Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV

Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur...

24 Mart 2019

Sözüyle müziğiyle; insanın ruhunu dinlendiren, besleyen, hüzünlü de olsa gülümseten, kendimizi eşlik ederken bulduğumuz, tekrar tekrar dinlediğimiz, İnsanın bu topraklarda doğmasına şükür ettirecek iyi ki anadilimiz Türkçe dedirtecek türkülerimizi bir süre daha sizlere aktarmaya devam edeceğim... 

Bugün de nam-ı diğer ‘’Şark Bülbülü’’ (ki bu lakabı ona Atatürk takmıştı), Diyarbakır Ulu Camii Müezzini Celal Güzelses’in sözlerini yazdığı,  Neriman Altındağ Tüfekçi’nin derlediği bir Diyarbakır türküsünü sizlere aktaracağım: ‘’Bahçede yeşil hıyar’’. Türkü TRT arşivine girerken sansüre takılarak ‘’Bahçada yeşil çınar’’ halini alır.  "Bahçada yeşil hıyar/ Boyu boyuma uyar" dizeleri kafiye itibariyle daha uyaklıdır aslında.

Yazımın sonunda Celal Güzelses’in sesinden ve orijinal, sansürsüz ’’Bahçede yeşil hıyar’’ haliyle bağlantısını vereceğim… Ama önce bu türkünün hikayesi:

Diyarbakır’ın en çirkin delikanlılarından biri hıyar tarlasında hıyar toplayan bir güzele vurulur. Ancak güzel kız izlendiğini fark edip arkasını döndüğünde, bir elindeki hıyara bir de delikanlıya bakıp bakıp güler. Bunun üzerine delikanlı bu türküyü çığırır. Türküde delikanlının tek bahsettiği ne kızın güzelliği ne de kendindeki özelliklerdir. Sadece boynunun boyuna uyduğunu söyler ve gizli sevdiğini anlatır. Bunun yanında her ne kadar platonik bir aşk olsa da ve kızın kendisini seçmeyeceğini bilse de sevgisine saygı duyulması gerektiğini vurgular. Hepsi bu kadardır. 

Şimdi gelelim türkünün sözlerine:

‘’Bahçada yeşil çınar
Boyun boyuma uyar
Ben seni gizli sevdim
Bilmedim âlem duyar

Bahçalarda gül vari
Var git ellerin yari
Sen bana yar olmazsın
Gözüme gülme bari’’

Bedri Ayseli’nin  yorumunda türkünün ikinci kıtası şu şekilde değiştirilmiştir:

‘’Bu küçe başaşağı
Belinde şal kuşağı
Hergün gel burdan savuş
Çatlasın el uşağı’’

Artık günümüzde böyle sevdalar kalmamıştır. Ne böyle gizli sevdalarla dağlanacak yürekler kalmıştır ne de böyle türküler yakılacak ayrılıklar... 

Şu dizeler her dinleyişte takılmış bir plak gibi zihninizde döneeeeer durur, saplanmış bir hançer gibi yüreğinizi burkaaaaar durur:

‘’Ben seni gizli sevdim
Bilmedim âlem duyar’’

‘’Sen bana yar olmazsın
Gözüme gülme bari’’

Ama bu türküyü gelin Kardeş Türküler’den dinleyin… İşte o zaman gerçekten yüreciğiniz pare pare, içiniz paramparça olur… Ancak gece dinlemeyin bu türküyü, uyuyamazsınız.

Bu türkü Kardeş Türküler’in ‘’Bahar’’ isimli albümünde yer alır… Ve diğer şarkıları, türküleri dinlemeden sadece bu türkü için bu albümü dinliyor insan.

Kardeş Türküler’de bu türküyü Vedat Yıldırım söyler. Erkan Oğur ise hem saz çalar hem de türkünün sonunda sözleri Dîvâne Mehmet Çelebi’ye ait bir de gazel okur.

Bu türküde geçen Dîvâne Mehmet Çelebi’ye ait gazel de şu şekildedir;

‘’Belâ dîldendir
Ol dildâr elinden dâdımız yoktur
Gönüldendir şikâyet,
Kimseden feryâdımız yoktur.’’

(Belâ dîldendir –gönüldendir-, ol dildâr –sevgili- elinden dâdımız –şikayet- yoktur.  Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur.)

Bu türküde usul usul söyler Vedat Yıldırım, usul usul çalar Erkan Oğur. Vedat Yıldırım'ın usul usul serzenişi, içten bir feryadı, içini dökmesi içinizi dağlar, yüreciğinizi pare pare eder, içinizi paramparça yapar, sizleri uzak uzak farklı diyarlara götürür. Hangi yaşta olursanız olun, ne yaşamışsanız yaşayın bu türkü sizi anlatır:

‘’Ben seni gizli sevdim
Bilmedim âlem duyar’’

‘’Sen bana yar olmazsın,
Gözüme gülme bari’’

Sonra mahzun mahzun dudaklarınızdan gazelin sonu dökülür:

"Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur."

Osman AYDOĞAN

Kardeş Türküler’den ‘’Bahçede yeşil çınar’’:
https://www.youtube.com/watch?v=NPLjgd4euEs

Celal Güzelses’in sesinden ’’Bahçede yeşil hıyar’’:
https://www.youtube.com/watch?v=lXxV-wGucyA

 




Benim gönlümde sensin, senin gönlünde kimler?

23 Mart 2019

Sanırım altmışlı yılların ilk yarısıydı... O zamanlar TV yoktu, her evde de radyo yoktu. Bizim radyo da lambalı idi, elektrikle çalışır, çalışması için de bir süre lambanın yanması beklenirdi. Ancak kasabamızda da gündüzleri elektrik de yoktu. Bir jeneratör hava kararınca çalışır, gece saat 23.00'de de kapanırdı. O zaman TRT yoktu, bize ulaşan sadece Ankara Radyosu vardı. (Ankara Radyosu, diğer radyolarla birlikte, 1 Mayıs 1965'de Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'na -TRT- devredilmişti)

''Burası uzun dalga 1648 m Ankara radyosu'' anonsuyla başlardı yayın ve ‘’Şimdi Yurttan Sesler Programını dinliyorsunuz’’ diye devam ederdi… (Geçtiğimiz yıllarda da TRT uzun dalga yayınlarına anlamsız bir biçimde son verdi.) Rahmetli Nimet ablamla beraber, o zaman TV'nin söylentisi vardı ki radyonun küçük ekranından içine bakarak söyleyen kişiyi görmeye çalışırdık…

O zamanlar bu ‘’Yurttan Sesler’’ programında sözüyle, müziğiyle; insanın ruhunu dinlendiren, besleyen, hüzünlü de olsa gülümseten, kendimizi eşlik ederken bulduğumuz, çoğunda da kendimizi bulduğumuz ve tekrar tekrar dinlediğimiz türkülerimizi dinlerdik… İnsanın bu topraklarda doğmasına şükür ettirecek, iyi ki anadilimiz Türkçe dedirtecek türkülerimizdi bu türküler. Bu türkülerde; Muazzez Türün’ü dinlerdik, Nezahet Bayram’ı dinlerdik, Ülkü Beşgül’ü dinlerdik, Bedri Ayseli’yi dinlerdik, Seyit Al’ı dinlerdik, Yıldız Ayhan'ı, Ahmet Gazi Ayhan’ı dinlerdik, … Şimdikiler gibi değillerdi onlar… Her şeyleri ile tam bir sanatçı idiler… Beyefendi idiler… Hanımefendi idiler… Bizler bu türkülerle kendimizi bulmuştuk…

Bu türkülerimizi anlatmaya 18 Mart'da ''Çanakkale Türküsü'' ile başlamıştım... ''Bir dalda iki kiraz'' türküsü ile devam ettim... Sonra ''Mendilimin Yeşili'' türküsünü anlattım... Sonra Âşık Veysel'in türküleri.. En son olarak da ''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var'' türküsünü anlattım... Baktım bazı arkadaşlarım beğeniyor bu türküleri, ben de anlatmaya devam edeyim istedim... 

Bugün de bir Konya türküsünü anlatmak istiyorum. Kaynağı Mazhar Sakman olan, Yılmaz İpek’in derlediği bir Konya Türküsü: ‘’Fırın Üstünde Fırın’’ diye başlayan ‘’Ben bir yâre vuruldum, çaresini siz bulun’’ diyen Konya türküsü… ''Benim gönlümde sensin, senin gönlünde kimler’’ diye soran Konya türküsü… (Halk müziğinde bu türküden başka  ''Fırın Üstünde Fırın''  isminde iki türkü daha var: Birisi Kayseri, diğeri de Bolu /Göynük türküsüdür. Bu türkülerin söz ve bestesi ayrıdır.)   

Bu türkü, makam olarak âşık tarzı edebi türlerden yola çıkılarak üretilen ve bir uzun bir kısa mısradan meydana gelen gazellere verilen genel isim olan ''müstezât ayağı'' olarak bilinmesine rağmen aslında klasik Türk musikisi makamlarından olan Hicazkâr makamına uydurulmuş olan ‘’kara sevda ayağı’’ bir türküdür. Farklı melodisiyle diğer Konya türkülerinden de ayrılır.

Aşağıda verdiğim bağlantıyı açtığınızda, Yıldız Ayhan’ın o billur, o içten, o masum, o yumuşacık, o kadife gibi sesiyle bir feryâd, bir figân haliyle sesini duyduğunuzda elinizdeki her şeyi bırakıp, hiçbir şey düşünmeden, bir huşu içerisinde bu türküyü dinleyesiniz gelir… Benim yaşlarımda iseniz dalıp gidersiniz çocukluğunuza, gençliğinize, o altın çağı hatırlarsınız, anımsarsınız…. Ve zihninizde takılmış bir plak gibi tekrarlayıp durur türkünün üçer kelime ile bütün bir dünyanızı anlatan şu dizeleri:

‘’Ben bir yâre vuruldum
Çaresini siz bulun’’

‘’Benim gönlümde sensin
Senin gönlünde kimler’’

Ve sözleri yüreciğinizde, zihninizde kalmaz, tekerlemesini de mırıldanırsınız: ''Tara leyli leyli leyli, tara leyli leyli leyli, fındık atıyor, el atına da binmiş çalım satıyor.’’

Tıpkı ülke gündemi gibi...

Osman AYDOĞAN

Yıldız Ayhan'ın sesinden ''Fırın üstünde fırın'':
http://www.dailymotion.com/video/xzkycr_yildiz-ayhan-firin-ustunde-firin_music

(Bağlantıdaki görüntüde Yıldız Ayhan türküyü söylerken yanındaki kişi ise bu türkünün ve bütün Konya türkülerinin bir numaralı kaynak kişisi olan Mazhar Sakman’dır. Allah rahmet eylesin.)

Fırın Üstünde Fırın

Fırın üstünde fırın
Duyun komşular duyun
Ben bir yâre vuruldum
Çaresini siz bulun

 Tara leyli leyli leyli
 Tara leyli leyli leyli
 Pambuk (fındık) atıyor
 El atına da binmiş
 Çalım satıyor

Fırın üstünde mimler
Bülbül kafeste inler
Benim gönlümde sensin
Senin gönlünde kimler

 Tara leyli leyli leyli
 Tara leyli leyli leyli
 Pambuk (fındık) atıyor
 El atına da binmiş
 Çalım satıyor




Kadir Mevlâm senden bir dileğim var

22 Mart 2019

Türk halk müziğinde çok sık kullanılan bir kelime var: ''Muhannet''. ‘’Muhannet’’; bir sıfat olarak kullanılan Arapça kökenli eski bir kelimeydi...  Son yıllarda tekrar hortlamasaydı eğer ne anlama geldiğini çoktaaan unutmuştuk aslında! Birebir Türkçe karşılığı ''ihanet eden'' anlamındaydı. Ancak; ‘’alçak’’, ‘’korkak’’, ‘’kalleş’’, ‘’namert’’, ‘’hain’’ gibi bütün olumsuzlukları ve sevgisizlikleri de içerecek şekilde kullanılmaktaydı. ‘’Muhannet’’in kelime anlamı böyleyken halk arasında daha çok ‘’yaptığı iyiliği lütuf gören, iyiliği karşıdakinin yüzüne vurmak için yapan’’ gibi bir anlamda da kullanılırdı.  Köy yerlerinde genellikle ‘’muhanat’’ derlerdi.

Anadolu insanı işte bu ‘’muhannet’’ten çok çekmiştir... Musallat olmuştur ‘’muhannet’’ Anadolu insanının başına. Bu nedenle de girişte bahsettiğim gibi hep Anadolu türkülerinde kendisine yer bulmuştur ‘’muhannet’’…''Muhannet''ten muzdarip türkülerden örnekler verecek olursak, kısaca şu türküleri söyleyebiliriz: 

Muharrem Akkuş’tan alınan bir Erzurum türküsü olan ‘’Kırmızı gül demet demet’’ adlı türküde şöyle geçerdi ‘’muhannet’’:

‘’Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Gitti gelmez o muhannet
Şol revanda balam kaldı’’

(Türküde geçen ‘’Revan’’, Erivan'ın kısaltılmış şeklidir.)

Âşık Hüdai’den alınan türküde de şöyle geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Lokma yeme muhannetin elinden
Kurtulaman sonra acı dilinden
Namertlerin kaymağından balından
Merdin kuru yavan aşı makbuldür’’

TRT sanatçısı Mehmet Seske`nin derlediği ‘’Yollar seni gide gide usandım’’ türküsünde de şöyle geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Yollar seni gide gide usandım
ayağıma diken battı gül sandım
di yörü yörü de muhannet gelin
ben de seni bir vefalı yar sandım
de gidinin kızı senden yar olmaz’’

Bir Karacaoğlan şiirinde de şöyle geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Ben güzele güzel demem
güzel benim olmayınca
muhannetin kahrını çekmem
gel deyip de gelmeyince’’

Ozan Şekip Şahadoğru’nun ‘’Niye gamlanırsın divane gönül’’ isimli türküsünde de (uzun hava) geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Aman niye gamlanırsın divane gönül
elbet bir gün bu kış gider yaz gelir vay vay
ben dertliyim diye etme şikâyet
oy oy ölürüm muhanet, vay gurbet yetmez mi vay vay
gerçeklere cahil taşı vız gelir
âşıklara böyle cefa az gelir vay vay’’

Turhan Alicı’nın derlediği bir Erzurum türküsünde de geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Muhanneti sevenin 
yüreğinde yağ olmaz 
şal yüzün dönmüş vurgun vurmuş civan olmuş 
puşta bel bağlama’’ 

Bu türküde de ‘’muhannet’’; ‘’puşta bel bağlamak’’ olarak tanımlanmıştır.

Bütün bu türküler güzel de ‘’muhannet’’ en güzel Turan Engin tarafından derlenen bir Erzincan türküsünde geçer: ''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var.'' Bu türkü için Mehmet Özbek, ''Folklor ve Türkülerimiz'' (Ötüken Neşriyat, 1975) adlı kitabında yöre olarak Erzincan bilgisini vermektedir. Türk Halk Müziği sanatçısı ve araştırmacısı Abdullah Gündüz de bu türkünün Erzincan yöresine ait olduğu, rahmetli Turan Engin tarafından derlendiği, türkünün kaynak kişisinin Turan Engin'in annesi olan Fidan Engin olduğu bilgisini vermektedir. Bu bilgileri bana bizzat veren Sn. Abdullah Gürbüz'e burada teşekkürlerimi sunarım. Ancak bazı kaynaklar ise türkünün Nurettin Dadaloğlu tarafından derlenen bir Adana türküsü olduğunu söylerler... 

''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var
Beni muhannete muhtaç eyleme
Beni muhannete muhtaç eylersen
Kara topraklara garkeyle beni

Muhannetin suyu bulanık akar
Aktığı yerleri sel olur yıkar
İyilik etmeden başına kakar
İşte böylesine muhtaç eyleme

Muhannetin sözü zehirden oktur
Hüsnü kereminle rahmetin çoktur
Sağ elin sol ele faydası yoktur
Sağ gözü sol göze muhtaç eyleme''

İşte bu türküyü de yine eskilerden 2014 yılında kaybettiğimiz Hacer Buluş söylerdi. Bağlantısını da yazımın sonunda veriyorum… Türküde ilk iki kıt'a söylenmektedir. Dinlemeye değer diye düşünüyorum... Cahit Öztelli "Evlerinin Önü Türküler" (Özgür Yayınları, 2002) adlı araştırmasında aynı türküyü farklı şekilde vermektedir. S.82-83. Türkünün bu halini de yazımın sonunda veriyorum.

Yazımın girişinde anlatmıştım ya Anadolu insanının işte bu ‘’muhannet’’ten çok çektiğini, ‘’muhannet’’in Anadolu insanının başına musallat olduğunu, bu nedenle de ''muhannet''in hep Anadolu türkülerinde kendisine yer bulduğunu... Ve ''muhannet''ten muzdarip türkülerden örnekler de verdim ya...

Ülkemizde son yıllarda yaşanan gelişmeler sanki unutulmuş olan ''muhannet''in canlanarak bu topraklara, bu insanlara tekrar musallat olduğunu gösteriyor. Çünkü son zamanlarda; TV'lerde, ekranlarda, basında, açık - kapalı oturumlarda, sokaklarda, meydanlarda; sanattan edebiyata, futboldan ticarete, eğitimden yönetime, sosyal hayattan siyasete, din hayatından devlet hayatına o kadar çok ''muhannet'' görüyoruz ki!...

Ben kısaca ''muhannet'' diyorum ama daha açık ifade ile toplumun bütün bu alanlarında sevgisiz, ötekileştirici, ayrıştırıcı, dışlayıcı ve nefret söylemleri çoğalıyor, sürekli hasetten, garezden, kinden, nefretten, intikamdan bahsediliyor. Sanırsınız ki Anadolu Timur istilası altındadır, sanırsınız ki Anadolu Yunan işgali altındadır, sanırsınız ki Anadolu fetret devrindedir. Sanki Anadolu Anadolu olalı, Türkler Türk olalı, bu millet millet olalı böylesi bir ''muhannet'' görmemiştir… 

Bir Yunan atasözü derdi ki; ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir.'' Ve devam ederdi Yunan atasözü; ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’ Bir Japon atasözü ise: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır’’ derdi. Acaba diyorum etrafımızdaki çirkinlikler sıkça kullanılan bu sevgi içermeyen ''muhannet'' sözcüklerinden dolayı mı oluyor? TV'lere çıkan siyasetçilere, sözde âlimlere bakıyorsunuz, onların sîretsiz sûretlerine bakıyorsunuz; nûrsuz yüzlerinde bir şiddet, bir celâl ifadeleri, dillerinde ruhsuz, sevgisiz  ''muhannet'' sözcükleri...

Bizim artık ''muhannet'' değil de ''muhabbet'' sözcüklerine ihtiyacımız yok mudur? ''Muhannet''ten çektiği bu insanların yetmemiş midir? ''Muhabbet'' bu insanlara hak değil midir? Bu topraklara hep ''muhannet'' mi revadır?

Bizim artık sanattan edebiyata, futboldan ticarete, eğitimden yönetime, sosyal hayattan siyasete, din hayatından devlet hayatına ''muhabbet kuşu'' olma zamanımız gelmemiş midir?

''Muhabbet'' ehli olan Mevlâna'nın, Yunus Emre'nin, Hacı Bektaşî Veli'nin, Ahmet Yesevî'nin torunlarının ''muhannet''e muhatap olmaları ve ''muhannet''ten muzdarip olmaları ne yaman bir çelişkidir? 

Ozan Şekip Şahadoğru yukarıda verdiğim ‘’Niye gamlanırsın divane gönül’’ isimli türküsünde diyordu ya;

‘’Aman niye gamlanırsın divane gönül
elbet bir gün bu kış gider yaz gelir’’

Evet, ozanın da söylediği gibi o kadar gamlanmaya gerek yok! Elbet bir gün bu kış gider de yaz gelir ülkemize.... Elbet bir gün bu ''muhannet'', bu ''sevgisizlik'', bu ''hodbinlik'', bu ''kabalık'' gider de bir ''muhabbet'' gelir ülkemize...  

Umulur ki ''Bad-el harab-ül Basra!'' (Basra harab olduktan sonra) gelmez ''muhabbet'' ve ''sevgi'' ülkemize... ''Kazan aşka geldi, kömür tükendi, akıl başa geldi, ömür tükendi" misali..

İşte bu nedenledir ki kadir Mevlâm senden bir dileğim var, bizi muhannete muhtaç eyleme!

Osman AYDOĞAN 

Hacer Buluş, ''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var''
https://www.youtube.com/watch?v=zhvMQ83nLcE

Bu türkü alır beni çocukluğuma götürür. Ben çocukken, annemle, babamla ve Nimet ablamla lambalı radyomuzdan kışa denk gelen iftar vakitlerinde, sahur vakitlerinde bu türküyü dinlediğimiz anı hatırlarım dışarılarda lapa lapa kar yağarken.. Ve bu türküyü her dinlediğimde işte o çocukluğuma giderim, yüreciğim pır pır eder, gözlerim dolar... 

Cahit Öztelli "Evlerinin Önü Türküler" (Özgür Yayınları, 2002) adlı araştırmasında aynı türküyü şu şekilde vermektedir:(s.82-83) 
 
Kadir Mevlâm senden bir dileğim var

Kadir Mevlâm senden bir dileğim var
Beni muhannete muhtaç eyleme
Yedi deryalara gark eyle beni
Yine muhannete muhtaç eyleme

Muhannetin suyu dolayı akar
Değdiği yerleri od olur yakar
Eyilik etmeden başına kakar
Yine muhannete muhtaç eyleme

Muhannetin sözü pareli oktur
Lutfuna kerem et ihsanı çoktur
Sağ elin sol ele faydası yoktur
Yine muhannete muhtaç eyleme

Ben dertliyim Hak ayırsın işimi
Kaygılara saldım garip başımı
Varsın kurtlar kuşlar yesin leşimi
Yine muhannete muhtaç eyleme

 





Âşık Veysel 

21 Mart 2019

Takvimler 21 Mart 1973 yılını gösteriyordu… Lise birinci sınıfında idim. Hiç unutmam; Edebiyat öğretmenimiz Suphi Martağan derse girdiğinde ağlamaklı bir sesle haber vermişti bize; ‘'Türk halk edebiyatının son temsilcisi bu dünyadan göçtü'’ diye…

Âşık Veysel’in vefatını bu şekilde haber vermişti bize edebiyat öğretmenimiz… Âşık Veysel’in sadece adını bilirdik, onun edebiyat dünyamızdaki yerini, büyüklüğünü tam olarak bilmezdik. Âşık Veysel'in büyüklüğünü, halk müziğindeki yerini bize edebiyat öğretmenimiz anlatmıştı.  Edebiyat öğretmenimiz Âşık Veysel’i bize nasıl anlattı şimdi hatırlamıyorum… Ama öğretmenimizin bize halk edebiyatını ve Âşık Veysel’i sevdirdiği kesin…Kendisini rahmet ve minnetle anıyorum...

Âşık Veysel'i anlatan çok kitap yok aslında... Âşık Veysel'i en iyi anlatan Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ''Âşık Veysel Şatıroğlu Dostlar Beni Hatırlasın'' (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1973) isimli kitabıdır. Bu kitaptan özetle sizlere bu büyük halk ozanını anlatmak istiyorum:

Âşık Veysel, hayatını anlattığı bir şiirinde "Üçyüz-onda gelmiş idim cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş.  (25 Ekim 1894) Anası Gülizar, bir yaz günü köy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel'i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adını Veysel koymuş.

Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, çiçeğin beyi çıkmış kendi deyimiyle... Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle.

Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel'in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.

Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz şairleriyle dolu o zamanlar. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş çalıp söylediklerini.

Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh'lı Ali Ağa'dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Ünlü halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman.

Yirmibeş yaşındayken (1919) anası babası Veysel'i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa süre sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kötü oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da eşi Esma yanaşmalarından birisiyle evden kaçmış. Bu olay çok yaralamış Veysel'i. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış.

Eşi çekip gittiğinde bir kızı varmış Veysel'in. Daha bir yaşını bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış.

Daha sonra Veysel'i yeniden evermişler. Bu eşi de çocuk vermiş Âşık’a’. Biri ölmüş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel'e.

Âşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu Yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş.

Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel'in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer'in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman.

Veysel'in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Paşa için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını çalıp söyler olmuş.

1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır.

Halk ozanlarından en çok Karacaoğlan'ı, Yunus'u, Emrah'ı, Dertli'yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı Veysel'de. Onun aracılığıyla Köy Enstitülerinde bir süre saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli, Akpınar Köy Enstitülerinde bulunmuştu.

1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Âşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı.

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın kitabından Âşık Veysel hakkında anlatılanlar kısaca bu kadar...

Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı Veysel… Ve 21 Mart 1973 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu Veysel… Karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı Veysel'in, şiirleri de öyle... Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarım yüzyılı aşkın bir süre yazdıklarıyla, çalıp söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım şimdi de mezarında son uykusunu nûrlar içinde uyuyordur.

Yalnız çağımızda yaşayanlar değil, bizden çok sonra yaşayacaklar da "Dostlar Beni Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.

Bu yazımda bir de Veysel’in ilk eşi Esma hakkındaki şu hikâyeyi anlatmak istiyorum;

Veysel'in babası akrabalarından birisi olan Esma ile evlendirmişti onu. Veysel eşini çok seviyordu fakat bu sevgi beraberinde kıskançlığı da getirmişti. Esma artık bu durumdan usanmış dayanamaz hale gelmiş sekiz yıl evli kaldıktan sonra Hüseyin adlı yanaşmalarından bir delikanlıyla beraber kaçmıştı.

Gece vakti evinden gizlice kaçan Esma, Hüseyin'le buluşur ve uzunca bir yolu hiç durmadan çoğunlukla koşarak kat ederler. Bir çeşme başında soluklanmak için durduklarında Esma, "cebimde bir şey var ağırlık yapıp duruyor" diyerek cebini açtığında bir tomar para bulur. Veysel meğerse her şeyden haberdarmış, kör olan sadece gözleriymiş, hisleri, gönlü, kalbi değil, eşini o kadar çok seviyormuş ki, eşi yaban ellerde rezil olmasın, ele güne muhtaç olmasın diye ne kadar parası varsa cebinin içine iliştirivermiş.

Veysel, bu nedenle büyük, bu nedenle '’Âşık’', bunun için Veysel, bu nedenle sanatçı...

Gerçek sevgi tek taraflıdır… Karşılıklı sevgiler bir beklenti üzerine kurulmuştur; sen beni seversen! '‘O'’ sevmeden sevmek, ''o'' bilmeden sevmek ve her hal ve şartta onun mutlu olması için çalışmaktır gerçek sevgi…

Gerçek sevgi; sevgiliyi bir beyaz güvercin gibi avuçlarına alıp okşamak ve yüreğine bastırıp korumaktır. Ama sevgiliyi daha güzel ufuklar bekliyorsa onu salıvermek, onun uçsuz, bucaksız gökyüzünde kanat çırpışlarından sonsuz haz duymaktır. Onun kendisinden uzaklaşmasına üzülmek değil, gerçeğe uçmasına, hakikate yaklaşmasına sevinmektir gerçek sevgi. ‘‘Beni bırakıp nereye gidiyorsun'’ demek değil, ‘'gittiğin yerlerde dualarımla seni koruyacağım’’ diyebilmektir gerçek sevgi.

Veysel, bu nedenle büyük, bu nedenle ''Âşık'', bunun için Veysel... Kendisiyle yapılan bir konuşmada Esma Hanım şöyle der; ‘‘Ben olmasam,  bana olan aşkı olmasa Veysel de olmazdı.’’

Günümüzde ‘’sevgi’’ kavramının içini boşalttık, alanını daralttık; sadece annemizi, eşimizi, kardeşimizi, çocuğumuzu sevdik, cinnetin ve sahiplenmenin adına da sevgi dedik. Gerçek sevgi tek taraflıdır, rağmen türüdür. Gerçek sevgi sevgiliyi sahiplenmek değil, sevgiyi sevgiliye karşılıksız vermektir.

Sıra dışı bir edebiyatçı ve düşünür olan Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar  José Saramago toplum olarak hep karıştırdığımız ‘’sevgi’’yi ve ‘’sahiplenme’’yi şu sözüyle net bir şekilde ayırmıştı zaten; ‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’ Âşık Veysel sevmenin en güzel yolunu göstermişti bize... 

Bugün 21 Mart, onun vefat yıldönümü!  Âşık Veysel ''Dostlar beni hatırlasın'' derdi... Aşağıda verdiğim bağlantıda onun sesinden onu saygıyla analım, hatırlayalım… Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.''

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, nûr içinde yatsın...

Osman AYDOĞAN

Âşık Veysel’in sesinden ''Dostlar beni hatırlasın'':
https://www.youtube.com/watch?v=emjGSPAbhTw

Âşık Veysel’in sesinden ‘’Uzun ince bir yoldayım’’:
https://www.youtube.com/watch?v=7YZ2JmMUUg8




Geçme kapım önünden yüreğim yaralıdır.

20 Mart 2018

Önce ''Çanakkale Savaşı'', ardından bu savaşı anlatan ''Çanakkale Türküsü'' ve ardından da bu türküye yakın ''Bir Dalda İki Kiraz Türküsü'' derken daldık türkülere... Madem daldık türkülere bir Balkan türküsü ile daha devam edelim o zaman... Biliyorsunuz, her şeyi, ama her şeyi, türküleri bile tarihe bağlamasam olmaz! Öyleyse her zaman olduğu gibi önce kısa bir tariih turu... 

Çoğumuz üzerinde düşünmemişizdir ama Anadolu Selçuklunun bir anayurdu iken Balkanlar da Osmanlının anayurdu idi. Bu nedenle Osmanlı tüm yatırımlarını; okullarını, medreselerini, üretim tesislerini, camilerini, yollarını, hanlarını, hamamlarını hep Balkanlar'a yapmıştı. Anadoludaki bütün eserler, köprü, yol, camii, medrese hepsi Selçuklu eseridir. Başkenti İstanbul ve Bursa'daki camii ve türbeler hariç Osmanlının Anadolu’da doğru dürüst bir tane dahi eserini bulamazsınız… Özellikle Osmanlı eğitim kurumlarının hemen hemen tamamı Balkanlarda idi...

İşte bu nedenledir ki, bu eğitim nedeniyledir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran neslin, sivil ve asker bürokrasisi ile sanat ve edebiyat camiasının hemen hemen tamamı Balkan kökenlidir... Osmanlı tarafından ihmal edilmiş, cahil bırakılmış Anadolu insanının küçük bir kısmı kıskançlıktan mıdır nedir bu eğitimli Balkan kökenli insanları pek hazzetmezler... Bu kıskançlık ve hazzetmeme durumu, muhtemel genlere kadar işlemiştir ki Osmanlı tarafından ihmal edilmiş, eğitilmemiş, cahil bırakılmış bu insanların torunlarına kadar da, günümüze kadar da devam eder! Bakın günümüz Türkiyesi'nin sosyo-politik yapısına, bu durumu net bir şekilde görürsünüz! Bugün bir takım siyasilerin bahsettikleri, dile getirdikleri ''kin ve nefret'' söyleminin kökeni teee oralara kadar gider. Zira Galileo söylemişti zaten; ‘'Hiçbir kin, cahilin bilime duyduğu kinden daha büyük olamaz.’'

Neyse dönelim konumuza, konumuz Türkiye'nin sosyo-politik durumunun analizi değil, konu sosyologların konusu, zaten ben de konunun uzmanı değilim, konumuz tarih, kaldığımız yerden devam edelim...

Ve biz Balkan Savaşında anayurdumuzu kaybetmiştik... Nedense bu husus tarih öğretilerinde pek dile gelmez, getirilmez!…

Füruzan’ın ‘’Balkan Yolcusu’’ isimli güzel bir kitabı var (Yapı Kredi Yayınları, 2016). Füruzan bu kitabında eski Yugoslav topraklarında kalmış yaşlı bir nine ile sohbet eder… Yaşlı nineye sorar Füruzan; ‘’teyzem’’ der ‘’sen neden göç etmedin?’’ Yaşlı nine cevap verir; ‘’evladım'' der, ''bir vakitler burada bir umman vardı, o umman çekildi gitti. Bırak da bari buralarda o ummanın hatırası bu küçücük göletler kalsın.’’

Ninenin kastettiği o ummanın ne olduğunu anlıyorsunuz değil mi?

O umman o yataklardan çekilirken ne acılar çekilmiştir bilir misiniz?

İşte bu acılar hep Rumeli türkülerinde ses bulmuştur. Bu nedenle hep hüzünlüdür Rumeli türküleri, hep hazindir Rumeli türküleri, hep insanın yüreciğini sızlatır Rumeli türküleri…

Bugün size sadece bu Rumeli türkülerinin değil, dünyanın en hüzünlü, en hazin, en dokunaklı türküsünü anlatmak istiyorum.

‘’Saba’’ makamındadır bu türkü... İnsanın tüylerini diken diken eden ‘’Saba’’ makamından, tıpkı sabah ezanı gibi, tıpkı şafak vakti gibi, tıpkı seher rüzgârı gibi... Balkan türkülerinin aynı zamanda da en güzelidir bu türkü…

Seferberlik ilan edilmiştir, oğlan tam sevdiceğiyle evlenecekken silah altına alınır, kızımız oğlan gitmeden ona kenarında bir parça yeşil işlemesi olan mendilini verir. Ve gidiş o gidiştir. Oğlan bir daha da geri dönemez.

Sonra sonra, zihinlerden, yüreklerden, gönüllerden bir türkü ortaya çıkar; çaresiz dertlere düşenlerin türküsüdür bu türkü: ‘’Mendilimin yeşili’’... Bizler genellikle bu türkünün ilk iki kıtasını biliriz… Son iki kıta nedense hiçbir yerde de yer almaz. Bu türkünün sözlerinin tamamını yazımın sonunda veriyorum... Şöye başlardı türkü:

''Mendilimin yeşili
Ben kaybettim eşimi
Al bu mendil sende dursun
Sil gözünün yaşını

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare''

Bu türkü TRT kayıtlarına göre 02.11.1949 tarihinde Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.

Bu türküyü bizim zamanımızda uzun dalga 1648 m Ankara radyosundan Nezahet Bayram’dan dinlerdik... Nezahet Bayram kendi sesinden bu türküyü dinlerken bazan için için, bazan hıçkırık hıçkırık ağlarmış… Bu türküyü Nezahet Bayram’ın sesinden olan bağlantısını da yazımın sonunda vereceğim.

Biz Balkan Savaşında anayurdumuz olan Balkanları neden kaybettik biliyor musunuz? Ordumuz kendi yönetimince hırpalandığı için kaybettik... Ordumuz kendi yönetimince aşağılandığı için kaybettik... Ordu kendi içinde mektepli alaylı diye bölündüğü için kaybettik... Orduya siyaset bulaştırıldığı için kaybettik... Ordu siyasete malzeme yapıldığı için kaybettik... 

Eskilerin ''okula, camiiye ve kışlaya asla siyaset sokmayın'' tenbihinin geri planını anlıyorsunuz değil mi? Allah göstermesin ki bir yüzyıl sonra Orta Asya bozkırlarından bir yerlerde yine bir başka Şehriyar; ''o zamanki siyasetçiler okula, camiiye ve kışlaya siyaset soktukları için, dini ve orduyu siyasete alet ettikleri için Balkanlardan sonra Anadolu'da da tutunamadık, anayurdumuz Anadolu'yu da kaybettik'' diye yazmaz inşallah! Allah korusun...

Geçme kapım önünden, benim yüreğim hep yaralıdır.

Osman AYDOĞAN

Nezahet Bayram: ''Mendilimin Yeşili''
https://www.youtube.com/watch?v=jQwJDCNkjbU

Aliye Mutlu’nun o billur sesi ile yorumu bir başka:
https://www.youtube.com/watch?v=1-b2NLQPz8A

2010 yılında Toronto'da kurulan ve Türkçe müzik yapan Kanadalı bir müzik grubu olan ‘’Minor Empire’’ tarafından yorumlanan ‘’Mendilimin yeşili’’ (‘’Minor Empire’’ adı Anadolu'nun tarihte kullanılan adlarından biri olan Küçük Asya (Asia Minor) ve Türk müziğinde sık kullanılan minör akorlardan esinlenerek oluşturulmuştur.):
https://www.youtube.com/watch?v=gGu4dtxAkhc

Mendilimin yeşili

Mendilimin yeşili
Ben kaybettim eşimi
Al bu mendil sende dursun
Sil gözünün yaşını

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Mendilim benek benek
Ortası çarkıfelek
Yazı beraber geçirdik
Kışın ayırdı felek

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Mendilim turalıdır
Sevdiğim buralıdır
Geçme kapım önünden
Yüreğim yaralıdır

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Ana dersen ana yok
Baba dersen baba yok
Gurbet elde hasta düştüm
Bir yudum su veren yok

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

 




Bir dalda iki kiraz

19 Mart 2019

Dün ‘’Çanakkale Türküsü’’nü anlatırken ‘’Çanakkale Türküsü’’’nün sadece Kastamonu'nun, Çanakkale’nin değil Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e bu coğrafyanın bir türküsü olduğunu yazmıştım. Bu türkünün sadece 1915 yılının değil, son bin yılın türküsü olduğunu, bu türkünün bir milli mutabakat türküsü olduğunu yazmıştım. Anadolu insanının, Anadolu coğrafyasının kaderinin türküsü olduğunu, cepheden cepheye sürülen gencecik insanlarımızın, Mehmetçiğin türküsü olduğunu yazmıştım…

İşte bu nedenle bu türkünün Rumcasının olduğunu, Makedoncasının, Arnavutçasının olduğunu yazmıştım…  Ve bu türkünün ‘’Bir dalda iki kiraz’’ türküsü gibi Osmanlı tebaalarının ortak feryadı ve ortak kültürü olarak yakın coğrafyada yaşamış her millet tarafından sahiplenildiğini, her milletin kendi acısını, harplere gidip de dönmeyen evladının üzüntüsünü bu türkünün bir feryat, bir figan müziğine döktüğünü yazmıştım…

Böyle yazınca ve ismen de zikredince ‘’Bir dalda iki kiraz’’ türküsünü de artık anlatmasam olmazdı…

‘’Bir dalda iki kiraz’’ diye başlar türkü, ‘’eğer beni seversen, mektubunu sıkça yaz’’ diye yalvarılır sevgiliye. Devam eder sonra da ‘’aramız derya deniz, ne bet kaldı ne beniz’’ diye kaderden de şikâyet edilir. Türkünün sonunda da ‘’Kurban olduğum Allah, canım al yârim alma’’ diye Allah’a dua edilir…

Ve nakaratlarda da hep mendilin sallanması istenir. Çünkü o zamanlar gurbete ya da uzun yolculuğa uğurlarken sevgiliye hep mendil sallanır...  Zira o zamanlar dokunmak, sarılıp öpüşmek, koklaşmak ayıptır!

Türkünün sözlerinden de anlıyoruz ki (aranın derya-deniz oluşu, sevgiliye mendil sallanması, ne bet ne beniz kalması vb.) bu türkü bu coğrafyanın bir yazgısı olan bir ayrılık türküsüdür…

Eski Yeşilçam filmlerinin bir kısmı bir türkü üzerine kurgulanır veya en azından film içinde bir türküye de yer verilirdi. Başrollerini Emel Sayın ve Engin Çağlar'ın oynadığı ''Hasret'' adlı filmde kötü kadın Suzan Avcı'nın ardından Münir Özkul mandolin eşliğinde ağlaya ağlaya bu türküyü söylerdi.  ‘’Ah nerede’’ filminde ise Adile Naşit evde temizlik yaparken söylerdi kaderine ah, vah ederek… İsmini hatırlayamadığım dizilerde de yer almıştı bu türkü…

Bu türkü aslen ‘’saba’’ makamında bir İstanbul türküsüdür… Ancak!... Hani 1990’lı yıllarda sıkça (ve de çokta erken!) kullandığımız bir deyim vardı ya ‘’Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar'' diye… İşte bu türkü de Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar her toplumun, her milletin dilinde gönlünde yer etmiş, bu bölge insanlarının gönül telini titretmiş bir türküdür. Bu türkü Arnavutlarda var, Yunanlarda var, Kırım Türkünde var, Ermenilerde var, Azerilerde var, Türkmenlerde var, Özbeklerde var, herkes de var... Gerçi Anadolu Türkünde de vardı da onu da bizler unuttuk galiba... Değil mi?

Kırım Tatarlarında; "eki çeşme yan yana, su içtim qana qana, seni doğuran ana, olsun maña qaynana" diye söylenir. Bu Kırım Tatar türküsü söyleyen Susana Memetova ve Leniye İzmaylova'nın türkülerinin bağlantısını yazımın sonunda vereceğim. İran da ‘’naki naki’’ diye, Yunanlarda da ‘’sala sala’’ diye söylenir bu türkü… Farsça ve Yunanca bağlantısını da yine yazımın sonunda vereceğim... Bu bağlantılardaki türkü yorumlarını dinlemenizi isterim…

İşte görüyorsunuz ya; Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar olan bölgede çizilen sınırlar ne kadar da yapay çizgiler değil mi? Mevcut yapay sınırları oluşturanlar da etnisite ve mezhepler değil midir? Öyleyse bu coğrafyada neden hala etnisitenin ve mezheplerin peşinden körü körüne gidilir ki? Yoksa emperyalizm böyle emrediyor, böyle istiyor diye mi? Yazılarımda sürekli vurgu yaparım ya; ''bu coğrafya bizim, bu topraklar bizim, bu ürünler, bu mahsul bizim, bu edebiyat, bu şiirler bizim, bu şarkılar, bu türküler bizim, bu kader bizim…'' diye... Bizim olan bu coğrafyada niye birlik olamayız ki? Bir mezhebin ve bir etnisitenin peşine takılırsanız eğer birlik olamadığınız gibi paramparaça olur, emperyalizme işte o zaman yem oluruz... Değil mi? Tıpkı şimdi paramparça Ortadoğu'nun yem olduğu gibi!

Bu türküyü diğer dillerde dinlediğimde dikkatimi çeken bir şey var. O da şudur: Bu türkü bir ayrılık türküsüdür. Bir ağıt, bir feryâd, bir figân türküsüdür... Neşeli bir türkü değildir. Bu Kırım Tatar türküsünde de böyle, Yunan türküsünde de böyle… Ancak bizler bu türküyü tavernalarda, eğlence mekânlarında, düğünlerde oyun havası olarak, göbek atarak söylüyoruz, dinliyoruz...

Önce şaşırıyorsunuz ‘’niye böyle’’ diye… Sonra düşününce yaptığımıza hak veriyorsunuz!... Zaten ağlanacak her halimize hep gülmüyor muyuz ki bu feryâd, figân, ağıt türküsüne de gülmeyelim, oynamayalım!..

Zaten bu türkünün "Kurban olduğum Allah, canım al yârim alma’’ kısmını da ‘’Kurban olduğum Allah, yârim al canım alma’’ diye de değiştirmedik mi? Artık dualarımız da böyle değil mi?

Toplum olarak bir felaket mutasyona uğradık biz... Allah sonumuzu hayretsin!

Osman AYDOĞAN

Safiye Ayla'nın yorumuyla ‘’Bir dalda iki kiraz’’:
https://www.youtube.com/watch?v=4qCow8On1Eg

Kırımlı sanatçı Susana Memetova’nın yorumuyla ''Eki çeşme'' (Bir dalda iki kiraz):
http://www.youtube.com/watch?v=qbzlepjldy8

Yine Kırımlı sanatçı Leniye İzmaylova'nın pop yorumuyla '’Eki çeşme’’:
https://www.youtube.com/watch?v=pUgk8pzc6GY

Bir Yunan şarkıcının yorumuyla ‘’Bir dalda iki kiraz’’:
https://www.youtube.com/watch?v=2V1iYrkP6N4

Hoş, bu şarkıyı bizim gibi tavernada kullanan Yunanlılar da var:
https://www.youtube.com/watch?v=9iq-exMIqkE

İran’da da bu türkü ‘’Naki, naki’’ diye söylenir:
https://www.youtube.com/watch?v=g4BlWVM3qAg

Ermeni sanatçı John Bilezikjian tarafından söylenen ‘’Bir dalda iki kiraz’’:
https://www.youtube.com/watch?v=CUQzmlsO0B0

Ve türkünün sözleri:

Bir dalda iki kiraz

Bir dalda iki kiraz
Biri al biri beyaz
Eğer beni seversen
Mektubunu sıkça yaz

Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını
Akşam olsun söyleyeyim suçlarını

Bir dalda iki ceviz
Aramız derya deniz
Sen orada ben burda
Ne bet kaldı ne beniz

Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını
Akşam olsun söyleyeyim suçlarını

Bir dalda iki elma
Birin al birin alma
Kurban olduğum Allah
Canım al yârim alma

Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını
Akşam olsun söyleyeyim suçlarını




Çanakkale Türküsü

18 Mart 2019

Bugün Çanakkale Zaferi'nin ve şehitlerinin anma günü... Bugüne mahsus severek dinlediğimiz bir türkü var: Çanakkale Türküsü... Bu türküyü severek dinleriz, hatta severek bu türküyü mırıldanırız da ancak bu türkü hakkında çok az şey biliriz...

‘’Çanakkale içinde aynalı çarşı, ana ben gidiyom düşmana karşı, of gençliğim eyvah’’ diye başlayan bu Çanakkale Türküsü sanılanın aksine bir Çanakkale türküsü değildir... Bu türkü her ne kadar adı Çanakkale Türküsü de olsa bu türkü bir Kastamonu türküsüdür. 

Savaş öncesi İnebolu limanından binlerce askerimiz deniz yoluyla gemilerle İnebolu'dan Çanakkale'ye sevk edilir. Bu nedenle de Kastamonu bu savaşta en çok şehit veren illerimizden birisidir. Bu türkü de Çanakkale’ye sevk edilen ve orada da şehit olan Kastamonulu bir asker adına yazılmıştır.

Bu türkünün doğuş zamanının harp öncesine ait olduğu düşünülmektedir. Çünkü daha Çanakkale Savaşı başlamadan önce Çanakkale‛de harbe hazırlanan Kastamonulu askerler tarafından bu Çanakkale Türküsü'nün söylendiği bilinmektedir. Şöyle ki;

Araştırmacı yazar Emrullah Nutku’nun ‘’Çanakkale Şanlı Tarihine bir Bakış’’ isimli eserinde bir mektup yer almaktadır. Mektubu yazan Emrullah Nutku’nun kardeşi Seyfullah’tır. 1903 doğumlu olan Seyfullah savaşın arifesinde Çanakkale Sultanisi (lisesi) 1. sınıf öğrencisidir. Seyfullah, Çanakkale‛den gönderdiği ve üzerinde 29 Eylül 1914 tarihi yazılı olan mektubunda şöyle der:

‘’Sevgili Anneciğim,

Canımıza tak diyen iki yıllık gurbet hayatından artık kurtuluyoruz. Sana ve aileme kavuşacağım için seviniyorum. Mektebimizi alıyorlar, hastane olacakmış, bizi de İstanbul’daki mekteplere dağıtacaklarmış. Hocalarımızın çoğu da askerlik hizmetine gidiyorlar, büyük sınıflar da gönüllü yazılacaklarmış. Bugün Türkçe hocamız sınıfa geldi, ama çok kalmadı, bize veda etti. Bize; 'Zamanı gelince cephede yapılacak vatan hizmetinin mektepte yapılan hizmetten kutsi olduğunu' söyledi. Birkaç günden beri Çanakkale sokaklarından askerler geçiyor. 'Çanakkale içinde Aynalıçarşı, Anne ben gidiyorum düşmana karşı' şarkısını söylüyorlar. At üstünde zabitler, top arabaları, mekkare ve deve kervanları sokağımızı doldurdu. Harp olacakmış. İngiliz ve Fransız harp filoları boğazın dışında dolaşıyormuş. Buraları bombardıman edeceklermiş. Bu bombardımanı görmek isterdim, ama yakında Çanakkaleden ayrılacağız. Ama size kavuşacağım ben. Beybabamın, sizin ellerinizi öper kardeşlerime selam ederim.

Oğlunuz Seyfullah.’’

Mektupta da görüldüğü gibi daha savaş başlamadan bu türküden bahsedilmektedir. Ancak savaştan sonra da bazı dizelerin eklendiği düşünülmektedir, ''Çanakkale'den çıktım başım selamet, Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet'' dizesi gibi...

‘’Ana ben gidiyom düşmana karşı’’ deyişi henüz gençliğe adım atmış, henüz çocukluğunu atlatmamışların deyişidir… Onların kimisi nişanlı kimisi evlidir… Bu gidişten analar babalar umudu kesmiştir… Ölmeden mezara koymuşlardır… Çünkü yaralanan ancak iyileşme şansı olmayan ya da içinde bulunulan koşullar itibari ile bakılamayacak, iyileştirilemeyecek Mehmetlerin acı çekmemeleri için daha ölmedikleri halde gömülmelerini anlatmaktadır… Çünkü Mehmetlerin ciğerleri çürümüştür kan kusa kusa…

Çanakkale Türküsü, sadece Kastamonu'nun, Çanakkale’nin değil Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e bu coğrafyanın bir türküsüdür. Çanakkale Türküsü sadece 1915 yılının değil son bin yılın türküsüdür. Çanakkale Türküsü bir milli mutabakat türküsüdür. Anadolu insanının, Anadolu coğrafyasının kaderinin türküsüdür... Cepheden cepheye sürülen gencecik insanlarımızın, Mehmetçiğin türküsüdür...

İşte bu nedenle öyle bir türkü ki bu türkü; bu türkünün Rumcası vardır, bu türkünün Makedoncası vardır, bu türkünün Arnavutçası vardır… Bu türkü ‘’Kâtibim’’ türküsü gibi, ‘’Bir dalda iki kiraz’’ türküsü gibi Osmanlı tebaalarının ortak feryadı ve ortak kültürü olarak yakın coğrafyada yaşamış her millet tarafından sahiplenilmiş, her millet kendi acısını, harplere gidip de dönmeyen evladının üzüntüsünü bu türkünün bir feryat, bir figan müziğine dökmüştür…

Aşağıda bu türkünün hem Türkçe hem de diğer dillerden değişik yorumlarını veriyorum... Türkünün bu yorumlarının hepsini dinleyin! Hatta defalarca dinleyin... Bu güzel türküyü dinlerken gözlerinizi kapatın, melodisini içinizi sızlatırken sözlerine odaklanın… 

Sonra da gidin... Gidin işte, Çanakkale'ye gidin... Çanakkale içinde sıra söğütler altında yatan aslan yiğitlere gidin…  O zamana, o alana, o muharebeye gidin ve o gencecik insanların neler yaşadıklarını, neler düşündüklerini hissedin... Sonra da hepsine dualarla teşekkür edin yürekten... Sonra da sarılın toprağınıza, sarılın vatanınıza, sarılın hürriyetinize…

Daha sonra da dün verdiğim, yurduna geri gelmeyenlerin, evine, barkına geri dönmeyenlerin, anasına, babasına, yavuklusuna kavuşamayanların hikâyelerini anımsayın, onları bir sonsuza kadar bekleyen anaları, babaları, çocukları, yavukluları, sevgilileri, eşleri hatırlayın... Sonra da bu türküyü dinlerken elinize bir mendil alın, ister hüngür hüngür ağlayın, ister usul usul ağlayın, ister için için ağlayın... Sonra da hepsine dualarla teşekkür edin yürekten... Sonra da sarılın toprağınıza, sarılın vatanınıza, sarılın hürriyetinize…

Çanakkale kahramanlarımıza, başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına ve tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum…

''Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah''

Osman AYDOĞAN

Ruhu Su’nun yorumunda ‘’ ‘’Çanakkale Türküsü’’:
https://www.youtube.com/watch?v=SxVLCZhbaPA

Çanakkale 1915 Filmi’nde ‘’Çanakkale Türküsü’’:
https://www.youtube.com/watch?v=L-OFxAuAj7s

Arnavut sanatçı Rifat Berisha’nın yorumu ‘’Çanakkale Türküsü’’ (Qanë Kalaja)
https://www.youtube.com/watch?v=Nwsxd_72KBs

Bugüne kadarki kaydedilmiş en eski yorumu ise 1923'te Amerika’da Marika Papagika adlı bir Rum göçmen şarkıcı tarafından seslendirilmiş. Hasan Saltık bu plağı Amerika’da bulmuş.1890 Kos doğumlu olan Marika Papagika ailesi ile göç ettiği Mısır’da solistliğe başlamış. 1915'de Amerika’ya göçmüş. Kocası Kostas ile işlettikleri bir kulüpleri varmış. 1929'daki ekonomik krizde gece kulübünü kaybeden karı kocanın yokluğa düştüğü ve Marika'nın 1943'de düş kırıklığı içinde hayata veda ettiği söylenir. Marika Papagika bu türküyü Türkçe seslendirir:
https://www.youtube.com/watch?v=kpCPmsSHaHg

Değişik Yunan sanatçılar tarafından seslendirilen ‘’Çanakkale Türküsü’’:
https://www.youtube.com/watch?v=zA6yLbwZHyI&feature=related

Bir not: Türküde Çanakkale içinde ismi geçen bir çarşı var: Aynalı çarşı... Çanakkale merkezindeki Aynalı Çarşı’nın yapımı ile ilgili kesin bilgiler olmamakla beraber II. Abdülhamid döneminde, 1889’da Çanakkale’nin önde gelen Yahudi ailelerinden Halyo tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Bir başka iddia da çok daha önceden yaptırılmış olan bu çarşıyı Halyo onarmıştır. Bu çarşının İstanbul’daki Mısır Çarşısı’nın küçük bir minyatür örneği olduğu bilinmektedir. Çarşıda sanılanın aksine evlerde kullanılan aynalar değil atlara takılan ve at gözlüğü denilen aynalar satılmaktaydı. Gelibolu çıkarması sırasında Quenn Elizabeth zırhlısının Çanakkale çevresindeki Türk tabyalarını bombaladığı sırada bu çarşı yıkıldığı daha sonra da onarıldığı bilinmektedir. Ancak restorasyondan sonra çarşı girişlerine büyük boy aynalar koymuşlar! 

Bir not daha: Çanakkale Türküsü'nün kaynak kişisi İhsan Ozanoğlu, derleyeni ve notaya alanı da Muzaffer Sarısözen’dir.

Bir not daha: Çoğunlukla bu türkü okunurken kısaltarak okunduğu için türkünün tamamı pek bilinmez. Bu nedenle aşağıda bu türkünün sözlerinin tamamını veriyorum..

Çanakkale Türküsü

Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı kimimiz evli
Of gençliğim eyvah

Çanakkale üstünü duman bürüdü
On üçüncü fırka harbe yürüdü
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde toplar kuruldu
Vay bizim uşaklar orda vuruldu
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah

Çanakkale köprüsü dardır geçilmez
Al kan olmuş suları bir tas içilmez
Of gençliğim eyvah

Çanakkale'den çıktım yan basa basa
Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde sıra söğütler
Altında yatıyor aslan yiğitler
Of gençliğim eyvah

Çanakkale'den çıktım başım selamet
Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet
Of gençliğim eyvah 




Çanakkale... Ah! Çanakkale.

17 Mart 2019

Çanakkale Muharebeleri, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında (3 Kasım 1914 – 9 Ocak 1916 ) Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.

18 Mart 1915 tarihi İngiliz ve Fransız filolarının Çanakkale Boğazını denizden geçmek için yaptıkları saldırılarda mevcudiyetlerinin %35’ni kaybedip geri çekilmek zorunda kaldıkları gündür.

Müteakiben İtilaf devletleri 25 Nisan 1915 tarihinde kara harekâtına başlarlar. Bu taarruzları da Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk)’ün emrindeki birlikleri etkin ve dâhiyane kullanması sonucu 09 Ocak 1916’da hüsranla sona erer.

Bu muharebelerde İtilaf devletlerinin denizde yenildikleri ve bizim zafer kazandığımız gün 2002 yılına kadar ''18 Mart Deniz Zaferi Günü'' olarak kutlanırken, 18 Mart günü 27 Haziran 2002 tarihinde 4768 sayılı kanunla ''18 Mart Şehitler Günü'' olarak düzenlenmiş ve o şekilde anılması istenmiştir.

Ancak bu düzenleme ile bu cefakâr millete hak ettiği bir zaferi kutlamak çok görülmüştür. Bu düzenleme ile Çanakkale Zaferi, bu zaferin kahramanları ve özellikle Gazi Mustafa Kemal Atatürk gölgede bırakılmak, unutturulmak istenmiştir. Bu düzenleme ile sanki bugün hüzün ve matem günü haline getirilmiştir. 18 Mart 1915, zamanın en güçlü donanmalarına sahip olan İngiltere ve Fransa donanmalarının Çanakkale Boğazı’nda Türk Ordusunun, Türk askerinin karşısında mağlup olup çekildikleri gündür. 18 Mart 1915 bir zafer günüdür. Ben bu yazımı 18 Mart’tan bir gün önce yazıyorum ki ‘’Şehitler Günü’’ diye matem tutmayalım, bu zafer gününü gururla hatırlayalım, gururla analım ve gururla kutlayalım diye…

Çanakkale Muharebeleri her savaş gibi ardında kan, ölüm ve gözyaşı bıraktı. En iyimser rakamlarla 213.000 Türk şehit oldu.  İtilaf kuvvetinden de 215.000 asker öldü. Bu savaştaki toplam insan kaybı 428.000 kişidir.

Türk ordusunun Balkan Savaşı’nda zedelenen ve hatta yok olmaya yüz tutan prestiji kurtarıldı. Ordu ve millet, bu zaferin getirdiği moralle kurtuluş savaşına girebildi.

Çanakkale Muharebeleri, Mustafa Kemal (Atatürk) gibi askerî bir dâhiyi yarattı, Birinci Dünya Harbi’nin bitiminden hemen sonra başlayacak olan Milli Mücadele’nin bu eşsiz liderini Türk ulusuna kazandırdı.

Bu muharebelerin zaferle sonuçlanmasında şu üç unsurun olmazsa olmaz katkıları olmuştur. Birinci sırada; tabii ki Mustafa Kemal Atatürk’ün bu muharebede harp yönetiminde, harbin sevk ve idaresinde ve zaferde olan tartışılmaz katkısı ve askerî dehası… İkinci sırada; hırsı ve tecrübesizliği ile tüm bir harbin kaybedilmesine ve bir imparatorluğun batmasına sebebiyet vermesine rağmen Balkan bozgunundan sonra Osmanlı Ordusunu yeniden eğiten ve donatan Enver Paşa… Üçüncü sırada ise; eserleriyle, özellikle Türk edebiyatının sahnelenen ilk tiyatro eseri olan "Vatan Yahut Silistre" eseriyle Türk insanına yurtseverlik, hürriyet, millet kavramlarını aşılayan Namık Kemal olmuştur. İşte bu nedenledir ki üniversite talebeleri, lise talebeleri bu savaşa gönüllü olarak katılmışlardır. 

Yeri gelmişken iki konuya açıklık getirmeden geçmek istemedim:

İnternette ve sosyal medyada yıllardır dolaşan iki fotoğraf var. Birinci fotoğraf; Çanakkale savaşında olduğu iddia edilen pejmürde kıyafetli iki Türk askerinin fotoğrafıdır. Bu fotoğraf doğru değildir ve gerçeği yansıtmamaktadır... Bu fotoğraf sahra çöllerinde bir İngiliz esir kampında çekilen iki Türk askerinin fotoğrafıdır. Türk askeri Çanakkale Savaşında daha önce hiçbir harpte olmadığı kadar iyi teçhiz edilmiştir.

İkinci fotoğraf ise yine Çanakkale Savaşı’nda 43. Alay’ın 1917 yılına ait ‘’Yemek Listesi’’ veya ‘’Yemek Menüsü’’ olduğunu gösteren fotoğraftır. Sanki buradaki menü olmayan bir yemeğin menüsüdür. Bu fotoğraf da doğru değildir ve gerçeği yansıtmamaktadır. Şöyle ki: Bir kere 43. Alay Çanakkale’de görev almamıştır. 43. Alay Çanakkale Cephesi’nde değil Irak Cephesi’nde görev almıştır. Çanakkale Savaşı da zaten 1917 yılında çoktan sona ermiştir. Ayrıca Çanakkale Cephesi’nde Osmanlı Ordusu hiçbir şekilde açlık çekmemiş ve erzaksız kalmamıştır. Bütün bunları ise Osmanlı Ordusu anlattığım gibi Enver Paşa’ya borçludur.

Çanakkale Savaşları sonucunda batılılar müttefikleri Rusya’ya yardım edemediler. Böylece mahsur kalan Çarlık Rusyası, içerden çöktü, kanlı bir rejim değişikliği oldu.

Anzak asker ve komutanları, Çanakkale’de yiğitçe döğüşen Türklerin hem asker, hem de insancıl yönlerini yakından izleme fırsatını buldular. O günlerde oluşan bu dostluk atmosferi hala sürmekte.

Çanakkale’de Türk ulusu, binlerce okumuş ve aydınını da kaybetti. Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirildi.

Bu kayıpların olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, daha sonra da fazlasıyla hissedildi. Nitekim, 1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk’ün başlattığı devrimler ve bunların paralelinde girişilen reformların kitlelere yaygınlaştırılıp mal edilmesinde, hayli sıkıntılar çekildi.

Ancak Çanakkale Muharebelerinde en çok sıkıntıyı cepheye asker gönderen ve onların cepheden dönmelerini bekleyen anneler, babalar, henüz duvağını çıkarmış gelinler, çocuklar, nişanlılar çekti.

Kendisinde tarih bilinci gelişmemiş bizden bir zat ‘’Gallipoli’’ isimli bir film yapar. Bu filminde Yeni Zelanda ve Avustralyalı anneleri, gelinleri, çocukları anlatır, bizim Mehmetçiklerin bir tanesinin dahi geride bıraktıkları annesine, yavuklusuna, eşine, çocuğuna yer vermeden. Filmi izleyince hayıflanıyor insan, neden yurdumuzu işgale gelen Yeni Zelanda ve Avustralyalı askerlere karşı yurdumuzu kahramanca savunduk diye. Hani söz vardı ya; ‘ben sana filmci olamazsın demedim, adam olamazsın dedim’’ diye…

Bu yazıda Çanakkale Muharebelerinde cephede savaşan askerlere ve bu kahraman askerlerin geride bıraktıkları nişanlılarının, henüz duvağını çıkarmış eşlerinin, annelerinin, babalarının ve yavrularının hikâyelerine yer verilmiştir.

Unutkan toplumuz ya biz; bu çilekeş insanları unutmayalım diye… Bu yurdun, bu vatanın, bu özgürlüğün, bu bağımsızlığın kolay kazanılmadığını her daim aklımızda tutalım diye… Bu isimsiz, adsız kahramanları unutmayalım diye…

Burada yer verilen hikâyeler Balıkesir’li araştırmacı Aydın Ayhan’ın '‘Çanakkale... Ah! Çanakkale’' isimli araştırmasından alınmıştır. Aydın Ayhan Balıkesirli olduğu için hikâyelerin hepsi Balıkesir'e ait... Çünkü Balıkesir cepheye en yakın il olduğu için cepheye de en fazla askeri Balıkesir göndermiştir... Keşke her ilden Aydın Ayhan gibi bir araştırmacı çıksaydı da o ilin kahramanlarının hikâyelerini gün ışığına çıkarsaydı... Hikâyelerin her birisi ayrı bir değer... Her birisi içselleştirilerek okunmalı diye düşünüyorum… Bu kahramanlar, bu aziz, bu cefakâr insanlar unutulmasın diye. Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

18 Mart, resmi olarak ''18 Mart Şehitler Günü''... Bir zafer gününün şehitler günü diye matem havası içinde anılması akıl alacak şey değildir.  Sanırım içimizdeki Danimarkalılar İngilizlerin rencide olmasından üzüntü duymuştur. Ancak gerçekte bugün ''18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi'' günüdür... Bu zaferi bu millete armağan eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere aziz şehitlerimizi rahmetle ve şükranla anıyorum.

Osman AYDOĞAN

***

YAŞANMAYAN BAYRAMLAR

Bir gün Seyit İlşekerci’nin eczahanesinde oturuyordum. Beyi ile ilaç alan bir hanım: “Hocam ben sizin bir konuşmanızı izledim. Size nenemi anlatayım. Onun babası da. Çanakkale’ye gitmiş.” dedi.

Merakla dinlemeye başladım.

“Babası Çanakkale’ye gittiğinde, nenemiz henüz kundakta bebekmiş. Gitmiş ve bir daha hiç haber alınamamış. Ama annesi her bayram geldiğinde, nenemizi süsler giydirir ve sokağa yollamazmış. ‘Baban gelecek... Elinden tutacak... Seni bayram yerine o götürecek... Çıkma sokağa bekle..

Her bayram…Her bayram ‘Baban gelecek, elinden tutacak. Seni bayram yerine götürecek…

Nenemiz hala sağ. Ve hala her bayram giyiniyor, süslenip bekliyor. ‘Babam gelecek elimden tutacak. Beni bayram yerine götürecek...’

Edremit’te bir evde hala her bayram... Her bayram yaşanmamış çocukluk günlerinin bayramları yaşanıyor.. Aradan doksan sene geçti. Ama gelecek olan baba bekleniyor. Hayatı boyunca bayram yerinin nasıl olduğunu göremeyen insanların hatıraları yaşanıyor.

Akderenin karası
Kaşlarının arası
Ne olunmaz dert imiş
Çanakkale yarası

 ***

ALİ KADİR AMCA

Bir Ali Kadir Amcamız vardı. Beş, altı yıl önce vefat etti. Sık sık buluşur. konuşurduk.

“Babam Çanakkale’de kaldığında çok küçükmüşüm. Rahmetliyi hiç hatırlayamıyorum. Ama evde hep ondan bahsedilir, hep o anlatılırdı. Belki o zaman adet değildi, evde fotoğrafı da yok. Ama anamın geceleri sabahlara kadar süren sessiz iç çekişlerini, hıçkırıklarını hep hatırlarım. Ben kendimi bildim bileli sokaktan veya mektepten eve her geldiğimde annem işini gücünü bırakır koşar gelir, önümde diz çöker “şehidimin armağanı” diye ellerimi öper, beni okşar severdi. Evde anam adımı pek söylemezdi. “şehidimin oğlu, şehidimin armağanı...” diye seslenirdi. Ben onun için o idim.

Bayramlar bilirsin hep sevinçli geçer. Ama bizde değil. Halam ve amcamlarım gelir. Önce anamın elini öperler sonra eğilirler: “Şehidimizin armağanı” diye diye, benim ellerimi öperlerdi. Hep onu anarlar, hep gözyaşı dolu olurdu bizim bayramlarımız.

Ondan mıdır neden bilmem, ben hala her bayram hüzün dolu olurum.

Evlendiğim zaman, hanımın annesi, kayın validem, öpmem için elini uzattı. Birden şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim. Çünkü o zamana kadar ben evde hiç el öpmemiştim... Hep elim öpülmüştü...

 ***

MUKADDES HATIRALAR

Bir sıhhiye çavuşu anlatmıştı: Süngü muharebeleri birkaç saat sürüyor. Öğleden sonra ikide üçte yada ikindiye doğru ne bizde, ne onlarda takat kalıyor, muharebe kendiliğinden sona eriyordu. O vakit beyaz bayraklar çıkıyor, yaralıları  taşıyorduk. Bu arada rastladığımız düşman sıhhiyeleriyle de birbirimizi anlamasak da ayak üstü yarenlik ediyor karşılıklı cıgara veriyorduk.

Bir seferinde, iki Fransız sıhhiye bana seslendiler. Gittim işaretle birini gösterdiler. Bir Fransız askeriydi. Pek yakışıklı biriydi. Elini işaret ettiler. Eğilip baktım. Bir fotoğraf tutuyordu, Genç bir kadın fotoğrafıydı. Belli ki ölmeden önce fotoğrafı çıkarmış, resimdeki kadına baka baka ölmüştü... Bir tuhaf oldum.

Az ötede cesetlerin arasında bir şehidin cesedi de dikkatimi çekti. Oturmuş, başı yana öyle ölmüştü. Yüzünden Karadenizli olduğu anlaşılıyordu. Yüzü adeta güler gibiydi.

Baktım Mehmet de elinde bir şeyler tutuyor. Ona doğru gittim. Avucunda işlemeli mendil tutuyordu. Kolundan akan kan mendile kadar gelmiş, mendili kana bulamıştı. Mendili avucundan yavaşça bırakıverdi. İçini açtım, baktım. Yeni doğmuş bir bebeğin altın gibi sapsarı saçları vardı. Mendili ve saçları şehidin koynuna soktum. Onu alıp o mukaddes hatıralarıyla beraber gömdüm…

İngiliz teyyaresi
Tepemizde dolandı
Verdiğin beyaz mendil
Al kanlara boyandı.

 ***

KURU FASULYE   

1999 Mart’ında pek çok kitap yazmış, ilginç bir köy imamı ile ilgili araştırma yapmak için Edremit’e gittim.

Üniversitede okumuş, Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış, Çanakkale, Filistin cepheleri, kurtuluş savaşı derken yıllar sonra Edremit’e dönmüş, binlerce kitabını Edremit kütüphanesine bağışlamış birisi.

Onun ile ilgili çalışırken söz Çanakkale’ye gelince masada oturanlardan birisi söze karıştı.

“Dedem Çanakkale’den dönmüş ama babası kalmış.” dedi. Biraz anlatmasını, konuyu açmasını istedim. Dedesinin babası Halil Çavuş Çanakkale savaşları başladığında kırk yedi, kırk sekiz yaşlarındadır. Oğlu Ali on dokuz - yirmi yaşlarındadır. Ali, Çanakkale’ye gider. Bir gün Halil Bey’in hanımı dükkana gelir: “Bey, eve iki asker geldi. Seni sordular. Hemen askerlik şubesine gidecekmişsin... Acaba Ali’mize bir şey mi oldu? Yüreğime bir kor düştü…”

‘Tamam hanım, olur. Ben şimdi gider öğrenirim, gelirim. Canım çekti, sen akşama ocağa bir kuru fasulye vur da yiyelim.

Dükkanı toparlar, askerlik şubesine gelir, kendini tanıtır. Komutan ayağa kalkar: “Sen nerde kaldın? Yürü Edremitliler Çanakkale’ye gidiyor. Koş, yetiş.” “Aman bey, varıp eve haber vereyim, helalleşeyim.” “Mümkün değil. Kafileden kopma. Koş.. Eve biz haber veririz..” Gerçekten de hemen eve koşup. “Kocanızı Çanakkale’ye yolladık’ diye haber vermişler.

Aradan hayli zaman geçer. Kurtuluş savaşı sonunda Ali geri döner.. Halil Çavuştan bir daha hiçbir haber alınamaz..

“Ben o Ali’nin torunuyum hocam.. Ama nenem hayatı boyunca her akşam kuru fasulye pişirdi. Kendisi ağzına o yemekten tek bir lokma koymadı. Hep bize yedirirdi... Bir şey daha söyleyeyim. Belki inanmazsınız… Bizim evde hala her akşam kuru fasulye pişiyor. Çocuklar bıktık diye mırın kırın ediyorlar ama.. hala pişiyor...”

Şu dünyanın işine
Zehir koydum aşıma
Yarim Çanakkale’de
Şehit yazdım taşıma

 ***

BOŞ TABAK

Beklemek! Bir ömür boyu beklemek... Yıllarca geçen zamanı, geçmeyen zamanı beklemek.

Beklemek bulutların geçişinden, kuşların uçuşundan, böceklerin ötüşünden, rüzgarın esişinden umut bularak beklemek. Bin bir türlü rüyayı hayra yorarak beklemek.

Bir konuşmam esnasında: Çanakkale beklemelerinden bahsetmiştim. Dipdiri, capcanlı. gözlerinin içi güle güle seferberliğe, harbe yolladıkları oğulların, kocaların, ölecekleri bir türlü akla sığamadığından, beklemek bizim kadınlarımızın çilesi olduğunu söylemiştim.

Bir arkadaş geldi yanıma. Gözleri yaşlı elimi tuttu. “Hocam, ben bilirim Çanakkale beklemelerini, asker beklemelerini, şehit beklemelerini bilirim. Benim nenem hayatı boyunca sofraya bir boş tabak koydu. Çatalı kaşığı yanında hazır bu boş tabak dedemizin tabağıydı. “Gelirse hemen koyuvereyim yemeğini... Acıkmıştır... Özlemiştir... Hemen koyuvereyim diye nenem boş tabağı hep sofrada tuttu. Ölüm döşeğinde bile. Dedenizin tabağı... Dedenizin tabağını koyun.’ diyordu. Ben Çanakkale beklemelerini bilirim hocam...”

Tarhanam yerde kaldı
Göz yaşım serde kaldı
Çanakkale’ye giden
Gül yarim nerde kaldı?

 ***

HALA

Berber Hayri Ağabeyin halasıydı. Balıkesir’de “Yedi bekarlar” derlermiş. Evlenmemiş kız kuruları. Hiç evlenmemişler öylece ölmüşler.

Ben tanıdığımda çok yaşlı idi. Kulakları az duyuyordu. Sandığından çıkar çeyizlerini gösterdiler. Bin bir çeşit çiçekle, baharla, sevgiyle, sevinçle işlenmiş bezler kim bilir ne yürek yangınlıkları, ne iyi niyetlerle hazırlanmış el emekleri, göz nurlarıydı.

Bir gün öldüğü haberi geldi. Çok az insan vardı cenazede. Sadece birkaç akraba.

Gömüldü. Tam mezara toprak atacaklarken ‘aman unutmayalım vasiyeti var’ dediler. Mezara bir kese dolusu diş bıraktılar. Arkasından birkaç torba saç koydu sonra gömüldü.

“Bunlar ne?” diye sordum. Çünkü bizde böyle mezara bir şey koyma adeti yoktu.

“Halamızın yavuklusu, nikahtan hemen sonra daha düğün yapılmadan Çanakkale’ye gitmiş. Bir daha dönmemiş.. Gençliğinde çok güzelmiş halamız. Çok isteyenler olmuş, kimselerle evlenmemiş. Bekar öldü.     

Diş ve saçlara gelince: “Yarın mahşer yerinde huzur-u ilahide kocamla karşılaşırsak “Bu ağızdan senin adından başka erkeğin adı çıkmadı” diyebilmem için ağzımdan dökülen bütün dişlerimi biriktirdim, koyun mezarıma. Huzur-u ilahide kocama “başıma, saçıma yaban eli değmedi” diyebilmek için tarağıma takılan bütün saçlarımı topladım Torbaya koydum. Saçlarım şahidim olacak vasiyetimdir. Saçlarımı da benimle beraber gömün! Koyun mezarıma!’ diye vasiyet etmişti. Vasiyetini yerine getirdik.

Kavakta yeller oldu
Gül yarim eller oldu
Çanakkale denince
Göz yaşım seller oldu

 ***

CEVDET AMCA

Balıkesir’de Ali Şuuri İlkokulu karşısındaki boşlukta, beş altı yıl öncesine kadar, eski ayakkabı tamircisi vardı. İkinci aralık, ikinci dükkanda kır, pala bıyıklı bir ihtiyar çalışırdı: Cevdet Dede (Alkalp).

Bir akşam üstü dükkanın önünde çay içerken konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. “Rahmetli babam Hafız Ali, Çanakkale’de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım.. Bir fotoğrafı bile yoktu.

O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, Kuvayi Milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş.. Yokluk.. Kıtlık.. Sıkıntı.. Çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.

Ama anam (Adeviye) benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta her bir yere gidişte yanıma gelir.

-Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben teyzenlere gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben mevlide gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!

Annem babamı bekledi durdu. Büyüdüm, dükkan açtım. Annem gene her bir yere gidişte dükkana gelir, gideceği yeri söyler; “Baban gelirse beni hemen çağır ha!” diye eklerdi.

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kakarak yanıma gelir; “Baban gelirse beni hemen çağır ha!” diye tembihlerdi.

Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helallaştı: Bana iyi baktınız. Hakkınızı helal edin. Bana döndü yavaşça: “Baban gelirse, ona “Annem hep seni bekledi, de.” dedi:. Birden irkilerek doğruldu kapıya doğru gülümseyerek; “Hoş geldin... Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti...

*** 

ŞEMSİ NENE

1954 yılında, babamın memuriyeti dolayısıyla, Sındırgıdan Balıkesir’e geldik. Babam daha önce gelmiş, bir evin üst katını bize kiralamıştı. Alt katta ev sahibi yaşlı bir kadın oturuyordu. Aksi ve huysuz bir hanımdı. Biz çocuktuk. Oynarken gürültü yaptık mı bize çekişir dururdu.

16 yaşında evlenmiş, kısa bir süre evli kalmış, seferberlikte eşi ihtiyat zabiti (yedek subay) olarak askere alınıp, Çanakkale’ye gönderilmiş.

Eşinin Çanakkale’den yolladığı mektupları ve zarflarını evinin içeriye bakan pencerelerine yapıştırmıştı. Hatta o zamanlar bende pul biriktirme merakı vardı. Cama yapışık zarflardan birinin üzerindeki pulu yırtıp, almak istemiştim de, nene bana kızmıştı.

Kim bilir neler yazıyordu o mektuplarda? Ama nene her sabah namazdan sonra her mektubu ayrı ayrı okur, her mektubu okuduktan sonra, şehit kocasına fatihalar okur, günlük işlerine başlamadan önce de, bir gün önce bıraktığı yerden başlayarak, kocasının ruhuna hatim indirmeye çalışırdı.

Nenenin ziyaretçileri çok olurdu. Kocaları, oğulları Çanakkale’de ve diğer cephelerde şehit olan hanımlar gelir, bitmez tükenmez dualarla, hatimlerle onları anarlardı.

Şemsi Nine yakmacılık denilen bir usul ile çıbanları iyileştirir, geçimini böyle sağlardı. Geleni gideni çok olmasına rağmen, Şemsi Nene hiç sokağa çıkmazdı.

“Nasıl çıkarım, beyim Çanakkale’ye giderken dış kapının arkasından ellerimi tuttu, gözlerimin içine bakarak ‘Karıcığım.. Gençsin, güzelsin.. Gözüm arkada kalmasın... Ne olur söz ver bana! Ben gelinceye kadar sokağa çıkma’ dedi. İşte orda şu kapının arkasında ona söz verdim. Nasıl sokağa çıkabilirim?

İşlerini, alışverişlerini hep konu komşu yapıyordu. Çünkü söz vermişti. Sözden dönülmezdi.

Onun köşede, küçük tek bir pencere ile koridora bakan merdivenin dibinde, karanlık bir odası vardı. Bir akşam üstü, babamla eve çıkarken neneyi o odanın köşesinde bir gelinlik giymiş, ayakta, ellerini göğsüne kavuşturmuş beklerken gördük. Boynunda iri taneli uzun inci gerdanlık vardı.

Babam şaka olsun diye takıldı. “Nene hayrola, bugün pek süslüsün ya... Ne var... Bir şey mi oldu?” Nene gözlerini yerden ayırmadan kısık, çok derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

“Oğlum ben bugün evlendim. Bak, kocam yüz görümlüğümü de taktı. Kocamı bekliyorum..”

Babam hiçbir şey demeden gözlerinde yaşlarla, kaçarmış gibi yukarı çıktı.

Neneyi orada bütün gece o yalnızlığıyla baş başa bıraktık. Gürültü olur diye bizi erken yatırdılar. Soba bile yakmadık.

Ertesi gün, günlük hayat eskisi gibi devam etti. Öğrendik ki; hayatı boyunca evlendikleri gün nene süslenip, hep kocasını beklermiş.

Nenenin hiç çıkmadığı evden yıllar sonra cenazesi çıktı. Ev uzun süre boş kaldı. Hep evin fotoğrafını çekmek veya çektirmek istedim. Bir türlü fırsat bulamadım. Birkaç yıl önce o binlerce gözyaşıyla, acıyla beklemenin yaşandığı ev yıkıldı. Şimdi yeri bomboş...

Esme rüzgâr kal artık
Gözüm yaşı sel artık
Çanakkale’de kaldın
Çok bekletme gel artık.

 ***

CİGARAYA NASIL BAŞLANIR

Üniversitemiz genel sekreteri Faiz Türkan anlattı: Bir gün Çanakkale’ye gene gönüllü toplanmaktadır. Bir çavuş Balya’nın Turplu köyüne gelir, gençleri cami önüne toplar. Vücutça gözüne kestirebildiklerini ayırır.

-Kaç yaşındasın?
- On yedi..
 -Tut kaldır şu tüfeği... Tamam Çanakkale’ye..

Böylece yirmi iki genç ayırır. O sırada bir çocuk daha gelir. Çavuşa: “Ağabeyim gidiyor. Ben de geleyim..

-Yaşın kaç?
-On üç.
-Daha çok küçüksün. Bu çocuktan başka ailede evlat var mı?
-Yok.
-Öyle ise bu kalsın da nesli devam ettirsin.

Faiz Bey: “İşte ben o kalsın, nesli devam ettirsin denilen torunuyum.” Ve giderler... Dualar edilir... Sular dökülür... Giderler...

Ama anne ile baba her sabah kalkan bir kese tütün alır, köyün yolu tepesi vardır, oraya çıkarlar. Başlarlar yola bakmağa; “Oğlumuz buradan gitti, buradan gelecek.” Bekle, bekle, belde. “Yak bir cigara sar bir cigara daha.”

“Oğlumuz bu yoldan gittiydi. Buradan gelecek...’’ ”Çok uzaklardan biri gözükür köye yaklaşmaktadır. “Acaba oğlumuz mu? Sar bir cıgara daha” Gelenler selam verip geçip gitmektedir. ‘’Oğlumuz bu yoldan gelecek...’’

Yıllar yılları kovalar. Kar, yağmur, çamur, fırtına, rüzgar, güneş, sıcak… Hiçbiri engel olamaz o tepenin üzerinde sabahtan akşama kadar bütün gün iki ihtiyar bazen soğuktan titreyerek, bazen sıcaktan bunalarak oğullarını beklemektedir.

Giden oğullar hep beklenir. O köyden, seferberlik için yirmi iki genç askere alınmış sade iki kişi geri dönebilmiştir.

Nene, ömrünün sonlarında adeta yarı meczup ölmüştür. Çünkü gece gündüz ağzından sadece sadece bir kelime dökülmektedir: “Oğlum... Oğlum...”

Tespih gibi çektim seni
Gelir gelir gelir diye

 ***

YARALILAR

Bu savaşlara katılıp yaralanmayan yok gibidir. Çok ağır yaralar alınmadıkça cephe terk edilmemektedir. Sargı yerlerine ancak ağır yaralılar getirilmekte, hafif yaralar siperlerde sarılmakta, kanamayı önlemek için tütün konmakta, toprak basılmakta, ot veya çaput depilmekte, kanama dindirilince çarpışmaya devam edilmektedir.

Hani “vücudu yaralardan kalbur gibi” diye bir tabir vardır ya, hiç abartma değildir. Yedi, sekiz yara Çanakkale gazilerinde olağan sayılmaktadır, gerçekten vücudu delik deşik hatta uzuvlarından bir kaçını kaybetmiş birçok gaziye rastladım.

1953’te Balıkesir’e geldiğimizde mahallemizdeki bir çıkmaz sokakta penceresinin önünde oturarak hiç durmadan “Çanakkale içinde vurdular beni” türküsünü söyleyen bir vardı. Bir bacağı dizinden, diğeri bileğinden kopmuş, sol kolu omzundan yok, sağ elinde sadece üç parmak vardı ve iki gözü kördü. Yirmi yaşında askere alınmış, ilk safta önünde patlayan bomba ile harp dışı kalmıştı: O muhteşem gaziye anası ve kendisini ona adayan bir kız kardeşi bakıyordu. Unutuldu gitti.

Bu gazilerin hepsi cepheden cepheye koştular. Çanakkale’den düşman çekilince İran cephesine, Kafkas cephesine gönderildiler. Hemen ardından Milli Mücadelenin şanlı ordusunda yer aldılar.

Yaralı gazilerin çoğu ömürleri boyunca yaralarının acılarını çekenler oldu. Hiçbiri hiç yakınmadan başında, karnında, göğsünde, sırtında, bacaklarında çıkarılmayan kurşun ve şarapnel parçalarını şerefiyle yaşadılar.

Bel kemiğine saplanmış bir bomba parçası yüzünden hayatı boyunca sırt üstü yatamayan, kolları altına koyduğu yastıklarla uyuyabilenler, alt çene kemiği parçalandığı için ağzının olduğu yerdeki korkunç boşluktan özel bir huni ile sadece sıvı yiyecek alabilenler, takma kol veya bacağını ancak askıya atarak uyuyabilenler, zamanla yaşlanıp göçüp gittiler. Unutuldular...

Bu yüzyılın başında civan birer delikanlı olan bu şanlı gazileri anmak, hatıralarını unutmamak, ders olsun diye genç nesillere aktarmak bir vicdan borcudur.

 ***

BALIKESİRLİ İBRAHİM ÇAVUŞ

Balıkesir’in “Yavaşça” ailesindendir. Askerlik çağı gelince, askere alınmış, Yemen’e gönderilmiştir. Tam dokuz yıl çöllerde sıcakla, akrepler, yılanlarla ve düşmanla çarpıştıktan sonra terhis edilince, Balıkesir’e gelmişti. Üç parmağını Yemen’de bırakmıştı.

Ağabeyi, Balıkesirli Şevket Çavuş Çanakkale’ye gönderilmişti. Eve geldiğinin tam onuncu günü, İbrahim Çavuş da Çanakkale’ye gönderildi.

Her fırsatta ağabeyini aradı. Sora sora, birlik numaralarına göre ağabeyini buldu.

Şevket Çavuş nerde diye sorunca işaret ettiler. Ağabeyinin atı bir müsademe de yaralanmış, O da atın altına girmiş atın yarasını tımar etmektedir. İbrahim Çavuş ağabeyine seslenince çıkar gelir. Bakar, görür ki ağabeyi çok hastadır. Yorucu müsademeler, bakımsızlık, yorgunluk bitirmiştir. Ağabeyini (onu) yılların hasretini, birkaç sigara içimine sığdırırlar. Ayrılmaları gerekince, sarılır ağabeyi ile helalleşirler. Burası öyle bir yerdir ki belki bu son görüşmeleri olacaktır. Helalleşirler... Sarılırlar, sarılırlar, ağlarlar...

Şevket Çavuşun hastalığı iyice artınca doktorlar tebdil hava (hava değişimi) ile memlekete yollarlar. Şevket Çavuş bin bir meşakkat (zahmet, zorlukla) Balıkesir’e gelebilir. Evine gelir.. Ev halkı sevinçle karşılamaya çıkar... Ve tam evin kapısından girer. Oracıkta vefat eder.

İbrahim Çavuş, Çanakkale’den sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilir. Ancak Milli Mücadeleden sonra Balıkesir’e eve dönebilir.

Bir gün oğlu “Baba giden gitmeyen alıyor, sen neden madalya almıyorsun diye sorar. İbrahim Çavuş: “Oğlum, zahmetli iş.. Önce yazı yazdırmak lazım.., Dilekçe vermek lazım.. Ve birden öfkelenir: “Hadi madalya aldık. Ama maaş ne oluyor.” Bir tokat vurur oğluna. “Ben Allah için, vatan için, bayrak için, millet için savaştım... Madalya için, para için değil!”

Doğrudur; Onlar’ın madalyaları vücutlarında bin bir dövüşten kalan yaralardır...

Onlar isimsiz kahramanlardı. Kalan ömürlerinde sessizce yaşadılar... Sessizce öldüler.

 ***

BİGADİÇLİ MEHMET ÇAVUŞ

İsmail oğlu Mehmet Çavuş, Bigadiç’in İskele bucağının, Budaklar köyündendir. Oğlu olduğunda adet üzerine ona babasının adını vermiştir. Balkan Savaşı çıkınca askere alınmış, terhis olmadan Çanakkale’ye gönderilmiştir.

Oğlu İsmail’de boylu poslu olduğundan askere alınmış, o da Çanakkale’ye gönderilmiştir.

Bir hücum günü sırası gelen tabur toplanma yerinden ayrılmakta, birincisi hat siperlerine doğru gitmektedir. Mehmet Çavuş alay sancaktarı olduğundan en öndedir. Balıkesirlilerin olduğu alay geçerken sorar: “İçinizde İsmail Çavuş var mı?” Oğlu babasının sesini tanır. Bağırır: “Baba! Ben burdayım !“

Birden şaşırır. Kaç yıldır görmediği oğlu İsmail burdadır. Ama alayın beklemeye zamanı yoktur. Yürüyüş başlamıştır.

“İsmail’im ... Siperde kal ... Ben gelir seni bulurum...” Yürür giderler.

Birinci Hafta gelir gelmez savaşa tutuşurlar. O gün Mehmet Çavuş başka türlü duygularla savaşır. Siperlere dönüldüğünde oğlu ile beraber gelen hemşehrilerinden birisi: “Mehmet Dayı, oğlun İsmail seni çağırıyor” der. Mehmet Çavuş hemen İsmail’i bulmaya gider. Bakar, İsmail’i yerde yatmaktadır. İlk süngü muharebesinde şehit olmuştur.

Diz çöker şehidinin önüne, alır oğlunun başını dizine... Yavrusu büyümüş de bir de asker mi olmuştur be... Ne kadar da büyümüş görmeyeli... Mendilini çıkarır siler oğlunun yüzündeki kanları... Breh... breh... breh ... Amma da delikanlı olmuştur yavrusu.. Bıyıkları da yeni çıkıyor galiba... Ne de güzel olmuş kaplan yavrusu... Öper, öper, öper yüzünü, çocukluğundan beri koklayamadığı başını tekrar tekrar koklar... Sarılır oğluna... Sever... Öper... Konuşur yavrusuyla...

Neden sonra artık sargı mahalline götürmesi gerektiğinin farkına varır... Alır kucağına, taşır oğlunu tepelerin ardındaki sargı mahalline...Yatırır bir yere, gözyaşlarını akıta akıta geri döner... Akşama doğru bir kere daha görmek ister Işmail’ini... Sargı mahalline gider... Bir de bakar ki her yer sıra dağlar gibi yatan binlerce Ismail’le dolu... Hepsi birbirine benzemekte.

Hiç olmazsa gömülmelerine yardım edeyim... İsmail’lerini tek tek kucaklar, taşır açılan toplu mezara götürür yatırır..İsmailleri artık vatan toprağının kucağındadır.

O kadar dolu ki toprağın şanla
Bir değil sanki bin vatan gibisin
Yüce dağlarına düşen dumanla
Göklerde yazılı destan gibisin

 ***

ADİLE TEYZENİN HASAN’I

1930’lu 40’lı yıllarda Balıkesir’de bir Adile Teyze yaşardı. Ben, çok yaşlılığını tanıdım. Bağıra bağıra konuşur, her fırsatta ağlardı. Adeta yarı meczup yaşardı.

Seferberlik başlar başlamaz, kocası askere çağrılmış, Çanakkale’ye gönderilmiş. Tek evladı olan Hasan’la yapa yalnız kalakalmıştı. Hasan, on yedisindeydi ve başkasının dükkanında çalışıyor, geçinip gidiyorlardı.       

Çanakkale’den gelen yaralıların, şehitlerin haberleri duyulmaya başlamıştı. Bir gün eve gelen bir kırmızı mektupta “Babanın” şehit haberi öğrenildi. Sadece birliği ve şehit olduğu gün yazılıydı. Göz yaşları sel oldu.

Ana oğul daha sıkı kenetlendiler birbirlerine. Günler geçmek bilmiyordu. Fatihalar... Hatimler... Mevlitler... Acıyı azaltmıyordu.

Bir gün, gene davullar dövülmeye başlandı Balıkesir’de. Gene gönüllü toplanıyordu. Askerlik şubesi önü kalabalık. Davullar zurnalar “Ey Gaziler”i çalıyordu. Yüksekçe bir yere çıkmış bir çavuş, elinde koca bir bayrak sallıyordu durmadan.

Hasan, davul sesini duyunca, dükkanı kapayıp, oraya doğru gitmiş, askerlik şubesinin önünde kendiliğinden sıraya girmişti. Gelenler sıra ile kaydediliyor, hemen içeri alınıp asker elbiseleri giydiriliyor, yan tarafta sıraya sokuluyor, çavuşlar yeni askerlere durmadan öğütler veriyordu.

Gönüllüler aynı gün yola çıkacaklardı. Bir adet vardı! Davullar önde, sancağın arkasında gönüllüler, sokak sokak dolaşırken, tanıdıklarıyla, akrabalarıyla, aileleriyle helalleşirler, dualarını alırlar, cepheye öyle giderlerdi.

Davullar sokaklarda dolaşmaya başlayınca, bütün Balıkesirliler kapılara, pencerelere çıkmış “acaba kimi son defa göreceğiz? Kim Çanakkale’ye gidiyor? Kimin çocuğuyla helalleşeceğiz?” diye merakla bakarlardı. Herkes göz yaşlarıyla helalleşir, onlardan önce Çanakkale’ye gitmiş olan kendi çocuklarına selam yollarlardı.

Davulları duyar duymaz, Adile Teyze’de kapıya çıkmış, gönüllerin gelmesini beklemeye başlamıştı. Kolay değildi... O da kocasını bu şekilde davullarla cepheye uğurlamıştı. Davullar vuruyor uzaktan sancağın ardı sıra bir asker yaklaşıyordu.

Birden en önde gülümseyerek kendisine bakan bir askere takıldı gözleri. Tek yavrusuydu... Hasan’ıydı.

- Yavrum. Evladım. Gözümün nuru Hasanım, Hayrola?
- Ana ben Çanakkale’ye gidiyorum. Babamın yanına.
- Yavrum. Aslanım. Sütüm sana helal olsun. Uykusuz gecelerim helal olsun. Analık hakkım helal olsun. Ama Çanakkale’de düşmana sırtını dönersen, babanı utandırırsan haram olsun...

Adile Teyze feryat eder. ''Komşular kına yetiştirin. Koç yiğidimi vatanıma kurban gönderiyorum. Kına yetiştirin.'' Adet olduğu gibi hemen kına getirilir. ''Oğlum, uzat tetik parmağını kınanı yakayım. Onu kullanırken bizi hatırla.'' Kına yakılır. ''Oğlum bir saniye bekle... içeri girer. Sandığı açar. Duvağını çıkarır getirir. ''Yavrum, bu duvağı baban almıştı. Çanakkale’ye git. Babanın mezarını bul. Bu duvağı onun üzerine ört.'' ''Olur ana... der duvağı sarık gibi fesine dolar.''

Eller öpülür. Sarılır, kucaklaşırlar, ağlaşırlar, uğurlanır. Arkasından sular dökülür... Gidenler sokağın ucundan marş söyleye söyleye kaybolurlar.

Emekli bir postacı anlatmıştı:

“Aradan on beş gün, bir ay geçmeden eve bir kırmızı mektup daha getirdim. Kapıyı çaldım. Adile Teyze elimde mektubu görür görmez…

Anladım postacı, anladım. Ne olur sen oku. Ana yüreğidir dayanmaz. Sen oku.. Okumaya başladım. Mektup “Anne” diye başlıyordu.

‘Anne, ben oğlunun bölük kumandanıyım. Babasının mezarını bulmak maalesef mümkün olmadı. Biz şehitleri toplu gömeriz. Ama vasiyet etmişti, duvağını oğlunun üzerine örttüm.

İçerden bir feryat duyulur. ‘’Elhamdülillah... Elhamdülillah oğlumuz bizi utandırmadı.”

Şehidimin haberi
Mevla’m versin sabırı
Oğlum Çanakkale’de
Bilinmiyor kabiri

 ***

YEDİ MADALYA

Behlül Dal, ünlü bir film yapımcısıdır. Özellikle titiz çalışan, kılı kırk yaran, belgesel filmlerde tam gerçeği yakalayan, montaj masasında harikalar yaratan biri. Sinema dünyasında dev bir isim. Bir doruk noktası.

Balıkesir’de Milli Mücadele ile ilgili bir film çekiminde kısa bir süre birlikte bulunduk. Çekim sırasında birden heyecanlanıverdi: “Benim babam Çanakkale gazisidir. Hayatı boyunca eğilmeden yaşadı. Kimseye minnet etmedi. Halinden kimseye şikayet etmedi. En büyük gurur kaynağı göğsünde şerefle taşıdığı yedi harp madalyasıydı. Yedi süngü yarası... Hatta göğsünü delip dışarı çıkmış bir süngü yarası, öyle derin işlemişti ki parmağını soktu mu içinde kaybolurdu.

Sadece onlarla övünürdü. Öldüğünde mezara indim... Tam gömerken, açtım göğsünü onun bize şeref hatırasını bıraktığı o madalyalarını bir bir öptüm... Öyle gömdüm.”

Behlül Bey ağlıyordu... Biz de ağlıyorduk…

Göklerde yazılı destan gibisin.

 ***

KARAKAŞLI ÖMER

Annesinin tek oğluydu. Kaşlarından dolayı annesi onu Kara kaşlı Ömerim” diye çağırır severdi.

Bir gün sıra ona da geldi “Anasının kara gülünü” Çanakkale’ye çağırdılar. Gitti. Çok geçmeden bir mektubu geldi. Herkese selam ediyor, adeta vedalaşıyordu. Yaralanmış, yarası ağır ve karnındaymış herkesle helallaşıyordu mektubunda, anasıyla, babasıyla, akrabalarıyla, arkadaşlarla, komşularla helallaşıyordu. En çok da öleceğine değil anasının üzüleceğine yanıyordu. Mektubunun sonunda o zamanlar çok söylenen bir halk türküsünden alınmış şu sözleri yazmıştı.

“Sıhhiyeler sağaltmadı yaramı / Yoldayım ağlatmayın anamı”

Ömer’in bu son isteği üzerine anasına hep, “Ömer gelecek.. yoldadır… Gelecek” denilmiştir.

Ömer gelecekti, yoldaydı gidenler bir gün gelmiyor muydu. Elbet Ömer de gelecekti.

06 Şubat 1923’te Atatürk Balıkesir’e ilk defa geldi. “Evet Gazi Paşa gelmişti. O Anafartalar da onun kumandanı değil miydi? O bilmeyecek de kim bilecekti? Gazi Paşaya sormalıydı. Ömer’ini sormalıydı. O gün Atatürk’ün kaldığı evin arka kapısında pek kimsenin farkında olmadığı bir olay yaşanıyordu. Ömer’in anası kapıya gelmiş ille de “Gazi ile görüşmek istiyordu. Atatürk’ün yaverleri “Olmaz!” dediler. “Hiç Gazi Paşa ile öyle paldır küldür her önüne gelen görüşebilir miydı?

Meseleyi bilenler yaverlere Ömer’in vasiyetini fısıldarlar. “Yolda, gelecek” denmesini, anasının ağlatılmamasını istemişlerdir.

Çanakkale denince akan sular durur Çünkü Atatürk’ün yaverleri Çanakkale’den beri yanındadırlar. Çanakkale’de şehit düşmüş birinin vasiyeti elbette yerine getirilir. Girerler içeri, durumunu anlatırlar Atatürk’e “Gelsin“ der. Getiriler. Latife Hanımla birlikte oturmaktadırlar:

“Buyur kadın bir şey mi istiyorsun?” ‘’Yok Gazi Paşam, yok... Sağlığını isterim... Ama Ömer’imi gördün mü? Çanakkale’de Kara kaşlı Ömer’imi gördün mü?’’  “Yoldadır... Gelir.” “Sağ ol Paşa Hazretleri...” der ayrılır kadın.

“Yoldadır elbet...” koskoca Gazi Paşa der, o yalan mı söyler hiç... Gelecek tabi... Ömer’im gelecek!”

Artık gelene, geçene, hanlarda, istasyonlarda uzaklardan gelen askerlere, esaretten Dönenlere hep Ömer sorulur... “Gördünüz mü? “Kara kaşlı Ömerimi gördünüz mü? “Kara kaşlı Ömer’im kara gülleri severdi.” diye evinin bahçesine kara güller doldurur. Her bahar güller açtığında bir başka türlü sevinir. “Bahar geldi, Ömer’im de gelecek”

Yıllar bir biri ardına devrilmektedir. Artık her sabah açan her gül tomurcuğunu “Ömer’im... Ömer’im” diye sevmeye başlar... Gül açar, solar, dökülür... Ama olsun diğer tomurcuk açacak ya... Bahar gelecek ya...

Öldüğünde mezarının üzerine kara güller dikildiğini söylediler... Vasiyetiymiş.

Nerede açmış koyu renkli bir gül görsem, kara kaşlı Ömer’in anası gelir hüzünlenirim.

Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Balam nenni oğlum neni

 ***

ÜÇPINARLI ALİ

Hattat oğlu Mustafa Efendi anlatıyor:

Bir gün bizim birliğe takviye Balıkesir gönüllüleri geldi denildi. Gittim. 120 kişiydiler. Hemen hemen hepsi tanıdıktı. Sarıldık, hasret giderdik. Başlarında da o zamanların Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz asmış, sancağın üzerine de sırma ile “Karesi Gönüllüleri” yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte pek hoş olmamasına rağmen belinde kamasını sallandırmıştı.

Beni görür görmez yanıma geldi: “Kumandan Efendi. Biz buraya beklemeye gelmedik. Hadi düşmanı basalım’’ ‘’Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek, kendimizi gereksiz kıldırırız. Her şeyin zamanı var’’ dedim.

‘’Peki öyleyse hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de şu sırt çantalarını  emniyetli bir yere koyalım. Söyle rahat rahat, doyasıya dövüşelim...’’

Ali haklıydı. Sırt çantaları askerin en kıymetli şeylerini taşırdı. Çamaşırları, paraları, mektupları, usturası, sigarası, tütünü hep sırt çantalarında olurdu. Çantaları kaybolduğunda  asker sıkıntı çekerdi. Çok hareketli zamanlarda çanta sırtta muharebeye girilirdi.

Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesirlileri aldı, siperlerin gerisinde bir vadide kayboldu...

Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler, beklerim gelmezler. Bir çavuşa; “Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım. dedim. Gitti. Biraz sonra önde Üçpınarlı Ali arkada arkadaşları çıktılar geldiler. Şaşırdım hepsi süslenmişler, hanımlarının, nişanlıların verdikleri ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi alnına çatmış kimi bileğine dolamıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş gül veya karanfil takmıştı. Ali’ye sordum: “Neden geç kaldınız?”

‘’Komutan Bey, biraz sonra Cenab-ı Rabbül Aleminin huzuruna çıkacağız. Temiz çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır diye çamaşırlarımızı değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne geldik, bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız onun için süslendik. Ayrılık hediyelerini taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize hücumdan beş dakika önce gene haber ver...”

Sonra büyük bir sessizlik oldu... Herkes kendi dünyasına dönmüş dua ediyordu. Gözler yumulu avuçlar açılmış sadece dudaklar kıpırdıyordu. Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Birden bire ortalık kaynayıverdi. Hepsi birbirlerine sarılıyor, öpüşüyor, helallaşıyorlardı.

‘’Dendi ha... Utandırmayın ha... İyi dövüşün ha... Gün bugündür.. Anamız bizi bugün için doğurdu... Hakkınızı helal edin...’’

Kısa süre sonra, dişler kenetli, süngülerini takmış, tüfeklerinin dipçiklerine parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı. Ölüme hazırdı.

“Hücum” deyince sanki siper sarsılıverdi. Hepsi, “Allah... Allah!” diye düşmanın içi ne bir hançer gibi daldılar... Dövüştük... Dövüştük...

Akşama doğru savaş durdu. Ateş kesildi. Her iki taraf yaralı ve cesetleri topluyordu.

Yanıma birisi geldi. “Komutan Efendi Üçpınarlı Ali sancağı vermiyor...” dedi. Gittim baktım.

O yüz yirmi kişiden o gün on üç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler arasında idi. Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti. Çekeyim dedim olmadı. Orada, Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evladı, koç yiğitler yatıyor…

Hücum demiş Kemal Paşa Zabiti
Yavrumun kefeni asker kaputu
Salına girmeğe yoktu tabutu
Yoksa yavrum seni vurdular mola
Yuvadan mezara koydular mola…




Waterloo Savaşı

16 Mart 2019

Waterloo Savaşı; 16-18 Haziran 1815 tarihlerinde, İngiltere-Prusya ittifakı ile Fransa arasında, Belçika'nın Waterloo kasabası yakınlarında yapılan ve Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan ve Avrupa tarihi açısından çok önemli sonuçları olan bir savaştır.  

Bu yazımda bu savaşı anlatacağım ama…

Önce müzik…

Benim yaşımda olanların çok iyi hatırladığı, 1972 yılında kurulup 1982 yılına kadar etkin olan ve 70'lerin Avrupa’daki en büyük pop müzik fenomeni İsveçli bir pop müzik grubu vardı: Abba. Grup 1974 yılında "Waterloo" isimli şarkılarıyla Eurovision Şarkı Yarışması’na katılıp birinci olmuşlardı. Bu başarı Abba’nın tüm Avrupa ülkelerinin yanı sıra ABD`de de ünlü olmasını sağlamıştı. "Waterloo" şarkısı İngiltere listesinde bir numaraya yükselerek burada iki hafta kalmayı başararak grubun bu listede bir numaraya yükselen dokuz şarkıdan ilki olmuşlardı.  

Şarkı bu ülkenin yanında İrlanda, Belçika, Finlandiya, Norveç, İsviçre, Batı Almanya ve Güney Afrika listelerinde de bir numarada yer almıştı. Şarkı yine Avusturya, Hollanda, Fransa ve İspanya'da da ilk üçe girmiş ve bu şarkı, Avrupa kültürüne özgü olmasına karşın şaşırtıcı bir şekilde Zimbabve (o sıralardaki adıyla Rodezya), Yeni Zelanda, Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde de ilk onda yer almıştı. "Waterloo", Eurovision tarihinde on beş ülkede ilk ona girebilen ilk şarkı olmuştu.

Abba grubunun işte bu "Waterloo" şarkısında bir kızın aşka teslim olmasını 1815 yılında yaşanan Waterloo Savaşı sırasında I. Napolyon'un teslim olmak zorunda kalması ile paralel olarak anlatılır. .

Amerikalı bir heavy metal grubu olan Iced Earth’ın çıkardığı ve tarihi olaylardan bahseden ‘’The Glorious Burden’’ isminde bir albümü var. Bu albümde, MS 5. yüzyılda Atilla'nın Avrupa'daki saldırılarından başlayıp Amerika'da 2001 yılında yaşanan terörist saldırına kadar tarihi konuları işleyen şarkılar bulunmaktadır. Bunların arasında ‘’Waterloo Savaşı’’ da vardır....

Her iki grubun söylediği Waterloo şarkısının bağlantısını yazımın sonunda vereceğim… Dinlemenizi isterim... Özellikle Abba’nın şarkısını… Görün bakalım o zamanlar severek bir nasıl şarkıyı dinlediniz?

Sizlere daha önce bu sayfalarda teeee üç bin yıl geriye giderek ‘’La Paloma’’ şarkısını, iki bin beş yüz yıl geriye giderek Galli şarkıcı Tom Jones'un ‘’Delilah’’ (Dilayla) şarkısını anlatmıştım... İşte Abba’nın ve Iced Earth’ın bu şarkıları da iki yüzyıl geriye giderek tarihi bir olayı anlatmakta ve müzik yoluyla tarihini canlı tutmaktalar. Tıpkı bizim pop şarkılarımız gibi şıkıdım şıkıdım oynayarak, lay lay lom söyleyerek değil mi?

Şimdi de sinema…

Sadece Abba’nın, Iced Earth’ın şarkıları değildir bu savaşı anlatan. Bu savaşı anlatan kitapların, filmlerin, belgesellerin sayısı hakkında tahminde bulunmak da çok zordur. Bunların arasında Sovyet film yapımcısı Sergei Bondarchuk’un 1970 yapımı ‘’Waterloo’’ isimli çok güzel bir filmi vardır… Bu film 1971 yılında İtalya’da David di Donatello '’En iyi film ödülü'’ kazanır. Bu filmin kısa bir bölümünü gösteren bağlantıyı da yazımın sonunda veriyorum.

İşte bu şarkılara ve filme adını veren Waterloo Savaşı; 16-18 Haziran 1815 tarihlerinde gerçekleşen, Fransa İmparatoru Napolyon'un mutlak yenilgisiyle sonuçlanan ve Avrupalı güçler arasında 23 yıldır süren silahlı mücadelenin (Fransız Devrim Savaşları ve Napolyon Savaşları) sonunu getiren bir savaştır. Fransızcada Mont-Saint-Jean Savaşı olarak da bilinir. Savaş İngiltere-Prusya ittifakı ile Fransa arasında, Belçika'nın Waterloo kasabası yakınlarında gerçekleşmiştir.

Waterloo diye bir kasaba

Waterloo kasabası eğer otomobil ile Brüksel’den Paris’e giderseniz yolunuzun üzerinde solunuzda kalan Belçika'nın Brüksel şehrinin 14,5 km yakınında bulunan küçük bir kasabadır. Bu savaş nedeniyle de bu küçücük kasaba tüm dünyaca tanınır…

Waterloo kasabasında da bu savaşın tüm izleri yaşatılıyor. Şehirde birçok şeyin adı Wellington ismini taşıyor. Bu kasabanın tek sineması var; adı da Wellington… Şehir içerisinde Wellington Savaş Müzesi de var. Bu müzede bulunan bir harita üzerine adı Waterloo olan (bu savaştan dolayı bu adı alan) beş kıtadaki kırkın üzerindeki kentler işaretlenmiştir.

Waterloo, savaşın olduğu güne kadar adını sanını kimsenin bilmediği arpa eken, bira üreten bir kasabayken bugün Amerika’da 32, İngiltere’de 8, Avustralya’da 4, Kanada’da 3, Hong Kong’da 2, Almanya, Yeni Zelanda ve Sierra Leone’da 1 adet Waterloo kasabası bulunmaktadır. Nedenini anlamak da zor değil. Bu, Avrupa’nın kaderinin bir günde yazıldığı bir savaştır. Bunun yanında dünya savaşları ve Waterloo’dan daha fazla cana mal olmuş olaylar da yok değil. Onlar’da elbette Waterloo Savaşı kadar mühim ancak bir günde olup biten ve dünya tarihini bu kadar etkileyen bir olay bulmak da öyle kolay değildir.

Savaşın geçtiği yer ise bu kasabaya yaklaşık 5 km uzaklıktadır. Savaş meydanında bir tepe üzerinde güzel bir panorama müzesi vardır. Tepe yaklaşık 100 metre yüksekliğinde ve tepeye 230 basamakla çıkılıyor. Savaş meydanına yakın bir yerde de Napolyon’un karargâhı bulunuyor.

Waterloo Savaşı

Waterloo Savaşı konusunda çok kitap yazılmıştır. Ancak içlerinden Türkçe’ye çevrilenlerden en iyisi kendisi de bir asker olan (Tümgeneral) dünyanın tanınmış en iyi Napolyon devri uzmanlarından Avustralyalı Geoffrey Wootten tarafından yazılan ‘’Waterloo 1815 Modern Avrupa'nın Doğuşu’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2015) isimli kitabıdır. Bu konuda ayrıca İngiliz tarih Profesörü Jeremy Black’ın ‘’Efsane Komutanlar ve Zaferleri’’ (Timaş Yayınları, 2015) isimli kitabı ve bizzat Napolyon’un talimat ve düsturlarını içeren ‘’Savaş ve Strateji İle İlgili Görüşlerim,  N. Bonaparte’’ (Q Matris Yayınları, 2003) isimli kitaplar da bulunmaktadır. Zaten burada yazılanlar da bu kitaplardan alınmıştır.

Victor Hügo da ‘’Sefiller’’ isimli eserinde uzun uzun bu savaşı tasvir eder. Hugo’nun kitabında Waterloo üzerine şiiri de vardır. Victor Hügo, Sefillerde "Waterloo bir savaş değildir, evrenin değişen yüzüydü" derdi.

Gerçekten de Waterloo tarihçelerce Birinci Dünya Savaşı öncesi son kesin sonuçlu ve büyük savaş olarak kabul edilir. Bu savaş Avrupa kıtasının hatta dünyanın kaderini değiştirmiştir.

Hani Necmettin Halil Onan’ın ‘’Bir yolcuya’’ isimli şiiri şöyle başlardı ya:

‘’Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.’’

Gerçekten de şairin söylediği gibi Waterloo bir devrin battığı yerdir. Tarihçeler yıllardır Napolyon gibi yenilmez bir asker ve zamanın efsanevi Fransız ordusunun bu savaşı nasıl kaybettiğini sorgular. 18 Haziran 1815 tarihinde yapılan ve sadece on altı saat süren bu savaş Napoleon Bonaparte’ın son savaşıdır.  Ve bu savaş İngiltere’nin 2. Dünya Savaşına kadar dünyanın tek hâkimi olmasını sağlayan bir savaştır.

Üzerinden 204 yıl geçmiş olmasına rağmen günümüzü hala etkileyen, kendisinden sonraki tarihi olayların da bir şekilde belkemiği sayılan, Avrupa tarihinin tam anlamıyla mihenk taşı olmuş bir savaştır Waterloo Savaşı… 2015 yılı Waterloo savaşının 200. yılı idi. 200. yıl olması münasebetiyle o yıl daha fazla gündeme gelen bu savaşta Napolyon’un son kez Waterloo’da taktığı şapkası bir müzayedede 1.9 milyon Euro’ya yakın bir bedele Güney Koreli bir iş adamına satılmıştı. Sevgilisi Josephin’e yazdığı mektup da yüzyıllar sonra dört milyon sterline satılmıştı… 

Evet, uzun bir giriş oldu ama şimdi gelelim Waterloo savaşına…

Ama önce kısaca savaş öncesine gidelim...

1791'de Fransız kralı XVI. Louis'nin devrilmesi ve cumhuriyetin ilanı Avrupa monarşilerinin başındaki hanedanları endişelendirir. Avusturya ve Prusya hanedanları Avrupa krallıklarını devrik Fransız kralını desteklemeye davet ederler. Bunun üzerine Fransız Cumhuriyeti Avusturya ve Prusya'ya savaş ilan eder. Böylece tarihte Fransız Devrim Savaşları denen ve ilk baştaki amacı Fransız Devrimi'ni korumak olan savaşlar silsilesi başlar. Bu savaşlar esnasında yıldızı parlayan askerî okul kökenli General Napolyon Bonapart Kasım 1799'daki bir darbe ile iktidara gelir.

İşte bu Fransız Devrim Savaşları Fransız Devrimi'nin güvence altına almış olmasının yanı sıra Fransa'yı Avrupa'nın en güçlü ülkesi hâline getirir. Napolyon, bir diktatörlük hâline gelen Fransa'nın sınırlarını genişletmek amacıyla savaşlara devam eder. Böylece de Napolyon Savaşları denen dönem başlar. 

Bu yazımda bu Napolyon savaşlarını anlatmayacağım. Sadece bu savaşların sonunda '’Yüz Gün’’ denen dönem sonunda gerçekleşen ve Napolyon Savaşları'nı ve Avrupa'daki 23 yıllık güç mücadelesini sona erdiren bahsettiğim bu ''Waterloo Savaşı''nı anlatacağım. 

Savaş, girişte anlattığım gibi Belçika'nın Brüksel şehrinin 14,5 km uzağındaki Waterloo kasabasının (o dönemde köy) 5 km uzağında cereyan eder.

Savaşta İngilizlere Dük Wellington, Prusyalılara ise Gebhard von Blücher komuta ederler. Müttefikler, Fransa'nın kuzeydoğusuna doğru saldırmayı düşünürken Napolyon onlara Belçika'da bir engelleyici saldırıda bulunur, sonrasında bu saldırı Waterloo Savaşı'na dönüşür.

Öncelikle İngiliz ordusuyla karşılaşan Napolyon, üstün görünürken süvari birliklerinin yanlış bir manevrası hemen hemen savaşı İngilizlerin lehine çevirir. Daha sonra Prusyalıların yetişmesi Fransızların yenilgisini bozguna dönüştürür. Sonuçta savaş hemen hemen tüm Fransız ordusunun imhası ya da esaretiyle sonuçlanır.

Fransa monarşisinin yeniden kurulduğu bu savaş sonrasında, Napolyon Saint Helena Adası’na sürgüne gönderilir ve orada da 1821 yılında ölür…

Waterloo savaşı bu kadardır. Ancak tabii ki savaş bu kadar basit değildir… Ve tarihi tarih yapan ayrıntılardır… Şimdi de gelelim ayrıntılarda… Ve gerçek her zaman için ayrıntılarda gizlidir…

Ayrıntılar…

Napolyon Bonaparte

Ama önce bu savaşın kahramanı Napolyon Bonaparte’yi kısaca anlatmam lazım…

Napolyon tarihin en ünlü üç generalinden birisi diye bilinir. Napolyon gencecik bir topçu subayı iken karşı devrimciler tarafından İngiliz-İspanyol istilacılara teslim edilen Toulon şehrinin tekrar ele geçirilmesinde görev alr. İtalya’yı işgal eden ordunun başında sivrilir. Oradan Mısır’a kadar gidip savaş kazanıp Suriye sınırına kadar gelir anacak burada Akka'da Cezzar Ahmet Paşa'ya çarpar. 

Napolyon komutasındaki Fransız ordusu 1798’de Mısır’ı işgale başlayınca, Cezzar Ahmed Paşa Akka önlerinde yığınak yapmaya başlar.  Napolyon Bonaparte Mart 1799'da Akkâ’ya gelerek Akka’yı kuşatır. Ancak, iki aydan fazla süren kuşatma, Cezzar Ahmet Paşa'nın güçlü savunması karşısında başarısızlıkla sonuçlanır. Napolyon, 21 Mayıs 1799'da Akka'dan çekilmek zorunda kalır. Cezzar Ahmed Paşa’nın karşısında ilk yenilgisini yaşayan Napolyon şöyle hayıflanır: "Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!". 

Napolyon 1805'de tarihin en parlak zaferi sayılabilecek Austerlitz’te Rus ve Avusturya imparatorluk ordularını yener. Tacı Papa’nın elinden alıp kendi kafasına geçirir. Rusya üzerine yürüyüp Moskova’yı alan tek batılı general olur.  Ancak dönüşte ordusunu Rus kışına kurban verir.  Ruslar üstüne ancak ondan sonra saldırabilir.

Napoleon Moskova’ya 422 bin kişilik ordusuyla girer ancak kesin bir sonuç alamadan kışın ayazında geri dönmeye kalkması yüzünden Fransa’ya o anlı şanlı ordudan geri kalan 10 bin kadarı ile döner. Bunun üzerine Avrupa devletleri de fırsattan faydalanmak için 6. koalisyonu oluştururlar. Napolyon’da kısa sayılacak bir sürede orduyu tekrar 400 binlere çıkartıp Lützen ve Bautzen savaşlarında müttefiklere çok ağır darbe indirir. Kısa bir ateşkes ve dinlenmeden sonra Dresden Savaşı’nda kendisinden çok daha kalabalık müttefikleri yine yener.

Ancak 1813 yılında 191 bin kişilik Fransız ordusunun üzerine Rus-Alman-İsveç-Avusturya ordularından oluşan Müttefikler 300 bin kişiyle gidince Leipzig Savaşı’nda Napolyon yenilir. Müttefikler Paris’e kadar gelirler. Fontainebleu adında bir anlaşmayla Napolyon’u tahttan çekilmeye zorlarlar. Napolyon’u Akdeniz’deki Elbe Adası’nda sürgüne yollarlar, Fransa’nın başına da ihtilalden sağ çıkmış Bourbon Monarşisi’nden arta kalanları geri getirirler.

