Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV

Tanburi Cemil Bey

Büyük tanbur üstadı Cemil Bey’in (1873 - 1916) ölümünün 100. yılında, Eylül 2016’da güzel bir kitap yayınlandı reklamsız, tantanasız ve sessizce Lütfiye Aydın tarafından: ‘’Dehanın Sesi, Tanburi Cemil Bey’in Romanı’’ (Remzi Kitapevi, 2016)

Bu kitap için yazarı Lütfiye Aydın şöyle diyor: ‘’Bu kitap elbette ne biyografi, ne tarih, ne de bir müzik kitabı… Alışılmışın dışında bir roman yalnızca... Bütün kaygılarıma karşın, yakın geçmişte yaşayan gerçek bir değerimizi, ölümünün 100. yılında roman kahramanına dönüştürerek, hem duygusal hem de düşünsel evrenini anlatmaya çalıştığım, bunun için de yıllarımı verdiğim için bile kendimi mutlu sayıyorum. ‘’

Yazar bu kitabında ayrıca Cumhuriyet döneminin ilk yılları ile 1930’ların sanat dünyasından kesitlerle Cemil Bey’in oğlu olan Mes’ud Cemil Tel’in Nâzım Hikmet’le dostluğunu da anlatır.

Cemil Bey’in oğlu olan Mes’ud Cemil’in babasını anlattığı güzle bir kitabı var: ‘’Tanburi Cemil'in Hayatı’’ (Kubbealtı Neşriyatı, 2016)

Bir de yazar Beşir Ayvazoğlu, 1930''ların sanat, edebiyat ortamı ile toplumsal hayatını anlattığı '''Ateş Denizi'' (Kapı yayınları, 2013) adlı romanında Tanburi Cemil Bey''in biyografisini yazmaya çalışan roman kahramanını anlatırken hem Tanburi Cemil Bey'i tanıtır hem de Osmanlı'’dan Cumhuriyete geçişin sancılarıyla yüklü bir Türkiye tarihini de anlatır. Ancak bu kitap sadece Tanburi Cemil Bey’in hayatını anlatıyor diyebiliriz.

Tanburi Cemil Bey 1873 yılında İstanbul'da doğar. Müzik aleti çalmaya karşı ilgisi on yaşlarında keman ve kanun ile başlar. Daha sonra başladığı ve ismi ile bütünleşen tanbur sazı ile ustalık derecesine ulaşır. Tamburi Ali Efendi'nin de öğrencilerindendir. Hatta Ali Efendi'nin, Tanburi Cemil Bey’i dinledikten sonra "eline bir daha tanbur almayacağını" söylediği rivayet olunur. Tanburdan başka, klasik kemençe, lavta ve viyolonsel gibi sazları aynı ustalıkla icra ederek başlı başına bir ekol sahibi olur. Müzik aleti çalmakta erişilmez bir mertebeye yükselen Cemil Bey aynı zamanda çok iyi bir bestekârdır.

Cemil Bey, Türk musiki tarihinin en büyük tanbur virtüözüdür. Eline aldığı herhangi bir sazı da kısa bir müddet sonra çalabilmektedir. Cemil Bey tanbur sevgisini şöyle anlatır: "... bir müddet keman çaldım, bunun sodasını acı buldum. Bir müddet de kanun çaldım, akordundaki müşkilat sebeb-i terk oldu. Nihayet tanburda karar kıldım. Bu asil ve rengin saz üzerinde işlediğim nağmatı icra ettikçe hissiyatıma küşayiş gelir, hayalim genişler, acı teessürlerim bir müddet içün olsun benden uzaklaşırdı."

Ölmeden önce oğlu Mes’ud Cemil için, "duyarak çalarsa bedbaht olur, duymadan çalarsa müziği bedbaht eder" diyerek müzisyenin tamamen kafasındakini ellerine dökebilmesinin bedelini anlatır.

Cemil Bey kendine has icra biçimleri ile alaturka müzikle klasik Batı müziğini birbirine yakınlaştırır. Yani gelenekten yepyeni şeyler çıkarır. Yenilikçi, öncü bir sanatçıdır. Bu nedenle Tanburi Cemil Bey, müziğin Doğu’ya açılan ihtişamlı kapısıdır.

Alman İmparatoru II. Wilhelm'in İstanbul'u ziyaretinde Cemil Bey onun şerefine bir konser verir. Konserde bir parça çalar. Alman İmparatoru buna bayılır. Tekrar çalmasını rica eder. Herkes birbirine bakar o an. Gülümserler. Cemil Bey Alman İmparatoru'na ''bunun bir tuluat olduğunu, tekrar çalmasının mümkün olmadığını'' söyler...

Tanburi Cemil Bey’in öğrencileri arasında bulunan önemli müzik adamlarımızdan Refik Fersan Bey’in Murat Bardakçı tarafından yayınlanan hatıratında (Refik Bey, Refik Fersan ve Hatıraları, Pan Yayıncılık, 2012) Cemil Bey ile ilgili olarak şu olay anlatılır:  (s.104,105)

‘’Tanburi Cemil Bey idaresinde musıki heyeti Bebek’teki Hekimbaşı Behçet Efendi’nin yalısında haftada iki gece çok seçkin konuklara yönelik icra sunarlarken sıra dışı bir olay yaşanır. Sultan Abdulhamid’in kuyumcubaşısı Jak Harunaçi’nin Fransız eşinin de bulunduğu ortamda konuklar üstattan evvela klasik kemençe ile bir taksim ve ardından tanbur ile Tahirbuselik Peşrev’ini icra etmesini dilerler. Üstat mükemmel taksim icrasının arasına yeri geldikçe garp nağmeleri ile vals yerleştirerek mevcut seçkin konuklarını adeta büyüler. İlk kez alaturka musiki ile muhatap olan ve evvela ilgi göstermeyen Fransız kadın zaman sonra, üstadın dinleyeni içine doğru çeken tılsımlı icrası neticesinde giderek büyülenir. Perdesizliği gerekçesi ile ses sınırları olmayan ve yerleşik, sınırlı ses aralıklarına alışkın bir Batılının o vakte kadar hiç karşılaşmadığı müzikal aralıklara kapı aralayan klasik kemençenin hüzünlü nağmeleri karşısında Harunaçi’nin Fransız eşi dayanamaz ve gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başlar. İster icra ettiği enstrümanların taşıdığı hüznü yaşayan diyelim, ister zaten hüzünlü bir mizaca sahip kişiliği sayesinde içindeki hüznü parmaklarını değdirdiği enstrümanlara geçiren diyelim, Tanburi Cemil Bey’in taksimi bittiği zaman, ömründe ilk kez alaturka musiki dinleyen bu Batılı genç hanım yerinden fırlayıp üstadın ellerini öper.’’

Cemil Bey sağduyulu, genel kültürü geniş bir insandır. Terbiyeli, sessiz, çekingen, özel hayatında şakacı ve nükteli bir yaratılışı vardır. Türkçeyi güzel konuşur ve konuşacak ve çeviri yapacak kadar Fransızca bilir. Güzel yazı yazar, anlatmak istediğini de iyi ifade eder. Batı kültürü hakkında da bilgisi vardır. Kalabalığı sevmez, devamlı hüzünlü bir insan olarak yaşamıştır. Yüzünde hep hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları vardır. Bunu da eserlerine yansıtır.

Tanburi Cemil, 1901'de annesinin isteğiyle, Adile Sultan Sarayı'ndan arkadaşı Eflaknur Hanım'ın kızı Şerife Saide ile dünya evine girer. Eşinin aşırı sevgisi, kıskançlığı ve musiki davetlerine gitmek istememesi nedeniyle zor günler yaşamaya başlar. İçe kapanıklılığında, kendisini sosyal hayattan dışlamasında bu evliliğin rolü olduğu düşünülür. Sanatçının oğlu Mesut Cemil de bu evlilikten bir yıl sonra 1902'de dünyaya gelir.  

Döneminde çok tanınır, sevilir... Padişahların huzurunda çalar, veliahtlara, sultanlara ders verir...Ama içine kapanık yapısı, prensiplerine bağlılığı ve sert kişiliği ile giderek yalnızlaşır. Bu nedenle ölümüne kadar derin bir yalnızlığın içinde kederli bir dünyada yaşar...

Cemil Bey, Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından askere çağrılır. Askerlik muayenesi esnasında verem olduğunu öğrenir... Yakın dostu doktor Hamid Hüsnü Bey'in sanatoryumda tedavi teklifini reddeder... Yakınlarının tedavi için İsviçre'ye gitmesi konusundaki ısrar ve isteklerini de geri çevirir. 

Cemil Bey, ömrünün son yıllarında evinin bahçesinde bulunan ve "uzletgâh" dediği ayrı bir evde yaşamaya başlar. 

Hastalık kısa sürede ilerler, önce birinde iken her iki ciğere de yayılır. Nihayet 1916 yılının Temmuz ayının yirmi sekizinci gününü yirmi dokuzuncu gününe bağlayan gece yarısından sonra eşini uyandırır: "Vakit geldi. Yirmi beş sene rindane yaşadım. Öldüğüme teessüf etmiyorum lakin sizin için bâd-ı i ızdırap oldum. Affediniz kendinize ve Mes’ud'a iyi bakınız." diyerek hayata gözlerini yumar. 

Sanatçı, Temmuz 1916'da 43 yaşında öldüğünde cenazesine mahalle bekçisi dâhil 13 kişi katılır. Mezarı Mevlanakapı’da, Merkezefendi Mezarlığı’ndadır dense de tıpkı Şükûfe Nihal gibi mezar yeri bile bilinmiyor. Bu kadar gözden ve gönülden ırak dünyayı terk edip gider. Cemil Bey öte dünyaya göçtüğünde oğlu Mes'ud Cemil henüz üç yaşındadır...

Nâzım Hikmet Ran’ın yanında büyüdüğü dedesi Nâzım Paşa dindar bir adamdır ve Mevlevi tarikatına bağlıdır. Konya valiliğinde bulunduğu sıralarda Nâzım da orada yaşıyordur. Paşa’nın evinde toplantılar düzenlenir, Mesnevi okunur, tasavvufi sohbetler yapılır. Nâzım da bu toplantılarda bulunur, gördükleri ve duydukları ona çok tesir eder. Çocukluk yıllarını paşa dedesinin konağında geçiren şair konaktaki gromofondan yükselen Cemil Bey'in nağmelerinden de ziyadesiyle etkilenir. Ve Nazım, geleneksel kurallar içerisinde yazdığı ilk dönem üslubunun örneği olan ‘‘Cemil Ölürken’’ isimli pek bir kimsenin bilmediği şiirini Cemil Bey'in oğluna, arkadaşı Mes’ud Cemil'e ithaf eder.

Cemil Ölürken

Elâ gözleri dalgın, geniş alnı sararmış
Bir sanatkâr hastadır, Cemil hasta yatıyor
Odayı bir matemin görünmez rengi sarmış
Başında duranların kalbi yorgun atıyor

İnce parmaklarını ıslattı gözyaşları
Odanın sükûnunda hıçkırıklar inledi
Hastanın yavaş yavaş çatılırken kaşları
Sanki derinden gelen bir sâdayı dinledi

Mukaddes elemini andı bir kere daha;
Uzak serviliklere çevirerek yüzünü
Ah! Ey gafi faniler iman edin Allah'a!
Bir ilâhi ruhun da geldi işte son günü...

Çok kudretli oluyor bir dehanın gururu
Ecel! onun yanına sende el bağlayıp gir!
Nefesinle titreyen fânilerden değil bu
Ölmeyen bir sanatkâr ölüm döşeğindedir

Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini 
Şimdi geniş alnında ebedin gölgesi var
Başında ağlayanlar sonuncu bestesini
Ağır ağır kapanan gözlerinden duydular.

Nazım Hikmet, Alemdar Gazetesi, 21 Kasım 1920.

Daha önce Avrupa’dan döndüğünde tam bir zamanın hippisi olan Yahya Kemal Beyatlı’yı da bildiğimiz ‘’Yahya Kemal Beyatlı’’ yapan Tanburi Cemil Bey idi…

Yahya Kemal 11 yıl Paris’te yaşar ve alafranga biri haline gelmiş olarak Paris’ten geri döner. Döndüğünde burada her şeyi Fransa ile mukayese eder ve en salaş dönemini yaşayan Osmanlı’nın hiçbir şeyini beğenmez. Bir toplantıda Tanburi Cemil Bey ile tanışır. Tanburi Cemil Bey’in taksimleri, müziği Yahya Kemal’i mest eder. Kendisi bu hadiseyi “O gün benim önümde altın bir kapı açıldı. Ben o gün memleketimin kültürüne döndüm” diye anlatır. Ve sonrasında Cemil Bey’in tutkulu hayranlarından olur.

Yahya Kemal Beyatlı Varşova’da iken karlı, hüzünlü bir havada Klasik Batı Müziği yerine Tanburi Cemil Bey’i dinleyerek ve o müzikle hem Avrupa’dan hem de yaşadığı çağdan uzaklaşır.  

Yahya Kemal’in içinde Tanburi Cemil Bey'den bahsettiği ‘’Kar Mûsikîleri’’ isimli şiiri Türk şiirinde en iyi ''kar'' şiirlerinden birisidir. Yahya Kemal bu şiiri 1927 yılında işte yaşadığı Varşova`da büyükelçi iken kaleme alır. Şair kendisine ilham veren kar havasını şöyle anlatır: ''Varşova`da elçilikte bulunduğum bir akşam odamda çalışıyordum. Dışarıda kar yağıyordu. Orada kar başladı mı günlerce aylarca durmadan yağar. İnsanda bin yıl sürecek bir yağış tesiri bırakır. Bir kuytu manastırda koro halinde söylenen dualar gibi gamlı ve bir erganun ahengi insanda ne tesir yaratıyorsa orada yağan karın öyle hüzünlü ve devamlı bir sesi vardır... Kar musikisi işte bu atmosferin ürünü...” Varşova 1927

Kar Mûsikîleri

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...
Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

Yüzyıllarda bir gelip geçen bir kuyruklu yıldız misali, sanat ufkumuzda bir anda belirip kayboluveren Tanburi Cemil ömrü boyunca başka bir devri özler; toplumunu daha çağdaş bir noktaya götüreceğini düşündüğü yenilik çabalarının karşılığını kanıyla ödeyen bir mutlakiyet idaresi hükümdarının devrini... Bir başka ifadeyle "İlhami" mahlaslı divanına aşağıdaki dizelerle başlayacak kadar insan kalabilmiş olan bir padişah sanatkârın, III. Selim'in devrini...

Bağ-ı âlem içre zahirde safadır saltanat
Dikkat etsen mânevi kavgaya cardır saltanat
(Dünya bahçesinde görünüşte zevklidir saltanat
Dikkat et anlarsın ki manevi kavgayla komşudur saltanat)

Bu zamanın devletiyle kimse mağrur olmasın
Kâm alırsa adl ile ol dem becadır saltanat
(Bu zamanın devletiyle kimse mağrur olmasın
Adaletle hükmedip hoşnut olursa (o zaman) rahatlatır saltanat)

Kesbeder mi vuslatın bin yılda bir âşık anın
Meyleder kim görse ammâ bîvefadır saltanat
(Ona âşık olan acaba bin yılda bir sevdiğine kavuşur mu
Onu ilgi duyar gibi sansan bile vefasızdır saltanat)

Kıl tefekkür ey gönül çarhın hele devranını
Kim safa ise velev ekser cefadır saltanat
(Ey gönül feleğin yaptıklarını hale bir düşün sen
O safa gibi görünse de genellikle bir cefadır saltanat)

Bu cihanın devletine eyleme hırs ü tama
Pek sakın İlhami zira bîbekadır saltanat
(Bu cihanın devletine boşuna tamah etme ey İlhami
Çok sakın ondan zira uçar gider saltanat)

Acaba diyorum, acaba; günümüzde Osmanlı'ya öykünenler, her daim ''yerli ve milli değerler''den bahsedenler, haktan, Hakk'tan, hukuktan, adalettin bahsedenler III. Selim'in yukarıdaki dizelerini okuyorlar mı, okuyorlarsa da bu dizlereden bir şeyler anlıyorlar mı diyorum!

Eğer günümüzde yaşasaydı Cemil Bey, muhakkak ki Atatürk dönemini özlerdi, o dönemin özlemiyle, hayaliyle yaşardı. Yaşadığı yalnızlık, kederi ve hüznü bundandır Cemil Bey’in. 

Yahya Kemal Beyatlı Cemil Bey için “O bir dâhidir, eğer o dâhi değilse, dâhi kimdir” der. Oscar Wilde'nin şu sözü Cemil Bey’i anlatır gibidir: “Toplum oldukça hoşgörülüdür. O her şeyi affeder, deha dışında”.

Bu nedenle Cemil Bey’i de unuttuk gittik. TV’deki yoz eğlence programlarına devam ta ki toplum yok olup gidene kadar!

Zaten;

"Çok insan anlayamaz eski musikimizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden"

diye derdi Yahya Kemal! Başka ne diyem ben!

Itrî'ye atfedilen cümleyi Tanburi Cemil Bey için aynen aktarıyorum: ‘’O şafak vaktinin cihangiri’’ idi…

Rûhu şâd olsun....

Osman AYDOĞAN 21 Kasım 2017

Türk sanat müziğinin mihenk taşıdır Cemil Bey. Bütün eserleri güzeldir ama ‘’Çeçen Kızı'’ bir başka güzeldir. Aşağıda bağlantısını verdiğim ‘’Çeçen Kızı’’ında tanbur resmen konuşur, tanbur ağlar, sanki tanbur hüzünlü bir hikâye anlatır gibidir.

https://www.youtube.com/watch?v=beb4tBI0fo4

Üstad Tanburi Cemil Bey’i anlatan güzel bir belgeseli de aşağıdaki bağlantıda veriyorum. Tanburi Cemil Bey’i daha iyi tanımak için izlemenizi öneririm. Belgeselin ardından da Cemil Bey’in taksimleri var.. Kaçırmamanızı isterim.

https://www.youtube.com/watch?v=vcShkvp-Xpk



Doktor Jivago

Bu başlık altında anlatacağım üç konu var aslında: Bir kitap, bu kitaptan uyarlanan bir film ve bu filmin film müziği... Aslında üçü de ayrı ayrı yazılması gerekir ama ben bütünlük bozulmasın diye kısaca üçünü de anlatmak istiyorum.

Önce kitap: ‘’Doktor Jivago’’…

Doktor Jivago, Sovyet yazarı Boris Pasternak'ın (1890-1960) Rus Devrimi sırasında geçen ünlü romanıdır.  Yazarın 1956'da Noviy Mir Dergisi'ne gönderdiği ilk romanı Doktor Jivago, SSCB resmi görüşüne uygun yazılmadığı gerekçesiyle reddedilir. 1957'de ilk kez İtalya'ya gizlice kaçırılan roman, burada hem Rusça hem de İtalyanca olarak aynı anda yayımlanır.  Ertesi yıl da İngilizce basılan "Doktor Jivago" kısa sürede çeşitli dillere çevrilerek dünyaca ünlenir. Pasternak, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülür. Ancak, yapılan baskılar sonucu ödülü geri çevirmek zorunda kalır. SSCB'de uzun yıllar yasak olan roman, 1985 yılındaki demokratikleşme (Prestroyka) hareketi döneminde yayımlanabilir.

Türkçeye ise başlangıçta orijinal dili Rusçadan değil de bu ilk çevirileri olan İtalyanca ve İngilizce çevirilerinden Türkçeye çevrildiği için, bu çeviriler ne yazık ki hiçbir zaman romandaki çoşku, duygu, düşünce ve anlatımı veremez. Nihayet 2014 yılında Rusça aslından Yapı Kredi Yayınlarından Hülya Arslan'ın tercümesiyle eksiksiz çevirisi yapılır. (Üçüncü baskısı da Ocak 2017’de yapıldı.) Eğer daha önce okumamışsanız sadece ve sadece bu çeviriyi okuyun derim.

Roman Rus edebiyatının en büyük şairlerinden olan Boris Pasternak'ın tek romanıdır. Rusya'da 1917 Ekim Devrimi ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşı (1917-1922) sırasında geçen olayları anlatan roman, adını roman kahramanı şair Doktor Yuri Jivago'dan alır.  Romanın arka planında bu siyasi çalkantıların bütün detayları anlatılır. Romanın ön planda ise kendisi de üst tabakadan ve kendisine tapan bir kadınla (Tonya) evli olduğu halde, şiirlerine ilham veren başka bir talihsiz kadını, Lara’yı seven, karısı Tonya ve sevgilisi Lara arasında kalıp, sadakat ve ihtiras arasında bocalayan, hayatının kontrolü kendi elinden alınmış ve savaşın parçaladığı yokluklarla dolu bir ülkede rüzgârın önüne kattığı kuru bir yaprak misali oradan oraya sürüklenen şair bir tıp doktorunun dramı anlatılır…

İtalyan yazar ve romancı Italo Calvino (1923 – 1985) bu roman hakkında şunları söyler: “20. yüzyılın ortasında, 19. yüzyılın büyük Rus romanı, Kral Hamlet’in hayaleti gibi, geri dönüp bizi ziyaret ediyor. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunun bizde uyandırdığı duygu işte bu.”

Geri planda Rusya'daki 1917 Ekim Devrimi ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşını tam anlamıyla anlatırken ön planda da gerçek bir aşkı bütün coşkusuyla anlatan Pasternak’ın bu romanı mutlaka okunmalı derim (Rusçadan çevirisiyle!)

Boris Pasternak aslında iki kadın arasında bocalayan doktoru anlatırken biraz da kendi hayatını anlatır... 1960 yılındaki vefatında tabutunun başında hem eşi hem de sevgilisi için için ve içli içli ağlamaktadır... Onun baskı altında reddettiği ödülü varisleri 1988 yılında alır. Boris Pasternak’ın yakınları ödülü aldıktan bir yıl sonra Berlin duvarı yıkılır, üç yıl sonra ise Sovyetler Birliği dağılır.

Şimdi de filmi…

Bu romandan şimdiye kadar üç TV dizisi ve bir film uyarlanmıştır. Bu romandan uyarlanan TV dizleri; 1959 yılında Brezilya, 2002 yılında İngiltere / Almanya / ABD ve 2006 yılında Rusya yapımlarıdır. 

Şimdiye kadar yapılan tek film ise 1965 yılında ünlü yönetmen David Lean tarafından İspanya ve Finlandiya’da çekilen ‘’Doctor Zhivago’’ isimli ABD yapımı filmdir. 3,5 saat uzunluğundaki bu kapsamlı epik filmde Ömer Şerif, Julie Christie, Geraldine Chaplin, Rod Steiger, Alec Guinness ve Tom Courtenay başrolleri paylaşırlar. Filmde Dr. Zhivago'yo Ömer Şerif, sevgilisi Lara'yı ise Julie Christie canlandırır. Yapımcılığını Carlo Ponti'nin üstlendiği film Oscar, Altın Küre ve Grammy ödüllünü alır.  Film 10 dalda birden aday gösterildiği Oscar ödüllerinden "en iyi uyarlama senaryo", "en iyi görüntü yönetimi", "en iyi sanat yönetimi", "en iyi kostüm" ve "en iyi orijinal şarkı" dallarında olmak üzere beşini kazanır.

Film 1965 yılında çekilip aynı yıl 22 Aralık 1965’de ABD de gösterime girmesine rağmen film üç yıl sonra 28 Aralık 1968’de İstanbul’da Yeni Melek, Fitaş, Dünya sinemalarında gösterime girer. Bu film Rusya'da ise ancak 1994 yılında gösterime girebilir.

'’Doctor Zhivago’’ filmi; Amerikan iç savaşını anlatan Margaret Mitchell’in 1937 yılı Pulitzer ödüllü ‘’Rüzgâr Gibi geçti’’ (Gone with the Wind)  filminin sanki Rusya iç savaşını anlatan biçimi gibidir.  

Bu filmle Ömer Şerif’in de dünya çapında tanınmasına vesile olur. Bu rol için Türkiye’den Ayhan Işık’ın düşünüldüğü ancak Ayhan Işık’ın dil bilmemesi nedeniyle vazgeçildiği rivayet edilir.  

Filmin hemen başında annesinin cenaze töreninde görülen Yuri Jivago'nun küçüklüğünü canlandıran çocuk oyuncu gerçek hayatta Ömer Şerif'in oğlu Tarık Şerif'tir.

Film o yıllarda konusunun geçtiği Sovyetler Birliği'nde çekilemediği için girişte anlattığım gibi filmin bir kısmı İspanya'da çekilmişti. O yıllarda İspanya'da faşist Franco rejimi vardı. Sabaha karşı çekilen bir sahnede rol icabı kalabalığın hep bir ağızdan söylediği devrimci marşları duyan çevre sakinleri General Francisco Franco'nun devrildiğini zannederler.

Film içinde bir kadının (Tonya) eşine (Dr. Zhivago) yazabileceği en güzel mektuplardan birini barındırır.

Filmin sonlarına doğru filmin kahramanlarından birisi şöyle der; ‘’insanlar şiiri sevince şairi de severler ve kimse şiiri Ruslar kadar sevemez'’. 

Filmde akıcı bir romantizm, dram ve savaş vardır. Filmde mevsimlerin geçişini anlatırken içinize işleyen birazdan anlatacağım bir müzik ve insanın içini burkan, dokunaklı ve muhteşem bir final sahnesi vardır. Bu sahnede Moskova metrosunda tren içinden dışarıdaki yıllardır görmediği sevgilisi Lara'yı gören ve ona sesini duyuramayan Dr. Yuri Zhivago vardır. Filmi izlerken o an Dr. Yuri Zhivago sanki siz olursunuz, kanınız beyninize sıçrar, içinizden feryatlar, figanlar yükselir, boğazınız düğümlenir, kalbiniz, kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığa bağırır..  

Bu arada küçük bir bilgi: 2004 yılı yapımı Brad Pitt’in başrolü oynadığı ‘’Truva’’ (Troy) filminde Hektor’un annesini (Thetis) canlandıran kadın yine Doctor Zhivago filminde de Doctor Zhivago’un sevgilisi Lara’yı canlandıran Julie Christie’dir. Eğer 2004 yılı yapımı Truva filmini seyretmişseniz 1965 yılı yapımı filmde de rol alan Julie Christie’nin aradan geçen kırk yıla rağmen hiç ama hiç yaşlanmadığını göreceksiniz.

Şimdi gelelim filmin müziğine…

Filmin müziklerini yapan Fransız besteci Maurice Jarre (1924-2009) dünya sinema tarihinin en iyi müziklerinden birine imzasını atar. Filmin özgün müziği Maurice Jarre’a Oscar ve Altın Küre ödüllerinin yanı sıra bir de Grammy ödülü kazandırır. Maurice Jarre aynı zamanda Hz. Muhammed (s.a.v)’in hayatının anlatıldığı 1975 yılı yapımı "The Message" (Çağrı) filminin de film müziği yapımcısıdır. Suriyeli yönetmen Mustafa Akkad, Maurice Jarre'ye yeni çekeceği Çağrı filminin müziklerini kendisinin yapmasını teklif edince, Jarre çölün atmosferini ruhunun derinliklerinde hissetmesi gerektiğini ve bu yüzden kendisinden başka hiç kimsenin olmayacağı, son derece sessiz bir mekân ayarlaması gerektiğini ve bunun yanında İslâm tarihini anlatan kitapları da kendisine getirtmesini ister. Ve Jarre bu filmin müziklerini çölde bir çadırda tek başına iki ay kalarak yapar.

Filmin müziği ‘’Lara’s Theme’’ (Thema de Lara) veya ‘’Lara’s Song’’ (Lara'nın şarkısı) olarak da anılır.

İşte bu film müziği eşliğinde Ekim Devrimini, Rus İç Savaşını, o uçsuz bucaksız stepleri, mevsimleri ve hele hele de Rusya steplerinin kışını ve o muhteşem aşkı, çoşkuyu, dramı ve hüznü bire bir yaşarsınız. Yine bu film müziği eşliğinde biraz önce anlattığım filmim final sahnesinde Dr. Yuri Zhivago sanki siz olursunuz, kanınız beyninize sıçrar, içinizden feryatlar, figanlar yükselir, boğazınız düğümlenir, kalbiniz kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığa bağırır da kimseciklere duyuramazsınız!  

Ve feryâdınız, figânınız bu müzik eşliğinde gökyüzüne semalara doğru yönelir, semanın, evrenin, kâinatın boşluğuna doğru süzülüp gider de olduğunuz yere Dr. Yuri Zhivago değil de sanki siz yığılır kalırsınız…

Şimdi artık filmin müziğini dinleyebiliriz diye düşünüyorum...

Filmden görüntülerle film müziğinin orijinal hali:

https://www.youtube.com/watch?v=xQXtH83mplI&feature=related

Tabii ki böylesi güzel bir müziğin de çeşitli yorumları vardır. Bu da Maurice Jarre'in kendi yönetimindeki orkestra yorumu:

https://www.youtube.com/watch?v=3X-Q4nmYqc4

André Rieu’nun yorumu:

https://www.youtube.com/watch?v=W9I4D0D2qgE

Aklınızda ne varsa gam, keder, kasvet adına bırakın şimdi onları, atın hepsini çöpe, daha önce okumuş olsanız bile bu kitabı Rusça çevirisinden bir daha okuyun, daha önce seyretmiş olsanız bile bu filmi bir daha seyredin, daha önce dinlemiş olsanız bile bu müziği bir daha dinleyin... Pişman olmazsınız!

Osman AYDOĞAN  19 Kasım 2017




Yalnız, gönlümde bir acı var, adını bulamadım…


Şükûfe Nihal, Türk edebiyatının en duygusal, en içli, en mahzun ve aynı zamanda da en unutulan bir yazarı, şairi ve özgürlüğe tutkun, mücadeleci ve ayakları üzerinde dimdik duran bir kadındır. 1896 doğumludur…

Babası V. Murat'ın başhekimi Emin Paşa'nın oğlu, Eczacı Albay Ahmet Bey’di, entelektüel birisiydi… Annesi Nazire Hanım. Soy kütüğü, baba tarafından Katipzadelere, anne tarafından Fatih Sultan Mehmet'in Başressamı Nakkaş Mehmet Efendi'ye dayanır.

Şükûfe Nihal babasının görevleri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te Arapça, Farsça, Fransızca öğrenir.

1919 yılında Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü'nü bitirerek "Türkiye'nin ilk üniversite mezunu kadını" unvanını almıştır…

Üniversiteyi bitirdiği yıl, ilk şiir kitabı "Yıldızlar ve Gölgeler" yayımlanır. Aruzla yazılan bu şiirleri hece ölçüsü ile yazdığı şiirler izler. 1928 yılında "Hazan Rüzgârları", 1930 yılında ise "Gayya" adlı şiir kitabı yayınlanır. Güçlü romantizmini düşünce gücüyle birleştirerek, sık sık toplumsal konularda yazmıştır. Ancak, kendisinden önceki ya da o dönemdeki kadın şairlerden farklı olarak, bir erkek edasıyla ve kadın olduğunu unuturcasına yazmamıştır. O, belki de kadın sorunlarını ve yaşantısını ilk dile getiren kadın şair ve yazarımızdır…

Eserlerinde, kadının çalışmasının önemini ekonomik açıdan,  üretkenliğini insan yaşamına olumlu etkileri açısından sık sık vurgular.  Yaşamındaki çok yönlülük, edebiyat alanında da görülür. Şiirlerinin yanı sıra lirik bir anlatım kullandığı öyküler ve romanlar yazmıştır…

1928 yılında "Tevekkülün Cezası" adlı öykü kitabı ve ilk romanı "Renksiz Istırap" yayımlanır. Bunları, "Çöl Güneşi" (1933), "Yalnız Dönüyorum" (1938), "Domaniç Dağlarının Yolcusu" (1946), "Çölde Sabah Oluyor" (1951) adlı romanları izler. 1935 yılında "Finlandiya" adlı gezi notları yayımlanır. 1910 yılından itibaren "Kadın", "Tan", "Cumhuriyet" gazetelerinde, "Ayda Bir", "Her ay" gibi dergilerde köşe yazarlığı yapmıştır. Bu eserlerinden ''Yalnız Dönüyorum'' okunmaya değer bir eserdir. Şükûfe Nihal’in Domaniç Dağlarının Yolcusu adlı yapıtı Şakir Sırmalı tarafından ''Unutulan Sır'' adıyla filme çekilir, 1945 yılında çekimi başlayan film, 1948 yılında gösterime girer.  

Şükûfe Nihal, edebi kişiliğinin yanında eylemci kişiliğiyle de tanınır. Cumhuriyetin kurulması aşamasında, ikinci eşi Ahmet Hamdi Başar'la Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinde önemli çalışmalar yapmışlardır. Şişli'deki evlerinde toplantılar düzenlenmiş, kurtuluş mücadelesinin kararları alınmıştır.

Halide Edip, Sultanahmet'te tarihi demecini verirken, Şükûfe Nihal de, Fatih Mitingi'nde dinleyenleri oldukça etkileyen tarihi konuşmasını yapıyordu; “Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın.”

Bununla da kalmayıp Anadolu'ya çıkmış, sonraki yıllarda da Anadolu'yu gezmiş, gördüklerinden etkilenen Nihal, eserlerinde Anadolu sorunlarına yer vermiş, gördüğü, tanıdığı köyleri ve köy kadınlarını anlatmıştır.

Tarihimizde kadın özgürlüğünün ilk temsilcileri ve savunucularından biri olan Nihal, aynı zamanda Türk Kadınlar Birliği'nin de kurucularındandır. Kurtuluş Savaşı sonrasında da, ülkeyi yönlendiren kararlarda etkili olan Atatürk sofralarının vazgeçilmez konuğudur…

Hâlide Nusret ’’Bir Devrin Romanı’’ isimli kitabında (Timaş Yay. 2009) birinci elden Şükûfe Nihal’den bahseder. Şükûfe Nihal ve Hâlide Nusret İstanbul Kız Lisesinden yakın arkadaştırlar. Hâlide Nusret kitabında Şükûfe Nihal’i şöyle anlatır; ‘’Çok zevkli döşenmiş evinde tertiplediği toplantılarda devrin genç, yakışıklı pek çok şair ve yazarı onun etrafında fır dönüyorlardı. Güzeldi, zarifti, kültürlüydü, üniversite bitirmiş nâdir kadınlardan biriydi.’’

Şükûfe Nihal’in yakın arkadaşı İsmet Kür (yazar Pınar Kür’ün annesi, Hâlide Nusret’in kardeşi), ‘’Yarısı Roman’’ (Everest Yay. 2011) adlı kitabında Şükûfe Nihal’i şu şekilde tanımlar: ‘’Şükûfe Nihal hemen her görenin âşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. ‘Güzel’ denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı... Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu ‘dünyaya metelik vermeyen’ haliydi. Ve de, o sıralar, ‘hayran olunacak kadın’ sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hâlâ sevdiğini biliyorum. Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı.’’

Hicran Göze ‘’Yahyâ Kemal'den Nâzım Hikmet'e, Şükûfe Nihal'den Fâruk Nâfiz'e; Bir Zamanlar Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları’’ isimli kitabında (Kubbealtı Yay. 2010) Şükûfe Nihal’i, Fâruk Nâfiz’i ve aşklarını anlatır.

Kadınlı erkekli toplantılarda; ‘’Geldikçe Şükûfe sahn-ı meclis – Pürzemzeme gülistana döndü’’ diye övülen bir kadındı Şükûfe Nihal…

Pek çok kişi sevdalanmıştı, güzel, zarif, şık, bakımlı ve zamanın en gözde şairi olan bu cıvıl cıvıl kadına. Şükûfe Nihal’in etrafında ateşin etrafında dönen pervaneler gibi dönen âşıklardan birisi de de Nâzım Hikmet’ti... 1920’li yıllar... Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairlerin yazarların edebi sohbetlerin birindeydi… Hâlide Nusret’in dizlerinin üzerinden Şükûfe Nihal’e uzatılan, onun ise gülerek okusun diye Hâlide Nusret’e verdiği kağıt… Nâzım Hikmet’in delişmen yazısıyla; “Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz.”  

Hâlide Nusret’in, kız kardeşi İsmet Kür’e söylediğine göre Nâzım Hikmet, “Bir Ayrılış Hikâyesi” adli şiirini Şükûfe Nihal için yazmıştı:

‘’Erkek kadına dedi ki: 
- Seni seviyorum, 
ama nasıl? 
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp 
parmaklarımı kanatarak 
kırasıya, 
çıldırasıya... 
Erkek kadına dedi ki: 
- Seni seviyorum, 
ama nasıl? 
kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz, 
yüzde yüz, yüzde bin beşyüz 
yüzde hudutsuz kere yüz... ’’

Nazım Hikmet, ‘’Yatar Bursa Kalesinde’’’ isimli eserindeki “İtizârname-i Nâzım” şiirini de  Şükûfe Nihal için yazar. 

Dönemin ünlü şairlerinden sadece Nâzım Hikmet âşık değildi Şükûfe Nihal’e. Hâlide Nusret’e göre Faruk Nafiz de Ahmet Kutsi Tecer de Şükûfe Nihal’e âşık edebiyatçılardan biriydi.

İnişli çıkışlı ve dalgalı özel hayatı, karşılıksız ve tinsel aşkları ile farklı bir şairimizdir Şükûfe Nihal… Bu ndenele Üzerinde akademik tezler yazılmıştır.  Şükûfe Nihal’i en iyi anlatan ve onun biyografisini yazan araştırmacı,  halen Erciyes Üniversitsi öğretim üyesi Prof. Dr. Hülya Argunşah’tır. O’nun yayınlanmış olan doktora tezi Şükûfe Nihal üzerinedir:  ‘’Bir Cumhuriyet Kadını: Şükûfe Nihal ’’, (Akcağ Yay., Ankara, 2002) Bir diğer tez de Türkân Yeşilyurt Kayhan’ın ‘’Kadın Şairde Kadın: Şükûfe Nihal’in Şiirleri’’ (Bilkent Üniversitesi) isimli yüksek lisans tezidir.  Bu yazıda da kısmen bu tezden yararlanılmıştır. 

İlk eşi biraz da ailesinin ısrârı ile çok genç yaşta evlendiği Türkçe öğretmeni Mithat Sadullah (Sander) Beydi. Aralarında büyük yaş farkı vardı. Babasının zoruyla evlenmiş, evlenmemek için bileklerini keserek intihara teşebbüs etmişti. Bu evliliğinden oğlu Necdet (Sander) dünyaya gelmişti. Zorla evlendirildiği eşinden iki sene sonra ayrılmıştı.

Bu ayrılık günlerindeki sıkıntılarına teselli olan ve ona aruzu öğreten biri vardı. Cenap Şahabettin’in küçük kardeşi (anne bir baba ayrı) edebiyatçı, şair ve ressam olan otuz yaş civarında genç adam: Osman Fahri (1890-1920).

Gazeteci Cevat Fehmi’nin ‘’izdivaçta aşk lâzım mıdır?” sorusuna Şükûfe Nihal  “İzdivaçta aşk birinci şarttır” diye cevap veren, evlilikte aşkı birinci şart olarak gören Şükûfe Nihal, Sander’le evliliğinde aradığı aşkı bulamayınca da Osman Fahri’ye karşı ilgisiz kalamaz.

Adile Ayda “Şükûfe Nihal, Böyle İdiler Yaşarken’’ (Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1984) adlı kitabında Nihal’in hayatta tek sevdiği kişinin Osman Fahri olduğunu ifade eder. Yazar, Şükûfe Nihal’in kendisine “Zaten insan hayatında bir defa sever. Gerisi kapılış, aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim” dediğini yazar.

İsmet Kür, ‘’Yarısı Roman’’ (Yapı Kredi Yayınları, 1995) adlı yapıtında şairin ağzından şu sözleri aktarır: “Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı.”

Şükûfe Nihal gerek Adile Ayda’ya gerekse İsmet Kür’e tek aşkının Osman Fahri olduğunu söylese de bu aşkı başlangıçta pek ciddiye almamış, biraz da uçarı biçimde yaşamıştır.

Şükûfe Nihal, ‘’Yerden Göğe’’ adlı kitabında yer alan ve ağırlıklı olarak Osman Fahri ile olan aşkını anlattığı “Mermer Kapı” isimli şiirinde Osman Fahri ile aşkını bir oyun olarak yaşadığını ve bu sırada on yedi yaşlarında olduğunu belirtir:

“Bir on yedi bahar ki nankör, çılgın, zalimdi,
Seven de reddeden de o şımarık kalbimdi…
Sensiz kalmak muhâlken, hayır, aldandın, derdim!..
Sanırdım ki bu oyun ömrümce sürecektir…”

“Mermer Kapı”da yer alan dizelerinde ayrıca Osman Fahri’nin de kendisine şiirler yazdığını da ifade eder:

“Bir damla gözyaşıma
Kaç mısra dökülürdü
Kaleminin ucundan,
Kim bilir?”

Prof. Dr. Hülya Argunşah’ın ‘’Bir Cumhuriyet Kadını: Şükûfe Nihal’’’ isimli eserinde (Doktora tezidir) şu bilgiyi verir: Osman Fahri, Şükûfe Niha’in eşi Mithat Sadullah Sander ile yakın arkadaştır.  Arkadaşının karısına âşık olmayı kendisine yakıştıramayan Osman Fahri, biraz da başlangıçta Şükûfe Nihal’in kendisine umut vermeyişinden kaynaklanan ümitsiz aşkının yarattığı küskünlükle ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyup öğretmen olarak  tayinini İstanbul’dan Elazığ’a aldırır. Şükûfe Nihal’in Sander’le evliliği boşanmayla noktalansa bile Şükûfe Nihal Osman Fahri’yle bir daha bir araya gelmez. Şükûfe Nihal’e çılgınca âşık Osman Fahri’nin Şükûfe Nihal’i unutması da pek mümkün olmaz.

Genç adam ümitsiz aşkının yarattığı küskünlükle öğretmen olarak gittiği Elazığ’dan da yalvarır:

‘’Sen benim hem dem-i hayalâtım,
Ben senin yârı tesellikârın
Olacakken; fakat nedense, Nihal
Sen benim gözlerimde dert aradın…
Ah! Mâdem ki sen de bir şair,
Ben de şâirim, bu kâfidir’’

Hepsi boşunaydı. Sevdiği kadından tamamen ümidini kesip, buhrana girip kafasına tabancayı dayayıp hayatına son verdiğinde takvimler 1920 senesini gösteriyordu.

Bu intihar girişiminde beyninde kurşun kalan Osman Fahri İstanbul’a getirilerek Fransız hastanesine yatırılır ve bir süre sonra burada çıldırarak ölür.

Şükûfe Nihal, karşılıksız aşkı yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca hiç unutmaz, unutamaz… Şükûfe Nihal’in ‘’Yerden Göğe’’ adlı kitabında yer alan “Mermer Kapı” adlı uzun şiirinde hep Osman Fahri’nin izlerine rastlanır.

Şükûfe Nihal “Mermer Kapı” da Osman Fahri’nin cinnetine şöyle hatırlatma yapar:

“Sana Mecnun dediler,
Mukaddestir gözümde
Cinnet o günden beri…”

Şükûfe Nihal ikinci eşinden de ayrılıktan sonra daha çok içine kapanır ve tekrar hayatta olmayan Osman Fahri’ye sığınır.  O kadar ki bir zamanlar Osman Fahri’nin yaşadığı Elazığ’a gider. Zeynep Kerman’ın ‘’Osman Fahri: Hayatı ve Şiirleri’ (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1998) isimli kitabında yazdığına göre Elazığ’da Osman Fahri’nin yaşadığı eve gider ve saçından kestiği bir tutamı onun evinin bulunduğu bahçeye gömer.

Şükûfe Nihal, saçından kestiği o bir tutam saçı Osman Fahri’nin bahçesine gömerken kafesinde çırpınan bir kuş gibidir kalbi, çırpın çırpın çırpınır… Cama çarpan bir kuş gibidir kalbi göğüs kafesinde çırpın çırpın çırpınır…  Çırpınan bir deniz gibidir, sahile vuran azgın dalgalar gibidir damarlarındaki kanı, damarlarında çırpın çırpın çırpınır… Kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibidir kalbi çığlık çığlığa çırpınır… Yörüngesiz kalmış kuşlar gibi feryaad figan halindedir kalbi çırpın çırpın çırpınır…

Şükûfe Nihal bu bahçeyi “Mermer Kapı”da şöyle anlatır: 

‘’Yolunmuş sarmaşıklar, 
Söndürülmüş ışıklar, 
Bir türbe şimdi balkon… 
Diyorlar: ‘Orda en son, 
Seni sormuştu bize, 
Sarılıp elimize… 
Seni beklemiştik hep… 
Gelmedin neydi sebep?’..’’

Osman Fahri yaşarken Elazığ’a gitmediği için suçluluk duyan Şükûfe Nihal, yine “Mermer Kapı”da ondan af diler:

“O gurbet illerinde hep anmışsın adımı…
Gelemedim, affeyle, kırdılar kanadımı!..”

Ancak Şükûfe Nihal’in Osman Fahri’ye karşı duyduğu aşk zamanla marazî bir hal alır. Artık hayattaki tek isteği ona kavuşmaktır. Yine “Mermer Kapı”da ona seslenir:

“Yedi kat yeri delebilsem de,
İzini bulup gelebilsem de,
En son zerremle kavuşsam sana,”

Şükûfe Nihal iyice hayata küsmüştür artık... Bu hissiyatını ''Sabah Kuşlar'' adlı kitabındaki ''Neme Yetmez'' şiirinde görürüz:

Neme Yetmez?

Yakut, mine, zümrüt bana birdir kayalarla;
Bir gül dikeninden kanayan el neme yetmez?
Kâşâne, sedir, sırma, ışık onların olsun;
Bir köhne kitap, bir sarı kandil neme yetmez?

Rûhum ki yanıktır ve şifâsızdır ezelden,
Sarmak dilesem, bir kara mendil neme yetmez?

Dağlar neme yetmez, bağlar neme yetmez?
Bir kuş ki benim derdime ağlar, neme yetmez?
Yanmaz ateşinden deli gönlüm bu diyârın,
Gökten bir alev bağrımı dağlar, neme yetmez?

Kestimse ümîd artık ezelden ve ebetten;
Bir eski rübâb ömrümü bağlar, neme yetmez?

Bir çölde biten dal gibi ıssızsa da rûhum,
Dost âleminin ettiği kem söz neme yetmez?
Vardır anacak bir gün olup ismimi elbet,
Bir servinin altında dolan göz neme yetmez?

Dağlar neme yetmez, bağlar neme yetmez?
Bir kuş ki benim derdime ağlar, neme yetmez?

(Cinuçen Tanrıkorur şairin “Neme Yetmez?” adlı şiirinden bir bölümü 1979 yılında uzzâl makamında nakış yürük semaî usulünde bestelemiştir.)

Bu hassas, bu nadide, bu duygulu şair artık iyice içine kapanır. Muhafazakâr çevre yapısı ve dışarıdaki katı dünya ile özgür, başı dik kadın yapısı ve hassas ve modern dünyası arasında sıkışır kalır.  Sonuçta topluma, çevreye ve kendisine yabancılaşır... Tabii bu haleti ruhiyesi de şiirlerine yansır. Gayya’daki “Söndürün” şiirinde şöyle der:

“Söndürün karşımda yanan ateşi;
 Kalbimin dört yanı buzla örtülü.
Bakışlarım ölü, şuurum ölü…”

“Taş Gibi”de iç dünyasının fotoğrafını çeker:

“Ben bu gece ruhumu elimle boğacağım,
Yarına bir kaskatı taş gibi doğacağım…”

 “Heykel”de ruhunu anlatır, eşten dosttan kopuşunu:

“Gece bir heykeldir o, oyulmuş sarı taştan, 
Ruhunun son bağları kopmuş eşten, yoldaştan…” 

Şükûfe Nihal ‘’Yakut Kayalar’’ romanını da Osman Fahri’yle yaşadığı aşk üzerine kurar. Romanda idealist bir genç kadın kendisi gibi toplumsal sorunlara ve sanata karşı duyarlı bir erkekle bir aşk yaşarken, ailesinin ve toplumun değer yargılarına uygun “zengin bir koca”yla evlenmeye zorlanınca erkeklere ve topluma isyan eder. Sevdiği adam ise tıpkı Osman Fahri gibi cinnet geçirir ve ölür. Başlangıçta onun cinnetine ve ölümüne kayıtsız kalan genç kadın, bir gün duyduğu bir ney sesiyle bu aşkın içinde yeniden canlandığını fark eder. Ancak kendisine kara taşları, toprakları “yakut kayalar” olarak gösteren aşkını artık kaybetmiştir: “Ve anladım ki, dünyanın kara taşlarını, topraklarını bana ‘yakut kayalar’ şeklinde gösteren füsûnu, ben artık kaybetmişim!..”

Şükûfe Nihal, ideal erkek imgesini ‘’Yakut Kayalar’’ isimli romanında şöyle anlatır: “O, benim için ideal bir insandı. Bütün eksik yaratılmışların arasında, o, kafası, kalbi, duyguları, sanatı, mantığı, ilmi, güzelliği ve gururuyla tam bir insandı”

Zeynep Kermen’ın bahsi geçen ‘’Osman Fahri: Hayatı ve Şiirleri’’ kitabında verdiği Osman Fahri’nin “İhtizaz-ı leyal” adlı şiirinde Osman Fahri de Şükûfe Nihal’in Elazığ’a gelmesini beklemektedir:

“Gece, her yer sükûta müstağrak
Sana ruhum gelirse ağlayarak:
Onu bir lahza dinle, sonra uyu:
O senin şimdi bekliyor yolunu…”

Pek çok kişi sevdalanmıştı, güzel, zarif, şık, bakımlı ve zamanın en gözde şairi olan bu cıvıl cıvıl kadına. Bu kişilerden sadece Osman Fahri’yi unutmadı, unutamadı Şükûfe Nihal… Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. Kaldığı huzur evinde ölene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde, şiirlerinde hep Osman Fahri vardı...

Âdile Ayda ‘’Böyle İdiler Yaşarken’’ (Edebî Hatıralar, Ankara, 1984) adlı kitabında Şükûfe Nihal’in Osman Fahri için kendisine şu ifadeyi kullandığını yazar; ‘’Ben ona layık değildim. O mütekâmil insandı. Bir dâhi idi. Bana yazdığı mektupları, bıraktığı hâtıra defterini, karaladığı şiirleri her gören aynı fikirde…’’ (Elazığ’da Osman Fahri’nin yakın dostu Mehmet Mevlüt Osman Fahri’nin Elazığ’da kalan evrakını saklar. Ancak çıkan bir yangında evrakın bir kısmı yok olur. Mehmet Mevlüt, Şükûfe Nihal’e yazdığı 10 Haziran 1942 tarihli mektupta bu hadiseyi anlatır ve yangından kurtarılmış olan evrakı kendisine postalar. Şükûfe Nihal Elazığ’a geldiğinde de Mehmet Mevlüt ona mihmandarlık yapar, Osman Fahri’nin evini gösterir.)

Yakın dostlarına da Osman Fahri için; "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yanar gerçek aşkın kıymetini bilmeyen her fâni gibi…

İkinci evliliğini İstanbul Üniversitesinden arkadaşı olan Ahmet Hamdi Başar’la yaptı. Otuzbeş sene sonra nihayete erecek olan bu evlilikten kızı Günay dünyaya gelmişti. Hâlide Nusret’in çok sevdiği Günay…

Şükûfe Nihal’in edebiyat çevrelerindeki en bilinen ikinci aşkı ise hiç şüphesiz, Fâruk Nâfiz Çamlıbel’di... Hicran Göze  ‘’Yahyâ Kemal'den Nâzım Hikmet'e, Şükûfe Nihal'den Fâruk Nâfiz'e; Bir Zamanlar Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları’’ isimli kitabında Fâruk Nâfiz bölümünde bu aşkı şu şekilde anlatır;

Fâruk Nâfiz Çamlıbel Şükûfe Nihal’i, halası Saide Hanım’ın Erenköy’deki köşkünde görür ve ilk görüşte âşık olur. Aşkları karşılıklıdır. Hep şiirler yazarlar birbirlerine.

Fâruk Nâfiz’in 1928’de yayınladığı ‘’Suda Halkalar’’ kitabının ‘’Macera ve Gençlik’’ bölümünde yazmış olduğu şiirde geçen kızın adı da Nihal…

Şu iki mısrada ise Fâruk Nâfiz sevgilisinin adını da açıklamıştır:

‘’Yalnız yaşamaktansa Nihal’imden uzakta
Kalsam diyorum dâr-u diyarımdan uzakta.’’

Bir şiirinde gene sevgilisinin adı vardır:

’İnce bir kızdı bu, solgun, sarı, heykel gibi lâl
Sanki rûhumdan uzak sisli bir akşamdı Nihal.
Ben küreklerde, Nihal’in gözü enginlerde
Gizli sevdâlar için yol soruyorduk nerde.’’

Aşkları üzerine roman yazdılar. Fâruk Nâfiz Çamlıbel ‘’Yıldız Yağmuru’’nda, Şükûfe Nihal ise ‘’Yalnız Dönüyorum’’ adlı romanında sevdalarını dile getirdiler. .

1922 yılında Faruk Nafiz Çamlıbel’in Kayseri Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmesi Şükûfe Nihal’i oldukça üzer.  Şükûfe Nihal ‘’Gayya’’ isimli kitabındaki ‘’Son Hâtıra’’ adını taşıyan şiirinde kendisini üzen ani ayrılığın acısını dile getirir:

‘’Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!...
Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım…’’

Şükûfe Nihal Gayya’da “Senden Sonra” adlı şiirinde Çamlıbel’in gitmesinden dolayı duyduğu derin üzüntüyü anlatır:

“Buradan gittin gideli nasıl içliyiz, bilsen!
Göklerin gözü yaşlı, kırlar hazin, ben hasta,
Sensiz geçecek günler için bütün köy yasta…
Gelsen de bir gün olsun göz yaşımızı silsen!..” 

Yine Gayya’da “Köy Arkadaşlarıma” adlı şiirinde ise bu ayrılıktan sonraki halini anlatır:

 “Gezdiğimiz yerleri bir hayal gibi gezdim,
Köyün ruhunda siyah bir hicran rengi sezdim:
Her taraf derdimizle harap, bitkin, perişan,
Hâlâ şifa bulmamış belli bu ayrılıktan…”

Faruk Nafiz Çamlıbel de bu ayrılıktan üzüntülüdür.  İsmini Kayseri’ye giderken mola verdiği İncesu kasabasındaki handan alan ‘’Han Duvarları’’ adlı kitabında bulunan 1923 tarihli “Gurbet” adlı şiirini de Şükûfe Nihal’e ithaf etmiştir. ‘’Şükûfe Nihal Hanımefendi’ye’’ diyerek:

“Kaç yıl geçecek böyle hazin, böyle habersiz,
Sen Marmara’nın göl gibi durgun bir ucunda,
Ben böyle atılmış gibi yurdun bir ucunda,
Sen benden uzak, ben sana hasret…
Sarmış beni gurbet
Sarmış beni mecnun diye zencir gibi dağlar
Bir türbe ki ruhum gelen ağlar giden ağlar.’’

Halil Soyuer, “Aşklarında Yaşayan İki Şair: Faruk Nafiz Çamlıbel - Şükûfe Nihal”. Şair Dostlarım’’ (Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2004) isimli eserinde Şükûfe Nihal ile Faruk Nafiz Çamlıbel arasındaki aşkın zaman zaman gazetelerin dedikodu sayfalarına taşındığını yazar.

Faruk Nafiz Çamlıbel 1932 yılında aniden bir başkasıyla evlenir. Fâruk Nâfiz’in bu aşkı olanca coşkunluğu ile yaşarken yaptığı ani evlilik herkesi olduğu gibi Şükûfe Nihal’i de şaşırtır. Fâruk Nâfiz, 1932 senesinde kendisiyle aynı lisede görevli Biyoloji öğretmeni Azîze Hanımla evlenmişti. Epeydir araları açıktı, uzun zamandır konuşmuyorlardı. Fâruk Nâfiz’in kocasından ayrılarak kendisiyle evlenmesi için ısrar etmesine hep olumsuz cevap vermişti Şükûfe Nihal. Şükûfe Nihal, kızı Günay’ı babasız bırakmamak için Faruk Nafiz Çamlıbel’in ısrarlarına rağmen eşinden boşanıp onunla evlenmez.

Bu evlilik Nihal’in Faruk Nafiz Çamlıbel’e karşı duyduğu sevgiyi nefrete dönüştürür. Ancak kalbi kırılmıştır Şükûfe Nihal’in. Şükûfe Nihal’in Yıldızlar ve Gölgeler’de yer alan “Yavru Kuş” adlı şiirinde bu kırıklık yer alır:

“Penceremden ölen çiçeklerimin
 Renk-i yeisiyle münkesir, mağmûm 
Düşünürken elemli, pek nermin,
İnce bir sesle titredi ruhum!”

“Buzlu bir dalda nazlı bir yavru
 Ağlıyor ruhunun enîniyle…
Sanki donmuş gözünde bir şule;
Küçücük kalbi bir yıkık bârû!”

Su’daki “Ömrümce Beklediğim” adlı şiirinde ay gibi solacağını ifade eder: 

‘’Doğan, batan güneşe bir zaman esir oldum; 
Solgun aya dalarak yıllarca ben de soldum; 
Sakin bir göl başından atıldım ummanlara; 
Boş kırlardan çekildim kökü yok ormanlara… 
Ne oradaki sükûnet, ne buradaki azamet 
Kâfi geldi ruhuma; 
Beynimde hep o ateş, hep o acayip humma.’’

Şükûfe Nihal dökülen yapraklara hitaben yazdığı ‘’Hazan Rüzgârları’’ isimli şiirinde de ümidini  ve ümitsizliğini anlatır:

‘’Kollarıma düştünüz
Solgun periler gibi;
Ruhumla öpüştünüz,
Bir ümid diler gibi...’’

Fâruk Nâfiz 1954’te Cumhuriyet gazetesinde çalışan Sermet Sami Uysal’ın: “Eşinizle aşk evliliği mi yaptınız?” sualine “Hayır. Birbirimizi beğenip evlendik; duygudan çok kafa izdivacı oldu daha doğrusu.” diye cevap vermişti…Gençlik devrinin fırtınalı aşklarını şiirlerine döken şairin asil ruhlu Azîze Hanım’a hissettikleri belki aşktan da üstündü. Aklın ve mantığın arkadaşlığında bir beğenme ile başlayan bu evlilik aşktan da üstün bir sevgi ve dayanışmayla yıllarca sürmüştü.

Azîze Hanım’ın bir amansız hastalıktan ani ölümü ile perişan olan Fâruk Nâfiz, Azîze’sinin arkasından o zor günlerini dile getiren bir şiir yazar ve ‘’Bunu senin bestelemeni ve ölümsüzleştirmeni istiyorum’’ diyerek yakın dostu üstad Alâeddin Yavaşça’ya verir. Bu güzel güfte Alâeddin Yavaşça tarafından hicaz makamında bestelenince gönül tellerini titreten bir şarkı oluşur:

‘’Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok’’

Fâruk Nâfiz’le birbirlerine âşık olduklarında, Şükûfe Nihal evlidir. Bu arayış nedeniyledir ki sadece tinsel ve uzaktan uzağa nezih, ulvi bir aşkı yaşar ve romanlarında ve şiirlerinde yaşatırlar bu aşkı. Bu nedenle evli olmasına rağmen, bu ulvi tinsel aşk herkes tarafından, hatta eşi tarafından da bilinmesine rağmen hep saygıyla kabul görmüştür.

Fâruk Nâfiz’in eşinden ayrılıp evlenmelerini hep reddeder Şükûfe Nihal. Çünkü evlenmezlerse tene değmezse o devasa sevda, aynı ulviyetini muhafaza edecektir, kirlenmeyecektir ve ölümsüz olacaktır. Bir taraftan da Şükûfe Nihal kızı Günay’ı babasız bırakmamak istemektedir. İşte bu nedenlerle reddeder Fâruk Nâfiz’i Şükûfe Nihal. Ancak bu aşk huzursuz eder Şükûfe Nihal’i…

Selim İleri, ‘’Mavi Kanatlarında Yalnız Benim Olsaydın’’ (Everest Yayınevi, 2010)  adlı romanı bu iki şairin aşkı üzerine kurulmuştur. Romanda Şükûfe Nihal’in bu huzursuzluğundan bahsedilir;

“Renksiz Istırap romanının yazarı asrî yaşayışın bize özgü uyarsızlıkları ortasında yasak bir aşkın kurbanı oluyordu. Galiba ikinci izdivacında da mutluluğa kavuşamıyor, galiba evli bir beyle, kendisi de evliyken bir gönül macerası geçiriyor. Onu artık salonlarda, edebi toplantılarda, çay saatlerinde, şiir günlerinde öyle şuh, azametli, göremiyormuşsunuz. Gitgide zayıflıyor, sözleri azalıyor, neşesi soluyor, elleri titriyor, gözleri ikide bir hep yaşarıyormuş. Girip çıktığı evlerde, katıldığı toplantılarda, bulunduğu mekânlarda durup dururken buhranlara kapılıyormuş, artık yerinde duramıyormuş, oralardan çılgıncasına fırlayıp gidiyormuş… Hem edebî toplantılar olmaksızın yaşayamıyormuş, hem de edebî toplantılara katlanamıyormuş… Yüzünün solgunluklarını, yıpranmışlığını ağır bir makyajla örtmeyi deniyormuş. Eskisinden çok daha fazla sigara içiyormuş ve sigaralarını uzun ağızlıklar takmadan içiyormuş, birini yakıp, birini söndürüyormuş. Başka konular, edebi, siyasi, içtimai konular konuşulurken o sözü ille aşka, sonu meçhul aşklara getiriyormuş. Bu salonlarda yalnızca aşkın acıları, hüsranları konuşulsun istiyormuş… Kendisinden rica edildiğinde yeni şiirlerini okuyormuş ve bu yeni şiirlerin hepsi aşkı Fuzulî’ye yaraşık bir gönül küskünlüğüyle dile getiriyormuş. O artık Nedimvâri şuhlukları büsbütün unutmuş, büsbütün yalnızmış… Çünkü âşık olduğu evli bey, galiba yuvasına dönmek istiyormuş. Şükûfe Nihal Hanım hislerini gizleyemediğinden bu yasak aşk herkes tarafından konuşuluyormuş. Yasak aşk dile düşmüş. Sözler, dedikodular, kınayışlar Şükûfe Nihal Hanım’ın kulağına çalındıkça, o, hislerini, hasretlerini hiç dinginleyemiyormuş. Sevdiği adamın adını sayıklayacak kertelere geliyormuş ve onu kimse anlamıyormuş. O artık bu aşkı… aşkı kendi kendine yaşıyormuş.’’

Şükûfe Nihal’deki bu halet-i ruhiye aşkın soyluluğunu ve soysuzluğunu yansıtır. Bu haleti ruhiye Attila İlhan’ın bir şiirini anımsatır; ‘’Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur’’

Kader midir, rastlantı mıdır bilinmez; eski aşkı Şükûfe Nihal huzur evinde öldüğü zaman o bir hanım arkadaşıyla Samsun vapuruyla çıktığı Akdeniz gezisindeydi, şiirler yazdığı kadının ölümünü duymadan o da o vapurda son nefesini verecekti.  

Şükûfe Nihal aradığı huzuru ikinci evliliğinde de bulamaz. Şükûfe Nihal, 64 yaşındayken Ahmet Hamdi Başar ile olan ikinci evliliğini de bitirir.

1960 yılında başına talihsiz bir olay gelir; kızından dönerken sokaktaki bir çukura düşerek kalça kemiğini kırar. Kaza sonucu birçok ameliyat geçirir, yatağa mahkûm kalır. Çok sevdiği kızı Günay’ın hayata gözlerini yumması (1969) da yaşamla ilişkisinin tamamen kopmasına neden olur.

Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Taksim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitabevini açan ilk eşinden olan oğlu Necdet Sander, annesinin bu durumuna çok üzülüyor ve onu böyle görmemek için ‘’yüreğim dayanamıyor’’ diyerek yanına uğramaz, annesiyle alâkasını keser.

Hayatın zorlaşması sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz (Bir zamanlar CHP Çorum Milletvekili) ve İffet Halim Oruz’un açtıkları Bakırköy’deki huzurevine yerleşir. Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsine Akkaş da artık yaşlanmışlardı, sık gelemezler huzurevine. Yalnızlığı ve hüznü olanca şiddetiyle yaşadığı ve belki de geçmişin muhasebesini yaptığı son durağıdır huzur evi…

Huzur evinin o kasvetli havasında her vesile ile kendisi için intihar eden o genç adamın bahsini açmakta, yazdığı şiirleri okumakta, yenilerini yazmaktadır. Âdile Ayda bu şiirler için ‘’Türk edebiyatı ölçüsünde değil, dünya edebiyatı ölçüsünde, bir ölmüş sevgili için yazılan en orijinal, en güzel mısralardır.’’ demektedir.

‘’Nerdesin? Toprakta mı, havada mı suda mı?
Nasıl buldun bu vahşi gecelerde odamı?
Hasretim şefkat, şiir, aşk dolu ellerine…
Gelsen de boş gönlüme bir hayat gibi dolsan.
Sen uyansan, ben yatsam biraz senin yerine…’’

Yaşamı boyunca hep mükemmel aşkı arayan, aşkta da tensel değil, tinsel aşkı arayan Şükûfe Nihal’in ‘Bir Şey Unuttum’’ isimli şiirindeki şu dizeleri sanki huzur evindeki hesaplaşmasını anlatır:

‘’Yalnız,
Gönlümde bir acı var, adını bulamadım;
Kırık gibi kanadım!
Bir şey mi kaybettim, ne? Ellerim bomboş gibi.. .
Bir yakuttan kadeh ki varlık çatlamış gibi .. .

Ses mi, çiçek mi desem;
Işık mı, renk mi desem;
Sanki, geçtiğim yolda bir şey unuttum!... ‘’

Huzur evinde bütün ilişkileriyle hesaplaşır. Evlilikleriyle, kendine âşık olan herkesle iç hesaplaşması yapar. Bunlar arasında Nazım Hikmet, Fâruk Nâfiz ve Ahmet Kutsi Tecer de vardır... Bir tek, aşkı uğruna ölümü seçen ve yakın dostlarına, "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yandığı Osman Fahri'yle hesaplaşamaz… Son nefesini verdiği 24 Eylül 1973 yılına kadar onu düşünür. Son nefesine kadar Osman Fahri’yi hayalinde yaşatır ve ona duyduğu aşkla hayata veda eder.

‘’Şükûfe’’ Farsça kökenli bir isimdi, ‘’açmamış çiçek, tomurcuk’’ anlamına gelirdi...  Şükûfe Nihal adı gibi açmadan solan bir çiçek olarak bu dünyadan göçüp gider…

Selim İleri’nin ‘’Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın” isimli kitabının sonlarına doğru “Uzlet” başlığıyla yer alan bölümde Şükûfe Nihal’in huzur evindeki son günleri anlatılır.

Kitapta bir yakınını huzurevinde ziyaret eden anlatıcı şu şekilde anlatır Şükûfe Nihal’i:

“ ….. o kadar mahzun, yalnız, içli, o kadar ‘mükedder’miş ki, yarı ’mefluç’ olmasa bile aşağıya, oturma odasına, öteki yaşlıların yanına ineceği yokmuş. Adı Şükûfe Nihal olan bu hanım kendi ‘mehpes’inde hala şiirler yazıyormuş, içe kapanıyormuş, ayrılırken bu dünyaya dargın, küskün ayrılıyormuş. (Mehpes: Hapishane. Mükedder: Kederli, üzgün. Mefluç: Felçli )

Huzurevinde bir iki kez ziyaret ettiğiniz gözleri sürmeli Bedia Hanım, ille Şükûfe Nihal Hanımın odasına da uğramamızı isterdi. Yatağında yarı doğrulmuş, daima eski şiirlerini okurken ya da yeni şiirler yazmak isterken bulurduk onu. Daima diyorum ama, Şükûfe Nihal Hanımı en çok gördüğüm gün beş on dakikadan öteye geçmez.

Gözleri sürmeli Bedia Hanım bir edebiyat aşığı olduğumu söyleyince, Şükûfe Nihal, ‘Size bir şiir okumamı ister misiniz çocuğum?’ diye sormuştu. Arkadaşının elini bırakıp gittiğini söylediği bu şiiri dudağımı ısırarak dinlemiştim. Sonra bir seçki de rastlayınca ağlamaktan kendimi alamadım:

Son Hatıra

Adını ellerimle çizdim altın kumlara
Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş
Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra,
Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!..

İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine;
Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu…
Hicranınla yanarken ben derinden derine,
Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu…

Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!...
“Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere”
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım…

Şükûfe Nihal Hanım şiirini bitirince ‘Uzlet köşesindeki şu ihtiyar kadını, sizin için okuduğu şiiri hepten unutmanızı temenni ediyorum’ demiş, hayatımda ‘uzlet’ sözcüğüne bir yer açmıştı.”

(Uzlet: Tasavvuf yolcularının kutlu manalar yüklediği yalnızlığın adıdır, ayrılmak, bir köşeye çekilmek anlamına gelir..)

Artık ne o aşklar kaldı, ne de o Şükûfe Nihal, ne de Osman Fahri… Hepsini unuttuk…

Soner Yalçın ‘'Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor’' isimli kitabında (Doğan Kitapçılık, 2009) Şükûfe Nihal'den bahseder.

Soner Yalçın kitabında Şükûfe Nihal için adı okullara verilmiş diye yazsa da, adını sadece Ankara Yenimahalle Şentepe’deki bir okul taşımaktadır; ‘’Şükûfe Nihal İlköğretim Okulu’’ İstanbul Bahçelievler’de de bir sokak adını taşımaktadır; ‘’Şükûfe Nihal Sokağı’’

Yine Soner Yalçın, Şükûfe Nihal’in Rumeli Hisarı Aşiyan Mezarlığı’ndaki mezarı için iç acıtacak kadar bakımsız diye yazsa da, mezarı o iç acıtan bakımsızlığından o kadar harap haldedir, ismi bile yazılı değildir. Mezar kayıtlarında dahi ismi yoktur. Gittiğinizde bulamazsınız.

Unuttuğumuz sadece Şükûfe Nihal değildi… Unuttuğumuz sadece ‘’uzlet’’, ‘’mefluç’’, ‘’mehbes’’ de değildi… Bir toplum ‘’vefa’’yı unutmuştu ‘’vefa’’yı... Bu ülkenin böyle bir şairine, yazarına, vatanperverine sahip çıkacak, doğru dürüst bir mezarını yaptıracak hiç mi bir kuruluşu yoktur? Bu ülkede bakanlıklar, belediyeler, edebiyatçı dernekleri, sanatsever işadamları, büyük büyük holdingler, kuruluşlar ne iş yapar?

Pek bilinmez, dile getirilmez ama; İstanbul’un Sultanahmet meydanında Halide Edip Adıvar mandacılığı savunurken, İstanbul’un Fatih semtinde ise, Şükûfe Nihal on binlerce vatansevere ülkemizde ilk kez, “Bizim en büyük düşmanlarımız emperyalizmdir, ABD emperyalizmidir. İngiliz emperyalizmidir. Tüm dünya emperyalistleridir” diye haykırıyordu…

Şükûfe Nihal, Türk edebiyatının en unutulan bir değeridir. Ülkemizde Şükûfe Nihal’i en iyi anlatan ve onun biyografisini yazan araştırmacı,  daha önce bahsettiğim gibi halen Erciyes Üniversitsi öğretim üyesi Prof. Dr. Hülya Argunşah’tır. O’nun doktora tezi Şükûfe Nihal üzerinedir:  ‘’Bir Cumhuriyet Kadını: Şükûfe Nihal ’’, (Akcağ Yay., Ankara, 2002)

Bu eserin son sözünün son paragrafını şu şekilde yazar Hülya Argunşah: "Şükûfe Nihal yetmiş yedi yıl süren ömründe sanat ve kültür hayatımıza birçok katkılarda bulunmuştur. Ancak yaşadığı talihsiz hayat ve içli mizacı onu daha ziyade ferdi sızlanışların yazarı yapmıştır. O, birçok edebiyat tarihinde Cumhuriyet yıllarının idealist tiplerini örnekleyen idealist bir kadın yazar olarak kaydedilmiştir. Fakat edebiyat tarihi onu büyük bir umursamazlıkla daha ölmeden tozlu sayfalarına gömmüş ve unutturmuştur. Eğer şairler ve yazarlar Türkçenin ses mimarları ise, Şükûfe Nihal’ın yeniden okunması ve düşünülmesi gerekir. Bu onun yeniden dirilişi olacaktır. Yaşarken ne yazık ki anlaşılamamış olan bu Türk kadın yazarı, etrafındaki dedikoduların korkunçluğu ile kaçtığı, sonra da öldüğü köşesinden çıkarılmayı beklemektedir. Bu ona göstermek zorunda olduğumuz bir vefa borcudur. Türk kadın hareketlerindeki çalışmaları ve Türk edebiyatındaki eserleriyle o, bu manevi dirilişi çoktan hak etmiştir. Bugün harap halde bulunan ve ismi bile yazılı olmayan mezarına ancak bu yolla bir ışık yakılabilecektir."

Aşkı bilen,  tadan ve düşünen herkese olduğu gibi bu duygu yüklü şair Şükûfe Nihal'e de büyük saygı duyuyorum, unutulmasın istiyorum.

Çiçero derdi zaten; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Ve yazımı Şükûfe Nihal’in bir şiirle sonlandırmak istiyorum: ‘’Su’’

SU 

Kalbinden kalbime akan bir sesti 
Akşam gölgesinde çağlayan o su... 
Sesini en tatlı yerinde kesti 
Bizi sonsuzluğa bağlayan o su. 

O su, bir sır gibi mırıldanırdı; 
Göğsünde bir sarı ay yıkanırdı; 
Bizi Leyla ile Mecnun sanırdı 
Gamlı yolumuzda ağlayan o su... 

Sessiz ruhumuzu o bestelerdi, 
Bize "Unutalım dünyayı" derdi... 
Bir aldı sonunda verdi bin derdi, 
Bizi bizden fazla anlayan o su. 

Şimdi ne akşam var, ne ses ne dere; 
Yolumuz ayrıldı başka ellere; 
Benzetti bizi bir kırık mermere 
Ruha zehir gibi damlayan o su. 

Kalbinden kalbime akan bir sesti 
Akşam gölgesinde çağlıyan o su; 
Sesini en tatlı yerinde kesti, 
Bizi sonsuzluğa bağlayan o su...
 

Osman AYDOĞAN  16 Kasım 2017


Bir depremin anatomisi!

Dün, 12 Kasım 2017 günü saat 21.18’de Irak’ın Süleymaniye kenti yakınlarında 7.3 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Irak ve İran'da ilk belirlemelere göre 335 kişi öldü, 2500'den fazla kişi de yaralandı. Deprem, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde birçok şehir ile birlikte İran, Suriye, Kuveyt, Azerbaycan ve Birleşik Arap Emirlikleri ülkelerinde de hissedildi. Depremin meydana geldiği fay hattının bir ucu, Türkiye'ye kadar ilerliyor. Hint Okyanusu'ndan gelip Arap Yarımadası'nda ikiye ayrılan fayın bir ucu, İran topraklarından geçip Doğu Anadolu Bölgesi'nin ortasına kadar ulaşıyor.

Geçmişte de Türkiye’de benzer büyüklükte depremler olmuştu; 1939 Erzincan, 1941 Reşadiye, 1942 Erbaa, 1944 Bolu, 1967 Adapazarı, 1999 Gölcük ve Kaynaşlı depremleri gibi…

Bu depremler yaşandığında ne yazık ki ülkemizde depremin sebep ve sonuçları pek tartışılmaz. Sadece birkaç müteahhit suçlanır, göstermelik olarak tutuklanır sonra da serbest bırakılır… Bu depremlerin toplumumuzun düşün dünyasına bir etkisi olmaz; fıtrattır denilir, kaderdir denilir, takdiri ilahidir denilir geçilir…

Bir depremden sonra nasıl bir tartışma yaşandığını göstermek açısından Irak’ta meydana gelen deprem de bana tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan ve ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ diye anılan 1755 yılında Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen depremi hatırlattı.

1 Kasım 1755 günü saat 9.40'ta Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen ve tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan bu deprem esnasında 60.000 ile 100.000 arasında tahmin edilen insan ölür. Depremi bir de tsunami ve kentin pek çok yerinde başlayan yangınlar takip eder. O dönemde Avrupa'nın en büyük dördüncü şehri olan Lizbon'un neredeyse tüm yerleşim alanları kullanılmaz hale gelir. Bu deprem tarihte ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ olarak anılır. Bu deprem İspanya ve Fas’ı da büyük ölçüde tahrip eder.

Bu deprem Portekiz'i son derece olumsuz bir şekilde etkiler. Portekiz'de politik tansiyon yükselir, ekonomi çöker ve zaten gerileyen koloni imparatorluğunun 18. yüzyılda büyük ölçüde yıkılmasına yol açar. Jeologlar, Büyük Lizbon Depremi’nin Atlas Okyanusu'nda Cabo de São Vicente'den 200 km batıda meydana gelmiş 9 Richter ölçeğinde olduğunu tahmin etmektedirler.

Büyük Lizbon Depremi; yol açtığı bu maddi yıkımının yanında, Avrupa tarihinde hem teolojik hem felsefi hem de doğa bilimleri açısından bir dönüm noktasını da ifade eder. Rene Descartes ve Baruch Spinoza ile beraber rasyonalizmin 17. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri olan Alman matematikçi ve filozof Gottfried Wilhelm Leibniz’in iddia ettiği ‘’dünyanın yaşanılacak en güzel yer olduğu’’, ‘’Tanrı’nın bütün kötülüklere rağmen en iyi Tanrı olduğu’’ ve ‘’dünyada ki her şey olanaklı olanın en iyisi''  inancı (Leibniz’in optimizmi) büyük yara alır. Çünkü bu deprem, fazlasıyla Katolik’in yaşadığı Lizbon’da, dini bir bayramın yaşandığı gün gerçekleşmiştir. Portekizli ilahiyatçılar Tanrısal öfkenin nedenini araştırmak için bir kurul bile toplarlar ve sonuçta bu deprem için “Takdir-i İlahidir’’ derler. Ve devam ederler; “Bunlar itikadımızı sınamak için… Eğer bunca acıya rağmen inancımızı yitirmezsek, ahrette mükafatımız büyük olacak.”

Bu fikirler Avrupa'nın düşünce yapısını derinden etkileyerek Avrupa düşünce tarihini kökten değiştirir. Eğer depremler Tanrı tarafından gönderilen cezalar değilseler, onları araştırmak, incelemek ve hatta anlamak mümkün olabilirdi. Bu nedenle Lizbon depreminin araştırılması girişimi yer bilimlerinin doğuşu olarak kabul edilir…

Voltaire mahlasını kullanan, Fransız devrimi ve Aydınlanma hareketine büyük katkısı olan Fransız yazar ve filozof François Marie Arouet yaşanan felaket sonrası yaşanan acılara kutsal kılıflar dikilmemesini söyleyerek bu fikirleri absürd olarak gördüğünü açıklar... Ve der ki Voltaire: "Bu yaşadıklarımızın tanrısal adaletle bir ilgisi yoktur. Yaşadığımız tamamen bir doğa olayıdır." Bu açıklama, tutucu çevreleri ayağa kaldırır her zaman ve her devirde olduğu gibi… Voltaire dinci tepkilere rağmen, inançla savunur depremin fiziksel nedenlerini... 

Ve Voltaire bu Büyük Lizbon Depremi için bir de şiir yazar: "Poeme sur le desastre de Lisbonne" (Lizbon Felaketi Şiiri)

Ve bu şiir; Voltaire’nin, Leibnitz’in felsefesini eleştirdiği ‘’Candide’’ (Oda Yayınları, 2010) isimli eserinin girişi diye adlandırılır…

Konu dışı ama Candide’’de bizimle ilgili şöyle bir bölüm vardır: Romanın kahramanı çıktığı uzun yolculuğun son demlerinde İstanbul'a varır ve bilge bir dervişe hayatın anlamını sorar. Şu cevabı alır dervişten: "Sana ne be adam? Bu senin işin mi ki?" Roman kahramanız pes etmez, üsteler: "Ama efendim… Dünyada bu kadar acı ve sefalet var. Bütün bunlar neden oluyor?" Ancak bilge dervişin cevabı bize umut vermez: "İyilik olmuş, kötülük olmuş, bundan ne çıkar? Padişahımız Mısır'a bir gemi yolladığı zaman içindeki sıçanların rahatını düşünüyor mu?"

Neyse, konuyu dağıtmadan gelelim Voltaire’nin ‘’Lizbon Felaketi Şiiri’’ne: (şiir uzun ama burada bir bölümü)

“Bu kurban yığınını,
kanlar içinde yatan bu çocukları 
gördüğünüzde şöyle diyecek misiniz:
‘Tanrı cezalandırdı.
Ölmeleri, suçlarının bedelidir.’
Bu çocuklar hangi suçu işlemiştir?”

Tartışmaya sürekli Voltaire’e laf yetiştiren Fransız filozofu Jean Jacques Rousseau da katılır ve Voltaire’e bir mektup yazarak şunu söyler:

“Tanrı’nın iyiliğine inanmak gerek. İnsanın çektiği acılar, kendi hatalarının neticesidir.”

Jean Jacques Rousseau daha da ileri giderek şunu söyler: "Yaşadığımız acıların nedeni sadece jeolojik değildir. İnsanları deprem değil, yoksulluk öldürüyor". Çünkü depremde ölenler sadece yoksullardı. Varlıklıların binalarına bir şey olmadığına, onların canı daha iyi korunduğuna, tedavileri daha çabuk yapıldığına, buna karşın depremin gazabı sadece yıkık dökük evlerde perişan yaşayanları vurduğuna göre acıların nedeni başka bir şey olmalıydı. İşte o "başka şey", insanlar arasındaki eşitsizlikti. Jean Jacques Rousseau’ya göre sebep gibi çare de ne teolojide ne jeolojideydi. Sebep de çare de "Sosyoloji"de aranmalıydı. 

İşte böyle ortaya çıkar Jean-Jacques Rousseau’nun ‘’İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma’’ (Say Yayınları / Düşünce Dizisi, 2001) isimli kitabı…

Rousseau'nun; insanlar arasındaki eşitsizliğin doğal bir olgu olup olmadığını, uygarlaşmanın bir insan topluluğu için zorunlu olup olmadığını sorguladığı ve ilkel topluluklardan devletli topluluklara, hukuk düzenine geçişi ve dolayısıyla insanlar arasında ortaya çıkmış olan eşitsizliğin kaynağı üzerine önemli fikirler içeren bir uygarlık eleştirisi olarak da kabul edilen bu kitabı doğuştan edindiğimiz zekâ ve beden eşitsizliğinin ötesinde, sonradan edindiğimiz eşitsizlikleri de tartışmaya açar.

Rousseau bu kitabında; insanlığın altın çağını yerleşik düzene geçmesiyle, toprak ve madenleri işlemesini öğrenmesiyle yitirdiğini, "iş bölümü" ve "özel mülkiyet"in uygarlaşma sürecini daha başından sakatladığını ve bütün bunların insanlar arasındaki eşitsizliğin temeli olduğunu iddia eder.  Rousseau’ya göre uygarlık alanında atılan her adım, eşitsizlik alanında atılan bir adımdır. Ona göre uygarlık gelişir, uygarlığın gelişmesine paralel olarak mülkiyet anlayışı değişir. Mülkiyet anlayışının değişimi, insanların doğal durumdan kopmasına neden olur ve neticesinde eşitsizlik doğar.

Rousseau’ya göre insanlar arasında var olan iki tür eşitsizlik söz konusuydu: Birincisi, doğuştan gelen yaş, sağlık, beden gücü, zekâ ve ruh nitelikleri arasındaki farklılıklar. Diğeri ise siyasetin doğurduğu eşitsizlik. Rousseau, eşitsizliğin ortaya çıkışında, doğal durumdan uygar topluma geçişte kaybedilen bazı değerlerden bahseder. Bu değerler; acıma duygusu ve merhamettir. Uygarlığın öne sürdüğü akıl yürütmenin, bu değerleri yok ettiğini vurgular.

Eşitsizliğin en büyük nedeni olarak öne sürdüğü özel mülkiyet kavramına gelince; Rousseau, özel mülkiyetin ortaya çıkışını, geleneklerin ve alışkanlıkların çeşitliliğine bağlı olarak gerçekleştiğini söyler. Özel mülkiyet, toplumdaki ahlaksal çöküntünün başlıca nedenidir. Bu çöküntüye mülkiyet edinme hırsı neden olmuştur. Bu hırs ve tutkunun körüklediği yozlaşmanın, yoksulun zengine bağımlı hale getirerek onu köleleştirdiğini savunur.

Jean Jacques Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi’’ (Bulut yayınları, 2007) adlı kitabında bu kitabına oranla bu düşüncelerini biraz daha yumuşak bir şekilde ifade etmeyi tercih eder. Özgürlükten vazgeçmenin, insan olmaktan çıkmak anlamına geldiğini vurgulayan Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi’’ adlı kitabında insanın ancak toplum içinde özgür olabileceğini savunur.

Rousseau’ya göre her şeyden önce insan Thomas Hobbes’un tam aksine (zira Hobbes’a göre insan doğuştan bencil bir varlık olarak doğmuştur) doğuştan iyi bir birey olarak doğmuştur. Rousseau’ya göre, insan doğa durumunda kötü değildir. Toplumsal hayata geçiş ve bu geçişin beraberinde getirdiği kötü yönetimlerin insanı kötüleştirdiğini savunur. Rousseau’ya göre kötülük toplumun kurumsallaşmasının bir sonucudur.

Rousseau bu kitabında ayrıca şunları da söylüyordu:

‘’İnsanın içinde var olan ve hiçbir zaman doyuramadığı ‘yalnızlık’ hissidir.  O yalnızlık hissi ki, kimilerinde din algısını yaratır. Bir tanrının kanaati altında olduğunu düşünüp güvende hisseder insanoğlu. O yalnızlık hissi ki, aile mevhumunu yaratır. Bir ömür sürmesi planlanan imzaları atar ve herkesin de atmasını bekler, toplumsal ahlak anlayışı oturur, baskı doğar. O yalnızlık hissi ki, kapitalizmi körükler. Parçası olamadığı toplumda hükümdar olmak ister insan. Kendini özel, önemli hissetmek için kapitalistleşir, kapitalist sistemde ahlak sadece kitlesel bir sakinleştiricidir. Eşitsizliklerin kaynağı, insanın içindeki yalnızlık, ölümlülük, önemsizlik hissidir. Çünkü insan ruhu, var olanların hem en güzeli hem de en çirkinidir.’’

Rousseau bu kitabın bir başka bölümünde ise şöyle yazar:

‘’İnsanların ormanda yaşadıkları ilkel zamanlarda, mağazalarda alışveriş yapmadıkları ve gazete okumadıkları dönemlerde önemli bir fırsatı vardı insanlığın: kendini dinleyebiliyor ve bu yüzden tatminkâr bir yaşamın en temel gereklerini karşılama şansını elinde tutuyordu.'’ (Dikkat edin yıl 1700'lü yıllardır. Rousseau 1712-1778)

Rousseau'ya göre tatminkâr bir yaşamın en temel gerekleri ise; aile sevgisi, doğaya saygı, evrenin güzelliği karşısında hayranlık, müzik zevki ve basit eğlencelerden alınan hazdı.

Rousseau kitabında, bizlerin her ne kadar bağımsız akıllara sahip olduğumuzu düşünsek de aslında kendi ihtiyaçlarımızın neler olduğunu anlamak konusunda sefil bir durumda olduğumuzu, aklımızın, bize tatmin olabilmek için neye ihtiyaç duyduğumuzu söyleyen dış seslerin tesiri altında olduğunu iddia eder.

Ben de dışarıdan güdülenen hırsın, isteğin, arzunun sonu yoktur diye düşünürüm; insan vazgeçebildiği oranda zengindir diye bilirim...

Zaten Voltaire de bu kitabı okuduktan sonra Rousseau ile olan mutat atışmalarının bir parçası olarak Rousseau’ya yolladığı mektubunda kitapla ilgili olarak şu ifadeleri kullanır: ‘’Bizi yeniden hayvan yapmayı istemek için bunca zekâ şimdiye kadar hiç kullanılmamıştı; eserinizi okuyup bitirince insanın içinden dört ayak üzerinde yürümek isteği geliyor.’’

Gerçekten de günümüzde hele hele de ülkemizde insanoğlunun hallerini görünce Voltaire'nin de dediği gibi insanın içinden dört ayak üzerinde yürümek isteği geliyor...

Sizlerin hep şikâyet ettiği gibi işte ben hep böyle uzun uzun yazıyorum... (İnanın kısa kısa yazmak için hiç vaktim olmuyor!) Dünkü (12 Kasım 2017) Irak’ta meydana gelen depremden, ardından 1755 yılındaki Lizbon’da yaşanan bir depremden yola çıkarak nerelere geldik? Allah bana akıl fikir versin!

Osman AYDOĞAN  13 Kasım 2017


Pusudaki Suikast!


10 Kasım 2017

Son yıllarda bütün Batılı düşünürler Avrupa'nın 5'inci yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi Ortadoğu'nun da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia edrek  1618 ile 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve temelinde bir Protestan-Katolik mücadelesi yatan mezhep savaşları dizisi gibi Ortadoğu'nun da bir otuz yıl mezhep savaşlarına girmekte olduğunu yazmaktadır.

Bütün Batılı gazeteler Ortadoğu'nun 1914 Birinci Dünya Harbi öncesi şartları yaşadığını yazmaktadırlar. Tabii ki yüzde yüzlük bir benzeme değil. O dönem dünyanın süper gücü Britanya’nın yerini bugün ABD almıştır. Almanya ve Rusya Birinci Dünya Savaşı arifesinde aynı bugün olduğu gibi yükselen devletler olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın yerini Türkiye Cumhuriyeti almıştır.

Ancak o dönem muharebe sahası Avrupa kıtası iken bugün muharebe sahası olarak mamur Avrupa mahvolmasın diye Ortadoğu seçilmiştir. Bu muharebe sahasında ise; ayılar inlerinde (ABD, AB, Rusya), vekil muharip güçler tetikte (Suudi Arabistan, İran) ve Franz Ferdinand suikastı ise pusuda beklemektedir.

Cambridge Üniversitesi Tarih Profesörü Christopher Clark’ın “Uyurgezerler” (Pegasus Yayınları, 2017) isimli bir kitabı var. Yazar kitabında I. Dünya Savaşı’na yol açan krizin nasıl meydana geldiğini anlatıyor. 28 Haziran 1914 Pazar günü̈ Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Sophie Chotek, Saraybosna tren garına geldiğinde Avrupa barış içindedir. Otuz yedi gün sonra ise tüm Avrupa savaştadır. Bu savaş 15 milyondan fazla insanın ölümü̈, üç imparatorluğun yıkılması ve Dünya tarihinin kalıcı olarak değişmesiyle sonuçlanır... Kitaba göre o dönem Avrupalı güçler, yükselen milliyetçilik ve savaş tehdidini göremeyen “Uyurgezerler” gibiymiş. O dönem Rusya modernleşme, Almanya sanayileşme çabası içerisinde, İngiltere şu an ABD’nin olduğu konumda ve en güçlü devlet, Amerika ise kendi iç dünyasındadır. Osmanlı, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya- Macaristan, Rusya; hiçbirisinde savaş belirtisi yoktur. Kamuoylarının, entelektüellerin, devletlerin de inancı artık savaşların olmayacağı, sonsuz bir barışa kavuştukları doğrultusundadır… Ancak Franz Ferdinand suikastı ile savaş birdenbire tüm dünyayı sarar.

İşte anlattığım gibi şimdi de bazı tarihçiler, içinde bulunduğumuz dönemi Birinci Dünya Savaşı arifesine benzeterek dünya güçlerinin ve kamuoyunun ve entelektüellerin de benzer bir ‘’aymazlık’’ içinde olduğu görüşünü savunuyorlar…

Günümüz Dünyasında da tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi yükselen popülist milliyetçilik, ırkçılık, ABD’de yeni Trump politikası, Avrupa’nın iç kavgaları, Rusya’nın yükselen imparatorluğu var...

Günümüz Ortadoğu’sunda ise; mezhep ve vekâlet savaşları, Irak, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye, İŞİD, Hamas, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, Ilımlı İslam, Lübnan gibi çok karmaşık sorunları var…

Bu sorunlar devam ederken ajanslara bir haber düşüyor: Suudi Arabistan Kralı Kral Salman’ın 32 yaşındaki genç veliahttı Prens Muhammed Bin Salman’ın elindeki Suudi rejimi, kraliyet ailesinden 11 prensi, düzinelerle bürokratı yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla tutuklayarak toplam 800 milyar dolara ulaşan varlıklarını hedef alıyor, iki prens de şüpheli şekilde ölüyor.

Suudi yönetimi ayrıca, Suudi pasaportlu, kendisine göbekten bağlı ve kısa bir süre önce İran’ın dini liderinin danışmanı Velayeti’yi ağırlayıp ülkesine katkılarından ötürü teşekkür etmiş olan Lübnan’ın Başbakanı Hariri’yi özel jetle Riyad’a getirtip istifa ettiriyor. Hariri, istifa mektubunda 2005’te gizemli bir suikasta kurban gitmiş babası gibi bir akıbete uğramaktan korktuğunu söyleyerek Hizbullah’ı ve İran’ı suçluyor. (Ve Hariri halen Riyad’da rehin tutuluyor!)

Bundan başka Yemen’den atılan bir Husi füzesi Riyad’a ulaşmak üzereyken havada vuruluyor. Bin Salman, İran’ı suçluyor. Filistin yönetimi başkanı Abbas, muhtemelen  Hamas’ın İran ile yeniden gelişmeye başlayan ilişkileri nedeniyle Riyad’a çağrılıyor.

Bu noktada biraz geriye gitmek istiyorum…

Suudi Arabistan veliaht prensi, savunma bakanı ve Kral Salman'ın oğlu Prens Muhammed Bin Salman ayrıca Suudi Kraliyet Mahkemesi başkanı ve Ekonomik İşler ve Kalkınma Konseyi başkanıdır. Ülkesinde babası Kral Salman'ın tahtının arkasındaki güç olarak tanımlanır. Haziran 2017'de kraliyet kararnamesi ile Veliaht Prens Muhammed bin Nayif'in yerine atanarak tahtın vârisi ilan edilir ve Başbakan Yardımcılığı görevine getirilir.

Prens Muhammed Bin Salman yönetime gelir gelmez iki konu üzerinde çalışır. Birinci konu; ülke ekonomisinin petrole bağımlılığını azaltarak ülkesini bir uluslararası finans ve teknoloji merkezi olarak yeniden şekillendirmek, diğer ikinci konu ise; Ortadoğu’da, İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak.

Birinci konu, Prens Muhammed Bin Salman’ın ekonomiyi yeniden şekillendirme projesi giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşer.

İkinci konu olan, Suudi rejiminin İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesi ise tamamen fiyasko ile sonuçlanır. Bu uğurda Suudi rejimi; Yemen’de savaşa girer iflas eder, Suriye’de asileri destekler iflas eder, Katar politikası geri teperek iflas eder, Körfez İşbirliği Konseyi’ni ise işlemez hale getirerek iflas eder, Lübnan’da Hizbullah karşıtı hamleler yaparak hükümet krizine neden olur. 

Şimdi biraz daha geriye gidelim…

Suudi rejimin meşruiyetinin ve siyasi gücünün dayandığı iki temel dayanakları vardı.   Bu dayanaklardan birincisi dinci Vahhabi yapılanmasının başından beri Suudi ailesine verdiği destekti. İkinci dayanak ise Suudi klanının üç büyük ailesi arasında, kararların alınmasına, devlet kurumlarının ve kaynaklarının paylaşılmasına ilişkin kurulmuş mutabakat ve meşveret geleneği idi…

Birinci dayanak olan Vahhabi desteği; kadınlara otomobil kullanma hakkının tanınması, din-ahlak polisinin yetkilerini kısıtlayarak içişleri bakanlığına bağlaması ve nihayet, Vahhabi İslam’ından ılımlı İslam’a yönelme iddiası ve buna paralel, Eylül 2017’de Vahhabi entelektüellerini hedef alan tutuklamalar ile zayıfladı.  

İkinci dayanak olan Suudi klanının üç büyük ailesi arasında, kararların alınmasına, devlet kurumlarının ve kaynaklarının paylaşılmasına ilişkin kurulmuş ‘’mutabakat ve meşveret geleneği’’ de sarsılmaya başladı. Suudi rejimi, iyi-kötü yarım yüzyıldır bir cins ‘’meşveret’’ sistemiyle yönetilen bir monarşiydi. Orada bazı dengeler, bazı güç odakları vardı. Prens; Suudi klanının, ailelerinin temsilcilerini tutuklamasıyla mutabakat ve meşveret geleneğini bir kenara atıp bu dengelerin hepsini dağıtarak bu geleneği de kopardı...

İşte sorun da burada başlıyor…

Prens Muhammed Bin Salman’ın aklındaki modernleşme projesi için belki de bu dayanaklardan kurtulması gerekiyordu. Ancak, “bu dayanakların yerini ne alacak” sorusu halen cevapsızdır. Bu iki dayanağın sökülmeye başlaması, şiddetli bir karşı tepki, toplumsal kargaşa olasılığını güçlendirmektedir.  

Böyle bir olasılık karşısında, Prens Muhammed Bin Salman’ın krallıkta birlik sağlayarak gücünü pekişmek için Trump yönetiminin de desteğiyle, doğrudan İran ile  bir savaşı göze alması durumunda, Lübnan, Gazze dâhil tüm Ortadoğu’yu yutacak bir ateşin içine atabilir.

Daha kısa bir zaman önce, Suudi Arabistan saray darbesi öncesi Trump’ın damadı Jared Kushner, Riyad’a gidip Prens Muhammed Bin Salman’ın birkaç gün misafiri olmuştu!... Prens Muhammed Bin Salman’ın, İran’a karşı tutumunun arkasında Trump yönetiminin ve hatta bizzat Trump’ın olmadığını söylemek sanırım fazlaca bir saflık olur!

Zaten İran uzun yıllar ABD'nin şer eksenlerinden birisiydi. Daha yeni, 2013 yılında ABD İsrail'le veya İsrail'siz, eğer İran’ın nükleer programı nedeniyle anlaşma olmasaydı az kalsın İran'ı vuracaktı. O zamanlar böylesi bir harekâtta İran’ın muhtemel bir füze saldırısına karşı Kürecik ve İncirlik'e Patriotlar da bu maksatla getirilmişti.(Hoş, o zamanlar bu füzeler sanki Suriye’ye karşı konuşlanmış gibi kamuoyunda bir algı oluşturuldu ya, neyse!)

Suriye ve Irak’ta tarihi mağlubiyeti tatmakta olan Suudi Arabistan’ın başını çektiği ABD destekli Sünni blok öyle görünüyor ki yeni bir hedef tahtası aramaktadır. Bu hedef tahtasının da eskiden olduğu gibi İran olduğunu bilmeyen yok…

Daha yeni Mayıs 2017’de ABD Başkanı Trump’ın yaptığı Riyad ziyaretinde, Suudi Arabistan ile 100 milyar dolarlık silah antlaşmasının imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre Suudi Arabistan’a satılacak silah tutarı önümüzdeki 10 yılda 350 milyar dolara ulaşacak.

Bu silahların kime karşı kullanılacağını zannediyorsunuz ki!

Bu anlaşmaya İsrail’in de neden sessiz kaldığını zannediyorsunuz ki!

Ancak bu sefer günümüzde yaşadığımız gibi bir vekâlet savaşı değil, tüm Ortadoğu’yu kapsayacak arkasında ABD ve Mısır’ın bulunduğu Suudi Arabistan ile arkasında Rusya ve Suriye’nin bulunduğu İran’ın yer alacağı bir Sünni – Şii savaşı yaşanabilir…

Şimdi başa dönelim…

Birinci Dünya savaşında muharebe sahası Avrupa kıtası iken bugün muharebe sahası olarak mamur Avrupa mahvolmasın diye Ortadoğu seçilmiştir. Bu muharebe sahasında ise; ayılar inlerinde (ABD, AB, Rusya), vekil muharip güçler tetikte (Suudi Arabistan, İran) ve Franz Ferdinand suikastı ise pusuda beklemektedir.

Montaigne bir denemesinde; ‘’Adamın biri, zaten karanlıktan korkarmış. Bir gün büyük bir hangarda elindeki mumla tek başına kalmış. O an o kadar korkmuş ki elindeki mumu üfleyivermiş’’ derdi.

Elde kalan son mumu da üfleyerek tüm Ortadoğu’nun kopkoyu bir karanlığa gömülmesini sağlayacak bir Franz Ferdinand suikastı ise pusuda beklemektedir.

Türkiye’nin bekâsı böylesi bir karanlığın dışında kalmasını gerektirir ama…

Bu ‘’ama’’dan sonra söylenecek de çok şey var ama…

Allah sonumuzu hayır etsin!

Osman AYDOĞAN  10 Kasım 2017 


10 Kasım


Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en önemli şairlerinden olan Cahit Sıtkı Tarancı ‘’Atatürk'ü Düşünürken’’ isimli şiirinde şöyle derdi:

‘’Ne şairane mevsimdi eskiden sonbahar
Bahçeleri talan eden bir deli rüzgârdı
Kırılan dal düşen yaprak şaşkın uçan kuşlar
Eskiden sonbaharın bir güzelliği vardı

Gel gör ki Atatürk'ün ölümünden bu yana
Sonbahar dahi bir tuhaf bir başka geliyor
Vatan gerçeklerini hatırlatıp insana
Türk yüreklerimizi burka burka geliyor’’

Ulu Önder Atatürk; “'Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.'” diyerek kurduğu cumhuriyete sahip çıkılmasını ve bunun ise çok çalışılarak bilimde ileri bir seviyeye çıkılması suretiyle gerçekleşeceğini ifade etmiştir.

İşte, bu nedenle Yüce Atatürk’ün ebediyete intikal ettiği gün olan bütün 10 Kasım’lar birer matem günü olarak değil de Atatürk’ün fikirlerinin en iyi bir şekilde anlaşılarak tatbik edileceği ve bunun muhasebesinin yapılacağı günler olarak anlaşılmalıdır.

