ile birbiriyle kavga etmişlerdir. Orta Doğu'nun halkı halen de birbirlerinin kuyusunu kazmakla ve birbirlerinin boğazını kesmekle meşguldürler.  

Ders olarak Tarih

İşte o günden bugüne Orta Doğu'nun Tanrı'lık iddiasındaki liderlerinin akıbeti de Buhtunnasır'ın akıbetinden öteye geçememiştir. Günümüzde bile Saddam’ın, Kaddafi’nin, Nasır’ın, Mübarek’in akıbetleri Buhtunnasır’dan farklı olmamıştır.

Einstein; ‘'Toplumlar, hiç ölmeyen ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir'’ derdi…

Hani; hayat ileriye doğru yaşanılır, ancak geriye doğru anlaşılırmış ya. Sanki günümüzdeki bizleri anlatırcasına Goethe de; ‘’Üç bin yıllık geçmişini anımsamayan, sorgulamayan toplumlar günübirlik yaşarlar’’ der. Görüldüğü gibi kimse üç bin yıl öncesini unutmuyor ama vazgeçtim üç bin yılı, üç yüz yılı, son yüzyılı, son yılı, biz dünü unuttuk dünü…

Binlerce değil, yüzlerce değil, hatta onlarca bile değil, hatta uzak da değil şöyle kısa bir geçmişe gidelim... Düne gidelim düne!

Tarihi kararlar öyle durduk yerde alınmaz. Hesaplanır, kitaplanır, ortamı hazırlanır, karara menfi edecek hususlar ortadan kaldırılır ve zamanı gelince de alınır... Bu kararlar bazen onlarca, bazen de yüzlerce, bazen de anlattığım gibi binlerce yıl sürebilir…

İsrail’in ve ABD’nin bu cüreti nereden geliyor?

Daha dün, evet dün İsrail’in baş düşmanı ve Filistin’in en büyük destekçisi Saddam’lı Irak idi… Hatırlarsınız değil mi Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in İsral’e Scud füzeleri gönderdiğini… ABD Saddam’ı ve Irak’ı yok ederken yani ABD İsrail’in baş düşmanını ve dünyadaki Filistin’in en büyük destekçisini ortadan kaldırırken ABD’ye en büyük desteği Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyordu...

Daha dün, evet dün İsrail’in ikinci baş düşmanı ve Filistin davasının ikinci en yılmaz savunucusu Kaddafi’li Libya idi… ABD tarafından Kaddafi’li Libya yani İsrail’in ikinci baş düşmanı ve Filistin davasının ikinci en yılmaz savunucusu ortadan kaldırılırken ABD’ye yine en büyük desteği Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyordu…

Daha dün, evet dün İsrail’in yine en büyük üçüncü düşmanı Suriye idi. Suriye’ye karşı İsrail’in bile cesaret edemediği düşmanlığı yine Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler yapıyordu…

Kısaca 21’inci yüzyıldaki İslam dünyasına yapılan ABD öncülüğündeki modern Haçlı seferlerine en büyük desteği yine Türkiye’den Suudilere Müslüman devletler sağlıyordu... (‘’Haçlı seferi’’ tabiri bana ait değil, bu tabiri bizzat Üçüncü Haçlı Seferi Kumandanı Richard the Lionheart, pardon Onuncu Haçlı Seferi Kumandanı George Bush söylemişti.)

Daha dün, evet dün ABD, tüm Ortadoğu’yu parçalayıp da sınırlarını değiştirirken, ABD tüm Ortadoğu’yu bir ateş topuna çevirirken ve İsrail’e bulunduğu bölgede dikensiz bir gül bahçesi sunulurken onun müttefiki ve eşbaşkanları Türkiye’den Suudilere Müslüman devletlerdi...

ABD biliyor ki;

* Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan ederken (06 Aralık 2017),

* ABD, Büyükelçiliğini Kudüs'e taşırken (14 Mayıs 2018),

* ABD İsrail’in 1967 yılında işgal, 1981 yılında ilhak ettiği Golan tepeleri üzerindeki egemenliğini tanırken (25 Mart 2019) ve

* ABD, tek taraflı açıkladığı '’Yüzyılın Anlaşması'’nda (ki anlattığım gibi bana göre ‘’Üç Bin Yılın Anlaşması’’) Kudüs’ü bölünmeden İsrail’in başkenti olarak ilan ederken aldıkları bu kararlara karşı duracak artık bölgede hiçbir güç kalmamıştır. 

ABD yine biliyor ki; bu kararlara karşı çıkan sesler ise etkisi, müeyyidesi olmayan sadece iç politikaya dönük, anlamsız kuru gürültüden ibarettir.

Timsah Gözyaşları

Bu kararlar karşısında en çok şikâyet edenler, en çok tepki gösterenler, en çok feryâd edenler ise bu kararlara en çok çanak tutanlar olmaktadır!

İslam dünyası tarih boyunca hiç bu kadar zelil duruma düşmemişti...

Eğer gerçekten Kudüs sevdalısı, Filistin destekçisi iseniz ve hâlâ BOP eşbaşkanı değilseniz eğer derhal barışın Suriye ile, Mısır ile, Irak ile ve bırakın Libya’ya asker göndermeyi, ABD’nin bu Siyonist, bu emperyalist planına karşı birleşin bölge ülkeleri ile! Tüm enerjinizi, gücünüzü ve dikkatinizi Kudüs’e yöneltin.

Eğer bunu yapmayacaksanız döktüğünüz timsah gözyaşlarına bile yazık!

Kabus

Üç bin yıl geçti üstünden! Ne rüyan varmış be Buhtunnasır?

Osman AYDOĞAN

 




Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…

28 OCAK 2020

William Shakespeare (1564-1616)’in 1601 yılında yazdığı ‘’Hamlet’’ (Remzi Kitapevi, 2015) oyunu İngiliz edebiyatının en ünlü trajedilerinden birisidir.

Fransız besteci, yazar ve müzik eleştirmeni Louis Hector Berlioz (1803-1869) bir makalesinde; ‘’Eğer bir insan Hamlet’i okumadan yaşamını tamamlıyorsa, o kişi ömrünü bir kömür madeninin dibinde geçirmiş demektir" diye anlatır Hamlet'i...

‘’Hamlet’’ oyunun en belirgin teması “intikam”dır. Bu açıdan bakıldığında eser çok güzel bir intikam başyapıtıdır.

Oyunun başlıca karakterleri:

Hamlet: Eski kralın oğlu yeni kralın yeğeni,
Claudius: Danimarka Kralı ve Hamlet'in amcası,
Gertrude: Danimarka Kraliçesi ve Hamlet'in annesi,
Horatio: Hamlet'in gerçek dostu,
Marcellus: Subay

Oyunda geçen hikâye de özetle şöyledir:

Zamanın Almanya’sında, Wittenberg Üniversitesini bitiren Danimarka Prensi Hamlet, ülkesine geri döner. Wittenberg, Martin Luther’in üniversitesidir. Dolayısıyla Hamlet, bir ayağı ile Rönesans’ta ve Luther’in Reform hareketinin içerisindedir.

Hamlet ülkesine döndüğünde şunu görür: Amcası, kendisinin öz kardeşi olan Hamlet’in babasını öldürerek tahta geçmiş ve Hamlet’in annesiyle evlenmiştir. Danimarka’daki Elsinore Şatosu da bu olup bitenlerin geçtiği sahnedir.

İşte Danimarka'da geçen bu oyunda; Prens Hamlet'in, kral olan babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius 'tan nasıl intikam aldığını anlatılır.

Ancak oyun esnasında eline birçok fırsata geçmesine rağmen Hamlet babasının öcünü almayı sürekli erteler. Bu anlamda oyun ayrıca eylemsizliğin destansı bir anlatımıdır.

Oyundaki bu eylemsizlik şu mesajı verir: Çok düşünmek ve kendini dinlemek eyleme geçmeyi engeller. Dolayısıyla gerçekleşen eylemler düşünülmeden yapılan eylemlerdir. Bir sahnede Hamlet: "Bilinç insanı ödlekleştirir" der. Bu anlamda da oyun aslında eylem karşısında aydın kararsızlığının da bir simgesidir.

Hamlet, anlatıldığı gibi bir kararsızlığın, bir eylemsizliğin tragedyası olarak bilinse de Hamlet’ in kafası hızlı ve gereğinden çok çalışır ve böyle bir iktidar yozlaşmasına karşı bir Rönesans aydını kafasıyla savaşım verilemeyeceğinin de farkındadır. Çünkü geri döndüğü ülkesi Danimarka’da iktidar mekanizmasına egemen olan anlayış, henüz Ortaçağın sınırlarını aşamamıştır.

Oyunda verilmek istenilen mesaj:

Bu yüzden “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…” söylemi, o iklimlerde bir siyasi uyarı ifadesidir. O da şudur: Şatolar ve saraylar içindekilerle beraber çürür… Bu nedenle aradan geçen beş yüz yıllık süreçte Batı siyasi düşüncesi, yeni Elsinore saraylarının inşasına izin vermez. Çünkü Dünya tarihi, şatoların ve sarayların içindekilerle beraber çürürken toplumu da beraberinde çürüttüğünü göstermiştir… İşte bu nedenle de Rönesans ve onunla birlikte inancın karşısında doruklarına ulaşan '’eleştirel düşünce’’, sarayların değil, sadece özgür parlamentoların ve demokrasinin filizlenebileceği zeminleri yaratmıştır.

Oyunda geçen bazı tiradlar:

‘’Olur ya, doğruluğun gücü güzelliği kendine benzetinceye kadar, güzelliğin gücü doğruluğu bir kahpeye çevirebilir. Olmayacak bir şeydi bu eskiden, ama şimdiki zamanda oluyor, görüyoruz.’’

‘’Öyle çarpık bir dünyada yaşıyoruz ki, namus günahtan özür dilemek zorunda kalıyor, eğilip izin istiyor ona yardım etmek için.’’

"Pisliğin ortalığı sardığı bu zamanda, iyiliğin af dilemesi gerekiyor kötülükten."

"Kötü işler gömülse de yerin dibine çıkar bir gün insanların gözü önüne.''

‘’Büyüklerin cinneti başıboş bırakılmaya gelmez…’’

 ''İnanma gerçeğin gerçekliğine!''

"Bu dünyada namuslu olmak on binde bir olmaktır."

"Yeryüzünde de gökyüzünde de felsefenizin tasarladığından daha çok şey var Horatio.."

‘’Kavgaya girmekten sakın, fakat içinde bulunduğun bir kavgada karşı taraf senden sakınsın…''

‘’Herkesi sev, birkaçına güven, hiçbirine yanlış yapma.’’

 ‘’İyi ve kötü diye bir şey yoktur, düşünce onu öyle yapar.’’

Hamlet, Selim ve gerçek tragedya:

Shakespeare'in ''Hamlet''i bana bizden bir roman kahramanını hatırlatır. Hamlet bana bu sayfalarda çooook önceleri yazdığım Oğuz Atay'ın ''Tutunamayanlar'' (İletişim Yayınları, 2016) isimli romanının kahramanı Selim'i hatırlatır. Selim gibi Hamlet de tutunamaz bu dünyaya...

Shakespeare'in ''Hamlet'' oyunu bir tragedyadır. Ancak ''Hamlet'’in bir tragedya oluşu oyun içindeki cinayetler serisi değildir. Oyunda bundan daha farklı, daha derin, daha anlamlı bir şey vardır oyunun tragedya olmasında. O da asil ruhlu bir insanın, Hamlet'in mahvoluşudur, yok oluşudur, per perişan oluşudur, Selim gibi tutunamamasıdır... İşte gerçek trajedi budur.

‘’Olmak ya da olmamak, budur işte bütün mesele…’’

Oyundaki tiratlardan birisi “olmak ya da olmamak, budur işte bütün mesele” ("to be, or not to be, that is the question) diye başlıyordu. O zaman da bu zaman da geçerli bir sözdür bu söz: "Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!'' 

“Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…”

Oyunun ilk perdesinin dördüncü sahnesinin sonunda, Horatio’nun: “Nereye varacak bunların sonu?” sorusuna Marcellus, şu yanıtı verirdi: “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…”

Oyun biterken ise Can Yücel’in ''Shakespeare'' ile ilgili iki kısa şiiri çın çın çınlıyordu benim kulağımda:

Shakespeare Üzre 

‘’Türkiye'nin Manimarkası'nda birşeyler kokuyor
Kimine göre tuz, kimine göre et,
Hamlet!
Hamleeeeet!’’

Türkiye'de Shakespeare

''Hamlet'in tiradı başlamadan bitti:
Bundan böyle to be or not to be
Not to be or not to be...''

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

Aşağıda verdiğim yazımda bahsi geçen bu tiratın tamamını üzerine basa basa, her bir söz üzerinde düşünerek okumanızı isterim!

Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin.
Şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz.
Yarına kalacaksa, bugün olmaz.
Bütün mesele hazır olmakta.
Madem hiçbir insan bırakıp gideceği şeyin gerçekten sahibi olmamış,
erken bırakmış ne çıkar.

Evet, tabiatından ya da bahtından gelen
bir tek kusurla damgalandı mı insan
başka değerleriyle bir melek olsa,
bir insanın olabileceği kadar büyük olsa,
yalnız o kusurundan ötürü
düşer insanların gözünden.

Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu! 
Düşüncemizin katlanması mı güzel 
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına 
Yoksa diretip bela denizlerine karşı 
Dur, yeter demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece! 
Düşünün ki uyumakla yalnız 
Bitebilir bütün acıları yüreğin, 
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. 
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü. 
Çünkü, o ölüm uykularında 
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından 
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. 
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.

Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına? 
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine 
Sevgisinin kepaze edilmesine 
Kanunların bu kadar yavaş 
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine 
Kötülere kul olmasına iyi insanın

Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? 
Kim ister bütün bunlara katlanmak 
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek 
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa 
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya 
Ürkütmese yüreğini?

Bilmediğimiz belalara atılmaktansa 
Çektiklerine razı etmese insanları? 
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: 
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor 
Yürekten gelenin doğal rengini. 
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar 
Yollarını değiştirip bu yüzden 
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.




Elazığ Depremine Ağıt

27 Ocak 2020

Daha önce bu sayfalarda müzisyen, ressam ve yönetmen Mehmet Güreli’nin sözleri Ömer Hayyam’ın üç ayrı rubaisinden alınan bir şarkısından bahsetmiştim: ‘’Kimse bilmez’’

Ömer Hayyam’ın rubailerinden faydalanarak şarkı yapan sadece Mehmet Güreli değil tabii ki…

1992 yılında kurulan İranlı bir müzik grubu var: “Axiom of Choice” Bu grup İranlı müzisyen Ramin Tolkian ve Mammad Mohsenzadeh tarafından kurulur. Mamak Khadem grubun vokalistidir… Grubun müzik stili Persian klasik müziği ile batı müziklerinden bir sentezinden oluşmaktadır. Grup neo-etnik bir müzik grubudur.

İşte bu grubun seslendirdiği ‘’Color of Dreams’’ adlı bir şarkıları var. Şarkının sözleri de Ömer Hayyam’ın rubailerinden oluşan bir derlemeden ibaret. Şarkı grubun “Unfolding” isimli albümünde yer alıyor…

Şarkıdaki müzik, ses, feryâd, figân, ağıt bize ait… Bizim kültürümüze ait… Şarkıyı 41 vatandaşımızı yitirdiğimiz 24 Ocak 2020 Elazığ depremine, depremde hayatını kaybeden, depremde yakınlarını kaybeden ve depreme maruz kalan vatandaşlarımıza bir ağıt olarak sunuyorum…

''İçinde şaşkın kaldığımız şu çarkıfelek,
biliriz ki hayal fânusu ondan bir örnek.
Güneşi çerağ bil, âlemi de fânus. ,
içinde dönmekteyiz şekil şekil, benek benek..''

Osman AYDOĞAN

Axiom of Choice, ‘’Color of Dreams’’:
https://www.youtube.com/watch?v=lB0uFXobU6Y

Şarkıda Farsça geçen rubailerin Türkçesi:

Şu testi de benim gibi biriydi;
O da bir güzele vurgun, dertliydi.
Kim bilir, belki boynundaki kulp
Bir sevgilinin bem beyaz eliydi.

İçinde şaşkın kaldığımız şu çarkıfelek,
biliriz ki hayal fânusu ondan bir örnek.
Güneşi çerağ bil, âlemi de fânus. ,
içinde dönmekteyiz şekil şekil, benek benek
aslında şaşkın bir şekilde.

Ey kalbim,
Ey aşığın yüreği,
Ey kalbin fedaisi…




İki ayrı depremin ardından!

26 Ocak 2020

24 Ocak 2020 günü saat 20.55'de Elazığ Sivrice'de 6,8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Elazığ'da 5, Malatya'da 25 bina yıkıldı. AFAD, depremde 39 kişinin yaşamını yitirdiğini, 1031 yaralı olduğunu ve deprem sonrasında 680 artçı deprem meydana geldiği bildirdi.

Depremin ardından TV'lerde, medyada ve sosyal medyada yapılan tartışmaları izleyince bu tarışmalar beni 17 Temmuz 1999 Marmara depremine götürdü. O zaman da ebedi sorumsuz yetkililer şimdiki gibi ‘’….ceeek!   …..caaaak!’’lı konuşmuşlar ve yine TV’lerde çıkan herbokologlar akla ziyan abuk ve sabuk bir şekilde tartışmışlardı... Sonra da verilen sözler havada uçuşmuş ancak vergileri kalmıştı...

İsterseniz sizi 1999 Marmara depreminden sonra yapılan tartışmalara götüreyim… Sonra da bir depremden sonra nasıl bir tartışma yaşandığını göstermek açısından tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan ve ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ diye anılan 1755 yılında Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen depremi ve ardından yaşanılan tartışmaları ve sonuçlarını anlatayım… Sonra da iki tartışmayı bir mukayese edin ve bizler hangi çağda yaşıyoruz bir anlayın!..

Gerçi bu yazımı daha önce yurdumuzda eksik olmayan bir depremin ardından da yazmıştım... İşte şimdi güncelleyerek tekrar yazıyorum... 

1999 Marmara depremi ve deprem nedeniyle yapılan tartışmalar.

17 Ağustos 1999 günü gece saat 03.02'de Türkiye’ni kuzey batısında 7.4 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Neredeyse bütün Türkiye sallandı. Bir dakikaya yakın süren inanılmaz şiddetteki bu deprem ağırlıklı olarak Marmara'yı vurdu. İzmit, Yalova, Gölcük, Adapazarı ve İstanbul'un bazı bölümleri yerle bir oldu. Bu depremde resmi olarak 17.480, resmi olmayan rakamlara göre de 40-50 bin arası insanın öldüğü söylendi.

Bu depremden sonra çok tartışma yapıldı... Belki çok şey unutuldu ama aklımda gazete demeye bin şahit gerek olan sözde basında yer alan bazı iddialar kaldı. Bu iddiaları basında dile getirenler sözde Müslüman idiler… Allah’tan bile korkmayarak bu iddiaları dile getirdiler…

Bunların iddiasına göre: ''Ölenler faizcidirler, o gece zina yapıyorlardır, hatta bazılarının cesetleri birbirine bitişiktir.'' Depremde Gölcük donanma üssü ve orduevi de çökmüş, yüzlerce asker ve subayımız can vermişti. Onlar için de aynı şeyleri yazdılar: ''Gece içki içmişlerdi, subaylar zina yapıyordu, Allah onların cezasını verdi.''

Sonra üniversite kapısına sevk ettikleri türbanlı bir militan kadına pankart açtırırlar: ‘‘7.4 yetmedi mi?’’ Gazeteci Fatih Altaylı, Radyo D'de Bab-ı Ali isimli programda bu kadına "fahişe" dedi diye tazminat öder... Ancak bu kadına arka çıkanlar Fatih Altaylı'ya olmadık hakaretler yağdırırlar... Hatta Hasan Karakaya, Fatih Altaylı'ya küfür ve hakaretler içeren bir yazısında resmen ''or... çocuğu'' (Ayna, 10 Ekiim 1999) diye hitap eder. Hatta 28 Şubat süreci nedeniyle TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu tarafından ifadesi alınan Fatih Altaylı bu komisyona sarf ettiği bu ''fahişe'' sözü nedeniyle açıklama yapmak zorunda kalır!...

Ancak en vahimini ise Nazlı Ilıcak'ın depremden yıllar sonra 31 Ocak 2013 tarihinde katıldığı ‘’Medya Mahallesi’ ismindeki bir TV bir programında ima ettiği şu sözleri olur:  "Güven Erkaya'nın liderlik ettiği Gölcük’e konuşlu donanma, 28 Şubat’ta Müslümanlara zulüm etti. Hemen ardından da Marmara depremi Gölcük’ü vurarak Allah bunları cezalandırmış oldu."

Bu sözde Müslümanlar depremde ölen her kesimden, her görüşten insanımızın ve ayrıca Mehmetçiklerin ruhlarını sızlattılar. Sonra benim aklıma Azeri Şair Mirze Elekber Sâbir’in bir şiiri gelir: ‘’Harda (nerede) Müselman görürem gorhuram…’’

17 Ağustos 1999 depreminden sonra ülkemizde depremin sebep ve sonuçları pek tartışılmadı. Sadece birkaç müteahhit suçlandı, göstermelik olarak tutuklandılar sonra da serbest bırakılırdılar. Bu depremin toplumumuzun düşün dünyasına bir etkisini de olmadı… Ve deprem fıtrattır denildi, kaderdir denildi, takdiri ilahidir denildi ve geçildi… Ve ülkemizde gerçek anlamda depreme dair bir tartışma da yaşanmadı…

1755 Büyük Lizbon Depremi

Bir depremden sonra nasıl bir tartışma yaşandığını göstermek açısından tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan ve ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ diye anılan 1755 yılında Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen depremi anlatmak istiyorum…

1 Kasım 1755 günü saat 9.40'ta Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen ve tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan bu deprem esnasında 60.000 ile 100.000 arasında tahmin edilen insan ölür. Depremi bir de tsunami ve kentin pek çok yerinde başlayan yangınlar takip eder. O dönemde Avrupa'nın en büyük dördüncü şehri olan Lizbon'un neredeyse tüm yerleşim alanları kullanılmaz hale gelir. Bu deprem tarihte ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ olarak anılır. Bu deprem İspanya ve Fas’ı da büyük ölçüde tahrip eder.

