Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV

Bir böğürtlen çalısı olarak döngüsel tarih

25 Mayıs 2020

İstanbul’un fethinde tam tamına dört koca gün kaldı… Tabii ki şimdiden itibaren değil. Tam tamına 567 yıl önce bugün 25 Mayıs 1453’den itibaren… 567 yıl önce bugün kuşatmanın 50. günüdür… Dört gün sonra da kuşatmanın 54. günü şehir düşecektir…

Bir hamaset öğretisi olarak tarih

Şimdiden haber verirdim ben eğer Korona nedeniyle kısıtlamalar olmasaydı hamaset nutuklarını, surlara atılan naraları, sur tepelerinde sallanan Osmanlı sancaklarını…

Bizim tarih yazıcılığımız ve tarih öğretimiz ne yazık ki hamaset üzerine kurulmuştur, tarihten ders almak üzere değil… Hamaset çok tehlikeli, âdete zehirli bir kavramdır. Eğe bir nesil tarihi ile övünüyorsa o nesil hiç de tarihine layık bir nesil değildir. Toplumsal gelişimin temel esası ‘’neslin ecdadı ile övünmesi değil, ecdadın o nesil ile o torunlarla övünmesidir’’…

Bugün için övünülecek bir şeyi olmayanlar hep düne sığınırlar. Bugün için edebi, felsefi, sanatsal, maddi ve manevi bir birikimi olmayanlar, bugünü iyi geçmeyenler teselliyi dünde, geçmişlerinde ve atalarında bulurlar.

‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir’’ derdi Halil Cibran. Derdi ki Cibran: ‘’Dün bir rüya, yarınsa bir hayaldir. Rüyayı mutlu, hayali umutlu yapan bugündür. Bugüne iyi bak.’’ Bugüne iyi bakamayanlar, bugünü iyi olamayanlar bir aciz gibi, bir meczup gibi düne sığınırlar. Dünleri yoksa da sığınılacak bir dün yaratırlar. Tıpkı TV’lerde yayınlanan gerçek tarihle hiçbir ilgisi olmayan diziler gibi…

İngiliz tarihçi ve yazar Eric Hobsbawm’ın ‘’Tarih Üzerine’’ isimli güzel bir kitabı var. (Agora Kitaplığı, 2009) Hobsbawm bu kitabında dünün, geçmişin ve tarihin nasıl kötüye kullanıldığını ve nasıl istismar edildiğini şöyle anlatır (s. 6-7): “Nasıl haşhaş, eroin müptelalığının hammaddesiyse, tarih de milliyetçi, etnik ya da fundamentalist ideolojilerin hammaddesidir. Geçmiş bu ideolojilerin asli öğelerinden birisi, belki de asli öğesidir. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa böyle bir geçmiş her zaman için yeniden icat edilebilir. (...) Geçmiş, meşrulaştırır. Geçmiş, övünülecek fazla bir şeyi olmayan şimdiki zamana daha şerefli bir arka plan sunar (...). Bizim, genel olarak tarihsel olgulara karşı bir sorumluluğumuz bulunduğu gibi, özelde tarihin siyasal-ideolojik açıdan istismar edilmesini eleştirmek gibi bir görevimiz de var.”

Hobsbawm hiçbir yoruma yer vermeyecek kadar açık ve net söylemiş.

Kant'ın en çok değer verdiği öğrencisi olan Alman filozof ve düşünür Arthur Schopenhauer’in (1788 – 1860) şöyle bir sözü vardı:

‘’En ucuz gurur, milli gururdur. Bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. Çünkü insan neden milyonlarca insanların paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyabilir ki başka türlü? Dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu milliyetinin hatalarını açıkça görebilecektir. Ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her yoksul kişi gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu milliyeti ile gurur duyar. Bu noktada insan milli gururda güç bulur ve ondaki tüm hata ve eksiklikleri var gücüyle savunur.’’

(''Die Wohlfeilste Art des Stolzes hingegen ist der Nationalstolz. Denn er verrät in dem damit Behafteten den Mangel an individuellen Eigenschaften, auf die er stolz sein könnte, indem er sonst nicht zu dem greifen würde, was er mit so vielen Millionen teilt. Wer bedeutende persönliche Vorzüge besitzt, wird vielmehr die Fehler seiner eigenen Nation, da er sie beständig vor Augen hat, am deutlichsten erkennen. Aber jeder erbärmliche Tropf, der nichts in der Welt hat, darauf er stolz sein könnte, ergreift das letzte Mittel, auf die Nation, der er gerade angehört, stolz zu sein. Hieran erholt er sich und ist nun dankbarlich bereit, alle Fehler und Torheiten, die ihr eigen sind, mit Händen und Füßen zu verteidigen.'' Arthur Schopenhauer, ‘’Aphorismen zur Lebensweisheit’’, Nikol, 2010, s. 360)

Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur. Bu yanlışlarımız ve eksikliklerimiz bir değirmenin taşları gibi arasına alıp öğütüyor bizi… Ne yazık ki farkında değiliz… Tarih konusu da böyle... Tarihi; rasyonel, metodik ve analitik olarak inceleyip ders alınacak bir bilim dalı olarak değil de bir hamaset aracı olarak kullanıyoruz. Hal böyle olunca Schopenhauer’in sözüne şüpheyle, kaygıyla, endişeyle yaklaşıyoruz…

Tarihi anlamaz isek günümüzü de anlamayız... Bu konuda sürekli örnekler veririm. ‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ diye… ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ diye… ‘’Tarih sadece geçmişte ne olduğunu değil, aynı zamanda gelecekte de ne olacağını anlatır’’ diye… İbn-i Haldun Mukaddime’sinde (Dergah Yayınları, 2013), “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” derdi diye… Mehmet Akif’in ‘’Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’’ derdi diye…

Tarihi böylesine anlamaz isek; tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenmeye çalışan bir nesil yetiştirmiş oluruz…

Braudel’in tarih tezi

Bu noktada tarihe farklı bir perspektif içerisinden bakan benim geç keşfettiğim bir Fransız tarihçi Fernand Braudel’e  yer vermek istiyorum..

Fernand Braudel (1902– 1985) bir coğrafyacı olmasına rağmen, tarih biliminde neredeyse devrim yaratan bir ekolün, en ünlü temsilcilerinden birisidir. Braudel’e göre zamanın hızı gerek mekândan mekâna gerekse hangi zaman türünden bahsedildiğiyle ilgili olarak farklılık gösterir.  Braudel’in kastettiği mekân Akdeniz’dir… Özellikle Doğu Akdeniz’dir…  (Braudel, ‘’Bellek ve Akdeniz -Tarihöncesi ve Antikçağ’’ Metis Yayıncılık - Tarih Toplum Felsefe Dizisi, 2016) Braudel’in anlattığı Doğu Akdeniz’de sabit bir zaman sınırı da yoktur. Braudel’e göre dünyanın bir başka mekânı bir başka tarihi yaşarken Doğu Akdeniz Ortaçağ’ı yaşıyor olabilir.

Braudel’in bu görüşünü Alev Alatlı hiç Braudel ismini zikretmeksizin basitçe şu şekilde formüle eder: ‘’Ey, Oğul! Devirli bir oluşumdur, tarih. Sakın ola ki, ezelden ebede dümdüz uzanan doğrusal bir hat bellemeyesin. Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz. Gün olur, en gerideki, en öndekinden ilerde olur. Aristarkus, Kopernik’e ‘zıpçıktı astrolog’ diyen devrimci Martin Luter’den daha ilericidir. Ahmet Yesevi, Kadızade Mehmet’in çok ötesinde. Ey, Oğul! Bir şeye ille de benzeteceksen her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzet tarihi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve vermekte, bir diğeri ise kurumaktadır. Bir çağda birden fazla çağ yaşanır.’’

Son yıllardaki Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki gelişmeler; ABD'nin Ortadoğu'da bitmeyen müdahaleleri, Irak, İran ve Suriye’deki olaylar, Türkiye’nin Suriye’ye askerî harekâtı ve Libya’ya asker göndermesi, 3. İstanbul Havaalanı, Kanal İstanbul, Yeni Osmanlıcılık söylemleri ve politikaları hep bu tarihi perspektif içerisinde değerlendirilmelidir diye düşünüyorum…

Bir devlet nasıl yıkılır?

Yazıma Fatih ile başladım… Fatih, 567 yıl önce bugün 25 Mayıs 1453’de İstanbul’u fethetmek için gün sayıyordu… Ama şunu pek bilmeyiz: Fatih nasıl bir İstanbul’u fethetti? Koskoca Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti nasıl oldu da bir Türk beyliği tarafından fethedilecek hale geldi…

Bir devlet nasıl yıkılır? Kısaca iki düşünürün görüşlerine yer vermek istiyorum.

İbn-i Haldun, Mukaddime’sinde şöyle bir tez ortaya atardı:

''Devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. İslam coğrafyasında kurulan devletler ortalama 100 ila 120 yıl yaşarlar. Bir devlet kurulduğunda, şehirleşmiş medeni unsurlar yönetir, onun dışındaki bedeviler devlete karşıdır. Şehirleşenler zamanla mücadele etmeyi bırakır ve bedevilere yenilirler. Devlet yönetimine gelen bedeviler zamanla medenileşir, onların dışında yeni bedevi gruplar oluşur. Sonra yönetime yeniler gelir. Bu döngü her 20-25 yılda bir tekrarlanır. En çok 4 ya da 5 kez sürer, devamında devlet çöker.''

İbn-i Haldun, ‘’Mukaddime’’sinde dile getirdiği bu tezinde devletin çöküşü esnasında beş aşamanın bulunduğunu belirtir. İbn-i Haldun, bu aşamaları da şu şekilde sıralar: Zafer, istibdat, ferağ (istirahat, dinlenme), müsâlemet (huzur, barış) ve israf. Devletlerin geçirdiği bu beş aşama Batı’nın doğrusal tarih anlayışının aksine ve Braudel’in tezi gibi döngüsel olarak her 20 – 25 yılda bir devam eder.

Benzer şekilde İngiliz felsefecisi Thomas Hobbes (1588 – 1679) de ünlü eseri Leviathan’da (Yapı Kredi Yayınları, 1993) şöyle der:

‘’Yönetim ilkeleri zaman içinde değişebilir, hükumetler değişebilir, bakanlar değişebilir, insanların karakterini değiştiren gelişmeler olabilir, insanların tutkuları, düşünceleri, yaşları, sağlıkları değişebilir, egemenleri ve bakanları hep değişebilir. Bir yönetim bu değişimlerle, kimi zaman gururlu ve güçlü, kimi zaman ise zayıf, bazen aydınların, bazen ise cahillerin elinde olabilir; bir yükselir, bir alçalır, yeniden yükselir, baş aşağı gider ve bütün bu düzensiz git-gellerden sonra atılım gücünü kaybeder, duraklar, sonunda da dağılır ve biter.’’

Bir ‘’Böğürtlen Çalısı’’ olarak Doğu Roma

Doğu Roma’nın nasıl yıkıldığını, Fatih’in 567 yıl önce tarih sahnesinden sildiği Doğu Roma İmparatorluğunun nasıl bu hale düştüğünü; Braudel’in fikrinden, İbn-i Haldun’un, Thomas Hobbes’un ve Alatlı’nin örneklerinden yola çıkarak; bir ‘’Böğürtlen Çalısı’’nı, yani Doğu Roma’dan bir kesit alarak, Doğu Roma’nın en muhteşem imparatoru Justianianus'u ve onun Roma imparatorluğunu dirilme çabalarını ve sonuçlarını anlatmak istiyorum... Daha sonra Fatih’i anlatmak istiyorum… Bakalım üzerinde yaşadığımız bu coğrafya ve onun tarihi bize bu sefer neler söyler?

Yarından itibaren İstanbul’un fethine kadar buyurun bir dizi tarih yazısına…

Osman AYDOĞAN



Her gününüz bayram gibi olsun, bayramınız da mutlu olsun.

23 Mayıs 2020

Bugün Ramazan ayının son günü ve arife günüdür. Hicri takvime göre onuncu ay olan Şevval ayının ilk üç günü de bayramdır. Arapça ismi ‘’Ayd-ül Fitr’’dır. Farsçada da aynıdır. ’’Ayd’’ Arapça bayram demektir. ‘’Fitr’’ ise fıtır sadakası ya da fitre olarak bilinen oruç tutamayacak durumdaki Müslümanların verdiği sadakadır. Şükür sadakası olarak da bilinir. Bütün Arap ülkelerinde ve İran’da bu bayram ‘’Ayd-ül Fitr’’ olarak kutlanır. “Ayd-ül Edhâ” da “Kurban Bayramı’’dır.

Osmanlı ve Cumhuriyette 1981 yılına kadar kutlanan ‘’Şeker Bayramı’’

Eski Türkçe’de “şükür” ve “şeker” kelimeleri Arap harfleriyle aynı şekilde (şkr) yazıldığı için okunmakta olan bir metinde ‘’şükür’’ün mü yoksa ‘’şeker’’in mi kastedildiği cümlenin gelişinden anlaşılırdı. Aslı “Şükür Bayramı” olan ifade, zamanla işte bu aynı yazılıştan kaynaklanan okuma hatası yüzünden “Şeker Bayramı” halini almış ve Osmanlı’nın tüm zamanlarında ve Cumhuriyet döneminde ‘’Şeker Bayramı’’ olarak kutlanmıştır. 1935 tarihli ‘’Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun’’ ile de bu bayram “Şeker Bayramı” olarak tescillenir.  

Gelelim günümüze…

Kelimenin gücü

Dil bilimcileri ‘’Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç kelimelerdir. Kelimelerin anlamına hükmedebiliyorsanız, bu kelimeleri kullanması gereken kişileri de kontrol edebilirsiniz’’ derler. Mitolojide ise ‘’sözcük’’ (kelime) ; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.

Ayrıca ‘’kelimeler’’ muktedirlerin eylemlerini kapatmak için de kullanılır. İkinci Dünya Savaşında Almanlar toplama kamplarını ‘’Die Arbeit macht frei’’ (çalışmak özgür kılar) sözcükleriyle dünya çapında bir katliamın üzerini örtmüşlerdi. Bir ‘’fıtrat’’ (*) diyorsunuz ihmalin, tedbirsizliğin sonucu toprak altında bıraktığınız 301 madencinin üstünü bir daha örtüyorsunuz. Bir ‘’Barış harekâtı’’ diyorsunuz savaşın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’demokrasi getireceğiz’’ diyorsunuz işgalin (ABD’nin Irak’ı işgali) üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’ileri demokrasi’’ diyorsunuz he türlü otoriter yönetimin, antidemokratik uygulamanın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’külliye’’ diyorsunuz bin odalı bir israf sarayının üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’Orta Asya’’ diyorsunuz üç bin yıllık Türk yurdu (Türkistan) ile olan bağı koparıyorsunuz… Bir ‘’istikşaf’’ kelimesi ile sonuçlarını beğenmediğiniz bir seçimi tekrarlayabiliyorsunuz… Bir ‘’şehit’’ diyorsunuz sakat yapılan binanın çökmesiyle 15 vatandaşın ölümündeki ihmalinizin, denetimsizliğinizin, sorumluluğunuzun üstünü örtüyorsunuz… Bu listeyi uzatmak mümkün… Onun için derdi bir Yunan atasözü: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’

1981 yılında çıkarılan kanunla adı değiştirilen Bayram...

İşte bu nedenlerle otoriter yönetimlerde de sözcüklerin içeriğine ve ne anlama geldiğine de güç sahipleri karar vermektedirler. Böyle olduğu için yüz yılların “Şeker Bayramı” 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra, ABD hatırına ihtiyaç duyulan ‘’Yeşil Kuşak’’ için 17 Mart 1981 tarihinde çıkarılan 2429 sayılı “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Yasa” ile “Ramazan Bayramı” yapılmıştır. (2429 sayılı bu yasa 1935 yılındaki kanunun özünü aynen korunmakla beraber bu kanunla ‘’Şeker Bayramı’’nın adı ‘’Ramazan Bayramı’’ olarak değiştirilmiştir.)

Ramazan Bayramı Kur’anda geçmez. Hiçbir hadiste de ‘’Ramazan Bayramı’’ diye bir ifade yoktur. Hiçbir İslam Arap ülkesinde ‘’Ramazan Bayramı’’ diye kutlanmaz. Bizden başka da ‘’Ramazan Bayramı’’ olarak kutlayan Müslüman da yoktur. Bize özgüdür dini kavramları siyasete alet edip kanunla belirlemek. Bu gidişle yarın bir başka iktidar gelir, bir başka kanun çıkarır ve bir başka adla kutlanmasını isterse ne olacak?

Burada bir başka bilgisizlik daha vardır. İbnü’l Arabî ''Ramazan'' isminin Allah’ın ‘’Esma-i Hüsna’’sından (güzel isimlerinden) bir isim olduğunu ifade eder. Bu sebeple Ramazan ayı kastedilirken ‘’Ramazan geldi’’ yerine “Ramazan ayı geldi” denilmelidir. Aynı şekilde eğer bayramı kastediyorsanız ve kelime olarak illa ‘’Ramazan’’ı kullanacaksanız bari ‘’Ramazan Ayı Bayramı’’ deseydiniz... Ne yapalım, bu kadar inceliği nereden bilelim değil mi?

Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandı…

Mehmet Âkif Ersoy’un ‘’Bayram’’ isimli şirinin ilk kıtası şöyle başlardı: ‘’Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır; Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!’’ Burada geçen ‘’şetâretli’’ sözcüğü Osmanlıcada ‘’neşeli, şen, cıvıl cıvıl’’ demekti. Benim yaşımdaki arkadaşlarım çocukluğumuzun o zaman adı ‘’Şeker Bayramı’’ olan bayramın ne şetâretli bir bayram olduğunu hatırlarlar. Şimdi ey muktedirler, ‘’Şeker’’ ismini kaldırıp yerine ‘’Ramazan’’ı koydunuz. Osmanlıya öykünürsünüz ama Osmanlıdan kalan gelenek; büyükleri ziyaret bitti, meddahlar gitti, Karagöz Hacivat gitti, yerine “erkân”a uymayıp “ekran”a itibar eden, mâbetten medyaya transfer olan, bir “pop-star”a dönüşen ağlak medyatik hocalara, İslamiyet’le, dinle hiç alakası olmayan ipe sapa gelmez soru ve cevaplara, bir anlamsız matem havasına bıraktınız. Çocukluğumuzun şetâretli Ramazan ayını ve Şeker Bayramını bir hüzne, bir kasvete, bir kedere, bir matem havasına soktunuz. Şimdi şetâret mi kaldı?…

Nasıl adlandırıyorsa adlandırılsın, adından ziyada mânası önemlidir diye düşünüyordum ama bayramın da bayramlık hali kalmadı zaten.

Günümüzde bayramlar

21. yüzyılda İslam coğrafyasına, Afganistan'a, Irak'a, Libya'ya, Suriye'ye, Yemen’e yapılan Haçlı Seferleri, bu seferlerin sözde Müslüman işbirlikçileri, birbirinin gırtlağını boğazlayan, birbirinin ayaklarının altını oyan sözde Müslümanlar, gelecekteki muhtemel bir Şii-Sünni çatışmasının ayak sesleri, imkân bulanların küffar diyarlarına iltica etmeye çalıştığı, imkân bulamayanların ise birbirini boğazlamaya çalıştığı, sefalet ve kan deryası içinde yüzdüğü, bir mezbahaneye dönen İslam dünyası, Arapların aşiret kavgalarına balıklama dalan yönetimler, gafletin, dalaletin, tedbirsizliğin, ihmalin ve ihanetin sonucu art arda gelen kazalarda yitirilen yüzlerce canlar, kadın ve çocuk cinayetleri, sübyan tecavüzleri, tinerciler, bonzaiciler, memleketin her köşe başını tutmuş dilenen Suriyeli Müslüman mülteciler, neredeyse hemen hemen her gün gelen asker şehadet haberleri, çiğnenen hukuk, ırzına geçilen adalet, TV’lerde alenen yapılan iç savaş çığırtkanlıkları, açıklanan katliam listeleri, kız öğrencilerine alenen sarkan üniversite dekanları, evlilik maskesi adı altında 12-15 yaşlarındaki kız çocuklarına tecavüzü savunan profesörler, kamuya açık kürsülerde toplumu bölecek şekilde kinden, nefretten, garezden, hasedden bahseden, kem sözleri dillerinden hiç mi hiç eksik etmeyen hatipler, siyasetçiler, çöp kutularında rızık toplayan insanlar, vb. haberler kutlanacak ne bayram bıraktı ne de şetâret.

Bu şartlar altında bayrama ''Ramazan Bayramı'' deseniz ne olacaaaak, ''Şeker Bayramı'' demeseniz ne olacaaak? Daha da ötesi; bu şartlar altında hangi yüzle, hangi hakla, neyin bayramını kutlayacaksınız ki?

Eskiler zaman zaman derdi zaten: “El, ayd-ü ekber eyledi. Biz matem eyledik.” (Ayd-ü ekber: Büyük bayram) El, bu şartlar altındaki İslam dünyasının haline bakarak ayd-ü ekber eyliyor... Gerçek bayramı el yapıyor... Düşünen beyinlere, hisseden yüreklere, hassas ruhlara ise matem eylemek kalıyor...

Bayramınız kutlu olsun

Siz bakmayın benim böyle karamsar yazdığıma... Ben zaten hep böyleyimdir... Bu sayfanın (Şehriyar) bütünü zaten matemdir, bir feryâd, bir figândır.... Maksadım bayramı kutlamak... Malum, salgın nedeniyle her şeyin uzaktanı yapılıyor artık, ''uzaktan eğitim'' gibi... Madem eski zamanlara gittim, şekerden, şetâretten, ayd-ü ekber'den bahsettim. Ben de bayramı ''uzaktan'' eskiler gibi kutlayayım o zaman:

''Rûzun hemîşe ıyd ola, ıydin saîd ola…'' (Her günün bayram olsun, bayramın da mutlu olsun.)

Bayramınızı kutlar, her gününüzün bayram gibi olmasını, bayramınızın da mutlu, huzurlu ve şetâretli olmasını dilerim…

Osman AYDOĞAN

(*) Fıtrat; Yüce Allah’ın doğuştan, yaratılıştan canlılara kattığı özelliktir. ‘’Kedinin fıtratında tırmalamak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’Akrebin fıtratında sokmak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’İnsanın fıtratında nankörlük vardır’’ diyebilirsiniz. Ama ‘’Karayollarının fıtratında kaza vardır’’ diyemezsiniz. Ama ‘’Madenciliğin fıtratında göçük vardır’’ diyemezsiniz. Yani kendi kusurunuzu, kendi kabahatinizi, kendi ihmalinizi, kendi tedbirsizliğinizi Yüce Allah'a yükleyemezsiniz!



Halife El Memûn

22 Mayıs 2020

Abbasi Devleti’nin en güçlü ve en bilinen halifesi olan Harun Reşid’in dönemine ait çok hikâye vardır. Bunlardan Behlül Dânâ’yı geçen hafta ve Bermekîleri de dün bu sayfada anlatmıştım…

Bugünkü hikâyem de Harun Reşid'in oğlu Halife El Memûn ile ilgili...

Ancak bu hikâyeyi anlatmadan önce bu hikâyenin kahramanı Halife El Memûn’u kısaca anlatmam, tanıtmam lazım ki hikâyenin ağırlığı artsın diye düşünüyorum. 

Halife El Memûn

Türkçe’de El Memûn hakkında yazılmış çok az kitap varsa da güvenilir kaynak olarak biz yine İslam Ansiklopedisi'ne (C.29, s.101-104, Prof. Dr. Nahide Bozkurt) başvuralım. Oradan da özetle ve eklemelerle şu bilgiyi aktarayım:

El Memûn (Tam Adı: Ebû `Abbâs el-Memûn Abdullâh bin Hârûn Reşîd) (786 – 833)  786 yılında Bağdat yakınlarındaki Harun Reşit'in 11 erkek oğlundan birincisi olarak dünyaya gelir. 809'da babaları Hârûn Reşîd'den sonra Abbâsî Hâlifesi ilan edilen kardeşi Emin'e karşı yaptığı bir iç savaştan sonra 813'de onu halifelik tahtından indirerek idam edilmesinden sonra 813-833 yılları arasında 7. Abbasi halifesi olarak hüküm sürer. 833 yılında Tarsus yakınlarında 48 yaşındayken ölür.. İlk Abbâsî halifelerinin mezar yerleri saklanmakla beraber Memûn'un Tarsus'ta gömüldüğü rivayet edilir…

El Memûn sıradan bir halife değildir.

El Memûn, doğa bilimlerine büyük bir ilgi duyar ve doğa bilimlerini savunur… Akıl ile bağdaşmayan, duyularla kanıtlamayan şeylerin gerçekliğine inanılmaması gerektiğini söyler.

El Memûn, işte bu düşünceyle Bağdat'ta ‘’Beyt'ül Hikme’’ adında bir bilim merkezi açar...  ‘’Beyt'ül Hikme’’ hem bir bilim evi, hem bir rasathane, hem çevirilerin yapıldığı bir merkez, hem de bir kütüphanedir. Bu kütüphanede bir milyon civarında kitabın olduğu rivayet edilir. O dönemde Bağdat’ta 36 resmi kütüphanenin yanında çok sayıda özel kütüphanenin bulunduğu ve Bağdat’ta entelektüel seviyede kitap okuyanların sayısının yaklaşık şehrin nüfusunun üçte biri kadar olduğu söylenir. El Memûn, burada bilim adamları ile buluşup fikirlerini yarıştırır… El Memûn kendi sentezini tüm fikirleri dinledikten sonra oluşturur…

El Memûn Bağdat’ı bilimin bir merkezi haline getirir. Matematik, gökbilim, coğrafya ve algoritma alanlarında çalışmış Fars bilim insanı El Hârizmî’yi Bağdat’a davet ederek ona kol kanat gerer. Çünkü bu dönemde alimler için en kutsal ilim Matematik'ti.

El Memûn, Bizansın felsefe, mantık ve matematik bilgini ve gerçek bir Rönesans insanı olan Bizanslı düşünür Leo’yu Bizans İmparatorundan kendilerine bir şeyler öğretebilmesi için bir süre yanlarına yollamasını ister. Karşılığında elli kilo altın ve süresiz barış önerir. Bizans imparatoru 3. Michael'a karşı zafer kazandığında, savaş tazminatı olarak para ve altın yerine eski el yazmalarını talep eder… Bu dönemde felsefe, hendese, mûsiki ve tıp alanlarında yazılmış eserleri getirmeleri için İstanbul’a heyetler gönderir. Bizans’tan getirilen eserler arasında Platon (Eflâtun), Aristo, Hipokrat, Galenos (Câlînûs), Öklid (Euclides) ve Batlamyus gibi filozof ve tabiat bilimcilerine ait olanları da vardır. Getirilen bu eserler Arapça ‘ya çevrilir. Baş çevirmenliğini yapan Suriyeli Hristiyan’a Arapçaya çevirdiği eser başına, kitabin ağırlığı kadar altın verdiği rivayet edilir...

El Memûn, sadece Bizans’tan değil İran, Mısır, Hindistan, Afrika ve Çin başta olmak üzere Dünya'nın çeşitli bölgelerinden bilginleri ve kitapları Bağdat'a getirtir. Bu şekilde dünya'nın her yerinden Bağdat'a akın eden bilginler gelir.

El Memûn, Horasan’dan vali iken tanıdığı ve Memûn'un dostluğunu kazanan Musa bin Şakir'in oğulları olan Beni Musa Kardeşler'i (Muhammed, Ahmed, Hasan kardeşler) El Hârizmî ile beraber astronomi çalışmalarına yönlendirir. El Memûn, bu üç kardeşi Eratosthenes ve diğer Antik Yunan bilimcilerinin yaptığı ölçümleri doğrulamak üzere Dünya'nın çevresini ölçmekle görevlendirir. Dünya'nın çevresini ölçen Beni Musa Kardeşler, sonucu 24.000 mil olarak bulurlar. (Bugünkü ölçümlerin sonucu 24.092 mildir) Yine aynı ekip iki ölçü ekibiyle bir noktada kutup yıldız yüksekliğini ölçerek dünyanın yarıçapını 6595 km olarak tespit ederler. (Bugünkü ölçümlerin sonucu dünyanın yarıçapı r=6371 km'dir.

Cennet ve Cehennemi bir kavram olarak gören El Memûn, mantık kurallarıyla çelişir gördüğü ayet ve hadisleri Ehl-i sünnet’ten farklı biçimde yorumlayan ve bu yorumlarında akla öncelik veren ve akılcı bir mezhep olan Mutezile’yi, akılcılığı ve özgür iradeyi savunur ve bu düşünceler halk arasında yaygınlaştırmayı amaç edinir… El Memûn, bu düşüncelerini halka benimsetmeye çabaladığından da her zaman olduğu gibi ve doğal olarak Sünni ulema ile arası bozulur…

Gelecekteki ideal toplumun ancak bilim ve akılcılıkla oluşturulabileceğine inanan ve bu uğurda çaba gösteren El Memûn'u tarihçiler âlim, filozof, zeki, ilme değer veren bir hükümdar olarak nitelendirirler ve El Memûn’un saltanat devrini de İslam tarihinin en parlak dönemlerinden biri olarak gösterirler.

El Memûn'dan sonra Abbasiler

Girişte bahsettiğim gibi El Memûn 833 yılında Tarsus yakınlarında 48 yaşındayken ölür. El Memûn ölüm yatağında yatarken bir buyruk hazırlatarak yerine kardeşi olan Ebu İshak'ın Mutasım adıyla halife olmasını ister ve ölünce yerine halifeliğe Mutasım geçer.

Mutasim'in hilafeti sırasında Abbasi imparatorluğunun bölünmeye başlar. Irak ve Suriye Arap olarak karakterini korur ancak Horasan ve kuzey doğu gittikçe İranlı karakteri almaya başlar.

Mutasım’ın yerine geçen oğlu Vâsık’ın (842-847) ölümünden sonra Abbâsî Devleti parçalanma sürecine girer.  Abbâsî toprakları üzerinde yirmiye yakın devlet ve beylikler kurulur….

İran'da hüküm süren Büveyhiler, 945'te Bağdat'a egemen olurlar. Bundan sonra Abbâsî halifeleri Büveyhilerin izniyle başta kalabildiler. Halife Kâim'in (1031-1075) çağrısı üzerine Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul, 1031 yılında Büveyhileri Bağdat'tan çıkardı ve Abbâsîlere yeniden saygınlık kazandırır…

Ne var ki Abbâsîler bu tarihten sonra hiçbir zaman eski askeri güçlerine ulaşamazlar… Mustazhir dönemindeki Haçlı Seferleri karşı başarılı olamazlar. Büyük Selçuklu Devleti'nin parçalanmasıyla birlikte Abbâsîler yeniden gücünü yitirirler..

Hazin son

Moğol hükümdarı Hülagü'nün ordusu 10 Şubat 1258'de halifeliğin başkenti Bağdat’ı ele geçirir ve Bağdat Moğollar tarafından yağmalanır…

Bağdat'ın işgali, İslam tarihinin en yıkıcı olaylarından birisidir… Şehrin düşüşünü Moğol katliamı takip eder. 200 bin ile bir milyon arasında Müslüman nüfus katledilir. Yalnızca şehirdeki Hristiyan nüfusunun canı bağışlanır. 

‘’Beyt'ül Hikme’’ yerle bir edilir… Burada bulunan kitaplar Dicle Nehri'ne atılır. Yüzlerce yıllık bu eserlerden akan mürekkep nehrin suyunu siyaha bular… Dicle nehri aylarca siyah renkte akar… Matematik, fen, coğrafya, astronomi, tarih, ilahiyat ve fıkıh ile ilgili binlerce eser sonsuza dek kaybolur... 

Bağdat'ın yok edilmesinin, bir şehrin işgalinden daha fazla bir karşılığı vardır. Bu, aynı zamanda İslam Dünyası'nın hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak olan siyasi, kültürel ve dini merkezinin yok edilmesi anlamına da geliyordu...

Fransız tarihçi Fernand Braudel (1902– 1985)’e göre 13. yüzyıldaki İslam dünyasına yönelik bu Moğol istilası sadece Bağdat’la sınırlı kalmaz, İslam’ın bütün şehir medeniyetini yıkar, kütüphaneler yakılır, milyonlar öldürülür, bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülür… Haçlı seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatır… Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlar, zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşir… Dünya ekonomisindeki değişmeler ve son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler de İslam dünyasının geri kalmasına yol açar… (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) Yani Braudel bizim bildiğimiz kalıplar çerçevesinde İslam dünyasının geri kalmasını Gazali’ye bağlamaz…  

827 yılında gerçekleşen akla dayalı, bilimci bu devrim İslam topraklarında bir daha yaşanmaz. Ancak bir benzeri 1100 yıl sonra Türkiye’de Atatürk devrimleri ile görülürse de Atatürk’ten sonra gelenler tıpkı Moğolların yaptıkları gibi bu medeniyeti tahrip ederler… Bu coğrafyada günümüzde artık TV'lerde açık açık bilim yerine, komşular nasıl fişlenip öldürülür, komşuların eşleri kızları nasıl sahiplenilir, 12-15 yaşındaki kız çocukların evlilik maskesi adı altında nasıl ırzına geçilir, Kur’an kurslarına bir tuğla koyarak nasıl cennete gidilir, depremler, salgın hastalıklar Tanrı’ya ve bir grup insana nasıl bağlanır vb. konular tartışılmaktadır… Derdi zaten Fernand Braudel; ‘’Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz… Tarih her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzer. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve vermekte, bir diğeri ise kurumaktadır. Kimi medeniyet yükselirken, kimi çiçeğe durmakta, bir diğeri gerilemekte, beriki çökmektedir.’’

Ayyy!... Pardon... Ben unuttum... Tarih denince daldııııım gittim. Ben El Memûn’un bir hikâyesini anlatacaktım değil mi?

Halife El Memûn ve at

Bağdat Halifesi El Memûn atlara çok meraklıydı. Büyük bir hara kurmuş, değerli atlar yetiştiriyor, başkalarının yetiştirdiği atları da alıyordu. Bir gün çok güzel bir Arap atı getirdiler, El Memûn atı görür görmez hayran kaldı, oldukça yüklü bir para verip satın aldı. Artık hep bu ata biniyordu.

At o kadar güzel ve alımlıydı ki, bütün Bağdat atı izliyor, konuşuyordu. Bağdat'ın varlıklı ve etkili kişilerinden biri olan Ömer de at seviyordu ve El Memûn'un atına tam anlamıyla kafayı takmıştı. Önce gitti, ödediği paranın iki katını önerdi, ama ret cevabı aldı. Üç katını önerdi, El Memûn'un cevabı yine "hayır" oldu. Atını seviyordu ve satmayı kesinlikle düşünmüyordu. Ömer ise bu atı ele geçirmekten başka bir şey düşünmüyordu.

Bir gün halifenin tek başına şehir dışına çıkacağını öğrendi Ömer. Bir plan yaptı. Halife şehir dışında atının üzerinde keyifle ilerlerken yolun kenarında eski püskü giysiler içinde, yüzü sarılı, hasta gibi kıvrılmış bir dilenci gördü.

El Memûn iyi biriydi, aslında Ömer'den başkası olmayan dilenciyi o halde görünce üzüldü, atından indi, yanına gitti. "Haydi, gel" dedi, "Yakında bir saray var, seni oraya götüreyim, yedirsinler, içirsinler, derdine baksınlar..." Dilenci titrek bir sesle "Sağolun efendim, ama günlerden beri ağzıma bir şey koymadım, yürüyecek takatim yok" diye cevap verdi. Bunun üzerine halife dilencinin koluna girdi, onu kaldırdı ve atının üzerine oturttu. Titrek dilenci oturur oturmaz dirildi, dikildi ve atı mahmuzlayıp koşturmaya başladı.

El Memûn o anda dilencinin atını almak için uğraşan Ömer olduğunu anladı ve arkasından koşarak durması için bağırmaya başladı. Ömer bir süre daha atı koşturduktan sonra arkasından koşmaya devam eden El Memûn'un "Dur, sadece bir şey söylemek istiyorum" diye bağırdığını duydu. Merak etti ve uygun bir mesafede atı durdurdu.

El Memûn önce biraz soluklandı sonra konuşmaya başladı: "Atımı çaldın, şu anda seni durduramam, elimden bir şey gelmez. Ama senden önemli bir şey istiyorum. Atım sende kalsın ve istediğimi yaparsan geri almak için de herhangi bir şey yapmayacağım." "Nedir isteğin?" diye sordu Ömer.

"Atımı nasıl, hangi kurnazlıkla ele geçirdiğini sakın kimseye anlatma, bu olay ikimizin arasında sır olarak kalsın." diye cevap verdi El Memûn. Ömer şaşırdı, "Neden?" diye sordu. ‘’ İtibarının sarsılmasında mı korkoyursun?’’ "Hayır’’ dedi El Memûn ve anlattı: ‘’Ondan korkmuyorum. Sen bu olayı anlatırsan bu olayı bütün Bağdat, hatta çevre şehirlerdekiler bile duyar. Başkaları da seninle aynı kurnazlığı yapmaya kalkar. Ama asıl kötülük yol kenarında bekleyen hasta ve fakir insanlara olur. Korkum şu ki; bu olayı duyanlardan hiçbiri artık yol kenarında bekleyen aç ve hasta insanlara yardım etmek için durmaz. Hatta benim başıma gelen onların da başına gelmesin diye hızlanıp, geçer giderler..." 

Hikâye bu kadar...

Gelelim bu kıssadan (hikâyeden) çıkarılacak hisseye!

Günümüzde Halife El Memûn'un değil de Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin, Yezid’in, Haccac bin Yusuf’un, Kutaybe bin Müslim’in yolunda giderek; Hüda'yı, Settar'ı, Rezzak'ı dilde sakız, gönülde nâkıs edenler; yüce dinimizi siyasetlerine alet edenler; Hak'kı, hakkı, hukuku ve adalati katlederek İslamın ahlâk boyutunu unutup İslamı sadece ibadet boyutuna indirgeyenler ve o ibadetleri de gösterişe, lükse, israfa ve sefahate dönüştürenler; cinselliğini ehlileştirmeyi başaramayıp annesine, bacısına, kızına, sübyana şehvet duyacak kadar sapıklığın zirvesinde olanlar ve bu sapıklıklarını da İslama bağlayanlar; haramı, kul hakkı yemeği, haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik yapmayı, hırsızlık, yolsuzluk, kumpas, fitne, riya, yalan, dolan, namussuzluk, tecavüz, lüks, israf, sefahat, kibir, kin ve nefreti sanki İslamda günah değilmiş gibi, hatta hatta İslamın gerekleriymiş gibi algılatanlar; bütün bu olumsuzluklar karşısında sessiz kalanlar; Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye karşı yapılan Haçlı Seferlerinde Friedrich Barbarossa’nın müttefiki olanlar ve tüm bunların bir sonucu olarak İslam coğrafyasını insanlarının ülkelerini bırakıp Batı'ya iltica etmeye çalıştığı, kalanların ise birbirini boğazladığı bir mezbahaneye dönüştürenler keşke Müslüman olduklarını, hele hele bizden daha iyi Müslüman olduklarını söylemeselerdi. 

El Memûn gibi benim de benzer korkum şu ki; bunları göre göre, bunları duya duya, bunları yaşaya yaşaya bu gidişle ümmet-i Müslimin İslam'dan, dinden soğuyacak… İşte asıl ben bundan korkarım... Çünkü İslama yapılacak en büyük kötülük budur!

Gençler arasındaki deizm tarışmalarının son zamanlarda neden arttığını zannediyorsunuz ki?

Osman AYDOĞAN




Bekâ sorunu! (2)

21 Mayıs 2020

Abbâsî Devleti’nin en güçlü halifesi olan Harun Reşid’in 786-809 yıllarında halifelik yaptığı döneme ait çok hikâye vardır. Bunlardan Harun Reşid’in kimi kaynaklara göre fikir aldığı kişi olarak tanımlanan Behlül Dânâ’yı bu sayfada geçen hafta anlatmıştım..

Bugün yine Harun Reşid dönemine ait bir başka hikâyeyi anlatacağım ama hikâyenin anlaşılır olması için önce kısa bir Tarih bilgisi vermem gerekiyor…

Berkemîler

Abbâsîler zamanında devlete hâkim olan bir cemaat – pardon bir aile var: Bermekîler. Önce bu cemaati - pardon, önce bu aileyi anlatmak istiyorum. Bu konuda aslında fazla kaynak da yok ancak içlerinde en güvenilir kaynak Türkiye Diyanet Vakfı yayını ''İslâm Ansiklopedisi''dir. (Cilt 5, sayfa: 517) O zaman özetle bu kaynağa gidelim:

‘’Bermek’’ sözcüğü, Belh'deki Budha’cı Nevbahar tapınağının başrahibine verilen unvandır. Bermek, işte bu ailenin kurucusu, saptanabilen en eski üyesidir. Bermek’in Belh'te astronomi, felsefe ve tıp bilimleriyle uğraştığı; Halife Abdülmelik'in sarayında görev aldığı biliniyorsa da Müslümanlığı gerçekten kabul edip etmediği tam olarak bilinmiyor.

İşte ailenin kurucusu bu Bermek’in oğlu Halit bin Bermekî (öl. 782) babasının aracılığıyla Emevî halifesi Abdülmelik'in sarayında görevlendirilir.  Ebu Müslim'in yönetiminde Abbâsîler'in halifeliği ele geçirmesine katkıda bulunur. İlk Abbâsî halifesi Ebülabbas'ın güvenini kazanarak devlette önemli görevlerde bulunur.

Halit bin Bermekî öldükten sonra oğlu Yahya bin Halid (739-805) önce Musul valiliğine atanır sonra da Halife Mehdi onu Bağdat'a çağırarak oğlu Harun Reşid'in eğitim ve öğrenimiyle görevlendirir. Harun Reşid halife olunca da Yahya bin Halid sınırsız yetkilerle vezirlik makamına atanır (786). Yahya, oğulları Fazıl ve Cafer'in de yardımlarıyla devleti 17 yıl yönetir. (786-803).

Yahya bin Halid, on yedi sene vezirlik makamında kaldıktan sonra  oğuldan oğula geçen vezirlik Bermekî ailesinden dördüncü ve son vezir olan Cafer bin Yahya’ya geçer. (Bazı kaynaklarda ismi Cafer-i Bermekî olarak da geçer) Cafer bin Yahya’nın Halife Harun Reşid ile çok yakın bir dostluğu vardır.

Cafer bin Yahya  (767-803), Halife Harun Reşid'in kendisine beslediği büyük güven ve yakın ilgiden yararlanarak, denetimine verilen eyaletleri Bağdat'tan ayrılmaksızın yardımcıları aracılığıyla yönetmeye başlar.

Bu noktada konudan kısa bir süre ayrılarak Cafer bin Yahya hakkında anlatılan bir söyleşiden bahsedeceğim:

Abbâsî'ler, Ebu Müslim el Horasanî'nin de (yine daha önce bu sayfada Ebu Müslim el Horasanî'yi de anlatmıştım) yardımıyla Emevîlerle savaşarak Abbâsî devletini kurmuşlardı. Ancak bu devletin kuruluş aşamasında çok Emevî kanı akmıştı. Bir gün bir mecliste bir sohbet esnasında, idarenin Emevîler'den Abbâsîler'e geçişi konuşulurken, Abbâsîler iş başına gelirken akıtılan bu kandan ve binlerce insanın katledilmesinden bir muvaffakiyet gibi bahsedildiğinde, Cafer bin Yahya'nın şöyle konuştuğu rivayet edilir: 

"Bu bir maharet değildir... Zîrâ o katledilenlerin kanlarından birer intikam ağacı meydana gelir ve istikbalde acı neticeleri ortaya çıkar... Asıl maharet odur ki, mesela idareyi Emevîler'den alıp Abbâsî'lere vereceksin ama Emevîler kendi ellerinde zannedecek...Siyaset budur!..."

Aktarması benden, bu söz üzerinde düşünmeyi siyaset erbabına bırakıp biz gelelim tekrar konumuza...

Bermekîler'in İranlı olmaları ve Abbâsî halifeliğinin kuruluşundan bu yana devletin yönetiminde en üst düzeyde yer almaları bazı güçlü Arap emirlerini gücendirmeğe başlar. Harun Reşid de askerîye dâhil, bürokraside ve devletin bütün kademelerine yerleştirdiği, ne istedilerse verdiği ve ülkede kendisinden daha fazla sözü geçen bu cemaati, pardon bu aileyi artık kendisi için de tehlikeli gördüğünden ortadan kaldırmaya karar verir.

Harun Reşid, çok ince bir tuzak hazırlayarak, kız kardeşi Abbase'yi sözde bir nikâhla Cafer bin Yahya ile evlendirdiyse de gerçek karı-koca olmalarına izin vermez. Cafer bin Yahya ile kız kardeşinin bu yasağı çiğnemeleri sonucu, zaten tuzağını bu temel üzerine kurmuş olan Harun Reşid, hac ziyaretinden dönünce Cafer bin Yahya'yı öldürtür (803). Onun babası Yahya, ağabeyi Fazıl ve öteki iki kardeşini de görevlerinden alarak tutuklattır, mallarına el koyar. Böylece Abbâsîler döneminin en ünlü vezir ailesi olan Bermekîler bir buyrukla ortadan kaldırılmış olur. (803).

Anlatacağım hikâye için bu giriş ‘’kısa bir bilgi’’yi aşarak sanki Tarih dersi gibi olduysa da af ola…

Şimdi gelelim hikâyemize…

Halife Harun Reşid, Bermekî olan veziri Cafer bin Yahya ile birlikte külliyenin – pardon, Saray’ın bahçesinde gezerken, canı meyve çekiyor... Elmayı dalından koparmak için uzanıyor, ne var ki; orta boylu olduğu için meyveye yetişemiyor!..

Veziri Yahya’ya diyor ki; “Omzuma çık, o meyveyi kopar ve bana ver!” Vezir zayıf olduğu için, Halife’nin omzuna çıkıyor ve meyveyi koparıp, veriyor... 

Meyveyi yiyen Halife Harun Reşid, “çok lezzetliymiş” diyor, “Bana bahçıvanı çağırın... Bu lezzetli meyveden dolayı onu ödüllendireceğim.”

Zaten az ileride duran ve olan-biteni hayretle seyreden bahçıvan geliyor... Halife, ona; “sana bir ödül vereceğim, dile benden ne dilersen” diyor...

Bahçıvan diyor ki; “Sultanım, sizden bir tek isteğim olacak... Bana, benim Bermekî olmadığıma dair bir belge verir misiniz?”

Halife şaşırıyor!.. “Herkes devlet kademesinde görev almak için cemaat – pardon bir Bermekî şeceresi uydururken, herkes Bermekî olmaya can atarken, sen niye Bermekî olmadığına dair belge istiyorsun ki? Kaldı ki, sen bir Bermekîsin!.. Bermekî olmaktan niye kaçınıyorsun?”

Belgeyi almakta ısrar eden bahçıvan diyor ki; “Evet, ben bir Bermekîyim... Ama mademki, benden bir istekte bulunmamı istediniz... Ben bu belgeyi istiyorum, başka da bir isteğim yoktur!”

Halife Harun Reşid de; “madem ısrar ediyorsun, istediğin belgeyi vereceğim sana” diyor ve daha sonra da, o belgeyi veriyor bahçıvana...

Aradan yıllar geçiyor…

Halife Harun Reşid, yattığı gaflet uykusundan nihayet uyanmaya, gözleri açılmaya, kulakları duymaya ve civar ülkelerden gelen uyarıların ve halktan yükselen tepkilerin hiç de yersiz olmadığını düşünmeye başlıyor!..

Bermekîler; Halife Harun Reşid’in kendilerine beslediği büyük güven ve yakın ilgiyi istismar ederek sadece Saray kademelerini değil eyaletleri de kendi yandaşları ile yönetmeye başlamışlardır!.. Bermekîler askeriyeden adliyeye, mülkiyeden medreseye kadar devletin her kademesini bir ur gibi sarmışlar, en ücra yerlerine bile kendi adamlarını yerleştirmişlerdir!..

Yattığı derin gaflet uykusundan uyanan Halife, Bermekîlerin devlet içinde paralel bir devlet kurmak için uğraştıklarını ülkenin her yanını ele geçirdiklerini ve kendisini devre dışı bıraktıklarını fark edince derhal emir veriyor:

“Bermekîleri kılıçtan geçirin!... Yaşlılarını da zindana atın!”

Emir, yerine getiriliyor!... Bermekîler öldürülüyor. 

Peki, bu arada bahçıvana ne oluyor dersiniz?.. Halife’nin emri üzerine, görevliler bahçıvanın da evine de giderler... Ya kılıçtan geçirecekler, ya hapse atacaklardır! Ama, bahçıvan; hemen, Bermekî olmadığına dair Halife imzalı belgeyi gösteriyor! “Gördüğünüz gibi, ben Bermekî değilim” diyor ve kellesini kurtarıyor...

Kılıçtan geçirme ve zindana atma operasyonu sona erince, Harun Reşid, son durumu öğrenmek için kurmaylarını çağırıyor ve soruyor; “Emrimi yerine getirdiniz mi?”

Kurmaylar der ki; “listedeki herkes ya kılıçtan geçirildi ya zindana atıldı... Sadece bir adam kaldı... Ama ona dokunamadık, çünkü elinde sizin imzaladığınız bir belge vardı!”

Halife; “Hatırladım ben onu... Onu bulun ve bana getirin” diyor... Bahçıvan huzuruna getirilince, Harun Reşid soruyor adama; “O gün, Bermekî olmadığına dair, benden ısrarla belge istedin... Ben de verdim... Peki, bugünlerin geleceğini nereden anladın?”

Bahçıvan diyor ki; “Sultanım; hani, o elmayı koparmak isterken, vezir, sizin omzunuza basmıştı ya... İşte o an dedim ki; eyvah, bizim sonumuz geldi!” Harun Reşid, araya girip; “Ama ben söyledim omzuma basmasını” deyince, bahçıvan diyor ki;

“Fark etmez Sultanım... Sizin, Sultan olarak, vezirinizin omzunuza basmasını istemeniz bir alicenaplıktır, büyüklüktür... Siz istemiş olsanız bile, vezirinizin omzunuza basması ise hem şımarıklık hem had bilmezlik hem de küstahlıktır!.. Bugün omuzunuza basan yarın tepenize basar... Sizin omzunuza basıp meyveyi koparmak yerine, pekâlâ beni çağırabilir ve benden isteyebilirdi!.. Bir adam, vezir de olsa, sultanının omzuna basacak kadar cüretkâr ve had bilmez olduysa, bunun sonu felâkettir!.. Ben, işte o gün bu felâketi gördüm ve sizden o belgeyi istedim.”

Eveeeet.. Ol hikâye işte bu kadardır.

Şimdi gelelim hisseye...

İbn-i Haldun söylerdi ya o muhteşem eseri Mukadime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzerler.” Sanki İbn-i Haldun bu sözünü Bermekîl'er için söylemiştir!

''Bir ülkede hükümdarın ferâseti, bir bahçıvandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır.''

Biliyorsunuz bu söz bana ait değil. Dün de anlatmıştım, Şeyh Sâdi Şirazî'nin Fars Hükümdârı Dâra'ya söylettiği sözdü. Bu memlekette ikide bir olur olmaz sorunlar karşısında gereksiz yere ‘’bekâ’’ sözcüğünü kullanıyorlar ya... İşte gerçek bekâ sorunu budur... 

Osman AYDOĞAN

Feraset: Anlayış, seziş, sezgi, zekâ…


Bekâ sorunu!

20 Mayıs 2020

Bugün Şeyh Sâdî Şirâzî'den bir hikâye anlatacağım. Ancak önce Şeyh Sâdî Şirâzî kim, kısaca anlatmam lazım ki hikmetin ve gazelin üstâdı Şeyh Sâdî Şirâzî'nin ve hikâyesinin ağırlığını bilip verdiği hissenin değerini anlayalım...

Şeyh Sâdî Şirâzî

Şeyh Sâdî Şirâzî (1193-1292) Fars şâir ve İslam âlimidir... Günümüz İran topraklarının Şiraz kentinde doğar. Daha sonra Bağdat'a gidip Nizamiye medreselerinde öğrenimini tamamlar.

30 yıl boyunca Hindistan ve Kuzey Afrika'yı dolaştıktan sonra 1256'da memleketi Şiraz'a dönerek şiirlerini yazmaya başlar. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılır. Haçlılara esir düşer. Sonraları, bilgisine hayran kalan Suriyeli bir tacir, fidye vererek, Sâdî’yi Haçlıların elinden kurtarır ve kızı ile evlendirerek himayesine alır.

Sâdî’nin evlilik hayatı hiç de mutlu geçmez. Karısı onu, daima, babasının kurtardığı bir köle olarak görür ve ona karşı çok kötü davranır. Şair, en sonunda, evini barkını bırakıp kaçmak zorunda kalır. Acılarla dolu geçen bu evlilik hayatından kalan hâtıralarının izleri, onun bir kısım eserlerinde yer alır. Acılı hayatının tersine Arapça kökenli olan Sâdi ismi ''mutlu'', ''uğurlu'' anlamındadır.

Anadolu’yu, Çin’i, Hindistan’ı da dolaşan Sâdî, yaşının olgun çağlarında Şirâz’a döner. Bundan sonraki hayatını tamamen şiire, ilme, kültüre vererek ölmez eserlerini yaratır. 98 yaşına kadar yaşar. Geniş bilgisinden, iyi ahlâkından ötürü, bütün Doğu kaynaklarında, ''Şeyh Sâdî'' diye anılır. Bütün şiirlerinde Sâdî mahlasına rastlanmaktadır. Sâdî, ana dili olan Farsça’dan başka, Arapça, Hintçe ve Lâtince de bilirdi.

Bûstan ve Gûlistan

Şeyh Sadî Şirâzî'nin en bilinen eseri içinde hikâyelerini topladığı ''Bûstan ve Gûlistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli eseridir. Gûlistan; ‘’gül bahçesi’’, Bûstan ise ‘’çiçek bahçesi’’ demektir. Her iki eser daha XIV. yüzyılda Türkçe’ye çevrilir. Bûstan’ın önsözü yeryüzünde söylenmiş en lirik edebi parçalardan biri sayılır. Sâdî’nin eserlerinde, çoğunlukla, öğretici, öğüt verici bir hava vardır. Toplum düzeni, ahlâk, fazilet, hürriyet konuları eserlerinin başlıca karakterini teşkil eder. Aşağıda ''Bûstan ve Gûlistan'' kitabından alınan bir hikâye sunuyorum. Beğeneceğinizi umuyorum.. Üzerinde düşünmeniz dileği ile...

‘’Bûstan ve Gûlistan’’dan bir kıssa

Fars Hükümdârı Dâra (III. Dârius)’nın bir sürek avında askerlerinden uzaklaşıp ayrı kaldığını duy­dum. Bir at çobanı, koşarak ona doğru ilerliyormuş. Adamı tanımayan Dâra'nın kalbine kuşku düşmüş ve kendine; “Bu gelen, düşmanlarından biri olsa ge­rek. Yanıma varmadan okumla onu öldüreyim.” demiş. Yayını germiş, okunu hazırlamış, biraz daha yaklaşsın diye beklemeye koyulmuş. Bunu gören çoban uzaktan seslenerek; “Ey İran’la Turan’ın şahı, ey ulu Dâra; kem gözler senden ırak olsun. Ben düşman değilim. Efendimin atlarını besleyen basit bir çobanım ve işim yüzünden buradayım.”

Haykırışları duyan Dâra rahatlamış ve gülerek; “Hey düşüncesiz adam, sana mübarek bir melek yardım etti. Yoksa öldüğün gün, bugündü.”

Çoban da gülerek karşılık vermiş; “İnsan iyiliğini gördüğü efendisine hiç kötülük düşünür mü? Haddimi aşarak size, doğru yolu göstermek ve bu bağ­lamda öğüt vermek istiyorum. Dostuyla düşmanını ayıramayan sultan, acizdir. Büyükler, küçüklerini bilmeli. Siz, beni sarayınızda defalarca gördünüz; atla­rı, meraları sordunuz. Şimdi ben muhabbet ve hürmetle geliyordum yanınıza. Ancak siz beni tanımadınız. Oysa ben, şu yüzlerce at içinde istediğiniz özellik­teki atı hemen bulup çıkarırım. Demek ki çobanlık, akıl-fikir işidir. Siz de be­nim gibi olun, sürünüzü iyi tanıyın, onları her türlü tehlikeden koruyun.”

Bu öğütler Dâra’nın çok hoşuna gitmiş ve hemen oracıkta çobanı ödüllen­dirmiş. Utanmış kendinden ve içinden; “İnsan, bu öğütleri kulaklarına değil, kalbine yazmalı. Bir ülkede hükümdarın tedbiri, çobandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır” diye geçirmiş.

Ve kıssadan hisse

Bir ülkenin başveziri, hem de bu çağda, elinin altında devletin her türlü istihbarat imkânları varken ve devletin uyarılarına rağmen, dostunu düşmanını ayırt edemeyip koynunda yılan besledikten sonra ‘’yok aldandım, yok aldatıldım’’ diye demeçler veriyorsa o ülkede gerçekten bir bekâ sorunu var demektir… Çünkü Şeyh Sâdi Şirâzî'nin Fars Hükümdârı Dâra'ya söylettiği gibi; ''Bir ülkede hükümdârın tedbiri, çobandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır.” 

Bu memlekette ikide bir ‘’bekâ’’ sözcüğü konuşuluyor da, bekâ sözcüğü enflasyona uğramadan gerçek bekâ sorunu nedir bir hatırlatayım istedim...

Osman AYDOĞAN


Kadir Gecesi

19 Mayıs 2020

Üç aylar ve mübarek geceler

Bilindiği gibi Hicri takvimin üç ayı, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına ‘’Üç Aylar’’ denir ve mübarek aylardan sayılır. Bu mübarek aylarda da sayısı beş olan ''mübarek geceler'' bulunmaktadır. ''Regâip Gecesi'' ve ''Miraç Gecesi''; Recep ayında, ''Berâet Gecesi''; Şaban ayında, ''Kadir Gecesi'' ise Ramazan ayında bulunmaktadır. ''Mevlit Gecesi'' de Rebiyülevvel ayında bulunur.

Bu geceler, Osmanlı padişahı II. Selim zamanında minarelerde kandiller yakılarak kutlanmaya başlandığı için “kandil” olarak da adlandırılır. Diğer Müslüman ülkelerde de bu geceler ''kandil'' olarak adlandırılmaz, ''gece'' olarak ifade edilir, Regâib gecesi (Leyle-i Regaip), Berâet gecesi (Leyle-i Berâet) gibi.

İnzâl ve Tenzîl

İşte bu gecelerden son olarak Ramazan ayının müjdecisi Berâet Gecesi’ni tam 40 gün önce kutlamış idik. Berâet Gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği geceydi. Buna "inzâl" denir.

Bugün ise (Ramazan ayının 27’inci gecesi) ''Kadir Gecesi''dir. Kur'an-ı Kerim, Kadir Gecesi'nde Hz. Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Bu noktada Kur'an-ı Kerim'in kendisinden dünya semasına indirildiği Levh-i Mahfûz'dan bahsetmek istiyorum.

Levh-i Mahfûz

Levh-i Mahfûz, Arapça’da ‘’korunmuş levha’’ anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için ‘’Kader Kitabı’’ da denir. ‘’Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap’’ anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır. 

Kur'an'da geçen ‘’Ümmü'l-Kitap’’ (Kitapların Anası, Ana Kitap), ‘’Kitabun Mübin’’ (Apaçık Kitap), ‘’Kitabun Hafîz’’ (Koruyan Kitap), ‘’Kitabın Meknun’’ (Saklanmış Kitap), ‘’İmamun Mubin’’ (Apaçık İnen Kitap) ve sadece ‘’Kitap’’ ifadeleri Levh-i Mahfuz ile ilişkili bulunan ifadelerdir.

Buruc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir. Ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i Mahfûz; içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22), her şeyin sayılıp tespit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır. İsrâ Sûresi 58. ayette de "Bu, Kitap'ta (Levh-i Mahfuz'da) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır. "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." (Neml Suresi, 75) Ayette geçen ‘’apaçık kitap’’ Levh-i Mahfuz olarak yorumlanır.

Kadir Gecesi

Kadir Gece’si müstesna bir gece olduğundan müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiştir. Kur'an-ı Kerim’in 97. Sûresi (Kadr Sûresi) Mekke döneminde inmiştir. Beş âyettir. Sûre, Kadir gecesini anlattığı için bu adı almıştır. Kadr, Arapçada ‘’azamet’’ ve ‘’şeref’’ demektir. Kur'ân'da adı geçen tek ay “Ramazan” ayıdır; tek gece ise “Kadir Gecesi”dir. 

Yüce Allah Kadr Sûresi’nde şöyle buyuruyor:  "Doğrusu, Biz, onu (Kur'an'ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir." 

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "Kim ki faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır." 

Peygamberimizin saygıdeğer eşi Hz. Aişe (R.A.) diyor ki: ''Peygamberimize 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?' diye sordum. Peygamberimiz: 'Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet' diye dua et" buyurdu.

Ancaaaak…

Bu kutsal gecelerde affedilen günahlar sizin eksik ibadetleriniz nedeniyledir. Kılmadığınız namazlarınız, tutmadığınız oruçlarınız, vermediğiniz zekâtlarınız, sadakalarınız içindir. Allah’ın yarattıklarına karşı işlediğiniz suçlar, onlara karşı yaptığınız haksızlıklar, zulüm, kin, nefret, kem söz ve sevgisizlik ne kadar dua ederseniz edin, ne kadar ibadet ederseniz edin, ne kadar tövbe ederseniz edin affedilecek değildir. Yüce Rabbimiz Kur’anı Kerim’de buyuruyor ki; ‘’bana her türlü günahla gelin affederim, ancak kul hakkıyla gelmeyin’’. ‘’Başkasının hakkından daha kutsal bir şey yoktur’’ der Allah’ın elçisi. Allah’ın yarattıklarına karşı her türlü günahı işleyeceksiniz sonra da böyle bir kutsal gecede sabaha kadar dua edeceksiniz ve affedileceksiniz! Yok öyle bir şey…

Bütün İslam coğrafyası kana bulanmışken, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Afganistan’da bombalar patlayıp çocuklar, insanlar ölürken Katar’da, Suudi Arabistan’da, Kuveyt’te zenginler keyif çatarken, insanlar birbirinden nefret etmişken, nefretin de ötesinde komşularına dair katliam listeleri hazırlamışken, kutuplaşmanın, bölünmenin, kinin ve nefretin, kem sözlerin zirvesine çıkmışken, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, hayâsızlık, ahlaksızlık ve sevgisizlik ayyuka çıkmışken kutlanacak kandil, kılınacak namaz, tutulacak oruç yoktur aslında…

Günümüzü, dünyada bırakıp gideceğimiz şeyler için tüketmekten kurtulmuşluğun berâetini alma niyazıyla ve "istediğim Hakk'tır benim" diyebilme umuduyla Kadir Geceniz mübarek olsun. Dualarınızın; barışa, huzura, adalete ve hayırlara vesile olmasını dilerim...

Osman AYDOĞAN

Aşağıdaki fotoğraflar Halep Emevi Camisi'ne aittir. Yüzyılların eskitemediği bu mâbedi bu hale getirenlerin, bu tabloya sebep olanların ne kıldıkları namaz namazdır, ne tuttukları oruç oruçtur ne de kutladıkları kandil kandildir. İnsanlarımızın arasına kin ve nefret tohumu ekenlere, insanlarımızı kutuplaştıranlara, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaratanlara, hayâsızlık, ahlaksızlık ve sevgisizlik saçanlara ibret vesikası olması dileğimle...

 



19 Mayıs 1919

19 Mayıs 2020

Bugün 19 Mayıs 2020.  Mustafa Kemal Paşa’nın, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Kurtuluş Savaşı’nın 101. yıl dönümü…

19 Mayıs; modern zamanların dünya tarihinde bir eşi daha görülmemiş bir devrimin, Milli Mücadele’nin ve adına “Anadolu İhtilâli” de denilen bir başlangıcın tarihidir.

19 Mayıs; tarihi çok uzun bir geçmişe dayanan Türk ulusunun modern çağdaki kurtuluş atılımının başlatıldığı tarihtir.

19 Mayıs; ‘’Milli Misak’’ çerçevesinde ‘’Hâkimiyeti Milliye’’, ‘’İrade-i Milliye’’ ve ‘’Kuvayı Milliye’’ kavramlarının bu coğrafyada yeşermeye başladığı tarihtir... 

Osmanlı neden battı

Ama Tarih baba 19 Mayıs'ın ne olduğunu kısaca şöyle özetler:

19 Mayıs; başlangıçta Abbasi aydınlanmasını takip etmemiş, Batıdaki her türlü aydınlanma ve endüstrileşme girişimine sırt çevirerek, her türlü yeniliğe ‘’Gâvur İcadıdır’’ diyerek karşı çıkıp kendi sonunu kendisinin hazırladığı bir imparatorluğun enkazı üzerinde ulus temeline dayanan yeni ve çağdaş bir devlet, bir Cumhuriyet kurmak için Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ayak bastığı günün tarihidir....

19 Mayıs; bütün dünyanın ‘’Büyük Tarihçi’’ diye tanımladığı Fransız Tarihçi Fernand Braudel’in ifadesiyle; ‘’13. yüzyılda Moğol istilasının bütün şehir medeniyetlerini yıktığı, kütüphanelerini yaktığı, bu şekilde bir 'kasaba'ya dönüştürdüğü, Haçlı Seferleri ile de Akdeniz’den uzaklaştırılıp karalara kapattığı, Avrupa ekonomisinin merkantilizme ve bilime geçişini anlayamadığı ve bu nedenlerle de mistisizm ve dogmatizmin hâkim sürdüğü bu coğrafyada’’; tüm İslam dünyasının yüzüstü bıraktığı İbn-i Rüşt’ün yere düşen meşalesinin kaldırıldığı ve aydınlanma mücadelesinin başladığı tarihtir…

Kuvay-i Milliye Destanı

Nazım Hikmet “Kuvay-i Milliye Destanı”nda şöyle derdi: ''Ateşi ve ihaneti gördük.’’ ‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu ateşe ve ihanete karşı, karanlığa ve cehalete karşı bir kutsal isyanın başladığı tarihtir...

''Ateşi ve ihaneti gördük 
ve yanan gözlerimizle durduk 
bu dünyanın üzerinde. 
İstanbul 918 Teşrinlerinde, 
İzmir 919 Mayısında 
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar : 
Mayıs ortalarından 
Haziran ortalarına kadar 
yani tütün kırma mevsimi, 
yani, arpalar biçilip 
buğdaya başlanırken 
yuvarlandılar... 
Adana, 
Antep, 
Urfa, 
Maraş : 
düşmüş 
dövüşüyordu... 
Ateşi ve ihaneti gördük. ''

‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu manzaraya karşı, bu ateşe ve ihanete karşı bir kutsal isyandı. İşte bu kutsal isyan; insanımıza egemenlik ve bağımsızlığın yanında insanlık, özgürlük, onur ve gurur getirmiştir. 

19 Mayıs 1919’da Osmanlı’nın genel durumu

Mustafa Kemal Atatürk, işte tam da 101 yıl öncesi o günleri, Samsun'a çıkışını ve ülkenin genel durum ve manzarasını Nutuk'ta şu şekilde anlatır:

"1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve manzara: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durum, Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalamış, Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı'na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükumet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı, Ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri, ateşkes Antlaşmasının hükümlerine uymaya lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da, Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalya askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919'da itilaf Devletleri'nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir'e çıkartılıyor. Bundan başka, memleketin her tarafından Hristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı."

Mustafa Kemal Atatürk, Samsun'a çıkışını ve ülkenin genel durum ve manzarasını bu şekilde anlatırdı.

Tarih Bilinci

Türkçemiz aziz bir dil… Başka hiçbir dilde olmayan kavramlar Türkçede var. Örnek olarak; ‘’bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ gibi, ‘’sevmek’’ ve ‘’sevinç’’ gibi, ‘’kıvanmak’’ ve ‘’kıvanç’’ gibi, ‘’övünmek’’ ve ‘’övünç’’ gibi... Liste uzatılabilir... ‘’Bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ farklı anlamdadır. Bilirsiniz tarihi herkeslerden çok, gider tarih profesörü olursunuz, ama ‘’Tarih Bilinci’’niz yoksa bir koskoca hiçsiniz...

İnsanın kendi varlığını, aldığı duyguları sezmesi halidir bilinç. Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme sürecidir bilinç. Çok karmaşık insan bedeninin etkinliklerini, insanın dünyaya anlam vererek, gerçekleştirdiği yaşantısını, ruhsal, toplumsal, kültürel, siyasal boyutlarda süregiden yaşamını açıklamaya yarayan bir kavramdır bilinç. Bundan dolayıdır ki ‘’Felsefe; kendini bilinçli hale getiren düşüncedir’’ derdi Hegel.

20. yüzyılın önemli Alman filozoflarından Edmund Husserl şöyle derdi: “Kişinin farkında olması ile farkında olduğu şey arasında sıkı bir ilişki vardır; her bilinç kendine özgü bir niyet geliştirir ve bu niyet, bilincin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkiler." Bu nedenle 19 Mayıs’ı anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için iyi bir Tarih bilincine ihtiyaç vardır.

İşte bu nedenle; Tarih bilinci olmayanların, zaten askerî, siyasi ve ekonomik olarak bitmiş Osmanlının Sevr ile beraber tarih sahnesinden silindiğini, başta İstanbul olmak üzere Anadolu'nun neredeyse tamamen İşgal edildiğini görmeyenlerin,  Türk milletine ‘’Milli Misak’’ çerçevesinde ‘’Hâkimiyeti Milliye’’, ‘’İrade-i Milliye’’ ve ‘’Kuvayı Milliye’’ kavramlarını aşılayan 19 Mayıs'ı anlamalarının ve anlamlandırmalarının imkân ve ihtimali yoktur. 19 Mayıs'ı kutlamayanların ve kutlatmayanların niyetlerindeki işte bu bilinç eksikliğidir.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mız kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN



Atatürk’süz 19 Mayıs

18 Mayıs 2020

Önce kısa bir tarih bilgisi:

1935 yılına kadar Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkışı ile ilgili olarak bir anma, bir kutlama, bir bayram yoktu...

İlk olarak 24 Mayıs 1935 tarihinde Beşiktaş JK’nün girişimleriyle Fenerbahçe Stadı’nda Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçeli yüzlerce sporcunun katılımıyla “Atatürk Günü” adı altında bir kutlama yapılır…. Kutlanan bu ilk 19 Mayıs, bir ‘’spor günü’’ haline gelir… Bu organizasyondan bir süre sonra gerçekleşen Spor Kongresi’nde söz alan Beşiktaş JK kurucu üyesi Ahmet Fetgeri Aşeni kutlanan ‘’Atatürk Günü’’nün tüm gençliğe mal edilebilmesi için “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı” adı altında her yıl yapılmasını teklif eder… Kongrede oylanan bu öneri kabul edilir… Ancak bahsi geçen bu öneri sadece üç spor kulübü ile sınırlıdır. 

Mustafa Kemal Atatürk, 1937 yılının 19 Mayıs günü çevresindekilere sorar; ‘’Bugün ne oldu, söyleyin bakalım'' der… Kimse cevap veremez… Bunun üzerine Mustafa Kemal Atatürk ‘‘Bugün ülkenin kurtuluş günüdür; asıl yapacağınız bayram budur’’ der. Bu söz üzerine 20 Haziran 1938’de 3466 sayılı kanunla 19 Mayıs, “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edilir. Ve bu bayramı Mustafa Kemal Atatürk Türk gençliğine armağan eder. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs için; ’’19 Mayıs 1919 benim doğum günümdür’’ der. Ve ilk ulusal kutlama ‘’Gençlik ve Spor Bayramı” olarak 19 Mayıs 1939 yılında yapılır…

Bu ulusal bayramın adı 1981 yılında çıkarılan 2429 sayılı kanun ile “19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” olur. Bayramın ismine “Atatürk’ü Anma” kelimelerinin eklenmesi “Ben 19 Mayıs’ta doğdum” diyen Atatürk’e duyulan büyük saygının ifadesidir.

Gelelim günümüze…

Bugün salgın hastalık nedeniyle hapsolduğumuz evlerimizde  “19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı”nı kendi kendimize gurur ve onurla kutlayacağız…

Ancak şöyle son yıllarımıza bir bakalım…

Son yıllarda 19 Mayıs günlerine denk gelen hiçbir Cuma hutbesinde hiçbir camide bu ülkeyi düşman işgalinden kurtaran Mustafa Kemal Atatürk’ün adı anılmaz… Muhtemel ki Diyanet İşleri Başkanlığının ''başka işleri'' (!) vardır... Sanırsınız ki Diyanet, “Keşke Yunan galip gelseydi'' diyen şahsiyetlerin peşinden gidip Yunanlıların yasını tutuyordur!

Yine geçen yıllarda 23 Nisan’ı gölgelemek ve Mustafa Kemal Atatürk’ü anmamak için ‘’Kutlu Doğum Haftası’’nı icat etmişler, hükumet, devlet, Diyanet bu uyduruk ‘’Kutlu Doğum Haftası’’nı kutluyorlardı sanki dinde ‘’Mevlit’’ diye bir kavram yokmuş gibi…

Son yirmi yılda Atatürk adını taşıyan bütün statları yıkıp yerine Atatürk’süz bir garabet halinde arena adını koydular…

Atatürk’ün kurduğu bütün kurumları sattılar, yıktılar, darmadağın ettiler…

Sırf adında ''Atatürk'' var diye dünyanın 3. en iyi havalanını kapatıp, bu salgın günlerini de fırsat bilip bir daha kullanılmasın diye, sanki koskoca İstanbul'da başka bina, arsa, arazi kalmamış gibi pistlerinin ortasına ne olduğu belirsiz hastane diye bir bina inşa ettiler…

Bu liste uzayabilir… Çünkü mevcut iktidar ''Atatürk'' adından pek hazzetmiyor…

Bu konuyu geçelim…

Yazıklar olsun!

Girişte bahsettim; bu bayramın adı “19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı”dır… Değil mi?

Şimdi kutlamalara bir bakın… Bir kısmında bilinçsizce ''Atatürk'' adı çıkartılarak ‘’Gençlik ve Spor Bayramı’’ şeklinde kutlanıyor. ''Atatürk'' adından hazzetmeyenler bayramı bu şekilde kutluyorlar veya bir özensizlik, bir dikkatsizlik vardır diyebilirsiniz…

Gelelim Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anacak olanlara, anması gerekenlere, varlıklarını, mevcudiyetlerini Mustafa Kemal Atatürk sayesinde sahip olanlara:

Atatürk’ün kurduğu partinin, CHP’nin girin web sitesine, CHP Genel Başkanı’nın gidin sosyal medya hesabına bir bakın! Orada “19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” nasıl kutlanıyor biliyor musunuz?

CHP Genel Başkanı’nın sosyal medya hesabındaki kutlaması aynen şu şekilde:

‘’Sevgili gençler; gelecek sizin, söz sizin. Sizlerden öğrenecek çok şeyimiz var. 19 Mayıs’ta bu ülkenin geleceği olan sizlerin söz hakkı için bizlerin söz verme zamanı. Size güveniyoruz, size inanıyoruz.’’

Kutlama bu kadar…

CHP’nin Genel Başkanı’nın kutlamasında ne Atatürk’ün adı var ne de onu ima eden bir kelime... Kutlamadaki cümle düşüklüğü, cümledeki özensizlik, sığlık da ayrı bir konu… Adam kutlama vesilesiyle kullandığı panonun ortasına da kendi fotoğrafını koymuş, Atatürk'ün fotoğrafı ise belli belirsiz daha bir geride...

CHP’nin web sayfasına gidin oradaki kutlamaya bir bakın. Orada da aynı… Tek fark ''19 Mayıs''ın başına ''bu'' zamiri eklenmiş... Sosyal medyadaki ''19 Mayıs'' yerine web sayfasında günü önemsizleştirircesine ''Bu 19 Mayıs'' yazılmış... Oradaki kutlamada da ne Atatürk’ün adı var ne de onu ima eden bir kelime... Orada da kullanılan panonun ortasında yine Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafı var. Orada da Atatürk'ün fotoğrafı yine belli belirsiz daha bir geride... Sanırsınız ki 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan kendileri… 

Bu bir tesadüf müdür? Bir özensizlik midir? Hayır…

Daha iki yıl önce, 19 Mayıs 2018’de, hem de Başkent Ankara'daki en önemli bir belediyesinin, Çankaya ilçesinin CHP’li belediyesinin yol kenarlarındaki ilan panolarına verdiği kutlama afişleri de aynıydı… Orada da aynen şöyle yazıyordu: ‘’19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Kutlu Olsun’’ Orada da ‘’Atatürk’’ adı yoktu…

O zaman iktidara ne diye kızıyorsunuz ki!

Almanya’da ‘’History Life’’ isimli bir dergi tam da 19 Mayıs 2020 haftasına denk getirdiği nüshasında kapak sayfasının tam da ortasına Atatürk’ün fotoğrafını yerleştiriyor ''İdealleri ve idelojileriyle dünyayı değiştiren kadın ve erkek en büyük devrimciler'' başlığı ile...

‘’History Life’’ dergisinin kullandığı bu kapak kompozisyonu hiç de basit bir kompozisyon değildir. Almanlar gibi ince ayrıntıya yer veren başka hiçbir millet yoktur. Dergi Atatürkü kapak sayfasının tam da merkezine alıyor; yani Atatürk'e ''Dünyanın en büyük devrimcisi'' unvanını veriyor. Dergi Atatürk'ü iki kadın devrimcinin arasına yerleştiriyor; yani Atatürk'ün kadına verdiği değere, kadın haklarına atıfta bulunuyor... Dergi Atatürk'ün kalpaklı fotoğrafını kullanıyor; yani Atatürk'ün emperyalizme karşı verdiği bağımsızlık mücadelesine ve Kurtuluş Savaşı'nına atıfta bulunuyor... Ve dergi bu nüshasını tam da 19 Mayıs haftasında yayınlıyor; yani 19 Mayıs'a, Atatürk'ün Samsun'a çıkışına, Atatürk'ün emperyalizme karşı savaşının başlangıcına atıfta bulunuyor... Kısaca dergi, eğer Atatürk'ün fotoğrafı kullanılacaksa böyle kullanılır diye ders veriyor...

Ancak Atatürk’ün kurduğu parti CHP ve onun şimdiki genel başkanı, 19 Mayıs’ta bayram gününde kutlamalarında Atatürk’ün adını telaffuz etmedikleri gibi, Atatürk’ün fotoğrafını belli belirsiz, geride, önemsizmişçesine kullandıkları gibi, kullandıkları resim panosunun tam ortasına da kendi fotoğraflarını koyuyorlar sanki 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan kendileriymiş gibi... 

Yazıklar olsun!

Ziya Paşa’nın kulakları çın çın çınlıyor herhalde: "Ne günlere kaldık ey Gazi Hünkâr; / Katır mühürdar oldu, eşek defterdar!"

Evet; iktidar kötüdür! Çünkü muhalefet çok çok daha kötüdür de ondan!

‘’19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı”mız kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN

CHP'nin web sayfasındaki ve CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun sosyal medya hesabındaki kutlama mesajı (ikisi de aynı). Atatürk’ün adından hiç bahsetmedikleri gibi, Atatürk’ün fotoğrafını geride belli belirsiz kullandıkları gibi yayınladıkları panonun tam ortasına da kendi fotoğraflarını koyuyorlar sanki 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan kendileriymiş gibi…


Alman dergisi ‘’History Life’’ın Mayıs 2020 sayısının kapak fotoğrafı. ''İdealleri ve idelojileriyle dünyayı değiştiren kadın ve erkek en büyük devrimciler'' başlığı altında ve tam merkezde de Mustafa Kemal Atatürk... Sanki Atatürk'ün fotoğrafı kullanılacaksa böyle kullanılır diye ders verircesine.... 

19 Mayıs 2018’de Ankara CHP’li Çankaya belediyesinin kutlama afişinin fotoğrafı: Burada da ‘’Atatürk’’ün adı yoktu… Halbuki bayramın adı: ‘’19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı''

 

Ebû Müslim Horasânî

18 Mayıs 2010

Kimliği

Köle iken ihtilal önderliğine yükselen, Emevîler ve Abbasiler döneminin halk kahramanıdır. Emevîlerin devrilmesi ve halifeliğin Abbasîlere geçmesiyle sonuçlanan Horasan ayaklanmasının önderidir. Sadece tarihin figüranı değil baş aktörüdür. Gerçek bir tarih yaratıcısıdır. Bu nedenle Horasan Spartaküsü de derler adına…

Isfahan’da doğmuş, Kufe’de büyümüştür. (718-755) Asıl adı Abdurrahman, asıl künyesi ise Ebû Müslim Abdurrahman bin Müslim el-Horasanî şeklindedir. Ebû Müslim ismi ile tanınmış ve meşhur olmuştur.

Ebû Müslim, adı gibi kökeni de esrar perdesiyle örtülüdür. Türk kökenli olduğu bilinir, ancak Fars kökenli olduğu iddiaları da vardır… Ebû Müslim, kendisinin herhangi bir millete ya da kabileye değil Horasan’a ait olduğunu söyler… Ebû Müslim, etnik kökeni ile ilgili olarak sorulan bir soruya “Benim faydam ve iyiliğim sizin için nesebimden daha hayırlıdır” şeklinde cevap verir…  

Siyasi ve askerî faaliyetlerinin yanında Horasan'ın imarı ve kalkınmasında da müspet etkisi olan, Arapça ve Farsça dillerini iyi konuşabilen ve iyi bir eğitimden geçen birisi olarak ve soğukkanlılığı, acımasızlığı, ketumluğu, akıllı ve ileri görüşlülüğü ile tanınır. Hayatı gizem doludur. Tarihte böylesine aktif rol oynayıp, yaşam öyküsü pek bilinmeyen çok az insan vardır ve Orta Doğu ve İslam tarihinde Ebû Müslim kadar efsanelere ve spekülasyonlara konu olan başka bir kişilik de yoktur...

Emevîlerin yıkılmasındaki rolü

747 yılında tüm Emevîlere karşı olan güçler, onun bayrağı altında toplanır. Merv ve Nişabur kısa süre içinde Ebû Müslim’in eline geçer. Bütün Emevî ordularını yener. Emevî hanedanı ortadan kalkar. Emevîlerin ne olduğunu ve kim olduklarını bilenler bilir; Ehl-i beyt'in öcünü almak bir Türk komutanına nasip olmuştur…

Emevîlerin yıkılmasında büyük rol aldığı için Emevîlerin bedevî kültürü içinde asimile olanlar Ebû Müslim’i pek hazzetmezler.

Abbasileri kurulmasındaki rolü

Emevî hanedanının ortadan kalkmasında ve Abbasi Devleti'nin kurulmasında önemli katkısı olan Ebû Müslim giderek güç kazanır… Abbasi Devleti'nin kuruluşundan sonra da haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı çıkar. Gücü ve adaleti nedeniyle nüfuzunun giderek artması ve devlet yönetiminde etkisinin güçlü hale gelmesi bu sefer de Abbasi yönetimi rahatsız eder.

Ebû Müslim’in gücünü kırmak için Horasan'da bazı vali ve idareciler vasıtasıyla Abbasilerin isyan çıkarma teşebbüsleri Ebû Müslim tarafından bastırılır. Ebû Müslim’in bu tür girişimleri etkisiz hale getirerek isyan teşebbüslerini bastırması Devlet içindeki itibar ve nüfuzu daha da arttırır.

Ebû Müslim’in öldürülmesi

Ebû Müslim’in giderek güçlenmesi, Halife Mansur’u iyice kaygılandırır. Harp meydanlarında yenilemeyen bu büyük komutan bir görüşme bahanesiyle davet edildiği Irak’ta hileyle öldürülür. Ruhu şâd olsun.

Köle iken ihtilal önderliğine yükselmesi nedeniyle o bölgedeki her kavim kendisine sahip çıkmış, onu öz evlatlarıymış gibi benimsemişlerdir. Her kavim ‘'Ebû Müslim bizdendir’' iddiasında bulunmuşlar ve adına hikâye, masal, menkıbe ve destanlar yazmışlardır. Bu destanlar da “Ebû Müslimnâme” ve “Kıssa-i Ebû Müslim” adıyla da bilinir. Bu menkıbe ve destanlara göre Ebû Müslim ölmemiş, ak güvercin donuna bürünüp gökkuşağında gezer olmuştur. Bâtıni akımlarca ''Tanrı-insan'' olarak algılanmıştır. Ebû Müslim’e değişik adlar da verilmiştir: ''Köle İbrahim'', ''İbrahim bin Osman'', ''Heyyakan'', ''Hetkan'', ''Abdurrahman bin Müslim'', ''Bihzadan'' ve ''Horasan Teberdarı'' bilinen diğer isimleridir.

Ebû Müslim’in en büyük meziyeti örgütçülüğü ve birleştirici özelliğidir.  Emevî zulmünden rahatsızlık duyan tüm kesimleri birlik olmaya ikna ederek onları birleştirmiştir. Ancak Ebû Müslim’in en büyük talihsizliği de onun Abbasi hanedanlığı tarafından kullanılmış olmasıdır. Ebû Müslim Abbasilere hilafet makamını altın tepsi içinde sunmuş fakat onlar tarafından katledilmekten kurtulamamıştır.

Ebû Müslim hakkında yazılanlar

Ebû Müslim hakkında yazılı eser pek azdır. Ebû Müslim’i roman şeklinde anlatan iki kitap bulunmaktadır; Birincisi Faik Bulut’un ‘’Ebû Müslim Horasânî, Bir İhtilalcinin Hikâyesi’’ isimli kitabı (Su Yayınları, 1999), diğeri ise Corci Zeydan’ın ‘’Ebû Muslim Horasânî’’ isimli kitabıdır. (Milenyum Yayınları, 2010)

Ebû Müslim hakkındaki diğer kaynaklar da Mesruri Geda’nın ‘’Eba Müslüm'ün Tabutu’’ isimli kitabı (Can Yayınları, 1996), Nadir Karakuş'un ''Bir İhtilalcinin Anatomisi'' (Neva Yayınları, 2018) ve Nadir Karakuş,'un ‘’Bir İhtilalcinin Anatomisi Ebû Müslim Horasânî’’ (Neva Yayınları, 2018) isimli kitaplarıdır.

Ayrıca Türkolog Prof. Dr. İrene Melikoff’un, 1962'de Fransızca yayınladığı "Türk-İran Epik Geleneği İçinde Horasan Teberdarı Ebû Müslim'’ (Abu Muslim, le "Porte-Hache" du Khorassan dans la tradition épique turco-iranienne) adlı bir kitabı bulunmaktadır.

1969 yılında Tamer Yiğit’in başrolünü oynadığı bir Yeşilcam filmi de vardır; Eba Müslim-i Horasan-i (Kimi bölgelerde Ebû yerine Eba denilir.)

Ebû Müslim’in ittifaklar konusunda bir strateji ilkesi

Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir.

İbn-i Haldun ünlü Mukaddime’sinin giriş bölümünde tarihin zahiri, açıkça görülen anlamı dışında bir de saklı anlamı olduğuna dikkat çeker ve der ki: “Tarihin içinde saklanan mana ise incelemek, düşünmek, araştırmak (...) hadiselerin vuku ve cereyanın sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir.”

Mehmet Akif Ersoy o ünlü şiirinde şöyle derdi:

‘’Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! 
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 
'Tarih'i ' tekerrür ' diye tarif ediyorlar; 
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’’

Günümüzde uluslararası ilişkilerde ulaşmış olduğumuz ‘’değerli yalnızlığımız’’ı; İbn-i Haldun ve Mehmet Akif Ersoy’un sözleri ve tarihin aktörü ve tanığı Ebû Müslim Horasanî’nin Emevîlerin yıkılışı ile ilgili ve her türlü ittifaklar konusunda bir strateji ilkesi olan şu iki sözü ile beraber düşünmeliyiz diye değerlendiriyorum;

“Size düşman olanlara yaranmaya çalışır ve dostlarınızdan uzaklaşırsanız, onlar size dost olmaz; fakat siz dostlarınızı kendinizden uzaklaştırırsınız. İşte o zaman düşmanlarınızın avucuna düşersiniz.”

''Onlar (Emevîler); zararından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Düşmanlarını kazanmak için yakınlarına aldılar. Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi, uzakta tuttukları dostları da düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu.''

Tarihin her dönemde bir Emevî iktidarı ve bir Ebû Müslim vardır ve her dönemde de Ebû Müslim’i sırtından vuracak bir başka iktidar vardır...

Ve tarih tekerrürden ibarettir.

Osman AYDOĞAN



Seyyid Nesîmî

17 Mayıs 2020

Dünkü yazımda Kul Nesîmî’yi anlatırken Türk halk edebiyatında iki tane Nesîmî olduğunu ve genellikle bu iki Nesîmî’nin birbiriyle karıştırıldığından bahsetmiştim. Bunlardan birisi 14. yüzyılda Bağdat'ta doğmuş, Halep'te derisi yüzülerek öldürülmüş olan tasavvuf şairi Seyyid Nesîmî, diğeri ise dün anlattığım 17. yüzyılda yaşadığı sanılan ve yaşamı pek bilinmeyen Kul Nesîmî’dir. (*)

Dün Kul Nesîmî’yi anlatınca diğer Nesîmî, Seyyid Nesîmî’yi de bugün anlatmasam olmazdı…

Seyyid Nesîmî’nin hayatı

Seyyid Nesîmî’yi bazı kaynaklar Seyyid İmadeddin Nesîmî diye de anarlar. Seyyid  Nesîmî 14. yüzyılda Bağdat’da doğmuş, Anadolu’da yaşamış bir Türk ozandır. Bağdat'ın ''Nesim'' kasabasında doğduğu için ''Nesîmî'' mahlasını kullandığı rivayet edilir. Şiirlerini Türkçenin dışında Farsça ve Arapça lisanında da yazmıştır. 

Nesîmî hep dolaşmış. Bu yüzden Tebrizli, İranlı, Bağdatlı, Azerbaycanlı gibi yakıştırmalar hep Nesîmî’nin gezginciliğinden ileri gelmektedir. Nesîmî Türkiye’de olduğu gibi Mezopotamya ve Azerbaycan’da da çok önemsenir. Bakü’de dikili bir heykeli vardır.

Nesîmî sıradan bir ozan değildir, kendisini yetiştirmiş, kendisinden önce gelen bütün ozan ve bilginleri incelemiş, hem Mevlânâ’yı, Yunus’u okumuş hem de onların şiirlerinde geçen Hallacı Mansur’a büyük bir hayranlık duymuş, Hallac gibi ‘‘Enel Hak’’ demekten çekinmemiştir. Garip ve acayip ama kâmil ve ârif, erdemli ve nükteden bir kişi olduğu bilinmiştir. Onun için çeşitli kişilerce atfedilen ‘’İmadeddin’’ (veya İmadüddin) (dinin direği), ‘’Muslihüddin’’ (dini ıslah eden) gibi nitelemeler Nesîmî’ye duyulan saygı nedeniyle kullanılan unvanlar olmuştur.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma’dan doğmuş ve Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin soyundan olanlara “seyyid” denilmektedir. Seyyid Nesîmî’nin gerçek bir seyyid olup olmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Bir şiirinde:

‘’Gerçi bugün Nesîmî’yem, Haşimî’yem, Kureyşi’yem,
Bundan uludur âyetüm, âyet ü şâna sığmazam.’’

(Bugün adım Nesîmî diye anılıyor ama ben aslında Haşimi kabilesinin, Kureyş sülalesindenim. Benim varlığım (âyetim) görüntülere ve şana şöhrete sığmaz ki.) diyen Nesîmi, seyyid olmaktan çok Hz. Peygamber’e duyduğu sevgi ve bağlılıktan dolayı söylediği kabul görür.

Seyyid Nesîmî’nin düşünceleri

Nesîmî, âlemin sürekli bir devrine ve olayların bu devir esnasında meydana geldiğine ve Tanrı’nın bir insanın yüzünde yansıdığına ve insanın özünün Tanrı’da olduğu görüşüne inanır.

Nesîmî, Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini Kur’an ayetlerine dayanarak ispatlar, Kur’an’ı basitçe yorumlamanın, basitçe okumanın yararı olamayacağını, onun bilinçli ve yorumsal bir tavırla okunması gerektiğini söyler...

Nesîmî’ye göre kendini bilen, varlığının özünü bilen her insan konuşan bir Kur’an’dır. O’nun için insan, Tasavvuf diliyle ‘‘Kur’an’ı natık’’dır. Kendini bilen, varlığının derinliğinde saklı sırları, olgunlukları kavrayan bir insan için en yüce ibadet, özünün sonsuzluğundaki anlama saygı göstermektir. Nesîmî’ye göre insan yeryüzünde Tanrı’nın temsilcisidir.

Kutsal kitap Kur’an’da Tanrı insanı kastederek meleklerine şöyle der; ‘‘Ben yeryüzünde bir halife (benim temsilcim) yaratacağım.’’ (Bakara Suresi 30. Ayet; ‘’Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.’’) Bilenler bunu böyle bilirler; Mansur gibi (Enel Hak-Ben Tanrı’yım-), Cüneyd-i Bağdadî gibi; (leyse fî cübbeti sivallah – cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur.-)

Seyyid Nesîmî’nin derisinin yüzülmesi

Timur’un Anadolu topraklarına saldırısı sonucu Nesîmî ne yazık ki Halep’e gider, Halep topraklarında ölümün kucağına düşer.

Nesîmî Halep’te de düşüncelerinden taviz vermez. Nesîmî’nin Kur’an’ı yorumlarken yaptığı reformist görüşü nedeniyle her devirde olduğu gibi kendisini ‘‘zındık’’ ilan etmekten çekinmeyenler onun aleyhinde propagandalar yayar ve Memluk Sultanına (Nasirüttin Ferec) şikâyet ederler.

Halep’te Nesîmî, hep zındıklıkla, sapkınlıkla suçlanır, ancak onun görüşlerine kimse yanıt veremez. Her devirde benzeri olduğu gibi cevap olarak Halep Müftüsü’nün fetvasıyla derisinin yüzülmesi kararı verilir. ‘’Zındık’’, Abbasiler dönemine ait Fars kökenli bir kelimedir. Allah’ın varlığını inkâr eden veya ortak koşanlara, küfrü­nü gizleyip İslâm’ını açıklayanlara ve Kur’an etrafında şüpheler uyandıran herkes için kullanılan bir deyimdir. Ancak zamanla İslam’daki her türlü yeniliğe, reforma ve yoruma karşı bu deyim kullanılır olmuştur.

Seyyid Nesîmî Divanı’nda bir dize ile kendisine zındık diyenlere şöyle sesleniyordu:

‘’Ey güzelden ve dinden yana olanlar bana sövmeyin
Görmezse gözün beni kör değilse görür beni’’

Halkın gözü önünde Nesîmî’nin derisi yüzülür. Nesîmî hiç sesini çıkarmaz. Sonra ortalığa bırakılır Nesîmî. Daha sonra Nesîmî yüzülen derisini sırtına örtünerek Halep sokaklarında insanların korkunç bakışları arasında yürümeye devam eder.

Hatta şöyle bir söylenti kulaktan kulağa yayılarak bugünlere ulaşır; Nesîmî yüzülürken hıncını alamayan fetva müftüsü şöyle der; “Bunun kanı pistir, bir uzva damlasa o uzvun kesilmesi gerekir.’’ Tam bu sırada Nesîmî’nin bir parça kanı katil müftünün şahadet parmağının üstüne sıçrar. Meydanda bulunan halk, ‘‘Müftü efendi fetvanıza göre parmağınızın kesilmesi gerekir’’ der. Bunu duyan katil müftü ‘‘nesne gerekmez’’ diyerek parmağındaki kanı yıkayarak ortadan kaldırır. Bunun üzerine Nesîmî şöyle seslenir:

‘‘Zahida bir parmağın kessen dönüp halktan kaçar
Gör bu miskin aşığı serpa sayarlar ağlamaz’’

(Zahid: Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getiren anlamına gelen Arapça sıfat. Sarpa sayarlar: baştan aşağı soyarlar)

Nesîmî’nin derisini yüzerlerken çok kan akar. Rengi sapsarı olunca, çevresindekiler: ‘‘Sen ki Hakk'sın. Rengin neye sarardı’’ derler. Nesîmî de; ‘‘Ben sonsuzluğun ufkunda doğan aşk güneşiyim. Gün batımında güneş her zaman solar’’ diye yanıt verir.

Nesîmî, sırtında derisi giderken yolda karşılaştığı biri:  “Bu ne hal, nereye gidiyorsun?” diye sorunca, yüzülmüş derisini göstererek  “Biz aşk Kâbe’sinin gerçek yolcularıyız, ihramımız da budur” dediği söylenir.

Nesîmî’nin ölüm tarihi olarak 1404 yılı bilinir. Nesîmî’nin ölümü ardından Türkmen Alevileri ‘’mehdi, gayip erenleri, Tanrı’ya çekildi, gökyüzüne süzüldü, kendisine geldi, kendisiyle bütünleşti’’ derken Halep halkı Nesîmî’nin Halep’in on iki kapısından on ikisinde de aynı anda çıktığını söylerler. Tekkesi ve türbesi derisinin yüzüldüğü yerdedir.

Nesîmî gibi ruhlar içindeki yaşadıkları yüzyıla ait değildirler; çünkü kendi çağdaşları arasında, onların derinliklerini ve yüceliklerini anlayabilecek olan ruhları pek bulamazlar. Giordano Bruno derdi zaten ‘’anlamak zordur’’ diye. Bir şiirinde de Nesîmî bunu şöyle yazar:

‘’Hiç kimse Nesîmî sözünü fehm edebilmez
bu kuş dilidir bunu Süleyman bilir ancak.’’

(fehm etmek; anlamak)

Seyyid Nesîmî’nin eserleri

Nesîmî’nin ‘’Nesîmî Divanı’’ (Seyyid Nesîmî Divanı, Can Yayınları, İstanbul, 2000) isimli şiir kitabı ve ‘’Mukaddimet-ül-Hakayık’’ (Seyyid Nesîmî ve Mukaddimetü’l Hakâyık, Kabalcı Yayınevi, 2010) düzyazı bir yapıtı ile ‘’İnsan’’ adlı bir risalesi olduğu bilinmektedir.

Seyyid Nesîmî hakkında yazılanlar

Nesîmî hakkında fazla bir kaynak yoktur. Nesîmî hakkında; Abdülbaki Gölpınarlı'nın ‘’Nesîmî, Usûlî, Rûhî’’ (Kapı Yayınları, 2014) (Kitap adında ismi geçen Usûlî; Nesîmî’nin takipçilerinden, Rûhî ise Bağdatlı Sufi Divan şairleridir), Reha Çamuroğlu'nun ''Sabah Rüzgârı'' (Doğan Kitap, 2000) ve Hüseyin Ayan'ın ''Nesîmî'' (Türk Dil Kurumu Yayınları, 2014) eserleri incelenebilir. 

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın hakkında "Allah her millete Yunus ve Nesîmî gibi şairler vermez" dediği şairdir Nesîmî... Seyyid Nesîmî için; Kastamonulu Latifî, Tezkire-i Latifî’de  (Tezkire-i Latifi, Kastamonulu Latifi, 1894) “Aşk meydanının korkusuzu ve cesaretlisi, muhabbet Kâbe’sinin büyük fedaisi, seyyidlerin uyulmaya lâyık olanı Seyyid Nesîmî’dir” der… İrène Mélikoff da ‘’Hacı Bektaş, Efsaneden Gerçeğe’’’ (Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 1999) isimli kitabında ‘’O Türk Hallâc-ı Mansûr’dur.’’ der.

Başkalarının onu tanıtmak için hakkında bir şey söylemelerine gerek yok aslında. Aşağıda verdiğim dizeleri Nesîmî'nin gerçekte tam olarak kim olduğunu anlatır. Anlayana tabii ki!

‘’Çün bildin mü`minin kalbinde Beytullah var,
Niçin izzet etmedin, ki ol evde Allah var?.
Her ne var âdemde var, âdem’den iste Hak'kı sen!.
Olma iblis-i şakî, âdemde sırrullah var!."

Seyyid Nesîmî gibi Kur’an’dan bu denli yararlanan başka bir Türk şairi yoktur. Mevlânâ’nın Seyyid Nesîmî’yi anlatırcasına bir sözü vardır; ‘‘Her devirde peygamber yerine bir velî vardır. Bu sınanma kıyamete kadardır.’’ İşte Nesîmî böyle bir velîdir. İşte bu kadar büyüktür Nesîmî.

Bu mülke çok şair gelip geçmiştir ama Nesîmî gibisi çok az gelmiştir. Kendisinde iki cihan sığmıştır ama bir kendisi bu cihana sığmamıştır...

Nûr içinde yatsın.

Osman AYDOĞAN

(*) Türk halk ozanları içinde bir başka Nesîmî daha vardır ki onu bu gruba dâhil etmedim:  Nesîmî Çimen… Bu halk ozanımızı, Seyyid Nesîmî’nin diri diri derisini yüzen Halep Müftüsünün devamı ortaçağdan kalma karanlık bir güruh, 02 Temmuz 1993 günü Sivas'ta, Madımak Oteli'nde 35 insanımız ile beraber diri diri yakarak katletmişlerdi. Nesîmî Çimen’i daha önce bu sayfamda yazmıştım.

Seyyid Nesîmî’nin en bilinen şiiri ‘‘Bende sığar iki cihân’’ isimli, şiiridir… Bu şiiri ve günümüz Türkçesi ile açıklamasını aşağıda veriyorum. Ancak önce bu şiir için bestelenmiş bir müzikler

Azeri sanatçı Cavid Murtezaoğlu; ''Sığmazam''
https://www.youtube.com/watch?v=2suHVoArlmg

Mikail Aslan: Sığmazam
https://www.youtube.com/watch?v=tLTsAUHQ_pY

Güney Azerbaycan kökenli İngiliz şarkıcı, söz yazarı, besteci, yapımcı ve müzisyen Sami Yusuf'un eseri: Sığmazam''
https://www.youtube.com/watch?v=iBd1r5VOK2c

Bende Sığar İki Cihân

Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam
Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam

(İki cihan (dünya ve ahiret) benim içime sığar, ancak ben bu dünyaya sığmam.
Mekândışı olma cevheri benim, ancak yine de varlığa ve mekâna sığmam.)

Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim
Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam

(Bütün varlıklar ve mekân benim delilimdir. Başlangıcım varlık sahibi olan Zat’la başlar.
Sen beni bu işaretle tanı, ama ben bu işarete de sığmam.)

Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümâna sığmazam

(Hiç kimse zanla, kuşkuyla Hakk’ı bilenlerden olmadı.
Hakk’ı bilen, benim zanna, kuşkuya sığmayacağımı da bilir.)

Sûrete bak vü ma'nîyi sûret içinde tanı kim
Cism ile cân benim velî cism ile câna sığmazam

(Dış görünüşe bakıp bu dış görünüş içinde gerçek manayı, iç görünüşü tanı.
Çünkü beden de, ruh da benim. Ancak ben ruha da, bedene de sığmam.)

Hem sadefim hem inciyim haşr ü sırât
Bunca kumâş ü raht ile ben bu dükâna sığmazam

(Hem inci, yani iç; hem de inci kabuğu, yani dışım. Haşir, yani öldükten sonra ruhların dirileceği meydanın ve Sırat’ın başında buyruk kişisi benim.
Bunca kumaş ve binek takımıyla ben bu dükkâna sığmam.)

Genc-i nihân benim ben uş ayn-ı ayân benim ben uş
Gevher-i kân benim ben uş bahr ile kâna sığmazam

(İşte gizli hazine benim. Görünenin aynısı işte benim. Bu hazine kaynağının incisi de işte benim.
Ancak ben ne inci çıkan denize, ne de sustası çıkan kaynağa sığarım. )

Arş ile ferş ü kâf ü nûn bende bulundu cümle çün
Kes sözünü uzatma kim şerh u beyâna sığmazam

(Yeryüzü ile gökyüzü ve “kâf” ile “nun”*gibi bütün her şey bende bulunduğu için, ey bana akıl vermeye kalkışan kişi sesini kes.
Çünkü ben, sözlere ve açıklamalara sığmam.

* “Kaf” ve “nun” harfleri Allah’ın “Kün” yani “Var ol” emrini ve bütün varlığı işaret etmektedir.)

Gerçi muhît-i a'zâmım adım âdem durur âdemim
Dâr ile kün fekân benim ben mu mekâna sığmazam

(Gerçi her tarafı kaplayan ulu varlık benim, ancak bana insan adı verdikleri için görünüşte insanım. Yapı da, “ol” denilince olan da benim. Ancak ben bu mekâna da sığmam.)

Cân ile hem cihân benim dehr ile hem zamân benim
Gör bu latifeyi ki ben dehr ü zamâna sığmazam

(Ruhla aynı cihanı paylaşan, âlemle aynı zamanı yaşayan benim.
Ancak şu tuhaf duruma bak ki, ben ne bu âleme, ne de bu zamana sığarım.)

Encüm ile felek benim vahy ile melek benim
Çek dilini vü epsem ol ben bu lisâna sığmazam

(Yıldızlarla felek benim. Vahiy de, onu getiren melek de benim.
Ey benim hakkımda konuşan kişi! Dilini tut ve konuşma, çünkü ben senin diline de sığmam.)

Zerre benim güneş benim çâr ile penc ü şeş benim
Sûreti gör beyân ile çünkü beyâna sığmazam

(En küçük varlık da, güneş de benim. Dört (dört unsur: toprak, su, rüzgâr, ateş), beş (beş duyu) ile altı (altı yön: sağ, sol, ön, arka, üst, alt) da benim.
Sözle anlatılan görünüşe bak, ancak ben anlatmaya da sığmam.)

Zât ileyim sıfât ile Kadr ileyim Berât ile
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam

(Sıfat ve Zât ile birlikteyim. Kadir ve Berat gecesi ile beraberim.
Şeker kamışıyla birlikte gül tatlısıyım. Bu yüzden kapalı ağızlara da sığmam.)

Şehd ile hem şeker hem şems benim kamer benim
Rûh-ı revân bağışlarım rûh-ı revâna sığmazam

(Güneş benim, ay benim, bal benim, şeker benim.
Herkese akıcı bir ruh bağışlarım, ancak kendim bu akıcı ruha sığmam.)

Nâra yanan şecer benim çarha çıkar hacer benim
Gör bu odun zebânesin ben bu zebâne sığmazam

(Ateş (Tur Dağı’nda Hz.Musa’nm gördüğü ateş) ile ağaç (Hz.Meryem’in hamileyken tutunduğu ağaç) benim. Göğün son katma çıkan taş da benim.
Bu ateşin zebanisini, yani cehennem meleğini gör. Çünkü ben bu dile de sığmam.)

Gerçi bugün Nesîmîyim Hâşîmîyim Kureyşîyim
Bundan uludur âyetim âyet ü şâna sığmazam

(Her ne kadar bugün Nesîmî diye anılmaktaysam da Haşimi kabilesinin Kureyş boyundanım. Bunun için delilim uludur, fakat bu yüzden şana ve delile sığmam.)

Seyyid Nesîmî



Kul Nesimî

16 Mayıs 2010

Türk halk edebiyatında iki tane Nesimî vardır. Genellikle bu iki Nesimî birbirine karıştırılır. Bunlardan birisi  14. yüzyılda Bağdat'ta doğmuş, Halep'te derisi yüzülerek öldürülmüş olan tasavvuf şairi Seyyid Nesimî'dir. 

Diğeri ise 17. yüzyılda yaşadığı sanılan ve yaşamı pek bilinmeyen Kul Nesimî’dir. Asıl adı Ali’dir. Mahlasını 14. yüzyılda yaşamış olan bahsettiğim tasavvuf şairi Seyyid Nesîmî'ye olan sevgisi dolayısıyla aldığı tahmin edilmektedir. Nerede yaşadığı konusunda yeterli ve kesin bilgiler yoktur. Saz elde, keçe külah başında, dere tepe, köy kasaba dolaştığı tahmin edilen bir derviştir Kul Nesimî…

Kul Nesimî’yi ve şiirlerini anlatan günümüzdeki tek eser Cahit Öztelli'nin ‘’Kul Nesimî’’ (Demos Yayınları, 2012) isimli eseridir.

Kul Nesimî bir şiirinde tasavvuf şairi Seyyid Nesîmî'nin ölüm yılını ve tuttuğu yolu söylemek ister. Buna göre, Seyyid Nesîmî'nin ölüm yılına 264 katınca 1668 bulunur. Yani 17. yüzyılda yaşamıştır.

‘’İkiyiz altmış dört yıldan sonra 
Bu nazmile bunu ettim ben izhar.’’

Kul Nesimî'nin asıl adının ‘’Ali’’ olduğunu söylemiştim. Bunu şu şiirinden biliyoruz:

‘’Mahlasım Nesimî, ismim Ali'dir
Bu çarh dönmektedir, sanmam halidir
Şükür kalbim iman ile doludur
Cürm'i isyanımız bileden beri.’’

Kul Nesimî bir şiirinde Yunus Emre'nin izleyicilerinden Hacım Sultan'a bağlı Sait Emre'nin soyundan geldiğini bildirir:

‘’Şükür Hakk'a iyd oldu
Katarımız mezid oldu
Ceddim Said Emre'dir
Nesli de Said oldu.’’

Kul Nesimî’nin günümüzde en bilinen ve bestelenmiş üç şiiri vardır… Birisi ‘’Minnet Eylemem’’ şiiri, diğeri ‘’Sorma Be Birader Mezhebimizi’’ şiiri ve sonuncusu da ‘’Ben Melâmet Hırkasını’’ isimli şiirleridir… Bu şiirlerin ilkini şimdi diğerlerini de yazımın sonunda veriyorum…

Minnet Eylemem

Hâr içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim Rahîm’i
iblisin talim ettiği yola minnet eylemem.

Bir acaip derde düştüm herkes gider kârına
Bugün buldum bugün yerim, Hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem.

Oy Nesimî, can Nesimî ol Ganî mihmân iken
Yarın şefaatlerim Ahmed-i Muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol Ganî settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkâra minnet eylemem.

Şiirin anlaşılır olması için genç arkadaşlarıma bir küçük açıklama yapmam gerekiyor:

Sırat-i müstakim: Doğru yol, dosdoğru yol.
Hâr: Diken.
Rahîm: Kur'an'da geçen Allah'ın 99 adından biridir. Bağışlayıcı, sevdiklerine ve müminlere âhirette merhamet eden, onları koruyan, onlara acıyan demektir.
Ganî: Kur'an'da geçen Allah'ın 99 adından biridir, çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir.
Mihmân: Gönül misafiri.
Ahmed-i Muhtar: Hz. Muhammed’in güzel isimlerinden birisidir.
Settar: Allah'ın isimlerinden olup "ayıpları örten" anlamındadır.

Kul Nesimî günümüzde de yaşasaydı eğer bu şiirlerini kelimesini dahi değiştirmeden tekrar yazardı. Bu şiirlerin her bir kelimesi günümüzü anlatmaktadır. Baksanıza 17. yüzyılda bile böyle değildi bu coğrafya: Kur’an kurslarına bağış karşılığı din ulemasından cennet vaat ediliyor… Bir salgın hastalığın sebebi yine din ulemasınca belirli insanlara yükleniyor… Bir üniversitenin dekanı kamera önünde üniversitenin kız öğrencilerine salya akıttığını ifade ediyor… TV’lerde uluorta öldürülecek listelerinden, katliamdan bahsediyorlar… TV’lerde uluorta sıfatında Profesör olan kravatlı İŞİD’liler 12 yaşındaki kız çocukların evlendirilmesini konuşuyorlar… Sanırsınız ki Ortaçağdayız…  

Kul Nesimî'nin yaşadığı 17. yüzyıldan bugüne dört yüzyıl geçti. O günden bu güne bu coğrafyada yaşayanlar, yaşananlar hiç değişmedi. Kul Nesimî'nin söylediği gibi yine o hale geldiler ki bu coğrafyada yaşayanlar; dile ve dine minneti olanların arasında kahroldular… İblisin talim ettiği yollarda iblislerden dar oldular… Kula minnetli harislerden har oldular… Yeryüzü halifesi hünkâra tabilerden düçar oldular… Rahimi, hüdayı, settarı, rezzakı dilde sakız, gönülde nakıs edenlerden bizar oldular...

Bir acaip derde düştük herkes gitmektedir kârına... Bugün bulup bugün yiyoruz, Hak kerimdir yarına...

Osman AYDOĞAN

Kul Nesimî'nin ‘’Minnet Eylemem’’ isimli şiirini değişik sanatçılar yorumluyor… Ben en sevdiğim sıraya göre diziyorum... Hapsi ayrı ayrı güzel:

Ahmet Aslan: Minnet Eylemem
https://www.youtube.com/watch?v=uqROdKnNfQk

Emre Sertkaya: Minnet Eylemem
https://www.youtube.com/watch?v=jmpW71ep-wM

Serhat Durmuş:  Minnet Eylemem
https://www.youtube.com/watch?v=IY3tC92NppQ

Burcu Güneş - Minnet Eylemem
https://www.youtube.com/watch?v=D_NJGyW4YH4

Selda Bağcan: Minnet Eylemem
https://www.youtube.com/watch?v=F_n9NVKRlS8

Ben Melâmet Hırkasını

Ben melâmet hırkasını kendim geydim eğnime
Âr-ü nâmus şişesini taşa çaldım kime ne

Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni

Gâh giderim medreseye ders okurum Hak için
Gâh giderim meyhaneye dem çekerim ışk için

Sofular haram demişler ışkımın şarabına
Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne

Sofular secde ederler mescidin mihrabına
Benim ol dost eşiğidir secdegâhım kime ne

Nesîmî’ye sordular kim yârin ile hoş musun?
Hoş olam yâ olmayayım ol yâr benim kime ne

Sorma Be Birader Mezhebimizi

Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyâya (ikiyüzlü) bizi
Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır

Biz müftü bilmeyiz fetva bilmeyiz
Kıyl-ü kal (çiğ laf /boşboğazlık) bilmeyiz ifta (fetva verme) bilmeyiz
Hakikat bahsinde hata bilmeyiz
Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır

Nesîmî esrârı fâs etme (gizini açıklama) sakın
Ne bilsin ham ervah (ham ruhlar) likasın Hakk’ın
Hakk’ı bilmeyene Hak olmaz yakın
Bizim hak katında elimiz ( yerimiz, yurdumuz) vardır.



İbnü’l Arabî

16 Mayıs 2020

Mutasavvıf, İslam düşünürü ve şairi, İslam dünyasında hakkında en çok tartışılan bilgini ve İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî ile beraber İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisi olan ‘’Vahdet-i vücut’’ (varlık birliği) diye anılan tasavvuf kuramını oluşturan ve bu kuramla anılan bir bilge kişidir İbnü’l Arabî…

İsmi, Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. İbnü’l Arabî ve Şeyh-ül Ekber (Büyük Şeyh) diye meşhûr olmuştur. Genellikle Muhyiddin İbnü’l Arabî diye bilinir… Onu anlayamayanların dilinde ise ismi Şeyh-ül Ekfer'dir (Kâfir Şeyh).

İbnü’l Arabî, Muvahhidun döneminde 1165 yılında Mursiye (Murcia), İspanya’da doğar, 1239 yılında Şam'da vefat eder.

Tasavvufta o bir başlangıçtı, ardından gelenler ise (Sadreddin Konevî, Dâvûd-i Kayserî, Molla Fenârî gibi) bu yolda devam etmişlerdir…

Fransız Matematikçi ve yazar René Guénon; Dante’nin ‘’İlahi Komedyası'’nda adı geçen ‘’İnferno’’ (cehennem)yu kaleme alırken İbnü’l Arabî’nin ‘’Kitab el-İsra’’ (Gece yolculuğu kitabı) ile ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ (Mekke İlhamları) adlı eserlerinden faydalandığını iddia eder. İbnü’l Arabî’nin gerek ‘’Kitab el-İsra’’ ve gerekse de ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ adlı eserlerdeki simge ve semboller, özellikle Dante'nin cehennemi ile İslami cehennemin benzerliği, Hz. Muhammed'in Mirac'ı; cehennem ve cennetten sonra her ikisi eserde de başkarakterin nurani bir yoğunluktan (Tanrı) bahsetmesi bu iddiayı kanıtlar niteliktedir.

René Guénon'un da kabul ettiği bu iddia, aslında kendisi de Endülüslü olan tarihçi Miguel Asin Palacios’a aittir. Miguel Asin Palacios, ‘’Dante ve İslam’’ (Okuyan Us Yayınları, Mayıs 2010) isimli eserinde bu iddiayı dile getirir.

İbnü’l Arabî, 1182'de İbnü’l Rüşd ile görüşür. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnü’l Rüşd’ün ‘’bilgi'’nin ‘’akıl yolu'’yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin ise gerçek ‘’bilgi’'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşif yoluyla elde edilebileceğine inanır…

Ve Endülüs’te bir süre daha kaldıktan sonra keşif için yola çıkar İbnü’l Arabî… Devrindeki tüm İslam coğrafyasını gezerek; Fas, Medine, Mekke, Şam, Musul, Bağdat, Halep ve Konya’da çeşitli bilginlerle tanışır ve görüş alışverişinde bulunur.

İbnü’l Arabî, 22 Rebîülâhir 638 (10 Kasım 1240) tarihinde Şam’da vefat eder.

İbnü’l Arabî Konya, Sivas ve Malatya’da

İbnü’l Arabî Selçuklu hükümdarının daveti üzerine 612’de (1215) Bağdat'tan Konya'ya gelir ve veliaht Keykavus’a hoca olur. Yukarıda bahsettiğim Endülüs tarihçi Miguel Asin Palacios, onun Konya’ya gelmesinin tek sebebinin sultanı Hristiyanlara karşı kışkırtmak olduğunu ileri sürer. İbnü’l Arabî, dönemin belli başlı Selçuklu yerleşim bölgeleri olan Konya, Sivas ve Malatya’da bulunur.

Arabî’nin Konya ziyareti esnasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulacağını kaleme aldığı rivayet edilir.

Konya’ya bu gelişinde Mevlânâ henüz 12 yaşındadır. İbnü’l Arabî pazar yerinde çocuk Mevlânâ'yı babasının arkasında yürürken gördüğünde şöyle der ardından; "Hayret! Bir umman (okyanus), bir göle takılmış gidiyor."

Konya'da 8 yaşındaki çocuğuyla dul kalan bir kadınla evlenir. 8 yaşında eğitimine başladığı bu çocuk, Mevlânâ'nın çağdaşı Sadreddin Konevî'dir.

İbnü’l Arabî, Konya’dan sonra Halep ve Sivas’a gider. Buralarda bir süre kaldıktan sonra 615’te (1218) Malatya’ya yerleşir. Burada dört yıl kalır.  Dostu Mecdüddin İshak vefat edince vasiyeti üzerine dul kalan hanımıyla evlenir. Oğlu Sa‘deddin Muhammed büyük ihtimalle burada dünyaya gelir… Böylece Muhammed Sa‘deddin, Sadreddin Konevî’nin üvey kardeşi olur...

Şu sözleri onu anlatmaya yeter:

"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’

"Yeryüzünde nice dolaşan vardır ki, yer ona lânet eder. Yer üzerinde nice secde eden vardır ki yer onu kabul etmez. Nice dua eden vardır ki kelamı dudağının ucunu geçmez."

''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’

“Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."

"Sen içine dön, yalnız dışınla meşgul olma. Çünkü sen cisminle değil ruhunla insansın."

"Maddi hayata meyledenler için hayat deniz suyu içmeye benzer, içtikçe susarlar, susadıkça içerler."

"Bil ki Allah insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları âdemden vücuda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar yolcu olma özelliklerini (tekamül) hiç bırakmamışlardır."

"... artık, arif anlar ki, gerek enfüs'te, gerek afakta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir; başkası yok.. varlık, tek varlık, bir can ve bir tendir. Ama, hakikatin aslı, ne bölünmüş ne parçalanmıştır zahirde görünen cümle şeyler, onun tecelligâhı ve aletidir..."

Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. O ses, o mesaj, o çığlık şuydu;

‘’Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım.
Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık...
O artık ceylanlar için bir çayır,
keşişler için bir manastır,
puta tapıcı için bir mabet,
hacı için bir Kâbe,
Tevrat levhaları,
Kur'an kitabıdır.
Ben aşk dinini vazediyorum.
Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,
bu din benim dinim,
benim imanımdır.’’

Mevlânâ’nın sanki İbnü’l Arabî'yi anlatırcasına bir sözü vardır; ‘’Her devirde peygamber yerine bir velî vardır. Bu sınanma kıyamete kadardır.’’ İbnü’l Arabî Mevlânâ'nın bahsettiği peygamber yerine bir velidir.  Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. İşte günümüzdeki tüm sorunlarımıza, tüm problemlerimize, tüm ihtilaflarımıza, tüm sıkıntılarımıza çözüm sunacak bir mesajdır bu çığlık!... Ahhh ki ahhh; bir anlayabilsek!

İbnü’l Arabî’nin kitapları

İbnü'l Arabî'nin sanki günümüzde yazılmışçasına tat veren 500 civarında olduğu tahmin edilen kitaplarından günümüze 250'ye yakın eseri ulaşmıştır. Türkçeye çevrilen eserleri ise onu geçmez!...

İbnü'l Arabî'nin Bu kitaplarından önemlilerinden bahsedeceğim…

Fütûhât-ı Mekkiye

İbnü’l Arabî bu eserini (Fütûhât-ı Mekkiye, Esma Yayınları, 2001) otuz yılda tamamlar. (Hicri 598 – 629) Eser 560 bölümden oluşur… İslam dünyasının tematik olarak hazırlanmış ilk ve tek ilimler ansiklopedisidir.

İbnü’l Arabî, ‘’Fütûhât’’ının birinci cildinde şunları yazar: "Allah kemâl sahibidir. Kâinatta kendi kemâlini göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır. Mükemmel şekil küredir. Onun için kâinat küreler halinde yaratılmıştır. Dünya küre şeklindedir ve ekseni etrafında dönmektedir." Bu satırlar yazıldığında henüz Galileo’nun doğmasına 400, Kopernik’in doğmasına ise 300 yıl vardır.

İbnü’l Arabî ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ isimli kitabında Sebte kentinde rastladığı hocası İbn’üs Sâig’ten aktarır: ‘’Dünyayı def ve flüt ile yiyip bitirmek, benim indimde din ile yiyip bitirmekten daha iyidir. Elinden geldiği kadar dince lânet etmekten kaçın.’’ Bu sözü günümüzde anlayabilecek kaç din adamı vardır acaba?

İbnü’l Arabî ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ isimli kitabında bir gece Mekke’de tavaf yaparken kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söylediği birisini (sadece kendisinin) gördüğünü yazar. Bu kişi kendisinin de bir insan olduğunu söylemektedir ama İbnü’l Arabî’nin bildiği insan fiziğine benzememektedir. Hz. Âdem’in ancak yedi bin yıl önce yaşadığını bildiğinden İbnü’l Arabi ona Hz. Âdem’i sorar; şöyle cevap alır: “Hangi Hz. Âdem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?” Bu yanıt üzerine Arabî, "O zaman hatırladım ki hadiste 'Allah yüz bin Âdem yaratmıştır' diye yazardı" der.  Hz. Âdem yaratıldı tüm melekler sordu: "Dünyaya fesat getirecek bir varlık mı yaratacaksın?" dediler. (Bakara-30) Melekler bunu -insanın dünyaya fesat getirecek olmasını- nereden biliyorlardı? Demek ki melekler daha önceden insanı tanıyorlardı... Kuran bazı konuları ucu acık bırakarak ‘’Akıl etmez misiniz? Düşünmez misiniz?" diye buyurmaz mı?

‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’, İbnü’l Arabî’nin tasavvufi görüşlerini en geniş boyutlarıyla açıkladığı eseridir. Yeri gelmişken İslam dünyasında hep yanlış anlaşılan ‘’Fetih’’ ve ‘’Fütûhât’’ kavramlarına İbnü’l Arabî’ni tanımlamasıyla bir açıklık getirmek istiyorum.  Fetih (bazen ‘’feth’’ diye de yazılır) kelimesinin çoğulu ‘’fütuh’’, bunun da çoğulu ‘’Fütûhât’’dır. Sözlük anlamı;  “açmak, yardım etmek, zafer” anlamındadır. Tasavvufta ise “Allah’ın rızık gibi maddî, ilim ve marifet gibi manevî lütuflarını kuluna açması” anlamına gelir. İbnü’l Arabî’ye ilham ürü­nü olan bilgiler kendisine Mekke’de gel­diği ve eseri burada yazmaya başladığı için bu kitaba ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ adını verir. Kitabın bu özelliğini çe­şitli vesilelerle vurgulayan İbnü’l Arabî, noktasına varıncaya kadar eserdeki bü­tün bilgilerin ilâhî ilham (ilkâ-i rabbânîve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunu ileri sü­rer. Yani ‘’fetih’’ dini bilmeyenlerin, dini siyasetlerine araç olarak kullananların anladığı şekliyle bir başka ülkenin işgali, alınması, topraklarına el konulması değildir…

Fusüs’ül-Hikem

İbnü’l Arabî’, Şam'a geldiğinde kendisinin ‘’Fütûhât'’tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen ‘’Fusüs'ül Hikem’’i (Bilgelik Fanusları) (Kabalcı Yayınları, 2016) kaleme alır. İbnü’l Arabî bu eseri rüyasında Peygamber'den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. İbnü’l Arabi, Fusüs’u yazma nedenini şöyle açıklıyor: “627 Hicret yılı, Muharrem ayının son günlerinde, Şam’da iken. Tanrının peygamberi Hz. Muhammed’i gerçek bir rüya anlamında gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana dedi ki, bu Fusüs ül-Hikem kitabıdır. Bunun al ve halka açıkla ve bu bilgilerden herkes yararlansın.” 