10 Kasım’larda bizler onun fikirlerini daha da iyi anlayarak, düşüncelerinden en üst düzeyde istifade ederek, geçmişte de nerelerde hatalar yapıldığının muhasebesini yaparak, ilmin ve fennin ışığında ülkemiz ve ulusumuz için daha iyi neler yapabiliriz sorusuna cevaplar arayarak ve de bu cevapları da uygulayacak şekilde harekete geçmeliyiz. Çünkü Atatürk’ü anlamak için onun ilke ve inkılaplarını çok iyi bilmek yetmez, bunları uygulamak da gerekmektedir.  

Bulduğumuz cevapların uygulanmasında da müşteki değil müjdeci, dışlayıcı değil kapsayıcı, kucaklayıcı, ötekileştirici değil birleştirici, bütünleştirici, kavgacı değil barışçı bir yol, yöntem kullanılmalıdır.

Ancak bu şekilde hareket edildiği takdirde şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın söylediği gibi yaşadığımız sonbaharlar buruk yaşanmayacaktır, yaşadığımız sonbaharlar yine o zamanki sonbaharlar gibi şairane bir mevsim olacaktır, yine o sonbaharların eskisi gibi bir güzelliği olacaktır.

İşte o zaman sonbahar şimdi olduğu gibi yüreklerimizi burka burka değil de göğüslerimizi gere gere, coştura coştura gelecektir.

Büyük kurtarıcımız ve liderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk!

Sen ebedi mekânında rahat uyu! Her şeye rağmen bizler emanet ettiğin Türkiye Cumhuriyeti’ne her zaman olduğu gibi gönülden sahip çıkacak ve sana layık bir birey ve bir ulus olmaya devam edeceğiz.

Ruhun şad olsun.

Osman AYDOĞAN   10 kasım 2017


Atatürk’ü anlamak! (3)


Mustafa Kemal ;

 "... Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını veülkemizi tehdit altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye, varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Peşte ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya'da, ayni kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir."

 "... Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak birçok zekâlar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasındayoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle,Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir."

 "...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleri ile yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür."

"...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye, Doğu 'Maneviyatı’yla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu ile Batı'nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı'ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asil mayamız olan Doğu Maneviyatı’ndan tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez (bundan)."

"... Bu düşüsün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye'nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye'yi âtıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı.’’

‘’Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki ‘Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.’ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. 'Onlar bizi idare etsin' diyorlardı." ...

''Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar…''

(*) Yukarıdaki ifadeler Atatürk’ün 6 Mart 1922 yılında Meclis’te yaptığı bir konuşmasından alınmıştır. (TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt-3, 6 Mart 1922, İş Bankası Kültür Yayınları, 1985)

Osman AYDOĞAN 9 Kasım 2017

Atatürk'ü anlamak! (2) 

Mustafa kemal Atatürk’ü anlatan yerli yabancı çok eser var. Ancak bunların içinden iki tanesinin bende ayrı bir önemi var.  Bunlardan birincisi Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik ‘’Tek Adam’’ı, diğeri ise Falih Rıfkı Atay’ın ‘’Çankaya’’sı… Bu iki tanesinin bende ayrı bir önemi var çünkü Şevket Süreyya Aydemir akademisyendir, Falih Rıfkı Atay ise gazetecidir. Bu nedenle bu ikisi Mustafa Kemal Atatürk’ü tarafsız ve objektif olarak yazmışlardır.

Falih Rıfkı Atay bütün milli mücadele döneminde İstanbul’dadır… 30 Ağustos 1922’den, yani zaferden hemen sonra İzmir’e gelip Mustafa Kemal Paşa ile tanışır. Ve bir daha yanından hiç ayrılmaz. Atatürk’e yakınlığı nedeniyle de çok önemli olaylara tanıklık eder ve Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerinden birisi olur.  

Falih Rıfkı Atay,  30 Ağustos 1922 tarihindeki Başkomutanlık Zaferi’nin hemen ardından Mustafa Kemal Paşa’yla buluşmak için İzmir’e geldiğinde beklenmedik bir durumla karşılaşır. Ve izlenimlerini şöyle kaleme alır:

 “İzmir’e gittiğimiz zaman ‘işini bitiren’ değil, ‘henüz işine başlayacak olan’ bir liderle buluştuk. Erzurum’dan İzmir’e bir düşmanla dövüşerek gelmişti. Onun denize döküldüğünü görüyorduk. Rahattık. Kurtulmuştuk. O ise bu defa İzmir’den Erzurum’a doğru iç düşmanla, medeniyet düşmanı ile dövüşmeye hazırlanıyordu.” (Falih Rıfkı Atay, Niçin Kurtulmamak?, İstanbul, Varlık Yayını, 1953, s. 6.)

İşte Atatürk'ün bu mücadelesinde ''Medeniyet''den ve ''Batı''dan ne anladığı kendi sözleriyle şu şekildedir:

“(...) Derler ki: Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur. Biz kayıtsız şartsız mevcudiyetimizi bir ecnebiye tevdi edelim. Balkan muharebesinden sonra milletin, bilhassa ordunun başında bulunanlar da, başka tarzda fakat aynı zihniyeti takip etmişlerdir.”

“Türkiye’yi böyle hastalıklı yollarla tükeniş ve yok oluş vadisine sevk edenlerin elinden kurtarmak lazımdır. Bunun için, keşfolunmuş bir hakikat vardır, ona itaat edeceğiz. O hakikat şudur: Türkiye’nin köhne düşüncesini büsbütün yeni bir imanla donatmak. Bütün millete taze bir maneviyat vermek.” (Nutuk, AAM Yayını, 1989, ss. 424–425.)

“İnkılâbın temellerini her gün derinleştirmek, desteklemek lazımdır. Birbirimizi aldatmayalım. Uygar dünya çok ilerdedir. Buna yetişmek, o uygarlık dairesine dâhil olmak mecburiyetindeyiz.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 223.)

“Ülkeler çeşitlidir. Fakat uygarlık birdir ve bir ulusun yükselmesi için de bu biricik uygarlığa katılması gereklidir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III, s. 14.)

Atatürk’e göre, çağdaş uygarlık batı uygarlığıdır. Fakat bu batılıların veya Hıristiyanlığın değil, bütün insanlığın ortak ürünüdür. (İsmet Giritli, “Atatürkçülük-Kemalizm Neden Demokratik ve Pragmatik Bir Düşünce Sistemidir?”, s. 46.)

“Biz batı uygarlığını bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık seviyesi içinde benimsiyoruz.” (Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara, İş Bankası Yayını, 1959, s. 176.)

Atatürk, 27 Eylül 1923 günü Avusturyalı Neue Freie Presse muhabirine şöyle konuşur:

“(...) Doğu ve Batı’dan, birbirine düşman iki ülke ve birbirine zıt iki düşünce biçimi olarak söz edilecekse, bu düşmanlığın kaynaklarını Avrupa’da aramak yerinde olur. Türk halkına daha iyi hükmetmek ve her türlü hür iradenin baskısı altına almak istedikleri için, imparatorluk döneminde padişahların, halkın Avrupa ile olan en ufak temasını gayretli bir biçimde engellemeye çalıştıkları doğrudur. Ama biz Türk milliyetçileri çevremize bulanık olmayan gözlerle bakıyor, yurt içinde dışındaki tüm olayları ve gelişmeleri dikkatle izliyoruz. Halkımızın diğer kültür toplumlarıyla olan bağını mümkün olduğunca sağlamanın kendi lehine olacağının bilincindeyiz. Biz Avrupa ile olan karşılıklı ilişkilerimizi hiçbir şekilde engellemek niyetinde değiliz, aksine bu ilişkilerin hızlı ve zamanında gelişmesini sağlamak için elimizden gelen her şeyi yapmak istiyoruz. Bizim bu tutumumuz Türk eksenofobisinin büyük bir yanılgı olduğunu açık seçik ortaya koyuyor.” (Hans-Jürgen Kornrumpf, “Mustafa Kemal Paşa ile Yapılan Söyleşi”, Ankara AAM Yayınevi., 1997, s. 23.)

Bu söyleşinin Almanca orijinali:

http://diepresse.com/home/165jahre/1424462/1923_Seit-Jahrhunderten-zuechten-Feinde-Gefuehle-des-Hasses-gegen 

 “Gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı ve dünyadan uzak yaşadığımızı düşünemeyiz. Ülkemizi bir sınır içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. İleri ve uygar bir ulus olarak çağdaş uygarlık alanı içinde yaşayacağız. Bu yaşama da ancak bilgi ile teknik ile olur. Bilgi ve teknik nerede ise orada olacağız ve ulusun her bir insanının kafasına koyacağız. (...)” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III, s. 45.)

Atatürk, 29 Ekim 1923 günü Fransız Gazeteci Maurice Pernot’ya da şunları söyler:

“(...) Yabancı düşmanlığı noktasına gelince; şu bilinsin ki, biz ecnebilere karşı herhangi düşmanca bir his beslemediğimiz gibi onlarla dostça ilişkide bulunmak arzusundayız. Türkler, bütün medeni milletlerin dostlarıdır. Yabancılar memleketimize gelsinler, bize zarar vermemek, hürriyetlerimize müşkülat çıkarılmasına çalışmamak şartıyla burada daima hüsnü kabul göreceklerdir. Maksadımız yeniden dostluk kurmak, bizi başka milletlere bağlayan bağları güçlendirmektir. Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için de yegâne medeniyete iştirak etmesi lâzımdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sükûtu, Batıya karşı elde ettiği zaferlerden çok mağrur olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan ilişkileri kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz.” “(...) Biz daima doğudan batıya doğru yürüdük. Eğer bu son senelerde yolumuzu değiştirdikse, itiraf etmelisiniz ki, bu bizim hatamız değildir. Bizi siz mecbur ettiniz. Ricat arızî ve gayrı ihtiyarî oldu. (...) Vücutlarımız doğuda ise fikirlerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır.”                                                 

“Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye’de asri, binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmeyi arzu edip de, Batıya yönelmemiş millet hangisidir? Bir istikamette yürümek azminde olan ve hareketinin ayağında bağlı zincirlerle işkâl edildiğini gören insan ne yapar? Zincirleri kırar, yürür. Fakat ortaya çıkan hadise, Türkiye’nin kayıtsız şartsız millî egemenliğine sahip olması neticesidir.(...)” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I-III, ss. 90–91.)

Gazi, bir gün Meclis kürsüsünde asrileşmekten söz ederken, bir mebus biraz da itiraz anlamına gelecek şekilde, ‘’Paşam asri olmak ne demektir?’’ diye sorduğunda, derhal, ‘’Asri olmak demek, adam olmak demektir!’’ cevabını verir. (Kazım Özalp-Teoman Özalp, Atatürk’ten Anılar, s. 69.)

Atatürk asri olmanın ne demek olduğunu veciz bir sözle kısaca anlatmış işte:  ‘’Asri olmak demek, adam olmak demektir!’’ Nasıl asri olunacağını da anlatmış Atatürk demeçlerinde, yukarıda verdiğim gibi...

Asri olmak demek, adam olmak demektir! Adam olmak demek asri olmak demektir!

Osman AYDOĞAN  8 Kasım 2017

Bir not: Bu yazı için Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in Harp Akademileri 2008-2009 Eğitim ve Öğretim Yılı açılışı nedeniyle verdiği  “Atatürk’ün liderlik sırları”  isimli konferanstan faydalanılmıştır. 

 

Dönüş (5’in devamı)

Dönüş (5)’e kaldığım yerden devam ediyorum… Bu notlarımın yaklaşık kırk yıl önce alındığını tekrar hatırlatmak istiyorum...

***

Bütün bunları öylesine hızlı anlatmıştı ki Şehriyar, ben not almakta bayağı zorlanmıştım… Anlatımını da bölmemek için bir ara vermesini de istememiştim... Sonunda yorulmuş olacak ki Şehriyar bu noktada duraklamıştı… Ocaktaki ateş de sönmek üzereydi... Usulca kalkmıştı yerinden… Ocağa birkaç odun atmıştı… Sonra ocak başında oturmuştu bir süre… Ocakta parlayan ateş gecenin karanlığında alev alev Şehriyar’ın yüzünü yalamıştı… Sanırım benim not almamı tamamlamamı bekliyordu… Sonra kalkıp yanıma gelmiş ve ‘’hazır mısın?’’ der gibi gözlerime bakmıştı… Yavaş yavaş tan yeri ağarmakta, taa uzaklarda Hindikuş dağları belli belirsiz seçilir hale gelmekteydi…

''Bütün bu olumsuzlukların üstüne bir de ülkem Afganistan’ın insanı kendi kültürüyle, kendi kişiliğiyle,  kendi özellikleriyle hasta… Kendi kültürü ülkemi ve insanını hasta ediyor, felç ediyor, ayaklarına pranga oluyor. Şimdiye kadar sana ülkemin içinde bulunduğu 'cendere’yi anlattım... Şimdi de sana ülkem Afganistan’ın, Afgan insanının içinde bulunduğu 'cehennem’i anlatmak istiyorum... ’’

‘’Ahh Afganistan ahhh…’’ diye önce derin bir iç çekti Şehriyar... Uzun bir duraklamadan sonra sakin sakin ancak hüzünlü bir ses tonuyla anlatmaya devam etmişti Şehriyar:

‘’Bir söz vardır; ‘yakınmanın bitmediği yerde hayat bir zebani topuzu, yakınmanın bittiği yerde ise hayat bir gül bahçesidir’ diye... Ne yazık ki ’yakınmak’ bu ülkeme özgü bir alışkanlıktır. Ülkemin hâkim kültürü yakınmaktır, hüzündür, feryattır, figandır. Ülkemde insanlara müzik diye genellikle hüzün şırınga edilir. İnsanlarımızın sevinçlerini alenen dışa vurmaları ayıptır ama kederleri ve yasları, feryatları ve figanları aşikârdır. 

Ne yazık ki ülkemde bilgi, eğitim, demokrasi, özgürlük, hak, hukuk ve adalet gibi toplum bilincine yerleşmiş açık kavramlar ile yerleşik kurumlar, kurallar, kaideler ve teamüller yeterince gelişmemiş; bilim, sanat, edebiyat, felsefe ve estetik de rakipleriyle rekabet edebilecek seviyeye ulaşmamıştır.

Ülkemde ‘kin’, ’nefret’ ve 'intikam' sıkça rastlanılan kavramlardır. Akılları erer ermez çocuklarımıza beyinlerine ve zihinlerine; doğruluk, dürüstlük, sevgi ve yaşama sevinci değil de cahim, cehennem, cihat, Azrail, zebani, azâp, şeytan, günah, kâfir ve cin gibi kavramlar şırınga edilir.

Toplumumuzda tartışma ve sorgulama kültürü oluşmamıştır, bunun yerine ezber, itaat ve biat kültürü hâkimdir. Bu bölgede ‘uzlaşma kültürü’ yoktur, onun yerine ülkemde ve bölgede ‘çatışma kültürü’ hâkimdir.

Bu coğrafyada politika; ilkelerin ve ülkülerin değil, çoğunlukla çıkarların ve güçlerin mücadele aracıdır. 

Bu topraklar kargaşa içindedir; bu bölgelerde trafik kargaşası, inşaat kargaşası, insan kargaşası vardır. Bölgenin okulları, kütüphaneleri, tarlaları boştur ancak her daim kahvehaneleri, caddeleri ve hapishaneleri sadece erkeklerle doludur.

Buralarda zekâ yerine şark kurnazlığı, dürüstlük ve liyakat yerine sadakat, görev yerine itaat, hak yerine güç vardır.

Eğitim, disiplin ve ahlak adına insanlarımızın yaşama sevinci budanır, ciddiyet adına insanlarımızın suratları asılır, kadınları; gelenek adına aşağılanır, cinsel obje olarak görülür, baskı altına alınır, tekmelenir, yetmedi katledilir.  Afganistan’da 'yaşam' değil, 'ölüm' yüceltilir... İnsanlarımızdaki sevgi; Hak'ka, hakka, hukuka, doğruya değil güce biat eder, güce karşı bir sevgi yönelimi vardır. Bu bölgelerde güçlü olan her zaman için ve her yerde haklıdır.

Ülkemde siyasi iktidarların yetersizlikleri, yeteneksizliklerin ve kötü yönetimlerinin sonuçları hep dış mihraklara ve komplo teorilerine bağlanır... İktidarların kötü yönetimlerinin nedeni hep iç ve dış düşmanlara bağlanır, düşman yoksa da yaratılır. Liderin bekâsı ile ülkenin bekâsı özdeşleştirilir. Bu coğrafyada ‘devlet organizasyonu’ halk için değil, halk ‘devlet organizasyonu’ için vardır. Bu bölgelerde liderler hep ulviyet iddiasını güderler...''

Yine duraklamıştı Şehriyar... Yine dalıp girmişti uzaklara... Yine derin derin nefes almıştı... Sonra yine hüzünle devam etmişti Şehriyar:

''Ne yazık insanımız zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi, israfı cömertlik sayar, yıkıntılar içindeyken bile öğünür. Ülkemin devlet adamları bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklittir. Halkımız yeni yöneticilerini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanla karşılamak için yuhalarla uğurlar… Toplum bilgileriyle ve bilginleriyle yıllardır dilsizdir. Bölge halkı parçalara bölünmüştür ancak her parçası da kendini bir ulus sanır.

Bölge insanın harcı acıyla karılmıştır, ağıtları kendisi yakar ama kendi kulakları duymaz kendi ağıtlarını. Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve bölge insanı bir koyun sürüsü gibi bakar çalınanlarına. Allah'a yakarırlar ama firavunlara taparlar. Hz. Musa Kızıldeniz’i açsa önlerinde o denizden geçmezler... Hz. İbrahim olsalar kendilerine gönderilen kurbanı pazarda satarlar. Hz. İsa’yı gözlerinin önünde çarmıha gerseler onlar başka şeylere ağlarlar. Gündüzleri Maria Magdelena’yı fahişe diye taşlarlar ancak geceleri koynuna girmeye çalışırlar.

Kadınların siyah giyer kederle solar tenleri ama onları görmezler. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazlar. Merhamet dilenirler, şefkat dilenirler, para dilenirler ancak dilencilerden de nefret ederler... Utancı bilir ama utanmazlar… Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlerler. Tek tek öldürülürken insanları onlar korkudan ölürler.

Bölge insanları; ölümü yüceltip yaşamı, imanı yüceltip aklı, liderlerini yüceltip sistemi, duyguları yüceltip mantığı aşağılarlar… Sözü yüksek olanı değil, sesi yüksek olanı iyi lider sanırlar… Kendi hayatında hiçbir başarısı yokken, sürekli atalarıyla övünürler. Sıkılmış bir yumruğun, açık bir elden daha güçlü olduğuna inanırlar.''

Sigara içmezdi ama ağzında sigara varmış da dumanını ciğerlerine çekiyormuş gibi derin bir nefes almıştı Şehriyar... Uzun bir süre konuşmamıştı... Dalgın dalgın uzaklara bakmıştı... Yüzünde ocakta yanan odun alevlerinin yansımaları dalgalanıyordu. Sonra sakin sakin devam etmişti konuşmasına Şehriyar:

''Devlet bir türlü ‘ulus devlet’ olamadı. Ulus devlet olabilmek için de öncelikle laik bir devlet yapısı mutlaka gerekliydi. Bunu da yöneticilerimiz anlamadılar. Laik bir devlet yapısı olmadığı için de toplum mezheplere, cemaatlere, gruplara bölündü, birbirileriyle hep didiştiler, hep kavga ettiler, hep savaştılar.

Ülkemdeki erken demokrasi girişimleri de demokrasiyi kuracak ve yaşatacak olan sermaye ve işçi sınıfları gelişmemiş olduğu için, toprak ağalığını temsil eden ve feodal değerleri istismar eden partiler tarafından yozlaştırılarak durduruldu. Bu partiler de din/tarım toplumunun kalıntılarını din adına istismar ederek, ‘çoğunluk diktatörlüğünü’; ‘demokrasi’ ve ‘milli irade’ diye halka yutturdular.’’

Yine anlatımına bu noktada ara vermişti..  uzun uzun uzaklara baktıktan sonra da devam etmişti anlatmaya:

‘’İslam, Emeviler döneminde saltanat, saray, taht, gösteriş, şaşaa, israf, iktidar ve zenginlikle sarmaş dolaş oldu. O yüzden Muaviye, ‘Arap Kisrâsı’ addedilirdi. Kisrâ, Arapların İran-Sâsânî krallarına atfen işlerliğe soktukları bir tabirdi. Kisrâ; Sâsânî krallarından Hüsrev'in Süryânîce aldığı Kesrâ (Kâsrâ) şekliden Arapçalaşarak 'Sâsânî hükümdarı' anlamına gelmişti. Kisrâ; Bizans imparatorları için kullanılan ‘Kayzer’in (Sezar) karşılığı idi... İşte bu ‘saray İslam’ı’ ülkemde de Müslüman kisrâlar üretti... Günümüzde de işte ülkem Afganistan'ın liderleri kisrâlar gibi yaşıyorlar… İçi boş, kof, kaba, görgüsüz, kültürsüz, sanatsız, derinliksiz ama şaşalı, gösterişli, kibirli kisrâlar... Evrensel kuraldır işte; saraylar içinde yaşayanlarla beraber çürürler… Ancak çürüyenler de sadece saraylar ve içinde yaşayanlar olmuyor, onların temsil ettiğini iddia ettikleri din de ideoloji de çürüyor… Bunu ülkemin kisrâları bir türlü göremiyorlar... 

Ülkem Afganistan’da yıllarca din ve dini duygular siyasi ve kişisel amaç ve çıkarlar için kullanıldı, din adına insanlarımız körleştirildi, ilkelleştirildi, geri bıraktırıldı, sömürüldü, aldatıldı ve insanlarımız gerçek dinden uzaklaştırıldı. Ülkemde Allah’tan utanmayanlar, putlarına tesettür uygulayıp dini siyaset piyasasında pazarladılar… Ülkemde din adına, dindar nesil yetiştirme adına bilime sırtlarını döndüler, bütün okulları inanç eğitiminin yapıldığı medreselere dönüştürdüler, din adına nikâh yapıyoruz diyerek 11 yaşındaki kız çocuklarının ırzına geçtiler, hakkı, hukuku, adaleti ilahi otoriteye bağladılar ve sonuç olarak da işte bu gördüğün burkalar ve işgal askerleri (Afganistan’da devriye gezen işgal Rus askerlerini kastediyordu) ortaya çıktı. Ne zaman ki ülkemde ahlakın temeli dine dayandırıldı, ne zaman ki adalet ilahi otoriteye bağımlı hale getirildi işte o zaman ülkemde en ahlaksız, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mazur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açıldı. 

Afganistan’ın neredeyse tamamı Müslümandır. İnsanlarımıza İslam’ın şartları diye; Kelime-i şehadeti, namazı, zekâtı, orucu ve haccı, İmanın şartları diye de Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, Ahiret gününe ve kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmayı öğrettiler. Ancak bir türlü; doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku, adaleti ve barışı öğretmediler… Halen de öğretmiyorlar. 

Afganistan’daki eğitim sisteminde müfredata astronomi ve biyoloji gibi fen bilimleri ile antropoloji ve sosyoloji gibi sosyal bilimler konularak bilimsel gelişmeler takip edilmedi. Dini otoriterler tarafından insanlarımızın inandıkları yerleşik atalar dini sorgulanıp yerine Allah’ın dini ikame edilmedi, bu dini otoriterler İslam’ı vahiy merkezli, hikmet boyutuyla anlamaya çalışmadılar, anladıklarını da çağımızın ihtiyaçlarına, çağımız insanının idrakine göre anlatmadılar.

Bu dini otoriterler, Hz. Muhammed’i yaşadığı toplumun örf ve adetlerine göre taklit edilmesi gereken bir tarihsel kişi olarak anladılar, Hz. Peygamberi Kur’an ahlakını örnekleyen bir insan olarak anlayıp onu günümüze taşıyıp anlatamadılar.

Bu dini otoriterler, İslam’ı iman ve ibadet edilerek yaşanan bir ahiret dini olarak anladılar, İslam’ı önce zihinde sonra da dünyada yaşanan bir ahlak dini haline getirmediler, getiremediler.

Bu dini otoriterler, sosyal barış, sosyal adalet, çevre sorunları, açlık sorunları, özgürlükler, kadın hakları, ötekinin hakları gibi sorunlara İslam’ın çözüm önerilerini üretip de anlatmadılar, her türlü ayrımcılığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe, sömürüye karşı Hakk’ın sesi olup, güçlüden ve ezenden değil haklıdan ve ezilenden yana olmadılar.

Müslümanlarımız domuz eti yemediler ama çok rahatça kul hakkı yediler, haram yediler, Peygamberlerini değil şeyhlerini, şıhlarını, hocalarını dinlediler…

Bundan dolayıdır ki işte söylediğim gibi sadece ülkemde değil tüm bu bölgede en ahlaksız, en adaletsiz, en kepaze şeyler vukuatı adiyeden sayılır oldu... Sonunda da işte bu gördüğün bu ahlaksız ve dengesiz toplum ortaya çıktı...

Terör ya da din gibi araçları siyasette kullanan iktidarlar, sonunda bu her iki aracın da denetimini ellerinden kaçırıp onlara teslim olurlar. Tarih, bu sürecin sayısız örneğiyle ve bu nedenle yaşanmış pek çok kanlı felaketle doludur. Şimdi Birleşik Devletler (ABD) ülkemdeki bu Rus işgaline karşı Taliban'ı destekliyor,  Sovyetler Birliğine karşı 'Yeşil Kuşak' diye bölgedeki siyasal İslam'ı öne çıkarıyor, destekliyor, onlarla 'Stratejik Ortaklık' yapıyor ya bak gör sen, bu Taliban da bu siyasal İslam da gelecekte Amerika’nın başına bela olacak gibi gözüküyor... Ülkemde de zaten şimdiden böyle oldu; siyasi iktidar dini ve dini cemaatleri kullanayım derken denetimi elinden kaçırıp çoktaaan dini cemaatlere teslim oldu, onların esiri oldu…

Zaten İmam Gazali’nin ‘aklın imanın önüne geçemeyeceği’ fetvasından sonra İslam dünyası bir daha iflah olmadı. Gazali’den sonra İslam dünyası aklı ve bilimi rehber edinmedi, bilimin eğitimini değil, inancın eğitimini yaptı İslam dünyası. İslam dünyası ne İbn-i Rüştü anladı ne İbni Sina’yı, ne İbni Haldun’u, ne Ahmet Yesevi’yi, ne Mevlânâ’yı, ne Şems-i Tebrizi’yi, ne Hacı Bektaşi Veli’yi, ne de Muhyiddin İbn-i Arabî’yi. Senin milletin (Osmanlı’yı kastediyordu) de ne Abbasi aydınlanmasını takip edebildi ne de Avrupa aydınlanmasını yakalayabildi… Senin ülken İbn-i Rüştü’n yeryüzüne bin yılda bir gelen manevi öğrencisi Mustafa Kemal Atatürk’ü bile anlamadı, o büyük adamın kıymetini dahi bilmedi, bilemedi…’’

Yine duraklamıştı Şehriyar... Sonra tiz bir sesle, sanki sonucu bildirircesine sert bir ses tonuyla gözlerini gözlerime dikerek anlatmaya başlamıştı Şehriyar:

''İşte bir yandan uluslararası kapitalist ve emperyalist sistemin dayatması olan ‘cendere’; diğer yandan da ülkemin kendisini hasta eden kültürü, ‘cehennem’i... Birisi örs birisi çekiç... Taşları sürekli dönen değirmenin bu iki taşı arasında kalmış gibidir ülkemin insanı... Ve bu taşlar arasında, bu örs ve çekiç arasında kalan ülkemin zavallı insanı... İşte senin baştaki sorunun cevabı ve anlattıklarımın özeti bu!''

Bu sözlerinden sonra yavaş bir sesle sanki fısıldayarak bilgece ve bir kâhin edasıyla şunları söylemişti Şehriyar;

‘’Bu ülkede; bu düzen böylece gittiği sürece, bu kabile sistemi bu feodal yapı sürdüğü sürece, bu toplum bir millet, bir ulus olmadığı, uluslaşmadığı sürece, bu kültür böylece sürgit yaşadığı sürece, ülkede topluca bir bilim, bir aydınlanma seferberliği yapmadan okullardaki bu medrese eğitimi sürdüğü sürece, bu yönetim bu kutsal dini ticarileştirip bir araç olarak kullandığı sürece bu yollarda gördüğümüz işgalci Rus askeri gider yarın onların yerine Amerikan askeri gelir…’’

Bu notları yazdığım tarihe bakıyorum… Sonra da Afganistan’ın Amerikan işgaline uğradığı tarihe bakıyorum... Şehriyar bana bu sözleri Amerikan işgalinden tam tamına 20 yıl önce söylemişti…

Şehriyar konuşmasını bitirip ayağa kalktığında gün karşı tepeden doğmak üzreydi… Dışarıda serin mi serin bir rüzgâr esmekteydi... Bu rüzgâr bu vakitler Hindikuş dağlarına yağan erken karın soğuğunu getirirdi… Günün ilk ışıkları kapının eşiklerinden içeri girdiğinde sanki bir gölgeyi kovmak üzreydi…

Şehriyar'ın anlattığı karanlık da sanki beni boğmak üzreydi…

Osman AYDOĞAN  6 Kasım 2017


Dönüş (5)

Daha önceki ‘’Dönüş’’ yazılarında da ifade ettiğim gibi bu uzun ayrılıklarda, seyahatlerimin dışında da yolculuklarım olurdu. Hep söylediğim gibi bu uzun ayrılıklarımdaki esas yolculuğum hep içimdeki yolculuktu... Ve bu içsel yolculuklarımda yıllar öncesine gider, orada yıllar önce tanıdığım, beni ben yapan en yakın dostum, sırdaşım, arkadaşım, sanki bana en yakın akrabam Şehriyar’ı bulur ve yokluğumdaki, ayrılığımdaki bu uzuuun süreyi hep onun hatıralarıyla geçirirdim…

Daha önce de anlattığım gibi o zamanlar hep Şehriyar anlatır ben de dinlerdim. Şehriyar’ın tek kişilik sınıfının o tek öğrencisiydim. Sanmayın ki kapalı bir mekânda, bir dershanede alırdım bu dersleri… Şehriyar’la beraber hep arazideydik… Nadiren geceleri bir barakada olurduk…  Bazen o anlatırken, bazen da onun anlatışından sonra notlarımı alırdım… İyi ki o zaman (neredeyse kırk yıl önce) bu notlarımı almışım diye düşünüyorum. İşte bu güz aylarında o zamanki notlarımı tekrar tekrar okuyorum… Tekrar tekrar anlamaya çalışıyorum…

Düzensiz olarak aldığım notlar olduğu gibi duruyor. Bu notları bir türlü temize çekip, derleyip, birleştiremedim… Tembellik işte!

Yine Şehriyar’ın anlattıklarından aldığım notların bir kısmını aşağıda olduğu gibi aktarıyorum. Kimi cümlelerde onun sözlerinden anladıklarım var, kimi cümlelerde tamamen onun kendi sözleri.

Aşağıda verdiğim notlarımın tarihine bakıyorum… Mevsim yine sonbaharmış… Ancak kış yine erken gelmiş, Hindikuş dağlarının zirvesine kar çoktaaan yağmış, dağların zirveleri beyaz bir örtüyle taçlanmış… Celâlâbâd’da vadideki ağaçların yaprakları sararmış solmuş, havalar iyice soğumuş, geceleri artık ocakta ateş yakar olmuşuz.

Hep insan ve doğa ilişkisini anlatan Şehriyar bu sefer sorum üzerine çok farklı bir konuyu anlatmıştı…

Şehriyar, anadili dışında Fransızca, İngilizce, Arapça ve Farsça bilirdi… Paris Üniversitesinde Raymond Aron’dan ders almıştı… Fransa’da geçen akademik hayatından pek bahsetmezdi. Bu sefer ben sormuştum ona… ‘’Dünyayı, bölgesini, ülkesini ve insanlarını nasıl gördüğünü’’ anlatmasını istemiştim… Öyle ya, gün görmüştü, dünyayı görmüştü hem bölgeyi çok iyi biliyor hem yıllarca Avrupa’da kalmıştı hem de okuyan bir insandı, kitaplığı neredeyse bir kütüphane gibiydi, İngilizce, Fransızca, Farsça bir yığın kitabı vardı… Dolayısıyla onun görüş ve düşünceleri benim için önemliydi…

Önce uzun uzun düşünmüştü Şehriyar… Bana söyleyeceklerini zihninde toparlar gibiydi… Sonra sakin sakin anlatmaya başlamıştı: 

‘’Öncelikle şunu belirteyim ki çağımızın yaşam standartlarını, yaşamsal paradigmaları genel boyutlarıyla; felsefe, sanat, bilim gelenekleri ve teknolojisiyle saptayan Avrupa uygarlığıdır. Batı kapitalizmi kurulmuş çarklarıyla en fakir ve geri ülkeleri yani Müslümanları, Asyalıları ve Afrikalıları kendi sistemini ayakta tutmak için hâlâ sömürmeye çalışıyor. Avrupa ve Amerika’da bu sömürü düzenine karşı çıkacak bir ideoloji Avrupa ve Amerika’nın tarihsel gelişimine aykırıdır. Onun için, bu sömürü düzenine karşı çıkacak yeni bir uygarlık yaratılmadığı takdirde korkarım ki dünyamız 21. yüzyılın başında yeni bir paylaşım savaşının eşiğine gelebilir.

Yaşadığımız vahşi kapitalizmin sonucu olarak da dünyamızda artık özgürlüklerin giderek daraldığı, eleştirinin yer bulmadığı, çokuluslu şirketlerin, piyasanın totalitarizminin artık bir ideolojiye bile gerek duymadığı, dinsel hoşgörüsüzlüğün yükselişe geçtiği karanlık bir çağa doğru son sürat gidiyoruz.

20. yüzyılda iki yüz milyon insan öldüren ‘Batı uygarlığı’ uygarlık adını hak etmiyor. Bu uygarlık kendi içinde uygar ancak kendi dışında barbardır. Bugünkü ‘Batı uygarlığı’ çelişik öğretiler yumağıdır fakat ne yazık ki ona ‘çağdaş uygarlık’ diyoruz.

Bilim ve teknolojiye ‘evet’, fakat Batı kültürü megalomanisine ‘hayır’ demek gerekir diye düşünüyorum. Uzun süreli bir dünya egemenliğiyle gerçeğin tekelini elinde tuttuklarını sanan Batılılar kapitalizmin getirdiği maddi güçlerini sürdürmek için geleneksel insani değerlerden kopmuşlardır. Ancak ne yazık ki biz dâhil bütün dünya da onları taklit ediyor.

Uygarlık tarihi dediğimiz koca insanlık tarihi baş döndürücü bir düşüştür aslında. Asıl hayvan; kötülük ve hasetten çatlayan, nazik ve riyakâr medeni insandır. Asıl orman; adaletsizlik ve şiddet, eşitsizlik ve sefalet dolu toplumsal dünya ile polis gücü ve ordularıyla devletlerdir. Toplumsal insan boğazına kadar kin, nefret, kıskançlık ve hınca batmıştır. Kin, güvensizlik ve nefretin kaynağı ilkel vahşilik değildir. Bu duygular, dünyanın yapay bahçesine hapsolmuş olan bizlere aşılanmış ve o zamandan beri hiç durmadan tomurcuk vermeye, yeşermeye ve tabiatımızdaki merhametli yüreklerimizi boğmaya devam etmektedir.''

Birden duraklamıştı Şehriyar... Dalgın dalgın uzaklara bakmış sonra da kaldığı yerden yavaş yavaş devam etmişti...

''Biz burada dünyanın fırtınalı bir bölgesine ait olmanın ve zorlu geçen bir tarihsel sürecin mutluluğunu ve talihsizliğini yaşıyoruz. Sınıflı toplumun çelişkileri burada zengin ülkelerdekilerden çok daha kıyıcı oldu. Medyada pek sık kullanılan ‘kitlesel sefalet’in buradaki adı; dünya nüfusunun yüzde altısının bütün dünyanın ürettiği zenginliğin yarısını dokunulmazlıkla tüketmesi için yoksul ülkelerin ödediği bedeldir. Çok azın refahı ve pek çoğun talihsizliği arasında açılan uçurum ve uzaklık yaşadığımız coğrafyada çok daha fazla, uzaklığı korumak için gereken yöntemler ise çok daha vahşiydi buralarda. Bu bölgede temel ihtiyaçlar dışında lüks içinde yaşamak insanın komşusunu sömürmesi anlamına geliyor. Sağır ve dilsiz bir kültürün ortasında kendimizi duyurabilir miydik? Bizimkiler sessizlik cumhuriyetleri idi…

Azınlığın israfı için çoğunluğun sefaleti gerekliydi. Azıcık kişi daha çok tüketmeyi sürdürsün diye çoğunluğun daha az tüketmesi gerekiyor. Ve kimse çizginin dışına çıkmasın diye sistem savaş silahlarını kat kat artırıyor. Sistem, yoksulluğa karşı mücadele etme yeteneğinden yoksun yoksullara karşı savaşıyor, bu arada egemen kültür, militarize kültür, iktidarların uyguladığı şiddete hayır duaları ediyor.

Eğer bu bölgede yeryüzü nimetlerinin sefası azıcığa ayrılmışsa çoğunluğun fanteziler üretmekle yetinmesi de zorunlu hale geliyor. Bu bölgede yoksullara zenginlik illüzyonu satılıyor, ezilenlere özgürlük illüzyonları, yenilenlere zafer düşleri ve güçsüzlere iktidar düşleri.’’

 Şehriyar yine duraklamıştı burada... Yine derin nefes almış, o simsiyah gözlerini gözlerime dikerek, üzerine basa basa, tane tane söylemine devam etmişti:

‘’Her dakika pek çok çocuğun, gencin, insanın öldüğü bu topraklarda yürürlükteki sistemin kalıcı olması için birbirimize bizi ezenlerin gözleriyle bakmamız gerekiyor. Halk bu düzeni doğal ve bu yüzden de sonsuz olarak kabul etmesi için evcilleştiriliyor, sistem; vatanla, vatanseverlikle özdeşleştiriliyor, rejimin düşmanı vatan haini ya da dış mihrak olarak ilan ediliyor. Sistemin kanunu olan orman kanunu kutsallaştırılıyor bu topraklarda. İsraf, şatafat, teşhircilik ve vicdansızlık iç bulantısına, kusmaya yol açmıyor bilakis hayranlık uyandırıyor. Bu topraklarda artık ruh da dâhil olmak üzere her şey alınabiliyor, satılabiliyor, kiralanabiliyor ve tüketilebiliniyor. Bu toplumda bir sigaraya, bir otomobile, bir gazlı içeceğe, bir saate veya bir giysiye büyülü özellikler atfediliyor, bunlar insanlara kişilik kazandırıyor, hayatta zafere ulaştırıyor, mutluluk ve başarı getiriyorlar. Televizyon dizileri bir özenti kargaşasında, ülkenin politik gerçekleri ve toplumsal sorunların dışında geçiyor ve şiddeti ve nefreti olağanlaştırıyorlar.

Bu topraklarda ‘özgürlük’ politik mahkûmların yattığı bir cezaevidir. Burada bölgedeki pek çok terör rejimine ‘demokrasi’ deniliyor, ‘aşk’ sözcüğü insanla otomobili arasındaki ilişkiyi tanımlıyor, ‘devrim’den ise yeni bir deterjanın mutfakta yapabilecekleri anlaşılıyor, ‘zevk’ belirli bir marka şampuanın ürettiği bir şeydir, ‘mutluluk’ ise gazlı bir içeceğin verdiği bir duygudur. ’Huzur ülkesi’ bu bölgede genellikle ‘sessiz mezarlık’ anlamına geliyor. ‘Sağlıklı İnsan’ denilince de genellikle ’aciz insan’ anlaşılıyor...  

Bu şekilde kimlikleri sürekli kültür işgalleriyle yıkılmış bölge halkları için sistem; bilinçleri manipüle eden, gerçekliği gizleyen, yaratıcı hayal gücünü ezen bir ‘kitle kültürü’ yarattı… ‘Kitleler için kültür’ demek gerekir aslında... 

Bölgede kültürel yabancılaşmanın çoklu yöntemleri, uyuşturma ve iğdiş makineleri her gün daha büyük bir önem kazandı. Bilinçlerin sterilizasyonuna ilişkin formüller, doğum kontrol yöntemlerinden çok daha başarılı bir şekilde öğretildi. Gençlere politik katılım şansı vermeyerek eğlence ve israf toplumunun yan ürünü olarak dışarıdan ithal edilen ve parazit sınıfların yapay uzlaşmazlıklarından kaynaklanan ama bütün sosyal sınıflara önerilen sözde bir ‘protest kültür’ için en güvenilir zemin sunuldu.

Bu şekilde kim olduğu ve nereden geldiği unutturulan bir toplumu nasıl bir değişim süreci harekete geçirebilirdi ki?

Böylesi bir toplumda hayatta kalabilmek için sağır ve dilsiz olmak gerekirdi. Kendi ülkende sürgün olup da kendi içine sürgün edilmek, dışarıdaki herhangi bir sürgünden her zaman daha zor, daha faydasız ve daha acımasızdır.’’

Bu noktada da duraklamıştı Şehriyar… Şehriyar’ın durakladığı zamanlarda da benim gözlemlerime dair notlar da var:

Hindikuş dağlarından gelip yığılan bulutlar iyice kümelenmiş, bir aslan gibi kükremiş, gürlemişti gökyüzü... Bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlamıştı dışarıda. Şimşekler ve yıldırımlar gecenin en koyu anını bir anda gümüşten bir güneşin aydınlığına kavuşturduğunda Hindukuş Dağları karanlıklar içinden gümüşten bir tablo gibi parlamıştı. Şimşek yansımaları Şehriyar’ın yüzüne vurduğunda mermerden bir heykel gibi görünürdü Şehriyar.

Ve bu kısa duraklamadan sonra devam etmişti anlatmaya Şehriyar:

‘’Ender istisnalar dışında kitle iletişim araçları en iyilerin, yani en güçlülerin yasal zaferinin sonucu olarak dünyanın eşitliksiz örgütlenmesini haklı göstermeye adanmış sömürgeci ve yabancılaştırıcı bir kültürü yayıyorlar.  Geçmiş çarpıtılıyor ve gerçeklik konusunda ise yalan söyleniyor. Komünizme alternatif olarak tüketimi getiren, suçu; bir kahramanlık, vicdansızlığı; erdem, egoizmi; doğal gereksinim olarak yücelten bir yaşam biçimi öneriyor. Paylaşmak değil yarışmak öğretiliyor. Tanımlanan ve dayatılan dünyada insanlar otomobillerine aitler, kültür bir hap gibi tüketilir ama yaratılmaz. Gerçek ihtiyaçları gizlemek için yapay ihtiyaçlar yaratıyor. Televizyon kötü de kitaplar iyi mi? Acaba bize kendimizi küçük görmeyi ve tarihi yaratmak yerine tarihi kabul etmeyi öğreten kitaplar hiç de masum değil!

Bölgede egemen kültür diye bir kültür endüstrisi yaratılarak toplum; ekonomik, politik, toplumsal, kültürel ve ahlâkî bakımdan medya-eğlence-show endüstrisinin güdümüne sokuluyor. Yaratıcı hayal gücünün neredeyse tamamen yokluğu egemen kültürün temel niteliklerinden birini oluşturuyor. Bu kültürü üreten sınıf kopyacı, vekil bir burjuvazi, söylemleri demagojiden öteye gitmiyor. Eğer burada ulusal yemek kara fasulye, üzerinde 'beans' sözcüğü basılı paketlerde Birleşik Devletler (ABD)’den ithal ediliyorsa, insan Afganlı çocukların kendi tarihlerini bilmemesine şaşırabilir mi?

Günümüzün yeni politik gerçekliği örneğin Afganistan’da bir Afgan ile bir Türk, bir Tacik ile bir Peştun ya da bir Hazar arasında daha az derin olamayan köken, gelenek ve hatta dil gibi farklılıklarını gün ışığına çıkardı. Bizi gerçekleştiren şeylerden yola çıkan, bizi oluşturan sayısız ulusal kimliğe saygı temeline dayanan bir Asyalı her şeyden önce gerçekleştirmemiz gereken bir görevdir. İzin verildiğinde bizim en has, bağlantısız kültürlerimiz kendi aralarında gayet kolay ilişki kuruyorlar. Pek çok neden ve gizem bize sadece Asya’nın değil, bütün dünyanın ve bütün kültürlerin yüzyıllar boyunca karışmak ve olmak için randevulaştıkları büyük bir vatanın parçacıkları olduğumuzu hissettiriyor. Irkların, köklerin ve istatiksel farklılıkların çok ötesinde. Pakistan ya da Hindistan’ın kültürel hazinesi, Kazak ve Kırgızistan’ınkiyle ilintilidir çünkü güncel gerçekliğin sunduğu çatışmalar karşısında birbirlerine cevap anahtarı sunarlar.’’

Tekrar susmuştu Şehriyar… Dışarıda ise yağmur dinmişti… Yağmur sularının sesi hariç tam bir sessizlik hâkimdi dışarıda… Akan yağmur sularında ay ışığının gümüşü yansımaları vardı. Baharda buradan başlardı Hind muson yağmurları ama sonbaharda da Hindukuş dağlarından gelen rüzgârların etkisiyle muson yağmuruymuşçasına yağardı bu yağmurlar… Toprak rengi, kahverengi, bulanık bulanık akan bütün bu sular İndus Nehri’nin kollarını oluştururlardı.

Şehriyar’ın derin derin nefes aldığını hissetmiştim.  Sonra üzgün bir sesle anlatmaya devam etmişti Şehriyar:

‘’Buradaki hayat lavabodaki pislik gibi, giderden akıp gidiyor işte. Burada hayatın bedeli artıkça artıyor, hayatın değeri ise düştükçe düşüyor. Bu bölgede bir köylünün bir inekten az, bir tavuktan daha çok değeri var. Ülkemde ekenin toprağı yok, toprağı olan ekmiyor. Kırlarımız boşalıyor. Şehirlerimiz ise beton yığınlarına boğulup ülkeler kadar büyük cehennem oluyorlar. Sosyal adaletsizlik ve yaşamı hor görme ekonomik büyümeyle birlikte artıyor.

İnsanları tüketen tüketim toplumu, insanları tüketmeye zorlarken, bir taraftan da televizyon okumuşlara ve okuma yazması olmayanlara şiddet dersleri üleştiriyor. Gerçeklik televizyonu taklit ediyor, sokaktaki şiddet televizyondaki şiddetin başka araçlarla devamından başka bir şey değil ki!.. 

Vahşi kapitalizm uygarlığında, mülkiyet hakkı yaşama hakkından çok daha önemlidir, insanlar eşyalardan daha değersizdir, en çok malı olan değerlidir buralarda. Bu nedenle de insanlar 'değerli' olmaya değil, mallarını çoğaltıp 'önemli' olmaya çalışıyorlar. Eğer bir çocuk açsa ve bir fırından ekmek çalarsa adalet yakasına yapışır ve hapislerden hapis beğenir... Yok eğer adamın biri sokakta kıyafetini beğenmediği bir kadını katırlar gibi tekmelerse bu ülkedeki adil (!) adalet ona dokunmaz, toplum içinde elini kolunu sallayarak gezebilir...''

Yine bu noktada sustuğunda Şehriyar derin bir sessizlik olmuştu... Sanırım benim notlarımı almamı bekliyordu Şehriyar... Notlarımı alıp Şehriyar'ın gözlerine bakınca devam etmişti:

''Tavşanlar gibi üreyen alt ırklara karşı gaz odaları yerine artık açlık kullanılıyor. Bu arada nüfus düzenleniyor. Dünya savaşlarının yokluğunda açlık, nüfus patlamasıyla savaştı. Bu arada yeni bombalar açları gözetliyor. Bildiğimiz kadarıyla her insan yalnızca bir kez ölebilir ama stoklanan nükleer silahlar her bir insanın on iki kez ölmesine yol açacak miktarda.

Açlığı öldürmek yerine açları öldüren ölüm musibetinden mustarip bu dünya bütün insanlığa yiyecek olarak vermeye fazlasıyla yetecek kadar besin üretiyor. Ama bazıları açlıktan ölüyor, bazıları hazımsızlıktan. Ekmeğin gaspını garanti etmek için dünyada doktorlardan yirmi beş kat daha fazla asker var. 1980’den beri yoksul ülkeler askerî harcamalarını artırdı ve kamu sağlığı harcamalarını yarı yarıya düşürdü.

Demokrasinin iktidarsız olması için bazı ülkelerin sahipleri halkına korkudan başka yiyecek vermiyorlar: Kahvaltıda korku, öğle yemeğinde korku ve akşam yine korku. Hükümetler hükümetlik ediyor ama yönetemiyorlar. Gerçekçilik adına iktidarsız oldular ve bu felç durumunun bedelini ödeyerek ayakta kalıyorlar. Ancak bölgedeki diktatörler de hırçın ama beceriksiz, öfkeli ama bilinçsiz, yöntemleri de ezberden, yeniliksiz, kişiye bağlı, sistemsiz... 

Bölgedeki sivil görünümlü askerî diktatörlük için mümkün ve gerekli kılınan iktisadi politika, senden çaldığını sana ödünç veren ve seni kendi ipinle boğan bir emperyalist sistemin hizmetinde aşağı yukarı aynen devam ediyor. Bu iktisadi politika ücretlileri cezalandırıyor ve spekülasyonları ödüllendiriyor, zenginliği yoğunlaştırıyor ve çalışanları karıncaya dönüşmeye zorluyor. Artık kimsenin çalışarak zengin olma çağına dair en ufak bir umudu bile yok. Artık korku var; işini kaybetme korkusu, iş bulamama korkusu, açlık korkusu, işsizlik korkusu… Ve burada insanlar yaşamak için çalışılmıyorlar, çalışmak için yaşıyorlar.

Bölgede kültürel baskı son yıllarda neredeyse bütün gazete ve dergileri kapatmakla, engizisyon ateşlerinde kitaplar yakmakla, sayısız bilim insanını ve profesyonel sanatçıyı sürgüne, cezaevine ya da bilinmeyen mezarlara mahkûm etmekle yetinmedi. Diktatörlük aynı zamanda toplantıları, insanlar arasındaki her türlü buluşma, diyalog ve tartışma fırsatını da yasakladı; diktatörlüklerin duvarların temizlenmesi konusundaki takıntısı da tesadüf değil. Cezaevi gibi işleyen ülkelerde duvarlarda yazılar ya da resimler ışıldamaz. Duvar yoksulların matbaasıdır: Risk alarak, gizlice, bir anlığına, dünyanın unutulmuşlarına ve yoksullarına hizmet veren bir iletişim aracı.

Bölgedeki askerî diktatörlükler ve sivil rejimler hiçbir şeyde ayrışmıyorlar, hemen hemen aynılar. Son yıllarda ortaya çıkan ya da yeniden ortaya çıkan demokrasiler takma ad kullanan diktatörlerden ibarettir. Nerdeyse bütün Asya’da olduğu gibi ülkem Afganistan’da da sosyal ve ekonomik yapıları demokratik değil, daha da kötüsü, antidemokratik.

Bölgede sürekli terleyen biri gibi sürekli şiddet üreten ve her ihtiyacı olduğunda devlet terörizmini uygulayan sistem, bitmeyen yalanlarına bahane olarak terörist şiddeti kullanmaktan çekinmiyor.

Buralarda demokrasi biçimsel bir seremoni gibi algılanıyor. İnançla uygulanmıyor, yalnızca Tanrı'sız bir ayinin iki yüzlü ritüeli: halkın dört - beş yılda bir gün arzusunu ifade etmesine izin veriliyor ve sonra bu arzuya cezasızca ihanet ediliyor. Kabil’de duvarlarından birinde anonim bir el tarafından apaçık tanımlanmıştı: ‘Yalan söyle, iftira at, aldat, hile yap, haksızlığı, hukuksuzluğu uygula, işkence et, çal, çırp, tecavüz et, öldür. Özür dilersen veya istifa edersen affedilecektir.’ 

Asya tarihi, beş yüz yıldan bu yana gerçekliğin ve sözlerin hiçbir biçimde çakışmadığı bir tarihtir. Yirminci yüzyılın sonunda da aynı toplum dilini kesip sana ifade özgürlüğü veriyor.

Bizim egemen sınıflarımız eskiden beri kopyacılık hastasıdırlar, kimsenin en iyi kopya edenden iyi olamayacağına inanmışlardır, anayurtlarındaki anayasal modellerin sadık reprodüksiyonlarını hazırladılar, böylece burjuva devrimi yapmadan ve burjuva sınıfımız olmadan bir burjuva anayasamız oldu.

Ülkede bağımsızlığı kazanan ve bu bağımsızlığı sahiplenen siyasiler, tüccarlar ve aydınlar sanki bu yeni ülkeler Fransız düşüncelerini tekrar ettikçe Fransa’ya dönüşeceklerini, sanki İngiliz mallarını tükettikçe İngiltere’ye dönüşeceklerini, sanki Rus içkilerini içtiklerinde Rusya'ya dönüşecekmiş gibi davrandılar. Bugün de onların mirasçıları, kusurlarını zorla taklit ettikçe Birleşik Devletler’e (ABD) dönüşecekmiş gibi davranıyor.

Ülkede askerî diktatörlük gitti ama geriye sivil diktatörlük kaldı. Yolsuzluk pek çok Asya ülkesinde gelenektir. Bu bölgede anketlerin sonuçları seçimlerin sonuçlarıyla çok nadir uyuşur. Ama bu sandık oyunlarından çok ağır ve çok daha derin olan bir başka sahtekârlık daha vardır: İktidar yapılarının sahtekârlığı. Ülkenin demokratik kurumları, demokrasi için değil, demokrasiye karşı işlemek için kurulmuşlardır.

Askerî diktatörlükten sonra gelen bu sivil diktatörler bu ülkelerin kurumsal yapısına çok zarar verdiler; ordularını, devlet bürokrasisini, hukuku ve adaleti, bilim, sanat ve eğitimi felç ettiler... 'Bir memlekette kısa boylu adamların gölgeleri uzuyorsa o memlekette güneş batıyor demektir' diye bir Çin atasözü vardı... Bu ülkelerde bu atasözünü doğrularcasına kısa boylu adamların gölgeleri hep uzadı... Sivil iktidarlar liyakate değil de sadakate önem vererek her makama niteliksiz ama kendi adamlarını yerleştirdiler. 

Ülkemde demokrasinin en büyük düşmanı, öyle görünmek için mümkün olan her şeyi yapsa da ordu değildi. Ülkemde demokrasinin en büyük düşmanı, ordunun gözettiği ve temelleri ekonomik sistemde olan bir iktidarsızlık yapısıydı...

Bu bölgede demokrasi olduğu şey değildir, benzediği şeydir. Ambalaj kültürünün göbeğinde yaşıyoruz. Evlilik sözleşmeleri, düğünler, nikâhlar aşktan daha önemli, cenaze ölümden, elbise bedenden, ibadet, ayin Tanrı’dan daha önemlidir. Ambalaj kültürü içerikleri hor görüyor. Söylenen önemli, yapılan değil. Bu bölgede bir şeyin olmaması için, olmadığını açıklamak yeterlidir. 'Yolsuzluk yoktur' denilince yolsuzluk yok oluyor.

Ülkemde sistem alçaklığı alkışlıyor, eğer başarılıysa; başarısızlığa uğrarsa da onu cezalandırıyor. Çok çalanı ödüllendiriyor, az çalanı mahkûm ediyor. Barış çağrısı yapıyor, şiddet uyguluyor. Sana komşunu sevmeni vaaz ediyor ama aynı zamanda seni onu yiyerek hayatta kalmaya zorluyor. Bizi görmemek üzere eğitiyorlar. Eğitim eğitimsizleştiriyor, iletişim araçları iletişimsizleştiriyor. Ve eğitim ve iletişim araçları bizi tavşanı kedi saymaya zorluyorlar.

Gezegende olan her şey iktidar merkezlerinde tercüme ediliyor, uluslararası bir yalan sistemine tercüme ediliyor. Kitlesel yayının imaj ve görüntülerine dönüşmüş olarak geri gönderiliyor.

İktidarsızlığın güçlü, çok güçlü yapısı ekonomiyle başlıyor ama orada bitmiyor. Aslında azgelişmişlik şu demek: Yalnızca bir istatistik sorunu değil, yalnızca şiddetli çelişkilerle dolu bir toplum da değil¸ yoksulluk okyanusları, refah adacıkları, hayır, yalnızca bu da değil: Azgelişmişlik her şeyden önce bağımlı halkların kendi kafalarıyla düşünmelerini, kendi yürekleriyle hissetmelerini, kendi ayaklarıyla yürümelerini engellemek üzere kurulmuş bir iktidarsızlık yapısıdır.

Savaşların saygın nedenlerle gerçekleştirildiği söylenir; Uluslararası güvenlik, ulusal onur, ulusal gurur, demokrasi, özgürlük, düzen, uygarlığın gereği, Tanrı’nın isteği… Ama kimse itiraf etme dürüstlüğün göstermez: ‘Ben çalmak için öldürüyorum’ diye. Savaşların özü budur işte. Zaten savaş; zenginlerin terörü, terör ise; yoksulların savaşı değil midir? Bir de bu bölgede bu ölümleri de hep 'şehitlik' diye de kutsanıyor. İyinin kötüye karşı savaşında ölenler hep halktan oluyor… 

Dünya askerî endüstriye, ölüm endüstrisine günde 2 milyon 200 bin dolar harcıyor ve bu rakam günden güne artıyor. Savaşların silaha ihtiyacı var, silahların savaşa ihtiyacı var, savaşların ve silahların da düşmanlara ihtiyacı var. Bu nedenle de sistem hep düşman yaratıyor.

Askerî sanayi varlığını haklı çıkarmak için korku üretmeye ihtiyaç duyuyor. Vicdansız döngü: Dünya bir mezbahaneye dönüşüyor, mezbahane tımarhaneye dönüşüyor. Afganistan; bombalanan, işgal edilen, aşağılanan ülke, ancak günümüzün de  en aktif cinayet ülkesi. İşgalcileri özgürleştirici olduklarını söylüyorlar, ama fark etmiyorlar ki orada umutsuzluktan ve öfkeden beslenen en bereketli terörist çiftliğini kuruyorlar.’’

Bütün bunları öylesine hızlı anlatmıştı ki Şehriyar, ben not almakta bayağı zorlanmıştım… Anlatımını da bölmemek için bir ara vermesini de istememiştim... Sonunda yorulmuş olacak ki Şehriyar bu noktada duraklamıştı… Ocaktaki ateş de sönmek üzereydi... Usulca kalkmıştı yerinden… Ocağa birkaç odun atmıştı… Sonra ocak başında oturmuştu bir süre… Ocakta parlayan ateş gecenin karanlığında alev alev Şehriyar’ın yüzünü yalamıştı… Sanırım benim not almamı tamamlamamı bekliyordu… Sonra kalkıp yanıma gelmiş ve hazır mısın der gibi gözlerime bakmıştı…

''Bütün bu olumsuzlukların üstüne bir de bölge insanı kendi kültürüyle, kendi kişiliğiyle,  kendi özellikleriyle hasta… Kendi kültürü bölgeyi ve bölge insanını hasta ediyor, felç ediyor, ayaklarına pranga oluyor. Şimdiye kadar sana ülkemin ve bölgemin içinde bulunduğumuz 'cendereyi' anlattım. .. Şimdi de sana ülkemin, ülkemin insanının içinde bulunduğu 'cehennemi' anlatmak istiyorum... ’’

Ve sanki bir ‘’ahhh’’ çekercesine derin bir nefes aldıktan sonra sakin sakin ancak hüzünlü bir ses tonuyla anlatmaya devam etmişti Şehriyar…

Osman AYDOĞAN  5 Kasım 2017

***
Notlarım devam ediyor... Ancak bu ikinci bölümü sizleri sıkmamak için bir başka yazıma saklayayım istiyorum…


Gece Büyüyen Başaklar


Gazetelerde şehit haberleri görürürsünüz. Sanki nesne gibi.. Üç şehit, beş şehit, sekiz şehit gibi.... Eğer sayı tek ise haber bile verilmez... Veya sanki olay Patagonya'da olmuşcasına, en alt sayfalarda umursamadan verilir; ''Bir Şehit'' gibi... TV'lerde vur patlasın çal oynasın programları, toplum gerçeklği dışındaki, toplumu şiddete yönelten diziler... Ertesi gün de gazetelerde şehit ilanları görürsünüz: Fidan gibi gencecik aslan fotoğrafları, altına isim, rütbe, tertip yazıları, bazen doğum tarihi, şehit tarihi... Kimisi nişanlı, kimisi evli... Kimisinin bebeği yolda, kimisininki daha yeni kucakta... Kimisinin terhisi gelmiş, kimisinin daha yeni tayini çıkmış, kimisi daha yeni göreve başlamış…. Her birisinin, ciğerleri sızlatan daha nice hikâyesi... Eline diken battığında yüreği yanan anaların bir anlatılamaz evlat acısı…Onlarca genç insan…… Ve genellikle artık okuyana hiçbir anlam ifade etmeyen, şehit ailesine hiçbir katkı sağlamayan sıradanlaşmış ibareler, ifadeler; ‘’… Silah arkadaşlarımızı kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeyiz. Merhuma Tanrı’dan rahmet, kederli ailesine ve silah arkadaşlarımıza başsağlığı dileriz..” Ve genellikle de altına şu yazılır: “Kara Kuvvetleri Komutanlığı personeli” veya  ‘’Jandarma Genel Komutanlığı personeli’’…

Aslında şehidi en iyi tanımlayan Mehmet Âkif idi: “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor” diyerek ve ''Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber'' diye bitirdiği o meşhur ‘’Çanakkale Şehitlerine’’ isimli şiirinde... O şiirde, o ruhta ve o günlerde şehidin bir değeri vardı, bir anlamı vardı, bir kıymeti harbiyesi vardı, toplumda bir ağırlığı vardı, toplumun şehit karşısında bir mahcubiyeti vardı...

Ancak asıl anlatmak istediğim konu fidan gibi gencecik aslanların nasıl şehit oldukları değil, şehidin, şehadetin anlamı da değil. Çürümüş bir toplumun, askere gitmemek için hep ''çürük'' raporu alan sapasağlam sahtekâr insanlara ''çürük'' raporu veren çürümüş sistem de değil, çürümüş bir medyanın ve çürümüş bir siyasetin umursamazlığı da değil... Asıl anlatmak istediğim o fidan gibi gencecik aslanların nasıl doğdukları…

O fidan gibi gencecik aslanların nasıl doğdukları öğrenmek ister misiniz?

Buyurun işte o zaman:

Gece Büyüyen Başaklar

Sen doğduğun gece tosunum 
Ne melekler indi gökten 
Ne toplarla selamlandı gelişin 
Zifiri karanlığın ortasında
Bir garipçeydi beklenişin

Anan sancılar içindeydi tosunum 
Ufacık yüreğine düğümlenmiş yüreği 
Kanlı bir dünyayı kucaklıyordu 
Babanın geceler yığılmış gözlerine 
Geceler korkulu sevinçlerle parıldıyordu

Sen doğduğun gece tosunum 
İnsanlar uyuyordu bir yanda 
İnsanlar öbür yanda koşuşuyordu 
Aydın ümitler kiminin içinde 
Kara duygularla boğuşuyordu

Sen doğduğun gece tosunum 
Başka çocuklar da doğuyordu 
Dünyanın bilmem kaç yerinde 
İnsanlar insanları boğazlıyordu

Sen doğduğun gece tosunum 
Başaklar boy atıyordu

Dr. Celalettin Algan

Osman AYDOĞAN  3 Kasım 2017


Âşıklar her an başka türlü yanarlar


Dar zamanlarımda, zor zamanlarımda ve sıkıntılı zamanlarımda Allah’a nasıl dua edeceğimi de bana Şehriyar öğretmişti. ‘'Yüce Allah, bizlerin dudaklarına kendi yerleştirdiği sözcüklerle kendisine yapacağımız duaları dinlemez’' derdi Şehriyar.

Ve şöyle dua ederdi Şehriyar: ‘’Allah’ım senden hiçbir şey dileyemeyiz, çünkü sen, neleri gereksindiğimizi onlar daha içimizde doğmadan bilmektesin. Bize gereken yalnız sensin.’'

Şehriyar’ı tanıyalı beri hep dualarım da böyle oldu zaten; '‘Allah’ım, bana gereken yalnız sensin.’' Yunus Emre de böyle dua etmez miydi zaten; ‘'Bana seni gerek seni’'
***
Klasik Alman şiirinin en büyük temsilcisi Johann Christian Friedrich Hölderlin’i de bana Şehriyar tanıtmıştı. Hölderlin Tanrı için şöyle der demişti Şehriyar; ‘’ölümsüz doğadaki bütün varlıklar, ölümlülerce bilinmedikçe, yeryüzüne özgü sevgiyle sevilmedikçe, anlamsız kalırlar… İnsanın nasıl yıkılıp gitmemek için Tanrısal olana ihtiyacı varsa, Tanrısal olan da gerçeklik kazanmak için insana ihtiyaç duyar. Bu yüzden de iktidarının tanıklarını, yani onu şarkılarıyla övecek dudakları ve Tanrı düzeyine yükseltecek olan şairi yaratır… Yukarıda, cennetin kutsanmış ışıkları içerisinde dolanıp duran Tanrılar da mutlu değillerdir, çünkü hissedilmedikleri sürece onlar da kendilerini hissedemezler…’’

Bir dizesini söylemişti Şehriyar Hölderlin’in; ‘’Nasıl defne yapraklarından taçlara muhtaç iseler kahramanlar, kutsal varlıklar da ölümsüzlükleri için hisseden insanların yüreklerine muhtaçtır.’’

Derdi ki Şehriyar; ‘’Allah’ı yeryüzüne özgü sevgiyle sevdiğinde ve O’nu yüreğinde hissettiğinde, işte ancak o zaman ilahi tabiata karışır, bütünlüğe ulaşır insan…’’
***.
Şehriyar Hölderlin'i anlattıktan sonra Hölderlin'in ne demek istediğini açıklamak için Mevlâna'nın Mesnevi'sinde geçen şu hikâyeyi de anlatmıştı bana:

Hz. Musa (as) yolda bir çobana rastlar. Çoban, gönlündeki muhabbetin tezahürü olan sözcükleriyle Allah'a yakarmaktadır: "Allahım! Ey Yücelerin Yücesi, sana kul, kurban olayım; çarığını dikip elbiseni yıkayayım, saçlarını tarayıp bitlerini ayıklayayım. Sana süt vereyim. Ellerini öpeyim, ayaklarını ovayım. Uykun geldiğinde yatacağın yeri süpüreyim. Ey bütün keçilerim yoluna kurban olası! Ey hey hey, hey heey diye andığım!"

Hz. Musa (as): "Sen kimle konuşuyorsun? Bu sözleri kime söylüyorsun?" diye sorar. Çoban: "Bizi ve bu yeri göğü yaratanla konuşuyorum." diye cevap verince Musa (as) der ki: "Sen aklını mı kaybettin? Kendine gel! Bunlar ağza alınmayacak sözler. Sen daha Müslüman olmadan kâfir olmuşsun! Çarık dolak sana ve senin gibilere yaraşır. Güneş'e bunlar lâyık görülür mü? Bu sözleri amcana mı, dayına mı söylemektesin? Allah Teâlâ'nın sıfatları arasında beden sahibi olmak, bir şeylere ihtiyacı bulunmak var mıdır?"

Çoban Hz. Musa'ya: "Ey Musa! Bu azarlayıcı sözlerinle benim ağzımı kapattın, canımı yaktın. Üzüntüden perişan bir hale getirdin." deyip bir ah çekerek çöllerin yolunu tutar.

Bunun üzerine Hz. Musa (as)'ya vahiy gelir: "Ey Musa, kulumuzu bizden ayırdın! Sen kullarımı bana yaklaştırmak mı yoksa benden uzaklaştırmak için mi gönderildin? Ben onları farklı karakterde yarattım ve farklı ifade biçimleriyle donattım. Her biri kendi diliyle Allah'ı tespih eder. Allah da onların dilini anlar. Bizim onların ibadetine ve tespihine ihtiyacımız yoktur. Kullarıma ihsan etmek için ibadeti, onları arındırmak için tespihi emrettim. Biz söze değil kalbe ve hale bakarız. Duasında kullandığı sözcüklere değil bize gönülden bağlı mı, gönlüyle yalvarıp yakarmış mı, gönlünde bir ateş tutuşmuş mu, ona bakarız. Ey Musa! Kalbinde aşk ateşini tutuştur da bütün sözleri ve düşünceleri onunla yak gitsin! Âşıklar her an başka türlü yanarlar. Yanıp kül olmuş bir köyden ne haraç istenir ne vergi..."

Ey kalbe ve hale değil söze bakanlar, ey duasında sözcüklere bağlı olanlar, ey İslam’ı ibadet boyutuna indirgeyip İslam ahlakını unutanlar, ey insanları Musa gibi Yaratanından uzaklaştıranlar, ey kalbinde aşk ateşini yakmayanlar! Bu dünyanın bir de öteki dünyası var…

Osman AYDOĞAN  1 Kasım 2017

 

Atatürk’ü Anlamak! (1)

Her birimizin zihinlerimize kazımamız gereken bir Türk Atasözü vardır: “Göz odur ki, dağın arkasını göre, akıl odur ki, başa geleceği bile.”  Ancak bu söz eğer liderseniz ve ülke yönetiyorsanız bu söz sıradan bir söz değil bir vasıftır, sizde olması gereken bir özelliktir.  Lider, gözü, dağın arkasını gören, aklı, başa geleceği bilen ve önlemini de alan kişi demektir.

Atatürk, dokuz ciltlik ‘’İslâm Tarihi’’ (Leon Caetani, Tanin Matbaası, İstanbul, 1924) adlı eserini okurken 5. Cilt, 68. Sayfasındaki “Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır” sözünün altını mavi kalemle çizer ve yanına çok mühim olduğunu belirtmek için iki defa çarpı işareti koyar. (Gürbüz D. Tüfekçi, Atatürk’ün Düşünce Yapısı, Turhan Kitabevi, Ankara, 1986, s. 47)

Bilindiği gibi Tarih kültürü, Atatürk’ün toplumsal olayları değerlendirmesinde ve dünya görüşünde önemli bir yer tuttuğu gibi Türk tarihini gerçek boyutları ve içeriği ile ortaya çıkarmayı amaç edinen tarih çalışmalarına da yol açmıştır. Onun tarih bilgisi, olayları tarihsel gelişimi içerisinde görecek ve değerlendirebilecek bir tarih kültürüne dönüşmüştür. (Şerafettin Turan, Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, Türk tarih Kurumu Yayını, Ankara, 2016, s. 25)

Prof. Sadi Irmak, Atatürk’ün geçmişi (tarihi) iyi bildiği için, “bir kehanete lüzum kalmaksızın” geleceğin gelişmelerini kestirebildiğini söyler ve Onun bu yeteneğini “tarihin sesini almak” diye tanımlar. (Sadi Irmak, Atatürk Bir Çağ’ın Açılışı, İstanbul, İnkılâp Y., 1984, s. 16.)

Şimdi gelelim Atatürk’ün “bir kehanete lüzum kalmaksızın” geleceğin gelişmelerini kestirebilmesine. Tablet Kitabevi’nin yayınladığı güzel bir kitap var; ‘’Prof. Ali Canip Yöntem’in Yeni Türk Edebiyatı Üzerine Makaleleri'' (2005). Kitapta Ali Canip Yöntem'in bizzat şahit olduğu Mustafa Kemal Atatürk'ün gelişmeleri kestirebilmesi ile ilgili bir bölüm var (S. 816-817):

Atatürk, Hitler tarafından kendisine yollanan bir filmi yanındakilerle birlikte sofraya oturmadan önce izler. Bu, Hitler ve Partisinin bir propaganda filmidir. Salon aydınlanınca Atatürk ve arkadaşları sofraya geçerler ve âdet olduğu üzere Atatürk arkadaşlarına “Nasıl buldunuz?” diye sorar.

Etrafındakilerin yanıtlarını dinledikten sonra Atatürk şunları söyler:

“Efendim, bu adam, filmde gördüğünüz gibi rol icabı bir hamle ile işe başladı. (...) Bugün Almanya’nın bütün askerî gücü onun elinde. Yarın harbe girişecektir. O ve onun mukallidi Mussolini harbe hazırlıkla meşguller. Evet, yakın bir gelecekte harbe dalacaklardır.”

“Dalacaklardır, çünkü asker değillerdir, harp ne demek bilmezler… Harp bir felakettir ve hele bu iki müttefik için mutlaka ölümdür. Talih Almanya’ya öyle bir toprak vermiştir ki, o, daima iki ateş arasında kalmaya mahkûmdur.”

“Körü körüne hesapsız, kitapsız bir nefis itimadı, tamamen otomatik bir ordu sistemi, ilk hamlede korkunç bir kuvvet tesiri yapacak, fakat bir kere bir tarafı sakatlandı mı, tarumar olacak, o çalışkan millet yere serilecektir. Ortada ne Hitler, ne teşkilatı kalacaktır. Mussolini’den hiç bahse hacet yoktur, o, efendisinin ortadan kalktığı gün yok olacaktır…”

Pusatlarını kuşanıp savaş baltalarını bellerine takanlar keşke Atatürk’ü tanısalardı, o büyük devlet adamını anlayabilselerdi…

Ne yazık ki Atatürk’ü anlamak her fâninin harcı değildir… Hele hele Atatürk'ü taktik icabı takiyye olarak diline dolayanların hiç değildir!

Ve “Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır.” Hele hele iki hafta sonrasını göremeyenler için!

Osman AYDOĞAN  31 Ekim 2017

Bit not: Bu yazı için Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in Harp Akademileri 2008-2009 Eğitim ve Öğretim Yılı açılışı nedeniyle verdiği  “Atatürk’ün liderlik sırları”  isimli konferanstan faydalanılmıştır. 

 Gazikovan

Mart 1921 - İnönü Ovası İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş'un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi   kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı.

 Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı. Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş'un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir harmoniği, o polifonik ezginin bir anda işitilip kaybolan notaları gibiydi. Ethem Çavuş, 75 mm'lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu. 

Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi.

Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı.

 Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu   saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti.  

Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı.  

Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatta erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.  

Kovanın üzerinde "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8.Batarya 26 Rebiyülahir 1339* İnönü" yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara'daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.    

Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının 'kalem' dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı. "Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay 3. Tabur 1.Batarya 20 Recep 1339** İnönü" 

* * *

Beş gün sonra Ankara Atölye'nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi.  

Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. "Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!" Tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı.  

Kısa bir süre için işler durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu.  

Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı.  

Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi.  

İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı.  

Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" diyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi.    

Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı.  

Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.  

* * *

Eylül 1922 - Ankara Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı. 

Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, istiklâl savaşının her zorlu durağından Ankara'ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.  

Türk ordusunun İzmir'e girdiği gün Ankara'da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu.  

Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341*** Banaz" yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular;  

"Bismillahirrahmanirrahim. 

Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah'a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir'e, kalplerimizdeki imânımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz.  

Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.  

Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun. Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341  Salihli" 

Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.  

Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu:  

           İzmir'in dağlarında çiçekler açar
           Altın gümüş orda sırmalar saçar
           Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçar
           Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa
           Adın yazılacak mücevher taşa.

 Kâmil usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı.   Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti. 

* * *

Ocak 1923 - Ankara Savaşın bitmesinin ardından Ankara'daki mühimmat   depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi bir kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vâsıf'ın evinde, camekânlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikâyesini öğrenecek, bu hikâyeyi hatıratında yazacaktı.  

* * *

29 Ekim 1923 - Ankara Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm'lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce 20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş'un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat'ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi.  

"Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım" Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.  "Evet teğmenim? Sizi dinliyorum" Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı. "Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim"

Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vâsıf'a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere   mermiyi sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu. 

O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.  

Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine   bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam  ediyordu. 82, 83, ...97, 98, 99...  

On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş "Yüzüncüyü attık komutanım" diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek   ateş emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son  top sesi Ankara'nın her duvarından yankıyıp dört yıllık istiklâl   savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine  bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf   sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla  kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile. 

Hamdi Vâsıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti.  

"Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim"  

Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı.  

Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kâmil Usta. O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kâmil ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat'ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan'a kaldı.  

1934'deki soyadı kanununda bu üç adam da "Gazikovan" soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı. "Kovan" sözcüğü insanlarda "Kovalayan" anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.  

* * *

Temmuz-2005 İstanbul Gazikovan ailesinin evi:

"Alooo! İyidir kanki yaa nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma... Taşınıyoruz ya; bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır var. Bir hurdacı çağıralım dedim dinletemedim.... Ya! Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor... Tamam baba. Araşırız. Baaay!"  

Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış fırlattı; "Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon?" "Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin."  "Tamam yaa! Toplayacağız işte"  "Hadi sallanma." 

Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı. Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu. Neyse ki defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı;

"Evlatlarım, torunlarım! Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür.  Üzerinde yazanları yeni alfabemizle bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikâye ve kovan, sizlere intikal ettirdiğim en kıymetli mirâsımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve satmayın. Kıymet bilmezlerin himâyesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan esirgemeyin. Evinizde, vatan kadar kutsal yegâne varlık varsa o da bu emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inâyeti üzerlerinize olsun. Babanız, dedeniz, Emekli Albay Hamdi Vâsıf Gazikovan. 29 Ekim 1953"  

Hamdi Vâsıf ve eşinin 1956 yılında bir deniz kazasında ölmelerinin üzerine eşyaları, acılı aileye yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve kızları Hamiyet'in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken, kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda neredeyse çürümeye terk edilmişti. Babasının kovan hakkındaki hikâyesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti. Lâkin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif bey de Hakkın rahmetine kavuştu.  

Ardında, hikâyeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak. Hamdi Vâsıf'ın bu en değerli mirasına elli yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu Sertan oldu.  

Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok da ilgisini çekmemişti. O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı; "Alooo! ..... '' ''Hadi yaa! Mega fikir!......'' ''Tamam moruk. Geliyorum. Bekleyin.'' ''Kızlardan kimler var?...'' ''Uff! Kadroya bak! Pelin'e dokunanı yakarım bilmiş olun"  

Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu "Ulan başlarım kovanına daaaa, defterine deee!" . Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı. Alemlere akmaya gidiyordu.  

Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer'deki yeni evlerine indirirken, Maltepe belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı.  

Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar, bir milletin kadir bilmezliğine yakılmış ağıt gibiydi. Çatırdayan, kovanın sedef kakmalı tabutu değildi tabii ki. Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal'in tüm kötülükleri, cehaleti, geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği Pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta, Sertan'ın yaşındayken şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuş'un kemikleriydi.

***
Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerideki cephenin suskunluğudur.  (Alıntıdır)


Osman AYDOĞAN  29 Ekim 2017



29 Ekim: ''En büyük bayramımız''

Cumhuriyet Bayramı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet yönetimi ilan etmesi anısına her yıl 29 Ekim günü Türkiye'de ve Kuzey Kıbrıs'ta kutlanan bir millî bayramımızdır.

2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekaleti'nce (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerilmiş ve bu teklif 19 Nisan'da TBMM tarafından kabul edilmiştir. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde bayram olarak kutlanmaya başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet'in Onuncu Yıl Kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10. Yıl Nutku'nda, bu günü ‘’en büyük bayram’’ olarak nitelendirmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a ayak basarken kafasında var olan projeyi Nutuk’ta şöyle anlatır: “Efendiler.. Bir tek karar vardı, o da milli egemenliğe dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.”

Cumhuriyet neden 29 Ekim’de ilan edildi? Bu soruyu Fahrettin Altay, Atatürk’e sormuş, şu yanıtı almıştır:

''Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.''

Cumhuriyet bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik gibi kavramları içinde barındırır. Bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik Türk ulusunun önem verdiği unsurlar olduğu için, Türk ulusu ancak bir Cumhuriyet yönetim şekliyle yönetilebilirdi.

İkinci Meşrutiyet dönemi aydınlarından Celal Nuri (İleri) Cumhuriyetin ilanını “milletin taç giymesi” olarak takdim etmişti.  Cumhuriyetin millete vaat ettiği “taç” ise yıllardır ülkeyi yönetenlerin bir türlü anlayamadıkları ''farklılıkların bir arada yaşamasını mümkün kılma tasavvuru'' olan “demokrasi” fikrine dayanan ''toplumsal barış'' idi... Cumhuriyet’in fazileti, demokrasi ile taçlandığı ölçüde, taç giyen millet, özgür ve barış içinde yaşama imkânı bulabilecektir.  

Şair Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ‘’Cumhuriyetin 50. Yıl Marşı’’nda söylediği gibi:

‘’Cumhuriyet, özgürlük, insanca varlık yolu, 
Atatürk'ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu.’’

''En Büyük Bayramımız'' kutlu olsun…

Osman AYDOĞAN  29 Ekim 2017



Atatürk’ü anlamak! (5)

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) UNESCO'nun 27 Kasım 1978 tarihinde Paris'teki 20. Genel Kurul toplantısında 1981 yılının Atatürk'ün doğumunun 100. yılı olması nedeniyle bütün dünyada ‘’Atatürk Yılı’’ olarak kutlanmasına karar verilir.  

UNESCO'nun bu kararı doğrultusunda, Atatürk'ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada, "1981 Atatürk Yılı" olarak kutlanır. Bu uygulama, dünyada ilk ve tektir.

27 Kasım 1978 Tarihli UNESCO Genel Kurulu kararında aynen şunlar yazılıdır:

"UNESCO Genel Konferansı; Uluslararası anlayış işbirliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumunun 100. yıl dönümünde, 1981 yılında anılmasını kararlaştırmıştır. UNESCO'nun ilgilendiği tüm alanlarda Atatürk'ün olağanüstü bir reformcu olduğu göz önünde tutularak, özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı en önce açılan savaşların ilk liderlerinden biri olduğu kabul edilmiştir. Atatürk'ün dünya ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın kurulması için çalışmaları olağanüstü bir örnektir. Tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrımını gözetmeden, bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına olan inancını anımsatarak, eylemlerini her zaman barış uluslararası anlayış ve insan haklarına saygı yönünden yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Atatürk'ün kişiliğini ve eserinin çeşitli yönlerini ortaya çıkarmak üzere, 1980 yılında yapılacak sempozyum hazırlıkları için Türk Hükümeti ile UNESCO'nun işbirliği yapmasına karar verilmiştir." 

Bu karar tabii ki büyük tartışmalar sonucu alınmış bir karardır. Bu kararın öyküsü kısaca şu şekildedir:

1978 yılında Paris'te BM'in UNESCO Kültür Kolu, Genel Kurul toplantısı yaparken, Başkanlık Divanına "1981 yılının tüm dünyada Atatürk yılı olarak anımsanmasına karar verilmesi" ile ilgili İspanya ve Yunanistan önderliğinde oluşturulan 11 ülkenin imzaladığı bir önerge verilir. Bu önergede özetle şu ifadeler yer alır:

"Üç sene sonra 1981 yılı geliyor. 1981, Atatürk’ün doğumunun 100'üncü yıl dönümüdür. Atatürk elbette 20'nci yüzyılın en büyük devlet adamlarından biridir. Bellidir ki, Türkler o özel gün için çok özel olarak hazırlanıyorlar ama Atatürk’ü anmak bir tek Türklere bırakılmamalıdır. Çünkü Atatürk tüm insanlığın ortak paydasıdır, dolayısıyla, hazır BM Kültür Kolu burada toplantı halinde. UNESCO şu anda Genel Kurul yapıyor. Bu genel kurul bir karar almalıdır ve bu karar üye devletlere iletilmelidir. Önümüzde 3 yıl var. 3 yıl hazırlanılmalıdır ve 1981 yılı bütün dünyada günü gelince, Atatürk yılı olarak anılmalıdır."

Bu önergeye bir delege itiraz eder o da İsveç delegesidir. Kürsüye gelen bu İsveç delegesi şöyle itirazda bulunur: "Ben, Atatürk’ün büyüklüğünü elbette biliyorum. Türkler için, insanlık için, çağdaşlaşma için ne anlama geldiğini de biliyorum. Buna rağmen bir kaygım var. Onu sizinle paylaşmak için söz aldım. Evet, Atatürk bir devlet, bir cumhuriyet kurucusudur. Fakat dünyada 200 devlet var, yarısından fazlası cumhuriyet. Bu kadar cumhuriyet kurucusu varken, bugüne kadar kimse için düşünmediğimiz bir olayı, şimdi bir tek Atatürk için ve Türkler için düşünüyor olursak bu ileride başımıza bir iş çıkarır mı, bilmiyorum. Ama bu endişeyi taşıyorum. Bir süre sonra başka bir meslektaşımız kürsüye gelir ve ‘şimdi de George Washington’un doğumunun şu yılı, Napolyon’un ölümünün bu yılı, bu defa dünya onların da ölümünün veya doğumunun 150'nci, 200'üncü yıl dönümünü anmalıdır...' derse ve bu seçkin kurul buna hayır yanıtını verirse, gereksiz yere kırılganlıklara yol açmış olmaz mıyız? Dolayısıyla Atatürk büyük bir lider ama onu tarihe bırakalım, bana göre bu kararı geçmeyelim. Görüşüm budur."

İsveç delegesi konuşmasını tamamlayıp yerine oturur. Salon tam bir sessizliğe bürünür. Bunun üzerine bir kişi daha söz alır. Kürsüye gelen, o zamanın Sovyetler Birliği delegesidir. Daha o hışımla kürsüye yürürken, herkes korkmuş ve salonda fısıldaşmalar başlamıştır bile; ‘’işte adam şimdiden Lenin diyecek’’ diye aralarında konuşurlar.

Rus delegasyonu yumruğunu kürsüye vururken kurula hışımla hitap eder: ‘’Beyler, kendinize gelin. 20'nci yüzyılda, hiçbir ülke bir Atatürk çıkarmadı ki, böyle bir kaygı söz konusu olsun. Bu mümkün değildir. Tarihler şimdiye kadar Atatürk gibi bir lider yetiştirmemiştir. Atatürk’ün olağanüstü niteliklerine baktığımız zaman ilerde böylesine bir lider gelmeyecektir. Rahatlıkla 1981 yılını Atatürk yılı ilan edebilirsiniz. Dolayısıyla bu karar bugün alınmalıdır..."

Oylamaya geçilir, aleyhte konuşan İsveçlinin de olumlu oy kullanmasıyla o gün, "1981 yılının Atatürk yılı olarak kabulüne" oy birliği ile karar verilir. Oylamada hiçbir olumsuz ve çekimser oy yoktur. O İsveç delegesi de bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler; ”Ben Atatürk’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum.”

27 Kasım 1978 tarihli UNESCO Genel Kurulu kararı doğrultusunda, Atatürk’ün doğumunun 100'üncü yılı bütün dünyada, "1981 Atatürk yılı" olarak kutlanır. Bu uygulama, dünyada ilk ve tektir. UNESCO, dünyadaki hiçbir lider için bugüne kadar düşünülmemiş bir uygulamayı sadece Atatürk için yapmıştır. Bu uygulama 1981' den bu yana bir başka lider için de tekrarlanmamıştır. Yani İsveç delegesinin kaygısı gerçek olmamış, Sovyet delegesi haklı çıkmıştır. Bunun en büyük nedeni, bir başka devlet adamı bulamadıkları için değil; bir başka "Atatürk" bulamadıkları içindir. Burada önemli olan karar değil, bu karardan çok daha önemlisi kararın gerekçesidir.

Atatürk’ün doğumunun 100. yıldönümünde UNESCO 156 ülkenin oybirliğiyle aldığı ve girişte tam metin verdiğim kararın gerekçesini burada kısaca özetle tekrar vermek istiyorum:

“Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncesi, insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı…”

UNESCO 1981 yılında, 100. doğum yıl dönümü nedeniyle Atatürk'ü "Ulusal Mücadele ve Çağdaşlaşma Lideri" olarak evrensel niteliklerini ortaya koymuştu…

UNESCO'nun aldığı bu karar doğrultusunda 1981 yılında Atatürk'ün kişiliğini, icraatlarını ve görüşlerini tanıtmak için tüm dünyada ve Türkiye'de çeşitli etkinlikler düzenlenir. Devlet sanatçıları çeşitli konserler verir. UNESCO Genel Merkezinde ise sergiler açılır.  

***

Burada, bu ülkede hazin olan ise Atatürk olmasaydı bir ‘’hiç’’ olacakların ve Atatürk sayesinde ‘’adam’’ olanların Atatürk adını ağızlarına almamalarıdır.

Gerçi, hoş, zaten Atatürk’ü anlamak da her faninin harcı değildir...

Osman AYDOĞAN 27 Ekim 2017

Aşık Veysel ve Gerçek Sevgi


Âşık Veysel'in yaşamının bir kısmı Ümit Yaşar Oğuzcan’ın anlatımı ile şu şekildedir;

Âşık Veysel, hayatını anlattığı bir şiirinde "Üçyüz-onda gelmiş idim cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anası Gülizar, bir yaz günü köy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel'i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adını Veysel koymuş.

Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, çiçeğin beyi çıkmış kendi deyimiyle... Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle.

Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel'in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.

Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz şairleriyle dolu o zamanlar. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş çalıp söylediklerini.

Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh'lı Ali Ağa'dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Ünlü halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman.

Yirmibeş yaşındayken (1919) anası babası Veysel'i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa süre sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kötü oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da eşi Esma yanaşmalarından birisiyle evden kaçmış. Bu olay çok yaralamış Veysel'i. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış.

Eşi çekip gittiğinde bir kızı varmış Veysel'in. Daha bir yaşını bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış.

Daha sonra Veysel'i yeniden evermişler. Bu eşi de çocuk vermiş Âşık’a’. Biri ölmüş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel'e.

Âşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu Yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş.

Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel'in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer'in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman.

Veysel'in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Paşa için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını çalıp söyler olmuş.

1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır.

Halk ozanlarından en çok Karacaoğlan'ı, Yunus'u, Emrah'ı, Dertli'yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı Veysel'de. Onun aracılığıyla Köy Enstitülerinde bir süre saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli, Akpınar Köy Enstitülerinde bulunmuştu.

1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Âşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı.

Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Âşık Veysel öldüğünde lise birinci sınıfında idim. Hiç unutmam; Edebiyat öğretmenimiz Suphi Martağan derste haber vermişti bize Veysel'in ölümünü… Ve bize demişti ki Edebiyat öğretmenimiz; ‘'Türk halk edebiyatının son temsilcisi bu dünyadan göçtü.'’ Karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı Veysel'in, şiirleri de öyle... Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarım yüzyılı aşkın bir süre yazdıklarıyla, çalıp söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım şimdi de mezarında son uykusunu nûrlar içinde uyuyordur.

Yalnız çağımızda yaşayanlar değil, bizden çok sonra yaşayacaklar da "Dostlar Beni Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.

Bu yazıda esas olarak Veysel’in ilk eşi Esma hakkındaki şu hikâyeyi anlatmak istiyorum;

Veysel'in babası akrabalarından birisi olan Esma ile evlendirmişti onu. Veysel eşini çok seviyordu fakat bu sevgi beraberinde kıskançlığı da getirmişti. Esma artık bu durumdan usanmış dayanamaz hale gelmiş sekiz yıl evli kaldıktan sonra Hüseyin adlı yanaşmalarından bir delikanlıyla beraber kaçmıştı.

Gece vakti evinden gizlice kaçan Esma, Hüseyin'le buluştur ve uzunca bir yolu hiç durmadan çoğunlukla koşarak kat ederler. Bir çeşme başında soluklanmak için durduklarında Esma, "cebimde bir şey var ağırlık yapıp duruyor" diyerek cebini açtığında bir tomar para bulur. Veysel meğerse her şeyden haberdarmış, kör olan sadece gözleriymiş, hisleri, gönlü, kalbi değil, eşini o kadar çok seviyormuş ki, eşi yaban ellerde rezil olmasın, ele güne muhtaç olmasın diye ne kadar parası varsa cebinin içine iliştirivermiş.

Veysel, bu nedenle büyük, bu nedenle 'Âşık', bunun için Veysel, bu nedenle sanatçı...

Gerçek sevgi tek taraflıdır… Karşılıklı sevgiler bir beklenti üzerine kurulmuştur; sen beni seversen! '‘O'’ sevmeden sevmek, ''o'' bilmeden sevmek ve her hal ve şartta onun mutlu olması için çalışmaktır gerçek sevgi…

Gerçek sevgi; sevgiliyi bir beyaz güvercin gibi avuçlarına alıp okşamak ve yüreğine bastırıp korumaktır. Ama sevgiliyi daha güzel ufuklar bekliyorsa onu salıvermek, onun uçsuz, bucaksız gökyüzünde kanat çırpışlarından sonsuz haz duymaktır. Onun kendisinden uzaklaşmasına üzülmek değil, gerçeğe uçmasına, hakikate yaklaşmasına sevinmektir gerçek sevgi. ‘‘Beni bırakıp nereye gidiyorsun'’ demek değil, ‘'gittiğin yerlerde dualarımla seni koruyacağım’’ diyebilmektir gerçek sevgi.

Veysel, bu nedenle büyük, bu nedenle ''Âşık'', bunun için Veysel... Kendisiyle yapılan bir konuşmada Esma Hanım şöyle der; ‘‘Ben olmasam,  bana olan aşkı olmasa Veysel de olmazdı’’

Günümüzde ‘’sevgi’’ kavramının içini boşalttık, alanını daralttık; sadece annemizi, eşimizi, kardeşimizi, çocuğumuzu sevdik, cinnetin ve sahiplenmenin adına da sevgi dedik. Gerçek sevgi tek taraflıdır, rağmen türüdür. Gerçek sevgi sevgiliyi sahiplenmek değil, sevgiyi sevgiliye karşılıksız vermektir.

Sıra dışı bir edebiyatçı ve düşünür olan Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar  José Saramago toplum olarak hep karıştırdığımız ‘’sevgi’’yi ve ‘’sahiplenme’’yi şu sözüyle net bir şekilde ayırmıştı zaten; ‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’

''Dostlar beni hatırlasın'' derdi Âşık Veysel... İşte onun sesinden onu hatırlayalım:

https://www.youtube.com/watch?v=wTGTJgSstaI

Allah rahmet eylesin, nûr içinde yatsın...

Osman AYDOĞAN  25 Ekim 2017

Hiçliğe mahkûm!

Roma İmparatorluğunun ismi pek bilinmeyen bir generali ve aynı zamanda senatörü vardır: Lukullus. Asıl adı; Lucius Licinius Lucullus. MÖ 117 – 57 yılları arasında yaşamıştır.

Lukullus; Roma birliklerine komuta etmiş, büyük fetihlerde bulunmuş, büyük zaferler kazanmış, Pontus Krallığını fethederek Roma'ya bağlamış, bunun dışında Roma İmparatorluğu için 53 şehir fethetmiş ancak seferleri sırasında elde ettiği ganimetlerle oluşan zenginliği ve verdiği cömert ziyafet sofraları ile meşhur olmuştur.

20. yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht’in Lukullus’u konu alan kısa bir didaktik radyo oyunu vardır: ‘’Lukullus'un Sorgulanması’’ (Almanca orijinal adı: Das Verhör des Lukullus) . (Mitos Boyut Yayınları, 1998) Bu eser Bertolt Brecht tarafından yazılan ilk ve tek radyo oyunudur.

Brecht, bu oyunu Adolf Hitler’in orduları, artık neredeyse bütün Avrupa kıtasına yayıldığı, tüm Avrupa’yı fethettiği yıl olan 1940 yılı Kasım ayında sürgünde olduğu İsveç’te yedi gün içerisinde yazar. Ancak eser İsveç Stockholm radyosunda yayınlanmaz. Brecht’in ricası üzerine 12 Mayıs 1941 yılında ilk olarak İsviçre’de radyo Sender Beromünster üzerinden yayınlanır.

Bu eser önce opera olarak düşünülmüşse de, metin Paul Dessau tarafından müzikal oyuna çevrilmiştir. Brecht bu oyunu Hitler'i kastederek yazmıştır. Ancak komünist otoriteler oyunda Stalin kastediliyor vehmiyle bu şekliyle oyunu yasaklamışlar, Brecht'in sahneleri yeniden incelemesine ve başlığının da ''Lukullus'un Mahkûmiyeti'' olarak değiştirmesine sebep olmuşlardır.

Bu eser 2009 yılında ise Fransız Rejisör Jean-Marie Straub tarafından filme de çekilmiştir.

Brecht’in “Lukullus’un Sorgulanması” isimli bu eseri, işte anlatılan bu Romalı Senatör ve General Lukullus’un vefatından sonra öbür dünyadaki sorgulanmasını konu alır. 

Brecht'in eserinde geçen öykü kısaca şu şekildedir:

Öbür dünyada bu büyük Roma generali Lukullus'un''kutsanan alanlara'' mı yoksa ''hiçliğe'' mi gideceğine karar verecek ve bunun için Lukulls’u sorgulayacak olan mahkeme heyeti teşkil edilir. Mahkeme heyeti halkın çeşitli kesimlerinden ancak alt tabakadan gelen kişilerden oluşmaktadır. Heyet; bir çiftçi, bir öğretmen, bir balıkçı kadın, bir fırıncı ve bir fahişeden oluşmaktadır. Mahkemede Lukullus'un katafalkındaki şahitleri çağırmasına da izin verilir…

Mahkemede sorgu esnasında kendinden emin olan General Lukullus, her birinin öyküsü kitlelerin kanlarına mal olmuş zaferlerini sayıp dökmeye başlar. Sonuçtan hiç kuşku duymamaktadır. Anlattığı her bir zaferi, onu sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe bir adım daha yaklaştıracak, öldü diye bir ‘’hiç’’ olma yazgısından da bir adım daha uzaklaştıracaktır.

Mahkemede ilk dinlenilen dört kişi ülkelerindeki insanları öldürdüğü ve ülkelerini parçalaması nedeniyle Lukullus’u suçlarlar. Ancak Lukullus bütün bunları ülkesi için, Roma için yaptığını söyler ve zaferlerini anlatır.

Fakat Lukullus’un hiç beklemediği bir şey olur. Anlattığı her zaferinin ardından, yüzlerindeki umursamazlık ifadesi hiç değişmeyen mahkeme heyetinin ağzından koro halinde tek bir karar çıkar: “Onunla birlikte hiçliğe gitsin!” (Ins Nichts mit ihm!)

General Lukullus dehşete kapılmıştır. Roma’yı görkeminin doruklarına taşımış onca zafer karşısında mahkeme nasıl bunca kayıtsız kalabilir?

Mahkemede tanıklar da dinlenmektedir. Tanıklardan ikisi aşçısı ve çiftçisidir. Aşçısı Lukullus’un çok iyi yemek yaptığını söyler. Çiftçisi ise, generalin savaşlarından birini anlatırken şöyle der: “Hatta General Lukullus, Anadolu’ya yaptığı seferinden dönüşünde Roma’ya bir de kiraz ağacı fidanı getirmişti. Kiraz ağaçlarımız ondan sonra oldu…” (Görüldüğü gibi Kiraz ağaçları tüm Avrupa’ya Anadolu’dan yayılmıştır.)

Bu söz üzerine yargıçlar birden canlanırlar. Tanığa sözünü yineletirler. Ne yani, General Lukullus, o savaşından dönerken Roma’ya bir de canlı mı getirmiştir? Canlı kiraz ağacı fidanının Roma’ya getirilmesi, General Lukullus’un zaferlerle dolu hayatının kayda değer ve insanca tek sevabı olarak tutanaklara geçirilir…

Ancak Lukullus’un Anadolu’dan getirttiği kiraz ağacı dışında her şey onun karşısındadır bir de aşçısının söylediği gibi iyi yemek pişirme ile ilgili deneyimi vardır.

Mahkemenin sonunda Lukullus ‘’hiçliğe’’ mahkûm edilir...

Eserde Lukullus’un şahsında kastedilen ister Hitler olsun, ister vehmedilen Stalin olsun, tarihte; insana, hisse, ruha, cana, canlıya, hayata ve yaşama dokunamayan bütün diktatörlerin ve bedbahtların akıbetinin ‘’hiçliğe’’ mahkûm edilmek olduğu anlatılır.

Tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecekte de her diktatörün akıbetinin de ‘’hiçliğe’’ mahkûm edilmek olacağı gibi... 

Tıpkı İstanbul'u, Ankara'yı, Bursa'yı, kısaca tüm ülkeyi ranta peşkeş çekenlerin, yeşilini talan edenlerin, betona boğanların akıbetinin de ‘’hiçliğe’’ mahkûm edilmek olacağı gibi...

Osman AYDOĞAN  24 Ekim 2017

Dönüş (4)

Uzuuuun bir ayrılıktı… Gerçi yollardaydım bir süre… Ancak bu ayrılığımdaki esas yolculuğum içimdeki yolculuktu… İçimdeki bu yolculukta dikkatim dağılmasın diye de İnternetten uzak durdum. İçimde yıllar öncesine gittim, ne zorlu yolculuklar yaptım içimde ve her içime yaptığım yolculukta olduğu gibi orada yıllar önce tanıdığım, beni ben yapan en yakın dostum, sırdaşım, arkadaşım, sanki bana en yakın akrabam Şehriyar’ı buldum ve yokluğumdaki, ayrılığımdaki bu uzuuun süreyi hep onun hatıralarıyla geçirdim…

Böyle bir zamandı Şehriyar ile olan sohbetlerimiz… Her zaman olduğu gibi sohbet değildi aslında, Şehriyar anlatır ben dinlerdim. Suskun birisiydim zaten. Bazen o anlatırken, bazen da onun anlatışından sonra not alırdım anlattıklarını… İyi ki o zaman (neredeyse kırk yıl önce) bu notlarımı almışım diye düşünüyorum. Şimdi o notlarımı tekrar tekrar okuyorum… İşte bu güz aylarında o zamanki notlarımı tekrar tekrar okudum. Tekrar tekrar anlamaya çalıştım.

Düzensiz olarak aldığım notları aşağıda olduğu gibi aktarıyorum. Kimi cümlelerde Şehriyar’ın anlattıklarından anladıklarım var, kimi cümlelerde ise tamamen Şehriyar’ın kendi sözleri.

Şehriyar'ın anlattıklarının merkezinde hep insan ve doğa ilişkisi vardı. İnsanın doğa ile uyum içinde yaşamasını öğütlerdi Şehriyar. İnsan doğayla bütünleştiği oranda doğru davranır derdi. Doğada varlıklar, süreçler ve biçimler kendiliğinden oluşur, doğada her şey kendiliğinden gelişir, insan doğanın yasasına göre yaşarsa yaşamı barış, denge ve çevreyle uyum içinde geçer, insanın başına doğanın düzenine uymadığı için felaketler, kötülükler gelir derdi.