Bu deprem Portekiz'i son derece olumsuz bir şekilde etkiler. Portekiz'de politik tansiyon yükselir, ekonomi çöker ve zaten gerileyen koloni imparatorluğunun 18. yüzyılda büyük ölçüde yıkılmasına yol açar. Jeologlar, Büyük Lizbon Depremi’nin Atlas Okyanusu'nda Cabo de São Vicente'den 200 km batıda meydana gelmiş 9 Richter ölçeğinde olduğunu tahmin etmektedirler.

1755 Büyük Lizbon Depremi'nden sonra yapılan tartışmalar ve düşün dünyasına etkileri

Büyük Lizbon Depremi; yol açtığı bu maddi yıkımının yanında, Avrupa tarihinde hem teolojik hem felsefi hem de doğa bilimleri açısından bir dönüm noktasını da ifade eder. Rene Descartes ve Baruch Spinoza ile beraber rasyonalizmin 17. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri olan Alman matematikçi ve filozof Gottfried Wilhelm Leibniz’in iddia ettiği ‘’dünyanın yaşanılacak en güzel yer olduğu’’, ‘’Tanrı’nın bütün kötülüklere rağmen en iyi Tanrı olduğu’’ ve ‘’dünyada ki her şey olanaklı olanın en iyisi''  inancı (Leibniz’in optimizmi) büyük yara alır. Çünkü bu deprem, fazlasıyla Katolik’in yaşadığı Lizbon’da, dini bir bayramın yaşandığı gün gerçekleşmiştir. Portekizli ilahiyatçılar Tanrısal öfkenin nedenini araştırmak için bir kurul bile toplarlar ve sonuçta bu deprem için “Takdir-i İlahidir’’ derler. Ve devam ederler; “Bunlar itikadımızı sınamak için… Eğer bunca acıya rağmen inancımızı yitirmezsek, ahrette mükafatımız büyük olacak.”

Voltaire mahlasını kullanan, Fransız devrimi ve Aydınlanma hareketine büyük katkısı olan Fransız yazar ve filozof François Marie Arouet yaşanan felaket sonrası yaşanan acılara kutsal kılıflar dikilmemesini söyleyerek bu fikirleri absürd olarak gördüğünü açıklar... Ve der ki Voltaire: "Bu yaşadıklarımızın tanrısal adaletle bir ilgisi yoktur. Yaşadığımız tamamen bir doğa olayıdır." Bu açıklama, tutucu çevreleri ayağa kaldırır her zaman ve her devirde olduğu gibi… Voltaire dinci tepkilere rağmen, inançla savunur depremin fiziksel nedenlerini... 

Bu fikirler Avrupa'nın düşünce yapısını derinden etkileyerek Avrupa düşünce tarihini kökten değiştirir. Eğer depremler Tanrı tarafından gönderilen cezalar değilseler, onları araştırmak, incelemek ve hatta anlamak mümkün olabilirdi. Bu nedenle Lizbon depreminin araştırılması girişimi yer bilimlerinin doğuşu olarak kabul edilir…

Voltaire bu Büyük Lizbon Depremi için bir de şiir yazar: "Poeme sur le desastre de Lisbonne" (Lizbon Felaketi Şiiri) Ve bu şiir; Voltaire’nin, Leibnitz’in felsefesini eleştirdiği ‘’Candide’’ (Oda Yayınları, 2010) isimli eserinin girişi diye adlandırılır…

Konu dışı ama Candide’’de bizimle ilgili şöyle bir bölüm vardır: Romanın kahramanı çıktığı uzun yolculuğun son demlerinde İstanbul'a varır ve bilge bir dervişe hayatın anlamını sorar. Şu cevabı alır dervişten: "Sana ne be adam? Bu senin işin mi ki?" Roman kahramanız pes etmez, üsteler: "Ama efendim… Dünyada bu kadar acı ve sefalet var. Bütün bunlar neden oluyor?" Ancak bilge dervişin cevabı bize umut vermez: "İyilik olmuş, kötülük olmuş, bundan ne çıkar? Padişahımız Mısır'a bir gemi yolladığı zaman içindeki sıçanların rahatını düşünüyor mu?" Bizde de zaten hep böyle olmuştur. En uzak tarihten en yakın tarihe kadar, Padişahımız ne zaman Mısır'a kutsal amaçla bir gemi yollasa içindeki sıçanların rahatını hiç mi hiç düşünmemiştir! Doğu siyasetinin özüdür bu söz aslında…

Neyse, konuyu dağıtmadan gelelim Voltaire’nin ‘’Lizbon Felaketi Şiiri’’ne: (şiir uzun ama burada bir bölümü)

“Bu kurban yığınını,
kanlar içinde yatan bu çocukları 
gördüğünüzde şöyle diyecek misiniz:
‘Tanrı cezalandırdı.
Ölmeleri, suçlarının bedelidir.’
Bu çocuklar hangi suçu işlemiştir?”

Tartışmaya sürekli Voltaire’e laf yetiştiren Fransız filozofu Jean Jacques Rousseau da katılır ve Voltaire’e bir mektup yazarak şunu söyler: “Tanrı’nın iyiliğine inanmak gerek. İnsanın çektiği acılar, kendi hatalarının neticesidir.”

Jean Jacques Rousseau daha da ileri giderek şunu söyler: "Yaşadığımız acıların nedeni sadece jeolojik değildir. İnsanları deprem değil, yoksulluk öldürüyor". Çünkü depremde ölenler sadece yoksullardı. Varlıklıların binalarına bir şey olmadığına, onların canı daha iyi korunduğuna, tedavileri daha çabuk yapıldığına, buna karşın depremin gazabı sadece yıkık dökük evlerde perişan yaşayanları vurduğuna göre acıların nedeni başka bir şey olmalıydı. İşte o "başka şey", insanlar arasındaki eşitsizlikti. Jean Jacques Rousseau’ya göre sebep gibi çare de ne teolojide ne jeolojideydi. Sebep de çare de "Sosyoloji"de aranmalıydı. 

İşte böyle ortaya çıkar Jean-Jacques Rousseau’nun ‘’İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma’’ (Say Yayınları / Düşünce Dizisi, 2001) isimli kitabı…

Rousseau'nun; insanlar arasındaki eşitsizliğin doğal bir olgu olup olmadığını, uygarlaşmanın bir insan topluluğu için zorunlu olup olmadığını sorguladığı ve ilkel topluluklardan devletli topluluklara, hukuk düzenine geçişi ve dolayısıyla insanlar arasında ortaya çıkmış olan eşitsizliğin kaynağı üzerine önemli fikirler içeren bir uygarlık eleştirisi olarak da kabul edilen bu kitabı doğuştan edindiğimiz zekâ ve beden eşitsizliğinin ötesinde, sonradan edindiğimiz eşitsizlikleri de tartışmaya açar.

Rousseau bu kitabında; insanlığın altın çağını yerleşik düzene geçmesiyle, toprak ve madenleri işlemesini öğrenmesiyle yitirdiğini, "iş bölümü" ve "özel mülkiyet"in uygarlaşma sürecini daha başından sakatladığını ve bütün bunların insanlar arasındaki eşitsizliğin temeli olduğunu iddia eder.  Rousseau’ya göre uygarlık alanında atılan her adım, eşitsizlik alanında atılan bir adımdır. Ona göre uygarlık gelişir, uygarlığın gelişmesine paralel olarak mülkiyet anlayışı değişir. Mülkiyet anlayışının değişimi, insanların doğal durumdan kopmasına neden olur ve neticesinde eşitsizlik doğar.

Rousseau’ya göre insanlar arasında var olan iki tür eşitsizlik söz konusuydu: Birincisi, doğuştan gelen yaş, sağlık, beden gücü, zekâ ve ruh nitelikleri arasındaki farklılıklar. Diğeri ise siyasetin doğurduğu eşitsizlik. Rousseau, eşitsizliğin ortaya çıkışında, doğal durumdan uygar topluma geçişte kaybedilen bazı değerlerden bahseder. Bu değerler; acıma duygusu ve merhamettir. Uygarlığın öne sürdüğü akıl yürütmenin, bu değerleri yok ettiğini vurgular.

Eşitsizliğin en büyük nedeni olarak öne sürdüğü özel mülkiyet kavramına gelince; Rousseau, özel mülkiyetin ortaya çıkışını, geleneklerin ve alışkanlıkların çeşitliliğine bağlı olarak gerçekleştiğini söyler. Özel mülkiyet, toplumdaki ahlaksal çöküntünün başlıca nedenidir. Bu çöküntüye mülkiyet edinme hırsı neden olmuştur. Bu hırs ve tutkunun körüklediği yozlaşmanın, yoksulun zengine bağımlı hale getirerek onu köleleştirdiğini savunur.

Jean Jacques Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi’’ (Bulut yayınları, 2007) adlı kitabında bu kitabına oranla bu düşüncelerini biraz daha yumuşak bir şekilde ifade etmeyi tercih eder. Özgürlükten vazgeçmenin, insan olmaktan çıkmak anlamına geldiğini vurgulayan Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi’’ adlı kitabında insanın ancak toplum içinde özgür olabileceğini savunur.

Rousseau’ya göre her şeyden önce insan Thomas Hobbes’un tam aksine (zira Hobbes’a göre insan doğuştan bencil bir varlık olarak doğmuştur) doğuştan iyi bir birey olarak doğmuştur. Rousseau’ya göre, insan doğa durumunda kötü değildir. Toplumsal hayata geçiş ve bu geçişin beraberinde getirdiği kötü yönetimlerin insanı kötüleştirdiğini savunur. Rousseau’ya göre kötülük toplumun kurumsallaşmasının bir sonucudur.

Rousseau bu kitabında ayrıca şunları da söylüyordu:

‘’İnsanın içinde var olan ve hiçbir zaman doyuramadığı ‘yalnızlık’ hissidir.  O yalnızlık hissi ki, kimilerinde din algısını yaratır. Bir tanrının kanaati altında olduğunu düşünüp güvende hisseder insanoğlu. O yalnızlık hissi ki, aile mevhumunu yaratır. Bir ömür sürmesi planlanan imzaları atar ve herkesin de atmasını bekler, toplumsal ahlak anlayışı oturur, baskı doğar. O yalnızlık hissi ki, kapitalizmi körükler. Parçası olamadığı toplumda hükümdar olmak ister insan. Kendini özel, önemli hissetmek için kapitalistleşir, kapitalist sistemde ahlak sadece kitlesel bir sakinleştiricidir. Eşitsizliklerin kaynağı, insanın içindeki yalnızlık, ölümlülük, önemsizlik hissidir. Çünkü insan ruhu, var olanların hem en güzeli hem de en çirkinidir.’’

Rousseau bu kitabın bir başka bölümünde ise şöyle yazar:

‘’İnsanların ormanda yaşadıkları ilkel zamanlarda, mağazalarda alışveriş yapmadıkları ve gazete okumadıkları dönemlerde önemli bir fırsatı vardı insanlığın: kendini dinleyebiliyor ve bu yüzden tatminkâr bir yaşamın en temel gereklerini karşılama şansını elinde tutuyordu.'’ (Dikkat edin yıl 1700'lü yıllardır. Rousseau 1712-1778)

Rousseau'ya göre tatminkâr bir yaşamın en temel gerekleri ise; aile sevgisi, doğaya saygı, evrenin güzelliği karşısında hayranlık, müzik zevki ve basit eğlencelerden alınan hazdı.

Rousseau kitabında, bizlerin her ne kadar bağımsız akıllara sahip olduğumuzu düşünsek de aslında kendi ihtiyaçlarımızın neler olduğunu anlamak konusunda sefil bir durumda olduğumuzu, aklımızın, bize tatmin olabilmek için neye ihtiyaç duyduğumuzu söyleyen dış seslerin tesiri altında olduğunu iddia eder. Ben de dışarıdan güdülenen hırsın, isteğin, arzunun sonu yoktur diye düşünürüm; insan vazgeçebildiği oranda zengindir diye bilirim...

Zaten Voltaire de bu kitabı okuduktan sonra Rousseau ile olan mutat atışmalarının bir parçası olarak Rousseau’ya yolladığı mektubunda kitapla ilgili olarak şu ifadeleri kullanır: ‘’Bizi yeniden hayvan yapmayı istemek için bunca zekâ şimdiye kadar hiç kullanılmamıştı; eserinizi okuyup bitirince insanın içinden dört ayak üzerinde yürümek isteği geliyor.’’

Ve sonuç…

Biraz uzun yazdım ama şunu göstermek istedim: 17 Ağustos 1999'da meydana gelen depremin ardından ülkemizde yaşanan tartışmalar, 1755 yılındaki Lizbon’da yaşanan depremden sonra yapılan tartışmaların bile çok mu çok gerisinde kalmıştır...

Merak etmeyin 24 Ocak 2020 tarihinde Elaziğ depreminden sonra da TV’lerde 1999 Marmara depremine benzer tartışmalar yapılacak, fıtrattan, kaderden, her şeyi devletten beklememeden bahsedilecek, ölenlere mevlit okutulacak, deprem için alınan vergiler ilgisiz yerlere harcanmaya devam edilecek ve deprem fikri unutulmaya bırakılacaktır. İnanmıyorsanız 1999 Marmara depreminden sonra konuşulan ve tartışılan konulara ve yapılanlara bir bakın.

Gerçekten de ülkemizde 17 Ağustos Marmara Depremi'nin ardından yaşanan tartışmaları ve yapılmayanları hatırlayınca Voltaire'nin de dediği gibi insanın içinden dört ayak üzerinde yürümek isteği geliyor...

Osman AYDOĞAN




Dorian Gray'in Portresi

24 Ocak 2020

‘’Dorian Gray'in Portresi’’ (Can Yayınları, 2016), İrlandalı oyun yazarı, romancı ve şair Oscar Wilde'ın Nisan 1891'de yayımlanmış olan tek romanıdır.

Oscar Wilde bu romanda çıkış noktası olarak, antik Yunan’da geçen bir efsaneyi konu alır. Roma imparatorluğunun "Beş İyi İmparator'’un üçüncüsü olan Hadrianus’un saltanatının sendeleyen bir başlangıcı, şanlı bir ortası ve trajik bir sonu vardır. İşte bu İmparator Hadrianus, güzelliği ile nam salan, genç yağız bir delikanlı olan Yunanlı gözdesi Antinous ile aşk yaşar (!) Rivayete göre gözde Antinous yaşlanmakta olan ve yaşlanmaktan korkan Hadrianus için kendini Nil Nehri'nin azgın sularına bırakarak, kalan ömrünü sevgilisine armağan eder. İşte Oscar Wilde'ın bu romanın çıkış noktası antik Yunan’da geçen bu efsaneye dayanır.

Romanın kahramanı Dorian Gray çok yakışıklı genç bir adamdır. Dorian Gray'ın hayranı olan ressam Basil Hallward, onun güzelliğinden çok etkilenir ve sanatında yeni bir akım oluşturduğuna inanır. Basil'in evinin bahçesinde, Dorian Gray, Basil'in arkadaşı Lord Henry Wotton ile tanışır ve onun dünya görüşünden adeta büyülenir.

Lord Henry, hayatta en önemli değerlerin zevk ve güzellik olduğunu düşünür ve ‘’Hazcılık’’ üzerine kurulu bu düşüncelerini Dorian Gray'a anlatır. Dorian Gray bunun üstüne güzelliğini bir gün yitireceğini fark eder ve ağlayarak onun yerine Basil'in çizdiği resminin yaşlanmasını ne kadar çok istediğini dile getirir. Bu isteğini şöyle seslendirir Dorian Gray; "Keşke tersi olabilseydi! Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı! Bunun için... Bunun için her şeyi verirdim!"

Dorian Gray'ın bu dileği gerçekleşir. Portresi işlediği her günahın izini taşımak üzere işaretlenir ve bu günahların her biri portresinde kusur veya yaşlanma belirtisi olarak yer alır. Dorian Gray, sansasyonlarla dolu bir hayat yaşar ama bir türlü yaşlanmaz. Ancak Dorian Gray’ın kalan dış güzelliği yanında iç dünyasının çirkinleşmesi bu resimde canlandırılır.

Romanda; başlangıçta olağanüstü güzellikte ve saf bir ruha sahip olan Dorian Gray'in güzellik ve gençlik uğruna ve çekiciliğinden aldığı güçle zaman içinde yozlaşmasını ve şeytani bir ruha bürünmesi anlatılır. Dorian Gray'in isteği (daima genç ve güzel olmak) gerçekleşir ama her şeyin bir bedeli vardır ve bu bedel bazen ağır bir biçimde ve geç bir dönemde ödenir. Romanın başında masum Dorian Gray vardır. Sonrasında ise Dorian Gray''ın ruhu ilmek ilmek karanlıkla işlenir. Dorian Gray'in saf ve güzel portresi ise Dorian Gray'in şeytani ruha bürünmesi ile zamanla çirkinleşip şeytani bir hal alır...

Oscar Wilde romanının ilerleyen sayfalarında Dorian Gray’in şahsında insan ruhunun derinliklerinde ne menem bir karanlığın bulunduğunu oldukça etkileyici bir şekilde ortaya koyar. Dorian Gray bu karanlığı kontrol edemez. Çünkü manik depresif- psikotik örüntüleri onu şehvet, güç ve haz dolu kaotik bir evrene hapseder.  

Romanın da özünü sanırım şu iki dize çok net bir şekilde anlatır: "Bir hüznün resmi gibi / kalbi olmayan bir yüz."

Sonuç olarak Dorian Gray’in dileği gerçekleşmiş, zevk peşinde koşarak geçen sefih hayatına karşın hep genç ve yakışıklı kalmıştır. Fakat bu arada portresi geçen zamanın ve bu genç adamın yaşadığı sefih hayatın izleriyle giderek yaşlanıp çirkinleşmiştir. 

Portreye odaklanan, sonsuz gençlik karşısında ruhunu satan ve ruhunun ölmüş olmasından korkan Dorian için kurtuluş yoktur. Sonunda Dorian Gray bu çirkin tabloyu ortadan kaldırmaya karar verir ve tabloyu bıçakla parçalar. Ancak tabloyu ortadan kaldırmak için onu bıçaklayıp parçalayan Dorian Gray’ın bıçakla parçalayıp öldürdüğü aslında kendisidir... 

Cinayet yerine gelenlerin orada gördükleri ise yaşlı ve çirkin bir adamın cesediyle genç ve yakışıklı bir adam portresidir…

''Dorian Gray’in Portresi'' romanını Oscar Wilde, “bir ruhun hikâyesi'' diye tanımlar ve ''herkes Dorian Gray'da kendi günahını görecektir'' der. Günümüzde de halen aramızda yaşayan nice Dorian Gray’ler, nice Dorian Gray'lerin ruhları ve bu ruhların nice hikâyeleri ve nice günahları vardır. Ve Oscar Wilde'ın dediği gibi, herkes Dorian Gray'da kendi günahını görecektir. Bu Dorian Gray'ler portrelerle tersini göstermeye ne kadar çalışsalar da ruhlarını şeytana sattıklarını gizleyemezler.

Tabii bütün Dorian Gray’ler kendisini kaybedip savrulmuyor. Ruhları karanlığa boyansa da şehvetin, gücün, kibrin, hırsın ve nefretin özgürce vals ettiği bu ruhlardan bazıları tutkularının aleviyle halen yanmaya ve yakmaya devam ediyor. Doymak ya da had bilmek onlar için günahın ta kendisi ama hayat denen oyunu usturuplu şekilde oynamasını da biliyorlar.

Ancak; Oscar Wilde'nin ''Dorian Gray’in Portresi'' romanı için ilham aldığı antik Yunan efsanesindeki Roma imparatoru Hadrianus'ta olduğu gibi her Dorian Gray'ın saltanatının sendeleyen bir başlangıcı, şanlı bir ortası ve trajik bir sonu vardır. 

Allah onlara kapılanların yar ve yardımcısı olsun... 

İbn-i Haldun o muazzam eseri Mukaddime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” derdi...

‘’Edebiyat’’ kelimesi ise; Arapça ‘’edep’’ kelime kökünden gelir ve görgü, terbiye, yaşam tarzına ilişkin hikâye ve gözlemler anlamlarına gelen bu ‘’edep’’ kelimesinin çoğuludur. Platon, ‘’Devlet’’ isimli eserinde edebiyatı genel anlamı ile hayatın yansıması olarak tanımlar… Çünkü tarih, edebiyat ve sanat, hayatın aynasıdır.

Bakmayın siz böyle uzun uzun anlattığıma… Gündemi mi takip edeceksiniz? Algı yaratmak için manipüle edilmiş haberlerin arasında kaybolmayın. Gerçeği mi görmek istiyorsunuz? Tarihe, debiyata, sanata sığının… Neden ben hemen hemen her gün tarihten, edebiyattan, şiirden, sanattan bahsediyorum zannediyorsunuz ki?

Zaten ne varsa tarihte, edebiyatta, şiirde ve sanatta vardır…Gerçeği orada görürsünüz…. 

Osman AYDOĞAN




Eğer tarifi bir mümkünsüz özlem içindeyseniz!

20 Ocak 2020

Üst üste türkülerimizden bahsedince, burada durmayayım devam edeyim istedim… Bugün de Âşık Gülabi’nin en meşhur bir türküsünü vereyim.

Âşık Gülabi (Gülabi Gültekin), 1 Ocak 1950 yılında Çorum'un Sungurlu ilçesinin Çayan köyünde doğar. 7-8 yaşından sonra saz çalmaya başlar. Saz bilgi ve öğrenimi çocukluk yıllarında Anadolu köylerinde yaygın olarak yerel ozanlarının köy köy gezip köy odalarında dinletiler verdiği döneme denk gelir. Gülabi de Çayan köyüne gelip köy odalarında saz çalan aşıklara ilgi duyar ve saza başlar... 

Âşık Gülabi’nin en meşhur türküsü ‘’Döngel bir tanem’’dir. En güzel de Selda Bağcan seslendirir. Bu türkü Selda Bağcan’ın 2002 yılında çıkardığı ‘’Ben geldim / Sivas’ın yollarına’’ albümünde yer alır.

