Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV

Fernand Braudel ve Akdeniz

01 Ağustos 2019

Fernand Braudel (1902– 1985), benim geç keşfettiğim bir Fransız tarihçidir. Asıl tahsili coğrafya üzerinedir. Ancak 1923'te Sorbonne'da tarih bölümünden de mezun olur. Mezuniyetini müteakip değişik okullarda ders verdikten sonra Nazilerin 1940'ta Fransa'yı işgali sırasında Fransız ordusunda teğmen olan Braudel, Almanlar tarafından tutuklanarak Lübeck'te bir esir kampına gönderilir.. 1945 yılına kadar orada kalır…

Savaş esiri olarak Almanya’da geçirdiği beş yıl içinde, 1949’da yayımlanacak olan doktora tezini hiçbir kaynağa başvurmadan yazar: ‘’La Mediterranée et le monde mediterranéen à l’époque de Philippe II’’ (‘’İkinci Filip Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası’’, Doğu Batı Yayınları, 2018). Bu tezle 1947'de Sorbonne Üniversitesi'nce doktora derecesine değer görülür. Braudel bu eserinde 16. yüzyılda İspanya ve Osmanlı imparatorlukları arasında 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'yla noktalanan mücadeleyi, dönemin tarih, coğrafya, tarım, teknoloji ve düşünsel çerçevesi içinde ele alır…

1946'da Marc Bloch ile Lucien Fèbvre’in kurdukları Annales dergisinin yayın kuruluna seçilir.  Görüşlerini bu dergi vasıtasıyla yayar. Zamanla bu görüşlere ‘’Annales Okulu’’ adı verilir… Collège de France’da hocalık yapar… İkinci büyük eseri olan ‘’Civilisation Matérielle et Capitalisme 1400-1800’’ (‘’Maddi Medeniyet ve Kapitalizm, 1400-1800’’, İz yayıncılık, 1996) yayınlanır. Bu kitap Braudel’in olgunluk eseridir.

Bilim dünyasına olan katkılarından ötürü Brüksel, Oxford, Madrid, Cenevre, Floransa, Varşova, Cambridge, Sao Paolo, Padova, Londra, Chicago, Saint-Andrews ve Edinburgh üniversiteleri ona fahri doktorluk unvanı verilir…

Fernand Braudel üç cilt halinde kendi ülkesi Fransa’nın tarihini yazarken Kasım 1985 yılında hayatını kaybeder…

Braudel, bir coğrafyacı olmasına rağmen, tarih biliminde neredeyse devrim yaratan bir ekolün, en ünlü temsilcilerinden biri haline gelir… Braudel, coğrafi yapıları, iklimi, gündelik hayatta kullanılan her türlü araç gereci de tarihin öznesi haline getirir. Gerek zaman gerekse mekân algısını kökünden sarsar… Braudel’e göre zamanın hızı gerek mekândan mekâna gerekse hangi zaman türünden bahsedildiğiyle ilgili olarak farklılık gösterir. Mekân algısı ise, Akdeniz'in sınırlarının konudan konuya göre değişiyor olmasıdır, yani Braudel’in anlattığı sabit bir Akdeniz bölgesi yoktur.

Braudel’e göre tarihçinin görevi sosyal ve tarihi değişim sürecinin bütünlüğünü yakalayabilmektir. Braudel’e göre tarih; hızlı değişenden (olay) çok yavaş değişeni (olgu) araştırılan bir bilim dalıdır. Braudel’e göre bilim de ekonomi ve sosyal gelişmeyle ilerler.

Braudel’in bu görüşünü bizden Alev Alatlı hiç Braudel ismini zikretmeksizin basitçe şu şekilde formüle eder: ‘’Ey, Oğul! Devirli bir oluşumdur, tarih. Sakın ola ki, ezelden ebede dümdüz uzanan doğrusal bir hat bellemeyesin. Güneş her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmaz. Gün olur, en gerideki, en öndekinden ilerde olur. Aristarkus, Kopernik’e ‘zıpçıktı astrolog’ diyen devrimci Martin Luter’den daha ilericidir. Ahmet Yesevi, Kadızade Mehmet’in çok ötesinde. Ey, Oğul! Bir şeye ille de benzeteceksen her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzet tarihi. Bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve vermekte, bir diğeri ise kurumaktadır. Bir çağda birden fazla çağ yaşanır.’’

Braudel’in bu görüşleri; Halil İnalcık, Fuad Köprülü, Ömer Lütfi Barkan gibi Türk tarihçilerini de etkiler… Bu sayede ülkemizde geleneksel siyasi tarihten “ekonomik ve sosyal tarih”e geçiş Ömer Lülfi Barkan’la başlar, Halil İnalcık’la devam eder... İşte tam da bu nedenle Halil İnalcık, Braudel gibi düşünerek, “Osmanlı, Avrupa ekonomisinin merkantilizme geçişini anlayamadı” diye yazar. (Merkantilizm yani ticaret devrimi, sermaye birikimi...) Çünkü Braudel, daha 1700’lü yıllarda İngiltere’de “Artık hiç kimse kasalarda para tutmamakta, cimriler bile varlığını (piyasada) dolaştırmakta” diye yazar. (‘’Maddi Medeniyet ve Kapitalizm, 1400-1800’’, İz yayıncılık, 1996)

Braudel, ilgi alanı olan Akdeniz nedeniyle Osmanlı tarihine de büyük ilgi duyar…

Braudel, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi başına bir ekonomi-dünya oluşturduğunu yani siyasi ve coğrafi sahası içinde kendine yeterli bir ekonomik birim meydana getirdiğini söyler.  Ancak Braudel’e göre bu yeterlilik Osmanlı ekonomisinin durgun kalmasına, uzun zaman dilimi içinde pek fazla değişim göstermemesine yol açar… Braudel’e göre "Osmanlı İmparatorluğu büyük bir historiyografi sorunu, müthiş bir belirsizlik bölgesi"dir…

Braudel’e göre 13. yüzyılda Moğol istilası İslam’ın bütün şehir medeniyetini yıkar, kütüphaneler yakılır, milyonlar öldürülür, bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülür… Haçlı seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatır… Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlar, zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşir… Dünya ekonomisindeki değişmeler ve son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler de İslam dünyasının geri kalmasına yol açar… (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) Yani Braudel bizim bildiğimiz kalıplar çerçevesinde İslam dünyasının geri kalmasını Gazali’ye bağlamaz…  

Braudel’in vefatından ancak on üç yıl sonra yayınlanabilen bir kitabı var: ‘’Bellek ve Akdeniz -Tarihöncesi ve Antikçağ’’ (Metis Yayıncılık - Tarih Toplum Felsefe Dizisi, 2016) Bu kitabın Akdeniz’i ve çevresini, hatta Akdeniz’de günümüze kadar uzanan sorunları tanımak için önemli bir kaynak olduğunu değerlendiriyorum…

Braudel bu kitabında Akdeniz’i tarih öncesinden ele alır. Önce Akdeniz tabanının ve çevresindeki dağların oluşumunu anlatır. Braudel, insanın Akdeniz’deki evrimine de yer verdiği eserinde bölgenin coğrafyasının ve ikliminin binyıllar içinde yarattığı etkileri anlatılarak imparatorlukların doğuşuna yol açan tarım, yazı, deniz yolculuğu ve ticareti anlatır. Braudel eserinde Fenikelileri, Etrüskleri, Yunanlıları, Romalıları, Mezopotamya ile Mısır'ın kuruluşlarını, bunların birbirleriyle ilişkilerini ve tüm bu uygarlıkların kuruluş ve yıkılışlarını anlatır.

Braudel, Akdenizi, dağları anlatırken, deniz kıyısında yaşayanlarla dağlarda yaşayanlar arasında bitmeyen tarihi kavgayı da anlatır. Bu kavga için Braudel şu ifadeyi kullanır: “Dağlıların baskınları, tüm çağlarda, tüm deniz kıyısı bölgelerinde sıradanlaşmış bir dramdır. Hayat, meşe palamutu veya kestane yiyen, yaban hayvanı avlayan, post, deri, sığır veya koyun satan, her an ayağını kaldırıp göç düzmeye hazır bekleyen yukarı ülke insanlarıyla; toprağa bağlanmış, bazıları kullaşmış, diğerleri üstünleşmiş, topraklara, kumanda mevkilerine, ordulara, şehirlere, denizleri dolaşan gemilere hükmeden aşağı ülke insanlarını tekdüze bir biçimde karşı karşıya getirir hep... Kanaatkâr yüksekliklerin karı ve soğuğuyla portakal ağaçlarının ve uygarlıkların çiçeğe durduğu alçak diyarlar arasındaki bu diyalog günümüzde bile tamamen sona ermemiştir.” (s.25)

Braudel’e göre Akdeniz, eski dünyanın merkezidir, tam kalbinde yer alır. Bu “kaderinin en büyük özelliğidir”; Avrupa, Asya, Afrika kıtaları ve bu kıtalarda yaşayan insanlar Akdeniz’in etrafında birleşir. Braudel bu düşüncesini kitabında şöyle ifade eder:  “Bu insanlık tarihi sonu gelmez bir biçimde akıp Akdeniz’e kadar geldiği ve düzenli olarak onun kıyılarında durduğu için, Akdeniz’in o kadar erken bir dönemden başlayarak dünyanın canlı merkezlerinden biri haline gelmesinde ve kendisi için bir yankılanma alanı oluşturan bu üç masif kıtayı onun da etkilemiş olmasında şaşılacak bir yan yoktur.” (s.36)

Braudel kitabında Mezopotamya, Mısır, Ege, Kuzey Afrika, Güney Avrupa kıyılarını ve adaları tek tek ele alır, bölgenin coğrafyasının ve iklimin binyıllar içinde yarattığı etkiyi ve insanların tarih sahnesine çıkışı anlatmaya çalışır... Kitap, Akdeniz’e farklı bir bakış açısı sunar… Bu kitap okununca günümüzde adı sıkça geçen ‘’Doğu Akdeniz’’ daha iyi anlaşılır…

Braudel bu kitabında bir de ilginç bir konuya da değinir. Bizler genellikle Rönesans ve reform hareketlerinin ve bunun sonucu olarak teknolojik gelişmenin devrimsel bir dönüşüme yol açtığını biliriz. Ancak Braudel teknolojik gelişmeyi doğrudan Rönesans ve reformlara bağlamaz. Braudel teknolojik gelişmenin bu kadar gecikmesinde köleci zihniyeti suçlar. Braudel’e göre kölelik, sadece bir cinayet değil, aynı zamanda insanlığı yerinde saymaya mahkûm etmiş bir hatadır ve her türlü teknolojik devrimi baştan engellemiştir. Çünkü Braudel’e göre köleler varken, buharla çalışan makinelere ihtiyaç duyulmaz… Braudel teknolojik gelişmenin bu kadar gecikmesini ‘’Spartacus’un öcüdür” (*) diye anlatır…

Konu Akdeniz’e gelmişken bu konuda okunması gereken bir kitaptan daha bahsetmek istiyorum. Bu kitap; uzun yıllar İstanbul’da yaşayan, Türk tarihini çok iyi tanıyan ve anlatımında olabildiğince tarafsız olan İngiliz yazar Roger Crowley’in ‘’1453 Son Büyük Kuşatma’’ (April Yayıncılık, 2006)  isimli kitabının devamı niteliğinde yazdığı ‘’İmparatorların Denizi Akdeniz’’ (April Yayıncılık, 2011) eseridir. Roger Crowley, bu eserinde Akdeniz’deki büyük imparatorlukların çatışmalarını kaynaklarla destekleyerek bir romancı gibi anlatır. Roger Crowley, bu eserinde Mağrip'te Barbaros ve Oruç kardeşleri, Turgut ve Uluç Ali reisleri, Venedik'i, Akdeniz kıyılarına korku salan azılı ve acımasız korsanları anlatır…

Yaz tatilindeyiz ya... Okunacak kitap arıyorsanız eğer, size epey bir ipucu verdiğimi düşünüyorum…

Osman AYDOĞAN

(*) Spartaküs Roma döneminde yaşamış Trakyalı bir gladyatördür. Köleliğe karşı duran, efendilere boyun eğmeyen bir özgürlük savaşçısı, bir özgürlük kahramanıdır. . Roma’ya karşı bir isyan başlatır. Spartaküs, köle ve yoksullardan oluşan isyan ordusu ile yıllarca İtalya yarımadasında Roma’ya karşı savaşır… MÖ 73-71 yılları arasında yaşanan, üç yıl süren bu isyan Roma Cumhuriyeti'nin antik dönemde karşılaştığı üçüncü ve en büyük köle İsyanıdır. Spartaküs, kendilerine karşı gönderilen sayısız orduyu yener,  Roma Cumhuriyeti'nin yönetim sistemini kökünden sarsar... Ancak Spartaküs yaklaşık üç yıllık mücadelenin sonunda Roma ordusuna yenilir… Romalı General Pompeius ayaklananların çoğunluğu öldürülür.., Romalı General Marcus Licinius Crassus da tutsak aldığı 6000 isyancıyı Appia Yolu boyunca tümünü çarmıha gerdirir.. Ancak Spartaküs’in canlı veya ölü kendisi asla bulunamaz. …

Spartaküs tarih boyunca ezilenlerin, tüm haklı başkaldırıların sembolü olur… İsyanının eşitlikçi ve özgürlükçü karakteri nedeniyle Spartaküs özellikle sol literatürde sembol bir isim olarak yer alır. Bu sitede ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ni anlatırken bahsettiğim, Almanya'da I. Dünya Savaşı'ndan sonra 1918 yılında yaşanan devrimden sonra 1919 yılında Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğinde silahlı ayaklanma düzenleyen ve adı daha sonra Almanya Komünist Partisi olan grubun ilk adı da ‘’Spartaküs Birliği'’dir.




Monşerler!

31 Temmuz 2019

30 Temmuz 2019 tarihli Resmi Gazete’de pek kimseciklerin dikkatini çekmeyen bir yönetmelik yayınlandı: ‘’Dışişleri Uzmanlığı Yönetmeliği ile Dışişleri Bakanlığı Memurlarının Yurtdışına Sürekli Görevle Atanmasına ilişkin Yönetmelik’’

Bu yönetmelik, Dışişleri Bakanlığı merkez teşkilatında görev yapan uzman yardımcılarının mesleğe alınmaları ile uzmanlığa atanmaları konularını düzenliyor. Önceki yönetmeliğe göre Dışişleri Bakanlığı’na uzman yardımcılığı giriş sınavı ve uzman yardımcılarının uzman olmasına karar veren yeterlik sınavı kurullarının üyeleri, Dışişleri Bakanı tarafından ‘’büyükelçi’’ veya ‘’elçi’’ unvanı taşıyan meslek memurları arasından seçiliyordu. Yeni yönetmelikte sınav kurulu üyelerinin elçi unvanı taşımaları zorunluluğu kaldırıldı. Yeni yönetmelikte bu madde “Kurul başkanı, vekili ve üyeleri bakanlık görevlileri arasından bakan tarafından belirlenir” şeklinde düzenlendi.

Biliyorsunuz görevdeki iktidar işbaşına geldiğinde Dışişleri Bakanlığının mevcut yetişmiş, nitelikli personeli, özellikle büyükelçiler önce ‘’monşer’’ denilerek aşağılandı, dışlandı… Sonra da mevzuat değiştirilerek Dışişleri Bakanlığı’na dışarıdan büyükelçi atanması sağlandı… Bu yönetmelik ile de Hariciyenin hafızası olarak bilinen mevcut büyükelçiler, bakanlığa personel alım süreçlerinden dışlanmış oldular…

Mademki söz Dışişleri Bakanlığından ve büyükelçilerden açıldı ben de onlarla ilgili birkaç anımı burada paylaşayım istedim...

Ama önce bir kitap ve tarih… (Bu adamın da ‘’tarih’’ ve ‘’kitap’’ takıntısına gıcık oluyorum ya neyse!) Önce ‘’Monşer’’leri anlatan bir kitaptan bahsetmek istiyorum:

Bernard Lewis (d.1916, Londra), İngiliz asıllı ABD'li tarihçidir. Kendisi günümüzde halen yaşayan en büyük İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi uzmanıdır. Bernard Lewis’in onlarca kitabının yanında güzel bir kitabı var. Lewis’in orijinal ismi “Notes on a Century”, yani “Bir Asrın Notları” olan hatıraları Türkçe “Tarih Notları” (Arkadaş Yayıncılık, 2014) adı ile yayınlanır.  Bernard Lewis, kitabında tanık olduğu olaylarla kendi hayatını da anlatır. Bu kitapta geçen Türkiye ile ilgili bazı bölümler:

Bernard Lewis’e Londra Üniversitesi’nin döneminin en büyük hocası olarak bilinen R. W. Seton-Watson tarafından verilen bir özel alan dersine katılması istenir. Kendisinden orijinal belgeleri yani Britanya, Alman, Fransız, Avusturya ve Rus belgelerini incelemesi istenir. Gençliğin verdiği masumiyet ile sorar: “Peki ya Türk belgeleri?” Kendisine onların önemi olmadığı, hem olsa bile ortada hiç Türk belgesi bulunmadığı söylenir. Lewis için “Doğu Sorunu” üzerine araştırma yapan bir araştırmacının Türk belgelerini görmezden gelmesi kabul edilebilir bir şey değildir. “Doğu Sorunu” üzerine okuduğu bütün kitaplarda Türkiye sahne arkasındadır ve tüm aktörler Avrupalılardır… “Böylece en azından kimi belgeleri okuyabilecek kadar Türkçe öğrendim.” der. (s. 32). İşte bu nedenle, Türk kaynaklarını kullandığı için Lewis’in tarih bilgisi ve yorumu rasyoneldir. Zaten şu söz de Lewis'e aittir: "… tarihçinin kendisine ve okurlarına borçlu olduğu bir şey vardır, o da yetenekleri elverdiğince nesnel olmaya, en azından adil olmaya çalışmak.."

Bu Türk dış politikasının birinci sorunudur… Muhataplarınız hep Türk kaynakları dışından beslenmişlerdir. Ben bu sorunla özellikle Viyana’da çok karşılaştım…

1939 baharında Naziler Çekoslovakya’nın geri kalanını işgal ederek savaşın kaçınılmaz olduğunu gösterirler. Bernard Lewis bu dönemde Dışişleri Bakanlığına gönderilir. Şaşırtıcı bir şekilde bakanlıkta Türkiye uzmanı yerine konulduğunu görür. Bir gün yanına verildiği memur Türk Büyükelçisi ile randevusu olduğunu, onunla gelmek isteyip istemediğini sorar. Dönemin Türk Büyükelçisi ise Tevfik Rüştü Aras’tır. Konuşmaları sırasında Büyükelçi iki önemli tespitte bulunur: “Biz Türkler, güçlü bir tarih algısına sahibiz. Polonya’nın parçalanmasının Türkiye’ye yönelik bir tehdit olduğunu biliyoruz.” (s. 57)

1939 yılında Polonya gibi sınırdaş olmadığımız, hatta uzak bir coğrafyada yer alan bir ülkenin parçalanmasının Türkiye için bir tehdit oluşturduğunun idrakine, farkına varan bir yönetim, pardon ‘’monşer’’ anlayışından, komşularımızın parçalanmasının ülkemiz için nasıl bir tehdit oluşturduğunu göz ardı eden hatta bu parçalanmaya eşbaşkanlık yapan bir yönetim anlayışına nasıl geldiğimiz anlaşılır gibi değildir…

Büyükelçinin devamında yaptığı açıklamada daha da ilginçtir: “Yerine getirilmesi için başkalarının yardımına bağımlı olacağımız yükümlülüklerin altına girmek bizim politikamız değildir.” (s. 57) Bu ise bazı Tarih bilmezlerin dudak büktükleri ‘’monşer’’ diye aşağıladıkları genç Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasının ana düsturu idi…

Bernard Lewis’i ve kitabını burada bırakayım…

Gerek Almanya’da gerekse de Viyana ve Slovenya’da Türk Dışişleri Büyükelçileri ve personeli ile beraber çalıştım… Büyükelçiler, Lewis’in bahsettiği Tevfik Rüştü Aras gibi değerli, kaliteli ve nitelikli elçilerdi. Ben Almanya’da iken Büyükelçi Onur Öymen idi… Hamburg Konsolosu Ülkü Başsoy idi... Ben Avusturya’da iken de Viyana Büyükelçisi Ömer Akbel idi... (TRT eski spikerlerinden Can Akbel’in kardeşi idi… 2015 yılında vefat etti… Allah rahmet eylesin) Akredite olduğum Slovenya’da ise Lübliyana Büyükelçisi Halil Akıncı idi. (Büyükelçi Halil Akıncı daha sonraları 2008-2010 yılları arasında Moskova Büyükelçiliği yapmıştı)… Büyükelçi Ömer Akbel ile Büyükelçi Halil Akıncı 1999 ve 2001 yıllarında kendileri ile beraber çalıştığım ve kendilerini yakından tanıdığım mükemmel hariciyecilerdi…

Büyükelçi Ömer Akbel ile ilgili iki olayı anlatmak istiyorum:

Sözde Ermeni soykırım tasarısı Avusturya meclisine gelmişti. Oylama öncesi Büyükelçi Ömer Akbel, Avusturya Dışişleri Bakanı ile görüşmüştü. Avusturya Dışişleri Bakanı’nın Büyükelçi Ömer Akbel’e verdiği cevap şöyleydi: ‘’Sayın Büyükelçim, müsterih olun. Ben Bakan olduğum sürece bu tasarı Avusturya Meclisinden geçmeyecektir.’’ Ve bakanın söylediği gibi tasarı Avusturya meclisinden geçmedi…

Yine Büyükelçi Ömer Akbel ile beraber o zamanki Avrupa Parlamentosu (AP) Sosyalist Grup Başkanı ve AP Türkiye Röportörü olan Hannes Swoboda ile aynı masada beş saat süreyle bir görüşme yapmıştık… Hannes Swoboda benim misafirimdi, benim için Brüksel’den Viyana’ya gelmişti... Hannes Swoboda derinliği olan ve Avrupa'da saygın bir yeri olan bir politikacıydı… Büyükelçi Ömer Akbel, Hannes Swoboda ile olan bu görüşmede ferasetini, bilgisini, kalitesini konuşturmuş, Swoboda'yı kendisine hayran bırakmıştı... Büyükelçi Ömer Akbel'in kalitesini bu görüşmede bir kez daha anlamıştım…

Bu anlattığım Hariciyeciler ''Monşer''diler... Gelelim günümüz Dışişlerine… Yani günümüzün ‘’monşer’’ olmayan Dışişlerine…

Sadece tanık olduğum bir olayı anlatacağım… Hani Napolyon’a atfen anlatılan bir fıkra vardı ya: Napolyon, komutanına sormuş; "Savaşı neden kaybettik?.." Komutan cevaplamış; "Asaletmeap, üç tane sebebi vardır!.." Napolyon sormuş: "Nedir bunlar!.." Komutan başlamış anlatmaya; "Bir, barutumuz bitmişti!..." Napolyon konuşmayı kesmiş; "Yeter, başka söze gerek yok, konu anlaşılmıştır!.." Ben de bu olayla konunun anlaşılacağını ve Türk Dışişlerinin ne halde olduğunu anlamak için başka söze gerek olmadığını düşünüyorum:

Yıl 2010… Sonbahar aylarıydı. Yeni emekli olmuş, evim de Ankara’da olduğu için ben de Ankara’ya taşınmıştım. Her zaman ve her yerde olduğu gibi öğretmen olan eşimi ulaşımın olmadığı dağ başında uzak bir okula vermişlerdi. Ben de Milli Eğitim camiasından tanıdığım bir arkadaşım aracılığı ile Ankara Milli Eğitim Müdürü Kamil Aydoğan’dan bir randevu almıştım. (Kamil Aydoğan, yakın zamanda vefat etti. Aydın bir insandı. Daha önce İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü yapmıştı. Kendisini oradan tanıyordum. O görüşmemizde söz vermesine rağmen işimizi yapmamıştı. Zaten kimse de yapmadı. Eşim iki yıl yollarda eziyet çektikten sonra emekliliğini istedi.)  

Eşimle beraber randevu zamanında Kamil Bey’in makamına geldik. Kamil Bey bizi içeri odasına davet etti. Eşimle içeri girdik. Tam söze başlayacağız sekreteri odaya girerek ‘’diğer misafiriniz de geldi efendim’’ diye söyledi. Kabil Bey bizden izin isteyerek bu misafiri de odaya kabul etti..  

İçeriye ütüsüz pantolon, buruşuk bir ceket, kravatsız, hafif sakallı, hafif göbekli bir tip girdi… Sanki uzun yoldan gelmiş bir kamyon şoförü gibiydi. Kamil Bey önce şaşırdı... Belli ki bu kişi beklediği kişi değildi… Kamil Bey bu gelen kişiye hitaben ‘’Siz falanca  Bey misiniz?’’ diye sordu. Gelen kişi ‘’Evet efendim. Ben Dışişleri Bakanlığı Strateji Daire Başkanı falancayım’’ diye cevap verdi… Derdini anlattı… Adam de benim gibi eşi için gelmiş… Kamil Bey eşinin nerede olduğunu sordu. Adam ‘’dışarıda bekliyor’’ cevabını verince Kamil Bey adamın eşini de içeri davet etti. İçeri başörtülü bir kadın girdi…

Tabii ki kimseciklerin kılığını kıyafetini, kılığına kıyafetine bakarak kendilerini yargılamaya hakkım yok… Hani derdi ya Mevlâna: "Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok."

Ancak yine de ben Türk Dışişlerinin halini anlamak için başka söze gerek yok diye düşünüyorum… Çünkü gelen kişinin ‘’monşer’’ olmadığı kesindi…

İşte biz böylesine adamlarla yedi düvele düşman olduk… ABD’yi, AB’yi karşımıza aldık… Tüm komşularla kavgalı hale geldik… Bugün için bölgemizin en önemli ülkeleri olan Suriye, İsrail ve Mısır’da büyükelçimiz yok… Bir Katar sevdası nedeniyle Arap ülkelerinin en önemlisi Suudi Arabistan’la, BAE ile papaz olduk… Doğu Akdeniz elden gidiyor haberimiz yok… Daha dün (29 Temmuz 2019) Yunanistan’ın yeni Başbakanı Miçotakis'in Kıbrıs ziyaretinde söylediği; "Yunanistan'ın stratejik hedefi buradaki Türk askerinin işgalini sona erdirmek ve ortadan kaldırmak’’ sözüne karşı Türk Dışişleri Bakanlığının hâlâ verecek cevabı yok!…

Siz ‘’monşer’’ diye Hariciyenin hafızası büyükelçileri hâlâ dışlayın emi… Hani bir Çin atasözü vardı ya: ‘’Bir memlekette kısa boylu adamların gölgeleri uzuyorsa o memlekette Güneş batıyor demektir.’’

Güneş bu memlekette durduk yerde mi batıyor zannediyorsunuz?…

Osman AYDOĞAN




St. Gotthard / Mogersdorf Muharebesi

30 Temmuz 2019

01 Ağustos 2019 tarihi; 01 Ağustos 1664 tarihinde Avusturya liderliğindeki Avrupa Koalisyon Ordusuyla Osmanlı Ordusunun yaptığı St. Gotthard / Mogersdorf muharebesinin 355. yıl dönümüdür... Bu muharebe pek bilinmez... Bilenler de zaten bu muharebeyi yanlış bilirler...

Osmanlıların Batılı kültür sahasına girmelerinden sonra 14’üncü yüzyıldan itibaren 17’inci yüzyıla kadar Avusturya’nın güneydoğu sınırı boyunca Osmanlılar ile Avusturyalılar arasında sert muharebeler cereyan eder…

Avusturyalıların kendilerini ve Alman İmparatorluğunu korumaya yönelik Türklerle olan savaşlarında, derinliklerinde iki ayrı dünyanın, iki ayrı yaşam tarzının ve dinin bulunduğu iki kavram çarpışır: Garp ülkesi ve Şark ülkesi, Hıristiyanlık ve İslam, Avrupa ve Asya… Avusturyalılar, Osmanlı Devleti ile yaptıkları bu savaşlardaki her yenilgiyi, diğerlerine göre daha bir korkunç ve her zaferi diğerlerine göre daha bir büyük ve abartılı olarak tasvir ederler…

Avusturyalılar tarafından bir zafer olarak adlandırılarak ve abartılarak büyütülen muharebelerden biri de işte bu 01 Ağustos 1664 tarihinde yapılan Saint Gotthard / Mogersdorf muharebesidir. Bu muharebe bütün Batılı kaynaklarda ve özellikle Avusturya kaynaklarında bir zafer olarak algılanarak fevkalade mübalağalarla süslenip bir destan haline getirilir…  

Aslında Saint Gotthard muharebesi Osmanlı İmparatorluğu’nun 1663/1664 yıllarında Fazıl Ahmet Paşa komutasında yapmış olduğu ve başarı ile sonuçlanan Avusturya Seferinin (Uyvar Seferi) bir muharebesidir. Zaten Avusturya tarihçileri de bu savaşa ‘‘Der Türkenkrieg 1663-1664’’ ismini vermişlerdir.[1] Bu seferde bütün Avrupa’da ‘‘imprenable’’ (düşürülemez) olarak tanınan Uyvar Kalesi ele geçirilir. [2]   Bu sefer içerisindeki Saint Gotthard Muharebesi de Avusturyalıların iddia ettikleri gibi kaybedilmiş bir muharebe değil, büyük kısmın muharebeye girmediği ve öncü kuvvetlerle yapılan neticesi alınamamış bir taarruz harekâtıdır.

Muharebenin Raab Irmağının kıyısında yapılmasından dolayı Osmanlılar tarafından ‘‘Rabe Cengi’’ olarak da adlandırılan bu muharebe için Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa; ‘‘Bu vakayı orduda ahşamdan sonra bile işitmemiş âdem nihayetsiz idi’’[3] (Bu olayı akşamdan sonra bile duymamış çok insan vardı) diye Saint Gotthard muharebesini âdetâ bir müfreze müsâdemesi şeklinde gösterir… Hâlbuki Avusturyalılar bu muharebeyi Osmanlılara karşı büyük bir zafer olarak görür ve bu zafer (!) bütün Avrupa’da kutlanır, şiirler yazılır, şarkılar bestelenir, anıtlar dikilir, resimler yapılır, kitaplar yazılır ve paralar basılır… Halen Avusturya kütüphanelerinde bu muharebe üzerine yazılmış onlarca kitap, Avusturya müzelerinde sergilenen onlarca eser bulunmaktadır.

Osmanlılar tarafından bir müfreze müsademesi şeklinde anılan bu muharebe için var olan Türkçe kaynaklar Avusturya kaynaklarına göre oldukça yüzeysel kalır… Asıl adı ‘’Esfar-ı Osmaniye Hatıraları 1073-75 Seferinin Vekayi-i Esasiyesi - Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu’’ olan, 1910 yılında İstanbul’da Osmanlıca basılan Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın ‘’Sen Sengotar’da Osmanlı Ordusu’’[4] isimli eseri Türkçe kaynaktaki bu eksikliği gidermek ve Batılıların bu abartısını düzeltmek amacıyla yazılmıştır.

Fındıklılı Mehmet Efendi’nin ‘‘Silahtar Tarihinde’’[5], bir heyet tarafından yazılan ‘‘Mufassal Osmanlı Tarihinde’’[6] , Genkur. ATASE Bşk.lığı tarafından yayınlanan ‘‘Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi’’nde[7] bu muharebeden bahsedilir ve Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı[8] ve İsmail Hakkı Danışmend[9] eserlerinde bu muharebeye çok kısa olarak (2-3 sayfa, yarısı da kroki) değinmişlerse de; günümüz diliyle ve anlaşılır ve en kapsamlı olarak bu konuda yazılan tek detaylı eser Genkur. ATASE Bşk.lığı tarafından yayınlanan ve Em. General Kemal YÜKEP tarafından yazılan ‘‘Sengotar Muharebesi 1664’’ isimli yayındır.[10] Ne yazık ki bütün Türk bu eserlerin tamamında bu muharebe bir yenilgi olarak zikredilir…

Avusturya tarafından ise bu muharebe üzerine yazılan onlarca kitaba rağmen bu konudaki derli toplu tek eser ‘’Avusturya Askerî Tarih Enstitüsü’’ tarafından yayınlanan ve Kurt Peball tarafından yazılan ‘‘Die Schlacht bei St. Gotthard-Mogersdorf 1664’’ isimli eserdir.[11] Ayrıca Avusturya Harp Arşivi Dairesinde bulunan bizzat Montecuccoli tarafından yazılan eserler[12] de kaynak olarak kullanılır. Bu eserlerden biri Türkçe’ye çevrilir.[13]

Bu yazıdan amaç; ülkemizde pek bilinmeyen, bilenlerin ve yazanların da ne yazık ki yenilgi olarak bildiği ve yazdığı, bir kısım bilenlerin de Avusturya kaynaklarına göre bildiği bu muharebeyi izah etmek ve Avusturya kaynaklarında kendi zaferleri olarak kabul edilen bu muharebede gerçeği ortaya koyarak bu muharebenin bir yenilgi olmadığını hatırlatmaktır.

St. Gotthard muharebesini tarihteki yerine oturtabilmek için kısaca Osmanlının Avusturya'ya yaptığı seferlere bir göz atmamız gerekiyor...

Osmanlının Avusturya’ya yaptığı seferler

Osmanlı İmparatorluğu’nun Avusturya’ya karşı yaptığı ilk seferi zannedildiği gibi 1529 yılı değildir. Avusturya kaynaklarında daha 1396 ve 1418 yıllarında Avusturya içlerine yapılan Türk akınlarından[14] bahsedilmektedir. 1453’de İstanbul’un fethinden hemen sonra Osmanlı Akıncıları Avusturya içlerine doğru daha da fazla ilerlerler. Viyana’nın daha batısındaki Klagenfurt’un dış kenarı 1476’da, Drava kıyısındaki Spittal 1478’de, Leoben, Rottenmann ve Graz 1480 yılında Osmanlı Akıncıları tarafından kuşatılır…

Bu akınlardan maksat; bu şehirleri ele geçirmek olmayıp ganimet elde etmek ve istihbarat sağlamaktır… Bazı Avusturya şehirlerinde bu akınların izlerini hâlâ görmek mümkündür. Graz Katedrali’nin güney tarafında soluklaşmış bir fresk İstirya’nın 1480 yılındaki üç sıkıntısını tasvir eder: Bunlar kütü hasat, veba ve Türklerdir. Tasvir de ‘‘Tanrı’nın Gazaplarının Resmi’’ diye adlandırılır. Büyük Venedik Dağı’nda (Grossvenedig) buzullardan birinin adı ‘‘Türk Ordugâhı’’dır. Karenti’de köy çeşmelerinde kimi taştan kimi tahtadan Türk başları hala Türk süvarilerini hatırlatır. ‘‘Çeşme Türkü’’ veya ‘‘Tatar Adamcığı’’ diye çok yaygın bir kavram olarak kullanılır.[15]

Viyana hedeflenerek ciddi olarak yapılan ilk sefer 1528 seferidir. (Bu konuyu geçen hafta anlatmıştım) Kanuni 1528 ilkbaharında İstanbul’da toplanan ordusuyla harekete geçip Filibe civarında büyük ovada ordugâh kurar… Fakat gece başlayan sağanak yağışlar ırmakları büyük sel akıntılarına dönüşür, sel çadırları sürükleyip götürür, depo edilmiş cephane ve yiyecek stoklarını yok eder… Dev boyutlarda malzemenin kaybolması bir yana ordunun morali de bozulur… 1528 yılında başlatılan bu seferden Sultan vazgeçmek zorunda kalır… Hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a geri dönülür…

İkinci sefer bizim aslında ‘’Birinci’’ diye bildiğimiz 1529 seferidir… Bu sefer ayrı bir yazı konusudur. Bu nedenle burayı geçiyorum… Üçüncü sefer ise 1532 seferidir… Geçen haftaki yazımda bu seferi de anlatmıştım.

Viyana olarak hedeflenen dördüncü sefer ise 1663 /1664 Uyvar Seferi’dir. Beşinci sefer ise bildiğimiz 1683 Viyana seferidir.

Bu yazımda; kimseciklerin pek bilmediği Viyana hedeflenerek yapılan 1663 /1664 Uyvar Seferi’nde yapılan ve Avusturyalılar tarafından bir zafer olarak adlandırılıp abartılarak büyütülen 1 Ağustos 1664 tarihinde yapılan Saint Gotthard muharebesini anlatmak istiyorum…

Ama önce bu muharebeden önce yaşanan olayları kısaca özetlemem gerekiyor..

1663 Muharebeleri

1580’lerden 1606’ya kadar süren uzun savaşlardan sonra, Avusturya ve Macaristan ile uzun bir süre küçük çaplı sınır çatışmaları hariç savaş yapılmaz. Habsburg İmparatorluğu Otuz Yıl savaşlarıyla, Osmanlılar da Asya sınırlarında ve Girit’teki savaşla uğraşıyorlar.

Türklerin vasal devlet saydıkları Hristiyan Erdel Voyvodalığı’nda Georg II. Rakoczy bağımsız bir hükümdarmış gibi, kendi başına siyasal eylemlere girmeye başlar. Budin Paşası kendisini yola getirmek üzere üstüne yürüyünce, Rakoczy onu 1658 yılında yenilgiye uğratır… Bunun üzerine Osmanlı sadrazamı rahat edebilmek için vasal beyliği tümüyle ele geçirmek ve burasını bir paşalık yapmak üzere sefere çıkar. Büyük kayıplar pahasına Grosswardein’i (Oradea-Varad) fetheder ve Klausenburg’u (Cluj) kuşatır.

Bu savaşlar Viyana’nın gözünde artık sadece Osmanlı Devletinin bir iç sorunu olmaktan çıkar. Erdel’de cereyan eden olaylar, Avusturya İmparatorunun çıkarlarıyla doğrudan ilgilidir… I. Leopold ne kadar barış yanlısı olursa olsun, Grosswardein ile Klausenburg’un elden gitmesine kayıtsız kalamazdı. Yine de İmparator görüşmeler yoluyla barışın sağlanacağını umudundadır. İmparatorun özel elçisi, bir sıcak savaşı önlemek amacıyla yola çıkmışken, yeni Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa savaşa hazırlanmıştır bile.

Türk ordusunun önü sıra Kırım Tatarları at sürmektedir; yüz bin kişidirler, Moravya’ya (Morava) kadar ilerlerler… Sadrazam ise ordunun büyük kısmıyla bunların ardından Tuna boyunca ilerler, Avusturya sınırına yaklaşır. Fakat burada yapılmış hiçbir hazırlık yoktur; bir dehşete kapılma duygusu gittikçe büyüyerek herkesi kaplar… Bu sırada en azından 70.000 insan bu duygunun etkisiyle Viyana’yı terk edip daha batıya, Linz’e kaçar… İmparator Leopold uzunca süre başkentinde kaldıysa da, sonunda o da kentten ayrılmak gereğini duyar. Bu durumda Viyana’yı ancak ve ancak bir mucize kurtarabilirdi!

Ne var ki gerçekten de bir ‘‘Avusturya mucizesi’’ olur: Bir kez daha iyi tahkim edilmiş küçük bir kent, olağanüstü güçteki Türklerin ileri yürüyüşünü durdurur. Tıpkı 1532’de Közseg (geçen hafta anlatmıştım), 1566’da Zigetvar gibi, bu sefer de Neuhäusel (Nove Zamky-Uyvar) kalesi haftalarca şiddetli ateşe karşı koyar… Türkler 175 topla surları döverler, hendeklerdeki suyu başka yöne akıtırlar, sonra da saldırıya geçerler… Kaledeki küçük garnizon üç defa bu saldırıları püskürtür, fakat dördüncü saldırıda, 25 Eylül 1663 günü askerler başkaldırıp komutanlarını teslim olmaya zorlarlar…

Bu sırada güz yağmurları başlamış, Tuna’nın iki yakasındaki çamurlu alçak arazi yol vermez olmuş ve İmparatorun çağırdığı birlikler de sonunda bir araya gelebilir… Bir defa daha Viyana üzerine yürümek için mevsim gecikir… Sadrazam sadece Neuhäusel (Uyvar) kalesini onarmakla yetinir, kaleye bir garnizon yerleştirdikten sonra ordusuyla gerisin geri Belgrat’ın yerini tutar.[16]

1664 St. Gotthard – Mogersdorf Muharebesi

Muharebe öncesi

Viyana’nın atlattığı bu tehlike ve Moravya’nın tümüne yakınının yıkılması bütün Almanya’da ve Avrupa’da yankılar uyandırır. Fransa Kralı XIV. Ludwig (Louis) inisiyatifinde 1663 yılında Almanya’nın Regensburg kentinde toplanan İmparatorluk Parlamentosu Papa VII. Alexander’ın Türklere karşı bir Batılı koalisyonu hayata geçirme çağrısı üzerine bir ittifakı kararlaştırırlar… Bu ittifak Hıristiyan ordularını tekrar bir araya getiren bir koalisyon olarak Haçlı ruhunu canlandırır…

Bu ittifaka; Papa ve İspanya Kralı V. Philipp para ve savaş malzemesi yardımı, Bayern, Brandenburg ve Sachsen yardım birlikleri, Rheinische Allianz (Ren Birliği) 5.000 kişilik yaya ve 200 at, Fransa * 4.000 piyade ve 2.000 atlı, İmparatorluk ordusu 30.000 yaya, Macar soylularından 25.000 atlı ve yaya birlikler ile Avusturya çoğu istihkâmlarda olan 15.000 süvari ve 36.000 yaya birlikler ile katılırlar… Teorik olarak Koalisyon ordusu 100.000 kişiye ulaşır ancak uzun seferberlikten sonra ancak 50.000 kişi sefer için toplanabilir… Her birlik kendi milli komutanlarının komutası altındadır… Bu koalisyona İtalya, İspanya ve İsveç de katılır…

Görüldüğü gibi Fransa bu koalisyona 4.000 piyade ve 2.000 atlı ile katılır. Ancak Fransa ülkesinin Osmanlı ile olan ilişkilerini aksatmamak için bu yardımı resmen yapmaktan kaçınır. Nasıl Akdeniz’de Fransızlar, Papalık bayrağı altında Türklere karşı yelken açtılarsa burada da Alsaslılar olarak Ren Birliğinin kontenjanı altında Macaristan sınırında ortaya çıkarlar. Fransız elçisi M. de Nointel, 1673 yılında (St. Gotthard Muharebesinden sonra)  Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa’ya sunmuş olduğu bir takım öneriler yanında Osmanlı sınırlarında yaşayan Katoliklerin koruyucusunun Fransa Kralının olması isteğini de yeniler. Bu istekler karşısında şaşıran Sadrazam, Fransız elçisinin eski dostluktan bahsetmesi üzerine, ‘’Fransa eski dostumuz lakin her zaman düşmanlarımızla birlikte buluyoruz’’ cevabını vererek Fransa’nın Saint Gotthard Muharebesi ile Girit kuşatmasına yapmış olduğu yardımları hatırlatır.[17]

Bu koalisyon ordusunun komutası da Avusturya’nın en ünlü komutanlarından İtalyan asıllı Mareşal Raimund Graf Montecuccoli’ye verilir… Montecuccoli öncelikle Avusturya ordusunu yeniden düzenler.[18]

Mareşal Raimund Graf Montecuccoli ‘’Otuz Yıl Savaşları’’nda, Ganimet Savaşlarında ve Türk Savaşlarında tecrübe kazanmış deneyimli bir general ve aynı zamanda askerî teorisyen olarak uluslararası değeri vardır. İtalyan asıllıdır. Mareşal Gian Giacomo de Trivulzio’ya (1441-1518) ait ‘‘Savaşın üç şeye ihtiyacı vardır; bunlar para, para ve bir kez daha para’’ sözü kendisine tarafından tanıtılmıştır.

Bu arada Osmanlı Ordusu’nun kışlığa çekilmesinden yararlanan Avusturyalılarla Hırvat Beyi Niklas Zrinyi (Zigetvar komutanının oğlu) kuvvetlerini birleştirerek 50.000 kişilik bir ordu ile Kanuni’nin son seferine zapt edilmiş olan Zigetvar’a doğru harekete geçerek Babocsa palangasını işgal ettikten sonra Zigetvar Kalesini muhasara ederler...

Bunu haber alan Fazıl Ahmet Paşa 31 Ocak 1664 günü birkaç bin kişi ile Belgrat’tan Zigetvar istikametinde yola çıkar. Bunu haber alan Avusturyalılar 6 Şubat 1664 günü muhasarayı kaldırarak geri çekilirler…

Avusturyalılar 29 Nisan 1664 günü 60.000 kişilik bir kuvvetle Kanije’yi muhasara ederler ancak 7 Mayıs 1664 de Fazıl Ahmet Paşa’nın Belgrat’tan hareket ederek 4 Haziran günü Kanije’nin bir saat mesafe yakınına gelince muhasarayı bırakarak çekilip giderler...

Kanije’yi bırakan Avusturyalılar Kanije’ye iki saat mesafede Drava ve Mura nehirlerinin kavşağında ve Drava’nın sol sahilinde bulunan Yenikale’ye (Serinvar) çekildikleri için Fazıl Ahmet Paşa da bu istikamette ilerler… Bunun üzerine Avusturyalılar karşı sahile çekilirler. Yenikale Osmanlılar tarafından muhasara edilir… Bu kale 20 gün süren muhasaradan sonra zapt ve tahrip edilir… Önceki görüşmelerde Osmanlıların barış şartı olarak ileri sürdükleri bu kalenin tahribi böylece mümkün olur…

Yenikale’nin ele geçirilmesinden sonra Fazıl Ahmet Paşa Raab (Yanık) Kale’nin zaptına karar verir. Bu kale III. Murat Zamanında ele geçmiş, III. Mehmet zamanında elden çıkmıştır.

Osmanlı Ordusu Serinvar’dan Yanık Kale’ye (Raab) ilerlerken o civarda yol üzerinde bulunan Komeron, Egersek, Poeleske, Egervar, Kemendvar ve Kapornak kaleleriyle palangaları karşı koymadan teslim olurlar…

Raab Kalesi, Raab Nehrinin sol sahilinde bulunduğu için nehrin sağ sahilinde bulunan Osmanlı Ordusu nehrin yukarı taraflarından münasip bir geçit yerinden karşıya geçmek zorundadır…  

Montecuccoli’nin komutasındaki Alman, Avusturya, Macar ve Fransız askerlerinden kurulu müttefik ordusu da nehrin sol sahilini takip ederek, Osmanlı Ordusunun Raab Suyunu kuzeye geçmesini önlemeye çalışırlar…

Bir taraftan 1663’de Uyvar ve yukarıda adları geçen civar kalelerin Osmanlıların eline geçmesi, diğer taraftan Viyana ve Silezya yönlerinde yapılan akınlar, Avusturya ve Almanya’da büyük bir korku uyandırır… Bu kez Anadolu’dan gelen birliklerle Osmanlı Ordusu’nun daha da kuvvetlenmesiyle Raab Kalesi’nin zaptını hedef tutan faal hareketi karşısında, Avusturyalılar 29 Temmuz 1664’de Çakani (Czakany) mevkiinde Fazıl Ahmet Paşa’ya barış teklifinde bulunurlar... Avusturyalıların teklifi kabul olunur… Ancak 10 madde olarak hazırlanan barış antlaşması metni, Avusturya Hükümeti tarafından tasdik edilinceye kadar Osmanlı Ordusu muhasamatı devam ettirme hareketinde serbest olacağı taraflarca kabul edilerek harekâta devam olunur.[19]

Bu antlaşma ile 1663 seferinden amacına ulaşan ve istediğini elde eden Fazıl Ahmet Paşa muhasamatı devam ettirme serbestisini elinde bulundurur. Çünkü Fazıl Ahmet Paşa Avusturyalıların asla ikinci bir ordu çıkaramayacağını biliyordur. Buradaki ordu yenilgiye uğratılınca, kendisine Viyana yolu açılmış olacaktır. Birkaç gün içinde Tatarların öncüleri oraya ulaşabilir, asıl ordu da en geç iki haftada kentin önüne varırdı.

Bir yıl önce gidemediği İmparatorluk başkenti, artık ona elinin altındaymış gibi görünüyordur.[20]

St. Gotthard / Mogersdorf Muharebesi

Osmanlı Ordusu 30 Temmuz 1664 günü nehrin sağ sahilindeki Saint Gotthard Köyüne gelir ve sahile paralel olarak uzanan tepelerin sırtlarında çadırlarını kurar… Bu sırada Avusturya Ordusu da karşı yakada Mogersdorf Köyü’nün önlerine gelir… O zamanlar bu köyün adı Nagyfalva (Grossdorf) idi. 1698 tarihinde Mogersdorf adını alır.

Bu muharebedeki Osmanlı Ordusunun mevcutları hakkında Avusturya kaynakları mübalağalı rakamlar kullanırlar.[21] Avusturya kaynakları Osmanlı Ordusunu 50-60.000 kadarı muntazam asker olmak üzere 120 -130.000, Avusturya Ordusunu ise 30.000 olarak gösterirler… Hatta bazı kaynaklar Avusturya Ordusunu daha da küçülterek 26.000 olarak gösterirler.[22] Osmanlı kaynaklarına göre ise Avusturya Ordusu 50-60.000 kişidir.[23]  Kaldı ki bu miktarı diğer başka Avusturya kaynakları da teyit etmektedir. 1663 yılında Almanya’nın Regensburg kentinde toplanan ittifak başlangıçta 100.000 kişi toplanmasını kararlaştırmışsa da muharebe meydanına ancak 50.000 asker toplanabilir.[24]

Osmanlı Ordusu St. Gotthard’a geldiği gün, öncüler bu köyün bir saat (4 km) kadar güneybatısında dört atın yan yana geçebileceği, derinliği üzengi ıslatacak kadar olan bir geçit yeri keşfederler. Bu geçit nehrin kavis yaptığı bir bölge üzerindedir. Bu şekilde düşman ateşi kavisin en dış noktasından itibaren eğilmekte olan sahille örtülü kalmış olur. O gece karşı yakaya bir yeniçeri müfrezesi geçirilir ve ertesi günü bu geçit üzerinde hafif bir piyade köprüsü kurulur. Gece karşıya geçen müfreze fundalıklarda kendilerine siper kazarak yerleşirler. Daha ertesi günü (1 Ağustos) karşı yakada bir köprübaşı mevzii ele geçirmek maksadıyla Bosnalı İsmail Paşa komutasında 5.000 asker geçirilir. Ancak o gün başlayan yağmur nehrin sularını kabartır ve kabaran sulardan ve geçişlerden etkilenen köprü yıkılır… Karşıya geçen müfrezelerin Avusturyalılarla çarpışmaya başladığını gören Fazıl Ahmet Paşa Tatar süvarilerinin terkilerine bindirerek 5.000 kişi daha karşıya geçirir…

Nehri ilk geçen grup başarılı olur, karşı taraf birlikleri ne geçişi ne de tahkim çalışmalarını sezmişlerdir. Öyle ki, nehri ilk geçen askerler Avusturyalılarla muharebeye tutuştuğunda, bu Avusturya birliğinin komutanı Leopold Wilhelm von Baden-Baden ancak savaş başladığında yatağından kaldırılabilir.[25]

Yağan yağmur nehrin sularının yükselmesine, köprünün yıkılmasına ve geçişlerden dolayı nehir kıyısının kayganlaşmasına neden olur. Bu yüzden de Fazıl Ahmet Paşa karşı kıyıya takviye imkânı bulamaz…

İşte, Avusturya kaynaklarınca St. Gotthard Meydan Muharebesi diye ballandırılarak adlandırılan bu savaş; Raab nehrinin karşısına geçirilen ve takviye imkânı olmayan 10.000 kişilik Osmanlı Müfrezesinin 50-60.000 kişilik Avusturya büyük kısmıyla olan muharebesidir.

Başlangıçta nehri geçen birlikler süratle ilerleyerek Montecuccoli’nin çadırına birkaç metre kadar yaklaşırlar… Bu durum karşısında Montecuccoli’nin kurmaylarının kendisine ordunun imha olmaması için geri çekilmeleri gerektiğini söylemeleri Avusturya Ordusunun o andaki durumunun vahametini gösterir…  

Montecuccoli, boşta kalan kanatlarını merkeze çekerek ilerleyen Osmanlı kuvvetlerine taarruz ettirir. Osmanlı kuvvetleri çekilmek zorunda kalırlar.

Montecuccoli’nin boşta kalan kanatlarını merkeze çekerek ilerleyen Osmanlı kuvvetlerine taarruz ettiği zaman, nehri geçen Osmanlı kuvvetlerinin başlangıçta elde ettikleri başarıyı yeterli görerek hedefi ele geçirdiklerini düşünerek rahatladıkları, süvarilerin atlarından inerek ıslanmış elbiselerini kurutmakla meşgul oldukları ve ikindi vaktine kadar muharebe ettikleri için yorgunluklarını gidermek için istirahat ettikleri andır.[26]

1 Ağustos saat 12 civarında Montecuccoli kurmayları ve komutanları ile bir görüşme yapar. Avusturya kuvvetleri ya bulundukları mevzilerde savunma durumunda kalacaklar, ya da karşı taarruza geçeceklerdir. Montecuccoli’nin tüm kurmayları ve komutanları karşı taarruz hareket tarzını onaylamazlar. Bu hareket tarzının kendilerine çok pahalıya mal olacağını iddia ederler. Montecuccoli derhal karşı taarruza geçilmesi fikrindedir. Fransız birlikleri komutanı ‘‘İmparatorumuz bize askerlerimizi tehlikeye atmamamızı emretti’’ diyerek başlangıçta taarruza katılmak istemez. Montecuccoli’yi komutanlarından sadece Coligny destekler ve fikrini şu şekilde savunur: ‘‘Eğer düşman bu gece mevzilerinde kalırsa, sabaha hiçbirimizin kafası gövdesinin üzerinde kalmaz.’’

Bu sırada Osmanlı süvarileri (Nehri geçebilenler) kanatlardan taarruza başlayarak Avusturya Ordusunu kuşatmaya çalışırlar. Montecuccoli konuşması ile generallerini ikna eder, ya zaferi kazanarak ordusunu kurtaracağını ya da öleceklerini söyler ve karşı taarruza başlarlar.[27]

Burada Montecuccoli, Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale Muharebelerinde Gelibolu’da oynadığı rolü oynar. Montecuccoli hatıratında bu olayı şu şekilde anlatır: ‘’Bir gece evvelden Türklerin aldığı çok sayıda yardım kuvveti karşısında Avusturya askerleri kokuya kapılarak kaçmaya başladılar. Tam bir bozguna uğrayacak iken Alman takviye birliklerini yanıma alıp savaş yerine yetiştim. Avusturya askerlerini biraz düzelterek bunlarla da Türklerin açık yanlarına taarruza geçtim. Türkler, bu taarruz karşısında dayanamayarak nehre doğru çekilmeye başladırlar. Bu durumu gören birlikler Türkleri nehre kadar takip ettiler… Eğer Türkler bizi önleyici bir taarruza geçselerdi imha edilmemiz muhakkaktı… Yanlarda kuvvetli bulunmak bizim için çok iyi oldu. Türkler bizi kuşatsalardı bir kişi bile kurtulmazdı.’’[28]

Osmanlı Ordusunun nehri geçen birlikleri suların yükselmesi ve köprünün yıkılması nedeniyle takviye edilemedikleri için karşı taarruza direnemezler. Ancak kahramanca savaşarak geri çekilirler. Montecuccoli hatıralarında bu askerlerin vuruşmalarını ‘‘takdire, hatta hayrete değer’’ şeklinde vasıflandırır.[29]

Karşıda kalan müfreze gittikçe yıprandığı için askerler geçit başında toplanırlar… Düşman kuvvetlerinin taarruzu karşısında kısmen düşman ateşi ile kısmen de nehirde boğularak Osmanlı kaynaklarına göre 4.000 şehit verilir…

Bu muharebede bulunmuş olan Evliya Çelebi de ‘’Seyahatname’’sinde şehit olarak; üç vezir, altı Sancak beyi, 11 Alay beyi, 1.080 yeniçeri, 1.800 sipahi ve dört bin kadar diğer askerlerden bahseder.[30]

Şehit sayısında da Avusturyalılar mübalağalı rakamlar vererek savaşta ölenleri 6.000 nehirde boğulanları ise 8.000 kişi olarak gösterirler. Hatta 25.000 rakamı bile mevcuttur. Fakat bu 14 ve 25 bin mevcutları karşı sahile geçen 10 bin kişilik birlik mevcudundan 4-14 bin fazladır.[31] Hatta bazı Avusturya kaynakları bu muharebede Osmanlı Ordusunun tamamının az kalsın yok alacağı iddiasında da bulunur.[32] Hâlbuki Osmanlı Ordusunun büyük kısmı nehrin sağ sahilinde ve muharebeye girmemiş durumdadır. Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa; ‘‘Bu vakayı orduda ahşamdan sonra bile işitmemiş âdem nihayetsiz idi’’[33] (Bu olayı akşamdan sonra bile duymamış çok insan vardı) diye bu muharebeyi âdetâ bir müfreze müsâdemesi şeklinde gösterir.

Resmin ortasında Raab suyu, üstünde Osmanlı Ordusu, Raab suyun altında beri kıyıda ise Avusturya Koalisyon Ordusu görülmektedir. Nehrin kıvrım yaptığı geçiş yerindeki yığılma resimde net olarak seçilmektedir. Kaynak: 800 Jahre Mogersdorf, Gemainde Mogersdorf.

Avusturyalıların isteği üzerine 29 Temmuz 1664’de Çakani’de hazırlanıp St. Gotthard Muharebesinden sonra 10 Ağustos 1664 tarihinde imzalanan ve Osmanlıların yararına olan Vasvar barış Antlaşması hükümlerinde, Avusturyalılarca, büyük bir başarı olarak ilan edilen St. Gotthard Muharebesinin hiçbir etkisi olmaz ve on iki gün önce hazırlanan esaslara göre aynen imzalanır…

Vasvar Barış Antlaşması (10 Ağustos 1664)

Vasvar Barış Antlaşmasının belli başlı hükümleri şöyledir:[34] Avusturyalılar Erdel’de işgal ettikleri kalelerden çekilecekler ve bu memleketteki Avusturya ve Osmanlı kuvvetleri aynı zamanda çıkacaklardır. Türk himayesinde bulunan Erdel prensi yerinde kalacak ve Osmanlılara haraç vermeye devam edecektir. Son savaşlarda ele geçirilen Uyvar ve Novigrad kaleleri Osmanlılara bırakılacak. Osmanlı Ordusunun yıktığı Yenikale (Serinvar) tekrar yapılmayacaktır. Avusturya İmparatoru bir defaya mahsus olmak üzere 200.000 florin altın kıymetinde bir hediye verecek, Osmanlı Hükümdarı da münasip gördüğü hediyeyi gönderecektir.

Bu Avusturya seferi, Erdel sorunu yüzünden açıldığı için sefer sonunda imzalanan bu antlaşma, Avusturya’nın Türk üstünlüğünü bir kere daha kabul ettiğini göstermektedir.

Sonuç

Avusturya kaynaklarınca St. Gotthard Meydan Muharebesi diye ballandırılarak adlandırılan bu savaş; görüldüğü gibi Raab nehrinin karşısına geçirilen ve takviye imkânı olmayan 10 bin kişilik Osmanlı Müfrezesinin 50-60 bin kişilik Avusturya koalisyon ordusunun büyük kısmıyla olan muharebesidir.

Aslında Saint Gotthard/Mogersdorf Muharebesi Osmanlı İmparatorluğunun 1663/1664 yıllarına Fazıl Ahmet Paşa komutasında yapmış olduğu ve başarı ile sonuçlanan Avusturya Seferinin bir muharebesidir. Gerçekte Saint Gotthard Muharebesi kaybedilmiş bir muharebe değil, anlatıldığı gibi büyük kısmın muharebeye girmediği ve öncü kuvvetlerle yapılan neticesi alınmamış bir taarruzi harekâttır.  Gazi Ahmed Muhtar Paşa da ‘’Sen Sengotar’da Osmanlı Ordusu’’ adlı kitabında ‘’Osmanlılar için uzun süreli ve sonuç itibariyle başarılı geçen savaşın talihsizce nihayetten bir cephesinden ibaret olan çatışma, muhatapları tarafından dünyaya kendi zaferleri olarak sunulmuştur.’’[35] sonucuna varır.

Avusturya kaynakları bu muharebedeki güç dengesini Osmanlıların sayısını artırarak, kendi sayılarını küçülterek, Osmanlı kayıplarını çok, kendi kayıplarını az göstererek kaybettikleri bir savaşı bir zafer halinde kuşaktan kuşağa anlatarak canlı bir tarih bilinci yaratırlar.

Raab Nehri üzerinde 31 Temmuz 1664 günü kurulan köprüden Avusturya kaynakları pek bahsetmezler. Yağmur ve yükselen nehir suları nedeniyle yıkılan bu köprü nedeniyle birlikler takviye edilememiştir. Karşı kıyıya geçen birliklerin tek takviye noktası bu köprüdür. Eğer bu köprüyü yok sayarsanız (ki Avusturya kaynakları pek dikkate almıyorlar) karşı kıyıdaki 10 bin kişilik kuvvet muharebe ederken sanki hazır bekleyen 110 bin kişilik Osmanlı Ordusunun 50-60 bin kişilik Avusturya Ordusundan çekindiği için muharebeye girmemiş veya 50-60 bin (Avusturya kaynaklarına göre de 26 bin kişilik) Avusturya Ordusu karşısında mağlup olmuş olduğu sonucu çıkar ki bu da incelemede görüldüğü gibi doğru değildir.

Zaten muharebeden önce yapılan ve Osmanlı İmparatorluğu lehine olan antlaşmanın Avusturya Ordusunca kabul edilmesi bu savaşta gerçek galip tarafın kim olduğunu göstermektedir.

Vasvar Antlaşmasının bir an önce imzalanmasını isteyen tarafın da Avusturyalılar olması St. Gotthard muharebesinden sonra hala dimdik ayakta duran Osmanlı Ordusunun mukabil bir harekâtından Avusturyalıların çekindiği sonucu çıkmaktadır.

Avusturya, başlangıçta bu muharebeyi abartarak zafer olarak adlandırıp sonradan Vasvar antlaşmasına mecbur kalınca ne kendi ne de Macar kamuoyunu tatmin edebilir. Hatta Macarlar ihanete uğradıklarını düşünürler. [36]

Osmanlı Ordusunun hataları

Bu muharebenin neticesi alınmamış bir harekât olarak kalmasında Osmanlı Ordusunun tabii ki hataları olmuştur. Ahmet Muhtar Paşa ‘‘Saint Gotthard’da Osmanlı Ordusu’’ isimli eserinde bu hataları ‘‘Sen Gotar Meydan Muharebesinde İstihsâl-i Galebe olunamamasının Esbâb-ı Aslîyesi’’ başlığı altında şu şekilde sıralar:[37]

1. İlk defa olarak Raab Suyunu geçen ve imparatorluk ordularını kendi ordugâhları ortasında emniyetli bir şekilde istirahat ederken baskına uğratan Bosnalı İsmail Paşa komutasındaki Osmanlı kolunun himayesinde ihmal ve kusur olunarak zamanında ona lazım gelen takviyelerin gönderilmemesi ve bu şekilde düşman ordusu üzerine vurulacak kesin darbe imkânının elden kaçırılması,

2. Raab Nehri henüz yağmur nedeniyle yükselmeden Avusturya ve müttefikleri Ordusunun her iki kanadına da uzun süre hiç dokunulmayarak kanatlar serbest bırakılarak ve bu suretle Montecuccoli’ye kendi merkezi için bu kanatlardan yardım ve takviye imkânı verilmesi,

3. Kanatlar hücumlarına pek geç başladığı halde icralarında da gevşek davranılması, buna rağmen bu hücumların netice vereceği ve düşman ordusunun yok olmasına sebep olacağı anda nehir sularının yükselerek harekâtı engellemesi,

4. Şiddetle yağan yağmurların etkisiyle Raab Nehrinin öğleden sonra birdenbire şiddetle taşarak geçit yerinde nehir üzerinde kurulan hafif köprüyü alıp götürmesi ve bu suretle nehrin iki tarafı arasındaki irtibatın ve takviyenin kesilmesi,

5. Ordu beraberinde her şarta göre kurulması mümkün köprü takımlarının ve nehrin karşı sahile hâkim olacak menzilli topların ve hatta düşman ordusuna oranla yeterli miktarda adi topların dahi bulunmaması,

6. Müttefik askerlerin başkumandanı olan Montecuccoli’nin çok iyi yetişmiş, tecrübeli, bilgili, cesur, zeki ve metanetli bir general olması,

7. Bu muharebenin; kendi harp esaslarımızın bozulmaya, Avrupa askerliğinin ilerlemeye başladığı bir zamanda meydana gelmesi. Gerçekten de bu muharebe Avrupa ve Avusturya’nın 30 yıl denen savaşlardan sonra yeni ve hareketli savaş teknikleri tecrübeleri edinerek çıktıkları, Osmanlı Ordusunun ise bu zaman zarfında pek ciddi bir muharebeye katılmadıkları ve müttefik ordularına göre savaş teknikleri açısından daha geride oldukları bir döneme denk gelmiştir.

Bu muharebe aynı zamanda Osmanlı silah teknolojisinin artık eskidiği, Avrupa silah teknolojisinin de gelişim çağı içerisinde olduğu bir zamana denk gelir ve bu muharebe Osmanlının askerî teknoloji olarak geri kalmasının ilk işaretlerini verir… Montecuccoli Osmanlı topçusunun hantal ve ağır olduğu, hâlbuki Koalisyon Ordusunun toplarının ise daha seri, çevik ve isabetli atışları olduğunu hatıratında şu şekilde bahseder: ‘’Çok sayıdaki Türk topları, vurdukları noktada etkili olmalarına karşın kullanımda atak değil, yeniden yüklenmesi ve onarımı ise zaman alıyor. Çok miktarda cephane tüketiyor, gürültü yapıyor ve çarkları, yatakları, siper ve toprak setleri parçalıyor. Bizim toplarımız daha kullanışlı ve bizim Türklerden daha üstün oluşumuzun sırrı burada...’’[38]

Montecuccoli ise çağının en iyi generalidir. Eserleri tüm Avrupa askerî düşünürlerini ve generallerini etkiler, Napolyon dahi onun eserlerini okuyarak bilgi edinir.

Mohaç Meydan Muharebesi ile mukayese edildiğinde; orada Macar Ordusu kesin bir yenilgiye uğradığı halde bu kısa süreli zafere rağmen Osmanlı Ordusu her ihtimale karşı asker, at üstünde ve silah elde olarak harp meydanında kalırken; bu muharebede ise nehri geçen kuvvetler başlangıçtaki zaferi yeterli görüp emniyeti de terk ederek süvariler at üzerinden inerek ıslak elbiselerini kurutma gayretine girerler...  Bu durum; taktik kurallar içerisinde yer alan ‘‘hedefte tertiplenme ve yeniden teşkilatlanma’’ faaliyetinin ne kadar önemli olduğunu gösterirken aynı zamanda da Osmanlı Ordusunun artık Kanuni zamanındaki disiplininin ve askerî bilgisinin de kaybolduğuna işaret eder…

Bu muharebenin Avusturya’ya etkisi

Bu muharebenin Avusturya açısından en önemli sonuçlarından birisi de bu muharebenin Avusturya tarafından bir zafer olarak adlandırılması ile Avusturya’ya göre Osmanlı Ordusunun Avrupa’da ilk defa olarak yenilgiye uğratılıyor olarak gösterilmesidir.

Böyle bir psikolojik etkiye Avusturya’nın o zaman için ihtiyacı vardır. Avusturya’ya göre Osmanlı Ordusunun ‘‘yenilmez’’ unvanı sona eriyordur ve Osmanlı Ordusu artık ‘‘yenilebilir’’ bir hale gelmiştir. Bu etkiyi Avusturya 1683’de çok iyi bir şekilde kullanacaktır.

Bu duyguyu pekiştirmek için bazı batılı kaynaklar bu muharebeyi, bu muharebeden 300 yıl önceki Osmanlıların Sırpları ve Macarları yendikleri ‘’Sırp Sındığı’’ muharebesi ile mukayese ederek bu muharebeye ‘‘Türk Sındığı’’ ismi ile anarlar.[39]

Seferin lojistik açıdan incelenmesi

İstanbul’dan Avusturya sınırlarına kadar olan uzaklığa 100.000 mevcudu aşkın bir ordunun bütün silah, araç ve gereçleriyle yürümesi Türk Ordusu’nun hareket yeteneği bakımından üstünlüğünü işaret eder. Bu arada büyük bir orduyu ana vatandan uzaklarda beslemek, bütün ihtiyaçlarını sağlamak Türk Ordusu’nun lojistik bakımından da yeterli olduğunu ve seferin iyi hazırlandığını gösterir.

Buna karşılık Avusturyalılar kendi topraklarında aç ve susuz kalırlar.[40] Bizzat Montecuccoli anılarında ordusunda yiyecek ve cephaneleri kalmadığı için Türk Ordusunun takip edemediklerini, kendi ikmal işlerinin çok başıbozuk, Türklerdeyse mükemmel olduğunu yazar.[41]

Bazı Macar tarihçilere göre Osmanlı Ordusunun vurucu kuvvetinin Avrupa’da erişebileceği son hudut Macaristan arazisidir. Bu tarihçilerden Géza Perjés’[42] bu devirde bir ordunun en çok günde 20 km yol alabileceğine, insanların ve hayvanların dinlenmesi, erzak ve yem tedariki dolayısıyla da her dördüncü veya beşinci günü istirahat etmesi gerektiğine göre, günde ortalama 15 kilometrelik yol alabileceği neticesini çıkarır.

Ulaşım, erzak ve yem temini, konaklama güçlükleri dolayısıyla, kışın harbe çıkılmaz ve bu sebeple seferler ilkbahar ile sonbahar arasındaki aylarda yapılabilir. Bu zamanın 180 gün olduğu kabûl edildiğine göre ve günde 15 kilometre yürünebildiği anlaşılınca, bir ordunun bir harp mevsimi içerisinde alabileceği en uzun yol 2.700 kilometredir. Bu sayıdan dönüş çıkarılınca 1.350 km elde edilir. Lâkin 180 günlük muharebe zamanının en az bir ayı çarpışmalara ayrılınca, ordunun vurucu tesir sahası 900 km eder. Bu hesaptan anlaşılacağına göre, çarpışmalara ayrılması gereken 30 gün aşıldığı takdirde, ordunun kışlalara dönmesi gerektiğinden düşmanla muharebe suretiyle elde edeceği neticeyi alamadan çekilmeye mecbur kalacağı açıktır.

Bu hesabı dikkate Alan Fazıl Ahmet Paşa 1663 Uyvar Seferinden sonra İstanbul’a geri dönmez ve kışı Belgrat’ta geçirir. Kış içerisindeki Avusturya tehditlerini manevraları ile bertaraf eder. Ancak 1 Ağustos 1664 St. Gotthard Muharebesinden sonra kendisinin planladığı Girit Seferi, mevsim ve dönüş şartları nedeniyle ve Vasvar Antlaşmasının kendi lehine sonuçlanması üzerine bu seferden kesin neticeyi alamadan (Avusturya Ordusunu imha edemeden) İstanbul’a dönmek zorunda kalır. Avusturya kaynaklarının iddia ettikleri gibi Fazıl Ahmet Paşa bu muharebede yenildiği için geri dönmemiştir.

Milli kaynakların önemi

Bu muharebeden çıkarılacak en büyük sonuç ise tarih araştırmalarında yabancı kaynaktaki bilgilerin mutlaka yerli ve milli kaynaklarla mukayesesinin yapılması gerektiğidir. Bu mukayese yapılmadan yabancı kaynaktaki bilgilerin doğruluğuna şüphe ile yaklaşılmalıdır. Her ülke şimdiki ve gelecekteki nesillerine övünç ve şeref duyacakları bir tarihi geçmiş bırakmak istemekte ve bu nedenle de tarihi olayları ve kayıtları kendileri lehine sübjektif olarak değerlendirmektedirler.

Ancak bizde bu böyle değildir… Tabii ki tarihi olayların objektif olarak verilmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Subjektif bir tarih bilgisi ve yorumu tabii ki arzu edilmez. Ancak bazı akademisyenlerin kendi tarihlerini bilmeden yabancı kaynakları esas almaları ve kendi tarihini küçültmeleri kabul edilir bir şey değildir. Örneğin bir tarihçi akademisyen (Dr. Erhan AFYONCU, şimdi Prof. Dr.) Avusturya kaynaklarını esas alarak yazdığı bir makalesinde St. Gotthard’da Avusturya Ordusunun kendisinden çok daha güçlü olan Osmanlı Ordusunu mağlup ettiğinden bahseder... Yine bu akademisyen aynı yazısında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dan bahsederken yine Avusturya kaynaklarını esas alarak Kara Mustafa Paşa’nın kemiklerinin ve kafatasının ayrı ayrı Avusturya’da olduğunu iddia eder.[43]  Hâlbuki Türk kaynaklarına göre Kara Mustafa Paşa’nın kafatası bal dolu bir kıl torba içerisinde Edirne’ye getirilmiş, burada saray avlusunda ibret taşında sergilenmiş ve naaşı İstanbul Beyazıt’taki Kara Mustafa Paşa Türbesine nakledilmiştir.[44], [45]

Ancak burada daha hazin olan ise kendi tarihinden ve ‘’milli’’ kaynaklardan habersiz bu akademisyenin başında ‘’milli’’ sıfatı olan bir üniversitenin (Milli Savunma Üniversitesi) rektörlüğünü yapıyor oluşudur…  

1664 St. Gotthard / Mogersdodf Muharebesinden Avusturya’da kalan izler.

Avusturya’ya göre bu muharebede bir zafer elde edildiği ve Osmanlı Ordusu Avrupa’da ilk defa yenildiği için bu zafer bütün Avrupa’da kutlanır, şiirler yazılır, şarkılar bestelenir, anıtlar dikilir, resimler yapılır, kitaplar yazılır ve paralar basılır… Tabii Osmanlı Ordusundan ele geçirilen eserler ve ganimetler de çeşitli müzelerde sergilenerek muhafaza edilir…

Bu bölümde bunların önemli olanlarına kısaca yer verilmesinin uygun olacağı değerlendiriyorum:

Muharebenin icra edildiği Mogersdorf köyünün hemen kuzeyinde yer alan Schlössberg üzerinde yapılan müzede (daha önce bitki kurutma odası olarak kullanılan bir binada) muharebede Türklerden ele geçirilen silahların bir kısmı, belge ve resimler sergilenir…

Bu müzenin hemen ilerisinde bu muharebe anısına yapılmış olan küçük bir kilise bulunur. Bu kilise İkinci Dünya savaşında tahrip edilir ancak yeniden tekrar yapılmaz ve 1664’ün 300. yılı kutlamaları çerçevesinde 1984 yılında yeniden restore edilerek tahrip edildiği haliyle bırakılır. Bu kilisenin hemen yanında bu muharebenin anısına 15 m yüksekliğinde bir haç dikilir.  

Weisses Kreuz, Fotoğraf: Osman Aydoğan

Muharebenin yapıldığı Raab suyu geçiş yerinin hemen yakınında ve Mogersdorf köyünün batı tarafından girişinde yer alan ‘‘Weisses Kreuz’’ (Beyaz Haç) bu muharebe anısına 1840 yılında yapılır. Diğer bir adı da ‘‘Türkenkreuz’’ (Türk Haçı) olan bu haç üzerinde Almanca, Latince, Macarca ve Fransızca yazılmış bir yazıt vardır;

‘’Nice yürekli kahraman burada,
Göğüs gererek Türkün silahlarına,
Can verdi 1664 yılında
Tanrı, imparator ve vatan uğrunda’’

Friedenstein, Fotoğraf: Osman Aydoğan

Bu haçın hemen yanında 1.60 m boyunda ve 1984 yılında yapılmış olan ‘‘Friedensstein’’ denilen bir Türk anıtı vardır. Bu anıtın iki yüzünde Almanca ve Türkçe yazılmış bir yazıt vardır; ‘‘Den im Jahre 1664 gefallenen türkischen Soldaten gewidmet - Friede allen, die hier ruhen’’ (1664 yılında şehit düşen Türk askerlerine ithaf edilmiştir. Burada herkes huzur içinde yatsın) Diğer iki yüzünde de çeşitli dillerde BARIŞ yazısı bulunur: FRIEDE, BARIŞ, BEKE, MIR VE PAX.

Beyaz Haç’ın yaklaşık 300 m doğusunda köy tarafında yine savaşın anısına 1670 yılında yapılmış küçük bir kilise bulunur. ‘’Annakapella’’ denilen bu kilisenin özelliği bir Türk çadırına benzer şekilde yuvarlak bir biçimde yapılmış olmasıdır. Halk arasındaki inanışa göre bu muharebede Avusturyalıları Türklerden Hz. Meryem koruduğu için kendisine adak olarak bu kilise yapılır. Ayrıca yörede anlatılanlara göre 19. Yüzyılın sonuna kadar her yıl 1 Ağustos günü bir Türk heyeti gelerek bu kilisede şehit Türk askerlerinin anısına çelenk koyarlarmış. Hatta şekli Türk çadırına benzediği için kilisenin Türkler tarafından yapıldığına dair inanışlar da bulunmaktadır.[46]

Mogersdorf köyü Kilisesinin duvarlarında da 1912 yılında yapılmış olan ve bu muharebeyi anlatan bir resim bulunur.

Mogersdorf köyünün hemen yakınındaki Fürstenfeld'de bu muharebe anısına dikilen '‘Mariensäulen’’ (Maria sutunu) Bu anıtın dikiliş hikâyesi farklıdır. 1 Ağustos 1664 günü bir kısım Avusturya askeri Türklerin ilk hücumunda yenildiklerini zannederek bu köye (Fürstenfeld) dolarlar. Halkta panik başlar. Köyde büyük maddi zararlar meydana gelir. Ancak daha kötüsü Avusturyalı askerler köylülere bir salgın hastalık bulaştırırlar ve Ağustostan Ekime (1664) kadar  köyde bu hastalıktan dolayı 300 insan ölür. Bu anıt 1668 yılında köyün bu hastalıktan kurtulmanın anısına dikilmiştir. Kaynak: Militärhistorische Schriftenreiche, Heft, 64

Mogersdorf köyünün hemen yakındaki Fürstenfeld’de, Graz’da, Ilz, Gleisdorf, Pischelsdorf ve Mureck’de bu muharebe anısına dikilmiş ‘‘Mariensäulen’’ isimli anıtlar bulunur…  

Montecuccoli’nin Süvari Komutanı olan Graf Johann von Sporck’un zırhı Viyana Askerî Müzesinde muhafaza edilir. Viyana Askerî Müzesinin hemen girişinde sol tarafında Montecuccoli’nin, sağ tarafında ise Sporck’un bir heykeli bulunur. İlginç olanı Sporck’un heykelinin ayakları dibinde başı kesilmiş bir yeniçeri kafası heykelinin de sergileniyor olmasıdır.

Viyana Askerî Müzesi girişindeki Montecuccoli’nin Süvari Komutanı olan Graf Johann von Sporck’un heykeli. Ancak burada dikkati çeken husus heykelin ayakdibindeki bir kesik yeniçeri kafasının sergileniyor olmasıdır. Fotoğraf: Osman Aydoğan

Viyana Askerî Müzesi girişindeki Montecuccoli’nin Süvari Komutanı olan Graf Johann von Sporck’un heykeli. Ancak burada dikkati çeken husus heykelin ayakdibindeki bir kesik yeniçeri kafasının sergileniyor olmasıdır. Fotoğraf: Osman Aydoğan

Viyana Askerî Müzesinde sergilenen bir ilginç bir ganimet daha vardır; günün saatlerinden başka, haftanın günlerini ve aylarını gösteren gümüş bir muhafaza içerisindeki bir cep saatidir bu. Osmanlı takvimine göre 1 Ağustos 1664 öğleden sonra üçte durmuş, halen bu vakti göstermektedir. Saat bir Türk komutana aittir.

Viyana Askerî Müzesindeki St. Gotthard muharebesinden kalan bir Osmanlı Subayın ait saat. Saat günün saatlerinden başka, haftanın günlerini ve aylarını gösteren gümüş bir muhafaza içerisindeki bir cep saatidir bu. Osmanlı takvimine göre 1 Ağustos 1664 öğleden sonra üçte durmuş, halen bu vakti göstermektedir. (Kollarınızdaki İsviçre saatleri ile mukayese etmek üzere.. Yıl 1664) 

Müzede ayrıca bu muharebede ele geçirilen bir Türke ait zincir bir gömlek de sergilenir.

Avusturya Sanat Tarihi Müzesinde (Kunsthistorischemuseum) de bu muharebe anısına basılan paraların bir kısmı sergilenir.

Graz’da ve Eisenstadt’daki Eyalet Arşivlerinde ve Viyana’daki Harp Arşivi Dairesinde bol miktarda bu muharebede kullanılan harita ve dokümanlar bulunur.  

Montecuccoli’nin kendi el yazması bu muharebe ile ilgili yazıları da Viyana’daki Harp Arşivi Dairesindedir. 

Bu muharebeyi Avusturya’da canlı tutan ve kuşaktan kuşağa yayılmasını sağlayan önemli nedenlerin birisi de ünlü şair Rainer Maria Rilke’nin ‘‘Sancaktar Christoph Rilke’nin aşkının ve ölümünün şarkısı’’dır. (Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke) Christoph Rilke’nin 1899 yılında yazdığı bu şiirinin ana kahramanı yine adı Christoph Rilke olan ve Sporck’un süvari birliğinde bu muharebeye katılmış ve Sporck’da kendisine sancaktarlık unvanını verdiği bir askerdir.

Avusturya Geseke’de Papaz Schmidt Diehl tarafında 1900 yılında Sporck’un 300’üncü doğum günü nedeniyle yazılan şiir bestelenerek hala Geseke’deki festivallerde söylenmektedir. Bu şarkının CD’si de halen Geseke’de Heimatverein’da (Yurt Birliği) satılır.

Avusturya kaynaklarına göre Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya ait olduğu iddia edilen gerçek bir kuru kafa Viyana Şehir Tarihi Müzesinde sergi salonunda 1983 tarihine kadar sergilenir. 1983 yılında bu kuru kafa Viyana Şehir Tarihi Müzesinin teşhir salonundan müzenin deposuna kaldırılır. Halen burada muhafaza edilmektedir. Aynı zihniyetle Viyana Askerî Müzesinde mermerden kesik bir yeniçeri kafası heykeli Sporck’un ayakları dibinde, müze girişinde sergilenir.

Fazıl Ahmet Paşa’nın Biyografisi

Fazıl Ahmet Paşa Köprülü Mehmet Paşa’nın büyük oğludur. 1635 yılında Vezirköprü’de doğar. Yedi yaşında iken İstanbul’a getirilerek medrese eğitimi alır, müderris olur, 22 yaşında iken babası Sadrazam olunca Erzurum Valiliğine atanır. Daha sonra Şam ve Halep valiliklerinde bulunur…

Babası Köprülü Mehmet Paşa ölünce yerine 1661 yılında 26 yaşında iken Sadrazam olarak atanır. Osmanlı tarihinin en önemli sadrazamlarından ve devlet adamlarından birisidir.

Fazıl Ahmet Paşa’nın araştırma içinde bahsedildiği gibi Kanuni Sultan Süleyman’ın kuşatıp alamadığı Uyvar kalesini fethi esnasında askerlerine karşı tutumu ve ihsanları, şehri ele geçirdikten sonra Hristiyan halka tanıdığı can, mal ve yaşama güvencesi, centilmenliği ile ona Avrupa’da büyük bir ün kazandırır. Avrupa’da adından çokça söz ettiren Fazıl Ahmet Paşa, Fransızca ‘’Fort Comme Un Turc’’ yani ‘’Türk gibi güçlü’’ deyiminin doğmasına neden olur. Bugün hala Fransızcada kullanılan bu deyim, güçlü ve dayanıklı anlamlarıyla eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Fazıl Ahmet Paşa üç sene Avusturya ve Macaristan’da, iki buçuk sene Venediklilerle Girit’te (Kandiye Kalesinin fethi Avrupa ülkeleri askerî okullarında ders olarak okutulmaktadır), üst üste üç sene Lehistan’da savaşır. Bu suretle 15 sene süren sadrazamlığının dokuz senesi cephede muharebe ile geçer…  

Hasta olarak padişahla Edirne’ye giderken yolda ağırlaşarak 3 Kasım 1676 günü Ergene civarındaki Karabiber Çiftliği’nde 43 yaşında vefat eder… Ölümü Osmanlı tarihi için büyük bir kayıp olur. Kaynaklardan anlaşıldığına göre ölüm nedeni olarak aşırı çalışmaya bağlı yorgunluk ve yıpranma gösterilir… Cenazesi İstanbul’a nakledilerek Divanyolu’nda babasının yanına defnedilir… Ölümü üzerine kendisinden duyulan memnuniyetin ve güvenin bir göstergesi olarak üvey kardeşi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadrazamlığa getirilir…

Fazıl Ahmet Paşa iyi bir eğitim almış, olgun, bilgili, dürüst ve mert bir yapısı vardır. El yazısı hattat derecesinde iyidir. Silahtar tarihi yazarı yaşıtı Mehmet Halife, Fazıl Ahmet Paşa hakkında o zamanki kelimelerle şu ifadeyi kullanır: ‘‘..Pâşâyı mezbur âlim ve halim ve selim, fâzıl, kâmil, âdil, uğru açık, aklü firasette ve fikri kiyasette ve sehâ ve keremde rahm ve şefakette bî-nazîr, hüsn-i hulk sâhib-i, âli-cenab, çelebi-meşreb ve zamane vezirlerinin serefrâzı ve misli bulunmaz gazi bir adamdı’’ (Adı geçen paşa, bilgin, yumuşak huylu, kusursuz, erdemli, olgun, adaletli, uğru açık, akıl ve anlayışta ve cömertlikte, yardım edicilikte, esirgeyip korumakta benzersiz, güzel ahlak sahibi, şerefli, zarif, görgülü, zamanın vezirlerinin en üstünü ve benzeri bulunmaz gazi bir adamdı) demektedir. Yumuşak huylu, anlayışlı ve fazilet sahibi olduğu için kendisine ‘’Fazıl’’ lakabı takılır… İcazetli bir hattat, nesir alanında iyi bir kalem, fıkıh ve felsefe alanında da iyi bir akademisyendir.

İstanbul Divanyolu’nda babasının medrese ve türbesinin yakınındaki kütüphaneyi Fazıl Ahmet Paşa yaptırır ve sahip olduğu kitaplarını oraya vakfeder… Kendisinin namına Uyvar, Kamaniçe ve Kandiye’de birer camii vardır.

Fazıl Ahmet Paşa’nın çocukları olmayıp Köprülü Ailesi şehit kardeşi Fazıl Mustafa Paşa’dan yürür.[47] Allah rahmet eylesin.

Mogersdorf, Viyana’ya iki saat mesafede güney tarafında Avusturya – Macaristan –Slovenya sınırı üçgenindedir. Avusturya’daki tek şehitliğimiz Mogersdorf’da bulunan ‘‘Friedenstein’’ ismi verilen yukarıda bahsi geçen bu anıttır. Burada yatan şehitlerimiz ruhlarına Fatiha okuyacak ziyaretçilerini beklemektedir.

Osman AYDOĞAN

Notlar:

1. Bu araştırmam için kimseden görev, talimat, emir ve izin almadım. Amacım; bu muharebe için Avusturya kaynaklarını esas alıp da bizzat Türk tarihçiler tarafından Fazıl Ahmet Paşa’ya yapılan bir haksızlığı ortadan kaldırmak ve Fazıl Ahmet Paşa’nın hakkını teslim etmektir... Başarılı olmuşsam ne mutlu bana…

2. Bu araştırmam için Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü akademisyenlerinden Dr. Kerstin Tomenandal, Dr. İnanç Feigl (Prof. Dr. Erich Feigl’in manevi evlâdı), Avusturya Ordusundan Tümgeneral Heinrich Schmidinger ve Macar asıllı zarif eşi Eva Schmidinger ile beraber ailece Mayıs 2001 yılında bir hafta süreyle Macaristan’da Fazil Ahmet Paşa’nın at üzerinde yaptığı seferi biz otomobille adım adım takip ederek St. Gotthard muharebe alanına geldik. Graz Üniversitesi Tarih Bölümünde şimdi ismini hatırlayamadığım bir akademisyen (Doç. Dr.) de bize St. Gotthard’da iştirak etti. St. Gotthard muharebe alanını hep beraber adım adım dolaştık. Rab Nehrindeki geçiş yerini, muharebeyi inceledik. Yine Avusturya Ordusundan Tuğgeneral Heribert Temmel bana bu muharebe hakkındaki tarihi kaynakları ulaştırdı. Yine Viyana Üniversitesi Tarih hocalarından Prof. Dr. Bertrand Michael Buchmann hem bana bu konudaki kitabını verdi hem de anlatımıyla bana danışmanlık yaptı.

Ahmed Muhtar Paşa’nın ‘’Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki, Esfar-ı Osmaniye Hatıraları, Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu, İstanbul 1326’’ isimli eserini yetersiz Osmanlıcam nedeniyle Sn. Dr. Öğ. Alb. Ahmet Tetik bu çalışmam için 2001 yılında Osmanlıca aslından Türkçeye çevirdi. (Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın bu eserinin ilk Türkçe baskısı ‘’Sengotar’da Osmanlı Ordusu’’ adıyla ilk olarak 2005 yılında yapıldı- Emre Yayınları, İstanbul, 2005) 

Burada bu dostlarımı minnetle ve şükranla anıyorum…  

3. Bu çalışmamı önce Silahlı Kuvvetler Dergisinde (Ocak 2004, sayı: 379) sonra da Mehmetçik Vakfı Dergisinde (Mayıs 2015, sayı: 32) yayınladım ola ki gerçek bir tarihçinin dikkatini çeker de üzerinde çalışma yapar diye. Bu yazım bu dergilerde yayınladığım yazımın geniş bir özeti şeklindedir. Mehmetçik Vakfı dergisindeki yazımın bağlantısını aşağıda veriyorum. (s: 39-56)
https://www.mehmetcik.org.tr/site/assets/files/1368/mehmetcik-vakfi-dergisi-sayi-32.pdf

Kaynaklar:

Avusturya kaynakları

1. BUCHMANN Bertrand Michael, Österreich und das Osmanische Reich. Eine bilaterale Geschichte, WUV- Universitätsverlag, 1999

2. Von HAMMER Purgstall Joseph, ‚Büyük Osmanlı Tarihi’, Yay. Haz. Mümin ÇEVİK, Erol KILIÇ, Cilt 6, 2. Baskı, Üçdal Neşriyat, Okusan Yayınevi, İstanbul 1989

3. MONTECUCCOLI Raimund Graf, Della guerra col Turco in Unghheria (Über den Krieg mit den Türken in Ungarn), Aforismi dell’arte bellica (Gedanken über die Kunst des Kriegführens), im Kriegarschiv Wien

4. PEBALL Kurt, Die Schlacht bei St. Gotthard-Mogersdorf 1664, Militärhistorische Schriftenreiche, Heft 1, Militärhistorisches Institut, ÖBV Pädagogischer Verlag GmbH, Wien, 1997

5. PERJÉS Géza, Mohaç Meydan Muharebesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988 (Macar Kaynağı)

6. SCHREIBER Georg, Edirne’den Viyana kapılarına kadar Türklerden kalan, Milliyet yayınları No: 4

7. SCHEUCH Manfred, Historischer Atlas Österreich, Der Standard Bibliothek, Verlag Christian Brandstätter, Wien 1994

8. TOIFL Leopold und LEITGEB Hildegarb, Die Türkeneinfälle in der Steiermark und in Kärnten vom 15. Bis zum 17. Jahrhundert, Militärhistorische Schriftenreiche, Heft 64, Militärhistorisches Institut, Bundesverlag Wien, 1991

9. 800 Jahre Mogersdorf, Marktgemeinde Mogersdorf, Universitätbuchdruckerei Styria, Graz

Türk kaynakları

1. Ahmet Muhtar, Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki, Esfar-ı Osmaniye Hatıraları, Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu, İstanbul 1326

2. DANIŞMEND İsmail Hami, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 3, Türkiye Basımevi, İstanbul 1950

3. Fındıklılı Mehmet Efendi, ‚Silahtar Tarihi’, Cilt X, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928, Topkapı H., 1336

4. ÖZTUNA Yılmaz, ‚Büyük Türkiye Tarihi’, 3. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1983

5. ÖZTUNA Yılmaz, ‚Büyük Türkiye Tarihi’, 5. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1977

6. UZUNÇARŞILI Ord.Prof. İsmail Hakkı, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Osmanlı Tarihi II.Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983

7. UZUNÇARŞILI Ord.Prof. İsmail Hakkı, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Osmanlı Tarihi III.Cilt, I.Kısım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983

8. UZUNÇARŞILI Ord.Prof. İsmail Hakkı, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Osmanlı Tarihi III.Cilt, 2.Kısım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983

9. YÜCEL Ebubekir S., Mühürdar Hasan Ağa’nın Cevahirüt Tevarihi (Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi, 1996)

10. YÜCEL Yaşar, Prof. Dr. Muhteşem Türk Kanuni ile 46 Yıl, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XXIV. Dizi, sa.1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1987

11. Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Osmanlı Devri, IIIncü Cilt 3ncü Kısım, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No. 2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1981

12. Sengotar Muharebesi 1664, Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi IIIncü Cilt 3 ncü Kısım Eki, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No.2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1978

13. Mufassal Osmanlı Tarihi, 4. Cilt, Baha Matbası, İstanbul 1960

14. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Uluslararası Sempozyumu, Merzifon, 08-11 Haziran 2000, Ankara 2001

Dipnotları


[1] Bertrand Michael BUCHMANN, Österreich und das Osmanische Reich. Eine bilaterale Geschichte, WUV- Universitätsverlag, 1999, s. 125

[2] Yılmaz ÖZTUNA, Büyük Türkiye Tarihi, 5. Cilt, Ötüken Yayınları, İstanbul 1977, s. 384

[3] İsmail Hami DANIŞMEND, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 3, Türkiye Basımevi, İstanbul 1950, s.435

[4] Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki Ahmet Muhtar, Esfar-ı Osmaniye Hatıraları. Sen Gotar’da Osmanlı Ordusu, İstanbul 1326

[5] Fındıklılı Mehmet Efendi, Silahtar Tarihi, Cilt X, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928, Topkapı H., 1336

[6] Mufassal Osmanlı Tarihi, 4. Cilt, Baha Matbaası, İstanbul 1960

[7] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Osmanlı Devri, III. Cilt 3. Kısım, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No. 2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1981

[8] Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi III. Cilt, I. Kısım, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XIII. Dizi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, s. 412-413

[9] İsmail Hami DANIŞMEND, a.g,e. s. 434-435

[10] Sengotar Muharebesi 1664, Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi IIIncü Cilt 3 ncü Kısım Eki, Gnkur. ATASE Bşk.lığı As. Tarih Yayınları No.2, Gnkur. Basımevi, Ankara 1978

[11] Kurt PEBALL, Die Schlacht bei St. Gotthard-Mogersdorf 1664, Militärhistorische Schriftenreiche, Heft 1, Militärhistorisches Institut, ÖBV Pädagogischer Verlag GmbH, Wien, 1997

[12] Raimund Graf MONTECUCCOLI‚ Della guerra col Turco in Unghheria’ (Über den Krieg mit den Türken in Ungarn), Aforismi dell’arte bellica (Gedanken über die Kunst des Kriegführens), im Kriegarschiv Wien

[13] Raymond Graf MONTECUCCOLI , Fenni Harp, Tercüme Latif Bin İbrahim el yazısı, Nuri Osmaniye Kitaplığı, No. 3237

[14] Leopold TOIFL und Hildegarb LEITGEB, Die Türkeneinfälle in der Steiermark und in Kärnten vom 15. bis zum

[15] Georg SCHREIBER, Edirne’den Viyana kapılarına kadar Türklerden kalan, Milliyet yayınları No: 4,

[16] Georg SCHREIBER, a.g.e., s. 112-201

[17] Von HAMMER Purgstall Joseph, ‘Büyük Osmanlı Tarihi’, Üçdal Neşriyat, Okusan Yayınevi, İstanbul 1989

[18] Bertrand Michael BUCHMANN, ‚a.g.e., s. 128-129

[19] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s.300-301

[20] Georg SCHREIBER, a.g.e. S. 203

[21] Kurt PEBALL, a.g.e. S. 13

[22] 800 Jahre Mogersdorf, Marktgemeinde Mogersdorf, Universitätbuchdruckerei Styria, Graz, s. 42

[23] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s.302

[24] Bertrand Michael BUCHMANN, a.g.e. S. 128

[25] Georg SCHREIBER, a.g.e. S. 202

[26] Ebubekir S. YÜCEL, ‚Mühürdar Hasan Ağa’nın Cevahirüt Tevarihi’ (Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Üniversitesi, 1996)

[27] Kurt PEBALL, a.g.e., s. 17

[28] Raimund Graf MONTECUCCOLI, a.g.e.

[29] Yılmaz ÖZTUNA, a.g.e., s.386

[30] Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, a.g.e., s.412

[31] İsmail Hami DANIŞMEND, a.g,e. s. 435

[32] Bertrand Michael BUCHMANN, a.g.e. S. 129

[33] İsmail Hami DANIŞMEND, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 3, Türkiye Basımevi, İstanbul 1950, s.435

[34] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, a.g.e., s. 303

[35] Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki Ahmet Muhtar, a.g.e.

[36] Bertrand Michael BUCHMANN, a.g.e. S. 130

[37] Mühendishane-i Berri-i Hümâyûn Nazırı Erkân-ı Harp Feriki Ahmet Muhtar, a.g.e.

[38] Raimund Graf MONTECUCCOLI, a.g.e.

[39] Purgstall Joseph von HAMMER, Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt 6, 2. Baskı, Üçdal Neşriyat, Okusan Yayınevi, İstanbul 1989, s. 135

[40] Sengotar Muharebesi 1664, a.g.e., s. 45

[41] Raimund Graf MONTECUCCOLI, a.g.e.

[42] Géza PERJÉS, Mohaç Meydan Muharebesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, 14-15

[43] Dr. Erhan AFYONCU, Kara Mustafa Paşa, Hürriyet Tarih, 6 Ağustos 2003, s. 9

[44] N. Berin TAŞAN, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Mezarı ve Viyana Müzesindeki Kafatası, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Uluslararası Sempozyumu, Merzifon, 08-11 Haziran 2000, Ankara 2001, s. 289-293

[45] M. Münir AKTEPE, Mustafa Paşa, İ A.., C. VIII, s. 738

[46] 800 Jahre Mogersdorf, a.g.e. S. 56

[47] Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi III.Cilt, 2.Kısım, Osmanlı Vezir-i Âzamları, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından, XIII. Dizi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, s.418-420,




Bilmediğimiz bir sefer: 1532 Viyana Seferi

26 Temmuz 2019

Tarihte tarihçilerimiz de dâhil olmak üzere pek kimseciklerin bilmediği birebir yaşanmış iki olayı anlatmak istiyorum…Çünkü tarihi ‘’tarih’’ yapan ve tarihi daha çekici, daha sevimli ve cezbedici hale getiren içindeki ayrıntılarıdır…  

Ancak bu iki olayı tarihteki yerine oturtmak için çok kısa bir giriş yapmam gerekiyor…

Bizler Osmanlının Viyana’ya iki sefer yaptığını biliriz… İlki 1529 ve ikincisi de 1683.. Bu bilgiler gerçeği yansıtmaz. Osmanlının Viyana’ya toplam beş seferi vardır.

Viyana hedeflenerek yapılan ilk sefer 1528 seferidir.

Kanuni 1528 ilkbaharında İstanbul’da toplanan ordusuyla harekete geçip Filibe civarında büyük ovada ordugâh kurar… Rumeli ordusunun toplanmasını burada beklenir… Fakat gece başlayan sağanak yağışlar ırmakları kabarttır ve taşkınlar baş gösterir, küçük dereler büyük sel akıntılarına dönüşür, sel çadırları sürükleyip götürür, depo edilmiş cephane ve yiyecek stoklarını yok eder, onlarla beraber içinde askerlere verilecek paraların da bulunduğu mahfazalar ve sandıklar da sulara kapılarak gider… Her yanı kaplayan kargaşalık içerisinde Sultan bile ölüm tehlikesi atlatır… Dev boyutlarda malzemenin kaybolması bir yana ordunun morali de bozulur… 1528 yılında başlatılan bu seferden Sultan vazgeçmek zorunda kalır… Hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a geri dönülür…

İkinci sefer bizim aslında ‘’Birinci’’ diye bildiğimiz 1529 seferidir… Bu sefer ayrı bir yazı konusudur. Bu nedenle burayı geçiyorum…

Üçüncü sefer ise 1532 seferidir…

Yazımın başında bahsettiğim tarihçilerimiz dâhil pek kimseciklerin bilmediği iki olay işte bu sefer esnasında geçer…

Bu iki olaya geçmeden önce yaşadığım bir hatıramı anlatmak istiyorum…

Yıl 2002. Macaristan’a yapılan resmi bir gezide heyet başkanıyım… Heyete, bize bir Macar tümgeneral refakat ediyordu… Szombathely şehrinde bir Macar askerî eğitim merkezini ziyaret edecektik. Kışlaya giriş yaptık. Bizi törenle karşıladılar… Bina girişinde iç mekânda duvarda camekân içinde bir büst vardı. Büstün altında da ‘’Niklas Yurisiç’’ (Jurisich Miklos) ismi büyük harflerle yazılmıştı. Heyete refakat eden Macar tümgenerale sordum: ‘’Bu Niklas Yurisiç kimdir?’’ Macar tümgeneral cevap veremedi.. Bize karşılayan kışla komutanı da yanımızdaydı, benim sorumu tümgeneral kışla komutanına sordu. O da bilemedi.. Bu sefer kışla komutanı refakatindeki subaylara sordu.. Onlar da bilemedi… Kimseden cevap alamayınca ‘’bakın ben size Niklas Yurisiç’i tanıtayım’’ dedim...(Kendi çektiğim Niklas Yurisiç’in bu fotoğrafını yazımın sonunda veriyorum)

‘’Bu Hırvat Beyi Niklas Yurisiç’e siz Macarlar ve Avusturyalılar çok şey borçlusunuz’’ dedim ve başladım anlatmaya:

‘’1532 seferinde Kanuni Sultan Süleyman komutası altındaki Osmanlı Ordusunun gücü 130 000 ile 220 000 arasında değişmekteydi. Bu kadar çok insan ve hayvanı besleyebilmek için yürüyüşün üç yıl önce yapılan (1529) seferin dışında kalmış bir bölgeden geçecek şekilde yapılması gerekliydi. Bunun için tekrar Budin üzerinden değil de, güneyde Plattensee (Balaton Gölü) yanından gidilmesi gerekiyordu. Böylece ordu bugün için Macaristan’ın kuzeyinde Avusturya sınırına yakın müstahkem Güns (o zaman adı Köszeg idi) kenti önüne varır...  9 Ağustos 1532 de kuşatma başlatılır… Şehri, işte kışla girişinde büstü bulunan Hırvat Beyi Niklas Yurisiç pek fazla bir umudu olmadığı halde inatla savunur… Kuşatma tam üç hafta sürer…

Burada cevaplanamayan soru, Sultanın neden burada bu kadar uzun bir süre oyalandığıdır. Aslında kenti kuşatmak için bir kaç bin kişi yeterdi, asıl ordu da pekâlâ Viyana üzerine yürüyebilirdi. Bir ihtimal, Sultanın Közseg’i zapt edemezse, Viyana önünde başarıya ulaşamayacağına inanıyor olmasıdır. Bir ihtimal de Viyana kuzeyinde toplanan imparatorluk ordusunun Közseg kuşatmasına yardıma geleceğinin Sultan Süleyman tarafından düşünülüyor olmasıdır. Eğer bu Ordu kuşatmaya yardıma gelecek ise Sultan Süleyman bir meydan muharebesi için uygun alan olan Közseg ile Neusiedlersee arasındaki bölgede muharebeyi kabul edecektir. Bu nedenle de Sultan Süleyman bu bekleme nedeniyle burada muharebe için uygun mevsimi harcar…

Sultan Süleyman, Yurisiç’le yüz yüze yaptığı bir görüşmede, gösterilen mukavemete duyduğu hayranlık dolayısıyla kentin sembolik olarak teslimiyle dahi yetinebileceğini bildirir. On yeniçeri kalenin en yüksek burcuna Türk bayrağı çekecekler, bunlardan başka hiçbir Türk kente girmeyecektir. Yurisiç bu öneriyi seve seve kabul eder, zira savunmayı yürütenlerin yarısı ya ölmüş ya da yaralanmış, cephanesi bitmiştir… Kenti bir gün daha elde tutmak olanaksızdır.

Diğer bir adı Güns olan Köszeg kenti, kurtulduğu günün anısını hala korumaktadır. Kentte her gün saat 11’de kilise çanları çalar, çünkü 30 Ağustos 1532’de Sultan Süleyman, tam bu saatte ordusuna hareket emri vermiştir.’’

Bu noktada Macar tümgeneral bana itiraz etmişti... ‘’Bu mümkün değil’’ demişti... ‘’Bizde kiliseler her gün değil sadece pazar günleri çanlarını çalar’’ demişti… Ben de kendisine ‘’Evet haklısınız, sadece sizde değil tüm dünyada kiliseler pazar günleri çan çalar. Ancak Közseg kenti kilisesi bu kurtuluşun anısına her gün saat 11’de çalar.’’ Bir süre sonra tümgeneral yanımdan ayrıldı... Beş dakika sonra geri geldi... Bana demişti ki; ‘’haklıymışsınız efendim. Közseg kenti Belediye Başkanını aradım. Bu konuyu sordum. Meğer Közseg’de kilise her gün saat 11’da çanlarını çalarmış…’’

Sultan Süleyman, Közseg’den ayrıldıktan sonra Viyana üzerine yürümez, çünkü Niklas Yurisiç’in kendisini oyaladığı üç hafta içerisinde, beklediği Ordu orada toplanır… Gerçi sayıca Türk ordusunun yarısı kadar bile güçlü değildir ama buna karşılık iyi bir topçuya sahiptir, üstelik Sultanın Tuna yoluyla taşınan topları da Estergon’a takılıp kalır… Bu ağır toplar olmaksızın müstahkem hiçbir kent alınamaz. Bunun böyle olduğu Közseg önünde görülmüştü. Aynı durum dönüş yolunda da görülür; Viyana’nın Neustadt’ı o kadar iyi korunur ki, Türkler saldırıya geçmeyi denemezler bile; Hartberg ile Graz’ın da önünden geçerler, Marburg’da (Maribor) saldırı girişiminde bulundularsa da başarı kazanamazlar. Buna rağmen Sultan, İstanbul’a vardığı 18 Kasımda büyük bir zafer şenliği yaptırır…

İşte 1532 seferinde anlatmak istediğim iki ayrıntıdan birisi bu Köszeg kuşatması idi…

Anlatmak istediğim 1532 seferindeki ikinci ayrıntı ise Purbach’lı Türkün hikâyesidir;

Purbach, Neusiedler gölünün batı kıyısında, o zamanki adı Feketevaroş olan bir kasabadır. 1532 Seferi sırasında diğer bağcı köyler gibi Türklerin saldırısına uğramıştı. Köylüler Türkler gelmeden köyü terk ederler… Gelen yeniçerilerden birisi bir evin mahzenine girer, orada bir fıçı içerisinde şarabı görür, sonra da oturup kana kana şarap içer... Sonra da mahzende sızıp kalır... Sızıp kalınca da arkadaşlarının köyden gittiklerinin farkına varmaz… Ayılınca da köye geri dönen köylüleri görür. Korkusundan bir bacanın içine saklanır. Ocakta ateş yakılınca da dumandan boğulmamak için yukarı tırmanır. Böylece bacaya kadar çıkar, orada etrafa bakınırken görülür. Sonra da köylüler bu yeniçeriyi yakalarlar.

Purbachlılar onu asmaya falan kalkmazlar…Aksine vaftiz edilerek dinini değiştirmesini ve yanaşma olarak kasabada kalmasını önerirler.. O da kabul eder… Sonunda yörenin nefis şarapları bir yandan, Purbach’ın kızları öbür yandan verdiği bu karardan asla pişman olmamasını sağlarlar. Daha sonra da kızlardan biri ile evlenince, kaynatası onun taştan bir büstünü yaptırır. Bu heykel onu başında sarığı ile bacadan etrafı gözlediği andaki halini gösteriyor... Bizzat kendi çektiğim bu heykelin fotoğrafı da yazımın sonunda veriyorum.

Bu bir köy efsanesi olabilir, taşlaşmış Türk belki de kimsenin tasviri değil de, sadece bir direniş figürü de olabilir… 1532 yılındaki gibi kendileri açısından geçerli felaketleri savuşturmuş olmayı da simgeliyor olabilir. Gerçek olan bu öykünün bir hayli allanmış pullanmış olarak hala anlatılıyor olmasıdır. Hatta ilkokul çocuklarının okuduğu masal kitabı halinde de halen Avusturya’da satılır. Bu kitabın kapak fotoğrafını da yazımın sonunda veriyorum..

Bu köyde (Purbach) yeniçerinin yakalandığı ev halen olduğu gibi duruyor... Yeniçerinin şarap içtiği mahzen de lokanta haline getirilmiş. . Burada ikram edilen şaraplar da özel olarak üretilmiş ‘’Purbacher Türke’’ (Purbachlı Türk) ismindedir. Köyde o günden bu yana halen şarap üretilmektedir. Şarap köyün tek geçim kaynağıdır.

Ailemle beraber bu köye ilk geldiğimde bu evde mahzende yemek yiyoruz. Her masada küçük bir el broşürü var... Broşür bu olayı kısaca anlatıyor. Broşürün sonunda ‘’Köyde eğer badem gözlü birisini görürseniz bilin ki bu Türkü hatırlatıyor’’ diye bir cümle vardı. ‘’Badem gözlü’’ Almanca ‘’Mandelaugen’’ demekti... Bize hizmet eden çok hoş zarif bir genç kadın garson vardı. Çağırdım, bilmiyormuş gibi ‘’Mandelaugen’’ ne demek diye sordum. Kadın benim gözlerimi göstererek ‘’sizin gözleriniz gibi’’ demişti…

İşte bizim Avrupa’ya ilk işgücü (Almancı!, Gastarbeiter!) ihracımız bu yeniçeridir!

Genellikle tutsak düşen Türklerin şansı bu yeniçeri gibi böyle yaver gitmez daha doğrusu tutsak alındıkları olmaz, öfkeli köylüler ya onları hemen öldürürler ya da derin bir uçurumdan aşağı hemen atarlar. Aşağı Avusturya’da Pittental’da ‘‘Türkensturz’’ (Türk uçurumu) ve Piestingtal’da, Pernitz’de ‘’Türkenloch’’ (Türkler çukuru) gibi yer adları böyle olayların tanıkları gibidir.  Akıncılar Tuna’nın güneyinde hemen her vadiye dalarlar ve her yerde de atlısı yayası, köylüsü kentlisi, avcısı oduncusu onlara karşı çıkar, tuzaklar kurar, pusuya düşürür veya doğrudan üzerlerine saldırırlar…

Bu sefer esnasında Ybbsitz kasabasından sonra akıncılar Ybb ırmağı kıyısında Waidhofen kentine saldırırlar. Kentin kalesi iyi tahkim edilmiştir.  Kenti savunan halk, üzerlerine atılan alevli oklar yağmur gibi yağdığı halde sinmez, aksine bir karşı saldırıyı göze alırlar.  Bunun için en önde tırpan yapan demirciler çırakları ile birlikte yer alır, oduncular ve kömürcüler de saldırır. Akıncılar bu çarpışmada sadece savaşçı değil, at ve silah da kaybederler…

Bu olayın anısına Waidhofenliler heybetli bir kule yaptırırlar, üstüne de olup bitenleri anlatan bir yazıt koyarlar… Bundan dolayı demirci çırakları sokaklarda gösteri yürüyüşü yapma imtiyazını elde ederler… Loncalarının yıldönümünde savaş havaları ile caddelerden geçerler, bu sırada halk da onlara armağanlar verir ve ikramlarda bulunurlar… Bu görenek 487 yıldan beri sürüp gitmektedir. Ne var ki gösteri yürüyüşü şimdi pek mütevazı bir hal alır, çünkü törene katılacak demirci sayısı azalmıştır. Bu törenlerde kafilenin başında bir demirci ustasıyla iki ulak yürür, hep birlikte eski savaş narasını haykırılar: ‘‘Tanrı adına davranın, Türkler geliyor!’’