27 bölümden oluşan bir kitap olan Fusüs’ül-Hikem’in her bölümünde bir peygamberin kişiliği ve görevlerinin özelliği anlatılır.

‘’Fusüs'ül Hikem’’de şunları yazar İbnü’l Arabî; “Âlem, Allah’ın belirmesidir. O, âlemin ruhu olup, sevk ve idare eder. Evrenin tümü O’dur, O, benim ve O’nun varlığı ile ayakta duran tek varlıktır. Âlemin başka gerçek bir varlığı yoktur. Âlem, O’ndan ayrı bir varlık değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden çıkmış ve ona bitişik olduğu halde, sahibinden görünüşte ayrılması imkânsızdır. Nasıl insanın gölgesi, ancak gölgenin düştüğü yer aracılığı ile görünüyorsa, Âlem de, Allah’ın gölgesinin üzerine düştüğü madde aracılığı ile idrak edilir, bilinir.”

Kur’an-ı Kerim’de, “Her şey beni zikreder ama siz anlayamazsınız” denilir. Bu ayeti anlamak, ancak maddenin, var olan her şey hakkında bilgilenme yönünde ve evrimimizde aracı olarak kullanılmasıyla mümkün olabilir.

İbnü’l Arabî ‘’Fusüs’ül-Hikem’’de şunları yazar;

‘’...küçük insan, büyük âlemin (kozmos) bir minyatürüdür... İnsan varlığı, âlemden daha da küçük olsa da, o büyük âlemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır. Bu sebepledir ki, bilge insanlar, bu âleme büyük insan (insan-ı kebir) adını veriyorlar...’’

"Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren 'kuşatıcı bir varlıkta' isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi." İbnü’l Arabî bu sözüyle; ‘’Hakk'ın gölgesidir insan. İnsan, Hakk'ın tüm isimlerini almış, Hakk'dan ayrı değil’’ mesajını veriyor.

‘’Fusüs’ül-Hikem’’in Nuh bahsinde teşbih ve tenzihi anlattığı bölümde şunları yazar;

(Teşbih; Benzetme. Tenzih; Arılama, kusur kondurmama, Allah'ın bütün kusurlardan uzak olduğuna inanma.)

"...yalnızca tenzih edecek olursan, kayıtlayıcı olursun;
yalnızca teşbih edecek olursan, sınırlayıcı olursun.
hem tenzih hem de teşbih edecek olursan,
dosdoğru yolda olursun ve bilgide imam ve seyyid olursun.
imdi iki varlıktan sözeden, ortak kılıcı oldu
ve (çokluğun ötesinde) tek olandan sözeden, bir’leyici oldu.
eğer ikileyici isen, teşbihten sakın!
ve eğer bir’leyici isen, tenzihten sakın!
imdi, sen o değilsin ve sen o’sun;
ve sen o’nu şeylerin ayn’ında
kayıtlanmamış ve kayıtlanmış olarak görürsün.
Allahu teala, “o’nun benzeri hiç bir şey yoktur” (şura suresi, 42/11) diyerek tenzih
etti; “o, semi ve basir’dir” (şura suresi, 42/11) diyerek teşbih etti. Ve Allahu teala,
“o’nun benzeri gibi bir şey yoktur” diyerek teşbih ederek iki’ledi; “o, semi
ve basir’dir” diyerek tenzih etti ve tek kıldı..."

İlâhi Aşk

İbnü’l Arabî, ‘’İlâhî Aşk’’ (İnsan Yayınları, 2016) isimli kitabında aşağıdaki şu hikâye yer alır: (s. 134)

''Allah rahmet etsin, babam mıydı, amcam mıydı? Hangisiydi, tam bilemiyorum; ikisinden biri bana şu öyküyü anlatmıştı: Babam bir gün ormanda bir avcı görür. Avcı dişi bir kumruyu takip etmektedir. O anda aniden, kumrunun erkeği çıkagelir. Dişisine bakar. Tam o sırada avcı dişi kumruyu vurur, öldürür. Bunu gören erkek kumru çaresizliğinden kendi etrafında fır dönerek havaya yükselir yükselir, öyle yükselir ki gözlerden kaybolur. 'Gözümüzden kayboluncaya kadar o kuşa baktık' diye devam etti babam; 'sonra, o kuş o yüksekliğe varınca kanatlarını kapattı, başını yere çevirdi ve çığlıklar atarak kendini yere sapladı, paramparça oldu, ezildi ve öldü. Bizse, hâlâ bakakalmıştık' diye anlatmıştı. Ey âşık, bu bir kuşun yaptığı harekettir. Peki, Allah aşkı uğrunda senin tavrın nicedir?''

Aşkın ne olduğunu anlıyorsunuz değil mi?

Şeceretü’n-Nu‘mâniyye

Önce bu kitap hakkındaki yanlış bilgileri düzeltmek istiyorum. Ne yazık ki ülkemizde İbnü’l Arabî’nin bu kitabı ‘’Eş-Şeceretü’n-Numaniyye fi’d-Devlet-i Osmaniyye’’ (IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2017) ismiyle yayınlanır. Hâlbuki İbnü’l Arabî’nin eserini aslı sadece ‘’Şeceretü’n-Nu‘mâniyye’’ şeklindedir. Bu yanlışlığa sebep ise Osman Gazi'ni doğumundan 18 yıl önce vefat eden İbnü’l Arabî’nin bu eserinde Osmanlı Devletinin kurulacağını müjdelemesi, sultanlarından ismen bahsetmesi ve Yavuz Sultan Selim’den bahsetmesidir.

İbnü’l Arabî  “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye” isimli eserinde  “Tılsım sâhibi ilk ‘Sîn’in varlığından söz eder.  Burada bahsi geçen ‘’Sîn’’ Yavuz Sultan Selîm’dir. “Onun cülûsu”nun ‘Mim’den sonra” olacağını söyleyerek onun tahta geçişinin kendisinden önceki en büyük hükümdâr olan Fâtih Sultan “Mehmed”den daha sonra olduğuna işaret eder. Bu şifreye göre “Mim”den, yâni “Mehmed”den sonra tahta geçecek olan “Sin” yâni “Selim”dir.

“Sîn'in zafer sevinciyle Şın’a vardığı zaman unutulmuş vîrâne bir kabri açığa çıkaracağı''nı belirterek; “Yıkık ve vîrâne olan kabr”in onun söylemesiyle ziyâdeleştiril”eceğine işaret eder. Ki, bu “yıkık ve vîrâne kabir” İbnü’l Arabî’nin, kendisine zındık diyen câhiller tarafından yıkılarak yerle bir edilen kendi kabridir.  ''Şın'' ise Şam şehridir. Malum; ''Sin'' ve ''Şın'' Arap harflerinde ''S'' ve ''Ş''nin karşılığıdır. Onun bu kerâmeti halk arasında daha çok; “İzâ dehalu Sîn fi’ş-Şîn, zahara fî kabruhû Muhyi’d-dîn”  (“Sîn Şın’a dâhil olunca, açığa çıkar kabri Muhyiddîn’in!”) ifâdesiyle dile getirilmiştir… 

İbnü’l Arabî’nin bu kehanetini doğrularcasına 1516 yılında Yavuz Sultan Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında İbnü’l Arabî'nin kabrini buldurur, buraya türbe yapılmasını, yanına da bir cami ve imaretininin inşasını emreder. İkinci Abdülhamit de türbesini tamir ettirir. Osmanlı son dönemine gelinceye kadar İbnü’l Arabî’nin Şam’daki türbesi ve camisinin bakımını üstlenir ve buraya görevli kimseler tayin edip maaş bağlar…

İbnü’l Arabî’nin kabri halen Şam şehri dışında Kasiyun Dağı eteğindedir. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde İbn Arabî'nin kendisine ait olduğu iddia edilen '’bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benim ismimle anılacak’' mealindeki bir beyit yazılıdır. (felikülli asrın vahidün yesmü bihi ve ene libâg'el asrı zak'el vahid) (2005 yılında Şam'a yaptığım bir ziyarette bu mütevazı kabri ziyaret edip dua etmek kısmet olmuştu bana.) 

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” diye söylerdi Mevlânâ. Mevlânâ’nın söylediği gibi İbnü’l Arabî'nin mezarı da aslında bahsettiğim gibi Kasiyun Dağı eteğinde değil âriflerin gönüllerindedir. Allah rahmet eylesin

Diğer kitaplarında yer alan görüş ve hikâyeleri

İyi ve kötü

İbnü’l Arabî bir kitabında şöyle yazar (İslâm Tasavvuf Tarihi, Akabe Yayınları, 1985, Mehmed Ali Ayni, sayfa 21): “İzâ kâne’l - ârifu arifen hakikaten lem yetekayyüd bi-Mu’tekıd.” Anlamı: ‘’Hakk’ı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman itikad sahibinin itikadıyla bağlanmaz. Yani; hiçbir dine veya inanca bağlı olmaz, onun için iyi ve kötü; doğru ve yanlış; İman ve küfür ayırımı yoktur; hepsi bir ve aynı şeydir.’’ Bu sözdeki derinliği anlayacak günümüz dünyasında kaç Müslüman vardır acaba? Hiç yoktur değil mi?...

Gâvur hangisi, dayım hangisi?

İbnü’l Arabî bir kitabında da Endülüs'te bir çocukla dayısının başından geçenleri anlatır:

''Endülüs'te çocuğun biri dayısıyla gayrimüslim bir değirmenciye buğday götürmüş. Yüz okka buğday verip doksan okka un alacaklarmış. Değirmenci de kantara hile karıştıran bir adammış. Yüz okka buğdayı alıp doksan okka un yerine seksen okka un tartıp doldurmuş bir çuvala. Çocuğun dayısı da adamdan hakkını istemiş. "Sen ne biçim adamsın?" demiş.

Aralarında bir tartışma başlamış. Sonunda gırtlak gırtlağa gelip kavgaya tutuşmuşlar. Çocuk ne yapacağını şaşırmış. Dayısı ile değirmenci oradan oraya savrulmuşlar. Çuvallar patlamış, ikisi de bembeyaz una bulanmışlar. Çocuk da gitmiş eline bir sopa geçirmiş, dikilmiş adamların başına. Bembeyaz undan iki adam! Gâvur hangisi, dayım hangisi? Gâvur hangisi, dayım hangisi? Gâvur hangisi..?'' Bu hikâyeden sonra şöyle der İbnü’l Arabî: ''Allah kulunun zahirine bakar batınını görür. Nice içi kâfir, dışı Müslüman, dışı kâfir, içi Müslüman vardır. Allah'ın Bakara Suresi'nde buyurduğu gibi: 'İşte onlar hidâyete karşı delâleti satın alanlardır. Fakat onların ticareti fayda etmemiştir. Onlar doğru yolu bilen kimseler de değildir..' "

Hz. İbrahim ve bir misafir

Bir kitabında Hz. İbrahim ile ilgili şu hikâyeyi anlatır: Hz. İbrahim peygambere bir müşrik misafir olmak istedi, Hz. İbrahim: ''Müslüman olursan misafir ederim'', dedi. O da kabul etmedi. Döndü, gitti. Cenabı Hak İbrahim'e, “bir lokma ekmek için herifin dinini, babasından kalan alıştığı dinini terk etmesini teklif ettin. O, yetmiş senedir gâvurluk yapar, ben onu besliyorum ve rızkını kesmedim,” buyurunca, Hz. İbrahim yola çıktı, ona yetişti. “Gel,” dedi, “seni misafir edeceğim. Çünkü Rabb'im senin için beni azarladı,” deyince; o, hem misafir oldu hem de Müslüman oldu.”

Marangoz ve minber

İbnü’l Arabî bir başka kitabında da şu hikâyeyi anlatır:

Bir zamanlar Bağdat'ta ünlü bir marangoz varmış. Ömrünün son zamanlarında çok güzel bir minber oymuş. Ama çok güzel, Sedef kakmalı, ceviz ağacından. Her gören onun güzelliğiyle büyüleniyordu. Bu güzel minberin namı aldı yürüdü. Bağdat'a her gelen bu minberi alıp falanca camiye koymak istiyormuş. Fakat marangozun cevabı hep "Hayır" oluyordu." Bu minber Mescid-i Aksa' da duracak". Ahali şaşırıyordu tabii. İyi de Kudüs Haçlı işgali altında. "Benim işim minber yontmak, Bir babayiğit de çıksın Kudüs' ü alsın. Bu minberi yerine oturtsun."

Herkes bu hikâyeyi minberin güzelliğini bire beş katarak birbirlerine anlatır oldu. Daha sonra 7-8 yaşlarında bir çocuktan dinlediler bu hikâyeyi. Ama O çocuk minberin güzelliğinden çok müessirin vasiyetine kulak verdi. Aradan 40 yıl geçti ve o minberi durması gereken yere Mescid-i Aksa' ya yerleştirdi. Diller onu Selâhaddinî Eyyubi diye andı.

Hikâyeyi şöyle bitirir İbnü’l Arabî: ''Bu işler böyledir. Biz o marangoz misali minberler yontarız. Bizim bu emanetlerimizi yerine koyacak er kişiler elbette çıkacaktır.''

İbnü’l Arabî’yi sevmeyenlerden biri

Şam’da, İbnü’l Arabî’yi sevmeyenlerden biri, her namazdan sonra bu büyük veliye on defa lanet okurdu. Bu olaydan İbnü’l Arabî’nin de haberi olur, ancak hiç bir tepki vermezdi. Bir süre sonra İbnü’l Arabî’ye lanet eden adam ölür. İbnü’l Arabî, hiçbir şey olmamış gibi adamın cenazesine katılır.

Cenazenin defninden sonra arkadaşlarından biri, İbnü’l Arabî’yi evine davet eder. İbnü’l Arabî evde kıbleye müteveccih bir şekilde oturur. Zikir ve duâ ile meşgul olmaya başlar. Dostu yemek zamanı yemek hazırlar, ancak İbnü’l Arabî yerinden kalkmaz. Sadece namaz için yerinden kalkmakta ve yine kıbleye doğru yönelip tesbih çekmeye devam etmektedir.

Bir süre sonra yüzü mütebessim ve içini sevinç kaplamış bir vaziyette kalkarak dostuna, ”Ben acıktım, bana yemek hazırlayın” der. Dostu merakla yemek hazırlamasına rağmen, neden yemediğini sorduğunda, İbnü’l Arabî şu cevabı verir: ”Ben, bana lanet okuyan adamın ruhuna yetmiş bin kelime-i tevhid okumaya ve o affedilinceye kadar hiçbir şey yememek ve içmemek üzere kıbleden yüzümü çevirmeyeceğime dair Allahü teâlâya ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim.”

Bir meczup

İbnü’l Arabî bir kitabında da şu hikâyeyi anlatır; 

Bir meczup, köy meydanına gelir; çevrede dolaşmakta olan kalabalığa; "ey ahali, ben Peygamberim!" der. Kimse onu ciddiye almaz. Garip kılığına, deli gözlerine bakıp gülerler. Meczup kendinden çok emindir. "Ey ahali, ben peygamberim! Eğer bana inanmıyorsunuz, şu arkamdaki duvar dile gelsin ve size benim peygamber olduğumu söylesin." der.

Yine kimse bu meczubu ciddiye almaz fakat birden duvar dile gelir ve şöyle der;  "Yalan! Bu adam peygamber falan değil."

(Bu hikâye aynı zamanda Zülfü Livaneli'nin ''Engereğin Gözündeki Kamaşma'' isimli romanının giriş kısmıdır. Ancak Livaneli kaynağını yazmaz!!!)

İbnü’l Arabî’nin tasviri

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, ‘’İbn Arabî’’ isimli kitabında (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995) İbnü’l Arabî için şunları yazar: (s. 172–173) 

‘’İbnü’l Arabî aşk (sevgi) ile güzellik (cemal, hüsn) arasında sıkı bir bağ kurar. Aşk kendi başına ve bağımsız bir değer değildir. Onun temeli güzelliktir. Kusursuz ve en mükemmel güzel (cemal-i bâkemâl) de Allah’tır. İnsan onun için Allah’ı sever. Allah bütün güzellikleriyle âleme tecelli etmiştir. O halde ilahi bir tecelliden ibaret olan âlem bütün olarak da, parçalar halinde de güzeldir. Allah’ın güzelliği hem şekil ve suret halindeki maddi güzelliklerin, hem de ilim, marifet, ahlak (siret) ve kemal tarzındaki manevi güzelliklerin kaynağıdır.

Fakat yine de onun esas güzelliği her çeşit şeklin üstünde ve ötesindedir. Allah en güzel olduğu için sevilir ve sevilerek ibadet edilir. Fakat insan güzeldir, hem Allah onu kendi suretinde yarattığı için, hem halifesi olduğu için hem de: “Biz onu en güzel biçimde yarattık” dediği için hem de ilahi güzelliği en iyi biçimde yansıttığı ve Hakk’ın tecelligâhı olduğu için. Bundan dolayı Allah insanı sever, sözü edilen nitelikler en fazla velilerde ve peygamberlerde mevcut olduğu için onları daha çok sever, bu hususlar en mükemmel biçimde Hz. Peygamber’de mevcut olduğu için de en çok onu sever. Bunun için o Allah’ın sevgilisidir (habibullah, mahbub-i kibriya).

İnsanın diğer varlıkları sevmesinin sebebi bu varlıkların kendi kabiliyetlerine göre ilahi güzelliğin tecelligâhı (mazharı) olmalarıdır. Zahidlerin durmadan kötüledikleri, abidlerin sırtlarını döndükleri bu âlem İbnü’l Arabî’nin gözünde fevkalade güzeldir, güzelliklerle doludur. O halde aşk ve sevgi ile dolu olmalıdır.

İbnü'l Arabî bir sevgi dünyası, bir sevgi dili kurmuş ve: “Benim dinim sevgi dinidir, ben sevgi kıblesine yöneldim” demiştir. Daha önce de var olan bu sevgi anlayışını geliştiren İbnü’l Arabî onun sisteminin özü ve kaynağı, tasavvufun da vazgeçilmez bir temel unsuru haline getirmiştir. Buna rağmen Mevlâna ile karşılaştırıldığı zaman İbnü’l Arabî’nin sisteminde sevgiden çok bilgiye (marifet) ağırlık verdiği görülür.’’

Roosewelt ve İbnü’l Arabî

Mahmut Sadettin Bilginer, ‘’Tasavvufta Allah ve İnsan’’ (H Yayınları, 2011) isimli katabında şu bilgiyi verir (s. 122-123): 

İkinci dünya savaşının devam ettiği 1943 yılında bir Türk heyeti Amerika’yı ziyaret etmektedir. Cumhurbaşkanı Roosewelt hasta olmasına rağmen bu heyetle görüşmeyi arzu eder. Bundan sonrasını heyette bulunan zat anlatıyor:

Başkan Beyaz saraydaki dairesinde bizleri kabul edip oturttuktan sonra sözlerine; “Bir Türk heyetinin Amerika’yı ziyaretini bana bildirdikleri andan itibaren sizlerle tanışıp, politikanın dışında bir görüşme yapmayı arzu etmiştim” diye başladı… Ve devamla;

“Gerek Amerikalı, gerekse dünyanın her köşesinden gelen bilim adamlarıyla yaptığım özel görüşmelerimde bugüne kadar dünyada bilim, felsefe ve mistik alanda sayıları birçok insanın yetiştiğini bilinmekle beraber bunların en büyüğü olarak hemen hepsinin bir tek insan üzerinde ve yaşadığı sürede beş yüze yakın eser bırakmış Endülüslü tanınmış âlim ve mutasavvıf Muhyiddin İbnü’l Arabî üzerinde birleştiklerini tesbit ettim. Yalnız benim için aydınlanması gereken bir husus var. Fusüs’ül Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiye gibi değerli birçok eser yazan bu büyük insan hakkında neden İslam bilginleri aleyhinde bulunmuşlar, yakışıksız sözler söylemişler ve ölümünden sonra da mezarını belirsiz bir hale getirmişler? Ancak bu zatın ölümünden üç yüzyıl sonra bir Türk Hakanı Sultan Selim Mısır’ı almaya giderken mezarını buldurup, türbesini yaptırmıştır. Bu jest şüphesiz ona karşı duyduğu saygıdan ileri gelmiştir. Fakat bu gecikme neden? İşte bunu bilmek istiyorum.”

Benim bu sahada meşgul olduğumu bilen Heyet Başkanı, cevap vermeyi bana bıraktı: “Efendim'' dedim, ''önce şunu bilhassa belirtmek isterim ki, bütün İslam bilginleri Şeyh’ül Ekber Muhiddin İbnü’l Arabî’nin aleyhinde bulunmamışlardır. Bu zatın aleyhinde bulunanlar daha ziyade zahiri ilme mensup bilginlerdir. Bunlar onun geniş kapsamlı Allah’ın vücud birliği fikirlerini, ya kavrayamamış veyahut İslam şeriatine uygun düşmediği düşüncesine kapılmışlar ve onu bu yüzden haksız yere yermişlerdir. Fakat batıni ilme mensup bilgin, hakikat ve irfan ehli kimseler, onu gerçek yönleriyle tanımış ve onu en büyük bir müctehid (ayet ve hadislerden hüküm çıkarmış büyük İslam âlimleri ve önderleri) ve mutasavvıf olarak kabul etmişler ve kendisine büyük saygı duymuşlardır. Yalnız onun eseri olan Füsusu yüze yakın Türk ve İslam bilgininin şerh etmesi buna bir delil teşkil eder.”

Bunun üzerine Başkan gülümsedi ve “Şimdi durum benim için aydınlandı, teşekkür ederim” diyerek önündeki çekmeceyi açtı. “Bakınız ben her gün işime başlamadan önce o büyük insanın Fütûhât-ı Mekkiyesini okurum, halen üçüncü cildini hayranlıkla okumaktayım” dedi ve kitabı bize gösterdi. Hepimiz hayretler içinde kaldık.

İbnü’l Arabî’nin görüşleri

İbnü’l Arabî, Vahdet-i Vücud öğretisinin baş sözcüsüdür. Ancak bu öğreti İbnü’l Arabî’nin eserlerinde bu adla anılmaz. İfadeyi ilk kullanan, İbnü'l Arabî'nin öğrencisi Sadreddin Konevî’dir. Vahdet-i Vücud (Varlık birliği) tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan bir görüştür.

‘’Kudsî Hadisler’’ (hadîs-i kudsî) diye bir kavram vardır. Bu tür (Kudsî) hadisler Allah'ın kelamıdır. Yüce Allah, hadîs-i kudsî de: “Gizli hazine idim. Bilinmek istedim ve tüm bir kâinatı ve mahlûkatı (varlıkları) yarattım.” buyuruyor. Bu hadis; dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır. İnsanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleri anlamındadır bu hadis.

İbnü’l Arabî'ye göre insan mücmel (sözü az, mânası çok olan) bir varlıktır. Bu mücmeli mufassal (geniş, izahlı olarak, tafsilâtlıca) hale getirdiğimizde ise insanın birçok alt hakikatten meydana geldiğini görürüz. Başka bir deyişle, insan mecmu, yani bütün âlemin ve âlemdeki hakikatlerin toplamıdır. Bu özelliği ile tüm âleme ve hakikatlere içkindir ve "içerdiği parça hakikatler ile âlemdeki şeylerin mukabilidir ve insan bütün âlem hakkındaki bilgisini kendisinde bulunan bu tikel parçalarını bilfiil hale getirmekle elde edebilir."

İbnü'l Arabî'den yüzyıllar sonra ortaya çıkan Kuantum düşüncesi de farklı bir şey söylemiyordu zaten; ‘’gözlemci ile gözlemlenen ayrılmazdır, birdir, bütündür.’’ Fransız filozof Michel Foucault da 1996 yılında yayınladığı ‘Kelimeler ve Şeyler’ (Les Mots es les choses) isimli kitabında da ‘’bakanın bakılan olduğu’ tespiti yapıyordu.

Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof Martin Heidegger'in İbnü’l Arabî'yi okuduğu bilinir.

Bir kısım bilim adamları Doğu felsefesinin Spinoza’sı olarak adlandırırlar İbnü’l Arabî''yi... (Baruch Spinoza: 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerindendir. Spinoza tuhaf bir çelişkiyle İbnü’l Arabî gibi hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir. En büyük eseri ''Ethica'' adlı kitaptır.)

İbnü’l Arabî’nin kendisi hakkında söyledikleri

Bir kitabında okuyucuları için şunları yazar İbnü’l Arabî: "İşte ben, meyveleri olgunlaşmış bir bahçeyim; meyveleri bir araya toplanmış bir bahçe. Öyleyse, sen benim perdelerimi kaldır ve benim yazdığım bu yazıların, bu satırların içerdiği şeyleri oku!"

Bir başka kitabında da ‘’Bizi tanımayan kitaplarımızı okumasın’’ der. Eserlerinden istifade edebilecek kimseler için de "kemerlerini sıkmış, nefsini tezkiyede (nefsini temiz bilmek, nefsini kusursuz addetmek) önemli mesafe kat etmiş ve gönlünü dünyadan çekip almış" olmalarını şart koşar.

İbnü’l Arabî’ye yöneltilen suçlamalar

İbnü’l Arabî’nin ardından gelen Seyyid Nesîmî ile kendisinden önce yaşamış olan Hallac-ı Mansur, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bestamî gibi bilginler İbnü’l Arabî’nin inancına sahip olmuşlar ve "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) sözü ile bu inancı pekiştirmişlerdir. Dönemlerinde, bu evliya, anlaşılmamış, dinden çıkmakla, sapkınlıkla, zındıklıkla, şirkle suçlanmış, kimisi de bu suçlamalardan dolayı idam edilmişlerdir.

Hallac-ı Mansur; "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) dedi idam edildi. Cüneyd-i Bağdadî; ‘’leyse fî cübbeti sivallah’’ (cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur.) dedi idam edildi. Seyyid Nesîmî; Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini’’ söyledi, canlı canlı derisi yüzüldü. Bayezid-i Bestamî;  “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yoktur!.’’ dedi, idam edilmedi ama zındıklıkla suçlandı.  Kendi ifadesiyle; “Yolun başında idik ‘sıddık’ dediler. Sonuna vardık ‘zındık’ dediler.”

İbnü'l Arabî’yi de kâfirlikle suçladılar. Bu nedenle O’na da; Şeyh-ül Ekfer (Kâfir Şeyh) dediler. Buna esas neden de yazdığı ‘’Futûhât-ı Mekkiye'’deki sözleriydi. Bu sözlerden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında idam fetvası verilmişti.

Arap dünyası İbnü’l Arabî’yi böylesine zındıklıkla, kâfirlikle suçlarken İbnü'l Arabî’ye sahip çıkan Osmanlı olur… Yukarıda bahsettiğim gibi Yavuz Sultan Selim tahrip edilen mezarını bulup ona bir türbe ve cami yaptırır… 18. yüzyılın dîvan şairlerinden Sünbülzâde Vehbî de İbnü'l Arabî hakkında bir menkıbe yazarak ona yapılanların bir tenkitten çok bir iftira olduğunu ifade eder:

“Sakın eslâfa, sakın ta‘netme
Mutaassıb revîşinde gitme
Hiç yakışmaz hele ehl-i dîne
İftirâ Hazret-i Muhyiddîn’e”

Hatta bu iftiralara karşı İbnü'l Arabî’yi savunmak için birçok Osmanlı şairi de kendisine methiyeler yazar. Meselâ Divân Şairi Nâbî bir şiirinde onu şu dizeleriyle över;

“Sürmedir hâk-i deri Hazret-i Muhyiddîn’in
Kimyâdır nazarı Hazret-i Muhyiddîn’in
Sâf envâr-ı hakāyıktır onun âsârı
Zerre yoktur kederi Hazret-i Muhyiddîn’in.”

Yine Divan şairi Nâbî ‘’Hayrî-nâme‘’sindeki bir başka dizelerinde Hakk‘ı isteyen taliplere doğrudan doğruya Mevlânâ‘nın Mesnevî‘sini; İbnü'l Arabî‘nin Fütûhât-ı Mekkiye ve Fusüs'ül Hikem'ini tavsiye eder: 

''Tâlib-i Hakk‘a olur reh-nümâ
Nusha-ı Mesnevî-i Mevlânâ
Dide-i rûha çeker kuhl-ı husus
Nûr-ı esrâr-ı Fütûhât u Füsûs
Dahi çoktur nüsha-i ehlullah.''

Fransız yazar ve filozof Voltaire İbnü’l Arabî'nin İslam dünyasında bir kısım insanların kendisine ''Şeyh'ül Ekfer'' (Kafir Şeyh) diye tanımlamalarını şu sözlerle özetliyor: "Müslümanlar içinde bir adam çıkmış, onu da kendilerinden saymıyorlar."

Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizm olduysa, İslam’ın hastalığının da entegrizm olduğu söylenir. Tunuslu yazar, şair ve tasavvuf bilgini Abdelwahab Meddeb’in bu konuda güzel bir kitabı var, ‘’İslam’ın Hastalığı’’ (Metis yayınları, 2005)

(Entegrizm; dini veya siyasi bir inancı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmektir. Böylece mutlak bir doğruya malik olduğuna inanmak ve onun kabullenilmesini dayatmaktır. Bu, gelenekten yana olduğunu iddia ederek her türlü tekâmülü reddeden bazı dini grupların veya tutundukları şeyi doktrinel hale getirmiş grupların durumudur. Entegrizmin ana nitelikleri şöyle tasnife tabi tutulabilir: Hareketsizlik; uyum sağlamayı red, her türlü gelişmeye, evrime karşı kemikleşme, geçmişe dönüş; geleceğin takipçisi olmamak, muhafazakârlık, taassup, kapanma, doğmacılık, sertleşme, kavgacı olma, uzlaşma kabul etmeme…)

Ne diyeyim, Allah bunları ıslah etsin, hidâyete erdirsin.. .

Sadece İslam dünyasında değil, Hristiyan dünyası da böyleydi.

Giordano Bruno; ‘’Tanrı Bir’dir, her yerdedir, hem de her şeyin üzerindedir. Birbirinden ayrılmaz olan Zekâ, Ruh ve Madde, Tanrısallığın üç görünümüdür.’’ dedi, canlı canlı yaktılar. Giordano Bruno derdi ki; ‘’anlamak zordur, basit ve kaba şeyler basit ve sokak insanları için geçerlidir.’’ Basit ve kaba insanlar anlamadı onları…

Ve günümüz

Günümüze, ülkemize gelirsek:  Zamanında Arap Müslümanlarının tahrip ettiği İbnü’l Arabî’nin mezarını yapan, ona türbe inşa eden, bakım ve onarımını üstelenen, onu koruyan, onu savunan Türk Müslümanlığından yüzyıllar sonra Arap Müslümanlığına, Arap entegrizmine döndük…  Araplar, İbnü’l Arabî’den sonra, 13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye’nin etkisiyle Selefiliğin girdabına kapılmışlardı… Yüzyıllar sonra Anadolu coğrafyası da İbnü’l Teymiyye’nin izinden giderek Selefiliğin girdabına kapılıyor…

Kendi ordusuna Balyoz, Ergenekon diye uydurma davalarla kumpaslar kuranlara, bu kumpaslar neticesinde ordunun geleceği, kırk yılda yetişen pırıl pırıl subaylarını zindanlarda çürütenlere, bu kumpasçıları devletin bütün imkânlarıyla destekleyenlere, onlara ne istedilerse verenlere ne diyeceğiz? Müslüman desek, bunu Müslüman yapmaz…

Türkiye’nin büyük din bilginlerinden Yaşar Nuri Öztürk 22 Haziran 2016 günü Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. ‘’Ölülerinizi hayırla yâd ediniz!’’ diye buyurmuyor muydu Hz. Peygamber? Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ün daha naaşı defnedilmeden arkasından yağdırılan nefrete, kine, hakarete ne diyeceğiz? Daha dün, 2017 Mayıs ayı başında Atatürk'ün annesine dil uzatanlara, Zübeyde Hanım'a İftira atanlara ne diyeceğiz? Müslüman desek, bunu Müslüman yapmaz…

Daha dün yine açlık grevinden ölen bir insanın defnine ‘’gömseniz bile cenazeyi çıkarıp yakarız’’ diye engel olanlara (09 Mayıs 2020) ne diyeceğiz? Yine daha dün ekranlardan insanları fişlemekle, ölüm listesi yapmakla, katliam yapmakla halkı tehdit edenlere (''15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Bizim aile 50 kişiyi götürür, benim listem hazır.'' 03 Mayıs 2020) (''Biz sokağa çıkarsak karınızı, çocuklarınızı bizden nasıl koruyacaksınız?'' 12 Mayıs 2020), bunlara engel olacakken seyreden, görmezden gelen hâkim güce ne diyeceğiz…  Müslüman desek, bunu Müslüman yapmaz… Bunlar İbnü’l Teymiyye’nin izinden giden Selefi zihniyeti değil midir?

Zaten bunların ataları da İbnü’l Arabî’ye bile ‘’Şeyh’ül Ekfer’’ (Kâfir Şeyh) dememişler miydi? Bunlar yüzündendir zaten tüm İslam âleminin sefil hali. Zaten derdi İbnü’l Arabî: ''Allah kulunun zahirine bakar batınını görür. Nice içi kâfir, dışı Müslüman, dışı kâfir, içi Müslüman vardır.'' İşte bu sözde Müslümanlar değil miydi Azerî şair Mirza Ali Ekber Sâbir'e ‘’Harda (nerede) Müselman görirem, korharam" diye şiir yazdıran? Ben bunlara daha ne diyeyim? 

İbnü’l Arabî’nin bazı kehanetlerinden bahsedilir. Bu kehanetlere İbnü’l Arabî’nin ‘’Şeceretü’n-Nu‘mâniyye’’ isimli eserini anlatırken Osmanlı ile ilgili olanlarından bahsetmiştim. Bazı iddialara göre, Fransız astrolog Nostradamus bile kehanetlerini yazarken İbnü’l Arabî’den esinlenmiş. İbnü’l Arabî bir eserinde; yine günümüze ait bir kehanette bulunmuştu… Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk'e, validesine, Yaşar Nuri Öztürk’e kin ve nefret kusanlar ile günümüzde toplumu bölen, kutuplaştıran, topluma kin ve nefret aşılayanlar, toplumu katliamla tehdit edenler ve tehditler karşısında susan Müslümanlar hakkında teeee o zamanlar şöyle yazmıştı İbnü’l Arabî’: (Gerçek müminleri tenzih ederek)

''Nice sevgili azizler, sinagoglarda ve kiliselerde!
Nice nefret dolu düşmanlar, camilerin safında!''

(İbnü’l Arabî, ‘’Et-Tecelliyet et-İlahiyya’’, Neş. Osman Yahya, Merkez-i Neşr-i Dânişgâhî 1988, s. 458)

İbnü’l Arabî’nin bu kadar ileri görüşlü olduğuna inanmıyorsanız eğer; anlattıklarımın dışında etrafa, ekrana, erkâna, medyaya, kürsülere, mevkilere, makamlara ve siyaset sahnesine bir bakınız…

Sonra da sormuyorlar mı neden deizm artıyor bu memlekette diye...

Osman AYDOĞAN

Bir not: 13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye Selefiliğin kurucusudur ve varlığını anlattığım “Vahdet-i Vücud” anlayışının fikir babası ve Sufiliğin öncüsü olan İbnü’l Arabî’ye olan keskin karşıtlığına ve nefretine borçludur. Yani Selefiliğin hamurunda Sufilik nefreti vardır. Selefiliğin sonu ise İŞİD'e çıkmaktadır. İŞİD'in kaynağı Selefilikte aranmalıdır...

Aşka dair...

15 Mayıs 2020

‘’Bir gün İstanbul’dan 'Suzan' isimli bir kadın telefon ederek Bostancı Plaj Yolu’ndaki apartman dairesini Vakfımıza bağışlamak istediğini söyledi. Fenerbahçe Orduevinde buluştuk. Daireyi gördük ve tapu işlemlerini yaptık. Fakat hanımın şivesi bayağı bozuktu. Bir ara bunun sebebini sordum. Bana şöyle söyledi;

'Ben Yahudi asıllı Türk vatandaşıyım. Daha ortaokul sıralarında iken bir Türk gencine âşık oldum. Fakat kendisinin Kuleli Askerî Lisesine gitmesi sebebiyle ilişkimizi masumane sevmekten ileri götüremedik. Devamında sevgilim subay çıktığı için benimle evlenmesi o zaman için yasaktı. Zaman, sevgimizi artırarak geçti. Sevgilim general oldu, nihayetinde emekli oldu. Akabinde evlendik. Eşim vefat etti, bu daire bana eşimden kaldı. Manevi bir oğlum olmasına rağmen bu daireyi ona bırakmak istemedim. Türk askerinden kalan bu dairenin, Türk askerine hizmet veren Vakfınıza bağışlanmasını uygun buldum. Asıl ismim Suzi’dir. Şivemdeki bozukluğu gizlemek için kendimi de Girit göçmeni bir Türk olarak tanıttım. Şu anda arzumu gerçekleştirdiğim için çok mutluyum.'

Bu olayda aşkın yüceliğini, nelere kadir olduğunu ve bir kardeşimizin asaletini gördüm.’’

Raif Babaoğlu, E. Tuğg. TSK Mehmetçik Vakfı ilk Genel Müdürü, TSKMEV 30 Yıl Yayını, 2012, s. 42

Osman AYDOĞAN

Bu da benim notum:

Bahsi geçen general E. Tuğgeneral Mehmet Reşit Umar’dır. E. Tuğgeneral Mehmet Reşit Umar 29.06.1985 tarihinde, daireyi Vakfa bağışlayan Suzi Umar ise 13.02.1995 tarihinde vefat eder. Bağışlanan dairede 2018 tarihine kadar TSK Mehmetçik Vakfı İstanbul Anadolu Yakası Temsilciliği faaliyet gösterir… Dairenin dâhil olduğu site kentsel dönüşüm altında 2018 yılında yıkılır. Halen devam eden inşaatın Eylül 2020 tarihinde tamamlanması beklenmektedir. Muhtemel ki TSK Mehmetçik Vakfı İstanbul Anadolu Yakası Temsilciliği bu binaya yeniden taşınacaktır. Ancak daire, bina, ortam, hatıralar aynı olmayacaktır…



Hidâyet!

15 Mayıs 2020

Madem hikâyelere daldık, devam edeyim o zaman... Bu sefer de eski zamanlardan kalma bir derviş hikâyesi: 

Bir derviş hikâyesi

Tekkesinde okuduğu, yaşadığı, öğrendiği ve fark ettiği hakikatlerin belli bir düzeye eriştiğini düşünen dervişlerden biri yollara düşer. Yıllar önce ayrıldığı dostlarını, akrabalarını, arkadaşlarını ve yeni simaları ziyaret edecek, onların ahval ve şeraitini seyredecek, gerektiğinde onlara öğrendiklerini aktaracak ve onlara doğru yolu gösterecektir. 

Önce teyze mesabesinde görüp sevdiği, anne yarısı saydığı bir hanıma uğrar. Misafir kaldığı süreçte teyzenin hiç değişmediğini, yıllar öncesinin titizliğini koruduğunu görür. Titizlik ne kelime, hatta hamaratlık da ne? Takıntı derecesine gelmiş bir ev düzeni ve temizlik tutkusu! Çekyat köşesine konan kırlentlerin gülleri yukarı gelmeli! Sofrada kaşık ve çatallar askerî nizamda durmalı! Misafir varken çocuklar çıt çıkarmamalı! Hatta mümkünse çocuklu misafir alınmamalı ki yastıklar devrilmesin, minderler zedelenmesin!..

Teyzenin halini seyreden derviş kendi kendine mırıldandı: ''Titizlik fitili ile kendi cehennemini ateşlemiş, bir güzel yanıyor! Azap çektiği belli ama sebebinden habersiz… Acı çekiyor ama putunu kırması da kolay değil..''

Değerli bir büyüğünün sözlerini hatırladı: ''Herkesin kötü saydığı özelliklerimizi kabul etmek ve değiştirmek kolaydır. Ama asıl zor olan; iyi sandığımız, hatta bizi temayüz ettirdiğine, bize vasıf kattığına inandığımız özelliklerimizdir bizi Hak'tan perdeleyen !..''

Bu sözleri düşünürken teyzesine döndü: ''Teyze seni yormuyor mu titizlik? Çocuklar, temizlik, misafirlik yormuyor mu? Hem bunca titizlik kötü değil mi?..''

''Asla'' dedi teyze. ''Titizlik niçin kötü olsun? Hem Allah temizliği emrediyor. Rasulullah temiz olanları seviyor. Benim hiçbir aşırılığım yok, insanlar paspal ve pis!''

''İyi ama, bu titizlik seninle çocuklar ve misafirler arasına perde çekmiyor mu? Seni bazı kişilerden uzak tutmuyor mu? Onlar da Allah Kulu değil mi?'' diye sordu derviş.

Teyze anlayacak gibi değildi: ''Bak evladım, temiz ve düzenli olmayandan hayır gelmez. Öyle misafir olmaz olsun!.. Çocuk da çocukluğunu bilecek!.. Şımarık şeyleri hiç çekemem!..''

Derviş teyzesinden ayrılırken şunları yazdı güncesine: ''Temizlik ve titizliğin bir insanı cehenneme sokacağını söyleseler inanmazdım. Demek; iyi sandığımız şeyler perdemiz ve azabımız olabiliyormuş. Bu derece titiz olmasa, azıcık esnese, çocukları daha çok sevecek, daha çok insanın gönlüne girecekti teyzem. Ama O, kendi dünyası ve kuralları ile yalnız yaşamayı seçmişti. Cehennem gibi bir yaşam olduğunu fark edemeden!''

***
Bir başka dosta yol uğrattı. Geniş bir çevresi, hatırı sayılır çalışmaları, emekleri vardı. Tecrübeliydi. Büyüktü. Saygındı. Saygınlık bekliyordu. Beklediği şeyler olmadığında köpürüyor, bir şekilde ortamı geriyor, etrafına çekilmezlik çemberi örüyordu. Hep yanlış yoldaydı insanlar. Oysa O doğrusunu öneriyor ama en yakınları bile takmıyordu.

Sabırla dinledikten sonra derviş söze girdi: ''Acaba hiçbir şey beklemeseniz insanlardan nasıl olur? Hatta saygı bile beklemeseniz! Nasılsa görmüş geçirmişsiniz. Bırakın anlamasınlar. Bırakın saymasınlar. Siz biliyorsunuz ya, yetmez mi?''

''Yetmez!'' dedi O Büyük, ''Yetmez! Saygı olmadan edep olmaz, edep olmadan da mesafe alınmaz.''

Derviş: “İyi ama bakın bu durum sizi üzüyor farkında mısınız?..”

''Ben onlara üzülüyorum, hakikati görmüyorlar diye'', dedi öteki.

Derviş biraz daha ileri giderek: “Onların hakikati görmemesi mi, yoksa beklediğiniz saygıyı göstermemeleri mi sizi üzüyor?.. Bunu iyice düşündünüz mü?..”

Ummadığı bir şey oldu. Epeydir görüştüğü o dost volkan gibi patladı: ''Ukalalık istemez!... Sen giderken biz geliyorduk. Senin yaşın kadar benim rahle-i tedrisim var, anlıyor musun?..''

Derviş usulca müsaade istedi… Bu dostunu da ilim ve emek kılıfı geçirilmiş beklenti cehennemi yakıyordu. Yanmasın isterdi ama O bunda ısrarlı ise ne yapabilirdi ki?..

***
Son olarak bir gençle çay içimi oturacaktı. Delikanlının sorunları vardı. Gençler nasihati ve tecrübeyi pek takmaz ama anlaşılmak da isterlerdi. Genç, hayal ve ideallerden bir dünya kurmuştu kendine. Öylesine uçuk, öylesine gerçek dışı idi ki hayalleri; günün birinde yıkılacak, yıkıldığında da acı çekecekti. Onu da sabırla dinledi derviş. Her derdine hak verdi.

Kendisine sıra gelince cümleleri özenle seçerek söze girdi: ''Gençsin, idealistsin, haklısın ama Allah sisteminde uçuk hayallere ve ideallere yer yok. Sistem işliyor. Sistemin kurallarına uyar ve mekanizmayı kavrarsan acı çekmez, hedeflerine de bir bir varırsın Allah’ın izni ile…''

Daha sözünü bitirmemişti ki genç patladı: ''Bana o kavramlarla ve öyle yazıp konuşanların ağzı ile anlatma! Sevmiyorum!.. Sistemmiş, mekanizma imiş, sünnetullahmış açmaz beni!..''

''Kişiyi bırak, sana açtığı yola ve ilme, manaya bak!'' dedi ise de dinletemedi.

Bu genç de özden çok kişilere, kavramlara takmış, kavram ve kişilerden bir cehennem tutuşturmuştu. Derviş usulünce vedalaşıp oradan da ayrıldı.

***
Tekkesine döndüğünde olanları mürşidine anlattı derviş: ''Efendim, âlemi bir dolaşayım dedim. İnsanlar kendilerine cehennem kurmuşlar. Ateşten çıkmaları an meselesi. Ufak bazı noktaları bir görseler dünyada cennet yaşayacaklar. Ama hiçbirine gösteremedim. Onları ateşten çıkaramadım efendim. Bitkinim ve çok üzgünüm.''

Mürşidi uzun uzun baktı gözlerine.

Büyükler kısa ve öz konuşurdu. O da öyle yaptı:

''Demek bizim küçük derviş hidâyet dağıtmaya soyundu öyle mi?.. Hidâyeti kim verir derviş?..''

''Allah efendim, sadece Allah!..''

''Öyleyse?...''

Derviş bir süre suskun kaldı... Başını öne eğdi, gözlerini yere dikti... Sonra da yavaş bir sesle:

''Anlıyorum Efendim bağışlayın!..''

''Seni Allah bağışlasın. Haydi geç hücrene de iyi bir tövbe et, sonra gel bugünkü Kur’an dersini ver!..''

Derviş hücresine geçti. Abdestini aldı, seccadesine oturdu ve tövbe etti Rabbine.

Gözlerinden iki damla yaş süzülürken şöyle niyaz ediyordu derviş: ''Nâr da senin nûr da!.. Cennetin kadar cehennemin de güzel… Bağışla beni sistemine kafa tuttum! Sadece dostlarım yanmasın, kurtuluversinler istemiştim. Hidâyet sendendir. Nâra seçtiklerin de, nûra seçtiklerin de güzel… Ben kimim ki?... N’olur bağışla!'' (Alıntıdır)

Hikâye bu kadar...

Hidâyet nedir? Hidâyeti kim verir?

Hidâyet, İslam dini terimidir. . Hidâyet; Hakkı hak, batılı batıl olarak görüp doğru yola girmek, doğru yola ulaşmak, dalâletten ve batıl yoldan uzaklaşmak, iman etmek anlamındadır. Kur’an’ı Kerim’de birçok ayette yer alır. Bu ayetlerden bir kısmı şu şekildedir:

‘’Rabbimiz, her şeye bir özellik veren, sonra da hidâyet edendir (doğru yola eriştiren) (Taha, 50)

‘’Allah, dilediğini doğru yola hidâyet eder, iletir.’’ (Bakara, 213)

‘’Dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğine de hidâyet eder. (doğru yola, İslamiyet’e kavuşturur.) (Fatır, 8)

‘’Allah, dilediğine hidâyet verir. (İslamiyet’e ulaştırır), dilediğini dalâlette bırakır.'' (İbrahim, 4)

‘’Gerçek hidâyet Allah'ın hidâyetidir.'’ (Bakara, 120)

“Şüphesiz hidâyet, Allah’ın hidâyetidir.’’ (Ali İmran, 73)

Bu ayetlere göre hidâyet Allah'a mahsustur. Hidâyete sadece ve sadece Allah erdirir.. Kullara mahsus bir şey değildir...''Allah hidâyete erdirsin'' duası; ''Allah doğru yola yöneltsin ve doğru yol üzerinde sabit kılsın, gerçek kurtuluşa ve feraha eriştirsin'' manasında bir duadır...

Hayrın ve şerrin Allah'tan olması cihetiyle, insanları hidâyete erdiren ve dalâlete düşüren de ancak O'dur. İnsanlar birbirinin hidâyet ve dalâletine örnek davranışlarıyla sadece vesile olurlar. 

Hidâyet vermek sadece Allah'a mahsustur, sadece Allah’a aittir. İnsanlar kimseye hidâyet veremez...

Ve günümüz...

Ama heyhat ki heyhat!

Etraf, ne yazık ki kendisini Hüdâ yerine koyup insanlara hidâyet vermeye kalkan, topluma kendi ilkel ahlâk anlayışını ve kendi ilkel davranış kalıplarını dayatmaya çalışan, bu yönde baskı yapan ham ervahla, gafil sofularla ve çiğ siyasetçilerle doludur…

Yüce Allah onları da hidâyete erdirsin!

Osman AYDOĞAN



Nasıl bir fakirsiniz?

14 Mayıs 2020

Kadının biri, cömert olduğu söylenen yaşlı bir bilgeye gidip: ‘’Bu şehirde benden fakir insan yok!’’ demiş. ‘’Bana biraz yardım eder misiniz?’’

Bilge adam, kadının kucağındaki bebeğin bir ipeği andıran yanaklarını okşayıp öptükten sonra: ‘’Demek fakirsin!’’ demiş. ‘’Hem de çok fakir’’ diye cevaplamış kadın... ‘’Ama karşılıksız yardım yapmak, âdetim değildir!’’ demiş yaşlı bilge. Ve devam etmiş: ‘’Eğer yardım istiyorsan, çocuğunun parmağını satman gerekir.’’

Kadın, önce deli olduğunu sanmış bilgenin. Daha sonra da, kötü bir şaka yaptığını... Ama adam ciddî görünüyormuş. Kadına bir kese altın uzatıp: ‘’Ayak parmağına da razıyım!’’ demiş. ‘’Zaten cerrah olduğumdan, ona acı çektirmem.’’

Kadın, bütün kanını donduran bu teklif üzerine kaçmayı düşünürken, adam: ‘’Sadece tırnağını söksem de olur!’’ diye devam etmiş. ‘’Biliyorsun zamanla yenisi çıkar.’’

Kadın, bu ruh hastasına daha fazla dayanamamış. Ve kapıyı çarpıp uzaklaşırken, adam onun arkasından: ‘’Nasıl bir fakir olduğunu anlayamadım!’’ diye bağırmış. ‘’Kucağındaki hazinenin tırnak kadar bir parçasını, bir kese altına değişmiyorsun!’’ (Alıntıdır)

Bazen o kadar başka şeylere yoğunlaşır, kafamızdan sürekli olarak o düşünceleri geçiririz ki, elimizde var olan zenginliklerin farkında bile olmayız. Sağlık gibi, evlat gibi, ana, baba, kardeş, eş, dost, arkadaş gibi… 

Osman AYDOĞAN




Kabağın Sahibi

14 Mayıs 2020

Mademki son yazılarımda hikâyelere daldım.... Bugün de bir derviş hikâyesi ile devam edeyim o zaman...

Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele konusunda epey mesafe kat etmiş.. Meşrebinin usûlünce bundan sonra belki de ya Kalenderî ya da Melami olacaktır. Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan soyunacaktır. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ve bir asa taşımaktan ibaret değildir elbette. Her türlü gösterişten arınmak gereklidir… Saç, sakal, bıyık, kaş… Ne varsa hepsinden... Derviş, usûle uygun hareket eder, soluğu mahalle berberinin koltuğunda alır.

''Vur usturayı berber efendi'' der. Berber, dervişin saçlarını köpükler, itina ile kazımaya başlar. Derviş aynada kendini seyretmektedir. Kafasının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın belalı bir kabadayı naralar atarak girer içeriye. Doğruca dervişin yanına yaklaşarak, başının kazınmış kısmına okkalı bir şaplak atar ve : ‘’Kalk bakalım kabak efendi, kalk da tıraşımızı olalım’’, diye kükrer. Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz. Ses çıkarmaz, usulca bir derviş edasıyla çekilir köşeye. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.

Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat belalı kabadayı tıraşı bitene kadar sürekli aşağılar dervişi, inanışını ibadetini taatını…… “Kabak aşağı, kabak yukarı…”

Nihayet tıraş biter. Bıyıklar yağlanmış kokular sürülmüştür. Kabadayı koltuktan kalkınca tekrar döner dervişe, başının kazınmış kısmına okkalı bir şaplak daha atar ve koltuğu gösterir. ‘’Otur kabak efendi…’’ der.

Kabadayı dükkândan çıkar. Dükkân meyilli bir yol üzerindedir. Henüz birkaç adım gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri ok karnına dalıverir kabadayının. Kabadayı oracıkta bir kurbağa gibi serilip kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın mı şaşkın…

Berber bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar: ‘’Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?’’ Derviş mahzun, düşünceli cevap verir: ‘’Vallahi gücenmedim, alınmadım söylediklerine, yaptıklarına, nefsime ağır da gelmedi hatta hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, bu kabağın da bir sabısı (sahibi) var. O'na dokunmuş olmalı.’’  (Alıntıdır)

Seyyid Nesimî de boşuna söylememişti zaten:

‘’Çün bildin mü`minin kalbinde Beytullah var,
Niçin izzet etmedin, ki ol evde Allah var?.
Her ne var âdemde var, âdem’den iste Hak'kı sen!.
Olma iblis-i şakî, âdemde sırrullah var!."

Yüce Allah her haksızlığın karşılığını bazen anında verir bazen de zamana bırakır ancak öte dünyaya bırakmaz. Bu nedenle eskiler derdi ki ‘’Allah ihmal etmez, imhal eder''. (imhal etmek; zamana bırakmak) Bakınız etrafınıza! Tonlarca örneklerini görmüyor musunuz?….

Gerçi bunlar yüzlerce yıldır söylenen, bilinen, anlatılan gerçeklerdir. Ancak insanoğlu bir türlü anlamak istemez. Yunan stoacı filozof Epiktetos da bu gerçeği teeee yirmi asır önce görmüş ve şöyle söylemişti:

"Kader eninde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar. Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder. Ektiğini biçer. Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz. Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz. Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilir..."

''Kul hakkı'' diye aslında anlamını da pek bilmeden çok sık kullandığımız bir kavram var ya... İşte burada kastedilen ''hak'', kulun sabısı ''Allah'ın hakkı''dır ''Allah'ın hakkı''...

Bütün kabakların da sabısı Yüce Allah da hakkını öte dünyaya bırakmıyor zaten....

En fazla da imhal ediyor!

Osman AYDOĞAN



Nalıncı Memi Dede

13 Mayıs 2020

Geçen hafta İstanbul'daki küçük tarihi mekânları ve bu mekânı yaptıran, bu mekânda yaşayan adsız şansız Allah dostlarından, Hüseyin Ağa’dan,  Arakiyeci İbrahim Ağa'dan ve Fasîh Dede’den bahsetmiştim... Bu gün yine adsız şansız bir başka Allah dostu olan Nalıncı Memi Dede'yi anlatacağım.

Günümüzde Nalıncı Memi Dede'den bahseden tek kaynak Evliya Çelebi'nin ''Seyahatnamesi''dir...

Evliya Çelebi, ‘’Seyahatnâme’’sinde Nalıncı Memi Dede'den şöyle bahseder:

''Nalıncı Memi Dede, Bergamalı‘dır. Unkapanı Araplar Camii karşısında bir dükkânda nalıncılık yapar. Ölümünden sonra da bu dükkân, nalıncılık işinden başka bir iş kullanılamaz. Abdi Çelebi, hayatında eline keser almadığı halde bu dükkâna girince nasıl olduğunu anlayamadan usta bir nalıncı oluvermiştir.

O tarihte (Nalıncı Memi Dede'nin vefatından çok sonra) Unkapanı’nda büyük bir yangın çıkar. Binalar ahşap olduğundan toptan yanar. Hatta benim evim de o yangında çok büyük zarar görmüştü. Ama Nalıncı Dede’nin dükkânı tahtadan yapılmış olduğu halde, ortada sapasağlam kalmış, herkesi şaşkına çevirmişti. Üstelik yangın sırasında Nalıncı Hüseyin (Nalıncı Memi Dede'nin torunu) dükkânda çalışmaktaydı. 'Her taraf yanıyor, kaç da canını kurtar!' dediklerinde: 'Burası, benim dedemin dükkânıdır. Beraber yanarım, yine çıkmam' diyerek ateş içinde kalır. Gerçekten yangın biter ama bu dükkân yanmaz. Zamanla buranın değeri artar. Küpeli denilen bir Yahudi, dükkân sahibine birkaç akçe fazla vererek Hüseyin Çelebi‘yi dükkandan attırır. Bir gün kepenkleri açarken dengesini kaybeder, başı üzerine düşerek ölür. Yani o dükkânı nalıncılık haricinde kullanmak hiç kimseye nasip olmaz.

Anlatılır ki: Memi Dede, öldüğü gece Sultan III. Murad‘ın rüyasına girer ve şöyle seslenir: ‘Cenaze namazımı Fatih Camii’nde kılmaya hazırlan. Beni evimde toprağa ver. Üzerime bir türbe, yanıma bir tekke ve bir çeşme yaptır. Dünyadan elli sene su içtim.'

Memi Dede, gerçekten evinin olduğu yere gömülür. Gereken yapılır.'' (Evliya Çelebi – Seyahatname’sinden)

Sultan III. Murad‘ın rüyası

Evliya Çelebi'nin Seyehatname'sinde anlattığı Nalıncı Memi Dede ve Sultan III. Murad‘ın rüyasının ol hikâyesi şu şekildedir:

Sultan III. Murad Han yukarıda bahsedilen rüyayı gördüğü günün sabahı, bir anlam veremediği bu rüya dolayısıyla tuhaf bir hal içindedir. Vezir- i âzam Siyavuş Paşa padişahın bu halini görünce merak eder ve sorar:

“Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?”
Sultan Murat Han: “Akşam garip bir rüya gördüm.” 
Vezir: “Hayırdır inşallah efendim!?”
Sultan Murad Han: “Hayır mı, şer mi öğreneceğiz inşallah!. ”
Vezir: “Nasıl yani?” diye sorar.
Padişah vezire: “Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. ”

Tebdil-i kıyafet ederek iki molla kılığında çıkarlar yola.  Sultan Murad hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir.  Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağıya inip Unkapanı civarında durur.  Etrafına dikkatle bakınır.

İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Tebdil-i kıyafet içindeki Padişah çaktırmadan oradakilere sorar: “Kimdir bu yerde yatan?”

Ahali: “Aman hocam hiç bulaşma, ayyaşın sefilin biri iste!”
Padişah: “Nerden biliyorsunuz öyle olduğunu?”
Ahaliden biri atılır: “Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuzdu.”
Bir başkası ayrıntıya girer: “Biliyor musunuz, aslında iyi sanatkârdı. Nalının hasını yapardı.  Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcardı. Hem şişe şişe şarap taşırdı evine…  Hem de nerde namlı, mimli kadın varsa takardı peşine ve evine götürürdü.”
Ahali içinde yaşlı biri oldukça öfkelidir ve söze karışır: “İsterseniz komşulara sorun bakalım, onu bir cemaatte gören olmuş mu?”

Bunları anlattıktan sonra mahalleli döner ardını çekip gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar cenazenin başında tek başına… Tam vezir de toparlanıyordur ki, Sultan Murad onun yolunu keser: “Dur vezir nereye?” der.

Vezir Siyavuş Paşa: “Bu adamdan uzak durmak istersiniz diye düşündüm Sultanım.”
Padişah: “Hayır olmaz öyle şey! Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz, rüyamın bir hikmeti olmalı.. Hem şöyle veya böyle halkımızdır. Defin işini tamamlamak gerek,” der.
Veziri: “İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.” der.
Padişah vezirine itiraz eder: “Olmaz vezir, rüyadaki hikmeti çözemedik daha…”
“Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?” diye sorar vezir..
Padişah: “Mollalığa devam edeceğiz. Cenazeyi kaldırmalıyız.” der.
Vezir şaşkınlık içinde: “Aman efendim, nasıl kaldırırız?” diye sorar.
Padişah: “Basbayağı kaldırırız işte!” diye çıkışır.

Vezir bunun çok zor olacağı konusunda Sultan Murad’ı ikna etmeye çalışır: “Yapmayın, etmeyin Sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Kefenlenmesi, gömülmesi falan…” Padişah vezirin sözünü keser ve: “Merak etme, ben hallederim hepsini…” der.

Vezir bakar ki Padişah kararlı: “Şurada bir mahalle mescidi var ama, bilmem ki?!!” diye kararsız düşünürken Padişah: “Fatih Camii’nde kılacağız namazını” der.

Çünkü rüyasında böyle denmiştir kendisine… Ve gelirler camiye…  Vezir sağa sola koşturur.  Kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa…  Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki.  Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sarhoşlara benzemez.  Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Sultan Murad’ın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de tabii ki. . .

Böylece meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar, namazını kılarlar. Sıra gelir defin işlemine… Vezir sorar: “Sultanım, nereye defnedeceğiz?” Padişah: “Evinin bahçesine… Sen bir koşu gidip adresini araştır, öğren gel” der…

Vezir sorar soruşturur ve evin adresi öğrenilir. Cenazeyi yüklenip giderler. Eskimiş küçük bir ahşap evin kapısını çalarlar. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Kadına kocasının öldüğünü alıştırarak haber verirler. Kadın sanki bu vefatı bekler gibidir. Ama yine de gözyaşlarını tutamaz.

Neden sonra Padişaha: “Hakkını helâl et evladım. Belli ki çok yorulmuşsun.” der.
Padişah: “Helal olsun... Ama bahçenizde bu cenazeyi defnecek yer var mı?” diye sorar…
Yaşlı kadın: “Evet, bizim bey mezarını kazıp hazırlamıştı. ‘Beni buraya defnetsinler hanım’ demişti.”

Bunun üzerine Padişah ve veziri cenazeyi bahçede kazılan yere defnederler. Defin işlemi bitince Padişah yaşlı kadına: “Bana biraz rahmetliden söz eder misiniz?” der.

Yaşlı kadın ‘’tabii’’ dercesine hüzünle sallar başını ve anlatmaya başlar: “Evladım, rahmetli bizim efendi bir âlemdi, vesselâm… Akşamlara kadar nalın yapardı.  Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip helâya dökerdi.”
“Niye?” diye sorar Padişah…
Yaşlı kadın: “Müslümanlar içmesin diye. . . ”
Padişah şaşkınlık içinde: “Hayret!!..” der.
Yaşlı kadın devam eder: “A oğul bu da bir şey mi? Başka tuhaf şeyler de yapardı.”
Padişah merakla: “Ne gibi?” diye sorar.
Yaşlı kadın: “Nerede malûm kadınlardan bulsa, hemen ücretlerini öder, eve getirirdi.  ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek...' deyip, bana da onlara dinimizin gereklerini anlatmamı tembih eder ve evden çekip giderdi. Sabaha kadar o kadınlara dinimizin vecibelerini anlatırdım.”
Sultan Murad Han iyice şaşkınlık içinde kalmıştır. “Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…” diye söylenir.
Yaşlı kadın: “Evladım, milletin ne sandığı umurunda değildi ki onun…  Zaten namazı da mahalleliyle kılmaz, uzak mescitlere giderdi.  ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı ki tekbir alırken Kâbe’yi görmeli’ derdi…”

Sultan Murad Han rüyasının hikmetini yavaş yavaş anlamaya başlamıştır. Ama yaşlı kadının sözünü kesmez. Kadın devam eder:

“Hatta bir gün ona; ‘Bana bakasın efendi! Sen böyle yapıyorsun, ama dedikodular aldı başını gidiyor. Komşular kötü belleyecek seni, inan cenazen ortada kalacak’ demiştim… O da ‘merak etme hanım, kimseye zahmet vermeyiz. Mezarımı bahçeye kazdım, oraya defnedersiniz’ demişti. Ben de ona; İyi de seni kim yıkasın, namazını kim kılsın, kim kaldırıp gömsün dedim.”

Padişah konuşmanın burasında çok heyecanlanır ve sorar: “Peki o ne dedi?”

Yaşlı kadın: “A oğul, dedim ya bizim bey bir tuhaftı. Önce uzun uzun güldü, sonra da dedi ki; ‘Allah büyüktür hatun, padişahın işi ne?’…”

Evliya Çelebi'nin Seyehatname'sinde anlattığı Nalıncı Memi Dede’nin ol hikâyesi işte böyledir.. 

Nalıncı Memi Dede’nin kimliği

Asıl adı Muhammed Memi Efendi’dir. Bergama' lıdır.1592 yılında vefat eder. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah görür. Ve mübareği evine defneder. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurur. Dahası bir tekke ile yaşatır adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Harabzade Cami karşısındadır… Sultan Murad da üç sene sonra rahmet-i Rahman’a kavuşur. 

Ve…..

İşte Nalıncı Memi Dede daha önce de anlattığım adsız şansız Allah dostlarından biridir. Allah rahmet eylesin...

Nalıncı Memi Dede gibi öyle adsız şansız Allah dostu kullar vardır ki, halk onları bilmez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammed’e dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar müminlere. Bir seher vakti gözyaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar. 

Ve günümüzde öyle adlı şanlı, şaşalı, tantanalı para, güç ve iktidar dostu kullar vardır ki halk onları bilir… Ki onlar erkâna uymayıp ekrana itibar ederler, mabetten medyaya transfer olarak “pop-star”a dönüşürler… Ki onlar on milyonluk villada otururlar, villası boyanırken beş yıldızı otele taşınırlar… Ki onlar müridelerini kara çarşaflara sokarken, kerimelerini ise kuğu misali bembeyaz libaslar içerisinde ve şaşalı bir şekilde İstanbul’un Boğaz kıyısındaki en lüks oteli “Four Seasons İstanbul Bosphorus Hotel”de düğününü yaparlar… Öykündükleri Osmanlı anlattığım gibi böylesi rüyalar görürken onlar sürekli darbe rüyaları görürler…

Osman AYDOĞAN

 



Fasîh Dede

13 Mayıs 2020

Mademki son yazılarımda İstanbul'un tarihi küçük camilerinden ve onları yaptıran Hüseyin Ağa ve Arakiyeci İbrahim Ağa'dan bahsettim, bugün de İstanbul'da yaşayıp da pek kimseciklerin bilmediği bir tarihi mekândan ve bir tarihi kişilikten, Fasîh Dede'den bahsedeyim...

Fasîh Dede

Fasîh Dede, 17. yüzyıl Osmanlının Divan şairidir. Türkçe, Arapça ve Farsça akıcı üslupta şiirler yazar. Asıl adı Fasîh Ahmed’dir. Fasîh Dede olarak nam salar. İstanbul’da doğar ancak doğum tarihi belli değildir. 1699’da İstanbul'da vefat eder. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın hazine kâtipliğini yapar. Görevinden ayrılarak Galata Mevlevihane’sine girer, Gavsi Dede’ye bağlanarak Mevlevi olur. Fennî Mehmet Dede Efendi’den resim dersleri alır. Kendisi dönemin ünlü hattatlarındandır. Geçimini de kitap kopya ederek sağlar. Şiirleri ''Farsça Divançe'' isimli bir kitapta toplanmıştır. 

Şiirlerinden bir örnek:

"Geceler azmettiğim ol mâh'a sâyem havfidir.
Bir tarik ile kabul etmez muhabbet şirketi" 

(O ay yüzlünün yanına hep geceleri gitmemin sebebi, gölgemin de benimle gelmemesi içindir. Çünkü sevgi, hiçbir yolla ortaklık kabul etmez.)

Fasîh Dede'nin Mersiye-i Kerbelâ'sını da yeni yazıyla ve hat sanatıyla yazılmış orijinal halini de yazımın sonunda veriyorum. 

Fennî Mehmet Dede’den aldığı resim dersleri sayesinde bir oto portresini yapar ve resmi ‘’Elfakir Fasihü’l Mevlevi’’ olarak imzalar. 1104 (1692/93) tarihli bu resim, Fasîh Dede’yi başında Mevlevi külahı ve Mevlevi giysileri içinde gösterir. Bu oto portreyi de yazımın sonuna ekliyorum.

Fasîh Dede ve kedileri

Fasîh Dede’nin dergâhında onlarca kedileri vardır… Fasîh Dede kedilerine dergâhtaki hücresini paylaşacak kadar düşkündür. Dergâh sakinleri de onca kedinin bir dergâh odasında barınmasına, bakılıp beslenmesine, koridorlarda dolaşmasına, bahçeye girip çıkmasına, şüphesiz diğer odaları da ziyaret etmesine ses çıkarmazlar. Çünkü dergâh sakinleri de varlığın sırrını bildikleri için, uyuyan sokak köpeklerini dahi uyandırmamak adına onların sağından solundan geçen insanlardır.

Fasîh Dede’nin kendisinden önce otuz dokuz kedisi ölür. Onların tamamını kefenleyip dergâh mezarlığına gömer. Demek ki bir zamanlar İstanbul’da; bir kediye bile, hakka yürürken, saygıyla yaklaşıp kefenle, ritüelle uğurlayan insanlar vardır!

Fasîh Dede 1699 yılında vefat ettiğinde aynı gün kara kedisi de ölür ve beraber kefenlenip beraber gömülürler. Mezarı Galata Mevlevîhânesindedir. Mezar taşında; ''Göçdi bekâ mülküne Derviş-i Fasîh-i Mevlevî'' ibaresi yazılıdır. Mezar taşının fotoğrafını da yazımın sonunda veriyorum.

Fasîh Dede’yi anlatan kaynaklar

Fasîh Dede'nin eserleri vardır ancak kendisini anlatan yazılı bir eser ne yazık ki yoktur. Sadece Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 12. Cilt ile Rehber Ansiklopedisi, 7. Ciltte Fasîh Dede'den bahsedilmektedir.

Fasîh Dede’yi bu kadar anlatmamın nedeni onunla ilgili bir hikâye…

Fasîh Dede ve bir imam hikâyesi

Fasîh Dede her akşam Galata Balıkpazarı’nda, bir meyhanede demlenir, dergâha, “Âheste reviş hüsn-i edâ Mevleviyâne” (Mevlevihaneye yavaşça gitmek) bir tarzda sallana sallana, yalpa vura vura çıkar ve dergâha yakın Şah Kulu Mescidi’nin önünde oturup akşam namazını bekleyen imama, mestâne (sarhoş gibi, kendinden geçmişçesine) bir “Selâmün aleyküm imam!” dermiş. İmam, başta sikke, sırtta hırka, bu Mevlevi dervişinin halini ibretle seyreder, başını sallar, lâ-havle çeker, selamını kerhen alırmış.

Fasîh, bir gün yine aynı eda ile gelirken imam Fasîh’in selamını almamaya karar verir, inat eder, kararını da yerine getirir.

İmam o akşam rüyasında görür ki kurbağa olmuş. Badik badik giderken havadan süzülüp inen bir kartal, imamı pençesine taktığı gibi havalanır. Kurbağa şeklindeki imam bir aralık aşağıya bakar, sivri, yalçın kayalarla dolu bir yer. ''Eyvah'' der, “pençesinden kurtulursam düşüp pestilim çıkacak, düşmezsem akıbetim belli.” Tam bu sırada kartal birdenbire pençesini açar ve imam hızla düşer. Fakat bir de ne görsün? Aşağıda Fasîh Dede eteğini açmış bekliyor. Lop deyip eteğine düşer ve irkilerek kan ter içinde uyanır. Sarhoştan keramet, bu nasıl şey? Bir hayli düşünür uykusu kaçar. Sabah da yakın, abdestini tazeler camiye gider.

Günün dağdağası rüyasını unutturmuştur. Akşam namazını, yine cami önündeki alçak ve arkalıksız hasır iskemlesine oturmuş beklerken bir de bakar ki Fasîh sallana sallana yine yukarıya doğru geliyor. Geceyi hatırlar yüreği oynar, önünü kavuşturur. Derken Fasih imamın hizasına gelince, harfleri çiğneye çiğneye der ki:

-''Selamün aleyküm imam. Gördün ya, dün gece Fasîh’in eteği olmasaydı yamyassı olacaktın.''

Allah'ın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez. Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Her daim hulus-u kalp ile boyun büker, dua ederler.

Osman AYDOĞAN

Mersiye-i Kerbelâ

Bu mâtemde olan derd- ile hicrâna devâ olmaz,
Bu, feryâd-ı Hüseyni’dir, dahi uşşak nevâ olmaz,

Hüseyn- ile Hasen’dir, ol Resûl’ün kurret’ül’ aynı,
Sevenler âl-ü evlâdı, eşiğinden cüdâ olmaz.

Tevellâsın, teberrâsın bilen uşşâka aşk- olsun,
Tariykatte budur âyin, buna illâ ve lâ olmaz.

Hüseyn-i Kerbelâ’nın vâkîât-ı mâtem-engiyzi,
Zebân ü hâme vü savt ü hurûf- ile edâ olmaz.

Fasiynâ Nüh-felek yâkût u rummân- ile pür olsa,
O mihr-i âlemin bir katra kânına bahâ olmaz.

Mersiye: Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla kaleme alınan düzyazı ya da şiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de ‘’mersiyehan’’ denir.

Fasîh Dede’nin bu Farsça divançesinde “În nağme-i Mâtem-i Huseyn est’’ (Bu Hz. Hüseyin’in Matemi’nin nağmesidir) başlıklı bir kaside de yer almaktadır. Bu kaside otuz beyitten oluşmaktadır. Bu kasidede Fasîh Dede, Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi üzerine kendi yüreğinde hissettiklerini dile getirmektedir. Şair sürekli ağlamakta, kanlı gözyaşı dökmekte olduğundan, aklını şuurunu yitirdiğinden bahsetmekte, kasideyi Hz. Hüseyin’in kabrinin Resulullah’ın alnının nuruyla dolması dileğiyle bitirmektedir.

Mersiye-i Kerbelâ'nın hat sanatıyla yazılmış hali:

Burada Mersiye'nin aşağıdaki son iki beyti yazmaktadır:

Hüseyn-i Kerbelâ’nın vâkîât-ı mâtem-engiyzi,
Zebân ü hâme vü savt ü hurûf- ile edâ olmaz.

Fasiynâ Nüh-felek yâkût u rummân- ile pür olsa,
O mihr-i âlemin bir katra kânına bahâ olmaz.

 

Fasîh Dede'nin ‘’Elfakir Fasîhü’l Mevlevi’’ olarak imzaladığı oto portresi. (1104)  (1692/93)


 

Fasîh Dede’nin Galata Mevlevîhânesindeki üzerinde ''Göçdi bekâ mülküne Derviş-i Fasîh-i Mevlevî'' ibaresi yazılı mezar taşı ve mezarı:

 




Halil Cibran

12 Mayıs 2020

‘’Eğer benim matemimi kahkahaya, tiksintimi coşkuya, aşırılığımı normale çevirmek isteyen varsa; ona düşen, bana Doğulular arasında adaletli bir yönetici, dürüst bir kanun koyucu, bilgeliğiyle amel eden bir dini lider, karısına kendi nefsine baktığı gözle bakan bir koca göstermektir. Beni dans ederken görmek ve davul zurna çalarken duymak isteyen; beni mezarlar arasında durdurmamalı, düğün evine çağırmalıdır.’’ Halil Cibran

Dün Halil Cibran’ın dört kitabından alıntılar verince bugün de Halil Cibran’ı anlatmak farz oldu… Arka arkaya oldu ama hoş görün… Hangi yaşta olursa olsun Halil Cibran’la tanışmalı insan. Kitapla tanışmamış insan bir şey kaybetmiştir, ancak Halil Cibran’la tanışmamış insan ise çok şey kaybetmiştir.

Halil Cibran kimdir?

Dilsiz Doğu’nu dili, kör Batı’nın gözüdür ‘’o’’.

Doğu'nun Batılı şairidir ‘’o’’.

20’nci yüzyılın dünyasının Shakespeare ve Lao Tzu'yla beraber en çok okunan üçüncü yazarıdır ‘’o’’.

1923'ten bu yana ABD'nin en çok satanlar listesine İncil'in ardından ikinci olan "Prophet/Ermiş" isimli kitabın yazardır ‘’o’’.

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maouluf’un; "1968'in Paris'inde bir özgürlük manifestosu olarak elden ele dolaşan bir metindi’’ dediği "Prophet/Ermiş"in yazarıdır ‘’o’’.

Yine Amin Maalouf’un "Prophet/Ermiş"in günümüzde yayınlanan Fransızca baskısının önsözünde "Bir edebiyat sürgünü" dediği yazardır ‘’o’’.

1960’lı ve 70’li yıllarda Batı Avrupa ve ABD’inde gençlik arasında en çok okunan ve tartışılan yazarlardan birisidir ‘’o’’.

Amerika'nın 28’nci Başkanı olan Woodrow Wilson’un; "o, Batı'yı kasıp kavuran ilk Doğulu fırtınadır" dediği yazardır ‘’o’’.

Elvis Presley'in de sıkı bir hayranı olduğu ve eseri "Prophet/Ermiş"in binlerce kopyasını dağıttığın kişidir ‘’o’’.

Her zaman ve her yerde olduğu gibi, bunca beğeniye rağmen gençliği zehirlediği gerekçesiyle kitapları egemenlerce tehlikeli ve sakıncalı bulunan kişidir ‘’o’’.

 "Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur" sözünü söyleyebilen kişidir ‘’o’’.

 "Eğer bugün benim herhangi bir önemim varsa, bunu kadına borçluyum. Kadın benim gözlerimi ve kalp kapılarımı açmıştır. Eğer anne, kız kardeş ve kadın dost olmasaydı, ben hâlâ tatlı rüyalarda horlayan ve etrafındakilerin huzurunu kaçıran biri olurdum’’ ifadesini mektubunda yazan kişidir ‘’o’’.

‘’Katil olmamak, maktulün onurudur’’ sözünü söyleyebilendir ‘’o’’.

‘’Bugünün en acı hüznü dünün sevinçlerinin yâd edilmesidir’’ sözünün sahibidir ‘’o’’

‘’Eğer ödülse dinin amacı, eğer vatanseverlik kişisel çıkarlar demekse ve eğer eğitim ilerlemek içinse, o zaman inançsız, vatan haini ve cahil bir adam olmayı yeğlerim’’ sözlerini söyleyebilen bir düşünürdür ‘’o’’…

Dualarını ‘’Tanrı’m, senden hiçbir şey dileyemeyiz, çünkü gereksinimlerimizi daha içimize doğmadan bilen sensin. Bize sen gereksin.’’diye yapan kişidir ‘’o’’….  Burada da ‘’bana seni gerek seni’’ diyen Yunus’u görürüz.

İşte ‘’o’’ kişi; büyük bir şair, büyük bir filozof ve büyük bir sanatçı olan Halil Cibran’dır..

Halil Cibran’ın hayatı

Cibran soyadı nedeniyle İç Anadolu’da yaşayan ve Yavuz Sultan Selim tarafından Doğu’ya yerleştirilen Cibran Aşireti’nden geldiği, dolayısı ile Türk kökenli olduğu iddia edilir.

1883 yılında Lübnan'da doğmuştur…

Çocukluğu yoksulluk içinde geçer. Genç yaşlardayken annesini ve iki kız kardeşini kaybeder.

Picasso’nun bir deyişi vardı; ‘’sanat, acı ve hüznün çocuğudur.’’ Hewingway de; "mutlu bir çocukluk geçirmiş kişi, edebiyatçı olmaz" derdi.

Bu ifadelerin somut göstergesidir Halil Cibran.

Ancak çektiği acılar ve yoksulluk; Doğu’ya özgü bir özellikten farklı olarak melankolinin derin kuyularına, metafiziğin çıkmaz sokaklarına ve içinden çıkılmaz bataklıklara sürüklememiştir Cibran'ı.

Cibran on iki yaşındayken ailesi Amerika'ya göç eder. İlk, orta ve liseyi ABD’inde okur. Daha sonra üniversite eğitimi için Beyrut’a geri gelir. Beyrut’ta tıp, uluslararası hukuk, dinler tarihi ve müzik eğitimi alır.

1908 de Paris'e giderek Güzel Sanatlar Akademisinde üç yıl süre ile Auguste Rodin'den dersler alır. Resim yapıp satarak geçimini sağlar.

Halil Cibran 1910’da Boston'a döner ve kısa bir zaman sonra New York’a yerleşir ve ölümüne kadar orada yaşar…

Halil Cibran hakkında söylenenler

‘’Fırtınalar’’ adlı kitabının Türkçe baskısının arkasındaki tanıtım yazısında onun için; ‘’Batı'dan yazan bir Doğulu olarak; Batı'ya Doğulu bir nefes, Doğu'ya Batılı bir zevk katabilme çabasıyla yaşadı" ifadesi kullanılır.

Yazım eksikliği nedeniyle ‘’dilsiz’’ olarak tanımlanan Doğu’nun dili, Doğu’yu görmedeki yeteneksizliği nedeniyle de ‘’kör’’ olarak tanımlanan Batı’nın Doğu’yu gören gözü olarak nitelenmiştir Cibran.

"Sözler" adlı kitabının Türkçe baskısının önsözünde şu ifade yer alır: "Doğu düşüncesini Batı dili ile yazmış ve kendisini kabul ettirmiştir. Batı’ya akıl öğretmek zordur, bu kişi hele Doğulu ise. Batı, akıl öğreten kişi kendisinden olursa ses çıkarmaz, ama Doğulu hele Yakındoğulu ise hiç dayanamaz. Kim oluyor bu Şarklı der. Cibran, işte Batı'nın bu insafsız önyargısını kırmıştır. Üstelik kırmakla kalmayıp, Batı'nın gözlerini Doğu’ya çevirtmiştir."

Türkçeye "Ermiş" ve "Nebi" isimleriyle çevrilen "Prophet" isimli kitabındaki konuşturduğu kişi El-Mustafa’nın Hz. Muhammed olduğu iddia edilir. Zaten kitapta hem Kuran’ı ve hem de İncil'i anımsatacak yeteri kadar ifadeler vardır.

Sakıncalı piyade Halil Cibran

Ancak Halil Cibran’ın kitapları bunca beğeniye rağmen daha önce ifade edildiği gibi egemenlerce tehlikeli ve sakıncalı bulunmuştur.

Gençliği zehirleyici görülerek Beyrut'ta pazar yerinde yakılan ilk kitabı, Paris'te iken yazdığı "İsyankâr Ruhlar"dır. Bu yüzden Marotin kilisesi tarafından aforoz edilir. Kitapları Nazi Almanyası’nda da yakılır…

Son olarak daha iki binli yılların başında Mısır Enformasyon Bakanlığı tarafından, kitaplarının Mısır'da satılması yasaklanır.

Halil Cibran, May Ziyade ve kadın

Kendisi gibi yazar olan ve kendisine âşık olduğu Nasıra doğumlu May Ziyade (Meryem) ile birbirlerini hiç görmeden, birbirlerinin seslerini de duymadan tam 19 yıl mektuplaşırlar. Bu mektuplar da ölümünden sonra ‘’Dosta Mektuplar’’ ve ‘’Aşk Mektupları’’ adı altında kitaplaşmıştır.

Halil Cibran "Aşk Mektupları"nda Meryem'e bu yazının başında verilen şu ifadeleri yazar: "Eğer bugün benim herhangi bir önemim varsa, bunu kadına borçluyum. Kadın benim gözlerimi ve kalp kapılarımı açmıştır. Eğer anne, kız kardeş ve kadın dost olmasaydı, ben hâlâ tatlı rüyalarda horlayan ve etrafındakilerin huzurunu kaçıran biri olurdum.’’

Bu ifade Halil Cibran’ın kadına bakışını gösterir.

‘’Eğitimli bir kadın, toplum hayatının gelişmesinde bin erkekten daha etkilidir’’ sözü ile de Cibran kadına verdiği önemi ve kadının toplum hayatındaki yerine işaret eder.

Cibran’a göre içinde aşk olan evlilik kadını da erkeği de yüceltir, kanatlandırır.
Birbirine âşık olan kadın ve erkek için şöyle der Cibran; “hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, zira bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”

Halil Cibran ve Kafka

Halil Cibran’ı düşüncelerindeki benzerlikler nedeniyle Nietsche ile özdeşleştiren edebiyatçılar vardır. Buna neden; Cibran’ın Paris’te iken Nietzsche'nin eserleriyle tanışmış ve ondan çok etkilenmiş olmasıdır. Cibran bu etkilenmeyi "Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış" diyerek ifade eder. Ancak yaşam biçimi ve özellikleri nedeniyle Halil Cibran esas olarak Franz Kafka’ya benzer, Kafka ile özdeştir.

Halil Cibran ‘’Meryem’’e yukarıda bahsedilen mektupları yazarken Kafka da benzer mektupları sevgilisi ‘’Milena’’ya yazar. Kafka’nın Cibran’dan tek farkı Milena’yı görebilmiş olmasıdır.

Milena’ya yazdığı mektupların birinde Kafka şu ifadeleri kullanır; ‘‘içimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak. Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir.’’

Bir yazısında da Cibran şu benzer ifadeleri kullanır; ‘’evet, biz ikiz kardeşiz, ey gece; çünkü sen evreni ortaya çıkarırsın, ben ruhumu.’’

Her ikisinin de bünyeleri zayıftır ve her ikisi de ciğerlerinden rahatsızdırlar. Kafka bu rahatsızlıkla ilgili olarak her ikisini de birden tanımlayan şu sözleri Milena’ya yazdığı bir mektubunda ifade eder; ‘‘ruh ve yürek, yükü taşıyamaz olunca hiç değilse eşit bölünmesi için ağırlığın yarısını ciğer üstlenir.’’ ‘’Zayıf bir bedenin içinde güçlü bir ruhun bulunmasından daha zor bir şey yoktur.’’

Her ikisinin de yazdığı mektuplar diğer edebî metinlerden tamamen farklıdır. Bu mektuplarda yazarların kalbini, ruhunu ve iç dünyalarını tüm çıplaklığı ile görmek mümkündür. Yalnızlığa merhem, dostluğun, aşkın ve sevginin en saf hâlini yansıtan bu mektupların her satırı konuşma dilinin dışında içtenlikle ve tutkuyla yazılmıştır. Bu mektuplarda insan, sanki kendisi yazmış gibi, kendi kalbini, kendi ruhunu ve kendi iç dünyası bulur.

Halil Cibran ve Ortadoğu

Arda arda vereceğim şu üç yazısı ile Halil Cibran içinde bulunduğumuz Ortadoğu’nun bin yıllık yarasına parmak basar;

"Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer, kendi dokumaz, bir ekmek yer, kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz. Ne yazık o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar. Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer. Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanırken ayaklanmaktan geri duracaktır. Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır. Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticilerini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanla karşılamak için yuhalarla uğurlar. Ne yazık o ulusa ki bilgileriyle yıllardır dilsiz ve güçlüleri beşiktedir henüz. Ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır. "

‘’Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıtını. Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanrı’ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldeniz’i açsa önünde sen o denizden geçmezsin.

Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler sen başka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdelena’yı fahişe diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çalışırsın.

Ey kavmim, sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin, hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrı’ya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen...

Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin...

Ey kavmim, tek tek öldürülürken insanların, sen korkudan öleceksin.’’

Kitaplarından

‘’Ermiş’’ isimli kitabından bir bölüm:

'' Siz kurallar koymayı çok seversiniz, ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz.
Tıpkı okyanus kıyısında sabırla kumdan kuleler yapan, sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi.''

‘’Gezgin’’ isimli kitabından bir kısa bölüm:

''... İstiridyenin biri diğerine dert yanar:
-  İçimde yuvarlak ve ağır bir şey var, bana acı veriyor.
Diğeri kibirli bir memnuniyet içinde:
- Şükürler olsun ki içimde hiçbir sıkıntı yok, hem içimde, hem dışımda mutlu ve bütünüm.
O sırada oradan geçen yengeç şöyle der:
- Evet mutlusun halinden ve bütünsün ama şunu söylemeliyim ki diğer istiridyenin çektiği acının sebebi içindeki eşsiz güzellikteki incidir.''

Vefatı

İstemesine rağmen parasızlık nedeniyle yaşadığı ABD’inden Beyrut'a dönemez. 10 Nisan 1931 tarihinde 48 yaşında yalnız ve yoksulluk içinde hayata gözlerini yumar, geride yüzlerce tablo ile sekizi İngilizce, sekizi de Arapça yazılmış olmak üzere tam on altı eser bırakarak.

Hep bir şiire benzettiği ve "bir dağın değil, bir şiirin ismidir" dediği memleketi Lübnan'da yaşamak istiyordu.  Bu nedenle vasiyeti üzerine na’şı doğduğu yer olan Beyrut'un Beşeri köyüne defnedilir.

Ölümünde de rahat etmez Cibran. Doğduğu ve anasının atalarının din adamlığı yaptığı ve kendisinin aforoz edildiği kiliselere sahip bu ülkenin Beşeri köyü yakınlarındaki Quadicha Vadisi'ne bitişik Mar Sarkis Manastırına gelen cenazesi, önce birkaç sene başka kiliselerde bekletildikten sonra, buraya getirilebildi. Izdırabı bununla da bitmez Cibran’ın, üzerinde "gözlerinizi kapayın ve bakın etrafınıza, beni göreceksiniz, ben yanınızdayım" şeklinde, kendisine ait bir cümlesi bulunan mezarından çalınan kemikleri kayıptır. Meczuplar lahiti de çalmasınlar diye, mermer lahit yere zincirlenmiş şekilde tutulmaktadır şimdi.

Kitapları

Halil Cibran’ın kitapları, Almanların ‘’Taschenbuch’’ dedikleri ‘’Cep Kitabı’’ gibidir, yolda, seyahatte, plajda, parkta her yerde okunabilir, başucu kitabı niteliğindedir…

Halil Cibran'ın Türkçe yayınlanan bazı kitaplarının isimleri şunlardır:; ‘’Deli’’, ‘’Ermiş’’, ‘’Ermiş Bahçesi’’, ‘’Sözler’’, ‘’Haberci’’, ‘’Kum ve Köpük’’, ‘’İnsanoğlu İsa’’, ‘’Gezgin’’, ‘’Vadinin Perileri’’, ‘’Bir Damla Yaş ve Bir Gülümseyiş’’, ‘’Dosta Mektuplar’’, ‘’Nebi’’, ‘’Aşk’’, ‘’Aşk Mektupları’’, ‘’Gönül Sırları’’, ‘’Kalbin Sırları’’, ‘’Oluşumlar’’, ‘’Fırtınalar’’, ‘’Müjdeci’’, ‘’Avare’’, ‘’Kırık Kanatlar’’, ‘’Asi Ruhlar’’, ‘’Kendimle Konuşmalar’’, ‘’Dünya Tanrıları’’ ve ‘’Lazarus ve Sevgilisi’’

Halil Cibran’ın eserlerinde insan kendi yüreğinin ve aklının yansımalarını bulur…

Sözleri

Halil Cibran’ın bir diğer önemi de her biri basit, sade ve hayatın özünü anlatan bu kitaplarında yer alan aforizma niteliğinde olan sözlerinden ileri gelir.

Halil Cibran’ın kitaplarından alınan bazı sözleri;

* Ve iki sevgili gördüm.  Kadın adamın elinde, çalmasını bilmediği bir saz gibiydi. Ve adam, çıkarttığı bozuk seslerden başkasını anlamıyordu.

*  Güzelliğin ötesinde bir din ya da bilim yoktur.

* İnsanlar vardır; derin bir okyanus. İlk anda ürkütür, korkutur sizi. Derinliklerinde saklıdır gizi. Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız. Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.

* Sevinciniz, gerçekte peçesini kaldırmış kederinizdir.

* Büyük bir adamın iki yüreği vardır; birisi kanar, diğeri sabreder.

* Gariptir ki, kimi zevklerin tutkusudur acılarımızın bir kısmını oluşturan.

* Birlikte güldüğünüz kişileri unutabilirsiniz ama birlikte ağladığınız kişileri asla.

* Gerçekte biz kendi kendimizle konuşuruz; ama ara sıra diğerleri de bizi işitebilsin diye sesimizi yükseltiriz.

* ... ve siz aşk yolunu yönlendirebileceğinizi zannetmeyim, çünkü aşk sizi buna layık görürse sizin yolunuzu yönlendirir.

* Yanlışlarımızı doğrularımızdan daha büyük bir coşkuyla savunmamız ne gariptir!

* Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.

* En acınacak kişi, düşlerini altın ve gümüşe dönüştürmüş olandır.

* Siz, günleriniz endişesiz ve geceleriniz bir istek ve üzüntüden uzak olduğunda özgür olacaksınız.

* Hakikate kulak veren, hakikati dillendirenden daha basit değildir.

* Güzellik bütün bir hayatımız boyu aradığımız yitiğimizdir.

* Cehaletimin sebebini bilseydim bilge biri olurdum.

 * Onlara Güneş’i işaret ettim, onlar parmaklarıma baktılar.

* Öğretilerin çoğu pencere camı gibidir. Arkasındaki gerçeği görürsün, ama cam seni gerçekten ayırır.

* Suçlu, çoğu zaman mağdurun kurbanıdır.

* Neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir.

* Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.

* Ben senin gibiyim, ey gece, vahşi ve korkunç; çünkü kulaklarım mağlup ulusların çığlıkları ve yitirilmiş toprakların iç çekişleriyle doludur.

* Ben senin gibiyim, ey gece, sessiz ve derin ve yalnızlığımın ortasında bir beşikte bir tanrıça yatar ve cennette doğan yalnızlığımda cehenneme dokunur.

* Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz.

* Sevgiyle dolu olarak çalışırsanız, ilkin kendinize, sonra birbirinize sonra da Tanrı'ya bağlanmış olursunuz.

* Eğer işinize sevgiyle değil de isteksizlikle sarılmışsanız o zaman işinizi bırakın ve tapınağın kapısı önüne çöreklenip sevgiyle çalışanların önünüze atacakları sadakaları toplayarak geçinin, daha iyi.

Gerçeği arayıp da onu insanlara açıklayan herkes acı çekmeye mahkûmdur.

*  İlham daima mırıldanır, asla açıklamaz.

* Sırrını rüzgâra fısıldarsan ağaçlara söylediği için suçlayamazsın.

*  Ey Tanrım, tavşanı bana av yapmadan önce beni aslana av yap.

* Arzu hayatın yarısıdır, kayıtsızlıksa ölümün.

* Dün bir rüya, yarınsa bir hayaldir. Rüyayı mutlu, hayali umutlu yapan bu gündür. Bugüne iyi bak.

* Gerçekten büyük insan odur ki, ne yönetir ne yönetilir.

* Açık olan; birisi onu basitçe anlatıncaya kadar, anlaşılamayandır.

* İnsanın değeri ulaşmak istediğiyle ölçülür, ulaştığıyla değil.

* İçinizdeki ‘'iyi’'den söz edebilirim, ama '’kötü’'den edemem, çünkü ‘'kötü’' kendi açlığı ve susuzluğu nedeniyle işkence çeken '’iyi’'den başka nedir ki?

* Hakikat iki kişiye muhtaçtır; biri onu dillendiren, diğeri onu anlayan.

*  Tanrı düşündü, ilk düşüncesi melekti, Tanrı konuştu, ilk konuşması insandı.

*  Benim varlığımın sonu yoktur. İnsanının ruhu, Tanrı’nın yaradılışta kendinden ayırdığı meşaledir.

* İki kadın konuştuğunda hiç bir şey söylemezler, bir kadın konuştuğunda bütün bir hayatı açıklar.

* Olur da bir şeylere muhtaç duruma düşerim korkusu, gerçekte muhtaç durumda oluşun ta kendisi değil midir?

* İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir; fakat istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek çok daha anlamlıdır.

* Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

*  Siz, sevgiye yol göstereceğinizi sanmayın, çünkü sevgi sizde değer görürse, her yolu gösterir.

*  Sevgi sizi geliştirir, fakat budaya budaya ıstırap verir.

* Karşındakinin gerçeği sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır. Bu yüzden onu anlamak istiyorsan, söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver.

* Şafağa ancak gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.

* Hayat; kalbini okuyacak bir şarkıcı bulamazsa, aklını konuşacak bir filozof yaratır.

* Güzelliğin şarkısını söylersen eğer, çölün ortasında tek başına olsan bile bir dinleyicin olacaktır.

* Söylediklerimin yarısı beş para etmez; ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir diye konuşuyorum.

* Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

* Baskıya başkaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir.

* Bir gerçek her zaman bilinmek, ama ara sıra söylenmek içindir.

* Yoksa ne çiçek açan ne de meyve veren bir ağaç mı olsaydım; çünkü verimli olabilmenin sancısı, kıraç olmaktan ağırdır; ve eli açık zenginin çektiği acı dilencinin sefaletinden beterdir...

* Hayatın güzelliği ve kötülüğü içinde melekleri ve şeytanları görmeyen kişi, bilgelikten çok uzak olacak, ruhu da sevgiden yoksun kalacaktır.

* Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

* Meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezler

* Bir adam bir düş gördü ve uyandığında yorumcuya giderek düşünü kendisi için yorumlamasını istedi. Yorumcu adama dedi ki, bana uyanıkken gördüğün düşlerle gel ki anlamlarını söyleyebileyim. Ama uykunun düşleri ne benim bilgeliğime aittir ne de senin imgelemine...

* Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan, yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan, ne görebiliyorsun, ne duyabiliyorsun.

* Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rast gelirse ondan hiçbir şey çıkmaz.

* Biz sevinçlerimizi ve hüzünlerimizi onları yaşamadan çok önce tercih ederiz.

* Ağaçlar yeryüzünün gök kubbeye yazdığı şiirlerdir. Ama biz onları devirir ve boşluğumuzu kaydedebilmek için kâğıda dönüştürürüz.

* Hayatın bütün esrarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın. Çünkü o da hayatın sırlarından biridir.

* Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır.

* Öğrenimsiz akıl sürülmemiş tarlaya benzer.

* Âşıklar birbirlerinden çok, aralarındakini kucaklarlar.

*  Sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz; gerçek veriş, kendinizden vermektir.

* Yalnızca bir kez naçar kaldım; '’sen kimsin?’' diye soranın karşısında.

*  Bir şeyi elde etmek istiyorsan onu kendin için isteme!

*  Sırtını güneşe çevirirsen gölgenden gayrı bir şey göremezsin.

*  Beşeri kanunları yalnızca iki kişi çiğner; deli ve dâhi. Bu ikisidir Tanrı’nın kalbine en yakın insan.

*  Başkalarının yanlışının farkına varmaktan daha büyük bir hata var mı?

*  Sen iki kişisin; biri karanlıkta uyanık, diğeri aydınlıkta uyuyan.

*  Kalplerimizin sırlarını ancak kalpleri sırlarla dolu olanlar kavrar.

*  Suskunluğu gevezeden, hoşgörüyü hoşgörüsüzden ve kibarlığı kaba olandan öğrendim. Ne garip ki, tüm bu öğretmenlerime karşı oldukça nankörüm.

*  Bilmen gerekenlerin sonuna ulaştığında, duyumsaman gerekenlerin başında olacaksın.

* Ben hem alev, hem de kuru çalıyım ve benim bir yanım diğer yanımı yok etmekte.

* Anlayışlı olan beni anlayışlı, aptal olan ise aptal bulur. Bence ikisi de haklıdır.

* Bir ağaç bir kuşa "nerelisin?" diye sormaz... Sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler...

* Eğer biri sana gülerse ona acıyabilirsin; ama sen ona gülersen kendini asla bağışlama. Eğer biri seni incitirse bunu unutabilirsin; ama sen onu incitirsen bunu hep hatırlarsın. Aslında öteki, senin başka bir bedendeki en duyarlı benliğindir.

* Eyleme dönüşen biraz bilgi; boş duran fazla bilgiden sonsuz derecede daha değerlidir.

* Gerçek dansınızı, toprak el ve ayaklarınızı geri istediğinde yapacaksınız.

* Öleceğim ve ruhum bir süre dinlenecek ve sonra bir kadın gebe kalacak bana ve yeniden dünyaya geleceğim.

Bu sözler Cibran’ın kitaplarından seçilen sözleri, tabii ki Cibran’ın bütün sözleri değil. Cibran’ı anlamak için bütün kitaplarını okuyarak fikrinin bütünlüğü içerisinde bu sözleri anlamak gerekir diye değerlendiriyorum.

10 Nisan 1931 tarihinde 48 yaşında yalnız ve yoksulluk içinde hayata gözlerini yuman Halil Cibran’ı 85’inci ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Toprağı bol olsun.

Osman AYDOĞAN



Bugünkü İslam coğrafyasının geri kalmışlığının sosyolojik ve genetik sebepleri

12 Mayıs 2020

Üst üste yazılarımla İslam coğrafyasının geri kalmışlığının tarihi nedenlerini ve müsebbiplerini anlatmıştım… Tabii ki bu sürecin sosyolojik ve genetik boyutu da vardı…

Ancak ben ne sosyoloğum ne de bilim adamı… Bu konuda en iyi analizi yapsa yapsa bu coğrafyanın bir ürünü olan Lübnanlı yazar, şair ve ressam Halil Cibran yapabilirdi… Ben de sözü Cibran’a bırakıp, kitaplarından aldığım ve arda arda vereceğim şu dört alıntı ile bu sürecin sosyolojik ve genetik nedenlerini aktarıp, yorum yapmadan kenara çekileceğim…

Ne yazık o ulusa ki…

''Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer, kendi dokumaz, bir ekmek yer, kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz. Ne yazık o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar. Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer.

Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanırken ayaklanmaktan geri duracaktır. Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır.

Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticilerini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanla karşılamak için yuhalarla uğurlar. Ne yazık o ulusa ki bilgileriyle yıllardır dilsiz ve güçlüleri beşiktedir henüz. Ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır.'' 

Halil Cibran, ‘’Ermişin Bahçesi’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2016)

Ey kavmim…

''Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıtını. Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanrı’ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldeniz’i açsa önünde sen o denizden geçmezsin.

Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti İbrahim olsan sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler sen başka şeylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdelena’yı (*) fahişe diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çalışırsın.

Ey kavmim, sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin, hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrı’ya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen...

Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin... Ey kavmim, tek tek öldürülürken insanların, sen korkudan öleceksin.’’ (**)

Kurallar

‘’Siz kurallar koymayı çok seversiniz, ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz. Tıpkı okyanus kıyısında sabırla kumdan kuleler yapan, sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi.’’

Halil Cibran, ‘’Ermiş’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2020)

Saraylar

“Biz size saraylar inşa ederiz, siz bize mezarlar kazarsınız…”

Halil Cibran, ‘’Fırtınalar’’ (Maviçatı Yayınları, 2017)

Sonuç

Bugünkü İslam coğrafyasının geri kalmasının tarihi nedenlerini ve müsebbiplerini daha önce anlatmıştım… Sosyolojik ve genetik sebepleri ise Halil Cibran’ın yukarıdaki anlattıklarıdır…

Sebepleri ortadan kaldıramazsanız sonuçları da ortadan kaldıramazsınız ve bir bin yıl daha geçse bu coğrafyayı geri kalmışlıktan kurtaramazsınız… 

Ben Cibran’ı verip aradan çekileceğimi söylemiştim. Lütfen varsa eğer eleştirileri bana değil, Cibran’a yöneltin!...

Osman AYDOĞAN

(*) Maria Magdalena ya da Mecdelli Meryem hakkındaki bir inanışa göre, İsrail'de fahişelik yaptığı gerekçesiyle taşlanan Meryem'e Hz. İsa yardım eder. Hz. İsa, kadını linç etmek için toplanan kalabalığa ‘’hiç günahım yok diyen devam etsin’’ der ve bunun üzerine öfkeli kalabalık dağılır. Daha sonra Meryem tövbe ederek Hıristiyanlığı benimser ve bir azize olur.

(**) Ahmet Altan, 6 Haziran 1996 tarihli ‘’Yeni Yüzyıl’’ gazetesinde Halil Cibran’ın bu yazısını ekleyerek, genişleterek şiir haline getirerek yazar ancak kaynağını, yani şiirin aslını Halil Cibran'dan aldığını da yazmaz… Ahmet Altan’ın Halil Cibran’dan aşırdığı ''Ey kavmim!'' diye başlayan yazısı da şu şekildedir: 

Ey Kavmim!...

Ey Kavmim!...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine.
Lût Kavmi’nden de değilsin sen; hazdan olmayacak mahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını.
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlara.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın.
Musa Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.

Ey Kavmim! …
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten; ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan; sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler sen başka bir şeye ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena’yı fahişe diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur’u, Tevrat’ı, İncil’i, Kuran’ı bilirsin. Hazreti Davut için üzülür ama Golyat’ı tutarsın.

Ey Kavmim! …
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine…
Lût kavminden de değilsin, hazdan olmayacak mahvın.
Ama sen kendi acına da yabancısın.
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden.
Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.

Ey kavmim! …
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin.
Hazreti Hüseyin’ in kellesini sen vurmaz ama vuranı alkışlarsın.
Muaviye’ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer’i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.

Ey Kavmim! ..
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Ölülerine dönüp de bakmazsın.
Lût kavminden de değilsin, hazdan olmayacak mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin.
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan hayâ etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçmezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.

Ey kavmim! ..
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.

Ey kavmim! …
Tek tek öldürülürken insanların, sen korkudan öleceksin.

Ahmet Altan, Yeni Yüzyıl, 6 Haziran 1996



Mevlâna, Fernand Braudel ve İslam

11 Mayıs 2020

Mevlâna'yı biliriz... Onun en büyük eseri ''Mesnevî''dir... Fernand Braudel (1902-1985) ise Fransız bir tarihçidir... Fernand Braudel'in en büyük eseri de ‘’Medeniyetler Tarihi’’ (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995) isimli kitabıdır...

Şimdi diyeceksiniz ki Mevlâna ile Braudel'in ve İslam’ın ne ilgisi var... Bu ilgiyi vermem için önce ''Mesnevî''den sonra da ''Medeniyetler Tarihi''nden bahsetmem gerekiyor....  

Mesnevî

Mevlâna, en büyük eseri Mesnevî’de Farsça ve aruz vezni ile yazılan iç içe anlattığı hikâyelerle İslam dininin esaslarını ve tasavvuf öğretisini açıklar… Mesnevî; 6 ciltten ve 25.700 beyitten oluşur. Mesnevî şu dizelerle başlar:

‘’Bişnev ez ney çün hikâyet mîküned
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned.’’

(Dinle, bu ney neler hikâyet eder.
Ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.)

Kur’an ‘’Oku’’ (Arapça: İkra) diye başlar, Mesnevî ise ‘’Dinle’’ (Farsça: Bişney) diye başlar… Bu konu ayrı bir yazı konusu… Ama ben Mevlâna'nın Mesnevî'sinde yer alan Hz. Musa (as) ile ilgili şu üç hikâyeyi anlatmak istiyorum…

Biz söze değil kalbe ve hale bakarız.

Hz. Musa (as) yolda bir çobana rastlar. Çoban, gönlündeki muhabbetin tezahürü olan sözcükleriyle Allah'a yakarmaktadır: "Allah’ım! Ey Yücelerin Yücesi, sana kul, kurban olayım; çarığını dikip elbiseni yıkayayım, saçlarını tarayıp bitlerini ayıklayayım. Sana süt vereyim. Ellerini öpeyim, ayaklarını ovayım. Uykun geldiğinde yatacağın yeri süpüreyim. Ey bütün keçilerim yoluna kurban olası! Ey hey hey, hey heey diye andığım!"

Hz. Musa (as): "Sen kimle konuşuyorsun? Bu sözleri kime söylüyorsun?" diye sorar. Çoban: "Bizi ve bu yeri göğü yaratanla konuşuyorum." diye cevap verince Hz. Musa (as) der ki: "Sen aklını mı kaybettin? Kendine gel! Bunlar ağza alınmayacak sözler. Sen daha Müslüman olmadan kâfir olmuşsun! Çarık dolak sana ve senin gibilere yaraşır. Güneş'e bunlar lâyık görülür mü? Bu sözleri amcana mı, dayına mı söylemektesin? Allah Teâlâ'nın sıfatları arasında beden sahibi olmak, bir şeylere ihtiyacı bulunmak var mıdır?"

Çoban Hz. Musa (as)'ya: "Ey Musa! Bu azarlayıcı sözlerinle benim ağzımı kapattın, canımı yaktın. Üzüntüden perişan bir hale getirdin." deyip bir ah çekerek çöllerin yolunu tutar.

Bunun üzerine Hz. Musa (as)'ya vahiy gelir: "Ey Musa, kulumuzu bizden ayırdın! Sen kullarımı bana yaklaştırmak mı yoksa benden uzaklaştırmak için mi gönderildin? Ben onları farklı karakterde yarattım ve farklı ifade biçimleriyle donattım. Her biri kendi diliyle Allah'ı tespih eder. Allah da onların dilini anlar. Bizim onların ibadetine ve tespihine ihtiyacımız yoktur. Kullarıma ihsan etmek için ibadeti, onları arındırmak için tespihi emrettim. Biz söze değil kalbe ve hale bakarız. Duasında kullandığı sözcüklere değil bize gönülden bağlı mı, gönlüyle yalvarıp yakarmış mı, gönlünde bir ateş tutuşmuş mu, ona bakarız. Ey Musa! Kalbinde aşk ateşini tutuştur da bütün sözleri ve düşünceleri onunla yak gitsin! Âşıklar her an başka türlü yanarlar. Yanıp kül olmuş bir köyden ne haraç istenir ne vergi..."

Tamam, bildiğin gibi kıl!

Yine bir gün Hz. Musa (as) yolculuk yaparken yolda bir adam görür. Adam bir tepeye çıkmakta ve aşağıya doğru yuvarlanmakta ve bunu da devamlı tekrarlamaktadır. " Hz. Musa (as) o adama '’Ne yapıyorsun?’' deyince adam '’namaz kılıyorum'’ der.  Sonra Hz. Musa (as) ‘'Böyle namaz kılınmaz'’ der ve ona namaz kılmayı öğretir. Adam normal bir şekilde namaz kılmaya başlar. Hz. Musa (as) da yoluna devam ederek Kızıldeniz’e gelir. Deniz üstünde yürüyerek giderken arkasından birinin ona seslendiğini duyan Hz. Musa (as) dönüp arkasına baktığında az önceki adamın arkasından suyun üzerinde yürüyerek geldiğini görür. O adam, Hz. Musa (as)’nın yanına gelerek kendisine öğrettiği namaza nasıl niyet edildiğini unuttuğunu ve tekrar öğretmesini ister. Hz. Musa (as) o adama ‘’tamam, bildiğin gibi kıl‘’ der…

Eşeğin sırtındaki

İsrailoğulları Hz. Allah’ı görmek ister ve peygamberleri Hz. Musa (as), Rabbe onların isteğini iletir. Hz. Allah geleceğini söyler. 

Yahudiler, zenginliği, lüksü, ihtişamı öne çıkaran hummalı bir hazırlığa koyulurlar. Buluşma günü gelir ve Hz. Musa (as) kapıda hazır bekleyerek bir dolu zengin, itibarlı, yüksek statülü insanı içeri buyur eder.

Derken bir eşeğin üzerinde yoksul ve yaşlı bir Yahudi kapıda belirir. Hz. Musa (as) onu durdurur ve sorar, ‘’Nereye?’’ diye... Yaşlı adam, ‘‘Ya Musa, Hz. Allah’ı görmeye geldim, izin ver gireyim’’ der. Hz. Musa (as), ‘‘olmaz içeride bir dolu zengin ve önemli insan var; senin durumun münasip değil girmeye’’ diye karşılık verir. Yaşlı adam ısrar etse de Hz. Musa (as) kabul etmez ve adam üzgün şekilde ağlayarak ayrılır.

Gelenler epeyce bir beklerler ama Hz. Allah gelmez ve Hz. Musa (as)’ya dönüp hışımla sorarlar; ‘’Hz. Allah’ın nerede kaldı, niye gelmedi’’ diye... 

Hz. Musa (as) tekrar huzura çıkar. Hz. Allah’a niye gelmediğini sorar. Hz. Allah, ‘’Ya Musa, edepten çıkma! Bilmez misin sözümü tutarım. Geldim, fakat sen girmeme izin vermedin’’ der. Hz. Musa (as), şaşkın, sorar ne zaman ve nasıl geldiğini… Hz. Allah, ‘’eşeğin sırtındaki yoksul ve yaşlı adamın kalbinde oturuyordum. Onu geri çevirdiğin zaman beni de çevirdin’’ der.

Mevlâna’nın Mesnevî’sinden alıntıladığım üç kıssa bu kadar… Hisseleri herkes kendisi alsın…

Şimdi gelelim Fernand Braudel’e…

Fernand Braudel’in tarih tezi

Fransız tarihçi Fernand Braudel, girişte bahsettiğim ‘’Medeniyetler Tarihi’’  (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995) kitabında tarihin devirli bir oluşum olduğunu söyleyerek Güneş’in her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmadığından bahsederdi… Braudel’e göre tarih her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzerdi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve vermekte, bir diğeri ise kurumaktadır. Kimi medeniyet yükselirken, kimi çiçeğe durmakta, bir diğeri gerilemekte, beriki çökmektedir. 

Çiçekli böğürtlen dalından kuruyan böğürtlen dalına dönüşen İslam

Mevlâna’nın Mesnevî’sinde anlattığı, o zaman evrensel değerlere sahip, daha çiçeği dalda meyveye duran sevgi ve barış dini İslam ve İslam ve İslam medeniyeti; günümüzde bilimi unutan, metafiziğin dipsiz kuyularında kaybolan, mezhep ve etnik kavgalar nedeniyle insanlarının birbirini boğazladığı bir mezbahana haline gelerek dalları kuruyan böğürtlen çalısına dönmüştür… İslam, Mevlâna zamanındaki modern çağdan günümüzde Ortaçağa dönüşmektedir… Braudel’in tezi için mükemmel bir örnek sunmaktadır İslam medeniyeti…

İslam medeniyetini bırakıp ülkemize bakalım…

Ülkemizde İslam

Bu mübarek Ramazan günü bile, kendilerinin bizlerden daha iyi Müslüman olduklarını iddia edenler, din adına; kinden, nefretten, illetten, zilletten, ötekileştirmekten, ölüye saygısızlıktan, hazırlanan ölüm listelerinden, katliamdan ve öldürmekten bahsediyorlar…  Günümüzde iktidarın fetvacısı haline gelen Diyanet ise bunlarla mücadele edeceğine; Ortaçağ’da bağış karşılığı cennetten toprak satan Papa gibi Kur’an kurslarına bağış karşılığı cennet vaat etmekte, Korona salgınının zina, LGBTİ ve belli bir inanca sahip insanlardan çıktığını iddia ederek ilahi bir ikaz olduğu fetvasını vermektedir…  

Karanlık sandığımızdan da daha karanlıktır... Ortaçağ karanlığı günümüzden belki daha aydınlıktı.

Osman AYDOĞAN

 



Hükm-ü Karakuşî


10 Mayıs 2020

Selahaddin-i Eyyûbi devrinde önemli görevler ifa eden ve vezir ve aynı zamanda kadılık da yapan Bahaüddin Karakuşî isimli bir devlet adamı varmış. Aynı zamanda Bahaüddin Karakuşî yolsuzlukları ile de ünlüymüş... Karakuşî kadı olarak sadece yanlış değil hep abuk sabuk hükümler de verirmiş ve bundan dolayı da Karakuşî’nin verdiği hükümlere de ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denirmiş. Günümüzde de - gerçi genç hukukçular pek bilmez ama - mahkemelerin verdiği abuk sabuk kararlara ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ derler.

Aslında gerçek böyle değildir!... Yazımın sonunda meraklısı için bu Kadı Bahaüddin Karakuşî’nin kısaca bu anlatımdan farklı olan gerçek hikâyesini anlatacağım…

Ancak Kadı Bahaüddin Karakuşî’yi yargılamadan önce çok değil, şöyle bir iki üç yıl geriye gidip ülkede bir nasıl hukuk icra eylediğimize bir bakmak istiyorum…

Türkiye’de icra eylenen hukuk

Balyoz ve Ergenekon davalarındaki Bahaüddin Karakuşî'i mezarında ters çevirecek hukuk ihlallerini burada sıralamıyorum... Yoksa sayfam değil, sitem yetmez...

2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde, belediye meclisi üyelerinin bile yasa gereği seçime girmek için kamu görevlerinden istifa etmeleri gerekirken, o zamanki Başbakan, yasaya aykırı olarak Başbakanlık görevinden ayrılmadan, tüm yetki ve olanaklarıyla bu seçime katılıyor... YSK Başkanı Sadi Güven idi...

Yine aynı YSK Başkanı 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa referandumunda yasaya göre ''geçersiz'' olması gereken ''mühürsüz oy pusulalarını'' YSK kendisini ''Yasama'' yerine koyarak seçimin sona ermesine az bir zaman kala aldığı bir kararla ''geçerli'' saymış ve yaptığı kanunsuzluğu açıklayabilmek için de ‘’tam kanunsuzluk hali oluşmamıştır’’ diyebilmiştir... Bir kanun ya vardır ya da yoktur... Bir adam ya namusludur veya değildir... Bir kadın ya hamiledir ya da değildir. ‘’Tam kanunsuzluk hali oluşmamıştır’’ demek ne demektir? 

TBMM Genel Kurulu’nda 27 Aralık 2018 tarihinde kabul edilen bir yasa değişikliği ile 31 Mart 2019 seçimleri öncesinde görev süresi dolan YSK Başkanı Sadi Güven ve beş üyenin görevleri ‘’Seçim yasalarında yapılan değişikliklerin bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanamayacağı” şeklindeki anayasa hükmüne rağmen bir yıl süre ile uzatılıyor. Sonra da 31 Mat 2019 tarihinde yapılan yerel seçimler de görevleri usulsüz olarak uzatılan YSK’nın bu heyeti ile yapılıyor.

31 Mart 2019 tarihinde yapılan bu seçimlerde, Yüksek Seçim Kurulu'nun 2014 yılında yapılan seçimlerde itirazlar üzerine verdiği  “Delilsiz, gerekçesiz mesnetsiz itirazlar reddedilecektir” kararına rağmen bu sefer itiraz eden hâkim güç olunca YSK İstanbul için 2014 yılındaki kendi kararlarını çiğneyerek bu itirazları kabul edip sandık sayımlarını tekrar tekrar yineliyor. YSK aynı gerekçeyle Bursa, Balıkesir, Muş gibi illerdeki itirazları ise itiraz eden hâkim güç olmadığı için reddediyor. Bu şekilde hukukun üstünlüğü değil de üstünlerin hukuku sergileniyor.

Bu kanunsuzlukların örnekleri çoktur... Saymaya kalksam sayfalar tutar... Bu kadar da geriye gitmeye gerek yok aslında… Daha geçen hafta Diyanet İşleri Başkanı açık anayasa hükmüne ve Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri hakkındaki Kanuna aykırı olarak bangır bangır beyanlarda bulunuyordu…  

Yine geçen hafta, 03 Mayıs 2020 günü, ‘’İŞİD’li mücahitlerle sevişmek cihattır. Cenneti garantilemektir’’ diye beyanları bulunan marjinal-metalik İslamcı bir mahlûkun sunduğu yandaş bir TV programında, FETÖ’cü birisinin karısı ekranlardan ölüm tehditleri yağdırıyor:  "15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Boş bulunduk… Listem hazır; bizim aile 50 kişi götürür… Bu konuda çok donanımlıyız maddi ve manevi olarak… Ayaklarını denk alsınlar…’’ Cumhuriyetin savcıları ise elleri böğründe bu tehditleri ve bu yasa ihlallerini sade vatandaş gibi seyrediyor… Muhalefetten birisi yapsaydı bu tehdidi daha program bitmeden kamera önlerinde tutuklanır, kanal da anında kapatılırdı…

Türkiye Cumhuriyeti zaten hiçbir zaman bir ''Hukuk Devleti'' olamamıştı. Türkiye Cumhuriyeti şimdiye kadar hiç olmazsa az buçuk bir ''Kanun Devleti'' idi... Bu hukuk ihlalleri devletin bu özelliğini de ortadan kaldırarak Devlet-i Âliyi bir aşiret, bir kabile, bir göçebe toplum devleti haline getirmektedirler...

Bunlar ve benzeri tüm bu hukuk ihlalleri ise bana ‘’Hükm-ü Karakuşî’’yi hatırlatıyor… Şimdi sıra Hükm-ü Karakuşî'nin verdiği kararlarda... Önce Demirel'in anlattığı bir Hükm-ü Karakuşî hikayesi..

Demirel’in anlattığı Hükm-ü Karakuşî’nin hikâyesi:

Bir gün 9. Cumhurbaşkanı Rahmetli Süleyman Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş… Demirel de soruyu yönelten kişiye: "Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş. Demirel de ülkenin durumu karşısında benim gibi Hükm-ü Karakuşî’yi hatırlayarak onun bir hikâyesini anlatmış.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in o zamanki ülkenin durumu hakkında anlattığı Hükm-ü Karakuşî’nin hikâyesi:

Bir gün Karakuşî kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var.... Karakuşî kadı, fırıncıya:
- '’Ben bunu aldım'’ demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
- '’Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp:
- ‘‘Uçtu’' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı o uzun küreği ile, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor... Fırıncı bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşî kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi,
- '’Bu adam ördeğimi hiç etti'’ diye şikâyet etmiş.
Karakuşî kadı, fırıncıya sormuş:
- '’Ne yaptın bu adamın ördeğini?'’
Fırıncı
- '’Uçtu’' demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:
- ‘’Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil'’ diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikâyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- '’Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Müslimin tek gözü çıkarıla...’’
Davacı:
- '’Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?’' diye sorunca Karakuşî kadı;
- '’Şimdi' demiş, ‘’fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.’’ Tabii gayrimüslim şikâyetinden hemen vazgeçmiş. Fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşî kadı:
- ‘’Tamam'’ demiş, ‘'karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak’'. Böyle olunca adam da şikâyetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş.

Kadı dönmüş Yahudi’ye:
- ‘’Senin şikâyetin nedir bre?'’ Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış…
- '’Ne diyeyim kadı efendi’' demiş, '’hiç adaletinizden sorgu sual olur mu? Adaletinle bin yaşa sen, e mi !’’?

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek konuşmasını şöyle bitirmiş; ‘’Kıssadan hisse: Ananı ‘öpen’ kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Agnadın mı?"

Sadece rahmetli Demirel'in anlattığını değil, Karakuşî’nin verdiği o tuhaf hükümlerin tamamını anlatayım da bu karantina günlerinde sizlere biraz neşe (!) olsun...

Diğer ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ hikâyeleri

Hırsız bir evi gözüne kestirmiş, etrafı kolaçan etmiş. En iyisi balkondan girmek demiş. Gece bastırınca bahçeye dalmış, balkona tırmanmaya başlamış... Bir adım, bir adım daha, tam çıkmak üzere, balkonun korkuluğu kırılıp kopmuş. Hırsız düşüp ayağını kırmış...

Sabah olunca, hırsız doğru kötü ve abuk, sabuk hükümleriyle (Hükm-ü Karakuşî) meşhur "Karakuş Kadı"ya gitmiş, halini göstermiş: "Kadı efendi, ben soymak için eve girecektim, fakat balkon korkuluğu çürük çıktı, koptu. Ben de düşüp ayağımı kırdım!" demiş.

Kadı da pek anlamamış: "Eeee ne istiyorsun, şimdi seni hırsızlığa teşebbüsten içeri atayım mı?" diye sormuş. Adam da, "hayır kadı efendi, bir dinleyin.” Bunun üzerine Karakuşî Kadı, "anlat bakalım!" demiş.

Hırsız başlamış anlatmaya; "Ev sahibinden davacıyım, eğer balkonun korkuluğunu sağlam yaptırsaydı, ben de düşüp ayağımı kırmazdım... Tamam hırsızlık suç ama, cezası balkondan düşüp ayak kırmak değil!"

Karakuşî Kadı keyiflenmiş, tam ona göre bir dava, çağırmış ev sahibini: "Be adam, niçin evinin balkonunu sağlam yaptırmıyorsun? Korkuluk sağlam olsaydı bu adam düşüp ayağını kırmazdı!"

Ev sahibi şaşırmış: "Aman efendim, balkonun korkuluğunu Marangoz Ahmet usta yaptı. Çürük yaptıysa benim günahım ne?"

Kadı efendi, hemen Marangoz Ahmet Ustayı çağırın demiş, Marangoz gelmiş. Sorgu suale çekilmiş ve başlamış anlatmaya; "Efendim ben balkonun korkuluğunu çakarken yoldan yeşil başörtülü bir hanım geçiyordu. Başörtüsü o kadar güzel yeşile boyanmıştı ki, herhalde gözüm ona daldı. Çiviyi boşa çakmış olacağım!" demiş.

Kadı emretmiş: "Hemen o yeşil başörtülü kadını bulup getirin!" demiş. Kadıncağız gelmiş, tir tir titriyor: "Kadı efendi, benim günahım ne? Ben başörtüsünü, boyasın diye boyacıya verdim, o boyadı!"