Eğer bir gurbetteyseniz! Eğer bir hasretteyseniz! Eğer tarifi bir mümkünsüz, anlatılası bir imkânsız özlem içindeyseniz! Eğer bir gidenin ardından bir umutla bekleyenseniz! Gecenin bu vakti demeyin okuyun ve dinleyin derim….

Çünkü; ‘’Döngel bir tanem’’, bir yakarıştır... Çünkü; ‘’Döngel bir tanem’’, kafesindeki bir bülbül gibi feryat, figan halinde gidene bir haykırıştır. Çünkü; ‘’Döngel bir tanem’’, bir sevgilinin, bir gidenin; su dibinde mahi gibi, sahralarda ahu gibi, Abdal olup Ya Hu gibi, Yunus olup Mevla gibi çağrılışıdır. 

Çünkü; ‘’Döngel bir tanem’’, Âşık Mahzuni Şerif'in ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsündeki işte o ''Çeşm-i Siyah''ın; işte o cenneti bırakıp da viran ellere gidenin dönmesi için iki çeşm ile ağlayışıdır...

Âşık Gülabi'nin soy ismindeki ''Gülabi'' Farsça bir kelimedir... ''Gül'' ve ''Ab'' kelimelerinden meydana gelmiştir. Gül; ''gül''dür, ''ab'' ise su... Gülabi; ''Gülsuyu'' demektir...  İşte ‘’Döngel bir tanem’’, bülbülün güle çatlarcasına bir seher vakti gözyaşı dökmesidir. Ve dökülen gözyaşlarının gülsuyu olup bir öylesine sel olup akıp gitmesidir...

Öz ağlamazsa göz ağlamazmış derler… Ancak bu türküde gözlerin yanında öz de ağlıyor…

‘’Döngel bir tanem’’; sadece giden sevgilinin değil, yitip giden iyiliğin, güzelliğin, asaletin, nezaketin, zarafetin, iyi atların, iyi insanların ardından yakılan bir ağıttır, bir feryattır, bir figandır…

Aşık Gülabi, halen İstanbul’da yaşamaktadır... Âşık Gülabi (Gülabi Gültekin)’e Allah’tan sağlıklı ve uzun ömür diliyorum…

Osman AYDOĞAN

Selda Bağcan, ‘’Döngel bir tanem’’:
https://www.youtube.com/watch?v=i_a1L-3Pdi8

Döngel bir tanem 

Güneşe, yıldızlara sorar seni ararım 
Yağmura, bulutlara sorar seni ararım

Yorgunum aramaktan, gördüğüme sormaktan
Dön gel bir tanem dön gel

Asırlık şu çınara su içtiğim pınara 
Havadaki turnaya sorar seni ararım

Ağaçlar çiçek açtı, ayrılanlar kavuştu
Dön gel bir tanem dön gel

Şehirde varoşlara, caddeye sokaklara 
Mecnun misali sana sorar seni ararım

Gözlerim yaşla doldu, sen yine de gelmedin
Dön gel bir tanem dön gel

Gülabi'yi gurbette ağlattın hasretinle 
Nerdesin şimdi nerde sorar seni anarım

Dön gel bir tanem dön gel, nedir ki sana engel
Dön gel bir tanem dön gel




Uyan Sunam Uyan

19 Ocak 2020

Dünkü yazımda Malatyalı Fahri Kayahan'ın ''Yolum Düştü Suriye'ye'' isimli gazelini kendi sesinden vermiştim… Söz Malatyalı Fahri Kayahan'dan açılmışken ve hazır günlerden de Pazar iken Fahri Kayahan ile özdeşleşen hepimizin bildiği ancak yanlış bildiği bir türküyü anlatayım istedim: ‘’Uyan Sunam Uyan’’ 

Bu türkünün söz yazarı ve bestesi Malatyalı sanatçı Fahri Kayahan olarak bilinir. Ancak gerçek öyle değildir. Türkü Fahri Kayahan ile tanındığı ve anlatacağım olayla özdeşleştiği için sanki söz yazarı ve bestesi Fahri Kayahan’ınmış gibi anılır olmuştur.

Bu türkü TRT kayıtlarına göre 3163 repertuar numaralı, Erzurum yöresinden Haydar Telhüner’e aittir. Derleyen ve notaya alan Ali Canlı’dır.  Hüseyni makamında ‘’aşk sevda’’ türküsüdür. Bir başka rivayete göre yöre olarak Sivas ve kaynak kişi olarak Halil Sarıoğlu olduğu da söylenir...

Şimdi gelelim Fahri Kayahan'ın hikâyesine…. Hikâyeyi okuyunca türkünün sözlerinin ve bestesinin de neden Fahri Kayahan ile anıldığını daha iyi anlayacaksınız.

Fahri Kayahan’ın hayatı muammalarla doludur, bu nedenle hakkında anlatılanlar zaman içinde birer efsaneye dönüşür. Kısıtlı bilgiler etrafında oluşturulan senaryolar Fahri Kayahan’ın gerçek hayat hikâyesine ulaşmayı imkânsız kılar. Bu yüzden Fahri Kayahan hakkında bahsedilenler çoğunlukla rivayetten ibaret kalır…

Fahri Kayahan 1918 yılında Malatya’da doğar, orta ve lise tahsilini Malatya’da tamamlar. Babası Malatya’nın en büyük manifatura dükkânına sahip olduğu için genç Fahri bu dükkânda çalışır. Bu nedenle de çok şık giyinir.

Fahri’nin gözü müziktedir. Her zaman bir enstrüman çalmak, türkü söylemek ister. İlk önce bağlama çalmaya heves eder ve bir süre bağlama çalar. Daha sonra Karaköylü Reşat Dayı’dan tambur dersleri alır. Fahri Kayahan’ın müzik yaşamındaki en önemli olaylardan biri de bağlamayı bırakıp tambur çalmasıdır.

Genç Malatyalı Fahri, katıldığı bir düğün sırasında Fahriye isminde genç ve güzel bir kızla tanışır. Malatya’nın ileri gelen ailelerinden olan Hamikoğulları’ndan Hacı Ağa’nın kızı Fahriye ile 1933 yılında evlenir.

Hacı Ağa konağına iç güveyi giden Fahri kısa zamanda bu konakta yapılan müzik toplantılarının tanınmış simaları arasına girmeyi başarır. Konakta keman, piyano, ud, tambur gibi enstrümanlar bulunmaktadır. Hacı Ağa keman çalmakta, damadı Fahri de ona tamburu ve sesi ile eşlik etmektedir. O yıllar Malatya’nın büyük konaklarında düzenli olarak müzikli ziyafetler olur, müzik halkın yaşamında önemli bir yer tutar ve bir çok insan enstrüman çalmayı bilir... Bu gelenek o zamanlar sadece Malatya’da değil, Yozgat’tan Kayseri’ye bütün bir Anadolu şehirlerinde vardı… Bir de şimdiki Anadolu’nun şehirlerinin çorak halini düşünün. Örneğin Yozgat 1915 öncesi 70 evde piyano olan bir yerdi, şimdiyse milletvekili olarak Bekir Bozdağ çıkıyor. (Murathan Mungan) Nereden nerelere geldik?

Bir süre sonra Fahriye Hanım hamile kalır ve 1934 yılında Suade ismini verdikleri bir çocukları olur. Fahriye ve Fahri Kayahan çifti mutluluk içinde yaşamlarını sürdürmektedir.

1936 yılının Ocak ayının son gününde, 30 Ocak’ı 31 Ocak’a bağlayan gecede, Fahri Kayahan’ın sonraki yaşamında derin izler bırakacak ve onu her zaman acı çekmeye mahkûm edecek bir olay yaşanır. Bu olay hakkında anlatılan birçok hikâye mevcuttur. Hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğu bilinmemektedir. Fahri Kayahan’ın hayatını değiştiren bu talihsiz olay ile ilgili en çok anlatılan rivayet şöyledir;

Devir, o zamanın Malatya’sı… O dönemin kadınlarının en büyük eğlencesidir, haftada bir yapılan hamam sefaları… Kendilerine ayrılan günde toplanıp hamama gider mahallenin tüm kadınları… İşte o hamam sefalarından birinde Fahriye'nin sırtında bulunan ve normal şartlarda kıyafetinden asla görünme ihtimali olmayan bir ben dikkatini çeker hamamda bulunan ve Fahriye’nin yakın arkadaşı olan Neriman Hanım’ın… Neriman Hanım, akşam eve geldiğinde laf arasında eşi Mustafa Bey’e, Fahriye’nin sırtında ben olduğunu anlatır…

Aradan zaman geçer… Fahri Kayahan bir gün evlerinin yakınında bulunan kahvede Mustafa Bey ile karşılaşır… Aralarındaki sohbet belli bir süre sonra tartışmaya dönüşür ve olay karşılıklı hakarete kadar gider… Fahri Kayahan hiddetle cevap verir Mustafa Bey’e: “Bir daha karşıma çıkma, seni el âleme rezil ederim.” Bu söylem karşısında sinirlerine hâkim olamayan ve sırf Fahri Kayahan’ı yaralamak gayesiyle hareket eden Mustafa Bey’in dudaklarından şu sözler dökülüverir: “Sen benimle uğraşacağına kendi karına sahip çık, ben senin karının sırtındaki beni bile bilirim.”

Fahri Kayhan beyninden vurulmuşa döner… Evet, inanamaz biricik Fahriye’sinin kendisine ihanet ettiğine, ama bu başına gelen neyin nesidir? Elin adamı, Fahriye’nin sırtındaki beni nerden bilecektir? Bu sorular kafasında iken eve varır, dayanamaz ve karşısına alıp Fahriye’ye durumu anlatır… Fahriye iki gözü iki çeşme yeminler eder Fahri Kayhan’a: “Aman beyim etme” der, “Bakar mıyım senden bir başkasına?” O gece konuşurlar, konuşurlar… Fahri Kayhan eşine sarılır ve ikna olduğunu söyleyip bir daha hiç açmamacasına konuyu kapatır…

Lakin durum hiç de öyle olmamıştır… O günden sonra istemeden de olsa aklında hep o şüphe, Fahri Bey karısına kötü davranır… Yine bir akşam yemekte sudan bir sebeple çıkan tartışma sonrasında Fahri Kayahan ceketini alır ve başlar Malatya sokaklarında dolaşmaya…

Eve geldiğinde neredeyse güneş doğmak üzeredir… Eve girer ve gördüğü manzara karşısında dona kalır… Biricik karısı Fahriye, kendini asmıştır… Sallanan ayağının dibinde elinden düşmüş bir mektup durmaktadır. O mektupta Fahriye son sözlerinde şunları yazmıştır: “Kusura bakma beyim, ama günlerdir kafandaki soru işaretlerinin sebebini bilmekteyim… Kendimi temize çıkarmak için başka yol göremedim. Şunu bil ki, ben sana hiç ihanet etmedim…“ Fahri Kayahan gözyaşları içinde eşinin cansız bedenini yağlı urgandan ayırır, yere yatırır… Islak gözlerini silerken bir bakar ki hava aydınlanmıştır… İçindeki yangın öyle büyüktür ki artık söz bitmiş, kelimeleri tükenmiştir.

Bir başka rivayete göre de Fahri Kayahan bu dedikoduları kaldıramaz ve Fahriye’yi öldürür. Ailesinin şikâyetçi olmaması ve Fahri’nin de bir karıncayı dahi incitmeyecek bir yapıda olması bu rivayeti çürütür...

Bunlara benzer birçok rivayet vardır ancak hangisinin gerçek olduğu bilinmemektedir. Fahriye hanım intihar mı etti yoksa Fahri Kayahan mı vurdu veya bir kaza kurşununa mı kurban gitti, hâlâ anlaşılamamıştır.

Fahriye hanımın hayatını kaybetmesinin acısı Fahri Kayahan’da bir daha silinemeyecek etkiler bırakır. Fahri Kayahan bir daha Malatya’ya dönmemek üzere iki yaşındaki kızını da alır İstanbul’a gider. İçine kapanır. Bir nebze de olsa teselliyi müzikte bulur. İstanbul’a gelince ünlü müzisyenlerle tanışır. Bu isimler arasında Selahattin Pınar, Artaki Candan gibi isimler de vardır. 1937 yılında Almanya’ya giderek Polydor Plak firmasına 7 adet plak doldurur. Yurda döndüğünde sesinin ve bestelerinin güzelliği kısa süre de duyulmaya başlar. Birçok önemli bestesini de bu dönemde yapar. 1940’lı 1950’li yıllarda elde edeceği şöhretin temellerini bu dönemde atar. 

1937 yılında Atatürk’ün huzuruna çıkıp şarkı söyler Fahri Kayahan. Atatürk’ün daha önce duyduğu ve diline dolandığı Fahri Kayahan şarkısı “Sarı Kurdelem”ı Ata’nın huzurunda söyleyince Atatürk de Fahri Kayahan’a “Ben olsam kaymak ile beslerim” diyerek latife de bulunur.

1940’lı yıllarda Müzeyyen Senar ile “Kerem ile Aslı” Suzan Yakar ile “Saz ve Caz” isimli filmlerde oynar. Bazı filmlerde ise sadece tamburu ve sesi ile film müzikleri yapar. Bunların yanında 60 film senaryosu yazar. Bunlardan bazıları; Sarı Kordela, Şirvan ile Abuzer, Ezo Gelin, Bülbül, Öldüren Yumruk, Gümüş Kırbaç, Perçemli Aslan, Yıldızlardan Gelen Dilber, Sokak Rakkasesi…

Dost meclislerindeki Fahri Kayahan sakin, duygulu, samimi kişiliğiyle tanınır. 

Hayatının son döneminde yaşadığı bir talihsiz olay daha vardır ki bu olay Fahri Kayahan’ın dayanma gücünü yitirmesine sebep olur. 1969 yılında, gece yarısı evine döndüğünde evinin soyulduğunu görür. Bütün Plakları, elbiseleri, kıymetli özel eşyaları ve en önemlisi birçok bestesi çalınır. Olay karşısında şok geçiren Kayahan hastaneye kaldırılır. Çilelerle ve sıkıntılarla dolu bir yaşamın ardından yaşanan bu olay karşısında vücudu ve gönlü dirençsiz kalır. Yaklaşık bir ay hastanede yatar. Doktorların tüm çabalarına rağmen kurtarılamayarak 22 Nisan 1969 Salı günü yaşama veda eder. Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilir.

Malatya maalesef Fahri Kayahan için hayatı boyunca acının bir simgesi haline gelir. Yıllar sonra trenle Malatya’dan geçen Fahri Kayahan Malatya’ya bakar ve “gözlerimi bağlayın ne Malatya beni görsün ne ben Malatya’yı” der.

Zor bir hayatın ardından Malatyalı Fahri geride birbirinden değerli besteler ve patenti kendisine ait olan bir enstrüman yani “cümbüş”ü bırakır Klasik Türk Müziği ile halk müziğini birbirine yaklaştıran bir tarzı vardı. Bugün Fahri Kayahan’ın yaşamı, kimliği unutulmaya yüz tutmuştur. Ama besteleri hala sevilmektedir, yaşamaktadır ve yaşamaya devam edecektir. Allah rahmet eylesin, nûr içinde yatsın...

‘’Suna’’ erkek ördeğe verilen bir isimdir. Görünüşündeki zarafet sebebiyle kadın ismi olarak kullanılır. Boyu posu düzgün, ince, güzel ve endamlı kadın anlamında kullanılır. ‘’Suna boylu’’ ismi buradan gelir.

Türkü kime ait olursa olsun, ister Erzurum yöresinden Haydar Telhüner’e ait olsun, ister Malatya yöresinde Fahri Kayahan’a, ister Sivas yöresinden Halil Sarıoğlu’na ait olsun. Ama gerçek olan şu ki bu türkü Anadolu’nun, bozkır yaylalarının, garip, mahzun, mağmum insanlarının türküsüdür.

“Uyan Sunam Uyan” türküsünü dinlerken her bir dizede yüreğiniz sızlar... İçiniz burkulur… İçinizden siz de tekrarlarsınız dizeleri içiniz sızlaya sızlaya: ‘’Hiç kimse bilmez halinden’’… ‘’Bunca diyar gezdim gözlerin için’’…. ‘’Çektiğim gönül elinden’’… Bu türkü bu dünyada söylenmiş en naif bedduayı da içerir: "Dilerim Allah’tan sızlasın için''…

Ve demez mi en sonunda; ‘’Uyan sunam uyan derin uykudan’’… 

Bakmayın siz böylesine gamlı, kederli, mahzun ve mağmum bir türkü seçtiğime... Ne yapayım ülke gündemi böyle... Ben yine de sizlere güzel mi güzel, pırıl pırıl, sıcacık bir Pazar günü dilerim...

Osman AYDOĞAN

Şükriye Tutkun: “Uyan Sunam Uyan”
https://www.youtube.com/watch?v=L7epuTkWBDo

Uyan Sunam Uyan

Şafak söktü gine sunam uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım sunam sesim duyulmaz
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan sunam uyan derin uykudan

Bunca diyar gezdim gözlerin için
Niye küstün bana el sözü için
Dilerim Allah'tan sızlasın için
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan sunam uyan derin uykudan

Fahri Kayahan’ın hakkındaki bilgiler  ‘’Malatya Günlüğü’’ adlı İnternet sitesinden faydalanarak hazırlanmıştır. 




Yolum düştü Suriye’ye Afrin’e…

17 Ocak 2020

Erol Toy'un çok güzel bir kitabı vardı iki ciltlik: ''Toprak Acıkınca'' (Yaz Yayınları, 1998) Kurtuluş savaşını anlatırdı… Bu kitapta bir hikâyecik hatırlıyorum torun ile nine arasında geçen...

''Nine ölüm nedir?'' ''Ölüm neye benzer biliyor musun Hasan?'' ''Neye nine'' ''Toprak acıkır Hasan. Toprak da insanlar gibidir. Belirli bir süre içinde acıkır. O zaman sürmek gerekir onu. Ekmek gerekir. Doyduysa ne âlâ. Doymadıysa daha ister toprak. Terini alır insanoğlunun. Yetmez. Tohumunu, emeğini alır. Oda yetmez Hasan'ım. Gayrı alacak bir şeyi kalmamıştır. Canını alır. Bir can yetmezse, pek çok can alır. Doyar toprak. Bir süre doyar aldığıyla. Sonra yine acıkır.''  Susar nine... Bir süre düşünür sonra yeniden devam eder: ''İşte ölüm, insanoğlunun bir lokma gibi, bir tohum gibi toprağa düşmesine benzer.''

Bir tohum gibi toprağa düşen gencecik askerlerin haberleri gelince hep bu nineyi anımsarım.  Düşünür, sorgularım... Nasıl bir açlıkmış bu böyle? Bu toprakların ne doymak bilmez ne bitmek bilmez bir iştihasıymış bu?

1’nci Dünya Savaşı'nda, Enver Paşa, Galiçya'ya da asker göndermeye karar verince; birliklerde talimler yoğunlaşmış... Bazı onbaşılar da acemi eratı yetiştirmeye çalışıyormuş... Bir onbaşı, askere yeni gelmiş bir neferi çekmiş önüne; ''Sol yanın doğu, sağ yanın batı, önün güney; söyle bakalım, demiş, arkanda ne kaldı?'' Nefer boynunu bükmüş: ''Arkamda'', demiş, ''arkamda genç bir kadınla, iki küçük çocuk kaldı...''

Kimisi nişanlı, kimisi evli... Kimisinin bebeği yolda, kimisininki daha yeni kucakta… Kimisinin terhisi gelmiş, kimisinin daha yeni tayini çıkmış, kimisi daha yeni göreve başlamış… Her birisinin, ciğerleri sızlatan daha nice hikâyesi... Eline diken battığında yüreği yanan anaların bir anlatılamaz evlat acısı…

Erzurum yöresinden Muharrem Akkuş ile Yücel Paşmakçı’nın derledikleri bir türkü vardı, askere gidip de dönmeyen evlat acısını anlatan;

‘’Eledim eledim höllük eledim
Aynalı beşikte canan bebek beledim
Büyüttüm besledim asker eyledim
Gitti de gelmedi canan buna ne çare
Yandı ciğerim de canan buna ne çare’’

Daha sonra bu türküye Kore Savaşı nedeniyle bir dörtlük de eklenmişti;

"Kore dağlarında ot kucak kucak
ne bilsin analar (oy oy) böyle olacak
rahmet yerine kurşun yağacak
gitti de gelmedi canan buna ne çare"

Bugün artık Kore'nin dağlarında kucak kucak otlar yanmıyor ama bugün tüm bir milletin bir mezhep uğruna Suriye’den gelen şehitlerine ciğeri yanıyor. 

Gitti de gelmedi canan buna ne çare?
Yandı ciğerim de canan buna ne çare?

Malatyalı Fahri Kayahan'ın günümüzde artık kimseciklerin bilmediği güzel bir türküsü var: ''Yolum Düştü Suriye'ye Halep’e’’ diye… Bu türküyü kendi sesinden vermeden geçemedim... Bu türküde öyle bir ''Halep'' deyişi vardır ki Malatyalı Fahri'nin - siz yine de ‘’Halep’’e yerine Halep yolu üzerindeki ‘’Afrin’e’’ diye dinleyin - ve ‘’gitti de gelmedi canan’’ diye feryat eden içlerine ateş düşmüş ocakları düşünün. O zaman zaten kafesine hapsedilmiş yabani kuşlar gibi çırpın çırpın çırpınır kalbiniz...

Milletimizin başı sağolsun…

Osman AYDOĞAN

https://www.youtube.com/watch?v=auGtc6e7Nb8




Ruhlarımız Geride Kalıyor

16 Ocak 2020

İtalyan sineması denilince ilk akla gelen İtalyan film yönetmeni Michelangelo Antonioni'nin 1995 yapımı "Par-delà les Nuages" (Bulutların Ötesinde) adlı bir filmi var. Michelangelo Antonioni İtalya'ya ve Fransa'yı gezer. Oralarda dört aşk hikâyesine tanık olur, bir araya getirerek film yapar. Hikâyelerin ortak noktası merkezlerinde bir kadının olmasıdır.