Doğa insana alçakgönüllülük öğretir derdi Şehriyar. Sadelik çok önemli bir özelliktir, sade insan; kurnaz değildir, yaptığı işin kârını düşünmez, bencil değildir, haris değildir, hırslarıyla dengesini yitirmemiştir, varlığı sevdiği için ona saygılıdır, bu davranışlar sükûnet getirir, yaşamı aydınlatır, tarafsız yapar, birbirlerine böyle davranan insanlar kavga etmezler, iyi yardımsever ve aydınlık olurlar derdi Şehriyar.

Ben hep ama hep sorardım Şehriyar’a… Yine sordum; ‘’doğa ve sadelik diyorsun ama bu nasıl olacak?’’ demiştim…

O simsiyah ve derin gözleriyle gülümsemişti bana… Zaten Şehriyar güldüğünde sadece ve sadece gözleri gülerdi…

Her cevabında olduğu gibi usul usul ve sakince cevap vermişti bana: ‘’Evrenin titreşimi ile bedenin titreşimini uyumlu hale getirdiğinde hem doğa ile uyumlu hale gelirsin hem sadeliğe kavuşursun hem de huzur ve şifa bulursun!’’

Bu cevap da bana bulmaca gibi gelmişti; ‘’Evrenin titreşimi ile bedenin titreşimini uyumlu hale getirmek’’… Aval aval baktığımdan anlamadığımı anlamış olacak ki bir generalmiş de tek bir kelime ile emir veriyormuş gibi kısa ve öz konuşmuştu cevap olarak: ‘’Yürüyeceksin!’’

Ben yine anlamamıştım... Bakışlarımdan yine de anlamadığımı anlamıştı Şehriyar:

‘’Bak, bana bak’’ dedi bana... ‘’Yıllardır beraberiz... Hiç mi gözlemlemiyorsun beni? Ben yılardır ne yapıyorum?’’ diye sordu bana Şehriyar…  İşte bu soru üzerine fark etmiştim; Şehriyar hep ama hep yürüyordu… Çoklukla da ben de refakat etmiştim kendisine… Tempolu, koşmaya yakın ve hızlı yürürdü Şehriyar… Tam olarak Şehriyar’ın bir parçasıydı yürüyüş… Rüzgâr tabanlı adamdı o. Zaman zaman da kendi de ‘’sadece bir yayayım ben, başka bir şey değil’’ derdi hep… Tanıdığım, beraber olduğum süre boyunca hep yürümüştü Şehriyar… O muazzam mesafeleri çok hızlı, hem de hiç yorgunluk hissetmeden yürürdü Şehriyar…

Sabahları da hep erken, gün doğmadan kalkardı Şehriyar… Hep güneşin doğuşunu bir tepe üzerinde seyrederdi.  Bunun nedenini sorduğumda da; ‘’Sağlık, kendini sabahlara duyulan sevgide belli eder’’ derdi...

Tane tane bana; ‘’Yürüyen kişi toprağın evladıdır. Yürüyen kişi kraldır, dünya da onun krallığıdır. Yürümek insanın ruhunu dinlendirir… Yürümek durmadan faniliğimizi hatırlatır bize. Yürümek; kiri pası ovulmuş, safrası atılmış, sosyal becerilerden kurtulmuş, kofluklardan ve maskelerden sıyrılmış bir hayat yaşamaktır. Ayrıca yürüyüşte bir onur vardır: Dik dururuz. Yürümek kusursuz bir sadeliktir. Yürümek öfkeyi söküp alır, insanı arındırır.’’ demişti…

Ve anlatmıştı bana yürüyüşü Şehriyar:

‘’Yürümek spor değildir. Yürümek için iki bacağınızın olması yeterlidir. Gerisi fasa fisodur.  Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan. Yürümek öncelikle erteleme özgürlüğü sunar. Şöyle bir dolaşmaya çıkmak bile endişelerin ağırlığını hafifletmeyi, işleri bir süreliğine unutmayı sağlar. Yürürken dikkat edeceğimiz tek şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir. Yürüyüşçüyü çağıran ve evinde hissettiren de budur: Manzaralar, ovalar, tepeler, renkler, bitkiler, ağaçlar... Tepelerin arasında kıvrılan patikanın büyüsü, sonbaharda lâl ve altın rengi örtülere bürünmüş üzüm bağlarının güzelliği, meşe yapraklarının bulutsuz yaz göğünün altındaki gümüşi pırıltısı… Görkemli manzaralar, onu yürüyerek fetheden kişiyi hem yere serer hem de muzafferane bir kuvvetle doldurur. Bir yandan zafer çığlığı atmak, bir yandan yere kapanıp ağlamak ister yürüyen kişi. Bakışlarıyla hükmettiği dağın görüntüsü onu ezip geçer. Maddi olan şey aldatıcıdır, değişken ve görecelidir, beden bir kılıftır, hakikatse ruhta, fikirde ve zihinde gizlidir. Doğadan, güneşten, rüzgârdan, topraktan ve gökyüzünden daha hakiki bir şey yoktur; onların hakikati de sonsuz enerjilerinde saklıdır.’’

Bu noktada durup derin derin uzaklara bakmıştı Şehriyar… Sonra da sanki yanında ben yokmuşum gibi kendi kendisine mırıldanmıştı; ‘’Aşktan, paradan, şöhretten ziyade hakikati verin bana… Hakiki yaşamı verin bana… Ve hakikate sağlam bir kayaya tutunur gibi sıkıca tutunmak gerekir.’’

Şehriyar anlatırken o zaman Celâlâbâd’da çığlık çığlığa, bağıra bağıra bir sonbahar daha geçiyordu. O beyaz bulutlar çekip çekip evlerine gidiyor, yerine, Hindikuş dağlarının üzerinden koyu koyu, kara kara, gri gri, pare pare, kül rengi bulutlar geliyordu... Yavaş yavaş pastel bir renk alıyordu uzaklar, sararan yapraklar, kuruyan otlar, vadiler yamaçlar, dağlar, tepeler, bayırlar, düzler. Sarı, kahverengi, kırmızı ve soluk renkleriyle ağaçlar yarı çıplak kalan dalları ile göklere bakıyordu ellerini kaldırmış Tanrı'ya dua eden bir insanmışçasına. Börtü böcek yaz konserlerini kesmiş, kuşların cıvıltıları susmuş, yaz otları da sararıp solmuş, bir ürkek, bir mahzun, bir hazin sessizliğe bürünmüştü doğa Şehriyar bana anlatırken.

Yine sakin sakin ‘’yürüyüş’’ü anlatmaya devam etmişti Şehriyar:

‘’Yürümek her zaman bir başına öylesine dolanmak, amaçsızca takılmak anlamına gelmez… Ciddi ciddi yürümekle şöyle bir gezintiye çıkmak arasındaki fark vardır. Kalabalıkta yürümek de değildir benim kastettiğim. Benim kastettiğim yürüyüş sizlerin kalabalık caddelerde, şehirlerde yürüyüşünüz de değildir. Kalabalıkta herkes iki şekilde sıkışmıştır: Hem hızlı olması gerekir hem de sürekli engellenir. Aceleyle gidip gelen kişinin bedeni hızlandıkça, zihnin verimi azalır. Kalabalık içinde olmak, tüketiliyor olma intibaı uyandırır: Bedeni kısıtlayan hareketler, bedeni sarsan ani krizler. Sokaklar, bulvarlar tarafından tüketilir insan. Tabelalar ve vitrinler yalnızca meta değiş tokuşunu ve dolaşımını güçlendirmek için vardır.’’

Yine susmuştu Şehriyar… Sanki anlattığı her bir konu için benim not almama imkân tanımak için ara verirdi konuşmasına… Bu sırada da muhtemel ki ben not alırken o da anlatacaklarını düşünürdü…

Yine devam etmişti Şehriyar:

‘’Yürüyüşte doğaya dalıp gitmek insanın dikkatini dağıtır. Her şey ve her şeyin seninle konuştuğunu, seni selamladığını, senden ilgi istediğini görürsün… Ağaçlar, çiçekler, yollar, rüzgârın iniltisi, dağların gümbürtüsü, böceklerin vızıltısı, derelerin çağıltısı, adımlarının sesi... Hepsi de varlığına yanıt veren mırıltılardır. Yağmur da öyle. İnce, yumuşak bir yağmur; rengini, ahengini, seslerini dinlediğin şaşmaz bir refakatçidirler sana… Tefekkürün mutlak kavrayışıyla burada sana sunulan onca şeye şahitlik ederken yalnız kalmak mümkün değildi aslında. Bir gayretle bir tepeye tırmandıktan sonra oturup manzarayı seyre daldığında yaşadığın sarhoşluk, o araziler, o ovalar, o ağaçlar, o kayalar, o dağlar, ormanlar, patikalar; hepsi senindir, senin içindir. Dağlara, tepelere tırmanarak onların efendisi kılan kendine, geriye bu hâkimiyetin tadını çıkarmak kalır sadece. Dünyaya sahip olunca kim yalnız hissedebilirdi ki kendini, değil mi? Görmek, egemen olmak, bakmak sahip olmak demektir. Hem de mülkiyetin külfetleri olmadan… Burada gördüğün, görebildiğin her şey sana aittir. Ne kadar uzağı görüyorsan, o kadar çoğuna sahipsin. Yalnız değilsin buralarda: Dünya burada sana aittir; dünya burada senin için ve seninle vardır…’’

Yürümenin başka anlamları ve işlevleri de vardı Şehriyar için. Düşünmek için bağımsız bir bakış açısına, belli bir mesafede bulunmaya ve temiz hava almaya ihtiyaç olduğunu düşünürdü. ‘’Daha incelikli düşünmek serbestlik ister’’ derdi. Yürürken düşünmek, düşünürken yürümek; sonra da yazmayı kısa kısa bir mola anına indirgemek onun yaşam biçimiydi… ‘’Sadece elimizle yazarız evet, ama sadece ayağımızla daha iyi yazarız’’ derdi…

‘’Yazma’’ konusuna gelince de göz göze gelmiştik Şehriyar ile… Çünkü ‘’yazma’’ konusu benim en zayıf olduğum alandı… Gözlerimi yere indirdim… Çünkü bu konuda vukuatlı idim... Tekrar eski derslere gittim… Şehriyar’dan aldığım ilk dersler ‘’yazma’’ üzerine idi…

Bu derslerde, ‘’İnsan etten ve kemikten yapılmıştır derler ama bana göre insan sadece kelimelerden yapılmıştır’’ derdi bana. Şehriyar, bana yaşamayı hak eden kelimelerin yalnızca sessizlikten daha iyi kelimeler olduğunu öğretmişti. ‘’Şu arkasında silgisi olan eski kalemlerle yazar gibi yazmak lazım, çünkü ucundan çok arkasıyla yazılır kalemin, yani ekleyerek değil; silerek’’ derdi bana. Ve devam ederdi; ‘’aynı metni bir, iki, üç, beş, yirmi farklı şekilde yaz, her seferinde daha kısa, daha yoğun, düzeltilmiş ve küçültülmüş son halini çıkar ortaya.’’ Zaten konuşurken bile sessizlikten daha değerli olduğuna inanmadığı bir sözü asla söylemezdi. Hayatın öznesi olduğumuzu hatırlatırdı bana.

Ama heyhat! Ben yazıyı kısa tutmayı bir türlü öğrenemedim gitti... Görüyorsunuz ya halimi! Ben bir durumu, bir duyguyu ya da bir düşünceyi önce gözlerimi kapatıp göremiyorsam eğer onu aktarma yeteneğinden de yoksun kalıyorum hep. Bu görüntüyü aktarma gücüne sahip, görüntünün görkemine yaraşır sözcükleri bulmak da bana her zaman pahalıya patlıyor. Ya bunun için çok zaman harcıyorum ya da uzun çok uzun yazıyorum. Bu konuda çoook azarlar işitmiş, çooook fırçalar yemiştim Şehriyar’dan. ‘’Uzun yazıyorsun, kısalt’’’ derdi bana hep… O vakitler Türkiye’deki çok sevdiğim bir arkadaşıma buradan hep mektuplar yazardım ‘’Türkiye Mektupları’’ diye… Sonra da numaralandırırdım bu mektupları. Kimi 20 sayfa olurdu kimisi de 30 sayfa... Birisinde de tam 40 sayfa bir mektup yazmıştım… Beğeneceği umuduyla Şehriyar’a da göstermiştim… Dikkatlice okuduktan sonra da beğenmediğini belli edecek şekilde yüzünü buruşturarak ‘’topu topu üç-dört sayfalık bir düşünceyi kırk sayfaya dağıtmışsın, berbat olmuş’’ demişti… Çoook sonraları Türkiye’ye döndüğümde bu arkadaşımın bu mektuplarımı biriktirerek birkaç klasörde muhafaza ettiğini görmüştüm.

Bir vakitler bir camı didikleyen bir tavuk görmüştüm… Sonra fark ettim ki tavuk kendi görüntüsünü öpüyordu. Yazmanın da böyle bir şey olduğunu fark ettim zamanla. İnsan bir iletişim ve diğerleriyle buluşma ihtiyacından dolayı yazıyordu, kendisine acı vereni açıklamak ve mutluluk vereni paylaşmak için yazıyordu, insan kendi yalnızlığına ve başkalarının yalnızlığına karşı yazıyordu… Kendi görüntüsünü didikleyen tavuk gibiydi aslında yazan insan…

Benim bu kısa dalgınlığım ve kendisinin de kısa bir duraklamasından sonra da ağır ağır şöyle konuşmuştu Şehriyar: ‘’Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir. Kutsal Tin’e karşı işlenen en büyük günah yerinden kıpırdamamaktır.’’

Edebi ve felsefi eserler hakkında da şunları söylemişti: ‘’Duvarların arasına hapsolmuş, sandalyelerine çakılıp kalmış yazarların kitapları hazmedilmeyecek kadar ağırdır. Onlar masada duran kitapların derlemelerinden doğarlar. Bu kitaplar semiz kazlara benzer: Alıntılarla beslenmiş, referanslarla doldurulmuş, dipnotlarla oldukları yere çökmüşlerdir. Gülle gibidirler, obezdirler, sıkıcıdırlar ve güçlükle, yavaş yavaş okunurlar. Oysa eserini yürürken yaratan yazarın böyle prangaları yoktur; düşüncesi başka ciltlerin kölesi değildir, doğrulamalarla ve başkalarının düşünceleriyle hantallaşmamıştır. Kütüphanelerde doğan kitaplarsa ağır ve sığdır, birer kopya seviyesinde kalırlar ancak.’’

Sonra da kendisinden örnek vermişti: ‘’Kıpırdamadan oturduğumda düşüncelerim uykuya yatıyor; tahayyülüm bacaklarımla daha iyi ilerliyor.’’

Gerçekten öyleydi; sanki Şehriyar bacaklarını felsefenin hizmetine sunan bir kişiydi... İlk tanıştığımızda çalışma odasını sormuştum. O zaman önümüzde uzanan uçsuz bucaksız vadiyi göstererek; ‘’işte çalışma odam!’’ demişti. Ve eklemişti: ‘’Yaşamak için ayağa kalkmışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir.’’

Şehriyar anlatırken bazen dalıp giderdim… Her zaman dikkatimi toplayamazdım anlattıklarına... Bu zamanlarda da ya konuyu değiştirir ya da sesini yükseltirdi…

Yine öyle olmuştu… Konu değişmişti… Ben elde kalemim ne yazacağımı düşünürken o anlatmaya başlamıştı:

‘’Tek başımıza da olsak, bedenimizle ruhumuz arasında bir diyalog vardır. Yalnızlıklar nasıl muhtelifse, sessizlikler de muhteliftir. Aslında bizi yalnızlığa sürükleyen de çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. Sohbet kendinden ve farklıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. Ve bu başkası da bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş... Sanki hep öyleymişiz gibi...  Sessizlik, çoğunlukla, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyordu bana...’’

Benim düşünceli halim Şehriyar’ı etkilemişti ki hemen tekrar konuya dönmüştü;

‘’Başlangıçtaki sorun üzerine ben sana ne demiştim?’’ dedi… Ne demişti ki? Notlarımı karıştırırken; ‘’sen arama yazdıklarını, bulamazsın şimdi, söyleyeyim sana ne dediğimi’’ diyerek cevap vermişti; '’Sana demiştim ki ‘Evrenin titreşimi ile bedenin titreşimini uyumlu hale getirdiğinde hem doğa ile uyumlu hale gelirsin hem sadeliğe kavuşursun hem de huzur ve şifa bulursun!’ ’’

Ve konuyu sonlandırmak istercesine bir ses tonuyla anlatmıştı:

‘’Bedeni hareketlendirerek zihni yeniden etkinleştirmek için yürüyün. Yürümenin; doğayla birlik kurmayı, bedeni tatmin etmeyi, manzara karşısında tefekküre dalmayı sağlayan şiirsel bir eylem olduğunu idrak edersiniz. Buradaki işleyiş bir tetiklenmedir, etkinleştirmek için yürümek. Bunun ötesinde yürüyüş, düzenliliğiyle öyle bir salınım sağlar ki adeta şiir yazarsınız; ritme girer, vezninizi bulursunuz, evrenin titreşimini yakalarsınız. Burada mevzubahis olan; dünyayı yürüyerek parçalamak değil, dünyanın mevcudiyetini hissedilir kılmak ve onunla aynı ritmi tutturmaktır.'' 

Anlatacakları bitmişti Şehriyar’ın… Bu, onun uzaklara dalgın dalgın bakışından belliydi… Bir süre öylesine kalmıştı… Ayağa kalkarken o simsiyah ve derin mi derin gözlerini gözlerime dikerek şöyle anlatmıştı bana:

''Ancaaakk, dünyanın mevcudiyetini hissedilir kılmak sadece yürümekle mümkün değildir... Yürümek tek başına bir hiçtir... Algıda da seçicilik lazım; bir kedinin hırıltısını, bir kadının mırıltısını, böceklerin vızıltısını, yapraklarının hışırtısını, suların şırıltısını, gece gökyüzünün ışıltısını, yağmurun tıpırtısını, rüzgârın uğultusunu, dağların, ormanların gümbürtüsünü, bir müziğin ahengini ve güneşin doğuşunu ve batışını görmek, duymak ve hissetmek insanın ruhi açlığını doyurur ve insanın evrenin titreşimi ile rezonansa girmesini sağlar... İşte anlattığım yürümek ise bunların tamamlayıcısı ve pekiştiricisidir. Bir kere keşfettin ve yakaladın mı evrenin titreşimini ve onunla girdin mi rezonansa kolayca huzur ve şifa bulursun artık. Bundan sonraki zorluk bu titreşimi ve rezonansı kaybetmek olacaktır. Ruhunu doyurmayan insanın huzur ve şifa bulma imkân ve ihtimali yoktur....''

Şehriyar'ın son cümlesi takılmış bir plak gibi beynimde, zihnimde, aklımda günlerce, aylarca, yıllarca dönüüüüp durmuştu işte: ''Ruhunu doyurmayan insanın huzur ve şifa bulma imkân ve ihtimali yoktur....''

Sizler de sükun, huzur ve şifa bulmak istiyorsanız eğer sonbaharın bu son en güzel günlerinde, hem de pazar gününde oturmayın evinizde, kırlarda, bayırlarda, parklarda, bahçelerde, sokaklarda sararan, solan, dökülen yapraklar altında yürüyün!

Osman AYDOĞAN  22 Ekim 2017




Brooklyn by the Sea


Brooklyn New York’un Amerikan dizi ve filminde genellikle küçümsenen bir Yahudi semtidir.  Manhattan; New York’un İstiklal’i ise Brooklyn de Fatih’in Çarşamba’sıdır, Bağcılar’ıdır.  

Mortimer Shuman (Mort Shuman diye bilinir) (1936 - 1991) ise işte bu Brooklyn mahallesinin Polonyalı Yahudi bir ailenin çocuğu olan şarkıcı, piyanist ve söz yazarıdır.  Mort Shuman 1960'lı yıllarda tutulan başta "Viva Las Vegas" şarkısı olmak üzere ‘’rock and roll’’ parçalarıyla ünlenir. Shuman ayrıca, birçok Fransızca şarkı yazarak bu şarkıları seslendirir; ‘’Le Lac Majeur’’, ‘’Allo Papa Tango Charlie’’, ‘’Sha Mi Sha’’, ‘’Un Eté de Porcelaine’’ ve ve ve benim de en çok sevdiğim ‘’Brooklyn by the Sea’’ gibi şarkılar bunlardan birkaçıdır.

Yıllar yıllaaaar öncesiydi… New York da iken Amerikalı arkadaşıma beni Brooklyn sahiline götürmesini ve orada sahilde bu şarkıyı dinlemek istediğimi söylediğimde çok ama çok şaşırmıştı. Söz vermişti ama bir türlü fırsat bulup da Brooklyn sahiline gidip de bu şarkıyı orada dinleyememiştim.

Mort Shuman, ’’Brooklyn by the Sea’’ şarkısını dinlerken sanki bizden bir ses, bizden bir müzik gibi dinlersiniz. Sanki dinlediğiniz ses Neşat Ertaş'tır, Belkis Akkale'dir. Sanki dinlediğiniz müzik Selda'nın müziğidir. İşte bu nedenle sizi alır alır bir yerlere götürür bu şarkı, ama en çok da gençliğinize götürür ve sizi orada tek başına yapayalnız bırakıp gelir… Ve orada kalmak için siz de çırpın çırpın çırpınırsınız ve Mort Shuman’ın o çığlık çığlığa sesi sanırsınız ki hatıralarınıza daldığınız gençliğinizden dönmek istemeyen sizin sesinizdir, sizin çığlığınızdır.

Gelin hep beraber dinleyelim isterseniz Mort Shuman’ın, ’’Brooklyn by the Sea’’ şarkısını:

https://www.youtube.com/watch?v=HfjbXRfWKvI

Bu şarkının mutlaka dinlenilmesi gereken bir başka yorumu daha var…  

1952 doğumlu Fransız şarkıcı Anne-Marie David, müzik hayatına 1972'de ‘’Jesus Christ Superstar’’ oyununda ‘’Mary Magdelena’’ (*) rolü ile parlamaya başlar. Bu oyun 1972'nin Haziran ayında Olympia'da icra edilir. Lüksemburg tarafından gelen Eurovision teklifini kabul eden Anne-Marie David, 1973 yılında da Eurovision birincisi olur.

Sanatçı bir Avrupa turnesinden sonra 1974 yılında Türkiye'ye gelir. Burada "Neşeli Gençleriz Biz / İnanma" ve "Hayat ve Ben / Sil Baştan" 45’liklerini yayınlar. Özellikle Çiğdem Talu'nun sözlerini yazdığı ve Anne-Marie David'in farklı Türkçesi ile seslendirdiği ‘’Neşeli Gençleriz Biz’’ büyük ilgi görür. Sanatçı Müjdat Gezen'in oynadığı ‘’Pembe Panter’’ adlı filmde de "Hayat ve Ben" şarkısını seslendirir ve filmde de küçük bir rol alır. Bir de Türkçe bir albüm çıkarır. Sanatçı 1974 ve 1975 tarihlerinde de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından ödüllendirilir.

İşte Anne Marie David'in bu Türkiye serüveni esnasında 1976 yılında Türkiye'de bir 33'lük plak doldurur. Ve bu plakta da Mort Shuman’ın aşağıda bağlantısını verdiğim ’’Brooklyn by the Sea’’ şarkısı yer alır:

https://www.izlesene.com/video/anne-marie-david-brooklyn-by-the-sea-1976/8741863

Ayrıca Paul Mauriat orkestrası da bu şarkıyı seslendirir:

http://www.nhaccuatui.com/bai-hat/brooklyn-by-the-sea-paul-mauriat.ObdJ8XBZgk.html

Şimdi bu üç yorumu da dinleyin, gençliğinize gidin ve orada kalın ve dönmeyin sakın bu günlere, bu karanlık, bu kasvetli günlere…

Ve bu şarkı takılmış bir plak gibi zihninizde ışıklar etrafında dönen pervane böcekleri gibi dönsüüüün dursun… Ama siz dönmeyin oradan!

Osman AYDOĞAN 22 Ekim 2017

(*) Maria Magdalene

Mecdelli Meryem veya Magdalalı Meryem olarak da adlandırılır. Genellikle Batı dillerinde Maria veya Mary Magdalene / Magdalena olarak geçer.  Mecdel; (Magdala) Yeni Ahit'te bahsi geçen, antik Filistin'de iki farklı yerin adıdır. Yeni Ahit’e göre Hz. İsa’nın takipçilerinden biridir. Markos ve Yuhanna İncillerine göre, öldükten ve gömüldükten sonra dirilen İsa'yı ilk gören kişidir.  22 Temmuz, Hıristiyanlıkta Aziz Mecdelli Meryem Günü'dür.

Maria Magdalena ya da Mecdelli Meryem hakkındaki bir diğer inanışa göre, İsrail'de fahişelik yaptığı gerekçesiyle taşlanan Meryem'e Hz. İsa yardım eder. Hz. İsa, kadını linç etmek için toplanan kalabalığa ‘’hiç günahım yok diyen devam etsin’’  der ve bunun üzerine öfkeli kalabalık dağılır. Daha sonra Meryem tövbe ederek Hıristiyanlığı benimser ve bir azize olur.



Şimdi Kerkük’te gelinen nokta!


Dünkü yazımda Birinci Dünya Harbinde Kerkük’ün nasıl kaybedildiğini yazmıştım… Daha önceki günkü yazımda da ‘’Atatürk'ten sonra da Türkiye’nin hiç ama hiç ilgilenmediği, ilgilenemediği, arkasını döndüğü Kerkük diye, bir zamanlar Antep kadar, Erzurum kadar, Sivas kadar Türk olan Kerkük diye, önce Arap’ın, Saddam’ın, sonra da Peşmerge'nin, Barzani’nin vurduğu, talan ettiği, yağmaladığı, tecavüz ettiği Kerkük diye, Türkiye'nin bir zamanlar kırmızı çizgisi olan ama zamanla sararan, solan, unutulan, bir mezhep sevdasına Barzani'ye peşkeş çekilen Kerkük’’ diye yazmıştım…

 Üst üste Kerkük’ü yazınca bugün de bugünkü Kerkük’ü yazmak elzem oldu diye düşünüyorum... Çünkü Kerkük Barzani’den kurtuldu diye bazı ayran ağızlı ve ayran gönüllü dünyadan bir haber bir kısım zevat kendi kendine bayram yapıyor...

Bugün, günümüzde Kerkük’te satrancın en zoru olan dış politikayı tavla oyununa döndürenlerin anlayamayacağı bir sonuç var…

Önce kısa bir geçmişe, bu yılın Nisan ayına gidelim;

Türkmen kenti Kerkük’ün Kürt Valisi Necmeddin Kerim’in girişimiyle, Irak'ın Kerkük İl Meclisi'nin 2017 başında yaptığı bir düzenleme ile Kerkük’te resmi binalara Irak bayrağının yanına Kürt bayrağının asılması kararı verdi. Aynı meclis kentin Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimine bağlanması için oylama yapmaya da karar verdi. Ve bu haber Türkiye’deki onca kavga, atışma ve hır gür arasında dikkati çekmeyip kaynadı gitti.

Ancak İran Dışişleri Bakanlığı uyumadı, hemen tepki vererek, Irak'ın Kerkük kentinde kamu binalarına Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bayrağı asılmasının "kaygı verici" ve "gerginlik yaratacak" bir hareket olduğunu açıkladı.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Kerkük diye bir davası olmadığı için (hani hatırlarsınız Kerkük kırmızı çizgimizdi ya, sarardı, morardı ve sonunda bu çizgi yok olup gitti) Kerkük’e Kürt Yönetimi bayrağı asılmasına Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden hiç kimse o zamanlar iktidarın baş dostu Barzani’ye laf edemediler.

Yine 2017 başında Barzani Türkiye’ye geldiğinde göndere “Kürdistan bayrağı” çekildi. Başbakan Binali Yıldırım; “Kuzey Kürdistan Bölgesel Yönetimi, özerk bir yapıdır. Ayrı bayrağı vardır ve dünyada da bu şekilde tanınır.” dedi..

Yine birkaç yıl daha geriye gidelim;

Türkmen şehri Kerkük resmi olarak Bağdat yönetimine bağlı bir kentti. IŞİD, 2014’te girdiği Kerkük’ten üç beş gün sonra çekilirken, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı peşmergeler tek kurşun atmadan Kerkük’ü ele geçirdiler ve peşmerge, IŞİD’le mücadele bahanesi ile Kerkük’te yönetime “fiilen” el koydu. O vakitler, peşmerge yetkilileri, “Bağdat’ın sekiz senedir vermediği Kerkük’ü IŞİD bize iki haftada verdi” demişlerdi.

Ancak Kürt grupları, uzun bir dönem boyunca Türkmen kenti ve petrol zengini Kerkük’te varlığını göstermek için nüfus ve tapu dairesine saldırarak, yakıp yıkıp yağmaladılar. Bir anlamda, bunu yaparak, kentin tarihini/hafızasını yok etmek istediler. Daha sonra hızla bölgeye/Kerkük´e göç etmeye başladılar (Kerkük’e 700 bin Kürt ithal edildi). Aslında, bu göçler bir anlamda Kürt partileri ve dış güçler tarafından teşvik edildi ve desteklendi. Kürt grupları, Türkmenlere ve devlete ait arazilere ev yaptılar ve yerleştiler. Kerkük’ün demografik yapısı bu gruplar tarafından hızlı bir şekilde değiştirilmeye çalışıldı. Hedefleri Kerkük’ü de Kürt bölgesine dâhil etmekti.

Kerkük petrolleri de elde kalmadı, 2015’te Türkiye üzerinden dünyaya pazarlandı. (Türkiye, Kuzey Irak petrolünü alıp, Yumurtalık’tan tankerlere doldurup dünyaya satmaya çalışırken, diğer ülkeler petrol Irak’ın petrolü diye petrol tankerlerini Meksika Körfezi’nden geri çeviriyorlardı.)

İktidara yakın bir akademisyen Kerkük’te resmî kurumlara Kürt bayrağı asılması konusunda şöyle bir Twitter mesajı atmıştı o zaman; “Kerkük Türk yurdudur diyorsunuz ancak Irak’taki Türklerin Şii olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bırakın Şii Türklerdense Sünni Kürtler alsın.” 

Dışarıda kalmış vatan olan, ata toprağı, Türkmen şehri Kerkük anlattığım gibi yağmalanırken, Türkmenler katledilirken, tapu kayıtları imha edilirken, gönderine Kürt bayrağı çekilirken seyredenlerin, sesiz kalanların mezhep  aşkı bu kadar da değildi..

İsterseniz biraz daha geriye gidelim.. Fazla değil, tarihe değil, düne gidelim düne;

Turgut Özal, Cumhurbaşkanı iken, Barzani’yi Türkiye’ye çağırdı. Eline, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait kırmızı pasaport verdi. Barzani, 2001’de “Irak Kürdistan Demokrat Partisi” Genel Başkanı olarak Ankara’da ağırlandığında Bülent Ecevit Başbakan, Mesut Yılmaz ile Devlet Bahçeli de başbakan yardımcısıydı. 

Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olarak 2009’da “Kuzey Irak Yönetimi’’ yerine ‘’Kürdistan Bölgesel Yönetimi” demeyi uygun buldu. Ahmet Davutoğlu 2010’da Dışişleri Bakanı olarak Irak’ın kuzeyini “Kürdistan” olarak niteledi. Ardından da Erbil Başkonsolosluğu’nda “Kürdistan bayrağı” protokole girdi. 

Recep Tayyip Erdoğan 2013’te Başbakan iken, Barzani ile el ele, Diyarbakır’da birlikte mitinge çıktı; toplu nikâh törenine katıldı. 

CHP’li Öztürk Yılmaz da “Bütün halklar gibi Kürt halkının da bağımsızlık özlemi ve hakkı olduğunu” açıkladı. 

29 Haziran 2014’de dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Financial Times’a verdiği röportajda aynen şöyle diyordu; “Eskiden bağımsız bir Kürt devleti mevzuu Türkiye için savaş nedeni sayılıyordu. Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması ihtimali devlet erkini artık eskiden olduğu gibi rahatsız etmiyor. Bazı şeyler değişti. Eğer Irak bölünürse ki bu kaçınılmaz görünüyor, onlar bizim kardeşimizdir.”

Başbakan Binali Yıldırım 2016 yılı AKP’nin Afyon Toplantısı’nda da şöyle konuşuyordu; “Irak Kürdistan Bölgesi Yönetimi (IKBY) bölgesinde yapılacak her türlü işbirliğini merkezi hükümetle değil, o bölgenin esas sahibi olan Barzani’yle yapacağız.”

Bu şekilde zat-ı muhteremleri Irak’ın Kuzeyine Kürdistan, Barzani’yi de onun başkanı muamelesi yaptılar… Ne Kerkük akıllarına geldi ne de Türkmenler... Ne zamanki Barzani Irak’ın kuzeyinde “bağımsızlık” ilan etmeye kalkıştı, zat-ı muhteremler kıyameti kopardılar… Daha dün ‘’İbadi (Irak Başbakanı Haydar İbadi) bizim muhatabımız olamaz’’ diyenler bugün ‘’tek muhatabımız İbadi’dir’’ demeye başladılar.

Ama ben yine biraz, çok değil bir yıl daha geriye gitmek istiyorum;

Daha dün, 2016 yılında Türkiye, çok heveslendiği Musul’u IŞİD’den temizleme harekâtı kendisinin de neden katılması gerektiğini anlatırken Haşdi Şabi’nin IŞİD bahanesiyle Sünni Arap ve Türkmenlere zarar vereceklerini öne sürerek Irak ordusuyla Haşdi Şabi milislerinin Musul’u IŞİD’den temizleme operasyonuna girişmesine itiraz ediyordu. Haşdi Şabi’nin Musul’a girmesi Türkiye’nin kırmızı çizgisiydi.  Türkiye; Şii milisler, Sünni Arap ve Sünni Türkmenlerden intikam almaya kalkarsa o ateşin bütün bölgeye yayılacağını iddia ediyordu.

Hatta Türkiye, Kasım 2016’da Haşdi Şabi’nin Telafer’i alma riskine karşı bölgeye 190 km uzaklıktaki Silopi’ye tank sevkiyatı yapıyordu. Aralık 2016’da aynı Haşdi Şabi’nin Sincar’da varlığı tehlikeye düşen PKK’ya nasıl destek verdiğini yazıyordu gazeteler.

2017’nin Ocak ayına gelindiğinde Haşdi Şabi bünyesinde faaliyet gösteren dört büyük örgütün (Bedr Örgütü, Asaib Ehli Hak, HizbullahTugayları ve Seraya Es Selam) Sünni Araplara uyguladığı sistematik saldırılar artık uluslararası izleme örgütlerinin bile gündemindeydi. Af Örgütü, “Irak: Haşdi Şabi milislerinin silahlandırılmasına göz yummak” başlığıyla yayımladığı raporda Haşdi Şabi’nin binlerce genci kaçırdığını ya da onlara işkence yaptığını, hiçbir yargı ve infaz yetkisi olmamasına rağmen idam ettiğini raporluyor, ölü bulunan tutukluları belgeliyor ve Bağdat yönetimini mezhepçiliği körükleyen tüm bu ihlallere göz yumarak milislere silah sağlamakla suçluyordu…

Yani kısaca Türkiye daha düne kadar Haşdi Şabi milislerini Musul’a bırak sokmayı, yaklaştırmamak için kıyameti koparıyordu, Haşdi Şabi için ‘‘vahşi bir cinayet şebekesidir, katil sürüsüdür’’ diyordu…

İşte şimdi anlatmak istediğim ise Kerkük’te gelinen nokta:

Tahran’ın desteklediği  ve bizim de ‘‘vahşi bir cinayet şebekesidir, katil sürüsüdür’’ dediğimiz Haşdi Şabi milisleri ile Irak ordusu Kerkük’ten peşmergeleri kovaladılar ve Kerkük’ü ele geçirdiler… Yazımın başında verdiğim gibi Kerkük Barzani’den kurtuldu diye bazı ayran ağızlı ve ayran gönüllü dünyadan bir haber bir kısım zevat kendi kendine bayram yapıyor... Barzani’ye gününü gördü diye seviniyorlar.  

Şu an Kerkük’te Irak ordusuyla Haşdi Şabi milisleri var.. Tahran, Irak ve Haşdi Şabi milislerinin ittifak içinde oldukları bir sır değil… Aslında bu harekâtla Kerkük Bağdat’a değil, Tahran’a bağlandı, çünkü IKBY’nin (Barzani’nin) Kerkük’ten atılma nedeni, Bağdat merkezi yönetimine bağlı Irak ordusundan gücünden ziyade daha birkaç ay öncesine kadar cinayet şebekesi diye andığımız İran’a bağlı Haşdi Şabi milisleri vesilesiyledir. . Haşdi Şabi milislerinin bu harekâtı Kerkük’le son bulacakmış gibide gözükmemektedir; Kerkük’le beraber Halepçe ve Süleymaniye de İran tesirine girmektedir.

Ayrıca bu harekâtla Barzani güç kaybederken çizgi olarak PKK’ya daha yakın olan Talabani ailesi de güç kazanmıştır.

Yazımın başında Kerkük’ü anlatırken; ‘’önce Arap’ın, Saddam’ın, sonra da Peşmerge'nin, Barzani’nin vurduğu, talan ettiği, yağmaladığı, tecavüz ettiği Kerkük’’ diye söz etmiştim… Bundan sonra da bu sözümü herhalde şöyle değiştireceğimi içim sızım sızım sızlayarak tahmin ediyorum; ‘’önce Arap’ın, Saddam’ın, sonra da Peşmerge'nin, Barzani’nin, daha sonra da Haşdi Şabi’nin, Tahran’ın vurduğu, talan ettiği, yağmaladığı, tecavüz ettiği Kerkük’’

Kerkük üzerine Haşdi Şabi üzerinden Tahran ve Bağdat söz sahibi olurken Türkiye ise olan biteni uzaklardan eli böğründe sadece seyretmektedir. Eğer dış politikanızı bir satranç gibi değil de tavla gibi oynarsanız olacağı da budur zaten…

Osman AYDOĞAN 20 Ekim 2017


Musul ve Kerkük’ün kaybı


Dünkü yazımda bir Kerkük türküsü olan ‘’Altun Hızmav Mülayim’’ türküsünü anlatırken yazıma; ‘’Birinci Dünya Harbi'nde Ali İhsan Paşa'nın basiretsizliği ve ihanetiyle İngilizlere teslim edilen harpten sonra da yine İngiliz oyunuyla Türkiye'nin elinden çalınan, gasp edilen Kerkük...’’ diye başlamıştım…

Çok sevdiğim bir büyüğüm beni uyardı ve ‘’İlker Başbuğ Paşanın CNN Türk'te yaptığı programda İhsan Paşa'nın İstanbul'dan Saraydan gelen emri uygulama durumunda kaldığı için İngilizlere karşı koymadığı açıklamasını izledin mi bilmiyorum. Öyle mi yoksa basiretsizlik ve ihanet var mı?’’ diye sordu...

İlker Paşa’nın programını izlemiştim... İlker Paşa'nın programda bahsettiği ''Musul Meselesi'' isimli kitabı okumadığım için oradaki gerekçeleri ve kaynakları da bilmiyorum.  Ancak benim bildiğim Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta Musul ve Kerkük’ün kaybını Ali İhsan (Sabis) Paşa’ya yükleyerek Musul ve Kerkük’ün kaybını  ‘’alçak bir düşünce, mantığı yenmiştir’’ diyerek anlattığı bölümdür. Bu bölümüm tamamını aşağıda olduğu gibi aktarıyorum…

Ancak Birinci Dünya Harbinin seyri ve hitamı esnasında Osmanlı Hükumetinin Ali İhsan Paşa'ya böyle bir emir vermesi akla ve mantığa, günümüzün deyimi ile hayatın olağan akışına aykırı olduğunu düşünüyorum. Eğer vaktiniz varsa Musul ve Kerkük'ün kaybını Birinci Dünya Harbinin süreci içerisinde anlattığım ‘’Musul'a Dair Hazin Hatıralar’’ isimli aşağıda bağlantısını verdiğim yazımı okuyabilirseniz siz de bu kanaate varırsınız diye değerlendiriyorum... Çünkü ordusunu bu harpte İran'a bile gönderen, Mondros Mütarekesinde Musul ve Kerkük’ü ‘’Misaki Milli’’ sınırları içerisinde bırakan ve bu sınırları da muhafaza gücü var olan bir siyasi iradenin Ali İhsan Paşa’ya Musul ve Kerkük'ten çekilme emri vereceği, verebileceği akla ve mantığa uygun değildir diye düşünüyorum...

Kaldı ki harbin bu kısmını cephede bizzat yaşayan Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta Musul ve Kerkük’ün kaybını tamamıyla Ali İhsan Paşa’ya yüklemiş olması da yeterli ve kesin bir kaynaktır diye değerlendiriyorum.

Nutuk, 5. Bölüm, ''1′nci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın yarattığı durum'':

(Ali İhsan Paşa) Tevhidi efkâr gazetesinde yayımlattığı kendi savaş öyküleri arasında, Ateşkes Anlaşmasının yapıldığı günden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta, Dicle Grubunun tutsak düşmesi sorumluluğunu yalnız, o zaman grup komutanı olan (şimdi Doğu Cephesinde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey’e yüklemesi de bu karakterinin açık bir kanıtıdır. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22’nci alaylarla avcı alayından kurulmuştu. Bunlardan başka, ayrıca Beşinci Tümenden 13 ve 14’üncü alaylar da parça parça tutsak verildi. Ateşkes Anlaşmasından bir gün önce 13.000 kişinin tutsak verilmesi, 50’ye yakın topun elden çıkması gerçekte kendisinin, duruma uygun olmayan bir buyruk vermesinden doğmuştur. İşte bu durum, Musul ilinin elden çıkmasına yol açtı. Oysa, Ateşkes Anlaşmasının (Mondros) yapılacağı biliniyordu. Gruba, Keyare dayangasına çekilmek için yönerge verilseydi İngilizler, Grubu tutsak etmek şöyle dursun, yenemezlerdi bile. (Dicle Grubuna) Beşinci Tümen de katılabilirdi. Böylece, Ateşkes Anlaşması yapıldığı zaman, tutsak düşen sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Ama alçak bir düşünce, mantığı yenmiştir.

(İhsan Paşa) savaş öykülerinde, Dicle boyundaki bütün başarıları ve Tavnzınd’ın (Townshend -1934 basımında “Tavşend”-) tutsak edilmesi şerefini yalnız kendisine mal etmiştir. …… Yaptırdığı yayınlarda her başarıyı yalnız kendisine mal etmekten amacı, kamuoyunu aldatarak ün ve mevki kazanmaktır. Ünlü kişilerle ilgili öyküleri yayımlamak, ulusta övünç duygularını sürdürmek için gereklidir. Ama tarihin sorumlu göstereceği kişilerin yaptıklarını övünülecek şeyler arasında saymak, tarihi lekeler ve gelecek kuşakları yanlış kanılara sürükler.

General Marşal’ın (Marshall): “Yarın öğleye değin Musul’dan çıkınız, yoksa savaş tutsağısınız.” buyruğunu aldığı zaman, o pek kurumlu Paşa Hazretleri, Sincar çölünü geçerek Nusaybin’e gitmek için, General Marşal’dan bir resmi belge ile, koruyucu olarak da iki zırhlı otomobil istedi ve bunların koruyuculuğunda Aşir Bey’le (şimdi Milli Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Âşir Paşa) beni Musul’da bırakarak Nusaybin’e gitti. Aşiretler arasında hükümetin manevi erkini de kırdı ve bu durumu görenlerin içi sızladı. (Oysa), koruyucusuz olarak Zaho yoluyla gidebilirdi; ya da atlı olarak çölden gidebilirdi. Halep’te İngiliz generalinden kendisi için özel tren istedi ve yolda bir aşağılamaya uğramaması için trene koruyucu bindirilmesini istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde canını ve dirliğini korumak için ulusal onuru unutan Paşa Hazretlerinin ahlakına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları yazdım… Eski komutanıma hoş görünmedim; çünkü sonsuz isteklerini yerine getirmedim ve dalkavukluk etmedim… Ulusa, Ulusal Orduyu kuran ve utkular kazanan büyük komutanlar gibi yüce ruhlu, uzdilekli kılavuzlar, komutanlar gerektir. Orduda birliğin ve uyumun bozulması, görev yapma isteğinin azalması için çalışanlar, üstün kişi de olsalar, dokuncalı kişilerdir. Ben, çekilen emekleri bildiğim…. girişilen savaşımda da başarıyı dilediğim için (bu raporu) -namusum ve kutsal bildiğim şeyler üzerine and içerim ki düşmanlık ve bir çıkar için yazılmış değildir- sunmaktan çekinmedim. İran’da, Kafkasya’da uzun süre (Ali İhsan Paşa’nın) emir subaylığını yapan Binbaşı Cemil Bey (Şimdi Birinci Ordu Harekât Şubesi Müdürü) son günlerde bana: “İyi ki Ali İhsan Paşa, Ulusal Eylemin başlangıcında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu. Yoksa, hiç kuşkusuz, aykırı bir yol tutardı.” dedi. Karakterini çok iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir….. “Soğuktan uyuşmuş yılana Tanrı’m güneş göstermesin!” diye yüce Tanrı’ya yalvarırım. (“Mâr-ı sermâ-dideye Rabbim güneş göstermesin!” Şehrî.)

***

Birinci Dünya Harbi süreci içerisinde Musul ve Kerkük’ün kaybı: ‘’Musul'a Dair Hazin Hatıralar’’

http://www.sehriyar.info/?pnum=500

Osman AYDOĞAN  18 Ekim 2017




Altun hızmav mülâyim


TV ve radyolarda ne zaman bu sesi duysam, ‘’mutlaka’’ derim ‘’mutlaka bir sorun var Irak’ta, Musul’da veya Kerkük’te’’… Eskilerden Araplar saldırdığında Kerkük’e çalardı bu türkü... Şimdi ise Barzani saldırdığında…

Birinci Dünya Harbi'nde Ali İhsan Paşa'nın basiretsizliği ve ihanetiyle İngilizlere teslim edilen harpten sonra da yine İngiliz oyunuyla Türkiye'nin elinden çalınan, gasp edilen Kerkük... Atatürk'ten sonra da Türkiye’nin hiç ama hiç ilgilenmediği, ilgilenemediği, arkasını döndüğü Kerkük... Bir zamanlar Antep kadar, Erzurum kadar, Sivas kadar Türk olan Kerkük... Önce Arap’ın, Saddam’ın, sonra da Peşmerge'nin, Barzani’nin vurduğu, talan ettiği, yağmaladığı, tecavüz ettiği Kerkük… Türkiye'nin bir zamanlar kırmızı çizgisi olan ama zamanla sararan, solan, unutulan, bir mezhep sevdasına Barzani'ye peşkeş çekilen Kerkük...

Arif Nihat Asya'nın:

‘’Perdeleri örtük
Lambaları sönük
Sırtında yıllar yük
Hatıraları kırık dökük
Bir yer olacak orada
Adı Kerkük’’

dediği Kerkük...

İşte TV’lerde, radyolarda sadece bu tecavüz zamanlarında duyduğum bu ses bir Kerkük türküsüydü… Bu türkü; insanı bam telinden vuran, insanın içini acıtan, insanın yüreğini sızım sızım sızlatan, insanın boğazına yumruk gibi gelip gelip oturan Kerkük türküsüydü…

Bu türkü; çok saf, çok temiz, tertemiz, insanı can evinden vuran  bir Kerkük türküsüydü… Bu türkü; insana acı veren, bir kabullenme duygusunu, bir sineye çekme duygusunu verse de için için insanı isyan ettiren bir Kerkük türküsüydü.

’’Müzikteki 24 aralık, altının ‘en saf’ olan 24 ayar hâlinden mülhemdir!’’ (mülhem: esinlenmiş) diye bir veciz söz vardı… İşte bu türkü de sevginin, acının, hüznün, şikâyetin, çaresizliğin ve isyanın en saf halinden mülhemdir diye biliyorum…

Düşünüyor musunuz; "seni Hak’tan diledim" diyor. (Hak’tan başka ne dilenirdi ki?)... ''Yaz günü temmuzda, sen terle ben sileyim'' diyor... ''Menim lâl olmuş dilim, ne dedi yar incinir'' diyor... ''Gün gördüm günler gördüm, seni gördüm şâd oldum'' diyor... 

İşte bu türkü Süleyman Askerî Bey için yazıldığı rivayet edilen şaheser Kerkük türküsüydü…

İşte bu türkü; İngilizler'in "Mezopotamya Seferi" adı verdikleri seferle 1914 yılında Basra'yı işgali üzerine Basra'yı geri almak için, Binbaşılıktan Yarbaylığa terfi ettirilerek cephe komutanlığına atanan, yerli Araplar ve gönüllülerden topladığı kuvvetlerle Şuayyibe'de İngilizlere karşı taarruza geçen, üç gün süren savaşın sonucunda yenilgiye uğrayıp, bu savaşta bacağından yaralanan, gözlerinin önünde kendi yetiştirdiği gencecik vatan evlatlarının şakır şakır öldüğünü görüp, üzüntüden Bercisiye koruluğu yakınlarında henüz 30 yaşında iken intihar eden (Nisan 1915) Süleyman Askerî Bey için yazıldığı rivayet edilen Kerkük türküsüydü….

Bu türkü; TRT Türk Halk Müziği repertuarında (TRT repertuar No: 0014) ‘’Altun hızmav mülâyim’’ olarak geçen türküydü...

Bu türkünün kaynak kişi de; ilk ve orta öğrenimini Kerkük'te tamamlayarak müzik eğitimi için Ankara'ya gelen ve 1974'te Türk vatandaşlığına kabul edilen ve asıl adı Abdurrahman Ömer İbrahim olan Kerküklü Türkmen ses sanatkârı ve udi Abdurrahman Kızılay’dı…  Uzun yıllar Kerkük Kızılay’ında gönüllü olarak çalıştığı için Kızılay soyadı önerilmiş ve kendisi de bu soyadı kabul etmişti. 12 Aralık 2010’da Abdurrahman Kızılay’ın da vefatı ile Türkmenler gibi bu türkü de öksüz, sahipsiz ve kimsesiz kalmıştır.  

Derleyen kişi de Nida Tüfekçi’dir... (11.02.1970)

Türkü ‘’Altun hızmav mülâyim’’ diye başlar ve devam eder:

Altun hızmav mülâyim
Seni haktan dileyim
Yaz günü temmuzda
Sen terle ben sileyim

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Altun hızmav incidir
Gömleği nar içidir 
Menim lâl olmuş dilim
Ne dedi yar incinir

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Altun hızmav tomağa
Yaraşır al yanağa
Gel yarim görüşelim
Ben gidirem irağa

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Altun hızmav Arabi
Lebleriv gül şarabı
Uzağ yoldan gelipsen
Kuvvat olsun Çelebi

Gün gördüm günler gördüm
Seni gördüm şâd oldum

Kerkük’te ikinci tekil şahıs iyelik eki -v olduğundan, "Altın hızmav" şeklinde söylenir, ancak "altın hızman" anlamına gelir. 

Belki genç arkadaşlarım hatırlamazlar. Ben de türküyü anlaşılır kılmak için şöyle bir sözlük kullanayım:

Mülâyım; yumuşak, uygun..
Lâl; konuşamayan, dilsiz, suskun...
İrağ; ırak, uzak (ülke değil)...
Tomağ: Kazma, toprağı kazıyacak alet..
Şâd olmak; mutlu olmak, sevinmek...
Hızma; buruna takılan süs halkası...

Bu türkünün en güzel yorumu Abdurrahman Kızılay’ın yorumudur.  Bu türküyü Abdurrahman Kızılay’dan dinlemeyen bu türküyü dinledim demesin!

https://www.youtube.com/watch?v=m3C8E0pYEAs

Billur gibi duru bir muhteşem sese sahip '’Sema’’ isimli bir sessolistin ve onun kurduğu ‘’Taksim’’ isimli grubun seslendirdiği harika bir başka yorum: Sema & Taksim:

https://www.youtube.com/watch?v=PXuUCcxaexM

Türkülerin şan yorumları pek güzel olmaz ama burada seslendiren, Kerkük asıllı tenor İhsan Ekber olunca mükemmel bir yorum ortaya çıkmış:

https://www.youtube.com/watch?v=CBioJvoXdBE

Ve içten içe kendi kendinize sorarsınız: ‘’Menim lâl olmuş dilim, ne dedi yar incinir?’’

Osman AYDOĞAN  17 Ekim 2017



Tutam yâr elinden tutam

O günkü tozlu yollarını hatırlıyorum Kâbil’e o ilk gelişimin… Binlerce kilometreyi araçla kat ederek gelmiştik… Beldeler, yöreler, diyarlar, iklimler, ülkeler geçmiştik… Kıvrım kıvrımdı, büklüm büklümdü yollar… Döne dolana dağlara çıkmış, bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla, bir kuş gibi süzüle süzüle vadilere inmiştik… Vadi tabanlarından kayarak, bir su kenarından süzülerek, bazen de bir dağın yamaçlarına yaslanarak günlerce yol almıştık… Biz yol aldıkça hep yol uzamıştı, her aştığımız tepede menzil hep daha bir uzak görünmüştü…

Yol boyunca; çeşit çeşit, süslü süslü sanki bir karınca sürüsüymüşçesine hiçbir trafik kuralına uymaksızın yollara düşmüş, bir kervan misali otobüsler, kamyonlar, otomobiller ve arabalarla karşılaşmıştık...

Yolculuk esnasında, ''her günün ufkunu sardıkça gece'', ben hep "belki bu son akşamdır" diye düşünmüştüm… ''Bu emel gurbetinin yoktu ucu''… Günlerce gitmiştik, biteceğine hep uzamıştı yollar… ''Varmadan menzile ölmekten'' korkmuştum…

Kâbil yollarında Cahit Külebi’nin ‘’Sivas Yollarında’’ isimli şiirini hatırlamıştım… Şiirin son dizesi şöyleydi:

‘’Kamyonlar gelir geçer, kamyonlar gider
Toz duman içinde,
Şavkı vurur yollara,
Arabalar dağılır şoförler söğer,
Sivas yollarında geceleri
Katar katar kağnılar gider.’’

Şiirdeki ‘’Sivas’’ yerine ‘’Kâbil’’ koysam sanırım yollarda gördüğüm manzarayı daha iyi anlatırdı…

Ve bu yolculuğumuzda bize eşlik eden bir şey vardı ki o olmazsa bu yolculuk olmazdı diye düşünürüm hala... O olmazsa o yol bitmezdi diye düşünüyorum hala. O olmazsa o yolu biz çekemezdik diye düşünüyorum hala... O da elimizdeki küçücük el kadar pilli transistörlü bir radyo idi...  Tek dinleyebildiğimiz yayın da ‘’uzun dalga’’ yayını idi... Ve bu uzun dalga yayınından da tek dinleyebildiğimiz radyo ise; ‘’Uzun dalga 1254 m Erzurum Radyosu’’ idi… Ve Erzurum Radyosu olunca da illaki de halk müziği ve Erzurumlu halk müziği sanatçısı Raci Alkır olurdu!... Ve Raci Alkır’ın o zamanlardan zihnime kazınmış, beynime bir mıh gibi saplanmış ve dilimden hiç düşmeyen türküsü: ’’Tutam yâr elinden tutam’’

Bu türkü yolculuk esnasında sadece bize, kulaklarımıza değil de sanki Raci Alkır bu türküyü yol esnasında aştığımız dağlara söylerdi, vadilere söylerdi, yamaçlara söylerdi, ovalara, yollara, nehirlere söylerdi… Ve dağların, vadilerin, yamaçların, ovaların, yolların ve nehirlerinde de bu türküye bir aksi sedası olurdu. Ve türkü; kulaklarımız, gönüllerimiz, kalplerimiz ile dağların, vadilerin, yamaçların, ovaların, yolların ve nehirlerin arasında bir pinpon topu gibi gidip gidip gelirdi... Sonra ise bu ses sanki bir dua imiş de Allah’a ulaşmak istercesine göğe çekilir ve açık sonsuz semaya süzülüp kaybolur giderdi:

''Tutam yâr elinden tutam
Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yâreli bülbül
İnem bağlara bağlara''

Ve dağlar, ovalar, vadiler, yamaçlar tekrar ederdi türküyü: ''Tutam yâr elinden tutam, çıkam dağlara dağlara, olam bir yâreli bülbül, inem bağlara bağlara…''

İşte böylesine günlerce ama günlerce yol gitmiştik… Hakiki yaşam da böylesine büyük bir yolculuk değil miydi işte?

***

Bir güz başlangıcı idi Kâbil’e o ilk gelişimiz… O Kâbil’e o ilk gelişimde hatırladığım, Anadolu’dakinin bir benzeri stabil yol kenarlarında yetişen, sarı sarı, beyaz beyaz, mor mor, kırmızı kırmızı, pembe pembe renkleriyle Gülhatmi çiçekleriydi... Gülhatmi çiçekleri de hep annemi hatırlatırdı bana… Santrallere, telefonlara kayıtlar vererek, saatlerce, bazen de günlerce bekleyerek zorluklarla Kâbil’den ulaşabildiğim annemin sesi hep üzgündü o zamanlar… Hep sorardı o üzgün sesiyle: ‘’Neden Kâbil?’’ diye. ‘’Neden, neden???’’

Böyleydi işte benim yıllar yıllar öncesinde, tahminim bir otuz yıl kadar öncesinde Kâbil’e, sonrasında da Celâlâbâd’a o ilk gelişim. Ve böyleydi işte birdenbire ve ilk defa o kocaman kocaman dağlarla baş başa, yapayalnız kalışım… Ve böyleydi işte benim yine ilk defa o kocaman kocaman yalnızlığımla da baş başa, bir başına yapayalnız kalışım…

Ama ben, bu dağların arasında asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in o çok sevdiğim dizeleri ile baş başa kalmıştım aslında:

'‘Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular,
rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın,
senin etinden, tırnağından ayrı,
senin kokundan uzak.’'

Dizedeki gibiydi işte; beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodulardı, rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın, memleketimden, sıladan, sevdiğimden uzak.... 

O günlerimde Kâbil’de yılların nasıl geçtiğini de pek anlamazdım, pek bilmezdim aslında. Birbiri ardına, ardı sıra, hep birbirinin aynısıymışçasına akıp giderdi yıllar. Bu yıllar bana Kemalettin Kamu’nun ‘’Bingöl Çobanları’’ isimli şiirini anımsatırdı;

‘’Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni,
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.’’

Her şey ama her şey tekdüze idi buralarda… Yıllar biri birisinin kopyası gibi geçerdi… Ve kuzuların doğuşu idi bize yılların geçtiğini haber veren…

Kâbil’e bu ilk gelişim bir kaçıştı, bir unutuş süreciydi aslında… Her hayatın bir kaçış, her kaçışın da bir arayış olduğunu bilirdim… Ancak Kâbil’e bu ilk gidişim Kaf Dağlarının ardındaki ''Mehlika'’yı arayış değil, ''Mehlika’'dan kaçış ve unutuş süreciydi… Bir kedinin kuyruğu gibiydi kendisinden kaçtığım… Ben kaçtıkça arkamdan geldi, onu yakalamaya çalıştığımda da benden kaçtı… Bilmezdim ki tam otuz yıl sonra, bu ikinci gelişimde de Kâbil’de tekrar beni bulacak…

Cervantes söylerdi zaten hep; ‘’Aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır.’’

Kâbil'e yıllar yıllar sonra (yaklaşık bir otuz yıl sonra) bu ikinci gelişim de ayrı bir hikâyeydi zaten...

***

Zamanla her şeye alışırmış insan… Zamanla ben de alıştım buralara…  Burada bana yaşamımın en büyük öğretisi olarak; aslında yaşadığım her bir zorluğun ve kendime düşman bildiğin her bir şeyin, gerçekte bana benim en yakın müttefikim ve yeri doldurulamaz bütünlüğümün bir parçası olduğunu öğrenmem oldu… Ve en çok da, insanın her koşulda yaşayıp çalışabileceğini, kendi karakteriyle yaşam çizgisini çizebileceğini erken yaşlarda öğrenmem oldu…

Kâbile gelirken, zaten fazla bir eşya da alamazdık yanımıza, küçük bir valizim vardı, valizin içinde üç beş parça şahsi eşyam geri kalan ve çoğunluğu oluşturan ise kitaplar… Ve Türkiye'ye giden veya Türkiye'den dönen, gelen herkeslere kitap siparişi vermiştim buralarda kaldığım yıllar boyunca... Ve böylelikle aslında nerdeyse bir üniversite bitirmiştim ben Kâbil’de, Celâlâbâd’da… Ve ben sonuçta, buralarda okudukça anladım ki; kitapların amacı yaşamayı öğretmek değildi aslında. Kitapların amacı; içimizdeki yaşama başka türlü yaşama isteği uyandırmaktı, kendi içimizde yaşama imkânını, yaşamın ilkesini bulmaktı. İşte burada da bana öyle olmuştu; kitaplar ve bu dağlar, içimdeki yaşama başka türlü yaşama isteği uyandırmıştı, kendi içimde yaşama imkânını, yaşamın ilkesini vermişti...

Ve sonunda burada, ancak bu şartlarda, gerçekte hayatta ihtiyaç duyulan tek şeyin, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişme olduğunu idrak etmiştim. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrendim buralarda... Ve anladım ki varoluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu bulmayı başaranlar ayakta kalıyordu bu dünyada... 

Tabii bu kavrayış, anlayış ve öğretiler de birdenbire gökten vahiyle inmemişti bana... Bütün bu kavrayış, anlayış ve öğretileri de burada tanıdığım ve bana birebir öğretmenlik yapan, beni ben yapan Şehriyar'a borçluydum, onun sabahlara kadar bana anlattığı derslerine borçluydum... Ve şehriyar hep bana şöyle derdi: ‘’Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir.’’ Gerçekten de o zaman ben kendi kişisel menkıbemi yaşıyordum ve hayat da bana karşı cömertti...

Bu düşüncelere ulaştıktan bir süre sonra da tam bir teslimiyetle kendimi bırakmıştım o dağların kuçağına... Sonra bütünleşmiştim o dağlarla… O dağlar, o muazzam Hindukuş Dağları, o dağlar, o dağlar ben olmuştum işte… Hani avcının av olması gibi; gözlemleyendim o dağlarda, gözlemlendim... ''Tek''dim buralara geldiğimde o dağlarla ''bir'' oldum, ''bütün'' oldum, birleştim...

O dağlar ile özleştim, dağ oldum, vadi oldum, oradaki bitki oldum, çayır, çemen oldum... O dağlarda akarsu oldum, aktım... O dağlarda çiçek oldum açtım… O dağlarda rüzgâr oldum, estim… O dağlarda kar oldum, yağdım, güneş vurdu, eridim... Ben o dağların, o coğrafyanın bir parçası oldum... Asaf Hâled’in ‘’Dağların Delisi’’ isimli şiirindeki bir dize gibi: ‘’Benim gönlüm dağa düştü.’’ Aynı böyle olmuştu, burada benim gönlüm dağlara düşmüştü…

Bu dağlarda, bu yaylalarda, bu vadilerde, bu yaz aylarında, bu kış aylarında, bu ilkbaharda, bu sonbaharda hep ama hep işte bu türkü vardı zihnimde... Gün doğarken, gün batarken, gece, gündüz bu türkü vardı zihnimde... Dilimde, gönlümde, hayalimde hep bu türkü vardı zihnimde:

''Birin bilir binin bilmez
Bu dünya kimseye kalmaz
Yar ismini desem gelmez (olmaz)
Düşer dillere dillere''

 ‘’Tutam yar elinden tutam’’ türküsü; bir aşk türküsüydü, bir gurbet türküsüydü, bir memleket türküsüydü, bir hasret türküsüydü, bir özlem türküsüydü, bir Türkiye türküsüydü... Bu türkü Kaf dağlarına gidenlerin türküsüydü… Sadece benim değil ömrü gurbet ellerde geçmiş her duyarlı, her içten, her hassas insanın her dinlediğinde usul usul, için için, sessiz sessiz ağladığı bir türküydü; ‘’’Tutam yar elinden tutam.’’ 

Burada bu dağlarda, bu coğrafyada bu türkünün sözü de tınısı da içimi sızlatırdı, yüreğime dokunurdu, dokunmakla yetinmez yüreğimi bir ok gibi deler, ciğerlerimi bir bıçak gibi keser, bir ataş gibi yakardı beni. Hani derler ya ‘’burnumun direğini sızlattı’’ diye… İşte gerçekten burnumun direğini sızlatırdı bu türkü… Bu dağlarda, bu muazzam uzaklıklarda nasıl sızlatmasındı ki, değil mi?

''Emrah eydür bu günümdür
Arşa çıkar tütünümdür
Yare gidecek günümdür
Düşsem yollara yollara''

Türküde arşa çıkan tütün değil bir feryâttı, bir figândı, bir yakarıştı, Allah’a bir duaydı… Dağların başında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mahzun ve kavruk bir coğrafyayı ve bu coğrafyaya eşlik eden, bu coğrafyaya uyum sağlamış, bu coğrafyayla bir olmuş, bütün olmuş mahzun bir gönlü anlatırdı…

Ama en çok da içimde yalnız, yapayalnız, öksüz bıraktığım ama onun beni yalnız bırakmadığı, benimle beraber teee Kâbil’lere, Celâlâbâd’lara kadar gelen sevdamı anlatırdı… Sadece beni değil Kaf dağlarına giden herkesleri anlatırdı...

Vaktiniz olduğunda bu türkünün aşağıda bağlantılarını verdiğim yorumlarını dinleyin... Daha pek çok yorumu var, onları da dinleyin... Bu yorumları dinledikten sonra ister yâr ile dağlara çıkın, ister yareli bülbül olup bağlara düşün, ister yollara revan olun ama yeter ki yârin elinden tutun! Ve tuttuğunuz elin de kıymetini bilin, sımsıkı tutun ve bir daha bırakmayın! Çünkü insanoğlu ‘’birin bilir binin bilmez’’, ‘’bu dünya kimseye kalmaz’’, yarın ne olacağını bilmez.

Sonra, sonra da ''Tutam yâr elinden tutam'' diye feryâd, figân eylemeyin!

Osman AYDOĞAN 16 Ekim 2017

Erzurum'un o muhteşem türkülerinden sadece bir tanesiydi bu türkü. Erzurum yöresine ait olmasına karşın birçok yerde kaynak olarak Ercişli Emrah gösterilir. TRT Arşivinde kaynak olarak Raci Alkır, Suat Işıklı ve Mükerrem Kemertaş veriliyor. Cemal Demirsipahi tarafından derlenmiştir. Rept. No: 665. Hüseyni makamında olan bu türkü TRT arşivlerinde böyle tanıtılıyor…

Saz sanatçıları Erkan Oğur ve Okan Murat Öztürk’ün birlikte hazırladıkları ‘’Hiç’’ adlı albümde yerini alırdı bu türkü. Türkünün ortasında da Derya Türkkan’ın klasik kemençeyle yaptığı bir solo vardır:

https://www.youtube.com/watch?v=GrORjGh-XNQ

Güler Duman kendince güzel yorumlar duru sesiyle bu türküyü:

https://www.youtube.com/watch?v=UsBSkmtOqPw

Amma amma ilaki de benim Kâbil yollarında, Kâbil'de, Celâlâbâd'da, o dağlarda, o vadilerde, o coğrafyada dinlediğim Raci Alkır’ın sesinden değil mi:

https://www.youtube.com/watch?v=G8NhvS-0tsc


Tutam yâr elinden tutam

Tutam yâr elinden tutam
Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yareli bülbül
İnem bağlara bağlara

Birin bilir binin bilmez
Bu dünya kimseye kalmaz
Yar ismini desem gelmez (olmaz)
Düşer dillere dillere

Emrah eydür bu günümdür
Arşa çıkar tütünümdür
Yare gidecek günümdür
Düşsem yollara yollara


Facebook maceram


2010 yılında Facebook denilen bu maceraya atıldım… İlk mesajımı çok sevdiğim bir arkadaşımdan aldım; ‘’Osman, sen de mi düştün bu gayya kuyusuna’’ diyordu mesajında…

2010 yılında Facebook sayfasını açınca ilk aylar tanıdıklarımı, arkadaşlarımı, dostlarımı, akrabalarımı aradım Facebook sayfalarında, buldukça onları sayfama davet ettim, arkadaşlık teklifinde bulundum… Sağ olsunlar hiçbirisi reddetmedi. Hepsine teşekkür ediyorum… Bu işlemim üç - beş ay kadar sürdü... Ondan sonra kapattım sayfamı o günden bugüne hiçbir kimseye arkadaşlık teklifinde bulunmadım... Öyle ya, yeni sayfa açan bir arkadaşım veya bir tanıdığım benim yaptığım gibi sayfasında, bu ortamda beni fark edip, benim de var olduğumu görüp bana arkadaşlık teklifini, davetini yapmasını bekliyorum… Facebook’ta yeni sayfa açmış bir arkadaşımı görüyorum, muhtemeldir ki o da beni görüyor, ancak bana arkadaşlık teklifi gelmiyor. Belki diyorum yeni olduğu için henüz zaman bulamamıştır. Veya henüz beni görmemiştir. Yoksa neden beni arkadaş grubuna katmak istemesin kİ! Değil mi? Birazdan anlatacağım, yoksa diyorum, yoksa benim muhalif kimliğim, yazılarım mı ürkütüyordur bu arkadaşlarımı?

Tanımadıklarım kişilerden de arkadaşlık teklifi aldım… Başlangıçta tanımasam da bu kişileri arkadaşlığa kabul ettim... Sonra bunların bir kısmı gerek özelden yazarak gerekse de genelden yazarak her yazdığım konuyu eleştirmeye başladılar, hatta hakarete kadar götürdüler, hatta küfür edenler dahi oldu, tehdit edenler dahi oldu… Başlangıçta bunlara cevap yetiştirmeye çalıştımsa da bu seviyesizlerle ve bu densizlerle baş edemedim, onlara engel olamadım... Sonunda kesin bir çözüm buldum: Bana sataşan kim olursa olsun hiç tartışmaya girmiyorum... Hemen engelliyorum... Sonrada elimin tozunu silker gibi ellerimi çırpıyorum... Kesin çözüm! Değil mi?

Bana sataşanlar sadece tanımadıklarım mı? Hayır… Çok yakın tanıdıklarım da bana aynı muameleyi yaptılar… Bunlardan yazısına ''Osman'cığım'' diye başlayıp utanmadan beni tehdit edenler de oldu… Onları da engelledim…

Fakat bu bana şunu getirdi; her arkadaşlık teklifini hemen kabul etmeme kuralını… Eğer ortak arkadaşlarımız yoksa ve tanımıyorsam bu teklifleri kabul etmiyorum... Ne yapayım değil mi, sütten ağzım yanınca…

Hâlbuki gördüğünüz, okuduğunuz gibi yazılarımda kimseye ve herhangi bir siyasi düşünceye hakaret etmiyorum, saygısızlık yapmıyorum, akademisyen değilim ama mümkün olduğu kadar amatörce akademik, tarihi, edebi ve felsefi yazılar yazmaya çalışıyorum…  Bu alandaki birikimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Özgürlük önyargılardan kurtulmaktır diye biliyorum… Edebiyatın ve sanatın ideolojisi olmaz diye biliyorum… Bu nedenle de sizlerle şiirler paylaşırken kimi zaman Nazım’dan, kimi zaman Âkif’ten, kimi zaman Cemal Süreyya’dan, Can Yücel’den, kimi zaman Sezai Kararakoç’tan, Abdurrahim Karakoç’tan, Arif Nihat Asya’dan alıntılar yapıyorum. En azından görüyorsunuz, okuyorsunuz… Çünkü bu coğrafya bizim, bu topraklar bizim, bu ürünler, bu mahsul bizim, bu edebiyat, bu şiirler bizim, bu şarkılar, bu türküler bizim… Nazım’ın söylediği gibi; ‘’Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.’’ Bu memleket, bu şairler bizim… Bu kader bizim, bu cennet, bu cehennem bizim… Nazım ne kadar bizim büyük bir şairimizse Necip Fazıl da o kadar bizim büyük bir şairimizdir. Ben böyle biliyorum.

Hal böyleyken de saldırdılar bana… Ağza alınmayacak küfürler ettiler ki burada terbiyem elvermez yazmaya... Kendilerini ne sanıyorlarsa benim de ‘’takip edilmem!’’ gerektiği tehdidini savurabiliyorlar? Ne diyeyim şimdi ben bu zavallılara?

Bu yazılarıma dahi neden tahammül edemediler, edemiyorlar biliyor musunuz? Çünkü toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur. İşte bu yanlışlarımız ve eksikliklerimiz bir değirmenin taşları gibi arasına alıp öğütüyor bizi… Ne yazık ki farkında değiliz…

‘’Özgürlük önyargılardan kurtulmaktır’’ demiştim ya… Bana sataşan bu vatandaşlara kızamıyorum da… Onların henüz özgür olamadıklarını düşünüyorum, henüz önyargılarından kurtulamadıklarını düşünüyorum…

Bütün bunlara rağmen muhalif bir kimliğimin olmadığını da iddia etmiyorum… Hayatımda Trabzon’a hiç gitmemiş, Trabzon’u hiç görmemiş birisi olmama rağmen sırf üç büyüklere (muktedirlere) muhalefet olsun diye otuz yıl boyunca Trabzonspor’u tuttum… (Şimdi değil tabii, Trabzonspor’un üç büyüklere başkaldırdığı zamandı o zaman)

Hoş, biliyor musunuz şimdi de sırf bu muhalif kimliğimden dolayı benden, özellikle bu sosyal medya ortamında vebalıymışım gibi uzak duran arkadaşlarım var…

Şâdi Şirazî’nin güzel bir şiiri vardı;

‘’Ah!.. Bilsem... 
Kirlendi söz, şiire nasıl başlarım bilmiyorum...
Sevdiğim şiirleri unuttum, sevdiğim şehirleri terk ettim ve sevdiğim şairler öldüler.
Bilmediğim bir sebep olmalı, burada olmam için;
Sormaz ki bilsin: sorsa bilirdi;
Bilmez ki sorsun: bilse sorardı.’’

Şiirde olduğu gibi bu muhalif kimliğim yüzünden bu sosyal medyada sevdiğim arkadaşlarım unuttu beni… Sevdiğim dostlarım terk etti beni... Sevdiğim şairler öldüler... Bilmediğim bir sebep olmalı, beni terk etmeleri için... Sormaz ki bilsin: sorsa bilirdi; bilmez ki sorsun: bilse sorardı.

Ve bir de ülkeye son zamanlarda musallat olan korku kültürü… Ve bu korku kültürü nedeniyle de her türlü muhalefetten, muhalif kimliklerden uzak duruyor insanlar…

O kadar şaşırmış ki bir kısım insanlar da var ki, ama bazıları en yakınımdaki insanlar, muhalif kimliğime, bazı iddialarıma bakarak, kendi bazı varsayımlarıyla bana öyle imalarla ithamlarda bulundular ki, hani Murathan Mungan’ın bir sözü vardı ya; "can kırıkları, cam kırıkları gibi değildir. Öyle süpürünce gitmez; içinde kalır insanın, aklına geldikçe de batar" diye, işte bu imalar, bu ithamlar insanın içinde bir felaket can kırıklıklarına yol açıyor… Ne diyem, ne diyeyim, bu insanlar Mungan’ın söylediği gibi içimde kapanmayacak yaralar, bende telafisi bir mümkünsüz acılar bırakmıştır. İnsan en çok sevdiğine darılırmış!

Neyse… Geçelim bu faslı...

Facebook maceram tıpkı bir tren yoculuğu gibi gidiyor... Bu yolculuk esnasında bazı arkadaşlarım yanımda oturdular, çok güzel sohbetler ettik, ''derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım…'' (Şükûfe Nihal'in dizesinden), önce bir başka koltuğa geçti, sonra vagonumu terk etti, bir başka vagona geçti... Bazı arkadaşlarım ilk istasyonda, bazıları müteakip istasyonlarda trenden indiler, o istasyonlarda da başka arkadaşlarım trene bindiler... Yanımdan ayrılmış olsalar da bu yolculuğumun bir kısmında yolculuğumu renklendiren bu arkadaşlarıma yine de teşekkür ediyorum. Zaten gerçek hayat da böyle bu tren yolculuğu gibi değil mi?

Tüzel kişiliklerin hiçbirisini arkadaşlığa kabul etmiyorum... ‘’Bilmem ne şirketi’’... Bunları arkadaşlığa kabul etmiyorum...

Sayfamda fotoğraf, resim, gezi, tozu, yemek, davet, sosyal faaliyet, vb. anları, hatıraları paylaşmam… En azından görüyorsunuz. Sadece kapak fotoğrafı ki oda benim bizzat çektiğim doğa fotoğraflarıdır ve profil fotoğrafını da iki üç ayda mevsime göre değiştirerek paylaşırım. Benim yazılarımı bir arkadaşım paylaşırsa çok mutlu olmama rağmen ne kadar seversem seveyim, ne kadar beğenirsem beğeneyim, bir başka arkadaşımın paylaşımını da paylaşamıyorum…

Bazı arkadaşlarım oldu… Benim yazımın bir kısmını alıyor ve sayfasında kendi yazısı imiş gibi kaynak da göstermeden yayınlıyor… Tamam, prensibimdir; ‘’burada yazılan her şey paylaşılmak içindir’’ diye ama insan paylaşınca kaynağını da yazar değil mi? Bu alenen hırsızlık değil midir? Ben de bu arkadaşlarıma küsüyorum tabii (!)…

Facebook başında çok az vakit geçiririm... Bu nedenle de vakitsizlikten arkadaşlarımın paylaşımlarını beğenmeğe zaman bulamıyorum, beğenilerimde oldukça zayıf kalıyorum… Aksi takdirde okumaya zaman ayırmadan nasıl yazarım onca yazıları? Değil mi? Umarım arkadaşlarım gücenmiyorlardır. Bu arada şunu da gördüm ki Facebook tam bir zaman tuzağı… Bu nedenle cep telefonumda yüklü değildir Facebook… Facebook dışında ne Twitter’de ne de Instagram’da hesabım vardır yine bu nedenden dolayı…

Bir de ‘’beğenme’’ sorunu var Facebook’ta… Bana göre Facebook’un en zararlı öğesi işte bu özelliği... Facebook yöneticisi olsam ben bu özelliği kaldırırdım… Neden mi? İşte onu sormayın… ‘’Yok beğendi, yok beğenmedi’’ dargınlığı, alınganlığı, küslüğü var ki sanırsınız cihan harbi çıktı da farkında değiliz… Sanki benim yazdığım her şeyi herkes beğenmek zorundadır? Hem her gün yaz, hem uzun uzun yaz, hem de abuk sabuk yaz, sonra da herkeslerden beğeni bekle! Olur mu öyle şey! Değil mi?

Facebook’ta paylaştığım yazılarımı bende e-postası olan arkadaşlarımla da paylaşıyordum… Fakat çekiniyordum, ‘’acaba’’ diyordum ‘’acaba arkadaşlarımın sayfalarını, posta kutularını gereksiz yere mi işgal ediyorum’’ diye... Bu nedenle de önce Facebook’ta zaten olan arkadaşlarımı e-posta listesinden çıkardım... Mükerrer olmasın diye…   Bir de e-posta grubunda bazı arkadaşlarım vardı ki yazılarımı gönderiyorum, gönderiyorum, gönderiyorum, 3, 5, 8, 10 oluyor, 15, 20, 30 oluyor, 100, 200, 300 oluyor, habire e-posta gönderiyorum, arkadaşımdan ''tık'' yok... Tabii ki nezaketlerinden ‘’beni rahatsız ediyorsun’’ da diyemiyorlar… İşte ben de o zaman bu arkadaşlarımı e-posta grubundan da çıkarıyorum, bir daha rahatsız etmemek amacıyla...

Bir büyük faydası oldu ki bu Facebook maceramda o da şu; sizleri tanıdım, siz mükemmel insanları tanıdım, sizlerle tanıştım… Yeryüzünde kıyamet kopmuyorsa ve bu Gök kubbe üstümüze çökmüyorsa işte bu sizlerin sayesinde duruyordur diye düşünüyorum…

Facebook maceram tıpkı bir tren yoculuğu gibi gidiyor demiştim ya... Bu yolculuğum esnasında bana refakat eden, yolculuğumu renklendiren, yazılarımı okuyuyan, bu yazılarımı beğenen beğenmeyen, bu yazılarıma yorum yapan yapmayan tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

İşte böyle benim Facebook maceram…

Bu maceram esnasında bir de aralarda bir mola veririm biliyorsunuz… Bazen kısa bazen uzun… (İnsan arada bir özletmeli kendisini değil mi?) Mesela şimdi yine mola vermek istediğim gibi… Bu sefer tatilden falan değil; zamansızlıktan, yorgunluktan, uykusuzluktan (işte o uzun uzun yazıları yazmamın bedeli!), bitkinlikten,  işimin bu dönem daha yoğun olmasından… İzinsiz izinsiz sayfalarınızı işgal ediyorum… Siz dinlenin, sayfalarınız da dinlensin, ben de dinleneyim… Her gün her gün de yazılmaz ki, değil mi? Hem de uzun uzuuun...

''Şehriyar'' isimli sitem her daim açık... Yeni yazı yazmayacağım ama eski yazılarım orada duruyor. Sağolsun bir arkadaşım siteyi bir arkadaşına önerirken site için ''Meydan Larousse'' gibi bir ifade kullanmış... Ben yine de bağlantısını yazayım:

www.sehriyar.info

Önümüzde 30 Ağustos Zafer Bayramı var... Kurban Bayramı var… Her iki bayramınızı da kutluyor, mutluluklar diliyorum…

Ve biraz izin istiyorum…

Güz aylarında görüşmek üzere sağlıcakla kalın diyorum…

13 Ağustos 2017

Osman AYDOĞAN




Hani yaylam hani senin ezelin


Kış kapıyı usul usul, çekingen çekingen, mahçup mahçup çaldığında, Celâlâbâd’ın tam da üzerinde kuzeyden sanki ona kol kanat germişçesine, o muhteşem azameti, o büyük görkemi ve heybeti ile duran Hindukuş Dağlarının zirvesindeki karlar her gün azar azar, yavaş yavaş aşağılara indiğinde, sonra da daha yüksek tepelere karlar nazlı nazlı yağdığında, beyaz beyaz yağdığında, ince ince yağdığında zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu işte bu türkü…

Günün ilk ışıkları ile kızıllaşan, tarifi bir mümkünsüz renklere bürünen yaprakları, bir sevgilinin saçlarını okşarcasına dallarda okşadığında usul usul, ılgıt ılgıt esen seher yelleri ve sabah ayazları buralarda cennetten gelen bir rüzgâr gibi serin serin vurduğunda yüzüme, dalların arasından soluk soluk baktığında güz güneşi, benim için altından daha kıymetli altın sarısı yapraklar iplik iplik dokunmuş nadide bir halı gibi serildiğinde yerlere, dalların arasından yaprakların sonsuz bir huzur veren sesi geldiğinde hışır hışır, dallarla, yapraklarla bir, haşır haşır yaprak sesleri arasında zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu işte bu türkü…

Hızını artırdığında, uğultuları geldiğinde rüzgârın kayaların arasından, tepelerin üstünden, vadilerin arasından, bayırların yüzünden, yamaçların kıyısından, o beyaz beyaz bulutlar çekip çekip gittiklerinde evlerine, yerine Hindukuş dağlarının üzerinden koyu koyu, kara kara, gri gri, pare pare, kül rengi bulutlar geldiğinde zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu işte bu türkü…

Hani yaylam hani senin ezelin
Güz gelende döker bağlar gazelin
Yaylam senin hiç gelmez mi güzelin
Hani yaylam hani senin ezelin

Yavaş yavaş pastel bir renk aldığında uzaklar, sararan yapraklar, kuruyan otlar, vadiler yamaçlar, dağlar, tepeler, bayırlar, düzler; sarı, kahverengi, kırmızı soluk renkleriyle ağaçlar yarı çıplak kalan dalları ile göklere baktığında ellerini kaldırmış Tanrı'ya dua eden bir insanmışçasına; zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu işte bu türkü…

Börtü böcek yaz konserlerini kestiğinde, kuşların cıvıltıları sustuğunda, yaz otları da sararıp solduğunda, bir ürkek, bir mahzun, bir hazin sessizliğe büründüğünde doğa; bir annenin çocuğunun üstünü usul usul örtercesine, geceler üstünü örttüğünde ovaların, vadilerin, yamaçların, tepelerin, dağların; daha erken olduğunda akşamlar, her gün daha bir çığlık çığlığa, daha bir bağıra bağıra battığında güneş dağların ardından, alev alev yandığında dağlar güneş batarken, korsuz, külsüz, dumansız; perde perde indiğinde karanlıklar, usul usul bastığında geceler zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu işte bu türkü…

Celâlâbâd’da artık yaz gelip geçtiğinde, Hindukuş dağlarına doğru olan o yeşil görüntü o ışıltılı yeşillik birdenbire kaybolduğunda, otların boynu bükülüp, sonra da sararıp solduğunda, oluşan seraplarda otlar bir deniz gibi dalgalanıp, bir bayrak gibi sallandığında, sürüngenler, gelincikler ve o sararan otlar öğleden sonraları oluşan toz fırtınaları ile birbirlerine karıştığında, toprak özlemle gökyüzüne baktığında, nadir zamanlarda gelen bulutlar ise yeryüzüne hep hasret geçtiğinde, nadiren zaman zaman esen rüzgâr sanki bir fırından çıkmışçasına alev alev yüzümü yaladığında zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu işte bu türkü…

Yaz olanda yayla yayla otlanır
Arap atlar topuğundan etlenir
O yaylada koyun kuzu beslenir
Hani yaylam hani senin ezelin

Günlerdir yağan kardan sona her yer uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlık içinde göründüğünde, hele hele o uzaklardaki Hindukuş dağlarının o görkemi, o bembeyazlığı karşısında bir kar gibi eridiğimde, onlara karışıp yok olduğumda zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu işte bu türkü…

Günlerce yağan karlardan sonra hava açılıp, gün batıp da, gökyüzünde soğuktan tir tir titreyen yıldızlar pırıl pırıl gözüktüğünde, ışıl ışıl parlayan yıldız ışıkları ve uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlığın altında uzaklarda Hindukuş dağları kıpırdamadan o büyük heybeti, görkemi, ihtişamı ve azameti ile sessiz ve sakin bir heykel gibi durduğunda zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu işte bu türkü…

Gökyüzü, yeryüzü, ova yüzü, bayır yüzü, dağ yüzü her yer kül rengi bulutlarla kaplandığında, doğudan bulutlar arasında sanki nurdan bir pencere açılıp da oradan da hâlâ karlı yüksekliklere güneş ışıkları epil epil, pırıl pırıl, ışıl ışıl, parlak parlak, sağanak sağanak saçıldığında; doğanın, karların, dağların, ışıkların, vadilerin, yamaçların, parlaklığın ve bulutların o coşkusunu içimde hissettiğimde zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu işte bu türkü…

Doya doya Erzurum'u gezmeli
Kalem alıp kaşın gözün yazmalı
Ne hoş olur o yaylanın güzeli
Hani yaylam hani senin ezelin

***

Kabil’e, Celâlâbâd’a o zaman bu ilk gelişimdi… Dünya ve Türkiye ile irtibatım sadece elimdeki transistörlü olan küçücük bir el radyosu idi… Tek dinleyebildiğim yayın da  ‘’uzun dalga’’ yayını idi.. Ve bu uzun dalga yayınından da tek dinleyebildiğim radyo ise; ‘’Uzun dalga 1254 m Erzurum Radyosu’’ idi…

Ve Erzurum Radyosu olunca da illaki de halk müziği ve halk müziği sanatçısı Raci Alkır olurdu!... Ve Raci Alkır’ın işte anlattığım gibi o zamanlardan zihnime kazınmış, dilimden hiç düşmeyen türküsü: ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’

İşte anlattğım gibi; o dağlarda, o yaylalarda, o vadilerde, yaz aylarında, kış aylarında, ilkbaharda, sonbaharda hep bu türkü vardı zihnimde... Gün doğarken, gün batarken, gece, gündüz bu türkü vardı zihnimde... Dilimde, gönlümde, hayalimde hep bu türkü vardı zihnimde...

‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü; bir aşk türküsüydü, bir gurbet türküsüydü, bir memleket türküsüydü, bir hasret türküsüydü, bir özlem türküsüydü, bir Türkiye türküsüydü...  Ömrü gurbet ellerde geçmiş her duyarlı, her içten, her hassas insanın her dinlediğinde usul usul, için için, sessiz sessiz ağladığı bir türküydü; ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’

Ve bu gurbet elde Kabil’de, Celâlâbâd’da Raci Alkır benim sadece kulaklarımda bir ses, gönül telimi titreten bir nefes değil de, sanki benim anam, benim babam, benim kardeşim ve orada, o muazzam yalnızlığımda sarıldığım bir can yoldaşımdı…

***
Sonra, aradan yıllar geçti. Yıllaaaaar, yıllar geçti… Tam 28 yıl geçti…

2008 yılıydı.

Bir gün duydum, haber aldım ki Raci Alkır böbrek yetmezliği nedeniyle Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yatıyordu. Benim Erzurum’a görevim gereği gitme imkânım yoktu. Bir arkadaşım da Erzurum’a gidiyordu. Kendisine bir miktar para verdim. Bir ''vefa borcunu'' ödeme adına şunları söyledim ona; ‘’Alabilirsen bir buket çiçek al. Alamazsan bir paket çikolata al. Hastaneye git ve Raci Alkır’ı benim için ziyaret et. Raci Alkır’a selam söyle, geçmiş olsun dileklerimi ilet ve benim için ellerinden öp. O beni tanımaz ama ona de, ona söyle, o benim anam gibiydi de, o benim babam gibiydi de, o benim gardaşım gibiydi de.’’… Arkadaşım görevden döndüğünde dediğimi yaptığını, Raci Bey’in çok mutlu olduğunu ve bana teşekkürleri ve selamları olduğunu söyledi.

Ancak üç yıl sonra Raci Alkır 16 Aralık 2011 günü akşam saatlerinde yine tedavi gördüğü Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde böbrek yetmezliği sonucu hayatını kaybetti. Ertesi gün büyük bir kalabalıkla Erzurum Lala Paşa Camii'nde düzenlenen cenaze töreniyle Erzurum Asri Mezarlığına defnedildi. Cenazesine de gidemedim…

Muhtemeldir ki o gün o mahşeri kalabalık cenazeye Raci Alkır’ı türkü söylediği için, türkücü olduğu için gelmemişlerdi, o mahşeri kalabalık Raci Alkır’ın adam gibi bir adam olduğu için, gerçek bir sanatçı olduğu için gelmişlerdi.

***
Şimdi doğal olarak sizler, eğer Raci Alkır’ı tanımıyorsanız, soracaksınız bana halk müziği sanatçısı olmasından öte kim bu Raci Alkır diye…

Anlatayım kısaca…

Raci Alkır 1933 yılında Erzurum'da dünyaya gelir. Racı Alkır aslen Erzurumludur hem de yedi göbek Erzurumludur.

Sanat hayatına ise tasavvuf müziğine yönelen babasından etkilenerek başlar.

Yedi yaşında iken babası Alkuyruk Şefik Bey (Şefik Alkır) ile halk arasında Avlarlı Efe Hazretleri diye bilinen sufi ve şair Hace Muhammed Lütfü Efendin (Mehmet Lütfi Budak) dergâhına katılarak, hafızlardan ve gazelhanlardan feyz alarak etkilenir ve kendisi de dinlediklerini o yaşlarda icra etmeye başlar.

Âşıklık geleneğine dayalı türküleri, Alvarlı Mehmet Lütfi Efendi’nin türkü formundaki ilahilerini yorumlamasıyla dikkatleri çeker. Bir yandan da o yıllarda henüz derlenmemiş Erzurum yöresi ezgilerinin yazılı ve sözlü kayıtlarını tutar. Mahalli seslerin izini sürüp onlarla aynı mecliste bulunur.

Ancak Raci Alkır gerçek müzik yaşamına 1955 yılında Erzurum Halk Oyunları Halk Türküleri Derneğinde başlar. 1971 yılında TRT Erzurum Radyosu Halk Müziği Korosu’na girerek müzikte profesyonelliğe adım atar. Bu, ona özellikle Erzurum, Bayburt, Kars bölgesinde büyük şöhret getirir.

Özellikle Erzurum türkülerine getirdiği yorumuyla dikkatleri üstüne çeker. Raci Alkır sadece türkülerin icrası ile ilgilenmez; Erzurum ve ilçelerindeki yöre sanatçılarından ve mahalli seslerden derlediği türküleri derleyip düzenler ve bunları TRT arşivine kazandırır. Tam bir derlemeci olur. Bu şekilde Raci Alkır Türk halk müziği repertuarına seksene yakın eser kazandırır.

Türk halk müziğinde makam ‘’Taytan’’ normunda eserlerini kendi derleyip okumaya başlar. Bu nedenle Erzurum yöresi kendisini ‘’Taytan Baba’’ ve ‘’Türkü Paşası’’ diye anmaya başlar.

Davudi bir sese sahiptir. Aspendos’da dinleyicilerine bu özelliği nedeniyle mikrofonsuz konser verir. Bu şekilde Raci Alkır’ın ünü kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılır.

Raci Alkır aktif müzik yaşamına 1980 yılında veda eder. Raci Alkır’ın derlediği türküler ‘’Klasikler’’ adı altında bir CD de toplanır. Bu CD’de ‘‘Hani Yaylam Hani Senin Ezelin’’, ‘’Tutam Yar Elinden Tutam’’,  ‘’Güzeller Bezenmiş’’, ‘’Pelit Meydanı’’, ’'Dün Gece Yar Hanesinde’', '’Aya Bak Nice Gider’' ve '’Beni Sorma Bana Ben Ben Değilem’' gibi derlediği türküler bulunmaktadır.

Raci Alkır yukarıda bahsedildiği gibi babasının Alvarlı Mehmet Lütfi Efendi’nin meclisinde bulunması sebebiyle Alvarlı’ya ait birçok türkü formunda ilahiyi de seslendirir. ‘‘Seyreyle Güzel Kudret-i Mevlam Neler Eyler’’, ‘’Erzurum Kilid-i Mülk-i İslamın’’, ‘’Gururlanma İnsanoğlu’’’ gibi ilahiler onun sesiyle Türkiye’ye yayılır.

Muhammed Lütfi Efendi’nin eserlerini seslendirdiği ‘’Klasikler’’ albümü 2002 yılında Vatikan’da Aziz Ron Colli anısına düzenlenen bir törende çalınmasının ardından Türkiye'de tekrardan büyük ilgi görür.

***
İşte böylesi bir sanatçıdır Raci Alkır… Para ve şöhret amacı gütmeden kendini yaşadığı kültüre ve türkülere adayan gerçek sanatçı Raci Alkır’ı saygıyla ve rahmetle anıyorum.

‘’Raci’’ isminin anlamı ‘’rica eden’’ demekti… Öte dünyadan bu dünyaya seslenebilseydi eğer Raci Alkır bizlerden Türk halk müziğine kazandırdığı eserleri nesiller boyu yaşatılmasını rica ederdi! 

Hilafet, kendisi gibi yetiştirdiği ve birçok defa beraber sahne aldıkları ve halen sanatını devam ettiren oğlu Vahit Alkır'a geçmiştir diye düşünüyorum. Erzurum türkülerini derleme görevi oğlu Vahit Alkır'dadır artık!...

Bizler Raci Alkır gibi gerçek sanatçılarımız kaybedince ve onun gibi sanatçıları da çıkaramayınca toplum, şimdi; güpegündüz yol ortasına işeyen, mafya ile içli dışlı olan, uyuşturucu müptelasına dalan, her türlü ahlaksızlığı, kirli işleri yaşayan, siyasi iktidara yamanan, cahil, gösteriş budalası, ahlak yoksunu, sonradan görme, şımarık, saygısız, sahtekar, dolandırıcı, değil sanatçı insan müsveddeleri bile olamayan sözde sanatçılara kaldı. Tek sorulmayan soru ‘’biz bunlara müstahak mıyız?’’ sorusudur... Ama ne diyeyim, nasıl söyleyeyim ki; ''sanatçısı toplumun aynasıdır'' diye boşuna söylememişlerdir herhalde!

‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsünü söyleyen, kendileri de Erzurumlu olan Mükerrem Kemertaş ve Aysun Gültekin’in yorumları güzeldir. Bir de gençlerden Arzu Görücü isimli sanatçının yorumu güzeldir. Ama illaki Raci Alkır’ın kendi sesinden dinlenmelidir ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü…

Gelin, türküdeki gibi hep beraber soralım isterseniz: ''Hani yaylam hani senin ezelin?''

(Ezel: Başlangıcı belli olmayan zaman, öncesizlik.)

Osman AYDOĞAN  12 Ağustos 2017

Raci Alkır’ın sesinden ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü;
https://www.youtube.com/watch?v=QfnC_BDp25E

Arzu Görücü’nün yorumu ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü;
https://www.youtube.com/watch?v=0dBjuzDpUyg&feature=youtu.be

Hani yaylam hani senin ezelin

Hani yaylam hani senin ezelin
Güz gelende döker bağlar gazelin
Yaylam senin hiç gelmez mi güzelin
Hani yaylam hani senin ezelin

Yaz olanda yayla yayla otlanır
Arap atlar topuğundan etlenir
O yaylada koyun kuzu beslenir
Hani yaylam hani senin ezelin

Doya doya Erzurum'u gezmeli
Kalem alıp kaşın gözün yazmalı
Ne hoş olur o yaylanın güzeli
Hani yaylam hani senin ezelin


Sallasana sallasana mendilini…


Bugün size bir türkümüzü tanıtacağım… ‘’Sallasana sallasana mendilini’’ isminde... Bir diğer adı da ‘’Bir dalda iki kiraz’’ olan… ‘’Bir dalda iki kiraz’’ diye başlar türkü, ‘’eğer beni seversen, mektubunu sıkça yaz’’ diye yalvarılır sevgiliye. Devam eder sonra da ‘’aramız derya deniz, ne bet kaldı ne beniz’’ diye kaderden de şikâyet edilir. Türkünün sonunda da ‘’Kurban olduğum Allah, canım al yârim alma’’ diye Allah’a dua edilir…

Türküde; ‘’eğer beni seversen, mektubunu sıkça yaz’’ diye yalvarılır ya sevgiliye. O zamanlar ne e-posta vardır ne Facebook ne de WhatsApp değil mi? ‘’Eğer beni seversen, WhatsApp’tan mesaj yaz’’ diye söylenirdi herhalde eğer günümüzde söylenseydi türkü!

Ve nakaratlarda da hep mendilin sallanması istenir. Çünkü o zamanlar gurbete ya da uzun yolculuğa uğurlarken sevgiliye hep mendil sallanır...  Zira o zamanlar dokunmak, sarılıp öpüşmek, koklaşmak ayıptır!

Türkünün sözlerinden de anlıyoruz ki (aranın derya-deniz oluşu, sevgiliye mendil sallanması, ne bet ne beniz kalması vb.) bu türkü bu coğrafyanın bir yazgısı olan bir ayrılık türküsüdür…

Eski Yeşilçam filmlerinin bir kısmı bir türkü üzerine kurgulanır veya en azından film içinde bir türküye de yer verilirdi. Yeşilçam filmlerinde yer alan bir türkü de işte bu türküdür. Başrollerini Emel Sayın ve Engin Çağlar'ın oynadığı ''Hasret'' adlı filmde kötü kadın Suzan Avcı'nın ardından Münir Özkul mandolin eşliğinde ağlaya ağlaya bu türküyü söylerdi.  ‘’Ah nerede’’ filminde ise Adile Naşit evde temizlik yaparken söylerdi kaderine ah, vah ederek… İsmini hatırlayamadığım dizilerde de yer almıştı bu türkü…

Bu türkü aslen ‘’saba’’ makamında bir İstanbul türküsüdür… Ancak!... Hani 1990’lı yıllarda sıkça (ve de çokta erken!) kullandığımız bir deyim vardı ya ‘’Adriyatik’ten Çin Seddi’’ne kadar diye… İşte bu türkü de Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar her toplumun, her milletin dilinde gönlünde yer etmiş, bu bölge insanlarının gönül telini titretmiş bir türküdür. Bu türkü Arnavutlarda var, Yunanlarda var, Kırım Türkünde var, Ermenilerde var, Azerilerde var, Türkmenlerde var, Özbeklerde var, herkes de var... Gerçi Anadolu Türkünde de vardı da onu da bizler unuttuk değil mi?

Kırım Tatarlarında; "eki çeşme yan yana, su içtim qana qana, seni doğuran ana, olsun maña qaynana" diye söylenir. Bu Kırım Tatar türküsü söyleyen Susana Memetova’nın bağlantısını yazımın sonunda vereceğim. İran Kürtlerinde de ‘’naki naki’’ diye, Yunanlarda da ‘’sala sala’’ diye söylenir bu türkü… Yunanca bağlantısını da yine yazımın sonunda vereceğim... Bu bağlantılardaki türkü yorumlarını dinlemenizi isterim…

İşte görüyorsunuz ya; Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar olan bölgede çizilen sınırlar ne kadar da yapay çizgiler değil mi? Mevcut yapay sınırları oluşturanlar da etnisite ve mezhepler değil midir? Öyleyse bu coğrafyada neden hala etnisitenin ve mezheplerin peşinden körü körüne gidilir ki? Yoksa emperyalizm böyle emrediyor, böyle istiyor diye mi? Yazılarımda sürekli vurgu yaparım ya; ''bu coğrafya bizim, bu topraklar bizim, bu ürünler, bu mahsul bizim, bu edebiyat, bu şiirler bizim, bu şarkılar, bu türküler bizim…'' diye... Bizim olan bu coğrafyada niye birlik olamayız ki? Bir mezhebin ve bir etnisitenin peşine takılırsanız eğer birlik olamadığınız gibi paramparaça olur, emperyalizme işte o zaman yem olursunuz değil mi? Tıpkı şimdi olduğu gibi!