Napolyon, Elbe Adası’nda planlarını yapar; vaktinin geldiğini düşündüğünde gizlice adadan kaçarak Fransa’ya gelir. Bu aşamada generalleri, mareşalleri, ordusu hepten Bourbon Monarşisi’ne sadakat yemini etmek zorunda kalmıştır. Napoleon yolda gördüğü karşısına çıkan her üniformalı askeri arkasına katarak Paris’e doğru yola çıkar. Fransa Kralı da “kendisini esir alsın, alamıyorsa da bari vursun” diye Napolyon’un eski mareşali Michel Ney’i o yöne gönderir. Michel Ney, Napolyon’un karizmasına karşı duracak adam değildir. Askerler de efsane imparatoru karşılarında görüp diz çökmeye başlayınca Fransa’nın kaderi Grenoble’da çizilir. Michel Ney ve tüm ordusu Napoleon saflarına katılır, kısa zamanda tüm Fransız ordusu da kendisini izler. Bourbon monarşistleri Fransa’dan kaçar. İmparatorluk yeniden tesis edilir.

Bu arada Napolyon Elbe adasından kaçtığında Paris gazeteleri ‘’Cani Elbe adasından kaçtı’’ diye haber yaparlar. Napolyon askerlerini toplayıp Paris’e doğru ilerleyince ‘’Napolyon Paris yolunda’’ diye haber yaparlar. Ve Napolyon Paris önlerine gelince de aynı gazeteler ‘’Kurtarıcımız kapıda’’ diye manşet atarlar. (!) (Yani basının yavşaklığı ve liboşluğu yeni ve sadece bize özgü değildir. Basının yavşaklığı ve liboşluğu evrensel olup fahişeliğin tarihi kadar eskidir.)

Napolyon, Paris’e varmadan altı gün önce toplanan Viyana Kongresi, Napolyon’u kanunsuz ilan eder. Ardından da 7. Koalisyon ordusunu toplamaya başlarlar. Aslında Avrupa devletlerinin derdi Fransa değil, Napolyon’dur.  Tarihte beş altı devletin bir araya gelip, bir insana savaş açmasının bir eşi benzeri daha yoktur. İşte öyle bir askerdir Napolyon.

Bu hükümdarlık dönemi Waterloo Savaşı’na kadar 100 gün sürecektir. O sırada Fransa seferber olur, ordu tekrar göreve çağrılır.

Fransız Ordusunu (Grande Armeé) askerleri Waterloo Savaşı başlayacağı zamana kadar son on yılı aşkın süredir Napolyon ile zaferden zafere koşmuşlardır. Bunun da yanında Napolyon topçu sınıfından geldiği için “Grandes Batteries” dediği aşırı sayılarda topla savaş meydanına çıkıyor, rakibine saldırmadan önce onu ezici bir bombardımanla yıpratıyordu. Zaten kendisi de “Tanrı savaşta iyi topçunun olduğu tarafta savaşır” derdi.

Savaş meydanında ilk hedefi toprak ya da mevzi kazanmak değil, düşmanı yok etmek oldu… 

Napolyon’un, çoğu kimsenin bilmediği, dünyaya hediye ettiği bazı icatları vardır. Bunlardan ikisi askerleri ilgilendirir. Bunlardan birincisi de halen askerlerin tören geçitlerinde dizlerini kırmadan yürüdükleri ‘’kaz adımı’’dır... Bu ‘’kaz adımı’’ bir Napolyon icadıdır... Tren yok, otobüs yok, yayan yapıldak Fransız ordusunun Paris’ten taaaa Moskova’ya kadar nasıl gittiğini zannediyorsunuz? Bir adımda daha fazla mesafe kat ederek. İşte kaz adımı budur.

Napolyon’un askerler ikinci hediyesi ise bir askerî savaş düzeni olarak ‘’dağılma’’dır. Napolyon zamanına kadar ordular askerleri birbirleriyle kenetlenmiş sıkı saf düzeninde muharebe ederlerdi. Bu ise topçu ateşi karşısında ağır zayiatlar verilmesine sebep oluyordu. Napolyon ise askerlerini dağınık düzende muharebeye sokarak düşman topçu ateşinin etkisini azaltmıştır…

Napolyon Bonapart, Fransa'nın idari teşkilatını merkeziyetçi bir sisteme göre yeniden düzenler. Bugünkü bizimde kullandığımız vilayet ve ilçe sistemi Napolyon tarafından kurulmuştur. Bugünkü Fransız Merkez Bankası olan "Banque de France"ı Napolyon kurdurmuştur. Devlet adına para basma görevi de bu bankaya verilir. Bugünkü anlamda liseler ilk kez Napolyon tarafından kurulmuştur. "Code Napoléon" denilen ilk Fransız Medeni Kanunu da yine Napolyon tarafından çıkarılır. Bütün vatandaşlar için zorunlu askerlik uygulamasını icat eden de Napolyondur. 

Napolyon sadece bir asker ve aynı zamanda bir devlet adamı değildir. Napolyon bir düşünürdür de aynı zamanda. Napolyon'un hâlâ günümüzde geçerliliğini koruyan sözleri vardır ve Napolyon'un bu sözlerini konunun dağılmaması açısından yazımın sonuna alıyorum. Her bir söz üzerinde düşünmenizi arzu ederim. Keşke tacı ve tahtı olanlar bu sözleri okuyup, anlayıp, öğrenip de içselleştirseler!

Şimdi gelelim müttefik orduları komutanlarına…

Wellington

Wellington Dük’ü olan Arthur Wellesley, “Napoleon’u Waterloo meydanında kim yendi?” sorusuna en sık verilen cevaptır. Arthur Wellesley birçok kitapta General Wellington olarak bilinir ama asıl adı Arthur Wellesley’dir. Arthur Wellesley, Wellington Dükü olduğu için asıl ismi pek kullanılmamıştır. General Wellington Waterloo Meydanı’nda savunmada kalmıştır. Emrindeki üç ülkenin kuvvetinden oluşan bir koalisyonu yaklaşan Napolyon ordusuna karşı konumlandıran, savaşın nerede olacağına karar veren, isminin de Waterloo olarak anılmasının baş müsebbibi kendisidir. Napolyon saldırıda ne derece bir ekolse, onun savunmadaki muadili Wellington’dur. Kişilik farklılıkları da vardır. Wellington, Napolyon’un aksine askerlerini pek sevmez saymaz. Eğer kendilerinden bahsedecekse, “Scum” (Serseriler) olarak bahseder. Diğer taraftan Napolyon ile kendi askeri arasında her zaman manevi bir bağ vardır.

Waterloo Savaşı’nın sabahı İngiliz Wellington’un emrinde 71 bin askerlik bir kuvvet vardır. Bunun da 28 binlik bir kısmı Hollanda Orange Prensi Willem’in emrindeki I. Kolordudaydı. Bu, İngiliz ağırlıklı karma bir orduydu.

Wellington savaşta Napolyon’un en güçlü yanını yumuşak karnı olarak belirlemiş ve süvarileri kilitleyerek zafer kazanmıştır. Ayrıca topçu subayı olan Napolyon’un asıl topları meşhurdu, her savaşa normalden çok fazla top getirir ve savaşın başında rakibini darmadağın ederdi ama Wellington onlardan hiç korkmuyordu çünkü Waterloo düzlüğü tam bir çamur deryası idi ve Napolyon’un meşhur Fransız Howitzer top mermileri çamura saplanıp hiçbir işe yaramayacaktı. Toplardan istediği verimi alamayan Napolyon, kanatlardan da dolanamayan süvarileri ile savaşta etkisiz kalır. Fransız ordusunun en güçlü yanı süvariler olmayınca piyadeler kahramanca savaşsa da başarılı olmaları çok zordu.

Von Blücher

Prusya orduları Komutanı Wahlstadt Prensi, Feldmareşal Gebhard Leberecht Von Blücher, savaş meydanındaki büyük ihtimalle en yaşlı askerdi. Aynı zamanda da ilginç bir şekilde en kilit roldeydi. Wellington da Von Blücher’e çok güvenir. Wellington savaş anılarında, Braunschweig ordusunun önemini daha fazla vurgular ve ”Braunschweig askerleri bir önceki savaşta kaybettiklerinin acısıyla savaşacaklar, bu Napolyon’un gazabı olacak” diye yazar.

Ancak Von Blücher Waterloo Savaşı’ndan iki gün önce Napolyon karşısında Ligny Muharebesini kaybetmiş ve geri çekilmişti. Napolyon İngilizleri ve Hollandalıları yenebileceğini ama Prusya’nın desteği ile iki ateş arasında kalacağından işinin zora gireceğini düşünür. Bu sebeple en güvendiği subaylarından Mareşal Grouchy’e 24 bin askeri tahsis eder ve ”Von Blücher’i Waterloo’da görmek istemiyorum” diyerek emri çok açık şekilde iletir: ”Prusya ordusunu durdur.” Napolyon daha sonra Mareşali Grouchy’yi, Von Blücher Waterloo’ya gelmesin ve Wellington ile birleşemesin diye Von Blücher’in peşine gönderir. Ama tam da onun isteğinin tersine savaşın orta yerinde Von Blücher doğudan ordusuyla beliriverir. Daha da fenası Grouchy onu o sıralarda hala güneyde bir yerlerde ordunun üçte biriyle aramaktadır. Çok daha fenası ise Grouchy Waterloo’dan gelen top seslerini duyduğu halde muharebe alanına yetişmek yerine bulunduğu yerde oyalanır durur...

Von Blücher’in favori emri ‘’Vorwärts!’’ (ileri) dir. Bu yüzden kendisin “Mareşal Vorwärts” olarak tanınır. Öyle uzun ince planlamaya falan girecek zamanı yoktur.  Von Bücher’in düşmanı gördüğünde “Merhamet göstermek yasak! Merhamet göstereni vurun! Vorwärts!” şeklinde savaş sanatına yaklaşımı Fransızlara Waterloo’da kötü bir sürpriz olacaktır.

Biraz önce bahsettiğim Ligny Savaşı, Waterloo’dan iki gün önce 16 Haziran 1815’te cereyan eder. Napoleon bu savaşı kazanır. Prusya ordusu 20 bin ölü ve yaralı vererek savaş meydanından ayrılır. Ancak büyük bir kısmı işler halde düzenli çekilmiştir. İki gün sonra bu birlikler Waterloo’da sürpriz bir şekilde ortaya çıkarlar. Ligny’de Prusya ordusunun çekilmesine izin verilmese, Waterloo’da iki gün sonra bir İngiliz yenilgisi çok muhtemeldir.

Waterloo Meydanı Fransız ordusuna dönük minik tepeler içermekteydi. Bu şekilde İngiliz ordusu Fransız bataryaları tarafından yıpratılamayacaktı. Wellington bunu hesaplar.

Hava ve arazi

Yağmur

Napolyon, Waterloo meydanına vardığında bir gece önce patlayan fırtına ve sağanak, savaş alanını çamur deryası haline getirmiştir. Bu çamur da askerlerin ve özellikle topların ilerlemesini çok yavaşlatır. Napolyon fırsatı kaçırmamak için alışık olduğu üzere saldırı emrini vermek ister ancak mareşalleri Napolyon’u ikna ederek durdururlar. Bu sayede öğlen sıcağında çamur biraz kuruyuncaya kadar iki ordu birbirine öylece seyrederler.

Yağmur İngilizlere de çok yaramıştır zira Fransız Howitzer mermileri çamura gömülüp patlayınca şarapnellerini saçıp beklenen etkiyi verememiştir.

Hougoumont çiftliği

Savaş meydanının tam ortasında Hougoumont adında bir garip çiftlik evi vardır.  Wellington’da savunma nedir bildiğinden içeri üç bölük muhafız ve bir bölük de Prusyalı tüfekçiler görevlendirir. Bu tüfekçiler yivli namlular kullandığından Hougoumont’u almaya gelen Fransızlara çok fazla kayıplar verdirirler. Hougoumont alınamadığı müddetçe de İngilizlerin siper aldığı yükseltinin yakınlarına gelme ve manevra yapma şansı kalmaz. Bu müstahkem mevki akşamüstüne kadar Fransız askerlerinin gelip gidip cesetler bıraktığı bir yere dönüşür. İki kere Fransızlar tarafından ele geçirilir ancak Buckingham Sarayı’nın meşhur muhafızları olan Coldstream Muhafızları tarafından tekrar alınır. Hougoumont, tarihte herhalde uğrunda en fazla insanın öldüğü bir çiftlik haline gelir.

Hougoumont üzerine baskı sürerken İmparator ilk dalga piyadesini İngiliz merkez cenahına gönderir. Fransız büyük bataryaları da bu sırada düşman merkezini dövmektedir. Ancak düzgün nişan almak için geride kalmışlardır. Wellington kısa mesafede çok yüksek yoğunluklu tüfek ateşiyle ön sıranın moralini yıkarak askerin çekilmesini sağlamakta; yaklaşan düşmanın gücünden ziyade moraline oynamaktadır.

Yine Von Blücher

Ancak bunlara rağmen Wellington çok iyi biliyordu ki Prusya orduları zamanında gelmezse direnemezdi. Wellington işte tam da orada ”Ya bir an önce gece gelmeli ya da Von Blücher gelmeli’’ diyerek Fransız süvarileri karşısında ne kadar zor durumda olduğunu belirtir. Ancak gece gelmeden önce imdada Von Blücher yetişir.

Napolyon bu sırada oturduğu yerden doğuda bir hareketlenme görür. Altıncı hissi ona gördüğü hareketin Prusya ordusu olduğunu söyler; haklıdır. Yaverine hemen Mareşal Grouchy’e topların sesine gelmesini yazdığı bir emri iletir. Nitekim Grouchy o sırada bir yerlerde hayali Prusyalıları kovalamaktadır. Emri akşam saat 18’e kadar alamayacaktır. Daha önce anlattığım gibi Grouchy Waterloo’dan gelen top seslerini duyduğu halde muharebe alanına yetişmek yerine bulunduğu yerde oyalanır durur...

İmparatorluk muhafızları ve savaşın sonu

Savaşın sonunda Napoleon elinde kalan son kartını oynar. O güne dek hiç yenilmemiş ve hiç kaçmamış imparatorluk muhafızlarını (Le Garde Imperiale) yedi tabur olarak savaşa sürer. Muhafızların görünmesi orduya yeni bir canlılık getirir. Zira yaşlı muhafızlar Napolyon’un çocukları gibidir. Kırk yaşın üzerindeki bu en deneyimli askerler yoğun tüfek ateşi altında İngiliz merkezine yüklenirler. İlk yarattıkları etki korkunçtur. Bombardımandan ve tüfek ateşinden bitap düşmüş olan İngiliz muhafızları geriye doğru çekilirler. Ancak Wellington tehlikeyi daha muhafızlar yürümeye başlarken görmüştür. Eli silah tutan herkesi meşhur yokuşunun arkasına silah doldurtup yere yatırır. Yaşlı muhafızlar merkezi kırdık sanarak yokuşu tırmanıp tepesine geldiklerine İngilizler ayağa kalkarak çok yoğun bir yaylım ateşiyle ilk gelen sırayı düşürürler. Muhafızlar direnir ancak ilk anlık şaşkınlığı üzerlerinden atamazlar. Çok yoğun zayiat verip çekilmeye başladıklarında Fransız ordusunda moral sıfıra iner. Zira yaşlı muhafızların kaçtığını daha gören duyan olmamıştır. Onlar da kaçıyorsa bu iş bitmiştir diye düşünülür.

Muhafızlar kaçmaya başladıkları zaman Wellington, atı Copenhagen’in üzengileri üzerinde doğrulur, şapkasını çıkarıp öne arkada sallar ve hücum işareti verir. Birleşik Prusya, Hollanda ve geriye ne kaldıysa İngiliz ordusu, Fransız ordusuna son bir hücuma kalkar.

Savaşın hemen sonunda İngilizler kaçmayan ancak teslim de olmayan yaşlı muhafızlara artık savaşın bittiğini, silahlarını indirmelerini telkin eder ancak muhafızlar ölmeyi seçer. “La Garde meurt, elle ne se rend pas!” (Muhafız ölür teslim olmaz) diyerek silahlarını İngilizlere doğrultur, vurulurlar. Tüm bu olanları uzaktan izleyen Napolyon’un ise ağladığı ve şöyle dediği rivayet edilir: “Kendimden başka hiç kimse düşüşümden sorumlu değildir. Ben, kendimin en büyük düşmanı, felaketli kaderimin nedeniyim.”

Fransa böylece yenilir.

Napolyon’un sonu

Fransız ordusu, 51 bin kişiyle geldiği meydanda 28 bin ölü ve yaralı, 8 bin esir ve 15 bin kayıp bırakır. İngilizler ve müttefikleri Hollandalılar 17 binlik ordularından 3500 ölü, 10.200 yaralı, 3300 kayıp verirler. Prusyalıların 7 binlik kolordusunun 1200’ü ölü, 4400’ü yaralı, 1400’ü kayıptır.

Savaş İmparatorluk Fransa’sının sonudur. Napolyon birkaç çekilme harekâtıyla Paris’e kadar ulaşmış, daha sonra teslim olmuş ve İngiltere’ye götürülmüştür. Ancak karaya çıkmasına izin vermezler. Gemide bir süre tuttuktan sonra artık asla kaçamayacağı bir yere, Atlantiğin ortasındaki herhangi bir kara parçasına en uzak olan adaya, Saint Helena’ya sürerler.

St. Helena adasında sürgündeyken, İngiliz basınının kendisi hakkındaki yazdıklarını öğrenmek için İngilizce öğrenir.  

1821 yılına gelindiğinde Napolyon hala eceliyle ölmeyince İngiltere Kralı 4.George’un bizzat emriyle zehirlenerek öldürüldüğü rivayet edilir. Onun esir halinden bile İngilizler korkmuşlardır. Zaten 19 yıl sonra 1840 yılında Fransızlar, Napolyon’un naaşını almak için adaya gidip de mezarını açtıklarında naaşın hiç bozulmadığı fark ederler ve vücudunda yoğun şekilde arsenik olduğu tespit edilir.

Ancak bu rivayet kuşkuludur. Araştırmacılar, imparatorun saçlarındaki zehir oranının şu anki standartların 100 katı olduğunu, ancak o dönem için bu durumun alışılmadık olmadığını belirtirler. Çünkü o dönemde arsenik her yerde yaygın olarak kullanılır, örneğin arsenik, sıvı ilaçlarda ya da yapıştırıcı maddelerde kullanılır, ayrıca bağcılar fıçıları temizlemekte bu zehirden yararlanırlar. Otopsiyi yapan Napolyon'un doktoru Francesco Antommarchi, imparatorun mide kanserinden öldüğünü söyler. .

Napolyon'un cenazesi 1840 yılında Paris'e getirilerek Paris'teki Fransız ordusuna ait asker mezarlarının bulunduğu İnvalides'e gömülür.

Fransız siyaset adamı, dışişleri bakanı ve 1815 Viyana Kongresi'nin mimarlarından olan Talleyrand anılarında Napolyon’un son sözlerinin  ‘’Josephine’’ (sevgilisinin adı) ve ‘’Grande Armée’’ (Fransız Ordusu) olduğunu yazar. (''Balyoz'' ve ''Ergenekon'' kumpaslarında kumpası yapanlar, kumpası seyredenler, kumpasa yardımcı olanlar, kumpasçılarla işbirliği yapanlar ve ''FETÖ'' ihanetiyle kendi ordusunu tarümâr edenler bu sözden hiçbir şey anlamazlar tabii ki!)

History Channel’de yayınlanan Waterloo belgeselinde şöyle deniyor: "Napolyon, kıyaslandığında Büyük İskender, Büyük Frederik, Sezar ve Hannibal'den daha fazla savaş görmüş ve kazanmış biri, ama biz onu sadece Waterloo ile hatırlıyoruz, ne büyük bir trajedi."

Waterloo öncesi Fransa aslında Prusya, İngiltere gibi büyük devletlere barış ilan etmişti, ancak hiç biri bunu kabul etmedi, hepsinin isteği Napolyon belasından sonsuza dek kurtulmaktı. İngiltere, Prusya ve İsveç hemen birleşti, bu orduların başına da Napolyon'dan en fazla nefret eden adamları; Wellngton Dükü Arthur Wellesley’i, Prusyalı General Von Blücher’i ve İsveç'ten Napolyon'un kişisel düşmanı Bernadette’yi getirildiler. Zor durumdaki Napolyon yine de bir savunma savaşı düşünmedi, ona göre savaşı kazanmanın en iyi yolu ne olursa olsun hücum etmekti. Napolyon askerî alanda bir hücum ustasıydı, buna karşın Wellngton dükü başarılı bir savunmacı… Ama sonuç böyle tecelli etti işte.

Napolyon neden yenildi?

Napolyon neden yenildi sorusuna cevap bulmak da 1815’ten bu güne her tarihçinin uğraşısı haline gelmiştir. Böyle yenilmez bir adamın ne olursa olsun bu şekilde hüsrana uğramaması gerekirdi? Elbette Napolyon'un bu savaşı kaybetmesinin bazı nedenleri vardı, işte bu nedenler de şöyle sıralanıyor:

Kimi tarihçiler Napolyon’un savaş sırasında müthiş mide ağrısı çektiğinden bahsederler. Onlara göre Napolyon midesinden yıllarca rahatsızlık duyuyordu. Hatta Napolyon basurdu. Napolyon savaş günleri yürümeyecek, hareket edemeyecek kadar ağrı çekiyor, buna rağmen savaş yönetmek, saatlerce at üstünde koşturmak zorunda kalıyordu. Bu rahatsızlıklar ve özellikle basur nedeniyle Napolyon at üzerine binip ordusuna etkili şekilde tesir edemiyordu. Ancak bu neden tek başına yeterli bir neden değildi…

Çoğu tarihçilerin hemfikir olduğu bir neden de Napolyon’un, yerler çamurlu ve elverişsiz olduğunu görerek topların geçemeyeceğini ve etkili olamayacağını düşünerek yarım gün bekleyip zaman kaybetmiş olmasıydı. İşte bu zaman, İngiliz-Prusya ordusunun birleşmesini sağlamıştı…

Ancak yenilginin en büyük nedeni çok daha başkaydı…

Napolyon, Rusya hezimetinin ardından tutulduğu Elbe adasından kaçtıktan sonra iktidarı tekrar ele aldığında, aslında savaş Napolyon'un düşünmesi gereken son şeydi. Fransa’nın mali durumu çok kötüydü. Ordu ise savaşa hiç de hazır durumda değildi. Ancak Moskova Fatihi Napolyon elde ettikleriyle yetinmedi, düşüşte olduğunu kabullenmedi, tekrar yükselişe geçmek istedi, tekrar tüm Avrupa’ya kafa tuttu.

Napolyon artık eskisi gibi de değildi. Napolyon’un kibri savaşı kaybetmesinde en büyük etken olduğu değerlendirilir. Napolyon artık sinirli, kibirli ve gergindir.  Kararlarında bazen çıldırmış bir ruhtan kesitler görülür. Napolyon bu nedenlerle kendisini odaklandığı muharebeye ve hazırlıklarına veremez hale düşer.  Napolyon’un kibri, siniri ve gerginliği emrindeki generallerin ahengini ve dengesini bozar. Generallerinin Napolyon’u hoşnut etmek için sarf ettikleri telaşlı çaba kötü kararlar almalarına ve yanlış stratejiler seçmelerine yol açar... Askerler, özellikle Mareşal Ney, onun savaşı yönlendirmediği zamanlarda verdikleri başarısız ve riskli emirlerle ordunun telef olmasını sağlar. Bu şekilde bu generaller ordunun manevra kabiliyetini çok azaltırlar. Askerler ayrıca Napolyon’un bu tavırları nedeniyle imparatorlarına eskisi kadar bağlılık duymazlar. Rusya hüsranının da etkisiyle orduda artık eski kendine güven de kalmamıştır.

Tabii hep kaybeden Napolyon tarafından bakmayalım.  Napolyon’un karşısında diğer tarafta da bir savunma dehası Wellington vardır, Prusya'nın yaşlı kurdu Von Blücher ve Braunschweig askerlerinin destansı savunması vardır, savaş alanının tam ortasında bir Hougoumont Çiftliği ve bu çiftliği savaş öncesinde çok iyi tahkim eden Wellington’un dehası vardır. Bir gün önce yağan yağmur nedeniyle çamur deryasına dönen muharebe sahası vardır.

Yani sebep çoktur. Zaten tek bir sebepten olması da beklenemez. Ne yani koca Avrupa’nın kaderini kökten değiştirecek bir savaş, Napolyon’un basuru yüzünden mi kaybedilmiştir?

Sebepler çok ancak ben bilirsiniz şiirleri çok severim. Napolyon’un yenilgisinin sebebini yine bir şiirle bitirelim. Victor Hügo Sefiller’de bu sebepleri tam da burnundan kıl aldırmayan bir Fransız’a özgü kibir ve gururla savaşı da özetleyerek şöyle yazardı:

‘’Napoleon neden yenildi?
Ortalığı bataklığa çeviren lanet yağmur yüzünden mi?
Ordusu kalmayan, teslim olmak üzere olan Wellington yüzünden mi?
Savaşa gelmeyen, hiç savaşmayan Blücher yüzünden mi?
Hayır.
Tanrı yüzünden!
Waterloo’dan galip ayrılan bir Bonaparte….’’

Waterloo’dan günümüze

Wellngton dükü Napolyon'u yendikten sonra büyük sükse yaptı. Napolyon'a olan kini öylesine büyüktü ki, onun metreslerini bile topladı, siyasete atılıp İngiltere başbakanı oldu. Blücher en büyük düşmanını yok etmenin zevkiyle üç yıl daha yaşayıp öldü. Napolyon ise Rusya'yı, Osmanlı İmparatorluğu’nu, İngiltere’yi, tüm Avrupa'yı, Afrika’yı istila etmek hülyalarıyla başladığı atılımını sürgünde, zalim İngiliz valisinin kendisine göz açtırmadığı bir adada, yaşlı, hasta ve yatalak bir eski imparator olarak tamamlamış oldu.

Yazıma son vermeden size halen birisi Londra’da diğeri de Paris’te bulunan iki garın ismini vereceğim. Londra’dakinin ismi ‘’Wateloo Garı’’, Paris’tekinin ismi ise ‘’Austerlitz Garı’’dır. (Napolyon Savaşları'nın ilk muharebesi olan ve Napolyon Bonapart'ın kesin zaferi ile sonuçlanan savaşın adıdır Austerlitz.) Anlıyorsunuz değil mi?

Gelelim Waterloo Savaşı’nın günümüzle olan ilişkisine… Bunu da büyük tarihçi İbn-i Haldun o muhteşem eseri Mukaddime’sinde söylemişti zaten: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer...” Askerlik sanatı sadece askerleri ilgilendirmez... Şirketlerden ticarete, sanayiden ekonomiye, futboldan siyasete her kurum ve kişiyi ilgilendirir. Artık bu geçmişin kime ve neye benzediğine de siz karar verin!

Her Firavun'un bir Musa'sı varsa her Napolyon'un da bir Waterloo'su vardır! Tarih baba bunu böyle söylüyor...

Osman AYDOĞAN

Abba, Waterloo:
https://www.youtube.com/watch?v=Sj_9CiNkkn4

Iced Earth, Waterloo:
https://www.youtube.com/watch?v=FQv2cGp75PM

Sergei Bondarchuk’un ‘’Waterloo’’ filminden kısa bir bölüm:
https://www.youtube.com/watch?v=7vlcuvrM1po

Ve bir son not: Bu yazımı okuyan okuyucularım arasında asker kökenli olup da Mekteb-i Harbiye ve Erkân-ı Harbiye mekteplerinde harp tarihinin tahsilini yapan okuyucularım da var... Onlara bir sorumdur: Sahi sizlere bu mekteplerde Waterloo Savaşı'nın nesini okutmuşlardı?

Napolyon'un sözleri

Konuyu dağıtmamak için Napolyon'un kayda değer çok sözü olmasına rağmen önemli gördüğüm sözlerini buraya aldım...

Napolyon’un askerlikle ilgili sözleri:

‘’Düşman tesiri altındaki bir komutanın vereceği emir yoktur, kim ona uyarsa suçludur.'’
‘’Bir asker bir parça renkli kurdele için uzunca süre özveriyle savaşır.’’
‘’Savaşta ahlak olmaz.’’
‘’Her zafer zafer değildir, her yenilgi de yenilgi değildir.’’
"Savaşın bir gününü görseydiniz, bir diğerini görmemek için tanrıya yalvarırdınız."
‘’Düşmanınızı asla hata yaparken rahatsız etmeyin.’’
''Tanrı her zaman daha fazla cephanesi olan tarafın yanındadır.''
‘’Ordular midelerinin üzerinde yürür.''

Napolyon’un diğer sözleri:

"Ahlakın olmadığı yerde kanun bir şey yapamaz."
‘’Lider umut dağıtandır.’’
‘’Aşka karşı kazanılabilecek tek zafer kaçıştır.’’
‘’En güzel savaş, insanın kendi öz varlığı ve tutkularına karşı giriştiği uğraştır.’’
‘’Alkış, oy değildir.’’
‘’En büyük suç umutsuzluktur.’’
‘’Güç ortaya çıkınca kanunlar zayıflar.’’
‘’Hayata olan bağlılık kesildikçe ölüm gelir.’’
‘’Konuşmalarıyla dalkavukluk yapan insan iftira atmaktan da çekinmez.’’
‘’Beni sevmenizi değil, bana canla başla hizmet etmenizi istiyorum.’’
"Yukarı çıkarken durulabilir, ama aşağı inerken asla."
‘’İnsanlar çıkarları için, hakları için olduğundan daha gayretli savaşır.’’
"Din, sıradan insanları sessiz tutmak için mükemmel bir araçtır."
"Toplum servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz." 
''Aptallık siyaset için bir handikap değildir.'' 
‘’Üç gazete beni yüz sancaktan daha çok korkutur.’'
"Öfkelenmeyecek kadar güçlüyüm."
"Devletimizin zenginliği eninde sonunda matematiğin ilerlemesine bağlıdır."
''Seninle aynı fikirde olmadıklarını söyleyenlerden korkma, seninle aynı fikirde olmayıp ta bunu söyleyecek cesareti olmayanlardan kork.''
‘’Dünya çok acı çekiyor. Ama kötü insanların şiddetinden değil, iyi insanların sessizliğinden.’’





Şeyh Sâdi Şirazî'den! (2)

15 Mart 2019

Geçen haftalarda üst üste Fars şâir ve İslam âlimi Şeyh Sâdî Şirazi’nin (1193-1292) ''Bûstan ve Gülistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli eserinden hikâyeler anlatınca onun daha çok tacı ve tahtı olanlara hitap eden sözlerini sizlere aktarmadan da kendisine vedâ etmek istemedim… Ancak araya başka konular girince bu vedâ bu güne kaldı.

Her bir söz üzerinde düşünmeniz dileği ile:

* Taç ve taht geçicidir. Hiç gönüllere girdin mi? Bir kadın zalim olan erkekten çok yüksektir. Köpek de halkı inciten insandan üstündür.

* Eşeğini düşman, vergisini de sultan alıp gittikten sonra o memleketin tacında, tahtında ikbal kalır mı?

* Çoban uyumuş, kurt da sürüde: bu hal akıllı kimselerin beğeneceği şey değil.

* Çıkrığının ardında ihtiyar kadın lanet ederken, meclisin başköşesinden gelen aferinlerin değeri yoktur.

* Halkın sevgi ve güvenini kazanırsan düşmanı gerçekten yenmişsin demektir.

* Hiddetle hemen kılıca sarılan kimse sonra esefle elinin ardını dişler.

* Büyük kalarak yaşamanın şartı odur ki her küçüğün kim olduğunu bilesin.

* Kuvvetlilerin yükünü zayıflar çekerken padişaha tatlı uyku haramdır.

* Devri kötü olan bir zalim dünyada kalmayacak, ama onun üzerinde ebedi bir lanet kalacaktır.

* Büyüklük gösterişle, lafla olmaz; yücelik dava ile kuruntu ile elde edilmez. Tevazu yüceliği arttırır, fakat gurur seni toprağa serer.

* Sen kendinden bahsetme ki, seni başkaları övsünler. Kendini övdüğün takdirde bunu başkalarından bekleme.

* Dostlarına karşı bile uyanık olmalısın. O zaman düşmanından da emin olabilirsin.

* Kurdun kafasını, halkın koyunlarını paraladıktan sonra değil, önce kesmek gerekir.

* Padişahken zulmedersen, padişahlıktan sonra dilenci olursun.

* Kafası Zühal yıldızına değen bir padişahla zindanda inleyen züğürdü, başlarına ölüm askeri hücum ettikten sonra birbirinden ayıramazsın.

* Şer çıkaranlar- yuvasına nadiren dönebilen akrepler gibidir- gene şer sevdasında giderler.

* Bir iş tedbirle olacaksa düşmanın yüzüne gülmek, savaş çıkarmaktan daha iyidir.

* Kaşını çatmamağa çalış, ne kadar zayıf olursa olsun düşmanın dost kalması daha iyidir.

* Azametli adam kurum satar; çünkü büyüklüğün yumuşaklıkta olduğunu bilmez.

* Methü sena ipiyle kuyuya inme, hatem gibi sağır ol da kendi ayıplarını dinle.

* Değersiz kimselerle savaşmaktan çekin.

* Ben damlalardan sel olduğunu çok gördüm.

* Herkesin huzurunu kendi rahatına tercih eden kimseye ne mutlu.

* Senin iyiliğini isteyen kimse, “yolunda şöyle bir diken var“ diyendir.

* Yolunu kaybedene iyi gidiyorsun demek şiddetli bir zulümdür.

* Eğer mertsen, mertliğinden bahsetme. Sen kendini iyilerden saydıkça kötü olursun.

* Kendi ahlakını düşmanından dinle; dostun gözünde her yaptığın iyidir.

* Ey düşüncesiz, tedbirsiz ve akılsız olan nefis, sen tek yoksulluğun yükünü çek, ama kendini gamla öldürme.

* Düşmanı dostundan fazla olan kişinin, düşmanı şen, dostu mahzun olur.

* Dostluğa yer bırakacak kadar savaş, savaşa yer bırakacak kadar dost ol.

* Dünyanın mülküne dayanıp güvenme. O senin gibi nice kimseleri besleyip öldürdü.

* Gereken kadar konuş. Başkaları seni susturmadan susmasını bil.

* İnsan ümitsizliğe düştü mü, mağlup kedinin köpeğe saldırması gibi, dilini uzatır.

* İnsan ruhunu iki şey karartır: susulacak yerde konuşmak ve konuşulacak yerde susmak.

* Murada ermedim diye düşüne düşüne kalbini yakma, kardeşim. Çünkü her gecenin gündüzü vardır.

* "Ne söyleyeyim?" diye düşünmek, "Niçin söyledim?" diye düşünmekten hayırlıdır.

* Sevinmek istiyorsan sevindireceksin, sevilmek istiyorsan seveceksin.

* On derviş bir kilimde uyurken iki padişah bir dünyaya sığmaz.

* Yarasanın gözü gündüz göremiyorsa, güneşin ne günahı var bunda?

* İyi şeyler mutlaka çabuk biter.

* Olgun bir adamı dost edinmek isterseniz, eleştirin; basit bir adamı dost edinmek isterseniz methedin.

* Gayesiz yaşayanlar, nasipsiz kalırlar.

* Toprağın altında iken gönlü diri olan bir ölü, gönlü ölü olarak yaşayan bir bilginden daha canlıdır.

* Düşmanın derisini yumuşaklıkla yüzebilirsin. Sertlik gösterdin mi, dostun bile sana düşman olur.

* Irmak kenarından sıcak su iç de ekşi suratlının soğuk gül şerbetini içme.

* Elâlemi ayıplarıyla anan bir kimsenin senden de teşekkürle bahsedeceğini zannetme.

* Aradan bir nice zaman geçmedikçe insanın içyüzü anlaşılmaz.

* Eğer yiyip yatmaktan başka bir şey bilmiyorsa, adam hayvandan nesiyle yüksek olur.

* Sen kendi kaygını sağlığında çek, hısımların hırsa düşerler ölenle ilgilenmezler.

* Parayı, nimeti şimdiden ver, çünkü senindir ve senden sonra bunlar senin emrinden çıkacaktır.

* İnsan olmak isteyen kişi önce nefsinin köpeğini susturur.

* Hedefe, okun gezi elindeyken nişan al, ok yaydan fırladıktan sonra değil.

* Hüner sahipleri, başkalarının gamını çekmekten kendi keyiflerine bakamamışlardır.

* Elâlem harman kaldırırken, vaktiyle tohum ekmemiş olmak ne gevşekliktir.

* Derisini parçalasalar dahi, Huda dost hiçbir zaman dostunun düşmanıyla dost olmaz.

* Yolu takip etmeyen bedbaht süvari, doğru yürüyen yayadan geri kalır.

* Düşen her zaman kalkmış değildir.

* Elinden hayır gelen bir oruç yiyici, dünyaya tapıp yıl orucu tutan kimseden iyidir.

* Herkes kuvveti derecesinde yük taşır, karıncaya göre çekirge ayağı ağırdır.

* Nice kuvvetli, nice üstün akıllar vardır ki, aşkın havası onları mağlup etmiştir. Çünkü sevda aklın kulağını büktükten sonra, akıl bir daha başkaldıramaz.

Tacı ve tahtı olanlar okumazlar… Beni ise hiç okumuzlar… Ama ben yine de yazayım, bir hatırlatayım istedim: Çoban uyumuş, kurt da sürüde: bu hal akıllı kimselerin beğeneceği şey değil.

Osman AYDOĞAN




14 Mart Tıp Bayramı

14 Mart 2019

Sultan II. Mahmut yozlaşan Yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurar (Asakir-i Mansure-i Muhammediye). Bu yeni ordunun ise hekimlere ve cerrahlara ihtiyacı vardır.  21 yaşında iken hekimbaşılığını yapan Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a bir dilekçe ile müracaat ederek bir tıp okulu kurmak istediğini söyler ve Padişah’tan onayını alır.

Bu onayla II. Mahmut döneminde, 14 Mart 1827'de, Hekimbaşı Mustafa Behçet'in önerisiyle Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda ''Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire'' adıyla ilk tıp okulu kurulur. Bu okulun kurulduğu gün (14 Mart 1827) Türkiye'de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart da ülkemizde "Tıp Bayramı" olarak kutlanır. 

İlk kutlama da, 1919 yılının 14 Mart'ında işgal altındaki İstanbul'da gerçekleşir. O gün, Tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet Efendi’nin (Hikmet Boran) önderliğinde tıp okulu öğrencileri işgali protesto için toplanırlar ve onlara Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer Paşa, Dr. Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da destek verirler… Böylece Tıp Bayramı, tıp mesleği mensuplarının yurt savunma hareketi olarak başlar…

Olayın ayrıntıları ise şu şekildedir:

1919 Mart ayında İstanbul'da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (nam-ı diğer Gülhane Askerî Tıp Akademisi) İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Tıbbiye öğrencileri okulu kurtarmanın yollarını ararlar. İşgalcileri işkillendirmeyecek bir yol bulmaları gerekmektedir. Bu nedenle topluca okulun kuruluş yıldönümü olan 14 Mart’ı kutlamaya karar verirler. Ama asıl maksat işgali protestodur. Ve o gün Tıbbiyeli Hikmet Efendi önderliğinde büyük bir gösteri yapılır. Okulun iki kulesi arasına koca bir Türk bayrağı asılır. Bunu gören işgal kuvvetleri olaya direk müdahale ederler fakat durduramazlar. Tıbbiyelilerin temsilci olarak seçtikleri Tıbbiyeli Hikmet Efendi tutuklanmamak için İstanbul’dan kaçar ve daha sonra da Sivas Kongresine katılır.

Tıbbiyeli Hikmet Efendi Tıbbiyelilerin temsilcisi olarak katıldığı Sivas Kongresi’nde yaptığı manda karşıtı konuşması ile tanınır. 

Mazhar Müfit Kansu anılarında (''Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber'', Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2009) Sivas Kongresindeki Tıbbiyeli Hikmet Efendi’nin konuşmasını şöyle anlatır:

7 Eylül 1919’da yapılan ikinci celsede verilen önergede Hikmet Beyin de imzası vardır. Kongrenin 9 Eylül 1919 gecesi, mandacılık tartışmasında bu konuyla ilgili olarak Atatürk’e hitaben yaptığı konuşmada Tıbbiyeli Hikmet Efendi şöyle der:

‘’Paşam, murahhası bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Farz-ı mahal (örnek olarak), manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz (lanetleriz)’’

Bu konuşmayı Mustafa Kemal şu sözleriyle değerlendirir:

‘’Arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır..,"

Mustafa Kemal sonra Hikmet Bey’e dönerek: "Evlat; müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm!’’ der… 

Mustafa Kemal'in bu sözleri üzerine Hikmet Bey de yerinden fırlayarak: "Var ol Paşam!.." diyerek Mustafa Kemal’in elini öper…

Metin Özata, ‘’Atatürk ve Tıbbiyeliler’’ (Umay Yayınları, 2007) kitabında (ki bu kitabı da bana yine bir Askerî Tıbbiye mezunu olan ancak Şırnak dağlarında komando subayı gibi görev yapan Tabip Üsteğmen Tayfun Özdem hediye etmişti) Mustafa Kemal Atatürk’ün Sivas Kongresi'nde Hikmet Beyi alnından öperek Hikmet Bey’i ‘’Daima ilerici ve devrimci fikirlere alemdarlık etmiş olan Tıbbiyenin mümessili olan genç" diye tanıttığını ve milli meselelerde askerî tıp öğrencilerinin öncü olduğu kanaatini çeşitli zamanlarda dile getirdiğini yazar…

Hikmet Bey daha sonra Kurtuluş Savaşı’na katılır… Savaştan sonra genel cerrah olarak görev yapar… Aslen Balıkesir Savaştepe’lidir. Gazeteci ve sanatçı Orhan Boran'ın babasıdır.

Görüldüğü gibi ‘’14 Mart Tıp Bayramı’’;  ''Anneler Günü’’, ‘’Babalar Günü’’, ‘’Sevgililer Günü’’ vb. gibi dış kaynaklı, tüketim ekonomisini kalkındıracak uyduruk enternasyonel bayramlardan değildir.  14 Mart, özbeöz Türk’ün, Türk tabiplerinin 1919 Mart'ında İstanbul’un İngiliz işgaline karşı özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini başlattığı gündür... 14 Mart, sıradan bir meslek örgütünün kuruluş yıldönümü de değildir… 14 Mart, tıp camiasının emperyalist güçlerin karşısına fiilen ve resmen çıkışının yıl dönümüdür... 14 Mart, sadece bize özgü bir bayramdır.

1976'dan beri sadece 14 Mart günü değil, 14 Mart'ı içine alan hafta boyunca kutlama yapılmakta ve bu hafta ‘’Tıp Haftası’’ olarak kabul edilmektedir. Gerçi bu haftayı ‘’Sağlık Haftası’’ olarak kutlayanlar da vardır.

Dünyada benzer kutlamalar, farklı tarihlerde yapılmaktadır. Örneğin ABD'de ameliyatlarda genel anestezinin ilk defa kullanıldığı 30 Mart 1842 tarihinin yıldönümü; Hindistan'da ünlü Doktor Bidhan Chandra Roy'un doğum (ve aynı zamanda ölüm) yıldönümü olan 1 Temmuz günü "Doktorlar Günü" olarak kutlanır.

Geçmiş böyleydi... Günümüzde ise; mevkii ve makam sahibi olup da yetkili ve sorumlu olanlar bugün ''Tıp Bayramı'' diye iyilik perisi kesilerek doktorlarımıza, tabiplerimize gün boyu methiyeler düzecekler... Ancak bu methiyeler onların sorumluluklarını ortadan kaldırmayacaktır. Ülkemizde hiçbir kurum görevini yapmaz kabak dönüp dolaşıp doktorların başına patlar…

Nasıl mı? Bakın anlatayım:

Karayolları Genel Müdürlüğü ve Trafik Hizmetleri görevlerini yapmazlar… Yollarda sağa dönüş, sola dönüş cepleri yoktur, yollarda dönüş yaptıktan sonra hızlanma şeridi, dönmeden önce yavaşlama şeridi yoktur… Yolların kalitesi yoktur, tuzak çukurlar doludur… Belediye otobüslerinin, dolmuşların, taksilerin duracağı cepler yoktur… Araçlar denetimsizdir… Şoförler eğitimsizdir… Bütün bunlar kazalara yol açar... Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Tarım Bakanlığı ülkede sağlıklı ve yeterli ürünler üretmez, üretilenleri denetlemez, insanlarımız GDO’lu, NBŞ’li (Nişaşta Bazlı Şeker), ilaç kalıntılı ürünleri yer, yetersiz ve sağlıksız beslenmeden hasta olurlar… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Eğitim Bakanlığı koruyucu hekimlik, sağlıklı beslenme, beden eğitimi ve ilk yardım konularında eğitim vermez… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Belediyeler doğru dürüst çalışmaz, içtiğiniz su kirlidir, nefes aldığınız hava kirlidir, dışarıda yediğiniz gıdalar sağlıksızdır… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Çevre Bakanlığı çevreyi katleder, sağlıksız çevre sunar, insanların nefes alacakları parkları, bahçeleri yoktur… Bu çevre insanları hasta eder… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

TV’lerde seyrettiğiniz her şey ve her kişi, gazetelerde okuduğunuz her haber psikolojinizi bozar… Sonra da ‘’yetiş doktor!’’

Sağlık Bakanlığı bile kendi sağlık çalışanlarını korumaz, sağlıksız sağlık sistemi, fazla iş yükü, kötü koşullar, stres, performans baskısı ile kendi doktorlarını hasta eder…

Bu liste uzayabilir…

Doktor her şeye rağmen yine de yetişir de bu sefer de darp ederler…

Askerî tıbbiye okulu öğrencilerinin başlattığı bu ‘’Tıp Bayramı’’nı askerî tıp okulu olmaksızın da kutlamak ayrı bir ironi ya! Neyse ama biz yine de kutlayalım… Dünyanın en zor ve en fedakâr mesleğini icra eden sağlık emekçilerinin hak ettikleri koşullarda görev yapabilmeleri dileği ile Tıp Bayramının tüm sağlık emekçilerine kutlu olmasını dilerim.

Ancak kutlamanın en güzelini de biliyorsunuz kim söylemişti:

‘’Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.’’

Osman AYDOĞAN




''1283''... İçimizde!!!

13 Mart 2019

Mustafa Kemal Atatürk tam 120 yıl önce bugün 13 Mart 1899  (1 Mart 1315)  tarihinde, Mekteb-i Harbiye'ye (Harp Okulu'na) 1283 apolet numarası ile girişi (duhulü) (kaydı) yapılır.   "Harbiyeli Mustafa Kemal", buradaki "1315 Duhullülere Mahsus Künye Defteri" ne "Selanik'te Koca Kasım Paşa Mahalleli Gümrük Memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi'nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik 96" olarak kaydı yapılır.

Bu nedenle Harbiye’de (Kara Harp Okulunda) her yıl 13 Mart günü Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’ye girişi törenlerle anılır… Bu törenler esnasında bir de yoklama yapılır… Yoklama apolet numarasına göre yapılır... Numarası okunan öğrenci ayağa kalkarak ‘’Burada’’ diye yüksek sesle cevap verir… Ancak Kara Harp Okulu'nda Mustafa Kemal Atatürk'ün apolet numarası olan ''1283'' numarası hiçbir öğrenciye verilmez. Sıra 1283’e (Harbiyeli Mustafa Kemal’in apolet numarası) gelince bütün öğrenciler ayağa kalkarak ve hançereleri yırtılırcasına ‘’İçimizde!’’ diye haykırırlar…

Bu bilgiyi burada bırakalım… Kısa bir edebiyat turu yapalım....

Samuel Barclay Beckett (1906 -1989) İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şairdir. Beckett ayrıca "Absürt Tiyatro" olarak adlandırılan akımın en önemli yazarı sayılır.

Beckett'in eserlerinin sade ve temel olarak minimalist olduğu söylenir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser eserler vermiştir. Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. Beckett’in modern insanın yoksunluğu ve kayıtsızlığı üzerine kurguladığı en bilinen eseri ‘’Godot'yu Beklerken'’dir. (Kabalcı Yayınları, 2012)

''Godot'yu Beklerken'' isimli zaman kavramı olmayan oyunda oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları Vladimir ve Estragon, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar ve Godot diye birini beklerler. Ancak bu sonuçsuz bir bekleme eylemidir. Gelmeyeceğini bildikleri halde Godot'yu beklerler. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek, işlevini yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Bu şekilde eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğunu bilinmeyen bir kimseyi veya "şeyi" beklemelerini konu alan absürt tiyatronun en önemli eserlerinden birisidir ‘’Godot’yu Beklerken’’.

Oyun, varoluşçuluk felsefesini çok çarpıcı bir biçimde işler. Bu da oyundaki iki ana karakterin “yarına kalmamız için bir nedenimiz olmalı” fikriyle paralel olarak gelişen hareketleriyle anlaşılır. Vladimir ve Estragon, insanın doğumu ile ölümü arasındaki serüveni anlatır. Oyun aynı biçimde başlar ve aynı biçimde sonlanır. Beckett, anlamsız bir varoluşun sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen sürecinden bir kesit sunar.

Oyun karakterlerinin oyunda geçen bazı sözlerini buraya almak istiyorum:

‘’Bana öğrettiğin kelimeleri kullanıyorum. Artık hiç bir anlama gelmiyorlarsa, bana başkalarını öğret. Ya da bırak susayım.’’

‘’Bir kişiye gerektiğinden fazla değer verirsen, ya onu kaybedersin ya da kendini mahvedersin.’’

‘’Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir; herşey söylenmemiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.’’

‘’Hepimiz deli doğuyoruz. Bazıları böyle kalıyor.’’

‘’Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi.’’

‘’Herkes çarmıhını kendi sırtında taşır.’’

‘’İşte karşınızda tüm yönleriyle insan, suçlu kendi ayağıyken ayakkabısına kızıyor.’’ 

‘’Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.’’

Vladimir ve Estragon’un oyun içinde diyalogları vardır. Bunlardan birkaçı:

Estragon: Gidelim.
Vladimir: Gidemeyiz.
Estragon: Neden?
Vladimir: Godot'yu bekliyoruz.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’yu Beklerken’’; gitmek isteyip gidemeyişin, kalmak isteyip kalamayışın kitabıdır. Alışkanlıklarına hapsolmuş insanların kitabıdır. Arafta kalanların kitabıdır.

Estragon: Haklarımızı kaybettik ha?
Vladimir: Haklarımızdan kurtulduk.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’yu Beklerken’;’ hiç mücadele vermeden sahip oldukları haklarından kurtulanların kitabıdır.

Estragon: Hiç terk ettim mi seni?
Vladimir: Gitmeme izin verdin.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’yu Beklerken’’; çağdaşlığın, uygarlığın, aydınlığın, ışığın, refahın, huzurun, kişiliğin, onurun, gururun gitmesine izin verenlerin kitabıdır.

Hayatta istediklerine ulaşmak için çaba göstermeyen ancak sadece zamanın getirmesini bekleyen insanların kitabıdır ‘’Godot’yu Beklerken’’. Kitaptaki karakterler kendilerinin de bir şeyler yapabileceklerini düşünmezler bile. Godot'nun onları bulacağına inanırlar, beklerken de yapacakları tüm şeyleri, tüm eylemleri ertelerler... Bu bekleyişin sonu hüsrandır tabi...  Tıpkı bizlerin de, her 13 Mart’da yapılan yoklamada sıra ‘’1283’’e gelince candan, gönülden, yürekten, içten hançeremizi yırtarak ‘’içimizde’’ diye haykırdığımızdan, 1283’ün zaten içimizde, zaten bizimle olduğu samimi algısından dolayı yapacağımız tüm şeyleri, tüm eylemleri erteleyerek içimizden birinin yapmasını beklediğimiz gibi… Tıpkı ''Atatürk ölmedi!!'' sloganlarının algılamasıyla nasıl olsa ölmemiş Atatürk, o varken bizlerin yapacak hiçbir şeyi yok yanılsaması gibi... ‘’Sarı Saçlı’’, ‘’Mavi Gözlü’’ kahramanımızı tıpkı oyun karakterlerinde olduğu gibi karamsar, yoksun ve kayıtsızca hiçbir şey yapmadan aynı şekilde ''Godot'yu beklercesine beklediğimiz gibi… 

Bu hüsranın sonucu Vlademir kendisini asmak için kemerini çıkarır. O an pantolonu düşer. Seyirci de tam üzülecekken boş bulunup güler. Tıpkı bizlerin olan biteni, hatta oyundaki gibi çağdaş bir Cumhuriyet'in intihar sahnesini bir tiyatro seyircisi gibi izlerken boş bulunup güldüğümüz gibi…

Eğer derde devâ olacaksa, eğer bir çare olacaksa, eğer bir teselli olacaksa yine hiçbir şey yapmadan yine hançeremizi yırtarcasına haykıralım; ''1283 İçimizde!'' Her sene olduğu gibi...

Osman AYDOĞAN




Sevgili Arsız Ölüm

11 Mart 2019

Geçen sene bu vakitler yazdığım ''Arsız Ölüm'' ve geçen hafta yazdığım ''Arsız Ölüm 2'' yazılarımın konu başlıklarını Latife Tekin’in ‘’Sevgili Arsız Ölüm’’ isimli kitabının adından esinlenerek almıştım... Kitabın adından bahsedince kitaptan ve yazarından bahsetmesem olmazdı diye düşündüm... 

Yıl 1983 Sonbaharı… Elimde Latife Tekin’in yeni çıkmış kitabı: ‘’Sevgili Arsız Ölüm’’ Kitabın adı bana cazip gelmişti, sırf adı için almıştım kitabı…

Ölüm bana yabancı değildi... Memleketimde ölümle, mezarlıkla iç içe yaşardık… Hastane nedir bilmezdik, insanlar evlerinde ölürdü. Mevta herkesin içinde yıkanırdı, mevta yıkandıktan sonra musalla taşında cenaze namazını bekler, namazdan sonra da zaten kasabanın hemen kıyısındaki mezarlığa kadar omuzlarda taşınırdı. Cenaze arabası da nedir bilmezdik. Çoluk çocuk herkesler definde hazır bulunurdu. Zaten kasabının evlerinin bir kısmı da mezarlığa bakardı... Memleketimizde ölüm ile hayat iç içeydi… Sonbaharda ağaçların yapraklarını dökmesi gibi doğal bir olaydı ölüm, şimdiki gibi korkunç bir şey değildi ölüm…

Sonra, sonra yıllar sonra Şehriyar bana ölümü çok daha basitçe anlatmıştı… ‘’Doğuştan meydana çıkan ve ölümle bitecek olan kişi geçici ve asılsız olandır. Çünkü gelip geçenin varlığı yoktur. O, görüntüsünü gerçeğe borçludur’’ derdi Şehriyar, ‘’ölüm olayının sizinle değil de bedeninizle ilgili olduğunu bir kez bilince, bedeninizin çıkarılıp atılan bir giysi gibi düşmesini seyredersiniz’’ derdi Şehriyar.

Gabriel García Márquez’in “Sevgiden Öte Sürekli Ölüm’’ (Cem Yayınevi, 1990)  kitabının içinde ölümle ilgili 12 hikâye vardı. Latife Tekin’in kitabını da ölümü böylesine feylezofça anlatan bir kitap diye almıştım…

Kitap çok akıcı bir dille yazılmıştı… Kitabı soluk soluğa, su içer gibi okumaya başlamıştım... Sayfalarda ilerledikçe hem beklentim konusunda yanıldığımı anladım hem de şaşırıp kaldım... Kitap hiç de ölüm hakkında öyle feylezofça söylemlerden bahsetmiyordu. Roman kahramanı adı Dirmit olan küçücük bir kız çocuğu vardı ve bu kız çocuğu beni, benim çocukluğumu, memleketimde anlatılan Goncalos masallarını, cinleri, perileri anlatıyordu... Daha ilkokuldayken o zaman henüz elektriği olmayan Sindel (şimdi Kovalı) köyünde evlerinde yaz tatillerimi geçirdiğim Akkız ablamın (kulakları çınlasın) aynısını anlattığı Goncalos masallarını, cinleri, perilerini anlatıyordu bu Dirmit kız... Ortaokuldan sonra gittiğim İstanbul’da yatılı okulda da benim gibi Anadolu’dan gelen arkadaşlarım da anlatırlardı bu cinli, perili masalların aynısını… O zaman kitabı yolda, otobüste, trende okuduğum için meraklı gözlerden saklamak için kitabı kaplayarak okurdum… Hemen kitap kabını çıkararak bu yazar kim diye biyografisini okumaya başladım… Aman Allah’ım ne göreyim? Latife Tekin hemşerim çıkmasın mı?  Latife Tekin Kayseri Bünyan doğumluydu. Ben de Kayseri Yeşilhisar... Latife Tekin benden de sadece bir yaş büyüktü...

Kitap daha ilk baskısını yapmıştı… O zaman henüz Latife Tekin’i kimsecikler de tanımıyordu… Kitabı bitirdiğimde dedim bir büyük yazar doğuyor… Çünkü şiir gibi, akıcı, masalımsı bir anlatımı vardı… Latife Tekin’in üslubunda Adalet Ağaoğlu’nun “Ölmeye Yatmak” (Everest Yayınları, 1973) romanındaki Aysel’in o insanı boğan ağır havası, o karamsar atmosferi yoktu… 

Sonradan öğreniyorum ki bu anlatımı edebiyatta ‘’Büyülü  Gerçekçilik’’ diye tanımlıyorlardı. ‘’Büyülü  Gerçekçilik’’ akımının en önemli özellikleri; anlatım esnasında fantastik ya da tuhaf unsurlarla, gerçekçi unsurların karıştırılması ya da yan yana kullanılması, rüyalara, yerel mitlere, cinlerle perilerle dolu masalımsı hikâyelere yer verilmesiymiş. Arjantinli yazar Luis Borges'in 1935 te yayınlanan  '’Alçaklığın Evrensel Tarihi'’ (İletişim Yayınları, 2014) isimli eseri, edebiyatta ilk büyülü gerçekçilik çalışması olarak kabul edilirmiş. Bu akımın en tanınmış eseri ise benim Latife Tekin’in kitabından bir yıl sonra (1984) okuduğum Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in 1967 de yayınlanmış olan '’Yüzyıllık Yalnızlık’' (Can Yayınları, 2016) isimli kitabıdır.  Marquez'in '’Yüzyıllık Yalnızlık’' isimli kitabını okurken dedim işte ikinci bir Latife Tekin… Ancak Marquez'in kitabı daha felsefi, daha bir kurgusal idi…

Latife Tekin kitabında Dirmit’i anlatırken, Dirmit de bana Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos’in Zéze'sini hatırlatmıştı. Vasconcelos’i dünya çapında tanıtan eseri ‘’Şeker Portakalı’’nın (Can Yayınları, 2018) roman kahramanı da çocuk Zéze idi…

Latife Tekin Kayseri Bünyan’ın Karacahevenk ("siyah üzüm dizini" anlamına gelirdi) köyünde doğar. Yedi kardeşten birisidir. Dokuz yaşına geldiğinde de ailesiyle İstanbul’a göç eder. Gerisini kendisi şöyle anlatır:

‘’Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini ödedim. İnanılmaz savrulmalar, inkâr ve baskının bin çeşidi. Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durdum. Her yanım yara bere içinde kaldı. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğüm insanlardan ayrı düştüm. Ama kendi öz değerlerimi, dilimi ve o insanların durulmaz bir coşkuyla bana taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direndim. Elinizdeki roman bu direnişim için aralarında büyüdüğüm insanların bana armağanıdır. Keşke onu daha soluk soluğa, daha parçalanmış bir teknikle, daha erken yazabilseydim.”

Dirmit kızın ailesine ve köyüne fazla geldiği gibi Latife Tekin de bu ülkeye fazla gelmiştir. Ne sol düşünce değerini anlayabilmiştir ne de sağ düşünce, her iki tarafa da Sokratesin ''at sineği'' olmuştur Latife tekin. Öyle ki Yalçın Küçük ‘’Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları’’ (Mızrak Yayınları, 2011) adlı kitabında Latife Tekin’i ‘’Eylülist’’ olmakla suçlar. Yalçın Küçük, Latife Tekin'in ‘’Gece Dersleri’’ (İletişim Yayıncılık, 2012) kitabını solculuğu aşağılamak ve egemen görüşü dayatmak gerekçesiyle yerden yere vurur. Bu üslubu ile Yalçın Küçük soyadı gibi sadece kendini küçültür.

Neyse konumuz Latife Tekin değil, gelelim biz ‘’Sevgili Arsız Ölüm’’e…Bu kitapta Dirmit olarak aslında yazar kendisini anlattığı için kısaca yazardan da bahsetmek istedim…

‘’Sevgili Arsız Ölüm’’; kurgusuyla, içeriğindeki kültürel ve destansı ögelerle, şairane bir dille yazılmış Türk toplumunun cinli perili yüzünü anlatan Türk edebiyatının yüz akı müthiş bir eseridir. Elinize alıp da bırakamayacağınız, elinizden bırakamadığınız gibi bitmesini de istemeyeceğiniz enfes bir eserdir.

‘’Sevgili Arsız Ölüm’’’de bir ailenin fertleri; Huvat (baba), Atiye (anne), Nuğber, Halit, Seyit, Dirmit, Mahmut ve Zekiye (kardeşler)’in köyde yaşadıkları, İstanbul’a göçleri, başlarına gelenler, köylüler, cinler, periler, konuşan tulumbalar, dile gelen kuşkuotları, Hızır Aleyhisselam, Azrail ve daha pek çok doğaüstü olaylar anlatılır. Ama en çok da Dirmit anlatılır. Okurken siz de Dirmit olursunuz, zaman zaman içiniz acır, kalbiniz sıkışır, zaman zaman yüreğiniz daralır, zaman zaman bir çocuk kalbi gibi pır pır çarpar kalbiniz… Çünkü Dirmit sizin geçmişinizdir, çünkü Dirmit sizin çocukluğunuzdur, çünkü Dirmit sizin özlediğiniz masumiyettir…

‘’Sevgili Arsız Ölüm’’  Kayseri Bünyan’ın Karacahevenk köyünden İstanbul’a (kitapta bu şehrin İstanbul olduğu verilmez) göç ettikten sonra yaşadığı maddi ve manevi yoksullaşma ile buna bağlı olarak içine girdiği dağılma sürecini anlatır. Dolayısıyla romanın esas meselesi yoksulluktur; sevgili arsız ölümü isteyecek denli yoksulluk...

Kitapta çok muazzam bir karakter olan ve aileye etkisi çok iyi ifade edilen anne Asiye kitabın merkezinde yer alır. Bu haliyle kitap Diirmit’in değil Aliye’nin kitabıdır denilebilir…

Şimdi de sizlere kitaptan seçtiğim bazı bölümleri aktarmak istiyorum:

"Dirmit başını cama dayayıp sessizce tulumbanın kuyruğunu sallamasını, ağzını aya dikip ulumasını seyretti. Seyrede seyrede yüreği taştı. Usulca kalkıp bahçeye indi. Tulumbanın başına başını dayadı. Bir tulumba ağladı, bir o ağladı. Onlar ağlarken ay tarlaların üstüne düşüp parçalandı, yıldızlar söndü."

"Sonunda Dirmit, yazmanın bir yolunu buldu. Sözcükleri tek tek kafasının içinden alıp yüreğine koydu. Yüreğini "güp!, güp!" artıran sözcüğü hemen kâğıda yazdı. Yüreğini attırmayan sözcüğü yüreğinden çekip attı."

"Sana bakarken gözlerimi kapasam karanlıkta kalırsın... Haberin var mı?" 

“Kabukları kaldırayım deme, derin yaralar açarsın.”

‘’Dirmit omuz silkti. Başını önüne eğdi, ağlamaya başladı. O ağlarken herkes elini yüzüne alıp bir köşeye çekildi. Sonra sırasıyla herkes düşündüğünü söyledi. Ortak bir karar verildi. Dirmit'e dama çıkmak, şiir yazmak yasak edildi. Allah’ın gökte duran yıldızlarıyla, yerde kaynayan suyuyla uğraşıp durduğu için yedi gün, evin içinde kimseyle konuşmama cezası verildi. Dirmit hiç ses etmeden kararı dinledi. Burnunu çekip gözünün yaşını sildi. 'Size mektup yazabilir miyim, peki?' dedi.''

Ve kitap içinde Dirmit’e ait dünyanın en güzel isyan cümlesini bağırır: "Şiirlerimi yırttılar, şiirlerimi yırttılar!"

Ancak Dirmit direnir… Kitapları, şiirleri, doğa ile olan ilişkisi ile direnir. O desteğini yıldızlardan, ağaçlardan, dağlardan, taşlardan, kuşkuş otundan, rüzgârdan alır, şiirden ve kitaplardan alır.

Kitapta Atiye'nin Azrail ile boğuşması kitabın adına yakışır şekilde anlatılır:

“O gece Azrail, bir seni yoklayayım diyerek Atiye’nin yanına geldi. Onu uykusundan seslenip uyandırdı. Koltuğundan tutup yatağın içine oturttu. Elini, bir Atiye’nin yüreğinin üstüne koydu; bir ciğerinin üstünde gezdirdi. Hırıl hırıl öten nefesini dinledi. Sonra Atiye’ye vaktinin geldiğini bildirdi. Çocuklarını uyandıracak, onlarla sarılıp koklaşacak kadar Atiye’ye zaman verdi. Atiye Azrail’in ellerine sarıldı. Kocasıyla helalleşmeden alıp kendisini götürmemesi için yalvardı. Oğlu Seyit’in askerden gelmesini beklemesini istedi. Ama Azrail Atiye’nin başına gelip gitmekten yorulduğunu öne sürüp isteğini geri çevirdi. Atiye hiç olmazsa Nuğber’e bir haber edilecek kadar ömür diledi. Azrail vakit kalmadığını, yüreğinin kapakçığının artık açılıp kapanmaktan yorulduğunu, birazdan hiç açılmamak üzere kapanacağını Atiye’ye duyurdu. Atiye, ‘kapanmamasının bir çaresi yok mudur?’ diye bir umutla sordu. Azrail ona çare bulunsa rahmindeki yaranın büyüyüp yayıldığını, tüm içini sardığını, yaranın onu öbür dünyaya götüreceğini söyleyip elinden artık bir şeyin gelmediğini Atiye’ye bildirdi”

"Var gücüyle Azrail’i göğsünden kaldırmak için çırpındı. Azrail’in elinden sıyrılıp yatağın içinde dikildi. Ağzına geleni verdi veriştirdi. Atiye'nin Azrail ile kavgaya tutuşması, kendisine karşı inancını bozması Allah’ın gücüne gitti. Azrail’e Atiye'nin başından geri çekilmesini emretti. Atiye'ye 'sancılarıyla ve yaralarıyla yaşama cezası' verdi."

Atiye Tanrı'ya karşı geldiği için eli sopalı zebanilerle karşılaşır: “Atiye ilkin hiç o yerli olmadı. Sonra, ‘ne sopasıymış anam bu!’ diye yandan aldı. Olmayınca dikine verdi, ‘benim gibi içi yaralı bir kadını dövmek, zebanilere iyi gelmezmiş’, dedi.”

Atiye öteki dünyadan da korkmaktadır. Hastalığının sonlarına doğru bir gün Dirmit’i yanına çağırır ‘’Kız Dirmit’’ der, ‘’sen okuyorsun, bilirsin’’ der… ‘’Beni ahirette melekler sorguya çektiklerinde ne diyeyim?’’ Dirmit omuzunu silkeler ve sakince cevap verir: ‘’Allah yazgımı yazdı ben de okudum dersin anne’’ der…

Roman, o küçük kız çocuğu büyümeden Atiye’nin ölümüyle sona erer…

Ve hüzün çökmüş içinizden için için, hazin hazin geçirirsiniz: ‘’Ah Dirmit ah! ‘’

Osman AYDOĞAN




Lukretius

09 Mart 2019

Geçen hafta bir yazımda sizlere MÖ 95 - MÖ 55 yılları arasında yaşamış, Romalı şair ve filozof Lukretius’un (Titus Lucretius Carus) bir sözünü aktarmıştım: ‘’Doğanlar, hem yaşamayı hem de ölümü kabullenirler ve arkalarında çocuklar bırakırlar. Böylece ölüm, yeniden doğar.’’ Bazı arkadaşlarım çok beğenmiş olacaklar ki benden alıp bu sözü kendi sayfalarında paylaştılar. (!)

Lukretius’un tek sözü bu söz değildi elbet. Lukretius’un başka sözleri de var… Ancak Lukretius’un önemli bir sözünü bana bir politikacı hatırlattı.

Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkanı ve AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Kasım, "AKP'ye oy verirseniz Allah sizden mahşer gününde hesap sormayacak" şeklindeki sözleriyle dini siyasete alet ettiği eleştirilerine 08 Mart 2019 günü cevap vererek şöyle konuşur: "Neden kullanmayayım ki arkadaşlar? Sen de kullan. Din benim tekelimde değil ki..."

Siyasetçinin bu sözü bana teee iki bin yıl önceden Lukretius'un işte şu sözünü anımsattı:

‘’Bütün dinler; cahile aynı ölçüde ulvi, siyasetçiye aynı ölçüde kullanışlı, düşünüre aynı ölçüde gülünç gelir.’’  

Burada kalmaz devam eder Lukretius: ‘’Fazla din insanları kötülüklere ikna edebilir.’’  Lukretius bu sözü ile de teee iki bin yıl önceden insanları dini fanatizme karşı uyarır.

Mademki söz Lukretius’tan açıldı… Devam edeyim o zaman…

Lukretius’un altı kitaptan oluşan ‘’De Rerum Natura’’ (Doğa Üzerine) isminde bir eseri var. Lukretius bu eserinde, Helenistik felsefenin en önemli düşünürlerinden birisi olan Epikür’in (Epikuros) öğretisini açıklamaya çalışarak “yapıtaşlarından oluşan biçimlerin sürekli başkalaştığı, değiştiği” fikrini savunur. Roma’nın Stoacılıkla tanışmasına yardımcı olur. Eksik kalan yazılarını ölümünden bir süre sonra Cicero tamamlayıp, derleyip düzenler. Michel de Montaigne denemelerinde ve Seneca eserlerinde bu ünlü şairin sözlerine yer verir…

Kilise tarafından Aydınlanma Çağı’na kadar Lukretius’un delirmiş olduğu kabul edilir. Çevirmenlerin azizi olarak kabul edilen İncil’i Latinceye çeviren Aziz Jeremo Lukretius'un şiirinin etkisinde kaldığını fark edince paniğe kapılıp tövbe eder.  

Lukretius’un bu kitabı 1417 yılında Almanya’da bir manastırda bulunur. Yeni tarihçilerden, Rönesans ve Shakespeare uzmanı, Harvard profesörü ve edebiyatçı Stephen Greenblatts, Lukretius’u anlattığı ‘’Sapma’’ isimli kitabında (Can Yayınları, 2013) eserin ortaya çıkışını Rönesans’ın ve modern dünyanın başlangıcı kabul eder.

Lukretius’un bu kitabı Tomris Uyar'ın Turgut Uyar'la birlikte çevirisiyle ‘’De Rerum Natura, Evrenin Yapısı’’ ismiyle Türkçe yayınlanır. Bu kitap ilk olarak ‘’Hürriyet Yayınları’’ (1974), daha sonra ‘’İyi Şeyler Yayıncılık’’ (2000) ve son olarak da ‘’Norgunk Yayıncılık’’ (2018) tarafından yayınlanır. Lukretius’un bu kitabı ayrıca Türkçeye İsmet Zeki Eyüboğlu’nun çevirisiyle ‘’Varlığın Yapısı, De Rerum Natura’’ (Bilimya, 2017) olarak da yayınlanır.

Tomris Uyar'ın Turgut Uyar'la birlikte çevirisi ‘’De Rerum Natura Evrenin Yapısı’’ kitabı Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazanır. Bunun üzerine Tomris Uyar Uyar kendi güncesi olan ‘’Gündökümü: Bir Uyumsuzun Notları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2003) isimli iki ciltlik kitabında 28 Eylül 1975 tarihinde şunları yazar: 

"… Ankara'da dostlardan anladığım kadarıyla, hepsi ödülü Lükrettin'in alışına en az bizim alışımız kadar sevinmiş. Çünkü seveni çok adamcağızın. Hayat dolu, zeki, anlayışlı bir arkadaş Lukretius, yaman bir şair üstelik; çeviri süresi içinde bildik bir dünyanın ötelerini sezdirdi bana. Onu çağdaşım diye düşünüyorum; bizim evde uzun süre kaldığı, gündelik yaşamımıza katıldığı için de Lükrettin adını taktım kendisine; kızacağını hiç sanmam. Bu hızlı günler boyunca, yanımdan hiç ayrılmadı. Boyuna onun şerefine bardaklar kalktı. Ben de sevincimi gölgeleyen şeyleri unutup keyiflenmeye çalıştım.’’

Lukretius kitabında Evren’in sınırsız ve küre biçiminde olduğunu savunur. Lucretius’un Evreninde, her biri canlılar gibi doğan, büyüyen ve ölen Dünya’lar vardır. Lukretius kitabında "Beden ve ruh, birlikte doğar ve birlikte ölürler, yani beden öldüğünde, ruh da ölecektir. O halde, öldükten sonra dirilme inancı yanlıştır" der. Ve devam eder Lukretius: "Canlılar, zamanla, değişim ve evrimleşmeye uğrayarak, basitten karmaşıklığa doğru giderler."

Lukretius ‘’hiçten hiçbir şeyin çıkmayacağı ve hiçbir şeyin ortadan kaldırılamayacağı’’ fikrini savunur. Varlığı madde ve boşluk olmak üzere iki parçaya ayırarak, bunlardan maddenin atomlardan meydana geldiğini öne sürerek şeylerin sonsuz sayıda küçük parçacıklardan oluştuğunu iddia eder. Lukretius, daha sonra cismi de, bileşik ve basit diye, ikiye ayırır. Bunlardan bileşik cisimler nesnelere, şeylere karşılık gelirler; buna karşın, basit cisimler atomlardır. Maddenin temel yapı taşı olan atomların sınırlı türlere sahip olduğunu, fakat sınırsız sayıda olduklarını iddia eder. İnsan da, bir beden ve ruhtan oluşmuştur ama aynı maddeden ya da atomlardan meydana gelmiştir. Fakat ruhu oluşturan atomların bedendeki atomlardan daha ince bir yapıya sahip olduğunu ifade eder.  

Aşağıdaki bölüm olduğu gibi Lukretius’un kitabından alınmıştır:

“Her şey görünmez parçacıklardan oluşur. Maddenin temel parçacıkları –‘şeylerin tohumları’– ebedidir. Temel parçacıklar sayıca sonsuz ama şekil ve boyut bakımından sonludur. Evrenin bir yaratıcısı veya tasarlayıcısı yoktur. Her şey, bir sapmanın sonucunda meydana gelir. Özgür iradenin kaynağı sapmadır. Doğa durmadan deney yapar. Ruh ölümlüdür. Ölümden sonra hayat yoktur. Tüm örgütlü dinler hurafelerle dolu yanılgılardır. Dinler şaşmaz biçimde zalimdir. Melekler, şeytanlar, hayaletler yoktur. İnsan hayatının en yüksek amacı, hazzı artırmak ve acıyı azaltmaktır. Hazzın önündeki en büyük engel acı değil, yanılgılardır.”

Bu düşünceleri geliştiren Lucretius, daha yazması gereken çok şey varken, kendi eliyle canına kıyar… 

Lucretius’un girişte verdiğim sözleri dışında başka sözleri de var kitabında geçen:

* ‘’İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini ve hayat meşalesini birbirine devreder koşucular gibi.’’

* ‘’Aklı ve gerçekleri kullanan bir insan mükemmele erişecektir. Doğa, insanın akıl gücüne bir sınırlama getirmemiştir.’’

* ‘’Ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz.’’

* ‘’Çocukların kör karanlıktan korktuğu gibi biz de aydınlıktan korkarız. Çocukların karanlıktan dehşetle beklediklerinden daha korkunç olmayan biçimde korktukları gibi.’’

* ‘’Bazı şeyler değiştiğinde ve uygun sınırlarını aştığında, bu o değişimin ölümü olur.’’

* ‘’Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?’’

* ‘’Ben Tanrı'ya inanırım, çünkü eğer yoksa ona inanmakla hiçbir şey kaybetmem, ama eğer varsa inanmamakla çok şey kaybederim.’’

* ‘’Her şey değişir ve hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Doğa herşeyi değiştirir ve herşeyin şeklini değiştirmeye zorlar.’’

* ‘’Mademki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin.’’

* ‘’Neden ölümden korkayım ki? Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok.’’

* "Doğanın çekirdeği kişilerin yüreğinde değil midir?" 

* "Zeka bocalar, dil sürçer, zihin tökezler." 

* ‘’Gittiğimiz yerlere zincirlerimizi de götürürüz kendimizle birlikte. Hiçbir zaman tam bir özgürlük değil kavuştuğumuz. Durup bakarız bırakıp gittiklerimize; hep onlarla dolu kalır düşlerimiz.’’

* ‘’Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp gidemiyorsun? Niçin günlerine yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?"

* ‘’Birer hasta adamız hepimiz, hastalığımızın kaynağından habersiz, bazılarımız öfkesini bilmiyor, bazılarımız suçunu, bazılarımız hatasını, bazılarımız nefretini, acınacak haldeyiz, hastalığımızın kaynağını bilmiyoruz.’’

Lukretius'un söylediği gibi, kaynağını bilmeden hepimiz hasta değil miyiz?

Toprağı bol olsun…

Osman AYDOĞAN




08 Mart Dünya kadınlar günü

08 Mart 2019

Türk eğitim sisteminin geliştirilmesi konusunda Cumhuriyet Döneminin öncü eğitimcilerinden, Köy Enstitüleri'nin kurulmasında öncülük eden, Türkiye’nin Pedagoji dalında doktora yapan (hem de 1917 yılında Almanya’da Lepzig Üniversitesinde) ilk eğitimcisi olan Dr. Halit Fikret Kanat’ın Türkiye tarihinde ilk kez yazılan iki ciltlik ‘’Pedagoji Tarihi'’ (İstanbul, 1930) isimli bir eseri var. Dr. Halit Fikret Kanat ''Pedagoji Tarihi'' adlı eserinde Türklerde kadının toplumsal yeri konusunda şunları yazar:

“Bir emir, ‘hakan diyor ki’ şeklinde başlarsa makbul sayılmazdı. ‘Hakan ve Hatun emrediyor ki’ diye başlarsa makbul olurdu.”

“Hakan yalnız başına yabancı devletlerin elçilerini kabul edemezdi. Elçiler hakan sağda, hatun solda olmak üzere ikisinin karşısına çıkabilirdi. Bundan anlaşılıyor ki halka ait hizmetlerde kadının rolü hakan derecesinde büyüktü.”

“Aile içinde velilik hakkı yalnız babaya değil, her ikisine de aitti.” 

“Eski Türklerde harem, peçe ve yaşmak yoktu. Kadın her meclise girebilirdi.”

Görüldüğü gibi Müslümanlıktan önceki Türk devletlerinde ve Arap tesirinin az olduğu Selçuklu İmparatorluğunda kadın-erkek eşitliği vardı. Selçuklu İmparatorluğunda ‘’Hatun’’ adı sadece kadın adı değil aynı zamanda da bir unvandı. Selçuklu’da belediye başkanları kadındı ve unvanı da ‘’Hatun’’ idi... Kayseri’deki Gevher Nesibe Hatun ismi buradan gelir. Gevher Nesibe Hatun Selçuklu döneminde Kayseri şehrini yönetmişti, şehirde özellikle sağlık alanında birçok yatırımı vardır. Gevher Nesibe Hatun döneminde Kayseri'de yaptırdığı han, hamam, medrese (tıp fakültesi) ve şifahane (hastane) ve birçok eser vardır. Erciyes Üniversitesi bünyesindeki Gevher Nesibe Tıp Fakültesinin ismi de buradan gelir.

Ayrıca İslamiyet’in Arap tesirinin az olduğu Hindistan ve Orta Asya bölgelerinde de kadın hükümdarlar oldukça çoktur. Bunlardan bazıları; Delhi Müslüman Türk Devleti Sultanı Raziyye Hatun, Müslüman Mısır tahtında Eyyübi soyundan Melik Salik’in eşi Şecerüd-Dür, İran’ın Kutluk Bölgesi’nde kurulmuş olan Kutluk Deveti’nde Türkan Hatun’dur.

Yavuz Sultan Selim’den sonra tamamen Arap kültürü etkisine giren Osmanlıda kadın çalışma ve sosyal hayattan tamamen dışlanır. Ne zamanki Osmanlıda çöküş süreci başlar, Osmanlı çöküşün nedenini anlar işte o zaman Osmanlı kız çocuklarının eğitimine ve kadınlara önem vermeye başlar. Tanzimat devrinde kadın eğitimi, devletin genel eğitiminde yer almaya başlar ve 1858’de kız rüşdiyeleri açılır.  1870’de de “Darülmuallimat” adı altında kız rüşdiyeleri için kadın öğretmenler yetiştiren okullar açılır. (Burada ilginç olan bütün bu kız mekteplerinin Sultan II. Abdülhamit tarafından açılmış olmalarıdır.) 1914’de de kızlara özel Darülfünun açılarak kızlar için en yüksek eğitim kurumu olur. Bunları 1916’da açılan kız liseleri, kız teknik ve kız sanayi mektepleri izler.1917’de Ticaret Okulu Kızlar Şubesi açılır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabul edilmesiyle eğitim tek sistem altında toplanır ve kadınlarla erkeklere eğitimde eşit imkânlar sunulur. 1925 yılında Kıyafet Kanunu ve 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanun’u ile kadınların yasal statüsü değişir, hem aile içinde hem de bir birey olarak eşit haklar tanınır... Kadınlara 1930’da yerel, 1934’de genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı verilir.

Kadının eğitimi bir toplumun sosyal yaşantısında neden önemlidir? Yıllar önce üstat Çetin Altan’ın kaleme aldığı ‘’Kadın’’ isimli bir makalesi vardı… Bu konuyu Çetin Altan çok güzel ifade ederdi bu makalesinde… Bu makalede özet olarak şunları söylerdi üstat:

‘’Kadın, evrensel insanlığın can suyu, oksijeni, her kuşağın ödülü... Kadın için yazılmış milyonlarca şiir, öykü, roman, tiyatro... Kadın için yapılmış milyonlarca beste, şarkı, türkü, heykel, tablo, film...

Evrensel insanlığın gelişimi, kalitesi, düzeyi, çok sık tekrarlandığı gibi, bir ‘eğitim’ sorunu değil, bir ‘anneler’ sorunudur. Çocukların üç -yedi yaş arasında mayalanan öz hamurunu, anneler biçimlendirir...

Pek benimsediğimiz, ‘biz erkek milletiz’ böbürlenmesi, evrensel bir dengenin dışına düştüğümüzün de narası sanki...

Evrensel bir dengenin dışına düşüldüğünde, ruhsal bir vurgun yer insanlar... Gizli bir ezikliğin ve yaptığı işe karşı ‘adam sende’ciliğin tırpanları çalışmaya başlar toplumda...

Tankerlerin fren balataları yenilenmez, besin maddeleri sağlıklı üretilmez, yapılar kendiliğinden çökmeye başlar...

Kadınsız toplumların sevgi açlığı çeken erkeklerindeki tatminsizlik, genellikle bir megalomanyaklığa ve ortak bir saydamlıkla özenin halkası olma yerine; başkalarını korkutmaya ve başkalarına önem vermeyen ‘sıra dışı biri olarak görünme’ tutkusuna dönüşür...

Evlerinin içinde mutlu olmayanlar, evlerinin dışında ‘bilek bükme’ oyalanmasıyla üstün görünme avuntusuna yönelirler...

Türkiye'de kadınlar, genç kızlar, kız çocukları... Daha minicikken yürekleri dağlanmaya başlamış olan evrensel insanlığın oksijenleri...

Toplumdaki yamukluk, onları da etkiler. Kendilerini savunma güdüsünün, rolleri, pozları, yalanları, planları pıtıraklaşır iç benliklerinde... Çeşitli nedenlerden, özellikle de tüketimi kamçılama reklamlarıyla modalarının kendilerinde yarattığı hipnoz ve hayallere erişme olanağından yoksun kalma sonucu, ekşi bir bencilliğin kahkahasız bunalımlarına sürüklenirler.

Parlamentoda hemen hemen kadın yok gibi... ‘Erkek millet’ olmanın çarpıklığı ister istemez politika platformuna da yansıyor.

Kadının bu kadar namevcut olduğu bir âlemden, evrensel değerler de ne kadar yetişir ki?

‘Erkek millet’ olmakla övünmenin bedeli, aslında çok pahalıya mal oldu Türkiye'ye... Erkekler zart zurtçu, kadınlar ‘bana ne başkalarından be’ci oldu...’’

Böyle yazıyordu üstat yıllar önce…

Geçmişten bu güne değişen nedir? Yine dışlanır kadın çalışma hayatından, sosyal hayattan… Kadınlardaki bu eğitimsizliğin, kadınları çalışma hayatından, sosyal hayattan bu dışlamanın, eğitimsiz kadınların yetiştirdiği bir neslin sonucu ne olur biliyor musunuz?

Kadınları eğitimsiz, kadınları çalışma ve sosyal hayattan dışlanmış ve insanlarını eğitimsiz kadınların yetiştirdiği bir toplumda:

Yine Kadınlar aşağılanır, yine şiddet uygulanır, yine eğitimden uzak tutulur kız çocukları, yine kadınların gülmeleri, hamile kadınların sokakta dolaşmaları ayıplanır, yine ‘’sus kadın’’ diye kadınların konuşmaları istenmez, toplu taşımada güpegündüz şort giydi diye tekmelenir, failine bir ‘’aferin’’ denmediği kalır…

''Kadın sokağa çıkmasın'', ''kadın gülmesin'', ''kadın konuşmasın'' vb. söylemleri ile kendi zevksizliklerini, neşesizliklerini, renksizliklerini, nûrsuzluklarını, tatsızlıklarını ve karanlıklarını dini malzeme yapıp bu ülke insanına bir gıdım yaşama sevincini, bir yudum neşeyi, bir nefes keyfi ve bir dirhem ümidi çok görürler…

Toplum kadın veya erkek fark etmez insanlarının yaşama sevinci budanır, insanları mızmız yeryüzü küskünleri haline getirilir, toplum yüzündeki hüzün neşidelerinin çığlıkları arş-ı alaya yükselen insanlar topluluğu haline getirilir…

Eğitim, disiplin ve ahlak adına insanların yaşama sevinci budanır, kadınlar gelenek adına aşağılanır, cinsel obje olarak görülür, baskı altına alınır, tekmelenir, yetmedi katledilir…

Kafalarındaki Ortaçağ düşünceleriyle küçücük kızları koca koca adamların, hem de tecavüzcülerinin koynuna vermeye kalkarlar utanmadan, arlanmadan…

Cinselliğini ehlileştirmeyi başaramayıp annesine, bacısına, kızına, sübyana şehvet duyacak kadar sapıklığın zirvesinde olanlar TV kanallarını, medya sayfalarını işgal ederek, din kisvesi ve sıfatı altında kendi sapıklıklarını topluma aşılamaya kalkarlar…

Çocuklarına topluca tecavüz edildiğinde bile ‘’bir defalık’’ diye maruz göstermeye çalışırlar… Hem de bu konuda önlem alabilecek en yetkili kişi, kurum, bakan ve kadın oldukları halde...

İsterseniz başa dönün bir daha okuyun üstat Çetin Altan’ın yazısını…

Ve ben devam edeyim üstadın bıraktığı yerden:

Kadının bu kadar nâmevcut olduğu bir âlemde maden ocaklarınız çöker, deprem bile olmadan güpegündüz binalarınız çöker, asansörleriniz düşer gencecik insanlarınızı oralarda diri diri kara toprağa gömersiniz… Yurtlarınız tutuşur yetersiz sigortalardan, elektrik kontağından, kalitesiz kablolardan, trafolardan, olmayan söndürme sistemlerinden ve çocuklarınızı oralarda diri diri yakarsınız… Ucube yolları, bakımsız ve denetimsiz araçları ve çözemediği trafiği ile her gün onlarca insanını kurban verirler yollarda… Ve kuralsız, toplu taşımasız trafiğinizde insanlarınızı katledersiniz…

Sonra da gözyaşları dökersiniz müstakbel annelerini toplumdan dışlayan, eğitmeyen, kadına hak ettiği hakkını vermeyen her toplum gibi…

Kadın hakları, kadınların erkeklerle eşit şekilde sahip olduğu sosyoekonomik, siyasi ve yasal hakların tamamına verilen bir isimdir. Ancak kadın hakları sadece kadınlara verilen bir ayrıcalık değildir. Kadın hakları; toplumun istikbalini, geleceğini kurtarmaktır, kadın hakları; çağdaş dünya ile rekabet edebilmektir, bu vahşi dünyada ayakta kalabilmektir, onurlu ve gururlu yaşamaktır. 

Halil Cibran haykırırcasına der dururdu zaten: ‘’Toplum hayatının gelişmesinde eğitimli bir kadın bin erkekten daha etkilidir’’ diye… Ziya Gökalp de Malta'da sürgünde iken eşine yazdığı mektuplarda eşinden kızının okutulmasını ısrarla talep eder. 

Kadınını eğitmeyen, kadınlarına hak ettikleri değeri, saygıyı, hakkı, hukuku, kısaca kadına hakkını vermeyen toplumlar ezilmeye, sömürülmeye, yozlaşmaya, ilkelleşmeye mahkûmdur…

Evde ‘’kadına yardımcı olmak’’ değildir kadınlarına hak ettikleri değeri, saygıyı, hakkı, hukuku göstermek… Evde erkeklerin kendi bulaşıklarını kaldırması, kendi ütülerini yapmaları, kendi çamaşırlarını yıkamaları, kendi pisliklerini temizlemeleri erkeklerin çok öğündükleri evde ‘’kadına yardımcı olmak’’ eylemi değildir… Zaten o yaptıkları da kendi işleridir...

Kadınlara hak ettikleri değeri, saygıyı, hakkı, hukuku göstermek; kadına doğum günü, evlilik yıldönümü, anneler günü, vb. özel günlerini hatırlamak, onlara çiçekler, hediyeler almak da değildir. Kadınlara hak ettikleri değeri, saygıyı, hakkı, hukuku göstermek; kadınlara özel olduklarını hissettirmek, onlara iltifat etmek de değildir. Kadınlara hak ettikleri değeri, saygıyı, hakkı, hukuku göstermek demek onların öncelikle sosyal ve siyasi hayat içindeki erkeklerle eşit faaliyette bulunmasını sağlamak demektir... Kadınlarına hak ettikleri değeri, saygıyı, hakkı, hukuku göstermek demek kadını ''Hatun'' olarak eski Türklerde olduğu gibi ''Hakan'' seviyesinde sosyal ve siyasi hayatta eşit kılmak demektir.   

Mustafa Kemal Atatürk işte tam da bu nedenle Cumhuriyetin İlanından dokuz ay önce Şubat 1923 'de şöyle der: "Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz İlgisizlikten İleri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı İşlemezse, o sosyal toplum felçlidir." 

Yaşayarak görüyoruz işte…

Bu nedenle Mustafa Kemal Atatürk Türk kadınına şöyle hitap ederdi: ''Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.''

Malum bugün özel bir gün... Özelliği olan bir gün... ‘’Dünya Kadınlar Günü’’ ya da ‘’Dünya Emekçi Kadınlar Günü’’ her yıl 8 Mart'ta kutlanan ve Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanmış uluslararası bir gündür. Bu gün; insan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır.

Bu günün hikâyesi ise kısaca şu şekildedir:

8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlar. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 120 kadın işçi can verir. Olayı ABD basını görmezden gelir ancak işçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katılır.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirir ve öneri oybirliğiyle kabul edilir...

Türkiye'de ise 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlanır.

Yukarıda bahsettiğim anlamda kadınlara hak ettikleri değeri, saygıyı, hakkı, hukuku göstermeyenler, onların öncelikle sosyal ve siyasi hayat içindeki erkeklerle eşit faaliyette bulunmasını sağlamayanlar, en azından bu yönde çaba harcamayanlar bu günü ağzına alıp da hiç olmazsa kadınları rencide etmesinler! 

Bu günün kutlaması olmaz aslında... Bu günün manasına, anlamına hitap edecek şekilde şavaşı olur, kavgası olur, mücadelesi olur. Yani, kadınların erkeklerle eşit şekilde sahip olduğu sosyoekonomik, siyasi ve yasal hakların tamamına sahip olmaları içim  şavaşı olur, kavgası olur, mücadelesi olur. 

İçişleri Bakanlığı verilerine göre; 2014-2017 yılları arasında cinsel şiddet mağduru olduğu gerekçesiyle güvenlik birimlerine getirilen kız çocuğu sayısında yüzde 67 artış yaşanmış,  2014’te cinsel şiddet nedeniyle mağdur sıfatıyla güvenlik birimlerine getirilen kız çocuğu sayısı 2017 yılında yüzde 96 artmış, kadın cinayetleri son yedi yılda yüzde 1400, kadına şiddet davaları yüzde 366, cinsel taciz yüzde 449, kadın cinayetleri yüzde 566 artmış.

Dünya Ekonomik Forumu Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksine göre Türkiye cinsiyet eşitliği açısından 149 ülke içerisinde 130’uncu, iş hayatına katılım ve fırsat eşitliğinde131’inci, eğitimde106’ncı, siyasete katılımda ise 113’üncü sıralara gerilemiş.

Türk toplumunda kadın Ortaçağ'da bile bu kadar geri plana itilmemiş, aşağılanmamış, şiddet görmemiş, tecavüz ve taciz mağduru olmamıştı.

Hal böyleyken siz neyin gününü kutluyorsunuz? Zaman kutlama değil, arlanma, utanma ve ağlama zamanıdır.

Hayatı güzelleştiren ve değer katan kadınlara yönelik şiddetin, sosyal ayrımcılığın olmadığı, kadınlara hak ettikleri değerin, saygının, hakkın ve hukukun  gösterildiği, kadınların öncelikle sosyal ve siyasi hayat içindeki erkeklerle eşit faaliyette bulunduğu güzel ve mutlu bir dünyaya kavuşmak dileğiyle....

Osman AYDOĞAN

 




Regâip Kandili

07 Mart 2019

Bu gece Regâip gecesidir... Regâib gecesi (Leyle-i Regaip), Hicri takvime göre üç ayların başlangıcı olan Recep ayındaki ilk perşembeyi cumaya bağlayan gecedir. Bilindiği gibi Hicri takvimin üç ayı, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına ‘’Üç Aylar’’ denir ve mübarek aylardan sayılır.

Bu mübarek aylarda da sayısı beş olan mübarek geceler bulunmaktadır. Regâip Kandili ve Miraç Kandili; Recep ayında, Berat Kandili; Şaban ayında, Kadir Gecesi ise Ramazan ayında bulunmaktadır. Mevlit Kandili de Rebiyülevvel ayında bulunur.

Ülkemizde bu beş gecenin kutlanmasına büyük önem verilir. Bu geceler, Osmanlı padişahı II. Selim zamanında minarelerde kandiller yakılarak kutlanmaya başlandığı için “kandil” olarak da adlandırılır. Diğer Müslüman ülkelerde de bu geceler ''kandil'' olarak adlandırılmaz, ''gece'' olarak ifade edilir, Regâib gecesi (Leyle-i Regaip) gibi.

‘’Regâib’’, Arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi (dişil), "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur. Regaip Gecesi (Leyle-i Regaip) ise çok lütuf ve ihsanla dolu, kıymetli ve değeri büyük, iyi değerlendirilmesi gereken bir geceyi ifade eder.

Her cuma gecesi (Perşembeyi Cumaya bağlayan gece) kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler (ihsanlar, ikramlar) yapar. Müminler bu geceyi dua ederek, af dileyerek, namaz kılarak, Kuran okuyarak geçirir. Hz. Allah bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dualar kabul olunur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. 

Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır. 

Bu gece, değerini, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (asm) bir cihette, görünen âleme teşrifi demek olan anne rahmine düşmesinden aldığı iddia edilmekte ise de bu konuda İslam bilginleri arasında bir görüş birliği yoktur.

Regâip Gecesi gibi mübarek günler Müslümanların birlik ve beraberliklerinin güçlendirilmesi için fırsat yarattığı düşünülür. İslamiyet’te birlik ve beraberliğin ise yapılan tüm ibadetlerden daha önemli, daha hayırlı olduğu bilinir.

Kandil vesilesiyle ölmüşler hatırlanır, mezarları ziyaret edilir, büyüklerin eli öpülür, eli öpülemeyen büyükler aranır, hal hatır sorulur, gönlü alınır, güçsüzler, yardıma muhtaç olanlar, yalnızlar sevindirilir, dargınlar barışır, kem sözlerden sakınılır. Kandil vesilesiyle yapılan tüm iyi şeyler diğer günlerde de yapılmak üzere alışkanlık haline getirilir.

Sevgili arkadaşlarımın, değerli dostlarımın ve saygıdeğer büyüklerimin Regâip Gecesi’ni kutlar, Yüce Rabb'imden tüm kullarına, vücut sağlığı, zihin sağlığı, mutluluk, esenlik, iyilik, güzellik, bolluk, bereket, huzur ve güç vermesini dilerim. 

Osman AYDOĞAN




Arsız Ölüm (2)

04 Mart 2019

MÖ 95 - MÖ 55 yılları arasında yaşamış  Lukretius (Titus Lucretius Carus) isminde bir  Romalı şair ve filozof vardı. Ve Lukretius’un da bir sözü vardı:  ‘’Doğanlar, hem yaşamayı hem de ölümü kabullenirler ve arkalarında çocuklar bırakırlar. Böylece ölüm, yeniden doğar.’’

Ben Lukretius’un bu sözünü çok severim. Bu söz bana biraz Hegel’i çağrıştırır. Hegel’e göre de, biricik canlı felsefe; çelişmelerin, daha doğrusu karşıtların felsefesiydi. Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açardı, ama meyvenin ortaya çıkması için de çiçeğin ortadan kalkması gerekirdi. Demek ki üremenin gerçeği hem çiçek, hem de meyve olmakmış. Hegel’e göre ölüm; hem bir ortadan kaldırma, hem de yeniden doğuşu sağlayan bir koşulmuş…

Ben de sonsuzluğa doğru akıp giden, uçsuz, bucaksız ve sonsuz hayatı da böyle bir süreç içerisinde değerlendiririm. Hayat da; bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve veren, bir diğeri ise kuruyan, yok olan ve her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısı gibiydi… Tıpkı bir kâinat gibiydi hayat; kâinatta da yeni doğan evrenler, gelişen, büyüyen evrenler, artık yaşlanıp da kendi üzerine çöken, yok olan evrenler olduğu gibi...

Geçen senelerde bir arkadaşımın babasının cenaze töreni için bir büyüğümle beraber yoldaydık… Yolda o büyüğümün torununun doğum haberi geldi… Tıpkı Lukretius’un söylediği gibi, tıpkı Hegel’in söylediği gibi… Tıpkı böğürtlen çalısı gibi… İşte hayat böyle bir şeydi...

Uzattığımın farkındayım... Çünkü konuya girmekte zorlanıyorum… Bu ortamda tam bir yıl önce, 08 Şubat 2018 tarihinde kaybettiğimiz kayınpederimin vefat haberini ‘’Arsız Ölüm’’ başlığı altında  vermiştim. Şimdiki yazımın başlığı ise ne yazık ki aynı: ‘’Arsız Ölüm 2’’

Bir süredir kayınvalidem yanımızdaydı… Rahatsızlıkları vardı… Bir süre bir kaç kez hastaneye gittikten sonra, son olarak 24 Şubat Pazar günü hastaneye yatırdık… Gün be gün iyileşiyordu… 28 Şubat Perşembe günü sabaha karşı durumu ağırlaşıyor, hastane kalbinde damar tıkanıklığından şüphelenerek kendilerinin daha donanımlı bir başka hastanelerine ambulansla sevk ediyorlar… Eşim ve kayınbiraderlerle oraya koşturuyoruz… Doktorlar acil anjiyo diyorlar… Zor bir karar… Bir büyüğüm riskleri için uyarıyor. Doktorlar kalp krizi riski varlığı nedeniyle anjiyo olmasında ısrar ediyorlar. Anjiyoya ailecek onay veriyoruz. Sonuçta iki kalp damarının tıkalı olduğu gözüküyor. Ardından bu iki damara stend takılıyor. Doktor, ‘’operasyon başarılı geçti, yarın hastanızı taburcu ederiz’’ diyor. Kayınvalidem stend takıldıktan sonra gayet iyi gözüküyor.

İki saat sonra hastane ‘’mavi kod’’ alarmı veriyor... Tüm doktorlar kroner yoğun bakıma koşturuyor… Sonuçta hastamızı solunum cihazına bağlayarak genel yoğun bakıma kaldırıyorlar… 02 Mart Cumartesi sabahı da kayınvalidemi kaybediyoruz…

03 Mart Pazar günü de Kayseri’de Hunat Camii’nde öğle namazından sonra kılınan cenaze namazını müteakip kayınvalidemin memleketi olan Pınarbaşı’nın Eğrisöğüt Köyü mezarlığına defnediyoruz... Allah rahmet eylesin...

Bembeyaz kar örtüsü altındaki köy mezarlığında defin esnasında eşim hıçkırıklarla ağlarken, hocanın duası esnasında göğe bakan elleri Ahmet Muhip Dranas’ın ‘’Ağıt’’ isimli şiirinin bir kıtasını söyler gibiydi:

‘’Benim varımdı o, benim tadım, benim ereğim; 
Direğimdi, kırıldı da çöktüm, bir oldum yerle. 
Çığrış canım, kuşlarla, böceklerle, bitkilerle; 
Gel sevdiğim, gel güzelim, gel gülüm, gel direğim!’’

Kadın olsun, erkek olsun fark etmez, annenin kaybı herkese çok zordur… Ancak kız çocuklarına annenin kaybı daha bir zordur. Atlatılacak gibi değildir annenin kaybı onlara...

Eşimin, o günden beridir ''artık telefonum 'annem' diye çalmayacak, yok artık annem benim'' diye sessiz sessiz içe akan feryâdı, figânı esnasında usul usul, sessiz sessiz akan gözyaşları ise Cahit Külebi’nin, Ceyhun Atıf Kansu’nun ölümünden bir hafta sonra şaire yazdığı ağıtını dile getirir gibiydi:  

''Ceyhun kardeş sen bu elden gideli
Dağlarım yıkıldı, çöllerim bomboş.
Söğütlü dereler, iğdeli beller,
Kuraktan çatlamış göllerim bomboş.

Turhal yöresinden, Yıldızeli’nden
Çocuktan, büyükten, kızdan, gelinden,
Kurtarmıştın sayrılığın elinden,
Şimdi sayrı kaldım, ellerim bomboş.

Her sevdiğin şeye sen gülüm derdin,
İnsanları bebe gibi severdin,
En sonunda kendi yüreğin verdin,
Kırıldı dallarım, güllerim bomboş.

Külebi der ölüm gelir yavaştan,
Ben de bıktım bu anlamsız savaştan,
Dağdaki geyikten, gökteki kuştan
Beter oldum, telim teleğim bomboş.''

İşte hayat da; bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve veren, bir diğeri ise kuruyan, yok olan ve her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısı gibiydi… Tıpkı bir kâinat gibiydi hayat; kâinatta da yeni doğan evrenler, gelişen, büyüyen evrenler, artık yaşlanıp da kendi üzerine çöken, yok olan evrenler olduğu gibi...

02 Mart Cumartesi günü büyük kızımın, çok önceden planlı, ancak bu nedenle ertelediğimiz iki aile arasında yapılacak olan nişan töreni vardı… Tıpkı Lukretius’un söylediği gibi, tıpkı Hegel’in söylediği gibi… Tıpkı böğürtlen çalısı gibi…

İşte hayat böyle bir şeydi...

Osman AYDOĞAN




İki Kardeş Hikâyesi

01 Mart 2019

Son yazılarımda Fars şâir ve İslam âlimi Şeyh Sâdî Şirazi'yi tanıtarak (1193-1292) onun en çok tanınan ''Bûstan ve Gülistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli eserinden hikâyeler aktarmıştım.  Sâdî’nin eserlerinde; toplum düzeni, ahlâk, fazilet, hürriyet konuları yer alıp çoğunlukla devlet adamlarına ve yöneticilerine yönelik öğretici ve öğüt verici mesajlar bulunurdu...

Şimdi size bu büyük zatın bu kitabında geçen bir başka hikâyeyi daha anlatmak istiyorum. İsmi: ''İki Kardeş hikâyesi'' Beğeneceğinizi umuyorum.. Üzerinde düşünmeniz dileği ile (!)...

***

Doğu taraflarında babaları bir, iki kardeş duydum. Kılıç kullanmada, at sürmede, ordu idaresinde pek mahirlermiş. Babayiğit, cesur, cüsseli, iyi düşünceli, bilgili kimselermiş. Oğullarının marifetlerini gören babaları, ölümünden sonra aralarında savaş çıkmasın diye, ülkesini ikiye ayırıp aralarında pay etmiş. Bir zaman sonra babaları hakkın rahmetine kavuşmuş. Ecel ümit ipini kesmiş, onu yanına almış.

Şehzadelerin ikisi de hallerinden gayet memnun yaşıyorlarmış. İkisinin de epey yüklü hâzinesi, sayısız askeri varmış. Bir başına kalan şehzadeler, kendi görüşlerince yol tutmuşlar.

Biri, isminin hayırla anılması için adalet yolunu tercih ederken; diğeri, daha çok zengin olmak için zulüm yolunu seçmiş.

Âdil şehzade, lütuf ve ihsanı kendine âdet edinmiş, yoksullarla düşkünlere kol kanat germişti. Misafirhâneler, tekkeler, zaviyeler yaptırmış; askerlerine iyi bakmış; yoksullar için aşevleri açtırmıştı. Hakkı, hukuku, adaleti, hürriyeti esas almıştı. O diyarda kul hakkı yemek en büyük suçtu. Adalat ve hürriyet şehzadenin şiarı idi. Şehirleri yerli yabancı ziyaretçilerle dolup taşıyordu. Misafirhaneleri, hanları, hamamları, kervansarayları tepeleme, tıka basa yerli ve yabancı ziyaretçilerle doluydu. Ecnebi müteşebbisler ve tüccarlar ülke ile iş yapmak için sıraya girmişlerdi. Hem devletin hâzinesi dolmuş olmuş hem de ahalisinin kesesi dolup taşmıştı.

Tabi ki böylesi bir memlekette yaşamak çok kolay, zira huzur, sükûn ve refah isteyen herkes oraya koşar. O, iyi adla anılmak isteyen şehzade, güzel huylu, doğru işli idi. Her konuda halkının gönlünü alıyor, gece-gündüz Rabbine şükrediyordu. Karun gelse, o ülkede korkusuzca yürür gezerdi. Padişah, âdil; halk, tok olduktan sonra insan neden suç işlesindi! Kısası, şehzade zamanında kimsenin gönlüne değil diken, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı. Gücünü saltanattan değil, halkından alarak nice padişahların önüne geçmişti. Etrafındaki ulu kimseler bile onun fermanına gönül rızasıyla boyun eğmişti. Halkı refah içinde, huzurlu, mutlu ve mesut idi...

Peki ya ötekisine, hani zulüm ve kötülük yolunu tutan diğer şehzadeye ne oldu?

Bu şehzade hâzinesini tıka basa doldurmak için esnaf ve köylüye ağır vergiler saldı. Kayyumlar vasıtasıyla işadamlarının mallarına göz koydu. Yoksulları daha bir yoksul eyledi. Yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine yoksulları kömür torbaları ve erzak keseleri ile kandırmaya çalıştı. Kendisine bin odalı saraylar yaptırdı. Ülkeyi ''bizler'' ve ''onlar'' diye eşşeğin heybesinden düşmüş Acem karpuzu gibi ikiye böldü. Düşkünleri binbir belaya saldı. Ama asıl kendine düşmanlık etti. Dost kazanacağına habire düşmanlarını artırdı.

Akıllı kimseye malum olur, tutuğu yol hiç de doğru değildi. Hukuku, kadıları, yüksek mahkemeleri, matbuatı ve cerideyi emrine, adaleti ise ayakları altına aldı, kendisine yar olmayan ceridecileri ve muhalefetin mebuslarını mahkum ettirdi. Eşkıya ile küffar diyarlarında müzakereler yaptı, komşu ülkedeki haramilere Teşkilât-ı Mahsusa vasıtasıyla esliha (silahlar) gönderdi, o ülkede karışıklıklar çıktı, bu nedenle de o ülkeden milyonlarca mülteciyi kabul etmek zorunda kaldı, bu mültecilerden binlercesi küffar diyarlarına iltica etmek isterken yollarda telef oldu, kalanlar ise her köşe başında ser sefil dilenci oldu.

Ülke içindeki Haşhaşilerle ittifaka girdi, onlara ne istiyorsa verdi, Haşhaşileri devletin ve askeriyenin en üst mevkiilerine yerleştirdi, adeta devleti Haşhaşilere teslim etti, Haşhaşilerden olmayan askerlerine uyduruk belgelerle açılan kumpas davalarda müddei umumi (savcı) kesildi ve eski bir Erkân-ı Harbiye reisini eşkıya başı diye zindana attırdı. Gerçek eşkiya başına ise ''sayın'', şehitlere de ''kelle'' deyu hitab etti...

Canı sıkıldıkça sadrazamlarını azletti, ülkede liyakat değil sadakat geçer akçe oldu. ''Dindar ve kindar nesil'' yetiştireceğim diye ilime sırtını dönü, cehaletin ve cehaletten kaynaklanan şiddetin ekmeğine yağ sürdü. Eşkiyaları telef edeceğim diye şark vilayetlerindeki bazı il ve ilçeleri 7.4 büyüklüğünde zelzele görmüşcesine tarumar etti. Komşu ülke hududu tüm eşkiya tayfasının yol geçen hanı oldu. Ülkenin dört bir tarafında bu eşkıya tayfalarının bombaları patlar oldu. Onar yimişer, kırkar, ellişer, yüzler miktarda insanlar bu bombalarla katledildi. Başlangıçta sözde ''Sulh'' diye müsamaha gösterip azdırdığı eşkiya ile mücadele ederken de asker, zaptiye, memur çok şehit verdi. Yetmedi askerlerini komşu ülkeye saldı. Oradan da çok şehit geldi. Ülke sanki Taziye Cumhuriyetine döndü. Ülkedeki asayişsizliği, adaletsizliği, hürriyetsizliği ve zulmü duyan diğer ülkeler alışverişlerini kestiler, iş yapmaz, mal almaz, ziyaretçi göndermez oldular. Köylü, ekmez; esnaf, iş yapmaz oldu. Halk aç ve sefil, kahroldu.

Birde bütün bunların üstüne besleyip büyüttüğü kargalar -pardon- Haşhaşiler ayaklanmaya kalkıştılar. Bu kalkışma bastırıldıktan sonra Haşhaşilerin ağababaları izzet ve ikbal sahibi olarak mevkii ve makamlarında kalırken Haşhaşilerin bütün maraba takımını zindana tıktı. Haşhaşilerin kalkışmasını bahane ederek ülkede örfi idare ilan edip istibdat idaresine geçti. İstibdat idaresini de bahane ederek ülke içinde ne kadar muhalif varsa zindanlara tıktı, ne kadar beğenmediği kamu vazifelisi varsa görevinden azletti. Yine istibdat idaresi altında yaptırdığı şaibeli bir oylamayla kendine uygun kanuni esasiyi halkına kabul ettirdi. 

Başlangıçta kendisinin müddei umumi olduğu haşhaşilerin kumpas davalarında ve sonrasında da Haşhaşilerin ayaklanma girişimi ardından ordusunu tarümar etti, yerle yeksan eyledi. 

Ülke içinde Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin, Yezid’in, Haccac bin Yusuf’un, Kutaybe bin Müslim’in yolunda gitti. Hüda'yı, Settar'ı, Rezzak'ı dilde sakız, gönülde nâkıs eyledi. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye memleketlerine yapılan Haçlı Seferlerinde Papa II. Urbanus’un, Papaz Pierre L'Ermit’in, Godfrey de Bouillon'un, III. Konrad’ın, VII. Louis’in, Friedrich Barbarossa’nın, II. Filip’in, Richard’ın, II. Henry’nin, Papa III. Innocentius’un, II. Friedrich’in, IX. Louis’in, Sen Louis’in ve I. Edwardi’nin müttefiki ve onların eşbaşkanı oldu.

Eskiler; harici siyaset dost kazanma sanatıdır derlerdi. Ancak bu kuralı unutarak bütün düveli muazzamayı, düveli tıfılı ve düveli ahbarı kendine düşman eyledi, etrafında dost bırakmadı. Bu duruma ''Değerli yalnızlık'' diye teselli aradı. Dâhili siyaset ülkede sulhu, huzuru ve sükûnu sağlamak içindi. Ancak güttüğü siyaseti ile memleket dâhilinde huzur ve sükûn da bırakmadı. 

Kendisine karışmasın diye icraatları ile dostlarını uzak tuttu, düşmanlarını kazanmak için yakınlarına aldı. Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi, uzakta tuttukları dostları da düşman oldu. Sonunda herkesi düşman safında birleştirmeye muvaffak oldu. Vaziyetin vehametini görünce de durumu düzeltmek için bir rakkas gibi döndü durduysa da kâr etmedi. 

Her müstebidin başına geldiği gibi ikbal ve saadet bitince ''bekâ'' ticaretine, akçeler suyunu çekince de sebze ticaretine başladı. Halkını belediyenin manav dükkanları önüne kuyruklara dizdi... Marul müjdesi verdi. Halkının feryâdı, figânı arşı âlâya çıktı da taaaa göğe kadar uzandı. Ve halkı ''zulmün artsın da......'' diye dualara başladı...

İki kardeşin hikâyesi işte böyle! 

''Bûstan ve Gülistan'', Şeyh Sadî Şirâzî, Beyan Yayıncılık, 2009

Birinci âdil kardeş güzel ülkemizdeki durumu ve ülkemiz yöneticilerini anlatır... İkinci  âdil olmayan kardeş ise çok uzaklarda bilinmeyen, gerçek olmayan, sanal bir ülkeyi ve sanal bir yöneticiyi anlatır...

Osman AYDOĞAN





Şeyh Sâdi Şirazî'den!

27 Şubat 2019

İki gün önce Fars şâir ve İslam âlimi Şeyh Sâdî Şirazi’yi (1193-1292) tanıtarak onun ''Bûstan ve Gülistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli eserinden Fars Hükümdârı Dâra ile bir at çobanının hikâyesini anlatmıştım… Sâdî’nin eserlerinde, çoğunlukla, öğretici, öğüt verici bir hava olup toplum düzeni, ahlâk, fazilet, hürriyet konuları eserlerinin başlıca karakterini teşkil ederdi...

Bu hikâye beğenilince Şirazi’nin bu kitabında geçen seçtiğim hikâyelerden birkaçına daha yer vermek istedim. Beğeneceğinizi umuyorum. 

Her bir hikâye üzerinde düşünmeniz dileği ile...

Suskun Âbit

Mısır’da biri vardı. İyi huyluydu ama eski püskü giyinirdi. Epey zamandır hiç konuşmadığı için ülkede suskunluğuyla meşhur olmuştu. Birçok akıllı in­san, uzak-yakın demeyip yanına gelir, pervane misali etrafında dönerek ondan nur umardı.

Bu mübarek zat, bir gece; “Kişi, dilinin altında gizlidir.” diye dü­şünüp o günden sonra konuşmaya başladı. Çok geçmeden dost-düşman her­kes, Mısır’da ondan daha zırcahil biri olmadığını anladı. Neyse kısa zamanda adamın huzuru kalmadı, hali perişan oldu. Mısır’dan uzaklaşıp başka mem­lekete gitmekte buldu çareyi.

Ayrılırken oturduğu mescidin kemerine şunları yazmıştı; “Ah keşke; aynada kendimi görseydim de, yüzümü örten şu perdeyi cahillikle yırtmasaydım. Kendimi güzel yüzlü sandım ve perdeyi açtım. Aman Allah’ım, bir dene göreyim! Meğer ben gerçekte çok çirkin biriymişim.”

Az konuşanın sesi, şöhret olur. Konuşursa değeri, şöhreti kalmaz. O za­man kaçmalı bu yerden. Ey akıllı insan; sükûtun, vakarındır! Ve sen ey cahil; sükût, cehaletini örten perdedir! Şimdi de sana söylüyorum ey insan; eğer bilgiliysen, saygınlığını yitirme; yok eğer cahilsen, perdeni çekip yırtma! Gön­lündeki sırrı hemen gösterme. Bunu ne zaman istersen, gösterebilirsin. Sır­rın ortaya çıktıktan sonra gizleyeceğim diye boşuna uğraşma. Ucu, bıçakla kesilmedikçe yazmayan o kalem, sultanın sırlarını ne de güzel sakladı. Hayvan, susar, insan, konuşur. Ama gel gör ki; saçma sapan konuşanlar, hayvanlardan daha aşağılıktır. Kişi, ya insan gibi akıllı uslu konuşmalı ya da hayvan gibi susmalı. Âdemoğlu, aklı ve nutkuyla meşhurdur. O halde sen de, dudu gibi ko­nuş ve fakat onun kadar bilgisiz olma!

Dayak

Biri, kavga sırasında kötü sözler edince oradakiler hemen üzerine atlaya­rak yakasını yırtıp ensesine okkalı tokat indirdikten sonra çekip gittiler. Ada­mın üstü başı paramparçaydı. Oturup ağlamaya başladı. Sesleri duyan güngörmüş bir zat, yanına gidip ona şu öğüdü verdi; “Hey kendini beğenmiş uka­la! Ağzın gonca gibi kapalı olsaydı, gömleğin böyle gül gibi kızarmazdı.”

Evet, ahmaklar, işte böyle saçma sapan konuşurlar. Dışı gürültülü ama içi boş tambura benzer öylesi insanlar. Baksana be adam; ateş de tümüyle dil­dir fakat azıcık su ile bir anda harareti diniverir. İnsan hünerliyse sussun; za­ten hüneri, onu konuşur. Güzel kokun varsa, konuşma. Güzel koku kendini belli eder zira. Bırak elindeki madenin ne olduğuna, mihenk karar versin. Bu yüzden dedikoducular; “Sadî; iyidir, hoştur ama sıcakkanlı olmadığından in­san içine çıkmaz.” diye söylenir durur. Evet öyleyim. İsterlerse derimi yırtsın­lar, ahmakların kafamı patlatmasına razı değilim.

Ayıptan Dil Çekmek

Ey akıl sahibi, yiğit gönüllü kişi; ister iyi olsun, ister kötü, kimsenin ar­dından fena sözler söyleme! Yoksa kötülüğü kendine düşman edersin, iyiyi de kötü yaparsın. Kim, sana; “Filan kişi, kötüdür.” derse, bil ki kendi ayıbını söy­lemektedir. Filan kişi hakkında yapılan zan, ispata muhtaçtır. Ama söyleyenin kötülüğü açığa çıkmıştır. Başkalarının kötülüğünden bahsettiğin takdirde, sö­zün doğru olsun diyelim ama bu kez de sen kötü sayılırsın.

Mergaz’lı Divâne

Mergaz’lı bir divâne, öyle bir söz söyledi ki hayretten dudağını ısırırsın; “İnsanların ardından gıybete başlasaydım, işe ilkin annemle başlardım. Zira akıl ve irfan sahibi insanlar, sevabın anaya bağışlanmasının daha hayırlı oldu­ğunu bilirler.”

Ey güzel huylu dostum! Kaybolan arkadaşın şu iki emaneti, arkadaşları­na haramdır: Biri, bıraktığı malı haksızca yemek; diğeri, ardından gıybet et­mek. Yanındayken başkalarını çekiştiren alçak herifin, başkalarının yanındayken seni iyi anacağım sanıyorsan aldanıyorsun. Dünyayla değil de sırf kendi­siyle meşgul olan kimse, bence âlemin en akıllı kişisidir.