Michelangelo Antonioni filmi çekerken yaşlı ve felçli birisi olarak tekerlekli sandalyeye mahkûm olduğundan film çekiminde kendisine Alman film yönetmeni, oyun yazarı, fotoğraf sanatçısı ve yapımcı Wim Wenders yardımcı olur.  

Bu film 1995 yılında Venice Film Festivali'nde Michelangelo Antonioni ve Wim Wenders'e ‘’Fipresci Ödülü’’ (*)nü kazandırır.

İşte bu filmde hoş bir sahne ve hoş bir hikâye vardır. Genç kız bir kafede gizemli bir erkekle tanışıyor ve adam ona şu hikâyeyi anlatıyor:

''Bir zamanlar Afrika'da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri, hayvanların ve yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkmışlar. Kafile zor doğa koşullarında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, çağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam etmiş.

Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden durmuşlar. Taşıdıkları yükleri yere indirmişler ve hiç konuşmadan beklemeye başlamışlar. Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen batılı arkeologlar bu duruma bir anlam veremeyip, zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatarak, yerlilerin neden durduklarını öğrenmek istemişler. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekliyorlarmış. Bu anlaşılmaz durumu yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade etmeye çalışmış: 'Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor.' ''

Modern şehir hayatının ve çağımızın getirdiği en büyük sorunlardan biri bu; "hızla ve sonu bir türlü gelmeyecek olan hedeflere doğru çılgınca koşuşturmak" ve koşuştururken etraftaki ayrıntıları, manzaraları, küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pek çok yaşanası güzelliği görememek ve kaçırmak... Ya da yaşanan yığınla drama, saçmalığa ve ilkelliğe seyirci kalmak, duyarsızca sadece bakıp geçmek ve gitmek... Artık kimse güneşin doğuşunu veya batışını, bulutların hareketini, gökyüzünü, yıldızları izlemiyor, bir böceğin vızıltısını, bir ağacın hışırtısını, bir rüzgârın uğutusunu dinlemiyor...

Montaigne, denemelerinde şöyle derdi: ‘’Herkes önüne bakar, ben içime bakarım; benim işim yalnız kendimledir. Hep kendimi gözden geçiririm, kendimi yoklarım, kendimi tadarım… Bir şey öğretmem, sadece anlatırım…’’

Yeter artık değil mi? Çok hızlı gidiyoruz! Biraz durup, mola vermeli, orada ruhlarımızı beklemeli, her günün bitiminde yatağa uzanıp Montaigne gibi kendi içimize doğru bakmalıyız. Güneşin doğuşunu ve batışını, gökyüzünü, bulutları, yıldızları izlemeli, böceklerin vızıltılarını, ağaçların hışırtılarını ve rüzgârın uğultusunu dinlemeliyiz... Huzur, gerçek ve bütünlük oradadır…

Osman AYDOĞAN

(*) Fipresci (veya Fipresci Ödülü), uluslararası bir sinema yazarları örgütü ve bu örgütün dağıttığı ödülün adıdır. Açılımı Fransızca ''Fíédíération Internationale de la Presse Ciníématographique'' şeklinde olan bu örgütün (ödülün) İngilizce adı ise ''International Federation of Film Critics'' 'tir. Türkçe'ye ''Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu'' (Ödülü) olarak çevrilebilir. 




Justinianus ve onun Roma imparatorluğunu diriltme çabaları ve sonuçları

12 Ocak 2020

Bir böğürtlen çalısı olarak tarih

Son yıllardaki Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki gelişmeler; ABD'nin Ortadoğu'da bitmeyen müdahaleleri, Irak, İran ve Suriye’deki olaylar, Türkiye’nin Suriye’ye askerî harekâtı ve Libya’ya asker göndermesi, 3. İstanbul Havaalanı, Kanal İstanbul, Yeni Osmanlıcılık söylemleri ve politikaları bana, benim geç keşfettiğim bir Fransız tarihçi Fernand Braudel’i ve Doğu Roma İmparatoru Justianianus'u ve ve onun Roma imparatorluğunu  yeniden diriltme çabalarını hatırlattı.

Fernand Braudel (1902– 1985) bir coğrafyacı olmasına rağmen, tarih biliminde neredeyse devrim yaratan bir ekolün, en ünlü temsilcilerinden birisidir. Braudel’e göre zamanın hızı gerek mekândan mekâna gerekse hangi zaman türünden bahsedildiğiyle ilgili olarak farklılık gösterir.  Braudel’in kastettiği mekân Akdeniz’dir… Özellikle Doğu Akdeniz’dir…  (Braudel, ‘’Bellek ve Akdeniz -Tarihöncesi ve Antikçağ’’ Metis Yayıncılık - Tarih Toplum Felsefe Dizisi, 2016) Braudel’in anlattığı Doğu Akdeniz’de sabit bir zaman sınırı da yoktur. Braudel’e göre dünyanın bir başka mekânı bir başka tarihi yaşarken Doğu Akdeniz Ortaçağ’ı yaşıyor olabilir.

Braudel’in bu görüşünü Alev Alatlı hiç Braudel ismini zikretmeksizin basitçe şu şekilde formüle eder: ‘’Ey, Oğul! Devirli bir oluşumdur, tarih. Sakın ola ki, ezelden ebede dümdüz uzanan doğrusal bir hat bellemeyesin. Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz. Gün olur, en gerideki, en öndekinden ilerde olur. Aristarkus, Kopernik’e ‘zıpçıktı astrolog’ diyen devrimci Martin Luter’den daha ilericidir. Ahmet Yesevi, Kadızade Mehmet’in çok ötesinde. Ey, Oğul! Bir şeye ille de benzeteceksen her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzet tarihi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve vermekte, bir diğeri ise kurumaktadır. Bir çağda birden fazla çağ yaşanır.’’

Braudel’in fikrinden, Alatlı’nin örneğinden yola çıkarak bir ‘’Böğürtlen Çalısı’’nı, Doğu Roma İmparatoru Justianianus'u ve onun Roma imparatorluğunu dirilme çabalarını ve sonuçlarını anlatmak istiyorum… Hani ‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ derler ya. Hani, ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ derler ya… Hani ‘’Tarih sadece geçmişte olduğunu değil, aynı zamanda gelecekte de ne olacağını anlatır’’ derler ya…

Bakalım üzerinde yaşadığımız bu coğrafya ve onun tarihi bize bu sefer neler söyler?

Uzun bir giriş oldu ama neyse gelelim Justianianus'a ve onun Roma imparatorluğunu dirilme çabalarına… Justinianus ile beraber Justinianus'un zeki ve güzel karısı Theodora'yı da anlatacağım... Tabii ki anlatımımın arka planında hep İstanbul, o zamanki ismiyle Konstantinopolis vardır, bu kadim şehrin tarihi mekânları vardır...

Ama Justianianus'tan önce çok kısa olarak Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu...

Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu

MÖ 1. yüzyılda kurulan Roma İmparatorluğu, Akdeniz’de hüküm süren dünyanın en büyük imparatorlukları arasında yerini alır. Ancak MS 375 yılına gelince Kavimler Göçü ile yaşadığı büyük karmaşanın ardından MS 395 yılında Doğu Roma ve Batı Roma adı altında iki ayrı devlete bölünür.

Batı Roma İmparatorluğu 476 yılındaki Germen saldırısı sonucu yıkılır. Doğu Roma İmparatorluğu ise 1453 yılında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle birlikte Doğu Roma İmparatorluğu da sona erer.

Justinianus

Doğu Roma İmparatorluğunun, 6. yüzyılda imparatorluk yapmış, imparatorluğa yaptıkları ile damgasını vurmuş ve adından en çok söz ettiren bir imparatoru vardır: I. Justinianus (Jüstinyen)  

Justinianus 482 yılında Makedonya'da Üsküp yakınlarındaki Tauresium adlı bir köyde dünyaya gelir. Asıl adı: Flavius Petrus Sabbatius'dur. Justinianus olarak bilinen adını sonradan alır. Bu ad dayısı olan imparator Justinus tarafından evlat olarak kabul edildiğini gösterir. Justinus’un çocuğu olmadığı için kendine varis olarak yeğeni Petrus’u (Peter) seçer, evlat edinir ve ismini Justinianus olarak değiştirir. Justinus yeğenini Konstantinopolis'e yanına getirtir. Onun iyi bir eğitim almasını sağlar. Bu nedenle Justinianus hukuk, ilahiyat ve Roma tarihi konularında çok iyi bir eğitim alır.

Doğu Roma İmparatoru I. Anastasius 518'de öldüğü zaman, Justinianus’un dayısı Justın Doğu Roma İmparatoru olur. Justin'ın saltanat döneminde Justinianus dayısının en yakın sırdaşı ve yardımcısı olur. Justinianus devlet idaresine büyük bir yetenek gösterir. İmparator Justin yaşlandıkça ve saltanatının son yıllarını yaşamakta iken bunaklaşmaya başlar ve Justinianus imparatorluğun gerçek "de facto" hükümdarı haline gelir... 521'de Justinianus "Roma Konsülü" görevine getirilir ve sonra da doğudaki imparatorluk orduların başkomutanı olarak görevlendirilir. Bu ordu başkomutanlığı görevi ismendi; çünkü Justinianus'un herhangi bir askerlik tecrübesi yoktur. Justinianus 1 Ağustos 527'de öldüğü zaman o vakte kadar zaten ortak imparator olan Justinianus tek egemen imparator olarak kalır. Justinianus’un bir özelliği Latinceyi anadili olarak konuşan son Doğu Roma İmparatoru olmasıdır. İmparator unvanına rağmen tarihçisi Procopius (Prokopius) tarafından Justinianus her zaman yaklaşılabilir ve dostane tavırlarla konuşulabilir karakterli kişi olarak tavsif edilir.

525'te o zamanın toplumsal anlayışı içerisinde bir oyuncu kız olarak toplumun en aşağı kesiminden gelen Theodora adlı gerçekten zeki ve güzel bir kadınla evlenir. O zamana kadar yürürlükte olan Roma kanunlarına göre senatör sınıfından olan birinin böyle alt tabakadan olan bir kadınla evlenmesi yasaktı. Justinianus'un bu evliği yapmasına dayısının karısı itiraz eder. Fakat o ölünce dayısı olan İmparator Justinus yeni bir kanun çıkartarak sosyal sınıflar arasında yapılacak evlenmeleri hukuksal hale getirir. Böylece Justinianus ile Theodora'nın resmen evlenebilmesi mümkün olur. Evlenme ayin törenleri eski Ayasofya Kilisesi'nde Patrik tarafından yapılır.

527 yılında imparatoriçelik tacı giyen Teodora 527-550 yılları arasında İmparator Justinyen ile birlikte hüküm sürerek, tarihteki en güçlü, en akıllı ve bunun yanında her güçlü ve akıllı kadına yapılageldiği gibi en çok iftira edilen kadınlarından biri haline gelir… Theodora, Justinianus’un hâkimiyetinin en önemli destekçisidir. Justinianus karısı Theodora ile birlikte ülkeye düzen ve birlik getirir.

Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu (renovatio imperii)

Justinianus, saltanat döneminde imparatorluğun eski büyüklüğünü tekrar geri getirmeye ve Antik Roma İmparatorluğu'nun elden çıkmış olan Batı kısımlarını kendi topraklarına katmak için büyük gayretler sarf eder. Justinianus bu amaç için çok çaba harcar. Sadece bu amaç için değil hükümdar olarak Justinianus görevinde o kadar yüksek gayet sarf eder ki kendisi "hiçbir zaman uyumayan İmparator" olarak adlandırılır.

Justinianus'un saltanatı dönemindeki gelişmelerin temel taşı Justinianus'un "Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu" (renovatio imperii) tutkunluğudur.  Justinianus'un bu tutkunluğu yaptığı savaşlarla eski Batı Roma İmparatorluğu yönetimi altında bulunmuş olan batıdaki arazilerin çoğunu kendi imparatorluğu sınırları içine alması ile gerçekleşir. Justinianus'un bu "imparatorluk restorasyon" tutkunluğu dolayısıyla Justinianus'u modern tarihçiler "son Roma imparatoru" olarak anılır.

Justinianus adam seçmek ve görevlendirmek konusunda çok mahirdir. Narses ve Belisarius gibi yetenekli komutanları orduların başına geçirir. General Belisarius tarafından Vandallar Savaşı ile kuzey Afrika; General Belisarius ve General Narses’in Gotlar Savaşı (535-554) ile Dalmaçya, İtalya ve Vali Liberius'un İber Savaşı ve Hispania ile güney İberik yarımadası bölgelerini almaları ve Fas Savaşı ile Kuzey Afrika’yı eline almaşı ile Justinianus'un bu tutkunluğu kısmen gerçekleşir. Bu askerî harekâtlar ile Doğu Roma İmparatorluğu'nun batı Akdeniz bölgesinde kontrolü sağlamlaşır.

Justinianus’un aldığı eğitimler arasında dini eğitim de vardır. Justinianus aldığı bu dini eğitim nedeniyle Hristiyanlığı imparatorluğunun dayandığı bir temel öğreti haline getirir. Bu maksatla sadece ibadet için değil aynı zamanda dini eğitim veren kiliseler açar, Hristiyanlık üzerine makaleler, ilahiler yazar, kilise toplantıları düzenler, bütün Hristiyanları Ortodoks mezhebinde tek bir çatı altında toplamaya çalışır.  

Justinianus adam seçmek ve görevlendirmek konusunda sadece askerî alanda mahir değildir. Ünlü hukukçu Tribonianus’ü, Kapadokyalı Yuannis ve Peter Barsymes gibi maliyecileri de yanına alır.

Justinianus, sadece Çin’de üretilen ipeğin kozalarını kullanarak Suriye’de ve Anadolu’nun bazı bazı bölgelerinde ipek üretimi yaptırır.

Codex Justinianus

Justinianus, tahta çıktığında ilk iş olarak tarihin gördüğü en kapsamlı yasama işine girişir. Yüzlerce yıldır yürürlüğe girmiş tüm Roma kanunlarını derleyerek ‘’Codex Justinianus’’ adıyla on ciltlik bir eserde toplar.  Justinianus’un ilerleyen yıllardaki emekleri ortaya modern dünyada okutulan bir hukuk kitabı olan ‘’Institutiones’’ı çıkarır. Roma halkı Yunanca konuştuğu için ‘’Codex Iustinianus’’u Yunanca yayınlanır ancak asırlardır hukukçuların temel kitabı olan bu külliyatın teorik kısmı olan ‘’Institutiones’’ Latince yayınlanır. Tüm bu metinler Batı dünyası tarafından benimsenen yurttaşlık yasası olan ‘’Corpus Juris Civilis’’ adı verilen bir kanunlar külliyatı içinde toplanır.

Bu konuya daha dikkatlice bakarsak bugün tüm dünyada uygulanan laik hukuk sisteminin bu topraklarda hazırlandığını ve Konstantinople'dan yani İstanbul'dan bütün dünyaya yayıldığını görürüz.

İmar

Justinianus döneminde Doğu Roma İmparatorluğunu birçok önemli mimari yapı, kiliseler, kaleler, köprüler ve hastanelerle donatır. Hiç şüphesiz bunlardan en önemlisi birçok yüzyıl Konstantinopolis'e gelen herkesin güzelliğine ve yüksek ve geniş kubbesinin haşmetli eşsizliğine hayran kaldığı Doğu Ortodoks Hristiyan mezhebinin merkez kilisesi olarak yapılan Ayasofya’dır.

Ayasofya’nın tarihi aslında 4. yüzyıla kadar uzanır. İlk Ayasofya I. Konstantinos zamanında yapılır. Ancak ahşap çatılı olan yapı, bir ayaklanma neticesinde yanar ve yapıdan geriye hiçbir kalıntı kalmaz. Ardından imparator II. Theododius Ayasofya’yı ikinci defa yaptırarak 415’te ibadete açar. Bazilika planlı bu yapı da 532’de Nika isyanı sırasında yanar. Bunun üzerine İmparator Justinianus ilk iki Ayasofya’dan daha büyük bir kilise yaptırmaya karar verir.

Çağın ünlü mimarları Miletli İsidoros ile Aydınlı Anthemios’un eseri Ayasofya’nın yapılmasına rivayete göre Justinianus’un gördüğü bir rüya sonucunda karar verilir. Rüyasında Hz. İsa’nın kendisi için bir mabet yapmasını istediği Justinianus, önündeki ekmekten bir parça alarak uzaklara uçan arının yaptığı petekte Ayasofya’nın figürünü görür ve hemen anıtın yapımına başlanılır. 532 yılında yapımına başlanan Ayasofya beş sene gibi kısa bir sürede bitirilerek şu an bile unvanını koruyan '’Dünya'nın en hızlı inşa edilen katedrali'’ unvanına sahip olur.

Binanın adındaki "Sofya" kelimesi eski Yunanca’da "Bilgelik" anlamındaki "Sophos" sözcüğünden gelmektedir. Dolayısıyla "Aya Sofya" adı "Kutsal Bilgelik" ya da "İlahi Bilgelik" anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhebinde Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır.

İmparatorların taç giydiği ve Doğu Kilisesi’nin merkezi olan Ayasofya, Osmanlı İmparatorluğu için de büyük öneme sahipti. İstanbul'un fethinden sonra Ayasofya camiiye dönüştürülür. İlk cuma hutbesini Fatih’in hocası Akşemseddin okur. Osmanlı padişahları tahta çıktıklarında ilk namaz burada kılınırdı. Ayasofya’da birçok sultan da türbe yaptırır. Nur-u Banu Valide Sultan ve Safiye Sultan’ın türbeleri  buradadır... Cumhuriyetin ilanından sonra restore edilerek 24 Kasım 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilir.

Ayasofya’nın dışında, Aya İrini gibi büyük kiliseler, Yerebatan Sarnıcı gibi şehrin en büyük sarnıcı Justinianus döneminde inşa edilir.

Felakatler

Justinianus’un başarılarla dolu gözüken hükümdarlık yılları, yaşı ilerledikçe felaketlerle sarsılır.

532'de at yarışı için taraf tutucu iki grup olarak görünen ama gerçekte iki siyasi parti olan "Maviler" ve "Yeşiller"'in Konstantinopolis'te Hipodrom'da İmparatora ve devlete karşı birleşip "Nika!, Nika!" (Bu kelimenin Yunanca anlamı "Belki kazanırsın" şeklindedir. Ancak burada bir mecaz vardır, bu kelimeyle imparatora, "Hiç şansın yok!" denilmektedir) diye bağırıp alkış tutmalarından adlandırılan Nika ayaklanması sırasında isyancı halk güruhu şehri yakıp yıkar, Doğu Roma devletini kökünden sarsar ama sonunda ancak gayet kanlı bir şekilde bastırılır.

532 yılında çıkan, şehrin gördüğü bu en büyük ayaklanmayı Justinianus hipodromun hemen yanında bulunan büyük saraydan izler. Günler boyunca süren ayaklanmada isyancılar kısmen saraya girmiş olsa da amaçlarına yani Justinianus’a ulaşamazlar. Birçok tarihçi Justinianus’un tüm ayaklanma boyunca gayet rahat ve sakin olduğunu belirtir. İsyancıları, generalleri Belisarius ve Narses’in yardımıyla, hipodromda tuzağa düşüren Justinianus kırk bine yakın isyancıyı hipodromda yani şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda toplatıp hepsini acımasızca katlettirir.

Justinianus’un bu isyan sırasında tahtı bırakıp kaçmayı düşündüğü, ancak karısı Teodora’nın kararlı tutumu neticesinde Nika isyanını bastırdığı da rivayet edilir.

Justinianus'un İtalya'yı tekrar Doğu İmparatorluğu'na katma amacı ile açtığı ve bu süreçte Ostrogot Krallığıni yıkılması ve Ostrogotların İtalya'dan atılmalarına neden olan Gotik Savaşı da İtalya'nın yıkılıp yakılmasına neden olur.  

Daha sonra ülkede başlayan ve ‘’Justinianus Veba Salgını’’ adı verilen büyük veba salgını ortaya çıkar. 542 ilkbaharında Etiyopya’da çıkan bir veba salgını, Mısır üzerinden gelen ticaret gemileri ile Konstantinopolis’e sıçrar. Bu veba salgını başkent Konstantinopolis'in ve ülkenin tümünün nüfusunu kırıp geçirir. Justinianus da vebaya yakalananlar arasındadır fakat karısı Theodora sayesinde ölümden kurtulur. Devlet arşivine giren kayıtlara göre, 500 bin olduğu tahmin edilen Konstantinople nüfusunun 230 bini bu veba salgınında yok olur. Bütün imparatorlukta kaybın birkaç milyonu aştığı tahmin edilir. Bu, o zamana kadar vebanın yaptığı en büyük tahribattır. Şehir nüfusu kontrolsüz bir şekilde azalınca kaynaklar da tükenir.

Bu salgından büyük nüfus kaybeden Doğu Roma İmparatorluğu ekonomisi ve sosyal hayatı büyük bir gerileme içine girer. Felaketler 550’de Theodora’nın da ölümüyle doruğa çıkar…

551'de Beyrut’ta 30 bin kişinin ölümüne neden olan bir deprem gerçekleşir. Bu gerileme ülkenin de arazi kaybetmesine neden olur ve gerileme ancak 9. yüzyıl başında durdurabilir.

Yeniden Theodora

Justinianus’u anlatırken yer yer Theodora’dan bahsettim ama burada Theodora’ya ayrı bir bölüm açmam gerektiğine inanıyorum.

Bilindiği kadarıyla babası bir deniz subayı, annesi ise pagan rahibesidir. 13 yaşında iken babası vefat eder, annesi bir başkasıyla evlenir ve üvey babası çocuklardan para kazanmalarını ister. Theodora bu şekilde sirklerde çalışmaya başlar. Bazı Romalı tarihçilere göre fahişelik yapar. O tarihlerde Konstantinopolis'te fahişelerin, dansçıların ve eğlence merkezlerinin bulunduğu sokaklara ‘’Pornai’’ denir… ‘’Porno’’ kelimesi de buradan gelir.