Sıra boyacıya gelmiş; kadı sorguya çekmiş: "Ulan, başörtülerini böyle göz alıcı renge boyuyorsun, marangozun gözü başörtüsüne takılıyor, çiviyi boşa çakıyor. Balkona tırmanmaya çalışan hırsız düşüp ayağını kırıyor!" Boyacı verecek cevap bulamayınca, kadı da hükmünü vermiş: "Götürün bu herifi asın!"

Biraz sonra cellat gelmiş: "Kadı efendi, bu boyacıyı boyu sehpaya uzun geldiği için asamıyorum!"

Kadı elini sarığına dayamış, çözüm bulmuş: "Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!"

***

Bir terzi ve bir avcı arkadaş olur, beraber ava gitmeye karar verirler. Av sırasında avcı attığı bir ok ile terzinin bir gözünü kör eder. Terzi dayanamaz gider avcıyı dava eder. Kadının karşısına çıkarlar. Kadı Karakuşî'dir. Karakuşî terziye sorar: ‘’Anlat bakalım, ne istiyorsun’’. Terzi cevaben ‘’efendim bu avcı benim gözümü çıkardı. Mesleğim terziliktir. Tek gözümle bu işimi icra edemiyorum. Avcı cezalandırılsın ve bedel ödesin’’. Karakuşî; ‘’Avcının gözünü çıkartın’’ diye emir buyurur. Bu defa avcı itiraz eder; ‘’Efendim ben avcılıkla geçiniyorum, tek gözle avlanamam’’  der.  

Karakuşî biraz sakalını okşar ve kararını verir: ‘’Kapıdaki bekçilerden birini getirip bir gözünü çıkarın, o tek gözle de idare edebilir.’’ (!)

***

Dayak yiyen bir genç Karakuşî'nin yanında alır nefesi ve kendisini dövenden şikâyetçi olur. Karakuşî, suçluyu getirmeleri için beş muhafız yollar. Bunu duyan suçlu hemen Karakuşî'ye gider. Mahkemede davacı gençle karşılaşınca onun bir şey söylemesine fırsat vermeden dayak attığı genci göstererek ‘’işte beni döven budur’’ der. Bunun üzerine Karakuşî dayak yediği için davacı olan gence dayak atılmasını emreder. Genç yediği dayaktan neredeyse ölecek duruma gelir.

Genç, ‘’dayak yiyen bendim’’ diye feryat edince; Karakuşî gence ‘‘o senden önce davrandı’’ diye cevap verir. (!)

***

Karakuşî her senenin Hicrî Takvime göre Muharrem ayında fakirlere sadaka verirmiş. Yine bir Mu­harrem ayında bütün sadakayı dağıttıktan sonra, yaşlı bir kadın, kapısını çalmış ve: “Kocam öldü, fakat kefen alacak param yok!” de­miş.

Karakuşî şöyle cevap vermiş: “Bu sene sadakayı dağıttım. Sen git, seneye bu va­kitlerde gel. Ben kocanın kefenini alacağım söz.” (!)

***

Bir gün, uzun sakallı iki kişi, yanlarına saçsız sa­kalsız bir adamı alarak, Karakuşî’nin huzuruna gelmişler ve: “Bu köse bizim saçımızı sakalımızı yoldu!” diye şikâyette bulunmuşlar.

Karakuşî bakmış, suçlunun ne sakalı var, ne de sa­çı. Hemen hükmünü vermiş: “Bu kösenin saçı sakalı çıkana kadar, sizi hapsedeceğim. Çıktığında, siz de onun saçını sakalını yolacaksınız!” Tabi, o ikisi hemen davalarından vazgeçmişler.

***

Yine mübalağalı bir rivayete göre, Karakuşî’nin çok güzel bir şahini varmış, kafesinden kaçmış. Kara­kuşî emretmiş ve şahin kaçmasın diye şehrin bütün kapılarını kapatmışlar. (!)

***
Karakuşî bir gün hapishaneleri teftiş eder. Herkese suçunu sorar. Sekiz kişi hariç diğerleri masum olduklarını söylerler. Diğer sekiz kişiyse, suçlarını itiraf ederek: ‘’Biz suçluyuz! Cezamızı elbette çekeceğiz!’’ demişler.

Bunun üzerine Karakuşî zindancı başına şu emri vermiş: ‘’Şu sekiz suçluyu derhal sokağa atın ki burada kalan bunca masumun ahlâkını da bozmasınlar!’’

***
Şimdi de sıra geldi Hükm-ü Karakuşî’nin gerçekte kim olduğuna…

Hükm-ü Karakuşî gerçekte kimdir

Bir rivayete göre de Karakuşî, asıl adı Ebu Said Bahaüddin bin Abdullah Esedî (Kısaca Said Bahaattin) olan bir kimsedir. Kadı Karakuş’un ölüm tarihi 1200’dir... Selahattin Eyyubî’nin veya onun kardeşi Sirkûh’un kölesi iken, her ne meziyeti var ise, yükselmiş ve önemli mevkilere gelmiştir. Karakuşî’nin önemli hizmetleri, başarılı işleri de olmuş. Selahaddin-i Eyyûbi kendisinin yokluğunda Kadı Karakuşî’yi Kahire’ye vekil olarak bırakırmış. Akka’da valilik yapmış, orada Haçlılara esir düşünce Selahaddin-i Eyyûbi onu, on bin altın fidye ödeyerek kurtarmış. Kahire’ye kale, yol, köprü, han, çeşme gibi eserler bırakmış. Fakat iyi bir eğitimi olmadığı, devlet yönetiminde tecrübesiz ve garip bir yaratılışa sahip olduğu için zaman zaman keyfi, sert, tuhaf ve yanlış hükümler verirmiş.

Burada yer alan bilgiler Necdet Rüştü Efe’nin ‘’Türk Nüktecileri’’ (Nebioğlu Yayınevi) isimli kitabından (s.131-133) alınmıştır. Bu kitabında Necdet Rüştü Efe ‘’Hükm-ü Karakuşî’’yi şöyle anlatır: ‘’Bunlar kanun, örf gelenek ve hatta tabiat dışında karar altına alınmaya çalışılmış öyle hükümlerdir ki; bu mantıksızlık karşısında, mahkûmun müdafaa cehtini (gayretini, çabasını) daima hayrete çevirmiştir. Yüzyıllar boyunca, bazı keyfi manasızlıklara nazire olarak gösterilen bu tuhaf hükümler; Anadolu’da doğup, yaşlılığında Mısır’da Selahadin-i Eyyûbi maiyetinde emirlik ve kadılık yapmış olan Karakuşî’ye aittir. Yedi yüz elli önce yaşamış olan bu zat halis Türk’tür.’’

‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denilen bu safça ve abuk sabuk verilen hükümler aslında Selahattin Eyyubi’nin veziri Bahaüddin Karakuşî’yi yıpratmak için rakibi Esad bin Memmati tarafından yazılmış "Kitab el Faşuş fi Ahkami Karakuş" isimli uydurma mahkeme kararlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla gerçekle bir ilgisi yoktur bu hikâyelerin ve bu hükümlerin...

Sonuç

Hükm-ü Karakuşî hikâyeleri görüldüğü gibi uydurmadır, gerçekle bir ilgisi yoktur. Fakat bu uydurma mahkeme kararlarından yaklaşık sekiz yüz yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılan ve sadece küçücük bir kısmından bahsettiğim hukuk ihlalleri ise gerçektir ve tam da hikâyelerdeki gibi bir ‘’Hükm-ü Karakuşî’’dir…

Ağır usul ihlalleri yapılarak yargının tarafsızlığının siyasal konjonktüre feda edildiği günümüz mahkemelerinin ve kurumlarının verdiği kararlar artık yasal bir “hüküm” değil, olsa olsa bir “Hükm-ü Karakuşî” olmaktadır.

Görelilik (relativite) kuramı, atom ve kuantum fiziği ile bilimin ve felsefenin kavram yapısının köklü değişikliklere uğradığı bir dünyada, 19. yüzyıldan kalma düşünce kadroları ve gene 19. yüzyıldan kalma hukuk yöntemleriyle “hukuk eylemek” görüldüğü gibi ancak ve ancak ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ hükümleri doğurmaktadır…

“Yasa”lar değil, “kafa”lar değişmelidir. Gerisi “laf-ü güzaf”tır.

Osman AYDOĞAN



Anneler Günü

10 Mayıs 2019

Kırılmışlar

Halil Cibran’ın ‘’Kırık Kanatlar’’ (Kaknüs yayınları, 2017) isimli eserinde annesiyle yaptığı bir söyleşi şöyle geçerdi…

Yirmi yaşımdayken annem bana şöyle demişti: 

- ''Manastıra girseydim, hem kendim, hem başkaları için en iyisini yapmış olacaktım.'' 
- ''Eğer manastıra girmiş olsaydın ben dünyaya gelmezdim'' dedim. 
- ''Dünyaya gelmen daha önce kararlaştırılmıştı oğlum'' dedi. 
- ''Evet, ama dünyaya gelmeden çok önce seni annem olarak seçmiştim ben'' diye karşılık verdim. 
- ''Dünyaya gelmeseydin cennette bir melek olarak kalacaktın'' dedi. 
- ''Ama ben hâlâ bir meleğim'' diye cevapladım. 
Gülümsedi ve dedi ki;
-''Kanatların nerede peki?'' 
Elini tutup omzuma koydum ve;
-''Burada'' dedim. 
-''Kırılmışlar'' dedi. 

Bu konuşmadan dokuz ay sonra, annem dönülmez ufukta yitip gitti. Ama ''kırılmışlar'' sözü içimde yankılanmaya devam etti...

Halil Cibran da mektuplarında insanın söyleyebileceği en güzel kelimenin ‘’anne’’ kelimesi, en güzel sözün de ‘’anneciğim’’ sözü olduğunu ifade ederdi… Anne dönülmez ufukta kaybolup gidince kimin kolu kanadı kırılmaz ki?

Engin ufuklar

Yahya Kemal Beyatlı ''Ufuklar'' isimli şiirinde anneyi ebediyete, sonsuzluğa uğurlayışını şöyle anlatırdı

''Annemin naʹşını gördümdü;
Bakıyorken bana sâbit ve donuk gözlerle.
Acıdan çıldıracaktım.
Aradan elli dokuz yıl geçti.
Ah o sâbit bakış elʹan yaradır kalbimde.
O yaşarken o semâvî, o gülümser gözler
Ne kadar engin ufuklardı bana;''

Aradan değil elli dokuz, yüz elli dokuz yıl da geçse hala acıdan çıldırırsınız... O sâbit bakış elʹan yaradır kalbinizde. O yaşarken o semâvî, o gülümser gözler ne kadar engin ufuklardı size değil mi?

Unuttum, nasıldı annemin yüzü

Ataol Behramoğlu da anneyi ebediyete, sonsuzluğa uğurladıktan sonraki zamanı anlatırdı ''Unuttum, nasıldı annemin yüzü'' isimli şiirinde:

''Unuttum, nasıldı annemin yüzü
Unuttum, sesi nasıldı annemin.
Gece bir örtü olsun anılardan
Kara yüreğime örtüneyim

Unuttum, nasıldı annemin gülüşü
Unuttum nasıldı ağlarken annem.
Yaşam sallasın kollarında beni
Küçücük oğluyum onun ben.

Unuttum, elleri nasıldı annemin
Unuttum gözleri nasıldı bakarken.''

Ve o unutulan annenin makberinden kuru ot kokusu getirsin istenir rüzgârdan yağmurlar usulcacık yağarken.

Seni düşünürüm

Ve Nazım Hikmet ''Seni düşünürüm'' şiirinde annenin işte o yeri doldurulmaz boşluğunu anlatırdı:

''Seni düşünürüm
anamın kokusu gelir burnuma
dünya güzeli anamın.
Binmişim atlıkarıncasına içimdeki bayramın
fır dönersin eteklerinle saçların uçuşur
bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünü.''

İçinizdeki bayramın atlıkarıncasına bindiğinizde; etrafınızda etekleriyle saçları uçuşarak fır fır dönen, al al olmuş yüzünü bir yitirip bir bulduğunuz annenizin kokusu gelir burnunuza.....

Ve bir hikâye:

"Bebeğimi görebilir miyim?" diyen annenin kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtığında şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!

Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan dışarı bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu… Muayenelerde, bebeğin duyma yeteneğinin olduğu, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu.. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak "Büyük bir çocuk, bana 'ucube' dedi.."

Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışmış olsaydı.

Annesi, her zaman ona "genç insanların arasına karışmalısın" diyordu. Ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştüğünde; "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı.

Aradan iki yıl geçti. Bir gün babası "Oğlum, hastaneye gidiyorsun. Annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk. Ancak unutma ki bu bir sır."

Operasyon çok başarılı geçti. Delikanlı adeta yeni bir insan görünümüne kavuştu. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra diplomat oldu ve evlendi.

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra bir gün babasına "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım…" dedi. Babası ise "Bir şey yapabileceğini sanmıyorum. Fakat anlaşma kesin. Şu anda öğrenemezsin" dedi.

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi.

Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annenin başına elini uzatıp kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru ittiğinde annenin kulaklarının olmadığı görüldü.

Babası "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı oğlunun kulağına. Bir süre sessiz kaldıktan sonra tekrar oğlunun kulağına eğilerek yavaşça "Hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?" dedi. 

Bütün anneler böyledir işte...

Gerçek güzellik; fiziksel görünüşe bağlı değil, ancak kalptedir… Gerçek mutluluk; görülen şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir… Gerçek sevgi; yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinemeyen şeydedir… Tıpkı annelerin yaptığı gibi...

Bugün anneler günü...

Bu vesile ile Hakk'ın rahmetine kavuşmuş olan, başta bize özgürlüğümüzü, gururumuzu ve onurumuz kazandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım olmak üzere tüm şehitlerimizin annelerini, Hakk’ın rahmetine kavuşmuş tüm anneleri ve sevgili annemi rahmetle anıyorum. Yine başta sevgili eşim başta olmak üzere anne arkadaşlarımın, anne adayı arkadaşlarımın ve tüm annelerimizin anneler gününü en içten dileklerimle kutluyor, sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum...

Unutmayın! Bütün anneler hikâyedeki anneler gibidir... Anneler böyledir işte...

Ancaaaaaakkkk….

Ancak kaderleri kötüdür annelerin! Çünkü yaşlandıklarında nankör evladının elinde oyuncak olurlar! Anne gençken, sağlıklı iken; ''aneciğim anneciğim, benim annem!'' Ama anne yaşlanınca, elden etekten düşünce; ''senin annnen, senin annen!'' Ey anneler! Bakmayın, aldanmayın siz ''anneler günü'' şirinliğine... Bir düşmeye görün! 

Osman AYDOĞAN

 



Behlül Dânâ

09 Mayıs 2020

Behlül Dânâ tamlaması, Abbasi halifelerinden Harun Reşid'in zamanında yaşamış bir ‘'akıllı deli'’ için özel isim haline de gelmiştir. 

Behlül Dânâ’nın asıl ismi Ebû Vüheyb bin Ömer Sayrafî’dir. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu halde Bağdâd’da yaşamış ve Bağdat'ta 190 (m. 805) yılında vefât etmiştir. Kimi kaynaklar Behlül Dânâ için Harun Reşid’in fikir aldığı kişi olduğunu söylerler... Hakkında yazılan iki kitap vardır: Birisi Hayrettin İvgin'in, ‘’Deli Görünüşlü Akıllı Behlül Danende’’ (Yurt Kitap Yayın) diğeri de Ebubekir Aytekin'in ‘’Bilgin Divane Behlül Dânâ (Kayıhan Yayınları, 2015) isimli kitapları. Bu yazımda da Behlül Dânâ hakkında rivayet edilen hikâyeleri anlatacağım… Ancak önce kısa bir bilgi vermem gerekiyor…

Meczup

Meczup kelimesini genellikle yanlış anlamda kullanırız. Meczuba çoğunlukla ‘’deli’’ anlamını yükleriz. Türkçenin zenginliğiyle bakacak olursak meczupla deli arasında hayli fark olduğunu görürüz. Meczup ve deli kelimelerine dair en anlamlı tanım şu; akıl adamı terk ederse,‘’deli’’; adam, aklı terk ederse, ‘’meczup’’ derler!.. 

Meczup; cazibe kelimesinden de çağrışım yapacağı üzere, belli bir etkiye kapılmış, o tesirle kendinden geçmiş kimse demek!... Cezbeye tutulmuş, demir tozlarının mıknatısa, pervanenin ateşe kapılışı gibi yoğun bir çekimle Hak aşkında varlığını yitirmiş insan demek. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de mealen; ‘’Allah, dilediğini kendine çeker” (Şura /13) buyurmuştur. Cüneyd-i Bağdadi; ‘’Allah’ın velisi ile Allah’ın delisi arasında bir soğan zarı kadar fark vardır’’ der. Ve devam eder Bağdadi: ‘’Kim veli, kim deli sizler anlamazsınız.’’ Görüldüğü gibi meczup ile günümüzde kendi çıkarları için dini kullanan soytarılar arasında hiçbir ilişki yoktur.

Tasavvuf ehli arasında meczupların hatırı sayılır bir yeri vardır!.. Kıssalarını okuduğumuz, hayatlarından ibret aldığımız bazı meşhur isimlerin birçoğu meczuptur. İlahi aşkın cezbesi ile kayıtlardan kurtulmuş, akışa kendini kaptırmış bir kısım zevat, kendi dönemlerinin ileri gelen şahsiyetlerine, hatta devlet başkanlarına bile örnek haller sergilemiş, manidar sözler sarf etmişlerdir. Onlardan bir kaçını tanıtmak istiyorum.

Örneğin dün yine bu sayfada tanıttığım, tacını tahtını terk eden Belh Sultanı İbrâhim bin Ethem de bir meczup idi...  Hatta onun da İmam-ı Azam ile ilgili şöyle bir hikâyesi var:

İmam-ı Azam Ebu Hanife Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders veriyor. O esnada kapıdan başını uzatan İbrahim bin Ethem “Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir. Dersi kesen İmam-ı Azam, üstü başı pejmürde, garip kılıklı İbrâhim bin Ethem'in selamını ayakta alır ve O gidene kadar yerine oturmaz. İmamın edep ve saygı içinde selam alışı talebelerin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri sorar: ''Ya İmam!.. İbrahim bin Ethem meczup, siz ise bir büyük İslam âlimisiniz. Bunca hürmet niye?...'' İmam şöyle cevaplar: ''Biz Allah’ın İlmi ile meşgulüz; O ise doğrudan Zatı ile meşgul!'' İmam-ı Azam, meczup kelimesine böylelikle yeni bir anlam getirir; Allah’ın Zatı ile meşgul olan kişi!... 

Şimdi gelelim diğer bir meczup hikâyesine:

Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-i Arabî bir kitabında şu hikâyeyi anlatırdı; 

Bir meczup, köy meydanına gelir; çevrede dolaşmakta olan kalabalığa; "ey ahali, ben Peygamberim!" der. Kimse onu ciddiye almaz. Garip kılığına, deli gözlerine bakıp gülerler. Meczup kendinden çok emindir. "Ey ahali, ben peygamberim! Eğer bana inanmıyorsunuz, şu arkamdaki duvar dile gelsin ve size benim peygamber olduğumu söylesin." der.

Yine kimse bu meczubu ciddiye almaz fakat birden duvar dile gelir ve şöyle der;  "Yalan! Bu adam peygamber falan değil."

(Bu hikâye aynı zamanda Zülfü Livaneli'nin ''Engereğin Gözündeki Kamaşma'' isimli romanının giriş kısmıdır. Ancak Livaneli kaynağını yazmaz!!!)

Behlül Dâbâ'nın hikâyelerine gelmeden Behlül Dânâ isim tamlamasını da anlatmak istiyorum...

Behlül Dânâ tamlaması

Behlül kelimesi Farsçada meczup, deli, çok gülen, çok gülücü, soytarı anlamındadır...

Behlül’ü biz Halid Ziya Uşaklıgil'in realist-naturalist romanı ‘’Aşk-ı Memnu’’dan dolayı Firdevs’le, Peyker ve Bihter’le beraber tanıdık… TV de olmasa Behlül, Bihter, Peyker ve Firdevs’i tanımayacaktık ama hâlâ ne anlama gelirler bilmeyiz de… 

Dânâ ise Farsçada ''çok bilen'',''âlim'' demektir. Hoca-i Dânâ; hocaların hocası demek, Dânâ-yı Yunan; Eflatun'dur. Behlül Dânâ; âlim meczup ya da akıllı deli anlamındadır. Behlül Dânâ; güldüren âlimdir. Nasrettin Hoca gibi… Behlül Dânâ, meczup görüntüsüyle büyük hikmetler anlatan bir zat; aynı zamanda halkın çok sevdiği bir âlimdir...

İki zıt anlamlı kelime ihtiva eden bu tamlama ile kimi delilerin değme akıllılardan daha doğru konuşmalarına ya da kimi ‘'deli’'lerin herhangi bir patolojik vaka olmaksızın bilinçli bir şekilde deli olduklarına, öyle göründüklerine işaret edilir.

Artık şimdi Behlül Dânâ hikâyelerini anlatabilirim...

Behlül Dânâ ile ilgili rivayet edilen hikâyeler

Bir gün Bağdat’ta haber salınır: Behlül Dânâ şehrin en büyük camisinde vaaz edecek. Halk bu hikmetli vaizi, derin âlimi dinlemek için camiyi lebalep doldurur. Cami Bağdat halkının yoğun ilgisinden dolup taşar... Vaaz olacak, Behlül Dânâ sohbet edecek diye beklerler. 

Fakat namaz yaklaştığı hâlde ne gelen var ne giden... Namaz vakti iyice yaklaşmışken bir de bakarlar ki Behlül Dânâ omzunda bir su terazisi, bir tarafında bir kova su, öbür tarafında bir kova su, camiye girer. Safları yara yara hayretli bakışlar arasında geçer mihrap tarafına, başlar vaazına: 

“Şu kova, dünyadır ey cemaat, şu kova da âhiret!” Bir tarafa biraz eğilir. ''Şimdi ben dünyaya eğildim” der. Behlül o tarafa eğilince diğer tarafındaki kovadan su dökülür, bunun üzerine; “İşte âhiret nasibimizi zâyî ettik!” der. Bu sefer öbür tarafa eğilir, diğer kovadan su dökülür; “Bu sefer de âhirete eğildim, dünyayı ziyan ettik!” dedikten sonra, kovaları dengeye getirir ve ekler: '' İşte hayat imtihanı bu! Dünya ile âhireti böylece dengede tutabilirsen mesele yok. İkisini de ziyan etmezsin. Ama bir tarafa eğilirsen diğerini yitirirsin!'' der. 

Bütün vaaz bundan ibaret olur. Fakat herkes Behlül’ün vermek istediği mesajı anlamış mı bilmiyoruz!

***
Harun Reşit, Behlül Dânâ'ya para verip "al bunu yoksullara dağıt" der. Hazret gider parayı zenginlere verir. Harun Reşit "neden böyle bir şey yaptın?" diye sorar. Hazret "Allah kime verdiyse ben de ona verdim" der...

***
Halifelik kaldırılana kadar cuma namazlarını yöneticiler kıldırırdı. 

Harun Reşid döneminde Behlül Dânâ’nın, Halife Harun Reşid’in kıldırdığı cuma namazlarına gelmediği farkedilir.... Bu durum halifeye bildirilir. Harun Reşid Behlül Dânâ’yı huzuruna çağırtır. Kendisine cuma namazlarına neden gelmediğini sorar. Behlül Dânâ “Önümüzdeki cuma namazına geleceğim” cevabını verir.

Vaaz, hutbe derken Harun Reşid’in kıldırdığı namaz başlayınca Behlül Dânâ’da bir kıpırdanma başlar. Sonunda Behlül Dânâ dayanamaz cemaat ikinci rekata başlarken camiyi terk eder. Namazdan sonra durum halifeye bildirilir. Harun Reşid sinirlenir ve Behlül Dânâ’yı tekrar huzuruna çağırtır. Namazı neden terk ettiğini sorar. 

Behlül Dânâ; ”Tekbir alırken bir ülke fethetmeyi düşündün, Fatiha okurken ordunu topladın, rükuda savaşı yaptın, o ülkeyi fethettin. Birinci secdede kıralı öldürdün kızı canını bağışlaman için yalvararak ayaklarına kapandı… Buraya kadar anlattıklarım doğru mu?” diye sorar. Harun Reşid: “Evet, tam olarak doğru” cevabını verir. Behlül Dânâ ; “İkinci secdede kralın kızını nikahladın, sarayına getirdin. İkinci rekâtta odanıza geçtiniz… Eh artık bana da karı kocayı yalnız bırakmak düşerdi!... Namazı bu sebepten terk ettim sultanım” cevabını verir…

***
Bir gün Behlül Dânâ üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculuktan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıkar. Harun Reşid sorar: 
- ‘’Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?’’ 
- ‘’Cehennemden geliyorum ey hükümdar.’’ 
- ‘’Ne işin vardı cehennemde?’’ 
- ‘’Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.’’ 
- ‘’Peki, getirdin mi bari?’’ 
- ‘’Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar ‘Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir’ dediler.’’

***
Behlül Dânâ birgün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verir. Behlül hemen işe koyulur. İlk olarak bir fırına gider. Birkaç ekmek tartar hepsi normal gramajından noksan gelir. Dönüp fırıncı ya sorar: ‘’Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?” Adam her soruya olumsuz cevap verir. Memnun olduğu bir şey yoktur. Behlül bir şey demeden ayrılır ve bir başka fırına geçer. Orada da birkaç ekmek tartar ve görür ki bütün ekmekler gramajından fazla gelir, eksik gelmez. Aynı soruları bu fırının sahibine de sorar ve her soruya olumlu cevap alır. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid’in huzuruna çıkar ve yeni bir vazife ister. Harun Reşid, “Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?” der.

Behlül açıklar: ‘’Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.’’

***
Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih eder: ‘’Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.’’ Akşam namazından sonra da Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka gelir. Harun Reşid şaşırır ‘’Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin…’’

Behlül; ‘’Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra ben cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.’’ diye cevap verir…

***
Bir gün Behlül Dânâ'nın doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşîd'e gidip; "Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır." gibi sözlerle şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hârûn Reşîd, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, halkın isteğini bildirir. 

Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk eder. Birkaç koyun alıp kesip, bacaklarından mahallenin köşe başlarına asar. Bunu gören halk gülerek; "Deliden başka ne beklenir, yaptığı işler hep böyle zaten." derler. Aradan günler geçtikçe, asılan hayvanlar kokar ve bundan da bütün mahalle zarar görür.. Kokudan durulmaz hâle gelince, aynı kişiler Hârûn Reşîd'e gidip, durumu anlatırlar.

Harun Reşit, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, sorduğunda: "Bir kötünün herkese zararı olduğunu herhalde anladılar. Ben bir şey yapmadım, her koyunun kendi bacağından asıldığını onlara gösterdim." diye cevap verir. 

***
Aydın yöresine ait eski bir deyim vardı ''turpun büyüğü heybede'' diye... Bu deyimi rahmetli Süleyman Demirel siyasette çok kullanırdı. Köylü, Aydın pazarında turp satıyormuş. Müşteri gelince önce ufak turpları çıkarıyormuş. Müşterinin biri ''bu turp küçük" diye yüzünü buruşturup, yürüyünce... Köylü, arkasından seslenmiş: ''Hele dur bey... Turpun büyüğü heybede.'' Ben de turpun, pardon kıssanın büyüğünü en sona sakladım...

Harun Reşid'in yanına bir grup insan gelerek Behlül Dânâ'nın hiç insan içine çıkmadığından, insanlara karışmadığından ve uzun süredir inzivaya çekildiğinden şikâyet ederler.  Harun Reşid de Behlül Dânâ'yı çağırarak sorar; "Sen neden yalnız yaşamayı tercih ediyorsun, insanlar içine neden karışmıyorsun?" Behlül Dânâ cevap vermez, müsaade ister ve Harun Reşid'in yanından ayrılır. Behlül, uzun süre gelmeyince Harun Reşid, Behlül'ün nereye gittiğini merak eder, yanındakilere sorar, ''araştırın nereye gitti Behlül'' der... Adamları araştırıp gelirler, ''Behlül kenefte efendim'' derler.. Behlül keneften de uzun süre çıkmayınca Harun Reşit meraklanır, yine görev verir yanındakilere ''gidin bakın bakayım, Behlül kubura falan düşmesin!'' Adamları yine kenefe giderler ve gelip Harun Reşit'e tekmil verirler: ''Behlül kenefte kendi kendine konuşuyor efendim'' derler... Bir süre sonra Behlül de çıkar gelir. Harun Reşit merakla sorar: ''Behlül!'' der ''kiminle konuşuyordun kenefte?'' ''Pisliklerle konuşuyordum efendim'' der Behlül. Harun Reşit şaşırır: ''Hayırdır, ne konuşuyordun pisliklerle? Ne diyorlar sana?'' diye sorar.  Ve Behlül, Harun Reşid'e şöyle cevap verir:

"Pislikler bana dediler ki efendim, 'aklını başına al, sakın insanların içine girme, bak bizlere, bizler çok nefis yemeklerdik, elvan türlü, hoş renkli, hoş kokulu, tatlı meyvelerdik, leziz içeceklerdik; ne zaman ki insan içine girdik çıktık da bu hale geldik.'"

***
Behlül Dânâ’nın kıssaları şimdilik bu kadar… 

Bu kıssalardan herkese yetecek kadar hisseler vardır diye düşünüyorum... Hele hele son kıssadan!

Osman AYDOĞAN



Habib Baba

08 Mayıs 2020

Bugün de yolumu Erzurum’a düşüreyim ve ‘’Habib Baba’’dan bahsedeyim... Yazımı Erzurum'dan başlayıp İstanbul'da bitireyim...

Ama önce her zaman olduğu gibi birazcık yerel tarih bilgisi...

Timurtaş Baba ve türbesi

Önce bir kanaatimi paylaşayım. Görevim gereği adım adı ülkeyi gezdim… Yakın zamanda da Malatya’daydım… Malatya’da yerlisi yabancısı kime sorduysam Malatyalı Niyâzî-i Mısrî’yi tanıyana, bilene rastlayamadım… Hoş ben Malatya'da iken hayatta olan, 19 Nisan 2020 tarihinde 36 yaşında iken kaybettiğimiz ''Mercedes Kadir'' (Fatih Kaydı)'yı bile bilen yok ki Niyazî-i Mısrî'yi bilsinler!... Ne hazindir ki, ne şehrin yerlileri ne de o şehirde görev yapanlar o şehrin tarihini, tarihi mekânlarını ve tarihi kişilerini biliyorlar…

Neyse biz gelelim Erzurum’a... Muhtemel ki aşağıda anlatacağım mekânı Erzurumlular da bilmiyorlardır…

Erzurum ilinin Kasımpaşa Mahallesi’nde, Taş Mağazalar Caddesi'nin sonuna doğru, Gürcükapı'ya giderken yolun sağ tarafında yer alan gayet mütevazı bir türbe vardır... Erzurum'daki askerî komutanlardan Müşir Hacı Kâmil Paşa bu türbeyi 1844 yılında kim olduğu hakkında yeterli bilgi bulunmayan Timurtaş Baba adına yeniden yaptırır.

Timurtaş Baba hakkında da; M. Sadi Çöğenli ve Ali Bayram isimli araştırmacıların beraber hazırladıkları "Erzurum'da Bulunan Meşhur Ziyaretgâhlar ve Kabir Ziyaretinin Adabı" (Sevinç Matbaası, 1973) isimli eser dışında bilgi alınabilecek başka bir kaynak da yoktur…

Hacı Kâmil Paşa, Timurtaş Baba Türbesi'ni yeniden yaptırırken, kitabelerini de yazdırır. Bunlardan bir tanesi de Yavuz Sultan Selim'e ait şu kitabedir:

‘’Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş."

(Cihan padişahı olmak çabası bir boş kavga imiş. Hepsinden iyisi, bir Allah dostuna bağlanmak imiş.)

Habib Baba türbesi

Önceleri Timurtaş Baba olarak isimlendirilen bu türbe,1847 yılında vefat eden Habib Baba'nın da türbeye defnedilmesiyle Habib Baba Türbesi adını alır. Türbenin ayak taşında ise Ankaralı Ali Namık Efendi tarafından Habib Baba için yazılmış bulunan: "Yediler eşkimle tahrir etti tarihin; Habib Baba yürüdü geçti zâr-i kulb-i lâhute" kitabesi bulunur. 

Bu türbede bulunan kitabelerden bir diğeri de yine Habib Baba'nın özelliklerini anlatan 12 satır halinde yazılmış Farsça bir kitabedir.  Abdulbaki Gölpınarlı'nın Osmanlıcadan tercüme ettiği kitabede şu ifadeler yer alır: "Marifet cihanı, tarikat piri, olgun mürşid, birlik sırrının da emini; Hazret-i Mevla'nın sırrını bilen; birlik ashabının başı, birlik ashabı halkasının başında oturan zat… Yaşadığı müddetçe bir geceyi bile, ona ibadetle meşgul olmadan geçirmedi. Bir adım attıysa, mutlaka ibadete attı, bir söz söylediyse mutlaka hakkı andı. Bu yokluk yurdundan usanıp da cennete yönelince Rıdvan'dan: ‘Merhaba, yücel’ diye bir ses geldi. Gayb âleminden biri geldi de tarihini okudu: Habib Baba tesbih ederek cennetler gül bahçesine geçip gitti.’’

Habib Baba

İşte bahsedilen Habib Baba 19. yüzyıl mutasavvıflarındandır. Kadiri şeyhlerinden olan Habib Baba, Buhara Müftüsünün oğludur.  Prof. Dr. İbrahim Hakkı Konyalı Habib  Baba'nın pederi ile birlikte Hindistan'dan Bitlis'e geldiğini ve daha sonra Erzurum’a geçtiğini anlatır.

Habib Baba hakkında Prof. Dr. Şener Dilek’ın küçücük bir kitabı var: ‘’Habib Baba’’ (Feyza Yayıncılık, 2010) Bu kitapta Habib Baba hakkında Erzurum’da geçen hikâyeler anlatılır…

Habib Baba ve ‘’Ekmeğimin tuzu yok’’ deyişi

Habib Baba zamanında Erzurum da vazife yapan Devleti Âliye’nin memurları vazife yapmaya geldiklerinde kaldıkları süre içinde halktan gerekli hürmet ve ikramı gördükleri halde daha sonraları vazifeleri bitip gittiklerinde gittikleri yerde Erzurum'u kötülerlermiş. Bu hadise Habib Baba’ya anlatılır ve nedeni sorulur.

Habip Baba müridini çağırır ve derki: “Evladım yarın gün doğmadan İstanbul kapıya git bekle içeri ilk giren kim olursa olsun al getir.” Mürit aynen Hocasının dediğini yapar ve gidip İstanbul kapıda beklemeye başlar. (O zamanlar şehirlere kapılardan girilirmiş) İlk giren tüyleri dökülmüş affedersiniz uyuz bir köpektir. Yapacak bir şey yoktur emri öyle almıştır alır ve götürür.

Hocasına sıkıla sıkıla durumu anlatır. Hocası gayet sakin şekilde “evladım bu hayvanı 40 gün mükemmel şekilde besle ve 41. günü aldığın yere sal gitsin ve olup biteni gel bana anlat” diye tembih eder.

Mürid aynen Hocasının dediği gibi yapar köpeği besler... 40 gün sonra o uyuz köpek tanınmaz haldedir... Besili olmuştur... Küheylan gibi olmuştur... 41. gün İstanbul kapıdan sabah erkenden salınır köpek. Köpek, elli metre gider ve döner geri gelir üç beş kere havlar tekrar aynı şeyi yapar ve arkasına bakmadan çeker gider.

Durum Habib Baba’ya aynen anlatılır. Habib Baba aynen söyle der: “Ahhhh... Evladım ah... Bu şehir hoş bir şehirdir ama ekmeğinin tuzu yoktur.” (*)

Memleketim Kayseri Yeşilhisar. Orada şöyle bir deyim vardır: ‘’Elimin tuzu yoktur.’’ Rahmetli anacığım da çok söylerdi; ‘’evladım, benim elimin tuzu yoktur’’ diye… Ben o zamanlar çocuktum, anlamazdın ne demek istediğini anacığımın... Zaman geçti, yaşadım, gün gördüm, sonunda anladım anacığımın ne demek istediğini; deyim nereden geliyor, anlamı ne!... 

Habib Baba ve 4. Murat

Prof. Dr. Şener Dilek’in kitabında Habib Baba ile dönemin Erzurum Valisi arasında hamamda geçen bir keseleme hikâyesi anlatılır… Ancak halk arasında, Habib Baba’nın bu hamamdaki kese hikâyesinin Erzurum’da vali ile değil de, zamanları uymasa da İstanbul’da 4. Murat ile olduğu rivayet edilir… Muhtemeldir ki 4. Murat yakıştırmadır. 4. Murat yerine Sultan II. Mahmut veya Sultan Abdülmecit olsa gerek! Veya tamamıyla halkın yakıştırdığı bir hikâyedir... Veya bu Habib Baba başka bir Habib Babadır...

Habib Baba ile 4. Murat arasında geçen hikâye şu şekildedir:

Habib Baba 4. Murad devrinde, gemiyle Hacca gitmek için Erzurum’dan İstanbul’a gelmiş. Fakat ne yazık ki, Hacca giden gemiye yetişememiş. Bunda da vardır bir hayır demiş içinden. Aylarca yol aldığından toza toprağa batmış, yaralar içinde kalmış. Memleketine dönmeden önce güzelce bir yıkanıp temizlenmek amacıyla bir hamama gitmiş.

Yıkanmak istediğini söylediği hamamcıdan red cevabını alınca sebebini sormuş. Büyük Sultan Murad Han’ın vezirleri vardır hamamda. ''Kimseyi almamam için emir verdiler'' der hamamcı. Yıkanmadan ibadet edemeyeceğini bilen Habib Baba, adeta yalvarmış hamamcıya. ‘’Ne olursun’’ der, ‘’kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.’’ Binbir dil döker.

Hamamcı ehl-i insaftır… Dayanamaz… Kabul eder… Hamamın en sonundaki odayı göstererek ‘‘Baba şu odada hızla yıkanıp çık, para da istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.’’ Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar…

Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onun da görünümü fakirdir… Ama sadece görünümü…  İkinci müşteri kılık değiştirmiş 4. Murad’dır. O gün vezirlerinin topluca hamam âlemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir. ‘‘Hele bir bakalım’’ demiştir, ‘’bizim vezirler, hamamda benden uzakta kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?’’ Ve bu merak Padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.

Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır… Hamamcı ‘’vezirler’’ der almak istemez… Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir… Habib Baba’nın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar: ‘‘Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sen de sar peştamalı beline gir yanına… Beraber sessizce yıkanın ve bir an evvel çıkın…’’ Ve ekler: ‘‘Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.’’

Sonra 4. Murad da Habib Baba’nın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır…

Habib Baba’nın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona… Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir…

Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib Baba yumuşak bir sesle konuşur: ‘‘Evladım’’ der, ‘‘sırtın fazlaca kirlenmiş, müsaade edersen bir keseleyivereyim.’’

Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve büyük bir haz duyar… Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir. Memnuniyetle Habib Baba’nın önünde diz çökerken: ‘‘Buyur baba’’ der, ‘’ellerin dert görmesin.’’

Bu arada içerideki âlemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4. Murad’ın sırtını bir güzel keseler… Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez... Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir. ‘’‘Baba’’ der, ‘’gel ben de senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.’’

Habib Baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle; ‘’olur evlad’’ deyip, Sultan'ın önünde diz çöker.

Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib Baba’yı yoklar, ağzını arar… ‘‘Baba’’ der, ‘’görüyor musun şu dünyayı… Sultan Murad’a vezir olmak varmış… Bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi…’’

Habib Baba Sultan Murad’ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler… Sultan Murad’ın Habib Baba’dan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:

‘’Ah be evladım’’ der, Habib Baba, ‘‘Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl âlemlerin Sultanı'na kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad’a keselettirir…’’

İşte Habib Baba da adsız şansız Allah dostlarından birisidir. Allah rahmet eylesin, ruhu şâd olsun...

Şimdi Habib Baba'ya ait bu iki hikâyeden çıkardığım, sağa sola atılacak mebzul miktarda taş vardır elimin altında da amma velâkin bu mübarek Ramazan ayında bırakın bu taşlar bende kalsın…

Osman AYDOĞAN

(*) İyiliğe karşı nankörlük yapıldığı veya iyiliğin itibar görmediği durumlarda Anadolu’da söylenen veciz bir sözdür ‘’ekmeğimin / elimin tuzu yok”.

 



Tamburi Cemil Bey

07 Mayıs 2010

Arka arkaya ‘’Mahur Beste’’den, ‘’Mahur Beste’’ vesilesiyle Türk musikisinden ve Yahya Kemal Beyatlı’dan bahsedince ve Yahya Kemal’in "çok insan anlayamaz eski musikimizden / ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" sözüne yer verince zihnim beni Tamburi Cemil Bey’e götürdü… Neden Tamburi Cemi Bey? Bu soruyu yazımın sonuna bırakıp Tamburi Cemi Bey’i anlatayım…

Tamburi Cemil Bey hakkında yazılan eserler

Büyük Tambur üstadı Tamburi Cemil Bey’in (1873 - 1916) ölümünün 100. yılında, Eylül 2016’da güzel bir kitap yayınlandı reklamsız, tantanasız ve sessizce Lütfiye Aydın tarafından: ‘’Dehanın Sesi, Tamburi Cemil Bey’in Romanı’’ (Remzi Kitapevi, 2016)

Bu kitap için yazarı Lütfiye Aydın şöyle diyor: ‘’Bu kitap elbette ne biyografi, ne tarih, ne de bir müzik kitabı… Alışılmışın dışında bir roman yalnızca... Bütün kaygılarıma karşın, yakın geçmişte yaşayan gerçek bir değerimizi, ölümünün 100. yılında roman kahramanına dönüştürerek, hem duygusal hem de düşünsel evrenini anlatmaya çalıştığım, bunun için de yıllarımı verdiğim için bile kendimi mutlu sayıyorum. ‘’

Yazar bu kitabında ayrıca Cumhuriyet döneminin ilk yılları ile 1930’ların sanat dünyasından kesitlerle Tamburi Cemil Bey’in oğlu olan Mes’ud Cemil Tel’in Nâzım Hikmet’le dostluğunu da anlatır.

Cemil Bey’in oğlu olan Mes’ud Cemil’in de babasını anlattığı güzle bir kitabı var: ‘’Tamburi Cemil'in Hayatı’’ (Kubbealtı Neşriyatı, 2016)

Bir de yazar Beşir Ayvazoğlu, 1930'ların sanat, edebiyat ortamı ile toplumsal hayatını anlattığı ''Ateş Denizi'' (Kapı yayınları, 2013) adlı romanında Tamburi Cemil Bey'in biyografisini yazmaya çalışan roman kahramanını anlatırken hem Tamburi Cemil Bey'i tanıtır hem de Osmanlı'’dan Cumhuriyete geçişin sancılarıyla yüklü bir Türkiye tarihini de anlatır. 

Bunlardan başka Tamburi Cemil Bey’in öğrencileri arasında bulunan önemli müzik adamlarımızdan Refik Fersan Bey’in Murat Bardakçı tarafından yayınlanan hatıratında (Refik Bey, Refik Fersan ve Hatıraları, Pan Yayıncılık, 2012) da Atatürk’ten Tamburi Cemil Bey’e pek çok kişiyle ilgili gözlemler, anılar, hatıralar yer alır.

Ayrıca Ahmet Hamdi Tanpınar da ‘’Beş Şehir’’ (Dergâh Yayınları, 2017)  adlı kitabında Tamburi Cemil Bey’den bahseder.

Tamburi Cemil Bey

Tamburi Cemil Bey 1873 yılında İstanbul'da doğar. Müzik aleti çalmaya karşı ilgisi on yaşlarında keman ve kanun ile başlar. Daha sonra başladığı ve ismi ile bütünleşen tambur sazı ile ustalık derecesine ulaşır. Tamburi Ali Efendi'nin de öğrencilerindendir. Hatta Ali Efendi'nin, Tamburi Cemil Bey’i dinledikten sonra "eline bir daha tambur almayacağını" söylediği rivayet olunur. Tamburdan başka, klasik kemençe, lavta ve viyolonsel gibi sazları aynı ustalıkla icra ederek başlı başına bir ekol sahibi olur. Müzik aleti çalmakta erişilmez bir mertebeye yükselen Cemil Bey aynı zamanda çok iyi bir bestekârdır.

Cemil Bey, Türk musiki tarihinin en büyük tambur virtüözüdür. Eline aldığı herhangi bir sazı da kısa bir müddet sonra çalabilmektedir. Cemil Bey tambur sevgisini şöyle anlatır: "... bir müddet keman çaldım, bunun sodasını acı buldum. Bir müddet de kanun çaldım, akordundaki müşkilat sebeb-i terk oldu. Nihayet tamburda karar kıldım. Bu asil ve rengin saz üzerinde işlediğim nağmatı icra ettikçe hissiyatıma küşayiş gelir, hayalim genişler, acı teessürlerim bir müddet içün olsun benden uzaklaşırdı."

Ölmeden önce oğlu Mes’ud Cemil için, "duyarak çalarsa bedbaht olur, duymadan çalarsa müziği bedbaht eder" diyerek müzisyenin tamamen kafasındakini ellerine dökebilmesinin bedelini anlatır.

Cemil Bey kendine has icra biçimleri ile alaturka müzikle klasik Batı müziğini birbirine yakınlaştırır. Yani gelenekten yepyeni şeyler çıkarır. Yenilikçi, öncü bir sanatçıdır. Bu nedenle Tamburi Cemil Bey, müziğin Doğu’ya açılan ihtişamlı kapısıdır.

Tamburi Cemil Bey konserinde Alman İmparatoru II. Wilhelm

Alman İmparatoru II. Wilhelm'in İstanbul'u ziyaretinde Cemil Bey onun şerefine bir konser verir. Konserde bir parça çalar. Alman İmparatoru buna bayılır. Tekrar çalmasını rica eder. Herkes birbirine bakar o an. Gülümserler. Cemil Bey Alman İmparatoru'na ''bunun bir tuluat olduğunu, tekrar çalmasının mümkün olmadığını'' söyler...

Tamburi Cemil Bey’in elini öpen bir Fransız kadın

Girişte bahsettiğim Refik Fersan Bey’in hatıratında Cemil Bey ile ilgili olarak şu iki hatıra anlatılır: (s.104,105)

‘’Tamburi Cemil Bey idaresinde musıki heyeti Bebek’teki Hekimbaşı Behçet Efendi’nin yalısında haftada iki gece çok seçkin konuklara yönelik icra sunarlarken sıra dışı bir olay yaşanır. Sultan Abdulhamid’in kuyumcubaşısı Jak Harunaçi’nin Fransız eşinin de bulunduğu ortamda konuklar üstattan evvela klasik kemençe ile bir taksim ve ardından tambur ile Tahirbuselik Peşrev’ini icra etmesini dilerler. Üstat mükemmel taksim icrasının arasına yeri geldikçe garp nağmeleri ile vals yerleştirerek mevcut seçkin konuklarını adeta büyüler. İlk kez alaturka musiki ile muhatap olan ve evvela ilgi göstermeyen Fransız kadın zaman sonra, üstadın dinleyeni içine doğru çeken tılsımlı icrası neticesinde giderek büyülenir. Perdesizliği gerekçesi ile ses sınırları olmayan ve yerleşik, sınırlı ses aralıklarına alışkın bir Batılının o vakte kadar hiç karşılaşmadığı müzikal aralıklara kapı aralayan klasik kemençenin hüzünlü nağmeleri karşısında Harunaçi’nin Fransız eşi dayanamaz ve gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başlar. İster icra ettiği enstrümanların taşıdığı hüznü yaşayan diyelim, ister zaten hüzünlü bir mizaca sahip kişiliği sayesinde içindeki hüznü parmaklarını değdirdiği enstrümanlara geçiren diyelim, Tamburi Cemil Bey’in taksimi bittiği zaman, ömründe ilk kez alaturka musiki dinleyen bu Batılı genç hanım yerinden fırlayıp üstadın ellerini öper.’’

Tamburi Cemil Bey çalmış bülbül dinlemişti.

Refik Fersan Bey’in hatıratında yer alan Cemil Bey ile ilgili olarak anlatılan bir diğer hatıra da şudur:

‘’1908 ilkbaharının mehtaplı, sakin bir gecesi idi... Göztepe’deki köşkümüzün bahçesinde feryâd eden bülbülün nağmeleriyle mest olan hocam Tamburi Cemil Bey, içinden gelen büyük bir tehâlük ve iştiyakla kemençesine sarılarak, Segâh makamında bir taksime başlamıştı. Bir taraftan bize oldukça uzakta öten bülbülün şakrak feryâd ve figânı, diğer taraftan ona cevap veren büyük dâhinin elindeki kemençenin hazin, muhrik (yakıcı) ve ilâhi nağme ve giryânı karşısında vech ve istiğrak-ı âşıkhane (âşıkhane bir şekilde dalma, kendinden geçme) içinde mest-i lâ-ya’kıl (sızmış, sarhoş) kalan bizler, bilâihtiyar gözlerimizden dökülen yaşları zaptedemiyorduk. (...) İlahi nağmelerin teshiriyle biraz ötede öten bu sevimli hayvan yavaş yavaş bize yaklaştı... Altında oturduğumuz gül ağacının kemençenin tam karşısındaki dalının ucuna konmuş, artık ötmüyordu. Kemal-i sükûn ve huşû ile kemençe dinliyordu. Her taksimin sonunda gaşyolan (kendinden geçen) bülbül evvelâ hafif nüvazişlerle yalvarıyor, niyâz ediyor; bu temenni nazar-ı itibare alınmazsa canhıraş feryâdlara başlıyor, ağlıyor, tehdid ediyor, zorla ahenge devam ettirmek istiyordu. Cemil Bey gibi rakik ve merhametli bir sanatkâr bu âşık-ı şûrideyi (perişan aşığı), hem de bizleri tarife imkânı olmayan manevi bir hâlet-i ruhiyye içinde surûr ve şadmâniye gark etmişti...’’ Refik Fersan uzun anlatmış ama sözün kısası Tamburi Cemil Bey çalmış bülbül dinlemişti…

Yüzünde hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları vardı

Cemil Bey sağduyulu, genel kültürü geniş bir insandır. Terbiyeli, sessiz, çekingen, özel hayatında şakacı ve nükteli bir yaratılışı vardır. Türkçeyi güzel konuşur ve konuşacak ve çeviri yapacak kadar Fransızca bilir. Güzel yazı yazar, anlatmak istediğini de iyi ifade eder. Batı kültürü hakkında da bilgisi vardır. Kalabalığı sevmez, devamlı hüzünlü bir insan olarak yaşamıştır. Yüzünde hep hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları vardır. Bunu da eserlerine yansıtır.

Tamburi Cemil, 1901'de annesinin isteğiyle, Adile Sultan Sarayı'ndan arkadaşı Eflaknur Hanım'ın kızı Şerife Saide ile dünya evine girer. Eşinin aşırı sevgisi, kıskançlığı ve musiki davetlerine gitmek istememesi nedeniyle zor günler yaşamaya başlar. İçe kapanıklılığında, kendisini sosyal hayattan dışlamasında bu evliliğin rolü olduğu düşünülür. Sanatçının oğlu Mes'ud Cemil de bu evlilikten bir yıl sonra 1902'de dünyaya gelir.  

Mes’ud Cemil kitabında şöyle bir hatıra anlatır:

"Saide Hanım, 1902 senesinde, karın pencerelere kadar yükseldiği bir kış gününde, kırk beş sene sonra bu satırları yazacak çocuğu büyük acılarla dünyaya getirdiği zaman, kocası yatağının kenarına oturmuş ve sormuştu: ‘Saide, sana biraz tambur çalayım mı?’ Doğum ıstırabından bitap düşen genç anne, lohusalık ateşiyle yanan gözlerini dehşet içinde açtı: ‘Hayır! İstemiyorum!’ Cemil Bey hafifçe kızarır; dalgın, karla örtülü pencereye doğru yürür.’’ Zaten içe kapanık olan Cemil Bey’in üstüne bir kapı daha kapanır!

Döneminde çok tanınır, sevilir... Padişahların huzurunda çalar, veliahtlara, sultanlara ders verir... Ama içine kapanık yapısı, prensiplerine bağlılığı ve sert kişiliği ile giderek yalnızlaşır. Bu nedenle ölümüne kadar derin bir yalnızlığın içinde kederli bir dünyada yaşar...

İnce ruhlu sanatçıya ince hastalık

Cemil Bey, Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından askere çağrılır. Askerlik muayenesi esnasında verem olduğunu öğrenir... Yakın dostu doktor Hamid Hüsnü Bey'in sanatoryumda tedavi teklifini reddeder... Yakınlarının tedavi için İsviçre'ye gitmesi konusundaki ısrar ve isteklerini de geri çevirir. 

Mes'ud Cemil Bey'in girişte bahsettiğim babası Tamburi Cemil Bey hakkında yazdığı üslup ve anlatım şaheseri biyografi kitabını okuduğunuzda görürsünüz ki - Mes’ud Cemil’in ifadeleriyle - Cemil Bey maderzâd bir müzisyen olmanın bütün husûsiyetlerini hâiz, Sultan Reşad'ın Muzika-i Humâyûn'un başına gelme teklifini reddedecek kadar dünyadan kopuk bir rindmeşreb, bir dilencinin söylediği türkünün notalarını yazmak için evden çıkıp peşine seyirten, sultan sofralarından ziyâde bitirim meyhânelerinde keyfini bulan, basit insanlarla eğlenmekten hoşlanan bir karakterdir.

Cemil Bey, ömrünün son yıllarında evinin bahçesinde bulunan ve "uzletgâh" dediği ayrı bir evde yaşamaya başlar. 

Hastalık kısa sürede ilerler, önce birinde iken her iki ciğere de yayılır. Nihayet 1916 yılının Temmuz ayının yirmi sekizinci gününü yirmi dokuzuncu gününe bağlayan gece yarısından sonra eşini uyandırır: "Vakit geldi. Yirmi beş sene rindane yaşadım. Öldüğüme teessüf etmiyorum lakin sizin için bâd-ı i ızdırap oldum. Affediniz kendinize ve Mes’ud'a iyi bakınız" diyerek hayata gözlerini yumar. 

Sanatçı, Temmuz 1916'da 43 yaşında öldüğünde cenazesine mahalle bekçisi dâhil 13 kişi katılır. Bu kadar gözden ve gönülden ırak dünyayı terk edip gider Cemil Bey işte. Cemil Bey öte dünyaya göçtüğünde oğlu Mes'ud Cemil henüz üç yaşındadır... Mezarı Mevlanakapı’da, Merkezefendi Mezarlığı’ndadır dense de tıpkı Şükûfe Nihal gibi mezar yeri bile 1995 yılına kadar bilinmiyordu... Ancak 1995 yılında mezarı bulunarak üzerine bugünkü kabri yapılır. Mezar taşının üzerinde bir tambur kabartması resmedilir... 

Cemil Ölürken

Nâzım Hikmet Ran’ın yanında büyüdüğü dedesi Nâzım Paşa dindar bir adamdır ve Mevlevi tarikatına bağlıdır. Konya valiliğinde bulunduğu sıralarda Nâzım da orada yaşıyordur. Paşa’nın evinde toplantılar düzenlenir, Mesnevi okunur, tasavvufi sohbetler yapılır. Nâzım da bu toplantılarda bulunur, gördükleri ve duydukları ona çok tesir eder. Çocukluk yıllarını paşa dedesinin konağında geçiren şair konaktaki gromofondan yükselen Cemil Bey'in nağmelerinden de ziyadesiyle etkilenir. Ve Nazım, geleneksel kurallar içerisinde yazdığı ilk dönem üslubunun örneği olan ‘‘Cemil Ölürken’’ isimli pek bir kimsenin bilmediği şiirini Cemil Bey'in oğluna, arkadaşı Mes’ud Cemil'e ithaf eder. Bu şiiri yazımın sonunda veriyorum....

Hippi Yahya Kemal nasıl bildiğimiz Yahya Kemal oldu?

Daha önce Avrupa’dan döndüğünde tam bir zamanın hippisi olan Yahya Kemal Beyatlı’yı da bildiğimiz ‘’Yahya Kemal Beyatlı’’ yapan Tamburi Cemil Bey idi…

Yahya Kemal 11 yıl Paris’te yaşar ve alafranga biri haline gelmiş olarak Paris’ten geri döner. Döndüğünde burada her şeyi Fransa ile mukayese eder ve en salaş dönemini yaşayan Osmanlı’nın hiçbir şeyini beğenmez. Bir toplantıda Tamburi Cemil Bey ile tanışır. Tamburi Cemil Bey’in taksimleri, müziği Yahya Kemal’i mest eder. Kendisi bu hadiseyi “O gün benim önümde altın bir kapı açıldı. Ben o gün memleketimin kültürüne döndüm” diye anlatır. Ve sonrasında Cemil Bey’in tutkulu hayranlarından olur.

Yahya Kemal Beyatlı Varşova’da iken karlı, hüzünlü bir havada Klasik Batı Müziği yerine Tamburi Cemil Bey’i dinleyerek ve o müzikle hem Avrupa’dan hem de yaşadığı çağdan uzaklaşır.  

Yahya Kemal’in içinde Tamburi Cemil Bey'den bahsettiği ‘’Kar Mûsikîleri’’ isimli şiiri Türk şiirinde en iyi ''kar'' şiirlerinden birisidir. Yahya Kemal bu şiiri 1927 yılında yaşadığı Varşova`da büyükelçi iken kaleme alır. Bu şiiri de yazımın sonunda veriyorum... 

Tamburi Cemil Bey’in manevi öğrencisi İhsan Özgen

Günümüzde bilenlerin kendisine Tamburi Cemil Bey’in manevi öğrencisi diye tanımladıkları ve Tamburu Cemil Bey kadar güzel çalan bir sanatçımız var: İhsan Özgen. Müzisyen, yazar ve ressam İhsan Özgen ‘’Peşrev ve Saz Semaileri’’ albümünde Tamburi Cemil Bey'in eserlerini düzenleyip eşsiz bir şekilde yorumlar. Bu albümde özellikle hicazkâr saz semaisi ve nevâ peşrevi yorumları olağanüstüdür. İhsan Özgen'in ‘’Ege ve Balkan Dansları’’ albümünde Tamburi Cemil Bey'in ‘’Çeçen Kızı’’ eserinin en iyi düzenlemelerinden birisi mevcuttur. İhsan Özgen’in ‘’Sanatı Yaşamak’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2009) adlı kitabı taksimleri kadar tarifsiz güzeldir.

O şafak vaktinin cihangiri idi

Yahya Kemal Beyatlı Cemil Bey için “O bir dâhidir, eğer o dâhi değilse, dâhi kimdir” der. Oscar Wilde'nin şu sözü Cemil Bey’i anlatır gibidir: “Toplum oldukça hoşgörülüdür. O her şeyi affeder, deha dışında”.

Bu nedenle Cemil Bey’i de unuttuk gittik. TV’deki yoz eğlence programlarına devam ta ki toplum yok olup gidene kadar!

Zaten;

"Çok insan anlayamaz eski musikimizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden"

diye derdi Yahya Kemal ‘’Eski Mûsikî’’ adlı şiirinde... Başka ne diyem ben!

Itrî'ye atfedilen cümleyi Tamburi Cemil Bey için aynen aktarıyorum: ‘’O şafak vaktinin cihangiri’’ idi…

Tamburi Cemil Bey hep mahzundu, hep mağmumdu, yüzünde her daim hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları vardı. Bu hüzün eserlerine de yansımıştır. Yüzyıllarda bir gelip geçen bir kuyruklu yıldız misali, sanat ufkumuzda bir anda belirip kayboluveren Tamburi Cemil Bey'in eserlerini yaşatabilirsek öte dünyada yüzü bir nebze olsun gülecektir diye düşünüyorum... Çiçero derdi zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Rûhu şâd olsun....

Osman AYDOĞAN

Bir küçük not:

Bazı kaynaklarda ''Tanbur'' diye yazılır... Bu yazım şekli de doğrudur... Osmanlıcaya Arapça’dan geçen bir özellik olarak ''n'' harfi (nun) ''b'' harfinden (be) önce kapalı hece olarak bulunursa ''nb'' şeklinde yazılır fakat ''mb'' şeklinde okunur. Örneğin: penbe - pembe, çârşenbe – çarşamba, pençşenbe – perşembe ve tanbur - tambur gibi… Dolaysıyla ‘’tanbur’’ diye yazılır ancak ‘’tambur’’ diye okunur. Ancak TDK Yazım Klavuzu ‘’Tambur’’ diye yazıyor…

Tamburi Cemil Bey'in en bilinen eserleri:

Türk sanat müziğinin mihenk taşıdır Tamburi Cemil Bey. Bütün eserleri güzeldir ama ‘’Çeçen Kızı'’ bir başka güzeldir. Aşağıda bağlantısını verdiğim ‘’Çeçen Kızı’’ında tanbur resmen konuşur, tanbur ağlar, sanki tanbur hüzünlü bir hikâye anlatır gibidir. Tamburi Cemil Bey'in ‘’Çeçen Kızı ‘’ adlı eseri Yunanistan’ın Midilli Adası'nda ‘’Ta Ksyla’’ adı ile bilinmektedir.
https://www.youtube.com/watch?v=beb4tBI0fo4

İhsan Özgen, Çeçen Kızı:
https://www.youtube.com/watch?v=UyWiLvgmYe4

Hakan Güngör; Çeçen Kızı, Bulgarian National Radio stüdyo çekimleri:
https://www.youtube.com/watch?v=M0jJ1_ZcMQE

Tamburi Cemil Bey ‘’Çoban Taksim’’: (Bu taksimde kemençe ile öyle bir köpek ve kurt sesi verir ki sanırsınız ki bir köydesiniz, gece kurt ve köpek sesleri gelir...)
https://www.youtube.com/watch?v=yrYX93bEINM

Derya Türkan ve Özer Özel tarafından icra edilen ‘’ferahfeza saz semaisi:
https://www.youtube.com/watch?v=JO4aXpLc8AM

Tamburi Cemil Bey'i anlatan görsel yapımlar

Üstad Tamburi Cemil Bey’i anlatan Youtube bağlantılarını aşağıda veriyorum. Tanburi Cemil Bey’i daha iyi tanımak için izlemenizi öneririm. 

İstanbul Üniversitesi yapımı:
https://www.youtube.com/watch?v=-HtHeD_rrE4

TRT yapımı:
https://www.youtube.com/watch?v=cBTT2gvQskA

Nazım Hikmet'in Tamburi Cemil Bey için yazdığı şiiri:

Cemil Ölürken

Elâ gözleri dalgın, geniş alnı sararmış
Bir sanatkâr hastadır, Cemil hasta yatıyor
Odayı bir matemin görünmez rengi sarmış
Başında duranların kalbi yorgun atıyor

İnce parmaklarını ıslattı gözyaşları
Odanın sükûnunda hıçkırıklar inledi
Hastanın yavaş yavaş çatılırken kaşları
Sanki derinden gelen bir sâdayı dinledi

Mukaddes elemini andı bir kere daha;
Uzak serviliklere çevirerek yüzünü
Ah! Ey gafi faniler iman edin Allah'a!
Bir ilâhi ruhun da geldi işte son günü...

Çok kudretli oluyor bir dehanın gururu
Ecel! onun yanına sende el bağlayıp gir!
Nefesinle titreyen fânilerden değil bu
Ölmeyen bir sanatkâr ölüm döşeğindedir

Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini 
Şimdi geniş alnında ebedin gölgesi var
Başında ağlayanlar sonuncu bestesini
Ağır ağır kapanan gözlerinden duydular.

Nazım Hikmet, Alemdar Gazetesi, 21 Kasım 1920.

Yahya Kemal Beyatlı'nın Tamburi Cemil Bey'den bahsettiği şiiri:

Şair kendisine ilham veren kar havasını şöyle anlatır: ''Varşova`da elçilikte bulunduğum bir akşam odamda çalışıyordum. Dışarıda kar yağıyordu. Orada kar başladı mı günlerce aylarca durmadan yağar. İnsanda bin yıl sürecek bir yağış tesiri bırakır. Bir kuytu manastırda koro halinde söylenen dualar gibi gamlı ve bir erganun ahengi insanda ne tesir yaratıyorsa orada yağan karın öyle hüzünlü ve devamlı bir sesi vardır... Kar musikisi işte bu atmosferin ürünü...” Varşova 1927

Kar Mûsikîleri

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...
Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

Tamburi Cemil Bey'in diğer eserlerinden bazıları:

Kürdilihicazkâr peşrevi

http://www.youtube.com/watch?v=-mwgks7jkbm
http://www.youtube.com/watch?v=firqjdmijiy
http://www.youtube.com/watch?v=u_62eod5fc8
http://www.youtube.com/watch?v=hralfaxeez4
http://www.youtube.com/watch?v=li2rnt-n8uq

Şedd-i arabân saz semâî

http://www.youtube.com/watch?v=jzm4kaav05k
http://www.youtube.com/watch?v=c81ahewmdqa
http://www.youtube.com/watch?v=979gj_66pdw
http://www.youtube.com/watch?v=nh0cwnavwtw
http://www.youtube.com/watch?v=tply5ndmhfa
http://www.youtube.com/watch?v=5gsshuobqcs
http://www.youtube.com/watch?v=0bpa9xhfsha
http://www.youtube.com/watch?v=p2n7y9ckxu8

Şedd-i arabân peşrevi

http://www.youtube.com/watch?v=jfkjzubyb-o
http://www.youtube.com/watch?v=xyes5hyvhum
http://www.youtube.com/watch?v=pvitof87egg
http://www.youtube.com/watch?v=9f1ffnlbi4g

Hüseyni saz semai - Çeçen Kızı

https://www.youtube.com/watch?v=i7bsyahnnpy
https://www.youtube.com/watch?v=smfqgjdoj6y
http://www.youtube.com/watch?v=wxshwlmosgk
https://www.youtube.com/watch?v=-kghaifvf0m
https://www.youtube.com/watch?v=ly5j5hibbts

Ferahfezâ saz semâî

http://www.youtube.com/watch?v=ryo7wepny-i
http://www.youtube.com/watch?v=xltk03jjaqw
http://www.youtube.com/watch?v=p-zji_rtgxi
http://www.youtube.com/watch?v=2xndkqpelpm
http://www.youtube.com/watch?v=jo4axplc8am
http://www.youtube.com/watch?v=g1wmqdmn7ro

Muhayyer saz semâî ve/veya peşrevi

http://www.youtube.com/watch?v=c5tdujrdgfg
http://www.youtube.com/watch?v=2dwch-ztnug
http://www.youtube.com/watch?v=nywtx_ppkik
http://www.youtube.com/watch?v=lxknjo8he3k
http://www.youtube.com/watch?v=-zqkzqf5jm4
http://www.youtube.com/watch?v=iii7h1jdfoy
http://www.youtube.com/watch?v=ijqylnbvmk4

Tamburi Cemil Bey'in kayıp mezarı 1995 yılında bulunur:



Tanburi Cemil Bey'in bulunduktan sonra Mevlanakapı’da, Merkezefendi Mezarlığı’nda yeniden yapılan mezarı:



Mahur Beste (2)

06 Mayıst 2020

Bugün Deniz Gezmiş'leri anmak için Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiirini anlatırken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, birisinin de adı ‘’Mahur Beste’’ olan üçlemesinden de bahsetmiştim… Bu şekilde de kendi kendime pas vermiş oldum… Şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu üçlemesini anlatmasam olmaz!…

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘’Mahur Beste’’ (Dergâh Yayınları, 1998), ‘’Sahnenin Dışındakiler’’ (Dergâh Yayınları, 2010) ve ‘’Huzur’’ (Dergâh Yayınları, 2000) romanları birbirinin devamı olan Tanzimat’tan Cumhuriyete bir iç buhran üçlemesidir.

Bu kitaplarda geçen roman kahramanları aynı kişilerdir. "Mahur Beste", sadece aynı adı taşıyan romanda değil, "Huzur" ve "Sahnenin Dışındakiler"de de tam bir roman kahramanı edasıyla yer alır... Bu kişiler ‘’Sahnenin Dışındakiler’ romanında gençlik, ‘’Huzur’’’ romanında da olgunluk yaşlarıyla anlatılır. 

Sahnenin Dışındakiler

‘’Sahnenin Dışındakiler’’ romanı Tanpınar'ın 1920'li yılların, Millî Mücadele yıllarının romanıdır. Romanın kahramanlarından İhsan romanın bir yerinde "Orada (Anadolu'da) mücadele var, muharebe var. Mukadderatımız orada halledilecek! Asıl sahne orası. Biz burada maalesef sadece seyirciyiz. Sahnenin dışındayız" demektedir. Roman adını ve konusunu "sahnenin dışında" olanların içlerinde ve etraflarında olup bitenlerle, zaman zaman geçmişe, maziye yönelerek değişimler, hasretler ihtiraslarla kazanmaktadır.

Huzur

‘’Huzur’’ romanına gelince… Tanpınar, kültürümüzü bir "iç âlem medeniyeti"nin tezahürü olarak görür. Bu medeniyeti, belirli bir ahlâkı taşıyan "mânevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş" insanlar meydana getirmiştir. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz, roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hâkim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. Huzur için, belli bir dünya görüşüne, bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının "huzursuzlukları"nı dile getiriyor denebilir.

Mahur Beste

‘’Mahur Beste’’ romanında, Tanpınar'ın önceki romanları ‘’Sahnenin Dışındakiler’’ ve ‘’Huzur’’da önemli bir motif olan "Mahur Beste" teması önemli yer tutar. Tanpınar, Türk müziğini medeniyet öğeleri arasında sayarak klasik Türk musikisini medeniyetimizin özlü bir yansıması olarak kabul eder. Zaten ''Mahur Beste'', acı bir aşk hikâyesinin klasik musiki kalıplarıyla soyutlanmasıdır. Bu nedenle de Türk müziğinin en eski ve en önemli makamlarından birisi olan ‘’Mahur’’ aynı zamanda bu romana isim ve ilham kaynağı olur… ‘’Mahur Beste’’ sadece romana bir ad olmaktan da öte insanî tamlığın olmazsa olmaz bir öğesi olarak sunulur... Bu anlamda Tanpınar "Çok insan anlayamaz eski musikimizden / ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" diyen Yahya Kemal Beyatlı’nın düşüncesindedir… Zaten Tanpınar, Yahya Kemal’i en iyi anlayıp izleyenlerden birisi olarak kabul edilir…

Mahur Beste'de Tanpınar'ın diğer eserlerinde de görülen medeniyet meselesi büyük bir ağırlıkla ele alınır. Mahur Beste, Tanzimat sonrasında Cumhuriyet başlangıcında toplum hayatımızın her yönüne yansıyan değişim ve başkalaşımın yansıtıldığı ve her fırsatta tartışıldığı bir roman özelliğindedir. Tanpınar bu kitabında Doğu-Batı medeniyeti, ihtilal, kişisel açmazlar ve Türk aydını üzerine yoğunlaşır. Mülkiyeli Behçet, İhtilalci Sabri Hoca, Molla İsmail ve Atiye romanın başkarakteridirler...

‘’Mahur Beste’’ ilk kez 1944 yılında tefrika halinde yayınlanır, roman olarak da  ilk 1975 yılında basılır. “Mahur Beste” diğer ilk iki romanın gölgesinde kalsa da Tanpınar’ın bir bütün olarak anlaşılmasını sağlar.

‘’Mahur Beste’’de geçen Talât Bey çarkçı yüzbaşıdır. Musikişinastır. Mevlevi muhibbidir. Fatma (Nurhayat) Hanım, Talât Bey’in karısıdır. Fatma (Nurhayat) Hanım’ın adı, ‘’Mahur Beste’’ romanında adı ‘’Fatma’’ olarak geçer. ‘’Huzur’’un tefrika edilen metninde de aynı ismi taşır. Huzur’un tefrika metni kitaplaştırılırken ismi Nurhayat’a çevrilir. Nurhayat Hanım, en geniş şekilde ‘’Huzur’’ romanında,  torununun kızı Nuran üzerindeki etkisiyle anlatılır.

Mahur Beste'de trajik bir olay vardır:

Talât Bey’in karısı Fatma Hanım, Mısırlı bir binbaşıya âşık olunca kocasını terk eder. Talât Bey onun ardından Mahur Beste’yi besteler. Hakikatte tam bir fasıl yapmak istiyordur. Fakat tam o esnada Mısır’dan gelen bir dostu Nurhayat Hanım’ın ölümünü haber verir. Daha sonra ise bu ölümün eserin bittiği geceye tesadüf ettiğini öğrenir...

‘’Mahur Beste’’, Tâlat Bey’in, 17. yüzyılın usta şairi, Sultan IV. Murat, Sultan İbrahim, IV. Mehmed gibi padişahlarla; Köprülü Mehmed Paşa, Köprülüzâde Fâzıl Ahmet Paşa gibi devlet büyüklerine kasideler yazan Neşâtî’nin bir gazelinden yaptığı bir bestedir. Neşâtî’nin bahsi geçen gazelinin ilk beyti şöyledir:

"Gitdin emmâ ki kodun hasret ile cânı bile
istemem sensiz geçen sohbet-i yârânı bile"

Neşâtî'nin bu beyti roman boyunca ve hatta üçlemenin diğer romanı olan Huzur'da da sıkça tekrarlanır.

Klasik Türk Musikisinin en büyük bestekârlarından biri olan Eyyubí Ebubekir Ağa'nın bir eserinin adı da ‘’Mahur Beste’’dir. Bu iki ‘’Mahur Beste’’ karıştırılmamalıdır. Tanpınar, ‘’Mahur Beste’’ romanını Eyyübi Ebubekir Ağa'ya ithaf eder. Bu nedenle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu besteden etkilenmiş olduğu düşünülür.

Eyyubí Ebubekir Ağa'nın bu eserinin sözleri şu şekildedir:

''Bir âfet-i meh-peyker ile nüktelerim var, fehmetmesi müşkil
Aşkı gibi sînemde bulunmaz güherim var, sad şevke muâdil
Ebrûleri îmâ ile gizli eder iş'âr, bir bûse atâsın
Ahdî'ye nihânî kereminden haberim var, müjde sana ey dil

Ah ben senin hayrânınam
Ah ben senin kurbânınam''

Bir medeniyet, insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir

‘’Mahur Beste’’de Tanpınar kahramanını şöyle konuşturur:

"Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdirler."

"Wagner'i, Debussy'i dinleyip Mahur Beste'yi yaşamak, işte bizim talihimiz bu."

“Freud ile Bergson’un beraberce paylaştıkları bir dünyanın çocuğuyuz. Onlar bize sırrı; insan kafasında, insan hayatında aramayı öğrettiler.”

 ''Sevginin, merhametin eşiğini atlayanlar, ıstırabın gömleğini de kendiliğinden giyinirler. Acımak, söylendiği kadar kolay bir şey değildi. İnsanın her tattığı şey, içinde bir bıçak gibi çalışıyordu.''

''Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin?'' dedi. ''İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet, insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü? Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.''

Evet, bozuldu mu insan, işte bunun çaresi yoktur.

Zaman ‘’Mahur Beste’’yi okuma ve ''Mahur Saz Semai''ni dinleme zamanıdır!

Osman AYDOĞAN

Mahur Saz Semai: 
https://youtu.be/3eknB-3fWpc

Bir not: ‘’Mahur Saz Semai'', adına aldanmayın, Nihavend makamındadır! Bestekârı Dr. Refik Talât (Alpman) Bey’dir.  Romanda geçen Mahur Beste ile ilgisi yoktur. Ancak romana en uygun müzik de budur... Bu Ramazan ayı günlerinde iftarda, sahurda dinlenilebilecek en iyi müziktir. Romanda geçen Talât Bey de kurmaca bir kişiliktir.

 



Mahur Beste

06 Mayıs 2020

‘’Mahur Beste’’ Ahmet Hamdi Tanpınar’ın üçlemesinin ilk romanının ismidir. (Diğer ikisi ''Sahnenin Dışındakiler’’ ve ''Huzur'') ‘’Mahur Beste’’,  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zekâ ve yaratıcılığını ustaca konuşturduğu, bir solukta okunan, insanı birden kavrayıp yavaş yavaş, hüzünle yere indiren, ruhta hoş bir seda bırakan, güzel ve çok özel bir kitabıdır...

Bu roman Türk edebiyatında o kadar güzel bir eser ki ‘’Mahur Beste’’ ismi romanda kalmaz başka edebî eserleri de etkiler. Bunlardan birisi de Attila İlhan’ın en güzel şiirlerinden birisi olan ‘’Mahur Beste’’ isimli şiiridir...

Ancak Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiirini anlatmadan bir açıklama yapmam gerekiyor…

Edebiyatta ''tevriye'' sanatı

Edebî sanatlarda ‘’tevriye’’ diye bir kavram vardır. Sesteş bir kelimenin bir dizede, beyitte, dörtlükte iki gerçek anlama gelecek biçimde kullanılmasına ve bir sözcüğün yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kastetmeye tevriye sanatı denir.

Bu sanatta sözün yakın anlamı söylenir, uzak anlamı anlatılmak istenir. Daha doğrusu uzak anlam ilk anda okuyucu tarafından kavranmayacak biçimde gizlenir. Okur, yakın anlamla oyalanır, ama anlatılmak istenen uzak anlamda gizlidir. Bu uzak anlam şiire ayrı bir güzellik katar.

Tevriye sanatı ile ilgili en iyi örnek 17. yüzyıl Türk şairlerinden Nef’î’nin bir dörtlüğüdür:

''Tahir efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir,
Maliki mezhebim benim zira,
İtikadımca kelp tahirdir.''

Bu dörtlükte kullanılan ‘’Tahir’’in iki anlamı vardır: Birincisi ''Tahir Efendi'' anlamında, ikincisi ise ''temiz, pak'' anlamında.

Kelp ise ‘’köpek’’ demektir. Bu dörtlükte hem, köpek temiz hayvandır hem de asıl köpek Tahir Efendi'dir anlamı var. Maliki mezhebinde köpek, temiz hayvandır.

Tevriye sanatına ikinci bir örnek de Divan Edebiyatı'nda yaşarken "Sultanü'ş Şuârâ" (Şairler Sultanı) unvanını alan ve asıl adı Mahmud Abdülbâki.olan Divan Şairi Bâki’nin  ‘’Huma kuşunun gölgesi’’ isimli şiiridir:

‘’Âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş’’

Bu dizede Bâki, ''Bâki'' sözünün yakın anlamı olarak ''sonsuzluğu'' zikrederken, uzak anlam olarak da kendi adını işaret etmektedir...

Şimdi gelelim Attila İlhan’ın şiirine…

Mahur Beste

Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiiri de tevriye sanatının en güzel örneklerinden birisidir. Şiirde geçen ‘’Müjgân’’ ilk anda yakın anlam olarak kadın ismi olarak anlaşılırsa da uzak anlam olarak ‘’kirpik’’ anlamında kullanılır... (Müjgân, Farsça bir sözcük olup ‘’kirpik’’ anlamındadır.)

Attila ilhan, bu güzel şiiri, güneşten ışık yontabilecek cesarette üç sert adam için (Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan) yazar. Attila İlhan’ın kendi anlatımıyla şiirinin hikâyesi şu şekildedir:

“12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm.’’ 06 Mayıs 1972

Bu şiir hem Ergüder Yoldaş hem de Ahmet Kaya tarafından bestelenir. Ergüder Yoldaş'ın bestesi gerçekten ''mahur'' makamındayken, Ahmet Kaya'nın bestesi ''nihavent'' makamındadır.  

Bir şiir bu kadar mı güzel yazılır, bir şiir bu kadar mı ruha dokunur, bir şiir insanı bu kadar mı hüzünlendirir?

''Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı 
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı 
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı 
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı.''

Devlet Ana

Bu nasıl bir ‘’Devlet Ana’’dır ki, idealist çocuklarını ülkücü diye, sağcı diye, solcu diye, komünist diye, sucu bucu diye şefkatsizce, insafsızca, merhametsizce hapur hupur yer? Ama aynı ‘’Devlet Ana’’ evlatlarına göstermediği sevgiyi, şefkati, merhameti nedense hırsızlarına, uğursuzlarına, namussuzlarına, hortumcularına ve kendisini soyanlara gösterir...

O mahur beste yine çalar, Müjgan'la ben yine hüngür hüngür ağlaşırız...

Osman AYDOĞAN

Mahur Beste

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız 
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı 
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı 
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı 
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı 

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra 
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara 
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara 
Geceler uzar hazırlık sonbahara

Mahur Beste, Ahmet Kaya:
https://www.youtube.com/watch?v=EVwYvmoG8Ms

 



Arakiyeci İbrahim Ağa Cami

05 Mayıs 2020

Ramazan ayı vesilesiyle İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazacağımı ifade etmiş ve bu kapsamda da ilk olarak Bursa Ulu Cami’sini, daha sonra da İstanbul'daki ''Beyoğlu Hüseyin Ağa Cami''sini anlatmıştım... 

Madem ''ağa''lardan yola çıktım, bu yazımda da yine bir başka ''ağa'' camisini, İstanbul’daki en güzel küçük camilerden birisi olan ‘’Arakiyeci İbrahim Ağa Cami'’sini ve caminin yapımı ile ilgili olarak rivayet edilen hikâyesini anlatmak istiyorum…

Hayal etmek her şey demektir

‘’Evrende her şey iki kere yaşanır, önce zihinde yaşanır sonra gerçekleşir.’’ Bu bir Çin düşüncesiydi. “Olduğumuz her şey, düşünmüş olduklarımızın sonucudur” diye de özetlemişti Budha. “Hayal etmek her şey demektir. Hayatın size getireceklerinin bir ön gösterimidir” diye de başka şekilde formüle etmişti Einstein. Düşler kurarmışız kelimelerle, düşüncelerle ve zamana bırakırmışız bu düşleri, onlar da tıpkı toprağa düşen tohumlar gibi, zamanla filizlenip gelişip ve yaşadığımız gerçek olarak çıkarlarmış karşımıza. Ve Freud’un öğrencisi Alfred Adler derdi ki; ‘’İnsan kafasında bir amaç belirlerse, evrendeki her şey bu amacı gerçekleştirmek için bir sıra dâhilinde dizilirler.’’

Şimdi diyeceksiniz ki bunlarla Arakiyeci İbrahim Ağa Cami'sinin ne ilişkisi var... Ama demeyin! Olmaz olur mu?

Neyse gelelim hikâyemize….

Bir rüya

1500’lü yılların Topkapı’sında yaşayan bir Arakiyeci İbrahim Ağa vardı… Surların dibinde küçücük bir kulübede namaz takkeleri (arakiye) örüp satarak geçimini sağlayan fakir bir takkeciydi İbrahim Ağa.

Fakir olmasına fakirdi ama gönlü zengindi, engin bir tevazu ve tevekkül sahibiydi. Kanaatkârdı. Bir hayali vardı: Cami yaptırmak. O bu hayalinden bahsettikçe: ‘’İbrahim Efendi, daha ekmeğini zor kazanıyorsun camiyi neyle yaptıracaksın?’’ derlermiş.

Fakat Arakiyeci İbrahim Ağa hiçbir zaman ümidini yitirmez, devamlı dua eder, ‘’umulur ki derya tutuşa’’ dermiş. İçinde beslediği cami yaptırma arzusunu hiçbir zaman kaybetmemiş.

Bir gece rüyasında: ‘’Bağdat'a git, köprünün karşısında hurma ağacının altındaki asmada senin üç üzüm tanesi kısmetin vardır, onu al ye! İşte senin cami yaptırma hayalin de oradadır’’ diyen aksakallı, ermiş bir zat görür. Cami yaptırma hayalinin Bağdat'da ne işi vardı? Üç üzüm tanesi için aylarca sürecek meşakkatli ve tehlikeli bir yolculuk gözü alınabilir miydi? Bunun için İbrahim Ağa önceleri rüyasına pek ehemmiyet vermez. Fakat ertesi gece ve daha birçok geceler rüyası tekrarlanır: ‘’Bağdat'a git, üç üzüm tanesi kısmetini al!’’

Yakınlarının, akrabalarının ‘’Deli misin? Üç üzüm tanesi kısmet için gidilir mi Bağdat’a?’’ demelerine, engellemelerine karşın evi hariç, bağı bahçesi ne varsa satar ve bir kervana katılıp düşer yola...

Arakiyeci İbrahim Ağa aylardan sonra Bağdat'a varır. Medinet'üs-Selam Köprüsü'nün karşısındaki bir aşçı dükkânın peykesine oturur. Gözüne hurma ağacına sarılmış bir asma ilişir. Kalkar olgun bir salkımdan üç üzüm tanesi kopararak ağzına atar. Bu sırada yanına gelen bir ihtiyar:
– “Hayrola yolcu, nereden gelip nereye gidersin? Bağdat'a niçin geldin?...”
– “Darülhilâfe’ den” diye cevap verir Arakiyeci, “Âsitâne’den, Dersaât’ten (İstanbul) geliyorum.”
– “Hayırdır İnşallah, geliş sebebin nedir?”

Arakiyeci İbrahim Ağa Bağdat’a geliş sebebinin önceleri söylemek istemez ama ihtiyar o kadar ısrar eder ki, Arakiyeci İbrahim Ağa rüyasını anlatmak zorunda kalır. Rüya üzerine İstanbul’dan kalkıp Bağdat’a geldiğini duyan ihtiyar kahkahayı basar: ‘’Ne saf adammışsın be birader der. Ben üç seneden beri her gün rüya görürüm ve bana ‘İstanbul'da Topkapı dışında Topçularda bir arakiyecinin evinin kömürlüğünün altında üç küp altın var. Git, aç, al!’ derler de yine ehemmiyet vermem. Sen üç üzüm tanesi için Bağdat'a gelmişsin, doğrusu pek saf adammışsın’’ der.

Arakiyeci İbrahim Ağa'nın gözünde sevinç şimşekleri çakar. Tarif edilen yer kendi kömürlüğünün ta kendisidir. Hemen ertesi gün yola çıkar ve İstanbul'a gelir. Kömürlüğü kazar, silme dolu üç küp altını bulur ve camiyi yaptırır.

İstanbul'un Topkapı semtinde sur dışında, E-5 çevreyoluna cephesi olan ancak çevre yolundan fark edilmeyen, Topkapı Şehir Parkı dâhilinde Arakiyeci (Takkeci) İbrahim Ağa Cami olarak bilinen bu harika caminin ol hikâyesi işte böyledir.

O cami ki inanmanın, hayal etmenin ve istemenin eseridir ya da belki de bir mucizenin. Siz girişteki uzun paragrafımı tekrar okuyun isterseniz.

Brezilyalı romancı Paulo Coelho ''Simyacı'' isimli romanında (Can Yayınları, 2010) bu konuyu -aşırarak- işler best seller olur, ama hikâyenin kahramanı Arakiyeci İbrahim Ağa'yı kimse tanımaz! 1960'lı yıllarda rahmetli babam kış gecelerinde evimize gelen komşularımıza anlatırdı bu hikâyeyi...

Gelelim bu güzel caminin özelliklerine…

Arakiyeci İbrahim Ağa Cami

16. yy. mimari eseri olan bu caminin kitabesinde belirtildiği üzere bânisi İbrahim Çavuştur. Cami giriş kapısının üstündeki on iki mısralık kitabeden caminin Mimar Sinan'ın vefatından tam dört sene sonra, 1591-92 yıllarında yapıldığı anlaşılmaktadır. Cami içindeki kitabelere göre ise; kızı Ayşe, anası Emine Hatun ile oğulları Mustafa ve Halil Çavuş İbrahim Ağa'nın hayratını kuvvetlendirmek için ilave vakıflar yaptırmışlardır. 1830 yılında esaslı bir onarım görmüştür. 1985 yılında ise Vakıflar İdaresi'nin yaptığı çalışmalarda da mahfil tavan ve dikme ve kemerlerinde orijinal altın yaldızlı nakışlar bulunmuştur. Son olarak 2008 yılında İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından restore edilmiştir.

Cami, mektep, kuyu ve sebilden meydana gelir. Taş levha ve iri dikmelerle inşa edilmiş bir duvarla çevrelenmiş, üç kapılı geniş bir avlu içindedir. Kubbesi ahşaptır. Eteklerini altın yaldızlı salkımlar süsler. 16.yy.'ın en güzel İznik işi örnekleriyle pencerelerin kemer tepelerine kadar bütün duvarlar çiniyle kaplıdır. Cami duvarlarını süsleyen çinilerinde de İbrahim Ağa'nın rüyasına atfen bol bol üzüm salkımı motifi kullanılır... Ahşap üstü kalem işleri caminin girişini süsler. Cami birkaç kez soyulur, panolardan yüzlerce kıymetli parça çalınır. Bazı panolar da sökülerek alınmış ve yerlerine baskı tekniğiyle yapılmış yenileri konulmuştur. Çalınan parçalardan bazıları Lizbon'daki Salazar Müzesi'ndedir.

Bu caminin bir başka özelliği daha vardır… Arakiyeci İbrahim Ağa Cami'sinin avlu giriş kapısında bir zincir vardır. Bu zincirin adı da ‘’Enâniyyet Zinciridir’’.

Enâniyyet Zinciri

Enâniyyet; Arapça "ben" anlamına gelen ‘’ene’’ kelimesinden yapılmış bir masdar isimdir. Kibirli olma, kendine aşırı güvenme, övünme, gurur, hodbinlik, riya, sadece kendine taraftarlık ve Allah’ın insana ihsan ve ikram eseri olarak verdiği nimetleri sahiplenip kendine mal etmesi ve kendinden bilmesi duygusudur.

Eskiden genellikle büyük camilerin avluya giriş kapısında, tepeden neredeyse kapının yarısına kadar sarkan, sağ ve sol yana açılan kalın zincirler bulunurdu. Bu zincirin böyle salınmasının sebebi insanların içeriye eğilerek zincirin altından geçmesini sağlamaktı. Böylelikle camiye giren müminler (her kim olursa olsun) enâniyyet ve benliklerini kapının dışında bırakırlar ve namazlarını bu tür duygulardan arınmış bir biçimde yani huşu ile kılarlardı. İşte bu zincirin adına da “enâniyyet zinciri” denirdi.

İşte bu zincir (enâniyyet zinciri) camiye girerken bu duygulara set çekmek içindi. Bu duyguları olan camiye girmesin, bu duygularını caminin dışında bıraksın demektir enâniyyet zinciri…

Anlayana tabi!

Allah'ın Arakiyeci İbrahim Ağa gibi öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez... Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Her daim hulus-u kalp ile boyun büker, dua ederler. 

Allah'ın kendilerini birşey zanneden nice kulları da vardır ki, halk onları bilir, çünkü onlar her an mikrofon karşısında, kamera önlerindedirler, TV ekranlarındadırlar... Halkın verdiği mevkileri, makamları işgal ederler, halkın verdiği paraları harcarlar... Ancak değil enâniyyet zinciri, prangalar konsa koca koca kapılara onların enâniyyetlerine set dahi çekilemez... 

Osman AYDOĞAN

Arakiyeci İbrahim Ağa Cami dış görünüşü

Takkeci İbrâhim Ağa Cami’nin mihrap çinilerinden bir detay

Takkeci İbrâhim Ağa Cami’nin hariminden bir görünüş

Takkeci İbrâhim Ağa Cami’nin kalem işi süslemelerinden bir detay

 



‘’Millet’’, ‘’Ulus’’ ve ‘’Türk’’ kavramları üzerine

04 Mayıs 2020

Dünkü ‘’1944 Irkçılık-Turancılık Davası’’ başlıklı yazımda ‘’3 Mayıs Türkçülük Günü’’nden de bahsedince bana sosyal medyadan gelen sorular ve yorumlar üzerine; ‘’millet’’, “milliyet”,  milliyetçik’’ ile ‘’ulus’’, “ulusal” ve ‘’ulusalcılık’’ kavramlarına bir açıklık getirmem gerektiği kanaatine vardım…

Kavramlardan önce şöyle bir geriye gidip çok yakın tarihimizde yaşananlara bir göz atalım istiyorum:

Okullardan kaldırılan ‘’Öğrenci Andı’’

Okullarda söylenen ‘’Öğrenci andı’’ 08 Ekim 2013 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığının yönetmelik değişikliğiyle ilköğretim okullarından kaldırılmıştı. Eğitim-İş’in değişikliğin yürürlüğe girmesinin ardından açtığı ve beş yıl süren dava sonucunda 18 Ekim 2018 tarihinde Danıştay 8. Dairesi öğrenci andının okunmasının kaldırılmasına ilişkin düzenlemenin iptaline karar verdi.

Öğrenci andı niye kaldırıldı? İçinde ‘’Türk’’ var diye. Kaldırılan sadece öğrenci andı mıydı? Hayır. Devletin bütün kurumlarından, bankalarından okullarına kadar ‘’Türk’’ adı kaldırıldı… Kızılay’ın maden suyunun etiketinden bile ‘’Türk’’ ismi kaldırıldı…

Hangi millet?

Cumhurbaşkanı Erdoğan 1 Nisan 2017 tarihinde Diyarbakır’da yaptığı konuşmada “Dikkat ediniz. Türk demiyoruz, Kürt demiyoruz. Çerkez, Laz, Boşnak, Roman demiyoruz. Hepsini birden içine alan bir ifade kullanıyoruz. Tek millet, diyoruz. 80 milyonuyla tek millet” ifadelerini kullanmıştı

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2013 yılı Şubat ayı ortalarında ise Başbakan iken Midyat’ta konuşurken de şöyle demişti: “Biz Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde hep beraber tek bir milletiz. Bu milletin içinde Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i, Gürcü’sü, Abaza’sı var...”

Daha fazla örnek vermeğe gerek yok… Açın gazete arşivlerini bu sözlerin onlarcasını bulabilirsiniz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘’Tek bir milletiz’’ diyor, bunu her konuşmasında söylüyor; ‘’bu millet’’ diyor ama bu milletin adını söylemiyor. Arap milleti mi? Afgan milleti mi? Acem milleti mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘’Türk’’ adını ağzına almadığına göre, bu millet Türk milleti değilse bu milletin adı nedir?

Her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder...

Gazete makalelerine baktığımızda, TV’deki bu konudaki programları izlediğimizde her seviyede büyük bir kavram karışıklığı yaşandığı görülmektedir. Çünkü bu tartışmalarda genel anlamda ‘’millet’’, “milliyet”,  milliyetçik’’ sözcüklerinin ‘’ulus’’, “ulusal” ve ‘’ulusalcılık’’ sözcükleri ile eşanlamlı olduğu gibi bir yanılgı yaşandığı gözükmektedir. Ancak bu sözcüklerin anlamları tamamen apayrıdır.

Bu noktada ‘’millet’’, “milliyet”,  milliyetçik’’ ile ‘’ulus’’, “ulusal” ve ‘’ulusalcılık’’ kavramlarının açıklanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder...

Millet ve ulus kavramları

“Millet” kavramı, feodal toplum döneminde de kullanılan ve toplumda karşılığı olan Arapça bir kavramdır. Arapçada “millet”, aynı dinden olanların ortak adıdır ve genel olarak dinsel birliği anlatır. Osmanlılar da “millet” sözcüğünün “bir dinden olanların topluluğu” anlamında kullanıldığı gibi.  “Osmanlı Milleti” dendiğinde, Osmanlı Hanedanı’na bağlı olan Müslümanlar anlaşılır.  “Milliyet” sözcüğü se “ümmet” anlamında kullanılmıştır. ‘’Milliyetçik’’ ise sözcüğün bu anlamıyla, dinciliktir; din ayrımcılığıdır. “Ulus” sözcüğü ise Orhun Yazıtlarında geçer. Ancak “ulus” sözcüğü bir ırkı tanımlamak için kullanılamamıştır. ‘’Ulus’’ sözcüğü halkın yaşadığı ve belli sınırları olan toprak parçasına yani ülkeye denirken zamanla anlam genişlemesi ile bir ülkede yaşayan halkların tamamını tanımlayan bir sözcük haline gelmiştir. Bunun nedeni de ‘’ulus’’ sözcüğünün daha kapsayıcı olması, ırk ve din ayrılığı gözetmemesi, yani ayrımcılıktan uzak olmasıdır. “Ulus” sözcüğünün, Bilim ve Sanat Terimler Sözlüğü / Halkbilim Terimlerindeki anlamı şöyledir: ‘’Ulus: Belli bir sınır içende yaşayan ve halk kültürüyle seçkin kültürünü yaratan insanların oluşturduğu siyasal toplum.’’ Bu bağlamda “ulusal” sözcüğünün de ırkla, etnik yapıyla hiçbir ilişkisinin olmadığı da aşikârdır.

‘’Ulusal’’; “bir ülke sınırları içerisinde yaşayan topluluklarla ilgili” anlamındadır. ‘’Ulusalcı’’ ise “yaşadığı ülkenin topraklarına ve halklarının çıkarlarına duyarlı” demektir. Ulusalcılığı, ırkçılıkla bağdaştırmak kastın değilse cehaletin ürünüdür. ‘’Ulusal’’ sözcüğünün altında ‘’etnik kimlik’’ arayışı ilkel bir ırkçılık türüdür. 

Bu anlamda “Türk Ulusu” kesinlikle ırkı çağrıştıran bir söylem değildir. Sözü edilen bir ırk değil tüm Türkiye halkıdır. Burada sorun olan dil, tanım ve anlam sorunudur... Burada bahsi geçen sözcüklerin dil, tanım ve anlamlarının yerli yerine oturtulması gerekmektedir.  Çünkü her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.

Tanımları şimdilik burada bırakıp isterseniz –mutat olduğu üzere!- şöyle bir Tarih turu yapalım…

Tarihte Türkler

Batı kaynakları Viyana kapılarına dayanan güce çok uluslu olmasına rağmen Osmanlı demezler, ‘’Türkler’’ derler. Avrupalılar Osmanlı ile yaptıkları savaşa da Osmanlı savaşları değil ‘’Türkenkrieg’’ (Türk savaşları) derler. Avusturya’nın kırsal kesimlerinde çocukların “Es ist schon dunkel. Türken kommen. Türken kommen” (Hava karardı. Türkler geliyor. Türkler geliyor.) diye tekerleme söyledikleri bugün de duyulabiliyor. Fransızcada “Turc” kelimesi eskiden “C’est un vrai Turc” (Tam bir Türk) olarak kullanılıyordu.  Norveççede “Sint som en tyrker” (Bir Türk kadar kızgın) deyimi bulunuyor. İtalyanların meşhur ‘’Mamma li Turchi ‘’  (Anne Türkler geliyor) sözü ve daha nice binlercesi var, bunların hepsinde Osmanlı denmez, hep ‘’Türk’’ denir. Avrupalılar bütün haritalarında, atlaslarında hep ‘’Türk’’den bahsederler… Avrupa’ya yapılan Osmanlı değil Türk akınları, Türk seferleridir… Çin seddinden Viyana kapılarına kadar bu böyledir.

Bütün Tarih kitaplarında bugün Orta Asya diye ifade ettiğimiz bölgenin adı 18’inci yüzyıla kadar ‘’Türkistan’’dı. ‘’Orta Asya’’ ifadesi İngilizlere aittir. Doğrudur, Londra’dan bakarsanız orası Orta Asya’dır.  Bizler de İngilizlerin ifadesiyle bu bölgeye ‘’Türkistan’’ yerine ‘’Orta Asya’’ diyerek, Türk milletinin üç bin yıllık tarihini ve bu bölge ile olan bağını bir sözcükle silip attık…

Şimdilerde ne Doğu Türkistan’ı bilen var ne de Batı Türkistan’ı… Mitolojide geçen bir Yunan atasözüdür: ‘’Sözcüğün gücü Tanrı’nın gücüne yakındır.’’ Atasözünün ne demek istediğini anlıyorsunuz değil mi?

Adriyatik’ten Çin seddine, Alp Dağlarında Altay Dağlarına kadar ‘’Türk’’ ismi sadece etnik bir aidiyetin adı değildir, ‘’Türk’’ ismi ulusal bir aidiyetin adıdır. Türk ulusunun içerisinde Kürt’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i, Çeçen’i, Gürcü’sü, Abaza’sı, Tatar’ı, Arnavut’u, Boşnak’ı onlarca milliyet vardır.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir…’’

Şimdiki yaşadığımız coğrafyanın adı Türkiye’dir, burada yaşanılan Türk kültürüdür, burada yaşayanlar ise etnik kimliklerine, milliyetlerine ve inançlarına bakılmaksızın Türk’türler, bayrakları Türk bayrağıdır, dilleri Türkçedir. Edebiyatları Türk edebiyatıdır, şiirleri Türk şiiridir… Bazı kasten veya gafletten yazan ve söyleyenlerin yazdıkları ve söyledikleri gibi ‘’Türkiye Edebiyatı’’, ‘’Türkiye şiirleri’’ değildir… Bütün bunlar bu coğrafyanın bin yıllık tarihinin reddedilmesi bir mümkünsüz tabii sonucudur.

Bu nedenle Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk diyor ki; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir… Bugünkü millet siyasi ve içtimai toplumumuz içinde Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır… Bu millet efradı da (bireyleri de) umum Türk camiası (topluluğu) için aynı müşterek maziye (geçmişe), tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar. ” (Medeni Bilgiler, TTK, s. 351)

Dikkat edilirse Mustafa Kemal Atatürk “Türk halkına” demiyor, “Türkiye halkına” diyor. Bu tanımın ne ırkçılıkla ne de etnikçilikle bir ilgisi vardır. Aslında “Türk Ulusu”nu tarif ediyor Mustafa Kemal Atatürk. Atatürk’ün düşündüğü Türk ulusu da bu coğrafyada bin yıldır yaşayan ortak geçmiş, ortak tarih, ortak kültüre dayanmaktadır.

Ernest Renan ve ulus kavramı

Sosyal bilimci Ernest Renan da ''Ulus Nedir?'' (Pinhan Yayıncılık, 2016) isimli kitabında ulusu şu şekilde tanımlıyor; “Geçmişte kalan ortak şan, şeref ve acılar mirası ve gelecek için gerçekleştirilecek bir program.” Toplumu ve milliyetleri ulus yapan ortak unsurlar işte bunlardır.

Şimdiki sayısı 22’ye ulaşan Arap devletleri Arap milliyetinden bir Arap ulusuna dönüşemedikleri için emperyal güçlerin ayakları altında sömürülmekte ve ezilmektedirler. Nasır’ın, Saddam’ın, Esad’ın ve Kaddafi’nin bir Arap Bismark’ı olma hayalleri hep bu nedenle serapa dönüşmüştür. Zaten bu nedenle emperyal güçler (Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Rus vb.) sömürmek istedikleri milliyetlerin ulus devlet olmalarını istemezler ve bu nedenle de Osmanlının bakiyesi bir ümmet topluluğundan çağdaş bir Türk ulusunu yaratan Mustafa Kemal Atatürk’ten bu emperyal güçler ve onların işbirlikçileri pek hazzetmezler.

İstesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Türk’üz.

Roma Hukuku uzmanı İtalyan hukukçu (aynı zamanda o zamanlar Adalet ve Eğitim Bakanı) Arangio Ruiz (1884-1964)’in Roma hukuk mirası için söylediği bir deyim vardı: '’Volendo e non volendo, sapendo e non sapendo; siamo tutti Romanisti''… (İstesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Romalıyız.) Bunu Anadolu’daki, Balkanlar’daki, Ortadoğu’daki ve Orta Asya’daki Türk mirası için de kullanmak mümkündür: ’’Volendo e non volendo, sapendo e non sapendo; siamo tutti Turkisti''…

Acı olan

Ülkenin her tarafından ‘’Türk’’ sözcüğü silinirken, içinde ‘’Türk’’ sözcüğü geçiyor diye okullarda söylenen ant kaldırılmak istenirken milli şair Mehmet Âkif’in dizeleri geliyor aklıma:

“Ey dipdiri meyyit (ölü) ‘iki el bir baş içindir’
Davransana, eller de senin baş da senindir 
His yok, hareket yok, acı yok... leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin”. 

Acı olan bu konuda kimin ne söylediği veya söylemediği değildir. Acı olan Türk ulusunun bu konudaki yaşadığı sessizliktir. Herkes meşrebine göre düşünüyor, konuşuyor ve davranıyor... Baksanıza, dün ‘’3 Mayıs Türkçülük Günü’’ idi ya… İktidarın ortağı, kendisini ‘’milliyetçi’’ olarak tanımlayan partinin lideri bu günü kutlarken ‘’Türk’’ kelimesini ağzına almaktan imtina ediyor, ‘’Türk ‘’ sözcüğünü telaffuz edemiyor… Kutlamayı ‘'3 Mayıs Milliyetçiler Günü'’ olarak yapıyor… Adama birisinin söylemesi lazım bugünün ‘’Milliyetçiler Günü’’ değil ‘’Türkçülük Günü’’ olduğunu… Ancak kendilerinin ‘’Türk milliyetçisi’’ olduğunu iddia eden partililerden zerre karşı ses çıkmıyor…  Acze, gaflete, delalete ve sefalete bakar mısınız!...

Son söz

Cumhurbaşkanı, AKP yetkilileri, MHP lideri veya bir başkası istedikleri kadar Türk kelimesini ağızlarına almasalar, istedikleri kadar Türk olduklarını bilmeseler de yukarıda bahsettiğim Latince sözde olduğu gibi; ‘’istesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Türk’üz.’’

Gözünüzü sımsıkı kapatmışsanız eğer, güneş yok değildir ki!...

Osman AYDOĞAN




1944 Irkçılık-Turancılık Davası

03 Mayıs 2020

Dünya tarihinde hiç unutulmayan siyasi davalar vardır: Dreyfus Davası (Fransa), Rosenbergler Davası (ABD), Mykonos Davası (Almanya) gibi… Bunların üçünü de sayfamda yazmıştım…

Türk tarihinde, günümüzde yakından ilgilenenler hariç artık pek kimseciklerin bilmediği bir dava vardır: ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’

Irkçılık-Turancılık Davası; 7 Eylül 1944'te başlayan ve 29 Mart 1945'e kadar süren, Türk siyasetinde önde gelen 23 ismin Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla yargılandığı bir davanın adıdır.

Davaya konu olaylar şu şekilde gelişir:

Nihal Atsız – Sabahattin Ali Davası

1944 yılı Mart ayında Nihal Atsız, ‘’Orkun’’ dergisinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na açık bir mektup yazar… Nihal Atsız, mektubunda Rus yanlılarının devletin çeşitli kademelerinde, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde yuvalandıklarını iddia ederek dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i hedef gösterir… Nihal Atsız bununla da yetinmeyerek Rus destekçisi olarak gördüğü Sabahattin Ali'yi ‘’vatan haini’’ diye de itham eder…

Bu yazı / mektup üzerine Sabahattin Ali, Nihal Atsız aleyhine tazminat davası açar… Bu dava üzerine Nihal Atsız'ın ‘’Orkun’’ dergisi 1 Nisan 1944 tarihinde kapatılır... 9 Nisan 1944 tarihinde de açılan tazminat davası Ankara’da görülmeye başlanır… Nihal Atsız’a destek için mahkeme salonuna gelen Turancı gençler Sabahattin Ali ve Hasan Ali Yücel aleyhine sloganlar atarak taşkınlık yapınca duruşma 3 Mayıs 1944 tarihine ertelenir.

Ankara Nümayişi

3 Mayıs 1944 günü yapılan duruşmada Nihal Atsız söz konusu davadan 4 ay hapse mahkûm olur… Turancı gençler kararı protesto amacıyla Ulus’ta toplanarak başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek için bakanlığa doğru yürümeye başlarlar. Polisin eylemcilere müdahalesi sert olur… Göstericilerden bazıları tutuklanır…

Ancak olaylar burada bitmez…

Bu yürüyüşe katılıp tutuklananlar hakkında dava açılır… Ancak bu dava sıradan bir nümayiş davası değildir. Gösteriye katılıp tutuklananlar dışında çok sayıda Turancı da tutuklanır… Tutuklananlar arasında o dönemde üsteğmen olan Alparslan Türkeş dâhil askerler de vardır… Tutuklular meşhur (!)  Sansaryan Han'a götürülürler. Tutuklular o dönemden sonra ‘’tabutluk’’ adı verilecek olan hücrelerde tutulurlar ve pek de iyi muamelelere maruz kalmazlar, işkence görürler..

Irkçılık-Turancılık Davası

Tutuklular 7 Eylül 1944 tarihinde İstanbul 1 No’lu Örfi İdare (sıkıyönetim)  Mahkemesi’nde "gizli teşkilat kurarak kurulu düzeni yıkmaya teşebbüs" suçundan yargılanırlar. Sekiz ay süren yargılama sonucunda 29 Mart 1945 tarihinde Zeki Velidi Togan, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal çeşitli cezalara çarptırıldılar. İşte bu dava tarihte adını ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’ olarak alır…

Nihal Atsız mahkûmiyet kararı kendisine tebliğ edildiğinde "turan için mahkûmiyet benim için şereftir" beyanında bulunur. Üsteğmen Alpaslan Türkeş de 9 ay 10 gün hapse mahkûm olur, ancak Askerî Mahkeme’nin temyizi ile fazla cezaevinde kalmaz.

Bu davadan hüküm giyenlerin cezaları Tophane Askerî Hapishanesinde infaz edilir…

3 Mayıs Türkçülük Günü

Günlerden 3 Mayıs 1945 günüdür.  3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının ve dava sonunda yapılan ‘’Ankara Nümayişi’’nin birinci yıldönümüdür… Tophane Askerî Hapishanesinde bulunan Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm tarafından, Türkçülük-Turancılık davasının gerekçelerinden biri olarak gösterilen Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayışı”nı anmak amacıyla örtüsüz bir masa etrafında toplanırlar… İşte ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde yapılan ve daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü (Bayramı) diye anılır…

Bu siyasi davanın arka planı

Bu dava siyasi bir davadır… Her siyasi davanın mutlaka siyasi bir maksadı ve bir uluslararası boyutu vardır tıpkı Dreyfus Davası’nda, Rosenbergler Davası’nda olduğu gibi… Tıpkı Balyoz-Ergenekon siyasi davalarında olduğu gibi… Düşünsenize; Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı 15 Temmuz menfur darbe girişim olur muydu? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı Türkiye Suriye – Libya bataklığına girer miydi? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı Türkiye’de rejim değişip ülke tek adama teslim edilir miydi? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı ülke Diyanetin vesayetine girer miydi?

Neyse bu konular çetrefilli konular... Biz gelelim ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’na…

İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıç yıllarında Almanya ve İtalya’nın başını çektiği milliyetçi blok Avrupa’da hızla ilerlerken Türkiye savaşa girip girmemek konusunda kararsızdır… Her iki taraftan gelen baskılara direnmektedir. Bu günlerde Türkiye’deki Turancılar savaşa Almanya’nın yanında savaşa girerek Kafkasya’daki Türklerle birleşmenin doğru olduğuna inanmaktadırlar… Bunu gören ve durumdan faydalanmak isteyen Alman hükümeti de bu konuda Turancılara destek verir… (Tıpkı Ilımlı İslam için ABD’nin ve AB’nin AKP hükümetine ülkede ''ulusal'' olan ne varsa yok etmek için verdikleri destek gibi...)

Almanya'nın o dönemki Ankara büyükelçisi von Papen Turancı çevrelerle görüşerek Orta Asya Türk cumhuriyetleri hakkında bilgi toplar ve destek arar… 1942 yılında Almanya Sovyetler'e doğru ilerlemekteyken Alman Büyükelçi von Papen İsmet İnönü ile de görüşür… Ancak büyükelçi tarafsız kalmaya kararlı İnönü’den beklediği desteği bulamaz… Ancak İnönü, Alman desteğiyle süren Turancı akımların pek fazla üzerine giderek Almanya’nın tepkisini çekmek de istemez… Hatta Nazım Hikmet gibi, Sabahattin Ali gibi solcular hapislerde süründürülürken Turancılar baş tacı edilir, resmî ideoloji tarafından hoşgörüyle karşılanır, hatta bizzat hükümetten destek bulur…

Ta ki Ruslar Alman kuşatmasını kırarak Avrupa’ya doğru ilerlemeye başlayıncaya kadar...

Almanya'nın savaşı kaybedeceği anlaşılınca rüzgâr tersine döner… 3 Mayıs 1944 tarihine kadar faşist Almanya’ya şirin görünmek için Turancılar baş tacı edilirken, bir anda Sovyet ilerleyişine karşı kalkan edilmek uğruna yurtsever insanlar tabutluklara tıkılır… Olayı gülünç kılan ise, bu insanlara isnat edilen suçun "Turancılık" olmasıdır.

Hem Dreyfus Davası’nda, hem Rosenbergler Davası’nda hem de bu davada devletin şizofrendik halini görürüz… Bu dava sonrasında Sabahattin Ali saldırıya ve hakaretlere maruz kalır, sonrasında da öldürülür… Sabahattin Ali’yi öldüren kişi ‘’vatanperver hislerle’’ bir ‘’vatan haini’’ni öldürdüğünü söyler… Hani bugünlerde devletimizin en tepesinden ‘’hain’’ sesleri çokça dillendiriliyor ya! Bir hatırlatayım istedim en tepeden böylesi söylemlerin nelere mal olabileceğini…

Hoş devlet ‘’Balyoz –Ergenekon davaları’’nda az mı şizofrendi? O davalarda kaç yurtsever aydın ve subay katledildi? O davalarla devletin altına dinamit koyup patlatmadılar mı?

Neyse bunlar çetrefilli konular, benim boyumu aşar... Yine biz konumuza dönelim…

Yazar Çağrı D. Çolak ‘’1944 Irkçılık – Turancılık Davası: Tutuklamalar, İşkenceler, Savunmalar’’ (Doğu Kütüphanesi Yayınları, 2019) isimli kitabında bu davanın Türkçü - Turancı harekete dâhil olmayanlar tarafından bile eleştirilen dava olduğunu ifade eder… Çağrı D. Çolak bu kitabında Niyazi Berkes ve Uğur Mumcu’nun dava hakkında görüşlerine yer verir:

Niyazi Berkes: "Turancılık olayı, Rusların gözüne girmek için tezgâhlandı. Rusların bu oyunu yutmadığı görülünce, Turancılar aklandı."

Uğur Mumcu: "1944 Irkçılık - Turancılık Davası, nereden bakarsanız bakın bir siyasal davaydı. Her siyasal davada olduğu gibi, bu davanın sorgularında da sanıklara işkence yapıldı. Fakat Almanlarla işbirliği yaptıklarını ortaya koyacak bir kanıt çıkmadı."

Olayların ve duruşmaların kahramanlarından biri ve doğrudan doğruya şahidi olan Nejdet Sançar’ın günü gününe tuttuğu notlardan oluşan ‘’1944 Irkçılık Turancılık Davası-Mahkeme Günlükleri’’ (Bozkurt Yayınevi, 2018) isimli kitabı bu konuda yazılmış en iyi eser olduğunu düşünüyorum…

Bir anda Sovyet ilerleyişine karşı kalkan edilmek uğruna tabutluklara tıkılan, işkenceler gören, tırnakları çekilen bu yurtsever insanları yılda bir gün de olsa, 3 Mayıs, anmaya değer diye düşünüyorum…

Şimdi kendilerini ‘’milliyetçi’’ ilan edenlerin siyaset sahnesindeki ibretlik hallerini görünce o günkü yurtsever insanların önünde saygıyla eğiliyorum…

Osman AYDOĞAN




Beyoğlu Hüseyin Ağa Cami

03 Mayıs 2020

Ramazan ayı vesilesiyle İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazacağımı ifade etmiş ve bu kapsamda da dün Bursa Ulu Cami’sini anlatmıştım... Bu yazımda da İstanbul Beyoğlu'nda yer alan ''Hüseyin Ağa Cami''sini anlatacağım... Bu cami halk arasında daha çok ‘’Ağa Cami’’ olarak tanınır, bilinir…

Ağa Cami'sini anlatmadan önce İstanbul camileri için yazılan şiirlerden kısaca bahsetmek istiyorum... Çünkü Türk şiirinde camiler büyük yer tutar. Özellikle İstanbul camileri. 

Türk şiirinde İstanbul camileri

Türk şiirinde İstanbul camilerinin önemli bir yeri vardır. Bunların en başında Yahya Kemal’in ''Süleymaniye'de Bayram Sabahı'' isimli şiiri gelir. Yahya Kemal şiirine şöyle başlardı:

‘’Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
 Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de’’

(Mehâbet: Büyüklük, ululuk, yücelik)

Mehmet Akif de ''Fatih Kürsüsü'nde'' şiiriyle Fatih Cami'nin ihtişamını, caminin cemaatini ve Osmanlının son halini anlatır. Şiirin sonlarında da Osmanlıyı diğer milletlerle mukayese eder. Âkif şiirinde diğer milletlerden şöyle bahseder:

‘’Heriflerin, hani dünya kadar bedayii var:
Ulumu var, edebiyyati var, sanayii var.’’

(Bedayii: Eşi ve benzeri olmıyan güzel, mükemmel ve yeni şeyler. Ulum; İlmin çoğulu)

Rıza Tevfik, Divan tarzında hece ile Üsküdar Mihrimah Sultan Cami için yazdığı ''Harap Mabet'' adlı kendisine seslendiği ve ‘’Vardım eşiğine yüzümü sürdüm’’ diye başladığı şiirini şöyle bitirirdi: ’’Hey Rıza! Secdeye baş koy da inle…’’

Ve Nâzım Hikmet’in Beyoğlu’ndaki ‘’Ağa Cami’’ için yazdığı ve kimseciklerin pek bilmediği bir şiiri var. Zaten bu yazımın amacı da bu şiiri ve bu şiir vasıtasyla ''Ağa Cami''ni tanıtmaktı. Bu nedenle de bu noktaya gelmek için Türk şiirindeki İstanbul camilerinden bahsettim...

Bu nedenle de önce Nâzım Hikmet'in bu şiirin tamamını veriyorum... Ancak bahsettiğim diğer şiirleri de bulup okumanızı isterim...

Ağa Cami

Havsalam almıyordu bu hazîn halî önce
Ah, ey zavallı camî, senî böyle görünce

Dertlî bîr çocuk gîbî îmanıma bağlandım;
Allah’ımın îsmînî daha çok candan andım.

Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda kî, anası can verîrken,

îşıklı kahvelerde kendî öz evladı var…
Böyle sokaklarda kî, çamurlu kaldırımlar,

En kîrlenmîş bayrağın taşıyor gölgesînî,
Üstünde orospular yükseltîyor sesînî.

Burda bütün gözlerî bîr sîyah el bağlıyor,
Yalnız senîn göğsünde büyük ruhun ağlıyor.

Kendî elemîm gîbî anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu

Bu îmansız muhîtte öyle yalnızsın kî sen
Bîr tesellî bulurdun ruhumu görebîlsen!

Ey bu camînîn ruhu: Bîze mucîze göster
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer

Bîr gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerîn yangınıyla!

("İlk Şiirler", Yapı Kredi Yayınları, 8. Kitap, s. 117)

Bu şiiri Nâzım Hikmet 1921'de Mütareke yıllarında, Mütarekenin ve İstanbul’un işgalinin verdiği hüzünle yazar.  Şiir ilk kez, 21 Mart 1921'de "Anadolu'da Yeni Gün" adlı yayında çıkar.

Mevlevî Nâzım Hikmet

Ağa Cami’ni anlatmadan önce Nâzım Hikmet’in böylesine bir şiiri nasıl yazdığını anlatmak istiyorum… Ama en önce de Nâzım’ın bir Mevlevî olduğunu söylemek istiyorum…

1902 yılında Selanik’te doğan Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Bey ile Celile Hanımın evlilik hayatları uzun sürmez. Çift, Nâzım ve Samiye adında iki çocukları olduktan sonra ayrılırlar. Celile Hanım resim tahsil etmek için Paris’e gider. Çocuklar dedeleri Nâzım Paşa’nın evine sığınırlar. Nâzım Hikmet, hemen hemen bütün çocukluğunu Nâzım Paşa’nın evinde geçirir. Bu yüzden hayatında dedesinin önemli bir yeri vardır.

Dede Nâzım Paşa şairdir ve şiirlerini aruz vezninde yazmaktadır. Ne var ki Nâzım Hikmet zamanın çocuğudur. Günün genç şairleri ise yalnız hece vezniyle şiir yazmaktadırlar. Ziya Gökalp’in 1910'da Selanik’te ‘’Genç Kalemler’’ ile açtığı akım bütün şair ve aydınları sarıvermiştir. Nâzım da bu akımdan etkilenerek ilk şiirlerini hece vezninde yazar.

Nâzım, kendisi için şöyle der: “ ...Şair bir büyük babanın torunuydum. Anam Fransızcayı çok iyi bilirdi, ama Osmanlıcayı bilmezdi. Benim gibi... Büyük babam, Mevlevî Nâzım Paşa şairdi, anam Lamartin’e bayılırdı. Evimizde şiir baş köşeydi...”

1920’ye kadar olan hayatında ‘’Milli Edebiyat’’ akımının tesirlerinde kalan ve tema olarak vatan, Mevlânâ, sevgi konularını işleyen Nâzım’ın gençliğinde yazdığı şiirleri pek fazla kişi bilmez.

Nâzım Hikmet Ran’ın yanında büyüdüğü dedesi Nâzım Paşa Mevlevî tarikatına bağlı dindar bir adamdır. Konya valiliğinde bulunduğu sıralarda Nâzım da orada yaşamaktadır. Paşa’nın evinde toplantılar düzenlenir, Mesnevi okunur, tasavvufi sohbetler yapılır. Nâzım da bu toplantılarda bulunur, gördükleri ve duydukları ona çok tesir eder. 

Çocuk Nâzım, özellikle Mevlevîhane’ye gidip Mevlevîlerin zikir ve mukabele-i şeriflerini seyretmeye bayılır. Başlarında uzun külahları, sırtlarında tennureleri ile semazenlerin dönüşleri ve musiki çok etkileyicidir. Nâzım’ın bu ortamda Mevlevî tarikatından etkilenmemesi mümkün değildir. Nâzım’ın aşağıdaki şiiri bu etkiyi çok güzel gösterir:

‘’Sararken alnımı yokluğun tacı
Gönülden silindi neşeyle acı.
Kalbe muhabbette buldum ilacı,
Ben de müridinim işte, Mevlânâ.

Ebede set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalbten temizlendim, huzura geldim,
Ben de müridinim, işte Mevlânâ.’’

Bu şiirin hikâyesini ise Vâlâ Nureddin “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” (İlke Kitap, 2011) adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde anlatır…

Nâzım Hikmet’in 1920 tarihine kadar yazdığı şiirlerde bu dini hassasiyet görülür. (*) İşte Beyoğlu’ndaki Ağa Cami şiiri de bunlara bir örnektir. 

Şimdi de gelelim Ağa Cami’ne…

Ağa Cami

Halen Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Ağa Cami, Galatasaray ağası olan Şeyhülharem Hüseyin Efendi tarafından 1594 (bazı kaynaklarda 1597 diye geçer) yılında yaptırılmıştır. Hadika’nın yazma nüshalarının birinde, adı Emin Bey Camii olarak da geçer. 1597 yılında yapılan ilk camii kubbeli imiş, günümüzde ise düz çatılıdır. Camii’nin mihrabı, duvarları ve minaresi ilk yapıdan kalmıştır. İçeride dört kalın kare prizma ayak, baskılı çatıyı tutar.

Kıble duvarında ve yan duvarlarda, dörderden iki sıra pencere yer alır. Kemerli pencereler renkli camlarla tezyin edilmiştir. Duvarlar yakın zamanlardaki onarımdan sonra belli bir yüksekliğe kadar Kütahya çinisiyle yenilenmiştir. İç avluları yeşil-mavi Kütahya çinileriyle süslüdür. Tavan ve tonozlar ise renkli kalem işleriyle bezenmiştir. Cami içindeki hatlar, son büyük hattatlarımızdan İsmail Hakkı Altunbezer’e aittir. Yapının minberi ve kürsüsü ahşaptandır. İstiklal Caddesi tarafından avluya girildiğinde sağ tarafta mihrap hizasında, çimenlerin arasında iki tane mezar taşı vardır. Bunlardan biri caminin banisi, Galatasaray'ın kapı ağalarından Hüseyin Ağa'ya, diğeri de Davut Ağa'a aittir…

Caminin avlusunda, Mimar Sinan’ın eseri olan bir şadırvan bulunur. Bu şadırvan Kasımpaşa Sinan Paşa Camii’nden buraya nakledilmiştir. Tek şerefeli minaresi caminin sağ tarafında yükselir. Dönemlerin Beyoğlu’sunda oturan İstanbul beyefendilerinin ve hanımefendilerinin uğrayabileceği Ağa Cami çok kez hasar görür. Daha önce avlu kapısı üzerinde duran tuğralı, sekiz satırlık kitabesinden, 1800’de, 1864’de ve daha sonraki yıllarda yapıda oluşan hasarların, bizzat Sultan II. Mahmut tarafından 1834 tarihinde tamir ettirildiği bilinmektedir. Son zamanlarda bir kez daha yanar ve Suzan Hanım isminde bir hayırseverin çabalarıyla tamir edilir… Uzun yıllar bakımsız kalan Ağa Cami, üçüncü ve son tamiratını 1938 yılında görür. Ancak o son tamirata kadar epey bir harap haldedir ki Nâzım Hikmet’in şiiri de zaten o haraplıktan yola çıkıyor.