Gıybeti Caiz Olanlar

İşittim ki, üç kişinin ardından gıybet etmek caizdir. Dördüncüsü yoktur. İlki; halkın kalbini inciten, halka zararı dokunan ve halkın ayıpladığı yolu tu­tan padişahtır. Bu tür padişahların şerrinden kurtulmak ve zulmünü başkalarına haber vermek amacıyla ahali arkasından konuşabilir. İkincisi; hayâsız in­sandır. Bunların ayıplarını örtmek doğru olmaz. Zaten kendi perdelerini yine kendileri yırtmışlardır. Bu tür arsızlan koruma; varsın, havuza düşsün. Diye­lim ki kurtardın onu havuzdan. Bu kez de çok geçmez ötedeki kuyuya bıra­kır kendini. Bu kadar laf anlamaz, ahmak insanlardır. Üçüncüsü; bozuk terazi kullanan sahtekârdır. Bu yalancıların hile ve kötülükleri hakkında ne biliyor­san söyle ki, başkaları da aldanmasın.

Sultan kusur işlerse

Büyüklerden biri, şehzadenin birine ders verirken onu pervasızca dövü­yor, çekinmeden eziyet ediyordu. Şehzade bu baskı ve disipline dayanamadı, sırtını açıp yaralarını gösterdikten sonra hocasını, babasına şikâyet etti. Sul­tan, bu işe çok kızdı. Derhal hocayı huzuruna getirip “Başkalarının çocuklarına uygun görmediğin eziyet ve dayakları neden çocuğuma reva görüyorsun, söyle bakalım!” dedi.

Hoca şöyle cevap, verdi: “Sultan çocuğu sözü düşünerek söylemeli, yaptığı harekete dikkat etmelidir. Çünkü er geç bir gün sultan olacak. Ve yaptığı her iş, söylediği her söz halkın ağzında dolaşacak. Halkın çocuklarına ise bu kadar özen gösterilmez. Çünkü onlar kendilerinden sorumludurlar. Yoksul yaptığı hatadan dolayı mesul tutulmaz, fakat sultan kusur işlerse, dilden dile dolaşır.’’

Ve devam etti: “İşte bu yüzden Yüce Allah’ın güzelce yetiştirilmelerini bu­yurdukları değerli insanlara, biz daha fazla özen gösteririz.”

Küçükken terbiye edilmeyene büyüklükte bir şey yapılamaz, çubuk yaşken istediğin gibi eğilir, kuru çubuğu doğrultmak için ateş gerekir.

Hocanın bu sözleri sultanın hoşuna gitti. Ona bolca para ve mal verip rüt­besini yükseltti.

Sultanı anmak

Sultanın biri; “Bizi hiç andığın oldu mu?” diye sordu bir zâhide. Zâhit; “Evet sultanım” diye cevap verdi, “Ne vakit Allah’ı unuttuysam sizi andım durdum.”

Osman AYDOĞAN

 




Bekâ sorunu! (2)

26 Şubat 2019

Abbasi Devleti’nin en güçlü halifesi olan Harun Reşid’in  786-809 yıllarında halifelik yaptığı döneme ait çok hikâye vardır. Bunlardan Harun Reşid’in kimi kaynaklara göre fikir aldığı kişi olarak tanımlanan Behlül Dânâ’yı bu sayfada çok önceleri anlatmıştım…

Bugün yine Harun Reşid dönemine ait bir başka hikâyeyi anlatacağım ama hikâyenin anlaşılır olması için önce kısa bir Tarih bilgisi vermem gerekiyor…

Abbasiler zamanında devlete hâkim olan bir aile var: Bermekîler. Önce bu cemaati - pardon, önce bu aileyi anlatmak isityorum. Bu konuda tek güvenilir kaynak Türkiye Diyanet Vakfı yayını ''İslâm Ansiklopedisi''dir. (Cilt 5, sayfa: 517)

‘’Bermek’’ sözcüğü, Belh'deki Budha’cı Nevbahar tapınağının başrahibine verilen unvandır. Bermek, işte bu ailenin kurucusu, saptanabilen en eski üyesidir. Bermek’in Belh'te astronomi, felsefe ve tıp bilimleriyle uğraştığı; Halife Abdülmelik'in sarayında görev aldığı biliniyorsa da Müslümanlığı gerçekten kabul edip etmediği tam olarak bilinmiyor.

İşte ailenin kurucusu bu Bermek’in oğlu Halit bin Bermekî (öl. 782) babasının aracılığıyla Emevi halifesi Abdülmelik'in sarayında görevlendirilir.  Ebu Müslim'in yönetiminde Abbasiler'in halifeliği ele geçirmesine katkıda bulunur. İlk Abbasi halifesi Ebülabbas'ın güvenini kazanarak devlette önemli görevlerde bulunur.

Halit bin Bermekî öldükten sonra oğlu Yahya bin Halid (739-805) önce Musul valiliğine atanır sonra da Halife Mehdi onu Bağdat'a çağırarak oğlu Harun Reşid'in eğitim ve öğrenimiyle görevlendirir. Harun Reşid halife olunca da Yahya bin Halid sınırsız yetkilerle vezirlik makamına atanır (786). Yahya, oğulları Fazıl ve Cafer'in de yardımlarıyla devleti 17 yıl yönetir. (786-803).

Yahya bin Halid, on yedi sene vezirlik makamında kaldıktan sonra  oğuldan oğula geçen vezirlik Bermekî ailesinden dördüncü ve son vezir olan Cafer bin Yahya’ya geçer. (Bazı kaynaklarda ismi Cafer-i Bermekî olarak da geçer) Cafer bin Yahya’nın Halife Harun Reşid ile çok yakın bir dostluğu vardır.

Cafer bin Yahya  (767-803), Halife Harun Reşid'in kendisine beslediği büyük güven ve yakın ilgiden yararlanarak, denetimine verilen eyaletleri Bağdat'tan ayrılmaksızın yardımcıları aracılığıyla yönetmeye başlar.

Bu noktada konudan kısa bir süre ayrılarak Cafer bin Yahya hakkında anlatılan bir söyleşiden bahsedeceğim:

Abbasi'ler, Ebu Müslim el Horasanî'nin de (yine daha önce bu sayfada Ebu Müslim el Horasanî'yi de anlatmıştım) yardımıyla Emevilerle savaşarak Abbasi devletini kurmuşlardı. Ancak bu devletin kuruluş aşamasında çok Emevi kanı akmıştı. Bir gün bir mecliste bir sohbet esnâsında, idârenin Emevîler'den Abbâsîler'e geçişi konuşulurken, Abbâsîler iş başına gelirken akıtılan bu kandan ve binlerce insanın katledilmesinden bir muvaffakiyyet gibi bahsedildiğinde, Cafer bin Yahya'nın şöyle konuştuğu rivayet edilir: 

"Bu bir mahâret değildir... Zîrâ o katledilenlerin kanlarından birer intikam ağacı meydana gelir ve istikbalde acı netîceleri ortaya çıkar... Asıl mahâret odur ki, meselâ idâreyi Emevîler'den alıp Abbâsî'lere vereceksin ama Emevîler kendi ellerinde zannedecek...Siyâset budur!..."

Aktarması benden, bu söz üzerinde düşünmeyi siyâset erbabına bırakıp biz gelelim tekrar konumuza...

Bermekîler'in İranlı olmaları ve Abbasi halifeliğinin kuruluşundan bu yana devletin yönetiminde en üst düzeyde yer almaları bazı güçlü Arap emirlerini gücendirmeğe başlar. Harun Reşid de devletin bütün kademelerine yerleştirdiği, ne istedilerse verdiği  ve ülkede kendisinden daha fazla sözü geçen bu cemaati, pardon bu aileyi artık kendisi için de tehlikeli gördüğünden ortadan kaldırmaya karar verir. Çok ince bir tuzak hazırlayarak, kız kardeşi Abbase'yi sözde bir nikâhla Cafer bin Yahya ile evlendirdiyse de gerçek karı-koca olmalarına izin vermez. Cafer bin Yahya ile kız kardeşinin bu yasağı çiğnemeleri sonucu, zaten tuzağını bu temel üzerine kurmuş olan Harun Reşid, hac ziyaretinden dönünce Cafer bin Yahya'yı öldürtür (803). Onun babası Yahya, ağabeyi Fazıl ve öteki iki kardeşini de görevlerinden alarak tutuklattır, mallarına el koyar. Böylece Abbasiler döneminin en ünlü vezir ailesi olan Bermekîler bir buyrukla ortadan kaldırılmış olur. (803).

Anlatacağım hikâye için bu giriş ‘’kısa bir bilgi’’yi aşarak sanki Tarih dersi gibi olduysa da af ola…

Şimdi gelelim hikâyemize…

Halife Harun Reşid, Bermekî olan veziri Cafer bin Yahya ile birlikte külliyenin – pardon, Saray’ın bahçesinde gezerken, canı meyve çekiyor... Elmayı dalından koparmak için uzanıyor, ne var ki; orta boylu olduğu için meyveye yetişemiyor!..

Veziri Yahya’ya diyor ki; “Omzuma çık, o meyveyi kopar ve bana ver!” Vezir zayıf olduğu için, Halife’nin omzuna çıkıyor ve meyveyi koparıp, veriyor... 

Meyveyi yiyen Halife Harun Reşid, “çok lezzetliymiş” diyor, “Bana bahçıvanı çağırın... Bu lezzetli meyveden dolayı onu ödüllendireceğim.”

Zaten az ileride duran ve olan-biteni hayretle seyreden bahçıvan geliyor... Halife, ona; “sana bir ödül vereceğim, dile benden ne dilersen” diyor...

Bahçıvan diyor ki; “Sultanım, sizden bir tek isteğim olacak... Bana, benim Bermekî olmadığıma dair bir belge verir misiniz?”

Halife şaşırıyor!.. “Herkes devlet kademesinde görev almak için bir Bermekî şeceresi uydururken, herkes Bermekî olmaya can atarken, sen niye Bermekî olmadığına dair belge istiyorsun ki? Kaldı ki, sen bir Bermekîsin!.. Bermekî olmaktan niye kaçınıyorsun?”

Belgeyi almakta ısrar eden bahçıvan diyor ki; “Evet, ben bir Bermekîyim... Ama mademki, benden bir istekte bulunmamı istediniz... Ben bu belgeyi istiyorum, başka da bir isteğim yoktur!”

Halife Harun Reşid de; “madem ısrar ediyorsun, istediğin belgeyi vereceğim sana” diyor ve daha sonra da, o belgeyi veriyor bahçıvana...

Aradan yıllar geçiyor…

Halife Harun Reşid, yattığı gaflet uykusundan nihayet uyanmaya, gözleri açılmaya, kulakları duymaya ve civar ülkelerden gelen uyarıların ve halktan yükselen tepkilerin hiç de yersiz olmadığını düşünmeye başlıyor!..

Bermekîler; Halife Harun Reşid’in kendilerine beslediği büyük güven ve yakın ilgiyi istismar ederek sadece Saray kademelerini değil eyaletleri de kendi yandaşları ile yönetmeye başlamışlardır!.. Bermekîler devletin her kademesini bir ur gibi sarmışlar, en ücra yerlerine bile kendi adamlarını yerleştirmişlerdir!..

Yattığı derin gaflet uykusundan uyanan Halife, Bermekîlerin devlet içinde bir devlet kurmak için uğraştıklarını ülkenin her yanını ele geçirdiklerini ve kendisini devre dışı bıraktıklarını fark edince derhal emir veriyor:

“Bermekîleri kılıçtan geçirin!... Yaşlılarını da zindana atın!”

Emir, yerine getiriliyor!... Bermekîler öldürülüyor. 

Peki, bu arada bahçıvana ne oluyor dersiniz?.. Halife’nin emri üzerine, görevliler bahçıvanın da evine de giderler... Ya kılıçtan geçirecekler, ya hapse atacaklardır! Ama, bahçıvan; hemen, Bermekî olmadığına dair Halife imzalı belgeyi gösteriyor! “Gördüğünüz gibi, ben Bermekî değilim” diyor ve kellesini kurtarıyor..

Kılıçtan geçirme ve zindana atma operasyonu sona erince, Harun Reşid, son durumu öğrenmek için kurmaylarını çağırıyor ve soruyor; “Emrimi yerine getirdiniz mi?”

Kurmaylar der ki; “listedeki herkes ya kılıçtan geçirildi ya zindana atıldı... Sadece bir adam kaldı... Ama ona dokunamadık, çünkü elinde sizin imzaladığınız bir belge vardı!”

Halife; “Hatırladım ben onu... Onu bulun ve bana getirin” diyor... Bahçıvan huzuruna getirilince, Harun Reşid soruyor adama; “O gün, Bermekî olmadığına dair, benden ısrarla belge istedin... Ben de verdim... Peki, bugünlerin geleceğini nereden anladın?”

Bahçıvan diyor ki; “Sultanım; hani, o elmayı koparmak isterken, vezir, sizin omzunuza basmıştı ya... İşte o an dedim ki; eyvah, bizim sonumuz geldi!” Harun Reşid, araya girip; “Ama ben söyledim omzuma basmasını” deyince, bahçıvan diyor ki;

“Fark etmez Sultanım... Sizin, Sultan olarak, vezirinizin omzunuza basmasını istemeniz bir alicenaplıktır, büyüklüktür... Siz istemiş olsanız bile, vezirinizin omzunuza basması ise hem şımarıklık hem had bilmezlik hem de küstahlıktır!.. Bugün omuzunuza basan yarın tepenize basar... Sizin omzunuza basıp meyveyi koparmak yerine, pekâlâ beni çağırabilir ve benden isteyebilirdi!.. Bir adam, vezir de olsa, sultanının omzuna basacak kadar cüretkâr ve had bilmez olduysa, bunun sonu felâkettir!.. Ben, işte o gün bu felâketi gördüm ve sizden o belgeyi istedim.”

Eveeeet.. Ol hikâye işte bu kadardır.

İbn-i Haldun söylerdi ya o muhteşem eseri Mukadime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzerler.” Sanki İbn-i Haldun bu sözünü Bermekîl'er için söylemiştir!

''Bir ülkede hükümdarın ferâseti, bir bahçıvandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır.'' Biliyorsunuz bu söz bana ait değil. Dün de anlatmıştım, Şeyh Sâdi Şirazî'nin Fars Hükümdârı Dâra'ya söylettiği sözdü. 

İşte gerçek bekâ sorunu da budur... 

Osman AYDOĞAN

Feraset: Anlayış, seziş, sezgi, zekâ…




Bekâ sorunu!

25 Şubat 2019

Şeyh Sâdî Şirazi (1193-1292) Fars şâir ve İslam âlimidir... Günümüz İran topraklarının Şiraz kentinde doğar. Daha sonra Bağdat'a gidip Nizamiye Medreseleri'nde öğrenimini tamamlar.

30 yıl boyunca Hindistan ve Kuzey Afrika'yı dolaştıktan sonra 1256'da memleketi Şiraz'a dönerek şiirlerini yazmaya başlar. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılır. Haçlılara esir düşer. Sonraları, bilgisine hayran kalan Suriyeli bir tacir, fidye vererek, Sâdî’yi Haçlılar’ın elinden kurtarır ve kızı ile evlendirerek himayesine alır.

Sâdî’nin evlilik hayatı hiç de mutlu geçmez. Karısı onu, daima, babasının kurtardığı bir köle olarak görür ve ona karşı çok kötü davranır. Şair, en sonunda, evini barkını bırakıp kaçmak zorunda kalır. Acılarla dolu geçen bu evlilik hayatından kalan hâtıralarının izleri, onun bir kısım eserlerinde yer alır. Acılı hayatının tersine Arapça kökenli olan Sâdi ismi ''mutlu'', ''uğurlu'' anlamındadır.

Anadolu’yu, Çin’i, Hindistan’ı da dolaşan Sâdî, yaşının olgun çağlarında Şirâz’a döner. Bundan sonraki hayatını tamamen şiire, ilme, kültüre vererek ölmez eserlerini yaratır. 98 yaşına kadar yaşar. Geniş bilgisinden, iyi ahlâkından ötürü, bütün Doğu kaynaklarında, ''Şeyh Sâdî'' diye anılır. Bütün şiirlerinde Sâdî mahlasına rastlanmaktadır. Sâdî, ana dili olan Farsça’dan başka, Arapça, Hintçe, Lâtince de bilirdi.

Şeyh Sadî Şirazî'nin en bilinen eseri içinde hikâyelerini topladığı ''Bûstan ve Gûlistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli eseridir. Gûlistan; ‘’gül bahçesi’’, Bûstan ise ‘’çiçek bahçesi’’ demektir. Her iki eser daha XIV. yüzyılda Türkçe’ye çevrilir. Bûstan’ın önsözü yeryüzünde söylenmiş en lirik edebi parçalardan biri sayılır. Sâdî’nin eserlerinde, çoğunlukla, öğretici, öğüt verici bir hava vardır. Toplum düzeni, ahlâk, fazilet, hürriyet konuları eserlerinin başlıca karakterini teşkil eder. Aşağıda ''Bûstan ve Gûlistan'' kitabından alınan bir hikâye sunuyorum. Beğeneceğinizi umuyorum.. Üzerinde düşünmeniz dileği ile...

***

Fars Hükümdârı Dâra (III. Dârius) bir sürek avında askerlerinden uzaklaşıp ayrı kaldığını duy­dum. Bir at çobanı, koşarak ona doğru ilerliyormuş. Adamı tanımayan Dâra'nın kalbine kuşku düşmüş ve kendine; “Bu gelen, düşmanlarından biri olsa ge­rek. Yanıma varmadan okumla onu öldüreyim.” demiş. Yayını germiş, okunu hazırlamış, biraz daha yaklaşsın diye beklemeye koyulmuş. Bunu gören çoban uzaktan seslenerek; “Ey İran’la Turan’ın şahı, ey ulu Dâra; kem gözler senden ırak olsun. Ben düşman değilim. Efendimin atlarını besleyen basit bir çobanım ve işim yüzünden buradayım.”

Haykırışları duyan Dâra rahatlamış ve gülerek; “Hey düşüncesiz adam, sana mübarek bir melek yardım etti. Yoksa öldüğün gün, bugündü.”

Çoban da gülerek karşılık vermiş; “İnsan iyiliğini gördüğü efendisine hiç kötülük düşünür mü? Haddimi aşarak size, doğru yolu göstermek ve bu bağ­lamda öğüt vermek istiyorum. Dostuyla düşmanını ayıramayan sultan, acizdir. Büyükler, küçüklerini bilmeli. Siz, beni sarayınızda defalarca gördünüz; atla­rı, meraları sordunuz. Şimdi ben muhabbet ve hürmetle geliyordum yanınıza. Ancak siz beni tanımadınız. Oysa ben, şu yüzlerce at içinde istediğiniz özellik­teki atı hemen bulup çıkarırım. Demek ki çobanlık, akıl-fikir işidir. Siz de be­nim gibi olun, sürünüzü iyi tanıyın, onları her türlü tehlikeden koruyun.”

Bu öğütler Dâra’nın çok hoşuna gitmiş ve hemen oracıkta çobanı ödüllen­dirmiş. Utanmış kendinden ve içinden; “İnsan, bu öğütleri kulaklarına değil, kalbine yazmalı. Bir ülkede hükümdarın tedbiri, çobandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır” diye geçirmiş.

***

Bir ülkenin başveziri, hem de bu çağda, dostunu düşmanını ayırt edemeyip koynunda yılan besledikten sonra yok aldandım yok aldatıldım diye demeçler veriyorsa o ülkede gerçekten bir bekâ sorunu var demektir. .. Çünkü Şeyh Sâdi Şirazî'nin Fars Hükümdârı Dâra'ya söylettiği gibi; ''Bir ülkede hükümdârın tedbiri, çobandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır.” 

Hatırlatayım istedim...

Osman AYDOĞAN




Vâveylâ

25 Şubat 2019

Türkçe’de “ve” diye seslendirdiğimiz harfe Arapça’da “vav” denir. Arapça’da on yedi tane farklı anlamda “vav” vardır. ‘’Ve’’ bizde sadece bağlaçken bu anlamdaki ''ve''ye Arapça’da ‘’atıfa’’ denir: ‘’Vav-ı atıfa’’. Arapça’da bir de ‘’yemin vav’’ı var: ‘’Vav-ı kasem’’. ''Vav-ı kasem'': Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan ‘’vav’’ harfidir. Vallahi, Veşşemsi, Velfecri kelimelerinde olduğu gibi. Türkçe’ye “andolsun, yemin olsun” şeklinde tercüme edilir…

’’Vav-ı kasem’’ için bir örnek ‘’Duhâ’’ sûresidir. Duhâ sûresi, sûre ’'Ved duhâ’’ ile başladığı için genellikle ‘’Ved duhâ sûresi’’ diye anılır. Duhâ, kuşluk vakti demektir.  Ved duhâ: ''Andolsun kuşluk vaktine'' mealindedir...

Bir ''vav'' fıkrası...

Hatta bu konuda bir de fıkra bile var…

Geçmiş zamanda, medresenin sınav günü gelip çatmış. Mollalar sıra ile sınav ekibinin önüne diz çöküp yöneltilen sorulara yanıt veriyor. Sıra bizim mollaya gelince ser mümeyyiz (baş gözetmen) sormuş: ''Ved duhâ’nın vavı, ‘’vav-ı atıfa’’ (bağlaç) mı yoksa ‘’vav-ı kasem’’ (yemin vav’ı) mı?''

Molla büyük bir ciddiyetle “vav-ı atıfa” demiş. Baş ayırtman yüzünde oluşan gülücüklerle ''Aferin evladım, demiş çıkabilirsin.''

Mümeyyizler şaşkın. Çünkü cevap yanlış. Biri dayanamayıp “Yanlış söyledi ama siz aferin dediniz” diye itiraz edecek olmuş. Efendi hazretleri nedenini açıklamış: ''Yahu siz bilmezsiniz. Ben bunun babasını da sınava çekmiştim. O '’ved duha’’da vav yoktur' diyordu...''

Arapça ''vav'' harfi...

Ancak Arapça'daki ‘’vav’’ ile bilgi bu kadar değildir. Arapça'da ve Divan edebiyatında ''vav'' harfinin daha derin dînî, felsefi ve sanatsal anlamı vardır.  Bu yazımda ‘’vav’’ harfine ait bu bilgileri anlatmak istiyorum… Tabii ki meraklısına!

'’Vav’’ harfi Arapça’da ‘’vâv’’ diye okunur ve Arap alfabesinin yirmi altıncı, Osmanlı alfabesinin ise yirmi dokuzuncu harfidir.

Arapça ve Farsça sözcüklerin yazımında ‘’vav’’ harfi v, o, ö, u, ü harflerinin bugün karşıladığı sesler için kullanılıyordu. Türkçe sözcüklerdeki o, ö, u, ü sesleriyse “vav"la değil, harekeyle (zemme ya da ötre) gösteriliyordu.

‘’Vav’’ harfi, aynı zamanda ebced hesabında 6 rakamına denk gelmektedir. (Ebced hesabı, alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelimelerin sayısal değerinin hesaplanmasına denilmektedir.) Bu 6 rakamı ise imanın altı şartını işaret etmektedir. İki “vav” yan yana geldiğinde ise, 66’ya tekabül eder. “Allah” lafza-i celalinin müfredatı da 66'dır. Aynı şekilde “Lâle ve Hilâl” de 66’ya tekabül etmektedir. Bazı Allah dostlarına göre, iki “vav” Allah’ı sembolize eder. Çünkü ebced değerleri aynıdır. Hatta halk arasında "İşini 66’ya bağlamak’’ (Allah'a havale etmek) tabiri de buradan gelmektedir. 

Divan edebiyatında ''vav'' harfi...

Divan edebiyatında "vav" harfinin, sevgi ve vefaya delalet ettiği de söylenir… Divan şiirinde harflerin yeri hiç şüphesiz çok büyüktür. Harfler Divan şiirinde aşkı, âşıkı ve mâşuku anlatmak ile mükelleftir. Bunu hem birbirleriyle olan temasları sonucu yazı şeklinde ortaya koyarlar, hem de her harfin sahip olduğu şekil aşkı, âşıkı ve mâşuku bize hatırlatır. Mesela ‘’elif’’ harfi kendisinden sonra gelen hiçbir harfle birleşmediği için kesrete/çokluğa bulaşmamış olarak yorumlanır. Bu harf başlangıç harfidir ve Allah’ı sembolize eder. Başlangıç Allah olduğuna göre, her şey O’ndan sonradır.

Divan edebiyatında başka bir harfimiz ise ’’sad’’dır. ‘’Sad’’ harfi sevgilinin gözünü simgeler. Bu harfin noktalısı olan ‘’dat’’ ise sevgilinin gözünün üstündeki ‘’ben’’dir. ‘‘Nun’’ harfi ise sevgilinin ebrularını yani kaşlarını simgeler. ‘’Nun’’ harfi çok kavisli olduğundan kemanı andıran ebrular bu harfte vücud bulmuş gibidir. ‘’Cim’’ harfi sevgilinin yanağıdır. ‘’Cim’’ harfinin ortasındaki nokta ‘’ben’’dir. Sevgilinin ağzı ‘’mim’’dir. Çünkü sevgilinin ağzı ‘’mim’’ harfinin yuvarlağı kadar küçüktür. ‘’Mim’’ yokluk demektir. Dudak tasavvufta yokluk demektir.

''Vav'' harfinin dînî anlamı...

‘’Vav’’ harfi, Allah’ın vâhid (bir) ismini ve birliğini simgelemektedir. Yani vahidiyeti, vahdaniyeti bildirir. Vâhid (tek ve eşsiz) olan; eşi benzeri olmayan, ortağı bulunmayan, tek İlah olan, kendisinden başka ilah bulunmayan, sıfatlarında ve işlerinde asla benzeri olmayan el-Vâhid ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sayı olarak bir olması değildir. El-Vâhid, Allah (c.c.) bölünemeyen ve parçalanamayan birdir, manasına gelir. Yani sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur. İlahlık O’na mahsustur. O’nun dışında hiçbir varlık ilahlık mertebesine ulaşamaz. Bunun dışında “vav” harfi, Allah’tan başka her şeyi (mâsivâ'yı) terk etmek manasına da gelir.

Hat sanatında ''vav'' harfi...

‘’Vav’’’ın taşıdığı şekil hususiyetiyle, hat sanatında, bilhassa, sülüste, ehemmiyetli bir yeri vardır. ‘’Vav’’ harfi, hat sanatını temsil etmektedir. Mahreci iki dudak arasında olduğundan yolun sonu da ona aittir. 

Talebe için ‘’vav’’ harfi bir eğitimdir. Hâlistir, mukaddestir, müfrettir ve ürkütücüdür. Her hali ile tefekkürü ifade eder. Kavisinin zorluğu sebebiyle yapımı oldukça ustalık ister. Duruşunun zarifliğini vermek sabır, azim ve aşk işidir. 

Hat sanatında bir ''vav'' hikâyesi...

Hat sanatında ‘’vav’’ harfinin önemini vurgulamak için bu meşhur hikâye hep anlatılır: 

Hattat Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya; 

- “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. 

Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz; 

- “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. 

Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Sıra Hafız Osman’a geldiğinde Kayıkçı; 

- “Hafız Efendi para istemez, sen bir “vav” yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek; 

- “Efendi o ‘vav’ her zaman yazılmaz. Sen dua et para kesemi yine evde unutayım” der.

Bursa Ulu Camii'nde ''vav'' harfi...

Çok zengin hat sanatı örneklerine sahip olmasıyla ünlü olan Bursa Ulu Camii; içerisindeki 13 ayrı yazı karakteri ile 41 ayrı hattat tarafından yazılmış askılı ve sabit toplam 192 hat levhası ile bir nevi ‘’Hat Sanatları Müzesi’’ gibidir. Şu anda 9 ayrı yazı karakteri ve 21 sanatkârın 132 adet yazısı bulunmaktadır.

İçerisinde büyük bir şadırvana sahip olması ve Osmanlı’da yapılan ilk Cami-i Kebir (Büyük Cami) olma özellikleri Ulu Camii’yi diğer büyük camilerden ayırmaktadır. Şadırvan daha sonraki yıllarda İstanbul’dan Bursa’ya siyasi sürgün olarak gelen Kara Çelebizade Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılmıştır. 

Seyyah Evliya Çelebi 1640’lı yıllarda suyu Uludağ’dan gelen bu güzel havuzun içinde alabalıkların yüzdüğünden bahsetmektedir. Suyu en tepeden tek merkezden kaynayan bu şadırvanda su, havuza dökülürken Allah’ı tesbih edercesine 33 ayrı yerden akmaktadır.

Ulu Camii’nin her duvarında ‘’vav’’ harfleri yazılıdır. En güzeli, rivayetleri ile ünlü olan tezhib sanatı ile süslenmiş ve ucuna lâle motifi işlenmiş ‘’vav’’ harfidir. Lâle süsleme sanatında Allah’ı (c.c.) sembolize eder…

Bursa Ulu Camii'nde bir ''Hızır'' (a.s.) hikâyesi..

Rivayet olunur ki; Ulu Camii’nin yapılışı sırasında Somuncu Baba adında bir zat her gün gelir, işçilere hayrına somun dağıtırmış. Somuncu Baba bir gün gene orda ekmek dağıtırken Hızır Aleyhisselam'ın orada olduğunu fark etmiş. Kolundan tutup ‘’sen Hızır’sın ben anladım’’ demiş. ‘’Senden buraya gelip her gün namaz kılmanı istiyorum, eğer söz vermezsen buradaki herkese senin Hızır olduğunu söylerim’’ demiş. Hızır (a.s) her gün geleceğine dair söz vermiş ama o da bir istekte bulunmuş ve ‘’hangi vakit geleceğim bana kalsın’’ demiş. Bunun üzerin Hızır’ın (a.s.) Ulu Cami’deki ‘’vav’’ harfinin önünde her gün gelip namaz kıldığı rivayet edilir fakat hangi vakit olduğu bilinmez… Halen halk arasında bu rivayetin yaygın olması sebebiyle birçok kişi, dualarının kabul olacağı düşüncesiyle ‘’vav’’ harfinin önünde namaz kılarlar…

Bursa Ulu Camii duvarında yazılı bir hadis... 

Ulu Camii içinde camiinin batı cephesinde günümüzde kadınların namaz kıldığı yerin batı duvarında çok değişik bir şekilde işlenmiş büyük ‘’celi sülüt’’ dört tane ‘’vav’’ harfi dikkat çekmektedir. Mehmed Şefik Bey'in tashih ettiği yazılardan biri olan bu ‘’müsenna çifte vav’'ın kuyruklarının kesiştiği noktadaki boşlukta da, "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisi yazılıdır. Bu önemli bir nasihattir. ‘’Vav’’ harfi ile başlayan kelimeler sorumluluk gerektiren işleri ihtiva eder. Allah Rasûlü (s.a.v.) bizleri sorumluluğu olan şeylerden sakınma noktasında uyarıyor ve zorunlu olmadıkça şu yedi "vav'’dan sakının, çekinin buyuruyor. Mesela; vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vâllahi yemininde bulunmak… Bu hadis, vazifeleri yerine getirirken hassas olmamızı, ölçülü davranmamızı tavsiye eder…

Sonuç...

‘’Vav’’, bir nevi hayatın özetidir. Yaşantısı Allah'a (cc) yakın olan bir kulun büyük sevdasıdır.... Bir hattatın baş tacıdır her daim... Hat sanatının ilk öğrenilen harfidir o. Yeryüzündeki bütün harflerin en estetiğidir o. O yazılınca, diğerleri peşinden bir bir dökülüverir... Diğer bütün harfleri, kelimeleri bir araya getiren, eksik parçaları tamamlayan bir harftir "vav". Tıpkı ayrı duran hatları sımsıkı birleştiren bir çengel gibidir ''vav''... Koca bir kalp dolusu aşktır, maharettir, sabırdır ‘’vav’’… İnsan ‘’vav’’ şeklinde doğar da bir ara doğrulunca kendini ‘’elif’’ sanırmış… Rabbi kullarını ‘’vav’’ gibi mütevazı olsun istermiş…

Vâveylâ...

Manayı bilmeyenler, kendisini ''elif'' sanıp da ''vav'' olamayanlar ‘‘vav’’ diyemez ‘‘vay’’ derler. Buna da ‘’vâveylâ’’ denir. Bu ‘’vâveyla’’ ise; vali olup, veli olup, varis olup, vekil olup, vezir olup da ‘’vav’’ olamadıkları için feryâd edenlerin halidir. 

Şimdilerde TV'lerde, ceridelerde, meclislerde, kürsülerde ve mikrofon başlarında bu halleri ve bu haldekileri mebzul miktarda görüyoruz zaten…

Gerçi onlar bizlerden daha iyi Müslüman olduklarını iddia ederlerse de umulur ki  "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisini anlayarak okurlar ve ''vav'' harfi gibi de mütevazi olurlar inşallah!

Osman AYDOĞAN

Hat sanatında bir ''vav'' örneği:

Ulu Camii içinde camiinin batı cephesinde işlenmiş dört ‘’vav’’ harfinin (müsenna çifte vav) kuyruklarının kesiştiği noktadaki boşlukta yer alan "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisi: (Aşağıdaki fotoğraf)



Bir not: Buradaki bilgiler İslam Ansiklopedisinden derlenmiştir. 

 




Fareli Köyün Kavalcısı

24 Şubat 2019

Fareli Köyün Kavalcısı (Almanca: Rattenfänger von Hameln), Ortaçağ'da Almanya’nın Aşağı-Saksonya bölgesinde Hannover'in hemen güneyinde yer alan Hameln kasabasında pek çok çocuğun evden ayrılmasıyla ilgili bir hikâye konusudur.

Almanya’da ‘’Märchenstraße’’ diye bir sözcük var. Orta Almanya’da Frankfurt yakınlarındaki Hanau'dan başlatıp kuzey Almanya’da Bremen’de biten bir yol, bir cadde; adı da; ‘’Masal Caddesi’’dir... 600 km uzunluğundadır. Alman kültürüne ait bildiğimiz bütün masallar bu 600 km’lik yol güzergâhında geçer. En son Bremen’de ‘’Bremen Mızıkacıları’’ masalı ile sona erer… Evimde Almanya’dan getirdiğim en güzel kitaplardan birisidir: ‘’Die Deutsche Märchenstraße: Eine sagenhafte Reise vom Main zum Meer’’ (Alman Masal Caddesi: Main’den Denize Masalımsı Bir Seyahat)

Kuzey Almanya, kışın gece, karanlık zamanı bazen 18 saate kadar çıkar. Ortaçağ dünyası. Elektrik yok, ışık yok.. Bu uzun süren karanlıkta kültür sürekli masallar üretmiştir. İşte bunlardan birisi de ‘’Fareli Köyün Kavalcısı’’dır.

Bizler hikâyeyi şöyle biliriz:

Bir gün Hamelin köyünü fareler basar. Her yerde fareler vardır ve halkın bütün yiyeceğini tüketmektedirler. Halk bu durumda ne yapacağını bilemez ve köy ''Fareli Köy'' olarak anılmaya başlar. Bir gün bu köye bir adam gelir. Kendisine bir torba altın verirlerse köyü farelerden kurtaracağını söyler. Köylüler o kadar çaresizdirler ki hemen aralarında gerekli parayı toplayıp köyün muhtarına verirler.

Adam kavalını çıkarır ve o kadar güzel bir melodi çalar ki bütün fareler onu takip ederler. Adam onları köyün yakınındaki bir nehre götürür. Kavalcı nehirden yürüyerek geçer fakat ardından gelen fareler suda boğulurlar. Köy farelerden kurtulmuş olur.

Adam köye altınlarını almak için döndüğünde muhtar nasılsa köyde fare kalmadığı için adama ödeme yapmak istemez ve altınları ona vermez. Bunun üzerine kavalcı tekrar kavalını çalarak yürümeye başlar.

Bu sefer 130 tane çocuk onun peşinden gelir. Kavalcı onları yakındaki bir ormana götürür. Fakat kavalcı uyurken çocuklardan köyün yerini bilen biri kavalcının kavalını alır ve bütün çocukları tekrar köye götürür. Çocuklarının kaybolmasından çok endişelenen köylüler çocukları geri dönünce çok mutlu olurlar ve gerçeği öğrenince de köy muhtarına çok kızarlar. Sonunda kavalcıya altınlarını verirler.

Masalın farklı bir sürümünde de kavalcı çocukları ormana götürürken en arkadan gelen üç çocuktan bahsedilir. Bu çocuklardan biri sakattır ve diğerleri kadar hızlı yürüyemediği için arkada kalmıştır. Bir diğeri kördür ve nereye gittiklerini göremediği için kavalın sesini takip ederken yavaş ilerlemektedir. Sonuncusu ise sağırdır ve kavalın sesini hiç duyamadığı halde diğerlerini meraktan takip etmiştir. Daha sonra bu üç çocuk ormana gitmeyip köye dönmüş ve bütün köyü çocukların nerede olduğu konusunda uyarmıştır.

Hikâyenin bu sürümü daha sonraki yıllar içerisinde bir masal gibi yayılır. Hikâye bu haliyle Johann Wolfgang von Goethe, Grimm Kardeşler ve Robert Browning'in eserlerinde yer alır.

İşte bu masalı bizler böyle mutlu sonla biter şekliyle biliriz. Bu hikâyeyi masallaştıran gerçek aslından çok başkadır. Bilinen şudur ve tekdir: Almanya’nın Hameln kentine 1284 yılında rengârenk elbiseli, kaval çalan bir adam, bir sebeple arkasında 130 çocuğu da götürerek ortadan kaybolur. Gidiş o gidiş ve bir daha dönmezler. 

İşte masal bu gerçeğin ardından, bundan sonra başlıyor. Bu çocuklar nereye, nasıl gittiler, ne oldular?

Bu ünlü masal, bizim bildiğimiz şekilde mutlu sonla bitse de, gerçek Hameln şehrini yüzyıllar boyunca derin bir travmayla yaşamak zorunda bırakan karanlık bir sona sahiptir.

1284 yılında yaşanmış bu gerçek olayla ilgili en eski yazılı belge, şehir tarihçesinde yer alan 1384 tarihli Latince kayıttır: ‘’Çocuklarımız ayrılalı on yıl oldu.’’

Bu kaydın anlamı üzerine çok değişik tezler üretilmiş, ama kesin bir sonuca ulaşılması bugüne kadar mümkün olmamıştır.

Olayın yaşandığına dair en eski kanıt ise 1300’lü yılların başında yapılan bir vitraydır. Şehrin kilisesinde bulunduğu bilinen bu vitray, yine kayıtlara göre 1660 yılında parçalanmıştır.

Tarihçi Hans Dobbertin tarafından kayıtlardaki açıklamalar esas alınarak yeniden yapılan vitrayda, kaval çalan adam renkli, çocuklar ise beyaz kıyafetler içerisinde betimlenmektedir. Bu vitrayın, şehrin tarihindeki trajik bir olayın anısını canlı tutmak amacıyla bu masalı İngiliz şair ve yazar Robert Browning şiir olarak yorumlamış, kitap 1888'de Londra'da yayımlanmıştır.

Eserdeki resimlerinse çocuk kitapları yazarı ve çizeri Catherine Greenaway'e ait olduğu sanılmaktadır. Söylencenin en önemli ögelerinden farelerse vitrayda yer almamaktadır; çünkü onların hikâyeye dâhil oluşu ancak 1559’dadır.

Willy Krogmann'un, ‘’Fareli Köyün Kavalcısı: Efsanenin Oluşumu Üzerine Bir İnceleme’’ adlı eserinde belirttiğine göre, 14'üncü yüzyılda şehirde yaşamış Lude isimli bir din adamının elinde, içinde kilise şarkıları bulunan bir kitap vardı. Büyükannesi tarafından kitabın içine olayın tanığı olduğuna dair bir dize yazılmıştı. Fakat bu kitabın 17’nci yüzyıldan bu yana izine rastlanmamış, dolayısıyla bu tanıklığın izini sürmek de mümkün olmamıştır.

Bu konudaki elde mevcut ilk Almanca yazılı kayıt ise 1440-1450 arasına tarihlenen ‘’Lüneburg Yazması’’dır. Burada olay kısa bir şiirle anlatılmaktadır: ‘’1284 yılında Aziz John ve Aziz Paul günü 26 Haziran'da Hameln’de doğmuş 130 çocuk alındı rengârenk elbiseler içinde bir kavalcı tarafından ve kayboldular tepenin yakınında bir yerlerde.’’

Günümüzde ''Lüneburg Yazması'' temel alınarak konuyu açıklamaya yönelik pek çok tez ortaya atılmıştır. Araştırmacı-yazar David Wallechinsky'ye göre, 1212 yılında gerçekleşen ve başlarında Nicholas isimli bir Alman gencinin bulunduğu 20 bin kişilik çocuk Haçlı Seferi için Hameln’den de 130 çocuk alınmış olabilir. Kaval çalan kişinin ise bir asker toplama görevlisi olabileceğini düşünülmektedir. Ortaçağ da o dönem asker toplamaya gelen görevlilerin kaval benzeri bir müzik aleti çaldıkları da göz önüne alınırsa bu doğru da olabilir.

İkinci rivayet ise oldukça korkunçtur: Amerikalı tarihçi William Manchester ‘’Sadece Ateşle Aydınlanan Bir Dünya’’ adlı yapıtında, kavalcının aslında psikopat bir sapık olduğunu öne sürüyor. 20 Haziran 1284'de Hameln’den 130 çocuğu renkli kıyafeti ve kavalıyla kandırarak kaçırmış ve çocuklara akla hayale gelmeyecek şeyler yaptıktan sonra bir kısmını öldürmüş, bir kısmını ağaçlara asmış; öldürmediklerini ise kendilerini bilmez şekilde ormanın içinde bırakıp gitmiştir.. Ancak bunu destekleyen herhangi bir yazılı kanıt bulunmamaktadır.

Bir başka görüş ise çocukların doğal bir sebeple ölmüş olmalarıdır. Bu durumda kavalcı ise gerçek bir kişi değil ölümün kişileştirilmiş halidir. Ortaçağ da ölüm sıklıkla renkli, alacalı kıyafetli bir adam olarak betimlendiğinden bu da akla yatkın bir rivayet.

Hameln şehrinin resmi web sitesine göre, akla en yatkın olarak kabul edilen bir rivayet de şöyledir: Hameln çocukları o günlerde Batı Prusya, Pomerania, Töton Bölgesi ve Moravia'ya yerleşebilmek için toprak sahipleri tarafından kayıt altına alınan göçe istekli Almanlardan sadece birkaçıydı. Geçmiş dönemlerde de aynen bugün olduğu gibi bir şehrin sakinlerine o şehrin çocukları denmesinin adetten olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, Hameln çocuklarının da bildiğimiz anlamda çocuk değil, en azından bir yerleşim birimi kuracak güçte ve yaşta gençler ya da yetişkinler oldukları anlaşılır. Çocukların Hameln’den ayrılışı daha sonra Avrupa’nın ortak belası haline gelen fare istilası ile birleştirilip tek bir efsaneye dönüşmüş olmalıdır. 

Johann Wolfgang Goethe, 1813’de masalı Almanca olarak şiirleştirmiş, hemen ardından bu şiir, Hugo Wolf tarafından bestelenmiştir. 1816'da ise Grimm Kardeşler, Alman söylencelerini topladıkları ünlü eserleri ‘’Alman Efsaneleri’’nde bu olaya ‘’Hameln’in Çocukları’’ adıyla yer vermişlerdir.

Kavalcı’nın heykeli bugün Hameln şehir meydanındadır. Hameln'de kaldırım taşları arasında da fare figürleri yer alır. Bu olaydan sonra Hameln’de bir sokağa ‘’Bungelose Gasse’’ ismi verilir, yani ‘’Davul Çalmanın Yasak Olduğu Sokak’’. Kaybolan çocukların anısına bu sokakta uzun yıllar gürültü yapmak, şarkı söylemek ya da dans etmek yasaklanır. Hameln’in hemen dışında çocukların kaybolduğu yere ise Poppenberg ismi verilir. Burada da haç şeklinde taştan iki anıt dikilidir. 

Bütün bu iddia ve tezlere ve rivayetlere rağmen tüm dünyada bilinen Fareli Köyün Kavalcısı masalı henüz tam anlamıyla açığa çıkarılamayan geçmişiyle her geçen gün daha fazla merak uyandırmaktadır. Tabii günümüz Hameln şehri de her yıl düzenlediği festival ve ağırladığı binlerce turistle bu gizemin sağladığı faydalardan yararlanmaya da devam etmektedir.

Bu kıssadan bir hisse çıkaracak olursak eğer, o da şudur ki; gördüğünüz gibi sakın ola anlatılan her renkli masala inanmayın, güzel melodi çalan yalancı, sahtekâr bir kavalcının peşine düşüp de mutlu sona kavuşacağınızı zannetmeyin ve arkasından gittiğiniz yalancı ve sahtekâr bir kavalcının sizi götüreceği korkunç akıbeti araştırın!

Bu soğuk Kakakış'ın somsoğuk Gücük ayında sizlere sıcak, sımsıcak, güzel ve mutlu bir Pazar günü diliyorum... Her şey gönlünüzce olsun...

Osman AYDOĞAN

 




En ağır beş suç!

23 Şubat 2019

Platon, ‘’Filozoflar kral, krallar filozof olsaydı şehirler ışıl ışıl olurdu’’ sözü ile yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunurdu.

Çin’in Doğu Zhou Hanedanlığının bir imparatoru belki de böylesi bir fikre sahip olduğu için isminin anlamı “Bilge-Filozof Kong”’ olan Konfüçyüs’e Qufu şehrinin yönetimini teklif eder.

Konfüçyüs da, Hükümdar'ın bu isteği üzerine bir süre için şehrin yönetiminde olmayı kabul eder.

Konfüçyüs şehri yedi gün boyunca izler. Yedinci gün sonunda şehrin en yüksek memuru Şao Çeng’i idam ettirir. Cesedin üç gün açıkta kalmasını emreder.

Konfüçyüs’ün öğrencileri bu duruma çok şaşırırlar ve yanına gidip sorarlar: ''Şao Çeng bu şehirde hatırlı ve kuvvetli bir adamdı. Şimdi şehrin yönetimini aldıktan sonra ilk işiniz onu astırmak oldu. Bu yaptığınız doğru mudur? Bildiğimiz kadarıyla bu adam haydutluk, hırsızlık yapmamıştı....''

Konfüçyüs “yaptığımın nedenlerini size anlatayım'' der ve anlatır :

‘’Dünyada beş ağır suç vardır. Haydutluk ve hırsızlık bunların arasında değildir, daha sonra gelirler. Bu beş suç şunlardır: Birincisi uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözüpeklilik; İkincisi aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık; Üçüncüsü çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık: Dördüncüsü herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte herkesle dost geçinmek; Beşincisi hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek. Şao Çeng’de bunların beşi de vardı. Nereye gitse taraftar topluyor, hizipler yaratabiliyordu; aldatıcı fikirlerini parlak konuşmalarının arkasına gizleyebiliyordu, zulmüyle adaleti tersine çevirebiliyordu. Aşağılıklar birleştiği zaman ortaya çok güçlü bir kötülük çıkar. Ben de şehir halkı için tasalanmak yerine bu adamı idam ettirmeyi tercih ettim.’’

***

İyi ki filozoflar ülkelerini yönetmiyorlar! 

Osman AYDOĞAN




Şeytan ve Genç Kadın

21 Şubat 2019

Hepimizin bildiği ''Simyacı''nın da yazarı olan Brezilyalı romancı ve söz yazarı Paulo Coelho’nun pek de bilinmeyen güzel bir kitabı var: ‘’Şeytan ve Genç Kadın’’ (Can Yayınları, 2015) Bu kitap Paulo Coelho’nun ‘’Ve Yedinci Gün’’ isimli üçlemesinin son kitabıdır. Üçlemenin ilk iki kitabı; ‘’Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım’’ (Can Yayınları, 2016) ve ‘’Veronika Ölmek İstiyor.’’ (Can Yayınları, 2017)

‘’Şeytan ve Genç Kadın’’; şeytanın ''Bescos'' isminde gelişmemiş bir kasabada yaşayan bir kadının aklını çelmesini konu alan kitaptır. Bu kadın; dış dünyadan soyutlanmış, kendi halinde, çoğunluğu yaşlı, zamanın dışında bir yaşam süren insanları ile gözlerden uzak, kuytu bir dağ köyünde yaşayan ve bu köyün tek genç kadını olan ve köyün küçük otelinin barında çalışan güzel Chantal'dır. Gelip geçen avcılarla ya da turistlerle gönül eğlendiren genç kadının tek dileği bu sıkıcı yerden kurtulmaktır.

Beklenmedik bir anda köye gelen ve gerçek kimliğini gizleyen bir yabancı, köy halkına, hepsinin yaşamını alt üst edecek, onları kışkırtacak, değer yargılarını tersine çevirtecek, hatta kökünden değiştirtecek bir öneride bulunur. Yabancı birisini öldürmeleri karşılığında kendilerine yüklü bir miktarda altın vereceğini söyler. Yabancı, köy halkına yedi gün süre tanımıştır. Bu tekliften sonra küçük kasaba halkı tamamıyla değişir. Bu süre içinde bu insanların her biri yaşam, ölüm, adalet ve dürüstlükle ilgili temel sorunlarla yüzleşecek, bir yol ayrımında durup kendi yaşam çizgilerini değiştirecek bir karar almak zorunda kalacaklardır. Ve herkes içindeki iyilik ve kötülükle savaşmaya başlar.

Yabancıya kucak açan köy halkı, onun tehlikeli oyununa alet olurken, Adem'le Havva'dan bu yana insanoğlunun ruhunu ele geçirme mücadelesi veren ‘’İyi’’ ile ‘’Kötü’'nün ikilemi, bu basit insanların örneğinde romanda evrensel boyutlarda anlatılır. Romanda; ‘’iyi’’ ve ‘’kötü’’ diye bir şeyin olmadığı, sadece nereden baktığınıza bağlı olduğu anlatılır... Roman aslında ‘’İyi’’ ile ‘’Kötü’’nün romanıdır…

Kitaptan sizlere üç hikâye anlatacağım. Ancak hikâyelerden önce kitaptan kısa birkaç alıntı vermek istiyorum:

''Siz cennetteydiniz ama bunun farkında değildiniz. Dünyada pek çok insan da böyledir. Mutlu olmayı hakketmediklerini sanarak en büyük sevinci bulabilecekleri yerlerde keder ararlar.’’

''İnsanın sahip olabileceği en değerli şeyi yitirmiştim ben: insanlara duyulan güveni."

"Trajedilerin olması kaçınılmazdı, ne yaparsak yapalım, bizi bekleyen kötü şeylerin bir tanesini bile önleyemezdik."

"Yaşam, giyotinin gölgesinde bir terör rejimiydi."

"Yüreğinin sesini dinle, Allah hoşnut kalacaktır."

"Sevip de karşılığında sevilmeyi bekliyorsanız boşa zaman harcamış olursunuz."

"En iyi tarafımıza ulaşmak için, en kötü tarafımıza da ihtiyaç duyarız."

‘’Bir insanın üzerinde egemenlik kurman için onu korkutman yeterli.’’

‘’İyi ile kötü arasındaki mücadele her insanın yüreğinde vardır, orası bütün meleklerin ve şeytanların savaş alanıdır.’’

‘’İyi yürekli adam rolü oynamak, yalnızca hayata tavır almaktan korkanlara özgü bir şeydir. İnsanın kendinin iyi olduğuna inanması, başkalarına karşı çıkmaktan ve haklarını savunmak için savaşmaktan çok daha kolaydır. Kendinden daha güçlü biriyle savaşmak için cesaret toplamaktansa bir hakareti sessizce kabullenmek de çok daha kolaydır. Üzerimize atılan taş bize isabet etmemiş gibi yapabiliriz ama geceleri odamızda yalnız kaldığımızda, odamızı paylaştığımız karımız, kocamız ya da okul arkadaşımız uykuya daldığında korkaklığımıza sessizce ağlarız.’’

Size şimdi bu kitaptan aldığım üç hikâyeyi sunuyorum. Beğeneceğinizi umarım…

***
Ahab bir akşam dostlarını akşam yemeğine çağırıp onlara yumuşacık bir et kızartmak istemiş. Ama birden tuzu kalmadığını fark etmiş. Oğlunu yanına çağırmış.

‘’Köye git de tuz al. Ama gerçek bedelini öde. Ne daha az ne de daha fazla.''

Oğlu şaşırmış.

‘’Fazla ödememem gerektiğini anlıyorum baba, ama pazarlık edebileceksem neden paradan biraz tasarruf etmeyeyim ki?’’

‘’Büyük kentlerde böyle yapabilirsin. Ama bizim ki gibi bir köyde bu çirkin bir şey olur.’’

Oğlan başka soru sormayıp gitmiş. Bu konuşmaya tanık olan konuklar oğlanın tuzu neden daha ucuza almaması gerektiğini öğrenmek istemişler; Ahab da bunun üzerine,

‘’Tuzu ucuza satanın acilen paraya ihtiyacı var demektir.’’ demiş. ''Bu durumdan yararlanan kişi, bir şey üretmek için alnından ter akıtarak çalışmış olan adama saygısızlık etmiş olur.’’

‘’Ama bir tutam tuzun köye ne zararı olabilir ki?’’

‘’Dünya kurulduğunda haksızlık da bir tutamdı. Ama her yeni kuşak, ne önemi olur diye düşünerek biraz biraz üstüne ekledi, görün bakın şimdi ne durumdayız.’’

***

Öte yandan Yabancı, kültürlü olmasının, çevresinde toplanmış insanların çalışmasından ok daha değerli olduğunu onlara kanıtlamak istiyordu. Parmağıyla duvarda asılı bir tabloyu işaret etti. "Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Dünyadaki en ünlü tablolardan biridir: Leonardo da Vinci'nin yaptığı bu tablo, İsa ile on iki havarisini son yemekte gösteriyor." "Ünlü bir tablo olması beni şaşırttı," dedi otelin sahibesi, "çünkü ben onu çok ucuza aldım." Bu yalnızca bir röprodüksiyon. Aslı buranın epey uzağındaki bir kilisede duruyor. Ama bu tablonun bir hikâyesi var, bilmem öğrenmek ister misiniz?" Bardaki müşteriler başlarını salladılar; Chantal orada bulunmaktan, bu adamın, sırf kendisinin ötekilerden daha bilgili olduğunu göstermek için birtakım saçma şeyler anlatarak böbürlenmesini dinlemek zorunda kalmaktan bir kez daha utanç duydu.

Bu tabloyu (Son Akşam Yemeği) yapmayı düşündüğünde Leonardo da Vinci büyük bir güçlükle karşılaştı.  İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı..

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı... Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti... Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi…

Aradan üç yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı... Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı...

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu… Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı... Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı...

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı... Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu.. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle söyle dedi: 'Ben bu resmi daha önce gördüm'... 'Ne zaman' diye sordu 'Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı. 'Üç yıl önce... Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti'..

‘’İyi’’ ve ‘’Kötü'’nün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

***

"Söylediğim gibi Ahab cehennemle cennet hakkında bir masal bilirmiş, bu masal eskiden ana babalardan çocuklarına aktarılırdı, ama artık unutulup gitti. Bir adam, atı ve köpeği yolda gidiyorlarmış. Kocaman bir ağacın yanından geçerlerken üçünü de yıldırım çarpmış. Ama adam bu dünyayı terk ettiklerini fark etmemiş ve yanında iki hayvanıyla yoluna devam etmiş. Bazen ölüler, yeni konumlarına alışmak için zamana ihtiyaç duyarlar." Berta kocasını düşündü, karısına söyleyecek önemli bir şeyi vardı, bu yüzden de Chantal'ı başından savsın diye Berta'yı zorlayıp duruyordu. Belki de kocasın artık ölü olduğunu, durmadan Berta'nın sözünü kesmemesi gerektiğini açıklamanın zamanı gelmişti

Yolları oldukça uzunmuş, yokuş yukarı gidiyorlarmış, güneş yakıcıymış, ter içinde kalmışlar, susamışlar. Bir dönemecin ardında harika bir mermer kapı görmüşler; kapı, ortasında bir çeşme bulunan altın döşeli bir meydana açılıyormuş, çeşmeden berrak bir su akıyormuş.

Yolcu kapıdaki bekçiye dönmüş. 
"İyi günler." 
"İyi günler", diye yanıt vermiş bekçi. 
"Burası harika bir yer, adı ne?" 
"Burası cennet." 
"Ne iyi, cennete gelmişiz, çünkü çok susadık." 
"İçeri girip dilediğiniz kadar su içebilirsiniz", demiş bekçi ve eliyle çeşmeyi göstermiş. 
"Atımla köpeğim de susadılar." 
"Kusura bakmayın", demiş bekçi. 
"Buraya hayvanlar giremez."

Yolcu çok üzülmüş, çok susamışmış, ama suyu tek başına içmek istemiyormuş. Bekçiye teşekkür edip yoluna devam etmiş. Epeyce bir süre yamaç yukarı gittikten sonra eski görünümlü, küçük bir kapıya varmışlar, kapı iki yanı ağaçlıklı toprak bir yola açılıyormuş. Ağaçlardan birinin altında, şapkasını alnına indirmiş, uyur gibi yatan bir adam varmış.
"İyi günler", demiş yolcu. Adam başını sallamış.
"Atım, köpeğim ve ben çok susadık."
"Şurada taşların arasında bir pınar var", diyen adam eliyle orayı işaret etmiş.
"İstediğiniz kadar su içebilirsiniz."
Yolcu, atı ve köpeği pınara gidip susuzluklarını gidermişler. Yolcu bekçiye teşekkür etmiş.
“İstediğiniz zaman yine gelebilirsiniz", demiş bekçi.
"Buranın adı ne?"
"Cennet."
"Cennet mi? Ama mermer kapıdaki bekçi bana orasının cennet olduğunu söyledi.
"Orası cennet değil cehennemdi."
Yolcunun aklı karışmış,
"Sizin adınızı kullanmalarına niye izin veriyorsunuz? Yanlış bilgi vermeleri büyük karışıklığa neden olur!"
"Hiç de değil. Aslında onlar bize büyük bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarına sırt çevirenlerin hepsi orada kalıyor çünkü."

***

Kitapta geçen ol kıssalar (hikâyeler) bu kadar.. Bu kıssalardan çıkaralıcak hisseler (dersler) de sizlere ait!

Osman AYDOĞAN




Buruk Acı

20 Şubat 2019

‘’Buruk Acı’’ deyince hemen aklımıza Türkan Şoray’ın başrolü oynadığı, Tanju Gürsu, Aliye Rona, Ali Şen ve Muzaffer Tema’nın rol aldığı, Nejat Saydam’ın yönettiği 1969 yılı yapımı aynı isimli filmde geçen ''Buruk Acı'' şarkısı gelir.

Şarkıyı vermeden önce içinde bu şarkının yer aldığı filmi kısaca anlatayım. Filmin konusu şöyleydi:

Bir taşra şehrinde yaşayan Ülker (Türkan Şoray) liseyi başarıyla bitirdikten sonra hep hayalini kurduğu doktor olmak ister. Fakat üvey annesi bu isteğine engel olmakta, yoluna sürekli taş koymaktadır. Bir gün bir toplantıda bir doktorla tanıştıktan sonra evden kaçar, İstanbul'a gelir. İstanbul'a gelince geçici olarak bir otele yerleşir. Kaldığı otelde kör bir besteci olan Mahmut (Ali Şen) ile tanışır ve onunla evlenir. Mahmut'la yaşadığı evlilik sırasında hayatına İlhan (Tanju Gürsu) ve annesi Fehiman (Aliye Rona) girer. . Ülker’i artık bundan sonra sıkıntılı, acılı günler beklemektedir.

Film, ‘’Yeni İstanbul’’ gazetesinde tefrika edilen, daha sonra kitap haline getirilen ve yazarı olarak Türkan Şoray belirtilen ‘’Buruk Acı’’ isimli romandan uyarlanır.

''Buruk Acı'' filminin afişinde de senaryo ve hikâye yazarı olarak Türkan Şoray geçer.

Filmde Belkıs Özener'in seslendirdiği, bestesi Teoman Alpay’a ait olan "Buruk Acı" şarkısı Yeşilçam'ın gelmiş geçmiş en bilinen ve en güzel şarkılarından birisi olur. Filmi izlememiş olsak bile bu şarkıyı mutlaka dinlemişizdir:

''Gurbet içimde bir ok, her şey bana yabancı
Hayat öyle bir han ki, acı içinde hancı.
Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı,
Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.

Yıllar yılı gönlümde, bir gün sabah olmadı
Bu ne bitmez çileymiş, neden hâlâ dolmadı.
Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı,
Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.

Ruhumda bir yara var, için için kanıyor,
Kalbimde buruk acı, alev alev yanıyor.
Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı
Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.''

‘’Buruk Acı’’ romanından başka, ''Buğulu Gözler'' ve ‘’Dönüş’’ isimli romanların yazarı olarak ve bu romandan uyarlanan filmlerin senaryo yazarı olarak afişlerinde hep Türkan Şoray ismi verilir.

Ancak gerçek farklıdır…

‘’Buruk Acı’’, ''Buğulu Gözler'' ve ‘’Dönüş’’ isimli kitapların yazarı Türkan Şoray değildir. Bu kitapların yazarı Adnan Özyalçıner'dir. ''Buruk Acı'' kitabında geçen ‘’Buruk Acı’’ isimdeki şarkının güftesi de sanıldığı gibi Türkan Şoray’a değil Sennur Sezer'e aittir.

‘’Buruk Acı’’, ''Buğulu Gözler'' ve ‘’Dönüş’’; Kemal Uzan'a ait olan ‘’Yeni İstanbul’’ gazetesinin tirajını arttırmak amacı ile yazar Adnan Özyalçıner'e yazdırılan ancak Türkan Şoray ismiyle tefrika edilen romanların isimleridir...

Yazar Adnan Özyalçıner, ''Kitaplık'' dergisinin 2004 yılı Mayıs sayısında o günleri şöyle anlatır:

‘’Erol Dallı ile ‘Yeni İstanbul’un yazı işleri müdürlüğünü yapan Kayhan Sağlamer, bir gün bana geldi ve ‘Brigitte Bardot roman yazsa nasıl olur?’ diye sordu. Ben de ‘iyi olur’ dedim. ‘Peki, Türkan Şoray roman yazsa nasıl olur?’ diye devam etti. Benim yanıtım ‘o da iyi olur’ oldu. ‘Ama Türkan Şoray'ın romanını sen yazacaksın’ dedi. ‘Ne?.. Nasıl?.. Neden?..’ dediğimi hatırlıyorum.. ‘Valla gazetenin tirajını arttıracağız, onun için böyle bir kampanyaya giriyoruz, ben Rüçhan Adlı ile görüştüm’ dedi…

Benim tek muhatabım yazı işleriydi. Romanı yazıp verdim... Ardından da Türkan Şoray adıyla yayınlandı. Romanın akışı içinde ‘Buruk Acı’ adlı bir şarkının sözleri vardı... Romanı yazıyordum fakat şiir yazamadığım için arkadaşım Sennur Sezer'den (daha sonra eşi oldu, 7 Ekim 2015 tarihinde de vefat etti) rica ettim ve o da sağ olsun beni kırmadı ve bilinen ’Buruk Acı’ şarkısının sözleri ortaya çıktı... Yani yalnız roman değil, herkesin bildiği ’Buruk Acı’ şarkısı da Türkan Şoray'ın değildir…

'Buruk Acı' romanının ardından 'Buğulu Gözler' romanı geldi. O da, Türkan Şoray’ınmış gibi yayınlandı. Parasını Rüçhan Adlı ödedi. 'Buğulu Gözler' de 1970’de film oldu. Sonradan benim yazmadığım Türkan Şoray imzalı başka romanlar da çıktı. Sonra Rüçhan Adlı tekrar görüşmeye çağırdı. Yönetmenliğini Türkan Şoray’ın yapacağı bir hikâye istiyordu. 'Dönüş'ü yazdım. O da 1972 yılında 'Öykü ve yönetmen: Türkan Şoray' imzasıyla gösterildi.’’

''Buruk Acı'' filminin ve şarkısının hikâyesi işte böyledir. Atilla Dorsay da anılarında konuyu böyle anlatır.

Buruk acı… Bu bir nasıl gönül sızısıysa artık; hem buruk, hem de acı… Bu bir nasıl ikilemse artık; sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı. Ve bu bir nasıl yalın gerçekse artık: çalınan her kapının ardında buruk acı.

''Ruhumda bir yara var, için için kanıyor,
Kalbimde buruk acı, alev alev yanıyor.
Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı
Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.''

Şimdi, günün, gündüzün, gecenin bu vakti demeyin, aşağıda bağlantısını verdiğim bu şarkıyı açın, gidin eskiye, eskilere, çoook eskilere, eskiyi yâd edin, hüzünle dinleyin, hüzün bizlere mutluluk verir, gözleriniz derinlere dalarak, nemlenerek dinleyin... Vaktiniz olduğunda da yine aşağıda bağlantısını verdiğim filmi izleyin...

Buruk acı… Bu nasıl bir gönül sızısıysa artık; hem buruk, hem de acı…

Osman AYDOĞAN

Gönül Yazar’ın sesinden ‘’Buruk Acı’’ şarkısı:
https://www.youtube.com/watch?v=RvFrlzi03bw

‘’Buruk Acı’’ filmi. Filmde ''Buruk Acı'' şarkısını Belkıs Özener seslendiriyor.
https://www.youtube.com/watch?v=QrFg4IBykK0




Hidâyet!

19 Şubat 2019

Her zaman olduğu gibi önce bir hikâye...

***

Tekkesinde okuduğu, yaşadığı, öğrendiği ve fark ettiği hakikatlerin belli bir düzeye eriştiğini düşünen dervişlerden biri yollara düşer. Yıllar önce ayrıldığı dostlarını, akrabalarını, arkadaşlarını ve yeni simaları ziyaret edecek, onların ahval ve şeraitini seyredecek, gerektiğinde onlara öğrendiklerini aktaracak ve onlara doğru yolu gösterecektir. 

Önce teyze mesabesinde görüp sevdiği, anne yarısı saydığı bir hanıma uğrar. Misafir kaldığı süreçte teyzenin hiç değişmediğini, yıllar öncesinin titizliğini koruduğunu görür. Titizlik ne kelime, hatta hamaratlık da ne? Takıntı derecesine gelmiş bir ev düzeni ve temizlik tutkusu! Çekyat köşesine konan kırlentlerin gülleri yukarı gelmeli! Sofrada kaşık ve çatallar askerî nizamda durmalı! Misafir varken çocuklar çıt çıkarmamalı! Hatta mümkünse çocuklu misafir alınmamalı ki yastıklar devrilmesin, minderler zedelenmesin!..

Teyzenin halini seyreden derviş kendi kendine mırıldandı: ''Titizlik fitili ile kendi cehennemini ateşlemiş, bir güzel yanıyor! Azap çektiği belli ama sebebinden habersiz… Acı çekiyor ama putunu kırması da kolay değil..''

Değerli bir büyüğünün sözlerini hatırladı: ''Herkesin kötü saydığı özelliklerimizi kabul etmek ve değiştirmek kolaydır. Ama asıl zor olan; iyi sandığımız, hatta bizi temayüz ettirdiğine, bize vasıf kattığına inandığımız özelliklerimizdir bizi Hak'tan perdeleyen !..''

Bu sözleri düşünürken teyzesine döndü: ''Teyze seni yormuyor mu titizlik? Çocuklar, temizlik, misafirlik yormuyor mu? Hem bunca titizlik kötü değil mi?..''

''Asla'' dedi teyze. ''Titizlik niçin kötü olsun? Hem Allah temizliği emrediyor. Rasulullah temiz olanları seviyor. Benim hiçbir aşırılığım yok, insanlar paspal ve pis!''

''İyi ama, bu titizlik seninle çocuklar ve misafirler arasına perde çekmiyor mu? Seni bazı kişilerden uzak tutmuyor mu? Onlar da Allah Kulu değil mi?'' diye sordu derviş.

Teyze anlayacak gibi değildi: ''Bak evladım, temiz ve düzenli olmayandan hayır gelmez. Öyle misafir olmaz olsun!.. Çocuk da çocukluğunu bilecek!.. Şımarık şeyleri hiç çekemem!..''

Derviş teyzesinden ayrılırken şunları yazdı güncesine: ''Temizlik ve titizliğin bir insanı cehenneme sokacağını söyleseler inanmazdım. Demek; iyi sandığımız şeyler perdemiz ve azabımız olabiliyormuş. Bu derece titiz olmasa, azıcık esnese, çocukları daha çok sevecek, daha çok insanın gönlüne girecekti teyzem. Ama O, kendi dünyası ve kuralları ile yalnız yaşamayı seçmişti. Cehennem gibi bir yaşam olduğunu fark edemeden!''

***
Bir başka dosta yol uğrattı. Geniş bir çevresi, hatırı sayılır çalışmaları, emekleri vardı. Tecrübeliydi. Büyüktü. Saygındı. Saygınlık bekliyordu. Beklediği şeyler olmadığında köpürüyor, bir şekilde ortamı geriyor, etrafına çekilmezlik çemberi örüyordu. Hep yanlış yoldaydı insanlar. Oysa O doğrusunu öneriyor ama en yakınları bile takmıyordu.

Sabırla dinledikten sonra derviş söze girdi: ''Acaba hiçbir şey beklemeseniz insanlardan nasıl olur? Hatta saygı bile beklemeseniz! Nasılsa görmüş geçirmişsiniz. Bırakın anlamasınlar. Bırakın saymasınlar. Siz biliyorsunuz ya, yetmez mi?''

''Yetmez!'' dedi O Büyük, ''Yetmez! Saygı olmadan edep olmaz, edep olmadan da mesafe alınmaz.''

Derviş: “İyi ama bakın bu durum sizi üzüyor farkında mısınız?..”

''Ben onlara üzülüyorum, hakikati görmüyorlar diye'', dedi öteki.

Derviş biraz daha ileri giderek: “Onların hakikati görmemesi mi, yoksa beklediğiniz saygıyı göstermemeleri mi sizi üzüyor?.. Bunu iyice düşündünüz mü?..”

Ummadığı bir şey oldu. Epeydir görüştüğü o dost volkan gibi patladı: ''Ukalalık istemez!... Sen giderken biz geliyorduk. Senin yaşın kadar benim rahle-i tedrisim var, anlıyor musun?..''

Derviş usulca müsaade istedi… Bu dostunu da ilim ve emek kılıfı geçirilmiş beklenti cehennemi yakıyordu. Yanmasın isterdi ama O bunda ısrarlı ise ne yapabilirdi ki?..

***
Son olarak bir gençle çay içimi oturacaktı. Delikanlının sorunları vardı. Gençler nasihati ve tecrübeyi pek takmaz ama anlaşılmak da isterlerdi. Genç, hayal ve ideallerden bir dünya kurmuştu kendine. Öylesine uçuk, öylesine gerçek dışı idi ki hayalleri; günün birinde yıkılacak, yıkıldığında da acı çekecekti. Onu da sabırla dinledi derviş. Her derdine hak verdi.

Kendisine sıra gelince cümleleri özenle seçerek söze girdi: ''Gençsin, idealistsin, haklısın ama Allah sisteminde uçuk hayallere ve ideallere yer yok. Sistem işliyor. Sistemin kurallarına uyar ve mekanizmayı kavrarsan acı çekmez, hedeflerine de bir bir varırsın Allah’ın izni ile…''

Daha sözünü bitirmemişti ki genç patladı: ''Bana o kavramlarla ve öyle yazıp konuşanların ağzı ile anlatma! Sevmiyorum!.. Sistemmiş, mekanizma imiş, sünnetullahmış açmaz beni!..''

''Kişiyi bırak, sana açtığı yola ve ilme, manaya bak!'' dedi ise de dinletemedi.

Bu genç de özden çok kişilere, kavramlara takmış, kavram ve kişilerden bir cehennem tutuşturmuştu. Derviş usulünce vedalaşıp oradan da ayrıldı.

***
Tekkesine döndüğünde olanları mürşidine anlattı derviş: ''Efendim, âlemi bir dolaşayım dedim. İnsanlar kendilerine cehennem kurmuşlar. Ateşten çıkmaları an meselesi. Ufak bazı noktaları bir görseler dünyada cennet yaşayacaklar. Ama hiçbirine gösteremedim. Onları ateşten çıkaramadım efendim. Bitkinim ve çok üzgünüm.''

Mürşidi uzun uzun baktı gözlerine. Büyükler kısa ve öz konuşurdu. O da öyle yaptı:

''Demek bizim küçük derviş hidâyet dağıtmaya soyundu öyle mi?.. Hidâyeti kim verir derviş?..''

''Allah efendim, sadece Allah!..''

''Öyleyse?...''

''Anlıyorum Efendim bağışlayın!..''

''Seni Allah bağışlasın. Haydi geç hücrene de iyi bir tövbe et, sonra gel bugünkü Kur’an dersini ver!..''

Derviş hücresine geçti. Abdestini aldı, seccadesine oturdu ve tövbe etti Rabbine.

Gözlerinden iki damla yaş süzülürken şöyle niyaz ediyordu derviş: ''Nâr da senin nûr da!.. Cennetin kadar cehennemin de güzel… Bağışla beni sistemine kafa tuttum! Sadece dostlarım yanmasın, kurtuluversinler istemiştim. Hidâyet sendendir. Nâra seçtiklerin de, nûra seçtiklerin de güzel… Ben kimim ki?... N’olur bağışla!'' (Alıntıdır)

***

Hikâye bu kadar...

Hidâyet, İslam dini terimidir. . Hidâyet; Hakkı hak, batılı batıl olarak görüp doğru yola girmek, doğru yola ulaşmak, dalâletten ve batıl yoldan uzaklaşmak, iman etmek anlamındadır. Kur’an’ı Kerim’de birçok ayette yer alır. Bu ayetlerden bir kısmı şu şekildedir:

‘’Rabbimiz, her şeye bir özellik veren, sonra da hidâyet edendir (doğru yola eriştiren) (Taha, 50)

‘’Allah, dilediğini doğru yola hidâyet eder, iletir.’’ (Bakara, 213)

‘’Dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğine de hidâyet eder. (doğru yola, İslamiyet’e kavuşturur.) (Fatır, 8)

‘’Allah, dilediğine hidâyet verir. (İslamiyet’e ulaştırır), dilediğini dalâlette bırakır.'' (İbrahim, 4)

‘’Gerçek hidâyet Allah'ın hidâyetidir.'’ (Bakara, 120)

“Şüphesiz hidâyet, Allah’ın hidâyetidir.’’ (Ali İmran, 73)

Bu ayetlere göre hidâyet Allah'a mahsustur. Hidâyete sadece ve sadece Allah erdirir.. Kullara mahsus bir şey değildir...''Allah hidâyete erdirsin'' duası; ''Allah doğru yola yöneltsin ve doğru yol üzerinde sabit kılsın, gerçek kurtuluşa ve feraha eriştirsin'' manasında bir duadır...

Hayrın ve şerrin Allah'tan olması cihetiyle, insanları hidâyete erdiren ve dalâlete düşüren de ancak O'dur. İnsanlar birbirinin hidâyet ve dalâletine örnek davranışlarıyla sadece vesile olurlar. 

Hidâyet vermek sadece Allah'a mahsustur, sadece Allah’a aittir. İnsanlar kimseye hidâyet veremez...

Ama heyhat!

Etraf ne yazık ki kendisini Hüdâ yerine koyup insanlara hidâyet vermeye kalkan, hatta bu yönde baskı yapan ham ervahla, gafil sofularla ve çiğ siyasetçilerle doludur …

Yüce Allah onları da hidâyete erdirsin!

Osman AYDOĞAN




Yargılama

19 Şubat 2019

Önce bir hikâye:

Bağdat pazarında oyuncak satan yaşlı bir adam vardı. Ondan alışveriş yapanlar gözlerinin bozuk olduğunu bildiklerinden sahte parayla ödeme yaparlardı.

Bu hilenin farkında olan yaşlı adam hiçbir şey söylemezdi. Bunun yerine dua ederek Tanrı’dan kendisini kandıranları affetmesini isterdi, “Belki de fazla paraları yoktur ve çocuklarına hediyeler almak istiyorlardır” derdi.

Zaman geçti ve bir gün adam öldü. Cennet kapıları önüne geldiğindeyse bir kez daha dua etmeye başladı: “Efendim” dedi, ‘’Ben bir günahkârım. Birçok hata işledim bana verilen sahte paralardan daha fazla bir değerim yok. Beni affet”

Tam bu sırada kapılar açıldı ve bir ses şöyle dedi:

‘’Neyi affedeceğim? Hayatı boyunca kimseyi yargılamamış birisini ben nasıl yargılayabilirim?’’

Hikâye bu kadar...

Yıllardır bu ortamda yazı yazarım.... Ancak yazdığım yazıyı hemen paylaşmam... Bir çayın demlenmesi gibi, yazımı yazdıktan sonra bazen haftalarca bazen de üç beş gün üzerinde çalışır, düzeltmeleri yapar öyle yayınlarım...

Ancak dün bir istisna oldu...

Bir alıntı yazıyı hiç düşünmeden, üzerinde kafa yormadan, altına ''alıntıdır'' diye yazıp, ''Görgüsüzlüktür'' başlığı ile yayınladım... Gece hiç uyuyamadım... İnsanları, kim olursa olsun, ne yaparlarsa yapsın, davranışlarını, söz ve eylemlerini yargılayarak ''Görgüsüzlüktür'' diye itham etmenin ''En büyük görgüsüzlük'' olduğunu, ''Görgüsüzlüğün danişkası''  olduğunu fark ettim... Keşke bu yazıyı hiç paylaşmasaydım... ''Özür dileme''nin bir düzeltme, bir telafi olmadığını biliyorum ama yine de... Tüm arkadaşlarımdan özür diliyorum...

Halil Cibran der dururdu zaten; ''Dünyanın en bedbaht insanı başkasında kusur bulan ve başkasını yargılayan insandır.''

Osman AYDOĞAN




Görgüsüzlüktür...

18 Şubat 2019

Çağımızdaki görgü kuralları artık eskinin adabı muaşeret kurallarından çok çok farklıdır. Örnek mi istiyorsunuz? Aslında aşağıdaki örnekleri hayatımızın her anında görmek mümkündür. Kimse alınmasın, biraz ağır olacak ama buyurun o zaman:

1. Bir toplantı sırasında bilgisayarda ya da cep telefonunda kendi işlerini yapmak görgüsüzlüktür.

2. Bir toplantıda, sinema ya da konser gibi bir ortamda cep telefonunu sessize almamak görgüsüzlüktür.

3. Bir toplantıda cep telefonuyla bir mesaj yazmak görgüsüzlüktür.

4. Bir toplantıda, arkadaş ve aile buluşmasında cep telefonuyla “oynamak” görgüsüzlüktür.

5. Toplantıyı yönetenlerin toplantıyı gereğinden fazla uzatmaları, toplantıya katılanların zamanını boşa harcamak demektir; görgüsüzlüktür.

6. Toplantı ve randevulara gecikmek görgüsüzlüktür.

7. Randevu almış birisini kabul ettikten sonra onu bekletip başka işlerle ilgilenmek, bilgisayarla çalışmak, telefonla konuşmak görgüsüzlüktür.

8. Toplantıya katılıp konuşulanları dinlememek görgüsüzlüktür.

9. Bir yöneticinin toplantıyı ya da bir iş görüşmesini ast-üst ilişkisi çerçevesine sokup insanları sindirmesi, korku salması görgüsüzlüktür.

10. E postalarda baştan savma ve laubali bir dil kullanmak görgüsüzlüktür.

11. Toplantıyı başka bir iş nedeniyle bölmek, insanları bekletmek görgüsüzlüktür.

12. Bir toplantıyı, son anda, çok zorunlu bir sebep olmaksızın iptal etmek görgüsüzlüktür.

13. Önceden iptal olmuş toplantıları katılımcılara zamanında bildirmemek görgüsüzlüktür.

14. Toplantıda gruptan koparak yanındakiyle konuşmak, fısıldaşmak görgüsüzlüktür.

15. Ayaküstü tanıştırıldığınız birisine, ertesi sabah bir sosyal paylaşım sitesinde “arkadaşlık teklif etmek” görgüsüzlüktür.

16. Fotoğraf albümlerinizdeki kişileri kendilerine sormadan yayınlamak ya da isimlendirmek görgüsüzlüktür.

17. Twitter’da veya bir e-posta grubunda bir arkadaşlarınızla sohbet etmek, onlara mesaj iletmek görgüsüzlüktür.

18. Resmi ilişki içinde olduğunuz insanlarla sanal âlemde gereksiz bir samimiyet içine girmek görgüsüzlüktür.

19. Arkadaşlarınıza kendi bloğunuzu, grubunuzu, internet sitenizi mutlaka beğenmeleri için ısrar etmek görgüsüzlüktür.

20. Sosyal paylaşım sitelerini, olur olmaz fotoğraflarınızı paylaşmak, içinizi boşaltmak ya da mahrem dünyanızı paylaşmak için kullanmak görgüsüzlüktür.

21. Arkadaşınıza kişisel bir not iletmek için Facebook duvarını kullanmak görgüsüzlüktür.

22. Yakın olmadığınız bir arkadaşınızın doğum gününde onun Facebook duvarına laubali mesajlar yazmak görgüsüzlüktür.

23. Takma bir adın arkasına gizlenip Twitter’da, Facebook’ta veya bir başka sosyal medyada kavga etmek, şiddet kusmak görgüsüzlüktür.

24. Toplu mail gönderirken kişilerin mail adreslerini gizlememek görgüsüzlüktür.

25. Toplumsal bir tartışma yaratmak amacı taşımayan e-postalarda sadece göndereni yanıtlamak yerine toplu cevap vermek görgüsüzlüktür.

26. Sizi arayan kişilere ya da e-posta yollayanlara cevap vermemek görgüsüzlüktür.

27. “Bu e postayı hemen on kişiye gönderirsen dileğin gerçekleşecek, göndermezsen lanetleneceksin.” kıvamında e-postalar yollamak görgüsüzlüktür.

28. Özel olması gereken doğum günü kutlamalarını, geşmiş olsun ve taziye mesajlarını grup içinde aleni olarak yazmak görgüsüzlüktür. 

29. Sosyal medyada ya da e-posta gruplarında kaba dil, tehditkar üslup, üst perdeden konuşmak veya bir diğer şahsı kastetmek veya konuşmak veya grup üyelerine ayar vermek görgüsüzlüktür. 

30. Savunduğu politik görüşü destekleyen bir e posta alınca bunun doğru olup olmadığını hiç araştırmadan ilgili ilgisiz herkese göndermek görgüsüzlüktür.

31. Gelen her e-postayı oluşturduğunuz bir arkadaş listesine, hiçbir filtre kullanmadan iletmek, bu davranışı da sosyalleşme zannetmek görgüsüzlüktür.

(Alıntıdır)

Osman AYDOĞAN




Yalnız, gönlümde bir acı var, adını bulamadım…

Şükûfe Nihal, Türk edebiyatının en duygusal, en içli, en mahzun ve aynı zamanda da en unutulan bir yazarı, şairi ve özgürlüğe tutkun, mücadeleci ve ayakları üzerinde dimdik duran bir kadındır. 1896 doğumludur…

Babası V. Murat'ın başhekimi Emin Paşa'nın oğlu, Eczacı Albay Ahmet Bey’di, entelektüel birisiydi… Annesi Nazire Hanım. Soy kütüğü, baba tarafından Katipzadelere, anne tarafından Fatih Sultan Mehmet'in Başressamı Nakkaş Mehmet Efendi'ye dayanır.

Şükûfe Nihal babasının görevleri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te Arapça, Farsça, Fransızca öğrenir.

1919 yılında Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü'nü bitirerek "Türkiye'nin ilk üniversite mezunu kadını" unvanını almıştır…

Üniversiteyi bitirdiği yıl, ilk şiir kitabı "Yıldızlar ve Gölgeler" yayımlanır. Aruzla yazılan bu şiirleri hece ölçüsü ile yazdığı şiirler izler. 1928 yılında "Hazan Rüzgârları", 1930 yılında ise "Gayya" adlı şiir kitabı yayınlanır. Güçlü romantizmini düşünce gücüyle birleştirerek, sık sık toplumsal konularda yazmıştır. Ancak, kendisinden önceki ya da o dönemdeki kadın şairlerden farklı olarak, bir erkek edasıyla ve kadın olduğunu unuturcasına yazmamıştır. O, belki de kadın sorunlarını ve yaşantısını ilk dile getiren kadın şair ve yazarımızdır…

Eserlerinde, kadının çalışmasının önemini ekonomik açıdan,  üretkenliğini insan yaşamına olumlu etkileri açısından sık sık vurgular.  Yaşamındaki çok yönlülük, edebiyat alanında da görülür. Şiirlerinin yanı sıra lirik bir anlatım kullandığı öyküler ve romanlar yazmıştır…

1928 yılında "Tevekkülün Cezası" adlı öykü kitabı ve ilk romanı "Renksiz Istırap" yayımlanır. Bunları, "Çöl Güneşi" (1933), "Yalnız Dönüyorum" (1938), "Domaniç Dağlarının Yolcusu" (1946), "Çölde Sabah Oluyor" (1951) adlı romanları izler. 1935 yılında "Finlandiya" adlı gezi notları yayımlanır. 1910 yılından itibaren "Kadın", "Tan", "Cumhuriyet" gazetelerinde, "Ayda Bir", "Her ay" gibi dergilerde köşe yazarlığı yapmıştır. Bu eserlerinden ''Yalnız Dönüyorum'' okunmaya değer bir eserdir. Şükûfe Nihal’in Domaniç Dağlarının Yolcusu adlı yapıtı Şakir Sırmalı tarafından ''Unutulan Sır'' adıyla filme çekilir, 1945 yılında çekimi başlayan film, 1948 yılında gösterime girer.  

Şükûfe Nihal, edebi kişiliğinin yanında eylemci kişiliğiyle de tanınır. Cumhuriyetin kurulması aşamasında, ikinci eşi Ahmet Hamdi Başar'la Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinde önemli çalışmalar yapmışlardır. Şişli'deki evlerinde toplantılar düzenlenmiş, kurtuluş mücadelesinin kararları alınmıştır.

Halide Edip, Sultanahmet'te tarihi demecini verirken, Şükûfe Nihal de, Fatih Mitingi'nde dinleyenleri oldukça etkileyen tarihi konuşmasını yapıyordu; “Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın.”

Bununla da kalmayıp Anadolu'ya çıkmış, sonraki yıllarda da Anadolu'yu gezmiş, gördüklerinden etkilenen Nihal, eserlerinde Anadolu sorunlarına yer vermiş, gördüğü, tanıdığı köyleri ve köy kadınlarını anlatmıştır.

Tarihimizde kadın özgürlüğünün ilk temsilcileri ve savunucularından biri olan Nihal, aynı zamanda Türk Kadınlar Birliği'nin de kurucularındandır. Kurtuluş Savaşı sonrasında da, ülkeyi yönlendiren kararlarda etkili olan Atatürk sofralarının vazgeçilmez konuğudur…

Hâlide Nusret ’’Bir Devrin Romanı’’ isimli kitabında (Timaş Yay. 2009) birinci elden Şükûfe Nihal’den bahseder. Şükûfe Nihal ve Hâlide Nusret İstanbul Kız Lisesinden yakın arkadaştırlar. Hâlide Nusret kitabında Şükûfe Nihal’i şöyle anlatır; ‘’Çok zevkli döşenmiş evinde tertiplediği toplantılarda devrin genç, yakışıklı pek çok şair ve yazarı onun etrafında fır dönüyorlardı. Güzeldi, zarifti, kültürlüydü, üniversite bitirmiş nâdir kadınlardan biriydi.’’

Şükûfe Nihal’in yakın arkadaşı İsmet Kür (yazar Pınar Kür’ün annesi, Hâlide Nusret’in kardeşi), ‘’Yarısı Roman’’ (Everest Yay. 2011) adlı kitabında Şükûfe Nihal’i şu şekilde tanımlar: ‘’Şükûfe Nihal hemen her görenin âşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. ‘Güzel’ denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı... Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu ‘dünyaya metelik vermeyen’ haliydi. Ve de, o sıralar, ‘hayran olunacak kadın’ sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hâlâ sevdiğini biliyorum. Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı.’’

Hicran Göze ‘’Yahyâ Kemal'den Nâzım Hikmet'e, Şükûfe Nihal'den Fâruk Nâfiz'e; Bir Zamanlar Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları’’ isimli kitabında (Kubbealtı Yay. 2010) Şükûfe Nihal’i, Fâruk Nâfiz’i ve aşklarını anlatır.

Kadınlı erkekli toplantılarda; ‘’Geldikçe Şükûfe sahn-ı meclis – Pürzemzeme gülistana döndü’’ diye övülen bir kadındı Şükûfe Nihal…

Pek çok kişi sevdalanmıştı, güzel, zarif, şık, bakımlı ve zamanın en gözde şairi olan bu cıvıl cıvıl kadına. Şükûfe Nihal’in etrafında ateşin etrafında dönen pervaneler gibi dönen âşıklardan birisi de de Nâzım Hikmet’ti... 1920’li yıllar... Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairlerin yazarların edebi sohbetlerin birindeydi… Hâlide Nusret’in dizlerinin üzerinden Şükûfe Nihal’e uzatılan, onun ise gülerek okusun diye Hâlide Nusret’e verdiği kağıt… Nâzım Hikmet’in delişmen yazısıyla; “Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz.”  

Hâlide Nusret’in, kız kardeşi İsmet Kür’e söylediğine göre Nâzım Hikmet, “Bir Ayrılış Hikâyesi” adli şiirini Şükûfe Nihal için yazmıştı:

‘’Erkek kadına dedi ki: 
- Seni seviyorum, 
ama nasıl? 
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp 
parmaklarımı kanatarak 
kırasıya, 
çıldırasıya... 
Erkek kadına dedi ki: 
- Seni seviyorum, 
ama nasıl? 
kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz, 
yüzde yüz, yüzde bin beşyüz 
yüzde hudutsuz kere yüz... ’’

Nazım Hikmet, ‘’Yatar Bursa Kalesinde’’’ isimli eserindeki “İtizârname-i Nâzım” şiirini de  Şükûfe Nihal için yazar. 

Dönemin ünlü şairlerinden sadece Nâzım Hikmet âşık değildi Şükûfe Nihal’e. Hâlide Nusret’e göre Faruk Nafiz de Ahmet Kutsi Tecer de Şükûfe Nihal’e âşık edebiyatçılardan biriydi.

İnişli çıkışlı ve dalgalı özel hayatı, karşılıksız ve tinsel aşkları ile farklı bir şairimizdir Şükûfe Nihal… Bu nedenle üzerinde akademik tezler yazılmıştır.  Şükûfe Nihal’i en iyi anlatan ve onun biyografisini yazan araştırmacı,  halen Erciyes Üniversitsi öğretim üyesi Prof. Dr. Hülya Argunşah’tır. O’nun yayınlanmış olan doktora tezi Şükûfe Nihal üzerinedir:  ‘’Bir Cumhuriyet Kadını: Şükûfe Nihal ’’, (Akcağ Yay., Ankara, 2002) Bir diğer tez de Türkân Yeşilyurt Kayhan’ın ‘’Kadın Şairde Kadın: Şükûfe Nihal’in Şiirleri’’ (Bilkent Üniversitesi) isimli yüksek lisans tezidir.  Bu yazıda da kısmen bu tezden yararlanılmıştır. 

İlk eşi biraz da ailesinin ısrârı ile çok genç yaşta evlendiği Türkçe öğretmeni Mithat Sadullah (Sander) Beydi. Aralarında büyük yaş farkı vardı. Babasının zoruyla evlenmiş, evlenmemek için bileklerini keserek intihara teşebbüs etmişti. Bu evliliğinden oğlu Necdet (Sander) dünyaya gelmişti. Zorla evlendirildiği eşinden iki sene sonra ayrılmıştı.

Bu ayrılık günlerindeki sıkıntılarına teselli olan ve ona aruzu öğreten biri vardı. Cenap Şahabettin’in küçük kardeşi (anne bir baba ayrı) edebiyatçı, şair ve ressam olan otuz yaş civarında genç adam: Osman Fahri (1890-1920).

Gazeteci Cevat Fehmi’nin ‘’izdivaçta aşk lâzım mıdır?” sorusuna Şükûfe Nihal  “İzdivaçta aşk birinci şarttır” diye cevap veren, evlilikte aşkı birinci şart olarak gören Şükûfe Nihal, Sander’le evliliğinde aradığı aşkı bulamayınca da Osman Fahri’ye karşı ilgisiz kalamaz.

Adile Ayda “Şükûfe Nihal, Böyle İdiler Yaşarken’’ (Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1984) adlı kitabında Nihal’in hayatta tek sevdiği kişinin Osman Fahri olduğunu ifade eder. Yazar, Şükûfe Nihal’in kendisine “Zaten insan hayatında bir defa sever. Gerisi kapılış, aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim” dediğini yazar.

İsmet Kür, ‘’Yarısı Roman’’ (Yapı Kredi Yayınları, 1995) adlı yapıtında şairin ağzından şu sözleri aktarır: “Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı.”

Şükûfe Nihal gerek Adile Ayda’ya gerekse İsmet Kür’e tek aşkının Osman Fahri olduğunu söylese de bu aşkı başlangıçta pek ciddiye almamış, biraz da uçarı biçimde yaşamıştır.

Şükûfe Nihal, ‘’Yerden Göğe’’ adlı kitabında yer alan ve ağırlıklı olarak Osman Fahri ile olan aşkını anlattığı “Mermer Kapı” isimli şiirinde Osman Fahri ile aşkını bir oyun olarak yaşadığını ve bu sırada on yedi yaşlarında olduğunu belirtir:

“Bir on yedi bahar ki nankör, çılgın, zalimdi,
Seven de reddeden de o şımarık kalbimdi…
Sensiz kalmak muhâlken, hayır, aldandın, derdim!..
Sanırdım ki bu oyun ömrümce sürecektir…”

“Mermer Kapı”da yer alan dizelerinde ayrıca Osman Fahri’nin de kendisine şiirler yazdığını da ifade eder:

“Bir damla gözyaşıma
Kaç mısra dökülürdü
Kaleminin ucundan,
Kim bilir?”

Prof. Dr. Hülya Argunşah’ın ‘’Bir Cumhuriyet Kadını: Şükûfe Nihal’’’ isimli eserinde (Doktora tezidir) şu bilgiyi verir: Osman Fahri, Şükûfe Niha’in eşi Mithat Sadullah Sander ile yakın arkadaştır.  Arkadaşının karısına âşık olmayı kendisine yakıştıramayan Osman Fahri, biraz da başlangıçta Şükûfe Nihal’in kendisine umut vermeyişinden kaynaklanan ümitsiz aşkının yarattığı küskünlükle ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyup öğretmen olarak  tayinini İstanbul’dan Elazığ’a aldırır. Şükûfe Nihal’in Sander’le evliliği boşanmayla noktalansa bile Şükûfe Nihal Osman Fahri’yle bir daha bir araya gelmez. Şükûfe Nihal’e çılgınca âşık Osman Fahri’nin Şükûfe Nihal’i unutması da pek mümkün olmaz.

Genç adam ümitsiz aşkının yarattığı küskünlükle öğretmen olarak gittiği Elazığ’dan da yalvarır:

‘’Sen benim hem dem-i hayalâtım,
Ben senin yârı tesellikârın
Olacakken; fakat nedense, Nihal
Sen benim gözlerimde dert aradın…
Ah! Mâdem ki sen de bir şair,
Ben de şâirim, bu kâfidir’’

Hepsi boşunaydı. Sevdiği kadından tamamen ümidini kesip, buhrana girip kafasına tabancayı dayayıp hayatına son verdiğinde takvimler 1920 senesini gösteriyordu.

Bu intihar girişiminde beyninde kurşun kalan Osman Fahri İstanbul’a getirilerek Fransız hastanesine yatırılır ve bir süre sonra burada çıldırarak ölür.

Şükûfe Nihal, karşılıksız aşkı yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca hiç unutmaz, unutamaz… Şükûfe Nihal’in ‘’Yerden Göğe’’ adlı kitabında yer alan “Mermer Kapı” adlı uzun şiirinde hep Osman Fahri’nin izlerine rastlanır.

Şükûfe Nihal “Mermer Kapı” da Osman Fahri’nin cinnetine şöyle hatırlatma yapar:

“Sana Mecnun dediler,
Mukaddestir gözümde
Cinnet o günden beri…”

Şükûfe Nihal ikinci eşinden de ayrılıktan sonra daha çok içine kapanır ve tekrar hayatta olmayan Osman Fahri’ye sığınır.  O kadar ki bir zamanlar Osman Fahri’nin yaşadığı Elazığ’a gider. Zeynep Kerman’ın ‘’Osman Fahri: Hayatı ve Şiirleri’ (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1998) isimli kitabında yazdığına göre Elazığ’da Osman Fahri’nin yaşadığı eve gider ve saçından kestiği bir tutamı onun evinin bulunduğu bahçeye gömer.

Şükûfe Nihal, saçından kestiği o bir tutam saçı Osman Fahri’nin bahçesine gömerken kafesinde çırpınan bir kuş gibidir kalbi, çırpın çırpın çırpınır… Cama çarpan bir kuş gibidir kalbi göğüs kafesinde çırpın çırpın çırpınır…  Çırpınan bir deniz gibidir, sahile vuran azgın dalgalar gibidir damarlarındaki kanı, damarlarında çırpın çırpın çırpınır… Kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibidir kalbi çığlık çığlığa çırpınır… Yörüngesiz kalmış kuşlar gibi feryaad figan halindedir kalbi çırpın çırpın çırpınır…

Şükûfe Nihal bu bahçeyi “Mermer Kapı”da şöyle anlatır: 

‘’Yolunmuş sarmaşıklar, 
Söndürülmüş ışıklar, 
Bir türbe şimdi balkon… 
Diyorlar: ‘Orda en son, 
Seni sormuştu bize, 
Sarılıp elimize… 
Seni beklemiştik hep… 
Gelmedin neydi sebep?’..’’

Osman Fahri yaşarken Elazığ’a gitmediği için suçluluk duyan Şükûfe Nihal, yine “Mermer Kapı”da ondan af diler:

“O gurbet illerinde hep anmışsın adımı…
Gelemedim, affeyle, kırdılar kanadımı!..”

Ancak Şükûfe Nihal’in Osman Fahri’ye karşı duyduğu aşk zamanla marazî bir hal alır. Artık hayattaki tek isteği ona kavuşmaktır. Yine “Mermer Kapı”da ona seslenir:

“Yedi kat yeri delebilsem de,
İzini bulup gelebilsem de,
En son zerremle kavuşsam sana,”

Şükûfe Nihal iyice hayata küsmüştür artık... Bu hissiyatını ''Sabah Kuşlar'' adlı kitabındaki ''Neme Yetmez'' şiirinde görürüz:

Neme Yetmez?

Yakut, mine, zümrüt bana birdir kayalarla;
Bir gül dikeninden kanayan el neme yetmez?
Kâşâne, sedir, sırma, ışık onların olsun;
Bir köhne kitap, bir sarı kandil neme yetmez?

Rûhum ki yanıktır ve şifâsızdır ezelden,
Sarmak dilesem, bir kara mendil neme yetmez?

Dağlar neme yetmez, bağlar neme yetmez?
Bir kuş ki benim derdime ağlar, neme yetmez?
Yanmaz ateşinden deli gönlüm bu diyârın,
Gökten bir alev bağrımı dağlar, neme yetmez?

Kestimse ümîd artık ezelden ve ebetten;
Bir eski rübâb ömrümü bağlar, neme yetmez?

Bir çölde biten dal gibi ıssızsa da rûhum,
Dost âleminin ettiği kem söz neme yetmez?
Vardır anacak bir gün olup ismimi elbet,
Bir servinin altında dolan göz neme yetmez?

Dağlar neme yetmez, bağlar neme yetmez?
Bir kuş ki benim derdime ağlar, neme yetmez?

(Cinuçen Tanrıkorur şairin “Neme Yetmez?” adlı şiirinden bir bölümü 1979 yılında uzzâl makamında nakış yürük semaî usulünde bestelemiştir.)

Bu hassas, bu nadide, bu duygulu şair artık iyice içine kapanır. Muhafazakâr çevre yapısı ve dışarıdaki katı dünya ile özgür, başı dik kadın yapısı ve hassas ve modern dünyası arasında sıkışır kalır.  Sonuçta topluma, çevreye ve kendisine yabancılaşır... Tabii bu haleti ruhiyesi de şiirlerine yansır. Gayya’daki “Söndürün” şiirinde şöyle der:

“Söndürün karşımda yanan ateşi;
 Kalbimin dört yanı buzla örtülü.
Bakışlarım ölü, şuurum ölü…”

“Taş Gibi”de iç dünyasının fotoğrafını çeker:

“Ben bu gece ruhumu elimle boğacağım,
Yarına bir kaskatı taş gibi doğacağım…”

 “Heykel”de ruhunu anlatır, eşten dosttan kopuşunu:

“Gece bir heykeldir o, oyulmuş sarı taştan, 
Ruhunun son bağları kopmuş eşten, yoldaştan…” 

Şükûfe Nihal ‘’Yakut Kayalar’’ romanını da Osman Fahri’yle yaşadığı aşk üzerine kurar. Romanda idealist bir genç kadın kendisi gibi toplumsal sorunlara ve sanata karşı duyarlı bir erkekle bir aşk yaşarken, ailesinin ve toplumun değer yargılarına uygun “zengin bir koca”yla evlenmeye zorlanınca erkeklere ve topluma isyan eder. Sevdiği adam ise tıpkı Osman Fahri gibi cinnet geçirir ve ölür. Başlangıçta onun cinnetine ve ölümüne kayıtsız kalan genç kadın, bir gün duyduğu bir ney sesiyle bu aşkın içinde yeniden canlandığını fark eder. Ancak kendisine kara taşları, toprakları “yakut kayalar” olarak gösteren aşkını artık kaybetmiştir: “Ve anladım ki, dünyanın kara taşlarını, topraklarını bana ‘yakut kayalar’ şeklinde gösteren füsûnu, ben artık kaybetmişim!..”

Şükûfe Nihal, ideal erkek imgesini ‘’Yakut Kayalar’’ isimli romanında şöyle anlatır: “O, benim için ideal bir insandı. Bütün eksik yaratılmışların arasında, o, kafası, kalbi, duyguları, sanatı, mantığı, ilmi, güzelliği ve gururuyla tam bir insandı”

Zeynep Kermen’ın bahsi geçen ‘’Osman Fahri: Hayatı ve Şiirleri’’ kitabında verdiği Osman Fahri’nin “İhtizaz-ı leyal” adlı şiirinde Osman Fahri de Şükûfe Nihal’in Elazığ’a gelmesini beklemektedir:

“Gece, her yer sükûta müstağrak
Sana ruhum gelirse ağlayarak:
Onu bir lahza dinle, sonra uyu:
O senin şimdi bekliyor yolunu…”

Pek çok kişi sevdalanmıştı, güzel, zarif, şık, bakımlı ve zamanın en gözde şairi olan bu cıvıl cıvıl kadına. Bu kişilerden sadece Osman Fahri’yi unutmadı, unutamadı Şükûfe Nihal… Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. Kaldığı huzur evinde ölene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde, şiirlerinde hep Osman Fahri vardı...

Âdile Ayda ‘’Böyle İdiler Yaşarken’’ (Edebî Hatıralar, Ankara, 1984) adlı kitabında Şükûfe Nihal’in Osman Fahri için kendisine şu ifadeyi kullandığını yazar; ‘’Ben ona layık değildim. O mütekâmil insandı. Bir dâhi idi. Bana yazdığı mektupları, bıraktığı hâtıra defterini, karaladığı şiirleri her gören aynı fikirde…’’ (Elazığ’da Osman Fahri’nin yakın dostu Mehmet Mevlüt Osman Fahri’nin Elazığ’da kalan evrakını saklar. Ancak çıkan bir yangında evrakın bir kısmı yok olur. Mehmet Mevlüt, Şükûfe Nihal’e yazdığı 10 Haziran 1942 tarihli mektupta bu hadiseyi anlatır ve yangından kurtarılmış olan evrakı kendisine postalar. Şükûfe Nihal Elazığ’a geldiğinde de Mehmet Mevlüt ona mihmandarlık yapar, Osman Fahri’nin evini gösterir.)

Yakın dostlarına da Osman Fahri için; "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yanar gerçek aşkın kıymetini bilmeyen her fâni gibi…

İkinci evliliğini İstanbul Üniversitesinden arkadaşı olan Ahmet Hamdi Başar’la yaptı. Otuzbeş sene sonra nihayete erecek olan bu evlilikten kızı Günay dünyaya gelmişti. Hâlide Nusret’in çok sevdiği Günay…

Şükûfe Nihal’in edebiyat çevrelerindeki en bilinen ikinci aşkı ise hiç şüphesiz, Fâruk Nâfiz Çamlıbel’di... Hicran Göze  ‘’Yahyâ Kemal'den Nâzım Hikmet'e, Şükûfe Nihal'den Fâruk Nâfiz'e; Bir Zamanlar Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları’’ isimli kitabında Fâruk Nâfiz bölümünde bu aşkı şu şekilde anlatır;

Fâruk Nâfiz Çamlıbel Şükûfe Nihal’i, halası Saide Hanım’ın Erenköy’deki köşkünde görür ve ilk görüşte âşık olur. Aşkları karşılıklıdır. Hep şiirler yazarlar birbirlerine.

Fâruk Nâfiz’in 1928’de yayınladığı ‘’Suda Halkalar’’ kitabının ‘’Macera ve Gençlik’’ bölümünde yazmış olduğu şiirde geçen kızın adı da Nihal…

Şu iki mısrada ise Fâruk Nâfiz sevgilisinin adını da açıklamıştır:

‘’Yalnız yaşamaktansa Nihal’imden uzakta
Kalsam diyorum dâr-u diyarımdan uzakta.’’

Bir şiirinde gene sevgilisinin adı vardır:

’İnce bir kızdı bu, solgun, sarı, heykel gibi lâl
Sanki rûhumdan uzak sisli bir akşamdı Nihal.
Ben küreklerde, Nihal’in gözü enginlerde
Gizli sevdâlar için yol soruyorduk nerde.’’

Aşkları üzerine roman yazdılar. Fâruk Nâfiz Çamlıbel ‘’Yıldız Yağmuru’’nda, Şükûfe Nihal ise ‘’Yalnız Dönüyorum’’ adlı romanında sevdalarını dile getirdiler. .

1922 yılında Faruk Nafiz Çamlıbel’in Kayseri Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmesi Şükûfe Nihal’i oldukça üzer.  Şükûfe Nihal ‘’Gayya’’ isimli kitabındaki ‘’Son Hâtıra’’ adını taşıyan şiirinde kendisini üzen ani ayrılığın acısını dile getirir:

‘’Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!...

Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım…’’

Şükûfe Nihal Gayya’da “Senden Sonra” adlı şiirinde Çamlıbel’in gitmesinden dolayı duyduğu derin üzüntüyü anlatır:

“Buradan gittin gideli nasıl içliyiz, bilsen!
Göklerin gözü yaşlı, kırlar hazin, ben hasta,
Sensiz geçecek günler için bütün köy yasta…
Gelsen de bir gün olsun göz yaşımızı silsen!..” 

Yine Gayya’da “Köy Arkadaşlarıma” adlı şiirinde ise bu ayrılıktan sonraki halini anlatır:

 “Gezdiğimiz yerleri bir hayal gibi gezdim,
Köyün ruhunda siyah bir hicran rengi sezdim:
Her taraf derdimizle harap, bitkin, perişan,
Hâlâ şifa bulmamış belli bu ayrılıktan…”

Faruk Nafiz Çamlıbel de bu ayrılıktan üzüntülüdür.  İsmini Kayseri’ye giderken mola verdiği İncesu kasabasındaki handan alan ‘’Han Duvarları’’ adlı kitabında bulunan 1923 tarihli “Gurbet” adlı şiirini de Şükûfe Nihal’e ithaf etmiştir. ‘’Şükûfe Nihal Hanımefendi’ye’’ diyerek:

“Kaç yıl geçecek böyle hazin, böyle habersiz,
Sen Marmara’nın göl gibi durgun bir ucunda,
Ben böyle atılmış gibi yurdun bir ucunda,
Sen benden uzak, ben sana hasret…
Sarmış beni gurbet
Sarmış beni mecnun diye zencir gibi dağlar
Bir türbe ki ruhum gelen ağlar giden ağlar.’’

Halil Soyuer, “Aşklarında Yaşayan İki Şair: Faruk Nafiz Çamlıbel - Şükûfe Nihal”. Şair Dostlarım’’ (Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2004) isimli eserinde Şükûfe Nihal ile Faruk Nafiz Çamlıbel arasındaki aşkın zaman zaman gazetelerin dedikodu sayfalarına taşındığını yazar.

Faruk Nafiz Çamlıbel 1932 yılında aniden bir başkasıyla evlenir. Fâruk Nâfiz’in bu aşkı olanca coşkunluğu ile yaşarken yaptığı ani evlilik herkesi olduğu gibi Şükûfe Nihal’i de şaşırtır. Fâruk Nâfiz, 1932 senesinde kendisiyle aynı lisede görevli Biyoloji öğretmeni Azîze Hanımla evlenmişti. Epeydir araları açıktı, uzun zamandır konuşmuyorlardı. Fâruk Nâfiz’in kocasından ayrılarak kendisiyle evlenmesi için ısrar etmesine hep olumsuz cevap vermişti Şükûfe Nihal. Şükûfe Nihal, kızı Günay’ı babasız bırakmamak için Faruk Nafiz Çamlıbel’in ısrarlarına rağmen eşinden boşanıp onunla evlenmez.

Bu evlilik Nihal’in Faruk Nafiz Çamlıbel’e karşı duyduğu sevgiyi nefrete dönüştürür. Ancak kalbi kırılmıştır Şükûfe Nihal’in. Şükûfe Nihal’in Yıldızlar ve Gölgeler’de yer alan “Yavru Kuş” adlı şiirinde bu kırıklık yer alır:

“Penceremden ölen çiçeklerimin
 Renk-i yeisiyle münkesir, mağmûm 
Düşünürken elemli, pek nermin,
İnce bir sesle titredi ruhum!”

“Buzlu bir dalda nazlı bir yavru
 Ağlıyor ruhunun enîniyle…
Sanki donmuş gözünde bir şule;
Küçücük kalbi bir yıkık bârû!”

Su’daki “Ömrümce Beklediğim” adlı şiirinde ay gibi solacağını ifade eder: 

‘’Doğan, batan güneşe bir zaman esir oldum; 
Solgun aya dalarak yıllarca ben de soldum; 
Sakin bir göl başından atıldım ummanlara; 
Boş kırlardan çekildim kökü yok ormanlara… 
Ne oradaki sükûnet, ne buradaki azamet 
Kâfi geldi ruhuma; 
Beynimde hep o ateş, hep o acayip humma.’’

Şükûfe Nihal dökülen yapraklara hitaben yazdığı ‘’Hazan Rüzgârları’’ isimli şiirinde de ümidini  ve ümitsizliğini anlatır:

‘’Kollarıma düştünüz
Solgun periler gibi;
Ruhumla öpüştünüz,
Bir ümid diler gibi...’’

Fâruk Nâfiz 1954’te Cumhuriyet gazetesinde çalışan Sermet Sami Uysal’ın: “Eşinizle aşk evliliği mi yaptınız?” sualine “Hayır. Birbirimizi beğenip evlendik; duygudan çok kafa izdivacı oldu daha doğrusu.” diye cevap vermişti…Gençlik devrinin fırtınalı aşklarını şiirlerine döken şairin asil ruhlu Azîze Hanım’a hissettikleri belki aşktan da üstündü. Aklın ve mantığın arkadaşlığında bir beğenme ile başlayan bu evlilik aşktan da üstün bir sevgi ve dayanışmayla yıllarca sürmüştü.

Azîze Hanım’ın bir amansız hastalıktan ani ölümü ile perişan olan Fâruk Nâfiz, Azîze’sinin arkasından o zor günlerini dile getiren bir şiir yazar ve ‘’Bunu senin bestelemeni ve ölümsüzleştirmeni istiyorum’’ diyerek yakın dostu üstad Alâeddin Yavaşça’ya verir. Bu güzel güfte Alâeddin Yavaşça tarafından hicaz makamında bestelenince gönül tellerini titreten bir şarkı oluşur:

‘’Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok’’

Fâruk Nâfiz’le birbirlerine âşık olduklarında, Şükûfe Nihal evlidir. Bu arayış nedeniyledir ki sadece tinsel ve uzaktan uzağa nezih, ulvi bir aşkı yaşar ve romanlarında ve şiirlerinde yaşatırlar bu aşkı. Bu nedenle evli olmasına rağmen, bu ulvi tinsel aşk herkes tarafından, hatta eşi tarafından da bilinmesine rağmen hep saygıyla kabul görmüştür.

Fâruk Nâfiz’in eşinden ayrılıp evlenmelerini hep reddeder Şükûfe Nihal. Çünkü evlenmezlerse tene değmezse o devasa sevda, aynı ulviyetini muhafaza edecektir, kirlenmeyecektir ve ölümsüz olacaktır. Bir taraftan da Şükûfe Nihal kızı Günay’ı babasız bırakmamak istemektedir. İşte bu nedenlerle reddeder Fâruk Nâfiz’i Şükûfe Nihal. Ancak bu aşk huzursuz eder Şükûfe Nihal’i…

Selim İleri, ‘’Mavi Kanatlarında Yalnız Benim Olsaydın’’ (Everest Yayınevi, 2010)  adlı romanı bu iki şairin aşkı üzerine kurulmuştur. Romanda Şükûfe Nihal’in bu huzursuzluğundan bahsedilir;

“Renksiz Istırap romanının yazarı asrî yaşayışın bize özgü uyarsızlıkları ortasında yasak bir aşkın kurbanı oluyordu. Galiba ikinci izdivacında da mutluluğa kavuşamıyor, galiba evli bir beyle, kendisi de evliyken bir gönül macerası geçiriyor. Onu artık salonlarda, edebi toplantılarda, çay saatlerinde, şiir günlerinde öyle şuh, azametli, göremiyormuşsunuz. Gitgide zayıflıyor, sözleri azalıyor, neşesi soluyor, elleri titriyor, gözleri ikide bir hep yaşarıyormuş. Girip çıktığı evlerde, katıldığı toplantılarda, bulunduğu mekânlarda durup dururken buhranlara kapılıyormuş, artık yerinde duramıyormuş, oralardan çılgıncasına fırlayıp gidiyormuş… Hem edebî toplantılar olmaksızın yaşayamıyormuş, hem de edebî toplantılara katlanamıyormuş… Yüzünün solgunluklarını, yıpranmışlığını ağır bir makyajla örtmeyi deniyormuş. Eskisinden çok daha fazla sigara içiyormuş ve sigaralarını uzun ağızlıklar takmadan içiyormuş, birini yakıp, birini söndürüyormuş. Başka konular, edebi, siyasi, içtimai konular konuşulurken o sözü ille aşka, sonu meçhul aşklara getiriyormuş. Bu salonlarda yalnızca aşkın acıları, hüsranları konuşulsun istiyormuş… Kendisinden rica edildiğinde yeni şiirlerini okuyormuş ve bu yeni şiirlerin hepsi aşkı Fuzulî’ye yaraşık bir gönül küskünlüğüyle dile getiriyormuş. O artık Nedimvâri şuhlukları büsbütün unutmuş, büsbütün yalnızmış… Çünkü âşık olduğu evli bey, galiba yuvasına dönmek istiyormuş. Şükûfe Nihal Hanım hislerini gizleyemediğinden bu yasak aşk herkes tarafından konuşuluyormuş. Yasak aşk dile düşmüş. Sözler, dedikodular, kınayışlar Şükûfe Nihal Hanım’ın kulağına çalındıkça, o, hislerini, hasretlerini hiç dinginleyemiyormuş. Sevdiği adamın adını sayıklayacak kertelere geliyormuş ve onu kimse anlamıyormuş. O artık bu aşkı… aşkı kendi kendine yaşıyormuş.’’

Şükûfe Nihal’deki bu halet-i ruhiye aşkın soyluluğunu ve soysuzluğunu yansıtır. Bu haleti ruhiye Attila İlhan’ın bir şiirini anımsatır; ‘’Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur’’

Kader midir, rastlantı mıdır bilinmez; Fâruk Nâfiz, eski aşkı Şükûfe Nihal huzur evinde öldüğü zaman o bir hanım arkadaşıyla Samsun vapuruyla çıktığı Akdeniz gezisindeydi, şiirler yazdığı kadının ölümünü duymadan o da o vapurda son nefesini verecekti.  

Şükûfe Nihal aradığı huzuru ikinci evliliğinde de bulamaz. Şükûfe Nihal, 64 yaşındayken Ahmet Hamdi Başar ile olan ikinci evliliğini de bitirir.

1960 yılında başına talihsiz bir olay gelir; kızından dönerken sokaktaki bir çukura düşerek kalça kemiğini kırar. Kaza sonucu birçok ameliyat geçirir, yatağa mahkûm kalır. Çok sevdiği kızı Günay’ın hayata gözlerini yumması (1969) da yaşamla ilişkisinin tamamen kopmasına neden olur.

Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Taksim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitabevini açan ilk eşinden olan oğlu Necdet Sander, annesinin bu durumuna çok üzülüyor ve onu böyle görmemek için ‘’yüreğim dayanamıyor’’ diyerek yanına uğramaz, annesiyle alâkasını keser.

Hayatın zorlaşması sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz (Bir zamanlar CHP Çorum Milletvekili) ve İffet Halim Oruz’un açtıkları Bakırköy’deki huzurevine yerleşir. Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsine Akkaş da artık yaşlanmışlardı, sık gelemezler huzurevine. Yalnızlığı ve hüznü olanca şiddetiyle yaşadığı ve belki de geçmişin muhasebesini yaptığı son durağıdır huzur evi…

Huzur evinin o kasvetli havasında her vesile ile kendisi için intihar eden o genç adamın bahsini açmakta, yazdığı şiirleri okumakta, yenilerini yazmaktadır. Âdile Ayda bu şiirler için ‘’Türk edebiyatı ölçüsünde değil, dünya edebiyatı ölçüsünde, bir ölmüş sevgili için yazılan en orijinal, en güzel mısralardır.’’ demektedir.

‘’Nerdesin? Toprakta mı, havada mı suda mı?
Nasıl buldun bu vahşi gecelerde odamı?
Hasretim şefkat, şiir, aşk dolu ellerine…
Gelsen de boş gönlüme bir hayat gibi dolsan.
Sen uyansan, ben yatsam biraz senin yerine…’’

Yaşamı boyunca hep mükemmel aşkı arayan, aşkta da tensel değil, tinsel aşkı arayan Şükûfe Nihal’in ‘Bir Şey Unuttum’’ isimli şiirindeki şu dizeleri sanki huzur evindeki hesaplaşmasını anlatır:

‘’Yalnız,
Gönlümde bir acı var, adını bulamadım;
Kırık gibi kanadım!
Bir şey mi kaybettim, ne? Ellerim bomboş gibi.. .
Bir yakuttan kadeh ki varlık çatlamış gibi .. .