Justinianus kendisinden 14 yaş küçük Theodora ile evlendiğinde aristokratların nefretini ve öfkesini kazanır. Çünkü artık törenlerde, hor gördükleri bu aşağı tabakadan kadının ayaklarını öpmeleri gerekecektir… Theodora ise alt sınıf bir insanın aksine çok kısa sürede saray hayatına uyum sağlayarak, asilzadelerden farksız bir şekilde saray protokolünü benimser…

Theodora, gençliğinde yaşadığı zorluklar nedeniyle kadınlara ve yoksullara her daim sahip çıkar. Kadınlara ayrıcalıklar tanır, yetim çocuklara sahip çıkar, yoksulları doyurması için kocası Justinianus’u sürekli teşvik eder. Hatta Justinianus’un kendisine verdiği malikâneyi bir manastıra çevirir ve kötü yola düşmüş kadınlara burada sahip çıkar.. Zorla fahişelik yaptırmayı yasaklayan bir yasa çıkartır ve hatta bu niyetle satılan kızları satın alıp, özgür bırakarak onlara yeni bir hayat sunar. Genelevleri kapatarak, kadın pazarlamayı yasaklar, tecavüz için ölüm cezası getirir. Aynı zamanda boşanma ve mülk sahibi olma konularında kadın haklarını geliştirir. Bu şekilde Theodora, Doğu Roma’da kadın haklarının geliştirilmesinde büyük rol oynar.

Theodora devlet işlerinde her zaman Justinianus’un yanında olur, devlet konseylerine katılır. Bu nedenle Justinianus Theodora’dan “müzakere ortağım” diye bahseder. Theodora’nın kendi sarayı, kendi özel muhiti ve kendi imparatorluk mührü vardır.

Nika isyanı sırasında isyancılar, eski imparator I. Anastasios’un yeğeni Hypatius’u yeni imparator ilan ederler. Kalabalığı durduramayan Justinianus kaçmak için hazırlıklara başlar.

Bu esnada Theodora inisiyatifi eline alır. Hükümet meclisi toplantısında, Theodora saraydan kaçma fikrine karşı, sürgünde ya da kaçarak yaşamaktansa hükümdar olarak ölmenin önemini vurgulayarak “erguvan rengi pelerinim, en asil kefendir” (Doğru Roma’da imparatorları erguvan renkli bir pelerin giyerlerdi) sözünü söyleyerek Justinianus’un pes edip kaçmasına engel olur.

Theodora, Hükümet Meclisi toplantısında şu ünlü konuşmasını yapar:

"Buraya gelmeden önce çok düşündüm, Biliyorum, bu ölçüde tehlikeli bir durum erkeklerin kendi aralarında konuşup karara varacakları bir husustur. İtiraf etmeliyim ki, olayların bu duruma gelmesi bize şu veya bu şekilde hareket edebilmemiz için fazla alternatif de bırakmamaktadır. Mevcut durum bize, hayatımızı kurtarmak için kaçmaktan başka bir alternatif bırakmasa da bunun düşünülmesi gereken en son husus olduğu kanısındayım. Soğukkanlı ve sağduyu ile düşünürsek, bir adamın ölümden kurtulmak için gördüğü tek ışık bu olsa bile, bir suçlu gibi kaçmak, bir imparator için katlanılamaz bir durumdur. Bana gelince, ben bu erguvan rengi giysim olmadan hiçbir zaman var olmak istemediğim gibi benimle karşılaşan kişilerin bana imparatoriçem diye hitap etmedikleri günü görmek bile istemiyorum."

Theodora, bundan sonra Justinianus'e doğru dönerek şöyle devam eder:

"Bir insan dünyaya geldikten sonra elbet bir gün ölecektir. İmparatorum, kendinizi kurtarmayı düşünüyorsanız, zaten bu zor değil. İşte deniz orada, geminiz orada, hazineniz orada. Ama kaçışınız size ölüm kadar şeref getirmeyecektir... Eskilerin deyimiyle son olarak ben derim ki; erguvan rengi pelerinim, bana en iyi kefen olacaktır...'' (Doğu Roma'da filozoflar gri, doktorlar mavi elbise giyerlerdi. Erguvan rengi oldukça ender bulunan ve pahalı bir renk olduğu için İmparator Diokletianus (244-313) tarafından sadece imparatorluk ailesinin kullanılmasına izin verilmişti. Halktan birisinin bu rengi giymesinin cezası ölümdü.)

Theodora’nın bu kararlı konuşması, Justinianus dâhil herkesi ikna eder. Sonuç olarak Justinianus, generalleri Narses ve Belisarius önderliğindeki kraliyet askerlerini isyancıları bastırarak kırk bine yakın isyancıyı hipodromda yani şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda toplatıp hepsini acımasızca katlettirir. Kendi isteğiyle İmparator ilan edilmemiş olmasına rağmen isyancılarca imparator ilan edilen eski imparator I. Anastasios’un yeğeni Hypatius da Theodora’nın ısrarı üzerine öldürülür.

Bu şekilde Justinianus, Theodora sayesinde tahtını kurtarır. Bu olay Theodora’nın saray nezdinde gücünü pekiştirir.

Saray tarihçisi Procopius ise bahsettiğim gibi ‘’Gizli tarih’’ kitabında - Theodora'nın aleyhine olacak şekilde-, Theodora'nın huzuruna çıkacakları saatlerce beklettiğini ve zindanları kendisine muhalif insanlarla doldurduğunu iddia eder. 

Theodora 548 yılında 48 yaşında iken vefat eder. Naaşı Havariyyun Kilisesi'ne gömülür. İstanbul'un Fethi'nden sonra kilise yıkılarak yerine Fatih Camii yapılır. Fatih Camii inşaasından önce Havariyyun Kilisesi'nden çıkarılan lahitler bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Ancak bu lahitler içinde Theodora'nın lahiti yoktur. Theodora'nın lahiti kayıptır.

Justinianus, Theodora’nın ölümünden sonra bir daha kimseyle evlenmez…

Theodora, kimi Romalı tarihçiler tarafından cinselliğin ve ihtirasın simgesi olarak görülürken; kimileri tarafından da muhteşem bir var olma mücadelesinin güçlü simgesi olarak tanımlanır. Theodora, Justinyen ile birlikte hüküm sürerken tarihteki en güçlü, en akıllı ve bunun yanında her güçlü ve akıllı kadına yapılageldiği gibi en çok iftira edilen kadınlarından biri haline gelir…

Justinianus'un sonu

Justinianus, 565 yılının 14 Kasım'ında 83 yaşında iken hayata gözlerini yumar. Doğu Ortodoks Hristiyan Kilisesi tarafından bir "aziz" olarak kabul edilen Justinianus'un bu ölüm günü "aziz yortu günü" olarak ilan edilir.  

Justinianus Doğu Roma  İmparatorluğu’nu görünüşte tüm Akdeniz’e hâkim dev bir imparatorluk haline getirdikten sonra öldüğünde arkasında uçsuz bucaksız, fakat bir o kadar da parçalanmaya hazır bir imparatorluk bırakır. Justinianus’un diriltmek istediği Roma İmparatorluk projesi gerçekleşmediği gibi ondan sonra Doğu Roma İmparatorluğu İspanya, İtalya ve Sicilya’daki topraklarını hızla kaybeder.

Justinianus "Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu" (renovatio imperii) tutkunluğu peşinde koşarken bu idealini gerçekleştirmek için halktan ağır vergiler alır. Justinianus öldüğünde geriye görünüşte gücünün doruğunda ancak gerçekte ise tüm kaynakları tüketilmiş, bitirilmiş, çöküşe hazır, yoksul ve aç bir imparatorluk bırakır. 

Sonuç

Justinianus’tan ve Theodora'dan alınacak çooook dersler vardır. Tarihin çöplüğü, Roma İmparatorluğu gibi ölmüş, bitmiş, tarih sahnesinden silinip gitmiş bir imparatorluğu; Justinianus gibi, onu yeniden diriltmek, yeniden inşa etmek, canlandırmak isteyen ancak hesapsız, kitapsız, plansız, programsız, kifayetsiz, muhteris, gücü ile arzuları orantısız ve mevcut gücü ihtiraslarını karşılayamayan imparatorların, hükümdarların, kralların elinde, Doğu Roma İmparatorluğu gibi bitmiş, tükenmiş, çökmüş ve yok olmuş imparatorluklar, krallıklar ve devletlerle doludur. Yani, bu imparatorlar, bu krallar, bu toprakların, binlerce yıllık süren bir tarihin imbiğinden süzerek, damıtarak, tecrübe ederek oluşturdukları atasözünde olduğu gibi Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuşlardır. 

Justinianus’u ve kısmen mirasına sahip olduğumuz Doğu Roma İmparatorluğunu bilmeden, tanımadan ve anlamadan ne günümüz dünyasını tanımak ve anlamak mümkündür ne de gittikçe vahşileşen bu dünyada var olmak ve hayatta kalmak mümkündür.

Ah tarih ahhhh... Sen ne çok şeyler söylersin sen.... 

Osman AYDOĞAN

Kaynaklar

Filistin kökenli, ancak Kayseri doğumlu, Justinianus döneminde yapılan savaşlarda General Belisarius'a eşlik etmiş ve antik dünyanın son büyük tarihçisi olarak anılan bir tarihçi vardır: Procopius (Prokopius). Procopius'un yazmaları, İmparator Justinianus’un hükümdarlığının ana bilgi kaynaklarıdır. Procopius, Justinianus'un yaptığı savaşları anlatan methiye şeklinde sekiz tarih kitabı ve Justinianus'un İmparatorluk'ta yaptıklarını anlattığı ‘’Gizli Tarih’’ (Yunanca: Anekdota) isimli bir kitabı vardır. Bu kitapta Procopius, yazdığı "resmi tarih"e dâhil edemediği skandalları anlatır. Procopius, bu eserde daha önce yazdıklarının aksine Justinianus’u gaddar, kendini beğenmiş ve becerisiz bir yönetici olarak gösterir ve Justinian ve Theodora hakkında yazdıkları resmi tarihinin tam tersi iddialarla bulunur.

İlginç olan Türkçeye Procopius’in Justinianus'un yaptığı savaşları anlatan sekiz tarih kitabının değil de Justinianus'un İmparatorluk'ta yaptıklarını anlattığı ‘’Gizli Tarih’’ kitabının çevrilmiş olmasıdır. (Prokopius, Bizans’ın Gizli Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, Çev. Orhan Duru)

Aynı dönemde yaşamış olan Efesli İoannes'in tarih eseri günümüze kadar gelmemiştir ama yazma nüshaları kaybolmadan önce daha sonraki kronikçi-tarihçiler için birçok ek ayrıntı sağladığı için Justinianus dönemi için önemli bir kaynak oluşturur.  Justinianus dönemi için diğer birincil tarih kaynakları "Agathias Tarihi", "Menander Protector Tarihi", "İohannes Malalas Tarihi", "Paschal Kronikleri", "Marcellinus Comes Kronikleri" ve "Tunnunalı Victor Kronikleri"dir. Bu eserlerin ne yazık ki hiçbirisi Türkçeye çevrilmemiştir.

Justinianus’un bu dönemini anlayabilmek için Türkçe yazılmış iki kitabı önerebilirim. Bu iki kitabın yazarı da Bizans uzmanı Raci Dikici’dir. Raci Dikici’nin Bizans konusunda bu güne kadar sekiz kitabı yayınlanmıştır. Bunlardan benim önereceğim iki kitabından birinci kitabı “Bizans İmparatorluğu Tarihi’’ (Remzi Kitabevi, 2013) diğeri ise “Theodora” (Remzi Kitabevi, 2016) isimli kitabıdır. Bu iki kitabın ayrıca İngilizce baskıları da yapılmıştır.

Ünlü İngiliz tarihçisi Edward Gibbon'un (1713-1794) başyapıtı olan beş ciltlik  "Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi" isimli kitabı bu konudaki en temel eserdir. Bu kitabın ilk üç cildi Batı Roma İmparatorluğu’nu (BFS Yayınları, 1987-1988), son iki cildi de Doğu Roma İmparatorluğu’nu (Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1995) anlatır. Ancak bu kitapların yeni baskısı uzun süredir yapılmamıştır. Eski baskıları da ne yazık ki sahaflarda dahi bulunmamaktadır.

Justinianus ve Theodara hakkında yazılan kitaplar konusunda ilginç bir durum vardır. Gerek Türkiye’de ve gerekse de Avrupa’da Theodora hakkında yazılan kitap sayısı Justinianus hakkında yazılanlardan daha fazladır. Bunun nedeni ise Theodora’nın ilginç hayat hikâyesi ve kişiliğidir.




Şifa istemem

12 Ocak 2020

Nesimi Çimen, halk ozanıdır. 1931 yılı Adana Saimbeyli doğumludur. Gençliğinde tüm ailesiyle birlikte Sarız’a (Kayseri) yerleşir ve bir köy ağasının yanında maraba olarak çalışır. Ağanın kızına âşık olunca, birlikte Kayseri’den kaçıp Elbistan'ın Sevdili Köyü'ne yerleşir. Burada uzun süre kaldıktan sonra İstanbul'a taşınır. Buradan da ailesiyle beraber Osmaniye'nin Кadiɾli ilçesine göç eder. Orada bulduğu işten altılınca ailesinin geçimini sağlamak için ozanlığa başlar.

Küçük yaştan beri türküler derleyen Nesimi, Hatayi, Piɾ Sultan Abdal ve diğer usta ozanların nefeslerini söyleyerek kendisini tanıtır. Türkülerini bağlama yerine göğsünde taşıdığı cuɾa eşliğinde söyler.

İşte bu ozanımızın söz ve müziği kendisine ait güzel bir türküsü var: ‘’Şifa İstemem’’

Türküye geçmeden kısa bir bilgi vermek istiyorum. Ozan geleneğinde ''sevda türküleri'' olduğu kadar ''sitem türküleri'' de sıkça kullanılır. Sitem türkülerine örnek olarak  ''Muhannet'' başlığı ile bu sitemde daha önceleri bir Erzincan türküsü olan ''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var, beni muhannete muhtaç eyleme'' türküsü ile anlatmıştım. Dîvan şiirinde de ''sitem'' konusu sıkça işlenir. Yine kısa bir süre önce sitemde iki kez anlattığım Nev'î'nin ''Belâ dildendir ol dildâr elinden dâdımız yoktur, gönüldendir şikâyet kimseden feryâdımız yoktur'' beyti Dîvan edebiyatının bu ''sitem'' geleneğine en güzel örnektir. 

İşte Nesimi Çimen'in bu bahsettiğim ''Şifa İstemem'' türküsü de halk müziği içerisindeki en güzel bir sitem türküsüdür. Bu türkü insanın içini sızlatan, yüreğini burkan, kalbini titreten, gözlerini dolduran, dünya tarihinde eşi benzeri görülemeyen bir sitem türküsüdür. Bu türkü dünyadaki en naif bir sitem türküsüdür. Sitemin bile naif, sitemin bile kibar, sitemin bile nazik, sitemin bile dua gibi olabileceğini gösteren bir türküdür:

‘’Şifa istemem balından
Bırak beni bu halımdan
Razıyım açan gülünden
Yeter dikenin batmasın.’’

Bu türkü kadri, kıymeti, vefayı bilmeyenlere, sevgisizlere, duygusuzlara, duyarsızlara atfedilmiş bir türküdür:

‘’Gece gündüz o hizmetin
Şefaatin kerametin
Senin olsun hoş sohbetin
Yeter huzurum gitmesin.’’

Bu türkü sevdiği kişiden zarar gördüğü halde ona hiçbir kötü dilekte bulunmayan, kibarca ve sitemkâr bir şekilde ona tüm güzellikler senin olsun diyen bir türküdür:

‘’Taşa değmesin ayağın
Lale sümbül açsın bağın
İstemem metheylediğin
Yeter arkamdan atmasın.’’

Bu türkü aynı zamanda dar zamanlarda, zor zamanlarda, güç zamanlarda başı dik tutmanın, onurlu bir duruşun türküsüdür:

‘’Sonu yoktur bu virdimin
Dermanı yoktur derdimin
İstemem ilaç yardımın
Yeter yakamdan tutmasın’’

Bu türkü dostlukların kolay edinilmediğini ve kolayca ve de ucuzca harcanmaması gerektiğini anlatan bir türküdür:

‘’Kolay mı gerçeğe ermek
Dost bağından güller dermek
Orda kalsın değer vermek
Yeter ucuza satmasın.’’

Bu türkü aynı zamanda yürek yangını bir türküdür. Çünkü bu türküyü yazan yanmıştır, bu türküyü derleyen yanmıştır, bu türküyü okuyan yanmıştır. Ozanının akibetini öğrenince bu türküyü dinleyenin de yanması mukadderdir. Çünkü ortaçağdan kalma karanlık bir güruhun 02 Temmuz 1993 günü Sivas'ta, Madımak Oteli'nde 35 insanımızı cayır cayır yaktıkları Sivas Кatliamı'nda bu türkünün söz ve bestesinin sahibi Nesimi Çimen de cayır cayır yakılarak katledilmiştir. İşte bu nedenle türkünün son kıtası daha bir anlamlıdır:

‘’Nesimi'yim vay başıma
Kanlar karıştı yaşıma
Yağın gerekmez aşıma
Yeter zehirin katmasın.’’

Bu türküyü çok sanatçı söyler. Ama bu türküyü Grup Abdal’ın ‘’Ozanca’’ isimli albümünde hakkıyla yorumlanır. İlkay Akkaya, Aynur Haşhaş ve Gonca Akyar da çok güzel yorumlar.

Aşağıda bağlantılarını verdiğim bu yorumların hepsini dinleyin, bir daha, bir daha, bir daha dinleyin. Gün boyu dinleyin, gece boyu dinleyin… Sonra da (sitemde ''Bir Sabiyyenin Gözyaşları'' adıyla kendisini anlattığım) İhsan Raif Hanım’ın ’’Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime, titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime’’ dizelerini hatırlayıp, bir muhannet güruhunun eline düşmüş yalnız ve güzel ülkenin haline bakıp, şiirlerinde ‘’Şehriyar’’ mahlasını kullanan Azeri şair Muhammed Hüseyin Şehriyar’ın "Nima, yüreğindeki gamı söyle de bir yabancı gibi ağlayayım’’ dediği gibi, erkeğim demeyin, askerim demeyin, ben ağlamam demeyin, aydın yüreğinizdeki birikmiş gamı, kederi, tasayı, kaygıyı ortaya döküp bir yabancı gibi ağlayın…

Zira mevsim kış, zemheri ayıdır, erbain ayıdır... Kara kış kapıdadır!... 

Ben yine de sizlere güzel, sıcacık bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

Grup Abdal, ‘’Ozanca’’ albümünden ‘’Şifa İstemem’’
https://www.youtube.com/watch?v=SBDj5RQ82xA

Aynur Haşhaş, ‘’Şifa İstemem’’
https://www.youtube.com/watch?v=5IpaV9K6OoY

Gonca Akyar, ‘’Şifa İstemem’’
https://www.youtube.com/watch?v=mflMcegpn5s

İlkay Akkaya, ‘’Şifa İstemem’’
https://www.youtube.com/watch?v=aHPx7T3C-Ac

Şifa İstemem

Şifa istemem balından
Bırak beni bu halımdan
Razıyım açan gülünden
Yeter dikenin batmasın

Gece gündüz o hizmetin
Şefaatin kerametin
Senin olsun hoş sohbetin
Yeter huzurum gitmesin

Taşa değmesin ayağın
Lale sümbül açsın bağın
İstemem metheylediğin
Yeter arkamdan atmasın

Kolay mı gerçeğe ermek
Dost bağından güller dermek
Orda kalsın değer vermek
Yeter ucuza satmasın

Sonu yoktur bu virdimin
Dermanı yoktur derdimin
İstemem ilaç yardımın
Yeter yakamdan tutmasın

Nesimi'yim vay başıma
Kanlar karıştı yaşıma
Yağın gerekmez aşıma
Yeter zehirin katmasın

Nesimi Çimen




Geçme kapım önünden yüreğim yaralıdır.

11 Ocak 2020

Bu sitemde ''sanat'' bölümünde çooook türkü anlattım. Bugün de bir Balkan türküsünü anlatayım.... Biliyorsunuz, her şeyi, ama her şeyi, türküleri bile tarihe bağlamasam olmaz! Öyleyse her zaman olduğu gibi önce kısa bir tariih turu... 

Çoğumuz üzerinde düşünmemişizdir ama Anadolu Selçuklunun bir anayurdu iken Balkanlar da Osmanlının anayurdu idi. Bu nedenle Osmanlı tüm yatırımlarını; okullarını, medreselerini, üretim tesislerini, camilerini, yollarını, hanlarını, hamamlarını hep Balkanlar'a yapmıştı. Anadoludaki bütün eserler, köprü, yol, camii, medrese hepsi Selçuklu eseridir. Başkenti İstanbul ve Bursa'daki camii ve türbeler hariç Osmanlının Anadolu’da doğru dürüst bir tane dahi eserini bulamazsınız… Özellikle Osmanlı eğitim kurumlarının hemen hemen tamamı Balkanlarda idi...

İşte bu nedenledir ki, bu eğitim nedeniyledir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran neslin, sivil ve asker bürokrasisi ile sanat ve edebiyat camiasının hemen hemen tamamı Balkan kökenlidir... Osmanlı tarafından ihmal edilmiş, cahil bırakılmış Anadolu insanının küçük bir kısmı kıskançlıktan mıdır nedir bu eğitimli Balkan kökenli insanları pek hazzetmezler... Bu kıskançlık ve hazzetmeme durumu, muhtemel genlere kadar işlemiştir ki Osmanlı tarafından ihmal edilmiş, eğitilmemiş, cahil bırakılmış bu insanların torunlarına kadar da, günümüze kadar da devam eder! Bakın günümüz Türkiyesi'nin sosyo-politik yapısına, bu durumu net bir şekilde görürsünüz! Bugün bir takım siyasilerin bahsettikleri, dile getirdikleri ''kin ve nefret'' söyleminin kökeni teee oralara kadar gider. Zira Galileo söylemişti zaten; ‘'Hiçbir kin, cahilin bilime duyduğu kinden daha büyük olamaz.’'