Ancak Ağa Cami’nin bu harap vaziyeti bakımsızlığındandır. Aslında Ağa Cami yapıldığı gibi, aradan geçen dört yüzyıla, geçirdiği yangınlara rağmen sapasağlam, dimdik ayakta durmaktadır.

Ta ki birileri Ağa Cami’nin temelini, duvarlarını, taşlarını çatlatana kadar…

Ağa Cami'nin çatlayan temelleri, duvarları

Beyoğlu İstiklal Caddesinde Ağa Cami’nin tam karşısındaki bir alana, sahip olduğu medya grupları ile iktidarın başdestekçisi Demirören Grubuna bir AVM yapılmak üzere 2004 yılında 19 bin metrekare inşaat izni verilir. 1983 tarihli, 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’na göre oraya değil devasa bir bina yapmak çivi bile çakmak yasaktır aslında… Ancak Demirören AVM, 7 yılda 19 bin metrekare inşaat iznine karşın 50 bin metrekarelik inşaat alanına ulaşır. İstanbul BB Teftiş Kurulu raporuna göre bu AVM’nin hem son iki katı, hem yeraltındaki kısımlarının bir bölümü, hem de arkaya uzanan blokların bir parçası kaçaktır. Her gün binlerce insanın girdiği Demirören AVM iskânsız olarak ve yangın yönetmeliklerine aykırı olacak şekilde açılır.

Kaçak AVM’nin bu kısmının Ağa Cami ile ilgisi yoktur... Ancak inşaat nedeniyle yerin 30 metre altına inen hafriyat, yanı başındaki bu yüzyılların eskitemediği, yüzyılların, işgal yıllarının bir taşını bile yerinden oynatamadığı 16. yüzyıldan kalma işte bu Ağa Cami’ni tahrip eder, duvarlarını çatlatır, taşlarını yerinden oynatır. Sonunda da Ağa Cami ibadete kapatılmak zorunda kalınır. Sadece Ağa cami etkilenmez bu hoyratlıktan, inşaatın yakınında birçok tarihi bina da hasar görür.

Tıpkı Üsküdar’da sahil şeridinde bulunan ve 1580 yılında Şemsi Ahmed Paşa tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan ‘’Şemsi Ahmed Paşa Cami’’ (Kuşkonmaz Cami)’nin de sahile çakılan kazıklar nedeniyle temelinin ve duvarlarının çatlatılması gibi…

Bir onarım yüzsüzlüğü

İşte bu nedenle tahrip edilen, hasar gören Ağa Cami’nin, Demirören Holding desteğinde İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü kontrolünde, 20 Nisan 2012 tarihinde onarımına başlanır. Onarım iki yıl sürer…

Bu onarımın sürdüğü iki yıl süresince Ağa Cami’nin etrafına bir perde çekilir ve bu perdede kocaman kocaman harflerle bu onarımın ‘’Demirören Grubu’’ tarafından yapıldığı yazılır.

İşte bu yazı insanın yüreğini burkar, insanın içini sızlatır…

Caminin temelinin sarsılmasına, zedelenmesine, duvarlarının çatlamasına, taşlarının yerinden oynamasına, harap olmasına, yıkım tehlikesi geçirmesine ve bu nedenlerle de ibadete kapatılmasına neden olup, sonra da '’restore ediyoruz, onarıyoruz’' diye pankart asmak ancak bu devrin yandaşlarına mahsus bir yüzsüzlük olsa gerek…

20 Nisan 2012 tarihinde başlayan Ağa Cami’nin onarımı iki yıl sürer ve 14 Nisan 2014 tarihinde tamamlanır. Açılışı, Vakıflar Genel Müdürlüğünün bağlı olduğu o zamanki Devlet Bakanı Bülent Arınç tarafından yapılır. Bülent Arınç açılışta Nâzım Hikmet’in işte bu ‘’Ağa Cami’’ isimli şiirini okur. Ancak tören öncesinde Bülent Arınç'ın Nâzım Hikmet’in bu şiirinden haberi yoktur. Bülent Arınç, okuması için bu şiir eline tutuşturulduğunda şiirin Nâzım’a ait olduğuna inanmaz ve şiirin Nâzım’a ait olup olmadığını inceletir. Tüccar gibi dini siyasetlerine araç olarak kullanan bir zihniyetin ''Dertlî bîr çocuk gîbî îmanıma bağlandım; Allah’ımın îsmînî daha çok candan andım'' dizelerindeki samimiyeti ve içtenliği anlaması beklenemezdi zaten...

Tabii ki İstanbul’un her tarafına, daha cami mimarisini bilmeden, minare yüksekliği ile kubbe çapı oranı arasındaki ilişkiyi dahi anlamadan, her boş araziye hiçbir sanatsal ve mimari değeri olmayan ucube ucube beton yığını camiler yapıp -hem de devletin kesesinden adının dahi ne anlama geldiğini bilmeden ‘’Selatin Cami’’ diyerek-, gerçek birer sanat ve mimari şaheser olan tarihi camilerin siluetlerini kaba kaba beton yığınları ile kapatan, örten, yüzyılların yıpratamadığı tarihi camilerin temellerini, duvarlarını, taşlarını bir rant uğruna yerinden oynatan, sarsan, çatlatan, peşkeş çeken bir iktidarın mensubunun Nâzım’ın ‘’Ağa Cami’’ şirini bilecek ve anlayacak hali olmazdı zaten… Ki kendisine bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü nedeniyle bu caminin korunmasından sorumlu birisiyken tahrip edilmesini seyreden birisi olarak... Ki İstanbul Beyoğlu Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü, temelleri Demirören AVM inşaatı nedeniyle tahrip edilen Ağa Cami’sine 200-300 m mesafede iken… Kendisinin böylesine bir sorumluluğu varken restorasyondan sonra açılışını yapıp, onarıma katkı sağladı diye tahrip edenlere teşekkür etmek, şilt vermek böylesi bir zihniyete ait bir yüzsüzlük olsa gerek...

Bu nedenle Ağa Cami’nin her önünden geçişimde ''havsalam almıyordu bu hazîn halî önce, ah, ey zavallı camî, senî böyle görünce'' diye hazin hazin iç geçirir, sonra da sorarım kendi kendime ‘’Ağa Cami’’ mi yoksa ‘’Ağlayan Cami’’mi diye…

İbrâhim bin Ethem’i anlatırken de bahsetmiştim, son yıllardaki bütün araştırmaların Türkiye’de ateizmin ve deizmin arttığını ve dindarlığın azaldığını gösterdiğini... Devr-i iktidarlarında sadece dinin temelleri sarsılmıyor, görüldüğü gibi dinin yüzlerce yıllık mabetlerinin de temelleri sarsılıyor...

Bir rant uğruna ya Râb ne mâbetler yıkılıyor...

Osman AYDOĞAN

(*) Burada bir açıklama yapmam gerekiyor:

Nâzım Hikmet, bir dönem ‘’Ben de müridinim’’ dediği Hz. Mevlânâ ile de kavga eder! 1945 yılında Bursa Hapishanesi’nden Vâlâ Nureddin’e hitaben yazdığı mektupta bunu şöyle ifade ediyordu:

“Görüyorsunuz ya polemiği ve kavgayı Hazreti Mevlânâ’ya kadar götürmüşüm. ‘Sureti hemi zillest’ diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Benimkisi yüzlerce yıl sonra hazrete cevap:

'Bir gerçek alemdi gördüğün, ey Celâleddin, heyula filan değil,
Uçsuz bucaksız ve yaratılmadı ve ressamı illeti-ula filan değil,
Ve senin kızgın etinden kalan rübailerin en muhteşemi;
Sureti hemi zillest falan diye başlayan değil...' ’’

(Sureti hemi-zillest: Görünen her şey gölgedir. İlleti-ula: Birinci sebep, ilk sebep)

(Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımının ve geleneksel İslam sanatının metafiziksel imaj dünyasının eksenindeki sorunsal da dile gelir. Geleneksel İslam sanatı, görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı Varedici’nin varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suret imkânlarından biridir. Zira tecelli kesintisizdir ve her form, hakikatin birer yüzüdür o kadar. Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer öyleyse bir ilk neden olmalı diye Aristoteles'in formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bu düstura Nâzım’ın bu dizleri ile verdiği bir cevaptır. O üç sözcük ‘’Sureti hemi-zillest’’ Eflatun felsefesinin özüdür.)



Bursa Ulu Cami

02 Mayıs 2020

Ramazan ayı vesilesiyle İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazacağımı ifade etmiştim… Bugün de herkeslerin bildiği bir camiiyi, Bursa Ulu Cami’sini tanıtacağım…

Benim bu tanıtımım Ulu Cami’nin farklı bir özelliği ile olacak… Ancak benim Ulu Camii’nin bu özelliğini anlatabilmem için kısa (!) bir giriş yaparak Arapça’daki ‘’vav’’ harfini anlatmam gerekiyor… Şimdi diyeceksiniz ki Bursa Ulu Cami ile Arapça'daki ''vav'' harfinin ne ilişkisi var? Ama demeyin, sabredin...

Arapça ''vav'' harfi...

Türkçe’de “ve” diye seslendirdiğimiz harfe Arapça’da “vav” denir. Arapça’da on yedi tane farklı anlamda “vav” vardır. ‘’Ve’’ bizde sadece bağlaçken bu anlamdaki ''ve''ye Arapça’da ‘’atıfa’’ denir: ‘’Vav-ı atıfa’’.

Arapça’da bir de ‘’yemin vav’’ı var: ‘’Vav-ı kasem’’. ''Vav-ı kasem'': Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan ‘’vav’’ harfidir. Türkçe’ye “andolsun, yemin olsun” şeklinde tercüme edilir… ‘’Vav-ı kasem’’, yani ‘’yemin vav’’ı, arkasından dikkatlerimizin çekilmek istendiği önemli bir şeyin geliyor olacağını haber eder... Kur’anı- Kerim’de çoğu vakitler üzerine -kuşluk vaktine, fecre, geceye, gündüze (vel-fecr, ve’d-duha, ve’n-nehâr, ve’l-asr, ve’l-leyl…) ve bunların alametleri sayılan güneşle aya yemin edilir. Asr sûresinde, mutlak mânâda zamana yemin edilerek, akıp giden vakti dikkatle değerlendirmesi konusunda insanoğlu uyarılır.

’’Vav-ı kasem’’ için bir örnek ‘’Duhâ’’ sûresidir. Duhâ sûresi, sûre ’'Ved duhâ’’ ile başladığı için genellikle ‘’Ved duhâ sûresi’’ diye de anılır. Duhâ, kuşluk vakti demektir.  Ved duhâ: ''Andolsun kuşluk vaktine'' mealindedir...

Hatta bu konuda bir de fıkra bile var…

Geçmiş zamanda, medresenin sınav günü gelip çatmış. Mollalar sıra ile sınav ekibinin önüne diz çöküp yöneltilen sorulara yanıt veriyor. Sıra bizim mollaya gelince ser mümeyyiz (baş gözetmen) sormuş: ''Ved duhâ’nın vavı, ‘’vav-ı atıfa’’ (bağlaç) mı yoksa ‘’vav-ı kasem’’ (yemin vav’ı) mı?''

Molla büyük bir ciddiyetle “vav-ı atıfa” (bağlaç) demiş. Baş ayırtman yüzünde oluşan gülücüklerle ''aferin evladım, demiş çıkabilirsin.''

Mümeyyizler şaşkın. Çünkü cevap yanlış. Biri dayanamayıp “yanlış söyledi ama siz aferin dediniz” diye itiraz edecek olmuş. Efendi hazretleri nedenini açıklamış: ''Yahu siz bilmezsiniz. Ben bunun babasını da sınava çekmiştim. O 'ved duha’da 'vav' yoktur' diyordu...''

Bu fıkrada sağa sola atılacak mebzul miktarda taş vardır ama neyse biz mevzuyu dağıtmadan dönelim konumuza…

'’Vav’’ harfi Arapça’da ‘’vâv’’ diye okunur ve Arap alfabesinin yirmi altıncı, Osmanlı alfabesinin ise yirmi dokuzuncu harfidir. Arapça ve Farsça sözcüklerin yazımında ‘’vav’’ harfi v, o, ö, u, ü harflerinin bugün karşıladığı sesler için kullanılıyordu. Türkçe sözcüklerdeki o, ö, u, ü sesleriyse “vav"la değil, harekeyle (zemme ya da ötre) gösteriliyordu.

Ancak Arapça'daki ‘’vav’’ ile bilgi bu kadar değildir. Arapça'da ve Divan edebiyatında ''vav'' harfinin daha derin dînî, felsefi ve sanatsal anlamı vardır. Hazır ''vav'' harfiyle yola çıkmışken, Bursa Ulu Camii'ye de gelmeden bunlara da kısaca değinmek istiyorum...

Divan edebiyatında ''vav'' harfi...

Divan şiirinde harflerin yeri hiç şüphesiz çok büyüktür. Harfler Divan şiirinde aşkı, âşıkı ve mâşuku anlatmak ile mükelleftir. Bunu hem birbirleriyle olan temasları sonucu yazı şeklinde ortaya koyarlar, hem de her harfin sahip olduğu şekil aşkı, âşıkı ve mâşuku bize hatırlatır. Mesela ‘’elif’’ harfi kendisinden sonra gelen hiçbir harfle birleşmediği için kesrete/çokluğa bulaşmamış olarak yorumlanır. Bu harf başlangıç harfidir ve Allah’ı sembolize eder. Başlangıç Allah olduğuna göre, her şey O’ndan sonradır.

Divan edebiyatında başka bir harfimiz ise ’’sad’’dır. ‘’Sad’’ harfi sevgilinin gözünü simgeler. Bu harfin noktalısı olan ‘’dat’’ ise sevgilinin gözünün üstündeki ‘’ben’’dir. ‘‘Nun’’ harfi ise sevgilinin ebrularını yani kaşlarını simgeler. ‘’Nun’’ harfi çok kavisli olduğundan kemanı andıran ebrular bu harfte vücud bulmuş gibidir. ‘’Cim’’ harfi sevgilinin yanağıdır. ‘’Cim’’ harfinin ortasındaki nokta ‘’ben’’dir. Sevgilinin ağzı ‘’mim’’dir. Çünkü sevgilinin ağzı ‘’mim’’ harfinin yuvarlağı kadar küçüktür. ‘’Mim’’, ''yokluk'' demektir. Dudak tasavvufta ''yokluk'' anlamındadır. 

Divan edebiyatında "vav" harfinin, sevgi ve vefaya delalet ettiği söylenir…

''Vav'' harfinin dînî anlamı...

‘’Vav’’ harfi, ebced hesabında 6 rakamına denk gelmektedir. (Ebced hesabı, alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelimelerin sayısal değerinin hesaplanmasına denilmektedir.) Bu 6 rakamı ise imanın altı şartını işaret etmektedir. İki “vav” yan yana geldiğinde ise, 66’ya tekabül eder. “Allah” lafza-i celalinin müfredatı da 66'dır. Aynı şekilde “Lâle ve Hilâl” de 66’ya tekabül etmektedir. Bazı Allah dostlarına göre, iki “vav” Allah’ı sembolize eder. Çünkü ebced değerleri aynıdır. Halk arasında "İşini 66’ya bağlamak’’ (Allah'a havale etmek) tabiri de buradan gelmektedir. 

‘’Vav’’ harfi, aynı zamanda Allah’ın vâhid (bir) ismini ve birliğini simgelemektedir. Yani vahidiyeti, vahdaniyeti bildirir. Vâhid (tek ve eşsiz) olan; eşi benzeri olmayan, ortağı bulunmayan, tek İlah olan, kendisinden başka ilah bulunmayan, sıfatlarında ve işlerinde asla benzeri olmayan el-Vâhid ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sadece sayı olarak bir olması değildir. El-Vâhid, Allah (c.c.) bölünemeyen ve parçalanamayan birdir, manasına gelir. Yani sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur. İlahlık O’na mahsustur. O’nun dışında hiçbir varlık ilahlık mertebesine ulaşamaz. Bunun dışında “vav” harfi, Allah’tan başka her şeyi (mâsivâ'yı) terk etmek manasına da gelir.  Lafz-ı ilahi (Allah’ın sözü) elifle başlar. Elif cümle kâinatın anahtarıdır, ‘’vav’’ ise kâinatın ta kendisidir.

Hat sanatında ''vav'' harfi...

‘’Vav’’’ın taşıdığı şekil hususiyetiyle, hat sanatında, bilhassa, sülüste, ehemmiyetli bir yeri vardır. ‘’Vav’’ harfi, hat sanatını temsil etmektedir. Mahreci iki dudak arasında olduğundan yolun sonu da ona aittir. 

Talebe için ‘’vav’’ harfi bir eğitimdir. Hâlistir, mukaddestir, müfrettir ve ürkütücüdür. Her hali ile tefekkürü ifade eder. Kavisinin zorluğu sebebiyle yapımı oldukça ustalık ister. Duruşunun zarifliğini vermek sabır, azim ve aşk işidir. 

Hat sanatında ‘’vav’’ harfinin önemini vurgulamak için şu meşhur hikâye hep anlatılır: 

Hattat Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya; 

- “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav' yazayım, bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. 

Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz; 

- “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. 

Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Sıra Hafız Osman’a geldiğinde Kayıkçı; 

- “Hafız Efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek; 

- “Efendi o ‘vav’ her zaman yazılmaz. Sen dua et para kesemi yine evde unutayım” der.

''Vav'' harfi

‘’Vav’’, bir nevi hayatın özetidir. Yaşantısı Allah'a (cc) yakın olan bir kulun büyük sevdasıdır.... Bir hattatın baş tacıdır her daim... Hat sanatının ilk öğrenilen harfidir o. Yeryüzündeki bütün harflerin en estetiğidir o. O yazılınca, diğerleri peşinden bir bir dökülüverir... Diğer bütün harfleri, kelimeleri bir araya getiren, eksik parçaları tamamlayan bir harftir "vav". Tıpkı ayrı duran hatları sımsıkı birleştiren bir çengel gibidir ''vav''... Koca bir kalp dolusu aşktır, maharettir, sabırdır, sevgidir ‘’vav’’…

İnsan ‘’vav’’ şeklinde doğar da bir ara doğrulunca kendini ‘’elif’’ sanırmış… Rabbi ise kullarını ‘’vav’’ gibi mütevazı olsun istermiş…

Yazımın başlığı ‘’Ulu Cami’’ ancak şimdiye kadar hep ‘’vav’’ harfinden bahsettim. Şimdi bu noktaya kadar hep ‘’vav’’ harfinin Ulu Cami ile olan ilgisini merak ettiniz. Şimdi sıra ona geldi... Birazcık daha sabır...

Önce esas konum Bursa Ulu Cami hakkında kısa bir bilgi:

Bursa Ulu Cami...

Ulu Cami, Osmanlı Devleti'nin dördüncü padişahı Yıldırım Bayezid Han tarafından 1396 yılında Niğbolu Savaşı'nı kazanmasından sonra mimar Ali Neccar'a yaptırılır. Cami 1399 yılında ibadete açılır. Ulu Cami, sadece Türkiye’nin değil, İslam âleminin manevi yönden beşinci büyük mabedi olarak bilinir.

İçerisinde büyük bir şadırvana sahip olması ve Osmanlı’da yapılan ilk Cami-i Kebir (Büyük Cami) olma özellikleri Ulu Cami’yi diğer büyük camilerden ayırmaktadır. Şadırvan daha sonraki yıllarda İstanbul’dan Bursa’ya siyasi sürgün olarak gelen Kara Çelebizade Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılmıştır. 

Seyyah Evliya Çelebi 1640’lı yıllarda suyu Uludağ’dan gelen bu güzel havuzun içinde alabalıkların yüzdüğünden bahsetmektedir. Suyu en tepeden tek merkezden kaynayan bu şadırvanda su, havuza dökülürken Allah’ı tesbih edercesine 33 ayrı yerden akmaktadır.

Çok zengin hat sanatı örneklerine sahip olmasıyla ünlü olan Bursa Ulu Cami; içerisindeki 13 ayrı yazı karakteri ile 41 ayrı hattat tarafından yazılmış askılı ve sabit toplam 192 hat levhası ile bir nevi ‘’Hat Sanatları Müzesi’’ gibidir. Şu anda 9 ayrı yazı karakteri ve 21 sanatkârın 132 adet yazısı bulunmaktadır.

Cami içindeki bu levhalarda; Fatiha, İhlâs ve Nas sureleri başta olmak üzere, üç adet sûre, üç ayrı tarzda Ayet'el-Kürsi, 47 farklı ayet, 14 hadis-i şerif, Esma'ül-Hüsnâ'daki isimler, Allah (CC), Muhammed (SAS) ve İslam büyüklerinin isimleri, 25'ten fazla dua ve tespih sözü ile birkaç beyit ve iki şiir bulunmaktadır.

Şimdi Bursa Ulu Cami'nin ''vav'' harfi ile olan işlişkisi:

Bursa Ulu Cami' ve ''vav'' harfi...

''Vav'' harfini ve anlamını bu kadar uzun uzun anlatmamın nedeni Ulu Camii’nin her duvarında derin ve farklı anlamları olan ‘’vav’’ harflerinin yazılı olması ve bu ''vav'' harflerinin daha iyi anlaşılması içindi...

Ulu Cami'nin her duvarında yazılı bu ''vav'' harflerinin en güzeli, rivayetleri ile ünlü, tezhib sanatı ile süslenmiş ve ucuna lâle motifi işlenmiş ‘’vav’’ harfidir. Lâle süsleme sanatında Allah’ı (c.c.) sembolize eder…

Rivayet olunur ki; Ulu Cami’nin yapılışı sırasında Somuncu Baba adında bir zat her gün gelir, işçilere hayrına somun dağıtırmış. Somuncu Baba bir gün gene orada ekmek dağıtırken Hızır Aleyhisselam'ın da orada olduğunu fark etmiş. Kolundan tutup ‘’sen Hızır’sın ben anladım’’ demiş. ‘’Senden buraya gelip her gün namaz kılmanı istiyorum, eğer söz vermezsen buradaki herkese senin Hızır olduğunu söylerim’’ demiş. Hızır (a.s) her gün geleceğine dair söz vermiş ama o da bir istekte bulunmuş ve ‘’hangi vakit geleceğim bana kalsın’’ demiş. Bunun üzerin Hızır’ın (a.s.) Ulu Cami’deki ucuna lale motifi işlenmiş olan ‘’vav’’ harfinin önünde her gün gelip namaz kıldığı rivayet edilir fakat hangi vakit olduğu bilinmezmiş… Halen halk arasında bu rivayetin yaygın olması sebebiyle birçok kişi, dualarının kabul olacağı düşüncesiyle ucuna lale motifi işlenmiş olan ‘’vav’’ harfinin önünde namaz kılarlar…

Ulu Cami'nin her duvarında yazılı bu ''vav'' harflerinin en anlamlısı da Ulu Cami içinde caminin batı cephesinde günümüzde kadınların namaz kıldığı yerin batı duvarında çok değişik bir şekilde işlenmiş büyük ‘’celi sülüt’’ dört tane ‘’vav’’ harfidir. Mehmed Şefik Bey'in tashih ettiği yazılardan biri olan bu ‘’müsenna çifte vav’'ın kuyruklarının kesiştiği noktadaki boşlukta da, "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisi yazılıdır. Bu önemli bir nasihattir. ‘’Vav’’ harfi ile başlayan kelimeler sorumluluk gerektiren işleri ihtiva eder. Allah Rasûlü (s.a.v.) bizleri sorumluluğu olan şeylerden sakınma noktasında uyarıyor ve zorunlu olmadıkça şu yedi "vav'’dan sakının, çekinin buyuruyor. Mesela; vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vâllahi yemininde bulunmak… Bu hadis, vazifeleri yerine getirirken hassas olmamızı, ölçülü davranmamızı tavsiye eder…

İşte böyledir Bursa Ulu Cami’nin ol hikâyesi… Bursa Ulu Cami'nin İslam âleminin manevi yönden beşinci büyük mabedi olması boşuna değildir.

Vâveylâ...

Hazır bu noktaya kadar gelmişken ''vav'' harfinden türemiş bir kelimeyi de aktarmadan geçemeyeceğim: Vâveylâ. 

Manayı bilmeyenler, kendisini ''elif'' sanıp da ''vav'' olamayanlar ‘‘vav’’ diyemez ‘‘vay’’ derler. İşte buna da ‘’vâveylâ’’ denir. Bu ‘’vâveyla’’ ise; vali olup, veli olup, varis olup, vekil olup, vezir olup, vakıf malını değerlendirir makamda olup da ‘’vav’’ olamadıkları için ''vay'' diye feryâd edenlerin halidir. Şimdilerde, bunlardan renkli ekranlarda, ceridelerde, meclislerde, kürsülerde, mevkilerde, makamlarda ve mikrofon başlarında olup da vâveylâ edenleri mebzul miktarda görüyor ve onları ibretle izliyoruz zaten…

Osman AYDOĞAN

Hat sanatında bir ''vav'' örneği:


Ulu Camii içinde camiinin batı cephesinde işlenmiş dört ‘’vav’’ harfinin (müsenna çifte vav) kuyruklarının kesiştiği noktadaki boşlukta yer alan "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisi: (Aşağıdaki fotoğraf)


Ucuna lâle motifi işlenmiş ‘’vav’’ harfi:


Bir not:
 Buradaki bilgiler İslam Ansiklopedisinden derlenmiştir. Bir de merhum Kayınpederim de Bursa Ulu Camii'nin resterasyonunu yaptığından bir kısım bilgiler de kendisinden alınmıştır. 



1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı

01 Mayıs 2020

Türkçeyi çok iyi kullanan yazar ve şair Murathan Mungan’ın çok güzel bir şiiri vardı, ‘’Eskidendi, çok eskiden’’… Murathan Mungan’ın söylediği gibi hatırlar mısınız, eskiden çoook eskiden ‘’1 Mayıs İşçi Bayramı’’ kutlanırdı görkemli törenlerle… Şimdi ‘’nerede o bayramlar’’ der gibi ‘’şimdi nerede o törenler’’ diye hayıflanıyorsunuz değil mi?

Neden hayıflandığınızı anlatmadan önce kısaca 1 Mayıs İşçi Bayramının kısa bir tarihçesine bakalım…

1 Mayıs İşçi Bayramı tarihçesi

Tarihte ilk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlerler… 1 Mayıs 1886'da da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bırakırlar.  Değişik kentlerde binlerce siyah ve beyaz işçi, birlikte yürürler…

14 Temmuz - 21 Temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü " olarak kutlanmasına karar verilir...

Zamanla 8 saatlik işgünü birçok ülkede resmen kabul edilir…1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazanır.

Türkiye’de 1 Mayıs İşçi Bayramı

1 Mayıs İşçi Bayramı Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanır… 1923 yılındaki bu kutlama için kadın şairimiz Yaşar Nezihe, Türkçedeki ilk ‘’1 Mayıs İşçi Bayramı’’ şiirini ‘’1 Mayıs’’ başlığı ile Mayıs 1923’de kaleme alır…  Bu şiiri yazımın sonunda veriyorum… (Bu sayfada yazdığım Şükûfe Nihal gibi, İhsan Raif Hanım gibi hazin bir hikâyesi vardır şair Yaşar Nezihe’nin)

İşçi Bayramı, 2008 Nisan'ında "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilir. 2009 Nisan’ında da TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilir.

Şimdi gelelim baştaki hayıflanmamıza… Sadece bizde değil, tüm dünyada da 1 Mayıs İşçi Bayramları gittikçe sönük bir şekilde kutlanmaktadır…

Peki neden?

1989 dönüşümü

1989 yılında Sovyetler’in yıkılması çok şeyi bitirdi. Çift kutuplu dünya ile beraber çok şey de yitip gitti... Tek kutuplu dünyaya geçtik… Tek kutuplu dünya ile birlikte siyasetin ideolojik içeriği sıfırlandı... Kapitalizm rakipsiz kaldı… Küreselleşme icat edildi…

İnsanlar özgürleşiyor derken, tıpkı Roma döneminde olduğu gibi duvarlar yükseldi (Die festung Europa). Yine Roma döneminde olduğu gibi Avrupa dışındaki herkes barbarlar (Barbaren) olarak nitelendirildi, algılandı.

1989 dönüşümü sonrası dünya

Bu tarihten sonra Avrupa solu, Avrupa siyaseti, Avrupa edebiyatı bocaladı... Schröder’ler, Blair’ler, adları sol da olsa iktidarları boyunca hep neo liberal politikalar uyguladılar. Almanya’dan bir daha Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Fransa’dan bir daha Albert Camus, Jean Paul Sartre, Samuel Beckett, İngiltere’den bir daha Thomas More, Oscar Wilde, James Joyce, Thomas Stearns Eliot ve Virginia Woolf  çıkmadı...

Avrupa’ya yönelik göç dalgası, birbiri ardına gelen terörist saldırılar, milliyetçilik ve ırkçılık akımları ve Brexit Avrupa Birliği’nin iktidarsızlığını artırdı.  

İnternet teknolojisi ise bütün bu oluşumların üzerine tuz biber ekerek siyasette ‘’reality’’ ortamına prim veren iklimi yarattı. Küstahlığın, vasatlığın, kabalığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu yeni bir iklim doğdu. Bu şekilde bir ‘’meşhuriyet’’ çağı başladı.

İşte TV’lerde, boyalı basında gördüğünüz vıcık vıcık seviye, kişiliksizlik ve küstahlık bu iklimin ürünü! Bu sadece Türkiye’de değil tüm dünyada böyle… Avrupa’dan ABD’ye, Rusya’dan Arap dünyasına kadar bu böyle…

Bütün bunların da sonucu olarak; “Batı” kapitalizminin krizi ve ABD dış politikasında da Soğuk Savaş’ın bitiminden beri görülen yalpalama ABD’de Trump’u yükseltti. Diğer ülkelerde de Rusya’da Putin, Macaristan’da Urban gibi Trump’ın kopyaları ortaya çıktı…

Küreselleşme sonucu

Son olarak küreselleşmenin dayatmasına da insanlık etnik-dini bir yeniden ‘’kavimleşme’’yle, ‘’ümmetleşme’’yle, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’popülizm’’le yanıt verdi. ‘’Sanayi kapitalizmi’’nin yerini ‘’finans kapitalizmi’’ aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çöktü. İşçi sınıfı kalmadı. Sendikacılık tükendi. Bunlar geleneksel siyasetin hep içeriğini dolduran kavramlardı. Gerek Avrupa’da ve gerekse de Türkiye’de bu değişimi anlayamayan, algılayamayan ve bu değişime göre politika belirleyemeyen ve çözüm getiremeyen sol ve sosyal demokrat içerikli partiler bocaladılar, kendi içinde bölündüler, ideoloji olmayınca çıkar nedeniyle kendi içlerinde kendileriyle kavga ettiler…

Ve Türkiye

Bu süreç Türkiye’de çok daha trajik yaşandı… 1980 sonrası Türkiye sağ ideolojiye teslim edilirken sol kendi içerisinde bölündü… Örneğin 1994 yerel seçimlerinde Ankara’da ve İstanbul’da sol tandanslı SHP, DSP ve CHP ayrı ayrı adaylar çıkardılar, merkez sağ da ANAP ve DYP diye bölününce her iki şehirde de dini referans alan RF’nin adayları kazandı… Ancak sol bundan ders almadı… 1999 seçimlerinde de aynı hayatı tekrarladılar… Daha da trajik olanı ise bu tabloya sebep olan sol siyasetçilerin günümüze kadar hala itibar görmeye devam ediyor olmalarıdır…

Daha yakın zamanda yargıyı siyasetin emrine veren 12 Eylül 2010 halkoylamasında ''Yetmez ama ‘Evet’çi” liberal solcuların da katkıları unutulmamalı… Neyse bu faslı kapatalım… Yoksa bu liste sıralamakla bitmez…

Tüm bunların sonucu olarak da sol partiler sürekli oy kaybettiler. Bu şekilde de işçi sınıfının en büyük siyasi ve ideolojik desteği yok oldu...

Günümüzde siyaset

Günümüzde bu şekilde ideolojisiz kalan işçi sendikaları da iktidarlara yamandı... Sarı sendika haline geldi...  İşçi ücretleri yerlerde süründü... Kâr hırsı uğruna iş güvenliği ihmal edildi...  Yüzlerce işçinin toprak altına gömüldüğü iş kazalarının hesapları sorulmadı... Bir ‘’fıtrat’’ sözcüğü ile üstü örtüldü… İktidarın adamları yerlerde işçi tekmelediler, ''açız'' diyen işçi kadına ''geber'' dediler... Bu Korona günlerinde içşi sahipsiz, aç ve açıkta bırakıldı... Bu konuları gündeme getirecek ''Sivil Toplum Kuruluşları'' ve aydınlar da kalmadı, onların yerine iktidardan beslenen dinci vakıflar, STÖ’leri ve Körfez harekâtının ‘’Embedded journalism’’i gibi ‘’saray gazeteciliği’’ ve ‘’embedded aydınlar” türedi… Sonuçta işçi haklarını takip edecek kimse kalmadı… 

Sanayi kapitalizminin yapısı çöküp sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmi alınca da tek ilah ''para'' haline geldi. Emeğin, emekçinin değeri kalmadı... Böylece ortada işçi sınıfı kalmadığı gibi işçi haklarını takip edecek ''insanlık'' da kalmadı. İnsanlar sadece pazarda değil hastanelerde, eğitim kurumlarında ve hayatın her alanında müşteri haline geldi. Doğa katledildi... Kâr uğruna hava, su, çevre, insan kirlendi... 

1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı kutlaması

Hal böyle olunca da ortada ne kutlanacak bayram kaldı ne de bu bayramı kutlayacak heyecan…

Bugün, böyük böyük adamlar ''Emek en yüce değerdir...'' diye 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramını kutlayacaklar... Bu sözle, bu sloganla işçi aldatılırken aynı zamanda emek sömürüsünün de üstünü örterek bir taşla iki kuş vuracaklar...

Ama ben yine de tüm çalışanların, tüm emekçilerin bayramını canı gönülden kutlamak istiyorum:

‘’1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı’’ kutlu olsun…

Ben her ‘’1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı’’nda Cem Karaca’nın 1968 yılında çıkardığı o meşhur ‘’Tamirci Çırağı’’ şarkısını hatırlarım… Bu şarkının bağlantısını da yazımın sonunda veriyorum…

‘’Gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar
Ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar..’’

Osman AYDOĞAN

Cem Karaca; ‘’Tamirci Çırağı’’
https://www.youtube.com/watch?v=388-ZnlMoO4

Yaşar Nezihe Hanim’ın ‘’1 Mayıs’’ şiiri

Ey işçi…
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden.
Sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin
kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin?
Rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd;
lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.
Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden.
Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden.
Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün.
Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün.

Ey işçi…
Mayıs birde bu birleşme gününde
Bişüphe bugün kalmadı bir mani önünde…
Baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz;
yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz.
Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin
ta’zim ile hürmetle sana başlar eğilsin.
Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi.
Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi.
Herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay
Sen bunları hep kendin için şan-ü şeref say…
Birgün bırakınca işi halk şaşkına döndü.
Ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü.
Sayende saadetlere mazhar beşeriyet;
Sen olmasan etmezdi teali medeniyet.
Boynundan esaret bağını parçala, kes, at!
Kuvvetedir hak, hakkını haksızlara anlat.

Yaşar Nezihe



Kût Muharebesi

29 Nisan 2020

Bugün 29 Nisan 2020... Kût Zaferi'nin 104. yıl dönümü...

Kût Muharebesi; Birinci Dünya Harbi esnasında 29 Nisan 1916'da, Mirliva Halil Paşa komutasındaki Altıncı Ordu’nun, General Townshend  komutasındaki İngiliz birliklerini  teslim aldığı bir muharebedir. Bu muharebede Türk ordusu kuşatma altında tuttuğu Kût şehrine girerek İngilizlerin 13 generali, 481 subayı ve 13.300 erini esir aldılar... Bu kadar İngiliz esir İngiltere tarihinde bir ilktir, tektir ve sondur.

1’inci Dünya Savaşı’nda kazandığımız iki büyük zaferden birisidir “Kût Zaferi”.

Halil Paşa, soyadını “Kût” olarak almıştır. Selman-ı Pak’ta bulunan subayların bazıları da o zaferin anısını hep yaşamak istediğinden “Selmanıpak” soyadını aldılar.

Kût-ül Ammâre savaşı İngilizlerin tarihlerinde verdikleri en büyük kayıptır. Tarihte bunun başka bir örneği yoktur. Kût-ül Ammâre zaferi, Birinci Dünya Savaşında Osmanlı imparatorluğunun Çanakkale'den sonra kazandığı ikinci büyük zafer olmuş ve Dünya'da geniş yankılar uyandırmıştır.

Kût Muharebesi hakkında İngiliz ve Avusturyalı yazar ve tarihçiler şunları söylerler:

‘’1842’deki Kabil bozgunundan beri İngiliz ordusunun yaşadığı en aşağılayıcı hezimet.’’ 
Knightley Phlillip and Simpson, Colin The Secret Lives of Lawrance of Arabia, Nelson, Lonfra, 1969

“İngiliz prestijinin 1’inci Dünya Savaşı’nda yediği en büyük darbe."
Avustralyalı araştırmacı Dr. Gaston Bodart

"Kır bir atın üzerinde şık üniformalı, kelebek gözlüklü, dimdik duran Albay'ın komutasındaki sağlam, dayanıklı, kirli haki üniformalı, sırtları çantalı, bin kilometre yürümekten postalları parçalanmış Türk askerleri, trampetlerin ritmine uygun bir yürüyüşle şehre girdiler. Araplar alkışlıyor ve Albay’ın çizmelerini öpmeye çalışıyorlardı. Ama Albay onları itti… İngiliz subayları teker teker kılıçlarını teslim ettiler, o da başıyla selamlayarak alıyor ve ellerini sıkıyordu. General Townshend'in kılıcını Halil Paşa özel olarak gelerek aldı ve kendisine iade etti.’’
Avustralyalı yazar Russel Braddon

Halil Paşa’nın zaferden sonraki emri

29 Nisan 1916 tarihinde aşağıdaki metin Halil Paşa tarafından Altıncı Türk Ordusu'na günlük emir olarak yayınlanarak bu gün Kût Bayramı olarak ilan edildi.

29 Nisan 1916 tarihli günlük ordu emri;

‘’Orduma                                                        

Arslanlar,

Bugün Türklere şerefü şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın müşemmes (güneşli) semasında şühedamızın (şehitlerimizin) ruhları şadühandan (sevinçten, bahtiyarlıktan) pervaz ederken (uçarken), ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.

Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah'a hamdü şükür eylerim. Allah'ın azametine bakınız ki,  bin beş yüz  senelik İngiliz Devleti'nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir.

Ordum gerek Kût karşısında ve gerekse Kût’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve on bin neferini şehit vermiştir. Fakat buna mukabil bugün Kût’da 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.

Şu iki farka bakınca cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu vakayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.

İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale'de, ikinci vakayı burada görüyoruz.

Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer yeni tekemmül eden vaziyeti harbiyemiz karşısında muvaffakiyeti atiyemizin (büyük, paramparça eden başarımızın) parlak bir başlangıcıdır.

Bugüne ‘’Kût Bayramı’’ namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken şehitlerimize yasinler, tebarekeler, fatihalar okusunlar. Şühedamız, hayatı ulyatta (ulvi hayatta), semevatta (göklerde) kızıl kanlarla pervaz ederken (uçarken), gazilerimiz de atideki (gelecekteki) zaferlerimize nigehbân (gözcü) olsunlar..

     Mirliva Halil

     Altıncı Ordu Komutanı’’

Kût Zaferinden sonra

Enver Paşa, temel harp prensiplerinden olan ‘’başarıdan faydalanma’’ kuralını uygulayacağına, bu muzaffer ordu ile güneye Basra’ya kadar inip İngilizleri denize dökeceğine Kût Zaferi’ni kazanan Ordu’ya Almanların da telkiniyle “İran Seferi”ni hedef gösterdi. “Turan Seferi” de denilen bu sefer “hayalperest” bir sefer olmasına rağmen bu muzaffer Ordu, İran’a da girdi. Ancak burada İngiliz kuvvetlerini tutmaktan başka (Almanlar lehine) bir sonuç alamadı. Ancak Basra’daki İngiliz kuvvetleri ihmal edilmişti. İngilizler takviye kuvveti getirdikten sonra Bağdat istikametinde ilerlemeye başladılar.

Bu sefer muzaffer ordu ‘’Turan seferi’’ denilen hayalperest seferini bırakarak tekrar Irak’a döndü ise de İngilizler çoktan önemli mevzileri ele geçirmişlerdi. Sonuçta Kût-ül Ammâre kaybedildiği gibi Bağdat da kaybedildi. Mütarekeden sonra da Musul ve Kerkük kaybedildi. Dolayısıyla müthiş bir zafer ziyan edilmiş oldu…

Bu muhteşem zafer ziyan edilmeyip de bu muzaffer ordu Alman telkiniyle İran’a değil de Basra’ya yönlendirilseydi tarihin akışı daha farklı olurdu. 

Başkalarının telkinleriyle dış politika belirleyenlerin sonunu ‘’Tarih Baba’’ hep ‘’hüsran’’ olarak kaydetmiştir.

Kût Zaferi geçmişte kutlanmış mıydı?

Kût-ül Ammâre zaferi için NATO’ya girişimizden sonra İngilizleri gücendirmemek için kutlamaktan vazgeçtiğimiz iddia edilir. Ancak 1945 yılına kadar da Kût Muharebesinin kutlandığına dair hiçbir belge, bilgi, haber, yazı ve kaynak yoktur. Sadece 1950 yılında romancı Feridun Fazıl Tülbentçi’nin bir yazısı vardır. Hepsi o kadar.

Muhtemeldir ki bu unutuluşun arkasında bu muhteşem zaferin ziyan edilmiş olması yatar.

Kût Şehitliği

1920 yılında Bağdat’a 356 km uzaklıkta Kût-ül Ammâre’de bir şehitlik inşa edilmiştir. Burada yedi subay ve 43 er olmak üzere 50 şehidimizin mezarı bulunmaktadır. 

Kût Muharebesi şehidi Dedem

Bu günü kimsecikler kutlamasa da ben kutlamasam olmaz! Çünkü Dedem de (Babamın babası, Yusuf oğlu Hasan, 18'inci Kolordu, 51'inci Fırka, 7'inci Alay, 2'inci Tabur, 5'inci Bölük. Şehadet tarihi ve yeri: 08 Ekim 1916, Kût-ül Ammare) bir Kût muharebesi şehididir... Ruhu şâd olsun...

Hani, Çiçero derdi ya zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.'' Şehitleri yaşatan da yaşayanların bellekleridir.

Kût şehitlerimizin ve gazilerimizin ruhları şâd olsun. ‘’Kût Bayramımız’’ kutlu olsun!   

Osman AYDOĞAN

Meraklı olan okuyucularıma aşağıda bu muharebenin kısa bir özetini sunuyorum.

Kısa bir özet dediğime bakmayın. Böyle derli toplu bir özeti başka yerde bulamazsınız. Kût-ül Ammâre zaferini anlamak için kaçırmayın derim. Buradaki bilgiler, Kût Zaferi'nin 100. yılı nedeniyle 2016 yılında Gazi Üniversitesinde düzenlenen ve benim de konuşmacı olarak katıldığım sempozyumda hazırladığım notlarımdan istifade edilerek derlenmiştir... 

Birinci Dünya Savaşında Osmanlı imparatorluğu ile İngilizler arasında 8 Aralık 1915 - 26 Nisan 1916 tarihleri arasında Irak’ta cereyan eden ve Türk ordusunun zaferi ile sonuçlanan Kût-ül Ammâre Muharebesi

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Genel Durum ve Yığınaklanma     

Birinci Dünya savaşı genel olarak bir Almanya –İngiltere hesaplaşması idi… Birinci Dünya Savaşının İngilizler açısından ağırlık merkezi Hindistan ve Hindistan yolunun güvence altına alınması idi… Çünkü 20. Yüzyılın başındaki jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında Körfez her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Bu yığınağın bir başka belki de asıl amacı da Körfez Arap şeyhlerinin ve aşiretlerinin kendilerini Osmanlıya karşı desteklemeye hazır oldukları mesajını vermekti. Bu şekilde Türklerle Arapların ayrıştırması amaçlanmıştı.

Bu maksatla; İngiltere, daha Osmanlı savaşa girmeden 29 Eylül 1914 tarihinde (Osmanlı savaşa 29 Ekim 1914’te girmişti, Osmanlının savaşa girmesine daha bir ay vardır) iki zırhlı savaş gemisi ile (Espiegle ve Dalhousie isimli zırhlılar) Osmanlı iç suyu statüsündeki Şattülarap’a girerek Hürremşehr yönüne ilerlemiş, daha sonra da Odin ve Lawrance zırhlıları da Basra’da Şattülarap çıkışına konuşlandırarak Basra’yı abluka altına almışlardır. .

Daha önce de İngiltere Alman zırhlısı Goeben ve Breslau’u bahane ederek Çanakkale çıkışını abluka altına almıştı. Böylelikle İngiltere daha Osmanlı savaşa girmeden Çanakkale ve Basra çıkışlarını abluka altına almıştır. Daha sonra da Osmanlının İskenderiye’de bulunan birkaç eski Osmanlı hücumbotunun bulundukları yerden ayrılmalarına izin vermeyeceklerini belirterek Çanakkale ve Basra’dan sonra Suriye ve Filistin kıyılarını da abluka altına almıştır.

20 Ekim 1914 tarihinde ise (Osmanlı savaşa 29 Ekim günü girmişti) Hindistan’dan getirdiği Sefer Görev Gücünü Bahreyn’e konuşlandırmıştır.

Bütün bu yığınak İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşında ana mihverinin ve ağırlık merkezinin Körfez, Basra ve Irak olacağını göstermekteydi.

Ayrıca İngiltere; Goeben ve Breslau Çanakkale’ye gelmeden (16 Ağustos 1914) önce Osmanlı hanımlarının yüzüklerini satarak alımına katkıda bulundukları ‘’Sultan Osman I’’ ve ‘’Reşadiye’’ zırhlılarını son taksiti ödenmesine rağmen Osmanlı denizcileri toka töreni için gemiye çıktıklarında gemilere tam Osmanlı sancağı çekileceği anda el koymuşlardır. (28 Temmuz 1914)

Kısaca Osmanlı Birinci Dünya savaşına girsin girmesin Abadan petrollerini ve Hindistan yolunu korumak ve Arapları yanlarında tutmak için İngilizler Basra’ya çıkarma yapacaklardı. İngiltere’nin hazırlığı ve yığınağı bu yöndeydi…

Ancak Osmanlı İngiltere’nin bu maksadını ve hazırlığını göremeyerek Irak cephesini ihmal etmiş, hatta diğer cephelere bu cepheden kuvvet kaydırmıştır. Irak cephesini destekleyecek menzil hattını (ikmal hattı ve ikmali) da zayıf tutmuş, destekleyememiştir.

Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardı. Bunlar İngiltere ve Rusya idi. Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıydı:  İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.

Hal böyleyken; Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardı.

1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştı. 1914’te Irak’taki Ordu kâğıt üzerinde üç tümene çıkarılmıştı ama İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştı.

Hemen arkasından gelen Sarıkamış felaketi, muhtemel takviyelerin ve hatta Irak’tan bazı birliklerin acilen Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açtı.

İngiltere’nin amacı

İngiltere’nin bu yığınaktan ve stratejiden amacı Osmanlı imparatorluğunun Güneydoğu Anadolu bölgesi ile Irak, Suriye ve diğer Arap memleketlerinin Fransa ile paylaşılması kapsamında;

-Abadan petrollerini korumak,

-Kuzeye doğru ilerleyerek Rusya ile birleşmek ve

-Türk kuvvetlerinin İran’a girerek Hindistan yolunu tehdit etmesini önlemek maksadıyla Irak Cephesi açılmıştır.

Osmanlı imparatorluğunun savaş planı

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Harbinde Irak cephesinin yanında ayrıca; Çanakkale Cephesi, Kafkas Cephesi,  Suriye Cephesi ve Avrupa’daki cepheler olmak üzere beş cephede muharebe etmiştir.

İngilizler Irak cephesini açmadan önce Osmanlı imparatorluğunun savaş planı;

-Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden Rusya‘ya darbe vurmak,

-Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât ve

-Çanakkale’yi korumak için Trakya’da önemli bir kuvvet bulundurmayı ön görüyordu.

Bu plan ise tamamen Osmanlıyı korumaktan ziyade Alman cephelerini rahatlatmak için açılmıştı. Şöyle ki;

- Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden harekât yaparak bu bölgede Rus askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- Süveyş Kanalı ve Mısır’a karşı harekât yaparak bu bölgede İngiliz askerlerini tespit edip Avrupa’da Alman cephelerini rahatlatmak,

- İleride bahsedileceği gibi Irak Cephesinde Kût-ül Ammâre zaferinden sonra --başarıdan faydalanılmayarak -  harekâta devamla İngilizleri Basra’dan döküp atmak yerine muzaffer orduyu İran’a göndererek İngilizlerin körfezde kalmalarını sağlayarak bu güçlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek,

- Hatta Çanakkale Deniz zaferinden sonra kara savunma harekâtını kıyıda tutmayarak İngilizlerin karaya çıkmasını, böylece savaşın uzamasını sağlayarak bu kuvvetlerin Avrupa’da Almanlar karşısına çıkmasını önlemek.

Irak’ta İngiliz Harekâtı ve Cereyan Eden Muharebeler

İngiliz ırak seferi kuvvetleri Orgeneral Perry Lake komutasında; bir adet Hint kolordusu (üç adet piyade tümeni, üç adet piyade tugayı ve bir adet topçu tugayı) bir adet piyade tümeni ve iki adet piyade tugayından teşkil edilmişti.

İngilizler'in "Mezopotamya Seferi" adı verdikleri Irak Cephe’si, Hindistan'ın Bombay şehrinden hareket eden, İngiliz ve Hintli birliklerden oluşan kuvvetlerin 15 Ekim 1914'te Bahreyn ve 21 Kasım 1914'te Basra Körfezi'ndeki Fav Yarımadası'ndan başlayarak Irak Basra'yı işgali ile açıldı. Bu bölgede askeri gücü oldukça zayıf olan Osmanlı kuvvetleri işgale karşı direnemediler. Basra'yı geri almak üzere, Binbaşılıktan Yarbaylığa terfi ettirilen Süleyman Askerî Bey cephe komutanlığına atandı.

Yerli Araplar ve gönüllülerden topladığı kuvvetlerle Şuayyibe'de İngilizlere karşı taarruza geçen Süleyman Bey, üç gün süren savaşın sonucunda yenilgiye uğradı. Bu savaşta bacağından yaralanan Süleyman Askerî Bey, gözlerinin önünde kendi yetiştirdiği gencecik vatan evlatlarının şakır şakır öldüğünü görüp, üzüntüden Bercisiye koruluğu yakınlarında intihar etti. (Nisan 1915)

Artık önemli bir direnişle karşılaşmayacağına inanan İngilizler, Basra vilayetindeki önemli stratejik mevkileri ele geçirerek buradaki durumlarını sağlamlaştırmayı ve Bağdat'a İlerlemeyi hedefliyorlardı. Gerçekten de fazla bir direnişle karşılaşmadan önce Kurna'yi daha sonra da Ammâre'yi işgal ettiler.

23-24 Nisan 1915 tarihinde Edirne’deki 4. Tüm. Komutanı Albay Nurettin Irak ve Havalisi Genel Komutanlığına atandı. Albay Nurettin 15 Mayıs 1915’te Bağdat’a gelerek göreve başladı.

İngilizlerin devam eden ileri harekâtında Albay Nurettin Bey tarafından olağanüstü azim ve kararlılıkla savunulan Kûtü'l- Ammâre, savaş malzemesi eksikliği ve kuvvet yetersizliğinden fazla dayanamayarak 25 Eylül 1915'te düştü.

Kût-ül Ammâre kaybedilmesi Bağdat'ı büyük bir tehlikeye düşürmüştü. İngilizler Bağdat'a oldukça yaklaşmışlar, yolları üzerinde mağlup Osmanlı kuvvetleri düzgün bir şekilde Selman-ı Pak'a çekilerek burada bulunan hazır mevzilere yerleşip, savunma önlemleri aldılar.

Selman-ı Pak’a kadar Osmanlı kuvvetleri ile İngilizler arasında şu muharebeler cereyan etti:

- Seyhan Muharebesi (14-15 Kasım 1914 )

- Harabe ( Kût-ül Zeyn) Muharebesi (17 Kasım 1914)

 - Birinci ve İkinci Mezira muharebeleri (4-7 Aralık 1914)

- Birinci Rota Muharebesi ( 20 Ocak 1915 )

- Şuayibe Muharebesi ( 12 –14 Nisan 1915 )

- İkinci Rota Muharebesi ( 31 Mayıs 1915 )

- Nasırye ve Ümm ün Necim muharebeleri ( 13-24 Temmuz 1915)

- Birinci Kût-ül Ammâre Muharebesi ( 26 Eylül 1915 )

- Selman-ı Pak Muharebesi ( 22-24 Kasım 1915

Selman-ı Pak Muharebesi

İngiliz kuvvetlerinin ırak topraklarına çıkması ile birlikte iki taraf arasında cereyan eden bu dokuz adet muharebeden Selman-ı Pak Muharebesi hariç olmak üzere hepsi İngilizlerin lehine sonuçlanmıştır.

1915 Kasım’ında 45. Tümen ve Kafkaslardan da 51. ve 52. Tümenler bölgeye gönderilerek Selma-ı Pak takviye edildi. Bu arada Bağdat’ta bulunan 45. Tümen’in de eksiklikleri tamamlandı. 45, 51 ve 52. Tümenler Osmanlı Ordusunun en seçkin birlikleri arasındaydı.

İngilizler kuzeye doğru ilerlerken, tarih boyunca bütün orduların başına gelen durumla karşılaştılar. Kendi ikmal hatları uzarken, hasımlarının yolu kısalıyordu.

22 Kasım 1915'te Selman-ı Pak'a taarruz eden İngilizler şiddetli bir direnişle karşılaştılar. İngilizler, Osmanlı kuvvetlerinin karşı taarruzu sonucu 4.500 kişi civarında kayıp vererek 25 Kasım'da Selman-ı Pak’tan ayrılarak Kût-ül Ammâre'ye doğru çekildiler

Kût-ül Ammâre Kuşatması

Osmanlı kuvvetleri taktik prensiplere uygun olarak çekilen kuvvetlerle teması sürdürerek sıkı bir takip harekâtına giriştiler. 51. Tümen İngilizleri takip etti, Aziziye’de İngilizler imhadan kurtuldular. İngiliz kuvvetleri takipten kurtularak nefes almak için aslında savunmaya hiç de müsait olmayan Kût-ül Ammâre’ye sığınmak zorunda kaldılar taktik prensiplerden olan ‘’yeniden tertiplenemeden ve teşkilatlanamadan’’. Ve İngiliz kuvvetleri burada hızla sıkı bir kuşatma altına alındılar. (05 Aralık 1915)

Muharebenin cereyan ettiği Kût-ül Ammâre bölgesi Basra’ya 415 km Bağdat’a 356 km mesafede ve Dicle dirseği içerisinde yer alan bir bölgedir. Üç tarafı bataklıkla kaplıdır. Açık olan tek tarafı ise Osmanlı kuvvetleri tutmuştu.

Osmanlı kuvvetleri bir taraftan 18. Kolordu (45. ve 51. Tümenler) ile Kût-ül Ammâre’yi kuşatırken diğer taraftan da 13. Kolordu (35. ve 52. Tümenler)  ile İngilizlerin güneyden gelecek kurtarma kuvvetlerine karşı Kût güneyinde savunma mevzi oluşturdular. Bu şekilde hem içe hem dışa bakan klasik siper hatları oluşturularak Kût-ül Ammâre Basra’dan koparıldı. Bu savunma sayesinde İngilizlerin yardıma gelen kuvvetlerini tamamı yenilgiye uğratıldı.

Bu arada Aralık 1915 yılında Bağdat merkezli 6. Ordu kuruldu, Alman Goltz Paşa Ordu komutanı olarak atandı ve ‘’Irak ve Havalisi Komutanlığı’’ emrindeki birliklerle beraber ‘’Irak Cephesi Komutanlığı’’ adı altında 6. Ordu’ya bağlandı. 6. Ordu; 13 ve 18'inci kolordularla Musul Tümeninden teşkil edilmişti.

Nurettin Bey de Kût’u kuşatan kuvvetlerin Komutanı olarak görevlendirildi. Bu durumdan memnun olmayan Nurettin Bey Enver Paşa’ya uzun bir mektup yazarak memnuniyetsizliğini belirterek mektubunu şöyle bağladı: ‘’Bu üzüntü şahsi değil millidir.’’

Ayrıca Nurettin Bey elindeki tüm imkânları kullanarak derhâl Kût’a saldırarak sonuç almak istiyordu. Goltz Paşa ise takviyeler gelmeden bu taarruzların yapılmasına karşı çıkıyordu. Aralık ayında Nurettin Bey kendi inisiyatifi ile yaptığı üç saldırıda büyük kayıplar verdi. (Nutuk’ta da M. K. Atatürk bu gereksiz kayıplardan bahseder.)

Bu gelişmeler üzerine Nurettin Bey 10 Ocak 1916 tarihinde görevden alınarak Kafkas Cephesine 9. Kolordu Komutanlığına tayin edildi. Nurettin Bey’i’n yerine Enver Paşa’nın kendisinden iki yaş küçük amcası 52. Tümen Komutanı Halil Bey (Mirliva-Albay) atandı.

İngilizlerin kuşatmayı yarmak için gönderdikleri kuvvetlerle altı muharebe yapıldı. Bu muharebelerin ikisi hariç hepsini de İngilizler kaybetti. Bu taarruzlar 35 ve 52. Tümenlerin oluşturduğu dışa bakan savunma mevzileri sayesinde büyük kayıplar ve fiyaskoyla sonuçlandı.  (Sırasıyla: 7 Ocak: Şeyh Saad, 13 Ocak: Vadi, 21 Ocak: Hanna, 7-9 Mart: Düceyla, 5-8 Nisan: Hanna ve Fellahiyeh, 7-22 Nisan: Beyt Ayşe ve Sennaiyat)

Halil Bey, Nurettin Bey’in aksine Kût’u taarruzla değil, yiyeceği tükenen İngilizleri açlıkla teslim almayı düşünüyordu ve bu nedenle Arap ahalinin kasabadan ayrılmasını engelliyordu. Ayrıca toplarla sürekli taciz ateşi açıyordu.

İngiltere, General Aylmer komutasındaki birliklerin başarısız olan birinci taarruzun ardından Irak cephe komutanı J. Nixon’ı azledip Percival Lake’i bu göreve getirdi; ancak yeni komutan da kuşatmadaki birliklerini kurtaramadı.

Çaresiz kalan İngilizler, savaşa birlikte girdikleri Rusya’dan yardım istedi. O dönemde İran’ın Kirmenşah bölgesini işgal etmiş olan Rus kuvvetlerinin komutanı Baratov’un Kût üzerine yaptığı intikal de sonuçsuz kaldı.

Basra’daki İngiliz genel karargâhının dünya harp tarihinde ilk olarak uçaklarla yaptığı ikmal harekâtı da başarısızlıkla sonuçlandı. Uçaklar ya Türk uçaksavar ateşine maruz kaldılar, ya da malzemelerini Türk mevzilerine attılar. Bir kısım malzemeler de Dicle’nin balıklarına yem oldu.

Basra’daki İngiliz genel karargâhının son ikmal denemesi Julnar isimli gemi ile yapmak istedikleri ikmal takviyesi oldu. 24 Nisan 1916 günü 270 ton yiyecek malzemesi ile Kût-ül Ammâre’ye hareket eden Julnar gemisi kıyılardan açılan makineli tüfek ve top atışları sayesinde kıyıya oturtularak 25 Nisan 1916 günü ele geçirildi.

Kurtuluş ümidi kalmayan, erzak ve cephane sıkıntısı çeken General Townshend, önce kimi kaynaklara gör bir milyon, kimi kaynaklara göre ise iki milyon Pound değerinde altın vererek esaretten kurtulmaya çalıştı. (Arap Lawrence olarak bilinen Thomas E. Lawrence de bu planın bir parçasıydı.) Müzakerelerin sonunda Halil Bey kayıtsız şartsız teslim olmalarını talep etti. General Townshend Halil Bey’e 26 Nisan’da mektup yazarak Kût’u teslim etmeye hazır olduklarını bildirdi. Halil Bey ise birlik, silah ve cephaneleri teslim etmesi şartıyla istediği yere gidebileceği cevabını verdi.

Townshend ise tüm silah ve cephanesini yok ettirerek 29 Nisan 1916’da teslim oldu.

Yaklaşık beş ay süren kuşatmanın ardından, 13 general, 481 subay ve 7 bini Hintli 13 bin 300 İngiliz askeri Türk birliklerine teslim oldu. Tarihe Kût-ül Ammâre zaferi olarak geçen savaşlar sırasında İngilizler 40 bin kayıp ve esir verirken Türk birlikleri ise 25 bin askerini kaybetti.

Savaşın bu aşamasında da emsalsiz bir insanlık örneği sergileyerek aylardır açlık, susuzluk ve iklim şartlarından dolayı perişan haldeki İngiliz ve Hint askerlerine beş gün önce ele geçirdikleri Julnar’dan kalan erzaktan ikram ederek Türk askerinin büyüklüğünü göstermişlerdir.

İngiltere Kût-ül Ammâre’deki yenilginin sebebini soruşturmak üzere Mezopotamya Komisyonu oluşturmuş; burada askerî hatalar, coğrafya, iklim ve ulaşımdan kaynaklanan sorunlar ve sağlık problemleri tartışılmıştı. Buna rağmen hazırlanan raporda hezimette Osmanlı Ordusunun başarısının payı imâ dâhi edilmemiştir. Metinde Osmanlı Ordusunu öven, yenilgide onun gösterdiği çabanın da rol oynadığına işaret eden dolaylı ifadeler dâhi yoktur. Bu da İngilizlerin uğradıkları hezimete karşılık Osmanlı Ordusuna yukarıdan bakmayı sürdürdüklerini göstermektedir.

Kût-ül Ammâre Sonrası

Bu zaferden sonra Başkomutanlık büyük bir yanılgıya kapılarak Dicle bölgesindeki harekâtın sona erdiğine hükmederek, bu cepheyi ihmal etmiş, Almanların telkiniyle 18. Kolordu İngilizlere karşı yalnız bırakılarak 13. Kolordu’nun İran cephesine gönderilmesi, cephenin zayıflamasına neden olmuştur. Sonradan 13. Kolordu Irak Cephesine getirilmiş olmasına rağmen sonuç değişmemiştir. İngiliz karşı taarruzuyla önce 22 Şubat 1917’de Kût-ül Ammâre’yi tekrar ele geçirmişler, sonra da 11 Mart 1917’de Bağdat’ı ele geçirmişlerdir. Mütarekenden sonra ise Musul ve Kerkük kaybedilmiştir.

Sonuç olarak muhteşem bir zafer ziyan edilmiştir.

İtilaf devletleri Çanakkale’den çekilirken Irak’a 1915/16 kışında gönderilen takviyeler durumu biraz düzeltip Kût zaferini sağlamıştı ama bu İngilizlerin nihai ilerlemesini geciktirmekten başka işe yaramadı. Enver bu sırada, yani stratejik dengenin sürdüğü 1916 yılında en güçlü dört tümenden oluşan 15. Kolordu’yu Galiçya’ya, 13. Kolordu’yu da İran bozkırlarına göndermiştir. Hâlbuki bu iki kolordu Güney cephesinin savaşın sonuna kadar tutulmasını sağlayabilirlerdi.  

Ancak şu da bir gerçektir ki İngiliz işgali altındaki İstanbul'da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 28 Ocak 1920'de oy birliği ile kabul edilip 17 Şubat'ta kamuoyuna açıklanan ve Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasî manifestosu olan Misak-ı Millî’ye Anadolu’da Mustafa Kemal’in Erzurum ve Sivas kongreleri ve Çanakkale zaferi kadar Kût-ül Ammâre zaferi de cesaret vermiştir…

Osman AYDOĞAN



O’nu sevenleri sevenlerden biri   

29 Nisan 2020

Ramazan ayı vesilesiyle İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazacağımı ifade etmiştim…

Bugün İslam Dünyası’nın önemli bir sultan dervişinden bahsedeceğim… Ancak yazılarımda mutat olduğu üzere tarihten ve edebiyattan, şiirden bahsetmesem, yazılarımı tarihle, edebiyatla, şiirle süslemesem, yazılarıma onlarla giriş yapmasam olmaz!...

Bir İngiliz şair ve onun bir şiiri:

Londra yakınlarındaki Kensal Green Cemetery’deki mezarlıkta onca süslü mezar taşları arasında düz bir mezar taşı dikkat çeker. Mezar taşı üzerinde bir çömlek ve üstünde bir defne dalı kabartması ve şu yazı vardır: “Write me as one that loves his fellow men” (Yaz beni de, O’nu sevenleri sevenlerden biri). (Mezar taşının fotoğrafını yazımın sonuna ekledim.) Bu yazı İngiliz eleştirmen, denemeci, şair ve yazar James Henry Leigh Hunt’un (kısaca Leigh Hunt diye anılır) ( 1784 - 1859), çok sevdiği “Abou ben Adhem” (İbrâhim bin Ethem) isimli kendi şiirinden alınmıştır. Bu şiirin hem orijinal İngilizce'sini hem de Türkçe'si:

Abou Ben Adhem                                                       İbrâhim bin Ethem

Abou Ben Adhem (may his tribe increase!)                  Ebû bin Ethem (kabilesi yücelsin!)
Awoke one night from a deep dream of peace,            O gece sakin ve derin bir rüyadan uyandı.
And saw, within the moonlight in his room,                   Odasına ay doğmuştu sanki zambaklar patlamakta
Making it rich, and like a lily in bloom,           
An angel writing in a book of gold:                                Bir melek altından deftere satırlar sıralamakta.          
Exceeding peace had made Ben Adhem bold,            Bu huzur Ebû bin Ethem’i yüreklendirdi,
And to the presence in the room he said,           
"What writest thou?" The vision raised its head,           Sorma cesareti buldu, “yazdıkların neydi?”
And with a look made of all sweet accord,                    Melek kaldırdı başını, sevimli, müşfik, ahenkli,
Answered, "The names of those who love the Lord."   Nezaketle cevap verdi, “Allah’ı sevenlerin isimleri”
"And is mine one?" said Abou. "Nay, not so,"               “Aralarında ben de var mıyım peki?” “Yok, ne yazık ki”
Replied the angel. Abou spoke more low,                    Yaz beni de, “O’nu sevenleri sevenlerden biri” diye! 
But cheerly still; and said, "I pray thee, then,    
Write me as one that loves his fellow men." 
The angel wrote, and vanished. The next night           Melek yazdı ve kayboldu. Ve ertesi gece
It came again with a great wakening light,                   Geldi yine uyandıran parıltının haşmetiyle
And showed the names whom love of God had blest, Defteri gösterdi “bunlar ise Allah’ın sevdiklerinin isimleri”
And lo! Ben Adhem's name led all the rest.                 Bakın şuna ki! Bin Ethem öncülük etmekteydi hepsine.

İbrâhim bin Ethem

Şiirde ismi geçen İbrâhim bin Ethem (718-782) Belh Sultanı idi. (Belh; Horasan'ın bir şehridir. Şimdi Afganistan sınırları içindedir.) İbrâhim bin Ethem'in babası da Belh Sultanı, padişahı idi fakat o unutuldu gitti. Babasının yerine sultan olduktan sonra oğlu İbrâhim tahtından, padişahlıktan vazgeçer. Ancak onu -unutulmak bir tarafa- dünya tanıdı, bildi.

Aslında İbrâhim bin Ethem’in hikâyesi tahtını bırakıp zühtü (her türlü zevke karşı koyarak kendini ibadete veren) ve derviş olmayı seçen prensin hikâyesidir. Öyle bizlere anlatılan ‘’Ferrarisini satan bilge’’ gibi maddeci değildir. (Bu sözde bilge Ferrarisini bir hayır kurumuna bağışlamıyor, ‘’satıyor’’, yani maddeden vazgeçmiyor, maddeyi maddeye -paraya- çeviriyor.) Oysa. İbrâhim bin Ethem tahtını bırakıp, ondan feragat edip zühtü ve derviş olmayı seçiyor.

Leigh Hunt'un şiiri

Leigh Hunt'un şiirinde bahsettiği melek ise Cebrâil'dir. Leigh Hunt'un şiirine konu olan olayı şu şekilde cereyan eder: İbrâhim bin Ethem buyurdu ki, "Bir gece rü'yâmda, elinde bir defter olduğu halde "Cebrâil'in (a.s.) yeryüzüne inmekte olduğunu gördüm. ''Burada ne yapacaksın?'' diye sordum. Cebrâil (a.s.); ''Bu deftere Allahü teâlânın dostları kim ise onların isimlerini yazacağım'' diye buyurdu. ''Peki, beni de yazacak mısınız?'' diye sordum. Cebrâil (a.s.); ''Sen, o dostlardan birisi değilsin ki'' diye buyurdu. ''İyi ama ben o dostların dostuyum'' dedim. Bundan sonra Cebrâil (a.s.) biraz düşündü ve ''Şimdi 'ilk önce İbrâhîm'in ismini kaydet' diye bir ferman geldi'' diye buyurdu.

Türk tasavvuf dünyasında İbrâhim bin Ethem

İbrahim bin Ethem'in hikâyesi Türk tasavvuf dünyasını da derinden etkiler... Adına şiirler, menkibeler yazılır...

Mevlânâ Celaleddin Rumi Mesnevi'sinde İbrâhim bin Ethem'in geniş bir şekilde hikâyesini, menkıbesini anlatır ve onu “mânalar denizinin yüzücüleri” olarak nitelendirdiği Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi sûfîlerle birlikte anar.

Yunus Emre de şiirlerinde bahseder. Yunus Emre; 

‘’Hor bakma sen toprağa,
Toprakta neler yatur
Kani bunca evliya,
Yüzbin Peygamber yatur. ‘’

diye başladığı ‘’Hor bakma sen toprağa’’ isimli şiirinde İbrâhim bin Ethem’i şu şekilde yâd eder:

‘’İğnesin suya atan,
Balıklara getirten
Tacın tahtın terkeden,
İbrahim Ethem yatur.‘’

Bu iğne hikâyesini Evliya Çelebi de ''Seyahatnâme''sinde şu şekilde bahseder:

İbrâhim bin Ethem bir gün deniz kenarında oturmuş, elbisesini yamıyordu. Beldenin valisi yanındakilerle birlikte oradan geçerken İbrâhim bin Ethem’in başında durur. Vali onu seyrederken şöyle düşünür: “Bak şu dünün hükümdarına! Böyle yapmakla eline ne geçti?” İbrâhim bin Ethem, valinin aklından geçenleri anlar. Kaldırıp iğnesini denize fırlatır. Sonra; “Balıklar iğnemi getirin” deyince, bir balık, ağzında İbrahim Ethem’in denize attığı iğneyi getirir. İbrâhim bin Ethem, iğneyi balığın ağzından aldıktan sonra valiye döner: “Elime bu iğne geçti” buyurur. “Yâni, ben Allahü teâlâdan gayrı olanları bırakıp, bütün varlığımla O’na döndüğüm için, bu balıkları bana hizmetçi etti ve bana bu kerameti verdi” demek ister.

İbrâhim bin Ethem’in sultanlığını bırakması

İbrâhim bin Ethem’in sultanlığını bırakması şu şekilde gelişir:

Belh Sultanı Ethem, oğlu İbrâhim’in üzerine titrer âdeta. Önüne kırk altın kalkanlı fedai koyar, ardına kırk altın gürzlü cengâver takar. Geçtiği yer panayır kesilir, tuğlar, ziller, davullar... Saray’da ziyâfet eksik olmaz. İşte akça pilavların, kızarmış etlerin, serin şerbetlerin koşuşturulduğu gecelerden birinde kimsenin tanımadığı bir zat çıkagelir, oturur sofraya. Muhafızlar tutulup kalır, mani olamazlar. İbrâhim bin Ethem şaşkındır, sorar “Sizi tanıyor muyuz acaba?” 
- Sanmam! Öylesine bir yolcuyum, sadece konaklayacağım burada.
- İyi ama burası han değil ki? 
- Ne ya?
- Saray!
- Sizden evvel kim oturuyordu burada?
- Filan kişi!
- Ondan evvel 
- Feşmekân!
- Bu nasıl saray ki biri gidiyor biri geliyor. Söyle farkı ne handan? 

Genç şehzade hadisenin tesirinden kurtulamaz. Gece dön o tarafa, dön bu tarafa, bir türlü uyku tutmaz. Sahi nereye gitmektedir böyle? Ye, iç, eğlen, nereye kadar? Gecenin ilerleyen vakitleri tavanda ayak sesleri duyar. Pencereyi açar:
- Hey! Kim var orada?
- Kervancı! Develerimi arıyorum da!
- Devenin ne işi var damda? 
- Bunu kuş tüyü yatakta hakikat arayan biri mi soruyor bana? 
Kalbine bir ateştir düşer, yanıp tutuşmaya başlar. 

İşte bu iki olay üzerinedir ki İbrâhim Bin Ethem sultanlığı, padişahlığı bırakıp derviş olup, zühtü olup yollara düşer…

Yollarda derviş İbrâhim bin Ethem

Yolda bir taş görür İbrâhim bin Ethem. Üzerinde "Çevir ve altını oku!" yazılıdır. Çevirir taşı; "Eğer öğrendiğinle âmel etmiyorsan ne diye bilmediğini öğrenmek istiyorsun?" yazısını okur… Ellerini havaya kaldırır ve; "Yâ Rabbî! Seni tanıyan hakkıyla tanıyamamıştır. Şimdi seni bilmeyen bir kimsenin hâli nasıl olur." der ve ağlar...

Yolda karşılaştığı bir kimse kendisinden nasîhat isteyince: "Bağlı olanı aç, açık olanı kapa." diye buyurur. O kimse; "Bunu anlamadım." deyince; "Kesenin ağzını aç, cömert ol, açık olan dilini de tut konuşma." diyerek izah eder.

Bir süre Nişâbur’da yaşar. Mağaraları mesken tutar, kavurucu günler, dondurucu ayazlar... Ne zaman ki insanlar ona tazim ve hürmette bulunurlar, başka diyarlara yelken açar. Sonra Harameyn’e yönelir, Kâbe ve Ravda hasreti dayanılmaz olmuştur zira... Eğer bir kervana, kafileye katılsa kolayca vasıl olacaktır menzili maksuduna. Lâkin o kumlara bata bata gider, alnını secdeye koya koya. 14 yıl çöllere katlanır, dile kolay. Haremeyn sakinleri yanık dervişin methini duymuş, karşılamaya çıkmıştırlar. Bakın şu işe ki İbrâhim bin Ethem’i, İbrâhim bin Ethem’e sorarlar. Mübarek “bırakın onu” der, “karşılamaya değmez. İşiniz mi yok bu sıcakta!” Vay! Sen nasıl konuşursun onun hakkında! 

Mübarek “helal lokma için çalışmak, geceleri ibâdet edip, gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir (daha iyidir)” diye buyurur, alnının teriyle geçinmeye bakar. Bahçe bekçiliği yaptığı günlerden birinde bağ sâhibi eşi dostu ile gelir, çardaklara kurulurlar. “Misafirlerime en tatlı narlardan getir” der, “iyi seç doyamasınlar tadına!” Gel gelelim alayı ekşi çıkar. Bağ sâhibi:
- Şunca zamandır bekçilik yapıyorsun, ekşisini tatlısını ayıramıyor musun hâlâ?
- Yemediğim narların tadını nerden bilebilirim ki? 
- Hiç mi yemedin?
- Asla.
- Tuhafsın vesselam. Bazen “İbrâhim bin Ethem misin be adam” diyesim geliyor sana...

İbrâhim bin Ethem bir dervişle karşılaşır. Dervişe nasıl yaşadığını sorar. Derviş der ki: ‘’Biz bulursak şükrederiz, bulamazsak sabrederiz.’’ İbrâhim bin Ethem cevabı beğenmez. "Kelpler (köpekler) de öyle yapar" der. Bu defa derviş sorar: "Peki siz nasıl yaşarsınız?" İbrâhim bin Ethem ‘’Biz bulursak dağıtırız, bulamazsak şükrederiz.’’ der.

Zenginlerden birisi kendisine bin altın getirir ve: "Bunu kabul buyurun" der. İbrâhim bin Ethem hazretleri, "Ben fakirlerden bir şey almam" buyurur. O zât, "Ben fakir değilim" deyince "Bu sahip olduğun maldan daha ziyâdesini ister misin?" diye sorar. O zât "Evet" deyince "Bu altınları al götür, zira fakirler içinde en fakir sensin. Bu hâlin fakirlik değil midir?" cevabını verir.

İbrâhim bin Edhem’e sormuş bir arkadaşı, "Senelerdir arkadaşız, söyle bakalım bende hoşuna gitmeyen şeyleri." İbrâhim bin Ethem cevap verir; "Ben sana hiç o gözle bakmadım ki."

İbrâhim bin Ethem bu şekilde derviş ve zühtü olarak neredeyse bütün İslam coğrafyasını dolanır, ilim ve hikmet toplar. Fıkhı bizzat İmam-ı Azam hazretlerinden öğrenir, Fudayl bin İyâd, İmrân bin Mûsâ ve Şeyh Mansûr Selâmi’nin sohbetlerinde diz kırar. Veysel Karânî hazretlerinin rûhâniyetinden çok istifâde eder sonra...

İbrâhim bin Ethem’in Ebu Hanife’den ders aldığı günlerden bir gün İbrâhim bin Ethem, Ebu Hanife’nin ders verdiği mekânın önünden geçerken, İmam-ı Azam kendisine ta'zim (saygı) için ayağa kalkar. Öğrencileri: ''Niçin bunu yaptınız, İbrahim Ethem, o kadar da büyük bir sûfî değil ki'' dediğinde; ''O Allah’ın zatı ile meşgul, biz ise o'na ait ilimleri ile'' diyerek cevap verir.

Kaynaklar

İbrâhim bin Ethem'i anlatan Türkçe yayınlanmış çok sayıda kaynak yoktur. İbrâhim bin Ethem'i Türkçe anlatan üç kitap vardır. Birincisi Musa Yaşaroğlu'nun ''Aşkın Kölesi İbrâhim Bin Ethem'' (TÜRDAV Yayınları, 2014) isimli eseri, diğeri Ersin Özdil'in ''Sarayını Terkeden Hükümdar İbrâhim Bin Ethem'' (Ulak yayıncılık, 2016) isimli eseri, üçüncüsü de nefis üslubu ile Necip Fazıl Kısakürek'in bir tiyatro oyunu olarak yazdığı ''İbrâhim Ethem'' (Büyük Doğu Yayınları, 2000) isimli eseridir. Üçü de birbirinden güzel bir şekilde İbrâhim bin Ethem'i anlatmıştır.

Ve günümüz

İbrâhim bin Ethem, bilmem kaç odalı soğuk taş sarayların değil sımsıcacık gönüllerin Sultanı idi... O geçici sarayların değil kalıcı ebedi sarayların Sultanı idi. O, Allah'ın sevdikleri isimlerin en başında gelen idi...

İbrâhim bin Ethem’in mezarı Suriye’de Humus-Lazkiye arasında Jable isimli kasabada bulunmaktadır. 

Allah rahmet eylesin. Ruhu şâd olsun.

İslâm'ın asıl hastalığını, açmazını, çıkmazını ve günümüzdeki Müslümanların halini İbrâhim bin Ethem tee o zamanlar görmüştü:

‘’Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz; 
Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz.’’

Öyle değil mi eyyy yüce makamdaki kişi!... Bütün araştırmalar son yıllarda Türkiye’de ateizmin ve deizmin arttığını ve dindarlığın düştüğünü gösteriyor… Peki niçin?

İktidara yaranmak için parçaladınız dini siz
Sonra ne din kaldı elde, ne yama diktiğiniz…

Osman AYDOĞAN

Londra yakınlarındaki Kensal Green Cemetery’deki mezarlıkta üstünde bir defne dalı kabartması ve “Write me as one that loves his fellow men” (Yaz beni de, O’nu sevenleri sevenlerden biri) yazısı olan İngiliz eleştirmen, denemeci, şair ve yazar James Henry Leigh Hunt’a ait mezar taşı ve mezarı:

 




İslam Dünyası’nın geri kalmışlığının müsebbipleri kimlerdir?

28 Nisan 2020

Dünkü yazımda İslam Dünyası'nın geri kalmışlığının tarihi kökenlerini yazmıştım. Bugün de İslam Dünyası’nın geri kalmışlığının diğer müsebbiplerini anlatacağım…

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; dışarıda, Papaz Pierre L’Ermite’nin, Gautier’in, Louis’in, Konrad’ın, Friedrich Barbarossa’nın, Philippe Auguste’nin, Richard’ın, Heinrich’in, Andrias’ın, Frederich’in, St. Louis’in, Bush’un, Obama’nın ve Trump’ın müttefikleri olup içeride; Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin, Yezid’in, Haccac bin Yusuf’un, Kutaybe bin Müslim’in yolunda gidenlerdir…

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; Rahimi, Hüdayı, Settarı, Rezzakı dilde sakız, gönülde nakıs edenlerdir…

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; yüce dinimiz İslam’ı sadece ibadet boyutuna indirgeyerek İslam’ın ahlaki boyutunu görmezden gelenlerdir. İnsanlarımıza İslam’ın şartları diye; Kelime-i şehadeti, namazı, zekâtı, orucu ve haccı, İmanın şartları diye de Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, Ahiret gününe ve kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmayı öğretip ancak bir türlü; doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku, adaleti ve barışı öğretmeyenler, öğretemeyenlerdir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranışın gerçek bir ibadet olduğunu anlatmayanlardır.

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; İslam'ın ahlak boyutunu unutup, onun yerine haramı, kul hakkı yemeyi, haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik yapmayı, hırsızlığı, yolsuzluğu, kumpası, fitneyi, riyayı, yalanı, dolanı, namussuzluğu, sabilere tecavüzü, lüksü, israfı, sefahati, kini, kibiri ve nefreti sanki İslam’da günah değilmiş gibi, hatta hatta İslam’ın gerekleriymiş gibi yapanlardır. 

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; yalanı, dolanı, iftirayı, hileyi, hurdayı, hırsızlığı, arsızlığı, hukuksuzluğu, kumpası, hoşgörüsüzlüğü, kof bir gururu, cehaleti, karanlığı, kini ve nefreti kendisine rehber edinenlerdir…

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; eğitim sisteminde müfredata astronomi ve biyoloji gibi fen bilimleri ile antropoloji ve sosyoloji gibi sosyal bilimleri koymayanlardır, bilimsel gelişmeleri takip etmeyenlerdir. İnsanlarının inandıkları yerleşik atalar dinini sorgulanıp yerine Allah’ın dinini ikame etmeyenlerdir. İslam’ı vahiy merkezli, hikmet boyutuyla anlamaya ve anlatmaya çalışmayanlardır, anladıklarını da çağımızın ihtiyaçlarına, çağımız insanının idrakine göre anlatmayanlardır. 

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; Hz. Muhammed’i yaşadığı toplumun örf ve adetlerine göre taklit edilmesi gereken bir tarihsel kişi olarak ve Hz. Peygamberi Kur’an ahlakını örnekleyen bir insan olarak anlayıp onu günümüze taşıyıp anlatmayanlardır… İslam’ı iman ve ibadet edilerek yaşanan bir ahiret dini olarak anlayıp, İslam’ı önce zihinde sonra da dünyada yaşanan bir ahlak dini haline getirmeyenlerdir... 

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; sosyal barış, sosyal adalet, çevre sorunları, açlık sorunları, özgürlükler, kadın hakları, ötekinin hakları gibi sorunlara İslam’ın çözüm önerilerini üretip de anlatmayanlardır, her türlü ayrımcılığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe, sömürüye karşı Hakk’ın sesi olup, güçlüden ve ezenden değil haklıdan ve ezilenden yana olmayanlardır...

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; domuz eti yemeyip ama çok rahatça kul hakkı yiyenlerdir, çok kolayca haram yiyenlerdir… 

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; Peygamberlerini değil şeyhlerini, şıhlarını dinleyenlerdir...

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunup, asılsız kutsallıklar üreterek aslında kendi din ticaretleri için müşteri ve kendi siyasetleri için oy artırımı peşinde olanlardır.  

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; kendi çıkarları için toplumlarının feodal yapılarını, orijininden sapmış dini inanışlarını, mezhep kavgalarını, kadına bakış açılarını, otoriter eğilimlerini, güce olan sevgi ve biat anlayışlarını koruyarak, toplumun sosyal hayatını, insanlarının uzlaşma ve işbirliği yeteneğini geliştirmeyenlerdir. .

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; bilgi, eğitim, demokrasi, özgürlük, hak, hukuk ve adalet gibi kavramları geliştirip toplum bilincine yerleştirmeyenlerdir… Bu kavramları yerleşik kurumlar, kurallar, kaideler ve teamüller haline getirmeyenlerdir...

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; kendi zevksizliklerini, neşesizliklerini, renksizliklerini, nûrsuzluklarıni, tatsızlıklarını ve karanlıklarını dini malzeme yapıp bu ülke insanına bir gıdım yaşama sevincini, bir yudum neşeyi, bir nefes keyfi, bir dirhem ümidi çok görenlerdir...

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; dini hurafelerle beslenip sığlaştırarak sadece melankoli, sadece menkıbe, sadece gözyaşı, sadece ötekileştirme ve sadece öfke olarak anlayarak ve de anlatarak; kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin gelişmesine engel olanlardır.  

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; manevi evreni koskoca bir morga benzeterek İslam dinini sadece melankoli ve gözyaşı olarak takdim edenlerdir.

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; insanlarını cehennem, zebani ve cahim ile korkutup, akılcı ve insancıl değerler, zihin özgürlüğü ve insan onuru, yaşama sevinci gibi kavramlar ile beslenmeyenlerdir.   

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; çocuklarının beyinlerine; Allah sevgisi yerine, cahim, cehennem, Azrail, zebani, azâp, şeytan, günah, kâfir ve cin kavramlarını şırınga edenlerdir.

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; insanlarına ezber, itaat ve biat kültürünü hâkim kılarak, bunan yerine tartışma ve sorgulama kültürünü oluşturmayanlardır.

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; politikalarını, ilkeler ve ülküler için değil, çıkarlarının ve güçlerinin mücadele aracı olarak kullananlardır.

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; zekâ yerine şark kurnazlığını, dürüstlük ve liyakat yerine sadakati, görev yerine itaati, hak yerine gücü kullananlardır.

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; bilim, sanat, edebiyat, felsefe ve estetik gibi kavramlarını rakipleriyle rekabet edebilecek seviyeye ulaştıramayanlardır.

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; eğitim, disiplin ve ahlak adına insanlarının yaşama sevincini budayanlardır, ciddiyet adına insanlarına suratlarını asanlardır, kadınlarını gelenek adına aşağılayanlardır, onları cinsel obje olarak görenlerdir, onları baskı altına alanlar, tekmeleyenler, hor görenler, yetmedi onları katledenlerdir…

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; yaşamı ve hayatı değil de ölümü yüceltenlerdir, sevgiyi; Hak'ka, hakka, hukuka, doğruya değil de güce biat ettirenlerdir, güçlü olup da her zaman için ve her yerde haklı çıkanlardır.

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; yetersizliklerinin, yeteneksizliklerinin ve kötü yönetimlerinin nedenlerini kendilerinde aramayıp hep dış mihraklarda ve komplo teorilerinde arayanlardır... 

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; toplumlarını kadınsız, eğitimlerini bilimsiz, zihinlerini ve düşüncelerini tutuklu, hukuklarını bağımlı, basınlarını yandaş ve âlimlerini dalkavuk haline getirenlerdir... 

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; din adına söz söylemeye yasal yetkili olup dinin gereklerini vaaz etme yerine iktidarın sözcülüğünü ve dalkavukluğunu yapanlardır, günümüzde Ortaçağ papaları gibi bağış karşılığı cennet vaat edenlerdir…

İslam Dünyası’nın geri kalmasının müsebbipleri; dünya hayatını sekülerleştirieceklerine, din hayatını sekülerleştirip onu magazine dönüştürenlerdir.  Erkâna uymayıp ekrana itibar eden, mabetten medyaya transfer olarak bir “pop-star”a dönüşen, İslamiyet’le, dinle, imanla hiç alakası olmayan ipe sapa gelmez soru ve cevaplarla İslamiyet'i magazinleştiren sulu gözlü, ağlak medyatik sözde din adamlarındadır…

Kısacası İslam Dünyası’nın geri kalmasının asıl müsebbipleri; aklını kullanmayanlardır. Hz. Allah Kuran-ı Kerim’de bu dünyayı anlatırdı zaten: ‘’Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.’’ (Yunus Süresi 100. Ayet)

Bugünkü İslam Dünyası’nın geri kalması bir sonuçtur ve müsebbipleri de tüm yukarıda anlattıklarımdır…

Müsebbipleri ortadan kaldıramazsanız sonuçları da ortadan kaldıramazsınız ve bir bin yıl daha geçse bu dünyayı geri kalmaktan, İslam coğrafyasını da kan ve gözyaşından kurtaramazsınız…   

Osman AYDOĞAN



İslam Dünyası'nın geri kalmışlığının tarihi kökenleri

27 Nisan 2020

Giriş

Hicri takvime göre içinde bulunduğumuz ay İslam’ın kutsal saydığı üç ayların sonuncusu Ramazan Ayı… Bu ay vesilesiyle de bu ay boyunca, bir kısmı eski yazılarım da olsa İslam üzerine, İslam edebiyatı, İslam tarihi, İslam düşünürleri, İslam felsefesi, camileri ve menkıbeleri üzerine yazayım istedim… Bu konu doğal olarak meraklılarını ilgilendirir... Ancak ben konuyu sadeleştirerek herkesin ilgilenebileceği bir hale getirdiğimi düşünüyorum.

Bu yazılarımın; erkâna uymayıp ekrana itibar eden, mabetten medyaya transfer olarak bir “pop-star”a dönüşen, İslamiyet’le, dinle, imanla hiç alakası olmayan ipe sapa gelmez soru ve cevaplarla İslamiyet'i magazinleştiren sulu gözlü, ağlak medyatik sözde din adamlarının anlattıklarıyla hiç mi hiç ilgisinin olmadığını baştan ifade etmek istiyorum…

O halde ilk yazımla konuya başlayayım:

İslam Dünyası'nın geri kalmışlığının tarihi kökenleri

19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin en önemli devlet adamlarından, yazar, şair ve devlet adamı Ziya Paşa’nın (1829-1880, asıl ismi Abdülhamid Ziyaeddin) 1870 yılında yazdığı çok güzel bir gazeli vardır. Gazel şöyle başlardı:

‘’Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm’’

(Kâfirler -Batı- diyarını gezdim, gelişmiş yerleşim yerleri gördüm
 İslam topraklarını dolaştığımda da sadece viraneler gördüm.)

Gerçekten de Ziya Paşa, Sultan Abdülaziz döneminde Avrupa'ya kaçarak Genç Osmanlılar arasına katılır. Hemen hemen tüm Avrupa’yı görür. Görevleri nedeniyle Şark’ı da bilir.

Bana da kısmet olmuştur, Ziya Paşa’dan tam 150 yıl sonra Almancam sayesinde diyar-ı küfrde hemen hemen görmediğim ülke kalmadı, orada yaşadım, orada beldeler, kâşeneler gördüm. Arapçam sayesinde de mülk-i İslam’da kısa da olsa Şam’ı, Kahire’yi, İskenderiye’yi gezdim, oralarda da bütün viraneler gördüm…

Aradan 150 yıl geçse de gördüm ki değişen bir şey yoktur… İslam Dünyası’nda günümüzde sadece viraneler, sadece yoksulluklar yoktur… Günümüz İslam Dünyası’nda ayrıca savaş vardır, kan, gözyaşı ve işgal vardır, huzursuzluk vardır.

Peki, bu neden böyledir? İslam Dünyası neden geri kalmıştır? İslam Dünyası'nda bugün neden savaş vardır, kan, gözyaşı ve işgal vardır, huzursuzluk vardır?

‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ derler. ‘’Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir’’ derler… Ben de biliyorsunuz çok sık kullandığım bu iki düstura sadık kalarak konuları tarihe bağlamayı ve tarihte geriye gitmeyi pek severim... Bu sitede sizlere daha yakın zamanda Kudüs konusunu anlatacağım diye teee üç bin yıl geriye giderek Buhtunnasır'ı, Delilah (Dilayla)'ı anlatmaya çalışmıştım...

Bu sefer de, o kadar değilse bile bir bin yıl geriye giderek diyar-ı küfrü ve mülk-i İslam'ı sadece gören, gezen ve oralarda yaşayan birisi olan değil aynı zamanda bu konuda mürekkep yalamış birisi olarak da İslam Dünyası'nın neden geri kaldığını, İslam Dünyası'nda bugün neden savaş olduğunu, neden kan, gözyaşı ve işgal olduğunu, huzursuzluk olduğunu anlatmak istiyorum…

Gazalî etkisi

Bugünkü İslam Dünyası'nın geri kalmasının en başta gelen sebebi:  İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi eski Yunan felsefesinde Aristo çizgisinde deneyimci gerçekçiliği sürdürme yolunu tutanların karşısında Eflatuncu idealist felsefeyi savunan İmam-ı Gazalî’nin (Hüccet’ül İslam -İslam’ın kanıtı) (1058-1111) egemen olmasıdır diye değerlendiriyorum…

İşte bu yazımda da anlatmak istediğim konu bu konudur; Gazalî ile İbn-i Rüşd arasındaki tartışma ve bu tartışmanın İslam Dünyası'na olan etkisidir...

Bu konuda Fransız tarhçi Fernand Braudel (1902– 1985) farklı bir tez ortaya koyar. Braudel’e göre 13. yüzyılda Moğol istilası İslam’ın bütün şehir medeniyetini yıkar, kütüphaneler yakılır, milyonlar öldürülür, bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülür… Haçlı seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatır… Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlar, zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşir… Dünya ekonomisindeki değişmeler ve son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler de İslam dünyasının geri kalmasına yol açar… (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) Yani Braudel benim anlattığım kalıplar çerçevesinde İslam dünyasının geri kalmasını Gazali’ye bağlamaz…  Braudel'in tezi yabana atılmaması ve ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. 

Gazalî 11 ve 12. yüzyıl İslam coğrafyasının çok etkin bir din bilginidir. Saygı duyulan birisidir. İmam-ı Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ (Filozofların Tutarsızlığı) (Klâsik Yayınları, 2014) adlı eserinde, Farabi ve İbn-i Sina gibi İslam bilginlerini eleştirerek (ve de kâfirlikle suçlayarak)  “akıl, inanca ters düşemez” diye devletin varlığı ve güvenliği için (!) akılcı gidişi önlemeye çalışmıştır.

Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ isimli kitabında şöyle yazar: “…Akıl ile inancı uzlaştırmaya çalışmak boşunadır. Akıl ile inancın karşıtlığını kabul etmeyen düşünürler, kaçınılmaz olarak hakikatten uzaklaşacaktır. Allah’ı akıl ile açıklamaya çalışmak, Allah’ı yadsımaktır. Neden-sonuç ilişkisinin araştırılması, Allah’ın iradesini yadsıma sonucunu verebilir. Akıl ve felsefe sorularına yanıt bulmaya çalışırken çelişkiye düşüldüğüne göre hakikate ulaşmak imkânsızdır.”  

Ayrıca İmam-ı Gazalî ‘’artık İslam tekâmüle erdi’’ diyerek İslam’da içtihat kapısını (yorum, yeni kural koyma) da kapatmıştır. İmam-ı Gazalî, ümmeti soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden, biat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır.

Gazalî, “İhya’u Ulumid-Din” (Din Bilimlerinin Dirilmesi) (Hikmet Neşriyat, 2012) kitabında, akıl yürütmeye dayalı eğitim ve öğretimin, din duygularını öldürdüğünü iddia etmiş, bilimsel düşüncenin egemenliği kırılmadıkça dinsel duyguların dirilmeyeceğini savunmuştur. Gazalî kitabında genç Müslümanlara şöyle seslenir: “Ey oğul! Elinden geldiğince, hiç kimse ile herhangi bir konuda düşünsel tartışmaya girişme! Çünkü düşünsel tartışma, birçok yıkımlara neden olur. Zararı yararından büyüktür. Çünkü düşünsel tartışma ikiyüzlülük, kıskançlık, büyüklenme, düşmanlık, böbürlenme gibi çok kötü huyların kaynağıdır.” Gazalî, bu eserini dört cilt hâlinde düzenlemiş, ciltlere sırasıyla İbadetler (İbâdât), Âdetler (Âdât), Helak Edici Hususlar (Mühlikât) ve Felaha Erdirici Ameller (Münciyât) adlarını vermiş, her bir cildi de on konu hâlinde işlemiştir.

Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ isimli eserinde, İbn-i Sina’nın, sadece İslam düşüncesinin değil, tüm insanlık tarihinin en değerli eserlerinden olan ‘’Kitab’uş Şifa’’sında (Say Yayınları, 2013) geçen düşünceleri de eleştirir. Gazalî kitabının başında Maksadü’l Felâsife adı ile İbn-i Sina’nın felsefe doktrinini özetler. ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’, İbn-i Sina’nın fikirlerini reddetmeye çalışan yirmi bölümden oluşur. Onyedi bölümde İbn-i Sina ve takipçilerinin yanıldığı noktaları göstererek onları küfür ile itham eder. Diğer üç bölümde ise fikirlerinin tamamen İslam dışı olduğunu söyler. Filozoflara karşı öne sürdüğü suçlamaların arasında Allah’ın varlığını ve Allah’tan başka Tanrı olmadığını kanıtlayamamalarıdır.

Gazalî ve İbn-i Rüşd tartışması

İmam-ı Gazalî’den yaklaşık yüz yıl sonra, Endülüslü Halife İbn-i Rüşd (1126-1198) ise ‘’Tehâfüt et – Tehâfüt’’ (Tutarsızlığın Tutarsızlığı)  (Bordo Siyah Yayınları, Dünya Klasikleri-Felsefe, 2012) denemesinde, akıl-inanç çelişkisinin kaçınılmazlığını, hatta gerekliliğini iddia eder. İbn-i Rüşd, bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunur. ‘’Çünkü’’ der İbn-i Rüşd; “İnsan aklı da Allah vergisi bir yetenektir ve bu nedenle akla uygun olan nakle (kutsal söz, hadis, vahiy) de uygundur.’’

Gerçekte de İslamiyet, akıl dinidir, bilimi kutsar, bilim, Çin’de de olsa onu oradan gidip almayı önerir. “İlim Çin’de dâhi olsa gidip alınız.”  “Âlimin mürekkebi şehidin kanından daha üstündür.” “İlim öğrenmek beşikten mezara kadar farzdır.”  “Bir saatlik  tefekkür – düşünüş - 60 yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır” gibi İslam’ın bilim  ile çatışmadığını, evrensel  bir din olduğunu, akla ve doğaya en uygun din olduğunu açıklayan Hz. Muhammed (SAV)’in hadisleri vardır.

Ayrıca Kur’anı Kerim Ra’d Suresi 19. ayette ‘’innema yetezekkeru ulül ‘elbab’’ ifadesi geçmektedir ki Türkçe meali şu şekildedir;  ‘’Yalnızca derin düşünebilen akıl sahipleri bunu idrak edebilirler’’. Bir kısım yorumcular bu ayette geçen  ‘’ulül ‘elbab’’ kavramını ‘’akıl ile vahiy veya nakil çatışınca akl-ı selim karar vermelidir’’ şeklinde yorumlamışlardır. (Dr. Harun Çağlayan, Bilgi Kaynağı Olarak Akıl- Reason As A Source Of Knowledge, Kelam Araştırmaları, 2011, s. 246, Muhammed Abduh, Tevhid Risalesi, Çev. Prof. Dr. Sabri Hizmetli, Ankara, 1986)

Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün  belirttiği gibi; “Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme, mantığa uygun düşmesi gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygun düşer.” (Ord. Prof. Enver Ziya Karal, -1923-01- Fatih Özdemir Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Yayıncılık, Ankara 1990, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II ) sözü ışığı altında İslam dinin akla ve bilimsel faaliyetlere önem verdiğini görmekteyiz.

Kaldı ki bizzat İmam-ı Gazalî kendisi söylemiştir; “astronomi bilmeyen marifetullahta noksan kalır”. Marifetullah; ‘’Allah’ı tanımak’’ demektir. Acaba bilimsiz, ilimsiz astronomi nasıl gerçekleşecektir ki? Görüldüğü gibi hem İslamiyet hem de bizzat Gazalî bilimi kutsarken ne yazık ki Gazalî’nin yanlış anlaşıldığı ve tüm bu uygulamaların bu yanlış anlamadan kaynaklandığı veya güç sahiplerinin işlerine öyle geldiği gibi anladığı değerlendirilmektedir. Muhtemeldir ki Gazalî; akıl ile imanın uyum içinde birbirini tamamlayacağını iddia etmiştir.

Aralarında yüzyıl gibi bir zaman aralığı da olsa İmam-ı Gazalî ile İbn-i Rüşd’ün bu kitapları yazılı tarihin en önemli ve en büyük tartışmalarından birisi olduğu kıymetlendirilmektedir. İbn-i Rüşd bu tartışmayı siyasal planda kaybetmiştir.  Çünkü İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri, şıhları ve güç sahipleri–yanlış anlaşılan veya işlerine öyle gelen, bilim yerine inancı savunduğunu iddia ettikleri- Gazalî’yi desteklemişler, İbn-i Rüşd’ü ise ihmal etmişlerdir. İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri, şıhları ve güç sahipleri Gazalî’yi desteklemişlerdir çünkü Gazalî, ümmeti soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden, biat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır.

Ancak İslam dünyasında Gazalî’nin görüşünün (veya bu yanlış anlamanın) egemen olmasının tüm İslam dünyası için büyük bir talihsizlik olduğu değerlendirilmektedir. 

Harun Reşit, oğlu Memun ve Mutezile (Mutezile mezhebi: Sorunları akıl ve mantık yoluyla çözmeyi esas alan bir mezhep) döneminde doruğa çıkan Doğu'nun Rönesansı olarak tanımlanan Abbasi aydınlanması gerçi Moğol istilası ile sona ermiş ancak ne yazık ki bu coğrafyada Gazalî etkisiyle yeni bir aydınlanma dönemi başlayamamıştır. 

İslam dünyasındaki bu aklın dışlanma sürecinde de bu süreç İslam dünyasında çeşitli alanlarda da desteklendi... Bu alanlar; hukuk (fıkıh), kelam (ilahiyat) ve tasavvuf alanlarıydı. ''Fıkıh''ta İbn-i Hanbel, ''Kelam''da Eşari ve ''Tasavvuf''da da İbn-i Hallaç bu alnalara öncülük ettiler. Bu alanların ve bu öncülerin ortak noktaları imanı aklın, kalbi zihnin önüne koymalarıydı...

Gazalî’nin görüşü Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı medresesine de egemen olmuştur. Öyle ki Fatih İstanbul’u kuşatması esnasında sur önlerinde top döktürecek kadar ileri teknolojiye sahipken 1529’da bu teknoloji kaybolmuş o Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman Anadolu’dan Viyana’ya öküzlerle top çekmek zorunda kalmıştır. (1683’de de aynısı tekrarlanmıştır) Osmanlıcada Ehl-i İman ve Ehl-i İlim ve Ehl-i Hikmet (felsefe) kavramları olmasına rağmen Osmanlıda özgür düşünce ve felsefeden uzak durulmuş, din eğitimine ağırlık verilerek bilim ihmal edilmiş ve bu da Osmanlının sonunu hazırlayan nedenlerin en başında gelmiştir. 

Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo’dan Platon’a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen İbn-i Rüşd’ün kitapları Arapçadan Latinceye çevrilmiş ve Batı, unuttuğu Antik Çağın bilim insanlarını ve felsefecilerini yeniden İbn-i Rüşd’ün eserlerinden öğrenerek Rönesans’ı başlatmıştır. Özellikle Ortaçağ çalışmalarıyla ünlü, İslam tarihi ve Haçlı Seferleri üzerine eserleri olan Fransız Marksist tarihçi Claude Cahen (1909 -1991) bir eserinde şunları yazar: “Batı dünyası İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd ile düşünmeyi öğrenmiş olduğunu asla unutmamalıdır... Kurtuba Camisi olmadan Fransa’da Le Puy Katedrali tasarlanamazdı.”

İslam dünyası ve özellikle o dönemin lideri olan Osmanlı da anlatıldığı gibi Gazalî''nin etkisiyle ne Abbasi aydınlanmasını takip edebilmiş ne de 14. yüzyılda başlayan bu Avrupa Rönesansını yakalayabilmiştir.  Osmanlı da bu nedenle bilimle, teknolojiyle, sanatla, felsefeyle pek bir ilişki kurmamıştır. Osmanlı ne Abbasi döneminde İslamın altın çağında yetişen bilginlerden, astronomlardan, felsefecilerden, matematikçilerden, güzel sanatçılardan, botanikçilerden, mekanikçilerden bir tanesini bile yetiştirebilmiş ne de çağında Avrupa Rönesansını yaşarken bu rönesansın yetiştirdiği Batı dünyasını aydınlığa taşıyan ve 20. yüzyıla hazırlayan sanat, bilim ve düşün dünyasının yapısını tanıyabilmiştir.

Böylece Batı İbn-i Rüşd’ün yolundan giderken, Doğu ise Gazalî’nin yolundan gitmiştir. Varılan sonuç ortadadır. Ancak İbn-i Rüşd, tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde kazanmıştır; bu da Türkiye’dir. Bu topraklarda gerçekleşen 1923 Cumhuriyet devrimlerinin tarihsel ve felsefi anlamı budur. Denilebilir ki Mustafa Kemal Atatürk İbn-i Rüşd’ün manevi öğrencisidir. Ancak tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde, o da Türkiye’de kazanan İbn-i Rüşd'ün bilimsel düşüncesi Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra ne yazık ki cehalet, taassup ve Batı'nın jandarmalığı nedeniyle kesintiye uğramıştır. 

Günümüzde İslam dünyası

Günümüzde de İran, Mısır, Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’de yaşanan olaylar ile İŞİD,  Şebap ve Boko Haram vakaları yeni değildir. İşte ne olmuşsa o zaman (11. yüzyıl) olmuştur.  Bugün olanlar Gazalî görüşünün (veya yanlış anlaşılışının) günümüze olan izdüşümleridir. Aşağıda sunulan tespitler İslam dünyasındaki bu talihsizliğin, bu yanlış anlamanın ve bu izdüşümün somut sonuçları olduğu değerlendirilmektedir.

2000’li yılların başında Mısır El Ezher Üniversitesinin bir araştırması yayınlandı. Bu araştırmaya göre son bir yılda yabancı dillerden İspanyolcaya çevrilen kitap sayısı, son 1000 (bin) yılda yabancı dillerden Arapçaya çevrilen kitap sayısından daha fazladır.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Temmuz 2014 tarihinde İstanbul’da düzenlenen 32 ülkeden 100’ü aşkın İslam bilim adamının katıldığı ‘’Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi Toplantısı’’nın değerlendirme oturumunda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez bazı araştırma sonuçlarını da paylaşarak şunları ifade etmiştir:  “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90’ı Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da... Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebap’lar, İŞİD’ler, Boko Haram’lar var. Bütün bunlar nasıl türedi. Müslüman kamuoyunda nasıl ortaya çıktı. Üzerinde durmamız gereken en önemli husus bütün bu yapılar nasıl ortaya çıktı. Yanlış yapılar nasıl oluştu. Asıl gaye ise temelinde mezhepçilik ya da fitne ateşini nasıl söndürebiliriz.” Görüldüğü gibi bu coğrafyadaki bir kısım insanlar Müslüman olmuşlar, lakin İslam olamamışlardır. (İslam sözcüğü Arapça “se-le-me” kökünden türemiştir ve anlamı “barış”tır.)

O günden (1100-1200) bugüne; İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Şirazlı Şadi, Hafız-ı Şirazî, Ahmet Yesevi, El Kindî, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Şems-i Tebrizi, Muhyiddin İbn-i Arabî, Sadrettin Konevî, Hallac-ı Mansur, Cüneyd-î Bağdadî, Bayezid-î Bistamî, İmam-ı Rabbanî (16. yy.), İmam-ı Azâm Ebu Hanife, İmam-ı Buharî ve -her ne kadar yanlış anlaşılsa da- İmam-ı Gazalî gibi İslam tefekkürlerini, düşünürlerini bu coğrafya bir daha çıkaramamıştır.

Bu coğrafyada böylesine İslam düşünürleri bir daha çıkmadığı gibi, İslam Dünyası'nı 20. ve 21. yüzyılda Batı kültürü ile rekabet edebilecek bir güce eriştirecek düşün dünyasının temsilcileri de olmamıştır. Batı dünyasını aydınlığa taşıyan ve 20. yüzyıla hazırlayan sanat ve bilim dünyasının yanında düşün dünyasının Thomas Hobbes, Baruch Spinoza,  Immanuel Kant, Georg Wilhelm Friedrich  Hegel, Baron de Montesquieu, Auguste Comte, Alexis de Tocqueville,  Emile Durkheim, Jean-Jacques Rousseau, Max Weber, Raymond Aron, Maurice Duverger gibi temsilcileri de İslam coğrafyasında olmamıştır. Günümüzde de tüm dünyaya ve hatta sadece İslam coğrafyasına da olsa hitap edecek bir İslam entelektüeli de yoktur. Çünkü sadece düşüncenin evrimi olur, inancın evrimi olmazdı.

Alman araştırmacı Peter Scholl-Latour’un (1924 - 16 Ağustos 2014) 1998 yılında yayınlanan güzel bir kitabı vardı; ‘’Das Schlachtfeld der Zukunft: Zwischen Kaukasus und Pamir’’ (Geleceğin Muharebe Sahası: Kafkasya ve Pamir Arası) (Goldmann Verlag, April 1998) (Ne yazık ki bu kitap ne Türkçeye çevrildi ne de Türkiye’de ilgi gördü.) Kitapta özetle diyordu ki yazar; İran ve Afganistan’da dini referans alan bir rejim türemiştir. Kafkasya ve Pamir arası ve bölge ülkeleri tamamen, İran ve Taliban cinsi bu dinci akımın etkisine girecektir. 1970’lı yıllardan bu güne, gerçek dinle, gerçek İslam’la, gerçek Müslümanlıkla hiç ilgisi olmayan ve dini, İslam’ı ve Müslümanlığı siyasi amaçlarla kullanmak isteyen ABD güdümlü ‘’Yeşil Kuşak’’ ve ‘’Ilımlı İslam’’ gibi projeler içeride işbirlikçiler, eşbaşkanlar bulunarak uygulamaya konulmuştur. Bu projeler sonunda da bu Taliban etkisi sadece Kafkasya ve Pamir arasında kalmamış, Mısır dâhil tüm Kuzey Afrika’yı, Irak ve Suriye’yi ve tüm Orta Doğu’yu kaplamıştır. İşte Irak ve Suriye’de ortaya çıkan bu çatışmaların bu projelerin bir sonucu olduğu değerlendirilmektedir.   

Bugün için Afganistan’dan, Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya kadar İslam coğrafyasında siyasi iktidarlar yerli Müslüman işbirlikçilerin ve eşbaşkanların desteği ile emperyalistler tarafından parçalanarak bu ülkelerdeki devlet kapasitesi çökertilmiştir. Bu coğrafyada paylaşılan ortak ulusal değer, ortak inanç ve ortak hikâyeler kaybolmuş, bu şekilde bölgede bir siyasal boşluk oluşmuş ve bu boşlukta  El Kaide, El Nusra gibi radikal dinci çeteler, IŞİD gibi terör grupları, aşiretlerden de güç alarak bir din devleti inşa etmeye kalkışmışlardır. Bu sefer de İŞİD ile mücadele bahanesiyle emperyalist devletler bölgeye girmişler ve mezhep ayrımı da tetiklenerek bütün bölge bir kan gölüne, bir ateş topuna çevrilmiştir. . Bu nedenle bazı düşünürler Avrupa’nın 5’inci Yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi İslam coğrafyasının da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia etmektedirler. Yine yaratılan bu ortamda İsrail'e çevresinde dikensiz gül bahçelerinden oluşan bir coğrafya sunulmuştur. 

Gerçi ayrı bir konudur ama böylesi bir ortamda Kudüs'ün neden şimdi İsrail'in başkenti ilan edildiğini ve ABD elçiliğinin neden şimdi Kudüs'e taşındığını sormak ve bundan şikâyetçi olmak herhalde bu tablonun müsebbiplerine hiç düşmemektedir. 

Sonuç olarak;

İslam Dünyası'nın Batı karşısındaki bu gerileyişinin mevcut siyasal, ideolojik, sosyolojik, etnik ve mezhep kavgalarının ve ayrışmaların temelinde İmam-ı Gazalî ile İbn-i Rüşd arasındaki bu bin yıllık tezadın yatmakta olduğu ve yukarıda da anlatıldığı gibi bütün bunların İmam-ı Gazalî’nin düşüncesinin veya yanlış anlaşılmasının egemen olmasının İslam dünyasını getirdiği yer ve bir sonuç olduğu düşünülmektedir.

Gazalî’den bugüne İslam dünyası, dünya mutluluğu peşinde değildir, öbür dünya mutluluğu peşindedir. O günden bugüne İslam’ın yatırımı bu dünyaya değil öbür dünyayadır. Batı medeniyetinde bu dünya vardır, bu dünyanın nimetleri olan; bilim, sanat, edebiyat, şiir, resim, refah, neşe, mutluluk vardır. Ne yazık ki Gazalî’nin İslam dünyası böyle bir refah toplumu öngörmemektedir. İşte tam da bu nedenle Gazalî düşüncesinin hâkim olduğu İslam’ın Batı tipi bir medeniyet kurma ufku, amacı ve ideali yoktur, ihtimali de yoktur.

Bu nedenle de Avrupa’da Rönesans’a öncülük etmiş, bilimin, medeniyetin ve insanlığın beşiği bu coğrafya, o günden (11. yüzyıl) bugüne bilimi unutmuş, metafiziğin dipsiz kuyularında kaybolmuş ve mezhep ve etnik kavgalar nedeniyle insanlarının birbirini boğazladığı bir mezbahana haline gelmiştir.

Anlatmaya çalıştığım bu sebeplerin sonucu olarak bu coğrafyada bilimden uzak, etnik kökene, dine ve mezhebe dayalı ilkesiz ve ülküsüz siyasetlerin sonunun huzursuzluk, çatışma, kan, gözyaşı olduğunu yaşayarak görmekteyiz...

İngiliz aktör, yönetmen ve yazar Peter Ustinov’un bir tespiti vardır: ‘‘Terör; yoksulların savaşı, savaş ise zenginlerin terörüdür.’’ Emperyalist güçler bu coğrafyadan elini çekmediği, İslam coğrafyası da emperyalizme alet olmadığı, İslam coğrafyasının metafiziğin dipsiz kuyularından ve mezhep kavgalarından kurtulup bilime ve akla yönelmediği, bu coğrafya halklarının etnik tuzaklardan uzaklaşmadığı ve sonuçta bölgeye gerçek anlamda bir barış ve huzur gelmediği sürece bu tespit doğrultusunda bu coğrafyada terör yoksulların savaşı, savaş ise zenginlerin terörü olmaya ve bu coğrafya bu ateş çemberi içinde cayır cayır yanmaya devam edecektir...

Bu coğrafyada barışın ve huzurun tek adresi emperyalist güçlerden, etnik kökenden ve mezheplerden uzak, laik bir düzen içerisinde yaşam, bilimsel temele dayalı eğitim ve yönetim ve çatışma kültüründen uzaklaşarak uzlaşı kültürüne geçerek bu coğrafya ülkeleri ve insanları arasında sağlanacak uyum, ahenk ve işbirliği ve yüce Atatürk’ün ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh’’ ilkesidir.

Bir de bu coğrafyanın manevi evrenini koskoca bir morg olmaktan çıkarmak için insanlarına yaşama sevincini aşılamak ve insanlarını “akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru” gibi kavramları ile beslemek gerekmektedir. 

Bütün bunlar olduğu takdirde Hz. İbrahim’in bir ateş çemberi içine atılmışken birden yeşil çimlere düştüğü gibi bu coğrafya da ancak o zaman bir cennete dönüşecektir. 

Bu ateş çemberinden kurtuluşun bundan başka seçeneği ve çaresi de yoktur. Bugünkü İslam Dünyası'nın geri kalmış olması bir sonuçtur.  Ve sebepler ortadan kalkmadan bin yıl da geçse sonuçlar değişmeyecek ve bu dünya bu geri kalmışlıktan ve bu ateş çemberinden kurtulamayacaktır.   

Yazımın girişinde Ziya Paşa’dan bahsetmiştim ya! Yazımın sonunda da yine ondan bahsedeyim... Ziya Paşa sürgünden döndükten sonra, önce Suriye, sonra Konya ve 1878 yılında da Adana Valiliğine atanır. Ölümüne kadar geçen sürede de Adana Valisi olarak görev yapar. Ziya Paşa Adana valisi iken kendisi hakkında aşağıdaki hikâye anlatılır.

1879 yılında Çukurova’da ortalığı kasıp kavuran bir kuraklık hüküm sürer. Ekinler kurur, sebze ve meyve bahçeleri kuraklıktan ürün vermez olur. Çiftçi, tüccar bir grup Adanalı eli böğründe perişan bir durumda müftüye giderek yağmur duasına çıkılmasını isterler. Müftü efendi de durumu arz etmek ve izin almak üzere Vali Paşaya sorar; ‘’Paşa hazretler nasip olursa yarın Cuma namazını eda eyledikten sonra cemaatle birlikte topluca duaya gideceğiz.  Zat-ı Devletleri de buna iştirak etmeyi düşünürler mi?’’ Ziya Paşa müftü efendinin bu teklifini alır almaz ayağa kalkar ve konağın penceresinden aşağıda gürül gürül akan Seyhan nehrini seyre dalar. Sonra da müftü efendiye dönüp şöyle söyler; ‘’Baka müftü efendi, ben Cenab-ı Hakkın huzuruna yağmur istemek için çıkmaya hayâ ederim. Utanırım. Hemen yanı başımızda koca bir ırmak akıyorken, onun kenarında durup yağmur duası yapmak ne ola ki. Hak teâlâ benden bunun hesabını sormaz mı? Yarın Ruzi- Mahşer’de bana ‘Ey Ziya, önündeki nimeti görmezden gelip sen ne yüzle karşıma çıkıp yağmur dilersin’ demez mi? Yok müftü efendi yok. Beni mazur gör. Rabb-ül Alemin’im huzurunda beni rüsva eyleme.’’

Aslında buraya kadar uzun uzun anlatmak istediğimi Ziya Paşa'nın bu hikâyesi açık ve net bir şekilde özetliyor...

İbn-i Haldun; “Coğrafya kaderdir” derdi… Belçikalı yazar Maurice Maeterlinck de; ‘’Kaderinden şikâyetçi olan, kendi beceriksizliğinden de şikâyetçi olmalıdır.’’ derdi… Bu coğrafya bize kaderdir diye şikâyetçi olacaksak eğer öncelikle aynaya bakarak Maeterlinck’in dediği gibi kendi beceriksizliğimizden şikâyetçi olmamız gerekecektir! Zira Hz. Allah Kuran-ı Kerim’de bu coğrafyayı anlatırdı zaten: ‘’Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.’’ (Yunus Süresi 100. Ayet)

Anlıyorsunuz değil mi?

Osman AYDOĞAN



''Haydar Haydar'' türküsü ve Ali Ekber Çiçek

26 Nisan 2020

On gün önce (16 Nisan 2020) Sıdkı Baba’yı anlatarak onun ‘’Zülf-ü kâküllerin amber misali’’ dizeleriyle başlayan bir şiirini / türküsünü anlatarak başladığım türkü haftasına (!) bugün de Ali Ekber Çiçek'in yine Sıdkı Baba'nın bir şiirinden alarak bestelediği, bizim ‘’Haydar Haydar’’ diye bildiğimiz türküsünü ve Ali Ekber Çiçek'i anlatarak son vereyim... Yoksa bıkacaksınız türkülerden!

Ali Ekber Çiçek'in ‘’Haydar Haydar’’ türküsünde söylediği dizeler ile bu türküye kaynak olan Sıdkı Baba’nın şiirindeki dizeler aynı değildir. Bu nedenle de bu farklılıkları da -Sıdkı Baba'yı anlatırken kullandığım kaynak kitapları esas alarak- anlatacağım.

Tabii ki her zaman olduğu gibi bu yazımın sonunda da Ali Ekber Çiçek’in sesinden bu türküyü ve bu türkünün değişik yorumlarını vereceğim.

Ama önce küçük bir bilgi...

Şiirlerden şarkı / türkü sözü oluşturmak

Bu sayfalarda daha önce Ömer Hayyam’ın dizlerinden yapılan iki şarkıya yer vermiştim. Birinci Mehmet Güreli’in ‘’Kimse Bilmez’’ isimli şarkısı, diğeri de İranlı bir müzik grubu olan Axiom of Choice’nin ‘’Color of Dreams’’ şarkısı idi… Her iki şarkının özelliği; sözlerinin Ömer Hayyam’ın rubailerinden bir seçki oluşturarak hazırlanmış olmasıydı…

Bu yöntem müzikte sıkça başvurulan bir yöntemdir. Aynı şekilde Ali Ekber Çiçek de Sıdkı Baba’nın ‘’Çatılmadan yerin göğün binası’’ diye başlayan dokuz kıtalık ‘’Devriye’’ şiirinden ufak tefek değişikliklerle iki kıtalık bir seçki oluşturarak bahsettiğim bu türküyü besteler… Sıdkı Baba’nın türküye kaynaklık teşkil eden şiirinin tamamını yazımın sonunda veriyorum…

Ali Ekber Çiçek bu türküyü bestelerken Sıdkı Baba’nın şiirlerinde yer almayan ‘’Haydar Haydar’’ nakaratlarını ekleyerek türküye de bir zenginlik katar… Ali Ekber Çiçek bu zenginleştirmeyi Kul Nesimî’nin ‘’Ben melamet hırkasını’’ dizleriyle başlayan şiirini bestelerken de yaparak bu türküye de ‘’Haydar Haydar’’ tekerlemelerini ekler… Kısaca her iki şiirin orijinalinde ‘’Haydar Haydar’’ isimleri ve tekerlemeleri bulunmaz.

Ali Ekber Çiçek’in bu türkülerine eklediği ‘’Haydar’’ Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmıdır… Yiğit, cesur, kahraman anlamına gelir…

''Haydar Haydar'' türküsünde Sıdkı Baba’nın şiirinden yapılan değişiklikler... 

Söylediğim gibi Ali Ekber Çiçek, Sıdkı Baba’nın şiirinden bazı değişiklikler yaparak ‘’Haydar Haydar’’ türküsünü derler. Şimdi bu değişiklikleri görelim:

Sıdkı Baba’nın şiirinin sekizinci kıtası:

“On dört yıl dolandım pervânelikte
Sıdkı ismim buldum dîvânelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum”

Ali Ekber Çiçek’in ‘’Haydar Haydar’’ türküsünde söylediği ilk kıta ve yaptığı değişiklikler:

‘’On dört bin yıl gezdim pervânelikte
Sıdkı ismin duydum dîvânelikte
İçtim şarabını mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum’’

Ali Ekber Çiçek’in türküsündeki ilk kıta Sıdkı Baba’nın şiirinin sekizinci kıtasıdır. Ali Ekber Çiçek, babasından öğrendiğini söylediği bu birinci mısrayı “On dört bin yıl gezdim pervânelikte” şeklinde verir. Ancak Sıdkı Baba’nın şiirinde görüldüğü gibi bu mısra “On dört yıl dolandım Pervane’likte” şeklindedir… Çünkü Sıdkı Baba “Sıdkı” mahlasını almadan önce “Pervâne” mahlasıyla şiirler yazmıştır. Bunu da tam “On dört yıl” sürdürmüştür… Keza türküde Ali Ekber Çiçek şiirde geçen  “Sundular aşk meyin mestanelikte” mısrasını değiştirerek türküsünde “İçtim şarabını mestanelikte” şeklinde söyler...

Tasavvuf ve Bektâşi türkülerinin açıklamasının zorluğu

Tasavvuf ve Bektâşi şiirlerini açıklamak oldukça zordur. Bu zorluğa Yunus Emre’nin dizleriyle bir örnek vererek anlatayım: 

‘’Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu’’

Basitçe Yunus Emre'nin şunu demek istediğini sanırız: ‘’Erik dalına çıktım, orada üzüm yedim; bahçenin sahibi bana kızarak niye cevizimi yedin dedi.‘’ Ancak Yunus Emre'nin anlatmak istediği tamamen farklıdır. Yunus Emre bu iki dizesiyle tasavvuftaki şeriat, tarikât, hakikât ve marifet olan dört aşamayı anlatır. Şöyle ki: Erik, şeriattır. Dışı yenir, içinde kocaman bir çekirdeği vardır. Üzüm, tarikâttır. Tamamı yenir, fakat içinde küçük de olsa çekirdeği vardır... Ceviz, hakikâttir. Cevizin özüne ulaşmak için sert kabuğunu kırmak gerekir. Bostan sahibi kızar. Çünkü hakikâte insan kendi başına ulaşamaz. Mürşid-i kâmilin rahle-i tedrîsinden geçmek gerekir...