Üç yıl önceki Viyana kuşatmasına (1529) oranla 1532 yılında yapılan bu sefer hemen hemen tümüyle unutulmuştur. Pek hatırlanmaz…

Viyana’ya yapılan dördüncü sefer 1663-1664 Uyvar Seferi’dir… Bu sefer esnasında yapılan 1664 St Gotthard – Mogersdorf muharebesi bizdeki bütün büyük tarihçiler (İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan İsmail Hami Danişmend’e kadar) üç-beş sayfalık (bir sayfası da bu muharebenin krokisidir) yazı ile ‘’yenildik’’ diye bitirirler... Ben bu muharebe üzerine iki yıl çalıştım... Bütün Avusturya kaynaklarını, bütün Türk kaynaklarını taradım. Muharebe alanını Viyana ve Graz üniversitelerinden tarihçilerle ve Avusturya Ordusunun askerî tarihten sorumlu bir generaliyle adım adım dolaştım... Sonunda uzun bir yazı ile belgeleriyle ''yenilmediğimizi'' ortaya koydum. İki ulusal dergide de bu yazımı yayınladım...

Viyana’ya yapılan beşinci sefer ise bildiğimiz 1683 seferidir... Ancak tarihçilerimizin bu sefer hakkında bildikleri de buzdağın üstü gibi tüm gerçeklerin sadece yüzde onu gibi bir orandadır... Bilmediğimiz ve yanlış bildiğimiz o kadar çok şey var ki! 1683 seferi de çok uzun ve hazin bir hikâyedir…Tek günah keçisi de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa değildir…

Ahh ''Tarih Baba'' ah!.. Sen neler söylersin sen!..

Osman AYDOĞAN

Macaristan'ın Szombathely şehrinde bir Macar askerî eğitim merkezi girişinde bulunan Niklas Yurisiç'in büstü... Fotoğraf bana ait..

 
Avusturya'ya Türk akınları Avusturya masal kitaplarında böyle resmedilmişti...

Purbachlı Türk anlatan Avusturya çocuk masal kitabının kapağı

Purbach köyünde olayın geçtiği evin bacasına yerleştirilen yeniçeri heykeli. Fotoğraf bana ait..




Brooklyn by the sea

28 Temmuz 2019

''Tarih notları''na bir gün ara verip hafta sonu vesilesi ile bugün size güzel bir müzik ziyafeti sunmak, bir şarkı dinletmek ve kulaklarınızın pasını açmak istiyorum: Brooklyn by the sea

Ama müzikten önce kısa bir bilgi:

Brooklyn New York’un Amerikan dizi ve filminde genellikle küçümsenen bir Yahudi semtidir.  Benzetmek gibi olursa Manhattan; New York’un İstiklal’i, Bağdat Caddesi ise Brooklyn de Fatih’in Çarşamba’sıdır, Bağcılar’ıdır.  

Mortimer Shuman (Mort Shuman diye bilinir) (1936 - 1991) ise işte bu Brooklyn mahallesinin Polonyalı Yahudi bir ailenin çocuğu olan şarkıcı, piyanist ve söz yazarıdır. Mort Shuman 1960'lı yıllarda tutulan başta "Viva Las Vegas" şarkısı olmak üzere ‘’rock and roll’’ parçalarıyla ünlenir. Shuman ayrıca, birçok Fransızca şarkı yazarak bu şarkıları seslendirir; ‘’Le Lac Majeur’’, ‘’Allo Papa Tango Charlie’’, ‘’Sha Mi Sha’’, ‘’Un Eté de Porcelaine’’ ve ve ve benim de en çok sevdiğim ‘’Brooklyn by the sea'' gibi şarkılar bunlardan birkaçıdır.

Yıllar yıllaaaar öncesiydi… New York da iken programı yapan Amerikalı arkadaşıma Brooklyn sahiline gidip orada sahilde bu şarkıyı dinlemek istediğimi söylediğimde çok ama çok şaşırmıştı. Söz vermişti, hatta beraber gidecektik ama yoğun programdan bir türlü fırsat bulup da Brooklyn sahiline gidip de bu şarkıyı orada dinleyememiştim. Kısmet işte, o zaman bu şarkıyı Brooklyn'de dinleyememiştim ama kızım, geçen sene başında (2018) New York'da iken bu şarkıyı çok sevdiğimi bildiğinden Brooklyn Köprüsü ayağına gidip görüntüsüyle beraber bu şarkıyı cep telefonu ile kaydedip bana göndermişti... 

Mort Shuman, ’’Brooklyn by the Sea’’ şarkısını dinlerken sanki bizden bir ses, bizden bir müzik gibi dinlersiniz. Sanki dinlediğiniz ses Neşat Ertaş'tır, Belkis Akkale'dir. Sanki dinlediğiniz müzik Selda'nın müziğidir, Selda'nın sesidri... İşte bu nedenle sizi alır alır bir yerlere götürür bu şarkı, ama en çok da gençliğinize götürür ve sizi orada tek başına yapayalnız bırakıp gelir… Ve orada kalmak için siz de çırpın çırpın çırpınırsınız ve Mort Shuman’ın o çığlık çığlığa sesi sanırsınız ki hatıralarınıza daldığınız gençliğinizden dönmek istemeyen sizin sesinizdir, sizin çığlığınızdır.

Bu şarkının mutlaka dinlenilmesi gereken bir başka yorumu daha var…  

1952 doğumlu Fransız şarkıcı Anne-Marie David, müzik hayatına 1972'de ‘’Jesus Christ Superstar’’ oyununda ‘’Mary Magdelena’’ (*) rolü ile parlamaya başlar. Bu oyun 1972'nin Haziran ayında Olympia'da icra edilir. Lüksemburg tarafından gelen Eurovision teklifini kabul eden Anne-Marie David, 1973 yılında da Eurovision birincisi olur.

Sanatçı bir Avrupa turnesinden sonra 1974 yılında Türkiye'ye gelir. Burada "Neşeli Gençleriz Biz / İnanma" ve "Hayat ve Ben / Sil Baştan" 45’liklerini yayınlar. Özellikle Çiğdem Talu'nun sözlerini yazdığı ve Anne-Marie David'in farklı Türkçesi ile seslendirdiği ‘’Neşeli Gençleriz Biz’’ büyük ilgi görür. Sanatçı Müjdat Gezen'in oynadığı ‘’Pembe Panter’’ adlı filmde de "Hayat ve Ben" şarkısını seslendirir ve filmde de küçük bir rol alır. Bir de Türkçe bir albüm çıkarır. Sanatçı 1974 ve 1975 tarihlerinde de o zamanki Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından ödüllendirilir.

İşte Anne Marie David'in bu Türkiye serüveni esnasında 1976 yılında Türkiye'de bir 33'lük plak doldurur. Ve bu plakta da Mort Shuman’ın aşağıda bağlantısını verdiğim ’’Brooklyn by the Sea’’ şarkısı yer alır. Ayrıca Paul Mauriat orkestrası da bu şarkıyı seslendirir:

Şimdi bu üç yorumu da dinleyin, gençliğinize gidin ve orada kalın ve dönmeyin sakın bu günlere, bu kasvetli günlere…

Ve bu şarkı takılmış bir plak gibi zihninizde ışıklar etrafında dönen pervane böcekleri gibi dönsüüüün dursun… Ama sakın siz dönmeyin oradan!

Shuman'ın ve Anne Marie David'in sesleri kulaklarınızda çınlarken sizlere güzel mi güzel, pırıl pırıl bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

Mort Shuman, ’’Brooklyn by the sea’’ 
https://www.youtube.com/watch?v=RlODjErSEQ8

Anne Marie David, ’’Brooklyn by the sea’’ 
https://www.izlesene.com/video/anne-marie-david-brooklyn-by-the-sea-1976/8741863

Paul Mauriat orkestrası ’’Brooklyn by the sea’’
http://www.nhaccuatui.com/bai-hat/brooklyn-by-the-sea-paul-mauriat.ObdJ8XBZgk.html

(*) Maria Magdalene

Mecdelli Meryem veya Magdalalı Meryem olarak da adlandırılır. Genellikle Batı dillerinde Maria veya Mary Magdalene / Magdalena olarak geçer.  Mecdel; (Magdala) Yeni Ahit'te bahsi geçen, antik Filistin'de iki farklı yerin adıdır. Yeni Ahit’e göre Hz. İsa’nın takipçilerinden biridir. Markos ve Yuhanna İncillerine göre, öldükten ve gömüldükten sonra dirilen İsa'yı ilk gören kişidir.  22 Temmuz, Hıristiyanlıkta Aziz Mecdelli Meryem Günü'dür.

Maria Magdalena ya da Mecdelli Meryem hakkındaki bir diğer inanışa göre, İsrail'de fahişelik yaptığı gerekçesiyle taşlanan Meryem'e Hz. İsa yardım eder. Hz. İsa, kadını linç etmek için toplanan kalabalığa ‘’hiç günahım yok diyen devam etsin’’  der ve bunun üzerine öfkeli kalabalık dağılır. Daha sonra Meryem tövbe ederek Hıristiyanlığı benimser ve bir azize olur. 




Halil İnalcık

26 Temmuz 2019

Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Tarık Zafer Tunaya’dan sonra en büyük tarihçimiz olan Halil İnalcık’ı üç yıl önce dün 25 Temmuz 2016 tarihinde kaybetmiştik. Dün bilerek yazmadım, bugün boyalı boyalı ceridelere baktım, ciddi ciddi gazetelere baktım, renkli renkli TV kanallarını dolaştım bir anma yazısı, bir anma programı olacak mı diye… Heyhat… Ama bu büyük tarihçi Halil İnalcık’ı beraber anmasak olmaz…

Halil İnalçık, Osmanlı İmparatorluğu zamanında 7 Eylül 1916 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelir. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım’dır. 1923-1930 yılları arasında Ankara Gazi Mektebi’nde, bir yıl da Sivas Muallim Mektebi’nde eğitimine devam eder.  Ortaöğrenimini Ankara Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladıktan sonra, liseyi Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde bitirir. (Şimdi bu okul Balıkesir Üniversitesi, Necatibey Eğitim Fakültesi’dir) 1936 senesinde Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Tarihi Bölümü’nde yükseköğrenimine başlar. 1940 senesinde mezun olup aynı fakültede asistanlığa başlar. Bu asistanlık değil Türkiye’nin dünyanın en büyük tarihçisi olmasının yolunu açar.

Kendisini methetmek haddimi aştığı için hakkında söylenenleri kısaca aktarıyorum:

“Onun çalışmalarını çıkarın, Osmanlı tarihinde hiçbir şey kalmaz.” Prof. Mark L. Stein

“Hoca, Fransızca yazar. İngilizce malum, Almanca en çetrefil metinleri hiç tercümansız ve hatasız okur. Chicago’dayken 50 yaşındaki Halil İnalcık eski Fiorentine metinleri okuyordu. Dil öğrenmeyi de ayrıca çok teşvik eder. Beni ‘Fransızca, İtalyanca bilmeyen tarihçi olamaz’ diye adeta haşlamıştır.” Prof. İlber Ortaylı

“Bilgisinin çağları kapsayan genişliğine ve tarihin çeşitli alt dallarına hâkimiyetine hayranım. Onun bulunduğu konuma bizim alanda başka kimse sahip olamamıştır.” Prof. Suraiya Faroqhi

“Halil Bey, ABD bilim hayatına ve şahsi hayatımıza bir lütuftur. ” Prof. Howard Reed

“Bir tarihçi olarak hiçbir şekilde abartmadan söyleyebilirim ki, onun ders ve seminerlerinde aldığım düzinelerce sayfa not, sahip olduğum en değerli şeyler arasındadır.” Prof. Victor Ostapchuk

"Zamanın büyük âlimleri vardır ama Halil İnalcık bütün zamanların büyük tarihçisidir."  Bernard Lewis

“Bugün dünya üniversitelerinde Halil İnalcık okunuyor ve okutuluyor. Onu dar anlamda bir tarihçi olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir. İnalcık ekolüne mensup yüzlerce öğrenci, sadece birincil kaynakları kullanma, belge ve arşivleri inceleme yönünden değil modern anlamda tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel birçok cepheden bakabilme becerisini ondan öğrenmiştir. Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur. Kitapları, sayısız makale ve ansiklopedi maddeleri, sosyal bilimciler için göz kamaştırıcı bir hazine mahiyetindedir. Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri. Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.” Immanuel Wallerstein (Dünyaca tanınan Amerikalı sosyal bilimci)  

20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi (Cambridge International Biographical Center) Halil İnalcık’ı, dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösterir.

Halil İnalcık’ın Osmanlı imparatorluğunun siyasi ve sosyal tarihinin toplumsal–ekonomik altyapısını incelediği dört ciltlik ‘’Devlet-i Aliyye’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017) isimli kitabı en önemli kitabıdır. Eserlerini okumak tarihçi olmayan birisi için zor gelse de bu büyük zatı tanımak için Emine Çaykara’nın, tarihçi ile yaptığı ve kitap haline getirdiği söyleşiyi mutlaka okunması gereken bir eser olarak değerlendiririm. (Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005)

Halil İnalcık; Fuad Köprülü ve Ömer Lütfi Barkan ile beraber dünyaca ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel ile aynı tarih görüşünü paylaşırlar… (Braudel'i ayrıca anlatacağım)

Bir makalesinde Yusuf Has Hacib'in şu sözlerine yer verir: ‘'Ülkeyi elde tutmak için çok asker ve ordu lâzımdır, askeri beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır, bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir, halkın zengin olması için de doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır. Dördü birden ihmal edilirse beylik çözülmeye yüz tutar.'’

Bir makalesinde de şunu yazar: "...ideal devletin dayandığı kilit kavram adâlettir."

Bir yazısında da şu uyarıda bulunur: "Bu memlekete ve geleceğine güvenerek çok çalışmalı. Esas mesele fikir zenginliğidir. O yüzden ne olursa olsun fikir hürriyetini muhafaza etmek gerekiyor."

Osmanlı İmparatorluğu tebaasına mensup olarak doğmuş olmaktan gurur duyardı… Mustafa Kemal'den ‘’Halaskâr Gazi’’ diye bahsederdi…

Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Tarık Zafer Tunaya’dan sonra bu büyük tarihçiyi de iki yıl önce dün 25 Temmuz 2016 tarihinde kaybetmiştik.

Halil İnalcık’ın kabri, Fatih Camii Haziresi’nde, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın kabrinin hemen yanındadır. Halil İnalcık’ın kabri de şanına yakışır bir şekilde geleneksel Osmanlı uleması kabri şeklinde yapılmıştır.

Halil İnalcık'ın mezar taşı kitabesi de Osmanlı tarih düşürme geleneğine uygun olarak Murat Bardakçı tarafından kaleme alınmış ve bir dönem kendisi ile beraber çalıştığım ve kendisini tanımaktan ve kendisiyle çalışmaktan mutlu olduğum felsefe öğretmeni, ney sanatçısı ve hattat Sabri Mandıracı tarafından Osmanlıca olarak yazılmıştır. Kitabe şöyledir:

"Kutb-ı aktâb-ı müverrîhîn idi
Cümle âsârı buna muhkem delil
Rıhletiyle artık öksüzdür ilim
Böyle emretti bunu nazm-ı celîl
Şimdi mutlak Fatih’in bağrındadır
Fethi ondan dinliyorken biz melîl
Hüzn içinde söyledim tarih-i tâm
Kalbi yıkdı hicr göçdü Mîr Halîl-1437"

(O, tarihçilerin kutuplarının kutbu, hepsinden yüksek mertebede idi ve yazdığı bütün eserler bunun böyle olduğunun delilidir. Vefatıyla ilim artık öksüz kalmıştır, herkesin günü geldiğinde öleceğinin bir emir olduğu da Kur’an’da zaten geçmektedir. Halil İnalcık, şimdi mutlaka Fatih Sultan Mehmed’in yanında, onun bağrındadır; İstanbul’un fethini bizzat ondan dinliyordur ama biz üzgün ve boynu bükük haldeyiz. Böyle bir hüzün içerisinde tarih düşürdüm ve hicrî 1437’ye karşılık gelen ‘Ayrılık kalbi yıktı, Halil Bey göçtü gitti’ sözü vefatının tarihi oldu.)

İşte Halil İnalcık bu çorak toprakların yetiştirdiği zamanımızın en büyük tarihçisiydi. Kendisi “Şeyh-ûl Müverrihîn”di (Tarihçilerin Şeyhi), ''Kutb-ûl Müverrihîn”di (Tarihçilerin Kutbu) ve hocaların hocasıydı... Kendisi asaletin, bilginin, kültürün vücut bulmuş haliydi. Türk tarihinin kartalı, şahini idi. O çağımızın İbn-i Haldun’u idi… Vefatından bu yana Osmanlı ve Türk tarihi yetim kalmıştır.

Bu büyük âlimi rahmetle anıyorum...

Osman AYDOĞAN

Halil İnalcık'ın Fatih Camii Haziresi’nde, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın kabrinin hemen yanındaki kabri:




Bilmediğimiz bir sefer: 1532 Viyana Seferi

26 Temmuz 2019

Tarihte tarihçilerimiz de dâhil olmak üzere pek kimseciklerin bilmediği birebir yaşanmış iki olayı anlatmak istiyorum…Çünkü tarihi ‘’tarih’’ yapan ve tarihi daha çekici, daha sevimli ve cezbedici hale getiren içindeki ayrıntılarıdır…  

Ancak bu iki olayı tarihteki yerine oturtmak için çok kısa bir giriş yapmam gerekiyor…

Bizler Osmanlının Viyana’ya iki sefer yaptığını biliriz… İlki 1529 ve ikincisi de 1683.. Bu bilgiler gerçeği yansıtmaz. Osmanlının Viyana’ya toplam beş seferi vardır.

Viyana hedeflenerek yapılan ilk sefer 1528 seferidir.

Kanuni 1528 ilkbaharında İstanbul’da toplanan ordusuyla harekete geçip Filibe civarında büyük ovada ordugâh kurar… Rumeli ordusunun toplanmasını burada beklenir… Fakat gece başlayan sağanak yağışlar ırmakları kabarttır ve taşkınlar baş gösterir, küçük dereler büyük sel akıntılarına dönüşür, sel çadırları sürükleyip götürür, depo edilmiş cephane ve yiyecek stoklarını yok eder, onlarla beraber içinde askerlere verilecek paraların da bulunduğu mahfazalar ve sandıklar da sulara kapılarak gider… Her yanı kaplayan kargaşalık içerisinde Sultan bile ölüm tehlikesi atlatır… Dev boyutlarda malzemenin kaybolması bir yana ordunun morali de bozulur… 1528 yılında başlatılan bu seferden Sultan vazgeçmek zorunda kalır… Hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a geri dönülür…

İkinci sefer bizim aslında ‘’Birinci’’ diye bildiğimiz 1529 seferidir… Bu sefer ayrı bir yazı konusudur. Bu nedenle burayı geçiyorum…

Üçüncü sefer ise 1532 seferidir…

Yazımın başında bahsettiğim tarihçilerimiz dâhil pek kimseciklerin bilmediği iki olay işte bu sefer esnasında geçer…

Bu iki olaya geçmeden önce yaşadığım bir hatıramı anlatmak istiyorum…

Yıl 2002. Macaristan’a yapılan resmi bir gezide heyet başkanıyım… Heyete, bize bir Macar tümgeneral refakat ediyordu… Szombathely şehrinde bir Macar askerî eğitim merkezini ziyaret edecektik. Kışlaya giriş yaptık. Bizi törenle karşıladılar… Bina girişinde iç mekânda duvarda camekân içinde bir büst vardı. Büstün altında da ‘’Niklas Yurisiç’’ (Jurisich Miklos) ismi büyük harflerle yazılmıştı. Heyete refakat eden Macar tümgenerale sordum: ‘’Bu Niklas Yurisiç kimdir?’’ Macar tümgeneral cevap veremedi.. Bize karşılayan kışla komutanı da yanımızdaydı, benim sorumu tümgeneral kışla komutanına sordu. O da bilemedi.. Bu sefer kışla komutanı refakatindeki subaylara sordu.. Onlar da bilemedi… Kimseden cevap alamayınca ‘’bakın ben size Niklas Yurisiç’i tanıtayım’’ dedim...(Kendi çektiğim Niklas Yurisiç’in bu fotoğrafını yazımın sonunda veriyorum)

‘’Bu Hırvat Beyi Niklas Yurisiç’e siz Macarlar ve Avusturyalılar çok şey borçlusunuz’’ dedim ve başladım anlatmaya:

‘’1532 seferinde Kanuni Sultan Süleyman komutası altındaki Osmanlı Ordusunun gücü 130 000 ile 220 000 arasında değişmekteydi. Bu kadar çok insan ve hayvanı besleyebilmek için yürüyüşün üç yıl önce yapılan (1529) seferin dışında kalmış bir bölgeden geçecek şekilde yapılması gerekliydi. Bunun için tekrar Budin üzerinden değil de, güneyde Plattensee (Balaton Gölü) yanından gidilmesi gerekiyordu. Böylece ordu bugün için Macaristan’ın kuzeyinde Avusturya sınırına yakın müstahkem Güns (o zaman adı Köszeg idi) kenti önüne varır...  9 Ağustos 1532 de kuşatma başlatılır… Şehri, işte kışla girişinde büstü bulunan Hırvat Beyi Niklas Yurisiç pek fazla bir umudu olmadığı halde inatla savunur… Kuşatma tam üç hafta sürer…

Burada cevaplanamayan soru, Sultanın neden burada bu kadar uzun bir süre oyalandığıdır. Aslında kenti kuşatmak için bir kaç bin kişi yeterdi, asıl ordu da pekâlâ Viyana üzerine yürüyebilirdi. Bir ihtimal, Sultanın Közseg’i zapt edemezse, Viyana önünde başarıya ulaşamayacağına inanıyor olmasıdır. Bir ihtimal de Viyana kuzeyinde toplanan imparatorluk ordusunun Közseg kuşatmasına yardıma geleceğinin Sultan Süleyman tarafından düşünülüyor olmasıdır. Eğer bu Ordu kuşatmaya yardıma gelecek ise Sultan Süleyman bir meydan muharebesi için uygun alan olan Közseg ile Neusiedlersee arasındaki bölgede muharebeyi kabul edecektir. Bu nedenle de Sultan Süleyman bu bekleme nedeniyle burada muharebe için uygun mevsimi harcar…

Sultan Süleyman, Yurisiç’le yüz yüze yaptığı bir görüşmede, gösterilen mukavemete duyduğu hayranlık dolayısıyla kentin sembolik olarak teslimiyle dahi yetinebileceğini bildirir. On yeniçeri kalenin en yüksek burcuna Türk bayrağı çekecekler, bunlardan başka hiçbir Türk kente girmeyecektir. Yurisiç bu öneriyi seve seve kabul eder, zira savunmayı yürütenlerin yarısı ya ölmüş ya da yaralanmış, cephanesi bitmiştir… Kenti bir gün daha elde tutmak olanaksızdır.

Diğer bir adı Güns olan Köszeg kenti, kurtulduğu günün anısını hala korumaktadır. Kentte her gün saat 11’de kilise çanları çalar, çünkü 30 Ağustos 1532’de Sultan Süleyman, tam bu saatte ordusuna hareket emri vermiştir.’’

Bu noktada Macar tümgeneral bana itiraz etmişti... ‘’Bu mümkün değil’’ demişti... ‘’Bizde kiliseler her gün değil sadece pazar günleri çanlarını çalar’’ demişti… Ben de kendisine ‘’Evet haklısınız, sadece sizde değil tüm dünyada kiliseler pazar günleri çan çalar. Ancak Közseg kenti kilisesi bu kurtuluşun anısına her gün saat 11’de çalar.’’ Bir süre sonra tümgeneral yanımdan ayrıldı... Beş dakika sonra geri geldi... Bana demişti ki; ‘’haklıymışsınız efendim. Közseg kenti Belediye Başkanını aradım. Bu konuyu sordum. Meğer Közseg’de kilise her gün saat 11’da çanlarını çalarmış…’’

Sultan Süleyman, Közseg’den ayrıldıktan sonra Viyana üzerine yürümez, çünkü Niklas Yurisiç’in kendisini oyaladığı üç hafta içerisinde, beklediği Ordu orada toplanır… Gerçi sayıca Türk ordusunun yarısı kadar bile güçlü değildir ama buna karşılık iyi bir topçuya sahiptir, üstelik Sultanın Tuna yoluyla taşınan topları da Estergon’a takılıp kalır… Bu ağır toplar olmaksızın müstahkem hiçbir kent alınamaz. Bunun böyle olduğu Közseg önünde görülmüştü. Aynı durum dönüş yolunda da görülür; Viyana’nın Neustadt’ı o kadar iyi korunur ki, Türkler saldırıya geçmeyi denemezler bile; Hartberg ile Graz’ın da önünden geçerler, Marburg’da (Maribor) saldırı girişiminde bulundularsa da başarı kazanamazlar. Buna rağmen Sultan, İstanbul’a vardığı 18 Kasımda büyük bir zafer şenliği yaptırır…

İşte 1532 seferinde anlatmak istediğim iki ayrıntıdan birisi bu Köszeg kuşatması idi…

Anlatmak istediğim 1532 seferindeki ikinci ayrıntı ise Purbach’lı Türkün hikâyesidir;

Purbach, Neusiedler gölünün batı kıyısında, o zamanki adı Feketevaroş olan bir kasabadır. 1532 Seferi sırasında diğer bağcı köyler gibi Türklerin saldırısına uğramıştı. Köylüler Türkler gelmeden köyü terk ederler… Gelen yeniçerilerden birisi bir evin mahzenine girer, orada bir fıçı içerisinde şarabı görür, sonra da oturup kana kana şarap içer... Sonra da mahzende sızıp kalır... Sızıp kalınca da arkadaşlarının köyden gittiklerinin farkına varmaz… Ayılınca da köye geri dönen köylüleri görür. Korkusundan bir bacanın içine saklanır. Ocakta ateş yakılınca da dumandan boğulmamak için yukarı tırmanır. Böylece bacaya kadar çıkar, orada etrafa bakınırken görülür. Sonra da köylüler bu yeniçeriyi yakalarlar.

Purbachlılar onu asmaya falan kalkmazlar…Aksine vaftiz edilerek dinini değiştirmesini ve yanaşma olarak kasabada kalmasını önerirler.. O da kabul eder… Sonunda yörenin nefis şarapları bir yandan, Purbach’ın kızları öbür yandan verdiği bu karardan asla pişman olmamasını sağlarlar. Daha sonra da kızlardan biri ile evlenince, kaynatası onun taştan bir büstünü yaptırır. Bu heykel onu başında sarığı ile bacadan etrafı gözlediği andaki halini gösteriyor... Bizzat kendi çektiğim bu heykelin fotoğrafı da yazımın sonunda veriyorum.

Bu bir köy efsanesi olabilir, taşlaşmış Türk belki de kimsenin tasviri değil de, sadece bir direniş figürü de olabilir… 1532 yılındaki gibi kendileri açısından geçerli felaketleri savuşturmuş olmayı da simgeliyor olabilir. Gerçek olan bu öykünün bir hayli allanmış pullanmış olarak hala anlatılıyor olmasıdır. Hatta ilkokul çocuklarının okuduğu masal kitabı halinde de halen Avusturya’da satılır. Bu kitabın kapak fotoğrafını da yazımın sonunda veriyorum..

Bu köyde (Purbach) yeniçerinin yakalandığı ev halen olduğu gibi duruyor... Yeniçerinin şarap içtiği mahzen de lokanta haline getirilmiş. . Burada ikram edilen şaraplar da özel olarak üretilmiş ‘’Purbacher Türke’’ (Purbachlı Türk) ismindedir. Köyde o günden bu yana halen şarap üretilmektedir. Şarap köyün tek geçim kaynağıdır.

Ailemle beraber bu köye ilk geldiğimde bu evde mahzende yemek yiyoruz. Her masada küçük bir el broşürü var... Broşür bu olayı kısaca anlatıyor. Broşürün sonunda ‘’Köyde eğer badem gözlü birisini görürseniz bilin ki bu Türkü hatırlatıyor’’ diye bir cümle vardı. ‘’Badem gözlü’’ Almanca ‘’Mandelaugen’’ demekti... Bize hizmet eden çok hoş zarif bir genç kadın garson vardı. Çağırdım, bilmiyormuş gibi ‘’Mandelaugen’’ ne demek diye sordum. Kadın benim gözlerimi göstererek ‘’sizin gözleriniz gibi’’ demişti…

İşte bizim Avrupa’ya ilk işgücü (Almancı!, Gastarbeiter!) ihracımız bu yeniçeridir!

Genellikle tutsak düşen Türklerin şansı bu yeniçeri gibi böyle yaver gitmez daha doğrusu tutsak alındıkları olmaz, öfkeli köylüler ya onları hemen öldürürler ya da derin bir uçurumdan aşağı hemen atarlar. Aşağı Avusturya’da Pittental’da ‘‘Türkensturz’’ (Türk uçurumu) ve Piestingtal’da, Pernitz’de ‘’Türkenloch’’ (Türkler çukuru) gibi yer adları böyle olayların tanıkları gibidir.  Akıncılar Tuna’nın güneyinde hemen her vadiye dalarlar ve her yerde de atlısı yayası, köylüsü kentlisi, avcısı oduncusu onlara karşı çıkar, tuzaklar kurar, pusuya düşürür veya doğrudan üzerlerine saldırırlar…

Bu sefer esnasında Ybbsitz kasabasından sonra akıncılar Ybb ırmağı kıyısında Waidhofen kentine saldırırlar. Kentin kalesi iyi tahkim edilmiştir.  Kenti savunan halk, üzerlerine atılan alevli oklar yağmur gibi yağdığı halde sinmez, aksine bir karşı saldırıyı göze alırlar.  Bunun için en önde tırpan yapan demirciler çırakları ile birlikte yer alır, oduncular ve kömürcüler de saldırır. Akıncılar bu çarpışmada sadece savaşçı değil, at ve silah da kaybederler…

Bu olayın anısına Waidhofenliler heybetli bir kule yaptırırlar, üstüne de olup bitenleri anlatan bir yazıt koyarlar… Bundan dolayı demirci çırakları sokaklarda gösteri yürüyüşü yapma imtiyazını elde ederler… Loncalarının yıldönümünde savaş havaları ile caddelerden geçerler, bu sırada halk da onlara armağanlar verir ve ikramlarda bulunurlar… Bu görenek 487 yıldan beri sürüp gitmektedir. Ne var ki gösteri yürüyüşü şimdi pek mütevazı bir hal alır, çünkü törene katılacak demirci sayısı azalmıştır. Bu törenlerde kafilenin başında bir demirci ustasıyla iki ulak yürür, hep birlikte eski savaş narasını haykırılar: ‘‘Tanrı adına davranın, Türkler geliyor!’’

Üç yıl önceki Viyana kuşatmasına (1529) oranla 1532 yılında yapılan bu sefer hemen hemen tümüyle unutulmuştur. Pek hatırlanmaz…

Viyana’ya yapılan dördüncü sefer 1663-1664 Uyvar Seferi’dir… Bu sefer esnasında yapılan 1664 St Gotthard – Mogersdorf muharebesi bizdeki bütün büyük tarihçiler (İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan İsmail Hami Danişmend’e kadar) üç-beş sayfalık (bir sayfası da bu muharebenin krokisidir) yazı ile ‘’yenildik’’ diye bitirirler... Ben bu muharebe üzerine iki yıl çalıştım... Bütün Avusturya kaynaklarını, bütün Türk kaynaklarını taradım. Muharebe alanını Viyana ve Graz üniversitelerinden tarihçilerle ve Avusturya Ordusunun askerî tarihten sorumlu bir generaliyle adım adım dolaştım... Sonunda uzun bir yazı ile belgeleriyle ''yenilmediğimizi'' ortaya koydum. İki ulusal dergide de bu yazımı yayınladım...

Viyana’ya yapılan beşinci sefer ise bildiğimiz 1683 seferidir... Ancak tarihçilerimizin bu sefer hakkında bildikleri de buzdağın üstü gibi tüm gerçeklerin sadece yüzde onu gibi bir orandadır... Bilmediğimiz ve yanlış bildiğimiz o kadar çok şey var ki! 1683 seferi de çok uzun ve hazin bir hikâyedir…Tek günah keçisi de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa değildir…

Ahh ''Tarih Baba'' ah!.. Sen neler söylersin sen!..

Osman AYDOĞAN

Macaristan'ın Szombathely şehrinde bir Macar askerî eğitim merkezi girişinde bulunan Niklas Yurisiç'in büstü... Fotoğraf bana ait..

 
Avusturya'ya Türk akınları Avusturya masal kitaplarında böyle resmedilmişti...

Purbachlı Türk anlatan Avusturya çocuk masal kitabının kapağı

Purbach köyünde olayın geçtiği evin bacasına yerleştirilen yeniçeri heykeli. Fotoğraf bana ait..




Müttefik (1)

25 Temmuz 2019

Son yıllarda Türk – ABD ilişkileri oldukça gergin seyretmektedir… Bir vakitler BOP’un eş başkanıydık… Sahi BOP neydi de biz eş başkanıydık? Şimdilik BOP’a sonra dönelim… Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji koridoru, bu bağlamda Irak’ın Kuzeyi, Fırat’ın Doğusu, Suriye, Doğu Akdeniz, İran, Rezzap, Halkbank, Rahip Brunson derken dananın kuyruğu S-400 ve F-35 ile koptu… Yok yok merak etmeyin henüz kopan bir şey yok… Ama halatın da iyice inceldiği kesin!...

Uluslararası ilişkilerde uluslar ve devletler birbirilerine sevdalanmazlar, âşık olmazlar… Uluslararası ilişkilerde karşılıklı çıkar vardır… Çıkarlar devam ettiği sürece ilişkiler de iyi gider, çıkarlar daha yoğun ise de müttefik olurlar… Çıkarlar çatışınca da ilişkiler bozulur, daha da ötesi kavga, çatışma başlar… Bu bu kadar basittir… Ancak bu konu Türkiye olunca bu kadar basit değildir… Çünkü Türkiye devleti uluslararası ilişkilere hep duygusal ve platonik takılır… Türkiye; devletlere ve milletlere, sevdalanır, âşık olur… İlişkiler bozulunca da ardından terkedilmiş bir âşık gibi bunalıma, depresyona girer… 

Bu yazımda bu platonik aşka tarihi bir örnek vermek istiyorum: Osmanlı – Almanya ilişkilerine… Sonra da günümüze gelip bir başka yazımla (Müttefik (2) )Türk –ABD ilişkilerini anlatmak istiyorum…

Osmanlının Almanya ile olan ilişkileri ise Prusya ile başlar… Ancak peşin söyleyeyim, tarih bende hep uzun olur…

Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkilerin başlangıcının sebebi, Osmanlı İmparatorluğu’na göre 19’uncu yüzyılın sonunda Prusya dışındaki diğer bütün büyük devletlerin Osmanlı‘ya karşı düşmanca bir politika izlemeleridir… Osmanlı İmparatorluğuna göre kendilerine karşı en büyük tehlike İngiltere ve Rusya’dan gelmektedir…

Osmanlı İmparatorluğunun niyeti Prusya’nın yardımı ile kendi askeri gücünü geliştirmektir.[1]   Ayrıca Sultan Hamit Prusya’nın askeri gücüne, gelişme seviyesine ve devletin otoriter yapısına hayranlık duymakta ve toprağını muhafaza için en iyi yolun Prusya ile iş birliğinde olduğuna inanmaktadır.[2]  Politik, ekonomik ve askeri olarak çöküşte olan Osmanlı İmparatorluğu Prusya’nın yardımına muhtaçtır.

Prusya’nın ise bu iş birliğinden çok daha farklı niyetleri vardır. Prusyalılar kendi araştırmalarında Mezopotamya’da petrol yatakları olduğunu keşfetmişlerdir. 1871’de birliğini henüz yeni sağlamış Almanya’nın hem yeni pazarlara ve hem de hammadde ve petrol kaynaklarına ihtiyacı vardır. İngiltere ve Fransa ile dünyayı paylaşım yarışında geç kalan Almanya için Anadolu, Suriye ve Mezopotamya Almanya’nın ‘'Hindistan'’ı olabilir. Ayrıca Almanya’nın kolonilerini koruyacak yeterli bir deniz gücü de yoktur. Bundan dolayı Almanya ‘’koloni’’ elde etmek için başka bir yöntem bulur: Almanya; Osmanlı İmparatorluğu, Çin ve Rusya gibi gelişmemiş ülkelerle ticarete yönelir.[3]

Alman şövenistler ise Alman halkının Ukrayna’ya, Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya yerleştirilmelerini isterler… Daha 1848 yılında Alman ekonomist Ruscher Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra Prusya’nın miras olarak Anadolu’yu alacağını düşünür.[4] 1897 yılında, Türkler tarafından çok sevilen ve Türkleri çok seven General von der Goltz ise Türklerin İstanbul’u terk ederek Anadolu ve Mezopotamya’ya sürülmelerini ve Alman yönetimi altında buraları reforma tabi tutmaları gerektiği teklifini yapar.[5] ‘'Alman Birliği'’ örgütü ise kurulduğu 1890 yılından itibaren Alman halkının Anadolu’ya yerleştirilmeleri ve Anadolu’nun Almanya’nın bir kolonisi olması gerektiği propagandasını yapar.. ‘'Alman Birliği'’nin başkanı Prof. Hasse’nin yayınladığı bir broşürün adı da ‘'Osmanlı mirasında Alman hakları’'dır… Onun fikrine göre İngiltere’nin Hindistan’a yaptığı gibi Alman bilimi Anadolu ve Mezopotamya’yı bir Alman toprağı haline getirebilir.[6]

1886 yılında Dr. Aliys Sprenger, Anadolu’nun diğer devletler tarafından istila edilmeyen yegâne bir yer olduğunu söyler… Eğer Almanlar burayı Ruslardan önce ele geçirebilirlerse dünyanın en iyi parçasını almış olurlar. Pancermenist Dr. K. W. Stettin’e göre ise Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu birleşerek tek bir imparatorluk teşkil etmelidir. Elbe ağzından Fırat ağzına kadar uzanan böyle bir imparatorluk yüksek ve soylu bir ulusa layıktır.[7] Böyle bir imparatorluğun Alman yönetimi altında olacağından da hiç şüphe yoktur tabii ki.

Yeni Alman politikası İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı yönlendirilmiştir. İngiltere Süveyş kanalını işletmeye açtıktan sonra Almanya, Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa ile rekabet edebilmek ve buraya ulaşabilmek amacıyla Berlin - Bağdat demiryolunu inşa etmek ister. Türkler bu yatırım sayesinde ülkelerinin kalkınacağını umut ederken, Almanya ise bu hattan nasıl istifade edebileceği hesabını yapar.[8] Berlin–Bağdat hattı doğuda İslam ülkelerine kadar ulaşabilir. Osmanlı İmparatorluğunu resmi bir ziyaretinde Wilhelm II, 1898’de Suriye’de Almanya’nın bütün Müslümanların koruyucusu olduğunu ilan eder.[9] Almanya’nın amacı Müslümanları kullanarak İngilizlerle mücadele edebilmektir.

Sonuçta değişik niyetlerle de olsa her iki ülke birbirine muhtaçtır. Bu çerçevede ilk Alman askeri delegasyonu 1883 yılında Osmanlı İmparatorluğuna gelir. (Sultan Selim III zamanında Prusyalı Albay von Götz bir Türk topçu birliğini ziyaret eder. Yüzbaşı von Moltke ve Teğmen von Bery 1835 yılında Osmanlı’yı ziyaret eden ilk Alman subaylarıdır.)

Osmanlı ordusunu eğitmek için Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar birçok Alman subayı ve askeri delegasyonu Osmanlı İmparatorluğu’na gelir. Gelen bu Alman subaylar ve askeri heyetler zaman içerisinde politik görevler de alarak Osmanlı ordusunun en önemli mevkilerini işgal ederler. Bu şekilde Osmanlı Ordusu Almanya’ya bağımlı hale gelir.[10] Osmanlı Ordusunda Alman hayranı olan birçok subay vardır. Enver Paşa da bunların arasındadır… Enver Paşa bir Alman gibi düşünebilecek kadar Alman hayranıdır. Sadece subaylar değil, özellikle birçok Osmanlı entelektüeli de aşırı bir Alman yanlısıdır. PanTürkist Yusuf Akçura, Almanya’nın gelecekte Asya’nın kültürünü pozitif olarak değiştirebileceğine inanır.[11]

Daha sonra, İstiklal Marşımızın şairi olacak olan Mehmet Akif’in şu dizeleri kaleme almış olması, ne durumda olduğumuzun en güzel göstergesidir:

‘’Değil mi bir anasın sen, değil mi Almansın,
O halde fikir ile vicdana sahip insan;
Bilir misin ki, senin şarka meyleden nazarın
Birinci def’a doğan fecridir zavallıların’’

Bu ikili ilişkilerde Almanya tamamen rasyonel hareket eder. İstanbul’daki ABD Büyükelçisi Morgenthau, Enver Paşa ile bir konuşmasını şöyle aktarıyor; Enver Paşa der ki: ‘’Türkler ve Almanlar birbirlerini ihmal edemezler. Biz çıkarımız olduğu sürece sizinle beraber olacağız. Sizler çıkarınız olduğu sürece bizlere destek olacaksınız.’’[12] Enver Paşa bu düşüncesine rağmen rasyonel hareket edemez ve düşüncesizce Almanlara teslim olur…

Alman subaylar Osmanlı Ordusunu eğitirken aynı zamanda 14 Türk subayı da Berlin’e Prusya ordusuna eğitime gönderilir[13] Osmanlı’daki Alman subaylarının görevleri politik olmasına rağmen (Türkleri Alman hayranı yapmak, Alman silahı satmak ve Sultan’ı ve hükümeti Alman safında tutmak gibi[14]) Osmanlı Almanya’da eğitilen bu subaylarından faydalanamaz. Sultan Abdülhamit II hatıratında bu subaylardan memnun olmadığını yazar… Sultan Abdülhamit’e göre genç Türk subayları Almanya’da kendi özelliklerini, erdemlerini ve niteliklerini kaybetmişlerdir. Onlar Almanya’da Prusya’lı amirlerinin kendilerini yetiştirmek için gayretlerine rağmen alkol içmeyi ve ahlaksız şeyleri öğrenmişlerdir. Bu subaylar yurda dönüşlerinde çok kaba ve kendilerinden daha tecrübeli amirlerine ve arkadaşlarına karşı saygısız davranıyorlardır.[15] (Ne garip bir tesadüftür ki aradan bir yüz yıl geçiyor, bu sefer ben Alman Harp Akademisinde iki yıl öğrenim görüyorum…)

Bu askerî ilişkilerin yanında Osmanlı İmparatorluğu ile Lübeck, Bremen ve Hamburg şehirleri arasında 1839 yılında, Prusya ile de 1840 yılında ticaret anlaşmaları yapılır.[16] Bu anlaşmaları müteakiben Osmanlı dış ticaretinde Prusya-Alman payı giderek artarak 1880 yılında %18 olan bu pay 1909 yılında %42’ye yükselir. 25 yıl içerisinde merkezi Avrupa (Almanya- Avusturya) Osmanlı pazarına hükmeder hale gelir.[17]

Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı İmparatorluğu ekonomik ve askerî olarak tamamen Almanya’nın etkisi altındadır… Bir darbe ile işbaşına gelen İttihat ve Terakki komitesi de tamamen Alman hayranıdır. 1913 yılında İstanbul’a gelen Alman askerî eğitim delegasyonu Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda tamamen bir ‘'komuta heyeti'’ haline dönüşür.[18] Almanlar Türk harp yönetimini tamamen ellerinde tuttuklarına inanırlar. Gerçekten de Osmanlı Savunma Bakanlığı’ndaki, Genelkurmay’daki, ordu, kolordu ve tümenlerdeki bütün önemli mevkiler Alman subaylarının ellerindedir.[19]

Osmanlı üzerindeki Alman baskısı ve Alman etkisi ile Osmanlı yönetimindeki bir kısmın savaş arzusu Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na katılmasındaki en önemli etkenlerdir. Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı’nın harekât planları Almanlar tarafından yapılır. Kafkasya’da Ruslara karşı taarruz harekâtı, Mısır’da İngilizlere karşı taarruz harekâtı ve müteakiben Mezopotamya’da İngilizlere karşı savunma harekâtı (ki burada Berlin-Bağdat demiryolu hattı ve Alman çıkarları vardır) tamamen Almanların politik arzularını karşılamaya yöneliktir. Ayrıca Osmanlının savaşa girmesi Doğu cephesinde yaklaşık 80 000 kişilik Rus askerini Kafkas cephesine bağlayarak, 100 000 İngiliz askerini ise Mısır’da kanalda tutarak Almanlara Avrupa cephesinde büyük bir rahatlama sağlar.[20]

Bu savaşta Rusların kazanıp kazanamaması Almanlar için hiç önemli değildir. Daha çok öncelerden Bismark’ın fikrine göre Ruslar Balkanlar ve İstanbul’u fethetmeden önce tükeneceklerdir. Böylece de Almanya Avrupa’da rahat edecektir.[21] 

Gelelim gerçeklerle yüzleşmeye...

Almanlar yanında savaşa girmeyi, ulusal çıkarlara uygun bulan İttihatçılar savaş ilan edilir edilmez kapitülasyonları kaldırırlar. Bu haberi Maliye Nazırı Cavit Bey ilk kez olarak, İstanbul’daki Alman Büyükelçisi’ne bildirir. Tam bir sürprizle karşılaşır. Sefir küplere binmiş, ağzından köpükler saçarak bağırmakta, tehditler savurmakta, İtilaf Devletler’i İstanbul'a saldırırlarsa, Osmanlıyı savunamayacaklarını anlatmaktadır. En sonunda; ''Biz kararı tanımıyoruz, hele savaş bitsin ilk karşı hareketi yapacak olan biziz'' der. Henüz bu konuşmanın sedası bu hoş kubbede kaybolmamıştır.

Her iki devlet, özellikle Almanlar savaşta müttefik olmalarına rağmen kendi çıkarlarını takip ederler… Buna bir örnek; Rusların savaştan çekilmesinden ve Rus Kafkas ordusunun dağılmasından sonra Kafkasya’da Türk ve Alman çıkarları çatışmaya başlar. Osmanlı’nın açık hedefi Tiflis-Bakü iken, Almanlarınki ise Bakü’deki petrol yataklarıdır... Bunun üzerine Almanya Kırım’da bulunan bir tümenini Kafkasya’ya kaydırır… Karşılıklı harekât sırasında Türk ve Alman birlikleri arasında kanlı muharebeler cereyan eder… Türk durum haritalarında Alman birlikleri düşman olarak gösterilir.[22] Türklerin Bakü‘yü talepleri üzerine Alman General Ludendorf şöyle der; ‘’Bu çapulcu Türklerin istekleri de çok fazla oluyor.’’[23]

Türk kaynaklarında böyle bir çatışmadan pek bahsedilmez… Ancak adı geçen Alman kaynağı bu kanlı çatışmadan detaylıca bahseder… Türk kaynaklardan ise sadece kendisi de tarihçi bir asker olan Zekeriya Türkmen ve Elmas Çelik’in beraber hazırladıkları  ‘’Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi Hatıraları’’ (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, 2007) kitabı bu çatışmadan bahseder.  I. Dünya Savaşı tarihimizin az bilinen bu çatışma ağırlıklı olarak yabancı kaynaklarda yer alır. Osmanlı kaynaklarında bu çatışmanın yer almamasının nedeni olarak 2 Haziran 1918 tarihinde Osmanlı Genelkurmayından Birinci Kafkas Kolordusu’na gönderilen telgrafta Almanlar ile girilecek olası çatışmanın kayıtlara geçirilmemesi emri olduğu söylenebilir.

(Burada şu notu da düşmek istiyorum ki, bu yazım Almanya’da Alman Harp Akademisinde öğrenim sonunda Alman Harp Akademisine sunduğum bitirme tezimim küçük bir kısmıdır. Almanya dönüşümde bu tezimi Türkçeye tercüme ederek Silahlı Kuvvetler Dergisinde yayınlatmak istedim…  Ancak yazım Almanları eleştirdiği için yayınlanmadı. Hâlbuki söylediğim gibi bu yazımı ben tez olarak bizzat Alman Harp Akademisine sunmuştum… Ve bu tezimden sonra Almanlar beni el üstünde tutmuşlardı… Değişen ne?)

İsmet İnönü anılarında, “Almanların Araplara karşı politikaları bambaşkaydı. Onlara hususi muamele yapıyorlardı ve aslında harbi kazansalardı, yani Almanların istedikleri ölçüde kesin bir zafer kazansaydılar onlardan kurtuluş kolay olmayacaktı. Açıkça görülüyor ki, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişler'' ibaresini kullanır. Doğan Avcıoğlu da, “Eğer Birinci Dünya Savaşı‘nı Almanlar kazansalardı Kurtuluş Savaşı’nı, İngilizlerin himayesindeki Yunanlılara karşı değil, Almanlara karşı yapmak zorunda kalacaktık” der.

Bu safhadaki Türk Alman ilişkilerinde gerçek Alman kültürü, Kant, Schiller, Hegel ve Feuerbach gibi gerçek Alman edebiyatı klasiklerinin temsilcileri, gerçek Alman bilimi ve tekniğinin hiçbirisi Osmanlı’ya gelmez.[24]

Bu anlattıklarım geçen yüzyıla aitti… Gelelim yaklaşık yüz yıl sonrasına; 1990’lara..

1989 sonrasında dünyada büyük değişiklikler yaşanır. Her şeyden önce Alman birliği gerçekleştirilerek Almanya yeniden birleşir, Sovyetler Birliği dağılır, Eski Yuygoslavya’da bir iç savaş yaşanılır. Avrupa Ekonomik topluluğu yapı değiştirerek politik bir birlik haline dönüşür. Basında çok sayıda uzmanlarca her şeyin değiştiği yorumları yapılır.[25] İngiliz filozof Arnold Toynbee’nin daha 1940’lı yıllarda öngördüğü gibi dünyanın ideolojik ayırımı sona erer ve onun yerine birçok başka ayırımlar ve problemler su üzerine çıkar.

Uzun zaman Avrupa’nın ekonomik gücü olan Almanya şimdi de bir politik, bir siyasi güç haline gelir. Avrupa Birliği’nin bütçesindeki Alman payı İngiliz payından üç kat daha fazla, İngiliz ve Fransız payının toplamının iki katından daha fazla hale gelirr. Almanya dünyada Çin'den sonra ticaret fazlası veren ikinci ülke olur. Almanya kanatlarını Polonya’ya, Macaristan’a, Çek’lere, Baltık devletlerine, Ukrayna’ya, Rusya’ya ve eski Sovyetler Birliği ülkelerine, doğuya doğru gerer… Daha açıkçası Almanya Orta Avrupa'ya, Doğu Avrupa'ya, Baltık ülkelerine ve Balkanlara bütünüyle hakim hale gelir…

Almanya’nın yükselen gücünden kimsenin şüphesi olmazken Avrupa Birliği, iç güç dengelerindeki ve diğer büyük güçler ve devletlerle olan ilişkilerdeki davranış şekliyle ilgili olarak henüz tam olarak yerine oturamaz ve Avrupa Birliği’nin jeopolitik ilgileri henüz tam olarak tanımlanamaz.[26]

Maliye, ortak dış ve ortak savunma politikaları konularındaki problemlerini henüz çözemeyen Avrupa’da güçlü bir Alman desteği olmaksızın güçlü bir Avrupa Birliği’nden bahsedilemez.[27] İtalyan yazar Angelo Bolaffis’in söylediği gibi Avrupa’nın kaderi yine Almanya’ya bağımlı hale gelir.[28]

İngiltere’nin AB’den ayrılmasının diğer nedenler yanında esas nedenin de AB’nin artan bir şekilde Almanya hegemonyasına girmekte olduğunun korkusu olduğu değerlendirilir…

Almanya – Rusya ilişkileri ise tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar iyi hale gelir… Deli Petro zamanından beri devamlı savaşlara, ihanetlere ve derin ideolojik ayırıma rağmen Alman – Rus ilişkileri sürekli gelişir. Büyük Katharina zamanında binlerce Alman Rusya’ya göç etmişti. Marks, Engels, Tolstoy ve Pasternak bu karışımın bir ürünüydüler... Son elli –altmış yıldır Almanya ve Rusya derinden birbirilerine bağlanırlar.[29] Rusya’nın da Avrupa politikasının merkezini ise Almanya oluşturur…

Bu çerçevede Alman – Rus tarihinin iki öğretisi vardır; Birincisi, Almanya’nın Rusya ile mümkün olduğunca iyi ilişkiler tesis ettiğidir. İkincisi ise, Almanya’nın mümkün olduğunca Rusya’yı Avrupa’dan uzakta tutmak istemesidir.[30]

Orta Doğu ve Kafkasya Almanya için bir güvenlik kuşağı teşkil etmektedir. Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’nın Alman jeopolitiği içerisinde düzenlenmesinde İran’ın ve Suriye’nin çok özel bir konumu vardır. Körfez’de ve özellikle İran üzerinde etki sahibi olmak Almanya için çok önemlidir. Bu nedenle Almanya İran'dan, Suriye'ye, Tunus'a, Cazayir'e ve Fas'a kadar olan bölgede aşırı da olsa İslami gruplarla hep yakından ilgilenir. Kaplan grubundan FETÖ grubuna kadar bütün dinci cemaatler hep Almanya’da üslenirler… Bugün de bu grupların Almanya'da yuvalanmaları tesadüf değildir.

Alman araştırmacı Peter Scholl-Latour'un güzel bir kitabı vardır; ‘’Das Schlachtfeld der Zukunft: Zwischen  Kaukasus  und Pamir.’’ (Geleceğin Muharebe alanı: Kafkasya ve Pamir arası). (Peter Scholl-Latour, Goldmann Verlag, April 1998) (Peter Scholl-Latour 2014 yılında vefat etti. Yazarın ne bu kitabı ne de başka kitapları Türkiye’de ne yazık ki yayınlanmadı.) Kitapta özetle diyordu ki yazar; ''İran ve Afganistan’da dinci bir rejim türemiştir. Kafkasya ve Pamir arası ve Türkiye dâhil bölge ülkeleri tamamen Taliban cinsi dinci bir akımın etkisine girecektir.''

Gerçekten de araştırmacının iddia ettiği gibi bu Taliban etkisi sadece Kafkasya ve Pamir arasında kalmamış Mısır dâhil tüm kuzey Afrika’yı ve Irak dâhil tüm Orta Doğu’yu kaplar... İşte bu öngörü doğrultusunda Almanya biraz önce bahsettiğim gibi bu bölgelerdeki İran'dan, Suriye'ye, Tunus'a, Cazayir'e ve Fas'a kadar olan bölgede, tabii ki Türkiye de dâhil ılımlı da olsa, aşırı da olsa İslami gruplarla hep yakından ilgilenir…  

Seksenli yıllarda büyük bir ekonomik sıçrama yapan Türkiye doksanlı yılların başında Ortadoğu’da bölgesel bir güç haline gelir. 1991 yılında Sovyetler Birliğinin dağılması ile kendileri ile dil, tarih ve kültür bağı bulunan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile yakın ve derin ilişkiler tesis eder… Türkiye bu devletler için model, örnek bir devlet haline gelir… Bu ise Orta Asya ve Kafkaslar’da Türkiye’nin ofensif bir dış politika izlemesi için başlangıç noktasını teşkil eder… Ayrıca Türkiye bu bölgede bulunan petrol ve doğal gazın kendisi üzerinden Batıya sevk edilmesinin mücadelesini yapar. Türkiye’nin inisiyatifi ile 1992 yılında kurulan ‘’Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi’’ ile Türkiye eski komünist ülkelere model haline gelir… Bu şekilde Türkiye ‘'Doğunun Brükseli’' olarak gelişme istidadı gösterir… .

Ayrıca Türkiye kendisini etnik, tarihi ve dini nedenlerle Balkanlardaki Türk ve Müslüman azınlığın yasal koruyucu gücü olarak görür. Böylece etkisini geliştiren, bölgesinde güç olan Türkiye etrafını çevreleyen dönüşüm içerisindeki ülkeler arasında bir istikrar faktörü olarak durur.[31] Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağılan devletler sınıfına ait olurken Türkiye Almanya ile beraber yükselen devletler olarak kabul edilir.[32]

Bu arada Türkiye doksanlı yıllarda bazı politik problemler içindedir. Türk parti sistemindeki merkez sağdaki ve merkez soldaki partilerin dağınıklıkları ve bunun neticesi koalisyonlardan oluşan güçlü olmayan hükümetler Türkiye’nin temel problemlerini çözmesini engeller ve radikal politik akımların güçlenmesine sebebiyet verir.[33]

Diğer bir yandan da Türkiye 1984 yılından beri yaklaşık 40 000 yurttaşının hayatına malolan bir PKK terör problemi ile beraber yaşar. Bu problem ise hem Türk toplumuna ve hem de Türk –Alman ilişkilerine sürekli artan bir yük getirir.

Sovyetler Birliğinin dağılması Avrupa ile olan ilişkilerde Türkiye’nin yararına olmaz ve bu durum Avrupa ile olan ilişkilerde bir durgunluğa yol açar. Kendisini Avrupa’lı bir devlet olarak tanımlayan Türkiye’ye karşı Sovyetler Birliği var olduğu sürece Avrupa’dan bir itiraz gelmez.[34]  Aralık 1989 yılında Avrupa topluluğunun Türkiye’nin tam üyelik için yaptığı müracatına ret cevabını vermesi dış politika alanında Türkiye’de hayal kırıklığı yaratır.[35] Maastricht anlaşması ise Türkiye’yi Avrupa’nın kenarında bir devlet haline getirir.

Doksanlı yıllar boyunca her iki ülke arasında ilişkilere zarar veren bitmeyen bir tartışma yürütülür. Bütün politik sorunlar bu konu etrafında döner. Bu problem PKK sorunu ve buna karşı Alman tavrıdır. İlişkileri belirleyen esas faktör ise Almanya’nın PKK’ya yönelik olan bakış açısı ve tavrı olur.[36]

1990’lı yıllarda Türkiye’nin Kuzey Irak’daki PKK üslerine karşı yaptığı harekât Almanya’da Türkiye’ye karşı beklenilmeyen sert bir reaksiyonun doğmasına yol açar. O zamanki Alman dışişleri bakanı Genscher, dışişleri bakanlığı sözcüsü Hans Schumacher ve CDU milletvekili Ottfried Hennig Türkiye’ye karşı ağır suçlamalarda bulunurlar. Almanya somut bir reaksiyon olarak askerî yardıma ambargo koyar. Daha sonra bu ambargo kaldırılırsa da bu, Almanya’nın Türkiye’ye karşı bir anlayış gösterdiğinden, yumuşadığından değil, bu meblağın Türkiye’deki Leopard tanklarını modernize edecek Alman firmalarına ödenecek olmasından kaynaklanır. Sonraki PKK’ya karşı girişilen askerî harekâtlarda Alman silahları kullanıldığı gerekçesiyle Türkiye’ye karşı yine ambargo konur. Bu şekilde Türkiye hiçbir Alman silahı alamayacaktır.[37]

Bu Alman tavrı Türkiye’yi oldukça sarsar. Almanya’nın bu tavrının altında sürekli başka niyetler aranır. Özellikle Alman basınına yansıyan Genscher’in beyanı Türkiye’yi endişeye sevk eder. Genscher şöyle der: ‘‘Biz Yugoslavya’da bir model oluşturduk. Bu modelin Türkiye’de Kürtler için de uygulanması mümkündür.’’ (Bu sözlerin de yankısı bu gök kubbede hala yankılanmaktadır!) Der  Spiegel dergisinin yayımcısı Rudolf Augstein ise yazısında Genscher için şöyle der; ‘’Slovenya, Hırvatistan ve belki de Slovakya. Allaha şükür bu adam İskoçya’yı da bağımsız bir devlet yapmak istemiyor.’’[38]

Prof. Hans Peter Schwarz, Die Welt’de yayımlanan makalesinde Almanya’nın Türkiye’ye karşı güç gösterisi yaparken PKK’nın etkisinde kaldığını ve Almanya’nın porselen dükkanına girmiş bir fil gibi davrandığını yazar. Prof. Schwarz makalesinde 20’nci yüzyılda Almanya’nın çok az dostu kaldığını, Türkiye’nin gerçek bir dost ülke olduğunu belirterek, Suriye’deki, Cezayir’deki ve Kuzey İrlanda’daki problemlere karşı Alman hükümetinin neden tepkisiz kaldığını sorar…

O zamanki Türk Cumhurbaşkanı Turgut Özal Alman dış politikasını Hitler’in ruhu ile mukayese ederken o zamanki başbakan Süleyman Demirel ise bir basın konferansında şöyle der; ‘’Unutulmamalı ki Türkiye üzülürse Almanya da üzülür.’’ O zamanki bütün Türk tepkileri duygusaldır ve Almanya’ya karşı somut hiçbir reaksiyon gösterilmez.

1990’lı yılların ortasında yine aynı olaylar yaşanır… Türk birliklerinin Kuzey Irak harekâtı gazetelere manşet olur ve Alman hükümeti yine o anlamsız tedbirlerini uygulamaya koyar; Türkiye’ye çok öncelerden satışı yapılmış fırkateynlerin sevki durdurulur – sanki Türk Genelkurmayı bu gemilerle Van Gölü’nde veya Fırat ve Dicle’nin yukarı kısmında operasyon yapacakmış gibi - ve harekâtta eski doğu  Alman menşeli eski panzerler ispat olarak akrobatik bir şekilde aranmaya başlanır. Irak’a karşı konan ambargodan oluşan politik güç boşluğuna ve Zweistromland’a  (Almanların askerî plan tatbikatları ve harp oyunlarında Suriye ve Irak’a beraber verdikleri ad.) karşı Türkiye’nin yasal sınırlarını koruma hakkı olduğunu meraklılar görmezden gelirler.[39]

Bu ambargo üzerine Türk basınında da Almanya’ya karşı sert eleştiriler yükselir. Bir yazar yorumunda şöyle der; ‘’Yaklaşık altı bin Alman firması geçtiğimiz yıl 100 ülkeye değeri 94 milyar mark olan stratejik malzeme sattılar. Silah ve mühimmat bu satışın büyük bir kısmını teşkil eder. Alman politikacılar bunları satarken bu malzemelerin duvarlarda süs ve dekoratif eşya olmayacağını herhalde biliyorlardır.’’[40]

Alman medyasında PKK ile Kürtler arasında bir ayırım gözetilmediği için PKK sorunu Türk- Alman ilişkilerine artan bir yük getirir. PKK’nın eylemleri bazı Alman yazarlar tarafından romantize edilir ve hatta teröristler gerilla olarak tanımlanır. Bu yazarlar PKK tarafından binlerce günahsız sivilin hunharca katledildiğini görmezden gelirler…

Türkiye’nin Stalinist terör örgütü PKK’ya karşı giriştiği harekât ise Alman basını tarafından Kürtlerin takibi ve baskı altına alınması olarak yorumlanır. Öyle ki Türkiye’nin PKK’ya karşı askerî harekâtı Alman basını tarafından Kürtlere karşı girişilmiş bir saldırı olarak değerlendirilir. Bu anlayış sadece basında değil eski SPD başkanı ve o zamanki başbakan adayı Rudolf Scharping’den Yeşillere kadar birçok politikacıda da yer eder ve bu politikacılar Türkiye’yi suçlayarak Kürtlere karşı bir soykırımdan bahsederler. Dolayısı ile Almanya’da Türkiye ve Türkler Kürtleri süren ve baskı altında tutan ve insan haklarını ihlal eden bir devlet ve ulus olarak tanımlanır. [41] Bu anlayış ise Türkiye’de ve Almanya’da yaşayan Türkler arasında Almanya’ya karşı büyük bir kızgınlık yaratır…

Bazı Alman basın organlarının PKK sorununu nasıl partizanca yansıttıklarına bir örnek olarak Frankfurter Rundschau gazetesinde yer alan Dışişleri Bakanı Kinkel ile yapılan röportaj gösterile bilinir. Frankfurter Rundschau’un muhabiri sorar; ‘‘Herr Kinkel, Kürt halkına karşı Alman silahlarını kullanan Türk hükümetine silah sevkiyatının durması için daha ne olması gerektiğine inanıyorsunuz?’[42] Bu röportajda gazeteci Türkiye’nin teröristlere karşı bir harekâtından bahsetmez, bilakis sürekli olarak ‘’Kürt halkına karşı bir harekat’’dan bahseder ve bu çizgi tüm röportaj boyunca devam eder. Röportaj boyunca PKK’nın terörist hareketlerinden hiç bahsedilmez… Sürekli ‘’gerilladan’‘ve ‘’boğazdaki işkenceci devlet’’ten bahsedilir.[43] Basındaki böylesine bir bilgi ile Alman okuyucu nasıl gerçek bilgilere ulaşacaktır ki?

Bunlardan başka bu konuda Alman bakış açısının bazı tuhaflıkları da vardır. Bunlardan birincisi; Eğer Kürt kökenli bir Türk vatandaşı politik bir suç işlemişse bu kişi ‘’Kürt’’ olarak tanımlanır. Eğer suç konusu polisiye ise o zaman bu kişi ‘’Türk’’ olarak isimlendirilir. Ankara’daki Alman büyükelçisi Hans Joachim Vergau Dortmund’daki PKK gösterisinde meydana gelen kanlı eylemlere sebep olanları ‘’kriminalle Türken’’ olarak tanımlar.[44]

İkinci bir örnek; eğer İsrail güney Lübnan’da Hamas mevzilerini bombalarsa bu haber Alman basınında doğru olarak şu şekilde yer alır; ‘İsrail Hamas mevzilerini bombalıyor.’ (Arap mevzilerini değil)  Ruslar Çeçen mevzilerini bombaladığında bu haber Alman basınında şu şekilde yansıtılır; ‘Rus ordusu Çeçen asilerin mevzilerini bombalıyor.’ (Çeçen mevzilerini değil) Fakat Türk ordusu Kuzey Irak’da PKK mevzilerini bombaladığında ise bu haber Alman basınınca çarpıtılarak şu şekilde duyurulur; ‘’Türk ordusu Kürt köylerini bombalıyor.’’ (PKK mevzilerini değil) Çeçenistan’da gerçek direnişçiler devlet başkanları Dudayev’le birlikte Alman basınında terörist olarak tanımlanırken[45] gerçek teröristler ise –PKK - Alman basınında direniş savaşçıları olarak tanımlanır ve övülür.

Alman basınında sadece Kürt – PKK konusu değildir yanlış yargılanan. Alman medyasında Türkler genel olarak aşağılanır, tahkir edilir ve küçük düşürülür.[46] Alman basınında Türkiye’nin olumsuz değerlendirilmesi üzerine Türk basınında da Almanya’ya karşı sert eleştiriler yöneltilir.

Almanya’nın Türkiye politikasının temelinde Türkiye’yi kendi çıkarları ile çatışan bir ülke olarak görmesinde yatar. Bu çıkarlar özellikle Balkanlar’da, Karadeniz bölgesinde ve Ortadoğu’da çatışır…

Türkiye’nin ‘’Adriyatik’ten Çin seddine Türk Dünyası’’ söylemi ve ‘’Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’’nı kurması ile beraber bu bölgede hayati çıkarları olan Almanya ile menfaatleri çatışır.[47] Türkiye Orta Asya’dan batıya petrol sevkiyatının kendi üzerinden geçmesini planlar. Bazı Alman basınına göre Almanya Türkiye’nin bu projesini desteklememelidir.[48]

Almanya Ortadoğu’da ABD’den bağımsız olarak İran ve Suriye ile ekonomik ve politik ilişkilerini geliştirir. 1990’lı yıllarda bu bölgede Almanya, ABD ve Rusya arasında bir güç çatışması yaşanır. Bir yanda ABD, Türkiye, İsrail ve Ürdün bulunurken diğer yanda da Almanya, Rusya, Suriye ve İran bulunmaktadır.[49]  Bu bağlamda Almanya PKK’yı politik bir araç olarak kullanmak ister.[50]  Kürtler bir yandan dünyanın üvey evladı olarak tanımlanırken[51] bir yandan da bu bölgede etki sahibi olabilmek amacıyla İngiltere, ABD, Rusya ve İran gibi büyük devletler tarafından tarih boyunca istismar edilirler.[52]  Şimdi de istismar ve kullanma sırası Almanya’ya gelir...  

Bütün bu yaşananlar da 1990'lı yıllara aitti... Şimdi gelelim 2000'li yıllara...

2000’li yıllarda ise 11 Eylül sonrası ABD ve Batınının ‘’Ilımlı İslam’’ politikası gereği AKP Hükümeti ve onun Başbakanı hem ABD hem AB ve özellikle Almanya tarafından desteklenir, korunur, hatta pohpohlanır ve var olan sorunlar ise görmezden gelinir… Hatta o tarihte Almanya Başbakanı olan (SPD’den, sosyal demokrat) Gerhard Schröder tarafından 3 Ekim 2004’te şimdi karşı oldukları o zamanki Başbakan Tayyip Erdoğan’a “Yılın Avrupalısı” ödülü verilirken Schröder, Erdoğan'a şöyle hitap eder: “Daha fazla özgürlük, daha az devlet müdahalesi, insan haklarının daha iyi gözetimi için verdiğiniz destek, ‘Avrupa’ya taviz olsun’ diye değil, bizzat sizin kendi inançlarınızdan, düsturlarınızdan kaynaklanan atılımlar… Sayın Başbakan... Almanya’nın desteğine güvenin!” Bugün yerden yere vurdukları Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı o günlerde hem de solcu Gerhard Schröder tarafından ''Büyük reformcu politikacı'', ''İnançlı bir demokrat'' ve ''Yılın Avrupalısı'' diye yere göğe sığdırılamaz… Pragmatizm işte böyle bir şeydir... Batı'nın çıkarı olduğunda ilkeleri, prensipleri ayaklar altındadır… ..

Yine ABD ve Batı'nın ''Ilımlı İslam'' politikaları gereği Hükumet ve ABD'nin kucağına oturmuş FETÖ işbirliği ile başta TSK olmak üzere ülke içinde ne kadar ulusalcı, aydın, laik kurum, kuruluş ve kişi varsa antidemokratik uygulamalarla hak, hukuk ve adalet katledilerek darmadağın edilir… Şimdi Türkiye'deki antidemokratik uygulamalar ve hak ihlalleri ile ilgili olarak kıyameti kopartan Almanya'dan o zaman ülkede bu hukuksuzluklar yaşanırken, hukuk, adalet ve demokrasi katledilirken zerre bir itiraz gelmez… Pragmatizm işte böyle bir şeydir... Batı'nın çıkarı olduğunda ilkeleri, prensipleri ayaklar altındadır…

1990'lı yıllardaki PKK operasyonları nedeniyle yaşanan Türk - Alman gerilimini uzun uzun anlattım... 2000'li yılların başında Türkiye tarafından PKK'ya karşı aynı operasyonların daha fazlası, daha büyüğü, daha kapsamlısı yapılmış olmasına rağmen ne ABD'den ne Batı'dan ne de Almanya'dan tek bir itiraz bile gelmez… Bunun nedeni ise ABD, Batı ve Almanya'nın ''Ilımlı İslam'' politikalarıdır… Pragmatizm işte böyle bir şeydir... Batı'nın çıkarı olduğunda ilkeleri, prensipleri ayaklar altındadır…

Sonuç olarak;

Bu noktaya kadar sergilenen Türk- Alman ilişkilerinin başlangıcından bugüne tarihi, şimdiki durumunun politik çerçevesi ve ilişkilerin şimdiki hali beraber incelendiğinde şu üç tezi ileri sürmek ve bazı değerlendirmeler yapmak mümkündür:

Birincisi; Türk- Alman ilişkilerinin niteliği ve niceliği Rusya tarafından belirlenmektedir. Rusya Almanya için tehdit teşkil ettiği sürece ilişkiler bir sorun olmadan ilerler… İlişkilerin en yüksek noktasını teşkil eden Birinci Dünya Savaşı esnasında bile 1917’deki Rus ihtilalini müteakip Rusya savaş alanından çekildikten sonra (Almanya’ya Rus tehdidi kalktıktan sonra) Kafkasya’da Türk ve Alman birlikleri arasında kanlı çarpışmalar meydana gelir.[53] Buna sebep karşılıklı çıkarların çatışması ve hedef Bakü’deki petrol yataklarıdır…

İkinci Dünya savaşı esnasında Türkiye ayrı bir pakta ait olmasına ve birçok sorunlara rağmen Almanya Rusya tarafından sürekli tehdit edildiği için ilişkiler hiçbir zaman kopma noktasına gelmez. 1989 yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra yukarıda bahsi geçen problemler su üstüne çıkar… 1993/94 yıllarında Rusya’nın Sovyet İmparatorluğunu bir başka form altında tekrar organize etmek isteği[54] ortaya çıktıktan sonra ilişkiler tekrar yumuşar gibi olur.[55] Bundan dolayı şu tezi ortaya atabiliriz; Türk-Alman ilişkilerinin niteliği ve niceliği ile Rusya’nın Almanya üzerindeki tehdit derecesi arasında bir bağlantı vardır. Şu an Rusya’nın ilişkilerinin en iyi olduğu ülke Almanya olduğu değerlendirmesi vardır.

İkincisi; Türkiye doksanlı yılların başından itibaren ve özellikle 2000’li yılların başında bir sıçrama yaparak Almanya ile beraber yükselen devletler olarak gösterilir.[56] Bu zaman içinde Almanya, Atlantik İttifakı içinde Türkiye ile olan politik ilişkilerinde ihtilafa düşen tek ülke olur. Her iki ülkenin hayati çıkarlarının bulunduğu Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’da her iki ülke menfaatleri çatışır. Dolayısı ile ikinci bir tez olarak da şunu söyleyebiliriz; Her iki devletin birden yükselmeleri çatışmalarına hizmet etmiştir.

Üçüncüsü ise Suriye konusudur. Suriye’deki gelişmeler ilk iki sıradaki çatışma nedenlerinin de önüne geçmiştir. Suriye olayları Batının (ABD ve AB) ‘’Ilımlı İslam’’ politikasını sonuna erdirdiği gibi, Ortadoğu’da Sünni liderliğine soyunan Türkiye’nin ABD, AB ve Almanya ile ters düşmesine, bölgedeki jeopolitik dengelerin değişmesine ve Türkiye’nin; ABD, AB ve özellikle Almanya ile çatışmasına yol açar. Aslında bu çatışma beraberinde çok büyük bir jeopolitik sarsıntıya yol açacak gibi gözükmektedir... Suriye'deki kavganın ikinci bir temel konusu da şudur: Irak’ın kuzeyine hapsolmuş bir sözde Kürdistan’ın yaşama şansı yoktur. Suriye vasıtasıyla Akdeniz’e çıkış bulacak bir sözde Kürdistan yıllardan beridir Batının (ABD, AB, Almanya) Sevr'de kursaklarında kalan en büyük hayalidir. Bu hayal de gerçekleşmek üzeredir. Bölgedeki bütün kavga bu hayal üzerine yapılmaktadır.

1990'lı yıllardaki Türk - Alman ilişkilerindeki sıkıntılar, yukarıda anlattığım birinci ve ikinci maddedeki nedenlere dayanan çıkar çatışmalarıdır… Ancak günümüzde yaşanan sıkıntılar ise bir çıkar çatışmasından ziyade hem birinci hem de ikinci maddedeki nedenlerle beraber asıl olarak üçüncü maddede anlatılan Suriye nedeniyle bir jeopolitik dönüşümün öncü sarsıntıları olduğu değerlendirilmektedir. Asıl jeopolitik sarsıntı aynı nedenle Almanya'nın ardından şimdi de ABD ile yaşanmaktadır. Bu jeopolitik sarsıntılardan sonra özellikle ABD ile ilişkilerde her iki tarafa da büyük zarar verecek asıl kırılma beklenilmelidir. Çünkü öküz (Ilımlı İslam) ölmüş, ortaklık bozulmuştur...

Şimdiye kadar çuvaldızı hep Almanlara batırdık… İğneyi kendimize batırmamız gerekirse; (gerçi bu konu ayrı bir yazı konusudur ama) kısaca özetleyecek olursak da bunun ağırlıklı olarak Türkiye'nin AB normlarına göre olan eksikliği olduğu görülmektedir.

AB’nin iki temel belgesi vardır. Bunlardan birincisi ‘’Maastricht Kriterleri’’ diğeri ise ‘’Kopenhag Kriterleri’’dir. ‘’Maastricht Kriterleri’’ AB ülkelerinde serbest piyasa ekonomisin geçerli olduğu vurgulanır. ‘’Kopenhag Kriterleri’’ ise demokrasi standartları, düşünce özgürlüğü ve insan hakları gibi temel AB normlarıdır ve AB üyeliğinin olmazsa olmazları koşulları olarak tanımlanır.

Ne yazık ki Türkiye’nin ‘’Kopenhag Kriterleri’’ni uygulamadaki isteksizliği, ülkede yaşanan AB normlarına uymayan siyasal gelişmeler, demokrasi eksikliği ve hukuk ihlalleri Türkiye – Almanya arasındaki çatışmanın Türkiye tarafından görülen eksiklikleridir. 

Bir de Türkiye'nin eksikliği olarak ülkenin son yıllarda dış politika alanında izlemiş olduğu inişli çıkışlı, zik zak yapan politikalarını ve dış politik söylemlerindeki tutarsızlıkları gösterebiliriz.

Alman Sevk ve İdare Akademisi (Führungsakademie der Bundeswehr) komutanı Amiral Rudolf Lange benim de bulunduğum bir masa sohbetinde bütün güvenlik politikası kitaplarında bulunan bir bilgiyi dile getirmişti; ‘'Kötü bir güvenlik politikası inişli çıkışlı bir çizgi izler, iyi bir güvenlik politikası ise düz bir çizgi izler ve günlük olaylardan etkilenmez’' [57] Bir imparatorluk geçmişi olan Türkiye'nin dış politikada daha açık, net, daha düz ve doğru bir politika izlemesi gerekirdi. Dıış politikayı iç politika ile özdeşleştirdiğinizde, bugün yapıp yarın özür dilediğinizde, sürekli çark ettiğinizde, söylemleriniz havada kaldığında uluslararası alanda güvenirliliğinizi ve saygınlığınız yitirirsiniz. 

Türkiye'nin son bir eksikliği olarak da ülkede olmayan aklıselimi gösterebiliriz. Zaman aklıselim zamanıdır… Ne yazık ki zamanımızda ülkemizde en az bulunan bir kavramdır aklıselim… Aklıselim ise; Türkiye'nin bölgesinde ve tüm dünyada giderek yanlızlaştığı böylesi bir zamanda, kendisiyle Tarihi ve derin ilişkilerimizin olduğu ve ülkesinde de dört milyona yakın soydaşlarımızın yaşadığı ve en büyük ticaret partnerimiz olan Avrupa’daki böylesi bir gücü karşımıza değil yanımıza almayı gerekli kılmaktadır.

Bütün güçlüklerine rağmen bir bölgesel güç olan Türkiye 21’inci yüzyılda Avrupa güvenliğinin kilit noktasında bulunmaktadır. Almanya da Avrupa’nın ve dünyanın en büyük ülkesidir. Her iki ülke de birbirileri için çok önemlidir. Balkanlar, Karadeniz, Orta Asya, Akdeniz ve Ortadoğu bölgesindeki Almanya ve Türkiye’nin hayati çıkarları her iki ülkenin çatışmasına değil iş birliğine muhtaçtır. Bu bölgelerde stratejik iş birliği her iki ülkenin de menfaatine olacaktır. Enver Paşa’nın Morgenthau’ya söylediği gibi ‘’Türkler ve Almanlar birbirilerini ihmal edemezler.’’

Neyse… Maksadım kimseyi eleştirmek, kimseye yol göstermek, kimseye akıl vermek değildir, bu zaten herkeste ve özellikle ülkeyi yönetenlerde fazlasıyla mevcuttur. Bu yazıdan aksadım mazide bir gezi yapmaktır…

Mazi deyince de; mazi bana, sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosunu hatırlatır:

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Benim de mazi kalbimde bir yaradır ve beni zaman zaman ağlatan işte bu hazin hatıralardır.

Osman AYDOĞAN


FAYDALANILAN KAYNAKLAR

[1] Süleyman KOCABAŞ, ‘Pencerminizmin Şarka Doğru Politikası, Tarihte Türkler ve Almanlar’, Vatan Yayınları, İstanbul, Eylül 1988, s. 4

[2] İlber  ORTAYLI, ‘Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nufuzu’, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 1983, s. 59

[3] Süleyman KOCABAŞ, a.g.e., s. 43

[4] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, ‘Berlin- Bağdat, Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi’, Belge Yayınları, İstanbul, Mayıs 1982, s .8,9

[5] İlber  ORTAYLI, a.g.e., s. 47

[6] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 55

[7] Süleyman KOCABAŞ, a.g.e., s.  69

[8] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 6

[9] İlber  ORTAYLI, a.g.e., s. 65,67

[10] İlber ORTAYLI-2-, ‘İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nufuzu’, AÜSBF Yy. No. 479, Ankara 1981, s. 59

[11] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 11,12,13

[12] Jehuda L. WALLACH, ‘Anatomie einer Militaerhilfe, Die preussisch- deutschen Militaermissionen in der Türkei’, Droste Verlag Düsseldorf, 1976, s. 167

[13] Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 100

[14] Süleyman KOCABAŞ, a.g.e., s.55

[15] Sultan ABDÜLHAMİT, ‘Siyasi Hatıratım’,Hazırlayan: Ali Vehbi Bey, Hareket Yayınları, İstanbul 1974, s. 74                        

[16] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 8,9

[17] İlber  ORTAYLI, a.g.e., s. 42

[18] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 12

[19] Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 167

[20] Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 167

[21] Süleyman KOCABAŞ, a.g.e., s. 21

[22]Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 241

[23] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 13

[24] İlber  ORTAYLI, a.g.e., s. 62

[25] Jeffrey E. GARTEN, ‘Soğuk Barış. ABD, Almanya ve Japonya Arasındaki Hegemonya Savaşı’, Türkçesi; Yavuz ALAGON, Sarmal Yayınevi, İstanbul, Ekim 1994, s. 22

[26] Heinz BRILL, ‘Dimensionen der Sicherheitspolitik aus geopolitischer Sicht nach dem Ende des Ost-West-Konfliktes’, ÖMZ Österreichische Militaerische Zeitschrift, 5/96, s. 527

[27] Jeffrey E. GARTEN, a.g.e., s. 25,26

[28] Doç. Dr. Hüseyin BAĞCI, ‘Birleşmenin Beşinci Yılında Alman Dış Politikası’, Cumhuriyet, 3 Ekim 1995

[29] Jeffrey E. GARTEN, a.g.e., s. 193

[30] Doç. Dr. Hüseyin BAĞCI, ‘Alman Dış Politikasının Özü: İstikrar ve Güven’, Cumhuriyet, 4 Ekim 1995

[31] Hans KRECH, ‘Die Türkei  im Aufwind’, Europaeische Sicherheit, 2/93, s. 80,81

[32] Heinz BRILL, a.g.e., s. 522

[33] Heinz KRAMER, ‘Die Türkei als Regionalmacht, Brücke und Modell’, Stiftung Wissenschaft und Politik, August 1995, s. 36

[34] Prof. Dr. Hasan KÖNİ, a.g.e., s. 44

[35] Sidney E. DEAN, ‘Zwischen Koran und Kommerz, die sicherheitspolitische Lage der Türkei’, IFDT, Information für die Truppe, Nr. 8-9, August-September 1996, s. 43

[36] Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, ‘Türk-Alman ilişkileri ve PKK faktörü’, Avrasya Dosyası, Cilt 1, Sayı 2, Yaz 199 s.73

[37] Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, a.g.e., s. 77,78,79

[38] Erhan YARAR, ‘21nci Yüzyılın Eşiğinde Birleşmiş Almanya – Doğu ve Batı Gerçekten Birleşti mi ? ’, Yeni Yüzyıl, 7 Ekim 1995

[39] Erich FEIGL, ‘Die Kurden, Geschichte und Schicksal eines Volkes’, Universitas Verlag, München 1995, s. 20

[40] Ahmet KÜLAHÇI, Hürriyet, 2 Mayıs 1995

[41] ‘Der Kurdenkonflikt, Ursachen und Lösungswege’, Landeszentrale für politische Bildung Hamburg, Hamburg im April 1996, s. 23,24

[42] Frankfurter Rundschau, 9. Mai 1994, Nr. 107, s. 5

[43] ‘Der Kurdenkonflikt, Ursachen und Lösungswege’, a.g.e., s. 25,26

[44] Doç.Dr.Hüseyin BAĞCI,‘Türk-Alman ilişkilerine yeni bir soluk mu geliyor’,Yeni Yüzyıl, 18 Mayıs 1996, s.18

[45] Anatoli FRENKIN, ‘Der Terrorismus – Ein Problem für die russische Sicherheitspolitik, Europaeische Sicherheit, 4/96, s. 36

[46] Jörg BECKER, ‘Zwischen Integration und Dissoziation: Türkische Medienkultur in Deutschland’, aus Politik und Zeitgeschichte, B 44-45/96, 25. Oktober 1996, s. 43

[47] Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, a.g.e., s. 75, 76

[48] ‘Russland – Türkei: Neue Auseinandersetzung. Wird davon Deutschland betroffen’, Russlands Perspektiven, September 1995, s. 20-26

[49] Zülfikar DOĞAN, ‘Devlerin Çekişmesi Ortadoğu’yu Isıtıyor’, Milliyet, 14 Mayıs 1996, s. 10

[50] Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, a.g.e., s. 76, 77

[51] Franz MENDEL, ‘Die Kurden – Stiefkinder der Welt’, Europaeische Sicherheit, Nr. 11, November 1996, s. 3

[52] Prof. Dr. Abdülhaluk ÇAY, ‘Her Yönüyle Kürt Dosyası’, Turan Kültür Vakfı, Ankara 1994, s. 593-611

[53] Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 241

[54] IAP- Dienst Sicherheitspolitik, Nr. 11, November 1996, s. 12

[55] Prof. Dr. Hasan KÖNİ, a.g.e., s. 45

[56] Heinz BRILL, a.g.e., s.522

[57] ‘Hinter den Horizont geschaut’, Tischgespraech mit Konteradmiral Rudolf Lange, Hamburger Abendblatt, 2./3. November 1996, s. 2

 

Lozan

24 Temmuz 2019

29 Nisan 1916 tarihinde Osmanlı Kût Muharebesinde İngilizlere tarihi bir mağlubiyet tattırmıştı. Bu zaferden sadece ve sadece 17 gün geçmiştir.  Tarihler 16 Mayıs 1916’yı göstermektedir. Henüz Birinci Dünya Harbi devam etmektedir.

İşte bu tarihte, 16 Mayıs 1916’da, yani Kût Zaferinden sadece 17 gün sonra İngiltere ve Fransa arasında Çarlık Rusya’sının da dâhil olduğu Ortadoğu’nun paylaşıldığı Sykes-Picot anlaşmasını imzalarlar...

Ne yazık ki tarih bilmeyenler tarafından bu anlaşma (Sykes-Picot) temcit pilavı gibi karıştırılır. Hatta Kût-ül Ammâre ile de mukayese bile ederler. Temcit pilavını sevenler Sykes-Picot anlaşmasının Kût-ül Ammâre zaferinden 17 gün sonra yapıldığını dahi bilmezler.

1915'te Arabistan Yarımadası'nı ele geçiren İngiltere’nin maksadı, Osmanlı'ya karşı ayaklanan Mekkeli Şerif Hüseyin'i destekleyerek Irak ve Filistin toprakları üzerinde kendisine bağımlı bir Arap devleti kurmaktır. (Hoş, günümüzde İngiltere'nin ardılı ABD'nin amacı nedir ki?) Mekke Şerifi Hüseyin ile Mısır'daki Britanya Yüksek Komutanı Mc Mahon arasında böyle bir antlaşma gizli olarak imzalanır. Fransa böyle bir plana karşı çıkıp Britanya'ya baskı yaparak yeni bir antlaşma yapılmasını ister. Böylece Sykes-Picot anlaşması yapılır.

Anlaşmayı yazanlar Mark Sykes ve François Georges-Picot'tur, İmzalayanlar ise Edward Grey ve Paul Cambon'dur. Bu anlaşma ‘’Küçük Asya Antlaşması’’ (Asia Minor Agreement) olarak da bilinir.

Uzun hikâye; bu anlaşmaya göre bölge İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaşılıyordu. 1917'deki Rus devriminden sonra Rusya antlaşmadan vazgeçmiş, Lenin gizli olan bu anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır.

Şimdiki sorun şu ki tarih bilmeyenler bölgenin paylaşımının ve bölge ülkelerinin bugünkü sınırlarının çizimini – öncesini hiç görmeyerek, öncesi sanki hiç yokmuş gibi davranarak - “Sykes-Picot” anlaşmasına dayandırıyorlar. İşte en büyük cehalet burada başlıyor.

“Sykes-Picot” anlaşması tam anlamıyla Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması değil, parçalanmış, ölmüş, bitmiş, tükenmiş imparatorluğun pay edilmesi anlaşmasıdır. Ancak yukarıda izah edildiği gibi Rusya anlaşmadan vazgeçince bu anlaşma da uygulanamamış, yok hükmüne düşmüştür.

“Sykes-Picot” anlaşmasını sanki bugünün sınırlarını çizen bir anlaşma olarak görenler; Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalini görmezler. Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da kendi hâkimiyetini kurduğunu, Osmanlının bu oldu bittiye ses çıkaramadığını dile getirmezler.  1878'de Kıbrıs'ın bir tek mermi atmadan, bir tek şehit vermeden İngilizlere devredildiğini akıllarına getirmezler.... 1882’de Mısır’ın ve Sudan'ın İngilizlere Osmanlının borçlarına mahsuben bir tek mermi bile atmadan verildiğini hatırlamazlar. (Mısır arazisi parsel parsel satılsaydı Osmanlı borçları milyon kez ödenirdi.) Libya hariç Kuzey Afrika’daki Osmanlı varlığının yüzyılın başlarında zaten Fransa işgalleri ile sona erdiğini hiç mi hiç anımsamazlar. Mehmet Ali Paşa’nın, oğlu önderliğindeki ordusunun Kütahya’ya kadar geldiğini akıllarına bile getirmezler. Balkan Savaşında Osmanlının anayurdunu kaybettiğini, Balkan Savaşına giren Osmanlının 47 tümeninden 16’sının tamamen imha olduğunu geri kalan otuzunun da etkisiz insan yığını olduğunun farkına bile varmazlar.

Görüldüğü gibi “Sykes-Picot” anlaşması ölmüş bir imparatorluğun cenaze töreni gibiydi… Ancak anlatıldığı gibi bu da uygulanamadı...

Osmanlı Devleti açısından savaşı bitiren 30 Ekim 1918 tarihli Mondros ateşkes antlaşması olur. Mondros ateşkesi ile Osmanlı’nın egemenliği kısıtlanır ve Osmanlının toprakları İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan birliklerince işgale başlanır... 

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’yle Boğazlar İngilizlerin ve Fransızların kontrolüne verilir, ordu dağıtılır, Toros tünellerinden telgraf hatlarına kadar tüm stratejik alanlar denetim altına alınır. Müttefik ülkeleri mütarekenin de dışına çıkarak İstanbul’u işgal ederler.

Mütareke 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanır ancak mütarekenin imzalanmasının üzerinden bir ay bile geçmeden; İngilizler, İskenderun’a asker çıkarma kararı alırlar, Venizelos, Anadolu’nun batı kısmının Yunanistan’a ait olduğunu ilan eder, bir Fransız tümeni Trakya’ya yerleşir, 400 kadar İngiliz askeri İstanbul’u işgale başlar, İngilizler ve Fransızlar Çanakkale’yi işgal ederler.

10 Ağustos 1920’de Paris’te imzalanan Sevr barış antlaşması ile de Osmanlı Devleti’ne İngilizlerin tabiriyle ‘’hindinin tüyleri’’ bırakılır, Osmanlının kalan toprakları işgal edilir ve Türkler tarihten silinmeye çalışılır…

Sevr antlaşması Osmanlı’nın fiilen yok olduğunun göstergesidir. Ancak Gazi Mustafa Kemal önderliğinde TBMM’nin bu antlaşmayı kabul etmemesi ve ulusal bir direnişe başlamasıyla bu antlaşma hiçbir zaman yürürlüğe giremez…

Zaferle sona eren ulusal direnişten, kurtuluş savaşından sonra Mudanya ateşkesini Lozan barışı izler. Lozan’da başlayıp neredeyse iki yıl süren konferans 24 Temmuz 1923 günü antlaşmanın imzalanmasıyla son bulur. Türkiye uluslararası alanda siyasi olarak tanınır ve iktisadi bağımsızlığına kavuşur… Misak-ı milli sınırları ise hemen hemen gerçekleşir. İngiliz temsilcisi Lord Curzon, bu antlaşmayı imzalarken, İsmet paşaya nefret dolu bir ifadeyle, ‘’bir gün elbet Batı'nın eline düşeceksiniz’’ diyordu.

İşte Lozan budur. Ölmüş, bitmiş, tükenmiş ve yok olmuş bir Osmanlının ardından hem de İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan birliklerince işgal edilen vatan topraklarını da kurtararak bağımsız bir Türk Cumhuriyetinin kuruluş belgesidir.

Tabii ki Lozan'daki kazanımları Batı bize durduk yere vermemiştir. Lozan'ın ardında anlatıldığı gibi Gazi Mustafa Kemal'in önderliğinde kazanılan bir kurtuluş savaşı ve onu taçlandıran bir 30 Ağustos Zaferi vardır...

İşte bugün bu belgenin imzalanmasının 96. yıldönümüdür... Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu Cumhuriyeti kuranları rahmet ve minnetle anıyorum...

Varlıklarını, mevkii ve makamlarını 30 Ağustos Zaferine, Lozan Anlaşmasına ve Mustafa Kemal Atatürk'e borçlu olup da milli duygudan ve tarih bilincinden yoksun kalıp, Kurtuluş Savaşını, 30 Ağustos'u ve Lozan'ı anlamayanları da Alman Filozof Edmund Hussler'in bir sözüne havale edeyim: “Kişinin farkında olması ile farkında olduğu şey arasında sıkı bir ilişki vardır; her bilinç kendine özgü bir niyet geliştirir ve bu niyet, bilincin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkiler."

Osman AYDOĞAN



Süleyman Askerî Bey

23 Temmuz 2019

19. asrın son çeyreğinde doğan, İttihat ve Terakki çatısı altında, istibdat rejimine karşı mücadele eden, Trablusgarp’ta, Balkan Harbi’nde ve Cihan Harbi’nde Irak cephesinde çarpışarak batmakta olan bir imparatorluğu kurtarmak isteyen, bir de ''Cumhuriyet'' kuran, hem de tüm bunları gencecik bir 30 yaşa sığdıran bir Osmanlı zabiti vardır: Süleyman Askerî Bey! (1884, Prizren - 14 Nisan 1915, Basra)

Süleyman Askerî Bey, Balkan kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1884'te bugünkü Kosova'ya bağlı Prizren şehrinde doğar, babası Harp Livası Halil Vehbi Paşa bir süre Afyon Redif Taburu'nun komutanlığını yapmış bir askerdir. Annesi ise Güzide Hanım’dır.

Manastır zamanı

Süleyman Askerî Bey,1902 yılında Mekteb-i Harbiye'den, 5 Kasım 1905 tarihinde de Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'den Mümtaz Yüzbaşı rütbesiyle mezun olur. İlk olarak Selanik'teki Üçüncü Ordu'ya bağlı olarak Manastır'a atanır. Manastır'da kaldığı günlerde İttihad ve Terakki Cemiyeti'ne girer. Süleyman Askerî Bey'in İttihat ve Terakki Cemiyeti ile tanışıklığı, Edirne Askerî İdadisi'nde eğitim aldığı yıllara dayanır… Süleyman Askerî Bey, istibdata karşı çıkarak, Namık Kemal, Ali Suavi gibi aydın vatanseverleri okuyarak, meşrutiyet fikrini benimser…. Bu nesil yıkılmakta olan Osmanlı’nın kurtuluşunu, meşrutiyette görüyorlardır. 3. Ordunun neredeyse tamamı Jön Türklerden oluşmaktadır…

Süleyman Askerî Bey, İttihat ve Terakki Cemiyetinin teşkilât işleriyle meşgul olmaya başlar. Süleyman Askerî Bey’in politikada bazı sert müdahalelerinden dolayı İttihat ve Terakkicilerden bazıları ondan çekinirler. Enver ve Cemâl Paşaların kendisine fevkalâde dostlukları ve güvenleri vardır. Merhum Cemâl Paşa, hatıralarında Süleyman Askerî Bey’den şöyle bahseder:  "Süleyman Askerî Bey, biraz acul (aceleci-ici dar) ve biraz da fazlaca nikbin (iyimser) olmasına rağmen pek mükemmel ve müteşebbis bir idare adamı olduğu söylenebilir. Farklı zekâsı, son derece cesaretli ve güvenilir olan bu şahsiyet bilâhare (sonradan) konferansı esnasında ve devamında Türk – Bulgar ittifakı esasinin tespitinden memlekete, pek çok siyasi yararlıklar temin etti. "

Manastır, saraya muhalif hareketin Osmanlı’daki Selanik ile ana merkeziydi... Yurt dışında ise Paris, Jön Türkler için adeta bir başkent konumundadır… 1908 Temmuz ayında, Resneli Niyazi Bey’in ve çevresindekilerin, İttihat ve Terakki Cemiyeti emrinde, Makedonya’da dağa çıkmasıyla birlikte, bölgede bir otorite boşluğu doğar… İstanbul’dan Abdülhamit’in yakın adamlarından Şemsi Paşa durumu kontrol altına almak ve isyanı bastırmak için görevlendirilir.. Ancak Manastır’da Atıf Bey (Kamçıl)’in, Süleyman Askerî Bey, Yakup Cemil gibi gözü kara, idealist Jön Türklerle birlikte düzenlediği suikast girişimi 7 Temmuz 1908’de başarıya ulaşınca, Resneli Niyazi ve beraberindekiler dağda rahat nefes alır. Süleyman Askerî Bey, Atıf Bey’i Selanik’e kaçırır ve yurt çapında ismini bu suikast ile duyurur…

II. Meşrutiyet

24 Temmuz 1908’de ilan edilen Meşrutiyet ile Jön Türk Devrimi gerçekleşir…  32 yıl sonra meclis yeniden açılmıştır. Ancak, meşrutiyetin ilanının ardından İstanbul’da II. Abdülhamit avcı taburları ile yeniden meclisi tatil etmek girişiminde bulunur… 19 Nisan 1909’da Süleyman Askerî Bey’in de mensup olduğu 3. Ordu’ya ait birlikler, 31 Mart Vakası (Hicri Takvime göre 31 Mart 1324) üzerine, İstanbul’a girer… Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nda; başında Mahmut Şevket Paşa’nın bulunduğu, kurmay başkanlığını Mustafa Kemal’in (Atatürk) yaptığı orduda, İsmail Enver Bey (Paşa), İsmet Bey,(İnönü), Resneli Niyazi Bey (Hürriyet Kahramanı), Halil Bey (Enver Paşa’nın amcası), Yakup Cemil Bey gibi isimler vardır…

Makedonya dağları

Süleyman Askerî Bey Makedonya’da yürütülen çete takibinde teşkilatçı yapısıyla, ateşli, heyecanlı, cengâver kişiliği ile kendini gösterir.  Bu sırada Filibe'deki önemli ailelerden birine mensup olan Fadime Hanım ile evlenir… Fatma ve Dilek isimli iki kız çocuğu olur. Kız kardeşi, Mustafa Kemal Atatürk'ün en eski arkadaşı olan Mehmet Nuri Conker ile evlenir.

Bağdat

1909 yılında Kolağası rütbesine terfi eder. Bağdat’taki jandarma birliklerinin ıslahı için Selanik’ten Bağdat Jandarma Alayı'na atanır. Süleyman Askerî Bey, Albay Nuri Beyle Irak’a gider.

Trablusgarp

1911 yılında İtalya'nın Trablusgarp'a saldırması üzerine hoca ve derviş kıyafetine giren Süleyman Askerî Bey, bazı yakın arkadaşları ile ve Mısır yoluyla Bingaziye geçerek, savunmayı tesis eden Enver ve Mustafa Kemâl beylerle birlikte Bingazi'deki savaşlara katılır. Süleyman Askerî Bey, Derne ve Bingazi şehirlerinde bulunan aşiretlerin örgütlenmesini sağlar ve bölgede bulunan ve Senusi aşiretinin kazanılmasında ve imparatorluğa karşı hısımlıkları olan çeşitli aşiretlerle uzlaşmaya varılmasında etkili bir isim olur…

Aslında Trablus’taki İtalya işgali göz göre göre gelmiştir, Roma sefiri Kazım Bey’in, İstanbul’a bildirdiği İtalya’nın niyetleri hakkındaki uyarıları Babıali tarafından dikkate alınmaz. Trablusgarp’taki Osmanlı birlikleri bu sırada silahsız durumdadır çünkü burada bulunan martini tüfekleri mavzere çevrilmek üzere İstanbul’a gönderilmiştir…  

İtalyanlar sayı ve teknoloji bakımında yüksek olmasına rağmen, teşkilatçılık ve askerlik kabiliyetinin Türk subaylarda yüksek olması nedeniyle harp uzun sürer… İtalyanlar Trablusgarp’ı alamazlar ancak Balkan Harbi’nin patlak vermesi üzerine Trablusgarp’tan çekilmek zorunda kalınır... Uşi Anlaşması imzalanarak İtalya ile sulh sağlanır…

Balkan Savaşı

Balkan devletleri  ittifak halinde Osmanlı’ya saldırarak, Rumeli’nde Osmanlı’yı büyük bir bozguna uğratır… Osmanlı ordusu, teçhizat ve sayı bakımından, Bulgar-Sırp-Karadağ-Yunan kuvvetlerine karşı üstün iken, orduda ikilik vardır... Üstelik savaştan önce yedek birlikler kışlalardan terhis edilmiştir. İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Fırkalarına mensup subaylar birbirine yardım etmek istemezler… Bulgar orduları hızla ilerleyerek, Çatalca önlerine kadar gelir… Osmanlı’nın eski başkentlerinden Edirne Bulgarların eline geçer… Arnavutluk bağımsızlığını kazanır… Makedonya tamamen kaybedilir… Dahası yüzbinlerce muhacir akın akın Anadolu’ya gelir…

Bu gelişmeler üzerine 23 Ocak 1913 günü Bab-ı Ali Baskını ile İttihat ve Terakki, hükümeti devirerek, iktidarı ele geçirir…  

1912 yılında  Balkan devletlerinin toprak paylaşma hırsını fırsata çeviren Enver Paşa, I. Balkan Savaşı sırasında kaybedilen Edirne'yi geri almak için Kuşçubaşı Eşref'i görevlendirir.. Bu harekâtta Süleyman Askerî Bey, Trabzon Redif Fırka Komutanı olarak yer alır...

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti

Bu harekât ile Doğu Trakya ve Edirne başarıyla geri alınır ancak bölgenin batı kısmındaki Müslüman topluluklar Bulgar çetelerinin eziyetlerinden muzdariptir. Enver Bey’in emriyle Batı Trakya’ya sızan 116 kişilik bir müfrezenin içerisinde yer alan Süleyman Askerî Bey, Kuşçubaşı Eşref ile birlikte buradaki Bulgar çeteleri ile savaşır. Bu savaşta Süleyman Askerî Bey, Süleyman Zeynel Abidin adıyla faaliyetlerini sürdürür... En nihayetinde bölge çetelerden temizlenir… Çetelerden de ele geçirilen silahlarla ve gönüllülük prensibiyle bir tabur oluşturur…

Daha sonra Süleyman Askerî Bey, Batı Trakya’da 28 Ağustos 1913 tarihinde bir cumhuriyet ilan eder... Devlet başkanlığını Salih Hoca’nın üstlendiği ‘’Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’’’nin Süleyman Askerî Bey Erkan-ı Harbiye (Genelkurmay Başkanı) ve Garbi Trakya Hükümeti icraiye reisi (Başbakan) olur. 31 Ağustos-25 Ekim 1913 tarihleri arasında 55 gün yaşayabilen bu devletin; marşı, 6 bini Osmanlı Askerînden toplamda yaklaşık 30 bin kişilik ordusu, ay yıldızlı yeşil beyaz bayrağı, Fransızca ve Türkçe yayın yapan gazetesi, hatta kendine ait pulu bile vardır. 20. asırda bir devletin, devlet olarak kabul edilebilmesi için, kendine ait pulun ve para biriminin olması gerekiyordur. 2 Ekim 1913’te Yunanlılar Dedeağaç’ı Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ne bırakır... Bölgenin, Türk hâkimiyetinde kalması için ilan edilen Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin marşını da bizzat Süleyman Askerî Bey yazmıştır: (Marşın tamamını yazımın sonunda veriyorum)

"Ey şirin Batı Trakya! İşte nihayet esaretten kurtuldun, 
Ey düşmanlar! Sanmayın savaşlardan bu millet yorgun. 
Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak, 
Şu bütün Batı Trakyalılar kıyamete kadar hür yaşayacak!"

Yunanistan, Bulgaristan’ın topraklarında kurulu bir Türk cumhuriyetinden memnunken, Batılı devletler özellikle Rusya bu durumdan çok rahatsızdır. 29 Eylül 1913’te Bulgaristan ile Osmanlı arasında imzalanan İstanbul Anlaşması gereğince, Doğu Trakya Osmanlı’ya, Batı Trakya ise Bulgaristan’a bırakılır… Bu anlaşma ile Batı Trakya Türk Cumhuriyeti feshedilir… Süleyman Askerî' Bey’e de Babıali tarafından Meriç'in doğusuna geçmesi için baskı yapılır… Zira Bulgarların Avrupa nezdindeki çabaları karşılık bulmuştur. Hâlihazırda maddi sıkıntı içerisinde olan Babıali Fransa'ya borçlu, gelen baskılara da direnç gösteremeyecek haldedir… Bu yüzden Süleyman Askerî Bey ve onun birliklerine geri dönmeleri için emir verilir... O sıralarda Muhacirun adlı göç komisyonu müdürü olan Süleyman Askerî Bey, kritik bir karar alır ve geri çekilme emrini protesto ettiğini açıklar; zira geri çekilirlerse bölgedeki Müslüman kıyımları devam edecektir. Eldeki silahlar ve mermiler daha sonra kullanılmak üzere toprağa gömülür… 25 Ekim’de Batı Trakya’ya giren Bulgar birlikleri 30 Ekim’e kadar tüm Batı Trakya’yı işgal ederek kendi topraklarına katarlar…

Babıali'nin Batı Trakya Türk Cumhuriyeti'ni Bulgarlara terk etmesi sonucu Süleyman Askerî Bey, İstanbul'a dönmek zorunda kalır, artık direnecek bir şey kalmamıştır…

Teşkilat-ı Mahsusa Reisi

Süleyman Askerî Bey, İstanbul’a döndükten sonra 30 Temmuz 1914 tarihinde İttihat ve Terakki ile organik bağı gerekçe gösterilerek ordudan emekli edilir… İki ay sonra ise, bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatının öncüsü konumundaki, 17 Kasım 1913 tarihinde kurulan ‘’Teşkilat-ı Mahsusa’’nın başına getirilir…

Birinci Dünya Harbi

Bu sırada I. Dünya harbi kapıdadır. 20 yüzyılın başında jeopolitik Hindistan’a giden yollar bağlamında ‘’Körfez’’ her zaman İngiltere’nin ana stratejisinin ayrılmaz unsurudur. İngiltere, Osmanlı savaşa girsin girmesin Abadan petrolleri için Basra’ya mutlaka çıkarma yapacaktır… İngiltere’nin yığınağı bu yöndedir… Ancak Osmanlı İngiltere’nin bu maksadını ve hazırlığını göremeyerek Irak cephesini ihmal eder, hatta diğer cephelere bu cepheden kuvvet kaydırır… Irak cephesini destekleyecek menzil hattını (ikmal hattı ve ikmali) da zayıf tutar, destekleyemez… Birinci Dünya Harbinde Osmanlı’nın iki büyük ve güçlü düşmanı vardır. Bunlar İngiltere ve Rusya’dır… Dolayısıyla yığınaklanma da bu iki güce karşı yapılmalıdır:  İngiltere için Basra’da, Rusya için ise Kafkasya’da.

Hal böyleyken; Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunun elindeki 43 tümeninin 17’si tümüyle dağılıp yok olmuş, geri kalanlar ise örselenmiş, yıpranmış ve etkinliklerini kaybetmişlerdir. Sonuçta sadece 6 tümen savaşı kayıpsız atlatmışlardır. 1913’de çoğu yedeklerden kurulu 30 tümen Trakya’da iken, Kafkasya ve Irak’ta ikişer, Suriye’de ise tek bir tümen kalmıştır. 1914’te İngilizler Fav’a çıktığında burayı savunmakla görevli 38. Tümen seferberliğini dahi tamamlayamamıştır. Hemen arkasından gelen Sarıkamış felaketi de, muhtemel takviyelerin ve hatta Irak’tan bazı birliklerin acilen Kafkasya cephesine gönderilmesine yol açar…

Irak ve Havalisi Komutanlığı

İngilizlerin, 6 Kasım 1914’te Şattülarap’ta bulunan Fav kasabasına çıkarma yapması üzerine Irak Cephesi açılır… Süleyman Askerî Bey, ‘’Teşkilat-ı Mahsusa’’ başkanı iken 13 Aralık 1914’te kaymakamlığa terfi ederek Basra Valiliği ve Basra Tümen Komutanlığına, 10 gün sonra da 23 Aralık 1914’ te de Irak ve Havalisi Komutanlığına tayin edilir… Süleyman Askerî Bey’in bölgeye komutan olarak atanmasının; cesur, gözü pek ve nitelikli bir subay olmasının yanında, bölgede daha önce görev yapmış olması, Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanı olması ve Enver Paşa ile yakınlığın etkili olduğu söylenir…

Bu şekilde Süleyman Askerî Bey, başlıca muntazam kuvvetleri, bütün seri ateşli topları Erzurum cephesine alınarak tahliye edilmiş vaziyette kendi haline bırakılan Irak’ın müdafaasına memur edilmiş olunur…

Süleyman Askerî Bey, Rumeli’de vaktiyle kendisi ile birlikte çalışmış olan fedakâr subay ve gönüllülerden ve gençlerden oluşturduğu seçilmiş ‘’Osmancık Taburu’’ ile koca Irak’ta emniyet ve asayişi sağlamak, hatta Basra’yı da düzene koymak için azimli kararıyla İstanbul’dan alelacele, Irak çöllerine âdeta koşa koşa ve heyecanla yola çıkar. Bağdat’tan itibaren yol boyunca, yeni komutan Süleyman Askerî Bey, aşairin (kabileler, oymaklar) ve mahalli halkın coşkun sevgi gösterileriyle karşılanır…

Süleyman Askerî Bey, 2 Ocak 1915 tarihinde Üzeyir’de, Cavit Paşa’dan görevi teslim alarak, Irak ve Havalisi Umum Kumandanı olur..

Süleyman Askerî Bey, Basra'daki görevi sırasında bölgedeki nüfuz sahibi Arap aileler ile yakın temas kurar ve savaşan asker eksikliğini aşiret güçleriyle kapatır…

Zübeyir, Şuaybe ve Bercisiyye muharebeleri

Bu sıralarda cephe boyunca genel bir sükûnet vardır. Fakat bu sessizlik çok süreli olmaz… Süleyman Askerî Bey komutasındaki Osmanlı kuvvetleri 20 Ocak 1915’te, Dicle boyunda keşif harekâtı yapan İngilizlerle karşılaşır… Zübeyir Muharebesi olarak adlandırılan muharebede Osmanlı kuvvetleri başarılı olur fakat Süleyman Askerî Bey bacağından yaralanır. Süleyman Askerî’nin yarası ciddidir, derhal Bağdat’a sevk edilir… Süleyman Askerî Bey, Bağdat’tan durumunu İstanbul’a şöyle bildirir: ‘‘Sol bacağıma giren bir kurşun sağ bacağıma da girerek büyük kemik yarısından kırılarak kurşun içeride kalmıştır.’’ Tedavi için Bağdat’ta kalması gerekir ancak doktorların tüm ısrarlarına rağmen hastanede kalmayıp tekrar cepheye koşar…

Bu olaydan kısa bir süre sonra Basra yakınlarında Şuaybe ve Bercisiyye’de İngilizlere karşı kanlı mücadeleler tekrar başlar. (12 Nisan 1915) Uceymi Sadun Paşa ve aşireti de burada düşmana karşı Osmanlı kuvvetlerini destekler... Çarpışmaların ilk günlerinde başarılar elde edilse de düşmanın elindeki modern silahlar Türk kuvvetlerini çaresiz bırakır, iş piyade askerlerinin İngiliz askerleriyle göğüs göğüse çarpışmasına kalır. Bu çetin mücadele devam ederken İngilizlerin yardımına ihtiyat kuvvetleri yetişir ve durum birden Osmanlı Ordusunun aleyhine döner.