Ses mi, çiçek mi desem;
Işık mı, renk mi desem;
Sanki, geçtiğim yolda bir şey unuttum!... ‘’

Huzur evinde bütün ilişkileriyle hesaplaşır. Evlilikleriyle, kendine âşık olan herkesle iç hesaplaşması yapar. Bunlar arasında Nazım Hikmet, Fâruk Nâfiz ve Ahmet Kutsi Tecer de vardır... Bir tek, aşkı uğruna ölümü seçen ve yakın dostlarına, "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yandığı Osman Fahri'yle hesaplaşamaz… Son nefesini verdiği 24 Eylül 1973 yılına kadar onu düşünür. Son nefesine kadar Osman Fahri’yi hayalinde yaşatır ve ona duyduğu aşkla hayata veda eder.

‘’Şükûfe’’ Farsça kökenli bir isimdi, ‘’açmamış çiçek, tomurcuk’’ anlamına gelirdi...  Şükûfe Nihal adı gibi açmadan solan bir çiçek olarak bu dünyadan göçüp gider…

Selim İleri’nin ‘’Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın” isimli kitabının sonlarına doğru “Uzlet” başlığıyla yer alan bölümde Şükûfe Nihal’in huzur evindeki son günleri anlatılır.

Kitapta bir yakınını huzurevinde ziyaret eden anlatıcı şu şekilde anlatır Şükûfe Nihal’i:

“ ….. o kadar mahzun, yalnız, içli, o kadar ‘mükedder’miş ki, yarı ’mefluç’ olmasa bile aşağıya, oturma odasına, öteki yaşlıların yanına ineceği yokmuş. Adı Şükûfe Nihal olan bu hanım kendi ‘mehpes’inde hala şiirler yazıyormuş, içe kapanıyormuş, ayrılırken bu dünyaya dargın, küskün ayrılıyormuş. (Mehpes: Hapishane. Mükedder: Kederli, üzgün. Mefluç: Felçli )

Huzurevinde bir iki kez ziyaret ettiğiniz gözleri sürmeli Bedia Hanım, ille Şükûfe Nihal Hanımın odasına da uğramamızı isterdi. Yatağında yarı doğrulmuş, daima eski şiirlerini okurken ya da yeni şiirler yazmak isterken bulurduk onu. Daima diyorum ama, Şükûfe Nihal Hanımı en çok gördüğüm gün beş on dakikadan öteye geçmez.

Gözleri sürmeli Bedia Hanım bir edebiyat aşığı olduğumu söyleyince, Şükûfe Nihal, ‘Size bir şiir okumamı ister misiniz çocuğum?’ diye sormuştu. Arkadaşının elini bırakıp gittiğini söylediği bu şiiri dudağımı ısırarak dinlemiştim. Sonra bir seçki de rastlayınca ağlamaktan kendimi alamadım:

Son Hatıra

Adını ellerimle çizdim altın kumlara
Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş
Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra,
Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!..

İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine;
Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu…
Hicranınla yanarken ben derinden derine,
Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu…

Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!...
“Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere”
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım…

Şükûfe Nihal Hanım şiirini bitirince ‘Uzlet köşesindeki şu ihtiyar kadını, sizin için okuduğu şiiri hepten unutmanızı temenni ediyorum’ demiş, hayatımda ‘uzlet’ sözcüğüne bir yer açmıştı.”

(Uzlet: Tasavvuf yolcularının kutlu manalar yüklediği yalnızlığın adıdır, ayrılmak, bir köşeye çekilmek anlamına gelir..)

Artık ne o aşklar kaldı, ne de o Şükûfe Nihal, ne de Osman Fahri… Hepsini unuttuk…

Soner Yalçın ‘'Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor’' isimli kitabında (Doğan Kitapçılık, 2009) Şükûfe Nihal'den bahseder.

Soner Yalçın kitabında Şükûfe Nihal için adı okullara verilmiş diye yazsa da, adını sadece Ankara Yenimahalle Şentepe’deki bir okul taşımaktadır; ‘’Şükûfe Nihal İlköğretim Okulu’’ İstanbul Bahçelievler’de de bir sokak adını taşımaktadır; ‘’Şükûfe Nihal Sokağı’’

Yine Soner Yalçın, Şükûfe Nihal’in Rumeli Hisarı Aşiyan Mezarlığı’ndaki mezarı için iç acıtacak kadar bakımsız diye yazsa da, mezarı o iç acıtan bakımsızlığından o kadar harap haldedir, ismi bile yazılı değildir. Mezar kayıtlarında dahi ismi yoktur. Gittiğinizde bulamazsınız.

Unuttuğumuz sadece Şükûfe Nihal değildi… Unuttuğumuz sadece ‘’uzlet’’, ‘’mefluç’’, ‘’mehbes’’ de değildi… Bir toplum ‘’vefa’’yı unutmuştu ‘’vefa’’yı... Bu ülkenin böyle bir şairine, yazarına, vatanperverine sahip çıkacak, doğru dürüst bir mezarını yaptıracak hiç mi bir kuruluşu yoktur? Bu ülkede bakanlıklar, belediyeler, edebiyatçı dernekleri, sanatsever işadamları, büyük büyük holdingler, kuruluşlar ne iş yapar?

Pek bilinmez, dile getirilmez ama; İstanbul’un Sultanahmet meydanında Halide Edip Adıvar mandacılığı savunurken, İstanbul’un Fatih semtinde ise, Şükûfe Nihal on binlerce vatansevere ülkemizde ilk kez, “Bizim en büyük düşmanlarımız emperyalizmdir, ABD emperyalizmidir. İngiliz emperyalizmidir. Tüm dünya emperyalistleridir” diye haykırıyordu…

Şükûfe Nihal, Türk edebiyatının en unutulan bir değeridir. Ülkemizde Şükûfe Nihal’i en iyi anlatan ve onun biyografisini yazan araştırmacı,  daha önce bahsettiğim gibi halen Erciyes Üniversitsi öğretim üyesi Prof. Dr. Hülya Argunşah’tır. O’nun doktora tezi Şükûfe Nihal üzerinedir:  ‘’Bir Cumhuriyet Kadını: Şükûfe Nihal ’’, (Akcağ Yay., Ankara, 2002)

Bu eserin son sözünün son paragrafını şu şekilde yazar Hülya Argunşah: "Şükûfe Nihal yetmiş yedi yıl süren ömründe sanat ve kültür hayatımıza birçok katkılarda bulunmuştur. Ancak yaşadığı talihsiz hayat ve içli mizacı onu daha ziyade ferdi sızlanışların yazarı yapmıştır. O, birçok edebiyat tarihinde Cumhuriyet yıllarının idealist tiplerini örnekleyen idealist bir kadın yazar olarak kaydedilmiştir. Fakat edebiyat tarihi onu büyük bir umursamazlıkla daha ölmeden tozlu sayfalarına gömmüş ve unutturmuştur. Eğer şairler ve yazarlar Türkçenin ses mimarları ise, Şükûfe Nihal’ın yeniden okunması ve düşünülmesi gerekir. Bu onun yeniden dirilişi olacaktır. Yaşarken ne yazık ki anlaşılamamış olan bu Türk kadın yazarı, etrafındaki dedikoduların korkunçluğu ile kaçtığı, sonra da öldüğü köşesinden çıkarılmayı beklemektedir. Bu ona göstermek zorunda olduğumuz bir vefa borcudur. Türk kadın hareketlerindeki çalışmaları ve Türk edebiyatındaki eserleriyle o, bu manevi dirilişi çoktan hak etmiştir. Bugün harap halde bulunan ve ismi bile yazılı olmayan mezarına ancak bu yolla bir ışık yakılabilecektir."

Aşkı bilen,  tadan ve düşünen herkese olduğu gibi bu duygu yüklü şair Şükûfe Nihal'e de büyük saygı duyuyorum, unutulmasın istiyorum.

Çiçero derdi zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Ve yazımı Şükûfe Nihal’in bir şiirle sonlandırmak istiyorum: ‘’Su’’

SU 

Kalbinden kalbime akan bir sesti 
Akşam gölgesinde çağlayan o su... 
Sesini en tatlı yerinde kesti 
Bizi sonsuzluğa bağlayan o su. 

O su, bir sır gibi mırıldanırdı; 
Göğsünde bir sarı ay yıkanırdı; 
Bizi Leyla ile Mecnun sanırdı 
Gamlı yolumuzda ağlayan o su... 

Sessiz ruhumuzu o bestelerdi, 
Bize "Unutalım dünyayı" derdi... 
Bir aldı sonunda verdi bin derdi, 
Bizi bizden fazla anlayan o su. 

Şimdi ne akşam var, ne ses ne dere; 
Yolumuz ayrıldı başka ellere; 
Benzetti bizi bir kırık mermere 
Ruha zehir gibi damlayan o su. 

Kalbinden kalbime akan bir sesti 
Akşam gölgesinde çağlıyan o su; 
Sesini en tatlı yerinde kesti, 
Bizi sonsuzluğa bağlayan o su...
 

Osman AYDOĞAN




Münih Güvenlik Konferansı

16 Şubat 2019

Münih Güvenlik Konferansı (MGK) güvenlik politikalarıyla ilgili konularda merkezi küresel bir tartışma forumudur. MGK resmi İnternet sitesinde maksadını şu şekilde tanımlıyor: “Münih, siyasetçi ve uzmanlar için, uluslararası güvenlik politikaları alanında en önemli güncel ve geleceğe dair konuların açık ve yapıcı bir şekilde tartışılıp fikir alışverişinde bulunulabildiği bağımsız bir mecra olmuştur, öyledir ve öyle kalacaktır”

Kendi resmi sitesindeki tanımından da anlaşıldığı gibi MGK resmi bir konferans değil; resmi protokolü olamayan özel bir etkinliktir. Konferans sonunda bir bildirge yayınlanma zorunluluğu yok. Açık tartışma yapılabiliyor ve çok sayıda ikili ve özel görüşmeler yapılabiliyor.

Güvenlik alanında önde gelen uzmanların buluştuğu MGK ilk olarak 1963 yılı sonbaharında başlıyor. 1963 yılındaki adı “askerî bilimler buluşması” oluyor. 1. Konferansın kurucuları olarak Ewald- Heinrich von Kleist adında bir Alman yayıncı ve Amerikan fizikçi Edward Teller karşımıza çıkıyor. Başlangıçtaki amacı İkinci Dünya Savaşı gibi askerî çatışmaların önüne geçilmesi hedefiyle güvenlik politikaları alanındaki yetkilileri bir araya getirme ve bir tartışma platformu sunmak olarak belirleniyor.

1. Askerî Bilimler Buluşmasında NATO savunma bakanlıklarının temsilcileri gayri resmi olarak Münih’te bir araya gelerek Hitler sonrası Avrupa ve ABD’nin güvenlik bağlamında ilişkilerinin geliştirilmesi ile Sovyet Rusya’sına karşı alınacak önlemler tartışılıyor.

Yıllar içinde katılımcılar ve gündem maddeleri de değişiyor.

MGK’nın kilometre taşlarını şu şekilde özetleyebiliriz:

1990 yılında MGK’na Rusya ve diğer Doğu Avrupa ülkeleri de katılıyor. 1995 yılında MGK’na Çin, Hindistan ve Japonya da katılıyorlar.

MGK, 1998 yılından itibaren Alman Savunma Bakanlığı bütçesinden finanse edilmeye başlanılıyor...

10 Şubat 2007 tarihindeki 43. konferansta ise Vladimir Putin’in yaptığı konuşma ile damgasını vuruyor. Putin konuşmasında özet olarak; NATO’nun bir dünya örgütü olmadığını, artık Avrupa’yı koruyacak bir nedeni kalmadığını, ABD’nin tek başına dünyaya hâkim olamayacağını ifade ederek tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olduğunu söylüyor.

6-8 Şubat 2015 tarihlerinde yapılan MGK’ında ilk kez “Çökmekte olan düzen-Gönülsüz koruyucular’’ başlığı ile bir rapor yayınlanıyor. Bu rapor günümüze yansımaları nedeniyle önem arz ediyor. Raporda şu huşulara dikkat çekiliyor:

* Soğuk savaş sonrası beklenen çok taraflı ve barışçıl dünya düzenine geçme beklentisi gerçekleşmemiştir.

* Rusya- Ukrayna kriziyle yıllar sonra Avrupa’ya savaş tekrar dönmüştür.

* Ortadoğu’da yaşanan iç savaşlar, devlet dışı aktörlerin hızla yükselişi, devam eden ekonomik krizlerin önlenememesi küresel düzenin çökmekte olduğunu güçlü işaretleri olarak, görülmüştür.

* Küresel düzen çökme işaretleri verirken ABD’nin kendi devletini inşaya yönelmiş olması ve savaş yorgunluğu nedeniyle uluslararası sistemi düzenlemede isteksizliği, AB’nin mali ve iç sorunları, Rusya’nın işbirliğinden kaçınması, yükselen güçlerin kapasite eksikliği gelecek için olumsuzluklar olarak vurgulanır.

* Avrupa, Asya ve Ortadoğu’da son yıllarda soğuk savaş döneminin jeopolitik mücadelelerine benzer eğilimler öne çıkmaktadır.

17-19 Şubat 2017 tarihlerindeki 53. MGK gündem maddelerini; Trump, Brexit, AB ve NATO krizleri ile yükselen milliyetçilik oluşturuyor.

Bu tarihteki MGK katılımcı sayısı, temsil edilen aktörler ve oluşturulan yuvarlak masa toplantıları ile Pennsylvania Üniversitesi tarafından “dünyadaki en iyi think-thank organizasyonu“ olarak nitelendiriliyor. 

MGK 2017 yılı raporunda liberal demokrasilerin krizi, cihatçı terör, pasifik bölgesindeki alan paylaşmazlığı, ABD’nin uluslararası güvenlik mimarisinden çekilmesinin yol açabileceği güç boşluğu ve Avrupa'nın güvenlik alanında ABD'den bağımsız olarak hareket etme kabiliyeti tartışılıyor. Bu raporun önsözünde; uluslararası güvenliğin, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana hiç günümüzdeki kadar kırılgan bir durumda olmadığını dile getirilerek dünyanın Batı sonrası döneme geçmekte olduğuna, yani Batı’nın hâkimiyetindeki liberal dünya düzeninin sonuna yaklaşıldığı tezine yer veriliyor.

MGK 2018 yılı raporunda ise ağırlıklı olarak Çin - ABD ihtilafının daha da artacağı yönünde görüşlere yer veriliyor… Bunun dışında; AB’nin geleceği, Rusya ve ABD ile ilişkileri, ayrıca başta Suriye’deki savaş olmak üzere Ortadoğu’daki uzlaşmazlıklara yer veriliyor.

Gelelim günümüze…

15 Şubat 2019 tarihinde başlayıp 17 Şubat 2019 tarihine kadar devam edecek olan 55. MGK’na 35 ülkeden hükümet ve devlet başkanları ile 100’e yakın ülkeden savunma ve dışişleri bakanı katılıyor.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da MGK 2019 yılı raporunun şimdilik taslağı açıklanıyor. Bu taslak raporda ‘’liberal dünya düzeninde yönetim boşluğu’’ vurgusuna yer verilirken bu boşluğu kimin dolduracağı sorgulanıyor. ABD Başkanı Trump’ın ‘’dünya genelinde diktatörlere rahatsız edici ölçüde ilgi’’ gösterdiği belirtilen raporda bu durumun geçen Aralık ayında ABD Dışişleri Bakanı Pompeo tarafından dile getirilen ‘’yeni bir liberal düzen kurma’’ sözünün altını oyduğu vurgulanıyor.

Konferans Başkanı eski diplomat Wolfgang Ischinger, taslak rapora yazdığı önsözde şu ifadeleri kullanıyor: "Mevcut uluslararası duruma baktığımızda dünyanın bir dizi irili ufaklı kriz yaşamaktansa, temel bir sorunla yüz yüze olduğu hissinden kurtulamıyorsunuz. Gerçekten de uluslararası düzende temel taşlarının yeniden düzenlenişine tanık oluyoruz gibi görünüyor. ABD, Çin ve Rusya arasında büyük güçler rekabetine dayalı yeni bir dönem ortaya çıkıyor ve aynı zamanda liberal dünya düzeninde belirli bir yönetim boşluğu yaşanıyor."

Raporda; ‘’ABD ile Rusya arasındaki rekabetin silahlanma konusunda karşılıklı suçlamalarla devam ettiği’’ belirtilerek ‘’iki ülke arasında Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’nın (INF) iptali sonrasında diğer silah denetim anlaşmalarının da tehlikede olduğu’’ ifade ediliyor. İki ülke arasındaki Yeni START Anlaşması’nın 2021’de süresinin dolacağı belirtilen raporda bu anlaşmanın yenilenmesi ihtimalinin azaldığı ifade ediliyor

Raporda iklim değişikliğinin de zorunlu göçe ve çatışmalara yol açabilecek bir güvenlik başlığı haline geldiği belirtiliyor.

Raporda; AB’nin büyük güçler rekabetindeki bu yeni döneme kötü hazırlandığı görüşüne yer verilerek, AB için 2019 yılının “kader yılı” olacağı ifade ediliyor. Raporda; Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri ve Ekim ayında Avrupa Merkez Bankası Başkanının atanacağı hatırlatılıyor. Raporda İngiltere’nin AB’den çıkışı sonrasında pozisyonunun öngörülemez olduğu ifade ediliyor.

Raporda ayrıca ABD’nin Suriye’den çekilme kararı sonrasında Ortadoğu’nun “büyük bir dönüşüm içinde olduğu” kaydedilerek “ABD geleneksel liderlik rolünden ayrılıp çıkarlarını bölgesel partnerler üzerinden korumaya bel bağlarken bölgesel güçler askerî kapasitelerini hızla artırıyor" ifadesi kullanılıyor. Raporda savunma bütçesinin gayrisafi yurtiçi hasılada en yüksek payı tuttuğu on ülkeden dokuzunun Ortadoğu'da bulunduğuna işaret edilerek, Ortadoğu ülkelerinin silah alımları tutarının son beş yılda 2013-2017 dönemini ikiye katladığı belirtiliyor.

Raporda, Orta Doğu’daki ülkelerin 2014-2018 dönemindeki silah ithalatının yüzde 53’ünün ABD, yüzde 11'inin Fransa, yüzde 10'unun İngiltere ve yüzde 2'sinin Türkiye tarafından karşılandığı aktarılıyor...

Raporda ayrıca ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den asker çekme kararının ardından Suriye’nin geleceğinde Türkiye, Rusya ve İran’ın belirleyici bir etkisi olacağı ve Suriye’de Avrupa Birliği’nin (AB) tümüyle devre dışı kaldığı belirtiliyor…

Yine raporda; Orta Doğu'da Suudi Arabistan, ABD, İsrail ve İran’ı içine alan "çatışma riski" konusu vurgulanarak Yemen, Basra Körfezi ve Irak’ta yaşanabilecek istenmeyen çatışmaların bu aktörler arasında büyük bir çatışmaya dönüşebileceği uyarısı yapılıyor…

Son olarak raporda, mevcut dünya düzeninin sarsılması durumunda AB’nin önemli ülkeleri olan İngiltere, Almanya ve Fransa’nın bulundukları bölgenin istikrarı için rol alabilecekleri belirtiliyor…

MGK’nın 2019 yılı taslak raporu işte özetle bu şekilde…

55. MGK’na 35 ülkeden hükümet ve devlet başkanları ile 100’e yakın ülkeden savunma ve dışişleri bakanı katılıyor. Tabii ki beraberlerinde binlercesini bulan gazeteci ve güvenlik uzmanları ile beraber… Türkiye'den de Savunma Bakanı da ekibiyle beraber katılıyor...

Ben de merak ediyorum, bizim TV’lere ‘’Güvenlik Uzmanı’’ diye kasım kasım kasılarak boy gösteren, savaş çığırtkanı, goygoycu, sözde güvenlik uzmanlarından hangileri bu konferansa katılıyor?

Ne yapayım, merak ediyorum işte…

Osman AYDOĞAN




Sevgililer Günü’ne dair

14 Şubat 2019

Evlilik...

Zig Ziglar kişisel gelişim uzmanı Amerikalı bir yazardır. Asıl adı Hilary Hinton Ziglar’dır. Yazarın Sistem Yayıncılık’tan çıkan ‘’Hayat Boyu Flört’’ (Aura Yayınevi, 2015) isimli bir kitabı var.

Hayat Boyu Flört'’ün ilk sayfası şöyle başlar: ''Birkaç yıl önce bir uçak yolculuğu sırasında yanımdaki koltukta oturan bir adamın alyansını sağ elinin işaret parmağına taktığını fark ettim. O anda yorum yapmaktan kendimi alamadım. 'Bayım alyansınızı yanlış elinize takmışsınız dedim ' Adam bunun üzerine bana dönerek; 'Yanlış kadınla evlendim de ondan' diye karşılık verdi.’’

Sonra şu tespiti yapar Ziglar; ‘’Doğru insan olmak, doğru insanla evlenmekten daha önemlidir.’’

Yazar kitabında eş seçimi konusunda şu tespiti yapıyor; ‘'Yanlış seçilmiş bir insana doğru insanmış gibi davranırsanız sonuçta doğru insanla evlenmiş olursunuz. Doğru seçilmiş bir insanla evlendiğiniz halde yanlış davranıyorsanız kesinlikle yanlış bir evlilik yapmışsınızdır. Doğru insan olmak doğru insanla evlenmekten çok daha önemlidir. Kısacası evlenmek için doğru mu yoksa yanlış eş mi seçtiğiniz asıl olarak size bağlıdır.''

Güneş doğdu...

Bir gece sevdiğim içeri girdi. Yerimden öyle bir fırlamışım ki elbisemin eteği mumu söndürdü. Güzelliği ile karanlığı dağıtan sevgilim sordu: "Ben gelince neden ışığı söndürdün?'' Dedim ki: ''Güneş doğdu zannettim.''

Şeyh Sâdi Şîrâzî

Aşkın gücü...

Fırat’ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür yakasında yaşayan güzel bir kız varmış. Birbirlerine âşık olmuşlar. Delikanlı, her gece Fırat’ın sularında yüzerek karşı yakaya geçer, sevgilisine ulaşırmış. Bir süre sonra da sevgilisiyle vedalaşıp Fırat’ın azgın sularına girip öbür yakaya geçermiş. Bu günlerce böyle sürüp gitmiş.

Yine bir gece delikanlı Fırat’ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Dönüşünde delikanlı sevgilisiyle vedalaşırken kıza dikkatle bakarak, ”Senin bir gözün kör müydü? ” demiş. Kız o zaman delikanlıya dönerek; ”Sen sen ol, sakın ola bugün Fırat’a girme!” diye tembihlemiş.

Delikanlı kızdan ayrılmış, Fırat’a girmiş ve yüzme bilmediğinden boğularak ölmüş.

Bizim delikanlı gerçekte yüzme bilmiyormuş; kıza duyduğu aşkın gücü sayesinde Fırat’ı geçermiş!

Gerçek sevgi...

Âşık Veysel'i akrabalarından birisi olan Esma ile evlendirmişti babası. Veysel eşini çok sever fakat bu sevgi beraberinde körlüğünün de etkisiyle kıskançlığı da getirir. Esma artık bu durumdan usanır, dayanamaz hale gelir ve sekiz yıl evli kaldıktan sonra Hüseyin adlı yanaşmalarından bir delikanlıyla beraber kaçar. 

Gece vakti evinden gizlice kaçan Esma, Hüseyin'le buluşur ve uzunca bir yolu hiç durmadan çoğunlukla koşarak kat ederler. Bir çeşme başında soluklanmak için durduklarında Esma, "cebimde bir şey var ağırlık yapıp duruyor" diyerek cebini açar: Ağzı el ile dikilmiş cebinde bir tomar para vardır.

Veysel meğerse her şeyden haberdarmış, kör olan sadece gözleriymiş, hisleri, gönlü, kalbi değil. Veysel karısını o kadar çok seviyormuş ki, karısı yaban ellerde rezil olmasın, ele güne muhtaç olmasın diye ne kadar parası varsa cebinin içine iliştirivermiş. 

Gerçek sevgi tek taraflıdır… Karşılıklı sevgiler bir beklenti üzerine kurulmuştur; ‘’sen beni seversen!‘’ ‘‘O’’ sevmeden sevmek, o bilmeden sevmek ve her hal ve şartta onun mutlu olması için çalışmaktır gerçek sevgi… 

Gerçek sevgi; sevgiliyi bir beyaz güvercin gibi avuçlarına alıp okşamak ve yüreğine bastırıp korumaktır. Ama sevgiliyi daha güzel ufuklar bekliyorsa onu salıvermek, onun uçsuz, bucaksız gökyüzünde kanat çırpışlarından sonsuz haz duymaktır. Onun kendisinden uzaklaşmasına üzülmek değil, gerçeğe uçmasına, hakikate yaklaşmasına sevinmektir gerçek sevgi. ‘’Beni bırakıp nereye gidiyorsun?’’ demek değil, ‘’gittiğin yerlerde dualarımla seni koruyacağım!’’ diyebilmektir gerçek sevgi. 

Gerçek sevgi sevgiliyi sahiplenmek değil, sevgiyi sevgiliye karşılıksız vermektir.

Sıra dışı bir edebiyatçı ve düşünür olan Portekizli yazar José Saramago toplum olarak hep karıştırdığımız ‘’sevgi’’yi ve ‘’sahiplenme’’yi şu sözüyle net bir şekilde ayırmıştı zaten; ‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’ 

Aşklar da bakım İstiyor...

Günümüzde kadına şiddetten bahsediliyor ya! Zannediliyor ki kırsaldaki, varoşlardaki eğitimsiz, kaba, saba insanlar kadına şiddet uyguluyorlar. Psikologlar ‘’ihmal’’in ‘’şiddet’’ten daha tahripkâr olduğunu söylüyorlar. Zannedildiğinin aksine kadına şiddeti; kırsaldaki, varoşlardaki eğitimsiz, kaba, saba insanlar değil, bilakis şehrin en lüks semtlerinde, gayet düzgün, eğitimli, kariyerli, kelli, felli insanlar ‘’ihmal’’ yoluyla en uç biçimiyle uygulamaktadırlar. Bıçaklarla bedenler, ihmal ile de ruhlar delil deşik edilir...

Amerikalı karikatürist Jules Feiffer’in bir karikatüründe kahramanı şöyle diyor: “Harika bir kızla tanıştım. Bütün dostlarıma ve çalışma arkadaşlarıma kendisinden söz ettim. Sokaktaki yabancılara bile kızdan bahsettim. Hemen herkese anlattım. Tabii kendisinden başka! Ona bu avantajı neden vereyim ki?”

Çizerini hatırlamadığım bir başka karikatürde ise, orta yaşın üzerinde bir kadın kocasına soruyordu; ‘’Kocacığım, hatırlıyor musun, bana en son ‘seni seviyorum’ dediğinde tam on yıl önceydi.’’ Erkek istifini bozmadan, okuduğu gazeteden kafasını kaldırmadan cevap veriyordu; ‘’Düşüncemde bir değişiklik olursa sana söylerim.’’ Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İnsanlar sevdiklerini söylemekte hep kıskanç ve cimri davranırlar...

Jacques Salome ve Sylvie Galland isimli iki yazarın “Ah Kendime Bir Kulak Versem” (Sistem Yayıncılık, 2002) ismini verdikleri kitaplarında “ilişki terörü” diye bir kavramdan bahsederler. Bu terörde kanlı bıçaklı olmaya gerek yoktur, ikili ilişkilerde, evliliklerde pek mutat olduğu üzere ‘’surat asmak’’ bile terörün en uç noktasıdır.

Roland Barthes’in da güzel bir kitabı vardı: ‘’Bir Aşk Söyleminden Parçalar’’ (Metis Yayıncılık / Tarih Toplum Felsefe Dizisi, İstanbul, 2010) Barthes kitabında; ‘’Âşık olduğumuzda kullandığımız dil, her zaman konuştuğumuz dilden çok farklıdır’’ der ve ''bir kere ilk mesajı verip, 'seni seviyorum' dedikten sonra sözlerinizle, davranışlarınızla içinizdeki duyguyu karşı tarafa sonsuz bir akış şeklinde tekrarlamalı, ilişkiyi derinleştirmelisiniz’’ diye yazar.

Zaten söylerdi Cemal Süreyya bir şiirinde:

‘’Bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git
Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti’’

***

Anlıyorsunuz değil mi? Uzun uzun anlattım ama anlatmak istediğimi iki kelimeyle de özetleyebilirdim:

’Sevgi emektir!’’

Sevgililer gününüz kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN




Melankoli

13 Şubat 2019

Sabahattin Ali'nin şiiri, Ali Kocatepe bestesi ve Nükhet Duru'nun unutulmaz yorumuydu: Melankoli. Nükhet Duru’dan başka kimse ruhumuza üflercesine böyle söyleyemezdi zaten bu şarkıyı.

Sabahattin Ali 1932'de Konya Hapishanesi’nde yazar bu şiiri ve deli gibi âşık olduğu Ayşe Sıtkı isimli kadına ithaf eder.

‘’Beni en güzel günümde,
Sebepsiz bir keder alır,
Bütün ömrümün beynimde, 
Acı bir tortusu kalır.

Anlayamam kederimi,
Bir ateş yakar tenimi,
İçim dar bulur yerini,
Gönlüm dağlarda dolanır.’’

Bu şiiri severek okur, Nükhet Duru'yu da severek dinlerdik değil mi?

Şiirin son dizesinde ''İçim dar bulur yerini, gönlüm dağlarda dolanır’’ derken gerçekten benim içim her daim dar bulur yerini, sığmaz içim içine, çözümü dağlarda bulur gönlüm, gönlüm dağlarda dolanır.

Gönlüm dağlarda dolanırken o dağların bana yadigarı Şehriyar’ı hatırlarım. Ve O’nun bana nadiren kızdığı o anı anımsarım. Kapkara bir hançerin simsiyah uçları gibi o keskin keskin, o çakmak çakmak gözleri ile bana hiddetle söylendiği o anı anımsarım: O an Celâlâbâd’da, zemheri aylarının o dondurucu soğuğunda, o yüksek rakımda, uzaklarda Hindukuş dağları bir gelin elbisesi gibi o kar örtüsüyle bembeyaz giyinmişken Şehriyar'ın bana hiddetle, kızgın kızgın, parmağını göstere göstere ve ilk defa adeta beni azarladığı o anı anımsarım: ‘’Anlamadın mı hâlâ’’ demişti bana, ‘’boşa mı gitti emeklerim’’ demişti bana, ‘’yıllardır anlatıyorum sana’’ demişti bana… ‘’Ne bu yüzünün hali’’ demişti bana. ‘’Sanki’’ demişti ‘’sanki yüzünde hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları var’’ demişti bana… Sonra sesini daha da artırarak ve tana tane parmağını gözüme sokarcasına verip veriştirmişti bana...

Verecek çok cevabım vardı ama susmuştum ben, başımı öne eğerek, gözlerimi yere dikerek susmuştum ben. Söyleyememiştim Şehriyar’a, Asaf Hâled gibi kendi Nirvana’mda saadet zirvesine erebildiğim anda dâhi hiç içimin rahat olmadığını hiç… Burada dağların zirvesinde dağlarla bir olup bütünleştiğimde, Kuantum düşüncesinin ana fikri olan ‘‘gözlemleyenle gözlemlenenin birliğine’’ eriştiğimde bile içimde hâlâ tarifi bir mümkünsüz sessiz sedasız bir hüzün olduğunu… Yine Asaf Hâled’in ‘’Nûrisiyah’’ isimli şiirinde olduğu gibi ‘’sebepsiz hüznün hocam’’ olduğunu söyleyememiştim Şehriyar’a...

O günler çoook, çok gerilerde kaldı artık...

Kaldı ama sadece ben mi, bizler zaten hep sebepsiz hüzünlenenler ülkesiydik… Ve sebepsiz hüzün de hocamızdı bizim... Ve bizlere de hüzün hep mutluluk verirdi… Ve hüzün hiç peşimizi bırakmazdı bizim... Hüzün bir kedinin kuyruğu gibi hep bizimle beraber gelirdi biz nereye gidersek gidelim...

Tacik asıllı, ABD vatandaşı Khaled (Halid) Hosseini’nin "Uçurtma Avcısı" (Everest Yayınları, 2004) isimli romanında geçerdi: "Gerçekle yaralanmak, bir yalanla oyalanmaktan daha iyidir." Bir gerçekle yaralandığımızdan mıdır yoksa bir yalanla oyalandığımızdan mıdır bu sebepsiz hüzünlerimiz, nedensiz kederlerimiz?

Erotik edebiyatın pirlerinden Anais Nin'in bir yazısınında şöyle yazardı: "Aşk asla eceliyle ölmez. Kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölür. Körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölür. Hastalanarak ve yaralanarak ölür; yorularak, solarak, matlaşarak ölür." Anais Nin’in söylediği gibi bu kültürde, bu coğrafyada, bu topraklarda bir türlü aşkı beslemeyi bilmeyişimiz nedeniyle miydi bu sebepsiz kederlerimiz, nedensiz hüzünlerimiz?

İşte bu sebep miydi ki Âşık Mahzuni Şerif'e, insana hüzün şırınga eden o ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünde: ''Ötmek istiyorum viran bağlarda / ayağıma cennet kiralansa da" dizelerini söyleten! İnsanın cenneti bırakıp da gidecek ne gibi bir gerekçesi olabilir ki?  Viran bağlarda baykuşlar öter. Hem de cenneti bırakarak duyulma imkânının olmadığı viran bağlarda bir baykuş gibi ötmeyi istemek bir nasıl duygudur ki? Böylesine, bir nasıl mecburiyettir gitmek isteği? Muhtemeldir ki Mahzuni; kaynağı beslenmediği için ölen aşktan dolayı gitmek istemiştir. Muhtemeldir ki Mahzuni; körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölen aşktan dolayı gitmek istemiştir. Muhtemeldir ki Mahzuni; hastalanarak, yaralanarak, yorularak, solarak, matlaşarak ölen aşktan dolayı gitmek istemiştir... 

Haldun Taner’in ‘’Yalıda Sabah’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2015) isimli kitabında geçerdi (s. 81): “Sebepsiz mutluluktur asıl mutluluk” diye. Zaten söylerdi bana hep Şehriyar: ‘’Siz nedensiz mutluluğun olamayacağını düşünürsünüz. Bana göre mutlu olmak için herhangi bir şeye bağımlı olmak çaresizliğin son kertesidir.’’ Haldun Taner’in, Şehriyar’ın söylediği gibi mutlu olmak için hep bir sebep, hep bir neden aramamızdan mıydı bu sebepsiz hüzünlerimiz, nedensiz kederlerimiz?

18. yüzyılda Afrika’dan gemilerle tıkış tıkış Karayip plantasyonlarına getirilen kölelerin ölümcül duygusuymuş melankoli. Tarihçiler, kölelerin çevreye uyumsuzluk, hastalık ve açlık yüzünden öldüğü kadar, melankoli sebebiyle de de öldüklerini yazarlar. Yoksa bizlerin de göz göre göre koyun gibi bir mezbahaneye sürüklenişimizden midir bu sebepsiz hüzünlerimiz, nedensiz kederlerimiz?

Sanırım bütün bu anlatılanlar bu sebepsiz kederlerimizin, bu nedensiz hüzünlerimizin asıl sebebiydi…

Shakespeare melankolinin insanı nasıl da düşünmeyle birleşerek pasifleştirdiğini anlatırdı eserlerinde...

Yoksa yoksa Shakespeare’in söylediği gibi bu sebepsiz hüzünlerimizin, bu nedensiz kederlerimizin, bu melankolimizin düşünmeyle birleşmesi miydi bu pasifliğimiz, bu yılgınlığımız, bu sessizliğimiz? Bir koyun sürüsü gibi bir mezbahaneye uslu uslu gidişimiz?

İşte, işte hep bütün bunlardan dolayıdır ki Sabahattin Ali'nin şiiri, Ali Kocatepe'nin bestesi ve Nükhet Duru'nun unutulmaz yorumu beynimizde takılmış bir plak gibi, gece gündüz, gün yirmidört saat bir bitmemecesine döneeeer durur: 

"Beni en güzel günümde, sebepsiz bir keder alır. Bütün ömrümün beynimde acı bir tortusu kalır.''

Osman AYDOĞAN

Nukhet Duru'nun sesinden: Melankoli
https://www.youtube.com/watch?v=qKj8EOuvRcI

Melankoli

Beni en güzel günümde 
Sebepsiz bir keder alır. 
Bütün ömrümün beynimde 
Acı bir tortusu kalır. 

Anlıyamam kederimi, 
Bir ateş yakar derimi, 
İçim dar bulur yerimi, 
Gönlüm dağlarda bunalır. 

Ne kış, ne yazı isterim, 
Ne bir dost yüzü isterim, 
Hafif bir sızı isterim, 
Ağrılar, sancılar gelir. 

Yanıma düşer kollarım, 
Görünmez olur yollarım, 
En sevgili emellerim 
Önüme ölü serilir... 

Ne bir dost, ne bir sevgili, 
Dünyadan uzak bir deli... 
Beni sarar melankoli: 
Kafamın içersi ölür.

Sebahattin Ali, 1932 Kânunievvel (Aralık), Konya




Kılıç yarası…

12 Şubat 2019

‘’Yaşlı ve çirkin bir mandarin, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar, bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bırakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler, ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gelgelelim güzel kadının her dokunuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş, dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin kanlar içinde kadının kollarında yığılmış, ölmüş.’’

Bu hikâye Aslı Erdoğan’ın öykü kitabı ‘’Mucizevi Mandarin’’ (Everest Yayınları, 2016)’in 42'inci sayfasında yer alır. Mandarin; Avrupalıların, Çin üst düzey devlet memurlarına verdikleri bir addır. Bu öykü üzerine de Ayşe Arman Hürriyet’deki bir yazısında şu yorumu yapar:

‘’Tam da bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz? Aşktan bunca korkmamız bu yüzden değil mi? Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz. Çünkü zaten, her tarafımız kılıç yaralarıyla dolu. Ama bir şekilde kapanmış, kabuk bağlamış yaralar onlar. Nasıl yapmışsak yapmışsız, üstesinden gelmişiz. Ama biri o kabuk tutmuş yaraları, okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyorlar yeniden. Birine teslim olduğumuzda, anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. O yüzden değil mi içimizi tutmamız? Birine teslim olmaktan ölesiyle korkmamız? Ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız? Anlatsam mı anlatmasam mı kararsızlığımız... Bu sevgi beni acıtır mı kuşkularımız...’’

Bu öykü ve Ayşe Arman'ın öykü üzerine yazısından sonra bu konuda benim yazacak, benim söyleyecek başka bir şeyim kalmıyor. Yazılan yazılmış, söylenen söylenmiş, verilmek istenilen mesaj verilmiştir. Ancak konu Aslı Erdoğan'dan açılmışken onun ilk kitabı “Kabuk Adam”da (Everets Yayınları, 2016) sanki sevgi dolu, sevecen, duyarlı, hisli, içten herkesin maruz kaldığı bir davranışı anlattığı şöyle bir ifadesi var:

“Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.” 

Hep ama hep sevgi dolu, sevecen, duyarlı, hisli, içten herkese yaptıkları gibi... Sonra da bunu yapanlar bir ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtlarında taşırlar...  

Bundan dolayıdır ki sevgi dolu, sevecen, duyarlı, hisli, içten herkesin her yanı bir şekilde kapanmış, kabuk bağlamış kılıç yaralarıyla doludur... Hikâyede olduğu gibi, Ayşe Arman'ın söylediği gibi biri o kabuk tutmuş yaraları, okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor o yaralar ve oluk oluk kanama başlıyorlar yeniden. Sevgi dolu, sevecen, duyarlı, hisli, içten olanlar birine teslim olduklarında, anlatmaya başladıklarında, içlerini döktüklerinde, bedenleri ve ruhları kan revan içinde kalıveriyor. O yüzdendir onların içlerini tutmaları, birine teslim olmaktan ölesiyle korkmaları, ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmaları, anlatsam mı anlatmasam mı kararsızlıkları, bu sevgi beni acıtır mı kuşkuları...

Bu memleketin en büyük sorunu ne terör, ne enflasyon ne de güvenliktir. Bu memleketin en büyük sorunu sevgisizliktir... Bundan dolayı da bu memlekette sevgi dolu insanların kaderleri de hep her yanlarının kılıç yaralarıyla pare pare olmasıdır...

Aslında anlatacaklarım bu kadar... Ama öykünün yazarı Aslı Erdoğan hakkında da kısa bir bilgi vermesem olmazdı...

Yazıda hikâyenin alındığı ‘’Mucizevi Mandarin’’ isimli kitabın yazarı Aslı Erdoğan (d. 1967) eserlerini 90'lı yıllarda vermeye başlamış fizikçi yeni kuşak kadın yazarlarımızdandır. Türk edebiyatının ilk Türk fizikçilerdendir. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü mezunudur. Aynı üniversitede Fizik dalında yüksek lisans yapar. İki yıl İsviçre CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi)'de çalışır. 

Rio de Janeiro Üniversitesi’nde başladığı Fizik doktorasını yarıda bırakarak edebiyatçılığı seçer; öykücü kimliği ile tanınır. Öykünün yanı sıra romanlar yazar ve çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapar. Aslı Erdoğan'ın eserleri özellikle Avrupa ülkelerinde ilgi görür ve sekiz dile çevrilir.

Eserleri şunlardır; “Kabuk Adam” (1994), ‘’Mucizevi Mandarin’’ (1996), ‘’Kırmızı Pelerinli Kent’’ (1998), ‘’Hayatın Sessizliğinde’’ (2005), “Bir Yolculuk Ne Zaman Biter” (2000), ‘’Bir Delinin Güncesi’’ (2006), ‘’Bir Kez Daha’’ (2006), ‘’Taş Bina ve Diğerleri’’ (2009). 

“Tahta Kuşlar” adlı öyküsü Almanya’da Deutsche Welle ödülü kazanınca kendisini tüm Avrupa tanır ve bu öyküsü birçok dile çevrilip yayımlanır. Fransız Lire dergisi onu “Geleceğin 50 yazarı”ndan biri olarak seçer. ‘’Mucizevi Mandarin’’ İsveç’te yılın kitabı seçilir.

20 Ağustos 2016 yılında Özgür Gündem gazetesine yönelik yapılan soruşturmada silahlı terör örgütü üyeliği ve halkı kışkırtmak iddiasıyla tutuklanır. Erdoğan tutuklu iken İsveç Pen tarafından sürgünde, tehdit altında ya da cezaevinde bulunan bir yazar ya da gazeteciye verilen Tucholsky Ödülü'ne layık görülür. Aslı Erdoğan 97 gün tutuklu kaldıktan sonra 23 Kasım 2016 günü tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilir.

Yargılanması esnasında; "Hukuk varmış gibi savunma yapacağım" diyerek şu savunmayı yapar:

"1998 yılında Radikal isimli gazetede yazılar yazmaya başladım. 2001 yılında ayrıldım. Bir dönem Birgün gazetesinde yazılar yazdım. 2010’da tekrar Radikal gazetesinde yazmaya başladım. 5 ay sonra işime son verildi. 2011 yılının Mart ya da Nisan ayında Özgür Gündem’de yazmaya başladım. Edebiyatçı olduğumdan yedi adet romanım bulunmaktadır. 15 dile çevrilmiştir. Fil ve Kara Karga edebiyat dergilerine de yazılar yazıyorum. Benim hiçbir terör örgütüyle hiçbir şekilde ilişkim yoktur. Yayın Danışma Kurulunun kimler yazı yazacak, yayın politikası nasıl olacak şeklinde bir müdahalesi kesinlikle yoktur. Üzerime atılı hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum.”

Hapisten çıktıktan sonar bir gazeteye verdiği röportajında şu sözleri söyler: ''Sorun cezaevine atılmak değil, sorun haksızlığın verdiği acı. Sen ispat etmeye çalışıyorsun. Bu ağır bir darbe. Mertçe davranmıyor devlet.''

Aslı Erdoğan, her daim yalnız, her daim mahzun, her daim düşünceli, konuşurken sesinde acı, gözünde hüzün olan güzel bir kadındır. Aslı Erdoğan yazarken de kelimeleri kurşun gibi kullanan bir yazardır.

‘’Kabuk Adam’’ kitabında şöyle yazardı Aslı Erdoğan:

‘’Belki de yazmaya değer tek şey, gerçekten yazılamayandır…’’

Kim bilir, belki de bu nedenle tutuklanmıştır Aslı Erdoğan…

Osman AYDOĞAN




Bir sabiyyenin ‘’Gözyaşları’’

11 Şubat 2019

Kasım 2016’da Meclis’e getirilen, dönemin Adalet Bakanı tarafından “Düğün yapılmış, dernek yapılmış, gelmişler, hediyeleri takmışlar, resmen evlenmişler” diyerek savunduğu ancak tepkiler üzerine geri çekilen bir önerge vardı. Bu önerge ‘’çocuklara cinsel istismar suçlarında mağdur ve failin evlenmesi halinde, cezanın ertelenmesini ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını’’ öngören bir düzenleme idi. Bu önerge çocuk yaşta evlilikleri, çocuk istismarlarını ve tecavüzleri neredeyse yasalaştıracak bir düzenlemedir. Yaklaşan seçim nedeniyle bu önergenin yeniden gündemde alınması üzerine İhsan Raif Hanım’ın hikâyesini bir daha yazmak, bir daha hatırlatmak istedim.

Sadece bir sapık bir genç kızın bedenini ve ruhunu iğfal etmez... Bazen de bir parlamento bir yasa ile bir toplumun bütünlüğünü ve ruhunu iğfal edebilir.

***

Beş Hececiler (‘’Hecenin Beş Şairi’’, ‘’Hececiler’’ veya ‘’Hecenin Beş Ozanı” olarak da adlandırılırlar); I. Meşrutiyet’ten sonra hece vezniyle ve konuşulan halk diliyle, Milli Edebiyat akımının görüşleri doğrultusunda şiir yazan beş şairin Türk edebiyatındaki genel adıdır…

Grubu oluşturan beş şair; Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel’dir.

Şiire I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında başlamış ve aruz vezninde yazdıkları şiirlerle adlarını duyurmuş olan ‘’Beş Hececiler’’in Türkçe ve hece vezniyle şiir yazmayı benimsemelerinde Ziya Gökalp’ın etkisi büyük olmuştur.

‘’Beş Hececiler’’; şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişler ve şiirlerinde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.

İşte bu ‘’Beş Hececiler’in öncüsü kimselerin, kimseciklerin bilmediği ‘’Gözyaşları’’ döken bir kadın şairimiz var: İhsan Raif Hanım.

Ahmet Haşim bu konuda şöyle der: “Benim anladığım hece vezni ile milli şiiri iki kişi yazmıştır: Rıza Tevfik ve İhsan Raif Hanım.” 

Rıza Tevfik (Bölükbaşı) (namı diğer Feylosof Rıza) İhsan Raif Hanım’ın aile dostlarıdır ve İhsan Raif Hanım’ın şiir bilgisine katkıda bulunanlar arasındadır. Ancak İhsan Raif Hanım, Rıza Tevfik’le tanışmadan önce de şiirleri vardır.

İhsan Raif Hanım ilk şiirlerini, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte çoğalan kadın dergilerinden biri olan Mehasin’de yayımlamaya başlar. İhsan Raif Hanım 1908’de Meşrutiyet döneminde ateşli bir kadın hakları savunucusudur; kadınlar için üniversite açılmasını savunanlar arasında yer alır.

İhsan Raif Hanım’ın ağabeyi Mehmet Fuad Bey, milli edebiyat akımını hazırlayan dilcilerdendir; Halit Ziya Uşaklıgil ise İhsan Raif Hanım’ın eniştesidir.

19. yüzyılda mutasarrıflık, valilik, nazırlık, ayan üyeliği ve Şura-yı Devlet başkanlığı yapan Babası Köse Mehmet Raif Paşa Mithat Paşa’nın yanında çalışmıştır. Bu nedenle Sultan II. Abdülhamit kendisinden pek hoşlanmaz ve çekindiği için sık sık taşrada görevlendirir. İhsan Raif Hanım’ın 1877 yılında Beyrut’ta doğmasının nedeni de budur. Babası kendisiyle birlikte sık sık yer değiştiren kızlarının eğitimi için gittiği yerlerde bulduğu özel hocalar tarafından kızlarının eğitimlerini sağlar. Bundan dolayı İhsan Raif Hanım, küçük yaştan itibaren yetkin hocalardan iyi bir ev eğitimi alır. Tevfik Lami Bey’den Türk ve Batı müziği, piyano ve Fransızca öğrenir. Musiki, edebiyat, felsefe, yabancı dil eğitimiyle hayatı renklenir.

Balkan Savaşı sırasında Hilal-i Ahmer (Kızılay) cemiyetinde gönüllü hemşirelik yapar. Balkan yenilgisinden sonra Müdafaai Hukuk Derneğinin düzenlediği büyük mitingde de Fatma Aliye ve Halide Edip ile birlikte kürsüye çıkıp şiirler okur. Kurtuluş Savaşı sırasındaki mitinglerde de ateşli nutuklar ve şiirlerle milli mücadeleye destek verir.

Kadın dergisi Mehasin’de Halide Edip, Emine Semiye, Şükufe Nihal ve Fatma Aliye’nin yazılarıyla birlikte şiirleri yayımlanır. Bunlar vatanperver şiirlerdir. 1912 yılında şiirlerinin bazılarını yeni yetenekleri destekleyen kadın şair ve yazarlara da sayfalarında yer veren Rübab dergisinde İ.R imzasıyla yayınlar. Bu şiirler vesilesiyle daha sonra anlatacağım üçüncü eşi olacak derginin yayın yönetmeni Şahabettin Süleyman’la tanışır.

1914 yılında Mehasin ve Rübab’da yayımladığı elli şiirini ‘’Gözyaşları’’ adıyla kitaplaştırır.

İhsan Raif Hanım’ın başından dört evlilik geçer. Babasının dayatmasıyla gerçekleşmiş Mehmet Ali Bora ile olan on beş yıllık ilk evliliğinden Ahmet Hikmet Bora (1891-1970); Hatice Mehruba Atay (1895-1984, daha sonraları Falih Rıfkı Atay'ın iknci eşi) ve Mehmet Akif Bora (1899- 1972) adlarında üç çocuğu olur. Şairin bu dönemine yazımın sonunda ayrıntılı bir şekilde yer vereceğim.

Mehmet Ali Bora’dan boşanıp çok kısa süren ikinci evliliğinden sonra evlendiği dönemin ünlü yazar ve Rübab dergisinin yönetmeni ve Fecr-i Ati’nin kurucularından, Mekteb-i Sultani Hocası Şahabettin Süleyman’la evlenir. Bu altı yıllık mutlu evliliği süresince Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e, Ruşen Eşref’ten Fazıl Ahmet’e entelektüel bir çevre edinir ve şair olarak kabul, ilgi ve takdir görür.

Bu mutlu evlilik, Goethe’nin ‘’Aşkın kitabında az sevinç, çok ıstırap ve ayrılık gördüm. Vuslat ise küçük bir yer işgal ediyordu…’’ sözünü doğrularcasına dağ kürü için birlikte gittikleri İsviçre’de Şahabettin Süleyman’ın İspanyol gribine yakalanarak iki üç gün içinde hayata gözlerini yummasıyla noktalanır.

‘’Söyletme’’ isimli şiirinde o günlerdeki acısını anlatır:

Aşk rüya imiş gördüm, uyandım;
Muhabbet baki kalacak sandım;
Beyhüde yere ateşe yandım;
Bu acı bana ölümden beter.

İhsan Raif Hanım, bu ani ölümden kısa bir süre sonra İsviçre’de Şahabettin Süleyman’la birlikte tanıştıkları sonradan Müslüman olan ve adını Hüsrev olarak değiştiren Bell adında Strasburglu bir şairle dördüncü evliliğini yapar.

Son eşiyle İsviçre’de yaşayan şair, Fransa ve Belçika gibi Avrupa ülkelerini de gezer. Son yolculuğu ise tedavi için gittiği Paris’te geçirdiği bir apandisit ameliyatı sırasında 1926 yılının Nisan ayında kırk dokuz yaşında iken vefat eder. Naaşı Türkiye’ye getirilerek Rumelihisarı Kabristanı’na defnedilir.

İhsan Raif Hanım yalnızca şiir yazmakla kalmaz, şiirlerini besteler, piyanosunun başına geçip bestelediği şarkıları da seslendirir. Güfte ve bestesi kendisine ait on dokuz yapıtı saptanmıştır; ayrıca başkalarının da bestelediği manzumeleri vardır, çoğu, şairin adı anılmadan seslendirilmektedir. İlk defa Kenan Akyüz, 1958 yılında yayımladığı ‘’Batı Şiiri Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi’’nde ‘’Gözyaşları’’ndan seçilen on bir şiiri antolojiye alır. Akyüz’e göre İhsan Raif, Türk kadın şairlerinin en lirik olanıdır.

Bilinen eserleri; ‘’Ey Ehl-i İslâm, Muhterem Askerlerimize Hediye’’ (1912), ‘’Gözyaşları’’ (1914) ve ‘’Kadın ve Vatan’’ (1914)’dır.

İhsan Raif Hanım’ın yayımlanmış ve yayımlanmamış tüm şiirleri ancak 2001 yılında Cemil Öztürk’ün yayımladığı çalışmayla edebiyat tarihine kazandırılır. (Dr. Cemil Öztürk, İhsan Raif Hanım, Yaşamı, Sanatçı Kişiliği, Yayımlanmış ve Yayımlanmamış Bütün Şiirleri, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2001)

Bu tarihten önce ise 1987 yılında Kültür Bakanlığı "Türk Büyükleri" dizisinden Hüveyla Çoşkuntürk, yaşamı ve şiirlerinden oluşan bir seçki yayımlamıştır. (Hüveyla Coşkuntürk, İhsan Raif Hanım, Kültür ve Turizm Bakanlığı Türk Büyükleri Dizisi 51, 1987)

Ancak hayat hikâyesini roman şeklinde anlatan tek eser 2008'den itibaren Şişli Kaymakamlığı görevini yürüten Mehmet Öklü tarafından kaleme alınan ve bir bestesi de yapılan bildiğimiz bir şiirinin ilk dizesini de ad olarak alan kitaptır: ‘’Kimseye Etmem Şikâyet’’ (Doğan Kitap, 2013)

Günümüzde Şişli Kaymakamlığı binası olarak kullanılan bina İhsan Raif Hanım’ın babasına ait Taş Konak'tır. Kaymakam Mehmet Öklü de bu konağın hikâyesinden yola çıkarak İhsan Raif Hanım’ın hikâyesine ulaşır ve onu romanlaştırır. Ve kitaba ismini veren şiirin konusu da İhsan Raif Hanım 13 yaşındayken bu konakta geçer ve hazin bir hikâyedir.

İhsan Raif Hanım yukarıda anlattığım gibi iyi bir eğitim almıştır. Naiftir, her kadın gibi incedir, narindir, duygusaldır, her şair gibi içlidir, hassastır, derindir. Öyküsünü anlatmadan, yaşamında nasıl bir ıstırap çektiğini anlayabilmek için kaynağını bilmediğim bir söze yer vermek istiyorum: ‘’Tohum ne kadar güçlü ise, uygun olmayan bir toprağa düştüğünde kendine vereceği zarar da o kadar büyük olur.’’ Hiç de kendisine uygun olmayan bir toprağa düşen İhsan Raif Hanım için de bu böyle olur... O güçlü tohum hep kendine zarar verir. İhsan Raif Hanım için o uygun olmayan toprak bir kurt gibi için için kemirir kendisini, yer bitirir, tüketir…

Bundan sonra İhsan Raif Hanım’ın hikâyesini Mehmet Öklü’nün kitabından şöyle özetleyebiliriz:

Şiirin, musikinin, edebiyatın tozpembe ikliminde hür ufuklara kanatlanırken hayatın ona hazırladığı başka bir sürprizden habersizdi İhsan. Taş Konak onun hayallerinin mabedi bir sırça köşke dönmüşken, taş atılan bir cam gibi dünyası tuz buz olacaktı.

Nasıl mı?

İşte o Taş Konak’taki hayal dünyasında bir gün, kardeşi Belkıs’la beşinci kattaki çocuk odasında oynarlarken, odanın kapısı aniden, gürültüyle açılıverir birden. Hayatında hiç görmediği ve tanımadığı bir adam girer içeriye. Belli ki niyeti kötüdür. İhsan Raif Hanım’ı kaçırmak için gelmiştir. Teşebbüs de eder, ama çocukların korkulu çığlıklarıyla, geldiği gibi koşar adım iner merdivenlerden ve gözden kaybolur.

İhsan Raif Hanım’ın hatıralarında “Arap bacıların komplosu” olarak anacağı olayda içeri dalan ve İhsan Raif Hanım’ı kaçırmaya kalkışan adam Reji memuru Mehmet Ali’dir. Mehmet Ali’nin maksadı “karalar çalarak” küçük İhsan Raif Hanım’ı evlenmeye mecbur etmektir.

Bu basit gibi görünen hadise, küçük İhsan’ın hayatında beklenmedik değişikliklere ve büyük ıstıraplara yol açar. Baba Raif Paşa hadiseyi kafasında büyütür. Kapıyı açmak dışında hiçbir teması olmadığı ve tamamen masum olduğu halde, hadiseden küçük İhsan Raif Hanım’ı sorumlu tutar.  Babaya göre kendisinden habersiz girişilen bu “haneye tecavüz” nedeniyle aile adına sürülen lekenin bir şekilde temizlenmesi gerekir. Babaya göre artık İhsan Raif’in adı ‘’kirlenmiş’’tir.

Sonrasını İhsan Hanım'dan dinleyelim:

“Babamın terazisinin şaştığını hiç görmedim ben. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikâhlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma, dizlerine kapandım. Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et...”

Şefkat timsali annesinin bazen içine akan, bazen dışına taşan sessiz gözyaşları fayda vermez, sofrasında ekmeğini paylaştığı, dost bildiği insanların ihanetini kimselere anlatamaz İhsan Raif Hanım. Ve babası da İhsan Raif’in ve diğer aile fertlerinin ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmaz ve 13 yaşındaki kızını ‘’Nikâh kâfidir! Sessizce gidin!’’ diyerek “O hain’’ Mehmet Ali’yle evlendirir ve İzmir’e bir sürgün havasında yollar.

1890’da 14 sene dönemeyeceği İstanbul’a veda ederken İhsan Raif Hanım, ailesinden, çocukluk masumiyetinden, çok sevdiği İstanbul’dan, hem de hiç sevmediği kocaman bir adamın karısı olarak ayrılırken Maçka’ya, Teşvikiye sırtlarına, Dolmabahçe sırtlarına bakıp, içinden, ‘’Elveda çocukluğum, elveda güzel kardeşlerim, annem, babam, evim, yuvam… ‘’ diye için için ağlar, hıçkıra hıçkıra ağlar, bir sel gibi gözyaşları döker…

Daha sonra bugünü şöyle hatırlar: ‘’Uykularımda beni yeşil vadilerde uçuran pembe rüyalarımın uçsuz bucaksız bahçelerine veda ediyordum. Kırılırcasına üstüme gelen o kapının adeta hayatımın ikbal kapılarını kapatacağını, bütün acıların açılan bu gedikten hayatıma dolacağını yaşayarak öğrenecektim…’’

İhsan Hanım henüz 13 yaşında, genç damat Mehmet Ali ise 24 yaşındadır. Gönülsüz geldiği İzmir’den İstanbul’a dönüş yolunun kapalı olduğunu bilen İhsan Raif Hanım, dişi kuş içgüdüsüyle yuvasını sahiplenir. Her kadın gibi o da evlenirken saadet senfonisi bestelemeyi hayal eder, ama sonuç değişmez.

Sonrasını İhsan Raif Hanım şöyle anlatır:

“Evliliğimizin üçüncü ayında gittiğimiz Doktor Levi , ‘Müjde, bebeğiniz geliyor.’ dediğinde hem sevindim, hem üzüldüm. Bir ağladım, bir güldüm. Ne olurdu Rabbim bu müjdeyi Taş Konak’ta, ailemin arasında alsam, bu sevinci orada yaşasam, anneme babama torun haberini ellerini öperek versem! Yetim gibi, öksüz gibi çaresizdim işte... Eşimden görmediğim sevgi ve destek ümitlerimi kırsa da hayata direnme gücümü artırıyordu diyebilirim. 1 Temmuz 1891 günü oğlum Ahmet Hikmet’i kucağıma aldım. On dört yaşında anne oldum. Mehmet Ali oğlumuzun doğumuna çok sevindi. Hayatımızın meyvesine bakışı, sevinci, onun cevherindeki iyiliği gösteriyordu aslında. Fakat iyice anladım ki, Mehmet Ali elinde olmadan içkinin, nefsinin esiriydi. Her ne olursa olsun içki düşkünlüğünün ve kayıtsız yaşayışının, işe gidiyorum deyip birkaç gün eve uğramayışının, hayatımızın tadını, yuvamızın saadetini yok ettiği bir hakikatti. İzdivacın asude cennetini harlı cehennem gayyasına çeviriyordu. Genç kalbimin heveslerini her zaman kırar, aşk beklentimi hüsrana boğar, sonra kendini sokağa atar, mutluluğu yuvasında aramaz, işkence ederdi. ‘Seni kevser suyuna götürür, bir yudum içirmem’ dediğini nasıl unuturum! Kadehlerde içip dağıtacağına bana bir yudum aşkını verse, dünyanın dönüşü, hayatın akışı değişirdi. Heyhat, saadet güneşim galiba hiç doğmayacak! ..”

Sadece bu kadar da değildi yaşadıkları İhsan Raif Hanım’ın. Anlatırdı paramparça olmuş iç dünyasını: ‘’Aşkıma set çeken bu da değildi sanırım. Gönül telimi titretecek nezaket ve nezaheti bulamadım ben. Ruhumdaki sevgi tomurcukları açmadan soldu belki. Benim pembe hayallerim olmadı hiç. Rüyalarım bile baharda esen samyelinin yakıp kavurduğu elma çiçekleri gibi kavruk…’’

Mehmet Ali’nin olumsuz alışkanlığı içkiyle, kumarla sınırlı değildi. Derken İhsan Raif Hanım, eşi Mehmet Ali’nin İstanbul’da da Aspasya adlı bir eşi bulunduğunu, bu eşinden de bir çocuğunun olduğunu, çocuğun babasız büyümemesi için kadının tekrar onu İstanbul’a çağırdığını ve kaldıkları yerden hayatlarına devam etmek istediğini öğrenir.

“Bir eşin varken, neden benim günahıma girdin? Neden onüç yaşındaki talebe çocuğun hayallerini yıktın? Korkmaz mısın mazlumun inkisarından” diye yakınır, ama yutkunur.

Evlilikleri devam eder. Cismen İzmir'de ruhen İstanbul'da ‘’evli bir dul’’ olarak bir hayat yaşar. Bir çocukları daha olur.

Sonra, “Babam belki de, Mehmet Ali’nin ilk eşiyle olan münasebetini kesmek için, bizi zaruri gurbete, İzmir’e göndermiştir” diyerek teselli bulur. Ama gerçeğin böyle olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemez.

Ve devam eder İhsan Hanım anlatmaya:

 “Bir babanın evladının kötülüğünü isteyeceğine asla inanmadım. Yüreğimi alev gibi yakmaya başlayan Aspasya meselesini zihnimden uzaklaştırmaya çalışarak hayatıma tutunmaya, sanatın vicdanında huzur bulmaya çalışıyordum. O sonbahar günü, İzmir’in kavakları yaprağını dökerken, benim de ümitlerim onlarla beraber topraklara eleniyordu.”

İşte o zaman yazar İhsan Raif Hanım o gönül telimizi tir tir titreten şarkının güftesini. Bu şiir çaresiz bir genç kadının yakarışıdır, başına gelenlere sessiz isyanıdır, içten haykırışıdır:

Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime
Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet (karanlık perdesi) çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime...

(İhsan Raif Hanım bu kendi şiirini Suzinak makamında besteler. Daha sonra da bu şiir Kemânî Serkis Efendi tarafından da Nihâvend makamında bestelenir. İhsan Raif Hanım’ın erken vefatı ile kendi bestesi unutulmuş, Serkis Efendi’nin bildiğimiz bestesi yaygınlaşmıştır.)

O günlerde İstanbul’da kalan kız kardeşi Belkis’e yazdığı mektupta şu ifadeleri kullanır:

‘’Yaşadığı denizdeki kayadan koparılmış midye gibiyim. Sağır duvarlara hitap etmekten bıktım. Duvarlara attığım yumruklardan ellerim parçalandı. Her şeye rağmen, hayata tutunmak için çırpınan ümit kuşumun kanatlarını kırmamaya çalışarak yaşıyorum. Saadet ülkesine giden bir yolun olduğuna ve bir gün onu bulma inancımı kaybetmemek için çırpınıyorum. Bugün dört yılını dolduran gurbet hayatım, dört asır gibi geliyor bana. Zamanın geçtiğini çocuklarımdan anlıyorum.’’

‘’Gözyaşları’’ adlı kitabında yer alan ‘’Ağlarım’’ isimli şiiri İhsan Raif Hanım’ın o günlerindeki ağlayışlarının dile şahidi gibidir:

Neden gülmesin gül gibi yüzler; 
Niçin ağlasın o güzel gözler, 
Niye sevgiye sevimsiz sözler, 
Söylenir diye şaşar ağlarım. 

Yine kitaba ismini veren ‘’Gözyaşları’’ isimli şiiri o günlerde dökülen gözyaşlarını anlatır gibiydi:

Sarardı baharın payinda eylul; 
Titredi emeller, umidler ma'lul; 
Döküldü uzanmış zanbaga melul 
Nergis-i ademin har gözyaşları.

‘’Hırçın’’ isimli şiiri de bu mutsuz evliliğinin dile gelmiş haliydi sanki:

Bir cananım var gayet hıyanet,
Yaramaz hırçın etmez inayet,
Kendi kendinden eder şikâyet,
Bekleyedursun gönül vefayı.

‘’Genç Günler’’ bu dönemimde aşkı nasıl yaşadığını anlatırdı:

Ey, genç kanı gibi kaynayan pınar! 
Ey, altına yatıp kaldığım çınar! 
Söyledikçe hala yüreğim oynar, 
Gölgende okudum kitab-ı aşkı. 

‘’Bu Sevdadan Geçersin’’ şiirini de muhtemeldir ki kocasına Aspava'sı için yazmıştı:

Niçin beni yan bakışla süzersin? 
Sözlerime neden dudak bükersin? 
Bugün sever, yarın belki üzersin 
Gel üzülme, bu sevdadan geçersin. 

Ancak 27 yaşında 3 çocuk annesi bir genç kadın olarak döner İzmir’den. Bir süre sonra çapkınlıklarıyla bezdiren hayırsız kocadan boşanmasına izin çıkar.

Mehmet Ali Bora’ya duyduğu aşk ve nefret hislerinin tümünü şiirlerine yansıtan İhsan Raif Hanım, ilk eşine olan hislerini şu mısralarla dile getirir:

“Sabreyle Ali, bir gün olup mat olacaksın;
Ölsen dahi sen lanet ile yad olacaksın.”

Bir başka yerde de şöyle isyan eder Mehmet Ali’ye:

‘’Bana çok karalar sürdün, çıldırdın iftiharından
Korkmaz mısın mazlumun inkisarından’’

İhsan Raif Hanım derin derin düşünür... Ona göre bu olayları başına getiren şey neydi? İhsan Raif’in hatıralarında “Arap Bacıların komplosu” olarak anacağı olayda, yani kendisi tamamen masumken ve konağa içeriden yardım almaksızın girmek mümkün değilken, yetişkin bir erkeğin konağın en mahrem odalarına kadar, elini kolunu sallaya sallaya girmesi nasıl mümkün olmuştu? Yardım edenlerin derdi neydi?

Yine İhsan Raif Hanım’dan dinleyelim:

“Kalfaların hasetliğinin temelinde kadim bir âdetin yol açtığı çekememezlik duygusunun yattığını hain sırdaşım Gülru Cariyenin anlattıklarından çıkardım: Mısır taşrasından olan Arap kalfalar İstanbul’a geldikten sonra İstanbul kadınlarının sünnet edilmediğini, o kâbusu yaşamadıklarını hayretle görmüşler; Mısır kadınlarının başına gelen bu gayri tabii halin onları diğer hemcinslerine karşı kıskandırdığını, ruh hallerini bozduğunu, ekseri evlenemeyip mesut olamamalarını buna bağladıklarını, evlenenlere karşı derin bir haset beslediklerini ima etmişti... Kalfalarımızın gülen yüzlerinin derinlerinde, meğer çocuk ruhlarına vurulan bir darbenin yarattığı menfi duygular ağının, belki kin ve acılar yumağının çöreklendiğini sonradan fark ettim. Onüç yaşındaki bir çocuğun istikbalini karartan tuzağa ancak böyle talihsiz ruhlar destek olabilir.”

19. yüzyılda bile 13 yaşında zorla evlendirilen bir sabiyyenin (küçük kız) ruhunda kopan fırtınalar, kıyametler işte böyle… Aldığı eğitim sayesinde İhsan Raif Hanım duygularını dışa vurabilmiş, duygularını şiire, edebiyata dökebilmiştir... Ya duygularını dışa vuramayanlar? Çocuk yaşta genç kızların o meşum, o çaresiz intiharlarının nedeni nedir sanıyorsunuz ki? Günümüzde de böylesi bir geleneğe, böylesine insanın içini karartan bir tuzağa İhsan Raif Hanım'ın söylediği gibi ancak Arap kalfalar gibi böylesine talihsiz ruhlar destek olabilir...

Yazar Mehmet Öklü son olarak kitabını şöyle bitirir:

‘’İhsan Raif Hanım, başını Aşiyan yamaçlarına dayamış kabrinden Boğaz’ın mavi sularını, yeşil korularını, asude göklerini dinliyor. Ziyaretçileri mezar taşındaki bin bir ismini andığı Rabb’ine yakaran mısralarını, 4 Nisan 1926 yazan ona vuslat tarihini heceliyor. Onun insani hüznüne, vicdani hüsnüne, deruni yasına bürünmüş derin sessizlik, kıyamete kadar bitmeyecek nöbetini sürdürüyor.

Raif Kızı İhsan Hanım! Hecenin, aşkın, hüznün, taze Türkçenin, vicdanın, ezanın ve şühedanın şairi! Kimseye şikâyet etmeden kendi halinde ağlayan, ‘Gözyaşları’nın bestekârı. Nişantaşı’nın, İzmir’in, Davos’un mahzun gelini!

Öz dilinin lisanı’na getirdiğin güzelliği, musikimize hediye ettiğin gönül telimizi titreten ölümsüz nağmeleri dinledik. Elmas taşları gibi saçılan gözyaşlarının boşa akmadığını gördük. Firari feryatlarının vicdanlardaki yankısını duyduk, milletine de duyurmak, göstermek istedik. Yaşadığın, sevdiğin semtin Nişantaşı’nda komşun Nigâr Hanım’a gösterilen vefa gibi, bir sokakta İhsan Raif Hanım adını görmek istediğimiz gibi. Hecenin Beş Şairi’ni anarken, onların ablası olarak en başta senin ismini görmek, seninle beraber altı hece şairinin adını saymak istediğimiz gibi. Hassas ruhun şad, harap gönlün abad olur ümidiyle…’’

İhsan Raif Hanım, daha çocukken Nişantaşı’nda Taş Konak’ta hocası Rıza Tevfik ile hocasının bir şiiri üzerinde çalışıyorlardı. Hocası Rıza Tevfik’in şiiri şöyleydi:

‘’Yürü be hey bî vefâ hercâî güzel 
Gönlüm o sevdâdan vaz geldi geçti
Soldu açılmadan gonca-i emel
Sonbahar’a erdik yaz geldi geçti’’

İhsan Raif Hanım hocasına bu şiire Türkçeyi kullanmak adına şu düzeltmeyi yapmak istediğini söyler:

‘’Hocam, ‘bî vefa’ yerine ‘vefasız’ desek, şiirin havasına daha uygun olmaz mı? Çünkü bu iç sızlatan bir şiir hocam… Vefasız dersek ‘’sız’’ ekiyle mevcut sızıya bir sızlama daha eklenip gönül sızısı artmaz mı?’’

İhsan Raif Hanım bu sözleriyle sanki kendi hikâyesini anlatırdı. Çünkü bu hikâye iç sızlatan bir hikâyedir... Çünkü bu hikâye mevcut sızıya bir sızlama daha ekleyip gönül sızısını artıran bir hikâyedir… Çünkü bu hikâye bir gelenek adına hâlâ toplumun ruhunu inim inim inleten, toplumun vicdanını sızım sızım sızlatan bir hikâyedir... 

Ey hecenin, aşkın, hüznün şairi! Hassas ruhun şad, harap gönlün abad olsun!

Osman AYDOĞAN 

 İhsan Raif Hanım’ın yazımda geçen şiirlerinin tam metni:

Söyletme

Söyletme beni derdim büyüktür
Ümidim, gönlüm çoktan sönüktür
Hayatım bana bir koca yüktür.
Gönül bağında baykuşlar öter.

Aşk rüya imiş gördüm, uyandım;
Muhabbet baki kalacak sandım;
Beyhüde yere ateşe yandım;
Bu acı bana ölümden beter.

‘’Gözyaşları’’ adlı kitabında yer alan ‘’Ağlarım’’ isimli şiiri

Neden gülmesin gül gibi yüzler; 
Niçin ağlasın o güzel gözler, 
Niye sevgiye sevimsiz sözler, 
Söylenir diye şaşar ağlarım. 

Şu gördüğümüz rengârenk, çiçek, 
Sevdalı bülbül, arı, kelebek, 
Yekdiğerini bırakıp gidecek: 
Vefasızlığa bakar ağlarım. 

Solmasın dersin sümbülüm, gülüm; 
Yâri elinden alacak ölüm; 
Bütün dünyayı inletse ünüm; 
Çaresizlikten coşar ağlarım. 

Neş'e gizlenir çöker bir melal; 
Her vücud, her şey mahkûm zülal; 
Son nefese kadar tükenmez cidal, 
Tükenmez derdim sayar ağlarım. 

Aklım ermiyor of, ne haldir bu! 
Yaşamak için dert, mihnet kaygu; 
Bir zevke bedel bin acı duygu; 
Duygusuz felek sorar ağlarım. 

Zalimler ceza görmeli elbet. 
Mazlumlar niçin çeksinler zahmet? 
Hak çiğneniyor, nedir bu hikmet? 
Haksızlıklara yanar ağlarım. 

Yine kitaba ismini veren ‘’Gözyaşları’’ isimli şiiri

Firari bahardan, aşık hazandan, 
Cu-yi dile ma'kes nay-i hicrandan, 
Nagme-yi sevdadan, bu-yi figandan 
Serpildi melalin elmas taşları. 

Sarardı baharın payinda eylul; 
Titredi emeller, umidler ma'lul; 
Döküldü uzanmış zanbaga melul 
Nergis-i ademin har gözyaşları.

Hırçın

Bir cananım var gayet hıyanet,
Yaramaz hırçın etmez inayet,
Kendi kendinden eder şikâyet,
Bekleyedursun gönül vefayı.

Sevmek isterim yanımdan kaçar,
Uzak durursam ateşler saçar,
Sitem sözlerle dilde derd acar,
Fakat arttırdı gönül sevdayı.

Eziyet etmek en büyük zevki;
Muazzeb görmek neş'esi, şevki;
Şeytanlıkta hiç bulunmaz fevki,
Meşke başladı gönül cefayı.

Sevdirebilmek hayli emektir,
Gücendim git, der, gel sev demektir;
Merakı uzup lütf eylemektir,
Onsuz bulamaz gönül sefayı.

Genç Günler

Ey, genç kanı gibi kaynayan pınar! 
Ey, altına yatıp kaldığım çınar! 
Söyledikçe hala yüreğim oynar, 
Gölgende okudum kitab-ı aşkı. 

Ey, kumrulu bahçem, sümbüllü bağım! 
Ey, bülbüllü derem, mineli dağım! 
Sizinle geçti en güzel çağım, 
Orada dinledim rubab-ı aşkı. 

Muhabbet bağında kendimden geçtim, 
Ateşler içinde bir lale seçtim, 
Yandı yüreğiyim, kanarak içtim; 
Kızıl dudağından serab-ı aşkı.

Bu Sevdadan Geçersin

Niçin beni yan bakışla süzersin? 
Sözlerime neden dudak bükersin? 
Bugün sever, yarın belki üzersin 
Gel üzülme, bu sevdadan geçersin. 

Sevsen de hoş, sevmesen de sen beni, 
Ben vahşiyim, hiç sevdirtmem kendimi; 
Bu halimle incitirim ben seni; 
İncinmeden bu sevdadan geçersin. 

Bülbül gibi âşık olma her güle; 
Vefasızdır, gül inanmaz, bülbüle; 
Çünkü şakır lalelere, sümbüle; 
Sümbül gibi aşkın solar geçersin. 




Heyder Baba’ya Selam

10 Şubat 2019

Dün bu sayfada Çin zindanlarında 08 Şubat 2019 günü katledilen Doğu Türkistanlı Büyük Uygur Ozanı Abdurehim Heyit'i anarken ve onun şahseri ''Uçraşkanda''yı verirken, bu sefer de şiirlerinde ''Şehriyar'' mahlasını kullanan İran Türkistanından bir başka ozan ve onun ''Heyder Baba'ya selam'' isimli şiiri aklıma geldi.

Bu ozanın asıl adı Seyid Muhammed Hüseyin Behçet-Tebrizi’dir. (1906 - 1988) Şiirlerinde ‘’Şehriyar’’ mahlasını kullanır. Kısaca Muhammed Hüseyin Şehriyar olarak tanınır. Tebriz doğumlu Azeri Türküdür. Şiirlerini hem Azerbaycan Türkçesi ile hem de Farsça olarak yazmıştır.  İran şiirinde Hafız kadar önemli bir şahsiyettir. Anadili Türkçeden başka mükemmel derecede Farsça ve Arapça , iyi derecede Fransızca bilir. 

Şehriyar'ı bize tanıtan, günümüzde yaşatan  Azerbaycan İlimler Akademisinden ‘’Şehriyar'ın Hayatı ve Sanatı’’ adlı tezi ile filoloji doktoru unvanını alan Yusuf Gedikli'nin ''Şehriyar ve Bütün Türkçe Şiirleri'' isimli kitabıdır. (Ötüken Neşriyat, 1990) Şehriyar'ı tanıtan bir diğer kitap da Azeri yazar Esmira Fuad’ın ‘’Muhammed Hüseyin Şehriyar, Yaşamı, Edebi Çevresi ve Eserleri’’ adlı eseridir. (Peon Yayınları, 2014)

Şair kelimesinin hakkını veren şairlerdendir. Aşağıdaki dörtlük sanırım bunu gösterir:

''Bir insan köçürse dünyadan eger,
sen ele bilme ki, tek bir can gedir.
Her sönen baxışda saysız dilekler,
her kiçik tabutta bir cihan gedir''

1951 yılında en bilinen eseri ve başyapıtı olan ‘’Heyder Baba’ya Selam’’ şiir kitabı yayımlanır. Şiire ismini veren Heyder Baba, Şehriyar’ın köyünün üstünde kurulu olduğu dağın adıdır. Şiirin önemli bir kısmını Şehriyar'ın çocukluk hatıraları ve o günlere duyduğu özlem oluşturur.

“Heyder Baba”ya Selam’’ aslında Azeri kültürünün bir köy senfonisidir. Şiirle beraber kendinizi birden bire Azerbaycan’ın renkli, canlı ve coşkun doğasının kucağında, “Heyder Baba” tepesinde gök yüzünün ışığı ve sağanak yağmuru altında, sel gibi akan suları arasında ama özellikle çocukluğunuzda buluverirsiniz.

Şair şiirine selamla başlar:

‘’Selam olsun şevketinize, elinize
benim de bir adım gelsin dilinize’’

Sonra şiirde şairin çocukluk anıları başlar:

‘’Hatırlar mısın nasıl koşar, kaçardım!
kuşlar misali kanat çırpıp uçardım!’’

Ve ve ve Doğu’nun binlerce yıllık kaderini şu iki dizede özetler:

‘’Behiştimiz cehennem olmakdadır, 
Zilheccemiz meherrem olmakdadır.’’

‘’Behişt’’, Azerice cennet demektir. Zilhicce ile de Muharrem ayındaki matem ve sevinç günlerine atıf yapılır. İmam Hüseyin’in şehadeti (sonsuz matem) Muharrem ayındadır. İşte büyük usta Şehriyar’ın, Zilhicce aynının muharrem olmasından kastı normalde güzel olması gereken günlerin hep matem havası içinde geçmesidir. Öyle değil midir? Normalde güzel olması gereken günlerimiz hep matem havası içinde geçmekte değil midir? Behiştimiz cehennem olmakta değil midir? 

Şiirinde Şehriyar sanki vasiyetiymişçesine demez mi ki "birbirizden ayrılmayın, amandı". Şehriyar sanki günümüzdeki bizleri anlatmakta değil midir?

‘’Heyder Baba, göyler bütün dumandı, 
Günlerimiz birbirinden yamandı, 
Birbirizden ayrılmayın, amandı, 
Yakşılığı elimizden alıblar, 
Yakşı bizi yaman güne salıblar!’’

Sonra sonra yürekten çığlık çığlığa kopan bir haykırışla tüm bir dünyayı, tüm bir hayatı, tüm bir tarihi anlatır Şehriyar:

‘’Heyder Baba, dünya yalan dünyadı, 
Süleyman’dan, Nuh’dan kalan dünyadı, 
Oğul doğan, derde salan dünyadı, 
Her kimseye her ne verib alıbdı, 
Eflatun’dan bir kuru ad kalıbdı. 

Heyder Baba, yaru yoldaş döndüler, 
Bir-bir meni çölde koyub, çöndüler, 
Çeşmelerim, çırahlarım, söndüler, 
Yaman yerde gün döndü, akşam oldu, 
Dünya mene harâbe-i şâm oldu.'' 

Bizim bildiğimiz, sözleri Sabahattin Ali'ye bestesi Zülfü Livaleni’ye ait olan ‘’Leylim ley’’ türküsünü Azeri sanatçi Çingiz Habibiyan Şehriyar'ın yukarıdaki dizeleri ile yorumlar. Azerilerin ifadesiyle; ''Çingiz Həbibiyan Şəhriyar'ın məşhur 'Heydərbaba' şerini Zülfü Livanəlinin bəstəsi ilə ifa edir...  Bakın görün!'' Yazımın sonunda bu yorumun bağlantısını verdim. Mutlaka ama mutlaka dinlemenizi isterim. Azeri müziği bizim müziğimizin fersah fersah üstündedir zaten!

Şehriyar'ın şu dizeleri tam da günümüzü anlatmaz mı?

''Şehriyar’ım gözüm yaşı sel kimin,
Garip sen mi vetanında el kimin,
Sevdan üreğimde kara yel kimin,
Heç elden özgeye gardaş olar mı?
Haramzadalardan yoldaş olar mı?''

Yaşadığımız günleri görünce, gittiğimiz karanlık çağı düşününce onun bir başka şiirindeki dizleri gelir aklıma, için için ağlarım ben:

"Nima, yüreğindeki gamı söyle de bir yabancı gibi ağlayayım 
iki yabancı kafa kafaya verip ağlayayım."

Yazımın sonundaki bağlantıda şair Şehriyar’ın kendi sesinden ‘’Heyder Baba’ya Selam Şiiri’’ni veriyorum. Hiçbir şiir dinlerken beni bu kadar duygulandırmamıştır. Hiçbir şiir dinlerken beni bu kadar mahzun bırakmamıştır. Hiçbir şiir dinlerken beni bu kadar hırpalamamıştır. Bu şiiri Şehriyar’ın sesinden dinlerken yazılarımda hep bahsettiğim Hindukuş Dağlarının karı gibi için için eririm ben…

Bu şiiri Şehriyar'ın sesinden dinlerken hep memleketim Yeşilhisar'a, çocukluğuma gider, çocukluk günlerimin her bir anını gözlerimin önüne getirir, çocukluk günlerimin geçtiği evimizi, annemi, babamı, ablalarımı, ağabeylerimi, dayılarımı, halamı, komşularımızı, arkadaşlarımı, mahallemizi, bağlarımızı, bahçelerimizi, tarlalarımızı, Heyder Baba'yı değilse de Havdıra Dağını bir bir hatırlarım ben. 

Şimdi bu destanı okuma vaktidir. Şiiri orijinal haliyle Azerice olarak aşağıda veriyorum. Şiir Türkçeymişcesine anlaşılır açıklıktadır.... Şiirin uzunluğu yanıltmasın sizi, eğer kırsal kökenden geliyorsanız şiirde kendinizi, köyünüzü veya kasabanızı bulursunuz.

Aziz şairimizi saygıyla yâd ederim.... Ruhu şâd, mekânı cennet olsun, nûr içinde yatsın...

Osman AYDOĞAN 

Bir not: Yazılarımda hep ismi geçen Şehriyar ile bu sitenin adı olan Şehriyar’ın anlattığım Şair Şehriyar ile bir ilgisi yohtur. Sadece isim benzerliği vardır!

Çingiz Həbibiyan, sözleri Şəhriyar'ın 'Heydərbaba' şiirinden, Zülfü Livaneli'nin bestesi ile:
https://www.youtube.com/watch?v=XXQIvfbDrnM

Şehriyar’ın kendi sesinden ‘’Heyder Baba’ya Selam Şiiri
https://www.youtube.com/watch?v=yA4CRNAOWx8


Heyder Baba’ya Selam

Heyder Baba, ıldırımlar şakanda, 
Seller, sular şakkıldayıb akanda, 
Kızlar ona saf bağlayıb bakanda, 
Selâm olsun şevkatize, elize, 
Menim de bir adım gelsin dilize. 

Heyder Baba, kehliklerin uçanda, 
Göl dibinden dovşan kalkıb, kaçanda, 
Bahçaların çiçeklenib açanda, 
Bizden de bir mümkün olsa, yâd ele, 
Açılmayan ürekleri şâd ele. 

Bayram yeli çardakları yıkanda, 
Novruz gülü, kar çiçeği çıkanda, 
Ağ bulutlar köyneklerin sıkanda, 
Bizden de bir yâd eyleyen sağ olsun, 
Derdlerimiz koy dikkelsin dağ olsun. 

Heyder Baba, gün dalıvı dağlasın, 
Üzün gülsün, bulakların ağlasın, 
Uşaklarun bir deste gül bağlasın, 
Yel gelende ver getirsin bu yana, 
Belke menim yatmış bahtım oyana. 

Heyder Baba, senin üzün ağ olsun, 
Dört bir yanın bulak olsun, bağ olsun, 
Bizden sora senin başın sağ olsun, 
Dünya kazov-kader, ölüm-itimdi, 
Dünya boyu oğulsuzdu, yetimdi. 

Heyder Baba, yolum senden keç oldu, 
Ömrüm keçdi, gelenmedim geç oldu, 
Heç bilmedim gözellerin neç oldu, 
Bilmezidim döngeler var, dönüm var, 
İtginlik var, ayrılık var, ölüm var. 

Heyder Baba, igit emek itirmez, 
Ömür geçer efsus bere bitirmez, 
Nâmerd olan ömrü başa yetirmez, 
Biz de vallah unutmarık sizleri, 
Görenmesek helâl edin bizleri. 

Heyder Baba, Mir Ejder seslenende, 
Kend içine sesden-köyden düşende, 
Aşık Rüstem, sazın dillendirende, 
Yadındadır ne hövlesek kaçardım, 
Kuşlar tekin kanad çalıb uçardım. 

Şengülava yurdu, aşık alması, 
Gâh da gedib orda konak kalması, 
Daş atması, alma-heyva salması, 
Kalıb şirin yuhu kimin yadımda, 
Eser koyub, ruhumda her zadımda. 

Heyder Baba, Kuru gölün kazları, 
Gediklerin sazak çalan sazları, 
Ket kövşenin payızları, yazları, 
Bir sinema perdesidir gözümde, 
Tek oturub, seyr ederem özümde. 

Heyder Baba, Karaçemen caddası, 
Çovuşların geler sesi, sedası, 
Kerbelâ’ya gedenlerin kadası, 
Düşsün bu aç, yolsuzların gözüne, 
Temeddünün uyduk yalan sözüne. 

Heyder Baba, şeytan bizi azdırıb, 
Mehebbeti üreklerden kazdırıb, 
Kara günün ser-nüviştin yazdırıb, 
Salıb halkı bir-birinin canına, 
Barışığı beleşdirib kanına. 

Göz yaşına bakan olsa, kan akmaz, 
İnsan olan hancer beline takmaz, 
Amma hayıf, kör tutduğun burakmaz, 
Behiştimiz cehennem olmakdadır, 
Ziheccemiz meherrem olmakdadır. 

Hazan yeli yarpakları tökende, 
Bulut dağdan yenib kende köçende, 
Şeyhülislam gözel sesin çekende, 
Nisgilli söz üreklere deyerdi, 
Ağaçlar da Allah’a baş eyerdi. 

Daşlı bulak daş-kumunan dolmasın, 
Bahçaları saralmasın, solmasın, 
Ordan keçen atlı susuz olmasın, 
Deyne bulak, hayrın olsun, akarsan, 
Ufuklara humar-humar bakarsan. 

Heyder Baba, dağın daşın seresi, 
Kehlik okur, dalısında feresi, 
Kuzuların ağı, bozu, karası, 
Bir gedeydim dağ-dereler uzunu, 
Okuyaydım: 'Çoban, kaytar kuzunu'. 

Heyder Baba, Sulu yerin düzünde, 
Bulak kaynar çay çemenin gözünde, 
Bulakotu, üzer suyun üzünde, 
Gözel kuşlar ordan gelib keçerler, 
Halvetleyib bulakdan su içerler. 

Biçin üstü sünbül biçen oraklar, 
Ele bil ki, zülfü darar daraklar, 
Şikarçılar bildirçini soraklar, 
Biçinçiler ayranların içerler, 
Bir huşlanıb, sondan durub biçerler. 

Heyder Baba, kendin günü batanda, 
Uşakların şamın yeyib yatanda, 
Ay bulutdan çıkıb kaş-göz atanda, 
Bizden de bir sen onlara kıssa de, 
Kıssamızdan çoklu gam u gussa de. 

Karı nene gece nağıl deyende, 
Külek kalkıb kap-bacanı döyende, 
Kurd keçinin Şengülüsün yeyende, 
Men kayıdıb bir de uşak olaydım, 
Bir gül açıb ondan sora solaydım. 

‘Emmecan’ın bal bellesin yeyerdim, 
Sondan durub üs donumu geyerdim, 
Bahçalarda tiringeni deyerdim, 
Ay özümü o ezdiren günlerim, 
Ağac minib, at gezdiren günlerim. 

Heçi hala çayda paltar yuvardı, 
Memmed Sadık damlarını suvardı, 
Heç bilmezdik dağdı, daşdı, divardı 
Her yan geldi, şıllak atıb aşardık, 
Allah, ne koş, gamsız-gamsız yaşardık. 

Şeyhülislam münâcatı deyerdi, 
Meşed Rahim lebbâdeni geyerdi, 
Meşdâceli bozbaşları yeyerdi, 
Biz hoş idik, hayrat olsun, toy olsun, 
Fark eylemez, her n’olacak, koy olsun. 

Melik Niyaz verendilin salardı, 
Atın çapıb kıykacıdan çalardı, 
Kırkı tekin gedik başın alardı. 
Dolayıya kızlar açıb pencere, 
Pencerelerden ne gözel menzere. 

Heyder Baba, kendin toyun tutanda, 
Kız gelinler hena, pilte satanda, 
Bey geline damdan alma atanda, 
Menim de o kızlarında gözüm var, 
Aşıkların sazlarında sözüm var. 

Heyder Baba, bulakların yarpızı, 
Bostanların gülbeseri, karpızı, 
Çerçilerin ağ nebatı sakkızı, 
İndi de var damağımda, dad verer, 
İtgin geden günlerimden yad verer. 

Bayram idi gece kuşu okurdu, 
Adaklı kız bey çorabın tokurdu, 
Herkes şalın bir bacadan sokurdu, 
Ay ne gözel kaydadı şal sallamak, 
Bey şalına bayramlığın bağlamak. 

Şal istedim men de evde ağladım, 
Bir şal alıb tez belime bağladım, 
Gulam gile kaçdım, şalı salladım, 
Fatma hala mene çorab bağladı, 
Han nenemi yada salıb ağladı. 

Heyder Baba, Mirzemmed’in bahçası, 
Bahçaların turşa şirin alçası, 
Gelinlerin düzmeleri, tahçası 
Hey düzüler gözlerimin refinde, 
Heyme vurar hatıralar sefinde. 

Bayram olub, kızıl palçık ezerler, 
Nakış vurub, otakları bezerler, 
Tahçalara düzmeleri düzerler 
Kız-gelinin fındıkçası, henası, 
Heveslener anası, kaynanası. 

Bakıçının sözü, sovu, kağızı 
İneklerin bulaması, ağızı, 
Çerşenbenin girdekânı, mövizi 
Kızlar deyer: “Atıl-matıl, çerşenbe, 
Ayna tekin bahtım açıl, çerşenbe”. 

Yumurtanı göyçek, güllü boyardık, 
Çakkışdırıb sınanların soyardık, 
Oynamakdan birce meğer doyardık, 
Eli mene yaşıl aşık vererdi, 
İrza mene novruz gülü dererdi. 

Novruz Ali hermende vel sürerdi, 
Kâhdan enib küleşlerin kürerdi, 
Dağdan da bir çoban iti hürerdi, 
Onda gördün ulak ayak sahladı, 
Dağa bakıb kulakların şahladı. 

Akşam başı nahırçılar gelende, 
Kodukları çekib, vurardık bende, 
Nahır keçib gedib yetende kende, 
Heyvanları çılpak minib kovardık, 
Söz çıksaydı, sine gerib sovardık. 

Yaz gecesi çayda sular şarıldar, 
Daş kayalar selde aşıb, karıldar, 
Karanlıkda kurdun gözü parıldar, 
İtler gördün, kurdu seçib ulaşdı, 
Kurd da gördün, kalkıb gedikden aşdı. 

Kış gecesi tövlelerin otağı, 
Kentlilerin oturağı, yatağı, 
Buharıda yanar odun yanağı, 
Şebçeresi, girdekânı, iydesi, 
Kendi basar gülüb-danışmak sesi. 

Şücâ haloğlunun Baki savgati, 
Damda kuran samavarı, söhbeti, 
Yadımdadı şestli keddi, kameti, 
Cünemmegin toyu döndü, yas oldu, 
Nene Kız’ın baht aynası kâs oldu. 

Heyder Baba, Nene Kızın gözleri, 
Rakşende’nin şirin-şirin sözleri, 
Türki dedim, okusunlar özleri, 
Bilsinler ki, adam geder ad kalar, 
Yahşı-pisden ağızda bir dad kalar. 

Yaz kabağı gün güneyi döyende, 
Kend uşağı kar güllesin sövende, 
Kürekçiler dağda kürek züvende, 
Menim ruhum ele bilin ordadır, 
Kehlik kimi batıb kalıb, kardadır. 

Karı Nene uzadanda işini, 
Gün bulutdan eyirerdi teşini, 
Kurd kocalıb, çekdirende dişini, 
Sürü kalkıb dolayıdan aşardı, 
Badyaların südü aşıb-daşardı. 

Hecce Sultan emme dişin kısardı, 
Molla Bağır emoğlu tez mısardı, 
Tendir yanıb, tüstü evi basardı, 
Çaydanımız arsın üste kaynardı, 
Kovurkamız saç içinde oynardı. 

Bostan pozub getirerdik aşağı, 
Doldurardık evde tahta tabağı, 
Tendirlerde pişirerdik kabağı, 
Özün yeyib, tohumların çıtlardık, 
Çok yemekden lap az kala çatlardık. 

Verzeğan’dan armud satan gelende, 
Uşakların sesi düşerdi kende, 
Biz de bu yandan eşidib bilende, 
Şıllak atıb bir kışkırık salardık, 
Buğda verib armudlardan alardık. 

Mirza Tağı’ynan gece getdik çaya, 
Men bakıram selde boğulmuş aya, 
Birden ışık düşdü otay bahçaya, 
”Eyvay dedik, kurddu”, kayıtdık, kaşdık, 
Heç bilmedik ne vakt küllükden aşdık. 

Heyder Baba, ağaçların ucaldı, 
Amma hayıf cevanların kocaldı, 
Tokluların arıklayıb acaldı, 
Kölge döndü, gün batdı, kaş kereldi, 
Kurdun gözü karanlıkda bereldi. 

Eşitmişem yanır Allah çırağı, 
Dayır olub mescidüzün bulağı, 
Râhat olub kendin evi, uşağı, 
Mensur Han’ın eli kolu var olsun, 
Harda kalsa, Allah ona yar olsun. 

Heyder Baba, Moll’ İbrahim var, ya yok? 
Mekteb açar, okur uşaklar, ya yok? 
Hermen üstü mektebi bağlar, ya yok? 
Menden ahonda yetirersen selâm, 
Edebli bir selâm-ı mâ lâkelâm. 

Hecce Sultan emme gedib Tebriz’e, 
Amma ne Tebriz ki, gelemmir bize, 
Balam durun, koyak gedek evmize, 
Ağa öldü, tufakımız dağıldı, 
Koyun olan yad gediben sağıldı. 

Heyder Baba, dünya yalan dünyadı, 
Süleyman’dan, Nuh’dan kalan dünyadı, 
Oğul doğan, derde salan dünyadı, 
Her kimseye her ne verib alıbdı, 
Eflatun’dan bir kuru ad kalıbdı. 

Heyder Baba, yaru yoldaş döndüler, 
Bir-bir meni çölde koyub, çöndüler, 
Çeşmelerim, çırahlarım, söndüler, 
Yaman yerde gün döndü, akşam oldu, 
Dünya mene harâbe-i şâm oldu. 

Emoğluynan geden gece Kıpçağ’a, 
Ay ki çıkdı, atlar geldi oynağa, 
Dırmaşırdık, dağdan aşırdık dağa, 
Meşmemi Han göy atını oynatdı, 
Tüfengini aşırdı, şakkıldatdı. 

Heyder Baba, Kara gölün deresi, 
Hoşgenâb’ın yolu, bendi, beresi, 
Orda düşer çil kehliğin feresi, 
Ordan keçer yurdumuzun özüne, 
Biz de keçek yurdumuzun sözüne. 

Hoşgenâb’ı yaman güne kim salıb? 
Seyyidlerden kim kırılıb, kim kalıb? 
Amir Gafar dam daşını kim alıb? 
Bulak gene gelib gölü doldurur, 
Ya kuruyub, bahçaları soldurur. 

Amir Gafar seyyidlerin tacıydı, 
Şahlar şikar etmesi kıykacıydı, 
Merde şirin, nâmerde çok acıydı, 
Mazlumların hakkı üste eserdi, 
Zalimleri kılıç tekin keserdi. 

Mir Mustafa dayı, uca boy baba, 
Heykelli, sakkallı, Tolustoy baba, 
Eylerdi yas meclisini, toy baba, 
Hoşgenâb’ın âb-ı rûsu, erdemi, 
Mescidlerin, meclislerin görkemi. 

Mecdüssâdât gülerdi bağlar kimi, 
Guruldardı, buludlu dağlar kimi, 
Söz ağzında erirdi yağlar kimi, 
Alnı açık, yakşı, derin kanardı, 
Yaşıl gözler çırağ tekin yanardı. 

Menim atam süfreli bir kişiydi, 
El elinden tutmak onun işiydi, 
Gözellerin âhire kalmışıydı, 
Ondan sonra dönergeler döndüler, 
Mehebbetin çırağları söndüler. 

Mir Sâlih’in deli sevlik etmesi, 
Mir Aziz’in şirin şahsey getmesi, 
Mir Memmed’in kurulması, bitmesi, 
İndi desek, ahvâlâtdı, nağıldı, 
Keçdi getdi, itdi batdı, dağıldı. 

Mir Abdül’ün aynada kaş yakması, 
Çövçülerinden, kaşının akması, 
Boylanması, dam-divardan bakması, 
Şah Abbas’ın dürbini, yâdeş behayr, 
Hoşgenâb’ın hoş günü, yâdeş behayr. 

Sitâr’ emme nezikleri yapardı, 
Mir Kadir de her dem birin kapardı, 
Kapıb, yeyib, dayça tekin çapardı, 
Gülmeliydi onun nezik kappası, 
Emmemin de, ersininin şappası. 

Heyder Baba, Amir Heyder neyneyir? 
Yakın gene samavarı keyneyir, 
Day kocalıb, alt engiynin çeyneyir, 
Kulak batıb, gözü girib kaşına, 
Yazık emme, havâ gelib başına. 

Hanım emme Mir Abdül’ün sözünü, 
Eşidende eyer ağzı, gözünü, 
Melkâmıd’a verer onun özünü, 
Da’vaların şuhlugılan katallar, 
Eti yeyib, başı atıb yatallar. 

Fizze hanım Hoşgenâb’ın gülüydü, 
Amir Yahya em kızının kuluydu, 
Ruhsâre artist idi, sevgiliydi, 
Seyid Hüseyn Mir Salih’i yansılar, 
Amir Cefer geyretlidir, kan salar. 

Seher tezden nahırçılar gelerdi, 
Koyun kuzu dam bacadan melerdi, 
Emme Can’ım körpelerin belerdi, 
Tendirlerin kavzanardı tüstüsi, 
Çöreklerin gözel iyi, istisi. 

Göyerçinler deste kalkıb uçallar, 
Gün saçanda kızıl perde açallar, 
Kızıl perde açıb, yığıb kaçallar, 
Gün ucalıb, artar dağın celâli, 
Tebietin cevanlanar cemâli. 

Heyder Baba, karlı dağlar aşanda, 
Gece kervan yolun aşıb çaşanda, 
Men hardasam, Tehran’da, ya Kâşan’da, 
Uzaklardan gözüm seçer onları, 
Hayâl gelib, aşıb keçer onları. 

Bir çıkaydım Damkaya’nın daşına, 
Bir bakaydım keçmişine, yaşına, 
Bir göreydim neler gelib başına, 
Men de onun karlarıylan ağlardım, 
Kış donduran ürekleri dağlardım. 

Heyder Baba, gül konçesi handandı 
Amma hayıf, ürek gazası kandı, 
Zindegânlık bir karanlık zindandı, 
Bu zindanın derbeçesin açan yok, 
Bu darlıkdan bir kurtulub kaçan yok. 

Heyder Baba, göyler bütün dumandı, 
Günlerimiz birbirinden yamandı, 
Birbirizden ayrılmayın, amandı, 
Yakşılığı elimizden alıblar, 
Yakşı bizi yaman güne salıblar! 

Bir soruşun bu karkınmış felekden, 
Ne isteyir bu kurduğu kelekden? 
Deyne, keçirt ulduzları elekden, 
Koy tökülsün, bu yer üzü dağılsın, 
Bu şeytanlık korkusu bir yığılsın. 

Bir uçaydım bu çırpınan yelinen, 
Bağlaşaydım dağdan aşan selinen, 
Ağlaşaydım uzak düşen elinen, 
Bir göreydim ayrılığı kim saldı? 
Ölkemizde kim kırıldı, kim kaldı? 

Men senin tek dağa saldım nefesi, 
Sen de kaytar, göylere sal bu sesi, 
Baykuşun da dar olmasın kefesi, 
Burda bir şîr darda kalıb bağırır, 
Mürüvvetsiz insanları çağırır. 

Heyder Baba, gayret kanın kaynarken, 
Karakuşlar senden kopub kalkarken, 
O sıldırım daşlarıynan oynarken, 
Kavzan, menim himmetimi orda gör, 
Ordan eyil, kâmetimi darda gör. 

Heyder Baba, gece durna keçende, 
Köroğlunun gözü kara seçende, 
Kıratını minib, kesib biçende, 
Men de burdan tez matlaba çatmaram, 
Eyvaz gelib çatmayıncan yatmaram. 

Heyder Baba, merd oğullar doğginan, 
Nâmerdlerin burunların oğginan, 
Gediklerde kurdları dut boğginan, 
Koy kuzular ayın şayın otlasın, 
koyunların kuyrukların katlasın. 

Heyder Baba, senin könlün şad olsun, 
Dünya varken ağzın dolu dad olsun, 
Senden keçen yakın olsun, yad olsun, 
Deyne menim şâir oğlum Şehriyâr, 
Bir ömürdür gam üstüne gam çalar

Şair Şehriyar





Uçraşkanda

09 Şubat 2019

Bütün Tarih kitaplarında bugün Orta Asya diye ifade ettiğimiz bölgenin adı 18’inci yüzyıla kadar ‘’Türkistan’’dı. ‘’Orta Asya’’ ifadesi İngilizlere aittir. Doğrudur, Londra’dan bakarsanız orası Orta Asya’dır.  Bizler de oltaya takılan balık gibi İngilizlerin ifadesiyle bu bölgeye ‘’Türkistan’’ yerine ‘’Orta Asya’’ diyerek, Türk milletinin üç bin yıllık tarihini ve bu bölge ile olan bağını bir sözcükle silip attık… Şimdilerde ne Doğu Türkistan’ı bilen var ne de Batı Türkistan’ı…

Neyse... Burası uzun hikâye… Geçelim bu faslı…

Doğu Türkistan’da halen Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı ve Uluslararası Af Örgütü raporlarına da yansıyan ağır baskılar vardır. Ancak Suriye gündeme gelince şahin kesilenler, Filistin’in bağımsızlığı için can atanlar nedense Çin’in Uluslararası Af Örgütü raporlarına da yansıyan bu baskılarına karşı kulaklarını tıkarlar. Afrika'nın bilmem ne bölgesindeki bilmem ne kabilesinin sorunları için kendilerine ''insani bir görev'' çıkaranlar Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin dertlerinin kendilerine ’’insani bir görev’’ yüklediğini hatırlamazlar… Kobani için binlerce teröristi ülkesine sokanlar, terörist bir örgütün liderinin altına Ankara’larda kırmızı halı serenler, Habur’da teröristlerin ayağına çadır mahkemesi gönderenler bu konuda sorunları dillendirmek isteyen bir temsilciyi, Çin'deki Uygur Türklerinin hak arayışını uluslararası gündeme taşıması nedeniyle "Uygur Ana" diye adlandırılan ve 2006 yılından beri Dünya Uygur Kurultayı Başkanı olan Rabia Kadir’i Türkiye’ye sokmazlar. Rabia Kadir’in defalarca yaptığı vize talebini hep redderler. Ne tesadüftür ki her daim Arap Rabia için selam duranlar, her ne hikmetse Türk Rabia Kadir’e arkasını dönerler…

Neyse … Bu fasıl da uzun… Bu faslı da geçelim…

Doğu Türkistan’da Uygurlara Çin'in yaptığı bu ağır baskılara karşı Uygur Türklerinin de bir ‘’direniş edebiyatı’’, bir ‘’direniş sanatı’’ vardır. Ülkemizde Uygur Türklerine karşı yapılan bu baskılara karşı zaman zaman kuru kuru protesto gösterileri olur da Uygur Türklerinin bu direniş edebiyatı pek tanınmaz, pek bilinmez..

''Neyse, bu faslı da geçelim'' demeyeceğim... Bu fasılda duralım… Hem de sımsıkı duralım... Çünkü dünkü ve bugünkü ajanslarda, gazetelerde, TV'lerde pek yer almayan, kimseciklerin pek görmediği, haberlerinde yeterince yer vermediği bir haber var: 2017'de Çin hükümeti tarafından tutuklanan ve o günden beri Çin hapishanelerinde işkence altında olan Doğu Türkistanlı Uygur halk ozanı, şairi, müzisyeni Abdurehim Heyit, iki yıldır uğradığı işkencelerin ardından 08 Şubat 2019 tarihinde hayatını kaybetti.

Abdurehim Heyit'i anlatmadan kısa bir bilgi vereyim: ''Dütar'' isminde bir çalgı var. Farsça'da ‘’dü’’ iki, ‘’tar’’  tel anlamına geldiğine göre dütar da iki telli bir çalgıdır. Dütar, dutar, dotar, şeklinde yazılabilir. Aslında iki telli bir saz diyebiliriz. Türkmen, Uygur, Özbek, Afgan ve İran halklarının ortak çalgılarındandır.

Abdurehim Heyit işte bu Doğu Türkistan’dan Uygur bir dütar sanatçısı, şairi ve müzisyeniydi. Abdurehim Heyit, Uuygurların Neşet Ertaş’ıydı, Âşık Veysel’iydi.... Abdurehim Heyit, günümüzün Köroğlu’suydu, Karacaoğlan’ıydı, Yunus Emre’siydi...

İşte bu büyük sanatçı Abdurehim Heyit’in de güzel bir direniş türküsü vardı:  ''Uçraşkanda''. Türkçesi: ‘’Karşılaşınca’’ demek… Bu türkünün söz yazarı da yine bir Uygur yazar ve şairi olan Abdukerim Ötkür’dür.  Abdukerim Ötkür, Uygur tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından ve şairlerinden birisiydi... Abdukerim Ötkür de 1995 yılında hayata gözlerini yummuştu.

Abdukerim Ötkür, ‘’Uçraşkanda” şiirinde Türk dünyasının birçok yöresinde rastladığımız "dedim - dedi" kalıbını kullanırdı. Erzurumlu Emrah'ın söyledi ‘’yoh yoh’’ türküsü bunun bir benzeridir.

Abdukerim Ötkür, şiirinde öncelikle işgal altında olan Doğu Türkistan'ı ve kendisini anlatır. Şiirde dile gelen asil Uygur kızı, küskün, garip, mahzun ve mağmum bir yurdu, bir vatanı temsil eder.  

’’Uçraşkanda” dünyanın en güzel türküsüdür. Dinlediğinizde yıllarca görmediğiniz sevdiğinize kavuşmuş gibi olursunuz. Abdurehim Heyit’in insanın içini ürperten o gür ve etkileyici sesi, harikulade yorumu, türkünün mükemmel ezgisi ve Türkünün Uygurca da olsa anlayabileceğiniz öz Türkçe dili ile birleşince boğazınız düğüm düğüm düğümlenir, gözlerinizden tıpır tıpır inci gibi damlaları dökülür… Dökülür de onları saklayacak, gizleyecek yerler bulamazsınız, sel olup da akar gider...

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ''Sanatsız bir millet, kanatsız bir kuşa benzer'' derdi... Abdukerim Ötkür'den sonra Abdurehim Heyit de gidince Doğu Türkistan kanatsız kalmıştır. Doğu Türkistan artık hem öksüz hem de yetim kalmıştır. Doğu Türkistan artık fersiz kalmıştır. 

Türk düşmanı Arap kralları ölünce ulusal yas ilan edenlerin Abdurehim Heyit'in vefatında sessiz sedasız kalmaları düşündürücüdür. Hadi onlar İslamcı, ümmetçi de onların ortağı olup da kendilerini Türkçü sayanların sessizliği tamamen ibret vericidir. 

Abdurehim Heyit'e Allah'tan rahmet diliyorum. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun. Doğu Türkistan'ın başı sağolsun.

''Dedim: ismin nime? Dedi Ayhandur. 
Dedim Yurdun kayer? Dedi Turfandur. 
Dedim: başındegi? Dedi hicrandur. 
Dedim: heyran musen? O dedi yok yok.''

Osman AYDOĞAN

Abdurehim Heyit’in sesinden ”Uçraşkanda” (Cengizhan Filmi görüntüleri eşliğinde)
https://www.youtube.com/watch?v=x_FzXsDUi0E

Uygur Türkçesi ve Latin harfleriyle asıl şiir: (Uygurlar Arap harfleri kullanırlar)

Uçraşkanda

Seher körgen çeğı közüm sultanını. 
Dedim: sultan musen? O dedi yok yok. 
Közleri yalğunlu, kolları xınneli. 
Dedim: çolpan musen? O dedi yok yok. 

Dedim: ismin nime? Dedi Ayhandur. 
Dedim Yurdun kayer? Dedi Turfandur. 
Dedim: başındegi? Dedi hicrandur. 
Dedim: heyran musen? O dedi yok yok. 

Dedim: Ayğa oxşar, Dedi yüzüm mü? 
Dedim: Yulduz kebi, Dedi közüm mü? 
Dedim: Yalğun saçar! Dedi sözümü? 
Dedim: Volkan musen? O dedi yok yok. 

Dedim: Kiyak nedur? Dedi kaşumdur. 
Dedim: Kunduz nedur? Dedi Saçum dur. 
Dedim: Onbeş nedur? Dedi yaşumdur. 
Dedim: Canan musen? O dedi yok yok. 

Dedim: Deniz nedur? Dedi kalbumdur. 
Dedim: Rena nedur? Dedi dilimdur.. 
Dedim: Şeker nedur? Dedi tilimdur. 
Dedim: Ver ağzıma, O Dedi yok yok. 

Dedim: Zincur turur! Dedi boynumda. 
Dedim: Ölüm bardır! Dedi yolumda. 
Dedim: bilezik mü? Dedi kolumda. 
Dedim: Korkarmusun? O dedi yok yok. 

Dedim: Nüçün korkmassun? Dedi Tanrım var. 
Dedim: ya ne çox? Dedi halkım var. 
Dedim: yene yok mu? Dedi ruhim bar. 
Dedim şukran musen? O dedi yok yok. 

Dedim ıstek nedur? Dedi külümdür. 
Dedim: Çelişmek bar, dedi yolumdur. 
Dedim Ötkür kimdir? Dedi kulumdur. 
Dedim Satar musen? O dedi yok yok.

8 Mart 1948, Ürümçi

Güümüz Türkçesiyle: (Doktora tez konusu Abdukerim Ötkür olan Dr. Hülya Kasapoğlu tarafından türkçeleştirilmiştir.)

Karşılaşınca

Seher vakti görünce gözüm sultanını,
Dedim sultan mısın? O dedi yok-yok.
Gözleri ışıltılı, elleri kınalı,
Dedim Çolpan mısın? O dedi yok-yok.

Dedim ismin nedir? Dedi Ayhan’dır,
Didim yurdun nere? Dedi Turpan’dır,
Dedim başındaki? Dedi hicrandır,
Dedim hayran mısın? O dedi yok-yok.

Dedim aya benzer, dedi yüzüm mü?
Dedim yıldız gibi, dedi gözüm mü?
Dedim ışık saçar, dedi sözüm mü?
Dedim volkan mısın? O dedi yok-yok.

Dedim kıyak nedir? Dedi kaşımdır,
Dedim kunduz nedir? Dedi saçımdır,
Dedim on beş nedir? Dedi yaşımdır,
Dedim canan mısın? O dedi yok-yok.

Dedim deniz nedir? Dedi kalbimdir,
Dedim rânâ nedir? Dedi lebimdir,
Dedim şeker nedir? Dedi dilimdir,
Dedim ver ağzıma? O dedi yok-yok.

Dedim zincir var, dedi boynumda,
Dedim ölüm var, dedi yolumda,
Dedim ya bilezik? Dedi kolumda,
Dedim korkar mısın? O dedi yok-yok.

Dedim niçin korkmazsın? Dedi Tanrım var,
Dedim ya başka? Dedi halkım var,
Dedim daha yok mu? Dedi ruhum var,
Dedim memnun musun? O didi yok-yok.

Dedim istek nedir? Dedi gülümdür,
Dedim ya savaş? Dedi yolumdur,
Dedim Ötkür neyindir? Dedi kulumdur,
Dedim satar mısın? O didi yok-yok.




Fikriniz hür değilse!

07 Şubat 2019

New York Üniversitesi’nde davranış bilim kürsü profesörü olarak görev yapan Prof. Dr. Selçuk R. Şirin,  bir araştırmanın sonuçlarını şöyle anlatıyor: ‘’Yalan beyanata başta bir kere inandığını iddia eden kişiler doğru bilgiyi duyunca o yalana daha sıkı sarılır olmuş!’’ Bu nedenle bu duruma literatürde ‘’Geri Tepme Etkisi’’ deniyormuş.

Bu deney bana Budha’nın rahiplerine anlattığı bir hikâyeyi hatırlattI. Budha rahiplerine şu hikâyeyi anlatır:

''Genç yaşında dul kalan bir baba, yaşamını biricik oğluna adamıştı. Yavrusunu evde bırakıp köy dışına işe gittiği bir gün, haydutlar köyü bastılar, tüm evleri yaktılar ve küçük oğlunu kaçırdılar.

Dönüşünde bir harabe yığınıyla karşılaşan baba, umutsuzca çocuğunu aradı. Dumanları tüten köyde bir çocuğun yanmış cesedini bulunca, oğlunun kalıntıları sandı. Usulünce bir cenaze töreni hazırladı, cesedi tamamen yaktı, külleri topladı ve bir torbaya doldurdu. Omuzuna astı ve hiç çıkarmadı. Bitmeyecek bir yasa girmişti. Artık gittiği her yere külleri koyduğu torbayı da götürüyordu.

Oysa oğlu yaşıyordu ve bir gün haydutların elinden kaçmayı başardı. Günlerce yürüyerek köyün yolunu buldu. Bir gece geç vakit, babasının yıkılanın yerine yaptığı yeni evin kapısını çaldı. 
Baba sordu: 
- Kim o? 
- Benim, oğlun. Kapıyı aç baba! 
Oğlu sandığı çocuğun küllerini yanından hiç ayırmayan mutsuz baba, sefil biri kendisiyle alay ediyor sandı. 
- Defol, diye bağırdı. 
Çocuğu defalarca kapıya vurdu ve babasını açmaya, kendisiyle konuşmaya çağırdı. Ama hep aynı yanıtı alıyordu: Defol! 
Umudunu yitiren oğul, sonunda bir daha dönmemek üzere gitti.''

Budha hikâyeyi bitirince başını önüne eğer. Bir an susar. Sonra başını kaldırıp rahiplerine bakar ve ağır ağır şöyle der:

“Eğer bir fikre, mutlak gerçekmiş gibi sarılırsanız; gerçeğin ta kendisi gelip kapınıza vurduğunda, o kapıyı açmak ve gerçekle yüzleşmek yeteneğiniz kalmaz.”

Tevfik Fikret ünlü eseri Rübab-ı Şikeste’nin ana hatlarını çizen dörtlüğü şu mısra ile bitirirdi: “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim” Atatürk 1925’te yaptığı bir konuşmada ise öğretmenlere şu direktifi veriyordu: "Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ nesiller ister." 

Fikir hürriyetinin ne demek olduğunu anlıyorsunuz değil mi?

Eğer fikriniz hür değilse öz evladınız bile gelse tanıyamazsınız!

Osman AYDOĞAN




Mahur Beste (2)

06 Şubat 2018

Dün anlattığım gibi ‘’Mahur Beste’’ Ahmet Hamdi Tanpınar’ın üçlemesinin ilk romanının ismidir. (Diğer ikisi ''Sahnenin Dışındakiler’’ ve ''Huzur'') ‘’Mahur Beste’’,  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zekâ ve yaratıcılığını ustaca konuşturduğu, bir solukta okunan, insanı birden kavrayıp yavaş yavaş, hüzünle yere indiren, ruhta hoş bir seda bırakan, güzel ve çok özel bir kitabıdır.

Bu roman Türk edebiyatında o kadar güzel bir eser ki ‘’Mahur Beste’’ ismi romanda kalmaz başka edebî eserleri de etkiler. Bunlardan birisi de Attila İlhan’ın en güzel şiirlerinden birisi olan ‘’Mahur Beste’’ isimli şiiridir...

Ancak Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiirini anlatmadan bir açıklama yapmam gerekiyor…

Edebî sanatlarda ‘’tevriye’’ diye bir kavram vardır. Sesteş bir kelimenin bir dizede, beyitte, dörtlükte iki gerçek anlama gelecek biçimde kullanılmasına ve bir sözcüğün yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kastetmeye tevriye sanatı denir.

Bu sanatta sözün yakın anlamı söylenir, uzak anlamı anlatılmak istenir. Daha doğrusu uzak anlam ilk anda okuyucu tarafından kavranmayacak biçimde gizlenir. Okur, yakın anlamla oyalanır, ama anlatılmak istenen uzak anlamda gizlidir. Bu uzak anlam şiire ayrı bir güzellik katar.