Neyse dönelim konumuza, konumuz Türkiye'nin sosyo-politik durumunun analizi değil, konu sosyologların konusu, zaten ben de konunun uzmanı değilim, konumuz tarih, kaldığımız yerden devam edelim...

Ve biz Balkan Savaşında anayurdumuzu kaybetmiştik... Nedense bu husus tarih öğretilerinde pek dile gelmez, getirilmez!…

Füruzan’ın ‘’Balkan Yolcusu’’ isimli güzel bir kitabı var (Yapı Kredi Yayınları, 2016). Füruzan bu kitabında eski Yugoslav topraklarında kalmış yaşlı bir nine ile sohbet eder… Yaşlı nineye sorar Füruzan; ‘’teyzem’’ der ‘’sen neden göç etmedin?’’ Yaşlı nine cevap verir; ‘’evladım'' der, ''bir vakitler burada bir umman vardı, o umman çekildi gitti. Bırak da bari buralarda o ummanın hatırası bu küçücük göletler kalsın.’’

Ninenin kastettiği o ummanın ne olduğunu anlıyorsunuz değil mi?

O umman o yataklardan çekilirken ne acılar çekilmiştir bilir misiniz?

İşte bu acılar hep Rumeli türkülerinde ses bulmuştur. Bu nedenle hep hüzünlüdür Rumeli türküleri, hep hazindir Rumeli türküleri, hep insanın yüreciğini sızlatır Rumeli türküleri…

Bugün size sadece bu Rumeli türkülerinin değil, dünyanın en hüzünlü, en hazin, en dokunaklı türküsünü anlatmak istiyorum.

‘’Saba’’ makamındadır bu türkü... İnsanın tüylerini diken diken eden ‘’Saba’’ makamından, tıpkı sabah ezanı gibi, tıpkı şafak vakti gibi, tıpkı seher rüzgârı gibi... Balkan türkülerinin aynı zamanda da en güzelidir bu türkü…

Seferberlik ilan edilmiştir, oğlan tam sevdiceğiyle evlenecekken silah altına alınır, kızımız oğlan gitmeden ona kenarında bir parça yeşil işlemesi olan mendilini verir. Ve gidiş o gidiştir. Oğlan bir daha da geri dönemez.

Sonra sonra, zihinlerden, yüreklerden, gönüllerden bir türkü ortaya çıkar; çaresiz dertlere düşenlerin türküsüdür bu türkü: ‘’Mendilimin yeşili’’... Bizler genellikle bu türkünün ilk iki kıtasını biliriz… Son iki kıta nedense hiçbir yerde de yer almaz. Bu türkünün sözlerinin tamamını yazımın sonunda veriyorum... Şöye başlardı türkü:

''Mendilimin yeşili
Ben kaybettim eşimi
Al bu mendil sende dursun
Sil gözünün yaşını

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare''

Bu türkü TRT kayıtlarına göre 02.11.1949 tarihinde Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.

Bu türküyü bizim zamanımızda uzun dalga 1648 m Ankara radyosundan Nezahet Bayram’dan dinlerdik... Nezahet Bayram kendi sesinden bu türküyü dinlerken bazan için için, bazan hıçkırık hıçkırık ağlarmış… Bu türküyü Nezahet Bayram’ın sesinden olan bağlantısını da yazımın sonunda vereceğim.

Biz Balkan Savaşında anayurdumuz olan Balkanları neden kaybettik biliyor musunuz? Ordumuz kendi yönetimince hırpalandığı için kaybettik... Ordumuz kendi yönetimince aşağılandığı için kaybettik... Ordu kendi içinde mektepli alaylı diye bölündüğü için kaybettik... Orduya siyaset bulaştırıldığı için kaybettik... Ordu siyasete malzeme yapıldığı için kaybettik... 

Eskilerin ''okula, camiiye ve kışlaya asla siyaset sokmayın'' tenbihinin geri planını anlıyorsunuz değil mi? Allah göstermesin ki bir yüzyıl sonra Orta Asya bozkırlarından bir yerlerde yine bir başka Şehriyar; ''o zamanki siyasetçiler okula, camiiye ve kışlaya siyaset soktukları için, dini ve orduyu siyasete alet ettikleri için Balkanlardan sonra Anadolu'da da tutunamadık, anayurdumuz Anadolu'yu da kaybettik'' diye yazmaz inşallah! Allah korusun...

Geçme kapım önünden, benim yüreğim hep yaralıdır.

Osman AYDOĞAN

Nezahet Bayram: ''Mendilimin Yeşili''
https://www.youtube.com/watch?v=jQwJDCNkjbU

Aliye Mutlu’nun o billur sesi ile yorumu bir başka:
https://www.youtube.com/watch?v=1-b2NLQPz8A

2010 yılında Toronto'da kurulan ve Türkçe müzik yapan Kanadalı bir müzik grubu olan ‘’Minor Empire’’ tarafından yorumlanan ‘’Mendilimin yeşili’’ (‘’Minor Empire’’ adı Anadolu'nun tarihte kullanılan adlarından biri olan Küçük Asya (Asia Minor) ve Türk müziğinde sık kullanılan minör akorlardan esinlenerek oluşturulmuştur.):
https://www.youtube.com/watch?v=gGu4dtxAkhc

Mendilimin yeşili

Mendilimin yeşili
Ben kaybettim eşimi
Al bu mendil sende dursun
Sil gözünün yaşını

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Mendilim benek benek
Ortası çarkıfelek
Yazı beraber geçirdik
Kışın ayırdı felek

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Mendilim turalıdır
Sevdiğim buralıdır
Geçme kapım önünden
Yüreğim yaralıdır

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Ana dersen ana yok
Baba dersen baba yok
Gurbet elde hasta düştüm
Bir yudum su veren yok

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare




İran diplomasisi, dış politikada etkinlik ve saygınlık

10 Ocak 2020

03 Ocak 2020 tarihinde Irak'ın başkenti Bağdat'ta ABD’nin düzenlediği hava saldırısında İran Devrim Muhafızları Ordusu'na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile İran yanlısı Haşdi Şabi örgütünün Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis'inin öldürülmesinden sonra İran hemen tepki vererek 08 Ocak 2020 günü gece yarısından sonra saat 01:20’de Süleymani’nin öldürüldüğü saatte ABD'nn yine Irak'taki el-Esed ve Erbil üslerini İran Devrim Muhafızları Ordusu 12’den fazla balistik füzeyle vurdu.

Medyada yapılan yorumlarda İran’ın bu karşı tepkisinin dengeli olduğu, olayı tırmandırmayan ancak ABD’nin suikastına karşı tepkisiz de kalmayan bir cevap verdiği değerlendirilmesi yapıldı…

Bu olay bana Fars/İran diplomasisini hatırlattı. İran’ı bilmeyenler ‘’Molla Rejimi’’ diyerek İran’ı ve İran diplomasisini küçümserler. Doğru sözler nazik olmaz, doğru sözler eğri görünür. Ama ben yine de doğruyu söyleyeyim:  Ne yazık ki İran diplomasisi bölgede Türk ve Arap diplomasisinden fersah fersah üstünde nitelik ve etkinlik göstermektedir.

Size bir örnek vereyim:

1995-1997 yılları arasında yüksek lisans maksadıyla Almanya’daydım… Orada diplomatik bir olaya şahit oldum.

Ben gittiğimde, Berlin'de 17 Eylül 1992 yılında Mykonos adlı bir Yunan lokantasında üç İran rejimi karşıtı İranlı Kürt liderinin öldürülmesinin ardından başlamış bir dava vardı. Alman basınında ''Mykonos Prozess'' (Mykonos Davası) olarak adlandırılıyordu.

Berlin mahkemesi cinayetin İran gizli servisi tarafından İran hükümetinin emri ile yapıldığını düşünüyordu. Böylelikle bir Batı Avrupa mahkemesi resmi olarak İran Hükümetini uluslararası kamuoyu önünde cinayetle suçluyordu.

Ayrıca Berlin Mahkemesi, suikastın İran hükümeti tarafından düzenlendiğinden şüphe duymadığını belirterek, o zamanki dini lider Ali Hamaney, Devlet Başkanı Ali Ekber Rafsancani, İran Gizli Servisi Başkanı Ali Fallahiyan ve Dışişleri Bakanı Ali Akbar Velayeti’yi de bu cinayetten sorumlu tutuyordu.

Bunun ardından da Tahran’da Almanya’ya karşı bir karalama propagandası ve soğuk bir savaş başladı. İran basını Almanya’da yargının bağımsız olmadığına yönelik yazılarıyla sert bir cephe oluşturdu. Zaman zaman Almanya’nın Tahran büyükelçiliği önünde protesto gösterileri düzenleniyordu. Bu arada Almanya’da da İran ile politik ilişkiler ve mahkeme kararının sonuçları tartışılmaya başlanmıştı.

Mykonos davasının yarattığı gerginlik, karşılıklı söz düellosu ve protestolar 1997 yılı Nisan ayında alınan mahkeme kararına dek sürdü. Berlin Yüksek mahkemesi 1997 yılı Nisan ayında aldığı kararla zanlıları suçlu bulurken İran yönetiminin de cinayetlerden sorumlu olduğu yargısını ilan etti.

Bunun üzerine hem Tahran hem de Bonn (O zaman başkent henüz Bonn idi) büyükelçilerini geri çekme kararı aldı. Avrupa Birliği ülkeleri de bu kararı desteklediler ve Almanya’ya eşlik eden ilk ülke Yunanistan oldu. Muhammet Hatemi’nin Kasım 1997 tarihinde iktidara gelmesinden üç ay sonra bütün AB ülkeleri büyükelçileri Tahran’ı terk ettiler.  

Avrupa devletlerinin İran’daki diplomatlarını büyükelçilerini protesto için geri çekmeleri üzerine İran’a karşı ekonomik ambargo uygulanabileceği de tartışıldı.

Ancak; sadece Almanya’nın o zamanki rakamlara göre 10 milyar Mark’ın üzerinde İran’dan alacağı bulunuyordu. Almanya’nın İran ile yıllık ticaret hacmi de 2 milyar Mark’ın üzerindeydi. Almanya senelerdir İran’la yüksek teknoloji ve ağır makine sanayii konularında yoğun ekonomik ilişkiler içindeydi. Ve bu ilişkiler dâhilinde askerî teknoloji de vardı. Fransa ve İngiltere de benzer konularda İran’la ticari bağlantılar sürdürüyorlardı.

Kısacası Mykonos davası ardından hiçbir Avrupa ülkesinin İran’la ekonomik ilişkilerini kesecek ve bu ülkeye de insan hakları ve terörizm konusunda yaptırımlar uygulatacak hali yoktu.

Ancak; Mykonos davasının hükmünden sonra diplomatik mekanizmalarını harekete geçirip, notalar ve mesajlar veren ülkeler "Realpolitik" kurallarını ve siyasi ekonominin gerçeklerini anımsayınca şimdiye kadar geçerli olan tutumlarını değiştirme gibi bir lükse de sahip olmadıklarını anlamaları uzun sürmedi.

Sonuçta İran’daki büyükelçilerini protesto için geri çeken Avrupa devletleri sadece bir ay dayanabildiler ve tekrar diplomatlarını İran’a göndermek istediler... Ancak İran’ın cevabı da şöyle oldu: ‘’Avrupa devletleri büyükelçileri tabii ki Tahran’a tekrar geri dönebilirler. Ancak içlerinde Alman Büyükelçisini görmezsek mutlu oluruz.’’

İşte beğenmediğimiz İran diplomasisi böyle bir şeydi... Sessiz, sakin, kararlı ve tutarlı...

Diplomasi; dış politikada sorunları barışçıl yöntemlerle ve müzakereler yoluyla çözme sanatıdır. Siyaset ise; sorunları güç kullanmadan çözme sanatıdır. Diplomasi; var olan düşmanlıkları yok etmek, dostlukları pekiştirmek ve dost kazanma sanatıdır. Siyaset ise; içeride birlik ve beraberliği pekiştirmek, iç barışı sağlamak sanatıdır. Diplomaside; duygulara, tepkisel ve anlık davranışlara, zig zag politikalara yer yoktur. Ve iç politik konuların dış politikada kullanılması uzun vadede o ülkeye zarar verir.

Bir; İran’ın ''Mykonos Davası''ndaki tutumunu ve Süleymani’nin öldürülmesi karşısındaki gayet dengeli tepkisini düşünün bir de; 02 Ekim 1992 tarihinde planlı bir NATO tatbikatında, TCG Muavenet muhribine ABD’ye ait USS Saratoga uçak gemisi tarafından atılan füze ile vurulması karşısında tepkisiz kalanları, 04 Temmuz 2003 günü Irak’ın Süleymaniye kentinde Irak'taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan askerlerince Türk ordusunun seçme birliklerinin derdest edilip başına çuval geçirilmesi karşısında nota bile veremeyenleri ve 02 Haziran 2016 tarihinde Alman Federal Meclisi'nin 1915 olaylarını '’soykırım’' olarak nitelemesinin ardından sessiz ve tepkisiz kalanları düşünün….

Türk diplomasisi ne yazık ki yıllardır kahve kültürü ile yürütülmektedir. Girişte de anlattığım gibi ne yazık ki uzun yıllardır İran diplomasisi Türk diplomasisinden daha ciddi, daha tutarlı ve daha kararlı bir tavır ve nitelik sergilemektedir.

Diplomaside birinci kural saygınlığınızı, soğukkanlılığınızı ve tutarlılığınızı kaybetmemenizdir…

Diplomaside saygınlığınızı; kişisel nitelikleriniz, hukuka olan saygınız ve uluslararası alandaki sosyal ilişkilerinizle kazanırsınız. Örnek istiyorsanız eğer beğenmediğiniz şimdiki İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'i alın bir inceleyin derim.

Diplomaside soğukkanlılığınızı kullandığınız üslupla sağlarsınız, mahallenin kabadayısı havasıyla değil. Bu konuda örnek istiyorsanız eğer Almanya Federal Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ile Başbakanı Angela Merkel’in ve yine İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'in üsluplarını bir inceleyin derim. 

Diplomaside tutarlılığınızı, etkinliğinizi ve saygınlığınızı; BM'lerce tanınan bağımsız bir devletin, Suriye’nin terörist kabul ettiği ÖSO, El Nusra gibi örgütlere siz, kendiniz ev sahipliği yaparken, Almanya'yı, Belçika'yı, Hollanda'yı PKK'ya destek veriyor diye suçlayarak sağlayamazsınız…

Diplomaside tutarlılığınızı, etkinliğinizi ve saygınlığınızı; Libya’nın meşru hükümetine destek için asker göndereceğiz diye teskere çıkarırken, Suriye’deki meşru bir hükumeti köstek için, devirmek için Suriye’deki meşru hükumetin terörist saydığı gruplara askerî destek vererek sağlayamazsınız…

Diplomaside tutarlılığınızı, etkinliğinizi ve saygınlığınızı; Suriye’ye askerî harekât yaparken devletin en üstündekilerin ‘’fetih’’, ‘’Kızılelma’’ söylemleri ve asker kıyafetiyle poz veren bir Dışişleri Bakanı ile sağlayamazsınız…

Diplomaside tutarlılığınızı, etkinliğinizi ve saygınlığınızı; sorunlarınız olan ülkeye ‘’Eyyyy!’’ naraları atarak sağlayamazsınız…

Diplomaside tutarlılığınızı, etkinliğinizi ve saygınlığınızı; dış ülkelere atadığınız büyükelçilerin şaibeli nitelikleriyle sağlayamazsınız…

Öğrenmek ayıp değil ki! Diplomaside tutarlılığınızı, etkinliğinizi ve saygınlığınızı kazanmak için gidin de biraz beğenmediğiniz İran’dan ve Zarif’ten diplomasi dersi alın…

Bakın o beğenmediğiniz Molla Rejimi tüm bir Ortadoğu'da, Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da, Yemen'de cirit atarken siz daha otuz km Suriye'ye girdiniz diye tüm bir dünyayı karşınıza alıyorsunuz...

Osman AYDOĞAN



Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan! 

08 Ocak 2020

03 Ocak 2020 tarihinde bütün ajanslar Irak'ın başkenti Bağdat'ta ABD’nin düzenlediği hava saldırısında İran Devrim Muhafızları Ordusu'na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile İran yanlısı Haşdi Şabi örgütünün Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis'inin hava saldırısıyla öldürüldüğünü, Pentagon’nun da bu saldırının ABD Başkanı Donald Trump'ın talimatı ile yapıldığını açıkladığını bildirdi.

Ancak bu haber hiç de sürpriz bir haber değildi…

Son yıllarda neredeyse tüm haberler ABD – İran çatışmasıyla ilgiliydi. Ancak bu haberler sıklığından o kadar vukuatı adiyeden olmuştu ki böyle bir suikastın gelmekte olduğunu çoğu yorumcular gözlerden kaçırmıştı.

Son iki seneye bakacak olursak ard arda şu haberler sıralanıyordu:

Mayıs 2018: ABD, İran ile yapılan ‘’Nükleer Anlaşma’’dan çekiliyor…

Ağustos 2018: ABD, İran’a karşı yeniden yaptırımlara başlıyor…

Kasım 2018: ABD, yaptırımlarına petrolü de dâhil ediyor…

Nisan 2019: ABD, İran Devrim Muhafızlarını terör listesine alıyor….

Mayıs 2019: ABD, Körfez’e yığınak yapıyor… ABD, Körfez’e uçak gemisi ve 120 bin asker gönderiyor… ABD F-35’leri İran sınırında devriye uçuşu yapıyor… ABD’nin İran’a karşı gönderdiği ‘’Uçan Kale’’ lakaplı B-52 bombardıman uçakları Katar’da üsleniyor… İran, ABD'nin Devrim Muhafızlarını terör listesine alma kararına destek veren Suudi Arabistan ve Bahreyn'i terörü desteklemekle suçluyor… Birleşik Arap Emirlikleri'nde Hürmüz Boğazı yakınlarında 4 petrol tankerine hasar verilmesi konusunda ABD, gemilerin sabote edilmesinden İran'ı sorumlu tutuyor… Buna karşın İran’ın olayın arkasında "İsrail'in olabileceğini" iddia ediyor… İran’ın karşı tehditlerde bulunuyor...

Haziran 2019: İran, ABD’ye ait bir İHA düşürüyor…Bu olaydan bir gün sonra Trump, İran’a saldırı emrini verdiği ancak uygulamadan 10 dakika önce emrini geri aldığını söylüyor…

Temmuz 2019: İran petrolünü taşıyan bir tanker, Cebelitarık'ta İngiltere tarafından durdurularak alıkonuluyor…

Ağustos 2019: ABD yönetimi, dini lider Ali Hamaney adına hareket ettiği gerekçesiyle İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif'i yaptırım listesine alıyor…

Eylül 2019: Dünyanın en büyük petrol üretim tesisi Saudi Aramco'ya insansız hava araçlarıyla saldırı düzenleniyor. Saldırıyı Yemen'deki savaşın taraflarından İran destekli Husiler üstlenirken, ABD Dışişleri Bakanı İran yönetimini suçluyor… İran ise ABD'nin suçlamalarını reddediyor…

Aralık 2019: ABD uçakları, ABD'li bir sözleşmeli personelin Irak'ta öldürülmesinin ardından Suriye ve Irak'ta İran destekli Hizbullah Tugayları isimli örgüte at beş hedefe saldırı düzenliyor… Saldırıda 25 militan hayatını kaybediyor…

31 Aralık 2019: Yüzlerce Iraklı Şii militan ve destekçiler, Bağdat'taki ABD Büyükelçiliği'ni basarak, kampüsün bir kısmını ateşe veriyor…

Ve son olarak 03 Ocak 2020: İran Devrim Güçleri Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin içinde bulunduğu araç, ABD'ye at bir İHA tarafından Bağdat Havalimanı yakınlarında vuruluyor.

Olayları böylesine kronolojik olarak sıralayınca bu son haberin hiç de sürpriz olmadığı görülüyor…

Olaylar bu listenin bundan sonra da daha da artarak ve şiddetlenerek uzayacağını gösteriyor….

Aslında bu haberler buzdağının görünen yüzü… Buzdağının altında ise bu haberlerde yer almayan bir başka ülke yatıyor…

Bu listeyi ve bu görünmeyen ülkeyi şimdilik burada bırakarak gelin sizi biraz geriye, eskiye, her zaman olduğu gibi sizi tarihe götüreyim…

Son yıllarda bütün Batılı düşünürler Avrupa'nın 5'inci yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi Ortadoğu'nun da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia ederek 1618 ile 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve temelinde bir Protestan-Katolik mücadelesi yatan mezhep savaşları dizisi gibi Ortadoğu'nun da bir otuz yıl sürecek mezhep savaşlarına (Şii - Sünni) girmekte olduğunu yazıyorlar…

Bütün Batılı gazeteler ayrıca Ortadoğu'nun da 1914 Birinci Dünya Harbi öncesi şartları yaşadığını yazıyorlar… Tabii ki yüzde yüzlük bir benzeme değil. O dönem dünyanın süper gücü Britanya’nın yerini bugün ABD almıştır. Almanya ve Rusya Birinci Dünya Savaşı arifesinde aynı bugün olduğu gibi yükselen devletler olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın yerini Türkiye Cumhuriyeti almıştır. Ancak bugün bir de fazladan göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir Çin faktörü var.