Bu türküyü diğer dillerde dinlediğimde dikkatimi çeken bir şey var. O da şudur: Bu türkü bir ayrılık türküsüdür. Neşeli bir türkü değildir. Bir ağıt, bir feryâd, bir figân türküsüdür... Bu Kırım Tatar türküsünde de böyle, Yunan türküsünde de böyle… Ancak bizler bu türküyü tavernalarda, eğlence mekânlarında, düğünlerde oyun havası olarak, göbek atarak söylüyoruz, dinliyoruz...

Önce şaşırıyorsunuz ‘’niye böyle’’ diye… Sonra düşününce yaptığımıza hak veriyorsunuz!... Zaten ağlanacak her halimize hep gülmüyor muyuz ki bu feryâd, figân, ağıt türküsüne de gülmeyelim!..

Zaten bu türkünün "Kurban olduğum Allah, canım al yârim alma’’ kısmını da ‘’Kurban olduğum Allah, yârim al canım alma’’ diye de değiştirmedik mi? Artık dualarımız da böyle değil mi?

Toplum olarak bir felaket mutasyona uğradık biz... 

Allah sonumuzu hayretsin!

Osman AYDOĞAN  12 Ağustos 2017

Safiye Ayla'nın yorumuyla ‘’Bir dalda iki kiraz’’:

https://www.youtube.com/watch?v=4qCow8On1Eg

Susana Memetova’nın yorumuyla ‘’Bir dalda iki kiraz’’:

http://www.youtube.com/watch?v=qbzlepjldy8

Yunan dilinde yorumuyla ‘’Bir dalda iki kiraz’’:

https://www.youtube.com/watch?v=ws_plBL8KGA

Ve türkünün sözleri:

Bir dalda iki kiraz

Bir dalda iki kiraz
Biri al biri beyaz
Eğer beni seversen
Mektubunu sıkça yaz

Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını
Akşam olsun söyleyeyim suçlarını

Bir dalda iki ceviz
Aramız derya deniz
Sen orada ben burda
Ne bet kaldı ne beniz

Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını
Akşam olsun söyleyeyim suçlarını

Bir dalda iki elma
Birin al birin alma
Kurban olduğum Allah
Canım al yârim alma

Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını
Akşam olsun söyleyeyim suçlarını




İçsel Huzur ve Mutluluk


Yaz gideli beri o beyaz bulutların yerine Hindukuş dağlarının üzerinden koyu koyu, kara kara, gri gri, pare pare, kül rengi bulutlar gelmişti... 
Yavaş yavaş pastel bir renk almıştı uzaklar, sararan yapraklar, kuruyan otlar, vadiler yamaçlar, dağlar, tepeler, bayırlar, düzler… Sarı, kahverengi, kırmızı soluk renkleriyle ağaçlar yarı çıplak kalan dalları ile göklere bakmıştı ellerini kaldırmış Tanrı'ya dua eden bir insanmışçasına…

Börtü böcek yaz konserlerini kesmiş, kuşların cıvıltıları susmuş, yaz otları da sararıp solmuştu, bir ürkek, bir mahzun, bir hazin sessizliğe bürünmüştü doğa... Daha erken olmuştu akşamlar... Bir annenin çocuğunun üstünü usul usul örtercesine, geceler üstünü örtmüştü ovaların, vadilerin, yamaçların, tepelerin, dağların… Her gün daha bir çığlık çığlığa, daha bir bağıra bağıra batmıştı güneş dağların ardından... Alev alev yanmıştı dağlar güneş batarken, korsuz, külsüz, dumansız... Perde perde inmişti karanlıklar. Usul usul basmıştı geceler... Her akşam gün yavaş yavaş bitip, Güneş dağların ardından alev alev çekilip, usul usul batarken, Necip Fazıl’ın ‘’Akşam’’ isimli şiiri gelirdi aklıma;

‘’Güneş çekildi demin,
Doğdu bir renk akşamı.
Bu, bütün günlerimin,
İçime denk akşamı.

Akşamı duya duya,
Sular yattı uykuya;
Kızıllık çöktü suya,
Sandım bir cenk akşamı...''

Aslında Celâlâbad’da her akşam bana, garip bir renk akşamıydı… Aslında Celâlâbad’da her akşam bana, bütün günlerimin içime denk akşamıydı…. Aslında Celâlâbâd'da her gün bana gerçek bir cenk akşamıydı...

***

Böyle bir sonbahar gecesiydi… Şehriyar’la sabahlara kadar süren sohbetlere dalmıştık… Sohbet değildi aslında, Şehriyar anlatır ben dinlerdim… Ya Şehriyar anlatırken not alırdım, ya da konuşmasından (daha doğrusu dersinden) sonra aklımda kalanları yazardım… Şehriyar’ın dersinin tek kişilik sınıfının tek öğrencisiydim sanki…

Şimdi, diyorum ki, iyi ki o zaman bu notları almışım… Yoksa bir otuz yıl sonrası bu konuşmaları (dersleri) hiç hatırlayamazdım…

***

‘’Hayal kurmadan bakmayı, çarpıtmadan dinlemeyi öğren Osman, hepsi bu.’’ diye başlamıştı sözüne. Ve devam etmişti Şehriyar tok bir sesle: ‘’Esasta isimsiz ve şekilsiz olana isimler ve şekiller atfetmeyi bırak. Her idrak- algılama şeklinin öznel (enfüsi, sübjektif) olduğunu, görülen ya da işitilen, dokunulan ya da koklanan, hissedilen ya da düşünülen, umulan ya da hayal edilen her şeyin gerçekte değil zihinde olduğunu idrak et!. İşte o zaman huzuru tadacak ve korkudan kurtulacaksın.’’

Böyle ders verircesine konuştuğunda cümlelerinin arasında suskun dururdu. Sanki benim anlatmak istediğini sindirmemi beklerdi.  Yine böylesi bir suskunluktan sonra devam etmişti: ‘’Sen nedensiz mutluluğun olamayacağını düşünürsün. Bana göre mutlu olmak için herhangi bir şeye bağımlı olmak çaresizliğin son kertesidir.’’ Ve devam etmişti Şehriyar: ‘’Senin bu mutluluk arayışın, kendini mutsuz ve çaresiz hissetmenin asıl nedenidir.’’

***
Hindikuş dağlarından gelip yığılan bulutlar iyice kümelenmiş, bir aslan gibi kükremiş, gürlemişti gökyüzü... Bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlamıştı dışarıda. Şimşekler ve yıldırımlar gecenin en koyu anını bir anda gümüşten bir güneşin aydınlığına kavuşturduğunda Hindukuş Dağları karanlıklar içinden gümüşten bir tablo gibi parlamıştı. Şimşek yansımaları Şehriyar’ın yüzüne vurduğunda mermerden bir heykel gibi görünürdü Şehriyar.

***
Tekrar kısa bir suskunluktan sonra devam etmişti Şehriyar:

‘’Dış hayatın önemsizdir Osman’’ demişti…’’Bir gece bekçisi olarak da mutlu yaşayabilirsin. Önemli olan iç âleminde ne olduğundur. İçsel huzuru ve mutluluğu kazanmak zorundasın. Bu, para kazanmaktan çok daha zordur. Hiçbir üniversite sana kendin olmayı öğretemez. Hemen, şimdi kendin olmaya başla. Senin olmayan her şeyi bir taraf at ve durmadan derinleş. Tıpkı bir kuyu kazan adamın su olmayan her şeyi ata ata su seviyesine inmesi gibi sen de öylece, senin olmayan pek çok şeyi atmak zorundasın, ta ki sahiplenemeyeceğin, senin olmayan hiçbir şey kalmayıncaya kadar. Bakacaksın ki zihnin çengel atıp tutunabileceği hiçbir şey kalmamış. İşte o zaman artık sen kendinsin, kendi nedeni bulunmayan nihai nedensin.‘’

***
Yağmur devam ediyordu dışarıda… Yağmurdan oluşan sular akıyordu her yerden.  Vadilerin yamaçlarına, çatakların girintilerine, derelerin taşlarına, dere kıyılarının kayalarına kafasını vura vura akmıştı sular... Dağların yamaçlarına yaslana yaslana akmıştı sular… Yağmur dindiğinde bulutların arasından sarkan Mehtabın ışıkları altında gümüşten bir nehirmiş gibi, kıvrım kıvrım, büklüm büklüm, döne dolana akmıştı sular... Şırıl şırıl akmıştı yatağında, pırıl pırıl parlamıştı ay ışığında sular... Hiç uyumamıştı sabaha kadar, sabaha kadar akmıştı sular... Toprak rengi, kahverengi, bulanık bulanık akan bütün bu sular İndus Nehri’nin kollarını oluştururlardı.

***
Ben sormuştum, sabaha kadar da anlatmıştı Şehriyar: "insanlar neden kötü alışkanlıkları daha kolay edindikleri halde, iyi alışkanlıkları daha zor edinirler ve neden iyi alışkanlıklarını uzun süre muhafaza edemezler?" diye sormuştum Şehriyar'a..

Soruma soru ile cevap vermişti Şehriyar: "Peki ben sana şöyle bir soru sorayım; eğer iyi tohumu güneşte bırakırsak ve kötü, çürümüş tohumu toprağa gömersek ne olur sence?" Ben de gayet doğal şu cevabı vermiştim: "İyi tohum kuruyacak güneşte, kötü tohum ise hastalıklı filizler verecek ve sağlıklı bir meyve oluşmayacak." 

Bu cevabı bekliyor olacakti ki Şehriyar hiç beklemeksizin şöyle devam etmişti sözlerine: "İnsanlar da bu şekilde davranır. İnsanlar iyilikleri ruhlarında saklayıp filizlerini büyütmektense açığa çıkarıp kayıp ediyorlar, diğer yandan da günahlarını ve kötü taraflarını başkalarından saklamak için en derinlerinde gizliyorlar. Onlar da orada büyüyüp insanı içinden, kalbinden yok ediyorlar."

***

‘’Evrensel olmak nedir?’’ diye sormuştum Şehriyar'a... O da şöyle cevap vermişti:

‘’Seninle temas kuran hiçbir şeyi ayırmamak, ona karşı koymamak, fakat hepsini anlamak ve sevmek evrenselce yaşamak demektir.’’ demişti. Sonra şöyle devam etmişti: ‘’Gerçekten şunu söyleyebilmek; ben dünyayım, dünya bendir, ben dünyada evimdeyim, dünya benimdir. Her mevcut olan benim mevcudiyetim, her bilinç benim bilincim, her keder benim kederim, her sevinç benim sevincimdir diyebilmek – bu evrensel hayattır. Bununla birlikte gerçek varlığımız evren ötesidir.’’
‘’Bu’’ dedim ‘’Bu benim faal bir yaşam fikrinden büsbütün vazgeçmem gerektiği anlamına mı gelir?’’ diye sormuştum.

Demişti ki Şehriyar: ‘’Kesinlikle hayır. Evlenme olacaktır (o zaman henüz bekârdım), çocuklar olacaktır, bir aile geçindirmek için para kazanma olacaktır. Olayların doğal akışı içinde bütün bunlar olacaktır, çünkü kader gerçekleşmelidir; sen onların içinden dirençsiz geçeceksin, görevler geldikçe, onları ister küçük, ister büyük olsunlar, dikkatle ve tam olarak yapacaksın. Fakat genel tutum, sevecen bir bağımsızlık, muazzam bir iyi niyet, karşılık beklemeden sürekli bir veriş hali olacaktır. Evlilikte siz ne bir koca ne de bir karısınız, fakat ikisi arasındaki sevgisiniz. Siz her şeyi düzenli ve mutlu kılan berraklık ve iyiliksiniz. Farkına varırsın ki doğuştan meydana çıkan ve ölümle bitecek olan kişi geçici ve asılsız olandır. Çünkü gelip geçenin varlığı yoktur. O, görüntüsünü gerçeğe borçludur. Sen arzuların ve korkuların pençesindeki o duyusal, duygusal ve entelektüel kişi değilsin. Gerçek kendi benliğini bul. Ben neyim? Bu tüm felsefelerin ve psikolojinin temel sorusudur. Onda derinleş.’’

Anlamakta zorlanmıştım. Demiştim ki; ‘’Benim acil gereksinimlerimin tamamen ötesinde bunlar. Ben ekmek istiyorum, siz mücevher veriyorsunuz. Onlar çok güzel kuşkusuz, fakat ben açım.’’ ‘’Öyle değil’’ demişti Şehriyar.’’ Ve anlatmıştı yavaşça:

'’Ben sana tam da ihtiyacın olanı sunuyorum; uyanışı. Sen aç değilsin, ekmeğe de ihtiyacın yok. İhtiyacın; son vermek, terk etmek, yakalanmış olduğun engellerden sıyrılmaktır. İhtiyacın olduğuna inandıkların, ihtiyacın olanlar değildir. Gerçek ihtiyacını ben biliyorum, sen değil. Sen benim içimde bulunduğum hale dönmek istiyorsun, doğal haline. Düşünebileceğin başka herhangi bir şey bir illüzyon ve bir engeldir. Bana inan ki kendin olmaktan başka hiçbir şeye ihtiyacın yok. Sen bir şeye sahip olmakla değerini artıracağını hayal ediyorsun. Bu, altının kendisine bakır katılmasıyla daha iyi duruma geleceğini hayal etmesi gibi bir şey. Doğana yabancı olan her şeyin terk edilmesi ve reddedilmesi yeterlidir. Diğer her şey boştur.’’

‘’Bunun söylenilmesi yapılmasından daha kolay’’ dedim. ‘’Zihin olmayınca sorun da olmaz’’ dedim. Demişti ki Şehriyar: ‘’Zihnin orada olduğunu sana zihin söylüyor. Aldanma. Zihin hakkında bütün sonu gelmez tartışmaları üreten zihnin kendisidir, kendi korunması, devamı ve genişlemesi için. Seni zihnin ötesine götürecek olan, zihnin kıvrılıp bükülüşlerini ve çırpınışlarını dikkate almayı düpedüz reddetmektir. Varlığın ve yokluğun ötesinde hakiki olanın sonsuzluğu yatar.’’ Sonra yavaşça eklemişti; ‘’Ruh kendisini iyileştirir, ona engel olan zihindir.’’

***
Sorularım bitince tane tane anlatmıştı Şehriyar, ben de tane tane not almıştım;

‘’Evrende her şey iki kere yaşanır; olaylar önce zihinde tasarlanır, sonra da gerçekleşir, tıpkı bir mimarın bir binayı tasarlayıp planını çizmesi ve mühendisin de onu inşa etmesi gibi…’’

‘’Zihinde tasarlanmayan hiçbir şey evrende gerçekleşmez Osman.’’

‘’Düşler kurarız kelimelerle, düşüncelerle ve zamana bırakırız bu düşleri, onlar da tıpkı toprağa düşen tohumlar gibi, zamanla filizlenip gelişirler ve yaşadığımız gerçek olarak karşımız çıkarlar.’’

‘’Yaşadığımız dışsal gerçeklik aslında kendi içsel psikolojimizin somutlaşmış halidir.’’

‘’Her şey düşüncemizde başlar ve onunla somutlaşır.’’

‘’Düşüncelerimiz evrene saldığımız bir frekanstır, düşüncelerimizin evrene bir etkisi ve evrenin de buna bir tepkisi olur.’’

‘’Evrende bir etki ve tepki akışkanlığı içerisinde yaşamaktayız. Ne ekersek onu biçeriz. Buğday eken buğday biçer, arpa eken arpa, domates eken domates. Düşüncelerimiz de evren ektiğimiz tohum gibidirler, zamanla filizlenip gerçek olarak karşımıza çıkarlar.’’

‘’Kendimiz dünyadan ve evrenden ayrı değil, dünya ve evren ile bir bağlantı halinde ve o muazzam evrenin, organik bir bütün olan evrenin bir parçasıyız.’’

‘’Benzer şekilde hep olumsuz kelimeler kullananın ve düşünenlerin, hep karamsar bir ruh halinde içinde olanların iyi olaylarla karşılaştıkları ve mutlu oldukları hiç görülmemişlerdir.’’

‘’Mutlu olmak bir ruh hâlidir, bu ruh hâli de kendimize bağlıdır.’’

‘’Nerede ve kiminle olduğumuz önemli değildir. ‘Nasıl’ olduğumuz ve ‘kendimizi nasıl hissettiğimizdir’ önemli olan.’’

‘’Hem olumsuz duygulara sahip olup, hem de kendimizi iyi hissetmemiz imkânsızdır. Olumsuz düşünce ve mesajların bizlere hiçbir faydası yoktur. Depresyon, öfke, alınganlık, suçluluk duygusu; bunlar olumsuz duygulardır ve kendimizi güçlü hissetmemize izin vermezler.’’

‘’Eğer ortada bir problem varsa buna dışarıdan birisi veya başka bir şey yol açmazlar; kendi düşüncelerimiz kendi problemlerimizi yaratır.’’

‘’Tasalarımız kendi kendini doğrulayan kehanete dönüşüp öngördükleri felaketlere bizleri sürüklerler.’’

Burada Şehriyar ‘’Kendini doğrulayan kehanet düşüncesi’’ için bir hikâye anlatmıştı. Bu kavramın İngilizcesi "Pygmalion Effect" olan eski bir mitolojik öyküden alındığını söylemişti.. Hikâyeye göre Kıbrıs prensi, heykeltıraş Pygmalion, tüm kadınların kusurlu olduğunu düşünüp ideal bir kadının heykelini yapmaya çalışır. Galatea adını verdiği bu eser, o kadar güzel olmuştur ki, Pygmalion kendi eserine umutsuzca âşık olur ve onun gerçek olduğunu düşünmeye başlar. Daha sonra heykel canlanır. Sonra şu inanış ortaya çıkar; ‘’inanılan her kehanet kendini doğrular.’’

Anlatmaya devem etmişti Şehriyar:

‘’Kötü senaryolar yazmak enerji tüketen ve cesaret kıran saplantılı endişelerin uzak akrabalarıdır.’’

‘’Aklını hayatının karışık yönlerine takan, geçmişindeki şanssızlık ve düş kırıklıklarını tekrar tekrar düşünen bir insan aynı şanssızlık ve düş kırıklıklarını gelecekte de yaşamak için dua etmiş olurlar.’’

‘’Yaşadıklarımızın çoğunu geçmişimiz, izlenimlerimiz, biriktirdiklerimiz ve önyargılarımız şekillendirir. Çünkü gerçek; bellek ve algıdan ibarettir. Bunun dışında başka bir gerçek yoktur.’’

Sonra tane tane bu geceyi özetler gibi konuşmuştu Şehriyar: ‘’Yarattığımız dünya bizim düşünce biçimimizin ürünüdür.’’

***
Şehriyar anlatırken bense hep susmuştum, bilincim susmuştu… Şehriyar’ı dinlemiştim, suyu dinlemiştim, geceyi dinlemiştim, evreni dinlemiştim, kendimi dinlemiştim o geceler sabahlara kadar... Dışarıdan güz rüzgârlarının o ürpertici sesi gelmişti sabahlara kadar.

***
Abdera’lı Democritus’u anımsamıştım Şehriyar’dan sonra… Taaa o zamanlar, en küçük atomdan en büyük yıldıza kadar evrende her şeyin devinim içinde olduğunu söyleyen, Hippocrates’in çağdaşı olan Democritus’un şu sözlerini hatırlamıştım:  ‘’İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu kazandığı altın ya da eşyayla bağıntılı değildir. Mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır. Bilge bir kişi her yerde kendini evindeymiş gibi hisseder. Evrenin tümü onurlu bir ruhun evidir.’’

Şehriyar da zaten bunu söylemiyor muydu? Sadece evrenin değil, burada dünyanın bu parçası da benim evimdi… Sadece evrenin değil, burada dünyanın bu parçası da ruhumun eviydi… Dünyada ve evrende her yer benim ruhumun eviydi…

***
Döne dolana yine aynı noktaya gelmiştim ve ''gözlemlenenle gözlemleyenin birliğinden, bütünlüğünden'' bahseden Kuantum teorisinin ana fikrine saplanıp kalmıştım...

Ve öte dağlardan Güneş doğup,  gün yavaş yavaş ışırken, iyi ki buralardayım, bu anı ve anları yaşadım ve yaşıyorum diye, sarı, kahverengi, turuncu, kızıl, tarifi bir imkânsız solgun rengiyle tüm dallarını göklere kaldırarak dua eden ağaçlar gibi Tanrı'ya şükretmiştim.

Gün, karşı tepeden doğmak üzreyken yine Necip Fazıl'ın bu sefer de ''Aydınlık'' şiiri gelmişti aklıma: (son kıtası)

''Sevgilim, kapımı çaldı aydınlık, 
Baygın gözlerimi aldı aydınlık, 
İçimde tıkandı, kaldı aydınlık, 
Bu aydınlık beni boğmak üzredir.''

Aynen şiirde olduğu gibiydi; bu aydınlık beni boğmak üzreydi...

Osman AYDOĞAN  11 Ağustos 2017


Aşkın ve Sevginin Olduğu Yerde


Şu dizeleri Mevlânâ Şems için yazar;

"Aşk geldi; adeta damarlarımda, derimde kan kesildi...
Beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu.
Bedenimin bütün cüz'ülerimi (zerrelerimi) sevgili kapladı.
Benden kalan bir ad; ondan ötesi hep O..."

’’Yalnız ben, Şemseddin diye terennüm etmiyorum;
Bağda bülbüller, dağda keklikler;
Şemseddin, Şemseddin diye terennüm ediyorlar.’’
(Terennüm etmek; şarkı söylemek)

Bu noktada ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ tanımı üzerinde durmak gerekir diye düşünüyorum. Ne yazık ki toplum olarak ilkellikleri yaşadığımız günümüzde bu kavramların içlerini boşalttık, anlamlarını daralttık ve sadece annemizi, kardeşimizi, eşimizi, çocuklarımızı sevdik, sadece onlara ‘’sevgili’’ dedik. Onların dışında kimseyi, kimsecikleri sevmedik... Sevgisiz bir toplum olduk...

Aşk; muhabbettir, şiddetli muhabbettir aşk aslında. Aşk; candan sevmedir. Aşk; karşılıksız sevmedir. Sevgili ise; sevendir, gerçek dosttur. ‘’Aşk’’ın, ‘’sevgi’’nin, ‘’sevgili’’nin ve ‘’özleme’’nin cinsellikle bir ilgisi yoktur. 

Ne yazık ki günümüzde cinnete, sahiplenmeye, ilkelliğe, hayvani duygulara aşk dedik, sevgi dedik. Şems’in, Mevlânâ’nın çağında, zamanında ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ kavramları gerçek anlamlarıyla kullanılıyordu.

Mevlânâ’nın Şems aşkı anlaşılmadığı için şu dizeler dudaklarından dökülür Mevlânâ’nın;

"Herkes kendi zannınca benim yârim oldu,
içimdeki esrarı (sırları) kimse araştırmadı.
Benim sırrım, feryadımdan uzak değildir.. lakin,
Her gözde onu görecek nûr,
Her kulakta onu işitecek kudret yok..."

Mevlânâ Şems’i kaybettiğinde onu maddeten olmasa da manen kendinde bulduğunu şu dizelerle dile getirir:

“Beden bakımından ondan uzağız amma; 
Cansız bedensiz ikimiz de bir nuruz;
İster O’nu gör, ister beni...
Ey arayan kişi! Ben O’yum, O da ben”

Aşkı bilen Mevlânâ aşkı şöyle tarif eder;

"Küfür geceyse,
İman, o geceyi aydınlatan mumdur.
Ama aşk gündüzdür.
Ve gündüz gelince iman küfre der ki;
hadi gidelim
Bizim burada bir lüzumumuz kalmadı'"

Aşk; muhabbettir, şiddetli muhabbettir, tek bir ruh olmaktır aşk aslında. Aşk; candan sevmedir. Aşk; karşılıksız sevmedir. Sevgili ise; sevendir, gerçek dosttur. ‘’Aşk’’ın, ‘’sevgi’’nin, ‘’sevgili’’nin ve ‘’özleme’’nin cinsellikle bir ilgisi yoktur.

Aşkın ve sevginin olmadığı yerde ise küfür vardır.

Bakın etrafınıza, bakın basına, medyaya, TV programlarına, bakın kürsülere, bakın hatiplere... Bakın sokaklara, caddelere, trafiğe, kahvelere... Sadece ve sadece küfür var... Niye? Çünkü aşk yok aşk! Çünkü sevgi yok sevgi!

Sakın ola ki küfrü sadece bir hakaret olarak anlamayın, algılamayın; ilgisizliğin, tedbirsizliğin, pişkinliğin, hoyratlığın, kabalığın, küstahlığın, eğitimsizliğin, vasatlığın, kinin, nefretin, açgözlülüğün, sevgisizliğin en uç noktasıdır küfür...

Aşkın ve sevginin olduğu yerde ise küfrü ve karanlığı aydınlatmak için muma bile lüzum kalmaz.

"Küfür geceyse,
İman, o geceyi aydınlatan mumdur.
Ama aşk gündüzdür.
Ve gündüz gelince iman küfre der ki;
hadi gidelim
Bizim burada bir lüzumumuz kalmadı'"

Kıyılarda köşelerde, kuytularda derinlerde nadiren aşk ve sevgi kırıntıları kalmışsa da ne yazık ki:

''Her gözde onu görecek nûr,
Her kulakta onu işitecek kudret yok..."

Olsaydı eğer bu toplumda bir gıdım sevgi ve aşk; toplum eşşekten düşmüş Acem karpuzu gibi ikiye bölünmezdi, eğitim diye çocuklarımızın yaşama sevinci hoyratça budanmazdı, insanlarımız; ilgisizliğin, tedbirsizliğin, pişkinliğin, hoyratlığın, kabalığın, küstahlığın, eğitimsizliğin, vasatlığın, kinin, nefretin, açgözlülüğün ve sevgisizliğin en uç noktası olan küfrün ateşine atılmazdı...

Bu toplumu canlı canlı kara toprağa gömen, diri diri alav alev küfrün ateşlerinde yakan sevgisizliktir...

Osman AYDOĞAN  10 Ağustos 2017


Eğreti Burjuvalar


Konuya girmeden önce ‘’demokrasi’’, ‘’aristokrasi’’ ve ‘’burjuva’’ kavramlarını açılayarak bu kavramlar üzerinde kişisel düşüncelerimi kısaca açıklamak istiyorum.

Önce ‘’Demokrasi’’ kavramı;

‘’Demokrasi, öncelikle burjuva demokratik devriminin ve sanayi devriminin bir ürünüdür, üretim, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi ile gelişir, ekonomik ilişkiler ve bunun üzerinde gelişen sosyal ilişkilere dayanır. Tabanda demokrasinin temelleri atılmamışsa, üstte ne kadar çabalanırsa çabalansın Batı tipi bir demokratik toplum ve demokratik işleyiş kurulamaz. Doğu tipi politikacının sürekli dini politikaya alet edişi de demokrasi için en büyük engeldir. Ayrıca batı tipi bir demokrasi için Batı tipi bir aristokrasiye de ihtiyaç vardır. Aristokratı olmayan toplumlar uygarlaşamazlar.’’

Bu cümleyi anlamak ve yorumlamak için bazı alt yapı olacak kavramların bilinmesine ihtiyaç vardır diye düşünüyorum. Bu nedenle de bu cümleyi parça parça irdelemek istiyorum:

''Demokrasi, öncelikle burjuva demokratik devriminin ve sanayi devriminin bir ürünüdür.'' Bu cümlede geçen iki kavram var; ‘’burjuva demokratik devrimi’’ ve ‘’sanayi devrimi’’. Ne yazık ki bu iki kavram da bize ait değil. Öncelikle bu iki kavramın iyi anlaşılması gerekiyor. Bizde olmayan iki kavram: ‘’Burjuva demokratik devrimi’’ ve ‘’sanayi devrimi’’. 

İkinci cümle birincinin devamı; ‘’üretim, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi ile gelişir, ekonomik ilişkiler ve bunun üzerinde gelişen sosyal ilişkilere dayanır.’’ Buradaki kavramlar daha farklı; ’'üretim toplumu’’, ''bilgi toplumu'', ‘’bilgi ekonomisi ‘’, ''ekonomik ilişkiler’’ ve ‘’sosyal ilişkiler’’. Burada da epey bi fırın ekmek yememiz gerektiğini düşünüyorum.

''Tabanda demokrasinin temelleri atılmamışsa, üstte ne kadar çabalanırsa çabalansın Batı tipi bir demokratik toplum ve demokratik işleyiş kurulamaz.'' Burası işte sorunun başladığı nokta, zurnanın zırt dediği yer, bizde olmayan iki kavram; ‘’Batı tipi bir demokratik toplum’’ ve ‘’demokratik işleyiş’’.

''Doğu tipi politikacının sürekli dini politikaya alet edişi de demokrasi için en büyük engeldir.'' Bakın, burada nankörlük etmemek lazım, bu iki kavram da bize ait, patentini başkalarına verdirmeyiz; ‘’Doğu tipi politikacı’’ ve ‘’dini politikaya alet etmek’’.

''Ayrıca Batı tipi bir demokrasi için batı tipi bir aristokrasiye de ihtiyaç vardır. Aristokratı olmayan toplumlar uygarlaşamazlar.'' Her halde sorun burada. Burada yine bizde olmayan bir kavram; ‘’Batı tipi aristokrasi’’.

Şimdi de ‘’Aristokrasi’’ ve ‘’Burjuva’’ kavramları;

Ancak ‘’aristokrasi’’ ile ‘’burjuvazi’’yi karıştırmamak için önce şu ayrımı yapmak lazımdır: Aristokrasi; bir ülkenin yönetimini imtiyazlı ve genellikle soya bağlı soylular topluluğun yürütmesi olarak bilinmektedir. Ekonomik, toplumsal ve siyasi gücün soylular sınıfının elinde bulunduğu tarihi yönetim biçimi olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla aristokrasi; moral değerlerin, simgelerin ve toplum kültürünün ön planda olduğu bir yapılanmadır. Burjuvaziyi ise, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan şehirli kişilerin oluşturduğu sosyal sınıf olarak tanımlayabiliriz. 

Bu nedenle alt gelir düzeyine mensup bir burjuva örneği göremeyiz, lakin zor koşullar altında yaşasa da, aristokrat genlerinin gereğine uygun olarak vakar içinde yaşayan fakir ama gururlu aristokratlar görmek mümkündür.

Entelektüeller, özellikle sol tandanslı entelektüeller genellikle ‘’Burjuva’’ deyince burun kıvırırlar. Ancak burjuvayı burjuva yapan parasal gücü yanında sahip olduğu değerler olduğunu görmezden gelirler. Bu değerler; eğitim, kültür, yaşam biçimi, insan ilişkileri ve dünya görüşüdür. Burjuvalar bu değerleriyle toplumun önünde koşarlar. Yaşam biçimleri, eğitimleri, kültürleriyle topluma örnek olurlar. Ortak değerlerin, sanatın, kültürün gelişmesine destek verirler. Bilim adamlarını, sanatçıları hem manevi olarak hem de maddi olarak desteklerler.

Çoğunluk Almanya ve Avusturya’da ama Avrupa’nın hemen her ülkesinde bizzat yaşayarak gördüm, bazıları ile de tanıştım bu aristokratları ve burjuvaları. Kimisi konttu, kimisi düktü, kimisi prensti…

Hepsinin de sarayları, şatoları, kaleleri vardı ve bu saraylarda, şatolarda, kalelerde ne vardı biliyor musunuz? Kütüphaneler, sanat eseri koleksiyonları, kimisi edebiyata, felsefeye, müziğe hami olmuş, edebiyatçıları filozofları, müzisyenleri korumuşlar, sübvanse etmişler, kimisi bilim adamlarına hami olmuşlar, onları desteklemişler, toplumsal yaşayışı, sosyal ilişkileri onlar geliştirmişler. Saymakla bitmez.

Bizde karşılığı var mıydı aristokrasinin? Hayır... Bizde karşılığı var mıydı burjuvazinin? Yine hayır... Peki bizde karşılığı ne idi aristokrasinin ve burjuvazinin? Ağa mı, bey mi, han, eşraf mı, şeyh mi, şıh mı? Yukarıda anlattığım gibi Batı tipi aristokrasi ve burjuva anlamında bunların hangilerinin kütüphanesi vardı, hangilerinin edebiyatçısı, filozofu, sanatçısı, müzisyeni, ressamı, bilim adamı vardı? Hangi toplumsal yaşayışı, hangi sosyal ilişkileri geliştirmişlerdi? Koskocaman bir ''yoktu'' cevabıdır sonuç!

Geçmiş neyse de günümüze bakalım! Türkiye kadersiz bir ülkedir çünkü bizde sorun günümüzdeki Koç gibi, Sabancı gibi ağaların (burjuvazinin) sayısının birer birer olmasıdır. Keşke ülkede onlarca Koç ve onlarca Sabancı olsaydı!

Keşke ülkede onlarca Koç ve onlarca Sabancı olsaydı günümüzde yaşadığımız ve şikâyet ettiğimiz sorunların da hiçbiri olmazdı. İngiliz devlet adamı Cecile Rhodes bu iddiamı desteklercesine şöyle derdi: ‘’İmparatorluk… Ekmek peynir meselesidir. Eğer iç savaşı önlemek istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.’’

Bu ülkede onlarca Koç ve onlarca Sabancı olsaydı bunların anti tezi olarak sağlıklı bir sosyal politika da gelişirdi. Bakın işte bizde olmayan bir kavram daha ortaya çıktı; ‘’sosyal politika’’. O da ne ola ki?

Genel evrensel diyalektik gerçektir; tez, antitez, sentez. Bizde tez olamayınca, antitez de olmuyor, sentez de… Anti madde üzerinde çalışacaksanız önce maddenizin olması lazım! Öyle değil mi?

Şimdi gelelim esas konumuza... Konumuz: Burjuvazi.. Türkiye'deki eğreti burjuvazi...

Canan Barlas’ın, "Eğreti Burjuvalar" (Merkez Kitapçılık, 2007) isimli güzel bir kitabı var.

Canan Barlas kitabında günümüzdeki Türk burjuvazisinin durumunu anlatıyor, onların İnsan ilişkileri, dostlukları, yemek yemeleri, davetleri, düğün ve cenaze törenleri gibi çarpık ve karmaşık yaşam biçimlerini sergiliyor.

Canan Barlas, Türk burjuvazisinin bu yaşam biçiminin, geleneklerle, dinle ve de Batı standardıyla bir ilgisinin olmadığına dikkati çekiyor. Canan Barlas kitabında diyor ki; "üçüncü kuşaktan dördüncü kuşağa geçen büyük sermaye sahiplerinin çoğu, durmuş oturmuş burjuvaların taklitleri bile değiller. Bizim burjuvalarımızın çoğu son derece eğreti ve yapaydır."

Canan Barlas, kitabında şöyle devam ediyor; "Bizde büyük sermaye daha çok Anadolu'dan gelenlerin elinde birikti. Ve onlar burjuvalaşamadılar. Çünkü kendilerine özgü yaşam tarzı üretemediler. Batı taklidi yaptılar. Ve de içlerine sindiremediklerinden, bunu bile beceremediler. Burjuvalaşmak için krema oluşturmak gerekir. Bunun için bilgi, düzen, yaşam tarzı, dürüstlük, doymuşluk, yaşamışlık gerekir. Köksüz insanların bu kremayı oluşturması mümkün değildir.’’

“Bizde ne burjuva sınıfı var ne de elit bir sosyete. Taklitçilik üzerine kurulmuş, hiçbir değer üretmeyen sermaye sınıfı var ve bunlar da demokrasiye sahip çıkmazlar.”

Canan Barlas kitabı ile ilgili olarak kitabının yayınlandığı 2007 tarihinde çeşitli gazetelere verdiği bir röportajlarda özetle şunları söylüyor:

‘’Hayat bizi bir kere daha tasnif ediyor. Eşyanın önündekiler ve eşyanın arkasındakiler. Yani 'değerliler' ve 'önemliler' tasnifi. Değer, sermaye dışı bir üst ahlak arayışı, bir var olma biçimidir. İnsan için anlamlılık ve kalıcılık önemde değil değerdedir. Önem, konuma ve imkâna göre değişir ve insanın dışındadır. Değer ise zaman, zemin, imkân ve konuma göre değişmez, o çünkü insanın içindedir. Önem insana verilir ve alınır, değeri ise insan kendi emeği ile iç dünyasında üretilir ve kalıcıdır.

İnsanın iç zenginliği olan zihin ve vicdanla aranan, bulunan, ortaya çıkarılan, yaşanan ve paylaşılan bir büyük erdemdir, bir büyük oluştur değerler dünyası. İnsan değerler dünyasında bir yolculuğu çıkmak ister ama görsel iktidar ve görsel algıların ona atfettiği öneme aldanır ve yoldan çıkar.

Son yirmi yılda Anadolu'daki esnaf ve zanaatkârlar sınıf atladılar, sermaye sahibi oldular, yer değiştirdiler. Fakat bu tür geçişlerde hızlı bir değer kaybı oluyor…

Yerleşik sermaye sahipleri var, sonradan gelenler var. Yerleşik sermaye sahipleri birbirlerinin içindeler. Sonra Anadolu'dan gelenler oldu. İlk gelenler uzlaştığı için biriktiler. Kendilerini batıcı yaptılar. Fakat sonra gelenlerin üstünden akıyor, bu tavır, davranış ve tercihlerine yansıyor. Bizim değerlerimize sahip çıkmak yerine ortada kalmışlık var, bir onu yapıyorlar bir bunu yapıyorlar. Bunların bir mutfak kültürü dahi yoktur. Batı kültürüne yakın dururlar ama o da üzerlerinde eğretidir. Anlamadıkları halde Mozart dinlerdiler, Türk müziğini küçümsediler uzun süre. Yabancı biri geldiğinde pop dinletiyorlar. Hâlbuki halk burada daha iyisini yapıyor, daha tutarlı, daha kimlikli.''

Kısaca diyor ki kitabında Canan Barlas; ''Burjuvalılaşma kendini yetiştirmeyi, kendini aşmayı gerektirir. Burjuva sınıfı ancak bunu becerebilirse toplumun önünde koşar. Beceremezse 'eğreti burjuva' olur.'' Canan Barlas kitabında ve söyleşisinde söylemiyor ama onu da ben söyleyeyim; eğreti burjuva da değil topluma önderlik etmek, yalaka ve yandaş burjuva haline gelip topluma yük olur.

Bu ülke sadece ''aydın'' karanlığında alev alev yanmıyor… Ülke yanarken niteliksiz ve eğreti burjuvazisi de bu yangına epey odun taşıyor… Dolaysıyla ne Cumhuriyet gelişiyor ülkede ne de demokrasi!

Bir ülkenin demokrasisinin içi boş, aydını liboş, burjuvazisi de eğreti, yandaş ve bir kısmı da FETOŞ ise o ülkeden hayır gelir mi?

Gelmiyor zaten!

Osman AYDOĞAN  9 Ağustos 2017


Muhanned.

Kadir Mevlâm senden bir dileğim var!

‘’Muhannet’’; bir sıfat olarak kullanılan Arapça kökenli eski bir kelimeydi... Ne olduğunu şimdilerde unuttuuuuk gitti... Unutmuştuk aslında! Birebir Türkçe karşılığı ''ihanet eden'' anlamındaydı. Ancak; ‘’alçak’’, ‘’korkak’’, ‘’kalleş’’, ‘’namert’’, ‘’hain’’ gibi bütün olumsuzlukları ve sevgisizlikleri de içerecek şekilde kullanılmaktaydı. ‘’Muhannet’’in kelime anlamı böyleyken halk arasında daha çok ‘’yaptığı iyiliği lütuf gören, iyiliği karşıdakinin yüzüne vurmak için yapan’’ gibi bir anlamda da kullanılırdı.  Köy yerlerinde genellikle ‘’muhanat’’ derlerdi.

Anadolu insanı işte bu ‘’muhannet’’ten çok çekmiştir... Musallat olmuştur ‘’muhanned’’ Anadolu insanının başına. Bu nedenle de hep Anadolu türkülerinde kendisine yer bulmuştur ‘’muhannet’’…''Muhanned''den muzdarip türkülerden örnekler verecek olursak, kısaca şu türküleri söyleyebiliriz: 

Muharrem Akkuş’tan alınan bir Erzurum türküsü olan ‘’Kırmızı gül demet demet’’ adlı türküde şöyle geçerdi ‘’muhannet’’:

‘’Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Gitti gelmez o muhannet
Şol revanda balam kaldı’’

(Türküde geçen ‘’Revan’’, Erivan'ın kısaltılmış şeklidir.)

Âşık Hüdai’den alınan türküde de şöyle geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Lokma yeme muhannetin elinden
Kurtulaman sonra acı dilinden
Namertlerin kaymağından balından
Merdin kuru yavan aşı makbuldür’’

TRT sanatçısı Mehmet Seske`nin derlediği ‘’Yollar seni gide gide usandım’’ türküsünde de şöyle geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Yollar seni gide gide usandım
ayağıma diken battı gül sandım
di yörü yörü de muhannet gelin
ben de seni bir vefalı yar sandım
de gidinin kızı senden yar olmaz’’

Bir Karacaoğlan şiirinde de şöyle geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Ben güzele güzel demem
güzel benim olmayınca
muhannetin kahrını çekmem
gel deyip de gelmeyince’’

Ozan Şekip Şahadoğru’nun ‘’Niye gamlanırsın divane gönül’’ isimli türküsünde de (uzun hava) geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Aman niye gamlanırsın divane gönül
elbet bir gün bu kış gider yaz gelir vay vay
ben dertliyim diye etme şikâyet
oy oy ölürüm muhanet, vay gurbet yetmez mi vay vay
gerçeklere cahil taşı vız gelir
âşıklara böyle cefa az gelir vay vay’’

Turhan Alicı’nın derlediği bir Erzurum türküsünde de geçerdi ‘’muhannet’’;

‘’Muhannedi sevenin 
yüreğinde yağ olmaz 
şal yüzün dönmüş vurgun vurmuş civan olmuş 
puşta bel bağlama’’ 

Bu türküde de ‘’muhanned’’; ‘’puşta bel bağlamak’’ olarak tanımlanmıştır.

Bütün bu türküler güzel de ‘’muhannet’’ en güzel Nurettin Dadaloğlu tarafından derlenen bir Adana türküsünde geçer: ''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var.'' (Mehmet Özbek, ''Folklor ve Türkülerimiz'' adlı kitabında yöre olarak Erzincan bilgisini vermektedir.) 

''Kadir Mevlâm senden bir dileğim var
Beni muhannete muhtaç eyleme
Beni muhannete muhtaç eylersen
Kara topraklara garkeyle beni

Muhannetin suyu bulanık akar
Aktığı yerleri sel olur yıkar
İyilik etmeden başına kakar
İşte böylesine muhtaç eyleme

Muhannetin sözü zehirden oktur
Hüsnü kereminle rahmetin çoktur
Sağ elin sol ele faydası yoktur
Sağ gözü sol göze muhtaç eyleme''

İşte bu türküyü de yine eskilerden 2014 yılında kaybettiğimiz Hacer Buluş söylerdi. Bağlantısını da yazımın sonunda veriyorum… Türküde ilk iki kıt'a söylenmektedir. Dinlemeye değer diye düşünüyorum... (Cahit Öztelli "Evlerinin Önü" adlı araştırmasında aynı türküyü farklı şekilde vermektedir. S.82-83. Türkünün bu halini de yazımın sonunda veriyorum.)

Yazımın girişinde anlatmıştım ya Anadolu insanının işte bu ‘’muhanned’’ten çok çektiğini, ‘’muhanned’’in Anadolu insanının başına musallat olduğunu, bu nedenle de ''muhanned''in hep Anadolu türkülerinde kendisine yer bulduğunu... Ve ''muhanned''den muzdarip türkülerden örnekler de verdim ya...

Ülkemizde son yıllarda yaşanan gelişmeler sanki unutulmuş olan ''muhanned''in canlanarak bu topraklara, bu insanlara tekrar musallat olduğunu gösteriyor. Çünkü son zamanlarda; TV'lerde, ekranlarda, basında, açık - kapalı oturumlarda, sokaklarda, meydanlarda; sanattan edebiyata, futboldan ticarete, eğitimden yönetime, sosyal hayattan siyasete, din hayatından devlet hayatına o kadar çok ''muhanned'' görüyoruz ki!...

Ben kısaca ''muhanned'' diyorum ama daha açık ifade ile toplumun bütün bu alanlarında sevgisiz, ötekileştirici, ayrıştırıcı, dışlayıcı ve nefret söylemleri çoğalıyor, sürekli hasetten, garezden, kinden, intikamdan bahsediliyor, yeni bir devlet kurmaktan söz ediliyor. Sanırsınız ki Anadolu Timur istilası altındadır, sanırsınız ki Anadolu Yunan işgali altındadır, sanırsınız ki Anadolu fetret devrindedir. Sanki Anadolu Anadolu olalı, Türkler Türk olalı, bu millet millet olalı böylesi bir ''muhannet'' görmemiştir… 

Bir Yunan atasözü derdi ki; ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir.'' Ve devam ederdi Yunan atasözü; ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’ Bir Japon atasözü ise: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır’’ derdi. Acaba diyorum etrafımızdaki çirkinlikler sıkça kullanılan bu sevgi içermeyen ''muhanned'' sözcüklerinden dolayı mı oluyor? TV'lere çıkan siyasetçilere, sözde âlimlere bakıyorsunuz, onların sîretsiz sûretlerine bakıyorsunuz; nûrsuz yüzlerinde bir şiddet, bir celâl ifadeleri, dillerinde ruhsuz, sevgisiz  ''muhanned'' sözcükleri...

Bizim artık ''muhanned'' değil de ''muhabbet'' sözcüklerine ihtiyacımız yok mudur? ''Muhanned''den çektiği bu insanların yetmemiş midir? ''Muhabbet'' bu insanlara hak değil midir? Bu topraklara hep ''muhanned'' mi revadır?

Bizim artık sanattan edebiyata, futboldan ticarete, eğitimden yönetime, sosyal hayattan siyasete, din hayatından devlet hayatına ''muhabbet kuşu'' olma zamanımız gelmemiş midir?

''Muhabbet'' ehli olan Mevlâna'nın, Yunus Emre'nin, Hacı Bektaşî Veli'nin, Ahmet Yesevî'nin torunlarının ''muhanned''e muhtaç olmaları ve ''muhanned''den muzdarip olmaları ne yaman bir çelişkidir? 

Ozan Şekip Şahadoğru yukarıda verdiğim ‘’Niye gamlanırsın divane gönül’’ isimli türküsünde diyordu ya;

‘’Aman niye gamlanırsın divane gönül
elbet bir gün bu kış gider yaz gelir vay vay’’

Evet, ozanın da söylediği gibi o kadar gamlanmaya gerek yok! Elbet bir gün bu kış gider yaz gelir ülkemize.... Elbet bir gün ''muhanned'' gider de ''muhabbet'' gelir ülkemize... Elbet bir gün bu ''sevgisizlik'' gider de ''muhabbet'' ve ''sevgi'' gelir ülkemize... Bizler görmesek de...

Umulur ki ''Bad-el harab-ül Basra!'' (Basra harab olduktan sonra) gelmez ''muhabbet'' ve ''sevgi'' ülkemize... ''Kazan aşka geldi, kömür tükendi, akıl başa geldi, ömür tükendi" misali..

İşte bu nedenledir ki kadir Mevlâm senden bir dileğim var, bizi muhannete muhtaç eyleme!

https://www.youtube.com/watch?v=zhvMQ83nLcE

Osman AYDOĞAN  7 aĞUSTOS 2017

Cahit Öztelli "Evlerinin Önü" adlı araştırmasında aynı türküyü şu şekilde vermektedir:(s.82-83) 

Kadir Mevlâm senden bir dileğim var

Kadir Mevlâm senden bir dileğim var
Beni muhannete muhtaç eyleme
Yedi deryalara gark eyle beni
Yine muhannete muhtaç eyleme

Muhannetin suyu dolayı akar
Değdiği yerleri od olur yakar
Eyilik etmeden başına kakar
Yine muhannete muhtaç eyleme

Muhannetin sözü pareli oktur
Lutfuna kerem et ihsanı çoktur
Sağ elin sol ele faydası yoktur
Yine muhannete muhtaç eyleme

Ben dertliyim Hak ayırsın işimi
Kaygılara saldım garip başımı
Varsın kurtlar kuşlar yesin leşimi
Yine muhannete muhtaç eyleme



Ay Osman!


Sanırım altmışlı yılların ilk yarısıydı... O zamanlar TV yoktu, her evde de radyo yoktu. Bizim radyo da lambalı idi, elektrikle çalışır, çalışması için de bir süre lambanın ısınması beklenirdi. Ancak kasabamızda da gündüzleri elektrik de yoktu. Bir jeneratör hava kararınca çalışır, gece saat 23.00'de de kapanırdı. O zaman TRT yoktu, bize ulaşan sadece Ankara Radyosu vardı. (Ankara Radyosu, diğer radyolarla birlikte, 1 Mayıs 1965'de Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'na -TRT- devredilmişti)

''Burası uzun dalga 1648 m Ankara radyosu'' anonsuyla başlardı yayın ve ‘’Şimdi Yurttan Sesler Programını dinliyorsunuz’’ diye devam ederdi… (Geçtiğimiz yıllarda da TRT uzun dalga yayınlarına anlamsız bir biçimde son verdi.) Rahmetli Nimet ablamla beraber, o zaman TV'nin söylentisi vardı ki radyonun küçük ekranından içine bakarak söyleyen kişiyi görmeye çalışırdık…

O zamanlar bu ‘’Yurttan Sesler’’ programında sözüyle, müziğiyle; insanın ruhunu dinlendiren, besleyen, hüzünlü de olsa gülümseten, kendimizi eşlik ederken bulduğumuz, çoğunda da kendimizi bulduğumuz ve tekrar tekrar dinlediğimiz türkülerimizi dinlerdik… İnsanın bu topraklarda doğmasına şükür ettirecek, iyi ki anadilimiz Türkçe dedirtecek türkülerimizdi bu türküler. Bu türkülerde; Muazzez Turing’i dinlerdik, Muzaffer Akgün’ü dinlerdik, Aliye Akkılıç’ı dinlerdik, Neriman Altındağ Tüfekçi’yi dinlerdik, Nezahet Bayram’ı dinlerdik, Ülkü Beşgül’ü dinlerdik, Bedri Ayseli’yi dinlerdik, Seyit Al’ı dinlerdik, Yıldız Ayhan'ı ve kocası Ahmet Gazi Ayhan’ı dinlerdik, … Şimdikiler gibi değillerdi onlar… Her şeyleri ile tam bir sanatçı idiler… Beyefendi idiler… Hanımefendi idiler… Bizler bu türkülerle kendimizi bulmuştuk…

Daha önceleri sizlere bu türkülerden bir Diyarbakır türküsünü anlatmıştım: Celal Güzelses’in sözlerini yazdığı, Neriman Altındağ Tüfekçi’nin derlediği bir Diyarbakır türküsünü : ’’Bahçada yeşil çınar’’ diye… Daha sonra Yıldız Ayhan’ın söylediği bir Konya türküsünü : ‘’Fırın Üstünde Fırın’’ diye.. Sonra da kendi sesinden türküsünü dinlerken için için, hıçkırık hıçkırık ağlayan Nezahet Bayram’dan ‘’Mendilimin yeşili’’ türküsünü anlatmıştım…

Bugün de size Muazzez Turing’in bir türküsünün bağlantısını vereceğim... Ama önce Muazzez Turing’i sizlere kısaca tanıtmak istiyorum

Muazzez Turing; sesi, yorumu, derlemeleri ve besteleriyle Türk halk müziğinin en unutulmaz sanatçılarından birisiydi. İnsanın gönül telini titreten çok farklı bir ses tınısı vardı, şu ana kadar dinlediğim hiçbir ses sanatçısında duymadığım bir tınıydı bu tını, bir nasıl tını bu tını anlatamam ben…

Muazzez Turing’in derleyerek yorumladığı türkülerinden bazıları şunlardı: ‘’Mektebin bacaları’’, ‘’Şu karşı yaylada göç katar katar’’, ‘’Bu yara gizli yara’’, ‘’Havuz başının gülleri’’, ‘’Makinem makinem (bağlama eşliğinde söylenen sevdiğini askere/gurbete gönderme ağıtı)’’, ‘’Anacan bağrımı can eylemişem’’  ve de her halde içinde ismim geçtiğinden olacak çok da beğendiğim ‘’Ay Osman’’ isimli türküleri… Özellikle, merakınız varsa eğer ‘’Mektebin bacaları’’ ve ‘’Şu karşı yaylada göç katar katar’’ isimli türkülerini kendi sesinden dinlemenizi isterim…

Bugün neden Muazzez Turing’den bahsediyorum biliyor muşunuz? Bugün 05 Ağustos Muazzez Turing’in vefat yıldönümü de ondan!... Muazzez Turing 1923 doğumludur, 88 yaşında iken 05 Ağustos 2011 tarihinde de bu fani dünyadan göçer gider… Görün bakın TV’lerde, radyolarda, yıllarca hizmet ettiği TRT'de, boyalı basında hiç anan var mı bu sanatçımızı? Sanatçılarımıza karşı bu nasıl bir vefasızlıktır değil mi? Allah rahmet eylesin…

Sizlere çok sevdiğim (dedim ya içinde belki de ismim geçtiğinden olacak) Muazzez Turing'in ‘’Ay Osman’’ isimli türküsünün aşağıda önce bağlantısını sonra da sözlerini veriyorum… Bu türkü TRT repertuvarında yöre olarak Kuzeydoğu Anadolu diye verilmektedir. Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.

Muazzez Turing türküde ''Giderem gelirem ardıma düşme ay Osman'' derken üstüme alınırım, etrafıma bakarım ''bana mı diyor'' diye...

Muazzez Turing türküde ''İlahi canım al yarimi alma ay Osman'' derken, ''uyandım yanımdan nazlı yar uçmuş ay Osman'' derken, ''yörüha yörüha küsmüşem senden, ayrılık badesin içmişem elden ay Osman'' derken o tını, o ses benim yüreğimi dağlar, içimi burkar, ciğerimi yakar...

''Yörüha yörüha küsmüşem senden
Ayrılık badesin içmişem elden ay Osman''

Türküyü dinlerken de beni hatırlayasınız! Olmaz mı?

Osman AYDOĞAN  6 Ağustos 2017

https://www.youtube.com/watch?v=tugjU1uQhIw

Ay Osman

Sabahın yemişi bir tane vişne
Giderem gelirem ardıma düşme ay Osman
Yörüha yörüha küsmüşem senden
Ayrılık badesin içmişem elden ay Osman

Sabahın yemişi bir tane elma
İlahi canım al yarimi alma ay Osman
Yörüha yörüha küsmüşem senden
Ayrılık badesin içmişem elden ay Osman

Sabahın yemişi bir tane kişmiş
Uyandım yanımdan nazlı yar uçmuş ay Osman
Yörüha yörüha küsmüşem senden
Ayrılık badesin içmişem elden ay Osman




Git Bahâr


Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 

Bahar bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

 Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

Hâlide Nusret Zorlutuna

(‘’Peymâne’’: Osmanlıca bir sözcük ‘’Kadeh’’ demek, ‘’Kâşane’’ ise ‘’süslü köşk’’, ‘’saray’’ demek.)

"Kadın yazarların annesi" (ümmül muharrirat) olarak anılan, romancı Emine Işınsu'nun annesi ve yazar Pınar Kür'ün teyzesi olan Hâlide Nusret Zorlutuna’nın ‘’Git Bahâr’’ (1919), ‘’Ağla Bahâr’’ (1921), ‘’Gel Bahâr’’ (1936) ve ‘’Bahâr Geldi’’ (1949)  isimli şiirleri bir birinin devamı niteliğinde olan şiirlerdir. Şair, Mondros mütarekesiyle başlayan makûs kaderi, tedrici olarak esaretten kazanımlara, kurtuluşa uzanan ulusal başarıları anlatmaktadır birbirinin devamı olan bu şiirleriyle; “Esaret’’ (Git Bahâr), ‘’Yas’’ (Ağla Bahâr), ‘’Çağrı’’ (Gel Bahâr) ve ‘’Muştu” (Bahâr Geldi) olarak.

Hâlide Nusret ipek kalpli bir şair olarak tanınıyor. Sevdiği gençle nişanlanıyor fakat ailelerin anlaşmazlıkları sonucu nişan yüzüğünü iade etmek zorunda kalıyor. Bu kadar narin ve nahif ruhlu olan Sanatkâr ve Şair Hâlide Nusret; yıkılışlar, devrilişler ve savaşların eşliğinde şahsiyetini inşa ediyor. 1926 yılında Süvari Yarbay (sonra da General) Aziz Vecihi Zorlutuna ile evleniyor… 

Yukarıda metnini verdiğim ‘’Git Bahâr’’ isimli şiirin yazılma nedeni, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesiyle memleketin içine düştüğü karanlık halin anlatılmasıdır. Bahârın saadet duygusunu yok eden, vatanın esaretidir. Şairin burada kasdettiği mevsim de ilkbahar değil, sonbahar mevsimidir.

Kapısı kilitli, mihrabı bomboş 
Mabettir orası, meyhane değil…

Şair bu dizeleriyle Türk yurdunu, kutsiyetiyle bir mabede benzetmiştir. Mabed ehli, uyanıktır, gaflet perdesini aralamıştır. Miskinlerin, sarhoşların pineklediği bir mekân, yani meyhane değildir.

‘’Kalbime girme, o kâşane değil!..’’ derken Şair yurdun işgaliyle kalbinin, kırık, karanlık ve harap olduğunu anlatıyor... O kalbinin kâşane olabilmesi için ülke üzerindeki kara esaret bulutunun kalkması gerektiğini dile getiriyor.

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahar bakışların yine pek sarhoş 

Şair sanki bu şiiriyle (Git Bahâr); ülkenin o karanlık günlerini ve o karanlık günlerden nasıl kurtulduğunu, bu yüce Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlamayan, tarihini bilmeyen, bilmeden ahkâm kesen, tarihini çarpıtan, Arap - Osmanlı hayranı, bu çağdaş Cumhuriyeti bir çiftliğe, bu köklü devleti bir aşirete, bu yüce Türk milletini bir ümmete dönüştürmek isteyenlere sesleniyor.

Şair bu seslenişte, ''Mâbettir orası, meyhane değil!'' derken; ''Cumhuriyettir orası, çiftlik değil!'', ''Devlettir orası, aşiret değil!'',  ''Meclistir orası, saray değil!'', ''Millettir orası, ümmet değil!'' diye cesurca haykır haykır haykırıyor...

Bunları dedikten sonra da kara kışın habercisi o sonbahâr'a isyan ediyor şair; ''Çekil bu gölgeli yolda gezinme!'' diyor şair... ''Bahâr bakışların yine pek sarhoş'' diyor şair... ''Yanılıp gönlüme misafir inme.'' diyor şair... ''Git bahar!'' ''Git!'' diyor şair, ''Git, diz çöken kızları ürkütme sakın!'' diyor şair.... ''Kalbime girme, o kâşane değil!..'' diyor şair... ''Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül!'' diyor şair...  ''Kalbime sokulma!" diyor şair...

İsterseniz şiiri bu gözle bir daha okuyun ve her bir sözcüğe günümüzdeki anlamlarını siz yükleyin. Çünkü soytarının, meczubun teki;  “Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin'' diye beyanat vermiş... Şair bu soytarılara kadınlığından,  ipek kalpliliğinden, naifliğinden, efendiliğinden, asaletinden ''Git bahar!'' diye seslenmiş... Ben hiç de o kadar nazik ve kibar değilim: ''Git ......   ......! Git!'' diyorum... Mâbettir burası, meyhane değil! Cumhuriyettir burası, çiftlik değil!, Devlettir burası, aşiret değil! Git ......     ........! Git! 

Git Bahâr

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahâr bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

 Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

Hâlide Nusret Zorlutuna

Osman AYDOĞAN  5 Ağustos 2017

''Git Bahâr'' şiirinin orijinal Osmanlıca yazılmış hali:


Dönme! (2)


Dünkü yazımda; özde ırkçı, kafatasçı ve zır cahil ama sözde profesör olmuş bir kendini bilmezin ‘’dönme’’ diye itham ettiği Ahmet Vefik Paşa’yı anlatmıştım. Bugün de bizim dışımızdan bu sefer de din alanında bir ‘’dönme’’(!) vakası daha anlatacağım…

Ama önce bu konudaki (dönme konusu) anlamadığım, anlayamadığım bir hususu ifade etmek istiyorum…

Hz. Peygamber gelmeden ve İslam’ı tebliğ etmeden önce Ortadoğu’da Museviler ile İseviler (Hristiyanlar) yaşıyorlardı… Az miktarda da putperestler vardı… İslamiyet yüz yıl içerisinde Hint Okyanusundan Atlas Okyanusuna kadar yayıldı. Hint Okyanusundan Atlas Okyanusuna kadar olan bölgede yaşayan insanlar kendi dinlerinden dönerek Müslüman oldular. Kimi putperestlikten döndü Müslüman oldu, kimi Musevilikten döndü Müslüman oldu, kimi İsevilikten döndü Müslüman oldu… Tabii ki bu dönme modasından (!) Türkler de etkilenerek onlar da Şamanizm’den dönerek Müslüman oldular. Özetle ve bir başka ifade ile; belki Ehli Beyt hariç o zaman Müslüman olanların tamamına yakını dönmeydiler…. 

İşte burada benim anlamadığım konu da şu: Hz. Peygamberler zamanında dönenler kutsanırken Hz. Peygamberden sonra dönenlere şüphe ile yaklaşılıyor olmasıdır. Benim anlamadığım konu burasıdır. Neyse… Anlamadığım bu konuya benim cahilliğime verin. Mutlaka vardır bir hikmeti (!) Öyle değil mi?

Bu yazımın konusu da işte bu anlamadığım hususa takılan bir kişi, geçen yüzyıldan kalan bir ‘’dönme’’!

Bu ‘’dönme’’nin (!) de adı: Muhammed Esed… 20. yüzyılın en fazla etki yaratan İslam düşünürü olarak kabul edilen Pakistanlı bir din bilgini olan Muhammed Esed.

Muhammed Esed; asıl adı Leopolde Weiss olan, Yahudi asıllı Avusturyalı bir dönmedir. 26 yaşında eşi ile birlikte Müslüman olur. Ancak boynuz kulağı geçer ve çoğu "doğuştan Müslüman" olan sözde din âlimlerinden kat kat iyi bir Müslüman haline gelir.

Muhammet Esed; Aramice, İbranice ve Arapça dâhil, semitik dillerin lehçelerini, edebi kullanımlarını çok iyi bilir ve geçmiş yüzyılın en önemli tefsircilerinden birisi haline gelir. Muhammed Esed’i geçmiş yüzyılın en önemli tefsircilerinden birisi haline getiren de 1980 yılında yayınladığı ‘’Kuran'ın Mesajı’’ (İşaret Yayınları, 2002) isimli Kur’an tefsiridir.  O’nun tefsirini okumadan Kur’an’ı okudum demek mümkün değildir. 

Ancak bazı dini kavramları alışılmadık şekilde açıkladığı için, Yahudi aileden gelmesi bahane edilerek her zaman ve her yerde olduğu gibi bazı çevrelerce bilindik iftiralara uğrayarak "hadis / sünnet inkârcısı", "peygamber düşmanı", "Yahudi ajanı", "sapık" ve ‘’Mason’’ olduğu yönünde iftiralara maruz kalır.

Muhammet Esed, gerçek bir İslam mütefekkiri, düşünürüdür. Benzer ithamlara maruz kalan diğer "düşünürler" gibi Esed'in de tek suçu Kur’an’ı birilerinin otorite olarak gösterip biat etmemizi buyurduğu şahısların boyunduruğundan kurtularak Kuran’ı anlama gayreti içine girmesi, anladığı yetmezmiş gibi bir de anlatması, gerektiği zaman da bu uğurda geleneksel anlayışla ters düşmesidir. 

Muhammed Esed’in yukarıda bahsettiğim ’’Kuran'ın Mesajı’’ isimli Kur’an tefsiri kitabındaki mealleri diğer yorumculardan çok farklı ve daha anlaşılır biçimdedir. (Kuran lisanı bilinenin aksine Arapça değildir. Kuran Arapça’ya çok yakın eşi benzeri olmayan farklı bir lisanla yazılmıştır. Bu nedenle bilinen herhangi bir dile ait olmadığı için anlaşılması için mutlaka yorumlanması gerekmektedir. ‘’Yorum’’un Arapça karşılığı ise ‘’meal’’dir. Ne yazık ki bu konuda Türkçe olarak ‘’yorum’’ değil ısrarla Arapça karşılık olan ‘’meal’’ kullanılmaktadır...! Çünkü bize verilen gerçek Kur’an’ın içeriği değil ondan ne anladığını anlatanların yorumlarıdır… )

Muhammed Esed’in "Yolların ayrılış noktasında İslam" (İz Yayıncılık, 2017) isimli çok güzel bir kitabı var. Muhammed Esed’i okumadan önyargılarla kendisine "hadis / sünnet inkârcısı", "peygamber düşmanı", "Yahudi ajanı", "sapık" ve ‘’Mason’’ olduğu yönünde iftiralar atanlar için bu kitabından şu alıntıları yapmak istiyorum: 

"...İslam varlığının hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek, organlarının tam anlamıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilaç, Rasûl-i Ekrem (s.a.)'in sünnetidir." 

"...Rasulullah (s.a.)'in sünnetini tatbik, İslam’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslam’ın çökmesidir." 

"...biz burada ‘sünnet’ kelimesini ‘Rasûl-i Ekrem (s.a.)'in, iş ve sözleriyle ortaya koyduğu örnek diye en geniş manasıyla kullanıyoruz. O’nun hayrete şayan olan hayatı, Kuran-ı Kerim’in getirdiği esasların tefsiri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kuran’a karşı olan insaf borcumuzu ödemiş olamayız." 

"...sık sık kulağımıza gelen, ‘Kuran-ı Kerim’e dönelim fakat kendimizi sünnete kul ve köle yaparcasına ona uymamamız gereklidir’ sözünün, İslam’ı bilememek sebebiyle söylendiği açıkça ortadadır. Bu görüşün sahipleri, bir köşke girmek isteyen fakat kapısını açabileceği tek ve asıl anahtarı da kullanmayı arzu etmeyen kimseye benzerler."

"...bunun gibi, birinci türden olan emirlere uymaya mecbur olduğumuz, ikinci kısım emirlere ise uymaya mecbur bulunmadığımız şeklindeki görüş de yüzeysel ve yanlıştır. Hatta ‘Kuran-ı Kerim ayetlerinden bazılarının, yirminci asırda yaşayan biz -ileri zekâlılar- için değil, vahyin indiği asırda yaşayan Araplar için gelmiş olduğu’ şeklindeki bu görüş, İslam’ın ruhuna aykırıdır. Bu, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.)'in taşıdığı ve temsil ettiği nurun kadir ve kıymetini inkâr manası taşır." 

Hatta hatta Muhammed Esed nasıl bir "hadis/sünnet inkârcısı" ve Peygamber düşmanıysa (!) Buhari’yi referans alarak İslam’ın ilk yıllarını anlatan bir kitap yazar: ‘’Sahih-i Buhari, İslam’ın İlk Yılları’’, (İşaret Yayınları, 2001). Hatta bu hadis inkârcısı sünnet ve Peygamber düşmanı (!) zat yukarıda bahsettiğim ‘’Kuran Mesajı’’ isimli meal-tefsir çalışmasında sık sık hadislere de başvurur…. 

Muhammed Esed kendisini reformist diye eleştirenlere bir kitabında şöyle cevap verir: "Bazı Müslümanların sandıkları gibi, biz İslam’ın bir reforma ihtiyacı olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü her şeyden önce İslam, kendi bünyesinde tam ve eksiksizdir. Bizim yapmamız gereken şey, eksik görüş, gaflet ve tembelliğimize çare bulmak, din karşısında tavrımızı düzeltmektir. Yeniden İslami bir hayat için dışarıdan getirtmek üzere yeni ilkeler aramaya ihtiyacımız yoktur. Biz terk edilmiş değerlerimize sahip çıkmaya ve onlara sarılmaya muhtacız." 

O halde Muhammed Esed neden ‘’dönme’’ diye dışlanıyor ve "hadis / sünnet inkârcısı", "peygamber düşmanı", "Yahudi ajanı", "sapık" ve ‘’Mason’’ olduğu yönünde iftiralara maruz kalıyor derseniz, ki bu da Muhammed Esed’in suçudur!!!

Muhammed Esed; İslam’ın hümanist, insancıl ve barışçı yanını öne çıkaracağına, Hz. Peygamberin gerçek hadis ve sünnetini anlatacağına, hoşgörüyü, insana ve çevreye saygıyı, merhametli olmayı, sünnete uymayı önereceğine ve Kur’anı Kerim’i gerçek içeriği ile anlaşılır bir şekilde yorumlayacağına; savaş ve cihat çığırtkanlığı yapsaydı, dinci terör gruplarını destekleseydi, bir mezhep peşinde koşsaydı, insanları sınıflara ayırıp birbirine düşürseydi, kadınları aşağılasaydı, küçücük kız çocuklarıyla evlenmenin caiz olduğu fetvasını verseydi, kendinden olmayanı yok saysaydı, üniforması altında şerefle vazifesini yapan askerlerine kumpaslar kursaydı, iftiralar atsaydı, sürekli hasetten, garezden, kinden, nefretten, intikamdan bahsetseydi, yolsuzluk hırsızlık değildir deseydi, bilmem kaç milyon dolarlık Mercedeslere binseydi, yetim hakkı yeseydi, kul hakkı çiğneseydi, sürekli yalan söyleseydi, iktidarlara ve muktedirlere yamansaydı, 21. yüzyılda İslam coğrafyasına yapılan Haçlı Seferlerinde haçlılardan yana saf tutsaydı işte o zaman makbul bir Müslüman, muteber bir düşünür ve derin bir İslam âlimi olurdu ve ne ‘’dönme’’ olduğu konuşulurdu ne de  "hadis / sünnet inkârcısı", "peygamber düşmanı", "Yahudi ajanı", "sapık" ve ‘’Mason’’ olduğu yönünde iftiralara maruz kalırdı..

Sonuç olarak Muhammed Esed'in, İslam fikir tarihine adını altın harflerle kazıyan ve tefsir alanında ‘’Kuran Mesajı’’ gibi önemli bir eser bırakan İslam'ın son zamanlardaki yüz akı bir düşün adamı olduğunu değerlendiriyorum.

Keşke diyorum; Muhammet Esed’e dönme diyenler, "hadis / sünnet inkârcısı", "peygamber düşmanı", "Yahudi ajanı", "sapık" ve ‘’Mason’’ olduğu yönünde iftiralar atanlar Muhammet Esed kadar Müslüman olsalardı…

Osman AYDOĞAN  4 Ağustos 2017


Dönme!


Yıl 2004… Tarih ile ilgili bir sempozyumda izleyici olarak bulunuyordum... Bir profesör konuşuyordu… Konu birden Ahmet Vefik Paşa’ya geldi ve bu profesör alaycı bir eda ile ‘’dönmeydi’’ dedi… İtiraz için elimi kaldırdım, sempozyumu yöneten bir başka profesör söz vermedi. Sempozyum sonunda soru cevap kısmı da olmadı… Sempozyum sonunda bu profesöre de ulaşamadım... İtirazım içimde kaldı….

İtirazım şu idi…

Acaba Ahmet Vefik Paşa’ya ‘’dönmeydi’’ diyen profesör, Barbaros, Mimar Sinan, Sokullu’nun kimler olduğunu biliyor muydu? Bütün tarihçilerce Osmanlının en büyük veziri kabul edilen Sokullu’nun 21 yaşında bir Sırp kilisesinde org çalarken devşirildiğini bilir miydi bu profesör? Varlığını Türk toplumunun dizilerden haberdar olduğu Pargalı İbrahim Paşa’nın, Mustafa Celaleddin Paşa’nın, 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması’nda Osmanlı’yı temsil eden üç kişiden biri olan Mehmet Ali Paşa’nın kimler olduğunu biliyor muydu bu profesör? İbrahim Müteferrika’yı, Humbaracı Osman Ahmet Paşa'yı, 1729’da Osmanlı’da ilk modern itfaiye birliğini kuran Ahmet Paşa’yı tanıyor muydu bu profesör? Neyse uzatmayayım Osmanlı’da görev yapan toplam 218 sadrazamın sadece 101’inin Türk kökenli olup, geri kalan 117’sinin farklı etnik kökenlerden gelmekte olduğunu yanı açıkçası bütün bu saydığım isimlerin hepsinin ve farklı kökenli sadrazamların birer dönme olduğunu biliyor muydu ki bu profesör?

Evet Ahmet Vefik Paşa da dedesi Bulgarzâde Yahya Efendi olan hem ana hem de baba tarafından Rum kökenli bir dönmeydi…

Ancak Ahmet Vefik Paşa’ya dönme diyen profesör keşke Ahmet Vefik Paşa kadar Türk olsaydı diyorum.

Niye mi? Bakın anlatayım…

Ahmet Vefik Paşa (1823 – 1891); Osmanlının devlet adamıdır, diplomatı, çevirmen ve oyun yazarıdır, Türkçülük hareketinin öncüsüdür, ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanında İstanbul vekili ve bu meclisin başkanıdır, iki defa maarif nazırlığı (eğitim bakanı) ve iki defa başvekillik (sadrazamlık, başbakanlık) görevini yapmıştır, devlet adamlığının yanı sıra aynı zamanda 16 dil bilen bir bilim adamıdır.

Ahmet Vefik Paşa; Tanzimat döneminde milliyetçilik ve Türkçülük fikirlerinin en önde gelen ateşli savunucusudur. Türk diline büyük önem veren Ahmet Vefik Paşa’nın ilk Türkçe sözlüklerden birisi olan ‘'Lehçe-i Osmanî'’ isimli bir kitabı vardır. Sözlükteki Türk kelimesinin açıklamasında Osmanlıların, büyük Türk milletinin bir parçası olduğunu ilk defa ortaya koyar. Gerçek bir aydındır ve aydın bir devlet adamı olmakla birlikte asıl ününü edebiyat alanında koyduğu eserlere borçludur.

Ziya Gökalp'in ‘’Türkçülüğün Esasları’’ kitabına göre Osmanlı içinde bulunan Türkçülerden birisidir. Türkçülüğü sözde kalmamıştır. Evindeki mobilyalardan giysilere kadar hepsi Türk malıdır. Çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik almak için çok ısrar ettiği halde, evime Türk ürünlerinden başka bir şey giremez diyerek kızının bu arzusunu reddeder.

Ahmet Vefik Paşa bizim bildiğimiz asker paşalarından değildir. 19 Mart 1877'de Osmanlı Meclis-i Mebusanının açılışı ile kendisine pa­şa unvanını kazandıran vezirlik rütbesi verilir. (26 Mart 1877). 1878’de tekrar Maarif Nazırı, daha sonra da sadrazam olur. Yüzyıllardır kullanılan “sadrazam” sözcüğünü “başvekil” olarak değiştiren de kendisidir. Yıllardır kullandığımız ‘’başvekil’’ sözcüğü Türkçeye kazandıran Ahmet Vefik Paşadır.

Şimdi anlatacağım şu iki vaka sanırım Ahmet Vefik Paşa’yı daha iyi anlamamızı sağlar. Önce birinci tarihi vaka:

Yıl 1878. 93 Harbi diye bildiğimiz 1877-1878 Osmanlı Rus Harbinde Osmanlı Ordusu yenilmiş Rus ordusu Ordu Komutanı Grandük Nikolay Nikolayeviç komutasında Yeşilköy’de karargâh kurmuşlardır.

Bir gün Rus ordu Komutanı Grandük Nikolay Nikolayeviç Padişah ile görüşmek ister. Protokol kurallarına aykırı bir istektir bu. Rus ordu komutanı normal olarak Türk ordu komutanı ile görüşmelidir. Ancak padişah bu isteği kabul eder. Rus ordu komutanı Rus sefaretine ait bir gemi ile Yeşilköy’den Dolmabahçe’ye gelir. Dolmabahçe sarayının rıhtıma kırmızı halılar serilir. Başta padişah, sadrazam ve nazırlar Rus ordu komutanı Grandük Nikolay Nikolayeviç‘i törenle karşılamaya çıkarlar.

Rus Ordu Komutanı Grandük Nikolay Nikolayeviç iri yarı birisidir. Gemiden rıhtıma iner… Arkasından da yaveri iner... Yaver de iri yarı, insan azmanı birisidir. Ancak yaverin elinde iki tane flama vardır; birisi Rus Ordu flaması, diğeri de Rus bayrağıdır. Yaver bu iki flamayı Dolmabahçe sarayının bahçesine saplar. Bu tam bir hakarettir aslında. Bu hareket eğer İstanbul Ruslar tarafından işgal edilseydi yapılabilecek bir hareketti.

Bu hareket karşısında başta padişah, sadrazam olmak üzere hiçbir vezirin kılı kıpırdamaz Ahmet Vefik Paşa hariç... Ahmet Vefik Paşa karşılama heyetinin önüne çıkar, sert adımlarla Rus Ordu Komutanı Grandük Nikolay Nikolayeviç’e doğru yürümeye başlar. Rus Ordu Komutanı da kendisine doğru sert adımlarla gelen Ahmet Vefik Paşa’yı kendisine refakat etmek üzere geldiğini sanarak duraklar. Ahmet Vefik Paşa Rus Ordu Komutanına çarparak ilerler, bu iki flamanın saplandığı yere kadar gider, bu iki flamayı sert bir hareketle çıkarıp alır, iki adam daha atar ve bu iki flamayı Boğazın sularına saplayacak şekilde sertçe fırlatır. Bu iki flama hemen Boğazın sularına gömülerek kaybolur. Bu işlemden sonra Ahmet Vefik Paşa yine sert adımlarla yürüyerek yerine geçer. Rus Ordu Komutanı da şaşkınlıkla seyrettiği bu manzara karşısında sanki hiçbir şey olmamış gibi yürüyerek kabul yerine gider.

Keşke diyorum; Ahmet Vefik Paşa’ya ''dönme'' diyen profesör, Ahmet Vefik Paşa kadar Türk olsaydı… Başta padişah ve sadrazam olmak üzere Rus Ordu Komutanını karşılamada bulunan herkes Türk’tür. Fakat Ahmet Vefik Paşa dönmedir!

Gelelim ikinci vakaya…

1880’li yıllar… Ahmet Vefik Paşa Bursa’ya vali olarak atanır. Vali Ahmet Vefik Paşa bir gün teftişe çıkar, İnegöl’e gelir. Refakatçileri ile şehrin ortasında bir çınarın gölgesine otururlar.

Ahmet Vefik Paşa, tam karşısında bacak bacak üstüne atmış kabararak oturan şahsa sorar: ‘’Beyefendi siz kimsiniz? Hangi millettensiniz?” “Ben, şehir eşrafından Kiremitçiyan Oğullarından zeytin tüccarı Bogosum…”

Ahmet Vefik Paşa orada bulunanlara sormaya devam eder ve şu cevapları alır; “Ben, İnegöl eşrafından Pastırmacıyan Oğullarından zeytinyağı tüccarı Artinim…” “Ben Paşa Hazretleri, şehir eşrafından Kasapyan Oğullarından koyun ve sığır tüccarı Popopalas'ım...”

Paşanın gözü, arkalarda kırık bir iskemlenin üstünde oturan boynu bükük, omzu çökük ancak nur yüzlü bir ihtiyara ilişir. “Ya siz babacığım, siz hangi millettensiniz?” Nur yüzlü ihtiyar, bir Paşa tarafından kendisine sual sorulacağını ummadığından, sualin kendisine değil başka birine sorulduğunu zannederek etrafına bakınır. Ahmet Vefik Paşa; "Babacığım size soruyorum!" der. 

İhtiyar tereddütle kendi kendini işaret eder: “Bana mı soruyorsunuz Paşa Hazretleri?” “Evet, Babacığım sana soruyorum. Sen hangi millettensin?” İhtiyar kısık sesle utanırcasına söyler; “Ben Paşa Hazretleri, haşa huzurdan Türk’üm.”

Ahmet Vefik Paşa ayağa kalkar, ihtiyarı omuzlarından tutar, ihtiyarı sarsarak haykırırcasına, bağırırcasına, gürlercesine konuşur: ‘’Babacığım, bu memlekette Türk olmak, Türküm demek suç mudur ki böyle konuşuyorsun. Ben de Türküm desene, bunu gururla söylesene, bunu iftiharla haykırsana. Bak ben de Türküm!’’

İhtiyar; "Sahi mi Paşa Hazretleri sen de Türk müsün, Türk'ten Paşa olur mu?’’ diyerek Ahmet Vefik Paşa'nın elini öper. Ahmet Vefik Paşa; "Babacığım Paşa olmak ne ki. Yedi cihana baş eğdiren Padişahlar da Türk'tür, anladın mı?"

Keşke diyorum; Ahmet Vefik Paşa’ya ‘’dönme’’ diyen profesör, Ahmet Vefik Paşa kadar Türk olsaydı…

Yazımın girişinde Ahmet Vefik Paşa’nın ilk Türkçe sözlüklerden birisi olan ‘'Lehçe-i Osmanî'’ isimli bir kitabından bahsetmiştim ya. Ahmet Vefik Paşa bu kitabında iyi bir siyasetçide ve iyi bir yöneticide şu sıfatları arardı; muteber, mutedil, mu'tezim (azimli), mutena, mutlif (affedici), muvaffak, muvakkit, muzaffer, mübeccel (yüceltilmiş), mübeşşir (sevindirici haber veren), mücerreb (tecrübe edilmiş), müdebbir (tedbirli), müeyyit (sağlam), müfekkir (düşünen), müheyya (hazır).

Hatta der ki kitabında Ahmet Vefik Paşa; '’siyasetçi ve yöneticide ne kadar ‘M’ harfi ile başlayan özellik varsa siyasetçi - yönetici o kadar mühim işler yapar.’’

Ahmet Vefik Paşa tüm bu '’M’'li özellikleri saydıktan sonra ekler; ‘'Bu evsafın hepsine sahip olmak yetmez. Bir şey daha lazımdır. O da devletin bu idareciye hakikaten salahiyet vermek isteyip istemediğidir’.'’

Ülkemizde yaşanan son olaylar göstermiştir ki vatandaş bu evsafa sahip siyasilere, siyasiler de bu evsafa sahip yöneticilere görev vermemiştir. Yine yazımın girişinde Ahmet Vefik Paşa'nın özelliklerini saydım ki günümüzün sözde devlet adamları ile mukayese edelim diye... Bakınız Vezir-i Âzâm’a, Dâhiliye Nâzırı’na, Teşkilât-ı Mahsusa Reisi’ne! Bu evsafta mı dırlar? Hele hele Ahmet Vefik Paşa’ya ‘’dönmedir’’ diyen profesöre bakınız… Bu evsafta mıdır? Profesör olmuş ama ‘’adam’’ olamamış… Bu profesör gibi nice ‘’adam’’ olamayanların onlarcasını hemen her gün TV’lerde izlemiyor muyuz? Bir Çin atasözü derdi zaten; ''Bir memlekette kısa boylu adamların gölgeleri uzuyorsa o memlekette Güneş batıyor demektir.'' Güneş bu memlekette durduk yerde mi batıyor zannediyorsunuz…

Keşke diyorum; Ahmet Vefik Paşa’ya ''dönme'' diyenler Ahmet Vefik Paşa kadar Türk olsalardı… Keşke diyorum; Ahmet Vefik Paşa’ya ''dönme'' diyenler bu kadar kısa boylu olmasalardı...

Rus Ordu Komutanı Dolmabahçe Sarayının bahçesine Rus Ordu flamasını ve Rus bayrağını diktiğinde tepkisiz kalan onca nazır ve Ulu Hakan öz be öz Türk (!) ama Devleti Âliye’ye yapılan bu hakareti kabullenemeyip tepki gösteren Ahmet Vefik Paşa ‘’dönme’’! Öyle mi?

Devletin bütün makamlarından ‘’Türk’’ ismini çıkaranlar Türk, okullardan andımızı kaldıranlar Türk, askerimizin kafasına ecnebi askerleri çuval geçirince sessiz kalanlar Türk, ancak Türk olduğunu söylemekten çekinen yaşlıyı omuzlarından tutup sarsarak ‘’Ben de Türküm desene, bunu gururla söylesene, bunu iftiharla haykırsana. Bak ben de Türküm!’’ diyen Ahmet Vefik Paşa ‘’dönme’’! Öyle mi?

Almanya ile olan onca sorunlara rağmen Alman Mercedes otomobillerine kurula kurula binenler Türk, ama evindeki mobilyalardan giysilere kadar hepsi Türk malı olup çok sevdiği küçücük kızı Avrupa modeli bir terlik almak için çok ısrar ettiği halde, ‘’evime Türk ürünlerinden başka bir şey giremez’’ diyerek küçücük kızının bu arzusunu reddeden Ahmet Vefik Paşa ‘’dönme’’! Öyle mi?

Ahmet Vefik Paşa’ya ‘’dönme’’ diyenlerin dedeleri veya dedelerinin dedeleri veya onların dedeleri bir yerlerden dönmemişler miydi? Onlar da ''dönme'' değiller miydi?

Yazıma Ahmet Vefik Paşa’nın bir sözü ile son vermek istiyorum;

‘’Cehaletin bu kadarı ancak tahsil ile mümkündür.’’

Osman AYDOĞAN  3 Ağustos 2017




Kapak fotoğrafıma dair…


Yine yaşadığım mekânlardan yine kendi çektiğim bir fotoğraftı…. Gün dönmüştü, henüz güz gelmemişti ama geceleri güz aylarının o ürpertici rüzgârları deli deli esiyordu. Daha erken olmuştu akşamlar... Her gün daha bir çığlık çığlığa, daha bir bağıra bağıra batmıştı güneş dağların ardından... Kıpırdamadan bir heykel gibi o büyük heybeti, ihtişamı, azameti ve görkemi ile duran uzaklardaki Hindukuş Dağları sanki alev alev, sanki cayır cayır, sanki issiz bir çıra gibi yanmıştı güneş batarken, korsuuuuz, külsüüüüz, dumansız... Perde perde inmişti karanlıklar… Usul usul basmıştı geceler...

Gerçekten de gün yavaş yavaş bitip, Güneş dağların ardından alev alev çekilip, usul usul batarken, hep ama hep Necip Fazıl’ın ‘’Akşam’’ isimli şiiri zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu:

‘’Güneş çekildi demin,
Doğdu bir renk akşamı.
Bu, bütün günlerimin,
İçime denk akşamı.

Akşamı duya duya,
Sular yattı uykuya;
Kızıllık çöktü suya,
Sandım bir cenk akşamı...’’

İşte o akşam (bu fotoğrafı çektiğim akşam) garip bir renk akşamıydı… O akşam, sanki bütün günlerimin içime denk akşamıydı…. O akşam, sanki son otuz yılımın bir yangın yerine denk akşamıydı…

İşte o akşam kendim çektim bu fotoğrafı...

Zaten o günler her akşam kafesinde çırpınan bir kuş gibi, çırpın çırpın çırpınırdı kalbim…

Zaten o günler her akşam cama çarpan bir kuş gibi, göğüs kafesimde çırpın çırpın çırpınırdı kalbim…

Zaten o günler her akşam çırpınan bir deniz gibi, sahile vuran azgın dalgalar gibi çırpın çırpın çırpınırdı kalbim…

Zaten o günler her akşam kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi çığlık çığlığa çırpın çırpın çırpınırdı kalbim…

Zaten o günler her akşam yörüngesiz kalmış kuşlar gibi yönsüz, istikametsiz kalır çırpın çırpın çırpınırdı kalbim… 

Zaten o günler her akşam güneş batarken, korsuz, külsüz, dumansız yanan dağlar gibi, sanki issiz bir çıra gibi alev alev, cayır cayır yanardı kalbim…

Margaret Mitchell’in 1937 yılı Pulitzer ödüllü ‘’Rüzgâr Gibi geçti’’ (Gone with the Wind) romanındaki Scarlett O’Hara adlı kızın Amerikan İç Savaşı yıllarında savaş öncesi ve sonrası yaşadıklarını hatırladım. Romandan aydı adla yapılan filmi de seyretmiştim. Etkisinde kaldığım, beğendiğim bir filmdi… Filmde Scarlett O’Hara’yı canlandıran sinema sanatçısı Vivien Leigh’a da hayran olmuştum. Vivien Leigh, Scarlett O’Hara’nın savaş öncesi ve sonrası değişimini, çocukluktan olgunlaşmasını o kadar güzel karakterize etmişti ki…

İşte o günler ben orada sanki Scarlett O’Hara’ydım… Filmde sık sık yer verilen gün batımı sahnelerinin gerçeğini ve daha harikuladesini orada zaten canlı canlı, birebir içinde yaşamıştım…

Scarlett O’Hara’nın değişimine de bizzat ben orada uğramıştım: Oraya Kâbil’e birinci gidişim bana erken bir olgunluk, tam yirmi altı yıl sonra bu ikinci gidişim ise kimseciklerin fark etmediği bir bilgelik vermişti…

Çünkü o akşamlar birer cenk akşamları idi…

Osman AYDOĞAN  2 Ağustos 2017












Neden yazmıyoruz?


Nobel ödüllü yazar Elias Canetti’nin güzel bir kitabı var: ‘’İnsanın Taşrası’’ (Sel Yayıncılık, İstanbul, 2015) Elias Canetti’nin, bu yapıtı 1942-1972 yılları arasında yazdığı notlarından oluşur. Bu notlar dünyada var olan her şeye dairdir. Canetti, kitabında, yaşadığı dünyada herkesten ve her şeyden önce kendi kendisiyle en maskesiz tarzda hesaplaşmayı etik bir ilkeye dönüştürür.

İki cilt olarak yayımlanan yapıtta Elias Canetti, notlar için şöyle der:

“Notlar, insanın içinden geldiği gibi kaleme alınan, birbirleriyle çelişen yazılardır. Kimi zaman dayanılmaz bir gerilimden, ama çoğu kez de aşırı bir hafife almaktan kaynaklanan esintileri içerir… İnsan çok yönü, binlerce yönü bulunan bir varlıktır. En büyük şansı ve mutluluk kaynağı da budur ve insan ancak belli bir süre sanki böyle bir varlık değilmiş gibi yaşayabilir. Kendini amacının kölesi gibi hissettiği anlarda, insana yardımcı olabilecek tek çare vardır: Eğilim ve yeteneklerinin çok yönlülüğüne boyun eğip, kafasından geçenleri hiçbir ayıklama yapmaksızın kâğıda dökmek.’’

Ve kitabında şöyle yazar Canetti:

"Bu notların güçlüğü, kişisel olmalarından kaynaklanıyor. İnsan, özellikle kişisel olandan uzaklaşmak istiyor; sanki daha sonra artık değişemeyeceğinden korkarcasına, kişisel olanı kâğıda dökmekten korkuyor. Gerçekte ise insan bir kez yazdıktan sonra rahat bıraktığı takdirde, her şey pek çok yoldan değişime uğramayı sürdürüyor. Ruhun yollarını gösteren şey, yeniden okumak."

Canetti'nin aslında bütün yazdıkları gibi, "Notlar"ı da giderek daha çok ‘’körleşen’’ bir dünyada bilinçli yaşamaya çalışan insanoğlunun bakışlarını yitirmemesi için verilmiş en soylu savaşımlardan birini belgeler. Ne de olsa -biraz sert de olsa Canetti'nin sözleri ile- "içinde yaşadığımız dünyanın durumunu göremeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur…"

Neden hep var olanı paylaşıyoruz da bizzat yazmıyoruz? Anlıyorsunuz değil mi?

Aslında neden yazmadığımızın başka nedenleri de var!

‘’Dava’’nın ve ‘’Değişim’’in yazarı Franz Kafka, Milena Jesenka isimli bir kadınla mektuplaşmaya başlar. Kafka’nın, Milena’ya yazdığı mektupları içeren ‘‘Sevgili Milena’’ isimli kitabı (Say Yayınları, 2010) ise pek bilinmez… Bu mektupların birinde Kafka, Milena’ya şu ifadeleri kullanır; ‘‘İçimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak.’’ ‘‘Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir.’’

18 Haziran 2010 tarihinde vefat eden Portekizli yazar José Saramago’nun bir röportajında söylediği şu sözlerini de buraya aktarmak istiyorum; ‘‘Bazıları yaşamları boyunca okurlar, ama hiçbir zaman sayfadaki sözcükleri okumaktan öte gitmezler; sözcüklerin hızlı akan bir ırmağın üstündeki atlama taşları olduğunu, karşı kıyıya erişebilmemiz için oraya yerleştirildiklerini ve önemli olanın karşı kıyı olduğunu anlamazlar. Sözcükleri birbirimizi anlamak, hatta bazen birbirimizi bulmak için kullanırız. Sözcükler insanoğluna düşüncelerini gizlesinler diye verilmedi.’’

Birbirimizi anlamanın, birbirimizi bulmanın en iyi yolu ise yazmaktır. Öyleyse; birbirimizi anlayamamamızın nedeni de yazmamak değil midir? Yoksa Kafka’nın yazdığı gibi içimizin korkunç sarsıntılarını mı ortaya koyuyor yazmak? Yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek mi demektir?

Hâlbuki José Saramago’nun söylediği gibi sözcükler birbirimizi anlamanın, birbirimizi bulmanın en iyi yoludur… Yine José Saramago’nun söylediği gibi; ‘’sözcükler insanoğluna düşüncelerini gizlesinler diye verilmedi…’’ ki!

Neden hep var olanı paylaşıyoruz da bizzat yazmıyoruz? Anlıyorsunuz değil mi?

Osman AYDOĞAN  31 Temmuz 2017


Bu da geçer yâ hû


Türkçemiz aziz bir dil… Türkçemiz başta Farsça ve Arapça olmak üzere diğer dillerden oldukça etkilenmiş… Bazıları bunu bir zafiyet olarak görse de ben bunu bir zenginlik olarak değerlendiriyorum… 
Bu zenginliğe Osmanlıca iki deyimden bahsederek örnek vermek istiyorum... 

Birincisi; ‘’Bu da geçer yâ hû’’.

Ancak konunun önce edebi sonra da tarihi yönünü inceleyelim...

Tasavvuf bilimcisi Lütfi Filiz’in çok güzel dört ciltlik bir kitabı var: "Noktanın Sonsuzluğu" (Pan Yayıncılık, 2000) Bu kitap tasavvufun temel kavramlarını, derinlemesine açıklayan bir kaynak kitaptır. Kitaptan aldığım bazı bölümler:

"Âlem ancak ilimle anlaşılabilir. İlim arttıkça da âlemler değişir ve çoğalır. İşte biz bu ayrı ayrı âlemlerin süratle bir noktada toplayabildiğimizde insan oluruz."

"Âhiret âlemi diye bahsedilen insanın düşünceleridir ve kişi bu âlemde hangi düşüncelerle yaşıyorsa gittiği âlemde de o düşüncelerle yaşayacaktır."

"Kâinat bir noktadan ibaret iken kalem bu noktayı uzatıp harfleri, o harflerden kelimeleri yazmıştır. Her kelimeye birer isim, her isme de ayrı bir huy verildiği için dağdağalar çoğalmıştır. Eğer insan cümleyi bir noktada toplayabilirse geriye ne kâinat, ne de onun dağdağaları kalır."

Ve bu kitapta geçen Litfi Filiz’e ait bir şiir:

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

Bî karardır felek, daim döner durmaz bir an,
dursa bir an, ne yer kalır ne gök kalır be yâ hû...

Kâh-ı zulmet, kâh-ı envâr birbir ardın devreder,
kâh-ı lütuf, kâh-ı kahır, ondan olur be yâ hû...

İmtihan için oluptur daima neş'e, azâb
sen, "sen"i bilmek içindir, kahrı lütfu be yâ hû...

Fâniya vird-i daim et bu sözü her zaman,
gece gündüz hatırından hiç çıkmasın be yâ hû

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû...

Lütfi Filiz kendisi için ‘’Fâni’’ mahlasını kullanır. Bu şiirde geçen ‘’Bu da geçer yâ hû’’ sözünün aslı bundan bin küsur sene önceye, Bizans dönemine uzanır. Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman ‘‘Bu da geçer’’ mânâsına gelen ‘‘k’afto ta perasi’’ derlermiş. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp ‘’in niz beguzered’’ olur; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip ‘’bu da geçer’’ haline getirilir. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna ‘’yâ Allah’’ mânâsına gelen bir ‘’yâ hû’’ ilave edilip ‘‘Bu da geçer yâ hû’’ haline gelir.  (Arapça da ‘’hû’’ ‘’O’’ anlamındadır ve Allah’ı kasteder. Mezar taşlarında yazan ‘’Hû-vel Baki’’ sözü ‘’O (Allah) kalıcıdır, biz öldük, bu cihandan geçtik, gittik lakin Allah kalıcıdır'' anlamındadır.

‘’Bu da geçer yâ hû’’ sözü her şeyin fani olduğuna dair özlü bir sözdür. Bu söz; üzüntünün, gamın, kederin, derdin, tasanın, bela ve musibetin; şansın, sevincin, hazzın, talihin, ikbalin, mevkiin ve makamın hep geçici olduğu anlamında kullanılır.

Bu söz işgal altındaki İstanbul’da halkın arasında gizli bir slogan olarak da kullanılır. İstanbul 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi'ni doldurunca, hattat İsmail Hakkı Altunbezer bir kâğıda '’Bu da geçer yâ hû’' yazıp atölyesine asar. Kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, mütareke döneminin bir simgesi haline gelir.  

Bugün müze olarak kullanılan Atatürk'ün Çankaya'daki konutuna da astığı tek hat yazısı da "Bu da geçer yâ hû" sözüdür.

Tarihçi yazar Cengiz Özakıncı'ya göre, ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin'de yaptığı bir konuşmada bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: "Doğu'da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar; 'Bu da geçer!' Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir!"

Zülfü Livaneli de ‘’Leyla'nın Evi’’ isimli kitabında (Doğan Kitap, 2012) ‘’Bu da geçer yâ hû’’ ifadesinin hikâyesini detaylıca anlatır.

‘’Bu da geçer yâ hû’’; görüldüğü gibi anlayana ‘’sehl-i mumteni’’ harikası bir sözdür... Katre içinde bir ummandır... (Sehl-i mumteni: kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan, derin anlamlı özlü söz söyleme sanatıdır. Katre ise damla demektir. ‘’Umman’’ın da okyanus olduğu malum!)

İkinci olarak anlatmak istediğim Osmanlıca deyim ise “Şeref-ül mekân, bi’l-mekîn” ifadesidir. Deyimde geçen ''mekîn''; mekânın içinde oturan kişi anlamındadır. Bu deyim “mekânın büyüklüğü içinde oturanındandır” veya ‘’makamın şerefi; mekânı tutandan gelir’’ anlamında özlü bir sözdür. O yüzdendir ki, Ankara’nın Çankaya’sındaki sıradan bir bağ evi Atatürk oturduğu için şerefliydi, büyüktü... 

Ne yazık ki Osmanlıcanın bu ünlü sözü günümüzde “Şeref-ül mekîn, bi’l-mekân”a (''Kişinin şerefi oturduğu mekânın büyüklüğündendir''e) dönüştürülmüştür. 

Ama biz bugüne aldanmayalım, şerefi oturduğu mekânlarda arayanlara kanmayalım, başa dönelim, Litfi Filiz'in şiirindeki ilk ve son dizelerine gidelim:

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû...

Osman AYDOĞAN  30 Temmuz 2017


Bir sabiyyenin ‘’Gözyaşları’’


Beş Hececiler (‘’Hecenin Beş Şairi’’, ‘’Hececiler’’ veya ‘’Hecenin Beş Ozanı” olarak da adlandırılırlar); I. Meşrutiyet’ten sonra hece vezniyle ve konuşulan halk diliyle, Milli Edebiyat akımının görüşleri doğrultusunda şiir yazan beş şairin Türk edebiyatındaki genel adıdır…

Grubu oluşturan beş şair; Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel’dir.

Şiire I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında başlamış ve aruz vezninde yazdıkları şiirlerle adlarını duyurmuş olan ‘’Beş Hececiler’’in Türkçe ve hece vezniyle şiir yazmayı benimsemelerinde Ziya Gökalp’ın etkisi büyük olmuştur.

‘’Beş Hececiler’’; şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişler ve şiirlerinde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.

İşte bu ‘’Beş Hececiler’in öncüsü kimselerin, kimseciklerin bilmediği ‘’Gözyaşları’’ döken bir kadın şairimiz var: İhsan Raif Hanım.

Ahmet Haşim bu konuda şöyle der: “Benim anladığım hece vezni ile milli şiiri iki kişi yazmıştır: Rıza Tevfik ve İhsan Raif Hanım.” 

Rıza Tevfik (Bölükbaşı) (namı diğer Feylosof Rıza) İhsan Raif Hanım’ın aile dostlarıdır ve İhsan Raif Hanım’ın şiir bilgisine katkıda bulunanlar arasındadır. Ancak İhsan Raif Hanım, Rıza Tevfik’le tanışmadan önce de şiirleri vardır.

İhsan Raif Hanım ilk şiirlerini, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte çoğalan kadın dergilerinden biri olan Mehasin’de yayımlamaya başlar. İhsan Raif Hanım 1908’de Meşrutiyet döneminde ateşli bir kadın hakları savunucusudur; kadınlar için üniversite açılmasını savunanlar arasında yer alır.

İhsan Raif Hanım’ın ağabeyi Mehmet Fuad Bey, milli edebiyat akımını hazırlayan dilcilerdendir; Halit Ziya Uşaklıgil ise İhsan Raif Hanım’ın eniştesidir.

19. yüzyılda mutasarrıflık, valilik, nazırlık, ayan üyeliği ve Şura-yı Devlet başkanlığı yapan Babası Köse Mehmet Raif Paşa Mithat Paşa’nın yanında çalışmıştır. Bu nedenle Sultan II. Abdülhamit kendisinden pek hoşlanmaz ve çekindiği için sık sık taşrada görevlendirir. İhsan Raif Hanım’ın 1877 yılında Beyrut’ta doğmasının nedeni de budur. Babası kendisiyle birlikte sık sık yer değiştiren kızlarının eğitimi için gittiği yerlerde bulduğu özel hocalar tarafından kızlarının eğitimlerini sağlar. Bundan dolayı İhsan Raif Hanım, küçük yaştan itibaren yetkin hocalardan iyi bir ev eğitimi alır. Tevfik Lami Bey’den Türk ve Batı müziği, piyano ve Fransızca öğrenir. Musiki, edebiyat, felsefe, yabancı dil eğitimiyle hayatı renklenir.