İhanet

Üç gün, üç gece Şuaybe mevkiinin önündeki arazi ve Bercesiye ormanı bombaların, topların ve humbaraların patlamaları, kurşunların vızıltısı, makinaların tıkırtısı ile sarsılıp durur... Üçüncü günün sabahı düşman savunmadan taarruza geçmek üzere huruç hareketlerini durdurmak görevini üzerine alan yerli Arap kabilelerinkinden Uceymi, Şammar, Necd ve İbnü’r Reşid haricinde maalesef hiçbir hareket görülmez… Harbin en nazik zamanında gösterilen bu alakasızlık ve hareketsizlik son mukavemet ümidini de kırar…

Yalnız bu tehlikeli anda Ziya Beyin emrindeki "Şammar" lıların ve Uceymi Sadun Paşa’nın komutasındaki gönüllülerin önemli hizmet ve faydaları görülür… (Burada Uceymi Sadun Paşa'ya hakkını vermek lazımdır ki Türk birliklerine çok faydası olmuştur.) Şuaybe boğuşmasında her iki tarafın da zayiatı büyüktür… Bu savaşta çok değerli bâzı subaylar şehit düşerler… Alay Komutanı Binbaşı Vedat Bey, Tabur Komutanı Binbaşı Riza, İtfaiye Taburu Kumandanlarından Yüzbaşı Hasan, Üsteğmen Yusuf Ziya, Serezli Mustafa Nâzım Beyler bu muharebenin ilk gününde düşman siperlerinde can verirler… Fedakâr gönüllülerden Gazi Osman da harb meydanında ağır surette yaralı kalan bayraktarla sancağı kurtararak Osmanlı tarafına getirir…

Felâket günü

Bu muharebenin üçüncü ve felâketin günü, ikindiye doğru, harekâtı yaralı bir halde sedye içinde yöneten Süleyman Askerî Bey, bunca ümit ve gayretlerin boşa çıkmasından son derece üzgün olarak, büyük bir gayretle sedyesinden kalkarak savaşa bilfiil katılmaya ve ileri hatlara savaşmaya yeltenir… Ancak bacağındaki kurşun yaraları, kemiğine kadar işlemiş olduğu için acıdan bir türlü atına binemediğinden ve gözleri dolarak kendini tekrardan sedyeye bırakır… Süleyman Askerî Bey bir aralık başını kaldırır.. Sinirlilikle etrafına bakınır… Gittikçe kızışan ve aleyhine dönmüş olan savaşa seyirci vaziyette duran, Osmanlı tarafından silahlandırılmış kabile reislerinden birine şöyle hitap eder: ‘’Kadınların bile muharebe etmesini beklediğim böylesi müşkül ve hayatî bir zamanda harbe seyirci kalmaktan utanmıyor musunuz? Köpekler bile yabancıları mahallelerine yaklaştırmazlar. Onlar kadar bile olamadınız!...’’

Osmanlı ordusunda savaşan Arapların bir kısmı, hücuma geçildiğinde yerlerinde kalmakla da kalmazlar! Bu Arapların bir kısmı taarruzun sonucunu bekleyip, kaybedeni soyarlar. Kaybeden Osmanlı Askerî olunca, akbabalar gibi şehitlerin başlarına üşüşüp onları da soyarlar…

Süleyman Askerî Bey, muharebenin ortasındadır, sağa sola düşmeye başlayan mermiler arasında arabasına bindirilir… İstihkâm subayı üsteğmen Fikri Bey de Süleyman Askerî Beyle birlikte arabaya bindiği esnada bir emri ile hatlarımıza acele yetiştirmek bahanesiyle Süleyman Askerî Bey tarafından geri gönderilerek yanından uzaklaştırılır… Komutan arabasına bininceye kadar Kurmay Binbaşı Adil, Yaver Rüsuhî, Kâtip Manastırlı Seyfi, Emir subayı Sadık, Topçu Yüzbaşı Şevki, Teğmen Hamdi Beyler ve diğerleri yanındadırlar… Araba yola çıkacağı sırada çok yakından bir silâh sesi işitilir… Topların müthiş gürültüleri arasında ortalık sarsılırken meydana gelen bu ses pek tabii olarak düşünülür… Lâkin biraz sonra, arabaya yaklaşıp da içerisine göz atınca birdenbire şaşırıp kalırlar. Manzara fecidir.. Süleyman Askerî Bey tabancası elinde ve ağzı kan içinde arabanın orta yerinde cansız yatmaktadır...  

Araba bu durumda Nuhayle’deki komutanlık karargâhına götürülür… Süleyman Askerî Bey aynı gece hepsinin kanlı gözleri arasında sâde bir törenle sırtındaki yarbay üniforması ile çadırın içinde kazılan mezara defnedilir… (14 Nisan 1915).     

Süleyman Askerî Bey’in vefatından sonra Irak ve Havalisi Genel Komutanlığına Edirne’de II. Kolordu 4.Tümen Komutanı olan Albay Nurettin Bey (Sakallı Nurettin Paşa) atanır… (Bundan sonrasını yine bu sitemde ‘’Kût Bayramı’’ isimli yazımda anlatmıştım)

İntihar nedeni

Süleyman Askerî Bey Arap aşiretlerine çok güveniyordur… Trablusgarp savaşında (1912) yerel halktan oluşturduğu milis gücünü Irak’ta da kullanacağını zanneder…  Ancak karşısında Trablusgarp’ta olduğu gibi başıbozuk İtalyan askerleri değil dünyadaki en modern teçhizat ile donanmış İngiliz ordusu vardır. Ayrıca Trablusgarp’ta vatanı için savaşan milislerin yerine Irak’ta İngilizlerle işbirliği yapan çapulcu bedevi Araplar vardır. Şuaybe muharebesinde Türk Askerînin İngiliz makineli tüfekleri altında erimesine ve Arap aşiretlerinin korkarak cenk meydanından kaçmasına ve onların ölü soyuculuğuna dayanamaz… Bu durumdan kendini sorumlu tutan Süleyman Askerî Bey’in esas intihar nedeni budur…

1. Dünya Savaşı'nın sonuna doğru Musul'u terk edecek olan 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Sabis, anılarında Süleyman Askerî Bey'in intiharını şöyle değerlendirir: "Süleyman Askeri Bey, bu hesapsız cesaretini, hayatına kendi eliyle son vermek suretiyle ödemiş ve mesuliyetini bizzat tayin etmiştir. Bu hâzin netice, şerefli bir askerin takdir edilecek kahramanlık faciasıdır. Fakat durumu iyi muhakeme ederek, isabetli tedbirler ile kumandanlık vazifesini layıkıyla yapsaydı, vatana daha faydalı olurdu. Kendi hatası yüzünden görevindeki başarısızlığından dolayı başkalarının hitâplarına katlanmayı şerefine yakıştıramayan namuslu ve şerefli komutan, ölmeyi yaşamaya tercih etmiştir. Bu bir sinir buhranı mıdır? Hayır şeref ve kahramanlık numunesidir."

Süleyman Askerî Bey tabancasını şakağına dayadığında 30 yaşındadır. Geride gencecik bir dul eşi ve 8 ila 10 yaşında iki kız çocuğu vardır…  Vefatından sonra kendisine Şura-yı Devlet kararı ile ‘’şehit’’ unvanı verilir.

Bu coğrafyanın çocuklarının kaderi

Süleyman Askerî Bey, ne yazık ki ülkemizde değeri bilinmeyen yüzlerce kıymetli subayımızdan sadece birisidir. Bir başka ülkede ve bir başka millete ait olsa Süleyman Askerî Bey hakkında yüzlerce kitap yazılır, heykelleri dikilir, ardından destanlar, türküler, şiirler yazılırdı. Fakat Süleyman Askerî Bey bu coğrafyanın çocuğu olunca kaderinde, nasibinde sadece unutulmak olur…

Süleyman Nazif, Süleyman Askerî Bey’i Bağdat Valisi iken tanır ve hakkında şöyle konuşur: ‘’Süleyman Askerî Bey, vatanı için vatanından başka her şeyini isteyerek ve gülerek feda etmiş bir Osmanlı idi!...’’

Süleyman Askerî Bey’in ardında askerî dergilerde ve tarih dergilerinde kalmış birkaç bilgi dışında yazılmış, o da yeni yazılmış (2018) bir tek kitap vardır. O da araştırmacı Nurettin Şimşek’in yazdığı ‘’Süleyman Askerî Bey’’ (Altınordu Yayınları, 2018) isimli eseridir…

Bir de hepimizin bildiği bir Kerkük türküsü olan ‘’Altun Hızmav Mülayim’’ türküsünün Süleyman Askerî Bey için söylendiği rivayet edilir…

Ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

Süleyman Askerî Bey için söylendiği rivayet edilen ’Altun hızmav mülâyim’’ türküsü… Billur gibi duru bir muhteşem sese sahip '’Sema’’ isimli bir solistin ve onun kurduğu ‘’Taksim’’ isimli grubun seslendirdiği harika bir yorum: (Sema & Taksim)
Solistin şarkı sonunda yaptığı serenâdı siz Süleyman Askerî Bey’in intihar sahnesi olarak düşünün!...

https://www.youtube.com/watch?v=PXuUCcxaexM

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Marşı

Ey Batı Trakyalı asil Türk çocuğu ne mutlu sana,
Sen hayat verdin kanınla millî kurtuluş savaşına.
Yüce kahramanlığın nakşedildi cihanın her yanına,
Selam duruyor milletler senin şu millî bayrağına.

Bastığın şu yerler senin şanlı şehitlerinle dolu.
Düşmanlar taciz edemez yüce kahramanların ruhunu.

Şanlı şehitlerin sarılmış kurtuluş bayrağına,
Bu ne ulvi şereftir gömülmek ecdad toprağına.
Yurtta hürriyetin, istiklalin rüzgârı esiyor,
Kahraman mücahitler şu pis esareti deviriyor.

Bu şanlı milli istiklal savaşından asla dönülmez!
Karşımıza çelik ordular da çıksa, bizi ürkütemez!

Biz, milli istiklal için Meriç’i, Karasu’yu aştık,
Bütün müstevlileri ezerek, yenerek hedefe ulaştık.
Balkanlarda şanlı bir cumhuriyet çığırını açtık,
İlk defa hürriyet meş’alesini biz yaktık.

Bu bayrak dalgalanacak, cumhuriyet yaşayacak!
Karşımızdaki düşmanlar bizden ürküp kaçacak!

Binlerce yıl hür yaşayan bir milletin torunlarıyız,
Şu steplerin kurdu, arslanı, göklerin kartalıyız.
Mücahitlerin hamlesi her zaman fırtınalar andırır,
Savaşta heybetimizin dehşetinden düşmanlar bayılır.

Batı Trakya Cumhuriyeti yaşayacak,yaşayacak!
Terakkimizin karşısında milletler şaşıracak!

Ey şirin Batı Trakya!… İşte nihayet esaretten kurtuldun,
Ey düşmanlar!… Sanmayın savaşlardan bu millet yorgun.
Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak,
Su bütün Batı Trakyalılar kıyamete kadar hür yaşayacak

Süleyman Askerî Bey




Bir yemen türküsü: Mehrali Bey

21 Temmuz 2019

Yemen üzerine çok türkü, çok ağıt yakılmıştır… Bunlardan en çok ‘Havada bulut yok’’’’ diye başlayan Yemen türküsünü biliriz. Muş yöresine ait bu yemen türküsünün: ilk kıtası şöyleydi:

 ‘’Havada bulut yok bu ne dumandır
Mahlede ölüm yok bu ne figandır
Şu Yemen elleri ne de yamandır
Ano Yemen'dir gülü çemendir 
Giden gelmiyor acep nedendir.’’

Bir de Nisan 2019 tarihinde yazdığım ‘’Bir buluşmanın ardından’’ başlıklı yazımda bahsettiğim ‘’Anlı Yemen’’ isimli Rumeli türküsü vardır:

‘’Anlı Yemen şanlı Yemen
Toprakları kanlı Yemen
Ben Yemen'e dayanamam
Nazlı yardan ayrılamam

Gitme Yemen'e Yemen'e 
Yemen sıcak dayanaman
Kalk borusu erken çalar
Sen küçüksün uyanaman’’

Bir başka Yemen türküsü vardır ki…. Bu yazımda bu türküyü anlatacağım ama önce mutad olduğu üzre biraz tarihten bahsedeceğim. Zaten bu türkülerin kendileri de tarih ama ben yine bu türkü için tarihe bir yolculuk yapacağım…

Önce üç tarihi kitap

Osmanlı paşalarının en ünlülerinden olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa (1839-1919) anılarını kaleme almış ender paşalardan birisidir. Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın bu anıları ‘’Anılar 1, Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Evveli’’ ve ‘’Anılar 2, Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi’’ (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996) olarak yayınlanır. Gazi Ahmed Muhtar Paşa bu anıların Cild-i Evvel'inde 1839-1876 arasında askerlik yaşamının ilk on beş yılına sığan siyasal ve askeri gelişmeleri, Cild-i Sanisi’nde ise "93 Harbi" olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın doğu cephesini anlatır.

93 Harbi 1877 ve 1878 yıllarında Osmanlının Rusya ile yaptığı bir harptir... Bu harp; vatanperver insanların tüm çabalarına rağmen kaybedilen bir harptir. Daha önce bu sayfalarda anlattığım "Kaht-ı ricâl’’ deyimi bu harpte doğmuştur… Yani bu savaş kaht-ı rical’den (devlet adamı eksikliği) dolayı kaybedilmiştir. İşte bu harpte Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın Mühimme Başkâtibi olarak görev yapan Mehmed Arif Bey’in yazdığı ve hemen hemen bütün zabitlerin özellikle kurmay zabitlerin okuduğu bir hatırat (sergüzeştname) vardır:  "Başımıza Gelenler" (Akçağ Yayınları, 2006) Bu kitapta Osmanlı Devleti'nin son döneminde ehil olmayan insanların iş başına getirilmesinin, umursamazlığın, saf-dilliliğin, yetersizliğin, korkunun ve vazife bilmemenin nasıl düşmanla işbirliği edip bir memleketi batırdığını tüm yönleriyle ortaya konulmaktadır…

Bu iki kitapta da bahsi geçen bir isim, bir kahraman vardır. Bu kahraman sanki bir ‘’Battal Gazi’’dir, bir ‘’Köroğlu’’dur, bir ‘’Şeyh Şamil’’dir, bir başka yönüyle sanki bir ‘’İnce Memed’’dir… Bu kahramanın ismi ‘’Mihrali Bey’’dir (1844-1906) Ve bu kahramanı anlatan tarihçi (Yemen tarihçisi) Cengiz Çakaloğlu’nun yazdığı bir kitap vardır: ‘’Yemen'den Dönemeyen Karapapak: 40. Hamidiye Süvari Alayı Komutanı Mihrali Bey’’ (Kitabevi Yayınları, 2011)

İşte bahsedeceğim bu ‘’Yemen Türküsü’’ Mihrali Bey’e aittir… Ancak önce bu kitaptan özetle Mihrali Bey’i anlatmak istiyorum… Mihrali Bey’i tanıdıktan sonra türküsü daha bir anlamlı…

Mihrali Bey…

Karapapak-Terekeme Türklerinden olan Mihrali, Tiflis vilayetinin Borçalı sancağına bağlı Darvas köyünde doğup büyür… Daha küçük yaşlarda ata binmeye ve silah kullanmaya başlayan Mihrali, kısa boylu karayağız ve sevimli biridir. Genç yaşında cesareti, mertliği ve çevikliği dillerde söylenir hale gelir…  

Mihrali on yedi yaşında babasını kaybeder. Ruslar, Mihrali ve kardeşlerinin karşı çıkmalarına rağmen babalarının cenazesinin Müslüman mezarlığına gömülmesine izin vermez ve İslami geleneklere aykırı bir biçimde defin işlemi yaparlar. Bu duruma çok içerleyen Mihrali ne yapacağı konusunda planlar kurarken o gece rüyasında babasını görür ve babası “Utanmıyormusun, beni bu mezarlığa nasıl gömdürdün, eğer beni bu kâfirlerin arasından almazsan sana hakkımı haram ederim” der. 

Rüyanın etkisi ile yatağından fırlayan Mihrali, elbiselerini giyer, silahlarını kuşanır ve evden çıkarak doğruca mezarlığa gider. Mezarlık Rus askerleri tarafından korunmakta olduğundan sessizce babasının mezarına kadar giden Mihrali, mezarı kazar ve babasının cesedini mezardan çıkararak omuzun alır ve tam dışarı çıkmak üzere iken askerlere yakalanır. Mihrali cesedi yere koyup ellerini havaya kaldıracağı anda ani bir hareketle nöbetçilerin üzerine saldırır ve ikisini de oracıkta öldürür. Tekrar babasının cesedini omuzlayarak doğruca Müslüman mezarlığına götürür ve okuduğu dualarla tek başına gömer. 

Artık Mihrali için kaçak dönemi başlar… Ertesi gün olayın duyulması ile Tiflis valisi köyü ablukaya aldırır. Ancak Mihrali dağa çıktığından yakalanmaz. Korkunç bir takip başlar… Mihrali’yi aramak bahanesiyle Türk köylerine baskınlar düzenleyen Rus askerleri, yerli ahaliye zulmedip onun yerini öğrenebilmek için insanlara işkence ederler. Hele olayın Çar Aleksandr tarafından duyulması, baskı ve zulmün daha da artmasına ve başkaca insanların da dağa çıkmalarına sebep olur… Mihrali İran’a kaçar… Bu arada içerideki hainlerden Keçeli köyünde Hacı Veli, Mihrali’nin İran’da bulunduğunu ihbar eder. Çar, İran Şahına bir name yazarak Mihrali’nin yakalanmasını talep eder. Bu defa İran zaptiyeleri tarafından sıkıştırılan Mihrali, tekrar Rus tarafına geçer. 

Olayların sürekli bu şekilde gelişmesi ve Mihrali ve onunla birlikte hareket eden adamlarının yakalanmasındaki zorluğu gören Çar, bu ekibin içinden birkaç kişiyi affederek muhbir olarak kullanmak ister. Bu tuzağa düşenlerden Mansur ve Tavşankuloğlu Hüseyin gizlice valiye gider, teslim olurlar. Serbest bırakılan bu hainler, Mihrali’nin baba evini basar, ağabeyi Mehmet Ali’yi öldürürler. 

Olaylar bu şekilde devam edip giderken Mihrali her sıkıştırıldığında birkaç Rus askerini daha öldürür… Artık yüzlerce Rus askeri Mihrali’nin peşindedir… Osmanlı Rus sınırına yakın bir bölgede meydana gelen şiddetli bir çatışma sonrasında Mihrali yaralı olarak Osmanlı topraklarına geçer ancak bir ihbar sonucu yakalanarak Kars hapishanesine atılır. Uyandığında kendisini elleri ve ayakları prangaya vurulmuş vaziyette bulur… Yarası kapanmaz… Durumu her geçen gün daha kötüye gider… Mahkûm arkadaşlarının getirttiği otlarla tedavi olmaya çalışır. Bu arada mahkûmlardan birisinin karısı vasıtasıyla içeriye eğe, çekiç ve benzeri malzemeler getirirler. Mahkûmları organize eden Mihrali onların bir tünel kazmalarını ister. Epey bir uğraş sonucu tünelin sonuna gelinir… Ama ne yazık ki tünelin bitiş noktası tam nöbetçi askerlerin bulunduğu noktaya çıkar… Son taşı kaldırmazlar ve bir gün hapishanede isyan çıkartırlar… Gardiyanlarla mahkûmlar arasındaki ardabe devam ederken prangalardan kurtulan Mihrali tünelden geçerek son taşı kaldırdığında nöbetçi tarafından fark edilir ve askerin müdahalesi sonunda bacağından yaralanır. Kaptığı süngü ile askeri öldürür, sürünerek karşıdaki ahıra gider otların arasında saklanır. Hapishanede isyan bastırılır ve yapılan sayım sonrasında Mihrali’nin kaçtığı ortaya çıkar… Her tarafa atlılar salınarak aramalara başlanılır… Ancak hapishanenin hemen yakınındaki ahırda saklanan Mihrali bulunamaz. Gece ahırdan aldığı bir atla dışarı çıkan ve oradan uzaklaşan Mihrali Maraşlı köyüne gelir. Bu köyde Musa çavuşun evinde bir ay müddetle kalan Mihrali tüm yaraları iyileştikten sonra kendisine verilen bir at, silah ve erzakla buradan ayrılır. 

Bu sırada 93 harbi yani 1877-78 Osmanlı Rus savaşı başlar… Mihrali yanına topladığı 120 kadar adamı ile Ruslara yapmadığını bırakmaz… Ruslar bu belalı Karapapak’la baş edemeyeceklerini anlayınca onu orduya hizmet şartı ile affederler. Mihrali Kars kumandanı Hüseyin Hami Paşa’ya bir mektup yazarak Rus’lara karşı Osmanlı’nın yanında yer almak istediğini ve kendisinin affedilerek Osmanlı topraklarına geçişine izin verilmesini ister. Bu teklif kabul edilir ve Mihrali kuvvetleri ile Çıldır’a gelir. Kendisine Binbaşı rütbesi verilen Mihrali artık Osmanlı’nın bir kumandanıdır ve adamları ile birlikte Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın emrinde doğrudan savaşın içerisine girer…  

Ağustos ayında iyice kızışan savaşta Mihrali ve kuvvetleri Göle bölgesinde kendisinden sayı ve cephane yönünden çok güçlü olan düşmanla karşı karşıya gelir. Amansız bir mücadele başlar… Güçlü düşman karşısında başarılı olmaya azmetmiş olan bu kahramanlar bir taraftan geri çekilme taktiği ile düşmanı üzerine çekerken diğer taraftan yan kuvvetler ile işin farkında olmayan Rus askerlerini çembere alırlar… Sonuçta çember kapatılır ve Rus kuvvetlerinin büyük bir bölümü imha edilir… Bu savaşta atı vurulan Mihrali elde ettiği ganimetlerle Kars Kalesine döndüğünde buranın da muhasara altında olduğunu görünce arkadan düşman güçlerine karşı saldırı emri vererek kuşatma altındaki kalenin kurtulmasını ve ganimetlerin günlerdir aç ve susuz olan kaledeki askerlere ulaştırılmasını sağlar. 

93 harbi Osmanlıyı güçsüz ve sıkıntılı bir döneminde yakalamıştır. Her türlü araç gereç ve silahtan yoksun olan komutanlar, top arabalarını çekmek üzere at veya gerekli hayvanları bulamadığı zamanlarda, bu görevi de o kutsal askerlerin yerine getirmelerini isterler… Çamurda, yağmurda ve her türlü zorluklara rağmen askerler tırnaklarını toprağa gömerek top arabalarını yeni mevzilere taşırlar…  

Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın sonsuz güvenini kazanan Mihrali her verilen görevden başarı ile döner ve her dönüşünde de düşmana ait mühimmat, hayvan ve çeşitli gıda maddelerini de beraberinde getirir… Yine bir defasında Gümrü -Tiflis yolu üzerindeki tüm telgraf tellerini keser, Rus müfrezelerini tepeler, düşmanı çaresiz ve kımıldamaz hale getirir. 

Bu kahramanın yaptıkları İstanbul’a II. Abdülhamid’e kadar uzanır ve kendisine Mecidiye Nişanı verilir. 

Mihrali daha sonra Gazi Ahmed Muhtar Paşa’dan izin alarak köyü Darvas’a gider, akrabalarını ve diğer Karapapakları toplayarak Osmanlı’ya göç eder. Bundan sonra Erzurum müdafaasında yer alan Mihrali bu savaşta ağır yaralanır… 12Aralık 1877 tarihinde Gazi Ahmed Muhtar Paşa İstanbul’a çağrılır. Gazi Ahmed Muhtar Paşa Bir kızak hazırlattırarak Mihrali’yi de adamları ile birlikte yanına alarak yola çıkarlar. Mihrali ve sülalesi Sivas’ta kalırken Paşa yoluna devam eder. 

Mihrali, Sıvas’ın Ulaş bucağına bağlı Acıyurt köyüne yerleşir. Onunla birlikte gelen Karapapaklar da bu civarda 40 kadar köye yerleşir... Bunların buralara yerleşmesine herhangi bir zorluk çıkarılmaz, çünkü Padişah Mihrali ve ahvadının dilediği yere yerleşmesini serbest bırakmıştır. 

Mihrali, Sivas’ta da boş durmaz, 40. Hamidiye Süvari Alayını kurar. Göçten on iki yıl sonra Kurt İsmail Paşa Mihrali’nin yanına gelir ve Bağdat’ta amansız bir eşkıyanın olduğunu, Arapları Osmanlı aleyhine kışkırttığını söyler. Mihrali bunun üzerine atlılarını toplar ve Kurt İsmail Paşa ile birlikte Bağdat’a gider. Burada anılan eşkıyayı etkisiz hale getiren ve kendisinden af dileyen bu hainleri Padişahın oluru ile affeden Mihrali ve beraberindekiler tekrar Sivas’a dönerler. 

Sivas’ta bir olay sonrası Kangal kaymakamı ile ters düşen Mihrali’yi Padişah’a şikâyet ederler. Padişah cevabi yazısında “O benim yularsız aslanımdır. Kimsenin ona baskı ve eziyet etmesine izin vermem” diyerek gelen şikâyetleri geri çevirir. 

Yemen

Fakat Sivas’ta ki devlet erkânı Mihrali’yi rahat bırakmazlar. Biraz dik başlı olması onların da rahat hareket etmelerini engellemektedir. Bu arada Yemen İsyanı çıkmıştır. Sivas valisi Reşit Paşa Mihrali’yi Yemen’e göndermek istese de Padişah II. Abdülhamid’in tercihi Mihrali’ye bırakır. “Gitmem” demeyi yiğitliğe sığdıramayan Mihrali yollara düşer uzun bir yolculuk sonrasında Yemen’e varır duruma el koyar, ama çöl sıcaklarına fazla dayanamaz hastalanır. Bir müddet hasta yattıktan sonra orada vefat eder… Adamlarının büyük bölümü şehit düşer, birkaç kişi ancak Sivas’a geri dönebilir. 

Ve Yemen türküsü

Tabii ki Türk insanı vefalıdır… Mihrali’nin ardından ağıtlar yakılır, türküler çığrılır… Bu türkülerden birisi de ‘’Ben gidiyom Rüştü beyim ağlama’’ türküsüdür… Bazı yörelerde ismi ‘’Mehrali Bey’’ türküsü diye bilinir:

‘’Ben gidiyom Rüştü beyim ağlama
Köz goyup da ciğerimi dağlama
Alay gitti beni burda eyleme

Yemen'e de benim ağam Yemen'e
Endi m'ola Mehrali bey Yemen'e
Gurdu m'ola çadırları çimene
Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne
Dert benim vallah kime ne

Ben gidiyom Rüştü beyim sana bir nişan
Susuzluktan alaylarım perişan
Hiç iflah mı olur Yemen'e düşen

Yemen'e de benim ağam Yemen'e
Endi m'ola Mehrali bey Yemen'e
Gurdu m'ola çadırları çimene
Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne
Dert benim vallah kime ne

Mehrali'yi sokaklarda duttular
Ağamı da bir gurşuna sattılar
Mehrali'yi Yemen'e de attılar

Yemen'e de benim ağam Yemen'e
Endi m'ola Mehrali bey Yemen'e
Gurdu m'ola çadırları çimene
Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne
Dert benim vallah kime ne’’ (*)

(Türküde ismi geçen Rüştü Bey; Mihrali Bey’in oğludur.)

Bir yemen türküsü daha düşünen beyinlere, anımsayan zihinlere, hisseden yüreklere kim bilir neleri neleri hatırlatır…

İşte Mihrali Bey böyle bir kahramandır… Allah rahmet eylesin, ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

’Ben gidiyom Rüştü beyim ağlama’’, Ahmet Turan Şan’ın sesinden:
https://www.youtube.com/watch?v=y6raa58lnQs

(*) TRT Ankara Radyosu THM Şubesi tarafından derlenmiştir. Sivas, Acıyurt, Mehralibey Köyü'ne ait bir uzun havadır. Salih Turhan ve Abuzer Akbıyık, ‘’Şu Yemen Elleri, Yemen Türküleri’’ (Kültür Ajans Yayınları: 54, 2010, s.91-92) Ömer Şan derleyen kişi bilgisiyle, son bölüm verilmeden aktarılıyor. Bazı kaynaklarda derleyen kişi Kemal Keskin olarak gösteriliyor… Sözleri Çiğdem Gökay Seçkal’a ait olarak veriliyor. ‘’Mihrali’’ ismi türküde de olduğu gibi bazı yörelerde ‘’Mehrali’’ diye geçiyor…




Şairlerin en garibi 

20 Temmuz 2019

Yok o şairimiz solcu diye dışladık, yok bu şairimiz de sağcı diye dışladık… O şairimizin özel hayatını beğenmedik, bu şairimizin de siyasi düşüncesini beğenmedik… İyi halt ettik!... Burada da kalmadık… Hece vezni diye takıldık… Aruz vezni diye takıldık… Şiirde biçime takıldık şiirdeki anlam ve duyguyu kaçırdık… Yok o şair Osmanlıca yazmış dedik, yok bu şair öz Türkçe kullanmış, kullanmamış dedik… Ettik de iyi halt ettik: Aşkı, sevgiyi, özlemi, sevinci, istenci, hüznü, melâli, hayali, duyguyu, düşünceyi, ufku, âfâkı, sevdayı, iyiyi, güzeli, zevki, sefayı ve latifeyi anlatacak kelimelerimiz kalmadı…

Sonunda susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç biilaç, sefil, sersefil, susuz, gıdasız, aşksız, sevdasız, sevgisiz, duygusuz, düşüncesiz sonuçta kelimesiz ve nefessiz kaldık!

Bir bilge kişileri öldüğünde Afrika yerlileri ‘'kütüphanemiz yandı'’ diye ağıt yakarlarmış… Bu şekilde dışladığımız ve kaybettiğimiz her bir şairimiz için ben de ''bir sözlüğümüz daha yandı'’ diye ağıt yakıyorum…

Bugünki yazımda; yine bu ayırımcılığa maruz kalan, şiirlerinde Osmanlıca kullanıyor, aruz ölçüsü kullanıyor, şiirleri hüzün şırınga ediyor diye yok saydığımız, dikkate almadığımız, unuttuğumuz bir garip şairimizi anlatacağım...

Bugünkü yazımda; yüzünde hüzün neşidelerinin gizli gizli çığlık attığı, şiirlerinde musiki olan, kafiyelerin, aruz ölçüsünün, yalnızlıkların, melâlin, hüznün, akşamın, imge dünyasının, garipliğin, unutulmuşluğun ve en asil duyguların insanı ve Fecr-i Âti’nin muhteşem, muhteşem olduğu kadar da garib olan bir şairimizi anlatacağım... 

Ancak; sizler de anlatacağım şair gibi; '’O Belde’’ de mübhem ve nâtamam bir âlem içindeyseniz eğer… Melali anlamayan nesle siz de âşinâ değilseniz eğer… Yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bu coğrafyada suya attığınız taş, hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluksa eğer…. Gün ışığı yerine aydınlık diye aklımızı alan renkli camlardan bizlere süzülüp gelen ziyalardan siz de muzdaripseniz eğer… Ve bu nedenlerle de siteminiz bir feryâd bir figân halinde çığlık çığlığa arş-ı âlâya yükseliyorsa eğer... Bu yazımı okumanızı isterim… Anlatacağım şairi de bu yazımı da daha iyi anlarsınız o zaman… Yoksa eğer; size uzun, içi boş ve anlamsız gelecek bu yazıma dalıp da değerli zamanınızı ziyan, bu güzel gününüzü heder etmeyesiniz derim…

Anlatmak istediğim bu bu garip şairimiz Ahmet Hâşim'dir... 

Ahmet Hâşim'i anlamak için mutlaka önce çocukluk yıllarına gitmemiz gerekir diye düşünüyorum.... Çocukluğunu anlamadan Hâşim'i anlayamayız diye düşünüyorum...

Çocukluğu ve gençlik yılları

Ahmet Hâşim, 1884'te Bağdat'ta doğar. Çocukluğu Bağdat'ta geçer. Fizan Mutasarrıfı Arif Hikmet Bey'in oğludur... Çok zeki ve duyguludur. Çocukluğu, hassas yaradılışlı ve hasta bir anne ile katı bir baba arasında geçer. Alkolik olan babasının kötülüklerinden kaçmak için akşam ve gece vakitlerini annesiyle birlikte Dicle’nin kıyısında, ay ışığı altında, bir çift gölge gibi sessiz sessiz dolaşarak, yürüyerek geçirirler. 12 yaşında iken annesinin vefatıyla birlikte, en büyük dayanağını da yitiren bu çocuğun içine öksüzlük duygusu bir daha girmemecesine yerleşir.

Ahmet Hâşim, annesinin ölümü üzerine babasıyla birlikte İstanbul'a gelir. Mektebe-i Sultani'de (Galatasaray Lisesi) yatılı okur. Ahmet Hâşim, muhtaç olduğu ilgiyi, yakın aile çevresinde göremediği gibi, on iki yaşından sonra gittiği Galatasaray Lisesi’nde de göremez. Yabancılık ve yalnızlık duygusu, arkadaşlarının ''pis Arap'' vb. alayları; öğretmeninden müstahdemine değin tamamen kendisine yabancı olan bir çevre, ondaki öksüzlük duygusunu büsbütün körükler. Şiir-i Kamer, Hilal-i Semen şiirleri, onun ruhundaki bu hazin boşluğu dile getirir. Bu nedenlerle çevresine güvenini yitiren Hâşim; sinirli, aksi ve kırıcıdır. Bu hâl aşklarına ve nişanlılarına da yansır.

Ahmet Hâşim, Galatasaray Lisesi’inde Tevfik Fikret ve Ahmed Hikmet Müftüoğlu'nun öğrencisi olur. 1907'de mezun olur. Bir süre Reji İdaresi'nde çalışır. Bir yandan da Hukuk Mektebi'ne devam eder.  Hukuk eğitimini bırakıp, Fransızca öğretmenliğine atandığı İzmir Sultanisi’ne İzmir'e gider. İzmir’deki öğretmenliği sırasında Fecr-i Âti topluluğuna katılır(1909), Fecr-i Âti dağıldıktan sonra, ''Dergâh'' dergisinde (1921-1922), ve ''Yeni Mecmua'’da (1923) görülür.

1912-1914 arasında Maliye Nezareti'nde çevirmenlik yapar. 1. Dünya Savaşı yıllarını Çanakkale ve İzmir'de yedeksubay olarak geçirir. Mütareke'den sonra İstanbul'a döner. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde estetik ve mitoloji öğretmenliği yapar. Harp Akademisi ve Mülkiye Mektebi'nde Fransızca dersleri verir. Düyun-u Umumiye İdaresi'nde, Osmanlı Bankası'nda çalışır. Akşam ve İkdam gazetelerinde köşe yazıları yazar.

Şiire lise öğrenciliği yıllarında başlar. İlk şiirlerinde Abdülhak Hamit, Cenap Şahabettin, özellikle de Tevfik Fikret etkileri görülür. Şiirleri Şeyh Gâlib'in parıltısını taşır.

Gençlik şiirleri Mecmua-i Edebiye, Musavver Terakki, Aşiyan, Jale, Musavver Muhit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap dergilerinde yayınlanır. Bu şiirleri kitaplarına almaz. . 1921'de basılan ilk şiir kitabı "Göl Saatleri"nin başındaki küçük manzumeler, bu dönemin asıl eserleridir. İkinci ve son şiir kitabı ise "Piyale" (1926) kitabıdır.

Bu iki kitap dışında ise Hâşim'in yazı hayatındaki yarım kalmış en son şiir denemelerinden oluşan ve  Dr. Sabahattin Çağın tarafından hazırlanan bir şiir kitabı daha vardır: ‘’Şairlerin En Garibi Öldü.’’ (Çağrı Yayınları, 2014) Bu kitap Hâşim'in ilk şairlik dönemini kapsayan şiirleri ile Piyale'den sonra yayınlanan olgunluk dönemi şiirlerinden oluşmaktadır. 

Abdülhak Şinasi Hisar’a göre o dönemdeki gençler için önemli üç şairden birisidir Ahmet Hâşim. Diğer ikisi ise Abdülhak Hâmid ve Yahya Kemal’dir. Günümüzde de lise Edebiyat derslerinde hep Yahya Kemal ile mukayese edilir Ahmet Hâşim…

Şiirinin poetikası

Hâşim şiirlerinde sembolizme sığınır, kapalı yazmayı tercih eder, gerçekçi ve faydacı şiir anlayışından uzak şiir yazar. Hâşim’in ağdalı şiir dili ilerleyen yıllarda Yahya Kemal’in de etkisiyle sadeleşse de kapalılığından ve mecazlarından bir şey kaybetmez. Hâşim şiirlerinde gerçek dünyanın arazlarından kaçarak kendi içine kapandığı hayal dünyasının imgelerini sembolleştirir.

Hâşim’in şiirlerindeki melâlin sebepleri annesini erken yaşlarda kaybetmesine, çirkinliğine olan inancına ve bundan kaynaklanan öfkesine bağlanır. Hâşim’in bu karamsarlığının bir nedeni de karamsar Fransız şair Charles Baudelaire’den etkilenmiş olduğudur. Bu melankolinin, bu karamsarlığın sebebini anlatırcasına bir yazısında kendisi için şöyle derdi Hâşim: "Neşeye hâkim değildik, kederi kendimizden uzaklaştıracak hiçbir kuvvetimiz de yoktu."

Hâşim, şiirlerinin kapalı ve anlaşılmaz olduğu iddialarına karşı bir cevap olarak çok keskin ve müstehzi ifadelerle ‘’Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar’’ adlı makalesini yayınlar. Hâşim, daha sonra bu makalesini ‘’Piyale’’’ isimli şiir kitabının girişinde yer verir.

Hâşim "Piyale"nin girişinde yer alan "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" makalesinde özetle şunları söyler:

‘’Şair ne bir gerçek habercisi, ne güzel konuşmayı sanat haline getirmiş bir kişi, ne de bir yasak koyucudur. Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, hissedilmek için yaratılmış, müzik ile söz arasında, ama sözden çok müziğe yakın ortalama bir dildir. Anlam bulmak için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmek gibidir. Şiirde önemli olan sözcüğün anlamı değil, şiir içindeki söyleniş değeridir. Şiiri ortak bir dil olarak düşünenler boş bir hayal kuruyor demektir.’’

Hâşim, şiirde kapalılığı savunur. Hâşim’e göre bir şiirin açıklamasını yapmak çok anlamsızdır. Her okuyan o şiirden ayrı bir şeyler çıkarabiliyorsa o bir şiirdir diye düşünür.

Ben günümüz Türkçesiyle anlattım ama Hâşim, "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar’’ makalesinde kendi sözcükleriyle şu cümleleri kullanır:

"Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan, ne de bir vâz-ı kanundur. Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır."

"Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır."

" 'Mânâ' araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra'şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan sihrengiz sesi telafiye kâfi midir? (...) Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin mânası değil, cümledeki teleffuz kıymetidir."

Önemli gördüğüm için Ahmet Hâşim’in "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" isimli bu makalesinin tamamını konunun dağılmaması açısından yazımın sonunda veriyorum...

"Piyale" kitabındaki "Merdiven" ve "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirleri, bu görüşleri yansıtan ve Türk edebiyatında görülmemiş bir şiirselliği ortaya koyan ürünlerdir.

Hâşim, şiirlerinde fazlasıyla sembolist bir yaklaşım sergiler bunu en iyi görebileceğimiz şiiri ise ‘’Merdiven’’ şiiridir.

İlk şiirlerinin üzerinde Bağdat’ta geçen çocukluğunun, Dicle nehrinini ve Dicle akşamlarının, gecelerinin ve annesinin vefatının yoğun etkileri görülür. Hâşim'in ‘’akşam’’ sevgisi hususunda da değişik rivayetler vardır.  Hâşim’in kendisini çirkin gördüğünden karanlıktan hoşlandığını rivayet edilir.  Ancak Hâşim ‘’akşamı’’ kendisinin de belirttiği gibi yalnızca şiiri için, sembolik manası için sevmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Hâşim için; ‘’Hayatını âdeta kasten darlaştırmaktan hoşlanırdı’’ diye yazar. Hâşim’in bu özelliği şiirlerine de yansır.

‘’O Belde’’ (Sitemde ayrıca anlatmıştım), ‘’Karanfil’’, ‘’Merdiven’’, ‘’Ölmek’’, ‘’Bir günün sonunda arzû’’ (Yine sitemde anlatmıştım) ve ‘’Parıltı’’ isimli şiirleri en güzel şiirleridir.  Bu şiirlerin de tamamını yazımın sonunda veriyorum. 

Hâşim, sembolizmin Türk edebiyatındaki öncülerindendir. "O Belde" şiirinde geçen ünlü "melali anlamayan nesle aşina değiliz" dizesi ile Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti edebiyatını tek bir dize ile özetler.

En önemli eserlerinden sayılan "O Belde" ile şair gerçek dünyadan uzaklaşıp kendisini kendi kurduğu bir hayal dünyasına götürür. ‘’O Belde’’de Hâşim gerçek dünyadan ayrı ideal bir dünya düşler. Bu hayal ürünü beldede kadınların ne kadar masum, ince, huzur veren yaratıklar olduğunu vurgular. Bu düşüncesi annesini çok küçük yaşta kaybetmesinden de geldiği bilinir. Hâşim’in "O Belde" ile anlattığı ideal ülkesi, çocukluğunda yaşadığı anıların idealize edilmiş şekli olduğu düşünülür…

Hâşim’in şiirlerinde en çok kullandığı imajlar, sarı ve kızıl renkler, sararan sular, yanan sular, akşam, kamış, vs. dir. Güneşin batışındaki ve doğuşundaki kızıllık şiirlerinde çok geçer. Hâşim, koyu kıskançlığını, hırsını, hayata ve kendine karşı olan tükenmez nefretini, merhametini, aşkını, ıstırabını, sıkıntısını, geçmişini, bunalımlarını, çirkinliğini, dostlarını, düşmanlarını, tabiatı, karanlığı şiirlerine aktarır.

Ahmet Hâşim, lise talebelerini şiirden ve edebiyattan bir ömür boyu soğutan aruz vezni hakkında, daha doğrusu aleyhine – kendisi aruz vezninin ustası olmasına rağmen-  artık bu veznin devrinin bittiğini belirtecek şekilde şunları yazar:

‘’Bundan on beş, on altı sene evvel Galatasaray Lisesi sıralarında henüz bir talebe iken, aruz vezninin mukassı (kasvet verici) darlığı içinde ciğerlerimin rahat teneffüs edemeyeceğini hissederek…. Aruz vezninin faziletleri ne olursa olsun, duvarları rengarenk çinilerle kaplanmış bir veli ya da sultan türbesi gibi, asilâne ziynetlerine rağmen, ölüm ve uhreviyetin (öte dünyanın) haşyet (korku) ve kasvetiyle doludur. Bu veznin ziyası renkli camlardan süzülüp gelen bir ziyadır; dışarının güneşli aydınlığına benzemiyor.’’

Ahmet Hâşim’e yapılan eleştiriler

Nurullah Ataç "Dergilerde" (Yapı Kredi Yayınları, 2012) adlı kitabında Hâşim için; şöyle yazar: ‘’İki yüzyıl sonra bugünkü edebiyatımızdan açarlarken ona 'Ahmet Hâşim çağı' diyecekler." Ve şöyle devam eder Ataç: "Talihsiz bir şairdi Ahmet Hâşim: Yaşadığı günlerde, şiirimize getirdiği yenilik yüzünden anlaşılmadı, öldükten sonra da dilinin eskiliği yüzünden anlaşılmıyor" diye yazar.

Hâşim’in yaşarken anlaşılmaması bir yana, içlerinde döneminin önemli aydınlarının da bulunduğu birçok kişi büyük haksızlıklar, saygısızlıklar eder Hâşim’e… Yahya Kemal kendisinden ‘’çirkin Arap’’ diye bahseder.  Falih Rıfkı Atay da kendisi hakkında iyi yorumlar yapmaz bir eserinde. Keza Peyami Safa da Hâşim’i eleştirir yazılarında.

Salâh Birsel, ‘’Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’’ (Sel Yayıncılık., 2012) isimli kitabının "Beyaz balina beyazı" bölümünde (s. 82-83) Hâşim’in düzyazısı hakkında şunları yazar: "Hâşim’in yaşadığı günlere bakacak olursanız, çoğu yazarların-bunların içinde dostları da vardır elbet- onun gözünü oymak için sıraya girdiklerini görürsünüz. En yufka ozanlardan Orhan Seyfi bile Hâşim’in düzyazılarını över de laf, ozanlığından açılınca onu çaylaklıkla suçlar.''

Hani bir paragraf önce bahsetmiştim ya Hâşim’in yaşarken anlaşılmaması bir yana, içlerinde döneminin önemli aydınlarının da bulunduğu birçok kişinin kendisine büyük haksızlıklar ve saygısızlıklar yaptıklarını... İşte bunlardan bir kısmını da Salâh Birsel bu kitabında anlatır…

Nâzım Hikmet, bir şiirini eleştirmesi üzerine Ahmet Hâşim’e cevaben yazdığı ‘’Cevap No. 2’’ şiirinde Ahmet Hâşim’i yerden yere vurur, ona hakaretler yağdırır ve ona “Bağdadî Şaklaban” diye hitap eder. Ahmet Hâşim'in de bu yergi şiirini okuduğu gün yanındakilere hiçbir öfke belirtisi göstermeden, "Şiirinde uşak ile kuşağı iyi kullanmış," dediği söylenir. Nâzım'ın şiirini olurken, Nâzım’ın ''uşak'' ile ''kuşak'' sözcüklerini bir nasıl hakaret maksadıyla kullandığını görürsünüz. (Bu tartışmayı da ‘’Ahmet Hâşim ve Nâzım Hikmet’’ adıyla bu sitemde anlatmıştım.)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu "Gençlik ve Edebiyat Hatıraları" (İletişim Yayınları, 2013) isimli kitabında Hâşim hakkında şu olayı anlatır:

Ahmet Hâşim yedek subay olarak Çanakkale muharebelerine katılır. Cepheden döndükten sonra iş için başvurduğu bütün kapılar yüzüne kapanır. Ayrıca Bağdat’ta doğması kastedilerek "senin Türkiye’de işin ne? Bağdat’a gitsene!" diye hitap ederler. Bunun üzerine "öyle ya" der Hâşim, "harp olur Ahmet Hâşim vatan müdafaasına çağırılır; sulh olur, vatandan kovulmak istenir." Bu memlekette her daim olduğu üzere!

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bahsi geçen kitabında "Ahmet Hâşim bizim bildiğimiz, beş duyudan en az bir iki tane fazlası vardı, çünkü kulakları bizim cansız ve sessiz sandığımız şeylerden ses alıp dinlemesini biliyordu, onun içindir ki, şiirlerinde, kuşların düş dünyasına daldığını, leyleklerin düşündüğünü biliyordu"  diye yazar.

Düzyazıda Ahmet Hâşim

Şiiri söz ile mûsiki arasında, sözden ziyade mûsikiye yakın tarif eden Hâşim kelimelerini de buna göre seçer, itinayla konuşurmuş.

Günün birinde Ahmet Hâşim tıraş olurken bir yandan da berberine bir şeyler anlatıyormuş. Berber bir vakit sonra: "Beyefendi söylediğiniz her kelimenin manasını biliyorum. Fakat ne dediğinizi anlayamıyorum." der. Hâşim arkasını dönüp Yakup Kadri’ye: "Gördün mü Yakup? Bizi en iyi bu adam anladı" der.

Hâşim, kelimeleri düz yazıda da şiir kadar güzel kullanır. Hâşim’in üç düzyazı kitabı vardır. Bunlar şu üç kitaptır; ‘’Bize Göre’’' (Altın Kitaplar, 2005)  '’Gurabahane-i Laklakan'’ (Düşkün leylekler evi) (Yapı Kredi Yayınları, 2011) ve ‘’Frankfurt Seyahatnamesi'’ (Yapı Kredi Yayınları, 2017)

Hâşim’in düzyazısını şiirinden üstün tutmakta Yusuf Ziya, Halit Fahri, Nurettin Artam da birbirleriyle yarışır. Cenap Şahabettin de düzyazısını sevdiğini söyler. Ozanlar arasında ise onun adını anmamaya ayrı bir dikkat gösterir. 

"Rindlerin Ölümü" şiiriyle sonradan onun etkisine iyisinden sığınacak olan Yahya Kemal bile kestirmeden giymeyi yeğler: ‘’Hâşim düzyazı yazsa daha iyi bir şey yapmış olur.’’ Bu sözler onun düzyazısını yüceltmek için de söylenmemiştir. Amaç, ozanlığını ayaklar altına almaktır. Oysa bunların tümü ozanlıkta -Yahya Kemal bir yana- Hâşim’in yanından bile geçemezler. Bütün bu zerzevat içinde Hâşim’in şiirine değer veren sadece Halit Ziya, Mehmet Rauf, Samipaşazade Sezai, İzzet Melih ve Fazıl Ahmet'tir. Bunlara belki bir de Abdülhak Şinasi ile Yakup Kadri Karaosmanoğlu eklenebilir. Ama Samipaşazade onu az buçuk "egzantrik" de bulur. Fazıl Ahmet ise ona "zakkum ve cehennem taşı" gözüyle bakar." Yakup Kadri ‘’Ahmet Hâşim Monografi’’ (İletişim Yayıncılık, 2000) eserinde Hâşim için şu yargıya varır: ‘’Bence, tabiatta, hayatta ne kadar şiir unsuru varsa Hâşim’de de o kadar şairlik vardı.’’

Bu tartışmaların yanında Ahmet Hâşim hakkındaki daha kapsamlı ve sağlıklı değerlendirmeler de vardır. Bu değerlendirmelerden şu iki kitabı Hâşim’i hakkıyla tanımak için önerebilirim. Birincisi Abdülhak Şinasi Hisar'ın (kendisi Hâşim’in okul arkadaşıdır aynı zamanda) "Ahmet Hâşim, Şiiri ve Hayatı" (Yapı Kredi yayınları, 2006) adlı kitabı, diğer ise Memet Fuat'ın "Ahmet Hâşim" (Yapı Kredi Yayınları, 2008) isimli kitabıdır. Ahmet Hâşim şairliğinin ötesinde aslında iyi bir denemecidir de. Yahya Kemal’in yukarıda bahsettiğim; ‘’Hâşim düzyazı yazsa daha iyi bir şey yapmış olur’’ sözü bunu doğrular. Hâşim’in o zamanlar gazetelerde yazdığı yazıları araştırmacı İnci Enginün ile Zeynep Kerman birlikte kitap haline getirmişlerdir. (Ahmet Hâşim, Bütün Eserleri, Dergâh Yayınları, 2009) Tabii ki Ahmet Hâşim’in daha önce bahsettiğim kendi düşüncelerini anlattığı ‘’Bize Göre’’ (Altın Kitaplar, 2005) kitabı da Hâşim’i tanımak için okunmalı diye değerlendiriyorum.

Aşk ve evlilik üzerine

Ahmet Hâşim’in ‘’Bize Göre’’ adlı kitabında aşk ve evlilik üzerine yaptığı tespitler defalarca okunacak ifadelerle doludur. Bu kitabında Hâşim ‘’Hemen her sabah’’ başlığı ile şunları yazar:

"Hemen her sabah gazeteyi açınca okuduğumuz şaşırtıcı haberlerden biri: "Filan mahallede, filanın kızı, şu yaşta filan hanım, sevdiği gençle, şu veya bu sebepten evlenemediği için, eline geçirdiği bir şişe tentürdiyodu içmiş veya kendini etraftaki bahçelerden birinin kuyusuna atmış. Zamanında yetişilemediğinden ilh...

Aşkın yaraladığı bin türlü talihsizler içinde en çok bu hiçe giden kurbanlara acımalı. Çünkü bu zavallılar bilmiyorlar ki, birbiriyle evlenmemesi lazım gelenler varsa onlar da yalnız âşıklardır. Üstadım Gourmont'un (Remy de Gourmont, Fransız yazar ve şair, 1858 - 1915) dediği gibi aşk ile evliliği karıştırmamalı. Aşk yabani bir hayvandır. Kanunların dışında, isyan ve ihtilal dağlarında yaşar. Ancak gece karanlıklar basınca gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin düzenini, ağaçlı caddelerin kanepelerini alt üst eder. Hükümetler, polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. Hâlbuki evlilik, bir şehir kurumu, güvenlik sistemidir. Sirklerde gösteri yapan, dişi dökülmüş, tırnakları eğelenmiş, zararsız aslan; orman canavarına göre ne ise, aşka kıyasla da evlilik odur.

Aşk geçici, evlilik ise süreklidir. Evliliği aşkın devamı zannetmiş nice saf çiftler, üç ay geçmeden hislerin söndüğünü görmüşler ve bir akşam kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. Aşk değişmeyince ölür.

En eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde, şiirin konusu evli çiftler değil, sevgililerdir. Hayaller ve semboller, hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. Kahramanları evli çiftler ve konusu evlilik olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir ki?"

Hâşim’in kendi sözcükleriyle; ‘’aşk muvakkat, izdivaç ise daimidir.’’ .’’En eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde, şiirin mevzuu zevce değil, maşukadır.’’ (Maşuka: Âşık olunan kadın) Aşk konusunda şu sözlerin de sahibiydi Hâşim: "Hüzünde haz varsa, aşk o zaman vardır!" ''Âşık, yüz bulmayan adamdır.''

Aşk ve evlilik konusunda böylesine düşüncelere sahip olan Hâşim gerçekte de aşk ve evlilik konusunda sıkıntıları vardır. Birçok sevgilisi olmuş, birçok kez nişanlanmış ve her seferinde ayrılan taraf kendisi olmuştur. Belki onun o büyük anne sevgisi, sevgilerine olan sevgisinden üstün olmuştur.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bahsi geçen "Gençlik ve Edebiyat Hatıraları" isimli kitabında Hâşim’in bir nişanlısının annesinin incecik boynunu uzatarak konuşurken tıpkı içinden su boşalan bir ibriği andırmasını gerekçe göstererek "ben böyle bir kadınla bir evde yaşayamam" diyerek, nişanlısının da annesinden ayrı yaşayamayacağını söylemesi üzerine evlenmekten vazgeçtiğini yazar. Nişanın bozulduğu günün akşamı Ahmet Hâşim’in, evde önüne kim çıkarsa ve soba borularına kadar gözüne ne ilişirse, eski sevgilisi ya da onun annesi değildir diye sarılıp öptüğünü yazar Yakup Kadri.

Hâşim yine nişanlılarından birinin ailesine akşam yemeğe gitmiş. Yemekte, zeytinyağlı sarmayı çok beğenmiş, bunu da müstakbel kayınvalidesine ifade etmiş. Yemekten sonra evine dönerken, ceketinin cebine bir bakmış ki bir paket. Müstakbel kayınvalidesi, bekâr bir adam ne de olsa evde yer diye yaprak sarmasının geri kalanından bir paket hazırlamış ve Hâşim’in pardösüsünün cebine gizlice yerleştirmiş. Vapurda cebinde bu paketi fark eden Hâşim buna çok bozulmuş. Sarma paketini vapurdan denize fırlatmış ve nişanlısından da bu nedenle ayrılmış.

Ancak bir kadını öylesine çok sevmiş ki ‘’yanımda olmayışın beni harap ediyor’’ diyecek kadar âşık olmuş o kadına. Öyle bir sevmiş ki o kadını ölmeden üç hafta önce (!), hasta hasta nikâhlanmış kadınla, sırf emekli maaşı ona kalsın diye.

Mina Urgan ‘’ Bir Dinozorun Anıları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2018) isimli kitabında Hâşim’e olan hayranlığını saklamaz. Kitabında Mina Urgan, Hâşim’i şöyle anlatır:

"Hâşim kendini çirkin sanırdı. Büyükada’daki evde geçirdiği ilk geceyle ilgili bir öykü anlatmıştı annem: Sabah, Hâşim’i kahvaltıya çağırmak için aşağı kata inince, hizmetçi, konuğun çoktan gittiğini, yattığı odada bir pusula bıraktığını söylemiş. Hâşim o pusulada annemi suçluyormuş. Çirkinliğini iyice medyana çıkarmak amacıyla, onun fotoğrafını, iki güzel erkeğin fotoğrafı arasına koyduğunu yazıyormuş. Annem, hoşuna gider umuduyla, Hâşim’in fotoğrafını babamınkiyle şişmanlamadan önce güzel yüzlü bir genç olan Yahya Kemal'inki arasına koymuş meğer. Hâşim evden çıkmadan önce kendi fotoğrafını paramparça etmeyi de unutmamış."

Mungan’a göre, Ahmet Hâşim gerçekten de pek yakışıklı bir erkek değildir, yanağında bir Halep çıbanının büyükçe bir izi vardır. Mina Urgan, kitabında Hâşim’e olan hayranlığını da şöyle ifade eder: "Gelgelelim, zekâ eksikliği çok yakışıklı bir erkeği dakikasında çirkinleştirdiği gibi, Hâşim’in gözlerinden fışkıran zekâ, onu dakikasında güzelleştirirdi."

Müfettiş Ahmet Hâşim

Ahmet Hâşim, o zamanki Manisa milletvekili ve birinci meclisin adalet bakanı olan Refik Şevket İnce'ye (Refik İnce: 1950 Demokrat Parti iktidarının ilk hükümetinde Milli Savunma Bakanı, Emin Çölaşan’ın anne tarafından dedesi) müfettiş olarak gönderildiği Anadolu’dan 3 Eylül 1919 tarihli bir mektup yazar. Bu mektup, Orhan Karaveli’nin ‘’Sakallı Celal’’ (Doğan Kitap, 2007) (Bu sitemde ‘’Sakallı Celal’’i anlatmıştım) yer alır (s.45-46). Bu mektup aynı zamanda 1997 yılı Türk Dil Kurumu yayını olan ‘’Güzel Yazılar Mektuplar’’ isimli yayınının 67 ila 72 sayfalarında yer alır.

Mektubun bir kısmı şöyledir: Yine konunun dağılmaması için mektubun tamamına yazımın sonunda yer veriyorum.

''Ankara’da Almanya İmparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm... Anlamışlar ki, Anadolu Türkeri’nin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile bîhaberdir. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... İstisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşiflerinden ve âletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp... onun kanını ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişi-güzel dizilmesinden hâsıl olmuştur. Anadolu külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celal’in dediği gibi, en nefis icatları yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. ... Anadolu hemen baştanbaşa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum sanır.''

Bu mektup; Reşat Nuri'nin deyişiyle "mistik, uzak evliyalar diyarı", zahire deposu ve er yatağından ibaret görülen Anadolu’nun 1919 yılındaki içler acısı halini anlattır. Bu mektup; Osmanlının Anadolu’yu nasıl da ihmal ettiğini gösterir… Bu mektup; dağların başında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyayı ve bu coğrafyaya eşlik eden, bu coğrafyaya uyum sağlamış, bu coğrafyayla bir olmuş, bütün olmuş bu coğrafyanın mahzun ve mağmum insanlarını anlatırdı…

Bazıları Mustafa Kemal Atatürk’ü, Cumhuriyeti beğenmiyorlar ya!... Bu satırlardan onlar acep ne anlarlar ki? Burada hazin olan bu sefalet içinde yaşayanların torunlarının bu sefalete sebep olanların hasretiyle yanıp tutuşuyor olmalarıdır.

Şairlerin en garibi öldü

Şair hastadır... Hasta yatağında yatmaktadır. Böbreklerinden rahatsızdır Hâşim. Boğazına da düşkündür ve doktorların perhizine uymaz. Ahmet Kutsi Tecer ile birlikte şairi hasta yatağında ziyarete giden Ahmet Hamdi Tanpınar, yanından ayrılmak için ayağa kalktıklarında, onun, "şairlerin en garibi öldü" diye sayıkladığını kaydederler. Bunu Abdülhak Şinasi Hisar, “Şairin Ölümü” isimli bir yazısının “Dört Beş Hatıra” bölümünde anlatır… Girişte bahsettiğim Hâşim'in yazı hayatındaki yarım kalmış en son şiir denemelerinden oluşan ve  Dr. Sabahattin Çağın tarafından hazırlanan şiir kitabının adı da buradan gelmektedir: ‘’Şairlerin en garibi öldü.’’ (Çağrı Yayınları, 2014)

Abdülhak Şinasi Hisar, “Şairin Ölümü” isimli yazısında ölüm döşeğindeki Hâşim’i ziyaretinden sonra vapurla karşıya geçerken şunları yazar: ‘’Gözlerim kararıyordu ve o akşam guruba karşı vapurda dönerken garip bir eza hissiyle sandım ki Ahmet Hâşim’in bendeki hatıralarının ve hafızamdaki nazarlarının (bakışlarının) artık içimde öldüğünü duyuyordum ve içimde ölen bu şeyler bir adem (ölüm) rüzgârına tutulmuş gibi sanki beni terk ederek, sanki benliğimden havalanarak, uçarak, taşarak ve boşalarak güya rengârenk zerreler gibi bu muhite, bu sulara, bu guruba, bu manzaraya, bu havaya ve boşluğa gömülüyor, karışıyor, dağılıyor ve ben onları kaybediyorum.’’

Ve ‘’şairlerin en garibi’’ 04 Haziran 1933 tarihinde vefat eder…

Ve bu şekilde hüzünlü, çileli ve fırtınalı bir hayat sona erer. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın deyimiyle "ölüm yüzünün çizgilerini hiç değiştirmemiş, sadece bütün ömrünce mahrumu olduğu bir sükûneti getirerek onu tamamlamıştır."

Vefatının hemen ardından hazırlanan ‘’Mülkiye’’ dergisinin Haziran 1933 tarihli 27. sayısının Ahmet Hâşim özel nüshasında Şükûfe Nihal (Şükûfe Nihal’i de bu sitemde uzun uzun anlatmıştım) şair için şu sözleri kaleme alır: "Seni gömdüler... Gömülen yalnız sen değildin; o gün, seninle beraber, o karanlık çukura, güneşleri, yıldızları ile renkleri, çiçekleri ile bütün bir güzellik dünyası da çöktü, gömüldü..."

Ahmet Hâşim’i Eyüp Mezarlığı’na gömerler… Hâşim’i gömerler ama Hâşim’im garipliği mezarında da devam eder... Çünkü nereye gömdüklerini de kaydetmezler… Yıllarca Hâşim’in kabri kayıp kalır... 2000’li yılların başında ancak Hâşim’in Eyüp’teki mezarlığı bulunarak restore edilir... 

Edebiyatçı yazar Mehmet Nuri Yardım, Hâşim’in mezarının bulunmasını şöyle anlatır:

‘’2000’li yıllardı ve rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca’nın ikazıyla Ahmet Hâşim’in ve Ziya Osman Saba’nın kayıp mezarlarının mezarlarının peşine düştüm. İkisi de Eyüpsultan’da yatıyordu, lâkin yerlerini bilen yoktu. O dönemde aktif gazetecilik yapıyordum. Derin araştırmalara girdim, birçok yazara, edebiyat tarihçisine sordum. Ama ne yazık ki hiçbir kişi ve kurumdan bilgi alamadım. Sonunda Vakıflar’da çalışan kültür tarihçisi Nedret İşli ile birlikte Eyüpsultan Mezarlığı’na gittik. Uzun araştırmalardan sonra Ahmet Hâşim’in mezarı bulundu. Eyüp Belediyesi ve Kültür Bakanlığı o zaman duyarlı davrandı ve mezarlığı restore etti. Harap olan kabri tamir ettirdi, çevresini temizledi. Şimdi, Piyerloti’ye çıkarken ilk sol sokak üzerinde Ahmet Hâşim’in mezarını gösteren levhalar görürsünüz. Ziya Osman Saba için ne yazık ki bütün aramalarıma rağmen bir sonuç alamadım."

Şimdi şair Eyüp Mezarlığı’nın derinliklerinde eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprakla ‘’O Belde’’de sürgün cezası çeken bir müebbed mahkûm gibi yatmaktadır.  100 metre ötesindeki gururlu beyaz mermeri son derece bakımlı ve tertemiz bir Necip Fazıl mezarının yanından ister istemez mukayese ile geçersiniz. Oradan da Piyerloti’ye çıkmaya devam ederseniz eğer hemen sağ kol üzerinde de Hâşim’in mezarının bulunmasına vesile olan Ahmet Kabaklı’nın mezarını görürsünüz.   

Eyüp sırtlarındaki mâi gölgeli beldeden cüdâ kalarak müebbed mahkûm olduğun o neyf ü hicrede yani ‘’O Belde’’de rahat uyu ey büyük şair!... 

Mübhem ve nâtamam bir âlem içindeydik…

Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1926 yılında Ahmet Hâşim’e yazdığı bir mektupta şöyle yazar: "Muassır Frenk şairlerinden biri de kendisi için: 'Ben suya taş atan adamım' diyor; buradaki sudan maksat ammenin ruhu değil midir? Şair bir havuz kenarında eğlenen bir çocuk gibi, bu suya taşlar atıyor ve her taş, kendi sıklet ve cesametine göre birtakım halkalar açarak ve sesler çıkararak suyun dibine dalıyor. Ey Türk şairi! Senin taş attığın yer ise, hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluktur."

Yakup Kadri'nin sözünü ettiği "muassır frenk şairi" Henri de Regnier idi...Sonra da Haşim’e hitap ederek mektubunu, “Senin taş attığın yer ise öyle bir kör kuyudur ki ne sana daireler çizer, ne de sana ses verir”diyerek karamsar bir iç çekişiyle bitirir.

Yakup Kadri, Henri de Regnier'nin şair ve şiir tanımlamasından esinlenerek aslında Ahmet Hâşim'in kaderini anlatmıştı. Hâşim'in attığı taş kör bir kuyu idi ne yazık ki! Sadece Hâşim mi idi kör kuyulara taş atan. Bu toplumda hep öyle olmamış mıdır? Kör kuyullar gibi atılan taşlara karşı hep tepkisiz, hep sessiz, hep sedasız kalmamış mıdır?

T.S. Eliot diye tanınan, ABD doğumlu İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni Thomas Stearns Eliot’un (1888 – 1965) ‘’ The Waste Land’’ (Çorak Ülke) isminde uzun bir şiiri vardı. Şiirde geçen bir dizeydi: ‘’What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish?’’ (Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)

Aynen öyleydi ey hüznün şairi: Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyürdü bu taş döküntüde ki göle senin attığın taşlar hâle yapsındı?

Nurullah Ataç yazı içinde bahsi geçen "Dergilerde" (Yapı Kredi Yayınları, 2012) adlı kitabında Hâşim için şöyle yazardı: "Talihsiz bir şairdi Ahmet Hâşim: Yaşadığı günlerde, şiirimize getirdiği yenilik yüzünden anlaşılmadı, öldükten sonra da dilinin eskiliği yüzünden anlaşılmıyor." Çünkü büyük şiirlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır, her el o kanatları itemez ve o kapılar bazen asırlarca insanlara kapalı durur. İşte bu nedenle Nurullah Ataç aynı kitabında ‘’İki yüzyıl sonra bugünkü edebiyatımızdan açarlarken ona ‘'Ahmet Hâşim çağı’' diyecekler" diye yazar…

Hâşim, yazı içinde bahsettiğim ‘’Bize Göre’’ simli kitabının ‘’Ay’’ başlığı ile bir bölümü vardı. Orada şunları yazardı Hâşim: ‘’Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı. Karşı karşıya oturmuş iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimizi duyuyorduk. Birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk. Başımızı çevirdik: İki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti: Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği mübhem (bilinmeyen, gizli) ve nâtamam  (tamamlanmamış, bitmemiş) bir âlem içinde idik.’’ 

Ey büyük şair! Eyüp sırtlarında müebbed uyuduğun ‘’O Belde’’’den bizleri sorarsan eğer, senin gibi melali anlamayan nesle bizler de âşinâ değiliz. Yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bu coğrafyada senin gibi bizim de suya attığımız taş, hala hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluktur. Bu coğrafyada, ''gün ışığı'' yerine aydınlık diye bildiğimiz hâlâ insanlarımızın aklını alan renkli camlardan bizlere süzülüp gelen aldatıcı bir ziyadır... İşte bu nedenlerle ki ey büyük şair; bizler de hala senin gibi neşeye hâkim değiliz...  İşte bu nedenlerle ki ey büyük şair; yine senin gibi bizler de mübhem ve nâtamam bir âlem içindeyiz... 

Osman AYDOĞAN

Bundan sonraki verdiğim Ahmet Hâşim'in şiirlerini ve düzyazılarını edebiyata merakınız varsa okuyun derim... 

Ahmet Hâşim’in sevdiğim ve önemli şiirleri

Merdiven

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Parıltı

Âteş gibi bir nehir akıyordu
Rûhumla o rûhun arasından
Bahsetti, derinden ona hâlim
Aşkın bu unulmaz yarasından.

Vurdukça bu nehrin ona aksi
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan,
Baktım ona sessizce uzaktan
Vurdukça bu aşkın ona aksi...

Karanfil

Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre âlevdir bu karanfil,
Rûhum acısından bunu bildi!

Düştükçe, vurulmuş gibi, yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervâne kesildi...

Bir Günün Sonunda Arzû

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi... sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân;
Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrârını ömrün eder i'lân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde semâ kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

O Belde

Denizlerden
Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince tâze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'nâ,
Ne bu akşamda bir gam-i nermîn
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-î istitâr ü istiğnâ.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bû-yi rûhunu gûyâ,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...

O belde?
Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyâhud yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırâbı bilir
Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhud,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifhâm
Onların ruhu, şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdî sükûn u samtı arar;
Şu'le-î bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer
Mültecî sanki sâde ellerine
O kadar nâ-tüvân ki, âh, onlar,
Onların hüzn-i lâl ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir kıt'a-yı muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd?
Bir yalan yer midir veya mevcûd
Fakat bulunmayacak bir melâz-i hulyâ mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhâmı.

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz... 

Mehmet Fuat’ın Türkçesi ile ‘’O Belde’’

Denizlerden
Esen bu ince rüzgar saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Özlem ve gurbet sıkıntısıyla akşam ufkuna bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne güzelsin!
Ne sen
Ne ben,
Ne de güzelliğinde toplanan bu akşam,
Ne de düşünce acılarına bir liman
Olan bu mavi deniz
İç sıkıntısını anlamayan kuşağa yakın değiliz.
Sana yalnız bir ince genç kadın,
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü insan,
Bu düşük açlık, bu kirli bakış,
Bulamaz sende bende bir anlam,
Ne bu akşamda ince bir kaygı,
Ne de durgun denizde bir gücenik
:çine kapanma ve isteksizlik titreyişi.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki, titreyişsiz, sesiz,
Topluyor ruhunun kokusunu sanki,
Uzak
Ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
Bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkumuz...

O belde?
Durur el değmemiş hayal bölgelerinde;
Mavi bir akşam
Hep dinlenir üstünde;
Eteklenir deniz
Döker ruhlara bir uyku durgunluğunu.
Kadınlar orada güzel, ince, temiz, geceye bağlıdır,
Hepsinin gözlerinde hüznün var,
Hepsi kızkardeştir veya sevgili;
Gönüldeki üzüntüleri yatıştırmayı bilir
Dudaklarındaki ağlayan öpücükler, yahut,
O gözlerindeki çivit rengi soru sessizliği.
Onların ruhu gücenik akşamdan
Yoğunlaşmış menekşelerdir ki
Durmadan durgunluk ve susmayı arar;
Ayın hüznünün ışıksız alevi
Sığınmış sanki yalnız ellerine.
O kadar çelimsiz ki, ah, onlar.
Onların dilsiz ve ortak hüzünleri,
Sonra dalgın akşam, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir hayal anakarasında?
Hangi bir uzak ırmak ile çevrili?
Bir yalan yer midir, veya var olan,
Ama bulunmayacak bir hayal sığınağı mı?
Bilmem ... yalnız,
Bildiğim sen ve ben ve mavi deniz
Ve bu akşam ki uzun uzun titretiyor
Bende hüzün ve ilham tellerini.

Uzak
Ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
Bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkûmuz...

Ölmek

Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Titrek
Parıltılarla yanan mesâ-yı mezbaha-renk
Dağılırken suhûr-ı üryâna,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Kanlı bir gömlek
Gibi hârâ-yı şemsi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O dem ki refref-i hestîye samt olur ka'im
Ve bir günün dem-i âlâyiş-i zevâlinde
Sürüklenir sular âfâka şu'le hâlinde
O dem ki kollar açar cism-i nâ-ümide adem
Bir derin sesle "haydi" der uçurum,
O dem,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden
Cevf-i hüsrâna düşmek istiyorum.

Günümüz Türkçesi ile ‘’Ölmek’’

Kahır dağının zirvesine çıkan yokuşa yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek, ölmek istiyorum
Hüsrânın umutsuzluk dolu boşluğuna.

Titrek
Parıltılarla yanan kan rengi bir akşam
Dağılırken çıplak seherlere,
Kahır dağının zirvesine çıkan yokuşa yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek, ölmek istiyorum
Hüsrânın umutsuzluk dolu boşluğuna.

Kanlı bir gömlek
Gibi, mermer güneşi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O ân ki; dünyada sessizlik ayakta durur
Ve bir günün görkemli öğleninde
Sürüklenir sular ufuklara alev halinde,
O ân ki kollar açar ümitsiz vücûda yokluk
Bir derin sesle 'haydi!' der uçurum,
O ân,
Kahır dağının zirvesine çıkan yokuşa yükselerek
Oradan,
Kalbin ümit sesini dinlemeden
Hüsrân boşluğuna düşmek istiyorum…

 ***

Ahmet Hâşim, şiir hakkındaki görüşlerini “Piyale” adlı şiir kitabının başında yayınlar. Aşağıdaki metin oradan olduğu gibi alınmıştır.

Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar

Karin bu kitapta okuyacağı “Bir Günün Sonunda Arzu” isimli manzume ilk intişar ettiği zaman, manası bazılarınca lüzumundan fazla muğlâk telakki edilmiş ve o münasebetle şiirde “mana” ve “ vuzuh” hakkında hayli şeyler söylenmiş ve yazılmıştı. Bu dakikada bunların hiçbirini hatırlamıyoruz. Nasıl hatırlayabilelim ki söylenen ve yazılanların bir kısmı şetm ve tahkîr ve bir kısmı da yevmî gazete haleziyâtı nev’inden şeylerdi. Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silahtır ki şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına intikal eder. Onun için hiçbir edebî nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele, elem ve edeb sahalarında nekre ve maskara, gâh âlim, gâh münekkid, gâh sanatkâr kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî adaba riayet edildiğini görmediği ümid etmek çocukça bir safvet olur.

Ne tekerleme ne de tahkir bir münakaşaya zemin olamayacağı için, biz bu satırlarda evvelce okuduklarımızı ve işittiklerimizi hatırlamağa lüzum görmeyerek, şiirde “mana” ve “vuzuh” un ne kıymette şeyler olduğu hakkında kendi telakki ve kanaatimizi söylemekle iktifa edeceğiz.

Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki şiirde manadan ne kastedildiğini bilmiyoruz. ”Fikir” dedikleri bayağı mütalaalar yığını mı, hikâye mi, mazmun mu ve “vuzuh” bunların îdrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addenler, şiiri tarih, felsefe, nutuk ve belâgat gibi bir sürü “söz” sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alaiminde seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mahiyette telâkki olunuşu resim, musukî ve heykeltıraşî gibi sanatların, kendilerine has ve münhasır fırça, boya, nota ve kalem gibi, istimali güç bir hünere mütevakkıf vasıtalara malik bulunmalarına mukabil, şiirin bu gibi hususi vesaitten mahrum ve ifadesini konuşulan lisandan istiâreye mecbur olmasındandır. Bundan dolayıdır ki parmakların tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşımütehaşi ve hürmetkâr olan nâ-ehiller, kendi kullandıkları kelimelerden vücuda gelmiş gibi gördükleri şiiri alelade “lisan” mahiyetinde telakki ile, sırf bu zaviye-i rüyetten bakarak, başkaca hazırlıklı olmağa hiç lüzum görmeksizin, onu küstahane bir lâübalilikle muhakeme etmek hakkını kendilerinde bulurlar.

Hâlbuki şair, ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vazı-ı kanundur. Şairin lisanı “nesir” gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücud bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır. “Nesir”de üslubun teşekkülü için zaruri olan anasırın hiçbiri şiir için mevzu-ı bahs olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla, yekdiğeriyle nispet ve alakası olmayan, ayrı nizamlara yabi, ayrı sahalarda, ayrı eb’ad ve eşkâl üzere yükselen, ayrı iki mimâridir.”Nesr”in müvellidi akıl ve mantık,”şiir”in ise, idrak mıntıkaları haricinde, esrar ve meçhulâtın geceleri içine gömülmüş, yalnız münevver sularının ışıkları, gâh u bi-gâh ufk-ı mahsüsata akseden kudsî ve isimsiz menba’dır.

Şiirin evzâ ve harekâtını taklide özenen bir nesrin sahteliğine, ancak nesrin sarahat ve insicânını İstiâre eden gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır.

Birkaç ay evvel “halis şiir” hakkında, meşhûr bir münekkidle münakaşası, bütün medeni fikir dünyasını alâkadar eden Rahip Bremond’un dediği gibi muhâkeme, mantık, belâgat, insicam, tahlil, teşbih, istiare ve bütün bunlara müşabih evsaf, şafak aydınlığı gibi her dokunduğuna gül penbeliğini veren şiirin sihirkâr tesiriyle tedbiri mahiyet edip istihale etmedikçe, anâsırı miyânına dahil oldukları “cümle”alelade “nesir”den başka bir şey değildir. Hatta manzumede, elektrik cereyanı nev’inden olan şiir seyyâlesi bir an inkıtâa uğradı mı, bütün bu anasır, derhal fıtrî çirkinliklerine sukut ederler.

Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nîst
Lîk çeşm ü gûşrâ ân nûr nîst

“Mana” araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakîr kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o sihr-engiz sesi telafiye kâfi midir?

Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir. Şairin hedefi, her kelimenin cümledeki mevkiini, diğer kelimelerle olacak temas ve tesadümden ve esrarengiz izdivaçlardan mütehassıl tatlı, mahrem, hevâî veya haşin sese göretayin ve müteferrık kelime ahenklerini, mısraın umumi revişine tâbi kılarak, mütevemmiç ve seyyalî, muzlim ve muzî, ağır veya seri hislere, kelimelerin manası fevkinde, mısraın musiki temevvücatından nâmahdûd ve müessir bir ifade bulmaktır.

Kelime tahavvülâtı ve ahenk endişeleri arasında “mana” küsûfa uğrarsa,”ruh” onu ahengiz lezzetiyle telafi eder. Esasen “mana” ahengin telkinâtından başka nedir? Şiirde mevzuu, şair için ancak terennüm ve teyahhüle bir vesiledir. Sıkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur kavanoz gibi, mana, şiirin yaprakları arasına gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayâlât ve kelime kafilelerini, vızıltılı arılar gibi, haricen etrafında uçuşturur. Fağfur kavanozu görmeyen kari, bu muhayyirü’l-ukul arıların kanat musikisini işitmekle zevk alır. Zira kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sırrı bu gümüş kanatların sesindedir.

Bu tarifin haricinde hiçbir şiir yoktur. Böylece olmadığı iddia edilebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona “şiir” diyenler ancak yabancılardır.

Şiirin bir müşterek lisan olmasını isteyenlerin vâhi hayaline tahakkuk imkanı temenni etmekle beraber, Şimdiye kadar hiçbir büyük şairin, mahdut bir insan tabakası haricinde anlaşılmış olduğu iddia edilemeyeceği kanaatindeyiz. Hâmid’in binlerce hayranı içinden, onu okumuş olanlar yüzde on bile değil iken, anlayanlar, bu yüzde onun binde biri nispetinde bile değildir. Şöhret, anlayan iki üç ruhtan taşan heyecan seyyalelerinin zayıf ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücut bulur. Başka türlü şöhret, asil ve mağrur bir ruh için mûcib-i hicapdır.

Bilâ mübalağa denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran dûn şairlerin işidir. Büyük şiirlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır, her el o kapıları itemez ve o kapılar, bazen asırlarca insanlara kapalı durur. Son senelerde bir müverrihimizin kolları Nedim’i belâhete karşı saklayan kalenin kanatları(nı) araladıktan sonradır ki cüceler, o şiirin bahçesine girebildiler. Fakat bu girenlerden birçoğunun anlayışı, çini duvar üzerinde kirli el izleri gibi ancak Nedim’i telvis etmiştir. Her şiirin ruh seviyesine göre muhtelif derecelerde manaları olduğuna bundan daha kâfi bir delil aramağa lüzum var mı?

Şairin “manalı” olmaktan daha nice endişeleri vardır ki, onlara nisbetle mana ve vuzuh, şiirin ancak ehil olmayana göre kurulmuş harici cebhe ve cidarını teşkil eder. Herhangi bir cinsten eser-i sanat karşısında “Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor, benzemiyor” tarzında sualler sıralayan ve ona göre fikir ve mütaala beyan eden şahıs, sanatkârın kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve temasından dikkatle hazer edeceği, âlem-i rûha musallat iğrenç bir tufeylidir. Âsar-ı sanatta hamakatına gıda bulamayan ve arzın her tarafında en fazla münteşir olan bu tufeyli, her devirde ve her memlekette sanatkârın candan düşmanı olmuştur. Hayatta sanatkâr, onun yüzünden, gâh süflî bir dalkavuk ve gâh masum bir kurban olur. Bu dağınık sanat tüfeylilerinin yanında sanat mefhumunu taklit eden bir de sanat memuru vardır ki, edebiyatta enmûzeci “edebiyat hocası” dır.Vehle-i ûlada unvan ve sıfatı emniyet-bahş olan bu adamın hakikatte “edebiyat dersi” kadar Vâhi olduğunun düşünülmemesi şiyan-ı hayrettir. Edebiyat hocası, hava satan ve mehtap ışığı imal eden efsanevi tacirler gibi, güzelin his ve idrakini bir tali mektep programına tebaan şakirdlerine öğreten, şimdiki hatalı terbiye usulünün halk ve icat ettiği beyhûde bir mürebbidir. Ne şair şiiri, ne sanatkâr sanatı tefsîr ve îzâh edemez. Onun için, hiçbir memlekette edebiyat muallimi,-nâdir istisnalarla- ne bir şair, ne bir nâsir, ne de başka bir sûretle sanata mensup olan bir insandır. Ekseriyetle kıraat, imlâ ve sarf hocalığından istihâle eden bir zât nazarında şiir, sualli cevaplı bir kıraat malzemesinden fazla bir kıymeti olmadığından, nesre kabil-i tahvîl ve surh u nahv tatbikatına müsait olmayan her şiir, genç zekalar için bir tehlike ve sû i misaldir. Anlaşılmak şartıyla, edebiyat hocası için üstad ile mübtedinin eseri mefâhir-i lisan idâdına dahil, aynı ayarda güzel yazılardır. Bir siyah gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi, izah edilmeksizin kendiliğinden anlaşılan şiiri duymak için en ibtidâî asabi techizattan mahrum olan hoca, şiiri imla, sarf ve nahv meselesi halinde anlatamadığı gün, kürsüde söyleyeceği artık bir tek söz kalmamıştır.

Mamafih bir dakika için şiirde “vuzuh” un lüzumu kabul edilse bile, evvela vuzuhun ne demek olduğunu anlamak lâzım gelir. Hangi türlü zakânın anlayışı vuzuha mikyas addedilmeli? Birisine göre açık olan bir şiirin diğerine göre de öyle görünmesi hiç lâzım gelmez. Zekâlar vardır ki kâinatın ortasına ayılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu veya bu şiir değildir; sıkı meçhulât ormanları bunların zekâlarını ve ruhlarını her taraftan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan mananın, uçurumdakine nâ-mer’i olması kadar ne zaruri olabilir? Şair, umumi lisandan müfrez kelimeleri yeni manalarla zenginleştirmiş, her harfi yeni ahenklerle tannân, reviş ve edası başka bir mikyasa göre tanzîm edilmiş, hüsn, renk ve hayal ile meşbû şahsî bir lehçe vücud(a) getirdiği andan itibaren eserinin vuzuhu karie göre tahavvül etmeğe başlar. Zira vuzuh, esere ait olduğu kadar karin de zekâ ve ruhuna taalluk eden bir meseledir. Her yerde olduğu gibi bizde de yevmî gazetenin tenbel alıştırdığı kari, şiirde kolay bir zevk bulamaz. Hâlbuki şiir, anlaşılmak için, ruh ve zekâ istidâdından başka çetin bir hazırlanma ve hatta ziyâ, hava ve zaman şartları gibi müşkil birtakım hârîci avâmilin de yardımını ister. Şiirler vardır ki, sular gibi akşamla renklenir ve ağaçlar gibi mehtabla gölgelenir. Güneşin ziyâsında ise bu aynı şiirler, teneffüs edilmez bir buhar olur. Uzaktan gelen bir çoban kavalını veya bir bahçıvan şarkısını dinleyerek ağlamak istediğimiz yaz gecelerindeki ruhumuz, öğlelerin hararetinde taşıdığımız o ağır ve baygın ruhun eşi midir? En güzel şiirler manalarını karin rûhundan alan şiirlerdir.

Şiirde bazı aksâmın şübhe ve mübhemiyette kalması bir hata ve bir kusur teşkil etmek şöyle dursun, bilakis, şiirin bediiyeti nokta-i nazârından elzemdir. Üslûbda köreltici bir sarahat, İngiliz bediiyatçısı Ruskin’in dediği gibi, muhayyileye yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman sanatkâr en kıymetli müttefiki olan karin ruhundan gelecek yardımı kaybetmiş olur. Eser-i sanatın en büyük hedefi muhayyileyi kendine râmetmektir. Buna muvaffak olmayan eserin diğer bütün meziyet ve faaliyetleri, onu bir eser-i sanat olmamaktan kurtaramaz.

Mevzû, gece içinde güller gibi, cümlenin ahenkli karanlığında ve muattar heyecanı içindebir nim-şekil olarak ancak sezilir bir halde bırakılırsa muhayyile onun eksik kalan aksâmını ikmâl eder ve ona hakikatten bin kere daha müheyyic bir vücut verir. Harabelerin, uzaktan gelen seslerin, nâ-tamam resimlerin, kaba yontulmuş heykellerin güzelliği hep bundandır. Hiç bir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir. İlk defa kapılarından gece girdiğimiz şehirlerin gündüz manzarası hayâl için en hazin bir sükût olduğunu kim tecrübe etmemiştir? Muhayyile, yarasa kuşu gibi, ancak şiirin nîm karanlığında pervâz edebilir.

Hâsılı şiir, resûllerin sözü gibi, muhtelif tefsirâta müsâît bir vüs’at ve şümulü haiz olmalı. Bir şiirin manası diğer bir mana olmağa müsait oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da manası izâfe eder ve bu suretle şiir, şairlerle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı olmak pâyesini ihraz edebilir. En zengin, en derin ve en müessir şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve bineaneleyh nemütenâhi hassasiyetleri isti’âb edecek bir vüs’ati olandır. Mahdut ve münferit bir mananın çenberi içinde sıkışıp kalan bir şiir, hududu, beşeri teessürâtın mahşerini çeviran o mübhem ve seyyâl şiirin yanında nedir?

***
Müfettiş Ahmet Hâşim ve Mektubu

Ahmet Hâşim, o zamanki Manisa milletvekili Refik Şevket İnce'ye müfettiş olarak görevlendirildiği Anadolu’dan yazdığı 3 Eylül 1919 tarihli mektup. Bu mektup, Orhan Karaveli’nin ‘’Sakallı Celal’’ (Doğan Kitap, 2007) isimli kitabında (s.45-46) ve 1997 yılı Türk Dil Kurumu yayını olan ‘’Güzel Yazılar Mektuplar’’ isimli yayınının 67 ila 72 sayfalarında yer alır.

Sevgili Refik,
İhtimal sana fazla yazıyorum. Fakat ben bundan memnunum. Bulunduğum noktalardan sana doğru uçurduğum bu mektuplarla pervaz-ı evraktan oluşmuş ve bütün mesafeler boyunca sürekli maddi ve manevi bir bağ ile kendimi sana bağlı tutmak istiyorum. İletişimimizin bu gidişatı seni bunaltıyor mu? Geçen mektubumu Niğde’den yazmış ve o mektubu gönderdikten sonra sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. Yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene Niğde’den yazıyorum. Gördüğüm Anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım?

Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? Bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır. Anadolu köylüsünü sınıflandırmada karıncalar cinsine ithal etmeli fikrindeyim. Gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan ve gece en güzel yıldızlar altında bütün böceklerinin sonsuz sesleriyle uzanıp giden bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikirliliğiyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insaniyetin zor çalışma şartlarına tesadüf olunur. Sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bütün bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu metharlarına doğru çekip götürmekle meşgul görünür. Tıpkı karıncalar gibi, tıpkı karıncalar gibi…

Fakat boğazlarının kârına olarak aklın bütün maharetlerini ret ve iptal eden bu adamların boğazı da memnun etmekten pek uzak bulundukları, en zenginlerinin evinde geçirilen bir gecenin sabahında, nefis bir yemek diye sofraya getirilen suyla pişmiş uğursuz bir fasulyanın barsaklarda sebep olduğu gazlar ve ıstıraplar ile uyanılıp da anlaşıldığı zaman, bu akılsız kardeşlerin maksatsız hayatına, boşa giden üstün gayretle çalışmalarına karşı derin bir elem duymamak mümkün değildir…

Refik; Ankara’da, Almanya imparatorunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. Bunlar, bir seneden beri her gelen hastayı ücretsiz muayene etmek ve mümkün olduğu kadar incelemelerini sıhhatli kişiler üzerinde (mektep talebesi gibi) yapmak suretiyle şunu anlamışlardır ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği. 

Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icâdından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. Uzaktan görüldüğü zaman heyet-i umumiyesiyle bir arabadan ziyade büyük ve korkunç bir karafatma hissini veren tarihe âşina bir göz için üzerindeki uzun değneği ve ayakta duran arabacısıyla Dara ve Keyhüsrev devirlerine ait taşlar üstünde çizilmiş ilkel arabaları hatırlatan bu kağnıların boyunduruğu altında masum hayvanların çektiği azabı gördükçe, onu sevk eden sakin köylünün insanlar gibi bir ruhu olup olmadığından şüphe ettim…

Anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu kullanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. Tezeğin bu adamlar nezdindeki kıymeti hayret vericidir. Sürüler meraya çıkarken veyahut akşam şehre girerken kadın ve çocuk, gözleri nurlu bir noktaya cezp edilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküz götünden düşen en ufak bok parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. Bu boklar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere cem ettirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. Anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. Bütün havalarında o hoş koku solunur. Yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir. Eski Mısırlılardan ziyade Anadolular apis öküzüne hürmet etmeliydi. Öküz, burada hayatının genelinin zembereğidir.

Evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hâsıl olmuştur. Baca nedir, bilir misin? Dibi kırık bir testi.  Kızılırmak civarında, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın maddesel özelliğinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar. Nevşehir’den yarım saat beride güvercinlik adında kovuklardan oluşan bir köy vardır ki, hakikaten ancak bir güvercinlik olmaya yakışan bir köydür. Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. Kaynamış süte kirli bir demir parçası yahut eski bir gümüş para atılsa sütün derhal yoğurda dönüşeceğini sen de bilirsin. 

Anadolu, hemen bir uçtan bir uca frengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder. Bununla birlikte güzel oldukları zaman da güzelliklerinin emsalsiz olduğunu itiraf etmeli. Siyah, derin ve titretici gözlerle insana bakan şalvarlı, düzgün ölçülü Anadolu kadınları; sizleri nasıl unutacağım? Gençleri, insanın bazen en mükemmel bir örneğini temsil ederler. fakat, bunlar, nadirlerdendir.,

Refik, Anadolular hakkında sana daha çok yazacak şeyler varsa da mektuba gülünç bir makale süsü vermemek için bu konuyu burada kesiyorum. Anadolu seyahati artık benim için nihayet buluyor demektir. Bundan da üzgün değilim. … Niğde teftişi son bulmuştur. İâşe heyet-i teftişiyesine girdiğim günden beri kazandırmış olduğum tutar iki bin liraya varmıştır. Benim zararım ise pek çoktur. Öncelikle sağlığım bozuldu. Hayli keçi eti yedim. Birçok da gereksiz masraflar ettim ve rahatımdan da birçok şey kaybettikten sonra yerimden de oldum. Yakında, belki, üç gün sonra istanbul’a gidiyorum.

Ahmet Hâşim, 3 Eylül 1919

Ahmet Hâşim'in Eyüp Mezarlığı'ndaki kabri:




Yeni Türkiye

17 Temmuz 2019

Son yıllarda ülke gündemine bir kavram yerleşti ''Yeni Türkiye''. Bu kavramın ne anlama geldiğini anlamak ve ''Eski Türkiye'' ile mukayese etmek için dünyaca ünlü bir düşünüre başvurmamız gerekiyor: Maurece Duverger'e...

Ancak önce kısaca Maurece Duverger'i tanıtmak istiyorum...

Maurice Duverger (1917 - 2014), siyaset biliminde felsefi düşünce yerine deneysel yöntemi kullanmayı tercih eden dünyaca ünlü Fransız anayasa hukuku uzmanı, siyasetçi, siyaset bilimci ve siyaset sosyoloğudur. Türkiye’deki Bülent Daver, Ahmet Taner Kışlalı, Münci Kapani ve Ergun Özbudun gibi birçok anayasa hukukçusu ve siyaset bilimcisini derinden etkilemiştir. Duverger, arafsız olmanın mümkün olmadığını, sadece ne kadar taraf tuttuğumuzu belirterek nesnel olabileceğimiz görüşünü savunur.

Duverger, demokrasiyi; “siyasal demokrasi” ve “sosyal demokrasi” olmak üzere iki başlık altın inceler.  Duverger, siyasi partilerin gelişimini, demokrasinin gelişimine bağlayarak politik kurumlarının meşruiyetini demokrasinin varlığıyla ilişkilendirir. Kısaca Duverger’e göre, demokrasi ne kadar etkin ve işler haldeyse, siyasi partiler gibi politik kurumlar da o kadar etkin ve işler haldedir.  Duverger, komünistlerin sosyal demokrasiyi gerçekleştirmek için siyasal demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları, faşistlerin ise sosyal demokrasiyi ortadan kaldırmak için siyasal demokrasiyi ortadan kaldırmaya çalıştıkları tespitini yapar.

Duverger “Siyasi Rejimler” (Sosyal Yayınları, 1986) kitabında siyasal rejimleri iki gruba ayırır; “Birincisi idare edenlerin otoritesini idare edilenler lehine tahdit eden liberal temayül. Diğeri, idare edilenlerin yetkilerini idare edenler lehine daraltan otoriter temayül. Burada fert, cemiyet, bunların birbirleriyle münasebetleri mevzuunda iki ayrı düşünce tarzı, iki ayrı felsefe, iki ayrı hayat sistemi karşısında kalırız. Çeşitli siyasi rejimler bunların özel bir planda teknik tanzim şekillerinden başka şeyler değillerdir.” (s. 9-10) Tabii ki Duverger bu ayırımda liberal ve çoğulcu demokrasiyi savunur.

Duverger, ‘’demokrasi’’ kavramının ülkelere ve bölgelere göre uygulamada çeşitlilik gösterebileceğinden söz eder. Ancak şu sözü onun bir vasiyeti gibidir: “Şartlar ne olursa olsun, demokrasiden asla vaz geçilmemeli ve demokratik toplumun inşası için gereken neyse en etkili biçimde, cesaretle icra edilmelidir. Buradaki en önemli faktör ise milletin ta kendisidir!”

‘’Siyasetin bir insan yönetme sanatı” olduğunu düşünen Duverger, siyaset biliminde ‘’insan’’ faktörüne büyük önem verir. Duverger’e göre partileri var eden en temel faktör “insan” dır…

Duverger’in ilgi alanlarından birisi de Türkiye’deki demokrasinin gelişimidir. Ancak Duverger Türkiye’deki siyasi yapıya ve demokrasiye çok temkinli yaklaşır… Duverger Türkiye’deki demokrasiyi tanımlarken “nazik demokrasi bitkisi” deyimini kullanır… ‘’Nazik demokrasi bitkisi’’; susuz havuzlarda, gübresiz tarlalarda, çorak vahalarda yetişmeye çalışan bir nazik demokrasi bitkisi...

Duverger’nin 30 kadar kitabı vardır. Ancak Duverger'in bu kitaplarından üçünden bahsedeceğim.

Birinci kitap Duverger’in '’Siyasi Partiler’’ (Bilgi Yayınevi, 1979) isimli kitabıdır. Duverger bu kitabında siyasi partileri ‘’seçkin tabanlı partiler’’ ve ‘’halk tabanlı partiler’’ olarak ikiye ayırarak siyasi partilerin karakterini "örgütlenme modeli"nin belirlediğini yazar. Komünist partilerin belirleyici özelliği "hücre", faşist partilerinki ise "milis" örgütlenmesidir. (s. 64)

Maurice Duverger bu kitabında Türkiye'den ve Atatürk'den de bahseder. (s. 360-364):

Duverger bu kitabında, “Tek partilerin genellikle totaliter partiler olduğunu, ancak gerek felsefeleri gerek yapıları bakımından bu yargının her ülke için geçerli olmadığını” söyleyerek Atatürk’ün yarattığı anayasada “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesiyle faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite söyleminin yerini Kemalist Türkiye’de “demokrasi söylemi”nin aldığını söyler. Bu da, tam olarak siyasal demokrasinin ilkelerini içermektedir.

Duverger bu kitabında Atatürk hakkında şunları yazar: “Atatürk’ün liderliğindeki tek particilik, tekelciliğe dayanarak liberal demokrasiyi tıkamamıştır. Hatta Mustafa Kemal sahip olduğu güçten rahatsızlık duymuştur. Çeşitli fırsatlarla bu tekele son vermeye çalışmıştır.” Duverger’e göre “bu olgu tek başına bile derin bir anlam taşımaktadır. Hitler Almanyası’nda ya da Mussolini İtalyası’nda böyle bir şey düşünülemezdi… Bunlar, her şeye rağmen, Kemal rejiminin plüralizme üstün bir değer tanıdığını ve pluralist bir devlet felsefesi çerçevesinde faaliyet gösterdiğini ifade etmektedir.”

Duverger’ye göre, Türk tek-partisinin “başta gelen özelliği, onun demokratik ideolojisindedir. Bu ideoloji, hiçbir zaman, faşist veya komünist ideolojiler gibi, bir tarikat veya kilise niteliği taşımamış; üyelerine bir iman veya bir mistik empoze etmemiştir… Partinin yönetici kadrolarının antiklerikal (ruhban sınıfına ve teşkilatına karşı olmak) ve akılcı tutumu, onları açıkça ondokuzuncu yüzyıl liberalizmine yaklaştırmıştır… Adının ‘Cumhuriyetçi’ oluşu bile, bu partiyi, yirminci yüzyılın otoriter rejimlerinden çok, Fransız İhtilâli’ne ve ondokuzuncu yüzyılın terminolojisine yaklaştırmaktadır… Faşist rejimlerde hergün rastlanan otorite savunusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu almıştır; bu da, ‘halkçı’ veya ‘sosyal’ diye nitelendirilen ‘yeni’ bir demokrasi değil, geleneksel siyasî demokrasidir. Parti, yöneticilik hakkını, siyasal elit veya ‘işçi sınıfının öncüsü’ olma niteliğinden yahut da liderinin Tanrı iradesine dayanışından değil, seçimlerde kazandığı çoğunluktan almıştır.''

Duverger’nin kitabında Kemalizm hakkında ise şu tespiti vardır: "Kemalizm, Moskova ve Pekin’in etkisinde kalmamış azgelişmiş ülkelerde, doğrudan ya da dolaylı çok yönlü sonuçlar uyandırmıştır. Kemalizm, kuzey Amerika ve batı Avrupa rejimlerinde bulunmayan nitelikleriyle, Marksizm’in gerçekten alternatifidir. Marksizm uygulamasına girmek istemeyen ülkeler, batı demokrasisi karşısında saptadıkları yetersizliklere çözüm getiren Kemalist modeli tercih edebilirler."

Maurice Duverger’in deyişiyle Cumhuriyet Tek Parti rejiminden “mahcubiyet” duymuştur. Gelecekte demokrasiye geçilmesi fikri Cumhuriyet’in özünde ve kurucularında mevcuttur. 1930 yazında Mustafa Kemal Atatürk, bir muhalefet partisi (Serbest Fırka) kurdurmak kararı nedeniyle çevresindekilerin (Fethi Okyar) kaygılarına karşı şöyle der: “Bunlara tahammül edeceğiz başka çare yoktur. Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır...” Mustafa Kemal Atatürk sözlerinin devamında demokrasiye geçmeyi hedeflediğini söyler: ‘’Vakıa bir meclis vardır, fakat dâhilde ve hariçte bize ‘dictature’ nazarıyla bakıyorlar. Hâlbuki ben Cumhuriyet’i şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o surette geçmek istemiyorum…” (‘’Fethi Okyar’ın Anıları’’, Osman Okyar, Mehmet Seyitdanlıoğlu, İş Bankası Yayınları, 1999, s.103-104)

İşte bu nedenlerle Duverger'in yanında birçok başka çağdaş siyasal bilimciler de, benzer gerekçelerle, Kemalist siyasî rejime “gizil (potansiyel) demokrasi” sıfatlarını yakıştırmışlardır.

Duverger'in bu kitabında anlattığı Türkiye ''Eski Türkiye''dir... 

Duverger'in anlatmak istediğim ikinci kitabı “Halksız De­mokrasi” (Dördüncü Yayınevi, 1969) adlı kitabıdır. Duverger bu kitabında ise ''Eski Türkiye''den ''Yeni Türkiye'’ye nasıl geçiş yaptığımızı anlatırcasına şu tespitleri yapar:

“Bir demokraside çok sayıda ve zayıf partiler varsa, o ülke iyi yönetilemez, halk siyasetten soğur ve siyaset ‘merkezin hükümranlığı’ altı­na girer.” (s. 159,)

‘’Halktan güç alan büyük sağ ve sol kitle partileri olmayınca, hepsi birbirine benzeyen, kişiliksiz partilerin oluşturduğu ‘orta­nın bataklığı’ siyasete hükmeder.’’ (s. 192)

‘’Sürekli koalisyonlarda partiler kişiliksizleşir, programları ‘müphem’ hale gelir.’’. (s. 196)

‘’Sağın ve solun ılımlılarını bir araya getiren ‘renksiz’ koalisyon­lar’, yurttaşların bir politika seçme imkânlarını yok eder ve halk siyasetten soğur.’’ (s. 220)

‘’Siyaset; kombinezonlar, entrikalar, türlü oyunlar, ardı arkası gelmeyen yeniden seçimler ve çekişmeler ile siyasi entrikaya dönüşür." (s. 280)

Duverger'in anlatmak istediğim üçüncü kitabı “Politikaya Giriş” (Varlık Yayınları, 1984) isimli kitabıdır. Duverger bu kitabında Batı demokrasisini mercek altına alarak dünyada var olan kapitalist ve sosyalist sistemlerin giderek birbirine yaklaştığını söyler.

Duverger bu kitabında ise Yeni Türkiye’yi anlatırcasına şu tespitleri yapar:

‘’Kapitalizmin amacı; İnsanları düşündürmemenin yolu olan; seks, kriminal olaylar ve eğlence endüstrisine yönelterek, düşünmeyen insanlardan oluşan ahmaklaşan bir toplum yaratmaktır.’’

“Kapitalist haberleşme sistemi ‘halkın ahmaklaştırılması’ diye adlandırabileceğimiz bir sonuç doğurmaktadır. İnsanları entelektüel seviyesi çok düşük, çocukça bir evren içine hapsetmek amacını gütmektedir. Kesat zamanlarda heyecanlı haberler verme imkânını sağlayan gönül maceralarının boyuna şişirilmesi bu bakımdan tipiktir.’’

‘’Krallar, kraliçeler, prensler, prensesler ve öteki sözde büyüklerin, giyinişlerinin ve içinde yaşadıkları dekorun şatafatı, uyandırdıkları belirsiz tarihsel hatıralara eklenir... Halkı ahmaklaştırma tekniklerinin daha birçokları sayılabilir. Sinema (TV) ve spor da bunun birçok örneklerini verirler. Bu çeşitli vasıtalarla halk gerçek dışı, yapmacık, hayali ve çocukça bir âlemle daldırılır, dikkati de böylece gerçek problemlerden başka yana çekilir...”

Duverger’nin evrensel nitelikteki şu sözü de sanırım yine tam olarak da ''Yeni Türkiye'’yi anlatır: ‘’Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar.’’

Ve daha birçok karakteristik özellikleriyle ‘’Yeni Türkiye’’yi düşündüğümde 1930 yazında Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü kulaklarımda çınlar: ‘’Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır...”

Hukuk devletinden, liberal, çoğulcu ve parlamenter demokrasiden uzaklaşan ‘’Yeni Türkiye’’ mevcut haliyle ‘’Eski Türkiye’’nin de gerisine düşmektedir…

Madem Duverger ile söze başladık, yazımı yine onun evrensel nitelikte bir sözü ile bitirmek istiyorum: ’'Adaletin olmadığı bir ülkede herkes suçludur.’’

Arz ederim...

Osman AYDOĞAN




Weimar Cumhuriyeti

15 Temmuz 2019

1930 ve 1940 yıllarının başındaki Almanya’dan ve Hitler’den arka arkaya iki yazımda (‘’Reichstag Yangını’’ ve ‘’Operasyon Valkyrie’’) bahsettim. Ancak bu iki dönemi daha iyi anlayabilmemiz için biraz geriye gidip 1920’lerin Almanya’sını da anlatmam gerekiyor. İşte bu 1920’lerin Almanya’sı ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ olarak tanımlanıyor.

Weimar Cumhuriyeti, İmparatorluk döneminin sonu (1918) ile Nazi Almanya’sının başlangıcı (1933) arasında Alman cumhuriyet rejimine verilen addır. Bu üçüncü yazımı başlangıç kabul ederek, ‘’Reichstag Yangını’’ ve ‘’Operasyon Valkyrie’’ yazılarım sırasıyla okunursa I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sonu arasındaki Almanya daha iyi anlaşılacak ve günümüze dair çok kıymetli dersler çıkarılacaktır.

Ne yazık ki ülkemizde bu ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ dönemi anlatan çok az kaynak vardır. Bunlardan birisi genç İngiliz tarihçilerden Dr. Colin Storer’in  ‘’Weimar Cumhuriyeti'nin Kısa Tarihi’’ (İletişim Yayınları, 2015) isimli kitabıdır. Bu dönemi merak edenlerin mutlaka okuması gereken bir kitaptır. Bir diğer kaynak ise 1933 yılında Hitler’den kaçarak Türkiye’ye sığınan ve Ankara ve İstanbul üniversitelerinde hocalık yapan Prof. Ernst E. Hirsch'in ''Anılarım Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi'' (TÜBİTAK Yayınları, 1997) isimli kitabıdır... Bir diğer kitap ise ABD’li tarihçi Benjamin Carter Hett’in ‘’Demokrasinin Ölümü; Hitler'in Yükselişi ve Weimar Cumhuriyeti'nin Çöküşü’’ (Profil Yayıncılık, 2019) isimli kitabıdır. Ancak ‘’ Operasyon Valküre’’ ve ‘’Reichstag Yangını’’ yazılarımda kullandığım İngiliz gazeteci William L. Shirer’in üç ciltlik ‘’Nazi İmparatorluğu Doğuşu - Yükselişi – Çöküşü’’ (İnkılap Kitabevi, 2003) kitabı Weimar Cumhuriyeti’ne ayrı bir bölüm olarak yer verir…

11 Kasım 1918 tarihinde Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İmparator olan II. Wilhelm’in Almanya’dan kaçması üzerine yeni bir cumhuriyet kurulur. Bu yeni kurulan cumhuriyet ismini Alman milli meclisinin 1919 yılında toplanarak yeni anayasa oluşturduğu Orta Almanya’da yer alan ‘’Weimar’’ şehrinden alır… Weimar Cumhuriyeti, 30 Ocak 1933 tarihinde Adolf Hitler’in Şansölye olarak görevlendirilerek hükümeti kurma yetkisinin verilmesine kadar yani Nazi rejiminin başlangıcına kadar devam eder.

1918 ve 1933 yılları arasındaki dönemi kapsayan ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ ismini alan bu dönem içindeki; savaş, yenilgi, yabancı işgali, siyasi çalkantı, şiddet, devrim, karşı devrim, hiperenflasyon, işsizlik, ekonomik darlık yanında aynı dönem içinde sanat, kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal ve sanatsal hareketlilikler karmaşık ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ döneminin karakterini oluşturur. Bu karakteristik özelliklerin her birisi ayrı bir yazı konusudur. Bu dönemde yaşanan zorlukların çoğu, Hitler'in iktidara gelmesine zemin hazırlar.

Dönemin bu karakteristik olaylarını tarihsel sırayla çok kısa olarak şu şekilde anlatabilirim;

11 Kasım 1918’de sabah saat 05.00’te Almanya’da ateşkes imzalanır. Altı saat sonra bütün silahlar susar ve Almanya için I. Dünya Savaşı sona erer… Bir taraftan ateşkes imzalanırken, diğer taraftan çoktan 3 Kasım günü Kiel’deki bir deniz üssünden devrim kıvılcımı başlar. Devrim hızla Hamburg, Bremen ve Berlin’e sıçrar. Nisan 1919 tarihinde Bavyera'da komünist devrimi başarıya ulaşır. ‘’Münih Sovyet Cumhuriyeti’’ ilan edilir.

Sonrasında ayaklanmaların ardı kesilmez… Ocak 1919 ayaklanmasında Spartakistlerin önderleri olan Rosa Luxemburg ve Kurt Liebknecht, işçilere genel grev ve silahlı ayaklanma çağrısı yaparlar. Bunalımın giderek arttığını gören Şansölye Ebert, dönemin Genelkurmay Başkanı Groener’i ayaklanmayı bastırması için görevlendirir. Groener işçi ayaklanmalarını kanlı bir saldırı ile 10 Ocak’ta bastırır… Gösterilerde ele geçirilen ayaklanmacıların hepsi kurşuna dizilirler. Spartakist önderler olan Rosa Lüxemburg, Karl Liebknecht ve Kurt Eisner ayaklanma bastırılırken öldürülürler. Komünist ayaklanmaları bu şekilde başarısız olur.

Bismarck’ın neredeyse yarım yüzyıl önce var ettiği Hohenzollern İmparatorluğu son bulmuş, Kaiser çoktan tahttan indirilmiş, Alman tarihinde artık yeni bir sayfa açılmıştır...

Ülkedeki anarşi ortamının giderilmesi için 19 Ocak 1919 tarihinde anayasa meclisi seçimi sonucunda sol eğilimli SPD %38 oy alarak kazanır. 6 Şubat 1919 tarihinde bütün halkın söz sahibi olduğu bir kurucu meclis toplanır. 13 Şubat 1919 tarihinde ilk parlamenter hükümet kurulur. Kurucu meclis, Friedrich Ebert’i başkanlığa getirir. 24 Şubat-31 Temmuz tarihleri arasında hazırlanan Anayasa tasarısı, 11 Ağustos 1919 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girer. Yeni kabul edilen anayasa Yasama organı olarak İmparatorluk Meclisi (Reichstrat) ve Yasama Meclisi (Reichstag) adlı iki meclisten oluşur. Yeni kurulan sistemde devlet başkanı, başbakan ve bakanları seçmesinin yanı sıra yasaları onaylama ve silahlı kuvvetleri komuta etme gibi önemli yetkilerinden sahibidir. Yapılan seçimlerin ardından 9 Kasım 1919 tarihinde sosyal demokrat Friedrich Ebert devlet başkanlığına seçilir, Schidermann ise başbakanlığa atanır.