Türkünün birinci kıtasının açıklaması:

Pervâne

Geceleri ışığın çevresinde dönen pervâne (ateş böceği) Doğu şiirinde âşığı temsil eder… Pervânenin şahsında pervanenin mum (şem) ışığı etrafında her seferinde ona daha da yaklaşarak döndükten sonra kendini aleve atıp yok etmesi olayı, şairin sevdiğiyle yakıcı bir vuslata ermesini tasvir için anlatılır. Tasavvufta ‘’şem’’ ise “ay, güneş, sevgili” anlamlarının yanı sıra “ilâhî nur, mürşid-i kâmil, Kur’an, Hz. Muhammed” gibi mânalarda da kullanılır…

Divânelik

Şiirde geçen ‘’dîvânelik’’, dîvâne olma durumunu, delilik, çılgınlık, mecnunluk durmunu anlatır… Bu ifadeyi Karacaoğlan da kullanır:  ‘’Karac’oğlan der ki yandım ben öldüm / Her dîvaneliği kendimde buldum.’’  

Mestanelik

Mestane, mest olmaktan, yeni kendinden geçmekten gelir. Mestanelik ise kendinden geçilen yer anlamındadır… ‘’Sundular aşk meyin mestanelikte’’ deyişinden kastedilen; şarap içip sarhoş olup kendinden geçmek değil, ilahi aşk bilgisini şaire sunmaları nedeniyle şairin kendinden geçmesini anlatır.

Dara /zara düş olmak ve kırklar

‘’Dara / zara düş olmak’’ tasavvufta bir makam önünden hesap vermek anlamına gelir. Kırkların ceminde dara düş oldum’’ Burada bahsi geçen ‘’kırklar’’ muhtelif makamlardaki kerâmet sahibi ve ermiş kişilere halk tarafından verilen bir unvandır. Maddi olmayıp kerâmet sahibi ve ermiş kişilerin ruhunu temsil eder… Burada şair eğitiminin sonunda kırklar ceminde dara düş olduğunu, yani kırklar tarafından hesaba çekildiğini ifade eder… Bazen ‘’dara düş olmak’’, bazen de ‘’ ‘’zara düş olmak’’ şeklinde kullanılır…

Türküde geçen ikinci kıta

Türkünün bu kıtası Sıdkı Baba’nın dokuz kıtalık şiirinde beşinci kıta olarak geçer… Sıdkı Baba’nın şiirinde bu kıta şu şekildedir:

‘’Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum.”

Ancak Ali Ekber Çiçek türküsünde bı kıtayı şu şekilde değiştirir:

‘’Gürûh-u Naci'ye özümü kattım
Âdem sıfatında çok geldim gittim
Bülbül oldum Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için zare düş oldum.’’

Görüldüğü gibi türküde geçen “Gürûh-u Naci’ye özümü kattım” dizesi Sıdkı Baba’nın şiirinde yoktur. Ayrıca ikinci mısra olan “Yağmur olup yağdım ot olup bittim” mısrası da türküde söylenmez…

Türkünün ikinci kıtasının açıklaması:

Bu dörtlüğü anlayabilmek için önce tasavvufta geçen "devriye" kavramı hakkında bilgi vermek istiyorum…

‘’Devir’’ ve ‘’devriye’’

Tasavvufta ‘’devir’’ ya da ‘’devriye’’; varlıkların Hak’tan gelişini ve O’na dönüşünü açıklayan bir kavramdır. ‘’Devir’’ ya da ‘’devriye’’; görünen âleme maddî olarak düşen canlının, önce cansız, sonra bitki, sonra hayvan ve en sonunda insan şeklinde görünüşünü anlatan bir süreçtir...  Bu süreç görünen âlemde ‘’insan-ı kâmil’’ oluşla sonuçlanır… Kısaca ‘’devir’’ ya da ‘’devriye’’ insanın dört unsurdan (cemat-nebat-hayvan-insan) geçerek insan-ı kâmil mertebesine yani ‘’fenafi’llah’’a ulaşmasını anlatır. ‘’İnsan-ı kâmil’’ olan kişi daha sonra Allah’a ulaşır ve cennete gider… Devriye, basitçe "Allah'tan geldik yine ona döneceğiz" (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn) (Bakara-156) ayeti ile de açıklanabilir.

Ayrıca İslam kozmolojisinde kâinatta yer alan bütün galaksilerdeki gök cisimlerinin her dönüşü de ‘’devir’’ olarak adlandırılır…

Gürûh-u Naci

‘’Gürûh’’ Farsçada, “topluluk” anlamına gelir, ‘’naci’’ de Arapça bir söz olup “kurtulan” anlamındadır. Bu iki sözün terkibi Gürûh-u Naci’’; “kurtulmuşlar topluluğu, kurtulanlar” anlamına gelir… Alevî ve Bektaşîler kendilerini “Gürûh-ı Naci’’ olarak adlandırırlar… Bunun nedeni ise Alevî ve Bektaşî’lerin 16. yüzyıldan itibaren Sünni İslam’ın yükselişiyle ötekileştirilmeleri karşısında gelişildikleri bir mitolojik düşüncedir.

Bu mitolojik düşünceye göre Adem'in Havva'dan olan soyu, Habil'in Kabil'i öldürmesi üzerine lanetlenir. Bunun üzerine Naci, Allah tarafından Âdem'e oğul edilir.  Ona eş olarak da cennette bir huri olan Naciye ana verilir.. Havva'nın soyu lanetli iken Naciye ananın soyu temiz bilinir… Birlik ve Hakk nuru Âdem'den Şit peygambere ondan da diğer peygamberlere, son olarak Hz. Muhammed'e (sav) gelinir… Bütün peygamberler Naciye ananın soyundandır. Bu şekilde ‘’Gürûh-u Naci’’; temiz,  kirlenmemiş toplum olarak tasvir edilir.

Firdevs bağı

Bütün ayet ve hadislerde Cennet'in katları olduğu söylenir. Bu katlardan bazıları daha yüce, nimetleri daha güzel ve daha üstündür. Firdevs bağı derecesi en yüksek Cennet katında yer alır...   

Şair burada demek ister ki bülbül olup Cennet’in en üst katında ötmüşken zaman oldu (bu dünyada) bir gül önünde hesap verir oldum…

Görüldüğü gibi Sıdkı Baba’nın bu dizlerinin kaynağını ayet ve hadisler, peygamberler ve İslam tarihi oluşturmaktadır… Ali Ekber Çiçek bir TV röportajında bestesi için "ben bu eser için uç sene çalıştım" diye beyan eder...

Bizler bu türküyü ‘’Haydar Haydar’’ diye ilgiyle, beğeniyle, severek dinliyoruz ama bu türkünün ol hikâyesi işte böyledir.

Ali Ekber Çiçek

Ali Ekber Çiçek; anlattığım ‘’'Haydar Haydar’’' türküsünün yanında ‘'Gönül gel seninle muhabbet edelim’', '’Derdim çoktur hangisine yanayım’', ‘'Böyle ikrar ile böyle yol yolunan’' gibi yüzlerce eseri türkü dünyasına kazandırmıştı…

Ali Ekber Çiçek, bu toprakların yetiştirdiği, Türk halk müziğinin hem sesiyle hem sazıyla yeri doldurulamayacak en büyük değerlerden birisiydi… Türkünün ve sazın çok çok büyük bir ustasıydı… Gelmiş geçmiş en büyük bağlama virtüözüydü... Tek kişilik orkestraydı… Sanki Anadolu’nun bin yıllık ıstırabı onun sesinde can bulmuştu... 

Kendisi için ‘’Fâni’’ mahlasını kullanan Lütfi Filiz’in vefatı (2007) ile nasıl ki ‘’tasavvuf’’ geleneği kesilmişse, Ali Ekber Çiçek’in vefatı ile de ‘’derviş’’ geleneği de Anadolu'da son bulmuştur. Artık yaşayan bir dervişimiz yoktur, kalmamıştır. 

Dervişliğine yakışırcasına; "Herkes mukaddes, herkes insan. Gözyaşı herkeste var’’ derdi Ali Ekber Çiçek…

Rivayet edilir ki Ali Ekber Çiçek bir gün, bir dost meclisinde bağlama çalmakta, türkü söylemektedir. Herkes çıt çıkarmadan, sessizce Ali Ekber Çiçek’i dinlemektedir. O anda  dinleyicilerden bir komiserin telsizine bir anons gelir.. Komiser cevap vermek zorundadır, utana sıkıla sessizce cevap verir… Ali Ekber Çiçek bağlamasının karar sesine vurur... Ortam durulur, kısa bir sessizlikten sonra komiser açıklama yapma gereği duyar: "Baba, şu elimdeki telsizle bir türlü derdimi anlatamadım, kusuruma bakma..." Ali Ekber Çiçek gülümser, komisere döner ve der ki ‘’Oğlum, ben derdimi yedi telliyle anlatamadım, sen telsizle mi anlatacaksın?"

Ne kendisi derdini yedi telliye anlatabildi, ne de Türkiye onun değerini anlayabildi…Başka bir memlekette olsaydı eğer o dünyanın en bütük sanatçısı olarak tanınırdı... 

Bizlere ''Haydar Haydar'' türküsünü ve bu türkü vasıtasıyla da Sıdkı Baba'yı Ali Ekber Çiçek tanıtmıştı.

Bu türküyü ve Ali Ekber Çiçek'i anlatmayı bugüne bıraktım.... Çünkü Ali Ekber Çiçek, Anadolu’nun bin yıllık birikimi derleyip milletine sunmuş ve her derviş gibi tam da ''Haydar Haydar'' türküsünün ilk dizesinde “On dört bin yıl gezdim pervânelikte'' dediği gibi gibi ''bin'' değilse de tam da ondört yıl önce bugün, 26 Nisan 2006 tarihinde bu dünyadan göç etmiş, doğduğu gibi bir fakir olarak Hakk'a yürümüştü. Sanki gideli ondört yıl değil de ondört bin yıl oldu!...

Bu vesile ile de kendisini anmak istedim... Rûh-u revânı şâdû handân ola...

Rengarenk TV'lere, boyalı boyalı ceridelere bir bakın şimdi! Magazin, dedikodu, et ve top haberleri dururken Ali Ekber Çiçek'i kim hatırlar, kim anar?

Türküler bahanesiyle de on gündür anlatmak istediğim şuydu: Bütün iyi adamlar iyi atlara binip binip gidiyorlar... Yerleri doldurulmadan... Bizler de; yok o sağcıydı, yok bu solcuydu diye diye, yok o sucuydu, yok bu bucuydu diye diye varlıklarını, kıymetlerini, değerlerini, ağırlıklarını, zenginliklerini, hazinelerini bilmeden... Anadolu'nun rengarenk bir çiçek bahçesi olmasının ne büyük bir zenginlik olduğunu anlamadan... Gittikçe onlar; daha bir sessiz, daha bir sözsüz, renksiz, fersiz, nefessiz, kelimesiz, aşksız, meşksiz, sevgisiz ve sevdasız kaldığımızın farkına varmadan… Rengarenk çiçek bahçesi Anadolu'nun; susuz, verimsiz, çorak ve kurak bir vahaya dönüştüğünü anlamadan... Bu gidişle, dipsiz kuyularda, kör karanlıklarda; fersiz, havasız, nefessiz kalıp, entübe edilmiş Koronavirüs hastaları gibi boğum boğum boğulacağımızı öngörmeden…

Farkında mısınız? 

İşte bu nedenle Ali Ekber Çiçek türküsünde ‘’ağlama gözlerim’’ dedikçe ben ağlardım… Sonra ‘’Mevlâ kerimdir’’ derdi ben umut bağlardım…

''Ağlama gözlerim, Mevlâ kerimdir!’’

Osman AYDOĞAN

Ali Ekber Çiçek; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=3-EfJBsf_3Q

Müslüm Gürses; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=ymOFW85b-90

Minor Empire ; ‘’Haydar Haydar’’ (‘’Minor Empire’’’’ 2010 yılında Toronto'da kurulan ve Türkçe müzik yapan Kanadalı bir müzik grubudur. ‘’Minor Empire’’ adı Anadolu'nun tarihte kullanılan adlarından biri olan Küçük Asya (Asia Minor) ve Türk müziğinde sık kullanılan minör akorlardan esinlenerek oluşturulmuştur.):
https://www.youtube.com/watch?v=gyy9kG0IKOc&list=PLDB1YZ8qeMv35VRefQRWdGbEHdZairBWr&index=52

Selda Bağcan;; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=YSv9Y3lt8eE

Ahura Ritim Topluluğu; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=rU-x55IZK8U

Mamak Khadem; ‘’Heydar’’ (Mamak Khadem'in Ömer Faruk Rekbilek ile birlikte ‘’jostojoo forever seeking’’ adlı solo albümünde "Heydar" şeklinde yer alır.)
https://www.youtube.com/watch?v=3h8d4o2qic0

Kuan Müzik grubu; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=H_-feF7dToQ

Kaknüs Ensemble; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=URNNvbgjtuw

Ali Ekber Çiçek'in ''Haydar Haydar'' türküsüne kaynaklık eden Sıdkı Baba’nın dokuz kıtalık ‘’Devriye’’ şiiri:

Nura Düş Oldum

Çatılmadan yerin göğün binası
Muallâkta iki nura düş oldum
Birisi Muhammed birisi Ali
Lahmike lahmi de bire düş oldum

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cuş etti
Lâl ü mercan inci dür’e düş oldum

Ol derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el’aman
Erişti carıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü nişan
Kaf u nun suresin okudum o an
Arş-Kürs binasında yâre düş oldum

Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum

Âdem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Âdem’e can olup Sit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kâra düş oldum

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inandım kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nâra düş oldum

On dört yıl dolandım Pervane’likte
Sıtkı ismin buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum

Sıdkı’yam çok şükür didare erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek âşıklara çok meta verdim
Şimdi Hacı Bektaş Pir’e düş oldum

Sıdkı Baba




Mihriban ve Abdurrahim Karakoç

25 Nisan 2020

16 Nisan 2020 günü bu sayfada Sıdkı Baba’nın divanından bir türkü ile başlamıştım: ‘’Zülf-ü kâküllerin amber misali’’ diye… Sonrasında sanki türkü haftasıymışçasına devam etmiştim… Araya iki 23 Nisan yazım girdi… Sizleri türküden bıktırmadan son iki türkü ile bu türkü haftasına veda edeyim… Bu son iki türküden ilki, daha önce de paylaşmıştım: ‘’Mihriban’’ Diğeri de yarın…

''Mihriban'' Türk halk müziğinin şaheserlerinden birisidir... Kimlerin beyninde takılmış bir plak gibi ''Mihriban, Mihribaaaaannnn'' diye dönüp durmadı ki...

''Mihriban''ın yazarı ise şair Abdurrahim Karakoç'tur. Ancak şaire geçmeden önce onun o ölümsüz şiiri ''Mihriban''ı anlatayım...

Mihriban

''Mihriban’’; 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, ‘’Mihriban’’ diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesinin adıdır...

Mihriban aşkı en iyi anlatan Türkçe şiirlerden birisidir... Aşkın en saf, en yalın, en temiz, en büyük halini anlatır…

Şiirde geçen dizelerdi: "Lambada titreyen alev üşüyor", "Kar koysan köz olur aşkın külüne",  "Her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor", "Yar deyince kalem elden düşüyor’’.

Bu nasıl bir aşk ki; lambadaki alev bile üşüyüp tir tir titriyor, aşkın külüne kar bile koyduğunda köz oluyor, her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor ve yar deyince kalem elden düşüyor. Aşkı kalem tarif edemiyor ama Abdurrahim Karakoç tarif etmiş işte!

Mihriban’ın hikâyesi

Abdürrahim Karakoç, Hollanda'da aylık yayınlanan ''Platform'' dergisine vefatından önce verdiği bir röportajda bu şiiri, Mihriban'ı ve hikâyesini şöyle anlatır:

Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlamıştır. Genç Abdurrahim köyünde bir genç kız görür, ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur, şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasında ki ''Mihriban''dır bu. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası değişmiş, hayat manasızlaşmış, aşk acısı yüreğini yakmıştır. 

Bu halini gören ailesi kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce ''kız küçük'' derler, ''henüz erken'' derler, bahane bulurlar, bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır.”

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der. 

Yedi yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılmıştır. Ve Abdurrahim Karakoç ''Mihriban'' şiirini yazar... 

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz, tabi Mihriban da. Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar: ''Unutursun Mihriban'ım'' diye... Her iki şiiride yazımın sonunda veriyorum...

Mistik bir olgunlukla, ''son bir kez'' diyor Abdurrahim Karakoç, ''son bir kez daha görmek istemezdim. O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın.” 

“Bazen aklıma düşüyor. Ben 'unutursun' diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. 'Unutmak kolay mı' başlığı mektubun.'' 

Ve röportajının sonuna doğru ‘’Mihriban nasıl biriydi?’’ diye sorulduğunda ‘’sıradan insanlara benzerdi’’ diyor Abdurrahim Karakoç.. "Ne çok güzel, ne çok özel..." "Ne adı Mihriban, ne saçları sarı... "Belki bu şiirin bu kadar beğenilmesinin sebebi herkesin içinde bir Mihriban’ın olması...’’ ‘’Gerçek yaşanıp, yazıldığı zaman okuyucu kendini bulur... Bu yüzden diyorum ki, ben herkesin hayatında bir Mihriban var... "

Mihriban, Farsça kökenli bir kelimedir. Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu anlamındadır. Ancak gerçekte Mihriban’ların hikâyesi hiç de şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu değildir.

Abdurrahim Karakoç şiirinde gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslenmişti sevdiceğine. Adı başka olsa da Mihriban, saçları siyah olsa da Mihriban, yüreğimizi çalan herkes Mihriban, çözemediklerimiz, çözülmeyenler Mihriban…

Ve Mihriban türküsünü de en iyi Musa Eroğlu söylerdi… Sanki büyü gibi bir türküdür…. Musa Eroğlu sazıyla, diliyle, ağzıyla söylerken siz içinizden, kalbinizden, yüreğinizden, ruhuzdan söylersiniz: 

Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban….

Ve gözlerinizden kimseciklerin görmediği yaşlar süzülür... Çünkü kabuk bağlamış yaralar var içinizde. İşte bu türküler bu kabukları yumuşatmadan, enfeksiyon kapar mı diye düşünmeden, dezenfekte etmeden çok sert bir şekilde kopartıp atıyor... Hüzünlenmeniz ağlamanız işte bundandır…

Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban…. 

Abdurrahim Karakoç

Abdurrahim Karakoç, 7 Nisan 1932 yılında Kahramanmaraş Elbistan’da doğar. Dedesi, babası ve kardeşleri de şair olduğu için küçük yaşlarda şiire merak sarar… İlk yazdığı şiirleri iki kitap olacak hacimdeyken beğenmeyip yakar… 1958 yılından itibaren yazdıklarını 'Hasan'a Mektuplar' ismi altında 1964 yılında yayımlar…

Şiirleri mücadele şiirleridir… Bunun nedeni de yaşadığı şartlardan kaynaklanır… 27 Mayıs hiciv şiirlerine kaynaklık eder… Bu nedenle de otuz kez mahkemeye kapısını aşındırır… Ancak bütün suçlamalardan beraat eder… Bu davalarda hiç avukat tutmaz, hep kendi kendini savunur… Hiçbir iktidarla barışık olmadan yaşar…

Hiçbir sorun karşısında susmaz… Susmadığını, susmayacağını ‘’Yemin’’ isimli şiirinde anlatır. Maraş Elbistan’lıdır ya… Bu şiirinin bir kıtası şöyledir:

‘’Esir iken Kırım, Kerkük, Türkistan
Bana zindan olur Maraş, Elbistan
Dedem Korkut, İbn-i Sina, Alparslan
Susarsam hakkını helal etmesin!’’

Dostluğa çok değer ve çok önem verirdi… Bir şiir kitabının adı da ‘’Dosta Doğru’’ idi… ‘’Dosta doğru’’ şiirinde söylerdi;

‘’Ne saklarım, ne gizlerim
Yalnızca onu özlerim
Tabutta bile gözlerim
Bakar gider dosta doğru’’

1985 yılında gazetecilik yapmaya başlar… Büyük Birlik Partisi'nin kuruluşunda yer alarak siyasete atılır… Sonra siyasetten ayrılır… Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle ifade eder:  "Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım".

7 Haziran 2012 yılında Ankara'da vefat eder. Mezarı Ankara'da Keçiören Bağlum’dadır… Abdurrahim Karakoç gerçek anlamda taşra bilincini aşmış halk şiirinin hece veznini en iyi kullanan son söz yazarı idi.

Ellerin yurdunda çiçek açarken

Abdurrahim Karakoç'un şahsında birleşen iki önemli konu var ki anlatmadan geçmek istemem:

Bunlardan birincisi; Abdurrahim Karakoç'un o eşsiz dizeleri olan ''Mihriban''ı Musa Eroğlu'nun bestelemiş olması, söylemiş olması, meşhur etmiş olması… ‘’Unutursun Mihriban’ım’’ türküsünü de Selda Bağcan’ın söylemiş olması, meşhur etmiş olması…

İkincisi de Abdurrahim Karakoç'un hemşehrisi olan Âşık Mahzuni Şerif'in Abdürrahim Karakoç için yazdığı iki özel şiirinin olmasıdır. Bu şiirleri de yazımın sonunda veriyorum.

Abdurrahim Karakoç, Âşık Mahzuni Şerif, Musa Eroğlu ve Selda Bağcan… Ne güzel bir kompozisyon değil mi?

Belki gelecekte kültür hayatımızın belkemiği şairlerimizi, ozanlarımızı, edebiyatçılarımızı siyasi görüşlerinden bağımsız olarak anarız, severiz, onları anlarız.

Aksi halde Abdurrahim Karakoç'un ‘’Kara Haber’’ isimli şiirinde söylediği gibi ellerin yurdunda çiçek açarken bizim illere kar gelecektir… Eller yurdunda güler oynarken, düğün yaparken, bu coğrafya bize dar gelecektir... 

‘’Ellerin yurdunda çiçek açarken,
Bizim İl’e kar geliyor gardaşım!
Bu hududu kimler çizmiş gönlüme;
Dar geliyor, dar geliyor gardaşım!’’

Ülkenin manzara-i umumiyesi ortada.... Daha ne diyem, nasıl diyem ben?

Bu konudaki düşüncemi Abdurrahim Karakoç'un ''Yakarış'' isimli şiirinden bir dizeyle anlatayım: 

''Umudum her zaman bâkidir ama
zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.''

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN

Musa Eroğlu'nun sesinden Mihriban:
https://www.youtube.com/watch?v=dGKF8_Qg_To

Abdurrahim Karakoç’un kendi sesinden Mihriban:
https://www.youtube.com/watch?v=jTFVjfMOQzU

Yazıda bahsi geçen ‘’Unutursun Mihriban’ım’’ şiirini de Selda Bağcan söylemişti:
https://www.youtube.com/watch?v=Hkb5uPtpR1w

Bundan sonrası türkü dostları için…

Mihriban

Sarı saçlarına deli gönlümü 
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban 
Ayrılıktan zor belleme ölümü 
Görmeyince sezilmiyor Mihriban 

Yar, deyince kalem elden düşüyor 
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor 
Lambada titreyen alev üşüyor 
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban 

Önce naz sonra söz ve sonra hile 
Sevilen seveni düşürür dile 
Seneler asırlar değişse bile 
Eski töre bozulmuyor Mihriban 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama 
Aşk değince ötesini arama 
Her nesnenin bir bitimi var ama 
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban 

Boşa bağlanmış bülbül gülüne 
Kar koysan köz olur aşkın külüne 
Şaştım kara bahtım tahammülüne 
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı 
Ancak çeken bilir bu derdi gamı 
Bir kördüğüm baştan sona tamamı 
Çözemedim çözülmüyor Mihriban 

Unutursun Mihriban’ım

‘’Unutmak kolay mı?” deme, 
Unutursun Mihriban’ım. 
Oğlun, kızın olsun hele 
Unutursun Mihriban’ım. 

Zaman erir kelep kelep.. 
Meyve dalında kalmaz hep. 
Unutturur birçok sebep, 
Unutursun Mihriban’ım. 

Yıllar sinene yaslanır; 
Hatıraların paslanır. 
Bu deli gönlün uslanır... 
Unutursun Mihriban’ım. 

Süt emerdin gündüz-gece 
Unuttun ya, büyüyünce... 
Ha işte tıpkı öylece 
Unutursun Mihriban’ım. 

Gün geçer, azalır sevgi; 
Değişir her şeyin rengi 
Bugün değil, yarın belki 
Unutursun Mihriban’ım. 

Düzen böyle bu gemide; 
Eskiler yiter yenide. 
Beni değil, sen seni de 
Unutursun Mihriban’ım.

Âşık Mahzuni Şerif'in Abdurrahim Karakoç için yazdığı şiirleri:

Bir televizyon programında konuk Abdurrahim Karakoç iken Âşık Mahzuni Şerif programa telefonla bağlanarak şöyle konuşur: "Sevgili Karakoç Elbistan tarihi kadar Anadolu tarihinin de 20. yy'a sunduğu Hakk'ın son lütuflarından birisidir. O yüce dostun hem çağdaşı, hem meslekdaşı hem de hemşehrisi olmak şu 50 yıllık sanat ve ozansı hayatımda hep gururum olmuştur."

Âşık Mahzuni Şerif ardından da Abdurrahim Karakoç için yazdığı şu şiiri okur:

''Güzel Elbistan’ın eski arslanı,
Yıllar böyle geldi geçti Karakoç,
Bunca beddin günahkârın içinde,
Felek gardaş beni seçti Karakoç..

Siz bir bağda en kızarmış üzümken,
Ben koruk’tum bütün bağlar bizimken,
Türkmenin güzeli iki gözümken,
Obamız Nurhak’tan göçtü Karakoç.

Bilirsin ki yok gönlümün dönesi,
Kekik kokar ketizmenin sinesi,
Tarih bin dokuz yüz elli senesi,
Deli gönlüm sevda içti Karakoç’a

Sana ne söylerim bilmem ne derim,
Benim gibi doğdu gitti pederim,
Der Mahzuni ellerinden öperim,
Çünkü sana varmak güçtü Karakoç…''

‘’Doğuş Edebiyat Dergisi’’ni çıkaran ‘’Ocak Yayınevi’’ sahibi Alper Aksoy bir yazısında da Mahzuni’nin Abdurrahim Karakoç hakkında yazdığı bir başka şiiri de şöyle anlatır:  

Sanırım 1984 veya 1985 yılıydı. Âşık Mahzuni Şerif’in bütün şiirleri kitaplaştırılmıştı. Aaa o da ne?..  Abdurrahim Karakoç’a ait dört beş şiir Mahzuni’ye aitmiş gibi kitapta yer almıştı. Abdurrahim Ağabey’in bu şiirler “Söz ve müzik: Aşık Mahzuni Şerif” olarak plak yapıldığı için açılan davayı kazandığını ve tazminat aldığını biliyordum. On yıl sonra kitabı hazırlayan akademisyen arkadaş ikinci defa Mahzuni’yi bir suçun içine atıyordu.

Kitabı Abdurrahim Ağabey’e gösterip durumu özetledim. O sırada yanımızda avukat stajını yeni bitirmiş Rahmetli Şükrü Karaca da vardı. “Sen bana bir vekâlet ver, Mahzuni’nin canına okuyacağım, ayıptır bu yaptığı” dedi. Ve Şükrü Karaca vekâleti alıp hem kitabı yayınlayan yayınevine hem de Rahmetli Mahzuni’ye bir noter protestosu gönderdi.

Bakalım ne cevap gelecekti?

İki hafta sonra Ocak Yayınevi adresimize Mahzuni’den bir mektup geldi. Heyecanla açtım ve okumaya başladım. Özetle diyordu ki:

“Kitabı hazırlayan akademisyen arkadaşın hatasıdır . Benim bu durumdan kitap yayınlandıktan sonra haberim oldu. Sen bir Ağrı Dağısın Karakoç Baba, bense yanında küçük bir tepe.. O kitaptaki bütün şiirlerin okkası darası bir ‘İsyanlı Sükut’ etmez. Boşver mahkemeyi, hâkimi cezamı sen kes. Karakoç’un şeriatına boynum kıldan incedir”.

Ve bu satırların altında muhteşem bir şiir:

Karakoç Baba'ya

''Elbistan yiğidi Karakoç Baba
Kumanyalar bizde azık değil mi?
Bizim yöremizin gerçek diliyle
Haksıza gözümüz kızık değil mi?

Atına binmeyi bilmeyen tatar
Kendi hayalinde ciritler atar
Beşimiz tok, on binimiz aç yatar
Böyle bir sisteme yazık değil mi?

Sülalem sermemiş yırtılmış sergi
Vallahi dediğim değildir yergi
Hırsıza kaç kurtul, mazluma vergi
Böyle bir adalet kazık değil mi?

Az değildir Karakoç'dan aldığım
Boşa mıydı Mahzunîlik bulduğum?
Sen, ben söylemezsek kurban olduğum
Bizdeki ozanlık bozuk değil mi?''

Abdurrahim Ağabeyi yayınevi yazıhanesine çağırdım, mektubu uzattım: “Mahzuni Şerif beni mahvetti, sıra sende Ağabey” dedim.

Daha ilk satırlarında gözleri buğulanarak, mahcubiyetten elleri titreyek okumaya başladı. Sıra şiire geldiğinde bir bulut kaynadı Nurhak Dağları’ndan, oradan oraya savruldu ve gelip Karakoç’un başına hörelendi.

Sadece elleri değil konuşurken sesi de titriyordu: “Keşke bu işe avukatı, mahkemeyi, noteri karıştırmasaydık” dedi.



Eski ve Yeni Türkiye

24 Ocak 2020

Son yıllarda ülke gündemine bir kavram yerleşti ''Yeni Türkiye''. Bu kavramın ne anlama geldiğini anlamak ve ''Eski Türkiye'' ile mukayese etmek için dünyaca ünlü bir düşünüre başvurmamız gerekiyor: Maurece Duverger'e... (Türkçe söylenişiyle: Moris Düverje)

Ancak önce kısaca Maurece Duverger'yi tanıtmak istiyorum...

Maurece Duverger

Maurice Duverger (1917 - 2014), siyaset biliminde felsefi düşünce yerine deneysel yöntemi kullanmayı tercih eden dünyaca ünlü Fransız anayasa hukuku uzmanı, siyasetçi, siyaset bilimci ve siyaset sosyoloğudur. Türkiye’deki Bülent Daver, Ahmet Taner Kışlalı, Münci Kapani ve Ergun Özbudun gibi birçok anayasa hukukçusu ve siyaset bilimcisini derinden etkilemiştir. Duverger, tarafsız olmanın mümkün olmadığını, sadece ne kadar taraf tuttuğumuzu belirterek nesnel olabileceğimiz görüşünü savunur.

Duverger'nin ‘’demokrasi’’ ayrımı

Duverger, demokrasiyi; “siyasal demokrasi” ve “sosyal demokrasi” olmak üzere iki başlık altın inceler.  Duverger, siyasi partilerin gelişimini, demokrasinin gelişimine bağlayarak politik kurumlarının meşruiyetini demokrasinin varlığıyla ilişkilendirir. Kısaca Duverger’ye göre, demokrasi ne kadar etkin ve işler haldeyse, siyasi partiler gibi politik kurumlar da o kadar etkin ve işler haldedir.  Duverger, komünistlerin sosyal demokrasiyi gerçekleştirmek için siyasal demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları, faşistlerin ise sosyal demokrasiyi ortadan kaldırmak için siyasal demokrasiyi ortadan kaldırmaya çalıştıkları tespitini yapar.

Duverger'nin ‘’siyasal rejimler’’ ayrımı

Duverger, “Siyasi Rejimler” (Sosyal Yayınları, 1986) kitabında siyasal rejimleri iki gruba ayırır; “Birincisi idare edenlerin otoritesini idare edilenler lehine tahdit eden liberal temayül. Diğeri, idare edilenlerin yetkilerini idare edenler lehine daraltan otoriter temayül. Burada fert, cemiyet, bunların birbirleriyle münasebetleri mevzuunda iki ayrı düşünce tarzı, iki ayrı felsefe, iki ayrı hayat sistemi karşısında kalırız. Çeşitli siyasi rejimler bunların özel bir planda teknik tanzim şekillerinden başka şeyler değillerdir.” (s. 9-10) Tabii ki Duverger bu ayırımda liberal ve çoğulcu demokrasiyi savunur.

Duverger ve ‘’demokrasi’’

Duverger, ‘’demokrasi’’ kavramının ülkelere ve bölgelere göre uygulamada çeşitlilik gösterebileceğinden söz eder. Ancak şu sözü onun bir vasiyeti gibidir: “Şartlar ne olursa olsun, demokrasiden asla vaz geçilmemeli ve demokratik toplumun inşası için gereken neyse en etkili biçimde, cesaretle icra edilmelidir. Buradaki en önemli faktör ise milletin ta kendisidir!”

‘’Siyasetin bir insan yönetme sanatı” olduğunu düşünen Duverger, siyaset biliminde ‘’insan’’ faktörüne büyük önem verir. Duverger’e göre partileri var eden en temel faktör “insan” dır…

Duverger’nin ilgi alanlarından birisi de Türkiye’deki demokrasinin gelişimidir. Ancak Duverger, Türkiye’deki siyasi yapıya ve demokrasiye çok temkinli yaklaşır… Duverger Türkiye’deki demokrasiyi tanımlarken “nazik demokrasi bitkisi” deyimini kullanır… ‘’Nazik demokrasi bitkisi’’; susuz havuzlarda, gübresiz tarlalarda, çorak vahalarda yetişmeye çalışan bir nazik demokrasi bitkisi...

Duverger’nin 30 kadar kitabı vardır. Ancak Duverger'nin bu kitaplarından üçünden bahsedeceğim.

Birinci kitap Duverger’nin '’Siyasi Partiler’’ (Bilgi Yayınevi, 1979) isimli kitabıdır. Duverger, bu kitabında siyasi partileri ‘’seçkin tabanlı partiler’’ ve ‘’halk tabanlı partiler’’ olarak ikiye ayırarak siyasi partilerin karakterini "örgütlenme modeli"nin belirlediğini yazar. Komünist partilerin belirleyici özelliği "hücre", faşist partilerinki ise "milis" örgütlenmesidir. (s. 64)

Duverger’ye göre Atatürk’ün ‘’demokrasi’’ anlayışı ve ‘’Eski Türkiye’’

Maurice Duverger, bu kitabında Türkiye'den ve Atatürk'den de bahseder. (s. 360-364):

Duverger, bu kitabında, “Tek partilerin genellikle totaliter partiler olduğunu, ancak gerek felsefeleri gerek yapıları bakımından bu yargının her ülke için geçerli olmadığını” söyleyerek Atatürk’ün yarattığı anayasada “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesiyle faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite söyleminin yerini Kemalist Türkiye’de “demokrasi söylemi”nin aldığını söyler. Bu da, tam olarak siyasal demokrasinin ilkelerini içermektedir.

Duverger, bu kitabında Atatürk hakkında şunları yazar: “Atatürk’ün liderliğindeki tek particilik, tekelciliğe dayanarak liberal demokrasiyi tıkamamıştır. Hatta Mustafa Kemal sahip olduğu güçten rahatsızlık duymuştur. Çeşitli fırsatlarla bu tekele son vermeye çalışmıştır.” Duverger’ye göre “bu olgu tek başına bile derin bir anlam taşımaktadır. Hitler Almanyası’nda ya da Mussolini İtalyası’nda böyle bir şey düşünülemezdi… Bunlar, her şeye rağmen, Kemal rejiminin plüralizme üstün bir değer tanıdığını ve pluralist bir devlet felsefesi çerçevesinde faaliyet gösterdiğini ifade etmektedir.”

Duverger’ye göre, Türk tek-partisinin “başta gelen özelliği, onun demokratik ideolojisindedir. Bu ideoloji, hiçbir zaman, faşist veya komünist ideolojiler gibi, bir tarikat veya kilise niteliği taşımamış; üyelerine bir iman veya bir mistik empoze etmemiştir… Partinin yönetici kadrolarının antiklerikal (ruhban sınıfına ve teşkilatına karşı olmak) ve akılcı tutumu, onları açıkça ondokuzuncu yüzyıl liberalizmine yaklaştırmıştır… Adının ‘Cumhuriyetçi’ oluşu bile, bu partiyi, yirminci yüzyılın otoriter rejimlerinden çok, Fransız İhtilâli’ne ve ondokuzuncu yüzyılın terminolojisine yaklaştırmaktadır… Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu almıştır; bu da, ‘halkçı’ veya ‘sosyal’ diye nitelendirilen ‘yeni’ bir demokrasi değil, geleneksel siyasî demokrasidir. Parti, yöneticilik hakkını, siyasal elit veya ‘işçi sınıfının öncüsü’ olma niteliğinden yahut da liderinin Tanrı iradesine dayanışından değil, seçimlerde kazandığı çoğunluktan almıştır.''

Duverger’nin kitabında Kemalizm hakkında ise şu tespiti vardır: "Kemalizm, Moskova ve Pekin’in etkisinde kalmamış azgelişmiş ülkelerde, doğrudan ya da dolaylı çok yönlü sonuçlar uyandırmıştır. Kemalizm, kuzey Amerika ve batı Avrupa rejimlerinde bulunmayan nitelikleriyle, Marksizm’in gerçekten alternatifidir. Marksizm uygulamasına girmek istemeyen ülkeler, batı demokrasisi karşısında saptadıkları yetersizliklere çözüm getiren Kemalist modeli tercih edebilirler."

Maurice Duverger’nin deyişiyle Cumhuriyet Tek Parti rejiminden “mahcubiyet” duymuştur. Gelecekte demokrasiye geçilmesi fikri Cumhuriyet’in özünde ve kurucularında mevcuttur. 1930 yazında Mustafa Kemal Atatürk, bir muhalefet partisi (Serbest Fırka) kurdurmak kararı nedeniyle çevresindekilerin (Fethi Okyar) kaygılarına karşı şöyle der: “Bunlara tahammül edeceğiz başka çare yoktur. Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır...” Mustafa Kemal Atatürk sözlerinin devamında demokrasiye geçmeyi hedeflediğini söyler: ‘’Vakıa bir meclis vardır, fakat dâhilde ve hariçte bize ‘dictature’ nazarıyla bakıyorlar. Hâlbuki ben Cumhuriyet’i şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o surette geçmek istemiyorum…” (‘’Fethi Okyar’ın Anıları’’, Osman Okyar, Mehmet Seyitdanlıoğlu, İş Bankası Yayınları, 1999, s.103-104)

İşte bu nedenlerle Duverger'nin yanında birçok başka çağdaş siyasal bilimciler de, benzer gerekçelerle, Kemalist siyasî rejime “gizil (potansiyel) demokrasi” sıfatlarını yakıştırmışlardır.

Duverger'nin bu kitabında anlattığı Türkiye ''Eski Türkiye''dir... 

''Eski Türkiye''den ''Yeni Türkiye'’ye geçiş

Duverger'nin anlatmak istediğim ikinci kitabı “Halksız De­mokrasi” (Dördüncü Yayınevi, 1969) adlı kitabıdır. Duverger bu kitabında ise ''Eski Türkiye''den ''Yeni Türkiye'’ye nasıl geçiş yaptığımızı anlatırcasına şu tespitleri yapar:

“Bir demokraside çok sayıda ve zayıf partiler varsa, o ülke iyi yönetilemez, halk siyasetten soğur ve siyaset ‘merkezin hükümranlığı’ altı­na girer.” (s. 159,)

‘’Halktan güç alan büyük sağ ve sol kitle partileri olmayınca, hepsi birbirine benzeyen, kişiliksiz partilerin oluşturduğu ‘orta­nın bataklığı’ siyasete hükmeder.’’ (s. 192)

‘’Sürekli koalisyonlarda partiler kişiliksizleşir, programları ‘müphem’ hale gelir.’’. (s. 196)

‘’Sağın ve solun ılımlılarını bir araya getiren ‘renksiz’ koalisyon­lar’, yurttaşların bir politika seçme imkânlarını yok eder ve halk siyasetten soğur.’’ (s. 220)

‘’Siyaset; kombinezonlar, entrikalar, türlü oyunlar, ardı arkası gelmeyen yeniden seçimler ve çekişmeler ile siyasi entrikaya dönüşür." (s. 280)

Ve ‘’Yeni Türkiye’’

Duverger'nin anlatmak istediğim üçüncü kitabı “Politikaya Giriş” (Varlık Yayınları, 1984) isimli kitabıdır. Duverger, bu kitabında Batı demokrasisini mercek altına alarak dünyada var olan kapitalist ve sosyalist sistemlerin giderek birbirine yaklaştığını söyler.

Duverger, bu kitabında Yeni Türkiye’yi anlatırcasına şu tespitleri yapar:

‘’Kapitalizmin amacı; İnsanları düşündürmemenin yolu olan; seks, kriminal olaylar ve eğlence endüstrisine yönelterek, düşünmeyen insanlardan oluşan ahmaklaşan bir toplum yaratmaktır.’’

“Kapitalist haberleşme sistemi ‘halkın ahmaklaştırılması’ diye adlandırabileceğimiz bir sonuç doğurmaktadır. İnsanları entelektüel seviyesi çok düşük, çocukça bir evren içine hapsetmek amacını gütmektedir. Kesat zamanlarda heyecanlı haberler verme imkânını sağlayan gönül maceralarının boyuna şişirilmesi bu bakımdan tipiktir.’’

‘’Krallar, kraliçeler, prensler, prensesler ve öteki sözde büyüklerin, giyinişlerinin ve içinde yaşadıkları dekorun şatafatı, uyandırdıkları belirsiz tarihsel hatıralara eklenir... Halkı ahmaklaştırma tekniklerinin daha birçokları sayılabilir. Sinema (TV) ve spor da bunun birçok örneklerini verirler. Bu çeşitli vasıtalarla halk gerçek dışı, yapmacık, hayali ve çocukça bir âlemle daldırılır, dikkati de böylece gerçek problemlerden başka yana çekilir...”

Duverger’nin evrensel nitelikteki şu sözü de sanırım yine tam olarak da ''Yeni Türkiye'’yi anlatır: ‘’Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar.’’

TBMM’nin açılışının 100. yıldönümünü kutladığımız günümüzde Meclis Genel Kurul Salonu’nun duvarında yazılı ‘’Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’’ sözü mevcut anayasada ve uygulamalar neticesinde duvarda bir dekor olarak kalmıştır.

Ve daha birçok karakteristik özellikleriyle ‘’Yeni Türkiye’’ 1930 yazında Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözünü kulaklarda çın çın çınlatmaktadır: ‘’Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır...” Tek farkla ki bu sözün sahibi yüce kişi demokrasiye geçiş için bu sözü söylemişti…

Hukuk devletinden, liberal, çoğulcu ve parlamenter demokrasiden uzaklaşan, TBMM işlevsizleşen, etkisizleşen ‘’Yeni Türkiye’’ mevcut haliyle ‘’Eski Türkiye’’nin çok çok gerisine düşmüştür. Hal böyleyken TBMM’nin mevcut üyelerinin bugün neyi kutladıkları pek anlaşılmamıştır…

Madem Duverger ile söze başladık, yazımı yine onun evrensel nitelikte bir sözü ile bitirmek istiyorum: ’'Adaletin olmadığı bir ülkede herkes suçludur.’’

Arz ederim...

Osman AYDOĞAN



23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

23 Nisan 2020

23 Nisan 1920, Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk halkının egemenliğini ilân ettiği tarihtir.

Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan 1924'te 23 Nisan gününü ‘'23 Nisan Milli Bayramı’’’' olarak kutlanmasına karar verir. Bu tarihten beş yıl sonra da 23 Nisan 1929’da Mustafa Kemal Atatürk bu bayramı çocuklara armağan eder. 1929 yılında 23 Nisan ilk defa ‘’23 Nisan Çocuk Bayramı’’ olarak kutlanmaya başlanır… 23 Nisan’da çocukların resmî makamlara kabul etme geleneği de Mustafa Kemal Atatürk’ün 1933'te bu bayramda çocukları makamına kabul etmesiyle başlar… 1980 döneminde ise Millî Güvenlik Konseyi, bu bayrama "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" adını verir…

Bugün ise TBMM’nin açılışının 100’ünci yılıdır…

Tarihte bir yolculuk

‘’Hayat ileriye doğru yaşanır ancak geriye doğru anlaşılır’’ derler… Bu nedenle bugünü, 23 Nisan’ı, Cumhuriyeti anlayabilmek için her zaman olduğu gibi geriye giderek anlatmak istiyorum...

Avrupa’da ulus devletlerin kuruluşu

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hem emperyalist savaşlar hem de Fransız devriminin yarattığı fikir akımları nedeniyle Avrupa'da imparatorluklar çatırdamaya başlar. Fransız devriminden hemen sonra ard arda Avrupa’da “ulus devlet”ler kurulur…

Fransa’da Frank, Breton, Korsa, Galya kabileleri tek bir çatı altında birleşerek feodal kimliklerinden sıyrılıp Fransız milletini (ulusunu) oluştururlar. Almanya’da ise Hesse, Schawabe, Bayern, Sakson, Fallen, Pfalz gibi Germen kabileleri cemaat (Gemeinschaft) anlayışından cemiyet (Gesellschaft) anlayışına geçerek paylaştığı topraklarda hepsini kucaklayan bir ulus doğar: Deutsch (Alman) Ve bir ulus devlet kurulur: Deutschland (Almanya)... Hollanda’da, İtalya’da, İspanya’da, Polonya’da kısacası Avrupa anakarasında ard arda ulus devletler oluşur.

Bu uluslaşma sürecinde klasik anlamda ulus devlet olarak Batı ve Kuzey Avrupa devletleri ''devletten millete’’ (from state to nation) evrilirken, İtalya ve Almanya ‘’milletten devlete’’ (from nation to state) evrilirler... Bu süreçle beraber Merkez ve Batı Avrupa; ''feodal'' bir toplumdan ''kapitalizm''e, ''cemaat''ten ''millet''e, ''tebaa'' anlayışından ''vatandaş'' bilincine evrilir...

Ardından da Doğu Avrupa ve Balkanlar’da ulusal kurtuluş hareketleri başlar.

Avusturya - Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu ulusal kurtuluş hareketlerinden en çok ve en ağır etkilenen devletlerdir. Balkanlar’da art arda yeni ulus devletler doğmaya başlar. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Arnavutluk birbiri ardına kimi Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na karşı, kimi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşarak kendi ulus devletlerini kurarlar...

20. yüzyılın başlarında ulusal kurtuluş hareketleri ve bu hareketler zafere ulaştığında kurulan ulus devletler devrimci birer adımdılar. İmparatorluklar yıkılır, yerine genç, kendi ayakları üstüne dikilen, kalkınmacı ekonomik politikalar izleyen, genellikle milliyetçilik ideolojisine sarılmış birer ulus devletler kurulur… Daha sonra yeni ulus devletler için İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi beklenecektir. 

Bütün bu yeni ulus devletlerin ortak özelliği parçalanmış bir imparatorluğun adından kurulmuş olmalarıdır. Bu ülkelerin demokrasiye geçişleri ise zaman almış, daha sonra olmuştur. 

Osmanlı’nın en uzun yüzyılında sorunlarına çözüm arayışları

Avrupa’da ulus devletler kurulurken Osmanlı İmparatorluğu ise en sıkıntılı ve en çalkantılı dönemindedir.  İlber Ortaylı, ‘’İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’’ (İletişim Yayınları, 2005) adlı eserinde Osmanlı’nın yaşadığı bu sıkıntılı ve çalkantılı süreci anlatır.

Bu büyük sıkıntılı ve çalkantılı dönemde Türkler kurtuluşu değişik alanlarda ararlar… Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan yazar ve siyasetçi Yusuf Akçura’nın (1876 - 1935) 1904 yılında yayımladığı ‘’Üç Tarz-ı Siyâset’’ (Ötüken Neşriyat, 2015) adlı makalesi bu arayışa bir örnektir..

Yusuf Akçura bu makalesinde Osmanlı Devletinin temel devlet politikası olarak ‘’Osmancılık’’, ‘’Pan İslamizm’’ ve ‘’Türkçülük’’ olmak üzere üç siyaseti kıyaslayarak inceler ve o dönem için en uygun siyaset tarzının ‘’Türkçülük’’ olduğu ileri sürer… Yusuf Akçura makalesinde Osmanlıcılığı Türklerin asimile olmasına yol açabileceği, etnik milliyetçiliğin bu merhaleye tırmandığı durumda uygulanabilir olmadığını söyleyerek “beyhude bir yorgunluktur” der. Akçura’ya göre İslamcılık ise, birleştirici olabildiği kadar ayrıştırıcı da gözükmektedir. Akçura “Tevhid-i etrak” (Türklerin birliği) teorisinde ise, ırka dayalı bir sistem içinde siyasi birlikten yanadır. Türklere (ya da Türkleşmiş topluluklara) ulus bilinci verilecek, böylece ümmetten millete geçilecektir. Bu tartışmada Namık Kemal’e göre Arap ülkeleri de vatandır, Ziya Gökalp'e göre de ulus, Müslümanların birliğidir.

Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı

Bu büyük çalkantılar döneminde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun sahibi sayılan Türkler bu şekilde trajik ikilemler yaşarlar. Önce gerçek sahibi olduklarına inandıkları Osmanlı Devleti’nden kopmak için ayaklanan ulusal kurtuluş hareketleri ile savaşırlar. Beyhude bir direniştir bu. Balkan Savaşı bozgunu ile Balkanlar’daki Osmanlı varlığı silinir… Ardından 1. Dünya Savaşı patlar… İttihatçıların dizginlerini ele geçirdiği Osmanlı çok daha ağır bir yenilgi alır ve bu kez Anadolu işgal edilir… Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar Anadolu’yu paylaşırlar… Türklere ise Orta Anadolu’da daracık bir bölge bırakılır...

Kurtuluş Savaşı

Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu da işgal edildiğinde ulusal kurtuluş mücadelesi verme sırası artık Türklere gelmiştir. “Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı” başlar… Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkar… Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas kongreleri yapılır…

Farklı görüşler olsa da Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı 23 Nisan 1920’dir. O gün sahici bir ulus devletin, Türk ulus devletinin kuruluşudur. Sultanın, Osmanlı soyunun değil, halkın egemenliğini kabul eden Türkiye Büyük Millet Meclisi o gün “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” diyerek noktayı koyarak ulus devletler trenine son anda biner.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’ulus’’ anlayışı

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk Yusuf Akçura’nın önerdiği ırka dayalı bir sistemin mahsurunu da ortadan kaldırarak şu düsturu esas alır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir… Bugünkü millet siyasi ve içtimai toplumumuz içinde Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır… Bu millet efradı da (bireyleri de) umum Türk camiası (topluluğu) için aynı müşterek maziye (geçmişe), tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.” (Medeni Bilgiler, TTK, s. 351)

Atatürk’ün düşündüğü Türk ulusu bu coğrafyada bin yıldır yaşayan ortak geçmiş, ortak tarih, ortak kültüre dayanmaktadır.

Sosyal bilimci Ernest Renan da ''Ulus Nedir?'' (Pinhan Yayıncılık, 2016) isimli kitabında ulusu zaten şu şekilde tanımlıyor; “Geçmişte kalan ortak şan, şeref ve acılar mirası ve gelecek için gerçekleştirilecek bir program.’’ Toplumu ve milliyetleri ulus yapan ortak unsurlar işte bunlardır.

Basitçe ulus devletin bir tanımını yapacak olursak; ulus devlet, millet (ya da ulus) yalnızca ırk ve menşe birliğinden veya sadece inanç-mezhep birliğinden ibaret bir kavram değildir. Bu sitem içinde dil, kültür, tarih, ülkü birliği, yurt birliği, birlikte yaşama arzusu, siyasi varlıkta birliktelikte, kaderde kıvançta bir olma duygusu ve arzusu vardır. Ulus devletlerde etnik ve dini farklılıklar da olur ve dışlanmaz. Bunun garantisi de sözde değil özde demokrasidir. Demokrasi olmazsa zaten bu farklılıkların bir arada yaşamaları da mümkün olmaz. Çünkü demokrasi ile taçlandırılmayan ulus devlerin sonu ya ırkçı bir faşizme ya da dinci bir faşizme kaymaktadır.  

‘’Matteotti Cinayeti’’ (1924) ile Mussolini’nin İtalya’da, ‘’Reichtag Yangını’’ (1933) ile de Hitler’in Almanya’da parlamentoyu ve parlamenter demokrasiyi rafa kaldırıp devre dışı bırakarak diktatörlüklerine ve İtalyan ve Alman faşizmine giden yolu açmıştı. Hem İtalya’da hem de Almanya’da parlamentoların ve parlamenter demokrasinin rafa kaldırılarak devre dışı bırakılmasının ulusal devletleri bir nasıl faşizme götürdüğünü hem ‘’Matteotti Cinayeti’’ni hem de ‘’Reichtag Yangını’’nı bu sayfamda uzun uzun yazarak anlatmıştım.

İşte bu nedenle, böyle bir tehlikeye kaymaması için Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetinin iki temel koruması, garantisi ve özelliği vardır. Bunlardan birincisi dışa karşı ''tam bağımsızlık'', diğeri ise ''parlamenter demokrasi''dir… Bu ikisi olmazsa Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet cumhuriyet olmaz, başka bir cumhuriyet olur, adı cumhuriyet ama faşizme doğru evrilen başka bir rejim olur...

Dünyaca ünlü Fransız anayasa hukuku uzmanı, siyasetçi, siyaset bilimci ve siyaset sosyoloğu Maurice Duverger  (1917 - 2014) '’Siyasi Partiler’’ (Bilgi Yayınevi, 1979) isimli kitabında Türkiye'den ve Atatürk'ten de bahseder. (s. 360-364):

Duverger bu kitabında, Atatürk’ün yarattığı anayasada “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur'' ilkesiyle faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite söyleminin yerini Kemalist Türkiye’de “demokrasi söylemi”nin aldığını söyler. Bu da, tam olarak siyasal demokrasinin ilkelerini içermektedir. Duverger’e göre, Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu almıştır. Duverger'in yanında birçok başka çağdaş siyasal bilimciler de, benzer gerekçelerle, Kemalist siyasî rejime “gizil (potansiyel) demokrasi” sıfatlarını yakıştırmışlardır.

İşte bu nedenle 23 Nisan 1920’de egemenliği sultandan alıp kendinde toplayan Büyük Millet Meclisi de bu demokrasi adımının taçlandığı ve ete kemiğe büründüğü bir kurumdu. Çünkü Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk biliyordu ki meclisini dışlayan, parlamenter demokrasi ile taçlandırılmayan ulus devletlerinin sonu ya ırkçı bir faşizme ya da dinci bir faşizme kaymaktadır.  

‘’Ulus devlet’’ eleştirisine karşı düşünceler

Günümüzde ‘’ulus devlet’’ eleştirisi yapanlara karşı kısaca ve özet olarak şu düşünceler ileri sürülebilir:

- 20. yüzyılın başlarında bir ulus devlet kurmak çağdaş, ilerici, devrimci bir tercih, bir yönelimdi. 

- Girişte anlattığım gibi tarihi süreç içerisinde kıta Avrupa'sında bile demokrasiye geçiş ancak ve ancak imparatorlukların dağılıp ulus devletlerin kuruluşundan yaklaşık yüz yıl sonra gerçekleşmişlerdir.

-  Özellikle ulus devletlerin kan kaybettiğini, çöküşte olduğunu iddia edenlere şu gerçeği göstermek gerekir ki dünyada son 30 yılda ulus devletten federasyona geçen sadece bir devlet varken, federasyonların dağılmasıyla ulus devlet statüsü kazanan en az 20 devlet vardır. 

- Yukarıda izah ettiğim gibi ulus devlet, ''parlamenter demokrasi'' ile taçlanmadığı sürece ırkçı veya dinci veya her ikisinin karışımı faşist bir rejime evrilirler. Yani ''parlamenter demokrasi'' ulus devletin olmazsa olmaz koşuludur.

- Üniter devlet ve ulus devlet kavramları birbirleriyle doğrudan ilişkilidir. Üniter olan bir devlet aynı zamanda bir ulus devlettir. Dolayısıyla üniter devletin varlığını savunup ulus devlete karşı olmak mümkün değildir... Bu konuda Prof. Dr. Oktay Uygun’un ‘’Federal Devlet’’ (İtalik Yayınları, 1999) isimli kitabı üniter devlet, federasyon, konfederasyon ve özerklik kavramlarını çok iyi şekilde anlatmaktadır.

- Günümüzde emperyalizmin en kolay avı ''tam bağımsız olmayan'' ve ''parlamenter demokrasinin aşındırıldığı, erozyona uğratıldığı ve rafa kaldırıldığı’’ ulus devletlerdir. Bu maksatla emperyalizm önce devletin tam bağımsızlığını yok etmekte, sonra ülkedeki müttefiklerini kullanarak demokratik kurumlarını tasfiye etmekte, ulus devletin demokratik ve hukuk devleti özelliği yok edilmekte sonra da sıra ulus devletin kendisinin yok edilmesine gelmektedir. Gerçek bekâ sorunu işte tam da burada başlamaktadır. Günümüzde yok edilen Afganistan'da, Irak'ta, Suriye'de, Libya'da tam bağımsızlık mı vardı, parlamenter demokrasi mi vardı, hukuk mu vardı?

- Şimdiki sayısı 22’ye ulaşan Arap devletleri Arap milliyetinden bağımsız ve demokrat bir Arap ulus devletine dönüşemedikleri için emperyalist güçlerin ayakları altında sömürülmekte ve ezilmektedirler. Nasır’ın, Saddam’ın, Esad’ın ve Kaddafi’nin bir Arap Bismark’ı olma hayalleri (‘’milletten devlete’’ -from nation to state-.evrilme) hep bu nedenle serapa dönüşmüştür…

Sonuç

Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu; Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildiğinde, bu işgale karşı yapılan bağımsızlık savaşı, Kurtuluş Savaşı 23 Nisan 1920 tarihinde açılan ve Türk milletinin iradesini temsil eden Büyük Millet Meclisi tarafından yapılmıştır. Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan devrimler de yine bu meclis çatışı altında yapılmıştır. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet, yine bu Meclis çatısı altında ilan edilmiştir. Cumhuriyet'in demokrasi ile taçlanması yine bu Meclis çatısı altında olmuştur... 

TBMM, Türkiye Cumhuriyetinin varlık sebebidir, temelidir, ana direğidir, bel kemiğidir, çatısıdır...

Bugün için Türkiye Cumhuriyetine karşı en büyük tehlike ve tehdit; Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlıktan uzaklaşması ve Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet devrimlerini yürüten, Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıran, Türkiye Cumhuriyetinin temeli, belkemiği, anadireği ve çatısı olan TBMM’nin ve parlamenter demokrasinin; işlevini, önemini ve ağırlığını yitirerek aşındırılması, erozyona uğratılması ve rafa kaldırılmasıdır… Böyle bir tehlikenin varlığını ve sonuçlarını yazım içerisinde İtalya ve Almanya örneği ile anlattım. Türkiye Cumhuriyetinin ve açılışının 100. yılında TBMM'nin önündeki en büyük tehdit ve tehlike budur... 

100 yıl önce, 23 Nisan 1920’de TBMM’ni açan ve bu Meclis'in çatısı altında Kurtuluş Savaşını yürüten ve Cumhuriyet devrimlerini gerçekleştiren başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm vekilleri ve emeği geçenleri rahmet, minnet ve hürmetle anıyorum…

1920’de o muazzam adımı atanları alkışlamak ve o günü artan bir coşku ile bayram olarak kutlamak boynumuzun borcudur. 

Bu bayramın adı da ''23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı''dır... 

Bu anlamlı bayram kutlu olsun!

Osman AYDOĞAN

‘’Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!’’

Mustafa Kemal Atatürk, 19 Ekim 1922 tarihinde, Bursa’da kendisini karşılayan çocuklara böyle seslenir. 



Bozkırın tezenesi Neşet Ertaş

22 Nisan 2020

Madem türkü haftası dedim, daldım türkülere… Devam edeyim o zaman… Dün de söylediğim gibi türkü dinlemek beyaz camlardan vaaz kürsülerindeki sîretsiz sûretleri izlemekten iyidir diye düşünüyorum… Bugün de kıymeti, değeri, asaleti yaşarken hiç bilinmeyen sanatçılarınızdan Neşet Ertaş’ı anlatayım… 

Neşet Ertaş

O, Sarı Saltuk’un, Baba İshak’ın devamı olan ‘’abdallık’’ geleneğinin günümüzdeki son büyük temsilcisiydi, bozkırdaki mücevherdi o. Sazın ve sözün büyük ustasıydı o…  

Dünya çapında bir sanatçıyken TRT’nin siyah beyaz ekranlarında hala ‘'Kırşehirli mahalli Sanatçı’sı” payesindeydi o.

Bağlamanın göğsüne değil, Anadolu insanının bağrına bağrına vururdu o… Sözleri ve müziğiyle insanı dünyanın en derin yalınlığına çekerdi o.

Bozkırın tezenesiydi o…

Tezene, bağlama çalarken yöreden yöreye değişen, tellere vurulma şekline verilen addır. Her parçanın da yöresine göre bir tezenesi olur, yani parçalar hem nota olarak ayrılır hem de tezeneleri olarak... .İşte bu nedenle Yaşar Kemal, Neşet Ertaş'ı "Bozkırın Tezenesi" olarak adlandırır.

Bitmeyen bir gurbetti, bir sılaydı, uçsuz bucaksız bozkırdı o… Ruhun derinliğine yol bulan ırmaktı o... Kelimeler asla kifayetsiz kalmazdı onun dilinde… Anlatılması bir imkânsız duyguları, söylenmesi bir mümkünsüz düşünceleri su gibi anlatan efsaneydi o… Türkçe’nin tarih içinde yolculuğunun özetiydi o… Derdini anlatabilecek kadar Türkçe bilen tek kişiydi o... Bu coğrafyanın bağrı en yanık, gözünden yaş, gönlünden aşk eksik olmayan bir garip adamıydı o...

Bütün o yoksulluğunu kendi üslubunca bir iki satırla anlatıverdi Neşet Ertaş bir TV belgeselinde: ''Öyle sap saman nirdeeee, tavuk cücük nirdeeee.. Ekmaanan (ekmek ile) geçinirdik. Dedi bana birisi ki, bubanın (babanın) sazınla gel. Bubamın sazınla dilenmeğe gittik, köy köy…’’ Eşek sırtında Yozgat- Yerköy’e uzanan bu yolda bir kere olsun eşeğin sırtından babasını indirmediğini de şu sözleriyle diyiverdi öyle hamiyetperver edâ ile hiç de gururlanmayarak: ‘’Babam yürürken ben nasıl bineyim ki eşeğe?’’

Kendi demesiyle 13 -14 yaşına kadar hem kerem olmuştur, hem abdal… Doğuştan âşıktır… ‘’Alaacaan başını, gideceeen benim gibi, bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm gibi…’’

Bir türkü meclisinde yine istek üzerinde ‘’Zahidem'’’i söyler. Türküyü bu kadar içten söylemesi üzerine eşraftan biri, bu aşk hikâyesine atfen, "aslı var mıdır?" diye bir sual sorar. Usta şöyle cevap verir: "Aslı olmasaydı Kerem bunca yanar mıydı?"

Selda'yı Selda yapan "mahpushaneye güneş doğmuyor" türküsünün kaynağıydı o…

Selda Bagcan'a hitaben: ‘’Siz insansınız, biz insanoğlu’’ diyen kişiydi o…

Hiç bir eserinde ismini geçirmemiştir. Hani olur ya; "Neşet der ki" der insan değil mi? Ama o dememiştir işte. Halkına söylemiş her sözünü, onlara bırakmış kelamlarını. "Hiç bir türkümün içinde Neşet veya Ertaş adını duydunuz mu? Çünkü onlar halka ait, ben de halkın sanatçısıyım..." der usta. Olağanüstü denilebilecek yeteneği, geleneğe hâkimiyetiyle bütün yollardan türkü söyleyerek geçen Ertaş, babasının ‘’bize garip derler’’ şiarını bir amentü belleyerek sadece bu mahlası kullanmıştır: ‘’Garip’’

Bir TV canlı canlı yayınında "hepimiz gardaşız aslında, ayıran kendini ayırır" diyen kişidir o.

Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı olduğu dönemde devlet sanatçılığı teklifini "devlet sanatçılığı ayrımcılık yaratır. Ben halkın sanatçısı olarak kalmayı tercih ederim" diyerek geri çeviren, ''kimse kimsenin önünde eğilmesin’’ diyerek el öptürmeyen, alçakgönüllü, karşısındaki insanları yücelten, mütevazı bir cevher, değeri biçilemeyen türden bir sanatçıdır, bir insanlık ustasıdır o… ''Efendim”siz başlayan tek bir cümle kurmazdı o.

Uzun süre kaldığı Almanya’dan Türkiye’ye döndüğü vakit çok lüks bir otelde misafir edildiğinde oteldeki en sıradan sandalyeyi bulup odasına koyar. O bile şatafatlı geldiği için ucuna oturur sandalyenin. Koltuğa davet edildiğinde orada rahat edemediğini söyler. Bu dünyaya da ucundan kıyısından ilişmişti zaten o. Osmanlının yüzlerce yıllık deneyimiyle imbikten süzercesine özetlediği “şeref-ül mekân, bi’l-mekîn” düsturunu hoyratça “şeref-ül mekîn, bi’l-mekân”a çevirenlere ders verircesine dünya malı bir adım ötesindeyken gidip tahta bir sandalyenin kenarına ilişmişti o.

Ömrünün son on, onbeş yılı hariç hep geçim sıkıntısı içinde yaşadı. Telif hakları ödenmedi, eserleri talan edildi. Sadece ''Kalan Müzik'' sahip çıktı haklarına... 

Âşık Mahzuni Şerif kendisine şiir yazmıştır. Mahzuni Şerif vefat ettikten sonra halefi tek o kalmıştı. Abdal geleneğinini son temsilcisiydi o...

Neşet Ertaş'ı o kadar uzun anlatmama gerek yoktu aslında... Şu tek cümlesi onun kim olduğunu anlatmaya yeterdi:

“Namerde muhtaç olmayacak ve ömrünü tamamlayacak şekilde bir ekmek parası lazım. Bunun fazlası, fazladır. İnsan, tam ömre göre ölçmeli onu. Bugün son ekmeğini yiyip ölmeli, artan bir şey kalmamalı. Eğer ben öldüğümde bir çuval unum kalmışsa, ben suç işledim demektir…”

O da 1938’de Çiçekdağı’nda geldiği her şeyin sahte olduğu bu ''yalan dünya''nın ne kadar yalan olduğunu ispatlarcasına 25 Eylül 2012 yılında "şu yalan dünya"dan terk-i diyar etmiştir. Bu çirkef dünyaya yakışmayacak derecede insandı o…

Zaten bu değerler gidince de virüsler bastı bu dünyayı… Korona ne ki!... Bir vefasızlık, bir saygısızlık, bir nezaketsizlik, bir hoyratlık, bir niteliksizlik, bir hodbinlik, bir gösteriş, bir hırs, bir afra, bir tafra, bir itibar hevesi, bir aza tamah etmeyiş virüsüdür dünyayı basan bu virüs…

"Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Sevdasız bahçenin gülü dirilmez
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle gider yol gizli gizli..."

Allah rahmet eylesin.

Osman AYDOĞAN

Azeri sanatçı Elnare Abdullayeva’dan Neşet Ertaş’ın ‘’Gönül Dağı’’ türküsü: (Bu sanatçı Neşet Ertaş'ın diğer türkülerini de çok güzel yorumluyor.)
https://www.youtube.com/watch?v=6z86H7lVAlQ

Neşet Ertaş, ‘’Cahildim dünyanın rengine kandım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=J5eLFREBpIA

Bu karantina günlerini değerlendrmek maksadıyla Neşet Ertaş’ı tanımak için aşağıdaki belgeseller de izlenebilir diye değerlendiriyorum... 

Can Dündar, Garip: Neşet Ertaş Belgeseli, Kalan Müzik
TRT İç Yapım, Bozkırın Tezenesi, TRT
Cine5 İç Yapım, Portreler Neşet Ertaş belgeseli, Cine5



İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım

21 Nisan 2020

Üst üste türküleri anlatınca sanki türkü haftası gibi oldu… Ben de türkü haftasına devam edeyim istedim… Bu karantina günlerinde mükerrer de olsa bu türküleri tekrar tekrar okumak ve dinlemek değer diye düşünüyorum vaaz kürsülerindeki sîretsiz sûretleri izlemektense… Bugün de Âşık Mahzuni Şerif’i ve onun en güzel türküsü olan ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü yeniden anlatmak istiyorum… Önce Âşık Mahzuni Şerif:

Âşık Mahzuni Şerif

Bizim bildiğimiz Âşık Mahzuni Şerif ismi mahlasıdır ozanın... Bu mahlasın da anlamını kısaca açıklamak istiyorum:

Hz. Peygamber’in (asm) torunlarından Hz. Hüseyin’den gelen nesle, ’’efendi, bey, beyefendi’’ anlamına gelen ‘’Seyyid’’, Hz. Hasan’dan gelen nesle de ‘’şerefli, şanlı, şanı yüce’’ anlamına gelen ‘’Şerif’’ unvanı verilirdi. (‘’Seyyid’’ ve ‘’Şerif’’ unvanları için böyle bir ayırım olmasına rağmen ancak günümüzde ne yazık ki bu ayrım unutularak her iki nesli birden ifade etmek için sadece ‘’Seyyid’’ unvanı kullanılmaktadır.) ‘’Mahzun’’ ise ‘’üzgün, üzüntülü, hüzünlü, duygulu, gönlü üzgün, tasalı, neşesiz, gamlı, kederli’’ anlamındadır. Âşık Mahzuni Şerif;  ‘’Hz. Peygamber torunu Hz. Hasan’ın soyundan gelen, gönlü üzgün, hüzünlü, duygulu, gamlı ve kederli âşık’’ anlamındadır.  

Âşık Mahzuni Şerif ismi ozanın mahlasıdır demiştik. Ozanın Asıl adı Şerif Cırık’tır. Şerif Cırık 17 Kasım 1940 tarihinde  Kahramanmaraş’ın  Afşin ilçesinin Berçenek Köyü'nde dünyaya gelir ..

Şerif Cırık  1955 yılında, sonradan Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydolur. Öğrenci iken eşi Suna'yı kaçırır ve altı ay köyünde kalır. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledilir.  Balıkesir’deki Okul Komutanı’nın çabası ile yeniden okula döner ancak altı ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan ilişiği kesilince yeniden köyüne dönmek zorunda kalır. (Okul Komutanı deyince, yıllar yıllaaar sonra bu okulun komutanlığının bana da kısmet olduğunu -hem de iki ayrı zamanda toplam dört yıl- burada gururla ifade etmek istiyorum… )

Müzik dünyasına Âşık Mahzuni Şerif mahlasıyla atılır... 1964 yılında ilk plağı çıkar. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından Dünya'nın en büyük üç ozanı arasında gösterilir… Çağımızın Pir Sulta Abdal’ı diye anılır. Son halk şairidir...

Kendi deyimiyle ömrünün ilk yarısı hapishanelerde, ikinci yarısı ise hastanelerde geçirir. Hapiste olduğu dönem türkülerinden uzak kalır… Bu uzaklığı da şöyle anlatır: "Bir balığı denizden çıkartın, kuma atın. O balık o denize nasıl baktıysa ben de türkülerime uzaktan öyle baktım." Başka nasıl izah edilirdi, başka anlatılırdı ki bu özlem!...

Mahzuni Şerif 17 Mayıs 2002 tarihinde Almanya’nın Köln şehrinde "ağaç olacağım, toprak olacağım, su olacağım, geleceğim yine geleceğim" diyerek Hakk’a yürür... Vasiyeti üzerine naaşı Hacı Bektaş Veli Külliyesi'nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgeye defnedilir.

Mahzuni Şerif’in mezar taşında kendisinin bu yalan dünyaya tamah etmediğini gösteren şu dizeleri yazılıdır:

‘’Eğer bana gel gel olsa yüceden,
çırpar kanadımı uçar giderim,
isteğim yok gündüz ile geceden,
ben bir Mahzuni'yim naçar giderim.’’

Mekânı cennet olsun, nûr içinde yatsın.

62 yıllık yaşamı boyunca 453 plak, 58 kaset ve 8 kitap yayımlar. Hakkında belgeseller yapılır, kitaplar yazılır. Toplumcu, özgürlükçü bir şairdir. Bu görüşleri savunduğu, türkülerine konu edindiği için her zaman başı derde girer. Defalarca saldırıya uğrar, evi yakılır, hakkında davalar açılır, mahpuslarda yatar. 2001 yılının sonunda, ölümünden birkaç ay önce “Elhamdülüllah Kızılbaşım ve laikim. Ben değil yedi sülalem Kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir!” dediği için Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde ağır ceza talebiyle dava edilir. Ölmeseydi belki ceza yiyip hapis edilecektir. 

Hakkında çok kitap yazılmıştır. En son Ali Öztunç’un ''Devr-i Mahzuni’'' (Doğan Kitap, 2017) isimli kitabı içlerinde en güzel olanıdır.  Ayrıca Âşık Mahzuni’nin 30 eserinin 32 sanatçı tarafından yeni yorumlarla seslendirildiği,  “Mahzuni’ye Saygı'' (Arda Müzik) albümü de yayımlanmıştır.

Şimdi de Âşık Mahzuni Şerif’in o muazzam türküsü ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü anlatmak istiyorum... 

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

Mahzuni Şerif'in insana hüzün şırınga eden ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü Edip Akbayram’dan Sabahat Akkiraz’a, Kardeş Türküler’den İlkay Akkaya’ya, Feryal Öney’e pek çok sanatçı seslendirmiştir... Ama hiç bir sanatçı Mahzuni Şerif gibi içten, dolu dolu, kalbe işleyen bicimde söyleyememiştir bu türküyü… Dinlerken insanın düğüm düğüm boğazı düğümleniyor, yağmur yağmış, güneş vurmuş kar gibi erim erim eriyor yüreği...

''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bu toprakların en güzel eserlerinden, en güzel seslerinden birisidir, bir şaheseridir. Bu garip, bu sahipsiz, bu yalnız, bu güzel, doğası gibi insanları da talan edilen bu mahzun toprakların türküsüdür.  Yine bu sayfalarda yazdığım ‘’Tutunamayanlar’’ın, barınamayanların, gitmek zorunda olanların türküsüdür… Ötekileştirilenlerin, dışlananların isyan içermeyen kabullenişinin türküsüdür. ‘’Güzel ve yalnız ülkemin’’ türküsüdür. Gidenlerin, terk edenlerin, terkedilenlerin türküsüdür… Vizontele filmindeki Deli Emin’in mezardaki annesine radyodan dinlettiği türküsüdür.... ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bir mekândan, bir diyardan, bir yurttan gidenlerin değil; bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gidenlerin, gitmek zorunda olanların, zamanı gelip de gitmesi gerekenlerin türküsüdür. Zaten türküdeki bu terkedilmişlik duygusu kafesteki yabani bir kuş gibi insanın yüreğinde çırpın çırpın çırpınır…

‘’Çeşm’’ Farsçada ‘’göz’’ demektir. ‘’Çeşm-i siyahım’’ ise ‘’siyah gözlüm’’ demektir, ‘’kara gözlüm’’ demek değildir… ‘’Kara’’ sözcüğü siyahı değil; büyüklüğü, iriliği, gücü, zorluğu ifade eder. Kara gözlüm; iri, büyük gözlüm demektir.

"Sermayem derdimdir, servetim ahım" derken sanki Anadolu’nun bin yıllık tarihini, geçmişini gözlerinizin önüne serer… Bu dizeler ömrünüzden seneler eskitir…

Cennet'i bırakıp da viran bağlara gidiş

"Ötmek istiyorum viran bağlarda / ayağıma cennet kiralansa da" dizeleri cenneti bile her şeyi bırakıp gitme isteğini kararlı, sessiz ve derinden anlatır. İnsanın cenneti bırakıp da gidecek ne gibi bir gerekçesi olabilir ki?  Viran bağlarda baykuşlar öter. Hem de cenneti bırakarak duyulma imkânının olmadığı viran bağlar da bir baykuş gibi ötmek bir nasıl duygudur ki? Böylesine, bir nasıl mecburiyettir ki gitmek?

‘’Bağladım canımı zülfün teline’’ derken ozan gerçek bir sevdayı, aşkı anlatır. Zülüf; şakaklardan sarkan saç lülesidir. Zülfüyâr; sevgilinin şakak saçıdır. Bu nasıl bir sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki sevilenin zülfünün bir teline can bağlanır?  Bu nasıl sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki bir ömür, bir hayat, bir yaşam, bir benlik sevdiğin kişinin zülfünün tek teline bağlanır? Ve böylesine bir bağ ve böylesine bir sevgili bırakılıp da bir nasıl gidilir ki?

‘’Güldün Mahzuni'nin garip haline / Mervan'ın elinden parelense de’’ dizelerinde bahsedilen ‘’Mervan’’, Hz. Ali’ye düşmanlığı ve zalimliği ile bilinen Emevi Halifesi Mervan’dır… Sevgilinin Mahzuni'ye yaptığı Mervan'ın Hz. Ali'ye yaptığı gibidir... 

İşte bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gitmek zorunda kalanların, aslında gitmemek için çırpın çırpın çırpınıp da gitmek zorunda kalanların, giderken bile ayakları geri geri gidenlerin, gayri her ne olursa olsun gidenlerin türküsüdür; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.’’

İnsan Cennet'i bırakıp da neden viran bağlara gider ki?

Bu kadar sevgiye, bu kadar bir bağlanmaya rağmen insan sevdiğinden neden ayrılmak ister, neden ayrılır?  Cenneti terk ederek viran bağlarda insan baykuş gibi neden ötmek ister? Sanırım bunun da cevabı yakınlarda yine bu sayfada yazdığım Oğuz Atay'ın ''Tutunamayanlar'' isimli kitabında gizli. ''Tutunamayanlar''da kitabın bir yerinde şöyle bir cümle geçerdi: "İnsani kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kaybolup gidecek elinizden." Ey sevilenler! Ey sevenler! Anlıyor musunuz? 

Sanırım bu soruya bir başka cevap da erotik edebiyatın pirlerinden Anais Nin'in bir yazısında gizli. Anais Nin bir yazısında şöyle yazardı: "Aşk asla eceliyle ölmez. Kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölür. Körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölür. Hastalanarak ve yaralanarak ölür; yorularak, solarak, matlaşarak ölür." Anais Nin’in söylediği gibi bu topraklarda, bu kültürde bir türlü aşkın beslenmesinin bilinmeyişinden miydi insanlarımızın cenneti terk ederek viran bağlarda baykuş gibi ötmek isteyişi?  Ey sevenler, sevilenler! Anlıyor musunuz? 

Bu türkü sebepsiz yere aklınıza gelir ve her bir dizesi beyninizde takılmış bir plak gibi döneeeer durur saatlerce, günlerce, gecelerce, haftalarca, hatta aylarca:

''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da''

Osman AYDOĞAN

Kendi sesiyle Âşık Mahsuni Şerif: ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’
https://www.youtube.com/watch?v=U5uz9Is2zFU

Güler Duman; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=Fhap7fFsqzU

İlkay Akkaya; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=KWni7AceveE

Edip Akbayram; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=vJI_jMok64g

Ahmet Aslan; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’
https://www.youtube.com/watch?v=eJCDdjOodUE

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline (gurbet eline)
Güldün Mahzuni'nin garip haline
Mervan'ın elinden parelense de




Kahpe felek sana nettim neyledim

20 Nisan 2020

Üst üste türküleri paylaşınca, Nisan ayı da gelince, daha önceleri paylaştığım, her bir dizesi ucu sipsivri bir hançer gibi yüreğime saplanan bir türküyü ve eski bir yazımı tekrar paylaşmak istedim…

Memleketim Yeşilhisar

Faruk Nafiz ‘’Han Duvarları’’ şiirini Niğde’den Kayseri’ye giderken yazar, Bekir Sıtkı Erdoğan ise ‘’Hancı’’ şiirinde yolculuğunun bir kesitinde de Kayseri’den Niğde’ye giderken yazar... Ancak her iki şairin de yolculuk esnasında içinden geçtikleri ama şiirlerinde geçirmedikleri, şiirlerinde yer vermedikleri bir ilçe var: Yeşilhisar.... ‘’Han Duvarlar’’ı şiirinde Araplıbeli’nden sonra gelen, ‘’Hancı’’ şiirinde ise Niğde’den önce olan Yeşilhisar. Benim memleketim olan Yeşilhisar. ‘’Hancı’’ şiirinde ''sıla burcu burcu, ille ocağım, çoluk çocuk hasretinde kucağım'' diye geçtiğinde ilk aklıma gelen Yeşilhisar, ''Hancı'' şiirinde ''on yıldır evimin kapısı örtük'' diye geçtiğinde hemen aklıma gelen Yeşilhisar... İhmal edilmiş her Anadolu kasabası gibi küçük, şirin, yalnız, mağmum, mahzun, garip, sahipsiz ve kimsesiz Yeşilhisar....

Fatma Halam

İşte benim memleketim olan bu Yeşilhisar'da annenin kız kardeşine ‘’hala’’ denir. Ve benim de bir Halam vardı; Fatma Halam... Namı diğer Fadime Halam...

Halam'ın, evlendikten sonra beş-altı yıl hiç çocukları olmamış…

Kasabamızdan ''demiryolu'' geçerdi, bu nedenle de her Anadolu kasabasında görülen küçük bir de istasyonumuz vardı kasabanın hemen kenarında… O zamanlar yük trenleri dışında bildiğimiz tek bir yolcu treni vardı, o da Toros Ekspresi idi; İstanbul'dan başlayıp, Ankara, Kayseri (Kayseri'ye girmeden, Boğazköprü'de aktarma yapıp), Yeşilhisar'dan geçip, Niğde üzerinden Adanaya'ya gidip gelen.... 

İstasyonda bir bebek

Bir yaz günü istasyon çalışanları bir trenin hareketinden hemen sonra istasyon yakınındaki üzüm bağından bir ağlama sesi duyarlar... Bir asma altına terkedilmiş bir bebekten gelmektedir bu ağlama… Bir bebek, bir kız bebek… Muhtemel sene 1954-1955…

Bebeği karakola getirirler… O zamanki şartlar... Yapacak bir şey yok, sorarlar çevreye bu bebeği evlatlık alacak kimse var mı diye… Halamlar alırlar bu bebeği, nüfuslarına kaydettirirler, evlat edinirler… Adını da Emine koyarlar…

Allah’ın hikmetidir, sual olunmaz, Emine aileye katıldıktan sonra Halamın arka arkaya üç erkek çocuğu olur… En büyük çocuk benden bir-iki yaş büyük, diğerleri birer, ikişer sene aralıkla dünyaya gelirler.

Emine Ablam

Emine ablam kendi öz ablamla yaşıttı, evlerimiz yakındı, kendisini de abla bildim, çocukluğum beraber geçti, elinde büyüdüm sayılır…

Emine ablam on iki yaşına gelince sokakta oynarken çocuklar kendisine ‘’bulduk’’ diye takılırlar, Halama sorar Emine ablam, ‘’bunlar ne diye bana böyle takılıyorlar’’ diye… Halam artık Emine ablamın büyüdüğünü düşünerek gerçeği anlatır…  Emine ablam iki - üç gün hiç bir şey yemez içmez, sessiz bir hıçkırıkla için için ağlar iki gün boyunca köşelerde bucaklarda, kuytu yerlerde, sonra da hiçbir şey olmamış gibi devam eder hayatına…

Emine ablam 14 yaşında iken Yeşilhisar'a bir aile gelir, giderler karakola ‘’biz’’ derler ‘’biz 14 yıl önce kızımızı istasyonda kaybetmiştik.’’ Sonuçta ulaşırlar Halam'a, haber verirler Emine ablama...  Emine ablam ‘’benim annem babam burada, başkasını bilmiyorum’’ diyerek gelenleri görmek bile istemez… Gelen aile eli boş giderler… Gidiş o gidiştir... Bir daha hiçbir haber gelmez…

Emine ablam 16-17 yaşında iken Halamın kocası ablamı kasaba yakınındaki bir köyün ağasının oğluna verir hiç ablama sormadan... Ağanın oğlu askerde iken çavuşmuş, bu nedenle kendisine ‘’Ali Çavuş’’ derlerdi, hayal meyal anımsıyorum, bir de atı vardı, kasabaya atı ile gelirdi, atı ile bir yürüyüşü vardı, bir edası vardı, bir havası vardı, bir çalımı vardı... Çocuktum, babamın bu evliliğe karşı olduğunu hatırlıyorum… Eniştem fakirdi, ağa da zengin, eniştemin bu nedenle ablamı  bu ağa oğluna verdiğini tahmin ediyorum… 

Ablamın bir kızı oldu bu evlilikten, adı ilginçti; ‘’Turiye’’. ''Turiye'' bizim o yörelerin isminden değildi... ''Turiye''; Emine ablamın kayınvalidesinin ismiydi... Meğer ablamın kayınpederi askerliğini yaptığı yöreden kaçırıp getirmişti köyüne eşi olan Turiye'yi... Ve bu ismi de torunlarına vermişlerdi...

Ancak bu evlilik yürümedi... İki yıl sonra ablam boşandı, kızını köyde bırakarak baba evine döndü…

Bu sırada eniştem vefat etti. Eniştem Sultan Sazlığından saz kesip satarak geçimini sağlardı. Son kez Sultan Sazlığına gittiğinde günlerce haber alınmaz kendisinden. Meğer çalışırken, orakla saz keserken kalp krizi geçirir, günlerce sazlıkta su içinde kalır naaşı..  Sazlıkta eniştem aranırken tüm kasabanın seferber olduğunu hatırlıyorum.

Eniştemin vefatından yıllar sonra da halam bir başkası ile evlendi... Ablam evde kendisinin aileye katılmasından sonra dünyaya gelen o üç erkek çocuğa hem annelik, hem de babalık yaptı.... O çocukların üçünü de yetiştirdi, büyüttü, okuttu ve evlendirdi...

Çocuklar evlenince ablam de kasabamızdaki çocuğu olmayan bir adama imam nikâhı ile ikinci eş olarak evlendi... Sonra kocası vefat etti, adam varlıklı idi, bütün mal varlığı resmi nikâhlı eşine kaldı… Yaklaşık sekiz on yıl önce üçüncü evliliğini yaptı, Kayseri'ye yerleşti... Mutluydu… ‘’İkindi güneşi görüyorum’’ derdi, ‘’güz güneşi görüyorum’’ derdi…

Hayatta hiçbir şeyden müşteki değildi ablam... Kendisiyle barışıktı, çevresiyle barışıktı... Hep hayata pozitif bakardı... Hayatla hep dalga geçer, hayata şaka yapardı hep... Hep gülerdi ablam... Özellikle gözlerine hayrandım... Gülünce gerçekten gözleri gülerdi ablamın…

Nisan 2012 ortasında memleketimden kendi öz ablamla telefonla görüştüm…

‘’Emine ablanın sana selamı var, Kayseri'den geldi bir süre buradaydı, ‘uzun zamandır Osman'ımızı -bana hep böyle hitap ederdi Emine ablam - göremedim. Osman'ımızı özledim’ diyor’’ demişti... Üç gün sonra tekrar aradı kendi ablam; ‘’Osman’’ dedi; ‘’Osman'ım sana kötü bir haberim var...’'

Emine ablam o pazar günü Kayseri'ye evlerine döner… Kayseri'deki yeğenimi (öz ablamın kızı) arar… ‘’Annen sana vermek üzere bana bir şeyler verdi yarın -pazartesi- saat 10.00’da sana geleceğim’’ der... Pazartesi gelmez ablam... Salı da gelmez... Yeğenimin cep-ev telefonlarına da cevap vermez... Yeğenim evine gelir kapı zili de cevap vermez… Polis çağırırlar... Kapı kırılarak açılır... İçeride kesif bir is kokusu vardır ve ablamım bir tarafta, kocasının bir tarafta cansız bedeni bulunur... Pazar günü akşam yatmadan sobayı yakmışlardır…

Cenazesine yetişemedim, daha sonra gittim... 

Önce doğumundan beri bildiğim, ancak hiç görmediğim kızı Turiye’yi, sonra benden bir iki yaş büyük olan erkek kardeşini ziyaret ettim... Başsağlığı diledim. Diğer kardeşleri cenazeye gelmiş ve dönmüşlerdi... Turiye annesine o kadar benziyordu ki, hele hele gözleri, bir an için ablamla karşılaştım zannetmiştim…  

Sonra mezarlığa gittim.... Ablamın mezarı başına geldiğimde kafese konmuş yabani bir kuş gibi kendi göğüs kafesimde çırpın çırpın çırpındı kalbim....  Dualar okudum… Hıçkıra hıçkıra ağladım… İçin için ağladım... Sessiz sessiz ağladım.... Gözlerimden tıpır tıpır yaşlar döküldü... ’’Abla’’ dedim... ''Abla, kahpe felekten alacağın kaldı'' dedim... O an sarısı, kırmızısı, moru, alı ile baştan başa kır çiçekleri ile bezenmiş mezarlık etrafımda dönmeye başladı... Dönmemesi lazımdı...Yere çöktüm...

Sonra mezarlığı ziyaret ettim baştan başa... Fark ettim ki, dünyadaki tanıdıklarım, akrabalarım azalmış, öte dünyaya gidenlerim, göç edenlerim çoğalmıştı...

Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere... 

Memleketimden ortaokuldan beridir ayrıydım… Memleketime genellikle senede bir kaç defa göçmen kuşlarının özlemi ve bir güvercin ürkekliği ile gelir, kısa sürelerde kalır, bu kısa sürede bir kedi sessiliği ve bir ceylan hızıyla ziyaretlerimi yapar ve sessiz ve sedasız geldiğim gibi geri dönerdim… Ruhumu, kalbimi, gönlümü, benliğimi, yüreğimi, çocukluğumu, gençliğimi, mazimi ve hayallerimi hep orada bırakır, ben kendim dönerdim... 

Bu gittiğimde de bahardı... İsimlerini unutmadığım o rengârenk kır çiçekleri her tarafı kaplamıştı… O ovanın ve o bahçelerin kayısı ağaçlarının, erik ve kiraz ağaçlarının o bembeyaz çiçekleri solmuş, yerini elma ağaçlarının o harikulade pembe pembe açmış çiçekleri almıştı… Ceviz ağaçları ‘’ana baba kokusu’’ denilen o mis gibi kokulu filizlerini vermişti… Bahçelerde ise zambaklar, susamlar açmıştı... Her defasında olduğu gibi kalbimi, gönlümü, zihnimi orada bırakıp bir mahzun, bir mağmum, bir üzgün, bir durgun şekilde sanki arabam geri geri gidercesine döndüm memleketimden…

Kahpe felek sana nettim neyledim

Memleketimden dönüş yolunda yol kıvrım kıvrım, büklüm büklüm bir yılan gibi kıvrılıp akıp giderken, hep kafamda uğuldadı durdu Sivas Divriği'nin bir türküsü... Âşık Veysel söylerdi, Ali Ekber Çiçek söylerdi, Bedia Akartürk söylerdi.  Emine ablam gözlerimin önünde, beynimde ise takılmış bir plak gibi döndü durdu bu türkü yol boyunca; 

''Kahpe felek sana nettim neyledim 
Attın gurbet ele parelerimi 
Akıbeti beni sılamdan ettin 
Kestin mümkünümü çarelerimi''

Ve her bir dize ucu sipsivri bir hançer gibi defalarca saplandı durdu yüreğime; ''Kahpe felek sana nettim neyledim'', ''Kestin mümkünümü çarelerimi'', ''Ben kemlik görmedim hüsn-ü aladan'', ''Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan'', ''Dost olan bağlasın yaralarımı''...

''Şu dağların arkasını bilirim
İflah olmam ben bu dertten ölürüm
Vadem yeter çöl gurbette kalırım
Yine ben sarayım yarelerimi''

Feleğe hiç sual olunur muydu, hiç sitem edilir miydi ki, 2014 Ocak ayında da Halamın en küçük oğlunu, tüm bir hayatı yokluk, zorluk, güçlük ve kavgalarla geçmiş Yakup’u genç yaşta kaybettik… Bunca çileye bedeni dayanamamıştı...

Mekânları cennet olsun, nûr içinde yatsınlar…

Türküdeki ''Dost olan bağlasın yaralarımı'' dizelerini Emine ablam öte dünyadan sanki şöyle terennüm ederdi:

''Dost olan ansın hatıralarımı.''

Osman AYDOĞAN

Bağlantıda Bedia Akartürk; bir feryad figan halide, bir çaresizlikle, çığlık çığlığa bir sitemle, sessiz bir isyanla ve mistik bir olgunluk, tevekkül ve kabullenişle bu türküyü söyler sanki Emine ablamı anlatırcasına, sanki Emine ablam'ın kendisi söylercesine: Kahpe felek sana nettim neyledim.. Türküde 1, 4 ve 2. kıtalar okunur...

https://www.youtube.com/watch?v=RU9dwI1kfdU

Kahpe Felek Sana Nettim Neyledim

Kahpe felek sana nettim neyledim
Attın gurbet ele parelerimi
Akıbeti beni sılamdan ettin
Kestin mümkünümü çarelerimi

Aman aman dağlar duman geçti zaman ben varamam
Aman aman dağlar duman halim yaman

Ben kemlik görmedim hüsnü aladan
Gözlerimki mektubum gelmez sıladan
Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan
Dost olan bağlasın karalarını

Aman aman dağlar duman geçti zaman ben varamam
Aman aman dağlar duman halim yama

Bakmaz mısın tenden akan kanıma
Yarelerim ceza verir canıma
Gelenim yok gidenim yok yanıma
Yine ben sarayım yarelerimi

Aman aman dağlar duman geçti zaman ben varamam
Aman aman dağlar duman halim yaman

Şu dağların arkasını bilirim
İflah olmam ben bu dertten ölürüm
Vadem yeter çöl gurbette kalırım
Yine ben sarayım yarelerimi

Aman aman dağlar duman geçti zaman ben varamam
Aman aman dağlar duman halim yaman

Sivas/Divriği, Kaynak: Bekir Tektaş­, Derleyen: Osman Özdenkçi



Kaf Dağları’nın türküsü (2)

19 Nisan 2020

Dünkü yazımda kırk yıl önceki bir yolculuğumu ve bu yolculuğa eşlik eden bir Erzurum türküsünü anlatmıştım: ‘’Tutam yâr elinden tutam’’ Bugün de bana yolculuğumun sonunda menzilimde eşlik eden bir başka Erzurum türküsünü anlatacağım: ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

Ama önce bu türkünün zihnime bir nasıl nakşedildiğini, beynime bir nasıl mıh gibi çakılıp kaldığını anlatmam lazım…

Kaf Dağlarında mevsimler…

Dün kırk yıl öncesi Kabil’e bir sonbahar ayında geldiğimi anlatmıştım…

Ben bu sonbahar ayında geldiğimde Kabil’e börtü böcek yaz konserlerini kesmiş, kuşların cıvıltıları susmuş, yaz otları da sararıp solmuştu… O zaman bir ürkek, bir mahzun, bir hazin sessizliğe bürünmüştü doğa… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Zamanla bir annenin çocuğunun üstünü usul usul örtercesine geceler üstünü örtmüştü ovaların, vadilerin, yamaçların, tepelerin, dağların… Daha erken olmuştu akşamlar… Her gün daha bir çığlık çığlığa, daha bir bağıra bağıra batmıştı güneş dağların ardından alev alev, korsuuuuz, külsüüüüz, dumansız…  İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Yavaş yavaş pastel bir renk almıştı uzaklar, sararan yapraklar, kuruyan otlar, vadiler yamaçlar, dağlar, tepeler, bayırlar, düzler… Sarı, kahverengi, kırmızı soluk renkleriyle ağaçlar yarı çıplak kalan dalları ile göklere bakmıştı ellerini kaldırmış Tanrı'ya dua eden bir insanmışçasına… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Rüzgârın uğultuları gelmişti kayaların arasından, tepelerin üstünden, vadilerin arasından, bayırların yüzünden, yamaçların kıyısından… O beyaz beyaz bulutlar çekip çekip gitmişti evlerine… O beyaz bulutların yerine Hindukuş dağlarının üzerinden koyu koyu, kara kara, gri gri, pare pare, kül rengi bulutlar gelmişti… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

O muhteşem azameti, o büyük görkemi ve heybeti ile duran Hindukuş Dağlarının zirvesindeki karlar her gün azar azar, yavaş yavaş, usul usul aşağılara inmişti… Sonra da daha yüksek tepelere nazlı nazlı yağmıştı, beyaz beyaz yağmıştı, ince ince yağmıştı karlar… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Günlerdir yağan kardan sona her yer uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlık içine bürünmüştü… Hele hele o uzaklardaki o bembeyaz görkemi ile Hindukuş dağları elimi uzatsam tutacakmışım gibi yakın olmuştu olmuştu bana… Günlerce yağan karlardan sonra hava açılıp, gün batıp da, gökyüzünde soğuktan tir tir titreyen yıldızlar pırıl pırıl gözükmüştü… Işıl ışıl parlayan yıldız ışıkları ve uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlığın altında uzaklarda Hindukuş dağları, kıpırdamadan o büyük heybeti, görkemi, ihtişamı ve azameti ile sessiz ve sakin bir heykel gibi durmuştu… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Gökyüzü, yeryüzü, ova yüzü, bayır yüzü, dağ yüzü her yer kül rengi bulutlarla kaplanmıştı… Doğudan bulutlar arasında sanki nurdan bir pencere açılıp da oradan da hâlâ karlı yüksekliklere güneş ışıkları epil epil, pırıl pırıl, ışıl ışıl, parlak parlak, sağanak sağanak saçılmıştı… Doğanın, karların, dağların, ışıkların, vadilerin, yamaçların, parlaklığın ve bulutların o coşkusunu içimde hissetmiştim… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Kabil’de ve Celâlâbâd’da mevsimler işte böyle geçmişti…

Zümrüd-ü Anka Kuşu'nun huzurunda

Mevsimler böylesine geçerken, dilimde, gönlümde, zihnimde, hayalimde hep bu türkü varken bu coğrafya ve burada tanıdığım Şehriyar çoook şeyler öğretmişti bana çoook şeyler…

İdrak ettiğim ve algıladığım her şeyin subjektif olduğunu, gördüğüm ya da duyduğum, dokunduğum ya da kokladığım, hissettiğim ya da düşündüğüm, umduğum ya da hayal ettiğim her şeyin gerçekte değil zihnimde olduğunu öğrenmiştim buralarda...

Dışımda gördüğüm dünyayı tanımlamadığımı, hep kendi içimde tanımladığım bir dünyayı gördüğümü, dışımdaki dünyanın içimdeki dünyanın bir yansıması olduğunu, yaşadığım dışsal gerçekliğin aslında kendi içsel psikolojimin somutlaşmış bir hali olduğunu öğrenmiştim buralarda…

Dış hayatımın önemsiz olduğunu, önemli olanın iç âlemimde ne olduğunu, içsel huzurumu ve mutluluğumu kazanmak zorunda olduğumu, bunun da para kazanmaktan çok daha zor olduğunu öğrenmiştim buralarda…

Kendimin dünyanın içinde değil, dünyanın kendi içimde olduğunu öğrenmiştim buralarda… Kendi içimde düzen olmadıkça, dünyada da düzen olmayacağını öğrenmiştim buralarda…

Mutlu olmak için herhangi bir şeye bağımlı olmanın çaresizliğin son kertesi olduğunu öğrenmiştim buralarda… Kendim olmaktan başka hiçbir şeye ihtiyacımın olmadığını, bir şeye sahip olmakla değerimin artmayacağını öğrenmiştim buralarda…

Doğru bir idrak için sakin bir zihnin şart olduğunu öğrenmiştim buralarda… Ruhumun kendisini iyileştirdiğini ancak ona engel olanın zihnim olduğunu öğrenmiştim buralarda…

Esasta isimsiz ve şekilsiz olanlara isimler ve şekiller atfetmemeyi öğrenmiştim buralarda.

Daha çooook şeyler öğrenmiştim buralarda…

Ve oradan getirdiğim en büyük hazinem de Şehriyar’ın bana anlattıklarından aldığım notlarımdı…

Kaf Dağları’nın türküsü (2)

Dünya ve Türkiye ile tek irtibatım sadece elimdeki transistörlü olan küçücük bir el radyosu idi… Tek dinleyebildiğim yayın da  ‘’uzun dalga’’ yayını idi.. Ve bu uzun dalga yayınından da tek dinleyebildiğim radyo ise; ‘’Uzun dalga 1254 m Erzurum Radyosu’’ idi…

Ve Erzurum Radyosu olunca da illaki de halk müziği ve halk müziği sanatçısı Raci Alkır olurdu!... Ve Raci Alkır’ın işte anlattığım gibi o zamanlardan dilimden hiç düşmeyen, zihnime kazınmış, zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp duran işte bu türküsüydü: ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

İşte anlattığım gibi; o dağlarda, o yaylalarda, o vadilerde, yaz aylarında, kış aylarında, ilkbaharda, sonbaharda hep bu türkü vardı zihnimde... Gün doğarken, gün batarken, gece, gündüz bu türkü vardı zihnimde... Dilimde, gönlümde, zihnimde, hayalimde hep bu türkü vardı: ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü de dün anlattığım ‘’Tutam yâr elinden tutam’’ türküsü gibi bir aşk türküsüydü, bir gurbet türküsüydü, bir memleket türküsüydü, bir hasret türküsüydü, bir özlem türküsüydü, bir Türkiye türküsüydü...  Ömrü gurbet ellerde geçmiş her duyarlı, her içten, her hassas insanın her dinlediğinde usul usul, için için, sessiz sessiz ağladığı bir türküydü; ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

Dağların başında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyayı ve bu coğrafyaya eşlik eden, bu coğrafyaya uyum sağlamış, bu coğrafyayla bir olmuş, bütün olmuş mahzun bir gönlü anlatan bir türküydü; ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

Ve bu gurbet elde Kabil’de, Celâlâbâd’da Raci Alkır benim sadece gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak değil de sanki benim anam, benim babam, benim kardeşim ve orada, o muazzam yalnızlığımda sarıldığım bir can yoldaşımdı…

Gelin, türküdeki gibi hep beraber soralım isterseniz: ''Hani yaylam hani senin ezelin?''

(Ezel: Başlangıcı belli olmayan zaman, öncesizlik.)

Osman AYDOĞAN

‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsünü söyleyen, kendileri de Erzurumlu olan Mükerrem Kemertaş ve Aysun Gültekin’in yorumları da güzeldir. Bir de gençlerden Arzu Görücü isimli sanatçının yorumu güzeldir. Ama illaki Raci Alkır’ın kendi sesinden dinlenmelidir ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü…

Raci Alkır’ın sesinden ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü;
https://www.youtube.com/watch?v=QfnC_BDp25E

Arzu Görücü’nün yorumu ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü;
https://www.youtube.com/watch?v=0xhLLr9lVS4

Bundan sonrası Türkü dostları için

Sonra, aradan yıllar geçti. Yıllaaaaar, yıllar geçti… Tam 25 - 30 yıl geçti…

2008 yılıydı.

Bir gün duydum, haber aldım ki Raci Alkır böbrek yetmezliği nedeniyle Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yatıyordu. Benim Erzurum’a görevim gereği gitme imkânım yoktu. Bir arkadaşım da Erzurum’a gidiyordu. Kendisine bir miktar para verdim. Bir ''vefa borcunu'' ödeme adına şunları söyledim ona; ‘’Alabilirsen bir buket çiçek al. Alamazsan bir paket çikolata al. Hastaneye git ve Raci Alkır’ı benim için ziyaret et. Raci Alkır’a selam söyle, geçmiş olsun dileklerimi ilet ve benim için ellerinden öp. O beni tanımaz ama ona de, ona söyle, o benim anam gibiydi de, o benim babam gibiydi de, o benim gardaşım gibiydi de.’’… Arkadaşım görevden döndüğünde dediğimi yaptığını, Raci Bey’in çok mutlu olduğunu ve bana teşekkürleri ve selamları olduğunu söyledi.

2011 yılıydı

Ancak üç yıl sonra Raci Alkır 16 Aralık 2011 günü akşam saatlerinde yine tedavi gördüğü Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde böbrek yetmezliği sonucu hayatını kaybetti. Ertesi gün büyük bir kalabalıkla Erzurum Lala Paşa Camii'nde düzenlenen cenaze töreniyle Erzurum Asri Mezarlığına defnedildi. Cenazesine de gidemedim…

Muhtemeldir ki o gün o mahşeri kalabalık cenazeye Raci Alkır’ı türkü söylediği için, türkücü olduğu için gelmemişlerdi, o mahşeri kalabalık Raci Alkır’ın adam gibi bir adam olduğu için, gerçek bir sanatçı olduğu için gelmişlerdi.

Şimdi doğal olarak sizler, eğer Raci Alkır’ı tanımıyorsanız, soracaksınız bana halk müziği sanatçısı olmasından öte kim bu Raci Alkır diye…

Anlatayım kısaca…

Raci Alkır

Raci Alkır 1933 yılında Erzurum'da dünyaya gelir. Racı Alkır aslen Erzurumludur hem de yedi göbek Erzurumludur.

Sanat hayatına ise tasavvuf müziğine yönelen babasından etkilenerek başlar.

Yedi yaşında iken babası Alkuyruk Şefik Bey (Şefik Alkır) ile halk arasında Avlarlı Efe Hazretleri diye bilinen sufi ve şair Hace Muhammed Lütfü Efendin (Mehmet Lütfi Budak) dergâhına katılarak, hafızlardan ve gazelhanlardan feyz alarak etkilenir ve kendisi de dinlediklerini o yaşlarda icra etmeye başlar.

Âşıklık geleneğine dayalı türküleri, Alvarlı Mehmet Lütfi Efendi’nin türkü formundaki ilahilerini yorumlamasıyla dikkatleri çeker. Bir yandan da o yıllarda henüz derlenmemiş Erzurum yöresi ezgilerinin yazılı ve sözlü kayıtlarını tutar. Mahalli seslerin izini sürüp onlarla aynı mecliste bulunur.

Ancak Raci Alkır gerçek müzik yaşamına 1955 yılında Erzurum Halk Oyunları Halk Türküleri Derneğinde başlar. 1971 yılında TRT Erzurum Radyosu Halk Müziği Korosu’na girerek müzikte profesyonelliğe adım atar. Bu, ona özellikle Erzurum, Bayburt, Kars bölgesinde büyük şöhret getirir.

Özellikle Erzurum türkülerine getirdiği yorumuyla dikkatleri üstüne çeker. Raci Alkır sadece türkülerin icrası ile ilgilenmez; Erzurum ve ilçelerindeki yöre sanatçılarından ve mahalli seslerden derlediği türküleri derleyip düzenler ve bunları TRT arşivine kazandırır. Tam bir derlemeci olur. Bu şekilde Raci Alkır Türk halk müziği repertuarına seksene yakın eser kazandırır.

Türk halk müziğinde makam ‘’Taytan’’ normunda eserlerini kendi derleyip okumaya başlar. Bu nedenle Erzurum yöresi kendisini ‘’Taytan Baba’’ ve ‘’Türkü Paşası’’ diye anmaya başlar.

Dâvûdî bir sese sahiptir. Aspendos’da dinleyicilerine bu özelliği nedeniyle mikrofonsuz konser verir. Bu şekilde Raci Alkır’ın ünü kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılır.

Raci Alkır aktif müzik yaşamına 1980 yılında veda eder. Raci Alkır’ın derlediği türküler ‘’Klasikler’’ adı altında bir CD de toplanır. Bu CD’de ‘‘Hani Yaylam Hani Senin Ezelin’’, ‘’Tutam Yar Elinden Tutam’’,  ‘’Güzeller Bezenmiş’’, ‘’Pelit Meydanı’’, ’'Dün Gece Yar Hanesinde’', '’Aya Bak Nice Gider’' ve '’Beni Sorma Bana Ben Ben Değilem’' gibi derlediği türküler bulunmaktadır.

Raci Alkır yukarıda bahsedildiği gibi babasının Alvarlı Mehmet Lütfi Efendi’nin meclisinde bulunması sebebiyle Alvarlı’ya ait birçok türkü formunda ilahiyi de seslendirir. ‘‘Seyreyle Güzel Kudret-i Mevlam Neler Eyler’’, ‘’Erzurum Kilid-i Mülk-i İslamın’’, ‘’Gururlanma İnsanoğlu’’’ gibi ilahiler onun sesiyle Türkiye’ye yayılır.

Muhammed Lütfi Efendi’nin eserlerini seslendirdiği ‘’Klasikler’’ albümü 2002 yılında Vatikan’da Aziz Ron Colli anısına düzenlenen bir törende çalınmasının ardından Türkiye'de tekrardan büyük ilgi görür.

İşte böylesi bir sanatçıdır Raci Alkır… Para ve şöhret amacı gütmeden kendini yaşadığı kültüre ve türkülere adayan gerçek sanatçı Raci Alkır’ı saygıyla ve rahmetle anıyorum.

‘’Raci’’ isminin anlamı ‘’rica eden’’ demekti… Öte dünyadan bu dünyaya seslenebilseydi eğer Raci Alkır bizlerden Türk halk müziğine kazandırdığı eserleri nesiller boyu yaşatılmasını rica ederdi! 

Hilafet, kendisi gibi yetiştirdiği ve birçok defa beraber sahne aldıkları ve halen sanatını devam ettiren oğlu Vahit Alkır'a geçmiştir diye düşünüyorum. Erzurum türkülerini derleme görevi oğlu Vahit Alkır'dadır artık!...

Bizler Raci Alkır gibi gerçek sanatçılarımız kaybedince ve onun gibi sanatçıları da çıkaramayınca toplum, şimdi; güpegündüz yol ortasına işeyen, mafya ile içli dışlı olan, uyuşturucu müptelasına dalan, her türlü ahlaksızlığı, kirli işleri yaşayan, siyasi iktidara yamanan, yalaka, cahil, gösteriş budalası, ahlak yoksunu, sonradan görme, şımarık, saygısız, sahtekâr, dolandırıcı, değil sanatçı insan müsveddeleri bile olamayan sözde sanatçılara kaldı. Tek sorulmayan soru ‘’biz bunlara müstahak mıyız?’’ sorusudur... Ama ne diyeyim, nasıl söyleyeyim ki; ''sanatçısı toplumun aynasıdır'' diye boşuna söylememişlerdir herhalde!

Hani yaylam hani senin ezelin

Hani yaylam hani senin ezelin
Güz gelende döker bağlar gazelin
Yaylam senin hiç gelmez mi güzelin
Hani yaylam hani senin ezelin

Yaz olanda yayla yayla otlanır
Arap atlar topuğundan bentlenir
O yaylada koyun kuzu beslenir
Hani yaylam hani senin ezelin

Doya doya Erzurum'u gezmeli
Kalem alıp kaşın gözün yazmalı
Ne hoş olur o yaylanın güzeli
Hani yaylam hani senin ezelin



Kaf Dağlarının türküsü (1)

18 Nisan 2020

Dün bir Erzincan türküsünü anlatmıştım ‘’Kadir Mevlâm senden bir dileğim var, beni muhannete muhtaç eyleme’’ diye… Bir adım daha Doğu’ya gidip iki muhteşem Erzurum türküsünü anlatayım…. Her ikisinin de bende çooook derin izleri vardır… Bir türkü bir insanın zihninde, beyninde, gönlünde bu kadar mı çakılı kalır? Bir türkü bir insanı bu kadar mı şeklillendirir? Bir türkü bir insana bu kadar mı derin etki eder? Kalırmış, edermiş işte… Yaşayarak öğreniyor insan… Bugün bu türkülerden birisini anlatayım: ‘’Tutam yâr elinden tutam’’ Diğerini de yarın anlatayım...

Bu türkü benim zihnime, gönlüme bir nasıl kazındı? Bu türkü bana bir nasıl etki etti? Bu türkü beni bir nasıl şekillendirdi? Bunun için gelin sizi neredeyse bir kırk yıl öncesine götüreyim...

Önce, kırk yıl evvelinin bir yolculuk hikâyesi:

Kaf Dağlarına doğru bir yolculuk

O günkü tozlu yollarını hatırlıyorum Kâbil’e o ilk gidişimin… Binlerce kilometreyi araçla kat ederek gelmiştik… Beldeler, yöreler, diyarlar, iklimler, ülkeler geçmiştik… Kıvrım kıvrımdı, büklüm büklümdü yollar… Döne dolana dağlara çıkmış, bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla, bir kuş gibi süzüle süzüle vadilere inmiştik… Vadi tabanlarından kayarak, bir su kenarından süzülerek, bazen de bir dağın yamaçlarına yaslanarak günlerce yol almıştık… Biz yol aldıkça hep yol uzamıştı, her aştığımız tepede menzil hep daha bir uzak görünmüştü…

Yol boyunca; çeşit çeşit, süslü süslü sanki bir karınca sürüsüymüşçesine hiçbir trafik kuralına uymaksızın yollara düşmüş, bir kervan misali otobüsler, kamyonlar, otomobiller ve arabalarla karşılaşmıştık...

Yolculuk esnasında, ''her günün ufkunu sardıkça gece'', ben hep "belki bu son akşamdır" diye düşünmüştüm… ''Bu emel gurbetinin yoktu ucu''… Günlerce gitmiştik, biteceğine hep uzamıştı yollar… ''Varmadan menzile ölmekten'' korkmuştum…

Kâbil yollarında Cahit Külebi’nin ‘’Sivas Yollarında’’ isimli şiirini hatırlamıştım… Şiirin son dizesi şöyleydi:

‘’Kamyonlar gelir geçer, kamyonlar gider
Toz duman içinde,
Şavkı vurur yollara,
Arabalar dağılır şoförler söğer,
Sivas yollarında geceleri
Katar katar kağnılar gider.’’

Şiirdeki ‘’Sivas’’ yerine ‘’Kâbil’’ koysam sanırım yollarda gördüğüm manzarayı daha iyi anlatırdı…

Ve bu yolculuğumuzda bize eşlik eden bir şey vardı ki o olmazsa bu yolculuk olmazdı diye düşünürüm hala... O olmazsa o yol bitmezdi diye düşünüyorum hala. O olmazsa o yolu biz çekemezdik diye düşünüyorum hala... O da elimizdeki küçücük el kadar pilli transistörlü bir radyo idi...  Tek dinleyebildiğimiz yayın da ‘’uzun dalga’’ yayını idi... Ve bu uzun dalga yayınından da tek dinleyebildiğimiz radyo ise; ‘’Uzun dalga 1254 m Erzurum Radyosu’’ idi… Ve Erzurum Radyosu olunca da illaki de halk müziği ve Erzurumlu halk müziği sanatçısı Raci Alkır olurdu!... Ve Raci Alkır’ın o zamanlardan zihnime kazınmış, beynime bir mıh gibi saplanmış ve dilimden hiç düşmeyen türküsü: ’’Tutam yâr elinden tutam’’

Bu türkü yolculuk esnasında sadece bize, kulaklarımıza değil de sanki Raci Alkır bu türküyü yol esnasında aştığımız dağlara söylerdi, vadilere söylerdi, yamaçlara söylerdi, ovalara, yollara, nehirlere söylerdi… Ve dağların, vadilerin, yamaçların, ovaların, yolların ve nehirlerinde de bu türküye bir aksi sedası olurdu. Ve türkü; kulaklarımız, gönüllerimiz, kalplerimiz ile dağların, vadilerin, yamaçların, ovaların, yolların ve nehirlerin arasında bir pinpon topu gibi gidip gidip gelirdi... Sonra ise bu ses sanki bir dua imiş de Allah’a ulaşmak istercesine göğe çekilir ve açık sonsuz semaya süzülüp kaybolur giderdi:

''Tutam yâr elinden tutam
Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yâreli bülbül
İnem bağlara bağlara''

Ve dağlar, ovalar, vadiler, yamaçlar tekrar ederdi türküyü: ''Tutam yâr elinden tutam, çıkam dağlara dağlara, olam bir yâreli bülbül, inem bağlara bağlara…''

İşte böylesine günlerce ama günlerce yol gitmiştik… Hakiki yaşam da böylesine büyük bir yolculuk değil miydi işte?

Kaf Dağlarında

Bir güz başlangıcı idi Kâbil’e o ilk gelişimiz… O Kâbil’e o ilk gelişimde hatırladığım, Anadolu’dakinin bir benzeri stabil yol kenarlarında yetişen, sarı sarı, beyaz beyaz, mor mor, kırmızı kırmızı, pembe pembe renkleriyle Gülhatmi çiçekleriydi... Gülhatmi çiçekleri de hep annemi hatırlatırdı bana… Santrallere, telefonlara kayıtlar vererek, saatlerce, bazen de günlerce bekleyerek zorluklarla Kâbil’den ulaşabildiğim annemin sesi hep üzgündü o zamanlar… Hep sorardı o üzgün sesiyle: ‘’Neden Kâbil?’’ diye. ‘’Neden, neden???’’

Böyleydi işte benim yıllar yıllar öncesinde, tahminim bir otuz yıl kadar öncesinde Kâbil’e, sonrasında da Celâlâbâd’a o ilk gelişim. Ve böyleydi işte birdenbire ve ilk defa o kocaman kocaman dağlarla baş başa, yapayalnız kalışım… Ve böyleydi işte benim yine ilk defa o kocaman kocaman yalnızlığımla da baş başa, bir başına yapayalnız kalışım…

Ama ben, bu dağların arasında asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in o çok sevdiğim dizeleri ile baş başa kalmıştım aslında:

'‘Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular,
rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın,
senin etinden, tırnağından ayrı,
senin kokundan uzak.’'

Dizedeki gibiydi işte; beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodulardı, rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın, memleketimden, sıladan, sevdiğimden uzak.... 

O günlerimde Kâbil’de yılların nasıl geçtiğini de pek anlamazdım, pek bilmezdim aslında. Birbiri ardına, ardı sıra, hep birbirinin aynısıymışçasına akıp giderdi yıllar. Bu yıllar bana Kemalettin Kamu’nun ‘’Bingöl Çobanları’’ isimli şiirini anımsatırdı;

‘’Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni,
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.’’

Her şey ama her şey tekdüze idi buralarda… Yıllar biri birisinin kopyası gibi geçerdi… Ve kuzuların doğuşu idi bize yılların geçtiğini haber veren…

Kâbil’e bu ilk gelişim bir kaçıştı, bir unutuş süreciydi aslında… Her hayatın bir kaçış, her kaçışın da bir arayış olduğunu bilirdim… Ancak Kâbil’e bu ilk gidişim Kaf Dağlarının ardındaki ''Mehlika'’yı arayış değil, ''Mehlika’'dan kaçış ve unutuş süreciydi… Bir kedinin kuyruğu gibiydi kendisinden kaçtığım… Ben kaçtıkça arkamdan geldi, onu yakalamaya çalıştığımda da benden kaçtı… Bilmezdim ki tam otuz yıl sonra, ikinci gidişimde de Kâbil’de tekrar beni bulacak…

Cervantes söylerdi zaten hep; ‘’Aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır.’’

Kâbil'e yıllar yıllar sonra, yaklaşık bu ilk gelişimden bir otuz yıl sonra bir ikinci gidişim daha vardı ki bu da ayrı ve uzuuuuun bir hikâyeydi zaten...

Zümrüd-ü Anka Kuşu'nun huzurunda

Zamanla her şeye alışırmış insan… Zamanla ben de alıştım buralara…  Burada bana yaşamımın en büyük öğretisi olarak; aslında yaşadığım her bir zorluğun ve kendime düşman bildiğin her bir şeyin, gerçekte bana benim en yakın müttefikim ve yeri doldurulamaz bütünlüğümün bir parçası olduğunu öğrenmem oldu… Ve en çok da, insanın her koşulda yaşayıp çalışabileceğini, kendi karakteriyle yaşam çizgisini çizebileceğini erken yaşlarda öğrenmem oldu…

Kâbile gelirken, zaten fazla bir eşya da alamazdık yanımıza, küçük bir valizim vardı, valizin içinde üç beş parça şahsi eşyam geri kalan ve çoğunluğu oluşturan ise kitaplar… Ve Türkiye'ye giden veya Türkiye'den dönen, gelen herkeslere kitap siparişi vermiştim buralarda kaldığım yıllar boyunca... Ve böylelikle aslında nerdeyse bir üniversite bitirmiştim ben Kâbil’de, Celâlâbâd’da… Ve ben sonuçta, buralarda okudukça anladım ki; kitapların amacı yaşamayı öğretmek değildi aslında. Kitapların amacı; içimizdeki yaşama başka türlü yaşama isteği uyandırmaktı, kendi içimizde yaşama imkânını, yaşamın ilkesini bulmaktı. İşte burada da bana öyle olmuştu; kitaplar ve bu dağlar, içimdeki yaşama başka türlü yaşama isteği uyandırmıştı, kendi içimde yaşama imkânını, yaşamın ilkesini vermişti...

Ve sonunda burada, ancak bu şartlarda, gerçekte hayatta ihtiyaç duyulan tek şeyin, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişme olduğunu idrak etmiştim. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrendim buralarda... Ve anladım ki varoluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu bulmayı başaranlar ayakta kalıyordu bu dünyada... 

Tabii bu kavrayış, anlayış ve öğretiler de birdenbire gökten vahiyle inmemişti bana... Bütün bu kavrayış, anlayış ve öğretileri de burada tanıdığım ve bana birebir öğretmenlik yapan, beni ben yapan Şehriyar'a borçluydum, onun sabahlara kadar bana anlattığı derslerine borçluydum... Ve Şehriyar hep bana şöyle derdi: ‘’Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir.’’ Gerçekten de o zaman ben kendi kişisel menkıbemi yaşıyordum ve hayat da bana karşı cömertti...

Bu düşüncelere ulaştıktan bir süre sonra da tam bir teslimiyetle kendimi bırakmıştım o dağların kuçağına... Sonra bütünleşmiştim o dağlarla… O dağlar, o muazzam Hindukuş Dağları, o dağlar, o dağlar ben olmuştum işte… Hani avcının av olması gibi; gözlemleyendim o dağlarda, gözlemlendim... ''Tek''dim buralara geldiğimde o dağlarla ''bir'' oldum, ''bütün'' oldum, birleştim...

O dağlar ile özleştim, dağ oldum, vadi oldum, oradaki bitki oldum, çayır, çemen oldum... O dağlarda akarsu oldum, aktım... O dağlarda çiçek oldum açtım… O dağlarda rüzgâr oldum, estim… O dağlarda kar oldum, yağdım, güneş vurdu, eridim... Ben o dağların, o coğrafyanın bir parçası oldum... Asaf Hâled’in ‘’Dağların Delisi’’ isimli şiirindeki bir dize gibi: ‘’Benim gönlüm dağa düştü.’’ Aynı böyle olmuştu, burada benim gönlüm dağlara düşmüştü…

Kaf Dağlarının türküsü (1)

Bu dağlarda, bu yaylalarda, bu vadilerde, bu yaz aylarında, bu kış aylarında, bu ilkbaharda, bu sonbaharda hep ama hep işte bu türkü vardı zihnimde... Gün doğarken, gün batarken, gece, gündüz bu türkü vardı zihnimde... Dilimde, gönlümde, hayalimde hep bu türkü vardı zihnimde:

''Birin bilir binin bilmez
Bu dünya kimseye kalmaz
Yar ismini desem gelmez (olmaz)
Düşer dillere dillere''

 ‘’Tutam yar elinden tutam’’ türküsü; bir aşk türküsüydü, bir gurbet türküsüydü, bir memleket türküsüydü, bir hasret türküsüydü, bir özlem türküsüydü, bir Türkiye türküsüydü... Bu türkü Kaf dağlarına gidenlerin türküsüydü… Sadece benim değil ömrü gurbet ellerde geçmiş her duyarlı, her içten, her hassas insanın her dinlediğinde usul usul, için için, sessiz sessiz ağladığı bir türküydü; ‘’’Tutam yar elinden tutam.’’ 

Burada bu dağlarda, bu coğrafyada bu türkünün sözü de tınısı da içimi sızlatırdı, yüreğime dokunurdu, dokunmakla yetinmez yüreğimi bir ok gibi deler, ciğerlerimi bir bıçak gibi keser, bir ataş gibi yakardı beni. Hani derler ya ‘’burnumun direğini sızlattı’’ diye… İşte gerçekten burnumun direğini sızlatırdı bu türkü… Bu dağlarda, bu muazzam uzaklıklarda nasıl sızlatmasındı ki, değil mi?

''Emrah eydür bu günümdür
Arşa çıkar tütünümdür
Yare gidecek günümdür
Düşsem yollara yollara''

Türküde arşa çıkan tütün değil bir feryâttı, bir figândı, bir yakarıştı, Allah’a bir duaydı… Dağların başında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyayı ve bu coğrafyaya eşlik eden, bu coğrafyaya uyum sağlamış, bu coğrafyayla bir olmuş, bütün olmuş mahzun bir gönlü anlatırdı…

Ama en çok da içimde yalnız, yapayalnız, öksüz bıraktığım ama onun beni yalnız bırakmadığı, benimle beraber teee Kâbil’lere, Celâlâbâd’lara kadar gelen sevdamı anlatırdı… Sadece beni değil Kaf dağlarına giden herkesleri anlatırdı...