Tevriye sanatı ile ilgili en iyi örnek 17. yüzyıl Türk şârlerinden Nef’î’nin bir dörtlüğüdür:

''Tahir efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir,
Maliki mezhebim benim zira,
İtikadımca kelp tahirdir.''

Bu dörtlükte kullanılan ‘’Tahir’’in iki anlamı vardır: Birincisi ''Tahir Efendi'' anlamında, ikincisi ise ''temiz, pak'' anlamında.

Kelp ise ‘’köpek’’ demektir. Bu dörtlükte hem, köpek temiz hayvandır hem de asıl köpek Tahir Efendi'dir anlamı var. Maliki mezhebinde köpek, temiz hayvandır.

Tevriye sanatına ikinci bir örnek de Divan Edebiyatı'nda yaşarken "Sultanü'ş Şuârâ" (Şâirler Sultanı) unvanını alan ve asıl adı Mahmud Abdülbâki.olan Divan Şairi Bâki’nin  ‘’Huma kuşunun gölgesi’’ isimli şiiridir:

‘’Âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş’’

Bu dizede Bâki, ''Bâki'' sözünün yakın anlamı olarak ''sonsuzluğu'' zikrederken, uzak anlam olarak da kendi adını işaret etmektedir..

Şimdi gelelim Attila İlhan’ın şiirine…

Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiiri de tevriye sanatının en güzel örneklerinden birisidir. Şiirde geçen ‘’Müjgan’’ ilk anda yakın anlam olarak kadın ismi olarak anlaşılırsa da uzak anlam olarak ‘’kirpik’’ anlamında kullanılır...

Attila ilhan, bu güzel şiiri, güneşten ışık yontabilecek cesarette üç sert adam için (Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan) yazar. Attila İlhan’ın kendi anlatımıyla şiirinin hikâyesi:

“12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm.’’ 06 Mayıs 1972

Bu şiir hem Ergüder Yoldaş hem de Ahmet Kaya tarafından bestelenir. Ergüder Yoldaş'ın bestesi gerçekten ''mahur'' makamındayken, Ahmet Kaya'nın bestesi ''nihavent'' makamındadır.  

Bir şiir bu kadar mı güzel yazılır, bir şiir bu kadar mı ruha dokunur, bir şiir insanı bu kadar mı hüzünlendirir?

Gündeme bakın! O mahur beste yine çalar, Müjgan'la ben yine ağlaşırız...

Osman AYDOĞAN

Mahur Beste

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız 
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı 
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı 
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı 
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı 

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra 
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara 
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara 
Geceler uzar hazırlık sonbahara

Mahur Beste, Ahmet Kaya:
https://www.youtube.com/watch?v=YwKWvUQqWv8:




Mahur Beste

05 Şubat 2019

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘’Mahur Beste’’ (Dergâh Yayınları, 1998), ‘’Sahnenin Dışındakiler’’ (Dergâh Yayınları, 2010) ve ‘’Huzur’’ (Dergâh Yayınları, 2000) romanları birbirinin devamı olan Tanzimat’tan Cumhuriyete bir iç buhran üçlemesidir.

Bu kitaplarda geçen roman kahramanları aynı kişilerdir. "Mahur Beste", sadece aynı adı taşıyan romanda değil, "Huzur" ve "Sahnenin Dışındakiler"de de tam bir roman kahramanı edasıyla yer alır... Bu kişiler ‘’Sahnenin Dışındakiler’ romanında gençlik, ‘’Huzur’’’ romanında da olgunluk yaşlarıyla anlatılır. 

Bu kitapların konusu kısaca şöyledir (Kitapların arka kapaklarındaki tanıtım yazısından):

‘’Mahur Beste’’ romanında Tanpınar'ın ‘’Sahnenin Dışındakiler’’ ve ‘’Huzur’’ adlı romanlarında önemli bir motif olan "Mahur Beste" teması önemli yer tutar. Mahur beste, acı bir aşk hikâyesinin klasik musiki kalıplarıyla soyutlanmasıdır. Tanpınar, klasik Türk musikisini medeniyetimizin özlü bir yansıması olarak kabul eder. Mahur Beste'de Tanpınar'ın diğer eserlerinde de görülen medeniyet meselesi büyük bir ağırlıkla ele alınır. Mahur Beste, Tanzimat sonrasında toplum hayatımızın her yönüne yansıyan değişim ve başkalaşımın yansıtıldığı ve her fırsatta tartışıldığı bir roman özelliğindedir. ‘’Mahur Beste’’ ilk kez 1944 yılında tefrika halinde yayınlanır, roman olarak da  ilk 1975 yılında basılır. 

‘’Sahnenin Dışındakiler’’ romanı Tanpınar'ın 1920'li yılların, Millî Mücadele yıllarının romanıdır. Romanın kahramanlarından İhsan romanın bir yerinde "Orada (Anadolu'da) mücadele var, muharebe var. Mukadderatımız orada halledilecek! Asıl sahne orası. Biz burada maalesef sadece seyirciyiz. Sahnenin dışındayız" demektedir. Roman adını ve konusunu "sahnenin dışında" olanların içlerinde ve etraflarında olup bitenlerle, zaman zaman geçmişe, maziye yönelerek değişimler, hasretler ihtiraslarla kazanmaktadır.

‘’Huzur’’ romanına gelince… Tanpınar, kültürümüzü bir "iç âlem medeniyeti"nin tezahürü olarak görür. Bu medeniyeti, belirli bir ahlâkı taşıyan "mânevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş" insanlar meydana getirmiştir. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz, roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hâkim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. Huzur için, belli bir dünya görüşüne, bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının "huzursuzlukları"nı dile getiriyor denebilir.

‘’Mahur Beste’’de geçen Talât Bey çarkçı yüzbaşıdır. Musikişinastır. Mevlevi muhibbidir. Fatma (Nurhayat) Hanım, Talât Bey’in karısıdır. Fatma (Nurhayat) Hanım’ın adı, ‘’Mahur Beste’’ romanında adı ‘’Fatma’’ olarak geçer. ‘’Huzur’’un tefrika edilen metninde de aynı ismi taşır. Huzur’un tefrika metin kitaplaştırılırken ismi Nurhayat’a çevrilir. Nurhayat Hanım, en geniş şekilde ‘’Huzur’’ romanında,  torununun kızı Nuran üzerindeki etkisiyle anlatılır.

Talât Bey’in karısı Fatma Hanım, Mısırlı bir binbaşıya âşık olunca kocasını terk eder. Talât Bey onun ardından Mahur Beste’yi besteler. Hakikatte tam bir fasıl yapmak istiyordur. Fakat tam o esnada Mısır’dan gelen bir dostu Nurhayat Hanım’ın ölümünü haber verir. Daha sonra ise bu ölümün eserin bittiği geceye tesadüf ettiğini öğrenir...

‘’Mahur Beste’’, Tâlat Bey’in, 17. yüzyılın usta şairi, Sultan IV. Murat, Sultan İbrahim, IV. Mehmed gibi padişahlarla; Köprülü Mehmed Paşa, Köprülüzâde Fâzıl Ahmet Paşa gibi devlet büyüklerine kasideler yazan Neşâtî’nin bir gazelinden yaptığı bir bestedir. Neşâtî’nin bahsi geçen gazelinin ilk beyti şöyledir:

"Gitdin emmâ ki kodun hasret ile cânı bile
istemem sensiz geçen sohbet-i yârânı bile"

Neşâtî'nin bu beyti roman boyunca ve hatta üçlemenin diğer romanı olan Huzur'da da sıkça tekrarlanır.

Klasik Türk Musikisinin en büyük bestekârlarından biri olan Eyyubí Ebubekir Ağa'nın bir eserinin adı da ‘’Mahur Beste’’dir. Bu iki ‘’Mahur Beste’’ karıştırılmamalıdır. Tanpınar, ‘’Mahur Beste’’ romanını Eyyübi Ebubekir Ağa'ya ithaf eder. Bu nedenle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu besteden etkilenmiş olduğu düşünülür.

Eyyubí Ebubekir Ağa'nın bu eserinin sözleri şu şekildedir:

''Bir âfet-i meh-peyker ile nüktelerim var, fehmetmesi müşkil
Aşkı gibi sînemde bulunmaz güherim var, sad şevke muâdil
Ebrûleri îmâ ile gizli eder iş'âr, bir bûse atâsın
Ahdî'ye nihânî kereminden haberim var, müjde sana ey dil

Ah ben senin hayrânınam
Ah ben senin kurbânınam''

‘’Mahur Beste’’de Tanpınar kahramanını şöyle konuşturur:

"Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdirler" 

''Sevginin, merhametin esiğini atlayanlar, ıstırabın gömleğini de kendiliğinden giyinirler. Acımak, söylendiği kadar kolay bir şey değildi. İnsanın her tattığı şey, içinde bir bıçak gibi çalışıyordu.''

''Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin?'' dedi. ''İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü? Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.''

Evet, bozuldu mu insan, işte bunun çaresi yoktur.

Zaman ‘’Mahur Beste’’yi okuma ve ''Mahur Saz Semai''ni dinleme zamanıdır!

Osman AYDOĞAN

Mahur Saz Semai: 
https://youtu.be/3eknB-3fWpc

Bir not: ‘’Mahur Saz Semai'', adına aldanmayın, Nihavend makamındadır! Bestekârı Dr. Refik Talât (Alpman) Bey’dir.  Romanda geçen Talât Bey de kurmaca bir kişiliktir.

 




“Garip Akımı” içerisinde garip kalmış bir şair: Asaf Hâled ÇELEBİ

04 Şubat 2019

Dün ''Nûrusiyâh'' simli şiiri anlatınca şairini ve şairin diğer şiirlerini de anlatmasam olmazdı diye düşündüm!

Melih Cevdet Anday bir yazısında şöyle yazar; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir.’’ Melih Cevdet Anday’ın bu sözünü doğrularcasına felsefi derinliği olan bir şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Kıymeti, değeri, derinliği ve zenginliği yaşarken –belki de hâlen - anlaşılmayan ve ‘’Garip Akımı’’ içerisinde bir garip kalmış şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Cumhuriyet devri Türk şiirinde kendine özel bir yer edinen, özgün, eskilerin deyimiyle ‘’nevi şahsına münhasır’’ nadir bir şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Benim de en çok sevdiğim bir şairimizdir Asaf Hâled Çelebi…

Madem en çok sevdiğim şairdir de neden şimdiye kadar kendisini yazmadım?

Can Yücel’e sormuşlar; ''Neden hep babanıza şiir yazıyorsunuz, ona olan sevginizi anlatıyorsunuz?'' Can Yücel vermiş cevabını; ''Anneme olan sevgimi yazacak kadar şair değilim.''

Ben de kendimin Asaf Hâled Çelebi’yi yazacak kadar yetkin olmadığını düşünüyorum.  Asaf Hâled Çelebi’yi anlamak zordur, çünkü belli bir tarihi ve tasavvufi bilgi olmadan onun şiirlerini okumak güçtür ama hele hele onu yazmak daha da bir güçtür. Yine de deniyorum. Çok sayıda değişik kaynaklardan derlediğim Asaf Hâled Çelebi ve bazı şiirleri hakkındaki bu yazımı beğeneceğinizi umuyorum.

***

Asaf Hâled Çelebi İmparatorluğun en uzun kışını yaşadığı 1907’de İstanbul’da doğar ve 1958 yılında hayata gözlerini yumar. Babasından Fransızca ve Farsça, tanınmış bir Mevlevi şeyhi Ahmet Remzi Dede ve asıl adı Mehmet Rauf olan besteci ve müzik bilgini Rauf Yekta Bey’den de musiki ve nota dersleri alır.

Mevlâna soyundan geldiği için de ‘’Çelebi’’ soyadını almıştır. Nüfustaki adı; Mehmet Ali Asaf’tır. Bir süre Fransa’da kalır… Fransa dönüşünde üç yıl Sanayi-i Nefise Mektebi’nde öğrenim görür.

Şiirlerinde; Doğu ve Batı kültürlerini bağdaştırır, Doğu kültürüne özgü motif ve sembolleri ustalıkla kullanır, ilhamını tasavvuf ve dinler tarihinin ünlü kişilerinden, eski doğu medeniyet ve masallarından alır…

Eserleriyle geçmiş ve gelecekle, hikâyeler, efsaneler ve masal âlemi arasında bağ kurar… İslam ve tasavvuf edebiyatı yanında Fars ve Hint edebiyatına hâkimdir. İran edebiyatına vâkıftır ve şiir yazacak kadar da Farsça bilir.

Türk Edebiyatında ‘’soyut şiirin’’ ilk tanımını yapmış, şiirlerinde hayatta olduğu gibi, somut malzemeyle soyut bir âlem yaratmıştır. (Kendi deyişiyle; ‘’Mesela esasen müşahhas malzeme ile mücerret olan hayali yaşatabilmektir.’’)

Özel hayatında ise tam bir İstanbul beyefendisidir Asaf Hâled Çelebi… Haldun Taner bir yazısında Asaf Hâled’i şöyle anlatır: ‘’Yakasına çiçek takıp kökünü mendil cebine yerleştirdiği küçük bir şişenin suyu ile beslemesi, kocaman bir gülsüz gezmeyen Oscar Wilde’yi anımsatıyordu.’’

Sadece şair değil, yazardır da aynı zamanda Asaf Hâled Çelebi…

‘’Mevlânâ’’ (1939), ‘’Molla Câmî’’ (1940), ‘’Konuşulan Fransızca’’ (1942), ‘’Eşref oğlu Dîvânı’’ (1943), ‘’Pali Metinlerine Göre Gotama Buddha’’ (1946), ‘’Dîvan Şiirinde İstanbul’’ (1953), ‘’Nâimâ’’ (1953) ve ‘’Mevlânâ ve Mevlevîlik’’ (1957) eserlerinin yazarıdır Asaf Hâled Çelebi...

‘’Mevlânâ’nın Rubaileri’’ (1939), ‘’Seçme Rubailer’’ (1945), ‘’Ömer Havyam’’ (1954) ve ‘’Roubayat de Mevlânâ Djelal-cMIn Roumi’’ (Paris, 1950) eserlerinin tercümanıdır Asaf Hâled Çelebi...

Ayrıca çeşitli dergilerde kalan ve kitap hâline getirilemeyen makaleleri de vardır. İlk şiir kitabı ‘’He’’yi 1942 yılında, ‘’Lamelif’’i 1945 yılında ve bütün şiirlerinin topladığı ‘’Om Mani Padme Hum‘’u ise 1953 yılında yayımlar. ‘’Om Mani Padme Hum‘’; Sanskritçede Budistler’in kullandığı bir mantradır;  ‘’nilüferin içindeki cevher’’ demektir.

Her bir şiiri üzerine akademik çalışmalar yapılmış, onlarca makale yazılmıştır.

Asaf Hâled Çelebi’nin şiirlerinin iki konusu vardır: Birincisi; dini motifler, tasavvuf ve mistisizm, ikincisi ise; masallardır… ‘‘Semâ-ı Mevlâna”, “Cüneyd”, “İbrahim”, “Mârâ” gibi şiirleri  Asaf Hâled’in mistik şiirleri; “Nûrusiyâh” ve “He” gibi şiirleri de Asaf Hâled Çelebi’nin masal motiflerini kullandığı şiirleridir.

Türk toplumundaki felsefe eksikliğini şiirleriyle gideren, ses, imge, anlam ve düşünce olarak kültürler arası bir nitelik taşıyan şiirleriyle Türk şiirinde “modern gelenekçi” tavrın temsilcisi olan sezgi şairi Asaf Hâled Çelebi unutulmasın istiyorum. Ruhu şâd olsun...

Çiçero derdi zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

***
Asaf Hâled'in şiirleri

Şimdi de Asaf Hâled’in bazı şiirlerini ve açıklamalarını vereceğim…Çünkü Asaf Hâled'in şiirlerinin açıklanması gerekiyor. Aslında Asaf Hâled’in her bir şiiri ayrı bir yazı konusudur. Burada birçok şiirine yer vermemin yazımı uzatacağının farkındayım ama böylesine derli toplu bir Asaf Hâled çalışmasını da bir başka yerde bulamayacağınız için bu mahsuru göze alıyorum… Anlayış göstereceğinizi umuyorum. Asaf Hâled şiirlerinde hiç büyük harf kullanmaz, hep küçük harf kullanır. Burada verdiğim Asaf Hâled’in şiirleri kendisinin yazdığı şekliyle alınmıştır. 

***

ibrâhîm

içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

Asaf Hâled Çelebi’nin “İbrahim” şiirinde putları kıran Hz. İbrahim aracılığı ile Divan Edebiyatındaki sevgiliye, kadir kıymet bilmeyene, anlamayana, unutana, düşünmeyene, vefasıza, hayırsıza, namerde, muhannete ve haksızlık edene gönderme yapılarak “gönlü put sanıp da kırandan” şikâyet edilir.

Bu şiirde söz edilen Hz. İbrahim, Bâbil’de puthaneye giderek en büyüğü dışındaki bütün putları kırar. Putları kırdığı baltayı da büyük putun bileğine asar. Bu Bâbil’in en büyük tanrısı Marduk, yani Güneş Tanrısıdır.

Kavmi döndüğünde durumu görünce onu sorgular. İbrahim, büyük putun diğerlerini kırdığını, bunu ona sormaları gerektiğini söyler. Kavmin, putların konuşamayacağını belirtmesi üzerine onlara, konuşamayan o nesnelere niye taptıklarını sorar. Cezalandırılmak için ateşe atılan İbrahim, ateşte yanmaz, ateş gül bahçesine döner.

Bu olay kutsal kitap Kuran’da Enbiya Suresinde anlatılır; ‘’Biz de dedik ki: Ey ateş, İbrahim’e karşı soğuk ve esenlik ol.” (Enbiya Suresi, 69-71)

Osmanlı hükümdarlarına ‘’Sultan’’, Mısır krallarına ‘’Firavun’’ dendiği gibi Bâbil krallarına da ‘’Nemrut’’ genel adı verilir. İnşa ettirdiği ünlü asma bahçelerle tanınan Bâbil hükümdarı Nemrut Buhtunnasır’ın diğer adı Nebukadnezar veya Batı’da bilinen adıyla Nabucco’dur. (M.Ö. 605-562). Onun üç kişiyi Bâbil’de Dora ovasına diktirdiği altın puta tapmadıkları için ateşe attırdığı, ancak onların yanmadıkları rivayet edilir. Bunlardan birisi Hz. İbrahim’dir.

Şiirde bahsi geçen ve Buhtunnasır’ın inşa ettirdiği asma bahçeler Bâbil’in çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir. Söylentiye göre Buhtunnasır, bu yapıyı sıla hasreti çeken karısı Medes kralının kızı Semiramis için yaptırmıştır. Mezopotamya’nın düz ve sıcak ortamı onu bunalıma itmiş, kral da karısının hasretini sona erdirmek için yapay dağların olduğu, suların aktığı yemyeşil bir bahçe yaptırmıştır. Bu yüzden bazen Semiramis’in asma bahçeleri olarak da anılır. Bâbil’in asma bahçelerinin günümüze gelen kesin izleri yoktur.

Şiirde mitolojiden faydalanılarak “zamansız bahçeleri kucaklamak” ifadesiyle Hz. İbrahim’in cezalandırılmak için atıldığı ateşin dönüştüğü gül ve Buhtunnasır’ın yaptırdığı asma bahçelere gönderme yapılır. Söz konusu yerler maddîdir ve yok olmuştur. Burada şairin öteki âlemde mevcut sonsuz ve sınırsız bahçelerde yaşama arzusu dile getirilir.

***

cüneyd

Şiirin başında Arapça karakterlerle şu ifade yer alır: Leyse fi cübbet-i sivallah (Cübbemin altında Allah’tan gayrı bir şey yok)

bakanlar bana
gövdemi görürler
ben başka yerdeyim

gömenler beni
gövdemi gömerler
ben başka yerdeyim

aç cübbeni cüneyd
ne görüyorsun
görünmeyeni

cüneyd  nerede
cüneyd ne oldu

sana bana olan
ona da oldu
kendi cübbesi altında
cüneyd yok oldu

 ‘’Cüneyd’’ Asaf Hâled’in Türk şiirine kazandırdığı Türk şiirinin yüzakı mümtaz bir şiirdir. Âsaf Hâled’in ‘’Cüneyd’’ şiiri, tasavvufun mühim simâlarından, Cüneyd-i Bağdadi’nin “Leyse fî cübbeti sivallah (Cübbemin altında Allah’tan gayrı bir şey yok)” tarihî sözünün Arap harfleriyle epigraf  olarak verilmesiyle başlar. Bu söz Cüneyd-i Bağdadi’nin idam edilmesine yol açar. Böylelikle Cüneyd-i Bağdadi tasavvuftaki “bilen söylemez, söyleyen bilmez” düsturuna aykırı hareket ederek sırrını ifşa etmiş olur. Asaf Hâled bu şiiri ile tasavvuftaki ‘’Vahdetü’l-Vücûd’’ kavramını Cüneyd-i Bağdadi’ye (ve de Hallac-ı Mansûr’a) atfederek anlatır...

***

nirvana

karanlığa geçelim
karanlığı geçelim

ne uyku
ne ölüm
hem uyku
hem ölüm

düs içime uyu
ve sonsuz büyü
unut renkleri
ve şekilleri
hepi
ve hiçi
beni
ve seni
ve geceyi yuttu
nirvana

Asaf Hâled Çelebi ‘’Nirvana’’ isimli bu şiirinde Buda felsefesini yansıtır… Buda’nın Hint felsefesinde Nirvana’nın çok önemli bir yeri vardır. Nirvana, Batı’da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. Nirvana; istek ve tutkuların yok olması, ıstırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir mutluluğa erişmektir. Nirvana’ya erişme isteği de dâhil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez.

Nirvana’yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar yaratmaması da imkânsızdır. Nirvana’ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi için eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, başarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuşkusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben’i aşınca bütünle bütünleşiyor… Yarının getireceklerine kaygısız, ben’in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.

Buda’nın öğretisi; bir yandan ben’i yok sayarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. Buda, insanın, toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kimlikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu.

Buda, ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu posunu, oku atmaktaki amalini falan mı araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana’ya erişmenize katkıda bulunabilir.

Buda, öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden başka bir şey değildir; varoluşun ardında durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm’de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.

İşte Asaf Hâled bu şiirinde, ruhî huzura ve saadete ulaşmak için tasavvuf düşüncesinden Budizm’deki Nirvana’dan yararlanır. Fakat, onun Nirvana’sı kendine mahsus bir şekle bürünerek ayrı bir nitelik kazanır. Asaf Hâled, kendi Nirvanasını şöyle tanımlar; “Benim Nirvana’m Budistlerinkinden ve Tagor’unkinden şu noktada ayrılır ki, Nirvana’da saadet zirvesine erebildiğim anda bile içim rahat değildir.”

Nirvana şiirindeki ‘’karanlık’’, ‘’uyku’’ ve ‘’ölüm’’ şairin bu rahatsızlığını anlatır.

***

mâra

bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur
seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri
yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın

tanımamak tanımaktan iyidir
seni bir kere tanıdıktan sonra
yaşamak acısını da tanıdım
bu acıyı beraber tadalım mâra

başım omuzunda iken sayıkladığıma bakma
beni istediğin yere götür
ikimiz de ne uykudayız
ne uyanık

Birçok dilde (mesela Arapçada) “kadın” anlamına gelen Mâra, Budizm’de Buda’yı baştan çıkarmaya çalışan, dünyevi güzellikleri simgeleyen kadının da adıdır.

Asaf Hâled şöyle tanımlamış Mâra’yı: “zihnin safvete (sâfilik, temizlik, pâklık, hâlislik), huzura ve kurtuluşa kavuşması için yapılan bir cihad manzarası gibi görünmüştür. İnsanların bağlarından kurtulmasını reddeden bu kudret mâra papima (habis mâra) Budizmin şeytanıdır. En büyük kurtuluş timsali olan Buddha’nın tamamı ile aksi olan evsafa maliktir.”

15’inci yüzyılda yaşamış, Trabzon imparatoriçesinin yeğeni, II. Murat’ın haremine girmiş, Bizans imparatorunun evlenmeye çalıştığı ama başaramadığı zengin bir kişidir Mâra aynı zamanda...

Mâra’yı bazı kaynaklar da Sırp asıllı yapar. Yorgos Leonardos’un ‘’Hırıstiyan Sultan Mâra’’ isimli tarihi romanı bir kişisel maceranın sürükleyiciliği çerçevesinde ortaçağ Balkanlar’ını canlandırır. Sırbistan hükümdarının kızı, II. Murad’ın eşi, Fatih Mehmed’in saygıdeğer analığı ve neredeyse son Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos’un eşi olacak olan Mâra Brankoviç Komnenos’tur Mâra. Bu kitapta Mâra’nın soluk kesici hayat öyküsünün ekseninde, iç çekişmeler, romantik ya da zorlu aşklar, kanlı savaşlar, tüyler ürpertici katliamlar, karanlık entrikalar, azılı egemenlik çatışmaları yer alır... 15’inci yüzyılda Güneydoğu Avrupa’nın tarihine yeni bir yön veren bu olaylar kitabın sayfalarında yeniden canlanır. Sırp kralı Brankoviç’in kızı Osmanlılar arasında çok ünlü olmuş, Fatih ondan anamız diye söz etmiştir. Bazı kaynaklarda Mâra sultan diye geçmiştir.

***

he

vurma kazmayı
ferhâaad

he’nin iki gözü iki çeşme
âaahhh

dağın içinde ne var ki
güm güm öter
ya senin içinde ne var
ferhâd

ejderha bakışlı he’nin
iki gözü iki çeşme
ve ayaklar altında yamyassı

kasrında şirin de böyle ağlıyor
ferhâaad

Asaf Hâled, “He” şiirinde Allah’ı simgeleyen Arapçadaki “ﻫ” harfinden yola çıkarak beşeri aşktan ilâhî aşka kavuşmayı şiirleştirir. Ayrıca Arapçadaki “ﻫ” harfi Allah kelimesinin son harfi ve “O” manasına gelen Hüve’nin baş harfidir.

Şiir, Ferhad ile Şirin’in hikâyesiyle benzerlik gösterir… “He”nin iki gözünden iki çeşme şeklinde akan gözyaşları, Şirin’ine kavuşmak için dağı delen Ferhad’ın gözyaşlarıdır. Şiirde ifade edilen gözyaşı damlaları da şekil itibariyle “he”ye benzer.

Bu şiirde ‘’ferhâaad’’, ‘’âaahhh’’ ve ‘’ejderhâ’’ sözcüklerinin Arap harfleriyle yazımı da göz önüne alındığında, elif’in -“ve ayaklar altında yamyassı” dizesinde- he’ye vurulan bir kazma olduğu görülür... “Ferhâd öyküsü’’ ile “He” sözcüğü arasında da bir bağlantı kurulur. Bu şekilde Ferhâd ile Tanrı arasında birlik kurmaktadır şiir; daha doğrusu insanla Tanrı arasında.

Ayrıca Arapçadaki hâ/he kelimeleri Divan şairlerince sevgilinin gözüne de benzetilir.

***

semâ-ı mevlânâ

tennûre giymiş ağaçlar
aşk niyâz eder
mevlânâ

içimdeki nigâr
başka bir nigârdır
içimdeki semâ’a
nece yıldızlar akar
ben dönerim
gökler döner
benzimde güller açar

güneşli bahçelerde ağaçlar
halaka’s-semâvati-vel’ard’h
yılanlar ney havalarını dinler
tennure giymiş ağaçlarda

çemen çocukları mahmur
câaan
seni çağırıyorlar

yolunu kaybeden güneşlere
bakıp gülümserim
ben uçarım
gökler uçar.

Şiir, Mevlevilikte önemli olan “Semâ” kavramı etrafında kurgulanır. Şiirin temelinde tasavvuftaki ‘’devir’’ öğretisi oluşturur. Bilindiği gibi varlıkların Hakk’tan zuhur edip tekrar Hakk’a ulaşmasını izah eden mistik görüş “devir” kavramıyla anlatılagelmiştir. Tasavvuftaki inanışa göre ‘‘âlem-i gayb’’dan (görünmeyen varlıklardan), ‘‘âlem-i şuhud’’a (görünen varlıklara) inen varlık, önce cemâd (cansızlar), sonra nebât (bitkiler), sonra hayvan, en sonra da insan suretinde oluşur.

‘’Devir’’, varlığın maddeden insan mertebesine ve oradan Allah’a ulaşması; ‘’devriyye’’ de bu tekâmül fikrini işleyen mensur veya manzum eserlere verilen isimdir.

Devir anlayışı, İslâm mutasavvıflarının ledünnî (Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve mârifet ilmi) anlamını verdikleri şu ayetlerde dayanak bulmaktadır; “sizi topraktan yarattık, oraya döndüreceğiz ve başka bir sefer yine oradan çıkaracağız” (Tâhâ suresi, 55), “oysa O, sizi çeşitli merhalelerden geçirerek yaratmıştır” (Nuh suresi, 14), “onlar Allah’tan geldiler ve yine Allah’a dönerler”  (Bakara suresi, 156).

Bu anlayışa göre, Hakk’ın zatından oluşan ilahî nûr, madenlerden bitkilere; bitkilerden hayvanlara; hayvanlardan insana ve bu makamdan da insan-ı kâmil mertebesine ulaşarak, yine ilk zuhur ettiği aslına, yani Hakk’a geri dönecektir..

İnsan hâlihazırdaki suretine bürünmeden önce âlemde dağınık bir halde idi. Onlardan önce de, dört unsurda (anasır-ı erba’a), toprak, hava, su ve ateşte ve dört tabiatta (soğukluk, sıcaklık, yaşlık, kuruluk) halinde idi. Bu dört unsur ve dört tabiat ise göklerin dönmesinden meydana gelmektedir. İnsan bütün bu evrelerden geçtikten, insan mertebesine yükseldikten sonra, ‘‘asıl hakikatinden haberdar olmak ve aslına dönmek’’ gereksinmesini duyar. Ondan sonra da derece derece yükselerek, Hakkâ ulaşır. Semâ, bu devri anlatır. Devir kelimesi anlatıldığı gibi varlıkların Hakk’tan gelişini ve tekrâr ona dönüşünü açıklayan tasavvufî bir kavramdır.

Esasen semâ ve devrân da Hakk’tan gelip ve yine O’na gidişi sembolize eder. Tasavvuf şiirinde meleklerin arş, hacıların Kâbe ve gezegenlerin güneş etrafında dönmeleri de devrân kavramıyla ifade edilmektedir.

Asaf Hâled bu şiirinde Mevlevî bir semâzenin semâ ederken yaşadığı hâlleri devir öğretisiyle örtüştürerek “mutlak hakikate” ulaşmayı istemektedir.

Asaf Hâled Çelebi, şiiri kurgularken Kurân’dan da alıntı yapar. Şiirde geçen, ‘’halâka’s-semâvati-ve’l-ard’h” ibaresi ise semâ esnasında ilâhiler arasında okunan ayetlerin kulaklarda çınlaması için yerleştirilmiştir.

Âsaf Hâled’in şiirde kullandığı “cân” kelimesini Mevlânâ’nın gazellerinden almıştır ve bütün varlıkların üstünde, asıl sahip olan mutlak hakikati işaret eder…

Semâ-ı Mevlânâ şiirinde kâinattaki her şey, semazen/şairle birlikte semâ dönmektedir. Şair, kâinattaki her şeyle birlikte döndüğü / kaybolduğu âlemde göğe yükselir.

‘’yolunu kaybeden güneşlere
bakıp gülümserim
ben uçarım
gökler uçar’’

Bu bir anlamda tasavvuftaki vecd hâlidir.

‘’içimdeki semâ’a
nece yıldızlar akar
ben dönerim
gökler döner’’.

***

nûrusiyâh

bir vardım
bir yoktum
ben doğdum
selimi sâlısin köşkünde

sebepsiz hüzün hocamdı
loş odalar mektebinde
harem ağaları lalaydı
kara sevdâma
uyudum
büyüdüm
ve nûrusiyâha ağladım

nûrusiyâha ağladığım zaman
annem süzudilâra idi
ve babam bir tambur
annem sustu
babam küstü

ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım
nûrusiyâaah
nûrusiyâaahhh

Arapçada ‘’sâlisin’’ ‘’üçüncü’’ demek. Şiirde ismi geçen ‘’selimi sâlisin’’; ‘’Osmanlı padişahı Üçüncü Selim’’dir.

‘’Süzudilâra’’; musikiye düşkün Üçüncü Selim’in kendisinin besteleyip Türk Sanat Müziğine hediye ettiği bir makamdır.

Selimi Sâlisin (III. Selim) köşkünde doğan da –anlatan-  padişah çocuğudur.

Şiirde ‘’kara sevda’’dan bahsedilir. Bahsedilen ‘’kara sevda’’; III. Selim’in sevdiği cariyesi, gözdesi Mihriban ile Mihriban’a musiki öğretsin diye görevlendirdiği devrin müzik üstatlarından bestekâr Sadullah Ağa arasındaki aşktır. Başlangıçta III. Selim âşıkları idam etmek istese de sonra affeder.

Şiirde geçen ‘’annem sustu’’, ‘’babam küstü’’ vurgusu yaşadığımız çağa dönük her türlü değer yargısından, insani değerlerden ve mistik duygulardan uzak bir yaşama karşı yapılan sitem gibidir.

 ‘’Nûrusiyâh’’; Şeyh Galip’in ‘’Hüsn-ü Aşk’’ isimli eserinde geçen ‘’Aşk’’ın ‘’Hüsn’’e (iyiye, güzele) ulaşmak için ‘’Kalp Kalesi’’ne yaptığı zorlu yolculuktur. ‘’Nûrusiyâh’’ bu anlamıyla bahsedilen bu aşk hikâyesini anlatır.

‘’Nûrusiyâh’’ ayrıca tasavvufi anlamda da kullanılır; ‘‘Nûrusiyâh’’; tasavvufî anlamda bir ilahi varlığa ulaşabilmek için gelinmesi gereken son noktadır.

‘’Nûrusiyâh’’; ‘’nokta-i süveydâ’’dır. ‘’Nokta-i süveydâ’’; kalbin ortasında var olduğu tasavvur edilen siyah noktadır, insan kalbindeki ilahi mazhardır.

‘’Nûrusiyâh’’; insanı kâmil olmak için kat edilmesi gereken aşamalar ve ulaşılması gereken son aşamadır.

Ancak şiirin sonunsa Asaf Hâled bir feryat halinde çığlık çığlığa ‘’nûrusiyâh’’a erişemediğini ifade eder:

‘’ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım
nûrusiyâaah
nûrusiyâaahhh’’

Osman AYDOĞAN




Nûrusiyâh

03 Şubat 2019

Dünkü yazımda Mozart’ın ‘’Saraydan Kız Kaçırma’’ operasında geçen kişiler ve yer hakkında bir yanlış bilgi olduğundan bahsederek eserde geçen sarayın Topkapı Sarayı olmadığını, eserde geçen Bassa Selim’in de Sultan Selim değil de Selim Paşa olduğunu vermiştim.

Bu yanlış bilginin sebebi olarak da şu hikâyeyi anlatmıştım:

Osmanlı Padişahı III. Selim’in sevdiği cariyesi, gözdesi Mihriban ile Mihriban’a musiki öğretsin diye görevlendirdiği devrin müzik üstatlarından Bestekâr Sadullah Ağa arasında bir aşk başlar. Bunu öğrenen III. Selim başlangıçta âşıkları idam etmek istese de sonra affeder. III. Selim’in bu olayı ve Mozart’ın operasının konusunun hemen hemen aynı olması ve aynı tarihlere denk gelmesi ve III. Selim ile Selim Paşa’nın (Bassa Selim) aynı isimde olması nedeniyle bu yanlışlığa yol açtığının değerlendirildiğini yazmıştım.

Bu bilgi beni “Garip Akımı” içerisinde garip kalmış bir şairimiz olan Asaf Hâled Çelebi’nin bir şiirine götürdü: Nûrusiyâh. Önce şiiri vereyim:

nûrusiyâh

bir vardım
bir yoktum
ben doğdum
selimi sâlısin köşkünde

sebepsiz hüzün hocamdı
loş odalar mektebinde
harem ağaları lalaydı
kara sevdâma
uyudum
büyüdüm
ve nûrusiyâha ağladım

nûrusiyâha ağladığım zaman
annem süzudilâra idi
ve babam bir tambur
annem sustu
babam küstü

ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım
nûrusiyâaah
nûrusiyâaahhh

Bu şiirle anlattığım hikâye arasında ne ilgi var diyeceksiniz ama demeyin. Şöyle ki:

Arapçada ‘’sâlisin’’ ‘’üçüncü’’ demek. Şiirde ismi geçen ‘’selimi sâlisin’’; ‘’Osmanlı padişahı Üçüncü Selim’’dir.

Selimi Sâlisin (III. Selim) köşkünde doğan da –anlatan-  padişah çocuğudur.

Şiirde bahsedilen ‘’kara sevda’’ işte anlattığım o hikâyedir. Bu kara sevda; III. Selim’in sevdiği cariyesi, gözdesi Mihriban ile Mihriban’a musiki öğretsin diye görevlendirdiği devrin müzik üstatlarından bestekâr Sadullah Ağa arasındaki aşktır. Başlangıçta III. Selim âşıkları idam etmek istese de sonra affeder.

‘’Süzudilâra’’; musikiye düşkün Üçüncü Selim’in kendisinin besteleyip Türk Sanat Müziğine hediye ettiği bir makamdır.

Şiirde geçen ‘’annem sustu’’, ‘’babam küstü’’ vurgusu yaşadığımız çağa dönük her türlü değer yargısından ve insani değerlerden uzak bir yaşama karşı yapılan sitem gibidir.

 ‘’Nûrusiyâh’’; Şeyh Galip’in ‘’Hüsn-ü Aşk’’ isimli eserinde geçen ‘’Aşk’’ın ‘’Hüsn’’e (iyiye, güzele) ulaşmak için ‘’Kalp Kalesi’’ne yaptığı zorlu yolculuktur. ‘’Nûrusiyâh’’ bu anlamıyla bahsedilen bu aşk hikâyesini anlatır.

‘’Nûrusiyâh’’ ayrıca tasavvufi anlamda da kullanılır; ‘‘Nûrusiyâh’’; tasavvufî anlamda bir ilahi varlığa ulaşabilmek için gelinmesi gereken son noktadır.

‘’Nûrusiyâh’’; ‘’nokta-i süveydâ’’dır. ‘’Nokta-i süveydâ’’; kalbin ortasında var olduğu tasavvur edilen siyah noktadır, insan kalbindeki ilahi mazhardır.

‘’Nûrusiyâh’’; insanı kâmil olmak için kat edilmesi gereken aşamalar ve ulaşılması gereken son aşamadır.

Ancak şiirin sonunsa Asaf Hâled bir feryat halinde çığlık çığlığa ‘’nûrusiyâh’’a erişemediğini ifade eder:

‘’ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım
nûrusiyâaah
nûrusiyâaahhh’’

Ve benim sebepsiz hüzün hep hocamdı
ve hep nûrusiyâha ağladım ben…

Osman AYDOĞAN

Bir not: Şiirde hep küçük harflerin kullanılması Asaf Hâled Çelebi'nin şiirlerinde hep küçük harfleri kullanmasından kaynaklanmaktadır. 

Saraydan Kız Kaçırma
(Die Entführung aus dem Serail)

02 Şubat 2019

Viyana Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Kerstin Tomenandal’a çok şey borçluyum. Viyana’yı, Viyana tarihini, Viyana’daki Türk izlerini ve Viyana Üniversite’sindeki Türk tarihi ile ilgili Avusturyalı tarihçileri bana tanıtan kendisi oldu.

Kerstin Tomenendal sadece Viyana’yı tanıtmadı bana. Eşlerimizle beraber, kendi Türk asıllı eşi İnanç Feigl (Tarihçi Prof. Erich Feigl’in manevi oğlu), Avusturya Ordusundan Tümg. Heinrich Schmidinger ve Macar asıllı zarif eşi Eva Schmidinger ile beraber Macaristan’da Budapeşte’den Mohaç’a, Zigetvar’dan Mogersdorf’a (1664 St. Gotthard/ Mogersdorf Muharebesi için) günlerce Türk izlerini yerinde tartışarak araştırmıştık. Bu gezi sayesinde de ben Osmanlı tarihindeki bu muharebeyi ‘’1664 St. Gotthard / Mogersdorf Muharebesi’’ başlığı altında Türk tarih yazımında hiç olmadığı kadar ayrıntılı, detaylı bir şekilde iki ulusal dergide yayınlamıştım.

Viyana'da Türk kültürüne karşı öykünme

Kerstin Tomenendal’ın güzel bir kitabı var: ‘’Das türkische Gesicht Wiens’’ (Böhlau Verlag, 2000). (Viyana’nın Türk yüzü) Kerstin kitabında yazdığı her konuyu bana Viyana'da kaldığım iki yıl boyunca yerinde göstererek anlatmıştı. Bu kitapta da Viyana’daki Türk tarihi ile ilgili çok güzel bilgiler var. Viyana’ya gidecekseniz eğer, bu kitabı okumadan gitmeyin derim.

Bu kitaptan bazı bilgileri aktarmak istiyorum

Viyana’nın, dolayısıyla Avusturya’nın en önemli yapısı Stefan Katedrali’dir.(Stefan Dom) Stefan Katedrali dini ve tarihi özellikleriyle Avrupa’nın simge yapılarından biridir ve Viyana’nın kalbinde yer alır. İşte bu katedralinin çan kulesinde 1534'de ihdas edilen; Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak Viyanalılara haber vermekle görevli bir memuriyet artık Türk tehlikesi kalmayınca fiilen 1800’lü yıllarda kaldırılır. Ancak hukuken Viyana Belediye meclisince 1956'da kaldırılır, ‘’artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından ve bu görevin lüzumu olmadığı için.. ‘’ diyerek….

Viyana’ya yönelik Türk tehlikesi kalmayınca kaldırılan sadece Stefan Katedralindeki gözcü değildir. Türk tehlikesi kalmayınca İmparator Franz Joseph tarafından yine Türklerin iki defa kuşattıkları Viyana surları da 1800’lü yılların ortalarında yıkılarak kaldırılır. Nasıl olsa artık Türkler gelmeyecektir!

Bu yapılanlar Türk tehlikesinin kalmadığı dönemde yapılmıştır. Ancak Avusturya'da Osmanlı kültürüne, mimarisine ve sanatına öykünme dönemi Osmanlının en güçlü olduğu döneme denk gelir. İki örnek verecek olursak; Viyana merkezindeki Karl Kilisesi camii minarelerinden esinlenmiştir. Belvedere Sarayı'nın çatıları, Türklerin Viyana'yı kuşatma esnasında kullandıkları Türk çadırlarından, kubbeleri ise Türk askerlerinin miğferlerinden esinlenerek yapılmıştır. Bu liste çok uzyabilir. 

Mozart’ın ‘’Türk Marşı’’ da mehter müziğinden esinlenmiştir. O zamanlar Osmanlının Viyana Büyükelçiliği nezdinde kadrolu mehter takımı vardır ve bu mehter takımı ayın belirli günlerinde halka açık konserler vermektedir. Bu konserleri dinleyenlerden birisi de Mozart’tır. Belli tekniklerle Mozart'ın ''Türk Marşı''nın ritmini yavaşlatırsanız eğer, karşınıza mehter müziği çıkar. 1916 yılında Sultan 5. Mehmet Reşad döneminde satın alınmış olan şimdiki TC Viyana Büyükelçiliği’nin eski bir saraydan dönüştürme büyükelçilik binasının duvarlarında mehter takımının Viyana halkına verdiği konserlerin gravür resimleri asılıdır.

Mozart, mehter müziğinden esinlenerek sadece Türk Marşı’nı bestelemez. ‘’Duygularımı şiirle aktaramam, şair değilim. Kendimi gölgeler ve ışıkla ifade edemem, ressam değilim. Düşüncelerimi hareketlerle de açıklayamam, dansçı değilim. Ama bunların hepsini müzikle yapabilirim, ben bir müzisyenim” diyen Mozart, Avusturya İmparatoru II. Joseph’in ısmarlamasıyla orijinal adı “Die Entführung aus dem Serail” olan ‘’Saraydan Kız Kaçırma’’ operasını besteler.  

Birazdan detaylı konusunu anlatacağım ama önce şu ön bilgiyi vermem gerekiyor: Operanın konusu Osmanlı'da geçer ve Türk karakterleri içerir.

Yukarıda anlattığım Avusturya’daki bu Türk kültürüne karşı öykünmelerin nedenini İsmet Özel şöyle yorumlar:

"Batı medeniyeti çok bilinçli bir şekilde Türk olayının dondurulmasına ve sonunda bu donmuş varlığın keserle parçalanmasına karar verdi. Bakınız, “Saraydan kız kaçırma”, Mozart’a devlet tarafından ısmarlanmış. ‘Bir Türk operası yaz’ demişler, yani artık Türk tehlikesi bitti. Türkleri bir motif olarak kullanabiliriz."

Ancak ben bu görüşe katılmıyorum. Bu sadece Doğu kültürüne özgü diye bildiğimiz bir ''güce öykünme'' duygusudur. O dönem Osmanlı dünyanın en büyük gücüdür ve bu güçle en çok temas eden, çatışan da Avustuya idi... Bir gün bana Kerstin bir fotoğraf göstermişti. Kahvede oturan, kahve ve nargile içen bir grup fesli erkek fotoğrafı. Ve Kerstin bana sormuştu ''burası neresi?'' diye... Ben de gayet doğal olarak ''İstanbul'' diye cevap vermiştim. ''Hayır'' demişti Kesrtin, ''burası Viyana'' (!) Bugün de her taraf ABD / Avrupa kafeleriyle (!) dolu değil mi? 

Eserin konusu 

Zaman 18'inci yüzyıldır. Mekân, Akdeniz kıyısında belirlenmemiş bir yerde Selim Paşa'nın (Almanca "Bassa Selim") yazlık köşküdür. Belmonte adlı bir İspanyol soylusunun, uşağı Pedrillo ile birlikte, sevgilisi olan Constanze'yi ve onun İngiliz hizmetkârı Blonde'yi tutsak olarak bulundukları Selim Paşanın Akdeniz kıyılarındaki sarayından (köşkünden) ve Paşa'nın harem bekçisi olan Osman’ın (Librettodaki adıyla Osmin) elinden kurtarmak için yaptığı girişimlerdir. 

Sonunda sevgililer tam kaçmak üzerelerken, Osmin tarafından yakalanırlar. Paşa, Belmonte’yi sorguladığında, onun can düşmanının oğlu olduğunu öğrenir. Artık hepsi çaresizlik içinde ölümü beklemektedir. Ancak bir mucize olur ve Selim Paşa onları bağışlar, ülkelerine geri dönmelerine izin verir.

Eser hakkında 

Bu opera özel olarak Alman stili Singspiel (‘’Şarkı oyunu’’: Konuşmalı diyaloglara bağlanan, bağımsız şarkı bölümlerinden oluşan komik opera formu) şeklinde hazırlanır. Bu stildeki opera eserinde konuşma diliyle müzik dramı karışıktır; eserdeki olaylar konuşma ile geliştirilir, eserde resitatif (konuşur gibi söylenen) müzik bulunmaz, müzik, gösteri şeklinde parçalardan oluşur.

Eserin Almanca librettosu (metni) önce Christoph Friedrich Bretzne tarafından yazılır ancak sonradan Mozart'ın istek ve katkılarıyla Gottlieb Stephanie tarafından adaptasyonlar yapılır.

Eser ilk defa  16 Temmuz 1782 tarihinde Viyana’da Burgtheater'de sahnelenir.

Mozart'in gerçek hayattaki kendi karısının adı da Constanze Weber'dir. Mozart ve Constanze, ‘’Saraydan kız kaçırma’ operasının ilk gösteriminden üç hafta sonra evlenirler. Bu nedenle Mozart’ın Constanze’ye kur yaptığı dönemde, ona olan aşkını ve bağlılığını yazdığı bu operaya yansıttığı rivayet edilir.

"Saraydan Kız Kaçırma" eserini ilk defa izleyen Avusturya imparatoru II. Josef, Mozart huzuruna çıktığı zaman İmparator Mozart'a şikâyet olarak "Bu eser benim kulaklarıma çok ince gelmekte; çok sayıda nota bulunmakta" dediği ve Mozart'in ise "Bulunan nota sayısı, bu eser için gereken nota sayısı kadardır" yanıtını verdiği söylenir.

Mozart’ın bu operası, opera sanatında İtalyanca hâkimiyetini ilk kıran ve Almanca yazılmış ilk operadır.

Bir yanlış bilgi

Bahsettiğim gibi operanın zamanı 18. yüzyıl ve mekânı Akdeniz kıyısı bir Osmanlı ülkesidir. Mozart'in yaşadığı bu devirde Osmanlı paşalarının Balkanlarda, Akdeniz'in Mısır'dan Fas'a kadar uzanan güney kıyılarında ve İstanbul'da birçok yazlık köşkleri bulunmaktadır. Ne yazık ki bu eser anlatılırken eserde geçen sarayı eserin aslına uymayan bir şekilde Topkapı Sarayı olarak, Selim Paşa’yı da Sultan Selim olarak zikredilir ki anlattığım gibi bu doğru değildir. Selim Paşa (librettoda geçtiği şekliyle ‘’Bassa Selim’’) padişah değil, bir Osmanlı paşasıdır ve saray olarak geçen yer de bu paşanın Akdeniz kıyısındaki yazlık köşküdür. Yazımın sonunda eserin librettosunun Almanca olarak tamamını veriyorum. Librettoyu okuduğunuzda bu doğru bilgiyi görürsünüz. Zaten eser de şu cümleyle başlar: ''Platz vor dem Palast des Bassa am Ufer des Meeres.'' (Denizin kıyısında paşanın sarayının önünde birdenbire)

Bu yanlış bilgi nereden gelmektedir? Bunun için Osmanlı tarihinden kısa bir bilgi aktarmam gerekiyor. Osmanlı Padişahı III. Selim’in sevdiği cariyesi, gözdesi Mihriban ile Mihriban’a musiki öğretsin diye görevlendirdiği devrin müzik üstatlarından Bestekâr Sadullah Ağa arasında bir aşk başlar. Bunu öğrenen III. Selim başlangıçta âşıkları idam etmek istese de sonra affeder. III. Selim’in bu olayı ve Mozart’ın operasının konusunun hemen hemen aynı olması ve aynı tarihlere denk gelmesi ve III. Selim ile Selim Paşa’nın (Bassa Selim) aynı isimde olması bu yanlışlığa yol açtığı değerlendirilmektedir. Muhtemel ki Mozart da eserini Mihriban ile Sadullah Ağa'nın hikâyesinden esinlenerek yazmıştır.

Yaşa Selim Paşa

Eserin en sonunda yeniçeriler korosu ‘’Yaşa Selim Paşa’’ şarkısını söylerler:

‘’Bassa Selim lebe lange!
Ehre sei sein Eigentum!
Seine holde Scheitel prange
Voll von Jubel, voll von Ruhm.’’

(Çok yaşa Selim Paşa!
Şeref onun mülkü olmalı!
Onun güzel parlak tacı
Şeref dolu, zafer dolu.)

Bu kısım, sevgilileri bağışlaması ve affetmesi nedeniyle Selim Paşa’ya yönelik bir şükran şarkısıdır. Şarkı eşliğinde sevgililer saraydan gemi ile ayrılırlar. Ve eser sona erer...

Eserin tamamını izlemeseniz de eserin en sonunda yer alan aşağıda bağlantıda verdiğim ‘’Bassa Selim lebe lange’’ (Yaşa Selim Paşa) kısmını izlemenizi isterim.

İnsanları sonsuza kadar yaşatan kin, nefret ve öfke duyguları değil, onların sevgi duygusu ve merhametidir.

‘’Huma kuşunun gölgesi’’ isimli tevriyeli şiirinde söylerdi zaten Bâki:

‘’Âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş’’

‘’Bassa Selim lebe lange’’ (Yaşa Selim Paşa)

Sizlere sıcak, sımsıcak güzel bir Pazar günü dilerim...

Osman AYDOĞAN

Yeniçeri Korosu: ‘’Bassa Selim lebe lange’’ (Yaşa Selim Paşa) sahnede:
https://www.youtube.com/watch?v=v34IwJPq8ks

Notalarıyla ‘’Bassa Selim lebe lange’’ (Yaşa Selim Paşa) 
https://www.youtube.com/watch?v=j6rwVTQhlN0

Meraklısı için 2 saat 15 dakikalık eserin tamamı:
https://www.youtube.com/watch?v=-uQ0Ti9GF_U

***

Yine meraklısı için eserin librettosunun tamamı:

Die Entführung aus dem Serail
Komisches Singspiel in drei Aufzügen KV 384
Text nach Christoph Friedrich Bretzner von Gottlieb Stephanie d. J.
Uraufführung: 16. Juli 1782, Hoftheater, Wien

OUVERTURE

ERSTER AUFZUG

Platz vor dem Palast des Bassa am Ufer des Meeres

Erster Auftritt

Nr. 1 ARIE

BELMONTE
Hier soll ich dich denn sehen;
Konstanze! dich mein Glück!
Laß Himmel es geschehen!
Gib mir die Ruh zurück.
Ich duldete der Leiden
O Liebe! allzuviel!
Schenk mir dafür nun Freuden
Und bringe mich ans Ziel!

Aber wie soll ich in den Palast kommen?
- Wie sie sehen? - Wie sprechen?

Zweiter Auftritt

(Osmin mit einer Leiter, welche er an einen Baum vor der Tür des Palastes lehnt, hinaufsteigt und Feigen abnimmt.)

Nr. 2 LIED und DUETT

OSMIN
Wer ein Liebchen hat gefunden,
Die es treu und redlich meint,
Lohn' es ihr durch tausend Küsse,
Mach ihr all das Leben süße,
Sei ihr Tröster, sei ihr Freund.
Trallalera, trallalera.

BELMONTE
Vielleicht, daß ich durch diesen Alten etwas erfahre.
He, Freund! ist das nicht das Landhaus des Bassa Selim?

OSMIN
Doch sie treu sich zu erhalten,
Schließ' er Liebchen sorglich ein:
Denn die losen Dinger haschen
Jeden Schmetterling, und naschen
Gar zu gern von fremdem Wein.
Trallalera, trallalera.

BELMONTE
He, Alter, he! hört Ihr nicht?
Ist hier des Bassa Selim Palast?

OSMIN
Sonderlich beim Mondenscheine,
Freunde, nehmt sie wohl in acht!
Oft lauscht da ein junges Herrchen,
Kirrt und lockt das kleine Närrchen,
Und dann Treue gute Nacht.
Trallalera, trallalera.

BELMONTE
Verwünscht seist du samt deinem Liede!
Ich bin dein Singen nun schon müde;
So hör doch nur ein einzig Wort!

OSMIN
Was Henker laßt ihr euch gelüsten,
Euch zu ereifern, euch zu brüsten?
Was wollt ihr? Hurtig! ich muß fort.

BELMONTE
Ist das des Bassa Selim Haus?

OSMIN
He?

BELMONTE
Ist das des Bassa Selim Haus?

OSMIN
Das ist des Bassa Selim Haus.
(Will fort.)

BELMONTE
So wartet doch -

OSMIN
Ich kann nicht weilen.

BELMONTE
Ein Wort -

OSMIN
Geschwind denn ich muß eilen.

BELMONTE
Seid ihr in sienen Diensten Freund?

OSMIN
He?

BELMONTE
Seid ihr in sienen Diensten Freund?

OSMIN
Ich bin in seinen Diensten, Freund.

BELMONTE
Wie kann ich den Pedrill wohl sprechen,
der hier in seinen Diensten steht?

OSMIN
Den Schurken? - der den Hals soll brechen?
Seht selber zu; wenn's anders geht.
(Will fort)

BELMONTE (für sich)
Was für ein alter grober Bengel!

OSMIN (Ihn betrachtend, auch für sich)
Das ist just so ein Galgenschwengel!

BELMONTE
Ihr irrt, es ist ein braver Mann.

OSMIN
So brav, daß man ihn spießen kann.

BELMONTE
Ihr müßt ihn wahrlich nicht recht kennen.

OSMIN
Recht gut; ich ließ' ihn heut verbrennen.

BELMONTE
Es ist fürwahr ein guter Tropf.

OSMIN
Auf einen Pfahl gehört sein Kopf.
(Will fort.)

BELMONTE
So bleibet doch!

OSMIN
Was wollt ihr noch?

BELMONTE
Ich möchte gerne ...

OSMIN (bitter höhnisch)
So hübsch von ferne
Ums Haus 'rum schleichen
Und Mädchen stehlen? -
Fort, eures gleichen
Braucht man hier nicht.

BELMONTE
Ihr seid besessen!
Sprecht voller Galle
Mir so vermessen
Ins Angesicht!

OSMIN
Nur nicht in Eifer!
Ich kenn' euch schon.

BELMONTE
Schont euren Geifer.
Laßt euer Drohn.

OSMIN
Schert euch zum Teufel
Ihr kriegt, ich schwöre
Sonst ohne Gnade die Bastonade:
Noch habt ihr Zeit.

BELMONTE
Es bleibt kein Zweifel
Ihr seid von Sinnen
Welch ein Betragen
Auf meine Fragen
Seid doch gescheit.
(Ab.)

Dritter Auftritt

OSMIN
Könnt' ich mir doch noch so einen Schurken
auf die Nase setzen, wie den Pedrillo; so einen Gaudieb,
der Tag und Nacht nichts tut, als nach meinen Weibern
herumzuschleichen und zu schnobern, ob's nichts für
seinen Schnabel setzt. Aber ich laure ihm sicher auf
den Dienst, und wohl bekomm dir die Prügelsuppe,
wenn ich dich einmal beim Kanthaken kriege!
Hätt' er sich nur beim Bassa nicht so
eingeschmeichelt, er sollte den Strick längst
um den Hals haben.

PEDRILLO
Nun wie steht's, Osmin? Ist der Bassa noch nicht zurück?

OSMIN
Sieh darnach, wenn du's wissen willst.

PEDRILLO
Schon wieder Sturm im Kalender?
Hast du das Geicht Feigen für mich gepfückt?

OSMIN
Gift für dich, verwünschter Schmarotzer!

PEDRILLO
Was in aller Welt ich dir nur getan haben muß,
daß du beständig mit mir zankst. Laß uns doch
einmal Friede machen.

OSMIN
Friede mit dir? Mit so einem schleichenden
spitzbübischen Paßauf, der nur spioniert, wie
er mir eins versetzen kann? Erdrosseln möcht'
ich dich!

PEDRILLO
Aber sag nur, warum? Warum?

OSMIN
Warum? Weil ich dich nicht leiden kann.

Nr. 3 ARIE

OSMIN
Solche hergelaufne Laffen
Die nur nach den Weibern gaffen,
Mag ich vor den Teufel nicht.
Denn ihr ganzes Tun und Lassen
Ist, uns auf den Dienst zu passen,
Doch mich trügt kein solch Gesicht!
Eure Tücken, eure Ränke,
Eure Finten, eure Schwänke,
Sind mir ganz bekannt.
Mich zu hintergehen,
Müßt ihr früh aufstehen,
Ich hab auch Verstand.
Drum beim Barten des Propheten!
Ich studiere Tag und Nacht,
Ruh nicht bis ich dich seh' töten,
Nimm dich wie du willst in acht.

PEDRILLO
Was bist du für ein grausamer Kerl,
und ich hab dir nichts getan.

OSMIN
Du hast ein Galgengesicht, das ist genug.

Erst geköpft, dann gehangen,
Dann gespießt auf heiße Stangen;
Dann verbrannt,
dann gebunden,
Und getaucht;
zuletzt geschunden.
(Geht ins Haus)

Vierter Auftritt

PEDRILLO
Geh nur, verwünschter Aufpasser; es ist noch nicht
aller Tage Abend. Wer weiß, wer den andern überlistet.
Und dir mißtrauischem, gehässigem Menschenfeind
eine Grube zu graben, sollte ein wahres Fest für mich sein.

BELMONTE
Pedrillo, guter Pedrillo!

PEDRILLO
Ach mein bester Herr! Ist's möglich? Sind Sie's wirklich?
Bravo, Madame Fortuna, bravo, das heißt doch Wort
gehalten! Schon verzweifelte ich, ob einer meiner Briefe
Sie getroffen hätte.

BELMONTE
Sag, guter Pedrillo, lebt meine Konstanze noch?

PEDRILLO
Lebt, und noch hoff' ich für Sie. Seit dem schrecklichen Tage,
an welchem das Glück uns einen so häßlichen Streich spielte
und unser Schiff von den Seeräubern erobern ließ, haben wir
mancherlei Drangsal erfahren. Glücklicher Weise traf sich's noch,
daß der Bassa Selim uns alle drei kaufte: Ihre Konstanze nämlich,
meine Blonde, und mich. Er ließ uns sogleich hier auf sein
Landhaus bringen. Donna Konstanze ward seine auserwählte
Geliebte.

BELMONTE
Ah! Was sagst du?

PEDRILLO
Nun, nur nicht so hitzig! Sie ist noch nicht in die schlimmsten
Hände gefallen. Der Bassa ist ein Renegat und hat noch so
viel Delikatesse, keine seiner Weiber zu seiner Liebe zu
zwingen, und soviel ich weiß, spielt er noch immer den
unerhörten Liebhaber.

BELMONTE
Wär es möglich? Wär Konstanze noch treu?

PEDRILLO
Sicher noch, lieber Herr! Aber wie's mit meinem Blondchen
steht, weiß der Himmel! Das arme Ding schmachtet bei
einem alten häßlichen Kerl, dem sie der Bassa geschenkt
hat; und vielleicht - ach, ich darf gar nicht daran denken!

BELMONTE
Doch nicht der alte Kerl, der soeben ins Haus ging?

PEDRILLO
Eben der.

BELMONTE
Und dies ist der Liebling des Bassa?

PEDRILLO
Liebling, Spion und Ausbund aller Spitzbuben, der mich
mit den Augen vergiften möchte, wenn's möglich wäre.

BELMONTE
O guter Pedrillo, was sagst du?

PEDRILLO
Nur nicht gleich verzagt! Unter uns gesagt: ich hab auch
einen Stein im Brett beim Bassa. Durch mein bißchen
Geschick in der Gärtnerei hab ich seine Gunst weggekriegt,
und dadurch hab ich so ziemlich Freiheit, die tausend
andere nicht haben würden. Da sonst jede Mannsperson
sich entfernen muß, wenn eine seiner Weiber in den Garten
kommt, kann ich bleiben; sie reden sogar mit mir, und er
sagt nichts darüber. Freilich mault der alte Osmin, besonders,
wenn mein Blondchen ihrer Gebieterin folgen muß.

BELMONTE
Ist's möglich? Du hast sie gesprochen? O sag, sag!
Liebt sie mich noch?

PEDRILLO
Hm! Daß Sie daran zweifeln! Ich dächte, Sie kennten die gute
Konstanze mehr als zu gut, hätten Proben genug ihrer Liebe.
Doch damit dürfen wir uns gar nicht aufhalten. Hier ist bloß
die Frage, wie's anzufangen ist, hier wegzukommen?

BELMONTE
O da hab ich für alles gesorgt! Ich hab hier ein Schiff in einiger
Entfernung vom Hafen, das uns auf den ersten Wink einnimmt, und -

PEDRILLO
Ah, sachte, sachte! Erst müssen wir die Mädels haben, ehe wir zu Schiffe
gehen, und das geht nicht so husch, husch, wie Sie meinen!

BELMONTE
O lieber guter Pedrillo, mach nur, daß ich sie sehen, daß ich sie
sprechen kann! Das Herz schlägt mir vor Angst und Freude! -

PEDRILLO
Pfiffig müssen wir das Ding anfangen, und rasch müssen
wir's ausführen, damit wir den alten Aufpasser übertölpeln.
Bleiben Sie hier in der Nähe. Jetzt wird der Bassa bald von
einer Lustfahrt auf dem Wasser zurückkommen. Ich will Sie
ihm als einen geschickten Baumeister vorstellen, denn Bauen
und Gärtnerei sind seine Steckenpferde. Aber lieber, goldner
Herr, halten Sie sich in Schranken; Konstanze ist bei ihm -

BELMONTE
Konstanze bei ihm? Was sagst du? Ich soll sie sehen?

PEDRILLO
Gemach, gemach ums Himmels willen, lieber Herr, sonst
stolpern wir! Ah, ich glaube, dort seh ich sie schon angefahren
kommen. Gehn Sie nur auf die Seite, wenn er kommt; ich will
ihm entgegen gehen.
(Geht ab.)

Fünfter Auftritt

Nr. 4 ARIE

BELMONTE
Konstanze! dich wiederzusehen, dich!
O wie ängstlich, o wie feurig,
Klopft mein liebevolles Herz!
Und des Wiedersehens Zähre,
Lohnt der Trennung bangen Schmerz.
Schon zittr' ich und wanke,
Schon zag ich und schwanke,
Es hebt sich die schwellende Brust.
Ist das ihr Lispeln?
Es wird mir so bange.
War das ihr Seufzen?
Es glüht mir die Wange.
Täuscht mich die Liebe,
War es ein Traum?

PEDRILLO
(kommt hurtig gelaufen)
Geschwind, geschwind auf die Seite
und versteckt! Der Bassa kommt.
(Belmonte versteckt sich)

Sechster Auftritt

(Der Bassa Selim und Konstanze kommen in einem Lustschiffe
angefahren, vor welchem ein anderes Schiff mit Janitscharenmusik 
voraus landet. Die Janitscharen stellen sich am Ufer in Ordnung, 
stimmen folgenden Chor an und entfernen sich dann.)

Nr. 5 CHOR

CHOR DER JANITSCHAREN
Singt dem großen Bassa Lieder
Töne feuriger Gesang;
Und vom Ufer halle wieder
Unsrer Lieder Jubelklang.

SOLI
Weht ihm entgegen
Kühlende Winde
Ebne dich sanfter
Wallende Flut.
Singt ihm entgegen
Fliegende Chöre,
Singt ihm der Liebe
Freuden ins Herz!
(Janitscharen ab.)

Siebenter Auftritt

SELIM
Immer noch traurig, geliebte Konstanze? Immer in Tränen?
Sieh, dieser schöne Abend, diese Reizende Gegend, diese
bezaubernde Musik, meine zärtliche Liebe für dich. Sag,
kann nichts von allem dich endlich beruhigen, endlich dein Herz
rühren? Sieh, ich könnte befehlen, könnte grausam mit dir verfahren,
dich zwingen. (Konstanze seufzt.) Aber nein, Konstanze;
dir selbst will ich dein Herz zu danken haben, dir selbst!

KONSTANZE
Großmütiger Mann! O daß ich es könnte, daß ich's erwidern könnte
- aber -

SELIM
Sag, Konstanze, sag, was hält dich zurück?

KONSTANZE
Du wirst mich hassen.

SELIM
Nein, ich schwöre dir's. Du weißt, wie sehr ich dich
liebe, wieviel Freiheit ich dir vor allen meinen Weibern
gestatte; dich wie meine einzige schätze.

KONSTANZE
O so verzeih!
(Während des Gesanges geht der Bassa unwillig hin und her.)

Nr. 6 ARIE

KONSTANZE
Ach ich liebte,
War so glücklich;
Kannte nicht der Liebe Schmerz.
Schwur ihm Treue,
Dem Geliebten,
Gab dahin mein ganzes Herz.
Doch wie schnell schwand meine Freude,
Trennung war mein banges Los;
Und nun schwimmt mein Aug in Tränen,
Kummer ruht in meinem Schoß.

KONSTANZE
Ach, ich sagt es wohl, du würdest mich hassen. Aber
verzeih, verzeih dem liebekranken Mädchen! Du bist
ja so großmütig, so gut. Ich will dir dienen, deine Sklavin
sein bis ans Ende meines Lebens, nur verlange nicht ein
Herz von mir, das auf ewig versagt ist.

SELIM
Ha, Undankbare! Was wagst du zu bitten?

KONSTANZE
Töte mich, Selim, töte mich, nur zwinge mich nicht,
meineidig zu werden! Noch zuletzt, wie mich der Seeräuber
aus den Armen meines Geliebten riß, schwur ich aufs feierlichste -

SELIM
Halt ein, nicht ein Wort! Reize meinen Zorn nicht noch mehr.
Bedenke, daß du in meiner Gewalt bist!

KONSTANZE
Ich bin es, aber du wirst dich ihrer nicht bedienen, ich kenne
dein gutes, dein mitleidvolles Herz. Hätte ich's sonst wagen
können, dir das meinige zu entdecken?

SELIM
Wag es nicht, meine Güte zu mißbrauchen!

KONSTANZE
Nur Aufschub gönne mir, Herr, nur Zeit, meinen Schmerz zu
vergessen!

SELIM
Wie oft schon gewährt ich dir diese Bitte.

KONSTANZE
Nur noch diesmal!

SELIM
Es sei, zum letzten Male! Geh, Konstanze, geh! Besinne dich
eines Bessern, und morgen -

KONSTANZE (im Abgehn)
Unglückliches Mädchen! O Belmonte, Belmonte!

Achter Auftritt

SELIM
Ihr Schmerz, ihre Tränen, ihre Standhaftigkeit
bezaubern mein Herz immer mehr, machen mir
ihre Liebe nur noch wünschenswerter. Ha! wer wollte
gegen ein solches Herz Gewalt brauchen? Nein, Konstanze,
nein, auch Selim hat ein Herz, auch Selim kennt Liebe!

PEDRILLO
Herr! verzeih, daß ich es wage, dich in deinen Betrachtungen zu stören!

SELIM
Was willst du, Pedrillo?

PEDRILLO
Dieser junge Mann, der sich in Italien mit vielem Fleiß
auf die Baukunst gelegt, hat von deinem Reichtum gehört,
und kommt her, dir als Baumeister seine Dienste anzubieten.

BELMONTE
Herr! könnte ich so glücklich sein, durch meine geringen Fähigkeiten
deinen Beifall zu verdienen!

SELIM
Hm! Du gefällst mir. Ich will sehen, was du kannst.
(Zu Pedrillo) Sorge für seinen Unterhalt. Morgen
werde ich dich wieder rufen lassen.
(Ab.)

Neunter Auftritt

PEDRILLO
Ha! Triumph, Triumph, Herr! Der erste Schritt war getan.

BELMONTE
Ach, laß mich zu mir selbst kommen! Ich habe sie gesehen,
hab' das gute, treue, beste Mädchen gesehen! O Konstanze,
Konstanze! Was könnt ich für dich tun, was für dich wagen?

PEDRILLO
Ha! Gemach, gemach, bester Herr! Stimmen Sie den Ton
ein bißchen herab; Verstellung wird uns weit bessere Dienste
leisten. Wir sind nicht in unserm Vaterlande. Hier fragen sie
den Henker darnach, ob's einen Kopf mehr oder weniger in
der Welt gibt. Bastonade und Strick um Hals sind hier wie
ein Morgenbrot.

BELMONTE
Ach, Pedrillo, wenn du die Liebe kenntest!

PEDRILLO
Hm! Als wenn's mit unser einem gar nichts wäre. Ich habe so
gut meine zärtlichen Stunden als andere Leute. Und denken
Sie denn, daß mir's nicht auch im Bauche grimmt, wenn ich
mein Blondchen von so einem alten Spitzbuben, wie der Osmin
ist, bewacht sehen muß?

BELMONTE
O, wenn es möglich wäre, sie zu sprechen -

PEDRILLO
Wir wollen sehen, was zu tun ist. Kommen Sie nur mit mir in
den Garten, aber um alles in der Welt, vorsichtig und fein. Denn
hier ist alles Aug und Ohr.
(Sie wollen in den Palast, Osmin kommt ihnen in der Tür
entgegen, und hält sie zurück.)

Zehnter Auftritt

OSMIN
Wohin?

PEDRILLO
Hinein!

OSMIN (Zu Belmonte)
Was will das Gesicht? Zurück mit dir, zurück!

PEDRILLO
Ha, gemach, Meister Grobian, gemach!
Er ist in des Bassa Diensten.

OSMIN
In des Henkers Diensten mag er sein!
Er soll nicht herein!

PEDRILLO
Er soll aber herein!

OSMIN
Kommt mir nur einen Schritt über die Schwelle -

BELMONTE
Unverschämter! Hast du nicht mehr Achtung für
einen Mann meines Standes?

OSMIN
Ei, Ihr mögt mir vom Stande sein! Fort, fort, oder
ich will euch Beine machen.

PEDRILLO
Alter Dummkopf! Es ist ja der Baumeister, den der
Bassa angenommen hat.

OSMIN
Meinethalben sei er Stockmeister, nur komm er mir nicht
zu nahe. Ich müßte nicht sehen, daß es so ein Kumpan deines
Gelichters ist, und daß das so eine abgeredete Karte ist, uns
zu überlisten. Der Bassa ist weich wie Butter, mit dem könnt
ihr machen was ihr wollt, aber ich habe eine feine Nase.
Gaunerei ist's um den ganzen Kram, mit euch fremden Gesindel;
und ihr abgefeimten Betrüger habt lange ein Plänchen angelegt,
eure Pfiffe auszuführen; aber wart' ein bißchen! Osmin schläft
nicht. Wär ich Bassa, ihr wär't längst gespießt. Ja, schneid't nur
Gesichter, lacht nur höhnisch in den Bart hinein!

PEDRILLO
Ereifere dich nicht so, Alter, es hilft dir doch nichts. Sieh, soeben werden
wir hinein spazieren.

OSMIN
Ha, das will ich sehen! (Stellt sich vor die Tür.)

PEDRILLO
Mach keine Umstände.

BELMONTE
Weg, Niederträchtiger!

Nr. 7 TERZETT

OSMIN
Marsch! Marsch! Marsch! trollt euch fort!
Sonst soll die Bastonade
Euch gleich zu Diensten stehn.

BELMONTE, PEDRILLO
Ei! das wär ja schade;
Mit uns so umzugehn!

OSMIN
Kommt nur nicht näher, sonst schlag' ich drein.

BELMONTE, PEDRILLO
Weg von der Türe. Wir gehn hinein.

OSMIN
Marsch fort! Ich schlage drein!

BELMONTE, PEDRILLO
Platz fort! Wir gehn hinein.
(Sie stoßen ihn weg und gehn hinein.)

ZWEITER AUFZUG


Garten am Palast des Bassa Selim; an der Seite Osmins Wohnung.

Erster Auftritt

BLONDE
O des Zankens, Befehlens und Murrens wird auch kein Ende!
Einmal für allemal: das steht mir nicht an! Denkst du alter Murrkopf
etwa eine türkische Sklavin vor dir zu haben, die bei deinen Befehlen
zittert? O da irrst du dich sehr! Mit europäichen Mädchen springt
man nicht so herum; denen begegnet man ganz anders.

Nr. 8 ARIE

BLONDE
Durch Zärtlichkeit und Schmeicheln,
Gefälligkeit und Scherzen,
Erobert man die Herzen
Der guten Mädchen leicht.
Doch mürrisches Befehlen,
Und Poltern, Zanken, Plagen
Macht daß in wenig Tagen
So Lieb' als Treu' entweicht.

OSMIN
Ei seht doch mal, was das Mädchen vorschreiben kann!
Zärtlichkeit? Schmeicheln? Es ist mir wie pure Zärtlichkeit!
Wer Teufel hat dir das Zeug in den Kopf gesetzt? Hier sind
wir in der Türkei, und da geht's aus einem andern Tone. Ich
dein Herr, du meine Sklavin; ich befehle, du mußt gehorchen!

BLONDE
Deine Sklavin? Ich deine Sklavin? Ha, ein Mädchen eine Sklavin!
Noch einmal sag mir das, noch einmal!

OSMIN
(für sich) Ich möchte toll werden, was das Mädchen für ein
starrköpfiges Ding ist. (Laut) Du hast doch wohl nicht vergessen,
daß dich der Bassa mir zur Sklavin geschenkt hat?

BLONDE
Bassa hin, Bassa her! Mädchen sind keine Ware zum Verschenken!
Ich bin eine Engländerin, zur Freiheit geboren; und trotz jedem,
der mich zu etwas zwingen will!

OSMIN
(beiseite) Gift und Dolch über das Mädchen! Beim Mahomet,
sie macht mich rasend. Und doch lieb ich die Spitzbübin, trotz ihres tollen
Kopfes! (Laut) Ich befehle dir, augenblicklich mich zu lieben!

BLONDE
Hahaha! Komm mir nur ein wenig näher, ich will dir fühlbare Beweise
davon geben.

OSMIN
Tolles Ding! Weißt du, daß du mein bist und ich dich dafür züchtigen kann?

BLONDE
Wag's nicht, mich anzurühren, wenn dir deine Augen lieb sind.

OSMIN
Wie? Du unterstehst dich -

BLONDE
Das ist was zu unterstehen! Du bist der Unverschämte, der sich zuviel Freiheit
herausnimmt. So ein altes häßliches Gesicht untersteht sich, einem Mädchen
wie ich, jung, schön, zur Freude geboren, wie einer Magd zu befehlen!
Wahrhaftig, das stünde mir an! Uns gehört das Regiment; ihr seid unsere
Sklaven und glücklich, wenn ihr Verstang genug habt, euch die Ketten zu
erleichtern.

OSMIN
Bei meinem Bart, sie ist toll! Hier, hier in der Türkei?

BLONDE
Türkei hin, Türkei her! Weib ist Weib, sie sei wo sie wolle! Sind eure Weiber
solche Närrinnen, sich von euch unterjochen zu lassen, desto schlimmer für sie;
in Europa verstehen sie das Ding besser. Laß mich nur einmal Fuß hier gefaßt
haben, sie sollen bald anders werden.

OSMIN
Beim Allah, die wär imstande, uns allen die Weiber rebellisch zu machen! Aber -

BLONDE
Aufs Bitten müßt ihr euch legen, wenn ihr etwas von uns erhalten wollt; besonders
Liebhaber deines Gelichters.

OSMIN
Freilich, wenn ich Pedrillo wär, so ein Drahtpüppchen wie er, da wär ich vermutlich
willkommen, denn euer Mienenspiel hab ich lange weg.

BLONDE
Erraten, guter Alter, erraten! Das kannst du dir wohl einbilden, daß mir der niedliche
Pedrillo lieber ist, wie dein Blasebalggesicht. Also wenn du klug wärst -

OSMIN
Sollt ich dir die Freiheit geben, zu tun und zu machen, was du wolltest, he?

BLONDE
Besser würdest du immer dabei fahren: denn so wirst du sicher betrogen.

OSMIN
Gift und Dolch! Nun reißt mir die Geduld! Den Augenblick hinein ins Haus!
Und wo du's wagst -

BLONDE
Mach mich nicht lachen.

OSMIN
Ins Haus, sag ich!

BLONDE
Nicht von der Stelle!

OSMIN
Mach nicht, daß ich Gewalt brauche.

BLONDE
Gewalt werd' ich mit Gewalt vertreiben. Meine Gebieterin hat mich hier
in den Garten bestellt; sie ist die Geliebte des Bassa, sein Augapfel, sein
alles; und es kostet mich ein Wort, so hast du fünfzig auf die Fußsohlen.
Also geh!

OSMIN (für sich)
Das ist ein Satan! Ich muß nachgeben, so wahr ich ein Muselmann bin;
sonst könnte ihre Drohung eintreffen.

Nr. 9 DUETT

OSMIN
Ich gehe, doch rate ich dir
Den Schurken Pedrillo zu meiden.

BLONDE
O pack dich, befiehl nicht mit mir,
Du weißt ja, ich kann es nicht leiden.

OSMIN
Versprich mir ...

BLONDE
Was fällt dir da ein!

OSMIN
Zum Henker!

BLONDE
Fort, laß mich allein.

OSMIN
Wahrhaftig kein Schritt von der Stelle,
Bis du zu gehorchen mir schwörst.

BLONDE
Nicht so viel du armer Geselle,
Und wenn du der Großmogul wärst.

OSMIN
O Engländer! seid ihr nicht Toren,
Ihr laßt euern Weibern den Willen.
Wie ist man geplagt und geschoren
Wenn solch eine Zucht man erhält;

BLONDE
Ein Herz, so in Freiheit geboren
Läßt niemals sich sklavisch behandeln
Bleibt, wenn schon die Freiheit verloren,
Noch stolz auf sie, lachet der Welt!
Nun troll' dich.

OSMIN
So sprichst du mit mir?

BLONDE
Nicht anders.

OSMIN
Nun bleib ich erst hier.

BLONDE (Stößt ihn fort)
Ein andermal. Jetzt mußt du gehen.

OSMIN
Wer hat solche Frechheit gesehen!

BLONDE (Stellt sich, als wollte sie ihm die Augen auskratzen)
Es ist um die Augen geschehen
Wofern du noch länger verweilst.

OSMIN (Furchtsam zurückweichend)
Nur ruhig, ich will ja gern gehen,
Bevor du gar Schläge erteilst. (Geht ab.)

Zweiter Auftritt

BLONDE
Wie traurig das gute Mädchen daher kommt! Freilich tut's weh,
den Geliebten zu verlieren und Sklavin zu sein. Es geht mir wohl
auch nicht viel besser; aber ich habe doch noch das Vergnügen,
meinen Pedrillo manchmal zu sehen, ob's gleich auch mager
und verstohlen genug geschehen muß; doch wer kann wider den
Strom schwimmen!

Nr. 10 REZITATIV und ARIE

KONSTANZE (ohne Blonde zu bemerken)
Welcher Wechsel herrscht in meiner Seele
Seit dem Tag da uns das Schicksal trannte
O Belmont! hin sind die Freuden,
Die ich sonst an deiner Seite kannte;
Banger Sehnsuchts Leiden
Wohnen nun dafür in der beklemmten Brust.

Traurigkeit ward mir zum Lose,
Weil ich dir entrissen bin.
Gleich der wurmzernagten Rose,
Gleich dem Gras im Wintermoose,
Welkt mein banges Leben hin.
Selbst der Luft darf ich nicht sagen
Meiner Seele bittern Schmerz,
Denn unwillig ihn zu tragen,
Haucht sie alle meine Klagen
Wieder in mein armes Herz.

BLONDE
Ach mein bestes Fräulein! Noch immer so traurig?

KONSTANZE
Kannst du fragen, die du meinen Kummer weißt? Wieder ein Abend,
und noch keine Nachricht, noch keine Hoffnung! Und morgen - ach Gott, ich darf nicht daran denken!

BLONDE
Heitern Sie sich wenigstens ein bißchen auf. Sehn Sie, wie schön der
Abend ist, wie blühend uns alles entgegenlacht, wie freudig uns die Vögel
zu ihrem Gesang einladen! Verbannen Sie die Grillen, und fassen Sie Mut!

KONSTANZE
Wie glücklich bist du, Mädchen, bei deinem Schicksal so gelassen zu sein!
O daß ich es auch könnte!

BLONDE
Das steht nur bei Ihnen, hoffen Sie -

KONSTANZE
Wo nicht der mindeste Schein von Hoffnung mehr zu erblicken ist?

BLONDE
Hören Sie nur: ich verzage mein Lebentag nicht, es mag auch eine Sache
noch so schlimm aussehen. Denn wer sich immer das Schlimmste vorstellt,
ist auch wahrhaftig am schlimmsten dran.

KONSTANZE
Und wer sich immer mit Hoffnung schmeichelt und zuletzt betrogen sieht,
hat alsdann nichts mehr übrig als die Verzweiflung.

BLONDE
Jedes nach seiner Weise. Ich glaube bei der meinigen am besten zu fahren.
Wie bald kann Ihr Belmonte mit Lösegeld erscheinen oder uns listiger Weise
entführen? Wären wir die ersten Frauenzimmer, die den türkischen Vielfraßen
entkämen? Dort seh ich den Bassa.

KONSTANZE
Laß uns ihm aus den Augen gehn.

BLONDE
Zu spät. Er hat Sie schon gesehen. Ich darf aber getrost aus dem Wege trollen,
er schaffte mich ohnehin fort. (Im Weggehen.) Courage, wir kommen
gewiß noch in unsre Heimat!

Dritter Auftritt

SELIM
Nun Konstanze, denkst du meinem Begehren nach?
Der Tag ist bald verstrichen, morgen mußt du mich lieben, oder -

KONSTANZE
Muß? Welch albernes Begehren! Als ob man die Liebe anbefehlen könnte
wie eine Tracht Schläge! Aber freilich, wie ihr Türken zu Werke geht, läßt
sich's auch allenfalls befehlen. Aber ihr seid wirklich zu beklagen. Ihr kerkert
die Gegenstände eurer Begierden ein und seid zufrieden, eure Lüste zu büßen.

SELIM
Und glaubst du etwa, unsere Weiber wären weniger glücklich als in euren
Ländern?

KONSTANZE
Die nichts besseres kennen!

SELIM
Auf diese Art wäre wohl keine Hoffnung, daß du je anders denken wirst.

KONSTANZE
Herr! Ich muß dir frei gestehen, denn was soll ich dich länger hinhalten,
mich mit leerer Hoffnung schmeicheln, daß du dich durch mein Bitten
erweichen ließest, ich werde stets so denken wie jetzt; dich verehren,
aber - lieben? Nie.

SELIM
Und du zitterst nicht vor der Gewalt, die ich über dich habe?

KONSTANZE
Nicht im geringsten. Sterben ist alles, was ich zu erwarten habe,
und je eher dies geschieht, je lieber wird es mir sein.

SELIM
Elende! Nein! nicht sterben, aber Martern von aller Arten -

KONSTANZE
Auch die will ich ertragen; du erschreckst mich nicht; ich erwarte alles.

Nr. 11 ARIE

KONSTANZE
Martern aller Arten
Mögen meiner warten.
Ich verlache Qual und Pein.
Nichts soll mich erschüttern,
Nur dann würd' ich zittern,
Wenn ich untreu könnte sein.
Laß dich bewegen,
verschone mich;
Des Himmels Segen
belohne dich!
Doch du bist entschlossen.
Willig unverdrossen
Wähl' ich jede Pein und Not.
Ordne nur, gebiete,
Lärme, tobe, wüte,
Zuletzt befreit mich doch der Tod!
(Geht ab.)

Vierter Auftritt

SELIM
Ist das ein Traum? Wo hat sie auf einmal den Mut her, sich so
gegen mich zu betragen? Hat sie vielleicht Hoffnung, mir zu entkommen?
Ha, das will ich verwehren! (Will fort.) Doch das ist's nicht, dann
würde sie sich eher verstellen, mich einzuschläfern versuchen -
Ja! es ist Verzweiflung! Mit Härte richt' ich nicht aus, mit Bitten auch nicht,
also, was Drohen und Bitten nicht vermögen, soll die List zuwege bringen.
(Ab.)

Fünfter Auftritt

BLONDE
Kein Bassa, keine Konstanze mehr da? Sind sie miteinander eins worden?
Schwerlich, das gute Kind hängt zu sehr an ihrem Belmonte! Ich bedaure
sie von Grund meines Herzens. Sie ist zu empfindsam für ihre Lage. Freilich,
hätt ich meinen Pedrillo nicht an der Seite, wer weiß, wie mir's ginge! Doch
würd ich nicht so zärteln wie sie. Die Männer verdienen's wahrlich nicht,
daß man ihrenthalben sich zu Tode grämt. Vielleicht würd ich muselmännisch
denken.

Sechster Auftritt

PEDRILLO
Bst, bst! Blondchen! Ist der Weg rein?

BLONDE
Komm nur, komm! Der Bassa ist wieder zurück. Und meinem Alten habe ich
eben den Kopf ein bißchen gewaschen. Was hast du denn?

PEDRILLO
O, Neuigkeiten, die dich entzücken werden.

BLONDE
Nun? Hurtig heraus damit!

PEDRILLO
Erst, liebes Herzens-Blondchen, laß dir vor allen Dingen einen recht herzlichen
Kuß geben; du weißt ja, wie gestohlnes Gut schmeckt.

BLONDE
Pfui, pfui! Wenn das deine Neuigkeiten alle sind -

PEDRILLO
Närrchen, mach darum keinen Lärm, der alte spitzbübische Osmin lauert uns
sicher auf den Dienst.

BLONDE
Nun? Und die Neuigkeiten?

PEDRILLO
Sind, daß das Ende unserer Sklaverei vor der Tür ist.
(Er sieht sorgfältig um.) Belmonte, Konstanzes Geliebter,
ist angekommen, und ich hab' ihn unter dem Namen eines Baumeisters
hier im Palast eingeführt.

BLONDE
Ah, was sagst du? Belmonte da?

PEDRILLO
Mit Leib und Seele!

BLONDE
Ha, das muß Konstanze wissen! (Will fort.)

PEDRILLO
Hör nur, Blondchen, hör nur erst: Er hat ein Schiff hier in der Nähe
in Bereitschaft, und wir haben beschlossen, euch diese Nacht zu entführen.

BLONDE
O allerliebst, allerliebst! Herzens-Pedrillo, das verdient einen Kuß! Geschwind,
geschwind zu Konstanze! (Will fort.)

PEDRILLO
Halt nur, halt, und laß erst mit dir reden. Um Mitternacht kommt Belmonte
mit einer Leiter zu Konstanzes Fenster, und ich zu dem deinigen, und dann
geht's heidi davon!

BLONDE
O vortrefflich! Aber Osmin?

PEDRILLO
Hier ist ein Schlaftrunk für den alten Schlaukopf, den misch ihm fein
manierlich ins Getränke, verstehst du? Ich habe dort auch schon ein
Fläschchen angefüllt. Geht's hier nicht, wird's dort wohl gehen.

BLONDE
Sorg nicht für mich! Aber kann Konstanze ihren Geliebten nicht sprechen?

PEDRILLO
Sobald es vollends finster ist, kommt er hier in den Garten. Nun geh' und
bereite Konstanzen vor; ich will hier Belmonten erwarten. Leb wohl, Herzchen,
leb wohl!

BLONDE
Leb wohl, guter Pedrillo! Ach, was werd ich für Freude anrichten!

Nr. 12 ARIE

BLONDE
Welche Wonne, welche Lust
Herrscht nunmehr in meiner Brust!
Ohne Aufschub will ich springen
Und ihr gleich die Nachricht bringen
Und mit Lachen und mit Scherzen
Ihrem schwachen feigen Herzen
Freud und Jubel prophezeihn.
(Geht fort.)

Siebenter Auftritt

PEDRILLO
Ah, daß es schon vorbei wäre! daß wir schon auf offner See wären,
unsre Mädels im Arm, und dies verwünschte Land im Rücken hätten!
Doch sei's gewagt; entweder jetzt oder niemals. Wer zagt, verliert!

Nr. 13 ARIE

PEDRILLO
Frisch zum Kampfe!
Frisch zum Streite!
Nur ein feiger Tropf verzagt.
Sollt' ich zittern?
Sollt' ich zagen?
Nicht mein Leben mutig wagen?
Nein, ach nein es sei gewagt!
Frisch zum Kampfe!
Frisch zum Streite!
Nur ein feiger Tropf verzagt.

Achter Auftritt

OSMIN
Ha! Geht's hier so lustig zu? Es muß dir verteufelt wohl gehen.

PEDRILLO
Ei, wer wird so ein Kopfhänger sein; es kommt beim Henker da
nichts bei heraus! Das haben die Pedrillos von jeher in ihrer Familie
gehabt. Fröhlichkeit und Wein versüßt die härteste Sklaverei. Freilich
könnt ihr armen Schlucker das nicht begreifen, daß es so ein herrlich
Ding um ein Gläschen guten alten Lustigmacher ist. Wahrhaftig, da
hat euer Vater Mahomet einen verzweifelten Bock geschossen, daß er
euch den Wein verboten hat. Wenn das verwünschte Gesetz nicht wäre,
du müßtest ein Gläschen mit mir trinken, du möchtest wollen oder nicht.
(Für sich) Vielleicht beißt er an: er trinkt ihn gar zu gern.

OSMIN
Wein mit dir? Ja Gift -

PEDRILLO
Immer Gift und Dolch, und Dolch und Gift! Laß doch den alten Groll
einmal fahren und sei vernünftig. Sieh einmal, ein Paar flaschen
Zypernwein! - Ah - (Er zeigt ihm zwei Flaschen, wovon die eine
größer als die andere ist.) Die sollen mir vortrefflich schmecken!

OSMIN (für sich)
Wenn ich trauen dürfte?

PEDRILLO
Das ist ein Wein, das ist ein Wein!
(Er setzt sich nach türkischer Art auf die Erde und trinkt aus der kleinen Flasche.)

OSMIN
Kost einmal die große Flasche auch.

PEDRILLO
Denkst wohl gar, ich habe Gift hineingetan? Ha, laß dir keine grauen Haare wachsen!
Es verlohnte sich der Mühe, daß ich deinetwegen zum Teufel führe. Da sieh, ob ich trinke.
(Er trinkt aus der großen Flasche ein wenig.) Nun, hast du noch Bedenken?
Traust mir noch nicht? Pfui, Osmin, sollst dich schämen! Da nimm! (Er gibt ihm die
große Flasche) Oder willst du die kleine?

OSMIN
Nein, laß nur, laß nur! Aber wenn du mich verrätst - (Sieht sich sorgfältig um.)

PEDRILLO
Als wenn wir einander nicht weiter brauchten. Immer frisch! Mahomet liegt längst
auf'm Ohr und hat nötiger zu tun, als sich um deine Flasche Wein zu bekümmern.

Nr. 14 DUETT

PEDRILLO
Vivat Bacchus! Bacchus lebe!
Bacchus war ein braver Mann!

OSMIN
Ob ich's wage? Ob ich's trinke?
Ob's wohl Allah sehen kann?

PEDRILLO
Was hilft das Zaudern?
Hinunter, hinunter!
Nicht lange nicht lange gefragt!

OSMIN
Nun wär's geschehen, nun wär's hinunter;
Das heiß ich, das heiß ich gewagt!

PEDRILLO, OSMIN
Es leben die Mädchen,
Die Blonden, die Braunen,
Sie leben hoch!

PEDRILLO
Das schmeckt trefflich!

OSMIN
Das schmeckt herrlich!

PEDRILLO, OSMIN
Ah! Das heiß' ich Göttertrank!
Vivat Bacchus! Bacchus lebe!
Der den Wein erfand!

PEDRILLO
Wahrhaftig, daß muß ich gestehen, es geht doch nichts über den Wein!
Wein ist mir lieber, als Geld und Mädchen. Bin ich verdrießlich,
mürrisch, launisch: hurtig nehm ich meine Zuflucht zur Flasche, und
kaum seh ich den ersten Boden: weg ist all mein Verdruß! Meine
Flasche macht mir kein schiefes Gesicht, wie mein Mädchen, wenn
ihr der Kopf nicht auf dem rechten Fleck steht. Und schwatzt mir
von Süßigkeiten der Liebe und des Ehestandes, was Ihr wollt: Wein
auf der Zunge geht über alles!

OSMIN
(fängt bereits an, die Wirkung des Weins und des Schlaftrunks zu spüren,
und wird bis zum Ende des Auftritts immer schläfriger und träger, doch darf's
der Schauspieler nicht übertreiben und muß nur immer halb träumend und
schlaftrunken bleiben).
Das ist wahr - Wein - Wein - ist ein schönes Getränk; und unser großer - Prophet
mag mir's nicht übel nehmen - Gift und Dolch, es ist doch eine hübsche Sache
um den Wein! - Nicht - Bruder Pedrillo?

PEDRILLO
Richtig, Bruder Osmin, richtig!

OSMIN
Man wird gleich so - munter (Er nickt zuweilen.) - so vergnügt - so aufgeräumt.
- Hast du nichts mehr, Bruder? (Er langt auf eine lächerliche Art nach einer
zweiten Flasche, die Pedrillo ihm reicht.)

PEDRILLO
Hör du, Alter, trink mir nicht zu viel, es kommt einem in den Kopf.

OSMIN
Trag doch keine - Sorge, ich bin so - so - nüchtern wie möglich. - Aber das ist wahr, -
(Er fängt an, auf der Erde hin und her zu wanken.) es schmeckt -
vortrefflich!

PEDRILLO (für sich)
Es wirkt, Alter, es wirkt!

OSMIN
Aber verraten mußt du mich nicht - Brüderchen - verraten - denn - wenn's Mahomet
nein, nein - der Bassa wüßte - denn siehst du - liebes Blondchen - ja oder nein!

PEDRILLO (für sich)
Nun wird's Zeit, ihn fortzuschaffen!
(Laut) Nun komm, Alter, komm, wir wollen schlafen gehn! (Er hebt ihn auf.)

OSMIN
Schlafen? - Schämst du dich nicht? Gift und Dolch! Wer wird denn so schläfrig sein -
es ist ja kaum Morgen -

PEDRILLO
Ho, ho, die Sonne ist schon hinunter! Komm, komm, daß uns der Bassa
nicht überrascht!

OSMIN (im Abführen)
Ja, ja - eine Flasche - guter - Bassa - geht über - alles! - Gute Nacht' -
Brüderchen - gute Nacht. (Pedrillo führt ihn hinein, kommt aber gleich wieder zurück.)

Neunter Auftritt

PEDRILLO (macht's Osmin nach)
Gute Nacht - Brüderchen - gute Nacht! Hahahaha, alter Eisenfresser,
erwischt man dich so? Gift und Dolch! Du hast deine Ladung! Nur fürcht ich,
ist's noch zu zeitig am Tage; bis Mitternacht sind noch drei Stunden, und da
könnt er leicht wieder ausgeschlafen haben. - Ach kommen Sie, kommen Sie,
liebster Herr! Unser Argus ist blind, ich hab ihn tüchtig zugedeckt.

BELMONTE
O daß wir glücklich wären! Aber sag: ist Konstanze noch nicht hier?

PEDRILLO
Eben kommt sie da den Gang herauf. Reden Sie alles mit ihr ab, aber
fassen Sie sich kurz, denn der Verräter schläft nicht immer.
(Während der Unterredung des Belmonte mit Konstanze unterhält sich
Pedrillo mit Blonde, der er durch Pantomime den ganzen Auftritt mit dem
Osmin vormacht und jenem nachahmt; zuletzt unterrichtet er sie ebenfalls,
daß er um Mitternacht mit einer Leiter unter ihr Fenster kommen wolle,
um sie zu entführen.)

KONSTANZE
O mein Belmonte!

BELMONTE
O Konstanze!

KONSTANZE
Ist's möglich? Nach so viel Tagen der Angst, nach so viel ausgestandenen
Leiden, dich wieder in meinen Armen.

BELMONTE
O dieser Augenblick versüßt allen Kummer, macht mich all meinen
Schmerz vergessen.

KONSTANZE
Hier will ich an deinem Busen liegen und weinen! Ach, jetzt fühl ich's,
die Freude hat auch ihre Tränen!

Nr. 15 ARIE

BELMONTE
Wenn der Freude Tränen fließen
Lächelt Liebe dem Geliebten hold;
Von den Wangen sie zu küssen
Ist der Liebe schönster größter Sold.
Ach Konstanze! dich zu sehen
Dich voll Wonne, voll Entzücken
An mein treues Herz zu drücken,
Lohnt fürwahr nicht Krösus Pracht.
Daß wir uns niemals wiederfinden!
So därfen wir nicht erst empfinden
Welchen Schmerz die Trennung macht.

Nr. 16 QUARTETT

KONSTANZE
Ach Belmonte! ach, mein Leben!

BELMONTE
Ach, Konstanze! ach, mein Leben!

KONSTANZE
Ist es möglich? Welch Entzücken!
Dich an meine Brust zu drücken
Nach so vieler Tage Leid.

BELMONTE
Welche Wonne dich zu finden!
Nun muß aller Kummer schwinden!
O wie ist mein Herz erfreut.

KONSTANZE
Sieh, die Freudentränen fließen.

BELMONTE
Holde! laß hinweg sie küssen!

KONSTANZE
Daß es doch die letzte sei.

BELMONTE
Ja, noch heute wirst du frei.

PEDRILLO
Also Blondchen, hast's verstanden?
Alles ist zur Flucht vorhanden
Um Schlag Zwölfe sind wir da.

BLONDE
Unbesorgt, es wird nichts fehlen
Die Minute werd' ich zählen
Wär der Augenblick schon da.

BELMONTE, KONSTANZE, PEDRILLO, BLONDE
Endlich scheint die Hoffnungssonne
Hell durchs trübe Firmament.
Voll Entzücken, Freud und Wonne,
Sehn wir unsrer Leiden End'.

BELMONTE
Doch ach, bei aller Lust
Empfindet meine Brust
Noch manch geheime Sorgen!

KONSTANZE
Was ist es Liebster, sprich,
Geschwind erkläre dich,
O halt mir nichts verborgen.

BELMONTE
Man sagt: ... man sagt: ... du seiest -

KONSTANZE
Nun weiter?

PEDRILLO
Doch Blondchen, ach! die Leiter!
Bist du wohl soviel wert?

BLONDE
Hans Narr! schnappt's bei dir über?
Ei hättest du nur lieber
Die Frage umgekehrt.

PEDRILLO
Doch Herr Osmin -

BLONDE
Laß hören -

KONSTANZE
Willst du dich nicht erklären?

BELMONTE
Ich will. Doch zürne nicht,
Wenn ich nach dem Gerücht
So ich gehört, es wage
Dich zitternd, bebend frage,
Ob du den Bassa liebst?

PEDRILLO
Hat nicht Osmin etwan,
Wie man fast glauben kann
Sein Recht als Herr probieret
Und bei dir exerzieret?
Dann wär's ein schlechter Kauf!

KONSTANZE
O! wie du mich betrübst!
(Sie weint.)

BLONDE
Da nimm die Antwort drauf.
(Gibt dem Pedrillo eine Ohrfeige)

PEDRILLO
Nun bin ich aufgeklärt!

BELMONTE
Konstanze! ach vergib!

BLONDE
Du bist mich gar nicht wert.

KONSTANZE
Ob ich dir treu verblieb!

BLONDE (zu Konstanze)
Der Schlingel frägt sich an,
Ob ich ihm treu geblieben?

KONSTANZE (zu Blonde)
Dem Belmont sagte man,
Ich soll den Bassa lieben!

PEDRILLO
Daß Blonde ehrlich sei,
Schwör' ich bei allen Teufeln.

BELMONTE (zu Pedrillo)
Konstanze ist mir treu,
Daran ist nicht zu zweifeln.

KONSTANZE, BLONDE
Wenn unsrer Ehre wegen
Die Männer Argwohn hegen
Verdächtig auf uns sehn,
Das ist nicht auszustehn.

BELMONTE, PEDRILLO
Sobald sich Weiber kränken
Daß wir sie untreu denken
Dann sind sie wahrhaft treu
Von allem Vorwurf frei.

PEDRILLO
Liebstes Blondchen ach! verzeihe
Sieh, ich bau' auf deine Treue,
Mehr jetzt als auf meinen Kopf.

BLONDE
Nein, das kann ich dir nicht schenken
Mich mit so was zu verdenken
Mit dem alten dummen Tropf!

BELMONTE
Ach Konstanze! ach mein Leben,
Könntest du mir doch vergeben
Daß ich diese Frage tat.

KONSTANZE
Belmont! wie? du konntest glauben
Daß man dir dies Herz könnt' rauben?
Das nur dir geschlagen hat.

BELMONTE, PEDRILLO
Ach verzeihe! Ich bereue!

KONSTANZE, BLONDE
Ich verzeihe deiner Reue.

BELMONTE, KONSTANZE, PEDRILLO, BLONDE
Wohl, es sei nun abgetan!
Es lebe die Liebe!
Nur sie sei uns teuer
Nichts fache das Feuer
Der Eifersucht an.

 

DRITTER AUFZUG


Vor dem Palast des Bassa Selim; auf einer Seite der Palast des Bassa, gegenüber
die Wohnung des Osmin, hinten Aussicht aufs Meer. Es ist Mitternacht.

Erster Auftritt

PEDRILLO
Hier lieber Klaas, hier leg sie indes nur nieder und hole die zweite vom Schiff.
Aber nur hübsch leise, daß nicht viel Lärm gemacht wird, es geht hier auf
Tod und Leben.

KLAAS
Laß mich nur machen, ich versteh das Ding auch ein bißchen; wenn wir sie nur
erst an Bord haben.

PEDRILLO
Ach lieber Klaas, wenn wir mit unsrer Beute glücklich nach Spanien kommen,
ich glaube, Don Belmonte läßt dich in Gold einfassen.

KLAAS
Das möchte wohl ein bißchen zu warm aufs Fell gehn; doch das wird sich schon
geben. Ich hole die Leiter. (Geht ab.)

PEDRILLO
Ach, wenn ich sagen sollte, daß mir's Herz nicht klopfte, so sagt ich eine
schreckliche Lüge. Die verzweifelten Türken verstehn nicht den mindesten
Spaß; und ob der Bassa gleich ein Renegat ist, so ist er, wenn's aufs Kopfab
ankommt, doch ein völliger Türke. (Klaas bringt die zweite Leiter.)
So, guter Klaas, und nun lichte die Anker und spanne alle Segel auf, denn eh
eine halbe Stunde vergeht, hast du deine völlige Ladung.

KLAAS
Bring sie nur hurtig, und dann laß mich sorgen. (Geht ab.)

Zweiter Auftritt

PEDRILLO
Ach, ich muß Atem holen! - Es zieht mir's Herz so eng zusammen, als wenn ich's
größte Schelmstück vorhätte! - Ach, wo mein Herr auch bleibt!

BELMONTE (ruft leise)
Pedrillo! Pedrillo!

PEDRILLO
Wie gerufen!

BELMONTE
Ist alles fertig gemacht?

PEDRILLO
Alles! Jetzt will ich ein wenig um den Palast herum spionieren, wie's
aussieht. Singen Sie indessen eins. Ich habe das so alle Abende getan;
und wenn Sie da auch jemand gewahr wird, oder Ihnen begegnet, denn
alle Stunden macht hier eine Janitscharenwache die Runde, so hat's nichts
zu bedeuten, sie sind das von mir schon gewohnt; es ist fast besser, als
wenn man Sie so still hier fände.

BELMONTE
Laß mich nur machen, und komm bald wieder.
(Pedrillo geht ab.)

Dritter Auftritt

BELMONTE
O Konstanze, Konstanze, wie schlägt mir das Herz! Je näher der Augenblick
kommt, desto ängstlicher zagt meine Seele. Ich fürchte und wünsche, bebe
und hoffe. O Liebe, sei du meine Leiterin!

Nr. 17 ARIE

BELMONTE
Ich baue ganz auf deine Stärke,
Vertrau, o Liebe! deiner Macht!
Denn ach! Was wurden nicht für Werke
Schon oft durch dich zu Stand gebracht.
Was aller Welt unmöglich scheint,
Wird durch die Liebe doch vereint.

Vierter Auftritt

PEDRILLO
Alles liegt auf dem Ohr. Es ist alles so ruhig, so stille als den Tag nach der Sündflut.

BELMONTE
Nun, so laß uns befreien. Wo ist die Leiter?

PEDRILLO
Nicht so hitzig. Ich muß erst das Signal geben.

BELMONTE
Was hindert dich denn, es nicht zu tun? Mach fort.

PEDRILLO (sieht nach der Uhr.)
Eben recht, Schlag zwölf. Gehen Sie dort an die Ecke, und geben Sie wohl acht,
daß wir nicht überrascht werden.

BELMONTE
Zaudre nur nicht! (Geht ab.)

PEDRILLO (Indem er seine Mandoline hervorholt.)
Es ist doch um die Herzhaftigkeit eine erzläppische Sache. Wer keine hat,
schafft sich mit aller Mühe keine an! Was mein Herz schlägt! Mein Papa
muß ein Erzpoltron gewesen sein. (Fängt an zu spielen).
Nun so sei es denn gewagt!
(singt und akkompagniert sich).

Nr. 18 ROMANZE

PEDRILLO
In Mohrenland gefangen war
Ein Mädel hübsch und fein;
Sah rot und weiß, war schwarz von Haar,
Seufzt Tag und Nacht und weinte gar,
Wollt' gern erlöset sein.

Da kam aus fremdem Land daher
Ein junger Rittersmann;
Den jammerte das Mädchen sehr;
Jach, rief er, wag ich Kopf und Ehr,
Wenn ich sie retten kann.

Noch geht alles gut, es rührt sich noch nichts.

BELMONTE (kommt hervor)
Mach ein Ende, Pedrillo.

PEDRILLO
An mir liegt es nicht, daß sie sich noch nicht zeigen. Entweder schlafen sie fester als
jemals, oder der Bassa ist bei der Hand. Wir wollen's weiter versuchen. Bleiben Sie
nur auf Ihrem Posten. (Belmonte geht wieder fort.)

Ich komm zu dir in finstrer Nacht,
Laß, Liebchen, husch mich ein!
Ich fürchte weder Schloß nach Wacht;
Holla, horch auf, um Mitternacht
Sollst du erlöset sein.

Gesagt, getan; Glock zwölfe stand
Der tapfre Ritter da;
Sanft reicht sie ihm die weiche Hand;
Früh man die leere Zelle fand;
Fort war sie, Hopsasa!
(Pedrillo hustet einigemal, Konstanze öffnet das Fenster)

Sie macht auf, Herr! Sie macht auf!

BELMONTE
Ich komme, ich komme!

KONSTANZE (oben am Fenster)
Belmonte!

BELMONTE
Konstanze, hier bin ich; hurtig die Leiter!
(Pedrillo stellt die Leiter an Konstanzes Fenster, Belmonte steigt hinein;
Pedrillo hält die Leiter.)

PEDRILLO
Was das für einen abscheulichen Spektakel macht. (Hält die Hand aufs Herz)
Es wird immer ärger, weil es nun ernst wird. Wenn sie mich hier erwischten, wie
schön würden sie mit mir abtrollen, zum Kopfabschlagen, zum Spießen oder zum
Hängen. Je nu, der Anfang ist einmal gemacht, jetzt ist's nicht mehr aufzuhalten,
es geht nun schon einmal aufs Leben oder auf den Tod los!

BELMONTE (kommt mit Konstanze unten zur Tür heraus)
Nun, holder Engel, nun hab ich dich wieder, ganz wieder! Nichts soll
uns mehr trennen.

KONSTANZE
Wie ängstlich schlägt mein Herz, kaum bin ich imstande, mich aufrecht zu halten,
wenn wir nur glücklich entkommen!

PEDRILLO
Nur fort! nicht geplaudert, sonst könnt es freilich schief gehen, wenn wir
da lange Rat halten und seufzen! (stößt Belmonte und Konstanze fort)
Nur frisch nach dem Strande zu! Ich komme gleich nach.
(Belmonte und Konstanze ab.)
Nun, Kupido, du mächtiger Herzensdieb, halte mir die Leiter und hülle mich
samt meiner Gerätschaft in einen dicken Nebel ein!
(Er hat unter der Zeit die Leiter an Blondes Fenster gelegt und ist hinaufgestiegen.)
Blondchen, Blondchen, mach auf um Himmels willen, zaudre nicht,
es ist um Hals und Kragen zu tun!
(Es wird das Fenster geöffnet, er steigt hinein.)

Fünfter Auftritt

(Osmin und ein schwarzer Stummer öffnen die Tür von Osmins Haus,
wo Pedrillo hineingestiegen ist. Osmin, noch halb schlaftrunken, hat eine Laterne.
Der Stumme gibt Osmin durch Zeichen zu verstehen, daß es nicht richtig sei,
daß er Leute gehört habe usw.)

OSMIN
Lärmen hörtest du? Was kann's denn geben? Vielleicht Schwärmer?
Geh, spioniere, bringe mir Antwort.
(Der Stumme lauscht ein wenig herum; endlich wird er die Leiter
an Osmins Fenster gewahr, erschrickt und zeigt sie Osmin, der wie im
Taumel, mit der Laterne in der Hand an seine Haustür gelehnt, steht und nickt.)
Gift und Dolch! Was ist das? Wer kann ins Haus steigen?
Das sind Diebe, oder Mörder.
(Er tummelt sich herum; weil er aber noch halb schlaftrunken ist, stößt er sich hier und da.)
Hurtig, hole die Wache! Ich will unterdessen lauern.
(Der Stumme ab. Osmin setzt sich auf die Leiter, mit der Laterne in der Hand,
und nickt ein. Pedrillo kommt rückwärts wieder zum Fenster herausgestiegen
und will die Leiter wieder herunter.)

BLONDE (oben am Fenster, wird Osmin gewahr und ruft Pedrillo zu.)
O Himmel, Pedrillo! Wir sind verloren!

PEDRILLO
(sieht sich um, und sowie er Osmin gewahr wird, stutzt er, besieht ihn
und steigt wieder zum Fenster hinein)
Ach, welcher Teufel hat sich wider uns verschworen!

OSMIN (auf dem Leiter dem Pedrillo nach, ruft)
Blondchen, Blondchen!

PEDRILLO (im Hineinsteigen zu Blonde)
Zurück, nur zurück!

OSMIN (steigt wieder zurück)
Wart, Spitzbube, du sollst mir nicht entkommen. Hilfe! Hilfe!
Wache! Hurtig, hier gibt's Räuber, herbei, herbei!
(Pedrillo kommt mit Blonde unten zur Haustür heraus, sieht schüchtern
nach der Leiter und schleicht sich dann mit Blonde darunter weg)

PEDRILLO, BLONDE (im Abgehen)
O Himmel, steh uns bei, sonst sind wir verloren!

OSMIN
Zu Hilfe, zu Hilfe! Geschwind! (er will nach)

WACHE (mit Fackeln, halten Osmin auf)
Halt, halt! Wohin?

OSMIN
Dorthin, dorthin.

WACHE
Wer bist du?

OSMIN
Nur nicht lange gefragt, sonst entkommen die Spitzbuben.
Seht ihr denn nicht? Hier ist noch die Leiter.

WACHE
Das sehn wir, kannst nicht du sie angelegt haben?

OSMIN
Gift und Dolch! Kennt ihr mich denn nicht? Ich bin Oberaufseher
der Gärten beim Bassa. Wenn ihr noch lange fragt, so hilft euer
Kommen nichts.
(Ein Teil der Wache bringt Pedrillo und Blonde zurück)
Ah endlich! Gift und Dolch! Seh' ich recht? Ihr beide? Warte,
spitzbübischer Pedrillo, dein Kopf soll am längsten festgestanden sein.

PEDRILLO
Brüderchen, Brüderchen, wirst doch Spaß verstehn? Ich wollt dir dein
Weibchen nur ein wenig spazieren führen, weil du heute dazu nicht
aufgelegt bist. Du weißt schon (heimlich zu Osmin) wegen des Zypernweins.

OSMIN
Schurke, glaubst du mich zu betäuben? Hier verstehe ich keinen Spaß.
Dein Kopf muß herunter, so wahr ich ein Muselmann bin.

PEDRILLO
Und hast du einen Nutzen dabei? Wenn ich meinen Kopf verliere,
sitzt deiner um so viel fester?
(Ein anderer Teil der Wache, auch mit Fackeln, bringt Belmonte und Konstanze.)

BELMONTE (widersetzt sich noch)
Schändliche, laßt mich los!

WACHE
Sachte, junger Herr, sachte! Uns entkommt man nicht so geschwinde.

OSMIN
Sieh da, die Gesellschaft wird immer stärker! Hat der Herr Baumeister
auch wollen spazieren gehen? O ihr Spitzbuben! Hatte ich heute nicht
recht, (zu Belmonte) daß ich dich nicht ins Haus lassen wollte?
Nun wird der Bassa sehen, was für sauberes Gelichter er um sich hat.

BELMONTE
Das beiseite! Laß hören, ob mit euch ein vernünftig Wort zu sprechen ist?
Hier ist ein Beutel mit Zechinen, er ist euer, und noch zweimal so viel;
laßt mich los.

KONSTANZE
Laßt euch bewegen!

OSMIN
Ich glaube, ihr seid besessen? Euer Geld brauchen wir nicht, das bekommen
wir ohnehin: eure Köpfe wollen wir. (zur Wache) Schleppt sie fort zum Bassa!

BELMONTE, KONSTANZE
Habt doch Erbarmen, laßt euch bewegen!

OSMIN
Um nichts in der Welt! Ich habe mir längst so einen Augenblick gewünscht. Fort, fort!
(Die Wache führt Belmonte und Konstanze fort, samt Pedrillo und Blonde.)

Nr. 19 ARIE

OSMIN
O, wie will ich triumphieren,
Wenn sie euch zum Richtplatz führen
Und die Hälse schnüren zu;
Hüpfen will ich, lachen, springen
Und ein Freudenliedchen singen,
Denn nun hab' ich vor euch Ruh.
Schleicht nur säuberlich und leise
Ihr verdammten Haremsmäuse,
Unser Ohr entdeckt euch schon.
Und eh' ihr uns könnt entspringen,
Seht ihr euch in unsern Schlingen,
Und erhaschet euren Lohn.
(Geht ab.)

Sechster Auftritt

Zimmer des Bassa

SELIM (zu einem Offizier)
Geht, unterrichtet euch, was der Lärm im Palast bedeutet. Er hat uns im
Schlaf aufgeschreckt, und laßt mir Osmin kommen.
(Der Offizier will abgehen, indem kommt Osmin, zwar hastig, doch
noch ein wenig schläfrig.)

OSMIN
Herr, verzeih, daß ich es so früh wage, deine Ruhe zu stören!

SELIM
Was gibt's, Osmin, was gibt's? Was bedeutet der Aufruhr?

OSMIN
Herr, es ist die schändlichste Verräterei in deinem Palast -

SELIM
Verräterei?

OSMIN
Die niederträchtigen Christensklaven entführen uns - die Weiber. Der große
Baumeister, den du gestern auf Zureden des Verräters Pedrillo aufnahmst,
hat deine - schöne Konstanze entführt.

SELIM
Konstanze? Entführt? Ah, setzt ihnen nach!

OSMIN
O s'ist schon dafür gesorgt! Meiner Wachsamkeit - hast du es zu danken, daß
ich sie wieder beim Schopf gekriegt habe. Auch mir selbst hatte der -
spitzbübische Pedrillo eine gleiche Ehre zugedacht, und er hatte mein
Blondchen schon beim Kopf, um mit ihr - in alle Welt zu reisen. Aber Gift
und Dolch, er soll mir's entgelten! Sieh, da bringen sie sie!
(Belmonte und Konstanze werden von der Wache hereingeführt.)

SELIM
Ah, Verräter! Ist's möglich? Ha, du heuchlerische Sirene! War das der
Aufschub, den du begehrtest? Mißbrauchtest du so die Nachsicht,
die ich dir gab, um mich zu hintergehen?

KONSTANZE
Ich bin strafbar in deinen Augen, Herr, es ist wahr; aber es ist mein Geliebter,
mein einziger Geliebter, dem lang schon dieses Herz gehört. O nur für ihn,
nur um seinetwillen fleht ich um Aufschub. O laß mich sterben! Gern, gern
will ich den Tod erdulden; aber schone nur sein Leben -

SELIM
Und du wagt's, Unverschämte, für ihn zu bitten?

KONSTANZE
Noch mehr: für ihn zu sterben!

BELMONTE
Ha, Bassa! Noch nie erniedrigte ich mich zu bitten, noch nie hat dieses Knie
sich vor einem Menschen gebeugt: aber sieh, hier lieg ich zu deinen Füßen
und flehe dein Mitleid an. Ich bin von einer großen spanischen Familie,
man wird alles für mich zahlen. Laß dich bewegen, bestimme ein Lösegeld
für mich und Konstanze so hoch du willst. Mein Name ist Lostados.

SELIM (staunend)
Was hör' ich! Der Kommandant von Oran, ist er dir bekannt?

BELMONTE
Das ist mein Vater.