28 Haziran 1919 tarihinde Versay Antlaşması imzalanır. Versay Antlaşmasının ağır mali ve askerî yükü Almanya’nın siyasi otoritesini de kısa sürede yozlaştırır. Antlaşmanın içerdiği ağır hükümler, savaşın ülkede yarattığı yıkım ve ekonomik bunalım ile birlikte işsizlik ülkeyi sarar… 1920 ve 1923 yılları arasında bunalımlar hiç bitmez. Nisan 1920 tarihinde Ruhr bölgesinde iç savaş çıkar. Mart 1920 tarihinde Wolfgang Kapp Berlin'de darbe girişiminde bulunur.

6 Haziran 1920 tarihinde yapılan seçimlerde aşırı sağ partiler güçlenerek %15 oy alır. Bağımsızlar yüzünden oy kaybeden SPD güçten düşer.

Bu arada sürüp giden yüksek enflasyon karşısında Alman parası (Mark) inanılmaz derecede değer yitirir. Haziran 1923 tarihinde 4.2 trilyon Mark 1 ABD dolarına eşit haline gelir. Ekonomik olumsuzlukların devam etmesi ve Versay Antlaşması’nda belirtilen Alman halkının da savaş suçuyla yargılanması ülkenin Adolf Hitler’e daha da yakınlaşmasına neden olur.

1920-21 yılları arasında Polonya, yukarı Silezya'yı işgal etmeye çalışır. Temmuz 1921 tarihinde Adolf Hitler NSDAP’ın (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei) başına geçer. 11 Ocak 1923 tarihinde Fransa, Ruhr bölgesini işgal eder. 100.000 civarında alman memur bölgeden sürülür. Almanya bu oldubittiye boyun eğmek zorunda kalır.

Adolf Hitler’in önderliğini yaptığı Nazi Partisi Yahudilerin ekonomiyi sömürdüğünü ileri sürerek alt ve orta tabaka halkın ayaklanmasına neden oldular. 24-25 Ekim 1923 tarihinde Hamburg’da komünist isyanı başlar ancak kısa sürede bastırılır. Kasım 1923 tarihinde Saksonya ve Thuringia'da sol koalisyonlar yönetime gelir. Bavyera ordusu, Ruhr olayları yüzünden isyan edip Berlin'e yürüme tehdidinde bulunur.

Siyasi şiddet, 1923 yılında Hitler'in ordu tarafından bastırılan ‘’Birahane Darbesi’’ (Bürgerbräukellerputsch ya da Hitler-Ludendorff-Putsch ya da Hitlerputsch) girişimiyle zirve yapar. 1923 yılında Bavyera'da üçlü bir diktatör yönetimi hâkimdir: Devlet komiseri Gustav von Kahr, Reichswehr komutanı General Otto von Lossow ve Devlet Polisi Başkanı Albay Hans von Seisser. 8 Kasım 1923 akşamı Münih ticaret örgütlerinin, Bürgerbräukeller isimli bir birahanede düzenlediği gecede konuşma yapmakta olan von Kahr ve orada bulunan yönetim ekibi, Adolf Hitler ve ona bağlı 600 silahlı adamının müdahalesiyle rehin alınırlar. Hitler bu üçlünün kendisiyle iş birliği yapmasını talep eder.

Hitler'in amacı burada bulunan silahlı Weimar Cumhuriyeti karşıtlarını kendi önderliği altında toplayarak, ordunun da (o zamanki adıyla Reichswehr) desteğiyle Bavyera hükümetini ele geçirip Berlin'e karşı yürüyüşe geçmek ve Weimar Cumhuriyeti'ni yıkmaktır. Ancak üçü de bu konuda isteksizdir. Bu aşamada Hitler'e Almanların I. Dünya Savaşı'ndaki efsanevi komutanı Erich Ludendorff yardımcı olur ve görünüşte Hitler ile uzlaşır.

Birahane çıkışında oluşan kargaşada bu üçlü Hitler'in elinden kurtularak görevlerinin başına dönerler. Hitler, Ludendorf'la baş başa kalır. 9 Kasım sabahı, Hitler ve Ludendorff bir hücum taburunun önünde Münih şehir merkezine doğru yürüyüşe geçer. Şehrin merkezine giden yolları kapatan polis taburlarıyla çıkan çatışma Hitler için başarısızlıkla sonuçlanır ve hücum taburu dağılır. Olayda 16 Nazi ve 3 polis ölür. Ludendorff olay yerinde tutuklanır. Adolf Hitler oradan kaçar ancak iki gün sonra o da yakalanır. 1 Nisan 1924 tarihinde Adolf Hitler 5 yıl hapis cezasına çarptırılır.

Ekim 1924 tarihinde Dawes Planı uygulamaya konulur. Hükümetin Maliye Bakanı ve Reichbank’ın Müdürü olan Dr. Schacht, bu planı uygulayarak 1924-1929 yılları arasında bir dizi ekonomik çalışmalar hazırlayarak Almanya’nın kötü ekonomisini düzeltmeye çalışır. Yapılan çalışmalar sonucunda ekonomi canlanır, toplumsal düzen yeniden sağlanır...

Ancak siyasal sistemde ise sağcılar giderek güçlenmeye başlar… 20 Aralık 1924 tarihinde Adolf Hitler dokuz ay hapis yattıktan sonra serbest bırakılır. Hapisten çıkan Hitler Nasyonal Sosyalist Partinin başına geçer. 28 Şubat 1925 tarihinde SPD lideri ve cumhurbaşkanı Friedrich Ebert ölür. 1925 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde büyük saygınlığa sahip olan ve monarşiyi açıkça destekleyen Paul von Hindenburg devlet başkanlığına getirilir.

Mayıs 1928 tarihinde yapılan Reichstag seçimlerinde sol güçlenirken sağcı ve ılımlı partiler zayıflar. NSDAP mecliste 12 sandalye ile yer alır. Herman Müller SPD önderliğinde bir koalisyon kurar. Ekonomi seçimden sonra yeni bir yavaşlama dönemine girer... Adolf Hitler bu dönemlerde sağ kesimin geneli üzerinde söz sahibi olacak kadar güçlenmeye başlar…

1929 yılında Avrupa’da patlak veren ekonomik bunalım Almanya’ya da sıçrar. Ekonomik kriz sonucunda Alman ekonomisi %50 üretimini kaybeder ve 1931 yılında bankaların çoğu iflas eder. Ülkedeki ekonomik kriz ve işsizliğin milyonları bulmasıyla birlikte 1930 yılında yapılan seçimlerde işçiler komünist partiye yakınlaşırlar.

27 Mart 1930 tarihinde Müller kabinesi ekonomik sorunlar yüzünden istifa eder. Sonrasında Brünning yeni bir hükümet kurar fakat anayasayı ihlal ederek ülkeyi kararnamelerle yönetmeye başlar. Ekonomik sorunlar klasik tasarruf önlemleri ve Versailles borçlarının ertelenmesi yoluyla aşılmaya çalışılır. Haziran 1930 tarihinde Brünning kabinesi güven oylaması sonucu düşer.

Bu çalkantılı ortamda Ekim 1930 tarihinde yenilenen seçimlerde liberaller tamamen yenilgiye uğrar; NSDAP mecliste 108 sandalyeyle girer… Devlet Başkanı Hindenburg’un başkanlığa atadığı Heinrich Brüning bir koalisyon hükümeti kürar.

4 Haziran 1932 tarihinde düzenlenen Başkanlık seçimleri sonucunda tekrar Hindenburg cumhurbaşkanlığına seçilir. Bu seçimlerde NSDAP %37 oy almıştır. 13 Ağustos 1932 tarihinde Adolf Hitler şansölyeliğe aday gösterilir fakat Hindenburg tarafından reddedilir… Franz von Papen şansölye olur… Ancak Reichstag dağıtılıp aşırı sağ politikalar uygulamaya konulur. Başta NSDAP ve KDP olmak üzere çeşitli partiler arasında sokak çatışmaları yaşanır… Ülkenin birçok yerinde anarşi başlar. Çatışmalar yaz boyu sürer ve arkasında yüzlerce ölü bırakır. 

1932 seçimlerinde oyların %37’lik kısmını almasına rağmen Nazi Partisi’nin lideri olan Adolf Hitler iktidara gelemez… 3 Aralık 1932 tarihinde Kurt von Schleicher şansölyeliğe atanır ancak Adolf Hitler kabinede yer almayı reddeder. 28 Ocak 1933 tarihinde Kurt von Schleicher istifa eder, Adolf Hitler şansölyeliğe atanarak Hindenburg tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilir.

27 Şubat 1933 tarihinde Reichstag kundaklanarak yakılır… 28 Şubat 1933 tarihinde yangın bahane edilerek Adolf Hitler’e olağanüstü yetkiler verilir. Bu sıralarda ilk toplama kampı Ornienburg'da kurulur. 5 Mart 1933 tarihinde Reichstag seçim yapılır. NSDAP ezici çoğunluğu ele geçirir. Sol kanat komünistler dâhil meclisten dışlanır.

8 Mart 1933 tarihinde Alman Sendikalar Federasyonu merkezi, başını Herman Göring ve Franz von Papen'in çektiği Naziler tarafından basılıp üyeleri pasifize edilir. Bu olaydan sonra sendikalar NSDAP ile bağlarını koparıp SPD'ye yaklaşır. 31 Mart 1933 tarihinde Alman eyaletleri otonomilerini kaybeder. 26 Nisan 1933 tarihinde GESTAPO kurulur… Mayıs 1933 tarihinde birçok sendika lideri tutuklanır, bağımsız sendikaların mallarına el konulur, Reich toprak mirası yasası çıkarılır, işçi kayyumlukları kurulur, KDP’nin mal varlıklarına el konulur. 22 Haziran 1933 tarihinde SPD kapatılır. 

30 Haziran 1934 tarihinde Hitler’in kontrolden çıkan ve kendisine prestij kaybettirdiğini düşündüğü SA liderlerini ve iktidarı önünde engel olabileceğini düşündüğü devlet içinde etkili tüm rakiplerini bir toplantı duyurusuyla bir araya getirerek öldürtür. Hitler’in bahanesi bu grubun kendisine darbe yapacakları iddiasıdır. Olay toplam üç gün sürer… Olayda SA’nın başı Ernst Röhm ve yardımcıları Heinrich Himmler SS tarafından öldürülür… Bu olayda resmi kayıtlara göre 85, tahminlere 200 kişi kurşuna dizilir. Bu olaya Alman tarihinde ‘’die Nacht der langen Messer’’ (Uzun bıçaklar gecesi) olarak anılır. "Es wird eine Nacht der langen Messer geben" deyimi ‘’bazı kafaların uçacağı’’nı anlatmak için kullanılan bir deyimdir. Bu şekilde SA önderleri öldürülerek SA bir gecede tasfiye edilir. Hitler SA’ları ortadan kaldırır, çünkü kendisine körü körüne bağlı 1.5 milyon kahverengi gömlekli ile Ernst Röhm, Hitler'den bile daha güçlü konuma gelmiştir.

Ernst Röhm; gece baskını sırasında tutuklanıp Münih’te cezaevine kapatılır. 1 Temmuz 1934 tarihinde Hitler'in kurmayları tarafından hapishanede kendini öldürmesi için, hücre masasına, SA’ların Hitler’e sözde darbe yapacağını haber veren bir gazete kupürü ile birlikte bırakılan silaha dokunmaz… Ancak 10 dakika sonra ellerinde birer silahla gelen iki askerin çıplak göğsüne açtıkları ateş sonucu öldürülür…

Bu olayda, Kurt von Schleicher ve Gustav Ritter von Kahr gibi SA üyesi olmayan birçok kişi de öldürülür… Bu kişilerin öldürülmelerin sebebi ise bu kişilerin 1923 yılında Hitler'in ’’Birahane Darbesi’’nin başarısız olmasını sağlamalarıdır. Hitler bu olayı unutmaz ve eline geçen ilk fırsatta onlardan intikamını alır… 

Temmuz 1933 tarihinde yeni partilerin kurulması yasaklanır. 

2 Ağustos 1934 tarihinde Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ölür… Adolf Hitler bir oldu bittiyle Hindenburg’un yerine geçer ve bütün yasama yürütme ve yargı güçlerini elinde toplar. Hitler'in Cumhurbaşkanlığı makamına yükselişinin halkın onayına sunulması için 19 Ağustos 1934 tarihinde bir referandum (Volksabstimmung über das Staatsoberhaupt des Deutschen Reichs) düzenlenir. Referandumun sonucunda %89.93 “evet” oyu çıkar. Bu referandumla Hitler’in Cumhurbaşkanı olmasına, bununla birlikte Şansölyelik (Başbakanlık) görevini de sürdürmesine halk tarafından onay verilir...   

Bu son damla da ‘’Weimar Cumhuriyeti’’nin sonunu getirir… Bundan sonra artık Almanya’da ‘’Nazi Rejimi’’ vardır…

Weimar Cumhuriyeti neyin tarihidir?

Weimar Cumhuriyeti; Birinci Dünya Savaşının yıkıntıları arasında kurulan taze bir demokrasinin ve genç bir cumhuriyetin; komünist, sosyalist, sosyal demokrat, demokratik sol ya da liberal ve muhafazakar partiler ve kişilerin kendi aralarında bitmek dinmek bilmeyen bölünmeleri, kavgaları, çatışmaları, kamplaşmaları ve düşmanlıkları neticesinde Nazi Partisine ve Adolf Hitler’e adım adım bir nasıl teslim edildiğinin tarihidir.  

Weimar Cumhuriyeti; cumhuriyete sahip çıkan cumhuriyetçilerle demokrasiye inanan birey ve kurumların eksikliğinin ve yetersizliklerinin nelere mal olduğunun tarihidir…

Weimar Cumhuryeti; demokrasi için değil, demokrasiye karşı işleyen kişilerin, demokratik kurumların sahtekârlığının ve iktidarsızlığının nelere mal olduğunun tarihidir…

Weimar Cumhuriyeti; sahipsiz bir cumhuriyetin, yönetemeyen bir demokrasinin Nazi Rejimine ve Hitler’e bir nasıl kuluçka ve beşiklik görevi yaptığının tarihidir…

Weimar Cumhuriyeti; düşünen herkes için alınması gereken bir dersin tarihidir…

Osman AYDOĞAN

Birkaç kısa not:

Birinci not: Yazımın başında ‘’1918 ve 1933 yılları arasındaki dönemi kapsayan ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ ismini alan bu dönem içindeki; savaş, yenilgi, yabancı işgali, siyasi çalkantı, şiddet, devrim, karşı devrim, hiperenflasyon, işsizlik, ekonomik darlık yanında aynı dönem içinde sanat, kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal ve sanatsal hareketlilikler karmaşık ‘’Weimar Cumhuriyeti’’ döneminin karakterini oluşturur’’ diye yazmış,  ‘’Bu karakteristik özelliklerin her birisi ayrı bir yazı konusudur.’’ diye bahsetmiştim…  Burada kısaca ‘’Weimar Cumhuriyeti’’nin kültürel yapısından bahsetmek istiyorum:

Bu dönemde şehirler, taşradan iş aramaya gelen yeni insanlarla filizlenerek canlı bir kent hayatına zemin hazırlar. Berlin gibi kent merkezleri, Avrupa'nın sosyal açıdan en liberal yerlerinden biri hâline gelir. Berlin'de barlar ve kabarelerle dolu büyüyen bir gece hayatı vardır… Ancak bu durum muhafazakâr elitlerin fazlasıyla canını sıkar…

Kadın haklarında görülen önemli gelişmeler sağlanır. Weimar Anayasası, oy kullanma hakkını 1919 yılında, 20 yaş üzerindeki tüm erkek ve kadınları kapsayacak şekilde genişletir... Alman Yahudileri de artan sosyal ve ekonomik özgürlükler dönemi yaşar…

Bu dönem, kültürel açıdan önemli ve uzun soluklu sonuçlar doğurdu. Tarihçi Peter Gay bu dönem için şöyle yazar: "Cumhuriyet çok az şey yarattı; o, önceden var olan şeyleri özgürleştirdi." Almanya’da ilk sanat filmleri bu dönemde çekilir... Weimar Cumhuriyeti; Franz Kafka, Vladimir Nabokov, W. H. Audaen, Virginia Woolf ve Graham Greene gibi ünlü yazarlara ev sahipliği yapar… Berthol Brecht'in oyunları Alman sahnelerinde bu dönem boy gösterir.. Çağdaş Bauhaus hareketi, mimarînin çehresini değiştirir…

Weimar, ayrıca Theodor Adorno ve Herbert Marcuse gibi büyük düşünürler de yetiştirir..  Aralarında ünlü fizikçi Albert Einstein'ın da bulunduğu Alman bilim insanları, 1918'den 1933'e kadar her yıl en az bir Nobel Ödülü kazanır…

İkinci not: Girişte ülkemizde yayınlanan kaynaklardan bahsettim. Ancak Weimar Cumhuriyeti konusu Almanya’da çok detaylı işlenen bir konudur. Yazımın girişinde Weimar Cumhuriyetinin karakteristiği olarak bahsettim savaş, yenilgi, yabancı işgali, siyasi çalkantı, şiddet, devrim, karşı devrim, hiperenflasyon, işsizlik, ekonomik darlık,  sanat, kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal ve sanatsal hareketliliklerin her birisi hakkında Almanya’da onlarca kitap yazılmıştır. Bunlara bir örnek verecek olursam Ocak 1919 ayaklanmasında öldürülen Spartakistlerin önderleri olan Rosa Lüxemburg, Karl Liebknecht ve Kurt Eisner hakkında sayısız kitap yayınlanmıştır. Sadece Rosa Lüxenburg hakkında sayısız kitap vardır.




Reichstag Yangını

13 Temmuz 2019

Üç gün önce (10 Temmuz 2019) II. Dünya Savaşı'nın bitimine yakın Almanya'da Hitler'e karşı yapılan bir suikasttan ve darbeden bahsetmiştim. Bu suikast ve darbe Hitler'in artık çöküşte olduğu bir zamanda, Hitler'in intiharından dokuz ay önce yapılmıştı.

Madem söz Almanlardan ve Hitler'den açıldı. Ben de Hitler'in yükselişine ve diktatörlüğünü pekiştirmesine yol açan bir olaydan bahsedeyim: ''Reichstag Yangını''. Reichstag; Almanya’da parlamentonun adıydı, ‘’Alman Parlamentosu’’ demekti… Reichstag yangını Hitler'in diktatörlüğünü adım adım inşa ederken çok istifade ettiği vakıalardan birisi olarak kabul edilir…  

Ülkemizde bu konuda tercüme de olsa yayınlanmış tek bir kitap bile yoktur. Ancak ‘’Valküre Operasyonu’’nu anlatırken kullandığım İngiliz gazeteci William L. Shirer’in üç ciltlik kitabı olan ‘’Nazi İmparatorluğu Doğuşu - Yükselişi – Çöküşü’’ (İnkılap Kitabevi, 2003) kitabı: ''Reichstag Yangını''na geniş olarak ve sağlıklı bir şekilde yer verir…

Birinci Dünya Savaşının yıkıntıları arasında Almanya’daki komünist, sosyalist, sosyal demokrat ya da demokratik sol partiler ve kişiler kendi aralarında bitmek, dinmek bilmeyen bölünmelerin, kavgaların, çatışmaların, kamplaşmaların, düşmanlıkların içindedirler. Bu bölünmenin sonucu olarak da Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei – NSDAP) kurucusu Başkanı Adolf Hitler 31 Mart 1932 tarihinde yapılan seçimlerde oyların yüzde 37’sini alarak 28 Ocak 1933 tarihinde Başbakanlığa atanır. Ancak Hitler, azınlık hükümetindedir.

5 Mart 1933 tarihinde genel seçim vardır ve Hitler, iktidar olmak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Almanya Parlamentosu (Reichstag) 27 Şubat 1933 gecesi yakılır. Yangının, kundaklama olduğu ortadadır. Yangın, Hitler’e sadece tek başına iktidar değil sonsuz bir güç de verir… Bu olay, Hitler’in iktidara bütünüyle el koymasının ve komünist partisi başta olmak üzere her türlü muhalefeti kısa süre içinde yok etmesinin de başlangıcıdır…

Gelelim olayın detaylarına:

Berlin’de olay yerinde Hollandalı 24 yaşındaki inşaat işçisi Marinus van der Lubbe yakalanır. Komünist olduğunu söyleyen Marinus, polisin söylediğine göre, kundaklama eylemini tek başına gerçekleştirdiğini anlatır.

Reichstag yangını binanının çeşitli bölgelerinde ve aynı anda çıkar. Oysa Marinus van der Lubbe, ne binayı tanır ne de aynı anda birkaç yerde olabilecek yeteneğe sahiptir. Kaldı ki, Almanya’da veya Berlin’de yaşamıyordur ve Almanya’da kimseyle bir ilişkisi de yoktur. Eylemci sanık olarak aynı gece gözaltına alınan Alman Komünist Partisi (KPD) Berlin Meclis Grup Başkanı Ernst Torgler ve yine gözaltına alınan Bulgar Komünistler Georgi Dimitrow, Blagoi Popow ve Wassil Tanew’i de tanımıyordur…

Olay gecesine bakıldığında Hitler ve ekibinin hazırlıklı olduğu görülür. Adolf Hitler ve ağır topları Joseph Goebbels, Hermann Göring ve Wilhelm Frick yangın yerine gelmekte ve orayı miting alanına çevirmede gecikmezler. Hitler o akşam suçluyu tespit eder: Uluslararası komünizm, Alman birliğine ve dirliğine karşı kokteyl bir örgütle saldırmıştı!

Hitler şöyle devam eder: ''Artık acıma yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül göstermez. Her komünist eylemci nerede görülürse vurulacak. Komünist milletvekilleri daha bu gece asılmalı. Bu ülkede komünizmle ilgili ne varsa, dümdüz edilecektir. Reichstag yangını içinde olan sosyal demokratlara da artık acıma yok.“

Göring de bir çift laf eder: ''Bu komünist isyanının başlamasıdır, devam edecekler. Bir dakika bile gecikemeyiz…“

Göring doğru söylüyordur. Bir gün bile beklemezler ve yangının ertesi sabahı 28 Şubat 1933 tarihinde Cumhurbaşkanı adına Alman Halkının ve Devletinin Korunmasına Yönelik Reichstag Yangını Kararnamesi çıkarılır: (Ne çabuk hazırlanmışsa!) Die Verordnung des Reichspräsidenten zum Schutz von Volk und Staat –Reichstagsbrandverordnung. Bu kararname kısaca ‘’Yetki Yasası’’ olarak tanımlanır.

Bu kararnameyle birlikte; yürürlükteki Weimer Anayasası kaldırılır ve Alman Meclisinin tüm yetkileri dört yıl süre ile kabineye, dolayısıyla Başbakan Hitler'e devredilir,  Meclisin çalışmalarına bu süre için ara verilir. Hitler, Alman silahlı kuvvetlerinin tam yetkili başkomutanı olur ve böylece Hitler, Alman Silahlı Kuvvetlerini kullanma yetkisini eline alır. Demokrasinin ve insan haklarının bütün kurallarını askıya alınır. Polise sebep göstermeksizin gözaltına alma ve yargıya da sanığı hukuki yardımdan muaf tutma hakkı verilir. İzleyen günlerde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) ve Alman Ulusal Halk Partisi dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durdurulduğu gibi Almanya Komünist Partisi'nin parlamentodaki 181 milletvekili ve parti ileri gelenleri tutuklanır.

Reichstag Yangını Almanya’na Nazi faşizmine geçisin en önemli adımı olur. Toplama kamplarının ilk nüveleri burada atılır. Kısa sürede 100 bin Alman Komünist Partisi üyesi ve sosyal demokrat tutuklanır. Almanya’nın dünya çapındaki entelektüelleri, gazeteci ve yazarları da tutuklanır.

Bu ortam ve bu kararname ile ilan edilen olağanüstü bu durumda 05 Mart 1933 tarihinde yapılan seçimlerde Hitler büyük üstünlük sağlar. Artık Hitler bir diktatördür.

“Reichstag Yangını” yargılamaları Leipzig kentinde gerçekleşir ve bir yıl kadar sürer…  Marinus van der Lubbe, Reichstag’ı yaktığını kabul etse de kundaklamayı kimin yaptırdığı aydınlığa kavuşmaz. Çünkü Alman sol çevrelerde ve uluslararası kamuoyunda Marinus’a kundaklamayı yaptıranların aynı zamanda Marinus’u yargılayanlar olduğu imajı hiç silinmez. Marinus van der Lubbe ise sonu belli bu yargılama neticesinde suçlu bulunup 10 Ocak 1934 günü başı kesilerek idam edilir.

Reichstag Yangını nedeniyle gözaltına alınan Bulgar Komünistlerinden Georgi Dimitrow da yargılananlar arasındadır. Dimitrov’un savunması, hem yangın provokasyonunu açığa çıkaran hem de faşizmi yargılayan niteliktedir: (''Faşizmin Yargılanması, Leipzig 1933'', Georgi Dimitrov, Evrensel Basım Yayın, 1994)

“(…) Odamda bulunan kâğıtlara gelince, benim olduğum sırada yapılan arama dışındakileri kabul etmiyorum. Odamın aranması benim yokluğumda yapılmıştır.” (20 Mart 1933)

‘’Sayın yargıçlar, sayın suçlayıcı üyeler, sayın avukatlar! (…) Mahkeme boyunca kaba ve sert bir dille konuştuğumu kabul ediyorum. Hayatım ve sürdürdüğüm mücadele de aynı niteliktedir. Fakat dilim samimi ve açık yüreklidir. Şeyleri gerçek adları ile anmak âdetimdir. Müşterisini savunmak zorunda olan bir avukat değilim. Komünist bir sanık olarak kendimi savunuyorum. Komünist devrimci şerefimi savunuyorum. Komünist fikirlerimi ve inançlarımı savunuyorum. Hayatımın anlamını ve içeriğini savunuyorum. Bu nedenle mahkeme önünde söylediğim her söz deyim yerinde ise kanımdan bir damla, etimden bir parçadır. Komünistlere anti-komünist bir suç yüklendiğinden dolayı, bütün sözlerim bu haksız yere suçlamaya karşı duyduğum öfkenin belirtisidir. (…)

Alman hükümetinin 28 Şubat tarihli olağanüstü kanun hükmündeki kararname, aynı zamanda bir delil niteliğindedir. Bu kararname hemen yangından sonra yayınlanmıştır. Anayasanın örgütlenme hürriyeti, basın hürriyeti, kişi dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı vb. ile ilgili maddelerdir. Yalnız komünistlere değil, aynı zamanda diğer muhalefet parti ve gruplarına karşı da yöneltildiğini belirtmek zorundayım. Bu kanun olağanüstü bir rejimi yerleştirmek için Reichstag yangınını bahane etmiştir. Delil yetersizliğinden değil, bu anti-komünist eylemlerle bir komünist olarak ilgimizin olamayacağı için serbest bırakılmamızı talep ediyoruz.’’ (16 Aralık 1933)

Mahkeme sonunda Dimitrov ve yoldaşları serbest bırakılırlar.

Cumhurbaşkanı Hindenburg 2 Ağustos 1934 tarihinde vefat edince Hitler, Cumhurbaşkanlığı makamını da üstlenir. Bu "fiili durum", referanduma sunulur. Alman halkının yüzde 89,93 "evet" oyu ile Hitler Cumhurbaşkanı olur. Bu referandumla birlikte Hitler’e Şansölyelik (Başbakanlık) görevini de sürdürmesine onay verilir.

II. Dünya Savaşında sonra kurulan Nürnberg mahkemeleri sırasında General Franz Halder, 1942 yılında Hitler'in doğum günü kutlaması sırasında, Hermann Göring’in '’Reichstag yangını hakkında gerçeği bilen tek kişi benim çünkü Reichstag’ı ben ateşe verdim'’ dediğine şahitlik eder ancak Göring kendi savunmasında bunu yalanlar.

Ancak  hep yazılarımda kendisine atıfta bulunduğum tarihçi Eric Hobsbawm “Kısa 20. Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı'' adlı eserinde (Everest Yayınları/Siyaset Dizisi, 2006) ise ‘’günümüz tarihçiliği bu olayın bir Nazi provokasyonu olduğu iddiasını desteklemez" der.

Yıllar sonra Marinus’un kardeşi Jan van der Lubbe, kardeşinin yeniden yargılanması için mahkemeye başvurur. 1980 yılında Berlin Mahkemesi faşist dönemdeki yargılamaların tümünün zaten hukuk dışılığına hükmedildiğini hatırlatır ve ayrıca Marinus’un beraatine karar verir. Alman Komünist Partisi olayı araştıran komite kurar ve partiden kimsenin Marinus ile bir ilişkisinin olmadığını saptar. Ayrıca, Marinus’un akli dengesinin bu suçu işlemeye uygun olup olmadığına dair o zaman hazırlanan doktor raporu hala kayıptır. Yangını başlattığına dair ilk ifadesi dışında kanıtlar da yoktur.

Yıllar sonra Hollanda‘da birçok meydana Marinus van der Lubbe adı verilir. 27 Şubat 2008’de olaydan 75 yıl sonra Marinus van der Lubbe'nin Hollanda’da yaşadığı şehir Leiden’e heykeli dikilir ve adı verilen bir sitenin duvarına fotoğrafı afiş olarak asılır.

Ancak Tarihi bilmeyenler Tarihin cilvesinden de habersizdirler.  Reichstag’ın yangını ile diktatörlüğünü pekiştiren bir rejim yine Reichstag’ın tepesine Sovyet askerinin elleriyle diktiği kızıl bir bayrakla son bulur... (2 Mayıs 1945)

Osman AYDOĞAN

Bir not: Yazımın girişinde ülkemizde bu konuda tercüme de olsa yayınlanmış tek bir kitap bile yoktur diye bahsetmiştim. Ancak Reichstag yangını hakkında Almanya’da onlarca kitap yazılır. Özellikle iki Almanya’nın birleşmesinden sonra arşivlerde ortaya çıkan yeni kaynaklarla konu Almanya’da hep canlı tutulur. Bütün Alman kaynaklarında olduğu gibi bu yeni kitaplar da bu olayın Nazilerin diktatörlüklerini inşa etmek için bir kaldıraç olarak kullandıklarını, Reichstag yangınının "Üçüncü Reich" in gerçek başlangıcı olduğunu ve Hollandalı Marinus van der Lubbe'nin tek suçlu olarak görünmemesi gerektiğinden bahsederler. Bu yeni kitaplardan şu örnekleri verebilirim:

‘’Der Reichstagsbrand: Wiederaufnahme eines Verfahrens’’' (Reichstag Yangını: Bir sürecin yeniden başlatılması) Benjamin Carter Hett und  Karin Hielscher, Rowohlt Verlag, Juni 2016.

‘’Der Reichstagsbrand: Geschichte einer Provokation’’ (Reichstag Yangını: Bir provokasyonun tarihi), Alexander Bahar und Wilfried Kugel, Papy Rossa Verlag, 2013.

‘’Der Reichstagsbrand: Die Karriere eines Kriminalfalls’’ (Reichstag Yangını: Bir ceza davası kariyeri), Sven Felix Kellerhoff, be.bra Verlag, 2008.

Dikkat edilirse bu kitapların yayın tarihleri hep yenidir. Çünkü Almanya’da bu konu her an ve hala tazeliğini korumaktadır.  




Operasyon Valkyrie

10 Temmuz 2019

06 Temmuz 2019 günü TV'de sinema programına bakıyorum. Saat 21.30'da TRT2’de bir film var: ‘’Operasyon Valkyrie’’ Filmi daha önce izlemiştim ancak bu güzel filmi bir daha izlemek için ailece TV başına geçiyoruz… Saat tam 21.30’da filmin başlamasını bekliyoruz… Ancak oda ne? Yayın akışı değişmiş başka bir film gösterime giriyor: ‘’Yüz’’

Amerikan film yönetmeni Bryan Singer'in yönettiği ve Tom Cruise'nin başrolde oynadığı, 2008 ABD-Almanya ortak yapımı politik gerilim, savaş filmi olan ‘’Valkyrie’’ filminde Almanya’da Hitler’e karşı 15 Temmuz 1944 tarihinde planlanan ancak 20 Temmuz 1944 tarihine ertelenip icra edilen bir suikast anlatılıyor… Bu film gerçek olaylara dayanıyor. Bu anlamda bu film bir filmden ziyade bir belgesele benziyor... . Bu film Türkiye'de 30 Ocak 2009 tarihinde ‘’Operasyon Valkyrie’’ ismiyle gösterime giriyor.  

Ailecek bu filme hazırlanmışız... Film TRT2'de yayından kaldırılınca biz de İnternetten filmi bulup izliyoruz... Bana da bir daha izlediğim bu filmi sizlere anlatmak kalıyor... Ancak filmi anlatmaya başlamadan önce filmi daha kolay anlaşılır kılmak için mûtad olduğu üzere kısa bir tarih turu yapmam gerekiyor...

Almanya'da Hitler'e karşı direniş...

Aslında Almanya’da Almanların Hitler’e karşı tam bir teslimiyeti yoktur… Filmde anlatılan Nazi yönetimindeki Almanya’da Hitler’e düzenlenen bu suikast girişimi muhalefetin ne ilk organize olma çabası ne de ilk suikast girişimidir.  Almanya’da Hitler’e karşı muhalifler tarafından tamamı başarısızlıkla sonuçlanan 15 suikast girişimi yapılıyor. Bu film bu son girişimi anlatıyor.

Berlin merkezinde bulunan ‘’Gedenkstätte Deutscher Widerstand’’ (Alman Direniş Anıtı) isimli müzede 1933 -1945 yılları arasında Alman nasyonal sosyalizmine karşı direnişin (Widerstand gegen den Nationalsozialismus) bütün safhaları sergileniyor. Almanya’dan getirdiğim en önemli kaynaklardan birisi de bu müzeden aldığım tıpkıbasım belgelerden oluşan bu safhaların tamamını belgeleriyle anlatan direniş dosyasıdır. Bu müzede 20 Temmuz 1944 darbe girişiminin 75. yıldönümü vesilesiyle her yıl olduğu gibi bu yıl da 19 Temmuz 2019 tarihinden itibaren özel bir sergi ve etkinlikler düzenleniyor…

Ordu içindeki ve bürokrasideki muhalefet daha ilk günden Hitler’e direnmeye çalışıyor. Ancak Hitler’in iktidarda henüz ikinci senesi dolmadan ülkenin tartışılamaz diktatörü haline gelmesi üzerine yeraltına çekiliyorlar… 1938-39 yıllarında Hitler’in çıkaracağı yeni bir dünya savaşını engellemeye çalışan ordu içindeki ve dışındaki muhalifler, generallerin tereddüt etmesi ve dünya ülkelerinin Hitler’in saldırgan politikalarına kayıtsız kalmaları yüzünden başarılı olamıyor…

Savaşın ilk yıllarında alınan başarılı sonuçlar, özellikle de Fransa’nın kolay teslim alınması ve Hitler’in Alman halkı üzerindeki popülaritesinin gitgide artması üzerine muhalifler beklemeye başlıyorlar… 1943 senesinde rüzgârın tersine esmeye başlaması üzerine Mart 1943, Kasım 1943, Şubat 1944, Mart 1944 ve en son da 20 Temmuz 1944’te art arda suikast girişimleri yapılıyor. Ancak artan güvenlik önlemleri ve Hitler’in artık halk arasına çıkmaması yüzünden girişimler başarılı olamıyorlar…

Alman ordusunda Hitler zamanında da hala çok kuvvetli bir Prusya askerî geleneği devam etmektedir... Prusya'da askerlik asilzâdelere ait sınıfsal bir yaşam tarzıdır ve çoğu zaman aile ismi ile birlikte en büyük oğul tarafından devam ettirilir. Prusyalı isimlerindeki ‘’von’’ bağlacı bir soyluluk belirtisidir ve Türkçe’deki ‘’…..oğlu’’ anlamında kullanılır. Günümüzde Alman isimlerinde artık bu bağlaç pek kullanılmamaktadır.

Alman ordusunun yeminlerinde 1934'e kadar sadakat sadece "vatan’’a  (Vaterland) sunulurdu. Son büyük Prusyalı Hindenburg'un ölümü (1934)  sonrasında kullanılmaya başlanan ve "Hitler andı" olarak anılan metinde ise sadakat "halk (Volk), devlet (Reich), başkomutan ve lidere (Führer)'e" sunulmaya başlanıyor. Zaten bahsettiğim film de bu yemin ile başlıyor… Ayrıca ''Wehrmacht'' adı ile Alman Ordusunun kimliği değiştirilerek siyasal iktidarın kontrolü altına alınmaya çalışılıyor… Ne Hitler Prusyalı subaylardan hazzediyor ne de Prusyalı subaylar Hitler'den hazzediyorlar… Bu nedenle onbaşı Hitler’in ve büro askeri Goebbels'in içten içe Prusya geleneğine olan güvensizliği, temelde bir yarı milis kuvveti ve siyasal güç olan SS'lerin yaratılmasına ve güçlendirilmesine vesile oluyor…

Prusya ve Prusyalıyı subayları anlatmak ayrı bir yazı konusudur. Köklü bir devlet geleneği ve köklü bir askerî geleneği olan Prusyalı subayların Hitler ile Hitler'in de onlarla uyuşması zaten mümkün olmuyor... Ancak Fransız Devrimi’ne katılan Fransız aristokrat, siyasetçi ve iktisatçı Comte de Mirabeau’ya ait Prusya geleneği konusunda şu alıntıyı vermek istiyorum: ‘‘Bazı devletlerin ordusu vardır, ancak Prusya ordusunun devleti vardır.’’ 

Valküre Planı...

Hitler kendisine karşı yapılan, yapılacak suikastların ve direnişin farkındadır. Bu nedenle Hitler tarafından hazırlanmış bir plan vardır: Valküre Planı… Bu planın amacı Alman Hükümeti'ne ve Hitler’e karşı gerçekleştirilecek herhangi bir isyan veya ihtilal girişimini önlemek, başlamışsa bastırmak ve bu girişim başarılı olmuşsa da Nazi Hükumetini korumaktır... Bu planın içeriğindeki en önemli nokta Berlin'de bulunan ‘’Ersatzheer’’ (Yedek Ordu)nun harekete geçerek isyanı bastırması ve asayişi sağlamasıdır… Ancak Alman ordusu içerisindeki Hitler karşıtı bir ekip bu planı tam aksine Nazileri bitirebilmek için kullanmayı düşünürler. Hitler karşıtı bu ekip ağırlıklı olarak asilzadelerden oluşan yüksek rütbeli Prusyalı generaller ve aydın kesimden kişilerden oluşuyor... 

15 Temmuz 1944

Plan ana hatlarıyla iki aşamadan oluşuyor. İlk aşamada Hitler, yapılacak bombalı bir suikastla öldürülecek, ikinci aşama da ise yedek askerler devreye sokularak Hitler’e karşı bir darbe yapılıyor bahanesiyle SS’ler ve üst düzey ordu mensupları tutuklanarak devre dışı bırakılacaktır

Planın başarılı olmasındaki en büyük sorumluluk yedek askerlerin başında olduğu için Hitler ile birlikte toplantıya katılacak ve bombayı ayarlayacak, daha sonra da yedek askerleri devreye sokacak Albay Claus von Stauffenberg’e ait oluyor.... Stauffenberg planda öngörüldüğü gibi içinde zaman ayarlı bomba bulunan çantayı toplantıya sokmayı ve kendi dışarıdayken bombayı patlatmayı daha sonra ise Berlin’e gelerek yedek askerleri harekete geçirmeyi planlıyor… Bu plan 15 Temmuz 1944 tarihinde tam uygulanacakken Hitler’in yanında Himmler’in ve Göring'in olmaması nedeniyle plan iptal ediliyor. Ancak yedek orduya hareket emri verilmiştir. Plan iptal edilince harekete geçen yedek ordu ‘’tatbikat’’ diye geri çekiliyor.

20 Temmuz 1944

Plan 20 Temmuz 1944 günü planlandığı şekilde icra ediliyor. Albay Stauffenberg planda öngörüldüğü gibi içinde zaman ayarlı bomba bulunan çantayı toplantıya sokuyor, kendisi dışarıdayken bombayı patlatıyor ve sonrasında Berlin’e gelerek yedek askerleri harekete geçiriyor… Askerî ve kamu binaları ele geçirilerek SS'ler tutuklanmaya başlanılıyor...

Her şey yolunda gibi gözükürken planın en hayati kısmı olan Hitler’in öldürülmesinde başarısız olunduğu haberi geliyor. Bomba patlatılmış fakat şansın da yardımıyla Adolf Hitler patlamadan ufak sıyrıklarla kurtulmayı başarmıştır. Akşam saatlerine doğru çatışmaların yoğunlaştığı anda darbe başarıya ulaşacakken Hitler’in yaşadığı anlaşılıyor. Bunun üzerine darbe yanlısı olmayan fakat sesini de çıkarmayan generallerin ve subayların hepsi canlarını kurtarmak için darbecilere karşı savaşmaya başlıyor… Böylece Hitler’e karşı yapılan bir suikast ve darbe girişimi daha başarısızlıkla sonlanıyor… Bu suikast girişiminden sağ kurtulan Hitler 3-5 saat sonra planlı misafiri Mussollini'yi karşılamaya gidiyor…

General Friedrich Fromm, suikast ekibi olan Albay Stauffenberg'i, Teğmen von Haeften'i (Stauffenberg'in emir subayı), General Friedrich Olbricht'i, Albay Mertz von Quirnheim'ı ve Generaloberst Ludwig Beck'i o gece yargısız kurşuna dizdiriyor… Albay Stauffenberg’in kurşunlanırken: “Kutsal Almanyamız çok yaşa!” (Es lebe unser heiliges Deutschland!) diye bağırıyor…

Albay Stauffenberg tam bir Prusyalı subaydır. Tunus'ta aracının mayın tarlasına girip hasar alması, ardından müttefik uçaklarınca saldırıya uğraması sonucu ağır yaralanmış ve bu yaralanma sonucu sol gözünü, sağ kolunu ve kısmen işitme duyusunu kaybetmiştir... Bu hadise filmin girişinde veriliyor…

20 Temmuz 1944 sonrası

Başarısız darbe girişimi sonrası her yerde insan avı başlatılıyor. Darbe sonrası 7.000 civarında kişi tutuklanıyor… Mahkemeler sırasında sanıkları aşağılamak için sanıkların pantolon kemerleri takmalarına izin verilmiyor, sanıklar pantolonlarını elleriyle tutup ayakta durmaya zorlanıyor... Sonucu belli olan mahkemelerden sonra tutuklananların 4.980’i idam ediliyor. Bu idamlarda Hitler'in isteğiyle piyano teli ve et kancaları kullanılıyor. Amaç ise faillerin yavaş yavaş ölmesini sağlamaktır. Hitler, bu idam sahnelerini görüntületiyor ve bir brifing esnasında önemli SS subaylarına göstererek onlara bir nevi gözdağı veriyor.

Almanya’da bu suikast ve Stauffenberg üzerine onlarca kitap yazılıyor. Hala da yazılmaya devam ediliyor... Türkçede ise ne yazık ki bir tanendir. O da Talip Doğan Karlıbel’in, ‘’Stauffenberg ve Operasyon Valkyrie’’,  (Siyah Beyaz Yayınevi, 2009) isimli kitabıdır. Ne yazık ki bu kitap da oldukça yetersiz kalıyor… Ancak İngiliz gazeteci William L. Shirer’in üç ciltlik ‘’Nazi İmparatorluğu Doğuşu, Yükselişi, Çöküşü’’ (İnkılap Kitabevi, 2003) isimli kitabı bu konuyu çok güzel ve detaylı bir şekilde anlatıyor…

Bu konu üzerinde çok da film çekiliyor. Ancak bu filmlerin en önemlisi ve etkileyicisi işte girişte bahsettiğim 2008 ABD-Almanya ortak yapımı olan ‘’Valkyrie’’ filmidir. Bu film Türkiye'de 30 Ocak 2009 tarihinde ‘’Operasyon Valkyrie’’ ismiyle gösterime giriyor.  

Film: ''Operasyon Valkyrie''

Amerikan film yönetmeni Bryan Singer'in yönettiği ve Albay Claus von Satffenberg’i canlandıran Tom Cruise'nin başrolde oynadığı bu film girişte anlattığım gibi gerçek olaylara dayanıyor ve bu film bir filmden ziyade bir belgesele benziyor…

Film için belgesel niteliğinde demiştim ya... Olayları anlatınca bana filmden anlatacak bir şey kalmıyor. Hal böyle olunca, film senaryosunda gerçeklerden zaman zaman sarkarak bazı değişiklikler yapılmış, bana da ağırlıklı olarak bu değişiklikleri anlatmak kalıyor:

Filmin sonlarına doğru General Friedrich Fromm, suikast ekibi olan Albay Stauffenberg'i, Teğmen von Haeften'i (Stauffenberg'in emir subayı), General Friedrich Olbricht'i, Albay Mertz von Quirnheim'ı ve Ludwig Beck'i bir odada topluyor. Bu sahnede, Ludwig Beck silah istiyor ve intihar ediyor. Ancak gerçek farklıdır. Gerçekte General Friedrich Fromm, Ludwig Beck'e intihar etmesini istiyor ve silahı masaya koyuyor. Beck silahı önce şakağına dayıyor… Ancak Beck kendisini öldüremeyeceğini söylüyor. Daha sonra tüm subaylar odadan çıkıyorlar. Bir müddet sonra silah sesi geliyor. İçeri girdiklerinde Beck'in silahı ağzına dayayarak ateşlediğini fakat ölmediğini görüyorlar. Askerlerden biri Beck'in ensesine tek kurşun sıkarak daha fazla acı çekmesini engelliyor.

Filmde, Valkürü Planını Hitler’e Albay Stauffenberg imzalatıyor. Ancak gerçekte Albay Stauffenberg, Hitler'i ilk kez suikast denemesinde görüyor. O imzalatmayı yapan kişi bir başkasıdır.

Filmde, Hitler ile birlikte sadece Himmler'in aynı operasyonda öldürülmesi istendiği söyleniyor ve Himmler olmayınca operasyon 15 Temmuz’dan 20 Temmuz’a erteleniyor… Ancak gerçekte Hitler ile birlikte Himmler ve Göring'in de aynı operasyonda öldürülmesi isteniyor.

Filmde Rommel'den hiç bahsedilmemiş. Rommel de Hitler karşıtıydı ve Hitler'in yaptıklarını pek onaylamıyordu. Ancak Rommel, diğerlerinden farklı olarak Hitler'in öldürülmesinin onu halkın gözünde bir kahraman haline getireceğini düşündüğünden, darbe yapılacaksa suikasttan ziyade tutuklanması gerektiğini savunuyordu. Ancak Rommel de Hitler'in gazabından kurtulamıyor... Rommel zorla intihar ettiriliyor ve bir çarpışmada öldüğü söylenerek görkemli bir cenaze töreni yapılıyor... 

Film ile gerçek arasındaki en büyük fark; filmde Stauffenberg darbenin planlayıcısı olarak gözüküyor ve suikasttan sonra ekibin başına geçip resmen darbeyi yönetiyor. Gerçekte ise Stauffenberg darbenin planlayıcısı ve yöneticisi değil sadece tetikçisidir. Ancak Stauffenberg’in torunu Sophie von Bechtolsheim daha yenilerde ‘’Stauffenberg - Mein Großvater war kein Attentäter’’ (Stauffenberg – Büyükbabam suikastçı değildi) (Herder Verlag, 2019) isminde yazdığı kitapta bu görüşe karşı çıkıyor... 

Filmde Stauffenberg, kesik kolundaki olmayan eli ile Hitler selamı vermeye zorlanıyor. Staffenberg’e bu selamı vermesi için zorlayan kişi de muhaliflerin suikast planından haberdar olduğu halde buna göz yuman, sonradan suikastçılar başarısız olunca kraldan da kralcı olup suikastçıları kendi avlusunda kurşuna dizdiren adam General Friedrich Fromm’dur...

Filmin Stauffenberg'in kesik kolla Hitler selamı vermesinden sonra en çarpıcı karesi de, sonunda ekrana yansıyan dört satırdır. Bu dört satır, sadece bu dört satır en az film kadar etkileyici oluyor: 

‘’You did not bear the shame
you resisted
sacrificing your life
for freedom, justice and honor’’

Film ne yazık ki İngilizce olduğu için olduğu gibi aldım. Almancası şu şekildedir ve halen yazımın girişinde bahsettiğim ‘’Gedenkstätte Deutscher Widerstand’’ (Alman Direniş Anıtı) müzesinin duvarında gömülü haldedir:

‘’Ihr trugt die Schande nicht.
Ihr wehrtet euch.
Ihr gabt das große ewig wache Zeichen der Umkehr,
opfernd Euer heißes Leben für Freiheit, Recht, und Ehre.’’

(Utanç vermediniz.
Kendinizi savundunuz.
Tam aksine uyanıklığın en büyük yumuşak işaretini siz verdiniz.
Özgürlük, adalet ve onur için sıcak hayatınızı feda ettiniz.)

Filmin sonunda kahramanlar şu şekilde tanımlanıyor:

‘’In the world's darkest hour
while others followed orders
they followed their conscience’’

(Dünyanın en karanlık saatinde
diğerleri emirleri takip ederken
vicdanlarını takip ettiler.)

Yine küçük bir bilgi daha aktarmam gerekiyor. O da Albay Claus von Stauffenberg’in karısı olan Nina von Stauffenberg'e ne olduğu hakkında... Filmde Nina suikastten önce Stauffenberg'e veda edip çocuklarıyla beraber Bamberg'e gidiyor. Filmin sonunda da Nina'nın 06 Nisan 2006 tarihine kadar yaşadığı söyleniyor.  Başka bilgi verilmiyor. Gerçekte ise Nina SS subayları tarafından Bamberg'de bulunuyor ve tutuklanıyor. O günkü kanuna göre, vatana ihanet eden subayların tüm yakın akrabaları da vatana ihanet suçundan yargılanıp idamı gerekiyor. Ancak Nina hamile olmasından dolayı cezası erteleniyor... Çocuğu doğmadan önce de müttefikler çoktan Berlin'e giriyor ve Nina bu sayede kurtuluyor… 

Bu suikasttan dokuz ay sonra da Hitler intihar ediyor…

Film bitiyor… Ve ben bomboş, bön bön, uzun uzun simsiyah hale gelmiş ekrana bakıyorum… Gülten Akın’ın ‘’İlk Yaz’’ isimli şiirindeki dizeleri kulağımda çın çın çınlıyor: ‘’Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya…’’

Osman AYDOĞAN

Notlar: Fazladan birkaç konuya değinmek istiyorum. Konuyu dağıtmamak amacıyla meraklıları için buraya alıyorum…

Yazımın girişinde verdiğim ‘’Gedenkstätte Deutscher Widerstand’’ (Alman Direniş Anıtı) müzesinin bulunduğu caddenin adı ‘’Stauffenbergstraße’’dir. Buraya da şeref avlusundan giriliyor (Eingang über den Ehrenhof) Alman Harp Akademisi (Führungsakademie der Bundeswehr)’nin tam karşısındaki sokağın adı da ‘’Stauffenberggasse’’dir.

Bazı isimlerden ayrıca bahsetmem gerekiyor.

Bunların en başında General Friedrich Fromm geliyor.

Friedrich Fromm, Wehrmacht içindeki Nazi karşıtı hareketlerden başından beri haberdar oluyor... Ancak "Walküre Operasyonu"nun başlatılmasına karşı çıkıyor... 20 Temmuz suikast girişiminde Wilhelm Keitel'i telefonla arayarak Adolf Hitler'in öldürülmediğini öğrenince, Albay Stauffenberg’in Ersatzheer (Yedek Ordusu)'i harekete geçirme talebini reddederek intihar etmesini emrediyor… O yüzden Stauffenberg tarafından kendi çalışma odasında hapsediliyor… Fakat Joseph Goebbels'in emriyle Bendlerblock'a yollanan Binbaşı (hemen Albaylığa terfi ediyor) Otto Ernst Remer komutasındaki birlik tarafından kurtarılıyor. Fromm, suikast ekibi olan Friedrich Olbricht, Olbricht'in Kurmay Başkanı Albay Albrecht Mertz von Quirnheim, Claus von Stauffenberg, Stauffenberg'in yaveri Teğmen Werner Karl von Haeften'i iaynı günün gecesi Bendlerblock'un avlusunda yargısız kurşuna dizidiryor... Ludwig Beck intihar etmeyi istediği için kendini vurmayı iki kez deniyor ancak intiharı başaramayınca onu da vurdurtuyor… .

Ancak Hitler, Friedrich Fromm'un Stauffenberg ve arkadaşlarını çabucak idam ettirmesinden dolayı öfkeleniyor… Çünkü Fromm aylardan beri Hitler'i öldürmek için hazırlanan komployu bildiği halde komploculara yataklık ediyor ve planlarını Hitler’e haber vermiyor… İşlediği bu suçun izlerini böylece örtmek, isyanı bastıran adam olarak Hitler'in gözüne girmek istiyor. Ama bunlar için artık çok geç kalıyor…

Fromm'un suikastçilerle iş birliği yaptığı tespit ediliyor, 22 Temmuz 1944 sabahı, Nazi yetkilileri tarafından tutuklanıyor. Fromm, 14 Eylül 1944 tarihinde Alman Ordusundan çıkarılıyor. Artık sivil olan Fromm, 7 Mart 1945 tarihinde Volksgerichtshof (Halk Mahkemesi) tarafından askerî görev için değersiz kabul edilerek idama mahkûm ediliyor ve 12 Mart 1945'te Brandenburg an der Havel'deki Brandenburg-Gorden Cezaevi'nde idam ediliyor… İdam mangası önündeki son sözleri: ‘’Öldürülmem rapor edildi çünkü ben her zaman Almanya için sadece en iyisini istemiştim’’ sözleri oluyor…

Bir diğer kişi Ludwig Beck’tir.

Ludwig Beck, 1938'de savaş riskini azaltmak için toplu istifaları destekleyerek Orgeneral olarak ordudan ayrılıyor ve çeşitli direniş hareketlerine katılıyor… Ludwig Beck, 2. Dünya Savaşından bir yıl önce Hitler'e ve generallerine bir muhtıra veriyor. Bu muhtırada Beck, Hitler'den şunları talep ediyor: ‘’Ordunun siyasetle ilgisi kesilmelidir. Ordu ve bürokrasinin işleyişinde yeniden Prusya geleneklerine dönülmelidir. Masraflar azaltılmalı, gösterişten uzak durulmalıdır. Agresif dış politikan vazgeçilmeli, dış politika dünyayla uyumlu hale getirilmelidir. Düşünce özgürlüğü sağlanmalıdır. Adalet yeniden tesis edilmelidir. NSDAP (''Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei'', -Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi- Nazi Partisi)’ne yapılan devlet yardımı azaltılmalıdır...’’

Ludwig Beck, 1943 yılında, bir bomba ile Hitler'i öldürmek için iki başarısız girişim planlıyor… 1944 yılında Carl Goerdeler ve Albay Claus von Stauffenberg ile 20 Temmuz suikast girişiminin itici güçlerinden biri oluyor. 1944'te Hitler'e düzenlenen ve başarısız olunan 20 Temmuz suikast girişiminde yer aldığı için General Friedrich Fromm tarafından tabancayla intihar etmesi isteniyor. Son sözleri "Daha önceki zamanları düşünüyorum" oluyor… Beck, ardından kendisini vuruyor fakat yaralanıyor ve General Fromm'un emriyle bir astsubay tarafından vurularak öldürülüyor. Eğer 20 Temmuz suikastı başarılı olsaydı Almanya'nın Cumhurbaşkanı olması öngörülüyor…

Ludwig Beck, Alman Nazi Generaloberst'idir. Hitler’e karşı yapılan suikasta katılmış en üst rütbeli asker olarak anılıyor… Beck, Osmanlı Sultanı Mehmet Reşat tarafından verilen Osmanlı Harp Madalyası sahibidir… Osmanlı kime madalya vereceğini çok iyi biliyor!

Valküre

Bu suikastta kullanılan Valküre Planı’nda adı geçen ‘’Valküre’’ (Almancası ‘’die Walküre’’, İngilizcesi ''Valkyrie''); İskandinav mitolojisinde savaşta ölen kahramanları ‘’Vallaha’' denen yere taşıyan kanatlı genç, güzel savaşçı kadınlardır. İskandinav mitolojisindeki amaçları en büyük tanrı olan ‘’Odin’'e savaşçı toplamaktır. ‘’Die Walküre’’ aynı zamanda Richard Wagner’in 1869'da yazdığı eseri ‘’der ring des Nibelungen’’ dörtlemesinin ikinci ayağıdır. Filmde bu eser bir plakta çalınırken görüntüleniyor. Wagner, Hitler'in en çok sevdiği sanatçıdır. Plana da zaten bu nedenle bu isim veriliyor. Filmde Hitler ''Wagner'i anlamayan bizi anlayamaz'' diyor... ‘’Walküre’’ günümüz Almancasında sarışın, uzun boylu ve balıketi kadınlara takılan bir sıfat olarak kullanılıyor… Halide Edib Adıvar da ‘’Harap Mabetler’’ isimli kitabında bu ismi kullanıyor: ‘’Saçlarının aynı olan bal rengindeki gözlerinde bir valkiri’nin korkunç sırları saklıydı.’’

Gedenkstätte Deutscher Widerstand (Alman Direniş Anıtı) isimli müze

Yazımda ismi geçen bu müze Generaloberst Ludwig Beck, General Friedrich Olbricht, Albay Claus von Stauffenberg, Albay Albrecht Mertz von Quirnheim ve Teğmen Werner Karl von Haeften'i idam edildiği yerde kuruluyor… Bu husus müzenin duvarlarına yansıtılıyor: 

 




Mevlâna’dan öğütler;  üç balık

27 Haziran 2019

Son yazılarımda ‘’fabl’’lara daldım… Bu fablların sadece ders vermediklerini aynı zamanda bir düşünceye ya da kavrama güç kazandırmak isteyen bir çeşit masallar olduğundan bahsetmiştim…

Bir düşünceye ya da kavrama güç kazandırmak isteyen masallara Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde geçen bir hikâye örnek olarak gösterilebilir… Bakalım Mevlânâ; ‘’feraset’’, ‘’cesaret’’ ve ‘’pişmanlık’’ kavramlarını bir hikâye içerisinde nasıl açıklamış: (Mesnevi: 4.Cilt - Sayfa: 178-184) 

İçinde üç balık bulunan gölcüğün hikâyesini duydun mu sen? Bak dinle...

Bir kaç balıkçı gölcüğün yanından geçerken balıkları gördüler, üç tane idi, lakin üçü de bir birinden güzel ve iştah açıcıydı. Derhal koşup ağ getirmeye gittiler. Balıklar anladılar durumu.

İçlerinde akıllı olan yola düştü; gidilmesi gönüle hiç de hoş gelmeyen yola koyuldu. Aklından dedi ki: “Bunlara danışmayayım, türlü türlü fikirler ileri sürerek azmimi gevşetirler, tembellikleri, bilgisizlikleri bana da sirayet eder. Danışmak, akıl almak için diri kişi lazım ki, başvurasın amma... Nerede öyle bir diri. Bunlara danışmanın zamanı değil! Kendine gel, yola düş. Bu gölcükten denize doğru git, denizi ara. Şu girdaplara kapılma.”

Derken balıkçılar ağ getirdiler...

İkinci balığın, yarı akıllının ağzının tadı kaçtı. Dövünmeye başladı: ‘’Eyvahlar olsun, fırsatı teptim. Nasıl oldu da o yol gösteren akıllı diriye arkadaş olmadım, ona uymadım! Ansızın gitti, lakin benim de hararetle ardına düşmem gerekirdi! Fakat geçene acınmak, dövünmek hatadır. Gitti mi, gider! Gayrı onu anmanın hiç bir yararı yoktur. Şimdi denizlere,  emniyet yurduna ulaştı o, bize düşen de onun yolundan yürümektir. Bir çare bulmalıyım, en iyisi kendimi ölmüş gibi göstereyim, suyun üzerine çıkıp karnım yukarıda, sırtım aşağıda olduğu halde kendimi salıvereyim. Su nereye götürürse, gideyim. Yüzen kişi gibi değil de, âdeta bir saman çöpü gibi su üstünde sürükleneyim .”

Dediği gibi de yaptı. Ölü taklidi ile su yüzüne çıktı, sürüklenirken aynı çöp gibi, kendini tamamen suyun akışına, bırakmış öylece gidiyordu, bata çıka. Balıkçıların biri gördü: ‘’Eyvah, dedi, en iyi balık öldü!’’ Balıkçıların hepsi kederlenirken, balık onların “eyvah” demelerine sevindi. “Galiba kurtuluyorum...” dedi içinden. Balıkçılardan biri suya girdi, yakaladı onu, fırlattı kıyıya. Balık; çırpına çırpına gizlice suya fırladı, gitti.

Üçüncü balık, o ahmak; ıstıraplar içinde kalakaldı. Kurtulmak için sağa sola çırpındı durdu, fakat avcılar ağ atıp yakaladılar.  Ateş üstündeki tava içinde ahmaklıkla eş oldu.

Ateşin hararetiyle kızıp kaynadıkça akıl ona: “Sana hiç korkutucu bir zat gelmedi mi?” diyordu. O da işkence ve belanın içinde: “Evet geldi! Eğer bu sefer, şu boynumu kıran mihnetten kurtulursam; denizlerden başka yeri yurt tutmam. Bir gölcükte oturmam artık. Uçsuz bucaksız bir su arar, emniyette ve sıhhat içinde ömür sürerim….’’ demekteydi ahmakça! 

Bela gelmeden tedbir için feraset, bela gelince cesaret gerekir. Pişmanlık; cesareti ve feraseti olmayan ahmağın tesellisidir.

Osman AYDOĞAN




Bir Rus masalı…

26 Haziran 2019

Dünkü yazımda ‘’fabl’’dan bahsedip, ‘’fabl ‘’ın aslında insanlar arasında geçen olayları hayvanlar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara ders vermek, örnek göstermek ya da bir düşünceye güç kazandırmak isteyen bir çeşit masal olduğundan bahsetmiştim…

Madem söz ‘’fabl’’den açıldı, devam edeyim o zaman… Bugün de bir Rus masalı anlatacağım… Ancak bu masalın verdiği ders çooook geniş bir yelpazededir… Dolaysıyla istediğiniz dersi çıkarabilirsiniz.

Şimdi gelelim masalımızaaaaa…..

Çiftliğin ambarını mesken tutan fare, bir gün çiftçinin kendisine kapan kurduğunu görür. Hemen horoza gidip, heyecanlı ve endişeli bir sesle, durumu anlatır. “Benim sorunum değil” der horoz. “Ben zaten yakalanmam o kapana. Tuzak sana kurulmuş, başının çaresine bak!” 

Fare, panikler. Yeni yavrulamış koyuna koşar, soluk soluğa, “Çiftçi bana kapan kurdu koyun kardeş…” diye yakınır. Koyun, “Bana ne ki?” der. “Dikkatli ol, kapana yakalanma!” Farecik, ağlamaklıdır. Son bir umutla, öküzün yanına varır, içini döker. Öküz de ilgisiz kalır. “Beni meşgul etme!” diye payladığı fareyi, “Başının çaresine bak” öğüdüyle savar. 

Fare çaresiz ve üzgün, yuvasına döner. 

Günlerden bir gün, çiftçinin fare için kurduğu kapana, bir yılan yakalanır. Zehirli mi zehirli türdendir. Çiftçinin oğlu kapanın yanından geçerken, yılan can havliyle oğlanın bacağını ısırır. Çocuk acıyla kıvranarak yere düşer, katılır kalır. 

Çiftliğe doktor çağrılır. Muayene sonrası gereken ilaçları veren doktor, çıkıp giderken “Horoz kesip suyuna çorba yapın, hastayı güçlendirir” der. Horozu kesip çorba yaparlar. 

Çiftlik evine o kadar çok “geçmiş olsun” ziyaretine gelen olur ki, çiftçi konukları ağırlamak için koyunun gözü gibi sevdiği kuzusunu keser. Kebap yapıp ikram eder. 

Ne var ki çiftçinin oğlunun sağlığı, gün geçtikçe kötüleşir. Sonunda ölür. Çiftçi cenazeyi kaldırır ve bu kez, “başın sağ olsun”a gelenleri ağırlamak için öküzü keser!

Dedim ya bu masalın verdiği ders çooook geniş bir yelpazededir… Dolaysıyla istediğiniz duruma uygulayabilir, istediğiniz dersi çıkarabilirsiniz. Benim görevim yazmak!

Osman AYDOĞAN



Bir seçimin ardından (3)

25 Haziran 2019

En basit anlatımıyla hayvanları konuşturma, kişileştirme sanatları kullanılarak ibret verici şekilde anlatıldığı hikâyelere ‘’fabl’’ denir. "Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikâye" manasına gelen "fabıla"dan gelmektedir. Fabl aslında insanlar arasında geçen olayları hayvanlar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara ders vermek, örnek göstermek ya da bir düşünceye güç kazandırmak isteyen bir çeşit masaldır…

Dünyanın en ünlü fabl yazarları Ezop, La Fontaine, Andersen ve Hint yazarı Beydeba’dır… En eski fabl yazarı olan Ezop'un fablları MÖ 300 yılında derlenerek yazıya geçtiği biliniyor… Türk edebiyatında ise en büyük ‘’fabl’’ örneği divan edebiyatı şairi Şeyhi tarafından mesnevi türünde kaleme alınmış olan ‘’Harnâme’’dir... Ben en önemlilerini saydım ama tabii dünyada ve kültürümüzde fabl yazarları bu kadar değildir.

Yazılarımdan hatırlarsanız ben de genellikle gündeme dair konuları daha net anlatabilmek için fabllara başvururum. Bugün de öyle yapayım… Bir önceki yazımda ‘’Bir seçimin ardından (2)’’ yazımla tekrarlanan İstanbul yerel seçimi konusundaki analizimi yazmıştım.

Biliyorsunuz son yıllarda ülkede siyasi partiler arasında kimi yakınlaşma, kimisi yakınlaşmanın da ötesinde neredeyse koalisyona yakın ittifaklar oldu. AKP bir vakitler ‘’çözüm süreci’’nde, ‘’Dolmabahçe mutabakatı’’nda HDP ile beraberdi, sonra AKP yüz seksen derece dönüşle MHP ile nerdeyse koalisyon haline geldi... Bir vakitler AKP ve lideri hakkında ağıza alınamayacak sözler eden MHP lideri şimdi AKP ve liderinin en yılmaz savunucusu haline geldi.  Keza aynı şekilde AKP ve lideri hakkında söylenmedik olumsuz söz bırakmayan DP lideri, gemisini, pardon partisini terk edip AKP’ye geçerek AKP’nin en fanatik bakanı haline geldi. İyi Parti de kuruluşundan itibaren CHP ile aynı cephede yer aldı…

Anlattığım gibi fabllar aslında insanlar arasında geçen olayları hayvanlar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara dersler verir… Artık anlatacağım hikâyemdeki hangi hayvan, hangi kişi; kimi, hangi partiyi temsil ediyor, geleceğe dönük olarak ne mesajlar veriyor, artık size kalmış… Hani ilk seçim analizimde Ömer Seyfettin’in bir sözüne yer vermiştim ya aynen öyle: ‘’Bu millet âlim değildir ama ariftir. Bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, fark eder ve bilir.’’  

Neyse gelelim hikâyemizeeee….

Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü ekememektedir. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt, adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar. '’Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler.’’

Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder.

Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü '’görmedim’' der ve avcılar uzaklaşır.

Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar. '’Çok teşekkür ederim’' der kurt, '’Bana büyük bir iyilik yaptın'’ ‘'Önemli değil’ der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar. '’Bir dakika'’ diye seslenir kurt ‘’Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok.'’

Köylü şaşırır; '’Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.'’ '’Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur'’ der kurt. ‘'Ben de kendi çıkarım için senin desteğini ve iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.’'

Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.

Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. '’Ne vefası’' der kısrak, '’Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu...’’

Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. '’Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim’' der köpek, ‘’yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur...'’

Kurt köylüye döner, '’İşte gördün’' der. Köylü de son bir çabayla ‘'Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye’' diye cevap verir…

Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. '’Her şeyi anladım da’' der tilki ‘'Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?’’ Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar; '’Gözümle görmeden inanmam...’’

İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve '’Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık'’ diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar.

Sonra tilkiye döner. '’Sana minnettarım beni bu kurttan kurtardın’' der. Tilki de '’benim için bir zevkti'’ diye cevap verir.

O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: '’Haklıymışsın kurt, yapılan ittifaktan, pardon iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş...'’

Gökten üç tane elma düşmüüüüüüüüşşş. Üçünü de aslan yemiş!

Osman AYDOĞAN




Bir seçimin ardından (2)

24 Haziran 2019

31 Mart 2019 yapılan yerel seçimlerde İstanbul’da 13.000 farkla önde olan CHP adayı, hakkı gasp edildikten sonra 23 Haziran 2019 tarihinde yapılan seçimde, 777.000 farkla, yani bir önceki seçimin farkının tam 60 katı farkıyla seçimi kazanmıştır. Bu seçimim tahlilini yapmadan önce biraz geriye gitmemiz lazımdır…

31 Mart 2019 öncesi ülkede durum

AKP, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana uyguladığı politikalarla ülkede; hakkı -hukuku bitirmiş, adaleti bitirmiş, diplomasiyi bitirmiş, tarımı, sanayiyi, ticareti bitirmiş, eğitimi, kültürü, sanatı bitirmiş, Ergenekon, Balyoz kumpaslarıyla ve FETÖ yapılanmasıyla milletin gözbebeği Orduyu bitirmiş,  ticaretini yapa yapa dini de bitirmiştir… Ama en önemlisi AKP ülkede demokrasiyi bitirmiştir demokrasi… AKP uygulamalarında hep çatışma kültürünü, kin ve nefret söylemini ön planda tutmuştur.

AKP döneminde Türkiye uluslararası ilişkilerde de ‘’değerli yalnızlığa’’ ulaşmıştır. AKP döneminde Türkiye; ABD, AB, Rusya (Rusya ile şimdilik göreceli ilişkilerin iyi gibi olduğuna bakmayın) ile olan ilişkilerini bozmuştur. Suriye, Irak, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Libya, Yemen ile neredeyse düşman olmuştur. Bölgenin en önemli ülkeleri olan Suriye, Yemen, Libya, İsrail ve Mısır’da halen Türk Büyükelçisi yoktur… AKP’nin başlangıçtaki ‘’sıfır sorun’’ politikası ‘’sıfır dost’’ uygulamasına dönüşmüştür. AKP, büyük ülke, küçük ülke, komşu ülke ne varsa herkesi politikalarıyla Ebû Müslim Horasanî’nin sözündeki gibi düşman safında birleştirmeyi başarmıştır…  

Siyaset; sorunların güç kullanılmadan çözme sanatıdır. Ancak AKP döneminde ülkede ‘’siyaset’’i de bitirmiştir… Siyasete ayrı bir paragraf açmamın nedeni siyasetin daha yeni bitmemiş olmasıdır. Bu memlekette siyasetin zemini yıldan yıla azala azala kaybolmuş, bitmiş ve tükenmiştir… 1980 darbesinden sonra iğdiş edilircesine depolitize edilen bu toplumda, siyasetin alanı daraltılıp, daraltılıp, daraltılıp sonuçta bir kişinin belirlediği bir alana inhisar edilmiş, hapsedilmiş, sıkıştırılmış, hatta hatta muhalefet de yıllardır bu belirlenen alanda siyaset yapmaya mecbur bırakılmıştır… Tabii ki muhalefet de bu tecavüze –pardon bu muameleye bile oynaya, güle oynaya tabii olmuştur

Bu şartlarda ülke, üstelik OHAL koşullarında referanduma giderek mühürsüz oylarla şaibeli bir şekilde rejimini değişerek parlamenter demokrasiden tek adam rejimine geçmiştir…

31 Mart 2019 yerel seçimlere giderken ülkenin birliğinden, bütünlüğünden sorumlu olan Cumhurbaşkanı kendi partisinden olmayan vatandaşlarına ‘’illet’’, ‘’zillet’’ diyerek aşağılayabilmiş, ‘’bekâ’’ diyerek teröristle eş tutabilmiştir…  

31 Mart 2019 yerel seçimleri

Bu şartlarla yapılan 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden hemen sonra yazdığım ‘’Bir seçimin ardından’’ başlıklı yazımda İbn-i Haldun’un ''Mukaddime''sinde yer alan, devletlerin geçirdiği aşamalar bölümünde ‘’devletin çöküşü’’ aşamasına atıfta bulunarak bu safhayı şöyle özetlemiştim:

‘’İsraf döneminde ise devlet  bir sona doğru ilerlemeye başlar. Devletin çöküş aşaması bu dönemde başlamaktadır. Hükümdar ve çevresi, öncekilerin biriktirdiği serveti telef ederler. Görevler, ehil olmayanlara dağıtılır. Ordu bozulur. Zevk düşkünlüğü arttığı için gelirler giderleri karşılayamaz. Bu aşama aynı zamanda din ve dayanışmanın sayesinde baş­langıçta sağlanan yaşamsal güç­lerin, hısımlığın (asabiyet) tah­rip edildiği dönemdir. Hükümdar, artan israf sonucu satın aldığı destekçilerinin des­teğinin ve vazgeçmediği lüksü­nün devamı için vergileri artır­mak zorundadır. Konfor ve lük­sün tükettiği alışkanlıklar fiziki zaafların ve kötü huyların yayıl­masına neden olmaktadır. Dev­let kendi içinde çözülmeye baş­lamıştır. Az sonra da dışardan gelen genç ve sağlıklı bir gru­bun istilası ile devlet yağı bitmiş bir lambanın fitiline benzer şekilde söneeer gider...’’

Yazıma, AKP’nin 31 Mart seçimlerini bu nedenle kaybettiğini, bu nedenlerin devamının ise partiyi de aşarak devletin bütünlüğünü tehdit eder hale geleceğini vurgulayarak yazıma son vermiştim.

23 Haziran 2019 İstanbul yerel seçimi ve sonuçları

31 Mart 2019 yerel seçimlerinde AKP tarafından kaybedilen İstanbul seçimlerinde seçim sonucu AKP tarafından beğenilmemiş, ellerindeki YSK tarafından, CHP adayının kazandığı seçim; haksız, hukuksuz ve gerekçesiz bir şekilde gasp edilerek, demokrasi adına elde kalan son kale olan sandık da devrilerek, seçim 23 Haziran 2019 tarihinde yenilenmiştir.

31 Mart 2019 yapılan seçiminde 13.000 farkla önde olan CHP adayı, hakkı gasp edildikten sonra 23 Haziran 2019 tarihinde yapılan seçimde, daha önceki seçime oranla 60 kat farkla, toplamda 777.000 farkla seçimi kazanmıştır.

Bu seçimin analizine gelecek olursak…

Yukarıda anlattığım 31 Mart 2019 öncesi koşullar da mutlaka bu seçime etki etmiştir. Ancak aradaki farkın 60 kat artmasının nedenleri daha farklıdır. Bu nedenleri madde halinde şu şekilde sıralayabiliriz.

1. Her ne kadar AKP, 17 yıllık icraatıyla antidemokratik bir görünüm sergilese de Türk halkı neredeyse bir yüz yıllık demokrasi geleneği ile devrilen sandığı, gasp edilen mazbatayı hazmedememiş, içine sindirememiştir. Bu anlamda seçmen örnek bir demokrasi dersi vermiştir. Esas demokrasi bayramı budur.

2. Seçimin yenilenme gerekçesine AKP teşkilatı, AKP adayı ve AKP yandaşı basın da inanmamıştır. Bu nedenle yenilenen bu seçime ne AKP teşkilatı ne de AKP adayı ne de yandaş basın yeteri kadar asılmamıştır.

3. Anket sonuçları AKP açısından olumsuz gelince son anda devreye giren Cumhurbaşkanının tavrı, tehditkâr üslubu ve konuşmaları ters tepmiştir.

4. Yine anket sonuçları AKP açısından olumsuz gelince son anda devreye sokulan Öcalan, Barzani kartları ve Cumhurbaşkanının ‘’Kürt de olsa’’ şeklinde ayırımcı ve olumsuz hitabı HDP seçmenini sandığa gitmemeye ikna etmediği gibi MHP seçmenini de ürküterek sandıktan uzaklaştırmıştır. AKP’nin bu politikası ‘’aynı anda iki tavşanı yakalamak isteyen ikisini de kaçırır’’ atasözünü tam olarak doğrulamıştır.

5. İstanbul Türkiye’nin ekonomi, sanayi ve ticaret merkezidir. Ekonomik gidişatın düzelmeyeceği umudu seçmeni AKP’den uzaklaştırmıştır.

6. Son aylarda ABD ile tırmanan S-400 ve F-35 krizi, Türkiye’nin Batı dünyasından kopuyor kaygısı AKP içindeki merkez sağ kökenli seçmeni ürküterek AKP’den uzaklaştırmıştır.

7. AKP adayının hiçbir resmi sıfatı olmamasına rağmen devletin imkânlarıyla, makam arabalarıyla, uçaklarıyla, koruma ordusuyla yürüttüğü seçim kampanyası AKP’ye ‘’devlet partisi’’, ‘’parti devleti’’ görüntüsü vererek ters tepmiştir.  

8. Sonuç olarak kampanya boyunca AKP’nin samimiyetsiz yaklaşımı, antidemokratik davranışı, sandığı devirmesi, dışlayıcı üslubu, ayırımcı yaklaşımı ve nefret söylemi seçmen nezdinde karşılık bulmamıştır. Ömer Seyfettin’in söylediği gibi ‘’Bu millet âlim değildir ama ariftir. Bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, fark eder ve bilir.’’  

Böylesine bir seçimin ve böylesine bir hezimetin tabii ki sonuçları da olacaktır. Bu sonuçları hem AKP hem de CHP açısından ayrı ayrı incelemekte fayda vardır:

AKP açısından seçimin muhtemel sonuçları:

1. Öncelikle merkez ve İstanbul olmak üzere parti teşkilatının kişi ve politika olarak gözden geçirilmesi gerekecektir. Muhtemel ki ivedilikle hesap birilerine kesilecektir. Politika değişikliği ise zamana yayılacaktır.  

2. Bakanlar gözden geçirilecektir. En kısa zamanda bir kabine değişikliği muhtemel gözükmektedir… Özellikle Maliye, Dışişleri, İçişleri bakanları öncelikle değişecek bakanlar olarak gözükmektedir.  

3. İç ve dış siyasette politika değişikliğine gidilmesi muhtemeldir. İç siyasette Kürt sorunu nedeniyle daha önce yaşanan bir ‘’açılım’’ politikasının benzerinin uygulamaya geçmesi, muhalefete karşı da daha yumuşak bir üslubun benimsenmesi muhtemeldir.  

4. Hem İdlib sorunu, hem Suriye’deki harekât, hem sığınmacılar, hem de son zamanlarda Türkiye’yi çokça sıkıştıran Doğu Akdeniz sorunu nedeniyle Suriye politikasında ivedi olarak bir değişiklik muhtemeldir.  Benzer şekilde Mısır ile de bir yumuşamaya gidilebilir.

4. ABD ile olan ilişkilerin düzeltilmesi beklenilmelidir. Bu kapsamda ABD ile S-400 sorununa, mevcut inatlaşmadan çark edilerek Rusya’yı da küstürmeden bir çözüm bulunması muhtemeldir…  

5. AB ile bir yakınlaşma, ilişkilerde bir yumuşama muhtemeldir...

6. Gerek AKP içinden, gerekse de daha önce AKP’de görev almış kadrolar ile merkez sağda daha önce görev almış kadrolardan oluşan yeni bir siyasal yapılanmanın hemen boy göstermesi muhtemeldir. Bu yapılanmanın hemen mutlaka parti olarak vücut bulacağı beklenilmemelidir. Bu çerçevede eski Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL’ün bu oluşumlara aktif olarak katılmayacağı, geri planda ‘’bir bilen’’ olarak kalacağı, Davutoğlu, Babacan ve Şimşek gibi isimlerin ve daha başka sürpriz isimlerin de ön planda olacağı beklenilmelidir.

CHP açısından seçimin muhtemel sonuçları:

1. 2019 yerel seçim ve özellikle son İstanbul başarısının partiye bir özgüven kazandıracağı, seçmenine bir güven aşılayacağı kesindir.

2. Bu başarıya güvenerek partinin bir erken genel seçim talebinde bulunacağı pek muhtemel değildir.

3. CHP’nin birinci amacının kazandıkları başta büyük iller olmak üzere yerel yönetimlerde bir başarı hikâyesi yazma üzerine odaklanacakları muhtemeldir.

4. CHP bu başarısının verdiği özgüvenle sesiz ve derinden 2023 genel seçimlerine hazırlanacakları değerlendirilmektedir.

MHP ve İyi Parti açısında seçimin muhtemel sonuçları:

AKP’nin artık MHP'ye ihtiyacının kalmadığı ve bu nedenle MHP ile olan ittifakının zayıflayacağı değerlendirilmektedir. AKP’nin MHP ile olan ittifakı artık AKP’ye zarar vermektedir. Yalnız kalan MHP’de ise bir lider değişikliği kaçınılmaz gözükmektedir. Bir milliyetçi partinin lideri olarak HDP seçmenine yıllardır ''bebek katili'', ''bölücü'', ''terörist başı'' dediği Öcalan'ın sözünü dinlemeye davet etmek her lidere nasip olan bir kısmet değildir!..

İyi Parti'nin ise rüştünü ispat ettiği ve bundan sonra artık milliyetçilerin yeni adresinin İyi Parti ve Akşener olacağı değerlendirilmektedir...

Son bir söz olarak…

Aslında seçimin muhtemel bütün sonuçları yukarıda sıralanmıştır. Ama son bir söz söylemek gerekirse bu sözü 19. yüzyıl İngiliz tarihçi ve siyasetçisi Lord Acton’a (John Emerich Edward Dalberg-Acton) bırakmak uygun olur diye düşünüyorum. Şöyle derdi Lord Acton: ‘’Power tends to corrupt, and absolute power corrupts absolutely. Great men are almost always bad men and absolute corruption annihilates the once powerful.’’ (Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır. Büyük adamlar hemen hemen her zaman kötü adamlardır ve mutlak yozlaşma o baştaki güçlüyü ortadan kaldırır.)

Osman AYDOĞAN

Çıngıraklı kurt

23 Haziran 2019

Anadolu’da kurtlar bir beladır. Bir kurt bir koyun veya keçi sürüsüne dalar, kurt sadece bir tanesini alır götürür ancak bütün sürüyü parçalar. Kurt dalmış sürüden artık hayır yoktur... Koyundan, keçiden başka geçimi olmayan Anadolu köylüsü, eğer sürüsüne böylesine kurt girmişse çöker, biter, açlıkla karşı karşıya kalır. Bu nedenle kurt gittikten sonra, sabah olduğunda sürü sahipleri gördükleri manzara karşısında donar kalır ve içleri kurda karşı kinle, öfkeyle dolar…  

Bu durumda köylü, kurttan öcünü almak ister. Atlarına binerler, köpeklerini, iplerini alırlar, kurt avına çıkarlar. Kurtları intikam için diri yakalamaktır en büyük amaçları. Usulünü de bilirler ve sonuçta kurtları diri diri yakalarlar. Kin bağladıkları, öç almak istedikleri kurda bir fiske bile vurmazlar. Kurdu hiç incitmezler. Yalnız sağlam bir telle ya da kirişle kurdun boğazına bir çıngırak takarlar ve kurdu okşayarak ve öperek salıverirler.

Boğazı çıngıraklı kurt sevinerek, koşarak ayrılır köylülerden. Ancak çıngıraklı kurt hiçbir canlıya yaklaşamaz çünkü çıngırak sesini duyan her hayvan önceden kaçar, kurt ise boğazında çıngırak, bozkırlar boyunca, dağlar boyunca boşu boşuna koşar durur. Zavallı çıngıraklı kurt dağlarda ve kırda av bulamadığı, aç kaldığı zamanlarda da köylerdeki, ağıllardaki sürülere yaklaşır ama boynundaki çıngırak sesi hemen kurdu ele verir, sesi duyan çoban köpekleri hemen çıngıraklı kurdu kovalarlar...

Sonunda kurt dağlarda açlıktan önce yavaş yavaş zayıflar, sonra zayıflıktan güçsüz düşer ve sonunda bağıra, bağıra, bağıra ölür. Bu, insan aklına gelen işkencelerin, zulümlerin en korkunçlarından birisidir. Çünkü boynuna çıngırak takılan kurdun artık yaşama imkân ve ihtimali olmadığı gibi ölümlerin de en zorunu yaşar; açlıktan ölür...

Anadolu insanına musallat olmuş kurdun boynuna çıngırak takıldı mı artık iflah olmasının imkân ve ihtimali yoktur, sonu yakındır…

Osman AYDOĞAN




Git Bahâr

22 Haziran 2019

"Kadın yazarların annesi" (ümmül muharrirat) olarak anılan, romancı Emine Işınsu'nun annesi ve yazar Pınar Kür'ün teyzesi olan Hâlide Nusret Zorlutuna’nın güzel bir şiiri var: ''Git Bahâr''...

Git Bahâr

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahar bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

 (‘’Peymâne’’: Osmanlıca bir sözcük ‘’Kadeh’’ demek, ‘’Kâşane’’ ise ‘’süslü köşk’’, ‘’saray’’ demek.)

Hâlide Nusret ipek kalpli bir şair olarak tanınıyor. Hâlide Nusret, sevdiği gençle nişanlanıyor fakat ailelerin anlaşmazlıkları sonucu nişan yüzüğünü iade etmek zorunda kalıyor. Bu kadar narin ve nahif ruhlu olan sanatkâr ve şair Hâlide Nusret; yıkılışlar, devrilişler ve savaşların eşliğinde şahsiyetini inşa ediyor. 1926 yılında Süvari Yarbay (sonra da General) Aziz Vecihi Zorlutuna ile evleniyor… 

Hâlide Nusret Zorlutuna’nın bu şiiri ‘’Git Bahâr’’ (1919); ‘’Ağla Bahâr’’ (1921), ‘’Gel Bahâr’’ (1936) ve ‘’Bahâr Geldi’’ (1949) isimli şiirleri bir birinin devamı niteliğinde olan şiirlerdir. Şiir okuduğumuzda akla ilk olarak buruk bir ‘’aşk şiiri’’ olduğu gelir… Ama öyle değildir.

Şair, Mondros mütarekesiyle başlayan makûs kaderi, tedrici olarak esaretten kazanımlara, kurtuluşa uzanan ulusal başarıları anlatmaktadır birbirinin devamı olan bu şiirleriyle; “Esaret’’ (Git Bahâr), ‘’Yas’’ (Ağla Bahâr), ‘’Çağrı’’ (Gel Bahâr) ve ‘’Muştu” (Bahâr Geldi) olarak.

Yukarıda metnini verdiğim ‘’Git Bahâr’’ isimli şiirin yazılma nedeni, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesiyle memleketin içine düştüğü karanlık halin anlatılmasıdır. Bahârın saadet duygusunu yok eden, vatanın esaretidir. Şairin burada kastettiği mevsim de ilkbahar değil, sonbahar mevsimidir.

‘’Kapısı kilitli, mihrabı bomboş 
Mabettir orası, meyhane değil.’’

Şair bu dizeleriyle Türk yurdunu, kutsiyetiyle bir mabede benzetmiştir. Mabed ehli, uyanıktır, gaflet perdesini aralamıştır. Miskinlerin, sarhoşların pineklediği bir mekân, yani meyhane değildir.

‘’Kalbime girme, o kâşane değil!..’’ derken şair yurdun işgaliyle kalbinin, kırık, karanlık ve harap olduğunu anlatıyor... O kalbinin kâşane olabilmesi için ülke üzerindeki kara esaret bulutunun kalkması gerektiğini dile getiriyor.

‘’Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahar bakışların yine pek sarhoş.’’ 

Şair bu şiiriyle (Git Bahâr) sanki günümüzdeki; ülkenin o karanlık günlerini ve o karanlık günlerden nasıl kurtulduğunu, bu yüce Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlamayan, tarihini bilmeyen, bilmeden ahkâm kesen, tarihini çarpıtan, Arap hayranı, bu çağdaş Cumhuriyeti bir çiftliğe, bu köklü devleti bir aşirete, bu milleti bir ümmete dönüştürmek isteyenlere sesleniyor gibidir: ''Tamam.. Git artık!''

Şair bu seslenişte, ''Mâbettir orası, meyhane değil!'' derken; ''Cumhuriyettir orası, çiftlik değil!'', ''Devlettir orası, aşiret değil!'', ''Meclistir orası, saray değil!'', ''Millettir orası, ümmet değil!'' diye cesurca haykır haykır haykırıyor:  ''Tamam.. Git artık!''

Bunları dedikten sonra da kara kışın habercisi o ‘’sonbahâr’'a isyan ediyor şair; ''Tamam.. Çekil bu gölgeli yolda gezinme!'' artık diyor şair... ''Bahâr bakışların yine pek sarhoş'' diyor şair... ''Yanılıp gönlüme misafir inme.'' diyor şair...  ''Tamam.. Git artık, git!..’’ diyor şair... ''Kalbime girme, o kâşane değil!..'' diyor şair... ''Tamam, git artık uzaklarda gül!'' diyor şair...  ''Kalbime sokulma!" diyor şair...

Sanki şair günümüzdeki hoyratlığa, kabalığa, sığlığa, kumpaslara, yalana, dolana, riayaya, iftiralara, sahtekârlıklara, kof bir gurura, fır dönülere, ilkesizliklere, betona, ranta, çıkara, haksızlıklara, hukuksuzluklara, adaletsizliklere  ''Tamam!... Git artık git'' diyor şair... Tamam git artık git!...

Osman AYDOĞAN

Git Bahâr

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahâr bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

Hâlide Nusret Zorlutuna

''Git Bahâr'' şiirinin orijinal Osmanlıca yazılmış hali:




Leylekler ve Yılanlar

22 Haziran 2019

Leylek yılanı nasıl avlar bilir misiniz? Gerçi Anadolu'nun bilge topraklarında, susuz havuzlarında, gübresiz tarlalarında, çorak meralarında yetişenler bilirler ama ben yine de anlatayım: 

Leylek havada uçarken bir yılan gördü mü hemen üzerine atılmaz. Bulunduğu yerden daha yükseğe çıkar. Çıkabileceği en yüksek noktaya geldikten sonra birden yılanın üzerine pike yapar. Yılanı belinden kaptığı gibi tekrar eski yüksekliğe çıkıp yılanı aşağı atar. Bu kadar yüksekten düşen yılanın beli kırılır, hayvan ölür. Leylek ölen yılanı alır, yesinler diye yavrularına götürür.

Ama bu her zaman böyle olmaz, leylek bazen üşengeçlik eder, yılanı yeterli yüksekliğe çıkmadan yere bırakır. Bu durumda yılan sadece bayılır. Yılanı öldü zanneden leylek, hayvanı alıp yuvasına götürür, ''alın yiyin'' diye yavrularına bırakır. Ana leylek yuvadan ayrılınca da, ayılan yılan yavru leylekleri yer.

Şimdi, şu an Türkiye'nin mücadele ettiği FETÖ, PKK, İŞİD vb. terör örgütleri ülkemizin bekasına yönelik tehdidin buzdağının su üstünde görünen yüzüdür. Buzdağının su altında kalan kısmı; cehalettir, dinin siyasete alet edilmesidir, çağdaş ve laik eğitim sisteminden uzaklaşmasıdır, Ortaçağa ait mezhebin ve etnisitenin peşinden gidilmesidir, devletin hukuk devleti olmasından uzaklaşmasıdır, devletin liyakatten, çağdaş uygar dünyadan ayrılmasıdır, devletin; demokrasiden, parlamenter rejimden uzaklaşmasıdır, devletin ve toplumun Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün toplumun ve devletin önüne koyduğu hedeflerden, ilkelerinden uzaklaşmasıdır. 

Eğer buzdağının altı ile de mücadele etmezseniz, buzdağının altındaki tehlikeyi de ortadan kaldırmazsanız bir başka terör örgütü, bir başka cemaat, -pardon- o öldü zannettiğiniz, o bayılttığınız yılan gelir ülkenin yavrularını, geleceğini eline alır, yer, bitirir..

Anadolu'nun susuz, gübresiz ve çorak bilge toprakları hayatı ve bekayı böyle bilir...

Yılanı asla ve asla baygın bırakmayın!... ..  

Osman AYDOĞAN




Mursi ölürken düşündürdükleri….

21 Haziran 2019

Malum gündem Mursi… Ama bugüne gelmeden önce kısa bir tarih turu yapayım, Mısır’ın kısa bir tarihine gideyim…

Önce ‘’Mursi’’ ve ‘’Mısır’’ isimleri nereden geliyor, ne anlama geliyor onu açıklayayım…

Mısır’ın ismi çivi yazılı tabletlerde ‘’Misri’’, ‘’Musri’’, ‘’Musur’’ ve İbrânîce belgelerde ise ‘’Misrayim’’ şeklinde geçer. Bu isimlerin de anlamı ‘’sur’’, ‘’kale’’ anlamına gelmektedir… Kısaca bugün kullandığımız ‘’Mısır’’ ve ‘’Mursi’’ kelimelerin kökeni çivi tabletlerindeki Mısır’ın adıdır…

Afrika'nın kuzeyinde, bereketli Nil Havzası'nın çevresinde yer alan Mısır, tarih boyunca sadece Arap dünyasının değil, bütün insanlığın en önemli kültür merkezlerinden birisi haline gelir. Mısır, MÖ yaklaşık 3150 yılından itibaren çeşitli hanedanlara mensup firavunlar tarafından yönetilir. Son firavunun hâkimiyetinin kalkmasıyla birlikte sırasıyla Yunan ve Pers egemenliğinde kalır….

MÖ 332’de Pers İmparatorluğu’nu yıkan Büyük İskender Mısır’ı da hâkimiyeti altına alır. Mısır’a giren İskender halk tarafından bir kurtarıcı gibi karşılanır.  Mısır Amon rahipleri onu Amon’un oğlu sıfatıyla bir tanrı olarak kutsarlar… Akdeniz sahilindeki İskenderiye şehri İskender tarafından o zaman kurulur…

Mısır daha sonra Roma egemenliği altına girer… Mısır 700 sene Roma’nın elinde kaldıktan sonra 639’da Halife Ömer’in adına savaşan İslam orduları komutanı Amr ibn el-As tarafından fethedilir… Mısır Hz. Ömer’in büyüttüğü İslam devletinin gerçek bir mücevheri haline gelir…

Mısır, Eyyubilerin çöküşünden sonra 1250- 1517 yılları arasında Mısır ve Suriye'de hüküm sürmüş olan Memlûklerin egemenliğinde kalır…  

Mısır 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilerek Osmanlı İmparatorluğuna bağlanır…

Modern Mısır’ın kurucusu olarak 1805-1848 döneminde ülkeyi yöneten ve kendini Mısır'ın ilk hidivi ilan eden Osmanlı İmparatorluğu'nun valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa kabul edilir... Kavalalı'nın kurduğu Mısır Hidivliği'nin özerkliği, Osmanlı devleti tarafından 1867'de resmen tanınır…

Mısır Hıdivliği özerkliğinin verdiği imkânlarla zaman içinde İngiliz ve Fransızlara borçlanır.. Bu iki devlet borçlarını alamayınca Mısır maliyesine el koyarlar. Bu da Mısır’da isyana sebep olur. İngilizler ise bu isyanı bahane ederek Mısır’ı işgal ederler… Osmanlının da İngiltere’ye borcu vardır. Bu borç karşılığında Osmanlı işgale sessiz kalarak İngilizlerle anlaşmak zorunda kalır ve Sudanla beraber Mısır İngilizlere devredilir ve Mısır sadece görünüşte Osmanlıya bağlı kalır. Açıkça Osmanlı, İngilizlere karşı bir tek mermi atmadan borcuna mahsuben Mısır ve Sudan'ı İngiltereye bırakır. Mısır, İngiltere’ye parsel parsel satılsaydı bu borçlar milyon kez ödenirdi... I. Dünya Savaşı’nda İngiltere Mısır’a el koyduğunu açıklar.

Mısır, 1922'de Britanya'dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eder. Mısır, 1953'e kadar sıkıntılı bir krallık dönemi geçirir.

Bu sıkıntılar nedeniyle Mısır’da geleneksel hale gelen darbe dönemleri başlar. 23 Temmuz 1952’de General Muhammed Necib’in liderliğindeki milliyetçi eğilimli bir grup subay, Kral Faruk'a darbe yaparak tahttan indirirler. Hür Subaylar adı verilen askerler, Faruk yerine çocuk yaştaki oğlu Suad’ı tahta oturturlar… 1953 yılında ise cumhuriyet ilan edilir. Muhammed Necip ilk Mısır Cumhurbaşkanı olur.

Hür Subaylar'dan ve Pan-Arabizm’in güçlü isimlerinden biri olan Albay Cemal Abdülnasır, 1956'da Mısır Cumhurbaşkanı olur. Nasır, 1958 yılında Mısır ile Suriye’nin birleşerek tek devlet haline geldikleri ‘'Birleşik Arap Cumhuriyeti'’ni kurar ancak bu birlik, 1961 yılında dağılır…

1967 yılında İsrail ile giriştiği savaştan ağır mağlubiyetle çıkan Mısır 1973 yılı Ekim ayında Suriye ile ittifak oluşturarak İsrail ile yaptığı Yom Kippur savaşında İsrail’e karşı zafer kazanamasa da Mısır psikolojik üstünlük sağlar…

Nasır'ın 1970'te ölmesi üzerine yerine Hür Subaylar'dan biri olan Enver Sedat geçer. Sedat, 1979'da İsrail ile imzaladığı Camp David Barış Antlaşması'na tepki duyan İslami Cihad üyesi bir grubun düzenlediği suikast ile 1981'de öldürülür. Sedat'ın yardımcısı olan Hüsnü Mübarek, yeni cumhurbaşkanı olur...  

2010 yılının sonunda Tunus'ta başlayan ‘’Arap Baharı’’ dalgası, Ocak 2011'de Mısır'a ulaşır. Mübarek ve hükümetine karşı protesto gösterileri başlar. On sekiz gün süren protestoların ardından 25 Ocak 2011 günü Mübarek istifasını açıklar…

Mısır, Mübarek yönetiminin devrilmesinin ardından Temmuz 2012'ye kadar Silahlı Kuvvetler Yüksek Şurası tarafından yönetilir… Ardından ABD’nin ‘’Ilımlı İslam’’ projesi kapsamında desteklediği Siyasal İslamcı Müslüman Kardeşler kökenli Muhammed Mursi, 30 Haziran 2012 tarihli seçimlerde, eski sisteme yakınlığıyla bilinen Ahmet Şefik'i geride bırakarak Cumhurbaşkanı seçilir.

12 Ağustos 2012'de Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Mısır Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Muhammed Hüseyin Tantavi yerine Abdülfettah es-Sisi (kısaca Sisi olarak tanınır) yi atar. Sisi, ayrıca Mısır Bakanlar Kurulunda "Savunma Bakanı" görevini de üstlenir.

Muhammed Mursi'nin cumhurbaşkanı seçilmesinin birinci yıl dönümü olan 30 Haziran 2013 tarihinde Mısır genelinde on binlerce protestocu, Mursi'nin giderek otoriterleştiği ve hukukun üstünlüğünü aldırmaksızın İslamcı politikalar uygulaması nedenleriyle cumhurbaşkanlığından acilen istifa etmesini isterler… Genel olarak barışçıl başlayan gösteriler, farklı çatışmalarda beş Mursi karşıtının öldürülmesi ile şiddete dönüşür... 1 Temmuz 2013 günü çıkan çatışmalarda ise sekiz kişi ölür… Aynı gün, Mısır Silahlı Kuvvetleri hem hükümete hem eylemcilere uzlaşmaları için 48 saatlik bir süre tanır ve aksi bir takdirde kendi yol haritasını uygulayacağını bildirir. 3 Temmuz 2013 tarihinde ise silahlı kişilerin Mursi yanlılarına açtığı ateş sonucu 18 kişi yaşamını yitirir, 200 kişi yaralanır…

Mursi, 2 Temmuz 2013 gününün geç saatlerinde yaptığı ve meydan okuyucu bir dil kullandığı konuşmasında meşruiyetinin demokratik seçimlerle cumhurbaşkanı seçilmesinden kaynağını aldığını ve askeriyenin önerilerini reddettiğini ifade eder… Ayrıca askeriyeyi olaylarda taraf olmakla suçlar… Verilen sürenin dolmasının ardından 3 Temmuz 2013 gününün ilerleyen saatlerinde ordu, Mursi'nin cumhurbaşkanlığının sona erdiğini Anayasanın askıya alındığını ve yeni cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en kısa zamanda gerçekleştirileceğini duyurur…

Mısır Anayasa Mahkemesi Başkanı olan Adli Mansur, Mısır’daki darbenin ardından yemin ederek 3 Temmuz 2013 ve 8 Haziran 2014 tarihleri arasında geçici Cumhurbaşkanı sıfatıyla görevine başlar…

Darbe yönetiminin kontrolünde hazırlanan yeni anayasa, 14-15 Ocak 2014'te düzenlenen ve seçmenlerin yüzde 38'inin katıldığı referandumda onaylanarak yürürlüğe girer.

Sisi, 27 Ocak 2014'te mareşalliğe yükseltilir… Sisi, 26 Mart 2014'te ordudan, Mısır Silahlı Kuvvetleri Yüksek Konseyi'nin başkanlık ve Mısır Savunma Bakanlığı görevlerinden istifa ederek cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklar… Sisi, 26, 27 ve 28 Mayıs 2014 tarihlerinde gerçekleşen ve katılımın sadece %40 olduğu seçimlerde %97 oy alarak cumhurbaşkanı seçilir…

3 Temmuz 2013 darbesinin ardından Mısır bölge ülkeleriyle bozulan ilişkilerini Katar hariç hemen düzeltir. Mısır’ın halen ABD dâhil hiçbir Batı ülkesiyle ve Katar hariç hiçbir Arap ülkesiyle problemi yoktur. Ancak Mısır'ın, darbeye karşı tavır alan ve bunda ısrarcı olan Türkiye ile ilişkileri ise hiç düzelmez, gittikçe kötüleşir… Bunun sonucu olarak Mısır, 23 Kasım 2013'te Ankara'daki büyükelçisini geri çeker ve Türkiye'nin Kahire Büyükelçisi'ni istenmeyen adam ilan eder.. Türkiye de Kahire'deki büyükelçisini geri çekerek buna cevap verir.. Halen Türkiye’nin bölge ülkeleri olan Suriye, Yemen, Libya, İsrail ve Kahire’de Türk Büyükelçisi yoktur…

Mısır'da 6 yıl önce askeri darbeyle iktidardan uzaklaştırılan Mursi ise 18 Haziran 2019 tarihinde "casusluk" suçlamasıyla yargılandığı mahkeme salonunda kalp krizi geçirerek vefat eder… Türkiye bu ölümü de bahane ederek yaptığı açıklamalarıyla krize derinleştirerek Mısır ile olan ilişikleri daha da zora sokar…

Mısır, Arap ülkeleri içinde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ardından üçüncü, Afrika kıtasında ise Güney Afrika’dan sonra ikinci büyük ekonomiye sahiptir..

Türkiye, Mursi döneminde Mısır’a sattığı on paket ANKA İHA için Eximbank’tan 300 milyon Dolar kredi çıkarır. Bu kredi Mısır parlamentosunda onaylanır. Ancak darbe sonrası bu satış bizzat Türkiye tarafından iptal edilir. (Bu sırada ABD, Mısır’a bize vermediği on adet Apaçi helikopterini Mısır’a verir.)

Mısır ile Türkiye arasındaki darbe öncesi (2012) 5 milyar dolar (3 milyar 679 milyon Dolar ihracat, 1 milyar 342 milyon Dolar ithalat Kaynak: TUİK) seviyelerinde olan ticaret hacmi gün geçtikçe düşer ve bir daha bu seviyeye ulaşamaz. Mısır’da 2 milyar doları aşan doğrudan Türk yatırımları da vardır. İlişkilerin gergin olması nedeniyle bu yatırımların da geleceği belirsizleşir…   

Mısır ile ilişkilerin gerginleşmesi üzerine Mısır Süveyş Kanalından geçen Türk Ro-Ro gemilerine verdiği izni 22 Nisan 2015 tarihinden itibaren iptal eder. Bu şekilde Kızıldeniz yolu Türkiye’ye kapanır ve Kızıldeniz üzerinden Arap ülkelerine ve Afrika Kıtasının güneyine yapılan Türk ihracatına sekte vurulur… Bir zamanlar benim de yönetim kurulu üyesi olduğum bir şirketimizin Suudi Arabistan’a yapacağı serum ihracatı, yapılan anlaşmaya rağmen Suriye yolu karayoluna, Kızıldeniz yolu da Mısır nedeniyle Ro-Ro seferlerine kapalı olduğu için gerçekleşemez... 

Ayrıca Mısır ile olan ilişkiler düzelmeyince bölgede var olan Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınması amacıyla Türkiye dışlanarak İsrail, Yunanistan, İtalya, Ürdün, Mısır ve Güney Kıbrıs tarafından ''Doğu Akdeniz Gaz Forumu'' kurulur... Oluşturulan bu forumun amacı ‘’Doğu Akdeniz Boru Hattı’’ (EastMed) projesi ile Doğu Akdeniz'de var olan gazın Avrupa'ya Türkiye'yi dışlayarak ulaştırılmasıdır. Bu forumda Türkiye'nin yanında Lübnan, Suriye ve KKTC de dışlanmıştır. İlginç olan ''Doğu Akdeniz Gaz Forumu''nun, Türkiye ile ilişkileri bir hayli kötü olan Kıbrıs, İsrail, Yunanistan ve Mısır arasındaki stratejik bir ittifak olduğudur. Hâlbuki Türkiye’nin Suriye ve Mısır ile ilişkileri düzgün olsa 40 trilyon metreküp olduğu tahmin edilen bu gaz projesi hem Türkiye üzerinden yapılacak hem de Türkiye sorunsuz bir şekilde bölgede hakkı olan gazı alacaktır...

Mısır, tarih boyunca Arap halklarının siyasi ve kültürel yaşamında önemli bir yer tutmuş, onlara kutup olmuş bir ülkedir. Mısır’da hangi siyasi rejim, hangi siyasi iktidar olursa olsun daima Arap ülkelerine liderlik ve rehberlik etmiştir. En güzel ve doğru Arapça (Fasih Arapça) Kahire'de konuşulur... En güzel ezan Kahire camiilerinde okunur.... Mısır; sanayisi, turizmi, eğitimi ve ekonomisi gelişmiş, Batı dünyasına en yakın Arap ülkesidir... Bu nedenle Mısır Arap dünyasında ihmal edilmeyecek kadar büyük ve gelişmiş, mücevher bir Arap ülkesidir….

Bugün için Türkiye’nin sadece Mısır ile değil Suriye, Irak, İran, Libya, Suudi Arabistan, Yemen, ABD, AB, Rusya ilişkilerinin hiçbirisi rasyonel temel üzerine oturmamaktadır. Bu irrasyonel, ideolojik, mezhepsel ve duygusal politikaların bedeli dış siyasette yalnızlığa ve ekonomide ise çöküşe sebep olmaktadır...

Bütün bunlar bana tarihin aktörü ve tanığı Ebû Müslim Horasanî’nin Emevîlerin yıkılışı ile ilgili ve her türlü ittifaklar konusunda bir strateji ilkesi olan şu sözünü hatırlatmaktadır; ''Onlar; zararından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Düşmanlarını kazanmak için yakınlarına aldılar. Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi, uzakta tuttukları dostları da düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu.''

Fakat sürekli ‘’Rabia’’ işareti yapanlarda ne ‘’tarih bilinci’’ vardır ne ‘’diplomasi’’ düşüncesi vardır ne ‘’ekonomi’’ kaygısı vardır ne de Horasanî'nin bu sözünü anlayacak derinlik vardır. Onlar yıllardır ''Stratejik Sığlığın'' kitabını yazmakla meşguldürler...

Osman AYDOĞAN




Kıvır! Kıvır! Kıvır!

21 Haziran 2019

Yazmayayım diyorum olmuyor.... Ne ilke kalmış, ne karakter... Machiavelli'nin kemikleri sızlıyordur, adam ''ben bu kadar da dememiştim'' diye... Nasıl da kıvır kıvır kıvırıyorlar.... Köçekler halt etmiş bunların yanında.... Bunların böyle kıvır kıvır kıvırdıklarını görünce, tutamıyorum kendimi aklıma hep şu fıkra geliyor:

Adamın biri, gece yatakta uyurken, bir sağa dönüyormuş, bir sola… Vücudu, terden sırılsıklam olmuş… Yüzünden de boncuk boncuk ter damlıyor… Belli ki, “kâbus” görüyor…

Adam bu kâbus esnasında arada bir ızıdrap çeker bir halde bağırıyormuş: “Kıvııır!.. Kıvır!.. Kıvvır!.. Kıvır!” Daha sonra rahatlıyor ancak sonra aynı ızıdrap çeker haliyle tekrar bağırıyormuş: “Kıvııır!.. Kıvır!.. Kıvvır!.. Kıvır!”

Bu bağırmalara adamın karısı uyanmış… Dürtmüş kocasını, “Herif, herif uyan!” Uyanmış adam… Sormuş kadın; “Herif, niye bağırıyorsun öyle, ‘kıvır, kıvır’ diye?”

Adam, gözlerini ovuştura ovuştura, şöyle bir doğrulmuş yataktan… Anlamış ki yaşadığı bir rüya, bir kâbus... Önce rahat bir nefes almış, sonra da başlamış anlatmaya:

''Sorma hatun” demiş. ''Rüyamda işten çıkıp eve gelirken, zebellah gibi adamın biri takıldı peşime… Hızlı yürümeye başladım adam yine peşimde... Koşmaya başladım adam yine peşimde... Yol değiştirdim, sokak değiştirdim, ama adamdan yine kurtulamadım. Nereye gittiysem, bir gölge gibi adam takip etti beni… Baktım kurtuluş yok, girdim bir camiye! Adam yine peşimde!.. Çıktım minareye!.. Adam da arkamda!.. Minarenin üçüncü şerefesinde yakaladı beni adam… Yatırdı yere, pantolonumu, donumu çıkarıp parmağını popoma takıp, başladı şerefeden aşağı beni sarkıtmaya!.. Ben de aşağı düşmemek için, başladım bağırmaya; ‘kıvııır, kıvır, kıvır’ diye!.. Adam parmağını kıvrık tutmayıp, bir düzeltse var ya anında düşeceğim aşağıya!.. Adam parmağını düzeltir gibi oluyor, ben de başlıyorum tekrar bağırmaya: 'kıvır, kıvır, kıvır' diye.”

Kıvır, kıvır, kıvırıyorlar işte... Başımız döndü vallahi... 

Sizlere güzel bir hafta sonu diliyorum...

Osman AYDOĞAN


Mehlika Sultan

20 Haziran 2019

Kaf Dağı; masallarda yer alan, genellikle eski doğu ve daha çok İran mitolojisinde sözü edilen, aşılması güç olup dünyayı çevrelediğine inanılan, arkasında cinlerin, perilerin bulunduğu varsayılan, zümrütten yapılmış bir dağdır. İran mitolojisine ait Zümrüd-ü Anka kuşu da bu dağda yaşar. Zümrüd-ü Anka'ya İranlılar ‘’Simurg’’ diye de adlandırır. Bu kuşun, dağın tepesinde köşke benzer bir yuvada yaşadığı, insanlar gibi düşünüp konuştuğu, çok geniş bir bilgi ve hünere sahip olduğu, kendisine başvuran hükümdar ve kahramanlara akıl hocalığı yaptığına inanılır.

Kaf Dağı'nın Kafkasya’da olduğu rivayet edilir ama nerede olduğu bilinmez. Masallarda oraya gidilir ama oraya varılmaz.