Ancak o dönem muharebe sahası Avrupa kıtası iken bugün muharebe sahası olarak (mamur Avrupa mahvolmasın diye) Ortadoğu seçilmiştir. Bu muharebe sahasında ise; filler (ABD, AB, Rusya ve Çin) inlerinde, vekil muharip güçler (Suudi Arabistan, İran) tetikte, çiğnenen çimenler (Irak, Suriye, Yemen, Lübnan, Filistin) yerlerde sürünmektedir…

Bu noktada bir kitaba yer vermek istiyorum…

Cambridge Üniversitesi Tarih Profesörü Christopher Clark’ın “Uyurgezerler” (Pegasus Yayınları, 2017) isimli bir kitabı var. Yazar kitabında I. Dünya Savaşı’na yol açan krizin nasıl meydana geldiğini anlatıyor. 28 Haziran 1914 Pazar günü̈ Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Sophie Chotek, Saraybosna tren garına geldiğinde Avrupa barış içindedir. Otuz yedi gün sonra ise tüm Avrupa savaştadır. Bu savaş 15 milyondan fazla insanın ölümü̈, üç imparatorluğun yıkılması ve Dünya tarihinin kalıcı olarak değişmesiyle sonuçlanır... Kitaba göre o dönem Avrupalı güçler, yükselen milliyetçilik ve savaş tehdidini göremeyen “Uyurgezerler” gibiymiş. O dönem Rusya modernleşme, Almanya sanayileşme çabası içerisinde, İngiltere şu an ABD’nin olduğu konumda ve en güçlü devlet, Amerika ise kendi iç dünyasındadır. Osmanlı, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya- Macaristan, Rusya; hiçbirisinde savaş belirtisi yoktur. Kamuoylarının, entelektüellerin, devletlerin de inancı artık savaşların olmayacağı, sonsuz bir barışa kavuştukları doğrultusundadır… Ancak Franz Ferdinand suikastı ile savaş birdenbire tüm dünyayı sarar.

İşte anlattığım gibi şimdi de bazı tarihçiler, içinde bulunduğumuz dönemi Birinci Dünya Savaşı arifesine benzeterek dünya güçlerinin ve kamuoyunun ve entelektüellerin de benzer bir ‘’aymazlık’’ içinde olduğu görüşünü savunuyorlar…

Günümüz dünyasında da tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi yükselen popülist milliyetçilik, ırkçılık, ABD’de yeni Trump politikası, Avrupa’nın iç kavgaları, Rusya’nın yükselen imparatorluğu vardır. Bir de Birinci Dünya Savaşında olmayan bir Çin faktörü vardır...

Günümüz Ortadoğu’sunda ise; mezhep ve vekâlet savaşları, Irak, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye, İŞİD, YPG, Hamas, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, Ilımlı İslam, Lübnan ve Yemen gibi çok karmaşık sorunları vardır…

Ortadoğu’nun hali böyle…

Şimdi gelelim ABD – İran ilişkilerindeki görünmeyen ülkeye; Suudi Arabistan’a…

Yukarıda bahsettiğim bu sorunlar devam ederken geçen senelerden itibaren haberlerde hep Suudi Arabistan yer almaya başlıyor: Suudi Arabistan Kralı Kral Salman’ın 33 yaşındaki genç veliahttı Prens Muhammed Bin Salman’ın (Kısaca kendisine MbS deniyor) iç ve dış politikadaki fütursuz hareketleri yer alıyor…

Yemen’deki savaş nedeniyle Prens Muhammed Bin Salman, İran’ı suçluyor. Filistin yönetimi başkanı Abbas, muhtemelen Hamas’ın İran ile yeniden gelişmeye başlayan ilişkileri nedeniyle MbS tarafından suçlanıyor.

Bu noktada biraz geriye gitmek istiyorum…

Suudi Arabistan veliaht prensi, savunma bakanı ve Kral Salman'ın oğlu Prens Muhammed Bin Salman ayrıca Suudi Kraliyet Mahkemesi başkanı ve Ekonomik İşler ve Kalkınma Konseyi başkanıdır. Ülkesinde babası Kral Salman'ın tahtının arkasındaki güç olarak tanımlanıyor. Haziran 2017'de kraliyet kararnamesi ile Veliaht Prens Muhammed bin Nayif'in yerine atanarak tahtın vârisi ilan ediliyor ve Başbakan Yardımcılığı görevine getiriliyor. Prens Muhammed Bin Salman'ın genç, deneyimsiz, hırslı ve agresif bir kişilik sahibi olduğu söyleniyor.

Prens Muhammed Bin Salman yönetime gelir gelmez iki konu üzerinde çalışıyor. Birinci konu; ülke ekonomisinin petrole bağımlılığını azaltarak ülkesini bir uluslararası finans ve teknoloji merkezi olarak yeniden şekillendirmek, diğer ikinci konu ise; Ortadoğu’da, İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak.

Birinci konu, Prens Muhammed Bin Salman’ın ekonomiyi yeniden şekillendirme projesi petrol fiyatlarının düşmesi ve giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşüyor.

İkinci konu olan, Suudi rejiminin İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesi ise tamamen fiyasko ile sonuçlanıyor. Bu uğurda Suudi rejimi; Yemen’de savaşa giriyor iflas ediyor, Suriye’de asileri destekliyor, iflas ediyor, Katar politikası geri teperek iflas ediyor, Körfez İşbirliği Konseyi’ni ise işlemez hale getirerek iflas ediyor, Lübnan’da Hizbullah karşıtı hamleler yaparak hükümet krizine neden oluyor, iflas ediyor. 

Şimdi biraz daha geriye gidelim…

Suudi rejimin meşruiyetinin ve siyasi gücünün dayandığı iki temel dayanağı vardı. Bu dayanaklardan birincisi dinci Vahhabi yapılanmasının başından beri Suudi ailesine verdiği destekti. İkinci dayanak ise Suudi klanının üç büyük ailesi arasında, kararların alınmasına, devlet kurumlarının ve kaynaklarının paylaşılmasına ilişkin kurulmuş ''mutabakat'' ve ''meşveret'' geleneği idi…

Ancak bu iki dayanak da genç Prens Muhammed Bin Salman’ın deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği nedeniyle zayıflamaya başlıyor.

İşte sorun da burada başlıyor…

Bu iki dayanağın sökülmeye başlaması ve Prens Muhammed Bin Salman’ın İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesindeki fiyasko ve iflaslar ülke içinde rejime karşı şiddetli bir karşı tepki ve toplumsal kargaşa olasılığını güçlendiriyor.

Prens Muhammed Bin Salman’ın dış politikasındaki bu fiyaskoları, ekonomiyi yeniden şekillendirme projesinin de giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşmesi ve içerideki bu muhalefet ise Prens Muhammed Bin Salman’ı daha önce hiç olmadığı kadar ABD’ne yaklaştırıyor.

Bu dönem ABD de Suudilere geçmişte hiç olmadığı kadar ihtiyacı duyuyor. Prens Muhammed Bin Salman, İsrail ile birlikte ABD’nin Ortadoğu projelerinin merkezinde yer alıyor… Prens Muhammed Bin Salman da Ortadoğu’daki İran karşıtı cephenin liderliğine oynuyor… Bu arada Suudi Arabistan, Amerikan savunma endüstrisinin en büyük alıcılarından birisi haline geliyor…. İsrail’in güvenliği, Rusya’nın ve Çin’in bölgede frenlenmesi, enerji kaynaklarının kontrolü ve Suriye, Lübnan, Yemen, Bahreyn ve Katar konularında ve Türkiye’nin son yıllarındaki tutumu nedeniyle ABD Suudi Arabistan’a daha önce hiç olmadığı kadar muhtaç haline geliyor…

Mayıs 2017’de ABD Başkanı Trump’ın yaptığı Riyad ziyaretinde, Suudi Arabistan ile 100 milyar dolarlık silah antlaşmasını imzalıyor… Bu anlaşmaya göre Suudi Arabistan’a satılacak silah tutarı önümüzdeki 10 yılda 350 milyar dolara ulaşıyor… Bu anlaşmayı İsrail de destekliyor… Bu silahların hedefinin İran ve bölgedeki ABD karşı cephesi olduğu tabii ki şüphesizdir...

Sanılanın ve söylenenlerin aksine 2 Ekim 2018 günü yaşanan Kaşıkçı olayı ise; deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği ile Prens Muhammed Bin Salman’ın yönetimindeki Suudi Arabistan'ı, dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'yi İran'a karşı olan politikalarında birbirlerine daha çok yaklaştırıyor…

Burada vahim olan olasılık ortaya çıkıyor… O da; içerideki muhalefeti bu şekilde fütursuzca bastırarak yok eden ancak politik hırsları ile devlet kapasitesi arasında uçurum olan genç, tecrübesiz, hırslı ve agresif Prens Muhammed Bin Salman’ın krallıkta birlik sağlayarak gücünü pekişmek için yakınlaştığı dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'nin de desteğiyle doğrudan İran ile  bir savaşı göze alması durumunda tüm Ortadoğu’yu yutacak bir ateşin içine atabilecek olmasıdır.

Ancak bu sefer, günümüzde yaşadığımız gibi bir vekâlet savaşı değil, tüm Ortadoğu’yu kapsayacak, arkasında ABD, İsrail ve Mısır’ın bulunduğu Suudi Arabistan ile arkasında Rusya, Çin ve Suriye’nin bulunduğu İran’ın yer alacağı bir Sünni – Şii savaşının yaşanması pek mümkün görünüyor… Böylesi bir savaşın Türkiye'yi de en ağır biçimde etkilemesi de kaçınılmaz gözüküyor…

Montaigne bir denemesinde; ‘’Adamın biri, zaten karanlıktan korkarmış. Bir gün büyük bir hangarda elindeki mumla tek başına kalmış. O an o kadar korkmuş ki elindeki mumu üfleyivermiş’’ derdi.

Elde kalan son mumu da üfleyerek tüm Ortadoğu’nun kopkoyu bir karanlığa gömülmesini sağlayacak iki delinin (Trump & MbS) hevesle bekledikleri görülüyor. 

Hal böyleyken, görevi; etrafı gözetmek, buna göre tedbir almak, içeride ve dışarıda barışı tesis etmek, dost kazanmak, ülkede birliği, bütünlüğü ve dirliği sağlamak iken; tüm enerjisini yıllardır kine, nefrete, seçimlere, yola, köprüye, havaalanına, Kanal İstanbul’a, Suriye’ye, Libya’ya, Rabia’ya odaklayan bir yönetim elindeki ülkenin ve insanlarının Allah yâr ve yardımcısı olsun!

Kasım Süleymani suikastı yaklaşmakta olan bir büyük felaketin alarm zilleridir…

“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan!" (*)

Osman AYDOĞAN 

(*) “Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan" dizesi İsmet Özel'in ‘’Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’’ isimli şiirinden alınmıştır. İsmet Özel “Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan’’ diyerek, Necm Süresi’nin 57. ayetini (Yaklaşmakta olan –kıyamet- yaklaştı) anımsatır. 



Kral Lear

04 Ocak 2020

Dün, 03 Ocak 2020 tarihinde saat 21.00’da TRT2’de İngiliz yönetmen Richard Eyre’nin 2018 yılı yapımı ‘’King Lear’’ (Kral Lear) isminde güzel bir filmi vardı. Filmimde Kral Lear’ı Anthony Hopkins canlandırıyordu. Film, Shakespeare’in aynı isimli oyunundan (Kral Lear, Remzi Kitabevi, 1986. Çev. Özdemir Nutku) günümüze adapte edilen çok güzel bir uyarlamasıydı.

Bu sitemde geçen yıllarda William Shakespeare’in ‘’Hamlet’’, ‘’Machbeth’’, ‘’Othello’’, ‘’Julius Caesar’’ ve ‘’66. Sone’’ isimli eserlerini anlatmıştım. Bir ütopya; ben Milli Eğitim Bakanı olsam liseyi bitirmeden tüm öğrencilerin Shakespeare’in bütün eserlerini anlayacak ve içselleştirecek şekilde okumalarını sağlardım. Çünkü Shakespeare’in bütün eserlerinde siyaset vardır, siyasetin şifreleri vardır, sınıflı toplumların güç ilişkilerinin, çatışmalarının ana kodları vardır… Shakespeare’i anladığımızda bugün Ortadoğu’yu daha iyi anlayabiliriz... Shakespeare’i anladığımızda bugün ülke içindeki siyasetin kodlarını, güç ve çıkar ilişkilerini, güç ve etkinlik kavgalarını, entrikaları, kumpasları, çatışmaları daha iyi kavrayabiliriz... 

Fazla uzatmayayım… Ve biz gelelim Shakespeare’in ‘’King Lear’’ (Kral Lear) oyununa…

‘’Kral Lear’’ Shakespeare'in en iyi trajedilerinden biri olsa da Hamlet ve Machbeth gibi oyunların yanında karmaşıklığı ve zor anlaşılması nedenleriyle geri planda kalmış bir oyundur.

Shakespeare'in bütün oyunlarında şiddet, umutsuzluk, delilik ve ölüm vardır. Perde kapanırken sahnede kan gölü oluşur. Shakespeare'in oyunlarında ölüm bir çözümdür. Kötü karakterler ile trajedinin başkahramanları oyunun sonunda genellikle ölürler ve trajik sonlarla adalet yerini bulur.  ‘’Kral Lear’’ oyununda ise bütün bu özelliklerin daha fazlası vardır. 

‘’Kral Lear’’ oyunu (İngilizce ’’True Chronicle History of the Life and Death of King Lear anf His Three Daughters’’ veya ‘’The Tragedy of King Lear’’ olarak adlandırılır) 1600’lerde  yazıldığı tahmin edilmektedir. Shakespeare'in diğer birçok oyununda olduğu gibi ‘’Kral Lear'’ın hikâyesi de daha önceden anlatılan halk masallarından alınmadır.

Shakespeare, ‘’Kral Lear’’ oyununda karakter analizlerini, insan ilişkilerini ve özellikle de çıkar ilişkileri çok iyi ele alır. Bu konularda ‘’Kral Lear’’ bir başyapıt niteliğindedir. Her Shakespeare yapıtında olduğu gibi bu oyunu da hakkıyla anlayabilmek için önce oyun kitaptan okunmalı sonra da sahne de seyredilmeli diye düşünüyorum.

Oyunun hikâyesi özetle şu şekildedir:

Yaşlı Kral Lear, çöküş sürecine giren imparatorluğun yönetimini ve kendi mülkiyetini üç kızı arasında paylaştırmak ister. Bu paylaşımın eşit ve adil olması için kızlarını da denemek isteyen Kral Lear, kızlarını toplar ve kızlarına kendisini ne kadar çok sevdiklerini sorar. Kızlarından Goneril ve Regan sahte ve süslü sözcük ve cümlelerle babalarını ne kadar çok sevdiklerini anlatırlar. Fakat gerçek sevginin süslü laflarla anlatılamayacağına inanan kızların en küçüğü olan Cordelia ise dürüstçe ve sahici sözlerle babasına olan saygı ve sevgisini dile getirir.

Yaşlı Kral idrak ve izan yoksunudur, Cordelia’nın sevgi cümlelerine inanmaz ve onu evlatlıktan reddederek sürgüne gönderir ve hükümranlığını ve topraklarını diğer kızları Goneril ile Regan arasında paylaştırır. Kral, Cordelia'yı savunmaya kalkan Kent Kontu'nu da sürgüne gönderir.

Babalarından hükümranlığını ve topraklarını alan Regan ve Gonoril mutlak hâkimiyeti elde etmek için babalarına bunak muamelesi yaparak Kral Lear'ın askerî ve idari gücünü kısıtlarlar. İki kızı tarafından kapı dışarı edilen Kral Lear sonunda gerçekten bunar, aklını kaçırır...

Kral Lear’in  bu aymazlık ve budalalıkla verdiği karar, oyunun temel çatışma ekseni oluşturur. Oyunun ilerleyen aşamalarında idareyi elinde bulunduran Kral Lear’in entrikacı kızları, fitne, kumpas ve dalaverelerle imparatorluğu ve kendilerini  trajik bir biçimde tehlikeye atarlar. Oyunun ilerleyen aşamalarında güç  paylaşımı ve iktidar hırsı adına öldürme ve ölümler başlar.

Oyunda Kral Lear'ın trajedisine paralel olarak Gloucester Kontu'nun da hikâyesi bulunur. İki hikâyenin de teması evlatlarından kötü olanların etkisiyle, iyi evlatlarını haksız yere cezalandıran babaların kendilerini düşürdükleri zor durum ve trajik sonları anlatılır.

Oyunun anlatımını burada kesiyim çünkü oyun bundan sonraki bölümü özetle anlatamayacağım kadar karmaşıklaşır. Oyunun sonunda da başta da söylediğim ve her Shakespeare oyununun sonunda olduğu gibi sahne kan gölüne döner ve hemen hemen herkes ölür.

Ancak oyunun sonunu söyleyeyim: Kral Lear iki kez cezasını bulur. Önce haksızlık ettiği ve sarayından kovduğu Cordelia'sıyla yüzleşir ve ardından da ölür.

Özetle bu oyunuyla Shakespeare demek ister ki; çok konuşanlardan, övgüleriyle ikiyüzlülüğün en tiksindirici örneklerini verenlerden, kalp parayı ağız kalabalığıyla altın sikkesi olarak göstermek isteyenlerden kaçının. Krallar çoğunlukla dalkavukluğu severler ve yutarlar. İltifata alışmış olanların gözleri gerçeğe kapalıdır.

Shakespeare oyunlarının özelliği oyun içinde geçen sözlerdir. Bu sözleri okuyunca sanırsınız ki dört yüzyıl önceki bir dünyadan değil de günümüz dünyasında geçen ve sizlere tanıdık gelen sözlerdir.

Şimdi gelelim oyunda geçen ve sizlere tanıdık gelen, her zaman taze ve her zaman güncel olan bu sözlere:

"Evlat nankörlüğü, zehirli bir yılan dişinden bile daha keskindir."

‘’Beterin beteri olduğu sürece umut etmek gerekir."

"Gerekli ihtiyaçları sağlanamamış insan, zavallı, çıplak ve oklanmış bir hayvandan farksızdır." 

"Lime lime giysiler, en ufak, en önemsiz hataları bile gösterir. Ama günahını altın kaplat da gör, adaletin güçlü, uzun kılıcı nasıl da kırılır."

"Göze iyi görünür kötü kişiler, daha kötüleri varsa eğer. En kötü olmamak da bir bakıma övgüye değer."

"Ne tatlı olmalı ki yaşamak, sürekli ölüm korkusu çekmeyi, ölümün kendisine yeğliyoruz."

‘’Zamanımızın laneti bu, körlere gösteriyor deliler yolu!’’

" ‘Daha beteri olamaz’ diyebiliyorsak hala, en kötüyü tatmamışız demektir.’’

‘’Kendi başına acı çeken, ruhunda acıyı daha fazla duyar.’’

‘’Kendini çekip koparan dal kurumaya mahkûmdur.’’

‘’Akıllanmadan yaşlanmayacaktın.’’

‘’En iyiyi bulmak için uğraşırken iyiyi kaybediyorsunuz.’’

‘’Pislik ancak pislikten tat alır.’’

‘’İnsan, en dipsiz yarayla kanadı mı bir defa, acıtmıyor canını artık ne gelse başına.’’

‘’Kısık sesi yankı yapmıyor diye kalbi boş sanma kimseyi.’’

‘’Akıl ve erdem iğrenç olana iğrenç gelir.’’

‘’İnsan, bu dünyaya ağlayarak gelir, yeterince ağladıktan sonra da ölüp gider.’’

" ‘En beter yerdeyim’ diyebildiğin müddetçe, değilsin demektir en beter yerde.’’

“Konuşacaksak eğer, hissettiklerimizi söyleyelim, gerekenleri değil.”

Böylesine önemli ve her daim güncel olan bu oyuna sinema yönetmenleri de ilgisiz kalamazlar.

Sinema tarihinin en önemli ve etkileyici yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Japon yönetmen Akira Kurosawa ‘’Ran’’ isimli filminde Kral Lear’ın konusunu işler. Ancak bu filmde üç kızın yerini üç oğul alır.

İngiliz yönetmen Don Boyd'un ‘’Krallığım’’ (My Kingdom ) filminde de bu konu işlenir Ancak bu filmde Kral Lear'ın yerini Liverpool suç örgütünün babası Sandeman alır. Bu filmde de Sandeman karısı Mandy'nin öldürülmesi üzerine, intikamını üç kızına havale eder.

Sovyet sinema yönetmeni Grigori Kozintsev tarafından 1971 yılında Kral Lear’ın bir Sovyet uyarlaması da yapılır ‘’Korol Lir’’ adında... 

Kral Lear İngiliz tiyatro ve sinema yönetmeni, oyuncusu ve yapımcı Laurence Olivier'in başrolünü oynadığı bir de televizyon dizisi vardır.

Son olarak da girişte bahsettiğim gibi İngiliz yönetmen Richard Eyre’nin 2018 yılı yapımı ‘’King Lear’’ filmi günümüze uyarlanır... 

Ayrıca Turgenyev'in "Bozkırda bir Kral Lear" (Kırmızı Kedi Yayınları, 2015) isimli romanında da Shakespeare'in bu yapıtı konusu Rusya’da geçecek şekilde Rus derebeylerine özgü bir uyarlaması yapılır…

Shakespeare eserlerinde bu oyunda da olduğu gibi adaleti hiç ihmal etmez. Shakespeare eserlerinde adaleti hep oyununun sonuna bırakır. Tıpkı ilahi adalette de Allah'ın adaleti ihmal etmeyip imhal ettiği (*) gibi!

Ancak zamanımızın laneti bu işte; körlere gösteriyor deliler yolu!

Osman AYDOĞAN

(*) İmhal etmek: Zamana bırakmak...




Libya’ya asker gönderirken (2)…


03 Ocak 2020

TSK; fiilen savaştığı Kore ve eğitim amaçlı ve müttefiklerle beraber katıldığı Bosna Hersek, Kosova, Lübnan, Afrika ve Afganistan harekâtı hariç sadece 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1983’den beridir de Irak’ın Kuzey’ine sınır ötesi harekâtlar yapmıştır. Bu yazıda kısaca 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1983’den beri yapılan sınır ötesi harekâtlar ile Suriye harekâtı değerlendirilerek konu Libya’ya getirilecektir.

Yazıma çok kısaca üç konuya yer vererek girmek istiyorum.

Bunlardan birincisi ‘’tarih bilinci’’, bu kapsamda günümüzde oldukça göz ardı edilmiş kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu’nun ve yüzyılımıza damgasını vurmuş Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ düşünceleridir…İkinci olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatımı ve üçüncü olarak da Türkiye’nin şimdiye kadar yaptığı sınır ötesi askerî harekâtlar…

Bu üç konuyu anlamadan TSK’nin muhtemel Libya harekâtını anlatmamız ve anlamamız mümkün değildir.