Vaktiniz olduğunda bu türkünün aşağıda bağlantılarını verdiğim yorumlarını dinleyin... Daha pek çok yorumu var, onları da dinleyin... Bu yorumları dinledikten sonra ister yâr ile dağlara çıkın, ister yareli bülbül olup bağlara düşün, ister yollara revan olun ama yeter ki yârin elinden tutun! Ve tuttuğunuz elin de kıymetini bilin, sımsıkı tutun ve bir daha bırakmayın! Çünkü insanoğlu ‘’birin bilir binin bilmez’’, ‘’bu dünya kimseye kalmaz’’, yarın ne olacağını bilmez.

Sonra, sonra da ''Tutam yâr elinden tutam'' diye feryâd, figân eylemeyin!

Osman AYDOĞAN

Saz sanatçıları Erkan Oğur ve Okan Murat Öztürk’ün birlikte hazırladıkları ‘’Hiç’’ adlı albümde yerini alırdı bu türkü. Türkünün ortasında da Derya Türkkan’ın klasik kemençeyle yaptığı bir solo vardır:
https://www.youtube.com/watch?v=GrORjGh-XNQ

Güler Duman kendince güzel yorumlar duru sesiyle bu türküyü:
https://www.youtube.com/watch?v=UsBSkmtOqPw

Amma amma ilaki de benim Kâbil yollarında, Kâbil'de, Celâlâbâd'da, o dağlarda, o vadilerde, o coğrafyada dinlediğim Raci Alkır’ın sesinden:
https://www.youtube.com/watch?v=G8NhvS-0tsc

Mey ve bağlama eşliğinde ‘’Tutam Yâr Elinden Tutam’’ Burada yazımda anlattığım koyun ve kuzu seslerini de duyarsınız:
https://www.youtube.com/watch?v=dDzAcHEo-Ug

Erzurum'un o muhteşem türkülerinden sadece bir tanesiydi bu türkü. Erzurum yöresine ait olmasına karşın birçok yerde kaynak olarak Ercişli Emrah gösterilir. TRT Arşivinde kaynak olarak Raci Alkır, Suat Işıklı ve Mükerrem Kemertaş veriliyor. Cemal Demirsipahi tarafından derlenmiştir. Rept. No: 665. Hüseyni makamında olan bu türkü TRT arşivlerinde böyle tanıtılıyor…

Tutam yâr elinden tutam

Tutam yâr elinden tutam
Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yareli bülbül
İnem bağlara bağlara

Birin bilir binin bilmez
Bu dünya kimseye kalmaz
Yar ismini desem gelmez (olmaz)
Düşer dillere dillere

Emrah eydür bu günümdür
Arşa çıkar tütünümdür
Yare gidecek günümdür
Düşsem yollara yollara



Kadir Mevlâm senden bir dileğim var

17 Nisan 2020

Bütün türkülerimiz çok güzel... Ancak çok daha güzel bir Erzincan türkümüz var:  ''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var'' diye başlayan. Ancak türküyü anlatmadan önce kısa kısa bilgiler vermek istiyorum...

Muhannet

Türk halk müziğinde çok sık kullanılan bir kelime var: 'Muhannet'' '’Muhannet’’; bir sıfat olarak kullanılan Arapça kökenli eski bir kelimeydi...  Son yıllarda tekrar hortlamasaydı eğer ne anlama geldiğini çoktaaan unutmuştuk aslında! Birebir Türkçe karşılığı ''ihanet eden'' anlamındaydı. Ancak; ‘’alçak’’, ‘’korkak’’, ‘’kalleş’’, ‘’namert’’, ‘’hain’’ gibi bütün olumsuzlukları ve sevgisizlikleri de içerecek şekilde kullanılmaktaydı. ‘’Muhannet’’in kelime anlamı böyleyken halk arasında daha çok ‘’yaptığı iyiliği lütuf gören, iyiliği karşıdakinin yüzüne vurmak için yapan’’ gibi bir anlamda da kullanılırdı.  Köy yerlerinde genellikle ‘’muhanat’’ derlerdi.

Anadolu insanı işte bu ‘’muhannet’’ten çok çekmiştir... Musallat olmuştur ‘’muhannet’’ Anadolu insanının başına. Bu nedenle de girişte bahsettiğim gibi hep Anadolu türkülerinde kendisine yer bulmuştur ‘’muhannet’’…

Muhannetten mustarip türkülerimiz

''Muhannet''ten muzdarip türkülerden örnekler verecek olursak, kısaca şu türküleri söyleyebiliriz: 

Muharrem Akkuş’tan alınan bir Erzurum türküsü olan ‘’Kırmızı gül demet demet’’ adlı türküde şöyle geçerdi ‘’muhannet’’:

‘’Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Gitti gelmez o muhannet
Şol revanda balam kaldı’’

(Türküde geçen ‘’Revan’’, Erivan'ın kısaltılmış şeklidir.)

Âşık Hüdai’den alınan türküde de şöyle geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Lokma yeme muhannetin elinden
Kurtulaman sonra acı dilinden
Namertlerin kaymağından balından
Merdin kuru yavan aşı makbuldür’’

TRT sanatçısı Mehmet Seske`nin derlediği ‘’Yollar seni gide gide usandım’’ türküsünde de şöyle geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Yollar seni gide gide usandım
ayağıma diken battı gül sandım
di yörü yörü de muhannet gelin
ben de seni bir vefalı yar sandım
de gidinin kızı senden yar olmaz’’

Bir Karacaoğlan şiirinde de şöyle geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Ben güzele güzel demem
güzel benim olmayınca
muhannetin kahrını çekmem
gel deyip de gelmeyince’’

Ozan Şekip Şahadoğru’nun ‘’Niye gamlanırsın divane gönül’’ isimli türküsünde de (uzun hava) geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Aman niye gamlanırsın divane gönül
elbet bir gün bu kış gider yaz gelir vay vay
ben dertliyim diye etme şikâyet
oy oy ölürüm muhanet, vay gurbet yetmez mi vay vay
gerçeklere cahil taşı vız gelir
âşıklara böyle cefa az gelir vay vay’’

Turhan Alicı’nın derlediği bir Erzurum türküsünde de geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Muhanneti sevenin 
yüreğinde yağ olmaz 
şal yüzün dönmüş vurgun vurmuş civan olmuş 
puşta bel bağlama’’ 

Bu türküde de ‘’muhannet’’; ‘’puşta bel bağlamak’’ olarak tanımlanmıştır.

En güzel muhannet türküsü: Kadir Mevlâm senden bir dileğim var

Bütün bu türküler güzel de ‘’muhannet’’ en güzel Turan Engin tarafından derlenen bir Erzincan türküsünde geçer: ''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var.'' Bu türkü için Mehmet Özbek, ''Folklor ve Türkülerimiz'' (Ötüken Neşriyat, 1975) adlı kitabında yöre olarak Erzincan bilgisini vermektedir. Türk Halk Müziği sanatçısı ve araştırmacısı Abdullah Gündüz de bu türkünün Erzincan yöresine ait olduğu, rahmetli Turan Engin tarafından derlendiği, türkünün kaynak kişisinin Turan Engin'in annesi olan Fidan Engin olduğu bilgisini vermektedir. Bu bilgileri bana bizzat veren Sn. Abdullah Gündüz'e burada teşekkürlerimi sunarım. Ancak bazı kaynaklar ise türkünün Nurettin Dadaloğlu tarafından derlenen bir Adana türküsü olduğunu söylerler... 

''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var
Beni muhannete muhtaç eyleme
Beni muhannete muhtaç eylersen
Kara topraklara garkeyle beni

Muhannetin suyu bulanık akar
Aktığı yerleri sel olur yıkar
İyilik etmeden başına kakar
İşte böylesine muhtaç eyleme

Muhannetin sözü zehirden oktur
Hüsnü kereminle rahmetin çoktur
Sağ elin sol ele faydası yoktur
Sağ gözü sol göze muhtaç eyleme''

İşte bu türküyü de yine eskilerden 2014 yılında kaybettiğimiz Hacer Buluş söylerdi. Bağlantısını da yazımın sonunda veriyorum… Türküde ilk iki kıt'a söylenmektedir. Dinlemeye değer diye düşünüyorum... Cahit Öztelli "Evlerinin Önü Türküler" (Özgür Yayınları, 2002) adlı araştırmasında aynı türküyü farklı şekilde vermektedir. (s.82-83) Türkünün bu halini de yazımın sonunda veriyorum.

Yine muhannet

Yazımın girişinde anlatmıştım ya Anadolu insanının işte bu ‘’muhannet’’ten çok çektiğini, ‘’muhannet’’in Anadolu insanının başına musallat olduğunu, bu nedenle de ''muhannet''in hep Anadolu türkülerinde kendisine yer bulduğunu... Ve ''muhannet''ten muzdarip türkülerden örnekler de verdim ya...

Ülkemizde son yıllarda yaşanan gelişmeler sanki unutulmuş olan ''muhannet''in canlanarak bu topraklara, bu insanlara tekrar musallat olduğunu gösteriyor. Çünkü son zamanlarda; TV'lerde, ekranlarda, basında, açık - kapalı oturumlarda, sokaklarda, meydanlarda; sanattan edebiyata, futboldan ticarete, eğitimden yönetime, sosyal hayattan siyasete, din hayatından devlet hayatına o kadar çok ''muhannet'' görüyoruz ki!...

Ben kısaca ''muhannet'' diyorum ama daha açık ifade ile toplumun bütün bu alanlarında sevgisiz, ötekileştirici, ayrıştırıcı, dışlayıcı ve nefret söylemleri çoğalıyor, sürekli hasetten, garezden, kinden, nefretten, intikamdan bahsediliyor. Sanırsınız ki Anadolu Timur istilası altındadır, sanırsınız ki Anadolu Yunan işgali altındadır, sanırsınız ki Anadolu fetret devrindedir. Sanki Anadolu Anadolu olalı, Türkler Türk olalı, bu millet millet olalı böylesi bir ''muhannet'' görmemiştir… 

Bir Yunan atasözü derdi ki; ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir.'' Ve devam ederdi Yunan atasözü; ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’ Bir Japon atasözü ise: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır’’ derdi. Acaba diyorum etrafımızdaki çirkinlikler sıkça kullanılan bu sevgi içermeyen ''muhannet'' sözcüklerinden dolayı mı oluyor? TV'lere çıkan siyasetçilere, sözde âlimlere bakıyorsunuz, onların sîretsiz sûretlerine bakıyorsunuz; nûrsuz yüzlerinde bir şiddet, bir celâl ifadeleri, dillerinde ruhsuz, sevgisiz  ''muhannet'' sözcükleri...

Sadece sözcükler değil eylemler de ‘’muhannet’’tir… Anadolu’da binlerce yılda oluşan Salda Gölü’nün kumlarını karantina günlerini fırsat bilerek kamyon kamyon talan etmek muhannet değil de nedir? Dünyanın en iyi 3. Havaalanını kapatıp karantina günlerini de fırsat bilip sanki koskoca İstanbul’da bina arsa yokmuş gibi pistlerini de tahrip ederek pistlerin ortasına hastane yapmak muhannet değil de nedir? Bu salgın günlerinde millet gelecek kaygısındayken; faydasının belirsiz, maliyetinin ise hudutsuz olduğu Kanal İstanbul projesinin ihalesini yapmak muhannet değil de nedir? Salgın nedeniyle millete cuma namazını yasaklamışken kendilerine özel VİP cuma namazı kıldırmak muhannet değil de nedir? Affedilen bir mafya liderini iktidarın ortağı bir siyasi parti liderinin makam odasında kabul etmek muhannet değil de nedir? ''Çoluk çocuk açız'' diyen bir anneye, hem de sorunu çözmesi gereken kamu görevlisince ''geber'' diye cevap vermek muhannet değil de nedir? Hafta yedi gün, gün yirmi dört saat dururken sokağa çıkma yasağını iki saat kala açıklayarak bu salgın günlerinde milleti sokağa dökmek muhannet değil de nedir?

Bizim artık ''muhannet'' değil de ''muhabbet'' sözcüklerine, muhabbet eylemlerine ihtiyacımız yok mudur? ''Muhannet''ten çektiği bu insanların yetmemiş midir? ''Muhabbet'' bu insanlara hak değil midir? Bu topraklara hep ''muhannet'' mi revadır?

Bizim artık sanattan edebiyata, futboldan ticarete, eğitimden yönetime, sosyal hayattan siyasete, din hayatından devlet hayatına ''muhabbet’’ ehli olma zamanımız gelmemiş midir?

''Muhabbet'' ehli olan Mevlâna'nın, Yunus Emre'nin, Hacı Bektaşî Veli'nin, Ahmet Yesevî'nin torunlarının ''muhannet''e muhatap olmaları ve ''muhannet''ten mustarip olmaları ne yaman bir çelişkidir? 

Ozan Şekip Şahadoğru yukarıda verdiğim ‘’Niye gamlanırsın divane gönül’’ isimli türküsünde diyordu ya;

‘’Aman niye gamlanırsın divane gönül
elbet bir gün bu kış gider yaz gelir’’

Evet, ozanın da söylediği gibi o kadar gamlanmaya gerek yok! Elbet bir gün bu kış gider de yaz gelir ülkemize.... Elbet bir gün bu ''muhannet'', bu ''sevgisizlik'', bu ''hodbinlik'', bu ''kabalık'' gider de bir ''muhabbet'' gelir ülkemize...  Ancak umulur ki ''Bad-el harab-ül Basra!'' (Basra harab olduktan sonra) gelmez ''muhabbet'' ve ''sevgi'' ülkemize... ''Kazan aşka geldi, kömür tükendi, akıl başa geldi, ömür tükendi" misali...

İşte bu nedenledir ki kadir Mevlâm senden bir dileğim var, bizi muhannete muhtaç eyleme!

Osman AYDOĞAN 

Hacer Buluş, ''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var''
https://www.youtube.com/watch?v=zhvMQ83nLcE

Bu türkü alır beni çocukluğuma götürür. Ben çocukken, annemle, babamla ve Nimet ablamla lambalı radyomuzdan kışa denk gelen iftar vakitlerinde, sahur vakitlerinde bu türküyü dinlediğimiz anı hatırlarım dışarılarda lapa lapa kar yağarken.. Ve bu türküyü her dinlediğimde işte o çocukluğuma giderim, yüreciğim pır pır eder, gözlerim dolar... 

Cahit Öztelli "Evlerinin Önü Türküler" (Özgür Yayınları, 2002) adlı araştırmasında aynı türküyü şu şekilde vermektedir:(s.82-83) 

Kadir Mevlâm senden bir dileğim var

Kadir Mevlâm senden bir dileğim var
Beni muhannete muhtaç eyleme
Yedi deryalara gark eyle beni
Yine muhannete muhtaç eyleme

Muhannetin suyu dolayı akar
Değdiği yerleri od olur yakar
Eyilik etmeden başına kakar
Yine muhannete muhtaç eyleme

Muhannetin sözü pareli oktur
Lutfuna kerem et ihsanı çoktur
Sağ elin sol ele faydası yoktur
Yine muhannete muhtaç eyleme

Ben dertliyim Hak ayırsın işimi
Kaygılara saldım garip başımı
Varsın kurtlar kuşlar yesin leşimi
Yine muhannete muhtaç eyleme



Sıdkı Baba

16 Nisan 2020

Sıdkı Baba 18. yüzyıl sonu, 19. yüzyıl başında yaşamış bir Bektaşi babasıdır...

Sıdkı Baba’nın torunu Muhsin Gül’ün hazırladığı “Şeyh Cemaleddin Efendinin Aşığı Halk Ozanı Sıdkı Baba Hayatı ve Şiirleri 1865-1928’’ (Kadıoğlu Matbaası, 1984) isimli kitapta Sıdkı Baba’nın hayatı özetle şöyle anlatılır...

Sıdkı Baba'nın hayatı

Sıdkı Baba’nın gerçek adı Zeynelabidin’dir. Sıdkı Baba’nın soyu Oğuz Türkleri'nin Bozok kolundan bağlı Dedekargın aşiretinden gelir. Dedekargın aşireti Anadolu'nun çeşitli yörelerine dağılırken bir grup da Malatya'da Tohma Çayı kenarında Çerme adında bir köye yerleşirler… Sıdkı Baba’nın soyu bu köye yerleşen Hacı Ahmetler diye tanınan bir aileden gelir.

Hacı Ahmetler, bu köyde uzun yıllar yaşar… Daha sonra bölgedeki aşiretler arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucunda aile önce Silifke’ye, daha sonra da Tarsus’un Yenice bucağına yerleşirler…

Zeynelabidin, bu köyde doğar, okuma yazmayı bu köyde öğrenir… Saz çalmayı da bu köyde daha küçük yaşlarda iken öğrenir… 12-13 yaşlarını geldiğinde “Pervâne” mahlasıyla şiirler yazar…

Zeynelabidin, bu yaşlarda ününü duyduğu Hacı Bektaş’ın dergâhına gitmeyi ister… Ailesi izin vermeyince de ailesinden izinsiz kaçarak Hacı Bektaş’a gelir ve burada Bektaşi şeyhi Feyzullah Efendi’nin dergâhına girer… Zeynelabidin burada iyi bir medrese eğitimi alır.

1879’da Şeyh Feyzullah Efendi vefat edince yerine oğlu Cemaleddin Efendi şeyh olur. Zeynelabidin, Şeyh Feyzullah Efendiye gösterdiği bağlılığı oğlu Şeyh Cemaleddin Efendiye de gösterir… Cemaleddin Efendi, Pervâne’ye “Sıdkı” mahlasını verir… Ondan sonar o ana kadar şiirlerinde kullandığı ‘’Pervâne’’ mahlasını bırakır ve ‘’Sıdkı’’ mahlasını kullanmaya başlar…

Hepimizin severek dinlediği Ali Ekber Çiçek’in ‘’Haydar Haydar’’ türküsünün sözleri de Âşık Pervâne’ye aittir. İşte Âşık Pervâne ‘’Devriye’’ şiirinin girişine Pervâne mahlasını bırakıp da nasıl ‘’Sıdkı’’ mahlasını kullanmaya başladığını anlatır:

‘’On dört yıl dolandım Pervânelikte
Sıdkı ismin duydum divanelikte
içtim şarabını mestanelikte
kırkların ceminde dara düş oldum.’’

Burada araya girip bir bilgi aktarmak durumundayım. Türküyü Ali Ekber Çiçek’ten dinlediğimizde şiirin bu birinci kıtasını ‘’On dört bin yıl gezdim Pervânelikte" diye söyler… Ali Ekber Çiçek babasından öğrendiğini söylediği bu birinci kıtayı yanlış söyler. Doğrusu verdiğim şekildedir.  

Sıdkı Baba, tarikattaki hizmetleri dolayısıyla “Baba’’lık sıfatını da alır. Sıdkı Baba artık şeyhinin vekilidir.  Sıdkı Baba, şeyhi adına ve onun vekili sıfatıyla tarikat hizmetlerini yürütmek amacıyla bütün Anadolu’yu adım adım gezer… Bu amaçla Sivas, Malatya, Tunceli, Erzurum ve Kars’ta bulunur... Sıdkı Baba,1893 yılında Hatice adlı bir kızla evlenip 1894’te Merzifon’un Harız Köyü’ne (Köyün şimdiki adı Gümüştepe’dir)  yerleşir…  

1915 yılında Şeyh Cemaleddin Efendi bir gönüllü alayı teşkil ederek Ruslarla savaşmak için Erzurum’a giderken yolda yanına Sıdkı Baba’yı da alır. Şeyh Cemalleddin bu gönüllü alayın alay komutanı, Sıdkı Baba’da bu alayın yüzbaşısı olarak doğu cephesinde Ruslarla savaşırlar…

Savaştan sonra köyüne dönen Sıdkı baba ömrünün geri kalanını bu köyde (Harız / Gümüştepe) geçirir. Sıdkı Baba 1928’de vefat eder…  Mezarı bu köydedir… Her yıl bu köyde "Âşık Sıdkı Baba kültür ve tanıtım şenliği" yapılır…Ayrıca Mersin Büyükşehir Belediyesi tarafından da belli yıllarda ‘’Yeniceli Âşık Sıdkî Baba’yı anma etkinlikleri’’ düzenlenir…

Sıdkı Baba'nın eserleri

Sıdkı Baba’nın şiirleri girişte bahsettiğim torunu tarafından yazılan kitap dışında ayrıca araştırmacı Hayrettin İvgin tarafından ‘’Âşık Sıdkı Pervâne’’ (Emel Matbaacılık, 1976) ve Baki Yaşa Altınok’un ‘’Sıdkı Baba Divanı’’ (Ahi Kitap, 2013) isimli kitaplarda toplanmıştır.

Sıtkı Baba’nın şiirlerinin yanında “Nasîhatnâme-i Sıdkı” adıyla biline mesnevi şeklinde bir eseri daha vardır. Sıtkı Baba’nın bu eserini de akademisyen Halil Sercan Koşik tarafından ‘’Nasihat-nâme-i Sıdkî’’ (Kömen Yayınları, 2016) ismiyle yayınlamıştır. Bu konuda ayrıca Celal Bayar Üniversitesi araştırma görevlisi Tuğba Aydoğan tarafından yapılan ‘’Bektaşi Şairi Âşık Sıdkı Baba’nın Nasihatnamesi’’ (CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 2011, Cilt 9, sayı 2) isimli bir çalışma da vardır.

Sıdkı Baba’nın çok şiiri vardır. Bunlardan birisini yazım içinde bahsettiğim Ali Ekber Çiçek’in besteleyip bize tanıttığı ‘’Haydar Haydar’’ isimli şiiridir.

Ancak burada da araya yine bir bilgi daha sıkıştırmam gerekiyor. Ali Ekber Çiçek’in söylediği Sıdkı Baba’ya ait bu ‘’Haydar Haydar’’ türküsü dışında Kul Nesimî’nin ‘’Ben Melamet Hırkasını’’ diye başlayan şiiri söylenirken de başta Ali Ekber Çiçek olmak üzere çoğu müzisyenler türküye şiirde olmayan ‘’Haydar Haydar’’ ifadelerini de eklemişlerdir. Kul Nesimî’nin ‘’Ben Melamet Hırkasını’’ diye başlayan şiirinde ‘’Haydar Haydar’’ ifadeleri geçmemektedir…

Sıdkı Baba’nın türkülere konu olmuş bir diğer şiiri ‘’Siyah perçemlerin hatem yüzlerin’’ diye başlayan şiiridir. Bu bahsettiği iki şiir de ayrı birer yazı konusudur.

Zülf-ü kâküllerin amber misali

Ancak benim bu yazıda Sıdkı Baba’yı tanıtarak vermek istediğim şiiri ‘’Zülf-ü kâküllerin amber misali’’ dizesiyle başlayan şiiridir… Bu şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum… Sıdkı Baba bu şiiri bir ‘’naat’’dır. Yani Hz. Muhammet’i (sav) övmek için kaleme almıştır. Yoksa başka kime bu kadar güzel şiir yazılabilir ki?

Ve bu şiirin bir gazel haline getirilip bir nasıl okunduğunu da Erkan Oğur’un sesinden aşağıda bağlantıda veriyorum…

Bırakın şimdi koronayı, kolonyayı, bir türlü gelemeyen maskeleri, yedi liraya gelmiş doları… Her şeyi bırakın bu sesi dinleyin… İster usul usul, ister yüksek yüksek dinleyin… Gün boyu dinleyin, gece boyu dinleyin… Dinleyebildiğiniz kadar dinleyin:

‘’Zülf-ü kâküllerin amber misali’’

Osman AYDOĞAN

Erkan Oğur: ‘’Zülf-ü kâküllerin amber misali’’
https://www.youtube.com/watch?v=8cB7wb001Eo

Zülf-ü kâküllerin amber misali

Zülf-ü kâküllerin amber misali
Buy-u erguvandan güzelsin güzel
Kızarmış gonca gül gibi yüzlerin
Şah-ı gülistandan güzelsin güzel

Yüzünde yeşil ben aşikar olmuş
Çekilmiş kaşların zülfikâr olmuş
Gözlerin aleme hükümdar olmuş
Mühr-ü Süleyman'dan güzelsin güzel

Kurulmuş göğsünde bahçe-i vahdet
Hatmolmuş kadrinle tûbayı hikmet
Cemalin seyreden istemez cennet
Sen huri gılmandan güzelsin güzel

Gözlerin velfecri benzer imrân'e
Seni seven âşık olur divane
Yanakların şûle, vermiş cihane
Yüz mahı tabandan güzelsin güzel

Çiğ düşmüş çayıra benzer yüzlerin
Âşıkın öldürür şirin sözlerin
Mısrın hazinesi değer gözlerin
Zühre-i rahşandan güzelsin güzel

Sıdkı der suretim hattın secdegâh
Cümle güzellere oldum pişegâh
Güzeller tacısın yüzün padişah
Yusuf-u kenan'dan güzelsin güzel

Sıdkı Baba

Bir not: Yazım içerisinde sürekli ‘’Haydar Haydar’’ ifadeleri geçince asıl ismi Lütfü olan ancak ‘’Haydar’’ lakabı ile anılan ve yıllarca ‘’Haydar Dayım’’ diye bildiğim dayımı da burada anmak istedim. Her ‘’Haydar Haydar’’ türküsünde rahmetli dayım aklıma gelir… Fotoğraf dayıma ait…

Allah rahmet eylesin.

 



Marcus Aurelius

16 Nisan 2020

Dünkü yazımda ‘’Gladyatör’’ filmini anlatırken yazımda Roma İmparatoru Marcus Aurelius'tan da bahsetmiştim. Roma İmparatorluğunun bu müstesna imparatoru Marcus Aurelius'un adını yazımda zikredince kendisini ayrıca anlatmasam olmazdı diye düşünüyorum. Eğer ''Gladyatör'' filmini anlattığım yazımı beğenmiş iseniz bu yazımı da kaçırmayın, okuyun derim!

Roma İmparatoru Marcus Aurelius

Marcus Aurelius İS 26 Nisan 121 – 09 Nisan 180 tarihleri arasında yaşamış, İS 161- 180 yılları arasında da Roma imparatoru olarak hüküm sürmüştür. Tam adı Marcus Aurelius Antoninus Augustus’dur. Roma’nın beş iyi imparatorun beşincisi ve sonuncusudur. O çağlarda Roma'da yaşayanlar bir köle toplumudur. Marcus'un dönemi, yöneticilik ve iktidarın bilinen tarihi içinde sıradışı bir dönem olma özelliğini korur.

Filozoftur kendisi, stoacı bir filozoftur. Sürekli yazmıştır. Platon, yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunurdu. ‘’Filozoflar kral, krallar filozof olsaydı şehirler ışıl ışıl olurdu’’ sözü Platon’a aittir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm hükümdarlar arasında, belki de çok azı Marcus Aurelius gibi, hem filozof, hem de hükümdardır.

Marcus Aurelius, Roma imparatoru sıfatıyla dünyadaki en güçlü insandır. Bununla birlikte, onun hem bireysel hem de devlet adamı olarak yaşamını, para, mal-mülk, iktidar ya da şöhret tutkusu değil, erdem, adalet ve barışa duyduğu özlem yönlendiriyordu.

Stoacı da olsa, barışçıl da olsa, insancıl bir yaşam biçimi benimsese de, 19 yıllık hükümdarlığının 17 senesini savaşlara ayırması büyük bir ironidir. Bunun nedeni Roma'nın zor döneminde imparator olması ve imparatorluğun dağılmak üzere olmasıdır. Bu şekilde imparatorluğu dağılmaktan kurtarmış ve imparatorluğun birliği sağlanmıştır. Bu nedenle Marcus Aurelius'un ölümü Pax Romana'nın da sonu olarak kabul edilir.

Marcus Aurelius'un kitabı: ’Ta eis Eauton’’ (Düşünceler)

Onun, sürekli not tutarak bir dizi düşünceyi kâğıda dökebilmiş olması dikkate değerdir. 12 kitaplık ‘’Ta eis Eauton’’ (Düşünceler) adlı Yunanca yazılmış yapıtıyla ünlüdür. Geçen dörtyüz yıl boyunca Marcus Aurelius'un bu düşünceleri "meditasyonlar" olarak adlandırıldı. Bunlar, günümüzde bu sözcükten anladığımız anlamda gerçek meditasyonlar değildi. Aslına bakılırsa, kitabın Yunanca başlığı "Kendi Kendine" diye çevrilebilir.

Marcus Aurelius, evrende insanın yerini, ne için var edildiğini anlatır yazdıklarında… Marcus Aurelius’un yazılarında ‘’sen’’ diye bahsettiği okuyucu değil, kendisidir, düşünceleri başkalarına öğütler değil, kendisine ait bir iç muhasebedir, içsel bir iletişimdir. Marcus Aurelius’un eseri bir özdeyişler derlemesidir. Yazılarında; ailesine, manevi babasına ve eğitmenlerine borçlu olduğunu belirttiği bütün iyi niteliklere değinir. Ülkemizde Marcus Aurelius’un kitabı ‘’Kendime Düşünceler’’ ismiyle yayınlandı. (Alfa yayınları, Roman yayınları, Oda yayınları) Ayrıca Mark Forstater’in '’Marcus Aurelius’un Ruhsal Öğretileri’' isimli kitabı da Dharma Yayınlarından yayınlandı.

Marcus Aurelius’un kitabında yer alan sözleri:

Bu kitaplarda Marcus Aurelius’un aşağıdaki ifadeleri yer almaktadır. Her ne kadar Marcus Aurelius bunları kendine söylemişse de biz yine de kendimize söylemiş gibi okuyalım: 

"Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."

‘’Evreni daima tek bir canlı varlık olarak düşün, tek bir bedeni ve tek bir ruhu olan; ve sonra bütün varlıkların nasıl bu tek canlı varlığın kozmik bilinciyle ilişki içinde olduğunu gözle.’’

''Bir insanın yaşamı boyunca amacı, mutluluğa ulaşmak, sefalet ve mutsuzluktan uzak durmak, hareket özgürlüğü elde etmek ve ‘arzularının’ kölesi olmaktan kaçınmak, kendi kendine yetmek ve bağımsız olabilmek, diğer insanların parasal, toplumsal ya da duygusal desteklerine muhtaç olmamaktır.''

"Şu birkaç gerçek dışında her şeyi boş ver: Yalnızca bulunduğumuz anda, şu kısacık zaman diliminde yaşayabiliriz; yaşamımızın geri kalan kısmı ya sona ermiş ve çoktan toprağa gömülmüştür ya da henüz bir belirsizlik perdesi arkasında gizlidir. Sürdüğümüz yaşam kısa, yeryüzündeki köşemiz ise küçüktür.''

''Üç bin yıl ya da bunun on katı bile yaşasan, hiç kimsenin yaşamakta olduğu yaşamdan başka bir yaşamı yitirmediğini, yitirmekte olduğu yaşamdan başka bir yaşam yaşamadığını aklından çıkarma; bu nedenle en uzun yaşamın da, en kısa yaşamın da sonu aynı yere varır. Çünkü şimdiki zaman herkes için aynıdır, bu nedenle geçmekte olan da aynıdır; yitirilen, bir andan başka bir şey değildir.

...İnsan yaşlı da ölse genç de ölse ölünce aynı şeyi yitirir; şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği yegâne şeydir. Çünkü sahip olduğu biricik şeydir...''

''Eğer bir dış etken seni üzerse, duyduğun acı o şeyin kendisinden değil senin ona verdiğin değerden geliyordur. Onu da her an ortadan kaldırma gücün vardır.''

"Bir insan bile bile gerçeği görmemezlik edemez."

"Kendi amaçlarınla ilgilen, diğer insanlarla değil. Yaşadıklarını evrenin doğası öyle istediği için yaşıyorsun."

"Kendi içini kaz. Çünkü iyilik içinde, sen kazdıkça o fışkıracak."

"İnsanları sevmeyen birine, onun insanlara davrandığı gibi davranma."

“Saklanabileceğin tek kale, insanın tutkularından arınmış bir akılla yargılarını bilinçli olarak kullanabileceği kendi içindeki kaledir.’’

"Düşünceleriniz ne ise hayatınız da odur. Hayatınızın gidişini değiştirmek istiyorsanız, düşüncelerinizi değiştiriniz."

''Kanunlar örümcek ağına benzerler, küçük sinekler ağa takılır kalır, büyük sinekler ağı deler geçer.''

“İnsanlar birbirleri için dünyaya gelmişlerdir. Bu nedenle onları eğit ya da katlan onlara.“ 

“Olan bitenler seni rahatsız ettiğinde ve soğukkanlılığını yitirdiğinde, hemen kendine dön ve seni kızdıran olay bittikten sonra kızgınlığını daha fazla sürdürme; çünkü derinde yatan uyumuna ne kadar fazla sığınırsan kendine o kadar egemen olursun.“

"Birisinin hatasına öfkelendiğinde derhal kendine bak ve kendinin de nasıl hata yaptığını düşün; örneğin iyinin paraya ya da hazza ya da bir parça şöhrete eşdeğer olduğunu düşünmen gibi... Bunun bilincine vardığında, özellikle de seni öfkelendiren kişinin gergin olduğunu ve yapabileceği pek başka bir şey olmadığını ayrımsadığında öfkeni hemen unutursun ve eğer bir yolunu bulabilirsen, karşındaki insanın gerginliğini gidermelisin."

“Her yeni güne başlarken, kendine şunu anımsat: Bugün yine meraklı, nankör, kendini beğenmiş, hilekâr, kıskanç ve bencil bir sürü insan çıkacak karşıma. Onları bu duruma getiren, iyi ile kötüyü ayırt edemeyecek kadar cahil olmalarıdır.”

“İyi insanın nasıl olması gerektiğini anlatmayı bırak artık; anlattığın insan ol.”

‘’Bir insanın gözleri, onun karakterini hemen yansıtır, tıpkı sevilen birinin, sevgilisinin bakışlarından her şeyi okuması gibidir bu.”

‘’İyi, samimi ve nazik insanlar karakterlerini, herkesin görebileceği biçimde yüzlerine yansıtır.’’

“Mutlu bir yaşam sürmek için ne kadar az şeye gereksinimin olduğunu anımsa.’’

‘’Varlıklı olduğun için gururlanma ve yitip gitmesine daima hazırlıklı ol.’’

“Üç akrabalığın vardır: Birincisi seni çevreleyen bedenle olan yakınlığındır; ikincisi her şeyin kaynağı olan yaratıcı güç iledir; üçüncüsü ise seninle birlikte yaşayanlardır.”

‘’Sana armağan edilen yaşama uyum sağla ve kaderin senin çevrene yerleştirdiği insanları samimiyetle sev.’’

‘’En iyi intikam, düşmanın gibi olmamaktır.’’    

‘’Başına gelenleri ve senin yazgında bulunanları yalnızca sev. Bundan daha uygun ne olabilir ?’’

“Ulu bir bilge olman ama kimsenin bunu anlamamış olma olasılığı her zaman mümkündür. ...Marcus, sen bu büyük dünya halkının bir vatandaşı oldun; yaşamının beş ya da elli yıl sürmesi neyi değiştirir? Sana verilen süre ne kadar olursa olsun, bu büyük topluluğun ‘birlik ‘ ilkelerine uygun olan her şey, herkesin için adildir...’’

“Ölümden korkma, tersine onu sevinerek karşıla, çünkü ölüm de doğandan gelir. Tıpkı, önce gençken giderek büyümemiz, gelişmemiz ve olgunluğa ulaşmamız, dişlerimizin çıkması, sakalımızın uzaması ve saçlarımızın beyazlaması, aklımızın ermeye başlaması, gebe kalmamız ve yeryüzüne yeni yaşamlar getirmemiz ve nihayet yaşamımızın farklı dönemlerinde olagelen tüm doğal süreçler gibi ölüm de yaşamın bir parçasıdır. Düşünceli bir insan asla ölümü hafife almaz, ona karşı sabırsız olmaz ya da onu aşağılamaz, ancak yaşamın doğal süreçlerinden biri olduğunu bilerek onu bekler.”

‘’Kendini bugün ölmüş olarak düşün, artık yaşamı sona ermiş birisi gibi ve bunu aklında tutarak geriye kalan zamanını doğa ile tam bir uyum içinde yaşayarak geçir.’’

‘’....Sahneyi halinden hoşnut olarak terket, çünkü seni sahneden indiren Yaratıcı da yaptığından hoşnuttur.’’

Marcus Aurelius’un ölümü

180 yılının başında, ordusunu kırmakta olan bir salgın sarılığına tutulur. İmparatorlarının öleceğini anlayarak gözyaşlarını tutamayan askerlerine: ‘’Niçin ağlıyorsunuz?’’ diye sorar Marcus Aurelius. Ve kendisi şu cevabı verir; ‘’Hepinizin beni bulacağı yere, sadece, sizden önce gittiğimi bilmiyor musunuz?’’  

Aynı günün akşamı, bir emri olup olmadığını öğrenmek için yanına gelen görevliye, ‘’Beni artık bırakıp, doğacak güneşi bulmaya gidin, ben artık batıyorum’’ diye yanıt verir, sonra uyumak üzereymiş gibi, başını örter. 180 yılının 9 Nisan gecesinde, 58 yaşında, hayata gözlerini yumar.

Stoacı Marcus Aurelius

Marcus Aurelius stoacı bir filozoftu. Stoacılığın Kurucusu Zenon’dur. (M.Ö. 335-263) Zenon, mutluluğun; eylemlerin ve ruhun özgürlüğünde aranması ve gerçek kişiliklerimiz için yalnızca zaruri olanı istemenin gerektiğini ifade eder. Zenon’a göre zaman hariç hiçbir şeye karşı güçsüz değilizdir.

Stoacılar doğaya uygun yaşamayı felsefi olarak benimserler, mutluluğun dış koşullara bağlı olmadığına inanırlar ve dış etkilere karşı kayıtsız kalmayı önerirler. Stoacılara göre; özgür insan başkalarına ve dış etkilere kayıtsız kalmasını bilen insandır. Stoacılar erdem ile mutluluğun temeli olarak arzu, tutku heyecan ve duygulardan kurtulmayı kabul ederler. Stoacılara göre tek insanla evren arasında bir fark olmadığı gibi, "ruh" ile "madde" arasında da bir fark yoktu

Fenike kökenli ve Kıbrıslı bir Yahudi olan Zenon, bir süre akademide bir öğrenci olarak çalıştıktan sonra akademiden ayrılır ve kendi okulunu kurar. Bir binada ders verecek gücü olmadığı için, derslerini bir çatı ya da sundurma gölgesi altında verir. Okulunun adı olan stoacılık da, Yunanca (çatı) anlamına gelen “ stoa “ sözcüğünden bu nedenle türetilmiştir.

Eski Yunanistan’daki Parnasos Dağının güneybasında bulunan Delfi arkeolojik alanındaki Kehanet Tapınağı'nda Sokrates’in şu sözü kazılıdır: “İnsan, kendini Bil! “ Sokrates’in bir başka sözü; “Neye sahip olduğundan çok, ne olduğuna bakarak kendini değerlendir, ancak bu biçimde olabildiğince mükemmel olabilirsin.“

Platonun özlediği kral: Marcus Aurelius

Marcus Aurelius Roma Meydanı'nda yürürken arkasında da bir uşak yürürmüş. Uşağın tek işi, insanlar onu alkışladığında ve şükranlarını sunduğunda Marcus Aurelius' un kulağına eğilerek ''sen sadece insansın (Hominem te memento) diye fısıldamakmış.

Bu hikâye Marcus Aurelius’un Sokrates’in söylediği gibi hem ‘’kendini bildiğini’’ ve hem de neye sahip olduğunu değil ‘’ne olduğunu’’ bildiğini göstermektedir.

Marcus Aurelius’tan yaklaşık iki bin yıl sonra yaşayan günümüz politikacılarının gerçek bir devlet adamı olan Marcus Aurelius’tan öğrenecekleri çok şey olsa gerek diye düşünüyorum. Ama vazgeçtim günümüz politikacılarının Marcus Aurelius’tan bir şey öğrenmelerini, kendilerine Marcus Aurelius kimdir diye sorsak acep ne cevap verirlerdi?

Platon'un söylediği gibi keşke filozoflar kral, krallar filozof olsaydı!... 

Osman AYDOĞAN



Gladyatör

15 Nisan 2020

‘’Gladyatör’’ (özgün ismiyle ‘’Gladiator’’), 2000 yılı tarihli ABD- İngiltere yapımı bir filmdir. Russell Crowe’nin Romalı General Maximus’u canlandırdığı filmin yönetmeni ise Ridley Scott'tur. Film 73. Akademi Ödüllerinden, ‘’En İyi Film Ödülü’’ dâhil, beş ödüle lâyık görülür. Richard Harris gibi oyuncuları da bünyesinde barındıran filmin çekimleri sırasında hayatını kaybeden Oliver Reed'in eksik planları bilgisayar sayesinde tamamlanır. Russell Crowe'un yanında başrollerde Oliver Reed ve Joaquin Phoenix oynamışlardır.

İşte bu ''Gladyatör'' filmi, gladyatörlüğün tarihine ve Marcus Aurelius devrine ışık tutmaktadır.

Filmi anlatmadan önce kısa bir bilgi vermek iştiyorum:

Roma İmparatoru Marcus Aurelius

Marcus Aurelius 121 – 180 tarihleri arasında yaşamış Roma imparatorudur. Tam adı Marcus Aurelius Antoninus Augustus’dur. Roma’nın beş iyi imparatorun beşincisi ve sonuncusudur. Marcus'un dönemi, yöneticilik ve iktidarın bilinen tarihi içinde sıradışı bir dönem olma özelliğini korur. Filozoftur stoacı bir filozoftur. Sürekli yazmıştır. Marcus Aurelius’un yazdıklarından günümüze kalanları ülkemizde ‘’Kendime Düşünceler’’ ismiyle yayınlanır. (Alfa Yayınları, Roman Yayınları, Oda Yayınları)  Platon, yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunmuştu. ‘’Filozoflar kral, krallar filozof olsaydı şehirler ışıl ışıl olurdu’’ sözü Platon’a aittir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm hükümdarlar arasında, belki de çok azı Marcus Aurelius gibi hem filozof, hem de hükümdardır.

Marcus Aurelius’un, stoacı da olsa, barışçıl da olsa, insancıl bir yaşam biçimi benimsese de, 19 yıllık hükümdarlığının 17 senesini savaşlara ayırması büyük bir ironidir. Bunun nedeni Roma'nın zor döneminde imparator olması ve imparatorluğun dağılmak üzere olmasıdır. Çünkü doğuda Pers’ler, batıda ise Cermen ve diğer ırklardan gelen ordularla savaşmak zorunda kalınır. Harpler kazanılır ama bu arada Roma orduları büyük kayıplar verir ve devlet maddi sıkıntı içine düşer. Ancak Marcus Aurelius imparatorluğu dağılmaktan kurtarır ve imparatorluğun birliği sağlar. Bu nedenle Marcus Aurelius'un ölümü Pax Romana'nın da sonu olarak kabul edilir.

Marcus Aurelius'un kendi kanından Commodus adında bir oğlu vardır ve başka bir kimseyi evlat edinmez. Commodus, Aurelius'un ölümüyle imparator olur. Artık Roma’da gerçek anlamda monarşik bir idare başlar.

Roma Generali Maximus Decimus Meridius. 

Marcus Aurelius'un Roma İmparatorluğu'na en parlak dönemi yaşatan bir generali vardır: General Maximus Decimus Meridius.  Maximus, girdiği her meydan savaşından zaferle çıkar, ancak onun artık tek hayali bir an önce evine dönerek karısı ve ailesine kavuşmaktır.

General Maximus’un imparatorluk içerisinde yükselmesi karşısında kıskançlığa kapılan tahtın varisi Commodus, general ile ailesinin derhal öldürülmesi emrini çıkarır. Generalin ailesi öldürülür, kendisi de esir alınarak köle olarak satılır. General Maximus köle olduğu sürede bir gladyatör olarak eğitilir. Yıllar sonra Roma’ya gladyatör olarak geri döndüğünde tek bir amacı vardır. Yeni İmparator Commodus’u öldürerek karısıyla oğlunun katledilmesinin intikamını almak...

Şimde gelelim filme....

Gladyatör filmi

İşte girişte bahsettiğim film, bu Romalı General Maximus’un komutanlıktan köleliğe, kölelikten gladyatörlüğe oradan da cennete, sevdiklerinin yanına gidişini anlatmaktadır... 

Gladyatör kelimesinin kökeni '’gladius’’ (kılıç) olduğundan '’kılıçla dövüşen kişi'’ demektir. Önceleri sadece aşağı tabakadan seçilen gladyatörlük, daha sonra bir meslek haline gelir ve gladyatör yetiştirmek amacı ile akademiler açılır. Bu akademilerin genel adı da ''Ludus''dur. Roma imparatorlarından Commodus'un da gladyatör oyunlarından hoşlandığı ve bu dövüşlere katıldığı bilinir. İmparator Honorius, Senatoyu lağvedip MS 404 yılında oyunlara son verinceye kadar devam eder. 

Maximus; cesareti ve dürüstlüğü ile saygı gören, zaferlerin şımartamayacağı ve kibre bürüyemeyeceği kadar mütevazı olan bir askerdir. Maximus, evinden uzakta geçirdiği her günü özlemle sayan bir askerdir. Maximus'un aklındaki tek şey evine ve ailesine dönmektir. Kafasında hep; ekip biçtiği buğday tarlasında oğluyla oynamak sonra da  karısının onları yemeğe çağırması vardır. Maximus, elini buğday başaklarına değdirerek tarlada dolaşmanın hayaliyle yaşar.

İşte bu filmde kanlı savaşların ortasında bile, toprağını, yuvasını ve küçük; ama huzurlu dünyasını özleyen bir adamın; entrikalar ortasında gösterdiği cesaret, dürüstlük ve kahramanlığı anlatılır. İşte bu filmde en çok da, insanın her koşulda yaşayıp ayakta kalabileceği ve kendi karakteriyle yaşam çizgisini çizebileceği anlatılır...

Filmden bazı sahneler: 

Maximus'un (Russell Crowe) kendini öldürmekle görevli askerleri alt edip evine giderken zamanla yarışır, atı bile yorgunluktan çatlayıp ölür... Ancak evine vardığında artık her şey için çok geçtir. Evinden dumanlar yükselmektedir.  O buğday tarlalarının hepsi yanmaktadır. Karısının ve çocuğunun yakılmış ve asılmış cesetlerine sarılır…  Maximus’un karısını ve çocuğunun ölüsü önünde çektiği acıyı yansıttığı sahne filmin en vurucu anı, en içler acısı sahnesidir.

Maximus daha sonra esir olarak Proksimo'nun eline düşer. Girişte anlattığım gladyatör dövüşlerine başlar.  Proksimo, eski bir gladyatör olduğundan Maximus'a kendini seyirciye sevdirmesi yönünde taktikler verse de Maximus bunu kendi gibi davranarak fazlasıyla becerir. Zaten çok iyi bir general, hem bireysel savaşta hem takımını yönlendirmede çok iyi olduğu ve adaletsiz savaşları bile kazandığı için kısa sürede seyircinin gözdesi olur...

Maximus arenalarda geçen yılları boyunca çok önemli bir gerçeği öğrenmiştir. İmparatorun gücü ne kadar fazla olursa olsun halkın iradesi ondan çok daha güçlüdür ve intikamını alabilmenin tek yolu imparatorluğunun en büyük kahramanı olabilmekten geçmektedir.

Filmde bir sahnede Maximus ve eski askerlerinden Quintus ile konuşma fırsatı yakalar. Quintus yaptığı yanlışların, ihanetinin farkındadır ama yine de "ben askerim, itaat ederim" diyerek vicdanını rahatlatmaya çalışır. Maximus ise şöyle cevap verir: "Herkes doğasında ne varsa ona uygun davranır!"

Filmin bir sahnesinde Maximus şöyle der: "Nerede olacağınızı hayal ederseniz orada olursunuz."

Maximus arenada son dövüş öncesi şöyle haykırır:

''Benim adım Maximus Decimus Meridius. Kuzey orduları kumandanı, Felix lejyonunun generali ve gerçek imparator Marcus Aurelius'un sadık hizmetkârı... Ayrıca evladı katledilmiş bir baba, karısı katledilmiş bir kocayım. Ve intikamımı er ya da geç alacağım. Ya bu dünyada ya ötekinde.''

(My name is Maximus Decimus Meridius, commander of the armies of the North, General of the Felix Legions, loyal servant to the true emperor, Marcus Aurelius. Father to a murdered son, husband to a murdered wife. And i will take my vengeance in this life or the next!!!) 

İşte o zaman Commodus locasında tir tir titrer… Lucilla (Marcus Aurelius'un kızı) kurtarıcısı gelmiş gibi bir nasıl yerinden doğrulur… Maximus'un sesinde ise tek bir şüphe yoktur, intikamını alacağına emindir. 

Son döğüşten önce Commodus arenaya çıkmadan hile yaparak kalleşçe Maximus'u yaralar ve askerlerine yarası gözükmeyecek şekilde sarmalarını emreder. Maximus arenaya çıktığında aşırı kan kaybından ötürü zihni bulanık haldedir... Ama Maximus, Commodus ile dövüşte yine de intikam duygusu ve ailesine kavuşmanın (öte dünyada) özlemi ile ayakta kalır. 

Sonuçta Maximus, Commodus’un onca hilesine rağmen dövüşte Commodus’u öldürür ve intikamını alır…

Arenayı ölüm sessizliği kaplar. 

Maximus’un bilinci kan kaybından dolayı artık iyice bulanıklaşmıştır. Maximus hayalinde evinin bahçesinin tahta kapısını elleriyle yavaşça açar... Quintus'un seslenişini güç bela ayırt eder... Ve şu efsane sözü söyler:

''Quintus! Özgür adamlarım. Senatör Gracchus Roma’yı (cumhuriyeti, demokrasiyi) yeniden kursun.. Roma'da bir rüya vardı... O rüya gerçekleşecek! Bunlar Marcus Aurelius'un istekleridir."

(Quintus! Free my men. Senator Gracchus is to be reinstated. There was a dream that was Rome... It shall be realized... These are the wishes of Marcus Aurelius.)

Filmin sonunda Maximus'un naaşı askerler tarafından omuzlarda taşınırken; Commodus'un cesedi arenada bırakılır... 

Maximus hem ailesinin hem de Marcus Aurelius'un intikamını almıştır. Maximus bulanık zihninde buğday tarlalarının arasından evine dönmektedir. Elleri buğday başaklarındadır... Oğlu ona koşar, karısı uzaktan onun gelişini seyreder... Filmi izlerseniz eğer bu sahnede sessizce ağlarsınız...

Film müziği

İşte filmde bu sahnede film müziği devreye girer… Aslında sizi ağlatan da bu derin hüznü yansıtan bu film müziğidir.

Filmin bu final sahnesinde izleyicileri ağlatan ‘’now we are free’’ isimli müziğin yapımcısı çağımızın Beethoven'i olarak bilinen Alman müzisyen Hans Zimmer ve Avustralyalı müzisyen Lisa Gerrard'dır. ‘’Now we are free’’ aslında filmin başından itibaren ince ince çalar ancak hüznünü siz son sahnede fark edersiniz...

Ne zaman bir başak tarlası görsem ellerimi başakların üzerinde gezdirerek bu filmi ve bu müziği hatırlarım... İçime sonsuz bir hüzün çöker…

Sonuç

Gladyatör filmi insana insan olmanın temel duyguları olan ‘’şeref’’ ve ‘’onur’’ duygularını hatırlatan ve ailenin kutsallığını ve kimsenin kulu kölesi olmadan da yaşamanın nasıl yüksek bir meziyet olduğunu gösteren müthiş bir filmdir...

Gelmiş geçmiş, görüp görebileceğiniz en iyi filmlerden birisidir Gladyatör…

Filme dair bir not

Tabii ki bu bir filmdir, bir kurgudur...  Filmde Commodus hile ile tahta geçmiştir... Filmde Roma İmparatoru Marcus ölümüne yakın yerine General Maximus'un (filmin kahramanı) geçeceğini oğluna söyler. Bunu duyan oğlu Commodus çılgına döner ve babasını öldürür. Roma tarihinde bu doğru değildir... Marcus Aurelius tahtın varisi olarak Commodus'u bırakmıştır... Marcus Aurelius eceliyle ölmüştür. Ve filmde verildiği gibi gerçekte kimse de cumhuriyet ve demokrasi aşığı ve melek değildir!...

Evde kaldığımız bu karantina günlerde şimdi bırakın gamı, kederi, kasveti, ülke sorunlarını, tahliye edilen mafya liderlerini, FETÖ mensuplarını, tacavüzcüleri, canileri, katilleri, onlar tahliye edilirken içeride bırakılan gazetecileri, kifayetsiz muhteris muhalifleri, hâlâ Ortaçağ'ın karanlıklarında kalmış siyasetçileri, onların virüsten beter zihniyetlerini... Hepsini atın zihninizden ve bu filmi izleyin, filmin müziğini dinleyin ve müziğin sözlerine odaklanın:

''Ey özgürlük!
Ey yüce özgür ruh!
Özgür kal benimle yürü!
Altın gibi tarlaların arasında.'' (*)

Osman AYDOĞAN

(*) Bu dizeler "now we are free" isimli film müziğinin sözleridir...

Filmin müziğini dinlemek ve filmden bazı sahneleri izlemek için:
https://www.youtube.com/watch?v=NBE-uBgtINg

Filmde aslında üç film müziği iç içedir: "Honor Him", "Elysium" ve "Now We Are Free":
https://www.youtube.com/watch?v=-yOZEiHLuVU

Gregorian müzik grubundan ''Now we are free'': 
https://www.youtube.com/watch?v=8Y0RZA7jUMM

Orkestra eşliğinde ''Now we are free'':
https://www.youtube.com/watch?v=aUmIELyNGrU



Entropi

14 Nisan 2020

Bugünkü yazımda (Bir istifa hikâyesi) ‘’entropi’’ kavramından bahsedince bu kavram hakkında kısa bir açıklama yapma gereğini duydum...

Fizikte Entropi, bir sistemin mekanik işe çevrilemeyecek termal enerjisini temsil eden termodinamik terimidir. Çoğunlukla bir sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik olarak tanımlanır ve istatistikten psikolojiye, toplumbilimden teolojiye birçok alanda yararlanılır. Sembolü S'dir. Termodinamiğin 2. yasasıdır.

Fen Bilimlerinin en önemli yasası her şeyin yıprandığını söyleyen yasadır. Canlılar yaşlanır ve ölür, otomobiller paslanır ve evrendeki düzensizlik artar.

Bilim adamları düzensizliği Entropi adı verilen nicelik ile ölçerler. Sistemlerdeki düzensizlik arttıkça, entropi de artar. Bu durum da faydalı (iş yapabilir) enerji miktarını azaltır. Faydasız enerjiyi (entropi) arttırır. Özet olarak “Entropi”, öngörülebilirlik yokluğu; düzensizliğe, kaosa düşme eğilimi olarak tanımlanabilir.

Entropi kanunu belki de insanların yeryüzünde keşfettikleri en büyük kanunlardan biridir. Bu kanun en güzel tariflerinden bir tanesi "Kâinatta her şey, kendini minimum enerji ile maksimum düzensizliğe çekmek ister." şeklindedir. Bu kanun kâinatın her yanında o kadar çok gözümüz önündedir ki örnekleri saymakla bitmez.

Birkaç örnek:

* Yukarıdan bırakılan bir taş, aşağı düşmek ister. Çünkü aşağı dediğimiz nokta, yukarı dediğimiz noktadan daha düşük bir enerji seviyesine sahiptir.

* Demir bir kaba sıkıştırılan bir gaz kendini dışarı atmak ister. Çünkü dış ortamdaki gazlar daha düzensizdir.

* Baskı ile kontrol altına alınan toplumlar o baskıyı kırmak isterler. Çünkü baskı onları bir düzene sokmak ister ancak toplum daha düzensiz olmak ister.

Bir “sistem” bir ''denge noktası” etrafında dalgalanma durumundan çıkıp entropi içine girdiğinde yoluna devam eder. Bu olguyu “istikrarsızlığın istikrarı” (“denge noktası'' etrafında dalgalanma) denir. Bir politik sistem olarak Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı durumu buna örnek olarak gösterilebilir. Ve Türkiye’nin son yıllarını tanımlanacak olursa Türkiye’nin “istikrarsızlığın istikrarı” aşamasını yaşadığı söylenebilir.

Günümüzde ise toplumun yaşadığı politik, ekonomik, sosyolojik, psikolojik, teolojik ve virüstük olaylara bakıldığında Türkiye’yi bekleyen en büyük ve gerçek tehlikenin; Türkiye’nin bu aşamayı (istikrarsızlığın istikrarı) geçip “istikrarsızlığın istikrarsızlığı” (bu dalgalanmadan çıkarak dağılmaya başlama) aşamasına gelmesi olduğu söylenebilir.

İşte ülkeyi bekleyen en büyük ve gerçek tehlike budur.

Osman AYDOĞAN



Bir istifa 
hikâyesi

14 Nisan 2020

Önce bir fıkra…

Yüzyıllar önce Papa bütün Yahudilerin Roma’yı terk etmeleri gerektiğine karar verir. Doğal olarak Yahudi toplumundan da büyük bir tepki gelir. Bunun üzerine Papa, Yahudi toplumundan önde gelen birisiyle karşılıklı dini bir müzakere yapmalarını önerir. Müzakereyi Yahudiler kazanırsa kalacaklar, Papa kazanırsa gideceklerdir. Yahudiler çaresiz kabul eder ve temsilci olarak Moiz’i seçerler.

Ancak Moiz’in Papa ile aynı dili konuşamaması nedeniyle müzakerede konuşmak yerine sadece işaret dilinin kullanılmasını teklif ederler. Papa da kabul eder.

Müzakere günü geldiğinde, iki taraf karşılıklı yerlerini alırlar…

Papa ve Moiz bir süre karşılıklı olarak bakıştıktan sonra Papa elini kaldırarak üç parmağını gösterir. Buna karşılık Moiz tek parmağını kaldırır.

Papa parmaklarını sallayarak başının etrafında çevirir. Moiz ise parmağıyla yeri işaret ederek oturduğu yeri gösterir.

Papa yanındaki çantadan bir parça ekmek ve şarap çıkarır. Moiz de çantasından bir elma çıkartır.

Bunun üzerine Papa ayağa kalkarak: “Ben pes ediyorum, Yahudiler kalabilirler” der.

Müzakere sonrasında Papa’nın etrafına toplanan kardinaller Papa’ya ne olduğunu sorduklarında Papa:

‘’Ben önce üç parmağımı gösterip Kutsal Üçlüyü işaret ettim. Buna karşılık o bana tek parmağını gösterip her iki dinin de tek Tanrı’yı tanıdığını söyledi. Ben parmaklarımı sallayıp başımın etrafında çevirerek Tanrı’nın bizim etrafımızda olduğunu gösterdiğimde o da oturduğu yeri işaret ederek Tanrı’nın onların durduğu her yerde olduğunu işaret etti. Ben kutsal ekmek ve şarap çıkartıp Tanrı’nın bizim günahlarımızı bağışladığını göstermek istediğim zaman da hemen bir elma çıkartıp bana ilk günahı hatırlattı. Adamın her şeye bir cevabı vardı. Ne yapabilirdim ki?’’

Tabi aynı sıralarda, Yahudi cemaati de Moiz’in etrafını sarmış ona nasıl başardığını soruyorlardı. Moiz:

‘’Önce bana üç parmağını gösterip üç gün içinde burayı terk etmemizi istedi. Ben de ona bir tekimizin bile ayrılmayacağımızı söyledim. Sonra bütün şehrin Yahudilerden temizleneceğini söyledi. Ben de, hiç bir yere gitmeyip olduğumuz yerde kalacağımızı söyledim.’’

‘’Sonra ne oldu?’’ diye kalabalık heyecanla sorar. Moiz:

‘’Valla, sonrasını ben de pek anlamadım. Adam biraz hiddetlendi ve öğle yemeğini çıkarttı. Bunun üzerine ben de benimkini çıkarttım. Hepsi bu!…’’

Fıkra bu kadar…

Şimdi hemen bu fıkra ile yazı başlığımda istifa hikâyesinin ne ilgisi var demeyin…

Türkiye’de, bir bakan / politikacının Pazar akşamı cereyan eden bir istifa olayı var. Ve sanki askerlikteki mecburi hizmet bakanlıkta da varmış gibi, sanki yasalarda bir engel varmış gibi CB istifayı kabul etmedi diye aynı politikacı hiçbir şey olmamış gibi iki saat içerisinde tekrar göreve başlıyor… Ve Türkiye iki saat içerisinde cereyan eden bu istifa ve geri dönüş hikâyesini iki günden beridir konuşuyor… Ve bu istifa ve geri dönüş hikâyesine ne anlamlar çıkarıyorlar ne anlamlar aynı fıkradaki Papa gibi…

Ancak durum hiç de fıkradaki Papa’nın anladığı gibi derin anlamlı değil… Durum fıkradaki Moiz’in anladığı kadar basit…

Ben de bu istifa ve geri dönüş hikâyesin Moiz’in anladığı gibi anlatayım…

16 Nisan 2017'de gerçekleşen halk oylamasında yeni anayasa kabul edildi. Yeni anayasaya göre de 24 Haziran 2018 tarihinde seçimler yapıldı.

Yeni anayasa gereği artık ülkede bir başbakan yok, bakanlar kurulu da yok, bakanlar kurulu olmayınca da ortada hükumet de yok. Yeni anayasa gereği ortada işlevsel ve denetleyici bir meclis de yok... Sadece CB ve ona ayrı ayrı bağlı bakanlar var. Bakanlıkları koordine edecek ve onları denetleyecek bir kurul, bir makam, bir mercii, bir meclis de yok… CB; hem devlet başkanı, hem bakanların ayrı ayrı başkanı, hem parti başkanı, hem asrın lideri... Yeni hastaneler, infaz düzenlemesi, Suriye, Afrin, İdlib, Libya, Korona, kolonya derken CB’nın başını kaşıyacak vakti de yok…

Yani şu an bütün bakanlıklar koordinesiz, denetimsiz ve müstakil olarak çalışıyorlar. Sağlık Bakanlığının aldığı bir karardan İçişleri Bakanlığının, İçişleri Bakanlığının aldığı bir karardan Sağlık Bakanlığının ve diğer kurumların, Büyükşehir Belediyelerinin haberi yok… Şu ana kadar Türkiye, bir mirasyedi gibi, mirasyedinin babadan kalan parasını yemesi gibi Cumhuriyetin kurulu düzeni sayesinde bu noktaya kadar yiye yiye geldi. Cumhuriyetin kurduğu o düzen de artık kalmadı, o düzen de yok… 

Cuma ve Pazar gecesi ülkede yaşanan ikişer saatlik hikâye ülkede gelecekte yaşanacak olan evrensel sosyal entropi kanununun ayak sesleridir… Bu hikâyeye fıkradaki Papa gibi derin anlamlar yüklemeye de hacet yok…

Osman AYDOĞAN



Doktor Jivago

14 Nisan 2020

Bu başlık altında anlatacağım üç konu var aslında: Bir kitap, bu kitaptan uyarlanan bir film ve bu filmin film müziği... Aslında üçü de ayrı ayrı yazılması gerekir ama ben bütünlük bozulmasın diye kısaca üçünü de anlatmak istiyorum. Bu üçlü benim en sevdiğim kitabı, en sevdiğim filmi ve en sevdiğim müziği bir arada sunuyor...

Önce kitap: ‘’Doktor Jivago’’…

Doktor Jivago, Sovyet yazarı Boris Pasternak'ın (1890-1960) Rus Devrimi sırasında geçen ünlü romanıdır.  Yazarın 1956'da Noviy Mir Dergisi'ne gönderdiği ilk romanı Doktor Jivago, SSCB resmi görüşüne uygun yazılmadığı gerekçesiyle reddedilir. 1957'de ilk kez İtalya'ya gizlice kaçırılan roman, burada hem Rusça hem de İtalyanca olarak aynı anda yayımlanır.  Ertesi yıl da İngilizce basılan "Doktor Jivago" kısa sürede çeşitli dillere çevrilerek dünyaca ünlenir. Pasternak, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülür. Ancak, yapılan baskılar sonucu ödülü geri çevirmek zorunda kalır. SSCB'de uzun yıllar yasak olan roman, 1985 yılındaki demokratikleşme (Prestroyka) hareketi döneminde yayımlanabilir.

Türkçeye ise başlangıçta orijinal dili Rusçadan değil de bu ilk çevirileri olan İtalyanca ve İngilizce çevirilerinden Türkçeye çevrildiği için, bu çeviriler ne yazık ki hiçbir zaman romandaki çoşku, duygu, düşünce ve anlatımı veremez. Nihayet 2014 yılında Rusça aslından Yapı Kredi Yayınlarından Hülya Arslan'ın tercümesiyle eksiksiz çevirisi yapılır. (Üçüncü baskısı da Ocak 2017’de yapıldı.) Eğer daha önce okumamışsanız sadece ve sadece bu çeviriyi okuyun derim.

Roman Rus edebiyatının en büyük şairlerinden olan Boris Pasternak'ın tek romanıdır. Rusya'da 1917 Ekim Devrimi ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşı (1917-1922) sırasında geçen olayları anlatan roman, adını roman kahramanı şair Doktor Yuri Jivago'dan alır.  Romanın arka planında bu siyasi çalkantıların bütün detayları anlatılır. Romanın ön planda ise kendisi de üst tabakadan ve kendisine tapan bir kadınla (Tonya) evli olduğu halde, şiirlerine ilham veren başka bir talihsiz kadını, Lara’yı seven, karısı Tonya ve sevgilisi Lara arasında kalıp, sadakat ve ihtiras arasında bocalayan, hayatının kontrolü kendi elinden alınmış ve savaşın parçaladığı yokluklarla dolu bir ülkede rüzgârın önüne kattığı kuru bir yaprak misali oradan oraya sürüklenen şair bir tıp doktorunun dramı anlatılır…

İtalyan yazar ve romancı Italo Calvino (1923 – 1985) bu roman hakkında şunları söyler: “20. yüzyılın ortasında, 19. yüzyılın büyük Rus romanı, Kral Hamlet’in hayaleti gibi, geri dönüp bizi ziyaret ediyor. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunun bizde uyandırdığı duygu işte bu.”

Geri planda Rusya'daki 1917 Ekim Devrimi ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşını tam anlamıyla anlatırken ön planda da gerçek bir aşkı bütün coşkusuyla anlatan Pasternak’ın bu romanı mutlaka okunmalı derim (Rusçadan çevirisiyle!)

Boris Pasternak aslında iki kadın arasında bocalayan doktoru anlatırken biraz da kendi hayatını anlatır... 1960 yılındaki vefatında tabutunun başında hem eşi hem de sevgilisi için için ve içli içli ağlamaktadır... Onun baskı altında reddettiği ödülü varisleri 1988 yılında alır. Boris Pasternak’ın yakınları ödülü aldıktan bir yıl sonra Berlin duvarı yıkılır, üç yıl sonra ise Sovyetler Birliği dağılır.

Şimdi de filmi…

Bu romandan şimdiye kadar üç TV dizisi ve bir film uyarlanmıştır. Bu romandan uyarlanan TV dizleri; 1959 yılında Brezilya, 2002 yılında İngiltere / Almanya / ABD ve 2006 yılında Rusya yapımlarıdır. 

Şimdiye kadar yapılan tek film ise 1965 yılında ünlü yönetmen David Lean tarafından İspanya ve Finlandiya’da çekilen ‘’Doctor Zhivago’’ isimli ABD yapımı filmdir. 3,5 saat uzunluğundaki bu kapsamlı epik filmde Ömer Şerif, Julie Christie, Geraldine Chaplin, Rod Steiger, Alec Guinness ve Tom Courtenay başrolleri paylaşırlar. Filmde Dr. Zhivago'yo Ömer Şerif, sevgilisi Lara'yı ise Julie Christie canlandırır. Yapımcılığını Carlo Ponti'nin üstlendiği film Oscar, Altın Küre ve Grammy ödüllünü alır.  Film 10 dalda birden aday gösterildiği Oscar ödüllerinden "en iyi uyarlama senaryo", "en iyi görüntü yönetimi", "en iyi sanat yönetimi", "en iyi kostüm" ve "en iyi orijinal şarkı" dallarında olmak üzere beşini kazanır.

Film 1965 yılında çekilip aynı yıl 22 Aralık 1965’de ABD de gösterime girmesine rağmen film üç yıl sonra 28 Aralık 1968’de İstanbul’da Yeni Melek, Fitaş, Dünya sinemalarında gösterime girer. Bu film Rusya'da ise ancak 1994 yılında gösterime girebilir.

'’Doctor Zhivago’’ filmi; Amerikan iç savaşını anlatan Margaret Mitchell’in 1937 yılı Pulitzer ödüllü ‘’Rüzgâr Gibi geçti’’ (Gone with the Wind)  filminin sanki Rusya iç savaşını anlatan biçimi gibidir.  

Bu filmle Ömer Şerif’in de dünya çapında tanınmasına vesile olur. Bu rol için Türkiye’den Ayhan Işık’ın düşünüldüğü ancak Ayhan Işık’ın dil bilmemesi nedeniyle vazgeçildiği rivayet edilir.  

Filmin hemen başında annesinin cenaze töreninde görülen Yuri Jivago'nun küçüklüğünü canlandıran çocuk oyuncu gerçek hayatta Ömer Şerif'in oğlu Tarık Şerif'tir.

Film o yıllarda konusunun geçtiği Sovyetler Birliği'nde çekilemediği için girişte anlattığım gibi filmin bir kısmı İspanya'da çekilmişti. O yıllarda İspanya'da faşist Franco rejimi vardı. Sabaha karşı çekilen bir sahnede rol icabı kalabalığın hep bir ağızdan söylediği devrimci marşları duyan çevre sakinleri General Francisco Franco'nun devrildiğini zannederler.

Film içinde bir kadının (Tonya) eşine (Dr. Zhivago) yazabileceği en güzel mektuplardan birini barındırır.

Filmin sonlarına doğru filmin kahramanlarından birisi şöyle der; ‘’insanlar şiiri sevince şairi de severler ve kimse şiiri Ruslar kadar sevemez'’. 

Filmde akıcı bir romantizm, dram ve savaş vardır. Filmde mevsimlerin geçişini anlatırken içinize işleyen birazdan anlatacağım bir müzik ve insanın içini burkan, dokunaklı ve muhteşem bir final sahnesi vardır. Bu sahnede Moskova metrosunda tren içinden dışarıdaki yıllardır görmediği sevgilisi Lara'yı gören ve ona sesini duyuramayan Dr. Yuri Zhivago vardır. Filmi izlerken o an Dr. Yuri Zhivago sanki siz olursunuz, kanınız beyninize sıçrar, içinizden feryatlar, figanlar yükselir, boğazınız düğümlenir, kalbiniz, kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığa bağırır..  

Bu arada küçük bir bilgi: 2004 yılı yapımı Brad Pitt’in başrolü oynadığı ‘’Truva’’ (Troy) filminde Hektor’un annesini (Thetis) canlandıran kadın yine Doctor Zhivago filminde de Doctor Zhivago’un sevgilisi Lara’yı canlandıran Julie Christie’dir. Eğer 2004 yılı yapımı Truva filmini seyretmişseniz 1965 yılı yapımı filmde de rol alan Julie Christie’nin aradan geçen kırk yıla rağmen hiç ama hiç yaşlanmadığını göreceksiniz.

Şimdi gelelim filmin müziğine…

Filmin müziklerini yapan Fransız besteci Maurice Jarre (1924-2009) dünya sinema tarihinin en iyi müziklerinden birine imzasını atar. Filmin özgün müziği Maurice Jarre’a Oscar ve Altın Küre ödüllerinin yanı sıra bir de Grammy ödülü kazandırır. Maurice Jarre aynı zamanda Hz. Muhammed (s.a.v)’in hayatının anlatıldığı 1975 yılı yapımı "The Message" (Çağrı) filminin de film müziği yapımcısıdır. Suriyeli yönetmen Mustafa Akkad, Maurice Jarre'ye yeni çekeceği Çağrı filminin müziklerini kendisinin yapmasını teklif edince, Jarre çölün atmosferini ruhunun derinliklerinde hissetmesi gerektiğini ve bu yüzden kendisinden başka hiç kimsenin olmayacağı, son derece sessiz bir mekân ayarlaması gerektiğini ve bunun yanında İslâm tarihini anlatan kitapları da kendisine getirtmesini ister. Ve Jarre bu filmin müziklerini çölde bir çadırda tek başına iki ay kalarak yapar.

Filmin müziği ‘’Lara’s Theme’’ (Thema de Lara) veya ‘’Lara’s Song’’ (Lara'nın şarkısı) olarak da anılır.

İşte bu film müziği eşliğinde Ekim Devrimini, Rus İç Savaşını, o uçsuz bucaksız stepleri, mevsimleri ve hele hele de Rusya steplerinin kışını ve o muhteşem aşkı, çoşkuyu, dramı ve hüznü bire bir yaşarsınız. Yine bu film müziği eşliğinde biraz önce anlattığım filmim final sahnesinde Dr. Yuri Zhivago sanki siz olursunuz, kanınız beyninize sıçrar, içinizden feryatlar, figanlar yükselir, boğazınız düğümlenir, kalbiniz kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığa bağırır da kimseciklere duyuramazsınız!  

Ve feryâdınız, figânınız bu müzik eşliğinde gökyüzüne semalara doğru yönelir, semanın, evrenin, kâinatın boşluğuna doğru süzülüp gider de olduğunuz yere Dr. Yuri Zhivago değil de sanki siz yığılır kalırsınız…

Aklınızda ne varsa gam, keder, kasvet adına bırakın şimdi onları, atın hepsini çöpe, daha önce okumuş olsanız bile bu kitabı Rusça çevirisinden bir daha okuyun, daha önce seyretmiş olsanız bile bu filmi bir daha seyredin, daha önce dinlemiş olsanız bile bu müziği bir daha, bir aha, bir daha dinleyin... 

Osman AYDOĞAN

Filmden görüntülerle film müziğinin orijinal hali:
https://www.youtube.com/watch?v=xQXtH83mplI&feature=related

Tabii ki böylesi güzel bir müziğin de çeşitli yorumları vardır. André Rieu’nun yorumu:
https://www.youtube.com/watch?v=W9I4D0D2qgE

Bu da Maurice Jarre'in kendi yönetimindeki orkestra yorumu:
https://www.youtube.com/watch?v=3X-Q4nmYqc4



Bir istifa

13 Nisan 2020

Afganistan için Birleşmiş Milletler'in yetki vermesiyle 2001 Aralık ayında imzalanan anlaşma doğrultusunda oluşturulan çok uluslu güç 2002 Ocak ayında İngiltere'nin komutası altında toplanan 21 ülkeden 5 bin kadar askerle yola başlıyor.....

Başlangıçta gücün temel görevi Afganistan'da güvenlik ve kalkınmayı desteklemek olarak tanımlanıyor... Bu şekilde yeni yönetimin kök salmasına imkân sağlayacak asayiş ve istikrar ortamı sağlanması hedefleniyor...

2003 Nisan'ında yapılan NATO toplantısında, Almanya ve Hollanda tarafından, Afganistanda yapılan görevin komutasının NATO'ya devri konusunda yapılan öneri oybirliğiyle kabul ediliyor... Bunun üzerine ISAF (International Security Assistance Force) kuruluyor... ISAF, Ağustos 2003 tarihinde göreve başlıyor... O günden beridir de NATO, ISAF'ı süresiz olarak yönetiyor. Böylece 6 ayda bir sürekli yeni bir komuta değişimi yapılması gereği ortadan kalkıyor. (Bu kapsamda Türkiye 2002 Haziran ayında komutayı sekiz ay süreyle üstlenmişti…)

2009 Haziran ayı itibariyle ISAF bünyesinde, Afganistan ile birlikte 42 ülkeden yaklaşık 61 bin 130 personel bulunuyor... Bunların çoğu ya NATO üyesi ya da ittifakla ortaklık anlaşması içinde olan ülkelerden oluşuyor... Buna tek istisna ittifak dışında kalan Yeni Zelanda oluyor... En büyük asker katkısı yapan ülkeler ise 28.850 askerle ABD ve 8.300 askerle İngiltere. Bu ISAF gücü içerisinde Alman ordusuna ait askerler de bulunuyor…

Tarih 04 Eylül 2009…

Taliban, Afganistan’da ISAF birliklerine yakıt götüren iki akaryakıt tankerini kaçırıyor… Taliban'ın kaçırdıkları tankerlerdeki yakıtı Kunduz bölgesinde halka dağıttıkları sırada gerçekleştirilen bir ISAF hava saldırısı sonucunda 142 köylü-sivi yaşamını yitiriyor…

Hava saldırısını yapan uçaklar ABD ordusuna ait. Ancak hedef tespitini yapan askerler de Alman ordusuna ait…

Ancak Alman ordusunca bombardıman öncesinde yeterli ve sağlıklı bir keşif yapılmıyor. Bu yetersiz ve sağlıklız keşif de bahsettiğim bu 142 köylü-sivilin ölümüyle sonuçlanıyor... Bombardımanın yapıldığı gün, Afganistan’daki Alman birliğinden Almanya’yadaki askeri makamlara gönderilen gizli yazılarda bu yetersiz ve sağlıksız keşiften ve sivil ölümlerden bahsediliyor... Ancak bu bilgilere rağmen Alman Savunma Bakanı yaptığı ilk açıklamalarında hiçbir sivilin Afganistan’daki bu bombardımandan zarar görmediğini, bu hava saldırısında sadece Taliban mensuplarının hedef alındığı belirtiyor.

Daha sonra da Afganistan’daki ISAF komutasındaki Alman birliği bir rapor hazırlayarak bu ihmali ve sivil ölümleri gözler önüne seriyor…

Ancak hem Afganistan'daki Alman birliğinden gönderilen ilk gizli yazılar, hem Alman birliğinin hazırladığı bu rapor ve hem de Amerikan savaş uçaklarının bombardıman sırasında çektiği video filmler Alman Savunma Bakanlığı’nca Alman Başsavcılığı’ndan ve sivil otoriteden gizleniyor…

Malum; gerçeğin kötü bir huyu vardır... Fazla geçmeden gerçeğin bu kötü huyu ortaya çıkıyor... Önce Alman Bild Gazetesi, 26 Kasım 2009 günü ABD F-15 savaş uçağından bu olayda çekilmiş bir videoyu yayınlıyor. Videoda sivillerin, Taliban’ın kaçırdığı tankerden yakıt aldıkları görülüyor. Sonra da 142 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombardımana ilişkin bilgilerin Alman Savunma Bakanlığınca sivil otoritelerden gizlendiği kamuoyuna yansıyor…

Bunun üzerine ne mi oluyor Almanya’da? Kimse tiyatro oynamıyor, ayak oyunları yapmaya, rol yapmaya, kamuoyunun gazını almaya kalkışmıyor… Alman Hükumetinin de aklına hiç mi hiç ''kamu güvenliği'', ''devlet otoritesi'' vb. gerekçelerle Bild Gazetesine dava açmak da gelmiyor!

Olay duyulur duyulmaz, aynı gün, 26 Kasım 2009 tarihinde olaydaki sorumluluğu üstlenen Almanya Genelkurmay Başkanı Wolfgang Schneiderhahn ile Savunma Bakanlığı Müsteşarı Peter Wichert istifa ediyor… Daha sonra da olay sırasında dönemin Savunma Bakanı olan ancak olay duyulduğunda Çalışma Bakanı olan Franz-Josef Jung da istifa ediyor…

Yani olay duyulur duyulmaz olay sırasında görevde olan Almanya Savunma Bakanı Franz-Josef Jung, Savunma Bakanlığı Müsteşarı Peter Wichert ve Genelkurmay Başkanı Wolfgang Schneiderhahn derhal stifa ediyorlar... Kimseler de onlara ''lütfen geri dönün!'' çağrısı yapmıyorlar...

Sözlüklerde ''istifa'' kelimesinin Arapça kökenli olduğu, sözcüğün kökeninin; bir hatadan, bir kusurdan dolayı ‘’af dilemek’’den geldiği, bir irade beyanı olduğu ve tek taraflı olduğu yazıyor...

Gecenin bu vakti Fransız şair, romancı ve oyun yazarı Victor Hugo’nun bir sözü kulaklarımda çın çın çınlayıp duruyor:  “Hiç kimse vazgeçilmez değildir ve hiç kimse kendini vazgeçilmez sanan biri kadar aptal değildir.”

Osman AYDOĞAN



Dil ve Türkçe üzerine - 11: Dilde yenilenme ve dilin gelişmesi

12 Nisan 2020

Bu yazımda dilde yenilenme ve dilin gelişmesi konusunu anlatacağım…

Yeryüzündeki bütün diller yenilenir ve gelişirler… Ancak ben bu yazımda iki dilde yenilenme ve gelişme konusunu anlatacağım: İngilizce’de ve Almanca’da ... Sonraki ve nihayet son yazımda da ışıldağı Türkçe üzerine tutacağım… Ancak bu son yazım belli ki zor bir yazı olacak...

Oxford sözlüğü ve İngilizcenin yenilenmesi ve gelişimi

Dil üzerindeki bu yazı serimde sürekli yeryüzünün en büyük sözlüklerinden birisi olan Oxford sözlüğünden örnekler verdim… Belki de büyüklüğü, hacmi, kapsamı olduğu kadar yenilenme kapasitesinin de en büyük ve hızlı olduğu içindir.…

Daha önce de anlatmıştım… Kısaca Oxford sözlüğü bir projedir, yaşayan bir süreçtir. Oxford sözlüğü yazımına 1858'de başlanmış ve 1928’de 70 yıl sonra bitirilmiş… İlk tamamlanan baskı 1928 yılında yapılırken ikinci baskı 1989'da yapılmış… Sözlük her yıl eklene eklene 20 cilt haline gelmiş. Toplamda 21,000 küsur sayfaya ulaşmış… Oxford sözlüğünde 171.476 İngilizce kelime yer alıyor… Sözlükte yer alan teknik terimleri, ekleri, madde başlıklarını da saydığımızda kelime sayısı 750.000’e çıkıyor.

Oxford sözlüğü her yeni baskısında bünyesine yeni kattığı her sözcüğün bile medyada haber değeri olmuş.

Oxford sözlüğüne yeni bir kelime eklenebilmesi için kelimenin en az on yıl süreyle kullanılıyor olması kuralı var. Ancak bu kural katı olmayıp zaman zaman esnetmektedirler... Örneğin geçtiğimiz yıllarda ‘’tweet’’ sözcüğünün yeni anlamı, ‘’twitter’’ henüz İngilizcede yedi senedir kullanılmasına rağmen sözlükteki yerini almış. Sözlüğün online versiyona üç ayda bir yeni kelimeler ekleniyor ve projedeki o zamanki aşamaya göre belli bir harf aralığındaki kelimeler tekrar gözden geçiriliyor…

2019 yılı sonbaharında ‘’simit’’ sözcüğü, Oxford sözlüğü online versiyonuna "Türkiye menşeli üzeri pekmez ve susama bulanarak halka şeklinde pişirilen bir çeşit ekmek, ya da buna benzer bir ekmek türü" tanımlamasıyla ekleniyor…

Burada üzerinde durmak istediğim önemli konu, Oxford sözlüğünde kelimelerin asla silinmemesi ve sürekli eklenmesidir ve sözlüğün eklene eklene gelişmesidir…

Bu sözlüğün nasıl yazıldığını daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. İngiliz-Amerikalı yazar ve gazeteci Simon Winchester, yazdığı ‘’Dahi ve Deli ’’ (Sabah Kitapları, 2000)  (Kitabın orijinal adı: The Professor and the Madman: A Tale of Murder, Insanity and the Making of the Oxford English Dictionary) kitabı Oxford Sözlüğünün hazırlanış sürecini anlatıyordu.

Alman dilinin yenilenmesi ve gelişimi

Bu yenilenme konusu sadece İngilizceye mahsus değildir. Her dilde de bu yenilenme böyledir. Bütün dillerin temelinde ve dillerin alt katmanlarında eski diller yatmaktadır. Örneğin Roma İmparatorluğu’nun dili olan Lâtince, günümüzde Fransızca ve İspanyolca ve diğer Batı dillerinde yaşamaya hâlâ devam ediyor. Türkçe’de de eski Anadolu’daki eski uygarlıklarından kalma sözcükler de bulunmaktadır.

Her dilde temel olan bu eski sözcüklerdir. Bu sözcükler temel sözcüklerdir, kök sözcüklerdir… Anlattığım Oxford sözlüğünde ve İngilizce dilinde olduğu gibi her dil de bu şekilde ekleye ekleye kendilerini geliştirmişlerdir…

Örneğin Almanca… 8. yüzyıldaki Almanca kelimelerin sayısı 3.700 civarında olduğu tahmin ediliyor… Alman dilindeki bu kelime sayısı 10. yüzyılda 7.800’e, 14. yüzyılda ise 37.550’ye, 1691’de hazırlanan ilk büyük sözlükte ise 68.000 kelimeye ulaşıyor… Bugün için en büyük Almanca sözlüğü olan ‘’Duden’’ (Das große Wörterbuch der deutschen Sprache)’de (12 cilt)  ise 500.000 kelime başlığı bulunuyor…  

Dile bu şekilde yeni kelimelerin girmesi ve eklenmesi kültürde genellikle tutucu çevreler tarafından sürekli ‘’bozulma’’ olarak değerlendiriliyor. Örneğin Alman dil biliminin kurucusu sayılan 19. yüzyılın en büyük dilbilimcilerden Jacob Grimm ‘’Geschichte Der Deutschen Sprache’’ (BiblioLife, 2009) isimli eserinde bin yıllık Alman dil tarihini  “bozulmanın tarihi’’ olarak tanımlıyor…

Ancak günümüz dilbilimcileri dildeki “yabancı” kökenli kelimeleri artık dilin zenginliği olarak görüyorlar… Örneğin çağımız Alman dil bilimcisi Peter von Polenz ‘’Geschichte der deutschen Sprache’’ (Walter de Gruyter, 1970) kitabında bir dilin kelime hazinesinin sadece o dilin öz kaynaklarından oluşmasının gerçekçi bir düşünce olmadığını, dil hazinesinin ekleme yapılarak ve diğer dillerden de kelimeler devşirerek zenginleştiğini ifade ediyor. Peter von Polenz’in deyişiyle, “kelimelere pasaport sorulması” artık eskilerde kalmıştır.

Bugün için gelişmiş bir kültür ve bilim dili olan Almancada toplamda 40 binden fazla sadece İngilizce sözcük bulunuyor.  Zaten Almanca’da ‘’Yabancı Kelimeler Sözlüğü’’ (Fremdwörtebuch) diye bizim TDK Türkçe Sözlük kalınlığında ayrı bir sözlük vardır. Bu durum diğer Avrupa dilleri için de geçerlidir. Bu durumu dil konusunda en büyük bilimci olan Alman düşünür Goethe şöyle dile getirir: ‘’Bir dilin gücü, yabancı olanı reddetmesinde değil, özümsemesindedir.’’ (Die Gewalt einer Sprache ist nicht, daß sie das Fremde abweist, sondern daß sie es verschlingt.)

Dilin yenilenmesi ve gelişiminin felsefeyle ilişkisi

Bu kadar anlattığım dilin yenilenmesi ve gelişmesinin doğrudan bağlantılı olduğu bir bilim dalı vardır: Felsefe... Dilin gelişim ile felsefenin gelişimi arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır...

Yazımın başında Almanca dilinde 14. yüzyıldan itibaren dilin geliştiğinden bahsetmiştim. Çünkü 14. yüzyıla kadar Almanya’da da felsefe henüz gelişmemişti. 15. yüzyıldan itibaren Almanya’da felsefenin gelişmesi ve filozofların eser vermesiyle beraber Alman dili de gelişmeye başlamıştır. 18. ve 19. yüzyılda Almanya’da üç yüze yakın felsefe dergisi vardır. Tabii ki bu dergileri besleyen filozoflar da vardır. (Sahi günümüz Türkiye’sinden kaç felsefe dergisi vardır? Üç tane mi?) İşte bu nedenledir ki Almanca felsefe dili olarak gelişir… İşte bu nedenledir ki Almanca'dan ‘’düşünürlerin ve şairlerin dili’’ (Sprache der Denker und Dichter) olarak bahsedilir…

Hani bir vakitler Türkiye’de abes bir konu tartışılmıştı ya ‘’Türkçe felsefeye uygundur, değildir’’ diye… Bu tartışma; sebebe bakmadan sonucu tartışmaktır: Filozofu olmayan dil gelişebilir miydi ki?..

Herhalde sorunun özü de bu son cümlede saklıdır…

Yazı serim devam edecek…

Osman AYDOĞAN



Uçraşkanda

12 Nisan 2020

Bütün Tarih kitaplarında bugün Orta Asya diye ifade ettiğimiz bölgenin adı 18’inci yüzyıla kadar ‘’Türkistan’’dı. ‘’Orta Asya’’ ifadesi İngilizlere aittir. Doğrudur, Londra’dan bakarsanız orası Orta Asya’dır.  Bizler de oltaya takılan balık gibi İngilizlerin ifadesiyle bu bölgeye ‘’Türkistan’’ yerine ‘’Orta Asya’’ diyerek, Türk milletinin üç bin yıllık tarihini ve bu bölge ile olan bağını bir sözcükle silip attık… Şimdilerde ne Doğu Türkistan’ı bilen var ne de Batı Türkistan’ı…

Neyse... Burası uzun hikâye… Geçelim bu faslı…

Doğu Türkistan’da halen Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı ve Uluslararası Af Örgütü raporlarına da yansıyan ağır baskılar vardır. Ancak Suriye gündeme gelince şahin kesilenler, Filistin’in bağımsızlığı için can atanlar nedense Çin’in Uluslararası Af Örgütü raporlarına da yansıyan bu baskılarına karşı kulaklarını tıkarlar. Afrika'nın bilmem ne bölgesindeki bilmem ne kabilesinin sorunları için kendilerine ''insani bir görev'' çıkaranlar Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin dertlerinin kendilerine ’’insani bir görev’’ yüklediğini hatırlamazlar… Kobani için binlerce teröristi ülkesine sokanlar, terörist bir örgütün liderinin altına Ankara’larda kırmızı kırmızı halı serenler, Habur’da teröristlerin ayağına çadır mahkemesi gönderenler bu konuda sorunları dillendirmek isteyen bir temsilciyi, Çin'deki Uygur Türklerinin hak arayışını uluslararası gündeme taşıması nedeniyle "Uygur Ana" diye adlandırılan ve 2006 yılından beri Dünya Uygur Kurultayı Başkanı olan Rabia Kadir’i Türkiye’ye sokmazlar. Rabia Kadir’in defalarca yaptığı vize talebini hep redderler... Ne tesadüftür ki her daim Arap Rabia için selam duranlar, her ne hikmetse Türk Rabia’ya arkasını dönerler…Burada daha hazin olan ise iktidarın sözde milliyetçi kanadının da Türk Rabia konusunda arkasını dönüyor olmasıdır.

Neyse… Bu fasıl da uzun… Bu faslı da geçelim…

Doğu Türkistan’da Uygurlara Çin'in yaptığı bu ağır baskılara karşı Uygur Türklerinin de bir ‘’direniş edebiyatı’’, bir ‘’direniş sanatı’’ vardır. Ülkemizde Uygur Türklerine karşı yapılan bu baskılara karşı zaman zaman kuru kuru protesto gösterileri olur da Uygur Türklerinin bu direniş edebiyatı pek tanınmaz, pek bilinmez..

''Neyse, bu faslı da geçelim'' demeyeceğim... Bu fasılda duralım… 

Çünkü Uygur Türklerinin ‘’direniş sanatı’’nın temsilcisi Doğu Türkistanlı Uygur halk ozanı, şairi, müzisyeni Abdurehim Heyit 2017'den beridir Çin hapishanelerinde işkence altındadır…  Abdurehim Heyit’in 08 Şubat 2019 tarihinde hayatını kaybettiği haberi ajanslara düşmüşse de bu haber daha sonra Çin kaynakları tarafından yalanlanmıştı...

Abdurehim Heyit'i anlatmadan kısa bir bilgi vereyim: ''Dütar'' isminde bir çalgı var. Farsça'da ‘’dü’’ iki, ‘’tar’’  tel anlamına geldiğine göre dütar da iki telli bir çalgıdır. Dütar, dutar, dotar, şeklinde yazılabilir. Aslında iki telli bir saz diyebiliriz. Türkmen, Uygur, Özbek, Afgan ve İran halklarının ortak çalgılarındandır.

Abdurehim Heyit işte bu Doğu Türkistan’dan Uygur bir dütar sanatçısı, şairi ve müzisyenidir. Abdurehim Heyit, Uuygurların Neşet Ertaş’ıdır, Âşık Veysel’idir... Abdurehim Heyit, günümüzün Köroğlu’sudur, Karacaoğlan’ıdır, Yunus Emre’sidir….

İşte bu büyük sanatçı Abdurehim Heyit’in de güzel bir direniş türküsü var: ''Uçraşkanda''. Türkçesi: ‘’Karşılaşınca’’ demek… Bu türkünün söz yazarı da yine bir Uygur yazar ve şairi olan Abdukerim Ötkür’dür.  Abdukerim Ötkür, Uygur tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından ve şairlerinden birisiydi... Abdukerim Ötkür 1995 yılında hayata gözlerini yummuştu.

Abdukerim Ötkür, ‘’Uçraşkanda” şiirinde Türk dünyasının birçok yöresinde rastladığımız "dedim - dedi" kalıbını kullanırdı. Erzurumlu Emrah'ın söyledi ‘’yoh yoh’’ türküsü bunun bir benzeridir.

Abdukerim Ötkür, şiirinde öncelikle işgal altında olan Doğu Türkistan'ı ve kendisini anlatır. Şiirde dile gelen asil Uygur kızı, gerçek bir kızı değil de küskün, garip, mahzun ve mağmum bir yurdu, bir vatanı temsil eder.  

’’Uçraşkanda” dünyanın en güzel türküsüdür. Dinlediğinizde yıllarca görmediğiniz sevdiğinize kavuşmuş gibi olursunuz. Abdurehim Heyit’in insanın içini ürperten o gür ve etkileyici sesi, harikulade yorumu, türkünün mükemmel ezgisi ve Türkünün Uygurca da olsa anlayabileceğiniz öz Türkçe dili ile birleşince boğazınız düğüm düğüm düğümlenir, gözlerinizden tıpır tıpır inci gibi damlaları dökülür… Dökülür de onları saklayacak, gizleyecek yerler bulamazsınız, sel olup da akar gider...

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ''Sanatsız bir millet, kanatsız bir kuşa benzer'' derdi... Uygur sanatının; Abdukerim Ötkür bir kanadını, Abdurehim Heyit de diğer kanadınız temsil eder…

Abdukerim Ötkür’e Allah’tan rahmet diliyorum… Abdurehim Heyit'e Allah'tan sıhhat ve tez özgürlük diliyorum…

Geç vakit olsun, gece olsun, gündüz olsun, ne zaman olursa olsun vakit Abdurrehim Heyit'i dinleme vaktidir; usul usul, derin derin, dalgın dalgın, hazin hazin... Ve vakit Abdurrehim Heyit ile beraber o uçsuz bucaksız bozkurlarda bir kuş gibi kanat çırpa çırpa, süzüle süzüle, pır pır uçma vaktidir...

''Dedim: ismin nime? Dedi Ayhandur. 
Dedim yurdun kayer? Dedi Turfandur. 
Dedim: başındegi? Dedi hicrandur. 
Dedim: heyran musen? O dedi yok yok.''

Osman AYDOĞAN

Abdurehim Heyit’in sesinden ”Uçraşkanda” (Cengizhan Filmi görüntüleri eşliğinde)
https://www.youtube.com/watch?v=x_FzXsDUi0E

Uygur Türkçesi ve Latin harfleriyle asıl şiir: (Uygurlar Arap harfleri kullanırlar)

Uçraşkanda

Seher körgen çeğı közüm sultanını. 
Dedim: sultan musen? O dedi yok yok. 
Közleri yalğunlu, kolları xınneli. 
Dedim: çolpan musen? O dedi yok yok. 

Dedim: ismin nime? Dedi Ayhandur. 
Dedim Yurdun kayer? Dedi Turfandur. 
Dedim: başındegi? Dedi hicrandur. 
Dedim: heyran musen? O dedi yok yok. 

Dedim: Ayğa oxşar, Dedi yüzüm mü? 
Dedim: Yulduz kebi, Dedi közüm mü? 
Dedim: Yalğun saçar! Dedi sözümü? 
Dedim: Volkan musen? O dedi yok yok. 

Dedim: Kiyak nedur? Dedi kaşumdur. 
Dedim: Kunduz nedur? Dedi Saçum dur. 
Dedim: Onbeş nedur? Dedi yaşumdur. 
Dedim: Canan musen? O dedi yok yok. 

Dedim: Deniz nedur? Dedi kalbumdur. 
Dedim: Rena nedur? Dedi dilimdur.. 
Dedim: Şeker nedur? Dedi tilimdur. 
Dedim: Ver ağzıma, O Dedi yok yok. 

Dedim: Zincur turur! Dedi boynumda. 
Dedim: Ölüm bardır! Dedi yolumda. 
Dedim: bilezik mü? Dedi kolumda. 
Dedim: Korkarmusun? O dedi yok yok. 

Dedim: Nüçün korkmassun? Dedi Tanrım var. 
Dedim: ya ne çox? Dedi halkım var. 
Dedim: yene yok mu? Dedi ruhim bar. 
Dedim şukran musen? O dedi yok yok. 

Dedim ıstek nedur? Dedi külümdür. 
Dedim: Çelişmek bar, dedi yolumdur. 
Dedim Ötkür kimdir? Dedi kulumdur. 
Dedim Satar musen? O dedi yok yok.

8 Mart 1948, Ürümçi

Güümüz Türkçesiyle: (Doktora tez konusu Abdukerim Ötkür olan Dr. Hülya Kasapoğlu tarafından türkçeleştirilmiştir.)

Karşılaşınca

Seher vakti görünce gözüm sultanını,
Dedim sultan mısın? O dedi yok-yok.
Gözleri ışıltılı, elleri kınalı,
Dedim Çolpan mısın? O dedi yok-yok.

Dedim ismin nedir? Dedi Ayhan’dır,
Didim yurdun nere? Dedi Turpan’dır,
Dedim başındaki? Dedi hicrandır,
Dedim hayran mısın? O dedi yok-yok.

Dedim aya benzer, dedi yüzüm mü?
Dedim yıldız gibi, dedi gözüm mü?
Dedim ışık saçar, dedi sözüm mü?
Dedim volkan mısın? O dedi yok-yok.

Dedim kıyak nedir? Dedi kaşımdır,
Dedim kunduz nedir? Dedi saçımdır,
Dedim on beş nedir? Dedi yaşımdır,
Dedim canan mısın? O dedi yok-yok.

Dedim deniz nedir? Dedi kalbimdir,
Dedim rânâ nedir? Dedi lebimdir,
Dedim şeker nedir? Dedi dilimdir,
Dedim ver ağzıma? O dedi yok-yok.

Dedim zincir var, dedi boynumda,
Dedim ölüm var, dedi yolumda,
Dedim ya bilezik? Dedi kolumda,
Dedim korkar mısın? O dedi yok-yok.

Dedim niçin korkmazsın? Dedi Tanrım var,
Dedim ya başka? Dedi halkım var,
Dedim daha yok mu? Dedi ruhum var,
Dedim memnun musun? O didi yok-yok.

Dedim istek nedir? Dedi gülümdür,
Dedim ya savaş? Dedi yolumdur,
Dedim Ötkür neyindir? Dedi kulumdur,
Dedim satar mısın? O didi yok-yok.



Matteotti Cinayeti

11 Nisan 2020

Önce bir film: ’Matteotti Cinayeti’’ (IL delitto Matteotti) 

İtalyan yönetmen Florestano Vancini'nin yönettiği 1973 tarihli tarihi drama bir İtalyan filmi var: ‘’Matteotti Cinayeti’’ (IL delitto Matteotti) Film, İtalyan parlamentosundaki sosyalist milletvekili Giacomo Matteotti'nin öldürülmesini ve bu cinayetin sonucu olarak İtalya'da Benito Mussolini'nin diktatörlüğünün kurulmasına yol açan olayları anlatıyor.

Filmde Matteotti'yi Franco Nero, Mussolini'yi de Mario Adorf canlandırıyor… Film 8. Moskova Uluslararası Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü ile ödüllendirilmişti… Bu film ne yazık ki Türkiye’de gösterime girmedi... Filmin tamamını içeren bağlantısını yazımın sonunda veriyorum. Bu karantina günlerinde bu filmi izleyin diyeceğim ama filmin seslendirilmesi orijinal diliyle yapılmış, yani İtalyanca…

Ben de bugün bu filmin konu aldığı cinayeti ve sonrasını anlatayım istedim... Mademki evlere hapsolduk… Bu yazımı okuduktan sonra yine de İtalyanca da olsa film izlenilebilir hale gelir diye düşünüyorum…

Matteotti cinayetine girmeden önce kısa bir bilgi:

Diktatörlüğe giden yol

Bu sayfalarda değişik yazılarla Almanya’da Hitler’in yükselişini anlattım. Bu yazılarımdan birkaç tanesi: ‘’Weimar Cumhuriyeti’’, ‘’Reichtag Yangını’’ ve‘’ ‘’Operasyon Valkyrie’’ idi… Bu konuda daha çok yazım var ama bunlar önemlileri… Nasıl ki ‘’Reichtag Yangını’’ Hitler’in diktatörlüğünü sağlamış ise Mussolini için de İtalya’da diktatörlüğünü bu cinayet sağlamıştı. Ne de olsa; ‘’sonuca giden her yol mubahtır” diyen de bir İtalyan’dı değil mi? (Machiavelli) Ki bu düsturu kullanan da çooook diktatör vardır dünyada!

Şimdi gelelim konumuza… Önce Giacomo Matteotti kimdi onu tanıtayım:

Giacomo Matteotti

Giacomo Matteotti 1920’lerin geleceği parlak bir politikacısıdır. Bologna Üniversitesi’inde hukuk okur. Sosyalist düşüncededir… Bologna Üniversitesi'nde hukuk okuduğu dönemde ‘’Sosyalist Birlik Partisi’’ (Partito Socialista Unitario) (PSU)’ne girer. Askere gitmek istemeyince Sicilya’ya bir çalışma kampına gönderilir…

Matteotti, PSU içinde üyelerin kibirli davranışlarını aşırı eleştirdiği için parti içinde fazla sevilmez. Ancak iyi bir hatiptir. Bu nedenle de oldukça fazla sayıda taraftarı vardır.

Matteotti, Ferrara bölgesinden 1919, 1921 ve 1924 yıllarında milletvekili seçilir. Partinin genel sekreterliğine kadar yükselir…1924’te “Faşist Tahakkümün İlk Yılı” isimli bir kitap yayınlayarak, başta faşist iktidarın işlediği 150 cinayet olmak üzere iktidarın, hırsızlıklarını yolsuzluklarını anlatır...

1924 yılında İtalya

İtalya’da yapılan 1924 yılı parlamento seçimleri iktidardaki Mussoli’nin baskısı, terörü ve hilekarlığı altında yapılır…  Mussolini ve partisi seçim öncesi açık açık yasaları çiğner, gazetelere el koyar, basımevleri yağmalar, sendikalar ateşe verilir, her gün sokaklarda muhalifler faili meçhule kurban gider…

6 Nisan 1924 tarihinde yapılan parlamento seçimlerinde seçime katılım % 63’dür… Mussolini’nin seçim öncesi baskı ve hilelerine rağmen Mussolini ve partisi toplam 535 sandalyeli mecliste ancak 355 sandalye kazanır... Seçim kanunu gereği paralel listelerdeki 19 milletvekili de bu sayıya dâhil edildiğinde, Mussolini 374 milletvekili ile İtalya Parlamentosu’nda ezici çoğunluğa sahip olur. Bir önceki seçimde yalnızca 37 milletvekili çıkarmayı başaran bir parti için muazzam bir başarıdır bu…

Parlamento açıldığında muhalif partiler Mussolini’yi, anayasaya aykırı davranmakla ve seçimleri baskı altında yürütmekle suçlarlar.

29 Mayıs 1924 tarihinde sosyalist milletvekili Giacomo Matteotti mecliste yaptığı coşkulu konuşmada seçim sonuçlarına itiraz ederek seçimlerde yapılan yolsuzlukları bir bir açıklar… Oyların çalındığını, sandıkların yok edildiğini söyler… Matteotti, meclisteki bu iki saat süren konuşmasında seçimlerdeki hileleri bizzat Mussolini’nin yaptığını söyleyerek meclisin yasadışı olduğunu ilan ederek seçimlerin yenilenmesini talep eder… Matteotti’nin konuşmasına Mussolini taraftarı milletvekilleri küfürlerle, hakaretlerle ve tehditlerle müdahale ederler… Meclisten çıkarken, Matteotti, arkadaşı Giovanni Cosattini’ye şunları söyler: “İşte şimdi cenazemde yapacağın konuşmayı hazırlayabilirsin.” Yazımın girişinde bahsettiğim film Matteotti’nin işte bu konuşması ile başlar…

Daha sonra yapılan oylamada 07 Haziran 1924 tarihinde Mussolini hükumeti güvenoyu alır…

Matteotti’nin öldürülmesi

Mussolini hükümetinin güvenoyu almasından üç gün sonra, 10 Haziran 1924’te Roma’nın merkezindeki evinden çıkan Matteotti evinin önünden kaçırılır. Görgü tanıklarının ifadeleriyle,  Matteotti’nin kaçırılması olayında kullanılan arabanın izini süren polis, aracın Mussolini’nin partisine ait olduğunu belirler. Araçta kan izleri vardır ama ortada bir ceset yoktur.

Matteotti’nin cesedi iki ay bulunamaz. Bu dönemde Matteotti’nin kaçırılmasından ve kaybolmasından Mussolini sorumlu tutulduğundan muhalefet tarafından faşist iktidarın safça her an düşmesi beklenir… Bunalımlı ve gerilimli bir bekleyiş olur… Sonunda Matteotti’nin cesedi 18 Ağustos’ta Roma’nın 23 km. uzağındaki Ouartarella Ormanı’nda bulunur. Bu bunalımlı döneme bu nedenle de ‘’Ouartarella’’ adı verilir…  Matteotti’nin cesedi Roma dışında, Riano Flamino yakınlarında defnedilir…

Matteotti’nin öldürülmesi, başlangıçta bütün İtalya’da büyük bir nefret dalgasının yayılmasına yol açar. İtalyan parlamentosunda cinayetten, hükümet ve Mussolini sorumlu tutulur. Mussolini ise, cinayeti düşmanlarının hazırladığını ve kendisinin olayla bir ilgisinin bulunmadığını ileri sürer…

Kamuoyunun tepkisi dindikten sonra Mussolini karşı atağa geçerek 3 Ocak 1925'te mecliste bir konuşma yapar. Bu konuşmasında Mussolini, Faşist Parti'nin lideri sıfatıyla cinayetin bütün sorumluluğunu üstlendiğini açıklayarak muhalefeti cinayet suçlamasıyla hakkında dava açmaya çağırır. Ama muhalefet bunu yapacak güçte olmadığından söz konusu dava hiçbir zaman açılmaz…

Matteotti’nin yakalanan katillerinin duruşması 1926 yılında sonuçlanır: Karara göre, öldürme olayında bir kasıt yoktur! Matteotti, karşılıklı dövüş sırasında öldürülmüştür! Sonunda Mussolini temize çıkartılır.  Katilleri, Faşist Partisi sekreteri Farinacci savunmuş ve katiller beş yıl hapis cezası ile kurtulmuşlardır. Ardından katiller iki ay hapis yattıktan sonra İtalya Kralı Victor Emmanuel tarafından affedilip cezaevinden çıkarılırlar… Ancak İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte bu dava 1947'de tekrar görülür ve henüz hayatta olan üç katil 30'ar yıla mahkûm edilir…

Antifaşist cephenin basiretsiz politikaları

Matteotti cinayetinde zayıflayan Mussolini parlamentodaki iki liberali ve milliyetçilerin önderi Federzioni’yi kabinesine alarak durumunu güçlendirir.  Ve parlamentodan tekrar güvenoyu alarak iktidarda kalır.  

İtalyan sosyalistleri her fırsatta romantik bir şekilde anayasaya ve yasalara bağlı kaldıklarını tekrarlayarak hükümetin istifasını, milislerin kaldırılmasını ve yeni seçimlere gidilmesini isterler… Ancak bölünmüş muhalefetin tepkisi örgütlü ve sürekli değildir. Sosyalistler, Mussolini yanlısı krala hala güven duyarlar, kralı Mussolini’den uzak tutmaya çalışırlar… Kralı ve kamuoyunu aydınlatmak için gazetelerde yazı üstüne yazı yazarlar… Amaçları, kralı Mussolini’yi görevden almaya ikna emektir…

Bu sırada komünistlerin dışında kalan muhaliflerin yaptığı tek eylem de meclisi boykot ederek oturumlara katılmamak olur… Ayrıca Milano gibi şehirlerde faşizm karşıtı parlak gösteriler yapılır. Ancak bu gösteriler faşistlerin müdahalesi neticesinde çok sayıda insanın yaralanması ve dövülmesi ile sonuçlanır…

Sonuçta muhalefet, protesto eylemlerinden öteye gidemez… Muhalefet güçlü bir antifaşist bir cephe oluşturamaz... Ayrıca muhalefetin parlamentodan çekilmesiyle, Mussolini parlamentoda her istediğini yapabilecek duruma gelir… Bu şekilde faşizm kendini toplama ve yeniden saldırıya geçme imkânı kazanır. …

Diktatörlüğe giden yol

Artık Mussolini için diktatörlüğe gitmenin tam zamanıdır…

3 Ocak 1925’te Mussolini mecliste verdiği ünlü söylevinde gerçek niyetini açığa vurur… Polis, Mussolini’ye karşı bir dizi uydurma suikastlar (!) düzenler…  Mussolini de bu suikast girişimlerine dayanarak “olağanüstü durum” yasası çıkarır… Mussolini bu yasaya dayanarak da ‘’kanun gücünde kararname’’ler çıkarma imkânı elde eder. Sonunda da bu kararnamelerle muhaliflerini ezer, demokratik partileri, sendikal örgütleri kapatır, bütün özgürlükleri ortadan kaldırır…

22 Haziran 1925’te Mussolini, Augusteo’da toplanan faşist kongre önünde “faşizmin yırtıcı totaliter iradesinin erişmek istediği devleti” şöyle tanımlar: “Ulusu faşistleştirmek istiyoruz, tüm iktidarı faşistlere vermek istiyoruz.”

1925-1926 yıllarında çıkarılan faşist yasalarla İtalya’da artık yalnızca faşizmin sözü geçer… Yeni yasalar ile örgütlenme özgürlüğü, siyasi partiler ve basın özgürlüğü ortadan kaldırılır… İtalyan ‘’Ulusal Faşist Partisi’’ tek yasal parti yapılır… Mussolini’nin gizli polis teşkilatı OVRA kurulur… Faşist olmayan ya da anti-faşist olan tüm gazetelerin idarecileri işten çıkarılır… Siyasi suçları yargılamak için özel bir mahkeme kurulur…  

1926 yılında aralarında İtalyan düşünür, siyasetçi ve sosyalist kuramcı, İtalyan Komünist Partisi kurucu üyesi Antonio Gramsci’nin de bulunduğu 2000 komünist tutuklanır…

1927 yılında yandaş gazeteler birleşerek ‘’Faşist Gazeteciler Birliği’’ kurulur... 1928’de ‘’Ulusal İtalyan Gazeteciler listesi’’ oluşturulur…

1928 yılında 37 komünist önder ömür boyu hapis cezasına çarptırılır… Matteotti Krizi sırasında muhalefet eden bazı burjuva politikacılar da kovuşturmaya uğrar, tutuklanır, öldürülür veya başka bir ülkeye sığınmak zorunda kalırlar…

1928 yılına gelindiğinde İtalya’da artık parlamenter görünümlü faşizm sona erer!. Bu tarihten sonra artık Mussolini’nin açık terör diktatörlüğü resmen kurulmuş olur…

Sonuç

Haziran 1924 tarihinde Matteotti’nin öldürülmesi sonrasında gelişen olaylar, muhalefetin basiretsizliği, dağınıklığı ve romantikliğinin de katkısıyla İtalya’da Mussolini’nin mutlak bir terör diktatörlüğüne yol açar…

Sahi Fransızcada ‘’déjà vu’’ diye bilinen bir deyim vardı değil mi? Neyse biz şimdi aklımıza takmayalım ’'déjà vu’’yu da yazıma Matteotti’nin bir sözü ile son vereyim. Bu söz üzerine kafa yoralım:

"Özgürlük içinde yanlışlık yapılabilir, ancak tutsaklık bir ulusu ölüme sürükler."

Osman AYDOĞAN

‘’Matteotti Cinayeti’’ (IL delitto Matteotti) Filmi (Tamamı):
https://www.youtube.com/watch?v=UY_POy2laiU



Çölleşen bir ülke...

10 Nisan 2020

Çölleşen bir ülkeyi daha iyi anlamak için her zaman olduğu gibi bir kitaptan bahsetmek istiyorum: ''Körleşme''

‘’Körleşme’’ romanı…

‘’Körleşme’’ (Die Blendung) (Sel Yayıncılık, 2014) eserlerini Almanca yazan, 1981 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olan Bulgar sosyolog, deneme, roman ve oyun yazarı Elias Canetti’nin kitabının adıdır…

Dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğu tartışmasız kabul edilen ‘’Körleşme’’ romanı Almanya'da edebiyatın, politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bir dönemde yazılır… Çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde cisimleşen Körleşme romanı, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu, sonra da kendisine yabancılaşmış, düşman kesilmiş bulduğu dış çevreyi, son derece özgün bir biçimde ve en uçta sayılabilecek araçlarla tasvir eder.

Canetti, romanında insanın gerçeklik karşısında ne ölçüde körleşebileceğini, her dönemde ve her toplumda rastlanabilen "aymaz" aydın karakterinde ustalıkla yansıtarak, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikâyesini anlatır…

Fikirsiz kalan bir ülke…

Canetti’nin anlattığı ‘’Körleşme’’ politikanın kirli dönmelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır… Ülkemizde de sanatın, edebiyatın ve felsefenin politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bu dönemde Canetti'nin kitabı ''Körleşme''de de olduğu gibi Türk aydını da körleşmektedir...

Zaten ülke aydınının fikri temeli de zayıftır… Mithat Paşa'nın Taif'te boynunun kırılmasından beridir bu ülkenin kurak bahçelerinde, susuz havuzlarında, gübresiz tarlalarında, ışıksız tarhlarında zaten ‘’fikre sahip aydın’’ yetişmemekte, boy atmamaktadır…

Ülkede iktidarın kendisi bir ‘’fikir’’, bir ‘’ülkü’’, bir ‘’hikâye’’ yaratamayınca, basını satın alarak, satın alamadığı basını da baskı altına ve siyaset yapma tekelini de tek kişinin yetkisine alarak başkaları tarafından da bir yeni fikrin, bir yeni ülkünün ve bir yeni hikâyenin de yaratılmasına engel olmaktadır…

Ülkede sorun olan zannedildiği gibi sadece ''ifade özgürlüğü'' değildir, ülkede sorun olan en başta ''düşünce özgürlüğü''dür... Zaten kültürel kodlarla baskı altına alınan ‘’düşünce özgürlüğü’’ yanında siyasal iktidarca ‘’ifade özgürlüğü’’ da baskı altına alınınca gerçek ülke sorunlarının fikirlerle tartışılıp çözüm yolları bulunmasının da önü kapatılmıştır… ''Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar'' (Hakikat güneşi, fikirlerin çatışmasından doğar) sözü bile artık eskilerde kalmış, ülke bu anlamda bu sözün söylendiği çağın dahi gerisine düşerek insanlar fikirden ve fikri ifade etmekten korkar hale gelmişlerdir… Artık kimse ‘’Harâbat’’a ‘’Tahrib-i Harâbat’’ diye cevap verememektedir… (*)

Yazılı, sözlü ve görsel medyada seviyesizce tartışılanlar da fikirler değil, olaylar ve kişilerdir… Topluma haber diye verilenler magazindir, onlar da ‘’et’’ ve ‘’top’’ haberlerinden ve fotoğraflarından ibarettir…

Satın alınan veya baskı altına alınan medyaya alternatif olarak düşünülen ve insanların fikirlerini paylaştığı ‘’sosyal medya’’ya bile artık iktidar tahammül edememektedir… İktidar, Koranavirüs salgını nedeniyle hazırladığı “torba yasa taslağı” içerisinde sosyal ağlara ilişkin düzenlemeler de yapmak istemektedir. (Gazeteler, 10 Nisan 2020)  

Karşıtlık ve gerginlik…

Fikirlerin tartışılmadığı böylesi bir ortamda bir de üstüne ‘’karşıtlık’’ pompalanmaktadır.

Muhalefet de bu tuzağa düşerek bu girdaba katılmakta ve politikasını ‘’fikri’’ bir temel üzerine değil de bu ‘’karşıtlık’’ zemini üzerine inşa etmekte ve tek kişinin belirlediği bir alanda siyaset yapmaktadır.

İktidarın ve muhalefetin yarattığı bu karşıtlık ise sistematik bir şekilde yine iktidar tarafından gerginlik ile beslenmekte ve ülke bu şekilde ‘’karşıtlık’’ ve ‘’gerginlik’’ sarmalında kaosa doğru sürüklenmektedir…

Çölleşen bir ülke…

Bilim adamları ‘’duyguların bulaşıcı’’ olduğunu söylerler… Bu anlamda siyaset kürsülerinden yayınlan ‘’kızgın duygular’’ dalga dalga bütün ülkeye yayılmakta ve bütün ülke sathını gerim gerim germektedir. Bir Çin atasözüdür: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’ Bu anlamda siyasette kullanılan ‘’lisan’’ da ‘’çirkin bir doğa’’ yaratarak ülke sathını zehirlemekte, ülkenin ‘’fikir bahçesi’’nde olması gereken çiçeklerini yok etmektedir…  

Bu şekilde ülke fikren çoraklaşmakta ve sonuçta çölleşmektedir... 

Bu durum durduk yerde de ortaya çıkmamıştır. Bu durum bir sürecin sonucudur.

Şimdiye kadar ülkeyi yönetenlerin ellerinde körü körüne bir ABD yandaşlığı ve jandarmalığı dışında hiçbir şey yoktu... Ülkeyi yönetenlerin ellerinde sadece içeriğini bilmedikleri ve meta haline getirip ticaretini yaptıkları bir kutsal kitap, Arap hayranlığı, ne olduğunu bile bilmeden peşine sürüklendikleri kuru bir milliyetçilik ve taklit bir liberallik vardı.  

Günümüzde bile dinin en yüksek temsilcisi Diyanet İşleri Başkanı, Papa’nın Ortaçağ’da cennetten toprak satması gibi Kur’an kurslarına yardım edenlere Hz. Peygamber’in bile vaat etmediği cenneti vadetmektedir... (Gazeteler, 10 Şubat 2020)  Ülkeyi yönetenlerin elindeki din tacirinin içine düştüğü sefalete bakar mısınız? Yetmedi yine aynı Diyanet İşleri Başkanı, sahih olmayan bir hâdise dayanarak Koranavirüs salgın hastalığı nedeniyle ölenlerin hükmen şehit olarak kabul edilebileceğini de söylüyor. (Gazeteler, 08 Nisan 2020) 

Mustafa Kemal Atatürk'ten sonraki iktidarlar sonunda ülkeyi, İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni T.S. Eliot’un (Thomas Stearns Eliot) ‘’The Waste Land’’ (Çorak Ülke) ismindeki şiirindeki gibi hiçbir kökün kavramadığı, hiçbir dalın büyümediği bir taş döküntü, çorak bir ülke haline getirdiler… (What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish? Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)… 

İsim vermeyeyim, ülkenin en meşhur şairleri bile Fransız şairler Baudelaire’nin, Mallarme’nin, Verlaine’nin taklidinden bile öte gidemediler…

Sonuç

Siyaset; sorunları güç kullanmadan çözme sanatıdır. Ülkeyi yönetenler bu kısır ve çölleşmiş fikri yapılarıyla siyaset üretemeyince ülke insanlarını Doğu’nun dağlarında, Arap’ın çöllerinde harcadılar... Hala da harcamaya devam ediyorlar...

Çölleşen; kurutulan sulak alanlarla, kesilen ağaçlarla, yanan ormanlarla sadece arazilerimiz değildir…  Tüm bir ülkenin aydını körleşirken, arazileri gibi ülkenin zihni de bu şekilde çoraklaşarak çölleşmektedir…

Çöller; dağların arasında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kervan geçmeyen, kuş uçmayan, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyadır… Çöller; kurak, çorak ve susuzdur... Bitki örtüsü dikendir… Çöllerde yılan, kertenkele, kokarca, akrep, yarasa ve kemirgenler yaşar... 

Gidilen yol yol değildir...

Osman AYDOĞAN

(*) ‘’Artık kimse ‘Harâbat’a ‘Tahrib-i Harâbat’ diye cevap verememektedir’’ sözüne bir açıklama yapmam gerekiyor:

‘’Harâbat’’, Ziya Paşa'nın 1874-1875'te yayınlanan ve içerisinde Türk, Arap, İran ve Çağatay sahasında yazılmış şiirlerden seçmeler bulunan üç ciltlik divan edebiyatı antolojisidir.

Ziya Paşa, bu kitaba dil, edebiyat ve şair hakkındaki görüşlerini anlattığı dokuz bölümden oluşan bir mukaddime (önsöz) yazar. Ziya Paşa bu önsözde Osmanlıca'nın Arapça ve Farsça ile zenginleştiğini savunur, Divan edebiyatını över, halk edebiyatını eleştirir. Hâlbuki aynı Ziya Paşa, daha önce Hürriyet gazetesinde yayınlanan ‘’Şiir ve İnşa’’ makalesinde edebiyatın Arapça ve Farsça boyunduruğunda anlaşılamaz hale geldiğini söyleyerek halk edebiyatı biçimlerine dönülmesini savunmuştur... Harâbât’ın bu mukaddimesi, ‘’Mukaddime-i Harâbât ‘’adı altında ayrı bir eser olarak basılır…

Ziya Paşa’nın bu ikili tavrına eleştiri olarak Harabât’ın ilk cildine karşılık Namık Kemal cevap olarak ‘’Tahrib-i Harâbât’’, ikinci cildine karşılık ‘’Takip’’ adlı eleştirilerini yazar.

Ziya Paşa, Nâmık Kemal’in bu suçlamalarına yetmiş dört beyitlik bir manzume ile cevap vermişse de bu manzume yayımlanmaz…



Dil ve Türkçe üzerine - 10: Örgütlerde ve liderlerde kelimeler...

09 Nisan 2020

Şu iki atasözünü tekrar tekrar vermek istiyorum. Çünkü şimdiye kadar dil konusunda anlattıklarımın bir özetedir bu iki atasözü: Yunan atasözü: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’ Ve devam ederdi bu Yunan atasözü; ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’ Ve bir Japon atasözü: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’

Bir önceki yazımda kelimelerin duygu, düşünce ve davranışlar üzerindeki etkilerini anlatmıştım... Bu bölümde de kelimelerin; örgütün yapısı, doğası ve lideri vasıtasıyla insanlar üzerinde yol açtığı duygu, düşünce ve davranışları çok özet (!) olarak anlatacağım…

Bu bölümde bahsettiğim konular başlangıçta ‘’kelimeler’’ ile ilişkisi yokmuş gibi görünebilir… Ancak yazım içinde de sık sık tekrarladığım gibi örgütsel davranışların temelinde duygu ve düşünceler, duygu ve düşüncelerin de temelinde de kullandığımız ‘’kelimeler’’ yattığını bir önceki yazımda anlatmıştım…

Yazımı iki başlık altında vereceğim. Birincisi kelimelerin örgüt yapısı altındaki inanlara etkisi, diğeri de bu insanları yöneten liderler vasıtasıyla örgüte etkisi…

Ancak konuya girmeden önce kısa bir açıklama yapmam gerekiyor:

Duygular ve davranışlar…

Duygular bulaşıcıdır… Başkalarının ruh halini değiştirme yeteneğimiz vardır. Başka bir bebeğin endişe içinde ağladığını gören diğer bebekler de ağlar… Bir Tibet atasözü: ‘’Hayata gülümsediğinizde, bir yarısı sizin öbür yarısı başka birinin yüzüne görünür. Sen gülümsediğinde tüm dünya seninle beraber gülümser…’’ İnsan beyni mutlu yüzleri yeğler, onları olumsuz ifadeli olanlardan daha kolay ve hızlı şekilde fark eder…

Darwin, her duyguyu belirli bir şekilde davranmaya yönelten bir eğilim olarak görmüş: İnsanı korku; dönüp kaçmaya, öfke; savaşmaya, neşe de; kucaklamaya yöneltirmiş…

Kaygı düzeyi ne kadar yüksek ise beynin bilişsel verimliliği o kadar azalır… Panik, öğrenmeyi ve yaratıcılığı engeller… Kontrolden çıkmış duygular idraki engeller… Duygularını iyi okuyamayan ya da ifade edemeyen insanlar kendilerini sürekli engellenmiş hissederler...