Balkan Savaşı sırasında Hilal-i Ahmer (Kızılay) cemiyetinde gönüllü hemşirelik yapar. Balkan yenilgisinden sonra Müdafaai Hukuk Derneğinin düzenlediği büyük mitingde de Fatma Aliye ve Halide Edip ile birlikte kürsüye çıkıp şiirler okur. Kurtuluş Savaşı sırasındaki mitinglerde de ateşli nutuklar ve şiirlerle milli mücadeleye destek verir.

Kadın dergisi Mehasin’de Halide Edip, Emine Semiye, Şükufe Nihal ve Fatma Aliye’nin yazılarıyla birlikte şiirleri yayımlanır. Bunlar vatanperver şiirlerdir. 1912 yılında şiirlerinin bazılarını yeni yetenekleri destekleyen kadın şair ve yazarlara da sayfalarında yer veren Rübab dergisinde İ.R imzasıyla yayınlar. Bu şiirler vesilesiyle daha sonra anlatacağım üçüncü eşi olacak derginin yayın yönetmeni Şahabettin Süleyman’la tanışır.

1914 yılında Mehasin ve Rübab’da yayımladığı elli şiirini ‘’Gözyaşları’’ adıyla kitaplaştırır.

İhsan Raif Hanım’ın başından dört evlilik geçer. Babasının dayatmasıyla gerçekleşmiş Mehmet Ali Bora ile olan on beş yıllık ilk evliliğinden Ahmet Hikmet Bora (1891-1970); Hatice Mehruba Atay (1895-1984, daha sonraları Falih Rıfkı Atay'ın iknci eşi) ve Mehmet Akif Bora (1899- 1972) adlarında üç çocuğu olur. Şairin bu dönemine yazımın sonunda ayrıntılı bir şekilde yer vereceğim.

Mehmet Ali Bora’dan boşanıp çok kısa süren ikinci evliliğinden sonra evlendiği dönemin ünlü yazar ve Rübab dergisinin yönetmeni ve Fecr-i Ati’nin kurucularından, Mekteb-i Sultani Hocası Şahabettin Süleyman’la evlenir. Bu altı yıllık mutlu evliliği süresince Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e, Ruşen Eşref’ten Fazıl Ahmet’e entelektüel bir çevre edinir ve şair olarak kabul, ilgi ve takdir görür.

Bu mutlu evlilik, Goethe’nin ‘’Aşkın kitabında az sevinç, çok ıstırap ve ayrılık gördüm. Vuslat ise küçük bir yer işgal ediyordu…’’ sözünü doğrularcasına dağ kürü için birlikte gittikleri İsviçre’de Şahabettin Süleyman’ın İspanyol gribine yakalanarak iki üç gün içinde hayata gözlerini yummasıyla noktalanır.

‘’Söyletme’’ isimli şiirinde o günlerdeki acısını anlatır:

Söyletme beni derdim büyüktür
Ümidim, gönlüm çoktan sönüktür
Hayatım bana bir koca yüktür.
Gönül bağında baykuşlar öter.

Aşk rüya imiş gördüm, uyandım;
Muhabbet baki kalacak sandım;
Beyhüde yere ateşe yandım;
Bu acı bana ölümden beter.

İhsan Raif Hanım, bu ani ölümden kısa bir süre sonra İsviçre’de Şahabettin Süleyman’la birlikte tanıştıkları sonradan Müslüman olan ve adını Hüsrev olarak değiştiren Bell adında Strasburglu bir şairle dördüncü evliliğini yapar.

Son eşiyle İsviçre’de yaşayan şair, Fransa ve Belçika gibi Avrupa ülkelerini de gezer. Son yolculuğu ise tedavi için gittiği Paris’te geçirdiği bir apandisit ameliyatı sırasında 1926 yılının Nisan ayında kırk dokuz yaşında iken vefat eder. Naaşı Türkiye’ye getirilerek Rumelihisarı Kabristanı’na defnedilir.

İhsan Raif Hanım yalnızca şiir yazmakla kalmaz, şiirlerini besteler, piyanosunun başına geçip bestelediği şarkıları da seslendirir. Güfte ve bestesi kendisine ait on dokuz yapıtı saptanmıştır; ayrıca başkalarının da bestelediği manzumeleri vardır, çoğu, şairin adı anılmadan seslendirilmektedir. İlk defa Kenan Akyüz, 1958 yılında yayımladığı ‘’Batı Şiiri Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi’’nde ‘’Gözyaşları’’ndan seçilen on bir şiiri antolojiye alır. Akyüz’e göre İhsan Raif, Türk kadın şairlerinin en lirik olanıdır.

Bilinen eserleri; ‘’Ey Ehl-i İslâm, Muhterem Askerlerimize Hediye’’ (1912), ‘’Gözyaşları’’ (1914) ve ‘’Kadın ve Vatan’’ (1914)’dır.

İhsan Raif Hanım’ın yayımlanmış ve yayımlanmamış tüm şiirleri ancak 2001 yılında Cemil Öztürk’ün yayımladığı çalışmayla edebiyat tarihine kazandırılır. (Dr. Cemil Öztürk, İhsan Raif Hanım, Yaşamı, Sanatçı Kişiliği, Yayımlanmış ve Yayımlanmamış Bütün Şiirleri, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2001)

Bu tarihten önce ise 1987 yılında Kültür Bakanlığı "Türk Büyükleri" dizisinden Hüveyla Çoşkuntürk, yaşamı ve şiirlerinden oluşan bir seçki yayımlamıştır. (Hüveyla Coşkuntürk, İhsan Raif Hanım, Kültür ve Turizm Bakanlığı Türk Büyükleri Dizisi 51, 1987)

Ancak hayat hikâyesini roman şeklinde anlatan tek eser 2008'den itibaren Şişli Kaymakamlığı görevini yürüten Mehmet Öklü tarafından kaleme alınan ve bir bestesi de yapılan bildiğimiz bir şiirinin ilk dizesini de ad olarak alan kitaptır: ‘’Kimseye Etmem Şikâyet’’ (Doğan Kitap, 2013)

Günümüzde Şişli Kaymakamlığı binası olarak kullanılan bina İhsan Raif Hanım’ın babasına ait Taş Konak'tır. Kaymakam Mehmet Öklü de bu konağın hikâyesinden yola çıkarak İhsan Raif Hanım’ın hikâyesine ulaşır ve onu romanlaştırır. Ve kitaba ismini veren şiirin konusu da İhsan Raif Hanım 13 yaşındayken bu konakta geçer ve hazin bir hikâyedir.

İhsan Raif Hanım yukarıda anlattığım gibi iyi bir eğitim almıştır. Naiftir, her kadın gibi incedir, narindir, duygusaldır, her şair gibi içlidir, hassastır, derindir. Öyküsünü anlatmadan, yaşamında nasıl bir ıstırap çektiğini anlayabilmek için kaynağını bilmediğim bir söze yer vermek istiyorum: ‘’Tohum ne kadar güçlü ise, uygun olmayan bir toprağa düştüğünde kendine vereceği zarar da o kadar büyük olur.’’ Hiç de kendisine uygun olmayan bir toprağa düşen İhsan Raif Hanım için de bu böyle olur... O güçlü tohum hep kendine zarar verir. İhsan Raif Hanım için o uygun olmayan toprak bir kurt gibi için için kemirir kendisini, yer bitirir, tüketir…

Bundan sonra İhsan Raif Hanım’ın hikâyesini Mehmet Öklü’nün kitabından şöyle özetleyebiliriz:

Şiirin, musikinin, edebiyatın tozpembe ikliminde hür ufuklara kanatlanırken hayatın ona hazırladığı başka bir sürprizden habersizdi İhsan. Taş Konak onun hayallerinin mabedi bir sırça köşke dönmüşken, taş atılan bir cam gibi dünyası tuz buz olacaktı.

Nasıl mı?

İşte o Taş Konak’taki hayal dünyasında bir gün, kardeşi Belkıs’la beşinci kattaki çocuk odasında oynarlarken, odanın kapısı aniden, gürültüyle açılıverir birden. Hayatında hiç görmediği ve tanımadığı bir adam girer içeriye. Belli ki niyeti kötüdür. İhsan Raif Hanım’ı kaçırmak için gelmiştir. Teşebbüs de eder, ama çocukların korkulu çığlıklarıyla, geldiği gibi koşar adım iner merdivenlerden ve gözden kaybolur.

İhsan Raif Hanım’ın hatıralarında “Arap bacıların komplosu” olarak anacağı olayda içeri dalan ve İhsan Raif Hanım’ı kaçırmaya kalkışan adam Reji memuru Mehmet Ali’dir. Mehmet Ali’nin maksadı “karalar çalarak” küçük İhsan Raif Hanım’ı evlenmeye mecbur etmektir.

Bu basit gibi görünen hadise, küçük İhsan’ın hayatında beklenmedik değişikliklere ve büyük ıstıraplara yol açar. Baba Raif Paşa hadiseyi kafasında büyütür. Kapıyı açmak dışında hiçbir teması olmadığı ve tamamen masum olduğu halde, hadiseden küçük İhsan Raif Hanım’ı sorumlu tutar.  Babaya göre kendisinden habersiz girişilen bu “haneye tecavüz” nedeniyle aile adına sürülen lekenin bir şekilde temizlenmesi gerekir. Babaya göre artık İhsan Raif’in adı ‘’kirlenmiş’’tir.

Sonrasını İhsan Hanım'dan dinleyelim:

“Babamın terazisinin şaştığını hiç görmedim ben. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikâhlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma, dizlerine kapandım. Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et...”

Şefkat timsali annesinin bazen içine akan, bazen dışına taşan sessiz gözyaşları fayda vermez, sofrasında ekmeğini paylaştığı, dost bildiği insanların ihanetini kimselere anlatamaz İhsan Raif Hanım. Ve babası da İhsan Raif’in ve diğer aile fertlerinin ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmaz ve 13 yaşındaki kızını ‘’Nikâh kâfidir! Sessizce gidin!’’ diyerek “O hain’’ Mehmet Ali’yle evlendirir ve İzmir’e bir sürgün havasında yollar.

1890’da 14 sene dönemeyeceği İstanbul’a veda ederken İhsan Raif Hanım, ailesinden, çocukluk masumiyetinden, çok sevdiği İstanbul’dan, hem de hiç sevmediği kocaman bir adamın karısı olarak ayrılırken Maçka’ya, Teşvikiye sırtlarına, Dolmabahçe sırtlarına bakıp, içinden, ‘’Elveda çocukluğum, elveda güzel kardeşlerim, annem, babam, evim, yuvam… ‘’ diye için için ağlar, hıçkıra hıçkıra ağlar, bir sel gibi gözyaşları döker…

Daha sonra bugünü şöyle hatırlar: ‘’Uykularımda beni yeşil vadilerde uçuran pembe rüyalarımın uçsuz bucaksız bahçelerine veda ediyordum. Kırılırcasına üstüme gelen o kapının adeta hayatımın ikbal kapılarını kapatacağını, bütün acıların açılan bu gedikten hayatıma dolacağını yaşayarak öğrenecektim…’’

İhsan Hanım henüz 13 yaşında, genç damat Mehmet Ali ise 24 yaşındadır. Gönülsüz geldiği İzmir’den İstanbul’a dönüş yolunun kapalı olduğunu bilen İhsan Raif Hanım, dişi kuş içgüdüsüyle yuvasını sahiplenir. Her kadın gibi o da evlenirken saadet senfonisi bestelemeyi hayal eder, ama sonuç değişmez.

Sonrasını İhsan Raif Hanım şöyle anlatır:

“Evliliğimizin üçüncü ayında gittiğimiz Doktor Levi , ‘Müjde, bebeğiniz geliyor.’ dediğinde hem sevindim, hem üzüldüm. Bir ağladım, bir güldüm. Ne olurdu Rabbim bu müjdeyi Taş Konak’ta, ailemin arasında alsam, bu sevinci orada yaşasam, anneme babama torun haberini ellerini öperek versem! Yetim gibi, öksüz gibi çaresizdim işte... Eşimden görmediğim sevgi ve destek ümitlerimi kırsa da hayata direnme gücümü artırıyordu diyebilirim. 1 Temmuz 1891 günü oğlum Ahmet Hikmet’i kucağıma aldım. On dört yaşında anne oldum. Mehmet Ali oğlumuzun doğumuna çok sevindi. Hayatımızın meyvesine bakışı, sevinci, onun cevherindeki iyiliği gösteriyordu aslında. Fakat iyice anladım ki, Mehmet Ali elinde olmadan içkinin, nefsinin esiriydi. Her ne olursa olsun içki düşkünlüğünün ve kayıtsız yaşayışının, işe gidiyorum deyip birkaç gün eve uğramayışının, hayatımızın tadını, yuvamızın saadetini yok ettiği bir hakikatti. İzdivacın asude cennetini harlı cehennem gayyasına çeviriyordu. Genç kalbimin heveslerini her zaman kırar, aşk beklentimi hüsrana boğar, sonra kendini sokağa atar, mutluluğu yuvasında aramaz, işkence ederdi. ‘Seni kevser suyuna götürür, bir yudum içirmem’ dediğini nasıl unuturum! Kadehlerde içip dağıtacağına bana bir yudum aşkını verse, dünyanın dönüşü, hayatın akışı değişirdi. Heyhat, saadet güneşim galiba hiç doğmayacak! ..”

Sadece bu kadar da değildi yaşadıkları İhsan Raif Hanım’ın. Anlatırdı paramparça olmuş iç dünyasını: ‘’Aşkıma set çeken bu da değildi sanırım. Gönül telimi titretecek nezaket ve nezaheti bulamadım ben. Ruhumdaki sevgi tomurcukları açmadan soldu belki. Benim pembe hayallerim olmadı hiç. Rüyalarım bile baharda esen samyelinin yakıp kavurduğu elma çiçekleri gibi kavruk…’’

Mehmet Ali’nin olumsuz alışkanlığı içkiyle, kumarla sınırlı değildi. Derken İhsan Raif Hanım, eşi Mehmet Ali’nin İstanbul’da da Aspasya adlı bir eşi bulunduğunu, bu eşinden de bir çocuğunun olduğunu, çocuğun babasız büyümemesi için kadının tekrar onu İstanbul’a çağırdığını ve kaldıkları yerden hayatlarına devam etmek istediğini öğrenir.

“Bir eşin varken, neden benim günahıma girdin? Neden onüç yaşındaki talebe çocuğun hayallerini yıktın? Korkmaz mısın mazlumun inkisarından” diye yakınır, ama yutkunur.

Evlilikleri devam eder. Cismen İzmir'de ruhen İstanbul'da ‘’evli bir dul’’ olarak bir hayat yaşar. Bir çocukları daha olur.

Sonra, “Babam belki de, Mehmet Ali’nin ilk eşiyle olan münasebetini kesmek için, bizi zaruri gurbete, İzmir’e göndermiştir” diyerek teselli bulur. Ama gerçeğin böyle olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemez.

Ve devam eder İhsan Hanım anlatmaya:

 “Bir babanın evladının kötülüğünü isteyeceğine asla inanmadım. Yüreğimi alev gibi yakmaya başlayan Aspasya meselesini zihnimden uzaklaştırmaya çalışarak hayatıma tutunmaya, sanatın vicdanında huzur bulmaya çalışıyordum. O sonbahar günü, İzmir’in kavakları yaprağını dökerken, benim de ümitlerim onlarla beraber topraklara eleniyordu.”

İşte o zaman yazar İhsan Raif Hanım o gönül telimizi tir tir titreten şarkının güftesini. Bu şiir çaresiz bir genç kadının yakarışıdır, başına gelenlere sessiz isyanıdır, içten haykırışıdır:

Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime
Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet (karanlık perdesi) çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime...

(İhsan Raif Hanım bu kendi şiirini Suzinak makamında besteler. Daha sonra da bu şiir Kemânî Serkis Efendi tarafından da Nihâvend makamında bestelenir. İhsan Raif Hanım’ın erken vefatı ile kendi bestesi unutulmuş, Serkis Efendi’nin bildiğimiz bestesi yaygınlaşmıştır.)

O günlerde İstanbul’da kalan kız kardeşi Belkis’e yazdığı mektupta şu ifadeleri kullanır:

‘’Yaşadığı denizdeki kayadan koparılmış midye gibiyim. Sağır duvarlara hitap etmekten bıktım. Duvarlara attığım yumruklardan ellerim parçalandı. Her şeye rağmen, hayata tutunmak için çırpınan ümit kuşumun kanatlarını kırmamaya çalışarak yaşıyorum. Saadet ülkesine giden bir yolun olduğuna ve bir gün onu bulma inancımı kaybetmemek için çırpınıyorum. Bugün dört yılını dolduran gurbet hayatım, dört asır gibi geliyor bana. Zamanın geçtiğini çocuklarımdan anlıyorum.’’

‘’Gözyaşları’’ adlı kitabında yer alan ‘’Ağlarım’’ isimli şiiri İhsan Raif Hanım’ın o günlerindeki ağlayışlarının dile şahidi gibidir:

Neden gülmesin gül gibi yüzler; 
Niçin ağlasın o güzel gözler, 
Niye sevgiye sevimsiz sözler, 
Söylenir diye şaşar ağlarım. 

Şu gördüğümüz rengârenk, çiçek, 
Sevdalı bülbül, arı, kelebek, 
Yekdiğerini bırakıp gidecek: 
Vefasızlığa bakar ağlarım. 

Solmasın dersin sümbülüm, gülüm; 
Yâri elinden alacak ölüm; 
Bütün dünyayı inletse ünüm; 
Çaresizlikten coşar ağlarım. 

Neş'e gizlenir çöker bir melal; 
Her vücud, her şey mahkûm zülal; 
Son nefese kadar tükenmez cidal, 
Tükenmez derdim sayar ağlarım. 

Aklım ermiyor of, ne haldir bu! 
Yaşamak için dert, mihnet kaygu; 
Bir zevke bedel bin acı duygu; 
Duygusuz felek sorar ağlarım. 

Zalimler ceza görmeli elbet. 
Mazlumlar niçin çeksinler zahmet? 
Hak çiğneniyor, nedir bu hikmet? 
Haksızlıklara yanar ağlarım. 

Yine kitaba ismini veren ‘’Gözyaşları’’ isimli şiiri o günlerde dökülen gözyaşlarını anlatır gibiydi:

Firari bahardan, aşık hazandan, 
Cu-yi dile ma'kes nay-i hicrandan, 
Nagme-yi sevdadan, bu-yi figandan 
Serpildi melalin elmas taşları. 

Sarardı baharın payinda eylul; 
Titredi emeller, umidler ma'lul; 
Döküldü uzanmış zanbaga melul 
Nergis-i ademin har gözyaşları.

‘’Hırçın’’ isimli şiiri de bu mutsuz evliliğinin dile gelmiş haliydi sanki:

Bir cananım var gayet hıyanet,
Yaramaz hırçın etmez inayet,
Kendi kendinden eder şikâyet,
Bekleyedursun gönül vefayı.

Sevmek isterim yanımdan kaçar,
Uzak durursam ateşler saçar,
Sitem sözlerle dilde derd acar,
Fakat arttırdı gönül sevdayı.

Eziyet etmek en büyük zevki;
Muazzeb görmek neş'esi, şevki;
Şeytanlıkta hiç bulunmaz fevki,
Meşke başladı gönül cefayı.

Sevdirebilmek hayli emektir,
Gücendim git, der, gel sev demektir;
Merakı uzup lütf eylemektir,
Onsuz bulamaz gönül sefayı.

 ‘’Genç Günler’’ bu dönemimde aşkı nasıl yaşadığını anlatırdı:

Ey, genç kanı gibi kaynayan pınar! 
Ey, altına yatıp kaldığım çınar! 
Söyledikçe hala yüreğim oynar, 
Gölgende okudum kitab-ı aşkı. 

Ey, kumrulu bahçem, sümbüllü bağım! 
Ey, bülbüllü derem, mineli dağım! 
Sizinle geçti en güzel çağım, 
Orada dinledim rubab-ı aşkı. 

Muhabbet bağında kendimden geçtim, 
Ateşler içinde bir lale seçtim, 
Yandı yüreğiyim, kanarak içtim; 
Kızıl dudağından serab-ı aşkı.

‘’Bu Sevdadan Geçersin’’ şiirini de muhtemeldir ki kocasına Aspava'sı için yazmıştı:

Niçin beni yan bakışla süzersin? 
Sözlerime neden dudak bükersin? 
Bugün sever, yarın belki üzersin 
Gel üzülme, bu sevdadan geçersin. 

Sevsen de hoş, sevmesen de sen beni, 
Ben vahşiyim, hiç sevdirtmem kendimi; 
Bu halimle incitirim ben seni; 
İncinmeden bu sevdadan geçersin. 

Bülbül gibi âşık olma her güle; 
Vefasızdır, gül inanmaz, bülbüle; 
Çünkü şakır lalelere, sümbüle; 
Sümbül gibi aşkın solar geçersin. 

Ancak 27 yaşında 3 çocuk annesi bir genç kadın olarak döner İzmir’den. Bir süre sonra çapkınlıklarıyla bezdiren hayırsız kocadan boşanmasına izin çıkar.

Mehmet Ali Bora’ya duyduğu aşk ve nefret hislerinin tümünü şiirlerine yansıtan İhsan Raif Hanım, ilk eşine olan hislerini şu mısralarla dile getirir:

“Sabreyle Ali, bir gün olup mat olacaksın;
Ölsen dahi sen lanet ile yad olacaksın.”

Bir başka yerde de şöyle isyan eder Mehmet Ali’ye:

‘’Bana çok karalar sürdün, çıldırdın iftiharından
Korkmaz mısın mazlumun inkisarından’’

İhsan Raif Hanım derin derin düşünür... Ona göre bu olayları başına getiren şey neydi? İhsan Raif’in hatıralarında “Arap Bacıların komplosu” olarak anacağı olayda, yani kendisi tamamen masumken ve konağa içeriden yardım almaksızın girmek mümkün değilken, yetişkin bir erkeğin konağın en mahrem odalarına kadar, elini kolunu sallaya sallaya girmesi nasıl mümkün olmuştu? Yardım edenlerin derdi neydi?

Yine İhsan Raif Hanım’dan dinleyelim:

“Kalfaların hasetliğinin temelinde kadim bir âdetin yol açtığı çekememezlik duygusunun yattığını hain sırdaşım Gülru Cariyenin anlattıklarından çıkardım: Mısır taşrasından olan Arap kalfalar İstanbul’a geldikten sonra İstanbul kadınlarının sünnet edilmediğini, o kâbusu yaşamadıklarını hayretle görmüşler; Mısır kadınlarının başına gelen bu gayri tabii halin onları diğer hemcinslerine karşı kıskandırdığını, ruh hallerini bozduğunu, ekseri evlenemeyip mesut olamamalarını buna bağladıklarını, evlenenlere karşı derin bir haset beslediklerini ima etmişti... Kalfalarımızın gülen yüzlerinin derinlerinde, meğer çocuk ruhlarına vurulan bir darbenin yarattığı menfi duygular ağının, belki kin ve acılar yumağının çöreklendiğini sonradan fark ettim. Onüç yaşındaki bir çocuğun istikbalini karartan tuzağa ancak böyle talihsiz ruhlar destek olabilir.”

19. yüzyılda bile 13 yaşında zorla evlendirilen bir sabiyyenin (küçük kız) ruhunda kopan fırtınalar, kıyametler işte böyle… Aldığı eğitim sayesinde İhsan Raif Hanım duygularını dışa vurabilmiş, duygularını şiire, edebiyata dökebilmiştir... Ya duygularını dışa vuramayanlar? Çocuk yaşta genç kızların o meşum, o çaresiz intiharlarının nedeni nedir sanıyorsunuz ki? Günümüzde de böylesi bir geleneğe, böylesine insanın içini karartan bir tuzağa İhsan Raif Hanım'ın söylediği gibi ancak Arap kalfalar gibi böylesine talihsiz ruhlar destek olabilir...

Yazar Mehmet Öklü son olarak kitabını şöyle bitirir:

‘’İhsan Raif Hanım, başını Aşiyan yamaçlarına dayamış kabrinden Boğaz’ın mavi sularını, yeşil korularını, asude göklerini dinliyor. Ziyaretçileri mezar taşındaki bin bir ismini andığı Rabb’ine yakaran mısralarını, 4 Nisan 1926 yazan ona vuslat tarihini heceliyor. Onun insani hüznüne, vicdani hüsnüne, deruni yasına bürünmüş derin sessizlik, kıyamete kadar bitmeyecek nöbetini sürdürüyor.

Raif Kızı İhsan Hanım! Hecenin, aşkın, hüznün, taze Türkçenin, vicdanın, ezanın ve şühedanın şairi! Kimseye şikâyet etmeden kendi halinde ağlayan, ‘Gözyaşları’nın bestekârı. Nişantaşı’nın, İzmir’in, Davos’un mahzun gelini!

‘Öz dilinin lisanı’na getirdiğin güzelliği, musikimize hediye ettiğin gönül telimizi titreten ölümsüz nağmeleri dinledik. Elmas taşları gibi saçılan gözyaşlarının boşa akmadığını gördük. Firari feryatlarının vicdanlardaki yankısını duyduk, milletine de duyurmak, göstermek istedik. Yaşadığın, sevdiğin semtin Nişantaşı’nda komşun Nigâr Hanım’a gösterilen vefa gibi, bir sokakta İhsan Raif Hanım adını görmek istediğimiz gibi. Hecenin Beş Şairi’ni anarken, onların ablası olarak en başta senin ismini görmek, seninle beraber altı hece şairinin adını saymak istediğimiz gibi. Hassas ruhun şad, harap gönlün abad olur ümidiyle…’’

İhsan Raif Hanım, daha çocukken Nişantaşı’nda Taş Konak’ta hocası Rıza Tevfik ile hocasının bir şiiri üzerinde çalışıyorlardı. Hocası Rıza Tevfik’in şiiri şöyleydi:

‘’Yürü be hey bî vefâ hercâî güzel 
Gönlüm o sevdâdan vaz geldi geçti
Soldu açılmadan gonca-i emel
Sonbahar’a erdik yaz geldi geçti’’

İhsan Raif Hanım hocasına bu şiire Türkçeyi kullanmak adına şu düzeltmeyi yapmak istediğini söyler:

‘’Hocam, ‘bî vefa’ yerine ‘vefasız’ desek, şiirin havasına daha uygun olmaz mı? Çünkü bu iç sızlatan bir şiir hocam… Vefasız dersek ‘’sız’’ ekiyle mevcut sızıya bir sızlama daha eklenip gönül sızısı artmaz mı?’’

İhsan Raif Hanım bu sözleriyle sanki kendi hikâyesini anlatırdı. Çünkü bu hikâye iç sızlatan bir hikâyedir... Çünkü bu hikâye mevcut sızıya bir sızlama daha ekleyip gönül sızısını artıran bir hikâyedir… Çünkü bu hikâye bir gelenek adına hâlâ toplumun ruhunu inim inim inleten, toplumun vicdanını sızım sızım sızlatan bir hikâyedir... 

Ey hecenin, aşkın, hüznün şairi! Hassas ruhun şad, harap gönlün abad olsun!

Osman AYDOĞAN 29 Temmuz 2017


Yakınma

Önce bir hikaye:

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Gencecik bir veliaht, babası ölünce İran tahtına çıkmış. Ülkesini iyi yönetmek için dünya tarihini öğrenmek istemiş. Ünlü, ünsüz ne kadar bilgin varsa sarayına çağırmış. Demiş ki: ''Bana dünya tarihini yazınız!. Okuyup öğreneyim, ülkemi ona göre doğru dürüst yöneteyim.''  Bilginler: ''Buyruk sizin sultanım'' demişler ve çalışmak için dağılıp gitmişler.

Bir yıl... Üç yıl... Beş yıl... On yıl... Yirmi yıl... Bilginlerden ses seda yok. 

İran Şahı, yeniden haber salmış bilginlere: ''Ne oldu dünya tarihi? Okuyup öğrenecek, ülkeyi ona göre yönetecektik... Tez getirin araştırmalarınızı, incelemelerinizi, çalışmalarınızı, yazdıklarınızı!...''

Bilginler, kırk deve yüklü kitapla yola çıkıp saraya gelmişler: ''Araştırdık, inceledik, çalıştık, yazdık. Buyurun işte kırk deve yükü kitap'', demişler. Şah: ''Benim'' demiş, ''kırk deve yükü kitabı okuyup ülkeyi ona göre yönetmeye zamanım yok. Siz bunu biraz kısaltın da öyle getirin!...''

Ve yine bir yıl geçmiş... Üç yıl... Beş yıl... On yıl..

Şah, merak edip duruyormuş dünya tarihini... Sonunda bilginler, kırk deve yükü kitabı iki deve yüküne indirmişler. Saraya gelip, yıllarca sürmüş olan araştırmalarının, incelemelerinin, çalışmalarının özetini Şah’a sunmuşlar...

Şah: ''Yok'', demiş; ''bunları okumaya da zamanım yetmez. Siz gidin, bunların özetini de çıkarıp öyle gelin!...''

Yine aradan yıllar geçmiş... Şah yaşlanmış. Dünya tarihini öğrenemeden ülkesini yönetmek zorunda kaldığı için üzgün, bilginlere bir haber daha salmış. ''Ne oldu bizim dünya tarihinin özeti?''

Bu kez bilginler bir eşek yükü kitapla gelmişler. Şah, dökülmüş saçları ve ak sakalıyla kitaplara bakmış: ''Vakit yetmeyecek'', demiş. ''Siz bunun da özetini çıkarıp öyle gelin!''

Bir yıl... Üç yıl... Beş yıl...

Şah, ölüm yatağına düşmüş. Dünya tarihini öğrenemeden ülkesini yönettiği için kendisini suçluyor, sayıklamalı karabasanlar içinde, "Şu dünya tarihini öğrenemeden şahlık etmenin utancıyla ölüp gideceğim, ne yazık" diyormuş.

Derken efendim... Bilginlerin pir-i fanisi, koltuğunun altında bir kalın kitapla çıkagelmiş. ''Sultanım, dünya tarihini özetleye özetleye bu kitaba indirdik'', demiş.

Ama Şah, son nefesini vermek üzereymiş: ''Onu da okumaya vakit kalmadı'', demiş. ''Hiç değilse bana şu dünya tarihini, sözlü olarak kısaca kulağıma anlatın. Öğrenmeden ölmüş olmayayım.''

Bilginlerin pir-i fanisi, Şah’ın kulağına eğilmiş: ''Dünya tarihinin özeti şudur'' demiş: ''Doğdular, acı çektiler ve öldüler.''

 ***

Bu hikaye ince, çekimli ve hatta derin görünüyor... Oysa Şark mazoşizminin tipik bir anlatımıdır. İnsanlar doğarlar, yakındıkları kadar da acı çekmezler. Durgun göllerde taş kaydırdıkları günler olur... Sevdikleriyle ilk kez kavuştukları günler... Diploma aldıkları günler... İş buldukları günler... Tavlada mars yaptıkları günler... Türkü çağırdıkları günler... Askerliği bitirdikleri günler... Dönerli beğendi yedikleri günler... Yeni doğmuş çocuklarının ayaklarını kokladıkları günler...

Yakınmak, Şarkın alışkanlığıdır. Şahların, köle, kul olarak kullandığı insanlar, yakınmayı, bir kader saysınlar diye...

Yaşam, yakınmanın bitmediği yerde bir zebani topuzu; yakınmayı yenmiş olanların da, bir gül bahçesidir...

Çetin Altan

Osman AYDOĞAN 29 Temmuz 2017




Şîr-î pençe


Yavuz Sultan Selim, Ridaniye ve Mercidabık seferleri esnasında Şam yakınına otağını kurdurarak burada üç ay kadar kalır. Bir Türkmen kızı da zaman zaman padişahın çadırına gelerek, otağın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik islerle meşgul olur. Yine bir sabah temizlik için geldiğinde, Sultan Selimi görür. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıverir, gönlünü kaptırır ona. Hani kalbin, her an bir halden başka bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya, zamanla Türkmen kızının kalbinin içini, ince bir sızı sarar ve başlar genç kızın kalbi için için kaynamaya. 

Bir gün, genç kızın gözü, hünkâr çadırının direğine ilişir.  Aşkın gücü ona, direğin üst kısmına şöyle bir satır yazma cesaretini verir; 

'’Seven insan neylesin?” 

Yavuz Sultan Selim, otağına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark eder. ”Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endişe derken alır eline kalemi söyle bir satır da o yazar aynı direkteki dizenin altına;

'’Hemen derdin söylesin.” 

Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktığında otağın direğine, sevincinden ağlar, o küçücük kalbi heyecandan göğsüne sığmaz olur, yer de onun olur âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-i aşkta bulunmanın, ateşle oynamanın, ateş girdabına bilerek atlamanın da ölümcül bir tehlikesi de vardır.  “Varsın olsun bu aşk, buna değer’’ diye düşünür... Aldığı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamaz ama yine de içinde bir korku kurdu vardır ki genç güzelin, yüreğini her gün diş diş, burgu burgu kemirir... Aşkın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüreğin imdadına yetişir derhâl. Bir satır daha yazar aynı direğe; 

“Ya korkarsa neylesin?” 

Yavuz Sultan Selim, aksam çadıra döndüğünde, not düştüğü direkteki satır gelir aklına. Bakar ve okur ki aşkın heyecanın ve korkunun karıştığı, tezat dolu sözcüklerin buluştuğu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karşısında. Hemen o satırın altına bir mısra daha ekler, aşka yenik düşen koca padişah: 

'Hiç korkmasın söylesin.” 

Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları şöyle dizilir direğin üzerine: 

“Seven insan neylesin? Hemen derdin söylesin. Ya korkarsa neylesin? Hiç korkmasın söylesin.”

Sabahın olmasını sabırla bekler padişah. Seher vakti sırdaşı Hasancan’i çağırtır, derhâl bir emir verir: ”Biz dahi merak edip onu görmek isteriz, tîz elden bu kızı huzura getirin.” 

Emir derhâl yerine getirilir ki ahu gözlü, endamı hoş, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli gelir hünkârın karşısına… Hünkârın emriyle derhâl bir düğün alayı tertip edilir. Eğlenceler, yemeler içmeler…

Düğünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülür. Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, şaşkına çevirir herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme boğulur. Ahu gözlü Türkmen dilberinin ”Selim” diye çarpan saf ve küçük yüreği, bu büyük cihan sultanının aşkındaki sırrı kaldıramaz ve birden duruverir. O çadırın direği, bu olayın canlı fakat ketum şahidi olur asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadığı gibi o gencecik yüreğe, buna fani alemde bir çare de bulunamaz.

Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda koca hünkârın, hüngür hüngür ağladığı söylenir. Sonunda en güçlü orduları yenen ve Osmanlının güçlü divan şairlerinden sayılan koca hünkâr Türkmen kızına yaptırdığı mezarın mermer taşına, su dörtlüğü kazdırarak, dünyaya, aşkın gücünün karsısındaki çaresizliğini anlatır:

‘’Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek 
Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek 
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân 
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek’’

(Gözbebeğime bilmem ne büyü etti felek 
Ağlamamı bol yaşımı kan etti felek 
Aslanlar kahrımın pençesinde titrerken 
Beni bir gözleri ahuya muhtaç etti felek)

Felek bununla da yetinmez... Gelelim işin esası olan feleğin, kaderin cilvesine!

Yavuz Sultan Selim babası dünyada iken tahta çıkar. Rivayet odur ki bu durum babasının çok zoruna gider. Babası bu durum üzerine beddua eder. Babanın bedduasının şu şekilde olduğu rivayet edilir:

‘’Evlat sen beni bu hallere eyledin ya şîr-î pençelere kurban gidesin!"

Yavuz Selim'in de bu beddua üzerine şöyle dediği rivayet edilir: ‘’Babamın bu ahını aslan kuvvetinde düşman belledim, önüme geçen tüm düşmanlarımı ezdim.’’

Bu nedenle de Yavuz Sultan Selim yukarıda bahsi geçen şiirinde babasının beddusına da cevap olarak ‘’Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân’’ diye yazar… 

Yavuz sekiz yıllık saltanatında büyük işler yapar, imparatorluğu genişletir. Fakat baba bedduası sekiz yıl sonra Yavuz’un yakasına yapışır ve sırtında şîr-î pençe hastalığı çıkar. Şîr-î pençe, aslan pençesi denilen bir karbonkül hastalığıdır.

 ‘’Şîr-î pençe’’ ilk olarak anlattığım gibi babanın bedduasında geçer. Ancak kaderin cilvesi imparatorluğu üç katına çıkaran cihan padişahı bu bedduanın oluştuğu bir biçimde acılar içinde hayata veda eder.

Sırtında kendisine rahatsızlık veren bu oluşumu (şîr-î pençe) fark eden Yavuz Sultan Selim emrindekilere sıkmalarını söyler. Emrindekiler "hekimler baksa, belki ciddi bir şeydir" diye uyardılarsa da dinlemez Yavuz, "sivilcedir" diyerek tellağa sıktırır.  

Yavuz Sultan Selim Han bu hastalık vesilesiyle yatağa düşer. Ölüm vaktinin geldiğini anlayan ulu hakan yanından ayrılmayan kadim dostu Hasancan'a durumunu sorar: ‘’Hasancan, durumumuz nicedir?’’ Hasancan cevap verir: ‘’Hünkarım Allah'la olma vakti geldi.’’ Yavuz tekrar sorar: ‘’Bre Hasancan, sen şimdiye kadar bizi kiminle bilürdün?’’

Daha sonra padişahın isteğiyle Hasancan "Yasin" suresini okumaya başlar. Padişah da kendisine eşlik eder. Hatta bir yerde yanlış okuduğunu söyleyerek tekrar baştan almasını ister.  Ancak Hasancan sureyi bitiremeden Yavuz ruhunu Hakk'a teslim eder.

Allah rahmet eylesin!

Yazar Yavuz Bahadıroğlu’nun ‘’Şirpençe’’ diye bir kitabı var. (Nesil Yayınları, 2000) Bu konu kitapta detaylı bir şekilde anlatılır. Kitabın tanıtım yazısında Yavuz Sultan Selim şöyle der…

‘’Vükela ve ümeranın süslü elbiseler giymesi, padişahlarına tazimden ileri gelir. Biz Allah`tan başka kime tazime mecburuz ki, bu külfeti ihtiyar edelim? Bizim Padişahımız vücudu saran libasa değil, ruhun içindeki inanca bakar.’’

Öyledir ve hep de öyle olacaktır; ‘’Bizim Padişahımız vücudu saran libasa değil, ruhun içindeki inanca bakar.’’ 

Osman AYDOĞAN  28 Temmuz 2017


Almanya, acı dost!


Son günlerde Türk – Alman ilişkileri oldukça sıkıntılı ve gergin. Ben bu gerginlik konularına değinmeyeceğim. Yok Almanya, Cumhurbaşkanının Almanya’da Türklere hitap etmesine izin vermemiş, yok Türkiye Alman parlamenterlerin İncirlik ve Konya’da üslerde bulunan askerlerini ziyaretine izin vermemiş! Vs., vs. Herkes değiniyor, herkes anlatıyor zaten. Bunlar teferruattır, bunlar gerginliğin gerçek sebepleri değildir. Ben sizleri biraz gerilere götüreceğim... Gerginliğin tarihi kökenini ve gerçek sebeplerini açıklayarak böylece bir efsanenin (Türk-Alman dostluğu, Türk-Alman silah arkadaşlığı gibi) acı gerçeğini ve hayal kırıklığını ve esas konunun ne olduğunu sizlere anlatmaya çalışacağım...

Bakmayın siz sağda solda Almanya hakkında yüzeysel yazanlara... Türk – Alman ilişkilerine merakınız varsa -yazının uzunluğuna aldırmadan- bu yazımı okuyun derim…

Biliyorsunuz; ''Tarih'' olmadan olmaz!... Bugünü tam olarak anlayabilmek için Tarihe bir gitmemiz gerekiyor... Çünkü geleceğe ilişkin öngörüler kökleri Tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidirler. Çünkü Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir. Öyleyse Türk - Alman ilişkilerinin bugününü anlayablilmemiz için önce Osmanlı - Almanya ilişkilerini çok iyi anlamamız gerekir... Osmanlının Almanya ile olan ilişkileri ise Prusya ile başlar…

Prusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkilerin başlangıcının sebebi, Osmanlı İmparatorluğu’na göre 19’uncu yüzyılın sonunda Prusya dışındaki diğer bütün büyük devletlerin Osmanlı‘ya karşı düşmanca bir politika izlemeleriydi. Osmanlı İmparatorluğuna göre kendilerine karşı en büyük tehlike İngiltere ve Rusya’dan gelmekteydi. İngiltere en tehlikelisi olduğu için Sultan Hamit önce İngiltere ile anlaşmayı denedi, ancak çabalarında başarısız olunca Prusya ile ittifaka girmekten başka çare göremedi.

Osmanlı İmparatorluğunun niyeti Prusya’nın yardımı ile kendi askeri gücünü geliştirmekti.[1] Ayrıca Sultan Hamit Prusya’nın askeri gücüne, gelişme seviyesine ve devletin otoriter yapısına hayranlık duyuyordu ve toprağını muhafaza için en iyi yolun Prusya ile iş birliğinde olduğuna inanıyordu.[2] Politik, ekonomik ve askeri olarak çöküşte olan Osmanlı İmparatorluğu Prusya’nın yardımına muhtaçtı.

Prusya’nın ise bu iş birliğinden çok daha farklı niyetleri vardı. Prusyalılar kendi araştırmalarında Mezopotamya’da petrol yatakları olduğunu keşfetmişlerdi. 1871’de birliğini henüz yeni sağlamış Almanya’nın hem yeni pazarlara ve hem de hammadde ve petrol kaynaklarına ihtiyacı vardı. İngiltere ve Fransa ile dünyayı paylaşım yarışında geç kalan Almanya için Anadolu, Suriye ve Mezopotamya Almanya’nın ‘'Hindistan'’ı olabilirdi. Ayrıca Almanya’nın kolonilerini koruyacak yeterli bir deniz gücü de yoktu. Bundan dolayı Almanya ‘’koloni’’ elde etmek için başka bir yöntem buldu: Almanya; Osmanlı İmparatorluğu, Çin ve Rusya gibi gelişmemiş ülkelerle ticarete yöneldi.[3]

Alman şövenistler ise Alman halkının Ukrayna’ya, Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya yerleştirilmelerini istiyorlardı. Daha 1848 yılında Alman ekonomist Ruscher Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra Prusya’nın miras olarak Anadolu’yu alacağını düşünüyordu.[4] 1897 yılında, Türkler tarafından çok sevilen ve Türkleri çok seven General von der Goltz ise Türklerin İstanbul’u terk ederek Anadolu ve Mezopotamya’ya sürülmelerini ve Alman yönetimi altında buraları reforma tabi tutmaları gerektiği teklifini yapıyordu.[5] ‘'Alman Birliği'’ örgütü ise kurulduğu 1890 yılından itibaren Alman halkının Anadolu’ya yerleştirilmeleri ve Anadolu’nun Almanya’nın bir kolonisi olması gerektiği propagandasını yapmaktaydı. ‘'Alman Birliği'’nin başkanı Prof. Hasse’nin yayınladığı bir broşürün adı da ‘'Osmanlı mirasında Alman hakları’' idi. Onun fikrine göre İngiltere’nin Hindistan’a yaptığı gibi Alman bilimi Anadolu ve Mezopotamya’yı bir Alman toprağı haline getirebilirdi.[6]

1886 yılında Dr. Aliys Sprenger, Anadolu’nun diğer devletler tarafından istila edilmeyen yegâne bir yer olduğunu söylüyordu. Eğer Almanlar burayı Ruslardan önce ele geçirebilirlerse dünyanın en iyi parçasını almış olurlardı. Pancermenist Dr. K. W. Stettin’e göre ise Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu birleşerek tek bir imparatorluk teşkil etmeliydiler. Elbe ağzından Fırat ağzına kadar uzanan böyle bir imparatorluk yüksek ve soylu bir ulusa layıktı.[7]Böyle bir imparatorluğun Alman yönetimi altında olacağından da hiç şüphe yoktu tabii ki.

Yeni Alman politikası İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı yönlendirilmişti. İngiltere Süveyş kanalını işletmeye açtıktan sonra Almanya, Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa ile rekabet edebilmek ve buraya ulaşabilmek amacıyla Berlin - Bağdat demiryolunu inşa etmek istedi. Türkler bu yatırım sayesinde ülkelerinin kalkınacağını umut ederken, Almanya ise bu hattan nasıl istifade edebileceği hesabını yapıyordu.[8] Berlin–Bağdat hattı doğuda İslam ülkelerine kadar ulaşabilirdi. Osmanlı İmparatorluğunu resmi bir ziyaretinde Wilhelm II, 1898’de Suriye’de Almanya’nın bütün Müslümanların koruyucusu olduğunu ilan ediyordu.[9] Almanya’nın amacı Müslümanları kullanarak İngilizlerle mücadele edebilmekti. Değişik niyetlerle de olsa her iki ülke birbirine muhtaçtı. Bu çerçevede ilk Alman askeri delegasyonu 1883 yılında Osmanlı İmparatorluğuna geldi. (Sultan Selim III zamanında Prusyalı Albay von Götz bir Türk topçu birliğini ziyaret etmişti. Yüzbaşı von Moltke ve Teğmen von Bery 1835 yılında Osmanlı’yı ziyaret eden ilk Alman subaylarıydı. Aktif olmadıkları için burada değinilmedi.)

Osmanlı ordusunu eğitmek için Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar birçok Alman subayı ve askeri delegasyonu Osmanlı İmparatorluğu’na geldiler. Gelen bu Alman subaylar ve askeri heyetler zaman içerisinde politik görevler de alarak Osmanlı ordusunun en önemli mevkilerini işgal ettiler. Bu şekilde Osmanlı Ordusu Almanya’ya bağımlı hale gelmişti.[10]Osmanlı Ordusunda Alman hayranı olan birçok subay vardı. Enver Paşa da bunların arasındaydı. Enver Paşa bir Alman gibi düşünebilecek kadar Alman hayranıydı. Sadece subaylar değil, özellikle birçok osmanlı entellektüeli de aşırı bir Alman yanlısıydılar. PanTürkist Yusuf Akçura, Almanya’nın gelecekte Asya’nın kültürünü pozitif olarak değiştirebileceğine inanmıştı.[11]

Daha sonra, İstiklal Marşımızın şairi olacak olan Mehmet Akif’in şu dizeleri kaleme almış olması, ne durumda olduğumuzun en güzel göstergesidir:

‘’Değil mi bir anasın sen, değil mi Almansın,
O halde fikir ile vicdana sahip insan;
Bilir misin ki, senin şarka meyleden nazarın
Birinci def’a doğan fecridir zavallıların’’

Bu ikili ilişkilerde Almanya tamamen rasyonel hareket ediyordu. Morgenthau, Enver Paşa ile bir konuşmasını şöyle aktarıyor; Enver Paşa der ki: ‘’Türkler ve Almanlar birbirlerini ihmal edemezler. Biz çıkarımız olduğu sürece sizinle beraber olacağız. Sizler çıkarınız olduğu sürece bizlere destek olacaksınız.’’[12] Enver Paşa bu düşüncesine rağmen rasyonel hareket edememiş ve düşüncesizce Almanlara teslim olmuştu.

Alman subaylar Osmanlı Ordusunu eğitirken aynı zamanda 14 Türk subayı da Berlin’e Prusya ordusuna eğitime gönderildi.[13] Osmanlı’daki Alman subaylarının görevleri politik olmasına rağmen (Türkleri Alman hayranı yapmak, Alman silahı satmak ve Sultan’ı ve hükümeti Alman safında tutmak gibi[14]) Osmanlı Almanya’da eğitilen bu subaylarından faydalanamadı. Sultan Abdülhamit II hatıratında bu subaylardan memnun olmadığını yazmaktadır. Sultan Abdülhamit’e göre genç Türk subayları Almanya’da kendi özelliklerini, erdemlerini ve niteliklerini kaybetmişlerdi. Onlar Almanya’da Prusya’lı amirlerinin kendilerini yetiştirmek için gayretlerine rağmen alkol içmeyi ve ahlaksız şeyleri öğrenmişlerdi. Bu subaylar yurda dönüşlerinde çok kaba ve kendilerinden daha tecrübeli amirlerine ve arkadaşlarına karşı saygısız davranıyorlardı.[15] (Ne garip bir tesadüftür ki aradan yüz yıl geçiyor, bu sefer ben Alman Harp Akademisinde iki yıl öğrenim görüyorum…)

Bu askerî ilişkilerin yanında Osmanlı İmparatorluğu ile Lübeck, Bremen ve Hamburg şehirleri arasında 1839 yılında, Prusya ile de 1840 yılında ticaret anlaşmaları yapıldı.[16] Bu anlaşmaları müteakiben Osmanlı dış ticaretinde Prusya-Alman payı giderek artarak 1880 yılında %18 olan bu pay 1909 yılında %42’ye yükseldi. 25 yıl içerisinde merkezi Avrupa (Almanya- Avusturya) Osmanlı pazarına hükmeder hale gelmişti.[17]

Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı İmparatorluğu ekonomik ve askerî olarak tamamen Almanya’nın etkisi altındaydı. Bir darbe ile işbaşına gelen İttihat ve Terakki komitesi de tamamen Alman hayranı idi. 1913 yılında İstanbul’a gelen Alman askerî eğitim delegasyonu Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda tamamen bir ‘'komuta heyeti'’ haline dönüşmüştü.[18] Almanlar Türk harp yönetimini tamamen ellerinde tuttuklarına inanıyorlardı. Gerçekten de Osmanlı Savunma Bakanlığı’ndaki, Genelkurmay’daki, ordu, kolordu ve tümenlerdeki bütün önemli mevkiler Alman subaylarının ellerindeydi.[19]

Osmanlı üzerindeki Alman baskısı ve Alman etkisi ile Osmanlı yönetimindeki bir kısmın savaş arzusu Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na katılmasındaki en önemli etkenlerdi. Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı’nın harekât planları Almanlar tarafından yapılmıştı. Kafkasya’da Ruslara karşı taarruz harekâtı, Mısır’da İngilizlere karşı taarruz harekâtı ve müteakiben Mezopotamya’da ingilizlere karşı savunma harekâtı (ki burada Berlin-Bağdat demiryolu hattı ve Alman çıkarları bulunuyordu) tamamen Almanların politik arzularını karşılamaya yönelikti. Ayrıca Osmanlının savaşa girmesi Doğu cephesinde yaklaşık 80 000 kişilik Rus askerini Kafkas cephesine bağlayarak, 100 000 İngiliz askerini ise Mısır’da kanalda tutarak Almanlara Avrupa cephesinde büyük bir rahatlama sağlıyordu.[20]

Bu savaşta Rusların kazanıp kazanamaması Almanlar için hiç önemli değildi. Daha çok öncelerden Bismark’ın fikrine göre Ruslar Balkanlar ve İstanbul’u fethetmeden önce tükeneceklerdi. Böylece de Almanya Avrupa’da rahat edecekti.[21] 

Almanlar yanında savaşa girmeyi, ulusal çıkarlara uygun bulan İttihatçılar savaş ilan edilir edilmez kapitülasyonları kaldırdılar. Bu haberi Maliye Nazırı Cavit Bey ilk kez olarak, İstanbul’daki Alman Büyükelçisi’ne bildirir. Tam bir sürprizle karşılaşır. Sefir küplere binmiş, ağzından köpükler saçarak bağırmakta, tehditler savurmakta, İtilaf Devletler’i İstanbul'a saldırırlarsa, Osmanlıyı savunamayacaklarını anlatmaktadır. En sonunda; ''Biz kararı tanımıyoruz, hele savaş bitsin ilk karşı hareketi yapacak olan biziz'', der. Henüz bu konuşmanın sedası bu hoş kubbede kaybolmamıştır.

Her iki devlet, özellikle Almanlar savaşta müttefik olmalarına rağmen kendi çıkarlarını takip ediyorlardı. Buna bir örnek; Rusların savaştan çekilmesinden ve Rus Kafkas ordusunun dağılmasından sonra Kafkasya’da Türk ve Alman çıkarları çatışmaya başladı. Osmanlı’nın açık hedefi Tiflis-Bakü iken, Almanlarınki ise Bakü’deki petrol yatakları idi. Bunun üzerine Almanya Kırım’da bulunan bir tümenini Kafkasya’ya kaydırdı. Karşılıklı harekât sırasında Türk ve Alman birlikleri arasında kanlı muharebeler cereyan etti. Türk durum haritalarında Alman birlikleri düşman olarak gösterilmişti.[22] (Türk kaynaklarında böyle bir çatışmadan bahsedilmemektedir. Ancak adı geçen Alman kaynağı bu kanlı çatışmadan bahsetmektedir.) Türklerin Bakü‘yü talepleri üzerine Alman General Ludendorf şöyle diyordu; ‘’Bu çapulcu Türklerin istekleri de çok fazla oluyor.’’[23]

İnönü de anılarında, “Almanların Araplara karşı politikaları bambaşkaydı. Onlara hususi muamele yapıyorlardı ve aslında harbi kazansalardı, yani Almanların istedikleri ölçüde kesin bir zafer kazansaydılar onlardan kurtuluş kolay olmayacaktı. Açıkça görülüyor ki, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişler'' ibaresini kullanır. Doğan Avcıoğlu da, “Eğer Birinci Dünya Savaşı‘nı Almanlar kazansalardı Kurtuluş Savaşı’nı, İngilizlerin himayesindeki Yunanlılara karşı değil, Almanlara karşı yapmak zorunda kalacaktık” der.

Bu safhadaki Türk Alman ilişkilerinde gerçek Alman kültürü, Kant, Schiller, Hegel ve Feuerbach gibi gerçek Alman edebiyatı klasiklerinin temsilcileri, gerçek Alman bilimi ve tekniği Osmanlı’ya gelmemişti.[24]

Bu anlattıklarım geçen yüzyıla aitti… Gelelim yaklaşık yüz yıl sonrasına; 1990’lara..

1989 sonrasında dünyada büyük değişiklikler yaşandı. Her şeyden önce Alman birliği gerçekleştirilerek Almanya yeniden birleşti, Sovyetler Birliği dağıldı, Eski Yuygoslavya’da bir iç savaş yaşanıldı. Avrupa Ekonomik topluluğu yapı değiştirerek politik bir birlik haline dönüştü. Basında çok sayıda uzmanlarca her şeyin değiştiği yorumları yapıldı.[25] İngiliz filozof Arnold Toynbee’nin daha 1940’lı yıllarda öngördüğü gibi dünyanın ideolojik ayırımı sona erdi ve onun yerine birçok başka ayırımlar ve problemler su üzerine çıktı.

Uzun zaman Avrupa’nın ekonomik gücü olan Almanya şimdi de bir politik, bir siyasi güç haline gelmektedir. Avrupa Birliği’nin bütçesindeki Alman payı İngiliz payından üç kat daha fazla, İngiliz ve Fransız payının toplamının iki katından daha fazla hale gelmiştir. Almanya dünyada Çin'den sonra ticaret fazlası veren ikinci ülkedir. Almanya bugün kanatlarını Polonya’ya, Macaristan’a, Çek’lere, Baltık devletlerine, Ukrayna’ya, Rusya’ya ve eski Sovyetler Birliği ülkelerine, doğuya doğru germektedir. Daha açıkcası bugün Almanya Orta Avrupa'ya, Doğu Avrupa'ya, Baltık ülkelerine ve Balkanlara bütünüyle hakim olmak üzeredir.

Almanya’nın yükselen gücünden kimsenin şüphesi olmazken Avrupa Birliği, iç güç dengelerindeki ve diğer büyük güçler ve devletlerle olan ilişkilerdeki davranış şekliyle ilgili olarak henüz tam olarak yerine oturmamış ve Avrupa Birliği’nin jeopolitik ilgileri henüz tam olarak tanımlanmamıştır.[26]

Maliye, ortak dış ve ortak savunma politikaları konularındaki problemlerini henüz çözemeyen Avrupa’da güçlü bir Alman desteği olmaksızın güçlü bir Avrupa Birliği’nden bahsedilemez.[27] İtalyan yazar Angelo Bolaffis’in söylediği gibi Avrupa’nın kaderi yine Almanya’ya bağımlı hale gelmişti.[28]

İngiltere’nin AB’den ayrılmasının diğer nedenler yanında esas nedeni de AB’nin artan bir şekilde Almanya hegemonyasına girmekte olduğunun korkusu olduğu değerlendirilmektedir.

Almanya – Rusya ilişkileri ise tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar iyi durumdadır. Deli Petro zamanından beri devamlı savaşlara, ihanetlere ve derin ideolojik ayırıma rağmen Alman – Rus ilişkileri sürekli gelişebilmiştir. Büyük Katharina zamanında binlerce Alman Rusya’ya göç etmişti. Marks, Engels, Tolstoy ve Pasternak bu karışımın bir ürünüydüler... Son kırk yıldan beri Almanya ve Rusya derinden birbirilerine bağlanmaktadırlar.[29]

Rusya’nın da Avrupa politikasının merkezini ise Almanya oluşturmaktadır.

Bu çerçevede Alman – Rus tarihinin iki öğretisi vardır; Birincisi, Almanya’nın Rusya ile mümkün olduğunca iyi ilişkiler tesis ettiğidir. İkincisi ise, Almanya’nın mümkün olduğunca Rusya’yı Avrupa’dan uzakta tutmak istemesidir.[30]

Orta Doğu ve Kafkasya Almanya için bir güvenlik kuşağı teşkil etmektedir. Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’nın Alman jeopolitiği içerisinde düzenlenmesinde İran’ın ve Suriye’nin çok özel bir konumu vardır. Körfez’de ve özellikle İran üzerinde etki sahibi olmak Almanya için çok önemlidir. Bu nedenle Almanya İran'dan, Suriye'ye, Tunus'a, Cazayir'e ve Fas'a kadar olan bölgede aşırı da olsa İslami gruplarla hep yakından ilgilenmiştir. Kaplan grubundan FETÖ grubuna kadar bütün dinci cemaatler hep Almanya’da üslenmişlerdir. Bugün de bu grupların Almanya'da yuvalanmaları tesadüf değildir.

Alman araştırmacı Peter Scholl-Latour'un güzel bir kitabı vardır; ‘’Das Schlachtfeld der Zukunft: Zwischen  Kaukasus  und Pamir.’’ (Geleceğin Muharebe alanı: Kafkasya ve Pamir arası). (Peter Scholl-Latour, Goldmann Verlag, April 1998) (Peter Scholl-Latour 2014 yılında vefat etti. Yazarın ne bu kitabı ne de başka kitapları Türkiye’de yayınlanmadı.) Kitapta özetle diyordu ki yazar; ''İran ve Afganistan’da dinci bir rejim türemiştir. Kafkasya ve Pamir arası ve Türkiye dâhil bölge ülkeleri tamamen İran ve Taliban cinsi dinci bir akımın etkisine girecektir.''

Gerçekten de araştırmacının iddia ettiği gibi bu Taliban etkisi sadece Kafkasya ve Pamir arasında kalmamış Mısır dâhil tüm kuzey Afrika’yı ve Irak dâhil tüm Orta Doğu’yu kaplamıştır. İşte bu öngörü doğrultusunda Almanya biraz önce bahsettiğim gibi bu bölgelerdeki İran'dan, Suriye'ye, Tunus'a, Cazayir'e ve Fas'a kadar olan bölgede aşırı da olsa İslami gruplarla hep yakından ilgilenmiştir. 

Seksenli yıllarda büyük bir ekonomik sıçrama yapan Türkiye doksanlı yılların başında Ortadoğu’da bölgesel bir güç haline geldi. 1991 yılında Sovyetler Birliğinin dağılması ile kendileri ile dil, tarih ve kültür bağı bulunan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile yakın ve derin ilişkiler tesis etti. Türkiye bu devletler için model, örnek bir devletti. Bu ise Orta Asya ve Kafkaslar’da Türkiye’nin ofensif bir dış politika izlemesi için başlangıç noktasını teşkil ediyordu. Ayrıca Türkiye bu bölgede bulunan petrol ve doğal gazın kendisi üzerinden Batıya sevk edilmesinin mücadelesini yapıyor ve umuyordu. Türkiye’nin insiyatifi ile 1992 yılında kurulan ‘’Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi’’ ile Türkiye eski komünist ülkelere model oluyordu. Bu şekilde Türkiye ‘'Doğunun Brükseli’' olarak gelişebilirdi.

Ayrıca Türkiye kendisini etnik, tarihi ve dini nedenlerle Balkanlardaki Türk ve Müslüman azınlığın yasal koruyucu gücü olarak görmekteydi. Böylece etkisini geliştiren, bölgesinde güç olan Türkiye etrafını çevreleyen dönüşüm içerisindeki ülkeler arasında bir istikrar faktörü olarak duruyordu.[31] Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağılan devletler sınıfına ait olurken Türkiye Almanya ile beraber yükselen devletler olarak kabul ediliyordu.[32]

Bu arada Türkiye doksanlı yıllarda bazı politik problemler içindeydi. Türk parti sistemindeki merkez sağdaki ve merkez soldaki partilerin dağınıklıkları ve bunun neticesi koalisyonlardan oluşan güçlü olmayan hükümetler Türkiye’nin temel problemlerini çözmesini engelledi ve radikal politik akımların güçlenmesine sebebiyet verdi.[33]

Diğer bir yandan da Türkiye 1984 yılından beri yaklaşık 40 000 yurttaşının hayatına malolan bir PKK terör problemi ile beraber yaşıyordu. Bu problem ise hem Türk toplumuna ve hem de Türk –Alman ilişkilerine sürekli artan bir yük getirmekteydi.

Sovyetler Birliğinin dağılması Avrupa ile olan ilişkilerde Türkiye’nin yararına olmadı ve bu durum Avrupa ile olan ilişkilerde bir durgunluğa yol açtı. Kendisini Avrupa’lı bir devlet olarak tanımlayan Türkiye’ye karşı Sovyetler Birliği var olduğu sürece Avrupa’dan bir itiraz gelmedi.[34] Aralık 1989 yılında Avrupa topluluğunun Türkiye’nin tam üyelik için yaptığı müracatına ret cevabını vermesi dış politika alanında Türkiye’de hayal kırıklığı yarattı.[35] Maastricht anlaşması ise Türkiye’yi Avrupa’nın kenarında bir devlet haline getirdi.

Doksanlı yıllar boyunca her iki ülke arasında ilişkilere zarar veren bitmeyen bir tartışma yürütüldü. Bütün politik sorunlar bu konu etrafında döndü. Bu problem PKK sorunu ve buna karşı Alman tavrı idi. İlişkileri belirleyen esas faktör ise Almanya’nın PKK’ya yönelik olan bakış açısı ve tavrı oldu.[36]

1990’lı yıllarda Türkiye’nin Kuzey Irak’daki PKK üslerine karşı yaptığı harekât Almanya’da Türkiye’ye karşı beklenilmeyen sert bir reaksiyonun doğmasına yol açtı. O zamanki Alman dışişleri bakanı Genscher, dışişleri bakanlığı sözcüsü Hans Schumacher ve CDU milletvekili Ottfried Hennig Türkiye’ye karşı ağır suçlamalarda bulundular. Almanya somut bir reaksiyon olarak askerî yardıma ambargo koydu. Daha sonra bu ambargo kaldırılmışsa da bu, Almanya’nın Türkiye’ye karşı bir anlayış gösterdiğinden, yumuşadığından değil, bu meblağın Türkiye’deki Leopard tanklarını modernize edecek Alman firmalarına ödenecek olmasından kaynaklanıyordu. Sonraki PKK’ya karşı girişilen askerî harekâtlarda Alman silahları kullanıldığı gerekçesiyle Türkiye’ye karşı yine ambargo kondu. Bu şekilde Türkiye hiçbir Alman silahı alamayacaktı.[37]

Bu Alman tavrı Türkiye’yi oldukça sarstı. Almanya’nın bu tavrının altında sürekli başka niyetler arandı. Özellikle Alman basınına yansıyan Genscher’in beyanı Türkiye’yi endişeye sevk etti. Genscher şöyle diyordu: ‘‘Biz Yugoslavya’da bir model oluşturduk. Bu modelin Türkiye’de Kürtler için de uygulanması mümkündür.’’ Bu sözlerin de yankısı bu gök kubbede hala yankılanmaktadır! Der  Spiegel dergisinin yayımcısı Rudolf Augstein yazısında Genscher için şöyle diyordu; ‘’Slovenya, Hırvatistan ve belki de Slovakya. Allaha şükür bu adam İskoçya’yı da bağımsız bir devlet yapmak istemiyor.’’[38]

Prof. Hans Peter Schwarz Die Welt’de yayımlanan makalesinde Almanya’nın Türkiye’ye karşi güç gösterisi yaparken PKK’nın etkisinde kaldığını ve Almanya’nın porselen dükkanına girmiş bir fil gibi davrandığını yazıyordu. Prof. Schwarz makalesinde 20’nci yüzyılda Almanya’nın çok az dostu kaldığını, Türkiye’nin gerçek bir dost ülke olduğunu belirterek, Suriye’deki, Cezayir’deki ve Kuzey İrlanda’daki problemlere karşı Alman hükümetinin neden tepkisiz kaldığını soruyordu.

O zamanki Türk Cumhurbaşkanı Turgut Özal Alman dış politikasını Hitler’in ruhu ile mukayese ederken o zamanki başbakan Süleyman Demirel ise bir basın konferansında şöyle diyordu; ‘’Unutulmamalı ki Türkiye üzülürse Almanya da üzülür.’’ O zamanki bütün Türk tepkileri duygusaldı ve Almanya’ya karşı somut hiçbir reaksiyon gösterilmedi.

1990’lı yılların ortasında yine aynı olaylar yaşandı. Türk birliklerinin Kuzey Irak harekâtı gazetelere manşet oldu ve Alman hükümeti yine o anlamsız tedbirlerini uygulamaya koydu; Türkiye’ye çok öncelerden satışı yapılmış fırkateynlerin sevki durduruldu – sanki Türk Genelkurmayı bu gemilerle Van Gölü’nde veya Fırat ve Dicle’nin yukarı kısmında operasyon yapacakmış gibi - ve harekâtta eski doğu  Alman menşeli eski panzerler isbat olarak akrobatik bir şekilde aranmaya başlandı. Irak’a karşı konan ambargodan oluşan politik güç boşluğuna ve Zweistromland’a  (Almanların askerî plan tatbikatları ve harp oyunlarında Suriye ve Irak’a beraber verdikleri ad.) karşı Türkiye’nin yasal sınırlarını koruma hakkı olduğunu meraklılar görmezden geliyorlardı.[39]

Bu ambargo üzerine Türk basınında da Almanya’ya karşı sert eleştiriler yükseldi. Bir yazar yorumunda şöyle diyordu; ‘’Yaklaşık altı bin Alman firması geçtiğimiz yıl 100 ülkeye değeri 94 milyar mark olan stratejik malzeme sattılar. Silah ve mühimmat bu satışın büyük bir kısmını teşkil ediyordu. Alman politikacılar bunları satarken bu malzemelerin duvarlarda süs ve dekoratif eşya olmayacağını herhalde biliyorlardı’’[40]

Alman medyasında PKK ile Kürtler arasında bir ayırım gözetilmediği için PKK sorunu Türk- Alman ilişkilerine artan bir yük getirmekteydi. PKK’nın eylemleri bazı Alman yazarlar tarafından romantize edilmekte ve hatta teröristler gerilla olarak tanımlanmaktaydılar. Bu yazarlar PKK tarafından binlerce günahsız sivilin hunharca katledildiğini görmezden gelmekteydiler.

Türkiye’nin Stalinist terör örgütü PKK’ya karşı giriştiği harekât ise Alman basını tarafından Kürtlerin takibi ve baskı altına alınması olarak yorumlanmaktadır. Öyle ki Türkiye’nin PKK’ya karşı askerî harekâtı Alman basını tarafından Kürtlere karşı girişilmiş bir saldırı olarak değerlendirilmektedir. Bu anlayış sadece basında değil eski SPD başkanı ve o zamanki başbakan adayı Rudolf Scharping’den Yeşillere kadar birçok politikacıda da yer etmiş ve bu politikacılar Türkiye’yi suçlayarak Kürtlere karşı bir soykırımdan bahsetmişlerdir. Dolayısı ile Almanya’da Türkiye ve Türkler Kürtleri süren ve baskı altında tutan ve insan haklarını ihlal eden bir devlet ve ulus olarak tanımlanmaktadır.[41] Bu anlayış ise Türkiye’de ve Almanya’da yaşayan Türkler arasında Almanya’ya karşı büyük bir kızgınlık yaratmaktadır.

Bazı Alman basın organlarının PKK sorununu nasıl partizanca yansıttıklarına bir örnek olarak Frankfurter Rundschau gazetesinde yer alan dışişleri bakanı Kinkel ile yapılan roportaj gösterilebilinir. Frankfurter Rundschau’un muhabiri soruyor; ‘‘Herr Kinkel, Kürt halkına karşı Alman silahlarını kullanan Türk hükümetine silah sevkiyatının durması için daha ne olması gerektiğine inanıyorsunuz?’[42] Bu ropörtajda gazeteci Türkiye’nin teröristlere karşı bir harekâtından bahsetmiyor, bilakis sürekli olarak ‘’Kürt halkına karşı bir harekat’’dan bahsediyor ve bu çizgi tüm roportaj boyunca devam ediyor. Roportaj boyunca PKK’nın terörist hareketlerinden hiç bahsedilmiyor. Sürekli ‘’gerilladan’‘ve ‘’boğazdaki işkenceci devlet’’ten bahsediliyor.[43] Basındaki böylesine bir bilgi ile Alman okuyucu nasıl gerçek bilgilere ulaşacaktır?

Bunlardan başka bu konuda Alman bakış açısının bazı tuhaflıkları da vardır. Bunlardan birincisi; Eğer Kürt kökenli bir Türk vatandaşı politik bir suç işlemişse bu kişi ‘’Kürt’’ olarak tanımlanmaktadır. Eğer suç konusu polisiye ise o zaman bu kişi ‘’Türk’’ olarak isimlendirilmektedir. Ankara’daki Alman büyükelçisi Hans Joachim Vergau Dortmund’daki PKK gösterisinde meydana gelen kanlı eylemlere sebep olanları ‘’kriminalle Türken’’ olarak tanımlamıştır.[44]

İkinci bir örnek; Eğer İsrail güney Lübnan’da Hamas mevzilerini bombalarsa bu haber Alman basınında doğru olarak şu şekilde yer alıyor; ‘İsrail Hamas mevzilerini bombalıyor.’ (Arap mevzilerini değil)  Ruslar Çeçen mevzilerini bombaladığında bu haber Alman basınında şu şekilde yansıtıldı; ‘Rus ordusu Çeçen asilerin mevzilerini bombalıyor.’ (Çeçen mevzilerini değil) Fakat Türk ordusu Kuzey Irak’da PKK mevzilerini bombaladığında ise bu haber Alman basınınca çarpıtılarak şu şekilde duyuruldu ve duyurulmaktadır; ‘Türk ordusu Kürt köylerini bombalıyor.’ (PKK mevzilerini değil) Çeçenistan’da gerçek direnişçiler devlet başkanları Dudayev’le birlikte Alman basınında terörist olarak tanımlanırken[45] gerçek teröristler ise –PKK - Alman basınında direniş savaşçıları olarak tanımlandı ve övüldü. Bu çok saçma bir mantıktı.

Alman basınında sadece Kürt – PKK konusu değildi yanlış yargılanan. Alman medyasında Türkler genel olarak aşağılandı, tahkir edildi ve küçük düşürüldü.[46] Alman basınında Türkiye’nin olumsuz değerlendirilmesi üzerine Türk basınında da Almanya’ya karşı sert eleştiriler yöneltildi.

Almanya’nın Türkiye politikasının temelinde Türkiye’yi kendi çıkarları ile çatışan bir ülke olarak görmesinde yatmaktadır. Bu çıkarlar özellikle Balkanlar’da, Karadeniz bölgesinde ve Ortadoğu’da çatışmaktadır.

Türkiye’nin ‘’Adriyatik’ten Çin seddine Türk Dünyası’’ söylemi ve ‘’Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’’nı kurması ile beraber bu bölgede hayati çıkarları olan Almanya ile menfaatleri çatıştı.[47] Türkiye Orta Asya’dan batıya petrol sevkiyatının kendi üzerinden geçmesini planladı. Bazı Alman basınına göre Almanya Türkiye’nin bu projesini desteklememeliydi.[48]

Almanya Ortadoğu’da ABD’den bağımsız olarak İran ve Suriye ile ekonomik ve politik ilişkilerini geliştirdi. 1990’lı yıllarda bu bölgede Almanya, ABD ve Rusya arasında bir güç çatışması yaşanmaktaydı. Bir yanda ABD, Türkiye, İsrail ve Ürdün bulunurken diğer yanda da Almanya, Rusya, Suriye ve İran bulunmaktaydı.[49] Bu bağlamda Almanya PKK’yı politik bir araç olarak kullanmak istemektedir.[50] Kürtler bir yandan dünyanın üvey evladı olarak tanımlanırken[51] bir yandan da bu bölgede etki sahibi olabilmek amacıyla İngiltere, ABD, Rusya ve İran gibi büyük devletler tarafından tarih boyunca istismar edildiler.[52] Şimdi istismar sırası Almanya’ya mı gelmişti? 

Bütün bu yaşananlar da 1990'lı yıllara aitti... Şimdi gelelim 2000'li yıllara...

2000’li yıllarda ise 11 Eylül sonrası ABD ve Batınının ‘’Ilımlı İslam’’ politikası gereği AKP Hükümeti ve onun Başbakanı hem ABD hem AB ve özellikle Almanya tarafından desteklenmiş, korunmuş, hatta pohpohlanmış ve var olan sorunlar ise görmezden gelinmiştir. Hatta o tarihte Almanya Başbakanı olan (SPD’den, sosyal demokrat) Gerhard Schröder tarafından 3 Ekim 2004’te şimdi karşı oldukları o zamanki Başbakan Tayyip Erdoğan’a “Yılın Avrupalısı” ödülü verilirken şöyle söyleniyordu: “Daha fazla özgürlük, daha az devlet müdahalesi, insan haklarının daha iyi gözetimi için verdiğiniz destek, ‘Avrupa’ya taviz olsun’ diye değil, bizzat sizin kendi inançlarınızdan, düsturlarınızdan kaynaklanan atılımlar Sayın Başbakan... Almanya’nın desteğine güvenin!” Bugün yerden yere vurdukları Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı o günlerde hem de solcu Gerhard Schröder tarafından ''Büyük reformcu politikacı'', ''İnançlı bir demokrat'' ve ''Yılın Avrupalısı'' diye yere göğe sığdıralamıyordu. Pragmatizm işte böyle bir şeydi... Batı'nın çıkarı olduğunda ilkeleri, prensipleri ayaklar altındaydı...

Yine ABD ve Batı'nın ''Ilımlı İslam'' politikaları gereği Hükumet ve ABD'nin kucağına oturmuş FETÖ işbirliği ile başta TSK olmak üzere ülke içinde ne kadar ulusalcı, aydın, laik kurum, kuruluş ve kişi varsa antidemokratik uygulamalarla hak, hukuk ve adalet katledilerek darmadağın edilmiştir. Şimdi Türkiye'deki antidemokratik uygulamalar ve hak ihlalleri ile ilgili olarak kıyameti kopartan Almanya'dan o zaman ülkede bu hukuksuzluklar yaşanırken, hukuk, adalet ve demokrasi katledilirken zerre bir itiraz gelmemiştir. Pragmatizm işte böyle bir şeydi... Batı'nın çıkarı olduğunda ilkeleri, prensipleri ayaklar altındaydı...

1990'lı yıllardaki PKK operasyonları nedeniyle yaşanan Türk - Alman gerilimini uzun uzun anlattım... 2000'li yılların başında Türkiye tarafından PKK'ya karşı aynı operasyonların daha fazlası, daha büyüğü, daha kapsamlısı yapılmış olmasına rağmen ne ABD'den ne Batı'dan ne de Almanya'dan tek bir itiraz bile gelmemiştir. Bunun nedeni ise ABD, Batı ve Almanya'nın ''Ilımlı İslam'' politikaları idi.. Pragmatizm işte böyle bir şeydi... Batı'nın çıkarı olduğunda ilkeleri, prensipleri ayaklar altındaydı...

Çünkü öküz (Ilımlı İslam) ölmüş, ortaklık bozulmuştu...

Sonuç olarak;

Bu noktaya kadar sergilenen Türk- Alman ilişkilerinin başlangıcından bugüne tarihi, şimdiki durumunun politik çerçevesi ve ilişkilerin şimdiki hali beraber incelendiğinde şu üç tezi ileri sürmek ve bazı değerlendirmeler yapmak mümkündür:

Birincisi; Türk- Alman ilişkilerinin niteliği ve niceliğini Rusya belirlemektedir. Rusya Almanya için tehdit teşkil ettiği sürece ilişkiler bir sorun olmadan ilerleyebilmiştir. İlişkilerin en yüksek noktasını teşkil eden Birinci Dünya Savaşı esnasında bile 1917’deki Rus ihtilalini müteakip Rusya savaş alanından çekildikten sonra (Almanya’ya Rus tehdidi kalktıktan sonra) Kafkasya’da Türk ve Alman birlikleri arasında kanlı çarpışmalar meydana gelmiştir.[53] Buna sebep karşılıklı çıkarların çatışması ve hedef Bakü’deki petrol yatakları idi.

İkinci Dünya savaşı esnasında Türkiye ayrı bir pakta ait olmasına ve birçok sorunlara rağmen Almanya Rusya tarafından sürekli tehdit edildiği için ilişkiler hiçbir zaman kopma noktasına gelmedi. 1989 yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra yukarıda bahsi geçen problemler su üstüne çıktı. 1993/94 yıllarında Rusya’nın Sovyet İmparatorluğunu bir başka form altında tekrar organize etmek isteği[54] ortaya çıktıktan sonra ilişkiler tekrar yumuşar gibi oldu.[55] Bundan dolayı şu tezi ortaya atabiliriz; Türk-Alman ilişkilerinin niteliği ve niceliği ile Rusya’nın Almanya üzerindeki tehdit derecesi arasında bir bağlantı vardır. Şu an Rusya’nın ilişkilerinin en iyi olduğu ülke Almanya olduğu değerlendirmesi vardır.

İkincisi; Türkiye doksanlı yılların başından itibaren ve özellikle 2000’li yılların başında bir sıçrama yaparak Almanya ile beraber yükselen devletler olarak gösterildi.[56] Bu zaman içinde Almanya, Atlantik İttifakı içinde Türkiye ile olan politik ilişkilerinde ihtilafa düşen tek ülke oldu. Her iki ülkenin hayati çıkarlarının bulunduğu Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’da her iki ülke menfaatleri çatışmıştır. Dolayısı ile ikinci bir tez olarak da şunu söyleyebiliriz; Her iki devletin birden yükselmeleri çatışmalarına hizmet etmiştir.

Üçüncüsü ise Suriye konusudur. Suriye’deki gelişmeler ilk iki sıradaki çatışma nedenlerinin de önüne geçmiştir. Suriye olayları Batının (ABD ve AB) ‘’Ilımlı İslam’’ politikasını sonuna erdirdiği gibi, Ortadoğu’da Sünni liderliğine soyunan Türkiye’nin ABD, AB ve Almanya ile ters düşmesine, bölgedeki jeopolitik dengelerin değişmesine ve Türkiye’nin; ABD, AB ve özellikle Almanya ile çatışmasına bu yol açmıştır.  Aslında bu çatışma beraberinde çok büyük bir jeopolitik sarsıntıya yol açacak gibi gözükmektedir…  Suriye'deki kavganın ikinci bir temel konusu da şudur: Irak’ın kuzeyine hapsolmuş bir sözde Kürdistan’ın yaşama şansı yoktur. Suriye vasıtasıyla Akdeniz’e çıkış bulacak bir sözde Kürdistan yıllardan beridir Batının (ABD, AB, Almanya) en büyük hayalidir. Bu hayal de gerçekleşmek üzeredir. Bölgedeki bütün kavga bu hayal üzerine yapılmaktadır.

1990'lı yıllardaki Türk - Alman ilişkilerindeki sıkıntılar, yukarıda anlattığım birinici ve ikinci maddedeki nedenlere dayanan çıkar çatışmaları idi... Ancak günümüzda yaşanan sıkıntılar ise bir bir çıkar çatışmasından ziyade hem birinici hem de ikinci maddedeki nedenlerle beraber asıl olarak üçüncü maddede anlatılan Suriye nedeniyle bir jeopolitik dönüşümün öncü sarsıntıları olduğu değerlendirilmektedir. Asıl jeopolitik sarsıntının aynı nedenle Almanya'nın ardından ABD ile yaşanacağı kıymetlendirilmektedir. 

Şimdiye kadar çuvaldızı hep Almanlara batırdık… İğneyi kendimize batırmamız gerekirse; (gerçi bu konu ayrı bir yazı konusudur ama) kısca özetleyecek olursak da bunun ağrlıklı olarak Türkiye'nin AB normlarına göre olan eksikliği olduğu görülmektedir.

AB’nin iki temel belgesi vardır. Bunlardan birincisi ‘’Maastricht Kriterleri’’ diğeri ise ‘’Kopenhag Kriterleri’’dir. ‘’Maastricht Kriterleri’’ AB ülkelerinde serbest piyasa ekonomisin geçerli olduğu vurgulanır. ‘’Kopenhag Kriterleri’’ ise demokrasi standartları, düşünce özgürlüğü ve insan hakları gibi temel AB normlarıdır ve AB üyeliğinin olmazsa olmazları koşulları olarak tanımlanır.

Ne yazık ki Türkiye’nin ‘’Kopenhag Kriterleri’’ni uygulamadaki isteksizliği, ülkede yaşanan AB normlarına uymayan siyasal gelişmeler, demokrasi eksikliği ve hukuk ihlalleri Türkiye – Almanya arasındaki çatışmanın Türkiye tarafından görülen eksiklikleridir. 

Bir de Türkiye'nin eksikliği olarak ülkenin son yıllarda dış politika alanında izlemiş olduğu inişli çıkışlı, zik zak yapan politikalarını ve dış politik söylemlerini gösterebiliriz.

Alman Sevk ve İdare Akademisi (Führungsakademie der Bundeswehr) komutanı Amiral Rudolf Lange bir masa sohbetinde bütün güvenlik politikası kitaplarında bulunan bir bilgiyi dile getirmişti; ‘'Kötü bir güvenlik politikası inişli çıkışlı bir çizgi izler, iyi bir güvenlik politikası ise düz bir çizgi izler ve günlük olaylardan etkilenmez’' [57] Bir imparatorluk geçmişi olan Türkiye'nin dış politikada daha açık, net, daha düz ve doğru bir politika izlemesi gerekirdi. Dıış politikayı iç politika ile özdeşleştirdiğinizde, bugün yapıp yarın özür dilediğinizde, sürekli çark ettiğinizde, söylemleriniz havada kaldığında uluslararası alanda güvenirliliğinizi ve saygınlığınız yitirirsiniz. 

Türkiye'nin son bir eksikliği olarak da ülkede olmayan aklı selimi gösterebiliriz. Zaman aklı selim zamanıdır… Ne yazık ki zamanımızda ülkemizde en az bulunan bir kavramdır aklı selim… Aklı selim ise; Türkiye'nin bölgesinde ve tüm dünyada giderek yanlızlaştığı böylesi bir zamanda, kendisiyle Tarihi ve derin ilişkilerimizin olduğu ve ülkesinde de dört milyona yakın soydaşlarımızın yaşadığı Avrupa’daki böylesi bir gücü karşımıza değil yanımıza almayı gerekli kılmaktadır.

Bütün güçlüklerine rağmen bir bölgesel güç olan Türkiye 21’inci yüzyılda Avrupa güvenliğinin kilit noktasında bulunmaktadır. Almanya da Avrupa’nın ve dünyanın en büyük ülkesidir. Her iki ülke de birbirileri için çok önemlidir. Balkanlar, Karadeniz, Orta Asya, Akdeniz ve Ortadoğu bölgesindeki Almanya ve Türkiye’nin hayati çıkarları her iki ülkenin çatışmasına değil iş birliğine muhtaçtır. Bu bölgelerde stratejik iş birliği her iki ülkenin de menfaatine olacaktır. Enver Paşa’nın Morgenthau’ya söylediği gibi ‘’Türkler ve Almanlar birbirilerini ihmal edemezler.’’

Neyse… Maksadım kimseyi eleştirmek, kimseye yol göstermek, kimseye akıl vermek değildir, bu zaten herkeste ve özellikle ülkeyi yönetenlerde fazlasıyla mevcuttur. Bu yazıdan aksadım mazide bir gezi yapmaktı…

Mazi deyince de; mazi bana, sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara’nın yazdığı 1928 yılında Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosunu hatırlatırdı:

‘’Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır.’’

Benim de mazi kalbimde bir yaradır ve beni zaman zaman ağlatan işte bu hazin hatıralardır.

Osman AYDOĞAN  26 Temmuz 2017



FAYDALANILAN KAYNAKLAR

[1] Süleyman KOCABAŞ, ‘Pencerminizmin Şarka Doğru Politikası, Tarihte Türkler ve Almanlar’, Vatan Yayınları, İstanbul, Eylül 1988, s. 4

[2] İlber  ORTAYLI, ‘Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nufuzu’, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 1983, s. 59

[3] Süleyman KOCABAŞ, a.g.e., s. 43

[4] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, ‘Berlin- Bağdat, Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi’, Belge Yayınları, İstanbul, Mayıs 1982, s .8,9

[5] İlber  ORTAYLI, a.g.e., s. 47

[6] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 55

[7] Süleyman KOCABAŞ, a.g.e., s.  69

[8] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 6

[9] İlber  ORTAYLI, a.g.e., s. 65,67

[10] İlber ORTAYLI-2-, ‘İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nufuzu’, AÜSBF Yy. No. 479, Ankara 1981, s. 59

[11] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 11,12,13

[12] Jehuda L. WALLACH, ‘Anatomie einer Militaerhilfe, Die preussisch- deutschen Militaermissionen in der Türkei’, Droste Verlag Düsseldorf, 1976, s. 167

[13] Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 100

[14] Süleyman KOCABAŞ, a.g.e., s.55

[15] Sultan ABDÜLHAMİT, ‘Siyasi Hatıratım’,Hazırlayan: Ali Vehbi Bey, Hareket Yayınları, İstanbul 1974, s. 74                        

[16] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 8,9

[17] İlber  ORTAYLI, a.g.e., s. 42

[18] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 12

[19] Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 167

[20] Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 167

[21] Süleyman KOCABAŞ, a.g.e., s. 21

[22]Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 241

[23] Prof. Dr. Lothar RATHMANN, a.g.e., s. 13

[24] İlber  ORTAYLI, a.g.e., s. 62

[25] Jeffrey E. GARTEN, ‘Soğuk Barış. ABD, Almanya ve Japonya Arasındaki Hegemonya Savaşı’, Türkçesi; Yavuz ALAGON, Sarmal Yayınevi, İstanbul, Ekim 1994, s. 22

[26] Heinz BRILL, ‘Dimensionen der Sicherheitspolitik aus geopolitischer Sicht nach dem Ende des Ost-West-Konfliktes’, ÖMZ Österreichische Militaerische Zeitschrift, 5/96, s. 527

[27] Jeffrey E. GARTEN, a.g.e., s. 25,26

[28] Doç. Dr. Hüseyin BAĞCI, ‘Birleşmenin Beşinci Yılında Alman Dış Politikası’, Cumhuriyet, 3 Ekim 1995

[29] Jeffrey E. GARTEN, a.g.e., s. 193

[30] Doç. Dr. Hüseyin BAĞCI, ‘Alman Dış Politikasının Özü: İstikrar ve Güven’, Cumhuriyet, 4 Ekim 1995

[31] Hans KRECH, ‘Die Türkei  im Aufwind’, Europaeische Sicherheit, 2/93, s. 80,81

[32] Heinz BRILL, a.g.e., s. 522

[33] Heinz KRAMER, ‘Die Türkei als Regionalmacht, Brücke und Modell’, Stiftung Wissenschaft und Politik, August 1995, s. 36

[34] Prof. Dr. Hasan KÖNİ, a.g.e., s. 44

[35] Sidney E. DEAN, ‘Zwischen Koran und Kommerz, die sicherheitspolitische Lage der Türkei’, IFDT, Information für die Truppe, Nr. 8-9, August-September 1996, s. 43

[36] Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, ‘Türk-Alman ilişkileri ve PKK faktörü’, Avrasya Dosyası, Cilt 1, Sayı 2, Yaz 199 s.73

[37] Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, a.g.e., s. 77,78,79

[38] Erhan YARAR, ‘21nci Yüzyılın Eşiğinde Birleşmiş Almanya – Doğu ve Batı Gerçekten Birleşti mi ? ’, Yeni Yüzyıl, 7 Ekim 1995

[39] Erich FEIGL, ‘Die Kurden, Geschichte und Schicksal eines Volkes’, Universitas Verlag, München 1995, s. 20

[40] Ahmet KÜLAHÇI, Hürriyet, 2 Mayıs 1995

[41] ‘Der Kurdenkonflikt, Ursachen und Lösungswege’, Landeszentrale für politische Bildung Hamburg, Hamburg im April 1996, s. 23,24

[42] Frankfurter Rundschau, 9. Mai 1994, Nr. 107, s. 5

[43] ‘Der Kurdenkonflikt, Ursachen und Lösungswege’, a.g.e., s. 25,26

[44] Doç.Dr.Hüseyin BAĞCI,‘Türk-Alman ilişkilerine yeni bir soluk mu geliyor’,Yeni Yüzyıl, 18 Mayıs 1996, s.18

[45] Anatoli FRENKIN, ‘Der Terrorismus – Ein Problem für die russische Sicherheitspolitik, Europaeische Sicherheit, 4/96, s. 36

[46] Jörg BECKER, ‘Zwischen Integration und Dissoziation: Türkische Medienkultur in Deutschland’, aus Politik und Zeitgeschichte, B 44-45/96, 25. Oktober 1996, s. 43

[47] Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, a.g.e., s. 75, 76

[48] ‘Russland – Türkei: Neue Auseinandersetzung. Wird davon Deutschland betroffen’, Russlands Perspektiven, September 1995, s. 20-26

[49] Zülfikar DOĞAN, ‘Devlerin Çekişmesi Ortadoğu’yu Isıtıyor’, Milliyet, 14 Mayıs 1996, s. 10

[50] Doç. Dr. Ümit ÖZDAĞ, a.g.e., s. 76, 77

[51] Franz MENDEL, ‘Die Kurden – Stiefkinder der Welt’, Europaeische Sicherheit, Nr. 11, November 1996, s. 3

[52] Prof. Dr. Abdülhaluk ÇAY, ‘Her Yönüyle Kürt Dosyası’, Turan Kültür Vakfı, Ankara 1994, s. 593-611

[53] Jehuda L. WALLACH, a.g.e., s. 241

[54] IAP- Dienst Sicherheitspolitik, Nr. 11, November 1996, s. 12

[55] Prof. Dr. Hasan KÖNİ, a.g.e., s. 45

[56] Heinz BRILL, a.g.e., s.522

[57] ‘Hinter den Horizont geschaut’, Tischgespraech mit Konteradmiral Rudolf Lange, Hamburger Abendblatt, 2./3. November 1996, s. 2


Malaguena Salerosa


Sezen Cumhur Önal ile geçen birkaç yıl içinde bir kaç defa telefonla görüşmem olmuştu… Bana telefon numarasını verip beni İstanbul’a davet etmesine rağmen gittiğimde de cesaret edip arayamamıştım kendisini… Ben gençken kendisinin TRT için efsanevi bir program olan “Müzik Yelpazesi”ni dinlerdim…

Sezen Cumhur Önal bu programlarında efsanevi Latin Amerika grubu olan Los Machucambos grubundan çok şarkı çalardı. Bu şarkılardan La Cucharacha, Adios,  Besame Mucho, Comandante Che Guevera, Esperanza ve ve ve ve hiç unutmadığım Malaguena Salerosa aklımda kalmış idi...

Los Machucambos grubunun Malaguena Salerosa şarkısının bağlantısını yazımın sonunda vereceğim ama önce şarkı hakkında birkaç söz söylemek istiyorum… (İspanyol müzisyen Ernesto Lecuona'nın La Malaguena isimli ayrı bir bir şarkısı daha var. Bu şarkı ile karıştırılmamalıdır. Malaguena Salerosa epik, Ernesto Lecuona'nın şarkısı hareketli flamenkodur.) 

La Malaguena Salerosa’nın anlamı "zarif Malaga'lı kadın" demektir. Elpidio Ramirez ve Pedro Galindo birlikte 1947 yılında bestelemişlerdir. Şarkı; bir kere dinledikten sonra bir ömür insanın içinde çalmaya devam eden bir şarkıdır.

Şarkıda İspanya’nın Malaga bölgesinden bir kadına âşık olan fakat çok fakir olduğu için reddedilen bir adam anlatılır. Bu nedenle şarkının İspanyol kökenli olduğu zannedilir ancak şarkı Meksika folk müziğidir. Bugüne kadar yüzlerce defa değişik sanatçılar tarafından yeniden düzenlenerek icra edilmiştir.  Fıkır fıkır, kıpır kıpır, cıvıl cıvıl bir müziktir. Dinlerken yerinizde duramazsınız...

En önemli yorumlarından birisi İspanyol şarkıcı Paco de Lucia’nın 1967 yılında yayınladığı "Dos Guitarras Flamencas en America Latina" albümünde yer alır. Şarkının bambaşka bir yorumu da Fransız pop şarkıcısı Olivia Ruiz'in 2003 tarihinde çıkartmış olduğu ‘’J'aime pas l'amour’’ albümündedir... Olivia Ruiz’in bu yorumda romantizm ve huzur karışımı bir ezgi vardır. Üçlü Latin Amerika grubu Los Panchos da yorumlamıştır.  Bir zamanlar Yıldız İbrahimova tarafından da seslendirilmiştir.  

Ancak bir filme o kadar güzel uyarlanmıştır ki! ABD'li film yönetmeni, oyuncu ve iki Oscar ödüllü senarist Quentin Tarantino'nun yönettiği, ilk bölümünün Kill Bill: Vol. 1 adıyla 2003 yılında, ikinci bölümünün de Kill Bill: Vol. 2 adıyla 2004 yılında yayınladığı ABD yapımı bir film vardır. Kill Bill filminde Uma Thurman’ın canlandırdığı  ‘'Gelin’' (The Bride) takma adıyla bilinen kiralık katil, düğünü sırasında saldırıya uğrar. Kilisedeki herkes öldürülür. O da karnındaki bebeğini düşürür ama hayatta kalmayı başarır. Beş yıl boyunca komada kalan ''Gelin'', bir mucize eseri hayata geri döner. Artık tek amacı vardır: Ona pusu kuran eski patronu Bill ve adamlarını teker teker öldürmek. Bill'i en son öldürecektir. Gelin intikamını almak için yola koyulur. İşte bu şarkı Kill Bill: Vol. 2’de filmin sonundaki sahnelerle çok güzel uyarlanmıştır. Filmdeki bu müziği Meksikalı rock sanatçısı Chingon seslendirmektedir. Tarantino'nun muhteşem müzik zevkinden bir seçmecedir. Filmde bu eser ne kadar neşeli gözükse de bir o kadar da hüzünlü bir Tarantino filmi şarkısıdır.. Bir müzik bir filme ancak bu kadar uyar! Filmin son sahnesinde kalkıp gidemezsiniz... Yerinizde çivilenmiş gibi kalıp bu şarkıyı defalarca dinleme isteği uyanır içinizde...

Şimdi gelin, bırakın gamı, kederi, tasayı, kasveti, ülke sorunlarını, ABD’yi, PYD’yi, Şam’ı, Şekeri, Suriye’yi, Almanya'yı (Daha sonra onu da anlatırım) Irak'ı, Katar'ı… Arka arkaya verdiğim üç bağlantıda yer alan Malaguena Salerosa’nın üç farklı yorumunu dinleyin, hem de görsellerini izleyin!.. (Özellikle ilk sırada verdiğim Tarantino’nun Kill Bill: Vol. 2 filminin final sahnesinde yer alan Malaguena Salerosa’sının görselini tam ekran yapıp izleyin, kaçırmayın bu sahneyi derim) Hem kulaklarınızın pası hem de gözünüzün perdesi açılsın!... Ve şarkı gün boyu zihninizde takılmış bir plak gibi çalsııııın dursun ve sizi de huzura erdirsin!

Tarantino’nun Kill Bill: Vol.2 filminin final sahnesinde yer alan Chingon’un Malaguena Salerosa’sı:

https://www.youtube.com/watch?v=l4_GpIoBgHs

Ve benim gençliğimden beridir daha çok sevdiğim Los Machucambos grubunun Malaguena Salerosa’sı:

https://www.youtube.com/watch?v=n_fJRZ1-wcg

Güçlü ve dramatik sesiyle ünlü İspanyol şarkıcı Plácido Domingo’nun Malaguena Salerosa’sı:

https://www.youtube.com/watch?v=INe9AXdVYys

Müzik ruhun gıdasıdır derler ya... Sanırım bu deyime en uygun müziktir Malaguena Salerosa!

Osman AYDOĞAN 25 Temmuz 2017


La Paloma


Nuh tufanındaki ‘’Güvercin’’ efsanesinden sonra Batı kültüründe ikinci bir güvercin efsanesi daha vardır. İranlılar Ege bölgesini fethetmeye geldiğinde (M.Ö. 492) bir Pers gemisi Athos dağı sahilinde fırtınaya yakalanır ve gemi dağa çarpıp, parçalanarak batar. Gemi batarken gemiden bir güvercin sürüsü havalanır. Başlangıçta bu kuşların batan gemideki denizcilerin ruhları olduğunu düşünülür. Ancak gerçek daha farklıdır. Her güvercin gemideki denizcilerden birine aittir. Ve bu güvercinler onların evlerine acı haberi götürmekle görevlidirler. Güvercin, ayağına bağlı bir mektup olmadan evine dönerse geminin battığı ve sahibinin öldüğü anlaşılacaktır. O zamandan beri tek başına uçan bir güvercin, böyle acı bir haberin sembolü olarak hatırlanır.

’La Paloma’’ İspanyolca ‘’güvercin’’ demektir. Güvercin ise ‘’barış’’ motifidir. ‘’La Paloma’’ isminde de bir İspanyol folk şarkısı vardır.  La Paloma şarkısının teması da girişte anlattığım işte bu güvercin efsanesine dayanır.

Bu şarkı Meksika'da çok popüler olmuş ve Meksikalı devrimcilerin dilinden düşmemiştir. İnsanoğlunun besteleyebildiği en güzel müziklerden birisi olmuştur. Her dinleyenin gönül telini tir tir titretmişir. İnsan dinlerken şarkıyı; üstüne yağmur yağmış, güneş vurmuş ve bir de üstüne sam yeli esmiş bir kar gibi ılgıt ılgıt erir, sonra da insanın zihnine takılmış bir plak gibi dönüüüüp durur…

İspanyol müzisyen Sebgastian İradier'in 1863 yılında bestelendiği tahmin edilen bir eserdir La Paloma... Şarkı genellikle İspanyolca, Fransızca ve Almanca dillerinde söyleniyor... Tüm dünyada iki bin civarında yorumunun olduğu tahmin ediliyor. Her dilde farklı sözlerle söylenmiş… Her dilde farklı söylenirken her ses tonu şarkıya farklı etkiler bırakmış. Kiminde derin bir hüzün, kiminde ise neşe dile getirilmiş... La Paloma; Latin Amerika ülkelerinde özgürlüğün, aşkın ve kardeşliğin melodisi olmuş, Zanzibar’da düğün müziği olmuş, Romanya’da cenaze marşı, Meksika’da isyan şarkısı, Almanya’da gemici ağıtı olmuş... Ben Almancasını daha çok seviyorum; belki de anladığımdan, bu dile olan hâkimiyetimden, belki de Almancasındaki duygusal hüzünlü sözlerinden, belki de sadece Almanca sözlerinin girişte anlattığım güvercin efsanesini anlattığından…

Almanca şarkı sözü özetle denizde bir gemide vedalaşmayı anlatır… Giden gelmeyecektir... ''Hayat'' der, ''hayat, denizin üzerinde bir dalga gibi bir gider bir gelir.'' der. Ve ''Kim anlayabilir ki?'' diye sorar... ‘’Ve ben geri gelmezsem... ağlama'' der... ''Denizleri aşarak sana beyaz bir güvercin gelecek ve sana benim selamımı getirecek ve sana bu gidişten hiç dönüş olmayacağını bildirecek…’’ Tıpkı efsanedeki İranlı gemicilerin güvercinleri gibi…

Almanca sözleri bana tam olarak Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘’Sessiz Gemi’’ isimli şiirini anımsatır. Sanatçı Hümeyra da çok güzel seslendirmişti ama keşke bu müziğe uyarlansaydı, sözleri de tam uyardı: ‘’Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler; / Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.’’

Alman gazeteci, yazar ve tarihçi olan Sigrid Faltin’in bu şarkıyı anlattığı ‘’La Paloma’’ isimli bir de belgeseli var. Belgeselde üç kıtada geçen şarkının birçok ülkedeki yorumu ve şarkının o ülkedeki halka göre anlamı ve bir şarkının kültürel yaşamı nasıl etkilediğini ve dilden dile dolaşarak nasıl iki bin yoruma ulaştığını anlatılıyor. Bu belgeselde Meksika İmparatoru Maximilian’ın idam edilmeden önce en son isteğinin, La Paloma şarkısını dinlemek olduğu rivayet ediliyor...

''Müzik evrenseldir'' derler ya… Bu şarkı bu söze tam uyuyordur diye düşünüyorum. İnsanoğlunun besteleyebildiği en güzel müziklerden birisidir La Paloma… Aşağıda bağlantılarını verdiğim belli başlı yorumları dinlediğinizde sanırım bana hak verirsiniz diye düşünüyorum....

La Paloma; barış sembolü olan güvercin demekti... Dünya çapında bir özlemi anlatırdı; güvercin sembolünde birleşen barışı... Diktatörleri, muktedirleri, muhterisleri, iktidarları değiştirecekse artık müzik değiştirecektir. Ülkeye ve dünyaya barışı, adaleti, özgürlüğü getirecekse artık müzik getirecektir. İnsanları, kitleleri harekete geçirecekse artık müzik getirecektir. Siyasetle ilgilenenlere duyurulur. Benden söylemesi...