SELIM
Dein Vater? Welcher glückliche Tag! Den Sohn meines ärgsten Feindes
in meiner Macht zu haben! Kann was angenehmeres sein? Wisse, Elender!
Dein Vater, dieser Barbar ist schuld, daß ich mein Vaterland verlassen mußte.
Sein unbiegsamer Geiz entriß mir eine Geliebte, die ich höher als mein Leben schätzte.
Er brachte mich um Ehrenstellen, Vermögen, um alles. Kurz, er zernichtete
mein ganzes Glück. Und dieses Mannes einzigen Sohn habe ich nun in meiner
Gewalt! Sage, er an meiner Stelle, was würde er tun?

BELMONTE (ganz niedergedrückt)
Mein Schicksal würde zu beklagen sein.

SELIM
Das soll es auch sein. Wie er mit mir verfahren ist, will ich mit dir verfahren.
Folge mir, Osmin, ich will dir Befehle zu ihren Martern geben.
(zu der Wache) Bewacht sie hier.

Siebenter Auftritt

Nr. 20 REZITATIV und DUETT

BELMONTE
Welch ein Geschick! o Qual der Seele!
Hat sich denn alles wider mich verschworen!
Ach, Konstanze! Durch mich bist du verloren!
Welch eine Pein!

KONSTANZE
Laß, ach, Geliebter! laß dich das nicht quälen.
Was ist der Tod? Ein Übergang zur Ruh!
Und dann, an deiner Seite,
Ist er Vorgeschmack der Seligkeit.

BELMONTE
Engelsseele! Welch holde Güte!
Du flößest Trost in mein erschüttert Herz,
Du linderst mir den Todesschmerz
Und ach! ich reiße dich ins Grab.

Meinetwegen sollst du sterben!
Ach Konstanze! Kann ich's wagen,
Noch die Augen aufzuschlagen?
Ich bereite dir den Tod!

KONSTANZE
Belmont! du stirbst meinetwegen!
Ich nur zog dich ins Verderben
Und ich soll nicht mit dir sterben?
Wonne ist mir dies Gebot!

BELMONTE, KONSTANZE
Edle Seele! dir zu leben
Ist mein Wunsch und all mein Streben.
Ohne dich ist mir's nur Pein,
Länger auf der Welt zu sein.

BELMONTE
Ich will alles gerne leiden.

KOSNTANZE
Ruhig sterb' ich, und mit Freuden,

BELMONTE, KONSTANZE
Weil ich dir zur Seite bin.
Um dich, Geliebte(r),
Geb' ich gern mein Leben hin.
O welche Seligkeit!
Mit dem (der) Geliebten sterben
Ist seliges Entzücken!
Mit wonnevollen Blicken
Verläßt man da die Welt.

Achter Auftritt

(Pedrillo und Blonde werden von einem andern Teil der Wache hereingeführt.)

PEDRILLO
Ach, Herr, wir sind hin! An Rettung ist nicht mehr zu denken. Man macht schon
alle Zubereitungen, um uns aus der Welt zu schaffen. Es ist erschrecklich, was
sie mit uns anfangen wollen! Ich, wie ich im Vorbeigehen gehört habe, soll in Öl
gesotten und dann gespießt werden. Das ist ein sauber Traktament! Ach, Blondchen,
Blondchen, was werden sie wohl mit dir anfangen?

BLONDE
Das gilt mir nun ganz gleich. Da es einmal gestorben sein muß, ist mir alles recht.

PEDRILLO
Welche Standhaftigkeit! Ich bin doch von gutem altchristlichen Geschlecht aus
Spanien, aber so gleichgültig kann ich beim Tode nicht sein! Weiß der Teufel -
Gott sei bei mir, wie kann mir auch jetzt der Teufel auf die Zunge kommen?

Neunter Auftritt

SELIM
Nun, Sklave! Elender Sklave! Zitterst du? Erwartest du dein Urteil?

BELMONTE
Ja, Bassa, mit so vieler Kaltblütigkeit, als Hitze du es aussprechen kannst.
Kühle deine Rache an mir, tilge das Unrecht, so mein Vater dir angetan;
ich erwarte alles und tadle dich nicht.

SELIM
Es muß also wohl deinem Geschlechte ganz eigen sein, Ungerechtigkeiten
zu begehen, weil du das für so ausgemacht annimmst? Du betrügst dich.
Ich habe deinen Vater viel zu sehr verabscheut, als daß ich je in seine
Fußtapfen treten könnte. Nimm deine Freiheit, nimm Konstanzen, segle in dein
Vaterland, sage deinem Vater, daß du in meiner Gewalt warst, daß ich dich
freigelassen, um ihm sagen zu können, es wäre ein weit größer Vergnügen
eine erlittene Ungerechtigkeit durch Wohltaten zu vergelten, als Laster mit
Lastern tilgen.

BELMONTE
Herr! Du setzest mich in Erstaunen ...

SELIM (ihn verächtlich ansehend)
Das glaub ich. Zieh damit hin, und werde du wenigstens menschlicher
als dein Vater, so ist meine Handlung belohnt.

KONSTANZE
Herr! vergib! Ich schätzte bisher deine edle Seele, aber nun bewundre ich ...

SELIM
Still! Ich wünsche für die Falschheit, so Sie an mir begangen, daß Sie es nie
bereuen möchten, mein Herz ausgeschlagen zu haben.
(im Begriff abzugehen)

PEDRILLO
(tritt ihm in den Weg und fällt ihm zu Füßen.)
Herr! Dürfen wir beide Unglückliche es auch wagen, um Gnade zu flehen?
Ich war von Jugend auf ein treuer Diener meines Herrn.

OSMIN
Herr, beim Allah, laß dich ja nicht von dem verwünschten Schmarotzer hintergehn!
Keine Gnade! Er hat schon hundertmal den Tod verdient.

SELIM
Er mag ihn also in seinem Vaterlande suchen.
(zur Wache) Man begleite alle viere an das Schiff.
(gibt Belmonte ein Papier) Hier ist euer Paßport.

OSMIN
Wie! Meine Blonde soll er auch mitnehmen?

SELIM (scherzhaft)
Alter, sind dir deine Augen nicht lieb? Ich sorge besser für dich als du denkst.

OSMIN
Gift und Dolch! Ich möchte bersten.

SELIM
Beruhige dich. Wen man durch Wohltun nicht für sich gewinnen kann,
den muß man sich vom Halse schaffen.

Nr. 21 VAUDEVILLE

BELMONTE
Nie werd' ich deine Huld verkennen
Mein Dank bleibt ewig dir geweiht;
An jedem Ort, zu jeder Zeit
Werd' ich dich groß und edel nennen.

ALLE
Wer so viel Huld vergessen kann,
Den seh' man mit Verachtung an.

KONSTANZE
Nie werd' ich im Genuß der Liebe
Vergessen, was der Dank gebeut;
Mein Herz, der Liebe nun geweiht
Hegt auch dem Dank geweihte Triebe.

ALLE
Wer so viel Huld vergessen kann,
Den seh' man mit Verachtung an.

PEDRILLO
Wenn ich es je vergessen könnte,
Wie nah' ich am Erdrosseln war,
Und all der anderen Gefahr;
Ich lief, als ob der Kopf mir brennte.

ALLE
Wer so viel Huld vergessen kann,
Den seh' man mit Verachtung an.

BLONDE
Herr Bassa, ich sag' recht mit Freuden
Viel Dank für Kost und Lagerstroh.
Doch bin ich recht von Herzen froh
Daß er mich läßt von hinnen scheiden. (auf Osmin zeigend)
Denn seh er nur das Tier dort an,
Ob man so was ertragen kann.

OSMIN
Verbrennen sollte man die Hunde
Die uns so schändlich hintergehn;
Es ist nicht länger auszustehn.
Mir starrt die Zunge fast im Munde
Um ihren Lohn zu ordnen an:
Erst geköpft,
dann gehangen,
dann gespießt
auf heiße Stangen;
dann vebrannt,
dann gebunden,
und getaucht;
zuletzt geschunden.
(läuft voll Wut ab)

KONSTANZE, BELMONTE, BLONDE, PEDRILLO
Nichts ist so häßlich als die Rache;
Hingegen menschlich, gütig sein,
Und ohne Eigennutz verzeihn.
Ist nur der großen Seelen Sache!
Wer dieses nicht erkennen kann,
Den seh' man mit Verachtung an.

CHOR DER JANITSCHAREN
Bassa Selim lebe lange!
Ehre sei sein Eigentum!
Seine holde Scheitel prange
Voll von Jubel, voll von Ruhm.




Züleyhâ

31 Ocak 2019

Konular birbirini kovalıyor. Özdemir Asaf'ı anlatırken Goethe'nin ''Genç Werther'in acıları'' isimli kitabından alıntı yaptım. Alıntı yaptım diye bir gün sonra Goethe'nin bu kitabını anlattım. Goethe aklıma girince de çıkmadı… Ve Goethe'nin o büyük eseri Batı - Doğu Dîvânı’nda (West–östlicher Divan) ‘’Buch Süleika’’ bölümü ve buradaki destanımsı uzun şiir aklıma geldi... Aslında ''Süleika'' şiiri bildiğimiz bir isim ve bildiğimiz bir hikâye: Züleyhâ

Ama önce hikâyeyi anlatayım…

Kutsal kitaplara geçen, eskilerin deyimiyle "ahsen ül kıssa" denilen, yani "öykülerin en güzeli" unvanına sahip efsanevi bir aşk hikâyesidir ''Züleyhâ''

Zeki Bulduk ‘’Züleyhâ, Hüzün Bulutlarından Ağlayan Kadın’’ (Hayykitap, 2010) isminde anlatımı şiir tadında olan güzel kitabında işte bu hikâyeyi anlatır. Kitapta Züleyhâ şöyle anlatılır:

‘’Bir kadın vardı; kınanmış. Bir kadın vardı; âşık. Bir kadın; sabır taşı çatlamak üzere olan. Bir kadın vardı; dünyanın en güzel erkeğine sevdalanmış. Bir kadın vardı; adı güzelin yanına yazılan. Bir kadın vardı; hikâyesi bin yıllardır anlatılan. Bir kadın vardı; günahının karanlığına hapsedilen ama ruhundaki izlerden haber verilmeyen. Bir kadın vardı; aşkın dört halini de yaşadığı halde günahkâr diye damgalanan. Bir kadın vardı; sevdiğinin yalnızlığında. Öyle ya, insan sevdiğine benzerdi. O kadın savunma yapmayı ve temize çıkmayı hak ediyordu. Çünkü Yusuf’u sevmişti. O kadın Züleyhâ'ydı.’’

Ve kitapta Züleyhâ şöyle tanımlanır: '’Bir rüya ecesiydi Züleyhâ. Bir rüyanın lacivert gecesiydi Züleyhâ. Bir rüyanın tam ortasından seker gibi geçen ahulara bakışlar vermişti Züleyhâ.'’

Aslı Zelicka'dır. Züleyhâ Farsça bir isimdir. Arapça şekli ise Zelihâ'dır. Potifar (Kıftir)'in eşi ve Yusuf'un aşkı, su perisi olduğu da söylenir ama dünyanın en büyük aşkıdır belki de Züleyhâ'nın aşkı. Yusuf, İbrani peygamberidir. Yakup peygamberin oğludur... Yusuf'un serüveni Tevrat'ta, Tekvin bölümündedir.  Yusuf, Kur'an'ı Kerim'de de yer alır (Yusuf Suresi). Aşkları masal değil, öykü değil, efsanedir artık. Girişte de bahsettiğim gibi eskilerce ''hikâyelerin en güzeli'' (ahsen ül kıssa) diye tanımlanmıştır.

Kenan ülkesinde yaşayan Yakup peygamber ''bereketli buğday tanelerim'' diye sevdiği çocukları arasında ayırım yaparak Yusuf’u hepsinden çok sever. İşte bu sevgi Yusuf’un yazgısını çizerek, bedelini hem Yakup’a hem Yusuf’a ödetir. Kıskanç kardeşleri Yusuf’u çöl ortasında bir kuyuya atarlar ve babalarına, ''kardeşimizi kurt yedi'' diye anlatırlar. Yakup’un ağlamaktan gözleri görmez olur. Yusuf bölgeden geçmekte olan kervancılar tarafından kuyudan kurtarılarak köle olarak Mısır'da satılır. "Mısır Azizi" Kıtfir satın alır onu. Çok güzel bir erkektir Yusuf. Potifar (Kıtfir)'in karısı Züleyhâ çılgınca âşık olur Yusuf'a. 

Züleyhâ'nın Yusuf'a karşı duyduğu aşk tanımsızdır. Bütün servet ve güzelliğini onun uğrunda harcamıştır. Kocasına, ailesine tüm Mısır halkına karşı durmuştur bu aşk… Derler ki yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığı vardır ancak hiçbir şey gözünde değildir... "Bugün Yusuf'u gördüm" diyen, ondan haber veren herkese onları zengin edecek değerde mücevher dağıtırmış…

Aşkın ağır tutkusuyla karşılaştığı herkesi "Yusuf" diye çağırır olmuş Züleyhâ, o kadar ki, başını geceleri gökyüzüne kaldırdığı zaman Yusuf'un adını yıldızların dizilerek yazdığını iddia edermiş. Fakat Yusuf efendisiyle evli olan Züleyhâ'nın aşkına karşılık vermesi olanaksızmış. Aşkını kalbine gömüp susmuş sadece... Oysa Züleyhâ kendini kınayan tüm insanlara sevdasını haykırıyormuş. 

Züleyhâ'ya demişler "bak ay çıktı", Züleyhâ demiş ki ‘’Yusuf göğe mi baktı?"

Hatta şöyle bir söylence vardır: Züleyhâ, bir gün bütün kadınları evine davet etmiş... Sofra düzenleyerek önlerine meyve koymuş ve onları soymak için bıçak vermiş... Kadınlar meyveleri yemeye başlayacakları sırada, Yusuf'a seslenerek, "Onların yanına çık" demiş. Karşılarına çıkan Yusuf'u gören kadınlar güzelliği karşısında öyle büyülenmişler ki bıçakla parmaklarını kesmişler de farkına bile varmamışlar. "İşte sizin gördüğünüz güzellik benim aşkımdır! " diye haykırmış Züleyhâ. 

Çok zordu Yusuf'u görmeyen gözün Züleyhâ'yı anlaması!
Çok kolaydı Yusuf'u görmeyen gözün Züleyhâ'yı kınaması!

13. yüzyılda yaşamış Fars şair ve İslam âlimi Şeyh Sadî Şiraziî'nin ''Bostan ve Gülistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli kitabında da Züleyhâ şu şekilde yer alır:

Bir gün Züleyhâ aşk şarabıyla sarhoş olunca, Yusuf’un gömleğine yapıştı. Şehvet şeytanı, onu öyle azdırmıştı ki, Yusuf’un üstüne kurtlar gibi abanmıştı. Züleyhâ’nın mermerden bir putu vardı. Sabah akşam yanından ayrılmazdı. O gün, yaptığı işler gözüne çirkin görünmesin diye, putun yüzüne perde çekmişti. Oysa Yusuf, zalim nefsinden çekiniyordu. Elleriyle, yüzünü kapa­mış ve kederli halde bir köşeye oturmuştu. Onu bu halde gören Züleyhâ; el­lerine, ayaklarına kapanarak yalvardı; “Yusuf; kalbin, taş kadar soğuk; yüzün, limon kadar ekşi! Böyle yapıp da benim gibi bir güzeli perişan etme!” Oysa o ân, Yusuf’un gözlerinden yüzüne doğru ırmaklar boşalıyordu. Ağlamaktan ke­silen sesiyle; “Vazgeç, benden kötülük bekleme. Sen bir taştan utanırken; ben, nasıl olur da kâinatı var eden Yüce Allah’tan utanmam!”

(Kur'anı Kerim, Yusuf Suresi, 23. ''Evinde bulunduğu kadın (Züleyhâ), onun (Yusuf) nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kapattı ve 'haydi gel!' dedi. O da '(hâşâ), Allah'a sığınırım! Zira kocanız benim velinimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmaz!' dedi.'')

Fakat Züleyhâ'nın ağır aşkı Yusuf'un zindanı boylamasına neden olmuş. Bir Arap şair şöyle demiş Yusuf zindana giderken:

‘’Herkes, Yusuf'un yırtılmış gömleğine bakıyor.
Kimse, Züleyhâ'nın paramparça olmuş kalbine bakmıyor.’’

Yıllarca peygamber sabrıyla zindanın ağır çilesini çekmiş Yusuf Peygamber. Sonra yine bir söylenceye göre Mısır kralının tabiri olanaksız rüyasını doğru olarak yorumlayınca Hz. Yusuf hapisten çıkmış. Ve bu arada Kıtfir öldüğü için Züleyhâ'yla evlenmiş.

Büyük Alman şairi Johann Wolfgang von Goethe de yazımın girişinde bahsettiğim gibi Batı - Doğu Divanı (West-östlicher Divan) üzerinde çalışırken âşık olduğu Marianne von Willemer’e benzeterek en güzel şiirlerini ''Süleika'' (Züleyhâ) ismiyle Marianna için yazar.

Goethe bu derin aşkı yaşarken yazdığı Dîvân’ın “Züleyhâ Kitabı’’ (Buch Süleika) bölümünde ve aynı adlı şiirinde bir destanla eş değer tutulacak kadar uzun soluklu aşkını dile getirir. Ünlü şair, bir şiirinin sonunda ilahi aşka vurgu yaparak Marianne’ye şöyle hitap eder:

‘’Und wenn ich Allahs Namenhundert nenne,
Mit jedem klingt ein Name nach für dich.’’

(Ve ben Allah’ın adını yüz kez ansam
Her çınlayan bir isimle sana yaklaştırır.) (*)

Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu’nun ‘’Yusuf ile Züleyhâ (Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün)’’ (Timas Yayınları 2016) isimli yine şiir gibi anlatımı olan bir kitabı var. Bu kitapta geçerdi: ''…İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yusuf mu, Yakup mu, Züleyhâ mı? Zindan kimin kaderi, Yusuf'un mu, Yakup’un mu yoksa Züleyhâ'nın mı? Yusuf, Yakup ve Züleyhâ yok aslında. Hepsi bir, hepsi o bir, hepsi tek bir...’’

Bu kitaptan üç bölüm aktaracağım.

Birincisi: ''Züleyhâ’nın Yusuf’a mektup yazması''; 

''Yusuf" yazdı Züleyhâ, sayfanın ortasına. Hala hitaptaydı kalemi, bir satır ileri geçemedi. ''Bir satır ileri geçsem hitaptan'', dedi, ''yanacağım''. Ses verdi içinden bir ses: "Yan o zaman, yan o zaman!" Züleyhâ devam etti: "Ah benim Yusuf'um, ah benim, ah/senim’’, dedi, başka bir şey diyemedi. Züleyhâ Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca "Yusuf " diye başladı, "Yusuf " diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelam yok. Ve Züleyhâ'nın lügatinde "Yusuf’’tan öte sözcük yok. "Yusuf'', dedi, ''kelamım artık sende hükümsüz. Ama kelamımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelamdan da ötede sadece ah var, ah ki dünya onun üzerinde durur, gök kubbe onun hararetiyle döner.."

İkincisi: ''Tasavvuftaki 'varlık' kavramının anlatılması'';

Bir gün Yusuf’un güzellik şöhretini duyan bir bedevi, çöller aşıp seraplara kanmadan, vahalarda duraklayıp hiç yolundan sapmadan Yusuf’u görmek için Kenan iline varmıştı. Yanına vardığı zaman, Yusuf, o güzellik güneşi, çocukça bir sevinçle gülümsedi. Ve dedi: "De bakalım ey bedevi, bunca yolu aştın ve geldin. Bir yükün olmalı. Sözün hazinesinden ya da meta denizinden ne getirdin bana?"

Yoksul bedevi gülümsedi. Ve dedi ki: "Yusuf, ey Kenan'a doğan dolunay! Ey varlığı varlıklara sebep olandan nişane olan! Gülümsedin, içim aydınlandı. Baktın ve konuştun ya benimle artık yitmem, eskimem. Lakin güzelliğin denizinde yekta inci iken sen, benim gibi yoksul bir bedevi sana ne verebilir ki? Sende olmayan, bende, ne olabilir ki?"

Böyle diyerek bedevi, sırtındaki deve tüyü heybeden bir ayna çıkardı usulca. Küçük, yuvarlak bir el aynası, kıymetsiz bir şey. "Sana" dedi, "en uygun armağan bir ayna olabilir yine de. Bir ayna ki baktığında kendi güzelliğini görebilesin. Ve nasıl yansıyorsa senin güzelliğin şu aynaya, nasıl sen olmasan bir büyük boşluktan başka bir şey düşmeyecekse şu aynaya. İşte öylece bilesin ki o en parlak ışığın yansımasından başka bir şey değildir senin de güzelliğin. Sen suretsin, o asıl. Sen fersin, o mana. Sen bedensin, o ruh. Sen gurbetsin, o yurt. Sen parçasın, o bütün. Sen gölgesin, o ışık."

Böyle söyleyip de geldiği uzun yolları aşmak üzere geri dönerken bedevi, Yusuf baktı elindeki aynaya. Ve "bildim" dedi. "Her şey o'ndan, sen de o'ndan, ben de o'ndan! Bunu söylemek istiyorsun. Ve ben bunu biliyorum.''

Üçüncüsü de: ‘’Züleyhâ'nın gülümsemesi’';

Bir gün Züleyhâ, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından. Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyhâ'ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyhâ gibi takamazdı. 

Birden bir meczup, ehil aslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyhâ'nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyhâ tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi. Gözlerini kaldırarak Züleyhâ'nın yüzüne bakmaya başladı meczup, "Züleyhâ..." dedi, "sevindir beni!" Züleyhâ kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti. Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczup oralı bile olmadı. "Züleyhâ..." dedi, "sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem." Züleyhâ bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi.(...) Başını önüne eğen meczup sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi. 

O günden sonra Mısır'ın lisanına "sadaka vermek" anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: ‘’Züleyhâ'nın gülümsemesi."

Ve siz, ey gözleri olanlar! Bir gülümsemenin bir nasıl sadaka olduğunu bilir misiniz?

Ve siz, ey kalpleri olanlar! Sevmenin bir nasıl duygu olduğunu Züleyhâ gibi bilir misiniz?

''Züleyhâ...'' dedi, ''sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem.''

Osman AYDOĞAN

(*) Konu bütünlüğü bozulmasın, konu dağılmasın diye Goethe’nin Batı - Doğu Dîvânı’nda (West–östlicher Divan) ‘’Buch Süleika’’ (Züleyha Kitabı) diye Züleyhâ’nın anlatıldığı bölümü çok özet olarak buraya aldım:

Goethe’nin 1814 yılında yazdığı ve Batı – Doğu Dîvânı’nın temel taşı olan ‘’Buch Süleika’’ (Züleyhâ Kitabı) Yavuz Sultan Selim’in şu dörtlüğü ile başlar:

‘’Ich gedachte in der Nacht                   (Gece düşünüyordum
Dass ich den Mond sähe im Schlaf:     Uykuda ayı görebilsem diye
Als ich aber erwachte;                          Uyandığımda; 
Ging unvermutet die Sonne auf.’’          Aniden güneş doğmuştu.)

Şiirin özgün Farsça hali şu şekildedir:

Fikr mî-kerdem şebî k’ân-mâ-râ bînem be-h’âb
Men der’în bûdem ki nâgeh şod tulû’-ı âftâb

(Bir gece o mâhı rüyâda göreyim diye tefekkür ediyordum. Ben bu fikrde iken ansızın âftâb tulû’ etdi.)

Günümüz Türkçesiyle:

‘’Gece ay gibi güzeli rüyada görebilsem diye düşünüyordum. Bu düşüncedeyken ben ansızın güneş doğuvermez mi?’’

Jakop Willemer, Goethe’nin büyük aşkı Marianne’yi 1800 yılında evine alır ancak Willemer, Marianne ile 1814 yılında aniden evlenir. Goethe ve Marianne birbirilerine âşıktırlar ve birbirleriyle ilgilenmeye başlarlar. Willemer’in, Marianne ile bu ani evliliğinin sebebi olarak Willemer’in bu ilişkiyi sezmesi üzerine olduğu rivayet edilir. Willemer dürüst, çalışkan ve zengin birisidir tıpkı Züleyhâ’nın kocası Potifar (Kitfir)  gibi.

Goethe, Batı – Doğu Dîvânı’nın ‘’Süleika Buch’’ bölümünde şiirlerinde Yusuf yerine ‘’Hatem’’ ismini kullanır ve Hatem ile Süleika karşılıklı olarak şiirleşirler.

Goethe, Hatem adı altında Marianne (Süleika)’ya yazdığı şiirin ilk düzesinde şöyle yazar:

‘’Nicht Gelegenheit macht Diebe          (Fırsat hırsız yaratmaz
Sie ist selbst der grosste Dieb              Fırsat en büyük hırsızdır)

Burada Goethe ‘’Fırsat hırsız yaratır’’ (Die Gelegenheit macht Diebe) Alman atasözüne atıf yapar.

Dîvân’da daha sonra Marianne (Süleika), Goethe (Hatem)’e şiirle cevap verir. Bu şiirin de ilk iki dizesi şu şekildedir:

‘’Hochbeglück in deine Liebe                 (Aşkınla mutluluktan uçarken
Schelt ich nicht Gelegenheit’’                Yakınmam fırsattan)

Goethe, Dîvân’ında Süleika (Züleyhâ) şiirinin bir yerinde şöyle der

‘’Süsses Dichten, lautre Wahrheit          (Nefis şiirlerden, gürültülü hakikatle
Fesselt mich in Sympathie!                     Zincirlerle bağlar beni gönlüme!
Rein verkörpert Liebesklarheit                Aşk bu, ete kemiğe bürünüp de
In Gewand der Poesie.’’                         Çıkar şiir kılığında önüme)

Ve bu uzun destanımsı şiir ilahi aşka vurgu yapılarak şöyle biter:

‘’Und wenn ich Allahs Namenhundert nenne,
Mit jedem klingt ein Name nach für dich.’’

(Ve ben Allah’ın adını yüz kez ansam
Her çınlayan bir isimle sana yaklaştırır.)




Genç Werther’in Acıları

30 Ocak 2019

Dünkü yazımda Özdemir Asaf'ı anlatırken Goethe'nin ‘’Genç Werther'in Acıları’’ isimli kitabından da alıntı yapmıştım. Adını da zikredince Goethe'nin bu kitabını anlatmadan duramadım...

‘’Genç Werther’in Acıları’’ (Almanca: Die Leiden des jungen Werthers), Johann Wolfgang von Goethe (1749 - 1832) tarafından 1774 yılında, 25 yaşında iken ve iki haftada yazılmış bir mektup romandır. (Can Yayınları, 2007)

‘’Genç Werther’in Acıları’’, Werther adındaki genç bir hukuk stajyerinin nişanlı bir kadın olan Lotte ile intiharına kadar kurmuş olduğu ıstırap dolu ilişkilerini konu alan, Goethe’nin mektup tarzındaki romanının ismidir. Lotte de kayıtsız değildir bu aşka ama Lotte Albert’le nişanlıdır ve verilen sözler, ahlaki değerler önemlidir. Lotte Albert ile evlenir. Werther ise bir aile dostu olarak yer alır yanlarında. Ne var ki aşk ve dostluk arasındaki sınır çizgisi zayıftır. Sınırı geçmekten korkan Lotte, bir daha görüşmemeleri gerektiğini bildirir genç adama. Werther’in bu acıya dayanması ise imkânsızdır.

Werther bu halet-i ruhuye ile son mektubunda Lotte’ye şöyle yazar: “Bak Lotte! Bana ölümün sarhoşluğunu tarttıracak olan o soğuk ve korkunç kadehi elime alıyorum. Onu bana sen uzatıyorsun, ben de alırken hiç duraksamıyorum. Hayatımın bütün istekleri ve ümitleri yerine geldi. Ölümün çelikten kapısını vurmak öylesine titretici ve çetin ki” diyen Werther, “Silahlar dolu. Saat on ikiyi vuruyor. Alınyazısı bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda Lotte! Elveda” sözleriyle mektubuna ve yaşamına son verir.

Werther’deki bu halet-i ruhiye aşkın soyluluğunu ve soysuzluğunu yansıtır. Bu haleti ruhiye Attila İlhan’ın bir şiirini anımsatır; ‘’Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur.’’ Bu rezilce korkuyu kimler yaşamaz ki!

Gerçek hayatta ise Goethe hayatı boyunca kendine kusursuz eş arar... Hatta 1-2 kez evlenir fakat aradığını bulamaz... Bu kitapta Goethe sıkça bu sorununa vurgu yapar. Romanın kahramanı Lotte, kitabın oluşum safhasında, genç Goethe’nin tanışmış olduğu Maximiliane La Roche’den de izler taşıdığı Alman edebiyatçılarınca yazılır, söylenir.

Goethe'nin hakkında "eğer Werther ölmeseydi, ben ölecektim" dediği eserdir bu roman. Sadece aşk acısı ve kara sevda açısından bakmamak gerek bu kitaba çünkü romanda psikoloji var, romanda bir iç çatışma var, romanda karşıtların çatışması var, romanda diyalektik de var. 

Platonik bir aşkı anlatır Goethe bu kitabında. Bu kadar büyük bir aşk ancak platonik olur zaten dedirtiyor insana. Çünkü insan aşkı elde edince ne kadar değerli olursa olsun onun için artık sıradandır. Halil Cibran derdi zaten; ‘’ulaşamadıklarınız ulaşmış olduklarınızdan daha değerlidir.’’

Goethe eserinde; kişinin acı çekmekten zevk almasını, kendisini nasıl da kendi zoruyla bir uçuruma çektiğini, hayatın anlamsızlaşmasını ve karşılıksız aşkı, mükemmel bir şekilde anlatır… 

Başkarakter, bizlere, aşkın; karşı taraftan ziyade kendi içimizde yaşadığımız, büyüttüğümüz, putlaştırdığımız bir duygu olduğunu, en yakın arkadaşına yazdığı mektuplarla içten bir dille izah eder. Âşık olduğumuz "şey" aslında çoğu zaman da bir hayalden ibarettir. Ona atfettiğimiz her şey bizimle, kendimizle ilgilidir. Onu güzel–yakışıklı bulmamız, çok akıllı ve zeki olduğunu düşünmemiz, dünyada eşi benzeri olmayan bir dürüstlüğe sahip olduğuna inanmamız, bizimle ilgilidir. Çünkü aşk, bir aşık ile aynanın karşılaşmasından, sevdiğimiz şey ise aslında kendi yansımamızdan başka bir şey değildir. Werther'de de böyle olmuştur. Halil Cibran derdi zaten; ‘’Her erkek iki kadına aşık olur. Biri hayallerinde yarattığı diğeriyse henüz doğmamış olandır.’’ Werther hayalindeki kadına aşık olmuştur aslında. 

Karşılıklı sevgiler bir beklenti üzerine kurulmuştur; sen beni seversen! '‘O'’ sevmeden sevmek, ''o'' bilmeden sevmek ve her hal ve şartta onun mutlu olması için çalışmaktır gerçek sevgi… Werther'de öyle yapar; karşılıksız sever, gerçekten sever. Zaten "seni seviyorsam bundan sana ne?" diyen Goethe gibi bir dâhiden başka ne beklenebilirdi ki?

Bu kitabın Türk edebiyatındaki muadili; Mehmet Rauf'un ‘’Eylül’’ isimli psikolojik romanıdır. Kısmen sonu da benzer. Sabahattin Ali'ye ‘’Kürk Mantolu Madonna’'yı yazarken ilham vermiştir. Ayrıca Şeyh Galib'in ‘’Hüsn-ü Aşk’’ı da bu esere benzer. .

Kitabin en güzel tarafı Goethe’nin okuyucuya sunduğu şu nottur: ‘'Ey güzel insan, sen de onun gibi bir tutkunun esiriysen, onun acıları sana avuntu olsun, eğer yazgından veya kendi hatandan dolayı bir arkadaş bulamıyorsan, bu küçük kitap dostun olsun.'’

Romanın piyasaya çıkmasının ardından Almanya sokakları bir “Werther salgınına” uğrayarak, ortalığı Werther’in giysileri olan mavi ceket, sarı pantolon giyen duygulu gençler istila ederler. 

Okurken yavaş yavaş üstünüze bir ağırlık çöker, kalbiniz sıkışır, tansiyonunuz yükselir, nefes alamaz hale gelirsiniz ancak yine de bırakamayacağınız hatta tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz bir başyapıttır Goethe’nin bu kitabı.

Goethe’nin bu kitabında İçerdiği her mektup hayata dair ayrı bir kitaptır. Cennetle cehennemin nasıl da birbiriyle yoğrulup iç içe geçtiğinden bahseder Goethe bu kitabında.

Bu kitabın dünya üzerinde bunca sevilmiş olmasının nedeni içeriğinden ziyade yazarın kullandığı dildir. Yaşamınızda şimdiye kadar Goethe’nın bu kitabını okumamışsanız eğer çok şey kaçırdığınızı bilin isterim! Eğer Almanca da biliyorsanız kitabı kendi dilinden okumaya da doyum olmaz derim. 

Ve kitap son olarak şu mesajı verir aslında: ''Birisini sevmeyi başaramayanı, kimse sevemez.'' 

Osman AYDOĞAN

Kitaptan bazı bölümler sunuyorum.. Her bir bölüm üzerinde düşünmeniz dileği ile:

"Eğer insanlar imgelemleriyle geçmişteki kederin anılarını çağrıştırmak uğruna bu denli çaba gösterecekleri yerde kayıtsız bir şimdiye katlansalardı, çektikleri acı daha az olurdu."

‘'Tanrı’nın bize her gün sunduğu güzel şeylerin tadını çıkaracak kadar kalbimizin kapıları açık olursa, başımıza gelen kötü şeylere katlanacak gücümüz olur.’'

"Ama öte yandan, sabahları doğan güneş güzel bir günü vaat ettiğinde, 'işte yine insanların birbirine zehir edebileceği bir nimeti bağışlıyor gökyüzü' diye haykırmaktan kendimi alamıyorum."

"Ey ulu Tanrım! Önce akıl sahibi olup sonra onu kaybetmedikçe mutlu olmamak insanların kaderi midir?"

"Herkesin aynı olmadığını biliyorum ve hiçbir zaman da herkes eşit olmayacak. Fakat saygınlıklarını korumak için halktan uzak durmaları gerektiğini düşünenler, en az düşmanın karşısında ölüm korkusuyla saklananlar kadar yenilmeyi hak eden kimseler.."

‘‘Sevgili değerli dost, unutulmaması gereken bir şey var, o da: insan duyarlılığı!"

‘‘Sefaletim ve yalnızlığım belki de mutlu edemediğim kişinin bir başkası tarafından mutlu edilmesinden kaynaklanıyor.’’

"Ayrıca yüreğimi değil, aklımı ve yeteneklerimi beğeniyor, oysa her şeyin kaynağı yürektir: Tüm gücün, tüm mutluluğun, tüm kederin. Ah, benim bildiklerimi herkes bilebilir ama yüreğimdir yalnızca bana ait olan.’’

‘‘Dışa vurduğu ufak sevinçleri elinden almak için, bir insana baskı yapanlara yazıklar olsun. Ne dünyanın tüm armağanları, ne de tüm lütufları, başımızdaki despotun kıskanç sıkıntısının bize zehir ettiği bir anlık neşenin yerini tutar.'’

‘'Gerçi dünyadaki bütün işler değersiz, başkaları istiyor diye kendi tutkusunu, kendi gereksinimini dikkate almadan para, onur ve başka şeyler uğruna kendini yiyip bitiren insan her zaman budalanın biridir.’'

‘'Çünkü her şeyi kendimizle, kendimizi de herkesle karşılaştıracak şekilde yaratılmışız bir kere, bundan dolayı mutluluk ve hüznümüz bağlı olduğumuz şeylerden etkileniyor kuşkusuz, bu durumda en tehlikeli şey de yalnızlık.'’

"Üzerinde zevkle yaşamak için insanın sadece biraz toprak parçasına, altında huzurla yatmak içinse bundan daha azına ihtiyacı var.’’

"Sahip olduğum o kadar çok şey var, ama Lotte için duyduklarım sahip olduğum her şeyi yutuyor; sahip olduğum o kadar çok şey var, ama onsuz her şey bir hiçe dönüşüyor."

“… Sevgili arkadaşım, dünyadaki karışıklıklara yol açan şeyin, kurnazlık ve kötü niyetten öte, belki de yanlış anlamalar ve atalet olduğunu bir kez daha saptadım. En azından ilk ikisine daha az rastlanıyor.”

"Aklımızı, mantığımızı serbestçe kullanmaktan bizi alıkoyacak her şeyden kaçınmalıyız; çünkü ruh özgürlüğüne ancak böyle ulaşabiliriz." 

“Kendimizi yitirdiğimizde her şeyi yitirmiş oluruz! Kendimizden yoksunsak, elbette her şeyden yoksun kalıyoruz.'’

“Bazen aklım almıyor; onu yalnızca ben, hem de öylesine içten, öylesine dolu dolu severken, ondan başka hiçbir şey görmez, bilmezken, ondan başka hiçbir varlığım yokken, nasıl olur da onu bir başkası da sever, sevebilir?”

‘‘Sabahları ağır rüyalardan kurtulmaya çalışırken kollarımı ona boşuna uzatıyorum. Çimler üzerinde yanında oturduğumu ve elini tutup binlerce kez öptüğümü gördüğüm mutlu ve masum düşler beni kandırdığında yatağımda çaresizlik içinde onu arıyorum. Ah, uyku sersemliği içinde uyanıyorum, sıkışan yüreğimden gözyaşı seli boşalıyor ve karanlık bir geleceğe doğru tesellisiz ağlıyorum.’’

‘‘Acının insanlarla paylaşıldığı takdirde azalacağı konusunda kuşkusuz haklısın, değerli dostum, keşke insanlar-niçin böyle olduklarını ancak Tanrı bilir!- geçip giden şimdiyi yaşamak yerine, geçmişte kalan bir sıkıntının hatıralarını anımsamak için hayal gücünü bu kadar zorlamasalar.'’

‘'Tembellik neyse keyifsizlik de odur, tembelliğin bir türüdür. Doğamızın buna eğilimi var, ancak toparlanma gücünü bulursak kolaylıkla çalışmamız mümkün olur, gerçek hazzı elde etmenin yolu çalışmaktan geçer.'’

“İnsan doğası sınırlıdır. Sevince, kedere, acılara ancak belli bir dereceye dek dayanabilir. Ve o derece aşılırsa insan yok olur. Yani söz konusu olan birinin güçlü ya da zayıf olup olmadığı değildir. (buraya dikkat!) kendi yaşantısına ne ölçüde dayanabiliyor, soru budur! Hem ahlaki, hem bedensel anlamda…’’

"Yaşamanın bir rüyadan, bir hayalden başka bir şey olmadığını düşünen ilk kişi ben değilim.’’ 

‘’Bizler aynen zindanların duvarlarına gönül ferahlatan, güzel resimler çizen mahkûmlara benziyoruz.’’

‘’… çünkü sanırım ölmek hayatın türlü cefalarına göğüs germekten daha kolaydır. Öyleyse canına kıymak yiğitlik değil, uyuşukluk, korkaklıktır."

‘‘Ama şimdi hatırlıyorum da içimi kemiren o eski günler neden böyle tatlıydı? Tanrı’nın rahmetini sabırla beklediğim, bana verdiği sevinci içten ve minnet dolu bir kalple duyduğum için mi?''




Özdemir Asaf: İnsana ve Aşka Dair

29 Ocak 2018

Dün Özdemir Asaf'ın aramızdan ayrılışının (28 Ocak 1981) 38. yıldönümü idi... Ancak şairimizi anmayı bugüne bıraktım... 

Özdemir Asaf (1923 - 1981); matematik denklemleriyle yalnızlığın hüznünü bir araya getirip, içindeki çocuğa şiir yazdıran şairimizdir. "Her bir yaşam öyküsü, öbür yaşamların parçacıklarıyla tamamlanır’’ diye tanımlar hayatı…

Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. Saatinin akrebi ve yelkovanı olmayan bir şairimizdi… Düşünen bir şairimizdi... Tüm dünyayı kucaklamak isteyen, fakat kolları buna yetmeyen, ("bütün dünyayı kucaklamak istedim, kollarım yetmedi." ) sonra da bunu sessizce kabullenmek zorunda kalan şairimizdi… Sanki oyun hamuruyla oynuyormuş gibi kelimelerle oynayan, onları çeşit çeşit renge ve şekle sokan, insan suretli büyücü bir şairimizdi… Derinliklerin anlatıldığı şiirlerin ustası bir şairimizdi... Dizeleri kısa ve öz, bir kurşun kadar ağır, ancak bir kuşun yuvası kadar naif olan bir şairimizdi… Bir kelimeye bin anlam yüklemiş olan bir şairimizdi… '’Herkes fazlasıyla sevmiş, ben eksikleriyle de sevdim oysa'’ diyerek gerçek aşkı anlatan şairimizdi…Türk şiirinde ''İkinci kişi''yi en iyi anlatan şairmizdi... 

''Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır'' diyerek çağını ve ötesini görebilen bir şairimizdi…

Murathan Mungan kendisi için şöyle söylerdi: "İşim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin." Muratha Mungan’ın söylediği gibi Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen, İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatan ve kelimelerle dans eden bir şairimizdi… Yuvarlağının köşeleri olan bir şairimizdi… (‘’Yuvarlağın Köşeleri’’, şairin şiir kitabının adı…)

Melih Cevdet Anday bir yazısında şöyle yazardı; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir.’’ Melih Cevdet Anday’ın bu sözünü doğrularcasına felsefi derinliği olan bir şairimizdi…

‘’Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz’’ isimli şiir kitabinin ilk sayfasında da; "Herkesin bir hikâyesi vardır ancak herkesin bir şiiri yoktur" İfadesi bulunan bir şairimizdi…

Aşiyan Mezarlığında bir mezar taşında Özdemir Asaf Arun ve Yıldız Moran Arun isimleri yan yanadır. Ve bu mezar taşında, altına da üstüne de kimi zaman erguvanlar, kimi zaman sararan yapraklar, kimi zaman da kar düşen şu şiir yazılıdır:

‘’Sevgi ise sevişeceğiz seninle
kavga ise dövüşeceğiz seninle
ölümü de paylaştığımız yaşamda
ortaklaşa bölüşeceğiz seninle’’

Şiirin adı da ‘’İkilem’’dir…

Türk şiirinde; Cahit Sıtkı Tarancı "ölüm", Nazım Hikmet "hasret", Ahmet Hâşim "akşam", Yahya Kemal "İstanbul’’dur.  ‘’Aşk’’ın şairi nasıl Cemal Süreyya, ‘’keder’’in şairi nasıl Ahmet Arif ise Özdemir Asaf da ‘’yalnızlığın’’ ve ‘’hüznün’’ sairidir. Ancak hüznü kırılgan, depresif ve umutsuz değil; onun hüznü güler yüzlü ve pozitiftir.

Aşağıda Özdemir Asaf’ın üzerinde düşünmemiz gereken insanı, hayatı ve aşkı kısa cümlelerle anlattığı ve her kelimesi ve her cümlesi ile insanı tarifsiz etkileyen sözlerini sunuyorum… Bu sözlerde kısmen Goethe’nin izlerine rastlanır. Goethe de ‘’Genç Werther'in Acıları’’nda şöyle söylerdi: ‘’Seni seviyorsam bundan sana ne?" Benzer şekilde Özdemir Asaf da şöyle söylerdi: "Neyine bağlandım ki bu kadar, bana bakmayan gözlerine mi, yoksa benim olmayan kalbine mi?..” ''Ona aşığım, çünkü o bana değil.''

Özgemir Asaf'ın çok sevdiğim ''Lavinia'', ''Alfa'' gibi şiirlerini bulup okumaya sizlere bırakıyorum. Ben onun her biri aforizma niteliğinde olan ve okuduğunuzda sanki siz söylemiş, sanki size söylenmişcesine ruhunuzda, ruhunuzun en derinliğinde hissedeceğiniz sözlerini sunuyorum. Beğeneceğinizi ve üzerinde düşüneceğinizi umuyorum... Çünkü; susadığınızda su içmek gibidir, çok istediğinizde çay içmek gibidir, çok acıktığınızda yemek yemek gibidir Özdemir Asaf’ın şiirleri…

"Uzağa değil usta, öteye hep öteye gitti; yalnızlığı ondandır!" dizelerin sahibi Özdemir Asaf tam 38 yıl önce, ama sadece bizden önce, öteye gitti, hep öteye... Bizim o hep hayıflandığımız ve yakındığımız yalnızlığımız işte bundandır! Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN

Özdemir Asaf’ın insana ve aşka dair sözleri:

• Mutlu edemeyeceksen, meşgul de etmeyeceksin. 

• Bir seni görsün istiyorsan gözüm, bir beni görmeli gözün.

• Bekle dedi gitti; Ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.

• Madem yalandı herşey, bıraksaydın öyle kalsaydı. Bana son yalanın "ben de sevdim" olsaydı. 

• İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde ise fesat gizlidir.

• Ne para istiyorum ne de pul. Tek bir istediğim var, o da yalansız bir kul.

• Herkes fazlasıyla sevmiş, ben eksikleriyle de sevdim oysa.

• İki seçeneğin var; ya kal, ya gitme! 

• Ben ölseydim, o belki ağlardı. Ama o ağlasaydı, ben ölürdüm...

• Bakarken kıyamamak mı, yoksa baktıkça doyamamak mıdır aşk?

• Yüzümde hüzünden gölgeler varsa, o hüzün yüzündendir olsa olsa.

• Gelmeyecek bir gideni, olmayacak bir nedeni beklediniz mi? 

• Öğüt; zamanında taze yenmemiş bir ekmeği, başkasına bayat yedirme denemesidir.

• İnsansız adalet olmaz. Adaletsiz insan olur mu? Olur, olmaz olur mu! Ama, olmaz olsun. 

• Dün yağmur yağacaktı, gün döndü, yarın yağdı, Bugün dindi.. Ağlayacaktı.. Kim anlayacaktı… 

• Sen kalıyordun, gide gide, Ben gidiyordum, kala kala. 

• Benim sevdam ulu çam gibidir. Ne güzde yaprak döker, nede kışta boyun büker. 

• Benim en sevdiğim söz ,"sen"den duyduğum "ben"dir. 

• Ben gülüşüne öldüm, o ölüşüme güldü. Farklıydık işte! 

• İnsanin kendine mektup yazması ve dönüp dönüp onu okuması yalnızlığın da ötesidir. 

• İnsan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı? Bu, insana bağlı.

• Onu kırmış olmalı yaşamında birisi. Dinledikce susması, düşündükçe susması. Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi, heykelini yontuyor yalnızlığın ustası. 

• Sırtımızı yaslayıp uyuduğumuz taşları mı atacaklar kafamıza; taş kalpleri taç yaptık diye başımıza. 

• Keşke sen ben olsan; seni sevmenin ne kadar zor olduğunu anlasan. Keşke ben sen olsam; bu kadar sevilmenin tadını çıkarsam.

• Seni büyük buldum, anladım, seni güzel buldum, korudum, seni küçük buldum, uyardım, seni yakın buldum, uyudum, biri yanlış idi, unuttum. 

• Düşümde aşk ile karşılaştım. İnsanı arıyordu. Uyandım, insan ile karşılaştım. Aşkı arıyordu.

• Önce büyük büyük düşündüm. Sonra büyük büyük yaşadım. Ne varsa onlar aldı. Şimdi bana küçük bir ölüm kaldı.

• Çevreme bakındım, yalancıların çoğu unutkan ya da aptal... Kötü ve korkak. Yalanı böylelerinin eline düşüren büyük zekalara kızdım. 

• Mutluluğun gözü kördür, yalnızlık sağır. Ondandır biri tökezleyerek yürür, öbürü uykusunda bile bağırır. 

• Kim bilir kaç kişi ayrı yataklarda birbirine sarılarak uyuyordur. 

• Gelmen bir iyiliktir diyecektim... Kapıyı hep başkaları açtı. 

• Beni benden çıkardınız. Beni benden aldınız. Göz görmeye görmeye. Bir uzağa bıraktınız. Kendime dönmeye. Artık çok geç. 

• Yalnızlık dışarıdan gelmez; insanın içindedir. 

• Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin, kocaman denizlerde ender bir balık gibisin. Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür. Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin. 

• Ne an yaklaştımsa ittiniz ve ne zaman geldimse gittiniz. Siz hep büyük ve önce idiniz. Gerçekten öyle oldu önce siz bittiniz. 

• Aşkın içinde en uzun, içtenliklerini en iyi korumasını bilenler kalmıştır. 

• Bazen dayanmaktır sevmek; hayat nereden vurursa vursun ayakta durabilmek… Bazen yaşamaktır sevmek; soluksuz ciğer gibi sevgisiz kalbin duracağını bilmek… Bazen ağırdır sevmek; sevdiğine layık olabilmek… Ve bazen hayattır sevmek; birini çok uzaktayken bile, yüreğinde taşıyabilmek… 

• Artık benim mutluluk denen bir kavramım olmayacak. Daha mutsuz olmamak için...

• Ağlamak unutmak kadar kolaydır inan...Sevin ağlayabiliyorsan. Sevin ağlıyorsan... Gül ağlayabiliyorum diye, gül ağlıyorum ağlıyorum diye. Sana birşey yapamam ağlayamıyorsan! 

• Beni bundan böyle beklese beklese hüzün bekler, çağırsa çağırsa hüzün. 

• Kendine gel! Seni orada bekliyorum. 

• Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.

• Dünyanın nüfusu ikiye bölünüyor. Yarısı sen oluyorsun, yarısı ben. Sonra ikimiz bir bütün oluyoruz, kimseye sezdirmeden...

• Yaşamak, ilkin sevgi ile sevmek ile başlar, Doğumla, doğmakla değil. Yaşam da sevgisizlikle biter, ölümle, ölmekle değil...

• Kaçmak istedikçe sana yakalanıyorum. Söndürmek istedikçe sana yanıyorum. Yenildim işte! Yine de seviyorum. 

• Bir anlam gelse. Ne varsa alsa gitse. 

• Ağladığımı gör diye ağlamıyorum; Ağladığım için ağladığımı görüyorsun. 

• Beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu.

• Gerçek değer; gelmesi boşluk dolduran değil gitmesi boşluk yaratan.

• Bir sevgiyi anlamak, bir yaşam harcamaktır... Harcayacaksın!

• Bir gün benden şikâyet ettiğin ne varsa, Özleyeceksin! 

• Seni, sensiz de sevebiliyorum. 

• Söylenemiyor çok şey, susmadan. 

• Makyajı akıyor farkının; herkesleşiyorsun...

• Gülüş bir yanaşımdır bir öbür kişiye; birden iki kişiyi döndürür bir kişiye. Anılarından kale yapıp sığınsa bile, yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye.

• Kime sorsam, "ben senin mutluluğunu istiyorum" dedi. Ne kastınız vardı mutluluğuma, anlamadım gitti. 

• Aşk; iki kişinin sokak kavgasına benzer, Çünkü ayıran hep bir yabancıdır.

• Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.

• Oysa ne çok ağladım ben bir damla yaş dökmeden...

• Sakladığın kendini böldün iki yarım'a; iki kez yaralandın bir yarım yara için.

• Güçlü olmanın türlü yolları vardır, dürüst olmanın bir tek.

• ‘’Bekle!’’ deseydin, gelmeyeceğini bilsem bile beklerdim...

• Bu için için oluşum. Ben seni bulunca, sen de beni bulasın diyedir.

• Kirli ellerimiz daha temiz, temiz elli kirli gönüllerden. Ne dersiniz? 

• Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım.

• Gidişiyle boşluk yaratanlardan ol. 

• Uykunun içinde bir rüya, rüyamda bir gece, gecede ben... Bir yere gidiyorum, delicesine... Aklımda sen... 

• Boşuna yorulma gönül. Sadece sevmek yetmiyor...

• Adının üstüne anılar koyma. Sen mezar değilsin. Anılar adının ardından gelsin. Sen duvar değilsin...

• Bir kelimeye bin anlam yüklediğim zaman sana sesleneceğim.

• İmkansızları yaşamak mıdır sevmek, yoksa severken imkansız mıdır yaşayabilmek? 

• İnsan parasını kaybedince fakir, özgürlüğünü kaybedince esir, aşkını kaybedince şair olurmuş.

• Benimle ömür geçer mi ki dedim. Senle geçirmeye ömür yeter mi? dedi. İşte bu bana bir ömür yetti.

• Ölünceye kadar seni bekleyecekmiş. Sersem. Beni seni beklerken ölmem ki. Beklersem.

• ''İyi geceler canım'' derdin. Gecenin iyiliğinden çok, canın olma düşüncesi yeşerir dururdu içimde.

• Sevmeyi bilmiyorsan kullanma o iki kelimeyi! Yani ne sen kirlet ağzını o sözle. Ne de o söz ağlasın kimin eline düştüm diye.

• Ben yürümeye başlayınca denizlerin üstünde karalarda koşanlar durup bana baktılar. Ben de gittim sığınacağım adaları birer birer batırdım. 

• Objektif ölü bir gözdür, ölmüşünü görür. Göz, görmüş bir objektiftir, gördüğünü öldürür.

• İnsanlar gelmeleriyle boşluk dolduranları severler, gitmeleriyle boşluk yaratanlara âşık olurlar.

• Küçükken hayvanlarla konuşabilsem ne ilginç olurdu diye düşünürdüm. Meğer yıllardır iletişim kurabildiğim bir sürü hayvan varmış.

• Unutsun beni demişsin, bu bana imkânsız geliyor. Çünkü unutmam için önce seni hatırlamam gerekiyor.

• Dost gerçekleri... Düşman işine geleni... Deli ağzına geleni... Aşık içinden geçeni söylermiş...

• Off ! Neyine bağlanır ki insan bu kadar? Sana bakmayan gözlerine mi, yoksa senin olmayan kalbine mi? 

• Sus be yüreğim, bende biliyorum özlediğimi; sus da bilmesin özlendiğini.

• İnsanın zamanı varsa, herşeyin gelmesini beklemeye mecburdur. Her şeyi varsa eğer; Zamanın geçmesini beklemeye mahkumdur.

• Kolay mıdır bir anda herşeyden vazgeçip gitmek, yoksa herşeye rağmen gitmekten vazgeçip sevmek mi gerek?

• Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir. Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. Ve sevecekse sevilen; O hayat herşeye bedeldir.

• Aşk; görmekten çok özlemeyi sever, dokunmaktan çok düşlemeyi.. Ve aşk öyle haindir ki; nerde imkânsız varsa gider onu sever.

• Gemilerin çoğu, bir insan yüzünden batmıştır. Denizin yüzünden değil. 

• İnsanı bedenen ameliyat etmek için bayıltmak gerekir, ruhen ameliyat etmek için se ayıltmak.

• İnsanın büyüdükçe mi artıyor dertleri, yoksa insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri?

• Son isteğin nedir? sorusu çok çok kolaydır, ilk isteğin nedir? sorusundan. Çünkü, o soruyu kimse kimseye soramadı korkusundan. 

• Bir kadının alnı dudaklarından daha değerlidir. Çünkü dudaklarından dökülecek olan ''seni seviyorum'' sözü, önceden alnına yazılmıştır...

• Yanına kadar koştuktan sonra, bir adım daha atamayacaksan eğer; oraya kadar sakın koşma. Sana değil, bekleyene yazık olur. 

• Konuşmak susmanın kokusudur. Ya sus-git, ya konuş-gel, ortalarda kalma. Yalan korkaklığın tortusudur. Dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma.

• Ne zaman nereye gitmedimse, hiç kimseyi de incitmesem de, konular birikti kendiliğinden; ben ne kadar biriktirmesem de.. 

• Aynı günde dört mevsime şahit olmak gibi bir şey bu. Önce özlüyor, sonra ağlıyor, akşamları küsüyor, geceleri çok seviyorum. 

• Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç. Başka şehirleri özleyelim orada seninle. Bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar ikimize yetmez... 

• Tek kişilik miydi ki bu şehir? Sen gidince bomboş kaldı...

• Kendini bir şeye bölmesini bil, bilmezsen, bir şeyi bilmesini bil, onu da bilmezsen, anlatıyorum, olan oluvermez, ölmesini bil. 

• Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Bu yılan doğadaki yılandır, toplumdaki değil. Yanlış anlaşılıyor.

• Şu hayvan o kadar vahşî ki... Onun üstesinden ancak insan gelebilir.

• Off dudağım acıyor" dediğimde, "Öpeyim de geçsin" diyen sevgili; "yüreğim acıyor" dediğimde çekip gitti…

• Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır.

• Sana bir şiirler olmuş sevgilim. Yüzün-gözün söz içinde. Hangi imla kitabına baksam, benden ayrı yazılıyorsun. 

• İki tür nokta var; biri önüne ve ardına bakar, biri ardına bakmaz ardını noktalar.

• Gelmesen önemli değil, gelsen önemli olurdu!.. Gelmemen büyük yalnızlığımı doldurdu.

• Özgürlüğü elinden alınan çocuğa büyük derler.

• Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.

• Bir kez geçer, bir insan bir karşı'ya, Ondan sonra artık herşey karşı'dır.

• Yaşamak için bırakılmış bir yön baktım, yoktu: Ben direnmek için elimden gelin yaptım. 

• Tutkuların evinde savaş kırıkları var; kül olmuş bir bütün'ün yonga yanıkları var. Eski özlemlilerin yeni bahçelerinde, anı kuyularının suskun çığlıkları var. 

• Biri gelir sorarsa... Sana beni sorarsa... Gitti der misin? Gittiğimi söyler misin... Gidiyorum ben sana, benimle gider misin? 

• Seni bulmaktan önce aramak isterim. Seni sevmekten önce anlamak isterim. Seni bir yaşam bitirmek değil de, sana hep hep yeniden başlamak isterim.

• Sil ağzının kenarını, yine gülüşünden cennet akıyor...

• Sustuğunu bilen olgundur, bildiğini susan değil.

• Ağzında yalan varken konuşma! 

• Ne zaman imkânsızı seversen, işte o zaman gerçek seversin.

• Kendi bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.

• Evlilik, iki kişilik yalnızlıktır.

• Benim söylemek için çırpındığım gecelerde, siz yoktunuz. 

• Sevilenin yanlışı görünmez, sevilmeyenin görüntüsü yanlıştır.

• Dünüyle ünlü insanlar bugün gün yüzü görmezler.

• Söylenemiyor çok şey, susmadan..

• Anı bahçelerinde üşümek sıcaktı.

• Ölüm; ben seni utanç ile titrerken gördüm.

• Yolun geleceğini çizdim, geçmiş gibi.

• Açlık insanı öldüren, partileri yaşatan bir olaydır.

• Her seven sevilenin boy aynasıdır. Sevmek sevilenin o aynaya bakmasıdır.

• Bugüne en uzak gün, dün.

• Solan renkleri boyamakta o boyasız boyacı.

• Ölebilirim bu genç yaşımda. En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim. Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda, sevgilim, seni bir akşamüstü düşündürebilirim. 

• Dün sabaha karşı kendimle konuştum. 
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı. 
Onu vurmaya gittim ve kendimle vuruştum.

• Her korkan kaçmaz. Ama her kaçan, korkaktır. 

• Ona aşığım, çünkü o bana değil.




Dinbaz, Düzenbaz ve Dindar

28 Ocak 2019

Türkçemiz aziz bir dil… Türkçemiz başta Farsça ve Arapça olmak üzere Rumcadan, Fransızcadan ve İngilizceden oldukça etkilenmiş… Bazıları bunu bir zafiyet olarak görse de ben bunu bir zenginlik olarak değerlendiriyorum…

Örnek olarak ‘’Şampiyon Fenerbahçe’’ dediğimizde (Fenerbahçe’yi tuttuğumdan değil, örnek olarak söylüyorum) bir tane bile Türkçe kelime kullanmıyoruz… Çünkü; ‘’Şampiyon’’; Fransızca, ‘’Fener’’; Rumca, ‘’Bahçe’’ ise Farsça kökenlidir… Şimdi yabancı sözcük diye örneğin ‘’Bahçe’’yi Türkçeden attınız mı Türk edebiyatı düşer, yok olur…

Türkçe diye bildiğimiz ve sadece ‘’a’’ harfi ile başlayanlardan örnek verirsem; akasya, alçı, amblem, Anadolu, anahtar, anarşi, analiz, angarya, anonim, aritmetik, arşiv, asfalt, atlas, atlet, avlu kelimeleri Türkçede yer alan Rumca kökenli kelimelerdir… Arapçadan ve Farsçada, Fransızcadan, İtalyancadan geçenleri saymaya kalksam bu sayfa değil, bu sitem yetmez. Gelin isterseniz Rumca kökenli diye akasya, Anadolu, anahtar, atlas, atlet, avlu vb. kelimeleri Türkçeden atın!... Ortada Türkçe kalır mı?

Bir başka örnek; ‘’Birinci Dünya Harbindeki Çanakkale Muharebelerindeki Arıburnu Mücadelesi’’ dediğimizde üç boyuttan bahsediyoruz; Harp, muharebe ve mücadele… Ancak bir kısım pek aziz muhteremler Türkçeleştireceğiz diye ‘’Harp’’in karşılığını ‘’savaş’’ yapıp bu cümleyi şöyle kuruyorlar: ‘’Birinci Dünya Savaşındaki Çanakkale Savaşlarındaki Arıburnu Savaşı’’. Bu zaman da o üç boyut kayboluyor ve tek boyuta indirgiyoruz, boyut kaybediyoruz, anlam daralıyor.

Neyse, uzatmayayım, demek istediğim o ki; Türkçemiz aziz bir dil… Her dilden etkilenmiş olduğunu ve bunun da bir zenginlik olduğunu söylemiştim.

Örneğin; tavla oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler: Yek, du, se, cihar, penç, şeş. Ancak onlara Farsça ''Yedi'' nedir diye sorsam bilmezler. Onu da ben söyleyeyim, Farsça yedi: ''heft'' dir (veya hefte). Yedi günlük, ''hafta'' ismi de buradan gelir. 

Halen Türkçe'de kullandığımız Farsça gün isimleri de şunlardır:

Pazar: Ba (yemek), zar (yer), Bazar, Pazar.
Pazartesi: Pazar'ın ertesi, Pazartesi.
Çarşamba: Ceharşenbe (dördüncü gün), Çarşamba. 
Perşembe: Pençşenbe (beşinci gün), Perşembe.

“Baz” eki de Farsça “oynayan” anlamına gelir. Farsça oynamak demek olan ‘’bâhten’’ fiilinden gellen “bâz”, hangi sözcüğün sonuna eklenirse ona ‘’oynayan’’ anlamı verir...

Türkçemizde sonu ''baz'' ile biten o kadar çok kelime var ki! Bunlardan bazıları:

Kumarbaz: Kumar oynayan.
Canbaz: Canı ile oynayan.
Sihirbaz: Sihir ile oynayan. 
Hokkabaz: Hokkalarla oynayan. 
Madrabaz: İnsanları değeri düşük mal ile kandıran, aldatan ve çıkar sağlayan, hileci.
Dilbaz: Dili ile oynayan. (Bir yığın lafa ebeliği yaparak tartışmalarda üste çıkan)
Dinbaz: Din ile oynayan. Dini siyasetine alt eden…

Ancak bu kural “Düzenbaz”da işe yaramaz. Bu sözcükteki ‘’baz’’; “düzen’’ ile oynayan anlamına gelmiyor. Çünkü Farsça “baz”ın önüne konacak sözcüğün de Farsça olması şart. Çünkü “düzen” Türkçe bir sözcük… Baz ise Türkçe değil, Farsça… Dolayısıyla bu sözcük Türkçe değil Farsça…

İşte Farsçadaki bu “düzenbaz” sözcüğünün açıklaması: “Dü” malum, “iki” demek. “Zen” ise “kadın” demek. “Baz” da “oynayan” anlamına geldiğine göre… Buradaki “düzenbaz”, “iki kadınla oynayan, oynaşan” demek! Yani hem karısı hem de metresi, sevgilisi olan demek… Veya birden fazla sevgilisi olan demek…

Başta da dedim ya Türkçemiz aziz bir dil… Bu anlam Farsçada böyle diye Türkçede de böyle olacak değil. Türkçede “Düzenbaz” daha çok, siyasette her kesimden görüş sahiplerini idare eden, sahtekâr, hilebaz, madrabaz ve dilbaz anlamında kullanılır. İşte bu tipler Türk siyasetinde her devirde vardırlar. Ve bu tipler Turhan Selçuk’un çizgi roman kahramanı ‘’Abdülcanbaz’’ tiplemesindeki Gözlüklü Sami Bey’dirler. Şeytani bir zekâya ve süngülü bir bastona sahiptirler. İşrete, kadına düşkün, düzenbaz, hilebaz, madrabaz ve dilbaz bir adamdırlar. Sahtekardırlar, hilebazdırlar, madrabazdırlar, dilbazdırlar, yalancıdırlar, hırsızdırlar... Bunlar hazırlopçudurlar.. . Hem İsa’cı hem Yehuda’cıdırlar. Hem Musa’cı hem Firavun’cudurlar. Hem Nemrut’cu hem İbrahim’cidirler. Hem Sezar’dan yana, hem de Brütüs’ten yanadırlar… Onlar ''Düzenbaz''dırlar...

Yine Farsça “dâşten” fiilinden gelen “dâr” eki de sonuna geldiği her ne ise onu ‘’sahiplenen’’i tanımlar. Örneğin:

Mühürdar: Mühür sahibi
Alemdar: Bayrağı veya sancağı sahiplenen, (taşıyan)
Serdar: ‘’Ser’’ kafa, baş demek, Serdar; kafayı, başı sahiplenen, yani askerin başı, başkomutan. 
Hükümdar: Hükmün sahibi, sultan, padişah…
Dindar: Dine sahip olan, dine sahip çıkan, dini koruyan, dini hakkıyla yaşayan...

Dindar insanlar Allahü teâlânın öyle kullarıdır ki, halk onları bilemez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değildirler. Hulûs-u kalp ile boyun büker ümmet-i Muhammed'e dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar iyi insanlara. Onlar adsız şansız Allah dostlarıdırlar, onların bir seher vakti gözyaşıyla yaptıkları dua binlerce topun yapamadığını yapar, kralları, sultanlıkları yıkar, kaleleri paralar.

Dinbaz insanlar ise dini iyi bilirler ancak bu özelliklerini masivaya (dünya, kainat, Allah’tan başka her şey) tamah ve tenezzül doğrultusunda seferber ederler. Dinbaz insanlarda din, amaç değil araçtır, özne değil nesnedir. Dinbaz, dini iyi bilse de onunla oynayan, onu oyuncak yapandır. Din, dindarın seciyesi, dinbazın sermayesidir. Dinbaz insanlar dini siyasete alet ederler, kutsal kitapları ellerinde araç haline getirirler, kutsal mekânları siyaset meydanına çevirirler. Dinbaz insanlar Hz. Peygamber'in bile kimseye Ruz-i Mahşer (Kıyamet Günü) için berat (Kurtuluş) vermediği bir dinde, kendilerini Ruz-i Mahşer için berat belgesi vermekle yetkilendirirler... Bu insanlar Giordano Bruno’nun; "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar" diye bahsettiği kötü insanlardır.

Türkçedeki ‘’Düzenbaz’’ kelimesi ile ‘’Dinbaz’’ kelimesi arasında bir anlam korelasyonu vardır: Bütün dinbazlar aynı zamanda da düzenbazdırlar… En başta da söyledim ya; Türkçemiz aziz bir dil…

Anlıyorsunuz değil mi ‘’Dindar’’ kim, ‘’Dinbaz’’ kim, ‘’Düzenbaz’’ kim? Son iki tanımdan etrafımızda o kadar çok var ki, bunlar en çok hulûs-u kalp ile dua eden Allah dostu dindar insanlara ve dine zarar veriyorlar… 

Allah bu devleti, bu milleti ve bu kutsal dini; bu dinbaz ve bu düzenbazların şerrinden korusun. Amin...

Osman AYDOĞAN

Giordano Bruno ve yakılan '‘kâfir'’ler

27 Ocak 2019

Bir siyasetçi, partisinin bir toplantısında, partisinin adayına oy isterken “Adayımıza vereceğiniz destek, yarın Ruz-i Mahşerde (Kıyamet Günü) berat (kurtuluş) belgelerinizden biri olacak’’ diye konuşmuş. (Gazeteler, 27 Ocak 2019)

Hz. Peygamber'in bile kimseye Ruz-i Mahşer için berat vermediği bir dinde, bir siyasetçi çıkıyor ve kendisini Ruz-i Mahşer için berat belgesi vermekle yetkilendiriyor. 

Siyasetçinin bu sözleri bana Giordano Bruno’yu ve onun bir sözünü hatırlattı. Şöyle derdi Giordano Bruno: "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." 

İşte bu sözleri söyleyen Bruno, Engizisyon Mahkemesi tarafından dinsiz diye yakılarak öldürülmesine karar verilir ve Roma’da Campo dei Fiori Meydanında 1600 yılında diri diri yakılarak öldürülür...

Giordano Bruno soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya'nın Nola kasabasında dünyaya gelir. Ölümü; 1600. On altı yaşındayken Dominiken tarikatına girer. Kopernikus sistemi ile tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrılır ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları kopartır. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlanır. Engizisyon baskısından kurtulmak için Roma'ya, ardından Kuzey İtalya'ya kaçar.

Dinsizlik ile suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamaz, sürekli gezer. Cenevre'ye geçer, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra'da devam eder yaşamına. 1582 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde bir kürsü elde eder. Londra'da yapıtlarının bir bölümünü bastırır. Londra'dan kısa bir süreliğine yine Paris'e geçen Bruno, bu defa da Almanya'ya gider ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürür. 

O dönemlerde Bruno'nun yayımlanan eserleri şunlardır: Candelaio (Şamdancı) 1582,  Della Cause principio et uno (Neden, ilke ve birlik üzerine) 1584, De l'infinito universo et mundi (Sonsuz evren ve dünyalar üzerine) 1585, De gl'heroici furori (Yiğitçe öfkeler üzerine) 1585.

Daha sonra Zürih'e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik'e davet edilince bu daveti kabul eder. Burada Galileo Galilei ile tanışır. Ama Mocenigo adlı bir aristokratla çatışınca, onun tarafından Engizisyon'a teslim edilip yargılanır.

Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylenir. Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermez ve ölüme mahkûm edilir.

Bruno, dinsiz diye yakılma kararı verilirken, ölüm kararını kendisine bildiren yargıca, "Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz" diye haykırır.

En sonunda da engizisyon kararı ile meydanda halk karşısında dili koparılarak yakılır Giordano Bruno. Yakılmadan önce kendisine öpmesi için ‘'kutsal haç'' uzatılınca tiksinerek yüzünü yana çevirir ve yanarken hiç bağırmaz Bruno…

Şimdi Roma’da yakıldığı yerde Campo dei Fiori Meydanında bir heykeli mevcuttur.

Yazar Dinçer Yıldız’ın Bruno’yu en iyi anlatan ‘'Giordano Bruno - Yakılan 'Kâfir'in Yaşamı ve Felsefesi'’ isimli (Sun Yayınları, 2012) çıkan güzel bir kitabı var…

Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser, Ortaçağ felsefesinde temel alınan gök ile yer ayrılığını reddeder. Bruno; Tanrı'nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder. Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür.

Tuncar Tuğcu ''Batı Felsefesi Tarihi'' (Alesta Yayınları, 2003) isimli kitabında, Bruno için yaptığı yorumda şöyle der: "İnsan yaşamının anlamı, Tanrı'nın var ettiği bu evreni kendi bütünlüğü içerisinde kavrama çabasında yatar. Tanrı'nın kendisi kadar olağanüstü ve sonsuz bir güzelliğe sahip olan bu evreni seyretmek, onu kavramaya çalışmak bizi ölümün ve tek tek şeylerin verdiği üzüntüden, acıdan kurtarır. Tek tek şeylerle uğraşmaktan kurtulup evrenin birliği içerisinde Tanrısal öze yaklaşmak ancak 'kahramanca bir coşkunlukla' olanaklıdır... Giordano Bruno olağanüstü bir tutku ile o kocaman ozan yüreği ile seviyordu, Tanrı'yı ve onun eseri olan bu evreni".

Bruno, Copernicus sisteminden esinlenerek evrenin sonsuzluğunu kavramış, Tanrı’nın da ancak böyle bir sistem içinde, sonsuzlukta gerçekleşebileceğini düşünmüştür.

XVI. yüzyılda resmi evren görüşüne göre merkezde dünya hareketsiz durmakta, güneş, ay ve diğer gezegenler onun etrafında dönmekteydi. Kopernik, güneşin merkezde olduğu ve dünyanın da hem güneş hem de kendi etrafında döndüğünü öne sürerek, insana ayrıcalıklı bir yer veren dini görüşü sarsar. Kopernik, bu görüşlerinden dolayı kilise tarafından mahkûm edilir. Giordano Bruno, Kopernik’in görüşlerini savunur, onları aşar da. Evrenle ilgili görüşleri bugünkü bilimsel görüşlere şaşırtıcı derecede yakındır: Sonsuz, dolayısıyla bir merkezden yoksun ve ebedi olan uzay içinde, can verilmiş sürekli bir devinim ve evrim içindeki sayısız yıldız…

Bruno’ya göre Tanrı Bir’dir, her yerdedir, hem de her şeyin üzerindedir. Birbirinden ayrılmaz olan Zekâ, Ruh ve Madde, Tanrısallığın üç görünümüdür.

Bruno der ki: ''Evren bir türdendir, aynı maddeden yapıldı. Sonsuz evrenin içinde sonsuz dünyalar vardır. Her şeyin nedeni yaratıcı doğadır. Bu sonsuz birlikteliğin içinde sonlu varlıklar, yeni yaratıklarının tohumu olmak üzere, sürekli olarak göçüp giderler. Tek tek varlıklar yetkin değildirler ama bütün her bakımdan yetkindir. Evrende her şey bu yetkin bütünü yansıtır. Ne doğum, ne de ölüm vardır. Sürekli değişmeyle bu bütün her an yenilenmektedir. Bu yüzdendir ki evren, en küçük zerrelerinde bile, canlı ve doğurgandır. Öte dünya yoktur, çünkü evren herhangi bir öteye imkân bırakmamacasına sonsuzdur. İnsanın ve dolayısıyla Felsefenin ödevi, evreni bilmek ve tanımaktır. Evreni bilmek, Tanrı’yı da bilmek demektir.''

Bruno’nun ‘'evrenin sürekli değişim içinde olduğu'' düşüncesi,  kendisinden iki binyıl önce, İS 161- 180 yılları arasında yaşamış Roma İmparatoru olan Marcus Aurelius’un ve kendisinden iki yüzyıl sonra yaşamış diyalektik kuramın yaratıcısı Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in düşünceleri ile benzerlik gösterir.

‘'Meditasyonlar'’ ismiyle kaleme aldığı yazılarında Marcus Aurelius (Ülkemizde ''Düşünceler'' ismiyle yayınlandı, Yapı Kredi Yayınları, 2016) düşüncesini şöyle ifade eder; "Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."

Hegel’e göre ise; biricik canlı felsefe çelişmelerin, daha doğrusu karşıtların felsefesidir. Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de çiçeğin ortadan kalkması gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği hem çiçek, hem de meyve olmaktır. Ölüm; hem ortadan kaldırmadır, hem de yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.

Giordano Bruno’nun bazı deyişlerini de şu şekildedir;

‘‘Zorluk, öyle bir şeydir ki alçakları vazgeçirmek için düzenlenmiştir. Kolay ve kaba şeyler kaba insanlar ve sokak insanları içindir.’’

‘‘Doğanın her üretimi bir değişikliktir ama öz, daima aynı kalır çünkü sadece tek bir öz vardır. O da ilahi ve ölümsüz olandır.’’

‘‘Herkes, Gerçeğin, Birin ve Var olanın aynı şeyler olduğunu söylemeyi bildi ama insanlar bunu anlamadılar. Bazıları gerçek bilgelerin düşünme şekline ulaşmadan, konuşma tarzlarını uyguladılar.’’

‘‘Yaşamın amacı kaderi anlayabilmektir. Çünkü bu bilgi gerçek kurtuluş olan Tanrı ve sonsuzla birleşme bilincine bizi yöneltebilen tek şeydir.’’

"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım."

İşte bu düşüncelere sahip olup da dinsiz diyerek yakılan ve Engizisyonun karanlık geçmişinin son kurbanı Bruno; yaşadığı evreni sevmiş, öldüğünde ona karışacağını bilmiş, yaşarken de onunla karşılaşmış bulunmanın sevincini duymuş biriydi.

Ne yazık ki insanoğlu garip bir yaratıktır; anlayamadıklarını hemen infaz ederler, hatta diri diri yakarlar sonra da yaktıkları yerde heykellerini dikerler.

Bruno gibi Jeanne d'Arc da anlaşılmadı, 19 yaşında canlı canlı yakıldı, beşyüz yıl sonra da azize ilan edildi.

Hallacı Mansur da böyle gitti; ‘'En el Hak- ben Tanrı’yım’' dedi, Emevi zihniyeti anlayamadı, astı onu…

Cüneyd-i Bağdadî de böyle gitti; ‘'leyse fî cübbeti sivallah – cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur’' dedi, Abbasi zihniyeti de anlayamadı, kâfir diye astı onu…

İbn-i Rüşt de anlaşılmadı, İbn-i Rüşt ulemanın '‘kâfir’' ilanıyla Endülüst’den kaçmak zorunda kaldı.

Hallac gibi ‘'En el Hak'’ diyen, Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini söyleyen, ‘'Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam’' dizelerinin sahibi Seyyit İmameddin Nesîmî de böyle gitti. Memlûkler anlamadı onu, zındık diye derisi yüzdüler. (Efsaneye göre o anda soyulmuş derisini omzuna alarak Halep şehrinin on iki kapısından geçerek şehri terk etmişti.)

Anlamak zordur…

Çünkü Bruno’nun söylediği gibi kolay ve kaba şeyler kaba insanlar ve sokak insanları için geçerlidir.

Bruno gibi, Jeanne d'Arc gibi, Hallac gibi, Cüneyd-i Bağdadî  gibi, İbn-i Rüşt gibi, Seyyit İmameddin Nesîmî gibi ruhlar her devirde olduğu gibi içindeki yaşadıkları yüzyıla ait değildirler; çünkü kendi çağdaşları arasında, onların derinliklerini ve yüceliklerini anlayabilecek olan ruhları pek bulamazlar.

Her zaman geçerli olan ve günümüzde de halen geçerliliğini koruyan Galileo’ya ait şu sözü bu insanlar bizzat yaşayarak tecrübe etmişti;

‘'Hiçbir kin, cahilin bilime duyduğu kinden daha büyük olamaz.’'

Ki; hem Galileo'nun bu sözünün hem de Bruno'nun; "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar" sözünün gerçekliğini aradan bin yıl geçse de hemen hemen her gün meydanlarda, TV'lerde, basında görüyor, duyuyor ve okuyoruz zaten...

Yeri gelmişken klasik Alman filozoflarının sonuncusu olan Ludwig Feuerbach’ın bir sözünü buraya almaktan geçemeyceğim. Çünkü bu ülkede yaşananlar bana bu sözü doğruluyor gibi geliyor: "Ahlakın temeli ne zaman dine dayandırılsa, adalet ne zaman ilahi otoriteye bağımlı hale getirilse, en ahlaksız, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mazur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir."

Görelim mi artık; Tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savrulmaktadır...

Osman AYDOĞAN


Şairlerin en garibi: Ahmet Hâşim

26 Ocak 2019

Yüzünde hüzün neşidelerinin gizli gizli çığlık attığı, şiirlerinde musiki olan, kafiyelerin, aruz ölçüsünün, yalnızlıkların, melalin, akşamın, imge dünyasının, garipliğin, unutulmuşluğun ve en asil duyguların insanı ve Fecr-i Âti’nin muhteşem bir şairi vardı: Ahmet Hâşim…

Ben bu sayfalarda Ahmet Hâşim’in şiirlerini anlattım… Hâşim’in muhteşem şiiri ‘’O Belde’’ şiirini anlattım, yine bir başka güzel şiiri ‘’Bir günün sonunda arzû’’ şiirini anlattım, Ahmet Hâşim’in Nâzım Hikmet ile olan atışmalarını anlattım… Hâşim’in ‘’Parıltı’’ şiirinden alıntılar yaptım.... 

Ahmet Hâşim’in şiirlerine bu sayfamda bu kadar yer vermişken Ahmet Hâşim’i bu sayfamda anlatmasam olmazdı diye düşünüyorum…

Ancaaaakkk….

Sizler de Hâşim gibi; '’O Belde’’ de mübhem ve nâtamam bir âlem içindeyseniz eğer… Melali anlamayan nesle âşinâ değilseniz eğer… Yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bu coğrafyada suya attığınız taş, hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluksa eğer…. Gün ışığı yerine aydınlık diye aklımızı alan renkli camlardan bizlere süzülüp gelen ziyalardan muzdaripseniz eğer… Ve bu nedenlerle de siteminiz bir feryâd bir figân halinde çığlık çığlığa arş-ı âlâya yükseliyorsa eğer, bu yazımı okumanızı isterim… Ahmet Hâşim'i de bu yazımı da anlarsınız o zaman… Yoksa eğer, bu uzun, içi boş ve anlamsız yazıma dalıp da değerli zamanınızı ve bu güzel hafta sonunuzu ziyan etmeyesiniz derim…

Çocukluğu ve gençlik yılları

Ahmet Hâşim, 1884'te Bağdat'ta doğar. Çocukluğu Bağdat'ta geçer. Fizan Mutasarrıfı Arif Hikmet Bey'in oğludur... Çok zeki ve duyguludur. Çocukluğu, hassas yaradılışlı ve hasta bir anne ile katı bir baba arasında geçer. Alkolik olan babasının kötülüklerinden kaçmak için akşam ve gece vakitlerini annesiyle birlikte Dicle’nin kıyısında, ay ışığı altında, bir çift gölge gibi sessiz sessiz dolaşarak, yürüyerek geçirirler. 12 yaşında iken annesinin vefatıyla birlikte, en büyük dayanağını da yitiren bu çocuğun içine öksüzlük duygusu bir daha girmemecesine yerleşir.

Ahmet Hâşim, annesinin ölümü üzerine babasıyla birlikte İstanbul'a gelir. Mektebe-i Sultani'de (Galatasaray Lisesi) yatılı okur. Ahmet Hâşim, muhtaç olduğu ilgiyi, yakın aile çevresinde göremediği gibi, on iki yaşından sonra gittiği Galatasaray Lisesi’nde de göremez. Yabancılık ve yalnızlık duygusu, arkadaşlarının ''pis Arap'' vb. alayları; öğretmeninden müstahdemine değin tamamen kendisine yabancı olan bir çevre, ondaki öksüzlük duygusunu büsbütün körükler. Şiir-i Kamer, Hilal-i Semen şiirleri, onun ruhundaki bu hazin boşluğu dile getirir. Bu nedenlerle çevresine güvenini yitiren Hâşim; sinirli, aksi ve kırıcıdır. Bu hâl aşklarına ve nişanlılarına da yansır.

Ahmet Hâşim, Galatasaray Lisesi’inde Tevfik Fikret ve Ahmed Hikmet Müftüoğlu'nun öğrencisi olur. 1907'de mezun olur. Bir süre Reji İdaresi'nde çalışır. Bir yandan da Hukuk Mektebi'ne devam eder.  Hukuk eğitimini bırakıp, Fransızca öğretmenliğine atandığı İzmir Sultanisi’ne İzmir'e gider. İzmir’deki öğretmenliği sırasında Fecr-i Âti topluluğuna katılır(1909), Fecr-i Âti dağıldıktan sonra, dergâh dergisinde (1921-1922), Yeni Mecmua’da (1923) görülür.

1912-1914 arasında Maliye Nezareti'nde çevirmenlik yapar. 1. Dünya Savaşı yıllarını Çanakkale ve İzmir'de yedeksubay olarak geçirir. Mütareke'den sonra İstanbul'a döner. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde estetik ve mitoloji öğretmenliği yapar. Harp Akademisi ve Mülkiye Mektebi'nde Fransızca dersleri verir. Düyun-u Umumiye İdaresi'nde, Osmanlı Bankası'nda çalışır. Akşam ve İkdam gazetelerinde köşe yazıları yazar.

Şiire lise öğrenciliği yıllarında başlar. İlk şiirlerinde Abdülhak Hamit, Cenap Şahabettin, özellikle de Tevfik Fikret etkileri görülür. Şiirleri Şeyh Gâlib'in parıltısını taşır.

Gençlik şiirleri Mecmua-i Edebiye, Musavver Terakki, Aşiyan, Jale, Musavver Muhit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap dergilerinde yayınlanır. Bu şiirleri kitaplarına almaz. . 1921'de basılan ilk şiir kitabı "Göl Saatleri"nin başındaki küçük manzumeler, bu dönemin asıl eserleridir. İkinci ve son şiir kitabı ise "Piyale" (1926) kitabıdır.

Bu iki kitap dışında ise Hâşim'in yazı hayatındaki yarım kalmış en son şiir denemelerinden oluşan ve  Dr. Sabahattin Çağın tarafından hazırlanan bir şiir kitabı daha vardır: ‘’Şairlerin en garibi öldü.’’ (Çağrı Yayınları, 2014) Bu kitap Hâşim'in ilk şairlik dönemini kapsayan şiirleri ile Piyale'den sonra yayınlanan olgunluk dönemi şiirlerinden oluşmaktadır. 

Abdülhak Şinasi Hisar’a göre o dönemdeki gençler için önemli üç şairden birisidir Ahmet Hâşim. Diğer ikisinin ise Abdülhak Hâmid ve Yahya Kemal’dir. Günümüzde de lise Edebiyat derslerinde hep Yahya Kemal ile mukayese edilir Ahmet Hâşim…

Şiirinin poetikası

Hâşim şiirlerinde sembolizme sığınır, kapalı yazmayı tercih eder, gerçekçi ve faydacı şiir anlayışından uzak şiir yazar. Hâşim’in ağdalı şiir dili ilerleyen yıllarda Yahya Kemal’in de etkisiyle sadeleşse de kapalılığından ve mecazlarından bir şey kaybetmez. Hâşim şiirlerinde gerçek dünyanın arazlarından kaçarak kendi içine kapandığı hayal dünyasının imgelerini sembolleştirir.

Hâşim’in şiirlerindeki melâlin sebepleri annesini erken yaşlarda kaybetmesine, çirkinliğine olan inancına ve bundan kaynaklanan öfkesine bağlanır. Hâşim’in bu karamsarlığının bir nedeni de karamsar Fransız şair Charles Baudelaire’den etkilenmiş olduğudur. Bu melankolinin, bu karamsarlığın sebebini anlatırcasına bir yazısında kendisi için şöyle derdi Hâşim: "Neşeye hâkim değildik, kederi kendimizden uzaklaştıracak hiçbir kuvvetimiz de yoktu."

Hâşim, şiirlerinin kapalı ve anlaşılmaz olduğu iddialarına karşı bir cevap olarak çok keskin ve müstehzi ifadelerle ‘’Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar’’ adlı makalesini yayınlar. Hâşim, daha sonra bu makalesini ‘’Piyale’’’ isimli şiir kitabının girişinde yer verir.

Hâşim "Piyale"nin girişinde yer alan "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" makalesinde özetle şunları söyler:

‘’Şair ne bir gerçek habercisi, ne güzel konuşmayı sanat haline getirmiş bir kişi, ne de bir yasak koyucudur. Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, hissedilmek için yaratılmış, müzik ile söz arasında, ama sözden çok müziğe yakın ortalama bir dildir. Anlam bulmak için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmek gibidir. Şiirde önemli olan sözcüğün anlamı değil, şiir içindeki söyleniş değeridir. Şiiri ortak bir dil olarak düşünenler boş bir hayal kuruyor demektir.’’

Hâşim, şiirde kapalılığı savunur. Hâşim’e göre bir şiirin açıklamasını yapmak çok anlamsızdır. Her okuyan o şiirden ayrı bir şeyler çıkarabiliyorsa o bir şiirdir diye düşünür.

Ben özetle anlattım ama Hâşim, "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar’’ makalesinde kendi sözcükleriyle şu cümleleri kullanır:

"Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatli insan, ne de bir vâz-ı kanundur. Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır."

"Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır."

" 'Mânâ' araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra'şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan sihrengiz sesi telafiye kâfi midir? (...) Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin mânası değil, cümledeki teleffuz kıymetidir."

Önemli gördüğüm için Ahmet Hâşim’in "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" isimli bu makalesinin tamamını konunun dağılmaması açısından yazımın sonunda vereceğim.

"Piyale" kitabındaki "Merdiven" ve "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirleri, bu görüşleri yansıtan ve Türk edebiyatında görülmemiş bir şiirselliği ortaya koyan ürünlerdir.

Hâşim, şiirlerinde fazlasıyla sembolist bir yaklaşım sergiler bunu en iyi görebileceğimiz şiiri ise ‘’Merdiven’’ şiiridir.

İlk şiirlerinin üzerinde Bağdat’ta geçen çocukluğunun, Dicle nehrinini ve Dicle akşamlarının, gecelerinin ve annesinin vefatının yoğun etkileri görülür. Hâşim'in ‘’akşam’’ sevgisi hususunda da değişik rivayetler vardır.  Hâşim’in kendisini çirkin gördüğünden karanlıktan hoşlandığını rivayet edilir.  Ancak Hâşim ‘’akşamı’’ kendisinin de belirttiği gibi yalnızca şiiri için, sembolik manası için sevmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Hâşim için; ‘’Hayatını âdeta kasten darlaştırmaktan hoşlanırdı’’ diye yazar. Hâşim’in bu özelliği şiirlerine de yansır.

‘’O Belde’’ (Sitemde ayrıca anlatmıştım), ‘’Karanfil’’, ‘’Merdiven’’, ‘’Ölmek’’, ‘’Bir günün sonunda arzû’’ (Yine sitemde anlatmıştım) ve ‘’Parıltı’’ isimli şiirleri en güzel şiirleridir.  Bu şiirlerin de tamamını yazımın sonunda vereceğim.

Hâşim, sembolizmin Türk edebiyatındaki öncülerindendir. "O Belde" şiirinde geçen ünlü "melali anlamayan nesle aşina değiliz" dizesi ile Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti edebiyatını tek bir dize ile özetler.

En önemli eserlerinden sayılan "O Belde" ile şair gerçek dünyadan uzaklaşıp kendisini kendi kurduğu bir hayal dünyasına götürür. ‘’O Belde’’de Hâşim gerçek dünyadan ayrı ideal bir dünya düşler. Bu hayal ürünü beldede kadınların ne kadar masum, ince, huzur veren yaratıklar olduğunu vurgular. Bu düşüncesi annesini çok küçük yaşta kaybetmesinden de geldiği bilinir. Hâşim’in "O Belde" ile anlattığı ideal ülkesi, çocukluğunda yaşadığı anıların idealize edilmiş şekli olduğu düşünülür…

Hâşim’in şiirlerinde en çok kullandığı imajlar, sarı ve kızıl renkler, sararan sular, yanan sular, akşam, kamış, vs. dir. Güneşin batışındaki ve doğuşundaki kızıllık şiirlerinde çok geçer. Hâşim, koyu kıskançlığını, hırsını, hayata ve kendine karşı olan tükenmez nefretini, merhametini, aşkını, ıstırabını, sıkıntısını, geçmişini, bunalımlarını, çirkinliğini, dostlarını, düşmanlarını, tabiatı, karanlığı şiirlerine aktarır.

Ahmet Hâşim, lise talebelerini şiirden ve edebiyattan bir ömür boyu soğutan aruz vezni hakkında, daha doğrusu aleyhine – kendisi aruz vezninin ustası olmasına rağmen-  artık bu veznin devrinin bittiğini belirtecek şekilde şunları yazar:

‘’Bundan on beş, on altı sene evvel Galatasaray Lisesi sıralarında henüz bir talebe iken, arzu vezninin mukassı (kasvet verici) darlığı içinde ciğerlerimin rahat teneffüs edemeyeceğini hissederek…. Aruz vezninin faziletleri ne olursa olsun, duvarları rengarenk çinilerle kaplanmış bir veli ya da sultan türbesi gibi, asilâne ziynetlerine rağmen, ölüm ve uhreviyetin (öte dünyanın) haşyet (korku) ve kasvetiyle doludur. Bu veznin ziyası renkli camlardan süzülüp gelen bir ziyadır; dışarının güneşli aydınlığına benzemiyor.’’

Ahmet Hâşim’e yapılan eleştiriler

Nurullah Ataç "Dergilerde" (Yapı Kredi Yayınları, 2012) adlı kitabında Hâşim için; şöyle yazar: ‘’İki yüzyıl sonra bugünkü edebiyatımızdan açarlarken ona 'Ahmet Hâşim çağı' diyecekler." Ve şöyle devam eder Ataç: "Talihsiz bir şairdi Ahmet Hâşim: Yaşadığı günlerde, şiirimize getirdiği yenilik yüzünden anlaşılmadı, öldükten sonra da dilinin eskiliği yüzünden anlaşılmıyor" diye yazar.

Hâşim’in yaşarken anlaşılmaması bir yana, içlerinde döneminin önemli aydınlarının da bulunduğu birçok kişi büyük haksızlıklar, saygısızlıklar eder Hâşim’e… Yahya Kemal kendisinden ‘’çirkin Arap’’ diye bahseder.  Falih Rıfkı Atay da kendisi hakkında iyi yorumlar yapmaz bir eserinde. Keza Peyami Safa da Hâşim’i eleştirir yazılarında.

Salâh Birsel, ‘’Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’’ (Sel Yayıncılık., 2012) isimli kitabının "Beyaz balina beyazı" bölümünde (s. 82-83) Hâşim’in düzyazısı hakkında şunları yazar: "Hâşim’in yaşadığı günlere bakacak olursanız, çoğu yazarların-bunların içinde dostları da vardır elbet- onun gözünü oymak için sıraya girdiklerini görürsünüz. En yufka ozanlardan Orhan Seyfi bile Hâşim’in düzyazılarını över de laf, ozanlığından açılınca onu çaylaklıkla suçlar.''

Hani bir paragraf önce bahsetmiştim ya Hâşim’in yaşarken anlaşılmaması bir yana, içlerinde döneminin önemli aydınlarının da bulunduğu birçok kişinin kendisine büyük haksızlıklar ve saygısızlıklar yaptıklarını... İşte bunlardan bir kısmını da Salâh Birsel bu kitabında anlatır…

Nâzım Hikmet, bir şiirini eleştirmesi üzerine Ahmet Hâşim’e cevaben yazdığı ‘’Cevap No. 2’’ şiirinde Ahmet Hâşim’i yerden yere vurur, ona hakaretler yağdırır ve ona “Bağdadî Şaklaban” diye hitap eder. Ahmet Hâşim'in de bu yergi şiirini okuduğu gün yanındakilere hiçbir öfke belirtisi göstermeden, "Şiirinde uşak ile kuşağı iyi kullanmış," dediği söylenir. Nâzım'ın şiirini olurken, Nâzım’ın ''uşak'' ile ''kuşak'' sözcüklerini bir nasıl hakaret maksadıyla kullandığını görürsünüz. (Bu tartışmayı da ‘’Ahmet Hâşim ve Nâzım Hikmet’’ adıyla bu sitemde anlatmıştım.)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu "Gençlik ve Edebiyat Hatıraları" (İletişim Yayınları, 2013) isimli kitabında Hâşim hakkında şu olayı anlatır:

Ahmet Hâşim yedek subay olarak Çanakkale muharebelerine katılır. Cepheden döndükten sonra iş için başvurduğu bütün kapılar yüzüne kapanır. Ayrıca Bağdat’ta doğması kastedilerek "senin Türkiye’de işin ne? Bağdat’a gitsene!" diye hitap ederler. Bunun üzerine "öyle ya" der Hâşim, "harp olur Ahmet Hâşim vatan müdafaasına çağırılır; sulh olur, vatandan kovulmak istenir." Bu memlekette her daim olduğu üzere!

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bahsi geçen kitabında "Ahmet Hâşim bizim bildiğimiz, beş duyudan en az bir iki tane fazlası vardı, çünkü kulakları bizim cansız ve sessiz sandığımız şeylerden ses alıp dinlemesini biliyordu, onun içindir ki, şiirlerinde, kuşların düş dünyasına daldığını, leyleklerin düşündüğünü biliyordu"  diye yazar.

Düzyazıda Ahmet Hâşim

Şiiri söz ile mûsiki arasında, sözden ziyade mûsikiye yakın tarif eden Hâşim kelimelerini de buna göre seçer, itinayla konuşurmuş.

Günün birinde Ahmet Hâşim tıraş olurken bir yandan da berberine bir şeyler anlatıyormuş. Berber bir vakit sonra: "Beyefendi söylediğiniz her kelimenin manasını biliyorum. Fakat ne dediğinizi anlayamıyorum." der. Hâşim arkasını dönüp Yakup Kadri’ye: "Gördün mü Yakup? Bizi en iyi bu adam anladı" der.

Hâşim, kelimeleri düz yazıda da şiir kadar güzel kullanır. Hâşim’in üç düzyazı kitabı vardır. Bunlar şu üç kitaptır; ‘’Bize Göre’’' (Altın Kitaplar, 2005)  '’Gurabahane-i Laklakan'’ (Düşkün leylekler evi) (Yapı Kredi Yayınları, 2011) ve ‘’Frankfurt Seyahatnamesi'’ (Yapı Kredi Yayınları, 2017)

Hâşim’in düzyazısını şiirinden üstün tutmakta Yusuf Ziya, Halit Fahri, Nurettin Artam da birbirleriyle yarışır. Cenap Şahabettin de düzyazısını sevdiğini söyler. Ozanlar arasında ise onun adını anmamaya ayrı bir dikkat gösterir. 

"Rindlerin Ölümü" şiiriyle sonradan onun etkisine iyisinden sığınacak olan Yahya Kemal bile kestirmeden giymeyi yeğler: ‘’Hâşim düzyazı yazsa daha iyi bir şey yapmış olur.’’ Bu sözler onun düzyazısını yüceltmek için de söylenmemiştir. Amaç, ozanlığını ayaklar altına almaktır. Oysa bunların tümü ozanlıkta -Yahya Kemal bir yana- Hâşim’in yanından bile geçemezler. Bütün bu zerzevat içinde Hâşim’in şiirine değer veren sadece Halit Ziya, Mehmet Rauf, Samipaşazade Sezai, İzzet Melih ve Fazıl Ahmet'tir. Bunlara belki bir de Abdülhak Şinasi ile Yakup Kadri Karaosmanoğlu eklenebilir. Ama Samipaşazade onu az buçuk "egzantrik" de bulur. Fazıl Ahmet ise ona "zakkum ve cehennem taşı" gözüyle bakar." Yakup Kadri ‘’Ahmet Hâşim Monografi’’ (İletişim Yayıncılık, 2000) eserinde Hâşim için şu yargıya varır: ‘’Bence, tabiatta, hayatta ne kadar şiir unsuru varsa Hâşim’de de o kadar şairlik vardı.’’

Bu tartışmaların yanında Ahmet Hâşim hakkındaki daha kapsamlı ve sağlıklı değerlendirmeler de vardır. Bu değerlendirmelerden şu iki kitabı Hâşim’i hakkıyla tanımak için önerebilirim. Birincisi Abdülhak Şinasi Hisar'ın (kendisi Hâşim’in okul arkadaşıdır aynı zamanda) "Ahmet Hâşim, Şiiri ve Hayatı" (Yapı Kredi yayınları, 2006) adlı kitabı, diğer ise Memet Fuat'ın "Ahmet Hâşim" (Yapı Kredi Yayınları, 2008) isimli kitabıdır. Ahmet Hâşim şairliğinin ötesinde aslında iyi bir denemecidir de. Yahya Kemal’in yukarıda bahsettiğim; ‘’Hâşim düzyazı yazsa daha iyi bir şey yapmış olur’’ sözü bunu doğrular. Hâşim’in o zamanlar gazetelerde yazdığı yazıları araştırmacı İnci Enginün ile Zeynep Kerman birlikte kitap haline getirmişlerdir. (Ahmet Hâşim, Bütün Eserleri, Dergâh Yayınları, 2009) Tabii ki Ahmet Hâşim’in daha önce bahsettiğim kendi düşüncelerini anlattığı ‘’Bize Göre’’ (Altın Kitaplar, 2005) kitabı da Hâşim’i tanımak için okunmalı diye değerlendiriyorum.

Aşk ve evlilik üzerine

Ahmet Hâşim’in ‘’Bize Göre’’ adlı kitabında aşk ve evlilik üzerine yaptığı tespitler defalarca okunacak ifadelerle doludur. Bu kitabında Hâşim ‘’Hemen her sabah’’ başlığı ile şunları yazar:

"Hemen her sabah gazeteyi açınca okuduğumuz şaşırtıcı haberlerden biri: "Filan mahallede, filanın kızı, şu yaşta filan hanım, sevdiği gençle, şu veya bu sebepten evlenemediği için, eline geçirdiği bir şişe tentürdiyodu içmiş veya kendini etraftaki bahçelerden birinin kuyusuna atmış. Zamanında yetişilemediğinden ilh...

Aşkın yaraladığı bin türlü talihsizler içinde en çok bu hiçe giden kurbanlara acımalı. Çünkü bu zavallılar bilmiyorlar ki, birbiriyle evlenmemesi lazım gelenler varsa onlar da yalnız âşıklardır. Üstadım Gourmont'un (Remy de Gourmont, Fransız yazar ve şair, 1858 - 1915) dediği gibi aşk ile evliliği karıştırmamalı. Aşk yabani bir hayvandır. Kanunların dışında, isyan ve ihtilal dağlarında yaşar. Ancak gece karanlıklar basınca gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin düzenini, ağaçlı caddelerin kanepelerini alt üst eder. Hükümetler, polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. Hâlbuki evlilik, bir şehir kurumu, güvenlik sistemidir. Sirklerde gösteri yapan, dişi dökülmüş, tırnakları eğelenmiş, zararsız aslan; orman canavarına göre ne ise, aşka kıyasla da evlilik odur.

Aşk geçici, evlilik ise süreklidir. Evliliği aşkın devamı zannetmiş nice saf çiftler, üç ay geçmeden hislerin söndüğünü görmüşler ve bir akşam kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. Aşk değişmeyince ölür.

En eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde, şiirin konusu evli çiftler değil, sevgililerdir. Hayaller ve semboller, hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. Kahramanları evli çiftler ve konusu evlilik olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir ki?"

Hâşim’in kendi sözcükleriyle; ‘’aşk muvakkat, izdivaç ise daimidir.’’ .’’En eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde, şiirin mevzuu zevce değil, maşukadır.’’ (Maşuka: Âşık olunan kadın) Aşk konusunda şu sözlerin de sahibiydi Hâşim: "Hüzünde haz varsa, aşk o zaman vardır!" ''Âşık, yüz bulmayan adamdır.''

Aşk ve evlilik konusunda böylesine düşüncelere sahip olan Hâşim gerçekte de aşk ve evlilik konusunda sıkıntıları vardır. Birçok sevgilisi olmuş, birçok kez nişanlanmış ve her seferinde ayrılan taraf kendisi olmuştur. Belki onun o büyük anne sevgisi, sevgilerine olan sevgisinden üstün olmuştur.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bahsi geçen "Gençlik ve Edebiyat Hatıraları" isimli kitabında Hâşim’in bir nişanlısının annesinin incecik boynunu uzatarak konuşurken tıpkı içinden su boşalan bir ibriği andırmasını gerekçe göstererek "ben böyle bir kadınla bir evde yaşayamam" diyerek, nişanlısının da annesinden ayrı yaşayamayacağını söylemesi üzerine evlenmekten vazgeçtiğini yazar. Nişanın bozulduğu günün akşamı Ahmet Hâşim’in, evde önüne kim çıkarsa ve soba borularına kadar gözüne ne ilişirse, eski sevgilisi ya da onun annesi değildir diye sarılıp öptüğünü yazar Yakup Kadri.

Hâşim yine nişanlılarından birinin ailesine akşam yemeğe gitmiş. Yemekte, zeytinyağlı sarmayı çok beğenmiş, bunu da müstakbel kayınvalidesine ifade etmiş. Yemekten sonra evine dönerken, ceketinin cebine bir bakmış ki bir paket. Müstakbel kayınvalidesi, bekâr bir adam ne de olsa evde yer diye yaprak sarmasının geri kalanından bir paket hazırlamış ve Hâşim’in pardösüsünün cebine gizlice yerleştirmiş. Vapurda cebinde bu paketi fark eden Hâşim buna çok bozulmuş. Sarma paketini vapurdan denize fırlatmış ve nişanlısından da bu nedenle ayrılmış.

Ancak bir kadını öylesine çok sevmiş ki ‘’yanımda olmayışın beni harap ediyor’’ diyecek kadar âşık olmuş o kadına. Öyle bir sevmiş ki o kadını ölmeden üç hafta önce (!), hasta hasta nikâhlanmış kadınla, sırf emekli maaşı ona kalsın diye.

Mina Urgan ‘’ Bir Dinozorun Anıları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2018) isimli kitabında Hâşim’e olan hayranlığını saklamaz. Kitabında Mina Urgan, Hâşim’i şöyle anlatır:

"Hâşim kendini çirkin sanırdı. Büyükada’daki evde geçirdiği ilk geceyle ilgili bir öykü anlatmıştı annem: Sabah, Hâşim’i kahvaltıya çağırmak için aşağı kata inince, hizmetçi, konuğun çoktan gittiğini, yattığı odada bir pusula bıraktığını söylemiş. Hâşim o pusulada annemi suçluyormuş. Çirkinliğini iyice medyana çıkarmak amacıyla, onun fotoğrafını, iki güzel erkeğin fotoğrafı arasına koyduğunu yazıyormuş. Annem, hoşuna gider umuduyla, Hâşim’in fotoğrafını babamınkiyle şişmanlamadan önce güzel yüzlü bir genç olan Yahya Kemal'inki arasına koymuş meğer. Hâşim evden çıkmadan önce kendi fotoğrafını paramparça etmeyi de unutmamış."

Mungan’a göre, Ahmet Hâşim gerçekten de pek yakışıklı bir erkek değildir, yanağında bir Halep çıbanının büyükçe bir izi vardır. Mina Urgan, kitabında Hâşim’e olan hayranlığını da şöyle ifade eder: "Gelgelelim, zekâ eksikliği çok yakışıklı bir erkeği dakikasında çirkinleştirdiği gibi, Hâşim’in gözlerinden fışkıran zekâ, onu dakikasında güzelleştirirdi."

Müfettiş Ahmet Hâşim

Ahmet Hâşim, o zamanki Manisa milletvekili ve birinci meclisin adalet bakanı olan Refik Şevket İnce'ye (Refik İnce: 1950 Demokrat Parti iktidarının ilk hükümetinde Milli Savunma Bakanı, Emin Çölaşan’ın anne tarafından dedesi) müfettiş olarak gönderildiği Anadolu’dan 3 Eylül 1919 tarihli bir mektup yazar. Bu mektup, Orhan Karaveli’nin ‘’Sakallı Celal’’ (Doğan Kitap, 2007) (Bu sitemde ‘’Sakallı Celal’’i anlatmıştım) yer alır (s.45-46). Bu mektup aynı zamanda 1997 yılı Türk Dil Kurumu yayını olan ‘’Güzel Yazılar Mektuplar’’ isimli yayınının 67 ila 72 sayfalarında yer alır.

Mektubun bir kısmı şöyledir: (Mektubun tamamına yazımın sonunda yer veriyorum.)

''Ankara’da Almanya İmparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm... Anlamışlar ki, Anadolu Türkeri’nin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile bîhaberdir. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... İstisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşiflerinden ve âletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp... onun kanını ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişi-güzel dizilmesinden hâsıl olmuştur. Anadolu külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celal’in dediği gibi, en nefis icatları yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. ... Anadolu hemen baştanbaşa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum sanır.''

Bu mektup; Reşat Nuri'nin deyişiyle "mistik, uzak evliyalar diyarı", zahire deposu ve er yatağından ibaret görülen Anadolu’nun 1919 yılındaki içler acısı halini anlattır. Bu mektup; Osmanlının Anadolu’yu nasıl da ihmal ettiğini gösterir… Bu mektup; dağların başında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyayı ve bu coğrafyaya eşlik eden, bu coğrafyaya uyum sağlamış, bu coğrafyayla bir olmuş, bütün olmuş bu coğrafyanın mahzun ve mağmum insanlarını anlatırdı…

Bazıları Mustafa Kemal Atatürk’ü, Cumhuriyeti beğenmiyorlar ya!... Bu satırlardan onlar acep ne anlarlar ki? Burada hazin olan bu sefalet içinde yaşayanların torunlarının bu sefalete sebep olanların hasretiyle yanıp tutuşuyor olmalarıdır.

Şairlerin en garibi öldü

Şair hastadır... Hasta yatağında yatmaktadır. Böbreklerinden rahatsızdır Hâşim. Boğazına da düşkündür ve doktorların perhizine uymaz. Ahmet Kutsi Tecer ile birlikte şairi hasta yatağında ziyarete giden Ahmet Hamdi Tanpınar, yanından ayrılmak için ayağa kalktıklarında, onun, "şairlerin en garibi öldü" diye sayıkladığını kaydederler. Bunu Abdülhak Şinasi Hisar, “Şairin Ölümü” isimli bir yazısının “Dört Beş Hatıra” bölümünde anlatır… Girişte bahsettiğim Hâşim'in yazı hayatındaki yarım kalmış en son şiir denemelerinden oluşan ve  Dr. Sabahattin Çağın tarafından hazırlanan şiir kitabının adı da buradan gelmektedir: ‘’Şairlerin en garibi öldü.’’ (Çağrı Yayınları, 2014)

Abdülhak Şinasi Hisar, “Şairin Ölümü” isimli yazısında ölüm döşeğindeki Hâşim’i ziyaretinden sonra vapurla karşıya geçerken şunları yazar: ‘’Gözlerim kararıyordu ve o akşam guruba karşı vapurda dönerken garip bir eza hissiyle sandım ki Ahmet Hâşim’in bendeki hatıralarının ve hafızamdaki nazarlarının (bakışlarının) artık içimde öldüğünü duyuyordum ve içimde ölen bu şeyler bir adem (ölüm) rüzgârına tutulmuş gibi sanki beni terk ederek, sanki benliğimden havalanarak, uçarak, taşarak ve boşalarak güya rengârenk zerreler gibi bu muhite, bu sulara, bu guruba, bu manzaraya, bu havaya ve boşluğa gömülüyor, karışıyor, dağılıyor ve ben onları kaybediyorum.’’

Ve ‘’şairlerin en garibi’’ 04 Haziran 1933 tarihinde vefat eder…

Ve bu şekilde hüzünlü, çileli ve fırtınalı bir hayat sona erer. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın deyimiyle "ölüm yüzünün çizgilerini hiç değiştirmemiş, sadece bütün ömrünce mahrumu olduğu bir sükûneti getirerek onu tamamlamıştır."

Vefatının hemen ardından hazırlanan ‘’Mülkiye’’ dergisinin Haziran 1933 tarihli 27. sayısının Ahmet Hâşim özel nüshasında Şükûfe Nihal (Şükûfe Nihal’i de bu sitemde uzun uzun anlatmıştım) şair için şu sözleri kaleme alır: "Seni gömdüler... Gömülen yalnız sen değildin; o gün, seninle beraber, o karanlık çukura, güneşleri, yıldızları ile renkleri, çiçekleri ile bütün bir güzellik dünyası da çöktü, gömüldü..."

Ahmet Hâşim’i Eyüp Mezarlığı’na gömerler… Hâşim’i gömerler ama Hâşim’im garipliği mezarında da devam eder... Çünkü nereye gömdüklerini de kaydetmezler… Yıllarca Hâşim’in kabri kayıp kalır... 2000’li yılların başında ancak Hâşim’in Eyüp’teki mezarlığı bulunarak restore edilir... 

Edebiyatçı yazar Mehmet Nuri Yardım Hâşim’in mezarının bulunmasını şöyle anlatır:

‘’2000’li yıllardı ve rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca’nın ikazıyla Ahmet Hâşim’in ve Ziya Osman Saba’nın kayıp mezarlarının mezarlarının peşine düştüm. İkisi de Eyüpsultan’da yatıyordu, lâkin yerlerini bilen yoktu. O dönemde aktif gazetecilik yapıyordum. Derin araştırmalara girdim, birçok yazara, edebiyat tarihçisine sordum. Ama ne yazık ki hiçbir kişi ve kurumdan bilgi alamadım. Sonunda Vakıflar’da çalışan kültür tarihçisi Nedret İşli ile birlikte Eyüpsultan Mezarlığı’na gittik. Uzun araştırmalardan sonra Ahmet Hâşim’in mezarı bulundu. Eyüp Belediyesi ve Kültür Bakanlığı o zaman duyarlı davrandı ve mezarlığı restore etti. Harap olan kabri tamir ettirdi, çevresini temizledi. Şimdi, Piyerloti’ye çıkarken ilk sol sokak üzerinde Ahmet Hâşim’in mezarını gösteren levhalar görürsünüz. Ziya Osman Saba için ne yazık ki bütün aramalarıma rağmen bir sonuç alamadım."

Şimdi şair Eyüp Mezarlığı’nın derinliklerinde eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprakla ‘’O Belde’’de sürgün cezası çeken bir müebbed mahkûm gibi yatmaktadır.  100 metre ötesindeki gururlu beyaz mermeri son derece bakımlı ve tertemiz bir Necip Fazıl mezarının yanından ister istemez mukayese ile geçersiniz. Oradan da Piyerloti’ye çıkmaya devam ederseniz eğer hemen sağ kol üzerinde de Hâşim’in mezarının bulunmasına vesile olan Ahmet Kabaklı’nın mezarını görürsünüz.   

Mübhem ve nâtamam bir âlem içindeydik…

Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1926 yılında Ahmet Hâşim’e yazdığı bir mektupta şöyle yazar: "Muassır Frenk şairlerinden biri de kendisi için: 'Ben suya taş atan adamım' diyor; buradaki sudan maksat ammenin ruhu değil midir? Şair bir havuz kenarında eğlenen bir çocuk gibi, bu suya taşlar atıyor ve her taş, kendi sıklet ve cesametine göre birtakım halkalar açarak ve sesler çıkararak suyun dibine dalıyor. Ey Türk şairi! Senin taş attığın yer ise, hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluktur."

Yakup Kadri'nin sözünü ettiği "muassır frenk şairi" Henri de Regnier idi...Sonra da Haşim’e hitap ederek mektubunu, “Senin taş attığın yer ise öyle bir kör kuyudur ki ne sana daireler çizer, ne de sana ses verir”diyerek karamsar bir iç çekişiyle bitirir.

Yakup Kadri, Henri de Regnier'nin şair ve şiir tanımlamasından esinlenerek aslında Ahmet Hâşim'in kaderini anlatmıştı. Hâşim'in attığı taş kör bir kuyu idi ne yazık ki! Sadece Hâşim mi idi kör kuyulara taş atan. Bu toplumda hep öyle olmamış mıdır? Kör kuyullar gibi atılan taşlara karşı hep tepkisiz, hep sessiz, hep sedasız kalmamış mıdır?

T.S. Eliot diye tanınan, ABD doğumlu İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni Thomas Stearns Eliot’un (1888 – 1965) ‘’ The Waste Land’’ (Çorak Ülke) isminde uzun bir şiiri vardı. Şiirde geçen bir dizeydi: ‘’What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish?’’ (Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)

Aynen öyleydi ey hüznün şairi: Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyürdü bu taş döküntüde ki göle senin attığın taşlar hâle yapsındı?

Nurullah Ataç yazı içinde bahsi geçen "Dergilerde" (Yapı Kredi Yayınları, 2012) adlı kitabında Hâşim için şöyle yazardı: "Talihsiz bir şairdi Ahmet Hâşim: Yaşadığı günlerde, şiirimize getirdiği yenilik yüzünden anlaşılmadı, öldükten sonra da dilinin eskiliği yüzünden anlaşılmıyor." Çünkü büyük şiirlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır, her el o kanatları itemez ve o kapılar bazen asırlarca insanlara kapalı durur. İşte bu nedenle Nurullah Ataç aynı kitabında ‘’İki yüzyıl sonra bugünkü edebiyatımızdan açarlarken ona ‘'Ahmet Hâşim çağı’' diyecekler" diye yazar…

Bir yazısında kendisi için şöyle derdi Hâşim: "Neşeye hâkim değildik, kederi kendimizden uzaklaştıracak hiçbir kuvvetimiz de yoktu." Eyüp sırtlarındaki mâi gölgeli beldeden cüdâ kalarak müebbed mahkûm olduğun o neyf ü hicrede yani ‘’O Belde’’de rahat uyu ey büyük şair!... Ve merak etme; biz de hala senin gibi neşeye hâkim değiliz ve de üstelik kederi kendimizden uzaklaştıracak hiçbir kuvvetimiz de yoktur.

Hâşim, ustası olduğu aruz veznini eleştirirken ‘’bu veznin ziyası renkli camlardan süzülüp gelen bir ziyadır; dışarının güneşli aydınlığına benzemiyor’’ derdi. Ey büyük şair, bir bilsen, günümüzde bile bizler hâlâ güneş aydınlığına arkasını dönüp renkli camlardan süzülüp gelen ziyaya beyhude yönelen insanlarız...

Hâşim, yazı içinde bahsettiğim ‘’Bize Göre’’ simli kitabının ‘’Ay’’ başlığı ile bir bölümü vardı. Orada şunları yazardı Hâşim: ‘’Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı. Karşı karşıya oturmuş iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimizi duyuyorduk. Birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk. Başımızı çevirdik: İki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti: Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği mübhem (bilinmeyen, gizli) ve nâtamam  (tamamlanmamış, bitmemiş) bir âlem içinde idik.’’ 

Ey büyük şair! Yeryüzünde çektiğin ıstırab yeter. Müebbed uyuduğun ‘’O Belde’’’de umuyorum ki müsterihsindir artık. Bizleri sorarsan eğer, senin gibi melali anlamayan nesle âşinâ olmayan bizler de yine senin gibi mübhem ve nâtamam bir âlem içindeyiz. Yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bu coğrafyada ''gün ışığı'' yerine aydınlık diye bildiğimiz hâlâ aklımızı alan renkli camlardan bizlere süzülüp gelen bir ziyadır...

Şükûfe Nihal'in, Ahmet Hâşim'e vefatında yazdığı gibi; Ey büyük şair!. Gömülen yalnız sen değildin; o gün, seninle beraber, o karanlık çukura, güneşleri, yıldızları ile renkleri, çiçekleri ile bütün bir güzellik dünyası da çöktü, gömüldü...

Sizlere, bu karanlık dünyamızda, gün ışığı aydınlık güzel bir hafta sonu diliyorum...

Osman AYDOĞAN

Ahmet Hâşim’in sevdiğim ve önemli şiirleri

Merdiven

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Parıltı

Âteş gibi bir nehir akıyordu
Rûhumla o rûhun arasından
Bahsetti, derinden ona hâlim
Aşkın bu unulmaz yarasından.

Vurdukça bu nehrin ona aksi
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan,
Baktım ona sessizce uzaktan
Vurdukça bu aşkın ona aksi...

Karanfil

Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre âlevdir bu karanfil,
Rûhum acısından bunu bildi!

Düştükçe, vurulmuş gibi, yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervâne kesildi...

Bir Günün Sonunda Arzû

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi... sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân;
Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrârını ömrün eder i'lân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde semâ kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

O Belde

Denizlerden
Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince tâze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'nâ,
Ne bu akşamda bir gam-i nermîn
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-î istitâr ü istiğnâ.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşamki lerzesiz, sessiz
Topluyor bû-yi rûhunu gûyâ,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...