Kaf Dağı zihinlerde bir ‘’öte’’ imgesi yaratır. Kaybolmuşların, kavuşamayanların, yurt özlemi içinde yaşayanların, sürgünlerin, sürülmüşlerin rüyasıdır Kaf Dağı… Bu nedenle Kaf Dağı ‘’âlem-i misal’’ de görülebilen bir dağdır. Âlem-i misal ise uyku esnasında, ruhun bedenden ayrılıp gezindiği sanal bir âlemdir. Simgeler, yansımalar âlemidir âlem-i misal. Mistik ve tasavvufi inanışlarda âlemin, evrenin dünya ile arasındaki geçit yeridir âlem-i misal. İlahi âlemden maddi âleme yani dünyaya geçerken, ruhların geçiş yoludur âlem-i misal … Platon (Eflatun)'un ‘’idealar dünyası’'nın hemen hemen aynısıdır, kısmen de olsa karşılığıdır âlem-i misal…

Kaf Dağı sadece masallarda değil, masalımsı şiirlerde de yar alır. Yahya Kemal Beyatlı’nın Türk şiirine kazandırdığı bir şaheser olan ‘’Mehlika Sultan’’da da geçer Kaf Dağı... Şiirde sadece Kaf Dağı geçemez. Şiirde geçen; “çıkrığı yok kuyu”, “uzun gözlü, uzun saçlı peri”, “viran kuyu” gibi ifadeler ve “yedi” sayısı da masalsı unsurlardır. Bu haliyle şiir Asaf Hâled Çelebi’nin şiirlerine benzer. Birçok araştırmacı “Mehlika Sultan”ı Belçikalı şair Maurice Maeterlinck’in “Serres Chaudes” isimli masalsı şiirine de benzetirler.

Halil Cibran ‘’Her erkek iki kadına aşık olur. Biri hayallerinde yarattığı diğeriyse henüz doğmamış olandır’’ derdi… İşte Halil Cibran’ın bahsettiği hayallerimizdeki aşkın somutlaşmış halidir ‘’Mehlika Sultan’’… Kaf Dağı'nın ardında yaşayan, hayallerimizi süsleyen ve kavuşmaya bir türlü vasıl olamadığımız dünya güzeli bir peridir ‘’Mehlika Sultan’’. Hayal edilen güzelliktir, sonsuzluğun sembolüdür ‘’Mehlika Sultan.’’ Zaten ‘’Mehlika’’ ismi de Farsça kökenli ‘’ay parçası, çok güzel kadın’’ anlamında bir kelimedir.

‘’Mehlika Sultan’’a âşık yedi genç ise Doğu klasiklerinde geçen meşhur yedilerdir... Yâni ''üçler, yediler, kırklar'' deyiminin ortancası. Bu yola düşenler üçler kadar az değil, ama kırklar kadar da çok değil, orta sayıda bir grup...

‘’Mehlika Sultan’’ bir kez bir gencin rüyasına girdi mi o genç âlem-i misalde Kaf Dağı'nın ardına o güzeli bulmaya yola çıkarmış. Ümitlerle çıkılan bu yolculuk hem zahmetli hem de hüsran dolu olurmuş…

Uzun sayılacak nitelikte olan şiirde sadece sözcüklerle anlatılır, tasvir edilir ‘’Mehlika Sultan’’; ‘’Bir hayâlet gibi dünya güzeli’’, ‘’Hepsi meşhûr, o muammâ güzeli’’. 

Yedi âşık da rüyalarına girdiği hayallerindeki bu ‘’muammâ güzeli’’ aramak uğruna bir gün memleketlerini terk ederler ve yollara düşerler. Bu yolculuk her gün daha da uzar ve daha da ıstırap vermeye başlar. Niceleri bu yolda hayatlarını feda etmiştir ama Mehlika’nın kara sevdalıları varırlar Kaf Dağı'nın ardına. Kendilerini bekleyen tek şey ise çıkrığı olmayan bir kuyudur. Kuyunun çıkrığı olmayınca susuzluklarını da gideremezler... Suya bakınca gizli bir dünya görürler. Zannederler ki etrafı ölüm servileriyle çevrili bu dünya o muamma güzelin yaşadığı yerdir. İçlerinden birisi parmağındaki yüzüğü atar suya ve o gizli dünyanın son bulmasıyla ererler yolculuğun son demine. 

Belki de ‘’Mehlika Sultan’’ın ölümsüz bir dünyada yaşaması gerektiği için atar içlerinden biri parmağındaki yüzüğü ve yaşatmaya devam ederler hayallerinin sonsuzluğunda dünya güzeli o periyi. Kalır yedi âşık Kaf Dağı'nın ardında ve geriye hiçbir zaman dönmezler.

”Aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir” derdi Montaigne… İşte arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildi Mehlika Sultan…  

‘’Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım’’ derdi Halil Cibran… İşte aşkı konuşmak için hiçbir sözcük bulamadığımız bir duyguydu Mehlika Sultan…

‘’İnsanın değeri ulaşmak istediğiyle ölçülür, ulaştığıyla değil’’ derdi yine Cibran… İşte ulaştığımız değil de ulaşmak istediğimiz bir hayaldi Mehlika Sultan…

‘’Siz, sevgiye yol göstereceğinizi sanmayın, çünkü sevgi sizde değer görürse, her yolu gösterir’’ derdi yine Cibran… İşte sevginin bize Kaf Dağı olarak gösterdiği bir yoldu Mehlika Sultan…

Belki de hayat ‘’Mehlika Sultan’’ların uğrunda yaptıklarımızdır, hayallerimize hedeflerimize uğraşma çabasıdır. Bir hedef, bir maksat değildir ‘’Mehlika Sultan’’. Kaf Dağı'na giden yoldur ‘’Mehlika Sultan’’. Kaf Dağı'nın ardına kadar ulaşamasak ta bu uğurdaki çabamızın ödülüdür ‘’Mehlika Sultan’’.

Biliyor musunuz ki şiirde bahsi geçen işte bu yedi gençten sonra ‘’Mehlika Sultan’'a âşık olup da Kaf Dağı'na doğru değilse de; bir mâverâya gidercesine Pamir'den Kuhi Baba'ya dek 650 km boyunca uzanan sıradağlar zinciri Hindikuş dağlarına doğru tek başına yola çıkan sekizinci genç de bendim!... Bu çok uzun emel gurbetinin yoktu ucu... Daimâ yollar uzadı, uzadı, uzadı... Aynada bir gizli cihân göründü... Sonra ayna düştü, hayal perdelerinin arasından bir akiscik çıktı aradan... Su çekildi rü'yâ oldu...  Yolumun karanlığa saplanan noktasında bir hayâl âlemi peydâ oldu... Ve ben de göçtüm o hayâl âlemine... İnanmıyorsanız -ve de sabrınız varsa eğer- okuyun sitemdeki ''Şehriyar'a dair'' olan notları...

Mehlika Sultan'a âşık yedi genç seneler geçti henüz gelmediler...

Osman AYDOĞAN

Mehlika Sultan

Mehlika Sultan'a âşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı: 
Mehlika Sultan'a âşık yedi genç 
Kara sevdalı birer âşıktı. 

Bir hayâlet gibi dünya güzeli 
Girdiğinden beri rü'yâlarına; 
Hepsi meshûr, o muammâ güzeli 
Gittiler görmeye Kaf dağlarına. 

Hepsi, sırtında aba, günlerce 
Gittiler içleri hicranla dolu; 
Her günün ufkunu sardıkça gece 
Dediler: ''Belki bu son akşamdır'' 

Bu emel gurbetinin yoktur ucu; 
Daimâ yollar uzar, kalp üzülür: 
Ömrü oldukça yürür her yolcu, 
Varmadan menzile bir yerde ölür. 

Mehlika'nın kara sevdalıları 
Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya, 
Mehlika'nın kara sevdalıları 
Baktılar korkulu gözlerle suya. 

Gördüler: ''Aynada bir gizli cihân.. 
Ufku çepçevre ölüm servileri.....'' 
Sandılar doğdu içinden bir ân 
O, uzun gözlü, uzun saçlı peri. 

Bu hâzin yolcuların en küçüğü 
Bir zaman baktı o viran kuyuya. 
Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü 
Parmağından sıyırıp attı suya. 

Su çekilmiş gibi rü'yâ oldu!.. 
Erdiler yolculuğun son demine; 
Bir hayâl âlemi peydâ oldu 
Göçtüler hep o hayâl âlemine. 

Mehlika Sultan'a âşık yedi genç 
Seneler geçti, henüz gelmediler; 
Mehlika Sultan'a âşık yedi genç 
Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

Yahya Kemal BEYATLI




Kaldırımlar

18 Haziran 2019

Dün bu sayfada Necip Fazıl'ın ''Dönemeç'' isimli şiirini verirken Necip Fazıl'ın ''Kaldırımlar'' isimli şiirinden de bahsetmiştim. Adını da anınca Necip Fazıl'ın en güzel şiiri olan ''Kaldırımlar'' isimli şiirini anlatmasam olmazdı.

Ancak şiiri geçmeden öne şu kısa bilgiyi vermek gerekiyor...

19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire (1821-1867) Fransız edebiyatının en hüzünlü, en melankolik, en yalnız ancak Fransız şiirinin en büyük, en yüce ve piri olan bir şairi olarak kabul edilir. Charles Baudelaire’nin Türk şiiri açısından bir özelliği daha vardır: Charles Baudelaire, Türk şairlerini en çok etkileyen bir şairdir.

Daha önceleri bu sayfalarda yazmıştım: Ahmet Hâşim’in Baudelaire’den etkilendiğini. Hatta Ahmet Hâşim’in sizlere bu sayfada tanıtımını yaptığım ‘’O Belde’’ isimli şiirini Baudelaire’nin ‘’Uzak İklimlerin Kokusu" isimli şiirinden etkilenerek yazdığını… Hatta hatta bu konuda intihal diyen eleştirmenler de vardır. Charles Baudelaire’den etkilenen sadece Ahmet Hâşim değildir. Yahya Kemal’den, Attila İlhan’a ne kadar Fransa’da Paris’te eğitim almış, bulunmuş şairimiz varsa Charles Baudelaire’den etkilenmişlerdir.

Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde bir süre eğitim alan Necip Fazıl da Charles Baudelaire’den etkilenir. Hatta Necip Fazıl, Baudelaire'nin nin koyu bir  hayranıdır da. Belki de bundandır ki Mina Urgan, ‘’Bir Dinozorun Anıları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) isimli kitabında bu şiirin 7. kıtasının Baudelaire'den intihal olduğunu iddia eder.

Necip Fazıl Maarif Vekâleti tarafından yapılan sınav sonucunda Paris'te Sorbonne Üniversitesi'ne eğitime gönderilir. Genç Necip Fazıl orada kendisini bohem hayatına kaptırır ve tüm parasını harcar. Bu olayın ardından işte Necip Fazıl bu şiirini (Kaldırımlar) yazar. Basılı ilk hali, Hayat Dergisi'nin 19 Nisan 1928 tarihli sayısında (Sayı; 73, sayfa; 3) Osmanlıca olarak yer alır. Sonradan üzerinde değişiklikler yapılır.

‘’Kaldırımlar’’ şiiri Necip Fazıl Kısakürek’in tasavvuf müderrisi ve 1924 yılından itibaren İstanbul vâizi olan Abdülhakîm Arvâsî ile tanışmadan önceki zamanlarında 22 yaşında iken yazdığı bir şiirdir... Necip Fazıl, 1934 yılına kadar bohem bir hayat sürerken, bu şahısla tanışınca mistisizme yönelir ve İslami kesimin belli başlı ideologlarından birisi haline gelir. Hatta Necip Fazıl bu tarihten önce yazdığı bir kısım şiirlerini inkâr eder, bir kısmında da yeni ideolojisine göre düzeltmeler yapar. Necip Fazıl'ın ‘’O ve Ben’’ (Büyük Doğu Yayınları, 2013) isimli kitabında müridi olduğu Abdülhakîm Arvâsî’yi anlatır. Bu kitapta Necip Fazıl hocasıyla ilgili münasebetini de şu dizeyle anlatır:

"Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum
gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum."

''Kaldırımlar'' şiiri; benzetme gerekirse Fatih’in o yaşlarda İstanbul’u fethetmesiyle eşdeğer bir konuma sahiptir aslında... Bu şiir ile Necip Fazıl "şairlerin sultanı" unvanını alır…

''Kaldırımlar'' şiiri Cumhuriyet döneminin Türkçede hece vezniyle yazılmış en güzel şiiridir. Arjantinli şair Jorge Luis Borges’ten esintiler taşıdığı söylenir. Şiir; ses / iç ses, imgelem, anlam ve tasvir gibi poetikasının tüm unsurları ile göz kamaştıran bir yapıttır. (Poetika: Şiir üzerine düşüncelerin ve teorilerin bütünü.) Edebiyatta ‘’şiir nedir?’’ diye sorsak ve cevap olarak ‘’Kaldırımlar’’ desek yeterdir aslında…

Şiirde büyük kentin ortasında yaşayan çağdaş insanın toplum içinde ve hatta kendi içinde yaşadığı yalnızlık inanılmaz dizelerle bir trajedi havasında anlatılır. Şiirin barındırdığı o poetik hava; yeri geldiğinde isyan, yeri geldiğinde teslimiyet ile insanın yaşadığı yalnızlığı daha güzel anlatılamazdı herhalde. Her bir kıtası insan ruhunu kavrayıp, tahlil ederek, kaçacak bir delik bırakmayacak şekilde nerede, hangi şehirde, şehrin neresinde olursanız olun sizi yakalar.

Şiir başlarda çok ilgi toplamışsa da bu durum Necip Fazıl’ı pek de mutlu etmez. Çünkü Necip Fazıl yanlış anlaşıldığını düşünmektedir. O; “yirminci yüzyılın ruhunu, amacını yitirmiş, toplumunda bunalım yaşayanların” şiirini yazmış, ancak şiiri okuyanlar “kaldırımlarda geceleyen, evsiz barksız birisinin” anlatıldığını sanmışlardır. Bu sebepten olsa gerek mısralardaki sözcükler ve diziliş Necip Fazıl tarafından zaman zaman değiştirilir. Bu değişikliklerin bir kısmında da anlattığım gibi ideolojik kaygılar nedeniyle yapılır!

Kaldırımlar şiiri üç bölümdür. Ben size yazımın sonunda bu üç bölümü de veriyorum... En popüler olanı 1. Bölümdür. Tamamı kendimi bildim bileli ezberimdedir…

Dikkat ederseniz hep şiirin etrafında dolaştım, hala şiiri sizlere hakkıyla tanıtamadım. İtiraf etmem gerekirse; bu şiiri sizlere hakkıyla, layıkıyla tanıtabilecek kelime haznem yetersiz, cümlelerim kifayetsiz, anlatabilmem bir mümkünsüz, yazabilmem bir imkânsızdır. Şiir hakkında ancak şunu söyleyeblirim ki ‘’Kaldırımlar’’ı okumamışsanız eğer şiir okudum demeyin!

Şimdi nerede ve hangi vakitte olursanız olun... Gece demeyin, gündüz demeyin, hava yağmurlu, sıcak, soğuk, rüzgârlı demeyin, çıkın dışarıya, atın kendinizi kaldırımlara ve yürüyün!... Yürürken de bu şiiri mırıldanın: ''Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.'' Şehrin o kadar kalabalıklığı, insan yığınları arasında hissettiğiniz yalnızlığa bir çare olarak yolunuzun karanlığa saplanan noktasında mutlaka sizi bekleyen bir hayal görürsünüz!

Osman AYDOĞAN

Kaldırımlar

I

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

II

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

III

Bir siyah kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Dalgın bir hayal gibi eteğini sürükler,
Gözlerim onun kara gözlerine değince;
Ey kaldırım çocuğu, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Kucaklamak isterim onu koynuma atıp
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

Giriş bölümünde bahsetmiştim, şiirin sözcük ve mısralarının zaman içinde şairi tarafından değiştirildiğini. Üçüncü şiirinin değiştirilmiş şekli de şu şekildedir:

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

Necip Fazıl KISAKÜRAK

 




Bir çift güvercin havalansa…

19 Haziran 2019

Bugün 19 Haziran 2019... Tam 66 yıl önce bugün, 19 Haziran 1953 tarihinde isteriye kapılan bir iktidarın; telafisi bir mümkünsüz, onarılması bir imkânsız adaletsizliğe, haksızlığa ve hukuksuzluğa bir nasıl yol açabileceğini gösterdiği bir gündür... 

Bu adaletsizliği, bu haksızlığı ve bu hukuksızluğu anlatmadan önce bir şiirden bahsetmek istiyorum... Son günlerde kafayı şiirlere taktığımı da düşünmeyin... 19 Haziran 1953 tarihini analatabilmem için bu şiiri vermem gerekiyor... Ayrıca başka şiirleri de!

Bu şiir şair Melih Cevdet Anday'ın ‘’Anı’’ adlı şiiridir... Şiirin adı ‘’Anı’’ ama ben bu şiiri hep ilk dizesiyle hatırlarım: ‘’Bir çift güvercin havalansa’’… Zülfü Livaneli tarafından da bestelenmişti, belki oradan hatırlarsınız... Gelin önce şiiri okuyalım…

''Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma 

Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.''

01 Nisan 2018 günü kaybettiğimiz ve kısa bir süre önce bu sayfada ''kuşların ve rüzgârın şairi'' diye tanıttığım büyük şair Ülkü Tamer ''Şiir için cevaplar'' isimli şiirinde ''Şiir ölümün gölgesidir, yaşamanın örtüsü. Çocuğun savunmasıdır şiir'' diye ifade ederdi... İşte bu şiir tam da böyle bir şiirdir: Ölümün gölgesi bir şiirdir... Niye mi? Öyleyse gelin şimdi şiirin hüzünlü hikâyesine gidelim…

II. Dünya Savaşı'nın ardından ABD yıllar süren bir döneme; "soğuk savaş" dönemine girer. 1950'li yıllarda ABD; komünist avcısı faşizmin, gericiliğin, McCarthy'nin, Sovyetler Birliği'ne karşı kışkırtmaların, Kore Savaşı'nın, aşırı silahlanmanın ABD’sidir. Bu dönemde ABD’de ekonomik krizin yol açtığı yoksulluk ve faşist eğilimlerin yaygınlaşması komünist hareketi güçlendirir. ABD Komünist Partisi'nin 1930'da 7500 üyesi varken, bu sayı 1939'da yaklaşık 100.000'e çıkar.

Hükümet, McCarthy gibi faşist politikacılarının onayıyla ülkede bir korku iklimi yaratır. Bu korku ikliminin ismi "komünizm"dir. Kısa süre içerisinde "polis devleti" önlemleri uygulamaya konulur. Adalet sistemi de buna uydurulur. Bu durum tüm ABD’lilerin özgürlük ve temel anayasal haklarını tehdit etmeye başlar.

ABD bu dönemde dünyada atom bombası tekeline sahiptir. II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atarak dünyaya da korku salmışlardır. Bu nedenle ABD'nin kendi dışındaki tüm dünyaya karşı büyük bir özgüvenleri vardır. 

Fakat 1949 yılında Sovyetler Birliği ilk atom bombası denemesini yapınca ABD’nin fiyakası bozulur, tekeli kırılır, özgüveni sarsılır ve bu alandaki politikaları iflas eder.

Yaşanan teknolojik yenilginin örtbas edilmesi için ABD’nin bir komploya ihtiyacı vardır. Komplonun amacı; Sovyet atom araştırmalarının temelinin sosyalist bilginlerin başarıları değil de ABD’den çalınan bilgiler olduğunun kamuoyuna gösterilmesidir. ABD’inde mutlaka Sovyetler Birliği’nin casusları olmalı ve bu casuslar sırları Sovyetler Birliği’ne kaçırmalıydılar. Çünkü ABD kendi dışında kimsenin atom bombası yapabileceğine inanmıyordu.

Aynı günlerde FBI'nin denetimi altında ve Senatör McCarthy yönetiminde ülkede büyük bir oyun sahnelenir: "ABD’de bir Rus casusluk ağı vardır, yoksa bile yaratılmalıdır."

Bu maksatla özellikle komünistlere, solculara ve ilerici insanlara karşı bir cadı avı başlatılır. Komünistlere ve ilerici insanlara karşı başlatılan bu cadı avında 6000 FBI elemanı, 1800 Adalet Bakanlığı memuru, 22000 ABD Silahlı Kuvvetlerinin güvenlik elemanı, 16000 Maliye Bakanlığı memuru ve 7000 diğer hükümet kurumlarının güvenlik elemanı kullanılır.

Binlerce ABD’li siyasi düşüncelerinden dolayı mahkûm edilir, hapse girer, işlerini yitirir ve bir daha iş bulamazlar. ABD Komünist Partisi Politbürosu'nun 12 üyesi tutuklanır, bunlardan 10'u 5'er yıl ağır hapis ve yüksek para cezalarına çarptırılır. Yüzbinlerce insan "ABD’ni yıkıcı faaliyetlerden koruma" adına fişlenir, suçlanır ve hapse atılır.  

Bu dönemde ABD Komünist Partisi (CPUSA) üyesi olan Julius ve Ethel Rosenberg çifti örneğinde olduğu gibi bazıları da katledilir. Julius ve Ethel çifti, bu kampanyaya bağlı bir komplo ile tutuklanır. Rosenbergler Sovyetler Birliği adına casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bilgileri Ruslara vermekle suçlanırlar ve sonuçta da tarihe hukuksuzluğun en büyük örneklerinden biri olarak geçen bir mahkeme sonucunda da idama mahkum edilirler.

Mahkemeye çıkartıldıklarında aleyhlerinde hiç bir delil yoktur Rosenberglerin. Tıpkı Kafka’nın ‘’Dava’’sı gibi… Bir tek aynı suçtan yargılanan bir kişi ile aynı gün aynı otelde kaldıkları belirlenmiştir fakat otel o gün doludur ve sadece bu çift yargılanmaktadır.

Rosenbergler bu asılsız suçlamalara gülüp geçerlerken jüri kararını açıklar: idam.

Karar açıklandıktan sonra dünyanın her tarafından ABD’ye milyonlarca protesto mektupları yağmaya başlar ''onlar suçsuz bırakın onları'' diye.

Pablo Picasso, L’Humanité dergisinde; “Saatler önemli. Dakikalar önemli. İnsanlığa karşı bu cürmün işlenmesine izin vermeyin!” çağrısında bulunurken Jean Paul Sartre, Albert Einstein, Bertold Brecht, Jean Cocteau, Frida Kahlo gibi pek çok aydın tepkilerini ortaya koyarlar. Papa XII. Pius, ABD Başkanı Eisenhower’dan infazın durdurulmasını talep eder. 

ABD yönetimi gelen bu uluslararası tepkiden çekinir ve çifte bir öneri sunar: ‘’Suçunuzu kabul edin cezanız 30 yıla düşsün.’’ Çift kabul etmez. Daha sonra yapılan 20 yıl teklifi de kabul edilmez. Son yapılan teklif ise, Bayan Rosenberg'in bütün suçu eşine yüklemesi karşılığında serbest bırakılması şeklindedir ancak bu da reddedilir. Bu teklifler idam gününe kadar devam eder.

Rosenberg çifti her seferinde gelen benzer teklifleri reddederler. Öyle ki, Ethel Rosenberg, yaşamının bağışlanacağı yönünde yapılan bir teklife de şu karşılığı verir: ''Ey yoldan çıkmış para yiyiciler, ey satılmışlar, ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar, işte size yanıt: sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa kocamla birlikte ölmeyi yeğlerim.''

Savcının ‘’hükümetle işbirliği yapmaya hazır olursanız, elde af için bir gerekçe olurdu’' sözüne Ethel şu yanıtı verir: ‘’Elektrikli sandalyede idam edilme tehdidiyle ne sizin saygınlığınızı kurtaracak kadar gözümüzü korkutabilirsiniz, ne de biz yurttaşlar olarak hakkımız olan adaleti talep etmek yerine çirkin, kirli bir pazarlık yaparak gittikçe daha sık uygulanır hale gelen antidemokratik polis devleti yöntemlerine ortak oluruz. Bu Hitler Almanya’sında geçerli olabilir, ama özgürlük ülkesinde değil. Gerçekten büyük ve gerçekten onurlu bir ulusun görevi, haksızlığı gidermektir, haksızlığa uğramış olanlardan, istemeye istemeye hayatlarını bağışlamak için haraç talep etmek değil."

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına ölümü beklerken cezaevinden yazdıkları hapishane mektupları oğulları Michel ile Robert Meeropol (Anne ve babalarının ölümünden sonra soyadlarını değiştirmek zorunda kalırlar ve aile dostları Meeropol’un soyadını alırlar) tarafından ''We Are Your Sons'' adıyla 1976 da yayımlanır. Bu kitap ülkemizde de “Rosenbergler” adıyla basılır. (Gözlem Yayınevi, 1979)  Bu kitaptan bazı bölümler:

"Barış, ekmek ve gül için savaşta, celladı sakin bir onurla, güvenle ve geleceğe bakarak bekliyoruz. İnancımızı yitirmeyeceğiz her zaman olduğu gibi."

"...(kendimi) davamızla ilgili hayallere kaptırmıyorum, çünkü biliyorum ki ancak halkın örgütlü baskısı bizi kurtarabilir ve iki masum insanın öldürülmesine yol açacak korkunç siyasi suçu açığa çıkarabilir. Biz gerçekte herhangi bir suç işlemediğimiz için, bu rezil komploya alet olmaya ve sırf ülkemizdeki savaş isterisi tırmandırılıp dünya barışı perspektifleri kötüleştirilsin diye başka masum ilerici insanlara karşı yalancı şahitlik yapmaya yanaşmayacağız.’’

"Sevgili kocacığım, (...) bu alçaklık ve rezalete duyduğum hisleri herhangi bir şekilde dile getirmek zorundayım. Güzel yurdum, başın eğik, özgürlük güneşi battı, halkın yas tutuyor! Faşizm tehlikesi dev gibi ve tehditkâr bir şekilde üstünde yükseliyor, toplama kampları şimdiden hazırlanıyor! Ah, kız ve erkek kardeşlerim, altında yaşamak zorunda kaldığınız bu korkunç tehlikeyi kaçınız kavrayacak; kaçınız korkuyla haykıracak: ‘mahvolduk!'. Kaçınız birleşik öfkeyle ayaklanıp bu haksızlığı telafi edeceksiniz." 

"Şu konuda gayet açık olmalıyız ki, biricik umudumuz halktadır. Bizi tehdit eden idam kararının çıplak terörü bunda hiçbir şeyi değiştirmez. Sadece halk, bu legal linç cinayetini engelleyebilir..."

"Yarışın sonu nereye varacaksa varsın, ister koşucu sayılalım ister kaçıcı, dürüst kişiler dışında hiçbir şey sayılmamıza izin verdiğimiz görülmeyecektir. Dürüstlüğümüzden ödün verdiğimiz asla söylenemeyecektir.."

İdam günü gelir çatar.

İdamın olacağı odada bir de telefon durmaktadır. Savcı telefonu gösterirken, Rosenberglere bir de fotoğraf gösterir: Çocuklarının fotoğrafı. Ve der ki ‘’telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın.’’ Bu şekilde ABD uluslararası baskıyı üzerinden atmayı düşünür.

Rosenbergler biraz süre isterler. Giderler bir köşeye, Bayan Rosenberg kocasının dizlerindeki tozu silmektedir çünkü fotoğrafı gördüğünde Bay Rosenberg dizleri üzerine düşmüştür... Sonra savcıya giderler. ‘’Evet, onlar bizim çocuklarımız fakat bizim için mektup yollayan milyonlarca insan da bizim çocuklarımız; onları yarı yolda bırakamayız’’ derler ve idam edilecekleri bölmeye doğru giderler.

Ve çift elektrikli sandalyede idam edilidiğinde takvimler 66 yıl önce bugünü, yani 19 Haziran 1953'ü göstermektedir...

Aslında mahkemenin verdiği idam tarihi 18 Haziran 1953'dür. Ancak o gün Rosenbergler çiftinin evlilik yıldönümüdür. Ve mahkeme Rosenberglerin talebi üzerine lütfederek idam tarihini bir gün ertelerler. 

Rosenberglerin avukatlarından bu yöndeki talebi de şu şekildedir: "Ne olur, bir şeyler yap Manny. Evlenme yıldönümümüzde idam edilmek gibi büyük bir acımasızlığı yapabileceklerini aklım almıyor. Çünkü ben ne de olsa, insan gibi görünen, insan gibi konuşan, ama aslında sadist birer şeytandan başka bir şey olmayan kişilerin varlığına inanamayacak kadar yumuşak yürekli bir kişiyim.. Sevgilerimle, Ethel.."

Julius Rosenberg ilk elektroşokta yaşamını yitirir ancak Ethel Rosenberg için aynı işlemin birkaç kez daha yapılması gerekir… Gerçi bu işlem dava boyunca yaşanan onca hunharlığın içinde daha masum, daha az can yakıcı (!) bir şeydir...

Rosenberglerin infazında bulunan devlet bakanı William a. Carroll, ''bir çift güvercin''in cansız bedenleri taşınırken kendilerine mazeret yaratma adına yaptığı açıklamayla herkesin kanını dondurur:  ''Rosenberglere, boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington’ın olduğu telefon ile idamın durdurulacağı ve de kendilerini bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael'e kavuşacaklarını söyledik...''

Yaşam ve ölüm sınırında yapılan bu teklife Rosenberglerin verdiği yanıtı bakan şöyle açıklar: ''Peki ya suçsuzluğumuza inanan onca insan, onlar da bizim çocuklarımız değil mi? Satar mıyız hiç onları!..''

Oysa Ethel Rosenberg, ölümünden önce çocukları için bir şiir yazmıştır. Onların çocukları ki yalnızca Robert ve Michael değil, kardeşliğe ve barışa inanan tüm insanlardır. İşte, yalan söyleyip çocuklarına koşmak yerine, kendilerine inanan insanları terk etmeyen ve ölüme yürüyen bir annenin yazdığı dizeler; asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in çevirisi ile:

''Eğer Ölürsek:

Bir gün öğreneceksiniz, evlatlarım, öğreneceksiniz,
Neden kestik türkümüzü yarıda,
Neden kitabımızı açık bıraktık, işimizi tamamlamadan,
Neden gittik toprak altında uyumaya.

Ağlamayın artık, evlâtlarım, ağlamayın.
Yalanlar ve pislikler neden sarmış dört bir yanı?
Neden bu gözyaşları, bu zulüm neden?
Öğrenecek bir gün bunu bütün dünya.

Yeryüzü gülümseyecek, evlatlarım, gülümseyecek
Ve sevinçler yeşerecek mezarımızın üstünde    
Kıyımlar sona erecek, dünya olacak mutlu    
Kardeşliğin ve barışın koynunda.    

Çalışın, evlâtlarım, çalışın ve bir anıt dikin.
Sevgiye ve sevince bir anıt,
İnsanlık onuruna ve de insanca,
Sizin adınıza koruduğumuz, sizin adınıza.''

Ve bir de mektup bırakırlar çocuklarına Rosenbergler:

“Sevgili çocuklarım,

Bu sabah, sanki tekrar birlikte olabilecekmişiz sandım. Ama bunun olmayacağını bildiğim halde, size ancak öğrendiklerimi aktarabilmeyi istedim. Ne yazık ki ancak birkaç kelime yazabilirim. Gerisini size yaşamınız öğretmeli. Bana öğrettiği gibi.

Başlangıçta sizin için acılı olacak, ama üzülen yalnızca siz olmayacaksınız. Sonunda siz de yaşamın yaşamaya değer olduğu inancına varmak zorundasınız. Şimdi önüne geçilmez biçimde yaklaşan ölüm karşısında bile bunu bilmenin cellatları yeneceğinden kesinlikle emin oluşumuz size bir avuntu olsun.

Yaşamımızın sizle birlikte sonuna kadar yürütme sevinci ve mutluluğunun bize nasip olmasını dilerdik. Babanız size tüm yüreği ve tüm sevgisinin sevgili oğullarına ait olduğunu söylemek istiyor. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza aykırı hareket edemediğimizi hiçbir zaman unutmayın.

Sizi bağrımıza basıyor ve hararetle öpüyoruz.

Sevgiyle,

Baba ve Anne”

İstisnasız tüm dünya gidişlerine ağlar. Gidişlerine gökler ağlar, yıldızlar ağlar, dağlar, taşlar, bulutlar ağlar. Ama öyle güzel giderler ki, öyle vakur giderler ki, öyle bir dik, dimdik giderler ki şiirler yazılır ardından. Bunlardan birisi de yazımın girişinde verdiğim Şair Melih Cevdet Anday'ın Rosenbergler için yazdığı ‘’Anı’’ adlı şiiridir…

Rosenbergler için yazılan bir diğer Türkçe şiir de Oktay Rıfat Horozcu’nun ‘’Telefon’’ isimli şiiridir. Bu şiiri de yazımın sonunda veriyorum...

Yıllar sonra her şeyin FBI tarafından düzenlendiği ortaya çıkar.

Rosenberglerin idamından on üç yıl geçtikten sonra, mahkemeye sunulan delillerin, gösterilen şahitlerin ve suçlamaların tümünün düzmece olduğu bizzat şahitler tarafından açıklanır. Ancak Rosenbergler geri gelemezler artık. 

Yıllar sonra, 1968 yılında Fransız tarihçisi Alain Decaux, uzun araştırmalarının sonucunda "Rosenbergler Ölmemeli" adlı oyunu yazar. Bu oyun dünyanın her yerinden ses getirir. Rosenbergleri tekrar dünyanın gündemine oturttur.  

20. Yüzyıl Amerikan edebiyatının melankolik prensesi Sylvia Plath'ın başyapıtı ‘’Sırça Fanusu'’nda (Can Yayınları, 2008) konu kahramanlarıdır Rosenberg’ler. Kitap şöyle başlar: ‘’Rosenbergleri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben New York’ta ne aradığımı bilmiyordum. İdamlar beni hep serseme çevirir.’’ (Kitapta anlatıcı-kahraman Esther Greenwood, bir üniversite öğrencisidir. )

Romanın ilk satırlarından itibaren bir sıkıntı, bir ölüm kokusu yayılır. “İnsanın tüm sinirleri boyunca diri diri yanmasının nasıl olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum” der kahraman, Rosenberglerin idamı hakkında.

İdamlar hangi duyarlı insanı serseme çevirmez ki!

Derdi zaten Albert Camus: ‘’İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez. Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.’’

Rosenbergler davası bize, bir iktidarın isteriye kapılması halinde, telafisi bir mümkünsüz, onarılması bir imkânsız adaletsizliğin, haksızlığın ve hukuksuzluğun her zaman başa gelebileceğini hatırlatır, tıpkı Dreyfus davası gibi, tıpkı ülkemizdeki Balyoz, Ergenekon davaları gibi, tıpkı 28 Şubat davası gibi...

Allah hiçbir iktidarı isteriye kaptırmasın! Ve Allah hiç bir ülkeyi isteriye kapılmış bir iktidarın eline düşürmesin!...

Osman AYDOĞAN

Melih Cevdet Anday'ın Rosenberg'ler için yazdığı ''Anı'' şiiriyle yazıma başlamıştım.... Yazımı Oktay Rıfat Horozcu’nun yine Rosenberg'ler için yazdığı ‘’Telefon’’ isimli şiiri ile noktalayayım: 

''Telefon

Gözlerin var ya çekik kara kara
Önce gözlerindi en güzel ışık
Beyaz dişlerindi bacakların omuzun
Damalı örtüde bir kâse çorba gibi
Buğulu bir lezzetti karıkocalık
Şimdi bir çınar yeşeriyor içimde
Bir şarkı söyleniyor uzun uzun
Hürriyetin rüzgârlı bayrağı oldu
Bize yeten aydınlığı sevdamızın

Aman dayanamazsam ne etmeli
Bütün pencereler üstlerine açık
Kimler soyar çocukları kimler örter
Biri on bir yaşında öteki küçük
Ya anne diye bağırırsa uykusunda
Belki korkmuş belki de susamıştır
Geceleri su içmeye alışık
Çorap öyle mi giydirilir don öyle mi bağlanır
Gömleği bir tuhaf sarkıyor arkasında

Çocuklara bakma dayanırım
Gide gide çoğaldım halkım ben artık
Dağ taş kalabalık kalabalık
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım
Ben kadınım çocuklarımla varım
Telefon nafile açmam seni
Söylemez dillerim yarınla bağlı
Tutmaz parmaklarım kocamdan belli
Telefon benim ki de analık

Çocuklara bakma dayanırım
Sevgiydim önce bir çeşit incelik
Şimdi işe yarıyorum kaba saba
Tuzlu bir deniz kokusu havada
Benimle başladı bu müthiş tazelik
Benimle yaklaştı güzel günler
O günlerin eşiğinde beni hatırlayın
Hatırlayın onların vahşetini
Her telefon çalışta kesik kesik''




Dönemeç

17 Haziran 2019

''Dönemeç'' şiiri, Necip Fazıl Kısakürek’in değeri pek bilinmeyen, ‘’Kaldırımlar’’ kadar da pek tanınmayan, ancak insanın kalbine bir hançer gibi saplanan, insanın beynine bir mıh gibi çakılan hüzünlü şiirlerinden birisidir… Bu şiir, Necip Fazıl’ın ‘’Çile’’ kitabının ‘’Kadın’’ başlığında geçer:

''Bir gündü, hava ılık 
Ve cadde kalabalık

Bir kadın sapıverdi önümden dönemece; 
Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince. 
Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim, 
Çarpıldım sendeledim.

Bir gündü mevsim bayat 
Ve esnemekte hayat..... 
Dönemeçten bir tabut çıktı ve üç beş adam; 
Yalnız bir ahenk sezdim, çerçevede bir endam. 
Ve tabutta, incecik, o kadın var, anladım; 
Bir köşede ağladım.....''

Necip Fazıl Kısakürek, 1940

Şiirde iki bölüm vardır. Birinci bölümde canlı bir hayat anlatılır; ''hava ılık ve cadde kalabalık''tır. Bu canlı hayatta bir yıldırım aşkı da anlatılır: ‘’Bir kadın sapıverdi önümden dönemece; yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince.  Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim, çarpıldım, sendeledim.’’ 

İkinci bölüm ise bu ‘’dönemeç’’ten sonraki manzara anlatılır. Bu bölümde mevsim bayattır. Yani zaman geçmiş, hayat akıp gitmiştir. Ve sevilen kadının yokluğu üzerine bayatlamış hüzünlü bir mevsimin tasviri yapılmıştır: ‘’Bir gündü mevsim bayat ve esmekte hayat.’’ Ve ’’o'' ipince endam gidince de bir köşede oturup ağlamıştır.

Hayatınızın bir dönemecinde bir şekilde değmişse o ipince endam onu artık unutmak asla mümkün değildir… Çarpılırsınız, sendelersiniz... Kalbiniz göğüs kafesinizde, kafesine çarpan yabani kuşlar misali çırpın çırpın çırpınır... Bu dönemeçte ''hayat'' vardır.... Artık hayatınız her daim bahardır... Öteki dönemeçte ise ''memat''. vardır... Orada da kalbiniz bir sonsuzluğa kadar, bitmemecesine, dinmemecesine kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığadır... Ve artık umutsuzca kalbiniz çırpın çırpın çırpınır..

Şiirde geçen ''tabut''; o incecik kadının artık yokluğunu, erişilmezliğini anlatır, yoksa ölümünü değil... 

Ve her hayatın birçok ‘’dönemeç’’i vardır.

Ve bu dönemeçlerin her birinde insan bir köşede oturup için için ağlar, hüngür hüngür ağlar, zırıl zırıl ağlar... Dönemeçten önceki mevsimin hatırası insanın yüreğini dağlar... Artık dışarıda mevsim cıvıl cıvıl Haziran, içinizde mevsim hazin hazin sonbahar...

Osman AYDOĞAN 

Bir not: Ahmet Arif muhteşem şiiri ''Karanfil Sokağı''nda da böylesi bir kadından ve böylesine bir yıldırım aşkından bahseder... Bu şiir Ahmet Arif'in ilk ve tek şiir kitabı olan ''Hasretinden Prangalar Eskittim'' (Metis Yayıncılık, 2008) kitabında yer alır. Şiir şu dizelerle başlar:

‘’Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön, onaltı rüzgâr
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır.’’

Şiir uzundur ama bu uzunluğu şiirin son kıtası için yazılmıştır. Karanfil Sokağında bir kafede dal gibi, fidan gibi güzel bir kız oturmaktadır. Ancak bu kız oralı değildir; Altındağ’dan ya da İncesu’dandır… Yanakları al aldır, şarkısı bir yangın şarkısıdır. Necip Fazıl bu şiirinde aşık olduğu kadına ''Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince'' diye hitap ederken Ahmet Arif de bu şiirinde ''Bir dal süzülür mavide'' diye bahseder:

‘’Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al - al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.’’

İşte böylesine büyülü, efsunlu bir kuvvettir şiir... ''İpince bir endam'' ve ''mavide süzülen bir dal'' ile iki ucu birleştirir... İşte bu nedenle derdi zaten Ceyhun Atuf Kansu: ''Şiir yazılan toplumda asla umut kesilmez.” 

Bir ikinci not: ''Leylim Leylim Ahmet Arif'ten Leyla Erbil'e Mektuplar'' (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019) kitabı Ahmet Arif'in aşık olduğu Leyla Erbil'e yazdığı mektuplardan oluşur. Ancak; Ahmet Arif, yazımda bahsettiğim ''Hasretinden Prangalar Eskittim'' kitabındaki ‘’Karanfil Sokağı’’ şiirinde geçen kadının Leyla Erbil olmadığını düşünüyorum. Şöyle ki; Leyla Erbil İstanbulludur, kentsoyludur ve Leyla Erbil'in tüm tahsil hayatı İstanbul'da geçer... Leyla Erbil Ankara’da hiç bulunmaz… Leyla Erbil, hele hele o zaman bir gecekondu semti olan şiirde de adı geçen ne Altındağ ne de İncesu'dandır... Zaten şiirde de geçen kadının da ''saksıda boy vermesi'' sanki kentsoylu bir kadını değil de taşralı, gecekondudan bir kadın olduğunu anlatır gibidir... Dolayısıyla Ahmet Arif'in bu şiirinde bahsettiği kadının Leyla Erbil olmadığını düşünüyorum...

Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektupları da değerlendirecek olursam: Bu mektuplarda Franz Kafka'nın Sevgili Milena'sına, Halil Cibran'ın âşık olduğu Mey Ziyâde'ye yazdığı mektuplardaki derinlik yoktur diye düşünüyorum. Bu kadarını söylemek isterim.




Babalar Günü

16 Haziran 2019

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.

Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: '’Bu ne oğlum?'’ Oğlu şaşkın, cevapladı: '’O bir karga baba.'’

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: ‘'Bu ne oğlum?'’ Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: '’Baba, o bir karga.’'

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: ‘'Bu ne?'’ Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: '’O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'’

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: '’Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'’

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

'’Bugün üç yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'’

‘'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.’' (İsra, 23)

Yazılarım şiirsiz olmaz biliyorsunuz. İşte size Can Yücel'in güzel bir şiiri:

Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim...

Hayatta ben en çok babamı sevdim 
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk 
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- 
Nasıl koşarsa ardından bir devin 
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti 
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! 
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi 
Atlastan bakardım nereye gitti 
Öyle öyle ezberledim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu 
40'ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a 
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla! 
Tifoyken başardım bu aşk oyununu 
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin 
Koştururken ardından o uçmaktaki devin 
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için 
Açıldı nefesim, fikrim, canevim 
Hayatta ben en çok babamı sevdim...

Can Yücel’e sormuşlar; ''Neden hep babanıza şiir yazıyorsunuz, ona olan sevginizi anlatıyorsunuz?'' Can Yücel vermiş cevabını; ''Anneme olan sevgimi yazacak kadar şair değilim.''

Hani bugün de ‘’Babalar Günü’’ ya.. Anımsatmak istedim: Aslında her gün ‘’Anneler – Babalar Günüdür’’.

Tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun!

Osman AYDOĞAN




Sevgiden ürken bir yorgun savaşçı 

15 Haziran 2019

Madem günlerdir şairlerimizi hatırladık, onların o güzel şiirlerine daldık, şiirlerinin tadını damağımızda bıraktık... Devam edelim o zaman... 

Bugün de Cemal Süreyya'nın, ‘’Ümmüşşiir’’ (şiirin anası) diye tanımladığı, Türk şiirinin yüz akı bir kadın şairimizden bahsetmek istiyorum...

Şiirlerinde hayatla doğa arasında tedirgin bir iç dünyanın duyarlılığını dile getiren, toplumsal şiirin enerjisini kadın duyarlılığı ile birleştiren, Sezen Aksu’nun ‘’Deli Kızın Türküsü", Edip Akbayram'ın ‘’Özgürlük’’, Grup Yorum'un ‘’Büyü Yavrum’’ ve ''Sıyrılıp Gelen'' isimli hüzün şarkılarının kırılgan söz sahibi ve Türk şiirinin öz annesi olan bir şairimizden bahsetmek istiyorum...

Dar zamanların, ince şeylerin, naif sözcüklerin, yazın bitiğinin, güzün geldiğinin, yağmurda üşüyen ıslak serçelerin bir şairinden bahsetmek istiyorum...

Durup ince şeyleri anlamaya kimsenin vakti olmadığı bu kaba dünyaya yabancı gelen ince bir ruhtan, Gülten Akın'dan bahsetmek istiyorum...

‘’Kuş uçsa gölge kalır’’ adlı şiir kitabında şöyle biterdi bir şiiri:

''Bende bir gülten kaldı
hangi bağa diksem yabancı''

Bu kaba dünyaya yabancı gelen ince bir ruhtu Gülten Akın, hangi bağa diksek yabancı kalan…

Ve ülkemin köylü, kentli tüm kadınlarını ve onların kara bahtlarını anlatırdı ‘’Kestim Kara Saçlarımı’’ isimli şirinde:

''Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön''

‘’Seni Sevdim’’ şiirinde şöyle seslenirdi sevdiceğine:

''Seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim
'Uyandım bir sabah' gibi değil, öyle değil
Nasıl yürür özsu dal uçlarına
Ve günışığı sislerden düşsel ovalara''

‘’Çağrı’’da ise şöyle seslenirdi sanki Godot'yu beklercesine beklediğine:

''Gün uzun türküsünü bitirdi
Karlı dallara yürüdü karanlık
Yalnızlık çekilmez bu vakit
Delirdi denizde yosun çayda balık
Gel artık''

‘’Sessiz Arka Bahçeler’’de şöyle seslenmişti bugünleri görerek:

''Durdun
söylenmemiş, anlatılmamış, söylenememiş olanı
anlaşılır kıldı duruşun''

Ve şöyle seslenirdi mazlumlara, zalimlere, zulmedenlere:

''Zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir 
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
Çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi 
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada varır
sebebin kapısında durur''

‘’Üşümekten Değil Korku’’ isimli şiirinde ömrünün sonunda yorgun ve yılgın bir savaşçıydı o artık... Sevgiler ürkütmüştü onu…

‘’Yorgun savaşçılarız, yengiler eskitti bizi
Utanırız tadına varmaktan içkilerimizin
Biri bütün güneşleri toplar, vermeye bekletir
Üşümekten değil korku, ısınır olmaktan
Yorgun savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi

Tutulmuş dağ yolları oklar ve tuzaklar
Biri dostluk adına bağışlar çirkinliğimizi
Düz yollara düşeriz yeniden oksuz ve tavşansız
Yılgın savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi’’

Ölüme yaklaştığında ‘’Veda’’ isimli şirinde de hepimize birden seslenmişti:

''Ben yoruldum gidiyorum
kendi endişeni kendin seç''

Böylesine ölüme yaklaştığını sezdiğinde bile yaşam sevincini hiç yitirmemişti. İşte son dizeleri:

''İnadın anlamı yok
Ölünüyor
Ben bilmezden geliyorum''

‘’Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya’’ derdi ‘’İlk Yaz’’ şiirinde… Aynen öyleydi. Aynen öyle... Bu devirde kimsenin vakti yoktu durup ince şeyleri anlamaya. Şimdi dünya daha bir boşlukta, şimdi dünya daha fazla bir hoyratlıkta, daha bir kabalıkta, daha bir karanlıkta...

Ve ‘’Güz’’ şiirinde ''Bu güz öleceğim'' demişti:

''Bu güz öleceğim. bütün işlerimi bitirdim
Derede yıkandım, cevize tırmandım. kuş ürküttüm
Kaçırdılar on iki Çocuk doğurdum. bekledim gözlerim
Oğlan everdim. kız yetirdim. otuzuma vardım"

Ağlama kız, deme incirim Yar Yar
ben ağlamam dağlar taşlar ağlasın
Körüm, çelimsizim, göğnüğüm, hastayım.
sebebolanları nerde bulayım
adamdan içerli kuşlar ağlasın''

Ve Gülten Akın’ı şiirindeki gibi dört sene önce bir güz gününde (04 Kasım 2015) kaybetmiştik…. Türk şiiri öksüz kalmıştı... Allah rahmet eylesin... Katar katar göç ettikçe şairlerimiz; susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç, susuz, gıdasız, aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta nefessiz ve kelimesiz kaldık! 

‘’Beni Sorarsan’’ şirinde ise sanki yokluğunda burada kalan bizleri anlatır gibiydi:

''Beni sorarsan
Kış işte
Kalbin elem günleri geldi''

‘’Yağmurlu’’ şiirinde de sanki biz ona seslenirdik:

''Burda geceler kaldı sen gittin.''

Ey şair! Söylediğin gibi; yorgun savaşçılarız, yengiler eskitti, sevgiler ürküttü bizi... Burası kış artık.... Kalbin elem günleri geldi.... Sen gittin... Burda geceler kaldı...

Ve durup ince şeyleri anlamaya artık vaktimiz kalmadı!

Osman AYDOĞAN




Kuşların ve rüzgârın şairi 

14 Haziran 2019

Dün ‘’mademki söz şairlerden açıldı…’’ diyerek Türk şiirindeki ‘’İkinci yeni’’ akımının şairlerinden Turgut Uyar’ı anlatmıştım… Ancak yazımda hem ‘’İkinci Yeni’’ hem ‘’Turgut Uyar’’ hem de ‘’Tomris Uyar’’ geçince; bu üç isimle ortaklığı olan bir başka şairimizi de anmak istedim.... 

Bu şairimizi anlatmadan ‘’İkinci Yeni’’ akımından tekrar da olsa kısaca bahsetmek istiyorum…

‘’İkinci Yeni’’, Türk şiirinde değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan ve 1950'li yıllarda Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer gibi şairlerin oluşturduğu bir topluluktur. İsim babası Muzaffer İlhan Erdost'tur. Akımın öncü şairi Ece Ayhan'a göre ise az kullanılan adıyla '’Sivil Şiir’'dir…

Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çalıştılar. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmekti.

İşte Türk şiirindeki bu ‘’İkinci Yeni’’ akımının; hep bir kadın naifliği, nezaketi ve yumuşaklığını barındıran, ipek gibi, kadife gibi bir Türkçesi olan, sakin, barışçıl, huzur verici bir konuşuşu, bakışı olan, kuşların, rüzgârın şairi olan ancak pek tanınmayan, en çocuksu bir şairi vardı: Ülkü Tamer...

Ülkü Tamer, 1937, Gaziantep doğumludur.  1958 yılı Robert Kolej'i mezunudur. Daha sonra da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünde okudu. Şairliğinin yanında, gazeteci, oyuncu ve çevirmendir. Yetmişin üstünde kitap çevirmiş, şiir antolojileri hazırlamıştır. Lise yıllarında şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başlanır. İlk şiiri 1954 yılında Avni Dökmeci'nin yönetimindeki ‘’Kaynak’’ dergisinde yayınlanır: "Dünyanın Bir Köşesinden Lucia". Şiirleri daha sonra Pazar Postası, Yeditepe, Yeni Dergi, Papirus, Sanat Olayı gibi dergilerde yayımlanır. İlk şiir kitabı ‘’Soğuk Otların Altında’’ 1959'da yayınlanır. 1986 yılında o ana kadar yayınladığı yedi şiir kitabını "Yanardağın Üstündeki Kuş’’ adlı kitapta bir araya getirir.

1991 yılında dört öyküsünü içeren "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabını, 1997'de ise "Alleben Anıları" adlı öykü kitabını yayımlar. (‘’Alleben Öyküleri’’ ve ‘’Alleben Anıları’’ memleketi olan Gaziantep ile ilgilidir.) Bunları 1998'de yayımlanan "Yaşamak Hatırlamaktır" adlı anı kitabı izler… Oyunculuk dönemi anılarını içeren "Bir Gün Ben Tiyatrodayken" ise 2003 yılında yayımlanır.

Çevirileri de öyle basit çeviriler değildir... Çevirileri Euripides, Hamilton, Shakespeare, Çehov, Brecht, Miller, Steinbeck,  Eliot ve Ibsen gibi dünyaca ünlü çevrilmesi zor yazarların eserlerdir….

Bu çevirilerden Edith Hamilton'dan ‘’Mitologya’’ çevirisiyle 1965 yılın ‘’TDK  Çeviri Ödülü'’nü ve 1979'da çevirileri nedeniyle Macaristan Halk Cumhuriyeti'nce verilen ‘’Endre Ady Ödülü’nü',  "İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür" (1966) adlı kitabıyla 1967 yılı ‘’Yeditepe Şiir Ödülü’’nü, "Alleben Öyküleri" adlı öykü kitabıyla 1991 yılı ‘’Yunus Nadi Ödülü'’nü ve 2014 yılında "Bir Adın Yolculuktu" adlı kitabı ile de ‘’Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü'’nü kazanır…

Tomris Uyar'ın, Turgut Uyar'dan iki önceki, Cemal Süreyya’dan bir önceki eşidir Ülkü Tamer aynı zamanda.

Kendine ait bir sözlüğü de vardı Ülkü Tamer’in… Sözcükler yüklediği anlamlar da şairin o derin ve naif iç dünyasını yansıtırdı… Bu sözlükten birkaç sözcük:

Acı: On iki ayın mor kanatlı kelebeği…
Buz: Gölün tavan arası…
Ceviz: Sincapların sandık diye açtıkları kutu…
Çit: Çimen saati…
Düğüm: Kuşların yüreğindeki patika…
Elmas: Ay ışığının sesi…
Fırıldak: Rüzgârın çocukluğundan bir anı…
Göktaşı: Meleklerin kırık oyuncağı…
Ğ: Alfabenin ıssız deresi…
Haydut: Ağaçların üstünde dörtnala giden adam…
Ihlamur: Hasta böceklerin başucu ağacı…
İnci: Deniz diplerinin kırağısı…
Jüpiter: Yüzyıllar önce yola çıkmış bir kirpi…
Küskünlük: Yaprakların yere düşerken rastladıkları komşu…
Leke: Karın üstüne damlayan serçe kanı…
Masal: Gürgenlerin çocuklara söyledikleri ninni…
Nöbetçi: Kovuk başlarında biten mantar…
Okyanus: Yeraltından fışkıran gökyüzü…
Pas: Güz bulutlarında donan yağmur…
Rıhtım: Toprağın taştan kılıcı…
Saçak: Kumruların şemsiyesi…
Şapka: Orman cücelerinin tüylü evi…
Takvim: Yılların kıyısında dolaşan kayık…
Uyanış: Şafağa altın boşaltan bakraç…
Üçgen: Kış gelince yağan piramit parçaları…
Vadi: Coğrafyanın atlara armağanı…
Yılbaşı: Korunun sonunda başlayan koru…
Zebra: Üvey kardeş…

Ülkü Tamer son yıllarındaki bir sohbetinde "Kaç kelebek ömrü kadar ömür yaşadım, yetmez mi?" demişti… Demek yetti ki artık o da geçen sene 01 Nisan 2018 tarihinde 1 nisan şakası yaparcasına ardından sözcüklerini öksüz ve yetim bırakıp o güzel atına binerek aramızdan çekilip de gitti... Bir değer daha göçtü gitti işte… Biz biraz daha fakirleştik… Susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç, susuz, gıdasız, aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta nefessiz ve kelimesiz kaldık!

Ülkü Tamer şiiri, “insanın kendine yönelik bir sanat biçimi” olarak görürdü… “Şiir yazarken kendi kendime sanki kendimi anlatıyorum” derdi…  Bu nedenle Ülkü Tamer'in şiirlerini okurkan insan kendinden çok şey buluyor bu şiirlerde... Yazımın sonunda şairin şiirlerinden kısa bir demet sunmak istiyorum… Ülkü Tamer'in şiirlerini yorumlamayacağım çünkü şairin  şiirleri yorumlanmaya gerek kalmayacak kadar açık ve net!...

Ülkü Tamer bir şiirinde:  ''İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür'' derdi... İçine ''hava'' değil de ''gökyüzü'' çeken bir şair ayrıca nasıl yorumlanabilir ki? 

Ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

Ülkü Tamer’in en bilinen şiiri Zülfi Livaneli’nin seslendirdiği ‘’Güneş topla benim için’’ şiiridir…

Güneş topla benim için

Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara canım
Güneş topla benim için

Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından canım
Güneş topla benim için

Seher yeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleri gökyüzünden canım
Güneş topla benim için

Kıranlara Selam Olsun

Selam olsun dağa taşa
Yaranlara selam olsun
Ormandaki kurda kuşa
Cerenlere selam olsun

Dünya üstü kara zindan
Boynumuzda yağlı urgan
Yolculardan hancılardan
Soranlara selam olsun

Ölüm canın has yoldaşı
Diken gülün gönül eşi
Kar altında deniz düşü
Kuranlara selam olsun

Kâğıdımız çaput bizim
Kefenimiz bulut bizim
Mesleğimiz umut bizim
Kıranlara selam olsun

Ağıt

Bu toprakta kalır adın
Tohumların arasında
Yeşilinde tarlaların
Başakların sarısında

Yıllar geçse de aradan
Kopar gelir ırmaklardan
Işır yine kurşunlanan
Dostlarının yarasında

Günü gelir dağa çıkar
Yıldızlardan şiir çeker
Kanımızı siler yıkar
Suların en durusunda

Bir annedir bir kardeştir
Ovalarda bir ateştir
Sırasında hayat verir
Ölüm saçar sırasında

Bayrak olur bize yarın
Rüzgârıyla ilkbaharın
Dalgalanır genç kızların
Gözlerinin karasında

Kırda Vurulanların Türküsü

Telef olduk kır içinde
Hançer idik kına döndük
Tane iken nar içinde
Kuru otta cana döndük hey

Beş Allah'a kullar idik
Toprak bizim beller idik
Ne biliriz eller idik
O toprak da sona döndük

Felek kırdı cümlemizi
Kilitledi sılamızı
Kurar iken kalemizi
Yıkılası hana döndük

Ecel sefa geldi dedik
Yası umut ile yuduk
Ölür iken on beş idik
Şimdi on beş bine döndük 

Uyku

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Dallarında gezinsin
Kül rengi güvercinler

Konsunlar yastığıma
Uyutmak için beni
Sırtlarında kuş tüyü
Gagalarında ninni

Kaldırıp yatağımı
Uçursunlar göklere
Kendimi yıldızlarda
Bulayım birdenbire

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Alnıma dokunanlar
İyileşmiş desinler

Şahdamar

Hey sevgilim, gülüm, yârim
Can içinde şahdamarsın
Fermansın bu dünyaya
Neye baksam sen varsın

Yola düştüm ay batarken
Derelerde buldum seni
Ötelerde sanır iken
Berilerde buldum seni

Ekmeğimi dörde böldüm
Yarılardan buldum seni
Ölülerden haber aldım
Dirilerde buldum seni

İçimdeki çıralarda
Dışımdaki törelerde
Bilemezsin nerelerde
Nerelerde buldum seni

Nefes

Dağın uykusuna, kuşun gözüne,
Sabahın sesine, taşıdım seni.
Kerem’in yaralı, ince dizine,
Irmağın yasına taşıdım seni.

Canın içinden, canımı duyan,
Canımın içine taşıdım seni.
Elma kabuğunda, nar tanesinde,
Gizlenen mermere taşıdım seni.

Gecenin ördüğü, gün kafesinde,
Dolaşan kedere taşıdım seni.
Canın içinden, canımı duyan,
Canımın içine taşıdım seni.

Arının yazına, kışın otuna,
Yaprağın güzüne taşıdım seni.
Yürekten yüreğe mekik dokuyan,
Sevginin göçüne taşıdım seni.

Canın içinden, canımı duyan,
Canımın içine taşıdım seni.

Sorar seni

Subaşında bir gül açar
Dikenine sorar seni
Karanlıkta beyaz kuşlar
Yıldızlarda arar seni

Küle döner dalda yeşil
Nehir kurur söner kandil
Döşündeki mermi değil
Bu yalnızlık yorar seni

Sıradağlar geçit vermez
Bir dost eli kapın vurmaz
Artık kimse izin sürmez
Düşe taşır rüzgâr seni

Tükense de can bedende
Sürüp gider hasret canda
Acep yarın gün batanda
Unutur mu o yar seni

Uzar gecen yana yana
Bir kurşundan bir kurşuna
Ölüm gelir kanadına
Usul usul sarar seni

Memik'e ağıt

On dört yaşım diken ile kaplanmış
Göz ucuma karıncalar toplanmış
Kurşun gelmiş kaşlarımın üstüne
Alın yazım okur gibi saplanmış

Uyu Memik oğlan uyu
Öte geçelerde büyü

Dağı dağa kavuşturan ben idim
Suyu suya kavuşturan can idim
Yükledim mi Mazmahor'dan kaçağı
Gece vakti ışılayan gün idim

Uyu Memik oğlan uyu
Öte geçelerde büyü

Kar üstüne düşer serçe çıt diye
Kanatları parça parça çıt diye
Dokandın mı bir ucuna kırılır
Can dediğin cansız sırça çıt diye

Uyu Memik oğlan uyu
Öte geçelerde büyü

Ben sana teşekkür ederim

Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,
Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;
Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta. 

Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.

Düello

Yenilirsem yenilirim, ne çıkar yenilmekten?
Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim.
Ayak bileklerime kadar bu deredeyim işte,
Yerin yassı taşları tabanımın altında,
Alnımda birleşmekte güneşin raylarından
Hışırtıyla geçen kartalların sesleri.
Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi
Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?

Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım;
Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de,
Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.
Ölürsem güzel bir ölü olurum,
Saçlarıma yuva kurar bir anda kirpiler,
Kar, örtemeye kalkışır gökkuşağını,
Ve onurlu, yoksul böceklerin gazetecisi
Ben gülümserken resmimi çeker.

Konuşma

-Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…
-Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen

Sıragöller

Haşhaş tarlaları arasından geçeceksin,
Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak
Yeni bir afyon bulacaksın kendine.
İşte o zaman beni unutma,
Şairini, onun şiir yazan ellerini,
İçine dizilen sıragölleri,
Kendi kendine konuştuğun seni,
Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.

Zakkumların arasından bir şehre gireceksin,
Aşk şiirleri, tabiat şiirleri, tarih şiirleri düşünerek
Bir dinamit yapacaksın kendine.
Korkma, ateşle onu.
Öldürecek nice balıklar vardır sularında,
Patlamayla dirilecek nice balıklar vardır.
İşte o zaman an beni, yaşa beni,
İşte o zaman unutma beni.

Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,
Onların tohumunu havaya savurarak
Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,
Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.
İşte o zaman an beni, yaşa beni,
Kıyılarda bile boğulan seni,
Bir saz kuşu olarak gezinen hayaletini,
Çeliğinden kemik oyan gövdeni.

İçinde bir kaçakçı yaşar senin,
Kayıkla dolaşır göllerinde,
Beynine tabanca ve şiir satar,
O kaçakçının bakışını sakın unutma.

Gül Dikeni

Uçakları nedeyim
Gökkuşağı gönder bana
Senin olsun süngülerin
Gül dikeni yeter bana.

Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur eller bana
Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur kardeş olur eller bana.

Silahları nedeyim
Benim sevgim mavzer bana
Suya attığım çiçekler
Bir gün olur döner bana.

Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur eller bana
Kan kurşundan silinince
Kardeş olur kardeş olur kardeş olur eller bana

 Utanç

Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan
Onun üstüne,
Soğuk bir tül örtüyorlar üstümüze.

Hangi odaya saklansak şimdi onlar,
Hangi sokaklara çıksak ölüm;
Girildikçe biten sevişmemiz onlar yüzünden,
Ne zaman boynuna uzansam ölüm kokuyor
Yalnızlıktan, o yalnızlık,
Kelimesi artık şiirde unutulan.

Üşür ölüm bile

Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Diz çöktüler karşısında
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Bruegel 

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Köpeklerin bakışlarında birer keman tadı.
Avcılar ve kuşlar avdan dönüyor.
Zaten her yanda hüzün görülür
Uzakta çocuklar kayıyorsa,
Kızaklar tahtadan yapılmışsa,
Kar dinmişse, avdan dönüyorsa avcılar,
İnsan anlamışsa ansızın, başladığını
Gökyüzünün, ayaklarının ucunda.

Kuş tüyleriyle kaplıdır burunları
Birer sirk emeklisine benzeyen avcıların;
Soluk alır, tüy verirler yorulunca,
Yürekleri birleşir, geniş bir av ülkesi olur,

İçinde tazılar yaban ördeklerini,
Çantalı okullular kar tanelerini avlar.
Norveç'in nüfusunu bilir de okullular
Karın nüfusunu bilmezler nedense.
Zaten her zaman hüzün bulunur biraz.
Norveç'ten söz açan şiirlerde.

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Ağzımın kemiğinde dağınık bir şiir tadı.
Gürgenler ve kayınlar avdan dönüyor.
Sırtsız atmacalar çizerdim şimdi
Bir kayığın yelkeni geçseydi elime;
Unutmazdım, yelkenin bir köşesine
Tabut başlı bir avcı yerleştirirdim.

 İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür.

 
Şiir çevirileri de vardı Ülkü Tamer’in… Bunlardan birisi de Kübalı şair Nicolás Guillén’e aittir: ‘’Ölü asker’’

Ölü asker                         

- Kimin kurşunu öldürmüş onu?  
- Bilen yok.  
- Nereliymiş?  
- Jovellanos' lu diyorlar.  
- Nerede bulmuşlar?  
- Yolun yanında yatıyormuş,  
öteki askerler görmüş.  
- Kimin kurşunu öldürmüş onu? 

Gelip öpüyor onu nişanlısı;  
anası geliyor sonra ağlıyor.  
Sonra da yüzbaşı çıkageliyor.  
Bağırıyor:  
       - Gömün onu!  
  Dan! Dan! Dan!  
GİDİYOR ÖLÜ ASKER.  
  Dan! Dan! Dan!  
YOLUN YANINDA BULMUŞLAR ONU.  
  Dan! Dan! Dan!  
BİR ASKERDEN NE ÇIKAR.  
  Dan! Dan! Dan!  
DAHA NE ASKERLER VAR BİZDE. 

 




Sevgim acıyor!

13 Haziran 2019

Mademki söz şairlerden açıldı… Abdürrahim Karakoç, Özdemir Asaf, Cemal Safi… Bir sebep olmadan da şairlere devam edeyim o zaman… Çünkü bir şairin bir dizesi günümüzde şu veya bu şekilde duyduğunuz her şeyden daha naif, daha güzeldir… Çünkü şiirlerin okunduğu her yerde o güzel şairlerin ruhları dolaşır…

Bugün de size ‘’İkinci Yeni’’ akımından bir şairimizden bahsedeyim…

‘’İkinci Yeni’’, Türk şiirinde değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan ve 1950'li yıllarda Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer gibi şairlerin oluşturduğu bir topluluktur. İsim babası Muzaffer İlhan Erdost'tur. Akımın öncü şairi Ece Ayhan'a göre ise az kullanılan adıyla '’Sivil Şiir’'dir…

Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çalıştılar. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmekti.

İşte bu ‘’İkinci Yeni’’ şairlerden en yalnız, en içli, en duyarlı olanı Turgut Uyar’dır.

Turgut Uyar, (1927-1985) şimdi kapatılan Bursa Askerî Lisesi mezunu bir subaydır... (Demek ki o zamanlar askerî okullardan her şey çıkar, arada bir de subay çıkarmış!) Hemen hemen her subay gibi şairdir... Ama acının coğrafyasında yaşayan bir şairdir Turgut Uyar. Aşk ve sancılı ayrılık şiirlerinin ölümsüz şairidir Turgut Uyar. Türk şiirinin en yalnız, en mutsuz, en umutsuz şairidir Turgut Uyar… Belki de Türk şairlerin arasında en içli olan şairdir Turgut Uyar. Turgut Uyar çocukluğundan şöyle bahseder: “Hüzünlü bir çocuktum. Nedense hep ağlamaya hazır. Ağabeyim bana sataştıkça annem: ‘Yapma oğlum’ derdi ona, ‘O, içli bir çocuk’ ”. Turgut Uyar hep o çocuk oldu ve o çocuk gibi hep içli bir şair oldu.

Subaylıktan istifa ederek ayrılmıştır ya… ‘’Federico Garcia Lorca için üç şiir’’ (*) isimli şiirinde şöyle der:

‘’Ah işte herşey orda...
Ben severim omuzlarımı bir gün
Sırmaları, apoletleri olmasa da.’’

Hani Hacı Bektaşi Veli’nin bir deyişi vardı ya:

‘’Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hacda değildir.’’

İşte Hacı Bektaşi Veli gibi kerameti sırmalarda, apoletlerde görmeyip, omuzlarında görenlerdendir…

Dört kutsal kitap üzerine engin bir bilgisi olduğu söylenir. Şiirleri böyle bir birikimin ürünüdür.

Cemal Süreyya’dan ayrılan Tomris Uyar ile ikinci evliliğini yapar Turgut Uyar. Turgut Uyar, severken de içli sever, içerken de içli içer. Severken de içerken de sevginin ve içkinin dozunu hiç ayarlamaz. Bir gün bu ikisinden birinin başına bir iş açacağını bilir. Turgut Uyar 22 Ağustos 1985’te 58 yaşında iken evinde vefat ettiğinde oğlu ardından şöyle der: “Sevmek ve içmek, ikisini de sonuna kadar kullandı. Ama sevdiği için değil, içtiği için öldü”.

Bir şiirinde kendi ölümünü anlatmıştı:

"Ben bir gün giderim ki neyim kalır
eksik bıraktığım her şeyim kalır."

Zaten o gidince her şey de eksik kalır...

Turgut Uyar Aşiyan mezarlığına defnedilir. Mezar taşında tek bir sözcük yazılıdır ismi dışında: ‘’Ağustos’’ Çünkü Ağustos Turgut Uyar'ın ayıdır: 04 Ağustos'ta doğar, 22 Ağustos'ta vefat eder. 

1982 yılında yayınladığı bir şiir kitabı var Turgut Uyar’ın: ''Kayayı Delen İncir'' (Can Yayınları, 1993) Bu kitabında da bir şiiri var Turgut Uyar’ın: ‘’Acıyor’’…  Hoş, günümüzde neler acımıyor ki!

Turgut Uyar bu şiirinde iki kelimeye dünyaları sığdırmış: ‘’Sevgim acıyor!…’’ Öyle ya, başka türlü nasıl şair olunurdu ki? Subaydır ya… Turnaların peşi sıra ülkenin dört bir yanını gezip, tüm güzellikleri şiirinin içine içli bir dille serpiştirmiş Turgut Uyar:

‘’Ben neye sevdalıyım böyle, bilmem
Binlerle yıldız kayıyor kanımda.
Şöyle dolaşmak, yıllarca, yüzyıllarca
Hür, yayan yapıldak vatanımda…’’

Diğer şiirleri anlattığım gibi Turgut Uyar’ın bu şiirini (Acıyor) uzun uzun anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Şiiri açık açık tanımlamış zaten o, gayet kısa ve net: ‘’Sevgim acıyor!…’’  Bu iki sözcüğün açıklaması olur mu? Olmaz!; ''Sevgim acıyor, kimi sevsem kim beni sevse..'' Acıyor işte, sevgim acıyor!...

Sevginin acıması da yüreğin burkulması gibi bir şey herhalde… Zaman hızla meçhule doğru akıp gidiyor… Haziran’dayız ama zaman çabuk geçiyor... Eylül toparlanacak derken Ekim filan da çabuk gelir gider bu gidişle… Sevgim acıyor… Acıyor işte sevgim acıyor!...

Zaten günümüzü anlatmıştı bir şiirinde:

"Hâlbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
her şey naylondandı o kadar" 

Evet, korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta hâlbuki… Artık her şey naylondandır… O kadar... Sevgimizin acıması da zaten bundandır…

Hani Cicero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir’’ diye… İşte bu nedenle anmak, hatırlamak, hatırlatmak istedim! Ruhu şâd olsun…

Sevgim acıyor!

Osman AYDOĞAN

(*) 20. yüzyılın en büyük İspanyol şairi, çağdaş İspanyol şiirinin en önemli temsilcisi olan ve İspanya İç savaşının başında faşistler tarafından 38 yaşındayken, sabahın köründe, sokakta kurşuna dizilen şair Federico Garca Lorca’nın ölüm haberinden sonra Turgut Uyar’ın Lorca için yazdığı şiirdir. Ahmet Arif de ‘’Karanfil Sokağı’’ isimli şiirinde Lorca’dan bahseder: ‘’Garcia Lorca’nın mezarı / Ve gözbebekleri Pierre Curie’nin / Kar altındadır.’’ Turgut Uyar’ın bu şiiri de yazımın sonuna ekledim… Ama önce yazımın konusu ''Acıyor'' şiiri...

Acıyor

Mutsuzlukdan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Şimdi bu şiiri beğenmişseniz, yazımda ''Turnaların peşi sıra... '' diye verdiğim şiirin tamamını da vermesem olmazdı. Bu çölde susuz kalmış bir insana bir yudum su vermek gibi birşey olurdu. Bu şiir Turgut Uyar gibi benim ve çoğu subayların yaşadığı bir hayatı anlatır…  

Turnam Seninle

Bir rüzgâra kapıldım da dolandım durdum
Ankara’nın İstanbul’un dışında.
Mecnun gibi mi dersiniz, Kerem gibi mi
Bir telli, turnanın peşinde?

Aman turnam telin, teleğin olayım
Yollarda koma beni.
Derdinmişim gibi taşı, palazınmışım gibi
Aman turnam telin, teleğin olayım…

Bir çalı dibinde, bir dağ başında
Öğlen uykularına varayım.
Turnam benim, canım turnam, hanım turnam
Bilirsin ben garibim, fukarayım…

Eksilmesin üstümden gölgen, rüzgârın
O günler içim alav alav yanıyordu.
Biz Sakaltutandan inerken sabağnan
Kars yeni yeni uyanıyordu…

Neresi olursa olsun, eyvallah
Şu gözün alabildiğine bizim memleket, turnam
Yol var – Dağdevirene artık tesviyei türabiyede
İkibuçuk kâğıda Pasinler, yallah..

Pasinlerde Ali Efendinin hanında
Bir uyku çektim doyasıya.
Hasırın üstünde, öyle rahat, kaygısız
Gölebertli Mustafa’nın yanında..

Otursam da sabahlara kadar ağlasam
Yollar geçiyor içimden yollar, uzak yakın
Ah, doyamadım daha, doyamadım doyamadım
Aman turnam, aman bu düş olmasın sakın..

Ben neye sevdalıyım böyle, bilmem
Binlerle yıldız kayıyor kanımda.
Şöyle dolaşmak, yıllarca, yüzyıllarca
Hür, yayan yapıldak vatanımda..

Aman turnam telin teleğin olayım
Beni kaçır, beni götür bırakma.
Kars olsun, Sivas olsun, Edirne olsun
Gözüm yok hiçbir şeyin yeşilinde, ağında
Beni taşı, bitin olayım, kölen olayım
Bir arpa tanesi gibi kursağında…

Federico Garcia Lorca İçin Üç Şiir

Sessiz Akan Sulara Gazel

Ah işte herşey orda...
Ben severim omuzlarımı birgün
Sırmaları, apoletleri olmasa da.

Ben severim omuzlarımı birgün
Göçen bir maden direğinin altında

Su akar kendir tarlalarından
Ah her şeyim ...
Ben severim omuzlarımı birgün
Savaşta bir başka omuzun yanıbaşında
Yatakta bir ince omuzun yanıbaşında

Yol uzun, hava sıcak
Kırbaçlarım atımı varırım Kurtuba'ya...

İndiğini görürsem birgün sığırcıkların
ve sürüler halinde, ovaya
İnsanların dünyayı bölüştüklerini hatırlarım
Bir daha ...

Sevişirim ölürüm, savaşının ölürüm
Doldururum çantama kara ekmek ve peynir
Varırım Kurtuba'ya...

Saat Beşte
Akşamleyin

Ah ellerim ve kalbim
Herşey orada kaldı.
Keçeler keçeler ve portakallar
Kireç döktüler yere. Kara gözlüm, kalbim,
Halkımın fakir akşamlarıdır, biliyorum
Kanlı bir mendil diye bağlanan gözlerime
Kireç döktüler yere,
Bir duvarın dibinde
Bir deppoy'un önünde
Kiraz ağaçlarına ve sığıraklara karşı
................
Bir halkın gösterişsiz, sessiz cömertliğinde
Ölüm nasıl söylenirse öyle
İspanyol dilinde
ve her dilde ...

Obra
Completas

Artık kat'iyen biliyoruz;
Halk adına dökülen kan
Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır.
Dişlerin arasında ...
İspanya' da
ve her yerde ...




Safi bir şair: Cemal Safi

12 Haziran 2019

Bir yazımın başlığı ‘’Ruhumuzun gıdası kelimeler’’ idi... Bu yazımda ne kadar da kıt kelimelerle konuştuğumuzdan dem vurmuş, müşteki olmuştum… Bir bilge kişileri öldüğünde Afrika yerlileri ‘’kütüphanemiz yandı’’ diye ağıt yakarlarmış… Ben de bir şairimizi kaybettiğimizde ‘’bir sözlüğümüz daha yandı’’ diye ağıt yakıyorum…  

Yok o şairimiz solcu diye dışladık, yok bu şairimiz de sağcı diye dışladık… O şairimizin özel hayatını beğenmedik, bu şairimizin de siyasi düşüncesini beğenmedik… İyi halt ettik!

Burada da kalmadık… Hece vezni diye takıldık… Aruz vezni diye takıldık… Şiirde biçime takıldık şiirdeki anlam ve duyguyu kaçırdık… Yok o şair Osmanlıca yazmış dedik, yok bu şair öz Türkçe kullanmış dedik…  Ettik de iyi halt ettik: Aşkı, sevgiyi, duyguyu anlatacak kelimelerimiz kalmadı…

Sonunda susuz bahçelerde, gübresiz havuzlarda, çorak tarlalarda, sarı bozkırlarda aç, susuz, gıdasız, aşksız, sevgisiz, duygusuz, sonuçta nefessiz ve kelimesiz kaldık!

Bunlar da yetmedi, dönülmez yollara giden şairlerimizi de gittiği ile bıraktık... Onları anmayı, zihinlerde yaşatmayı unuttuk... Sözcükler hem öksüz hem de yetim kalıyor şairler gittikçe... Dünkü yazımda Özdemir Asaf'ı doğum gününde anarken; bizi biz yapan değerlerimizin ''doğum gününü'', ''vefat yıldönümünü'' vesile yaparak neden anmayız diye hayıflandığımdan bahsetmiştim... Bakın demiştim boyalı boyalı ceridelere, renkli renkli ekranlara.... Hiç anan var mı diye yazmıştım...

Sonra fark ettim ki bu hataya ben de düşmüşüm... 

‘’Şu karşı yaylada göç katar katar’’ derdi Karacaoğlan… Son zamanlarda katar katar göç etti şairlerimiz… Son zamanlarda o kadar şairimiz, yazarımız göç etti ki, ben de anmayı unutmuşum işte... Bu göç kervanına geçen sene 17 Nisan 2018 tarihinde Cemal Safi de katılmıştı... Ve bende bu sene bu tarihte sade, sevimli, naif, adı gibi safi olan bu şairimiz Cemal Safi'iyi anmayı unutmuşum...

Ama olsun... Geç anmak, hiç anmamaktan iyidir...

Geçen hafta 07 Haziran 2019 günü vefat yıldönümü nedeniyle Şair Abdurrahim Karakoç'u anmıştım ya... Girişte bahsettiğim kafiye, ölçü, şekil kaygıları nedeniyle eleştirilere neden olan Cemal Safi kendisi gibi hece vezniyle yazan Abdurrahim Karakoç'un ardında şu dizeleri yazmıştı: 

“Nasıl ağıt yakalım dinlerken ‘Mihriban’ ı 
Derdimizi dökecek kafiye mi bıraktın? 
Hece veznine âşık ettiğin garibanı 
Teselli etsin diye Safi’ye mi bıraktın’’ 

Bu dörtlük; Abdurrahim Karakoç’un tabutuna tutturulmuş, Cemal Safi’ye ait bir şiirdi!

Yahya Kemal; "Duygusuz şairler redife tıpkı cankurtarana sarılır gibi sarılır, duyguluları ise şevkin en yüksek zirvesine fırlamak için basarlar." sözünü sanki duygularını şevkin en yüksek zirvesine fırlatan Cemal Safi için söylemiştir. Çünkü anlamsız bir tartışma; kafiye/redif anlamın içinde erimelidir aslında…

‘’Tek hece’’ şiirinde olduğu gibi herkesin tarif etmeye çalıştığı aşkı konuşturmuştu:

‘’Benimle bir dünya dar geldi sana,
seviyorum demek ar geldi sana,
kara toprak daha yâr geldi bana,
göçerim sevgilim kal sağlıcakla…’’

Kara toprak yâr geldi ona ve o da göçtü gitti işte…

‘’Sersefilim sevgilinin uğruna
Abdal oldum göç eyledim giderim
Hançer vurdum gençliğimin bağrına
Telafisiz suç eyledim giderim..’’

Telafisiz bir suç işledi ve o da çekip gitti işte… 

"Kamil iken cahil ettim âlimi
vahşi iken yahşi ettim zalimi
Yavuz iken zebun ettim selimi
her oyunu bozan gizli zor benim.
benim adım aşk! "

Yavuz’u Selim iken zebun eden aşka kavuştu gitti işte...

"Ya evde yoksan" da söylediği gibi:

‘’Ya yolu kaybettim, ya ben kayboldum, 
ne olur bir yerden karşıma çıksan, 
tepeden tırnağa sırılsıklamım, 
içim ürperiyor, ya evde yoksan.’’

Artık evde yoktu, çekip gitti işte…

''Bin bir yalan temin edip ikrarından emin edip
Safi'ye bin yemin edip Cemal'imden caymak niye''

Safi'ye bin yemin edip Cemal’inden caydı gitti işte...

1938 yılında başladığı yolculuğu o da 17 Nisan 2018 günü tamamlayarak bu dünyadan çekip gitti işte...

Bir ömürlük duyguyu, bir mısraıyla anlatırdı… Şiir kitapları vardı ama kitaplara sığmazdı… Aşkı şiirleriyle yaşatırdı, ağlatırdı hatta kızdırırdı…

Şiirlerinde aşka şöyle hitap ederdi Cemal safi:

 ‘’Sarhoşunum, nasıl ayık kalayım?
Aşk şarabın doldu gönül testime.
Sen İran ol ben de şahın olayım;
Varsın Sultan Selim gelsin üstüme…’’

(Sen İran ol)

‘’Tahliyem çıktı sanma, sanma ki azâdeyim,
Dilimi çöz de bari halimi arz edeyim,
Sadakât sembôlüyüm diye büstüm dikildi,
Müstesna müzedeyim, karasevda-zedeyim…’’

(Ben Cengizhanzâdeyim)

‘’Sebep bazı Leyla, bazı Şirin’di.
Hatrım için yüce dağlar delindi.
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi.
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim…’’

(Benim adım aşk – Tek hece aşk)

‘’Her şeyin sonrası, evveli sensin
Gönlümün biricik emeli sensin
İnan ki çökerim çekemem dersen
Çünki canevimin temeli sensin... ‘’

(Sensin)

‘’Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan! 
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan!’’

(Git)

‘’Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır…’

(Vurgun)

‘’İdam mahkumunun söz hakkı vardır
Bari son arzumu sor da öyle git
Arının çiçekte göz hakkı vardır
Bir buse için dur da öyle git…’’

(Vur da öyle git)

Hep böyle yüceltmezdi aşkı Cemal Safi… ‘’Hicran cehennemi' adlı şiirinde de yerden yer vururdu aşkı:

‘’Kâbemin sanemiydin saltanat döneminde
Kalmadı gözlerimde nemin de önemin de.
Yüce Tanrım seni de zalime zebun etsin
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde…’

Sadece şiir yazmazdı Cemal Safi... Aforizma niteliğinde sözleri de vardı... Şu sözler de Cemal Safi’ye aittir:

‘’ ‘Seni seviyorum’ 1 cümle, 2 kelime, 13 harf, 2 insan ve bir aptal…’’

‘’Aşk zordu senin için, basit olanı seçtin ve gittin. ZamanIa anladım ki; zor oIan ben değildim, basit oIan sendin…’’

‘’Erken yatana tavuk, çok çalışana inek, akIını kuIIanana çakaI, kıskanmayana domuz denilen bir ülkede insan oImak çok zor…’’

‘’Sevgisiz evlilik hatadır bence; ya hekime ya hakime götürür. Bir kez daha düşün imzadan önce; aşksız nikah nikahsız aşk getirir!...’’

‘’Bazıları alışmış durmadan sevgili değiştirmeye. Haklısınız, çünkü biz alışkın değiliz sevmediğimiz adama seviyorum demeye…’’

‘’AI götür eskici ne resmi kaIsın ne yüzü, ne izi, ne ismi kaIsın onsuz da gülmeye değer bu dünya onsuz da görmeye değer her rüya…’’

‘’MasaI kitapIarına benzedi artık zamane aşkIarı. Okuması çok güzel ve zevkli; ama inanması bir o kadar zor…’’

‘’Henüz Iayık değilken tomurcuk kadar aşka, sana gül bahçesini kim acar benden başka!..’’

"Gerçek aşk şans oyunları gibi. Hayali bile mutlu edebiliyor insanı; fakat tutturabilene 'aşk' olsun…’’

"Erkekler gördüklerine, kadınlar duyduklarına âşık olur. Bu yüzden erkekler yalan söyler, kadınlar da makyaj yapar…"

"Ne sıradan bir sevgiyi yaşayacak kadar basit biriyim. Ne de seni sıradan bir sevgiye malzeme yapacak kadar herhangi biri..." 

Kelimelere hayat veren, Türk şiirinin güçlü sesi, büyük bir şairdir Cemal Safi… ‘’Kâinatın Ulu İmparatoru’’ ve ‘’Senden Sonrası’’ şiirleri ile de aynı zamanda bir tasavvuf ehli olduğunu da gösterir…

1938 yılında Samsun’da doğar.  38 yaşından sonra şiirlerini yazmaya başlar.  Şiirlerini ilk defa Orhan Gencebay besteler. 1989 Yılında Zekai Tunca’ nın bestelediği "Rüyalarım Olmasa", 1990 yılında Selçuk Tekay’ın bestelemiş olduğu ''Vurgun''un güftekârı olarak Hürriyet Gazetesi’nin Altın Kelebek, Milliyet Gazetesi’nin Yılın En Sevilen On Şarkısı birincilik ödüllerini alır. 1991 yılında yine Zekai Tunca’nın bestelediği "Gözüm Kesmiyor" şarkısıyla Milliyet Gazetesi‘nin, 1991 yılında TRT’nin açmış olduğu yarışmada yine "İmkânsız" şarkısıyla En İyi Türk Sanat Müziği ödülünü alır.

1993 yılına kadar yazdığı şiirleri,’’ Vurgun’’ adlı ilk kitabında yayınlanır. 2000 yılında "Sende Kalmış", 2002 yılında "Kıyamete Kırk Kala" ve 2008 yılında da "Ya Evde Yoksan" şiir kitapları yayımlanır…

Cemal Safi’nin bu güne kadar 40 tanesi Orhan Gencebay tarafından olmak üzere Zekai Tunca, Selçuk Tekay, Onur Akay ve Candan Erçetin gibi ünlü sanatçı ve besteciler tarafından 150 civarında şiiri bestelenir…

Safi, Türk Dil Kurumu tarafından, 2003 yılında yapılan Dil bayramında Türkçeyi en etkin ve güzel kullanan şair olarak ödüllendirilir.  2004 yılında Mihai Eminescu adına düzenlenen Eminescu madalyası alır. Şiirleri İtalyanca, Rumence ve Arnavutça'ya çevrilir..

Şair, yaz aylarını geçirmekte olduğu Akçay’da 1992 yılından beri her yıl, Ağustos ayının son üç günü gerçekleşen ‘’Akçay Şairler ve Bestekârlar Festivali’'ni organize ederdi…

‘’Ahu gözlüm’’, ‘’Ayşen’’, ‘’Dön’’, ‘’Eskici’’, ‘’Giderim’’, ‘’İç benim için’’, ‘’İlah gözlerin’’, ‘’Klavuzum karga çıktı neyleyim’’, ‘’Ya evde yoksan’’, ‘’Bakırköy den mektup var’’, ‘’Benekli kuş’’, ‘’Neredesin Firuze’’ ve daha birçok şiirin yazarıdır.. Bunların çoğu bestelenip şarkı yapılmıştır… Candan Erçetin ‘’Git’’ isimli şiirini şarkıya çevirmiştir.

Gelmiş geçmiş en özel aşk ve ayrılık dizelerini yazan şairlerden birisiydi Cemal Safi... Sözcüklerimiz o gideli beri boynu bükük, hem öksüz hem de yetim kalmışlardır...

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun…

Osman AYDOĞAN

Cemal Safi'nin sesinden Cemal safi'nin şiirleri:
https://www.youtube.com/watch?v=MA7yyv5xoH4

Cemal Safi’nin şiirlerinden seçtiklerim:

Vurgun

Gözlerim uykuyla barıştı sanma
Sen gittin gideli dargın sayılır
Ben de bir zamanlar sevildim amma
Seninki düpedüz vurgun sayılır

Yalan mı söyledin göz göre göre
Ne zaman dolacak verdiğin süre
Gönülden gördüğüm takvime göre
Aldığım her nefes birgün sayılır

Armağan ettiğin kutsal mendile
Akarken içimi dağlayan çile
Manavgat denilen çağlayan bile
Benim gözyaşımdan durgun sayılır

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana
Her iki cihanda gül kana kana
Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır

Tek hece aşk

Var mı beni içinizde tanıyan
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim
Kalmasa da şöhretimi duymayan
Kimliğimi tarif etmek zor benim

Bülbül benim lisanımla ötüştü
Bir gül için can evinden tutuştu
Yüreğine Toroslar’ dan çığ düştü
Yangınımı söndürmedi kar benim

Niceler sultandı, kraldı, şahtı
Benimle değişti talihi, bahtı
Yerle bir eyledim taç ile tahtı
Akıl almaz hünerlerim var benim

Kamil iken cahil ettim âlimi
Vahşi iken yahşi ettim zalimi
Yavuz iken zebun ettim Selimi
Her oyunu bozan gizli zor benim

Yeryüzünde ben ürettim veremi
Lokman Hekim bulamadı çaremi
Aslı için kül eyledim Keremi
İbrahim’in atıldığı kor benim

Sebep bazı Leyla bazı Şirin’di
Hatırım için yüce dağlar delindi
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim

İlahimle Mevlana’yı döndürdüm
Yunusumla öfkeleri dindirdim
Günahımla çok ocaklar söndürdüm
Mevla’danım hayır benim, şer benim

Benim için yaratıldı Muhammed
Benim için yağdırıldı o rahmet
Evliyanın sözündeki muhabbet
Enbiyanın yüzündeki nur benim

Kimsesizim hısmım da yok hasmımda
Görünmezim cismimde yok resmimde
Dil üzmezim tek hece var ismimde
Barınağım gönül denen yer benim
Benim adım aşk!

Vur da öyle git

İdam mahkûmunun söz hakkı vardır
Bari son arzumu sor da öyle git
Arının çiçekte göz hakkı vardır
Bir buse için dur da öyle git

Madem gidiyorsun bura son durak
Ne adres, ne mektup, ne resim bırak
Kendinden bir parça bir cisim bırak
Saçından birkaç tel ver de öyle git

Ardımdan bir damla yaş dökeceksen 
Adımı andıkça ah ah çekeceksen
Kabrime bir gonca gül dikeceksen 
Ne olur yaşatma vur da öyle git

Hem yıllarca oyna gönül sahnemde
Hem perdeyi kapat en mutlu demde
Sitem oklarına hedef sinemde
Açtığın yarayı sar da öyle git

Pişmanlık duyarda dönersen geri
Gel de gör aşkından kalan eseri
Seyret ateşinin düştüğü yeri
Hasretin zulmünü gör de öyle git

Ayrılık nikâhı

Seni bilmem ama ben kararlıyım 
Su garip sevdadan cayalım gitsin 
Bu askta senden çok ben zararlıyım 
Bir kumar oynadık diyelim gitsin 

İçimde bir his var benden pes diyor 
Olmayan duadan ümit kes diyor 
Madem ki bahtımız böyle istiyor 
Kaderin emrine uyalım gitsin 

Seninle burcumuz tutsaydı keşke 
Aslanlar bir başka yengeç bir başka 
Yarını olmayan hayırsız aşka 
Ayrılık nikâhı kıyalım gitsin 

Farzet ki bir rüya gördük ikimiz 
Gerçekte bu hissi tanımadık biz 
Böyle bir masalı yasamadık biz 
Bir varmış bir yokmuş sayalım gitsin 

Marifet feleğin elinden çıkmış 
Dünyada başka bir terzisi yokmuş 
Keremi Asliyi narına yakmış 
Ateşten gömleği giyelim gitsin 

Tiryaki gönlümde olmasın kuskun 
Tek sana müptela tek sana düşkün 
Ardından bir ağıt yakalım aşkın 
Adını elveda koyalım gitsin 

İçtim

Yakılacak yara bu
Yandırır diye içtim
Dudakların şarabı
Andırır diye içtim..
    
Kahroldum gidişine
İçtim peşi peşine
Gönlüm senin işine
Son verir diye içtim..
    
Vurduğun günden beri
Sormadın derbederi
Ateş ettiğin yeri
Söndürür diye içtim..
    
Ne hal bildin ne hatır
Yazmadın tek bir satır
Senin gibi aldatır
Kandırır diye içtim..
    
Yokluğun hışım gibi
Bastırdı kışım gibi
Seni de başım gibi
Döndürür diye içtim...

Satılır diye

Adını kâğıda yazamıyorum,
Gün olur yerlere atılır diye.
Ellerim tutmuyor çizemiyorum,
Resmini görenler tutulur diye...

Gençliğim aksa da ömür çeşmemden,
İçemem, korkarım dile düşmenden! 
Yaşını gizlerim dosttan düşmandan,
Duyanlar gülmekten katılır diye...

Uğrunda kaç kalbi kırık bıraktım! 
Kırk yıllık dostları nârına yaktım! 
Tek senin incinip küsmenden korktum; 
O hilâl kaşların çatılır diye...

Aşkın bedelliyse peşin öderim.
Sen infaz edersen ipe giderim.
Kapında bir ömür kulluk ederim; 
Bastığın yerlerde yatılır diye...

Önceden kölenin suçunu göster,
Sonra'da al götür pazarla ister,
Kaç para derlerse saçını göster; 
Bunun bir teline satılır diye! ...

İlah gözlerin

Medet bekliyorum vurduğu yerde
Oralı olmuyor siyah gözlerin.
Gönlümü dağlıyor gördüğü yerde 
Kanıma susamış silah gözlerin.

Her yalan sözüne iftira ekler
Sayısız suçunu sırtıma yükler
Cenneti müjdeler ibadet bekler
Şeytanın taptığı ilah gözlerin.

Feryadım asılsız şikayet değil
Laf değil söz değil rivayet değil
Yetim hakkı değil cinayet değil
Korktuğum en büyük günah gözlerin

Fark eyledim!

Aşk seliydim sana akan
Gönülleri ark eyledim
Her güzelde sana bakan
Tarafımı fark eyledim…

Salim çıktım her ummandan
Sendin bana tek kumandan
Sığındığım her limandan
Tekrar sana çark eyledim…

Vesileyi at bir yana
Sevişelim kana kana
Değmezleri aşktan yana
Servetleri gark eyledim…

Beni sevmeni istiyorum

Seninle buluşmamız ne kadar zor olsa da, 
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.
Beş dakika baş başa kalmamız suç olsa da
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Çağırsam bile gelme, yorulma ne olursun,
Sen üzülme, incinme, kırılma ne olursun,
Beni yanlış anlama, darılma ne olursun,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Bir gün bensiz kalsan da benimle yaşamanı,
Aşkımın değerini sır gibi taşımanı,
Nemli bakışlarınla resmimi okşamanı 
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Senden tek dileğim var, özel imtiyaz değil,
Kulun başka bir kula ibadeti farz değil,
Haşa! Yaratan gibi beş vakit namaz değil,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.

Ne yazar

Duydum ki vefasız incinip küsmüş
Darılsa ne yazar darılmasa ne? 
Bir selam yollardı onu da kesmiş
Kırılsa ne yazar kırılmasa ne?

Ben keder üretir dert yaratırım, 
Aleme ibrettir her bir satırım, 
Kırk yılın başında halim hatırım
Sorulsa ne yazar sorulmasa ne?

Benden uzak olsun ersin ahtına
Dilerim sultanlar çıksın bahtına
Layık olmadığı gönül tahtına
Kurulsa ne yazar kurulmasa ne?

Kervanı kırılmış çölden beterim
Hancıya yolcuya hasret giderim
Yüz karası olmuş gönül defterim
Dürülse ne yazar dürülmese ne?

Rücu

Sen benim gözümde bir kifayettin.
İlk değil alçağı yüksek görüşüm.
Sanma ki sen bana ihanet ettin; 
O, senin aslına rücu edişin.

kahrını çektiysem vardır bir neden
sendin bu duyguyu bende üreten
kim kimi kullanmış şöyle bir düşün
o senin aslına rücu edişin

ilk defa başımı vurmadım taşa
yanıla yıkıla geldim bu yaşa
sanma ki sen beni aldattın haşa! 
çoktandır başladı bende bitişin
o senin aslına rücu edişin

Kâinatın Ulu İmparatoru

Cemâline sığındım haşmet i celâlinden
Sana meftun gönlümü fani sevdadan koru
Nar ı hicranla yandım memnu aşk melâlinden
Son olsun kâinatın ulu imparatoru

Şahadet ederim ki tek ALLAH sın ilâh yok
Son resulün Muhammed, cevaplandı ilk soru
Kabir azabı verme, sevap cüz i, günah çok
Gaffarsın kâinatın ulu imparatoru

Sana ait evrenin bu muhteşem imarı
Sema eder yıldızlar senin emrine doğru
Sen sonsuz semavatın sırlarının mimarı
Ahatsın kâinatın ulu imparatoru

Günde bilmem kaç bin kez tıklattırıp durursun
Sol göğsüme koyduğun yürek denen motoru
Ezel sen çalıştırdın ebed sen durdurursun
Amenna kâinatın ulu imparatoru

Ayın, yıldızın şavkı güneşin aks imidir? 
O senin ol dediğin vaktin ilahi nuru
Bu benin inanışım, yanlış mı? Aksi midir? 
Ne dersin! Kâinatın ulu imparatoru

Kıyamete yaklaştık güya ayı keşfettik
Tam kırk milyon metreymiş ölçmüşler ekvatoru
Özenip bezediğin bir cihanı mahvettik! 
Sabrettin kâinatın ulu imparatoru

Varlığını tartıştı; Firavun, Mûsa ile
Rüsva ettin elçine diklenen diktatörü
Koca deniz ikiye bölündü asa ile
Hükmettin kâinatın ulu imparatoru

Nemrut ki ateşlere atmıştı İbrahim i
Gülizara döndürdün yanardağ gibi koru
Habibinden öğrendik biz RAHMANI RAHİMİ
O sensin kâinatın ulu imparatoru

Kim hamile bıraktı Meryem adlı nisayı! 
Âmâya göz, ölüye can bahşeden doktoru! 
Kim vahdetti Ahmet i müjdeleyen İsa yı! 
Sensin sen kâinatın ulu imparatoru

Bir ömür eziyetten işkenceden yorucu
Huzur u mahşerinde ifadenin en zoru
Cümle vebalimizden ibra için orucu
Lütfettin kâinatın ulu imparatoru

Sedası son verecek kulakların pasına
İsrafil in üfleyip çaldığı anda sur u
Günahımızı sildir Firdevs in paspasına
Medet ya kâinatın ulu imparatoru!

Ayşen

İklimler çileme çare bulmuyor. 
Mevsimler halimi sormuyor Ayşen... 
Sakiler derdime derman olmuyor. 
ŞarkIlar yaramI sarmIyor Ayşen...

İlkbahar, yaz derken hazanım soldu. 
Murada ermeden miyadIm doldu. 
Kalb gözüm, ellere bakar kör oldu. 
Senden başkasını görmüyor Ayşen...

Hasretin tüketti bütün varımı, 
Seraba döndürdü hülyalarımı, 
Ne kadar süslesen rüyalarımı, 
Sabahlar hayıra yormuyor Ayşen...

Ağlarsan, matemin yağar geceme, 
Gülersen, mehtabın doğar geceme,; 
Lale devri geldi gönül bahçeme, 
Senden gayri çicek girmiyor Ayşen...

Kapattın gönlümün sevinç yönünü, 
Ümidim görmüyor sensiz önünü, 
Takvimler bilmiyor dönüş gününü, 
Saatler vuslatI vurmuyor, Ayşen...

Feleğe isyanım arttı gitgide, 
Gençliğim su gibi aktı gitti de, 
Ömrümü ellere sebil etti de, 
Bana bir damlanı vermiyor Ayşen...

Ardından çilemem, çağlamam diye, 
Yas tutup karalar bağlamam diye, 
Kaç kez and içtiler ağlamam diye, 
Gözlerim sözünde durmuyor Ayşen...

Ey alev yanaklım, volkan dudaklım, 
Ne bir hilafım var, ne gizlim, ne de saklım, 
Her şeye erdi de zavallı aklım, 
Seni unutmaya ermiyor Ayşen...

DostlarIm namıma Ferhat dese de, 
Ruhum aşk elinden imdat dese de, 
Kör şeytan resmini yırt at dese de, 
Ellerim bir türlü varmıyor Ayşen.

Bilsen

Kırdığın kadehte kalan ömrümden,
Ağlarsın içtiğin yılları bilsen.
Sayende sararıp solan ömrümden,
Ağlarsın biçtiğin dalları bilsen.

Bağban eyle dedin beni bağrına,
Yanılıp yakılıp uydum çağrına,
Bir demet hercai çiçek uğruna,
Ağlarsın kırdığın gülleri bilsen.

Ateşe su dedim göz göre göre,
Aklım zavallıydı duyguma göre,
Bahtına şükretti mecnun bin kere,
Ağlarsın düştüğüm çölleri bilsen.

Ar ettim sakladım uğraşlarımı,
Haberdar etmedim sırdaşlarımı,
Gizlemek isterken gözyaşlarımı,
Ağlarsın seçtiğim yolları bilsen.

Sefiller gücünü bende sınadı,
Kimi kaçık dedi, kimi bunadı.
Berduş eleştirdi ,sarhoş kınadı,
Ağlarsın düştüğüm dilleri bilsen.

Felsefe böyledir divanelerde,
Teselli aranır bahanelerde,
Bir kadeh mey için meyhanelerde,
Ağlarsın düştüğüm halleri bilsen.

Sensiz iki gün

Nere gizlendimse aşikâr oldum
Hedefte gördüler sensiz iki gün
Dertler avcı oldu, ben şikâr oldum
İnsafsız vurdular sensiz iki gün.

Gözlerde avcıya yaranmak hazzı
Zevkten dört köşeydi hepsinin ağzı
Üstüme atıldı yüzlerce tazı
Başımda durdular sensiz iki gün.

Ayağıma prangalar taktılar
Gözlerimi dağladılar yaktılar
İki koldan, bir alnımdan çaktılar
Çarmıha gerdiler sensiz iki gün.

Kâle almadılar dileklerimi
Yaraslar emdi iliklerimi
Bükülmez sandığın bileklerimi
Kırk yerden kırdılar sensiz iki gün.

Tenimle bin çeşit dert senli benli
Her yanım kan revan gör ki ne denli
İğneli, çivili, çatal dikenli
Tellere sardılar sensiz iki gün.

Her cevre göğsünü geren kalbime
Eyyub'un sabrına eren kalbime
Cennete sorgusuz giren kalbime
Sırrını sordular sensiz iki gün.

Eseni Efsanem olmasın kuşkun
Ecel âciz kaldı, Azrail şaşkın
Nihayet onlarda ölümsüz aşkın
Farkına vardılar sensiz iki gün.

Ah şu şairliğim

Elimle kuyumu kazdırdı bana, 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! 
Aklına eseni yazdırdı bana, 
Bütün sırlarımı aleme yaydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Ona her gün güzel, her hava hoştu, 
Sevgisiz hayatın manası boştu, 
Gördüğü kısrağın peşinden koştu, 
Uslanmak bilmeyen bir deli taydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Evimden barkımdan çözdürdü beni, 
İşimden gücümden bezdirdi beni, 
Bulutlar üstünde gezdirdi beni, 
Bastığım yıldızlar hüsrana kaydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Ak yazımı baht-ı siyah eyledi, 
Gençliğime yazık, günah eyledi, 
Nerde akşam, orda sabah eyledi, 
Serseri hayatı marifet saydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Alnım da açıktı, yüzüm de aktı, 
Kimseye verecek hesabım yoktu, 
Günah kervanımı pazara çekti, 
Yükümde ne varsa, hepsini saydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Hayal aleminde gezmem dese de, 
Seni bundan böyle üzmem dese de, 
Bu gece, tek hece, yazmam dese de, 
Sabaha çıkmadan sözünden caydı; 
Ah şu şairliğim olmaz olaydı! ...

Hüzün adres değiştirir

Yakışmıyor cepheyi terk edişin,
Mert dayanır, namert kaçar sevdiğim.
Fazla sürmez hatanı fark edişin,
Hüzün eken, hüsran biçer sevdiğim.

Adet ettin aşk dersini asmayı,
Hüner saydın sırra kadem basmayı,
Yetti artık çok denedim susmayı,
İsyan eden bayrak açar sevdiğim.

Nice avcı bende silah sınadı,
Geri tepti,sineleri kanadı,
Kırılsa da yüreğimin kanadı,
Yine açar, yine uçar sevdiğim.

Bir resmimiz bile yoksa başbaşa,
Revamıdır ben yanayım,sen yaşa,
Aşk sunacak sakimi yok sarhoşa,
Yine bulur, yine içer sevdiğim.

Aynaların farkı kalmaz düşmanla,
Tanışırsın doğduğuna pişmanla,
Hüzün adres değiştirir zamanla,
Benden geçer, sana göçer sevdiğim.

Üzerime yar sevdiğin sahi mi? 
Kalp çalmakta senin gibi dahi mi? 
Ağlama der dosta âşık Daimi,
Bu da gelir, bu da geçer sevdiğim.

Senden sonrası

Aşkın hudûdunu aştı muradım, 
Maksûda varıştır senden sonrası; 
Erenler katına belki bir adım, 
Belki bir karıştır senden sonrası.

Farkına varınca olup bitenin,
Kırdım zincirini nefsin, bedenin! 
Beni aşkın ile ıslah edenin,
Lutfuna eriştir senden sonrası...

Bana bu gayreti sağlayan kudret, 
Eyyûb'ün sabrından aldığım ibret.
Ne riya, ne kibir, ne kin, ne nefret; 
Ebedî barıştır senden sonrası.

Bir gonca Bakî'nin gül destesinden, 
Bir yudum sakînin sır testisinden, 
Yüce Mevlâna'nın gel bestesinden, 
Feyz alış veriştir senden sonrası.

Kevser sarhoşuyum meyhane değil,
Hiçbir zevk böylesi şahane değil,
Kays gibi Leyla'yı nefsane değil,
Efsane görüştür senden sonrası...

Yumup gözlerimi yalan dolana; 
Açtım can evimi gerçek olana.
Elifi bırakıp Karac'oğlana, 
Yunûs'la yarıştır senden sonrası

Gıza bak hele . 

Böyledir kısrağın deli çağları
Çalmadan oynuyo kıza bak hele
Ben yarattım diyo alçak dağları
Kafirin verdiği poza bak hele

Bilmem neyin nesi kimin sıpası
Çözüldü göynümün katmerli pası
Göğüs göğüs değil füze rampası
Şafak mı söküyo yüze bak hele

Ten değil mübarek akrın sıcağı
Koynuna girenin söndü ocağı
Bir kalçayı seyret bir de bacağı
Tornada çekilmiş dize bak hele

Üst yanı Asyalı alt yanı Frenk
Her adım atış bir başka ahenk
Ela mı bela mı bilmem ki ne renk
Şu cellat bakışlı göze bak hele

Dedi ki 'Nasibim senmişsin meğer
On bin kez maşallah demeden eğer; 
Koklarsan solarım, nazarın değer'
Ağzından yel alsın söze bak hele

Dedim ki; 'Ne olur tenhaya gidek,
Gidek de feleği perişan edek'
'Say' dedi 'o halde saçımı tek tek'
Haspanın ettiği naza bak hele

Görenler altını ıslatmış derler
Yatağı göl etti döktüğüm terler
Yetişin; yanıyo bastığı yerler
Giderken koyduğu ize bak hele

Git

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

Git de şen şakrak geçen günlerime gün ekle,
Beni kahkahaların sustuğu yerde bekle.

Git ki siyah gözlerin arkada kalmasınlar,
Git ki gamlı yüzümün hüznüyle dolmasınlar

Madem ki benli hayat sana kafes kadar dar,
Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar.

Hadi git, benden sana dilediğince izin,
Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin.

Kahrımın nedenini söylesem irkilirler; 
Çünkü herkes beni Kays, seni Leyla bilirler.

Sanırlar ki sen beni biricik yar saymıştın; 
Oysa ki hep yedekte, hep elde var saymıştın.

Hadi git, ne bir adres, ne bir hatıra bırak,
Zannetme ki pişmanlık, mutluluk kadar ırak!

Sanma ki fasl-ı bahar geldiği gibi gitmez,
Sanma ki hüsranını görmeye ömrün yetmez.

Her darbene tehammül edecektir bedenim,
Gururum mani olur perişanıma benim.

Yari Ferhat olanın ellerle ülfeti ne? 
Şirin ol katlanayım dağ gibi külfetine.

Henüz layık değilken tomurcuk kadar aşka,
Sana gül bahçesini kim açar benden başka!

Hercai arılara meyhanedir çiçekler,
Kim bilir şerefinden kaç kadeh içecekler!

Madem aşk tablosunun takdirinden acizsin,
Git de çağdaş ressamlar modern resimler çizsin.

Ne vedaya gerek var, ne de mektuba hacet,
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et!

Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan! 
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan!

Kopsun nerden inceyse artık bu bağ, bu düğüm,
Her gece daha berbat, daha vahim gördüğüm.

Korkulu düşlerimi yorumdan kaçıyorum; 
Sırf sana üzülüyor, sırf sana acıyorum.

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

Giderim

Sersefilim sevgilinin uğruna
Abdal oldum göç eyledim giderim
Hançer vurdum gençliğimin bağrına
Telafisiz suç eyledim giderim

Kalb gözünden aldım olmaz darbeyi
O gün bugün şaşırıyorum kıbleyi
Bilemiyorum medineyi kabeyi
Yar gönlünü hac eyledim giderim

Geçsede ömrümün her anı yasla
Borcumu ödemiş olamam asla
Bahşettiği yüce aşka kıyasla
Koskoca bir hiç eyledim giderim

Cemal'im mürekkep etsen kanını
Yazmakla olmuyor aşkın tanımı
Yar kurban adamış aziz canımı
Al kınalı koç eyledim giderim

Ben Cengizhanzadeyim

Tahliyem çıktı sanma, sanma ki azâdeyim,
Dilimi çöz de bari halimi arz edeyim,
Sadakât sembôlüyüm diye büstüm dikildi,
Müstesna müzedeyim, karasevda-zedeyim…

Beddua ne kelime! Yakışır mı dilime?
‘Gül suyu içtim’ derim kan kussam mendilime,
Aşkımın bâşı için sarıl tunç heykelime,
Vuslâttan söz edeyim kavuştuk farzedeyim…

‘Canım’ de canlanayım karşına sağ çıkayım,
‘Şafak ol’ de sökeyim ufkuna nur dökeyim,
‘Sağnak ol’ de akayım Çin Seddi’ni yıkayım,
Dağları düz edeyim ben Cengizhan-zâdeyim…

Sen İran ol

Sarhoşunum, nasıl ayık kalayım?
Aşk şarabın doldu gönül testime.
Sen İran ol bende şahın olayım;
Varsın Sultan Selim gelsin üstüme…

Öyle bir güç var ki aşkın verdiği;
Deryada damladır aklın erdiği.
Perilerin,meleklerin,gerdiği,
Sipersin,kanatsın,kolsun üstüme…

Ali’nin kılıcı elimde aşkın,
Veli’nin duası dilimde aşkın.
Durmasın karşıma çıkacak şaşkın;
Tekmil orduların salsın üstüme…

Yad el dokunursa kaşına senin,
Ölürüm çıkamam karşına senin.
Zarar getirirsem taşına senin;
Yezid’in vebali kalsın üstüme…

Hicran cehennemi

Kâbemin sanemiydin saltanat döneminde
Kalmadı gözlerimde nemin de önemin de.
Yüce Tanrım seni de zalime zebun etsin
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Sen de bir gece otur başbaşa namerdinle
Öptüğün dudaklardan kuyruklu yalan dinle.
Kıyasla öncekinle, savaşa dur kendinle,
Benden eksik olmasın acın da matemin de.
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Senden besbeterine düşsün ki muhabbetin,
Gözlerinin önünde oynaşsın muhannetin.
Sana dersini versin en rezil ihanetin,
Sen de hüsrana uğra ömrünün her deminde
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Sen de elin bir anlık zevki uğruna satıl,
Sen deryalar bağışla, bir damlaya aldatıl.
Bir iki koklan atıl, yosmagüllere katıl.
Dinmesin gözlerinden elemin de nemin de
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Dostlar başından ırak bir gönül kazasısın
Girdiğim son günahın en ağır cezasısın.
Sebep sensin, âhını aldıysan rızasızın
Oyunusun bahtımın en kara döneminde
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde.