Kelimelerin örgütteki insanlara olan etkisi…

Örgütten kastım iki arkadaştır, bir arkadaş grubudur, bir ailedir, bir gruptur, bir şirkettir, bir dernektir, bir okuldur, bir üniversitedir, bir kamu kurumudur, bir hükumettir…

Bir örgüt içerisindeki insanlar nadiren duygularını kelimelere dökerler ve çoğu kez başka ipuçları verirler. Çünkü duygusal mesajların yüzde doksanı ya da fazlası sözsüzdür. Başkalarının ne hissettiğini sezebilmenin anahtarı; ses tonu, mimikler, jestler, yüz ifadesi ve benzeri türden sözsüz ifadeleri okuyabilmektir. Duygusal gerçek aslında ne söylediğinde değil nasıl söylediğinde saklıdır.

Örgütlerde insanlar birbirilerine karşı sadece duygusal değil biyolojik düzeyde de yararlı olurlar… Çünkü duygular bulaşıcıdır… Duygular koranavirüsten daha hızlı yayılır… İki insan etkileşimde bulunduğunda, ruh hali, duygularını daha güçlü ifade edebilenden daha edilgen olana doğru hızla aktarılır…

Sosyal çevreniz geliştikçe nezleye dahi daha az yakalanırsınız… Ne kadar çok dostunuz varsa ileriki yıllarda daha az fiziksel sorunlar yaşarsınız… En çok önemsediğiniz insanlar bir çeşit iksir, durmadan yenilenen bir enerji kaynağıdır... İyimserlik gibi onun yakın akrabası umudun da şifa gücü vardır. Hayatımızdaki ilişkiler ne kadar anlamlı ise sağlığımız için o kadar önemlidir…

Yakınlık ön yargıyı azaltır… İnsanları dinlemek sorunu çözmese de duygusal bakımdan yararlı olur… Hümanist felsefenin ana izleği, yakın kişisel ilişkilerin hayata anlam kattığıdır… Çalışanlar arasında duygusal bağlar ne kadar güçlüyse ve örgüt üyelerindeki fark edilmek, hissedilmek ve önemsenmek duygusu ne kadar yüksekse örgüt üyeleri işlerini yaparken o kadar şevkli, üretken ve hoşnut olurlar… Tam tersi bir örgüt içerisinde insanlar birbirlerinden ne kadar hoşlanmıyorlarsa verim düşüklüğünün yanında insanlar soğuk algınlığına ve bir virüse yakalanmaya da o kadar yatkındırlar...

İyi ruh hali de kötü ruh hali de kendi kendini sürdürme eğilimindedir. İnsanlar kendilerini iyi hissettiklerinde bir durumun olumlu yanını görürler ve onun hakkında iyi şeyler anımsarlar. Kendilerini kötü hissettiklerindeyse olumsuzluğa odaklanırlar. İnsanlar en iyi işi kendilerini iyi hissettiklerinde çıkarırlar. Çünkü kendisini iyi hissettiğinde mükemmel olmayacak insan yoktur.

Duygusal dengesi bozulan kişiler hatırlayamaz, dikkatini toplayamaz, öğrenemez ya da zihin açıklığı ile karar veremez. Stres insanları aptallaştırır… Yaralar stres altında daha zor iyileşir… Kendisini değersiz hisseden ve baskı altında kalan insanlar düşünemezler… İnsanlar örselenmiş durumdayken yoğunlaşamaz ve berrak biçimde düşünemezler…

Zehirli bir ortamda çalışan insanlar zehri eve taşırlar… Tıpkı koranavirüslü ortamda çalışıp de virüsü eve taşıyanlar gibi…

Kelimelerin liderler vasıtasıyla örgüte ve örgütteki insanlara etkisi…

Liderden de kastım bu örgülerdeki belirleyici kişidir, ailede babadır, şirkette müdürdür, işyerindeki amirdir, şeftir, okuldaki öğrenmendir, müdürdür, hükumetteki bakandır, başbakandır. Ancak yine de siz benim her ‘’lider’’ diye bahsedişimde siz kendinizi anlayınız!

Öncelikle şunu söylemeliyim: Hiçbir lider kusursuz değildir, olması da gerekmez. Ancak liderin başlıca görevi önderlik ettiği kişilerde iyi duygular uyandırmaktır…

‘‘Kötü lider, insanların hor gördüğü kişidir. İyi lider, insanların yücelttiği kişidir. Büyük lider, insanların ’biz kendimiz yarattık’ dediği kişidir’’ derdi Çinli düşünür Lao Tzu...

Lider için; strateji, vizyon ya da güçlü fikirlerden söz ederiz. Oysa çok daha temel bir gerçek var ortada: Büyük lider duygulara hitap eder.

Liderseniz eğer; ideal vizyonun oluşturulması için; içinize bakın, insanlarınızı hizaya sokmayın, uyum sağlayın, insanlarına öncelik verin, sonra da stratejiye... Liderin vizyonu içtenlikten yoksunsa insanlar bunu sezer.

Çoğu lider açısından farkı yaratacak olan stratejinin daha iyi anlaşılması değildir… Farkı yaratan; işe, strateji ve vizyona tutkuyla bağlanmak ve yüreklerle zihinleri anlamlı bir gelecek arayışına sokmaktır…

Yüreğini sağlıklı bir dozda işin içine katmayan bir sözde lider yönetebilir ama önderlik edemez…Hiçbir canlı tek kanatla uçamaz. Tanrı vergisi liderlikte yürekle kafanın, duyguyla düşüncenin buluştuğu yerde kendisini belli eder. Duygu ve düşünce; liderin süzülerek yükselmesine olanak veren iki kanattır.  

Zekâ tek başına lider yaratmaz. Liderler bir vizyonu sevk vererek, yol göstererek, esinleyerek, dinleyerek, ikna ederek ve en önemlisi ahenk yaratarak gerçekleştirir.

Örgütlerde ahenk içinde olan insanlar daha verimli olurlar... Ahenk için ses tonu, gözler ve yüz ifadesi gerekir… Uyum sağlamak haz verir… Başkaları ile ahenk kurabilmek için kişinin kendisinde bir nebze olsun huzur bulunmalıdır.

Lider ahenk kurduğunda bunu insanların gözlerinden okuyabilirsiniz: İlgi dolu ve ışıl ışıldırlar…

Asık suratlı liderlerin ekiplerinde ahenk bozulur, verimlilik düşer… Bu ekipte liderlerini hoşnut etmek için sarf ettikleri telaşlı çaba kötü kararlar almalarına ve yanlış stratejiler seçmelerine yol açar…

Neşter de iğne de nezaket ve şefkatin eşliğinde daha az acı verir… Liderin duyarsız mesajları ölüm döşeğindeki insanlara bile hastalığın kendisinden daha fazla duygusal ıstırap çektirir.

Sinirbilim artık gözlerin gönüllere açılan pencere olduğu yönündeki şiirsel fikre yakın bir şey söylüyor bizlere… Dolaysıyla gözleriyle gülmeyen bir liderin hiçbir başarı şansı yoktur. Böylesine bir lider insanlara hükmeder ancak yönetemez…

Ekiplerini normlar arasında tutsak eden liderler ahenge önderlik edemezler…

Empati, insanları beden dilinin inceliklerine ayarlayan ya da sözcüklerin altındaki duygusal mesajı duymalarını sağlayan bir panzehirdir. Empati romantizme katkıda bulunur. Ancak duygusal ihmal de empatiyi köreltir…Empatiden yoksun liderler ahenksizlik yaratacak biçimde davranırlar.

Bir lider yükseklere tırmandıkça kendisini doğru değerlendirme olasılığı da gittikçe azalır…

Lider sonuç almak için insanlarına ne denli baskı uygularsa insanlarında o denli kaygı uyandırır. Baskı, düşünmeyi engeller, yenilikçi düşünme yeteneğini kısıtlar…

Yalnızca öfkesini değil tiksinme ve küçümseme duygusunu belli eden zorlayıcı liderler çalışanları üzerinde yıkıcı bir duygusal etki yaratırlar…

Örgütlerde lider tarafından yapılan müdahaleci ve denetleyici tavır; insanlarda heves yitirir, hedef küçültür, özgüven sarsar… Lider, insanlara hükmetmeye çalışırsa zaten yenilmiş sayılır…

Lider ne kadar bilirse bilsin, insanlar onun kendilerini umursadığını bilmezlerse, onlar da liderin ne bildiğini umursamazlar. Liderdeki ilgisizlik, umursamamazlık ve dikkat etmemek; insanlarına yaptığı en kötü zülümdür... Liderin basit bir ihmali insanlara kötü bir muameleden daha fazla zarar verir…

Liderlerin başkalarının ne hissettiğini kaydedememesi duygusal zekâ bakımından büyük bir eksiklik, insan olmak anlamında da trajik bir başarısızlıktır.

İyimser liderlerin ekip üyeleri kendilerini daha iyi hissederler... Lider ile temas ettikten sonra kişi kendisini daha iyi ve daha değerli hissediyorsa işte o zaman lider görevini yapıyor demektir.

Lider ve yönetilenle olan ilişkilerde insana sevgi ve sevgi yüklü sabırla yaklaşmayan, insanların hep olumsuz taraflarını görüp onlara karamsar bir yüzle bakan bir ilişkinin, nasıl bir ilişki olursa olsun başarı şansı yoktur.

Lider ne hissettiğini anında söylemezse engellenmiş hislerin yavaş yavaş birikmesine yol açar… Sonra bir gün bu yüzden patlayıverir… Geri bildirim olmadan insanlar karanlıkta kalırlar… Birçok yönetici hayati önem taşıyan geribildirim sanatında ustalık gösteremez. Bu eksikliğin maliyeti büyüktür.

Hastalıklı eleştiri (Harry Levinson) çok tehlikelidir. Eleştiriler gereği yapılabilecek şikâyetler olarak değil, kişisel saldırılar şeklinde dile getirilir; biraz nefret, biraz iğneleme ve biraz aşağılamaya karşılık önyargılı suçlamalar yapılır. Her ikisi de savunmacılığa, sorumluluktan kaçmaya ve nihayet araya duvar örmeğe ya da mağduriyet hissinden kaynaklanan bir pasif direnişe yol açar… Bu nedenle eleştiride belirleyici olun, ne iyidir, ne kötüdür açık olun, sorunu tam olarak belirtin, bir çözüm önerin, bizzat yapın, eleştiri ve övgü yüz yüze ve baş başayken yapıldığında etkilidir.

Eleştiriye hedef olanlar; eleştiriyi kişisel bir saldırı olarak değil de işin nasıl daha iyi yapılabileceğine dair değerli bir bilgi olarak görmeli, sorumluluk almalı ve savunmaya geçmemelidirler…

Sonuç

Daha iyi yönetebilmek için uygulanan bölüp yönetme, başkaldırmaya izin vermeden baskı altına alma, zayıflatma ve geriletme yöntemine biz genellikle ‘’Yönetim Bilimi’’ adı veririz. Ve bu yönetim biçimi de genellikle örgütlerde uygulanır… Ve yukarıda anlattığım şekilde ve liderlerle uygulanır… Bu anlamda kurumlarımıza genel olarak baktığımızda onların aslında örgütlü birer sevgisizlik kurumları olduğunu görürüz…

Örgüt içinde ve liderin dilinde ve gözünde güzel ve sevgi sözcüğü olmayan toplumların insanlarının içinde yaşama sevinci olmaz, bu insanların yüzlerinde de hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları eksik olmaz… Böylesi toplumların sokaklarında ve evlerinden şen şakrak kahkahalar atılmaz, sokaklarda insanlar rengârenk elbiseler giymezler… Böylesi toplumlarda evler morglardaki tabutluklar gibi sessiz ve sakindirler... Böylesi toplumların kendi aralarında gürültüleri, tartışmaları, kavgaları eksik olmaz… Böylesi toplumların insanlarının dillerinde kin, nefret, intikam, garez, öç kelimeleri ve bu kelimelerin insanlara ve topluma getirdiği davranış formu eksik olmaz… Özetle böylesine bir örgüt, böylesine bir toplum mutlu olamaz…

Dünyanın en büyük sosyologlarından olan Alman düşünür Max Weber; ‘’ayakta kalan kurumlar bir liderin karizması nedeniyle değil sistem içinde liderliği geliştirdiği için başarılı olurlar’’ derdi…

Ben daha ne diyeyim!

Ama ben yine de diyeyim! Yazı serim devam edecek!

Osman AYDOĞAN



La Casa de Papel 

09 Nisan 2020

Son günlerde sosyal medyada bir espri söz dolaşıyor: ‘’Valla Casada no Papel’’ Bu espri söz aslında ‘’La Casa de Papel’’ isimli bir Netflix dizisinden üretilmiş… Hal böyle olunca da bana ‘’La Casa de Papel’’ isimli bu Netflix dizisini anlatmak kaldı!…

Ama önce her zaman olduğu gibi kısa bir bilgi:

Netflix

Netflix film-dizi yapımcılığı ve dağıtımı alanında faaliyet gösteren 1997 tarihinde kurulmuş ABD’li bir şirkettir. Adı, İngilizce internet anlamına gelen "net" ve Amerika'da günlük konuşma dilinde "filmler" anlamına gelen "flicks" kelimesinden gelir. Başlangıçta İnternet üzerinden gerçek zamanlı veri akışı ve video-on-demand ile posta yoluyla DVD dağıtımı alanlarında uzmanlaşır.

Netflix 2007’de akışkan medya aracılığıyla internet üzerinden film izleme olanağı sunarak iş alanını genişletir. 2010’da ilk olarak Kanada’ya açılır ve zaman içinde veri akışı servisi büyümeye devam eder. Ocak 2016 itibarıyla Netflix 190’dan fazla ülkede hizmet vermeye başlar.

Netflix, 2013’te ‘’House of Cards’’ adlı ilk dizisiyle içerik üretmeye de başlar. O günden bu yana film ve televizyon dizisi üretimlerini hızla artırır. Şirket, 2016’da 126 orijinal dizi ve film yayımlar. Bu rakam, ücretli Amerikan televizyon kanallarının tümünün daha fazladır.

Günümüzde 190 ülkede 125 milyon aboneye ulaşan Netflix, Kanada’dan sonra diğer kıtalara ve ülkelere de açılır. Avrupa’nın yanı sıra Orta Doğu ve Afrika pazarına da girer. Bunu da bölge ülkelerinin dizileriyle gerçekleştirir. Örneğin ülkemizde Çağatay Ulusoy ve İpek Gökdel’in ‘’Karakalem’’ adlı romanından uyarlanan ‘’The Protector’’ Netflix’in ilk dizisidir. Bu dizide ‘’Hakan’’ karakterini Çağatay Ulusoy canlandırır. İtalya’da ‘’Luna Nera’’ dizisinin hikâyesi, 17’nci yüzyılda geçen şeytan oldukları iddia edilen yedi kadının öyküsünü anlatıyor. Bir başka örnek ise Polonya’dan; Ruslar, Polonya’yı işgal ediyorlar.

‘’La Casa de Papel’’ dizisi

Bu projelere bir başka örnek de İspanyol dizisi ‘’La Casa de Papel’’dir. ‘’La Casa de Papel’’ (Money Heist, Türkçesi: Kâğıt Ev) İspanyol yapımcı Álex Pina tarafından İspanya'daki Antena 3 kanalı için yapılan ve 2 parça halinde yayınlanan tek sezonluk bir soygun dizisidir. 2 Mayıs 2017'de ilk kez yayınlanır ve 23 Kasım 2017'de sona erer. İki sezondan oluşan dizinin ilk sezonunun süreleri yeniden düzenlenerek 9 bölümden 13 bölüme çıkartılır ve 25 Aralık 2017'de de Netflix'e eklenir.

'’La Casa de Papel’’ dizisi bahsedildiği gibi bir soygun dizisidir. ‘’La Casa De Papel’’ soygun girişiminde bulunan 9 hırsızdan oluşan bir çeteyi anlatır. Soyguncuların amacı İspanyol Kraliyet Darphanesini soymaktır. Ama bunu gerçekleştirirken halkın parasını değil de olmayan parayı çalmayı planlarlar.

Çete lideri hariç bu sekiz kişi kod adı olarak, Berlin, Tokyo, Denver, Moskova, Nairobi, Rio, Helsinki, Oslo gibi şehir adlarını alırlar. Dizideki her bir karakterin farklı bir kişilik ve farklı bir hayat hikâyesi var.

Dizideki tüm süreci planlayan ve soyguncuları seçen kişi ve soygunun beyni olan kişi Profesör’dür.  Çete Madrid’de İspanyol Kraliyet Darphanesini basıp, 67 kişiyi de rehin alarak karşılıksız gerçek para basarlar.

''La Casa de Papel'' dizisinin verdiği mesajlar

Bizler genellikle pek dikkat etmeyiz ama çağımız semboller çağıdır. Ve semboller filmlerde ve dizilerde sıkça kullanılır. Örneğin başlı başına Yahudiliği anlatan meşhur Hollywood yapımı ''Matrix'' filmi baştan sona kadar sembollerle donatılmış bir filmdir. İçinde saklanmış semboller, fark edilmeden ve bunların tekabül ettiği şeyler düşünülmeden seyredilirse, ancak bir sürü saçmalıkla doldurulmuş Hong Kong malı kung-fu filmlerinden bir tanesi daha seyredilmiş gibi olur. Öte yandan semboller tespit edilip, üzerlerinde kafa yorulmaya başlanırsa, filmin aslında anlatmaya çalıştığı pek çok şey olduğu fark edilir. Benzer şekilde ''La Casa de Papel'' dizisi de sembollerle ve simgelerle donatılmıştır. 

Dizinin ‘'Profesör’' karakterini canlandıran Alvaro Morte soygun ekibini motive etmek için ‘‘ekonomik ve finansal sistemi reddetmek’’ mesajını verir. Dizide de bu ret olayı birçok sembollerle ve simgelerle işlenir. Mesela İtalyan devrimci şarkısı ‘‘Ciao Bella’’nın sürekli çalınması, soyguncuların kıyafetlerinin Guantanamo esirlerininkiyle benzerliği, askerlerinin Anonymous ve Salvador Dali’nin yüz ifadesini çağrıştırması ve kıyafetlerinin kırmızı olması gibi...

Tabii ki soygunda kullanılan bu semboller ve simgeler bilinçli olarak kullanılmıştır. Salvador Dali Katalonya doğumlu bir ressamdır. Dali, yaşamı boyunca her türlü dayatmayı, yanlışı kabul etmemiş, çizgilerin dışında yaşamış anarşist ruhlu, protest bir ressamdır. Katalonya ise İspanya’da özgürlük hareketinin merkezidir. Kırmızı rengin kullanılması ise Kızıl Ordu’yu çağrıştırır. Kızıl Ordu ise işçilerin ve ezilenlerin ordusu olarak bilinir. ''Ciao Bella'' ise malum; sosyalist düşüncenin, devrimci hareketlerin milli marşı gibidir. Dolaysıyla bu simgelerle hırsızlar halkın ezilenlerden yana protest yüzünü temsil ederler. 

Dizide bunların dışında toplumda elitlere ayrımcılık yapıldığına ve polisin ve hükümetin çürümüşlüğüne vurgu yapılır. Profesör de her yıl Avrupa’da karşılığı olmayan para basımına karşılık bu sefer halkın darphaneden para çekme hakkı olduğunu savunur.

Dizide bu soygun bir tür isyana dönüştürülür ve dünyadaki eşitsizliklere, kapitalist düzene karşı isyanı kara mizahla verilir. Bu şekilde de Ciao Bella, Dali, Kızıl Ordu ve biraz da çok basit ve tatlı bir sosyalizm manifestosuyla soygun meşru hale getirilir. Bu şekilde de izleyiciler soyguncuların tarafına geçirilir. Ancak yine de soyguncular soyguncudurlar; Darphanede bastıkları paraları alıp giderler!

Ve sonuçta dizide sol ideoloji bir araç olarak kullanılarak, kapitalist düzene, dünyadaki eşitsizliklere, ekonomik ve finansal sisteme karşı olan izleyicilerin gazı alınır, ABD ve uzantısı film endüstrisinin her zaman yaptığı gibi. Bir vakitler ülkemizde de ''Kurtlar Vadisi Irak'' filmiyle ABD'nin Irak işgaline, TSK'nın seçme birliklerinin başına çuval geçirilmesine ve Irak'taki Türkmen katliamlarına karşı ABD'den sanal bir intikam alınarak Türk insanın gazının alınması gibi. 

Dizide böylesine büyük bir soygun bu şekilde sadece meşrulaştırılmakla, izleyicilerin soygunlara karşı tepkilerini yumuşatmakla da kalmaz, kapitalist sistemde benzer soygunlara, vurgunlara karşı da izleyenlerin tepkileri şimdiden etkisiz hale getirilir. 

Dizide ilginç mesajlar da veriliyor. Buna bir örnek: "İnşa edilen bir kütüphane, yaratılan bir hayat demektir; yığılmış kitaplar toplamı değildir asla."

''La Casa de Papel'' dizisinin jenerik müziği

Her şey bir tarafa ama ''La Casa de Papel'' dizisinin çok güzel bir tarafı var. O da bu dizinin jenerik müziği olarak İspanyol caz sanatçısı Cecilia Krull‘un seslendirdiği ‘’My life is going on’’ şarkısıdır.

Bu şarkıyı bir dinleyince bir daha dinlemek istersiniz. Sırf bu müzik yüzünden diziyi tekrar tekrar izlemek istersiniz. İnsanın ruhuna dokunan, insanın içini ısıtan yumuşacık, kadife bir ses ve naif bir müziktir ‘’My life is going on’’ şarkısı.

Ve şarkıda geçen şu söze de takılıp kalırsınız: "Seninle kalıp, yanlış olanı seçiyorsam, umurumda bile değil. " (If ı stay with you, if ı'm choosing wrong, ı don't care at all.)

Şimdi siz takmayın kafaya sosyal medyada dolaşan ‘’Valla Casada no Papel’’ espri sözünü… Her ne kadar şarkının adı ‘’My life is going on’’ ise de siz onu şu şekilde mırıldanarak şarkıya eşlik edin: ’’Our life is going on’’

Osman AYDOĞAN

Cecilia Krull, ‘’My Life Is Going On’’:
https://www.youtube.com/watch?v=F1oHBcTdKL4

Dizide farklı bir yorumla verilen İtalyan devrimci şarkısı ‘‘Ciao Bella’’.
https://www.youtube.com/watch?v=HO3u9dDfKEo



Mephisto

08 Nisan 2020

Dünkü yazımda Fransız Mareşal Henri Philippe Pétain’i anlatırken Friedrich Engels’in Fransa’da ve Almanya’daki köylü sorunu hakkındaki söylediklerinden yola çıkarak Engels’in köylüler üzerine düşüncelerini uzun uzun anlatmıştım… Kısaca şunu söylüyordu Engels; ‘’diktatörlerin en büyük destekçileri köylüler olmuştur…’’ Bu yazımda Engels’e bir itirazımı ifade etmek istiyorum: Diktatörlerin en büyük destekçileri sadece köylüler olmamıştır. Diktatörlere en büyük destekçileri köylülerden de daha fazla Mephisto’lar yani Gustav Gründgens’ler, Hendrik Höfgen karakterleri olmuştur…

Ne demek mi istiyorum? Bir örnekle anlatayım o zaman…

Ama önce kısa (!) bir bilgi vermem gerekiyor…

II. Dünya Savaşı sonrasında Alman Edebiyatı: Trümmerliteratur ve Exilliteratur

Bu sayfadaki daha önceki bir yazımda Almanya’da II. Dünya Savaşı sonrasında şehirlerin bombalanması, yıkılması, ailelerin dağılması, babaların ölümü ve savaş travmaları ile ortaya çıkan bir edebiyat türünden bahsetmiştim: ''Trümmerliteratur'' (Yıkım Edebiyatı) Bu yazımda da ‘’Yıkım Edebiyatı’’nın Heinrich Böll’le beraber en önemli temsilcilerinden birisi olan Wolfgang Borchert’i ve onun ‘’Kapıların Dışında’’ (Draussen vor der Tür)  (Can Yayınları, 2018) isimli oyunu anlatmıştım…

Alman edebiyatında ''Trümmerliteratur'' (Yıkım Edebiyatı) dışında bir de ”Exilliteratur” veya “Emigrantenliteratur’’ (Sürgün Edebiyatı) vardır. Almanya’da 1933 yılında Hitler iktidara geldiğinde 75 bin dolayında Alman aydını, yazarı, edebiyatçısı da yurtlarını terk etmek zorunda kalır… İşte sürgündeki bu edebiyatçıların yazılarına, eserlerine de ‘’Sürgün Edebiyatı’’ adı veriliyor… Tıpkı bizde de kumpaslarla Silivri zindanlarına atılan subayların eserlerinin oluşturduğu ‘’Silivri Edebiyatı’’ gibi…

1933 yılından 1960’lı yıllara kadar böylesine zorlu bir dönemde güçlü bir felsefi ve edebi geleneğe sahip Alman kültüründen de sürgündeki edebiyatçıları vasıtasıyla dünya çapında eserler ortaya çıkar.

Elias Canetti, (Körleşme - Die Blendung, Kitle ve İktidar - Masse und Macht),
Hermann Broch (Vergilius’un Ölümü - Der Tod des Vergil, Büyülenme - Die Verzauberung),
Alfred Döblin (Berlin Aleksander Meydanı - Berlin Alexanderplatz),
Robert Musil  (Niteliksiz Adam - Der Mann ohne Eigenshaften),
Joseph Roth (Hotel Savoy, Bir Katilin İtirafları - Beichte eines Mörders),
Thomas Mann (Doctor Faustus) ve
Klaus Mann (Mephisto, Bir Kariyer Romanı - Mephisto, Roman einer Karriere) gibi yazarlar ve örnek verdiğim eserleri Alman Sürgün Edebiyatı'nın bu yazarları ve eserleridir.

Alman Sürgün Edebiyatı’ndaki edebiyatçıların sayısı ve eserleri bu isimlerden daha fazladır… Ancak hemen hemen tamamı bahsettiğim kitapları ve daha fazlasıyla despot bir iktidarın yaratacağı felaketleri öngörerek tüm dünyayı uyarırlar…  

Mephisto

Bu yazımda bu edebiyatın en güçlü temsilcilerinden birisi olan Klaus Mann’ın 1936 yılında yayınladığı ve 20. yüzyılın en büyük romanlarından birisi olarak kabul edilen “Mephisto: Bir Kariyer Romanı” isimli romanını anlatacağım… Daha önce Klaus Mann’ın bu romanından uyarlanan aynı isimli oyunu Türkçeye çevrilmesine ve Türkiye’de sahnelenmesine karşın ne yazık ki romanın Türkçe yayınlanması ancak günümüze, 2019 yılına nasip olur. (!) (Mephisto, Everest Yayınları, 2019)

Mephisto, diğer adıyla Mephistopheles; şeytan, iblis, hain anlamına gelir… Mephisto, Hristiyan mitolojisinin Cennetten kovulduğu farz edilen yedi şeytandan birisidir. Avrupa’da Rönesansta yaygın olarak kullanılmıştır. Bir Hristiyan miti olmasına rağmen İncil'de adına rastlanmaz…

Mephisto sözcüğü ile ilk olarak Goethe’nin ünlü kitabı Faust’ta karşılaşırız… Mephisto, Faust’ta akıl ve kudret karşılığında Faust'un ruhunu satın alan şeytan olarak karşımıza çıkar…

Günümüz Türkiye’sini anlamak için okunması mutlaka elzem olan bu romanı tanıtmadan önce kitabın yazarı Kalus Mann’ı ve romanda Hendrik Höfgen karakteri olarak anlatılan Gustav Gründgens’i kısaca tanıtmam gerekiyor…  Klaus Mann ve Gustav Gründgens’i tanımadan kitap anlaşılmaz diye değerlendiriyorum…

Klaus Mann

Klaus Mann, 20. yüzyılın en önemli Alman yazarlarından birisi olan ve 1929 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Thomas Mann’ın (1875 -1955) oğludur… Thomas Mann'ın altı çocuğundan üçü; Erika Mann, Klaus Mann ve Golo Mann da yazardırlar…

Klaus Mann (1906 -1949), henüz on dokuz yaşındayken Paris’te Hemingway ve James Joyce gibi önemli yazarlarla tanışır. Edebiyat çalışmalarına Weimar Cumhuriyeti'nde, o zamana göre tabu sayılacak konular üzerinde başlar… Hitler’in iktidara gelmesiyle 1933 yılında Almanya’dan kaçmak zorunda kalır… Bu kaçıştan sonra Klaus Mann, nasyonal sosyalizme karşı cesur yazılar yazar… Sürgünde iken 1943 yılında ABD vatandaşlığına geçer… Eserleri Almanya'da ölümünden çok sonra keşfedilir... Bugün 1933 yılı sonrası Alman Sürgün Edebiyatı’nın önemli bir temsilcisi olarak kabul görür… Zaten yazı konusu Mephisto’yu da sürgünde iken yazar…

Klaus Mann, romanları, öyküleri, günlükleri, anı-mektup kitaplarıyla dönemin ruhunu, Nazilerin icraatlarını, etkilerini, tepkilerini tüm çıplaklığıyla anlatır…

Klaus Mann, yaşamı boyunca yaşadığı hem kişisel hem de politik hayal kırıklıklarını artık taşıyamamasından dolayı 21 Mayıs 1949 yılında 43 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı alarak intihar eder…

Gustav Gründgens

Gustav Gründgens (1899 -1963), 20. yüzyılın en ünlü ve etkili aktörlerinden birisidir. Berlin, Düsseldorf ve Hamburg'daki tiyatro sanat yönetmenliği yapar… Gründgens, Hamburg Kammerspiele Tiyatrosu’nda ilk yönetmenlik deneyimini yaşarken, Klaus Mann ve kız kardeşi Erika ile birlikte çalışır… 24 Temmuz 1926'da Gustav Gründgens, her ikisi de eşcinsel olmasına rağmen Erika Mann ile evlenir… Ancak bu evlilik üç yıl sürer… 

Bu süre zarfında Erika ve Klaus gibi Gründgens de sol kanat aktivitelerindendir ve Alman Komünist Partisi (KPD) üyesidirler… Aynı zamanda Gründgens, Adolf Hitler ve Nazi Partisi'ne duyduğu nefreti de gizlemez…

Gründgens, 1932’de Prusya Devlet Tiyatrosu’na girer… Gründgens’in oynadığı ilk rol de Goethe’den uyarlanan Mephistopheles’tir.

Ocak 1933’te Cumhurbaşkanı Hindenburg, Hitler’e hükumeti kurma görevini verir ve Weimar Cumhuriyeti’ni Nazi Almanya’sına dönüştürecek süreç başlar… 1933’te Klaus ve Erika Mann katıldıkları politik bir kabare nedeniyle Nazi rejimi tarafından kovuşturmaya uğrayınca yurtdışına çıkmak zorunda kalırlar… 1934’te de Klaus Mann Alman vatandaşlığından atılır…

Gründgens ise Almanya’da Gestapo’nun kurucusu Hermann Göring'in himayesine girer… 1934’te Gründgens Prusya Devlet Tiyatrosu’nun sanat yönetmenliğine getirilir... Daha sonra da Göring tarafından Prusya Devlet Konseyi’ne de atanır… Ayrıca Berlin'in başlıca tiyatrosu Staatstheater'ın da direktörlüğünü yapar… Gründgens, 1934'te, ülkeden kaçan bir Yahudi bankacının sahip olduğu Berlin’deki lüks bir villaya taşınır…

Sayısız sanatçı, aydın, düşünür Nazi döneminde çeşitli baskılarla karşılaşır, Klaus ve Erika Mann gibi pek çoğu yurtdışına kaçmak zorunda kalır, bazıları da hayatlarını kaybederken, Gustav Gründgens’in kariyeri ise hiç sekteye uğramaz…

Gustav Gründgens, 1936 yılında Joseph Goebbels ile tanışır… Joseph Goebbels, tüm eşcinsellere açıkça düşman olmasına rağmen, Gründgens; Hitler, Göring ve Goebbels tarafından koruma altına alınır… 1936'da Gründgens, Alman Devleti ile yıllık ortalama 200.000 Reichsmark geliri elde eden bir anlaşmayı imzalar…

Gründgens, bu süre zarfında birçok propaganda filminde başrol oynar ve film başına ortalama 80.000 Reichsmark kazanır… Bir eleştirmen, "Gründgens ilke olarak canavarların hizmetinde bile ego ve kariyer seçen entelektüellerin sembolü olduğunu" iddia eder…

Eylül 1944'te Goebbels, tüm Alman tiyatrolarını savaşın sonuna kadar kapatır… Ancak, Gründgens’in Berlin’deki evinde oturmasına izin verilir... Nisan 1945'te Berlin Kızıl Ordu tarafından ele geçirilir... Ancak Gründgens serbest bırakılır ve tiyatro yeteneklerini Doğu Almanya'da kullanmasına izin verilir… Gründgens 1946 yılında Batı Almanya'ya taşınmayı başarır ve birkaç yıl içinde kendisini ülkenin en iyi bilinen yönetmenlerden birisi haline getirir...

Gustav Gründgens, 7 Ekim 1963’te Manila’da tatildeyken aşırı dozda aldığı bir tabletten ölene dek bir oyuncu-yönetmen olarak büyük rağbet görmeye devam eder…

Mephisto'nun yazılma hikâyesi

Klaus Mann, sürgünde iken yayıncısı Fritz Helmut Landshoff tarafından bir roman yazmak için aylık maaş alacağı cömert bir teklif alır…  Klaus başlangıçta, 22. yüzyılda Avrupa hakkında ütopik bir roman yazmayı hedefler... Ancak yazar Hermann Kesten, kendisine Nazi Almanya’sında başarılı bir kariyere sahip olmak için ideallerinden ödün veren eşcinsellerle ilgili bir roman yazmasını önerir…

Klaus Mann, Hermann Kesten’in tavsiyesini kabul eder ve romanını bir zamanlar kaynı olan Gustav Gründgens'e dayandırır... Roman 1936 yılında yayınlanır… Romanda, (Mephisto) gençliğinde komünist olan bir oyuncu olan Hendrik Höfgen roman kahramanıdır… Ancak Höfgen’in şahsında anlatılan Gustav Gründgens’dir…

Kalus Mann, kitabını Almanya’da yayınlamaya çalışır... 1949 yılının nisan ayında, yayıncısından Gustav Gründgens'in itirazları nedeniyle romanının ülkede yayınlanamayacağını söyleyen bir mektup alır… Roman, Gustav Gründgens’in kişilik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle uzun yıllar yasaklı kalır... Roman, 1981 yılında yeniden basıldığında hemen kült eser haline gelir ve günümüze kadar hep gündemde kalmaya devam eder…

Mephisto Romanı

Spiegel dergisi kitap hakkında; ‘’Mephisto, 1930’lu yıllarda faşizm yükselirken, boyun eğme ve direnme, kariyer ve ahlak arasında kalanların hikâyesini anlatan en iyi roman” diye yazar… Almanya’nın bir numaralı edebiyat eleştirmeni Marcel Reich-Ranicki de kitap hakkında; “İki dünya savaşı arasındaki Almanya’yı, hatta Avrupa’yı anlamak için bu romanı okumalı” diye konuşur…

Kitap tanıtım bülteninde de ‘’Zorbaya boyun eğenlerin trajedisini, inandırıcı ve derin karakterleriyle işleyen Mephisto, 1930’lar Almanya’sında Naziler yavaş yavaş iktidara gelirken, Nazilerle işbirliği yapan oyuncu Hendrik Höfgen’in hikâyesini anlatır… Nazilerin ideolojisinden hazzetmese de, kariyerinde yükselmek için iktidara hizmet eden ve bu uğurda önce dostlarını, sonra da ruhunu kaybeden Höfgen, her devirde türlü türlü kılıklarda karşımıza çıkan oportünisti temsil eder…’’ diye yazar…

Klaus Mann, romanında Hendrik Höfgen karakterinin kariyer yolculuğunun geri planında 1920’lerden 1936’ya kadar Almanya’daki dönüşümü anlatır… Roman kahramanı Hendrik Höfgen sosyalist bir tiyatro oyuncusudur. Liberal görüşlü bir müsteşarın kızıyla evlenmiştir… Hitler iktidara gelmiş, faşizme sürüklenen ülkede çok sayıda sanatçı mahpuslara tıkılmış, kimi işkenceden geçmiş, kimi öldürülmüş, 75 bin dolayında Alman aydını, yazarı edebiyatçısı yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Almanya’daki bu dikta rejiminde bir dolu arkadaşı Nazilerin şiddetine ve yıldırma politikalarına maruz kalmışken Höfgen, yalnızca kendi kişisel kariyerini ve ikbalini düşünerek siyasi bir tavır alır sanki hiç böyle şeyler yaşanmamış gibi kulaklarını tıkar, gözlerini yumar, ağzını kapatır, üç maymunu oynar. Höfgen, tutkuları uğruna faşizme tutsak olur, iktidarla uzlaşır ve yeni sistemin yıldızlığına yükselen bir aktörü olur…  Bu süreçte tüm insani ilişkilerini şöhret basamaklarından tırmanmak için kullanır…

Romanda zenci sevgilisi Juliette, Hendrik Höfgen’e sonunda şöyle hitap eder: “Senin kendinden ve kariyerinden başka bir şey umurunda mı? Pis mesleğinin dışında her şey sana vız geliyor! Başka nasıl çalışabilirdin komünistleri öldürten insanlarla? Sokağa çık biraz Hendrik! Tiyatrodan dışarı çık biraz! Dostlarını sokaklarda öldürüyorlar Hendrik! Çuvallara doldurulan cesetleri göllerin, ırmakların dibinde şimdi…’’

Klaus Mann, romanında sadece Höfgen’e odaklanmış gibi gözükse de bahsettiğim gibi romanın arka planında da iktidarı ele geçiren Nazi rejiminin yaptıklarını açık bir şekilde de anlatır…

Klaus Mann Höfgen’i anlattığı romanının ismini “Mephisto” vermesi de tesadüf değildir… Yazımın girişinde Mephisto isminin ilk olarak Goethe’nin Faus’tunda geçtiğini söylemiştim. Goethe’de Faust, yaşamını belirli idealler üzerine kuran ve onlardan şaşmayan bir karakterdir. Karşısına çıkan Mephisto ise onu bütünlüklü bilgiye ulaştırabileceğini söyleyerek Faust’un yaşadıkları ideallerinden uzaklaşmasını sağlar… Faust’un ruhuna karşılık şeytanla yaptığı bu anlaşma onun insani özelliklerini kaybetmesine yol açar.

Orta çağdaki Goethe’nin Faust’un ruhunu ele geçiren Mephisto ile Höfgen’in ruhunu kontrol altına alan despot Nazi rejimi aslında aynı özellikler sahiptir.

Klaus Mann, Höfgen karakterinin şahsında evrensel bir gerçeği işaret eder: Baskı ve despot dönemleri bir yandan dalga dalga korku kültürü yayarken diğer yandan da halka halka fırsatçılar ve çıkarcılar yaratır… Baskı dönemlerinde, iktidarın ideolojisi dâhil ideolojilerin bir anlamı kalmaz… Çıkar karşısında iktidarlar da muhalifler de ideolojilerini bir gömlek gibi değiştirilebilirler… 

Romanın sonunda kötülük sıradanlaşır…  

Mephisto Filmi

Mephisto, Macar yönetmen István Szábo tarafından filme alınır ve film 1981 yılında tamamlanır… Film aynı yıl ‘’en iyi yabancı film’’ dalında Oscar ödülünü alır… Szábo’nun ‘’Mephisto’’ filmi sinema sanatının ve tarihinin önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilir…

Filmde, Hendrik Höfgen karakterini meşhur Avusturyalı oyuncu Klaus Maria Brandauer canlandırır… Romanda da olduğu gibi Nazilerin iktidara geliş sürecinde Berlin Devlet Tiyatrosunda Faust oyununda ki Mephisto karakteriyle ünlü olmuş Klaus Maria Brandauer’in bir sosyalistken Nazi işbirlikçisine dönüşmesi, ruhunu şeytana satması ve Faşizm in bir dişlisi haline gelme sürecini anlatılır… Filmde ayrıca Faşist bir yönetim iktidardayken sanatın nasıl baskı altına alındığını çok güzel bir şekilde verilir…

Sonuç ve günümüz…

Yazımın başında Engels’e olan itirazımı bir daha tekrarlamak istiyorum: ''Diktatörlerin en büyük destekçileri sadece köylüler olmamıştır. Diktatörlere en büyük destekçileri köylülerden de daha fazla Mephisto’lar yani Gustav Gründgens’ler, Hendrik Höfgen karakterleri olmuştur… '' 

Faşist rejim öylesine cezbedici zehirli bir mıknatıs halindedir ki, dün bu sayfada anlattığım gibi Birinci Dünya Savaşı'nın Almanlara karşı savaşan Fransız milli kahramanı Maraşel Henri Philippe Pétain, İkinci Dünya Savaşında bir Hendrik Höfgen karakterine bürünüp Mephisto'laşarak Faşizm yanlısı, Nazi işbirlikçisi bir hain haline gelir...

İtirazımı şimdi daha iyi anlıyorsunuz değil mi?

TV ekranlarına, meclise, medyaya, sosyal medyaya, bürokrasideki basamaklara, iş hayatına, üniversitelere, yargıya, siyasete, ticarete, mafyaya, yazara, yazmayana, çizere, çizmeyene, sokağa ve çevrenize dikkatlice bakarsanız eğer ülkede bir değil onlarca, yüzlerce, binlerce, onbinlerce ve yüzbinlerce kişinin Hendrik Höfgen karakterine bürünerek bir nasıl Mephisto’laştığını görürsünüz...

Çünkü kötülüğün sıradanlaştığı yerde iyi, erdemli ve dürüst kalabilmek neredeyse imkânsız hale gelir…  

Osman AYDOĞAN



Mareşal Henri Philippe Pétain

08 Nisan 2020

Hepimizin bildiği ''Simyacı''nın da yazarı olan Brezilyalı romancı ve söz yazarı Paulo Coelho’nun pek de bilinmeyen güzel bir kitabı var: ‘’Şeytan ve Genç Kadın’’ (Can Yayınları, 2015) Bu kitap ta bir hikâye geçerdi… Hikâyede bir adam Leonardo da Vinci’nin yaptığı Hz. İsa ile on iki havarisini son yemekte gösterdiği ‘’Son Akşam Yemeği’’ isimli tabloyu anlatıyor…

Hepimizi bildiği bu hikâye kısaca şöyledir:

Bu tabloyu yapmayı düşündüğünde Leonardo da Vinci ‘’iyi'’yi İsa'nın bedeninde, ‘’kötü’’'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet eden Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek ister. Bir gün kilise korosundaki birisinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark eder… Onu model olarak kullanarak İsa tasvirini çizer.

Ancak aradan üç yıl geçmesine rağmen Yahuda için kullanacağı modeli bulamaz. Sonunda Leonardo sokaklarda yatan, vaktinden önce yaşlanmış,  üstü başı perişan berduş bir adam bulur… Leonardo bu adamı kiliseye taşır ve Yahuda için model olarak resmini çizmeye başlar.

Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulan berduş gözlerini açar ve bu yapılan resmi görür ve şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle söyle der: '’Ben bu resmi daha önce görmüştüm’'... ‘'Ne zaman?’' diye sorar Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştır. '’Üç yıl önce... Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce... O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti'’…

Hikâye bu kadardır…  

‘’İyi’’ ve ‘’Kötü'’nün yüzü aynıdır derler... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

İşte tam da bu hikâyeyi birebir yaşayan tarihi bir şahsiyet vardır: Bu adam hem bir mareşal, bir milli kahraman hem de bir vatan haini, hem de bir işbirlikçi, hem de bir kukladır…

İşte bu şahsiyet; Birinci Dünya Savaşı sırasında Verdun Muharebesi'nde kazandığı zaferle bir "milli kahraman" durumuna gelen, ancak İkinci Dünya Savaşı'nda işgalci Almanlarla, Nazilerle iş birliği yapan, yurtseverleri Nazilere satan, Vichy Hükümeti'nin başkanlığını yapan, köylü kökenli Fransız mareşali Henri Philippe Pétain’dir…

Burada bir açıklama yapmam gerekiyor: ‘’köylü kökenli’’ tabiri aristokrat ve medenî Fransa’da çok farklı anlam taşır: Bu tabir Fransa’da; kaba saba, kültürsüz, görgüsüz, derinliksiz, yüzeysel, içi boş, patavatsız, kof, afra tafra yapan, celalî, lümpen, hodbin, rüküş ve sevgisiz anlamında kullanılır... 

Hatta Hatta Friedrich Engels; Fransa’da ve Almanya’da köylü sorununu dile getirirken, köylüyü; “kovulmuş” ya da iktisadi bakımdan arka plana atılmış olduğunu iddia eder. Engels’e göre köylü kendini sadece tarla yaşamının yalnızlığına dayanan iç sönüklüğü ile göstermiştir. Engels, bu iç sönüklüğünün de sadece Paris ve Roma parlamenter bozulmuşluğunun değil, ama Rus despotluğunun da en güçlü dayanağını oluşturduğunu iddia eder… Engels’e göre 1848 Şubat devriminin bulanık sosyalist özlemleri, Fransız köylülerinin gerici oy pusulaları sayesinde hızla silinip süpürülmüşlerdir. Dinginliğe sahip olmak isteyen köylü, anılarının hazinesinden köylülerin imparatoru Napoléon efsanesini çıkarmış ve ikinci İmparatorluğu kurmuştur. Köylülerin bu marifeti Fransız halkına pahalıya mal olmuş ve Fransız halkı bugün bile bunun sonuçlarının acısını çekmektedir.

Neyse, dönelim konumuza...

Henri Philippe Pétain 1856 yılında Fransa’nın bir köyünde doğar... Saint-Cyr Askerî Akademisi'nde (The École spéciale militaire de Saint-Cyr) öğrenim görür… Bir süre Askerî Akademide ders verir. Bu görevi sırasında ordunun üst kademelerince savunulan taktik kuramlarına karşı çıktığı için oldukça yavaş terfi eder ve tuğgeneralliğe ancak 1914 yılında 58 yaşındayken terfi eder…

Birinci Dünya Savaşında 1916'da Verdun kentine yönelik Alman saldırısını durdurmakla görevlendirilir… Durumun umutsuzluğuna karşın cephe ve ikmal sistemini yeniden düzenleyerek, topçu birliklerini akıllıca kullanarak ve birliklerine büyük bir moral gücü vererek Verdun'da Almanlara karşı tarihe geçecek bir zafer kazanır… Başkomutan General Robert-Georges Nivelle'in başarısızlıkla sonuçlanan saldırılarının ardından Nivelle'in yerine başkomutanlığa getirilir… Orduda disiplini tekrar kuran Pétain, 1918'de itilaf orduları komutanı General Ferdinand Foch'un zaferle sonuçlanan saldırısına katılır… Kasım 1918'de rütbesi mareşalliğine yükseltilir…

İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların Mayıs 1940'ta Fransa'ya saldırmalarının ardından, Başbakan Paul Reynaud tarafından başbakan yardımcılığına getirilir… 16 Haziran 1940 yılında da başbakan olur… Kısa bir süre sonra Fransa’nın yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu öne sürerek ateşkes çağrısında bulunur…

Ateşkesin imzalanmasından sonra Vichy şehrinde (Paris’in güneyinde yer alır) toplanan temsilciler meclisi ve senato tarafından Pétain devlet başkanı ilan edilerek kendisine olağanüstü yetkiler verilir…

Pétain, burada bir hükumet kurar. Hükümet Vichy şehrinde kurulduğu için ''Vichy Hükumeti'' veya ''Vichy Yönetimi'' diye bilinir... Pétain, Almanya’yla yakın işbirliğine gidilmesini savunan Pierre Laval'i  başbakan olarak atar… Bu hükumet, sadece Nazi işgali dışında kalan ve ülke topraklarının yalnızca üçte birini oluşturan Güney Fransa bölgesine hükmeder.

Pétain burada otoriter bir yönetim kurar… Ancak bu bölgede Fransız ihtilali’nin ‘’Liberte, Egalite, Fraternite’’ (‘’Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’’) ilkelerinin yerine ‘’Travail, Famille, Patrie’’ (‘’İş, Aile, Vatan'’) ilkeleri üzerinden bir devlet politikası yürütür… 

Bu hükumet Nazi işbirlikçisidir. Pétain, işgalci Almanlarla işbirliği yaparak saldırının yol açtığı yıkımı onarabileceğini ve savaş tutsaklarını kurtarabileceğine inanır…

Vichy Hükumeti Müttefikler tarafından hiçbir zaman tanınmaz...Burada küçük bir bir ayrıntıyı aktarmak istiyorum: Bu sayfada çok önceleri anlattığım, Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman gibi dönemin usta oyuncularının başrol oynadığı '’Kazablanka’' isimli filmi tanıtmıştım. Film II. Dünya savaşı devam ederken 1942 yılında çekilmişti. Yani film çekimi esnasında Fransa’da Vichy Hükümet hüküm sürmektedir. Filmin bir sahnesinde Vichy Hükümetini protesto için Vichy markalı bir şarap şişesi çöp kutusuna atılırdı.…

Pétain, Aralık 1940'ta, Almanya yanlısı Başbakan Pierre Laval'i görevden alarak yerine amiral François Darlan'ı getirir... Bu tarihten sonra tarafsız bir politika izleyerek zaman kazanmaya çalışır…

Ancak Almanların baskısıyla Laval'i yeniden başbakanlığa getirir... Nisan 1942'den sonra yönetim üzerindeki etkisini kaybederek tamamen Hitler’in kuklası haline gelir… Ülkesinde yaşayan Yahudileri tek tek yakalatıp Nazilere teslim eder, Fransız kaynaklarını Almanların ayaklarının altına serer, Nazi hükümetini kendisine örnek alır… Hitler'in bütün Fransa’yı Alman yönetimi altına sokacağını ileri sürerek işbaşında kalmaya devam eder…

Pétain, rüzgâr yön değiştirip de ABD ve İngiltere Fransa topraklarına çıktığında ise Müttefiklere yaranmak için kendi donanmalarını batırır.

Ağustos 1944'te General Charles de Gaulle'ün Paris'i kurtarmasından sonra iktidarın barışçı bir biçimde devredilmesini sağlamak amacıyla de Gaulle'e bir elçi gönderdiyse de de Gaulle bu elçiyi kabul etmez… 

Savaşın sonuna doğru Almanlar tarafından Vichy'den Almanya’ya götürülen Pétain savaştan sonra Fransa’ya getirilerek Fransa'da yargılanır… Ağustos 1945'te idama mahkûm edildiyse de cezası sonradan ileri yaşından dolayı ömür boyu hapse çevrilir… Portalet Kalesi'ne hapsedilir ve 1951 yılında 95 yaşında iken orada ölür... Ancak Nazi işbirlikçisi Başbakanı Laval idam edilir…

Yazımın girişinde Paulo Coelho’nun kitabında anlattığı hikâyedeki gibi işte; ‘’İyi’’ ve ‘’Kötü'’nün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır... İnsan ''ne oldum'' dememeli, ''ne olacağım'' demeli... Tıpkı Solon'un Lidya Kralı Krezüs'e söylediği gibi: "Krezüs, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Soruna cevap vermem için önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını öğrenmem gerekir. Her şeyin sonuna bakmalıdır, Tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra çeker alır elinden."

İkinci Dünya Savaşının son bulmasıyla Vichy Hükumeti de son bulur. Ancak Vichy Hükumetinden Fransa'ya ve Dünyaya bazı hatıralar kalır:

Vichy Hükumetinin paraya ihtiyacı olduğu için başta ‘’sevgililer günü’’ olmak üzere ‘’anneler günü’’, ‘’babalar günü’’ gibi harcama yapılan günler, devlet hazinesine fazladan gelir sağlamak amacıyla Pétain zamanında o günlerde icat edilir…

İkinci Dünya Savaşından sonra Fransa’da Vichy Hükümeti’nin Yahudi soykırımı ve antisemitizme verilen desteğinden dolayı ‘’sessiz kalma suçu’’ üzerine bir yasa çıkarılır… Yani ‘’Görmedim, duymadım, bilmiyorum’’ mazereti altında ‘’üç maymun’’u oynamak Fransa’da yasa tarafından bir suç haline getirilir…

Kahraman da olsa hain de olsa neticede Pétain bir askerdir... Ömrü her iki dünya savaşının cephelerinde geçmiştir… Şu söz Pétain’e aittir: ‘’ ‘Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız’ demek kolay, ama budalaca bir sözdür. Zaten söylenir, ama yapılmaz. Cinayettir üstelik!’’

Pétain’i bu kadar uzun uzun anlatmamın nedeni şu:

Le Monde Diplomatique dergisi yıllarca önce ‘'Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar’' adlı bir küçük kitapçık yayınlar... Bu kitapçıkta yer alan Fransız gazeteci, yazar ve Le Monde Diplomatique dergisinin direktörü Claude Julien'in makalesinde İşte bu Pétain’in başbakanlığı ve başkanlığı döneminde Fransa’da Pétain’in kişiliğinin ve egemen olan ruh halinin bütün bir Fransa’yı etkilemiş olduğunu yazar...

Claude Julien’in yazdığına göre Fransa’da ülkeye o zaman egemen olan bu kişilik, bu ruh hali, bu köylülük, bu kültürsüzlük, bu görgüsüzlük, bu afra tafra, bu şiddet, bu celâl, bu gerginlik, bu lümpenlik, bu hodbinlik, bu rüküşlük, bu sevgisizlik ve Nazilere bu yalakalık ülkenin bütün bir toplumsal sınıflarını, bütün şehirlerini, bütün caddelerini, bütün sokaklarını, bütün evlerini etkiler…

Sosyologların, psikologların, antropologların, tarihçilerin ve siyasetçilerin incelemesi gereken bir durumdur bu…

Osman AYDOĞAN



Dil ve Türkçe üzerine - 9: Kullandığımız kelimelerin duygu, düşünce ve kaderimize etkisi üzerine…

07 Nisan 2020

Şu iki atasözünü tekrar vermek istiyorum:

Yunan atasözü: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’ Ve devam ederdi bu Yunan atasözü; ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’ Ve bir Japon atasözü: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’

Kullandığımız kelimeler…

Bu atasözlerini burada bırakıp sözü Mahatma Gandi’ye bırakayım:

‘’Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür,
Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür,
Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür,
Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür,
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür,
Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür,
Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.’’

Gandi’ye göre; ‘’kullandığımız kelimelerimiz ve düşüncelerimiz bizim kaderimizdir.’’

Zaten çoook önceden Mevlânâ da aynı şeyi söylememiş miydi?

‘’Kardeşim sen düşünceden ibaretsin.
Geri kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün, gülistan olursun.
Diken düşünürsün, dikenlik olursun.’’

Bilenler bunu böyle söylüyor; ‘’kullandığınız kelimeler düşüncelere, sonunda da kadere dönüşür.’’

İnsanın ruhu onun yazgısıdır…

Alfred Adler ‘’İnsanı Tanıma Sanatı’’ (Say Yayınları, 2016) isimli kitabına Heredot’un ‘’Düşünce’’yi ‘’ruh’’ ile özdeşleştiren şu sözü ile başlar; "insanın ruhu onun yazgısıdır."

Bu görüşe göre; ruhsal yaşamda geçen bütün olaylar, birey tarafından saptanan bir amaca hazırlık niteliği taşır.

‘’Bir kimse gözüne bir amaç kestirmişse, ruhundaki olaylar ister istemez ortada uyulması gereken bir doğa yasası varmış gibi bir akış izler.’’

En küçük atomdan en büyük yıldıza kadar evrende her şeyin devinim içinde olduğunu söyleyen, Hippocrates’in çağdaşı olan Abdera’lı Democritus şöyle söylerdi: ‘’İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu kazandığı altın ya da eşyayla bağıntılı değildir. Mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır. Bilge bir kişi her yerde kendini evindeymiş gibi hisseder. Evrenin tümü onurlu bir ruhun evidir.’’ Democritus’a göre; ‘’mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır.’’

Evren düşünceden ibarettir…

Evrende her şey iki kere yaşanır; olaylar önce zihinde tasarlanır, sonra da gerçekleşir, tıpkı bir mimarın bir binayı tasarlayıp planını çizmesi ve mühendisin de onu inşa etmesi gibi… Zihinde tasarlanmayan hiçbir şey evrende gerçekleşmez.

Düşler kurarız kelimelerle, düşüncelerle ve zamana bırakırız bu düşleri, onlar da tıpkı toprağa düşen tohumlar gibi, zamanla filizlenip gelişirler ve yaşadığımız gerçek olarak karşımız çıkarlar.

İnsanların isteklerini elde edememelerinin tek sebebi, olmasını istedikleri şeyler yerine, olmasını istemedikleri şeyler üzerine düşünüyor olmalarıdır.

Ve düşünceler somutlaşır…

Yaşadığımız dışsal gerçeklik aslında kendi içsel psikolojimizin somutlaşmış halidir. Her şey düşüncemizde başlar ve onunla somutlaşır. Bir Çin atasözü düşüncelerimizin evrene saldığımız bir frekans olduğunu söyler; düşüncelerimizin evrene bir etkisi ve evrenin de buna bir tepkisi olurmuş.

Düşünceler manyetiktir ve frekansları vardır. Düşünceler manyetik sinyaller yayarlar ve bu sinyaller ait oldukları düşüncelerin benzerlerini size doğru çekerler…

Düşünceleriniz ve odaklandığınız ne varsa hepsi size geri döner. Yaşamımız sahip olduğumuz baskın düşüncelerin aynasıdır. Varlığa odaklanırsanız varlığı, yokluğa odaklanırsanız da yokluğu yaşarsınız… Hayat tamamen bir odaklanma sorunudur…

Kendimiz dünyadan ve evrenden ayrı değil, dünya ve evren ile bir bağlantı halinde ve o muazzam evrenin, organik bir bütün olan evrenin bir parçasıyız. Öyle organik bir bütün olan evrenin parçasıyız ki, bir Çin atasözünde söylendiği gibi ‘’bir ot yolarsanız tüm bir evreni sarsarsınız.’’

Fransız filozof Michel Foucault da 1996 yılında yayınladığı ‘Kelimeler ve Şeyler’ (Les Mots es les choses) (İmge Kitapevi, 2000) isimli kitabında da ‘’bakanın bakılan olduğu’ tespiti yapar. Günümüz Kuantum düşüncesi de farklı bir şey söylemez zaten; ‘’gözlemci ile gözlemlenen ayrılmazdır, birdir, bütündür.’’

İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisi olan Muhyiddin İbn-i Arabî’nin ortaya koyduğu Vahdet-i Vücud (Varlık birliği) tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunur.

Evrende bir etki ve tepki akışkanlığı içerisinde yaşamaktayız. Ne ekersek onu biçeriz. Buğday eken buğday biçer, arpa eken arpa, domates eken domates. Hiç görülmemiştir; patates ekip de ayçiçeği biçen veya biber ekip de havuç ürünü alan!

Benzer şekilde hep olumsuz kelimeler kullananın ve düşünenlerin, hep karamsar bir ruh halinde içinde olanların iyi olaylarla karşılaştıkları ve mutlu oldukları hiç görülmemişlerdir.

Mutlu olmak bir ruh hâlidir, bu ruh hâli de kendimize bağlıdır. Nerede ve kiminle olduğumuz önemli değildir. ‘’Nasıl’’ olduğumuz ve ‘’kendimizi nasıl hissettiğimizdir’’ önemli olan.

Hem olumsuz duygulara sahip olup hem de kendimizi iyi hissetmemiz imkânsızdır. Olumsuz düşünce ve mesajların bizlere hiçbir faydası yoktur.

Depresyon, öfke, alınganlık, suçluluk duygusu; bunlar olumsuz duygulardır ve kendimizi güçlü hissetmemize izin vermezler. Eğer ortada bir problem varsa buna dışarıdan birisi veya başka bir şey yol açmazlar; kendi düşüncelerimiz kendi problemlerimizi yaratır. Yaşadığımız her şeyin temel kaynağı düşüncelerimizdir.

Umut besleyen kişiler hedeflerine doğru ilerlerken diğerlerine oranla daha az depresif, daha az kaygılı ve duygusal açıdan daha az sıkıntılı görünürler. İyimserlik gibi yakın akrabası umudun da şifa gücü vardır.

Düşünce gerçeğin bir tasarımıdır….

Avusturyalı düşünür Ludwig Wittgenstein’i hatırlarsak, Wittgenstein ‘’Tractatus’’ isimli eserinde ‘’düşünce’’yi ‘’tasarım’’ olarak kabul edip şöyle yazıyordu; ‘’Olguların mantıksal tasarımı, düşüncedir.’’ "Bir olgu bağlamının düşünebilir olması şu demektir: Biz onun bir tasarımını kurabiliriz.’’ ‘’Doğru düşüncenin toplamı, dünyanın bir tasarımıdır.’’ ‘’Düşünce, düşündüğü olgu durumunun olanağını içerir. Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.’’ Burada Wittgenstein’ın en önemli tezi şu cümlede yatıyor; ‘’Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.’’

Wittgenstein’in söylediği gibi düşünce bir tasarımdır.

Tasalarımız kendi kendini doğrulayan kehanete dönüşüp öngördükleri felaketlere bizleri sürüklerler. Bilimde “Ters Çaba Kuralı” diye bilinen bir kural vardır. Şu şekilde formüle edilir: ‘’Başınıza gelmesinden korktuğunuz şeyleri fazla düşünürseniz, gerçekleşme ihtimalini artırırsınız.’’

Telefonumuzu saat sabahın 05’00’ine kurarsak çalar…. Halbuki telefon basit bir bilgisayardır… Beyin ise Tanrı’nın yarattığı en büyük bilgisayar… Beyni nasıl kurarsak gelecek de kader de o şekilde gerçekleşir…

Güneydoğu’dan şehit haberleri gelir… Sonrada olayın ayrıntısı… Asker telefonda annesine, babasına şehit olacağını söylemiştir… Ertesi gün de şehit olur… Çünkü kendisini şehit olarak kurgulamış, tasarlamıştır...

Karmaşık hayatın temelinde ‘’zihni olarak önceden prova edilmesi’’ yatar… Siz zihinde neyi prova ederseniz onu yaşarsınız…

Kendini doğrulayan kehanet

Kendini doğrulayan kehanet düşüncesi, İngilizcesi "Pygmalion Effect" olan eski bir mitolojik öyküden almaktadır. Kıbrıs prensi, heykeltıraş Pygmalion, tüm kadınların kusurlu olduğunu düşünüp ideal bir kadının heykelini yapmaya çalışır. Galatea adını verdiği bu eser, o kadar güzel olmuştur ki, Pygmalion kendi eserine umutsuzca âşık olur ve onun gerçek olduğunu düşünmeye başlar. Daha sonra heykel canlanır. Sonra şu inanış ortaya çıkar; ‘’inanılan her kehanet kendini doğrular.’’

Kötü senaryolar yazmak enerji tüketen ve cesaret kıran saplantılı endişelerin uzak akrabalarıdır. Aklını hayatının karışık yönlerine takan, geçmişindeki şanssızlık ve düş kırıklıklarını tekrar tekrar düşünen bir insan aynı şanssızlık ve düş kırıklıklarını gelecekte de yaşamak için dua etmiş olur. Siz kendi kaderinizin yaratıcısı ve tasarımcısısınız…

Sonuç

Yarattığımız dünya; kullandığımız kelimelerin ve bizim düşünce biçimimizin ürünüdür. Yaşadığınız dünyayı iyi tanımlayın! Çünkü insanlar gördükleri dünyayı tanımlamazlar, tanımladıkları dünyayı görürler. Çünkü hayat bir ayna gibidir, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Çünkü hayat bir vadi gibidir, nasıl ses verirseniz öyle yankı alırsınız. Çünkü kader bir tasarımdır, nasıl tasarlarsanız öyle yaşarsınız.

Negatif vizyon dualarına kapılmayın… Ne istediğinize odaklanın… Kurtulmak istediklerinizi öne koymayın…

Yaşadıklarımızın çoğunu geçmişimiz, izlenimlerimiz, biriktirdiklerimiz ve önyargılarımız şekillendirir. Çünkü gerçek; bellek ve algıdan ibarettir. Bunun dışında başka bir gerçek yoktur.

Yakındıkça yakındıklarınız size geri gelecektir. Olumsuz mesajların size hiçbir yararı yoktur. Karşı olduğunuz her şeyi büyütür, artırır, yüceltir ve güçlendirirsiniz… Hiçbir şeyin karşısında olmayın yanında olun… ‘’Savaş karşıtı’’ olmayın... ‘’Barış yanlısı’’ olun!

Tedirgin eller ve kaygılı zihinlerle fazlaca koşturup durmaktayız. Sonuç almak için sabırsız davranıyoruz... Aslında daha hızlı daha yavaştır. İhtiyaç duyduğumuz şey; ruhun kullanılmayı bekleyen görünmez güçle, yani güzel kelime ve düşüncelerle beslenmesidir...

Siz kendi kaderinizin yaratıcısı ve tasarımcısısınız. Çünkü siz ne düşünürseniz O’sunuz. Güzel kelimelerle güzel şeyler düşünün ki, güzel şeyler yaşayasınız!

Yazımı Konfüçyüs’ün üç kelimelik bir sözü ile noktalayayım: ‘’Kötü düşünen kötüdür.'’

Dil konusuna devam edeceğim…

Osman AYDOĞAN



Körler Ülkesi

06 Nisan 2020

Dil ve Türkçe üzerine yazı serimde 7. yazım ‘’Siyasette bir manipülasyon aracı olarak kelimeler’’ ve 8. yazım ‘’Siyasette bir riyakârlık aracı olarak kelimeler…’’ olunca.... Son yıllarda ülkemizde yaşananları hatırlayınca.... Ve Koranvirüs nedeniyle ülkemizde yapılanları ve yapılmayanları, tartışılanları ve tartışılmayanları ve yaşanılanları da görünce aklıma bir kitap geldi: ‘’Körler Ülkesi’’ (Kolektif Kitap, 2015) Bu nedenle dil üzerine yazılarıma bir ara verip bu kitap üzerine daha önce yazdığım yazımı tekrar vermek istedim…

‘’Körler Ülkesi’’; 19. yüzyıl önemli İngiliz öykü yazarlarından Herbert George Wells’in (1866 – 1946) (Kitaplarında ad olarak ‘’H. G. Wells’’i kullanır) güzel küçük bir öykü bir kitabının adıydı…

Kitaptaki öykü kısaca şu şekildedir:

And Dağları'nın vahşi çorak topraklarında insanların dünyasından elini eteğini çekmiş bir vadi uzanır. Ancak korkunç boğazlar ve buz kaplı bir geçit aşıldıktan sonra ulaşılabilen ‘’Körler Ülkesi’'dir burası. Vakti zamanında İspanyol zulmünden kaçarak vadiye sığınan insanlardan oluşmuştur bu ülke… Yıllardır dünyayla hiçbir bağı kalmamış bu vadide yaşayan insanlar günün birinde çocuklardan başlayarak herkes kör olmaya başlar. Bunun nedeninin mikroplar ya da herhangi bir hastalık olabileceği düşüncesi kimsenin aklından geçmez. İnançlarına göre günahlardır olanların müsebbibi. Şehre ilk gelenler mabet yapmadıkları için olmuştur bütün bunlar. Ve körlük belasıyla cebelleşen bu insanların zamanla dünyayla bağlantısı kopar. Vadiyi on yedi gün boyunca karanlığa gömecek olan bir yanardağ patlamasının ardından da ülke tamamen dış dünyadan kopar.

Bu körlük dertlerine çare bulması için şehrin dışına çıkan ama oluşan felaket yüzünden vadiye bir daha geri dönemeyen bir adamdan bahsedilir kitabın başlarında. Bu adam bütün sevdiklerini ‘’Körler Ülkesi’’’nde bırakıp kendine yeni bir yaşam kurmak zorunda kalır. Yıllarca ülkesiyle ilgili anlattıkları ise bir masal olarak kalıp dilden dile dolaşır. 

Derken bu adamın 15. kuşaktan torunlarının yaşadığı zamanlarda Nunez adında bir gözü kör genç bir dağcının yolu düşer bu ülkeye. Tuhaf renklerde binaları görünce “körler herhalde” diye düşünür. Sonra el sallayıp bağırdığı insanlardan karşılık alamayınca da içinde buranın gerçekten de efsanelerdeki ‘’Körler Ülkesi’’ olduğuna dair bir inanç yeşerir.

Bir gözü kör Nunez, madem ki “körler ülkesinde tek gözlü insan kraldır”, öyleyse kral ben olmalıyım diye bir umutla gider köylülerin yanına. Fakat bu insanlar o kadar uzun zamandır kör olarak yaşamaktadır ki, dünyanın sadece yaşadıkları vadiden ibaret bir yer olduğunu düşünürler. Ayrıca kör ya da görmek gibi deyimler de yoktur lügatlerinde. Görmeyi anlatmaya çalışır kahramanımız; fakat duyularının yeterince gelişmediği, yeni yaratıldığı için böyle saçmaladığı sözleriyle karşılanır. Planlar yapar kendince, çünkü kral o olmalıdır.

Bundan sonrasını Çetin Altan’ın ‘’büyük dostum Prof. Sadun Aren, bana H. G. Wells'in bir hikâyesini anlattı’’ diye başlık attığı ve H.G. Wells’in bu kitabındaki hikâyesini anlattığı bir yazısına bırakayım, çünkü benden daha güzel anlatmaktadır:

Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış. Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.

Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş:
- ‘’Filanca malını çaldı falancanın.’’
Körler:
- ‘’Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki’’, demişler.
- ‘’Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.’’
Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
- ‘’Ne demek görmek’’, demişler, ‘’nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?’’
- ‘’Anlıyorum tabii...’’
- ‘’İnanmayız, imtihan edeceğiz seni...’’

Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
- ‘’Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz,’’ demişler.
Adam anlatmış: 
- ‘’Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs...’’
Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:
- ‘’Anlatsana...’’
- ‘’İçeri girdiniz göremiyorum ki...’’
Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
- ‘’Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat!’’ demişler.
- ‘’Arada duvar var görmüyorum.’’
Körler :
- ‘’Sen atıyorsun’’ demişler. ‘’Demincek tesadüf etti. Bak, şimdi bilemiyorsun.’’
- ‘’Çıkın dışarı, söyleyeyim.’’
- ‘’Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...’’
- ‘’Ben duymuyorum, ben görüyorum’’, diyormuş adam.
- ‘’Öyle şey olmaz’’, demişler. ‘’Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni...’’

Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii... Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:
- ‘’Buldum’’, demiş. ‘’Bozukluk burada...’’
Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
- ‘’Saçmalaması bundan dolayı’’, diyormuş. ‘’Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu...’’

Çetin Altan'ın yazısında anlattığı hikâye bu kadar. Ancak kitapta hikâyenin gerisi de vardır: 

Köyde burnunun iki tarafında üstü kaşa benzer, kirpiği andırır iki çukur bulunan bir kız vardır. Bir gözü kör Nunez o kıza âşık olur. Kız da onu sever. Nunez günün birinde “Benimle evlenir misin” diye sorar kıza. “Evet” der kız, “ancak sen bizlerden çok farklısın. Böyle anormal biriyle evlenemem. Ancak o gören gözünü dağlatıp kör olursan yaşamımı seninkiyle birleştiririm!”  Nunez kıza âşıktır, ''Peki'' deyiverir.  

Kız anasına, babasına müjdeyi verir ve düğün hazırlıkları başlar. 

Körler Ülkesi’nde düğün gününden bir gün önce köy meydanında masalar kurulmuş, kazanlar kaynatılmış ve damadın o gören tek gözünü kızgın demirle dağlayacak adam da bulunmuştur. 

Körler Ülkesi’nin tek göreninin aklı son anda başına gelir, kör edilme töreni için tamtamlar çalınıp şişler kızdırılmaya başladığında doğru yolu seçer ve oradan kaçar! 

Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.

Kitapta geçen hikâye bu kadar...

Çetin Altan bu hikâyeyi anlattığı yazısını şu cümleyle bitirirdi: 

‘’Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.’’ Çünkü körler memleketinde görmek, bir hastalık sayılır.

Ve sözü H.G. Wells'in bir yazısından alıntıyla bitireyim: 

Bir yazısında “İnsan hayatı,” der H. G. Wells; “İnsan hayatı evrenin akışı içindeki bir girdap gibi, yanıltıcı bir şekilde sakindir; bilimse insanın karanlığa yaktığı bir kibrittir ve kibritin ateşi karanlığın sandığımızdan daha da karanlık olduğunu gösterir.”

Bu coğrafyada, ''gün ışığı'' yerine aydınlık diye bildiğimiz hâlâ insanlarımızın aklını alan renkli camlardan bizlere süzülüp gelen aldatıcı bir ''ziya''dır...

Gördüğümüz ''ziya'' aydınlık değil, karanlık ise sandığımızdan da daha karanlıktır...

Osman AYDOĞAN

Müzikle ilgilenen arkadaşlarıma bir not: ''Körler Ülkesi'' dışında ''Ann Veronica'' ve ''Zaman Makinesi'' isimli kitapları da vardır H.G. Wells'in. ''The Alan Parsons Project'' isminde 1975 ile 1990 yılları arasında faaliyet göstermiş bir İngiliz senfonik rock grubu vardı. Bu grup tematik albümler yaparlardı. Her albümde farklı bir konu işlenirdi. İşte bu müzik grubunun H. G. Wells’in eserlerinden olan ''Zaman Makinesi''nden (The Time Machine) etkilenip aynı isimle çıkardıkları bir albümü de vardır: '’The Time Machine''. Bu grubun 1982 çıkışlı bir albümünün ismi de ''Eye in the Sky'' dir. Bu albümde birinci eser  ''Sirius'', ikinci eser de ''Eye in the Sky''dir. İkisi de dinlenmeye değer eserlerdir. 



Plevne Muharebesinden ilham alan bir şarkı: Jingo

05 Nisan 2010

Bu sabah bana saygıdeğer Hocam Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR ‘’harp tarihi ve müziği ile ilgili olduğunuz için gönderiyorum’’ diyerek T24 İnternet Gazetesinin yazarı Enver Güney’in ‘’Hafif Süvari Alayı'nın intikamı’’ başlıklı yazısını gönderdi. Yazı esas itibarıyla dünya ve Avrupa’daki veba salgınından bahsediyordu.

Hafif Süvari Alayı Uvertürü

Ancak yazıda bir muharebeye yer verilir. Kırım harbinin en büyük muharebesi olan Balaklava'da 25 Ekim 1854 tarihinde bir Rus topçu taburuna karşı gerçekleştirilen yanlış ve acele hücum kararıyla, İngiliz Kraliyet Ordusu'nun en değerli alayı Hafif Süvari Alayı'nın yarısı yok olur.

Ve bu yazıda; Avusturyalı besteci Franz von Suppe işte bu alayın taarruzundan ilham alarak 1866 yılında ‘’Hafif Süvari Alayı Uvertürü'’ bestelediği ifade edilir…

Uvertür; operada orkestranın perde açılmadan önce çaldığı parçanın adıdır. Türk sanat müziğindeki peşrevin karşılığıdır. Bahsi geçen eser, ‘’uvertür’’ adını taşısa da küçük bir senfonik şiir gibidir. Esere kulak kabarttığımızda, bahsi geçen Süvari alayının kalk borusunu, atların hazırlanışını, yola çıkışlarını, yolda atların tırıs gidişini ve nihayet bir subaşındaki dinlenme molasını kolaylıkla algılayabiliriz... Yazımın sonunda bu üvertürün bağlantısını vereceğim...

Kısaca Kırım Harbindeki Balaklava Muharebesi bir Avusturyalı besteciye ilham vererek ‘’Hafif Süvari Alayı Uvertürü'’ bestelenmiş…

Jingo

Bu bilgi ise bana Plevne Muharebesinden ilham alınarak bestelenen / oluşan bir şarkıyı hatırlattı: Jingo

Jingo, İngilizce ‘’aşırı milliyetçi’’,  ‘’savaş çığırtkanı’’ anlamına gelen bir kelimedir. Bu kelimeden türemiş ‘’Jingoizm’’ ise emperyalist yayılma ve askeri güç ile birlikte görülen kitlesel coşku, heyecan ve kutlama havasıdır…  Jingoizm İngilizcede genellikle savaş zamanında, aşırı milliyetçi duyguları sömüren, saldırgan, popülist söylemler için kullanılıyor. Jingoizm, diplomatik zorluklara karşı güçlü askerî müdahaleleri savunan agresif ve yabancı düşmanı dış politikayı anlatıyor. Terim, erken modern İngilizcede Viktorya dönemi ve müzik salonlarının gözde bir parçası olan "İsa Mesih" in yerine geçen "By Jingo!" ifadesine dayanıyor. 

‘’By Jingo’’nun kökeni de 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı- Rus savaşı sürerken İngiliz Viktorya döneminin barlarında söylenen bir şarkıya dayanıyor.

1878 krizi döneminde, Rusların Balkanlara, Kafkaslara ve Orta Avrupa’ya olan hâkimiyeti üzerine İngiliz kamuoyunda Rus karşıtı bir tavır sergilenir, halk galeyena gelir. Londra'daki müzik salonlarında tanınmış bir sahne sanatçısı olan Gilbert Hastings MacDermott ve şarkı yazarı George William Hunt İngiliz halkının bu tavrına, bu hissiyatına tercüman olurlar… Hunt, İstanbul'u Rus saldırısına açık bırakan Osmanlı garnizonu Plevne'nin teslim olması haberi üzerine, İngilizler’in İstanbul’u savunmaya kararlılığını vurgulayan bir şarkı yazar. MacDermott onu müzik salonlarında ve barlarda gösterecek şekilde satın alır ve şarkı "MacDermott'un Savaş Şarkısı" olarak tanınmaya başlanır. Yazımın sonunda bu şakının bağlantısını da vereceğim... 

Şarkının sözlerinde Ruslara karşı Osmanlı ile olan dayanışma sergilenir. Şarkı ayrıca 1853 Kırım Harbine atıfta bulunarak (Fransa ve İngiltere Kırım harbinde Osmanlı yanında Ruslara karşı savaşmışlardı) İngiltere'nin yine Osmanlı yanında Ruslarla tekrar savaşmaya hazır olduğunu vurgular.

Tabii bu şarkı İngilizlerin Türk - Osmanlı sevdasından, sevgisinden kaynaklanmıyor... İstanbul Rusların eline geçerse Hindistan yolu tehlikeye giriyor... Ortadoğu tehlikeye giriyor, Doğu Akdeniz, Kıbrıs tehlikeye giriyor... Orta Avrupa, Balkanlar tehlikeye giriyor... 

Şarkıda koro şöyle söyler:

‘’We don't want to fight but by Jingo if we do,
We've got the ships, we've got the men, we've got the money too,
We've fought the Bear before, and while we're Britons true,
The Russians shall not have Constantinople.’’

''Dövüşmek istemiyoruz ama Jingo tarafından yaparsak,
Gemilerimiz var, adamlarımız var, paramız da var.
Daha önce de Ayı (Rusya) ile savaştık ve biz hakiki Britanyalı olduğumuz sürece
Ruslar Konstantinopolis'e sahip olmayacak.''

Şarkının nakaratında peygamberin adının uluorta kullanılmaması için İsa (Jesus) yerine Jingo denmesiyse yukarıda açıkladığım ‘’Jingoizm’’ teriminin kökenini oluşturur… 

Hem kelime olarak ''Jingo'', hem kavram olarak ''Jingoizm'' ve hem de Jingo ismindeki bütün şarkıların (sadece "MacDermott'un Savaş Şarkısı" değil, ''By Jingo'', ''Oh by Jingo'', ''Jingo'' ve ''Jingo-lo-ba'' şarkılarının tamamının) kökeni anlattığım gibi Plevne müdafasına dayanmaktadır... 

‘’Plevne’’ deyince bir hatıramı anlatmak istiyorum. ABD’li subay bir arkadaşım bana Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa’yı kendisine örnek aldığını Plevne müdafaasının ise dünya savunma savaşında mümtaz bir yeri olduğunu söylemişti… Bizim tarih diye bir kaygımız, tarih diye bir derdimiz ve tarih ile bir ilgimiz olmadığı için ‘’Plevne’’yi pek bilmeyiz tabii ki! Gazi Osman Paşa'yı ise hiç mi hiç bilmeyiz! TV'deki diziler nemize yetmiyor değil mi? Veya bildiğimiz sadece Plevne marşı.. O da yarım yamalak!

Hep yazıyorum ya bu minvalde; el âlem pop şarkılarında bile tarihi bir geçmişine atıfta bulunuyor, tarihini kök bilgilerle, simgelerle hep canlı tutuyor...

Bizim pop şarkılarımız ise lay lay lom şıkıdım şıkıdım oynayıp geçiyor… Ancak sanatın, edebiyatın, basının ve gerçek aydınların cılız kaldığı, piyasadakilerin de vıcık vıcık olduğu bu ortamda da TV’de ve boyalı basında çok ucuz ve kaba saba bir ‘’Jingoizm’’den de geçilmiyor…

Allah sonumuzu hayretsin!

Osman AYDOĞAN

Yazımın bundan sonrası meraklısı için…

Carlos Santana

‘’Jingo’’ ve ‘’Jingo-la-ba’’ şarkıları şarkıcı Carlos Santana ile özdeşleşmiştir. Çünkü bu şarkıları günümüzde en iyi söyleyen, icra eden Carlos Santana’dır..

Carlos Santana, (‘’Carlos Augusto Alves Santana’’, veya sahne adlarıyla ‘’Carlos Santana’’ ve kısaca ‘’Santana’’) kendine has stiliyle, "Rolling Stones" dergisi tarafından dünyanın en iyi yüz gitar virtüözü listesine girmiş, on Grammy ödülü almış, 1947 Meksika doğumlu, "Latin Orkidesi" unvanını almış müzisyen, gitarist ve söz yazarı olan büyük bir sanatçıdır. 1967 yılında aynı isimle (Santana) Afrika ve Latin Amerika tarzlarıyla müzik yapan bir de grup kurmuştur.

Oyuncu Zafer Algöz'ün "Haşırt Dı Bilekbord" (İnkılap Kitabevi, 2017) adlı bir kitabı var… Zafer Algöz bu kitabında ince bir mizah anlayışı ile Sadri Alışık, Carlos Santana, Cem Yılmaz, Öztürk Serengil, Fatma Girik, Zeki Müren, Savaş Dinçel, Kemal Sunal, Nur Subaşı, Erkan Can, Ali İpin, Yıldız-Müşfik Kenter gibi daha birçok sanatçıyla yaşadığı anılarını akıcı ve esprili bir dille anlatıyor.

İşte bu kitapta Carlos Santana ile ilgili bir hikâye var… Kitapta bu hikâye şu şekilde anlatılır:

1989 yılında, İstanbul'a ilk kez gelen Carlos Santana, (2009 yılında bir daha gelmişti) alanda karşılanıp konaklayacağı otele getiriliyor. İlk gün serbest, akşama basın toplantısı yapılacak. Dinlenmek yerine, "Çıkalım İstanbul'u dolaşalım," diyor. Yanına bir rehber veriliyor, kendisine bir de araç tahsis ediliyor. Kapalıçarşı, Sultanahmet, Ayasofya derken Santana güzel bir çay bahçesi görüyor. Hem üstadı dinlendirelim hem de bir Türk kahvesi içsin diye bahçede bir masaya oturuyorlar. O ana kadar koca Santana'yı bir Allah'ın kulu tanımıyor. Resimdi, imzaydı diye taciz eden de yok… Kendi de zaten bu durumdan şikâyetçi değil, çünkü adamın öyle kompleksleri yok... Rehberle beraber kahveleri höpürdeterek sohbet ediyorlar. Birden çay bahçesinin önünden geçmekte olan boyacı Roman çocuklar bağırmaya başlıyorlar: "Heyy !.. Hello Santana! Welcome İstanbul! I love you Santana!.."

Çay bahçesinin garsonları çocukları tersliyor. "Kesin ulan, bağırmayın, içeri falan da girmeyin, dağılın buradan, müşteriyi rahatsız etmeyin !" Santana rehberine diyor ki : "O çocukları buraya çağır, ben içeri gelmelerini istiyorum." Rehber çocuk hemen garsonlara durumu izah ediyor: "Aman abilerim, adam dünya starı, herkese rezil oluruz, boyacıları yanına istiyor, bırakın gelsinler..."

Çaresiz izin veriyorlar. Boyacı Roman çocuklar sandıklarıyla beraber dalıyorlar çay bahçesine... Rehber söylediklerine tercüman oluyor, başlıyorlar koca Santana'yla sohbete... Diyorlar ki, "Sen dünyanın en büyük gitar ustalarındansın. Senin çizmelerini boyayalım, kıyağımız olsun, beş kuruş istemeyiz.."

Santana çok mutlu oluyor, hem de çok şaşırıyor… Çocuklara gazoz, kola ısmarlıyor. Sonra da soruyor tabii : "Geldiğimden beri beni İstanbul'da kimse tanımadı. Peki bu çocuklar beni nasıl tanıdı?.." Çocuklar anlatıyorlar: "Biz boya yaparken bazı müşteriler gazete okur. Fırça sallarken arada gazetelere de bakıyoruz tabii. Resmini orada gördük. 'Dünya Yıldızı Santana İstanbul'a Geliyor' yazıyordu, oradan tanıdık seni."

Çizmelere boya cila yapılıyor. Santana para vermek istiyor ama çocuklar almıyor. "Peki," diyor Santana, "yarın akşam konserim var, beni dinlemek ister misiniz?" Çocuklar deli oluyor. "Hem de çok isteriz Santana. Sen delikanlı adamsın!.."

Rehberden ikişer kişilik davetiyelerden alıyor, çocuklara veriyor. Kardeşiniz varsa yanınızda getirebilirsiniz, diyor. Çocuklar çok mutlu, tabanları kıçlarına vurarak çıkıyorlar, çay bahçesinden caddeye doğru seğirtip kayboluyorlar...

Ertesi akşam Açıkhava'da müthiş bir izdiham var. Roman çocuklar ellerinde davetiyelerle konsere geliyorlar. Ana kapıdan giremiyorlar, çünkü Santana misafirlerine VIP davetiye vermiş, çocuklar nereden bilsin, VIP kapısına gelince kıyamet kopuyor... "Kimden çaldınız lan bu davetiyeleri ?" Çocuklar, "Biz kimseden çalmadık abey, biz Santana'nın misafirleriyiz, o verdi bunları bize…’’ deyince, ‘’Hass… tirin ulan!’’ diyerek ve sille tokat tartaklayarak çocukların ellerinden davetiyeleri alıp kapıdan kovuyorlar.

Ama Santana'nın VIP misafirleri pes etmiyor... Sanatçıların arka giriş kapısını buluyorlar. Orada da aynı muamele tabii: "Hadi yürüyün lan!.." Çocuklar asla pes etmiyor. "Santanaaa ! Santanaaa !.. Help.. Help !.." diye hep bir ağızdan basıyorlar feryadı. Bir şekilde rehbere haber gidiyor, o da gidip durumu Santana'ya anlatıyor. Sonra da rehber gidiyor, çocukları alıp kulise, Santana'nın yanına getiriyor. Salya sümük, gözyaşları içinde başlarına geleni anlatıyorlar. Santana çok üzülüyor ve sinirleniyor: "Misafirlerim alın ve yerlerine oturtun."

Boyacı Roman çocuklar rehberle beraber sahne kenarından seyircinin arasına iniyorlar. Büyük sorun oluyor... Çocukları yerlerine çoktaan birileri oturmuş bile. Vali yardımcısının kızı, damadı… Belediye'den falancanın bacanağı, filancanın eltisi, görümcesi.. "Biz protokolüz kardeşim, kalkmıyoruz !" diyorlar.

Görevliler de durumun farkında ama korkudan bir şey yapamıyorlar... Dakikalar geçiyor ama sorun çözülemiyor. Sonunda merdiven basamaklarına birer minder koyulup Santana'nın VIP misafirlerini oraya oturtarak olayı bağlıyorlar.

Rehber tekrar Santana'nın yanına gidiyor ve olanları anlatıyor. Sanatçı diyor ki, "Git onlara söyle, benim misafirlerime kimse saygısızlık yapamaz... Eğer sahneye çıktığımda çocukları en ön sırada, koltuklarda görmezsem tek bir nota çalmam. Sahneye çıkarım, olayı anlatır, veda eder giderim. Tazminat falan da umurumda değil, bedeli ne olursa olsun öderim."

Konserin başlaması lazım ama bir türlü başlamıyor. Alkışlar, ıslıklar başlıyor. Ve işler karışıyor. VIP bölümünde bir kargaşa var... Bu defa görevliler durumun vahametinin farkında. Çocukların koltuklarına çöken baldız, bacanak, elti, görümce ve de enişte... Tek tek koltuklardan kaldırılıyorlar. En ön orta protokol koltuklarına Santana’nın VIP misafirleri olan Roman çocuklar oturuyorlar...

Arkaya "tamam" diye haber gidiyor, ışıklar açılıyor, sahne aydınlanıyor ve Carlos Santana sahneye çıkıyor… Yer yerinden oynuyor. İlk iş olarak ön tarafa bakıyor, misafirleri yerinde mi diye... Çocukları görüyor, bakıyor ki herkes mutlu… Başparmağını yukarı doğru çevirip VIP misafirlerine bir OK çekiyor. Sonrasında o sihirli parmaklar gitarının tellerine gömülüyor. Açıkhava'da sanki gitarından binlerce beyaz güvercin çıkıyor. Uçuyor, uçuyor, Santana'nın misafirlerinin üstünde sortiler yapıyor..

Onun içindir ki Santana gibi sanatçılara virtüöz, muhteşem, büyük star demeden önce ‘’Adem’’ diyorlar. Gerçekten çok büyüksün... Viva Santana!

Kitapta geçen hikâye bu kadar…

Bu hikâye ‘’Kafa’’ dergisinin Aralık 2014 sayısında da yine Zafer Alagöz tarafından "Viva Santana"  başlığı ile anlatılıyor.

Carlos Santana 20 yıl sonra 2009 yılında İstanbul'a tekrar geldiğinde de Türk basınına şu demeci veriyor:

''Hippi, uzun saçları olan, banyo yapmayan ve dünyadaki bütün kadınlarla birlikte olmak isteyen kişi değildir. Benim için hippi, dini ya da siyasi otoriteyi sorgulayan herkestir. Çünkü din ve siyaset her zaman cevap değildir, genellikle sorunu daha da yoğunlaştırır. Çözüm, merhamet, iyi yüreklilik, acıma, sabırdır. Bunlar daha çok kadınların sahip olduğu özelliklerdir. Amerika'da şunu yeni yeni öğrenmeye başladık: 'Nazik olmakta bir sorun yok... Bu seni eşcinsel yapmaz ya da erkekliğini kaybetmezsin'. Hala çok erkeksi iken, dinlemeye de hazır olabilirsin. Bazen kadınlar sorunlarını söyler ama bunları çözmen gerekmez. Bazen sadece dinlemen yeterlidir. Ben bir hippiyim, her zaman hippi oldum. Ama ilkelerim var. Ben gitmeden önce bu dünyanın farklı şekilde düşünür hale gelmesini istiyorum. Kadınlar ve erkekler için eşit olmasını istiyorum. Eğer ayağınızı bir kadının boynuna basıyor ve kendini sandalye gibi hissetmesini sağlıyorsanız bu bir din değildir. Eğer gerçekten ritüellerinizi yerine getirmek istiyorsanız, merhametli ve adil olmanız gerekir. Benim için hippilik çok önemli, sahte bir Hollywood filmi değil, gerçek bir şey. Benim için hippi gökkuşağının tek bir rengine değil, tüm renklerine övgüler düzebilen kişidir.''

İşte size sanatçı… Gerçek bir sanatçı… Adam gibi adam…  

Girişte bahsettiğim gibi Santana’nın ‘’Jingo’’ adını taşıyan iki şarkısı var aslında. Genellikle bunlar adı da aynı olduğu için birbirine karıştırılır. ''Jingo'', slow ve de enstrümantal bir şarkıdır. ‘’Jingo-lo-ba’’ ise samba ritminde bir Santana şarkısıdır. ‘’Jingo’’, ‘’Jingo-lo-ba’'dan farklı olmasına rağmen dediğim gibi hep karıştırılan bir şarkıdır... Ancak Santana’nın şarkılarında girişte bahsettiğim şair Hunt’un sözleri geçmez… Hele ‘’Jingo-lo-ba’' şarkısında sadece bu hikâyenin adı vardır: ‘’Jingo’’

Bu açıklamayı yapmasan bu şarkılar tüm Türk filmlerinde hippi gençlerin kendilerinden geçip çılgıncasına dans ettikleri şarkılardan birisi sanılır…

Yazımda bahsi geçen şarkılar:

Franz von Suppe'nin ‘’Hafif Süvari Alayı Uvertürü'’:
https://www.youtube.com/watch?v=MhWRmtsPCdM

Carlos Santana, Jingo-lo-ba:
https://www.youtube.com/watch?v=ACw2RIVZvZw

Carlos Santana, Jingo:
https://www.youtube.com/watch?v=MWjUwEDjEus

H. MacDermott, By Jingo:
https://www.youtube.com/watch?v=HSkjw9ZuvRw

Oh by Jingo:
https://www.youtube.com/watch?v=jd-JpDaVmcc

Macdermott's War Song (MacDermott'un Savaş Şarkısı):  
https://www.youtube.com/watch?v=h1ZFzs7hL5g&feature=youtu.be

Macdermott's War Song

The "Dogs of War" are loose and the rugged Russian Bear,
All bent on blood and robbery has crawled out of his lair...
It seems a thrashing now and then, will never help to tame...
That brute, and so he's out upon the "same old game"...
The Lion did his best... to find him some excuse...
To crawl back to his den again. All efforts were no use...
He hunger'd for his victim. He's pleased when blood is shed...
But let us hope his crimes may all recoil on his own head...

Chorus:
We don't want to fight but by jingo if we do...
We've got the ships, we've got the men, and got the money too!
We've fought the Bear before... and while we're Britons true,
The Russians shall not have Constantinople...

The misdeeds of the Turks have been "spouted" through all lands,
But how about the Russians, can they show spotless hands?
They slaughtered well at Khiva, in Siberia icy cold.
How many subjects done to death we'll ne'er perhaps be told.
They butchered the Circassians, man, woman yes and child.
With cruelties their Generals their murderous hours beguiled,
And poor unhappy Poland their cruel yoke must bear,
While prayers for "Freedom and Revenge" go up into the air.

(Chorus)

May he who 'gan the quarrel soon have to bite the dust.
The Turk should be thrice armed for "he hath his quarrel just."
'Tis said that countless thousands should die through cruel war,
But let us hope most fervently ere long it shall be o'er.
Let them be warned: Old England is brave Old England still.
We've proved our might, we've claimed our right, and ever, ever will.
Should we have to draw the sword our way to victory we'll forge,
With the Battle cry of Britons, "Old England and St George!"

(chorus)



Eres todo en mi vida  

05 Nisan 2020

‘’Eres todo en mi vida’’ bu kısa cümle İspanyolca ‘’Benim için sen her şeysin’’ demek olan bir şarkının adı…

Şarkıyı söyleyen de El Rey del Despecho takma adıyla bilinen Kolombiyalı popüler müziğin şarkıcısı ve bestecisi Darío de Jesús Gómez Zapata... Ancak kendisi Darío Gómez diye tanınır.

Bir insan bir nasıl sesle ’’Benim için sen her şeysin’’ der? Bunu öğrenmek için bu şarkıyı dinlemeli insan…

Şarkının adı böyle olunca diğer sözlerinin anlamını bilmeseniz de olur… Şarkıcının sesinden ne dediği anlaşılıyor zaten…

Bugün Pazar… Bırakalım Koronayı, virüsü, karantina sıkıntısını… Defalarca ama defalarca bu şarkıyı dinleyin… Sonra dönün eşinize bu şarkıyı söylemeye çalışın: Eres todo en mi vida  

Sizlere, sağlıklı, mutlu ve huzurlu güzel bir Pazar günü diliyorum..

Osman AYDOĞAN

Darío Gómez: Eres todo en mi vida:
https://www.youtube.com/watch?v=sfcAFejAm04

Bir not: Asıl adı María Guadalupe Araujo olup Ana Gabriel olarak bilinen Meksikalı bir şarkıcının da bu şarkıya ismi çok yakın olan ‘’Eres todo en mi’’ isminde bir şarkısı vardır. Bu iki şarkı isim benzerliği ve İspanyolca olmaları dışında farklı şarkılardır.  



Dil ve Türkçe üzerine - 8: Siyasette bir riyakârlık aracı olarak kelimeler…

04 Nisan 2020

Günlerdir sabrınızı zorlayarak dil üzerine yazıyorum… Türkçe’deki Farsça, Arapça, Fransızca kelimeler, dil konusunda dil bilimcilerinin görüşleri, Türkçe’deki nicelik ve nitelik sorunu derken dün siyasette bir manipülasyon aracı olarak kelimeleri anlattım. Bugün de hemen hemen aynı konuya devam edeceğim; siyasette bir riyakârlık aracı olarak kullanılan kelimeleri anlatacağım…

Ancak önce bir düşünürün bir tespitinden bahsedeceğim…

Hakikat var değildir, hakikat olur…

Fransız düşünür Alain Badiou’nun bir tespiti var... Bu tespit; atom bombasının bulunmasından daha vahimdir, daha gaddardır, daha şedittir, daha acıtıcıdır. Bu tespit yaşadığımız çağımızı anlatır. Bu tespit beş kelimeden oluşan basit bir cümledir: ‘’Hakikat var değildir, hakikat olur.’’

Badiou’nun tespiti gibi, bilimsel bir ‘’algı yönetimi’’ desteği ile günümüzde her yerde gerçek ‘’kara’’ olan ne varsa insanlara sanal ‘’ak’’ olarak sunulmuştur ve sunulmaktadır... Bu şekilde insanlar aklı kullanmayı ve sorgulamayı unutmuşlardır. Zaten istenilen de budur.

Aslında bu düşünceyi çooook önceleri George Orwell başka bir şekilde dile getirmişti. George Orwell, zamanında “Evrensel riyakârlık dönemlerinde hakikati söylemek devrimci bir eylemdir” demişti. Tam da Orwell’in söylediği bir dönemde yaşıyoruz: ‘’Evrensel riyakârlık döneminde’’.

Dil konusu olunca Oxford Sözlük olmazsa olmaz bir araç. Bu nedenle de dil konusundaki yazı serimde Oxford Sözlüğünün çok adı geçmişti.

Yine bu sözlükten bahsedeyim.

Post-truth (Hakikat / gerçek sonrası)

Geçen senelerde Oxford Sözlüğü adı yine basına yansımıştı: Oxford Sözlüğü, Badio'nun, Orwell'in tespitlerini sanki kayda geçirircesine Anglo-Sakson kültürünün zamanın ruhunu kavramlaştırma geleneğinin uzantısı olarak ‘’Post-truth’’sözcüğünü yılın (2016) sözcüğü olarak seçmiş. Post-truth; tam karşılığı ‘’Hakikat / gerçek sonrası’’ anlamına geliyor. Ancak bunu da kibarca; “objektif hakikatlerin kamuoyunu şekillendirmede duygular ve kişisel inançlara göre daha az etkili olduğu koşullar” diye tanımlamışlar. Birebir tercüme böyle olunca anlaşılması zorlaşıyor ama basitçe ve kibarca diyorlar ki ‘’artık gerçekler önemli değil, insanlar olaylara duygusal yaklaşıyorlar.’’ 

Evrensel riyakârlık dönemi

Oxford Sözlüğü ‘’Post-truth’’ı 2016 yılının sözcüğü seçmiş ve kibarca da “hakikat sonrası” diye tanımlamış ama sözcüğün kökeni aslında çoook eskilere uzanıyor. 2004 yılında Amerikalı araştırmacı yazar ve öğretim üyesi Ralph Keyes bir kitap yazarak bu ifadeyi kitabının kapağına taşıyor ve hiç de kibarlığa kaçmadan ‘’Post-truth’’ın tanımını da net ve açık açık söylüyor: ''Post-Truth Dönemi: Çağdaş Yaşamda Sahtekârlık ve Aldatma'' (Delidolu, 2017) Post-Truth: Yani çağdaş yaşamda sahtekârlık ve aldatma… Yani; riyakârlık…

Ralph Keyes bu kitabında toplumlarda gittikçe yaygınlaşan yalanı ve aldatmayı, dürüstlüğün değer kaybedişini derinlemesine inceliyor. Bu kitap, hakikat sonrasına ilişkin en kapsamlı teorik yaklaşımı sunuyor. Bu kitap; toplumsal yaşamımızı radikal biçimde şekillendirmeye başlayan hakikat sonrası çağın (Orwell’in söylediği ‘’Evrensel riyakârlık dönemi’’nin) yükselişini ve bu durumun tehlikelerini gözler önüne seriyor.

Ralph Keyes kitabında ''Post-truth'’u şöyle açıklıyor: “Beyaz yalan dostu bir çağda yaşıyoruz. Şu konuda ikilemdeyiz: Bir yandan kendi yalanlarımıza bahane bulurken diğer yandan yalancılığın bu kadar yaygın olması karşısında dehşete düşüyoruz. Zeki insanlar olarak, suçluluk duymadan paçayı kurtarabilmek için gerçeği örtbas etmeye gerekçeler buluyoruz. Ben buna hakikat sonrası diyorum.”

‘’Post-truth’’ sözcük karşılığı kısaca ‘’hakikat / gerçek ötesi’’ veya ‘’gerçek sonrası’’ olarak da tercüme etmek mümkünse de bu sözcükler  ‘’Post-truth’’’ın tam karşılığını vermiyor.... Bu nedenle Post-truth’un karşılığı olarak ben Ralph Keyes’in kullandığı anlamda kullanacağım: ‘’Sahtekârlık ve aldatma'' veya aynı anlama gelecek şekilde Orwell’in tanımlamasıyla:  ‘’Riyakârlık’’…

Her ne kadar ‘’Post-truth’’ı, Oxford Sözlüğü 2016 yılının sözcüğü seçmişse de, Ralph Keyes 2004 yılında ‘’Post-truth’’ı ‘’sahtekârlık ve aldatma'' tanımlamışsa da günümüzde zaten yeryüzünde var olan Koranavirüs'ün Aralık 2019’da tanımlanması gibi bu ‘’Post-truth’’ zaten bu dünyada hep vardı. Çünkü ''hakikat'' bu dünyada hiçbir zaman, evet hiçbir zaman bir anlam ifade etmedi. ‘’Yalan’’ ve ‘’riya’’ ikilisi yıllar yılı bu dünyada politikanın hakiki ve gerçek kavramları olmuşlardır…

Çünkü yıllardır; tekrarlanan yalanların ikna edicilikte artık hakikatten üstün olması, olmamışların olmuş gibi gösterilip fikirler ve inançların birtakım emeller doğrultusunda sihirli kelimelerle riyakârlık yapılarak manipüle edilmesinin örneklerini yaşayarak görmedik mi? Görmüyor muyuz?

Bu sözcüğün (Post-truth) anlamını tam olarak anlamak için bu kavramı dünyada ve ülkemizde nasıl kullanıldığını, bir kısmını dün anlatmış olsam da örnekleriyle vermem gerekiyor.

Evrensel riyakârlık döneminden örnekler…

Ben örneklerde Post-truth diye yazıyorum ama siz riyakârlık diye okuyun… Benim riyakârlık demeye dilim varmıyor…

Hani Saddam’ın kitle imha silahları vardı ya… İşte size kallavi bir ‘’Post-truth’’. Hani Kaddafi halkına ateş açıyordu ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha. Hani Baltık Denizinde fotoğrafı çekilmiş olup da Körfez’de Saddam yapmışçasına bir karabatak fotoğrafı vardı ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha… Hani İŞİD’i Esad yaratmıştı ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha…

Bu ‘’Post-truth’’ bize hiç de yabancı değil aslında… 

Hani İŞİD’e İŞİD bile diyemeyip ‘’öfkeli gençler’’ diyorlardı ya… Hani ‘’kokteyl terör’’ diyorlardı ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha… Hani El Kaide’den El Nusra’ya ne kadar İŞİD müttefiki varsa, Esad ile savaşan ne kadar eli silahlı terörist varsa ‘’muhalif’’ diyorlar ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha…

Bir vakitler ‘’Camide içki içtiler’’ diye servis ediyorlardı ya, hani ‘’Kabataş’ta bir masum bacı’’ vardı ya, hani ‘’Balyoz’’, ‘’Ergenekon’’ diye darbe masalları vardı ya…  İşte yerli birçok ‘’Post-truth’’ daha…

PKK ile Oslo’da pazarlık yapıyorlar da, PKK'nın Güneydoğu'da şehirlere kasabalara yığınak yapmasına göz yumuyorlardı da adı ‘’Çözüm Süreci’’ oluyordu ya… FETÖ ile devletin yıllardır yaptığı uyarılarına, MGK kararlarına rağmen işbirliği yapıyorlar, ne istedilerse veriyorlar da sonra da adı ‘’aldatıldık’’ oluyordu ya… TSK’nın kırk yılda yetiştirdiği pırıl pırıl subaylarını, generallerini ''Ergenekon'', ''Balyoz'' vb. darbe masalları ile zindanlara atıyorlar da yine ‘’aldatıldık’’, ''pardon'' diyorlardı ya… BOP’un eşbaşkanı oluyorlar da sonra ‘’Eyyy, üst akıl’’ diyorlardı ya… Esad ile kol kola geziyorlar da  sonra da ‘’Eyyy, Esed’’ diyorlardı ya…  Alın size yerli birçok ‘’Post-truth’ daha…

Bu Koronavirüs krizini saymıyorum. Daha bir ay önce Dolar gelmiş 6.0’a, EURO 7.0'a dayanmış, işsizlik tavan yapmış, piyasalar durmuş, turist gelmiyor, cari açığı kapatacak para yok, yatırımlar yok, yabancı sermaye gelmiyor, ekonomiye güven dip yapmış, dış borç tavan yapmış, döviz yok, umut vatandaşın bozduracağı üç kuruşluk dolara kalmış, sanayi üretimi neredeyse durmuş, eğitim gerilemiş, hukuk ayaklar altına alınmış, uluslararası alanda ‘’değerli bir yalnızlığa’’ düşmüş, dış politikada çizdiğiniz zik zaklardan başınız dönmüşken ‘’böyyük devlet’’ masalları anlatılıyor ya alın size ‘’hakiki’’ ve ‘’gerçek’’ bir ’’Post-truth’’ daha…

Gerçi eski bir konu ama işte size yerli bir ‘’Post-truth’’ daha: 2017 yılının Ocak ayının son haftasında T.C. Başbakanı Gezi Parkı protestolarını kastederek demişti ki; ‘’Oradaki park düzenlemesi 8-10 ağacın yer değiştirilmesiydi.’’ Sanki o zamanlar TV’lerde gümbür gümbür Gezi Parkına Topçu Kışlası adı altında AVM, otel, rezidans yapacağız diyen bendim… Sabahın beşinde çadır kurup çevre nöbeti tutan gençlere sanki ben saldırdım… Öğrenci çadırlarına o gaz bombalarını sanki ben attım... Öğrenci çadırlarını sanki ben ateşe verdim... Ne diyor koskoca T.C. Başbakanı gözlerimizin içine baka baka; ‘’Oradaki park düzenlemesi 8-10 ağacın yer değiştirilmesiydi.’’  İşte yerli ‘’Post-truth’’ın en alası…

Bir büyük ‘’Post-truth’’ daha: Ülke demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, demokrasilerde olmazsa olmaz kuvvetler ayrılığı ilkesinden uzaklaşıyor, diktatörlüğe, tek adamlığa doğru gidiyordu da ‘’ileri demokrasi’’, ‘’prangalardan kurtuluyoruz..’’ diyorlardı ya… Yine kallavi bir ‘’Post-truth’’ daha…

Anayasa referandumunda YSK mühürsüz oyları geçerli sayıyor da ''kanunsuzluk var'' dendiğinde ''atı alan Üsküdar'ı geçti'' diyorlardı ya... Bundan büyük ’'Post-truth’' olur mu hiç?

İşte size geçmişe ait birkaç ‘’Post-truth’’ daha:  Sahtekâr, rüşvetçi, dolandırıcı bir İranlıya; ''hayırsever vatandaş'', “cari açığı kapatan ihracat şampiyonu”, “altın ihracatı yapan bir zat’’, ‘’ülkeye katkısı olan, hayır işlerine giren bir zat'' diyorlardı ya… Bizdeki '’Post-truth’’ların sonu yok ki!

Ülkenin bütün kurumlarını ve bakanlıklarını FETÖ'nün çiftliğine çevirmişler... FETÖ ile mücadele ediyoruz diye çiftliklerdeki bütün marabaları içeri almışlar, hala da içeri alıyorlar… Ancak bütün çiftlik ağaları, bütün çiftlik kâhyaları, Ankara'yı parsel parsel FETÖ'ye peşkeş çekenler, sümüklü bir meczubu teee ABD'ye kadar gidip, el etek öpüp bu meczupla fotoğraf çektirenler, bu hoca bozuntusunu TV'lerde, meydanlarda, basında öve öve bitiremeyenler ellerini kollarını sallayarak dışarıda dolaşıyor ya... Bunun adı da FETÖ ile mücadele oluyor ya… Aha işte size İşte yerli ‘’Post-truth’’ın bir en alası daha…

Sonuç

Yine ben yazımın başına döneyim... George Orwell'in sözüne atıf yapmıştım ya...  Tam da Orwell’in söylediği bir dönemde yaşıyoruz: ‘’Evrensel riyakârlık döneminde’’.

Bırakalım elin ecnebisinin sözlüğünde geçen ''Post-truth'' sözcüğünü. Biz Türkçesine bakalım: ‘’Yalan’’ ve ‘’riya’’ ikilisi yıllar yılı bu dünyada politikanın hakiki ve gerçek kavramları olmuşlardır…

Diil konusu deriiiiiin bir kuyu... Bu konuya devam edeceğim...

Osman AYDOĞAN



Dil ve Türkçe üzerine - 7: Siyasette bir manipülasyon aracı olarak kelimeler...

03 Nisan 2020

Dünkü yazımda bir Yunan atasözüne atıf yaparak kelimenin gücünden bahsetmiştim: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’ Ve mitolojide sözcüğün anlamını vermiştim: Mitolojide sözcük; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.

Belki farkında değilizdir ama bu anlamda sözcük en fazla gerçeği manipüle etmek isteyen siyaset alanında kullanılmaktadır. Çünkü dil bilimcileri ‘’Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç kelimelerdir. Kelimelerin anlamına hükmedebiliyorsanız, bu kelimeleri kullanması gereken kişileri de kontrol edebilirsiniz’’ derler.

İşte bu nedenle otoriter yönetimlerde sözcüklerin içeriğine ve ne anlama geldiğine de güç sahipleri karar vermektedirler.

Siyaset sanatında (!) kelimeler…

Siyaset sanatında gerçeğin manipülasyonu için kimi gayeler zaman zaman tersi sözcük ve kavramlar kullanılarak sunulmaktadır. Bu politika yeni değildir. Teee İkinci Dünya Savaşında Almanlar toplama kamplarını ‘’Die Arbeit macht frei’’ (çalışmak özgür kılar) sözcükleri ile isimlendirmişlerdi.

Ancak günümüzde siyaset sanatında kelimeler öyle ustaca kullanılmaktadır ki Goebbels duysa kemikleri sızlar, mezarında ters döner ben bunları nasıl kaçırdım diye…

Mesela koskoca bir ülkeyi (Irak) işgal edip, milyonlarca insanı öldürüp, hırsızlıkla, tecavüzlerle, talanla ülkeyi tarumar edip dokuz milyon insanı yerinden yurdundan ediyorlar… Ama adına ‘’demokrasi getireceğiz’’ diyorlar…

Keza askerî bir harekât yapıyorlar adına ya ‘’barış’’ diyorlar ya da barışın simgesi olan ‘’zeytin’’in adını kullanıyorlar…

Her türlü antidemokratik tasarrufu, uygulamayı yapıyorlar, adına da  ‘’ileri demokrasi’’ diyorlar…

Teröristlerle müzakere yapıyorlar adına ‘’barış süreci’’ diyorlar…

300 insan ihmalden, tedbirsizlikten, kâr hırsında maden ocağında toprağın altına gömülmüş, adına ‘’fıtrat’’ diyorlar… Yine ihmalden, tedbirsizlikten, kâr hırsından, plansızlıktan, rüşvetten, imar affından durduk yerden bina çömüş, betonların altına 24 insan gömülmüş, adına yine ‘’fıtrat’’ diyorlar… Yine ihmalden, tedbirsizlikten, kâr hırsından, plansızlıktan, rüşvetten, imar affından depremde binalar yıkılmış, onlarca insan betonların altında kalmış, adına yine ‘’fıtrat’’ diyorlar, ‘’şehit’’ diyorlar, ‘’kader’’diyorlar… Adana Aladağ'da kız öğrenci yurdunda yangın çıkmış, 11 kız çocuğu diri diri alevlerde yanmış, ''ihmal'' var, ''kanunsuzluk var'' diyorsunuz; ‘’fıtrat’’ diyorlar, ''kader'' diyorlar…

‘’Fıtrat’’, ‘’kader’’, ‘’şehit’’ dini bir terimler ya, akan sular duruyor, kimsenin aklına artık hesap sormak gelmiyor... Hâlbuki ‘’fıtrat’’ kelimesi Allah’ın canlılara doğuştan kazandırdığı bir özelliktir… ‘’Kedinin fıtratında tırmalamak vardır’’ gibi... ‘’İnsanın fıtratında nankörlük vardır’’ gibi... Ama bir karayolunun fıtratından bahsedilemez... Bir madenin fıtratından bahsedilemez... Bir binanın fıtratından bahsedilemez... Bir depremin fıtratından bahsedilemez... Ama sorgulayan kim?

Kendilerine yakın bir vakıf yurdunda kendilerine emanet edilmiş çocuklar vakıf personelinin ''tecavüz''üne uğruyorlar; en yetkili bakanı tarafından olaya bakılmayıp ''bir defalık'' diyorlar…

Bir ‘’külliye’’ diyorlar, bir kelime ile bin odalı bir israf sarayının üzerini örtüyorlar…

Keza bir ‘’istikşaf’’ kelimesi diyorlar, sonuçlarını beğenmedikleri bir seçimi yineliyorlar…

Saymakla bitmez…

Oltaya takılan kelimeler…

Biliyorsunuz ‘’olta’’; balık avlamakta kullanılan, istenilen uzunlukta bir misinanın ucuna takılı, özel olarak bu iş için yapılmış çengelli iğnenin adıdır. Oltaya bir yem koyarsınız, balık gelir bu yemi yiyeceğim derken çengele takılır, av olur…

Siyaset sanatında bu oltaya takılan sözcüğe en iyi örnek ‘’Orta Asya’’ kavramıdır.

Bütün Tarih kitaplarında bugün Orta Asya diye ifade ettiğimiz bölgenin adı 18’inci yüzyıla kadar ‘’Türkistan’’ idi. ‘’Orta Asya’’ ifadesi İngilizlere aittir. Doğrudur, Londra’dan bakarsanız orası Orta Asya’dır.  İngilizlerin ifadesiyle bu bölgeye ‘’Türkistan’’ yerine oltaya takılan kelimeyi alarak ‘’Orta Asya’’ diyerek, Türk milletinin üç bin yıllık tarihini ve bu bölge ile olan bağını bir sözcükle silip atarsınız!... Şimdilerde ne Doğu Türkistan’ı bilen kaldı ne de Batı Türkistan’ı… Bu sözcükleri telaffuz edenlere bile artık Koranavirüslüymüş gibi şüphe ile bakıyoruz…

Anlıyorsunuz değil mi ‘’kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne yakındır’’ atasözünün ne anlama geldiğini… Sadece bir kelime ile bir milletin bir bölgeden tarihi silinmiştir. Bir kelime ile bir ülke işgal edilmiştir.

Aynı şekilde unvanlarında kocaman kocaman profesör yazan bazı akademisyenler Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ülkelerine ‘’Trans Kafkasya Ülkeleri’’ diyorlar. ‘’Trans’’ öte demek, eğer Moskova’dan bakarsanız doğrudur bu ülkeler Kafkasya ötesi ülkelerdir, dolayısı ile ‘’Trans Kafkasya Ülkeleri’’dir. Ancak Anadolu’dan, Ankara’dan bakarsanız öyle midir? Bu ülkeler her yönüyle ‘’öte’’ denemeyecek kadar Anadolu’nun bir uzantısıdırlar.

Dikkatsiz ve özensiz siyasetçilerin dilinde ters tepen kelimeler…

Siyaset sahnesine soyunmuşsanız eğer çok iyi bir tarih, edebiyat, felsefe, sosyoloji, psikoloji ve sanat bilgisinin yanında çok iyi bir dil bilgisine ihtiyaç vardır.

Dikkatsiz ve özensiz siyasetçilerin dilinde kelimelerin nasıl ters teptiğini iki örnekle açıklamak istiyorum:

Yıl 1983… 06 Kasım 1983 Genel Seçimler... MDP’de Turgut Sunalp, HP’de Necdet Calp ve ANAP’da da Turgut Özal başbakan adayı idiler… Seçimlerden birkaç gün önce TRT’de açık oturum var… O zaman TRT dışında başka hiçbir kanal yokt. Yani tüm Türkiye merakla bu açık oturumu izlemektedir. MDP seçimi kazanacağından o kadar emin ki açık oturuma katılmıyor...  Açık oturuma katılan HP’den Necdet Calp ve ANAP’dan da Turgut Özal… Sunucu konuşmacılara iktidara gelince ne yapacaklarını soruyor… Turgut Özal anlatıyor; barajlar, yollar, köprüler, fabrikalar yapacağını söylüyor… Sunucu tekrar soruyor; ‘’Hangi parayla?’’ Özal cevap veriyor: ‘’Birinci köprüyü satacağım, parasıyla da ikinci köprüyü yapacağım…’’ Köprü gündeme gelince Necdet Calp yumruğunu masaya vuruyor: ‘’Sattırmam!’’ Ancak Necdet Calp farkına varmadan bir ‘’sattırmam’’ kelimesiyle tüm dinleyicilerin bilinçaltına şu formatı atıyor: ‘’ANAP iktidara gelecek, köprüyü satmaya kalkacak ama ben muhalefette kalarak Danıştay’a, Yargıtay’a, AYM’ne giderek satışını yaptırmayacağım’’… Mutlaka diğer faktörler var ama seçim bir kelime ile kaybediliyor…

İkinci örneği fazla uzatmayacağım çünkü çok daha taze…

Günlerden 04 Mayıs 2018.. CHP lideri 24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi için Cumhurbaşkanı adayını açıklıyor: ‘’Muharrem İnce gel bakalım buraya!" Yaklaşık iki ay sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi daha o gün o saatte o anda o beş kelime ile sona eriyor: ‘’Muharrem İnce gel bakalım buraya!"

Hani Yunus Emre söylerdi ya, aynen öyle işte;

‘’Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz.

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.’’

İthal sözcüklerle kültür manipülasyonu…

Bazen de yabancı kitap, film ve dizi gibi farklı bir kültürü anlatan yazınsal veya görsel bir eserde geçen ancak Türkçede çok farklı anlamlara gelen kavramlar da sorgulanmadan Türkçeye ithal edilip kullanılarak kültür manipülasyonu yapılmaktadır. 

Örnek olarak; bir gazetedeki vefat ilanında veya kişiler kendi arasında bir taziye ziyaretinde artık sıkça bir merhum hakkında ‘’toprağı bol olsun’’ ifadesi kullanılmaktadır. Hâlbuki ‘’toprağı bol olsun’’ ifadesi Hristiyanlar için kullanılır ve Ortaçağdan gelen Papalığın cennetten toprak satmasına dayanan bir ifadedir. Bu ifade Müslümanlar için kullanılmaz. Müslümanlar için; ‘’Allah taksiratını affetsin’’,  ‘’Allah rahmet eylesin’’, ‘’mekânı cennet olsun’’ veya ‘’nûr içinde yatsın’’ ifadeleri kullanılır. (hatta ne zaman ‘’Allah taksiratını affetsin’’, ne zaman ‘’Allah rahmet eylesin’’ denir o ayrıntıya girmemeyim daha)… ‘’Işıklar içinde yatsın’’ ifadesi de tam olarak doğru değildir. Doğrusu ‘’nûr içinde yatsın’’dır. Çünkü burada ‘’nûr’’ sözcüğünde verilen anlam ‘’ışık’’ değildir, ‘’ilahî ışık’’tır.

Yerli ve milli sözcüklerle kültür manipülasyonu…

Bazen de yerli ve milli sözcüklerle kültür manipülasyonu yapılmaktadır.

Örneğin; ‘’kadın’’ ve ‘’erkek’’ sözcükleri cinsiyeti belirtir. ‘’Bay’’ ve ‘’bayan’’ sözcükleri ise unvan sözcükleridir. Bu en basit kuralı bile unutarak sırf cinsiyeti çağrıştırıyor diye –çünkü siyaset artık ‘’cinsiyetten’’ utanmaktadır- ‘’kadın’’ yerine bir unvanı tanımlayan ‘’bayan’’ sözcüğü kullanılmaktadır. Bu nedenle de ‘’Kadınlar Voleybol Milli takımı’’ yerine yanlış ve kasıtlı olarak ‘’Bayanlar Voleybol Milli Takımı’’ deyimi kullanılmaktadır.

‘’Erkek’’ ve ‘’kadın’’ sözcükleri yerine ‘’bay’’ ve ‘’bayan’’ sözcüklerini kullananlar bu sözcükleri sehven ve masumane kullanmamaktadırlar. Bilinçli bir şekilde ‘’kadın’’ yerine  ‘’bayan’’ sözcüğünü kullananların bilinçleri altında kadını sosyal hayattan dışlamak zihniyeti yatmaktadır. Önce zihinden, sözcüklerden silersiniz kadını sonra da sokaklardan, caddelerden, sosyal hayattan…

Keza aynı şekilde siyasette kullanılan eril dil de aynı amaca hizmet etmektedir. Sanmayın ki bu sözler masum masum, düşünülmeden, safça söylenmiştir. Bu sözlerin altında toplumda arzu edilen kültür dönüşümü yatmaktadır. Konu uzamasın diye örnekleri (ki çok fazla) yazımın sonunda veriyorum…

Sonuç

Girişte kullandığım cümlede ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir’’ diye bir Yunan atasözü vermiştim ve mitolojide sözcüğün anlamını aktarmıştım: Mitolojide sözcük; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.

Belki farkında değilizdir ama anlattığım gibi sözcük en fazla gerçeği manipüle etmek isteyen siyaset alanında kullanılmaktadır. Çünkü dil bilimcileri ‘’Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç kelimelerdir. Kelimelerin anlamına hükmedebiliyorsanız, bu kelimeleri kullanması gereken kişileri de kontrol edebilirsiniz’’ derler.

Fazla söze gerek var mı? Var!. Bu konuya devam edeceğim…

Osman AYDOĞAN

İktidar partisine mensup siyasetçilerin son senelerde kullandığı kadına yönelik cinsiyetçi ve ayrımcı eril dillerine örnekler::

TBMM Başkanı Arınç, eşinin adının 23 Nisan davetiyesinde neden olmadığını soran gazeteciye: “Bu nedir? Şeyini şey ettiğimin şeyidir” (Nisan 2004)

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, partisinin Kocaeli İl Kadın Kolları Teşkilatı’nca düzenlenen Dünya Kadınlar Günü Dayanışma Çayı’nda: "Türk hanımları evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir, Batı kadınları ise maalesef ezilmektedir.’’ (Mart 2005)

AKP Çankırı Milletvekili Hikmet Özdemir, içinde ''Cehennemlik olanlar da bana gösterildi, çoğunun kadın olduğunu gördüm'' yazılı kitapçık dağıttı. (Temmuz 2006 )

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin Ankara İl Kongresinde Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili olarak: "yalnız bırakılan ya davulcuya, ya zurnacıya" dedi. (Temmuz 2009

Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, kapatılan DTP’li Mardin Milletvekili Emine Ayna’yı kastederek, “Çok garip bir yaratık. Allah akıl fikir versin” (22 Aralık 2009)

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Büyük Anadolu Otelinde düzenlenen Türk Metal Sendikası 16. Kadın Kurultayında:  ‘’Kadınlara yönelik şiddet olayları, muhalefetin ve medyanın istismarıyla artıyormuş gibi bir havada takdim edilmektedir.’’ (Mart 2011)

Ordu'nun Ünye ilçesinde, AKP Ünye İlçe Tanıtım ve Medya Başkanı Süleyman Demirci, başı açık kadınlar için: "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır." (Mart 2011)

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün danışmanı Yusuf Müftüoğlu: "Ne yalan söyleyeyim, yılbaşının hemen ertesi günlerinde gazetelerde kutlamalar sırasındaki taciz haberlerini okumak hoşuma gidiyor." (Mayıs 2011)

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek" (Kasım 2011)

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bir Konya mitinginde, Hopa'daki olayları protesto etmek için tank üzerine çıkan ve polis müdahalesi sonucu kalçası kırılan Halkevleri Merkez Yürütme Kurulu üyesi Dilşat Aktaş hakkında “O kadın, kız mıdır kadın mıdır?" (11 Haziran 2011)

Sağlık Bakanı Recep Akdağ: “Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar.” (Mayıs 2012)

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, CHP milletvekili Aylin Nazlı Aka'nın kürtaj tartışmasında dile getirdiği "Başbakan vajina bekçiliğini bıraksın" sözlerine karşılık, "evli bir 'bayan'ın cinsel organı hakkında açıkça konuşmasının yüzümü kızarttı"  (12 Aralık 2012)

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, kürtajın yasaklanmasıyla ilgili tartışmalar sırasında tecavüz sonucu gebeliklerde kürtaj konusu tartışılırken; "Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün"  (Haziran 2012)

Dönemin başbakanı Erdoğan, Gezi protestoları sırasında verdiği bir röportajda Dolmabahçe’deki ofisinden kadınların kıyafetleri hakkında: “Değerlerine önem veren anne, baba kızının birilerinin kucağına oturmasını ister mi? Dolmabahçe’de ofisimin önünden Kadıköy’den gelenlerin filan orada durumunu görüyorum. Bütün bunları gördüğüm zaman, bunlar benim aslında kendi değerlerimle uyuşan şeyler değil. Buna rağmen benim toplumumun insanıdır diyorum, giyimine kuşamına şusuna busuna karışamam diyorum…” (Haziran 2012)

AKP Tokat milletvekili Zeyid Aslan, kadın gazetecilere "Ben sizin bacak aranızı çekip gazeteye bastırsam, bunların gerçeği bu diye ahlaksız olurum değil mi?" (Temmuz 2013)

Bir TV programa katılan Bakan Hüseyin Çelik, “Dün bir kanaldaki, yarışma programında sunucu öyle bir kıyafet gitmiş ki olmaz bu yani. Kimseye karıştığımız yok ama çok aşırı. Dünyada da kabul edilemez.” (Eylül 2013)  Çelik’in açıklamasından sonra sunucu Gözde Kansu işten çıkarıldı.