O belde?
Durur menâtık-ı dûşîze-yi tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâimâ ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervâha bir sükûn-ı menâm.
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyâhud yâr;
Dilde tenvîm-i ıstırâbı bilir
Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhud,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifhâm
Onların ruhu, şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdî sükûn u samtı arar;
Şu'le-î bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer
Mültecî sanki sâde ellerine
O kadar nâ-tüvân ki, âh, onlar,
Onların hüzn-i lâl ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir kıt'a-yı muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dûr ile mahdûd?
Bir yalan yer midir veya mevcûd
Fakat bulunmayacak bir melâz-i hulyâ mı?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim, sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhâmı.

Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz... 

Mehmet Fuat’ın Türkçesi ile ‘’O Belde’’

Denizlerden
Esen bu ince rüzgar saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Özlem ve gurbet sıkıntısıyla akşam ufkuna bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne güzelsin!
Ne sen
Ne ben,
Ne de güzelliğinde toplanan bu akşam,
Ne de düşünce acılarına bir liman
Olan bu mavi deniz
İç sıkıntısını anlamayan kuşağa yakın değiliz.
Sana yalnız bir ince genç kadın,
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü insan,
Bu düşük açlık, bu kirli bakış,
Bulamaz sende bende bir anlam,
Ne bu akşamda ince bir kaygı,
Ne de durgun denizde bir gücenik
:çine kapanma ve isteksizlik titreyişi.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki, titreyişsiz, sesiz,
Topluyor ruhunun kokusunu sanki,
Uzak
Ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
Bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkumuz...

O belde?
Durur el değmemiş hayal bölgelerinde;
Mavi bir akşam
Hep dinlenir üstünde;
Eteklenir deniz
Döker ruhlara bir uyku durgunluğunu.
Kadınlar orada güzel, ince, temiz, geceye bağlıdır,
Hepsinin gözlerinde hüznün var,
Hepsi kızkardeştir veya sevgili;
Gönüldeki üzüntüleri yatıştırmayı bilir
Dudaklarındaki ağlayan öpücükler, yahut,
O gözlerindeki çivit rengi soru sessizliği.
Onların ruhu gücenik akşamdan
Yoğunlaşmış menekşelerdir ki
Durmadan durgunluk ve susmayı arar;
Ayın hüznünün ışıksız alevi
Sığınmış sanki yalnız ellerine.
O kadar çelimsiz ki, ah, onlar.
Onların dilsiz ve ortak hüzünleri,
Sonra dalgın akşam, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir hayal anakarasında?
Hangi bir uzak ırmak ile çevrili?
Bir yalan yer midir, veya var olan,
Ama bulunmayacak bir hayal sığınağı mı?
Bilmem ... yalnız,
Bildiğim sen ve ben ve mavi deniz
Ve bu akşam ki uzun uzun titretiyor
Bende hüzün ve ilham tellerini.

Uzak
Ve mavi gölgeli bir beldeden ayrı kalarak
Bu sürgüne ve ayrılığa sonsuzca bu yerde mahkûmuz...

Ölmek

Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Titrek
Parıltılarla yanan mesâ-yı mezbaha-renk
Dağılırken suhûr-ı üryâna,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye's âşinâ-yı hüsrâna...

Kanlı bir gömlek
Gibi hârâ-yı şemsi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O dem ki refref-i hestîye samt olur ka'im
Ve bir günün dem-i âlâyiş-i zevâlinde
Sürüklenir sular âfâka şu'le hâlinde
O dem ki kollar açar cism-i nâ-ümide adem
Bir derin sesle "haydi" der uçurum,
O dem,
Firâz-ı zirve-i Sînâ-yı kahra yükselerek
Oradan,
Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden
Cevf-i hüsrâna düşmek istiyorum.

Günümüz Türkçesi ile ‘’Ölmek’’

Kahır dağının zirvesine çıkan yokuşa yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek, ölmek istiyorum
Hüsrânın umutsuzluk dolu boşluğuna.

Titrek
Parıltılarla yanan kan rengi bir akşam
Dağılırken çıplak seherlere,
Kahır dağının zirvesine çıkan yokuşa yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek, ölmek istiyorum
Hüsrânın umutsuzluk dolu boşluğuna.

Kanlı bir gömlek
Gibi, mermer güneşi arkamdan
Alıp sürükleyerek,
O ân ki; dünyada sessizlik ayakta durur
Ve bir günün görkemli öğleninde
Sürüklenir sular ufuklara alev halinde,
O ân ki kollar açar ümitsiz vücûda yokluk
Bir derin sesle 'haydi!' der uçurum,
O ân,
Kahır dağının zirvesine çıkan yokuşa yükselerek
Oradan,
Kalbin ümit sesini dinlemeden
Hüsrân boşluğuna düşmek istiyorum…

 ***

Ahmet Hâşim, şiir hakkındaki görüşlerini “Piyale” adlı şiir kitabının başında yayınlar. Aşağıdaki metin oradan olduğu gibi alınmıştır.

Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar

Karin bu kitapta okuyacağı “Bir Günün Sonunda Arzu” isimli manzume ilk intişar ettiği zaman, manası bazılarınca lüzumundan fazla muğlâk telakki edilmiş ve o münasebetle şiirde “mana” ve “ vuzuh” hakkında hayli şeyler söylenmiş ve yazılmıştı. Bu dakikada bunların hiçbirini hatırlamıyoruz. Nasıl hatırlayabilelim ki söylenen ve yazılanların bir kısmı şetm ve tahkîr ve bir kısmı da yevmî gazete haleziyâtı nev’inden şeylerdi. Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silahtır ki şerefsiz bir miras halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından batına intikal eder. Onun için hiçbir edebî nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele, elem ve edeb sahalarında nekre ve maskara, gâh âlim, gâh münekkid, gâh sanatkâr kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî adaba riayet edildiğini görmediği ümid etmek çocukça bir safvet olur.

Ne tekerleme ne de tahkir bir münakaşaya zemin olamayacağı için, biz bu satırlarda evvelce okuduklarımızı ve işittiklerimizi hatırlamağa lüzum görmeyerek, şiirde “mana” ve “vuzuh” un ne kıymette şeyler olduğu hakkında kendi telakki ve kanaatimizi söylemekle iktifa edeceğiz.

Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki şiirde manadan ne kastedildiğini bilmiyoruz. ”Fikir” dedikleri bayağı mütalaalar yığını mı, hikâye mi, mazmun mu ve “vuzuh” bunların îdrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addenler, şiiri tarih, felsefe, nutuk ve belâgat gibi bir sürü “söz” sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alaiminde seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mahiyette telâkki olunuşu resim, musukî ve heykeltıraşî gibi sanatların, kendilerine has ve münhasır fırça, boya, nota ve kalem gibi, istimali güç bir hünere mütevakkıf vasıtalara malik bulunmalarına mukabil, şiirin bu gibi hususi vesaitten mahrum ve ifadesini konuşulan lisandan istiâreye mecbur olmasındandır. Bundan dolayıdır ki parmakların tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşımütehaşi ve hürmetkâr olan nâ-ehiller, kendi kullandıkları kelimelerden vücuda gelmiş gibi gördükleri şiiri alelade “lisan” mahiyetinde telakki ile, sırf bu zaviye-i rüyetten bakarak, başkaca hazırlıklı olmağa hiç lüzum görmeksizin, onu küstahane bir lâübalilikle muhakeme etmek hakkını kendilerinde bulurlar.

Hâlbuki şair, ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vazı-ı kanundur. Şairin lisanı “nesir” gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücud bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır. “Nesir”de üslubun teşekkülü için zaruri olan anasırın hiçbiri şiir için mevzu-ı bahs olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla, yekdiğeriyle nispet ve alakası olmayan, ayrı nizamlara yabi, ayrı sahalarda, ayrı eb’ad ve eşkâl üzere yükselen, ayrı iki mimâridir.”Nesr”in müvellidi akıl ve mantık,”şiir”in ise, idrak mıntıkaları haricinde, esrar ve meçhulâtın geceleri içine gömülmüş, yalnız münevver sularının ışıkları, gâh u bi-gâh ufk-ı mahsüsata akseden kudsî ve isimsiz menba’dır.

Şiirin evzâ ve harekâtını taklide özenen bir nesrin sahteliğine, ancak nesrin sarahat ve insicânını İstiâre eden gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır.

Birkaç ay evvel “halis şiir” hakkında, meşhûr bir münekkidle münakaşası, bütün medeni fikir dünyasını alâkadar eden Rahip Bremond’un dediği gibi muhâkeme, mantık, belâgat, insicam, tahlil, teşbih, istiare ve bütün bunlara müşabih evsaf, şafak aydınlığı gibi her dokunduğuna gül penbeliğini veren şiirin sihirkâr tesiriyle tedbiri mahiyet edip istihale etmedikçe, anâsırı miyânına dahil oldukları “cümle”alelade “nesir”den başka bir şey değildir. Hatta manzumede, elektrik cereyanı nev’inden olan şiir seyyâlesi bir an inkıtâa uğradı mı, bütün bu anasır, derhal fıtrî çirkinliklerine sukut ederler.

Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nîst
Lîk çeşm ü gûşrâ ân nûr nîst

“Mana” araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakîr kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o sihr-engiz sesi telafiye kâfi midir?

Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir. Şairin hedefi, her kelimenin cümledeki mevkiini, diğer kelimelerle olacak temas ve tesadümden ve esrarengiz izdivaçlardan mütehassıl tatlı, mahrem, hevâî veya haşin sese göretayin ve müteferrık kelime ahenklerini, mısraın umumi revişine tâbi kılarak, mütevemmiç ve seyyalî, muzlim ve muzî, ağır veya seri hislere, kelimelerin manası fevkinde, mısraın musiki temevvücatından nâmahdûd ve müessir bir ifade bulmaktır.

Kelime tahavvülâtı ve ahenk endişeleri arasında “mana” küsûfa uğrarsa,”ruh” onu ahengiz lezzetiyle telafi eder. Esasen “mana” ahengin telkinâtından başka nedir? Şiirde mevzuu, şair için ancak terennüm ve teyahhüle bir vesiledir. Sıkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur kavanoz gibi, mana, şiirin yaprakları arasına gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayâlât ve kelime kafilelerini, vızıltılı arılar gibi, haricen etrafında uçuşturur. Fağfur kavanozu görmeyen kari, bu muhayyirü’l-ukul arıların kanat musikisini işitmekle zevk alır. Zira kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sırrı bu gümüş kanatların sesindedir.

Bu tarifin haricinde hiçbir şiir yoktur. Böylece olmadığı iddia edilebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona “şiir” diyenler ancak yabancılardır.

Şiirin bir müşterek lisan olmasını isteyenlerin vâhi hayaline tahakkuk imkanı temenni etmekle beraber, Şimdiye kadar hiçbir büyük şairin, mahdut bir insan tabakası haricinde anlaşılmış olduğu iddia edilemeyeceği kanaatindeyiz. Hâmid’in binlerce hayranı içinden, onu okumuş olanlar yüzde on bile değil iken, anlayanlar, bu yüzde onun binde biri nispetinde bile değildir. Şöhret, anlayan iki üç ruhtan taşan heyecan seyyalelerinin zayıf ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücut bulur. Başka türlü şöhret, asil ve mağrur bir ruh için mûcib-i hicapdır.

Bilâ mübalağa denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran dûn şairlerin işidir. Büyük şiirlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır, her el o kapıları itemez ve o kapılar, bazen asırlarca insanlara kapalı durur. Son senelerde bir müverrihimizin kolları Nedim’i belâhete karşı saklayan kalenin kanatları(nı) araladıktan sonradır ki cüceler, o şiirin bahçesine girebildiler. Fakat bu girenlerden birçoğunun anlayışı, çini duvar üzerinde kirli el izleri gibi ancak Nedim’i telvis etmiştir. Her şiirin ruh seviyesine göre muhtelif derecelerde manaları olduğuna bundan daha kâfi bir delil aramağa lüzum var mı?

Şairin “manalı” olmaktan daha nice endişeleri vardır ki, onlara nisbetle mana ve vuzuh, şiirin ancak ehil olmayana göre kurulmuş harici cebhe ve cidarını teşkil eder. Herhangi bir cinsten eser-i sanat karşısında “Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor, benzemiyor” tarzında sualler sıralayan ve ona göre fikir ve mütaala beyan eden şahıs, sanatkârın kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve temasından dikkatle hazer edeceği, âlem-i rûha musallat iğrenç bir tufeylidir. Âsar-ı sanatta hamakatına gıda bulamayan ve arzın her tarafında en fazla münteşir olan bu tufeyli, her devirde ve her memlekette sanatkârın candan düşmanı olmuştur. Hayatta sanatkâr, onun yüzünden, gâh süflî bir dalkavuk ve gâh masum bir kurban olur. Bu dağınık sanat tüfeylilerinin yanında sanat mefhumunu taklit eden bir de sanat memuru vardır ki, edebiyatta enmûzeci “edebiyat hocası” dır.Vehle-i ûlada unvan ve sıfatı emniyet-bahş olan bu adamın hakikatte “edebiyat dersi” kadar Vâhi olduğunun düşünülmemesi şiyan-ı hayrettir. Edebiyat hocası, hava satan ve mehtap ışığı imal eden efsanevi tacirler gibi, güzelin his ve idrakini bir tali mektep programına tebaan şakirdlerine öğreten, şimdiki hatalı terbiye usulünün halk ve icat ettiği beyhûde bir mürebbidir. Ne şair şiiri, ne sanatkâr sanatı tefsîr ve îzâh edemez. Onun için, hiçbir memlekette edebiyat muallimi,-nâdir istisnalarla- ne bir şair, ne bir nâsir, ne de başka bir sûretle sanata mensup olan bir insandır. Ekseriyetle kıraat, imlâ ve sarf hocalığından istihâle eden bir zât nazarında şiir, sualli cevaplı bir kıraat malzemesinden fazla bir kıymeti olmadığından, nesre kabil-i tahvîl ve surh u nahv tatbikatına müsait olmayan her şiir, genç zekalar için bir tehlike ve sû i misaldir. Anlaşılmak şartıyla, edebiyat hocası için üstad ile mübtedinin eseri mefâhir-i lisan idâdına dahil, aynı ayarda güzel yazılardır. Bir siyah gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi, izah edilmeksizin kendiliğinden anlaşılan şiiri duymak için en ibtidâî asabi techizattan mahrum olan hoca, şiiri imla, sarf ve nahv meselesi halinde anlatamadığı gün, kürsüde söyleyeceği artık bir tek söz kalmamıştır.

Mamafih bir dakika için şiirde “vuzuh” un lüzumu kabul edilse bile, evvela vuzuhun ne demek olduğunu anlamak lâzım gelir. Hangi türlü zakânın anlayışı vuzuha mikyas addedilmeli? Birisine göre açık olan bir şiirin diğerine göre de öyle görünmesi hiç lâzım gelmez. Zekâlar vardır ki kâinatın ortasına ayılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu veya bu şiir değildir; sıkı meçhulât ormanları bunların zekâlarını ve ruhlarını her taraftan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan mananın, uçurumdakine nâ-mer’i olması kadar ne zaruri olabilir? Şair, umumi lisandan müfrez kelimeleri yeni manalarla zenginleştirmiş, her harfi yeni ahenklerle tannân, reviş ve edası başka bir mikyasa göre tanzîm edilmiş, hüsn, renk ve hayal ile meşbû şahsî bir lehçe vücud(a) getirdiği andan itibaren eserinin vuzuhu karie göre tahavvül etmeğe başlar. Zira vuzuh, esere ait olduğu kadar karin de zekâ ve ruhuna taalluk eden bir meseledir. Her yerde olduğu gibi bizde de yevmî gazetenin tenbel alıştırdığı kari, şiirde kolay bir zevk bulamaz. Hâlbuki şiir, anlaşılmak için, ruh ve zekâ istidâdından başka çetin bir hazırlanma ve hatta ziyâ, hava ve zaman şartları gibi müşkil birtakım hârîci avâmilin de yardımını ister. Şiirler vardır ki, sular gibi akşamla renklenir ve ağaçlar gibi mehtabla gölgelenir. Güneşin ziyâsında ise bu aynı şiirler, teneffüs edilmez bir buhar olur. Uzaktan gelen bir çoban kavalını veya bir bahçıvan şarkısını dinleyerek ağlamak istediğimiz yaz gecelerindeki ruhumuz, öğlelerin hararetinde taşıdığımız o ağır ve baygın ruhun eşi midir? En güzel şiirler manalarını karin rûhundan alan şiirlerdir.

Şiirde bazı aksâmın şübhe ve mübhemiyette kalması bir hata ve bir kusur teşkil etmek şöyle dursun, bilakis, şiirin bediiyeti nokta-i nazârından elzemdir. Üslûbda köreltici bir sarahat, İngiliz bediiyatçısı Ruskin’in dediği gibi, muhayyileye yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman sanatkâr en kıymetli müttefiki olan karin ruhundan gelecek yardımı kaybetmiş olur. Eser-i sanatın en büyük hedefi muhayyileyi kendine râmetmektir. Buna muvaffak olmayan eserin diğer bütün meziyet ve faaliyetleri, onu bir eser-i sanat olmamaktan kurtaramaz.

Mevzû, gece içinde güller gibi, cümlenin ahenkli karanlığında ve muattar heyecanı içindebir nim-şekil olarak ancak sezilir bir halde bırakılırsa muhayyile onun eksik kalan aksâmını ikmâl eder ve ona hakikatten bin kere daha müheyyic bir vücut verir. Harabelerin, uzaktan gelen seslerin, nâ-tamam resimlerin, kaba yontulmuş heykellerin güzelliği hep bundandır. Hiç bir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir. İlk defa kapılarından gece girdiğimiz şehirlerin gündüz manzarası hayâl için en hazin bir sükût olduğunu kim tecrübe etmemiştir? Muhayyile, yarasa kuşu gibi, ancak şiirin nîm karanlığında pervâz edebilir.

Hâsılı şiir, resûllerin sözü gibi, muhtelif tefsirâta müsâît bir vüs’at ve şümulü haiz olmalı. Bir şiirin manası diğer bir mana olmağa müsait oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da manası izâfe eder ve bu suretle şiir, şairlerle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı olmak pâyesini ihraz edebilir. En zengin, en derin ve en müessir şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve bineaneleyh nemütenâhi hassasiyetleri isti’âb edecek bir vüs’ati olandır. Mahdut ve münferit bir mananın çenberi içinde sıkışıp kalan bir şiir, hududu, beşeri teessürâtın mahşerini çeviran o mübhem ve seyyâl şiirin yanında nedir?

***
Müfettiş Ahmet Hâşim ve Mektubu

Ahmet Hâşim, o zamanki Manisa milletvekili Refik Şevket İnce'ye müfettiş olarak görevlendirildiği Anadolu’dan yazdığı 3 Eylül 1919 tarihli mektup. Bu mektup, Orhan Karaveli’nin ‘’Sakallı Celal’’ (Doğan Kitap, 2007) isimli kitabında (s.45-46) ve 1997 yılı Türk Dil Kurumu yayını olan ‘’Güzel Yazılar Mektuplar’’ isimli yayınının 67 ila 72 sayfalarında yer alır.

Sevgili Refik,
İhtimal sana fazla yazıyorum. Fakat ben bundan memnunum. Bulunduğum noktalardan sana doğru uçurduğum bu mektuplarla pervaz-ı evraktan oluşmuş ve bütün mesafeler boyunca sürekli maddi ve manevi bir bağ ile kendimi sana bağlı tutmak istiyorum. İletişimimizin bu gidişatı seni bunaltıyor mu? Geçen mektubumu Niğde’den yazmış ve o mektubu gönderdikten sonra sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. Yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene Niğde’den yazıyorum. Gördüğüm Anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım?

Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? Bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır. Anadolu köylüsünü sınıflandırmada karıncalar cinsine ithal etmeli fikrindeyim. Gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan ve gece en güzel yıldızlar altında bütün böceklerinin sonsuz sesleriyle uzanıp giden bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikirliliğiyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insaniyetin zor çalışma şartlarına tesadüf olunur. Sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bütün bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu metharlarına doğru çekip götürmekle meşgul görünür. Tıpkı karıncalar gibi, tıpkı karıncalar gibi…

Fakat boğazlarının kârına olarak aklın bütün maharetlerini ret ve iptal eden bu adamların boğazı da memnun etmekten pek uzak bulundukları, en zenginlerinin evinde geçirilen bir gecenin sabahında, nefis bir yemek diye sofraya getirilen suyla pişmiş uğursuz bir fasulyanın barsaklarda sebep olduğu gazlar ve ıstıraplar ile uyanılıp da anlaşıldığı zaman, bu akılsız kardeşlerin maksatsız hayatına, boşa giden üstün gayretle çalışmalarına karşı derin bir elem duymamak mümkün değildir…

Refik; Ankara’da, Almanya imparatorunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. Bunlar, bir seneden beri her gelen hastayı ücretsiz muayene etmek ve mümkün olduğu kadar incelemelerini sıhhatli kişiler üzerinde (mektep talebesi gibi) yapmak suretiyle şunu anlamışlardır ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği. 

Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icâdından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. Uzaktan görüldüğü zaman heyet-i umumiyesiyle bir arabadan ziyade büyük ve korkunç bir karafatma hissini veren tarihe âşina bir göz için üzerindeki uzun değneği ve ayakta duran arabacısıyla Dara ve Keyhüsrev devirlerine ait taşlar üstünde çizilmiş ilkel arabaları hatırlatan bu kağnıların boyunduruğu altında masum hayvanların çektiği azabı gördükçe, onu sevk eden sakin köylünün insanlar gibi bir ruhu olup olmadığından şüphe ettim…

Anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu kullanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. Tezeğin bu adamlar nezdindeki kıymeti hayret vericidir. Sürüler meraya çıkarken veyahut akşam şehre girerken kadın ve çocuk, gözleri nurlu bir noktaya cezp edilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküz götünden düşen en ufak bok parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. Bu boklar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere cem ettirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. Anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. Bütün havalarında o hoş koku solunur. Yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir. Eski Mısırlılardan ziyade Anadolular apis öküzüne hürmet etmeliydi. Öküz, burada hayatının genelinin zembereğidir.

Evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hâsıl olmuştur. Baca nedir, bilir misin? Dibi kırık bir testi.  Kızılırmak civarında, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın maddesel özelliğinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar. Nevşehir’den yarım saat beride güvercinlik adında kovuklardan oluşan bir köy vardır ki, hakikaten ancak bir güvercinlik olmaya yakışan bir köydür. Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. Kaynamış süte kirli bir demir parçası yahut eski bir gümüş para atılsa sütün derhal yoğurda dönüşeceğini sen de bilirsin. 

Anadolu, hemen bir uçtan bir uca frengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder. Bununla birlikte güzel oldukları zaman da güzelliklerinin emsalsiz olduğunu itiraf etmeli. Siyah, derin ve titretici gözlerle insana bakan şalvarlı, düzgün ölçülü Anadolu kadınları; sizleri nasıl unutacağım? Gençleri, insanın bazen en mükemmel bir örneğini temsil ederler. fakat, bunlar, nadirlerdendir.,

Refik, Anadolular hakkında sana daha çok yazacak şeyler varsa da mektuba gülünç bir makale süsü vermemek için bu konuyu burada kesiyorum. Anadolu seyahati artık benim için nihayet buluyor demektir. Bundan da üzgün değilim. … Niğde teftişi son bulmuştur. İâşe heyet-i teftişiyesine girdiğim günden beri kazandırmış olduğum tutar iki bin liraya varmıştır. Benim zararım ise pek çoktur. Öncelikle sağlığım bozuldu. Hayli keçi eti yedim. Birçok da gereksiz masraflar ettim ve rahatımdan da birçok şey kaybettikten sonra yerimden de oldum. Yakında, belki, üç gün sonra istanbul’a gidiyorum.

Ahmet Hâşim, 3 Eylül 1919

Ahmet Hâşim'in Eyüp Mezarlığı'ndaki kabri:

 




Kral Lear

24 Ocak 2019

Bu sayfada William Shakespeare’in ‘’Hamlet’’, ‘’Machbeth’’, ‘’Othello’’, ‘’Julius Caesar’’ ve ‘’66. Sone’’ isimli eserlerini anlatmıştım. Ancak Shakespeare’in sizlere anlatmadığım bir eseri daha var: ‘’Kral Lear’’ (Kral Lear, Remzi Kitabevi, 1986. Çev. Özdemir Nutku)

‘’Kral Lear’’ Shakespeare'in en iyi trajedilerinden biri olsa da Hamlet ve Machbeth gibi oyunların yanında karmaşıklığı ve zor anlaşılması nedenleriyle geri planda kalmış bir oyundur.

Shakespeare'in bütün oyunlarında şiddet, umutsuzluk, delilik ve ölüm vardır. Perde kapanırken sahnede kan gölü oluşur. Shakespeare'in oyunlarında ölüm bir çözümdür. Kötü karakterler ile trajedinin başkahramanları oyunun sonunda genellikle ölürler ve trajik sonlarla adalet yerini bulur.  ‘’Kral Lear’’ oyununda ise bütün bu özelliklerin daha fazlası vardır. 

‘’Kral Lear’’ oyunu (İngilizce ’’True Chronicle History of the Life and Death of King Lear anf His Three Daughters’’ veya ‘’The Tragedy of King Lear’’ olarak adlandırılır) 1600’lerde  yazıldığı tahmin edilmektedir. Shakespeare'in diğer birçok oyununda olduğu gibi ‘’Kral Lear'’ın hikâyesi de daha önceden anlatılan halk masallarından alınmadır.

Shakespeare, ‘’Kral Lear’’ oyununda karakter analizlerini, insan ilişkilerini ve özellikle de çıkar ilişkileri çok iyi ele alır. Bu konularda ‘’Kral Lear’’ bir başyapıt niteliğindedir. Her Shakespeare yapıtında olduğu gibi bu oyunu da hakkıyla anlayabilmek için önce oyun kitaptan okunmalı sonra da sahne de seyredilmeli diye düşünüyorum.

Oyunun hikâyesi özetle şu şekildedir:

Yaşlı Kral Lear, çöküş sürecine giren imparatorluğun yönetimini ve kendi mülkiyetini üç kızı arasında paylaştırmak ister. Bu paylaşımın eşit ve adil olması için kızlarını da denemek isteyen Kral Lear, kızlarını toplar ve kızlarına kendisini ne kadar çok sevdiklerini sorar. Kızlarından Goneril ve Regan sahte ve süslü sözcük ve cümlelerle babalarını ne kadar çok sevdiklerini anlatırlar. Fakat gerçek sevginin süslü laflarla anlatılamayacağına inanan kızların en küçüğü olan Cordelia ise dürüstçe ve sahici sözlerle babasına olan saygı ve sevgisini dile getirir.

Yaşlı Kral idrak ve izan yoksunudur, Cordelia’nın sevgi cümlelerine inanmaz ve onu evlatlıktan reddederek sürgüne gönderir ve hükümranlığını ve topraklarını diğer kızları Goneril ile Regan arasında paylaştırır. Kral, Cordelia'yı savunmaya kalkan Kent Kontu'nu da sürgüne gönderir.

Babalarından hükümranlığını ve topraklarını alan Regan ve Gonoril mutlak hâkimiyeti elde etmek için babalarına bunak muamelesi yaparak Kral Lear'ın askerî ve idari gücünü kısıtlarlar. İki kızı tarafından kapı dışarı edilen Kral Lear sonunda gerçekten bunar, aklını kaçırır...

Kral Lear’in  bu aymazlık ve budalalıkla verdiği karar, oyunun temel çatışma ekseni oluşturur. Oyunun ilerleyen aşamalarında idareyi elinde bulunduran Kral Lear’in entrikacı kızları, kumpas ve dalaverelerle imparatorluğu ve kendilerini  trajik bir biçimde tehlikeye atarlar. Oyunun ilerleyen aşamalarında güç  paylaşımı ve iktidar hırsı adına öldürme ve ölümler başlar.

Oyunda Kral Lear'ın trajedisine paralel olarak Gloucester Kontu'nun da hikâyesi bulunur. İki hikâyenin de teması evlatlarından kötü olanların etkisiyle, iyi evlatlarını haksız yere cezalandıran babaların kendilerini düşürdükleri zor durum ve trajik sonları anlatılır.

Oyunun anlatımını burada kesiyim çünkü oyun bundan sonraki bölümü özetle anlatamayacağım kadar karmaşıklaşır. Oyunun sonunda da başta da söylediğim ve her Shakespeare oyununun sonunda olduğu gibi sahne kan gölüne döner ve hemen hemen herkes ölür.

Ancak oyunun sonunu söyleyeyim: Kral Lear iki kez cezasını bulur. Önce haksızlık ettiği ve sarayından kovduğu Cordelia'sıyla yüzleşir ve ardından da ölür.

Özetle bu oyunuyla Shakespeare demek ister ki; çok konuşanlardan, övgüleriyle ikiyüzlülüğün en tiksindirici örneklerini verenlerden, kalp parayı ağız kalabalığıyla altın sikkesi olarak göstermek isteyenlerden kaçının. Krallar çoğunlukla dalkavukluğu severler ve yutarlar. İltifata alışmış olanların gözleri gerçeğe kapalıdır.

Shakespeare oyunlarının özelliği oyun içinde geçen sözlerdir. Bu sözleri okuyunca sanırsınız ki dört yüzyıl önceki bir dünyadan değil de günümüz dünyasında geçen ve sizlere tanıdık gelen sözlerdir.

Şimdi gelelim oyunda geçen ve sizlere tanıdık gelen, her zaman taze ve her zaman güncel olan bu sözlere:

"Evlat nankörlüğü, zehirli bir yılan dişinden bile daha keskindir."

‘’Beterin beteri olduğu sürece umut etmek gerekir."

"Gerekli ihtiyaçları sağlanamamış insan, zavallı, çıplak ve oklanmış bir hayvandan farksızdır." 

"Lime lime giysiler, en ufak, en önemsiz hataları bile gösterir. Ama günahını altın kaplat da gör, adaletin güçlü, uzun kılıcı nasıl da kırılır."

"Göze iyi görünür kötü kişiler, daha kötüleri varsa eğer. En kötü olmamak da bir bakıma övgüye değer."

"Ne tatlı olmalı ki yaşamak, sürekli ölüm korkusu çekmeyi, ölümün kendisine yeğliyoruz."

‘’Zamanımızın laneti bu, körlere gösteriyor deliler yolu!’’

" ‘Daha beteri olamaz’ diyebiliyorsak hala, en kötüyü tatmamışız demektir.’’

‘’Kendi başına acı çeken, ruhunda acıyı daha fazla duyar.’’

‘’Kendini çekip koparan dal kurumaya mahkûmdur.’’

‘’Akıllanmadan yaşlanmayacaktın.’’

‘’En iyiyi bulmak için uğraşırken iyiyi kaybediyorsunuz.’’

‘’Pislik ancak pislikten tat alır.’’

‘’İnsan, en dipsiz yarayla kanadı mı bir defa, acıtmıyor canını artık ne gelse başına.’’

‘’Kısık sesi yankı yapmıyor diye kalbi boş sanma kimseyi.’’

‘’Akıl ve erdem iğrenç olana iğrenç gelir.’’

‘’İnsan, bu dünyaya ağlayarak gelir, yeterince ağladıktan sonra da ölüp gider.’’

" ‘En beter yerdeyim’ diyebildiğin müddetçe, değilsin demektir en beter yerde.’’

“Konuşacaksak eğer, hissettiklerimizi söyleyelim, gerekenleri değil.”

Böylesine önemli ve her daim güncel olan bu oyuna sinema yönetmenleri de ilgisiz kalamazlar.

Sinema tarihinin en önemli ve etkileyici yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Japon yönetmen Akira Kurosawa ‘’Ran’’ isimli filminde Kral Lear’ın konusunu işler. Ancak bu filmde üç kızın yerini üç oğul alır.

İngiliz yönetmen Don Boyd'un ‘’Krallığım’’ (My Kingdom ) filminde de bu konu işlenir Ancak bu filmde Kral Lear'ın yerini Liverpool suç örgütünün babası Sandeman alır. Bu filmde de Sandeman karısı Mandy'nin öldürülmesi üzerine, intikamını üç kızına havale eder.

Sovyet sinema yönetmeni Grigori Kozintsev tarafından 1971 yılında Kral Lear’ın bir Sovyet uyarlaması da yapılır ‘’Korol Lir’’ adında... 

Kral Lear İngiliz tiyatro ve sinema yönetmeni, oyuncusu ve yapımcı Laurence Olivier'in başrolünü oynadığı bir de televizyon dizisi vardır.

Son olarak İngiliz yönetmen Richard Eyre’nin 2018 yılı yapımı ‘’King Lear’’ filmimde Kral Lear’ı Anthony Hopkins canlandırır.

Ayrıca Turgenyev'in de Shakespeare'in bu yapıtının Rus derebeylerine özgü bir uyarlaması olan "Bozkırda bir Kral Lear" (Kırmızı Kedi Yayınları, 2015) isimli konusu Rusya'da geçen bir romanı da vardır…

Shakespeare eserlerinde bu oyunda da olduğu gibi adaleti hiç ihmal etmez.  Shakespeare eserlerinde adaleti hep oyununun sonuna bırakır. Tıpkı ilahi adalette de Allah'ın adaleti ihmal etmeyip imhal ettiği (*) gibi!

Yeryüzünde şu veya bu şekilde Kral Lear’ın bu trajedisini yaşamayan aile yok gibidir; bir bakınız kendinize, ailenize, etrafınıza! Kısık sesi yankı yapmıyor diye kimseyi kalbi boş sanmayın! O kabakların da sabısı vardır!

Osman AYDOĞAN

(*) İmhal etmek: Zamana bırakmak...




Generallerin Beş Çayı

22 Ocak 2019

Fransız yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, gazeteci, senarist, oyuncu, eleştirmen, çevirmen ve maden mühendisi ve Vernon Sullivan takma adıyla yazılar yazan Boris Vian (1920-1959)’ın bir tiyatro oyunu var: ‘’Generallerin Beş Çayı’’ (Mitos Boyut Yayınları, 2009) Oyun 1951 yılında yazılır ancak 1956 yılında yayınlanır.

Boris Vian, genç yaşta (39) hayata gözlerini yummasına rağmen uzun uzun yazdığım sıfatlarından da anlaşılacağı gibi çok yönlü bir sanatçıdır.

‘’Generallerin Beş Çayı’’, Boris Vian’ın Fransa’nın Cezayir ile savaşa girdiği dönemi alaya alan bir komedi, bir hiciv eseridir. Oyun, eserde geçen Fransız Genelkurmay Başkanı Audubon’un şu sözü üzerine inşa edilir: ‘’Saçmalarım. Cümle âlemin derin derin düşündüğü şu günlerde, özgür ve bağımsız bir fikre nasıl sahip olunur sanıyorsunuz siz? Tabii ki saçmalayarak…’’

Fransa hükümeti aşırı üretimden kaynaklanan ekonomik bir kriz içindedir. Paraya ve pazarlara ihtiyacı vardır. Fransız hükümetinin bu duruma bulduğu çözüm ise savaştır.

Kısaca özetlediğim oyunun bu bölümünü yazımın sonunda tamamını ‘’Birinci bölüm’’ olarak veriyorum.  

Komik bir şekilde savaşa ikna edilen, hala anne egemenliğinden kurtulamamış Fransa Genelkurmay Başkanı evinde bir çay partisi düzenler. Bu çay partisine, önce her biri birbirinden basiretsiz kuvvet komutanları, sonra da Fransız, Amerikalı, Rus, Çinli generaller, bürokratlar, psikoposlar ve huysuz bir de anne katılır…

Savaşa karar verilir ama düşman kim olacaktır, kiminle savaşılacaktır? Bu henüz belirsizdir... . Bu yüzden ABD, SSCB ve Çin askerî ataşelerine haber gönderilerek beş çayı için Fransız Genelkurmay Başkanı Audubon’un evine davet edilir. Ancak Fransa ile savaşmaya bu ülkeler de yanaşmazlar. Çin askerî ataşesi Suriye'ye, pardon Afrika’ya savaş açmayı teklif eder ve bu teklif kabul edilir. Diğer ülkeler de bu kararı destekledikleri gibi Fransa yanında savaşmak için asker göndermeye de karar verirler. Böylece savaş başlar.

Bir düşman bulma arayışını oyunda geçtiği şekliyle yazımın sonunda ‘’İkinci bölüm’’ olarak veriyorum.

Oyun evdeki çay partisinden, savaşın ortasında cephede bir sığınağa geçerek orada devam eder.

Bu oyunda geçen isimler, ülkeler ve zaman değişse de değişmeyen evrensel ilkeleri ortaya koyar. Çünkü oyunda; iktidarı pekiştirmek ve devamını sağlamak için militarizmin meşrulaştırılması adına vatan, millet, bekâ, din, iman, devlet, aile, ahlak vb. gibi değerlerin iktidar mücadelesinde araç olarak bir nasıl kullanıldığı hicvedilerek anlatılır.

Fransa Genelkurmay Başkanı Audubon’ın oyunun başında geçen bir sözü aslında her şeyi özetler: ‘’Saçmalarım. Cümle âlemin derin derin düşündüğü şu günlerde, özgür ve bağımsız bir fikre nasıl sahip olunur sanıyorsunuz siz? Tabii ki saçmalayarak.’’

Öyle değil mi?

Osman AYDOĞAN

Birinci bölüm:

Oyunu vermeden önce vermeden önce oyunda geçen kişileri açıklamam gerekiyor:

Leon Plantin: Başbakan.
General Audubon: Fransa Genelkurmay Başkanı

Fransa hükümeti aşırı üretimden kaynaklanan ekonomik bir kriz içindedir. Paraya ve pazarlara ihtiyacı vardır. Fransız hükümetinin bu duruma bulduğu çözüm ise savaştır. Oyunda savaşa şu şekilde karar verilir:

LEON: Le Monde'da ekonomi köşesini yazıyordum. O halde size durumu özetlemeye çalışayım; şu anda, aşırı üretimden kaynaklanan bir kriz yaşamaktayız. Normal şartlarda zirai üretim fazlalaşınca, bir yolunu bulup sanayi üretimini azaltırız. Böylece n'olur? Zirai ürünlerin fiyatları düşer, sanayi ürünlerinin fiyatları artar. Tam bu noktada biz ne yaparız? Hem ürünlerinin fiyatlarına zam yapmayan çiftçilere para desteği sağlarız, hem de bu ucuzluktan faydalanabilsinler diye sanayide çalışan işçilerin ücretlerine zam yaparız. Çiftçiler, onlara verdiğimiz maddi desteği, sanayi ürünleri satın almakta kullanırlar; sanayicilerin bu satışlardan elde ettikleri büyük kâr ise, sosyal kesintilerdi, üretim vergileriydi, bakanlığa bağlı denetim birimlerimiz tarafından kesilen cezalardı derken, hop diye bizim cebimize geri gelir. Böylece devre tamamlanmış olur ve herkesin yüzünde güller açar.

AUDUBON: (Hâlâ bir şey anlamamıştır, inatla) Olan hep askerlere oluyor ama.

LEON: Olur mu hiç Wilson, öbür memurlara ne oluyorsa, size de olan o. Kalbimi kırmayın lütfen. Ben şurada yıllardır uygulanan bütçe dengeleme yöntemlerini anlatıyorum size; hem daha bugüne kadar, verdiğimiz ödenekten şikâyetçi olan asker ne gördüm ne duydum.

AUDUBON: Öyle olsun. Fakat mevcut durumun nesi kötü, hâlâ anlamış değilim.

LEON: Yapmayın Audubon, durum bir felaket. Şu anda zirai üretim ve sanayi üretimi aynı anda artıyor! Eh hal böyleyken dengeyi sağlamanın mümkün olamayacağını da kafanız alır herhalde.

AUDUBON: Elebaşlarından bir kaçını kurşuna dizsek?

LEON: Olmaz Audubon, olmaz... Geçici tedbirler işimize yaramaz. Asıl yapılması gereken, bu üretimin akabilmesi için bir kanal açmak, ona yeni pazarlar yaratmak.

AUDUBON: Yeni pazarlar... Tüketiciler mi yani?

LEON: Doğru, doğru, tüketicilere yönelmek gerek ama onları bolluğa alıştırmak da çok tehlikelidir. Hem tehlikeli, hem sağlıksızdır. Bolluk uyuşturucu bir şeydir Audubon. Bir milletin sağlıklı olabilmesi için, yokluk çekmesi gerekir... Ama hadi iyi gidiyorsunuz, doğru yoldasınız. Biraz daha gayret. Şimdi söyleyin bakalım, ihtiyacımız olan ideal tüketici kim olabilir?

AUDUBON: (Kara kara düşünür, sonra birden aklına gelir) Ordu!

LEON: Ordu tabii ya! Ordu bizim için müthiş faydalıdır Audubon; neden biliyor musunuz, çünkü parayı harcayan ordudur ama ordunun parası tüketicinin cebinden çıkar. İşte bizim dengeyi kurmamızı sağlayacak yegâne şey de, bu müthiş dengesizliktir. Yani değil mi, çocuğa sorsanız bilir, önce bir dengesizlik olacak ki, sonra dengeyi kurasınız.

AUDUBON: (Hayran kalmıştır) Size bir şey diyeyim mi, yani malumunuz, biz savaşçılar öyle pek ayılıp bayılmayız siz bürokratlara... Ama şu son anlattıklarınız... Çok sıkıydı, çok.

LEON: Ah teveccühünüz.

AUDUBON: Yok yok, sahiden kutlarım, çok sıkı konuştunuz. Biraz daha rakı? - ;

LEON: Keşke sizin şu rakı da biraz sıkı olaymış... Neyse alıyım, pastisiniz yokmuş madem... (Kadehini uzatır.)

AUDUBON: (Aniden donakalır) Leon! Durun bakayım! Yoksa şey mi demek istiyorsunuz siz!..

LEON: Eee öyle. Savaş.

AUDUBON: Savaş. (Audubon elleri titreyerek bardağını bırakır ve koltuğa çöker)

LEON: Hadi ama... Yapmayın böyle... Toplayın kendinizi dostum... Wilson! Hah şöyle...

AUDUBON: Ay... Leon... Ay olamaz... Of... Çabuk... Badem şurubum... Şurada, şurada... (Leon arkasını dönüp rakı bardağını alır ve Audubon'a uzatır: Audubon bir dikişte bitirir ve dudaklarını şapırdatır) Ah! Bu iyi geldi.

LEON: Aman iyi dostum, hadi bakalım, sağlığınıza... (Öbür bardaktakini içer) Öğh! Lanet! İğrenç badem şurubunuz yine bana gelmiş! Siz de rakımı içmişsiniz.

AUDUBON: Ah! Ziyanı yok canım, ziyanı yok... Cimriliğin canı cehenneme...  Of, bu arada az kalsın yüreğime indiriyordunuz yani, savaşmış falan, denir mi öyle şeyler? Bir daha yapmayın böyle şakalar, rica ederim...

LEON: Wilson, şaka yapmıyorum...

AUDUBON: Heh hey, rüyadayım, uçuyorum!...

LEON: (Soğuk bir tavırla) Sevgili dostum, hiç komik değilsiniz.

AUDUBON: Aman siz çok komiksiniz sanki!

LEON: Bakın, sanayiciler size güveniyor. Sorunlarla yüzleşmek zorundasınız, sorumluluktan kaçmak olmaz.

AUDUBON: Sorumluluktan falan hiç bahsetmeyin, bir kere bir general savaştan sorumlu olamaz. Kanıt isterseniz hemen söyleyeyim, savaş çıkaranlar daima siviller olmuştur.

LEON: Ne var bunda korkacak? Beş milyon iş adamı arkanızda olacak.

AUDUBON: Olsun, peki benim önümde kimler olacak haberiniz var mı sizin? Dünya kadar herif, ellerinde toplar, tüfekler, kılıçlar... Size eğlenceli falan mı geliyor bu?

LEON: Yahu sizin de işiniz bir zahmet savaşmak canım!

AUDUBON: Benim işim generallik ve inanın bu şartlarda ne tadı kalıyor, ne tuzu! Ah, ama barış zamanı öyle midir ya, nasıl güzeldir; paşa paşa alırsın terfiini, basın falan bulaşmaz, yeniyetmenin biri azıcık savaş gördü diye önüne geçmeye kalkmaz, olmaz böyle salakça şeyler!.. Ama savaş çıktı mı n'olur, mevcut sayınız bile yerinde durmaz, bir artar bir azalır, her şey birbirine girer, daha neler neler... Of! Angarya diye buna denir işte.

LEON: Ama bütün millet arkanızda olacak!

AUDUBON: Demin iş adamları arkamdaydı, şimdi bütün millet oldu. Son seçimlerde n'olmuştu bir kere, yüzde yetmiş beş çekimser çıkmamış mıydı?

LEON İyi ya işte! Sesini çıkarmayan, kabul etmiş sayılır!

AUDUBON Bence asıl n'olmuş biliyor musunuz? Siz kafayı yemişsiniz.

 

İkinci bölüm:

Bir düşman bulma arayışı da oyunda geçtiği şekliyle vermeden önce oyunda geçen kişileri açıklamam gerekiyor:

Leon Plantin: Başbakan. 
General Audubon: Fransa Genelkurmay Başkanı.
General Jackson:  ABD askerî ataşesi. 
General Korkiloff: SSCB askerî ataşesi. 
General Ching-Ping-Ting: Çin askerî ataşesi.

LEON: Peki... Oturun yerinize, ben anlatırım... İçinde bulunduğumuz durumu Özetlemem gerekirse, Fransız sanayicileri ve çiftçileri kendilerini çok ciddi bir darboğaz içinde bulmuş ve aşırı üretimden kaynaklanan bu felaketin üstesinden gelebilmek için savaşa girmeye mecbur kalmışlardır. Hal böyle olunca, ben de gerekli tedbirleri alması için General Wilson de la Petardiere'i görevlendirdim. Ama bu beyinsiz, aklınıza ne kadar ayrıntı gelirse hepsini bir güzel ayarlayıp, kiminle savaşacağımızı düşünmekten aciz çıktı. İşte sizi bu yüzden davet etmiş bulunuyorum... Ve şimdi bütün samimiyetimle soruyorum; bizimle savaşmak isteyen var mı?

CHING: Ah, biz almayalım. Çok uzak.

KORKİLOFF: Niet... Biz içeridekileri halledemedik daha!

JACKSON: Eh ikisi de olmaz diyor. Yapacak bir şey yok.

LEON: Dostlar bakın, uluslararası arenada Fransa'yı adamdan sayan falan kalmamış durumda. Böylesine şanlı bir tarihe sahip olup da bu duruma katlanmamız mümkün değil, yani sizin keyfinizi bekleyecek halimiz yok. Nasıl ki mutfakta, modada, şampanyada ya da parfümeride başı biz çekiyoruz, medeniyette de başı biz çekmeliyiz ve biz; ne diyorsak o olmalı. Şimdi tekrar soruyorum; kiminle yapıyoruz?

AUDUBON: Plantin, biraz daha bojole rica etsem. (Francine servis yapar)

KORKİLOFF: Ben diyeceğimi dedim, ilgilenmiyorum.

JACKSON: Biz hiç hazır değiliz.

CHING: Mümkün değil. Dünyanın yolu. Başkasını bulun.

LEON: Hadi, ama anlayın canım durumu...

KORKİLOFF: Şöyle ufak tefek ülkelere sataşsanıza, ne bileyim, Venezüella'ya mesela... Ya da Ateş Toprakları'na.

AUDUBON: Buldum! Monaco Prensliği! Çok fiyakalı olur!

CHING: İngiltere ne güne duruyor?

LEON: Ah sormayın, keşke olsa. Baş belası bir politik anlaşma yüzünden kaç senedir bir şey yapamıyoruz onlarla.

AUDUBON: Şu Jeanne d'Arc hikâyesini geri getirsek gündeme? Sonra, Fachoda krizi vardı mesela, o da olur.

LEON: Ne Fachodası be? Yok artık, Mers-el Kebir Savaşı var, onu hortlatalım istersen? Öf, bırak, iş çıkmaz onlardan.

KORKİLOFF: İtalya?

LEON: Onlar bizden sayılır, rakip lazım bize.

JACKSON: Bir kere bizden umudu kesin. Bizim çocuklar ölür de bir daha Fransa'ya adım atmazlar. 44'de gelenleri soyup soğana çevirdiniz resmen. Üstelik Fransızların alayı dinsiz...

LEON: Tüh be tüh... Bizim iş yattı desenize.

CHING: Hiç yatar mı sizin işler? Lütfen güldürmeyin beni çok saygıdeğer Plantin. Afrika ne güne duruyor?

LEON: Afrika mı?

CHING: Afrika tabii, açsanıza bir savaş Fas'a, Cezayir'e! Siz öyle şanlı bir milletsiniz ki kendi kendinize bile hallederseniz bu işi! Fethedilmeyi bekleyen dünya kadar toprak...

LEON: (Audubon'a bakarak) Eee adam haklı!

AUDUBON: Haklı!

LEON: Fikir muhteşem!

AUDUBON: Muhteşem!

CHING: İzin verirseniz tavsiye niteliğinde naçizane bir fikrimi daha eklemek isterim...

AUDUBON: Ah söyleyin Ching, söyleyin, n'olur söyleyin!

CHING: (Eğilerek) Ching-Ping-Ting, zahmet olmazsa.

LEON: Tamam söyleyin şunu Ching-Ping-Ting-Ling-Ding!

CHING: Gördüğüm kadarıyla Afrika işine aklımız yattı, eh madem öyle, mütevazı ülkem de katkıda bulunmaktan geri kalmak istemez... Bir tümen de biz göndeririz.

KORKİLOFF: Bir tümen de bizden!

JACKSON: Süper! Bakın aklıma ne geldi, biz de elimizde ne kadar zenci varsa, hepsini bir birliğe toplar göndeririz! Ha bu arada sakın Cezayir'de, Fas'da durayım demeyin! Değil mi canım bütün Afrika dururken! Böylece şu ırkçılık meselesini de kökünden halletmiş oluruz; biz size bizim zencileri yollarız, onlar sizin zencileri gebertir, sonra onların yerine geçip Afrika'da kalırlar, sonra biz yenilerini göndeririz, böyle birkaç tur yaptık mı mesele hallolmuştur.

LEON: Hımm... Ne diyebilirim, harikulade.

AUDUBON: Evet! Evet! (Şevke gelir, kendinden geçer) Savaş! Katliam! Dövüş! Piyadeler! Ping! Ping! AaahL bojole Plantin, bojole...

LEON: (Ayağa kalkar)  Fransa Cumhuriyeti hükümeti adına, ulusal çıkarlarımızı ilgilendiren son derece mühim bir soruna getirdiğiniz çözümler için sizlere teşekkür etmekten onur duyuyorum. General Ching- Ping-Ting, zat-ı alinizi şeref madalyasıyla ödüllendirdiğimi keyifle arz ederim.

CHING: O şerefe beş defa nail oldum zaten... Ama fazlasının ziyanı yok, kabul ederim... Yine memnuniyetle tabii…




Hazin bir kral hikâyesi: II. Ludwig

20 Ocak 2019

Avrupa'da dönem, Prusya’nın diğer Alman eyaletlerine hâkim olmaya çalıştığı, Napolyon Savaşlarının sürdüğü, Fransa ve Rusya ile sürekli anlaşmazlıkların yaşandığı bir dönemdir.

İşte bu dönemde de Bavyera Krallığında II. Ludwig’in krallık serüveni başlar. Dün (19 Ocak 2019) uzun uzun anlattığım konu II. Ludwig’i anlamak, tarihi süreç içerisinde konumlandırarak anlatmak için kısa (!) bir giriş idi… Şimdi gelelim sadede, yani 10 Mart 1864 ve 13 Haziran 1886 yılları arasında Bavyera Krallığının 4. Kralı olan II. Ludvig’in içinde sarayların, şatoların, aşkın, masalların, efsanenin ve derin devletin bulunduğu hazin hikâyesine...

Bavyera Kralı II. Ludwig 

Tam adı Ludwig Otto Friedrich Wilhelm olan ve Nymphenburg Sarayı’nda doğan II. Ludwig’in gençliği babasının yaptırdığı Hohenschwangau Şatosunda geçer. II. Ludwig burada babasının entelektüel çevresinde ve sanatla yoğrulan bir atmosferde gittikçe artan bir şekilde resim ve heykellerden ibaret bir hayatın içine çekilir. Büyüdükçe edebiyata olan merakı da artar ve özellikle Friedrick von Schiller'in şiirlerinin ve tiyatro eserlerinin etkisi altında kalır. 1861 yılında Wagner’in “Lohengrin” operasının galasına katılmasıyla ömür boyu sürecek bir Richard Wagner hayranlığı başlar.

Şimdi yeri gelmişken Wagner’in ‘’Lohengrin’’ operasının ilham kaynağı olan ‘’Lohengrin Efsanesi’’nden bahsetmek istiyorum. Çünkü yazımın ilerleyen kısmında II. Ludwig’in yaptırdığı ‘’Neuschwanstein’’ (Yeni kuğu evi) Şatosunu anlatırken bu efsaneden bahsedeceğim.

‘’Lohengrin’’ Ortaçağ’da Avrupa edebiyatına girmiş bir efsanenin Almanca’da aldığı addır. Ünlü Alman bestecisi Richard Wagner, 1850’de yazdığı bir opera ile Lohengrin efsanesine daha büyük bir ün kazandırır. Wagner‘in “Lohengrin” operası, birçok müzikçiler tarafından romantik operaların en büyüğü, en mükemmeli olarak kabul edilir…

Lohengrin efsanesi, çok eski bir peri masalı olan “Yedi Kuğu”ya dayanır: Lohengrin adında bir şövalye, bir kuğunun çektiği sandalı ile gelerek, güzel bir kadını düşmanından kurtarır, onunla evlenir. Yalnız, adını, nereden geldiğini, kimin nesi olduğunu kadına söylemez, ona bunları merak etmemesini, kendisine bu konuda bir şey sormamasını tembih eder. Güzel kadın, Lohengrin’e söz verirse de, sonradan bu sözünü unutur. Böylece Lohengrin de bir daha geri dönmemek üzere onu bırakıp gider.

Lohengrin efsanesinin ilk defa nerede çıktığı kesin olarak bilinmiyor. Tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre, bu konudan ilk olarak, XII. yüzyıldaki Haçlı Seferlerini anlatan bir tarih kitabında söz edilir.

II. Ludwig, 1863 yılında Bismarck ile tanışır. Bismarck kendisi hakkında “hem bir Alman vatanperver, hem de Bavyeralı olmayı önemseyen bir prens” ifadesini kullanır.

II. Ludwig 1864 yılında 18 yaşındayken kral olur. Ancak kendisini etkileyen monarşik değerlerin 19. yüzyılda işlevsiz kaldığını görmek onun ilk hayal kırıklığını oluşturur. Parlamenter düzende yapmak istediği değişiklikler de Parlamentonun yaşlı üyeleri tarafından engellenince devlet işlerinden uzaklaşmaya ve Başkent Münih’ten ayrılıp Bavyera kırsalında yaşamaya başlar. İmzalaması gereken belgeleri imzalayıp kendi dünyasına döner. Gittikçe toplumsal hayattan uzaklaşıp hayaller ve masallarla dolu kendi iç âlemine kapanan II. Ludwig, şatolar ve kaleler yaptırma hevesine kapılır. Geceler boyu dağlarda dolaşmaya başlar, zorunlu toplantılara katılmaz ve iyice yalnızlığını pekiştirir.

Bu arada Prusya’nın tacizleri artar. Savaştan hiç hoşlanmayan ve gidişatı engelleyemediğini fark eden II. Ludwig tahtan feragat etmeye karar verir. Hükümet üyeleri ise Wagner’i araya sokar. Kralın imkânlarını sonuna kadar kullanan Richard Wagner, II. Ludwig’i Münih’e dönmeye ikna eder. Böylece II. Ludwig, Wagner’in etkisi ve Parlamentonun baskısıyla Prusya’ya karşı harekât iznini imzalar. Sonuç Bavyera için hüsran olur. Tabii sorumlu olarak II. Ludwig görülür.

Prusya ile imzalanan antlaşma koşulları neticesinde 1870 yılında Prusya’nın Fransa ile savaşa girmesinden dolayı, Bavyera da Fransa'ya karşı savaşa sürüklenir. Alman ordusunun başarılı olması, Prusya’nın gücünü artırır. Kazanılan Fransa savaşının ardından, Almanya’nın birliği için çalışan şansölye Bismarck’ın, II. Ludwig’in kuzeni olan Prusya kralını yeni kurulan Almanya’nın İmparatoru seçtirmesi ile gururu incinen II. Ludwig büsbütün içine kapanır. Sonuçta II. Ludwig, Prusya kralının Almanya hükümdarı olduğunu kabul etmek zorunda kalır ve Bavyera, 1871 yılında kurulan Almanya İmparatorluğu’nun da ikinci büyük eyaleti haline gelir. Ancak bu durum II. Ludwig’in Bavyera’yı Almanya’ya satan kral olarak tanınmasına yol açar.

II. Ludwig bu yıkımları yaşarken 22 Ocak 1867'de kuzeni Bavyera'lı Prenses Sophie Charlotte ile nişanlanır. Nişanlısı Sophie'ye yazdığı mektuplarda, nişanlısına, yukarıda bahsettiğim efsanenin kahramanı Lohengrin'in sevgilisi olan ‘’Else’'nin ismiyle hitap eder. Tam düğün hazırlıkları bitmek üzereyken nişan bozulur. Kral bundan sonra bir daha hiç bir zaman evlenmeyi düşünmez.  Hayatında etkili olan tek kadın ise kuzeni Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth (Sisi)’dir. (Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth (Sisi)’yi anlatsam sanırım yine sayfalar dolusu yazı yazmam lazım. En iyisi hiç ben Sisi’den bahsetmeyeyim. Veya Sisi’yi ayrı olarak yazmalıyım! Veya siz Romy Schneder’i dünyaya tanıtan meşhur „Sisi“ filmini izleyin!) Bu platonik bir aşk ile dostluk arasında gidip gelen bir ilişkidir. Bundan sonra II. Ludwig kadınlarla pek ilgilenmemeye başlar, yalnız ve melankolik hali gittikçe artar.

Nymphenburg Sarayı’nda doğan, gençliği Hohenschwangau Sarayı’nda babasının entelektüel çevresinde ve sanatla yoğrulan bir atmosferde geçen II. Ludwig, yalnızlığı ve melankolik hali arttıkça, gittikçe resim ve heykellerden ibaret bir hayatın içine çekilir. Bu hali siyasetten bunalan II. Ludwig’i, Montaigne’nin kalesi gibi gerçek dünyadan kaçacağı şatolar yaptırmaya sevk eder...

Neuschwanstein Şatosu

Böylece II. Ludwig, üç tane şato yaptırır. Bunlar Linderhof, Neuschwanstein ve Herrenchiemsee (Chiemsee Gölü’ndeki bir ada üzerinde) şatolarıdır…

Linderhof Şatosu, Graswang Vadisinde, II. Maximilian'ın av köşkünün (Köningshauschen) bulunduğu bir yerde, II. Ludwig’in çocukluğundan aşina olduğu bir bölgede yapılır... Linderhof’un daha girişinde II. Ludwig’in Fransız Capetain Hanedanından bir uzantısı olan Bourbon Hanedanlığına olan hayranlığı göze çarpar. Giriş bölümünün tavanında Fransa kralı XIV. Louis’nin sembolü olan güneş arması, girişin ortasında da, XIV Louis’nin bronzdan heykeli vardır.

Herrenchiemsee Şatosu’nu Fransa gezisinde Fransız Bourbon Hanedanının şatafatından çok etkilenen II. Ludwig, Versailles havasında bir yer olarak tasarlar. 1869 yılında yapımına başlanır ancak bitmesi on yıl sürer ve şato 1878 yılında tamamlanır... Gerçi burası boyut olarak Versailles yanında, bir kulübe gibi kalır, ama şaşaası hiç de Versailles’ı aratmaz.

Linderhof Şatosu rokoko stilinde, Neuschwanstein Şatosu ortaçağ stilinde yapılırken Herrenchimsee Şatosu ise Versailles'dan etkilenilerek yapılmıştır. II. Ludwig bu şatolardan sadece Linderhof Şatosunu hayatta iken tamamlayabilir.

Bu şatolar içinde Neuschwanstein Şatosunun ayrı bir yeri ve özelliği vardır. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Swangau’nun gölleri, dağları ve ormanları arasında yalnız geçiren, siyasetten, devlet işlerinden sıkılan, insanlardan izole yaşamayı tercih eden utangaç kişilikli II. Ludwig bu karakter özelliklerini Neuschwanstein Şatosu’na da yansıtır. Bu şato ile II. Ludwig’in kişiliği, ruhu ve hayali birleşir.

Neuschwanstein Şatosu 5935 m2’lik bir alana yayılmış, ana kulesi 79,16 metre yüksekliğinde ve uzunluğu 130 metredir. Yapımında 465 ton Salzburg mermeri, 400 000 tuğla ve 2050 metre küp ahşap malzeme kullanılır. Dini inancına kuvvetle bağlı olan II. Ludwig’in karyolasının çatısı, Notre-Dame kilisesini andıran gotik bir kilise maketi olarak tasarlanmıştır ki sadece buradaki ahşap işçiliğinin yapımı dört yıl sürer. 

Tüm sarayda yaklaşık olarak bir milyon adet kraliyet sembolü kuğu figürleri kullanılır. Şatonun salonları altın, emaye ve binlerce ışıkla parıldayan mozaiklerle bezelidir. Ağırlığı bir tonu bulan dore pirinçten yapılmış devasa şamdanların sadece bir tanesinde 600 mum yakılmaktadır. Büyük Salonun duvar resimlerinin ‘’Kuğuların Şövalyesi ‘’ olarak bilinen Lohengrin efsanesine adanmış olması da bu efsanenin genç kralı etkilediğini ve ona ilham verdiğini göstermektedir. Ayrıca şatonun çoğu odası Wagner'in operalarının kimi sahneleri ile donanmıştır.

Mimar Riedel ve Dollmen tarafından 1869 yılında başlanan şatonun yapımı, kralın öldüğü sene olan 1886‘da biter. Kral, şatonun yapımının sürdüğü yıllarda bulunduğu tepenin zirvesinden karşı yamacı birleştiren, şatonun yapımından önce babası II. Maximillian tarafından doğa yürüyüşleri için kullanılmak üzere yapılmış olan  ‘’Marienbrücke’’ köprüsünden hayalinin gerçeğe dönüşümünü sabırla izler. Günümüzde bu köprü her adımda sallanan incecik bir köprüdür. Aşağı baktığınızda gerçekten düşme korkusu yaşarsınız. Köprünün bir diğer özelliği de bir batıl inancı yaşatıyor olmasıdır. Neuschwanstein Şatosunu görmeye gelen evli çiftler üzerinde isimlerinin yazılı olduğu bir kilidi köprünün parmaklıklarına takıyorlar. İnanışlarına göre bu kilitler köprüde kilitli kaldığı sürece ilişkileri huzur içinde devam edecektir.

II. Ludwig tüm bu yapım yılları süresince daha aşağıda yer alan Hohenswangau şatosunda kalarak mesaisinin önemli bölümünü bu hayal peşinde harcar. Neticede yapımı 17 yıl süren bu Şato bittiğinde bazı odaları henüz tamamlanmadan Kral ‘’’Yeni Kuğu Evine’’’ yani Neuschwanstein Şatosuna yerleşir.

Ve hazin son

Kral’ın ülkesinin hazinelerini bu devasa şatoya harcaması ve bu şatonun aklındaki şato üçlemesinden sadece ilki olması hükümeti harekete geçirir. 1886'nın başında II. Ludwig'e muhalif olanlar ile kraliyet ailesi meclisi isyan bayrağını çekerler. Başbakan Lutz, pozisyonunu da muhafaza edebilmek telaşıyla, Kral II. Ludwig'e aklından zoru olduğu gerekçesiyle krallıktan el çektirme fikrini ortaya atar.

Haziran 1886 ‘da Dr. von Gudden’in başkanlığındaki Bavyeralı bir grup doktordan oluşan psikiyatri komitesi tarafından kralın zihinsel rahatsızlığı olduğu, bu şekilde bulunduğu görevi ifa etmesinin olanaksız olduğuna dair bir rapor düzenlenir. Bu rapor üzerine krallıktan azledilir.

Neuschwanstein Şatosu'na kapanan II. Ludwig son bir gayretle, gazete yoluyla Bavyera halkına hitap ederek bir imdat çağrısı göndererek kendisine ve vatana yapılan ihanete karşı çıkmalarını ister onlardan. Ancak hiçbir yardım gelmez Bavyeralılardan. II. Ludwig pek çok mücadeleden sonra teslim olmaya karar verir.

II. Ludwig 1.90 metre boyuyla oldukça heybetli biridir. Ama son yıllarda ağzında hiç diş kalmadığından dolayı suratı olduğundan çok daha çökük durur. 12 Haziran 1886 günü II. Ludwig Şatosundan götürülmeden önce kâhyasına “Tapınağım olan bu odayı sana emanet ediyorum; burayı varlıklarıyla kirletmesinler, hayatımın en acı anlarını burada yaşadım” der.

II. Ludwig, konumunun gerektirdiği bir saygı ile askerler tarafından sıkı gözetim altında psikolojik tedavi görmek üzere Starnberg gölü üzerindeki Berg Şatosu’na gönderilir.  

Talihsiz kralın en sevdiği yerlerden biri olan Berg Şatosu çoktan bir hapishaneye dönüştürülmüş, pencereleri demir parmaklıklarla kaplanmış, kapıları sadece dışarıdan kilitlenebilecek hale getirilmiş ve her tarafa gözetleme delikleri açılmıştır. Kral son derece sakin, etrafına karşı soğuk ama naziktir.

13 Haziran 1886 günü akşamüzeri saat altıda II. Ludwig, Dr. von Gudden'le birlikte şatonun bahçesinde yürüyüş yapmak ister. Öğleden sonra saat altıda beraberce göle doğru yol alırken Dr. von Gudden korumalara takip etmemeleri için işaret eder. Saat yediye gelip de hiç kimse dönmeyince, geride kalan doktorlar ve hizmetkârlar aramaya gittiklerinde derinliği 1,5 m’yi geçmeyen Starnberg gölünün sularında II. Ludwig’in ve psikoloğu Dr. von Gudden'in cansız bedenlerini bulurlar.

Bunun bir cinayet mi, boğulma mı yoksa bir intihar mı olduğu hiçbir zaman açıklık kazanamaz…

Resmi açıklama, ‘’intihar teşebbüsünde bulunan kralı, doktorunun önlemeye çalışmış olması ve boğuşma sırasında her ikisinin de boğulduğu’’ şeklindedir. Bir metre 90 santim boyundaki kral, derinliği bir metreyi geçmeyen kıyı şeridinde boğulmuştur nasıl olduysa... Doktoru se ufak tefek, çelimsiz bir adamdır kralla kıyaslandığında.

II. Ludwig'den geriye kalanlar...

Gerçekte ise şato, temel olarak Kralın kendi bütçesinden finanse edilir. Yetmediğinde ise borç alınır. Toplam maliyet ise 6.180.047 Mark’tır. Ne yazık ki Kral, bu şatoda sadece üç hafta kalabilir. Şato hiçbir zaman tamamlanamaz. II. Ludwig öldüğünde, şatonun yapımı olduğu gibi durdurulur ve müze olarak halka açılır. Kralın kalan borçları da ailesi tarafından ödenir.

Taçlı başların, idare mevkilerinde bulunanların, gerçek güç sahiplerine ters düştükleri için yok edilebileceklerinin ne ilk ne de son örneğidir II. Ludwig olayı. Kennedy veya Prenses Diana mesela bunun günümüzden örnekleridir herhalde.

İnsanların içinde değil kendi yarattığı seçilmiş bir dünyada yaşamayı tercih etmiş olması Kral II. Ludwig’in kader çizgisidir herhalde... İçinde sadece üç hafta kalabildiği, gerçeküstü bir dünyanın simgesi olan Neuschwanstein Şatosu ise Walt Disney’e ilham vererek bugün gerçeküstü bir başka dünyada, Walt Disney’in logosunda da var olmayı sürdürür.

Ölümünden sadece altı hafta sona ziyarete açılmış olan şato bugüne kadar yaklaşık olarak 50 milyon ziyaretçi ağırlar. Avrupa’nın en güzel şatolarından biridir.

Yükümlülükleriyle inançları arasında kalan, hayalleri, düşleri hayatın kendisine sunduğundan çok daha renkli olan, savaştan ve çatışmadan nefret eden, hassas yapısıyla, sanata, edebiyata, şiire ve güzel şeylere düşkün olduğu için kendisinden beklenen rolü oynayamayan ve bu yüzden de ondokuzuncu yüzyılın siyasal ve kültürel tarihinde büyük hayal kırıklarıyla ölen zamansız bir masal kralının (Der unzeitgemäße König) hazin hikâyesi hüzün veriyor insana.

Bugün ne Kutsal Roma İmparatorluğu vardır ortada ve ne de Kutsal Roma Germen İmparatorluğu.... Bugün ne Habsburg Hanedanlığı vardır ortada ne de Wittelsbach Hanedanlığı… Bugün ne Prusya var ortada, ne de Bavyera Krallığı… Ama II. Ludwig'in muhteşem şatoları, sarayları, o heykeller, resimler bu günümüzü güzelleştirmeye devam ediyor… İnsan soramadan edemiyor; savaşlarda ömür geçirmiş, her tarafı yakan, yıkan bir kral mı iyidir yoksa naif, sanatçı ruhlu, edebiyatsever bir kral mı? Ve sanatçı ruhlu, naif, edebiyatsever bu kralın görkemli, ama hazin öyküsünü anlatmak, onu anımsamak, anımsatmak da bana düşüyor…

Ne yazık ki II. Ludwig'i anlatan Türkçe basımı yapılmış bir kitap yok elimizde. Almanca basımı yapılmış onlarca kitap var halbuki Almanya'da. Eğer Almanca biliyorsanız okumanız için size bir kitap önerebilirim: Genç Alman yazarlardan Oliver Hilmes’in (D. 1971) yazdığı bir II. Ludwig biyografisi ‘’Ludwig II.: Der unzeitgemäße König’’, (Siedler Verlag, 2013)

Sinema sevenler için, sinemada ‘’Yeni Gerçekçilik Akımı’’nın İtalyan yönetmenlerinden Luchino Visconti’nin 1972 yılı yapımı dört saatlik filmi “Ludwig”i  ve 2012 yılı Fransız yönetmenler Marie Noëlle ve eşi Peter Sehr yapımı film: ''Ludwig II'' filmlerini izlemelerini tavsiye ederim.

Almanya’nın Bavyera eyaletinde Würzburg’dan başlayıp güneye doğru giden, Münih’ten sonra Füssen’de son bulan  400 km’lik güzergâha ‘’Romantik Yol ‘’ (Romantische Straße) adı verilir. Almanya’nın kırsalını tanıtan bu güzergâh, sevimli kasabaları, çiçekli köy evleri, gölleri, yerel şatoları ile Bavyera’nın tüm güzelliğini yaşatan, keyifli bir güzergâhtır… İşte anlattığım II. Ludwig’in bu Neuschwanstein Şatosu bu güzergâhtaki son nokta olan Swangau kasabasında, iki göl arasındaki bir tepede bulunmaktadır. Tepeleri karlı Bavyera Alpleri ve çam ormanlarının önünde dantelimsi girintileri ve gotik kuleleri ile bulutların üzerinde gibi görünen Neuschwanstein Şatosu ise bu hazin hikâyesi ile işte bu ‘’Romantik Yol’’un pırlantası gibidir…

İşte tarih, o veya bu şekilde kendi akışı içinde, o zaman denilen büyük nehrin, insandan, doğadan ve daha birçok etkenden oluşan hayhuyu içinde biçimlenen bir süreçti..

Lohengrin efsanesi, çok eski bir peri masalı olan “Yedi Kuğu”ya dayanırdı: Lohengrin adında bir şövalye, bir kuğunun çektiği sandalı ile gelerek, güzel bir kadını düşmanından kurtarır, onunla evlenir. Yalnız, adını, nereden geldiğini, kimin nesi olduğunu kadına söylemez, ona bunları merak etmemesini, kendisine bu konuda bir şey sormamasını tembih eder. Güzel kadın, Lohengrin’e söz verirse de, sonradan bu sözünü unutur. Böylece Lohengrin de bir daha geri dönmemek üzere onu bırakıp gider.

Sonra gökten üç tane elma düşer... Her zaman ve her devirde olduğu gibi üçüne de devlet el koyar... 

Sizlere pırıl pırıl, sıcak, sımsıcak, mutlu ve musmutlu güzel bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

2012 yılı, yönetmenler Marie Noëlle ve eşi Peter Sehr yapımı film: Ludwig II fiminin fragmanı:
https://www.youtube.com/watch?v=96Ymjnc3c4g

II. Ludwig’i ve ölümünün detaylı anlatıldığı ve yazımda anlattığım mekânların, şatoların ve sarayların görüntülerini de izleyebileceğiniz bir TV programı: (Biraz uzun ama bu Pazar günü II. Ludwig'i daha iyi tanımak ve ölümündeki sır perdesini anlamak için izlemeye değer diye düşünüyorum.)
https://www.youtube.com/watch?v=dClAix6wRMY

II. Ludwig'in Neuschwanstein Şatosu




Kutsal Roma İmparatorluğu ve Kutsal Roma Germen İmparatorluğu…

19 Ocak 2019

Tarih, tarih, tarih... 

Mustafa Kemal Atatürk, 1923 yılında bir demecinde şöyle der: “… Osmanlı tarihi, baştan nihayetine kadar hakanların, padişahların, şahısların, en nihayet zümrelerin hal ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir. Mazinin, asırların elimize tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir.’’ (Söylev ve Demeçler, c.2, s. 104)

Bu tespit aslında bütün ülkeler tarihi, dünya tarihi için de geçerlidir. Ne yazık ki insanoğlu tarih diye sadece padişahların, kralların, hanların, hükümdarların ve şahısların biyografisinden başka bir şey öğrenmedi, öğrenemedi...

Bu noktayı aşmak isteyen tarihçilerin bir kısmı da tarihi, ulusların ve uluslararası mücadelenin tarihi olarak incelemeye çalıştılar... Bu da doğru değildi. Tarih, ulusların ve uluslararası mücadelenin tarihi olarak da okunmamalıydı. Bu alan da ''Uluslarası İlişkiler'' biliminin konusuydu. Tarih, bir başlangıcı olan, belli bir zamanda başlayan bir süreç de değildi... Tarih ezelden ebede dümdüz uzanan doğrusal bir çizgi de değildi.

Peki o zaman neydi tarih? Tarih; bir sürgünü çiçeğe dururken, diğeri meyve veren, bir diğeri ise kurumakta olan ve her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzerdi..  Tarihte bir çağda birden fazla çağ yaşanırdı. Tıpkı bir kainat gibiydi tarih; kainatta da yeni doğan evrenler, gelişen, büyüyen evrenler, artık yaşlanıp da kendi üzerine çöken evrenler olduğu gibi... Gerçekte tarih, devirli bir oluşum sürecinin bilgisiydi. Aslında tarih, bir kıtanın, bir devletin, bir kralın, bir padişahın değil zamanın tarihiydi, zamanın kısa bir tarihiydi... (Zamanın Kısa Tarihi, Stephen Hawking, Alfa Yayıncılık, 2017)

Ama en, en, en basitiyle de tarih, egemen güçlerin, hanedanların, kralların, imparatorların kendi halklarının ve başka halkların birikimlerine el koyma ve bu durumu sürekli hale getirmek için izledikleri bir siyasetin de anlatımıydı... 

İşte tarih, o veya bu şekilde kendi akışı içinde, o zaman denilen büyük nehrin, insandan, doğadan ve daha birçok etkenden oluşan hayhuyu içinde biçimlenen bir süreçti..

İşte bu süreç içerisinde ve bu süreci de anlatırcasına sizlere Bavyera Kralı II. Ludwig'in içinde sarayların, şatoların, aşkın, efsanenin ve derin devletin bulunduğu hazin hikâyesini anlatmak istiyorum.

Kısa bir tarih turu...

Ancak bu hazin hikâyeyi anlatmadan da önce kısa (!) bir Tarih turu yapmam gerekiyor. Bu kısa (!) tarih turuna da ‘’Kutsal Roma İmparatorluğu’’ ve onun ardılı ‘’Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’’nu kısaca anlatarak başlamak istiyorum. Tarihte geçen bu iki imparatorluk (‘’Kutsal Roma İmparatorluğu’’ ve  ‘’Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’’) genellikle karıştırılır. Bazı kaynaklar bu iki imparatorluğu her iki ismiyle de aynı isimle adlandırırlar. Ve anlattıklarımı da bu süreç içerisinde değerlendirmenizi arzu ediyorum. 

Kutsal Roma İmparatorluğu

İS 5. yüzyılda zayıflayarak yıkılan Batı Roma İmparatorluğu çok sayıda küçük krallıklara bölünür. Bu krallıklardan bazıları zamanla topraklarını genişleterek güçlenirler. Bu krallardan biri de yeni bir imparatorluk kurarak, Batı Roma İmparatorluğu geleneğine sahip çıkmak isteyen Frank Kralı Şarlman'dır. (742 - 814) Şarlman ismi her dilde farklı isimlendirilir. Şarlman ismi; Fransızca'da ''Charlemagne'', Almanca’da ‘’Karl I. der Große’’ ve  Latince’de ‘’Carolus Magnus’’ (Karolus Magnus) olarak adlandırılır. Şarlman, okuma ve yazması olmayan bir kraldır.

Şarlman'ın babası Kısa Pepin Frank Krallığı'nın hükümdarıdır. Kısa Pepin öldüğünde krallığın topraklarını iki oğlu arasında paylaştırır. Şarlman, kardeşi Carloman'ın ölümü üzerine tek başına Frankların kralı olur.  Şarlman, miras aldığı Frank Krallığını Pirinne Dağları’nın kuzeyi boyunda neredeyse Batı Avrupa’nın tümüne yayar. Hâkimiyetinin ilk yıllarında, krallığın sınırlarını Almanya, İspanya ve İtalya’ya doğru genişletir. Şarlman'ın en büyük hedefi Sezar’ın imparatorluk yönetimini yeniden kurmaktır.

Papa tarafından 800 tarihinde Roma'da Aziz Petrus Bazilikası'nda tac giydirilerek ‘’Kutsal Roma İmparatoru’’ yapılır. Kurduğu devlet de Batı Roma İmparatorluğu'nun varisi sayılır.

Şarlman bu şekilde bir yandan imparatorluğunun siyasal gücünü artırmaya çalışırken, bir yandan da ülkesinin kültürel birikimini zenginleştirmeye çalışır. Bu amaçla Aachen’da yaptırdığı sarayına Avrupa’nın birçok ülkesinden aydın ve sanatçıları toplar. Bir saray kitaplığı ile şövalyelerin eğitimi için bir akademi kurar. Hristiyanlığın yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla çok sayıda kilise ve manastır inşa ettirir. Bunun yanında eski elyazması bilim ve din kitaplarıyla incili yeniden yazdırarak çoğaltılmalarını sağlar. St. Benedict isimli bir din adamı tarafından yazılmış olan ve Hristiyan dünyasında itibar gören Aziz Benedict Kanunları‘nı referans alır. 

Kilise'den bağımsız bir yargı isteyen Şarlman bunun için İngiliz filozof Alcuin'i ülkesine davet eder. Alcuin burada sapkınlara karşı risaleler yazar, kutsal kitabı yorumlar, Şarlman’a okuma ve yazma öğretmeye çalışır. Ancak Alcuin kral Şarlman'a hiçbir zaman okuma yazmayı tam olarak öğretemez.

Şarlman, o dönemde piyasada yeterince altın bulunmaması ve bunun da ticaretteki para dolaşımına sekte vurması nedeniyle yürürlükte olan altına dayalı para sistemini ortadan kaldırır. Şarlman, altın yerine bol bulunan gümüşe dayalı “Livre” adı verilen yeni bir para bastırarak ticareti artırır... 

Şarlman, bu şekilde Batı Avrupa’da güçlü bir devlet yapısı oluşturarak Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle başlayan kaosa son verir. Onun başlattığı huzur dönemi “Carolingian Rönesansı” (Karolenj Rönesansı) olarak bilinen kültürel ve edebi yükselişe neden olur.

Şarlman, 814 tarihinde hayatını kaybeder. Oğlu I. Ludwig Kral olur. Şarlman'ın ölümünden sonra imparatorluk zayıflamaya başlar. Çok geçmeden torunlarının başında bulunduğu küçük krallıklara ayrılır. Şarlman’ın torunu I. Berengario'nun 924 yılındaki suikastını takiben imparatorluk unvanı yaklaşık kırk yıl boş durur.

Kutsal Roma Germen İmparatorluğu

Yıllar süren bu boşluklardan sonra Şarlman’ın torunlarından, Germania ve İtalya kralı I. Heinrich’in oğlu Büyük Otto (I. Otto) Germanya, İtalya ve Bourgognu’yu kapsayan bir bölgede 962 yılında ‘’Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’’nu kurar. ‘’Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’’ yine Batı Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı kabul edilen monarşik bir Alman Krallığıdır…

İmparatorluk yönetim şekli olarak, tek elden yönetim yerine küçük devletçikler olarak hanedanların ortak yönetilmesini benimserler. Habsburg (Avusturya, Bohemya ve İspanya kolu), Hohenzollern (Brandenburg ve Franken Kolu), Wettin (Albrecht ve Ernst Kolu), Wittelsbach (Bavyera ve Pfalz Kolu) ve Oldenburg (Danimarka ve Holstein - Gottorp Kolu) hanedanları imparatorluğu federal bir yapıda yönetirler.

Kutsal Roma Germen İmparatorları bu hanedanlardan sadece Habsburg Hanedanı’ndan seçilir. Habsburg Hanedanı da adını İsviçre’de bulunan ‘’Şahin Kalesi”nden (Habichtsburrg) alan ve Avrupa’da Fransız Capetain Hanedanından sonraki en büyük hanedanlıktı.

İmparatorluğun sınırları tarih boyunca değişikliklere uğrasa da İmparatorluk en güçlü döneminde bugünkü Almanya, Avustruya, İsviçre, Lihtenştayn, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Belçika, Hollanda toprakları ile Polonya, Fransa ve İtalya topraklarının bir bölümünü kapsardı. Ayrıca İmparatorluk tarihinin büyük bir bölümünde yüzlerce küçük krallığı, prensliği, dukalığı, kontluğu ve şehir devletini hâkimiyeti altına almıştı… İmparatorluk çoğunlukla Alman halkından oluştuğu için Almanya ve Avusturya devletlerinin de temellerini oluştururdu...

1512'de Köln imparatolrluk yasama organının bir kararnamesi ile İmparatorluğun adı ‘’Alman Halkının Kutsal Roma İmparatorluğu’’ (Heiliges Römisches Reich Deutscher Nation) (Latince: Imperium Romanum Sacrum Nationis Germanicæ) olarak çevrilse de bu isim pek kullanılmaz.

Aslında ‘’Kutsal Roma İmparatorluğu’’ da '’Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’’ da tam bir imparatorluk da değildiler. Oldukça gevşek bir federsyondular. İşte bu nedenle de ''Voltaire'' mahlasını kullanan, Fransız devrimi ve aydınlanma hareketine büyük katkısı olan Fransız yazar ve filozof François Marie Arouet  bu imparatorluk hakkında alaycı bir şekilde şöyle yazar: "Bu kendine Kutsal Roma İmparatorluğu diyen ve demeye de devam eden yığın, hiçbir şekilde ne kutsal, ne Roma, ne de bir imparatorluktur." Tabii ki aydın da olsa bir Fransız’ın kendisinin Alman olduğunu iddia eden bir imparatorluk hakkında daha farklı bir şey söylemesi de düşünülemezdi. 

1804 yılında I. Napolyon ''Kutsal Roma Germen İmparatoluğu''nun geleneksel üstünlüğüne son verip kendini imparator ilan ettikten ve ''Kutsal Roma Germen imparatorluğu''nun son imparatoru olan Kral II. Franz, 1806'da I. Napolyon'a yenildikten sonra imparatorluk tahtından vazgeçerek sadece Avusturya imparatoru ünvanını alır. Bu olayla birlikte imparatorluk resmen sona erer. Böylece ''Kutsal Roma Germen İmparatorluğu' kurulduğu ve yıkıldığı yıllar olan 962-1806 yılları arasında toplam 844 yıl boyunca Orta Avrupa’da hüküm sürmüş bir imparatorluk olarak tarihteki yerini alır. 

Ancak bu imparatorluk başta hukuk sistemi olamak üzere, idari sistem, dış siyaset, birlik, ittifaklar, askerlik, stratejik düşünce, sanat, mimari düşünce vb. olmak üzere günümüzdeki Avrupa Kıtası'nın devlet kurumlarının ve düşüncelerinin çoğunu etkilemiştir. Dolayısyla bu imparatorluğun düşün ve idari yapısını ve siyasetini anlamadan ne bugünkü Avrupa devletlerini ne de Avrupa Birliğini anlamak mümkündür. 

Bu imparatorluk üzerine Avrupa'da özellikle Almanya'da yazılmış yüzlerce kitap olmasına rağmen ülkemizde bu imparatorluk hakkında ansiklopedik kaynaklar dışında doğru dürüst bir araştırma da yoktur. Ancak genç akademisyenlerimizden Mehmet Sinan Birdal'ın (D.1976) ''Kutsal Roma İmparatorluğu ve Osmanlı'' (İletişim Yayınları, 2017) isimli kitabını bu imparatorluğu anlamak için okumaya değer buluyorum. 

Bavyera Krallığı

İşte bu ‘’Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’’nun bahsettiğim hanedanlarından Wittelsbach Hanedanlığı, bu imparatorluk dağılınca Bavyera’da 1806-1918 yılları arasında Bavyera Krallığı olarak hüküm sürer. Bu hanedanlıktan Maximilian 1806 ile 1825 yılları arasında ilk Bavyera Kralı olur.

Maximilian’ı I. Ludwig takip eder. 1825-1848 yılları arasında kral olan I. Ludwig, antik Yunan dünyasına hayran olduğu için ülkesinde dünyanın en iddialı antik Yunan ve Roma heykelleri koleksiyonunu oluşturur, krallığın başkenti Münih’i de “Isar Kıyısındaki Atina” olarak isimlendirir. I. Ludwig silah ve ordu için ayrılması beklenen mali kaynakları resim ve heykel için harcamayı tercih ederek bu eserleri sergileyeceği görkemli yapılar inşa ettirir. Münih’i Avrupa’nın sanat ve kültür merkezi yapmaya çalışır. Ayrıca Bavyera’nın sanayileşmesine hız verirken başkent Münih’in modern halinin ilk taşları onun zamanında atılır. Kralın bu eski Yunan uygarlığına düşkünlüğü Osmanlılara karşı Yunanistan’ın bağımsızlığını desteklemesine neden olur. Hatta oğlu Otto, Yunanistan’a kral olur.

I. Ludwig’in ardından krallığa oğlu II. Maximilian geçer. II. Maximilian da 1848-1864 yılları arasında krallık yapar.  II. Maximilian aldığı yüksek eğitimin de etkisiyle, entelektüel hayata çok önem verir ve çevresinde sanatçılar ve bilim adamlarını hiç eksik etmez ve onları destekler. II. Maximilian bilim, teknoloji ve tarih konularında uzmanlaşan bir akademi kurar, dönemin iki önemli gücü Prusya ve Avusturya’ya karşı daha küçük eyaletleri birleştirmek için çaba harcar… II. Maximilian, Bavyeralılık kavramına önem verir ve bunu yaptırdığı eserlere de yansıtır. Bunun en önemli örneği de Füssen’de yaptırdığı ve Bavyera mimari tarzının en önemli eserlerinden biri olan Hohenschwangau Şatosu’dur…

Dönem, Prusya’nın diğer Alman eyaletlerine hâkim olmaya çalıştığı, Napolyon Savaşlarının sürdüğü, Fransa ve Rusya ile sürekli anlaşmazlıkların yaşandığı bir dönemdir.

İşte bu dönemde de anlatmak istediğim II. Ludwig’in krallık serüveni başlar. Benim buraya kadar uzun uzun anlattığım konu II. Ludwig’i anlatmak için kısa (!) bir giriş idi… Şimdi gelelim sadede, yani 10 Mart 1864 ve 13 Haziran 1886 yılları arasında Bavyera Krallığının 4. Kralı II. Ludvig’e…

Arkadaşlarım uzun uzun yazınca kızıyorlar (!) Bu kısa (!) girişten sonra Kral II. Ludwig’i ve onun hazin hikâyesini de sizlere yarın anlatayım…

Osman AYDOĞAN




Bizans'ın son imparatoru

18 Ocak 2019

Bizler, 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildiğinde genellikle Osmanlı tarafını biliriz; gemilerin karadan yürütülerek Haliç'e indirilmesini, Akşemseddin'i, surlar önünde dökülen topları, Ulubatlı Hasan'ı... Bu muharebede, yani İstanbul Fatih tarafından kuşatıldığında karşı tarafta, Bizans'ta neler olduğunu genellikle pek bilmeyiz. 

Belki de rivayet olarak sadece, karşı taraf Bizans için, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u kuşattığında, surlar aşılmak üzere iken Bizans’ın ileri gelenlerinin Ayasofya’da toplanıp şehrin kuşatmadan nasıl kurtulacağını tartışmak yerine ‘’Meleklerin cinsiyeti’’ni tartıştığını biliriz.

Ancak karşı taraf Bizans'ta konu bu kadar da basit değildir, daha derin, daha karmaşık ve daha vahimdir. Bu konuda Macar oyun yazarı Ferenc Herczeg (1853-1954)’un ‘’Bizans’’ (Berikan Yayınevi, 2003) isimli bir çağı canlandırma bakımından Macar yazınının en iyi tarihsel tragedyası olarak adlandırılan çok güzel bir eseri vardır. Ferenc Herczeg; ‘’Bizans’’ adlı oyununda tek bir güne, koca bir imparatorluğun son gününe, günün şafağıyla batışı arasına dünya ölçüsünde bir tarihsel tragedyayı sığdırır.

Tanınmış Macar tarihçisi J. Horvath, Ferenc Herczeg üzerine yazdığı bir incelemesinde bu tragedyanın ana hatlarını şöyle anlatır:

29 Mayıs 1453. Bu, Bizans İmparatorluğunun çöktüğü gündür. Sultan Mehmet Bizans’ı kuşatmıştır; kentin alın yazısı artık bellidir. Bu kaçınılmaz tehlike karşısında kahramanlığa yükselen imparator Konstantin az sayıda, fakat kendisine bağlı kalan yabancı ücretli askerleriyle bütün gücünü harcayarak kuşatıcılara karşı koymaktadır. Ancak halkı ve Bizanslı askerleriyse korkak bir kayıtsızlık içinde başlarına geleceği beklemektedir. Devletin ileri gelenleri imparatorun kahramanlık taslayışıyla alay ederler. Onlar artık daha çok sultandan yanadırlar ve her şeyi ondan beklerler. İmparatoriçenin kendisi bile kadınlık silahlarıyla Fatih’e boyun eğdireceği düşlemiyle kendini avutmaktadır...

Bütün bunlardan imparatorun haberi yoktur, o halkına güvenmekte, onun yurtseverliğine ve son tehlikenin onu kahraman yapacağına inanmaktadır. Onun için son anda büyük bir düş kırıklığına uğrar. Sultanın elçileri onun ve ardından gitmek isteyenlerin özgürce gidebileceğini bildirirler, fakat ona bağlı ancak iki kişi çıkar: Ücretli askerlerin sadık komutanıyla kendisine âşık olan Yunanlı kız Herma. Konstantin dehşet içinde gerçekle yüz yüze gelir ve Bizans’ı ölüme mahkûm eder: ‘’Biz Tanrı'nın izniyle Bizans’ın son imparatoru Konstantin, dünyaya bildiririz ki, ulusumuzu mahkemeye çektik ve adalet adına Bizans’ı cellat satırıyla ölüme mahkûm eyledik. Edirneli Mehmet celladımız olsun.’’

Konstantin muharebede ölür. Bizans kan içinde yüzmektedir ve bu tarihsel kargaşada üzerlerine düşen onurlu görevi yerine getirmeyenler o kan denizi içinde imparatoriçeyle birlikte boğulurlar. O korkunç anlarda imparator şöyle der: ‘’Ölürsem, mezar taşıma şu sözler yazılsın: Bizans’ın son imparatoru burada yatıyor. Kör olduğu sürece yaşadı. Bir gün gözleri açılınca duyduğu tiksinti onu öldürdü.’’

Neyse gelelim oyundan bir sahneye. Fatih İstanbul’u kuşatmıştır, kent düşmek üzeredir. Oyunda bu sahne şöyle verilir:

Başmabeyinci, İmparatoriçe’ye müjdeler: “Paganlar hücuma geçeceklerken İmparatorumuzun yüzü sur üstünde görününce silahlarını ellerinden düşürmüşler!” 

Şair Lisander: “Halk şenlik yapıyor!”

Krates: “Türkler barış için yalvarıyorlar! Sultan’ın ordusunu veba kırıp geçiriyor! Sultanları Anadolu’ya çekilecekmiş.” 

Öğleye yakın bir haber gelir: “Hıristiyan ordusunun önünde nur içinde bir yiğit görülmüş. Aziz Georgius olduğu sanılıyor. Belki de Kutsal Bakire’dir. Sevgili şehrini kurtarmaya gelmiş.” 

Ancak ayaküstü uydurulmuş bu masallar hiçbir işe yaramaz: Yeniçeriler ne İmparatoru görünce şaşırırlar, ne de Sultan Mehmet Avrupa’yı terk eder. Veba değil, nezle bile yoktur Türk ordusunda. Yardıma ne Aziz Georgius ne de Kutsal Bakire gelir.

Sonuçta Bizans düşer! 

Gerçeklerden ve dünyadan uzak, sanal bir âlemde yaşayanların, hem kendilerini hem sutanlarını hem de toplumunu destanlarla, masallarla, ninnilerle uyutanların, şarkılarla, türkülerle, renkli renkli reklamlarla avutanların vebâli büyüktür.... Çünkü krallar güçlendiikçe körleşirler... 

Osman AYDOĞAN




General Lukullus

17 Ocak 2019

Roma İmparatorluğunun ismi pek bilinmeyen bir generali ve aynı zamanda senatörü vardır: Lukullus. Asıl adı; Lucius Licinius Lucullus. MÖ 117 – 57 yılları arasında yaşamıştır. Hakkında yazılan tek eser orta dönem Platoncularından olan Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı Mestrius Plutarchus (MS 46 - 120)’un yazdığı ‘’Lukullus’’ isimli eseridir. Türkçeye çevrilmemiştir.

General Lukullus; Roma birliklerine komuta etmiş, büyük fetihlerde bulunmuş, büyük zaferler kazanmış, Pontus Krallığını fethederek Roma'ya bağlamış, bunun dışında Roma İmparatorluğu için 53 şehir fethetmiş ancak seferleri sırasında elde ettiği ganimetlerle oluşan zenginliği ve verdiği cömert ziyafet sofraları ile meşhur olmuştur. Plutarch eserinde, General Lucullus'un hayatının sonuna doğru aklını yitirdiğini, aralıklı olarak yaşlandıkça delilik belirtileri geliştirdiğini yazar.

20. yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht’in General Lukullus’u konu alan kısa bir didaktik radyo oyunu vardır: ‘’Lukullus'un Sorgulanması’’ (Almanca orijinal adı: Das Verhör des Lukullus) . (Mitos Boyut Yayınları, 1998) Bu eser Bertolt Brecht tarafından yazılan ilk ve tek radyo oyunudur.

Brecht, bu oyunu Adolf Hitler’in orduları, artık neredeyse bütün Avrupa kıtasına yayıldığı, tüm Avrupa’yı fethettiği yıl olan 1940 yılı Kasım ayında sürgünde olduğu İsveç’te yedi gün içerisinde yazar. Ancak eser İsveç Stockholm radyosunda yayınlanmaz. Brecht’in ricası üzerine 12 Mayıs 1941 yılında ilk olarak İsviçre’de Radyo Sender Beromünster üzerinden yayınlanır.

Brecht bu oyunu Hitler'i kastederek yazar.  Ancak komünist otoriteler oyunda Stalin kastediliyor vehmiyle bu şekliyle oyunu yasaklarlar. Bu yasak Brecht'in sahneleri yeniden incelemesine ve başlığının da ''Lukullus'un Mahkûmiyeti'' olarak değiştirmesine sebep olur. 

Bu metin Alman besteci ve orkestra şefi Paul Dessau tarafından müzikal oyuna çevrilir. Eser 2009 yılında ise Fransız Rejisör Jean-Marie Straub tarafından filme de çekilir. 

Brecht’in “Lukullus’un Sorgulanması” isimli bu eseri, işte anlatılan bu Romalı Senatör ve General Lukullus’un vefatından sonra öbür dünyadaki sorgulanmasını konu alır. 

Brecht'in eserinde geçen öykü kısaca şu şekildedir:

Öbür dünyada bu büyük Roma generali General Lukullus'un'' kutsanan alanlara'' mı yoksa ''hiçliğe'' mi gideceğine karar verecek ve bunun için General Lukullus’u sorgulayacak olan mahkeme heyeti teşkil edilir. Mahkeme heyeti halkın çeşitli kesimlerinden ancak alt tabakadan gelen kişilerden oluşmaktadır. Heyet; bir çiftçi, bir öğretmen, bir balıkçı kadın, bir fırıncı ve bir fahişeden oluşmaktadır. Mahkemede General Lukullus'un katafalkındaki şahitleri çağırmasına da izin verilir…

Mahkemede sorgu esnasında kendinden emin olan General Lukullus, her birinin öyküsü kitlelerin kanlarına mal olmuş zaferlerini sayıp dökmeye başlar. Sonuçtan hiç kuşku duymamaktadır. Anlattığı her bir zaferi, onu sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe bir adım daha yaklaştıracak, öldü diye bir ‘’hiç’’ olma yazgısından da bir adım daha uzaklaştıracaktır.

Mahkemede ilk dinlenilen dört kişi ülkelerindeki insanları öldürdüğü ve ülkelerini parçalaması nedeniyle General Lukullus’u suçlarlar. Ancak General Lukullus bütün bunları ülkesi için, Roma için yaptığını söyler ve zaferlerini anlatır.

Fakat Lukullus’un hiç beklemediği bir şey olur. Anlattığı her zaferinin ardından, yüzlerindeki umursamazlık ifadesi hiç değişmeyen mahkeme heyetinin ağzından koro halinde tek bir karar çıkar: “Onunla birlikte hiçliğe gitsin!” (Ins Nichts mit ihm!)

General Lukullus dehşete kapılmıştır. Roma’yı görkeminin doruklarına taşımış onca zafer karşısında mahkeme nasıl bunca kayıtsız kalabilir?

Mahkemede tanıklar da dinlenmektedir. Tanıklardan ikisi aşçısı ve çiftçisidir. Aşçısı General Lukullus’un çok iyi yemek yaptığını söyler. Çiftçisi ise, generalin savaşlarından birini anlatırken şöyle der: “Hatta General Lukullus, Anadolu’ya yaptığı seferinden dönüşünde Roma’ya bir de kiraz ağacı fidanı getirmişti. Kiraz ağaçlarımız ondan sonra oldu…” (Görüldüğü gibi kiraz ağaçları tüm Avrupa’ya Anadolu’dan yayılmıştır!...)

Bu söz üzerine yargıçlar birden canlanırlar. Tanığa sözünü yineletirler. Ne yani, General Lukullus, o savaşından dönerken Roma’ya bir de canlı mı getirmiştir? Canlı kiraz ağacı fidanının Roma’ya getirilmesi, General Lukullus’un zaferlerle dolu hayatının kayda değer ve insanca tek sevabı olarak tutanaklara geçirilir…

Ancak General Lukullus’un Anadolu’dan getirttiği kiraz ağacı dışında her şey onun karşısındadır bir de aşçısının söylediği gibi iyi yemek pişirme ile ilgili deneyimi vardır.

Mahkemenin sonunda General Lukullus ‘’hiçliğe’’ mahkûm edilir...

Eserde General Lukullus’un şahsında kastedilen ister Hitler olsun, ister vehmedilen Stalin olsun, eserde anlatılmak istenilen; insana, cana, canlıya, duyguya, ruha, hisse, hayata ve yaşama dokunamayan bütün diktatörlerin, bütün politikacıların, bütün yöneticilerin, bütün insanların, kısaca bütün bedbahtların akıbetinin ‘’hiçliğe’’ mahkûm olduğudur... 

Osman AYDOĞAN




Justinianus

15 Ocak 2019

Doğu Roma İmparatorluğu

MÖ 1. yüzyılda kurulan Roma İmparatorluğu, Akdeniz’de hüküm süren dünyanın en büyük imparatorlukları arasında yerini alır. Ancak MS 375 yılına gelince Kavimler Göçü ile yaşadığı büyük karmaşanın ardından MS 395 yılında Doğu Roma ve Batı Roma adı altında iki ayrı devlete bölünür.

Batı Roma İmparatorluğu 476 yılındaki Germen saldırısı sonucu yıkılır. Doğu Roma İmparatorluğu ise 1453 yılında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle birlikte Doğu Roma İmparatorluğu da sona erer.

Justinianus

Doğu Roma İmparatorluğunun, 6. yüzyılda imparatorluk yapmış, imparatorluğa yaptıkları ile damgasını vurmuş ve adından en çok söz ettiren bir imparatoru vardır: I. Justinianus (Jüstinyen)  

Justinianus 482 yılında Makedonya'da Üsküp yakınlarındaki Tauresium adlı bir köyde dünyaya gelir. Asıl adı: Flavius Petrus Sabbatius'dur. Justinianus olarak bilinen adını sonradan alır. Bu ad dayısı olan imparator Justinus tarafından evlat olarak kabul edildiğini gösterir. Justinus’un çocuğu olmadığı için kendine varis olarak yeğeni Petrus’u (Peter) seçer, evlat edinir ve ismini Justinianus olarak değiştirir. Justinus yeğenini Konstantinopolis'e yanına getirtir. Onun iyi bir eğitim almasını sağlar. Bu nedenle Justinianus hukuk, ilahiyat ve Roma tarihi konularında çok iyi bir eğitim alır.

Doğu Roma İmparatoru I. Anastasius 518'de öldüğü zaman, Justinianus’un dayısı Justın Doğu Roma İmparatoru olur. Justin'ın saltanat döneminde Justinianus dayısının en yakın sırdaşı ve yardımcısı olur. Justinianus devlet idaresine büyük bir yetenek gösterir. İmparator Justin yaşlandıkça ve saltanatının son yıllarını yaşamakta iken bunaklaşmaya başlar ve Justinianus imparatorluğun gerçek "de facto" hükümdarı haline gelir... 521'de Justinianus "Roma Konsülü" görevine getirilir ve sonra da doğudaki imparatorluk orduların başkomutanı olarak görevlendirilir. Bu ordu başkomutanlığı görevi ismendi; çünkü Justinianus'un herhangi bir askerlik tecrübesi yoktur. Justinianus 1 Ağustos 527'de öldüğü zaman o vakte kadar zaten ortak imparator olan Justinianus tek egemen imparator olarak kalır. Justinianus’un bir özelliği Latinceyi anadili olarak konuşan son Doğu Roma İmparatoru olmasıdır. İmparator unvanına rağmen tarihçisi Procopius (Prokopius) tarafından Justinianus her zaman yaklaşılabilir ve dostane tavırlarla konuşulabilir karakterli kişi olarak tavsif edilir.

525'te o zamanın toplumsal anlayışı içerisinde bir oyuncu kız olarak toplumun en aşağı kesiminden gelen Theodora adlı gerçekten zeki ve güzel bir kadınla evlenir. O zamana kadar yürürlükte olan Roma kanunlarına göre senatör sınıfından olan birinin böyle alt tabakadan olan bir kadınla evlenmesi yasaktı. Justinianus'un bu evliği yapmasına dayısının karısı itiraz eder. Fakat o ölünce dayısı olan İmparator Justinus yeni bir kanun çıkartarak sosyal sınıflar arasında yapılacak evlenmeleri hukuksal hale getirir. Böylece Justinianus ile Theodora'nın resmen evlenebilmesi mümkün olur. Evlenme ayin törenleri eski Ayasofya Kilisesi'nde Patrik tarafından yapılır.

527 yılında imparatoriçelik tacı giyen Teodora 527-550 yılları arasında İmparator Justinyen ile birlikte hüküm sürerek, tarihteki en güçlü, en akıllı ve bunun yanında her güçlü ve akıllı kadına yapılageldiği gibi en çok iftira edilen kadınlarından biri haline gelir… Theodora, Justinianus’un hâkimiyetinin en önemli destekçisidir. Justinianus karısı Theodora ile birlikte ülkeye düzen ve birlik getirir.

 Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu (renovatio imperii)

Justinianus, saltanat döneminde imparatorluğun eski büyüklüğünü tekrar geri getirmeye ve Antik Roma İmparatorluğu'nun elden çıkmış olan Batı kısımlarını kendi topraklarına katmak için büyük gayretler sarf eder. Justinianus bu amaç için çok çaba harcar. Sadece bu amaç için değil hükümdar olarak Justinianus görevinde o kadar yüksek gayet sarf eder ki kendisi "hiçbir zaman uyumayan İmparator" olarak adlandırılır.

Justinianus'un saltanatı dönemindeki gelişmelerin temel taşı Justinianus'un "Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu" (renovatio imperii) tutkunluğudur.  Justinianus'un bu tutkunluğu yaptığı savaşlarla eski Batı Roma İmparatorluğu yönetimi altında bulunmuş olan batıdaki arazilerin çoğunu kendi imparatorluğu sınırları içine alması ile gerçekleşir. Justinianus'un bu "imparatorluk restorasyon" tutkunluğu dolayısıyla Justinianus'u modern tarihçiler "son Roma imparatoru" olarak anılır.

Justinianus adam seçmek ve görevlendirmek konusunda çok mahirdir. Narses ve Belisarius gibi yetenekli komutanları orduların başına geçirir. General Belisarius tarafından Vandallar Savaşı ile kuzey Afrika; General Belisarius ve General Narses’in Gotlar Savaşı (535-554) ile Dalmaçya, İtalya ve Vali Liberius'un İber Savaşı ve Hispania ile güney İberik yarımadası bölgelerini almaları ve Fas Savaşı ile Kuzey Afrika’yı eline almaşı ile Justinianus'un bu tutkunluğu kısmen gerçekleşir. Bu askerî harekâtlar ile Doğu Roma İmparatorluğu'nun batı Akdeniz bölgesinde kontrolü sağlamlaşır.

Justinianus’un aldığı eğitimler arasında dini eğitim de vardır. Justinianus aldığı bu dini eğitim nedeniyle Hristiyanlığı imparatorluğunun dayandığı bir temel öğreti haline getirir. Bu maksatla sadece ibadet için değil aynı zamanda dini eğitim veren kiliseler açar, Hristiyanlık üzerine makaleler, ilahiler yazar, kilise toplantıları düzenler, bütün Hristiyanları Ortodoks mezhebinde tek bir çatı altında toplamaya çalışır.  

Justinianus adam seçmek ve görevlendirmek konusunda sadece askerî alanda mahir değildir. Ünlü hukukçu Tribonianus’ü, Kapadokyalı Yuannis ve Peter Barsymes gibi maliyecileri de yanına alır.

Justinianus, sadece Çin’de üretilen ipeğin kozalarını kullanarak Suriye’de ve Anadolu’nun bazı bazı bölgelerinde ipek üretimi yaptırır.

Codex Justinianus

Justinianus, tahta çıktığında ilk iş olarak tarihin gördüğü en kapsamlı yasama işine girişir. Yüzlerce yıldır yürürlüğe girmiş tüm Roma kanunlarını derleyerek ‘’Codex Justinianus’’ adıyla on ciltlik bir eserde toplar.  Justinianus’un ilerleyen yıllardaki emekleri ortaya modern dünyada okutulan bir hukuk kitabı olan ‘’Institutiones’’ı çıkarır. Roma halkı Yunanca konuştuğu için ‘’Codex Iustinianus’’u Yunanca yayınlanır ancak asırlardır hukukçuların temel kitabı olan bu külliyatın teorik kısmı olan ‘’Institutiones’’ Latince yayınlanır. Tüm bu metinler Batı dünyası tarafından benimsenen yurttaşlık yasası olan ‘’Corpus Juris Civilis’’ adı verilen bir kanunlar külliyatı içinde toplanır.

Bu konuya daha dikkatlice bakarsak bugün tüm dünyada uygulanan laik hukuk sisteminin bu topraklarda hazırlandığını ve Konstantinople'dan yani İstanbul'dan bütün dünyaya yayıldığını görürüz.

İmar

Justinianus döneminde Doğu Roma İmparatorluğunu birçok önemli mimari yapı, kiliseler, kaleler, köprüler ve hastanelerle donatır. Hiç şüphesiz bunlardan en önemlisi birçok yüzyıl Konstantinopolis'e gelen herkesin güzelliğine ve yüksek ve geniş kubbesinin haşmetli eşsizliğine hayran kaldığı Doğu Ortodoks Hristiyan mezhebinin merkez kilisesi olarak yapılan Ayasofya’dır.

Ayasofya’nın tarihi aslında 4. yüzyıla kadar uzanır. İlk Ayasofya I. Konstantinos zamanında yapılır. Ancak ahşap çatılı olan yapı, bir ayaklanma neticesinde yanar ve yapıdan geriye hiçbir kalıntı kalmaz. Ardından imparator II. Theododius Ayasofya’yı ikinci defa yaptırarak 415’te ibadete açar. Bazilika planlı bu yapı da 532’de Nika isyanı sırasında yanar. Bunun üzerine İmparator Justinianus ilk iki Ayasofya’dan daha büyük bir kilise yaptırmaya karar verir.

Çağın ünlü mimarları Miletli İsidoros ile Aydınlı Anthemios’un eseri Ayasofya’nın yapılmasına rivayete göre Justinianus’un gördüğü bir rüya sonucunda karar verilir. Rüyasında Hz. İsa’nın kendisi için bir mabet yapmasını istediği Justinianus, önündeki ekmekten bir parça alarak uzaklara uçan arının yaptığı petekte Ayasofya’nın figürünü görür ve hemen anıtın yapımına başlanılır. 532 yılında yapımına başlanan Ayasofya beş sene gibi kısa bir sürede bitirilerek şu an bile unvanını koruyan '’Dünya'nın en hızlı inşa edilen katedrali'’ unvanına sahip olur.

Binanın adındaki "Sofya" kelimesi eski Yunanca’da "Bilgelik" anlamındaki "Sophos" sözcüğünden gelmektedir. Dolayısıyla "Aya Sofya" adı "Kutsal Bilgelik" ya da "İlahi Bilgelik" anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhebinde Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır.

İmparatorların taç giydiği ve Doğu Kilisesi’nin merkezi olan Ayasofya, Osmanlı İmparatorluğu için de büyük öneme sahipti. İstanbul'un fethinden sonra Ayasofya camiiye dönüştürülür. İlk cuma hutbesini Fatih’in hocası Akşemseddin okur. Osmanlı padişahları tahta çıktıklarında ilk namaz burada kılınırdı. Ayasofya’da birçok sultan da türbe yaptırır. Nur-u Banu Valide Sultan ve Safiye Sultan’ın türbeleri  buradadır... Cumhuriyetin ilanından sonra restore edilerek 24 Kasım 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilir.

Ayasofya’nın dışında, Aya İrini gibi büyük kiliseler, Yerebatan Sarnıcı gibi şehrin en büyük sarnıcı Justinianus döneminde inşa edilir.

Felakatler

Justinianus’un başarılarla dolu gözüken hükümdarlık yılları, yaşı ilerledikçe felaketlerle sarsılır.

532'de at yarışı için taraf tutucu iki grup olarak görünen ama gerçekte iki siyasi parti olan "Maviler" ve "Yeşiller"'in Konstantinopolis'te Hipodrom'da İmparatora ve devlete karşı birleşip "Nika!, Nika!" (Bu kelimenin Yunanca anlamı "Belki kazanırsın" şeklindedir. Ancak burada bir mecaz vardır, bu kelimeyle imparatora, "Hiç şansın yok!" denilmektedir) diye bağırıp alkış tutmalarından adlandırılan Nika ayaklanması sırasında isyancı halk güruhu şehri yakıp yıkar, Doğu Roma devletini kökünden sarsar ama sonunda ancak gayet kanlı bir şekilde bastırılır.

532 yılında çıkan, şehrin gördüğü bu en büyük ayaklanmayı Justinianus hipodromun hemen yanında bulunan büyük saraydan izler. Günler boyunca süren ayaklanmada isyancılar kısmen saraya girmiş olsa da amaçlarına yani Justinianus’a ulaşamazlar. Birçok tarihçi Justinianus’un tüm ayaklanma boyunca gayet rahat ve sakin olduğunu belirtir. İsyancıları, generalleri Belisarius ve Narses’in yardımıyla, hipodromda tuzağa düşüren Justinianus kırk bine yakın isyancıyı hipodromda yani şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda toplatıp hepsini acımasızca katlettirir.

Justinianus’un bu isyan sırasında tahtı bırakıp kaçmayı düşündüğü, ancak karısı Teodora’nın kararlı tutumu neticesinde Nika isyanını bastırdığı da rivayet edilir.

Justinianus'un İtalya'yı tekrar Doğu İmparatorluğu'na katma amacı ile açtığı ve bu süreçte Ostrogot Krallığıni yıkılması ve Ostrogotların İtalya'dan atılmalarına neden olan Gotik Savaşı da İtalya'nın yıkılıp yakılmasına neden olur.  

Daha sonra ülkede başlayan ve ‘’Justinianus Veba Salgını’’ adı verilen büyük veba salgını ortaya çıkar. 542 ilkbaharında Etiyopya’da çıkan bir veba salgını, Mısır üzerinden gelen ticaret gemileri ile Konstantinopolis’e sıçrar. Bu veba salgını başkent Konstantinopolis'in ve ülkenin tümünün nüfusunu kırıp geçirir. Justinianus da vebaya yakalananlar arasındadır fakat karısı Theodora sayesinde ölümden kurtulur. Devlet arşivine giren kayıtlara göre, 500 bin olduğu tahmin edilen Konstantinople nüfusunun 230 bini bu veba salgınında yok olur. Bütün imparatorlukta kaybın birkaç milyonu aştığı tahmin edilir. Bu, o zamana kadar vebanın yaptığı en büyük tahribattır. Şehir nüfusu kontrolsüz bir şekilde azalınca kaynaklar da tükenir.

Bu salgından büyük nüfus kaybeden Doğu Roma İmparatorluğu ekonomisi ve sosyal hayatı büyük bir gerileme içine girer. Felaketler 550’de Theodora’nın da ölümüyle doruğa çıkar…

551'de Beyrut’ta 30 bin kişinin ölümüne neden olan bir deprem gerçekleşir. Bu gerileme ülkenin de arazi kaybetmesine neden olur ve gerileme ancak 9. yüzyıl başında durdurabilir.

Kaynaklar

Filistin kökenli, ancak Kayseri doğumlu, Justinianus döneminde yapılan savaşlarda General Belisarius'a eşlik etmiş ve antik dünyanın son büyük tarihçisi olarak anılan bir tarihçi vardır: Procopius (Prokopius). Procopius'un yazmaları, İmparator Justinianus’un hükümdarlığının ana bilgi kaynaklarıdır. Procopius, Justinianus'un yaptığı savaşları anlatan methiye şeklinde sekiz tarih kitabı ve Justinianus'un İmparatorluk'ta yaptıklarını anlattığı ‘’Gizli Tarih’’ (Yunanca: Anekdota) isimli bir kitabı vardır. Bu kitapta Procopius, yazdığı "resmi tarih"e dâhil edemediği skandalları anlatır. Procopius, bu eserde daha önce yazdıklarının aksine Justinianus’u gaddar, kendini beğenmiş ve becerisiz bir yönetici olarak gösterir ve Justinian ve Theodora hakkında yazdıkları resmi tarihinin tam tersi iddialarla bulunur.

İlginç olan Türkçeye Procopius’in Justinianus'un yaptığı savaşları anlatan sekiz tarih kitabının değil de Justinianus'un İmparatorluk'ta yaptıklarını anlattığı ‘’Gizli Tarih’’ kitabının çevrilmiş olmasıdır. (Prokopius, Bizans’ın Gizli Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, Çev. Orhan Duru)

Aynı dönemde yaşamış olan Efesli İoannes'in tarih eseri günümüze kadar gelmemiştir ama yazma nüshaları kaybolmadan önce daha sonraki kronikçi-tarihçiler için birçok ek ayrıntı sağladığı için Justinianus dönemi için önemli bir kaynak oluşturur.  Justinianus dönemi için diğer birincil tarih kaynakları "Agathias Tarihi", "Menander Protector Tarihi", "İohannes Malalas Tarihi", "Paschal Kronikleri", "Marcellinus Comes Kronikleri" ve "Tunnunalı Victor Kronikleri"dir. Bu eserlerin ne yazık ki hiçbirisi Türkçeye çevrilmemiştir.

Justinianus’un bu dönemini anlayabilmek için Türkçe yazılmış iki kitabı önerebilirim. Bu iki kitabın yazarı da Bizans uzmanı Raci Dikici’dir. Raci Dikici’nin Bizans konusunda bu güne kadar sekiz kitabı yayınlanmıştır. Bunlardan benim önereceğim iki kitabından birinci kitabı “Bizans İmparatorluğu Tarihi’’ (Remzi Kitabevi, 2013) diğeri ise “Theodora” (Remzi Kitabevi, 2016) isimli kitabıdır. Bu iki kitabın ayrıca İngilizce baskıları da yapılmıştır.

Ünlü İngiliz tarihçisi Edward Gibbon'un (1713-1794) başyapıtı olan beş ciltlik  "Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi" isimli kitabı bu konudaki en temel eserdir. Bu kitabın ilk üç cildi Batı Roma İmparatorluğu’nu (BFS Yayınları, 1987-1988), son iki cildi de Doğu Roma İmparatorluğu’nu (Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1995) anlatır. Ancak bu kitapların yeni baskısı uzun süredir yapılmamıştır. Eski baskıları da ne yazık ki sahaflarda dahi bulunmamaktadır.

Justinianus ve Theodara hakkında yazılan kitaplar konusunda ilginç bir durum vardır. Gerek Türkiye’de ve gerekse de Avrupa’da Theodora hakkında yazılan kitap sayısı Justinianus hakkında yazılanlardan daha fazladır. Bunun nedeni ise Theodora’nın ilginç hayat hikâyesi ve kişiliğidir.

Yeniden Theodora

Justinianus’u anlatırken yer yer Theodora’dan bahsettim ama burada Theodora’ya ayrı bir bölüm açmam gerektiğine inanıyorum.

Bilindiği kadarıyla babası bir deniz subayı, annesi ise pagan rahibesidir. 13 yaşında iken babası vefat eder, annesi bir başkasıyla evlenir ve üvey babası çocuklardan para kazanmalarını ister. Theodora bu şekilde sirklerde çalışmaya başlar. Bazı Romalı tarihçilere göre fahişelik yapar. O tarihlerde Konstantinopolis'te fahişelerin, dansçıların ve eğlence merkezlerinin bulunduğu sokaklara ‘’Pornai’’ denir… ‘’Porno’’ kelimesi de buradan gelir.