Kırılan gururundan ödün verdiğin için,
Aşağılık gönlünden utanç duy için için.
Hep yanıl, hep aldatıl sorama ama niçin.
Oku intizarımı hem ağla, hem amin de.
Sen de benim kadar yan hicran cehenneminde…

Ya evde yoksan

Aşkınla ne garip hallere düştüm.
Her şeyim tamam da bir sendin noksan,
Yağmur yaş demeden yollara düştüm.
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Elbisem gündelik, pabucum delik,
Haberin olsa da sobayı yaksan.
Yağmur iliğime geçti üstelik,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Sarhoşsan kapıyı çaldığım anda,
Fahişeler gibi açık saçıksan,
Bir de ufak rakı varsa masan da,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Bakkala gitmeme lüzum kalmasa,
Durumu anlardın, takvime baksan,
Allah vere misafirin olmasa,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Kıvırcık marulun vardır inşallah,
Bir salata yapsan, bol limon sıksan,
Senin de iştahın iyi maşallah,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Sabahlara kadar içsek, sevişsek,
Ne ben işe gitsem, ne sen ayıksan,
Derin bir uykunun dibine düşsek,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Ne kadar üşüdüm, nasıl acıktım,
İlk önce sıcacık banyoya soksan,
Sanırsın şu anda denizden çıktım,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Yanlış mı aklım da kalmış acaba? 
Muhabbet sokağı numara doksan,
Boşa mı gidecek, bu kadar çaba,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

Ya yolu kaybettim, ya ben kayboldum,
Ne olur bir yerden karşıma çıksan,
Tepeden tırnağa sırsıklam oldum,
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

“Ya evde yoksan” şiiri bakın nasıl bir ruh hali ile kaleme alınmış: 

“Yağmurlu bir günde evde yalnızdım. Öyle yağmur yağıyordu ki dışarıda sanki bardaktan boşanırcasına. Bir ara dışarı bakmak geçti içimden. Yağmurdan sulanan camın arkasından baktığımda karşı kaldırımda yağmurdan korunmak için saçak altına sığınmış birine gözüm ilişti. Aslında onca yağmur belli ki üstünden geçmişti. Yine de dinmesini bekler gibi dursa da sanki bir randevusuna geç kalmanın telaşı içinde gibi gördüm. O an yüreğim koptu, içimden şöyle bir dörtlük geldi dilime:

Aşkınla ne garip hallere düştüm. 
Her şeyim tamam da bir sendin noksan, 
Yağmur taş demeden yollara düştüm. 
İçim ürperiyor, ya evde yoksan.” 




Özdemir Asaf: İnsana ve Aşka Dair

11 Haziran 2019

Bugün, Türk şiirinde ‘’yalnızlığın’’ ve ‘’hüznün’’ şairi Özdemir Asaf'ın doğum günü. (11 Haziran 1923) (Vefatı: 28 Ocak 1981) Hep hayıflanıyorum işte, bizi biz yapan değerlerimizin ''doğum gününü'', ''vefat yıldönümünü'' vesile yaparak neden anmayız diye... Boyalı boyalı ceridelere bakın... Renkli renkli ekranlara bakın... Hiç anan var mı bu ‘’yalnızlığın’’ ve ‘’hüznün’’ şairini... 

Onlar anmasa da hep beraber biz analım, değil mi? 

Özdemir Asaf (1923 - 1981); matematik denklemleriyle yalnızlığın hüznünü bir araya getirip, içindeki çocuğa şiir yazdıran şairimizdir. "Her bir yaşam öyküsü, öbür yaşamların parçacıklarıyla tamamlanır’’ diye tanımlar hayatı…

Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. Saatinin akrebi ve yelkovanı olmayan bir şairimizdi… Düşünen bir şairimizdi... Tüm dünyayı kucaklamak isteyen, fakat kolları buna yetmeyen, ("bütün dünyayı kucaklamak istedim, kollarım yetmedi." ) sonra da bunu sessizce kabullenmek zorunda kalan şairimizdi… Sanki oyun hamuruyla oynuyormuş gibi kelimelerle oynayan, onları çeşit çeşit renge ve şekle sokan, insan suretli büyücü bir şairimizdi… Derinliklerin anlatıldığı şiirlerin ustası bir şairimizdi... Dizeleri kısa ve öz, bir kurşun kadar ağır, ancak bir kuşun yuvası kadar naif olan bir şairimizdi… Bir kelimeye bin anlam yüklemiş olan bir şairimizdi… '’Herkes fazlasıyla sevmiş, ben eksikleriyle de sevdim oysa'’ diyerek gerçek aşkı anlatan şairimizdi…Türk şiirinde ''İkinci kişi''yi en iyi anlatan şairmizdi... 

''Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır'' diyerek çağını ve ötesini görebilen bir şairimizdi…

Murathan Mungan kendisi için şöyle söylerdi: "İşim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin." Muratha Mungan’ın söylediği gibi Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen, İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatan ve kelimelerle dans eden bir şairimizdi… Yuvarlağının köşeleri olan bir şairimizdi… (‘’Yuvarlağın Köşeleri’’, şairin şiir kitabının adı…)

Melih Cevdet Anday bir yazısında şöyle yazardı; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir.’’ Melih Cevdet Anday’ın bu sözünü doğrularcasına felsefi derinliği olan bir şairimizdi…

‘’Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz’’ isimli şiir kitabinin ilk sayfasında da; "Herkesin bir hikâyesi vardır ancak herkesin bir şiiri yoktur" İfadesi bulunan bir şairimizdi…

Aşiyan Mezarlığında bir mezar taşında Özdemir Asaf Arun ve Yıldız Moran Arun isimleri yan yanadır. Ve bu mezar taşında, altına da üstüne de kimi zaman erguvanlar, kimi zaman sararan yapraklar, kimi zaman da kar düşen şu şiir yazılıdır:

‘’Sevgi ise sevişeceğiz seninle
kavga ise dövüşeceğiz seninle
ölümü de paylaştığımız yaşamda
ortaklaşa bölüşeceğiz seninle’’

Şiirin adı da ‘’İkilem’’dir…

Türk şiirinde; Cahit Sıtkı Tarancı "ölüm", Nazım Hikmet "hasret", Ahmet Hâşim "akşam", Yahya Kemal "İstanbul’’dur.  ‘’Aşk’’ın şairi nasıl Cemal Süreyya, ‘’keder’’in şairi nasıl Ahmet Arif ise Özdemir Asaf da ‘’yalnızlığın’’ ve ‘’hüznün’’ sairidir. Ancak hüznü kırılgan, depresif ve umutsuz değil; onun hüznü güler yüzlü ve pozitiftir.

Aşağıda Özdemir Asaf’ın üzerinde düşünmemiz gereken insanı, hayatı ve aşkı kısa cümlelerle anlattığı ve her kelimesi ve her cümlesi ile insanı tarifsiz etkileyen sözlerini sunuyorum… Bu sözlerde kısmen Goethe’nin izlerine rastlanır. Goethe de ‘’Genç Werther'in Acıları’’nda şöyle söylerdi: ‘’Seni seviyorsam bundan sana ne?" Benzer şekilde Özdemir Asaf da şöyle söylerdi: "Neyine bağlandım ki bu kadar, bana bakmayan gözlerine mi, yoksa benim olmayan kalbine mi?..” ''Ona aşığım, çünkü o bana değil.''

Özgemir Asaf'ın çok sevdiğim ''Lavinia'', ''Alfa'' gibi şiirlerini bulup okumaya sizlere bırakıyorum. Ben onun her biri aforizma niteliğinde olan ve okuduğunuzda sanki siz söylemiş, sanki size söylenmişcesine ruhunuzda, ruhunuzun en derinliğinde hissedeceğiniz sözlerini sunuyorum. Beğeneceğinizi ve üzerinde düşüneceğinizi umuyorum... Çünkü; susadığınızda su içmek gibidir, çok istediğinizde çay içmek gibidir, çok acıktığınızda yemek yemek gibidir Özdemir Asaf’ın şiirleri…

"Uzağa değil usta, öteye hep öteye gitti; yalnızlığı ondandır!" dizelerin sahibi Özdemir Asaf yok artık, ama sadece bizden önce, öteye gitti, hep öteye... Bizim o hep hayıflandığımız ve yakındığımız yalnızlığımız işte bundandır!

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN

Özdemir Asaf’ın insana ve aşka dair sözleri:

• Mutlu edemeyeceksen, meşgul de etmeyeceksin. 

• Bir seni görsün istiyorsan gözüm, bir beni görmeli gözün.

• Bekle dedi gitti; Ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.

• Madem yalandı herşey, bıraksaydın öyle kalsaydı. Bana son yalanın "ben de sevdim" olsaydı. 

• İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde ise fesat gizlidir.

• Ne para istiyorum ne de pul. Tek bir istediğim var, o da yalansız bir kul.

• Herkes fazlasıyla sevmiş, ben eksikleriyle de sevdim oysa.

• İki seçeneğin var; ya kal, ya gitme! 

• Ben ölseydim, o belki ağlardı. Ama o ağlasaydı, ben ölürdüm...

• Bakarken kıyamamak mı, yoksa baktıkça doyamamak mıdır aşk?

• Yüzümde hüzünden gölgeler varsa, o hüzün yüzündendir olsa olsa.

• Gelmeyecek bir gideni, olmayacak bir nedeni beklediniz mi? 

• Öğüt; zamanında taze yenmemiş bir ekmeği, başkasına bayat yedirme denemesidir.

• İnsansız adalet olmaz. Adaletsiz insan olur mu? Olur, olmaz olur mu! Ama, olmaz olsun. 

• Dün yağmur yağacaktı, gün döndü, yarın yağdı, Bugün dindi.. Ağlayacaktı.. Kim anlayacaktı… 

• Sen kalıyordun, gide gide, Ben gidiyordum, kala kala. 

• Benim sevdam ulu çam gibidir. Ne güzde yaprak döker, nede kışta boyun büker. 

• Benim en sevdiğim söz ,"sen"den duyduğum "ben"dir. 

• Ben gülüşüne öldüm, o ölüşüme güldü. Farklıydık işte! 

• İnsanin kendine mektup yazması ve dönüp dönüp onu okuması yalnızlığın da ötesidir. 

• İnsan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı? Bu, insana bağlı.

• Onu kırmış olmalı yaşamında birisi. Dinledikce susması, düşündükçe susması. Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi, heykelini yontuyor yalnızlığın ustası. 

• Sırtımızı yaslayıp uyuduğumuz taşları mı atacaklar kafamıza; taş kalpleri taç yaptık diye başımıza. 

• Keşke sen ben olsan; seni sevmenin ne kadar zor olduğunu anlasan. Keşke ben sen olsam; bu kadar sevilmenin tadını çıkarsam.

• Seni büyük buldum, anladım, seni güzel buldum, korudum, seni küçük buldum, uyardım, seni yakın buldum, uyudum, biri yanlış idi, unuttum. 

• Düşümde aşk ile karşılaştım. İnsanı arıyordu. Uyandım, insan ile karşılaştım. Aşkı arıyordu.

• Önce büyük büyük düşündüm. Sonra büyük büyük yaşadım. Ne varsa onlar aldı. Şimdi bana küçük bir ölüm kaldı.

• Çevreme bakındım, yalancıların çoğu unutkan ya da aptal... Kötü ve korkak. Yalanı böylelerinin eline düşüren büyük zekalara kızdım. 

• Mutluluğun gözü kördür, yalnızlık sağır. Ondandır biri tökezleyerek yürür, öbürü uykusunda bile bağırır. 

• Kim bilir kaç kişi ayrı yataklarda birbirine sarılarak uyuyordur. 

• Gelmen bir iyiliktir diyecektim... Kapıyı hep başkaları açtı. 

• Beni benden çıkardınız. Beni benden aldınız. Göz görmeye görmeye. Bir uzağa bıraktınız. Kendime dönmeye. Artık çok geç. 

• Yalnızlık dışarıdan gelmez; insanın içindedir. 

• Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin, kocaman denizlerde ender bir balık gibisin. Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür. Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin. 

• Ne an yaklaştımsa ittiniz ve ne zaman geldimse gittiniz. Siz hep büyük ve önce idiniz. Gerçekten öyle oldu önce siz bittiniz. 

• Aşkın içinde en uzun, içtenliklerini en iyi korumasını bilenler kalmıştır. 

• Bazen dayanmaktır sevmek; hayat nereden vurursa vursun ayakta durabilmek… Bazen yaşamaktır sevmek; soluksuz ciğer gibi sevgisiz kalbin duracağını bilmek… Bazen ağırdır sevmek; sevdiğine layık olabilmek… Ve bazen hayattır sevmek; birini çok uzaktayken bile, yüreğinde taşıyabilmek… 

• Artık benim mutluluk denen bir kavramım olmayacak. Daha mutsuz olmamak için...

• Ağlamak unutmak kadar kolaydır inan...Sevin ağlayabiliyorsan. Sevin ağlıyorsan... Gül ağlayabiliyorum diye, gül ağlıyorum ağlıyorum diye. Sana birşey yapamam ağlayamıyorsan! 

• Beni bundan böyle beklese beklese hüzün bekler, çağırsa çağırsa hüzün. 

• Kendine gel! Seni orada bekliyorum. 

• Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.

• Dünyanın nüfusu ikiye bölünüyor. Yarısı sen oluyorsun, yarısı ben. Sonra ikimiz bir bütün oluyoruz, kimseye sezdirmeden...

• Yaşamak, ilkin sevgi ile sevmek ile başlar, Doğumla, doğmakla değil. Yaşam da sevgisizlikle biter, ölümle, ölmekle değil...

• Kaçmak istedikçe sana yakalanıyorum. Söndürmek istedikçe sana yanıyorum. Yenildim işte! Yine de seviyorum. 

• Bir anlam gelse. Ne varsa alsa gitse. 

• Ağladığımı gör diye ağlamıyorum; Ağladığım için ağladığımı görüyorsun. 

• Beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu.

• Gerçek değer; gelmesi boşluk dolduran değil gitmesi boşluk yaratan.

• Bir sevgiyi anlamak, bir yaşam harcamaktır... Harcayacaksın!

• Bir gün benden şikâyet ettiğin ne varsa, Özleyeceksin! 

• Seni, sensiz de sevebiliyorum. 

• Söylenemiyor çok şey, susmadan. 

• Makyajı akıyor farkının; herkesleşiyorsun...

• Gülüş bir yanaşımdır bir öbür kişiye; birden iki kişiyi döndürür bir kişiye. Anılarından kale yapıp sığınsa bile, yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye.

• Kime sorsam, "ben senin mutluluğunu istiyorum" dedi. Ne kastınız vardı mutluluğuma, anlamadım gitti. 

• Aşk; iki kişinin sokak kavgasına benzer, Çünkü ayıran hep bir yabancıdır.

• Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.

• Oysa ne çok ağladım ben bir damla yaş dökmeden...

• Sakladığın kendini böldün iki yarım'a; iki kez yaralandın bir yarım yara için.

• Güçlü olmanın türlü yolları vardır, dürüst olmanın bir tek.

• ‘’Bekle!’’ deseydin, gelmeyeceğini bilsem bile beklerdim...

• Bu için için oluşum. Ben seni bulunca, sen de beni bulasın diyedir.

• Kirli ellerimiz daha temiz, temiz elli kirli gönüllerden. Ne dersiniz? 

• Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım.

• Gidişiyle boşluk yaratanlardan ol. 

• Uykunun içinde bir rüya, rüyamda bir gece, gecede ben... Bir yere gidiyorum, delicesine... Aklımda sen... 

• Boşuna yorulma gönül. Sadece sevmek yetmiyor...

• Adının üstüne anılar koyma. Sen mezar değilsin. Anılar adının ardından gelsin. Sen duvar değilsin...

• Bir kelimeye bin anlam yüklediğim zaman sana sesleneceğim.

• İmkansızları yaşamak mıdır sevmek, yoksa severken imkansız mıdır yaşayabilmek? 

• İnsan parasını kaybedince fakir, özgürlüğünü kaybedince esir, aşkını kaybedince şair olurmuş.

• Benimle ömür geçer mi ki dedim. Senle geçirmeye ömür yeter mi? dedi. İşte bu bana bir ömür yetti.

• Ölünceye kadar seni bekleyecekmiş. Sersem. Beni seni beklerken ölmem ki. Beklersem.

• ''İyi geceler canım'' derdin. Gecenin iyiliğinden çok, canın olma düşüncesi yeşerir dururdu içimde.

• Sevmeyi bilmiyorsan kullanma o iki kelimeyi! Yani ne sen kirlet ağzını o sözle. Ne de o söz ağlasın kimin eline düştüm diye.

• Ben yürümeye başlayınca denizlerin üstünde karalarda koşanlar durup bana baktılar. Ben de gittim sığınacağım adaları birer birer batırdım. 

• Objektif ölü bir gözdür, ölmüşünü görür. Göz, görmüş bir objektiftir, gördüğünü öldürür.

• İnsanlar gelmeleriyle boşluk dolduranları severler, gitmeleriyle boşluk yaratanlara âşık olurlar.

• Küçükken hayvanlarla konuşabilsem ne ilginç olurdu diye düşünürdüm. Meğer yıllardır iletişim kurabildiğim bir sürü hayvan varmış.

• Unutsun beni demişsin, bu bana imkânsız geliyor. Çünkü unutmam için önce seni hatırlamam gerekiyor.

• Dost gerçekleri... Düşman işine geleni... Deli ağzına geleni... Aşık içinden geçeni söylermiş...

• Off ! Neyine bağlanır ki insan bu kadar? Sana bakmayan gözlerine mi, yoksa senin olmayan kalbine mi? 

• Sus be yüreğim, bende biliyorum özlediğimi; sus da bilmesin özlendiğini.

• İnsanın zamanı varsa, herşeyin gelmesini beklemeye mecburdur. Her şeyi varsa eğer; Zamanın geçmesini beklemeye mahkumdur.

• Kolay mıdır bir anda herşeyden vazgeçip gitmek, yoksa herşeye rağmen gitmekten vazgeçip sevmek mi gerek?

• Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir. Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. Ve sevecekse sevilen; O hayat herşeye bedeldir.

• Aşk; görmekten çok özlemeyi sever, dokunmaktan çok düşlemeyi.. Ve aşk öyle haindir ki; nerde imkânsız varsa gider onu sever.

• Gemilerin çoğu, bir insan yüzünden batmıştır. Denizin yüzünden değil. 

• İnsanı bedenen ameliyat etmek için bayıltmak gerekir, ruhen ameliyat etmek için se ayıltmak.

• İnsanın büyüdükçe mi artıyor dertleri, yoksa insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri?

• Son isteğin nedir? sorusu çok çok kolaydır, ilk isteğin nedir? sorusundan. Çünkü, o soruyu kimse kimseye soramadı korkusundan. 

• Bir kadının alnı dudaklarından daha değerlidir. Çünkü dudaklarından dökülecek olan ''seni seviyorum'' sözü, önceden alnına yazılmıştır...

• Yanına kadar koştuktan sonra, bir adım daha atamayacaksan eğer; oraya kadar sakın koşma. Sana değil, bekleyene yazık olur. 

• Konuşmak susmanın kokusudur. Ya sus-git, ya konuş-gel, ortalarda kalma. Yalan korkaklığın tortusudur. Dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma.

• Ne zaman nereye gitmedimse, hiç kimseyi de incitmesem de, konular birikti kendiliğinden; ben ne kadar biriktirmesem de.. 

• Aynı günde dört mevsime şahit olmak gibi bir şey bu. Önce özlüyor, sonra ağlıyor, akşamları küsüyor, geceleri çok seviyorum. 

• Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç. Başka şehirleri özleyelim orada seninle. Bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar ikimize yetmez... 

• Tek kişilik miydi ki bu şehir? Sen gidince bomboş kaldı...

• Kendini bir şeye bölmesini bil, bilmezsen, bir şeyi bilmesini bil, onu da bilmezsen, anlatıyorum, olan oluvermez, ölmesini bil. 

• Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Bu yılan doğadaki yılandır, toplumdaki değil. Yanlış anlaşılıyor.

• Şu hayvan o kadar vahşî ki... Onun üstesinden ancak insan gelebilir.

• Off dudağım acıyor" dediğimde, "Öpeyim de geçsin" diyen sevgili; "yüreğim acıyor" dediğimde çekip gitti…

• Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır.

• Sana bir şiirler olmuş sevgilim. Yüzün-gözün söz içinde. Hangi imla kitabına baksam, benden ayrı yazılıyorsun. 

• İki tür nokta var; biri önüne ve ardına bakar, biri ardına bakmaz ardını noktalar.

• Gelmesen önemli değil, gelsen önemli olurdu!.. Gelmemen büyük yalnızlığımı doldurdu.

• Özgürlüğü elinden alınan çocuğa büyük derler.

• Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.

• Bir kez geçer, bir insan bir karşı'ya, Ondan sonra artık herşey karşı'dır.

• Yaşamak için bırakılmış bir yön baktım, yoktu: Ben direnmek için elimden gelin yaptım. 

• Tutkuların evinde savaş kırıkları var; kül olmuş bir bütün'ün yonga yanıkları var. Eski özlemlilerin yeni bahçelerinde, anı kuyularının suskun çığlıkları var. 

• Biri gelir sorarsa... Sana beni sorarsa... Gitti der misin? Gittiğimi söyler misin... Gidiyorum ben sana, benimle gider misin? 

• Seni bulmaktan önce aramak isterim. Seni sevmekten önce anlamak isterim. Seni bir yaşam bitirmek değil de, sana hep hep yeniden başlamak isterim.

• Sil ağzının kenarını, yine gülüşünden cennet akıyor...

• Sustuğunu bilen olgundur, bildiğini susan değil.

• Ağzında yalan varken konuşma! 

• Ne zaman imkânsızı seversen, işte o zaman gerçek seversin.

• Kendi bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.

• Evlilik, iki kişilik yalnızlıktır.

• Benim söylemek için çırpındığım gecelerde, siz yoktunuz. 

• Sevilenin yanlışı görünmez, sevilmeyenin görüntüsü yanlıştır.

• Dünüyle ünlü insanlar bugün gün yüzü görmezler.

• Söylenemiyor çok şey, susmadan..

• Anı bahçelerinde üşümek sıcaktı.

• Ölüm; ben seni utanç ile titrerken gördüm.

• Yolun geleceğini çizdim, geçmiş gibi.

• Açlık insanı öldüren, partileri yaşatan bir olaydır.

• Her seven sevilenin boy aynasıdır. Sevmek sevilenin o aynaya bakmasıdır.

• Bugüne en uzak gün, dün.

• Solan renkleri boyamakta o boyasız boyacı.

• Ölebilirim bu genç yaşımda. En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim. Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda, sevgilim, seni bir akşamüstü düşündürebilirim. 

• Dün sabaha karşı kendimle konuştum. 
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı. 
Onu vurmaya gittim ve kendimle vuruştum.

• Her korkan kaçmaz. Ama her kaçan, korkaktır. 

• Ona aşığım, çünkü o bana değil.




Adalet

11 Haziran 2019

Yazılarımda hep vurgu yaparım ya: ‘’Her şey tanımla başlar, araçlarla devam eder’’ diye… Bugün ‘’adalet’’i yazacağım… ‘’Adalet’’ kavramının, mefhumunun içeriğinin, ne denli ağırlıklı olduğunu, ‘’hukuk’’ ile olan ilişkisini anlatacağım… …

‘’Adalet’’ konusunda Prusya Kralı Büyük Friedrich’in, Potsdam Ormanlarındaki değirmenci hikâyesini biliriz… Kendi değerlerimizden Fatih’in adaletini, Hz. Ömer’in adaletini de biliriz de içeriğini, anlamını, ağırlığını aslında pek bilmeyiz…

Teee eski zamanlardan Aristoteles söylerdi;  ‘’Bir hukuk düzeni güçsüzleri koruduğu ölçüde adaletli olabilir.’’  Aristoteles göre, herkese eşit davranmak adalet için yeterli değildir… Ne yazık ki günümüzde artık hukuka ve hukuksal eşitliğe uygunluk adalet için yeterli değildir… Günümüz hukuk sistemi artık 19. yüzyıldan kalma düşünce sisteminden ve 19. yüzyıldan kalma hukuk yöntemlerinden tamamıyla farklıdır…

Günümüzde hukuk icra eyleyerek yasaları uygulamak ‘’adalet’’ dağıtmak demek değildir. Yönetimler adil olmayabilir… Yasalar adil olmayabilir... Yargıç yasaları birebir uygulayan kişi değildir. Eğer yargıç, birebir yasaları uygularsa çok zalim olmuş olabilir. Yargıç herhangi bir olayda yasayı, kanunu, yönetmeliği, yönergeyi uygularken, durumun özelliklerini gözeterek adaleti uygulamalıdır, yasaları, kanunları birebir tatbik etmek değil… Mahkemeler adaletin dağıtıldığı yerlerdir, yasaların uygulandığı yerler değildir… Yasaları uygulayanlar yöneticilerdir... Adaletin dağıtıldı yerler ise mahkemelerdir...

Gelelim ‘’adalet’’in önemine…

Toplumda ‘’adalet duygusu’’ diye bir inanç vardır. Toplumu bir arada tutan işte bu adalet duygusudur. Bu inanç bir kez sarsıldı mı toplumu bir daha bir arada tutamazsınız... Hele bu adalet duygusu devlet eliyle yok edilirse çöküntü çok daha büyük olur.

Tarih bize şunu göstermiştir: Bir ülkede ‘’devletin güvenliği’’ ile ‘’hukukun güvenliği’’ eşdeğerdir. Hukukun güvenliğinin sarsılması devletin güvenliğinin sarsılması anlamına gelir, sarsıntının devamı ise devleti çökertir. İşte gerçek ‘’bekâ sorunu’’ burada yatmaktadır…

Yöneticiler, iktidar sarhoşluğuyla; şöhret, servet ve adaletsizlikte azdıkları zaman, ülkenin başını belaya sokarlar. Çünkü o zaman; kamu mallarını yandaşlarına peşkeş çekmeye, devlet kadrolarını ehliyetsiz dalkavuklara teslim etmeye, kendilerini savcı ve yargıç yerine koymaya, hukuku ihlal etmeye, her şeyi kendisinin bildiğini zannetmeye, ben yaptım oldu demeye ve diktatörleşmeye başlarlar. Bu durum, yöneticileri; gaflet, dalalet ve hatta hıyanet bataklığına sürükler. Onları azdıran ise; halkın ilgisizliği, cehaleti, demokratik tepkisini göstermekten korkması, sözde aydınların satılmışlığı, medyanın yandaşlaşması, iş adamlarının yalakalaşması, üniversitelerin yozlaşması ve sivil toplum örgütlerinin korkaklaşması ve sendikaların suskunlaşmasıdır. Bir memlekette hukukçular ve basın susarsa veya susturulursa o ülkede adaletten söz edilemez.

Bir ülkenin yöneticilerinin kitabında demokrasi, yazmıyorsa, özgürlükler yazmıyorsa, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, özgür medya kısaca demokrasiyi demokrasi yapan hiçbir değer bir ülkenin yöneticilerinin kitabında yazmıyorsa o ülkede zaten ‘’adalet’’ ölmüş demektir…

Adaletin öldüğü böylesi bir ülke ise; vasatlığın küstahlığa, sanatın vıcıklığa, siyasetin tüccarlığa, dinin yobazlığa, milletin ümmete, hukukun gukuka, Hakkın batıla, gücün despotizme, eğitimin ortaçağa, basının yandaşlığa, âlimliğin dalkavukluğa, derinliğin sığlığa, devletin aşirete, zarafetin ve efendiliğin kabalığa, niteliğin niteliksizliğe dönüşerek harman olup bir bataklık gibi fokurdadığı bir çukur haline getirilir… .

Dünyaca ünlü Fransız anayasa hukuku uzmanı, siyasetçi, siyaset bilimci ve siyaset sosyoloğu Maurice Duverger’nin evrensel nitelikteki şu iki sözü ile de büyük bir uyarıda bulunur: ‘’Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar.’’ Ve Duverger’in en önemli sözü: ‘’Adaletin olmadığı bir ülkede herkes suçludur.’’ Tarihin, hukukun ve adaletin dışına, siyasetin ise içine düşmüş hukukçuların kulaklarında küpe olacak sözlerdir bu sözler…  

Ben gevezelik ettim (zaten hep öyleyimdir) ama şu Hadis-i Şerif benim baştan beri anlatmak istediklerimi çok kısaca ve özlüce anlatmış zaten: “Ümmetimden iki sınıf ilmi ile amel ederse, insanlar kurtulurlar: Âlimler ve hâkimler. Eğer bu iki sınıf bozulursa, bütün halk bozulur ve ortalığı fesad kaplar.”

Yazıma mutat olduğu üzere bir şiirle son vereyim…. Mehmet Türkan isimli pek tanınmayan bir şairimiz var. Hâlen Samsun Terme'de bir lisede Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Mehmet Türkan'ın güzel bir şiiri var: ''Düşlere Gölge Düştü'' İşte bu şiir hukuksuzluk, adaletsizlik, merhametsizlik, sansür, densizlik, kabalık, çiğlik, cehalet ve yolsuzluk karşısında şakıyan bir bülbülün bir feryâdını, bir figânını anlatır: ‘’Düşlere Gölge Düştü’’

Bana da naçizane bunları kaleme almak düştü…

Osman AYDOĞAN

Düşlere Gölge Düştü

Sonsuzlar şahı olan sonsuz hüsrana düştü
Maverada uçarken yarsız devrana düştü

Rüyalarda görülmez, ölçüsü var rüyanın
Görülecek her düşte, canlar zindana düştü

Bir rüya gördüm de ben hayale daldım bir an
Ölçüsün kaçırmışım, beynime güve düştü

Dededen torununa kalamazmış mirası
Ağarınca sakalı, derdine kara düştü

Çiçek olunca bozulurmuş ahengi
Gülzârında gülleri koku derdine düştü

Her yanımız hâr oldu, ayaklar yalın kaldı
Merhamet gitti elden, merhamet mâra düştü

Gül devrine hasretiz, dikene düştü güller
Çiçek diye ağlarken, lale hazana düştü

Bülbüllere yasak var, sevdalı olamazmış
Güle âşıkmış karga, yâre akbaba düştü

Mecnun’un ne işi var, kızgın çöllerde böyle
Bozulur diye düzen Mecnun evlere düştü

Gönlün sevda mı ister, öğren onu bî aşkdan
Sevda öğretme işi, kalpler düşmana düştü

Niye gelir nevbahar, gelirse arar bülbül
Sınırı var her işin, bülbül sınıra düştü

Ahuların Ömrünü verelim biz aslana
Bakışları ters geldi endâma kara düştü

Bir gül dermek istersen bak hele sen yasaya
Gönül yurduna girdim, yoluma yasa düştü

Selam verip o yâre, haber bekler dururdum
Dediler ölçüsü var, gönlüme tasa düştü

Elim koyup alnıma, gül devrini düşündüm
Düşümü duydu zabit, yolum zindana düştü

Muallimim bu demde ilim yasaktır bana
Dilimde bir nakarat ilim yabana düştü

Fatih’in emri vardı, herkes özgürdü orda
Marmara’da yürekler alevli nara düştü

Nebi de bilememiş bildiğini bunların
Âlime yasak da söz, kelam cahile düştü

Bilâller bilememiş makamını ezanın
Davut’un sesi yasak okumak lâle düştü

İbrahimî bir tavır, kurban O’na yaklaşmak
İlimler bilmeyene, kuşlar kurbana düştü

Ölenlerin suçu var niye durmuş hedefe
Katiller arşı gezer, suçlar mazluma düştü

Zalim demek olmazmış, arşı ezen zalime
Haccaclar devran sürer, Zübeyr hâke düştü

Benim adını bu desen, olmaz öyle şey derler
Benim işim itaat, inkârlar bana düştü

Beyaza beyaz demek, karaya kara yasak
Her şey tersine döndü, kalbime yara düştü

Filistin’le inleyip, Çeçenlere ağlarken
Yurdumda bütün işler, bir parça beze düştü

Osmanlar Osman değil, Fatihler Fatih değil
Bu yerde Mehmetlerin diken yoluna düştü

Doğruya doğru demek sıratı geçmek gibi
Doğruyu yazanlara, çileli hücre düştü

Hocayla talebesi, bakar ağlar göz göze
Hocaya sürgün yeri, evladı kora düştü

Her yanım bağlı iken, saldılar köpekleri
Gene suçlu ben oldum, suçlar hep bana düştü

Analar ağlar durur, babalar bir ney gibi
Her yer Külbe-i ahzan, evlat kapana düştü

Karanlıklar karardı, karardı oldu zulmet
Güneşe yasak geldi, günlere kara düştü

Haklarımız hukukla hapse mahkûm oldular
Şakiler oldu ümit, ümide gölge düştü

Pervâne gibi dönsek mumların alevinde
Niye yanarsın diye gönül peykâna düştü

Güzele gölge düştü, gölge gölgede kaldı
Sevdaya ölçü geldi, hudutlar kalbe düştü

Kitaplar küstü bize, hüzün dolu varağı
Melal dolu gözünden damlalar kana düştü

Zengine fakir evi, garibe derin mezar
Belki bir umut diye, düşler Yusuf a düştü

Kaleme uzananın kalem olsun elleri
Kaleme yasak yazmak, yazanlar derde düştü

Sevgiler sevgi değil, sevdalar sevda değil
Herkesin gönlü kırık, umut umuda düştü

Bir Ömer mi gelmeli, adaletiyle mülke
Faruk diye geldiler, haklar hep dibe düştü

Ey Allah’ım ne olur, ne olur yetiş bize
Kitabına yasaklar, kullara tasa düştü

Ya Ali neredesin, Ebubekir ve Osman
Ömerinle gel Nebi, adâlet pâya düştü

Bir İbrahim yok mudur, ya da gelse bir İsa
Yâ Muhammed gel artık ümmetin dara düştü

Yüreği sökülmüş çağı onarmak bana düştü
Nefî olup hicvetmek idamlar bana düştü

Rahmet gönderir Rabbim, damlalar yere düştü
Bir gün yeşerir elbet, tohum toprağa düştü

Mehmet TÜRKAN





Chernobyl

Strontıum 90

Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.

Stronsium 90 yağıyormuş
                          ota, süte,ete
                          umuda, hürriyete
                          kapısını çaldığımız büyük hasrete.

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. 
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm.

Nazım Hikmet Ran

HBO (Home Box Office) ABD'nin önde gelen, paralı televizyon kanal gruplarından birisidir. (Netflix gibi) Kablolu televizyondan ya da uydudan para ile abone olduktan sonra izlenebilmektedir.

HBO kanalında Bayram süresince yayınlanan beş bölümlük güzel bir dizi vardı: ‘’Chernobyl’’… Ben genellikle dizi izlemem ama bu bayram kızımın tavsiyesiyle bu diziyi yayınlandıkça taze taze soluk almadan ailece izledik…

‘’Chernobyl’’ dizisi; SSCB döneminde, 26 Nisan 1986 tarihinde,  Çernobil Nükleer Santrali'nde yapılan bir deney esnasında meydana gelen nükleer kazayı ve ardından yaşanan felaketi anlatmaktadır.  (Santralin asıl adi Vladimir Lenin Nükleer Santrali’dir. Ancak Çernobil Nükleer Santrali olarak tanındığı için ben de bu ismi kullanacağım.) 

Diziye geçmeden önce şu kısa bilgiyi vermem gerekmektedir.

Çernobil Nükleer Santrali, Ukrayna’nın Kiev şehrine 130, Çernobil şehrine 15, Pripyat şehrine ise 3 Km uzaklıkta konuşlu olan RMBK-1000 tipi 4 nükleer reaktöre sahip bir santraldir. Santralde bulunan 1. ve 2. üniteler 1970 ve 1977 yıllarında inşa edilmiş, 3. ve 4. üniteler 1983 yılında tamamlanmıştır. Pripyat şehrinde 49,000 kişi ve Çernobil şehrine ise 12,500 kişi yaşamaktadır.

1980’li yıllarda İsrail’in Irak’taki Sovyet yapımı nükleer santrali vurması sonucu, Sovyetler bu tür saldırılara karşı tatbikatlar yapmaya başlar. Çernobil’deki test de olası saldırı sonrası reaktörlerin gücünün kısılması ve tekrar çalıştırılması üzerine bir testtir.

Kazanın oluş şeklini basitçe şöyle özetleyebilirim:

Tarih; 26 Nisan 1986. Saat; sabaha karşı 01.23. Çernobil nükleer santralindeki mühendisler işte bu test kapsamında, muhtemel bir elektrik kesintisi durumunda reaktörün nasıl kontrol altında tutulacağının bir provasını yapmak amacıyla 4 numaralı reaktörün elektriğini bilinçli olarak kesiyorlar. Ancak mühendislerin bilmediği şey, reaktör bu tatbikat öncesinde zaten dengesiz bir durumda olduğudur. 1975 yılında bu dengesizlik ve bunun sonucunda böyle bir kaza olabileceği raporlarda belirtiliyor.  Ancak Sovyet rejiminin üstünlük kaygısı nedeniyle bu raporlar sümenaltı ediliyor.

Güç kesintisi, reaktöre su taşıyan türbinleri yavaşlatır. Daha az suyun reaktöre pompalanmasıyla buharlaşma hızlanır ve içerideki buhar basıncı birikir. Jeneratörlerin devreye girmesi için geçen 40-50 saniye gibi bir süre boyunca su pompaları çalışmadığı için reaktör soğutulamaz. Vardiya Amiri Dyatlov reaktörü kapatmak yerine tekrar çalıştırılmasını emreder. Git gide gücü tekrar artan reaktörün sıcaklığı kontrol altına alınamaz… O zamanki teknolojide reaktörlerin sigortası olan kontrol çubuklarının ucu grafit kaplıdır. Kontrol odası çubukları indirdiğinde ucu grafit kaplı çubuklar reaksiyonu durdurmadan önce grafitle tepkimeye giren Uranyum 235 önce büyük bir ısı açığa çıkararak ilk patlama gerçekleştirir. Isınmaya devam eden reaktör ikinci patlamayı da gerçekleştirir ve 350 kiloluk koruma grafitleri yerinden uçar... Ardından çekirdek açığa çıkar… Bu şekilde reaktör atmosfere maruz kalır. Reaktörün havayla teması sonucu başlayan yangın 10 gün boyunca devam eder. Radyoaktif bulutlar, Avrupa'nın önemli bir bölümüne ve Türkiye’ye radyoaktif serpinti olarak dökülür.

HBO, işte bugüne kadarki dünyanın en büyük nükleer felaketini bu beş bölümlük diziyle anlatmaya çalışmış. Ancak HBO Çernobil’i anlatırken çok sert bir sistem eleştirisi yapmış. Hep yazılarımda vurgularım ya ‘’hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’’ diye… Bu yönüyle; gerek o dönemde Türkiye’de yaşanan nükleer serpinti, radyasyon tartışmaları ve gerekse de günümüzde Çernobil’deki nükleer santralı inşa eden Rosatom firmasının Akkuyu’daki nükleer santralı da inşa etmekte olması nedeniyle konu Türkiye’yi de çok yakından ilgilendirmekte ve bu diziden dersler çıkarılması gerekmektedir. 

Gorbaçov’un ifadesine göre Çernobil kazası Sovyetler’i maddi ve manevi yıkıma götürerek sonun başlangıcı olmuş, Perestroika, Glasnost derken Sovyetler çökerek tarihe karışmıştır…

HBO dizisi ‘’Chernobyl’’; senarist ve yönetmen Craig Mazin’in Sovyet Devlet raporlarına, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu raporlarına, tanık ifadelerine ve Doğu ve Batı Avrupalı bilim insanlarının araştırmalarına dayanılarak yaklaşık beş yıllık bir araştırmasının sonucu olarak yapılmış. "Sadelik, izahın görkemidir" diye bir söz vardır. HBO dizisi teknolojik olarak karmaşık bir konuyu sadelik içerisinde ancak görkemli bir şekilde izah etmiş…

İsveçli yönetmen Jonah Renck de dizinin görüntülerinde koyu renk kullanarak diziye belgesel atmosfer vermiş. Dizide Emily Watson’un canlandırdığı hayali karakter Dr. Ulana Khomyuk hariç gerçek kişiler canlandırılmış.  Dizideki karakterler de ayrıca gerçek karakterler olan Valeri Legasov, Boris Shcherbina, Anatoly Dyatlov, Lyudmilla Ignatenko ve Vasili Ignatenko’ya sima olarak makyajla birebir benzetilmiş…  Dizide olayı araştırmak ve gerektiğinde müdahale etmekle görevlendirilen Valeri Legasov ve Boris Shcherbina onlarca bilim insanından yardım almışlar. İşte dizide hayali karakter olan Dr. Ulana Khomyuk karakteri bu insanları temsil etmek, gerçeğe ve insanlığa olan bağlılıklarını ve hizmetlerini onurlandırmak için yaratılmış.

Dizide SSCB devlet aygıtı Çernobil’de yaşanan felaketin büyüklüğünü dünyadan saklamaya çalışsalar da mızrak çuvala sığmadığı için bir yerden sonra pes ederek bu felaketi kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Ancak diziyi anlatmadan önce şunu vurgulamalıyım ki bu TV dizisi bir kurgu... Ancak kurgu gerçeğe çok yakın. Küçük bazı kusurlarıyla bu diziyi sanki belgeselmişçesine izleyebilirsiniz.

Mümkünse diziyi izlemeden önce 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in ‘’Çernobil Duası’’ (Kafka Yayınları, 2017) adlı kitabını okumanızı öneririm. Dizi o zaman daha iyi anlaşılıyor. Zaten dizide bu kitaptan oldukça istifade etmiş… Kitap, Çernobil faciasını yaşamış insanların yaşadıklarından, hatıralarından oluşuyor…

Şimdi gelelim diziye…

Tabii ki diziyi olduğu gibi anlatıp da merakınızı giderip sizin diziyi izlemenize engel olmak istemeyeceğim. Tam tersi çoğumuzun sadece ismen bildiği bu felaketi, her detayıyla insanlara anlatan bu dizinin tanıtımını yapıp, merakınızı artırıp mutlaka ama mutlaka bu diziyi izlemenizi isteyeceğim…

Bu dizi neleri anlatıyor? Bu dizi ne mesajlar veriyor? Günümüz için çıkarılan dersler ne? Dizi bu açıdan çok önemli. Bu dizi; bizim diziler gibi; haşin haşin bakan erkekler, melül melül bakan kadınlar, lüks, şatafat, tarihi saptıran, sanal bir tarih yaratan, insanları gerçeklerden ve gündemden uzaklaştıran dizilerden bir dizi değil… Bu dizi gerçekleri insanın yüzüne tokat gibi çarpan, soran, sorgulatan bir dizi…

Her şeyden önce nükleer radyasyon nedir? Radyoaktif kontaminasyon nedir? Bir nükleer reaktör nasıl çalışır? Radyoaktiviteye karşı nasıl korunma sağlanır? sorularına cevap veren, kamuoyuna bilgi veren, izleyenleri aydınlatan anlatan bir dizi…

Bu dizi; cehalet ve eğitimsizliğin, kendi bekasını her şeyin üstünde tutanların bir nasıl felaketlere yol açabileceğini insanlara net bir şekilde gösteren ve bu konuda farkındalık yaratan bir dizidir… Devletçi yapının, otoriter rejimlerin ne kadar tehlikeli olduğunu, böylesi yapılarda da devletin bir nasıl hayduda dönüştüğünü gösteren bir dizidir… Devletin, devlet büyüklerinin, amirlerin, hocaların vs. halkı, sıradan insanları nasıl gördüklerini anlatan bir dizidir… Bu dizi; Sovyet bürokrasinin, Sovyet üretim mantığının ve operatörlerin bütün güvenlik önlemlerini göz ardı ederek yapmış oldukları hatalar zinciri neticesinde devasa reaktörü düdüklü tencere gibi bir nasıl patlattıklarını anlatan bir dizidir.  

Bu dizi; hatalarını kabul etmeyip pisliklerini gizlemeye çalışan görevliler, kalın kafalı siyasetçiler, cesur geçinen aptal askerler, liyakat değil de sadakatin önemi, insan hayatının değersizliği, bürokrasinin hantallığı, yöneticilerin işinde uzman olanları zamanında dinlememesi, insanları bilgilendirmenin sisteme karşı suç olması, vb bizlere tanıdık gelen birçok konunun net bir şekilde anlatıldığı bir dizidir…

Sovyetler’de ortaya çıkan bu felaketin yine bu sistemin yetiştirdiği cefakâr ve fedakâr insanlar tarafından nasıl göğüslendiğini de gösteriyor bu dizi… Onlar olmasaydı belki de 10 kat daha büyük bir facia ve tüm dünyada buna bağlı daha fazla ölüm ve hastalık yaşanacaktı. Zaten film de "acı çeken ve fedakârlık yapanların anısına” diye başlıyor…

Bu dizi ülkedeki karar vericilerin kafasına vura vura izlettirilmesi gereken bir dizidir…

Çernobil felaketi, basit bir insan hatasından çok, 1975 yılında böyle bir kaza olabileceğinin ipuçları görülmesine karşın, hatalardan ders almak yerine üstünlük kaygısıyla üstü kapatılarak nasıl daha büyük felakete sebebiyet verildiği gösteriyor.

Belki İsveç’ten sızıntı fark edilmeseydi ya da ABD uzaydan görüntü almasaydı patlamayla ilgili Pribyat'taki insanlar kaderine terk edilip daha hızlı bir son onları bekliyor olacaktı. Belki de dünya da bu olup bitenlerden bihaber olacaktı.

Rüzgârın Almanya’ya doğru esmesinden dolayı Frankfurt’ta çocukların dışarıda oynamasına izin verilmezken patlamanın olduğu kentte hiçbir şeyden haberi olmayan aileler sanki güzel bir şey izliyormuş gibi nükleer santralın yanışını izliyorlar. Radyoaktif madde insanların üzerine yağarken Sovyet bürokratları halka "bir şey yok, sadece basit bir yangın" diye uyutuyorlar…

Santral yetkilileri ise doğru dürüst ölçüm yapmadan olayı mümkün olduğunca küçük göstermeye çalışıyorlar… Yerel yöneticiler şehri tahliye etmek yerine giriş çıkışları yasaklayıp, iletişim kanallarını kesiyorlar… Santral müdürü devlet başkan yardımcısı olay mahalline gelince ilk iş eline kendini kurtarmak için sorumlu listesi tutuşturuyor…

Dizinin son bölümünün adı "Vichnaya Pamyat"   ‘’Vichnaya Pamyat’’, Ortodoks Hristiyanların dini günlerde ve cenazelerde kullandığı bir terim olup ‘’sonsuz anısına" anlamına geliyor…

Dizide geçen bazı unutulmaz sahneler, konuşmalar var… Diziyi ve konuyu daha iyi anlayabilmemiz için bu sahnelerden ve konuşmalardan ve bizimle olan ilişkilerinden de bahsetmem gerekiyor…

Filmin girişinde asıl sorumlunun bir kişi kabul edilip 10 yıl hapis cezası almasından bahsediyor. Bu durum bizde de tren kazaları sonrası suçlu bulunan makinistleri akla getiriyor…

Nükleer fizikçi kadın Profesör ile Minsk’teki Komünist Parti yetkilisi arasında geçen ve profesörün olayın vahametini anlatmaya çalıştığı ancak bir sonuç alamadığı konuşma: Prof.: ‘’Ben nükleer fizikçiyim ve siz daha düne kadar ayakkabı fabrikasında çalışıyordunuz.’’ Komünist Parti yetkilisi: ‘’Ama yetkili kişi benim, yetki bende.’’ Adam ayakkabı tamircisiyken sekreter yardımcısı olmuş, kendisini bir bilim insanından daha değerli görüyor, kadına '’kendi fikirlerimi sizinkilere tercih ederim’' diyor. 

Bu anlamda kibirli ve iş bilmez insanlara yetki verildiği zaman ne gibi büyük yıkımlara sebep olunabileceğini gösteren bir konuşmadır bu konuşma… Bu konuşma ister istemez aklınıza Türkiye’yi ve TÜBİTAK'a ''Başkan'' olarak atanan hayvanat bahçesi müdürünü getiriyor…

Dizinin 3. Bölümünde Dr. Khomyuk'un nezaretten çıkmasıyla ilgili olarak KGB Başkanı Skarsgard, Legasov’a şöyle söylüyor:  ‘’Hayır, şaşırtıcı derecede iyi gitti, saf bir geri zekalı gibi davrandın… Saf geri zekalılar devlet için tehdit oluşturmazlar.!’’

Vay anasını be… Ömrüm bitti neredeyse, bu cümlenin ne anlama geldiğini yeni anlıyorum…

Dizinin 3. Bölümde bol bol madencilere yer verilmiş… Legaslov, madencilerle nasıl konuşması gerektiği konusunda Shcherbina’ya soruyor. Aldığı cevap şöyle: ''Onlara yalan söyleme, doğruyu söyle… Onlar karanlıkta çalışan insanlar… Anlarlar''.

Madencileri çağırmaya gelen Kömür Bakanına her madencinin bir el atmasıyla cici takım elbisesiyle Kömür Bakanı’nın üstünü kararttığı bir sahne var… Madencilerin Kömür Bakanı’nın ceketine, yüzüne ellerini vurduğu, sürdüğü sahne… Son olarak bir madenci Bakan’a şöyle söylüyor: ‘’İşte şimdi gerçekten kömür bakanına benzedin."

Madenciler bu şekilde Kömür Bakanı’na ayar verirken bizdeki Soma maden faciasındaki bizim Kömür Bakanı’nın sözleri aklıma geliyor: "İki gündür aynı gömleği giyiyorum." Bir de dizide Yusuf Yerkel karakterini göremiyorum…

Reaktörün çatısının temizlenmesi için Almanya’dan robot getiriliyor.. Ancak hala radyasyon seviyesi gizlendiği için düşük ölçekteki radyasyona dayanıklı robot gelir Almanya’dan. Bu robot da yüksek radyasyon nedeniyle anında bozulur. O zaman çözüm olarak ‘’Biorobot’’ (yani ‘’asker’’) önerirler. O zaman şu sözü söyler Shcherbina: "Dünyadaki tüm ordular genellikle malzeme eksiğini insanla kapatır." (Camus’nun ‘’Veba’’ isimli romanında geçerdi bu söz.)

Yine ''vay anasına be..’’ diye söyletiyor insanı bu söz… Yıllarca NATO’nun en kalabalık ordusuyuz diye övünürdük ya hani…

Gelelim final sahnesine… Finalde mahkeme kurulur. Suçlu aranmaktadır… Fakat Valeri Legasov mahkemede öyle açıklamalar yapar ki, yenilir, yutulur gibi değildir… Bu açıklamalardan birkaçı:

"Yalanların bedeli nedir? Cevap, onları gerçeklerle karıştırmaya başlamaktan ibaret değil şüphesiz. Eğer yeterince yalan dinlersek, artık gerçeği ayırt edemez, tanıyamaz hale gelmektir asıl tehlike. Peki, o zaman ne gelir elimizden? Uydurduğumuz hikayelerle kendimizi mutlu etmekten başka ne kalır geriye? Bu hikâyelerde ise kahramanların kimler olduğunun hiçbir önemi yoktur. Bilmek istediğimiz tek şey, kimi suçlayacağımızdır."

"Gerçek rahatsız ettiğinde yalan üstüne yalan söyleriz, ta ki yalanın orda olduğunu hatırlayamayıncaya kadar. Fakat hala oradadır. Söylediğimiz her yalanla gerçeğe borçlanırız. Er ya da geç o borç ödenir. Çernobil yalanlarla patladı."

“Bilim adamı naif olmaktır. Gerçeği aramaya o kadar odaklandık ki gerçekte ne kadar az kişinin onu bulmamızı istediğini göremedik. Fakat görsek de görmesek de tercih etsek de etmesek de gerçek hep oradadır. Gerçek, ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi umursamaz. Hükümetlerimizi umursamaz. İdeolojilerimizi ve inançlarımızı umursamaz. Gerçek her zaman pusuda bekler. Bu, sonunda Çernobil’in hediyesi. Bir zamanlar gerçeğin bedelinden korkuyordum, şimdi ise şunu soruyorum yalanların bedeli nedir?"

Buradaki sorunun cevabı basit… Yalanların bedeli Çernobil faciasıdır. Ya ülkemizdeki, Türkiye’deki yalanların bedeli? Bunu hiç düşünen var mı? Ülkemiz deyince, dizide geçmiyor ama o günleri bir hatırlayalım isterseniz … Ama dizi ile ilgili son bir iki bilgi daha:

Dizinin ve olayın başkahramanı Valery Legasov, 1988'de geriye sadece ses kayıtlarını bırakarak intihar ediyor. O güne kadar dikkate alınmayan uyarıları, Sovyet nükleer endüstrisi içerisinde bir şok yaratıyor ve Çernobil’de kullanılan türden RMBK reaktörlerinin tasarımı iyileştiriliyor. Geriye bıraktığı ses kayıtlarının bir kısmı kasıtlı olarak siliniyor ve değiştiriliyor…. 

Pripyat hastanesinin bodrum katında halen o itfaiyecilerin kıyafetleri duruyor. Hem de ilk geldikleri haliyle. Ve dozimetre ile günümüzde ölçüm yapıldığında bile normal ölçümlerin 4 bin katına kadar radyoaktivite gözüküyor.

Yazımın girişinde bahsettiğim Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Svetlana Aleksiyeviç, 2015 yılında ödülü aldığı gün bir konuşma yapıyor ve o konuşmasındaki metin dizide de işleniyor.

Hem kitapta hem de dizide geçen itfaiyeci kocası ölen kadın… Kadın doğum yapıyor ve bebeği doğumdan dört saat sonra ölüyor… Tüm radyasyonu emen bebek annesini kurtarıyor. Kadının röportajı kitapta şöyle veriliyor:

''Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkân vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.

Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum’ dedim, beni ikna etmeye çalıştılar; ‘o artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje, anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, ‘seviyorum, seviyorum’.

Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.

O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…''

Gelelim yalnız ve güzel ülkeme… Sovyetlerde, tüm Avrupa’da bunlar olurken bizde neler oluyordu? Bir hatırlayalım mı? Önce kronolojik bir olay sırası vereyim:

01 Mayıs 1986: SSCB Büyükelçisi, Türk yetkilileri Karadeniz’de ölçüm yapmaları konusunda uyardı. Aynı gün TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre "olay mevzii bir olay; Türkiye’ye ulaşsa bile etkilemez" diye açıklamada bulundu…. 

03 Mayıs 1986: Radyoaktif bulutların Türkiye’ye ulaştığı ve oranın yedi kat arttığı açıklandı. Edirne'de yağan yağmurdan dolayı TRT su birikintilerinin kullanılmamasını ve hayvanların otlatılmaması uyarısında bulundu. 

03 Eylül 1986: Avrupa ülkeleri radyasyonlu olduğu gerekçesiyle Türkiye’den fındık alımını durdurdu. 

28 Kasım 1986: Hollanda sağlık bakanlığı Türk çayında yüksek oranda radyasyon var açıklamasında bulundu. 

29 Kasım 1986: ÇAYKUR Genel Müdürü "çayda radyasyon var" iddialarını "batı tezgâhı" olarak nitelendirdi. Müdürlük çay kaynatıldığında radyasyonun 5-6 kat düştüğünü iddia etti. 

02 Aralık 1986: Efsanevi (!) sanayi bakanı Cahit Aral çaydaki radyasyonun zararsız olduğunu ileri sürerek çay içti. Cahit Aral ayrıca şunları söyledi: ‘’Türkiye’de radyasyon var diyenler dinsizdir.’’ (Bu haberin gazete kupürünü yazımın sonuna ekliyorum.)

14 Aralık 1986: Federal Almanya, Türkiye’den alınan 13 ton çayı iade etti. 

Bu tarihler, bu açıklamalar bize dizide gördüğünüz insanı isyan ettiren her şeyin bizim de bire bir yaşadığımızı ve devlet eliyle zehirlendiğimizi gösteriyor… 

1986 yılında Türk devleti Çernobil faciasını müteakip aylar boyunca TV'de "radyasyonlu çayı içiyorum bak bir şey olmuyor… Türkiye’de radyasyon var diyen dinsizdir" diye şov yapan bakan Cahit Aral dışında açıklama yapılmasını, veri yayınlanmasını yasaklıyor. TAEK başkanı, bir de profesör sıfatlı adam Ahmed Yüksel Özemre göz göre göre bütün ülkeye yalan söylüyor ve atom profesörü olduğu için herkes onun sözüne güveniyor. TÜBİTAK, üniversiteler yayın yasağı yüzünden ağzını açamıyor… . 

Karadeniz’de Çernobil serpintisinin yağdığı yerlerde neredeyse her evde kanser vakasına rastlanıyor… Devlet bunun istatistiğini yapmamakta, hasır altı etmekte yıllarca ısrar ediyor. Çocuklarda lösemi vakaları korkunç oranlarda artıyor… Bir sürü ölü ve sakat doğum vakaları oluyor… Bunların raporları istatistikleri hala elimizde yok…

Türkiye’nin çok gerisinde olan Demirperde ülkeleri bile bütün taze gıda ürünlerini imha edip halkına kuru bakliyat, konserve yedirirken, Avrupa’da millet halk sağlığını korumak için inanılmaz önlemler alırken bizim devletimiz Avrupa’ya satamadığı radyasyonlu fındıkları ilkokul çocuklarına ve askerlere yediriyor… Sezyum 137, stronsiyum 90 içeren sütleri okullara bedava dağıtıyorlar… Türk halkına en büyük ihaneti kendi devleti yapıyor…

Yazımda adı geçen, olayın ve dizinin en önemli bir karakteri var: Anatoly Dyatlov. Anatoly Dyatlov olay gecesi Çernobil’in vardiya şefiydi. Dizide de hatasını kabul etmeyen, bıyıklı ve ilk bakışta kötü adam olduğunu anladığımız Dyatlov yalnızca 10 yıl hüküm yiyor… 

Gazeteci Mehmet Ali Birand olaydan yedi sene sonra Dyatlov’u bulup onunla bir röportaj yapıyor. Yedisene sonra… Bunun sebebi de yedi sene boyunca Çernobil kelimesinin Türkiye’de bir tabu haline gelmiş olmasıdır. Çünkü hükümet Çernobil veya radyasyon lafını ağzına alanı kötü adam, hain ilan ediyor… Sovyetler olayı ancak iki gün gizleyebilmişlerdi... Bizimkiler ise yedi yıl gizliyorlar…

Röportajda Dyatlov çekirdeğin patladığını fark ettiğini, hükumetten gizlemeye çalışmadığını ama hükümetin uluslararası itibarını zedelememek için bunu dünyadan ve dolaylı olarak kendi halkından gizlediğinden bahsediyor. Patlamanın sorumlusu olarak da o deneyi yapmalarını isteyen Moskova’yı ve santralin yapısını suçluyor.

Mehmet Ali Birand’ın bu röportajının bağlantısını da yazımın sonunda sunuyorum…

Gelelim sonuca…

Dünyada 500 civarında aktif nükleer santral bulunuyor… Bunlardan sadece bir tanesi patlayınca tüm Sovyet kaynakları kullanılarak müdahale ediliyor ama yeterli olmuyor… Türkiye’ye 1500 km uzaklıkta olan Çernobil nükleer santralinin bir benzerinin günümüzde Iğdır’a sadece 15 km uzaklıkta bulunduğu da hatırlatmak istiyorum…

Çernobil’deki bu felaket için Sovyetleri geri sistem ve teknoloji ile suçlayanlar çıkabilir…  Ancak dünyanın en gelişmiş teknolojisine ve sistemine sahip olan Japonlar da daha sekiz yıl önce, 2011 yılında Fukushima'da benzer nükleer felaketi yaşıyorlar…

Çernobil’den sonra Fukushima felaketi de gelince, ABD’den Fransa’ya, Almanya’ya, Rusya'dan İngiltere’ye kadar pek çok ülke de nükleer enerji masaya yatırılıyor… Fukushima felaketinden sonra Almanya 1980'den önce kurulan yedi santralini hemen üç ay içinde kapatıyor… Almanya kalan 12 santrali ise 2040 yılına kadar aşama aşama kapatma kararı alıyor… Japonya ise ekonomik ömrü dolan santrallerini yenilemeyip onlar da aşama aşama kapatma kararı alıyor…Bu ülkelerin tamamı nükleer ve fosil kaynaklı enerjiden vazgeçip yenilebilir enerji kaynaklarına yöneliyorlar...

Tekrar diziye dönüyorum…

"Çernobil insanları öldürmedi, insanları liyakatsiz yöneticiler öldürdü.’’ Dizinin ana fikri bu…

Dizide liyakatsiz Sovyet komünist yetkilileri görüyorsunuz sonra dönüp günümüzde, evdeki piknik tüpünü nükleer reaktörün tehlikesi ile bir tutan zihniyete, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine, muktedirlere bakıyorsunuz… Ürperiyorsunuz… Mücrim gibi tir tir titriyorsunuz… Bütün bu yaşadıklarımızdan sonra yalnız ve güzel ülkemin hiç de sevmediğimiz Sovyetlerle bir nasıl ''yoldaş'' olduğunu görüyorsunuz. (*)

Dün tüm halkına radyasyonlu gıdalar yedirenler bugün de Rusya'dan tarım zararlısı, zirai ilaç kalıntısı var diye gümrüklerden dönen tonlarca domatesi, çileği, kirazı yediriyorlar... Siz bu dönen ürünlerin imhasını gördünüz mü hiç?

Daha dün ''Türkye'de radyasyon var diyen dinsizdir'' diye demeç veren siyasetçi güruhunun devamının bugün de ''partimize oy vermeyen dinsizdir'' diye şarladıklarını ve Diyanetin de buna sessiz kaldığını görüyorsunuz... Teknolojik olarak atağa kalkması gereken güzel ülkemin mistik bir eğitime yönelip her okulunun İmam Hatipe çevirildiğini görüyorsunuz...

Bütün bunların üstüne Çernobil’deki nükleer santralı inşa eden Rosatom firmasının Akkuyu’daki nükleer santralı da inşa etmekte olduğunu görüyorsunuz…

Ürpermek, tir tir tirremek az geliyor... Çukurovanın eski zamanlarındaki insanları gibi sıtma nöbetleri geçiriyorsunuz...

Bu dizi; cehaletle ve bilgisizlikle harman olmuş, yozlaşmış bir devletin, yozlaşmış bir zihniyetin, hangi ideoloji ile yoğrulursa yoğrulsun insanlarına ve insanlığa zarardan ve felaketten başka bir şey getirmeyeceğini bir kere daha anlatıyor ve hatırlatıyor…

Bu dizideki eleştiriyi, sadece Sovyet devleti için değil, Thomas Hobbes'in ''Leviathan''ındaki gibi tüm ‘’devlet’’ aygıtına yöneltip, bilgi, akıl ve hukuk süzgecinden geçiridiğinizde ancak aydınlanabiliyorsunuz….

Ve başta verdiğim Nazım'ın şiirini bir daha hatırlıyorsunuz:

''Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.

Stronsium 90 yağıyormuş
                          ota, süte,ete
                          umuda, hürriyete
                          kapısını çaldığımız büyük hasrete.

Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. 
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm.''

Osman AYDOĞAN

(*) "Türkiye Nükleer Düzenleme Kurulunun çalışma usul ve esasları hakkında yönetmelik. Madde 11 – (1) Aksi kararlaştırılmadıkça, kurul toplantılarındaki görüşmeler gizlidir." 

‘’Chrnobyl’’ dizisi tanıtım filmi:
https://www.youtube.com/watch?v=Rle1Bywi61M&feature=youtu.be

Mehmet Ali Birant, 32. Gün, Çernobil, Dyatlov le görüşme:
https://www.youtube.com/watch?v=yVBIDTB6S0M&feature=youtu.be

26 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil faciasından sonra ülke radyasyondan kavrulurken gazete haberleri:






Mihriban

07 Haziran 2019

''Mihriban'' Türk halk müziğinin şaheserlerinden birisidir... Kimlerin beyninde takılmış bir plak gibi ''Mihriban, Mihribaaaaannnn'' diye dönüp durmadı ki...

''Mihriban''ın yazarı ise şair Abdurrahim Karakoç'tur. Abdurrahim Karakoç, 7 Nisan 1932 yılında Kahramanmaraş'ta doğar, 17 yıl önce bugün, 7 Haziran 2012 yılında Ankara'da vefat eder. Mezarı Ankara'da Keçiören Bağlum'dadır. Abdurrahim Karakoç gerçek anlamda taşra bilincini aşmış halk şiirinin hece veznini en iyi kullanan son söz yazarı idi. Ajanslara baktım... Haberlere baktım... Boyalı boyalı gazetelere, dergilere baktım... Renkli renkli ekranlara baktım... Bir anan, bir yâd eden var mı diye... Heyhat... Heyhat ki heyhat...

Şairden önce onun o ölümsüz şiiri ''Mihriban''ı anlatayım...

''Mihriban’’; 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesinin adıdır...

Mihriban aşkı en iyi anlatan Türkçe şiirlerden birisidir... Aşkın en saf, en yalın, en temiz, en büyük halini anlatır…

Şiirde geçen dizelerdi: "Lambada titreyen alev üşüyor", "Kar koysan köz olur aşkın külüne",  "Her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor", "Yar deyince kalem elden düşüyor’’.

Bu nasıl bir aşk ki; lambadaki alev bile üşüyüp tir tir titriyor, aşkın külüne kar bile koyduğunda köz oluyor, her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor ve yar deyince kalem elden düşüyor. Aşkı kalem tarif edemiyor ama Abdurrahim Karakoç tarif etmiş işte!

Abdürrahim Karakoç, ''Platform'' dergisine vefatından önce verdiği bir röportajda bu şiiri, Mihriban'ı ve hikâyesini şöyle anlatır:

Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlamıştır. Genç Abdurrahim köyünde bir genç kız görür, ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur, şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasında ki ''Mihriban''dır bu. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası değişmiş, hayat manasızlaşmış, aşk acısı yüreğini yakmıştır. 

Bu halini gören ailesi kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce ''kız küçük'' derler, ''henüz erken'' derler, bahane bulurlar, bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır.”

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der. 

Yedi yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılmıştır. 

Sarı saçlarına deli gönlümü 
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban 
Ayrılıktan zor belleme ölümü 
Görmeyince sezilmiyor Mihriban 

Yar, deyince kalem elden düşüyor 
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor 
Lambada titreyen alev üşüyor 
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban 

Önce naz sonra söz ve sonra hile 
Sevilen seveni düşürür dile 
Seneler asırlar değişse bile 
Eski töre bozulmuyor Mihriban 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama 
Aşk değince ötesini arama 
Her nesnenin bir bitimi var ama 
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban 

Boşa bağlanmış bülbül gülüne 
Kar koysan köz olur aşkın külüne 
Şaştım kara bahtım tahammülüne 
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı 
Ancak çeken bilir bu derdi gamı 
Bir kördüğüm baştan sona tamamı 
Çözemedim çözülmüyor Mihriban 

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz, tabi Mihriban da. Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:

‘’Unutmak kolay mı?” deme, 
Unutursun Mihriban’ım. 
Oğlun, kızın olsun hele 
Unutursun Mihriban’ım. 

Zaman erir kelep kelep.. 
Meyve dalında kalmaz hep. 
Unutturur birçok sebep, 
Unutursun Mihriban’ım. 

Yıllar sinene yaslanır; 
Hatıraların paslanır. 
Bu deli gönlün uslanır... 
Unutursun Mihriban’ım. 

Süt emerdin gündüz-gece 
Unuttun ya, büyüyünce... 
Ha işte tıpkı öylece 
Unutursun Mihriban’ım. 

Gün geçer, azalır sevgi; 
Değişir her şeyin rengi 
Bugün değil, yarın belki 
Unutursun Mihriban’ım. 

Düzen böyle bu gemide; 
Eskiler yiter yenide. 
Beni değil, sen seni de 
Unutursun Mihriban’ım.

Mistik bir olgunlukla, ''son bir kez'' diyor Abdurrahim Karakoç, ''son bir kez daha görmek istemezdim. O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın.” 

“Bazen aklıma düşüyor. Ben 'unutursun' diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. 'Unutmak kolay mı' başlığı mektubun.'' 

“ 'Unutmak kolay mı deme
Unutursun Mihriban’ım'

diyorum.''

“ 'Düzen böyle bu gemide
Eskiler yiter yeni de
Beni değil, sen seni de 
unutursun Mihriban’ım'

dedim..''

Mihriban, Farsça kökenli bir kelimedir. Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu anlamındadır. Ancak gerçekte Mihriban’ların hikâyesi hiç de şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu değildir.

Abdurrahim Karakoç şiirinde gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslenmişti sevdiceğine. Adı başka olsa da Mihriban, saçları siyah olsa da Mihriban, yüreğimizi çalan herkes Mihriban, çözemediklerimiz, çözülmiyenler Mihriban…

Ve Mihriban türküsünü de en iyi Musa Eroğlu söylerdi… Sanki büyü gibi bir türküdür…. Musa Eroğlu sazıyla, diliyle, ağzıyla söylerken siz içinizden, kalbinizden, yüreğinizden, ruhuzdan söylersiniz: Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban….

Ve gözlerinizden kimseciklerin görmediği yaşlar süzülür... Çünkü kabuk bağlamış yaralar var içinizde. İşte bu türküler bu kabukları yumuşatmadan, enfeksiyon kapar mı diye düşünmeden, dezenfekte etmeden çok sert bir şekilde kopartıp atıyor... Hüzünlenmeniz ağlamanız işte bundan…

Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban…. 

Abdurrahim Karakoç'un şahsında birleşen iki önemli konu var ki anlatmadan geçmek istemem:

Bunlardan birincisi; Abdurrahim Karakoç'un eşsiz dizelerini Musa Eroğlu'nun bestelemiş olması, ikincisi de Abdurrahim Karakoç'un hemşehrisi olan Âşık Mahzuni Şerif'in Abdürrahim Karakoç için yazdığı özel iki şiirinin olmasıdır. Bu şiirleri de yazımın sonunda veriyorum. Belki gelecekte kültür hayatımızın belkemiği şairlerimizi, ozanlarımızı, edebiyatçılarımızı siyasi görüşlerinden bağımsız olarak anarız. Bu konudaki düşüncemi Abdurrahim Karakoç'un ''Yakarış'' isimli şiirinden bir dizeyle anlatayım: 

''Umudum her zaman bâkidir ama
zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.''

Duygu dünyama hitap eden gerçek bir halk ozanı idi Abdurrahim Karakoç... 

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN

Musa Eroğlu'nun sesinden Mihriban:
https://www.youtube.com/watch?v=dGKF8_Qg_To

Abdurrahim Karakoç’un kendi sesinden Mihriban:
https://www.youtube.com/watch?v=jTFVjfMOQzU

Âşık Mahzuni Şerif'in Abdurrahim Karakoç için yazdığı şiirleri:

Bir televizyon programında konuk Abdurrahim Karakoç iken Âşık Mahzuni Şerif programa telefonla bağlanarak şöyle konuşur: "Sevgili Karakoç Elbistan tarihi kadar Anadolu tarihinin de 20. yy'a sunduğu Hakk'ın son lütuflarından birisidir. O yüce dostun hem çağdaşı, hem meslekdaşı hem de hemşehrisi olmak şu 50 yıllık sanat ve ozansı hayatımda hep gururum olmuştur."

Âşık Mahzuni Şerif ardından da Abdurrahim Karakoç için yazdığı şu şiiri okur:

''Güzel Elbistan’ın eski arslanı,
Yıllar böyle geldi geçti Karakoç,
Bunca beddin günahkârın içinde,
Felek gardaş beni seçti Karakoç..

Siz bir bağda en kızarmış üzümken,
Ben koruk’tum bütün bağlar bizimken,
Türkmenin güzeli iki gözümken,
Obamız Nurhak’tan göçtü Karakoç.

Bilirsin ki yok gönlümün dönesi,
Kekik kokar ketizmenin sinesi,
Tarih bin dokuz yüz elli senesi,
Deli gönlüm sevda içti Karakoç’a

Sana ne söylerim bilmem ne derim,
Benim gibi doğdu gitti pederim,
Der Mahzuni ellerinden öperim,
Çünkü sana varmak güçtü Karakoç…''

‘’Doğuş Edebiyat Dergisi’’ni çıkaran ‘’Ocak Yayınevi’’ sahibi Alper Aksoy bir yazısında da Mahzuni’nin Abdurrahim Karakoç hakkında yazdığı bir başka şiiri de şöyle anlatır:  

Sanırım 1984 veya 1985 yılıydı. Âşık Mahzuni Şerif’in bütün şiirleri kitaplaştırılmıştı. Aaa o da ne?..  Abdurrahim Karakoç’a ait dört beş şiir Mahzuni’ye aitmiş gibi kitapta yer almıştı. Abdurrahim Ağabey’in bu şiirler “Söz ve müzik: Aşık Mahzuni Şerif” olarak plak yapıldığı için açılan davayı kazandığını ve tazminat aldığını biliyordum. On yıl sonra kitabı hazırlayan akademisyen arkadaş ikinci defa Mahzuni’yi bir suçun içine atıyordu.

Kitabı Abdurrahim Ağabey’e gösterip durumu özetledim. O sırada yanımızda avukat stajını yeni bitirmiş Rahmetli Şükrü Karaca da vardı. “Sen bana bir vekâlet ver, Mahzuni’nin canına okuyacağım, ayıptır bu yaptığı” dedi. Ve Şükrü Karaca vekâleti alıp hem kitabı yayınlayan yayınevine hem de Rahmetli Mahzuni’ye bir noter protestosu gönderdi.

Bakalım ne cevap gelecekti?

İki hafta sonra Ocak Yayınevi adresimize Mahzuni’den bir mektup geldi. Heyecanla açtım ve okumaya başladım. Özetle diyordu ki:

“Kitabı hazırlayan akademisyen arkadaşın hatasıdır . Benim bu durumdan kitap yayınlandıktan sonra haberim oldu. Sen bir Ağrı Dağısın Karakoç Baba, bense yanında küçük bir tepe.. O kitaptaki bütün şiirlerin okkası darası bir ‘İsyanlı Sükut’ etmez. Boşver mahkemeyi, hâkimi cezamı sen kes. Karakoç’un şeriatına boynum kıldan incedir”.

Ve bu satırların altında muhteşem bir şiir:

Karakoç Baba'ya

''Elbistan yiğidi Karakoç Baba
Kumanyalar bizde azık değil mi?
Bizim yöremizin gerçek diliyle
Haksıza gözümüz kızık değil mi?

Atına binmeyi bilmeyen tatar
Kendi hayalinde ciritler atar
Beşimiz tok, on binimiz aç yatar
Böyle bir sisteme yazık değil mi?

Sülalem sermemiş yırtılmış sergi
Vallahi dediğim değildir yergi
Hırsıza kaç kurtul, mazluma vergi
Böyle bir adalet kazık değil mi?

Az değildir Karakoç'dan aldığım
Boşa mıydı Mahzunîlik bulduğum?
Sen, ben söylemezsek kurban olduğum
Bizdeki ozanlık bozuk değil mi?''

Abdurrahim Ağabeyi yayınevi yazıhanesine çağırdım, mektubu uzattım: “Mahzuni Şerif beni mahvetti, sıra sende Ağabey” dedim.

Daha ilk satırlarında gözleri buğulanarak, mahcubiyetten elleri titreyek okumaya başladı. Sıra şiire geldiğinde bir bulut kaynadı Nurhak Dağları’ndan, oradan oraya savruldu ve gelip Karakoç’un başına hörelendi.

Sadece elleri değil konuşurken sesi de titriyordu:

“Keşke bu işe avukatı, mahkemeyi, noteri karıştırmasaydık” dedi





El, ayd-ü ekber eyledi, biz matem eyledik.

03 Haziran 2019

Bugün Ramazan ayının son günü ve arife günüdür. Hicri takvime göre onuncu ay olan Şevval ayının ilk üç günü de bayramdır. Arapça ismi ‘’Ayd-ül Fitr’’dır. Farsçada da aynıdır. ’’Ayd’’ Arapça bayram demektir. ‘’Fitr’’ ise fıtır sadakası ya da fitre olarak bilinen oruç tutamayacak durumdaki Müslümanların verdiği sadakadır. Şükür sadakası olarak da bilinir. Bütün Arap ülkelerinde ve İran’da bu bayram ‘’Ayd-ül Fitr’’ olarak kutlanır. “Ayd-ül Edhâ” da “Kurban Bayramı’’dır.

Eski Türkçe’de “şükür” ve “şeker” kelimeleri Arap harfleriyle aynı şekilde yazıldığı için okunmakta olan bir metinde ‘’şükür’’ün mü yoksa ‘’şeker’’in mi kastedildiği cümlenin gelişinden anlaşılırdı. Aslı “Şükür Bayramı” olan ifade, zamanla işte bu aynı yazılıştan kaynaklanan okuma hatası yüzünden “Şeker Bayramı” halini almış ve Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde ‘’Şeker Bayramı’’ olarak kutlanmıştır Ramazan Bayramı olarak değil. Demokrat Parti döneminde de, bu bayram çıkarılan 5953 sayılı yasa ile “Şeker Bayramı” ile tescillenir.  

Gelelim günümüze…

Dil bilimcileri ‘’Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç kelimelerdir. Kelimelerin anlamına hükmedebiliyorsanız, bu kelimeleri kullanması gereken kişileri de kontrol edebilirsiniz’’ derler. Mitolojide ise ‘’sözcük’’ (kelime) ; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.

Ayrıca ‘’kelimeler’’ muktedirlerin eylemlerini kapatmak için de kullanılır. İkinci Dünya Savaşında Almanlar toplama kamplarını ‘’Die Arbeit macht frei’’ (çalışmak özgür kılar) sözcükleriyle dünya çapında bir katliamın üzerini örtmüşlerdi. Bir ‘’fıtrat’’ (*) diyorsunuz ihmalin, tedbirsizliğin sonucu toprak altında bıraktığınız 301 madencinin üstünü bir daha örtüyorsunuz. Bir ‘’Barış harekâtı’’ diyorsunuz savaşın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’demokrasi getireceğiz’’ diyorsunuz işgalin (ABD’nin Irak’ı işgali) üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’ileri demokrasi’’ diyorsunuz he türlü otoriter yönetimin, antidemokratik uygulamanın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’külliye’’ diyorsunuz bin odalı bir israf sarayının üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’Orta Asya’’ diyorsunuz üç bin yıllık Türk yurdunun (Türkistan) üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’istikşaf’’ kelimesi ile sonuçlarını beğenmediğiniz bir seçimi tekrarlayabiliyorsunuz… Bir ‘’şehit’’ diyorsunuz sakat yapılan binanın çökmesiyle 15 vatandaşın ölümündeki ihmalinizin, denetimsizliğinizin, sorumluluğunuzun üstünü örtüyorsunuz… Bu listeyi uzatmak mümkün. Onun için derdi bir Yunan atasözü: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’

İşte bu nedenlerle otoriter yönetimlerde de sözcüklerin içeriğine ve ne anlama geldiğine de güç sahipleri karar vermektedirler. Böyle olduğu için yüz yılların “Şeker Bayramı” 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra, ABD hatırına ihtiyaç duyulan ‘’Yeşil Kuşak’’ için 1981 yılında çıkarılan bir yasa ile “Ramazan Bayramı” yapılmıştır.

Ramazan Bayramı Kur’anda geçmez. Hiçbir hadiste de ‘’Ramazan Bayramı’’ diye bir ifade yoktur. Hiçbir İslam Arap ülkesinde ‘’Ramazan Bayramı’’ diye kutlanmaz. Bizden başka da ‘’Ramazan Bayramı’’ olarak kutlayan Müslüman da yoktur. Bize özgüdür dini kavramları siyasete alet edip kanunla belirlemek. Bu gidişle yarın bir başka iktidar gelir, bir başka kanun çıkarır ve bir başka adla kutlanmasını isterse ne olacak?

Burada bir başka bilgisizlik daha vardır. İbnü’l Arabî ''Ramazan'' isminin Allah’ın ‘’Esma-i Hüsna’’sından (güzel isimlerinden) bir isim olduğunu ifade eder. Bu sebeple Ramazan ayı kastedilirken ‘’Ramazan geldi’’ yerine “Ramazan ayı geldi” denilmelidir. Aynı şekilde eğer bayramı kastediyorsanız ve kelime olarak illa ‘’Ramazan’’ı kullanacaksanız bari ‘’Ramazan Ayı Bayramı’’ deseydiniz... Veya bayramın aslına ve anlamına uygun olarak ‘’Şükür Bayramı’’ ismini kullansaydınız. Ne yapalım, bu kadar inceliği nereden bilelim değil mi?

Mehmet Âkif Ersoy’un ‘’Bayram’’ isimli şirinin ilk kıtası şöyle başlardı: ‘’Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır; Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!’’ Burada geçen ‘’şetâretli’’ sözcüğü Osmanlıcada ‘’neşeli, şen, cıvıl cıvıl’’ demekti. Benim yaşımdaki arkadaşlarım çocukluğumuzun o zaman adı ‘’Şeker Bayramı’’ olan bayramın ne şetâretli bir bayram olduğunu hatırlarlar. Şimdi ey muktedirler, ‘’Şeker’’ ismini kaldırıp yerine ‘’Ramazan’’ı koydunuz. Osmanlıya öykünürsünüz ama Osmanlıdan kalan gelenek; büyükleri ziyaret bitti, meddahlar gitti, Karagöz Hacivat gitti, yerine “erkân”a uymayıp “ekran”a itibar eden, mâbetten medyaya transfer olan, bir “pop-star”a dönüşen ağlak medyatik hocalara, İslamiyet’le, dinle hiç alakası olmayan ipe sapa gelmez soru ve cevaplara, bir anlamsız matem havasına bıraktınız. Çocukluğumuzun şetâretli Ramazan ayını ve Şeker Bayramını bir hüzne, bir kasvete, bir kedere, bir matem havasına soktunuz. Şimdi şetâret mi kaldı? Beni anlıyorsunuz değil mi ‘’Şeker Bayramı’’na neden ‘’Ramazan Bayramı’’ demek istemediğimi…

Nasıl adlandırıyorsa adlandırılsın, adından ziyada mânası önemlidir diye düşünüyordum ama bayramın bayramlık hali de kalmadı artık.

21. yüzyılda İslam coğrafyasına, Afganistan'a, Irak'a, Libya'ya, Suriye'ye yapılan Haçlı Seferleri, bu seferlerin sözde Müslüman işbirlikçileri, birbirinin gırtlağını boğazlayan, birbirinin ayaklarının altını oyan sözde Müslümanlar, gelecekteki muhtemel bir Şii-Sünni çatışmasının ayak sesleri, imkân bulanların küffar diyarlarına iltica etmeye çalıştığı, imkân bulamayanların ise sefalet ve kan deryası içinde yüzdüğü İslam dünyası, Arapların aşiret kavgalarına balıklama dalan yönetimler, gafletin, dalaletin, tedbirsizliğin, ihmalin ve ihanetin sonucu art arda gelen kazalarda yitirilen yüzlerce canlar, kadın ve çocuk cinayetleri, sübyan tecavüzleri, tinerciler, bonzaiciler, memleketin her köşe başını tutmuş dilenen Suriyeli Müslüman mülteciler, hemen hemen her gün gelen ikişer, üçer, beşer asker şehadet haberleri, çiğnenen hukuk, ırzına geçilen adalet, ne kutlanacak bayram bıraktı ne de şetâret.

Bu şartlar altında bayrama ''Şeker Bayramı'' demeseniz ne olacaaaak, ''Ramazan Bayramı'' deseniz ne olacaaaak? Daha da ötesi; bu şartlar altında hangi yüzle, hangi hakla, neyin bayramını kutlayacaksınız ki?

Eskiler zaman zaman derdi zaten: “El, ayd-ü ekber eyledi. Biz matem eyledik.” (Ayd-ü ekber: Büyük bayram) El, bu şartlar altındaki İslam dünyasının haline bakarak ayd-ü ekber eyliyor... Gerçek bayramı el yapıyor... Düşünen beyinlere, hisseden yüreklere, hassas ruhlara ise matem eylemek düşüyor...

Bakmayın siz yine de benim böyle karamsar, elemli yazdığıma… Unutun gitsin…Ben bayramınızı kutlamak istemiştim…

Bayramınızı kutlar, hayırlara vesile olmasını, mutluluk, esenlikler ve şetâretli zamanlar getirmesini dilerim…

Osman AYDOĞAN

(*) Fıtrat; Yüce Allah’ın doğuştan, yaratılıştan canlılara kattığı özelliktir. ‘’Kedinin fıtratında tırmalamak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’Akrebin fıtratında sokmak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’İnsanın fıtratında nankörlük vardır’’ diyebilirsiniz. Ama ‘’Karayollarının fıtratında kaza vardır’’ diyemezsiniz. Ama ‘’Madenciliğin fıtratında göçük vardır’’ diyemezsiniz. Yani kendi kusurunuzu, kendi kabahatinizi, kendi ihmalinizi, kendi tedbirsizliğinizi Yüce Allah'a yükleyemezsiniz!

Bir not: Eskiden bayramlarda gazeteler çıkmazdı… Hem insanlar gazetelerin karamsar haberlerinden, yorumlarından kurtulur, hem de gazeteciler dinlenirlerdi… Ben de bu kurala uyarak bir süreliğine hem sizleri bu karamsar yazılarımdan kurtarayım hem de ben biraz dinleneyim…

 




Beni unutma Hatçem…

03 Haziran 2019

Bahar da bitti… Ağaçların çiçekleri döküleli çoook oldu… Zaman ‘’Kiraz Zamanı’’.. Ancak onun da ilk yarısı bitti… Her şey bitiyor zaten… Ajanslardan kötü kötü haberler dökülüyor… Aynaya bakıyorum… Yüzümde hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları var…  

Bu hüzünden kurtulmanın tek yolu kitaplar ve şiirler. Ben de öyle yapıyorum. Nazım Hikmet’in ‘’Memleketimden İnsan Manzaraları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) isimli kitabını elime alıyorum. Daha ilk sayfasındaki şiiri gözüme ilişiyor. Piraye'nin betimlemesi sanki, kitabı da ona adamış zaten:

‘’Hatice, Piraye, Pirayende.
Doğum yeri neresi,
kaç yaşında
sormadım, düşünmedim,
bilmiyorum.
Dünyanın en iyi kadını,
dünyanın en güzel kadını.
Benim karım.
Bu bahiste
realite umrumda değil...
939'da İstanbul'da tevkifhanede başlanıp.....
..............biten bu kitap
ona ithaf edilmiştir.’’

Şiirde Piraye adını görünce dalıp gidiyorum... Nazım'ın aşkları geliyor aklıma... Abdülhamit Devri’nin ünlü valilerinden birisinin kızı olan Sabiha Hanım, ünlü bir doktorun baldızı olan Azize Hanım ve Şükufe Nihal… Nazım'ın bu aşkları çocukluk, gençlik aşkları idi…

Nazım’ın ilk evliliği ise Nüzhet Hanım iledir. 1921 yılında Moskova’da üniversitede öğrenciyken evlenirler. Nüzhet’in ailesi bu evliliğe razı değildir. Mektuplar yazarlar Moskova’ya kızları Nüzhet’e; “Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi munis ve uysal bir kız… Geçinemezsiniz!” derler. Ancak aşkla başlayan bu evlilik fazla uzun sürmez. İki yıllık birlikteliğin sonunda Nüzhet İstanbul’a döndüğünde ailesinin de etkisiyle Nazım’ı terk eder.

Yukarıdaki şiirde ismi geçen Piraye, Nazım'ın onüç yıl evli kaldığı ikinci eşidir. Piraye Nazım’ın kız kardeşi Samiye’nin yakın arkadaşıdır. Piraye varlıklı ve kültürlü bir aileye mensup, kızıl saçlı, gösterişli, aydın görüşlü bir kadındır. Piraye Nazım'la evlenmeden önce iki çocuk sahibi dul bir kadındır.

Nazım'ın Piraye ile olan evliliği diğer kadınlarına ve evliliklerine göre en uzunudur. Ancak Nazım bu süre içinde bir kısmı Çankırı Hapishanesinde, bir kısmı da Bursa Hapishanesinde tutukludur. Genç ve güzel, kızıl saçlı Piraye henüz eşinden yeni boşanmış iken tanışmış Nazım ile. Piraye ilk eşi ile erken yaşta evlenmiş ve iki çocuğu olmuş. Sonra eşi, çocukları ile onu bırakıp Paris'e gitmiş, bir daha da dönmemiş. Piraye'nin babası da Nazım’ın hayranı imiş. Nazım hapiste iken ona karşı duygularını yazdığı şiir ve mektupları ile dile getirmiş. Nazım, "Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı" bu kadınla 1950'de hapisten çıkana kadar yazışmışlar. Bu 1939 ve 1951 yılları arasında gönderilen mektupları Piraye ölene dek tahta bir bavulda saklamış.

Nazım, Piraye’sine bir mektubunda şöyle yazar: "Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin'in inkılâbı ve inkılâbın Marx'ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet'in Hatice Zekiye Pirayende Piraye'yi sevmesi gibi seviyorum."

O mektuplardan birinde Nazım, "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum" diye yazıyor.

Ancak öyle olmuyor… Öyle bir saadet olmuyor... Korktuğu da başına gelmiyor Nazım’ın. Aşk bitiyor ve ayrılıyorlar...

Piraye ile evliyken Nazım’ın hayatına önce roman yazarı Cahit Uçuk ve opera sanatçısı Semiha Berksoy giriyor. Ancak Nazım’ın Münevver Hanım ile olan ilişkisi artık bardağı taşıran son damla oluyor. Münevver Hanım, Nazım’ın dayısının kızıdır. Nazım’ın Münevver Hanım ile olan ilişkisi Nazım hapislerde iken başlar. Ve Nazım hapisten çıktığında çoktan Münevver Hanım'a gönül vermiştir bile. Piraye şairi çok sevmesine rağmen fedakârlık ederek daldan düşen bir sonbahar yaprağı gibi aradan çekilir.

Nazım ve Münevver aşkı da sadece üç yıl (1948­ - 1951) sürer. Bu ilişki Nazım’ın Rusya’ya kaçışıyla fiilen sona erer.

Nazım’ın Rusya’daki ilk aşkı 1952 yılında tanıştığı genç doktoru Galina’dır. Nazım Galina ile evlenir.  

Nazım 1955 yılı sonlarında evli ve çocuklu, kendisinden otuz yaş küçük Vera’yla tanışır. 1960 yılı başında Nazım'ın Galina ile olan sekiz yıllık beraberliği boşanmayla sonuçlanır. Vera da uzun ve bunalımlı yıllar sonrası kocasından ayrılır. Ve “Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” diye 1961 de yazdığı “Saman sarısı” şiiri ile ölümsüzleştirdiği Vera’sına kavuşur Nazım. Nazım artık bundan sonraki şiirlerini Vera’sı için yazar.

Aslında Nazım’ın sevdiği, kadınlar değil, sevme fikriydi... Kadınlar sadece öznesiydi o sevginin… Tıpkı Eylül’ün yazarı Mehmet Rauf gibi; aşka âşıktı Nazım… Tıpkı yerlerde dökülmüş sonbahar yapraklarındaki matem neşidelerinin gizli çığlıkları gibidir Nazım’ın aşkları… Çünkü Nazım’ın aşkları da dalından düşmüş kıpkırmızı sonbahar yaprakları gibi birden sararmış, son güneşlerde kaskatı kesilmiştir. 

Karıştırırken kitabı bir bölüm çarpıyor gözüme: ‘’Çankırı Hapishanesinden Mektuplar, II. Bölüm''. Nazım yine o çok sevdiği kızıl saçlı Piraye’sine yazmış ''Aslolan hayattır'' başlığı ile:

Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazalî’den :
“Gece:
büyük lâciverdî bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.''
Bir gün eğer,
benden uzak,
karanlık bir yağmur gibi,
canını sıkarsa yaşamak
tekrar Gazalî’yi oku.
Ve Pîrâyende’m benim,
ben eminim
sen sadece merhamet duyacaksın
ölümün karşısında onun
ümitsiz yalnızlığı
ve muhteşem korkusuna.

Bir akar su getirsin Gazalî’yi sana:
“- Toprak bir kâsedir
çömlekçinin rafında tâcidar,
ve zafer yazıları
yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin…”

Birikip sıçramalar.
Soğuk
sıcak
serin.

Ve büyük lâciverdi bahçede
başsız ve sonsuz
ve durup dinlenmeden
devranı rakkaselerin…

Bilmiyorum, neden
aklımda hep
ilkönce senden duyduğum
Çankırılı bir cümle var:
“Pamukladı mıydı kavaklar
kiraz gelir ardından.”
Kavaklar pamukluyor Gazalî’de,
fakat görmüyor, üstat,
kirazın geldiğini.
Ölüme ibadeti bundandır.

Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor.
Akşam.
Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.
Çeşmeden akıyor su.
Ve jandarma karakolunun ışığında
akasyalara bağlı üç kurt yavrusu.
Açıldı demirlerin dışında büyük, lâciverdî bahçem.

A s l o l a n h a y a t t ı r …
Beni unutma Hatçem…

Nazım Hikmet Ran-Çankırı Hapishanesinden Mektuplar II

Şiirde tırnak içine alınan rubailer Gazali'ye aittir.

İslam Orta Çağ’ında İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi Eski Yunan Felsefesi’nde Aristo çizgisinde deneyimci gerçekçiliği sürdürme yolunu tutanların karşısında Eflatuncu idealist felsefeyi savunan İmam Gazalî egemen olmuştur. Yine Eflatuncu idealist felsefeyi savunan Mevlâna bu felsefeyi özetlercesine der ki: “Sureti hemi-zıllest.” Yani ''görünen her şey gölgedir.''

Nazım Hikmet, Mevlâna rubailerinden söz ederken buna bir itiraz geliştirir. Nazım, 1945 yılında Bursa hapishanesinde iken Vâlâ Nureddin’e hitaben yazdığı mektupta bu itirazını şöyle dile getirir: “Görüyorsunuz ya polemiği ve kavgayı Hazreti Mevlâna’ya kadar götürmüşüm. Mevlâna'nın ‘sureti hemi zıllest’ diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Benimkisi yüzlerce yıl sonra hazrete cevaptır:

“Gördüğün gerçek âlemdi ey Celâleddin heyula filan değil
Uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illet-i ula filan değil
Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi
Suret-hemi-zıllest filan diye başlayan değil.”

(Sureti hemi-zillest: Görünen her şey gölgedir. İlleti-ula: Birinci sebep, ilk sebep)

Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımı ve geleneksel İslam düşüncesinin sorunu dile getirilir. Geleneksel İslam düşüncesi, görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı Yaratan'ın varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suretlerinden biridir. Kâinattaki her form, hakikatin birer tecellisidir, birer yüzüdür, birer suretidir. Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer öyleyse bir ilk neden olmalı diye Eflatun'un formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bu düstura Nâzım’ın bu dizleri ile verdiği bir cevaptır.

O üç sözcük “Suret hemi-zıllest.” (görünen her şey gölgedir.) Eflatun ve Gazali felsefesinin özüdür. Bu şiir de (Aslolan hayattır) Nazım'ın, Piraye bahane, Gazali için yazdığı şiirlerinin en güzellerindendir.

Tekrar Nazım’a ve Piraye’ye dönmek üzere illaki de ‘’Tarih’’ deyip biraz geriye gidiyorum…

Avrupa’daki 1848 devrimlerinden sonra Avrupa’dan ka­çan dev­rim­ciler Osmanlıya sığınırlar.  Bun­lar­dan bir kıs­mı, ye­ni­den ül­ke­le­ri­ne dö­ner­ken ba­zı­la­rı da Müs­lü­man olup, Os­man­lı'da çeşitli kademelerde hizmet ederler. Bu devrimcilerden birisi de Polonyalı Kons­tanty Bor­zec­ki’dir. Kendisi haritacı olduğu için yüzbaşı rütbesiyle orduya alınır. Kons­tanty Bor­zec­ki iki yıl son­ra, “Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n” adını alarak Bekta­şi ol­up İs­la­mi­ye­t'­i ka­bul eder. Daha sonra Paşa rütbesine yükselir.

Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa, 1869 yılında ‘’Eski ve Modern Türkler’’ (Kaynak Yayınları, 2014) adlı eserini Fransızca olarak yayınlar… Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa, Türkçülük konusunda öne çıkan ve çokça bilenen isimlerden çok daha önce Türkçülük fikrini ve Arap alfabesine karşı da Latin alfabesinin kullanımını savunan Türk tarihinde hanedan tarihçiliğinden ulus tarihçiliğine geçişte etkisi olan isimlerden birisidir. Mustafa Kemal Atatürk bu kitabının Paris baskısı üzerinde (Fransızca)  bazı sayfaların kenarına notlar düşerek inceler.

Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa, İs­tan­bul'da emrinde ça­lış­tı­ğı Mir­li­va Ömer Pa­şa­‘nın bü­yük kı­zı Saf­fet Ha­nım ile ev­len­ir. Bu evlilikten olan iki erkek çocuktan birisi olan Hasan Enver Paşa, Leylâ Hanım ile evlenir. Bu evlilikten doğan beş çocuktan birisi olan Celile Hanım ise Nazım Hikmet’in annesidir.  Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey ise çeşitli illerde valilik yapmış olan Mevlevî Nâzım Paşa’nın oğludur.

Şimdi tekrar Nazım’a ve Piraye’ye dönelim…

Piraye’ye yazdığı mektupların birinde büyük dedesi Mus­ta­fa Ce­la­let­ti­n Paşa’nın Türkçe konusundaki hassasiyeti gibi şöyle yazar Nazım: 

“Ben kendimin, her namuslu insan gibi yurtsever ve halkını sever olduğunu bildikten, bu hususta vicdanım rahatken, birkaç münferit yalan kusmuş, umurumda değil. 20 sene sonra, 50 sene sonra, birçoğunun adını bile unutacak Türk milleti... Hâlbuki bu millet var oldukça, yeryüzünde Türkçem konuşuldukça, ben bu dilin ve bu halkın en namuslu şiirlerini yazmış insan olarak yaşayacağım. Sen üzülme.” 

Nazım'ın ömrününü on yedi yılı düzmece davalarla hapishanelerde geçer. 1950 yılında çıkarılan Genel Af Yasası’yla serbest kalır. Ne var ki endişeleri nedeniyle yeniden yurtdışına çıkar. Ve orada yurduna hasret şiirleri yazar... Ancak orada da hapishane yllarından kalan hastalıklar onu rahat bırakmaz ve acılı yüreği 03 Haziran 1963 günü sabahı Moskova’daki evinde durur.

“…yazılarım otuz kırk dilde basılır / Türkiye’mde Türkçemle yasak” dediği şiirleri ancak ölümünden sonra basılır ülkesinde…

Bugün 03 Haziran 2019… Vefatının 56. yılında anmak istedim bu büyük şairi. Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Ve Nazım'ın Piraye için yazdığı bir şiir daha okuyorum kitaptan:

''Bu geç vakit 
bu sonbahar gecesinde 
                            kelimelerinle doluyum; 
zaman gibi, madde gibi ebedî, 
                                  göz gibi çıplak, 
                                                 el gibi ağır 
                           ve yıldızlar gibi pırıl pırıl 
                                                             kelimeler.'' 

Ve öyleydi, Nazım'ın şiirindeki yıldızlar gibi her zaman pırıl pırıldı içimden geçen kelimeler... Ve insan bağır bağır bağırıyor içinden bu ilkyaz günü:

A s l o l a n h a y a t t ı r …
Beni unutma Hatçem…

Osman AYDOĞAN




Yüzyıllar öncesinden gelen bir ses, bir mesaj, bir çığlık!

01 Haziran 2019

Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. O ses, o mesaj, o çığlık şuydu;

‘’Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım.
Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık...
O artık ceylanlar için bir çayır,
keşişler için bir manastır,
puta tapıcı için bir mabet,
hacı için bir Kâbe,
Tevrat levhaları,
Kur'an kitabıdır.
Ben aşk dinini vazediyorum.
Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,
bu din benim dinim,
benim imanımdır.’’

Şu sözleri onu anlatmaya yeter:

"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’

"Yeryüzünde nice dolaşan vardır ki, yer ona lânet eder. Yer üzerinde nice secde eden vardır ki yer onu kabul etmez. Nice dua eden vardır ki kelamı dudağının ucunu geçmez."

''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’

“Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."

"Sen içine dön, yalnız dışınla meşgul olma. Çünkü sen cisminle değil ruhunla insansın."

"Maddi hayata meyledenler için hayat deniz suyu içmeye benzer, içtikçe susarlar, susadıkça içerler."

"Bil ki Allah insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları âdemden vücuda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar yolcu olma özelliklerini (tekamül) hiç bırakmamışlardır."

"... artık, arif anlar ki, gerek enfüs'te, gerek afakta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir; başkası yok.. varlık, tek varlık, bir can ve bir tendir. Ama, hakikatin aslı, ne bölünmüş ne parçalanmıştır zahirde görünen cümle şeyler, onun tecelligâhı ve aletidir..."

Ünlü mutasavvıf, İslam düşünürü ve şairidir. İslam dünyasında hakkında en çok tartışılan bilgindir. İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî ile beraber İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisidir. ‘’Vahdet-i vücut’’ (varlık birliği) diye anılan ünlü tasavvuf kuramını oluşturan ve bu kuramla anılan kişidir.

İsmi, Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. İbnü’l Arabî ve Şeyh-ül Ekber (Büyük Şeyh) diye meşhûr olmuştur. Onu anlayamayanların dilinde ise ismi Şeyh-ül Ekfer'dir (Kâfir Şeyh). Genellikle Muhyiddin İbnü’l Arabî diye bilinir…

İbnü’l Arabî, Muvahhidun döneminde 1165 yılında Mursiye (Murcia), İspanya’da doğar, 1239 yılında Şam'da vefat eder. Endülüs’te bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıkar. Devrindeki tüm İslam coğrafyasını gezerek; Fas, Medine, Mekke, Şam, Musul, Bağdat, Halep ve Konya’da çeşitli bilginlerle tanışır ve görüş alışverişinde bulunur.

Tasavvufta o bir başlangıçtı, ardından gelenler ise (Sadreddin Konevî, Dâvûd-i Kayserî, Molla Fenârî gibi) bu yolda devam etmişlerdir…

Fransız Matematikçi ve yazar René Guénon; Dante’nin ‘’İlahi Komedyası'’nda adı geçen ‘’İnferno’’ (cehennem)yu kaleme alırken İbnü’l Arabî’nin ‘’Kitab el-İsra’’ (Gece yolculuğu kitabı) ile ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ (Mekke İlhamları) adlı eserlerinden faydalandığını iddia eder. İbnü’l Arabî’nin gerek ‘’Kitab el-İsra’’ ve gerekse de ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ adlı eserlerdeki simge ve semboller, özellikle Dante'nin cehennemi ile İslami cehennemin benzerliği, Hz. Muhammed'in Mirac'ı; cehennem ve cennetten sonra her ikisi eserde de başkarakterin nurani bir yoğunluktan (Tanrı) bahsetmesi bu iddiayı kanıtlar niteliktedir.

René Guénon'un da kabul ettiği bu iddia, aslında kendisi de Endülüslü olan tarihçi Miguel Asin Palacios’a aittir. Miguel Asin Palacios, ‘’Dante ve İslam’’ (Okuyan Us Yayınları, Mayıs 2010) isimli eserinde bu iddiayı dile getirir.

İbnü’l Arabî ‘’Fusüs’ül-Hikem’’’ (Bilgelik Fanusları) isimli kitabında şunları yazar;

‘’...küçük insan, büyük âlemin (kozmos) bir minyatürüdür... İnsan varlığı, âlemden daha da küçük olsa da, o büyük âlemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır. Bu sebepledir ki, bilge insanlar, bu âleme büyük insan (insan-ı kebir) adını veriyorlar...’’

"Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren 'kuşatıcı bir varlıkta' isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi."

İbnü’l Arabî bu sözüyle; ‘’Hakk'ın gölgesidir insan. İnsan, Hakk'ın tüm isimlerini almış, Hakk'dan ayrı değil’’ mesajını veriyor.

‘’Fusüs’ül-Hikem’’in Nuh bahsinde teşbih ve tenzihi anlattığı bölümde şunları yazar;

(Teşbih; Benzetme. Tenzih; Arılama, kusur kondurmama, Allah'ın bütün kusurlardan uzak olduğuna inanma.)

"...yalnızca tenzih edecek olursan, kayıtlayıcı olursun;
yalnızca teşbih edecek olursan, sınırlayıcı olursun.
hem tenzih hem de teşbih edecek olursan,
dosdoğru yolda olursun ve bilgide imam ve seyyid olursun.
imdi iki varlıktan sözeden, ortak kılıcı oldu
ve (çokluğun ötesinde) tek olandan sözeden, bir’leyici oldu.
eğer ikileyici isen, teşbihten sakın!
ve eğer bir’leyici isen, tenzihten sakın!
imdi, sen o değilsin ve sen o’sun;
ve sen o’nu şeylerin ayn’ında
kayıtlanmamış ve kayıtlanmış olarak görürsün.
Allahu teala, “o’nun benzeri hiç bir şey yoktur” [şura suresi, 42/11] diyerek tenzih
etti; “o, semi ve basir’dir” [şura suresi, 42/11] diyerek teşbih etti. Ve Allahu teala,
“o’nun benzeri gibi bir şey yoktur” diyerek teşbih ederek iki’ledi; “o, semi
ve basir’dir” diyerek tenzih etti ve tek kıldı..."

‘’Fütûhât’’ının birinci cildinde şunları yazar: "Allah kemâl sahibidir. Kâinatta kendi kemâlini göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır. Mükemmel şekil küredir. Onun için kâinat küreler halinde yaratılmıştır. Dünya küre şeklindedir ve ekseni etrafında dönmektedir." Bu satırlar yazıldığında henüz Galileo’nun doğmasına 400, Kopernik’in doğmasına ise 300 yıl vardır.

İbnü’l Arabî'ye göre insan mücmel (sözü az, mânası çok olan) bir varlıktır. Bu mücmeli mufassal (geniş, izahlı olarak, tafsilâtlıca) hale getirdiğimizde ise insanın birçok alt hakikatten meydana geldiğini görürüz. Başka bir deyişle, insan mecmu, yani bütün âlemin ve âlemdeki hakikatlerin toplamıdır. Bu özelliği ile, tüm âleme ve hakikatlere içkindir ve "içerdiği parça hakikatler ile âlemdeki şeylerin mukabilidir ve insan bütün âlem hakkındaki bilgisini kendisinde bulunan bu tikel parçalarını bilfiil hale getirmekle elde edebilir."

İbnü’l Arabî bir kitabında şöyle yazar (İslâm Tasavvuf Tarihi, Akabe Yayınları, 1985, Mehmed Ali Ayni, sayfa 21): “İzâ kâne’l - ârifu arifen hakikaten lem yetekayyüd bi-Mu’tekıd.” Anlamı: ‘’Hakk’ı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman itikad sahibinin itikadıyla bağlanmaz. Yani; hiçbir dine veya inanca bağlı olmaz, onun için iyi ve kötü; doğru ve yanlış; İman ve küfür ayırımı yoktur; hepsi bir ve aynı şeydir.’’

İbnü’l Arabî ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ isimli kitabında (Esma Yayınları, 2001) Sebte kentinde rastladığı hocası İbn’üs Sâig’ten aktarır: ‘’Dünyayı def ve flüt ile yiyip bitirmek, benim indimde din ile yiyip bitirmekten daha iyidir. Elinden geldiği kadar dince lânet etmekten kaçın.’’

İbnü’l Arabî ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ isimli kitabında bir gece Mekke’de tavaf yaparken kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söylediği birisini (sadece kendisinin) “gördüğünü” yazar. Kendisinin de bir insan olduğunu söylemektedir ama İbnü’l Arabî’nin bildiği insan fiziğine benzememektedir. Hz. Âdem’in ancak yedi bin yıl önce yaşadığını bildiğinden İbnü’l Arabi ona Hz. Âdem’i sorar; şöyle cevap alır: “Hangi Hz. Âdem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?” Bu yanıt üzerine Arabî, "O zaman hatırladım ki hadiste 'Allah yüz bin Âdem yaratmıştır' diye yazardı" der.  Hz. Âdem yaratıldı tüm melekler sordu: "Dünyaya fesat getirecek bir varlık mı yaratacaksın?" dediler. (Bakara-30) Melekler bunu -insanın dünyaya fesat getirecek olmasını- nereden biliyorlardı? Demek ki melekler daha önceden insanı tanıyorlardı.... Kuran bazı konuları ucu acık bırakarak ‘’Akıl etmez misiniz? Düşünmez misiniz?" diye buyurmaz mı?

‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’, İbnü’l Arabî’nin tasavvufi görüşlerini en geniş boyutlarıyla açıkladığı eseridir. Yeri gelmişken İslam dünyasında hep yanlış anlaşılan ‘’Fetih’’ ve ‘’Fütûhât’’ kavramlarına İbnü’l Arabî’ni tanımlamasıyla bir açıklık getirmek istiyorum.  Fetih (bazen ‘’feth’’ diye de yazılır) kelimesinin çoğulu ‘’fütuh’’, bunun da çoğulu ‘’Fütûhât’’dır. Sözlük anlamı;  “açmak, yardım etmek, zafer” anlamındadır. Tasavvufta ise “Allah’ın rızık gibi maddî, ilim ve marifet gibi manevî lütuflarını kuluna açması” anlamına gelir. İbnü’l Arabî’ye ilham ürü­nü olan bilgiler kendisine Mekke’de gel­diği ve eseri burada yazmaya başladığı için bu kitaba ‘’Fütûhât-ı Mekkiye’’ adını verir. Kitabın bu özelliğini çe­şitli vesilelerle vurgulayan İbnü’l Arabî, noktasına varıncaya kadar eserdeki bü­tün bilgilerin ilâhî ilham (ilkâ-i rabbânîve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunu ileri sü­rer.

Yani ‘’Fetih’’, küffar diyarlarındaki bir şehrin, bir beldenin veya bir bölgenin ele geçirilmesi, ilhak edilmesi değildir. Yani ‘’Fetih’’, Allah’ın rızık gibi maddî, ilim ve marifet gibi manevî lütuflarını kuluna açmasıdır. Kısa süre önce Fatih Sultan Mehmet’i anlatmıştım. Buradaki ‘’Fatih’’ unvanı Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasından, İstanbul'u ele geçirmesinden değil kendisine Allah’ın rızık gibi maddî, ilim ve marifet gibi manevî lütuflarını kendisine açmasındandır.

Şam'a geldiğinde kendisinin ‘’Fütûhât'’tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen ‘’Fusüs'ül Hikem’’i kaleme alır. İbnü’l Arabî bu eseri rüya'sında Peygamber'den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. İbnü’l Arabi, Fusüs’u yazma nedenini şöyle açıklıyor: “627 Hicret yılı, Muharrem ayının son günlerinde, Şam’da iken. Tanrının peygamberi Hz. Muhammed’i gerçek bir rüya anlamında gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana dedi ki, bu Fusüs ül-Hikem kitabıdır. Bunun al ve halka açıkla ve bu bilgilerden herkes yararlansın.” 

27 bölümden oluşan bir kitap olan Fusüs’ül-Hikem’in her bölümünde bir peygamberin kişiliği ve görevlerinin özelliği anlatılır.