Bugün pazar... Hem de yaz aylarının tam da ortasındaki bir pazar.... Nerede olursanız olun; ister tatilde olun, ister evde olun, hangi ruh halinde olursanız olun; ister karamsar olun, ister neşeli olun; aşağıda yazımın sonunda verdiğim bağlantılarını açtığınızda La Paloma'nın; akşama kadar, sabaha kadar, zamanınız olduğu kadar insanoğlunun besteleyebildiği en güzel müziklerden birisi olan bu müziği ta ki zihninizde takılmış bir plak gibi dönene kadar dinleme ihtiyacını duyacaksınız... Göreceksiniz, zamanınızı bu dünyanın gamını, kederini, pisliklerini düşünmeğe harcamaktansa, değil bu zamanı, dünyanın tüm bir zamanını bu şarkıya feda etmeye değer... Ve yine göreceksiniz ki Meksika İmparatoru Maximilian’ın idam edilmeden önce en son dileğinin La Paloma şarkısını dinlemek isteği boşuna değil...

Şarkının Almanca versiyonunda söylendiği gibi; zaten ‘’Giden gelmeyecektir...'' ''Hayat denizin üzerinde bir dalga gibi bir gider bir gelir.'' ''Kim anlayabilir ki?’’

Osman AYDOĞAN  23 Temmuz 2017

La Paloma çok değişik sanatçılar tarafından yorumlanmıştır. En bilineni Fransız sanatçı Mireille Mathieu'nun Almanca olarak söylediği yorumudur. Ben en çok bu yorumu beğeniyorum... Yine Mireille Mathieu'nun Yunan sanatçı Nana Mouskouri ile Fransızca düeti de var. Julio Iglesias ile Nana Mouskouri'nin de ''La Paloma'' düeti var.

https://www.youtube.com/watch?v=2NXrhcbpiV0

André Rieu'in ''La Paloma''sı... Orkestra ile de daha bir güzel... Orkestra deyince Belçikalı tenor Helmut Lotti'den orkestra eşliğinde dinlenmeli diye düşünürüm...

https://www.youtube.com/watch?v=0PaBpeOqPSg

''Çalışıkuşu'' dizisinde Feride’yi canlandıran Aydan Şener dizide piyano ile çalmıştı La Paloma'yı… Piyano ile bir harikaydı La Paloma.. İspanyol besteci ve gitarist Francisco Tarrega tarafından gitar yorumu da çok güzel...

https://www.youtube.com/watch?v=foDKfzZbGz0

En iyileri en sona bıraktım. İspanyol müziğinin divalarından sayılan Gabriella Ferri de çok güzel yorumlamış La Paloma'yı..

https://www.youtube.com/watch?v=UOl502lgWFk

La Paloma'yı Polonyalı sarkıcı, aktör ve piyanist Adam Aston da başka bir yorumla söylemiş: 

https://www.youtube.com/watch?v=Ogh7o9HpjAE

Ama Los Panchos (Trio Los Panchos olarak bilinir, üç romantik Latin şarkıcılarıdır) daha güzel anlamlar katmış La Paloma'ya:

https://www.youtube.com/watch?v=EbEEuSAHvis

İtalyan şarkıcı ve tenor Giuseppe di Stefano da bir başka yorumlamış:

https://www.youtube.com/watch?v=FbrB9pRvMM4

İspanyol soprano Victoria de los Angeles’in o billur sesi ile bir başka söylemiş: 

https://www.youtube.com/watch?v=nUFYBpF1mW8

Arjantinli sanatçı Libertad Lamarque’nin yorumu:

https://www.youtube.com/watch?v=jebIpYs2UUI

La Paloma’nin Almanca metni:

La Paloma

Wenn rot wie Rubin die Sonne im Meer versinkt

ein Lied aus vergangener Zeit in den Herzen klingt.
Das Lied
es erzählt von einem
der ging an Bord

und da sagte er zur Liebsten ein Abschiedswort:

Weine nicht
wenn ich einmal nicht wiederkehr!
Such einen andern dir
nimm es nicht zu schwer!
Und eine weiße Taube fliegt dann zu dir

bringt einen letzten Gruß übers meer von mir.

La Paloma
ade!
Wie die wogende See
so ist das Leben ein Kommen und Gehn

und wer kann es je verstehn?

Sie sah jeden Morgen fragend hinaus zum Kai -
sein Boot "La Paloma"
es war nie mehr dabei.
Denn eine weiße Taube zog übers Meer!
Da wußte sie
es gibt keine Wiederkehr!

La Paloma
ade!
Wie die wogende See
so ist das Leben ein Kommen und Gehn

und wer kann es je verstehn?


Bir çift güvercin havalansa…


II. Dünya Savaşı'nın ardından ABD yıllar süren bir döneme; "soğuk savaş" dönemine girer. 1950'li yıllarda ABD; komünist avcısı faşizmin, gericiliğin, McCarthy'nin, Sovyetler Birliği'ne karşı kışkırtmaların, Kore Savaşı'nın, aşırı silahlanmanın ABD’sidir. Bu dönemde ABD’de ekonomik krizin yol açtığı yoksulluk ve faşist eğilimlerin yaygınlaşması komünist hareketi güçlendirir. ABD Komünist Partisi'nin 1930'da 7500 üyesi varken, bu sayı 1939'da yaklaşık 100.000'e çıkar.

Hükümet, McCarthy gibi faşist politikacılarının onayıyla ülkede bir korku iklimi yaratır. Bu korku ikliminin ismi "komünizm"dir. Kısa süre içerisinde "polis devleti" önlemleri uygulamaya konulur. Adalet sistemi de buna uydurulur. Bu durum tüm ABD’lilerin özgürlük ve temel anayasal haklarını tehdit etmeye başlar.

ABD bu dönemde dünyada atom bombası tekeline sahiptir. II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atarak dünyaya da korku salmışlardır. Bu nedenle ABD'nin kendi dışındaki tüm dünyaya karşı büyük bir özgüvenleri vardır. 

Fakat 1949 yılında Sovyetler Birliği ilk atom bombası denemesini yapınca ABD’nin fiyakası bozulur, tekeli kırılır, özgüveni sarsılır ve bu alandaki politikaları iflas eder.

Yaşanan teknolojik yenilginin örtbas edilmesi için ABD’nin bir komploya ihtiyacı vardır. Komplonun amacı; Sovyet atom araştırmalarının temelinin sosyalist bilginlerin başarıları değil de ABD’den çalınan bilgiler olduğunun kamuoyuna gösterilmesidir. ABD’inde mutlaka Sovyetler Birliği’nin casusları olmalı ve bu casuslar sırları Sovyetler Birliği’ne kaçırmalıydılar. Çünkü ABD kendi dışında kimsenin atom bombası yapabileceğine inanmıyordu.

Aynı günlerde FBI'nin denetimi altında ve Senatör McCarthy yönetiminde ülkede büyük bir oyun sahnelenir: "ABD’de bir Rus casusluk ağı vardır, yoksa bile yaratılmalıdır."

Bu maksatla özellikle komünistlere, solculara ve ilerici insanlara karşı bir cadı avı başlatılır. Komünistlere ve ilerici insanlara karşı başlatılan bu cadı avında 6000 FBI elemanı, 1800 Adalet Bakanlığı memuru, 22000 ABD Silahlı Kuvvetlerinin güvenlik elemanı, 16000 Maliye Bakanlığı memuru ve 7000 diğer hükümet kurumlarının güvenlik elemanı kullanılır.

Binlerce ABD’li siyasi düşüncelerinden dolayı mahkûm edilir, hapse girer, işlerini yitirir ve bir daha iş bulamazlar. ABD Komünist Partisi Politbürosu'nun 12 üyesi tutuklanır, bunlardan 10'u 5'er yıl ağır hapis ve yüksek para cezalarına çarptırılır. Yüzbinlerce insan "ABD’ni yıkıcı faaliyetlerden koruma" adına fişlenir, suçlanır ve hapse atılır.  

Bu dönemde ABD Komünist Partisi (CPUSA) üyesi olan Julius ve Ethel Rosenberg çifti örneğinde olduğu gibi bazıları da katledilir. Julius ve Ethel çifti, bu kampanyaya bağlı bir komplo ile tutuklanır. Rosenbergler Sovyetler Birliği adına casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bilgileri Ruslara vermekle suçlanırlar ve sonuçta da tarihe hukuksuzluğun en büyük örneklerinden biri olarak geçen bir mahkeme sonucunda da idama mahkum edilirler.

Mahkemeye çıkartıldıklarında aleyhlerinde hiç bir delil yoktur Rosenberglerin. Tıpkı Kafka’nın ‘’Dava’’sı gibi… Bir tek aynı suçtan yargılanan bir kişi ile aynı gün aynı otelde kaldıkları belirlenmiştir fakat otel o gün doludur ve sadece bu çift yargılanmaktadır.

Rosenbergler bu asılsız suçlamalara gülüp geçerlerken jüri kararını açıklar: idam.

Karar açıklandıktan sonra dünyanın her tarafından ABD’ye milyonlarca protesto mektupları yağmaya başlar ''onlar suçsuz bırakın onları'' diye.

Pablo Picasso, L’Humanité dergisinde; “Saatler önemli. Dakikalar önemli. İnsanlığa karşı bu cürmün işlenmesine izin vermeyin!” çağrısında bulunurken Jean Paul Sartre, Albert Einstein, Bertold Brecht, Jean Cocteau, Frida Kahlo gibi pek çok aydın tepkilerini ortaya koyarlar. Papa XII. Pius, ABD Başkanı Eisenhower’dan infazın durdurulmasını talep eder. 

ABD yönetimi gelen bu uluslararası tepkiden çekinir ve çifte bir öneri sunar: ‘’Suçunuzu kabul edin cezanız 30 yıla düşsün.’’ Çift kabul etmez. Daha sonra yapılan 20 yıl teklifi de kabul edilmez. Son yapılan teklif ise, Bayan Rosenberg'in bütün suçu eşine yüklemesi karşılığında serbest bırakılması şeklindedir ancak bu da reddedilir. Bu teklifler idam gününe kadar devam eder.

Rosenberg çifti her seferinde gelen benzer teklifleri reddederler. Öyle ki, Ethel Rosenberg, yaşamının bağışlanacağı yönünde yapılan bir teklife de şu karşılığı verir: ''Ey yoldan çıkmış para yiyiciler, ey satılmışlar, ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar, işte size yanıt: sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa kocamla birlikte ölmeyi yeğlerim.''

Savcının ‘’hükümetle işbirliği yapmaya hazır olursanız, elde af için bir gerekçe olurdu’' sözüne Ethel şu yanıtı verir: ‘’Elektrikli sandalyede idam edilme tehdidiyle ne sizin saygınlığınızı kurtaracak kadar gözümüzü korkutabilirsiniz, ne de biz yurttaşlar olarak hakkımız olan adaleti talep etmek yerine çirkin, kirli bir pazarlık yaparak gittikçe daha sık uygulanır hale gelen antidemokratik polis devleti yöntemlerine ortak oluruz. Bu Hitler Almanya’sında geçerli olabilir, ama özgürlük ülkesinde değil. Gerçekten büyük ve gerçekten onurlu bir ulusun görevi, haksızlığı gidermektir, haksızlığa uğramış olanlardan, istemeye istemeye hayatlarını bağışlamak için haraç talep etmek değil."

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına ölümü beklerken cezaevinden yazdıkları hapishane mektupları oğulları Michel ile Robert Meeropol (Anne ve babalarının ölümünden sonra soyadlarını değiştirmek zorunda kalırlar ve aile dostları Meeropol’un soyadını alırlar) tarafından ''We Are Your Sons'' adıyla 1976 da yayımlanır. Bu kitap ülkemizde de “Rosenbergler” adıyla basılır. (Gözlem Yayınevi, 1979)  Bu kitaptan bazı bölümler:

"Barış, ekmek ve gül için savaşta, celladı sakin bir onurla, güvenle ve geleceğe bakarak bekliyoruz. İnancımızı yitirmeyeceğiz her zaman olduğu gibi."

"...(kendimi) davamızla ilgili hayallere kaptırmıyorum, çünkü biliyorum ki ancak halkın örgütlü baskısı bizi kurtarabilir ve iki masum insanın öldürülmesine yol açacak korkunç siyasi suçu açığa çıkarabilir. Biz gerçekte herhangi bir suç işlemediğimiz için, bu rezil komploya alet olmaya ve sırf ülkemizdeki savaş isterisi tırmandırılıp dünya barışı perspektifleri kötüleştirilsin diye başka masum ilerici insanlara karşı yalancı şahitlik yapmaya yanaşmayacağız.’’

"Sevgili kocacığım, (...) bu alçaklık ve rezalete duyduğum hisleri herhangi bir şekilde dile getirmek zorundayım. Güzel yurdum, başın eğik, özgürlük güneşi battı, halkın yas tutuyor! Faşizm tehlikesi dev gibi ve tehditkâr bir şekilde üstünde yükseliyor, toplama kampları şimdiden hazırlanıyor! Ah, kız ve erkek kardeşlerim, altında yaşamak zorunda kaldığınız bu korkunç tehlikeyi kaçınız kavrayacak; kaçınız korkuyla haykıracak: ‘mahvolduk!'. Kaçınız birleşik öfkeyle ayaklanıp bu haksızlığı telafi edeceksiniz." 

"Şu konuda gayet açık olmalıyız ki, biricik umudumuz halktadır. Bizi tehdit eden idam kararının çıplak terörü bunda hiçbir şeyi değiştirmez. Sadece halk, bu legal linç cinayetini engelleyebilir..."

"Yarışın sonu nereye varacaksa varsın, ister koşucu sayılalım ister kaçıcı, dürüst kişiler dışında hiçbir şey sayılmamıza izin verdiğimiz görülmeyecektir. Dürüstlüğümüzden ödün verdiğimiz asla söylenemeyecektir.."

İdam günü gelir çatar.

İdamın olacağı odada bir de telefon durmaktadır. Savcı telefonu gösterirken, Rosenberglere bir de fotoğraf gösterir: Çocuklarının fotoğrafı. Ve der ki ‘’telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın.’’ Bu şekilde ABD uluslararası baskıyı üzerinden atmayı düşünür.

Rosenbergler biraz süre isterler. Giderler bir köşeye, Bayan Rosenberg kocasının dizlerindeki tozu silmektedir çünkü fotoğrafı gördüğünde Bay Rosenberg dizleri üzerine düşmüştür... Sonra savcıya giderler. ‘’Evet, onlar bizim çocuklarımız fakat bizim için mektup yollayan milyonlarca insan da bizim çocuklarımız; onları yarı yolda bırakamayız’’ derler ve idam edilecekleri bölmeye doğru giderler.

Ve çift elektrikli sandalyede idam edilidiğinde takvimler 19 Haziran 1953'ü göstermektedir...

Aslında mahkemenin verdiği idam tarihi 18 Haziran 1953'dür. Ancak o gün Rosenbergler çiftinin evlilik yıldönümüdür. Ve mahkeme Rosenberglerin talebi üzerine lütfederek idam tarihini bir gün ertelerler. 

Rosenberglerin avukatlarından bu yöndeki talebi de şu şekildedir: "Ne olur, bir şeyler yap Manny. Evlenme yıldönümümüzde idam edilmek gibi büyük bir acımasızlığı yapabileceklerini aklım almıyor. Çünkü ben ne de olsa, insan gibi görünen, insan gibi konuşan, ama aslında sadist birer şeytandan başka bir şey olmayan kişilerin varlığına inanamayacak kadar yumuşak yürekli bir kişiyim.. Sevgilerimle, Ethel.."

Julius Rosenberg ilk elektroşokta yaşamını yitirir ancak Ethel Rosenberg için aynı işlemin birkaç kez daha yapılması gerekir… Gerçi bu işlem dava boyunca yaşanan onca hunharlığın içinde daha masum, daha az can yakıcı (!) bir şeydir...

Rosenberglerin infazında bulunan devlet bakanı William a. Carroll, ''bir çift güvercin''in cansız bedenleri taşınırken kendilerine mazeret yaratma adına yaptığı açıklamayla herkesin kanını dondurur:  ''Rosenberglere, boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington’ın olduğu telefon ile idamın durdurulacağı ve de kendilerini bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael'e kavuşacaklarını söyledik...''

Yaşam ve ölüm sınırında yapılan bu teklife Rosenberglerin verdiği yanıtı bakan şöyle açıklar: ''Peki ya suçsuzluğumuza inanan onca insan, onlar da bizim çocuklarımız değil mi? Satar mıyız hiç onları!..''

Oysa Ethel Rosenberg, ölümünden önce çocukları için bir şiir yazmıştır. Onların çocukları ki yalnızca Robert ve Michael değil, kardeşliğe ve barışa inanan tüm insanlardır. İşte, yalan söyleyip çocuklarına koşmak yerine, kendilerine inanan insanları terk etmeyen ve ölüme yürüyen bir annenin yazdığı dizeler; asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in çevirisi ile:

Eğer Ölürsek:

Bir gün öğreneceksiniz, evlatlarım, öğreneceksiniz,
Neden kestik türkümüzü yarıda,
Neden kitabımızı açık bıraktık, işimizi tamamlamadan,
Neden gittik toprak altında uyumaya.

Ağlamayın artık, evlâtlarım, ağlamayın.
Yalanlar ve pislikler neden sarmış dört bir yanı?
Neden bu gözyaşları, bu zulüm neden?
Öğrenecek bir gün bunu bütün dünya.

Yeryüzü gülümseyecek, evlatlarım, gülümseyecek
Ve sevinçler yeşerecek mezarımızın üstünde    
Kıyımlar sona erecek, dünya olacak mutlu    
Kardeşliğin ve barışın koynunda.    

Çalışın, evlâtlarım, çalışın ve bir anıt dikin.
Sevgiye ve sevince bir anıt,
İnsanlık onuruna ve de insanca,
Sizin adınıza koruduğumuz, sizin adınıza.

Ve bir de mektup bırakırlar çocuklarına Rosenbergler:

“Sevgili çocuklarım,

Bu sabah, sanki tekrar birlikte olabilecekmişiz sandım. Ama bunun olmayacağını bildiğim halde, size ancak öğrendiklerimi aktarabilmeyi istedim. Ne yazık ki ancak birkaç kelime yazabilirim. Gerisini size yaşamınız öğretmeli. Bana öğrettiği gibi.

Başlangıçta sizin için acılı olacak, ama üzülen yalnızca siz olmayacaksınız. Sonunda siz de yaşamın yaşamaya değer olduğu inancına varmak zorundasınız. Şimdi önüne geçilmez biçimde yaklaşan ölüm karşısında bile bunu bilmenin cellatları yeneceğinden kesinlikle emin oluşumuz size bir avuntu olsun.

Yaşamımızın sizle birlikte sonuna kadar yürütme sevinci ve mutluluğunun bize nasip olmasını dilerdik. Babanız size tüm yüreği ve tüm sevgisinin sevgili oğullarına ait olduğunu söylemek istiyor. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza aykırı hareket edemediğimizi hiçbir zaman unutmayın.

Sizi bağrımıza basıyor ve hararetle öpüyoruz.

Sevgiyle,

Baba ve Anne”

İstisnasız tüm dünya gidişlerine ağlar. Gidişlerine gökler ağlar, yıldızlar ağlar, dağlar, taşlar, bulutlar ağlar. Ama öyle güzel giderler ki, öyle vakur giderler ki, öyle bir dik, dimdik giderler ki şiirler yazılır ardından. Bunlardan birisi de Şair Melih Cevdet Anday'ın Rosenbergler için yazdığı ve Zülfü Livaneli tarafından da bestelenen ‘’Anı’’ adlı şiiridir:

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma 

Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Rosenbergler için yazılan bir diğer Türkçe şiir de Oktay Rıfat Horozcu’nun ‘’Telefon’’ isimli şiiridir. Bu şiiri de yazımın sonunda veriyorum...

Yıllar sonra her şeyin FBI tarafından düzenlendiği ortaya çıkar.

Rosenberglerin idamından on üç yıl geçtikten sonra, mahkemeye sunulan delillerin, gösterilen şahitlerin ve suçlamaların tümünün düzmece olduğu bizzat şahitler tarafından açıklanır. Ancak Rosenbergler geri gelemezler artık. 

Yıllar sonra, 1968 yılında Fransız tarihçisi Alain Decaux, uzun araştırmalarının sonucunda "Rosenbergler Ölmemeli" adlı oyunu yazar. Bu oyun dünyanın her yerinden ses getirir. Rosenbergleri tekrar dünyanın gündemine oturttur.  

20. Yüzyıl Amerikan edebiyatının melankolik prensesi Sylvia Plath'ın başyapıtı ‘’Sırça Fanusu'’nda (Can Yayınları, 2008) konu kahramanlarıdır Rosenberg’ler. Kitap şöyle başlar: ‘’Rosenbergleri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben New York’ta ne aradığımı bilmiyordum. İdamlar beni hep serseme çevirir.’’ (Kitapta anlatıcı-kahraman Esther Greenwood, bir üniversite öğrencisidir. )

Romanın ilk satırlarından itibaren bir sıkıntı, bir ölüm kokusu yayılır. “İnsanın tüm sinirleri boyunca diri diri yanmasının nasıl olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum” der kahraman, Rosenberglerin idamı hakkında.

İdamlar hangi duyarlı insanı serseme çevirmez ki!

Derdi zaten Albert Camus: ‘’İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez. Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.’’

Rosenbergler davası bize bir iktidarın isteriye kapılması halinde adaletsizliğin her zaman başa gelebileceğini hatırlatır tıpkı Dreyfus davası gibi, tıpkı Balyoz, Ergenekon davaları gibi...

Osman AYDOĞAN  22 Temmuz 2017

Oktay Rıfat Horozcu’nun Rosenbergler için yazdığı  ‘’Telefon’’ isimli şiiri: 

Gözlerin var ya çekik kara kara
Önce gözlerindi en güzel ışık
Beyaz dişlerindi bacakların omuzun
Damalı örtüde bir kâse çorba gibi
Buğulu bir lezzetti karıkocalık
Şimdi bir çınar yeşeriyor içimde
Bir şarkı söyleniyor uzun uzun
Hürriyetin rüzgârlı bayrağı oldu
Bize yeten aydınlığı sevdamızın

Aman dayanamazsam ne etmeli
Bütün pencereler üstlerine açık
Kimler soyar çocukları kimler örter
Biri on bir yaşında öteki küçük
Ya anne diye bağırırsa uykusunda
Belki korkmuş belki de susamıştır
Geceleri su içmeye alışık
Çorap öyle mi giydirilir don öyle mi bağlanır
Gömleği bir tuhaf sarkıyor arkasında

Çocuklara bakma dayanırım
Gide gide çoğaldım halkım ben artık
Dağ taş kalabalık kalabalık
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım
Ben kadınım çocuklarımla varım
Telefon nafile açmam seni
Söylemez dillerim yarınla bağlı
Tutmaz parmaklarım kocamdan belli
Telefon benim ki de analık

Çocuklara bakma dayanırım
Sevgiydim önce bir çeşit incelik
Şimdi işe yarıyorum kaba saba
Tuzlu bir deniz kokusu havada
Benimle başladı bu müthiş tazelik
Benimle yaklaştı güzel günler
O günlerin eşiğinde beni hatırlayın
Hatırlayın onların vahşetini
Her telefon çalışta kesik kesik




Brutus


Julius Caesar (Jül Sezar) (MÖ 100 – MÖ 15 Mart 44), Romalı askerî ve politik lider, aynı zamanda iyi bir hatip ve güçlü bir yazardır. Dünya tarihinin en etkili insanlarından birisi olarak kabul edilir. Güçlü bir yazar, güçlü bir hatip, üstün bir komutan ve güçlü bir devlet adamı gibi çok yönlü bir kişiliğin bir araya gelmesi tarihte nadirdir. Bu nadir insanlardan birisi de Jül Sezar’dır.

Sade üslubuyla kendinden üçüncü bir şahıs gibi tekil kişi olarak söz eder. ''Roma’da ikinci adam olmaktansa bir köyde birinci adam olmayı tercih ederim'' sözü onun lider ve tutku dolu kişiliğini yansıtır. Eylemleriyle Roma Cumhuriyeti'nin Roma İmparatorluğu'na dönüşmesinde kritik bir rol oynamıştır. Daha başka bir deyimle eylemleriyle Roma Cumhuriyetini Roma Diktatörlüğüne dönüştürmüştür…

‘’Jül Sezar’’ oyunu ise William Shakespeare tarafından 1599'da yazılmış beş perdelik bir trajedidir. (William Shakespeare, Jül Sezar, Ve Edebiyat Yayınları, 2003) Tarihin en ünlü suikastlarından birisini, Roma İmparatoru Jül Sezar’ın katlini ele alan oyun, Shakespeare‘in antik Roma tarihini konu alan ve "Roma oyunları" diye anılan üç oyunundan ilkidir (diğerleri ‘’Coriolanus’’ ile ‘’Antonius ve Kleopatra’’dır).

Shakespeare’in bu ‘’Jül Sezar’’ oyunu; Roma Cumhuriyetinde son büyük lider olan ve bir diktatör olması Roma Senatosu tarafından kabul edilmiş olan Jül Sezar aleyhinde bir komplonun düzenlemesi, bu komplo sonucu Jül Sezar'ın katledilmesi ve bu katlin siyasal sonuçlarını anlatır.

Shakespeare’in ustalık döneminin ilk eserlerinden olan ‘’Jül Sezar’’ eseri adının aksine aslında Marcus Junius Brutus’ün tragedyasıdır. Oyun, Jül Sezar’ın adını taşısa da oyun kişileri arasında en önemli karakter o değildir. Jül Sezar, oyunun sadece ilk üç perdesinde görülür ve üçüncü perdenin ilk sahnesinde ölür. Oyunun asıl kahramanı Brutus'tur. Oyun, Brutus'un çok değer verdiği şeref, namus, ahlak, vatanseverlik ve dostluk prensiplerinin birbiri ile çelişmesi ve kişinin bu tür çelişkileri nasıl uzlaştırıp karar verebileceği üzerinedir.

Roma İmparatoru Jül Sezar senatoya gelirken, yolunu kesen bir kâhin “Mart’ın 15’inden sakın!” diye bağırır. Eşi de o gün Sezar’a senatoya gitmemesi için yalvarır. Sezar iki uyarıyı da dinlemez…

Jül Sezar 15 Mart’ta senatoya gelirken, bazı senatörler bıçaklarla saldırır. Aralarında kimilerine göre “evlatlığı” kimilerine göre “öz oğlu” ve Mersin’de Roma Valiliği yapmış olan Brutus de vardır. Brutus, Sezar’ı arkadan bıçaklar. Sezar “ihaneti” yansıtan ünlü “Sen de mi Brutus?” sözüyle can verir ve “ihanet” Roma sikkelerinde simgeleşir. Bu suikastta otuz beş bıçak darbesiyle can veren Caesar’ın, ezeli düşmanı Pompeius'un büstü önüne düşmesi ise ayrı bir tesadüftür. Eserde Sezar can verirken son sözlerini söyler: "Erdem, sen bir kelimeden başka bir şey değilsin."

Hemen hemen bütün tarihçiler, Jül Sezar’ın katledilmesinin; siyasi gücünü çekemeyenler kadar, Roma yönetiminde Cumhuriyet yerine, adı Sezar bile olsa bir diktatör veya imparatorun istenmemesi nedeniyle olduğunu yazarlar.

Suikasttan sonra Brutus bir ikilem arasında kalır. Eğer Sezar tiran ilan edilirse yaptığı hiçbir şey geçerli sayılmayacak aynı şekilde kendi senatörlüğü de düşecektir. Diğer tarafta ise eğer Sezar tiran ilan edilemezse, kendisi ve arkadaşları katil ilan edilecek, ancak kendilerine genel bir af çıkarıldığı takdirde kurtulabileceklerdir. Brutus Sezar’ı tiran olarak ilan edemez ve Roma'yı terk etmek zorunda kalır. 

Brutus, Roma’yı terk etmeden önce Senato’da özetle şu konuşmayı yapar: ‘’Bu toplulukta Sezar'ı çok sevmiş biri varsa derim ki ona, Brutus'un Sezar’a sevgisi daha az değildi onunkinden. Öyleyse neden Sezar'a karşı ayaklandın derse bu dost bana şu karşılığı veririm: Sezar'ı daha az sevdiğim için değil, Roma’yı daha çok sevdiğimden. Sezar yaşayıp da hepinizin köle olarak ölmeniz mi daha iyi, yoksa Sezar ölüp de hepinizin hür insanlar olarak yaşamanız mı? Sezar beni severdi, ağlarım onun için; mutluluğa ermişti, sevinirim; bir kahramandı, saygı duyarım; ama tutkuya kapıldı, muhteris olduğu için öldürürüm onu.’’

Fransız yazar "Anatole France’'ın 1912'de yazdığı ‘’Tanrılar Susamışlardı’ (Kaynak Yayınları, 2009) isimli eserinde asıl olarak Fransız devrimcilerinin terör uyguladıkları dönemi anlatılır. Anatole France eserinde devrim sonrası Fransa’da Brutus’ün büstlerinin Paris meydanlarına dikildiğini yazar.

Sezar ile anne tarafından akraba, Romalı komutan ve politikacı olan Marcus Antonius ise saldırganlara karşı harekete geçmeden önce, Caesar’ın cenaze törenindeki “Ben buraya Sezar’ı övmeye değil, gömmeye geldim!’’ sözleri Villiam Shakespeare’in oyununda devleşir.

Yönetmenliğini Joseph l. Mankiewicz'in yaptığı başrolde Marlon Brando'nun oynadığı, 1953 Metro-Goldwyn-Mayer yapımı, William Shakespeare'in oyunundan beyaz perdeye uyarlanan ‘’Jül Sezar’’ filminde Marcus Antonius'u canlandıran Marlon Brando'nun Sezar’ın öldürülmesinden sonra halka çektiği nutuk kusursuz bir hitabet sanatı olarak filmin en doruk sahnesidir. Kusursuz bir oyunculuk ile harika bir metnin kesişim noktasıdır bu sahne.

Bu sahnede Marcus Antonius (Marlon Brando) şöyle konuşur:

‘’Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin: Ben Sezar’ı gömmeye geldim, övmeye değil. İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür; haydi Sezar’ınkiler de öyle olsun. Asil Brutus size Sezar’ın haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç. Sezar da onu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus'la diğerlerinin izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar’ın cenazesinde söz söylemeye geldim. O benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir zattır. Sezar Roma’ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar’da hırs diye görülen bu muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa, Sezar’ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor; Brutus da şerefli bir adamdır. Siz hep gördünüz, Luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa krallık tacı sundum, üç defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Gene Brutus, haristi diyor. Ve şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır. Ben Brutus'un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim. Bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi; öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir? Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın, insanlar da muhakemelerini kaybetmiş. Beni affedin. Kalbim tabutun içinde, surda, Sezar’ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.’’

Sezar’ın öldürülmesinden sonra olaylar kısaca şöyle gelişir:

MÖ 43'te, Sezar'ın yeğeni ve evlatlığı, Sezar'ın öldürülmesinden sonra onun varisi olan Octavian, Roma senatosunun konsolu olduktan sonra Sezar'a suikast düzenleyenlerin hepsinin Roma'nın düşmanı olduğunu ilan eder.

Antonius ve Brutus’ün orduları kapışır. Yenilen Brutus kaçar, Bodrum’da, günümüzde adı Gümüşlük olan Myndos antik kentine sığınır…

Marcus Antonius ise Jül Sezar'ın öldürülmesinin ardından doğu bölgesinin yönetimini üstlenir.

Antonius Tarsus'a gelerek Mısır Kraliçesi Kleopatra VII ile ittifak yapar. Kleopatra'nın maksadı kaybettiği toprakları geri almak, Antonius'unki ise hem doğudaki iktidarını sürdürebilmek hem de Partlara karşı yapacağı askerî harcamalar için Mısır'ın zengin kaynaklarından yararlanmaktır.

Bu maksatla Antonius, Kleopatra'yı Tarsus'a davet eder. Muhteşem gemisiyle Tarsus limanına gelen Kleopatra Antonius ile yedi yıl sürecek renkli, romantik ve ihtiraslı bir beraberlik yaşar. Kleopatra'nın Tarsus'a giriş yaptığı kapının adı "Kleopatra Kapısı"dır. Bugün bu bölgede çok sayıda Kleopatra ismini taşıyan mekân vardır. Alanya’daki ‘’Kleopatra Plajı’’ gibi..

Bugün kullandığımız takvim Sezar’ın zamanında hazırlanmış ve bazı ayları 31 gün olarak belirlemiştir. July olan temmuz ayına da kendi ismini vermiştir. Zaten tüm diktatörler hep hatırlanmak isterler!

William Shakespeare eserinde Sezar’ı şöyle konuşturur:

‘’Korkaklar, ölmeden önce defalarca ölür; cesur insan ölümü bir kere tadar...’’

"Silâhın (şiddetin) olduğu yerde kanunlar susar."

"Tecrübe, tüm şeylerin öğretmenidir."

Özdemir Asaf  ‘’Kırılmadık Bir Şey Kalmadı’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) adlı kitabında  Sezar hakkında şunu yazar: "Sezar’ı ne öldürdü? Brütüs'ün kaması. Brütüs'ü ne öldürdü? Sezar’ın sözleri."

Shakespeare’in insanın hırs ve ihtirasının nelere yol açabileceğini gösteren, siyaset bilimi açısından da ders olarak okutulabilecek müthiş eseri Jül Sezar'da böyle oyunlaştırılmıştır.

William Shakespeare’in bu oyunu ibretle okunması gereken bir eserdir. Çünkü Sezar’lar oldukça Brutus’lar da olmaktadır. Brutus'suz Sezar'lar yoktur tarih sahnesinde.

Zaten haber verirdi geleceği İbn-i Haldun o muazzam eseri Mukaddime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Osman AYDOĞAN  22 Temmuz 2017



Heinrich Heine ve Loreley


Christian Johann Heinrich Heine (1797 - 1856), 19. yüzyılın en ünlü ve romantizm ve realizm akımları arasındaki geçiş döneminde siyasal şiirin öncüsü olan Alman şairidir. Genelde lirik şiirler yazmıştır.. Yahudi kökenlidir. Göttingen, Bonn ve Humboldt üniversitelerinde hukuk okur ancak edebiyata hukuktan daha fazla ilgilidir.

1825'de dinini değiştirerek, Protestanlığı seçer. Bu Alman devletinde hür bir birey olabilmek için gerekliydi. Aksi takdirde birçok Yahudi gibi hakları kısıtlanacaktı. Yahudi'lerin üniversitede profesör de olması yasaktır. Bu Heine'ın en büyük tutkularından biriydi üniversitede profesör olmak.

Heine sanat yaşamına "Gedichte" (Şiirler) adlı eseriyle 1821'de başlar. Heine'ın kuzenleri olan Amelie ve Therese'e olan tek taraflı aşkı daha sonra onu aşk temalı şiirler yazmaya sevk eder. "Buch der Lieder" (Şarkıların Kitabı) adlı eseri onun en kapsamlı şiir derlemesidir. Heine'nın birçok şiiri besteciler tarafından şarkı hâline getirilir.

Kendine has dillere destan bir içe dönüklüğü vardır. Düşünceleri Fransız devriminden etkilenmiştir.

Nietzsche, Heine'den bahsederken ''en yüce lirik şair'' ifadesini kullanır.

Pek de alçakgönüllü değildir. Bir şiirinde söyle tanımlar kendisini:

Ben bir Alman şairi
Bütün Almanya’da meşhur
En üstün isimler söylenince
İçlerinde benimki de bulunur.

Heine, 1831 yılında Almanya'dan ayrılır ve Paris'e gider. Orada ütopist sosyalistler ile arkadaşlıklar kurar. Ve Heine yaşamının geri kalan kısmını Paris'de geçirir.

Pariste okuma yazması olmayan Crescentia adli bir Fransız kadınla evlenir. Heine kadının adını fazla egzotik bulduğu için bu ismi Mathilde olarak değiştirir. Okuma yazması olmayan karısı, Heine'nin ne kadar önemli bir şair olduğundan bihaberdir ve şairin değerini arkadaşlarına sorar. Mathilde, Dumas'ın eserlerini okumak istediğinden, yine Heine tarafından kendisine okuma-yazma öğretilir. Mathilde kocasının şiirleri için değil de Dumas eserleri için okuma-yazma öğrenmek ister!... Belki de bu nedenle Heine ölmeden önce mirasını karısına bırakır ve karısının tekrar evlenmesine şart koşar. Neden olarak da kendisi için en azından bir adamın üzüleceğini söyler!...

Heinrich Heine’nin bu evliliği biraz da Rus yazar Puşkin’in evliliğine benzer. Puşkin, bir baloda Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma. Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur. Uzun çekişmelerden sonra Natalya ile evlenir Puşkin. Natalya evliliği süresince de kayıtsız kalır Puşkin’e. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in tıpkı Heinrich Heine’nin karısı Mathilde gibi…

Heine’nin Alman politika ve toplumunu eleştirdiği "Deutschland. Ein Wintermärchen" (Almanya. Bir Kış Masalı) adlı eserini 1844'te yazar ve arkadaşı Karl Marx bu eserini sahibi olduğu gazetede makaleler hâlinde yayımlar.

Eserleri Alman otoriteleri tarafından her dikta rejiminde olduğu gibi yasaklanır. Ve her şair gibi kendisi de Almanya için kaygılanır:

"Denk ich an Deutschland in der nacht,
dann bin ich um den schlaf gebracht"

(Geceleyin Almanya’yı düşündüğümde uykularım kaçıyor.)

"Tutunacak bir dalın olup olmadığını; düşmeden göremezsin.." der… Ölüm döşeğinde ise; "Tabii ki Tanrı beni affedecektir, bu onun işi." der…

Ve bir şiiri de şu şekildedir:

"Durmaksızın sorarız,
ta ki bir avuç toprak
ağzımızı kapatana kadar
peki ama bu mudur yanıt?"

Heine’nin Loreley (Lorelei) adlı şiiri şarkılar, çeviriler sayesinde dilden dile aktarılır ve bu sayede büyük bir ün kazanır.

Loreley aslında Alman dağ köylerinde çobanların uzak mesafelerden birbirine seslenme biçimidir ve gırtlaktan çıkan kendine özgü bir tonu vardır.

(Loreley; Birinci Dünya Savaşı öncesinde Balkanlar’da çıkan isyanlar sırasında Yunan isyancıların Selanik’e dayanmaları sonucu, Selanik’te sürgünde bulunan devrik Padişah İkinci Abdülhamid'in bindirilerek apar topar İstanbul’a getirildiği Alman gemisinin adıdır aynı zamanda.)

Mekân olarak Loreley bir dünya mirası olarak kabul edilen Yukarı Orta Ren Vadisinde (Welterbe Oberes Mittelrheintal) yer alan (Loreley vadisi) Tal der Loreley yaklaşık 132 m yüksekliğinde dik eğimli kayalıklardır. Loreley Rhein nehrinin en darlaştığı kısımda bulunur.

Loreley’de Rhein nehri 25 m derinliğe ve 113 m genişliğe sahiptir. Bu darlığı ve derinliği nedeniyle, bugün bile nehrin en tehlikeli noktası sayılmaktadır. Halen bu bölgede karşılıklı gelen gemilerin olası kazalarını önlemek için bütün bölgede Wahrschau olarak adlandırılan ışık sinyali sistemi vasıtasıyla Ren gemilerine yol gösterilir.

Loreley ortaçağda tehlikeli oyukları yanı sıra, Rhein’in en tehlikeli noktası olması ve burada gemicilerin ve ormancıların yaşadığı pek çok trajediler nedeniyle ünlenir.

1801 yılında, Şair Clemens Brentano’nun Loreley adlı romantik Balat’ı yayınlanır. Bu Balat’ta, Bacharach bölgesinden, sevgilisi tarafından aldatıldığı için canına kıymak isteyen çok güzel bir kadın vardır. Piskopos, kadının güzelliği ve zarafetine hayran kalır ve onu manastıra gönderir. Yolculuk sırasında kadın, sevgilisinin sarayına son bir kez dönüp bakmak için kayalıklarda durur. Bu şekilde sevgilisinin de kendisinden uzaklaştığını gördüğüne inanan kadın, çaresizlik içinde kendini Rhein nehrinin dalgalarına atar. Rhein hikâyelerinde, Brentano konuyu mutsuz Bayan Lurley’in kayalıklara oturup, uzun sarı saçlarını taraması ve gemicileri felaketlere sürüklemesi olarak değiştirir.

Bundan sonra da Loreley Alman efsanesinin sarı uzun saçlı bir kadın kahramanı olarak anılır…

Efsaneye göre Loreley Almanya’da Rhein nehri kıyısında yaşadığına inanılan su perilerinin en güzelidir. Loreley bir balıkçıya âşık olmuş ama balıkçı onu aldatmış, o da denizcilerden öç almak için Rhein nehrine bakan yüksek kayalıklarda oturmuş ve altın rengi saçlarını tararken şarkılar söylemiş. Loreley’ın büyüsüne kendini kaptıran gemiciler, gözlerini ve kulaklarını ondan alamazlarmış ve biraz daha yaklaşırlarmış kayalara... Ve Loreley'ın büyüsü denizcilere Rhein nehrinin o bölgesinin ne kadar tehlikeli olduğunu unutturur ve gemileri kayalıklara çarpıp parçalanırmış ve ölüme götürürmüş denizcileri... (Metnin sonunda Loreley'in efsane fotoğrafları verdim. Yine metnin sonunda şarkının bağlantısını verdim...Görselleri izlerseniz Rhein Nehrinde gezinti yapmış, Loreley'e de gitmiş gibi olursunuz)

Loreley’in tam karşısında yer alan St. Goar şehri de bu şekilde hasarlı gemileri kurtarma ve bakımını yapmada ünlenir ve bu nedenle de kutsal Goar olarak adlandırılır.

Fırsat bulur da Almanya'ya giderseniz mutlaka Rhein nehri üzerinde bir tekne gezintisi yapınız. Gezi tekneniz Rhein nehri üzerinde bu bölgeye geldiğinde rehberiniz size bu hikâyeyi anlatacaktır. Bu esnada fona hüzünlü bir müzik çalacaktır... Ve tekneniz bu esnada bu bölgeden oldukça yavaş geçecektir. Bu yavaş geçişten maksat Loreley’i anmak ve sizin fotoğraf çekmenizi sağlamaktan ziyade Rhein nehrinin bu en dar ve kayalık kısımdan dikkatlice geçerek daha önceki gemiciler gibi kayalara çarpmamaktır...

İşte bu hikâye üzerine yazar Heinrich Heine ‘’Loreley’’ isimli şiirini… Şiirin önce Türkçesi sonra da orijinal Almancasını vermeden önce Heinich Heine'nin bir sözüne ve bir şiirine yer vereyim istiyorum:

1821 yılında kitaplarından biri  Almanya’da yakılınca Heinrich Heine tarihte defalarca kanıtlanmış ve kanıtlanacak şu sözünü söyler:  "Eğer bir yerde kitapları yakıyorlarsa, orada eninde sonunda insanları da yakacaklardır."

Hani Heinrich Heine'nin eserleri Alman otoriteleri tarafından her dikta rejiminde olduğu gibi yasaklandığında kendisi de her şair gibi Almanya için kaygılanıp yazdığı şiiri yazının başında vermiştim ya:

"Denk ich an Deutschland in der nacht,
dann bin ich um den schlaf gebracht"

(Geceleyin Almanya’yı düşündüğümde uykularım kaçıyor.)

Ben de bu şiiri ülkemin şairi, yazarı, aydını ve ülkesini düşünen ve ülkesi için kaygılanan her kes için  şöyle güncelliyorum:

"Denk ich an die Türkei in der nacht,
dann bin ich um den schlaf gebracht"

Osman AYDOĞAN  21 Temmuz 2017

Loreley

Bilmiyorum ne manası var 
bu kadar üzülmemin
eski zamanlardan bir masal
çıkmıyor aklımdan

Hava serin ve karanlık
ve sessizce akıyor ren nehri;
dağin zirvesi parıldıyor
akşam güneşinin ışığında. 

En güzel bakire oturuyor
iste orada harika;
altın kolyesi yıldırım gibi pırıldamakta,
altın saclarını tarıyor.

Saçını altın bir tarakla tarıyor o
ve bir şarkı söylüyor bunun yanında;
olağanüstü, güçlü
bir melodisi var şarkının.

Küçük gemideki gemici
yabani bir acıyla kavrıyor bu müziği;
kayalıklara değil
yalnızca yukarı yükseklere doğru bakıyor.

Sanırım, dalgalar yutuyor
sonunda gemici ve gemiciği;
ve bunu o şarkısıyla
Loreley yaptı.

Loreley

Ich weiß nicht, was soll es bedeuten,
Daß ich so traurig bin;
Ein Märchen aus alten Zeiten,
Das kommt mir nicht aus dem Sinn.

Die Luft ist kühl und es dunkelt,
Und ruhig fließt der Rhein;
Der Gipfel des Berges funkelt
Im Abendsonnenschein.

Die schönste Jungfrau sitzet
Dort oben wunderbar,
Ihr goldnes Geschmeide blitzet,
Sie kämmt ihr goldnes Haar.

Sie kämmt es mit goldnem Kamme,
Und singt ein Lied dabey;
Das hat eine wundersame,
Gewaltige Melodey.

Den Schiffer, im kleinen Schiffe,
Ergreift es mit wildem Weh;
Er schaut nicht die Felsenriffe,
Er schaut nur hinauf in die Höh'.

Ich glaube, die Wellen verschlingen
Am Ende Schiffer und Kahn;
Und das hat mit ihrem Singen
Die Loreley getan.

https://www.youtube.com/watch?v=_c7ji5nHt6c




 




Fareli Köyün Kavalcısı


Fareli Köyün Kavalcısı (Almanca: Rattenfänger von Hameln), Ortaçağ'da Almanya’nın Aşağı-Saksonya bölgesinde Hannover'in hemen güneyinde yer alan Hameln kasabasında pek çok çocuğun evden ayrılmasıyla ilgili bir hikâye konusudur.

Almanya’da ‘’Märchenstraße’’ diye bir sözcük var. Orta Almanya’da Frankfurt yakınlarındaki Hanau'dan başlatıp kuzey Almanya’da Bremen’de biten bir yol, bir cadde; adı da; ‘’Masal Caddesi’’dir... 600 km uzunluğundadır. Alman kültürüne ait bildiğimiz bütün masallar bu 600 km’lik yol güzergâhında geçer. En son Bremen’de ‘’Bremen Mızıkacıları’’ masalı ile sona erer… Evimde Almanya’dan getirdiğim en güzel kitaplardan birisidir: ‘’Die Deutsche Märchenstraße: Eine sagenhafte Reise vom Main zum Meer’’ (Alman Masal Caddesi: Main’den Denize Masalımsı Bir Seyahat)

Kuzey Almanya, kışın gece, karanlık zaman bazen 18 saate kadar çıkar. Ortaçağ dünyası. Elektrik yok, ışık yok.. Bu uzun süren karanlıkta kültür sürekli masallar üretir. İşte bunlardan birisi de ‘’Fareli Köyün Kavalcısı’’dır.

Bizler hikâyeyi şöyle biliriz:

Bir gün Hamelin köyünü fareler basar. Her yerde fareler vardır ve halkın bütün yiyeceğini tüketmektedirler. Halk bu durumda ne yapacağını bilemez ve köy ''Fareli Köy'' olarak anılmaya başlar. Bir gün bu köye bir adam gelir. Kendisine bir torba altın verirlerse köyü farelerden kurtaracağını söyler. Köylüler o kadar çaresizdirler ki hemen aralarında gerekli parayı toplayıp köyün muhtarına verirler.

Adam kavalını çıkarır ve o kadar güzel bir melodi çalar ki bütün fareler onu takip ederler. Adam onları köyün yakınındaki bir nehre götürür. Kavalcı nehirden yürüyerek geçer fakat ardından gelen fareler suda boğulurlar. Köy farelerden kurtulmuş olur.

Adam köye altınlarını almak için döndüğünde muhtar nasılsa köyde fare kalmadığı için adama ödeme yapmak istemez ve altınları ona vermez. Bunun üzerine kavalcı tekrar kavalını çalarak yürümeye başlar.

Bu sefer 130 tane çocuk onun peşinden gelir. Kavalcı onları yakındaki bir ormana götürür. Fakat kavalcı uyurken çocuklardan köyün yerini bilen biri kavalcının kavalını alır ve bütün çocukları tekrar köye götürür. Çocuklarının kaybolmasından çok endişelenen köylüler çocukları geri dönünce çok mutlu olurlar ve gerçeği öğrenince de köy muhtarına çok kızarlar. Sonunda kavalcıya altınlarını verirler.

Masalın farklı bir sürümünde de kavalcı çocukları ormana götürürken en arkadan gelen üç çocuktan bahsedilir. Bu çocuklardan biri sakattır ve diğerleri kadar hızlı yürüyemediği için arkada kalmıştır. Bir diğeri kördür ve nereye gittiklerini göremediği için kavalın sesini takip ederken yavaş ilerlemektedir. Sonuncusu ise sağırdır ve kavalın sesini hiç duyamadığı halde diğerlerini meraktan takip etmiştir. Daha sonra bu üç çocuk ormana gitmeyip köye dönmüş ve bütün köyü çocukların nerede olduğu konusunda uyarmıştır.

Hikâyenin bu sürümü daha sonraki yıllar içerisinde bir masal gibi yayılır. Hikâye bu haliyle Johann Wolfgang von Goethe, Grimm Kardeşler ve Robert Browning'in eserlerinde yer alır.

İşte bu masalı bizler böyle mutlu sonla biter şekliyle biliriz. Bu hikâyeyi masallaştıran gerçek aslından çok başkadır. Bilinen şudur ve tekdir: Almanya’nın Hameln kentine 1284 yılında rengârenk elbiseli, kaval çalan bir adam, bir sebeple arkasında 130 çocuğu da götürerek ortadan kaybolur. Gidiş o gidiş ve bir daha dönmezler. 

İşte masal bu gerçeğin ardından, bundan sonra başlıyor. Bu çocuklar nereye, nasıl gittiler, ne oldular?

Bu ünlü masal, bizim bildiğimiz şekilde mutlu sonla bitse de, gerçek Hameln şehrini yüzyıllar boyunca derin bir travmayla yaşamak zorunda bırakan karanlık bir sona sahiptir.

1284 yılında yaşanmış bu gerçek olayla ilgili en eski yazılı belge, şehir tarihçesinde yer alan 1384 tarihli Latince kayıttır: ‘’Çocuklarımız ayrılalı on yıl oldu.’’

Bu kaydın anlamı üzerine çok değişik tezler üretilmiş, ama kesin bir sonuca ulaşılması bugüne kadar mümkün olmamıştır.

Olayın yaşandığına dair en eski kanıt ise 1300’lü yılların başında yapılan bir vitraydır. Şehrin kilisesinde bulunduğu bilinen bu vitray, yine kayıtlara göre 1660 yılında parçalanmıştır.

Tarihçi Hans Dobbertin tarafından kayıtlardaki açıklamalar esas alınarak yeniden yapılan vitrayda, kaval çalan adam renkli, çocuklar ise beyaz kıyafetler içerisinde betimlenmektedir. Bu vitrayın, şehrin tarihindeki trajik bir olayın anısını canlı tutmak amacıyla bu masalı İngiliz şair ve yazar Robert Browning şiir olarak yorumlamış, kitap 1888'de Londra'da yayımlanmıştır.

Eserdeki resimlerinse çocuk kitapları yazarı ve çizeri Catherine Greenaway'e ait olduğu sanılmaktadır. Söylencenin en önemli ögelerinden farelerse vitrayda yer almamaktadır; çünkü onların hikâyeye dâhil oluşu ancak 1559’dadır.

Willy Krogmann'un, ‘’Fareli Köyün Kavalcısı: Efsanenin Oluşumu Üzerine Bir İnceleme’’ adlı eserinde belirttiğine göre, 14'üncü yüzyılda şehirde yaşamış Lude isimli bir din adamının elinde, içinde kilise şarkıları bulunan bir kitap vardı. Büyükannesi tarafından kitabın içine olayın tanığı olduğuna dair bir dize yazılmıştı. Fakat bu kitabın 17’nci yüzyıldan bu yana izine rastlanmamış, dolayısıyla bu tanıklığın izini sürmek de mümkün olmamıştır.

Bu konudaki elde mevcut ilk Almanca yazılı kayıt ise 1440-1450 arasına tarihlenen ‘’Lüneburg Yazması’’dır. Burada olay kısa bir şiirle anlatılmaktadır: ‘’1284 yılında Aziz John ve Aziz Paul günü 26 Haziran'da Hameln’de doğmuş 130 çocuk alındı rengârenk elbiseler içinde bir kavalcı tarafından ve kayboldular tepenin yakınında bir yerlerde.’’

Günümüzde ''Lüneburg Yazması'' temel alınarak konuyu açıklamaya yönelik pek çok tez ortaya atılmıştır. Araştırmacı-yazar David Wallechinsky'ye göre, 1212 yılında gerçekleşen ve başlarında Nicholas isimli bir Alman gencinin bulunduğu 20 bin kişilik çocuk Haçlı Seferi için Hameln’den de 130 çocuk alınmış olabilir. Kaval çalan kişinin ise bir asker toplama görevlisi olabileceğini düşünülmektedir. Ortaçağ da o dönem asker toplamaya gelen görevlilerin kaval benzeri bir müzik aleti çaldıkları da göz önüne alınırsa bu doğru da olabilir.

İkinci rivayet ise oldukça korkunçtur: Amerikalı tarihçi William Manchester ‘’Sadece Ateşle Aydınlanan Bir Dünya’’ adlı yapıtında, kavalcının aslında psikopat bir sapık olduğunu öne sürüyor. 20 Haziran 1284'de Hameln’den 130 çocuğu renkli kıyafeti ve kavalıyla kandırarak kaçırmış ve çocuklara akla hayale gelmeyecek şeyler yaptıktan sonra bir kısmını öldürmüş, bir kısmını ağaçlara asmış; öldürmediklerini ise kendilerini bilmez şekilde ormanın içinde bırakıp gitmiştir.. Ancak bunu destekleyen herhangi bir yazılı kanıt bulunmamaktadır.

Bir başka görüş ise çocukların doğal bir sebeple ölmüş olmalarıdır. Bu durumda kavalcı ise gerçek bir kişi değil ölümün kişileştirilmiş halidir. Ortaçağ da ölüm sıklıkla renkli, alacalı kıyafetli bir adam olarak betimlendiğinden bu da akla yatkın bir rivayet.

Hameln şehrinin resmi web sitesine göre, akla en yatkın olarak kabul edilen bir rivayet de şöyledir: Hameln çocukları o günlerde Batı Prusya, Pomerania, Töton Bölgesi ve Moravia ya yerleşebilmek için toprak sahipleri tarafından kayıt altına alınan göçe istekli Almanlardan sadece birkaçıydı. Geçmiş dönemlerde de aynen bugün olduğu gibi bir şehrin sakinlerine o şehrin çocukları denmesinin adetten olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, Hameln çocuklarının da bildiğimiz anlamda çocuk değil, en azından bir yerleşim birimi kuracak güçte ve yaşta gençler ya da yetişkinler oldukları anlaşılır. Çocukların Hameln’den ayrılışı daha sonra Avrupa’nın ortak belası haline gelen fare istilası ile birleştirilip tek bir efsaneye dönüşmüş olmalıdır. 

Johann Wolfgang Goethe, 1813’de masalı Almanca olarak şiirleştirmiş, hemen ardından bu şiir, Hugo Wolf tarafından bestelenmiştir. 1816'da ise Grimm Kardeşler, Alman söylencelerini topladıkları ünlü eserleri ‘’Alman Efsaneleri’’nde bu olaya ‘’Hameln’in Çocukları’’ adıyla yer vermişlerdir.

Kavalcı’nın heykeli bugün Hameln şehir meydanındadır. Hameln'de kaldırım taşları arasında da fare figürleri yer alır. Bu olaydan sonra Hameln’de bir sokağa ‘’Bungelose Gasse’’ ismi verilir, yani ‘’Davul Çalmanın Yasak Olduğu Sokak’’. Kaybolan çocukların anısına bu sokakta uzun yıllar gürültü yapmak, şarkı söylemek ya da dans etmek yasaklanır. Hameln’in hemen dışında çocukların kaybolduğu yere ise Poppenberg ismi verilir. Burada da haç şeklinde taştan iki anıt dikilidir. 

Bütün bu iddia ve tezlere ve rivayetlere rağmen tüm dünyada bilinen Fareli Köyün Kavalcısı masalı henüz tam anlamıyla açığa çıkarılamayan geçmişiyle her geçen gün daha fazla merak uyandırmaktadır. Tabii günümüz Hameln şehri de her yıl düzenlediği festival ve ağırladığı binlerce turistle bu gizemin sağladığı faydalardan yararlanmaya da devam etmektedir.

Ama benim demek istediğim şu ki; gördüğünüz gibi sakın ola anlatılan her masala inanmayın, güzel melodi çalan bir kavalcının peşine düşüp de mutlu sona kavuşacağınızı zannetmeyin, arkasından gittiğiniz kavalcının sizi götürdüğü korkunç geleceği araştırın!

Osman AYDOĞAN  19 Temmuz 2017

 




Aşk-ı Memnu


TV pek izlemem, hele hele dizi hiç izlemem... Ancak bu kuralımın dizi yönünden bir istisnası oldu: O da Halid Ziya’nın ‘’Aşk-ı Memnu’’ eserinden uyarlanan - ilki değil de ikincisi- dizi oldu. Onun da birkaç bölümünü izledim. Tamamını izleyemedim çünkü gözlerimin önünde sevdiğim bir eser yakılıyormuş gibi, sevdiğim roman kahramanları Bihter, Behlül, Peyker, Nihal, Habeş Beşir ve diğerleri katlediliyormuş gibi hissettim.

Romanda her cümlesi, her sözcüğü özenle kaleme getirilmiş betimlemeleri, anlatımları dizide görmek imkânsız. Ve kitapta anlatılan illaki Habeş Beşir… Kitaptaki o gururlu, o onurlu, o içten, o duygusal, o platonik aşkıyla ve o dik duruşuyla özleştiğiniz Habeş Beşir dizide silik bir karakter olarak sahnelenir, bu haksızlığa isyan edersiniz. Habeş Beşir, veremli o yeniyetme çocuk, doğduğu yerlerin çöl güneşini özleyerek ölür. Habeş Beşir’in doğduğu yerleri özleminde Beşir ile özleşip hem platonik aşkınızı hem de doğup büyüdüğünüz ancak hep ayrı kaldığınız kendi memleketinizin ve memleketinizin güneşinin özlemiyle yanıp tutuşan kendinizi görürsünüz.

Dizide Bihter, hiç anlaşılmadan bir ahlâksızlık abidesi olarak, bir ihanet sembolü olarak sunulur. Kitabı okumayanlar için Bihter’e bir haksızlık bu, bir saygısızlıktır bu. Bihter'in safına geçer bu haksızlığa isyan edersiniz.

Kitapta anlatılan Bihter – Behlül aşkının bir benzerini Mehmet Rauf’un ‘’Eylül’’ünde Necip ile Suad’da görürsünüz, Franz Kafka ile Milena arasında görürsünüz, Goethe'nin ''Genç Werther'in Acıları''nda görürsünüz, Halil Cibran ile Mey Ziyâde arasında ve Şeyh Galip’in ‘’Hüsn-ü Aşk’’ında görürsünüz.

Kitapta aşkın soyluluğu anlatılırken dizide aşkın soysuzluğu sergilenir. Kitapta aşkın; dehâ dâhil hiç bir olgunun durduramadığı, en irrasyonel, en zehirli tutsaklık olduğu anlatılır. Kitapta Lois Aragon'un, "aşk insana güç veren tek özgürlük yitimidir" sözünün romantik ve beyhude bir temenni oluşunu okuyarak yaşarsınız. Kitapta âşık olan bir insanın kalbini, ruhunu ve iç dünyalarını tüm çıplaklığı ile görürüsünüz. Ancak dizide sadece rengârenk giysiler, güzel kadınlar, yakışıklı erkekler ve cinsellik sergilenir.

Dizide Bihter’in trajik yaşamına –âdeta merhametsizce- kayıtsız kalınır. Hiç üzülmezsiniz Bihter'e. Ancak kitapta bu trajik yaşama içiniz parçalanır.

Aşk-ı Memnu; kanımca dil, anlatış, canlandırış açılarından Halid Ziya’nın Türk romanının bugüne kadar yazılmış en değerli eseridir. Gönül isterdi ki orijinal diliyle anlayarak okuyasınız. Halid Ziya'nın orjinal diliyle basılmış bu eserin ilk baskısını, bir vakitler emlâk komisyonculuğu yaparken bir evde kıymeti bilinmeyip terk edilmiş halde bulan sevgili arkadaşım İlhan Tellioğlu bana hediye etmişti. 

Kitabı okurken görürsünüz ki Halid Ziya’nın orijinal halindeki, ik baskısı halindeki ‘’Aşk-ı Memnu’’ bir kurgu iken, TV dizisindeki ''Aşk-ı Memnu'' sanki günümüzde yaşadığımız Türkiye'yi anlatır. 

Halid Ziya, Suut Kemal Yetkin'e 1943'te yazdığı mektupta diyor ki: "Firdevs Hanım, Nihal, Bihter, hele bedbaht Beşir, şimdi uzaktan bunları düşünürken hepsini ayrı ayrı görüyor zannındayım. Hele Nihal gözlerimin önünde sapsarı, süzgün simâsıyla hep Ada çamlıklarında babasının yanında dolaşıyor gibidir. Beşir'in öksürüklerini işitiyorum..." Ve yazar Selim İleri bir yazısında bu mektup üzerine der ki: ''Büyük bir kıskançlıkla ben de görüyor ve işitiyorum. Fakat sizin televizyonda ne görüp ne işittiğinizi ise bilmiyorum.''

Selim İleri'nin sorduğu gibi sizin televizyonda ne görüp ne işittiğinizi ben de bilmiyorum ama beni sorarsanız; ben, dışımda ve ülkemde yaşanan her şeyi TV'de bu diziyi izler gibi izliyorum ama içimde Halid Ziya’nın ‘’Aşk-ı Memnu’’ kitabının orijinal diliyle akışı; kümesine sırtlan girmiş tavuklar gibi, kafesinde çırpınan yabani kuşlar gibi, göçmen kuşlarının o çığlık çığlığa uçuşu gibi geçiyor ve içimde yağmur yağmış, güneş vurmuş, sam yeli görmüş bir kar topu gibi her daim ılgıt ılgıt birşeyler eriyor... Hele Cumhuriyetim, Nihal gibi gözlerimin önünde sapsarı, süzgün simâsıyla hep Anıtkabir çamlıklarında Atasının yanında dolaşıyor gibidir. Beşir gibi ülkemin öksürüklerini işitiyorum...

Osman AYDOĞAN   18 Temmuz 2017



Sözcükler ve Kökenleri
Türkçeye Farsçadan geçen Sözcükler

Türkçemiz aziz bir dil… Türkçemiz başta Farsça ve Arapça olmak üzere Rumcadan, Fransızcadan ve İngilizceden oldukça etkilenmiş… Bazıları bunu bir zafiyet olarak görse de ben bunu bir zenginlik olarak değerlendiriyorum…

Örnek olarak ‘’Şampiyon Fenerbahçe’’ dediğimizde (Fenerbahçe’yi tuttuğumdan değil, örnek olarak söylüyorum) bir tane bile Türkçe kelime kullanmıyoruz… Çünkü ‘’Şampiyon’’; Fransızca, ‘’Fener’’; Rumca, ‘’Bahçe’’ ise Farsça kökenlidir… Şimdi yabancı sözcük diye örneğin ‘’Bahçe’’yi Türkçeden attınız mı Türk edebiyatı düşer, yok olur…

Türkçe diye bildiğimiz ve sadece ‘’a’’ harfi ile başlayanlardan örnek verirsem; akasya, alçı, amblem, Anadolu, anahtar, anarşi, analiz, angarya, anonim, aritmetik, arşiv, asfalt, atlas, atlet, avlu kelimeleri Türkçede yer alan Rumca kökenli kelimelerdir… Arapçadan ve Farsçada, Fransızcadan, İtalyancadan geçenleri saymaya kalksam bu sayfa değil, bu sitem yetmez. Gelin isterseniz Rumca kökenli diye akasya, Anadolu, anahtar, atlas, atlet, avlu vb. kelimeleri Türkçeden atın!... Ortada Türkçe kalır mı?

Bir başka örnek; ‘’Birinci Dünya Harbindeki Çanakkale Muharebelerindeki Arıburnu Mücadelesi’’ dediğimizde üç boyuttan bahsediyoruz; Harp, muharebe ve mücadele… Ancak bir kısım pek aziz muhteremler Arapçadan arındırıp Türkçeleştireceğiz diye ‘’Harp’’in karşılığını ‘’savaş’’ yapıp bu cümleyi şöyle kuruyorlar: ‘’Birinci Dünya Savaşındaki Çanakkale Savaşlarındaki Arıburnu Savaşı’’. Bu zaman da o üç boyut kayboluyor ve tek boyuta indirgiyoruz, boyut kaybediyoruz, anlam daralıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Gençliğe Hitabesi’’ ilk hali ile okunduğunda verdiği anlamla Türkçeleştirilmiş hali ile okunduğunda verdiği anlam bir değildir. ‘’Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur’’ ifadesindeki anlamı, ‘’Gereksinim duyduğun güç damarlarındaki soylu kanda bulunmaktadır’’ ifadesi vermemektedir.

Demek ki dilimize yerleşmiş ve artık Türkçeleşmiş yabancı sözcükler değiştirilmeye zorlanmamalıydı, onun yerine yeni özellikle teknik yabancı sözcüklerin (televizyon, telefon, faks, internet, otomobil vb.) yerine Türkçe sözcük konulmalıydı…

19. yüzyılda hazırlanmış bir Osmanlıca - İngilizce sözlük (‘’Redhouse – Osmanlıca İngilizce Sözlük ve Gramer Kitabı’’; Osmanlıca – İngilizce sözlük niteliğinde Osmanlıcadan İngilizceye yapılan ilk ve kapsamlı lügattir.  1890’da 12 cild halinde yayımlanır. Sir James W. Redhouse’ın el yazması olan eserinin orijinal bu gün  British Museum’da dır.) 150.000 kelime içerirken, şimdi en babayiğit Türkçe - İngilizce sözlük en fazla 30.000 kelime içermektedir. Kaybettiğimiz 120.000 kelime ne idiler? Kaybettiklerimiz sadece kelimeler değildiler ki! Kaybettiklerimiz; sanatımızdı, edebiyatımızdı, felsefemizdi, tarihimizdi, kültürümüzdüler, ufkumuz, âfâkımız, düşünme kapasitemiz, muhakeme yeteneğimizdiler, nezaketimizdiler, letafetimizdiler, sevgi ifademizdiler! Bizi bırakıp da gittiler...

Yapılan bir araştırmaya göre; okula henüz başlayan bir öğrenci ilk yılında ABD’inde 71.000, Almanya’da 60.000 civarında sözcük ile karşılaşıyor. Bu miktar Suudi Arabistan’da ise 12.000 civarındadır. Bizde ise öğrenci okula başladığı ilk yıl 6.000 civarında bir sözcükle karşılaşıyor. Bu mukayese Türkçedeki sözcük hazinesinin ne kadar yoksullaştığını ve yoksunlaştığını gösteriyor. Bizim çocuğumuz okula başladığında 6.000 sözcükle karşılaşırken elalemin çocuğu bunun on misli ile karşılaşıyor... Böyle bir nesil ile neyin rekabetini yapacaksınız ki? 

Dil konusunda yetki bir düşünür olan Avusturyalı Ludwig Josef Johann Wittgenstein (1889-1951) kişinin ve toplumun düşünce ufkunun dilin sınırları ile belirlediğini iddia ederek “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” derdi...

Tabii ki bu kadar dar, bu kadar az, bu kadar sığ kelimelerle ne sanat üretebilirsiniz, ne edebiyat yapabilirsiniz ne de felsefi düşünebilirsiniz... Tabii ki bu kadar dar, bu kadar az, bu kadar sığ kelimelerle olsa olsa ''stratejik sığ'' bir politika izleyebilirsiniz, birbirinizle kavga edersiniz, mahalle kahvesindeki gibi politika yaparsınız, olmadı birbirinizle kavga eder, birbirinizi yersiniz... Zaten de yaptığımız farklı bir şey mi ki? Değil mi?

Konu uzun, anlatmak istediğim bu değil. Dil konusundaki düşüncelerimi ''Dil ve Kültür Üzerine Düşünceler'' diye daha önce yazmıştım. Bu makalemin de bağlantısını  yazımın yazımın sonunda veriyorum.... Bu konuya ilginiz ve zamanınız da varsa ayrıca bu bağlantıdaki yazımı okumanızı öneriririm. 

Türkçemiz aziz bir dil demiştim… Her dilden etkilenmiş olduğunu ve bunun da bir zenginlik olduğunu söylemiştim. Bu şekilde sadece Farsçadan Türkçeye geçmiş üç bin civarında sözcük vardır… Sadeleştirme adı altında hangisini atacaksınız dilimizden?

Farsça dışında başta Arapça olmak üzere diğer dillerden Türkçeye geçmiş yine binlerce sözcük var... Bunların her birisi ayrı birer yazı konusudur... 

Siz bakmayın kullanmadığımıza. Türkçe dünyanın en zengin dilidir. Yeter ki bizler dilin yaşayan bir organizma olduğunu bilelim ve Türkçeyi yaşatalım...

Neyse, uzatmayayım, geleyim konumuza; bu yazımda sadece Farsçadan Türkçeye geçen sözcüklere yer vereceğim... 

Tavla oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler: Yek, du, se, cehar, penç, şeş. Ancak onlara Farsça ''Yedi'' nedir diye sorsam bilmezler. Onu da ben söyleyeyim, Farsça yedi: ''heft'' dir (veya hefte). Yedi günlük, ''hafta'' ismi de buradan gelir. 

Halen Türkçe'de kullandığımız Farsça gün isimleri de şunlardır:

Pazar: Ba (yemek), zar (yer), Bazar, Pazar. Pazartesi: Pazar'ın ertesi, Pazartesi.  Çarşamba: ‘’Cehar’’, ‘’dört’’ demek, ‘’şenbe’’ ise gün, Ceharşenbe (dördüncü gün), Çarşamba. Perşembe: Pençşenbe (beşinci gün), Perşembe. (Haftanın günleri Farsça ve Arapçada pazardan itibaren başlarlar),  

Bu örneklerden yola çıkarak Farsçadan Türkçeye geçen sözcüklerden bir kısmını açıklamak istiyorum:

Farsçada rüzgâr, hava anlamındaki ''bâd'' ile çıkış yeri demek olan ‘'cah'’ birleştirilerek ‘’Bâdcah'' (Baca),

Aynı şekilde Farsça ''bâd'' kelimesini aynı anlamdaki Arapça '’heva'’ ile yan yana getirip '’bâdheva'' (bedava),

Farsça ‘’dört’’ anlamına gelen '’cehar‘’ (çar) kelimesini 'kemer’' anlamına gelen '’tag'’ ile birleştirip '’çardak’’ (dört kemerli),

Yine aynı şekilde '’cehar‘’ (çar) kelimesini çivi anlamına gelen '’mıh’' ile birleştirip '’çarmıh’’ (dört çivili),   

Yine aynı şekilde '’cehar‘’ (çar) kelimesini ‘'köşe, duvar’' anlamına gelen ‘'su'’ ile birleştirip '’çarşı’',  

Yine aynı şekilde '’cehar‘’ (çar) kelimesini ‘'tek, bir’' anlamındaki ‘'yek’' ile birleştirip '’çaryek’’  (çeyrek, dörte bir),

Yine aynı şekilde '’cehar‘’ (çar) kelimesini ‘'sopa'’ anlamındaki '’çube’' ile birleştirip '’çerçeve’’ (dört sopalı),

'’Sol'’ anlamındaki ‘'çep'’ ve '’sağ’’ anlamındaki ‘'rast' birleştirilerek sol-sağ anlamındaki '’çapraz'’,

'’Çarşaf'’ın ‘'örtü'’ anlamındaki '’çadur'’ ve '’gece’' anlamındaki ‘'şeb'’ den '’çadurşeb’' (Çarşaf),  

‘’Şeb'’,‘’gece’’ anlamındaydı, buradan da '’gecenin nemi’' anlamındaki '’şebnem’’,

Farsça ‘’aynı’' anlamına gelen '’hem’' ile '’süt’' anlamındaki ‘'şir'’ birleştiğinde '’aynı sütü emen’' anlamındaki '’hemşire'’, (kız kardeşe hemşire dendiğini hatırlatırım) (Aynı şekilde ‘'hemşehri'’; '’aynı şehirli’', '’hemhal'’; ‘'aynı halde bulunan’', '’hemzemin’'; de '’aynı zeminde’' anlamında)

Farsça ‘’Ab’’; su, ‘’dest’’ ise el demek. ‘'Ab-u dest'’; '’el suyu, avuç suyu’'nun ''abdest'',  

Farsça ‘’erre’’; ‘’bıçkı’’, ‘’dest’’ el demekti, ''dest-erre'’; '’el bıçkısı’' anlamındaki ‘’testere’',

Farsça ‘'alu’'; ‘’erik’’ demek, '’şeft-alu'’; ‘’semiz erik’’, ‘'zerd-alu’' ise ‘’sarı erik’’,

'’Emir-ul ahr'’ padişah ahırının üst düzey görevlisi olan '’ahır emiri'’ anlamındaki ‘'İmrahor’',

Farsçada üç ayak demek olan ‘’Se-pa'’’nın dört ayaklı küçük masa; ''sehpa'',

'’Çorba’'nın da tuzlu '’şûr'’ ve yiyecek '’bâ'’dan ‘’şûrbâ’’ (çorba) olduğunu, türediğini söyleyebiliriz.

Ayrıca İslamı İranlılar yoluyla kabul ettiğimiz için dini terimlerin çoğu da Farsça kökenlidir. ''Peygamber'' kelimesi Farsçadır, Arapçası ''resul'', Türkçesi ise ''elçi''dir. ''Namaz'' kelimesi Farsçadır (Farsçaya da Hind kökenli bir yoga türü olan ''Namas'' sözcüğünden geçmiştir), Arapçası ise ''Selah''dır. ''Bayram'' kelimesi farsça kökenlidir; ''badram'', ''beyrem'' kelimelerinden dönüşmüştür. Bu liste uzayabilir...

Kelime sonlarına gelen Farsça bazı ekler vardır ki kelimelere başka anlamlar yüklerler. Bunlardan çok kullandığımız iki tanesini örnek olarak vermek istiyorum.

“Baz” eki Farsça “oynayan” anlamına gelir. Farsça oynamak demek olan ‘’bâhten’’ fiilinden gellen “bâz”, hangi sözcüğün sonuna eklenirse ona ‘’oynayan’’ anlamı verir...

Türkçemizde sonu ''baz'' ile biten o kadar çok kelime var ki! Kumarbaz (Kumar oynayan), canbaz (canı ile oynayan), sihirbaz (sihir ile oynayan), hokkabaz (hokkalarla oynayan), madrabaz (insanları değeri düşük mal ile kandıran, aldatan ve çıkar sağlayan, hileci), dilbaz (dili ile oynayan, bir yığın lafa ebeliği yaparak tartışmalarda üste çıkan), dinbaz (din ile oynayan, dini siyasetine alet eden) vb. kelimeler bunlardan bazılarıdır. 

Ancak bu kural “Düzenbaz”da işe yaramaz. Bu sözcükteki ‘’baz’’; “düzen’’ ile oynayan anlamına gelmiyor. Çünkü Farsça “baz”ın önüne konacak sözcüğün de Farsça olması şart. Çünkü “düzen” Türkçe bir sözcük… Baz ise Türkçe değil, Farsça… Dolayısıyla bu sözcük Türkçe değil tamamen Farsça…

İşte Farsçadaki bu “düzenbaz” sözcüğünün açıklaması: “Dü” malum, “iki” demek. “Zen” ise “kadın” demek. “Baz” da “oynayan” anlamına geldiğine göre… Buradaki “düzenbaz”, “iki kadınla oynayan, oynaşan” demek! Yani hem karısı hem de metresi, sevgilisi olan demek… Veya birden fazla sevgilisi olan demek…

Bunu açıklamışken şu sözcüğü de açıklayayım: ‘’Zen'’ kelimesi farsça ‘’kadın’’ demek olduğuna göre, buna '’koşan'’ anlamındaki '’bare'’ eklendiğinde kadın peşinde koşan anlamındaki  ‘'zambare’' (zampara) kelimesi ortaya çıkmaktadır.  

İkinci anlatmak istediğim ek Farsça ‘’kâr’’ eki.  Farsça ‘’kâr’’ eki isimleri sıfat yapar, eden, edici, yapan anlamına gelir ve -li, -lı, -cı, -ci gibi eklerin de karşılığıdır. Hilekâr, sahtekâr, riyakâr, hizmetkâr, kanaatkâr, itaatkâr, tamahkâr vb. kelimeler işte bu şekilde türemiştir. 

Dedim ya Türkçemiz aziz bir dil… Türkçe dünyanın en zengin dilidir. Yeter ki bizler dilin yaşayan bir organizma olduğunu bilelim ve dilimiz, ses bayrağımız Türkçemizi yaşatalım...

Osman AYDOĞAN  18 Temmuz 2017

Dil konusundaki düşüncelerimi anlatan yazım: ''Dil ve Kültür İlişkisi Üzerine''

http://www.sehriyar.info/?pnum=18



Yeraltından Notlar


Dostoyevski’nin, “Yeraltından Notlar” isminde güzel bir kitabı var. (Can Yayınları, 2011) Kitabın adı her ne kadar ‘’Yeraltından Notlar’’ ise de yer üstünde yazılmış en iyi eserlerden birisidir. Dostoyevski'nin en güzel eseridir. Kitap 1864 yılında basılmıştır.

Bu kitap Dostoyevski'nin Albert Camus dâhil olmak üzere birçok Batılı düşünürü varoluşçu anlamda etkilemiş bir klasik olarak kabul edilen kısa romanıdır. Nietzsche kitap için “Yeraltından Notlar, hakikati kanla haykırır” der. Kitap aslında Dostoyevski'nin Rus aydınına karşı seslendirdiği bir haklı sitemdir.

Kitapta, insanın psikolojisi mükemmel bir şekilde yansıtılır, kendi içinde düştüğü anlaşmazlıkları acımasızca yüzene vurularak çaresiz bir insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken giderek kabuğuna çekilmesinin hikâyesi anlatılır.

Kitap; ‘’Ben hasta bir adamım... Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben’’ diye başlar. Kitap, okuruna "yeraltı" diye adlandırdığı bir ruh halinden seslenen kahramanın uzun, çılgınca söyleviyle bu şekilde başlar. Ardından, bu ahlakçı, uyumsuz, dürüst kişinin yaşadığı bir aşağılanma olayı anlatılır.

Dostoyevski’nin, “Yeraltından Notlar”ında, “insanın en iyi tanımlaması” diyerek şu saptamayı yapar: “İki ayaklı nankör bir yaratık. Hepsi bu kadarla kalsa gene iyi.   Çünkü böylece en büyük kusuru unutulmuş olurdu. İnsanın en büyük kusuru, erdemsizliğidir. Erdemsizlik ve buna bağlı olarak ölçüsüzlük. Ölçüsüzlüğün erdemsizlikten ileri geldiği çoktandır bilinen bir gerçektir.”

Ve kitabın başka bir yerinde de şöyle devam eder: "İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüzkarası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız."

Kitaptan beğendiğim birkaç cümle:

"Ben, sizlerin yarım yamalak bıraktığı şeyleri sonuna kadar götürdüm. Sizler, korkaklığınıza ‘ölçülü davranış’ kılıfını geçirip, onunla teselli buluyorsunuz. Şu halde, sizlerden daha gerçek bir hayat sürüyorum ben." 

"Umutsuzluk en yakıcı zevktir, özellikle içinde bulunduğun durumun çaresizliğini açıkça kavramışsan. Tokadı yiyince, bilinç öyle bir ezilir ki pestile döner."

‘’Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?’’

"İki kere iki çekilmez bir şey. İki kere iki dört, bana sorarsanız bir küstahlıktır. İki kere iki dört ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün yetkinliğine inanırım ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir."

"Acı çeken kimse inlemekten zevk alır; almasa inlemesini pekâlâ tutardı."

"Bir de bakarsınız, asıl amaç uçup gitmiş, sebepler toz olmuştur; suçlu ele geçmemektedir, aşağılanma aşağılanmadan çıkıp diş ağrısı cinsinden kaderin cilvesi haline gelmiştir. Yapacağın tek şey kalıyor, o da duvarı daha sert yumruklamak."

"Umutsuzluk en yakıcı zevktir, özellikle de içinde bulunduğun durumun çaresizliğini açıkça kavramışsan.’’

"...gerçekte ne istiyorum biliyor musunuz? Hepiniz cehennemin dibine gidin, işte onu! Huzur istiyorum. Bütün dünyayı şu saniye, tek kuruşa satarım, sırf rahatsız edilmemek için. Dünya cehennemin dibine batacak mı, yoksa çayımı içemeyecek miyim? Batarsa batsın derim, ben çayımı içeyim de."

"Aslında hepimiz mutluyuz, farkına varabilsek."

"Sevgi ile kin kalpte uzun süre barınamaz."

"Geçmişe baktığım vakit, boşa harcadığım tüm anları, yaşam hakkındaki bilgisizliğim yüzünden yanılmalarla, yanılgılarla, önemsiz işlerle yitirdiğim tüm anları düşündükçe bir kandamlası yüreğimi kaplıyor. En iyiye ulaşmak için değiştireceğim kendimi. Tüm umudum bundadır."

 “Ve görüyorsun ki; alnımıza yazılanla, kalbimize kazınan bir olmuyor...”

"Öyle ya, belki yalnızca mutluluğu sevmiyordur insan. Belki aynı ölçüde acıyı da seviyordur? Belki acı da mutluluk kadar çıkarınadır? Ayrıca insan kimi zaman acıyı tutkuya varan bir sevgiyle arzular."

"Bizler arzu edilenden ziyade arzu etmeye aşığızdır."

‘’İnsana lüzumlu olan tek şey, onu nereye sürükleyeceği belli olmayan hür iradedir.’’

"Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık."

Dostoyevski’nin kitapta geçen bir sözü vardır ki tam da günümüzü, bizleri, aydınlarımızı, aydın karanlığında cayır cayır, alev alev yanan ülkemizi ve ülkemizin kaderini anlatır:

“Çağımızın bütün aydınlarınınki gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin aynıdır. Belki de dairemizde emek verenlerin içinde yalnız ben aydın olduğum için, kendini ürkek, köle ruhlu duyumsayan tek kişi de bendim. Yalnız duyumsamak olsa yine iyi, ben gerçekten köle ruhlunun, korkağın alçağın biriyim. Çağımızda aklı başında olan her insan korkaktır, köle ruhludur ve ne yazık ki böyle olmak zorundadır.”

Acı olan  şu ki; Dostoyevski bu kitapta kendini anlatmış gibi gözükse de aslında bizleri anlatıyor, çoğunuz böylesiniz demek istiyor, siz işte busunuz demek istiyor, gerçekleri acı da olsa yüzümüze yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor...

Osman AYDOĞAN  17 Temmuz 2017




Körler Ülkesi


19. yüzyıl önemli İngiliz öykü yazarlarından Herbert George Wells’in (1866 – 1946) (Kitaplarında ad olarak ‘’H. G. Wells’’i kullanır) güzel küçük bir öykü bir kitabı var: ‘’Körler Ülkesi’’ (Kolektif Kitap, 2016)

Kitaptaki öykü kısaca şu şekildedir:

And Dağları'nın vahşi çorak topraklarında insanların dünyasından elini eteğini çekmiş bir vadi uzanır. Ancak korkunç boğazlar ve buz kaplı bir geçit aşıldıktan sonra ulaşılabilen ‘’Körler Ülkesi’'dir burası. Vakti zamanında İspanyol zulmünden kaçarak vadiye sığınan insanlardan oluşmuştur bu ülke… Yıllardır dünyayla hiçbir bağı kalmamış bu vadide yaşayan insanlar günün birinde çocuklardan başlayarak herkes kör olmaya başlar. Bunun nedeninin mikroplar ya da herhangi bir hastalık olabileceği düşüncesi kimsenin aklından geçmez. İnançlarına göre günahlardır olanların müsebbibi. Şehre ilk gelenler mabet yapmadıkları için olmuştur bütün bunlar. Ve körlük belasıyla cebelleşen bu insanların zamanla dünyayla bağlantısı kopar. Vadiyi on yedi gün boyunca karanlığa gömecek olan bir yanardağ patlamasının ardından da ülke tamamen dış dünyadan kopar.

Bu körlük dertlerine çare bulması için şehrin dışına çıkan ama oluşan felaket yüzünden vadiye bir daha geri dönemeyen bir adamdan bahsedilir kitabın başlarında. Bu adam bütün sevdiklerini ‘’Körler Ülkesi’’’nde bırakıp kendine yeni bir yaşam kurmak zorunda kalır. Yıllarca ülkesiyle ilgili anlattıkları ise bir masal olarak kalıp dilden dile dolaşır. 

Derken bu adamın 15. kuşaktan torunlarının yaşadığı zamanlarda Nunez adında bir gözü kör genç bir dağcının yolu düşer bu ülkeye. Tuhaf renklerde binaları görünce “körler herhalde” diye düşünür. Sonra el sallayıp bağırdığı insanlardan karşılık alamayınca da içinde buranın gerçekten de efsanelerdeki ‘’Körler Ülkesi’’ olduğuna dair bir inanç yeşerir.

Bir gözü kör Nunez, madem ki “körler ülkesinde tek gözlü insan kraldır”, öyleyse kral ben olmalıyım diye bir umutla gider köylülerin yanına. Fakat bu insanlar o kadar uzun zamandır kör olarak yaşamaktadır ki, dünyanın sadece yaşadıkları vadiden ibaret bir yer olduğunu düşünürler. Ayrıca kör ya da görmek gibi deyimler de yoktur lügatlerinde. Görmeyi anlatmaya çalışır kahramanımız; fakat duyularının yeterince gelişmediği, yeni yaratıldığı için böyle saçmaladığı sözleriyle karşılanır. Planlar yapar kendince, çünkü kral o olmalıdır.

Bundan sonrasını üstat Çetin Altan’ın ‘’büyük dostum Prof. Sadun Aren, bana H. G. Wells'in bir hikâyesini anlattı’’ diye başlık attığı ve Wells’in bu kitabındaki hikâyesini anlattığı bir yazısına bırakayım:

Dere tepe, dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş. Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün... Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri... Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya: hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş. Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler. Ben de bunların başına geçer yaşarım.

Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış. Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.

Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş: 
- ‘’Filanca malını çaldı falancanın.’’
Körler:
- ‘’Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki’’, demişler.
- ‘’Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.’’
Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
- ‘’Ne demek görmek’’, demişler, ‘’nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?’’
- ‘’Anlıyorum tabii...’’
- ‘’İnanmayız, imtihan edeceğiz seni...’’

Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
- ‘’Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz,’’ demişler.
Adam anlatmış: 
- ‘’Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs...’’
Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:
- ‘’Anlatsana...’’
- ‘’İçeri girdiniz göremiyorum ki...’’
Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
- ‘’Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat!’’ demişler.
- ‘’Arada duvar var görmüyorum.’’
Körler :
- ‘’Sen atıyorsun’’ demişler. ‘’Demincek tesadüf etti. Bak, şimdi bilemiyorsun.’’
- ‘’Çıkın dışarı, söyleyeyim.’’
- ‘’Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...’’
- ‘’Ben duymuyorum, ben görüyorum’’, diyormuş adam.
- ‘’Öyle şey olmaz’’, demişler. ‘’Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni...’’

Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii... Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:
- ‘’Buldum’’, demiş. ‘’Bozukluk burada...’’
Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
- ‘’Saçmalaması bundan dolayı’’, diyormuş. ‘’Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu...’’

Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.

Ve üstat çetin Altan şöyle bitirir yazısında anlattığı bu hikâyeyi:

‘’Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.’’

Bir yazısında “İnsan hayatı,” der H. G. Wells; “İnsan hayatı evrenin akışı içindeki bir girdap gibi, yanıltıcı bir şekilde sakindir; bilimse insanın karanlığa yaktığı bir kibrittir ve kibritin ateşi karanlığın sandığımızdan daha da karanlık olduğunu gösterir.”

Elinizde bir kibrit ateşi var da etrafınıza bakıyorsanız eğer; karanlığın sandığınızdan da daha bir karanlık olduğunu görüyorsunuz...

Osman AYDOĞAN   15 Temmuz 2017


Reichstag Yangını


İngiliz gazeteci William L. Shirer’in üç ciltlik güzel bir kitabı var: ‘’Nazi İmparatorluğu Doğuşu - Yükselişi – Çöküşü’’ (İnkılap Kitabevi, 2003)

Kitapta ‘’Reichstag Yangını’’ diye bir bölüm var. William L. Shirer kitabında bu bölüme genişçe yer verir. Reichstag; ‘’Almanya Parlamentosu’’ demekti... Reichstag yangını Hitler'in diktatörlüğünü adım adım inşa ederken çok istifade ettiği vakalardan biridir. 

Hitler, azınlık hükümetindeydi. 5 Mart 1933 tarihinde genel seçim vardı ve Hitler, iktidar olmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Almanya Parlamentosu (Reichstag) 27 Şubat 1933 gecesi yakıldı. Yangının, kundaklama olduğu ortadadır. Yangın, Hitler’e sadece tek başına iktidar değil sonsuz da bir güç verdi. Bu olay, Hitler’in iktidara bütünüyle el koymasının ve komünist partisi başta olmak üzere her türlü muhalefeti kısa süre içinde yok etmesinin de başlangıcıydı.

Berlin’de olay yerinde Hollandalı 24 yaşındaki inşaat işçisi Marinus van der Lubbe yakalanır. Komünist olduğunu söyleyen Marinus, polisin söylediğine göre, kundaklama eylemini tek başına gerçekleştirdiğini anlatır.

Reichstag yangını binanının çeşitli bölgelerinde ve aynı anda çıkar. Oysa Marinus van der Lubbe, ne binayı tanır ne de aynı anda birkaç yerde olabilecek yeteneğe sahiptir. Kaldı ki, Almanya’da veya Berlin’de yaşamıyordur ve Almanya’da kimseyle bir ilişkisi de yoktur. Eylemci sanık olarak aynı gece gözaltına alınan Alman Komünist Partisi (KPD) Berlin Meclis Grup Başkanı Ernst Torgler ve yine gözaltına alınan Bulgar Komünistler Georgi Dimitrow, Blagoi Popow ve Wassil Tanew’i tanımıyordu bile.

Olay gecesine bakıldığında büyük faşistlerin hazırlıklı olduğu görülür. Adolf Hitler, Joseph Goebbels, Hermann Göring ve Wilhelm Frick gibi faşist büyükler yangın yerine gelmekte ve orayı miting alanına çevirmede gecikmezler. Hitler o akşam suçluyu tespit eder: Uluslararası komünizm, Alman birliğine ve dirliğine karşı kokteyl bir örgütle saldırmıştı!

Hitler şöyle devam eder: ''Artık acıma yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül göstermez. Her komünist eylemci nerede görülürse vurulacak. Komünist milletvekilleri daha bu gece asılmalı. Bu ülkede komünizmle ilgili ne varsa, dümdüz edilecektir. Reichstag yangını içinde olan sosyal demokratlara da artık acıma yok.“

Faşist Göring de bir çift laf eder: ''Bu komünist isyanının başlamasıdır, devam edecekler. Bir dakika bile gecikemeyiz…“

Göring doğru söylüyordu. Bir gün bile beklemediler ve sabah Cumhurbaşkanı adına Alman Halkının ve Devletinin Korunmasına Yönelik Reichstag Yangını Kararnamesi çıkarılır. (Die Verordnung des Reichspräsidenten zum Schutz von Volk und Staat –Reichstagsbrandverordnung.) Bu kararnameyle birlikte, yürürlükteki Weimer Anayasası kaldırılır ve Almanya pratikte demokrasinin ve insan haklarının bütün kurallarını askıya alır. Polise sebep göstermeksizin gözaltına alma ve yargıya da sanığı hukuki yardımdan muaf tutma hakkı verilir. İzleyen günlerde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ve Alman Ulusal Halk Partisi dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durdurulduğu gibi Almanya Komünist Partisi'nin parlamentodaki 181 milletvekili ve parti ileri gelenleri tutuklanır.

Reichstag yangını faşizme geçisin en önemli adımı olur. Toplama kamplarının ilk nüveleri burada atılır çünkü kısa sürede 100 bin Alman Komünist Partisi üyesi ve sosyal demokrat tutuklanır. Daha 28 Şubat günü Almanya’nın dünya çapındaki entelektüelleri, gazeteci ve yazarları da tutuklanır.

Artık Hitler bir diktatördür. Marinus van der Lubbe ise suçlu bulunup 10 ocak 1934 günü başı kesilerek idam edilir.

Marinus van der Lubbe, Reichstag’ı yaktığını kabul etse de, kundaklamayı kimin yaptırdığı aydınlığa kavuşmaz. Çünkü Alman sol çevrelerde ve uluslararası kamuoyunda Marinus’a kundaklamayı yaptıranların aynı zamanda Marinus’u yargılayanlar olduğu imajı hiç silinmez.

2. Dünya Savaşında sonra kurulan Nürnberg mahkemeleri sırasında General Franz Halder, 1942 yılında Hitler'in doğum günü kutlaması sırasında, Hermann Göring’in '’Reichstag yangını hakkında gerçeği bilen tek kişi benim çünkü Reichstag’ı ben ateşe verdim'’ dediğine şahitlik eder ancak Göring kendi savunmasında bunu yalanlar.

Ancak  hep yazılarımda kendisine atıfta bulunduğum tarihçi Eric Hobsbawm “Kısa 20. Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı'' adlı eserinde (Everest Yayınları/Siyaset Dizisi, 2006) ise ‘’günümüz tarihçiliği bu olayın bir Nazi provokasyonu olduğu iddiasını desteklemez" der.

Yıllar sonra Marinus’un kardeşi Jan van der Lubbe, kardeşinin yeniden yargılanması için mahkemeye başvurur. 1980 yılında Berlin Mahkemesi faşist dönemdeki yargılamaların tümünün zaten hukuk dışılığına hükmedildiğini hatırlatır ve ayrıca Marinus’un beraatine karar verir. Alman Komünist Partisi olayı araştıran komite kurar ve partiden kimsenin Marinus ile bir ilişkisinin olmadığını saptar. Ayrıca, Marinus’un akli dengesinin bu suçu işlemeye uygun olup olmadığına dair o zaman hazırlanan doktor raporu hala kayıptır. Yangını başlattığına dair ilk ifadesi dışında kanıtlar da yoktur.

Yıllar sonra Hollanda‘da birçok meydana Marinus van der Lubbe adı verilir. 27 Şubat 2008’de olaydan 75 yıl sonra Marinus van der Lubbe'nin Hollanda’da yaşadığı şehir Leiden’e heykeli dikilir ve adı verilen bir sitenin duvarına fotoğrafı afiş olarak asılır.

Yukarıda anlattığım ‘’Reichstag Yangını’’ tarihi bir vakıadır.

Bilim adamları Tarih’i; ‘’insan topluluklarını, bu toplulukların yaşayışlarını, birbirleriyle ilişkilerini, kültür ve medeniyetlerini, yer ve zaman göstererek, sebep-sonuç ilişkisine dayalı olarak anlatan bilim dalı’’ olarak tanımlarlar…  

Ancak ‘’Tarih’’in kötü bir huyu vardır: Hep kendisini tekrar eder…

Bu sözü teyid edercesine İbn-i Haldun o müthiş eseri Mukaddime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.” derdi. 

Bu konuda Georg Wilhelm Friedrich Hegel; ‘’Bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir’’ diyerek  tarihin hep tekerrür ettiğini ifade ederdi. Karl Marx da tarihin tekerrür ettiğini teyid ederek Hegel'e cevap verircesine şöyle derdi: ‘’Evet bütün tarihsel olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Ancak; birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…’’

Osman AYDOĞAN  15 Temmuz 2017


Geçme kapım önünden yüreğim yaralıdır.


Çoğumuz üzerinde düşünmemişizdir ama Anadolu Selçuklunun bir anayurdu iken Balkanlar da Osmanlının anayurdu idi. Bu nedenle Osmanlı tüm yatırımlarını; okullarını, medreselerini, üretim tesislerini, camilerini, yollarını, hanlarını, hamamlarını Balkanlar'a yapmıştı. Başkenti Bursa hariç Osmanlının Anadolu’da doğru dürüst bir tane eğitim kurumu bulamazsınız… Bu nedenledir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran neslin, sivil asker, hemen hemen tamamı Balkan kökenlidir...

Ve biz anayurdumuzu Balkan Savaşında kaybetmiştik... Nedense bu husus tarih öğretilerinde pek dile gelmez…

Füruzan’ın ‘’Balkan Yolcusu’’ isimli güzel bir kitabı var (Yapı Kredi Yayınları, 2016). Füruzan bu kitabında eski Yugoslav topraklarında kalmış yaşlı bir nine ile sohbet eder… Yaşlı nineye sorar Füruzan; ‘’teyzem’’ der ‘’sen neden göç etmedin?’’ Yaşlı nine cevap verir; ‘’evladım'' der, ''bir vakitler burada bir umman vardı, o umman çekildi gitti. Bırak da bari buralarda o ummanın hatırası bu küçücük göletler kalsın.’’

Ninenin kastettiği o ummanın ne olduğunu anlıyorsunuz değil mi?

O umman o yataklardan çekilirken ne acılar çekilmiştir bilir misiniz?

İşte bu acılar hep Rumeli türkülerinde ses bulmuştur. Bu nedenle hep hüzünlüdür Rumeli türküleri, hep hazindir Rumeli türküleri, hep insanın yüreciğini sızlatır Rumeli türküleri…

Bugün size sadece bu Rumeli türkülerinin değil, dünyanın en hüzünlü, en hazin, en dokunaklı türküsünü anlatmak istiyorum.

‘’Saba’’ makamındadır bir türkü, insanın tüylerini diken diken eden ‘’Saba’’ makamından, tıpkı sabah ezanı gibi, tıpkı şafak vakti gibi, tıpkı seher rüzgârı gibi... Balkan türkülerinin aynı zamanda da en güzelidir bu türkü…

Seferberlik ilan edilmiştir, oğlan tam sevdiceğiyle evlenecekken silah altına alınır, kızımız oğlan gitmeden ona kenarında bir parça yeşil işlemesi olan mendilini verir. Ve gidiş o gidiştir. Oğlan bir daha da geri dönemez.

Sonra sonra, zihinlerden, yüreklerden, gönüllerden bir türkü ortaya çıkar; çaresiz dertlere düşenlerin türküsüdür bu türkü: ‘’Mendilimin yeşili’’... Bizler genellikle bu türkünün ilk iki kıtasını biliriz… Son iki kıta nedense hiçbir yerde de yer almaz. Ben size önce bu türkünün sözlerinin tamamını vereyim, nakaratı ile beraber:

Mendilimin yeşili
Ben kaybettim eşimi
Al bu mendil sende dursun
Sil gözünün yaşını

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Mendilim benek benek
Ortası çarkıfelek
Yazı beraber geçirdik
Kışın ayırdı felek

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Mendilim turalıdır
Sevdiğim buralıdır
Geçme kapım önünden
Yüreğim yaralıdır

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Ana dersen ana yok
Baba dersen baba yok
Gurbet elde hasta düştüm
Bir yudum su veren yok

Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Dediğim gibi çoğu kaynaklarda son dörtlük yer almaz. TRT kayıtlarına göre 02.11.1949 tarihinde Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.

Bu türküyü bizim zamanımızda uzun dalga 1648 m Ankara radyosundan Nezahet Bayram’dan dinlerdik... Nezahet Bayram kendi sesinden bu türküyü dinlerken için için, hıçkırık hıçkırık ağlarmış…

Bu türküyü Nezahet Bayram’ın sesinden olan bağlantısını vermeden önce şunu söyleyeyim: Biz Balkan Savaşında anayurdumuz olan Balkanları neden kaybettik biliyor musunuz? Ordumuz kendi yönetimince hırpalandığı için kaybettik... Ordumuz kendi yönetimince aşağılandığı için kaybettik... Ordu kendi içinde mektepli alaylı diye bölündüğü için kaybettik... Fiiliyatta ordumuz olmadığı için kaybettik…

Günümüzde kendi ordusunu bu kadar hırpalayanlar, kendi ordusunu bu kadar aşağılayanlar, bölgemizde üçüncü bir umumi bir harbin (paylaşım savaşının) yaklaştığı, ayak seslerinin duyulduğu günümüzde, ordu bu nedenle güçsüz kalıp da bu topraklar da kaybedildiğinde kendilerine ağıt yakacak, türkü yakacak kimseyi de bulamayacaklarının farkında mıdırlar acep? Gidecek bir başka tali yurdumuz mu var? 

Ne diyeyim ki! Allah akıl fikir versin!

Osman AYDOĞAN   14 Temmuz 2017

Nezahet Bayram:
https://www.youtube.com/watch?v=jQwJDCNkjbU

Nezahet Bayram dışında günümüz sanatçıları da yorumlamışlar ancak bunlardan Aliye Mutlu’nun o billur sesi ile olan yorumunu ve caz eşliğinde Minor Empire’nin yorumunu da dinlemenizi öneririm…

Aliye Mutlu:

https://www.youtube.com/watch?v=1-b2NLQPz8A

Minor Empire:
https://www.youtube.com/watch?v=gGu4dtxAkhc




Şeytan ve Genç Kadın


Hepimizin bildiği ''Simyacı''nın da yazarı olan Brezilyalı romancı ve söz yazarı Paulo Coelho’nun pek de bilinmeyen güzel bir kitabı var: ‘’Şeytan ve Genç Kadın’’ (Can Yayınları, 2015) Bu kitap Paulo Coelho’nun ‘’Ve Yedinci Gün’’ isimli üçlemesinin son kitabıdır. Üçlemenin ilk iki kitabı; ‘’Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım’’ (Can Yayınları, 2016) ve ‘’Veronika Ölmek İstiyor.’’ (Can Yayınları, 2017)

‘’Şeytan ve Genç Kadın’’; şeytanın gelişmemiş bir kasabada yaşayan bir kadının aklını çelmesini konu alan kitaptır. Bu kadın; dış dünyadan soyutlanmış, kendi halinde, çoğunluğu yaşlı, zamanın dışında bir yaşam süren insanları ile gözlerden uzak, kuytu bir dağ köyünde yaşayan ve bu köyün tek genç kadını olan ve köyün küçük otelinin barında çalışan güzel Chantal'dır. Gelip geçen avcılarla ya da turistlerle gönül eğlendiren genç kadının tek dileği bu sıkıcı yerden kurtulmaktır.