Justinianus kendisinden 14 yaş küçük Theodora ile evlendiğinde aristokratların nefretini ve öfkesini kazanır. Çünkü artık törenlerde, hor gördükleri bu aşağı tabakadan kadının ayaklarını öpmeleri gerekecektir… Theodora ise alt sınıf bir insanın aksine çok kısa sürede saray hayatına uyum sağlayarak, asilzadelerden farksız bir şekilde saray protokolünü benimser…

Gençliğinde yaşadığı zorluklar nedeniyle kadınlara ve yoksullara her daim sahip çıkar. Kadınlara ayrıcalıklar tanır, yetim çocuklara sahip çıkar, yoksulları doyurması için kocası Justinianus’u sürekli teşvik eder. Hatta Justinianus’un kendisine verdiği malikâneyi bir manastıra çevirir ve kötü yola düşmüş kadınlara burada sahip çıkar.. Zorla fahişelik yaptırmayı yasaklayan bir yasa çıkartır ve hatta bu niyetle satılan kızları satın alıp, özgür bırakarak onlara yeni bir hayat sunar. Genelevleri kapatarak, kadın pazarlamayı yasaklar, tecavüz için ölüm cezası getirir. Aynı zamanda boşanma ve mülk sahibi olma konularında kadın haklarını geliştirir. Bu şekilde Theodora, Doğu Roma’da kadın haklarının geliştirilmesinde büyük rol oynar.

Theodora devlet işlerinde her zaman Justinianus’un yanında olur, devlet konseylerine katılır. Bu nedenle Justinianus Theodora’dan “müzakere ortağım” diye bahseder. Rheodora’nın kendi sarayı, kendi özel muhiti ve kendi imparatorluk mührü vardır.

Nika isyanı sırasında isyancılar, eski imparator I. Anastasios’un yeğeni Hypatius’u yeni imparator ilan ederler. Kalabalığı durduramayan Justinianus kaçmak için hazırlıklara başlar.

Bu esnada Theodora inisiyatifi eline alır. Hükümet meclisi toplantısında, Theodora saraydan kaçma fikrine karşı, sürgünde ya da kaçarak yaşamaktansa hükümdar olarak ölmenin önemini vurgulayarak “erguvan rengi pelerinim, en asil kefendir” (Doğru Roma’da imparatorları erguvan renkli bir pelerin giyerlerdi) sözünü söyleyerek Justinianus’un pes edip kaçmasına engel olur.

Theodora, Hükümet Meclisi toplantısında şu ünlü konuşmasını yapar:

"Buraya gelmeden önce çok düşündüm, Biliyorum, bu ölçüde tehlikeli bir durum erkeklerin kendi aralarında konuşup karara varacakları bir husustur. İtiraf etmeliyim ki, olayların bu duruma gelmesi bize şu veya bu şekilde hareket edebilmemiz için fazla alternatif de bırakmamaktadır. Mevcut durum bize, hayatımızı kurtarmak için kaçmaktan başka bir alternatif bırakmasa da bunun düşünülmesi gereken en son husus olduğu kanısındayım. Soğukkanlı ve sağduyu ile düşünürsek, bir adamın ölümden kurtulmak için gördüğü tek ışık bu olsa bile, bir suçlu gibi kaçmak, bir imparator için katlanılamaz bir durumdur. Bana gelince, ben bu erguvan rengi giysim olmadan hiçbir zaman var olmak istemediğim gibi benimle karşılaşan kişilerin bana imparatoriçem diye hitap etmedikleri günü görmek bile istemiyorum."

Theodora, bundan sonra Justinianus'e doğru dönerek şöyle devam eder:

"Bir insan dünyaya geldikten sonra elbet bir gün ölecektir. İmparatorum, kendinizi kurtarmayı düşünüyorsanız, zaten bu zor değil. İşte deniz orada, geminiz orada, hazineniz orada. Ama kaçışınız size ölüm kadar şeref getirmeyecektir... Eskilerin deyimiyle son olarak ben derim ki; erguvan rengi pelerinim, bana en iyi kefen olacaktır...'' (Doğu Roma'da filozoflar gri, doktorlar mavi elbise giyerlerdi. Erguvan rengi oldukça ender bulunan ve pahalı bir renk olduğu için İmparator Diokletianus (244-313) tarafından sadece imparatorluk ailesinin kullanılmasına izin verilmişti. halktan birisinin bu rengi giymesinin cezası ölümdü.)

Theodora’nın bu kararlı konuşması, Justinianus dâhil herkesi ikna eder. Sonuç olarak Justinianus, generalleri Narses ve Belisarius önderliğindeki kraliyet askerlerini isyancıları bastırarak kırk bine yakın isyancıyı hipodromda yani şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda toplatıp hepsini acımasızca katlettirir. Kendi isteğiyle İmparator ilan edilmemiş olmasına rağmen isyancılarca imparator ilan edilen eski imparator I. Anastasios’un yeğeni Hypatius da Theodora’nın ısrarı üzerine öldürülür.

Bu şekilde Justinianus, Theodora sayesinde tahtını kurtarır. Bu olay Theodora’nın saray nezdinde gücünü pekiştirir.

Saray tarihçisi Procopius ise bahsettiğim gibi ‘’Gizli tarih’’ kitabında - Theodora'nın aleyhine olacak şekilde-, Theodora'nın huzuruna çıkacakları saatlerce beklettiğini ve zindanları kendisine muhalif insanlarla doldurduğunu iddia eder. 

Theodora 548 yılında 48 yaşında iken vefat eder. Naaşı Havariyyun Kilisesi'ne gömülür. İstanbul'un Fethi'nden sonra kilise yıkılarak yerine Fatih Camii yapılır. Fatih Camii inşaasından önce Havariyyun Kilisesi'nden çıkarılan lahitler bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Ancak bu lahitler içinde Theodora'nın lahiti yoktur. Theodora'nın lahiti kayıptır.

Justinianus, Theodora’nın ölümünden sonra bir daha kimseyle evlenmez…

Theodora, kimi Romalı tarihçiler tarafından cinselliğin ve ihtirasın simgesi olarak görülürken; kimileri tarafından da muhteşem bir var olma mücadelesinin güçlü simgesi olarak tanımlanır. Theodora, Justinyen ile birlikte hüküm sürerken tarihteki en güçlü, en akıllı ve bunun yanında her güçlü ve akıllı kadına yapılageldiği gibi en çok iftira edilen kadınlarından biri haline gelir…

Justinianus'un sonu

Justinianus, 565 yılının 14 Kasım'ında 83 yaşında iken hayata gözlerini yumar. Doğu Ortodoks Hristiyan Kilisesi tarafından bir "aziz" olarak kabul edilen Justinianus'un bu ölüm günü "aziz yortu günü" olarak ilan edilir.  

Justinianus Doğu Roma  İmparatorluğu’nu görünüşte tüm Akdeniz’e hâkim dev bir imparatorluk haline getirdikten sonra öldüğünde arkasında uçsuz bucaksız, fakat bir o kadar da parçalanmaya hazır bir imparatorluk bırakır. Justinianus’un diriltmek istediği Roma İmparatorluk projesi gerçekleşmediği gibi ondan sonra Doğu Roma İmparatorluğu İspanya, İtalya ve Sicilya’daki topraklarını hızla kaybeder.

Justinianus "Antik Roma İmparatorluğu'nun restorasyonu" (renovatio imperii) tutkunluğu peşinde koşarken bu idealini gerçekleştirmek için halktan ağır vergiler alır. Justinianus öldüğünde geriye görünüşte gücünün doruğunda ancak gerçekte ise tüm kaynakları tüketilmiş, bitirilmiş, çöküşe hazır, yoksul ve aç bir imparatorluk bırakır. 

Sonuç

Justinianus’tan ve Theodora'dan alınacak çooook dersler vardır. Tarihin çöplüğü, Roma İmparatorluğu gibi ölmüş, bitmiş, tarih sahnesinden silinip gitmiş bir imparatorluğu; Justinianus gibi, onu yeniden diriltmek, yeniden inşa etmek, canlandırmak isteyen ancak hesapsız, kitapsız, plansız, programsız, kifayetsiz, muhteris, gücü ile arzuları orantısız ve mevcut gücü ihtiraslarını karşılayamayan imparatorların, hükümdarların, kralların elinde, Doğu Roma İmparatorluğu gibi bitmiş, tükenmiş, çökmüş ve yok olmuş imparatorluklar, krallıklar ve devletlerle doludur. Yani, bu imparatorlar, bu krallar, bu toprakların, binlerce yıllık süren bir tarihin imbiğinden süzerek, damıtarak, tecrübe ederek oluşturdukları atasözünde olduğu gibi Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuşlardır. 

Justinianus’u ve kısmen mirasına sahip olduğumuz Doğu Roma İmparatorluğunu bilmeden, tanımadan ve anlamadan ne günümüz dünyasını tanımak ve anlamak mümkündür ne de gittikçe vahşileşen bu dünyada var olmak ve hayatta kalmak mümkündür.

Ah tarih ahhhh... Sen ne çok şeyler söylersin sen.... 

Osman AYDOĞAN




Marcus Aurelius

14 Ocak 2019

Dünkü Pazar yazımda ‘’Gladyatör’’ filmini anlatırken yazımın girişinde Roma İmparatoru Marcus Aurelius'tan bahsetmiştim. Filmde de Marcus Aurelius'u Richard Harris canlandırmıştı. Dünkü yazımda adı geçen, Roma İmparatorluğunun bu müstesna imparatoru Marcus Aurelius'u ayrıca anlatmasam olmazdı diye düşünüyorum. Eğer ''Gladyatör'' filmini anlattığım yazımı beğenmiş iseniz bu yazımı da kaçırmayın, okuyun derim!

Marcus Aurelius İS 26 Nisan 121 – 09 Nisan 180 tarihleri arasında yaşamış Roma imparatorudur... Tam adı Marcus Aurelius Antoninus Augustus’dur. Roma’nın beş iyi imparatorun beşincisi ve sonuncusudur. Roma imparatoru olarak yaşadığı İS 161- 180 yılına kadar süren dönemde Marcus Aurelius’un tek amacı halkının mutluluğudur. O çağda Roma'da yaşayanlar bir köle toplumudur. Marcus'un dönemi, yöneticilik ve iktidarın bilinen tarihi içinde sıradışı bir dönem olma özelliğini korur.

Filozoftur kendisi, stoacı bir filozoftur. Sürekli yazmıştır. Platon, yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunurdu. ‘’Filozoflar kral, krallar filozof olsaydı şehirler ışıl ışıl olurdu’’ sözü Platon’a aittir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm hükümdarlar arasında, belki de çok azı Marcus Aurelius gibi, hem filozof, hem de hükümdardır.

Marcus Aurelius, Roma imparatoru sıfatıyla dünyadaki en güçlü insandır. Bununla birlikte, onun hem bireysel hem de devlet adamı olarak yaşamını, para, mal-mülk, iktidar ya da şöhret tutkusu değil, erdem, adalet ve barışa duyduğu özlem yönlendiriyordu.

Stoacı da olsa, barışçıl da olsa, insancıl bir yaşam biçimi benimsese de, 19 yıllık hükümdarlığının 17 senesini savaşlara ayırması büyük bir ironidir. Bunun nedeni Roma'nın zor döneminde imparator olması ve imparatorluğun dağılmak üzere olmasıdır. Bu şekilde imparatorluğu dağılmaktan kurtarmış ve imparatorluğun birliği sağlanmıştır. Bu nedenle Marcus Aurelius'un ölümü Pax Romana'nın da sonu olarak kabul edilir.

Onun, sürekli not tutarak bir dizi düşünceyi kâğıda dökebilmiş olması dikkate değerdir. 12 kitaplık ‘’Ta eis Eauton’’ (Düşünceler) adlı Yunanca yazılmış yapıtıyla ünlüdür. Geçen dörtyüz yıl boyunca Marcus Aurelius'un bu düşünceleri "meditasyonlar" olarak adlandırıldı. Bunlar, günümüzde bu sözcükten anladığımız anlamda gerçek meditasyonlar değildi. Aslına bakılırsa, kitabın Yunanca başlığı "Kendi Kendine" diye çevrilebilir.

Marcus Aurelius, evrende insanın yerini, ne için var edildiğini anlatır yazdıklarında… Marcus Aurelius’un yazılarında ‘’sen’’ diye bahsettiği okuyucu değil, kendisidir, düşünceleri başkalarına öğütler değil, kendisine ait bir iç muhasebedir, içsel bir iletişimdir. Marcus Aurelius’un eseri bir özdeyişler derlemesidir. Yazılarında; ailesine, manevi babasına ve eğitmenlerine borçlu olduğunu belirttiği bütün iyi niteliklere değinir. Ülkemizde Marcus Aurelius’un kitabı ‘’Kendime Düşünceler’’ ismiyle yayınlandı. (Alfa yayınları, Roman yayınları, Oda yayınları) Ayrıca Mark Forstater’in '’Marcus Aurelius’un Ruhsal Öğretileri’' isimli kitabı da Dharma Yayınlarından yayınlandı.

Bu kitaplarda Marcus Aurelius’un aşağıdaki ifadeleri yer almaktadır. Her ne kadar Marcus Aurelius bunları kendine söylemişse de biz yine de kendimize söylemiş gibi okuyalım: 

"Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."

‘’Evreni daima tek bir canlı varlık olarak düşün, tek bir bedeni ve tek bir ruhu olan; ve sonra bütün varlıkların nasıl bu tek canlı varlığın kozmik bilinciyle ilişki içinde olduğunu gözle.’’

''Bir insanın yaşamı boyunca amacı, mutluluğa ulaşmak, sefalet ve mutsuzluktan uzak durmak, hareket özgürlüğü elde etmek ve ‘arzularının’ kölesi olmaktan kaçınmak, kendi kendine yetmek ve bağımsız olabilmek, diğer insanların parasal, toplumsal ya da duygusal desteklerine muhtaç olmamaktır.''

"Şu birkaç gerçek dışında her şeyi boş ver: Yalnızca bulunduğumuz anda, şu kısacık zaman diliminde yaşayabiliriz; yaşamımızın geri kalan kısmı ya sona ermiş ve çoktan toprağa gömülmüştür ya da henüz bir belirsizlik perdesi arkasında gizlidir. Sürdüğümüz yaşam kısa, yeryüzündeki köşemiz ise küçüktür.''

''Üç bin yıl ya da bunun on katı bile yaşasan, hiç kimsenin yaşamakta olduğu yaşamdan başka bir yaşamı yitirmediğini, yitirmekte olduğu yaşamdan başka bir yaşam yaşamadığını aklından çıkarma; bu nedenle en uzun yaşamın da, en kısa yaşamın da sonu aynı yere varır. Çünkü şimdiki zaman herkes için aynıdır, bu nedenle geçmekte olan da aynıdır; yitirilen, bir andan başka bir şey değildir.

...İnsan yaşlı da ölse genç de ölse ölünce aynı şeyi yitirir; şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği yegâne şeydir. Çünkü sahip olduğu biricik şeydir...''

''Eğer bir dış etken seni üzerse, duyduğun acı o şeyin kendisinden değil senin ona verdiğin değerden geliyordur. Onu da her an ortadan kaldırma gücün vardır.''

"Bir insan bile bile gerçeği görmemezlik edemez."

"Kendi amaçlarınla ilgilen, diğer insanlarla değil. Yaşadıklarını evrenin doğası öyle istediği için yaşıyorsun."

"Kendi içini kaz. Çünkü iyilik içinde, sen kazdıkça o fışkıracak."

"İnsanları sevmeyen birine, onun insanlara davrandığı gibi davranma."

“Saklanabileceğin tek kale, insanın tutkularından arınmış bir akılla yargılarını bilinçli olarak kullanabileceği kendi içindeki kaledir.’’

"Düşünceleriniz ne ise hayatınız da odur. Hayatınızın gidişini değiştirmek istiyorsanız, düşüncelerinizi değiştiriniz."

''Kanunlar örümcek ağına benzerler, küçük sinekler ağa takılır kalır, büyük sinekler ağı deler geçer.''

“İnsanlar birbirleri için dünyaya gelmişlerdir. Bu nedenle onları eğit ya da katlan onlara.“ 

“Olan bitenler seni rahatsız ettiğinde ve soğukkanlılığını yitirdiğinde, hemen kendine dön ve seni kızdıran olay bittikten sonra kızgınlığını daha fazla sürdürme; çünkü derinde yatan uyumuna ne kadar fazla sığınırsan kendine o kadar egemen olursun.“

"Birisinin hatasına öfkelendiğinde derhal kendine bak ve kendinin de nasıl hata yaptığını düşün; örneğin iyinin paraya ya da hazza ya da bir parça şöhrete eşdeğer olduğunu düşünmen gibi... Bunun bilincine vardığında, özellikle de seni öfkelendiren kişinin gergin olduğunu ve yapabileceği pek başka bir şey olmadığını ayrımsadığında öfkeni hemen unutursun ve eğer bir yolunu bulabilirsen, karşındaki insanın gerginliğini gidermelisin."

“Her yeni güne başlarken, kendine şunu anımsat: Bugün yine meraklı, nankör, kendini beğenmiş, hilekâr, kıskanç ve bencil bir sürü insan çıkacak karşıma. Onları bu duruma getiren, iyi ile kötüyü ayırt edemeyecek kadar cahil olmalarıdır.”

“İyi insanın nasıl olması gerektiğini anlatmayı bırak artık; anlattığın insan ol.”

‘’Bir insanın gözleri, onun karakterini hemen yansıtır, tıpkı sevilen birinin, sevgilisinin bakışlarından her şeyi okuması gibidir bu.”

‘’İyi, samimi ve nazik insanlar karakterlerini, herkesin görebileceği biçimde yüzlerine yansıtır.’’

“Mutlu bir yaşam sürmek için ne kadar az şeye gereksinimin olduğunu anımsa.’’

‘’Varlıklı olduğun için gururlanma ve yitip gitmesine daima hazırlıklı ol.’’

“Üç akrabalığın vardır: Birincisi seni çevreleyen bedenle olan yakınlığındır; ikincisi her şeyin kaynağı olan yaratıcı güç iledir; üçüncüsü ise seninle birlikte yaşayanlardır.”

‘’Sana armağan edilen yaşama uyum sağla ve kaderin senin çevrene yerleştirdiği insanları samimiyetle sev.’’

‘’En iyi intikam, düşmanın gibi olmamaktır.’’    

‘’Başına gelenleri ve senin yazgında bulunanları yalnızca sev. Bundan daha uygun ne olabilir ?’’

“Ulu bir bilge olman ama kimsenin bunu anlamamış olma olasılığı her zaman mümkündür. ...Marcus, sen bu büyük dünya halkının bir vatandaşı oldun; yaşamının beş ya da elli yıl sürmesi neyi değiştirir? Sana verilen süre ne kadar olursa olsun, bu büyük topluluğun ‘birlik ‘ ilkelerine uygun olan her şey, herkesin için adildir...’’

“Ölümden korkma, tersine onu sevinerek karşıla, çünkü ölüm de doğandan gelir. Tıpkı, önce gençken giderek büyümemiz, gelişmemiz ve olgunluğa ulaşmamız, dişlerimizin çıkması, sakalımızın uzaması ve saçlarımızın beyazlaması, aklımızın ermeye başlaması, gebe kalmamız ve yeryüzüne yeni yaşamlar getirmemiz ve nihayet yaşamımızın farklı dönemlerinde olagelen tüm doğal süreçler gibi ölüm de yaşamın bir parçasıdır. Düşünceli bir insan asla ölümü hafife almaz, ona karşı sabırsız olmaz ya da onu aşağılamaz, ancak yaşamın doğal süreçlerinden biri olduğunu bilerek onu bekler.”

‘’Kendini bugün ölmüş olarak düşün, artık yaşamı sona ermiş birisi gibi ve bunu aklında tutarak geriye kalan zamanını doğa ile tam bir uyum içinde yaşayarak geçir.’’

‘’....Sahneyi halinden hoşnut olarak terket, çünkü seni sahneden indiren Yaratıcı da yaptığından hoşnuttur.’’

180 yılının başında, ordusunu kırmakta olan bir salgın sarılığına tutulur. İmparatorlarının öleceğini anlayarak gözyaşlarını tutamayan askerlerine: ‘’Niçin ağlıyorsunuz?’’ diye sorar Marcus Aurelius. Ve kendisi şu cevabı verir; ‘’Hepinizin beni bulacağı yere, sadece, sizden önce gittiğimi bilmiyor musunuz?’’  Aynı günün akşamı, bir emri olup olmadığını öğrenmek için yanına gelen görevliye, ‘’Beni artık bırakıp, doğacak güneşi bulmaya gidin, ben artık batıyorum’’ diye yanıt verir, sonra uyumak üzereymiş gibi, başını örter. 180 yılının 9 Nisan gecesinde, 58 yaşında, hayata gözlerini yumar.

Marcus Aurelius stoacı bir filozoftu. Stoacılığın Kurucusu Zenon’dur. (M.Ö. 335-263) Zenon, mutluluğun; eylemlerin ve ruhun özgürlüğünde aranması ve gerçek kişiliklerimiz için yalnızca zaruri olanı istemenin gerektiğini ifade eder. Zenon’a göre zaman hariç hiçbir şeye karşı güçsüz değilizdir.

Stoacılar doğaya uygun yaşamayı felsefi olarak benimserler, mutluluğun dış koşullara bağlı olmadığına inanırlar ve dış etkilere karşı kayıtsız kalmayı önerirler. Stoacılara göre; özgür insan başkalarına ve dış etkilere kayıtsız kalmasını bilen insandır. Stoacılar erdem ile mutluluğun temeli olarak arzu, tutku heyecan ve duygulardan kurtulmayı kabul ederler. Stoacılara göre tek insanla evren arasında bir fark olmadığı gibi, "ruh" ile "madde" arasında da bir fark yoktu

Fenike kökenli ve Kıbrıslı bir Yahudi olan Zenon, bir süre akademide bir öğrenci olarak çalıştıktan sonra akademiden ayrılır ve kendi okulunu kurar. Bir binada ders verecek gücü olmadığı için, derslerini bir çatı ya da sundurma gölgesi altında verir. Okulunun adı olan stoacılık da, Yunanca (çatı) anlamına gelen “ stoa “ sözcüğünden bu nedenle türetilmiştir.

Eski Yunanistan’daki Parnasos Dağının güneybasında bulunan Delfi arkeolojik alanındaki Kehanet Tapınağı'nda Sokrates’in şu sözü kazılıdır: “İnsan, kendini Bil! “ Sokrates’in bir başka sözü; “Neye sahip olduğundan çok, ne olduğuna bakarak kendini değerlendir, ancak bu biçimde olabildiğince mükemmel olabilirsin.“

Marcus Aurelius Roma Meydanı'nda yürürken arkasında da bir uşak yürürmüş. Uşağın tek işi, insanlar onu alkışladığında ve şükranlarını sunduğunda Marcus Aurelius' un kulağına eğilerek ''sen sadece insansın (Hominem te memento) diye fısıldamakmış.

Bu hikâye Marcus Aurelius’un Sokrates’in söylediği gibi hem ‘’kendini bildiğini’’ ve hem de neye sahip olduğunu değil ‘’ne olduğunu’’ bildiğini göstermektedir.

Marcus Aurelius’tan yaklaşık iki bin yıl sonra yaşayan günümüz politikacılarının gerçek bir devlet adamı olan Marcus Aurelius’tan öğrenecekleri çok şey olsa gerek diye düşünüyorum.

Platon'un söylediği gibi keşke filozoflar kral, krallar filozof olsaydı... 

Osman AYDOĞAN




Gladyatör

13 Ocak 2019

''Ey özgürlük!
Ey yüce özgür ruh!
Özgür kal benimle yürü!
Altın gibi tarlaların arasında.'' (*)

Marcus Aurelius 121 – 180 tarihleri arasında yaşamış Roma imparatorudur. Tam adı Marcus Aurelius Antoninus Augustus’dur. Roma’nın beş iyi imparatorun beşincisi ve sonuncusudur. Marcus'un dönemi, yöneticilik ve iktidarın bilinen tarihi içinde sıradışı bir dönem olma özelliğini korur. Filozoftur kendisi, stoacı bir filozoftur. Sürekli yazmıştır. Platon, yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunmuştu. ‘’Filozoflar kral, krallar filozof olsaydı şehirler ışıl ışıl olurdu’’ sözü Platon’a aittir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm hükümdarlar arasında, belki de çok azı Marcus Aurelius gibi, hem filozof, hem de hükümdardır.

Stoacı da olsa, barışçıl da olsa, insancıl bir yaşam biçimi benimsese de, 19 yıllık hükümdarlığının 17 senesini savaşlara ayırması büyük bir ironidir. Bunun nedeni Roma'nın zor döneminde imparator olması ve imparatorluğun dağılmak üzere olmasıdır. Çünkü doğuda Pers’ler, batıda ise Cermen ve diğer ırklardan gelen ordularla savaşmak zorunda kalınır. Harpler kazanılır ama bu arada Roma orduları büyük kayıplar verir ve devlet maddi sıkıntı içine düşer. Ancak Marcus Aurelius imparatorluğu dağılmaktan kurtarır ve imparatorluğun birliği sağlar. Bu nedenle Marcus Aurelius'un ölümü Pax Romana'nın da sonu olarak kabul edilir.

Marcus Aurelius'un kendi kanından Commodus adında bir oğlu vardır ve başka bir kimseyi evlat edinmez. Commodus, Aurelius'un ölümüyle imparator olur. Artık Roma’da gerçek anlamda monarşik bir idare başlar.  

Marcus Aurelius'un Roma İmparatorluğu'na en parlak dönemi yaşatan bir generali vardır: General Maximus Decimus Meridius.  Maximus, girdiği her meydan savaşından zaferle çıkar, ancak onun artık tek hayali bir an önce evine dönerek karısı ve ailesine kavuşmaktır.

General Maximus’un imparatorluk içerisinde yükselmesi karşısında kıskançlığa kapılan tahtın varisi Commodus, general ile ailesinin derhal öldürülmesi emrini çıkarır. Generalin ailesi öldürülür, kendisi de esir alınarak köle olarak satılır. General Maximus köle olduğu sürede bir gladyatör olarak eğitilir. Yıllar sonra Roma’ya gladyatör olarak geri döndüğünde tek bir amacı vardır. Yeni İmparator Commodus’u öldürerek karısıyla oğlunun katledilmesinin intikamını almak...

İşte bu Romalı General Maximus’un anlatıldığı komutanlıktan köleliğe, kölelikten gladyatörlüğe oradan da cennete, sevdiklerinin yanına gidişini anlatan güzel bir film var: Gladyatör, özgün ismiyle ‘’Gladiator’’.

Gladyatör kelimesinin kökeni '’gladius’’ (kılıç) olduğundan '’kılıçla dövüşen kişi'’ demektir. Önceleri sadece aşağı tabakadan seçilen gladyatörlük, daha sonra bir meslek haline gelir ve gladyatör yetiştirmek amacı ile akademiler açılır. Bu akademilerin genel adı da ''Ludus''dur. Roma imparatorlarından Commodus'un da gladyatör oyunlarından hoşlandığı ve bu dövüşlere katıldığı bilinir. İmparator Honorius, Senatoyu lağvedip MS 404 yılında oyunlara son verinceye kadar devam eder. 

İşte bu ''Gladyatör'' filmi, gladyatörlüğün tarihine ve Marcus Aurelius devrine ışık tutmaktadır.

Gladyatör 2000 yılı tarihli ABD- İngiltere yapımı bir filmdir. Russell Crowe’nin General Maximus’u canlandırdığı filmin yönetmeni ise Ridley Scott'tur. Film 73. Akademi Ödüllerinden, ‘’En İyi Film Ödülü’’ dâhil, beş ödüle lâyık görülür. Richard Harris gibi oyuncuları da bünyesinde barındıran filmin çekimleri sırasında hayatını kaybeden Oliver Reed'in eksik planları bilgisayar sayesinde tamamlanır. Russell Crowe'un yanında başrollerde Oliver Reed ve Joaquin Phoenix oynamışlardır.

Maximus; cesareti ve dürüstlüğü ile saygı gören, zaferlerin şımartamayacağı ve kibre bürüyemeyeceği kadar mütevazı olan bir askerdir. Maximus, evinden uzakta geçirdiği her günü özlemle sayan bir askerdir. Maximus'un aklındaki tek şey evine ve ailesine dönmektir. Kafasında hep; ekip biçtiği buğday tarlasında oğluyla oynamak sonra da  karısının onları yemeğe çağırması vardır. Maximus, elini buğday başaklarına değdirerek tarlada dolaşmanın hayaliyle yaşar.

İşte bu filmde kanlı savaşların ortasında bile, toprağını, yuvasını ve küçük; ama huzurlu dünyasını özleyen bir adamın; entrikalar ortasında gösterdiği cesaret, dürüstlük ve kahramanlığı anlatılır. İşte bu filmde en çok da, insanın her koşulda yaşayıp ayakta kalabileceği ve kendi karakteriyle yaşam çizgisini çizebileceği anlatılır...

Filmden bazı sahneler: 

Maximus'un (Russell Crowe) kendini öldürmekle görevli askerleri alt edip evine giderken zamanla yarışır, atı bile yorgunluktan çatlayıp ölür... Ancak evine vardığında artık her şey için çok geçtir. Evinden dumanlar yükselmektedir.  O buğday tarlalarının hepsi yanmaktadır. Karısının ve çocuğunun yakılmış ve asılmış cesetlerine sarılır…  Maximus’un karısını ve çocuğunun ölüsü önünde çektiği acıyı yansıttığı sahne filmin en vurucu anı, en içler acısı sahnesidir. 

Maximus daha sonra esir olarak Proksimo'nun eline düşer. Girişte anlattığım gladyatör dövüşlerine başlar.  Proksimo, eski bir gladyatör olduğundan Maximus'a kendini seyirciye sevdirmesi yönünde taktikler verse de Maximus bunu kendi gibi davranarak fazlasıyla becerir. Zaten çok iyi bir general, hem bireysel savaşta hem takımını yönlendirmede çok iyi olduğu ve adaletsiz savaşları bile kazandığı için kısa sürede seyircinin gözdesi olur...

Maximus arenalarda geçen yılları boyunca çok önemli bir gerçeği öğrenmiştir. İmparatorun gücü ne kadar fazla olursa olsun halkın iradesi ondan çok daha güçlüdür ve intikamını alabilmenin tek yolu imparatorluğunun en büyük kahramanı olabilmekten geçmektedir.

Filmde bir sahnede Maximus ve eski askerlerinden Quintus ile konuşma fırsatı yakalar. Quintus yaptığı yanlışların, ihanetinin farkındadır ama yine de "ben askerim, itaat ederim" diyerek vicdanını rahatlatmaya çalışır. Maximus ise şöyle cevap verir: "Herkes doğasında ne varsa ona uygun davranır!"

Filmdeki şu deyişler unutulmaz:

"Nerede olacağınızı hayal ederseniz orada olursunuz."

''Kardeşlerim bu hayatta yaptıklarımız sonsuzlukta yankılanır.''

"Asker olmanın en büyük avantajı düşmanınızı karşınızda görüyor olmanızdır."

Maximus arenada son dövüş öncesi şöyle haykırır: ''Benim adım Maximus Decimus Meridius. Kuzey orduları kumandanı, Felix lejyonunun generali ve gerçek imparator Marcus Aurelius'un sadık hizmetkârı... Ayrıca evladı katledilmiş bir baba, karısı katledilmiş bir kocayım. Ve intikamımı er ya da geç alacağım. Ya bu dünyada ya ötekinde.'' (My name is Maximus Decimus Meridius, commander of the armies of the North, General of the Felix Legions, loyal servant to the true emperor, Marcus Aurelius. Father to a murdered son, husband to a murdered wife. And i will take my vengeance in this life or the next!!!) 

İşte o zaman Commodus locasında tir tir titrer… Lucilla (Marcus Aurelius'un kızı) kurtarıcısı gelmiş gibi bir nasıl yerinden doğrulur… Maximus'un sesinde ise tek bir şüphe yoktur, intikamını alacağına emindir. 

Son döğüşten önce Commodus arenaya çıkmadan Maximus'u yaralar ve askerlerine yarası gözükmeyecek şekilde sarmalarını emreder. Maximus arenaya çıktığında aşırı kan kaybından ötürü zihni bulanık haldedir... Ama Maximus, Commodus ile dövüşte yine de intikam duygusu ve ailesine kavuşmanın (öte dünyada) özlemi ile ayakta kalır. 

Sonuçta Maximus, Commodus’un onca hilesine rağmen dövüşte Commodus’u öldürür ve intikamını alır… Arenayı ölüm sessizliği kaplar. 

Maximus’un bilinci kan kaybından dolayı artık iyice bulanıklaşmıştır. Maximus hayalinde evinin bahçesinin tahta kapısını elleriyle yavaşça açar... Quintus'un seslenişini güç bela ayırt eder... Ve şu efsane sözü söyler: ''Quintus! Özgür adamlarım. Senatör Gracchus Roma’yı (cumhuriyeti, demokrasiyi) yeniden kursun.. Roma'da bir rüya vardı... O rüya gerçekleşecek! Bunlar Marcus Aurelius'un istekleridir." (Quintus! Free my men. Senator Gracchus is to be reinstated. There was a dream that was Rome... It shall be realized... These are the wishes of Marcus Aurelius.)

Filmin sonunda Maximus'un naaşı askerler tarafından omuzlarda taşınırken; Commodus'un cesedi arenada bırakılır... 

Maximus hem ailesinin hem de Marcus Aurelius'un intikamını almıştır. Maximus bulanık zihninde buğday tarlalarının arasından evine dönmektedir. Elleri buğday başaklarındadır... Oğlu ona koşar, karısı uzaktan onun gelişini seyreder... Filmi izlerseniz bu sahnede sessizce ağlarsınız...

İşte filmde bu sahnede film müziği devreye girer… Aslında sizi ağlatan da bu derin hüznü yansıtan bu film müziğidir.

Filmin bu final sahnesinde izleyicileri ağlatan ‘’now we are free’’ isimli müziğin yapımcısı çağımızın Beethoven'i olarak bilinen Alman müzisyen Hans Zimmer ve Avustralyalı müzisyen Lisa Gerrard'dır. ‘’Now we are free’’ aslında filmin başından itibaren ince ince çalar ancak hüznünü siz son sahnede fark edersiniz...

Ne zaman bir başak tarlası görsem ellerimi başakların üzerinde gezdirerek bu filmi ve bu müziği hatırlarım... İçime sonsuz bir hüzün çöker…

Gladyatör filmi insana insan olmanın temel duyguları olan ‘’şeref’’ ve ‘’onur’’ duygularını hatırlatan ve ailenin kutsallığını ve kimsenin kulu kölesi olmadan da yaşamanın nasıl yüksek bir meziyet olduğunu gösteren müthiş bir filmdir...

Gelmiş geçmiş, görüp görebileceğiniz en iyi filmlerden birisidir Gladyatör…

Bugün Pazar... Bu soğuk ve kasvetli kış gününde bırakın bir tarafa gamı, kederi, kasveti, ülke sorunlarını, Suriye'yi, Suriyelileri, Fırat'ın doğusunu, batısını, seçimi, geçimi, kifayetsiz muhteris muhalifleri, hâlâ Ortaçağ'ın karanlıklarında kalmış siyasetçileri, bu filmi izleyin, filmin müziğini dinleyin ve müziğin sözlerine odaklanın:

''Ey özgürlük!
Ey yüce özgür ruh!
Özgür kal benimle yürü!
Altın gibi tarlaların arasında.'' (*)

Sizlere güzel mi güzel, sıcak, sımsıcak, mutlu ve musmutlu bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

(*) Girişte ve sonda verdiğim dizeler "now we are free" isimli film müziğinin sözleridir...

Bir not: Tabii ki bu bir filmdir, bir kurgudur...  Filmde Commodus hile ile tahta geçmiştir... Filmde Roma İmparatoru Marcus ölümüne yakın yerine general Maximus'un (filmin kahramanı) geçeceğini oğluna söyler. Bunu duyan oğlu Commodus çılgına döner ve babasını öldürür. Roma tarihinde bu doğru değildir.... Marcus Aurelius tahtın varisi olarak Commodus'u bırakmıştır... Marcus Aurelius eceliyle ölmüştür. Ve filmde de verildiği gibi kimse de cumhuriyet ve demokrasi aşığı ve melek değildir!...

Filmin müziğini dinlemek ve filmden bazı sahneleri izlemek için:
https://www.youtube.com/watch?v=NBE-uBgtINg

Filmde aslında üç film müziği iç içedir: "Honor Him", "Elysium" ve "Now We Are Free":
https://www.youtube.com/watch?v=-yOZEiHLuVU

Gregorian müzik grubundan ''Now we are free'': 
https://www.youtube.com/watch?v=8Y0RZA7jUMM

Orkestra eşliğinde ''Now we are free'':
https://www.youtube.com/watch?v=aUmIELyNGrU




Jül Sezar

11 Ocak 2019

William Shakespeare’in ‘’Julius Caesar’’ (Jül Sezar) (İş Bankası Kültür Yayınları, 2007) isminde bir oyunu var. Jül Sezar'ı ve oyunu anlatmadan önce Roma Cumhuriyetinin Roma İmparatorluğuna nasıl dönüştüğünü kısaca anlatmam lazım…

Bir efsaneye göre Romus ve Romulus adlı kardeşler tarafından MÖ 753 yılında kurulan Roma şehri, önce Roma Krallığı’na ev sahipliği yapar. Bu krallık daha sonraları MÖ 510 yılında bir senato tarafından yönetilen Roma Cumhuriyeti’ne dönüşür. Yaklaşık 500 yıl hüküm süren Roma Cumhuriyeti de zamanla Roma İmparatorluğuna dönüşür.  Ancak Roma Cumhuriyeti'nin ne zaman Roma imparatorluğa dönüştüğü konusunda tarihçiler arasında tam bir mutabakat yoksa da tarihçilerce genellikle kabul gören tarih; Jul Sezar'ın savaş şartlarında kendine verilen üstün yetkileri kötüye kullanarak cumhuriyeti feshedip kendisini imparator ilan ettiği MÖ 44 yılıdır.

Roma, bu tarihte imparatorluğa dönüşse de MS 3. yüzyıla kadar ismen cumhuriyet olarak kalır... Bu süre içinde de Roma'da imparatorluktan tekrar cumhuriyete dönüş çabaları da devam eder. İmparatorluk döneminde işlevi ve önemi azalsa da Roma Senatosu her daim varlığını sürdürür. 

Şimdi gelelim Jül Sezar’a…

Jül Sezar (MÖ 100 – MÖ 15 Mart 44), Romalı askerî ve politik lider, aynı zamanda iyi bir hatip ve güçlü bir yazardır. Dünya tarihinin en etkili insanlarından birisi olarak kabul edilir. Güçlü bir yazar, güçlü bir hatip, üstün bir komutan ve güçlü bir devlet adamı gibi çok yönlü bir kişiliğin bir araya gelmesi tarihte nadirdir. Bu nadir insanlardan birisi de Jül Sezar’dır.

Sade üslubuyla kendinden üçüncü bir şahıs gibi tekil kişi olarak söz eder. ''Roma’da ikinci adam olmaktansa bir köyde birinci adam olmayı tercih ederim'' sözü onun lider ve tutku dolu kişiliğini yansıtır. Eylemleriyle Roma Cumhuriyeti'nin Roma İmparatorluğu'na dönüşmesinde kritik bir rol oynamıştır. Daha başka bir deyimle eylemleriyle Roma Cumhuriyetini Roma Diktatörlüğüne dönüştürmüştür…

Şimdi de gelelim oyuna...

‘’Jül Sezar’’ oyunu ise William Shakespeare tarafından 1599'da yazılmış beş perdelik bir trajedidir. Tarihin en ünlü suikastlarından birisini, Roma İmparatoru Jül Sezar’ın katlini ele alan oyun, Shakespeare‘in antik Roma tarihini konu alan ve "Roma oyunları" diye anılan üç oyunundan ilkidir (diğerleri ‘’Coriolanus’’ ile ‘’Antonius ve Kleopatra’’dır).

Shakespeare’in bu ‘’Jül Sezar’’ oyunu özetle şöyledir:

Askerî başarılarla kibirlenen Sezar, halkın onun diktatörlüğünü kabul edeceğine inanır. Ama inançlı Cumhuriyetçiler Brutus ve Cassius onu öldürmeye karar verirler. Ancak Sezar'ın yakın dostu Marcus Antonius ve Sezar'ın manevi oğlu Octavius intikam almak isteyince iç savaş çıkar. Shakespeare'in oyunu aslında eski Roma'dan, bir şehir-devletine, oradan da Cumhuriyete ve uzun süren demokrasi kurma mücadelelerinin ardından da tiranlıkla karşı karşıya kalan bir devleti anlatır.

Shakespeare’in ustalık döneminin ilk eserlerinden olan ‘’Jül Sezar’’ eseri adının aksine aslında Brutus’ün tragedyasıdır. Oyun, Jül Sezar’ın adını taşısa da oyun kişileri arasında en önemli karakter o değildir. Jül Sezar, oyunun sadece ilk üç perdesinde görülür ve üçüncü perdenin ilk sahnesinde ölür. Oyunun asıl kahramanı Brutus'tur. Oyun, Brutus'un çok değer verdiği şeref, namus, ahlak, vatanseverlik ve dostluk prensiplerinin birbiri ile çelişmesi ve kişinin bu tür çelişkileri nasıl uzlaştırıp karar verebileceği üzerinedir.

Roma İmparatoru Jül Sezar senatoya gelirken, yolunu kesen bir kâhin “Mart’ın 15’inden sakın!” diye bağırır. Eşi de o gün Sezar’a senatoya gitmemesi için yalvarır. Sezar iki uyarıyı da dinlemez…

Jül Sezar 15 Mart’ta senatoya gelirken, bazı senatörler bıçaklarla saldırır. Aralarında kimilerine göre “evlatlığı” kimilerine göre “öz oğlu” ve Mersin’de Roma Valiliği yapmış olan Brutus de vardır. Brutus, Sezar’ı arkadan bıçaklar. Sezar “ihaneti” yansıtan ünlü “Sen de mi Brutus?” sözüyle can verir ve “ihanet” Roma sikkelerinde simgeleşir. Bu suikastta otuz beş bıçak darbesiyle can veren Sezar’ın, ezeli düşmanı Pompeius’un büstü önüne düşmesi ise ayrı bir tesadüftür. Eserde Sezar can verirken son sözlerini söyler: "Erdem, sen bir kelimeden başka bir şey değilsin."

Hemen hemen bütün tarihçiler, Jül Sezar’ın katledilmesinin; siyasi gücünü çekemeyenler kadar, Roma yönetiminde Cumhuriyet yerine, adı Sezar bile olsa bir diktatör veya imparatorun istenmemesi nedeniyle olduğunu yazarlar.

Suikasttan sonra Brutus bir ikilem arasında kalır. Eğer Sezar tiran ilan edilirse yaptığı hiçbir şey geçerli sayılmayacak aynı şekilde kendi senatörlüğü de düşecektir. Diğer tarafta ise eğer Sezar tiran ilan edilemezse, kendisi ve arkadaşları katil ilan edilecek, ancak kendilerine genel bir af çıkarıldığı takdirde kurtulabileceklerdir. Brutus Sezar’ı tiran olarak ilan edemez ve Roma'yı terk etmek zorunda kalır. 

Brutus, Roma’yı terk etmeden önce Senato’da özetle şu konuşmayı yapar: ‘’Bu toplulukta Sezar'ı çok sevmiş biri varsa derim ki ona, Brutus'un Sezar’a sevgisi daha az değildi onunkinden. Öyleyse neden Sezar'a karşı ayaklandın derse bu dost bana şu karşılığı veririm: Sezar'ı daha az sevdiğim için değil, Roma’yı daha çok sevdiğimden. Sezar yaşayıp da hepinizin köle olarak ölmeniz mi daha iyi, yoksa Sezar ölüp de hepinizin hür insanlar olarak yaşamanız mı? Sezar beni severdi, ağlarım onun için; mutluluğa ermişti, sevinirim; bir kahramandı, saygı duyarım; ama tutkuya kapıldı, muhteris olduğu için öldürdüm onu.’’

Fransız yazar "Anatole France’'ın 1912'de yazdığı ‘’Tanrılar Susamışlardı’ (Kaynak Yayınları, 2009) isimli eserinde asıl olarak Fransız devrimcilerinin terör uyguladıkları dönemi anlatılır. Anatole France eserinde devrim sonrası Fransa’da Brutus’ün büstlerinin Paris meydanlarına dikildiğini yazar.

Sezar ile anne tarafından akraba, Romalı komutan ve politikacı ve Sezar'ın da yakın dostu olan Marcus Antonius ise saldırganlara karşı harekete geçmeden önce, Sezar’ın cenaze törenindeki “Ben buraya Sezar’ı övmeye değil, gömmeye geldim!’’ sözleri Villiam Shakespeare’in oyununda damga vurur.

Yönetmenliğini Joseph l. Mankiewicz'in yaptığı başrolde Marlon Brando'nun oynadığı, 1953 yılı Metro-Goldwyn-Mayer yapımı, William Shakespeare'in oyunundan beyaz perdeye uyarlanan ‘’Jül Sezar’’ filminde Marcus Antonius'u canlandıran Marlon Brando'nun Sezar’ın öldürülmesinden sonra halka çektiği nutuk kusursuz bir hitabet sanatı olarak filmin en doruk sahnesidir. Kusursuz bir oyunculuk ile harika bir metnin kesişim noktasıdır bu sahne.

Bu sahnede Marcus Antonius (Marlon Brando) şöyle konuşur:

‘’Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin: Ben Sezar’ı gömmeye geldim, övmeye değil. İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür; haydi Sezar’ınkiler de öyle olsun. Asil Brutus size Sezar’ın haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç. Sezar da onu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus'la diğerlerinin izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar’ın cenazesinde söz söylemeye geldim. O benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir zattır. Sezar Roma’ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar’da hırs diye görülen bu muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa, Sezar’ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor; Brutus da şerefli bir adamdır. Siz hep gördünüz, Luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa krallık tacı sundum, üç defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Gene Brutus, haristi diyor. Ve şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır. Ben Brutus'un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim. Bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi; öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir? Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın, insanlar da muhakemelerini kaybetmiş. Beni affedin. Kalbim tabutun içinde, şurda, Sezar’ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.’’

Sezar’ın öldürülmesinden sonra olaylar kısaca şöyle gelişir:

MÖ 43'te, Sezar'ın yeğeni ve evlatlığı, Sezar'ın öldürülmesinden sonra onun varisi olan Octavian, Roma senatosunun konsolu olduktan sonra Sezar'a suikast düzenleyenlerin hepsinin Roma'nın düşmanı olduğunu ilan eder.

Antonius ve Brutus’ün orduları kapışır. Yenilen Brutus kaçar, Bodrum’da, günümüzde adı Gümüşlük olan Myndos antik kentine sığınır…

Marcus Antonius ise Jül Sezar'ın öldürülmesinin ardından doğu bölgesinin yönetimini üstlenir.

Antonius Tarsus'a gelerek Mısır Kraliçesi Kleopatra VII ile ittifak yapar. Kleopatra'nın maksadı kaybettiği toprakları geri almak, Antonius'unki ise hem doğudaki iktidarını sürdürebilmek hem de Partlara karşı yapacağı askerî harcamalar için Mısır'ın zengin kaynaklarından yararlanmaktır.

Bu maksatla Antonius, Kleopatra'yı Tarsus'a davet eder. Muhteşem gemisiyle Tarsus limanına gelen Kleopatra, Antonius ile yedi yıl sürecek renkli, romantik ve ihtiraslı bir beraberlik yaşar. Kleopatra'nın Tarsus'a giriş yaptığı kapının adı "Kleopatra Kapısı"dır. Bugün bu bölgede çok sayıda Kleopatra ismini taşıyan mekân vardır. Alanya’daki ‘’Kleopatra Plajı’’ gibi…

Bugün kullandığımız takvim Sezar’ın zamanında hazırlanmış ve bazı ayları 31 gün olarak belirlemiştir. July olan ‘’temmuz’’ ayına da kendi ismini vermiştir. Zaten tüm diktatörler hep hatırlanmak isterler!

William Shakespeare eserinde Sezar’ı şöyle konuşturur:

‘’Korkaklar, ölmeden önce defalarca ölür; cesur insan ölümü bir kere tadar...’’

"Silâhın (şiddetin) olduğu yerde kanunlar susar."

"Tecrübe, tüm şeylerin öğretmenidir."

Özdemir Asaf  ‘’Kırılmadık Bir Şey Kalmadı’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) adlı kitabında  Sezar hakkında şunu yazar: "Sezar’ı ne öldürdü? Brutus'ün kaması. Brutus'ü ne öldürdü? Sezar’ın sözleri." Özdemir Asaf, Sezar'ın sözlerinin Brutus'ün kamasından daha keskin olduğunu söyler...

Shakespeare’in insanın hırs ve ihtirasının nelere yol açabileceğini gösteren, siyaset bilimi açısından da ders olarak okutulabilecek müthiş eseri Jül Sezar'da böyle oyunlaştırılmıştır.

William Shakespeare’in bu oyunu ibretle okunması gereken bir eserdir. Çünkü Sezar’lar oldukça Brutus’lar da olmaktadır. Brutus'suz Sezar'lar yoktur tarih sahnesinde.

Osman AYDOĞAN




Caligula

10 Ocak 2019

Şimdi size MS 37 - 41 yılları arasında hükümdar olmuş Roma İmparatorluğunun üçüncü imparatorunu, asıl adı ile ‘’Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus’’ olarak tanıtsam, tanımazsınız. Çünkü kendisi takma adı olan ‘’Caligula’’ (Kaligula) diye bilinir. Julius Caesar (Jül Sezar) ile kan bağı vardır. Marcus Antonius'un oğlunun torunudur.

Kendisine verilmiş olan Latince '’Caligula’' takma adının da bir hikâyesi vardır. Gaius çocuk iken ailesinin Germanya'nın kuzeyindeki askerî seferlerine eşlik eder ve babasının bu seferlerinde ordusunun maskotu haline gelir. Askerler, annesi tarafından minyatür askerî üniforma ve bot giydirilip silah kuşatılan küçük Gaius'u görmekten çok hoşlanırlar ve kendisine Latince "Küçük asker botu’’ anlamına gelen bu lakabı (Caligula) takarlar...

Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu

Bir efsaneye göre Romus ve Romulus adlı kardeşler tarafından MÖ 753 yılında kurulan Roma şehri, önce Roma Krallığı’na ev sahipliği yapar. Bu krallık daha sonraları MÖ 510 yılında bir Senato tarafından yönetilen Roma Cumhuriyeti’ne dönüşür. Yaklaşık 500 yıl hüküm süren Roma Cumhuriyeti zamanla Roma İmparatorluğuna dönüşür.  Ancak Roma Cumhuriyetinin ne zaman imparatorluğa dönüştüğü konusunda tam bir kesinlik yoktur.

Tarihçiler farklı biçimlerde MÖ 44'te Julius Caesar'ın daimi diktatör olarak atanmasını, MÖ 31'de Aktium Deniz Muharebesi'nde Marcus Antonius'un yenilgisini, MÖ 27'de ilk yerleşim altında Octavianus (Augustus)'a Roma Senatosu'nun olağanüstü güçleri bağışlamasını ya da MS 27 yılını Cumhuriyet'i sonlandıran yıl olarak önerirler. Tarihçilerce genellikle kabul gören tarih; bir komutanın (Julius Caesar) savaş şartlarında kendine verilen üstün yetkileri kötüye kullanarak cumhuriyeti feshedip, kendisini imparator ilan ettiğidir.

Roma, bu tarihlerin birinde imparatorluğa dönüşse de MS 3. yüzyıla kadar ismen cumhuriyet olarak kalır... Bu süre içinde de imparatorluktan tekrar cumhuriyete dönüş çabaları da devam eder. İmparatorluk döneminde işlevi ve önemi azalsa da Roma Senatosu her daim varlığını sürdürür. 

Caligula

İşte Caligula, bu şekilde oluşan Roma İmparatorluğunun ikinci imparatoru olan İmparator Tiberius'un öldürülmesinin ardından MS 37 yılında onun üvey oğlu olarak askerlerin ve halkın sevinç gösterileriyle 25 yaşındayken Üçüncü Roma İmparatoru olarak tahta geçer.

Caligula, imparatorluğu süresince aşırı savurganlığı, tuhaflığı, ahlaksızlığı, acımasızlığıyla ve despotluğuyla tanınır ve genellikle soğuk, kibirli, bencil ve deli olarak tasvir edilir… Romalı tarihçi Suetonius, ‘’Caesar'ın Hayatı’’ adlı eserinde döneminin en ünlü olaylarını anlatır. Ancak bu dönemin en tarafsız tarihçisi olarak gösterilen Tacitus'un Caligula'nın saltanatı hakkında yazdıkları kaybolmuştur.

Caligula, Senato, soylular sınıfı, üst düzey yöneticiler ve tiranlar tarafından pek sevilen bir imparator değildir. Bu nedenle de hakkında anlatılanların gerçek olmadığı, dedikodu olduğu yönünde değerlendirmeler de vardır.

Caligula, çok sevilen Roma Generali Germanicus'un oğlu olması nedeniyle başlangıçta oldukça fazla sevgiye mazhar olur. Senato tarafından imparator ilan edildiğinde kalabalığın "bebeğimiz" ve "yıldızımız" selamlamaları arasında Roma'ya girer. Halk kurbanlar keser. Ona "Güneş" diye seslenirler.

Caligula'nın ilk imparatorluk yılları

Caligula’nın imparatorluğunun ilk yılları iyi geçer. İmparatorluğunun ilk zamanlarında cömerttir Caligula. Muhafızlara fazladan ödeme yapar, selefi olan İmparator Tiberius'un vatana ihanet belgelerini yok ederek vatana ihanet kovuşturmalarının geçmişte kaldığını ilan eder, sürgüne gönderilenleri geri çağırır ve İmparatorluk vergi sisteminden zarar görenlere yardım eder. Halka yiyecek, gıda dağıtır. Bunların ve yaptığı masrafların giderlerini karşılayabilmek için de malı, mülkü olanlardan, evlenenlerden, dava açanlardan vb. ağır vergiler alır. Bu davranışları başlangıçta kendisine halkın gözünde oldukça ün kazandırır. Küçük başarıları da yandaşlarınca yağcılıklarıyla oldukça abartılır.

Caligula'nın rahatsızlığı

Saltanatına uğurlu bir başlangıç yapan Caligula, MS 37 yılının Ekim'inde ciddi biçimde hastalanır. Bu hastalık onun saltanatının dönüm noktası olur. Bazı tarihçilere göre bu fiziksel rahatsızlık daha sonraları akıl hastalığına yol açar… Bazı kaynaklar, Caligula'nın davranışlarının kaynağını beyin iltihabı, sara ya da menenjit gibi olası bir tıbbi nedenlerle açıklamaya çalışırlar. Ancak Caligula'nın deli olup olmadığı sorusu bu güne kadar bir muamma olarak kalır.

Caligula’nın bu rahatsızlığı MS 39 yılından sonra Senato ile arasının açılmasına yol açar. Genç Calicula ve Senato arasındaki sürtüşmenin kesin nedeninin belirsizliğine rağmen, bazı kaynaklara göre İmparator bir geçit töreni istemiş ancak bu istek Senato tarafından reddedilmiştir. Ancak kesin olan şu ki; Caligula MS 39 yılında konsülleri Senatoya danışmadan görevden uzaklaştırmış ya da yeniden yerleştirmiş ve birkaç senatörü arabasının yanında resmi kıyafetleriyle koşmaya zorlayarak halkın önünde küçük düşürmüş olmasıdır. Bu nokta da Caligula'nın hayatının akışı, Romalılarca "bebeğimiz" ve "yıldızımız" diye selamlanan genç bir imparatordan despot bir diktatöre doğru dikkat çekici biçimde değişir. Görkemini yansıtmak için büyük binalar, kendisi için kocaman kocaman saraylar yaptırır.  

Saltanatı sırasında imparatorluğa katılan Moritanya iki eyalet olarak tekrar yapılandırılır. Alexandria ve diğer doğu eyaletlerinde Yahudiler ve Yunanlar arasında çıkan karışıklıklar bastırılır. Caligula, Rhegium ve Sicilya limanları iyileştirir, Mısır'dan yapılan tahıl ithalatını arttırır.  Kamu işleri tamamlanır, tapınaklar inşa edilir, binalar, duvarlar tamir edilir. Caligula aynı zamanda çok ikna edici iyi bir hatiptir ve genellikle Roma halkının gözünde popüler biri olarak tasvir edilir...

Caligula hakkındaki rivayetler

Caligula hakkında iddia edilen, rivayet edilen tuhaf hikâyeler olarak; aşırı zalimliğini, sapık cinsel maceraları ya da geleneklere ve Senatoya karşı olan saygısızlığı, politik aptallıkları ve kendisini tanrılaştırması anlatılır. Ayrıca, kuzey cephesindeki askerî seferlerindeki davranışları ve verdiği tuhaf emirler, din ve vergi politikalarındaki uygulamaları deliliğinin ve zorbalığının delili olarak kullanılır.

Caligula hakkında iddia edilen rivayetler şunlardır:

Caligula’nın her üç kız kardeşiyle olan ensest ilişkileri vardır. Sarayında bir genelev açar ve burada seks âlemleri yapar ve bu seks âlemlerinde yüksek derecedeki Senato üyelerinin karılarını en yüksek teklifi verenlere satar… Hatta amcası Claudius'u da bu genelevin kapısında görevlendirir.

Sosyal etkinlikler sırasında Senato üyelerinin karılarını, kocaları onlar ayrılırken sadece arkalarından bakabildikleri halde kendi yatak odasına götürür. Ardından karılarıyla yaptığı cinsel eylemleri kocalarının yanında herkesin duyabileceği şekilde anlatır.

Caligula'nın Incitatus ismindeki çok sevdiği atını bir rahip olarak adlandırır ve yaşaması için içinde mermer bir ahır, altından bir yemlik bulunan bir ev ve mücevherlerle süslü gerdanlık takar ve en önemlisi Incitatus ismindeki bu atını Senato'ya ‘’Senatör’’ olarak atar ve Roma Senatosu da bu atamayı onaylar.  Böylece tarihte ilk kez, bir at “senatör” unvanını alır!...

Ülkenin kuzeyinde yaptığı askerî faaliyetlerinde gülünç ve tuhaf emirler verir. (Askerlerinin denize saldırması, askerlerine midye kabuğu toplatması emri vb.) Gece güneşin doğmasını emreder…

Arenada aslan ve kaplanlarla dövüşmek için yeterli suçlu kalmamışsa bazı izleyicileri arenaya attırır. Hayatına karşı herhangi bir komplo tertip edildiği zaman, komplocuların "ölmekte olduklarını hissedebilecekleri çok sayıda küçük yarayla" öldürülmesini emreder. Yemek yerken idamları seyreder. Birisinde idam cezası verdiği bir suçlunun hasta ve yaşlı babası oğlunun idamını izleyebilsin diye sedye bile tahsis eder! Tahıl ambarlarını kapatarak yurttaşlarını açlığa mahkûm eder. Kendisine yukarıdan bakılmasını suç sayar.

Halkı için sık sık "korktukları sürece bırakın benden nefret etsinler" der.

Caligula, kendinisini yaşayan bir tanrı olarak ilan eder… Caligula’dan önce, Augustus zamanında, özellikle İmparatorluğun batısında, tanrılaştırılmış bir imparator kültü oluşturulur ve teşvik de edilirdi. Ancak Caligula bu kültü hayal edilemeyecek bir noktaya taşır. Calligula kendisini geri planda bir tanrı gibi takdim eder, ardından da dalkavukça yöntemlerle huzurunda bulunanların kendisini tanrı olarak benimsemelerini ve onaylamalarını talep eder. Ve çevresindeki dalkavukları da bu tanrı kültünü onaylarlar. Tanrılaştırılmış İmparator kültünün doğası, imparatorun çevresindeki ruhun onore edilmesi iken bu kült doğrudan Caligula'nın kendisine tapınılmasına doğru değişir. Heykellerin başları, birçok kadın heykeli de dâhil Caligula'nın başıyla yer değiştirir.  

Caligula'nın, bir imparator olarak özellikle Senato, soylular sınıfı, yöneticiler ve tiranlar düzenine karşı olan eylemleri sert olarak tanımlanır. Bu eylemler muhafızlar tarafından engellenen en az üç başarısız siyasi komplo girişimine neden olur.  

Ancak sonunda tıpkı Marcus Junius Brutus'un Julius Sezar'a yaptığı gibi, cumhuriyeti kurtarmak için korumalarının başı Cassius Chaerea tarafından baskısından usanan senatörlerin kumpası ve komplosuyla imparatorluğunun dördüncü yılında iken MS 41 yılında 29 yaşında iken öldürülür. Ancak bu suikastler, tiranlar eliyle çürütülmüş Roma Cumhuriyetini kurtarmaya yetmez. Zira hem Brutus hem de Cassius Chaerea, Cumhuriyet adına kahraman ilan edildikten çok kısa bir süre sonra bu kez "cumhuriyeti yıkmaya teşebbüs" suçlamasıyla karşı karşıya kalırlar ve öldürülürler...

Gerçek nedir?

Caligula hakkında anlatılanların çoğu bahsettiğim gibi rivayettir, dedikodur, söylentiden ibarettir. Ve bu söylentiler de git gide abartılarak iyice magazinleştirilir. Caligula her imparator gibi güç delisidir ancak abartıldığı kadar da deli değildir.

Bu rivayetlerin, dedikoduların doğruluğu ne olursa olsun tarihçiler Caligula'nın imparatorluk için uygunsuz, yetersiz ve hazırlıksız olduğu konusunda birleşirler.

Romalı ünlü hatip Crispus, Caligula için "dünyaya ondan daha iyi bir köle ve daha kötü bir efendi gelmemiştir" diye konuşur. Onun efendiliği; Senato’ya, soylulara ve tiranlara, kötülüğü ve küstahlığı; zayıflara, güçsüzlere, halka ve köleliği ise Antik Roma'nın en büyük generallerinden biri olan ancak karanlık, münzevi ve kasvetli bir imparator olan Roma’nın 2. İmparatoru ve üvey babası Tiberius'a idi.

Caligula deli falan değildir. Onun deliliği, tiranlar eliyle çürütülmüş bir topluma, toplumunun geleneklerini, değerlerini, âdetlerini koruyayım derken ahlakı unutmuş, unutturmuş Senato’ya, soylulara ve tiranlara karşıydı. Aslında Caligula’nın hikâyesi, imparatoru bir kuklaya çevirip Roma'yı yönetmek isteyen tiranların, soyluların, zenginlerin iktidarı (gücü) nasıl etkilediğinin, siyaseti nasıl yönlendirdiklerinin hikâyesidir.

Caligula, Roma’da zenginlerin, soyluların, tiranların cumhuriyet düzeninden vazgeçtiği yıllarda iktidara gelir. İmparatorluk düzeninin devamı için cumhuriyetten tamamen vazgeçmek gerekiyor idi. Cumhuriyetin kurallı, yasalara dayalı yapısı Roma oligarşisi için engeldir. Bunun için önce zenginler, soylular ve tiranlar cumhuriyetten vazgeçerler. Cumhuriyet düzeni yerini dinsel ve despotik bir dikta rejimini benimserler.  Seçim yerini komploya, hileye, hurdaya bırakır. Caligula’nın iktidarı da aslında bir komplonun eseriydi.

Caligula aslında çözülmekte olan bir düzenin sembolüdür. Caligula aslında toplumda yeteneksizliğin, dinselliğin ve ahlaksızlığın yükselişte at başı yarıştığı bir dönemin ürünüdür. Caligula’yı bu dönemde öne çıkaran unsur ise Caligula’yı kendinden önce ve sonrakilerden ayıran pek çok olan şahsi özellikleriydi.

Caligula’nın her üç kız kardeşiyle olan ensest ilişkileri olduğu iddia edilir. Hâlbuki Caligula'nın ölümünün ardından onun hakkında en koyu eleştirileri yapan Seneca, Caligula’nın kız kardeşleriyle olan ensest ilişkisi hakkında çıkan dedikodulardan hiç bahsetmez ve ayrıca Seneca, Caligula'nın hayattaki kız kardeşleri Agrippina ve Julia Livilla ile olan yakın ilişkisi ile tanınır. Doğru olsaydı bu rivayet Seneca söylerdi her halde!

Caligula, sarayında seks âlemleri yaparken ve bu seks âlemlerinde yüksek derecedeki Senato üyelerinin karılarını en yüksek teklifi verenlere satarken ahlaksızdı da bu işi gönüllü olarak yapan Senato üyeleri ve karıları çok mu ahlaklı idi?

Caligula, sarayında bir genelev açarken ve sosyal etkinlikler sırasında Senato üyelerinin karılarını, kocaları onlar ayrılırken sadece arkalarından bakabildikleri halde kendi yatak odasına götürdüğünde ve ardından da karılarıyla yaptığı cinsel eylemleri kocalarının yanında herkesin duyabileceği şekilde anlatırken ahlaksızdı da bu ahlaksız davranışı sineye çeken, kabullenen Senato üyeleri ve karıları çok mu ahlaklı idi?

Caligula, Incitatus ismindeki atını Senato'ya ‘’Senatör’’ olarak atar ve Roma Senatosu da bu atamayı onaylar.  Böylece tarihte ilk kez, bir at “Senatör” unvanını alır. Bu nedenle de Caligula’ya deli derler ve onunla dalga geçerler. Doğrudur, Roma İmparatoru Caligula, atını çok sevmekte ve onu senatör yapmak istemektedir. Roma senatosu, Caligula’nın korkusundan bu öneriyi kabul eder. Aslında Caligula'nın maksadı farklıdır. Caligula bu davranışıyla, Senato'nun usulüne uygun şekilde aldığı bir kararın “hukuk” olarak kabul edilemeyeceğini anlatmak ister. Şimdi atını senatör yapmak isteyen Calicula deli ve ahlaksızdı da çıkarları gereği bu isteği onaylayan, kabul eden Senato çok mu akıllı ve ahlaklıdır? 

Caligula’nın, kendisini yaşayan bir tanrı olarak ilan ettiği rivayet edilir. Calligula kendisini bir tanrı gibi takdim ederken ve Caligula'ya kutsal sıfatlar yakıştırılırken, bu rolü ve bu sıfatları benimseyerek onaylayan, en azından tepkisiz ve sessiz kalan etrafındaki yandaşları, dalkavukları ve yağdanlıkçıları, Senato ve Roma'nın ilgili kurumları daha fazla ahlakçı ve dindar mı idiler?

İşte Caligula bu deliliği ile çürümüş, yozlaşmış bir Senatoya, senatörlere, soylulara, tiranlara, Roma'nın kurumlarına ve topluma karşı bir ayna olmak istemiştir.''Caligula'' ve ''toplum'' aslında bir ''tencere'' ve ''kapak'' hikâyesidir.  

Ahmet Hamdi Tanpınar bir yazısında ‘’Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok, yetiştirirsin. Paran yok, kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır bu dünyada. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.’’ diye yazardı. Bozulmuş insanlardan oluşmuş bir toplum liderliğinin bir örneğiydi Caligula…

Aslında Roma’nın, Cumhuriyeti tamamen yıkmak isteyen güç sahipleri ve zenginleri istedikleri rejim için böylesi bir Caligula’yı ve böylesi bir toplumu yaratırlar. Roma’nın güç sahiplerinin bu isteği; hiçbir devlet tecrübesi olmayan, bilgisiz, görgüsüz, aklen ve bedenen hasta ancak güç sahiplerine ve zenginlere karşı köle, halka karşı küstah yönetici kimliği ile Caligula'nın şahsında cisimleşir. Ve Roma’da böylesi bir Caligula'ya; milli, dini ve ahlaki hiçbir değere sahip olmayan ancak bu sıfatları kullanan bir ekip ile olup bitenlere karşı üç maymunu oynayan, kayıtsız ve umarsız bir halk eşlik eder. Roma’da böylesine bir ortamda ise tek siyasal mekanizma olarak komplo ve entrikalar ortaya çıkar. Roma kurumları teker teker bitirilirken bu kurumların yerine güç sahiplerinin, büyük zenginlerin ve Roma Sarayı'nın içendeki dar grupların komploları ve entrikaları alır. Bu komplolar ve entrikalar da en sonunda Caligula’yı alır.

Kaynaklar

Caligula’yı günümüzde anlayacağımız şekilde anlatan en iyi eser Albert Camus’un ‘’Caligula’’ (Berfin Yayınları, 2017) isimli tiyatro oyunudur.  Aslında Albert Camus ‘’Caligula’’'yı yazarken o sıralarda yükselişte olan Hitler’i kastederek yazar!...

Caligula’yı anlatan diğer bir eser ise edebiyatçı, yazar ve gazeteci Ahmet Mümtaz İdil’in ‘’Dehşetin Kanlı Gölgesi Caligula’’ (Etkin Yayınları, 2013) adlı kitabıdır.

Caligula’yı anlatan bir diğer eser de Yalçın Küçük’ün ‘’Caligula - Saralı Cumhur’’ (Salyangoz Yayınları, 2007) isimli eseridir ki bu kitabı da okumanızı asla ve asla tavsiye etmem. Zinhaaaaar bu kitabı okumayınız, hatta elinize bile almayınız. Çünkü bu kitap yazarı Yalçın Küçük gibi sakıncalı, muzır ve tehlikeli bir kitaptır!...

Ve günümüzde Caligula

Tarihte böylesine renkli bir imparator olan Caligula’nın birçok filmi ve TV dizisi yapılır.

İtalyan yönetmen Giovanni Brass (sanat camiasında takma adı olan "Tintoretto"'nun kısaltılmışı olan Tinto Brass olarak bilinir)  tarafından, Caligula’yı oyuncu Peter McDowell’in canlandırdığı 1979 yılında çekilen bir filmi vardır: ‘’Caligula - Aufstieg und Fall eines Tyrannen’’ (Caligula – Bir zorbanın yükselişi ve düşüşü). Bu filmde Caligula anlatılır. Ancak film afişlerinin üzerinde 18 yaş altı için sakıncalı olduğu yazılıdır. Film hakkında da bir sinema dergisi olan Moviepilot şunları yazar: "Hem estetik hem de itici olmak üzere, porno ve tarihsel uzun metrajlı film arasında başarılı bir dengeleme hareketi." Sinema magazin dergisi olan X-Rated Magazin ise filmi daha kısa anlatır: "Yüzyılın film skandalı.’’

En son 1996 yılı, genç Macar yönetmen Szabolcs Hajdu yapımı sinema filmi vardır: "Caligula". Bir de Caligula'yı genç İngiliz oyuncu John Simm'in canlandırdığı 2004 yılı yapımı mini TV dizisi "Imperium Nerone" dizisi bulunmaktadır. 

İsveçli müzik grubu Dark Funeral'ın solisti sahne adı olarak "İmparator Magus Caligula"'yı kullanır.

İşte böylesine bir delidir Caligula...

Osman AYDOĞAN




Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak

08 Ocak 2019

Karlı bir gece vaktidir. Dışarıda hava soğuktur, zemheri soğuğudur... Dışarısı karlıdır, kar yağışı bitmiş, kesilmiş ama soğuğu kalmıştır... Böyle anlarda vücudunuz belki sıcak bir çay, çorba içerek veya bir soba veya kalorifer karşısında ısınabilir… Ancak bu soğuklar karşısında ruhunuz nasıl ısınacak?

Ruhunuzun nasıl ısınacağını anlatmadan önce başka şeyler anlatayım sizlere…

Genç yazarlardan Burhan Sönmez’in (1965) güzel bir kitabı var: ‘’Labirent’’ (İletişim Yayınları, 2018) Kitabın tanıtım sayfasında şunlar yazar: ‘’İntihar etmek isteyen genç bir müzisyen, gözünü hastanede açar. Hiçbir şey anımsamaz, şarkılarını bile. Toplumsal bellek ile kişisel belleğin birbirine karıştığı, her şeyin ölü bir tarihin parçası haline geldiği yerde, kuşku duymadığı tek gerçek vardır: Kaburgası kırık bedeni. Kendisine benzeyen bir kentte, unutmanın lanet mi yoksa lütuf mu olduğunu bilmeden, çıkış arar. Saatler, aynalar, deniz fenerleri. Labirent, yüzeyde hüzünle akan, derinde keskin akıntılara kapılan bir yeniçağ romanı.’’

Ve kitapta şöyle bir cümle geçer: ‘’Genç bir adam ormanda kaybolmuş. Günler sonra yaşlı birine rastlamış. Yaşlı adam da uzun zamandır ormanda kayıpmış ve genç adama çıkış yolunu birlikte aramayı önermiş. ‘Olmaz’, demiş genç adam, ‘seninle zaman yitiremem, çıkış yolunu bilseydin şimdiye kadar bulurdun’. ‘Ama’ demiş yaşlı adam, ‘ben çıkmayan yolları öğrendim’.”

İşte böyle… Bir dost size ‘’çıkış yolunu’’ göstermese bile en azından ‘’çıkmayan yolları’’ size gösterir…

Bu nedenle bir dost arar insan… En bunalımlı, en zor zamanlarda, yalnızlığın derin ve güçlü kıskacı altındayken, zifiri gecenin bir anında, yollar karla kaplıyken, insan ruhunu ısıtacak bir dosta gitmek ister, gidemese de bir dost sesi duymak ister insan… Bu nedenle de gider karlı bir gece vakti bir dostu uyandırır…

Karlı bir gece vaktidir. Dışarıda hava soğuktur, zemheri soğuğudur... Dışarısı karlıdır, kar yağışı bitmiş, kesilmiş ama soğuğu kalmıştır... Ruhunu ısıtmak ister insan… İşte bu zaman insan büyük ırmaklardan bile heyecanlı olarak karlı bu gece vakti bir dostu uyandırmak ister. Uyandırmaya kıyamadığında da İsmet Özel’in ‘’Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’’ şiirini zihninde takılmış bir plak gibi tekrar tekrar terennüm eder…

‘’Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’’ şiiri İsmet Özel'in hayat, yalnızlık, ölüm, hüzün ve dostluk üzerine kurulu en güzel, en etkileyici nefis bir şiiridir. Şüphesiz, ruha dokunan, insanın ruhunu ısıtan bir şiiridir. Ruhu olanların bildiği, onlara hitap eden bir şiiridir. İsmet Özel'in gerçekten özel bir şiiridir. Özel bir dostu olanların şiiridir. Her dizesi insanı ayrı ayrı yaralayan bir masal şiiridir. Şiir sesinin ne kadar kuvvetli olduğunu bariz hissettiren şiirlerdendir. Ve aynı zamanda da İsmet Özel’in en iyi okuduğu şiirlerinden biridir: ‘’Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’’

Her bir mısrası ruhu naif olanları yaralayan bir şiirdir: ''Benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı.’’

Şiirin samimiyeti her mısrada masum bir çocuk gibi sarılmıştır:  "Keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olsaydım."

İnsanın ruhuna batan bir şiirdir: "Hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı."

“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan" diyerek, Necm Süresi’nin 57. ayetini (Yaklaşmakta olan –kıyamet- yaklaştı) anımsatır. 

Şiir ilk olarak 1972’de yayınlanır…

İsmet Özel’in şiirde bahsettiği kişinin, karlı bir gece vakti uyandırmak istediği dostunun, bir zamanlar çok sıkı "kardeşi", ‘’kankası’’ olduğu ve birlikte ‘’Halkın Dostları’’ dergisini kurduğu ve yönettiği Ataol Behramoğlu olduğu ve şiiri de ona ithaf ettiği rivayet edilir.  

İsmet Özel, 1974 yılına kadar sol politik çizgide kalır. Bir sorgulama döneminin ardından son ulaştığı noktada Türkiye’deki solun “güdük bir kalkınma ideolojisinin yedeğinde, hiçbir tarihi birikimi esas almaya yönelmemiş ve Batı aydınlanmasının temel taşlarından nasibini almamış bir sol” olduğu sonucuna varır.

Aslında İsmet Özel'in eleştirdiği Türk Solu’nun durumu sadece Türkiye'ye özgü bir durum da değildir. Uzun yıllardır Avrupa solu, Avrupa siyaseti, Avrupa edebiyatı da bocalamaktadır... Schröder’ler, Blair’ler, adları sol da olsa iktidarları boyunca hep neo liberal politikalar uyguladılar. Almanya’dan bir daha Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Fransa’dan bir daha Albert Camus, Jean Paul Sartre, Samuel Beckett çıkmadı, İngiltere’den bir daha Oscar Wilde, Thomas More çıkamadı... Türk solu bu süreci Avrupa'dan çok daha önce yaşadı.

Ancak Türk sağı ise daha kötüydü... Körü körüne bir ABD yandaşlığı ve jandarmalığı dışında ellerinde hiçbir şey yoktu... Ellerinde sadece içeriğini bilmedikleri ve meta haline getirip ticaretini yaptıkları bir kutsal kitap, Arap hayranlığı, ne olduğunu bile bilmeden peşine sürüklendikleri kuru bir milliyetçilik ve taklit bir liberallik vardı.  

Mustafa Kemal Atatürk'ten sonraki iktidarlar ülkeyi, İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni T.S. Eliot’un (Thomas Stearns Eliot) ‘’The Waste Land’’ (Çorak Ülke) ismindeki şiirindeki gibi hiçbir kökün kavramadığı, hiçbir dalın büyümediği bir taş döküntü, çorak bir ülke haline getirdiler… (What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish? Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)… 

Ülkenin en meşhur şairleri bile Fransız şairler Baudelaire’nin, Mallarme’nin, Verlaine’nin taklidinden öte gitmediler…

Günümüzde de küreselleşmenin dayatmasına insanlık etnik-dini bir yeniden ‘’kavimleşmeyle’’, ‘’ümmetleşmeyle’’, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’popülizmle’’ yanıt verdi. Sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmi aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çöktü. İşçi sınıfı kalmadı. Sendikacılık tükendi. Bunlar geleneksel siyasetin hep içeriğini dolduran kavramlardı. Gerek Avrupa’da ve gerekse de Türkiye’de bu değişimi anlayamayan, algılayamayan ve bu değişime göre politika belirleyemeyen ve çözüm getiremeyen düşünceler, sol ve sosyal demokrat içerikli partiler bocaladılar, sürekli oy kaybettiler. Meydan kavimleşmeye, ümmetleşmeye, ırkçılığa ve popülizme kaldı…

Yıllardır ülkede sağıyla, soluyla insanlarımızın zihni önyargılar ve duygularla beslenerek, semboller, kült ve idoller tarafından işgal edildi…  İnsanlarımızın okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekeleri engellendi… İnsanlarımız, sağı ile solu ile hamasetten bilgi seviyesine gelemedi, rasyonel, metodik ve analitik düşünceye sahip olamadılar…  

Bir demecinde ‘’yalnızlığı’’ şöyle tanımlar İsmet Özel: “Yalnızlar Allah’ın kendilerine, kendilerini unutturduğu insanlardır… Türkiye’de insanların çektiği yalnızlık ise iki katlı cehaletin baskısını duymaktan doğar. Kişi hem Batılı gibi ‘birey’ haline dönüşememiştir hem de Batılının elden düşme işporta malı kültürün tasallutu altındadır… Benim yalnızlıktan kurtuluşum birinci aşamada emperyalizmin beni mahkûm ettiği cehaleti reddetmekle başladı…. Türkiye’de yaşayan insanın kendi mevcudiyetini tanıma hususunda emperyalizmin sunduklarını reddedip kendine özgü temeller aramaya başlaması zorla itildiği yalnızlık kabuğunu kırmasıdır.”

İşte böylesine bir yalnızlıktan kurtulmak için, böylesine bir kabuğu kırmak için, bu soğuklarda, ruhunu ısıtmak için böylesi karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak ister insan…

İsmet Özel’in bu şiiri işte tam da bu zamanların şiiridir:

"Bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar
ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa
gövdem açık bir hedef kılındı belâlara."

ABD’li şair Irwin Allen Gisberg, “Bir ülkenin kötü durumu yüzünden politikacıları suçlayamayız... Suçlu olan şairlerdir... Çünkü politikacıların bir ülkenin durumu hakkında bilinçleri ve kapasiteleri yoktur ama şairlerin vardır” derdi.

Yazık, İsmet Özel’in şiirinde söylediği gibi keşke şairler kadar cesur olsaydık!

Yazımın girişinde bahsettiğim Burhan Sönmez’in kitabında söylediği gibi; toplumsal bellek ile kişisel belleğin birbirine karıştığı, her şeyin ölü bir tarihin parçası haline geldiği bu yerde, bu zamanda şiirin her bir dizesi üzerinde tüm bu anlattığım çerçevede düşüne düşüne okuyun derim… Aslında bir yüz yıllık yalnızlığımızı anlatır şiir… Bu yalnızlıktan kurtulmak için şimdiye kadar ‘’çıkış yolunu’’ bulamadık… Ama en azından hangi yolların ‘’çıkmaz yol’’ olduğunu öğrendik…

Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan…

Osman AYDOĞAN

Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak

Benim adım insanların hizasına yazılmıştır. 
Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu.

Keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olmasaydım 
Ölüm ve acılar çatsaydı beni 
Düşüncem yapma çiçekler kadar gösterişli ve parlak 
Sözlerim ihanete varacak doğrulukta olsaydı. 
Anmaya gücüm yetseydi de konuşsaydım 
Diri-gergin kasları konuşsaydım 
“Kardeşler! ” deseydim “Kardeşlerim! ” 
“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan'' 
Bakın yaklaşıyor...” 
Yazık, şairler kadar cesur değilim 
Çocukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan 
Gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.

Benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı 
Öyle bir çalımlarla gecenin çitlerinden atlardım 
Bir güneş sayardım kendimi denizin karşısında 
Çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların 
İnanmazdım dosyalara sığacağına 
Gittikçe ışıldardım dükkânlar kararırken 
Hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı.

Benim adım bilinen cevapların üstüne mühürlenmiş 
Ellerim tütsülenmiş 
Evlerin yeni yıkanmış serin taşlıklarında 
Dirgenler, bakraçlar, tornavidalar 
Bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar 
Ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa 
Gövdem açık bir hedef kılındı belâlara. 
Ve bu yüzden yakışıksız oluyor 
İnsanları hummalı baharlar olarak tanımlamak 
Ve bu yüzden göğsümde dakikalar 
İnce parmaklar halinde geziniyor 
Konvoylar geçiyor meşelikler arasından 
Bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına 
Ölümden anlayan, ciddi bir yaprak 
Unutulacak diyorum, iyice unutulsun 
Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı 
Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.

İsmet Özel, 1972

Şiiri İsmet Özel'in kendi sesinden ve fonda Azeri sanatçı Nermin Memedova’nın ‘’Ay ışığında’’ isimli bestesi eşliğinde dinleyebilirsiniz! 

https://www.youtube.com/watch?v=WydtrAMhdus




Kar Mûsikîleri

07 Ocak 2019

''Her yerde kar var'' değil mi? Belki de kulaklarınızda şarkısı da vardır: ''Her yerde kar var''. ''Kar'' ve ''Kış'' gelince benim de aklıma şarkısından ziyade öncelikle Cenap Şahabettin'in ''Elhan-ı Şita'' (Kış Ezgileri), Ahmet Muhip Dranas'ın ''Kar'' ve Yahya Kemal Beyatlı'nın ''Kar Mûsîkileri'' isimli şiirleri gelir.

Ahmet Muhip Dranas'ın ‘’Kar’’ şiirini sizlere dün vermiştim. Şimdi de Yahya Kemal Beyatlı'nın ''Kar Mûsîkileri'' isimli o muhteşem şiirini vermek istiyorum. Cenap Şahabettin'in Türk Edebiyatında yine muhteşem kış ve kar şiiri olan ''Elhan-ı Şita''sını ise sizlere daha sonra anlatayım.

Yahya Kemal Beyatlı 11 yıl Paris’te yaşar ve alafranga biri haline gelmiş olarak Paris’ten geri döner. Döndüğünde burada her şeyi Fransa ile mukayese eder ve en salaş dönemini yaşayan Osmanlı’nın hiçbir şeyini beğenmez. Bir toplantıda Tanburi (*) Cemil Bey ile tanışır. Tanburi Cemil Bey’in taksimleri, müziği Yahya Kemal’i mest eder. Kendisi bu hadiseyi “O gün benim önümde altın bir kapı açıldı. Ben o gün memleketimin kültürüne döndüm” diye anlatır. Ve sonrasında Cemil Bey’in tutkulu hayranlarından olur.

Yahya Kemal Beyatlı Varşova’da iken karlı, hüzünlü bir havada Klasik Batı Müziği yerine Tanburi Cemil Bey’i dinleyerek ve o müzikle hem Avrupa’dan hem de yaşadığı çağdan uzaklaşır.  

Yahya Kemal’in içinde Tanburi Cemil Bey'den ve onun müziğinden bahsettiği ‘’Kar Mûsikîleri’’ isimli şiiri Türk şiirinde en iyi ''kar'' şiirlerinden birisidir. Yahya Kemal bu şiiri 1927 yılında Varşova`da büyükelçi iken kaleme alır.

Şair kendisine ilham veren kar havasını şöyle anlatır: ''Varşova`da elçilikte bulunduğum bir akşam odamda çalışıyordum. Dışarıda kar yağıyordu. Orada kar başladı mı günlerce aylarca durmadan yağar. İnsanda bin yıl sürecek bir yağış tesiri bırakır. Bir kuytu manastırda koro halinde söylenen dualar gibi gamlı ve bir erganun ahengi insanda ne tesir yaratıyorsa orada yağan karın öyle hüzünlü ve devamlı bir sesi vardır... Kar mûsikîsi işte bu atmosferin ürünü...” Varşova 1927

Şiirde, Yahya Kemal’in çok etkilendiği Fransız şairler Baudelaire, Mallarme ve Verlaine’nin izleri de görülür.  

‘’Kar Mûsikîleri’’ şiiri” aynı zamanda Yahya Kemal’in İstanbul’a, vatanına, memleketine duyduğu hasreti ve özlemi de yansıtır.  Şiir aruz ölçüsünde yazılmış olup, kafiye düzeni nedeniyle biraz da mesneviye benzer.

İşte Yahya Kemal'in ''Kar Mûsikîleri'' şiiri ismini de hakkedecek derecede bir musiki ahengini bünyesinde barındıran bir şiirdir…

‘’Kar’’ eskiden güzeldi... Şimdi ‘’son dakika’’, ‘’geliyor’’, ‘’AKOM tetikte’’ teraneleriyle, çığırtkanlıklarıyla insanlar artık bir parmak kalınlığında yağan kardan bile korkar oldu…

Zaten nerdeee eski yağan karlar... Eskiden yağmur ‘’rahmet’’, kar ‘’bereket’’ idi… Şimdi ne o kar kaldı, ne o rahmet, ne de o bereket… Değil mi?

Osman AYDOĞAN

Kar Mûsikîleri

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...
Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

Yahya Kemal BEYATLI

‘’Kar Musikileri’’ şiirini Bestekâr Cinuçen Tanrıkorur da çok güzel bir şekilde bestelemiştir. Ayfer ER'in sesinden:

https://www.youtube.com/watch?v=Al0avYI4FXM

(*) Bir küçük not: Osmanlıcaya Arapçadan geçen bir özellik olarak ''n'' harfi (nun) ''b'' harfinden (be) önce kapalı hece olarak bulunursa ''nb'' şeklinde yazılır fakat ''mb'' şeklinde okunur. Örneğin: penbe - pembe, çârşenbe – çarşamba, pençşenbe – perşembe ve tanbur - tambur gibi… Dolaysıyla ‘’tanbur’’ diye yazılır ancak ‘’tambur’’ diye okunur.




Adieu Mon Pays

06 Ocak 2019

Gaston Ghrenassia’yı, (D. 1938), ‘’Cezayir doğumlu, Yahudi kökenli Fransız bir şarkıcıdır’’ diye tanıtsam bu şarkıcıyı tanımayacaksınız. Hemen pes etmeyin öyle… Aslında tanıyorsunuz bu şarkıcıyı… Bakın anlatayım önce...

1961 yılında, Cezayir Bağımsızlık Savaşı kızışırken, Cezayir’deki Yahudi ve Avrupa kökenliler Fransa'nın yanını tutarlar... Bu nedenle de Cezayir direnişçilerinin hedefi haline gelirler. 22 Haziran 1961'de Gaston Ghrenassia’nın kayınbabası Cheikh Raymond Leyris bağımsızlığa karşı olduğu ve Fransa'nın yanını tuttuğu için öldürülür. Bunun üzerine Gaston Ghrenassia da 29 Temmuz 1961'de, karısı Suzy ile Cezayir'den ayrılıp Fransa'ya, Paris’e gider. O zamandan beridir de bir daha Cezayir'e dönmesine izin verilmez.

Gaston Ghrenassia’nın asıl mesleği öğretmenliktir. Ancak babası Arap-Endülüs müziği türü olan Maluf kemancısı olması, 15 yaşındayken daha sonra kayınbabası olacak olan Cheikh Raymond Leyris'in orkestrasında gitar çalması nedeniyle Gaston Ghrenassia, geldiği Paris'te yaşamını müzik yaparak sürdürür. Genel olarak Fransa'da Arap-Endülüs ve Arap-Musevi müziğinin bir yorumcusu olarak tanınır.

1962 Yılında Cezayir'den Fransa'ya gelirken gemide bestelediği "Adieu mon pays" (Hoşçakal ülkem) adlı parçayı yayınlar. Parçayı TV'de seslendirmesi parçanın bir günde Fransa'da tanınmasını sağlar. Şarkıları daha çok Fransızca konuşulan ülkelerde ve eski Fransız sömürgelerinde tutulur. Şarkılarının geniş kitlelerce tutulmasının sebebinin farklı kültürlerin (Yahudi, Cezayir, Fransız) müziğini bir potada eritmesi olduğu değerlendirilir. .

Türkiye'de de bir dönem çok tanınan şarkıcının birçok şarkısı Türk şarkıcılarca Türkçe seslendirilir. Ajda Pekkan’dan (ki Olympia’da şarkıcı ile beraber konser vermişlerdir), Kamuran Akkor'a, Selçuk Ural’dan Tanju Okan’a birçok Türk popçusunun seslendirdiği şarkılar Gaston Ghrenassia’na aittir. Aklımızda kalan ve bilinen en güzel şarkısı ‘’Zingarella Zingarella’’ şarkısıdır.

Gaston Ghrenassia, şarkılarının Fransa’da ve dünyada tanınmaya başladığı dönemde adını işte hepimizin bildiği ‘’'Enrico Macias'’’ (Enriko Masyas) olarak değiştirir.

Ancak Enrico Macias’ın hayatı hiç de kolay olmaz. Her göçmen gibi hep arafta kalır. Enrico Macias, kimilerine göre ‘’sömürgeci’’dir, kimilerine göre ‘’Siyonist’’tir, kimilerine göre Fransa’yı istila eden ‘’pis Araplar’’dan birisidir. Ancak gerçek olan bir şey varsa da o da Enrico Macias'ın Paris’te hep bir yabancı olarak kaldığıdır. 

Aslında ben Gaston Ghrenassia’ı, pardon Enrico Macias’ı anlatmayacaktım. Yazımın başlığında da olduğu gibi onun 1961 yılında Cezayir'den Fransa'ya gelirken gemide bestelediği "Adieu mon pays" (Hoşçakal ülkem) adlı şarkısını anlatacaktım.

Öyleyse gelelim bu şarkıya.

Enrico Macias, Sezen Cumhur Önal’a verdiği bir röportajda memleketinden ayrılırken memleketine (Cezayir) duyduğu özlem nedeniyle bu şarkıyı yaptığını anlatır.

Şarkı güzel bir gitar solosu ile başlar. Gitarın melodisiyle sözlerinin hüznü mükemmel uyum sağlar. Sözleri; memleket hasreti ve memlekette kalan sevgilinin mavi gözlerini hatırlatan denizden, limandan ayrılan gemiden bahseder.

‘’Adieu mon pays’’ (elveda ülkem) diye başlar şarkı… Ve devam eder hazin hazin: ‘’Ülkemi terk ettim, evimi terk ettim, güneşimi terk ettim, terk ettim mavi denizimi… ( J’ai quittè mon pays, j’ai quittè ma maison. J’ai quittè mon soleil, j’ai quittè ma mer bleue.) Bir arkadaşı terk ettim, hala görürüm gözlerini, yağmurdan, veda yağmurundan ıslanan gözlerini, gülüşünü...''  (je vois encore ses yeux. Ses yeus mouillès de pluie, de la pluie de l’adieu. Je revois son sourire...) 

Adam, Yahudi, Arap ve Fransız kültüründen harmanlayarak Avrupa çapında bir şarkı üretiyor da biz neden Türk, Kürt, Arap, Laz, Abaza, Arnavut, Çerkez, Rum, Ermeni, Yahudi kültürünü harmanlayarak dünya çapında bir şarkı üretmeyiz de gidip de bir Müslim’e, bir İbo’ya hapsolup kalırız, akıl alır gibi değil!... Müzikte somutlaşmış halini gördüğümüz bu kısır döngümüz, bu halimiz, bu ahvalimiz ülkemizin en temel sorunudur aslında!...

Bu şarkının bağlantısını aşağıda veriyorum… Şarkıcının en meşhur şarkısı olan ‘’Zingarella, Zingarella’’ şarkısını da siz İnternetten bulup dinleyin artık…

Geçen gün ''rüyamdaki bütün seyahatlerimde bana eşlik etti'' diye yazdığım şarkı işte bu şarkıydı...

Bugün Pazar... Hava da ülkem gibi kapalı, kasvetli, karlı, yağmurlu ve soğuk... Tüm aklınızdan geçenleri bir araya toplayın; Şam'ı, şekeri, Arap'ı, İdlib'i, Menbiç'i, Fırat'ın Doğusu'nu, CB Kararnamesini, Suriye'yi, Suriyelileri, seçimi, geçimi, Dolar'ı, dolmayanı, kadın cinayetlerini, siyasetteki öfkeyi, şiddeti, sığlığı, yasa tanımamazlığı, kuralsızlığı, hukuksuzluğu, kabalığı, kabadayılığı, yok olan eğitimi.... Ondan sonra bu şarkıyı dinleyin... Hazin hazin dinleyin, mahzun mahzun dinleyin, melül melül dinleyin, meyus meyus dinleyin... Ne yazık ki neşeli bir şarkı değildir bu şarkı... Tam da havaya, ülkeye ve gündeme uygun bir şarkıdır diye düşünüyorum: Adieu Mon Pays (elveda ülkem)

Ben yine de sizlere sıcacık, sımsıcacık, mutlu, musmutlu (!) güzel bir Pazar günü diliyorum...

Osman AYDOĞAN

Enrico Macias; Adieu Mon Pays)
https://www.youtube.com/watch?v=qaSVOa9aqQA

1978 Cezayir doğumlu, Kanadalı şarkıcı, söz yazarı, güzel sesli kadın; 
Lynda Thalie da ''Adieu Mon Pays''ı çok güzel yorumlamış:
https://www.youtube.com/watch?v=ZEtmA0plPBY

Şarkının sözleri

J’ai quittè mon pays,
Yurdumdan ayrıldım...
j’ai quittè ma maison
Evimden ayrıldım...

Ma vie, ma triste vie
Hayatım, hüzünlü hayatım
Se traîne sans raison
Sürünüp gidiyor sebepsiz...

J’ai quittè mon soleil,
Güneşimi terk ettim...
j’ai quittè ma mer bleue
Terk ettim mavi denizimi...

Leurs souvenirs se reveillent,
Hatıralar canlanıyor...
Bien aprës mon adieu
Elveda dedikten çok sonra ben...

Soleil, soleil de mon pays perdu
Güneş... Kaybolan ülkemin güneşi...
Des villes blanches que j’aimais,
Sevdiğim beyaz şehirleri...

Des filles que j’ai jadis connu
Bir zamanlar tanıdığım kızlar...
J’ai quittè une amie,
Kız arkadaşımı terk ettim,

je vois encore ses yeux
Hala gözlerini görüyorum onun...
Ses yeus mouillès de pluie, de la pluie de l’adieu
Yağmur ve vedanın çiselemesiyle ıslanmış gözlerini... 

Je revois son sourire...
Gülümsemesini görüyorum yeniden...
Si prës de mon visage
Yüzüme bu kadar yakın...

Il faisait resplendir
Işıldatırdı...
Les soirs de mon village
Köyümün akşamlarını...

Mais du bord du bateau, qui m’èloignait du quai
Fakat beni rıhtımdan uzaklaştıran geminin güvertesinde...
Une chaîne dans l’eau
Bir zincir...
a claquè comme un fou
Çılgın gibi şıngırdadı suyun içinde...

J’ai longtemps regardè
Uzun süre bakakaldım...
Ses yeux bleus qui fouillent
Gittikçe uzaklaşan mavi gözlerine...

La mer les a noyè
Deniz boğdu gözlerini...
Dans le flot du regret
Pişmanlığın ve hüznün dalgasında...




Ben buralarda yokken!


03 Ocak 2019

Bir süredir bu ortamda yoktum… ‘’Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur’’ başlıklı son yazımda yazılarıma bir süre ara vereceğimi beyan edip ‘’yeni yılda görüşmek üzere’’ diye yazarak bu sayfadan ayrılmıştım... Sanırım buralarda yokluğumda neler yaptığımı merak etmişsinizdir… Anlatayım o zaman…

Ama önce kısa bir bilgi…

Zaman, mekân ve bilinç arasında doğrusal bir bağlantı olduğuna inanırım ve zaman zaman da yaşarım... Anlatılası, izahı, mantığı oldukça güç, diyalektik düşünürüm, ama bu metafizik bir duygu; aynı mekânda belirli bir bilinç seviyesine ulaştığımda zaman boyutu kaybolur, aynı zamanda belirli bir bilinç seviyesine ulaştığımda da mekân boyutu kaybolur... Sanki zaman ve mekân sınırlaması olmayan gaybdaymışım gibi gelir bana… Çok sık yaşarım ben bunu, bu duyguyu... Gerçek dünya ile gerçek dışı dünya arasında, bir '' hâyâl'' dünyası ile bir ''gerçek'' dünya arasında, ‘’bilinç’’ ile ‘’bilinç dışı’’ arasında gider gider gelirim...  Asaf Hâled'in ''Mâra'' isimli şiirinin son kısmında olduğu gibi; ''ne uykudayız ne uyanık.'' Ne uykuda olurum, ne de uyanık...

İşte böyle anlarımda, bu dünyadan sıkıldığımda, bu dünya bana dar geldiğinde, ruhum bedenimden sıyrılır, zaman ve mekândan bağımsız özgürlüğüme kavuşurum. Artık kimse tutamaz beni.

''Gönül gitmek isterse gidilecek yol bitmez. Göz görmek isterse görülecek yer bitmez. İnsan çekilirse içindeki mağaraya, her yanı karanlık bilir. Her yer ona mağara görünür. İçindeki aydınlığa yürümenin yolu yollara düşmektir'' derdi Mevlânâ… Ben de Mevlânâ’nın bu düsturu ile işte o zaman düşerim yollara…

Zaman olur Güneş sistemimizin gezegenlerini dolaşırım… Buradan da sıkılır, Samanyolu Galaksisinin diğer yıldızlarına gider, buradan da sıkıldığımda Andromeda Galaksisinin yıldız sistemlerini dolaşırım… Oradan yaşadığımız dünyaya bakarım, bu sonsuz mekân içinde bir nokta, bir zerre bile olmayan bu mavi gezegenin sadece yönünü tahmin edebilirim, kendisini göremem bile…

Zaman olur bu yaşadığım mekânda kalır, zamanca geriye giderim, çooook geriye, geriye, gerilere giderim…

Bu sefer de öyle oldu... Ben bu ortamda yokken bu mekânda, bu dünyada kalıp Batı’ya doğru zamanca geriye, gerilere gittim, çoook gerilere… Ve bu gerilerde kimlerle karşılaşmadım ki, kimlerle konuşmadım ki!… Gelecek günlerde bu zamanca geriye olan yolculuğumda karşılaştığım kişileri ve yaşadığım, tanık olduğum olayları sizlere uzun uzun (her zaman olduğu gibi!) anlatacağım… Ama benim bu ortamdaki yokluğumdan sonraki bu ilkyazımda geçmişe olan yolculuğumda nerelere gittim, oralarda kimlerle karşılaştım, onlarla neler konuştum, onları sizlere kısa kısa (!) anlatmak istiyorum…

***

Önce MÖ 1. yüzyıldaki Roma’ya gittim…

Tabii Roma’ya gitmişken Sezar’ı ziyaret etmesem olmazdı. Özel kaleminden randevu talep ettim... Sağ olsun beni kırmadı Sezar.  Hemen randevu verdi bana. Bir paket çikolata alıp gittim Sezar’ın sarayına. Kapıda güvenlik kontrolünden sonra sarayının kapısında karşıladı beni Sezar. Sohbet ettik… Siyasetten, ekonomiden, askeriyeden konuştuk… Müzikten, edebiyattan, felsefeden, aşktan, Kleopatra’dan konuştuk...

Söz Kleopatra’dan açılınca onun bir hatırasını anlattı bana Sezar:

Kleopatra bir gün Sezar’a ABD marka bir pilli çakmak hediye etmiş. Tabii çok sevinmiş bu hediyeye Sezar. Ancak bir gün çakmağı kaybetmiş. Kleopatra’nın hediyesi olduğu için çakmağa da çok önem veriyormuş. Sarayın her tarafını aramış, aratmış, ancak bulamamış. Bir gün sarayda çakmağını ararken Brütüs’le karşılaşmış Sezar.. ‘’Sen de mi Brütüs?’’ diye sormuş Brütüs’e.. Brütüs: ‘’vallahi Sezar amca, ben de yok, görmedim çakmağını’’ demiş..

Saray’da bulamayınca çakmağı, düşünmüş Sezar; ‘’Belki de şehirde bir yerde kaybettim!’’ diye düşünerek Belediyeye telefon edip halka anonsla duyurmak istemiş. Telefonu tuşladığında, - pardon, o zaman tuşlu telefon yokmuş henüz- telefonun manyeto kolunu çevirdiğinde daha Sezar ‘’Ben Sezar’’ diye kendisini tanıtamadan karşıdan bet bir ses gelmiş: ‘’Kapat o telefonu! Henüz icat etmedim!’’ Meğer cevap veren Graham Bell imiş.

Sezar çaresiz çakmağı Roma sokaklarında kendisi aramaya karar vermiş. Bir sokak başında Arşimet ile karşılaşmış... Arşimet çığlık çığlığa ‘’Buldum, buldum!’’ diye bağırarak geliyormuş. Sezar, ‘’hah işte çakmağımı bulan birisiyle karşılaştım’’ düşüncesiyle sormuş Arşimet’e; ‘’Benim çakmağımı mı buldun?’’ Arşimet de Sezar’ı tersleyerek şöyle cevap vermiş; ‘’Bana ne be kardeşim senin çakmağından… Ben suyun kaldırma kuvvetini buldum!’’

Daha çok şeyler anlattı Sezar. Onları gelecek yazılarıma saklayayım. Ziyaretin kısası makbuldür deyip veda ederek ayrıldım Sezar’ın yanından.

***

Hazır Roma’ya gelmişken MS 40 yılına gittim. Bu sefer de İmparator Caligula’yı ziyaret ettim. Yediğim, içtiğim, çay, kahve ve sohbetimiz bende kalsın (dedim ya, bunları ben gelecek günlerdeki yazılarımda anlatacağım) sadece Caligula’nın çok kızgın ve asabi olduğunu söyleyeyim. Senatörlere çok kızmıştı. Bu nedenle yanında fazla kalamadım. Sizlere sadece söylediği şu sözü aktarayım şimdilik: ‘’Bu şerefsiz senatörler hakkımda benim hasta, deli ve diktatör olduğuma dair söylenti çıkarmışlar. Bu şerefsizler ben istiyorum diye atım Incitatus’u senatör yaptılar. Bu sayede dünyada ilk defa bir at bu şerefsiz senatörler sayesinde senatör ilan edildi. Aslında benim maksadım; usulüne uygun olarak çıkarılan her kanunun ''hukuk'' olamayacağını bunlara göstermek idi. Bu şerefsiz senatörler bunu bile anlamadılar. Bu şerefsiz senatörlerin karılarını gözleri önünde ellerinden aldım, gıklarını bile çıkaramadılar. Şimdi ben deliyim, ben diktatörüm, ben ahlaksız birisiyim de bu şerefiz senatörler dürüst, ahlaklı, akıllı ve cumhuriyetçi, öyle mi?’’

Caligula’ya Roma sokaklarındaki kendisi hakkındaki izlenimlerimi anlattım, halkının kendisinden nefret ettiklerini ve kendisinden korktuklarını söyledim. Caligula bu izlenimimden, bu sözlerimden hiç etkilenmedi, omzunu silkti ve umursamaz bir tavırla; "korktukları sürece bırakın benden nefret etsinler" dedi…

Caligula’nın sarayından ayrılırken kapıda Caligula’nın amcası Claudius ile karşılaştım… Beni kolumdan çekip kuytu bir yere sürükledi ve bana fısıldayarak dedi ki: ‘’Yeğenim, bu deli, bu ahlaksız Caligula, çürümüş ve yozlaşmış Senato’nun, senatörlerin, soyluların, tiranların, Roma kurumlarının ve toplumun bir aynasıdır. Caligula ve toplum aslında bir tencere ve kapak hikâyesidir. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştur...’’

***

Caligula’yı ziyaretim kısa sürünce, hazır Roma’ya da gelmişken, vaktim de vardı, biraz dolaşayım dedim… Yolda Romalı devlet adamı Cato ile karşılaştım. Sadece selamlaştık... Yanından ayrılırken gözlerini bana dikmiş vaziyette kendi kendisine söyleniyordu Cato: “Ahmaklardır uygarlığı görkemli binalarda arayanlar.” 

Cato, Roma’da gördüğüm son kişi oldu. Roma’dan da, o zamandan da ayrıldım…

***

Roma’dan dönerken yolda, MÖ 6. yüzyılda Atina’ya uğradım. Atina sokaklarında dolaşırken üstü başı per perişan, belli ki darp edilmiş, üzerindeki elbiseleri parçalanmış tanıyamadığım bir adam kalabalıkları başına toplamış bağırarak konuşuyordu: ‘’Atinalılar! Bakın şu benim halime! Düşmanlarım beni kırlarda gezerken ne hale koydular. Ben ki, hayatını vatana vakfetmiş bir halk dostuyum…’’

Kalabalık arasında Heredot’u gördüm. Heredot’un yanına gittim, sordum ‘’bu adam kimdir?’’ diye... Heredot uzun uzun anlattı bana bu adamı... ‘’Sizin tarihçileriniz pek bilmez bu adamı’’ diye başladı sözüne Heredot… Ve başladı bağırarak konuşan bu adamı anlatmaya: ‘‘Bu adamın bu kıyafetine aldanma… Halkını kandırmak için kendisini bu hale koyan da yine kendisidir. Adamın adı ‘Pizistratus’ (Pisistratus), Hipokrat’ın oğlu, Solon’un yeğenidir. Bir askerdir... İhtiras sahibi tam bir demagogdur. Demagog; sokak kalabalıklarının akıllarına değil, hislerine,  kolay harekete getirilebilir komplekslerine hitap ederek, onları peşinden sürükleyen adamdır. Bu böyle olunca da, demagogun girmeyeceği kılık, yapamayacağı oyun yoktur. Pizistratus da böyle biridir işte. Pizistratus, halk içinde, halkla beraber, onların dostu, halk için kurtuluş yolları düşünen, bu uğurda kendini feda edercesine çaba harcayan biri olarak görünür. Her demagog gibi o da her şeyi kolayca vaat eder. Ama muhakkak ki büyük vasıfları var.

Bu adam dağlar bölgesinde keşfettiği bir Yunan güzelini Tanrıça Athena kıyafetine sokarak kendisi de Athena diye bu kadının eteğine yapışıp şehre inerek kutsallık iddiası ile halkı kandırıp bir darbe ile iktidara el koydu. İktidara el koyduktan sonra da Pizistratus ölene kadar tam bir tiran, tam bir müstebit kesildi. Gerçi kendisi Homeros’un destanlarını derleyip toparlamışsa da, Atina’da ilk milli kitaplığı yapsa da, toprak reformu yapsa da, Atina’nın muhteşem geleceğini hazırlasa da, ‘Milletin Babası’ olarak benimsense de hulâsa Pizistratus, ilkçağın; hem düzenbaz, hem yüksek vasıflı, dikkate değer bir tiranı, bir despotu, bir darbecisi, bir ihtilalcisidir…’’

Durduğum yer ve zaman pek tekin değildi. Teşekkür ederek Heredot’a, ayrıldım hemen oradan ve o zamandan.

***

Doğu Roma’ya geldim MS 5. yüzyılda. Konstantinopolis'e uğradım. İmparator Justinianus ve karısı Theodora ile ve tarihçileri hemşerim, Kayserili Procopius ile görüştüm. Justinianus ve karısı Theodora bana Konstantinopolis'i gezdirdiler. Haliç’i, Boğazı dolaştık... (Tabii o zaman her yer yemyeşil, şimdiki gibi beton yığını değil!)  Justinianus ve karısı Theodora bu gezi esnasında bana uzun uzun sıra dışı kendi hayat hikâyelerini, Doğu Roma için yaptıklarını, ‘’Sarı Yelekli’’ Nika isyanını ve bu isyanı nasıl bastırdıklarını anlattılar. Bu görüşmemi de sizlere gelecek günlerde uzun uzun yazacağım.

***

Artık günümüze dönmem lazımdı. Ancak hemen dönmedim… Yavaş yavaş, mola vere vere dönmek istedim. Bu nedenle 20. yüzyıla Paris’e geldim... Fransız yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, gazeteci, senarist ve oyuncu Boris Vian, benim Paris’e geldiğimi duymuş. Boris Vian beni ‘’Generallerin Beş Çayı’’na davet etti. Davete icap etmemek olmazdı. Katıldım bu davete ama onca generalin arasındaki gülünç sohbete katılmayarak başlangıçta dinleyici olarak kaldım. Generaller Fransa'nın Suriye'ye -pardon- Cezayir'e iç politik bir nedenle savaş açmasını tartışıyorlardı. Fransız Genelkurmay Başkanı Audubon’a bu savaş sebebi nedeniyle saçmaladıklarını söyledim.  Fransız Genelkurmay Başkanı Audubon da bana şöyle cevap verdi: ‘’Saçmalarım. Cümle âlemin derin derin düşündüğü şu günlerde, özgür ve bağımsız bir fikre nasıl sahip olunur sanıyorsunuz siz? Tabii ki saçmalayarak…’’

***

Fransa’dan İngiltere’ye geçtim. Shakespeare’i ziyaret ettim orada. ’’Kral Lear’’ isimli trajedisinden bir tiradı seslendiriyordu Shakespeare: ‘’Beterin beteri olduğu sürece umut etmek gerekir."

Shakespeare’in yanından ayrılırken önce Hamlet’den bir trad seslendirdi: ‘’Öyle çarpık bir dünyada yaşıyoruz ki, namus günahtan özür dilemek zorunda kalıyor, eğilip izin istiyor ona yardım etmek için.’’ Sonra da Othello’dan bir trad: "En büyük kaygısı vicdanlarının, günah işlememek değil, gizlemektir günahlarını."

***

Londra’da Hyde Park'ta gezerken parkta T.S. Eliot diye tanınan, ABD doğumlu İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni ve 1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Thomas Stearns Eliot’u gördüm. ‘’The Waste Land’’ (Çorak Ülke) isminde o meşhur uzun şiirini okuyordu. Şiirine kulak kabarttım, şu dizelerini duydum: ‘’What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish?’’ (Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)… Şiirini bitirince kendi kendisine şöyle mırıldanırken ayrıldım T.S. Eliot’un yanından: "En büyük yanılgılardan bir tanesidir; kendi içinde bulamadığın huzuru, bir başkasının yanında bulacağını sanmak..."

***

İngiltere’den de dönerken Viyana’ya uğrayıp Mozart’ı ziyaret ettim… Türk olduğumu da öğrenince ‘’ ‘Saraydan Kız Kaçırma’ (Die Entführung aus dem Serail) operamı sizinkiler hep yanlış anlıyorlar. Operamda geçen ‘Selim Paşa’dır, Padişah Selim değil, mekân da Topkapı Sarayı değil, Selim Paşa’nın Akdeniz kıyısındaki yazlığıdır. Yaz da sizinkiler düzeltsinler’’ dedi bana… Mozart’ın yanından ayrılırken operasının son kıtasını seslendiriyordu:

‘’Bassa Selim lebe lange!
Ehre sei sein Eigentum!
Seine holde Scheitel prange
Voll von Jubel, voll von Ruhm.’’

(Çok yaşa Selim Paşa!
Şeref onun mülkü olmalı!
Onun güzel parlak tacı
Şeref dolu, zafer dolu.)

***

19. yüzyıla geldim. Münich’te Bavyera Kralı II. Ludwig’i ziyaret ettim… Bana hayat hikâyesini ve Neuschwanstein Şatosunu nasıl yaptırdığını anlattı hazin hazin…

***

Tekrar Almanya’ya döndüm... Burada ziyaret etmek istediğim çok kişi vardı. Hegel’den Kant’a, Goethe’den Schopenhauer'e… Ancak vaktim de daralmıştı... Bunlardan birisini seçecektim... Ben de Goethe’yi seçtim... Onu ziyaret ettim. Gittiğimde Goethe’nin elinde Faust’u vardı. Beni görünce hemen Faust’un birinci bölümünden bir trajedi (der Tragödie Erster Teil) okumaya başladı:

‘’Nichts Besseres weiß ich mir
an Sonn- und Feiertagen, 
als ein Gespräch von Krieg
von Kriegsgeschrei, 
wenn hinten, weit, in der Türkei,
die Völker aufeinander schlagen.
Man steht am Fenster,
trinkt sein Gläschen aus
und sieht den Fluss hinab
die bunten Schiffe gleiten;
dann kehrt man abends froh nach Haus,
und segnet Fried´ und Friedenszeiten.
Herr Nachbarn, Ja!
So lass ich’s auch geschehen:
Sie mögen sich die Köpfe spalten,
mag alles durcheinandergehn;
doch nur zu Hause bleib’s beim alten.’’

(Uzakta, ötede bir yerlerde, Türkiye’de halklar birbirini boğazlıyorken, pazarları ve tatil günleri savaş ve savaş çığırtkanlığı hakkında konuşmaktan daha iyi bir iş yoktur. Camın önünde durur, akan nehre ve nehirde süzülen rengârenk gemilere bakar, içkisini içer. Sonra akşam mutlu bir şekilde eve döner, barışa ve barış dolu zamanlara -kayıtsızca- şükreder. Evet komşu! Öyle olmasına izin verdin, kafaların kesilmesini, her şeyin paramparça olmasını istedin.)

Ben sormadan bu şiirini neden yazdığını anlattı bana Goethe. '’Türk olduğun için Türkiye örneğini verdim. Bu ikiyüzlü Avrupa politikacısı, şarkın halklarının etnik, dini ve mezhebi diye ayrışarak aralarında çatışma olmasını, birbirlerinin kafalarını kesmelerini ve bu şekilde her şeylerinin paramparça olmasını ister. Bu şekilde şarkta insanlar birbirini boğazlarken, Avrupalı politikacı, camın önünde durup akan nehre ve nehirde süzülen rengârenk gemilere bakıp içkisini yudumlarken savaşlardan bahsederek savaş çığırtkanlığı yapar. Sonra da akşam mutlu bir şekilde evine döner ve barışa ve barış dolu zamanlara şükreder. İşte bu kadar kurnaz ve duyarsızdır bu Avrupa politikacısı. Ben de bu durumu şiirimle eleştirmek istedim… Bunu sana söylüyorum ki Suriye'de, şurada burada, Batı'nın komplosuna, tahrikine, tuzağına düşmeyesiniz ve TV'lerinizdeki savaş çığırtkanlarına kanmayasınız istedim.’’

***

Hazır Almanya'ya gelmişken son olarak da 20. yüzyılın başında Alman lirik şiirinin en önemli temsilcilerinden Rainer Maria Rilke’yi ziyaret ettim Almanya’da…. Rilke’yi zor buldum. Çünkü o da bir gezgin gibi Prag, Almanya, Rusya ve İsviçre arasında mekik dokuyordu. Rilke’yi ziyaret etmemin özel bir sebebi vardı. Kendisi, Türk tarih yazımında en detaylı olarak benim yazdığım 1664 yılında yapılan bir Avusturya – Osmanlı muharebesi olan ‘’St. Gotthard / Mogersdorf’’ muharebesi için, bu muharebeyi Avusturya’da canlı tutan ve kuşaktan kuşağa yayılmasını sağlayan bir şiir yazmıştı: ‘‘Sancaktar Christoph Rilke’nin aşkının ve ölümünün şarkısı’’ (Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke). Rilke’nin 1899 yılında yazdığı bu şiirinin ana kahramanının yine adı Christoph Rilke idi ve bu Christoph Rilke, bu muharebede Avusturyalı süvari komutanı olan Sporck’un süvari birliğinde bu muharebeye katılmış ve Sporck’un da kendisine sancaktarlık unvanını verdiği bir askerdi.

Rilke ile ‘’St. Gotthard / Mogersdorf’’ muharebesi hakkında uzun uzun konuştuk. Ayrılırken, sanki benim haleti ruhiyemi bilmişçesine, sanki içimden geçenleri okumuşçasına, sanki beni benden daha iyi tanırmışçasına eğilip, kulağıma fısıldarcasına bana dedi ki Rilke; “Yazmak, incelikler senfonisidir. Yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma!”

***

Tüm bu ziyaretlerim, gezintilerim esnasında, tüm zamanlarda da bana, Enrico Macias, memleketi Cezayir'den Fransa'ya göç ederken gemide bestelediği ‘’Adieu Mon Pays’’ (elveda ülkem) isimli şarkısıyla eşlik etmişti… Bütün bu geziler ve tüm bu zamanlar esnasında ‘’Adieu Mon Pays’’ şarkısının sözleri kulağımda çınladıııııı durdu hazin hazin: J’ai quittè mon pays, j’ai quittè ma maison. J’ai quittè mon soleil, j’ai quittè ma mer bleue. (Ülkemi terk ettim, evimi terk ettim, güneşimi terk ettim, terk ettim mavi denizimi) Ve devam etmişti şarkı hazin hazin: ''En sevdiğim akrabalarımı terk ettim, en sevdiğim dostlarımı terk ettim, en sevdiğim arkadaşlarımı terk ettim… Bir arkadaşımı terk ettim, hala görürüm gözlerini, yağmurdan, veda yağmurundan ıslanan gözlerini, gülüşünü…‘’ (je vois encore ses yeux. Ses yeus mouillès de pluie, de la pluie de l’adieu. Je revois son sourire...) 

***

Enrico Macias’ın ‘’Adieu Mon Pays’’ isimli şarkısı bilmem kaçıncı tekrarında sanki bir çalar saatmişçesine beni uyandırdı. Kan ter içinde uyandım... Çamaşırlarım terden sırılsıklam olmuştu.

Anlattığım bu her şeyin bir rüya olduğuna sevindim…

Bu rüyadan uyandığımda gecenin bir yarısı idi. Gökyüzüne baktım. Pırıl pırıl bir gökyüzü vardı üstümde. Samanyolu galaksisi gözüküyordu… Gecenin bu saatinde bu sonsuz, uçsuz ve bucaksız gökyüzü altında anlatılması bir imkânsız, tarifi bir mümkünsüz huzur buldum. Ve geceye dedim ki; ‘’Sen ne büyüksün ey gece. Gündüz dünyayı aydınlatır. Sen hem kâinatı aydınlatırsın hem de ruhumu…’’

Rilke’nin söylediklerini hatırladım: ‘’Yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma!” Bu söz, beynimde dönüüüüüp dururken, günümüzden genç bir edebiyatçı ve şairi, Birhan Eroğlu’nu ve onun bir dizesini hatırlattı:

‘’Dedim ki sonra:
İyi ki varsın ‘Yazmak’
Yoksa nasıl taşırdı kalbim bunca yükü…?’’

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam18
Toplam Ziyaret193959
Etkinlik Takvimi