‘’Fusüs'ül Hikem’’de şunları yazar İbnü’l Arabî; “Âlem, Allah’ın belirmesidir. O, âlemin ruhu olup, sevk ve idare eder. Evrenin tümü O’dur, O, benim ve O’nun varlığı ile ayakta duran tek varlıktır. Âlemin başka gerçek bir varlığı yoktur. Âlem, O’ndan ayrı bir varlık değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden çıkmış ve ona bitişik olduğu halde, sahibinden görünüşte ayrılması imkânsızdır. Nasıl insanın gölgesi, ancak gölgenin düştüğü yer aracılığı ile görünüyorsa, Âlem de, Allah’ın gölgesinin üzerine düştüğü madde aracılığı ile idrak edilir, bilinir.”

Kur’an-ı Kerim’de, “Her şey beni zikreder ama siz anlayamazsınız” denilir. Bu ayeti anlamak, ancak maddenin, var olan her şey hakkında bilgilenme yönünde ve evrimimizde aracı olarak kullanılmasıyla mümkün olabilir.

1182'de İbnü’l Rüşd ile görüşür. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnü’l Rüşd’ün ‘’bilgi'’nin ‘’akıl yolu'’yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin ise gerçek ‘’bilgi’'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşif yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.

Şam’da, İbnü’l Arabî’yi sevmeyenlerden biri, her namazdan sonra bu büyük veliye on defa lanet okurdu. Bu olaydan İbnü’l Arabî’nin de haberi olur, ancak hiç bir tepki vermezdi. Bir süre sonra İbnü’l Arabî’ye lanet eden adam ölür. İbnü’l Arabî, hiçbir şey olmamış gibi adamın cenazesine katılır.

Cenazenin defninden sonra arkadaşlarından biri, İbnü’l Arabî’yi evine davet eder. İbnü’l Arabî evde kıbleye müteveccih bir şekilde oturur. Zikir ve duâ ile meşgul olmaya başlar. Dostu yemek zamanı yemek hazırlar, ancak İbnü’l Arabî yerinden kalkmaz. Sadece namaz için yerinden kalkmakta ve yine kıbleye doğru yönelip tesbih çekmeye devam etmektedir.

Bir süre sonra yüzü mütebessim ve içini sevinç kaplamış bir vaziyette kalkarak dostuna, ”Ben acıktım, bana yemek hazırlayın” der. Dostu merakla yemek hazırlamasına rağmen, neden yemediğini sorduğunda, İbnü’l Arabî şu cevabı verir: ”Ben, bana lanet okuyan adamın ruhuna yetmiş bin kelime-i tevhid okumaya ve o affedilinceye kadar hiçbir şey yememek ve içmemek üzere kıbleden yüzümü çevirmeyeceğime dair Allahü teâlâya ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim.”

İbnü’l Arabî, ‘’İlâhî Aşk’’ isimli kitabında (İnsan Yayınları, 2016) aşağıdaki bölüm yer alır: (s. 134)

''Allah rahmet etsin, babam mıydı, amcam mıydı? Hangisiydi, tam bilemiyorum; ikisinden biri bana şu öyküyü anlatmıştı: Babam bir gün ormanda bir avcı görür. Avcı dişi bir kumruyu takip etmektedir. O anda aniden, kumrunun erkeği çıkagelir. Dişisine bakar. Tam o sırada avcı dişi kumruyu vurur, öldürür. Bunu gören erkek kumru çaresizliğinden kendi etrafında fır dönerek havaya yükselir yükselir, öyle yükselir ki gözlerden kaybolur. 'Gözümüzden kayboluncaya kadar o kuşa baktık' diye devam etti babam; 'sonra, o kuş o yüksekliğe varınca kanatlarını kapattı, başını yere çevirdi ve çığlıklar atarak kendini yere sapladı, paramparça oldu, ezildi ve öldü. Bizse, hâlâ bakakalmıştık' diye anlatmıştı. Ey âşık, bu bir kuşun yaptığı harekettir. Peki, Allah aşkı uğrunda senin tavrın nicedir?''

İbnü’l Arabî bir kitabında da Endülüs'te bir çocukla dayısının başından geçenleri anlatır:

''Endülüs'te çocuğun biri dayısıyla gayrimüslim bir değirmenciye buğday götürmüş. Yüz okka buğday verip doksan okka un alacaklarmış. Değirmenci de kantara hile karıştıran bir adammış. Yüz okka buğdayı alıp doksan okka un yerine yerine seksen okka un tartıp doldurmuş bir çuvala. Çocuğun dayısı da adamdan hakkını istemiş. "Sen ne biçim adamsın?" demiş.

Aralarında bir tartışma başlamış. Sonunda gırtlak gırtlağa gelip kavgaya tutuşmuşlar. Çocuk ne yapacağını şaşırmış. Dayısı ile değirmenci ordan oraya savrulmuşlar. Çuvallar patlamış, ikisi de bembeyaz una bulanmışlar. Çocuk da gitmiş eline bir sopa geçirmiş, dikilmiş adamların başına. Bembeyaz undan iki adam! Gevur hangisi, dayım hangisi? Gevur hangisi, dayım hangisi? Gevur hangisi..?'' Bu hikâyeden sonra şöyle der İbnü’l Arabî: ''Allah kulunun zahirine bakar batınını görür. Nice içi kafir, dışı Müslüman, dışı kafir, içi Müslüman vardır. Allah'ın Bakara Suresi'nde buyurduğu gibi: 'İşte onlar hidayete karşı delaleti satın alanlardır. Fakat onların ticareti fayda etmemiştir. Onlar doğru yolu bilen kimseler de değildir..' "

Bir kitabında Hz. İbrahim ile ilgili şu hikâyeyi anlatır: Hz. İbrahim peygambere bir müşrik misafir olmak istedi, Hz. İbrahim: ''Müslüman olursan misafir ederim'', dedi. O da kabul etmedi. Döndü, gitti. Cenabı Hak İbrahim'e, “bir lokma ekmek için herifin dinini, babasından kalan alıştığı dinini terk etmesini teklif ettin. O, yetmiş senedir gavurluk yapar, ben onu besliyorum ve rızkını kesmedim,” buyurunca, Hz. İbrahim yola çıktı, ona yetişti. “Gel,” dedi, “seni misafir edeceğim. Çünkü Rabb'im senin için beni azarladı,” deyince; o, hem misafir oldu hem de Müslüman oldu.”

İbnü’l Arabî bir başka kitabında da şu hikâyeyi anlatır:

Bir zamanlar Bağdat'ta ünlü bir marangoz varmış. Ömrünün son zamanlarında çok güzel bir minber oymuş. Ama çok güzel, Sedef kakmalı, ceviz ağacından. Her gören onun güzelliğiyle büyüleniyordu. Bu güzel minberin namı aldı yürüdü. Bağdat'a her gelen bu minberi alıp falanca camiiye koymak istiyormuş. Fakat marangozun cevabı hep "Hayır" oluyordu." Bu minber Mescid-i Aksa' da duracak". Ahali şaşırıyordu tabii. İyi de Kudüs Haçlı işgali altında. "Benim işim minber yontmak, Bir babayiğit de çıksın Kudüs' ü alsın. Bu minberi yerine oturtsun."

Herkes bu hikâyeyi minberin güzelliğini bire beş katarak birbirlerine anlatır oldu. Daha sonra 7-8 yaşlarında bir çocuktan dinlediler bu hikâyeyi. Ama O çocuk minberin güzelliğinden çok müessirin vasiyetine kulak verdi. Aradan 40 yıl geçti ve o minberi durması gereken yere Mescid-i Aksa' ya yerleştirdi. Diller onu Selehattini Eyyubi diye andı.

Hikâyeyi şöyle bitirir İbnü’l Arabî: ''Bu işler böyledir. Biz o marangoz misali minberler yontarız. Bizim bu emanetlerimizi yerine koyacak er kişiler elbette çıkacaktır.''

Konya'ya Bağdat'tan Selçuklu hükümdarının daveti üzerine gelir ve veliaht Keykavus’a hoca olur. Arabî’nin Konya ziyareti esnasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulacağını kaleme aldığı rivayet edilir.

Konya’ya bu gelişinde Mevlânâ henüz 12 yaşındadır. İbnü’l Arabî pazar yerinde çocuk Mevlânâ'yı babasının arkasında yürürken gördüğünde şöyle der ardından; "Hayret! Bir umman (okyanus), bir göle takılmış gidiyor."

Konya'da 8 yaşındaki çocuğuyla dul kalan bir kadınla evlenir. 8 yaşında eğitimine başladığı bu çocuk, Mevlânâ'nın çağdaşı Sadreddin Konevî'dir.

İbnü’l Arabî, Vahdet-i Vücud öğretisinin baş sözcüsüdür. Ancak bu öğreti İbnü’l Arabî’nin eserlerinde bu adla anılmaz. İfadeyi ilk kullanan, İbnü'l Arabî'nin öğrencisi Sadreddin Konevî’dir. Vahdet-i Vücud (Varlık birliği) tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan bir görüştür.

‘’Kudsî Hadisler’’ (hadîs-i kudsî) diye bir kavram vardır. Bu tür (Kudsî) hadisler Allah'ın kelamıdır. Yüce Allah, hadîs-i kudsî de: “Gizli hazine idim. Bilinmek istedim ve tüm bir kâinatı ve mahlûkatı (varlıkları) yarattım.” buyuruyor. Bu hadis; dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır. İnsanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleri anlamındadır bu hadis.

İbnü’l Arabî’nin ardından gelen Seyyid Nesîmî ile kendisinden önce yaşamış olan Hallac-ı Mansur, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bestamî gibi bilginler bu inanca sahip olmuşlar ve "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) sözü ile bu inancı yansıtmışlardır. Dönemlerinde, bu evliya, anlaşılmamış, dinden çıkmakla, sapkınlıkla, zındıklıkla, şirkle suçlanmış, kimisi de bu suçlamalardan dolayı idam edilmişlerdir.

Hallac-ı Mansur; "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) dedi idam edildi. Cüneyd-i Bağdadî; ‘’leyse fî cübbeti sivallah’’ (cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur.) dedi idam edildi. Seyyid Nesîmî; Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini’’ söyledi, canlı canlı derisi yüzüldü. Bayezid-i Bestamî;  “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yoktur!.’’ dedi, zındıklıkla suçlandı.  Kendi ifadesiyle; “Yolun başında idik ‘sıddık’ dediler. Sonuna vardık ‘zındık’ dediler.”

İbnü'l Arabî’yi de kâfirlikle suçladılar. Bu nedenle O’na da; Şeyh-ül Ekfer (Kâfir Şeyh) dediler. Buna esas neden de yazdığı ‘’Futûhât-ı Mekkiye'’deki sözleridir. (Bu sözlerden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında idam fetvası verilmişti.)

Güncel bir konu: Bildiğiniz gibi Türkiye’nin büyük din bilginlerinden Yaşar Nuri Öztürk 22 Haziran 2016 günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. ‘’Ölülerinizi hayırla yâd ediniz!’’ diye buyurmuyor muydu Hz. Peygamberimiz? Bunlar güya Müslüman. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ün daha naaşı defnedilmeden sözde bu Müslümanlar tarafından arkasından yağdırılan nefreti, kini, hakareti gördünüz mü?. Daha dün, 2017 Mayıs ayı başında bu sözde Müslümanlar Atatürk'ün annesine dil uzatmadılar mı? Zübeyde Hanım'a İftira atmadılar mı? Bunların ataları da İbnü’l Arabî’ye bile ‘’Şeyh’ül Ekfer’’ (Kafir Şeyh) demişlerdi. Bunlar yüzündendir zaten tüm İslam âleminin sefil hali. Zaten derdi İbnü’l Arabî: ''Allah kulunun zahirine bakar batınını görür. Nice içi kâfir, dışı Müslüman, dışı kâfir, içi Müslüman vardır.'' İşte bu insanlar Azerî şair Mirza Ali Ekber Sâbir'e ‘’Harda (nerede) Müselman görirem, korharam" diye şiir yazdıran sözde Müslümanlardı... Ben bunlara daha ne diyeyim? 

İbnü’l Arabî’nin bazı kehanetlerinden bahsedilir. Bazı iddialara göre, Fransız astrolog Nostradamus bile kehanetlerini yazarken İbnü’l Arabî’den esinlenmiştir. İbnü’l Arabî bir eserinde yine günümüze ait bir kehanette bulunmuş gerçek müminleri tenzih ederek rahmetli Mustafa Kemal Atatürk'e, validesine, Yaşar Nuri Öztürk’e kin ve nefret kusanlar ile topluma kin ve nefret aşılayanlar hakkında şöyle yazmıştı:

''Nice sevgili azizler, sinagoglarda ve kiliselerde!
Nice nefret dolu düşmanlar, camilerin safında!''

(İbnü’l Arabî, Et-Tecelliyet et-İlahiyya, s. 458, yay. Osman Yahya,1988)

Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizm olduysa, İslam’ın hastalığının da entegrizm olduğu söylenir. Tunuslu yazar, şair ve tasavvuf bilgini Abdelwahab Meddeb’in bu konuda güzel bir kitabı var, ‘’İslam’ın Hastalığı’’ (Metis yayınları, 2005)

(Entegrizm; dini veya siyasi bir inancı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmektir. Böylece mutlak bir doğruya malik olduğuna inanmak ve onun kabullenilmesini dayatmaktır. Bu, gelenekten yana olduğunu iddia ederek her türlü tekâmülü reddeden bazı dini grupların veya tutundukları şeyi doktrinel hale getirmiş grupların durumudur. Entegrizmin ana nitelikleri şöyle tasnife tabi tutulabilir: Hareketsizlik; uyum sağlamayı red, her türlü gelişmeye, evrime karşı kemikleşme, geçmişe dönüş; geleceğin takipçisi olmamak, muhafazakârlık, taassup, kapanma, doğmacılık, sertleşme, kavgacı olma, uzlaşma kabul etmeme…)

Ne diyeyim, Allah bunları ıslah etsin.. .

Sadece İslam dünyasında değil, Hristiyan dünyası da böyleydi.

Giordano Bruno; ‘’Tanrı Bir’dir, her yerdedir, hem de her şeyin üzerindedir. Birbirinden ayrılmaz olan Zekâ, Ruh ve Madde, Tanrısallığın üç görünümüdür.’’ dedi, canlı canlı yaktılar. Giordano Bruno derdi ki; ‘’anlamak zordur, basit ve kaba şeyler basit ve sokak insanları için geçerlidir.’’ Basit ve kaba insanlar anlamadı onları…

Mevlânâ’nın bu velileri anlatırcasına bir sözü vardır; ‘’Her devirde peygamber yerine bir velî vardır. Bu sınanma kıyamete kadardır.’’ Bu veliler peygamber yerinedirler. Bu velilerden yüzyıllar sonra ortaya çıkan Kuantum düşüncesi de farklı bir şey söylemiyordu zaten; ‘’gözlemci ile gözlemlenen ayrılmazdır, birdir, bütündür.’’ Fransız filozof Michel Foucault da 1996 yılında yayınladığı ‘Kelimeler ve Şeyler’ (Les Mots es les choses) isimli kitabında da ‘’bakanın bakılan olduğu’ tespiti yapıyordu.

İbnü’l Arabî  “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye” isimli eserinde  “Tılsım sâhibi ilk ‘Sîn’in varlığından söz eder.  Burada bahsi geçen ‘’Sîn’’ Yavuz Sultan Selîm’dir. “Onun cülûsu”nun ‘Mim’den sonra” olacağını söyleyerek onun tahta geçişinin kendisinden önceki en büyük hükümdâr olan Fâtih Sultan “Mehmed”den daha sonra olduğuna işaret eder. Bu şifreye göre “Mim”den, yâni “Mehmed”den sonra tahta geçecek olan “Sin” yâni “Selim”dir.

 “Sîn'in zafer sevinciyle Şın’a vardığı zaman unutulmuş vîrâne bir kabri açığa çıkaracağı''nı belirterek; “Yıkık ve vîrâne olan kabr”in onun söylemesiyle ziyâdeleştiril”eceğine işaret eder. Ki, bu “yıkık ve vîrâne kabir” İbnü’l Arabî’nin, kendisine zındık diyen câhiller tarafından yıkılarak yerle bir edilen kendi kabridir.  ''Şın'' ise Şam şehridir. Malum; ''Sin'' ve ''Şın'' Arap harflerinde ''S'' ve ''Ş''nin karşılığıdır. Onun bu kerâmeti halk arasında daha çok; “İzâ dehalu Sîn fi’ş-Şîn, zahara fî kabruhû Muhyi’d-dîn”  (“Sîn Şın’a dâhil olunca, açığa çıkar kabri Muhyiddîn’in!” ) ifâdesiyle dile getirilmiştir… 

İbnü’l Arabî’nin bu kehanetini doğrularcasına 1516 yılında Yavuz Sultan Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında İbnü’l Arabî'nin kabrini buldurur, buraya türbe yapılmasını, yanına da camii ve imaretininin inşaasını emreder. İkinci Abdülhamit de türbesini tamir ettirir. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun Dağı eteğindedir.

Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde İbn Arabî'nin kendisine ait olduğu iddia edilen '’bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benim ismimle anılacak’' mealindeki bir beyit yazılıdır. (felikülli asrın vahidün yesmü bihi ve ene libâg'el asrı zak'el vahid) (2005 yılında Şam'a yaptığım bir ziyarette bu mütevazı kabri ziyaret edip dua etmek kısmet olmuştu bana.) 

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, ‘’İbn Arabî’’ isimli kitabında (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995) İbnü’l Arabî için şunları yazar: (s. 172–173) 

‘’İbnü’l Arabî aşk (sevgi) ile güzellik (cemal, hüsn) arasında sıkı bir bağ kurar. Aşk kendi başına ve bağımsız bir değer değildir. Onun temeli güzelliktir. Kusursuz ve en mükemmel güzel (cemal-i bâkemâl) de Allah’tır. İnsan onun için Allah’ı sever. Allah bütün güzellikleriyle âleme tecelli etmiştir. O halde ilahi bir tecelliden ibaret olan âlem bütün olarak da, parçalar halinde de güzeldir. Allah’ın güzelliği hem şekil ve suret halindeki maddi güzelliklerin, hem de ilim, marifet, ahlak (siret) ve kemal tarzındaki manevi güzelliklerin kaynağıdır.

Fakat yine de onun esas güzelliği her çeşit şeklin üstünde ve ötesindedir. Allah en güzel olduğu için sevilir ve sevilerek ibadet edilir. Fakat insan güzeldir, hem Allah onu kendi suretinde yarattığı için, hem halifesi olduğu için hem de: “Biz onu en güzel biçimde yarattık” dediği için hem de ilahi güzelliği en iyi biçimde yansıttığı ve Hakk’ın tecelligâhı olduğu için. Bundan dolayı Allah insanı sever, sözü edilen nitelikler en fazla velilerde ve peygamberlerde mevcut olduğu için onları daha çok sever, bu hususlar en mükemmel biçimde Hz. Peygamber’de mevcut olduğu için de en çok onu sever. Bunun için o Allah’ın sevgilisidir (habibullah, mahbub-i kibriya).

İnsanın diğer varlıkları sevmesinin sebebi bu varlıkların kendi kabiliyetlerine göre ilahi güzelliğin tecelligâhı (mazharı) olmalarıdır. Zahidlerin durmadan kötüledikleri, abidlerin sırtlarını döndükleri bu âlem İbnü’l Arabî’nin gözünde fevkalade güzeldir, güzelliklerle doludur. O halde aşk ve sevgi ile dolu olmalıdır.

İbnü'l Arabî bir sevgi dünyası, bir sevgi dili kurmuş ve: “Benim dinim sevgi dinidir, ben sevgi kıblesine yöneldim” demiştir. Daha önce de var olan bu sevgi anlayışını geliştiren İbnü’l Arabî onun sisteminin özü ve kaynağı, tasavvufun da vazgeçilmez bir temel unsuru haline getirmiştir. Buna rağmen Mevlâna ile karşılaştırıldığı zaman İbnü’l Arabî’nin sisteminde sevgiden çok bilgiye (marifet) ağırlık verdiği görülür.’’

İkinci dünya savaşının devam ettiği 1943 yılında bir Türk heyeti Amerika’yı ziyaret etmektedir. Cumhurbaşkanı Roosewelt hasta olmasına rağmen bu heyetle görüşmeyi arzu eder. Bundan sonrasını heyette bulunan zat anlatıyor:

Başkan Beyaz saraydaki dairesinde bizleri kabul edip oturttuktan sonra sözlerine; “Bir Türk heyetinin Amerika’yı ziyaretini bana bildirdikleri andan itibaren sizlerle tanışıp, politikanın dışında bir görüşme yapmayı arzu etmiştim” diye başladı ve devamla; “Gerek Amerikalı, gerekse dünyanın her köşesinden gelen bilim adamlarıyla yaptığım özel görüşmelerimde bugüne kadar dünyada bilim, felsefe ve mistik alanda sayıları birçok insanın yetiştiğini bilinmekle beraber bunların en büyüğü olarak hemen hepsinin bir tek insan üzerinde ve yaşadığı sürede beş yüze yakın eser bırakmış Endülüslü tanınmış âlim ve mutasavvıf Muhyiddin İbnü’l Arabî üzerinde birleştiklerini tesbit ettim. Yalnız benim için aydınlanması gereken bir husus var. Fusüs’ül Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiye gibi değerli birçok eser yazan bu büyük insan hakkında neden İslam bilginleri aleyhinde bulunmuşlar, yakışıksız sözler söylemişler ve ölümünden sonra da mezarını belirsiz bir hale getirmişler? Ancak bu zatın ölümünden üç yüzyıl sonra bir Türk Hakanı Sultan Selim Mısır’ı almaya giderken mezarını buldurup, türbesini yaptırmıştır. Bu jest şüphesiz ona karşı duyduğu saygıdan ileri gelmiştir. Fakat bu gecikme neden? İşte bunu bilmek istiyorum.”

Benim bu sahada meşgul olduğumu bilen Heyet Başkanı, cevap vermeyi bana bıraktı: “Efendim'' dedim, ''önce şunu bilhassa belirtmek isterim ki, bütün İslam bilginleri Şeyh’ül Ekber Muhiddin İbnü’l Arabî’nin aleyhinde bulunmamışlardır. Bu zatın aleyhinde bulunanlar daha ziyade zahiri ilme mensup bilginlerdir. Bunlar onun geniş kapsamlı Allah’ın vücud birliği fikirlerini, ya kavrayamamış veyahut İslam şeriatine uygun düşmediği düşüncesine kapılmışlar ve onu bu yüzden haksız yere yermişlerdir. Fakat batıni ilme mensup bilgin, hakikat ve irfan ehli kimseler, onu gerçek yönleriyle tanımış ve onu en büyük bir müctehid (ayet ve hadislerden hüküm çıkarmış büyük İslam âlimleri ve önderleri) ve mutasavvıf olarak kabul etmişler ve kendisine büyük saygı duymuşlardır. Yalnız onun eseri olan Füsusu yüze yakın Türk ve İslam bilgininin şerh etmesi buna bir delil teşkil eder.”

Bunun üzerine Başkan gülümsedi ve “Şimdi durum benim için aydınlandı, teşekkür ederim” diyerek önündeki çekmeceyi açtı. “Bakınız ben her gün işime başlamadan önce o büyük insanın Fütûhât-ı Mekkiyesini okurum, halen üçüncü cildini hayranlıkla okumaktayım” dedi ve kitabı bize gösterdi. Hepimiz hayretler içinde kaldık.

Bir kitabında okuyucuları için şunları yazar İbnü’l Arabî: "İşte ben, meyveleri olgunlaşmış bir bahçeyim; meyveleri bir araya toplanmış bir bahçe. Öyleyse, sen benim perdelerimi kaldır ve benim yazdığım bu yazıların, bu satırların içerdiği şeyleri oku!"

Bir başka kitabında da ‘’Bizi tanımayan kitaplarımızı okumasın’’ der. Eserlerinden istifade edebilecek kimseler için de "kemerlerini sıkmış, nefsini tezkiyede (nefsini temiz bilmek, nefsini kusursuz addetmek) önemli mesafe kat etmiş ve gönlünü dünyadan çekip almış" olmalarını şart koşar.

Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof Martin Heidegger'in İbnü’l Arabî'yi okuduğu bilinir.

Fransız yazar ve filozof Voltaire İbnü’l Arabî'nin İslam dünyasında bir kısım insanların kendisine ''Şeyh'ül Ekfer'' (Kafir Şeyh) diye tanımlamalarını şu sözlerle özetliyor: "Müslümanlar içinde bir adam çıkmış, onu da kendilerinden saymıyorlar."

Bir kısım bilim adamları Doğu felsefesinin Spinoza’sı olarak adlandırırlar İbnü’l Arabî''yi... (Baruch Spinoza: 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerindendir. Spinoza tuhaf bir çelişkiyle İbnü’l Arabî gibi hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir. En büyük eseri ''Ethica'' adlı kitaptır.)

İbnü'l Arabî'nin sanki günümüzde yazılmışçasına tat veren 500 civarında olduğu tahmin edilen kitaplarından günümüze 250'ye yakın eseri ulaşmıştır. Türkçeye çevrilen eserleri ise onu geçmez!...

İbnü’l Arabî Mevlânâ'nın bahsettiği peygamber yerine bir velidir.  Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. O ses, o mesaj, o çığlık şuydu;

‘’Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım.
Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık...
O artık ceylanlar için bir çayır,
keşişler için bir manastır,
puta tapıcı için bir mabet,
hacı için bir Kâbe,
Tevrat levhaları,
Kur'an kitabıdır.
Ben aşk dinini vazediyorum.
Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,
bu din benim dinim,
benim imanımdır.’’

İşte günümüzdeki tüm sorunlarımıza, tüm problemlerimize, tüm ihtlaflarımıza, tüm sıkıntılarımıza çözüm sunacak bir mesajdır bu çığlık!... Ahhh ki ahhh; bir anlayabilsek!

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” diye söylerdi Mevlânâ. Mevlânâ’nın söylediği gibi İbnü’l Arabî'nin mezarı da aslında Kasiyun Dağı eteğinde değil âriflerin gönüllerindedir.

Allah rahmet eylesin.

Osman AYDOĞAN

Bir not: 13-14’üncü yüzyıl İslam âlimlerinden İbnü’l Teymiyye Selefiliğin kurucusudur ve varlığını anlattığım “Vahdet-i Vücud” anlayışının fikir babası ve Sufiliğin öncüsü olan İbnü’l Arabî’ye olan keskin karşıtlığına ve nefretine borçludur. Yani Selefiliğin hamurunda Sufilik nefreti vardır.




Kadir Gecesi

31 Mayıs 2019

Bilindiği gibi Hicri takvimin üç ayı, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına ‘’Üç Aylar’’ denir ve mübarek aylardan sayılır. Bu mübarek aylarda da sayısı beş olan ''mübarek geceler'' bulunmaktadır. ''Regâip Gecesi'' ve ''Miraç Gecesi''; Recep ayında, ''Berâet Gecesi''; Şaban ayında, ''Kadir Gecesi'' ise Ramazan ayında bulunmaktadır. ''Mevlit Gecesi'' de Rebiyülevvel ayında bulunur.

Bu geceler, Osmanlı padişahı II. Selim zamanında minarelerde kandiller yakılarak kutlanmaya başlandığı için “kandil” olarak da adlandırılır. Diğer Müslüman ülkelerde de bu geceler ''kandil'' olarak adlandırılmaz, ''gece'' olarak ifade edilir, Regâib gecesi (Leyle-i Regaip), Berâet gecesi (Leyle-i Berâet) gibi.

İşte bu gecelerden son olarak Ramazan ayının müjdecisi Berâet Gecesi’ni tam 40 gün önce kutlamış idik. Berâet Gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği geceydi. Buna "inzâl" denir.

Bugün ise (Ramazan ayının 27’inci gecesi) ''Kadir Gecesi''dir. Kur'an-ı Kerim, Kadir Gecesi'nde Hz. Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Bu noktada Kur'an-ı Kerim'in kendisinden dünya semasına indirildiği Levh-i Mahfûz'dan bahsetmek istiyorum.

Levh-i Mahfûz, Arapça’da ‘’korunmuş levha’’ anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için ‘’Kader Kitabı’’ da denir. ‘’Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap’’ anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır. 

Kur'an'da geçen ‘’Ümmü'l-Kitap’’ (Kitapların Anası, Ana Kitap), ‘’Kitabun Mübin’’ (Apaçık Kitap), ‘’Kitabun Hafîz’’ (Koruyan Kitap), ‘’Kitabın Meknun’’ (Saklanmış Kitap), ‘’İmamun Mubin’’ (Apaçık İnen Kitap) ve sadece ‘’Kitap’’ ifadeleri Levh-i Mahfuz ile ilişkili bulunan ifadelerdir.

Buruc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir. Ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i Mahfûz; içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22), her şeyin sayılıp tespit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır. İsrâ Sûresi 58. ayette de "Bu, Kitap'ta (Levh-i Mahfuz'da) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır. "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." (Neml Suresi, 75) Ayette geçen ‘’apaçık kitap’’ Levh-i Mahfuz olarak yorumlanır.

Kadir Gece’si müstesna bir gece olduğundan müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiştir. Kur'an-ı Kerim’in 97. Sûresi (Kadr Sûresi) Mekke döneminde inmiştir. Beş âyettir. Sûre, Kadir gecesini anlattığı için bu adı almıştır. Kadr, Arapçada ‘’azamet’’ ve ‘’şeref’’ demektir. Kur'ân'da adı geçen tek ay “Ramazan” ayıdır; tek gece ise “Kadir Gecesi”dir. 

Yüce Allah Kadr Sûresi’nde şöyle buyuruyor:  "Doğrusu, Biz, onu (Kur'an'ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir." 

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "Kim ki faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır." 

Peygamberimizin saygıdeğer eşi Hz. Aişe (R.A.) diyor ki: ''Peygamberimize 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?' diye sordum. Peygamberimiz: 'Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet' diye dua et" buyurdu.

Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, hepimizi affet!

Kadir Geceniz mübarek olsun.

Osman AYDOĞAN




Dört Kapı Kırk Makam

31 Mayıs 2019

Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Makâlât” ile “Fevaid” adlı kitaplarında ve “Buyruk”larda yer verilmiş, işlenmiş Türk İslam tasavvufunun temel anlayışını oluşturan “Dört Kapı Kırk Makam” kavramı vardır. Hacı Bektaş-ı Veli "kul Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur" buyurmuşlardır. Bu ilkeler aşama aşama insanı olgunluğa ulaştırır. Kapı dörttür. Bunlar sırasıyla: Şeriat, tarikât, marifet ve hakikât kapılarıdır. (Burada geçen ''şeriat'' ve ''tarikat''kavramlarının din tacirlerinin kullandıkları şeriat ve tarikat kavramları ile bir ilgisi yoktur.) Her kapının onar makamı vardır. Böylece toplamda kırk makam olmaktadır.

Bu düşünce ilk önce Ahmet Yesevi tarafından "Fakrnâme"de dile getirilir. İnancı dört bölüme ayırarak öğrenme kolaylığı sağlamak hedeflenmiştir. Bu görüş daha sonra "Makâlât"ta da aynı şekilde ifade edilir. (Makâlât konuşmalar demektir.) Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek hakikâte ulaşılır. Yunus Emre tarafından da aynı şekilde terennüm edilen "Dört Kapı Kırk Makam" anlayışı bu temel anlayışı oluşturur:

''Kırk bin kırk dört tabakat meşayih evliyalar
Dört kapıdır kırk makam dem evliya demidir.

Şeriat, tarikât yoldur varana,
Hakikât, marifet andan içeru

Evvel kapı şeriat, geçse andan tarikât
Gönül evi marifet, ışk hakikât içinde.''

Asıl adı Ahmed Edip olan ve şiirlerinde ‘’Harabi’’ mahlasını kullanan Ozan Harabi'nin anlatımı da batıni bir yorumu vermektedir: 

''Şer-i şerif inkâr olunmaz ama şeriat var şeriattan içeri,
Tarikâtsız Allah bulunmaz ama tarikât var tarikâttan içeri.
Gördüğün şeriat şeriat değil, gittiğin tarikât tarikât değil,
Marifet sandığın marifet değil, marifet var marifetten içeri.

Vech-i Harabiyye gel eyle dikkat,
Hakk'ın cemalini eylesin rüyet,
Sadece Hakk vardır demek değil hakikât,
Hakikât var hakikâtten içeri.''

Bu dört kapı anonim bir deyişle şöyle de anlatılır:

''Şeriat derki; seninki sana benimki bana
Tarikât derki; seninki sana benimki de sana
Marifet derki; ne seninki var ne de benimki
Hakikât derki; ne sen varsın ne de ben''

Bir başka yoruma göre ise şeriat anadan doğmak, tarikât ikrar vermek, marifet nefsini bilmek, hakikât ise Hakk'ı özünde bulmak yollarıdır.

Yunus da yine bu kapıları daha basitçe (!) şöyle anlatır:

‘’Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu’’

(Erik dalına çıktım, orada üzüm yedim; bahçenin sahibi bana kızarak "Niye cevizimi yedin" dedi.)

Erik, şeriattır. Dışı yenir, içinde kocaman bir çekirdeği vardır. Üzüm, tarikâttır. Tamamı yenir, fakat içinde küçük de olsa çekirdeği vardır... Ceviz, hakikâttir. Cevizin özüne ulaşmak için sert kabuğunu kırmak gerekir. Bostan sahibi kızar. Çünkü hakikâte insan kendi başına ulaşamaz. Mürşid-i kâmilin rahle-i tedrîsinden geçmek gerekir...

Bu kapıların makamları kısaca şöyledir:

Şeriat kapısının makamları: İman etmek, ilim öğrenmek, ibadet etmek, haramdan uzaklaşmak, ailesine faydalı olmak, çevreye zarar vermemek, Peygamberin emirlerine uymak, şefkatli olmak, temiz olmak, yaramaz işlerden sakınmak.

Tarikât kapısının makamları: Tövbe etmek, mürşidin öğütlerine uymak, temiz giyinmek, iyilik yolunda savaşmak, hizmet etmeyi sevmek, haksızlıktan korkmak, ümitsizliğe düşmemek, ibret almak, nimet dağıtmak, özünü fakir görmek.

Marifet kapısının makamları: Edepli olmak, bencillik, kin ve garezden uzak olmak, perhizkârlık (aşırı istekleri sınırlamak), sabır ve kanaat, haya, cömertlik, ilim, hoşgörü, özünü bilmek ve ariflik.

Hakikât kapısının makamları: Alçakgönüllü olmak, kimsenin ayıbını görmemek, yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek, Allah’ın her yarattığını sevmek, tüm insanları bir görmek, Birliğe yönelmek ve yöneltmek, gerçeği gizlememek, manayı bilmek, İlahi sırrı öğrenmek ve İlahi varlığa ulaşmak. (Vahdet-i Vücud)

Bu dört kapıyı anlayamayan öğrencilerinden biri Mevlâna’ya sormuş: “Efendim, bu dört kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?” demiş. Mevlâna: “Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var. Hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, ancak onlar ne yaparsa yapsın tepki gösterme sonra gel sana anlatayım” demiş.

Adam gitmiş birincinin ensesine bir tokat atmış. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlâna'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaratana güvenip ikinciye de bir tokat atmış. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken kızgın kızgın bakıp vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü söyle bir kafasını çevirip pis pis baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlâna'ya dönmüş, olanları anlatmış ve ''günahsız insanlara tokat attım, bir de ben esaslı bir tokat yedim ancak ben bu işten hiçbir şey anlamadım'' demiş. 

Mevlâna: "İşte sana istediğin örnekler’’ demiş ve başlamış anlatmaya;

‘’Birinci; şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti. İkinci; tarikât kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikât öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, yerine oturdu. Üçüncü; marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek yaratandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı. Dördüncü; hakikât kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile”

Müslümanlar; domuza, şaraba, saça ve libasa verdikleri önemi, gösterdikleri titizliği ve harcadıkları enerjiyi bu dört kapı ve kırk makama verselerdi eğer...... 

Bu cümlenin de devamını ben getirmeyeyim artık...

Osman AYDOĞAN




Justinianus

30 Mayıs 2019

Kaç gündür Fatih Sultan Mehmet'in şahsında Osmanlı'yı, Fatih'in kendisini, hocası Akşemseddin'i ve nihayetinde de Bizans'ın son imparatorunu anlattım. Daha önce de çeşitli hikâyelerle İstanbul'un tarihi mekânlarını ve tarihi kişiliklerini anlatmıştım... Bugün de Bizans'ın yani Doğu Roma'nın en güçlü imparatorunu, yani Justinianus'u ve ve Justinianus'un zeki ve güzel karısı Theodora'yı anlatacağım... Tabii ki anlatımımın arka planında hep İstanbul, o zamanki ismiyle Konstantinopolis vardır, bu kadim şehrin tarihi mekânları vardır... Bakalım tarih bize bu sefer neler söyler?

Ama Justianianus'tan önce çok kısa olarak Doğu Roma İmparatorluğu...

Doğu Roma İmparatorluğu

MÖ 1. yüzyılda kurulan Roma İmparatorluğu, Akdeniz’de hüküm süren dünyanın en büyük imparatorlukları arasında yerini alır. Ancak MS 375 yılına gelince Kavimler Göçü ile yaşadığı büyük karmaşanın ardından MS 395 yılında Doğu Roma ve Batı Roma adı altında iki ayrı devlete bölünür.

Batı Roma İmparatorluğu 476 yılındaki Germen saldırısı sonucu yıkılır. Doğu Roma İmparatorluğu ise 1453 yılında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle birlikte Doğu Roma İmparatorluğu da sona erer.

Justinianus

Doğu Roma İmparatorluğunun, 6. yüzyılda imparatorluk yapmış, imparatorluğa yaptıkları ile damgasını vurmuş ve adından en çok söz ettiren bir imparatoru vardır: I. Justinianus (Jüstinyen)  

Justinianus 482 yılında Makedonya'da Üsküp yakınlarındaki Tauresium adlı bir köyde dünyaya gelir. Asıl adı: Flavius Petrus Sabbatius'dur. Justinianus olarak bilinen adını sonradan alır. Bu ad dayısı olan imparator Justinus tarafından evlat olarak kabul edildiğini gösterir. Justinus’un çocuğu olmadığı için kendine varis olarak yeğeni Petrus’u (Peter) seçer, evlat edinir ve ismini Justinianus olarak değiştirir. Justinus yeğenini Konstantinopolis'e yanına getirtir. Onun iyi bir eğitim almasını sağlar. Bu nedenle Justinianus hukuk, ilahiyat ve Roma tarihi konularında çok iyi bir eğitim alır.

Doğu Roma İmparatoru I. Anastasius 518'de öldüğü zaman, Justinianus’un dayısı Justın Doğu Roma İmparatoru olur. Justin'ın saltanat döneminde Justinianus dayısının en yakın sırdaşı ve yardımcısı olur. Justinianus devlet idaresine büyük bir yetenek gösterir. İmparator Justin yaşlandıkça ve saltanatının son yıllarını yaşamakta iken bunaklaşmaya başlar ve Justinianus imparatorluğun gerçek "de facto" hükümdarı haline gelir... 521'de Justinianus "Roma Konsülü" görevine getirilir ve sonra da doğudaki imparatorluk orduların başkomutanı olarak görevlendirilir. Bu ordu başkomutanlığı görevi ismendi; çünkü Justinianus'un herhangi bir askerlik tecrübesi yoktur. Justinianus 1 Ağustos 527'de öldüğü zaman o vakte kadar zaten ortak imparator olan Justinianus tek egemen imparator olarak kalır. Justinianus’un bir özelliği Latinceyi anadili olarak konuşan son Doğu Roma İmparatoru olmasıdır. İmparator unvanına rağmen tarihçisi Procopius (Prokopius) tarafından Justinianus her zaman yaklaşılabilir ve dostane tavırlarla konuşulabilir karakterli kişi olarak tavsif edilir.

525'te o zamanın toplumsal anlayışı içerisinde bir oyuncu kız olarak toplumun en aşağı kesiminden gelen Theodora adlı gerçekten zeki ve güzel bir kadınla evlenir. O zamana kadar yürürlükte olan Roma kanunlarına göre senatör sınıfından olan birinin böyle alt tabakadan olan bir kadınla evlenmesi yasaktı. Justinianus'un bu evliği yapmasına dayısının karısı itiraz eder. Fakat o ölünce dayısı olan İmparator Justinus yeni bir kanun çıkartarak sosyal sınıflar arasında yapılacak evlenmeleri hukuksal hale getirir. Böylece Justinianus ile Theodora'nın resmen evlenebilmesi mümkün olur. Evlenme ayin törenleri eski Ayasofya Kilisesi'nde Patrik tarafından yapılır.

527 yılında imparatoriçelik tacı giyen Teodora 527-550 yılları arasında İmparator Justinyen ile birlikte hüküm sürerek, tarihteki en güçlü, en akıllı ve bunun yanında her güçlü ve akıllı kadına yapılageldiği gibi en çok iftira edilen kadınlarından biri haline gelir… Theodora, Justinianus’un hâkimiyetinin en önemli destekçisidir. Justinianus karısı Theodora ile birlikte ülkeye düzen ve birlik getirir.

 Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu (renovatio imperii)

Justinianus, saltanat döneminde imparatorluğun eski büyüklüğünü tekrar geri getirmeye ve Antik Roma İmparatorluğu'nun elden çıkmış olan Batı kısımlarını kendi topraklarına katmak için büyük gayretler sarf eder. Justinianus bu amaç için çok çaba harcar. Sadece bu amaç için değil hükümdar olarak Justinianus görevinde o kadar yüksek gayet sarf eder ki kendisi "hiçbir zaman uyumayan İmparator" olarak adlandırılır.

Justinianus'un saltanatı dönemindeki gelişmelerin temel taşı Justinianus'un "Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu" (renovatio imperii) tutkunluğudur.  Justinianus'un bu tutkunluğu yaptığı savaşlarla eski Batı Roma İmparatorluğu yönetimi altında bulunmuş olan batıdaki arazilerin çoğunu kendi imparatorluğu sınırları içine alması ile gerçekleşir. Justinianus'un bu "imparatorluk restorasyon" tutkunluğu dolayısıyla Justinianus'u modern tarihçiler "son Roma imparatoru" olarak anılır.

Justinianus adam seçmek ve görevlendirmek konusunda çok mahirdir. Narses ve Belisarius gibi yetenekli komutanları orduların başına geçirir. General Belisarius tarafından Vandallar Savaşı ile kuzey Afrika; General Belisarius ve General Narses’in Gotlar Savaşı (535-554) ile Dalmaçya, İtalya ve Vali Liberius'un İber Savaşı ve Hispania ile güney İberik yarımadası bölgelerini almaları ve Fas Savaşı ile Kuzey Afrika’yı eline almaşı ile Justinianus'un bu tutkunluğu kısmen gerçekleşir. Bu askerî harekâtlar ile Doğu Roma İmparatorluğu'nun batı Akdeniz bölgesinde kontrolü sağlamlaşır.

Justinianus’un aldığı eğitimler arasında dini eğitim de vardır. Justinianus aldığı bu dini eğitim nedeniyle Hristiyanlığı imparatorluğunun dayandığı bir temel öğreti haline getirir. Bu maksatla sadece ibadet için değil aynı zamanda dini eğitim veren kiliseler açar, Hristiyanlık üzerine makaleler, ilahiler yazar, kilise toplantıları düzenler, bütün Hristiyanları Ortodoks mezhebinde tek bir çatı altında toplamaya çalışır.  

Justinianus adam seçmek ve görevlendirmek konusunda sadece askerî alanda mahir değildir. Ünlü hukukçu Tribonianus’ü, Kapadokyalı Yuannis ve Peter Barsymes gibi maliyecileri de yanına alır.

Justinianus, sadece Çin’de üretilen ipeğin kozalarını kullanarak Suriye’de ve Anadolu’nun bazı bazı bölgelerinde ipek üretimi yaptırır.

Codex Justinianus

Justinianus, tahta çıktığında ilk iş olarak tarihin gördüğü en kapsamlı yasama işine girişir. Yüzlerce yıldır yürürlüğe girmiş tüm Roma kanunlarını derleyerek ‘’Codex Justinianus’’ adıyla on ciltlik bir eserde toplar.  Justinianus’un ilerleyen yıllardaki emekleri ortaya modern dünyada okutulan bir hukuk kitabı olan ‘’Institutiones’’ı çıkarır. Roma halkı Yunanca konuştuğu için ‘’Codex Iustinianus’’u Yunanca yayınlanır ancak asırlardır hukukçuların temel kitabı olan bu külliyatın teorik kısmı olan ‘’Institutiones’’ Latince yayınlanır. Tüm bu metinler Batı dünyası tarafından benimsenen yurttaşlık yasası olan ‘’Corpus Juris Civilis’’ adı verilen bir kanunlar külliyatı içinde toplanır.

Bu konuya daha dikkatlice bakarsak bugün tüm dünyada uygulanan laik hukuk sisteminin bu topraklarda hazırlandığını ve Konstantinople'dan yani İstanbul'dan bütün dünyaya yayıldığını görürüz.

İmar

Justinianus döneminde Doğu Roma İmparatorluğunu birçok önemli mimari yapı, kiliseler, kaleler, köprüler ve hastanelerle donatır. Hiç şüphesiz bunlardan en önemlisi birçok yüzyıl Konstantinopolis'e gelen herkesin güzelliğine ve yüksek ve geniş kubbesinin haşmetli eşsizliğine hayran kaldığı Doğu Ortodoks Hristiyan mezhebinin merkez kilisesi olarak yapılan Ayasofya’dır.

Ayasofya’nın tarihi aslında 4. yüzyıla kadar uzanır. İlk Ayasofya I. Konstantinos zamanında yapılır. Ancak ahşap çatılı olan yapı, bir ayaklanma neticesinde yanar ve yapıdan geriye hiçbir kalıntı kalmaz. Ardından imparator II. Theododius Ayasofya’yı ikinci defa yaptırarak 415’te ibadete açar. Bazilika planlı bu yapı da 532’de Nika isyanı sırasında yanar. Bunun üzerine İmparator Justinianus ilk iki Ayasofya’dan daha büyük bir kilise yaptırmaya karar verir.

Çağın ünlü mimarları Miletli İsidoros ile Aydınlı Anthemios’un eseri Ayasofya’nın yapılmasına rivayete göre Justinianus’un gördüğü bir rüya sonucunda karar verilir. Rüyasında Hz. İsa’nın kendisi için bir mabet yapmasını istediği Justinianus, önündeki ekmekten bir parça alarak uzaklara uçan arının yaptığı petekte Ayasofya’nın figürünü görür ve hemen anıtın yapımına başlanılır. 532 yılında yapımına başlanan Ayasofya beş sene gibi kısa bir sürede bitirilerek şu an bile unvanını koruyan '’Dünya'nın en hızlı inşa edilen katedrali'’ unvanına sahip olur.

Binanın adındaki "Sofya" kelimesi eski Yunanca’da "Bilgelik" anlamındaki "Sophos" sözcüğünden gelmektedir. Dolayısıyla "Aya Sofya" adı "Kutsal Bilgelik" ya da "İlahi Bilgelik" anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhebinde Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır.

İmparatorların taç giydiği ve Doğu Kilisesi’nin merkezi olan Ayasofya, Osmanlı İmparatorluğu için de büyük öneme sahipti. İstanbul'un fethinden sonra Ayasofya camiiye dönüştürülür. İlk cuma hutbesini Fatih’in hocası Akşemseddin okur. Osmanlı padişahları tahta çıktıklarında ilk namaz burada kılınırdı. Ayasofya’da birçok sultan da türbe yaptırır. Nur-u Banu Valide Sultan ve Safiye Sultan’ın türbeleri  buradadır... Cumhuriyetin ilanından sonra restore edilerek 24 Kasım 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilir.

Ayasofya’nın dışında, Aya İrini gibi büyük kiliseler, Yerebatan Sarnıcı gibi şehrin en büyük sarnıcı Justinianus döneminde inşa edilir.

Felakatler

Justinianus’un başarılarla dolu gözüken hükümdarlık yılları, yaşı ilerledikçe felaketlerle sarsılır.

532'de at yarışı için taraf tutucu iki grup olarak görünen ama gerçekte iki siyasi parti olan "Maviler" ve "Yeşiller"'in Konstantinopolis'te Hipodrom'da İmparatora ve devlete karşı birleşip "Nika!, Nika!" (Bu kelimenin Yunanca anlamı "Belki kazanırsın" şeklindedir. Ancak burada bir mecaz vardır, bu kelimeyle imparatora, "Hiç şansın yok!" denilmektedir) diye bağırıp alkış tutmalarından adlandırılan Nika ayaklanması sırasında isyancı halk güruhu şehri yakıp yıkar, Doğu Roma devletini kökünden sarsar ama sonunda ancak gayet kanlı bir şekilde bastırılır.

532 yılında çıkan, şehrin gördüğü bu en büyük ayaklanmayı Justinianus hipodromun hemen yanında bulunan büyük saraydan izler. Günler boyunca süren ayaklanmada isyancılar kısmen saraya girmiş olsa da amaçlarına yani Justinianus’a ulaşamazlar. Birçok tarihçi Justinianus’un tüm ayaklanma boyunca gayet rahat ve sakin olduğunu belirtir. İsyancıları, generalleri Belisarius ve Narses’in yardımıyla, hipodromda tuzağa düşüren Justinianus kırk bine yakın isyancıyı hipodromda yani şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda toplatıp hepsini acımasızca katlettirir.

Justinianus’un bu isyan sırasında tahtı bırakıp kaçmayı düşündüğü, ancak karısı Teodora’nın kararlı tutumu neticesinde Nika isyanını bastırdığı da rivayet edilir.

Justinianus'un İtalya'yı tekrar Doğu İmparatorluğu'na katma amacı ile açtığı ve bu süreçte Ostrogot Krallığıni yıkılması ve Ostrogotların İtalya'dan atılmalarına neden olan Gotik Savaşı da İtalya'nın yıkılıp yakılmasına neden olur.  

Daha sonra ülkede başlayan ve ‘’Justinianus Veba Salgını’’ adı verilen büyük veba salgını ortaya çıkar. 542 ilkbaharında Etiyopya’da çıkan bir veba salgını, Mısır üzerinden gelen ticaret gemileri ile Konstantinopolis’e sıçrar. Bu veba salgını başkent Konstantinopolis'in ve ülkenin tümünün nüfusunu kırıp geçirir. Justinianus da vebaya yakalananlar arasındadır fakat karısı Theodora sayesinde ölümden kurtulur. Devlet arşivine giren kayıtlara göre, 500 bin olduğu tahmin edilen Konstantinople nüfusunun 230 bini bu veba salgınında yok olur. Bütün imparatorlukta kaybın birkaç milyonu aştığı tahmin edilir. Bu, o zamana kadar vebanın yaptığı en büyük tahribattır. Şehir nüfusu kontrolsüz bir şekilde azalınca kaynaklar da tükenir.

Bu salgından büyük nüfus kaybeden Doğu Roma İmparatorluğu ekonomisi ve sosyal hayatı büyük bir gerileme içine girer. Felaketler 550’de Theodora’nın da ölümüyle doruğa çıkar…

551'de Beyrut’ta 30 bin kişinin ölümüne neden olan bir deprem gerçekleşir. Bu gerileme ülkenin de arazi kaybetmesine neden olur ve gerileme ancak 9. yüzyıl başında durdurabilir.

Kaynaklar

Filistin kökenli, ancak Kayseri doğumlu, Justinianus döneminde yapılan savaşlarda General Belisarius'a eşlik etmiş ve antik dünyanın son büyük tarihçisi olarak anılan bir tarihçi vardır: Procopius (Prokopius). Procopius'un yazmaları, İmparator Justinianus’un hükümdarlığının ana bilgi kaynaklarıdır. Procopius, Justinianus'un yaptığı savaşları anlatan methiye şeklinde sekiz tarih kitabı ve Justinianus'un İmparatorluk'ta yaptıklarını anlattığı ‘’Gizli Tarih’’ (Yunanca: Anekdota) isimli bir kitabı vardır. Bu kitapta Procopius, yazdığı "resmi tarih"e dâhil edemediği skandalları anlatır. Procopius, bu eserde daha önce yazdıklarının aksine Justinianus’u gaddar, kendini beğenmiş ve becerisiz bir yönetici olarak gösterir ve Justinian ve Theodora hakkında yazdıkları resmi tarihinin tam tersi iddialarla bulunur.

İlginç olan Türkçeye Procopius’in Justinianus'un yaptığı savaşları anlatan sekiz tarih kitabının değil de Justinianus'un İmparatorluk'ta yaptıklarını anlattığı ‘’Gizli Tarih’’ kitabının çevrilmiş olmasıdır. (Prokopius, Bizans’ın Gizli Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, Çev. Orhan Duru)

Aynı dönemde yaşamış olan Efesli İoannes'in tarih eseri günümüze kadar gelmemiştir ama yazma nüshaları kaybolmadan önce daha sonraki kronikçi-tarihçiler için birçok ek ayrıntı sağladığı için Justinianus dönemi için önemli bir kaynak oluşturur.  Justinianus dönemi için diğer birincil tarih kaynakları "Agathias Tarihi", "Menander Protector Tarihi", "İohannes Malalas Tarihi", "Paschal Kronikleri", "Marcellinus Comes Kronikleri" ve "Tunnunalı Victor Kronikleri"dir. Bu eserlerin ne yazık ki hiçbirisi Türkçeye çevrilmemiştir.

Justinianus’un bu dönemini anlayabilmek için Türkçe yazılmış iki kitabı önerebilirim. Bu iki kitabın yazarı da Bizans uzmanı Raci Dikici’dir. Raci Dikici’nin Bizans konusunda bu güne kadar sekiz kitabı yayınlanmıştır. Bunlardan benim önereceğim iki kitabından birinci kitabı “Bizans İmparatorluğu Tarihi’’ (Remzi Kitabevi, 2013) diğeri ise “Theodora” (Remzi Kitabevi, 2016) isimli kitabıdır. Bu iki kitabın ayrıca İngilizce baskıları da yapılmıştır.

Ünlü İngiliz tarihçisi Edward Gibbon'un (1713-1794) başyapıtı olan beş ciltlik  "Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi" isimli kitabı bu konudaki en temel eserdir. Bu kitabın ilk üç cildi Batı Roma İmparatorluğu’nu (BFS Yayınları, 1987-1988), son iki cildi de Doğu Roma İmparatorluğu’nu (Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1995) anlatır. Ancak bu kitapların yeni baskısı uzun süredir yapılmamıştır. Eski baskıları da ne yazık ki sahaflarda dahi bulunmamaktadır.

Justinianus ve Theodara hakkında yazılan kitaplar konusunda ilginç bir durum vardır. Gerek Türkiye’de ve gerekse de Avrupa’da Theodora hakkında yazılan kitap sayısı Justinianus hakkında yazılanlardan daha fazladır. Bunun nedeni ise Theodora’nın ilginç hayat hikâyesi ve kişiliğidir.

Yeniden Theodora

Justinianus’u anlatırken yer yer Theodora’dan bahsettim ama burada Theodora’ya ayrı bir bölüm açmam gerektiğine inanıyorum.

Bilindiği kadarıyla babası bir deniz subayı, annesi ise pagan rahibesidir. 13 yaşında iken babası vefat eder, annesi bir başkasıyla evlenir ve üvey babası çocuklardan para kazanmalarını ister. Theodora bu şekilde sirklerde çalışmaya başlar. Bazı Romalı tarihçilere göre fahişelik yapar. O tarihlerde Konstantinopolis'te fahişelerin, dansçıların ve eğlence merkezlerinin bulunduğu sokaklara ‘’Pornai’’ denir… ‘’Porno’’ kelimesi de buradan gelir.

Justinianus kendisinden 14 yaş küçük Theodora ile evlendiğinde aristokratların nefretini ve öfkesini kazanır. Çünkü artık törenlerde, hor gördükleri bu aşağı tabakadan kadının ayaklarını öpmeleri gerekecektir… Theodora ise alt sınıf bir insanın aksine çok kısa sürede saray hayatına uyum sağlayarak, asilzadelerden farksız bir şekilde saray protokolünü benimser…

Theodora, gençliğinde yaşadığı zorluklar nedeniyle kadınlara ve yoksullara her daim sahip çıkar. Kadınlara ayrıcalıklar tanır, yetim çocuklara sahip çıkar, yoksulları doyurması için kocası Justinianus’u sürekli teşvik eder. Hatta Justinianus’un kendisine verdiği malikâneyi bir manastıra çevirir ve kötü yola düşmüş kadınlara burada sahip çıkar.. Zorla fahişelik yaptırmayı yasaklayan bir yasa çıkartır ve hatta bu niyetle satılan kızları satın alıp, özgür bırakarak onlara yeni bir hayat sunar. Genelevleri kapatarak, kadın pazarlamayı yasaklar, tecavüz için ölüm cezası getirir. Aynı zamanda boşanma ve mülk sahibi olma konularında kadın haklarını geliştirir. Bu şekilde Theodora, Doğu Roma’da kadın haklarının geliştirilmesinde büyük rol oynar.

Theodora devlet işlerinde her zaman Justinianus’un yanında olur, devlet konseylerine katılır. Bu nedenle Justinianus Theodora’dan “müzakere ortağım” diye bahseder. Theodora’nın kendi sarayı, kendi özel muhiti ve kendi imparatorluk mührü vardır.

Nika isyanı sırasında isyancılar, eski imparator I. Anastasios’un yeğeni Hypatius’u yeni imparator ilan ederler. Kalabalığı durduramayan Justinianus kaçmak için hazırlıklara başlar.

Bu esnada Theodora inisiyatifi eline alır. Hükümet meclisi toplantısında, Theodora saraydan kaçma fikrine karşı, sürgünde ya da kaçarak yaşamaktansa hükümdar olarak ölmenin önemini vurgulayarak “erguvan rengi pelerinim, en asil kefendir” (Doğru Roma’da imparatorları erguvan renkli bir pelerin giyerlerdi) sözünü söyleyerek Justinianus’un pes edip kaçmasına engel olur.

Theodora, Hükümet Meclisi toplantısında şu ünlü konuşmasını yapar:

"Buraya gelmeden önce çok düşündüm, Biliyorum, bu ölçüde tehlikeli bir durum erkeklerin kendi aralarında konuşup karara varacakları bir husustur. İtiraf etmeliyim ki, olayların bu duruma gelmesi bize şu veya bu şekilde hareket edebilmemiz için fazla alternatif de bırakmamaktadır. Mevcut durum bize, hayatımızı kurtarmak için kaçmaktan başka bir alternatif bırakmasa da bunun düşünülmesi gereken en son husus olduğu kanısındayım. Soğukkanlı ve sağduyu ile düşünürsek, bir adamın ölümden kurtulmak için gördüğü tek ışık bu olsa bile, bir suçlu gibi kaçmak, bir imparator için katlanılamaz bir durumdur. Bana gelince, ben bu erguvan rengi giysim olmadan hiçbir zaman var olmak istemediğim gibi benimle karşılaşan kişilerin bana imparatoriçem diye hitap etmedikleri günü görmek bile istemiyorum."

Theodora, bundan sonra Justinianus'e doğru dönerek şöyle devam eder:

"Bir insan dünyaya geldikten sonra elbet bir gün ölecektir. İmparatorum, kendinizi kurtarmayı düşünüyorsanız, zaten bu zor değil. İşte deniz orada, geminiz orada, hazineniz orada. Ama kaçışınız size ölüm kadar şeref getirmeyecektir... Eskilerin deyimiyle son olarak ben derim ki; erguvan rengi pelerinim, bana en iyi kefen olacaktır...'' (Doğu Roma'da filozoflar gri, doktorlar mavi elbise giyerlerdi. Erguvan rengi oldukça ender bulunan ve pahalı bir renk olduğu için İmparator Diokletianus (244-313) tarafından sadece imparatorluk ailesinin kullanılmasına izin verilmişti. Halktan birisinin bu rengi giymesinin cezası ölümdü.)

Theodora’nın bu kararlı konuşması, Justinianus dâhil herkesi ikna eder. Sonuç olarak Justinianus, generalleri Narses ve Belisarius önderliğindeki kraliyet askerlerini isyancıları bastırarak kırk bine yakın isyancıyı hipodromda yani şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda toplatıp hepsini acımasızca katlettirir. Kendi isteğiyle İmparator ilan edilmemiş olmasına rağmen isyancılarca imparator ilan edilen eski imparator I. Anastasios’un yeğeni Hypatius da Theodora’nın ısrarı üzerine öldürülür.

Bu şekilde Justinianus, Theodora sayesinde tahtını kurtarır. Bu olay Theodora’nın saray nezdinde gücünü pekiştirir.

Saray tarihçisi Procopius ise bahsettiğim gibi ‘’Gizli tarih’’ kitabında - Theodora'nın aleyhine olacak şekilde-, Theodora'nın huzuruna çıkacakları saatlerce beklettiğini ve zindanları kendisine muhalif insanlarla doldurduğunu iddia eder. 

Theodora 548 yılında 48 yaşında iken vefat eder. Naaşı Havariyyun Kilisesi'ne gömülür. İstanbul'un Fethi'nden sonra kilise yıkılarak yerine Fatih Camii yapılır. Fatih Camii inşaasından önce Havariyyun Kilisesi'nden çıkarılan lahitler bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Ancak bu lahitler içinde Theodora'nın lahiti yoktur. Theodora'nın lahiti kayıptır.

Justinianus, Theodora’nın ölümünden sonra bir daha kimseyle evlenmez…

Theodora, kimi Romalı tarihçiler tarafından cinselliğin ve ihtirasın simgesi olarak görülürken; kimileri tarafından da muhteşem bir var olma mücadelesinin güçlü simgesi olarak tanımlanır. Theodora, Justinyen ile birlikte hüküm sürerken tarihteki en güçlü, en akıllı ve bunun yanında her güçlü ve akıllı kadına yapılageldiği gibi en çok iftira edilen kadınlarından biri haline gelir…

Justinianus'un sonu

Justinianus, 565 yılının 14 Kasım'ında 83 yaşında iken hayata gözlerini yumar. Doğu Ortodoks Hristiyan Kilisesi tarafından bir "aziz" olarak kabul edilen Justinianus'un bu ölüm günü "aziz yortu günü" olarak ilan edilir.  

Justinianus Doğu Roma  İmparatorluğu’nu görünüşte tüm Akdeniz’e hâkim dev bir imparatorluk haline getirdikten sonra öldüğünde arkasında uçsuz bucaksız, fakat bir o kadar da parçalanmaya hazır bir imparatorluk bırakır. Justinianus’un diriltmek istediği Roma İmparatorluk projesi gerçekleşmediği gibi ondan sonra Doğu Roma İmparatorluğu İspanya, İtalya ve Sicilya’daki topraklarını hızla kaybeder.

Justinianus "Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu" (renovatio imperii) tutkunluğu peşinde koşarken bu idealini gerçekleştirmek için halktan ağır vergiler alır. Justinianus öldüğünde geriye görünüşte gücünün doruğunda ancak gerçekte ise tüm kaynakları tüketilmiş, bitirilmiş, çöküşe hazır, yoksul ve aç bir imparatorluk bırakır. 

Sonuç

Justinianus’tan ve Theodora'dan alınacak çooook dersler vardır. Tarihin çöplüğü, Roma İmparatorluğu gibi ölmüş, bitmiş, tarih sahnesinden silinip gitmiş bir imparatorluğu; Justinianus gibi, onu yeniden diriltmek, yeniden inşa etmek, canlandırmak isteyen ancak hesapsız, kitapsız, plansız, programsız, kifayetsiz, muhteris, gücü ile arzuları orantısız ve mevcut gücü ihtiraslarını karşılayamayan imparatorların, hükümdarların, kralların elinde, Doğu Roma İmparatorluğu gibi bitmiş, tükenmiş, çökmüş ve yok olmuş imparatorluklar, krallıklar ve devletlerle doludur. Yani, bu imparatorlar, bu krallar, bu toprakların, binlerce yıllık süren bir tarihin imbiğinden süzerek, damıtarak, tecrübe ederek oluşturdukları atasözünde olduğu gibi Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuşlardır. 

Justinianus’u ve kısmen mirasına sahip olduğumuz Doğu Roma İmparatorluğunu bilmeden, tanımadan ve anlamadan ne günümüz dünyasını tanımak ve anlamak mümkündür ne de gittikçe vahşileşen bu dünyada var olmak ve hayatta kalmak mümkündür.

Ah tarih ahhhh... Sen ne çok şeyler söylersin sen.... 

Osman AYDOĞAN




Bizans'ın son imparatoru

29 Mayıs 2019

Bugün İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinin 566. yıldönümü... Bugüne gelmek için uzun bir süredir Fatihi ve hocası Akşemseddin'i yazdım. Gerçi ben Fatih'in farklı yönlerini anlattımsa da 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildiğinde genellikle bizler Osmanlı tarafını biliriz; gemilerin karadan yürütülerek Haliç'e indirilmesini, Akşemseddin'i, surlar önünde dökülen topları, Ulubatlı Hasan'ı... Bu muharebede, yani İstanbul Fatih tarafından kuşatıldığında karşı tarafta, Bizans'ta neler olduğunu genellikle pek bilmeyiz. 

İşt bu yazımda da tam da 566 yıl önce bugün, 29 Mayıs 1453 yılında karşı tarafta Bizans'ta neler oldu onu anlatacağım...

Belki de rivayet olarak sadece, karşı taraf Bizans için, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u kuşattığında, surlar aşılmak üzere iken Bizans’ın ileri gelenlerinin Ayasofya’da toplanıp şehrin kuşatmadan nasıl kurtulacağını tartışmak yerine ‘’Meleklerin cinsiyeti’’ni tartıştığını biliriz.

Ancak karşı taraf Bizans'ta konu bu kadar da basit değildir, daha derin, daha karmaşık ve daha vahimdir. Bu konuda Macar oyun yazarı Ferenc Herczeg (1853-1954)’un ‘’Bizans’’ (Berikan Yayınevi, 2003) isimli bir çağı canlandırma bakımından Macar yazınının en iyi tarihsel tragedyası olarak adlandırılan çok güzel bir eseri vardır. Ferenc Herczeg; ‘’Bizans’’ adlı oyununda tek bir güne, koca bir imparatorluğun son gününe, günün şafağıyla batışı arasına dünya ölçüsünde bir tarihsel tragedyayı sığdırır.

Tanınmış Macar tarihçisi J. Horvath, Ferenc Herczeg üzerine yazdığı bir incelemesinde bu tragedyanın ana hatlarını şöyle anlatır:

29 Mayıs 1453. Bu, Bizans İmparatorluğunun çöktüğü gündür. Sultan Mehmet Bizans’ı kuşatmıştır; kentin alın yazısı artık bellidir. Bu kaçınılmaz tehlike karşısında kahramanlığa yükselen imparator Konstantin az sayıda, fakat kendisine bağlı kalan yabancı ücretli askerleriyle bütün gücünü harcayarak kuşatıcılara karşı koymaktadır. Ancak halkı ve Bizanslı askerleriyse korkak bir kayıtsızlık içinde başlarına geleceği beklemektedir. Devletin ileri gelenleri imparatorun kahramanlık taslayışıyla alay ederler. Onlar artık daha çok sultandan yanadırlar ve her şeyi ondan beklerler. İmparatoriçenin kendisi bile kadınlık silahlarıyla Fatih’e boyun eğdireceği düşlemiyle kendini avutmaktadır...

Bütün bunlardan imparatorun haberi yoktur, o halkına güvenmekte, onun yurtseverliğine ve son tehlikenin onu kahraman yapacağına inanmaktadır. Onun için son anda büyük bir düş kırıklığına uğrar. Sultanın elçileri onun ve ardından gitmek isteyenlerin özgürce gidebileceğini bildirirler, fakat ona bağlı ancak iki kişi çıkar: Ücretli askerlerin sadık komutanıyla kendisine âşık olan Yunanlı kız Herma. Konstantin dehşet içinde gerçekle yüz yüze gelir ve Bizans’ı ölüme mahkûm eder: ‘’Biz Tanrı'nın izniyle Bizans’ın son imparatoru Konstantin, dünyaya bildiririz ki, ulusumuzu mahkemeye çektik ve adalet adına Bizans’ı cellat satırıyla ölüme mahkûm eyledik. Edirneli Mehmet celladımız olsun.’’

Konstantin muharebede ölür. Bizans kan içinde yüzmektedir ve bu tarihsel kargaşada üzerlerine düşen onurlu görevi yerine getirmeyenler o kan denizi içinde imparatoriçeyle birlikte boğulurlar. O korkunç anlarda imparator şöyle der: ‘’Ölürsem, mezar taşıma şu sözler yazılsın: Bizans’ın son imparatoru burada yatıyor. Kör olduğu sürece yaşadı. Bir gün gözleri açılınca duyduğu tiksinti onu öldürdü.’’

Neyse gelelim oyundan bir sahneye. Fatih İstanbul’u kuşatmıştır, kent düşmek üzeredir. Oyunda bu sahne şöyle verilir:

Başmabeyinci, İmparatoriçe’ye müjdeler: “Paganlar hücuma geçeceklerken İmparatorumuzun yüzü sur üstünde görününce silahlarını ellerinden düşürmüşler!” 

Şair Lisander: “Halk şenlik yapıyor!”

Krates: “Türkler barış için yalvarıyorlar! Sultan’ın ordusunu veba kırıp geçiriyor! Sultanları Anadolu’ya çekilecekmiş.” 

Öğleye yakın bir haber gelir: “Hıristiyan ordusunun önünde nur içinde bir yiğit görülmüş. Aziz Georgius olduğu sanılıyor. Belki de Kutsal Bakire’dir. Sevgili şehrini kurtarmaya gelmiş.” 

Ancak ayaküstü uydurulmuş bu masallar hiçbir işe yaramaz: Yeniçeriler ne İmparatoru görünce şaşırırlar, ne de Sultan Mehmet Avrupa’yı terk eder. Veba değil, nezle bile yoktur Türk ordusunda. Yardıma ne Aziz Georgius ne de Kutsal Bakire gelir.

Sonuçta Bizans düşer! 

Gerçeklerden ve dünyadan uzak, sanal bir âlemde yaşayanların, hem kendilerini hem sutanlarını hem de toplumu; renkli medyalarıyla, sahte destanlarıyla, masallarıyla, yalanlarıyla, nininnileriyle uyutanların; şarkılarıyla, türküleriyle, renkli renkli ekranlarıyla, yalan dolan reklamlarıyla avutanların, yanıltanların vebâli büyüktür.... Çünkü krallar güçlendiikçe körleşirler ve bir gün gözleri açıldığında da tiksintiden ölürler...

Sultanlara ve çevresindekilere duyurulur...

Osman AYDOĞAN




Kiraz Zamanı

28 Mayıs 2019

Eğer bahçelerde iseniz kirazların dalları bastığını, yok şehir denilen beton yığınlarının arasında yaşıyorsanız kirazların marketlerde rafları, pazarlarda tezgâhları bastığını (hem de kilosu 20 TL’den!) görürsünüz…

Çünkü mevsim kiraz zamanıdır...

Kiraz zamanı; mayıs sonları, haziran başıdır ve mevsimlerin en güzel olduğu vakitlerdir. Kiraz zamanı güzeldir ama kısadır, aynı daha önce anlattığım Sakura çiçekleri gibi, aynı hayat gibi, aynı ömür gibi.

Ve ‘’Tarih’’ ne garip bir bilimdir… Dönemine hükmeden şaşalı diktatörleri, mağrur galipleri değil de nedense hep ona karşı koyanları, ona direnenleri, mağlupları kaydetmiştir! Hatta hatta ''yerlere dökülen kirazlar''ı bile…

''Eyvah! Yine mi tarih? Ne işi var tarihin kirazla'' demeyin... Olmaz olur mu?...

Kaç gündür tarihten usanmış, sıkılmış, bıkmıştınız, içiniz dışınız tarih olmuş, tarihten gına gelmişti artık... Yazımın başlığında da ‘’Kiraz’’ kelimesini görünce ve kirazla da devam edince içinizden de bir ‘’ohhh be’’ çekip ''tarihten kurtulduk'' diye rahat bir nefes almıştınız değil mi? Ama öyle rahat rahat nefes almayın.... Kurtuluş yok benden ve tarihten!… 

Daha İstanbul’un fetih yıldönümüne bir gün var… 566 yıl önce bugün İstanbul sur önleri bir mahşeri kıyametti… Ben kuşatmaya, pardon, Fatih ile ilgili yazılarıma bir ara verip size yine tarihten ama çok farklı bir tarihten, bu ''yerlere dökülen kirazlar''ın tarihinden, ancak kanlı tarihinden bahsedeceğim… Çünkü bugün (28 Mayıs 2019) bu yerlere dökülen kirazların kanlı tarihinin de 148. yıldönümü…

Şair, yazar ve gazeteci Özdemir İnce’nin ‘’Kiraz Zamanı’’ (May Yayınları, 1969) isimli güzel bir şiir kitabı var… Bu kitabın içinde de Jean- Baptiste Clement'e ait -kitaba da adını veren- güzel bir şiir var: ‘’Kiraz Zamanı’’ Bu şiirde Baptiste Clement ‘’yerlere dökülen kirazlar’’dan bahseder…

Bu şiirin Türkçesini ve orijinal Fransızcasını yazımın sonunda vereceğim… Şiirin hikâyesini anlatacağım ama şiirin hikâyesini anlatmadan da önce mutat olduğu üzere kısa bir tarih turu yapmam gerekiyor… 

Bunun için de 1870 ve 1871 yılındaki Fransa'ya Paris'e gitmem gerekiyor... 

Fransa İmparatoru III. Napolyon 19 Temmuz 1870’de Prusya’ya savaş açar ancak 2 Eylül 1870’te Napolyon’un orduları Sedan’da Almanlara yenilir ve Alman orduları Paris’e doğru yürürken, 4 Eylül 1870 Paris Belediye Binası’nın (Hotel de Ville) önünde Cumhuriyet ilan edilir.  

Paris, Prusya orduları tarafından ablukaya alınır... Abluka günlerinde Paris’in durumu hiç de iyi değildir. Paris’in varoşlarındaki fabrikalar başka yerlere taşındığı için binlerce işçi işsiz kalmıştır. Açlık işçi mahallelerinde kol gezer. Sadece işçiler değil, Paris’in burjuvaları bile sıkıntıdadır. Çünkü kuşatma yüzünden bırakın alışık oldukları lüks malları, hayatlarını idame ettirmeleri için gerekli mallara bile zor ulaşırlar. Yine de halk ve ordu el ele Paris’i düşmana teslim etmemek için savaşırlar. Ancak Almanlarla ateşkes imzalanmasından sonra Cumhuriyetçi Paris’e değil monarşist Versailles’e (Saray’a) dönülür. Bu Parislilerin öfkesini daha da arttırır. İhanete uğradıklarının farkında olan Parisliler, beş milyarlık bir tazminat ile Alsace ve Loraine bölgelerinin bir bölümünü Almanya’ya peşkeş çeken bir barış anlaşmasının özneleri olmak da istemezler.

Bu yenilgiyi ve bu anlaşmayı hazmedemeyen halk,18 Mart 1871'de Hotel de Ville'de önünde toplanarak ''Paris Komünü'' (La Commune de Paris)nü ilan eder. Paris Komünü, Paris halkının Fransız hükumetine karşı kurduğu 18 Mart 1871’den 28 Mayıs 1871’e uzanan yerel bir yönetimin adıdır. Paris Komünü, içinde şekillendiği koşullar, tartışmalarla yürüyen kararları ve acılı sonu onu zamanının en önemli politik dönemlerinden biri yapar.

Paris Komününün hüküm sürdüğü iki ay kadar süren iktidarı boyunca bazı reformlar yapılır. Bunlardan bazıları: Sıkıyönetimin, askerî mahkemelerin, sansürün ve düzenli ordunun kaldırılması, kilise ile devletin ayrılması, din işlerine ayrılan bütçenin, dini vakıfların ve okullardan din derslerinin kaldırılması, kilise mallarının milli emlake devredilmesi, fabrikaların isçilere devredilmesi vb.

22 Mart 1871'de Versailles hükümeti (Saray) yandaşlarının komünü ele geçirme teşebbüsü başarısız olur. 12 Mayıs 1871'de Versailles güçleri Paris’e girer, komüne karşı şehri ele geçirmek için halk birlikleriyle uzun süre kanlı biçimde savaşır ve 28 Mayıs 1871 günü, şehir sokak sokak çarpışılarak ele geçirilir. Halk, Versailles güçlerine karşı mermi tükenince taşları tüfeklere doldurup savaşır, rehineler karşılıklı olarak öldürülür, son direnişler Pére Lachaise mezarlığında yapılır ve esirler bu mezarlıkta Versailles güçlerince kursuna dizilir. Savaşta 20 000 kadar komün devrimcisi ve 700'den fazla Versailles'li öldürülür.  

(Bu konuda ''Paris Komünü'' -La Commune, Paris1871- isimli 2000 yılı yapımı Peter Watkins'in yönetmenliğini yaptığı altı saatlik -345 dakika- güzel bir belgesel var... Bulursanız kaçırmayın derim.)

İşte girişte bahsettiğim ‘’Kiraz Zamanı’’ şiirinin yazarı Jean- Baptiste Clement anlattığım Paris Komünü partizanlarındandır. En ünlü şiiri olan ve elden ele dolaşan bu şiirini 28 Mayıs 1871’de Fontaine-au-Roi sokağının hastabakıcı görevlisi olan “yiğit yurttaş” Louise’e adamıştır. Ve bu şiir 1871’de Antoine Renaud tarafından bestelenir ve Paris komününün simgesi haline gelip devrimci şarkıların en unutulmazlarından biri haline gelir... 

Şimdi gelelim şiirin hikâyesine…

28 Mayıs Pazar günü Paris bütünüyle Versailles güçlerinin eline geçer... Sadece Fontaine-au-Roi sokağında birkaç kişi çarpışıyordur. Bunlar bir barikatın arkasına sığınmış yirmi kadar savaşçılardır... Aralarında Jean Baptiste Clement de vardır. Öğleye doğru sokağa, elinde bir ekmek sepeti taşıyan yirmi yaşlarında bir genç kız gelir. Kim olduğunu soran savaşçılara Saint-Maur sokağının hastabakıcısı olduğunu, belki yardımı dokunur diye buraya geldiğini söyler. Savaşçıların bütün ısrarlarına karşın oradan uzaklaşmaz...  Adının Louise olduğunu söyleyen bu kızı sonraları bir daha hiç kimse göremez...  (Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri, C.1, Çev. A. Kadir - A. Timuçin)

“Kiraz Zamanı” şiirinin sonradan, 1871’in kiraz zamanında yaşanan Paris Komünü’nün kanlı haftasının da simgesi olmasının iki nedene dayandığı söylenir. Birincisi şiirde yerlere düşen kırmızı kiraz tanelerinin komüncülerin kan damlalarını çağrıştırması, ikincisi de, bizzat kendisi de “Komünar” olan J.B. Clement’in barikatlarda can veren sevdiği bu hemşireye bu şiiri yazıldıktan beş yıl sonra ithaf etmesi. (1866)

Jean Baptiste Clement “Kiraz Zamanı” şiiriyle, öylesine meşhur olur ki, mezar taşına bile “Jean Baptiste Clement Kiraz Zamanı Şairi” yazılır... (Fotoğrafını yazımın sonuna ekliyorum.)

Bu şiiri Türkiye’de meşhur eden de yazımın girişinde bahsettiğim Özdemir İnce’nin içinde bu şiirin de bulunduğu ‘’Kiraz Zamanı’’ (May Yayınları, 1969) isimli şiir kitabıdır.

Jean- Baptiste Clement şiirinde başlangıçta tatlı tatlı, güzel güzel başlayıp sonunda da hüzünlü bir şekilde; ‘’Taşırım kiraz zamanından yüreğimde bir yara ve kader sunarken bana kendini, bilmez acımı dindirmesini. Kiraz zamanını hep seveceğim ben ve içimde sakladığım anıyı’’ diye şiirini bitirir... 

Bu şiir ve hikâyesi ''Le Temps des Cerises'' (Kiraz Zamanı) ismiyle 1914'ten 2005 yılına kadar beş kez filme alınır, üzerine bu adla iki ayrı tiyatro oyunu, iki ayrı roman yazılır... Şarkılara konu edilir... 

Yazımın hemen sonunda Fransızca öğrenen herkesin dinlemiş olması kuvvetle muhtemel olan bu şiirden yapılmış şarkının bağlantısını vereceğim. Eğer vaktiniz varsa aşağıdaki bağlantıdan “Kiraz Zamanı” (Le Temps des Cerises) isimli şarkıyı Fransız şansonlarının en güzellerinden Fransız aktör ve müzisyen Yves Montand’dan dinleyin! Hatta canınız kiraz çekmişse de şarkıyı dinlerken bağlantıyı tam ekran olarak izleyin.

Kiraz zamanı; mayıs sonları, haziran başıdır ve mevsimlerin en güzel olduğu vakitlerdir. Kiraz zamanı güzeldir ama kısadır, aynı daha önce anlattığım Sakura gibi, aynı hayat gibi, aynı ömür gibi.

Ve ‘’Tarih’’ ne garip bir bilimdir…. Dönemine hükmeden şaşalı diktatörleri, mağrur galipleri değil de nedense hep ona karşı koyanları, ona direnenleri, mağlupları kaydetmiştir! Hatta hatta yerlere dökülen kirazları bile…

Osman AYDOĞAN

Yves Montand, ‘’Le Temps des Cerises’’ (Kiraz Zamanı)
https://www.youtube.com/watch?v=ncs4WlWfIZo

 

Kiraz Zamanı

Gelince bize kiraz zamanı,
sevinçli bülbülle alaycı karatavuk
bayram ederler.
Güzellerin başında kavak yelleri,
sevdalıların yüreğinde güneş dolaşır. 
Gelince bize kiraz zamanı, 
alaycı karatavuk ne güzel şakır.

Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa. 
Gider çiftler düş kura kura
kirazları toplamaya,
bir örnek giysiler içinde aşk kirazları
düşer yapraklar altından damla damla, kan gibi.
Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa,
toplanır düş kura kura mercan taneleri.

Gelince size kiraz zamanı,
korkunuz varsa aşkın acısından,
sakının güzellerden.
Ben ki ağır acılardan hiç korkmam, 
istemem bir gün bile yaşamak acısız.
Gelince size kiraz zamanı,
aşkın acılarını da tadacaksınız.
Hep seveceğim ben kiraz zamanını

Taşırım kiraz zamanından
yüreğimde bir yara.
Ve kader sunarken bana kendini
bilmez acımı dindirmesini.
Kiraz zamanını hep seveceğim ben,
ve içimde sakladığım anıyı.

Le Temps des Cerises

Quand nous chanterons le temps des cerises,
Et gai rossignol, et merle moqueur
Seront tous en fête !
Les belles auront la folie en tête
Et les amoureux du soleil au cœur !
Quand nous chanterons le temps des cerises
Sifflera bien mieux le merle moqueur !

Mais il est bien court, le temps des cerises
Où l'on s'en va deux cueillir en rêvant
Des pendants d'oreilles...
Cerises d'amour aux robes pareilles,
Tombant sous la feuille en gouttes de sang...
Mais il est bien court, le temps des cerises,
Pendants de corail qu'on cueille en rêvant !

Quand vous en serez au temps des cerises,
Si vous avez peur des chagrins d'amour,
Evitez les belles !
Moi qui ne crains pas les peines cruelles
Je ne vivrai pas sans souffrir un jour...
Quand vous en serez au temps des cerises
Vous aurez aussi des chagrins d'amour !

J'aimerai toujours le temps des cerises,

C'est de ce temps-là que je garde au cœur
Une plaie ouverte !

Et dame Fortune, en m'étant offerte
Ne saurait jamais calmer ma douleur...

J’aimerai toujours le temps des cerises
Et le souvenir que je garde au cœur !

Jean-Baptiste Clément (1866)




Akşemseddin

27 Mayıs 2019

Kaç gündür Fatih Sultan Mehmet'i anlatıyorum... Muhtemel ki 29 Mayıs günü fetih günü diye bir kaç siyasetçi ve bir kaç kalem erbabı da Fatih'i anacak.. Ancak eminim ki Fatih'i Fatih yapan, değişik kaynaklarda “Manevi Fatih” olarak anılan, Fatih’in hocası Akşemseddin’i hiç kimsecikler anmayacak... Ancak Fatih’in hocası Akşemseddin'i hiç kimse anmasa da ben anmasam olmaz!

Birçok belgeye göre, Fatih 19 yaşındayken İstanbul’u fethedip kente girdiğinde, kendisini yetiştirerek o muhteşem güne hazırlayan, hatta teşvik eden, kararlılığını sağlayan hocası Akşemseddin de yanındaydı...

Fatih Akşemseddin ile İstanbul'a girişte şehir halkı tarafından karşılanır, şehir halkı Akşemseddin'i Fatih sanıp ona çiçekler uzatır. Akşemseddin ise "Padişah ben değilim" diyerek yanındaki Fatih Sultan Mehmed'i gösterir. Fatih ise "Hünkâr benim ama o benim hocamdır. Çiçekler O'na Layıktır!" sözüyle tebessüm ederek çiçekleri hocasına takdim eder.  

Rivayete göre Fatih bir gün haber vermeden çadırına girdiğinde, hocanın “ayağa kalkmaması”na şaşırmış ve çok içerlemişti; diğer hocalar: “Bir nedeni vardır, elini öpüp öğrenmelisin” deyince o gece yine ziyaretine gider… Bu kez padişahı ayakta karşılayan Akşemseddin’le sabaha kadar sohbet ederler. Hocasının ayağa kalkmayarak Fatih’e verdiği ders ise “alçakgönüllü”lüğünü terk ettiği yönündeki gözlemleri ve kaygılarıydı… İstanbul’u almak ne kadar önemliyse, ''kendini beğenmemiş'' kişiliğini sürdürmesi de o kadar önemliydi… Fatih, hocası Akşemseddin  hakkında; "diğer hocalar benim karşımda titrerken, ben bunun karşısında titriyorum" der.

Akşemseddin’in asıl adı Muhammed bin Hamza’dır. 1390 yılında  Şam’da doğar. (Bazı kaynaklar Göynük’te doğduğunu yazarlar) 15. yüzyılın en büyük sufilerinden biri ve çok yönlü Türk Bilim adamıdır. 

Henüz yedi yaşındayken babasıyla Amasya’nın Kavak beldesine yerleştiğinde, okumaya ve bilime merakı herkesin dikkatini çeker. Genç yaşta Osmancık’a müderris (Günümüzdeki üniversite öğretim üyesi) tayin edilir. Ancak aklı, dönemin ünlü düşünürü Hacı Bayram-ı Velî’nin öğrencisi olmaktır. Çünkü kendisini tanıyanlar ona şöyle diyorlardı: ‘’Kazandığın şu zahiri ilmini mana ilmiyle, bilgini aşk ile akıl vergisini kalp ve gönül vergisiyle tamamlaman gerek. Bu da yalnız olmaz. Sana bir mürşit lazım. Kalk Ankara'ya git. Orada Hacı Bayram Velî'ye müracaat et. O seni tamamlasın, bütünleşin. Sen bu dünyaya lazım bir insansın.’’

Israrlı çabalarıyla muradına erer. Bir süre Ankara’daki Hacı Bayram Camii’nin çilehanesinde çilesini çektikten sonra tıp biliminde yoğunlaşır. Bulaşıcı hastalıkların uzmanı olur ve Hacı Bayram-ı Velî’den, bugünkü diplomanın karşılığı olan “ilimde icazet” alır. Bu eğitiminin sonunda yazdığı “Maddet-ül-Hayat” adlı kitabında diyor ki; “Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşır. Bu, gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.” Bu nedenle Mikrobiyolojinin babası sayılır.

Akşemseddin’in bu saptamasını Fransa’da, Akşemseddin’den tam 400 yıl sonra Pasteur dile getirir, ancak Batı bilimi bulaşıcı hastalıkların ilk kâşifi olarak Akşemseddin’i asla anmaz. Hele Akşemseddin’in kanserle uğraşmasını; hatta Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu Kazasker Süleyman Çelebi’yi tedavi etmesini de Batı’nın tıp tarihi yazmaz; biz de bilsek de sözünü etmeyiz zaten!..

Sadece İskoç oryantalist Elias John Wilkinson Gibb,’’History of Ottoman Poetry’’ adlı eserinde, Akşemseddin'in tıp alanındaki ilmini, Hacı Bayram Velî ile beraber olduğu yıllarda elde ettiğini kaydetmekte ve kendisinden âlim ve mübarek bir kimse diye söz etmektedir.

Sadece beden hastalıkların değil, aynı zamandan ruh hastalıklarının da hekimi olan Akşemseddin, ruh hastalıklarını da tedavi eder.

Bu yüzden kendisine "Lokman-ı sani’’ (İkinci Lokman) denilmiştir. Tıp bilimleri dışında başta İslami bilimler olmak üzere astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden olmuştur.

Sultan II. Murat’ın daveti üzerine Akşemseddin ve Hacı Bayram­ı Velî birlikte Edirne’ye giderler. Sultan II. Murad bu iki zatın değerini anlar ve Saray’ın kapılarını açar. Fatih Sultan Mehmet (II. Mehmet) henüz beşiktedir. Bir gün sohbet esnasında Sultan II. Murad “Fetih bizlere müyesser olacak mı?” diye sorar. Hacı Bayram­ı Velî de “Siz ve biz bunu göremeyiz; ama fethi görmek şu küçük şehzade ile bizim köseye (Akşemseddin) nasip olacaktır” der. (Bazı kaynaklar Akşşemseddin'in beyaz sakalından bahsederler, halbuki Akşemseddin kösedir -sakalsız-.)

Kuşatma başlamıştı; ancak surlar aşılamıyordu. Fethin gecikmesi nedeniyle baş gösteren moral bozukluğunu “fetih günü”nü aynen bildirerek gideren, âyet­i kerimeleri ve hadîsleri tefsir ederek askere gayret ve cesaret vermeye çalışan yine Akşemseddin’di…

Akşemseddin, bu arada İslâm dünyasının ulu kişisi Hazret­i Eyyûb el­ Ensarî'nin İstanbul surları dibinde bulunduğu bilinen kabrini de bulmak ister.

Halid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el­ Ensarî, Hazreti Muhammed'i Mekke'den Medine'ye hicretinde evinde misafir eden, Hazret­i Peygamberin bütün gâzâlarında yanında bulunan ve onun sancaktarlığını yapan zât idi.

Emevîlerin ilk halifesi Muaviye, oğlu Yezîd'in kumandasındaki bir orduyu İstanbul'u fethe gönderdiği zaman, çok yaşlı bulunan Halîd bin Zeyd'i de ‘’uğurlu kişi’’ olarak bu sefere memur etmişti. İslâm âleminin bu ünlü kişisi İstanbul'un muhasarası sırasında vefat etmiş ve vasiyeti gereğince surların dibindeki bir noktada toprağa verilmiş. Akşemseddin, bu bilgininin ışığı altında Hazret­i Eyyûb'un kabrinin İstanbul surları dibindeki bir noktada olduğunu biliyormuş.

Bundan sonrasını, Evliya Çelebi, ünlü seyahatnâmesinde şöyle nakletmektedir:

“Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethederken, yetmiş yedi kibar ehlullah Ebâ Eyyub'un kabrini tecessüse koyuldular. İçlerinden Akşemseddin: ‘Beyim, Alemdâr­ı Resulullah Ebâ Eyyûbü'l­ Ensârî bu mahalde medfundur’, diyerek bir hıyâban­ı orman içre girdi. Bir seccade yaydırıp namaza durdu. İki rekâttan sonrâ selâm verip tekrar secdeye vardı ve rahat bir uykuya dalmış gibi öylece kaldı. Birçok kişiler, 'Efendi Hazretleri, Eyyûb'un kabrini bulamadığı için hicâbından uykuya vardı' diye târizler ettiler. Bir saat sonra Akşemseddin Hazretleri seccadeden başını kaldırıp, mübarek gözleri kan çanağını andırır hâlde Fatih Sultan Mehmet Han'a hitâben: ‘Hünkârum, hikmet­i Hüdâ... Seccademizi tam Hazret'in kabri üzerine sermişler!’

Bunun üzerine seccadenin bulunduğu yer derhal kazıldıkta, üç zira (eski bir ölçü) derinlikte, dört köşe yeşil bir somaki taş ortaya çıktı ve üzerinde kûfi yazı ile: “Hâzâ Kabri Ebâ Eyyûb­ül Ensarî” diye yazılmış olduğu görüldü. Taş kaldırıldığında, Hazret­i Eyyûb'un ter ü tâze vücudu safran ile boyanmış kefeni içinde ortaya çıkmış. Sağ elinde tunç bir mühür varmış. Taş tekrar yerine kapatılmış. Üzeri örtülmüş.’’

İşte; asırlardan beri, İstanbul'un başlıca ziyaret yeri olan Eyüp Sultanın kabri böylece bulunur. Sonra da bu kabre, şaheser bir türbe yapılır.

İstanbul alındıktan sonra camiye dönüştürülen Ayasofya’daki ilk cuma hutbesini okuyan da Akşemseddin’dir.

Fatih, İstanbul’un fethinden sonra, bir ara hocasından kendisini dervişliğe kabul ederek irşatlarda bulunmasını ister. Akşemseddin bu teklifi: “Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil, mâlik olman lâzımdır...” diyerek şiddetle reddeder.

Artık kendi görevinin de bittiğine inanır, Fatih’ten Göynük'e gidip, orada dersleriyle uğraşması için izin ister. Fatih hocasını bırakmak istemese de, sonunda çare olmadığını görür. Hocasını Göynük'e uğurlar.

Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra kendisine ödül olarak vermek istediği altınları ve imkânları kabul etmez ve Göynük kasabasına sadece sırtındaki cübbe ve başındaki kavuğu ile döner. Akşemseddin Göynük'te bir köşeye çekilerek öğrencileri ve kitaplarıyla baş başa kalır, Fatih'e yazdığı mektuplarda, Ona, yeni ufuklar açar.

Akşemseddin aynı zamanda şu kitapların da yazarıdır: ‘’Risaletü'n-Nûriye’’, ‘’Hall-i Müşkilât’’, ‘’Makamât-ı Evliyâ’’, ‘’Kitabü't Tıb’’, ‘’Maddetü'l-Hayat’’, ‘’Def'ü Metain’’ ve ‘’Nasihatnamei Akşemseddin’’

Ne yazık ki Aşemseddin'i anlatan çok sayıda kaynak yoktur. Akşemseddin’i anlatan eserlerden ise en önemli ve özgün eser olan Göynüklü Kadı Emir Hüseyin Enisî’ tarafından kaleme alınan ‘’Menakıb-ı Akşemseddin’’ (Akşemseddin’in Menkibeleri) (H Yayınları, 2011)   isimli kitabıdır. Akşemseddin’in bilimsel yönünü anlatan ise Ali Kuzu’nun ‘’Akşemseddin, Mikrobu Bulan Alim’’ (Paraf Yayınları, 2013) isimli kitabıdır. Bir de Göynük Belediyesi tarafından yayınlanan Ömer Eru’nun hazırladığı  ‘’Akşemseddin Hazretleri’’ (2013) isimli kitap bulunmaktadır. 

Herkes Şeyh Edebali’nin damadı Osman Gazi’ye nasihatini bilir. Ama esas nasihat Akşemseddin’dendir. Akşemseddin’in nasihatlarından bazıları:

''Ey oğul!
Her şeye besmele ile başla.  
Daima abdestli ve temiz ol.
Kimseden incinerek sitem etme ve kimse de senden incinmesin.
Kimsenin kalbini viran eyleme (yıkma).
Kardeşine ulaşan nimete asla haset etme.
Kimseyi kötüleme, yalan ve iftiradan sakın.
Kardeşinin kusurlarını görme.
Ananı ve babanı duadan ihmal etme.
Dünya sultanlarının iltifatıyla sevinme.
Dünyanın geçici sevinci sen oyalamasın.
İhsan ve ikramın bol olsun, sadakayı ihmal etme.
Sırlarını ifşa eyleme.
Kendini başkalarına methiye eyleme.
Bu günden yarının tasasını çekme.
Sofradan düşen yemek, zenginliğe sebeptir.
Daima edepli ol; ikram ettiğine de mütevazı ol.
Dişini tırnağınla kurcalama.
Evinde örümcek ağı olmasın.
Elbisen üzerinde iken dikme.
Allahü Tealaya isyandan sakın ki hafızan ve zekân artsın.
Sahipsiz mala elini uzatma.
Ölümü aklından hiç çıkarma.''

Şems Farsça ‘’Güneş’’ demek, Şemseddin ise ‘’Dinin Güneşi’’ anlamına geliyor. Peki, Akşemseddin neden Akşemseddin diye anılır biliyor musunuz? Bir kısım kaynaklarda saçının ve -köse olmasına rağmen- sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı ‘’Akşemseddin’’ dendiği iddia edilse de gerçek öyle değildir. Ama önce kısa bir Türkçe bilgisi:

Türkçede ‘‘Kara‘‘ ve ‘‘ak‘‘ sözcüklerinin ikincil anlamı olan renk tanımlarından önce asıl anlamı daha farklıdır. Kara; ulu, yüce, zor, sert, iri, büyük anlamında kullanılır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; Merzifonlu Yüce Mustafa Paşa‘dır. Kara Mürsel; Ulu, yüce Mürsel’dir. Kara Tekin, Kara Murat ; (aynı anlamda) yüce, ulu, büyük Tekin‘dir, Murat’dır. Karakış; zor kıştır, şiddetli kıştır. Karadeniz; zor denizdir (dalgaları nedeniyle) Karahisar; büyük hisardır. Karaburcu; (üzüm cinsidir) İri burcudur. (Hem de beyaz renkte iri bir üzüm cinsidir)  Karabulut; iri, büyük buluttur. Karagöz; (siyah göz değildir) iri gözdür. Karakaş: (siyah kaş değildir) iri kaştır...

Ak ise ''bilgelik'' anlamında kullanılır. Ak; temiz, dürüst, namuslu, sıkıntısız, rahat, sorunsuz anlamında da kullanılır. Akgün-kara gün; sıkıntısız gün- zor, sıkıntılı gün anlamındadır. Ak akçe kara gün içindir; temiz, helal para zor günler içindir. Akdeniz; sadece Türkçede vardır, Mediterane, Mittelmeer, (Orta deniz) Bahr-ul asvad (Arapça) orta denizdir. Akdeniz; bilge denizdir, çünkü mitoloji orada… Karabaş-akbaş; Anadolu'da köpek cinsidir; karabaş; iri, akbaş ise küçük olanıdır. ''Ak oğlan'' bir Anadolu değişidir; güven veren oğlandır, dingin oğlandır.

İşte Akşemseddin; bilge, sıkıntısız, sükûnetli, güven veren Şemseddin'dir.

Akşemseddin Hazretleri artık Göynük'tedir. Rivayet olunur ki bir gün evinde oğlunu (dört yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar “Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!”

Yıl 1459 yılının Şubat ayıdır. Fethin manevi önderi Göynük’teki Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine mütevazi bir törenle defnedilir. 

Yolunuz düşerse, Göynük’e Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine “fethin manevi önderi” için siz de bir Fatiha okuyun, içinizden gelen en güzel sözleri türbesinin başında fısıldayın... 

Şarkın ve garbın efendisi, iki kıtanın ve iki denizin padişahı ve iki medeniyetin sahibi aydın bir Padişahın böylesi derin, böylesi yüce, böylesine âlim bir hocasıydı işte Akşemseddin… Allah rahmet eylesin… Mekânı cennet, ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN

Aşağıdaki fotoğrafta ön planda Akşemseddin'in türbesi ve arka planda Süleyman Paşa Camii yer almaktadır. 




Fatih Sultan Mehmet (2)

26 Mayıs 2019

İstanbul'un fethinin 566. yıldönümü nedeniyle Fatih Sultan Mehmet'i anmak maksadıyla yazdığım dünkü yazımda Fatih Sultan Mehmet hakkında kısaca şunlardan bahsetmiştim:

Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra Türk ve Müslüman Çandarlı’yı idam ettirip yerine bir Rum’u getirdiğini, savaşta öldürdüğü imparatorun (Konstantin Paleolog), İstanbul fethedilmeseydi belki de ileride imparator olabilecek iki yeğenini de vezir yaptığını, Hekim Yakup Paşa (Yahudi), Koca Davut Paşa (Arnavut) ve Zağnos Paşa (Rum veya Sırp asıllı)’yı o dönem devletin önemli kadrolarına getirdiğini, Ermenileri İstanbul’a yerleştirdiğini, İstanbul’da Rum Ortodoks Patrikhanesini koruduğunu, Ermeni Patrikhanesini kurduğunu ve İstanbul’da Yahudi hahambaşı bulundurduğunu,  

Fatih’in İstanbul’u alınca şehrin adını değiştirmediğini, şehrin adının 19. yüzyıla kadar hep ‘’Konstantiniyye’’ olarak kaldığını, fetihten sonra Ayasofya’yı camii yaptığını ancak adını yine değiştirmediğini,

Fatih Sultan Mehmet’in anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Latince, Arapça, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuştuğunu, Gutenberg'in matbaasında basılan bazı kitapları Avrupa'dan getirtip bu kitapları okuyup çevirterek İstanbul’da büyük bir kütüphane kurdurduğunu, bu kütüphanede Aristotales, St Thomas, Aquinas kitaplarının olduğunu, 1466 yılında İskenderiyeli matematikçi, coğrafyacı ve Batlamyos’un ‘’Coğrafya’’ kitabını tercüme ettirdiğini,

Fatih Sultan Mehmet’in resmi unvanın da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’ olduğunu, çoğu Batılı tarihçilerin de Fatih’ten III. Roma İmparatoru olarak bahsettiklerini,  Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından Prof. Dr. Bertrand Michael Buchmann’ın bir sohbetinde bana ''Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkmamıştır, adını değiştirip (Osmanlı İmparatorluğu) bütün kurumlarıyla geliştirip III. Roma İmparatorluğu olarak yaşatmıştır. Bu nedenle de Fatih Sultan Mehmet III. Roma İmparatorudur'' diye söylediğini…

Ama Fatih hakkında yazmadığım bir konu vardı, onu da bana saygıdeğer bir dostum hatırlattı: Gedik Ahmet Paşa'nın Çizme’nin ucuna çıkarma yapması ve seferde iken Gebze'de vefat eden Fatih'in sefer hedefi ve zehirlenerek öldürüldüğü konusu... Gedik Ahmet Paşa’nın Çizme'nin ucuna çıkarma yapması hariç, Fatih'in zehirlenerek öldürüldüğü konusu rivayet, sefer hedefi konusu meçhul olduğu için bu konuyu ihmal etmiştim…

Fatih’e tekrar geri dönmek üzere şimdi de gelelim Fatih’ten sonraki Osmanlının diğer zamanlarının bazı özelliklerine ve uygulamalarına…

İslam’ın beş şartından biri değil midir hacca gitmek? Ancak hiçbir Osmanlı padişahı hacca gitmemiştir. 

Hemen hemen bütün Osmanlı padişahlarının anneleri yabancıdır...

Barbaros, Mimar Sinan, Sokullu kimlerdi biliyor musunuz? Bütün tarihçilerce Osmanlının en büyük veziri kabul edilen Sokullu 21 yaşında bir Sırp kilisesinde org çalarken devşirildiğini bilir miydiniz? Varlığını Türk toplumunun dizilerden haberdar olduğu Pargalı İbrahim Paşa, Mustafa Celaleddin Paşa, 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması’nda Osmanlı’yı temsil eden üç kişiden biri olan Mehmet Ali Paşalar kimlerdi biliyor musunuz? İbrahim Müteferrika’yı, Humbaracı Osman Ahmet Paşa'yı, 1729’da Osmanlı’da ilk modern itfaiye birliğini kuran Ahmet Paşa’yı tanıyor musunuz?

Türkçülük hareketinin öncüsü, ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanında İstanbul vekili ve bu meclisin başkanı,maarif nazırlığı ve sadrazamlık  görevini yapan, devlet adamlığının yanı sıra aynı zamanda 16 dil bilen bir bilim adamı Ahmet Vefik Paşa'yı biliyor musunuz?.

Neyse uzatmayayım Osmanlı’da görev yapan toplam 218 sadrazamın sadece 101’i Türk kökenli olup, geri kalan 117’si farklı etnik kökenlerden gelmektedir. Bu 117 sadrazamın etnik kökenlerine bakıldığında ise, 32’sinin Arnavut, 12’sinin Boşnak, 11’inin Gürcü, 9’unun Abaza, 6’sının Rum, 4’ünün Çerkez, 4’ünün Hırvat, 2’sinin Arap, 2’sinin Ermeni, 2’sinin İtalyan, 2’sinin Slav, 1’inin Rus, 1’inin Bulgar, 1’inin Sırp, 1’inin de Çeçen olduğu ve geri kalan 27 sadrazamın etnik kökeni tam olarak bilinmediği görülecektir. 

Yine bilir miydiniz Osmanlı padişahlarının hiçbirisinin ismi halifelerin isminden değildir... Ne Ömer, ne Ebu Bekir, ne Ali ne de Osman ismini vermişlerdir padişahlara…(Kurucusu hariç, ona da Osman değil Ottoman derlerdi)  Peygamber Hz. Muhammed’i de Mehmet yapmışlardır. Hiçbir mezhebin sembol isimlerini almamıştır Osmanlı padişahları. Neden dersiniz neden?

Her ne kadar bizler Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu olarak Osman Bey’i bilirsek de bu doğru değildir. Osman Bey, Osmanlı Beyliğinin kurucusudur. Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu ise Fatih Sultan Mehmet’tir. Osmanlı İmparatorluğunu kurumsallaştıran o’dur… Yukarıda yazdığım bütün bu Osmanlı politikalarının kurgusunu Fatih’in yaptığı kurumsallaşmış bir uygulama olduğunu değerlendiriyorum…

Fatih’in son seferinde iken zehirlenerek öldürüldüğü rivayetinden bahsetmiştim. Fatih’in bu son seferinin hedefinin de Roma olduğu rivayet edilir… Eğer Fatih’in hedefi Roma ise… Fatih bu seferinin amacı ve maksadı üzerinde iyi düşünülmelidir diye değerlendiriyorum…Yoksa Fatih bu seferi ile tekrar Doğu ve Batı Roma’yı birleştirmek için mi yapmıştır? Kendisi de gerçek anlamda bir Sezar olmak mı istemiştir. Zaten Fatih’in unvanı da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’ değil miydi? Yoksa Fatih’in ve ondan sonrakilerin tüm bu politikaları bu amaca mı dönüktü? Prof. Dr. İlber Ortaylı Fatih için ‘’Hedeflerinin hepsini ardındaki toplum anlamış değildir zaten, açıkça da ortaya koymamıştı’’ diye yazar…

Osmanlı hiçbir zaman kendisini bir Türk İmparatorluğu olarak görmemiştir. İlkyazımda da bahsetmiştim; Osmanlının Anadolu’da döktüğü Türk kanı Balkanlardaki döktüğü Slav kanından misliyle fazladır. Anadolu Türkmenleri Osmanlı için ''Etrak-ı bi idrak'' (Düşüncesiz, akılsız Türkler)'dir.. Aslında Osmanlı; Müslüman ve Ortodoks, Türk, Arap, Slav, ve Rum ortak devletidir... Ancak bu konu pek konuşulmaz... Osmanlının Anadolu'da döktüğü kanı bir başka yazımda anlatayım...

Bütün bunları ben bir olumsuzluk olarak yazmıyorum... Bütün bunların, bütün bu özelliklerin nedeni çok basit: Eğer bu coğrafyada yaşayacaksanız ve bu coğrafyada Roma İmparatorluğu gibi Cihan Şümûl bir imparatorluk kuracaksanız ve bu coğrafyada uzun ömürlü olmak, bu coğrafyada baki kalmak istiyorsanız ve İbn-i Haldun'un söylediği gibi kaderiniz olan bu coğrafya ile barışık yaşayacaksanız; bir ırkın üstünlüğüne, bir dine ve bir mezhebe dayanamazsınız. Osmanlı bugünkü Amerika gibi her dini, her etnik ve folklorik grubu bir potada eritip Osmanlılık diye bir kavram yaratmış ve bu sayede üç kıtada altı yüzyıl hüküm sürmüştür.

Dünkü yazımda Fatih’in ‘’Avni’’ maşlahını kullanarak şiirler yazdığından bahsetmiştim. Bu divandan bir beytini örnek olarak vererek yazımı bitireyim: (‘’Fatih Divanı ve Şerhi’’, Yelkenli Kitabevi, 2009)

''Aşk nakdi bir hazînedür ana yokdur zeval 
Mâlik olan ‘Avniyâ bir gence gencûr istemez''

(Ey Avnî! Aşk, yok olmayan gerçek bir hazinedir. Ona sahip olan kişi, dünyada nice kıymetli hazinelere sahip bir hazinedar olmayı istemez.)

Üç gün sonra İstanbul'un fethinin 566. yıldönümü... Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyarak öğrenmeye çalışanların böylesi bir hükümdârı, Fatih Sultan Mehmet'i anlamalarını ve hakkıyla anmalarını beklemek beyhude bir hâyâl olur... Ancak bu onların sorunudur...  Ama biz, gelin dün de verdiğim gibi Asaf Hâled Çelebi’nin Mârâ isimli şirinin girişinde söylediği gibi yapalım:

’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’

 Osman AYDOĞAN




Fatih Sultan Mehmet

25 Mayıs 2019

Dört gün sonra 29 Mayıs... İstanbul’un fethinin 566’ncı yıldönümü… 566 yıl önce bugün İstanbul surlarının önü kıyamet gibiydi.. Sözde İstanbul’a meftun olanlar ne yapacaklar bu yıldönümünde diye merak etmeye heç gerek yohtur... Her yıl yaptıkları gibi uyduruktan laf olsun diye bir-iki demeç, ilk mektep seviyesindeki Ortaçağ’ı andıran müsamereler, Ulubatlı Hasan, surlar… Tüm bildikleri çünkü bunlar… Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda okuyanlar zaten Fatih Sultan Mehmet’i ne anlayabilirler ve ne de hakkıyla anabilirler... Ancak bu konu onların sorunudur... Onlar Fatih Sultan Mehmet'i anlamayamaz ve anlatamazlar... Ama benim Fatih Sultan Mehmet'i anlatmam lazım... Gelin Fatih Sultan Mehmet’i benden dinleyin…

Ama önce size bir şairimizden ve onun bir şiirinden bahsedeyim…

Kıymeti, değeri, derinliği ve zenginliği yaşarken –belki de hâlen - anlaşılmayan- ve ‘’Garip Akımı’’ içerisinde bir garip kalmış bir şairimiz var: Asaf Hâled Çelebi… Asaf Hâled Çelebi’nin de güzel bir şiiri var: ‘’Mâra’’ Ve şiir şöyle başlardı: ’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’

Birçok dilde (mesela Arapçada) “kadın” anlamına gelen Mâra, Budizm’de Buda’yı baştan çıkarmaya çalışan, dünyevi güzellikleri simgeleyen kadının da adıdır.

15’inci yüzyılda yaşamış, Trabzon imparatoriçesinin yeğeni, II. Murat’ın haremine girmiş, Bizans imparatorunun evlenmeye çalıştığı ama başaramadığı zengin bir kişidir Mâra aynı zamanda...

Mâra’yı bazı kaynaklar da Sırp asıllı yapar. Yorgos Leonardos’un ‘’Hırıstiyan Sultan Mâra’’ (İnkılap Kitapevi, 2004) isimli tarihi romanı bir kişisel maceranın sürükleyiciliği çerçevesinde ortaçağ Balkanlar’ını canlandırır. Sırbistan hükümdarının kızı, II. Murad’ın eşi, Fatih Sultan Mehmet’in saygıdeğer analığı ve neredeyse son Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos’un eşi olacak olan Mâra Brankoviç Komnenos’tur Mâra. 15’inci yüzyılda Güneydoğu Avrupa’nın tarihine yeni bir yön veren bu olaylar kitabın sayfalarında yeniden canlanır. Sırp kralı Brankoviç’in kızı Osmanlılar arasında çok ünlü olmuş, Fatih ondan anamız diye söz etmiştir. Bazı kaynaklarda Mâra Sultan diye geçmiştir.