Beklenmedik bir anda köye gelen ve gerçek kimliğini gizleyen bir yabancı, köy halkına, hepsinin yaşamını alt üst edecek, onları kışkırtacak, değer yargılarını tersine çevirtecek, hatta kökünden değiştirtecek bir öneride bulunur. Yabancı birisini öldürmeleri karşılığında kendilerine yüklü bir miktarda altın vereceğini söyler. Yabancı, köy halkına yedi gün süre tanımıştır. Bu tekliften sonra küçük kasaba halkı tamamıyla değişir. Bu süre içinde bu insanların her biri yaşam, ölüm, adalet ve dürüstlükle ilgili temel sorunlarla yüzleşecek, bir yol ayrımında durup kendi yaşam çizgilerini değiştirecek bir karar almak zorunda kalacaklardır. Ve herkes içindeki iyilik ve kötülükle savaşmaya başlar.

Yabancıya kucak açan köy halkı, onun tehlikeli oyununa alet olurken, Adem'le Havva'dan bu yana insanoğlunun ruhunu ele geçirme mücadelesi veren ‘’İyi’’ ile ‘’Kötü’'nün ikilemi, bu basit insanların örneğinde romanda evrensel boyutlarda anlatılır. Romanda; ‘’iyi’’ ve ‘’kötü’’ diye bir şeyin olmadığı, sadece nereden baktığınıza bağlı olduğu anlatılır... Roman aslında ‘’İyi’’ ile ‘’Kötü’’nün romanıdır…

Kitaptan sizlere üç hikâye anlatacağım. Ancak hikâyelerden önce kitaptan kısa birkaç alıntı vermek istiyorum:

''Siz cennetteydiniz ama bunun farkında değildiniz. Dünyada pek çok insan da böyledir. Mutlu olmayı hakketmediklerini sanarak en büyük sevinci bulabilecekleri yerlerde keder ararlar.’’

''İnsanın sahip olabileceği en değerli şeyi yitirmiştim ben: insanlara duyulan güveni."

"Trajedilerin olması kaçınılmazdı, ne yaparsak yapalım, bizi bekleyen kötü şeylerin bir tanesini bile önleyemezdik."

"Yaşam, giyotinin gölgesinde bir terör rejimiydi."

"Yüreğinin sesini dinle, Allah hoşnut kalacaktır."

"Sevip de karşılığında sevilmeyi bekliyorsanız boşa zaman harcamış olursunuz."

"En iyi tarafımıza ulaşmak için, en kötü tarafımıza da ihtiyaç duyarız."

‘’Bir insanın üzerinde egemenlik kurman için onu korkutman yeterli.’’

‘’İyi ile kötü arasındaki mücadele her insanın yüreğinde vardır, orası bütün meleklerin ve şeytanların savaş alanıdır.’’

‘’İyi yürekli adam rolü oynamak, yalnızca hayata tavır almaktan korkanlara özgü bir şeydir. İnsanın kendinin iyi olduğuna inanması, başkalarına karşı çıkmaktan ve haklarını savunmak için savaşmaktan çok daha kolaydır. Kendinden daha güçlü biriyle savaşmak için cesaret toplamaktansa bir hakareti sessizce kabullenmek de çok daha kolaydır. Üzerimize atılan taş bize isabet etmemiş gibi yapabiliriz ama geceleri odamızda yalnız kaldığımızda, odamızı paylaştığımız karımız, kocamız ya da okul arkadaşımız uykuya daldığında korkaklığımıza sessizce ağlarız.’’

Size şimdi bu kitaptan aldığım üç hikâyeyi sunuyorum. Beğeneceğinizi umarım…

***
Ahab bir akşam dostlarını akşam yemeğine çağırıp onlara yumuşacık bir et kızartmak istemiş. Ama birden tuzu kalmadığını fark etmiş. Oğlunu yanına çağırmış.

‘’Köye git de tuz al. Ama gerçek bedelini öde. Ne daha az ne de daha fazla.''

Oğlu şaşırmış.

‘’Fazla ödememem gerektiğini anlıyorum baba, ama pazarlık edebileceksem neden paradan biraz tasarruf etmeyeyim ki?’’

‘’Büyük kentlerde böyle yapabilirsin. Ama bizim ki gibi bir köyde bu çirkin bir şey olur.’’

Oğlan başka soru sormayıp gitmiş. Bu konuşmaya tanık olan konuklar oğlanın tuzu neden daha ucuza almaması gerektiğini öğrenmek istemişler; Ahab da bunun üzerine,

‘’Tuzu ucuza satanın acilen paraya ihtiyacı var demektir.’’ demiş. ''Bu durumdan yararlanan kişi, bir şey üretmek için alnından ter akıtarak çalışmış olan adama saygısızlık etmiş olur.’’

‘’Ama bir tutam tuzun köye ne zararı olabilir ki?’’

‘’Dünya kurulduğunda haksızlık da bir tutamdı. Ama her yeni kuşak, ne önemi olur diye düşünerek biraz biraz üstüne ekledi, görün bakın şimdi ne durumdayız.’’

***
Leonardo da Vinci 'Son Akşam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı..

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı... Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti... Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi…

Aradan üç yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı... Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı...

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu… Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı... Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı...

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı... Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu.. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle söyle dedi: 'Ben bu resmi daha önce gördüm'... 'Ne zaman' diye sordu 'Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı. 'Üç yıl önce... Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti'..

‘’İyi’’ ve ‘’Kötü'’nün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

***

Yolları oldukça uzunmuş, yokuş yukarı gidiyorlarmış, güneş yakıcıymış, ter içinde kalmışlar, susamışlar. Bir dönemecin ardında harika bir mermer kapı görmüşler; kapı, ortasında bir çeşme bulunan altın döşeli bir meydana açılıyormuş, çeşmeden berrak bir su akıyormuş.

Yolcu kapıdaki bekçiye dönmüş. 
"İyi günler." 
"İyi günler", diye yanıt vermiş bekçi. 
"Burası harika bir yer, adı ne?" 
"Burası cennet." 
"Ne iyi, cennete gelmişiz, çünkü çok susadık." 
"İçeri girip dilediğiniz kadar su içebilirsiniz", demiş bekçi ve eliyle çeşmeyi göstermiş. 
"Atımla köpeğim de susadılar." 
"Kusura bakmayın", demiş bekçi. 
"Buraya hayvanlar giremez."

Yolcu çok üzülmüş, çok susamışmış, ama suyu tek başına içmek istemiyormuş. Bekçiye teşekkür edip yoluna devam etmiş. Epeyce bir süre yamaç yukarı gittikten sonra eski görünümlü, küçük bir kapıya varmışlar, kapı iki yanı ağaçlıklı toprak bir yola açılıyormuş. Ağaçlardan birinin altında, şapkasını alnına indirmiş, uyur gibi yatan bir adam varmış.
"İyi günler", demiş yolcu. Adam başını sallamış.
"Atım, köpeğim ve ben çok susadık."
"Şurada taşların arasında bir pınar var", diyen adam eliyle orayı işaret etmiş.
"İstediğiniz kadar su içebilirsiniz."
Yolcu, atı ve köpeği pınara gidip susuzluklarını gidermişler. Yolcu bekçiye teşekkür etmiş.
“İstediğiniz zaman yine gelebilirsiniz", demiş bekçi.
"Buranın adı ne?"
"Cennet."
"Cennet mi? Ama mermer kapıdaki bekçi bana orasının cennet olduğunu söyledi.
"Orası cennet değil cehennemdi."
Yolcunun aklı karışmış,
"Sizin adınızı kullanmalarına niye izin veriyorsunuz? Yanlış bilgi vermeleri büyük karışıklığa neden olur!"
"Hiç de değil. Aslında onlar bize büyük bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarına sırt çevirenlerin hepsi orada kalıyor çünkü."

Osman AYDOĞAN  14 Temmuz 2017


Benim gönlümde sensin, senin gönlünde kimler?


Sanırım altmışlı yılların ilk yarısıydı... O zamanlar TV yoktu, her evde de radyo yoktu. Bizim radyo da lambalı idi, elektrikle çalışır, çalışması için de bir süre lambanın yanması beklenirdi. Ancak kasabamızda da gündüzleri elektrik de yoktu. Bir jeneratör hava kararınca çalışır, gece saat 23.00'de de kapanırdı. O zaman TRT yoktu, bize ulaşan sadece Ankara Radyosu vardı. (Ankara Radyosu, diğer radyolarla birlikte, 1 Mayıs 1965'de Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'na -TRT- devredilmişti)

''Burası uzun dalga 1648 m Ankara radyosu'' anonsuyla başlardı yayın ve ‘’Şimdi Yurttan Sesler Programını dinliyorsunuz’’ diye devam ederdi… (Geçtiğimiz yıllarda da TRT uzun dalga yayınlarına anlamsız bir biçimde son verdi.) Rahmetli Nimet ablamla beraber, o zaman TV'nin söylentisi vardı ki radyonun küçük ekranından içine bakarak söyleyen kişiyi görmeye çalışırdık…

O zamanlar bu ‘’Yurttan Sesler’’ programında sözüyle, müziğiyle; insanın ruhunu dinlendiren, besleyen, hüzünlü de olsa gülümseten, kendimizi eşlik ederken bulduğumuz, çoğunda da kendimizi bulduğumuz ve tekrar tekrar dinlediğimiz türkülerimizi dinlerdik… İnsanın bu topraklarda doğmasına şükür ettirecek, iyi ki anadilimiz Türkçe dedirtecek türkülerimizdi bu türküler. Bu türkülerde; Muazzez Türün’ü dinlerdik, Nezahet Bayram’ı dinlerdik, Ülkü Beşgül’ü dinlerdik, Bedri Ayseli’yi dinlerdik, Seyit Al’ı dinlerdik, Yıldız Ayhan'ı ve kocası Ahmet Gazi Ayhan’ı dinlerdik, … Şimdikiler gibi değillerdi onlar… Her şeyleri ile tam bir sanatçı idiler… Beyefendi idiler… Hanımefendi idiler… Bizler bu türkülerle kendimizi bulmuştuk…

Bu türkülerden birisini, bir Diyarbakır türküsünü dün anlatmıştım: ‘’Bahçada yeşil çınar’’ diye…

Bugün de bir Konya türküsünü anlatmak istiyorum. Kaynağı Mazhar Sakman olan, Yılmaz İpek’in derlediği bir Konya Türküsü: ‘’Fırın Üstünde Fırın’’ diye başlayan ‘’Ben bir yâre vuruldum, çaresini siz bulun’’ diyen Konya türküsü… ''Benim gönlümde sensin, senin gönlünde kimler’’ diye soran Konya türküsü… (Halk müziğinde bu türküden başka  ''Fırın Üstünde Fırın''  isminde iki türkü daha var: Birisi Kayseri, diğeri de Bolu /Göynük türküsüdür.)   

Aşağıda verdiğim bağlantıyı açtığınızda, Yıldız Ayhan’ın o billur, o içten, o masum, o yumuşacık, o kadife gibi sesiyle bir feryâd, bir figân haliyle seslendirdiği bu türküyü elinizdeki her şeyi bırakıp, hiçbir şey düşünmeden, bir huşu içerisinde dinleyesiniz gelir… Benim yaşlarımda iseniz dalıp gidersiniz çocukluğunuza, gençliğinize, o altın çağı hatırlarsınız, anımsarsınız…. Ve zihninizde takılmış bir plak gibi tekrarlayıp durur türkünün üçer kelime ile bütün bir dünyanızı anlatan şu dizeleri:

‘’Ben bir yâre vuruldum
Çaresini siz bulun’’

‘’Benim gönlümde sensin
Senin gönlünde kimler’’

Ve sözleri yüreciğinizde, zihninizde kalmaz, tekerlemesini de mırıldanırsınız:

‘’Tara leyli leyli leyli, tara leyli leyli leyli, fındık atıyor, el atına da binmiş çalım satıyor.’’

http://www.dailymotion.com/video/xzkycr_yildiz-ayhan-firin-ustunde-firin_music

(Bağlantıdaki görüntüde Yıldız Ayhan türküyü söylerken yanındaki kişi ise bu türkünün ve bütün Konya türkülerinin bir numaralı kaynak kişisi olan rahmetli Mazhar Sakman’dır.)

Osman AYDOĞAN   13 Temmuz 2017

Fırın Üstünde Fırın

Fırın üstünde fırın
Duyun komşular duyun
Ben bir yâre vuruldum
Çaresini siz bulun

 Tara leyli leyli leyli
 Tara leyli leyli leyli
 Pambuk (fındık) atıyor
 El atına da binmiş
 Çalım satıyor

Fırın üstünde mimler
Bülbül kafeste inler
Benim gönlümde sensin
Senin gönlünde kimler

 Tara leyli leyli leyli
 Tara leyli leyli leyli
 Pambuk (fındık) atıyor
 El atına da binmiş
 Çalım satıyor


Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur.


Sözüyle müziğiyle; insanın ruhunu dinlendiren, besleyen, hüzünlü de olsa gülümseten, kendimizi eşlik ederken bulduğumuz ve tekrar tekrar dinlediğimiz türkülerimiz vardır. İnsanın bu topraklarda doğmasına şükür ettirecek, iyi ki anadilimiz Türkçe dedirtecek türkülerimiz vardır.

İşte bunlardan birisi de nam-ı diğer ‘’Şark Bülbülü’’ (ki bu lakabı ona Atatürk takmıştı), Diyarbakır Ulu Camii Müezzini Celal Güzelses’in sözlerini yazdığı,  Neriman Altındağ Tüfekçi’nin derlediği bir Diyarbakır türküsüdür: ‘’Bahçede yeşil hıyar’’. Türkü TRT arşivine girerken sansüre takılarak ‘’Bahçada yeşil çınar’’ halini almıştır. Birazdan sözlerini de vereceğim ama "Bahçada yeşil hıyar/ Boyu boyuma uyar" dizeleri kafiye itibariyle daha uyaklıdır aslında.

Yazımın sonunda Celal Güzelses’in sesinden ve orijinal, sansürsüz ’’Bahçede yeşil hıyar’’ haliyle bağlantısını vereceğim… Ama önce bu türkünün hikayesi:

Diyarbakır’ın en çirkin delikanlılarından biri hıyar tarlasında hıyar toplayan bir güzele vurulur. Ancak güzel kız izlendiğini fark edip arkasını döndüğünde, bir elindeki hıyara bir de delikanlıya bakıp bakıp güler. Bunun üzerine delikanlı bu türküyü çığırır. Türküde delikanlının tek bahsettiği ne kızın güzelliği ne de kendindeki özelliklerdir. Sadece boynunun boyuna uyduğunu söyler ve gizli sevdiğini anlatır. Bunun yanında her ne kadar platonik bir aşk olsa da ve kızın kendisini seçmeyeceğini bilse de sevgisine saygı duyulması gerektiğini vurgular. Hepsi bu kadardır. 

Şimdi gelelim türkünün sözlerine:

‘’Bahçada yeşil çınar
Boyun boyuma uyar
Ben seni gizli sevdim
Bilmedim âlem duyar

Bahçalarda gül vari
Var git ellerin yari
Sen bana yar olmazsın
Gözüme gülme bari’’

Bedri Ayseli’nin  yorumunda türkünün ikinci kıtası şu şekilde değiştirilmiştir:

‘’Bu küçe başaşağı
Belinde şal kuşağı
Hergün gel burdan savuş
Çatlasın el uşağı’’

Artık günümüzde böyle sevdalar kalmamıştır. Ne böyle gizli sevdalarla dağlanacak yürekler kalmıştır ne de böyle türküler yakılacak ayrılıklar... 

Şu dizeler her dinleyişte takılmış bir plak gibi zihninizde, saplanmış bir hançer gibi yüreğinizde döneeerr durur:

‘’Ben seni gizli sevdim
Bilmedim âlem duyar’’

‘’Sen bana yar olmazsın
Gözüme gülme bari’’

Ama bu türküyü gelin Kardeş Türküler’den dinleyin… İşte o zaman gerçekten yüreciğiniz pare pare, içiniz paramparça olur… Ancak gece dinlemeyin bu türküyü, uyuyamazsınız.

Bu türkü Kardeş Türküler’in ‘’Bahar’’ isimli albümünde yer alır… Ve diğer şarkıları, türküleri dinlemeden sadece bu türkü için bu albümü dinliyor insan.

Kardeş Türküler’de bu türküyü Vedat Yıldırım söyler. Erkan Oğur ise hem saz çalar hem de türkünün sonunda sözleri Dîvâne Mehmet Çelebi (Nev'i)’ye ait bir de gazel okur.

Bu türküde geçen Dîvâne Mehmet Çelebi (Nev'i)’ye ait gazel de şu şekildedir;

‘’Belâ dîldendir
Ol dildâr elinden dâdımız yoktur
Gönüldendir şikâyet,
Kimseden feryâdımız yoktur.’’

(Belâ dîldendir –gönüldendir-, ol dildâr –sevgili- elinden dâdımız –şikayet- yoktur.  Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur.)

Bu türküde usul usul söyler Vedat Yıldırım, usul usul çalar Erkan Oğur. Vedat Yıldırım'ın usul usul serzenişi, içten bir feryadı, içini dökmesi içinizi dağlar, yüreciğinizi pare pare eder, içinizi paramparça yapar, sizleri uzak uzak farklı diyarlara götürür. Hangi yaşta olursanız olun, ne yaşamışsanız yaşayın bu türkü sizi anlatır:

‘’Ben seni gizli sevdim
Bilmedim âlem duyar’’

‘’Sen bana yar olmazsın,
Gözüme gülme bari’’

Sonra mahzun mahzun dudaklarınızdan gazelin sonu dökülür:

"Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur."

Osman AYDOĞAN  12 Temmuz 2017

Kardeş Türküler’den ‘’Bahçede yeşil çınar’’:

https://www.youtube.com/watch?v=NPLjgd4euEs

Celal Güzelses’in sesinden ’’Bahçede yeşil hıyar’’:

https://www.youtube.com/watch?v=lXxV-wGucyA




Bundan sonra!


Türk siyaseti 16 Nisan 2017 Anayasa referandumundan sonra bundan önce hiçbir zaman olmadığı kadar farklı bir safhaya girmiştir. Siyasetin paradigmaları, ölçüleri ve kıstasları tamamen değişmiştir. Eğer erken bir seçim olmaz ise normal olarak 2019 yılında Başkanlık seçimi yapılacaktır. Bu seçimde bir parti seçilmeyecektir. Bu seçimde ülkeye ‘’Başkan’’ seçilecektir. Başkanlık için ihtiyaç duyulan oy oranı da %50’nin üzeridir.

Bu seçimde bir parti seçilmeyecektir. Partilerin adaylarından birisi seçilecektir. Mevcut muhalefet partilerinin adaylarının hiçbirisinin mevcut haliyle bu oranı yakalamalarının imkân ve ihtimalinin olmadığı ise aşikârdır...

Bu orana en yakın kişi ise Ana Muhalefet Partisi CHP’nin adayıdır. Bu kişi ise büyük bir ihtimalle partinin mevcut Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'dur. Bu durumda ise CHP’ye, seçmeninden parti yönetimine ve onun Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'na büyük bir tarihi sorumluluk düşmektedir.

CHP’ne, seçmeninden parti yönetimine ve onun Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'na düşen görev ise; ülke içinde sosyal ve siyasal bir uzlaşmaya gitmeleri, her türlü mezhep ve etnisiteden uzak durmalarıdır. Farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görerek,  her kim olursa olsun dışlayıcı, ayırıcı ve ötekileştirici bir söylemle değil; kinden, nefretten uzak, sevgi diliyle, kucaklayıcı ve birleştirici bir söylem ve eylem geliştirmeleridir. Çatışmacı değil, uzlaşıcı bir kültür sergilemeleridir. Tepkisel değil, etkisel eylemleridir. Müşteki değil, müjdeli söylemleridir. İktidara geldiklerinde ise ülkede kaybolan mutlak adaleti tesis ederek Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine, hukuk devletine, parlamenter ve demokratik sisteme tekrar dönmeleridir.

Daha açık, net ve somut olarak ifade etmek gerekirse, CHP kendi içinde dönüşerek; kendi öz geçmişine, Türk demokrasisinin temel taşlarından olan DP ve devamı olan AP, ANAP ve DYP (merkez sağ) ile MHP, HDP ve ülkesini ve milletini seven AKP seçmenine hitap edecek, bu seçmenlere kucak açacak şekilde politika geliştirmelidir.

Bu husus da yeni ve zor bir politika da değildir. CHP'nin temel hedeflerini simgeleyen ‘’Altı Ok’’un da; tarihi, felsefi ve sosyolojik olarak incelendiğinde de zaten farklı bir şey de söylemediği görülecektir.  

Türk demokrasisinin temel taşlarından olan DP ve devamı olan AP, ANAP ve DYP (merkez sağ) ile MHP, HDP ve ülkesini ve milletini seven AKP seçmenlerine düşen tarihi sorumluluk ise uzatılan bu eli geri çevirmemeleridir.

Türkiye’nin içine düştüğü bu kötü gidişten, ülkeyi boğmakta olan; adaletsizlikten, dışlayıcı, ayırımcı, bölücü, dinci ve kinci söylemlerden, eylemlerden ve politikalardan, dışarıda yalnızlaştırıcı, içeride ise ayrıştırıcı siyasetten ve sonuçta; parçalanma, kaos, yalnızlık, diktatörlük ve Ortaçağ'ın karanlığına ve bataklığına gömülme tehlikesine gidişten kurtuluşun bir başka yolu yoktur. 

Tarih, her iki tarafa da vebali büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Çünkü bir ülkenin kötü gidişinden herkes sorumludur. İsmet İnönü; ''vatan pahasına siyaset olmaz!'' derdi... Bunun aksi bir siyaset vatan pahasına olacaktır.

Aksi takdirde; muhalif olarak kim olursanız olun, İrlandalı yazar, eleştirmen ve şair Samuel Beckett’in modern insanın yoksunluğu ve kayıtsızlığı üzerine kurguladığı en bilinen eseri ‘’Godot'yu Beklerken'’ oyunundaki en önemli sözü, sadece bir ömür boyu sizin değil, torunlarınızın da kulaklarınızda çın çın çınlayacaktır;

‘’Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.’’

Osman AYDOĞAN  11 Temmuz 2017


Adaletin olmadığı bir ülkede herkes suçludur


Maurice Duverger  (1917 - 2014)  dünyaca ünlü, Fransız siyaset bilimci, siyaset sosyoloğudur...  Türkiye’deki birçok anayasa hukukçusunu derinden etkilemiştir. Tarafsız olmanın mümkün olmadığını, sadece ne kadar taraf tuttuğumuzu belirterek nesnel olabileceğimiz görüşünü savunur. Komünistlerin sosyal demokrasiyi gerçekleştirmek için siyasal demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları, faşistlerin ise sosyal demokrasiyi ortadan kaldırmak için siyasal demokrasiyi ortadan kaldırmaya çalıştıkları tespitini yapar.

Duverger’nin 30 kadar eser arasında ünlü eserlerinden biri “Halksız De­mokrasi” adlı kitabıdır. (Dördüncü Yayınevi, 1969)

Bu kitabında günümüz Türkiye’sini anlatırcasına şu tespitleri yapar:

“Bir demokraside çok sayıda ve zayıf partiler varsa, o ülke iyi yönetilemez, halk siyasetten soğur ve siyaset ‘merkezin hükümranlığı’ altı­na girer.” (Sf. 159,)

‘’Halktan güç alan büyük sağ ve sol kitle partileri olmayınca, hepsi birbirine benzeyen, kişiliksiz partilerin oluşturduğu ‘orta­nın bataklığı’ siyasete hükmeder.’’ (Sf. 192)

‘’Sağın ve solun ılımlılarını bir araya getiren ‘renksiz’ koalisyon­lar’, yurttaşların bir politika seçme imkânlarını yok eder ve halk siyasetten soğur.’’ (Sf. 220)

Bir diğer önemli eseri ‘’Siyasi Partiler’’ (Bilgi Yayınevi, 1979) isimli kitabında, siyasi partileri ‘’seçkin tabanlı partiler’’ ve ‘’halk tabanlı partiler’’ olarak ikiye ayırır.

Bir başka önemli kitabı ise ‘’Siyaset Sosyolojisi’’dır. (Varlık Yayınları, 2017)

Yine önemli bir eseri olan “Politikaya Giriş” (Varlık Yayınları, 1984) isimli kitabında Batı demokrasisini mercek altına alarak dünyada var olan kapitalist ve sosyalist sistemlerin giderek birbirine yaklaştığını söyler.

Bu kitabında yine günümüz Türkiye’sini anlatırcasına şu tespitleri yapar:

‘’Kapitalizmin amacı; İnsanları düşündürmemenin yolu olan; seks, kriminal olaylar ve eğlence endüstrisine yönelterek, düşünmeyen insanlardan oluşan ahmaklaşan bir toplum yaratmaktır.’’

“Kapitalist haberleşme sistemi ‘halkın ahmaklaştırılması’ diye adlandırabileceğimiz bir sonuç doğurmaktadır. İnsanları entelektüel seviyesi çok düşük, çocukça bir evren içine hapsetmek amacını gütmektedir. Kesat zamanlarda heyecanlı haberler verme imkânını sağlayan gönül maceralarının boyuna şişirilmesi bu bakımdan tipiktir.’’

‘’Krallar, kraliçeler, prensler, prensesler ve öteki sözde büyüklerin, giyinişlerinin ve içinde yaşadıkları dekorun şatafatı, uyandırdıkları belirsiz tarihsel hatıralara eklenir... Halkı ahmaklaştırma tekniklerinin daha birçokları sayılabilir. Sinema ve spor da bunun birçok örneklerini verirler. Bu çeşitli vasıtalarla halk gerçek dışı, yapmacık, hayali ve çocukça bir âlemle daldırılır, dikkati de böylece gerçek problemlerden başka yana çekilir...”

Duverger’nin Kemalizm hakkında ise şu tespiti vardır:

"Kemalizm, Moskova ve Pekin’in etkisinde kalmamış azgelişmiş ülkelerde, doğrudan ya da dolaylı çok yönlü sonuçlar uyandırmıştır. Kemalizm, kuzey Amerika ve batı Avrupa rejimlerinde bulunmayan nitelikleriyle, Marksizm’in gerçekten alternatifidir. Marksizm uygulamasına girmek istemeyen ülkeler, batı demokrasisi karşısında saptadıkları yetersizliklere çözüm getiren Kemalist modeli tercih edebilirler."

Duverger’nin evrensel nitelikteki şu iki sözü de sanırım yine günümüz Türkiye’sini anlatır:

‘’Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar.’’

‘’Adaletin olmadığı bir ülkede herkes suçludur.’’

Osman AYDOĞAN  10 Temmuz 2017


Gözler...


Paulo Coelho’nun güzel bir kitabı var; ‘’Işığın savaşçısının El Kitabı’’(Can Yayınları, 2016) Kitapta şöyle bir hikâye geçer:

Savaşçı, kılıç tutan elini yakalamak için bir melekle bir şeytanın yarıştığını bilir. Şeytan der ki: ‘'Güçten düşeceksin. Bunun ne zaman olacağını bilemeyeceksin. Korkuyorsun.’' Melek de, ‘'Güçten düşeceksin. Bunun ne zaman olacağını bilemeyeceksin. Korkuyorsun.'’ der.

Savaşçı şaşırmıştır. Melek de şeytan da aynı şeyi söylemişlerdir. Sonra şeytan devam eder: ‘'Sana yardım edeyim.’' Melek de aynı şeyi söyler: ‘'Sana yardım edeyim.’'

İşte o anda, savaşçı aradaki farkı anlar. Sözcükler aynı olabilir, ama kendisine yardım öneren bu iki kişi birbirinden tümüyle farklıdır. Ve savaşçı meleğin elini seçer.

Çünkü ‘’ses tonu’’ farklıdır.

‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın niyet ve maksadını gösterir. ‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın eğitimini, eğitiminin seviyesini gösterir. ‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın ruhunu, ruhunun derinliklerini, inceliklerini, kıvrımlarını gösterir. ‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın iç dünyasına ayna tutar. Hani bir şarkımız vardı ya, sözleri Ahmet Selçuk İlkan’a ait, Emel Sayın da ne kadar güzel söylerdi; ‘’Gözler kalbin aynasıdır, yalan nedir bilmez onlar’’ diye… İnsanın komuta edemediği tek organıdır gözler… Gözler aslında beynin de aynasıdır…

Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde ince, hassas bir ruhun derinliklerini görürsünüz… Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde cennete açılan bir çift kapı görürsünüz… Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde en katı, en kapalı, en kilitli kalpleri dahi açacak bir çift burgu görürsünüz… Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde dağlarda batan güneşin korsuz, külsüz, dumansız alevlerini görürsünüz…  Gözler vardır, baktığınızda o gözlerde kalbinize saplanacakmış gibi duran bir çift kapkara hançerin simsiyah uçlarını görürsünüz…

Mehmet Eroğlu’nun ‘’Zamanın Manzarası’’ (Agora Kitaplığı, 2013) isimli bir kitabı vardı. Ve kitap şu cümle ile başlardı: “Mücevher takmamıştı ama gözleri vardı…” İşte gözler vardır, baktığınızda o gözlerde dünyanın bütün mücevherlerinden daha değerli bir varlık görürsünüz…

Ama gözler de vardır, baktığınızda o gözlerde bazen cehennemin bir çift zebani bekçilerini de görürsünüz.

İşte bu nedenlerledir ki Attila İlhan ‘’Böyle Bir sevmek’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) kitabında ‘’O gözler ki’’ şiirinde söylerdi:

‘’o gözler ki vahşidir
yangın kızıllıklarıyla korkunç
kanlı bir sevdayı çoğullaştırır
karanlık kirpikleri

göz değildirler
bir namludan fırlamış
mermi çekirdekleri

o gözler ki
çakmaktaki alev
zehirli hançerlerdeki uç
yakut bir avize gibi yalnızlığımızda dururlar
nereye gitsek gelir bizi bulurlar
gelir bizi bulurlar
bulurlar’’

Böyle diyordu Attila İlhan:

Göz değildiler, bir namludan fırlamış mermi çekirdekleriydiler… O gözler ki çakmaktaki alevdiler, zehirli hançerlerdeki uçtular, yakut bir avize gibi yalnızlığımızda dururdular, nereye gitsek gelir bizi bulurdular…

Osman AYDOĞAN  9 Temmuz 2017


Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelir…
                                                                                         Paul Valery

Paul Valery (1871 - 1945), 20. yüzyılın en büyük şairlerinden, en büyük sanatkarlarından, şiirini  musiki üzerine bina etmiş, bir hayal dünyası ile yoğurmuş, Sembolizm akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Fransız şair, yazar ve düşünürdür. 1894'ten başlayıp ölünceye kadar her gün düşüncelerini not ettiği ‘’Defterler’’ yazarın kimliğinin aynası sayılır. …  Bundan başka felsefe ve eğitim üzerine de yazıları vardır. 

Andre Gide'ye adadığı ‘’La jeune Parkue’’ (Genç Park) ile ''Deniz Mezarlığı'' adındaki şiirleri, Fransız çağdaşlarını olduğu kadar Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairleri de çok etkilemiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar kendisinden ‘’üstat’’ diye bahseder.

‘’Deniz Mezarlığı’’ ise şiir sanatının doruklarına çıktığı eseridir. Kendisi ‘’çeviri şiiri öldürür’’ derdi ama ben yine de şiir sever arkadaşlarım için bu şiirin çevirisinin tamamını yazımın sonunda veriyorum.

Paul Valery’ı tanıtmaktan amacım onun şiirleri değil, aşağıda yer verdiğim her birisi aforizma niteliğindeki sözleridir. Üzerinde düşünmeniz dileği ile…

Paul Valery’nin üzerinde düşünülmeye değer sözleri:

* Savaş, birbirini tanımayan insanların, birbirini tanıyıp gayet iyi geçinen insanların çıkarı için birbirlerini katletmesidir.

* Sertlik, bir çeşit ahmaklıktır.

* Velev ki rüyalarını yazmak isteyen adam bile, azami şekilde uyanık olmalıdır.

* Bir şey arzu etmek, mutlu olmamak demektir.

* Eğer devlet güçlü olursa, o bizi ezer. Eğer o zayıf olursa biz yok oluruz.

* Politika, insanları kendilerini ilgilendiren işlerden alıkoyma sanatıdır.

* Aslan yediği ve sindirdiği koyunlardan oluşur.

* Yoksulluk deyip de geçme; en büyük zenginlik onun zenginliğidir, bir kez olsun sofrasına oturmadan, onun ekmeğini yer herkes; yerler yerler, tüketemezler.

* Düşünür; yeniden düşünen ve şimdiye kadar üzerinde düşünülmüş şeylerin asla yeterince düşünülmemiş olduğu kanısına varan kimsedir.

* En önemli düşüncelerimiz, duygularımızla çelişenlerdir.

* Her zaman yazabileceğimi hiçbir zaman yazmam.

* Herkes tarafından doğru kabul edilen şeyler büyük olasılıkla yanlıştır.

* Hak, kuvvetler arasındaki ayrılıktır.

* Yazmak, geleceği görmektir.

* Kendimizden ne kadar habersiz olduğumuzu, yazdıklarımızı tekrar okurken anlarız.

* Başarı, insanın isteğini elde etmesi, mutluluk ise, elde ettiğini istemesidir.

* Kitapların gayesi insanlar dürüst, terbiyeli ve çalışkan olmayı öğretmektir.

Ve en önemli sözü:

* Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelir.

Osman AYDOĞAN  8 Temmuz 2017

Deniz Mezarlığı

Üstünde güvercinler gezen şu rahat damın
Kalbi atar ardında birkaç mezarla çamın
Şaşmaz öğle zamanı ateşlerle yaratır
Denizi, denizi, hep yeni baştan denizi
Tanrıların sükunu çeker gözlerimizi
Bir düşünceden sonra, ah o ne mükafattır

İnce pırıltıların o ne saf hüneridir
Bir seçilmez köpükte nice elmas eritir
Nasıl bi sükun sanki peyda olur o demde
Ve güneş uçurumun üstüne gelir durur
Ebedi bir davanın saf marifeti budur
Zaman kıvılcım, hülya bilmek olur âlemde

Basit Minerva mabedi tükenmeyen hazine
Yığın halinde sükun, göz önünde define
Kaşlarını çatan su, bi alev perde altı
Kendine nice uyku saklayan göz, ey bana
Mukadder olan sükut… Ruhta yükselen bina
Fakat bin kiremidi yaldızlı dam, ey çatı.

Bir tek ahın içinde belli zaman mabedi
Etrafımda denize bakışlarımın bendi
Çıkarım o saf yere artık bütün bütüne
Ve bütün tanrılara son adağım olarak
Asude bir meneviş dağıtır kucak kucak
Şahane bir istihkar irtifalar üstüne

Nasıl ağızda yemiş zevk olup da erirse
O yokluğunu nasıl lezzete çevirirse
Varsın şekli mahvolsun, orda içime siner
Benliğimin ilerde duman olacak özü
Eriyen ruha söyler bir şarkıyla gökyüzü
Nasıl değişmededir ulu sahiller…

Güzel gök, gerçek gök, gör bende değişmeyi
Ne kaldı onca gururumdan, ve hünerliyse de
Gör aylaklığımdan geriye ne kaldı şimdi
Kapıldım ışıl ışıl boşluk derinliklerine
Ölülerin evleri üzerinden gölgem geçmede
Alıştırarak beni o ince, o tüy ilerleyişe.

Güneşin alevleri altında böyle ruhum
Ey güzelim adalet sana tutunuyorum
Senin o ışıktan amansız silahına
Ruhum! Getirmekteyim seni ilk durumuna
Gör kendini! Ama bil, dönüşsen de ışığa
Bir gölgesin, donuksun işte yarı yarıya.

Bilir misin, yaprak ve dalların düzme tutsağı
O cılız parmaklıkları yiyen girinti
Yumulu gözlerimi kamaştıran gizler
Hangi ten çekmekte tembel sınırına beni
Hangi tutkudur o kemikli toprağa sürükler?
Bir kıvılcım tende anar yitişlerimi.

Örtük kutsal maddesiz bir ateşle
Bağrını vermiş şu toprak köşesine
Bayılıyorum üstünde meşaleler yükselen
Bu yere ki altındandır, taştan, loş ağaçlardan
Ne mermerler titreşir uyup da gölgelere
Uyur vefalı deniz, mezarlarımın üstünde!

Korkularına karşı elinde tek ben varım!
Pişmanlıklarım, kuşkularım, ayak bağlarım.
Hepsi de o senin iri elmasının kusuru
Ama onların o ağır mermer gecelerinde,
Ne olduğu bellisiz bir kavim bitki köklerinde
Nicedir usul usul senden yana doğruldu.

Kopkoyu bir yoklukta eriyip gitti,
İçti kırmızı, kil beyaz niteliği,
Ve çiçeklere geçti yaşama yeteneği!
Nerede sözcükleri ölülerin, o senli benli
Kişisel yol yordam, tek tek kişiler nerde?
Kurt düşmüş gözyaşlarının doğduğu yere.

Belki tiksinme kendimden, öz sevgisi belki,
Görünmez dişleriyle bana öyle yakın ki!
Akla gelen her ad uygun düşmekte ona;
N’olsa görüp istiyor, düşlüyor, dokunuyor!
Ben uyurken hatta, gövdemden hoşlanıyor.
Temelden ilişkindir yaşamam o canlıya.

Rüzgar çıkıyor… Yaşamaya dadanmak gerekir!
Sonsuz meltem kitabımın sayfalarını çeviriyor.
Toz toz kayalardan fışkırıp durur sular;
Uçun, hadi uçun, göz kamaştıran sayfalar;
Yıkın dalgalar; şenlikli sularınızı akıtın.
Yelkenlerin yemliği şu rahat çatıyı yıkın!

Paul Valery
Çeviri: Sabri Esat Siyavuşgil


Bekle bizi İstanbul!


Tevfik Fikret’in Aşiyan’da Rumeli Hisarı’na bakan yamaçtaki evinde duvarda asılı belli belirsiz “Sis” adlı bir yağlıboya tablo vardır. Tabloya ilk bakışta gri ve derinliksiz, küçük bir sandaldan başka bir şey görülmez, sıradan bir tabloya benzer. Ancak tabloya yakından bakılınca sisin ardında Süleymaniye'nin kubbesi, minareleri, Galata Köpüsünün siluetleriyle İstanbul görülür. Bu tablonun ressamı Şehzade Abdülmecid’dir ve tabloda imzanın hemen üstüne Arapça harflerle ‘’Tevfik Fikret Beye’’ ibaresi bulunur. Tablonun çerçevesine çivilenmiş metal isimlikte ise şu ibare yine Arap harfleriyle yer alır: “Sis: Rübab-ı Şikeste”. Belli ki Şehzade Abdülmecid Tevfik Fikret'in Rübab-ı Şikeste'sinde yer alan ''Sis'' şiiri üzerine bu tabloyu yaparak Tevfik Fikret'e hediye etmiştir. 

Tevfik Fikret'in o muazzam, o muhteşem ''Sis'' şiirinde önce sanki bir resim tasvir edilirmişçesine ‘’Sis’’ tarif edilir… Şiir ilerleyince görürsünüz ki aynı Şehzade Abdülmecid'in tablosu gibi bu ‘’Sis’’in arkasında, ardında, fonunda İstanbul’un silueti vardır. İstanbul'un silueti, kuleleri ve sarayları şahsında da Osmanlının sonunu ve bu sondaki her türlü gayri meşruluğun, haksızlığın, hukuksuzluğun, istibdatın, ahlaksızlığın, çapsızlığın, beceriksizliğin, fitnenin, riyânın, çirkefliğin, çürümüşlüğün ve çöküşün belirtileri anlatılır. Fikret bu şiirinde çöküş dönemlerindeki her aydın gibi derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisindedir. Fikret bu şiirinde İstanbul’u her istibdat döneminin benzediği şekliyle fahişe bir kadına benzetir ve şiirinde İstanbul’a ve İstanbul şahsında da yönetime lanetler yağdırır.

Bu kadar ahlaksızlığa, baskıya, beceriksizliğe, çapsızlığa, fitneye, riyâya, pişkinliğe, hayasızlığa, arsızlığa, yüzsüzlüğe ve olumsuzluğa karşın Fikret yalvar yakar bir şey ister bu fahişe şehirden (şehrin şahsında yönetimden) sanki ''biraz sus, biraz utan, biraz arlan!'' dercesine:

''Örtün, evet, ey hâile (felâket sahnesi) … Örtün, evet, ey şehr; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr (dünyanın koca kahpesi)!...''

‘’Sis’’i Ahmet Muhip Dranas'ın Türkçesiyle dize dize anlamını aşağıdaki bağlantıda veriyorum. Üzerinde düşünerek üşenmeden okuyun, hatta arşivinize alın çünkü böyle birebir anlamını verecek şekilde başka yerde bulamazsınız. İbn-i Haldun o muhteşem eseri Mukaddime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” derdi. Ve görün ki ‘’Sis’’ neye benzer, neyi anlatır, neyi anımsatır...

http://www.sehriyar.info/?pnum=549

Ancak benim bu yazıdan amacım Tevfik Fikret'in bu muazam ''Sis'' şirini anlatmak değil. 

Bu yazıdan maksadım 29 Ağustos 2016'da yitirdiğimiz Vedat Türkali'nin Tevfik Fikret'in o muazzam ''Sis'' şiirine cevap olarak "Sis şairine ithaf edilmiştir'' diyerek yazdığı ve hepimizin ''Bekle bizi İstanbul'' diye bildiği ''İstanbul'' isimli şiirini anlatmak...

Yıl 1944, yer Akşehir’dir. Vedat Türkali karısı Merih'i ilk çocukları Deniz'in doğumu için İstanbul'da bırakarak çalıştığı okul yeri olan Akşehir’e döner. Ve ''İstanbul'' şiirini burada yazar. Şiirde İstanbul’un şahsında karısına ve çocuğuna duyulan özlem ve sevgi vardır, ayrılığın hüznü vardır. Bir şehre duyulan sevgi böyle mi anlatılır? Aslında anlatılan İstanbul sevgisinden ziyade Vedat Türkali’nin karısı Merih ve çocuğudur.  

Ama şiir asıl olarak Tevfik Fikret'in ''Sis'' şirine cevap olarak yazılmıştır. Şiir ''Sis'' şiirinde olduğu gibi İstanbul'un tasviri ile başlar. Daha sonra da olumsuzluklar, kötülükler sıralanır. Şiirde ''Sis''teki manzarayı umumiyeye gönderme yapılarak ''Şark cephesinde değişen bir şey yok'' mesajı verilir.

Şarkın cephelerinde birşeylerin değişmemesi ülkenin kaderidir her halde! 

Şiir Vedat Türkali'nin "Bir Gün Tek Başına" adlı romanının 535. sayfasında da yer alır.

Vedat Türkali için İstanbul farklı bir yerdir. Vedat Türkali için İstanbul bir sevdadır. Vedat Türkali için İstanbul bir yardır, bir anadır, bir dosttur. Bu nedenle bütün romanlarının konusu mekân olarak İstanbul’da geçer. Dostoyevski için S. Petersburg ne ise, Proust için Paris ne ise, Zweig için Viyana ne ise Vedat Türkali için de İstanbul odur.

Vedat Türkali’nin bu şiirini Onur Akın besteleyerek ''Bekle Bizi İstanbul'' ismiyle şarkı haline getirir. Edip Akbayram kendine özgü o muhteşem sesiyle seslendirir bu şarkıyı… Bir de Sevinç Eratalay yorumlar. Bizler genellikle Edip Akbayram’ın sesiyle biliriz bu şarkıyı... Şiirin sonunda Vedat Türkali'nin kendi sesinden giriş yaptığı şarkı ile Edip Akbayram ve Sevinç Eratalay'ın yorumlarının bağlantısını veriyorum…

Şarkıda şiirin tamamı yer almaz. Bir kısmı yer alır. Aşağıda ben şiirin tamamını veriyorum...

Hangi vakitte olursanız olun, yorgunsanız, uykusuzsanız, düşünceliyseniz, kederliyseniz, umutsuzsanız,  umutluysanız, TV’lerdeki seviyesiz, düzeysiz tartışmalardan bıkmışsanız, İstanbul'a hasretseniz, yollardaysanız, gönlünüz yollarda olanlarla beraberse eğer verdiğim bağlantıların her üçünü de ayrı ayrı dinleyin… İnanın değer..

İSTANBUL 

"Sis" şairine ithaf edilmiştir.

Salkım salkım tan yelleri estiğinde 
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle 
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul 
Binbir direkli Halicinde akşam 
Adalarında bahar 
Süleymaniyende güneş 
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde 
Bakışlarımda akşam karanlığın 
Kulaklarımda sesin İstanbul

Ve uzaklardan 
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde 
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul

Plajlarında karaborsacılar 
Yağlı gövdelerini kuma sermiştir. 
Kürtajlı genç kızlar cilve yapar karşılarında 
Balıkpazarında depoya kaçırılan fasulyanın 
Meyvesini birlikte devşirirler 
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul

Et tereyağı şeker 
Padişahın üç oğludur kenar mahallelerinde 
Yumurta masalıyla büyütülür çocukların 
Hürriyet yok 
Ekmek yok 
Hak yok 
Kolların ardından bağlandı 
Kesildi yolbaşların 
Haramilerin gayrısına yaşamak yok

Almış dizginleri eline 
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası 
Onların kemik yalayan dostları 
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi 
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entellektüel 
Ve sen 
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi 
Seni öldürürler 
Seni sürerler 
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir 
İpek şiltelerin istakozların 
ve ahmak selameti için 
Hakkında idam hükümleri verilir

Haktan bahseden namuslu insanları 
Yağmurlu bir mart akşamı topladılar 
Karanlık mahzenlerinde şehrin 
Cellatlara gün doğdu 
Kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır 
Bir kalem yazın vardır 
Dudaklarını yakan bir çift sözün vardır 
Söylenmez

Haramiler kesmiş sokak başlarını 
Polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi 
Haramilerin elinde 
Ve mahzenlerinde insanlar bekler 
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer 
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü 
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bulutların ardında damla damla sesler 
Gülen çehreleri ve cesaretleriyle 
Arkadaşlar çıktı karşıma 
Dindi şakalarımın ağrısı

Bir kadın yoldaş tanırdım 
Bir kardeş karısı 
Hasta ciğerlerini taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları 
Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi 
Cellatlara emir verildiği gün haramilerin sarayında 
Gebeliğin dokuzuncu ayında 
Aç kurtların varoşlara saldırdığı 
Tipili bir gece yarısı 
Sırtında çok uzak bir köyden indirdi 
Otuzbeş kiloluk sırrımızı 
Zafer kanlı zafer kıpkırmızı

Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bekle bizi 
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle 
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla 
Mavi denizlerine yaslanmış 
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle 
Ve bir kuruşa Yenihayat satan 
Tophanenin karanlık sokaklarında 
Koyunkoyuna yatan 
Kirli çocuklarınla bekle bizi 
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi 
Bekle dinamiti tarihin 
Bekle yumruklarımız 
Haramilerin saltanıtını yıksın 
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle 
Sen bize layıksın 

Vedat TÜRKALİ
Eylül 1944 Akşehir 

Osman AYDOĞAN  7 Temmuz 2017

Vedat Türkali'nin kendi sesinden ''Bekle Bizi İstanbul'':

https://www.youtube.com/watch?v=6IOT3j_Xk10&list=RD6IOT3j_Xk10#t=144

Edip Akbayram'ın sesinden ''Bekle Bizi istanbul''

https://www.youtube.com/watch?v=JBlq6FCdPKQ

Sevinç Eratalay'ın sesinden ''Bekle Bizi istanbul'':

https://www.youtube.com/watch?v=zcO662McVOQ




İhtiyarlık


Hitabeti ile ünlü Romalı bir devlet adamı vardır: Marcus Tullius Cicero. (MÖ 106- MÖ 43) (Cicero Klasik Latince'de "Kikero" şeklinde okunur.) Cicero’nun 1951 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasından yayınlanan bir kitabı var: “İhtiyarlık” Eserin ayrıca; "Yaşlılık Üzerine", "Yaşlılığa Övgü" ve "Yaşlılık" gibi isimlerle çevirileri de mevcut. (Dostluk ve Yaşlılık, Arya Yayınları, 2011)

‘’İhtiyarlık’’; Cicero’nun ''yaşlılığa övgü'' diyebileceğimiz bir eseridir. Eserde; tarihin en iyi komutanlarından biri olarak bilinen ünlü Kartaca komutanı Hannibal’a karşı Zama Muharebesi’ni kazanmış olan Scipio, Scipio’nun arkadaşı Romalı komutan ve devlet adamı Laelius ile bilge Cato'nun karşılıklı konuşmaları verilir. 

Eserde bilge Cato'ya, Scipio ile arkadaşı Laelius sorular sorar. Cicero eserinde de bu sorular üzerine yaşlılık konusundaki düşüncelerini Cato'ya söyletir; çünkü onun bilge ve tarihsel bir kişilik olması dolayısıyla önem ve ilgiyle dinleneceğini düşünür.

Kitapta ihtiyarlığı korkulu yapan dört sebepten bahsedilir: Birincisi insanı işlerden uzaklaştırması, ikincisi güçten düşürmesi, üçüncüsü pek çok zevkten mahrum etmesi, dördüncüsü ölüme yakın oluşu...

Cicero bu eserinde korkulu bu dört sebebi çürütecek şekilde der ki:

“İhtiyarlar gençlerin yaptığı işleri yapamazlar ama çok daha büyük, çok daha iyi işler görürler. Büyük işler kuvvet veya çeviklikle değil, düşünce, söz geçirme, ortaya doğru fikirler koyma ile başarılır. İhtiyarlar bu meziyetlerden mahrum olmak şöyle dursun, onları arttırmışlardır.” Cicero’ya göre İnsan yaşlandıkça aklı güçlenir. Cicero'ya göre yaşlılık; insanı güçsüzleştirmekten çok insandaki gücün odak noktasının değiştiğini gösterir.

Cato'nun ağzından der ki Cicero, "doğallıkla, düşüncesizlik çiçeği burnundakilere, akıllılık da yaşını başını almış olanlara vergidir".  ‘’Kişiyi şekillendiren şey yaşlılık değildir, aksine yaşlılığı şekillendiren şey kişiliktir. Eğer yaşlımızın beyin fonksiyonlarında bir zayıflık söz konusuysa, bu sorunu yaşlılıkta değil, kamilen yaşlımızın karakterinde aramalıyız’’ der Cicero.

Yaşlandıkça hafıza zayıflar derler. Cicero’nun savunması ise şöyle: “İhtiyarların alacaklarını vereceklerini unuttuklarını hiç duymadım. Bir ihtiyarın hazinesini gömdüğü yeri unuttuğunu da.”

Ölüm korkulacak bir şey değildir Cicero’ya göre. Doğal bir sondur. Cicero’ya göre ölümden sonra ya hiçbir şey yoktur ya da yeni bir sonsuz yaşam vardır. Eğer ölümden sonra hiçbir şey yoksa ölümün kötü olmasının da bir nedeni yoktur. Ama eğer ölümden sonra sonsuzluk var ise, o zaman da kötü değil de iyi bir şeydir. Umutsuzluğa gelince: ‘’Ne kadar yaşlı olursa olsun bir yıl daha yaşayabileceğini düşünmeyen var mıdır?’’

İhtiyarların zamanla zevk aldıkları konuların azalmasına gelince: ''Olup biteni arka sıradan seyretmenin de zevki vardır'' der Cicero... Üstelik: “Maddi zevk tabiatın insanlara verdiği en meşum beladır. Bu zevki elde etmek için doymak bilmez arzular itidalden uzak olarak alevlenir. Vatana ihanet etmeler, devleti yıkmalar, düşmanlara gizli görüşmeler hep ondan çıkar. Şehvetin göze aldırmadığı hiçbir cürüm, hiçbir kötü hareket yoktur. Kötülüğün ve düşüncesizliğin önderi, zevk isteğidir.’’

Özetle der ki Cicero; ‘’Yaşlanmaktan korkmayın’’... ‘’Keyfini sürmeye hazır olun...’’

Ama bu kitapta bir sözü var ki Cicero'nun tüm yaşlıların ve de tüm gençlerin üzerinde düşünmesi gerekir:

''Bilmem ama, bana öyle geliyor ki, umumiyetle, bir insan her şeyden hevesini aldı mı, hayattan da aldı demektir. Çocukların kendilerine göre hevesleri vardır; gençler onların eksikliğini duyar mı? Yeni yetişmeye başlayanların da hevesleri vardır, orta yaş denilen çağda onlar artık aranır mı? Bu çağın da hevesleri vardır ve bunları ihtiyarlar aramaz. İhtiyarlıktaki hevesler en son heveslerdir. Öncekiler gibi onlar da gelir geçer ve o zaman hayata doymuş olmak ölüm vaktinin tam olduğunu gösterir.''

Ve devam eder kitabında Cicero:

''Bize verilen ömür ne kadar olursa olsun, memnun olmak lazım. Bir aktörün hoşa gitmesi için piyesin bitmesine hacet yoktur, oynadığı perdede beğenilmesi yeter; işte bilge bir insan da hayatın sonuna kadar yaşamak zorunda değil, çünkü bir ömür, kısa da olsa, iyi ve şerefli bir tarzda yaşamaya yetecek kadar uzundur.''

Bir yerde de şunu söyler kitabında Cicero:

''İnsan çok yaşayınca görmek istemediği birçok şeyi görür.''

Ve sanırım kitabındaki şu son sözü de günümüz için söylemiş Cicero:

''Şair Naevius'un Ludus'unda şöyle bir sual sorulur: 'Baksanıza, nasıl oldu da o koca devleti öyle yıkı verdiniz?'  Verilen türlü cevaplar arasında başlıcası şudur: ‘Yeni yeni hatipler türemişti, kafasızdılar, cahildiler.' ''

Kitapta bir yerde bir şairin ağzından (Ennius) Cato’yu konuştururdu Cicero: "Şimdiye dek başınızda olan aklınız nereye gitti de çılgınlar gibi yolunuzu şaşırdınız?" 

Osman AYDOĞAN  6 Temmuz 2017


İsrafil nefesini içine çekerken…


Fransız General Jacques De Guibert’in ‘’Askerî Yazılar 1772 – 1790’’ isimli güzel bir eseri var. (Askerî Yazılar 1772 – 1790, Jacques De Guibert, Anahtar Yayınları, İstanbul 2005)

Adı üstünde ‘’askerî yazılar’’, dolayısı ile askerî konulardan bahsediyor kitap. Ancak Kont Guibert’in (1743-1790) çok özel bir geçmişi var. Guibert Yedi Yıl Savaşları'nın pek çok askerî sefere katılmış. 1785'te askerî akademide hocalık yapmış ve bundan üç yıl sonra da mareşal olmuş. Şöhretini savaşlardaki başarılarından çok, bir kuramcı olarak yapmış.

Kendisinden önceki dönem ve yaşadığı yüzyılın savaşlarını çok iyi irdelemiş ve bunlardan pratik sonuçlar çıkarmış. Öngörüleri ve önerileri başta II. Federic ve Napoleon Bonaparre olmak üzere birçok komutanı derinden etkilemiş, yaptığı analizlerin sentezini de XIX. Yüzyılda Clausewitz oluşturmuş.

Sonrasında bu sentez daha ön plana çıkınca, Guibert'in popülaritesi azalmış ancak etkileri yurttaş - asker / modern ordu / profesyonel ordu kavramlarının fikir babası olarak Guibert'in etkisi günümüze kadar gelmiştir.

Bu kitapta Guibert, savaş sanatını anlatırken arka planda devrim öncesi Fransa’yı, politikacıları ve Fransız halkını anlatır.

Türkiye’de hiçbir yorumcu bu benzerliği yakalamadı, ortada da 1789 öncesi Fransa ile günümüz Türkiye arasında paralellik kuracak nesnel veriler de yok ama Guibert’in kitabında anlatılan devrim öncesi Fransa ile günümüz Türkiye’nin özellikle ordunun aşağılanması, gözden düşmesi arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır… 1789 öncesi Fransa ile olan bu benzerlikler 1960 öncesi Türkiye ve 1919 öncesi Osmanlı ile de vardır. Tıpkı günümüzde de olduğu gibi…

Ancak bu tarihler öncesi olan benzerliklerin aynı zamanda bu tarihler sonrası da benzerlikleri olacağı anlamında değildir tabii ki.

1919 öncesi Osmanlı Ordusu Balkan Bozgununu yaşamış, Trablusgarp’ta savaşmış, Birinci Dünya Harbinde Kafkasya’dan Galiçya’ya, Basra’dan Mısır’a kadar olan cephelerde kahramanca savaşmasına rağmen bir hırsın kurbanı olarak Anadolu evladı bu cephelerde harcanarak mağlup ilan edilmiş, askerleri, subayları bu cephelerden döndüğünde kimse yüzünü bakmamış, aşağılanmış, hatta yaralılar, gaziler bile ortada kalmıştır.

Günümüzde de T.C. Ordusunun; Balyoz, Ergenekon, Amirallere Suikast, Causluk vb. kumpas davaları ile yıllarca ‘’darbeci’’ diye aşağılanarak şerefi ile oynanmış, pırıl pırıl, gelecek vaat eden subayları ve generalleri harcanmış, kadroları salya sümük FETÖ denen bir soysuzun eline verilmiş, 15 Temmuz 2016 günü yine bu FETÖ denen soysuzun müritleriyle silah arkadaşlarına silah doğrultarak kendi milletine bombalar yağdırmış, bu olay da bahane edilerek okulları, akademileri, hastaneleri elinden alınmış, komuta yapısı dağıtılarak genetiği bozulmuştur.

Etrafımızdaki ateş çemberinin giderek daraldığı, ülkenin dünyada ve bölgede giderek yalnızlaştığı, muhtemel bir umumi harbin ayak seslerinin duyulur hale geldiği, İsrafil’in nefesini içine çektiği ve bunlardan dolayı iç barışa ve güçlü bir orduya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağımız bu günlerde girişte uzun uzun anlattığım gibi akademik ve askerî dehası şüphesiz tartışılmaz olan General Jacques De Guibert’in bahsettiğim kitabında geçen şu müthiş tespitinin önemini vurgulamak istiyorum:

‘’Ulusların kendi güç ve doğalarıyla tamamen çelişen güvenlik kurgulamaları, askerlik mesleğinin kentli kesimin en yoksul kesimine bırakılması, bayraklarının altında şerefle yürüyüşlerini sürdüren askerlerin aşağılanmaları ve mutsuzlukları, yurtseverlik ve erdem duygularının kalmayışı bir ülkenin bekasını olumsuz etki eden hayati derecedeki faktörlerdir.’’

Gerisi, etrafımızdaki gelişmeleri okuyabilecek ve General Jacques De Guibert’in bu tespitini anlayabilecek siyasilere kalmıştır…

Her ne kadar yakılan kâfir Giordano Bruno ''anlamak zordur'' dese de...

Osman AYDOĞAN  5 tEMMUZ 2017


Öğrene Öğrene İhtiyarlıyorum.


Jean-Jacques Rousseau’un ‘’Yalnız Gezerin Düşleri’’ (Bordo Siyah Yayınları, 2004) isimli güzel bir kitabı var. Rousseau'nun itiraflardan sonra yazdığı ancak bitiremeden öldüğü bir kitap. Bu kitabı itirafların tersine sadece kendisi için yazar.

Ölüme yaklaştığını anlar Rousseau, "Kimse istemiyor beni bari kendimi tanımaya adayım bu son yıllarımı" diyerek yazmaya başlar bu kitabı... Kitabın 10. Bölümünü yazdıktan sonra ölür ve kitap yarım kalır. Her bölüm ayrı ayrı şeylerden bahsettiğinden bu pek bozmaz kitabın akışını.

Rousseau eserine şu şekilde başlar: "İşte yeryüzünde yalnızım; kendimle baş başayım; artık ne kardeşim var, ne bir benzerim, ne dostum ne de ait olduğum bir toplum. İnsanların en şefkatlisi, en cana yakını, bu insanlar arasından söz birliği ile dışlandı. Bunlar, olanca kinleriyle hassas ruhuma hangi azabın daha çok dokunabileceğini araştırıp beni kendilerine bağlayan bağları kesip attılar. Onları istemedikleri halde sevebilecektim. Sevgimden ancak insan olmaktan çıkma yoluyla kurtuldular. Mademki öyle istediler, şimdi benim için yabancı, meçhul ve hiçtiler! Fakat onlardan ve her şeyden kopartılan ben neyim? Bana bunu araştırmak kalıyor…’’

Ve şunları söyler Rousseau kitabında:

‘’Mutsuzluk, kuşkusuz en büyük öğretmendir.’’

‘’İnsan için özgürlüğün, istediğini yapmaktan çok istemediğini yapmamak olduğuna her zaman inanmışımdır.’’

"Hayal gücümün ürünleri arasında artık yaratıdan çok, hatırlama var."

‘’Yalnızlığımda onlarla birlikte yaşamakta bulamayacağım bir mutluluk buluyorum; insanlar, toplum yaşamının bütün zevkini yüreğimden kopardılar. Artık bu yaşta o zevki duyamam; iş işten geçti. Bundan böyle iyilik de kötülük de etseler, onlardan gelen her şeye karşı ilgisizim.’’

‘’Mademki her şey oldu, daha ne korkum var onlardan? Durumumu daha da kötüleştiremeyeceklerine göre, daha fazla telaşa da düşüremezler. Endişe ve korku; işte, sayelerinde kurtulduğum iki bela; bu da benim için bir tesellidir. Gerçek dertler beni az etkiler; karşılaştığım sorunlarla baş edebilirim, ama korktuklarımla asla. Ürkmüş hayal gücüm onları türlü şekillere sokar, genişletir, büyütür. Beklemek, karşılaşmaktan daha müthiştir…’’

‘’İnsanlar, beni yalnız yaşamaya mahkûm edince, onların beni mutsuz olmam için tecrit etmekle mutluluğuma benden çok hizmet ettiklerini gördüm.’’

Ve Rousseau; gözleri fal taşı gibi açılmış halde, feryat figan halinde, çığlık çığlığa, hazin hazin, üzüntülü bir halde şu tespitlerde bulunur kitabında:

"Yaşamak için doğmuşum, yaşamadan ölüyorum."

"Beni çevreleyen şeylere, onlarda beni kızdıran, içimi bulandıran bir şeyler bulmaksızın göz atamıyorum."

"Hayatın çalkantısına ta çocukluğunda atılmış olan ben, bu dünyada yaşamak için yaratılmamış olduğumu ve gönlümün arzuladığı duruma asla gelemeyeceğimi deneyimlerimle erkenden öğrendim."

Kitabındaki üçüncü ‘’Gezi’’ başlıklı bölümü Solon’un '’Öğrene öğrene ihtiyarlıyorum'' sözüyle başlar ve şöyle devam eder Rousseau: ‘’İhtiyarlarımız her şeyi düşünüyor ve öğreniyorlar ama nasıl öleceklerini hiç düşünmüyorlar’’' Ve ekliyordu Rousseau; ‘’Ölürken nasıl yaşamak gerektiğini anlamanın ne yararı var?’’

Eğer siz de feryat figan halinde, çığlık çığlığa, hazin hazin, üzüntülü bir halde bu tespitlere katılıyorsanız siz de Rousseau gibi yaşlanıyorsunuz demektir.

Geçmiş olsun!

Osman AYDOĞAN  4 Temmuz 2017


Kılıç yarası…


 ‘’Yaşlı ve çirkin bir mandarin, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar, bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bırakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler, ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gelgelelim güzel kadının her donuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş, dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin kanlar içinde kadının kollarında yığılmış, ölmüş.’’

Bu hikâye Aslı Erdoğan’ın öykü kitabı ‘’Mucizevi Mandarin’’ (Everest Yayınları, 2016)’in 42'inci sayfasında yer alır. Mandarin; Avrupalıların, Çin üst düzey devlet memurlarına verdikleri bir addır. Bu öykü üzerine de Ayşe Arman Hürriyet’deki bir yazısında şu yorumu yapar:

‘’Tam da bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz? Aşktan bunca korkmamız bu yüzden değil mi? Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz. Çünkü zaten, her tarafımız kılıç yaralarıyla dolu. Ama bir şekilde kapanmış, kabuk bağlamış yaralar onlar. Nasıl yapmışsak yapmışsız, üstesinden gelmişiz. Ama biri o kabuk tutmuş yaraları, okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyorlar yeniden. Birine teslim olduğumuzda, anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. O yüzden değil mi içimizi tutmamız? Birine teslim olmaktan ölesiyle korkmamız? Ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız? Anlatsam mı anlatmasam mı kararsızlığımız... Bu sevgi beni acıtır mı kuşkularımız...’’

Bu öykü ve Ayşe Arman'ın öykü üzerine yazısından sonra bu konuda benim yazacak, benim söyleyecek başka bir şeyim kalmıyor. Yazılan yazılmış, söylenen söylenmiş, verilmek istenilen mesaj verilmiştir. Ancak konu Aslı Erdoğan'dan açılmışken onun ilk kitabı “Kabuk Adam”da sanki sevgi dolu, sevecen, duyarlı, hisli, içten herkesin maruz kaldığı bir davranışı anlattığı şöyle bir ifadesi var:

“Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.” 

Hep ama hep sevgi dolu, sevecen, duyarlı, hisli, içten herkese yaptıkları gibi... Sonra da bunu yapanlar bir ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtlarında taşırlar...  

Bundan dolayıdır ki sevgi dolu, sevecen, duyarlı, hisli, içten herkesin her yanı bir şekilde kapanmış, kabuk bağlamış kılıç yaralarıyla doludur... Hikâyede olduğu gibi, Ayşe Arman'ın söylediği gibi biri o kabuk tutmuş yaraları, okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor o yaralar ve oluk oluk kanama başlıyorlar yeniden. Sevgi dolu, sevecen, duyarlı, hisli, içten olanlar birine teslim olduklarında, anlatmaya başladıklarında, içlerini döktüklerinde, bedenleri ve ruhları kan revan içinde kalıveriyor. O yüzdendir onların içlerini tutmaları, birine teslim olmaktan ölesiyle korkmaları, ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmaları, anlatsam mı anlatmasam mı kararsızlıkları, bu sevgi beni acıtır mı kuşkuları...

Bu memlekette en büyük sorun sevgisizliktir ve bu memlekette sevgi dolu insanların kaderleri de her yanlarının kılıç yaralarıyla pare pare olmasıdır...

Osman AYDOĞAN  3 Temmuz 2017

Yazıda hikâyenin alındığı ‘’Mucizevi Mandarin’’ isimli kitabın yazarı Aslı Erdoğan (d. 1967) eserlerini 90'lı yıllarda vermeye başlamış fizikçi yeni kuşak kadın yazarlarımızdandır. Türk edebiyatının ilk Türk fizikçilerdendir. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü mezunudur. Aynı üniversitede Fizik dalında yüksek lisans yapar. İki yıl İsviçre CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi)'de çalıştı.

Rio de Janeiro Üniversitesi’nde başladığı Fizik doktorasını yarıda bırakarak edebiyatçılığı seçer; öykücü kimliği ile tanınır. Öykünün yanı sıra romanlar yazar ve çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapar. Aslı Erdoğan'ın eserleri özellikle Avrupa ülkelerinde ilgi görür ve sekiz dile çevrilir.

Eserleri şunlardır; “Kabuk Adam” (1994), ‘’Mucizevi Mandarin’’ (1996), ‘’Kırmızı Pelerinli Kent’’ (1998), ‘’Hayatın Sessizliğinde’’ (2005), “Bir Yolculuk Ne Zaman Biter” (2000), ‘’Bir Delinin Güncesi’’ (2006), ‘’Bir Kez Daha’’ (2006), ‘’Taş Bina ve Diğerleri’’ (2009). 

“Tahta Kuşlar” adlı öyküsü Almanya’da Deutsche Welle ödülü kazanınca kendisini tüm Avrupa tanır ve bu öyküsü birçok dile çevrilip yayımlanır. Fransız Lire dergisi onu “Geleceğin 50 yazarı”ndan biri olarak seçer. ‘’Mucizevi Mandarin’’ İsveç’te yılın kitabı seçilir.

20 Ağustos 2016 yılında Özgür Gündem gazetesine yönelik yapılan soruşturmada silahlı terör örgütü üyeliği ve halkı kışkırtmak iddiasıyla tutuklanır. Erdoğan tutuklu iken İsveç Pen tarafından sürgünde, tehdit altında ya da cezaevinde bulunan bir yazar ya da gazeteciye verilen Tucholsky Ödülü'ne layık görülür. Aslı Erdoğan 97 gün tutuklu kaldıktan sonra 23 Kasım 2016 günü tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilir.




Suç ve Suça İştirak!


26 Haziran 2017 günü gazetelerde ‘’Yok böyle vicdansızlık...’’ başlığı ile şöyle bir haber vardı: ‘’Koşmaktan yoruldu. Yürümekten tükendi. Sonunda kendini asfalta bıraktı ama onu otomobile bağlayan iplerden kurtulamadı. Bir köpeğin, sözde sahibi tarafından otomobilinin arkasına bağlanıp cansız bir beden gibi sürüklendiği görüntüler dehşete düşürdü.’’

Aşağıda da bu haberin görüntülerinde yer aldığı haber bağlantısını veriyorum:

http://www.hurriyet.com.tr/yok-boyle-vicdansizlik-40502177

Görüntüde bir otomobil ve arkasında ona bağlı yerde, asfaltta sürüklenen bir köpek ve bu görüntüyü çeken ve bu arabayı takip eden bir başka otomobil yer alıyordu. Sosyal medyada köpeği sürükleyen otomobil sürücüsüne epey bir tepki yağmıştı.

Asıl suçlu olarak köpeği sürükleyen otomobil sürücüsü suçlanmıştı. Bence bu otomobil sürücüsü asıl suçlu değildi. Asıl suçlu olaya müdahale imkânı varken etmeyen, arabasını hızlı sürüp bu öndeki otomobili durdurma imkânı varken durdurmayan, köpeğin sürüklenmesini seyreden, bununla da yetinmeyip bunu kameraya alan sürücü suçluydu. Bence bu olayı kameraya alıp seyreden sürücüye de dava açılmalı ve köpeği sürükleyen sürücüden de daha fazla ceza verilmeli!

İşte toplumsal hastalığımızın tam da uç noktası burasıydı: Suçu seyretmek!

Anlatmak istediğimi bir örnekle açıklamak istiyorum:

ABD’li sinema sanatçısı Jodie Foster'ın (pek kimse bilmez; Jodie Foster’ın asıl adı da Alicia Christian Foster’dir) Sarah Tobias rolüyle en iyi kadın oyuncu dalında Oscar ve Golden Globe  ödülü aldığı, bir oyunculuk dersi verdiği ve gerçek bir hikâye üzerine kurulu ‘’Sanık’’ isminde (Orijinal ismi: The Accused) 1988 yapımı bir filmi var. Filmin Almancasını izlemiştim ‘’Angeklagt’’ ismiyle. Tabii filmin adına neden ‘’Sanık’’ dendiği de anlamak zor. Çünkü filmdeki kadın sanık değil, davacıdır. Ayrıca filmde de tek bir sanık yok birçok sanık vardır.

Filmde Sarah bir barda üç kişinin tecavüzüne uğrar. Ancak kalabalıkça bir grup da tecavüze engel olmadıkları gibi, seyretmekle yetinmeyip bir de tezahürat yaparlar.
Konu mahkemeye intikal eder. Tecavüz eden bu üç kişi ceza alır. Sarah karara itiraz eder. Seyredenlerin de ceza alması gerektiğini iddia eder. Ancak mahkeme kabul etmez. Sarah bu seyredenler için avukat tutar bir başka dava açar.

Sonuçta mahkeme bu seyredenlere tecavüz suçundan daha ağır ceza verir. Mahkeme başkanı final konuşmasında bu tecavüzü seyredenler için der ki; ‘’Tecavüze engel olma imkânları vardı, olmadılar, tecavüze engel olmadıkları gibi bir de alkışladılar, tecavüzcülerden daha da ağır ceza almaları haktır.’’

Sinema ve tiyatro gibi sanat dalları topluma ayna tutarlar, toplumun kendisiyle yüzleşme araçlarıdır. Bu anlamda filmin aslında topluma esas vermek istediği mesaj; ‘’bir suç karşısında sessiz kalanların aslında daha büyük bir suç işledikleridir.’’

Şimdi bu filmi burada bırakalım! Bir başka konuya geçelim. Çok değil, biraz, kaç yıl geriye gidelim:

Malum FETÖ’nün tezgâhladığı kumpas davaları vardı; Balyoz, Ergenekon, Amirallere Suikast, Casusluk vb. Bu davalarla TSK’nın kırk yılda yetiştirdiği pırıl pırıl, aydın, aydınlık generaller ve general olacak subaylar zindanlara tıkıldı, yıllarca zindanlarda çürütüldüler ve tasfiye edildiler…

(Bir not: Kamuoyu sadece bu tasfiyeyi biliyor… Bu görünür tasfiyeden önce bir görünmez tasfiye daha yaptılar. 2010 yılındaki YAŞ toplantısında pırıl pırıl bu generaller davaları devam ettiği için yasa gereği terfi edemediler, TSK de bu personeli koruma bahanesiyle tamamının görev sürelerini uzattı. TSK’da general sayısı sabit olduğu için bu grubun dışında kalan terfi sırasındaki aydın, Atatürkçü generallerin tamamını da emekli ettiler. O dönem terfi ettirdikleri az sayıda generalin çoğunu da 15 Temmuz’dan sonra darbeci diye tutukladılar!… Bir yıl sonraki 2011 YAŞ toplantısında da tutuklu generallerin tamamını emekli ettiler. Bu şekilde boşalan kadrolara da terfi ettirdikleri generallerin neredeyse de tamamını 15 Temmuz'dan sonra darbeci diye tutukladılar.)

Şimdi gelelim bu kumpas davalarının işbirlikçilerine;

O zamanki Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Manisa’da FETÖ’ya seslenerek şunları söylüyordu (Gazeteler, 22 Mart 2014): ''.... biz yıllardır sizinle birlikte sizin menfaatinize sizin hizmetlerinizi sevdiğimiz için her zaman sizin hizmetinizde olduk. Siz ne derseniz yaptık. .... sizi kollarımızın altında koruduk.''

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ne demek istiyordu? Arınç’ın söylediklerinin tercümesi şu: ''Biz bu FETÖ’nün hizmetinde olduk, bu FETÖ ne demişse yaptık, biz bu FETÖ’yü kollarımızın arasında koruduk. Bu FETÖ Ordu'ya kumpas kurarken biz de detekleyicisi, yardımcısı olduk''

Cumhurbaşkanı da şöyle söylüyordu (3 Ağustos 2016, Olağanüstü Din Şûrası) (Özetle):

‘’Milletimiz meşrebi ne olursa olsun Allah diyen peygamber diyen en azından böyle gözüken herkesi desteklemiştir. Rahmetli Özel, Demirel, Ecevit, hatta biz bu yapıya destek olduk. Ben de katılmadığım pek çok yönleri olmasına rağmen bunlara yardımcı oldum.  Yurtdışında yürüttükleri eğitim faaliyetlerinin hatırına bunlara müsamaha gösterdik. Hatta ve hatta Allah dedikleri için müsamaha gösterdik.

Her şeye rağmen, bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem de milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin.’’

Ama aynı Cumhurbaşkanı 2008 yılı 15 Temmuz’unda AKP grup toplantısı esnasında bu kumpas davasının aynı zamanda savcısı olduğunu söylüyordu. 

Şimdi gelelim yine başta verdiğim Jodie Foster'ın ‘’Sanık’’ isimli filmine… Filmde ikinci davada tecavüzcülerden daha ağır ceza alan suçlular tecavüz olayını alkış tutarak sadece seyretmişlerdi…

TSK‘ne FETÖ tarafından tecavüz edilirken ise o zamanki hükümet sadece seyretmedi, yeri geldi savcı olarak,  yeri geldi FETÖ savcılarına dokunulmazlık kazandırarak, yeri geldi FETÖ savcılarının altlarına zırhlı araçlar vererek, TSK’nin elini ayağını tutarak FETÖ’nün TSK’ne daha kolay tecavüz etmelerini sağladılar… TSK’da yaptıkları tasfiyelerle 15 Temmuz’a giden yolu hazırladılar, bu yola granitten kaymak gibi taşlar döşediler…

Hoş, bunların tecavüzüne maruz kalan sadece TSK değildi… Adalet’e de, hukuka da, miili eğitime ve devletin bütün kurumlarına da tecavüz ettiler. Adalet, bu tecavüz sonucu kötü yola öyle bir düştü ki sonunda hâkimi tutuklayan hâkimi de tutuklayan hâkimin tutuklandığı bir adalet haline geldi. (Gazeteler, 08 Mayıs 2017) Sanki şaka gibi, sanki tekerleme gibi…

Şimdi de hesabı hukuka değil de Allah’a vermeye kalkıyorlar, hukuktan değil de Allah’tan af diliyorlar…

Sadece bu kadar mıydı? Şimdi gelin 15 Temmuz 2016’dan sonrası gazetelerde ve TV’lerde yer alan itirafları bir daha hatırlayın… Şimdi de gelin bu safları, aldatılanları, müsamahakârları, bu FOTÖ denen soysuzu zamanında alkışlayanları, yanında boy boy arz-ı endam edenleri, teee ABD’ye kadar gidip el etek öpenleri, ABD’ye gidenlerle selam gönderenleri, arkasından salya sümük ağlayanları, savunanları, aklayanları, bu hırsız ve din istismarcısı güruhun peşinde gidip beraber yürüyenleri, bu terör örgütünün savcılığını yapanları, bu güruhun adamlarını özenle ve itina ile devletin en önemli makamlarına yerleştirenleri ard arda bir sıralayın sonra da ''Sanık'' filminin son sahnesindeki mahkeme başkanının final konuşmasını bir hatırlayın:

‘’Tecavüze engel olma imkânları vardı, olmadılar, tecavüze engel olmadıkları gibi bir de alkışladılar, tecavüzcülerden daha da ağır ceza almaları haktır.’’

FETÖ; TSK’ne, adalete, hukuka, milli eğitime devletin bütün kurumlarına tecavüz ederken bunlar sadece seyretmediler, engel olmak bir tarafa; TSK’nin, adaletin, hukukun elini ayağını tutarak FETÖ’nün tecavüzüne yardımcı oldular.

Sakın ABD yargısı sizi yanıltmasın, çünkü bu yargı çağdaş bir hukuk sisteminde geçerlidir. Kabile toplumlarda olayı Allah’a havale edersiniz olur biter. Gerçi onlarda bile kenar-ı Dicle'de bir kurt kapsa bir koyunu, gelir de adl-i ilâhi Ömer'den sorar onu!

Ve düşünün ki iyi ki burası ABD gibi küffar bir toplum değilmiş diye şükredin. Şükür elhamdülillah Müslüman bir ülkede yaşıyoruz! Mehmet Akif, yaklaşık bir asır önce bugünleri görerek tespitini yapmıştı zaten: “Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir!”

Daha dün, itiraf ettikleri gibi, FETÖ ile kol kola olanlar, FETÖ ile ''beraber yürüdük biz bu yollarda'' diye şarkı söyleyenler, FETÖ ile bir olup TSK'nin, hakkın, hukukun, adaletin ırzına geçenler, sözde ''barış'' diye diye PKK ile kol kola olanlar, ülkeye Habur rezaletini yaşatanlar, Oslo'da PKK ile görüşenler, valilere PKK'ya karşı operasyon yapmayın diye talimat verenler, bugün bu yaz sıcağında ''adalet'' için yollarda yürüyenleri FETÖ ile PKK ile beraber olmakla suçluyorlar... Hiç de komik olmayan mizah gibi, şaka gibi değil mi? 

Bu yazı uzadı.. Konudan konuya geçtim. Bu yazıdan asıl amacım siyasi bir yazı yazmak değildi. Hele hele bir filmi bahane ederek bir siyasi partinin FETÖ ile olan ilişkisi hiç değildi. Çünkü yazımda da bahsettiğim gibi bu konu Allah'a havale edilerek kapanmıştır! Tekrar tekrar açıp da terbiyesizlik etmenin bir manası da yoktur! Değil mi?

Bu yazıdan asıl amacım başta anlattığım köpeği sürükleyen otomobili kameraya çeken diğer sürücüye dikkati çekmekti! Asıl suçlu o sürücüydü! Çünkü olaya müdahale imkânı varken etmemişti!  Arabasını hızlı sürüp bu öndeki otomobili durdurma imkânı varken durdurmamıştı! Köpeğin sürüklenmesini seyretmişti! Bununla da yetinmeyip bunu kameraya almıştı!. Bence bu olayı kameraya alıp seyreden sürücüye de dava açılmalı ve köpeği sürükleyen sürücüden de daha fazla ceza verilmeliydi! 

Bu yazıdan asıl amacım toplumsal hastalığımızın tam da uç noktası olan bir konuya dikkati çekmekti: Suçu seyretmek suça iştirak etmek demekti!

Osman AYDOĞAN  1 Temmuz 2017




Kavin


10 Temmuz 1920'de Fransız işgali altındaki Adana’da Ermeniler tarafından Türklere karşı büyük bir şiddet ve soykırım harekâtına girişilir ve bu harekât sonucu onbinlerce Türk Toroslara doğru kaçar. Dört gün süren bu hareket tarihte ‘’Kaç Kaç’’ olayı olarak isimlendirilmiştir. ‘’Kaç Kaç’’ olayı aslında Kurtuluş Savaşının Çukurova’da geçen bir safhasıdır ve Fransız-Ermeni işbirliğinin Çukurova halkına hayat hakkı tanımamacasına giriştikleri imha hareketi karşısında Adana halkının Toros Dağlarının yamaçlarına çekilmesi hareketi olarak Millî Mücadele tarihimize geçmiştir.

Günümüzün popüler tarihçileri, edebiyatçıları pek bilmezler ama o günlerden kalan iki dörtlük ‘’Kaç Kaç’’ olayının o ürpertici manzarasını sanki bugünmüş gibi canlı canlı anlatıyor: (Yusuf Ayhan, Mustafa Kemal'in Pozantı Kongresi ve Adana'nın Kurtuluşu, Adana, İpek matbaası, 1963)

On Temmuz bilseniz ne kara gündü
Obalar göç etti ocaklar söndü,
Adana bir yangın yerine döndü 
O günden ruhlarda bir sızı vardı

O gün döküldü masumlar kanı
Bu kaç kaç ateşi sardı Seyhan'ı
Boğulmak istendi Türkün imanı
Şafakta Kaç Kaç'ın izleri vardı

Şimdi siz başlıkta geçen ve ‘’güçlü ve cesur kız çocuğu’’ anlamına gelen Farsça kökenli  ‘’Kavin’’ ismi ile girişte bahsettiğim ‘’Kaç Kaç’’ olayının ne ilgisi vardır diye düşüneceksiniz… Anlatayım o zaman:  

‘’Kavin’’ yazar Serpil Ciritci’nin üçüncü kitabının adıdır. (Kavin, Kerasus Yayınevi, 2017) (Serpil Ciritci’nin diğer kitapları: Gümüşlük Meleği, Bizim Mahalle Yayınevi, 2012 ve Kuantumun Gücü, Puslu Yayıncılık, 2014)

Kitap işte girişte bahsettiğim bu ‘’Kaç Kaç’’ olayı ile başlıyor. Kitapta Çukurova’nın o zamanki çiftlikleri, köyleri anlatılıyor, sonra günümüze İstanbul'a kadar uzanıyor... Geri planda Marşal yardımı, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 olayları yer alıyor.

Kitapta geçen o köy tasvirlerini okurken bir an Yaşar Kemal’in ‘’İnce Memed’’ini anımsıyorsunuz… O köy efsanelerinde bir an Latife Tekin’in ‘’Sevgili Arsız Ölüm’’ünü hatırlıyorsunuz… O duygusal ve içten anlatımda Hasan Ali Topbaş’ın üslubunu görüyorsunuz. Kitapta bir Kevin bir Kayra anlatırken Ece Temelkuran’ın ‘’Devir’’ini düşünüyorsunuz.

Kitaptaki kahramanlarda kendinizi buluyorsunuz. ‘’Aha’’ diyorsunuz, ‘’İşte bu benim’’…

Bir başka yazar ''Akilah'' takma adını kullanan ve çok reklamı yapılan Azra Kohen’in ‘’Fi’’, ‘’Pi’’ ve ‘’Çi’’ isimli kitaplarındaki mekanik ses yok bu kitapta... Elif Şafak’ın kitaplarındaki duygusuzluk, hissizlik, monotonluk yok bu kitapta… Bu kitapta duygusal, içten ve lirik bir anlatım var.... Siz kitabı okurken sanki kulağınıza duygusal bir müziğin tınısı geliyor. Siz kitabı okurken metinde geçen sözcükleri ruhunuz sevgiyle sezip verilmek istenilen mesajı aklınızın anlamasına imkân veriyor. 

Ve kitap bitince diyorsunuz ki ''yerel'' olmadan ''evrenselliğe'' soyunan yazarlara inat bu yazar ''bizden biri''...

Ve kitap bitince kendisi de Çukurovalı, Adanalı olan yazar Serpil Ciritci’nin hemşerisi Yaşar Kemal’in bayrağını ele aldığını görüyorsunuz…

Kitapta ismi geçen "Kayra" ise ‘’büyük bir kimseden gelen iyilik, ihsan’’ anlamına gelen Türkçe kökenli bir isim. Türk Mitolojisine bakıldığında ise ‘’Kayra’’ kelimesinin “Tanrı” anlamına geldiğini de görürüz. 

Kitabı okuyup bitirince keşke kitabın adı da ‘’Kavin ve Kayra’’ olsaydı diye düşünüyorsunuz!

Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında yer alan ve aynı zamanda kitabın içeriğinde de geçen şu ifadeler sanki tüm bir hayatı özetliyor: 

‘’Hayat sen ne verdiysen sana geri veren bir aynadan ibarettir…

O zaman ona ne verdiğine bak!.. Vermeden alamazsın. Sır budur.

Maddi ya da manevi, insanlardan hiçbir şeyini esirgeme. Para ya da hediyeler veremiyorsan dostluğunu ver… Gülüşünü ver… Bir demet papatya ver. Daha derin bir anlayışla baktığında aslında kimseye bir şey vermezsin. Sadece kendine verirsin. Çünkü hayatın o kadar muazzam bir alma-verme dengesi vardır ki verdiğin bir iğne bile olsa bir şekilde sana geri döner.

Hayatında yeni olana her zaman yer aç. Yeni bir arkadaş, kitap, sinema ya da ülke… Yeni bir şey yapmadan hayatına yeni bir şey girmez. Yeniye yer açmak da eski olanı sevgiyle uğurlamanı gerektirir.

Çünkü geçmişle hesabını kesmeden umuda yol alamazsın. Ağlamak, kendine acımak marifet değil. Mutsuzum diye sürekli hayıflanmak marifet değil. Bu dünyada ve bu masada dipsiz kuyulara düşmemiş tek bir insan mı var sanıyorsun? Marifet; o kuyunun dibine kadar indikten sonra çıkarak tekrar ışığı yakalamaktır.

Ama o kuyunun dibinde kalman gerektiği kadar da kal.

Çünkü oradaki karanlığı görmeden yukardaki ışığın keyfini çıkaramazsın. Bir an önce çıkacağım diye debelenme sakın. Hemen çıkmaya çalışırsan karanlık üzerine yapışır kalır. Ve gitmesi uzun sürer. Sen sadece bunun geçeceğini bil ve korkmadan sabırla bekle. Işık en hızlı böyle gelir.

Karanlığa direnmeden sabırla beklediğinde…’’

Kitapta da geçen bu ifade sanki günümüzde hepimizin gerek bireysel gerekse de toplumsal hayatımızda ihtiyacımız olan bir öneriyi sunuyor bize... Tane tane okuyup üzerinde sakin sakin düşünelim isterseniz:

''O kuyunun dibinde kalman gerektiği kadar da kal. Çünkü oradaki karanlığı görmeden yukardaki ışığın keyfini çıkaramazsın. Bir an önce çıkacağım diye debelenme sakın. Hemen çıkmaya çalışırsan karanlık üzerine yapışır kalır. Ve gitmesi uzun sürer. Sen sadece bunun geçeceğini bil ve korkmadan sabırla bekle. Işık en hızlı böyle gelir. Karanlığa direnmeden sabırla beklediğinde…’’

Karanlığa direnmeden sabırla beklediğinde...

Çünkü Şark'tan Garb'a bütün kadim düşünürler de hep aynı şeyleri söylerlerdi: 

''Karanlığı hissetmeyen, aydınlığa kavuşamaz.''

Hani mevsim yaz ve tatil zamanı ya... Tatilde ne okuyayım diye düşünüyorsanız eğer düşünmeyin diye yazdım…

Osman AYDOĞAN  30 Haziran 2017



El, ayd-ü ekber eyledi, biz matem eyledik.


Ramazan ayının son günü arife günüdür. Hicri takvime göre onuncu ay olan Şevval ayının ilk üç günü de bayramdır. Arapça ismi ‘’Ayd-ül Fitr’’dır. Farsçada da aynıdır. ’’Ayd’’ Arapça bayram demektir. ‘’Fitr’’ ise fıtır sadakası ya da fitre olarak bilinen oruç tutamayacak durumdaki Müslümanların verdiği sadakadır. Şükür sadakası olarak da bilinir. Bütün Arap ülkelerinde ve İran’da bu bayram ‘’Ayd-ül Fitr’’ olarak kutlanır. “Ayd-ül Edhâ” da “Kurban Bayramı’’dır.

Eski Türkçe’de “şükür” ve “şeker” kelimeleri Arap harfleriyle aynı şekilde yazıldığı için okunmakta olan bir metinde ‘’şükür’’ün mü yoksa ‘’şeker’’in mi kastedildiği cümlenin gelişinden anlaşılırdı. Aslı “Şükür Bayramı” olan ifade, zamanla işte bu aynı yazılıştan kaynaklanan okuma hatası yüzünden “Şeker Bayramı” halini almış ve Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde ‘’Şeker Bayramı’’ olarak kutlanmıştır Ramazan Bayramı olarak değil. Demokrat Parti döneminde de, bu bayram çıkarılan 5953 sayılı yasa ile “Şeker Bayramı” ile tescillenir.  

Gelelim günümüze…

Dil bilimcileri ‘’Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç kelimelerdir. Kelimelerin anlamına hükmedebiliyorsanız, bu kelimeleri kullanması gereken kişileri de kontrol edebilirsiniz’’ derler. Mitolojide ise ‘’sözcük’’ (kelime) ; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır.

Ayrıca ‘’kelimeler’’ muktedirlerin eylemlerini kapatmak için de kullanılır. Bir ‘’fıtrat’’ diyorsunuz ihmalin, tedbirsizliğin sonucu toprak altında bıraktığınız 301 madencinin üstünü bir daha örtüyorsunuz. Bir ‘’Barış harekâtı’’ diyorsunuz savaşın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’demokrasi getireceğiz’’ diyorsunuz işgalin (Irak) üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’ileri demokrasi’’ diyorsunuz he türlü otoriter yönetimin, antidemokratik uygulamanın üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’külliye’’ diyorsunuz bin odalı bir israf sarayının üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’Orta Asya’’ diyorsunuz üç bin yıllık Türk yurdunun (Türkistan) üstünü örtüyorsunuz. Bir ‘’darbe’’ diyorsunuz her türlü hukuksuzluğun, kanunsuzluğun, yalanın, dolanın, yolsuzluğun, rüşvetin, ayakkabı kutularındaki dolarların, 700 bin dolarlık rüşvet saatlerinin üzerini örtüyorsunuz. Bir ‘’One minute!’’ diyorsunuz, Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye yapılan Siyonist Haçlı saldırılarındaki eşbaşkanlığınızın ve katkılarınızın üstünü örtüyorsunuz.  Bir ‘’AK’’ diyorsunuz her türlü karanlığın üstünü örtüyorsunuz. Bu listeyi uzatmak mümkün. Onun için derdi bir Yunan atasözü: ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’

İşte bu nedenlerle otoriter yönetimlerde de sözcüklerin içeriğine ve ne anlama geldiğine de güç sahipleri karar vermektedirler. Böyle olduğu için yüz yılların “Şeker Bayramı” 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra, ABD hatırına ihtiyaç duyulan ‘’Yeşil Kuşak’’ için 1981’de çıkarılan bir yasa ile “Ramazan Bayramı” yapılmıştır.

Ramazan Bayramı Kur’anda geçmez. Hiçbir hadiste de ‘’Ramazan Bayramı’’ diye bir ifade yoktur. Hiçbir İslam Arap ülkesinde ‘’Ramazan Bayramı’’ diye kutlanmaz. Bizden başka da ‘’Ramazan Bayramı’’ olarak kutlayan da yoktur. Bize özgüdür dini kavramları siyasete alet edip kanunla belirlemek. Bu gidişle yarın bir başka iktidar gelir, bir başka kanun çıkarır ve bir başka adla kutlanmasını isterse ne olacak?

Burada bir başka bilgisizlik daha var. İbn’ül Arabî ''Ramazan'' isminin Allah’ın Esma-i Hüsnasından (güzel isimlerinden) bir isim olduğunu ifade eder. Bu sebeple Ramazan ayı kastedilirken ‘’Ramazan geldi’’ yerine “Ramazan ayı geldi” denilmelidir. Aynı şekilde eğer bayramı kastediyorsanız ve kelime olarak illa ‘’Ramazan’’ı kullanacaksanız bari ‘’Ramazan Ayı Bayramı’’ deseydiniz... Veya bayramın aslına ve anlamına uygun olarak ‘’Şükür Bayramı’’ ismini kullansaydınız. Ne yapalım, bu kadar inceliği nereden bilelim değil mi?

Mehmet Âkif Ersoy’un ‘’Bayram’’ isimli şirinin ilk kıtası şöyle başlardı: ‘’Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır; Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!’’ Burada geçen ‘’şetâretli’’ sözcüğü Osmanlıcada ‘’neşeli, şen, cıvıl cıvıl’’ demekti. Benim yaşımdaki arkadaşlarım çocukluğumuzun o zaman adı ‘’Şeker Bayramı’’ olan bayramın ne şetâretli bir bayram olduğunu hatırlarlar. Şimdi ey muktedirler, ‘’Şeker’’ ismini kaldırıp yerine ‘’Ramazan’’ı koydunuz. Osmanlıya öykünürsünüz ama Osmanlıdan kalan gelenek; büyükleri ziyaret bitti, meddahlar gitti, Karagöz Hacivat gitti, yerine “erkân”a uymayıp “ekran”a itibar eden, mabetten medyaya transfer olan, bir “pop-star”a dönüşen ağlak medyatik hocalara, İslamiyet’le, dinle hiç alakası olmayan ipe sapa gelmez soru ve cevaplara, bir anlamsız matem havasına bıraktınız. Çocukluğumuzun şetâretli Ramazan ayını ve Şeker Bayramını bir hüzne, bir kasvete, bir kedere, bir matem havasına soktunuz. Şimdi şetâret mi kaldı? Beni anlıyorsunuz değil mi ‘’Şeker Bayramı’’na neden ‘’Ramazan Bayramı’’ demek istemediğimi…

İbn’ül Arabî ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ isimli kitabında Sebte kentinde rastladığı hocası İbn’üs Sâig’ten aktarırdı: ‘’Dünyayı def ve flüt ile yiyip bitirmek, benim indimde din ile yiyip bitirmekten daha iyidir. Elinden geldiği kadar dince lânet etmekten kaçın.’’ Yakılan kâfir Giordano Bruno bu kadar kibar söylememiş, daha net ifade etmiş: "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." Dedim ya bunlarda dini bu denli anlayacak incelik nerede?  Daha ‘’Fıtrat’’ın anlamını bilmeyenler bu inceliği nereden bilecek? (Fıtrat; Yüce Allah’ın doğuştan, yaratılıştan canlılara kattığı özelliktir. ‘’Kedinin fıtratında tırmalamak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’Akrebin fıtratında sokmak vardır’’ diyebilirsiniz. ‘’İnsanın fıtratında nankörlük vardır’’ diyebilirsiniz. Ama ‘’Karayollarının fıtratında kaza vardır’’ diyemezsiniz. Ama ‘’Madenciliğin fıtratında göçük vardır’’ diyemezsiniz. Yani kendi kusurunuzu, kendi kabahatinizi, kendi ihmalinizi, kendi tedbirsizliğinizi Yüce Allah'a yükleyemezsiniz!)

Nasıl adlandırıyorsa adlandırılsın, adından ziyada mânası önemlidir diye düşünüyordum ama bayramın bayramlık hali de kalmadı artık.

21. yüzyılda İslam coğrafyasına, Afganistan'a, Irak'a, Libya'ya,Suriye'ye yapılan Haçlı Seferleri, bu seferlerin sözde Müslüman işbirlikçileri, birbirinin gırtlağını boğazlayan, birbirinin ayaklarının altını oyan sözde Müslümanlar, gelecekteki muhtemel bir Şii-Sünni çatışmasının ayak sesleri, imkân bulanların küffar diyarlarına iltica etmeye çaılıştığı, imkân bulamayanların ise sefalet ve kan deryası içinde yüzdüğü İslam dünyası, Arapların aşiret kavgalarına balıklama dalan yönetimler, gafletin, dalaletin, tedbirsizliğin, ihmalin ve ihanetin sonucu art arda gelen kazalarda yitirilen yüzlerce canlar, kadın ve çocuk cinayetleri, sübyan tecavüzleri, tinerciler, bonzaiciler, memleketin her köşe başını tutmuş dilenen Suriyeli Müslüman mülteciler, hemen hemen her gün gelen ikişer, üçer, beşer, sekizer, onar asker, polis, öğretmen, vatandaş şehadet haberleri, çiğnenen hukuk, ırzına geçilen adalet, ne kutlanacak bayram bıraktı ne de şetâret.

Bu şartlar altında bayrama ''Şeker Bayramı'' demeseniz ne olacaaaak, ''Ramazan Bayramı'' deseniz ne olacaaaak?

Daha da ötesi; bu şartlar altında hangi yüzle, hangi hakla, neyin bayramını kutlayacaksınız ki?

Eskiler zaman zaman derdi: “El, ayd-ü ekber eyledi. Biz matem eyledik.” (Ayd-ü ekber: Büyük bayram) El, bu şartlar altındaki İslam dünyasının haline bakarak ayd-ü ekber eyliyor... Gerçek bayramı el yapıyor... Düşünen beyinlere, hisseden yüreklere, hassas ruhlara ise matem eylemek düşüyor...

Bakmayın siz yine de benim böyle yazdığıma, ben bayramınızı kutluyor, mutluluk ve esenlikler diliyorum...

Osman AYDOĞAN  24 Haziran 2017


Yaşadıkça, gördükçe anlıyorum ki…


Yaşım ilerledikçe daha iyi düşünüyor, inanıyor ve anlıyorum ki; düşünce ufku geniş olup felsefe, sosyoloji, hukuk, tarih eğitimi alanlar İslam’ı daha iyi özümsüyorlar, yüceltiyorlar… İslam’a en büyük zararı da din adına konuşup bu nitelikleri olmayanlar veriyor.

Yunus Emre bir Müslümanda bulunması gereken bazı nitelikleri, erdemleri şöyle ifade etmişti:

‘’Bir kez gönül yıktın ise 
Bu kıldığın namaz değil! 
Yetmiş iki millet dahi, 
Elin, yüzün yumaz değil!

Yol odur ki doğru vara, 
Göz odur ki Hakk’ı göre 
Er odur ki alçakta dura 
Yüksekten bakan göz değil!’’

Çünkü insan; Kuran’ı Kerim’de Hz. Allah’ın yeryüzündeki ‘’halifem’’ dediği (Bakara Suresi 30.) ve meleklerin secde ettiği (Bakara Suresi 34) eşref-i mahlûktur.

Erzurumlu İbrahim Hakkı derdi zaten;

‘’Harabat ehlini hor görme şakirt,
defineye malik viraneler var."

İşte bundan dolayıdır ki insan; başkalarını hor görmeyecek, gönül kırmayacak, insan sevecek, alçakgönüllü, hoşgörülü davranacak, kibirli, yüksekten bakan olmayacak. Çünkü Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın söylediği gibi harabat ehlinde bile nice defineye malik viraneler var. Ayrıca insan, bilgisini çıkar amaçlı kullanmayacak, olduğundan fazla görünerek insanları kandırmayacak, gösterişçi değil, gerçekten bilgili olacak.

Bu nitelikler bir zamanlar Müslüman olmanın ön koşulu idi. Bu niteliklere sahip olanların ancak ibadet hakkı olurdu…

Şimdi ise günümüzde ne yazık ki yalan, dolan, kumpas, hırsızlık, haksızlık, adaletsizlik, kul hakkı yemek, gurur, kibir, kin, nefret, hoşgörüsüzlük, bilgisizlik, kabalık, görgüsüzlük sanki Müslüman olmanın ön koşulu gibi algılanır hale getirilmiştir. …

Hep söylerim, hep yazarım ya ‘’Hüda'yı, Settar'ı, Rezzak'ı dilde sakız, gönülde nâkıs edenler’’ diye. Yine onlar söze gelince Hoca Ahmet Yesevi’yi dilde sakız edip gönülde nakıs ederler de onun şu sözünü hiç akıllarına getirmezler:

“Müslüman olmasa dahi kimsenin kalbini kırma. Kalp kırmak Allah-ü Teala’yı incitmek demektir.”

Daha yeni İbn-i Arabî’yi anlatırken yazmıştım; İbn-i Arabî, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî ile beraber İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisidir diye. Bu söz de İmam Rabbanî’ye ait: 

“Tevazu kendini başkalarından üstün görmemektir. Kendini İslam dışı kişilerden daha üstün bilen bir kimse, Allah-ü Teala’yı tanıyamaz.”