1. Tarih bilinci…

Tarih konusunu çok kısa olarak geçmek istiyorum. Hemen hemen bütün yazılarımda vurgularım; Tarih bizim için iyi bir laboratuvardır. Ancak faydalanırsak tabii ki... Einstein’ın bir sözü vardır; ‘’Toplumlar; hiç ölmeyen, ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir.’’ Toplum olarak tek bir insan gibiyiz ama hep unutuyor hiç hatırlamıyoruz. Tarihçiler hep hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını söylerler. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir. Bunlar kulağımızda küpe olarak kalsın öncelikle…

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden önce en eskisini anlatmak istiyorum.

a. Sun Tzu

Kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna “Devlet Yönetme Sanatı” (Savaş Sanatı) adlı bir eserini sunar. (Anahtar Kitaplar, 2016)

Sun Tzu’nun bu eseri MÖ 6. yüzyılda askerî taktikler, savaş ve strateji üzerine yazılmış en eski ve en iyi çalışmalardan biridir ve askerî konularda ve ötesinde tarih boyunca çok büyük etkisi olmuştur. 20. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomi ve iş dünyasında da kullanılmaya başlanılmıştır.

Her biri savaşın farklı bir yüzünü anlatan 13 bölümden oluşur ve askerî strateji ve taktiğin temel kitabı olduğu kabul edilir. Çin'in ‘’Yedi Askerî Klasik’'i arasında en önemlilerindendir.

Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna özetle şu öğütleri verir:

 “Hasmı güç harcamaya sevk ederken kendi gücünü korumayı bilmek gerekir.”

“Savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan düşürür. Hasım milletleri, uyumlarını, morallerini çökerterek teslim alır.”

“Usta komutan hasım orduyu savaşmadan alt edendir.”

“Vuruşma incitir (yıpratır), tahkimli mevziiye taarruz kırım demektir. Önemli olan düşmanın stratejisini bozmaktır. Savaşmak değil.”

“Sen uyum ve dayanışma ile birliğe yönelirken düşman ona bölündüğünde gücün bire karşı on olur.”

“Bilge önderlerin dirayetli yönetimleri ve zaferleri şans değildir. Zira onlar kazanacaklarından emin oldukları durum, yer ve zamanda harekete geçerler ve çoktan yenilmiş kimseleri yenerler.”

“Yüksek savaş sanatı, düşmanın mukavemetini, meydan savaşlarında kazanılacak zaferlerle değil, meydan savaşına başvurmadan kırabilmeyi gerektirir.’’

Kitapta daha çok öğüt var ama şimdilik burada keselim.  

b. Carl von Clausewitz

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz (1780-1831) ise günümüzde en tanınmış ancak düşünceleri en çok göz ardı edilen bir strateji uzmanıdır. Ölümünden sonra karısının düzenlediği notlarından oluşan ve savaş stratejisi konusunda yazılmış önemli eserlerden birisi kabul edilen ‘’Savaş Üzerine’’ (vom Kriege) adlı eseri (Doruk yayınları, 2015) askerlerden ziyade siyasetçilerin okuması ve anlaması ve içselleştirmesi gereken bir eserdir.

Bolşevik devriminde Lenin’in Clausewitz’in bu eserinden ciddi olarak yararlandığı bilinir. Eseri okumuş olmak öyle bir otorite hissi yaratır ki, Hitler bu durumu generallerle tartışması sırasında “Ben Clausewitz’i okudum, sizden öğrenecek bir şeyim yok!” diyerek ifade eder.

Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ adlı eseri zor ve çelişkilerle dolu görünse de fikirlerini şu şekilde basitleştirerek özetleyebilirim:

‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi zannetmeyin.’’

‘’ ‘Mutlak Savaş’ haline dönüşen bir savaşın hiçbir amacı yoktur, bu yüzden savaşların alevlenmemesi için sınırlar konmalıdır.’’

‘’Savaşların açık ve uygulanabilir hedeflerinin olmasına dikkat edin.’’

‘’Siyaset komuta edilebilir. Komutanlar sivil yetkililere, özellikle uygulanabilirlik konularında tavsiyelerde bulunmalıdırlar, fakat siyasi hedeflerin belirlenmesi onların görevi değildir. Komutanlar uygulanabilir siyasi hedefler konduğundan ve sivil otoritelerin ödenecek bedelin ne kadar ağır olabileceğini anladığından emin olmalıdırlar.’’

‘’Savaşı, düşmanın onsuz direnemeyeceği ‘ağırlık merkezi’ni çökerterek kazanın. Bu aslında ana kuvvetlerin yok edilmesi anlamına gelir.’’

‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. (Örneğin, Napoleon Moskova’yı aldı ama Rus ordusu dağılmadı). Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

‘’Savaşların ucuz ve kolay olduğunu zannetmeyin. Kendinizi güçlü bir şekilde geride tutarsanız, düşmana pek şans tanımamış olursunuz.’’

‘’Savaşın dehşetinden kaçabileceğinizi zannetmeyin. Akıllıca manevralar ve blöflerle savaşı kazanabileceğiniz düşüncesiyle kendinizi kandırmayın. Bu yüzden, öncelikle ‘çok güçlü’ olun.”

‘’Halkın, hükumetin ve ordunun birliği işe yarar. Bu üçünden birinin zayıf olması bütün emekleri boşa çıkarır. (Vietnam’daki savaşı desteklemeyen Amerikan halkı gibi). Bu üç konuda da sağlam olmadıkça savaşa kalkışmayın.’’

Clausewitz eserinde tez olarak da şunu ortaya koyar: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka şey değildir.” Yani basitçe demek ister ki Clausewitz ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

2. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar nasıl yenildi?

Son olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatmak istiyorum.

Savaşın son senesi 1918 yılına girildiğinde durum şu şekildedir: Almanya, Doğu Cephesinde Rusya karşısında kesin bir zafer kazanmış, Rusya Ekim Devrimi ile çökmüş, yeni iktidara gelmiş olan Bolşevikler, Almanya ile bir barış anlaşması imzalamışlardır.

Savaşın kesin sonucunu belirleyecek Batı Cephesinde, ise dört yıldan beri, devam eden siper savaşı, Manş Denizinden İsviçre’ye kadar uzunlukta, Kuzey Fransa üzerinden geçen, çok detaylı ve iyi tasarlanmış statik savunma hatları yaratmış idi.

1916 yılı boyunca devam etmiş olan  Verdun Muharebesi insanlık tarihinin en kanlı savaşları içinde yer almasına rağmen, sadece 60 km2 içinde savaşılmış idi. Yaklaşık sekiz ay süren bu muharebe, her iki taraftan toplam 1.000.000 kişinin ölümüne mal olmuştu. İngilizler 1917 sonlarında Passchendaele’de sadece 10 km ilerleyebilmek için yaklaşık 400.000 asker kaybetmişlerdi.    

Batı cephesinde stratejik olarak savunma durumunda olan Almanya’nın toplam kayıpları, Müttefiklerden daha az olmasına rağmen, Almanya artık insan gücünün sınırına dayanmış, savaş sanayiinden ve tarım üretimden, üretim faktörlerini bozabilecek ölçüde kişiyi askere almak durumunda kalmıştı.

1918 senesine girerken, Almanya’nın stratejik anlamda savunma pozisyonu dışında, tüm faktörler aleyhinedir.  Üstelik zaman da Almanya aleyhine çalışıyordu.

Savaşın kilidini çözen doktrin 1917’nin son aylarında yazıldı. Almanya az sayıdaki nitelikli insan kaynağını ve eldeki tüm kaynakların yeniden değerlendirilerek harmanlanması sonucunda sonuç alabileceği, iyi modellenmiş donanım ve kaynak ile donatarak oyunun kurallarını tamamen yeniden yazdı…

1918 İlkbaharında, bu doktrin ile beraber, Batı Cephesinde 1914 yılından itibaren oluşan statik durum kırıldı. Art arda yapılan dört ayrı taarruz ile Alman Orduları Batı Cephesini yardı ve 1918 yaz aylarında Paris’e 70 km'ye kadar yaklaştı. Bu başarı, önceki dört yıldaki savaşta başarıların kilometrelerle ölçüldüğü bir döneme göre bir mucize idi.

Ancak sorun şu idi, Almanya bu taarruz zinciri ile büyük bir taktik başarı elde etmesine rağmen, düşmanını kesin bir şekilde yenebileceği hiçbir stratejik başarı elde edememiş, müttefiklere göre daha az kayıp vermesine rağmen, hiçbir zaman yerine koyamayacağı önemli sayıda ve nitelikte adam kaybetmişti. Almanya, harita üzerinde savaşı kazanmak üzere gibi gözükse de son kozunu oynamış ve tüketmiş idi.

Bu noktadan sonra, deneyimsiz ama zinde Amerikan birlikleri ile beraber, Müttefikler 1918 yazından başlayarak 100 gün boyunca devam eden karşı taarruzlar ile savaşı kesin olarak kazandılar.

Bu harpten çıkan sonuç: Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir. Özetle stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.

3. TSK’nin Sınır Ötesi Harekâtları

a. PKK’ya karşı yapılan harekâtlar..

TSK, Kıbrıs hariç bütün sınır ötesi harekâtlarını PKK’ya karşı yapmıştır. Peki, Türkiye bu harekâtları neden yaptı? PKK terörünü önlemek için.. Peki, PKK ne istiyor terör yaparak, siyasi amacı nedir? Bölgede sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak… Peki, bu sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ nerede kurulacak? Önce Irak, sonra Suriye, sonra Türkiye’deki ve sonra da İran’daki Kürtleri birleştirerek... Önce bu ülkelerde ayrı ayrı adı ne olursa olsun federal, özerk veya bölgesel Kürt yönetimlerini kurmak sonra da bu özerk veya federal Kürt bölgelerini birleştirerek sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak... Bunda bir tereddüt var mı? Yok... Tereddüt ediyorsanız açın bakın PKK’nın kongrelerinde aldıkları kararlara...

Eeee… PKK’nın amacı bu ise... Size öncelikle politik olarak hangi görev düşer? Bu ülkelerle sıkı bir işbirliği, bu ülkelerin ülke bütünlüğünü korumak değil mi?

Peki, Türkiye’deki son kırk yılın siyasi iktidarları ne yaparlar? Tam tersini.. Irak’ı parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar... Türkiye’nin el vermesiyle ve desteği ile Irak’ta ‘’Bölgesel Kürt Yönetimi’’ni kurarlar. Suriye’yi parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar… Sonra da Doğu’nun dağlarında, Irak’ın Kuzeyinin dağlarında PKK operasyonu diye fidan gibi gencecik insanlarımızı harcarlar...

1983’den beridir bakıyorsunuz Irak’ın Kuzeyine yapılan operasyonlara:

1983, 1984, 1986  ve 1987 yıllarında küçük çaplı operasyonları geçiyorum...

Süpürge Harekâtı (05-13 Ağustos 1991), 2 şehit,
1992 sınır ötesi harekâtı ve Hakurk Operasyonu  (05 Ekim – 15 Kasım 1992), 12 şehit
 Çelik Harekâtı (21 Mart -02 Mayıs 1995), 64 şehit,
Atmaca Harekâtı (Nisan 1996), 40 şehit
Tokat Operasyonu (14 Haziran 1996 – Ocak 1997), 11 şehit,
Çekiç Harekâtı (12 Mayıs – 07 Temmuz 1997), 114 şehit,
Şafak Harekâtı (25 Eylül -15 Ekim 1997), 31 şehit,
 Murat Operasyonu (Nisan – Mayıs 1998), 3 şehit,
Güneş Harekâtı (21 Şubat – 29 Şubat 2008), 24 şehit,
2011 yılı sınır ötesi harekâtları (17 Ağustos – 24 Ekim 2011),
Şehit Yalçın Operasyonu (24 -25 Temmuz 2015),

(Bu tabloya yurt içi operasyonlarda veya pusu ile mayın ile verilen şehitler dâhi edilmemiştir.)

Bu harekâtlara tek tek girmeyeceğim... Konumuz bu değil... Soru şudur: Bu harekâtların siyasi hedefi ne idi? Ne yazık ki cevap koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir. Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Bu sınır ötesi harekâtlar başlı başına birer taktik başarı ürünüdür... Peki, bu harekâtların stratejisi ne idi? Cevap yine koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir.

Yine tekrar edelim; taktik hedefler, stratejik hedeflerin başarılabilmesi için oluşturulan araçlardır.  (Çoğu zaman bu kavramlar birbirine karıştırılır. Tersi de ayrı bir başarısızlık faktörüdür. Stratejik hedeflere ulaşım, doğru tanımlanmış taktik hedeflere ulaşım ile mümkün olabilir. Stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.)

Tekrar soruyorum. Her birisi mükemmel taktik başarıları içeren bu harekâtların bir stratejisi, bir politik hedefi var mıdır?

Ne diyordu Clausewitz: ‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

Irak’ın kuzeyinde o tepeleri o kadar şehitler vererek ele geçirdiniz... Peki, bu PKK’yı imha etti mi? Cevap ne yazık ki yine koskocaman bir ‘’hayır’’dır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın politik bir hedefi vardı ve TSK bu politik hedefe ulaşmak için bu harekâtı yaptı ve amacına da ulaştı…

Tekrar tekrar soruyorum: Bu sınır ötesi askerî harekâtların politik hedefi, siyasi bir maksadı var mıydı? Yoktu! Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Şimdi başa dönün ve Clausewitz’in ne demek istediğini bir daha okuyun…

İsterseniz daha da başa dönün Sun Tzu’nun demek istediklerini bir daha gözden geçirin...

İsterseniz en sona gelin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın nasıl yenildiğine bir daha bakın…

Ne idi Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesinden bizim için çıkaracağımız ikinci sonuç? ‘’Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir.’’

Bu sınır ötesi harekâtlarla da aynısı yapılmadı mı? Taktik hedefler olmayan bir stratejinin ve olmayan bir politik hedefin önüne çekilerek PKK’yı imha da edemeden muazzam kaynaklar (insan, zaman, para, güven) harcanmadı mı?

O halde olması gereken neydi?

Yine tarihe döneceğiz…

Afganistan’a bakın.. Burası bir imparatorluklar mezarıdır. Buradan İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi burada, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildi. Nedeni sadece, bu ülkenin arazisinin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıydı..

Dağlarda savaşmak zordur… Hele hele bir de teröristlerle savaşıyorsanız o dağlar size cehennemin ta kendisi olur. Bir tugay askeri salsanız bile araziye arazi yutar önce bu askerleri.

Şeyh Şamil efsanesini hepimiz biliriz...  Şey Şamil Kafkas Dağlarında cirit atarken Ruslar pek dokunmadan dağlara inmiştir ovalara, etrafından dolaşarak aşmıştır Kafkas dağlarını, gelmiş Gürcistan’ı, Azerbaycan’ı almış, Erzurum’u işgal etmiştir.

Siz de fetih maksadı olmaksızın gönderirsiniz dünyanın o en güçlü ordunuzu, gider oturursunuz bir zamanlar kırmızı çizginiz olan Kerkük’e, kurarsınız komuta çadırınızı, atarsınız bacak bacak üstüne, alırsınız yorgunluk çayı bardağını elinize ve dersiniz ki düveli muazzamaya ve Barzani’ye; ‘’Kandil’den çıkarın PKK’yı, ben de buradan çıkıp gideyim.’’

Boşu boşuna da fidan gibi gencecik Anadolu evlatlarını harcamazsınız, kırmazsınız o dağlarda...

(Tabii ki ülke içinde bir daha böylesi bir sorun olmaması için alacağınız ekonomik, sosyal ve siyasal tedbirler ayrı bir çalışma konusudur.)

İsterseniz, Sun Tzu’yu, Clausewitz’i bir daha okuyun…

b. Suriye'ye yapılan ‘’Fırat Kalkanı’’, ‘’Zeytin Dalı’’ ve ‘’Barış Pınarı’’ harekâtları…

Suriye’ye askerî operasyon; 24 Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı Harekâtı ile başladı. Bu harekâtı 20 Ocak 2018 tarihinde Zeytin Dalı Harekâtı ve 09 Ekim 2019 tarihinde Barış Pınarı Harekâtı ile devam etti.

Suriye’ye yapılan askerî harekât 70 km genişlik ve 35 km derinlikteki, Şırnak'taki Bestler - Dereler ebadındaki bir alan değil ki bu alana yazın girip kışın çıkasınız....

Bu üç Suriye harekâtında ilk sorum şu: ‘’Politik hedefiniz nedir?’’ İkinci sorum da şu: ‘’Bu politik hedefi gerçekleştirecek askerî stratejiniz nedir?’’

PYD’nin Fırat batısına Afrin’e koridor açıp geçmesini engellemek mi amacınız? Peki, o zaman Salih Müslim’i Ankara’ya davet edip devlet protokolü ile karşılayanlar kimlerdi? PYD’yi vazgeçtim Suriye’de Fırat’ın batısına geçmelerini altlarına uçaklar otobüsler vererek, yemek ücretlerini de ödeyerek ülke topraklarından Kobani’ye geçirenler kimlerdi? Peki, bu harekâtın 35 km güneyinden sonrası ne olacak? PYD oradan geçmeyecek mi?

Sınır güvenliği midir amacınız? 911 km’lik sınırdan geri kalan 876 km ne olacak?

Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman ÖSO’nu nereye koyacaksınız?

Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman destek verin Esat’a, ülkesinin bütünlüğünü o sağlasın…

Tampon bölge mi yaratmak amacınız? Elinizdeki dört milyon Suriyeliyi bu daracak alanı mı sığdıracaksınız?

İniyor musunuz Halep’e! Tam kapatıyor musunuz koridoru? Ha o zaman anlarım ben bu harekâtı…

Amacım harekâtı eleştirmek değil. Amacım bu harekâtın politik hedefini ve askerî stratejini anlamak...

Şimdi gelelim Libya’ya…

Libya'ya asker gönderilmesine ilişkin tezkere 02 Ocak 2010 Perşembe TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi. Kabul edilen teskereye göre Libya’ya gönderilecek askerî gücün sınır, kapsam, miktar ve zamanını Cumhurbaşkanı belirleyecek. Aslında böyle bir teskere olmaz... Bir meclis böylesine ne olduğu belli olmayan bir yetkiyi kimseye devredemez... 

Daha önce sınır ötesi harekâtta da olduğu gibi yine bu teskerede de siyasi bir hedef yok. Teskerenin bilinen amacı Libya’nın Tobruk merkezli General Halife Hafter güçlerine karşı Trablus kentinde kurulu Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’ni koruma amacıyla askerî destek vermek…

Sorun da burada başlıyor. Adı üstünde, ‘’askerî destek’’; askerî bir hedef… Siyasi hedef nedir?

Eğer siyasi hedef; Libya’nın birliği ise bu askerî hedef bu hedefi sağlamaz, tam tersine Libya halkını birbirine kırdırır… Türkiye de bu kırım da bir tarafta yer alır… Eğer siyasî hedef; Libya’nın birliği ise bu size Libya’daki bütün güçlerle eşit mesafede olmayı, arabulucu olmayı ve bu şekilde Libya’nın birliğini sağlamayı gerektirir… Eğer bu hedefi yalnız gerçekleştiremezseniz bu maksatla BM’ni davet edersiniz, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)’nı davet edersiniz…

Eğer siyasî hedef; Doğu Akdeniz’deki haklarımızı UMH ile beraber sağlamak ise bu siyasi hedef size öncelikle Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır ile ortak hareket ermeyi öngörür… Sonra Lübnan ve İsrail ile... Yani bölge ülkeleri ile işbirliğini gerektirir…

Söylenmeyen hedef eğer siyasal İhvan’ı desteklemek ise… Suriye’de, Mısır’da, Libya’da batan, sönen, biten siyasal İhvan’ı destek beraberinde Türkiye’nin de bataklığa sürüklenmesini getirir… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi İhvan dışındaki tüm Arap dünyasını karşısına alır… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi Libya çöllerinde sıcak bir çatışmaya sürükler… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’nin ABD’yi, Rusya’yı, Çin’i karşısına bulmasına vesile olur… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’nin tüm kaynaklarını Fizan çöllerinde tüketmesine yol açar…

Sonuç

İsterseniz yazımın başına dönün ve Sun Tzu’yu, Clausewitz’i ve Almanların I. Dünya savaşını nasıl kaybettiklerini bir daha okuyun…

Hani diyor du ya Clausewitz: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Ha bir de ne demişti Clausewitz: ‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi de zannetmeyin.’’

Görüldüğü gibi Türkiye'nin Kıbrıs Harekâtı hariç hiçbir sınır ötesi harekâtında belirli net bir siyasi hedefi olmamış ve doğru bir strateji belirlenip uygulanmamıştır. Bu hata Libya teskeresinde de tekrarlanmaktadır. 

Ünlü Rus ünlü yazarı, ozanı Anton Çehov; “Eğer ilk sahnede duvarda bir silah asılıysa, oyunun sonunda mutlaka patlar” derdi… Libya’ya göndereceğiniz o silahlar orada mutlaka patlar, o askerler orada mutlaka çatışmaya girer…

Asıl adı Amos Klausner olan çağdaş İsrail edebiyatının önemli bir yazarlarından romancı, gazeteci, yazar ve barış yanlısı aktivist olan Amos Oz bir röportajında şöyle demişti:

“İki tür trajedi vardır. Shakespeare ya da Çehov tipi. Shakespeare trajedilerinde, perde kapanırken sahnede kan gölü oluşur. Çehov trajedilerinde ise herkes hayatta kalır. Ama büyük tavizler veren herkes için hayatta kalmanın faturası ağırdır. Herkes hayal kırıklığına uğramıştır ve mutsuzdur.’’

Libya teskeresi gerçekleşirse eğer ne yazık ki Türkiye için hem Shakespeare hem de Çehov trajedileri ile beraber sonuçlanacağını gösteriyor.

Benden söylemesi… Doğru sözler nazik olmaz. Zarif sözler doğru olmaz. Doğru sözler eğri görünür. Ama ben doğru bildiklerimi söylemek zorundayım… Dost acı söyler!...

Devleti yönetenlere duyurulur…

Sürçü lisan ettiysek de affola…

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam34
Toplam Ziyaret248422
Etkinlik Takvimi