AKP Milletvekili, İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün:  “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur.” (Aralık 2013)

Kadın ve Demokrasi Derneği'nin (KADEM) düzenlediği I. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi'nde konuşan Cumhurbaşkanı, " Kadın erkek eşit değil fıtrata terstir. Tabiatları, bünyeleri farklıdır" (24 Kasım 2014)

AKP Bursa teşkilatının düzenlediği bayramlaşma töreninde konuşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç;  "Kadın iffetli olacak. Mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Nerede öyle yüzüne baktığımız zaman yüzü hafifçe kızarabilecek, boynunu öne eğebilecek kızlarımız." (Temmuz 2014)

Bülent Arınç ‘’kahkaha’’ açıklamasının ardından gelen eleştirilere cevap olarak: “O konuşmamdan bir kısım alınmış. Sadece kadınlar kahkaha atmasın dediysem akıl dışı bir iş yapmışımdır. Ama orada ahlak kurallarıyla ilgili bir konuşma yaptım. Kocasını bırakıp tatile çıkanlar, direği gördüğünde dayanamayıp direğe çıkanlar... Böyle bir hayatın içinde siz olabilirsiniz, size kızmanın ötesinde acıyabilirim.” (Temmuz 2014)

Daha sonra AKP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan olan Vali Hüseyin Aksoy: ‘’Eskiden ‘Kocandır, sever de döver de’ derdik, artık demiyoruz.’’ (Ocak 2015)

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu üç çocukları olduğunu söyleyen bir bebeğin babasına "O zaman sen söz dinleyenlerdensin. Anneler, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. Merkeze iyi nesiller yetiştirmeye almalılar". (02 Ocak 2015)

Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, Meclis’te düzenlenen bir toplantıda HDP vekili Nursel Aydoğan’a hitaben: “Bir kadın olarak sus” (29 Temmuz 2015)

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun eşi Doktor Sare Davutoğlu, kadına şiddetle ilgili olarak “Ben kadına şiddet dememizin de bu konuyu büyüttüğü kanaatindeyim. Şiddeti bir bütün olarak ele almamız lazım” (Temmuz 2015)

Daha sonra AKP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olan Ayhan Sefer Üstün: ‘’Tecavüze uğrayan doğurmalı’’ (Eylül 2015)

AKP’nin Urfa mitinginde konuşan Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Şimdi işiniz, maaşınız var, aşınız var. Ne kaldı? Eş kaldı eş. Biz bu toprakların insanlarının bereketlenmesini istiyoruz, çoğalmasını ama aynı zamanda iş güç sahibi olmasını da istiyoruz. Eş lazım dediğinizde önce annenize, babanıza gideceksiniz inşallah onlar size hayırlı bir eş bulacak. Bulamazsa bize başvuracaksınız.” (23 Ekim 2015)

Trabzon'un Of İlçesi'nde AKP'li Belediye Başkan Vekili Halil Alireisoğlu, afet ve acil durumlarla ilgili eğitim veren müftülük çalışanı Ayşe Yılmaz’a bağırarak: ““Sen kimsin de bize vaaz veriyorsun? Bu kadın nereden çıktı? Bu ne iş? Erkekler kadınlardan vaiz mi alırmış? Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok.” Aliresioğlu tepkiler üzerine: “Temelde bayan olduğu için tepki gösterdim. Bayanların konuşacağı yer vardır, erkeklerin konuşacağı yer vardır.” (3 Nisan 2016)

Meclis’te boşanmaları araştırmak için kurulan komisyonun toplantısında AKP Isparta vekili Sait Yüce, sunum yapmak için davet edilen Eşitlik İzleme Kadın Grubu’ndan (EŞİTİZ) avukat Hülya Gülbahar’a “Ben sana haddini bildirmeye çalışıyorum.” (19 Şubat 2016, Cuma)

AKP'li    Gaziantep    Şahinbey    Belediyesi,    "Aile    Saadeti"    isimli    bir    kitap    dağıtıyor. Bu kitapta, ‘’Kadınların nasıl dövülmesi gerektiği’’ anlatılıyor. (Şubat 2017 )

Neyse, burada keseyim ki bu sözlerin haddi, hududu, hesabı ve sonu yok… Ancak siyasette kullanılan bu eril dil, bu sözler sanmayın ki masum masum, düşünülmeden safça söylenmiştir. Bu sözlerin altında toplumda arzu edilen kültür dönüşümü yatmaktadır.



Dil ve Türkçe üzerine - 6: Türkçe’deki ‘’nitelik’’ sorunu…

02 Nisan 2020

Bir önceki yazımda ‘’nicelik sorunu’’ diye Türkçe’deki kelime azlığından ve yarattığı sorunlardan bahsetmiştim. Bu yazımda da elimizdeki kalan kelimelerin ise niteliğinin bozulduğunu anlatmaya çalışacağım.

Tıpkı beslenmemizde biyoçeşitlilik azalırken kalan besinlerin de GDO’lu olmaları gibi kalan kelimelerimiz de GDO’lu hale gelmiştir. Yani kullandığımız kelimeler artık GDO’ludur.. Yani hem az kelime kullanıyoruz, kullandığımız bu az kelimeler de genellikle olumsuz kelimelerdir. Müspet ve güzel kelimeleri pek kullanmıyoruz.

Nasıl mı?

Kelimenin gücü

GDO’lu kelimelere geçmeden önce kelimelerin gücünden kısaca bahsetmek istiyorum…

Mitolojide sözcük; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.

Mitolojide geçen bir Yunan atasözüdür: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’ Ve devam ederdi bu Yunan atasözü; ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’

Bir Japon atasözü: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’

Madem Japon atasözünden bahsettim. Bir Japon araştırmacıdan da bahseydim: Japon Araştırmacı Masaru Emoto’nun, ''Suyun Gizli Mesajı'' (Kuraldışı Yayınları, 2012) isimli bir kitabı var…

Bu kitapta Masaru Emoto, insan vücudunun ve yaşamış olduğumuz yerkürenin % 70’ini kaplamakta olan suyun, moleküler yapısının kelimelerinden etkilenmiş olduğu ortaya koyuyor... Emoto, yaşama geçirilen pozitif kelimeler sayesinde insanın vücudunda yer alan suyun, kişiyi mutlu ve esen kılabileceğini bildiriyor.

Kelimelerin su kristallerinin formasyonları üzerindeki etkisini tespit eden Emoto, bazı sevgi ve nefret kelimelerini kasete kaydederek cam şişelere gece boyunca dinletir. Bu deneyde ise sevgi, takdir ve teşekkür sözcükleri dinletilen şişelerdeki su kristallerinin çok simetrik ve güzel olduğunu belgeler. Kötü kelimeler dinleyen şişelerdeki suyun kristalleri ise düzensizdir.

Masaru Emoto, özetle bahsettiğim Japon atasözünü vererek; “Kelimeler doğanın titreşimidir, böylece güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır, bu da kâinatın köküdür” der… 

Görüldüğü gibi kullandığımız kelimeler basit birer ses kümesi değillerdir. Kelimelerin işaret ettiği anlamların çok ötesinde çok güçlü anlamları, bizim hayal ettiğimizden daha derin sırları vardır.

Olumsuz kelimeler…

Kelimenin gücü böyle… Böyle de kullandığımız kelimelerin ne anlama geldiğinin ve bu gücün farkında mıyız?

‘’İyi’’ ve ‘’kötü’’...

 ‘’İyi’’ ve ‘’güzel’’ veya ‘’kötü’’ ve ‘’çirkin’’ sözcüklerin kullanımı kültürden kültüre değişmekte bu da o kültürdeki insanların dünyaya iyimser veya kötümser bakmasına yol açmaktadır. Ne yazık ki kültürümüzde ifade aracı olarak çoğunlukla ‘’kötü’’ ve ‘’olumsuz’’ kelimeler kullanılmaktadır.

Toplumuzda kendisine bir olay veya nesne hakkında fikri sorulan kişinin verdiği cevap genellikle olumsuz sözcüklerden oluşur. ‘’Nasılsınız?’’ diye sorduğunuzda alacağınız cevap genellikle iki olumsuz sözcükten oluşur: ‘’Fena değil!’’ ‘’Fena’’ ve ‘’değil’’ iki olumsuz sözcük bir ‘’iyiyim’’in yerini tutmamaktadır. Bu kültürdeki insanımızı cennete götürseniz ve sorsanız cenneti ‘’nasıl buldun?’’ diye muhtemel ki yine ‘’güzel’’ yerine ‘’fena değil’’ cevabını verecektir.

Ne yazık ki kültürümüzde yaşama sevincini, mutluluğu, iyiyi ve güzeli anlatan sözcüklerden ziyade gamı, kederi, tasayı ve hüznü anlatan kelimeler çoğunlukla kullanılmaktadır. Şarkılarımızın, türkülerimizin sözlerine bakın, onlar da öyledir… Onlar gamın, kederin, hüznün şarkılarıdır. Sanki hüzün bu kültürde mutluluk aracıdır. Japon atasözünde olduğu gibi bu iki kötü kelime kötü doğa yaratmaktadır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

İnsanlarımız genellikle her şeyden müşteki, mızmız yeryüzü küskünü gibidirler… Hâlbuki yakınmanın bitmediği yerde hayat bir zebani topuzu, yakınmanın bittiği yerde ise hayat bir gül bahçesidir. Ancak yakınmak da şarka, bu kültüre özgü bir alışkanlıktır.

Dileklerimiz, isteklerimiz…

Dualarımız ve dileklerimizde de genellikle Tanrı’dan istediklerimizi istemeyiz de istemediklerimizin gerçekleşmemesini dileriz. ‘’Tanrı kaza ve bela vermesin’’ gibi. ‘’Kaza’’ ve ‘’bela’’ iki olumsuz, fena sözcük. Sanki iyiliğin, güzelliğin, bolluğun, bereketin canı çıktı.

Aynı şekilde insanlarımızdan da kendilerinden ne istediğimizi değil ne istemediğimizi talep ederiz. ‘’Çevreyi kirletmeyin!’’ deriz, ‘’çevreyi temiz tut!’’ yerine.

Yollardaki uyarı levhasına bir bakın: ‘’Trafik canavarı olmayın!’’ Sanki ‘’kurallara uyun!’’, ‘’insanlara saygılı olun!!’’ vb. demek çok mu zordu? ‘’Canavar’’ zaten olumsuz bir kelime... ‘’Olmayın!’’ Olumsuz bir emir kipi… Sonuç? Herkes canavar!

Benzer şekilde davranışları değiştirmek için de olumsuz yorumlarda bulunuruz. Hâlbuki davranışları etkilemenin en iyi yolu; olumsuz yorumlarda bulunmak değil, olumlu pekiştirmelerde bulunmaktır. ‘’Yanlış işleri eleştirmek yerine doğru işleri pekiştirmek için zaman harcarsanız daha iyi bir eğitici veya daha etkin bir yönetici veya lider olursunuz’’ der eğitim bilimciler… Çünkü siz insanlardan ne beklerseniz onlar da size onu verirler. Siz hangi sonuçları arıyorsanız onları bulursunuz.

Çocuk yetiştirirken, eğitirken, insanlara davranırken de genellikle hep olumsuz hitaplarda bulunulur… Çocuk bir bardağı mı kırdı, tepki hemen hazırdır: ‘’Aptal, salak, geri zekâlı…’’ Okulda öğrenci ödev mi yapmadı, dersine mi çalışmadı, tepki hemen hazırdır: ‘’Aptal, salak, geri zekâlı…’’ İşyerinde de aynıdır... ‘’Aptal, salak, geri zekâlı…’’ Goethe’nin bir söz vardı: Goethe derdi ki; ‘’insanlara olduğu gibi davranırsanız olduğu gibi kalırlar, olabileceği gibi davranırsanız olabileceği gibi olurlar.’’ 

Eğitim bilimciler davranışları etkilemenin en iyi yolunun; ‘’olumsuz yorumlarda’’ bulunmak değil, ‘’olumlu pekiştirmelerde’’ bulunmak olduğunu, ‘’yanlış işleri eleştirmek'' yerine ‘’doğru işleri pekiştirmek'' için zaman harcandığında daha iyi sonuç alındığını, insanlardan ne beklerseniz onların da onu verdiklerini söylüyorlar… Ama bunu ne anladık ne de uyguladık… Sonunda da Aziz Nesin haklı olur…

Eğitim bilimciler; ‘’İnsanın kendisine değer verildiğini ve takdir edildiğini hissetmesi gerekir‘‘ derler… ‘‘Kendisini değersiz hisseden, baskı altında kalan ve örselenen insanlar düşünemezler’’ derler… ''Kendisini değerli hissettiğinde mükemmel olmayacak insan yoktur'' derler…

Ülkemizde; evde, okulda, işyerinde, idari ve yönetim sistemimizde sistematik bir biçimde üzerek, eğerek, ezerek bir insan yetiştirme sistemi vardır. Eğitim ve yönetim sistemimiz sistematik bir biçimde insanımızın kendisini değersiz hissetmesi üzerine kurulmuştur.  Hâlbuki antropologlar ‘’insanın karakterini dik yürümekle kazandığını’’ söylüyorlar.  Biz ise diz çöktürmeye çalışıyoruz…  

Yine eğitim bilimciler ‘’bir çocuğun kaderini belirleyen bağımsız ve en güçlü etkenin çocuğun kendisi hakkındaki düşünceleridir’’ derler…

Olumsuz anlama gelen kelimeler…

Bazı kelimeler gayet masum gözükürler ancak anlam derinliğine baktığımızda olumsuz kelimelerle aynıdırlar.

Standford üniversitesinde profosörlük yapan Bernard Roth’un ‘’Başarma Alışkanlığı’’ (Nobel Yaşam, 2016) adlı bir kitabı var… Yazara göre, başarıya ulaşmamızın sırrı yalnızca iki kelimeyi kelime dağarcığımızdan çıkarıp yerine başka iki sihirli kelimeyi eklemek…

‘’Ama’’ yerine ‘’ve’’ kullanın…

‘’Sinemaya gitmek istiyorum ama yapacak bir ton işim var’’ yerine ‘’sinemaya gitmek istiyorum ve yapacak bir ton işim var’’ derseniz ne olur sizce?

Profesör Roth şöyle kaleme almış: ‘’ ‘ama’ kelimesini kullandığınız zaman eylemler arasında aslında olmasa da bir çatışma çıkarıyorsunuz. Ancak ‘’ve’’ bağlacını kullandığınız zaman beyniniz gayri ihtiyari bir şekilde cümlenin iki kısmını da bir bütün olarak algılıyor.’’

Dilbilimde bu tür cümle yapıları, bağlacın olduğu yan cümleler arasındaki bağdaştırıcı veya ayrıştırıcı bileşik cümleler olarak bilinmektedir. Esas itibariyle ‘’ama’’, ‘’buna rağmen’’, ‘’ancak’’ bağlaçları cümle içerisindeki bir ifadeyle diğer bir ifade arasında zıtlık bildirmek için kullanılmaktadır.

Oysa ‘’ve’’ bağlacını ele alırsak, bu bağlacın birleştirici ve daha olumlu bir işlevi vardır.

Ama bizim bütün cümlelerimiz ‘’ama’’ ile başlar değil mi?

‘’Zorundayım’’ yerine ‘’İstiyorum’’ deyin…

Roth kitabında şöyle vurgulamış: ‘’Bu alıştırma insanların yaptığı birtakım şeylerin (işe gitmek gibi), hatta onlara zevk vermeyen şeylerin bile aslında kelime seçimleriyle alakalı olduğunu farkına varmasında oldukça etkilidir.’’ Sadece küçük bir yüklem değişikliği hayatınızın gidişatını değiştirebilir. Eğer her sabah uyanıp işe gitmeyi ‘’ölüm’’ olarak görüyorsanız doğal olarak hayatınız da ‘’cehenneme’’ dönecektir.

Fakat işin aslına bakacak olursanız, bir şeyleri değiştirmek düşündüğünüzden daha kolay. Sadece her sabah işinizle ilgili neyi sevdiğinizi düşünün. Örneğin, karmaşık bir projeyi bitirmenin size verdiği o rahatlama hissini veya meslektaşlarınızla çay içip hoş vakit geçirdiğinizi düşünebilirsiniz. Aynı zamanda işten evinize gelip de ailenize kavuştuğunuz o anı da düşünebilirsiniz. İster inanın ister inanmayın, bu basit strateji sizi bütün gün pozitif bir enerjiyle yüklü tutacaktır.

Gördüğünüz gibi, ‘’ailemi ziyaret etmek zorundayım/gerek’’ yerine ‘’ailemi ziyaret etmek istiyorum’’ arasında dağlar kadar fark var. Ne hakkında konuştuğunuzun bir önemi olmaksızın, her zaman ‘’zorundayım’’ yerine ‘’istiyorum’’ demek daha iyidir.

Kullanmadığımız, kullanmakta cimri olduğumuz kelimeler

Şimdiye kadar günlük lisanımızda farkında olmadan kullandığımız olumsuz kelimeleri yazdım. Bir de Türkçe’de çok da olumlu olup pek kullanmadığımız kelimelerden bahsedeceğim…

Fransız felsefeci, edebiyat eleştirmeni ve toplum teorisyeni Roland Barthes’in bir kitabı var: ‘’Bir Aşk Söyleminden Parçalar’’ (Metis Yayıncılık, 2010). Barthes kitabında şöyle yazar; ‘’Âşık olduğumuzda kullandığımız dil, her zaman konuştuğumuz dilden çok farklıdır’’ der ve ''bir kere ilk mesajı verip, 'seni seviyorum' dedikten sonra sözlerinizle, davranışlarınızla içinizdeki duyguyu karşı tarafa sonsuz bir akış şeklinde tekrarlamalı, ilişkiyi derinleştirmelisiniz.’’

Jacques Salome ve Sylvie Galland isimli iki yazarın “Ah Kendime Bir Kulak Versem” (Sistem Yayıncılık, 2002) ismini verdikleri kitaplarında da “ilişki terörü” diye bir kavramdan bahsederler. Bu terörde kanlı bıçaklı olmaya gerek yoktur, ikili ilişkilerde, evliliklerde pek mutat olduğu üzere ‘’surat asmak’’ bile terörün en uç noktasıdır.

Erotik edebiyatın pirlerinden Anais Nin'in bir yazısında şöyle yazardı: "Aşk asla eceliyle ölmez. Kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölür. Körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölür. Hastalanarak ve yaralanarak ölür; yorularak, solarak, matlaşarak ölür." Anais Nin’in söylediği gibi bu kültürde, bu coğrafyada, bu topraklarda genellikle aşkı beslemeyi bilmeyiz biz…

Çizerini hatırlamadığım bir başka karikatürde ise, orta yaşın üzerinde bir kadın kocasına soruyordu; ‘’Kocacığım, hatırlıyor musun, bana en son ‘seni seviyorum’ dediğinde tam on yıl önceydi.’’ Erkek istifini bozmadan, okuduğu gazeteden kafasını kaldırmadan cevap veriyordu; ‘’Düşüncemde bir değişiklik olursa sana söylerim.’’ Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İnsanlar sevdiklerini söylemekte hep kıskanç ve cimri davranırlar...

Bizler genellikle sevgi sözcükleri konusunda cimriyizdir. Sevgi sözcüklerini pek kullanmayız…

Amerikalı karikatürist Jules Feiffer’in bir karikatüründe kahramanı şöyle diyor: “Harika bir kızla tanıştım. Bütün dostlarıma ve çalışma arkadaşlarıma kendisinden söz ettim. Sokaktaki yabancılara bile kızdan bahsettim. Hemen herkese anlattım. Tabii kendisinden başka! Ona bu avantajı neden vereyim ki?”

Hani başta da söylemiştim ya ‘’sözcükler aslında sanılandan çok daha güçlüdür’’ diye. Bir Yunan atasözünü hatırlatmıştım: ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir'' diye…

İlişkilerinde sorun yaşayanlar aşağıdaki sözleri daha sık kullandıklarında hayatlarında mucizeler yaşayacaklarına inansınlar. Dağ gibi görünen ve içinden çıkılmaz sanılan sorunların aşılmasının aslında çok da zor olmadığımı görecekler:

Sana ilk günkü gibi aşığım.
Benim için çok değerlisin.
Yaptıklarından dolayı seni her zaman takdir ediyorum.
Sen olmadan bunları başaramazdım.
Dünyaya bir daha gelsem yine seninle evlenirdim.
Senin yaptıklarına karşı senin için ne yapsam azdır. 
Ne düşündüğün benim için çok önemli.
Kendine özen göstermenden mutluluk duyuyorum.
Senin aileni kendi ailemden ayırt edemem.
Mutlu olmam için yanında olmak benim için yeterli.
Seninle evlendiğim için ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum.
Seni her zaman dinlemeye hazırım.
Benim için ne fedakârlıklar yaptığının farkındayım.
Seninle karşılıklı birer kahve içmek ve sohbet etmek, tüm yorgunluğumu alıyor.
Senin sağlıklı ve mutlu olman benim için çok önemli. 
Başarılarınla gurur duyuyorum ve seninle iftihar ediyorum. Sen benim hayatımın en güzel şiirisin.

Bu sözcükler aşkın bakım sözcükleridir… Zaten söylerdi Cemal Süreya bir şiirinde:

‘’Bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git
Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti’’

Kişi bu sözlerle kendisini değerli hissetmeli… Çünkü kendisini değerli hissettiğinde mükemmel olmayacak insan yoktur…

En büyük mutsuzluk sevilmemiş olmak değil, sevmemektir. Günahların onda dokuzu insan sevgisine karşı işlenmiştir.

Ne yazık ki kültür olumsuz kelimeleri kullanmaya şartlanmış. Olumlu, özellikle sevgi sözcüklerini, beğeni sözcüklerini ise kullanmada toplum oldukça cimridir.

Aslında ‘’sevgi’’ ile ‘’cinnet’’i de karıştırdık toplum olarak…

Şimdi bakın gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine… Cinayet sebebidir ‘’çok sevmek’’… Şu sözü kanıksamışınızdır artık: ‘’Çok seviyordum, onun için öldürdüm.’’ ‘’Cinnet’’ sözcüğünün karşılığıdır artık ‘’sevmek’. ‘’Sevmek’’ ve ‘’âşık olmak’’ sözcüğünün karşılığıdır artık ‘’sahiplenmek’’. Sıra dışı bir edebiyatçı ve düşünür olan Portekizli yazar José Saramago toplum olarak hep karıştırdığımız ‘’sevgi’’yi ve ‘’sahiplenme’’yi şu sözüyle net bir şekilde ayırmıştı; ‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’ 

Eleştiri kelimeleri

ABD’li psikolog Haim Ginott'a ait bir eleştirinin en iyi formülü… X, Y ve Z teorisi…X: Ne yaptığının tespiti… (toplantıya geç geldin) (odan dağınık!) (yemek yemedin!) Y: Bu olayın senin üzerindeki etkisi (seni merakla bekledik) (üzüldüm) Z: Ne yapması gerektiği (gecikeceğini haber verebilirdin) (bizden yardım isteyebilirdin)...

Davranışları düzeltmek için ‘’hastalıklı bir eleştiri’’ yerine davranışların karşı tarafı nasıl bir sıkıntıya soktuğuna dikkat çeken bir terbiye tarzı çocuklara ve insanlara daha fazla empati kazandırır… Yani ‘’yaramazlık yaptın!’’ yerine ‘’bak onu ne kadar üzdün!’’ denmesi daha uygundur...

Teşekkür etmek

Bütün psikologların üzerinde fikir birliğine vardıkları üç mutluluk formülü var: Şükretmek, iyilik yapmak ve yaptığın işi sevip daha çok konsantre olmak!

Şükretmek, hayattan duyduğun memnuniyeti ifade etmek, hatta bunu düzenli olarak yazmak ve söylemek, sadece insanın keyfini yerine getirmekle kalmıyor. Kaliforniya Üniversitesi'nin araştırmasına göre fiziksel sağlığı düzeltiyor, enerji seviyelerini yükseltiyor, acı ve yorgunluğu azaltıyor!

Mutlu olmak için çalış, iyilik yap, şükret! 

Teşekkür etmek ve minnettarlık, dünyamızı harikulade hale getirecek pek çok etkiye sahip. Ancak bizler hep müştekiyiz… Yüzünde hüzün neşidelerinin gizli çığlıları bulunan mızmız yeryüzü küskünleriyiz…

‘’ İç ve dış yaşamın canlı ya da ölü başka insanların çabalarına bağlı olduğunu; bana bugüne kadar verilmiş ve halen verilmekte olanlara karşılık verebilmem için çaba sarf etmem gerektiğini her gün kendi kendime yüz defa hatırlatıyorum’’ derdi Albert Einstein...

Olumlu bir davranışı tabii ki teşekkür almak için yapmıyoruz. Ama bir kuru teşekkürü de beklemiyoruz artık değil mi?.

Sonuç

Ben uzun uzun anlattım ama benim yedi sayfada söylemek istediklerimi İngiliz şair, roman ve hikâye yazarı Rudyard Kipling (1865-1936) yedi kelimeyle ifade etmiş:

‘’Kelimeler insanlık tarafından kullanılan en güçlü ilaçtır...’’ 

Ancak anlattığım gibi biz bu ilacın genellikle zehirli olanlarını kullanmayı tercih ediyoruz…

Japon atasözünü tekrar hatırlıyoruz: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’

Dil konusunda yazılarım devam edecek!

Osman AYDOĞAN



Dil ve Türkçe üzerine - 5: Türkçe’deki ‘’nicelik’’ sorunu…

01 Nisan 2020

Dil konusundaki beşinci yazım… Daha ilkyazımda bahsetmiştim, konunun basit olmadığını, yanlış anlamaya ve anlaşılmaya müsait olduğunu ve netameli bir konu olduğunu… Bu riske göze alarak mayınlı sahalara doğru yazılarıma devam ediyorum... Bu yazımda kullanılan konuların bir kısmını başka yazılarımda da kullanmıştım. Mükerrer olan kısımlar için hoşgörünüze sığınıyorum…  

Bu yazımda Türkçe’deki ‘’nicelik’’ sorununa, basitçe Türkçe’de az kelime kullanıyor olmamıza değineceğim.

Nasıl ki günümüzde tarım alanlarının ve sulak alanların azalması, aşırı kullanma, kirlenme, bilinçsiz tarım, küresel ısınma ve nüfus artışı gibi nedenlerle ülkemizdeki ‘’biyoçeşitlilik’’ azalıyorsa farklı nedenlerle de zihnimizi besleyen kullandığımız kelimeler de azalmış, azalıyor ve azalmaktadır.

Dil beyin hücreleri gibi yaşayan bir organizmadır. Beyinde bir kısım hücrelerin ölmesi gibi dilde de bir kısım kelimeler ölür, kullanılmaz hale gelir. Ancak beynin yeni hücreler üretmesi gibi dilde de yeni kelimeler üretilir. Yeni kelime üretilmezse beyin ölümünün kişiye verdiği sonucu dil topluma verir.

Redhouse – Osmanlıca İngilizce Sözlük ve Gramer Kitabı

Geçmiş kelime haznesi olarak daha zengindi. Örnek olarak 19. yüzyılda hazırlanmış bir Osmanlıca - İngilizce sözlüğü göstermek istiyorum: ‘’Redhouse – Osmanlıca İngilizce Sözlük ve Gramer Kitabı’’. Bu sözlük Osmanlıca – İngilizce sözlük niteliğinde Osmanlıcadan İngilizceye yapılan ilk ve kapsamlı bir sözlüktür. 1890’da 12 cilt halinde yayımlanır. Sir James W. Redhouse’ın el yazması olan eserinin orijinali bu gün British Museum’da bulunmaktadır. Bu sözlük tam tamına 150.000 kelime içermektedir.

Şimdi en babayiğit Türkçe - İngilizce sözlük en fazla 30.000 kelime içermektedir. Kaybettiğimiz 120.000 kelime ne idiler? Kaybettiklerimiz sadece kelimeler değildiler elbet! Kaybettiklerimiz; sanatımızdılar, edebiyatımızdılar, felsefemizdiler, tarihimizdiler, kültürümüzdüler, ufkumuz, âfâkımız, düşünme kapasitemizdiler, muhakeme yeteneğimizdiler, nezaketimizdiler, letafetimizdiler, sevgi ifademizdiler! Yerlerine yenisini koymadan bizi bırakıp da gittiler...

Oxford Sözlüğü

Yabancı dilden bir başka örnek: Oxford Sözlüğü. 1858 yılında yazımına başlanılıp 1928 yılında tamamlanan ancak hemen hemen her yıl güncellenen Oxford sözlüğü 20 cilt.

Bu noktada kısaca Oxford Sözlüğünün nasıl hazırlandığını hatırlatmak istiyorum. İngiliz-Amerikalı yazar ve gazeteci Simon Winchester, yazdığı ‘’Dahi ve Deli ’’ (Sabah Kitapları, 2000) (Kitabın orijinal adı: The Professor and the Madman: A Tale of Murder, Insanity and the Making of the Oxford English Dictionary) kitabı Oxford Sözlüğünün hazırlanış sürecini anlatıyor.

1858 yılında hazırlanmasına başlanılan sözlük için editörler, üç - beş senede sözlüğü tamamlayacaklarını varsayarak yola çıkarlar. Aradan beş sene geçer ancak B harfine gelirler. Çalışmanın başını çeken James Murray, halka bir çağrıda bulunur. Okurlardan kendilerine kelime tanımları göndermelerini ister. Sonrasında halkın her kesiminden sayısız sözcük tanımlamaları gelir. Dolayısıyla sanıldığı gibi Oxford sözlük sadece bir grup elit tarafından hazırlanan bir sözlük değildir. Oxford sözlük tüm İngiliz halkının (avamın) katılımıyla hazırlanan bir sözlüktür. Kitap, bir yandan Oxford sözlüğünün hazırlanmasını anlatırken diğer yandan da insan ruhunun kuytu köşelerine inerek dâhiliğin ve deliliğin kaynağını anlatır. İşte sözlük böyle hazırlandığı için Oxford Sözlüğü hemen hemen dünyanın en kapsamlı sözcük hazinesi olan bir sözlük sayılır.

Lehçe-i Osmanî

Aslında bu yöntem, yani sözlüğü avamın hazırlaması sadece İngilizlere, Oxford sözlüğüne mahsus değildir. Bizden Ahmet Vefik Paşa’nın 1876 yılında hazırladığı ilk Türkçe sözlüklerden birisi olan ‘'Lehçe-i Osmanî'’ (Türk Dil Kurumu Yayınları, 2000) de bu şekilde halk ağzıyla hazırlanmıştır. Ayrıca Ahmet Vefik Paşa’nın 1852 yılında hazırladığı ‘’Müntehabât-ı Durûb-i Emsâl’’ (Gökkubbe Yayınları, 2005) (Seçilmiş atasözleri) isimli bir kitabı daha vardır. Burada bir açıklama yapmam gerekiyor: ‘’Durûb-ı Emsâl-i Osmaniye" (Dergâh Yayınları, 2014) isimli Ahmet Mithat Efendi’nin, Şinasi'nin ‘’Durûb-ı Emsal-i Osmaniye'’sinden istifade ederek hazırladığı bir başka atasözleri kitabı daha vardır ki bu kitap genellikle Ahmet Vefik Paşa’nın bahsettiğim kitabı ile karıştırılır tıpkı bugünkü (01 Nisan 2020) yazısında Yeniçağ Gazetesi Yazarı Ahmet Sevgi’nin karıştırdığı gibi.

Ahmet Vefik Paşa (1823 – 1891); Osmanlının devlet adamıdır, diplomatı, çevirmen ve oyun yazarıdır. Türkçülük hareketinin öncüsüdür. Devlet adamlığının yanı sıra aynı zamanda 16 dil bilen bir bilim adamıdır. Bugün de vefat yıldönümüdür. (01 Nisan 1891) Allah rahmet eylesin. (Bu sayfada daha önceleri Ahmet Vefik Paşa’yı anlatmıştım.)

TDK Türkçe Sözlük

Benim elimdeki onuncu baskı olan ve 2005 basımı TDK Türkçe Sözlük ise tek cilt. TDK Türkçe Sözlük arkasındaki açıklamada; sözlükte yer alan ‘’söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 104.481 söz varlığı’’ndan bahsediyor. Sözlükte bahsi geçen terim, deyim, ek ve anlamı düştüğünüzde kalan sözcüklere bakıyorsunuz, bu sözcüklerin neredeyse yarıdan fazlası yabancı kökenli kelime. Şimdi sözlükte geçen Farsça, Arapça, Rumca, Fransızca, İtalyanca ve diğer yabancı dil kökenli kelimeleri Türkçe mi sayacağız? Zaten TDK Türkçe sözlüğünde her bir sözün ardında kökeni yazıyor. Mesela TDK Türkçe sözlüğü açın, ‘’S’’ harfine bakın… Nerdeyse yarıya yakını Fransızca kökenli sözcükler... İleride yazacağım ama TDK’na bir eleştirim de bu: Bu yabancı sözcükler bu Türkçe sözcükten ayrılıp ‘’Yabancı Kelimeler Sözlüğü’’ olarak ayrılmalıydı. Bu Almanlarda da böyle (Fremdwörterbuch), İngilizlerde de böyle (Dictionary of Foreign Terms in English)…

Türkçe’deki yabancı sözcükler

Sorun Türkçenin yetersizliği değil, sorun yeni Türkçe sözcük üretilememesindedir. Dilimizde atılan yabancı sözcüğün yerine üretilmeyen ve Türkçede gereksiz yere duran yabancı sözcükler, Türkçelerinin ölümüne neden olmaktadır. Kimi kök sözcüklerin ölü kalması da pek çok yabancı sözcüğe karşılık bulunmasını engellemektedir. Yabancı tek bir sözcük için Türkçe bir kök sözcük ve bu kökten türetilebilecek yaklaşık 400¹² sözcük feda edilmektedir. Bu konuya ayrı bir yazımda değineceğim.

Türkçe sözcük geliştiremeyince, açık yabancı sözcüklerle kapatılmaya çalışılmıştır. Yabancı sözcüklerin varlığı da ulustan kopuk bir aydın kesim yaratılmasına yol açmıştır. Çünkü her yabancı sözcük geldiği dilin kültürel kodlarının taşıyıcısı olmaktadırlar.

Bir başka yönden de anlamı dışında gramer olarak de yabancı sözcükler, Türk Dili'nin ses yapısına aykırı olması nedeniyle Türk Dili'ndeki ünlü ile ünsüz uyumlarını bozarak ses çirkinliğine neden olmuşlardır. Yabancı sözcükler, dilbilgisinde aykırı durumlar yaratarak Türk Dili'nin kurallı yapısını güçsüz düşürmektedirler.

Geldiğimiz yer

Bunun neticesi ne mi olmuştur?

Yapılan bir araştırmaya göre; ilkokulu bitiren bir öğrenci ABD’inde 71.000, Almanya’da 60.000 civarında sözcük ile karşılaşıyor. Bu miktar Suudi Arabistan’da ise 12.000 civarındadır. Bizde ise bir öğrenci ilkokulu bitirdiğinde 6.000 civarında bir sözcükle karşılaşıyor. Bu mukayese Türkçedeki sözcük hazinesinin ne kadar yoksullaştığını ve yoksunlaştığını gösteriyor.

OECD'nin yürüttüğü ve her üç yılda bir yapılan PISA testinde 2015’te yapılan ve 6 Aralık 2016 tarihinde açıklanan ortak sınav sonuçlarını içeren raporunda  OECD üyesi 35 ülkenin de aralarında bulunduğu 72 ülkede uygulanan sınavlarda, Türk öğrenciler fen bilimlerinde 52., okuma becerilerinde 50., matematikte ise 49. sırada yer aldığı, Türkiye’nin, üç ders alanında da OECD ortalamasının bir hayli gerisinde kaldığı belirtildi. OECD’nin 35 ülkesi arasında ise 34. sıradayız. Bizden kötü tek bir ülke var; o da Meksika. Romanya, Arnavutluk ve Uruguay'ın bile gerisindeyiz. Böylesi bir sonucu başka nasıl izah edebiliriz ki?

Türkçe o kadar yoksullaştırılmış ki; yabancı dilden Almanca, İngilizce, Fransızca veya Arapça bir sözlük alın, rastgele herhangi bir yabancı sözcük seçin ve Türkçe anlamına bakın. Bu yabancı sözcüğün Türkçe anlamı olarak muhakkak ki birden fazla Türkçe sözcük bulacaksınızdır. Çünkü tam karşılığı bir Türkçe sözcük olmadığı için açıklama için birden fazla sözcük kullanılmaktadır. Dünyanın en zengin ve en güzel dilinin geldiği hale bakın.

Yine yapılan bir araştırmaya göre; bir kişinin dâhi olması için kendi lisanında bilmesi gerek sözcük sayısı 40.000 adet.  Alman yazar Goethe bu nedenle meşhur eseri ‘’Faust’’unda bilerek 40.000 farklı Almanca sözcük kullanmış. Bir kişinin yazar, politikacı olarak topluma yön verebilmesi için de bilmesi gereken sözcük sayısı 20.000 adet. Bir kişinin böyle bir iddiası yok da sadece çağını anlayan ve algılayan bir vatandaş olmak istiyorsa bilmesi gereken sözcük sayısı 10.000 adet. Yapılan bir diğer araştırmada ise Türk insanının günde 300 ila 500 sözcük kullandığını gösteriyor. Bu tespit karşısında başka bir yoruma gerek var mı?

İlkokulu bitirdiğinde akranlarının yedide biri kadar sözcükle karşılaşan, günlük hayatında olması gerekenin yirmi katı daha az sözcük kullanan insanların günümüzün karmaşık dünyasını kavrayışları ve algılayışları mümkün olur mu? Sözcüklerin cüceleştiği yerde düşünceler de cüceleşmez mi? Böyle insanların daracık ve küçücük dünyaları olmaz mı?

Sonuç

Ne yazık ki Türkçemizdeki yabancı dillerin hâkimiyeti nedeniyle ne Wilhelm von Humbolt’un ne de Ludwig Wittgenstein’in düşünceleri doğrultusunda gelişmeler olmuştur. Ne dilimiz gelişmiştir ne de kültürümüz.

Lisanımızı, Türkçemizi geliştiremedik... Ruhunuzu geliştiremedik... Hep yabancı kelimeler kattık içine... Dil sistematiğimizi bozduk, bozulan dil yoluyla düşünce sistematiğimizi bozduk… Hem edebiyatta hem sanatta hem eğitimde hem iç politikada hem dış politikada ve hem de stratejide muhakeme yeteneğimizi yitirdik, pusulamızı şaşırdık, yönümüzü kaybettik, kafamızı karıştırdık.

Wittgenstein’ı anımsarsak, ne diyordu Wittgenstein: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Böylesine daracık dünyaları olan insanların Humboldt’un söylediği gibi ruhlarının kıvrımları, incelikleri ve zenginlikleri olur mu? Olmaz; çünkü ifade edilemez... Dil gelişmediği için kültürel gelişme de olmaz... Sosyal gelişme de olmaz… Politika da olmaz; politika üretilemez. Strateji de olmaz; üretilemez.

Benim burada uzun uzun anlattığım bu kısmı vaktiyle Çetin Altan bir yazısında bir cümleyle anlatmıştı: “Birkaç yüz kelimeye sığıyorsa dünyanız, Matisse’nin balıklarına bakmayın, anlamazsınız.” (Henri Matisse 1869 – 1954- 20. yüzyılın en önemli ressamlarındandır. Renkleri büyük bir ustalıkla kullanışıyla Picasso ve Kandinsky ile birlikte, modern sanatın en büyük sanatçılarından biri kabul edilir. En önemli eserlerinden birisi de ‘’Red Fish’’ -Gold Fish- Kırmızı Balıklar’dır…)

Çetin Altan böyle demiş ama bugün için elimizin altında Ferit Devellioğlu’nun ‘’Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat’’ (Aydın Kitabevi, 2009) veya Mehmet Kanar’ın ‘’Örnekli Etimolojik Osmanlı Türkçesi’’ (Derin Yayınları, 2003) yoksa eğer edebiyata, tarihe, felsefeye, tasavvufa yabancı kalıyoruz... Verâ nedir, masivâ nedir, maverâ nedir, elimiz böğrümüzde baka kalıyoruz... 

Derdi zaten Yahya Kemal Beyatlı bir dizesinde:

"Çok insan anlayamaz eski musikimizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden"

Siz dizede geçen ‘’eski musiki’’yi, eski kelimelerimiz diye okuyun… Derdim de eski kelimeler değildir... Derdim kelimesizliktir benim... Oksijensiz kalmış Koronavirüs hastası gibi yoğun bakımlarda kelimesiz kalmış boğuluyorum… Kör kuyularda merdivensiz kalmış gibi, kör kuyularda kelimesiz kalmış debeleniyorum… Tarifi bir mümkünsüz, çaresi bir imkânsız derde düşmüş gibi kelimesiz kalıp derdimi anlatmak için çırpın çırpın çırpınıyorum…

Ve İncil’de geçen bir ayet:

‘‘Sorun; bu dünyada insan olmanın ne anlama geldiğini tanımlamaya yetmeyecek kadar az kelimeye sahip olmamızdır. Ve Dünyada en büyük trajedi, insanoğlunun uyanamadan ölecek olmasıdır.’’

Sorun burada da bitmiyor… Türkçe’nin en büyük sorunu Türkçe’deki ‘’nitelik’’ sorunudur… Onu da gelecek yazıya bırakayım…

Osman AYDOĞAN



Dil ve Türkçe üzerine - 4: 
Dil konusunda dil bilimcilerinin görüşleri…

01 Nisan 2020

Şimdiye kadar yazdığım üç yazıda Türkçe’de ye alan yabancı sözcüklerden bahsettim. Bu dördüncü yazımda da bundan sonra dil konusunda yazacaklarımın daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla dil konusunda dil bilimcilerinin görüşlerine kısaca yer vermek istiyorum... Dil bilimi alanında çalışma yapmış çok bilim adamı vardır. Ancak ben bunlardan ikisi Batı'dan birisi Doğu'dan üç dil bilimcinin görüşlerini anlatacağım… Gerçi her biri ayrı bir yazı konusu ama ben konuyu dağıtmamak için bu üç dil bilimcinin görüşlerini kısaca özetleyeceğim.

Wilhelm Von Humboldt

Dil denince ilk akla gelen 1700’lü yılların sonları ve 1800’lü yılların başlarında yaşamış olan Alman düşünür Wilhelm von Humbolt’dur. Wilhelm von Humbolt"un 17 cilt tutan ''Gesammelte Schriften'' isimli kitabı dil ve kültür ilişkisi konusunda temel bir eserdir.

Ülkemizde Wilhelm Von Humboldt'un dil ve kültür ilişkisini en iyi inceleyen ‘’Wilhelm Von Humboldt'da Dil-Kültür Bağlantısı’’ (Remzi Yayınevi, İstanbul, 1984) isimli kitabı ile Bedia Akarsu’dur. 

Bedia Akarsu, Humbolt’un düşüncelerini eserinde şu şekilde verir;

İnsanı insan yapan dildir. Dil olmasaydı insan olmazdı. 

Dil düşünceyi yaratır. Düşünceyi yaratan ve ileri götüren dildir. Dil, gerçek etkinliğini de düşüncede gösterir.

Dilini oluşturan, yükselten bir toplum gerçek bir düşünce etkinliği gösterebilir.

Dilin içinde bulunan yaratıcı yaşam ilkesi (Lebensprinzip) ve insanda bulunan ruh gücü (Geisteskraft) dille birlikte düşünceyi de geliştirir. Gelişmiş bir kültür, ancak gelişmiş bir dille kazanılabilir. Dili insanın ruhu (Geist) meydana getirmiştir. Dile gelen insan ruhudur.

İnsanın konuşurken (ve de yazarken) kullandığı kelimeler ve konuşurken ses tonu ve vurgulamaları o insanın ruhuna ayna tutar. Dil konuşanın içini gösterir.

Bir ulusun ruhu da dilinde kendini açığa vurur. Dil aynı zamanda ulusun ruhunun dış görünüşüdür; ulusun dili ruhudur, ruhu da dili.

Bir ulusun dilinin, sözcüklerinin açık ve anlaşılır oluşu düşünce yaratmalarına götürür.

Uluslar dil ile bilinçlenmişler ve dilden bilgileri anlaşılır duruma getiren şeyler kazanmışlardır. Dil, insanları buna erişecek kadar entelektüel bir duruma getirince, insanların duyguları gelişerek, insanlar varlıklarını daha iyi duyumsamışlardır.

Dil tamamlanmamış bir şeydir, sürekli gelişir…

Humboldt’a göre isimlerin, kelimelerin, sözcüklerin bizim hayal ettiğimizden daha derin sırları vardır.

'’Sözcük; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır.'’ diyor Humboldt eserinde… Yine Alman filozof Martin Heidegger de Humbolt’u desteklercesine ‘’Dil varlığın evidir’’ derdi…

Humbolt’a göre ‘’dünyayı dil yoluyla kavrıyoruz’’. Bu düşünce felsefe tarihinde pek çok filozofta karşımıza çıkar. Örneğin; Humboldt’da olduğu gibi: “Dünyayı kavramlara dönüştürme”, Cassirer: “Dünyayı simgeleştirme”, Wittgenstein: “Dünyayı resimleme”, Weissgerber, “Dünyayı sözcüklendirme, adlandırma”dan söz ediyorlar.

Ludwig Wittgenstein

Dil ve kültür ilişkisi konusunda akla gelen ikinci düşünür Avusturyalı Ludwig Josef Johann Wittgenstein’dır. (1889-1951)

Wittgenstein dili felsefenin merkezine oturtan 20’inci yüzyılın en önemli filozoflarındandır. Kişinin ve toplumun düşünce ufkunu dilin sınırları ile belirlediğini iddia eden tek filozoftur…

Wittgenstein’in hayatı boyunca yayınladığı tek kitap, 1921'de Cambridge'de Bertrand Russell'in gözetimi altında bir öğrenciyken yayınlanan Tractatus logico-philosophicus isimli eseridir. (Türkçede; Tractatus logico-philosophicus, çeviri: Oruç Aruoba, YKY Yayınları, İstanbul 1996) (Tractatus Logico-Philosophicus, Metis Yayınları, 2008)

Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirgeyen Wittgenstein'ın bu eserinin özetinde, dilin kapsamını ve sınırlarını belirleme problemi vardır. Ona göre, dili kullanma, dili anlama, insanları başka varlıklardan ayıran biricik şey, insan yaşamının özünü oluşturan dokudur.

Wittgenstein’nın esas görüşü şudur: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

Wittgenstein’in dil üzerine diğer görüşleri de şu şekildedir;

Dil, yalnızca taşıt değil, aynı zamanda şofördür. Dil, yollardan oluşan bir dolambaçtır. Bir yönden geldiğinde yolunu bilmektesindir; aynı yere başka bir yönden geldiğindeyse yolunu kaybetmişsindir artık. Dil dünyayı resmeder. Tümcelerin toplamı dildir. Dil düşünceyi örter. Bütün felsefe dil eleştirisidir.

Bir de şunu söylerdi Wittgenstein; ''Düşünülebilir olan her şey olanaklıdır da!''

Selâme Mûsâ

Dil konusunda üçüncü olarak da Arap dünyasından Kıpti kökenli Mısırlı yazar ve dilbilimci Selâme Mûsâ akla gelir. Prof. Dr. Bedrettin Aytaç ‘’Selâme Mûsâ ve Arap Dili Üzerine Görüşleri’’ (Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, II, Ankara 2001, s. 120-128) isimli çalışmasında Mûsâ‘nın ‘‘El-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye‘‘ isimli kitabında yer alan görüşlerini de şu şekilde verir:

‘‘Kelimelerine önem vermeyen, yenilemeyen ve yeni kelimeler türetmeyen bir millet, sahte paranın dolaşımına izin veren bir milletten daha kötü durumdadır. Çünkü biz maden ya da kâğıt paralarla bedenin, kelimelerle ise ruhun ihtiyaçlarını satın alırız. “

Selâme Mûsâ’ya göre, Arap diline ilişkin, günümüz Türkiye’si için dile getirilebilecek bir konu da yenilemenin olmamasından dolayı “fosilleşmiş” kelimelerin varlığıdır. Böyle kelimeler de çeşitli zararlara neden olmaktadır. Mûsâ, bu görüşlerini şöyle dile getirir: “Dildeki fosiller içinde Yukarı Mısır’ın bazı ilçelerinde kullanılan kan, öç, ırz kelimeleri vardır. Bu kelimeler, her yıl yaklaşık üç yüz kadın ve adamın öldürülmesine neden olmaktadır.”

Dili kültürün esası olarak gören Mûsâ’ya göre, kültürü geliştirmenin yolu da dili geliştirmekten geçmektedir: “Dilin temeli kültürdür. Çökmüş bir dille gelişmiş bir kültür ve donuk bir dille hareketli bir kültür yaratmak kesinlikle mümkün değildir.’’

Selâme Mûsâ’ya göre yenileşen dil düşünceyi de yenileştirecektir. Çünkü bireyin özgürce düşünmesi ve düşünceyi özgürce açıklaması için tek araç dildir.  Burada da Mûsâ, W. Von Humboldt’un dil-kültür ilişkisine dair görüşlerinin benzerini savunmaktadır.

Ülkemizdeki onca kadın cinayeti ve kadına yönelik şiddetin sebebi üzerinde dil konusunu hiç düşündük mü acaba?

Dil konusunda dil bilimcilerin dile getirdikleri görüşler kısaca böyle.

Dil konusunda yazmaya devam edeceğim…

Osman AYDOĞAN



Fransızca’dan Türkçe’ye geçen yeme içme yerleri isimleri hakkında

31 Mart 2020

Yabancı dillerden Türkçe’ye geçen kelimelerle ilgili bu üçüncü yazım. Bu yazımda ise Fransızcadan Türkçeye geçen kelimeleri anlatacağım. Ancak bu kelimelerin alanını daraltıp sadece ‘’yeme ve içme yerleri’’ni tanımlamada kullanılan Fransızca kelimeleri anlatacağım.

Kantin

Askerlerin ve okullarda öğrencilerin çok sevdikleri bir sözcük var: Kantin. Bu sözcük Fransızca kökenlidir ve Fransızca ‘’La Cantine’’den gelir. Oturarak yemek yenen yer anlamındadır. Lokanta da buradan gelir: La Cantine’den.

Lokanta

Ayrıca İtalyancada da hem yatılan hem de yemek yenen yer (han) anlamındaki ‘’locanda’’ diye bir sözcük var. Locanda’nın da kökeni latince ‘’localis’’den (yer, mekân) gelir. Günümüzde İtalya’da mütevazı otellere ‘’locanda’’ diyorlar. ‘’Lokanta’’nın buradan geldiğini söyleyenler de var… Belki de ikisi de doğrudur. Ne de olsa ikisi de Latin kökenli...

Restaurant, restoran

Restaurant da Fransızca kökenlidir. Fransızca "restaure" eden, tamir eden, onaran anlamına gelir. Çünkü insan yemek yerken kendini restore ettiği, tamir ettiği düşünülmektedir.

Yeme içme yerleri Fransa kültüründe bu kadar da değildir.

Brasserie

 ‘’Brasserie’’ de Fransız kültüründe bir yeme içme mekânıdır. Sözlük anlamı birahanedir. Eskiden bira imalatı yapan küçük işletmelere denirmiş. Biranın yanında meze servisi de yapılırmış. Ancak ''Brasserie'' sözcüğü Alman kökenlidir.

‘’Brasserie’’ Paris’te ilk olarak Alsace’tan (Alsace Lorraine) göç eden, Alman kültürüne aşina kişilerin 1870’lerde açtığı, genelde bira servisi yapılan, çay kahve de içilen ve ayaküstü yemek yenilen ‘’kahve-lokanta’’larına verilen isimmiş. Biranın yansıra Riesling, Sylvaner ve Gewürztraminer gibi Alsace yöresine ait şaraplar da servis ederlermiş. En yaygın yemekleri ise Sauerkraut (Almanca "ekşi" anlamına gelen "saur" ve "sebze, lahana" anlamlarına gelen "kraut" kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuştur) ve deniz ürünleriymiş.

Günümüz ‘’Brasserie’’lerinin biçimi ise biraz daha değişik olmuş. Hem çok yemek yemek isteyenlere hem de sırf iki tek atmak isteyenlere hitap eden gönlü geniş mekânlar haline gelmiş. Bir Fransız’ın her gün yemeğini yiyebileceği, lokanta tarzındaki bu yerler pahalı restoranlara göre daha ucuz. Bira ve şarap servisi vazgeçilmez.

Birçok Fransız restoranında genelde yemek servisi belli saatlerde yapılır. Yani öğle yemeği servisi yapıldıktan sonra bir süre yemek servisine ara veriliyor, sonra aksam yemeği servisi başlıyor. Ancak '’Brasserie’’lerde her an, her zaman ayaküstü yemek yenilir ama isteyen de bir bardak bira, bir fincan kahve de içerek saatlerce oturabilir. Brasserie’lerin iki tür müşterisi var: Acelesi olanlar ve olmayanlar. Acelesi olmayanlar saatlerce tek başına oturur, gazete, kitap okur veya dostu ile sohbet ederler.

Fransa, Belçika ve Hollanda’da eskiden çok sayıda Brasserie varmış. Bunların göze batan müşterileri de yazar-çizer-düşünür takımı imiş. Paris’ten bir Brasserie hatırlıyorum. ‘’Burada Sartre oturmuştu’’, ‘’Burada Camus oturmuştu’’ diye üzerinde levhası vardı.

Bistro

Fransız yemek yeme mekânlarından birisi de ‘’Bistro’’dur. Bistro ismine; 1812 yılında Fransa’yı işgal eden Rus askerlerinin, hızlı yemek yeme alışkanlıklarının buna sebep olduğu düşünülür. Çünkü ‘‘bystro’’ Rusça’da ‘’hızlı’’ anlamına gelmektedir. “Çabuk yap savaşıyoruz burada işimiz gücümüz var, bystro bystro” diyen Rus askerleri de böylece yemek sektörünün geleceğini etkilemişler!

Bistrolar günümüzde; orta düzeyde fiyatlara sahip, en çok tüketilen, en bilinen yemeklerin yapıldığı, bu yemeklerin her gün değişebildiği, haliyle hızla tüketildiği, içeri girmek için grand tuvalet giyinmek gibi bir zorunluluğu olmayan lokantalar olarak faaliyet gösteriyor. 

Patisserie

''Patisserie'' ise pastanenin Fransızcadaki birebir karşılığı. Zaten ''pastane'' sözcüğü de ''patisserie''den  geliyor... Oraya da İtalyancadan gelmiş... Patisserie günümüzde pastane tabelalarının son yıllardaki moda sıfatı olmuş.

Cafe

‘’Café’’ sözcüğü ise Arapça kökenli ‘’kahve’’den gelir. Arapçaya ise Etiyopya'nın Kaffa bölgesinden gelen kahve bitkisinden gelmiş. Bu sözcük Batı dillerine de Türkçeden geçmiş. İlginçtir ki "café’’ eski Fransızların Türkçe "kahve"den aldıkları, yeni Türklerin ise Fransızlardan ‘’cafe’’ olarak geri aldıkları bir sözcüktür.

Özenti sözcükleri

Son yıllarda ülkemizde yukarıda anlattığım isimlere sahip yeme içme yerlerinden bol miktarda bulunur hale geldi. Mutlaka bu yerlere gitmişliğiniz vardır.

Birebir Avrupa’daki, Fransa’daki gibi olsa gam yemeyeceğim. Brasserie diye gidiyorsunuz, bistro diye gidiyorsunuz; bildiğiniz lokanta. Bütün bu isimler (brasserie, patisserie, bistro) özenti esnafın müşteriye "ben entelim, ben elitim, ben kaliteliyim" vb. mesajları vermek için tabelalarına bilinçsizce eklediği görüntü kirliliğinden başka bir şey değildir aslında.

Değil garsonu o mekânların sahiplerini çağırıyorum soruyorum kendilerine; ''bu isim nereden geliyor, ne ifade ediyor?'' diye... Cevap olarak eveleme geveleme seslerinden başka bir şey duymuyorum...

Lokantanın da restoranın da yazdığım bu mekânların isimlerinin tamamının tam Türkçe karşılığı ise bildiğimiz ‘’aşevi’'dir. ''Aşevi'' ise ne yazık ki ülkemizde üvey evlat muamelesi görür. ''Aşevi'', belediyelerin açtıkları evsizlere, barksızlara, yoksullara yardım maksadıyla yemek verdikleri yerler dışında hiçbir yerde kullanılmaz. 

Edip Cansever ‘’Sonrası Kalır II’’ (YKY, 2015) kitabında yer alan ‘’Nerden nereye’’ başlıklı şiirinin bir yerinde şöyle derdi: 

"Göksu deresinin orada
köhne ahşap bir bina
üstünde bir yazı: Brasserie
sanırım işgal zamanlarından kalma"

Şimdi kendine lüks hava katıp o oranda da hesap çıkaran her özenti kahve, pastane ve aşevi; hadi ''lokanta'' ve ''restoran'' neyse de ‘’brasserie’’, ‘’bistro’’,  ‘’patisserie’’ ve ‘’café’’ adını tabelalarına koymuyorlar mı? Ben de soruyorum onlara: Bunlar işgal zamanlarından mı kalma yoksa Türkçe mi artık işgal altında?

Türkçedeki bu işgal sadece yeme içme alanında değil ki... Bakın etrafınıza toplum hayatının her alanında bu böyle...

Bu kelimeler, daha önce anlattığım gibi Türkçeyi zenginleştiren yabancı kelimeler değil Türkçeyi bozan özenti kelimelerdir. 

Hani günümüzde ''yerli ve milli'' politika diye kasım kasım kasılanlar var ya! Türkçe ''yerli'' ve ''milli'' bir lisan değil mi? Bu konuda samimiyseniz eğer, buyurun işte o zaman, buradan başlayın! Sözcükleri yerli olmayanların zihinleri de yerli olmaz, olamaz!

Bu yazımda hep Fransızca sözcüklerden bahsettim. O zaman yazımı da bir Fransız yazar ve diplomat olan Jean Giraudoux’un bir sözüyle bitireyim:

“Önce bir dil katledilir, ardından onu konuşanlar.”

Osman AYDOĞAN



Türkçe'deki yabancı kökenli kelimeler

30 Mart 2020

Dün Türkçeye Farsçadan geçen sözcüklerden bahsetmiştim. Türkçeye sadece Doğu dillerinden değil, Batı dillerinden de bol miktarda sözcük geçmiştir. Doğu dillerinden olduğu gibi Batı dillerinden de Rumcadan, İtalyancadan, Fransızcadan, İngilizceden, Almancadan ve diğer dillerden Türkçeye geçen sözcüklerin haddi hesabı yoktur.

Dün de yazdığım gibi ben ben bunu bir zenginlik olarak değerlendiriyorum… Yabancı sözcük diye şimdi bu kelimeleri atarsak ortada Türkçe diye bir şey kalmaz diye kıymetlendiriyorum. Örneğin; basit bir ifadeyle ‘’şampiyon Fenerbahçe’’ diye şarkı söylendiğinde bir tek Türkçe sözcük kullanılmamaktadır. Çünkü ‘’şampiyon’’ Fransızca kökenli, ‘’fener’’ Rumca kökenli, ‘’bahçe’’ ise Farsça kökenli sözcüklerdir. Eğer yabancı sözcük diye ‘’fener’’ ve ‘’bahçe’’ sözcükleri Türkçe’den atarsak ortada Türk edebiyatı kalmaz diye düşünüyorum.

Türkçe’ye Arapça’dan geçen kelimeler

Türkçe’ye Arapça’dan geçen sözcükleri yazmaya kalksam, dünkü Farsça’dan Türkçe’ye geçen sözcükleri yazdığım gibi sadece bu konu için ayrı bir yazı yazmam lazım. Ama ben kısaca bir örnekle anlatayım Arapça’dan Türkçe’ye geçen sözcükleri.

Örnek olarak Arapça'dan Türkçe’ye geçen ‘’M’’ harfindeki kelimelerden günlük olarak kullandığımız önemli bazı kelimeleri sunuyorum. Bunlar sadece ‘’M’’ harfindeki, günlük kullandığımız önemli kelimeler. Daha pek kullanmadığımız, fazla önemsemediğimiz ‘’M’’ harfindeki Arapça kelimeleri buraya yazmıyorum:

Mabet, maaş, maarif, maalesef, maazallah, macera, macun, madde, maddi, maden, mağara, mağaza, mağdur, mağlup, mağrur, mahal, mahalle, mahalli, maharet, mahcup, mahdut, mahfaza, mahfuz, mahir, mahiyet, mahkeme, mahkûm, mahlas, mahlûk, mahmuz, mahmur, mahpus, mahrem, mahrum, mahsul, mahsur, mahsus, mahşer, mahvetmek, mahzen, mahzun, mahzur, maişet, maiyet, makale, makam, makas, makat, makbul, makbuz, maksat, maktul, makul, mal, mali, malikâne, maliye,  maliyet, malum, malzeme, mamafih, mamul, mamur, mana, mancınık, mandal, manen, manevi, maneviyat, mangal, mani, mânia, manidar, mantık, manzara, manzum, manzume, maraz, marifet, maruf, masal, masraf, mastar, masum, maşallah, maşrapa, mat, matara, matbaa, matbu, matem, matkap, matrah, mayi, mecbur, meccani, meclis, mecmua, mecnun, mecra, meçhul, meddah, medeni, medeniyet, medet, medrese, mefhum, mefkûre, meftun, mehil, mekân, mekteb, mektup, melaike, melek, melik, melike, melül, melun, memat, memba, memleket, memnun, memur, mendil, menetmek, menfez, menfi, meni, mensup, menşe, menzil, mera, merak, meram, merasim, mercan, merci, merhaba, merhale, merhem, merhum, merkep, merkez, mermi, mersiye, mesafe, mesane, mescid, mesele, mesire, mesken, meslek, mesnevi,  mest, mesul, mesuliyet, mesut, meşakkat, meşale, meşgale, meşgul, meşhur, meşrubat, meşrutiyet, methetmek, methiye, metin, metruk, mevcut, mevduat, mevki, Mevlevi, mevlit, mevsim, mevzi, mevzu, meydan, meyil, mezar, mezbaha, mezbele, mezhep, meziyet, mezun, mısra, mızrak, mide, miğfer, mihnet, mihrap, mihver, miktar, mikyas, mil, milat, millet, milliyet, mimar, mimber, minare, minnet, miras, misafir, misak, misal, miskin, mizaç, mizah, molla, muaf, muahede, muallim, muamele, muasır, muavin, muayene, muayyen, mubah, mucit, mucize, mudi, muğlâk, muhabbet, muhabere, muhabir, muhacir, muhafaza, muhafazakâr, muhafız, muhakeme, muhakkak, muhalefet, muhalif, muhallebi, muharebe, muharip, muharrem, muharrir, muhasara, muhasebe, muhatap, muhayyer, muhayyile, muhbir, muhit, muhtaç, muhtar, muhtelif, muhtemel, muhterem, muhteşem, muhteva, muhtıra, mukabele, mukadderat, mukaddes, mukavele, mukavemet, mukavva, mukayese, muktedir, mumya, munis, muntazam, murakabe, murakıp, murat, musakka, musalla, musallat, Musevi, musibet, muska, musluk, mustarip, muşamba, mutaassıp, mutabakat, mutabık, mutasavvıf, muteber, mutedil, mutemet, mutena, mutfak, mutlak, mutlakıyet, muvaffak, muvafık, muvakkat, muvazene, muzaffer, muzip, mübadele, mübalağa, mübaşir, mübadele, mücahit, mücerret, mücevher, müdafaa, müdahale, müdür, müdüriyet, müebbet, müellif, müessese, müessir, müeyyide, müezzin, müfettiş, müflis, müfredat, müfreze, müftü, mühendis, mühim, mühür, mükâfat, mükellef, mükemmel, mükrim, müktesep, mülahaza, mülakat, mülayim, mülk, mülteci, mültefit, mümbit, mümessil, mümin, mümkün, mümtaz, münacat, münakaşa, münasebet, münazara, müneccim, münekkit, münhal, müphem, müracaat, mürekkep, mürettebat, mürettip, mürşit, müruruzaman, mürüvvet, müsaade,  müsabaka, müsait, müsamere, müsavi, müsekkin, müshil, Müslüman, müspet, müsrif, müstahak, müstahsil, müstakbel, müstebit, müstecir, müstehcen, müstehzi, müstemleke, müsterih, müstesna, müsteşar, müsvedde, müşahede, müşahhas, müşavere, müşavir, müşfik, müşkül, müşterek, müşteri, mütalaa, mütareke, müteahhit, müteakip, mütebessim, mütecaviz, müteessir, mütehassıs, mütekâmil, mütemadiyen, mütenasip, mütereddit, müteşebbis, mütevazı, müteveccih, mütevekkil, müthiş, müzakere, müzayede ve müzmin…

Siz okurken saymamışınızdır ama ben yazarken saydım: Tam 400 kelime… Arapça'dan Türkçe’ye geçen günlük olarak kullandığımız, önemli bazı ‘’M’’ harfindeki kelimelerden 400 tanesi… Daha önemsiz ve Türkçe’de pek kullanmadığımız M harfinden Arapça kelimeleri ve diğer harflerden geçenleri saymıyorum…

Türkçe’ye Rumca’dan geçen kelimeler

Yine başka bir örnek verecek olursam; Türkçe’ye Rumcadan geçen kelimelerden yine bir harfle, sadece ‘’A’’ harfinden örnek verecek olursam:

Abis, açelya, afyon, ahlat, ahtapot, akasya, akrobasi, akrobat, akrobatizm, akustik, alçı,  allegori, allegorik, allerji, allerjik,  amblem, amfibi,  amfitiyatro, amib, Anadolu, anadut, anafor, anagram, anahtar, analiz, analitik, anarşi, anarşist, anarşizm, anason, anektod, anemon, anestezi,  anfora, angarya, anonim, ansiklopedi, antibiyotik, antilop, antipati, antipatik, antitez, antoloji, antropolog, antropoloji, apostrof, aristokrasi, aristokratik,  aristokrat, aritmetik, arkeoloji, arkeolog, armoni,  aroma, arp,  arsenik, arşiv, arter, asbest, asfalt, asimetri, asimetrik,  astım,  astigmat, astrofizik, astroloji, astronom, astronomi, astronomik, astronot, ateist, ateizm, Atlantik, atlas, atlet, atletik, atletizm, atmosfer, atmosferik, atom, atomik, avlu, Avrupa, ayazma, aynaroz ve azot…

İşte bu sözcükler de Türkçe'de yer alan Rumca kökenli kelimeler… Daha Fransızca'dan, İngilizce'den İtalyanca'dan geçenleri saymaya kalksam bu sayfa değil, bu sitem yetmez.. Gelin isterseniz Rumca kökenli diye akasya, Anadolu, anahtar, atlas, atlet, avlu vb. kelimeleri Türkçeden atalım!... Ortada Türkçe kalır mı?

Türkçe’nin zenginliği

Türkçe’ye sadece Farsça'dan, Arapça'dan, Rumca'dan kelime geçmemiş… Orta Asya’dan Viyana’ya giderken her ulusdan, her milletten, her kavimden, her kültürden sözcük devşirmiş Türkçe.

Şimdi şöyle basit bir cümle kuralım:

‘’Bakkaldan aldığım somun içine peynir koyup sandviç yaptım balkonda oturup hanımın getirdiği çay ve su beraberinde afiyetle yedim.’’

Bu cümle içerisinde sadece ‘’sandviç’’ yabancı sözcük gibi gözüküyor değil mi?

Ancak kelimelerin kökeni incelendiğinde: Bakkal: Arapça, somun: Rumca, peynir: Farsça, Sandviç: İngilizce, balkon: Fransızca, hanım: Moğolca, çay: Çince, su: Çince, afiyet: Arapça, beraber: Farsça, yedim: Türkçe. Görüldüğü gibi bu basit cümlede sadece ‘’yedim’’ sözcüğü Türkçe…

Şimdi bu sözcükleri yabancı kökenli diye atalım mı? Bu sözcükleri Türkçe’den atarsak eğer ortada Türkçe ve Türk edebiyatı kalır mı?

Sorun Türkçe’de eski ve yabancı kelimelerin kullanılması değildir. Yazımın başında da ifade ettiğim gibi ben bunu bir zenginlik olarak değerlendiriyorum. Sorun Türkçe’nin yenilenmesi sorunudur. Konu basit değildir ve yanlış anlamaya müsait netameli bir konudur...

Madem bu karantina günlerinde daldık Türkçe‘ye... Sabrederseniz eğer  başka Türkçe yazıları ile konuya gelecek günlerde devam edeyim... 

Osman AYDOĞAN

Bir açıklama:

Daha önceki bir yazımda Oxford sözlüğünün tam tamına 171.000 kelime içerdiğini, bizim Türkçe sözlüklerinin ise 30.000 kelimeyi geçmediğinden bahsetmiştim. Bu rakamları bir önceki yazımda da verince bazı arkadaşlarım uyararak TDK sözlüğünde daha fazla kelime olduğunu söyledirler. Ben de inceleyip cevap yazacağım demiştim onlara.

Bahsettiğim Oxford sözlüğü 20 cilt. Benim elimdeki onuncu baskı olan ve 2005 basımı TDK Türkçe Sözlük ise tek cilt. Bu sözlüğün arkasındaki açıklamada sözlükte yer alan ‘’söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 104.481 söz varlığı’’ndan bahsediyor. Sözlükte bahsi geçen terim, deyim, ek ve anlamı düştüğünüzde kalan sözcüklere bakıyorsunuz, bu sözcüklerin neredeyse yarıdan fazlası yabancı kökenli kelime. Dün yazdığım Farsça, bugün anlattığım Arapça, Rumca, Fransızca, İtalyanca ve diğer yabancı dil kökenli kelimeleri Türkçe mi sayacağız? Zaten TDK Türkçe sözlüğünde her bir sözün ardında kökeni yazıyor. Mesela TDK Türkçe sözlüğü açın, ‘’S’’ harfine bakın… Nerdeyse yarıya yakını Fransızca kökenli sözcükler... TDK’na bir başka eleştirim de bu: Bu yabancı sözcükler bu Türkçe sözcükten ayrılıp ‘’Yabancı Kelimeler Sözlüğü’’ olarak ayrılmalıydı. Bu Almanlarda da böyle (Fremdwörterbuch), İngilizlerde de böyle (Dictionary of Foreign Terms in English)… Hala iddiamda ısrarcıyım…



Türkçeye Farsçadan geçen sözcükler

29 Mart 2020

Şu ifadeyi çoğu yazılarımda kullanırım: Türkçemiz aziz bir dil… Başta Arapça ve Farsça olmak üzere her dilden Türkçemize sözcükler girmiş… Bazıları bunu bir zafiyet olarak görse de ben bunu bir zenginlik olarak değerlendiriyorum…

Bu konu yanlış anlaşılmaya müsait bir konu… Çünkü ne zaman yazsam itirazlar yükselir… Ancak dil konusunda Humbolt’u, Wittgenstein’i okumuş, bu konuda yazılar yazmış, konferanslar vermiş birisi olarak kendimi yetkin hissediyorum. Neden Oxford Sözlüğünde 171.000 sözcük var da niye bizim TDK Sözlüğünde 30.000 sözcük var diye kendi kendime sorduğumda kimse bilmez ama benim zihnim, dimağım, yüreğim, içim cayır cayır yanar…

Daha önceki bir yazımda; günler, haftalar, aylar, mevsimleri, bir başka yazımda ise; yeme içme yerlerindeki yabancı sözcüklerden bahsederek dilimizdeki yabancı sözcükleri anlatmıştım. 

Bu yazımda ise sadece Farsçadan Türkçeye geçen sözcüklere yer vereceğim... 

Türkçedeki Farsça sözcüklerden örnekler

Tavla oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler: Yek, du, se, cehar, penç, şeş. Ancak onlara Farsça ''Yedi'' nedir diye sorsam bilmezler. Onu da ben söyleyeyim, Farsça yedi: ''heft'' dir (veya hefte). Yedi günlük, ''hafta'' ismi de buradan gelir. 

Halen Türkçe'de kullandığımız Farsça gün isimlerini de yazmıştım ama kısaca tekrar edeyim:

Pazar: Ba (yemek), zar (yer), Bazar, Pazar. Pazartesi: Pazar'ın ertesi, Pazartesi.  Çarşamba: ‘’Cehar’’, ‘’dört’’ demek, ‘’şenbe’’ ise gün, Ceharşenbe (dördüncü gün), Çarşamba. Perşembe: Pençşenbe (beşinci gün), Perşembe. (Haftanın günleri Farsça ve Arapçada pazardan itibaren başlarlar),  

Bu örneklerden yola çıkarak Farsçadan Türkçeye geçen sözcüklerden bir kısmını açıklamak istiyorum:

Farsçada rüzgâr, hava anlamındaki ''bâd'' ile çıkış yeri demek olan ‘'cah'’ birleştirilerek ‘’Bâdcah'' (Baca),

Aynı şekilde Farsça ''bâd'' kelimesini aynı anlamdaki Arapça '’heva'’ ile yan yana getirip '’bâdheva'' (bedava),

Farsça ‘’dört’’ anlamına gelen '’cehar‘’ (çar) kelimesini 'kemer’' anlamına gelen '’tag'’ ile birleştirip '’çardak’’ (dört kemerli),

Yine aynı şekilde '’cehar‘’ (çar) kelimesini çivi anlamına gelen '’mıh’' ile birleştirip '’çarmıh’’ (dört çivili),   

Yine aynı şekilde '’cehar‘’ (çar) kelimesini ‘'köşe, duvar’' anlamına gelen ‘'su'’ ile birleştirip '’çarşı’',  

Yine aynı şekilde '’cehar‘’ (çar) kelimesini ‘'tek, bir’' anlamındaki ‘'yek’' ile birleştirip '’çaryek’’  (çeyrek, dörte bir),

Yine aynı şekilde '’cehar‘’ (çar) kelimesini ‘'sopa'’ anlamındaki '’çube’' ile birleştirip '’çerçeve’’ (dört sopalı),

'’Sol'’ anlamındaki ‘'çep'’ ve '’sağ’’ anlamındaki ‘'rast' birleştirilerek sol-sağ anlamındaki '’çapraz'’,

'’Çarşaf'’ın ‘'örtü'’ anlamındaki '’çadur'’ ve '’gece’' anlamındaki ‘'şeb'’ den '’çadurşeb’' (Çarşaf),  

‘’Şeb'’,‘’gece’’ anlamındaydı, buradan da '’gecenin nemi’' anlamındaki '’şebnem’’,

Farsça ‘’aynı’' anlamına gelen '’hem’' ile '’süt’' anlamındaki ‘'şir'’ birleştiğinde '’aynı sütü emen’' anlamındaki '’hemşire'’, (kız kardeşe hemşire dendiğini hatırlatırım) (Aynı şekilde ‘'hemşehri'’; '’aynı şehirli’', '’hemhal'’; ‘'aynı halde bulunan’', '’hemzemin’'; de '’aynı zeminde’' anlamında)

Farsça ‘’Ab’’; su, ‘’dest’’ ise el demek. ‘'Ab-u dest'’; '’el suyu, avuç suyu’'nun ''abdest'',  

Farsça ‘’erre’’; ‘’bıçkı’’, ‘’dest’’ el demekti, ''dest-erre'’; '’el bıçkısı’' anlamındaki ‘’testere’',

Farsça ‘'alu’'; ‘’erik’’ demek, '’şeft-alu'’; ‘’semiz erik’’, ‘'zerd-alu’' ise ‘’sarı erik’’,

'’Emir-ul ahr'’ padişah ahırının üst düzey görevlisi olan '’ahır emiri'’ anlamındaki ‘'İmrahor’',

Farsçada üç ayak demek olan ‘’Se-pa'’’nın dört ayaklı küçük masa; ''sehpa'',

'’Çorba’'nın da tuzlu '’şûr'’ ve yiyecek '’bâ'’dan ‘’şûrbâ’’ (çorba) olduğunu, türediğini söyleyebiliriz.

Türkçedeki Farsça kökenli dini sözcükler

Ayrıca İslam’ı İranlılar yoluyla kabul ettiğimiz için dini terimlerin çoğu da Farsça kökenlidir. ''Peygamber'' kelimesi Farsçadır, Arapçası ''resul'', Türkçesi ise ''elçi''dir. ''Namaz'' kelimesi Farsçadır (Farsçaya da Hint kökenli bir yoga türü olan ''Namas'' sözcüğünden geçmiştir), Arapçası ise ''Selah''dır. ''Bayram'' kelimesi Farsça kökenlidir; ''badram'', ''beyrem'' kelimelerinden dönüşmüştür.

İslam’ı yaşarken ve an­latırken kullandığımız temel söz­cüklerden; Huda, Rabbena, sahabe, Mevla, hoca, molla, derviş, pir, dergâh, çile, türbe-tür­bedar, ney, niyaz,  gü­nah-günahkâr, kâ­fir, dua, beddua, şakirt, külah, postnişin, keramet, tespih, kehribar, çarşaf, tülbent, kaftan, takke, muska, kalender, münzevi, hur­ma, ebru, güllaç, destur, rayiha, kerime, sancak, cihan, destan, kervan, hattat, aşk, meşk ve şa­dırvan sözcükleri Arapça değil Farsçadır… Ve daha niceleri…

Bu liste uzayabilir ama ben devam etmeyeyim. Sadece şunu söyleyeyim Türkçe’de İslam ile ilgili, din ile ilgili, ibadet ile ilgili peygamber gibi, namaz gibi, oruç gibi, abdest gibi, bayram gibi İslam’ı yaşarken ve an­latırken kullandığımız temel söz­cüklerin nerdeyse tamamı Arapça değil Farsça’dır!...

Türkçedeki Farsça kelime sonu ekleri

Sadece sözcükler değildir Farsçadan Türkçemize giren. Kelime sonlarına gelen Farsça bazı ekler vardır ki kelimelere başka anlamlar yüklerler. Bunlardan en çok kullandığımız üç tanesini örnek olarak vermek istiyorum.

‘’Kâr’’ eki…

Bunlardan birincisi Farsça ‘’kâr’’ ekidir.  Farsça ‘’kâr’’ eki isimleri sıfat yapar, ‘’eden, edici, yapan’’ anlamına gelir ve -li, -lı, -cı, -ci gibi eklerin de karşılığıdır. Hilekâr, sahtekâr, riyakâr, hizmetkâr, kanaatkâr, itaatkâr, tamahkâr vb. kelimeler işte bu şekilde türemiştir. 

‘’Baz’’ eki…

Bunlardan ikincisi Farsça ‘’baz’’ ekidir. “Baz” eki Farsça “oynayan” anlamına gelir. Farsça oynamak demek olan ‘’bâhten’’ fiilinden gellen “bâz”, hangi sözcüğün sonuna eklenirse ona ‘’oynayan’’ anlamı verir...

Türkçemizde sonu ''baz'' ile biten o kadar çok kelime var ki! Kumarbaz (Kumar oynayan), canbaz (canı ile oynayan), sihirbaz (sihir ile oynayan), hokkabaz (hokkalarla oynayan), madrabaz (insanları değeri düşük mal ile kandıran, aldatan ve çıkar sağlayan, hileci), dilbaz (dili ile oynayan, bir yığın lafa ebeliği yaparak tartışmalarda üste çıkan), dinbaz (din ile oynayan, dini siyasetine alet eden) vb. kelimeler bunlardan bazılarıdır. 

Düzenbaz!...

Ancak bu kural “Düzenbaz” sözcüğünde işe yaramaz. Bu sözcükteki ‘’baz’’; “düzen’’ ile oynayan anlamına gelmiyor. Çünkü Farsça “baz”ın önüne konacak sözcüğün de Farsça olması şart. Çünkü “düzen” Türkçe bir sözcük… Baz ise Türkçe değil, Farsça… Dolayısıyla bu sözcük Türkçe değil tamamen Farsça… O zaman bu ''düzenbaz'' sözcüğü nedir ki?

İşte Farsçadaki bu “dü-zen-baz” sözcüğünün açıklaması: “Dü” malum, “iki” demek. “Zen” ise “kadın” demek. “Baz” da “oynayan” anlamına geldiğine göre… Buradaki “düzenbaz”, “iki kadınla oynayan, oynaşan” demek! Yani hem karısı hem de metresi, sevgilisi olan demek… Veya birden fazla sevgilisi olan demek…

(Bunu açıklamışken şu sözcüğü de açıklayayım: ‘’Zen'’ kelimesi farsça ‘’kadın’’ demek olduğuna göre, buna '’koşan'’ anlamındaki '’bare'’ eklendiğinde kadın peşinde koşan anlamındaki  ‘'zambare’' (zampara) kelimesi ortaya çıkmaktadır. ) 

Başta da dedim ya Türkçemiz aziz bir dil… Bu anlam Farsçada böyle diye Türkçede de böyle olacak değil. Türkçede “düzenbaz” daha çok, siyasette her kesimden görüş sahiplerini idare eden, sahtekâr, hilebaz, madrabaz ve dilbaz anlamında kullanılır. İşte bu tipler Türk siyasetinde her devirde vardırlar. Ve bu tipler Turhan Selçuk’un çizgi roman kahramanı ‘’Abdülcanbaz’’ tiplemesindeki Gözlüklü Sami Bey’dirler. Şeytani bir zekâya ve süngülü bir bastona sahiptirler. İşrete, kadına düşkün, düzenbaz, hilebaz, madrabaz ve dilbaz bir adamdırlar. Sahtekardırlar, hilebazdırlar, madrabazdırlar, dilbazdırlar, yalancıdırlar, hırsızdırlar... Bunlar hazırlopçudurlar.. . Hem İsa’cı hem Yehuda’cıdırlar. Hem Musa’cı hem Firavun’cudurlar. Hem Nemrut’cu hem İbrahim’cidirler. Hem Sezar’dan yana, hem de Brütüs’ten yanadırlar… Onlar ''düzenbaz''dırlar...

’Dâr’’ eki…

Bu eklerden bahsetmek istediğim üçüncü ek ise ‘’dâr’’ ekidir. Farsça “dâşten” fiilinden gelen “dâr” eki de sonuna geldiği her ne ise onu ‘’sahiplenen’’i tanımlar. Örneğin: ‘’Mühürdar’’: Mühür sahibi. ‘’Alemdar’’: Bayrağı veya sancağı sahiplenen, (taşıyan). ''Serdar'': ''Ser'' kafa, baş demek, Serdar; kafayı, başı sahiplenen, yani askerin başı, başkomutan. ‘’Hükümdar’’: Hükmün sahibi, sultan, padişah. ‘’Dindar’’: Dine sahip olan, dine sahip çıkan, dini koruyan, dini hakkıyla yaşayan...

Dindar, dinbaz ve düzenbaz…

‘’Dindar’’ insanlar Allahü teâlânın öyle kullarıdır ki, halk onları bilemez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değildirler. Hulûs-u kalp ile boyun büker ümmet-i Muhammed'e dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar iyi insanlara. Onlar adsız şansız Allah dostlarıdırlar, onların bir seher vakti gözyaşıyla yaptıkları dua binlerce topun yapamadığını yapar, kralları, sultanlıkları yıkar, kaleleri paralar.

‘’Dinbaz’’ insanlar ise dini iyi bilirler ancak bu özelliklerini masivaya (dünya, kainat, Allah’tan başka her şey) tamah ve tenezzül doğrultusunda seferber ederler. ‘’Dinbaz’’ insanlarda din, amaç değil araçtır, özne değil nesnedir. ‘’Dinbaz’’, dini iyi bilse de onunla oynayan, onu oyuncak yapandır. Din, dindarın seciyesi ancak dinbazın sermayesidir. Dinbaz insanlar dini siyasete alet ederler, kutsal mekânları siyaset meydanına çevirirler. Bu insanlar Giordano Bruno’nun; "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar" diye bahsettiği kötü insanlardır.

Ancak Türkçedeki ‘’Düzenbaz’’ kelimesi ile ‘’Dinbaz’’ kelimesi arasında bir anlam korelasyonu vardır: Bütün dinbazlar aynı zamanda da düzenbazdırlar… En başta da söyledim ya; Türkçemiz aziz bir dil…

Yazım içerisinde Türkçe’de İslam ile ilgili, din ile ilgili, ibadet ile ilgili İslam’ı yaşarken ve an­latırken kullandığımız temel söz­cüklerin neredeyse tamamının Arapça değil Farsça olduğunu örnekleriyle anlattım. Ancak İslam’ı yaşarken ve an­latırken Farsça yerine Türkçe sözcük kullansam dinbazlar hemen saldırırlar bana…

Daha yeni bu ortamda iki gün önce ‘’Kisrâ’’ başlıklı bir yazı yazdım. Yazımın özü şuydu: ‘’İslam’da şatafat, gösteriş ve lüks haramdır.’’ Osmanlıdan da örnek vermiş ve yazmıştım ki: ‘’Osmanlı devleti en kudretli olduğu zamanda bile mütevazı Topkapı Sarayından idare edilmiştir. Padişahların niteliği düştükçe Osmanlı saraylarının da şatafatı artmıştır.’’ Buna örnek olarak da Osmanlı çökerken inşa edilen ve şimdi valilik binası olarak kullanılan Bab-ı Âli binasından altın varaklarla kaplı bir salonunun fotoğrafını koymuştum. Aman Allah’ım, bana saldıran, küfreden, hakaret eden dinbazların haddi hesabı yok. Daha okuduğunu bile anlamamış dinbaz adam…

Anlıyorsunuz değil mi ‘’dindar’’ kim, ‘’dinbaz’’ kim, ‘’düzenbaz’’ kim? Son iki tanımdan etrafımızda o kadar çok var ki, açın TV’yi, bakın gazetelere, sosyal medyanıza bunlardan mebzul miktarda görürsünüz. Bunlar en çok hulûs-u kalp ile dua eden Allah dostu dindar insanlara ve dine zarar veriyorlar… Allah bu devleti, bu milleti ve bu kutsal dini; bu dinbaz ve bu düzenbazların şerrinden korusun. Amin!...

Türkçemiz aziz bir dil... Görüyorsunuz ya Farsçadan ne kadar da sözcük geçmiş dilimize değil mi?

Osman AYDOĞAN



Benim sadık yârim kara topraktır

29 Mart 2020

Takvimler 21 Mart 1973 yılını gösteriyordu… Lise birinci sınıfında idim. Hiç unutmam; Edebiyat öğretmenimiz Suphi Martağan derse girdiğinde ağlamaklı bir sesle haber vermişti bize; ‘'Türk halk edebiyatının son temsilcisi bu dünyadan göçtü'’ diye…

Âşık Veysel’in vefatını bu şekilde haber vermişti bize edebiyat öğretmenimiz… Âşık Veysel’in sadece adını bilirdik, onun edebiyat dünyamızdaki yerini, büyüklüğünü tam olarak bilmezdik. Âşık Veysel'in büyüklüğünü, halk müziğindeki yerini bize edebiyat öğretmenimiz anlatmıştı.  Edebiyat öğretmenimiz Âşık Veysel’i bize nasıl anlattı şimdi hatırlamıyorum… Ama öğretmenimizin bize halk edebiyatını ve Âşık Veysel’i sevdirdiği kesin… Kendisini rahmet ve minnetle anıyorum...

Âşık Veysel'i anlatan çok kitap yok aslında... Âşık Veysel'i en iyi anlatan Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ''Âşık Veysel Şatıroğlu Dostlar Beni Hatırlasın'' (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1973) isimli kitabıdır.

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın kitabından Âşık Veysel’i geçen sene bu sayfada anlatmıştım. Tekrarlamak istemiyorum.  Ancak geçen hafta Âşık Veysel’i anamayınca bugün anmak istedim…

Ancak bugün de Âşık Veysel’i bir türküsüyle anmak istedim: ‘’Benim sadık yârim kara topraktır:’’ Bu türkünün hem sözlerini hem de Âşık Veysel’in kendi sesinden bağlantısını yazımın sonunda vereceğim.

Yıllar yıllaaaar öncesiydi. Galatasay Lisesi öğrencileri okulun bahçesinde konser veriyorlardı. Öğrenciler Veysel'in bu türküsünü rock tarzında söylüyorlardı... Bu türkünün hayatımda dinlediğim en güzel yorumuydu...

Ancak bu türkünün bir yorumu var ki asıl bu yorumu vermek istiyorum.  Gülzade Rıskulova Kırgızistan’ın çok hoş sesli, güzel türküler söyleyen bir kadın sanatçısıdır. İşte bu sanatçının yorumunun bağlantısını da yazımın sonunda ilk olarak veriyorum..

Âşık Veysel’in son vasiyeti idi: '’Mezarıma taş koymayın, beton dökmeyin. Ben öldükten sonra üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın. Taş kapatır, çimento kapatır, hiç kimse istifade edemez. Benim toprağım da milletime hizmet etsin. Oradaki biten otlardan koyun yesin et olsun, kuzu yesin süt olsun, arı yesin bal olsun…''

‘’Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sâdık yârim kara topraktır.’’

Bizim neslin sadık yâri beton oldu ne yazık ki!

Âşık Veysel’in bir de  ''Dostlar beni hatırlasın'' diye türküsü vardı. Onun dostları olarak Veysel'i hatırlayalım istedim… Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.'' Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, nûr içinde yatsın...

Her şeyin kara toprağı hatırlattığı bu günlerde ben güzel günleri hatırlatması umuduyla sizlere güzel ve sağlıklı bir Pazar günü dilerim...

Osman AYDOĞAN

Gülzada Rıskulova - Kara toprak (Mümkünse ekranı tam ekran yaparak izleyin)
https://www.youtube.com/watch?v=suAz4EXS3cY&feature=youtu.be

Aşık Veysel - Kara Toprak 
https://www.youtube.com/watch?v=2cGANgDZPj8

Benim sadık yârim kara topraktır

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır

Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sâdık yârim kara topraktır

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sâdık yârim kara topraktır

Âdem'den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yedirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sâdık yârim kara topraktır

Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sâdık yârim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yârim kara topraktır

Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sâdık yârim kara topraktır

Dileğin varsa iste Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan
Benim sâdık yârim kara topraktır

Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın kul da Allah'a
Hakkın gizli hazinesi toprakta
Benim sâdık yârim kara topraktır

Bütün kusurumuzu toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sâdık yârim kara topraktır

Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sâdık yârim kara topraktır

Aşık Veysel Şatıroğlu



Koronavirüs

28 Mart 2020

Önce bir fıkra...

Papazın biri, uzun süredir ahbaplık ettiği hahama, “Bana Tevrat’ı öğretmenizi isterim” diye ricada bulunur. Haham, isteksizdir: “Sen Yahudi değilsin, kafan da Yahudi gibi çalışmaz. Tevrat’ın kelamını anlaman mümkün değil.” 

Papaz ısrar eder, sonunda da haham razı olur, ama hahamın bir koşulu vardır. “Soracağım soruya doğru yanıt verebilirsen, öğretirim” der. Papaz, ‘’Kabul’’ diye cevap verir. “Sor bakalım!” 

Ve haham sorar: “İki adam bir bacanın borusundan içine düşerler. Bacanın dibinden bunlardan birisi kirli, ötekisi tertemiz çıkarlar. Hangisi yıkanır?” 

Papaz, “Bundan kolay ne var?” diye cevap verir: “Kirlenen yıkanır, temiz kalan yıkanmaz.”

Hamam olmadı anlamında kafasını yana sallar, “Sana Tevrat’ın kelamını asla anlamayacağını söylemiştim! Doğrusu tam tersi: Temiz kalan adam ötekinin kirlendiğini görünce, kendisinin de kirlendiğini sanıp yıkanır. Kirlenen adam ise karşısındakini temiz gördüğü için kendisini de temiz sanıp yıkanmaya gerek duymaz.”

Papaz, kafasını kaşır: “Bak bu aklıma gelmemişti. Bir soru daha sorar mısın?” der.

Haham aynı soruyu yeniden sorar: “İki adam bir bacanın borusundan içine düşerler. Bacanın dibinden bunlardan birisi kirli, ötekisi tertemiz çıkarlar. Hangisi yıkanır?” 

Papaz, doğru yanıtı artık bildiğinden emindir. Hemen bastırır cevabı: “Temiz kalan ötekinin kirlendiğini görünce kendisinin de kirlendiğini sanıp, yıkanır. Kirlenen, ötekini temiz gördüğünden kendisini de temiz sanıp yıkanmaz!” 

Hamam, bu sefer de cık cık cık yapar: “Yine yanıldın! Sana söylemiştim, asla anlamayacağını. Temiz kalan adam aynaya bakar, temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirlendiğini görünce, gider yıkanır.” 

Papaz itiraz eder: “Ayna nereden çıktı? Bana ayna var demedin ki?...” Haham, parmağını sallar: “Seni uyardım, bu kafayla Tevrat’ın kelamını kavrayamazsın. Tevrat’ı anlamak için her olasılığı düşünmelisin.” 

“Peki, peki” diye inler papaz. “İzin ver, bir kez daha şansımı deneyeyim. Başka bir soru sor!”

“Son kez soruyorum” der, haham: “İki adam bir bacanın borusundan içine düşerler. Bacanın dibinden bunlardan birisi kirli, ötekisi tertemiz çıkarlar. Hangisi yıkanır?” 

Papaz, “Artık her olasılığı biliyorum” deyip, bir solukta sıralar: “Eğer ayna yoksa, temiz kalan ötekini kirli görüp kendisinin de kirlendiğini düşünerek gider yıkanır. Kirlenen temize bakıp kirlenmediğini düşünerek, yıkanmaz. Eğer ayna varsa, temiz kalan aynaya bakıp temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirini gördüğü için yıkanır!” 

Haham çenesini ileri uzatıp, gülümser: “N’ayır, sana söylemiştim, kafan Yahudi kafası değil, Tevrat’a basmaz! Söyle bana, aynı bacadan içeri düşen iki adamdan birinin kirlenip, ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?”

Fıkra bu kadar…

Şimdi yazımın başlığındaki ‘’Koronavirüs’’e bakıp da bu fıkranın Koronavirüs ile ne ilgisi var diye soracaksınız değil mi? Bana kalırsa sormayın derim…

Şimdi söyleyin bana; aynı evde yaşayıp da birisinin dışarıda çalışıp diğerinin çalışmayıp evde kalan bu iki kişiden birinin mikrop bulaşıp, ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?

Osman AYDOĞAN



Kisrâ

28 Mart 2020

Kisrâ konusuna girmeden önce kısaca Ebu Zer el-Gıfârî kimdir anlatmam gerekir.

Asıl adı Cündeb bin Cünâde bin Süfyân’dır.   Kısaca Ebu Zer el-Gıfârî diye bilinir. Ebu Zer lakabıdır. İslam'ı ilk kabul eden sahabilerdendir.  Doğum tarihi bilinmez… 652 yılında vefat eder…

Ebu Zer el-Gıfârî, ilk Müslümanlardandır. Hz. Peygamber (asm) ile birlikte Mekke’den Medine’ye hicret eder. Halis bir mümin, cesaretli, dürüst bir adam ve hatalı davranışlara çekinmeden karşı çıkan biri olarak bilinir. Hz. Peygamberin (asm) övgüsüne mazhar olmuş bir sahabedir.

Adıyaman ili Ziyaret köyünde bulunan türbenin Ebu Zer'e ait olduğu iddia edilir… Bu türbeyi Sultanı IV. Murat Bağdat Seferi dönüşünde inşa ettirir…

Bu girişten sonra gelelim tarihi bir vakaya:

Emevi Hanedanı'nın kurucusu Muaviye, kendisine Şam’da görkemli bir Saray inşa eder. Muaviye Ebu Zer el-Gıfârî’yi sarayına davet ederek, sarayını gezdirir ve sorar: “Sarayımı nasıl buldun?”

Ebu Zer el-Gıfârî, Muaviye'ye şu tarihi cevabı verir: “Ey Muaviye! Eğer bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan israftır. Eğer halkın parasıyla yaptırdıysan ihanettir ve haramdır. Kul hakkına girer. Bunu ancak firavunlar yapar.”

Saray merakı sadece Muaviye’ye ait değildi. Tüm Emeviler döneminde İslam; saray, saltanat, taht, şaşaa, iktidar ve zenginlikle iç içe geçer...

Kisrâ, Arapların İran-Sasani krallarına atfen kullandıkları bir tabirdi. Bu nedenle de Muaviye, “Arap Kisrâsı” olarak da bilinir. “Saray İslamı” da İslam dünyasında ha bire Müslüman kisrâlar üretmiştir.

Hâlbuki Hz. Peygamber (asm) vefat ettiğinde evinde, elinde, üzerinde bu dünyaya ait hiçbir şey yoktu... Hiçbir şey… Dinciler Hz. Peygamber (asm)’e dair çok şey anlatırlar da Hz. Peygamber (asm)’in bu özelliğini anlatmazlar.

İslam dünyası Emevilerle beraber bu şekilde habire Müslüman kisrâlar üretirken Batı dünyası sarayların inşasına pek izin vermez. Çünkü Dünya tarihi, sarayların içindekilerle beraber çürürken toplumu da beraberinde çürüttüğünü göstermiştir… İşte bu nedenle de Rönesans ve onunla birlikte inancın karşısında doruklarına ulaşan '’eleştirel düşünce’’; sarayların değil, sadece özgür parlamentoların ve demokrasinin filizlenebileceği zeminleri yaratmıştır.

Sarayları ve içindekilerin birbiriyle olan ilişkilerini anlatan Osmanlıca bir deyim var... Şimdilerde unuttuk gitti. Aslında tam da bugünler için söylenmiştir:

“Şeref-ül mekân, bi’l-mekîn”

Deyimde geçen ''mekîn''; mekânın içinde oturan kişi anlamındadır. Bu deyim “mekânın şerefi / büyüklüğü içinde oturanındandır” veya ‘’makamın şerefi; mekânı tutandan gelir’’ anlamında özlü bir sözdür. Bu söze uygun olarak Osmanlı devleti en kudretli olduğu zamanda bile mütevazı Topkapı Sarayından idare edilmiştir. Padişahların niteliği düştükçe Osmanlı saraylarının da şatafatı artmıştır. Ankara’nın Çankaya’sındaki sıradan bir bağ evi de Atatürk oturduğu için şerefliydi, büyüktü...

Ne yazık ki Osmanlıcanın bu ünlü sözü günümüzde “Şeref-ül mekîn, bi’l-mekân”a (Kişinin şerefi oturduğu mekânın şatafatındandır) dönüştürülmüştür.

Osmanlının bu deyimini (Şeref-ül mekân, bi’l-mekîn) teee bin yıl önceden Roma devlet adamı Cato bir başka ifadeyle basitçe formüle etmişti zaten:

“Ahmaklardır uygarlığı görkemli binalarda arayanlar.”

Aşağıdaki iki fotoğraf sosyal medyada dolaşınca bunlar aklıma geldi…

Günümüzde Muaviye’nin peşinden giden kisrâlardan başka ne beklenebilirdi ki…  

Osman AYDOĞAN

 



Çernobil 

26 Mart 2020

Güvenlik politikalarındaki dönüşüm ve yeni tehditler

Bu sitemde daha yeni 21 Mart 2020 tarihinde yazdığım ‘’Güvenlik politikalarındaki dönüşüm’’ başlıklı yazımda özetle;

- Günümüzdeki güvenlik paradigmalarının değiştiğini, günümüzde ülkeye yönelik güvenlik tehdidinin askerî yönden azaldığını ancak deprem, sel gibi doğal afet tehdidinin, salgın, saldırı veya sızıntı yoluyla biyolojik veya nükleer tehdidin sadece artmadığını, bir varsayım, bir ihtimal, muhtemel bir tehdit olmaktan çıkarak dünyadaki ve ülkemizdeki Koronavirüs salgını gibi artık fiilen var olduğunu,

- Bu nedenle devletin savunma güçlerinin de bu yeni tehdide göre acilen teşkil, teçhiz, eğitim ve organize olmasının gerektiğini,

- Devrin Kanal İstanbul gibi üretime dönük olmayan rant projelerine ülkenin kaynaklarını ve enerjisini harcama devri olmadığını, ülkenin bütün kaynak ve enerjisinin yeni güvenlik tehditlerine göre ülke savunmasının yeniden ve acilen kurgulanması gerektiğini yazmıştım.

Günümüzde dünyadaki ve ülkemizdeki Koronavirüs salgınının henüz nasıl bir şekil alacağı bilinmemektedir. Yaşanan Koronavirüs salgınının tüm dünya ekonomilerini tehdit ettiğini ve ekonomik bir felakete yol açacağına dair kaos teorileri ekranları ve sayfaları işgal etmektedir.

Hal böyleyken Kanal İstanbul Projesi kapsamında bir kısım işlerin bugün (26 Mart 2010) tarihinde ihaleye çıkarılması devlet katında bahsettiğim tehlikenin pek de ciddiye alınmadığı göstermiştir.

Hal böyle olunca günümüzde yaşanan biyolojik salgının bir benzeri olan geçmişte dünyanın ve Türkiye’nin yaşadığı bir nükleer radyasyon serpinti felaketini ve o günlerde yaşananları anmanın ve tehlikenin büyüklüğünü somut olarak hatırlatmanın gerekli olduğunu düşündüm.

Çernobil Nükleer Santral Kazası

Bahsettiğim bu felaket 26 Nisan 1986 tarihinde yaşanan Çernobil felaketi idi. Bu felaketi de bir TV dizisi üzerinden anlatmak istiyorum.

‘’Chernobyl’’ dizisi; HBO (Home Box Office) kanalında yayınlanmaktadır. HBO kanalı ABD'nin önde gelen, paralı televizyon kanal gruplarından birisidir. (Netflix gibi) Kablolu televizyondan ya da uydudan para ile abone olduktan sonra izlenebilmektedir.

‘’Chernobyl’’ dizisi; SSCB döneminde, 26 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil Nükleer Santrali'nde yapılan bir deney esnasında meydana gelen nükleer kazayı ve ardından yaşanan felaketi anlatan beş bölümlük bir dizidir. (Santralin asıl adi Vladimir Lenin Nükleer Santrali’dir. Ancak Çernobil Nükleer Santrali olarak tanındığı için ben de bu ismi kullanacağım.) 

Çernobil Nükleer Santrali, Ukrayna’nın Kiev şehrine 130, Çernobil şehrine 15, Pripyat şehrine ise 3 Km uzaklıkta konuşlu olan RMBK-1000 tipi 4 nükleer reaktöre sahip bir santraldir. Santralde bulunan 1. ve 2. üniteler 1970 ve 1977 yıllarında inşa edilmiş, 3. ve 4. üniteler 1983 yılında tamamlanmıştır. Pripyat şehrinde 49,000 kişi ve Çernobil şehrine ise 12,500 kişi yaşamaktadır.

1980’li yıllarda İsrail’in Irak’taki Sovyet yapımı nükleer santrali vurması sonucu, Sovyetler bu tür saldırılara karşı tatbikatlar yapmaya başlar. Çernobil’deki test de olası saldırı sonrası reaktörlerin gücünün kısılması ve tekrar çalıştırılması üzerine bir testtir.

Kazanın oluş şekli

Tarih; 26 Nisan 1986. Saat; sabaha karşı 01.23. Çernobil nükleer santralindeki mühendisler işte bu test kapsamında, muhtemel bir elektrik kesintisi durumunda reaktörün nasıl kontrol altında tutulacağının bir provasını yapmak amacıyla 4 numaralı reaktörün elektriğini bilinçli olarak kesiyorlar. Ancak mühendislerin bilmediği şey, reaktör bu tatbikat öncesinde zaten dengesiz bir durumda olduğudur. 1975 yılında bu dengesizlik ve bunun sonucunda böyle bir kaza olabileceği raporlarda belirtiliyor.  Ancak Sovyet rejiminin üstünlük kaygısı nedeniyle bu raporlar sümenaltı ediliyor.

Güç kesintisi, reaktöre su taşıyan türbinleri yavaşlatır. Daha az suyun reaktöre pompalanmasıyla buharlaşma hızlanır ve içerideki buhar basıncı birikir. Jeneratörlerin devreye girmesi için geçen 40-50 saniye gibi bir süre boyunca su pompaları çalışmadığı için reaktör soğutulamaz. Vardiya Amiri Dyatlov reaktörü kapatmak yerine tekrar çalıştırılmasını emreder. Git gide gücü tekrar artan reaktörün sıcaklığı kontrol altına alınamaz… O zamanki teknolojide reaktörlerin sigortası olan kontrol çubuklarının ucu grafit kaplıdır. Kontrol odası çubukları indirdiğinde ucu grafit kaplı çubuklar reaksiyonu durdurmadan önce grafitle tepkimeye giren Uranyum 235 önce büyük bir ısı açığa çıkararak ilk patlama gerçekleştirir. Isınmaya devam eden reaktör ikinci patlamayı da gerçekleştirir ve 350 kiloluk koruma grafitleri yerinden uçar... Ardından çekirdek açığa çıkar… Bu şekilde reaktör atmosfere maruz kalır. Reaktörün havayla teması sonucu başlayan yangın 10 gün boyunca devam eder. Radyoaktif bulutlar, Avrupa'nın önemli bir bölümüne ve Türkiye’ye radyoaktif serpinti olarak dökülür.

‘’Chernobyl’’ dizisi

HBO, işte bugüne kadarki dünyanın en büyük nükleer felaketini bu beş bölümlük diziyle anlatmaya çalışmış. Ancak HBO Çernobil’i anlatırken çok sert bir sistem eleştirisi yapmış. Hep yazılarımda vurgularım ya ‘’hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ diye… Bu yönüyle; gerek o dönemde Türkiye’de yaşanan nükleer serpinti, radyasyon tartışmaları ve gerekse de günümüzde Çernobil’deki nükleer santralı inşa eden Rosatom firmasının Akkuyu’daki nükleer santralı da inşa etmekte olması nedeniyle konu Türkiye’yi de çok yakından ilgilendirmekte ve bu diziden dersler çıkarılması gerekmektedir. 

Gorbaçov’un ifadesine göre Çernobil kazası Sovyetler’i maddi ve manevi yıkıma götürerek sonun başlangıcı olmuş, Perestroika, Glasnost derken Sovyetler çökerek tarihe karışmıştır…

HBO dizisi ‘’Chernobyl’’; senarist ve yönetmen Craig Mazin’in Sovyet Devlet raporlarına, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu raporlarına, tanık ifadelerine ve Doğu ve Batı Avrupalı bilim insanlarının araştırmalarına dayanılarak yaklaşık beş yıllık bir araştırmasının sonucu olarak yapılmış. "Sadelik, izahın görkemidir" diye bir söz vardır. HBO dizisi teknolojik olarak karmaşık bir konuyu sadelik içerisinde ancak görkemli bir şekilde izah etmiş…

İsveçli yönetmen Jonah Renck de dizinin görüntülerinde koyu renk kullanarak diziye belgesel atmosfer vermiş. Dizide Emily Watson’un canlandırdığı hayali karakter Dr. Ulana Khomyuk hariç gerçek kişiler canlandırılmış.  Dizideki karakterler de ayrıca gerçek karakterler olan Valeri Legasov, Boris Shcherbina, Anatoly Dyatlov, Lyudmilla Ignatenko ve Vasili Ignatenko’ya sima olarak makyajla birebir benzetilmiş…  Dizide olayı araştırmak ve gerektiğinde müdahale etmekle görevlendirilen Valeri Legasov ve Boris Shcherbina onlarca bilim insanından yardım almışlar. İşte dizide hayali karakter olan Dr. Ulana Khomyuk karakteri bu insanları temsil etmek, gerçeğe ve insanlığa olan bağlılıklarını ve hizmetlerini onurlandırmak için yaratılmış.

Dizide SSCB devlet aygıtı Çernobil’de yaşanan felaketin büyüklüğünü dünyadan saklamaya çalışsalar da mızrak çuvala sığmadığı için bir yerden sonra pes ederek bu felaketi kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Ancak diziyi anlatmadan önce şunu vurgulamalıyım ki bu TV dizisi bir kurgu... Ancak kurgu gerçeğe çok yakın. Küçük bazı kusurlarıyla bu diziyi sanki belgeselmişçesine izleyebilirsiniz.

Mümkünse diziyi izlemeden önce 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in ‘’Çernobil Duası’’ (Kafka Yayınları, 2017) adlı kitabını okumanızı öneririm. Dizi o zaman daha iyi anlaşılıyor. Zaten dizide bu kitaptan oldukça istifade etmiş… Kitap, Çernobil faciasını yaşamış insanların yaşadıklarından, hatıralarından oluşuyor…

Tabii ki diziyi olduğu gibi anlatıp da merakınızı giderip sizin diziyi izlemenize engel olmak istemeyeceğim. Tam tersi çoğumuzun sadece ismen bildiği bu felaketi, her detayıyla insanlara anlatan bu dizinin tanıtımını yapıp, merakınızı artırıp mutlaka ama mutlaka bu diziyi izlemenizi isteyeceğim…

Bu dizi neleri anlatıyor? Bu dizi ne mesajlar veriyor? Günümüz için çıkarılan dersler ne? Dizi bu açıdan çok önemli. Bu dizi; bizim diziler gibi; haşin haşin bakan erkekler, melül melül bakan kadınlar, lüks, şatafat, tarihi saptıran, sanal bir tarih yaratan, insanları gerçeklerden ve gündemden uzaklaştıran dizilerden bir dizi değil… Bu dizi gerçekleri insanın yüzüne tokat gibi çarpan, soran, sorgulatan bir dizi…

Her şeyden önce nükleer radyasyon nedir? Radyoaktif kontaminasyon nedir? Bir nükleer reaktör nasıl çalışır? Radyoaktiviteye karşı nasıl korunma sağlanır? sorularına cevap veren, kamuoyuna bilgi veren, izleyenleri aydınlatan anlatan bir dizi…

Bu dizi; cehalet ve eğitimsizliğin, kendi bekasını her şeyin üstünde tutanların bir nasıl felaketlere yol açabileceğini insanlara net bir şekilde gösteren ve bu konuda farkındalık yaratan bir dizidir… Devletçi yapının, otoriter rejimlerin ne kadar tehlikeli olduğunu, böylesi yapılarda da devletin bir nasıl hayduda dönüştüğünü gösteren bir dizidir… Devletin, devlet büyüklerinin, amirlerin, hocaların vs. halkı, sıradan insanları nasıl gördüklerini anlatan bir dizidir… Bu dizi; Sovyet bürokrasinin, Sovyet üretim mantığının ve operatörlerin bütün güvenlik önlemlerini göz ardı ederek yapmış oldukları hatalar zinciri neticesinde devasa reaktörü düdüklü tencere gibi bir nasıl patlattıklarını anlatan bir dizidir.  

Bu dizi; hatalarını kabul etmeyip pisliklerini gizlemeye çalışan görevliler, kalın kafalı siyasetçiler, cesur geçinen aptal askerler, liyakat değil de sadakatin önemi, insan hayatının değersizliği, bürokrasinin hantallığı, yöneticilerin işinde uzman olanları zamanında dinlememesi, insanları bilgilendirmenin sisteme karşı suç olması, vb bizlere tanıdık gelen birçok konunun net bir şekilde anlatıldığı bir dizidir…

Sovyetler’de ortaya çıkan bu felaketin yine bu sistemin yetiştirdiği cefakâr ve fedakâr insanlar tarafından nasıl göğüslendiğini de gösteriyor bu dizi… Onlar olmasaydı belki de 10 kat daha büyük bir facia ve tüm dünyada buna bağlı daha fazla ölüm ve hastalık yaşanacaktı. Zaten film de "acı çeken ve fedakârlık yapanların anısına” diye başlıyor…

Bu dizi ülkedeki karar vericilerin kafasına vura vura izlettirilmesi gereken bir dizidir…

Çernobil felaketi, basit bir insan hatasından çok, 1975 yılında böyle bir kaza olabileceğinin ipuçları görülmesine karşın, hatalardan ders almak yerine üstünlük kaygısıyla üstü kapatılarak nasıl daha büyük felakete sebebiyet verildiği gösteriyor.

Belki İsveç’ten sızıntı fark edilmeseydi ya da ABD uzaydan görüntü almasaydı patlamayla ilgili Pribyat'taki insanlar kaderine terk edilip daha hızlı bir son onları bekliyor olacaktı. Belki de dünya da bu olup bitenlerden bihaber olacaktı.

Rüzgârın Almanya’ya doğru esmesinden dolayı Frankfurt’ta çocukların dışarıda oynamasına izin verilmezken patlamanın olduğu kentte hiçbir şeyden haberi olmayan aileler sanki güzel bir şey izliyormuş gibi nükleer santralın yanışını izliyorlar. Radyoaktif madde insanların üzerine yağarken Sovyet bürokratları halka "bir şey yok, sadece basit bir yangın" diye uyutuyorlar…

Santral yetkilileri ise doğru dürüst ölçüm yapmadan olayı mümkün olduğunca küçük göstermeye çalışıyorlar… Yerel yöneticiler şehri tahliye etmek yerine giriş çıkışları yasaklayıp, iletişim kanallarını kesiyorlar… Santral müdürü devlet başkan yardımcısı olay mahalline gelince ilk iş eline kendini kurtarmak için sorumlu listesi tutuşturuyor…

Dizinin son bölümünün adı "Vichnaya Pamyat"   ‘’Vichnaya Pamyat’’, Ortodoks Hristiyanların dini günlerde ve cenazelerde kullandığı bir terim olup ‘’sonsuz anısına" anlamına geliyor…

Dizide geçen bazı unutulmaz sahneler, konuşmalar var… Diziyi ve konuyu daha iyi anlayabilmemiz için bu sahnelerden ve konuşmalardan ve bizimle olan ilişkilerinden de bahsetmem gerekiyor…

Filmin girişinde asıl sorumlunun bir kişi kabul edilip 10 yıl hapis cezası almasından bahsediyor. Bu durum bizde de tren kazaları sonrası suçlu bulunan makinistleri akla getiriyor…

Nükleer fizikçi kadın Profesör ile Minsk’teki Komünist Parti yetkilisi arasında geçen ve profesörün olayın vahametini anlatmaya çalıştığı ancak bir sonuç alamadığı konuşma: Prof.: ‘’Ben nükleer fizikçiyim ve siz daha düne kadar ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.’’ Komünist Parti yetkilisi: ‘’Ama yetkili kişi benim, yetki bende.’’ Adam ayakkabı tamircisiyken sekreter yardımcısı olmuş, kendisini bir bilim insanından daha değerli görüyor, kadına '’kendi fikirlerimi sizinkilere tercih ederim’' diyor. 

Bu anlamda kibirli ve iş bilmez insanlara yetki verildiği zaman ne gibi büyük yıkımlara sebep olunabileceğini gösteren bir konuşmadır bu konuşma… Bu konuşma ister istemez aklınıza Türkiye’yi ve TÜBİTAK'a ''Başkan'' olarak atanan hayvanat bahçesi müdürünü getiriyor…

Dizinin 3. Bölümünde Dr. Khomyuk'un nezaretten çıkmasıyla ilgili olarak KGB Başkanı Skarsgard, Legasov’a şöyle söylüyor:  ‘’Hayır, şaşırtıcı derecede iyi gitti, saf bir geri zekalı gibi davrandın… Saf geri zekalılar devlet için tehdit oluşturmazlar.!’’

Vay anasını be… Ömrüm bitti neredeyse, bu cümlenin ne anlama geldiğini yeni anlıyorum…

Dizinin 3. Bölümde bol bol madencilere yer verilmiş… Legaslov, madencilerle nasıl konuşması gerektiği konusunda Shcherbina’ya soruyor. Aldığı cevap şöyle: ''Onlara yalan söyleme, doğruyu söyle… Onlar karanlıkta çalışan insanlar… Anlarlar''.

Madencileri çağırmaya gelen Kömür Bakanına her madencinin bir el atmasıyla cici takım elbisesiyle Kömür Bakanı’nın üstünü kararttığı bir sahne var… Madencilerin Kömür Bakanı’nın ceketine, yüzüne ellerini vurduğu, sürdüğü sahne… Son olarak bir madenci Bakan’a şöyle söylüyor: ‘’İşte şimdi gerçekten kömür bakanına benzedin."

Madenciler bu şekilde Kömür Bakanı’na ayar verirken bizdeki Soma maden faciasındaki bizim Kömür Bakanı’nın sözleri aklıma geliyor: "İki gündür aynı gömleği giyiyorum." Bir de dizide Yusuf Yerkel karakterini göremiyorum…

Reaktörün çatısının temizlenmesi için Almanya’dan robot getiriliyor.. Ancak hala radyasyon seviyesi gizlendiği için düşük ölçekteki radyasyona dayanıklı robot gelir Almanya’dan. Bu robot da yüksek radyasyon nedeniyle anında bozulur. O zaman çözüm olarak ‘’Biorobot’’ (yani ‘’asker’’) önerirler. O zaman şu sözü söyler Shcherbina: "Dünyadaki tüm ordular genellikle malzeme eksiğini insanla kapatır." (Camus’nun ‘’Veba’’ isimli romanında geçerdi bu söz.)

Yine ''vay anasına be..’’ diye söyletiyor insanı bu söz… Yıllarca NATO’nun en kalabalık ordusuyuz diye övünürdük ya hani…

Gelelim final sahnesine… Finalde mahkeme kurulur. Suçlu aranmaktadır… Fakat Valeri Legasov mahkemede öyle açıklamalar yapar ki, yenilir, yutulur gibi değildir… Bu açıklamalardan birkaçı:

"Yalanların bedeli nedir? Cevap, onları gerçeklerle karıştırmaya başlamaktan ibaret değil şüphesiz. Eğer yeterince yalan dinlersek, artık gerçeği ayırt edemez, tanıyamaz hale gelmektir asıl tehlike. Peki, o zaman ne gelir elimizden? Uydurduğumuz hikayelerle kendimizi mutlu etmekten başka ne kalır geriye? Bu hikâyelerde ise kahramanların kimler olduğunun hiçbir önemi yoktur. Bilmek istediğimiz tek şey, kimi suçlayacağımızdır."

"Gerçek rahatsız ettiğinde yalan üstüne yalan söyleriz, ta ki yalanın orda olduğunu hatırlayamayıncaya kadar. Fakat hala oradadır. Söylediğimiz her yalanla gerçeğe borçlanırız. Er ya da geç o borç ödenir. Çernobil yalanlarla patladı."

“Bilim adamı naif olmaktır. Gerçeği aramaya o kadar odaklandık ki gerçekte ne kadar az kişinin onu bulmamızı istediğini göremedik. Fakat görsek de görmesek de tercih etsek de etmesek de gerçek hep oradadır. Gerçek, ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi umursamaz. Hükümetlerimizi umursamaz. İdeolojilerimizi ve inançlarımızı umursamaz. Gerçek her zaman pusuda bekler. Bu, sonunda Çernobil’in hediyesi. Bir zamanlar gerçeğin bedelinden korkuyordum, şimdi ise şunu soruyorum yalanların bedeli nedir?"

Buradaki sorunun cevabı basit… Yalanların bedeli Çernobil faciasıdır. Ya ülkemizdeki, Türkiye’deki yalanların bedeli? Bunu hiç düşünen var mı? Ülkemiz deyince, dizide geçmiyor ama o günleri bir hatırlayalım isterseniz … Ama dizi ile ilgili son bir iki bilgi daha:

Dizinin ve olayın başkahramanı Valery Legasov, 1988'de geriye sadece ses kayıtlarını bırakarak intihar ediyor. O güne kadar dikkate alınmayan uyarıları, Sovyet nükleer endüstrisi içerisinde bir şok yaratıyor ve Çernobil’de kullanılan türden RMBK reaktörlerinin tasarımı iyileştiriliyor. Geriye bıraktığı ses kayıtlarının bir kısmı kasıtlı olarak siliniyor ve değiştiriliyor…. 

Pripyat hastanesinin bodrum katında halen o itfaiyecilerin kıyafetleri duruyor. Hem de ilk geldikleri haliyle. Ve dozimetre ile günümüzde ölçüm yapıldığında bile normal ölçümlerin 4 bin katına kadar radyoaktivite gözüküyor.

Yazımın girişinde bahsettiğim Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Svetlana Aleksiyeviç, 2015 yılında ödülü aldığı gün bir konuşma yapıyor ve o konuşmasındaki metin dizide de işleniyor.

Hem kitapta hem de dizide geçen itfaiyeci kocası ölen kadın… Kadın doğum yapıyor ve bebeği doğumdan dört saat sonra ölüyor… Tüm radyasyonu emen bebek annesini kurtarıyor. Kadının röportajı kitapta şöyle veriliyor:

''Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkân vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.

Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum’ dedim, beni ikna etmeye çalıştılar; ‘o artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje, anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, ‘seviyorum, seviyorum’.

Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.

O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…''

Çernobil Nükleer Santral Kazasından sonra Türkiye’de yaşananlar

Gelelim yalnız ve güzel ülkeme… Sovyetlerde, tüm Avrupa’da bunlar olurken bizde neler oluyordu? Bir hatırlayalım mı? Önce kronolojik bir olay sırası vereyim:

01 Mayıs 1986: SSCB Büyükelçisi, Türk yetkilileri Karadeniz’de ölçüm yapmaları konusunda uyardı. Aynı gün TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre "olay mevzii bir olay; Türkiye’ye ulaşsa bile etkilemez" diye açıklamada bulundu…. 

03 Mayıs 1986: Radyoaktif bulutların Türkiye’ye ulaştığı ve oranın yedi kat arttığı açıklandı. Edirne'de yağan yağmurdan dolayı TRT su birikintilerinin kullanılmamasını ve hayvanların otlatılmaması uyarısında bulundu. 

03 Eylül 1986: Avrupa ülkeleri radyasyonlu olduğu gerekçesiyle Türkiye’den fındık alımını durdurdu. 

28 Kasım 1986: Hollanda sağlık bakanlığı Türk çayında yüksek oranda radyasyon var açıklamasında bulundu. 

29 Kasım 1986: ÇAYKUR Genel Müdürü "çayda radyasyon var" iddialarını "batı tezgâhı" olarak nitelendirdi. Müdürlük çay kaynatıldığında radyasyonun 5-6 kat düştüğünü iddia etti. 

02 Aralık 1986: Efsanevi (!) sanayi bakanı Cahit Aral çaydaki radyasyonun zararsız olduğunu ileri sürerek çay içti. Cahit Aral ayrıca şunları söyledi: ‘’Türkiye’de radyasyon var diyenler dinsizdir.’’ (Bu haberin gazete kupürünü yazımın sonuna ekliyorum.)

14 Aralık 1986: Federal Almanya, Türkiye’den alınan 13 ton çayı iade etti. 

Bu tarihler, bu açıklamalar bize dizide gördüğünüz insanı isyan ettiren her şeyin bizim de bire bir yaşadığımızı ve devlet eliyle zehirlendiğimizi gösteriyor… 

1986 yılında Türk devleti Çernobil faciasını müteakip aylar boyunca TV'de "radyasyonlu çayı içiyorum bak bir şey olmuyor… Türkiye’de radyasyon var diyen dinsizdir" diye şov yapan bakan Cahit Aral dışında açıklama yapılmasını, veri yayınlanmasını yasaklıyor. TAEK başkanı, bir de profesör sıfatlı adam Ahmed Yüksel Özemre göz göre göre bütün ülkeye yalan söylüyor ve atom profesörü olduğu için herkes onun sözüne güveniyor. TÜBİTAK, üniversiteler yayın yasağı yüzünden ağzını açamıyor… . 

Karadeniz’de Çernobil serpintisinin yağdığı yerlerde neredeyse her evde kanser vakasına rastlanıyor… Devlet bunun istatistiğini yapmamakta, hasır altı etmekte yıllarca ısrar ediyor. Çocuklarda lösemi vakaları korkunç oranlarda artıyor… B