Fatih Sultan Mehmet kendisini yetiştiren bu saygıdeğer analığına Balkanlarda ‘’Küçük Ayasofya’’ diye bir yer alır ve bu konuda (halen Topkapı Sarayı’nın arşivinde bulunan) bir de ferman çıkarır. Fatih Sultan Mehmet fermanda saygıdeğer analığına ‘’anam Despina’’ diye hitap eder... Fatih’in karısı Gülbahar Hatun da Hristiyan’dır, hiçbir zaman da dönmemiştir İslam’a. Hristiyan olarak da defnedilir. Alman tarihçi Franz Babinger, Gülbahar Hatun’un Arnavut kökenli olduğunu yazar.

Fetihten sonra Papa, Fatih Sultan Mehmet’e bir mektup yazar ve der ki mektubunda Fatih’e: ‘’Hristiyanlığı seçin! Sizi Doğu Roma imparatoru olarak selamlayalım.” Zaten Fatih Sultan Mehmet’in resmi unvanı da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’dur… Çoğu Batılı tarihçiler de Fatih’ten III. Roma İmparatoru olarak bahsederler. Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından özel sohbetlerimde çok duydum bu sözü… Prof. Dr. Bertrand Michael Buchmann’ı burada yâd ile anıyorum. Buchmann bana ''Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkmamıştır, adını değiştirip (Osmanlı İmparatorluğu) bütün kurumlarıyla geliştirip III. Roma İmparatorluğu olarak yaşatmıştır. Bu nedenle de Fatih Sultan Mehmet III. Roma İmparatorudur'' diye anlatmıştı...

Fatih Sultan Mehmet, Anadolu birliğini çok gaddarca sağlar. Bu uğurda çok kan döker. Tarihçi Erdoğan Aydın ‘’Fetih ve Fatih’’ (Kırmızı Yayınları, 2012) isimli kitabında Fatih’in Anadolu’da döktüğü kanların Balkanlarda döktüğünden çok daha fazla olduğunu yazar. Anadolu'daki Germiyanoğulları, Menteşoğulları, Aydınoğulları ve Karamanoğulları devletleri Fatih tarafından zorla ve kan dökülerek Osmanlıya katılırlar. Hele hele Karamanoğlu Devletine diz çöktürmek için Osmanlının Anadolu'da döktüğü kanın haddi hesabı yoktur… 

Şehzade Orhan (2. Sultan Orhan) da Bizanslı bir imparatorun damadıydı. Ve Fatih Sultan Mehmet''e karşı Konstantiniyye surlarını savunanlar arasında 600 askeriyle Şehzade Orhan da vardır!

Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Türk ve Müslüman Çandarlı’yı idam ettirip yerine bir Rum’u getirir. Çandarlı yeni kurulacak imparatorluğun ‘’Türk İslam İmparatorluğu’’ olmasını istiyordu… Fatih ise ‘’Cihanşümul bir imparatorluk’’ kurmak istiyordu… Fatih'e göre böyle bir imparatorluk ise çok uluslu, çok dinli ve evrensel bir imparatorluk olmalıydı.

İşte tam da bu nedenle Fatih savaşta öldürdüğü imparatorun (Konstantin Paleolog), İstanbul fethedilmeseydi belki de ileride imparator olabilecek iki yeğenini de vezir yapar... Hekim Yakup Paşa (Yahudi), Koca Davut Paşa (Arnavut) ve Zağnos Paşa (Rum veya Sırp asıllı. II. Murat‘ın kızını alarak onun damadı olur, kendi kızını da Fatih Sultan Mehmet‘le evlendirir. Fatih’in şehzadeliği sırasında onun nedimliğini yapar, şehzadeye Rumca ve Lâtince öğretir. Bugün için Balıkesir'de adına yaptırdığı Zağnos Paşa Camii bulunmaktadır.) o dönem devletin önemli kadrolarında yer almış ve başarılı olmuş devşirmelerdir.

Yine aynı nedenle Ermenileri İstanbul’a yerleştiren de Fatih’tir… İstanbul’da Rum Ortodoks Patrikhanesini koruyan, Ermeni Patrikhanesini kuran ve İstanbul’da Yahudi hahambaşı bulunduran da Fatih’tir… Fatih İstanbul’u alınca şehrin adını değiştirmez, 19. yüzyıla kadar hep Konstantiniyye’dir o şehrin ismi... Ancak 19. yüzyılda ‘’İstanbul’’ ismini alır. Fatih, fetihten sonra Ayasofya’yı camii yapar ama adını yine değiştirmez!. Aya İrini de aynı şekilde kalır. Adı değişmez!

Fatih Sultan Mehmet anadili Türkçe'nin yanında Yunanca, Latince, Arapça, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşur. Fatih'in Latinceyi anadili gibi konuştuğu ve Homeros’u aslından okuduğu rivayet edilir. Coğrafya ve tarihe meraklıdır. Bir divan tertip edecek kadar güçlü bir şairdir. Avni mahlasını kullanarak divanlar yazar. Huzurunda Gazali ve İbn'i Rüşd'ün fikirlerini tartıştıracak kadar felsefeye meraklıdır.  Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ele geçirdikten sonra, imparatorluğun felsefecisi Amiroutzes’u saraya davet edip onunla felsefî konular üzerinde tartışır.

Fatih İstanbul kuşatması sırasında yeni döktürülen topların balistik hesaplarını yapacak seviyede de mühendislik bilgisine sahiptir. Gutenberg'in matbaasında basılan bazı kitapları Avrupa'dan getirtip bu kitapları okuyup çevirterek İstanbul’da büyük bir kütüphane kurdurur. Bu kütüphanede Aristotales, St Thomas, Aquinas kitapları vardır. Çağdaş Vaka-i Name’nin, yani tarih yazıcılığının doğuşu Fatih döneminde olmuştur.

1466 yılında  İskenderiyeli matematikçi, coğrafyacı ve astronom  Batlamyos’un ‘’Coğrafya’’ kitabını (‘’Batlamyos’un Haritası’’ olarak da bilinir) tercüme ettirir.

Fatih, atam-dedem kanunu dediği gelenekleri yazılı hale getirir ve bunlara ‘’kanunname-i ali Osman’’ ismini verir. Bu Kanun Hükmünde Kararnamelerden, -pardon-, bu kanunnamelerden birisi de şudur: ‘’Kanunname-i al-i Osman'a şu derkenarı da düşesiz: Her kimesneye ki bundan böyle saltanat müyesser ola, nizamı âlem için kardeşlerini katleylemek münasiptir. Ekseri ulema dahi bunun böyle olmasına razı olup tasvip etmiştir.’’ …

Fatih ölünce de vasiyeti üzerine naaşı Büyük Konstantin'in, Justinianos'un, Theodora'nın, Zeo'nun ve diğerlerinin yattığı yere defnedilir. Müslüman olmayan Hristiyan olan karısı da ölünce yanına defnedilir. 

Fatih’in anlattığım bütün bu özelliklerinin çağını aşan, çağının üstünde bir iftihar vesilesi özellikler olduğunu düşünüyorum. İşte Fatih Sultan Mehmet böylesine büyük bir padişahtır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı Fatih için şunları söyler; "Türk entelektüelinin sahip olmadığı vasıfların başında doğuya ve batıya sahip olmak gelir. Hem İtalyancayı hem Yunancayı hem Farsçayı hem Arapçayı bilen böyle bir münevver, onun devrinde Batıda yok. İkincisi, inanılmaz derecede coğrafya biliyor. Ateşli silahlar ordusuna iyi komuta ediyor. Fatih Sultan Mehmet Han, şarkın ve garbın efendisidir, şarkı ve garbı bilir ve komplekssiz bir şark münevveridir, o bir dünya hükümdarıdır. Fatih büyüktü. Ölümü de bir dağın indifaı veya bir büyük geminin batması gibidir. Hedeflerinin hepsini ardındaki toplum anlamış değildir zaten, açıkça da ortaya koymamıştı. Ama Fatih Sultan Mehmed Han asrının hiç tesiri kalmadığını söyleyebilir misiniz? En azından sarayda kurduğu kozmopolit kütüphaneyi o yönde zenginleştiren Kanuni Sultan Süleyman onun torunuydu. Fatih iki kıtanın ve iki denizin padişahı ve iki medeniyetin sahibi bir aydındı.’’

Hem İstanbul'a meftun olduklarını söyleyip hem de İstanbul'a ihanet edenlerin Fatih Sultan Mehmet'i anlamalarını ve hakkıyla anmalarını beklemek beyhude bir hâyâl olurdu... Ancak bu onların sorunudur...  Ama biz, gelin yazımın başında verdiğim Asaf Hâled Çelebi’nin Mârâ isimli şirinin girişinde söylediği gibi yapalım:

’’Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mârâ.’’

Osman AYDOĞAN




S-400, Patriot ve F-35

24 Mayıs 2019

Son bir kaç yıldır Türkiye'nin gündemini satın alacağı S-400, Patriot ve F-35 silah sistemleri oluşturmaktadır... S-400, Patriot ve F-35 konusunda ne olacağı konusunda fikir yürütebilmek için bu konudaki gelişmeleri kısaca özetlememiz gerekir diye düşünüyorum.

S-400 ve Patriot silah sistemleri ‘’uzun menzilli füzesavar silah sistemleridir’’. S-400, Patriot silah sisteminden farklı olarak; Patriot sadece uzun menzilli füzesavar füzesi iken S-400 hem uzun menzilli uçaksavar hem de uzun menzilli füzesavar silah sistemidir.  F-35 ise ABD’nin geliştirdiği yeni nesil savaş uçağının ismidir. F-35 üretim programına Türkiye de dâhil olmuştur. F-35’lerin üretim programına Türkiye yaklaşık 11 Milyar Dolarlık bir üretimle katkı sağlayacaktır.  

ABD’nin Patriot füzelerini Türkiye’ye satmakta sorun çıkarması üzerine Ankara, 2017 yılının sonlarında iki ülke arasında iki buçuk milyar dolarlık bir anlaşmayla Rusların S-400 hava savunma sistemini almaya karar verdi…

Bunların yanında Türkiye, S-400 ve Patriot sistemlerine benzer İtalyan-Fransız ortaklığı SAMP/T hava savunma sistemini, bu silahlara alternatif olarak satın alma, teknoloji transferi ve ortak üretim konusunda da bir çalışma başlattı.

Türkiye’nin Rusya ile S-400 füzelerinin satın alınması anlaşması üzerine ABD Türkiye’nin Rus S-400 füzelerini almaması için Türkiye’ye baskı yapmaya başladı. Hatta ABD Türkiye’nin S-400 aldığı takdirde F-35 uçakları programından çıkarılacağı tehdidini öne sürdü.

ABD bu tehditlerini somutlaştırarak ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu tarafından 10 Mayıs 2019 tarihinde sunulan ve Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alması halinde F-35 programından çıkarılması çağrısı yapan karar tasarısını onaylayarak kabul etti. Bu karar tasarısında Türkiye’ye S-400 silah sistemi alımını iptal etmesi çağrısı yapıldı.

Metinde Amerika’nın ‘’Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası’’ (CAATSA)’nın Başkan’a Rus savunma ya da istihbarat sektörüyle önemli işlemler yapan birey ya da kuruluşlara yaptırım uygulamasını şart koştuğu da hatırlatıldı.

Ayrıca karar metninde Türkiye’nin S-400 sistemi almasının Amerika ve NATO müttefiklerinin güvenliğine ve Türk-Amerikan ilişkilerine zarar verdiği ve bu alımın Türkiye’nin F-35 üretimine katılma ve bu uçakları filosuna alma planıyla uyumsuz olduğu belirtiliyor.

Karar metninde ayrıca; F-35 programı dışında olası yaptırımlardan etkilenebilecek savunma teçhizatı programları arasında Patriot hava ve füze savunma sistemi, CH-47F Chinook helikopterleri, UH-60 Black Hawk helikopterleri ve F-16 uçakları da var.

ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu tarafından onaylanan bu karar üzerine Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, önümüzdeki aylarda S-400’ün gelmesinin ardından ABD’nin CAATSA yaptırımlarının devreye girmesi halinde neler yapabileceğinin hesabını yaptıklarını belirterek, “Türkiye CAATSA yaptırımlarının hayata geçmesine yönelik de hazırlık yapıyor” diye açıklamada bulundu…

Bütün bu haberler, bu son gelişmeler kamuoyunca bilinen konular… Sorun bundan sonrasının ne olacağı üzerinedir. Türkiye S-400 alacak mı? Türkiye S-400 alırsa Türkiye-ABD ilişkileri, almazsa Türkiye –Rusya ilişkileri nasıl etkilenir. Şimdi gerek Türkiye’de gerekse de ABD, Rusya ve AB’de bütün thing teng kuruluşları bu soru üzerine kafa yormaktadır. Dolayıyla kamuoyu da bu sorunun cevabını beklemektedir.

Hafızamız zayıftır. Bu nedenle yakın bir geçmişe gidelim…

Türkiye geçmişte ABD’den dört adet Awacs Radar uçağı satın aldı. Awacs’ın Türkçe açılımı ise ‘’Havadan Erken İhbar ve Kontrol’’ anlamına gelmektedir. Bu uçaklar Boeing 737 tipi uçakların gerekli modernizasyonu sonrası bir ‘’Uçan Radar’’ haline getirilmiş halidir... Awacs uçaklarını Türkiye 2004 yılında ABD’den sipariş etmişti.  Sipariş tarihimiz 2004 yılı olmasına rağmen uçaklarımız planlanan zamandan 5 – 6 yıl gecikmeli olarak 21 Şubat 2015 tarihinde hizmete girebilmişlerdir. Türkiye bu uçaklar için toplam 1,5 milyar Dolar para ödemiştir.

Awacs 30.000 feet irtifada görev yaparken yaklaşık 500 km ötedeki, uçak 30.000 feet’in üzerine çıktığı zaman yaklaşık olarak 800 km uzaklıktaki hedefleri görüp tespit ve teşhisini yapabilmektedir. Ancak Awacs’ın en büyük özelliği Patriot füzelerinin bir parçası olarak hava radarı görevini yapmasıdır. Bu nedenle Türkiye o zamanlar muhtemel satın alacağı Patriot füzesavar silah sisteminin bir parçası olan radarlarını 1,5 milyar Dolar para ödeyerek zaten envanterine almıştı.

Türkiye’nin S-400’ler için ödeyeceği para yaklaşık 2,5 milyar Dolar’dır. Türkiye’ye ilkbahar yağmurları gibi göklerden Dolar’lar yağdığı için bu silahların maliyetini şimdilik bir kenara bırakalım..

Bu silahlar (S-400 ve Patriot veya SAMP/T bataryaları) uzun menzilli füzesavar silah sistemleridir. Uzun menzilli füzeler ise her ülkenin elinde bulunmamaktadır. Bu silahlar Suriye’de yoktur, Irak’ta yoktur, Yunanistan, Bulgaristan ve İngiltere ve Fransa hariç tüm bir Avrupa’da yoktur. Bölgemizde sadece İran ve Rusya’da bulunmaktadır. Daha uzaklarda Çin, Kore ve ABD elinde bulunmaktadır. Bu silahlarla Türkiye’yi tehdit edecek bölgede iki ülke vardır: İran ve Rusya. İran’ın Rusya’nın hemen hemen müttefiki olması, genellikle Rus teknolojisi kullanması nedeniyle tehdidi aynı değerlendirmek gerekmektedir.

Bu durumda şu soru sorulmalıdır: Türkiye Rusya’dan alacağı S-400’leri Rusya’ya karşı mı kullanacaktır? Bu durumda silah sistemlerindeki gizli ve gömülü kodlarla Rusya buna izin mi verecektir?

Bir başka konu da S-400 diye bilinen sadece füzesavar sistemidir. Bu sistemin 600 km uzaktaki hedefleri algıladığı ifade edilmektedir. Ancak bu yetenek için hangi kara ve hava radarlarını kullanacağı ve bunların maliyet ve kullanım, Türkiye’nin hava savunma sistemine entegresi konusunda şüpheler vardır. Ayrıca S-400 sisteminin kullanılması, yaygınlaştırılması ve geliştirilmesi konusunda da belirsizlikler vardır.

Tüm silah sistemlerinin belirli bir yönetimi vardır. Kaynak, idame, bakım, standart, uyumluluk, eğitim, kod gibi… Yıllardır Batı silah sistemlerini ve teknolojisini kullanan Türkiye’nin böylesi gelişmiş bir teknolojiyi mevcut altyapısına ve sistemine nasıl entegre ve idame edeceği konuşu da belirsizdir.

Türkiye’nin S-400 alımı karşısında ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu tarafından anılan kararı ve ABD’nin CAATSA yaptırımlarının devreye girmesi konusu hiç de hafife alınacak gibi değildir. En azından Türkiye’nin F-35 programından dışlanması halinde kazanacağı teknoloji ve üretim yeteneği hariç kaybedeceği 11 milyar Dolar vardır. Gerçi yazımın girişinde bahsettiğim gibi Türkiye’ye ilkbahar yağmurları gibi gökyüzünden Dolar yağdığı için bu parasal konular sorun değildir. Ayrıca Türkiye'nin F-35 programından dışlanması halinde artık ömürleri dolan F-16'ların yerine hangi savaş uçağını ikame edeceği konusu da belirsizliğe girecektir.  

Özellikle CAATSA yaptırımlarının devreye girmesi Türkiye’yi ekonomik olarak oldukça büyük bir sıkıntıya sokacağı beklenmelidir. ABD’de devam eden Halkbank davası, Zarraf davası henüz sonuçlanmamıştır.

Türkiye’nin S-400 alımı Türkiye – NATO ilişkilerine de zarar vermesi muhtemeldir. Günümüzde Türkiye’nin tam üye olduğu, mutlak söz hakkı olduğu tek Batı kurumu NATO’dur. Bu Türkiye’nin kolayca vazgeçebileceği bir hak ve imkân değildir.

Türkiye’de 17 yıldır iktidarda bulunan partinin ideolojik olarak Batı ve NATO aleyhtarı olduğu bilinmeyen bir konu değildir. Bu nedenle S-400 konusunda Türkiye’nin vereceği karar askerî, güvenlik ve teknik bir karar değil siyasi bir karar olacağı değerlendirilmelidir.

Eğer bu nedenle Türkiye S-400 alımını gerçekleştirişe Türkiye –ABD, Türkiye – NATO ve Türkiye – Batı ilişkileri büyük zarar görecek, bundan da bu ilişkilere vereceği zarardan dolayı ellerini ovuşturarak sevinen de Rusya olacaktır.

Türkiye ise Batı, ABD ve NATO ilişkilerini bozan, üstelik 2.5 milyar Dolar da ödeyerek ideolojik nedenlerle alacağı ancak faydasını görmeyeceği bir silah sistemine sahip olacaktır.

Ancak S-400 anlaşması imzalanmıştır. Türk hükumet sözcüleri her fırsatta bu silahları alacaklarını ifade etmektedir. Son tahlilde Türkiye’nin aklıselimle hareket ederek bu alımdan vaz geçeceği, karşılığında da Rusya’ya bazı ekonomik ve siyasi tavizler verebileceği değerlendirilmektedir.

Diğer taraftan her yabancı menşeli silah tedariki kaynak ülkeye siyasi bağımlılığı da beraberinde getirmektedir. Prof. Dr. Jehuda L. Wallach Yahudi kökenli bir Alman askerî tarihçidir. Bu tarihçinin de güzel bir kitabı var:  ‘’Bir Askeri Yardımın Anatomisi, Türkiye'de Prusya-Alman Askeri Heyetleri 1835-1919’’ (Genelkurmay Harp Tarihi Yayınları, 1977) (Orjinali:  ‘’Anatomie einer Militaerhilfe, Die preussisch- deutschen Militaermissionen in der Türkei’’, Droste Verlag Düsseldorf, 1976) Yazar çalışmasına doktora tezi olarak Mısır’a yapılan Rusya askerî yardımlarını inceler…  Sonra da ABD yardımlarını inceler. Daha sonra yazar Osmanlıya yapılan Alman askerî yardımları incelemeye başlar ve sonuçta da bu kitap ortaya çıkar. Yazar kitabında şu tezi ortaya atar: Silah yardımı alan veya silah satın alan ülkeler süreç içerisinde kaynak ülkenin siyasi ve askerî hegemonyası altına girmektedirler.

Rusya’nın veya Doğu Blokunun (Şangay beşlisi gibi) Türkiye’ye sunacağı hiçbir siyasi ve kültürel gelecek yoktur. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmanın, kovboydan kaçarken ayıyla karşılaşmanın, iki kötüden birisini seçmenin hiçbir anlam ve amacı yoktur.

Sorunun özüne bakıldığında Türkiye'nin, kendisine muhtemel bir uzun menzilli füze saldırısı yapabilecek İran ve Rusya ile ilişkilerini düzelttiğinde böylesi bir silaha ihtiyacı da kalmayacaktır. Siyaset zaten sorunları güç (silah) kullanmadan çözme sanatıdır. Böylesi bir güvenlik ihtiyacını zaten Mustafa Kemal Atatürk; Batı'da Balkan Paktı ile, Güney'de Sadabad Paktı ile, Kuzey'de ise Sovyetlerle ''Dostluk, Komşuluk ve İşbirliği Anlaşması'' ile sağlamıştı... Ülkede ve bölgemizde sükûnetin tek adresi yine Mustafa Kemal Atatürk'tür: ''Yurtta Barış, Cihanda Barış''

Bütün silahlar kötülük kaynağıdır.

Osman AYDOĞAN




Etnik ve folklorik bir kimlik olarak Moğollar

23 Mayıs 2019

Dünkü yazımda Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında 1473 yılında yapılan Otlukbeli Savaşını anlatırken Ilısı Barajının yapımı nedeniyle su altında kalacak olan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın saltanat yıllarında şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey için yaptırıldığı türbenin taşınmasından yola çıkarak şu iki soruyu sormuştum: ''Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna ve onun türbesine gösterilen bu ihtimam niyedir?'' 

İkinci sorum da şu idi: Otlukbeli Savaşı birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük savaşlarından birisi olarak kabul edilmesine rağmen Türk tarihinde ve askerî akademilerde neden gereken önem verilmezdi? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Hristiyanlar ile, Batı ile olan savaşları mı olmak zorundaydı?

İşte bu iki sorunun cevabını da Moğollar üzerinden vermek istiyorum... 

Cengiz Han tarafından 1206 yılında kurulan Moğol İmparatorluğu 1294 yılına kadar yaşar. Kısa zamanda her yönde genişleyip, dünyanın %22'sine yayılıp, 34 milyon km2’ den fazla bir alanı kapsayarak ve tarihin bitişik sınırlara sahip en büyük imparatorluğu olurlar. En geniş döneminde 100 milyondan fazla kişiyi topraklarında barındırır. İmparatorluğun bu denli geniş olması ile Batı ile Doğuyu birleştirmiş, bu sayede İpek ve Baharat yollarında ticaret yapmak güvenli olmuş ve Pax Mongolica denilen barış dönemini başlatmıştır. Cengiz Han zamanındaki Moğol Ordusu dünyadaki en organize ve en disiplinli ordu haline gelmiştir. Moğol ordusu da tarihteki önemli ordular arasında sadece atlılardan oluşan tek orduydu.

Moğollar, yüzyıllarca Türklerle yan yana yaşamışlar ve bunun sonucu olarak da Türk kültür ve medeniyetinin etkisinde kalmışlar ve zamanla Türkleşmiş ve İslamlaşmıştır. Orta Asya’da halen Cengiz Han ve hanedan üyeleri Türk olarak kabul edilir. Türklükle Moğolluk tarihsel, coğrafi, kültürel olarak çok geçişlilik arz ettiği için; Asya bozkırlarında Hunlardan itibaren Türk tarihini Moğol tarihinden ayırmak hemen hemen imkânsızdır. Fransız oryantalist ve Türkolog Jean-Paul Roux (1925 – 2009) Cengiz Han için Moğollaşmış bir Türk, Timur için ise Türkleşmiş bir Moğol demektedir. Bu nedenle Türk tarihinde Moğollar öteki bir toplum olarak sayılmazlar. Bu nedenlerle de günümüzde Türkler çocuklarına göğsünü gere gere Cengiz, Kubilay, Temuçin, Oktay, Timur, Noyan adlarını verirler.

Türkçülüğün babası olan Nihal Atsız, oğluna vasiyetinde (1941) ötekileştirdiği toplumları şöyle sıralar: Yahudiler, Çinliler, Acemler, Yunanlılar, Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler, Japonlar, Afganlılar, Amerikalılar, Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Gürcüler, Çeçenler... Ancak bunların arasında Moğollar yoktur.

Ancak tarih baba tarih sayfalarında Moğolları farklı anlatır. 3 Temmuz 1243 tarihli Kösedağ Muharebesi, Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesiyle sonuçlanır. Bu yenilgiyle bu topraklarda Moğol istilalarının önünü açan Moğol Baycu Noyan’dır. Noyan, Anadolu’yu Moğollara bağlayarak Büyük Han’ın nazarında itibar kazanmak istemiştir.

Kösedağ savaşından sonra Moğollar bu topraklarda çok can yakmıştır. 13’üncü yüzyıl, Anadolu’nun Moğolların baskısı altında inim inim inlediği bir dönemdir. O zamanlar Anadolu’da Moğollara dair sarf edilen adeta efsaneleşmiş söz şudur: ‘’Geldiler, yaktılar, yıktılar, kestiler, biçtiler, gittiler...’’ Haçlılar bile Anadolu’ya Moğollar kadar zarar vermemişlerdir.

Tarihçiler, İslam tarihinde Moğol istilasıyla kıyaslanacak bir felaketin olmadığı hususunda hemfikirdirler. Bu dönemde İslam kültürüne ait eserler yok edilmiş, dini kitaplar hayvanların altına serilmiş ve camiler de ahıra çevrilmiştir. İslam tarihi kaynakları bu istilalardan dolayı Moğolları bir kıyamet alameti olarak görerek, Yecüc-Mecüc olarak da nitelemişlerdir.

Büyük Fransız tarihçi Fernand Braudel, ‘’Medeniyetler Tarihi’’ (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) (Bu kitap Türkçeye çevrilmemiştir) isimli kitabında 13. yüzyılda Moğol istilasının İslam’ın bütün şehir medeniyetlerini yakıp yıktığını, kütüphanelerin yakıldığını, milyonların öldürüldüğünü, bu şekilde tüm İslam dünyasının bir “kasaba”ya dönüştürüldüğünü ve hala etkileri süren İslam dünyasındaki mistisizm ve dogmatizmin Moğol istilasının ve Haçlı seferlerinin yıkıcı etkileriyle başladığını ve zamanla devlet politikalarına dönüşüp kökleştiğini yazar...

Hal böyleyken Türk tarihinde Moğollar ötekileştirilmediği gibi Kösedağ Muharebesi'nin Moğol Komutanı ‘’Noyan’’ın adını kendisine isim, soy isim olarak alan ve gururla taşıyan sayısız vatandaşımız vardır.

Anadolu'daki Moğol baskısı, Selçuklu Sultanlığını zayıf düşürdükçe Türkmen beylikleri bağımsız olma fırsatını yakalamışlar, bunlar arasından da sivrilerek Osmanlı çıkmıştır. Kemal Tahir ''Devlet Ana'' (İthaki Yayınları, 2005) isimli romanında bu süreci çok güzel anlatır. 

Ancak Osmanlı da Moğollardan kurtulamamış, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid ile Timur arasında, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda 28 Temmuz 1402 tarihinde yapılan Anakara Muharebesi Geç Orta Çağ tarihinin en kanlı çarpışmalarından birine sahne olmuş ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanmıştır.

Ankara Muharebesi yenilgisi; Osmanlı Devleti'nin geçici süreliğine dağılarak, devletin imparatorluk aşamasına geçmesinin ve İstanbul'un Fethi'nin 50 yıl kadar gecikmesine, Anadolu`daki Türk siyasal birliğinin bozularak Anadolu beyliklerinin yeniden kurulmasına ve Osmanlı tarihinde Fetret Devri (1402-1413) olarak bilinen 11 yıllık bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına neden olmuştur.

Moğollar bu kadarı ile de kalmamışlardır.  Timur İmparatorluğunun varisi Akkoyunlu Devleti de Osmanlı’yı rahat bırakmadı. Ne zamanki Akkoyunlu Devleti 1473 yılındaki -dün bu sayfalarda anlattığım- Otlukbeli Savaşını Osmanlı’ya karşı kaybetti, Osmanlı’nın Doğu sınırı da o zaman huzura ve sükûna kavuştu.  

Yazının başında ifade edildiği gibi Moğollar; Selçuklu’ya, Osmanlı’ya ve Anadolu’ya, Moğolların ardılı olan Akkoyunlu’lar da Osmanlı’ya bu kadar kötülükleri yapmasına rağmen nedense Moğollar ve Akkoyunlular bu coğrafyada ötekileştirilmemiş, düşman sayılmamış, Moğol isimleri Türklerce gururla taşınmıştır. Hatta öyle ki Osmanlı ile Akkoyunlu arasında yapılan Otlukbeli Savaşında Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey için Türk tarihi ifade ettiğim gibi ''Şehit'' diye not düşmüştür... Ve yine bir önceki yazımda anlattığım gibi günümüzde de Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi Ilısu Baraj Gölü altında kalacak diye uluslararası bir çalışma ile itina ile iki km kuzeye törenle taşınmıştır. (12 Mayıs 2017) Ve bu törende de konuşma yapan siyasiler Zeynel Bey’den ‘’şehit’’ diye bahsetmişlerdir. (Sakın yanlış anlaşılmasın; tabii ki türbenin taşınmasında doğrusu yapılmıştır.)

Şimdi gelelim benim yazımın başında sormak istediğim sorulara:

Benim sormak istediğim Moğolların ve Akkoyunluların Osmanlıya ve Anadolu’ya bu kadar kötülüklerine rağmen neden bu coğrafyada ötekileştirilmediği, neden hala gurur ve onurla Moğol isimlerinin taşındığı ve Osmanlıya karşı savaşlarda ölenlerine de neden ‘’şehit’’ diye hitap edildiğidir? Eğer onlar ‘’şehit’’ ise Osmanlının şehitleri neydi?

Ve Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna ve onun türbesine günümüzde gösterilen bu ihtimamın sebebi neydi?

Otlukbeli Muharebesi birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük savaşlarından birisi olarak kabul edilmesine rağmen Türk tarihinde ve askerî akademilerde neden gereken önem verilmezdi? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Batı ile Hristiyanlarla olan savaşları mı olmak zorundaydı?

Osmanlıların, Türk tarihinde ve askerî akademilerde yüzeysel geçiştirilen sadece Akkoyunlularla yapılan Otlukbeli Muharebesi (1473) de değildi...  Moğollorla yapılan Kösedağ (1243), yine Moğollarla yapılan Ankara (1402), Safevilerle yapılan Çaldıran (1514) ,  Dulkadiroğulları Beyliği  ile yapılan Turnadağ (1515), Memluklerle yapılan Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) muharebeleri de dönemlerine oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımlarından büyük muharebeler olması ve sonuçları itibariyle de büyük siyasi etkilerine rağmen gerek Türk tarihinde gerekse de askerî akademilerde hep yüzeysel olarak geçiştirilmiş, hatta bazıları görmezden bile gelinmiştir. 

Ancak Türk tarihinde ve askerî akademilerde varsa yoksa teferruatıyla incelenen Batı ile Hrıstiyanlarla yapılan muharebeler olmuştur. (Malazgirt 1071, Sırpsındığı 1364, Niğbolu 1396,  İstanbul'un fethi 1453, Mohaç 1526, Birinci Viyana Kuşatması 1529, Preveze Deniz Muharebesi 1538 vb.) 

Ayrıca ilginçtir ki tarih yazımında Moğolların istilacılıkları söz konusu olduğunda Türklüklerinden pek bahsedilmemiştir. Ancak bir ‘’Taç Mahal’’ söz konusu olduğunda ise hep "karısı için anıt mezar yaptıran Türk İmparatoru’’ndan bahsedilmiştir. Fakat Bağdat'ı yağmalayanlar hiç şüphesiz Moğollardır, Türkler değildir!

Tüm bunların nedeninin sosyal-kültürel antropolojide yer alan kavramlarda yer aldığı değerlendirilmektedir.  

Günümüzde sosyal-kültürel antropolojide yer alan ‘’etnoloji’’ ve ‘’folk’’ kavramları şu şekilde açıklanmaktadır: ‘’Etnos’’; (Yunanca kökenli olup) “öteki halk’’, veya ‘’öteki halklar’’ demektir!..  Bu nedenle ‘’etnoloji’’ “ötekinin bilimi”dir. “Folk” ise ‘’bizim halk’’ demektir. “Folk”; bizim olan kırsal, geleneksel, modern-öncesi, kentleşme-öncesi, endüstrileşme-öncesi halkımız, halimiz, ahvalimiz, akrabamız anlamındadır.

Muhtemel ki Moğollar ve Akkoyunlular Türk tarihinde ve de Anadolu’da bir etnik kimlik (“öteki halk’’ veya ‘’öteki halklar’’) olarak değil de folklorik (bizim olan kırsal, geleneksel, akraba) bir kimlik olarak, Araplar ise dindaş bir grup, ümmet olarak görülmüştür. Bu nedenle de ne Moğollar ne Akkoyunlular ne de Araplar ötekileştirilmemiş ve bu gruplarla yapılan muharebeler, savaşlar ve çatışmalar ise bir kardeş (folk) kavgası olarak görülüp fazla öne çıkarılmamış ve unutturulmak istenmiştir.

Osman AYDOĞAN

Bir not: TV'lerde tarihten, sosyolojiye, ekonomiden politikaya her konuda konuşan, bilimsel makaleler yazan sözde profesör ünvanlı herbokologlar -pardon- akademisyenler, sözde sosyologlar, sözde politikacılar biraz tarih, biraz sosyoloji, biraz da antropoloji bilseler ve birazcık da doğru terminoloji kullansalar da olur olmaz yerlerde ''etnik'' sözcüğünü bilinçsizce kullanmasalar! Hani bir Yunan atasözü vardı ya: ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir'' diye... Anlıyorsunuz değil mi?

Bir başka not daha: Dünya Etnospor Konfederasyonu Başkanı Bilal Erdoğan himayesinde her yıl düzenli olarak yapılan bir festivalin 9-13 Mayıs 2018 tarihleri arasında, İstanbul’da 3. yapıldı… Yenikapı Meydanı'nda beş gün süren festivalde Türk dünyasına, Orta Asya ve Anadolu'ya özgü şenlikler gerçekleştirildi. Festivalde geleneksel Türk sporlarının yanı sıra geleneksel kıl çadırlarda oba yaşamı, tarihi el sanatları atölyeleri, kılıç kalkan ve atlı gösteriler gibi pek çok aktivite yapıldı.   Organizasyonda geleneksel sporlardan aba güreşi, şalvar güreşi, kuşak güreşi, mas güreşi, fetih yağlı güreşleri, atlı okçuluk, atlı cirit, kökbörü, âşık oyunu, mangala, geleneksel yaya okçuluğu, şahinle yarış ve yabusame olmak üzere toplam 13 branşta 883 sporcu mücadele etti... (Gazeteler)

Bu festivalin adı neydi biliyor musunuz? ‘’3. Etnospor Kültür Festivali‘’ !…  Festivalde yapılan bütün etkinlikler bizden, bizim kültürümüze ait, yani folklorik… Ancak festivalin adı ne: ‘’Etnospor’’! Yani ‘’etnik spor’’, yani ‘’Ötekinin sporu’’! Hani derlerdi ya; ''cehaletin bu kadarı ancak tahsil ile mümkündür''!!! Siz anlıyorsunuz değil mi bir nasıl ellerde olduğumuzu! 

Hep söylerim ya; her şey ''tanım'' ile başlar, araçlarla devam eder...





Otlukbeli Meydan Muharebesi

22 Mayıs 2019 

Madem ki dün Yavuz Sultan Selim ile beraber daldık ''Tarih''e... Hazır dalmışken ''Tarih''in içine orada kalıp yolculuğumuza devam edelim... . Ama bu yolculuğa da çıkmadan, iki sene önce ajanslara düşen bir haberden bahsetmek istiyorum. Tarih: 12 Mayıs 2017... Tüm ajanslarda pek bir kimsenin dikkatini çekmeyen kısa bir haber geçiyor. Haber şu idi:

‘’Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi Ilısu Barajı yapıldığında su altında kalmasın diye ‘Ilısu Barajı Kültürel Varlıkları Koruma ve Kurtarma Çalışmaları' kapsamında bulunduğu yerden iki km daha uzağa, Hasankeyf ilçesinin yeni yerleşim alanında bulunan Kültürel Park’a taşındı.’’

Zeynel Bey Türbesi; Batman'ın ilçesi Hasankeyf’te, Dicle nehrinin kuzey sahilinde, Hısn-ı Keyfa (Hasankeyf) köprüsünün batısında yer alan bir mimari şaheser idi. Türbenin, kuzeydeki giriş kapısı kemer üstünde yer alan kitabede Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın saltanat yıllarında şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey için yaptırıldığı belirtiliyor. Kitabede tarih bulunmamaktadır. Ancak Zeynel Bey'in Akkoyunlularla Osmanlılar arasında cereyan eden Otlukbeli Meydan Muharebesi'inde (1473) şehit (!) düştüğü bilinmektedir. Dolayısıyla türbenin bu tarihten sonra inşa edilmiş olduğu değerlendiriliyor.

İşte anlatmak istediğim savaş, Zeynel Bey'in şehit (!) olduğu ve Fatih Sultan Mehmet'in bizzat katıldığı ve yönettiği Osmanlı ile Akkoyunlu devletleri arasında yapılan Otlukbeli Savaşıdır. Çünkü bu savaş günümüzle çok yakından ilgilidir ve günümüze ait çok şeyler söyler...

Otlukbeli Meydan Mavaşı: Anadolu’da Erzincan ilinin Tercan Ovası’nda Otlukbeli denilen yerde, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed’in komuta ettiği Osmanlı ordusuyla Akko­yunlu İmparatoru Emir-i Kebir adıyla anılan Uzun Hasan’ın komuta ettiği Akkoyunlu ordusu arasında yapılan meydan muharebesidir. Otlukbeli muharebe alanında, o devirde dünyanın en büyük iki Türk İmparatorluğunun ordusuyla iki büyük hükümdarı karşı kar­şıya gelmişlerdi.

Otlukbeli Meydan Muharebesi yapıldığı sırada yakın doğuda bulunan üç büyük İslam devleti vardı. Bunlardan biri; Osmanlı Devleti, ikincisi Akkoyunlu Devleti, üçüncüsü de Mısır’da Memluk Devleti idi.

Osmanlılar, 150 senelik bir devletti. Akkoyunlu İmparatorluğu ise; parçalanan Timur İmparatorluğu’nun enkazı üzerine kurulmuş yeni bir devletti. Aslında Asya kıtası bu iki Türk asıllı devlete yetecek kadar büyüktü. Birbirlerine sataşmadan bu geniş topraklar üzerinde yerleşebilirler, medeniyetlerini genişlete­rek ve güçlendirerek tarihi görevlerini yapabilirlerdi. 

Büyük Türk İmparatorluğu hükümdarı Timurlenk ile Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Bayezid’in, Otlukbeli meydan savaşından 71 yıl önceki düştükleri tarihi hataya düşmemeleri, birbirlerini yok et­meye çalışmamaları icap ederdi. 

Fakat olmadı, bu iki Türk devleti savaştı. Etnik olarak Türk idiler, din olarak da Müslüman’dılar, mezhep olarak da Sünni idiler... Fakat savaştılar...

Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’in, 1453’te İstanbul’un fethiyle Bizans İmparatorluğunu ve 1461’de de Trabzon’u alarak Pontus Rum Devletini yıkması ve bu sayede büyük güç kazanması Osmanlı'nın doğusundaki Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ı telaşlandırmıştı. 

Türkmen asıllı Akkoyunlu Uzun Hasan, kısa zamanda devletin sınırlarını genişleterek; Irak-ı Acem, Irak-ı Arap, Azerbaycan, İran ve kısmen Doğu Anadolu’ya hâkim olmuştu. Pontus Rum Kralının damadı olması dolayısıyla Trabzon’un mirasının kendisinin olduğunu iddia ediyordu. Bu sebeple, Fatih’ten Trabzon’u istedi. İsteği kabul edilmedi. Uzun Hasan, tek başına Osmanlıları mağlup edemeyeceğini bildiğinden, kendisine müttefik aradı. Neticede, Batıda Haçlı devletleri ve Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Türk devlet ve beyleriyle anlaştı. Venedik, Papa ve Napoli, ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın yanında yer aldılar. Venediklilerin yardımı karşılığı, Karadeniz’de serbest faaliyet yanında, Mora, Midilli, Ağrıboz ve Argos’un iadesi temin edilecekti. Topraklarını Osmanlıların zapt ettiği Karaman ve Candar beyleri de bu ittifaka dâhil oldular.

Uzun Hasan’ın bu faaliyetlerine karşı Fatih de tedbir aldı. Batıdan gelecek saldırılara karşı Rumeli ve İstanbul’un emniyet tedbirlerini arttırdı. Rumeli’nin muhafazası, Şehzâde Cem Sultan'a verildi. Mısır Memlûkları ile anlaşma yapılarak, Akkoyunlular ile ittifakları önlendi. Akkoyunlu-Venedik ittifakını da bozmak isteyen Fatih, Venediklilerin Ağrıboz Adasını Osmanlılardan istemeleri üzerine, anlaşmaya yanaşmadı. Venedikliler, Uzun Hasan’a yardım için Napoli, Rodos, Papalık ve Kıbrıs donanmalarıyla; Akdeniz ve Ege sahillerindeki Osmanlı şehirlerinden Antalya, İzmir şehir ve kalelerini yağma edip, yaktılar.

Fatih, Uzun Hasan’a karşı sefere çıkmadan önce, Anadolu’ya öncü kuvvetler gönderdi. 1473 Martında doğu seferine çıkan Fatih’e; Bursa’da Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa, Beypazarı’nda Karaman Valisi Şehzâde Mustafa Çelebi, Kazova’da Amasya Valisi Şehzâde Bayezid ve kuvvetleri katıldılar. Böylece Osmanlı ordusunun mevcudu, yüz bine çıktı. Rumeli akıncı kumandanı Mihaloğlu Ali Bey öncü gönderilerek, Akkoyunlular'a ilk darbeyi vurmaya ve haber almaya memur edildi. Osmanlı Ordusu Erzincan’a geldiği halde, Uzun Hasan ve Akkoyunlular'a rastlayamadı. Erzincan’dan itibaren asıl muharebe şartları gözetilerek, ani taarruzlara karşı ihtiyatla harekete devam edildi.

Tercan’da iki tarafın da öncüleri karşılaştı. Uzun Hasan da yetmiş bin askerle Tebriz’den hareketle Tercan istikametine gelmekteydi. Önden giden ve Tercan Nehrini takip eden Has Murad Paşa, karşılaştığı Akkoyunlu kuvvetlerini üst üste mağlup etti. Has Murad Paşa, bu muvaffakiyetleri üzerine daha da ilerlemek istedi. Vezîriâzam Mahmud Paşa, Fırat’ı geçmemesini tavsiye ettiyse de, dinlemeyip ilerledi. Has Murad Paşa, Fırat’ı geçince Akkoyunlular'la muharebeye tutuştu. Sahte ricat taktiğine kapılarak Akkoyunluların içine girdi ve kuvvetleriyle birlikte pusuya düştü. Osmanlı öncü kuvvetlerinin bir kısmı zayi olurken, bir kısmı esir düştü. Has Murad Paşa da Fırat’ta boğuldu.

Osmanlıların meşhur kumandanlarının ve seçme askerlerinin esir alınıp, öldürülmesiyle ümitlenen Uzun Hasan, Otlukbeli’nde Osmanlılara kesin darbeyi indirmek için harekete geçti. Merkezden epeyce uzaklaşan Osmanlı ordusunun levazım stoku devamlı azalıyordu. Atlı Türkmen kuvvetlerine sahip Akkoyunlular, şaşırtıcı muharebe planları tatbik ederek imha harbi yapıyorlardı. Akkoyunlu baskınlarına karşı Anadolu Beylerbeyi Davud Paşa ve takviye kuvvet olarak da Vezîriâzam Mahmud Paşa gönderildi. Otlukbeli’nin tepeleri, Akkoyunlular tarafından tutulduğundan, Osmanlı ordusu Üçağızlı mevkiinde savaş düzeni aldı. Merkezde Fatih Sultan Mehmed Han, sağ kolda Şehzade Bayezid, sol kolda Şehzade Mustafa bulunuyor, Padişah, kapıkulu azaplarına, şehzadeler de eyalet askerlerine kumanda ediyorlardı. Akkoyunlu ordusunun merkezine Uzun Hasan, sağ kola oğullarından Zeynel Mirza (Yazımın girişinde bahsettiğim türbesi taşınan Zeynel Bey), sol kola da Uğurlu Mehmed Mirza kumanda ediyorlardı. (Mirza; Farsça bir kelime olup hükümdâr soyundan geldiğini gösteren bir asalet unvanıdır.)

Otlukbeli’nde, 11 Ağustos 1473 tarihinde meydana gelen muharebe, Osmanlıların ateşli silahlarda, Akkoyunluların da süvari kuvvetlerinde üstünlüğü ile başladı. Sol koldaki Şehzade Mustafa’nın üstün gayreti sonucunda, Akkoyunlular'a karşı sağladığı üstünlükle, muharebe Osmanlılar lehine döndü. Osmanlıların, Uzun Hasan’ın merkez kuvvetlerini şiddetli top ve tüfek atışlarıyla ateş altında tutması, Akkoyunlu kuvvetlerini iyice bozdu. Hasan Bey muharebe meydanından kaçtı. Sağ koldaki Zeynel Mirza ve yardımcı Gürcü kuvvetleri kumandanları öldürüldü. Muharebede kesin olarak üstünlüğü sağlayan Osmanlı kuvvetleri pek çok Akkoyunlu devlet adamı, bey, kumandan ve yardımcıları ile askerlerini esir aldı. Fakat muharebe meydanından kaçan Uzun Hasan yakalanamadı.

Fatih Sultan Mehmet, esir alınan Akkoyunlu âlimlerine hürmet gösterip, serbest bıraktı. Uzun Hasan safında olan Karakoyunluları da affetti. Akkoyunluların elindeki Osmanlı esirleri kurtarıldı. Fatih, Otlukbeli zaferinden sonra, üç gün muharebe meydanında bekledi. Zaferin şükrünü yaparak, dört bin köle ve cariye azat etti. Doğu seferine çıkmadan önce borç olarak dağıtılan yüz yük akçeyi (altı milyon altın lira, on milyon gümüş para) askere hediye etti. Sefer dönüşü, Şebinkarahisar fethedildi.

Otlukbeli Muharebesi birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük muharebelerinden birisi olarak kabul edilir… Kayalık, elverişsiz arazi yapısının büyük rol oynadığı bu savaşta bu elverişsiz arazi nedeniyle kuvvetli Türkmen süvarilerine sahip her iki ordu da seçkin askerlerini kullanamamıştır. Savaş ağırlıklı olarak piyadeler arasında geçmiştir ve devrin en kuvvetli savaşma tekniğine sahip, deneyimli ve ateşli silahlarla donanmış yeniçeriler Akkoyunluların mızraklı piyadelerini dağıtmıştır.

Bu savaş neticesinde Fırat Nehrinin batısı kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine geçti. Batılılar, Osmanlı Devleti'ni mağlup edip, İstanbul’a tekrar hakim olamayacaklarını kesin olarak anladılar. Anadolu birliğinin Osmanlılar tarafından sağlanacağı kesinleşip, Orta-Doğu yolu açıldı. Akkoyunlu ülkesinde taht mücadelesi başlayıp, hanedan parçalandı. Karamanlı ülkesi, Osmanlı hakimiyetine geçti. Otlukbeli zaferi öncesi ve sonrası, tecavüzlerini arttıran Haçlı korsanlarının Akdeniz ve Ege sahillerindeki saldırıları da neticesiz kaldı. Venedikliler de anlaşma istemek zorunda kaldı.

Şimdi gelelim günümüze...

Büyük tarihçiler hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını, geleceğe ilişkin öngörülerin kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibi olduğunu söylerler. Ve İbn-i Haldun o meşhur Mukaddemesinde derdi ki: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

 Bu savaştan günümüze çıkarılacak en az üç büyük ders vardır.

Birincisi şudur: Eğer ülkenizin bir kenarında bulunan bir güç Batıdaki büyük devletlerle ittifak ilişkisi içine giriyorsa bekanız tehdit altında demektir. Bu güç ister bir devlet olsun isterse silahlı bir güç olsun. Tarih bize silahlı güçlerin güçlenerek zamanla devlete dönüşebildiğini göstermektedir.

Girişte anlattığım gibi Otlukbeli Savaşı öncesi Uzun Hasan, tek başına Osmanlıları mağlup edemeyeceğini bildiğinden, kendisine müttefik aramıştı. Neticede, Batıda Haçlı devletleri ve Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Türk devlet ve beyleriyle anlaşmıştı. Venedik, Papa ve Napoli, ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın yanında yer almışlardı.

Değişen nedir ki? PKK, PYD, KDP, IKPY veya her neyse kendisine Batıda müttefik aramadı mı? Neticede, Batıda Haçlı devletleri -pardon AB ve ABD, Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Kürt aşiret beyleriyle (Barzani) anlaşmadı mı? Venedik, Papa ve Napoli -yine pardon- AB ve ABD ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın –affola yine pardon – PYD’nin yanında yer almadılar mı?

Ve ikinci ders: 

Otlukbeli Meydan Muharebesi yapıldığı sırada yakın doğuda bulunan üç büyük İslam devleti vardı. Bunlardan biri; Osmanlı Devleti, ikincisi Akkoyunlu Devleti, üçüncüsü de Mısır’da Memluk devleti idi. Osmanlı ne yapmıştı Akkoyunlu Devleti ile savaşmadan önce? Osmanlı, Mısır Memlûkları ile anlaşma yaparak, Akkoyunlular ile ittifaklarını önledi.

Eğer büyük devletlerden müttefikleriniz yoksa ve dünyanın bütün büyük güçlerini ve komşularınızı karşınıza almışsanız, durumunuz hiç de hayra alamet değildir, sonunuz hüsran oluyor demektir. Bügün için ABD'yi, AB'yi, Rusya'yı, Irak'ı, Suriye'yi, Mısır'ı, İsrail'i, İran'ı kendisine düşman edenler, en azından dostluğundan mahrum edenler, ''değerli bir yalnızlık''ın içine düşenler her halde bu savaştan ve hele hele övüne övüne bitiremedikleri Osmanlıdan hiç mi hiç bir ders çıkarmamışlardır.....

Gelelim üçüncü ve en önemli derse:

Günümüzde de çok tartışılıyor ya: Türk birliği, İslam birliği, mezhep birliği veya ittifakı gibi kavramlar… Mesele, Türklük, Müslümanlık ve hatta Sünnilik olmuş olsa idi zaten bu savaşlar olmaz idi... Her iki tarafta da aynı niteliklere sahipti; Türktüler, Müslümandılar ve hatta hatta, Sünni idiler.... Tarih boyunca aynı kavim, aynı din, aynı mezhep mensupları pek çok kez birbiri ile savaştıkları, dahası birbirlerine karşı başka kavim ve din ve mezhep mensupları ile ittifak içine girdikleri çok vaki olmuştur. Yani ırka, dine ve mezhebe dayalı ittifakların hayalini kurmak ve buna göre politika oluşturmak ülkeyi felakete götürecek ham bir hayalden ibarettir...

Gelin yine son sözü İbn-i Haldun’a bırakalım: ‘’Coğrafya kaderdir!’’

Yani derdi ki İbn-i Haldun bu iki kelimelik strateji ilkesini anlayamayan günümüz Türk politikacılarına: Politikalarınızı ırka, dine, mezhebe göre değil; coğrafyanıza göre belirleyin! Ve gidin öncelikle coğrafyanızla barışın! Çünkü coğrafyasıyla barışık yaşayan toplumlar barış içinde, huzur içinde, refah içinde ve uzun yaşarlar... Bu politikanın aksi kan ve gözyaşıdır... Sadece İbn-i Haldun değil Tarih Baba da bunu böyle söylüyor...

Eğer siz kaderinizle -pardon - coğrafyanızla barışık değilseniz başkaları gelir, onlarla itiifak yaparlar, altınızı oyarlarlar, gözünüzü çıkarırlar hatta hatta canınıza kastederler.... Siz de tarihinizi bilmez, anlamaz veya anlamazdan gelip ''kör olası dış düşmanlar, üst akıl'' deyu iç politika malzemesi yaparsınız...

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ne diyordu: ''Tarihini bilmeyen bir millet yok olmaya mahkûmdur.'' Hoş, zaten ''ümmet'' derdinde olanların ''millet'' diye bir derdi de olmaz ya...

Osman AYDOĞAN

Bir not: Yazımın girişinde Ilısı Barajının yapımı nedeniyle su altında kalacak olan Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın saltanat yıllarında şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey için yaptırıldığı türbenin taşınmasından yola çıkarak sizlere Otlukbeli Muharebesini anlattım. Burada şu soru sorulmalıdır: Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna, onu şehit (!) diye anmamıza ve onun türbesine gösterilen bu ihtimam niyedir? Bunun cevabını da bir sonraki yazımda anlayatım...

İkinci bir not: Yine yazım içerisinde Otlukbeli Muharebesinin birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük muharebelerinden birisi olarak kabul edildiğini söylemiştim... Bu yazımı okuyan okuyucalar arasında asker kökenli olup da askerî mekteplerde, askerî akademilerde bu işin ilmini tahsil eden, okuyan okuyucularım da var... İşte burada da şu soru sorulmalıdır: Böylesi önemli bir muharebe neden askerî mekteplerde, askerî akademilerde okutulmaz? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Hrıstiyanlarla, Batı ile olan savaşları mı olmak zorundadır? Bunun cevabını da bir  sonraki yazıma bırakayım... Yoksa bu kadar uzun yazılarımdan dolayı bana yapılan sitemlerin, yediğim fırçaların haddi hesabı yok! 

Üçüncü bir not: Otlukbeli Meydan Muharebesi; başta İslam Ansiklopedisi (I. C., s.251-270, II. C., s. 270-274, VII. c, s. 506-535), Türk Tarih Kurumu Dergileri, İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI’nı Osmanlı Tarihi kitabı (C. I-VIII, TTK Yay., Ankara, 1988), ATASE Yayınları ve ancak tarihçi akademisyenlerin faydalanabileceği değişik kaynaklarda bahsedilse de ne yazık ki bu muharebeyi öncesi ve sonrasıyla askerî ve siyasi olarak anlatan, benim gibi okuması yazması kıt sıradan vatandaşların anlayabileceği dört başı mamur bir kaynak yoktur. Sadece genç nesil (1982 doğumlu) gazeteci yazarlardan Bedia Ceylan GÜZELCE’nin, Otlukbeli Muharebesini iki kirpinin gözünden anlattığı, 1473’teki, olaylara bir başka gözle bakan, Tarihin rakamlardan ibaret olmadığını şiirsel bir dille anlattığı, savaşlarda adı bile geçmeyenlerin romanı ‘’1473’’ (Çınar Yayınları, 2017) isimli güzel bir kitabı var. Bir de tarihçi Prof. Dr. Enver KONUKÇU’nun Erzincan Valiliğince yayınlanan ‘’Otlukbeli Meydan Savaşı (Ağustos 1473)’’ (1998) isimli kitabı var. Herhalde bizler tarih okumayı sevmediğimiz gibi tarih yazmayı da sevmeyiz...




Şîr-î pençe

21 Mayıs 2019

Tarih okurken genellikle içindeki ayrıntıları pek bilmeyiz. Aslında tarihi tarih yapan ve okunmasını zevkli kılan bu ayrıntılardır. Bizlere lise mekteplerinde, hatta ve hatta tarih eğitimi veren fakültelerde Osmanlının Memluklerle yapılan Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) muharebelerini yüzeysel bir şekilde anlattılar... Neden yüzeysel anlattılar bunu ayrı bir yazımda yazayım... Ama bugün sizlere Yavuz Sultan Selim'in bu seferindeki bir hikâyesini ve Yavuz Sultan Selim'in bilinmeyen bir dramını anlatayım:

Yavuz Sultan Selim, Ridaniye ve Mercidabık seferleri esnasında Şam yakınına otağını kurdurarak burada üç ay kadar kalır. Bir Türkmen kızı da zaman zaman padişahın çadırına gelerek, otağın temizlik işlerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik işlerle meşgul olur. Yine bir sabah temizlik için geldiğinde, Sultan Selimi görür. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıverir, gönlünü kaptırır ona. Hani kalbin, her an bir halden başka bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya, zamanla Türkmen kızının kalbinin içini, ince bir sızı sarar ve başlar genç kızın kalbi için için kaynamaya. 

Bir gün, genç kızın gözü, hünkâr çadırının direğine ilişir.  Aşkın gücü ona, direğin üst kısmına şöyle bir satır yazma cesaretini verir; 

'’Seven insan neylesin?” 

Yavuz Sultan Selim, otağına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark eder. ”Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endişe derken alır eline kalemi söyle bir satır da o yazar aynı direkteki dizenin altına;

'’Hemen derdin söylesin.” 

Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktığında otağın direğine, sevincinden ağlar, o küçücük kalbi heyecandan göğsüne sığmaz olur, yer de onun olur âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-i aşkta bulunmanın, ateşle oynamanın, ateş girdabına bilerek atlamanın da ölümcül bir tehlikesi de vardır.  “Varsın olsun bu aşk, buna değer’’ diye düşünür... Aldığı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamaz ama yine de içinde bir korku kurdu vardır ki genç güzelin, yüreğini her gün diş diş, burgu burgu kemirir... Aşkın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüreğin imdadına yetişir derhâl. Bir satır daha yazar aynı direğe; 

“Ya korkarsa neylesin?” 

Yavuz Sultan Selim, aksam çadıra döndüğünde, not düştüğü direkteki satır gelir aklına. Bakar ve okur ki aşkın heyecanın ve korkunun karıştığı, tezat dolu sözcüklerin buluştuğu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karşısında. Hemen o satırın altına bir mısra daha ekler, aşka yenik düşen koca padişah: 

'Hiç korkmasın söylesin.” 

Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları şöyle dizilir direğin üzerine: 

“Seven insan neylesin? Hemen derdin söylesin. Ya korkarsa neylesin? Hiç korkmasın söylesin.”

Sabahın olmasını sabırla bekler padişah. Seher vakti sırdaşı Hasancan’i çağırtır, derhâl bir emir verir: ”Biz dahi merak edip onu görmek isteriz, tîz elden bu kızı huzura getirin.” 

Emir derhâl yerine getirilir ki ahu gözlü, endamı hoş, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli gelir hünkârın karşısına… Hünkârın emriyle derhâl bir düğün alayı tertip edilir. Eğlenceler, yemeler içmeler…

Düğünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülür. Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, şaşkına çevirir herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme boğulur. Ahu gözlü Türkmen dilberinin ”Selim” diye çarpan saf ve küçük yüreği, bu büyük cihan sultanının aşkındaki sırrı kaldıramaz ve birden duruverir. O çadırın direği, bu olayın canlı fakat ketum şahidi olur asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadığı gibi o gencecik yüreğe, buna fani alemde bir çare de bulunamaz.

Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda koca hünkârın, hüngür hüngür ağladığı söylenir. Sonunda en güçlü orduları yenen ve Osmanlının güçlü divan şairlerinden sayılan koca hünkâr Türkmen kızına yaptırdığı mezarın mermer taşına, su dörtlüğü kazdırarak, dünyaya, aşkın gücünün karsısındaki çaresizliğini anlatır:

‘’Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek 
Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek 
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân 
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek’’

(Gözbebeğime bilmem ne büyü etti felek 
Ağlamamı bol yaşımı kan etti felek 
Aslanlar kahrımın pençesinde titrerken 
Beni bir gözleri ahuya muhtaç etti felek)

Felek bununla da yetinmez...

Gelelim işin esası olan feleğin, kaderin asıl cilvesine!

Yavuz Sultan Selim babası dünyada iken tahta çıkar. Rivayet odur ki bu durum babasının çok zoruna gider. Babası bu durum üzerine beddua eder. Babanın bedduasının şu şekilde olduğu rivayet edilir:

‘’Evlat sen beni bu hallere eyledin ya şîr-î pençelere kurban gidesin!"

Yavuz Selim'in de bu beddua üzerine şöyle dediği rivayet edilir: ‘’Babamın bu ahını aslan kuvvetinde düşman belledim, önüme geçen tüm düşmanlarımı ezdim.’’

Bu nedenle de Yavuz Sultan Selim yukarıda bahsi geçen şiirinde babasının bedduasına da cevap olarak ‘’Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân’’ diye yazar… 

Yavuz sekiz yıllık saltanatında büyük işler yapar, imparatorluğu genişletir. Fakat baba bedduası sekiz yıl sonra Yavuz’un yakasına yapışır ve sırtında şîr-î pençe hastalığı çıkar. Şîr-î pençe, aslan pençesi denilen bir karbonkül hastalığıdır.

 ‘’Şîr-î pençe’’ ilk olarak anlattığım gibi babanın bedduasında geçer. Ancak kaderin cilvesi imparatorluğu üç katına çıkaran cihan padişahı bu bedduanın oluştuğu bir biçimde acılar içinde hayata veda eder.

Sırtında kendisine rahatsızlık veren bu oluşumu (şîr-î pençe) fark eden Yavuz Sultan Selim emrindekilere sıkmalarını söyler. Emrindekiler "hekimler baksa, belki ciddi bir şeydir" diye uyardılarsa da dinlemez Yavuz, "sivilcedir" diyerek tellağa sıktırır.  

Yavuz Sultan Selim Han bu hastalık vesilesiyle yatağa düşer. Ölüm vaktinin geldiğini anlayan ulu hakan yanından ayrılmayan kadim dostu Hasancan'a durumunu sorar: ‘’Hasancan, durumumuz nicedir?’’ Hasancan cevap verir: ‘’Hünkarım Allah'la olma vakti geldi.’’ Yavuz tekrar sorar: ‘’Bre Hasancan, sen şimdiye kadar bizi kiminle bilürdün?’’

Daha sonra padişahın isteğiyle Hasancan "Yasin" suresini okumaya başlar. Padişah da kendisine eşlik eder. Hatta bir yerde yanlış okuduğunu söyleyerek tekrar baştan almasını ister.  Ancak Hasancan sureyi bitiremeden Yavuz ruhunu Hakk'a teslim eder.

Allah rahmet eylesin!

Yazar Yavuz Bahadıroğlu’nun ‘’Şirpençe’’ diye bir kitabı var. (Nesil Yayınları, 2000) Bu konu kitapta detaylı bir şekilde anlatılır. Kitabın tanıtım yazısında Yavuz Sultan Selim şöyle der…

‘’Vükela ve ümeranın süslü elbiseler giymesi, padişahlarına tazimden ileri gelir. Biz Allah`tan başka kime tazime mecburuz ki, bu külfeti ihtiyar edelim? Bizim Padişahımız vücudu saran libasa değil, ruhun içindeki inanca bakar.’’

Tarih güzel olmasına güzel de ancak şöyle bir zararı var: İster istemez soru sorduruyor:

Günümüzde kocaman kocaman saraylarda, süslü süslü tahtlarda oturanlar, süslü püslü libaslar giyenler, şatafatlı şatafatlı arabalara, tayyarelere binenler acep kime tazime mecburlar ki bu külfeti ihtiyar eylerler? Yoksa ruhun içindeki inancın eksikliğini kocaman kocaman saraylarla, şatafatlı şatafatlı arabalarla, süslü püslü libaslarla mı örterler?

Osman AYDOĞAN




19 Mayıs 1919

19 Mayıs 2019

Bugün 19 Mayıs 2019. Mustafa Kemal Paşa’nın, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Kurtuluş Savaşı’nın 100. yıl dönümü…

Mustafa Kemal Atatürk, işte tam da 100 yıl öncesi o günleri, Samsun'a çıkışını ve ülkenin genel durum ve manzarasını Nutuk'ta şu şekilde anlatır:

"1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve manzara: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durum, Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalamış, Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı'na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükumet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı, Ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri, ateşkes Antlaşmasının hükümlerine uymaya lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da, Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalya askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919'da itilaf Devletleri'nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir'e çıkartılıyor. Bundan başka, memleketin her tarafından Hristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı."

Mustafa Kemal Atatürk, Samsun'a çıkışını ve ülkenin genel durum ve manzarasını bu şekilde anlatırdı. Ama Tarih baba 19 Mayıs'ın ne olduğunu kısaca şöyle özetler:

19 Mayıs; modern zamanların dünya tarihinde bir eşi daha görülmemiş bir devrimin, Milli Mücadele’nin ve adına “Anadolu İhtilâli” de denilen bir başlangıcın tarihidir.

19 Mayıs; başlangıçta Abbasi aydınlanmasını takip etmemiş, Batıdaki her türlü aydınlanma ve endüstrileşme girişimine sırt çevirerek, her türlü yeniliğe ‘’Gâvur İcadıdır’’ diyerek karşı çıkıp kendi sonunu kendisinin hazırladığı bir imparatorluğun enkazı üzerinde ulus temeline dayanan yeni ve çağdaş bir devlet, bir Cumhuriyet kurmak için Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ayak bastığı günün tarihidir....

19 Mayıs; tarihi çok uzun bir geçmişe dayanan Türk ulusunun modern çağdaki kurtuluş atılımının başlatıldığı tarihtir.

19 Mayıs; ‘’Milli Misak’’ çerçevesinde ‘’Hâkimiyeti Milliye’’, ‘’İrade-i Milliye’’ ve ‘’Kuvayı Milliye’’ kavramlarının bu coğrafyada yeşermeye başladığı tarihtir... 

19 Mayıs; bütün dünyanın ‘’Büyük Tarihçi’’ diye tanımladığı Fransız Tarihçi Fernand Braudel’in ifadesiyle; ‘’13. yüzyılda Moğol istilasının bütün şehir medeniyetlerini yıktığı, kütüphanelerini yaktığı, bu şekilde bir 'kasaba'ya dönüştürdüğü, Haçlı Seferleri ile de Akdeniz’den uzaklaştırılıp karalara kapattığı, Avrupa ekonomisinin merkantilizme ve bilime geçişini anlayamadığı ve bu nedenlerle de mistisizm ve dogmatizmin hâkim sürdüğü bu coğrafyada’’; tüm İslam dünyasının yüzüstü bıraktığı İbn-i Rüşt’ün yere düşen meşalesinin kaldırıldığı ve aydınlanma mücadelesinin başladığı tarihtir…

Nazım Hikmet “Kuvay-i Milliye Destanı”nda şöyle derdi: ''Ateşi ve ihaneti gördük.’’ ‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu ateşe ve ihanete karşı, karanlığa ve cehalete karşı bir kutsal isyanın başladığı tarihtir...

''Ateşi ve ihaneti gördük 
ve yanan gözlerimizle durduk 
bu dünyanın üzerinde. 
İstanbul 918 Teşrinlerinde, 
İzmir 919 Mayısında 
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar : 
Mayıs ortalarından 
Haziran ortalarına kadar 
yani tütün kırma mevsimi, 
yani, arpalar biçilip 
buğdaya başlanırken 
yuvarlandılar... 
Adana, 
Antep, 
Urfa, 
Maraş : 
düşmüş 
dövüşüyordu... 
Ateşi ve ihaneti gördük. ''

‘’19 Mayıs’’ işte gördüğümüz bu manzaraya karşı, bu ateşe ve ihanete karşı bir kutsal isyandı. İşte bu kutsal isyan; insanımıza egemenlik ve bağımsızlığın yanında insanlık, özgürlük, onur ve gurur getirmiştir. 

Türkçemiz aziz bir dil… Başka hiçbir dilde olmayan kavramlar Türkçede var. Örnek olarak; ‘’bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ gibi, ‘’sevmek’’ ve ‘’sevinç’’ gibi, ‘’kıvanmak’’ ve ‘’kıvanç’’ gibi, ‘’övünmek’’ ve ‘’övünç’’ gibi... Liste uzatılabilir... ‘’Bilmek’’ ve ‘’bilinç’’ farklı anlamdadır. Bilirsiniz tarihi herkeslerden çok, gider tarih profesörü olursunuz, ama ‘’Tarih Bilinci’’niz yoksa bir koskoca hiçsiniz...

İnsanın kendi varlığını, aldığı duyguları sezmesi halidir bilinç. Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme sürecidir bilinç. Çok karmaşık insan bedeninin etkinliklerini, insanın dünyaya anlam vererek, gerçekleştirdiği yaşantısını, ruhsal, toplumsal, kültürel, siyasal boyutlarda süregiden yaşamını açıklamaya yarayan bir kavramdır bilinç. Bundan dolayıdır ki ‘’Felsefe; kendini bilinçli hale getiren düşüncedir’’ derdi Hegel.

20. yüzyılın önemli Alman filozoflarından Edmund Husserl şöyle derdi: “Kişinin farkında olması ile farkında olduğu şey arasında sıkı bir ilişki vardır; her bilinç kendine özgü bir niyet geliştirir ve bu niyet, bilincin neyi algılayıp nasıl anlamlandıracağını etkiler." Bu nedenle 19 Mayıs’ı anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için iyi bir Tarih bilincine ihtiyaç vardır. İşte bu nedenle Tarih bilinci olmayanların Türk milletine insanlık, özgürlük, bağımsızlık, onur ve gurur kavramlarını aşılayan 19 Mayıs'ı anlamalarının ve anlamlandırmalarının imkân ve ihtimali yoktur. 19 Mayıs'ı kutlamayanların ve kutlatmayanların niyetlerindeki işte bu bilinç eksikliğidir.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mız kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN





İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım

18 Mayıs 2019

Dün Âşık Mahzuni Şerif’in vefat yıldönümü idi (17 Mayıs 2002)...

Daha önce de bu sayfada bu ozanımızdan ve türküsünden bahsetmiştim ama bu büyük ozanı anmak amacıyla önce kısaca kendisinden bahsettiğim ve bu büyük ozanın o muazzam türküsü ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü anlattığım yazımı tekrar vermek istiyorum...  

Bizim bildiğimiz Âşık Mahzuni Şerif ismi mahlasıdır ozanın... Bu mahlasın da anlamını kısaca açıklamak istiyorum:

Hz. Peygamber’in (asm) torunlarından Hz. Hüseyin’den gelen nesle, ’’efendi, bey, beyefendi’’ anlamına gelen ‘’Seyyid’’, Hz. Hasan’dan gelen nesle de ‘’şerefli, şanlı, şanı yüce’’ anlamına gelen ‘’Şerif’’ unvanı verilirdi. (‘’Seyyid’’ ve ‘’Şerif’’ unvanları için böyle bir ayırım olmasına rağmen ancak günümüzde ne yazık ki bu ayrım unutularak her iki nesli birden ifade etmek için sadece ‘’Seyyid’’ unvanı kullanılmaktadır.) ‘’Mahzun’’ ise ‘’üzgün, üzüntülü, hüzünlü, duygulu, gönlü üzgün, tasalı, neşesiz, gamlı, kederli’’ anlamındadır. Âşık Mahzuni Şerif;  ‘’Hz. Peygamber torunu Hz. Hasan’ın soyundan gelen, gönlü üzgün, hüzünlü, duygulu, gamlı ve kederli âşık’’ anlamındadır.  

Âşık Mahzuni Şerif ismi ozanın mahlasıdır demiştik. Ozanın Asıl adı Şerif Cırık’tır. Şerif Cırık 17 Kasım 1940 tarihinde  Kahramanmaraş’ın  Afşin ilçesinin Berçenek Köyü'nde dünyaya gelir ..

Şerif Cırık  1955 yılında, sonradan Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydolur. Öğrenci iken eşi Suna'yı kaçırır ve altı ay köyünde kalır. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledilir.  Okul komutanının çabası ile yeniden okula döner ancak altı ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan ilişiği kesilince yeniden köyüne dönmek zorunda kalır. 

Müzik dünyasına Âşık Mahzuni Şerif mahlasıyla atılır... 1964 yılında ilk plağı çıkar. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından Dünya'nın en büyük üç ozanı arasında gösterilir…  Çağımızın Pir Sulta Abdal’ı diye anılır. Son halk şairidir...

Kendi deyimiyle ömrünün ilk yarısı hapishanelerde, ikinci yarısı ise hastanelerde geçİrir. Hapiste olduğu dönem türkülerinden uzak kalır… Bu uzaklığı da şöyle anlatır: "Bir balığı denizden çıkartın, kuma atın. O balık o denize nasıl baktıysa ben de türkülerime uzaktan öyle baktım." Başka nasıl izah edilirdi, başka anlatılırdı ki bu özlem!...

Mahzuni Şerif 17 Mayıs 2002 tarihinde Almanya’nın Köln şehrinde "ağaç olacağım, toprak olacağım, su olacağım, geleceğim yine geleceğim" diyerek vefat eder. Vasiyeti üzerine naaşı Hacı Bektaş Veli Külliyesi'nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgeye defnedilir.

Mahzuni Şerif’in mezar taşında kendisinin bu yalan dünyaya tamah etmediğini gösteren şu dizeleri yazılıdır:

‘’Eğer bana gel gel olsa yüceden,
çırpar kanadımı uçar giderim,
isteğim yok gündüz ile geceden,
ben bir Mahzuni'yim naçar giderim.’’

Mekânı cennet olsun, nûr içinde yatsın.

62 yıllık yaşamı boyunca 453 plak, 58 kaset ve 8 kitap yayımlar. Hakkında belgeseller yapılır, kitaplar yazılır. Toplumcu, özgürlükçü bir şairdir. Bu görüşleri savunduğu, türkülerine konu edindiği için her zaman başı derde girer. Defalarca saldırıya uğrar, evi yakılır, hakkında davalar açılır, mahpuslarda yatar. 2001 yılının sonunda, ölümünden birkaç ay önce “Elhamdülüllah Kızılbaşım ve laikim. Ben değil yedi sülalem Kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir!” dediği için Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde ağır ceza talebiyle dava edilir. Ölmeseydi belki ceza yiyip hapis edilecektir. 

Hakkında çok kitap yazılmıştır. En son Ali Öztunç’un ''Devr-i Mahzuni’'' (Doğan Kitap, 2017) isimli kitabı içlerinde en güzel olanıdır.  Ayrıca Âşık Mahzuni’nin 30 eserinin 32 sanatçı tarafından yeni yorumlarla seslendirildiği,  “Mahzuni’ye Saygı'' (Arda Müzik) albümü de yayımlanmıştır.

Şimdi da Âşık Mahzuni Şerif’in o muazzam türküsü ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü anlatmak isityorum... 

Mahzuni Şerif'in insana hüzün şırınga eden ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü Edip Akbayram’dan Sabahat Akkiraz’a, Kardeş Türküler’den İlkay Akkaya’ya, Feryal Öney’e pek çok sanatçı seslendirmiştir... Ama hiç bir sanatçı Mahzuni Şerif gibi içten, dolu dolu, kalbe işleyen bicimde söyleyememiştir bu türküyü… Dinlerken insanın düğüm düğüm boğazı düğümleniyor, yağmur yağmış, güneş vurmuş kar gibi erim erim eriyor yüreği...

''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bu toprakların en güzel eserlerinden, en güzel seslerinden birisidir, bir şaheseridir. Bu garip, bu sahipsiz, bu yalnız, bu güzel, bu mahzun toprakların türküsüdür.  Geçenlerde yine bu sayfalarda yazdığım ‘’Tutunamayanlar’’ın, barınamayanların, gitmek zorunda olanların türküsüdür… Ötekileştirilenlerin, dışlanılanların isyan içermeyen kabullenişinin türküsüdür. ‘’Güzel ve yalnız ülkemin’’ türküsüdür. Gidenlerin, terk edenlerin, terkedilenlerin türküsüdür… Vizontele filmindeki Deli Emin’in mezardaki annesine radyodan dinlettiği türküsüdür.... ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bir mekândan, bir diyardan, bir yurttan gidenlerin değil; bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gidenlerin, gitmek zorunda olanların, zamanı gelip de gitmesi gerekenlerin türküsüdür. Zaten türküdeki bu terkedilmişlik duygusu kafesteki yabani bir kuş gibi insanın yüreğinde çırpın çırpın çırpınır…

‘’Çeşm’’ Farsçada ‘’göz’’ demektir. ‘’Çeşm-i siyahım’’ ise ‘’siyah gözlüm’’ demektir, ‘’kara gözlüm’’ demek değildir… ‘’Kara’’ sözcüğü siyahı değil; büyüklüğü, iriliği, gücü, zorluğu ifade eder. Kara gözlüm; iri, büyük gözlüm demektir.

"Sermayem derdimdir, servetim ahım" derken sanki Anadolu’nun bin yıllık tarihini, geçmişini gözlerinizin önüne serer… Bu dizeler ömrünüzden seneler eskitir…

"Ötmek istiyorum viran bağlarda / ayağıma cennet kiralansa da" dizeleri cenneti bile her şeyi bırakıp gitme isteğini kararlı, sessiz ve derinden anlatır. İnsanın cenneti bırakıp da gidecek ne gibi bir gerekçesi olabilir ki?  Viran bağlarda baykuşlar öter. Hem de cenneti bırakarak duyulma imkânının olmadığı viran bağlar da bir baykuş gibi ötmek bir nasıl duygudur ki? Böylesine, bir nasıl mecburiyettir ki gitmek?

‘’Bağladım canımı zülfün teline’’ derken ozan gerçek bir sevdayı, aşkı anlatır. Zülüf; şakaklardan sarkan saç lülesidir. Zülfüyâr; sevgilinin şakak saçıdır. Bu nasıl bir sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki sevilenin zülfünün bir teline can bağlanır?  Bu nasıl sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki bir ömür, bir hayat, bir yaşam, bir benlik sevdiğin kişinin zülfünün tek teline bağlanır? Ve böylesine bir bağ ve böylesine bir sevgili bırakılıp da bir nasıl gidilir ki?

‘’Güldün Mahzuni'nin garip haline / Mervan'ın elinden parelense de’’ dizelerinde bahsedilen ‘’Mervan’’, Hz. Ali’ye düşmanlığı ve zalimliği ile bilinen Emevi Halifesi Mervan’dır…Sevgilinin Mahzuni'ye yaptığı Mervan'ın Hz. Ali'ye yaptığı gibidir... 

İşte bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gitmek zorunda kalanların, aslında gitmemek için çırpın çırpın çırpınıp da gitmek zorunda kalanların, giderken bile ayakları geri geri gidenlerin, gayri her ne olursa olsun gidenlerin türküsüdür; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.’’

Bu kadar sevgiye, bu kadar bir bağlanmaya rağmen insan sevdiğinden neden ayrılmak ister, neden ayrılır?  Cenneti terk ederek viran bağlarda insan baykuş gibi neden ötmek ister? Sanırım bunun da cevabı yakınlarda yine bu sayfada yazdığım Oğuz Atay'ın ''Tutunamayanlar'' isimli kitabında gizli. ''Tutunamayanlar''da kitabın bir yerinde şöyle bir cümle geçerdi: "İnsani kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kaybolup gidecek elinizden." Ey sevilenler! Ey sevenler! Anlıyor musunuz? 

Sanırım bu soruya bir başka cevap da erotik edebiyatın pirlerinden Anais Nin'in bir yazısında gizli. Anais Nin bir yazısında şöyle yazardı: "Aşk asla eceliyle ölmez. Kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölür. Körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölür. Hastalanarak ve yaralanarak ölür; yorularak, solarak, matlaşarak ölür." Anais Nin’in söylediği gibi bu topraklarda, bu kültürde bir türlü aşkın beslenmesinin bilinmeyişinden miydi insanlarımızın cenneti terk ederek viran bağlarda baykuş gibi ötmek isteyişi?  Ey sevenler, sevilenler! Anlıyor musunuz? 

Bu türkü sebepsiz yere aklınıza gelir ve her bir dizesi beyninizde takılmış bir plak gibi döneeeer durur saatlerce, günlerce, gecelerce, haftalarca, hatta aylarca: ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım''

Osman AYDOĞAN

Kendi sesiyle Âşık Mahsuni Şerif: ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.’’
(iyi bir ses kaydı olmamasına rağmen)
https://www.youtube.com/watch?v=ipCzKtmO7KM

Güler Duman’ın yorumuyla Çeşmi Siyahım:
https://www.youtube.com/watch?v=fyG-Xn9tTRg

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline (gurbet eline)
Güldün Mahzuni'nin garip haline
Mervan'ın elinden parelense de




Malèna

17 Mayıs 2019

Senaryosunu İtalyan senarist Luciano Vincenzoni'nin yazdığı, Sicilyalı yönetmen Giuseppe Tornatore’nun yönettiği, İtalyan müzisyen Ennio Morricone'nin film müziğini yaptığı ve başrolünü de Monica Belluci’nin oynadığı 2000 yılı İtalyan-Alman ortak yapımı olan, aynı yıl Oscar’a aday gösterilen bir sinema filmi var: Malèna.

Bu film,1999 yılında Sicilya adasındaki Castelcuto sahilinde çekilir...

Film kısaca; İkinci Dünya Savaşı sırasında Sicilya’nın küçük bir kasabasında savaşın dul bıraktığı bir kadını, toplumun bu kadına bakışını ve ergenlik cağındaki bir çocuğun da bu kadına olan platonik aşkını ve bu kadın hakkındaki hayallerini anlatır. Dul kadın, savaş şartlarında kasabanın baskısı, dedikodusu, riyası, fitnesi ve iftirası sonucu aç kalmamak için nihayetinde kötü yola düşer. Sonunda da Maria Magdalena'nın (*) akıbetine uğrar...

Filmin arka fonunda ise İtalyan faşizminin sosyal ilişkileri ve yıkılışı anlatılır… Başka bir deyimle film dönemin, 1940 ve 1950’li yılların İtalya’sını anlatır.

Bu yönüyle bizden örnek verecek olursak film; tolumun değer yargıları açısından ‘’Vurun Kahpeye’’, bir ergen çocuğun gözünden de ‘’Fahriye Abla’’ filmlerini çağrıştırır…

Filmin konusu kısaca bu şekilde ama filmin verdiği mesaj çok daha uzun ve derinliklidir... Öncelikle film; kadın, namus, ahlak, din ve siyaset konularında toplumun iki yüzlülüğünü ve toplumun bu konularda yerlerde sürünen değer yargılarını eleştirir... Film, İtalyan halkının hiç de Bella Ciao şarkısında geçen İtalyan halkı olmadığını gözler önüne serer... 

Filmin görüntü yönetimi çok güzeldir. Filmde bolca güzel sokaklar, güzel evler, hoş renkler sergilenir. Hemen hemen tüm sahneler pastel renklerin hâkim olduğu birer sanat eseri gibidir. Filmin müziği de bu esere uygun güzelliktedir.

Ancak filmi film yapan, insana sadece onun için bu film izlenir dedirten bir unsur vardır: O da filmin başrol oyuncusu Malèna rolündeki ve bu filmi ile tanınan İtalyan sinema oyuncusu Monica Belluci’dir… Monica Belluci film boyunca birkaç cümle hariç hemen hemen hiç konuşmaz ancak Monica Belluci, mükemmel yüzü ve fiziği ile filmi sadece bedeni üzerinden mükemmel bir şekilde canlandırır… Monica Belluci’nin filmde caddelerden endamıyla bir sülün gibi süzüle süzüle yürüyüşleri akıllarda kalır. Monica Belluci bu filmde bir kadının nasıl yürümesi gerektiği konusunda sanki ders verir…

Filmin sonuna doğru Malèna’nın savaşta öldü sanılan kocası Nino döner. Kısa bir süre önce bu sayfada Alman yazar Wolfgang Borchert‘in ‘’Kapıların Dışında’’ isimli oyunundan bahsetmiştim. Wolfgang Borchert bu oyununda yine İkinci Dünya Savaşından dönen Beckmann’ın hikâyesini anlatırdı. Beckmann ölülerin diyarından tesadüfen geri dönmüştür. Döndüğü yerde ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. Bu filmde de Beckmann gibi Malèna’nın savaşta öldü sanılan kocası Nino döndüğünde de ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. İşte filmin bundan sonrasında içinizi bir acı kaplar, burnunuzun direği sızlar, yüreğiniz burkulur, gözleriniz yaşarır…

Aslında filmden sonra içiniz daha bir acır, burnunuzun direği daha bir sızlar, yüreğiniz daha bir burkulur, gözleriniz daha bir yaşarır... Yazımın başında filmin; kadın, namus, ahlak, din ve siyaset konularında toplumun iki yüzlülüğünü ve yerlerde sürünen değer yargıları ile dönemin İtalya’sını anlattığını söylemiştim ya… İçinizi daha bir acıtan, burnunuzun direğini daha bir sızlatan, yüreğinizi daha bir burkan, gözlerinizi daha bir yaşartan şey filmin aslında bu yönleriyle de günümüz Türkiye’sini anlatıyor olmasıdır...

Bu hafta sonu boşverin kapalı hava gibi gamı, kederi, kasveti, Amerikanı, İran'ı, Körfezi, seçimi, hakkı, hukuku, adaleti... Bu filmi izleyin derim...

Sizlere güzel bir hafta sonu dilerim...

Osman AYDOĞAN

‘’Malèna’’ filminden 4 dakikalık görüntüler:
https://www.youtube.com/watch?v=OFHNr2tGEaU

Vaktiniz varsa, tavsiye ettiğim ‘’Malèna’’ filminden 12 dakikalık görüntüler:
https://www.youtube.com/watch?v=eVoFHV9MM3g

Ama en iyisi filmin kendisinin seyredilmesi...

(*) Mecdelli Meryem veya Magdalalı Meryem olarak da adlandırılır. Maria Magdalena ya da Mecdelli Meryem hakkındaki inanışa göre, İsrail'de fahişelik yaptığı gerekçesiyle taşlanan Meryem'e Hz. İsa yardım eder. Hz. İsa, kadını linç etmek için toplanan kalabalığa ‘’hiç günahım yok diyen devam etsin’’  der ve bunun üzerine öfkeli kalabalık dağılır. Daha sonra Meryem tövbe ederek Hıristiyanlığı benimser ve bir azize olur.

İlginçtir Monica Bellucci, 2004'de Mel Gibson'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği ''The Passion of the Christ'' filminde Maria Magdelene karakterini canlandırır...




Körfezdeki iki deli!

15 Mayıs 2019

Haber ajanslarında ABD ve İran haberleri hep son dakika haberleri olarak yer alıyor... Sadece son iki üç gün içine sığan haberlere bakacak olursak ard arda şu haberler sıralanıyor:  ABD’nin Körfez yığınak yapması, ABD’nin Körfez’e uçak gemisi ve 120 bin asker göndermesi, İran sınırında ABD F-35’lerin devriye uçuşu yapması, ABD’nin İran’a karşı gönderdiği ‘Uçan Kale’ lakaplı B-52 bombardıman uçaklarının Katar’da üslenmesi, ABD'nin İran Devrim Muhafızlarını terör listesine alma kararı, İran’ın, ABD'nin Devrim Muhafızlarını terör listesine alma kararına destek veren Suudi Arabistan ve Bahreyn'i terörü desteklemekle suçlaması, Birleşik Arap Emirlikleri'nde Hürmüz Boğazı yakınlarında 4 petrol tankerine hasar verilmesi konusunda ABD’nin gemilerin sabote edilmesinden İran'ı sorumlu tutması, buna karşın İran’ın olayın arkasında "İsrail'in olabileceğini" iddiası, İran’ın karşı tehditleri, vb...

Bu liste daha da uzayabilir...

Aslında bu haberler buzdağının görünen yüzü… Buzdağının altında ise bu haberlerde yer almayan bir başka ülke yatıyor…

Bu listeyi ve bu görünmeyen ülkeyi şimdilik burada bırakarak gelin sizi biraz geriye, eskiye, her zaman olduğu gibi sizi tarihe götüreyim…

Son yıllarda bütün Batılı düşünürler Avrupa'nın 5'inci yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi Ortadoğu'nun da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia edrek 1618 ile 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve temelinde bir Protestan-Katolik mücadelesi yatan mezhep savaşları dizisi gibi Ortadoğu'nun da bir otuz yıl sürecek mezhep savaşlarına (Şii - Sünni) girmekte olduğunu yazmaktadır.

Bütün Batılı gazeteler Ortadoğu'nun 1914 Birinci Dünya Harbi öncesi şartları yaşadığını yazmaktadırlar. Tabii ki yüzde yüzlük bir benzeme değil. O dönem dünyanın süper gücü Britanya’nın yerini bugün ABD almıştır. Almanya ve Rusya Birinci Dünya Savaşı arifesinde aynı bugün olduğu gibi yükselen devletler olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın yerini Türkiye Cumhuriyeti almıştır. Ancak bugün bir de fazladan göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir Çin faktörü var.

Ancak o dönem muharebe sahası Avrupa kıtası iken bugün muharebe sahası olarak (mamur Avrupa mahvolmasın diye) Ortadoğu seçilmiştir. Bu muharebe sahasında ise; filler (ABD, AB, Rusya ve Çin) inlerinde, vekil muharip güçler (Suudi Arabistan, İran) tetikte, çiğnenen çimenler (Irak, Suriye, Yemen, Lübnan, Filistin) yerlerde sürünmektedir…

Bu noktada bir kitaba yer vermek istiyorum…

Cambridge Üniversitesi Tarih Profesörü Christopher Clark’ın “Uyurgezerler” (Pegasus Yayınları, 2017) isimli bir kitabı var. Yazar kitabında I. Dünya Savaşı’na yol açan krizin nasıl meydana geldiğini anlatıyor. 28 Haziran 1914 Pazar günü̈ Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Sophie Chotek, Saraybosna tren garına geldiğinde Avrupa barış içindedir. Otuz yedi gün sonra ise tüm Avrupa savaştadır. Bu savaş 15 milyondan fazla insanın ölümü̈, üç imparatorluğun yıkılması ve Dünya tarihinin kalıcı olarak değişmesiyle sonuçlanır... Kitaba göre o dönem Avrupalı güçler, yükselen milliyetçilik ve savaş tehdidini göremeyen “Uyurgezerler” gibiymiş. O dönem Rusya modernleşme, Almanya sanayileşme çabası içerisinde, İngiltere şu an ABD’nin olduğu konumda ve en güçlü devlet, Amerika ise kendi iç dünyasındadır. Osmanlı, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya- Macaristan, Rusya; hiçbirisinde savaş belirtisi yoktur. Kamuoylarının, entelektüellerin, devletlerin de inancı artık savaşların olmayacağı, sonsuz bir barışa kavuştukları doğrultusundadır… Ancak Franz Ferdinand suikastı ile savaş birdenbire tüm dünyayı sarar.

İşte anlattığım gibi şimdi de bazı tarihçiler, içinde bulunduğumuz dönemi Birinci Dünya Savaşı arifesine benzeterek dünya güçlerinin ve kamuoyunun ve entelektüellerin de benzer bir ‘’aymazlık’’ içinde olduğu görüşünü savunuyorlar…

Günümüz Dünyasında da tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi yükselen popülist milliyetçilik, ırkçılık, ABD’de yeni Trump politikası, Avrupa’nın iç kavgaları, Rusya’nın yükselen imparatorluğu vardır. Bir de Birinci Dünya Savaşında olmayan bir Çin faktörü var...

Günümüz Ortadoğu’sunda ise; mezhep ve vekâlet savaşları, Irak, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye, İŞİD, YPG, Hamas, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, Ilımlı İslam, Lübnan ve Yemen gibi çok karmaşık sorunları var…

Ortadoğu’nun hali böyle… Şimdi gelelim ABD – İran ilişkilerindeki görünmeyen ülkeye; Suudi Arabistan’a..

Yukarıda bahsettiğim bu sorunlar devam ederken geçen senelerden itibaren haberlerde hep Suudi Arabistan yer almaya başlıyor: Suudi Arabistan Kralı Kral Salman’ın 33 yaşındaki genç veliahttı Prens Muhammed Bin Salman’ın (Kısaca kendisine MbS deniyor) iç ve dış politikadaki fütursuz hareketleri yer alıyor..

Yemen’deki savaş nedeniyle Prens Muhammed Bin Salman, İran’ı suçluyor. Filistin yönetimi başkanı Abbas, muhtemelen Hamas’ın İran ile yeniden gelişmeye başlayan ilişkileri nedeniyle MbS tarafından suçlanıyor.

Bu noktada biraz geriye gitmek istiyorum…

Suudi Arabistan veliaht prensi, savunma bakanı ve Kral Salman'ın oğlu Prens Muhammed Bin Salman ayrıca Suudi Kraliyet Mahkemesi başkanı ve Ekonomik İşler ve Kalkınma Konseyi başkanıdır. Ülkesinde babası Kral Salman'ın tahtının arkasındaki güç olarak tanımlanır. Haziran 2017'de kraliyet kararnamesi ile Veliaht Orens Muhammed bin Nayif'in yerine atanarak tahtın vârisi ilan edilir ve Başbakan Yardımcılığı görevine getirilir. Prens Muhammed Bin Salman'ın genç, deneyimsiz, hırslı ve agresif bir kişilik sahibi olduğu söyleniyor.

Prens Muhammed Bin Salman yönetime gelir gelmez iki konu üzerinde çalışıyor. Birinci konu; ülke ekonomisinin petrole bağımlılığını azaltarak ülkesini bir uluslararası finans ve teknoloji merkezi olarak yeniden şekillendirmek, diğer ikinci konu ise; Ortadoğu’da, İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak.

Birinci konu, Prens Muhammed Bin Salman’ın ekonomiyi yeniden şekillendirme projesi petrol fiyatlarının düşmesi ve giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşüyor.

İkinci konu olan, Suudi rejiminin İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesi ise tamamen fiyasko ile sonuçlanıyor. Bu uğurda Suudi rejimi; Yemen’de savaşa giriyor iflas ediyor, Suriye’de asileri destekliyor, iflas ediyor, Katar politikası geri teperek iflas ediyor, Körfez İşbirliği Konseyi’ni ise işlemez hale getirerek iflas ediyor, Lübnan’da Hizbullah karşıtı hamleler yaparak hükümet krizine neden oluyor, iflas ediyor. 

Şimdi biraz daha geriye gidelim…

Suudi rejimin meşruiyetinin ve siyasi gücünün dayandığı iki temel dayanağı vardı. Bu dayanaklardan birincisi dinci Vahhabi yapılanmasının başından beri Suudi ailesine verdiği destekti. İkinci dayanak ise Suudi klanının üç büyük ailesi arasında, kararların alınmasına, devlet kurumlarının ve kaynaklarının paylaşılmasına ilişkin kurulmuş ''mutabakat'' ve ''meşveret'' geleneği idi…

Ancak bu iki dayanak da genç Prens Muhammed Bin Salman’ın deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği nedeniyle zayıflamaya başlıyor.

İşte sorun da burada başlıyor…

Bu iki dayanağın sökülmeye başlaması ve Prens Muhammed Bin Salman’ın İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesindeki fiyasko ve iflaslar ülke içinde rejime karşı şiddetli bir karşı tepki ve toplumsal kargaşa olasılığını güçlendiriyor.

Prens Muhammed Bin Salman’ın dış politikasındaki bu fiyaskoları, ekonomiyi yeniden şekillendirme projesinin de giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşmesi ve içerideki bu muhalefet ise Prens Muhammed Bin Salman’ı daha önce hiç olmadığı kadar ABD’ne yaklaştırıyor.

Bu dönem ABD’nin de Suudilere geçmişte hiç olmadığı kadar ihtiyacı vardır. Prens Muhammed Bin Salman, İsrail ile birlikte ABD’nin Ortadoğu projelerinin merkezinde yer almaktadır. Prens Muhammed Bin Salman Ortadoğu’daki İran karşıtı cephenin liderliğine oynamaktadır. Suudi Arabistan, Amerikan savunma endüstrisinin en büyük alıcılarından birisidir. İsrail’in güvenliği, Rusya’nın ve Çin’in bölgede frenlenmesi, enerji kaynaklarının kontrolü ve Suriye, Lübnan, Yemen, Bahreyn ve Katar konularında ABD Suudi Arabistan’a muhtaçtır.

Daha yeni Mayıs 2017’de ABD Başkanı Trump’ın yaptığı Riyad ziyaretinde, Suudi Arabistan ile 100 milyar dolarlık silah antlaşmasının imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre Suudi Arabistan’a satılacak silah tutarı önümüzdeki 10 yılda 350 milyar dolara ulaşacaktır... Bu anlaşmayı İsrail de desteklemiştir. Bu silahların hedefinin İran ve bölgedeki ABD karşı cephesi olduğu tabii ki şüphesizdir...

Sanılanın ve söylenenlerin aksine geçtiğimiz yıl yaşanan Kaşıkçı olayı ise; deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği ile Prens Muhammed Bin Salman’ın yönetimindeki Suudi Arabistan'ı, dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'yi İran'a karşı olan politikalarında birbirlerine daha çok yaklaştırıyor…

Burada vahim olan olasılık ortaya çıkıyor… O da; içerideki muhalefeti bu şekilde fütursuzca bastırarak yok eden ancak politik hırsları ile devlet kapasitesi arasında uçurum olan genç, tecrübesiz, hırslı ve agresif Prens Muhammed Bin Salman’ın krallıkta birlik sağlayarak gücünü pekişmek için yakınlaştığı dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'nin de desteğiyle doğrudan İran ile  bir savaşı göze alması durumunda tüm Ortadoğu’yu yutacak bir ateşin içine atabilecek olmasıdır.

Ancak bu sefer, günümüzde yaşadığımız gibi bir vekâlet savaşı değil, tüm Ortadoğu’yu kapsayacak, arkasında ABD, İsrail ve Mısır’ın bulunduğu Suudi Arabistan ile arkasında Rusya, Çin ve Suriye’nin bulunduğu İran’ın yer alacağı bir Sünni – Şii savaşı yaşanabilir… Böylesi bir savaşın Türkiye'yi de en ağır biçimde etkilemesi pek bir mümkündür.

Montaigne bir denemesinde; ‘’Adamın biri, zaten karanlıktan korkarmış. Bir gün büyük bir hangarda elindeki mumla tek başına kalmış. O an o kadar korkmuş ki elindeki mumu üfleyivermiş’’ derdi.

Elde kalan son mumu da üfleyerek tüm Ortadoğu’nun kopkoyu bir karanlığa gömülmesini sağlayacak iki deli (Trump & MbS) hevesle beklemektedir. 

Hal böyleyken, görevi, etrafı gözetmek, buna göre tedbir almak, içeride ve dışarıda barışı tesis etmek, dost kazanmak, ülkede birliği, bütünüğü ve dirliği sağlamak iken; tüm enerjisini yıllardır kine, nefrete, seçimlere, mezardaki seçmenlere, ata, Üsküdara, mühürsüz oylara, illete, zillete, YSK'ya, iptale, yeniden seçime odaklayan bir yönetim elindeki ülkenin ve insanlarının Allah yâr ve yardımcısı olsun!

Osman AYDOĞAN 




Kapıların Dışında

14 Mayıs 2019

Sıra dışı bir Alman şair, oyun ve öykü yazarı var: Wolfgang Borchert… Wolfgang Borchert 1921 yılında Almanya’nın Hamburg kentinde doğar. Henüz 15 yaşındayken şiirler yazmaya başlar, şiirleri ”Hamburger Anzeiger’’ gazetesinde yayımlanır… Ancak Borchert, nasyonal sosyalizmin ahlaki ve fiziksel kurbanlarından birisi olarak gençliğinin çoğunu hapiste geçirir…

Wolfgang Borchert, İkinci Dünya Savaşı sırasında askere alınarak gönderildiği Rusya Cephesi’nde (1941) ağır yaralanır. Cephede iken de Nasyonal Sosyalizme karşı görüşlerinden ötürü tutuklanır… Difteri ve sarılığa yakalanmış olmasına karşın sekiz ay Nürnberg’de cezaevinde tutulur... Daha sonra da iyileşti diye tekrar cepheye gönderilir. Bir daha tutuklanır ve bu kez dokuz ay Berlin’de hapis yatar... Sonra idama mahkûm edilir… Altı hafta idamını bekler… Savaşın sonu belli olunca affedilir…

Savaşın sonunda serbest kalınca Hamburg’a döner ve burada tiyatro oyunları yazar… Sağlığının giderek kötüleşmesi ve buradaki doktorların da bir çözüm bulamaması üzerine İsviçre’ye gönderilir… Ancak İsviçreli doktorlar karşılarında bir hasta değil, yaşayan bir ölü bulurlar… Çünkü savaş onu yaşayan bir ölü haline getirmiştir... İsviçre’de yatırıldığı hastane, henüz 26 yaşındayken 20 Kasım 1947 günü onun ölümünü resmileştirir... 

Almanya’da II. Dünya Savaşı sonrasında, şehirlerin bombalanması, yıkılması, ailelerin dağılması, babaların ölümü ve savaş travmaları ile ortaya çıkan bir edebiyat türü var: ''Trümmerliteratur'' (Yıkım Edebiyatı) Almanya’da iken, çocukken bu yıkımı bizzat yaşayan dostlarımdan bu yıkımdaki hatıralarını çok dinlemiştim... 

İşte kısa hayat öyküsünü anlattığım sıra dışı Alman şair, oyun ve öykü yazarı Wolfgang Borchert, bu Yıkım Edebiyatı’nın Heinrich Böll’le beraber en önemli temsilcilerinden birisidir.

Wolfgang Borchert bu türdeki eserlerinden ‘’Fener, Gece ve Yıldızlar’’ adlı şiir kitabını 1946’da, ilk öykü kitabı ‘’Karahindiba’’yı ise 1947’de yayımlar. ‘’Kapıların Dışında’’ adlı tek oyununu 1946 sonlarında Hamburg’da iken tamamlar. İkinci öykü kitabı ‘’Bu Salı’’yı (1947) hazırlar. Ne var ki, hem oyununun hem de bu kitabının basılması, yapıtlarının çeşitli dillere çevrilmesi ve rekorlar kırarak satması hep ölümünden sonra gerçekleşir... Yani Borchert, ününü ve şöhretini göremez…

Borchert’in bu eserlerinden II. Dünya Savaşı döneminde yazdığı ve savaş sonunda Hamburg’da tamamladığı ‘’Kapıların Dışında’’ (Draussen vor der Tür)  (Can Yayınları, 2018) isimli oyunu bu ‘’Trümmerliteratur’’ (Yıkım Edebiyatı)’nın en önemli eseridir… İç karartıcı bir oyun olması nedeniyle kitabın başında ”Hiçbir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin görmek istemediği oyun” ibaresi yazılır…  ‘’Kapıların Dışında’’, yazarın tek oyunudur ve ölümünden bir gün sonra da sahnelenir…

 ‘’Kapıların Dışında’’, savaştan dönen Beckmann’ın hikâyesini anlatır. Beckmann ölülerin diyarından tesadüfen geri dönmüştür. Döndüğü yerde ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. Savaş gözlüğü takıp kapı kapı dolaşır… Şimdi her yer enkaz, herkes kaypaktır… Kendini Ren Nehri'nin kıyısında uzanmış bir şekilde bulur. Bu durum oyunda şöyle anlatılır:

“Almanya’ya dönen bir adamın, onlardan birinin hikâyesidir bu. Adam, onlardan biri; onlar yurtlarına dönerler, ama evleri barkları kalmamış ki yurtlarına kavuşsunlar. Artık onların yeri, kapıların dışıdır. Onların Almanya’sı dışarısıdır, gece vakti yağmurda sokak.”

Bu durum karşısında Beckmann nihilist bir tavırla ölümü arzular:

”Ölüyorum! Sonra adam, Almanya’ya gelen adam, falanca yerde sokak ortasına seriliyor ve ölüyor. Eskiden sokaklarda sigara izmaritleri, portakal kabukları, kâğıt parçaları olurdu; bugünse insanlar var, yerlere serilmiş, kimin umurunda!”

Aslında oyunda savaştan evine gelip onca yaşananlardan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark eden bir bireyin, savaş psikolojisinden çıkma çabası ve topluma adepte olma süreci anlatılır. Aynı zamanda oyunda; iktidarın ve savaş karşısında kayıtsız kalan halkın da eleştirisi yapılır…

Wolfgang Borchert’i Yıkımm Edebiyatının bir diğer temsilcisi Heinrich Böll şöyle anlatır:

"...o sıralar yirmi yaşındaki asker Borchert'in mektupları devletin güvenliğini sarsıcı nitelikte görülmüş, bu yüzden yazarı ölüme mahkûm edilmiş, ama altı hafta kadar bir hücrede bekletildikten sonra hayatı bağışlanmıştır. Yirmi yaşında olmak, altı hafta bir hücrede pineklemek ve öleceğini, Hitler’le ve savaşla ilgili düşüncelerini açığa vurduğu birkaç mektup yüzünden öleceğini bilmek! Kitabı eline alan yirmi yaşındakiler, insana kendi fikirlerinin ne denli pahalıya patlayabileceğini, karşılığında ödemesi gereken bedelin ne denli yüksek olabileceğini göreceklerdir."

Oyunun adı ‘’Kapıların Dışında’’ değil mi? Bu koskoca dünyada kim yaşamamıştır ki kapıların dışında kalma duygusunu, korkusunu, hissini? Bir ötekileştirilmişlik, bir itilmişlik, bir dışlanmışlık, bir görmezden gelinmiş olma korkusunu kim yaşamamıştır ki?... Oyunda zaten Beckmann hep ‘’öteki’’ ile konuşur…

Klasik söylemdir ya hoş bir faaliyetten sonra söylenen ‘’tadı damağımda kaldı’’ diye… İster bu kitabı okuyun, ister bu oyunu izleyin, damağınızda tad falan kalmaz… Sadece acıdan burnunuzun direği sızlar… "Acı, uzak iklimlerin kokusu gibidir..." derdi melankolik Fransız şair  Charles Baudelaire.. Ama acı bize hiç de uzak iklimlerin kokusu gibi de değildir... Bir koklamaya görelim; acı bizim yanıbaşımızdadır, acı bizim  içimizdedir, acı bizimle beraberdir…

Tarih ders alınmak için varsa eğer, ''Savaş, bir halk sağlığı sorunudur'' diye demeç verdiği için hekimlerini zindanlara atan bir zihniyet için bu karamsar yapıt güzel bir örnektir aslında… 

Osman AYDOĞAN

Wolfgang Borchert şairdir aynı zamanda…  ‘’Fener, Gece ve Yıldızlar’’ (Can Yayınları 2017) adlı şiir kitabında geçen bir şiir, Behçet Necatigil’in çevirisiyle:

‘’Ich möhte leuchtturm sein
in nacht und wind -
für dorsch und stint,
für jedes boot
und bin doch selbst
ein schiff in not!"

"Deniz feneri olsaydım
gecede, fırtınada
ışıktım balıklara
vapurlara, kayıklara-
ne yazık ki ben kendim
batmak üzre bir gemiyim!"

Dünyanın en büyük dramıdır herhalde ‘’Deniz Feneri’’ olup da batmak üzre bir gemi olmak…Bu duyguyu kimler yaşamaz ki?




Her şey tanımla başlar, araçlarla yola devam eder…

13 Mayıs 2019

Toplum olarak tanım ve kavramlarla pek bir ilgimiz yoktur. Bir kavramın, bir konunun adını biliriz de bu konu veya kavramı tanımlamaya gelince doğru bir tanım yapamayız. Bu zaman da kavram karışıklığı ortaya çıkar ki kimse kimseyi anlayamaz. Bu nedenle her şey tanımla başlar, araçlarla yola devam eder…

Örneğin ''demokrasi'' kavramı... Bu kavramı sürekli, hayatımızın her aşamasında kullanırız. Ancak bir ''demokrasi'' tanımı yapmak istediğimizde ''demokrasi'' hariç her şeyi anlatırız. Tıpkı körlerin dokunarak bir fili tarif etmeleri gibi...

Fazlaca duyduğumuz, günlük hayat içinde de fazlaca kullandığımız ama toplum ve siyaset içindeki işlevini çok da net algılayamadığımız, anlayamadığımız, dolaysıyla da tanımlayamadığımız bir başka kavram da ‘’faşizm’’dir. ''Faşizm'' yenir mi, içilir mi bunu da pek bilmeyiz. Basit bir tanımla  ‘’faşizm’’; genel olarak aşırı milliyetçi ve ırkçı, otoriter ve baskıcı bir yönetimi ifade eder. Ancak bu tanım sabit olmayıp genişletilebilir bir tanımdır. Ancak ''faşizm'' bu basit tanım kadar basit değildir. 

Faşizmi detaylıca inceleyen, Umberto Eco, Samir Amin, Bertolt Brecht, Pierre Milza ve William I. Robinson’ın yazılarını içeren  ‘’Faşizm Irkçılık Ayrımcılık Yazıları’’ (Ütopya Yayınevi, 2016) isimli bir kitap var. Bu kitapta XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan ve ‘’şeytan üçgeni’’ olarak tanımlanan ‘’faşizm’’, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’ayrımcılık’’ konusu işlenir.

Kitaptaki yazısında Umberto Eco; “Özgürlük ve kurtuluş asla sonu gelmeyecek bir görevdir. Sloganımız şu olsun: ‘Unutmayın!’ ” Umberto Eco bu tembihinden sonra bu tam tanımlanamayan kavram için “faşizmin maskesini düşürmek ve ona her an dikkatli olmak” vurgusunu yapar…

Umberto Eco ayrıca yazısında ‘’kök faşizm’’ kavramını dile getirerek şöyle yazar: ‘’Kök faşizm ya da ebedi faşizm diye adlandıracağım olgunun bir dizi tipik özelliğini ortaya koymanın olanaklı olduğunu düşünüyorum. Bu özellikler bir sistem oluşturmaz; çoğu birbiriyle çelişir ve başka despotluk ya da fanatizm biçimlerinde de görülür. Ancak herhangi birinin varlığı, bir faşizm gölgesinin oluşması için yeterlidir.’’ Umberto Eco yazısında ‘’kök faşizm’’i on dört madde altında tanımını yapar.

Kitapta ''faşizm'' genel olarak şöyle tanımlanır:

‘’Faşizm yalnızca şiddet değildir; sermayenin saldırgan politikalarının toplamıdır; faşist yasalar, faşist eğitim, faşist yönetmelik, faşist ekonomi politikalar ve benzeridir. Ve tekelci dönemde kapitalist devlet(ler)in gittikçe otoriter bir biçim aldığı görülmelidir. Parlamentoların öneminin azalması ile yürütmenin gittikçe güç kazanması, biçimsel dahi olsa hukuki düzenlemelere riayet etmeyen hükümetler ve sosyal hakların kapsamının gittikçe daralması istisna olmaktan çıkan bu devlet biçiminin bazı özellikleridir.’’

Kitapta ‘’Ancak otoriterliğin de olduğu yerde durması mümkün değildi; yani otoriter olanının totalitere yönelmesi bir zarurettir’’ tanımlaması yapılarak bu zaruretin “önlenebilir” olduğu iddia edilir. İşte bu kitapta yer alan makaleler, bu zarureti ve bu zaruretin “önlenebilirliği” tartışılır...

Faşizm konusuna daha net bir tanım getiren bir siyaset bilimci daha var. Bu siyaset bilimci Amerikalı siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt’dir. Dr. Lawrence Britt 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler'in Almanya'sı, Mussolini'nin İtalya'sı, Franco'nun İspanya'sı, Suharto'nun Endonezya'sı, Pinochet'nin Şili'si) inceleyerek faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit ederek bu tespitlerini bir makalede birleştirir… Dr. Lawrence Britt'in makalesi Umberto Eco'nun ‘’Ancak herhangi birinin varlığı, bir faşizm gölgesinin oluşması için yeterlidir’’ dediği 14 maddelik faşizm tanımına çok benzer.

Dr. Lawrence Britt'in ‘’Free Inquiry Magazine’’ dergisinin ilkbahar 2003 tarihli 23/2 sayısında ‘’Faşizmin 14 Karakteristiği’’ başlıklı makalesinde yer alan bu 14 başlıkta verilen karakterler şu şekildedir:

1. Güçlü ve sürekli milliyetçilik. 
2. İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi. 
3. Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması. 
4. Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi. 
5. Cinsel ayrımcılığın şahlanışı. 
6. Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması. 
7. Ulusal güvenlik takıntısı.. 
8. Din ve yönetimin içiçe geçmesi. 
9. Özel sermayenin gücünün korunması. 
10. Emek gücünün baskı altına alınması. 
11. Aydınların ve sanatın küçümsenmesi. 
12. Suç ve cezalandırma ile baskı altına alma. 
13. Adam kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama. 
14. Hileli seçimler.

Çok şükür ki ileri demokrasiye sahip güzel ülkemizin bu tanımlarla, bu tanımlardan bir tanesi ile bile uzaktan yakından heç bir ilgi ve alakası yohtur.