Allah-ü Teala’yı tanımayan ama bizlerden de çok daha iyi tanıdığını iddia eden ne çok insan varmış bu memleketimizde… Beyaz ekranlara, boyalı matbuata bakın isterseniz bunları görmek istiyorsanız eğer…

Yazımın başında da ifade ettiğim gibi yaşım ilerledikçe daha iyi düşünüyor, inanıyor ve anlıyorum ki; düşünce ufku geniş olup felsefe, sosyoloji, hukuk, tarih eğitimi alanlar İslam’ı daha iyi özümsüyorlar, yüceltiyorlar… İslam’a en büyük zararı da din adına konuşup bu nitelikleri olmayanlar veriyor.

Yaşadıkça, gördükçe daha iyi anlıyorum...

Osman AYDOĞAN  23 Haziran 2017


Derviş ve Tespih


Bir gün yaşlı bir derviş, bir kucak dolusu elma ile bayırlar aşan bir genç kıza rastlamış...  Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları. 


"Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?" diye sormuş derviş. Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız. "Sevdiğim çalışıyor orada. Ona elma götürüyorum."  "Kaç tane?" diye soruvermiş baba derviş. 

Kız şaşkın: "İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?" 

Usulca kırıvermiş elindeki tespihi derviş... (Alıntıdır)

Yüce İslam'ı; şekilden şekle sokan, dar kalıplara hapseden, sayılara indirgeyen, “erkân”a uymayıp “ekran”a itibar eden, mabetten medyaya transfer olarak bir “pop-star”a dönüşen,  İslamiyet’le, dinle hiç alakası olmayan ipe sapa gelmez soru ve cevaplarla ümmet-i Muhammedi meşgul eden ağlak medyatik sözde din alimleri acep hikâyede geçen bu köylü kızı kadar bir bilince sahip midirler? 

Gerçekten merak ediyorum!

Osman AYDOĞAN  23 Haziran 2017


Kadir Gecesi


Levh-i Mahfûz, Arapça’da korunmuş levha anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için ‘’Kader Kitabı’’ da denir. Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır. 

Kur'an'da geçen Ümmü'l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap ifadeleri Levhi Mahfuz ile ilişkili bulunan ifadelerdir.

Buruc suresi 22. ayetinde Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ifade edilir. Ancak hiçbir tanım getirilmez. Bazı ayetlere göre Levh-i Mahfûz; içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (En'âm: 59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf: 4), yeryüzü ve insanlarla ilgili tüm olay ve oluşların yazılı bulunduğu (Hâdid: 22), her şeyin sayılıp tespit edildiği (Yasin: 12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (Neml: 75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap'tır. İsrâ Sûresi 58. ayette de "Bu, Kitap'ta (Levh-i Mahfuz'da) yazılıdır." şeklinde yer almaktadır. "Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın." (Neml Suresi, 75) Ayette geçen apaçık kitap Levh-i Mahfuz olarak yorumlanır.

Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği gece Berat gecesidir (Şaban ayının 14. gününü 15. gününe bağlayan gecesi). Buna "inzâl" denir. Kur'an-ı Kerim’in Hz. Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanması da Kadir Gecesi'dir (Ramazan ayının 27’inci gecesi). Buna da "tenzîl" denir.

Kadir Gece’si müstesna bir gece olduğundan müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiştir. Kur'an-ı Kerim’in 97. Sûresi (Kadr Sûresi) Mekke döneminde inmiştir. Beş âyettir. Sûre, Kadir gecesini anlattığı için bu adı almıştır. Kadr, Arapçada ‘’azamet’’ ve ‘’şeref’’ demektir. Kur'ân'da adı geçen tek ay “Ramazan” ayıdır; tek gece ise “Kadir Gecesi”dir. 

Yüce Allah Kadr Sûresi’nde şöyle buyuruyor:  "Doğrusu, Biz, onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir." 

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "Kim ki faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır." 

Peygamberimizin saygıdeğer eşi Hz. Aişe (R.A.) diyor ki: ''Peygamberimize 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?' diye sordum. Peygamberimiz: 'Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet' diye dua et" buyurdu.

Dualarınızın Rabbin yüce katına iletilmesine vesile olan Kadir Geceniz mübarek olsun.

Osman AYDOĞAN   21 Haziran 2017


Âşıkların peygamberi; Şems-i Tebrizî


Murathan Mungan'ın çok güzel bir şiiri vardı: ''Herkes ve Birkaç Kişi''. Şiir şöyle başlardı:


Yağmur herkese yağar
Güneş ısıtır herkesi
Mevsimler herkes içindir
Yalnız çığ altında kalan
Sele kapılan her zaman bir kaç kişi

Bu şiirden yola çıkarak şunu düşünürüm: Mevlâna'yı herkes tanır, herkes bilir. Ancak Mevlâna'yı Mevlâna yapan, Mevlâna'nın hocası, Mevlâna'ya ayna olup onun kendisini bulmasını sağlayan Şems-i Tebrizî'yi bilen Mungan'ın şiirindeki gibi ancak ''birkaç kişi''.

Bu sayfada Mevlâna'ya ait iki şiiri (''Etme!'' ve ''Gitme İstemem'') ard arda verince ve bu şiirleri anlatırken de hep Şems-i Tebrizî'den bahsedince Şems-i Tebrizî'yi anlatmak da artık vacip oldu!

Asıl adı Muhammed Şemseddin’dir. Melik Dad oğlu Ali adlı bir kişinin oğludur.  1164 senesinde Tebriz’de dünyaya gelir. (Bazı kaynaklar doğum tarihi olarak 1185 olarak verir.) Aslen Azeri Türklerindendir. Şemseddin (dinin güneşi), Şems-i Tebrizî (Tebrizli Şems- Tebriz Güneşi, şems; Farsça Güneş demektir), Kamil-i Tebrizî isimleri ile de anılır.

Şems genç yaşlarında zamanın ünlü bilginlerinden olan Tebrizli Ebubekir Sellaf’dan ders alır daha sonra ününü duyduğu bütün meşhur bilginlerden eğitim almak için diyar diyar dolaşır. Bu gezginliğinden dolayı kendisine Şemseddin-i Perende (Uçan Şemseddin) ismi de verilmiştir.

Basit bir bâtıni dervişi değildir o. Mevlânâ gibi seçkin bir insanı aşk ateşiyle pişirerek ona öte dünyanın pencerelerini açan üstün niteliklere sahip biridir o. Çok söze gerek yok; şu sıfat yeterlidir O’nu tarif etmeye; Mevlânâ’nın hocasıdır o. Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan kişidir o.

Mevlânâ Şems’i şöyle anlatır; "Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nameyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lâkin siz bunların hiçbirini göremezsiniz."

Mevlânâ, Şems’in kendisi için ne anlama geldiğini şu şekilde izah eder;

"Şemseddin'in ayağına, başım nedir ki feda edeyim.
Sen Şemseddin'in yalnız adını söyle bana canımı vereyim.’’

Mevlânâ şu şekilde tanıtır Şems’i;

‘’Benim aklım, şuurum..
Benim gözüm, kulağım Şemseddin'dir.
Benim dilime gelen her şey Şemseddin'dir.’’

Ve Mevlânâ Şems’e şu şekilde hitap eder; ‘’Ey âşıkların kılavuzu, ey âşıkların peygamberi Şems-i Tebrizî.’’ Şems-i Tebrizî de Mevlânâ’ya kendisini şöyle ifade eder: “Sen eğer bâtına bağlı isen, ben bâtıninin bâtınisiyim, iyi dinle! Sırların sırrı, nurların nuruyum… Evliya benim sırrıma eremezler… aşk bile benim yolumda bir perde ve engeldir. Yaşayan aşk benim katımda ölüdür.” (Burada bahsi geçen bâtıni ifadesi Kur'an’daki âyetlerin ve hadislerin zâhir (açık) ve âşikâr (belli, belirli olan) anlamlarından ayrılarak, âyet ve hadislerin gizli ve sırlı anlamlarını, mânalarını bulmak iddiasında olanlara denir. ‘’Evliya’’ da ‘’veli’’nin çoğulu ‘’veliler’’ demektir.)

Şems, kendisi için de şunları söyler: “Ben bir tarafta, dünyanın insanla şenelmiş dörtte bir kısmının halkı da bir tarafta olsa, beni sorguya çekse onlara cevap vermekten kaçınmam ve daldan sıçramam. Ne kadar zor şey sorsalar cevap üstüne cevap veririm. Benim bir sözüm, onlardan her birisi için on cevap ve hüccet (belge, senet, vesika) olur.”

Bu noktada ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ tanımı üzerinde durmak gerekir diye düşünüyorum. Mevlâna'nın şiirlerini verirken anlatmıştım ama tekrar etmede fayda görüyorum. Ne yazık ki toplum olarak ilkellikleri yaşadığımız günümüzde bu kavramların içlerini boşalttık, anlamlarını daralttık ve sadece annemizi, kardeşimizi, eşimizi, çocuklarımızı sevdik, sadece onlara ‘’sevgili’’ dedik. Aşk; muhabbettir, şiddetli muhabbettir aşk aslında. Aşk; candan sevmedir. Aşk; karşılıksız sevmedir. Sevgili ise; sevendir, gerçek dosttur. ‘’Aşk’’ın, ‘’sevgi’’nin, ‘’sevgili’’nin ve ‘’özleme’’nin cinsellikle hiç bir ilgisi yoktur. Ne yazık ki günümüzde cinnete, ilkelliğe, hayvani duygulara aşk dedik, sevgi dedik. Şems’in, Mevlânâ’nın çağında, zamanında ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ kavramları gerçek anlamlarıyla kullanılıyordu.

Şems, Tebriz’de son olarak Ebubekir adlı hocasından da eğitim alır, ancak hocası onu daha fazla olgunlaştırmanın kendi gücünü aştığını anladığı zaman seyahate çıkmasına izin verir. O da diyar diyar gezip sohbetine dayanabilecek bir dost arar. Fakat aradığını bir türlü bulamaz, hiç kimse onu tatmin edemez. Konuştuğu kişileri imtihan eder, istediği cevabı alamayınca oradan ayrılır. Kendisini olgunlaştıracak bir dost, bir öğretmen, bir hoca aradığını söyler; ama bütün öğretmenleri, kendine öğrenci yapıp arayışına devam eder.

Bir gün yolu Bağdat şehrine düşer. Orada meşhur sofilerden Şeyh Evhadüddin Kirmânî’yi (Mutasavvıf, velî ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi, künyesi Ebû Hâmid`dir,  Evhadüddîn lakabı ve Kirmânî nisbetiyle tanınır. Bu nisbeti sebebiyle İran`ın Kirman bölgesinden olduğu anlaşılmaktadır. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1237 (H.635) tarihinde Konya`da vefat eder.) bulup neyle meşgul olduğunu sorar. “Ayı leğendeki suda görüyorum” diye cevap verir Kirmânî.Şems bu cevap üzerine:  “Boynunda çıban yoksa neden başını kaldırıp da onu gökte görmüyorsun?  Kendini tedavi ettirmek için bir doktor bulmaya bak. Böylece, neye bakarsan gerçekten bakılmaya değer olanı onda görürsün” der. 

Kirmânî Şems’in ellerine sarılıp müridi, öğrencisi olmak istediğini söyler. Şems’in cevabı kesindir: “Sen benim arkadaşlığıma dayanamazsın!” Ama Kirmânî ısrarlıdır. Nihayet, Şems, Bağdat pazarının tam ortasında birlikte şarap içmek şartıyla kabul edeceğini söyler. Kirmânî “bunu yapamam” deyince, “O zaman benim için şarap bulup getirir misin?” sorusunu yöneltir. Onu da yapamayacağını bildiren Kirmânî’ye; “ben içerken bana arkadaşlık eder misin? ”diye sorar.  “Edemem” yanıtı üzerine artık Şems; “Erlerin huzurundan ırak ol! Bana arkadaş olamazsın. Bütün müritlerini ve dünyanın bütün namus ve şerefini bir kadeh şaraba satmalısın. Bu aşk meydanı erlerin ve bilenlerin işidir. Ve şunu da iyi bil ki ben mürid değil, şeyh arıyorum. Hem de rastgele bir şeyh değil, hakikati arayan olgun bir şeyh!..” (Mürid; talebe, öğrenci. Şeyh; kıdemli hoca, öğretmen.) Kirmani, bu sınavı geçememiş, onun asıl maksadını anlayamamıştır.

Şems, arayışları sırasında bir rüya görür. Rüyasında kendisine bir velinin arkadaş edileceği bildirilir. Üst üste iki gece rüya tekrarlanır ve o velinin Rum ülkesinde olduğu haberi verilir. Onu aramak için yollara düşmek ister,  fakat daha zamanının gelmediği, “işlerin vakitlerine tabi ve rehinli olduğu kendisine bildirilir.” Ancak Şems sabırsızdır. Sabrını dağıtmak için oyalanmaya çalışır, hatta para almadan inşaat işlerinde bile çalışır. Nihayet bir gün rüyasında; “Mademki ısrar ve arzu ediyorsun O halde şükrane olarak ne vereceksin?” diye sorulur Şems’e. Şems de “başımı!.” cevabını verir. Bu cevaba karşılık olarak Şems’e; ‘’bütün kâinatta Mevlânâ-yı Rumi’den başka, senin şerefli arkadaşın yoktur.” haberi verilir.

Artık Rum ülkesine gitmek, o şerefli arkadaşla görüşmek ve yolunda başını feda etmek üzere yola çıkacaktır. Uzun bir yolculuğun ardından Şemseddin Muhammed, 1244 yılının Ekim ayında Konya’ya gelir. Çarşıda dolaşmaya başlar. Ana caddede, ata binmiş, talebeleri etrafında dört dönen birini görür. Şems aradığı dostun o olduğunu anlar. Önüne geçerek atın dizginlerini tutar ve keskin bakışlarıyla: “Sen Belhli Baha Veled’in oğlu Mevlânâ Celaleddin misin?” diye sorar. Mevlânâ “evet” diye cevap verir. Şems; “Ey Müslümanların imamı! Bir müşkülüm var. Hz. Muhammed mi büyük, Bayezid-i Bistami mi?’’ diye sorusunu sorar. Sorunun farkındalığından kendinden geçen Mevlânâ, kendini toplayınca; “Bu nasıl sual böyle? Tabi ki, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed bütün yaratıkların en büyüğüdür.” O zaman Şems; “O halde neden Peygamber bu kadar büyüklüğü ile ‘Ya Rabbi seni tenzih ederim, biz seni layık olduğun veçhile bilemedik’ diye buyururken, Bayezid, ‘Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!’ demektedir?’’ Mevlânâ şu cevabı verir; “Hz. Muhammed, müthiş bir manevi susuzluk hastalığına tutulmuştu, ’biz senin göğsünü açmadık mı?’  şerhiyle kalbi genişledi. Bunun için de susuzluktan dem vurdu. O her gün sayısız makamlar geçiyor, her makamı geçtikçe evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık istiyordu. Bayezid ise, bir yudum suyla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem vurdu. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendinden geçti ve o makamda kalarak bu sözü söyledi.” 

Şemsi Tebrizî, bu cevap karşısında  “Allah” diyerek bayılır. Mevlânâ, hemen atından inip yanındaki adamların da yardımıyla onu yerden kaldırıp medresesine götürür. Artık bu medresede iki âşık, hiç dışarı çıkmadan, yanlarına kimsenin girmesine izin verilmeden aylarca sürecek sohbetlere dalarlar. Mevlânâ’nın bu andan itibaren bütün yaşamı değişmiştir. 

Şu dizeleri Mevlânâ Şems için yazmıştır;

"Aşk geldi; adeta damarlarımda, derimde kan kesildi...
beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu.
Bedenimin bütün cüz'ülerimi (zerrelerimi) sevgili kapladı.
Benden kalan bir ad; ondan ötesi hep O..."

Şems, önce onu çok değer verdiği zatların, hatta babasının bile eserlerini okumaktan men eder, değer verdiği bütün kitaplarını birer birer havuza atar. Daha sonra hiç kimseyle konuşmasına izin vermez. Mevlânâ medresedeki derslerini, vaazlarını terk etmek zorunda kalır.

Şimdi sıra imtihanlardadır... Bir gün Şems-i Tebrizî, Mevlânâ’yı denemek maksadıyla güzel bir sevgili ister ondan. O da güzellikte eşi bulunmayan karısını getirir tereddüt etmeden. Şems, “bu benim can kız kardeşimdir. Bu olmaz. Bana hizmet edecek bir erkek çocuğu bul” der. Mevlânâ, Oğlu Sultan Veled’i ona kul olsun diye getirir. Şems, “bu kalbimi bağlayan oğlumdur. Şimdi şarap olsaydı, su yerine onu içerdim. Ben onsuz yapamam” deyince, Mevlânâ hemen gidip Yahudi mahallesinden bir testi şarap getirir.

Şems, bu teslimiyet ve itaatten hayrete düşüp Mevlânâ’ya; “Başlangıcı olmayan başlangıcın ve sonu olmayan sonun hakkı için diyorum ki, dünyanın başından sonuna kadar senin gibi gönül yutan bir Muhammed yürekli bu âleme ne gelmiş ne de gelecektir.” der. Şems, bu imtihan için; ‘’Ben Mevlânâ’nın ilminin derecesini anlamak için bu imtihanları yaptım. Onun iç âlemi o kadar geniş ki, rivayet ve hikâye çerçevesine sığmaz.” der.

Ancak, Mevlânâ ve Şems’in bu dostluğunu, bu sevgilerini anlayamayanlar ve çekemeyenler fitne tohumlarını saçmaktan geri durmazlar. Dedikodularla atılan düşmanlık tohumları iyice olgunlaştığında Şems, bir gece aniden Konya’yı terk ederek kayıplara karışır. On altı ay boyunca hiçbir haber alınamaz. Bu ayrılık süresince Mevlânâ tekrar eski haline gelmek, halka ve derslerine dönmek şöyle dursun, kimseyle görüşmez konuşmaz, medresesini büsbütün bırakır, keder içinde yalnızlığa çekilir, hastalanır.

Şu dizeler dudaklarından dökülür Mevlânâ’nın;

"Herkes kendi zannınca benim yârim oldu,
içimdeki esrarı (sırları) kimse araştırmadı.
Benim sırrım, feryadımdan uzak değildir.. lakin,
Her gözde onu görecek nûr,
Her kulakta onu işitecek kudret yok..."

Artık neredeyse can verecekken, Şam’dan gelen mektupla canlanır. Şems ikinci kez Konya’ya gelir. Birkaç ay süren sohbetler, görüşmeler neticesinde yine fitneler düşmanlıklar baş gösterir. Bunun üzerine Şems, tekrar kayıplara karışır...

Mevlânâ için yine ayrılık başlamıştır, coşkun bir aşk ve cezbe halinde aylarca gözyaşı döker gazeller söyler;

‘’Yalnız ben, Şemseddin diye terennüm etmiyorum ;
Bağda bülbüller, dağda keklikler ;
Şemseddin, Şemseddin diye terennüm ediyorlar.’’
(Terennüm etmek; şarkı söylemek)

Bu arada fesat ve dedikodu çıkaranların çoğu, bu yolla Mevlânâ’yı kendilerini döndüremeyeceklerini anlarlar, bazıları da Şems’in kıymetini fark ederek pişmanlık içinde özür dilerler. Birkaç ay sonra Şems-i Tebrizî’nin Şam’da olduğu haberi gelince Mevlânâ hemen oğlu Sultan Veledi çağırıp eline bir mektup vererek Şems’i alıp gelmesini söyler. Şems Sultan Veled ile beraber Konya’ya geri gelir.

Bu defa da altı ay boyunca medresedeki bir hücrede baş başa kalırlar. Mevlânâ’nın Şems’e bağlılığı bu son gelişte daha da artmıştır. Öylesine kaynaşmışlardır ki, artık ayrılık mümkün görünmemektedir. Onun rahat edebilmesi ve hizmetinin görülmesi için evde evlatlık olarak yetiştirilmiş ‘’Kimya’’ adındaki genç ve güzel kız Şems’le evlendirilir.

Ama bu sefer de müritler arasında kıskançlık baş gösterir. Mevlânâ’nın diğer oğlu Alâeddin Çelebi bile kıskançlığını dile getirir. Bu arada Şems’i sevmeyenler de her fırsatta kıskançlık, iftira ve düşmanlık dolu hareketlere yönelirler. Şems ile Mevlânâ, eğitimlerinin en güzel dönemlerini yaşarken onlar da dışarıda kaynamaya, taşkınlık etmeye başlarlar.

Artık Mevlânâ, istenen mertebeye gelmiş Şems’in vazifesi tamamlanmış, daha önce  kendisine bildirilen hüküm gereğince Şems’in başını feda etme zamanı gelmiştir. Bu sırada Hanımı Kimya Hatun da rahatsızlanıp vefat eder.

Onu ne pahasına olursa olsun uzaklaştırmak ve Mevlânâ’yı elinden kurtarmak (!) isteyenler bir plan kurup bu iş için yedi kişi seçerler. 1247 yılının Aralık ayında, aralarında Mevlânâ’nın oğlu Alâeddin Çelebi’nin de olduğu rivayet edilen bu yedi kişi medresenin avlusunda pusuya yatar. 

Şems ve Mevlâna bir gece sohbet ederken kapı vurulur ve dışarıdan kalabalık bir güruh; ‘’Şems! dışarı çık'' diye bağırır… Mevlâna yaklaşan acı kaderi sezmişçesine ‘’çıkma’’ diye yalvarır. Şems gülümseyerek cevap verir: "Telaşlanma! Verdiğimiz sözü tutma vakti gelmiştir." diyerek kapıya yönelir.  Mevlâna: ‘’Ne sözü, nereye gidiyorsun niye?'' diye ellerine yapıştığında Şems yıllardır sakladığı sırrını söyler: "Şam’da Rabbime yalvarmış, aşkımı seyredeceğim bir ayna istemiştim Rabbim seni verdi sende seyrettim." "İyi işte seyre devam edelim’’ der Mevlâna. Şems; "Rabbim de bana demişti ki, ‘’O aynayı verirsem ne bağışlarsın?’’ Tereddütsüz şöyle demiştim; ‘’Başımı veririm."

Şems dışarı çıkar. Sadece bir ‘’Allah!!!’’ nidası duyulur. Sonrasında Ay ışığında yerde üç beş damla kan seçilir ama ne baş ne ceset ne de katiller gözükür. Aşk sır olur. Mevlâna’yı sahiplenenler, onu paylaşmak istemeyenler şehit etmişlerdir Şemsi. Ancak Şems'den hiçbir iz yoktur...

Bu son ayrılıktır.  Mevlânâ yine umutsuzca aylarca süren bekleyişe, diyar diyar gezip aramaya başlar. Ama onu maddeten olmasa da manen kendinde bulduğunu şu dizelerle dile getirir:

“Beden bakımından ondan uzağız amma;
Cansız bedensiz ikimiz de bir nuruz;
İster O’nu gör, ister beni...
Ey arayan kişi! Ben O’yum, O da ben”

Şems’in öldürülüşünde rolü olduğundan emin olduğu içindir ki, oğlu Alâeddin öldüğünde onun cenaze namazını kılmaz Mevlânâ!...

Şems-i Tebrizî’nin bize bırakmış olduğu tek eser onun "Makâlât" isimli eseridir. (Şems-i Tebrizî, Makâlât, Ataç Yayınları, 2009) Makâlât konuşmalar demektir.  Mevlânâ’nın Mesnevisi gibi bu eseri de Şems kendisi kaleme almamıştır.  Konya’da bulunduğu iki buçuk yıl boyunca medrese ve camilerde verdiği vaazlardan oluşan bu eser, Mevlânâ’nın teşviki ile müritleri tarafından kaleme alınmıştır. Bu konuşmalar bütünü "Esrar-ı Şems al-Din-i Tebrizî" veya "Hırka-yı Şems-i Tebrizî" ismiyle Mevleviler arasında bilinmekle beraber en yaygın unvanı "Makâlât-ı Şems-i Tebrizî"dir.

Şems-i Tebrizî'yi anlatan çok kitap vardır. Ama içlerinden özellikle Ahmet Ümit'in ''Bab-ı Esrar'' (Doğan Kitap, 2008) isimli kitabı bir başkadır. 

Konya’da, eski adıyla güllük mevkiinde Şems Parkı olarak bilinen alanın içinde eski bir cami ve Mevlânâ’nın "En güzel türbe gök kubbedir" sözünü kanıtlarcasına mütevazı ve sade bir türbe vardır. Herkes Mevlânâ türbesini ziyaret ederken Mevlânâ türbesine yaklaşık on dakikalık mesafedeki bu mekânı pek kimse bilmez. Şems Parkındaki bu türbe, Mevlânâ’yı hakikatin sırlarına ulaştıran bir zatın adını taşımaktadır; Şems-i Tebrizî Gerçi bu türbedeki sanduka boş mudur, Şems-i Tebrizî burada mı medfundur, defnedilmiştir bilinmez.

Konya’daki türbenin dışında Niğde’deki Kesikbaş Türbesi’nin de Şems’e ait olduğu söylenir. Bunlardan ayrı olarak Tebriz’de Geçil denilen mezarlıkta, Hoy’da, Pakistan’ın Multon şehrinde Şems türbeleri vardır. Hoy’daki türbesi ‘Unesco Dünya Kültür Mirası'na aday gösterilmiştir. 

Bu türbelere çeşitli rivayetler atfedilmektedir. Pakistanlıların söylediklerine göre de Şems, Konya’dan bir gece yarısı gizlice ayrılmış, önce Tebriz’e oradan da Hindistan’a gelmiş, meczup ve perişan yıllarca ormanlarda dolaştıktan sonra Multon şehrinde vefat etmiştir.

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” diye söyler Mevlânâ. Mevlânâ’nın söylediği gibi Şems-i Tebrizî’nin mezarı da anlatılan yerlerin hiçbirinde değildir. O âriflerin gönüllerindedir.

Yazımın girişinde Murathan Mungan'ın ''Herkes ve Birkaç Kişi'' isimli şiirinin başlangıcını vermiştim ya... İşte bu şiir şöyle biterdi:

Çığ altında kalan sele kapılan
Aşktan ve acıdan ölen
Bir kaç kişi dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Diğerleri dinler, seyreder, geçer gider
Geçer gider herkes
Hikayelerdir geriye kalan

Evet; çığ altında kalan sele kapılan, aşktan ve acıdan ölen bir kaç kişi dünyayı başka bir yer yapmaya yeter. Aslında onların hikayesidir anlatılan, diğerleri dinler, seyreder, geçer gider, geçer gider herkes. Hikayelerdir geriye kalan...

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN  21 Haziran 2017




Trista Pena


Dün ‘’No Volvere’’ şakısını tanıtırken şunları yazmıştım:

‘’Gipsy King’’; Katalan kökenli İspanyol çingenelerinden oluşan bir müzik grubudur. ‘’Gypsy’’; çingene, ‘’Kings’’; krallar demek olduğuna göre ‘’Gipsy King’’; ‘’Çingene Kralları’’ anlamına gelir. Gelmiş geçmiş en iyi müzik guruplarından biri sayılır. Gitarla aşkın bu kadar iç içe geçtiği bir başka müzik yoktur diye değerlendirilir. Başlı başına ‘’No Volvere’’ şarkısı bunun bir kanıtıdır. Bunun gibi duygu yoğunluğu yüksek daha nice şarkıları vardır. "Trista Pena" şarkısı buna bir önektir. Bir başka yazımda da bu şarkıyı anlatırım!

İşte bu yazım da bahsettiğim, fazla da gecikmeden, sıcağı sıcağına yazmak istediğim o bir başka yazım... Şimdi "Trista Pena"yı anlatma ve dinleme zamanı…

"Trista Pena"; Gipsy Kings'in Mosaique (1989) albümünde buluan en güzel Gipsy Kings şarkılarından birisidir. Özellikle Gipsy Kings tarzı Flamenko müziğini sevenler için essiz bir parçadır Trista Pena...

Trista Pena; dilimize kötü/üzücü kader, kara baht vs şeklinde çevrilebilecek İspanyolca bir tamlamadır. Hüznün gitarla en güzel ifade edildiği, yaz aylarının kalbe, ruha, gönle hitap eden hüzünlü şarkılarından birisidir.

Evet, Haziran biterken dinlenilecek bir şarkıdır Trista Pena. Gecenin bir yarısı demeden, sahur demeden, bu mübarek günlerde bu mübarek gecede bir küffar şarkısıdır demeden, sabah demeden, gündüz demeden, memleket misali hüzün şırınga ediyor demeden dinlenilecek bir şarkıdır Trista Pena...

https://www.youtube.com/watch?v=tcNsG_BrNHI

Osman AYDOĞAN  21 Haziran 2017


Biz söze değil kalbe ve hale bakarız.


Hz. Musa (as) yolda bir çobana rastlar. Çoban, gönlündeki muhabbetin tezahürü olan sözcükleriyle Allah'a yakarmaktadır: "Allahım! Ey Yücelerin Yücesi, sana kul, kurban olayım; çarığını dikip elbiseni yıkayayım, saçlarını tarayıp bitlerini ayıklayayım. Sana süt vereyim. Ellerini öpeyim, ayaklarını ovayım. Uykun geldiğinde yatacağın yeri süpüreyim. Ey bütün keçilerim yoluna kurban olası! Ey hey hey, hey heey diye andığım!"

Hz. Musa (as): "Sen kimle konuşuyorsun? Bu sözleri kime söylüyorsun?" diye sorar. Çoban: "Bizi ve bu yeri göğü yaratanla konuşuyorum." diye cevap verince Musa (as) der ki: "Sen aklını mı kaybettin? Kendine gel! Bunlar ağza alınmayacak sözler. Sen daha Müslüman olmadan kâfir olmuşsun! Çarık dolak sana ve senin gibilere yaraşır. Güneş'e bunlar lâyık görülür mü? Bu sözleri amcana mı, dayına mı söylemektesin? Allah Teâlâ'nın sıfatları arasında beden sahibi olmak, bir şeylere ihtiyacı bulunmak var mıdır?"

Çoban Hz. Musa'ya: "Ey Musa! Bu azarlayıcı sözlerinle benim ağzımı kapattın, canımı yaktın. Üzüntüden perişan bir hale getirdin." deyip bir ah çekerek çöllerin yolunu tutar.

Bunun üzerine Hz. Musa (as)'ya vahiy gelir: "Ey Musa, kulumuzu bizden ayırdın! Sen kullarımı bana yaklaştırmak mı yoksa benden uzaklaştırmak için mi gönderildin? Ben onları farklı karakterde yarattım ve farklı ifade biçimleriyle donattım. Her biri kendi diliyle Allah'ı tespih eder. Allah da onların dilini anlar. Bizim onların ibadetine ve tespihine ihtiyacımız yoktur. Kullarıma ihsan etmek için ibadeti, onları arındırmak için tespihi emrettim. Biz söze değil kalbe ve hale bakarız. Duasında kullandığı sözcüklere değil bize gönülden bağlı mı, gönlüyle yalvarıp yakarmış mı, gönlünde bir ateş tutuşmuş mu, ona bakarız. Ey Musa! Kalbinde aşk ateşini tutuştur da bütün sözleri ve düşünceleri onunla yak gitsin! Âşıklar her an başka türlü yanarlar. Yanıp kül olmuş bir köyden ne haraç istenir ne vergi..."

Bu hikâye Hz. Mevlâna'nın, Mesnevî’sinde geçerdi...

Hüda'yı, Settar'ı, Rezzak'ı dilde sakız, gönülde nâkıs eyleyenlere, İslam'ın özünü ve ahlakını unutup onu şekil dinine sokanlara acep Hz. Mevlâna'nın bu anlatıkları bir şey ifade eder mi?

Osman AYDOĞAN 20 Haziran 2017


Babalar Günü

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.

Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: '’Bu ne oğlum?'’ Oğlu şaşkın, cevapladı: '’O bir karga baba.'’

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: ‘'Bu ne oğlum?'’ Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: '’Baba, o bir karga.’'

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: ‘'Bu ne?'’ Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: '’O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'’

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: '’Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'’

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

'’Bugün üç yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'’

(Alıntıdır)

‘'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.’' (İsra, 23)

Hani bugün de ‘’Babalar Günü’’ ya.. Anımsatmak istedim: Aslında her gün ‘’Anneler – Babalar Günüdür’’

Osman AYDOĞAN 19 Haziran 2017


İki Kardeş Hikâyesi


Şeyh Sâdî Şirazi (1193-1292) Fars şâir ve İslam âlimidir... Günümüz İran topraklarının Şiraz kentinde doğar. Bundan dolayı Sâdî Şirazi (Şirazlı Sâdî) diye anılır.

Şeyh Sâdî Şirazi'nin günümüzdeki en çok tanınan eserleri Gûlistan ve Bûstan'dır. Gülistan; ‘’gül bahçesi’’, Bûstan ise ‘’çiçek bahçesi’’ demektir. Her iki eser daha XIV. yüzyılda Türkçe’ye çevrilmiştir. Günümüzde bu iki eser genellikle beraber yayınlanır: ''Bostan ve Gülistan'' (Nesil Yayınları, 2004) Bûstan’ın önsözü yeryüzünde söylenmiş en lirik edebi parçalardan biri sayılır. Sâdî’nin eserlerinde, çoğunlukla devlet adamlarına ve yöneticilerine yönelik öğretici, öğüt verici bir hava vardır. Toplum düzeni, ahlâk, fazilet, hürriyet konuları eserlerinin başlıca karakterini teşkil eder. 

Şimdi size bu büyük zatın bu kitabında geçen bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. İsmi: ''İki Kardeş hikâyesi'' Beğeneceğinizi umuyorum.. Üzerinde düşünmeniz dileği ile (!)...

***

Doğu taraflarında babaları bir, iki kardeş duydum. Kılıç kullanmada, at sürmede, ordu idaresinde pek mahirlermiş. Babayiğit, cesur, cüsseli, iyi düşünceli, bilgili kimselermiş. Oğullarının marifetlerini gören babaları, ölümünden sonra aralarında savaş çıkmasın diye, ülkesini ikiye ayırıp aralarında pay etmiş. Bir zaman sonra babaları hakkın rahmetine kavuşmuş. Ecel ümit ipini kesmiş, onu yanına almış.

Şehzadelerin ikisi de hallerinden gayet memnun yaşıyorlarmış. İkisinin de epey yüklü hâzinesi, sayısız askeri varmış. Bir başına kalan şehzadeler, kendi görüşlerince yol tutmuşlar.

Biri, isminin hayırla anılması için adalet yolunu tercih ederken; diğeri, daha çok zengin olmak için zulüm yolunu seçmiş.

Âdil şehzade, lütuf ve ihsanı kendine âdet edinmiş, yoksullarla düşkünlere kol kanat germişti. Misafirhâneler, tekkeler, zaviyeler yaptırmış; askerlerine iyi bakmış; yoksullar için aşevleri açtırmıştı. Hakkı, hukuku, adaleti, hürriyeti esas almıştı. O diyarda kul hakkı yemek en büyük suçtu. Adalat ve hürriyet şehzadenin şiarı idi. Şehirleri yerli yabancı ziyaretçilerle dolup taşıyordu. Misafirhaneleri, hanları, hamamları, kervansarayları tepeleme, tıka basa yerli ve yabancı ziyaretçilerle doluydu. Ecnebi müteşebbisler ve tüccarlar ülke ile iş yapmak için sıraya girmişlerdi. Hem devletin hâzinesi dolmuş olmuş hem de ahalisinin kesesi dolup taşmıştı.

Tabi ki böylesi bir memlekette yaşamak çok kolay, zira huzur, sükûn ve refah isteyen herkes oraya koşar. O, iyi adla anılmak isteyen şehzade, güzel huylu, doğru işli idi. Her konuda halkının gönlünü alıyor, gece-gündüz Rabbine şükrediyordu. Karun gelse, o ülkede korkusuzca yürür gezerdi. Padişah, âdil; halk, tok olduktan sonra insan neden suç işlesindi! Kısası, şehzade zamanında kimsenin gönlüne değil diken, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı. Gücünü saltanattan değil, halkından alarak nice padişahların önüne geçmişti. Etrafındaki ulu kimseler bile onun fermanına gönül rızasıyla boyun eğmişti. Halkı refah içinde, huzurlu, mutlu ve mesut idi...

Peki ya ötekisine, hani zulüm ve kötülük yolunu tutan diğer şehzadeye ne oldu?

Bu şehzade hâzinesini tıka basa doldurmak için esnaf ve köylüye ağır vergiler saldı. Kayyumlar vasıtasıyla işadamlarının mallarına göz koydu. Yoksulları daha bir yoksul eyledi. Yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine yoksulları kömür torbaları ve erzak keseleri ile kandırmaya çalıştı. Kendisine bin odalı saraylar yaptırdı. Ülkeyi ''bizler'' ve ''onlar'' diye eşşeğin heybesinden düşmüş Acem karpuzu gibi ikiye böldü. Düşkünleri binbir belaya saldı. Ama asıl kendine düşmanlık etti. Dost kazanacağına habire düşmanlarını artırdı.

Akıllı kimseye malum olur, tutuğu yol hiç de doğru değildi. Hukuku, kadıları, yüksek mahkemeleri, matbuatı ve cerideyi emrine, adaleti ise ayakları altına aldı, kendisine yar olmayan ceridecileri ve muhalefetin mebuslarını mahkum ettirdi. Eşkıya ile küffar diyarlarında müzakereler yaptı, komşu ülkedeki haramilere Teşkilât-ı Mahsusa vasıtasıyla esliha (silahlar) gönderdi, o ülkede karışıklıklar çıktı, bu nedenle de o ülkeden milyonlarca mülteciyi kabul etmek zorunda kaldı, bu mültecilerden binlercesi küffar diyarlarına iltica etmek isterken yollarda telef oldu, kalanlar ise her köşe başında ser sefil dilenci oldu. Ülke içindeki haşhaşilerle ittifaka girdi, onlara ne istiyorsa verdi, haşhaşileri devletin ve askeriyenin en üst mevkiilerine yerleştirdi, adeta devleti haşhaşilere teslim etti, haşhaşilerden olmayan askerlerine uyduruk belgelerle açılan kumpas davalarda müddei umumi (savcı) kesildi ve eski bir erkân-ı harbiye reisini eşkıya başı diye zindana attırdı. 

Canı sıkıldıkça sadrazamlarını azletti, ülkede liyakat değil sadakat geçer akçe oldu. ''Dindar ve kindar nesil'' yetiştireceğim diye ilime sırtını dönü, cehaletin ve cehaletten kaynaklanan şiddetin ekmeğine yağ sürdü. Eşkiyaları telef edeceğim diye şark vilayetlerindeki bazı il ve ilçeleri 7.4 büyüklüğünde zelzele görmüşcesine tarumar etti. Komşu ülke hududu tüm eşkiya tayfasının yol geçen hanı oldu. Ülkenin dört bir tarafında bu eşkıya tayfalarının bombaları patlar oldu. Onar yimişer, kırkar, ellişer, yüzler miktarda insanlar bu bombalarla katledildi. Başlangıçta sözde ''Barış'' diye müsamaha gösterip azdırdığı eşkiya ile mücadele ederken de asker, zaptiye, memur çok şehit verdi. Yetmedi askerlerini komşu ülkeye saldı. Oradan da çok şehit geldi. Ülke sanki Taziye Cumhuriyetine döndü. Ülkedeki asayişsizliği, adaletsizliği, hürriyetsizliği ve zulmü duyan diğer ülkeler alışverişlerini kestiler, iş yapmaz, mal almaz, ziyaretçi göndermez oldular. Köylü, ekmez; esnaf, iş yapmaz oldu. Halk aç ve sefil, kahroldu.

Birde bütün bunların üstüne besleyip büyüttüğü kargalar -pardon- haşhaşiler ayaklanmaya kalkıştılar. Haşhaşilerin kalkışmasını bahane ederek ülkede örfi idare ilan edip istibdat idaresine geçti. İstibdat idaresini de bahane ederek ülke içinde ne kadar muhalif varsa zindanlara tıktı, ne kadar beğenmediği kamu vazifelisi varsa görevinden azletti. Yine istibdat idaresi altında yaptırdığı şaibeli bir oylamayla kendine uygun kanuni esasiyi halkına kabul ettirdi. 

Başlangıçta kendisinin müddei umumi olduğu haşhaşilerin kumpas davalarında; sonrasında da haşhaşilerin ayaklanma girişimi ardından ordusunu tarümar etti, yerle yeksan eyledi. 

Ülke içinde Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin, Yezid’in, Haccac bin Yusuf’un, Kutaybe bin Müslim’in yolunda gitti. Hüda'yı, Settar'ı, Rezzak'ı dilde sakız, gönülde nâkıs eyledi. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye memleketlerine yapılan Haçlı Seferlerinde Papa II. Urbanus’un, Papaz Pierre L'Ermit’in, Godfrey de Bouillon'un, III. Konrad’ın, VII. Louis’in, Friedrich Barbarossa’nın, II. Filip’in, Richard’ın, II. Henry’nin, Papa III. Innocentius’un, II. Friedrich’in, IX. Louis’in, Sen Louis’in ve I. Edwardi’nin müttefiki ve onların eşbaşkanı oldu.

Eskiler; harici siyaset dost kazanma sanatıdır derlerdi. Ancak bu kuralı unutarak bütün düveli muazzamayı, düveli tıfılı ve düveli ahbarı kendine düşman eyledi, etrafında dost bırakmadı. Bu duruma ''Değerli yalnızlık'' diye teselli aradı. Dâhili siyaset ülkede sulhu, huzuru ve sükûnu sağlamak içindi. Ancak güttüğü siyaseti ile memleket dâhilinde huzur ve sükûn da bırakmadı. 

Kendisine karışmasın diye icraatları ile dostlarını uzak tuttu, düşmanlarını kazanmak için yakınlarına aldı. Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi, uzakta tuttukları dostları da düşman oldu. Sonunda herkesi düşman safında birleştirmeye muvaffak oldu. Vaziyetin vehametini görünce de durumu düzeltmek için bir rakkas gibi döndü durduysa da kâr etmedi. 

Her müstebidin başına geldiği gibi ikbal ve saadet bitince de, düşman orduları hücuma geçti. Ülkeyi perişan ettiler. Feleğin sillesi şehzadenin kökünü kazıdı, neyi varsa elinden aldı. Düşman atlarının toynaklarından çıkan toz, ülkenin bir ucundan diğerine, taaaa göğe kadar uzandı.

Şehzade perişan haldeydi. Hiçbir ahdine vefa göstermemişken; şimdi kimden, ne vefa bekleyecekti! Vergi toplayacak, para alacak halkı da yoktu ortada. Ahalinin bedduaları şehzadenin yakasını bırakmadı. Zorbalık yaparak yaşadığından, iyilerin yolunu hiçbir zaman tutmadı.

Şehrin ileri gelenleri toplanıp yurtlarını istila eden düşman şahının huzuruna çıkarak ona şöyle seslendiler; “Bahtiyar olasın. O zorbanın artık devri bitti. Düşüncesi yanlış, sezgisi hatalıydı. Adaletle hükmetmek dururken, çareyi zulmetmekte aradı.”

İki kardeşin hikâyesi işte böyle! Biri, iyi adla anılırken; diğeri, kötü adıyla rezil oldu. Kötülerin akıbeti asla iyi olmaz.

Şeyh Sadî Şirâzî, Bostan ve Gülistan, Nesil yayınları, 2004

Osman AYDOĞAN 18 Haziran 2017



Hidayeti kim verir Derviş?


Tekkesinde okuduğu, yaşadığı, öğrendiği ve fark ettiği hakikatlerin belli bir düzeye eriştiğini düşünen dervişlerden biri yollara düşer. Yıllar önce ayrıldığı dostlarını, akrabalarını, arkadaşlarını ve yeni simaları ziyaret edecek, onların ahval ve şeraitini seyredecek, gerektiğinde onlara öğrendiklerini aktaracak ve onlara doğru yolu gösterecektir. 

Önce teyze mesabesinde görüp sevdiği, anne yarısı saydığı bir hanıma uğrar. Misafir kaldığı süreçte teyzenin hiç değişmediğini, yıllar öncesinin titizliğini koruduğunu görür. Titizlik ne kelime, hatta hamaratlık da ne? Takıntı derecesine gelmiş bir ev düzeni ve temizlik tutkusu! Çekyat köşesine konan kırlentlerin gülleri yukarı gelmeli! Sofrada kaşık ve çatallar askeri nizamda durmalı! Misafir varken çocuklar çıt çıkarmamalı! Hatta mümkünse çocuklu misafir alınmamalı ki yastıklar devrilmesin, minderler zedelenmesin!..

Teyzenin halini seyreden derviş kendi kendine mırıldandı: ''Titizlik fitili ile kendi cehennemini ateşlemiş, bir güzel yanıyor! Azap çektiği belli ama sebebinden habersiz… Acı çekiyor ama putunu kırması da kolay değil..''

Değerli bir büyüğünün sözlerini hatırladı: ''Herkesin kötü saydığı özelliklerimizi kabul etmek ve değiştirmek kolaydır. Ama asıl zor olan; iyi sandığımız, hatta bizi temayüz ettirdiğine, bize vasıf kattığına inandığımız özelliklerimizdir bizi Hak'tan perdeleyen !..''

Bu sözleri düşünürken teyzesine döndü: ''Teyze seni yormuyor mu titizlik? Çocuklar, temizlik, misafirlik yormuyor mu? Hem bunca titizlik kötü değil mi?..''

''Asla'' dedi teyze. ''Titizlik niçin kötü olsun? Hem Allah temizliği emrediyor. Rasulullah temiz olanları seviyor. Benim hiçbir aşırılığım yok, insanlar paspal ve pis!''

''İyi ama, bu titizlik seninle çocuklar ve misafirler arasına perde çekmiyor mu? Seni bazı kişilerden uzak tutmuyor mu? Onlar da Allah Kulu değil mi?'' diye sordu derviş.

Teyze anlayacak gibi değildi: ''Bak evladım, temiz ve düzenli olmayandan hayır gelmez. Öyle misafir olmaz olsun!.. Çocuk da çocukluğunu bilecek!.. Şımarık şeyleri hiç çekemem!..''

Derviş teyzesinden ayrılırken şunları yazdı güncesine: ''Temizlik ve titizliğin bir insanı cehenneme sokacağını söyleseler inanmazdım. Demek; iyi sandığımız şeyler perdemiz ve azabımız olabiliyormuş. Bu derece titiz olmasa, azıcık esnese, çocukları daha çok sevecek, daha çok insanın gönlüne girecekti teyzem. Ama O, kendi dünyası ve kuralları ile yalnız yaşamayı seçmişti. Cehennem gibi bir yaşam olduğunu fark edemeden!''

***
Bir başka dosta yol uğrattı. Geniş bir çevresi, hatırı sayılır çalışmaları, emekleri vardı. Tecrübeliydi. Büyüktü. Saygındı. Saygınlık bekliyordu. Beklediği şeyler olmadığında köpürüyor, bir şekilde ortamı geriyor, etrafına çekilmezlik çemberi örüyordu. Hep yanlış yoldaydı insanlar. Oysa O doğrusunu öneriyor ama en yakınları bile takmıyordu.

Sabırla dinledikten sonra derviş söze girdi: ''Acaba hiçbir şey beklemeseniz insanlardan nasıl olur? Hatta saygı bile beklemeseniz! Nasılsa görmüş geçirmişsiniz. Bırakın anlamasınlar. Bırakın saymasınlar. Siz biliyorsunuz ya, yetmez mi?''

''Yetmez!'' dedi O Büyük, ''Yetmez! Saygı olmadan edep olmaz, edep olmadan da mesafe alınmaz.''

Derviş: “İyi ama bakın bu durum sizi üzüyor farkında mısınız?..”

''Ben onlara üzülüyorum, hakikati görmüyorlar diye'', dedi öteki.

Derviş biraz daha ileri giderek: “Onların hakikati görmemesi mi, yoksa beklediğiniz saygıyı göstermemeleri mi sizi üzüyor?.. Bunu iyice düşündünüz mü?..”

Ummadığı bir şey oldu. Epeydir görüştüğü o dost volkan gibi patladı: ''Ukalalık istemez!... Sen giderken biz geliyorduk. Senin yaşın kadar benim rahle-i tedrisim var, anlıyor musun?..''

Derviş usulca müsaade istedi… Bu dostunu da ilim ve emek kılıfı geçirilmiş beklenti cehennemi yakıyordu. Yanmasın isterdi ama O bunda ısrarlı ise ne yapabilirdi ki?..

***
Son olarak bir gençle çay içimi oturacaktı. Delikanlının sorunları vardı. Gençler nasihati ve tecrübeyi pek takmaz ama anlaşılmak da isterlerdi. Genç, hayal ve ideallerden bir dünya kurmuştu kendine. Öylesine uçuk, öylesine gerçek dışı idi ki hayalleri; günün birinde yıkılacak, yıkıldığında da acı çekecekti. Onu da sabırla dinledi derviş. Her derdine hak verdi.

Kendisine sıra gelince cümleleri özenle seçerek söze girdi: ''Gençsin, idealistsin, haklısın ama Allah sisteminde uçuk hayallere ve ideallere yer yok. Sistem işliyor. Sistemin kurallarına uyar ve mekanizmayı kavrarsan acı çekmez, hedeflerine de bir bir varırsın Allah’ın izni ile…''

Daha sözünü bitirmemişti ki genç patladı: ''Bana o kavramlarla ve öyle yazıp konuşanların ağzı ile anlatma! Sevmiyorum!.. Sistemmiş, mekanizma imiş, sünnetullahmış açmaz beni!..''

''Kişiyi bırak, sana açtığı yola ve ilme, manaya bak!'' dedi ise de dinletemedi.

Bu genç de özden çok kişilere, kavramlara takmış, kavram ve kişilerden bir cehennem tutuşturmuştu. Derviş usulünce vedalaşıp oradan da ayrıldı.

***
Tekkesine döndüğünde olanları mürşidine anlattı derviş: ''Efendim, alemi bir dolaşayım dedim. İnsanlar kendilerine cehennem kurmuşlar. Ateşten çıkmaları an meselesi. Ufak bazı noktaları bir görseler dünyada cennet yaşayacaklar. Ama hiçbirine gösteremedim. Onları ateşten çıkaramadım efendim. Bitkinim ve çok üzgünüm.''

Mürşidi uzun uzun baktı gözlerine. Büyükler kısa ve öz konuşurdu. Öyle yaptı:

''Demek bizim küçük derviş hidayet dağıtmaya soyundu öyle mi?.. Hidayeti kim verir derviş?..''

''Allah efendim, sadece Allah!..''

''Öyleyse?...''

''Anlıyorum Efendim bağışlayın!..''

''Seni Allah bağışlasın. Haydi geç hücrene de iyi bir tövbe et, sonra gel bugünkü Kur’an dersini ver!..''

Derviş hücresine geçti. Abdestini aldı, seccadesine oturdu ve tövbe etti Rabbine.

Gözlerinden iki damla yaş süzülürken şöyle niyaz ediyordu derviş: ''Nâr da senin nûr da!.. Cennetin kadar cehennemin de güzel… Bağışla beni sistemine kafa tuttum! Sadece dostlarım yanmasın, kurtuluversinler istemiştim. Hidayet sendendir. Nâra seçtiklerin de, nûra seçtiklerin de güzel… Ben kimim ki?... N’olur bağışla!'' (Alıntıdır)

***

Hidayet, İslam dini terimidir. . Hidayet; Hakkı hak, batılı batıl olarak görüp doğru yola girmek, doğru yola ulaşmak, dalâletten ve batıl yoldan uzaklaşmak, iman etmek anlamındadır. Kur’an’ı Kerim’de birçok ayette yer alır. Bu ayetlerden bir kısmı şu şekildedir:

‘’Rabbimiz, her şeye bir özellik veren, sonra da hidayet edendir (doğru yola eriştiren) (Taha, 50)

‘’Allah, dilediğini doğru yola hidayet eder, iletir.’’ (Bakara, 213)

‘’Dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğine de hidayet eder. (doğru yola, İslamiyet’e kavuşturur.) (Fatır, 8)

‘’Allah, dilediğine hidayet verir. (İslamiyet’e ulaştırır), dilediğini dalalette bırakır.'' (İbrahim, 4)

‘’Gerçek hidayet Allah'ın hidayetidir.'’ (Bakara, 120)

“Şüphesiz hidayet, Allah’ın hidayetidir.’’ (Ali İmran, 73)

Bu ayetlere göre hidayet Allah'a mahsustur. Hidayete sadece ve sadece Allah erdirir.. Kullara mahsus bir şey değildir...''Allah hidayete erdirsin'' duası; Allah doğru yola yöneltsin ve doğru yol üzerinde sabit kılsın, gerçek kurtuluşa ve feraha eriştirsin manasında bir duadır...

Hayrın ve şerrin Allah'tan olması cihetiyle, insanları hidayete erdiren ve dalalete düşüren de ancak O'dur. İnsanlar birbirinin hidayet ve dalaletine örnek davranışlarıyla sadece vesile olurlar. 

Hidâyet vermek sadece Allah’a aittir. İnsanlar kimseye hidayet veremez...

Ama heyhat!

Etraf ne yazık ki kendisini Huda yerine koyup insanlara hidayet vermeye kalkan, hatta bu yönde baskı yapan ham ervahla, gafil sofularla ve çiğ siyasetçilerle doludur …

Yüce Allah onları da hidayete erdirsin!

Osman AYDOĞAN  17 Hairan 2017




Nalıncı Baba
Nalıncı Memi Dede

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Nalıncı Memi Dede’den şöyle söz eder:

Nalıncı Memi Dede, Bergamalı‘dır. Unkapanı Araplar Camii karşısında bir dükkânda nalıncılık yapar. Ölümünden sonra da bu dükkân, nalıncılık işinden başka bir iş kullanılamaz. Abdi Çelebi, hayatında eline keser almadığı halde bu dükkâna girince nasıl olduğunu anlayamadan usta bir nalıncı oluvermiştir.

O tarihte Unkapanı’nda büyük bir yangın çıkar. Binalar ahşap olduğundan toptan yanar. Hatta benim evim de o yangında çok büyük zarar görmüştü. Ama Nalıncı Dede’nin dükkânı tahtadan yapılmış olduğu halde, ortada sapasağlam kalmış, herkesi şaşkına çevirmişti. Üstelik yangın sırasında Nalıncı Hüseyin dükkânda çalışmaktaydı. “Her taraf yanıyor, kaç da canını kurtar!” dediklerinde: “Burası, benim dedemin dükkanıdır. Beraber yanarım, yine çıkmam “, diyerek ateş içinde kalır. Gerçekten yangın biter ama bu dükkân yanmaz. Zamanla buranın değeri artar. Küpeli denilen bir Yahudi, dükkan sahibine birkaç akçe fazla vererek Hüseyin Çelebi‘yi dükkandan attırır. Bir gün kepenkleri açarken dengesini kaybeder, başı üzerine düşerek ölür. Yani o dükkânı nalıncılık haricinde kullanmak hiç kimseye nasip olmaz.

Anlatılır ki: Memi Dede, öldüğü gece Sultan III. Murad‘ın rüyasına girer ve şöyle seslenir: ‘’Cenaze namazımı Fatih Camii’nde kılmaya hazırlan. Beni evimde toprağa ver. Üzerime bir türbe, yanıma bir tekke ve bir çeşme yaptır. Dünyadan elli sene su içtim.”  

Memi Dede, gerçekten evinin olduğu yere gömülür. Gereken yapılır. (Evliya Çelebi – Seyahatname’sinden)

Sultan III. Murad‘ın rüyasından sona olanların ayrıntısını pek çoğumuz okumamıza, bilmemize rağmen Evliya Çelebi’nin anlattığı bu önceki vakayı pek bilmeyiz. Bundan sonrasını bilmenize rağmen, en azından bilmeyen okuyucular için ben yine de anlatayım…

Nalıncı Memi Dede’nin hikâyesi şöyle:

Sultan III. Murad Han yukarıda bahsedilen rüyayı gördüğü günün sabahı, bir anlam veremediği bu rüya dolayısıyla tuhaf bir hal içindedir. Vezir- i âzam Siyavuş Paşa padişahın bu halini görünce merak eder ve sorar:

“Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?”
Padişah: “Akşam garip bir rüya gördüm.” der.
Vezir: “Hayırdır inşaallah efendim!?”
Sultan Murad Han: “Hayır mı, şerr mi öğreneceğiz inşaallah!. ”
Vezir: “Nasıl yani?” diye sorar.
Padişah vezire: “Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. ”

Tebdil-i kıyafet ederek iki molla kılığında çıkarlar yola.  Sultan Murad hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir.  Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağıya inip Unkapanı civarında durur.  Etrafına dikkatle bakınır.

İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Tebdil-i kıyafet içindeki Padişah çaktırmadan oradakilere sorar: “Kimdir bu yerde yatan?”

Ahali: “Aman hocam hiç bulaşma, ayyaşın sefilin biri iste!”
Padişah: “Nerden biliyorsunuz öyle olduğunu?”
Ahaliden biri atılır: “Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuzdu.”
Bir başkası ayrıntıya girer: “Biliyor musunuz, aslında iyi sanatkârdı. Nalının hasını yapardı.  Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcardı. Hem şişe şişe şarap taşırdı evine…  Hem de nerde namlı, mimli kadın varsa takardı peşine ve evine götürürdü.”
Ahali içinde yaşlı biri oldukça öfkelidir ve söze karışır: “İsterseniz komşulara sorun bakalım, onu bir cemaatte gören olmuş mu?”

Bunları anlattıktan sonra mahalleli döner ardını çekip gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar cenazenin başında tek başına… Tam vezir de toparlanıyordur ki, Sultan Murad onun yolunu keser: “Dur vezir nereye?” der.

Vezir Siyavuş Paşa: “Bu adamdan uzak durmak istersiniz diye düşündüm Sultanım.”
Padişah: “Hayır olmaz öyle şey! Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz, rüyamın bir hikmeti olmalı.. Hem şöyle veya böyle halkımızdır. Defin işini tamamlamak gerek,” der.
Veziri: “İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.” der.
Padişah vezirine itiraz eder: “Olmaz vezir, rüyadaki hikmeti çözemedik daha…”
“Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?” diye sorar vezir..
Padişah: “Mollalığa devam edeceğiz. Cenazeyi kaldırmalıyız.” der.
Vezir şaşkınlık içinde: “Aman efendim, nasıl kaldırırız?” diye sorar.
Padişah: “Basbayağı kaldırırız işte!” diye çıkışır.

Vezir bunun çok zor olacağı konusunda Sultan Murad’ı ikna etmeye çalışır: “Yapmayın, etmeyin Sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Kefenlenmesi, gömülmesi falan…” Padişah vezirin sözünü keser ve: “Merak etme, ben hallederim hepsini…” der.

Vezir bakar ki Padişah kararlı: “Şurada bir mahalle mescidi var ama, bilmem ki?!!” diye kararsız düşünürken Padişah: “Fatih Camii’nde kılacağız namazını” der.

Çünkü rüyasında böyle denmiştir kendisine… Ve gelirler camiye…  Vezir sağa sola koşturur.  Kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa…  Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar, ki nâş ayan beyan güzelleşir sanki.  Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sarhoşlara benzemez.  Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Sultan Murad’ın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de tabii ki. . .

Böylece meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar, namazını kılarlar. Sıra gelir defin işlemine… Vezir sorar: “Sultanım, nereye defnedeceğiz?” Padişah: “Evinin bahçesine… Sen bir koşu gidip adresini araştır, öğren gel” der…

Vezir sorar soruşturur ve evin adresi öğrenilir. Cenazeyi yüklenip giderler. Eskimiş küçük bir ahşap evin kapısını çalarlar. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Kadına kocasının öldüğünü alıştırarak haber verirler. Kadın sanki bu vefatı bekler gibidir. Ama yine de gözyaşlarını tutamaz.

Neden sonra Padişaha: “Hakkını helâl et evladım. Belli ki çok yorulmuşsun.” der.
Padişah: “Helal olsun... Ama bahçenizde bu cenazeyi defnecek yer var mı?” diye sorar…
Yaşlı kadın: “Evet, bizim bey mezarını kazıp hazırlamıştı. ‘Beni buraya defnetsinler hanım’ demişti.”

Bunun üzerine Padişah ve veziri cenazeyi bahçede kazılan yere defnederler. Defin işlemi bitince Padişah yaşlı kadına: “Bana biraz rahmetliden söz eder misiniz?” der.

Yaşlı kadın tabii dercesine hüzünle sallar başını ve anlatmaya başlar: “Evladım, rahmetli bizim efendi bir âlemdi, vesselâm… Akşamlara kadar nalın yapardı.  Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip helâya dökerdi.”
“Niye?” diye sorar Padişah…
Yaşlı kadın: “Müslümanlar içmesin diye. . . ”
Padişah şaşkınlık içinde: “Hayret!!..” der.
Yaşlı kadın devam eder: “A oğul bu da bir şey mi? Başka tuhaf şeyler de yapardı.”
Padişah merakla: “Ne gibi?” diye sorar.
Yaşlı kadın: “Nerede malûm kadınlardan bulsa, hemen ücretlerini öder, eve getirirdi.  ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek...” deyip, bana da onlara dinimizin gereklerini anlatmamı tembih eder ve evden çekip giderdi. Sabaha kadar o kadınlara dinimizin vecibelerini anlatırdım”
Sultan Murad Han iyice şaşkınlık içinde kalmıştır. “Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…” diye söylenir.
Yaşlı kadın: “Evladım, milletin ne sandığı umurunda değildi ki onun…  Zaten namazı da mahalleliyle kılmaz, uzak mescidlere giderdi.  ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı, ki tekbir alırken Kâbe’yi görmeli’ derdi…”

Sultan Murad Han rüyasının hikmetini yavaş yavaş anlamaya başlamıştır. Ama yaşlı kadının sözünü kesmez. Kadın devam eder:

“Hatta bir gün ona; ‘Bana bakasın efendi! Sen böyle yapıyorsun, ama dedikodular aldı başını gidiyor. Komşular kötü belleyecek seni, inan cenazen ortada kalacak’ demiştim… O da ‘merak etme hanım, kimseye zahmet vermeyiz. Mezarımı bahçeye kazdım, oraya defnedersiniz’ demişti. Ben de ona; İyi de seni kim yıkasın, namazını kim kılsın, kim kaldırıp gömsün dedim.”

Padişah konuşmanın burasında çok heyecanlanır ve sorar: “Peki o ne dedi?”

Yaşlı kadın: “A oğul, dedim ya bizim bey bir tuhaftı. Önce uzun uzun güldü, sonra da dedi ki; ‘Allah büyüktür hatun, padişahın işi ne?’…”

….

Allahü tealanın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammed’e dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar müminlere. Bir seher vakti göz yaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar. 

İşte Nalıncı Baba o adsız şansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Memi Efendi’dir. Bergama' lıdır.1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Harabzade camii karşısındadır. Sultan Murad da üç sene sonra rahmet-i Rahman’a kavuştu. (Alıntıdır)

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN 17 Haziran 2017


Kötülük


Bağdat Halifesi El Memûn (Harun Reşid’in oğlu) atlara çok meraklıydı. Büyük bir hara kurmuş, değerli atlar yetiştiriyor, başkalarının yetiştirdiği atları da alıyordu. Bir gün çok güzel bir Arap atı getirdiler, El Memûn atı görür görmez hayran kaldı, oldukça yüklü bir para verip satın aldı. Artık hep bu ata biniyordu.

At o kadar güzel ve alımlıydı ki, bütün Bağdat atı izliyor, konuşuyordu. Bağdat'ın varlıklı ve etkili kişilerinden biri olan Ömer de at seviyordu ve El Memûn'un atına tam anlamıyla kafayı takmıştı. Önce gitti, ödediği paranın iki katını önerdi, ama ret cevabı aldı. Üç katını önerdi, El Memûn'un cevabı yine "hayır" oldu. Atını seviyordu ve satmayı kesinlikle düşünmüyordu. Ömer ise bu atı ele geçirmekten başka bir şey düşünmüyordu.

Bir gün halifenin tek başına şehir dışına çıkacağını öğrendi Ömer. Bir plan yaptı. Halife şehir dışında atının üzerinde keyifle ilerlerken yolun kenarında eski püskü giysiler içinde, yüzü sarılı, hasta gibi kıvrılmış bir dilenci gördü.

El Memûn iyi biriydi, aslında Ömer'den başkası olmayan dilenciyi o halde görünce üzüldü, atından indi, yanına gitti. "Haydi, gel" dedi, "Yakında bir saray var, seni oraya götüreyim, yedirsinler, içirsinler, derdine baksınlar..." Dilenci titrek bir sesle "Sağolun efendim, ama günlerden beri ağzıma bir şey koymadım, yürüyecek takatim yok" diye cevap verdi. Bunun üzerine halife dilencinin koluna girdi, onu kaldırdı ve atının üzerine oturttu. Titrek dilenci oturur oturmaz dirildi, dikildi ve atı mahmuzlayıp koşturmaya başladı.

El Memûn o anda dilencinin atını almak için uğraşan Ömer olduğunu anladı ve arkasından koşarak durması için bağırmaya başladı. Ömer bir süre daha atı koşturduktan sonra arkasından koşmaya devam eden El Memûn'un "Dur, sadece bir şey söylemek istiyorum" diye bağırdığını duydu. Merak etti ve uygun bir mesafede atı durdurdu.

El Memûn önce biraz soluklandı sonra konuşmaya başladı: "Atımı çaldın, şu anda seni durduramam, elimden bir şey gelmez. Ama senden önemli bir şey istiyorum. Atım sende kalsın ve istediğimi yaparsan geri almak için de herhangi bir şey yapmayacağım." "Nedir isteğin?" diye sordu Ömer.

"Atımı nasıl, hangi kurnazlıkla ele geçirdiğini sakın kimseye anlatma, bu olay ikimizin arasında sır olarak kalsın." diye cevap verdi El Memûn. Ömer şaşırdı, "Neden?" diye sordu. ‘’ İtibarının sarsılmasında mı korkoyursun?’’ "Hayır’’ dedi El Memûn ve anlattı: ‘’Ondan korkmuyorum. Sen bu olayı anlatırsan bu olayı bütün Bağdat, hatta çevre şehirlerdekiler bile duyar. Başkaları da seninle aynı kurnazlığı yapmaya kalkar. Ama asıl kötülük yol kenarında bekleyen hasta ve fakir insanlara olur. Korkum şu ki; bu olayı duyanlardan hiçbiri artık yol kenarında bekleyen aç ve hasta insanlara yardım etmek için durmaz. Hatta benim başıma gelen onların da başına gelmesin diye hızlanıp, geçer giderler..." (Alıntıdır)

Günümüzde Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin, Yezid’in, Haccac bin Yusuf’un, Kutaybe bin Müslim’in yolunda giderek; Hüda'yı, Settar'ı, Rezzak'ı dilde sakız, gönülde nâkıs edenler; yüce dinimizi siyasetlerine alet edenler; Hak'kı, hakkı, hukuku ve adalati katlederek İslamın ahlâk boyutunu unutup İslamı sadece ibadet boyutuna indirgeyenler ve o ibadetleri de gösterişe, lükse ve sefahate dönüştürenler; İslamı sadece içki içmemeye, domuz eti yememeğe ve saç örtmeye indirgeyenler; haramı, kul hakkı yemeği, haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik yapmayı, hırsızlık, yolsuzluk, kumpas, fitne, riya, yalan, dolan, namussuzluk, tecavüz, lüks, israf, sefahat, kibir, kin ve nefreti sanki İslamda günah değilmiş gibi, hatta hatta İslamın gerekleriymiş gibi algılatanlar; Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye karşı yapılan Haçlı Seferlerinde Friedrich Barbarossa’nın müttefiki olanlar (‘’Haçlı seferi’’ tabiri bana ait değil, bu tabiri bizzat Üçüncü Haçlı Seferi Kumandanı Richard the Lionheart, - pardon - Onuncu Haçlı Seferi Kumandanı George Bush söylemişti.)  ve tüm bunların bir sonucu olarak İslam coğrafyasını insanlarının ülkelerini bırakıp Batı'ya iltica etmeye çalıştığı, kalanların ise birbirini boğazladığı bir mezbahaneye dönüştürenler keşke Müslüman olduklarını söylemeselerdi. 

El Memûn gibi benim de benzer korkum şu ki; bunları göre göre, bunları duya duya, bunları yaşaya yaşaya bu gidişle ümmet-i Müslimin dinden soğuyacak… İşte asıl ben bundan korkarım...

Çünkü İslama yapılacak en büyük kötülük budur!

Osman AYDOĞAN  16 Haziran 2017


Kabağın Sahibi


Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele konusunda epey mesafe kat etmiş.. Meşrebinin usûlünce bundan sonra belki de ya Kalenderî ya da Melami olacaktır. Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan soyunacaktır. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ve bir asa taşımaktan ibaret değildir elbette. Her türlü gösterişten arınmak gereklidir… Saç, sakal, bıyık, kaş… Ne varsa hepsinden... Derviş, usûle uygun hareket eder, soluğu mahalle berberinin koltuğunda alır.

''Vur usturayı berber efendi'' der. Berber, dervişin saçlarını köpükler, itina ile kazımaya başlar. Derviş aynada kendini seyretmektedir. Kafasının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın belalı bir kabadayı naralar atarak girer içeriye. Doğruca dervişin yanına yaklaşarak, başının kazınmış kısmına okkalı bir şaplak atar ve : ‘’Kalk bakalım kabak efendi, kalk da tıraşımızı olalım’’, diye kükrer. Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz. Ses çıkarmaz, usulca bir derviş edasıyla çekilir köşeye. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.

Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat belalı kabadayı tıraşı bitene kadar sürekli aşağılar dervişi, inanışını ibadetini taatını…… “Kabak aşağı, kabak yukarı…”

Nihayet tıraş biter. Bıyıklar yağlanmış kokular sürülmüştür. Kabadayı koltuktan kalkınca tekrar döner dervişe, başının kazınmış kısmına okkalı bir şaplak daha atar ve koltuğu gösterir. ‘’Otur kabak efendi…’’ der.

Kabadayı dükkândan çıkar. Dükkân meyilli bir yol üzerindedir. Henüz birkaç adım gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri ok karnına dalıverir kabadayının. Kabadayı oracıkta bir kurbağa gibi serilip kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın mı şaşkın…

Berber bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar: ‘’Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?’’ Derviş mahzun, düşünceli cevap verir: ‘’Vallahi gücenmedim, alınmadım söylediklerine, yaptıklarına, nefsime ağır da gelmedi hatta hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, bu kabağın da bir sabısı (sahibi) var. O'na dokunmuş olmalı.’’  (Alıntıdır)

Seyyid Nesimî de boşuna söylememişti zaten:

‘’Çün bildin mü`minin kalbinde Beytullah var,
Niçin izzet etmedin, ki ol evde Allah var?.
Her ne var âdemde var, âdem’den iste Hak'kı sen!.
Olma iblis-i şakî, âdemde sırrullah var!."

Yüce Allah her haksızlığın karşılığını bazen anında verir bazen de zamana bırakır ancak öte dünyaya bırakmaz. Bu nedenle eskiler derdi ki ‘’Allah ihmal etmez, imhal eder''. (imhal etmek; zamana bırakmak) Bakınız etrafınıza! Tonlarca örneklerini görmüyor musunuz?….

Gerçi bunlar yüzlerce yıldır söylenen, bilinen, anlatılan gerçeklerdir. Ancak insanoğlu bir türlü anlamak istemez. Yunan stoacı filozof Epiktetos da bu gerçeği teeee yirmi asır önce görmüş ve şöyle söylemişti:

"Kader eninde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar. Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder. Ektiğini biçer. Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz. Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz. Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilir..."

''Kul hakkı'' diye aslında anlamını da pek bilmeden çok sık kullandığımız bir kavram var ya... İşte burada kastedilen ''hak'', ''Allah'ın hakkı''dır ''Allah'ın hakkı''...

Bütün kabakların da sabısı Yüce Allah da hakkını öte dünyaya bırakmıyor zaten....

En fazla da imhal ediyor!

Osman AYDOĞAN  15 Haziran 2017


Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlâna
Haram Para

Adamın biri, kötü yoldan kazandığı parayla bir inek satın almış. Sonra yaptığından pişman olmuş. İyi bir şey yapmak için ineği Hacı Bektaş-ı Veli'nin dergâhına bağışlamak istemiş. O zamanlar dergâhlar aşevi görevi de görüyormuş. Gitmiş Hacı Bektaş-ı Veli'ye danışmış. Hacı Bektaş-ı Veli, “helal değil” diye ineği geri çevirmiş.

Bunun üzerine Mevlâna dergâhına gitmiş. Derdini anlatmış, isteğini dile getirmiş. Mevlâna hediyeyi kabul etmiş. Adam daha önce Hacı Bektaş-ı Veli'nin bu ineği kabul etmediğini söylemiş. Mevlâna'ya da bunun sebebini sormuş. Mevlâna, “Biz bir karga isek Hacı Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden biz senin hediyeni kabul ederiz. Ama o kabul etmeyebilir.” demiş.

Adam üşenmemiş kalkmış Hacı Bektaş-ı Veli'nin dergâhına gitmiş. Hacı Bektaş-ı Veli'ye, Mevlâna'nın kurbanı bağışı ettiğini söylemiş. ‘’Bunun sebebini bir de siz açıklar mısınız?’’ diye sormuş. Hacı Bektaş-ı Veli de şöyle söylemiş: ”Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlâna'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir. Ama onun engin gönlü kirlenmez. Onun için, hediyeni kabul etmiştir.”

Bu menkıbe, iki zatı da yücelten engin düşünce tarzının bir sonucudur. Tasavvuf anlayışının özüne de uygun bir durumdur. Her ikisinin eserleri incelendiğinde şu gerçek ortaya çıkar. Kur'an hükümleri, özüne ve muhtevasına halel getirilmeden kendi üsluplarına göre değerlendirilmiştir. Mevlâna'nın ''Mesnevi'' ve Hacı Bektaş-ı Veli'nin ''Makalat'' isimli eserleri; ayet ve sünnetin Mevlâna ve Hacı Bektaş atarfından birer yorumları şeklindedir. Her konu bu iki temel kaynak alınarak açıklanmıştır. Her açıklanan mevzuda Kur'an ve sünnetten örnekler verilmiştir.

Aynı hamurla yoğrulmuş, aynı kaynaktan su içmiş bu iki şahsiyet, medeniyetimizin baş mimarları olma şerefini elde etmişlerdir. Mevlâna Hazretleri: “Ne olursan ol, gel…” derken Hacı Bektaş-ı Veli: “Yolumuz; ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.” demiş. Yunus Emre ise: “Sevelim, sevilelim; bu dünya kimseye kalmaz.” düsturunu baş tacı yapmıştır. (Alıntıdır)

Günümüz insanlarının manevi miraslarına sahip olduğumuz bu şahsiyetlerin özelliklerine sahip olmayışı ne hazindir. 

Bu manevi mirasın özünü anlayamayan günümüzün Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu, haram parayla da hacca gidilebileceğini söyleyerek; ‘’haram parayla hacca giden kişinin haccı sahih olup, üzerinden hac yükümlülüğü kalkmış olur’’ fetvasını verebilmektedir.  Fetvanın devamı, açıklaması, önü, arkası, gerekçesi var ama artık olan olmuş, verilmek istenilen mesaj verilmiştir. Hikâyede geçen köylü hiç olmazsa haram parayla aldığı inekten kurtulmak için çare ararken Diyanet İşleri Başkanlığı “Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir?” sorusuna işte bu şekilde fetva verebilmiştir.  

Sonuçta devrin özelliklerine ve karakteristiğine uygun bir fetva verilmiştir. 

Kirlenen bu mülkün sadece sadece havası, suyu, toprağı, ticareti ve siyaseti değildir. 

Daha hazin olanı ise işte budur!

Osman AYDOĞAN  14 Haziran 2017


Dünyanın en bedbaht insanı!


Günün birinde yolu bir dergâha düsen kendi halinde bir adam, dergâhta, bir Mevlevi ile bir Bektaşi''nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler.

Erenler başlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışır. Adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giysilerine takılır.

Mevlevi'nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de kapatmaktadır. Bektaşi'nin kıyafetinde ise tam tersi bir durum vardır. Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır.

Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister. Büyük merakla, önce Mevlevi'ye sorar: "Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun; bunun özel bir sebebi var mı?"

Mevlevi hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır. İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire sekline getirir ve şöyle der: "Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız."

Yanıttan oldukça hoşnut olan adam aynı merakla bu kez Bektaşi''ye döner: "Peki ya siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa? Siz insanların günahları ve ayıplarını örtmez misiniz?"

Bektaşi kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der: "Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz."

Özetle;

Seveceksen öylece, olduğu gibi sev! Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur. Birincisini zaten bulamazsın, ikincisinde ise, bulduğun her kusur, öğrendiğin her ayıp sahibini değil, seni çirkinleştirir. Her ikisi de seni mutsuz eder. Birincisini bulamadığın için, ikincisini ise bulduğun için mutsuz olursun... (Alıntıdır)

Der dururdu zaten Halil Cibran; ''Dünyanın en bedbaht insanı başkasında kusur bulan insandır.''

Osman AYDOĞAN  13 Haziran 2017


Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-i Arabî

Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. O ses, o mesaj, o çığlık şuydu;

‘’Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım.
Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık...
O artık ceylanlar için bir çayır,
keşişler için bir manastır,
puta tapıcı için bir mabet,
hacı için bir Kâbe,
Tevrat levhaları,
Kur'an kitabıdır.
Ben aşk dinini vazediyorum.
Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,
bu din benim dinim,
benim imanımdır.’’

Şu sözleri onu anlatmaya yeter:

"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’

"Yeryüzünde nice dolaşan vardır ki, yer ona lânet eder. Yer üzerinde nice secde eden vardır ki yer onu kabul etmez. Nice dua eden vardır ki kelamı dudağının ucunu geçmez."

''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’

“Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."

"Sen içine dön, yalnız dışınla meşgul olma. Çünkü sen cisminle değil ruhunla insansın."

"Maddi hayata meyledenler için hayat deniz suyu içmeye benzer, içtikçe susarlar, susadıkça içerler."

"Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren 'kuşatıcı bir varlıkta' isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi."

"Bil ki Allah insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları âdemden vücuda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri insanlar yolcu olma özelliklerini (tekamül) hiç bırakmamışlardır."

"... artık, arif anlar ki, gerek enfüs'te, gerek afakta; tecelli eden tek zat, tek hakikattir; başkası yok.. varlık, tek varlık, bir can ve bir tendir. Ama, hakikatin aslı, ne bölünmüş ne parçalanmıştır zahirde görünen cümle şeyler, onun tecelligâhı ve aletidir..."

(Âfâk, ufuk kelimesinin çoğuludur. Âfâka nisbet eki eklenerek yapılmış bir kelime olan âfâkî kelimesi kelâm, felsefe ve psikoloji ilimlerinde objektif (nesnel) karşılığı olarak kullanılmaktadır. Âfâkî kelimesiyle genellikle "dış dünya ile ilgili olan, bireyin şahsî görüş ve inançlarından bağımsız olarak gerçekliği bulunan, herkesin izleyip gözleyebileceği reel durumlarla ilgili olan şey" kastedilmektedir. Âfâkî kelimesinin karşıtı enfüsî (sübjektif) kelimesidir. Kur'ân'da âfâk ve enfüs kelimeleri karşıt kavram olarak bir arada geçmektedir. "Gerek âfâkta (dış dünya ve madde âlemi), gerek enfüste (insanın iç dünyası ve ruh âlemi) delillerimizi yakında onlara göstereceğiz" (Fussilet, 41/53). Kur'ân'ın bu yaklaşımına uygun olarak Allah'ın varlığını ispatta kelâmcılar daha çok âfâkî (kozmolojik ve ontolojik) delilleri kullanırken, mutasavvıflar enfüsi (psikolojik ve ahlâkî) delilleri kullanma yoluna gitmişlerdir.)

Ünlü mutasavvıf, İslam düşünürü ve şairidir. İslam dünyasında hakkında en çok tartışılan bilgindir. İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî ile beraber İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisidir. ‘’Vahdet-i vücut’’ (varlık birliği) diye anılan ünlü tasavvuf kuramını oluşturan ve bu kuramla anılan kişidir.

İsmi, Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. İbn-i Arabî ve Şeyh-ül Ekber (Büyük Şeyh) diye meşhûr olmuştur. Onu anlayamayanların dilinde ise ismi Şeyh-ül Ekfer'dir (Kâfir Şeyh). Genellikle Muhyiddin İbn-i Arabî diye bilinir…

İbn-i Arabî, Muvahhidun döneminde 1165 yılında Mursiye (Murcia), İspanya’da doğar, 1239 yılında Şam'da vefat eder. Endülüs’te bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıkar. Devrindeki tüm İslam coğrafyasını gezerek; Fas, Medine, Mekke, Şam, Musul, Bağdat, Halep ve Konya’da çeşitli bilginlerle tanışır ve görüş alışverişinde bulunur.

Tasavvufta o bir başlangıçtı, ardından gelenler ise (Sadreddin Konevî, Dâvûd-i Kayserî, Molla Fenârî gibi) bu yolda devam etmişlerdir…

Fransız Matematikçi ve yazar René Guénon; Dante’nin ‘’İlahi Komedyası'’nda adı geçen ‘’İnferno’’ (cehennem)yu kaleme alırken İbn-i Arabî’nin ‘’Kitab el-İsra’’ (Gece yolculuğu kitabı) ile ‘’Fütühat-ı Mekkiye’’ (Mekke İlhamları) adlı eserlerinden faydalandığını iddia eder. İbn-i Arabî’nin gerek ‘’Kitab el-İsra’’ ve gerekse de ‘’Fütühat-ı Mekkiye’’ adlı eserlerdeki simge ve semboller, özellikle Dante'nin cehennemi ile İslami cehennemin benzerliği, Hz. Muhammed'in Mirac'ı; cehennem ve cennetten sonra her ikisi eserde de başkarakterin nurani bir yoğunluktan (Tanrı) bahsetmesi bu iddiayı kanıtlar niteliktedir.

René Guénon'un da kabul ettiği bu iddia, aslında kendisi de Endülüslü olan tarihçi Miguel Asin Palacios’a aittir. Miguel Asin Palacios, ‘’Dante ve İslam’’ (Okuyan Us Yayınları, Mayıs 2010) isimli eserinde bu iddiayı dile getirir.

İbn-i Arabî ‘’Fusüs ül-Hikem’’’ (Bilgelik Fanusları) isimli kitabında şunları yazar;

‘’...küçük insan, büyük âlemin (kozmos) bir minyatürüdür... İnsan varlığı, âlemden daha da küçük olsa da, o büyük âlemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır. Bu sebepledir ki, bilge insanlar, bu âleme büyük insan (insan-ı kebir) adını veriyorlar...’’

"Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren 'kuşatıcı bir varlıkta' isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi."

İbn-i Arabî bu sözüyle; ‘’Hakk'ın gölgesidir insan. İnsan, Hakk'ın tüm isimlerini almış, Hakk'dan ayrı değil’’ mesajını veriyor.

‘’Fusüs ül-Hikem’’in Nuh bahsinde teşbih ve tenzihi anlattığı bölümde şunları yazar;

(Teşbih; Benzetme. Tenzih; Arılama, kusur kondurmama, Allah'ın bütün kusurlardan uzak olduğuna inanma.)

"...yalnızca tenzih edecek olursan, kayıtlayıcı olursun;
yalnızca teşbih edecek olursan, sınırlayıcı olursun.
hem tenzih hem de teşbih edecek olursan,
dosdoğru yolda olursun ve bilgide imam ve seyyid olursun.
imdi iki varlıktan sözeden, ortak kılıcı oldu
ve (çokluğun ötesinde) tek olandan sözeden, bir’leyici oldu.
eğer ikileyici isen, teşbihten sakın!
ve eğer bir’leyici isen, tenzihten sakın!
imdi, sen o değilsin ve sen o’sun;
ve sen o’nu şeylerin ayn’ında
kayıtlanmamış ve kayıtlanmış olarak görürsün.
Allahu teala, “o’nun benzeri hiç bir şey yoktur” [şura suresi, 42/11] diyerek tenzih
etti; “o, semi ve basir’dir” [şura suresi, 42/11] diyerek teşbih etti. Ve Allahu teala,
“o’nun benzeri gibi bir şey yoktur” diyerek teşbih ederek iki’ledi; “o, semi
ve basir’dir” diyerek tenzih etti ve tek kıldı..."

‘’Fütuhat’’ının birinci cildinde şunları yazar: "Allah kemâl sahibidir. Kâinatta kendi kemâlini göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır. Mükemmel şekil küredir. Onun için kâinat küreler halinde yaratılmıştır. Dünya küre şeklindedir ve ekseni etrafında dönmektedir." Bu satırlar yazıldığında henüz Galileo’nun doğmasına 400, Kopernik’in doğmasına ise 300 yıl vardır.

İbn-i Arabî'ye göre insan mücmel (sözü az, mânası çok olan) bir varlıktır. Bu mücmeli mufassal (geniş, izahlı olarak, tafsilâtlıca) hale getirdiğimizde ise insanın birçok alt hakikatten meydana geldiğini görürüz. Başka bir deyişle, insan mecmu, yani bütün âlemin ve âlemdeki hakikatlerin toplamıdır. Bu özelliği ile, tüm âleme ve hakikatlere içkindir ve "içerdiği parça hakikatler ile âlemdeki şeylerin mukabilidir ve insan bütün âlem hakkındaki bilgisini kendisinde bulunan bu tikel parçalarını bilfiil hale getirmekle elde edebilir."

İbn-i Arabî bir kitabında şöyle yazar (İslâm Tasavvuf Tarihi, Akabe Yayınları, 1985, Mehmed Ali Ayni, sadeleştiren H.R. Yananlı, Sayfa 21): “İzâ kâne’l - ârifu arifen hakikaten lem yetekayyüd bi-Mu’tekıd.” Anlamı: ‘’Hakk’ı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman itikad sahibinin itikadıyla bağlanmaz. Yani; hiçbir dine veya inanca bağlı olmaz, onun için iyi ve kötü; doğru ve yanlış; İman ve küfür ayırımı yoktur; hepsi bir ve aynı şeydir.’’

İbn-i Arabî ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ isimli kitabında (Esma Yayınları, 2001) Sebte kentinde rastladığı hocası İbn’üs Sâig’ten aktarır: ‘’Dünyayı def ve flüt ile yiyip bitirmek, benim indimde din ile yiyip bitirmekten daha iyidir. Elinden geldiği kadar dince lânet etmekten kaçın.’’

İbn-i Arabî ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ isimli kitabında bir gece Mekke’de tavaf yaparken kırk bin sene önce ölmüş olduğunu söylediği birisini (sadece kendisinin) “gördüğünü” yazar. Kendisinin de bir insan olduğunu söylemektedir ama İbni Arabî’nin bildiği insan fiziğine benzememektedir. Hz. Âdem’in ancak yedi bin yıl önce yaşadığını bildiğinden İbn’ül Arabi ona Hz. Âdem’i sorar; şöyle cevap alır: “Hangi Hz. Âdem’i soruyorsun; sizin atanız olan en sonuncusunu mu?” Bu yanıt üzerine Arabî, "O zaman hatırladım ki hadiste 'Allah yüz bin Âdem yaratmıştır' diye yazardı" der.  Hz. Âdem yaratıldı tüm melekler sordu: "Dünyaya fesat getirecek bir varlık mı yaratacaksın?" dediler. (Bakara-30) Melekler bunu -insanın dünyaya fesat getirecek olmasını- nereden biliyorlardı? Demek ki melekler daha önceden insanı tanıyorlardı.... Kuran bazı konuları ucu acık bırakarak ‘’Akıl etmez misiniz? Düşünmez misiniz?" diye buyurmaz mı?

Şam'a geldiğinde kendisinin ‘’Fütuhat'’tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen ‘’Fusus'ul Hikem’’i kaleme alır. İbn’ül Arabî bu eseri rüya'sında Peygamber'den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. İbn’ül Arabi, Fusus’u yazma nedenini şöyle açıklıyor: “627 Hicret yılı, Muharrem ayının son günlerinde, Şam’da iken. Tanrının peygamberi Hz. Muhammed’i gerçek bir rüya anlamında gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana dedi ki, bu Fusus ül-Hikem kitabıdır. Bunun al ve halka açıkla ve bu bilgilerden herkes yararlansın.” 

27 bölümden oluşan bir kitap olan Fusus ül-Hikem’in her bölümünde bir peygamberin kişiliği ve görevlerinin özelliği anlatılır.

‘’Fusus'ul Hikem’’de şunları yazar İbn’ül Arabî; “Âlem, Allah’ın belirmesidir. O, âlemin ruhu olup, sevk ve idare eder. Evrenin tümü O’dur, O, benim ve O’nun varlığı ile ayakta duran tek varlıktır. Âlemin başka gerçek bir varlığı yoktur. Âlem, O’ndan ayrı bir varlık değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden çıkmış ve ona bitişik olduğu halde, sahibinden görünüşte ayrılması imkânsızdır. Nasıl insanın gölgesi, ancak gölgenin düştüğü yer aracılığı ile görünüyorsa, Âlem de, Allah’ın gölgesinin üzerine düştüğü madde aracılığı ile idrak edilir, bilinir.”

Kur’an-ı Kerim’de, “Her şey beni zikreder ama siz anlayamazsınız” denilir. Bu ayeti anlamak, ancak maddenin, var olan her şey hakkında bilgilenme yönünde ve evrimimizde aracı olarak kullanılmasıyla mümkün olabilir.

1182'de İbn-i Rüşd ile görüşür. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbn-i Rüşd’ün ‘’bilgi'’nin ‘’akıl yolu'’yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin ise gerçek ‘’bilgi’'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşif yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi olan Şihâbüddîn Sühreverdî ile İbn’ül Arabî bir gün yolda karşılaşırlar. Bir saat kadar beraber yürüdükten sonra bir şey konuşmadan ayrılırlar.

Daha sonra Sühreverdî’ye denildi ki: “İbn’ül Arabî hakkında ne dersin?” Buyurdu ki: “Hakîkatler deryası, kutb-i kebîr ve gavs’dır.” İbn’ül Arabî’ye Sühreverdî’den sorulunca buyurdu ki: “Baştan ayağa kadar sünnet-i seniyye ile doludur.”

“Rûhlar ile nasıl görüşüyorsunuz?” diye sorarlar İbn’ül Arabî’ye. Onlara verdiği cevapta; “Üç şekilde’’ der: ‘’Rü’yâ yoluyla, onların rûhâniyetlerini da’vet edip görüşerek ve bedenimden rûhumu ayırıp, rûhumla onların yanına giderek” diye buyurur.

(Burada geçen bazı terimler için bir açıklama: Kutup makamına sahip insanlar; Hz. Muhammed (sav) ahirete intikal edince onu bu dünyada temsil eden ve Allah ile irtibatları kavi büyük insanlardır. Onlar, mazhariyetleri ve görevleriyle bir bakıma yeryüzünde âdetâ Kâbe konumundadırlar. Ehl-i tahkikin beyanına göre, bazen onlar Kâbe’nin etrafında, bazen de Kâbe onların etrafında döner. Bu konuda Muhibbüddîn-i Taberî, vâlidesinden şu hâdiseyi rivâyet eder: “İbn’ül Arabî hazretleri, bir gün Kâ’be-i muazzamada, Kâ’be’nin ma’nâsı hakkında bir va’z veriyordu. İçimden onun söylediklerini inkâr ettim. O gece, ma’nevî ma’nâda Kâ’be’nin İbn’ül Arabî’nin etrâfında döndüğünü, onu tavaf ettiğini gördüm.” Allah böylelerinin bakışları ile kâinata bakar, merhamet veya gadap eder. Kutub makamının bir adım ötesinde “gavsiyet” makamı yer alır. Bu makamı ihraz edenlerin en büyük özelliği, tasarruflarının öldükten sonra da devam etmesidir. Her gavs bir kutuptur, fakat her kutub bir gavs değildir. Sünnet-i Seniyye ise; Sünnet kelime itibari ile yol demektir. Istılahta ise peygamber efendimizin yolu anlamına gelir ve hürmeten “sünnet-i seniyye” -çok mühim ve kıymetli olan âli yol- denilmiştir.)

Şam’da, İbn'ül Arabî’yi sevmeyenlerden biri, her namazdan sonra bu büyük veliye on defa lanet okurdu. Bu olaydan İbn'ül Arabî’nin de haberi olur, ancak hiç bir tepki vermezdi. Bir süre sonra İbn'ül Arabî’ye lanet eden adam ölür. İbn'ül Arabî, hiçbir şey olmamış gibi adamın cenazesine katılır.

Cenazenin defninden sonra arkadaşlarından biri, İbn'ül Arabî’yi evine davet eder. İbn'ül Arabî evde kıbleye müteveccih bir şekilde oturur. Zikir ve duâ ile meşgul olmaya başlar. Dostu yemek zamanı yemek hazırlar, ancak İbn'ül Arabî yerinden kalkmaz. Sadece namaz için yerinden kalkmakta ve yine kıbleye doğru yönelip tesbih çekmeye devam etmektedir.

Bir süre sonra yüzü mütebessim ve içini sevinç kaplamış bir vaziyette kalkarak dostuna, ”Ben acıktım, bana yemek hazırlayın” der. Dostu merakla yemek hazırlamasına rağmen, neden yemediğini sorduğunda, İbn'ül Arabî şu cevabı verir: ”Ben, bana lanet okuyan adamın ruhuna yetmiş bin kelime-i tevhid okumaya ve o affedilinceye kadar hiçbir şey yememek ve içmemek üzere kıbleden yüzümü çevirmeyeceğime dair Allahü teâlâya ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim.”

İbn'ül Arabî, ‘’İlâhî Aşk’’ isimli kitabında (İnsan Yayınları, 2016) aşağıdaki bölüm yer alır: (s. 134)

''Allah rahmet etsin, babam mıydı, amcam mıydı? Hangisiydi, tam bilemiyorum; ikisinden biri bana şu öyküyü anlatmıştı: Babam bir gün ormanda bir avcı görür. Avcı dişi bir kumruyu takip etmektedir. O anda aniden, kumrunun erkeği çıkagelir. Dişisine bakar. Tam o sırada avcı dişi kumruyu vurur, öldürür. Bunu gören erkek kumru çaresizliğinden kendi etrafında fır dönerek havaya yükselir yükselir, öyle yükselir ki gözlerden kaybolur. 'Gözümüzden kayboluncaya kadar o kuşa baktık' diye devam etti babam; 'sonra, o kuş o yüksekliğe varınca kanatlarını kapattı, başını yere çevirdi ve çığlıklar atarak kendini yere sapladı, paramparça oldu, ezildi ve öldü. Bizse, hâlâ bakakalmıştık' diye anlatmıştı. Ey âşık, bu bir kuşun yaptığı harekettir. Peki, Allah aşkı uğrunda senin tavrın nicedir?''

İbn'ül Arabî bir kitabında da Endülüs'te bir çocukla dayısının başından geçenleri anlatır:

''Endülüs'te çocuğun biri dayısıyla gayrimüslim bir değirmenciye buğday götürmüş. Yüz okka buğday verip doksan okka un alacaklarmış. Değirmenci de kantara hile karıştıran bir adammış. Yüz okka buğdayı alıp doksan okka un yerine yerine seksen okka un tartıp doldurmuş bir çuvala. Çocuğun dayısı da adamdan hakkını istemiş. "Sen ne biçim adamsın?" demiş.

Aralarında bir tartışma başlamış. Sonunda gırtlak gırtlağa gelip kavgaya tutuşmuşlar. Çocuk ne yapacağını şaşırmış. Dayısı ile değirmenci ordan oraya savrulmuşlar. Çuvallar patlamış, ikisi de bembeyaz una bulanmışlar. Çocuk da gitmiş eline bir sopa geçirmiş, dikilmiş adamların başına. Bembeyaz undan iki adam! Gevur hangisi, dayım hangisi? Gevur hangisi, dayım hangisi? Gevur hangisi..?'' Bu hikâyeden sonra şöyle der İbn'ül Arabî: ''Allah kulunun zahirine bakar batınını görür. Nice içi kafir, dışı Müslüman, dışı kafir, içi Müslüman vardır. Allah'ın Bakara Suresi'nde buyurduğu gibi: 'İşte onlar hidayete karşı delaleti satın alanlardır. Fakat onların ticareti fayda etmemiştir. Onlar doğru yolu bilen kimseler de değildir..' "

Bir kitabında Hz. İbrahim ile ilgili şu hikâyeyi anlatır: Hz. İbrahim peygambere bir müşrik misafir olmak istedi, Hz. İbrahim: ''Müslüman olursan misafir ederim'', dedi. O da kabul etmedi. Döndü, gitti. Cenabı Hak İbrahim'e, “bir lokma ekmek için herifin dinini, babasından kalan alıştığı dinini terk etmesini teklif ettin. O, yetmiş senedir gavurluk yapar, ben onu besliyorum ve rızkını kesmedim,” buyurunca, Hz. İbrahim yola çıktı, ona yetişti. “Gel,” dedi, “seni misafir edeceğim. Çünkü Rabb'im senin için beni azarladı,” deyince; o, hem misafir oldu hem de Müslüman oldu.”

İbn'ül Arabî bir başka kitabında da şu hikâyeyi anlatır:

Bir zamanlar Bağdat'ta ünlü bir marangoz varmış. Ömrünün son zamanlarında çok güzel bir minber oymuş. Ama çok güzel, Sedef kakmalı, ceviz ağacından. Her gören onun güzelliğiyle büyüleniyordu. Bu güzel minberin namı aldı yürüdü. Bağdat'a her gelen bu minberi alıp falanca camiiye koymak istiyormuş. Fakat marangozun cevabı hep "Hayır" oluyordu." Bu minber Mescid-i Aksa' da duracak". Ahali şaşırıyordu tabii. İyi de Kudüs Haçlı işgali altında. "Benim işim minber yontmak, Bir babayiğit de çıksın Kudüs' ü alsın. Bu minberi yerine oturtsun. "

Herkes bu hikâyeyi minberin güzelliğini bire beş katarak birbirlerine anlatır oldu. Daha sonra 7-8 yaşlarında bir çocuktan dinlediler bu hikayeyi. Ama O çocuk minberin güzelliğinden çok müessirin vasiyetine kulak verdi. Aradan 40 yıl geçti ve o minberi durması gereken yere Mescid-i Aksa' ya yerleştirdi. Diller onu Selehattini Eyyubi diye andı.

Hikâyeyi şöyle bitirir İbn'ül Arabî: ''Bu işler böyledir. Biz o marangoz misali minberler yontarız. Bizim bu emanetlerimizi yerine koyacak er kişiler elbette çıkacaktır.''

Konya'ya Bağdat'tan Selçuklu hükümdarının daveti üzerine gelir ve veliaht ‘’Keykavus’a hoca olur. Arabî’nin Konya ziyareti esnasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulacağını kaleme aldığı rivayet edilir.

Konya’ya bu gelişinde Mevlânâ henüz 12 yaşındadır. İbn-i Arabî pazar yerinde çocuk Mevlana'yı babasının arkasında yürürken gördüğünde şöyle der ardından; "Hayret! Bir umman (okyanus), bir göle takılmış gidiyor."

Konya'da 8 yaşındaki çocuğuyla dul kalan bir kadınla evlenir. 8 yaşında eğitimine başladığı bu çocuk, Mevlânâ'nın çağdaşı Sadreddin Konevî'dir.

İbn-i Arabî, Vahdet-i Vücud öğretisinin baş sözcüsüdür. Ancak bu öğreti İbn-i Arabî’nin eserlerinde bu adla anılmaz. İfadeyi ilk kullanan, İbn Arabî'nin öğrencisi Sadreddin Konevî’dir. Vahdet-i Vücud (Varlık birliği) tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan bir görüştür.

‘’Kudsî Hadisler’’ (hadîs-i kudsî) diye bir kavram vardır. Bu tür (Kudsî) hadisler Allah'ın kelamıdır. Yüce Allah, hadîs-i kudsî de: “Gizli hazine idim. Bilinmek istedim ve tüm bir kâinatı ve mahlûkatı (varlıkları) yarattım.” buyuruyor. Bu hadis; dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır. İnsanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleri anlamındadır bu hadis.

İbn-i Arabî’nin ardından gelen Seyyid Nesîmî, Hallac-ı Mansur, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bestamî gibi bilginler bu inanca sahip olmuşlar ve "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) sözü ile bu inancı yansıtmışlardır. Dönemlerinde, bu evliya, anlaşılmamış, dinden çıkmakla, sapkınlıkla, zındıklıkla, şirkle suçlanmış, kimisi de bu suçlamalardan dolayı idam edilmişlerdir.

Hallac-ı Mansur; "En-el Hak" (ben Tanrı’yım) dedi idam edildi. Cüneyd-i Bağdadî; ‘’leyse fî cübbeti sivallah’’ (cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur.) dedi idam edildi. Seyyid Nesîmî; Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini’’ söyledi, canlı canlı derisi yüzüldü. Bayezid-i Bestamî;  “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yoktur!.’’ dedi, zındıklıkla suçlandı.  Kendi ifadesiyle; “Yolun başında idik ‘’Sıddık’’ dediler. Sonuna vardık ‘’Zındık’’ dediler.”

İbn Arabî’yi de kâfirlikle suçladılar. Bu nedenle O’na da; Şeyh-ül Ekfer (Kâfir Şeyh) dediler. Buna esas neden de Mısır’da iken yazdığı ‘’Futuhat-ı Mekkiye'’deki sözleridir. (Bu sözlerden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında idam fetvası verilmişti.)

Güncel bir konu. Bildiğiniz gibi Türkiye’nin büyük din bilginlerinden Yaşar Nuri Öztürk 22 Haziran 2016 günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. ‘’Ölülerinizi hayırla yâd ediniz!’’ diye buyurmuyor muydu Hz. Peygamberimiz? Bunlar güya Müslüman. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ün daha naaşı defnedilmeden sözde bu Müslümanlar tarafından arkasından yağdırılan nefrete, kine hakareti gördünüz mü?. Daha dün, 2017 Mayıs ayı başında bu sözde Müslümanlar Atatürk'ün annesine dil uzatmadılar mı? Zübeyda Hanım'a İftira atmadılar mı? Bunların ataları da İbn’ül Arabî’ye bile ‘’Şeyh’ül Ekfer’’ (Kafir Şeyh) demişlerdi. Bunlar yüzündendir zaten tüm İslam âleminin sefil hali. Zaten derdi İbn'ül Arabî: ''Allah kulunun zahirine bakar batınını görür. Nice içi kafir, dışı Müslüman, dışı kafir, içi Müslüman vardır.'' İşte bu insanlar Azerî şair Mirza Ali Ekber Sâbir'e ‘’Harda (nerede) Müselman görirem, korharam" diye şiir yazdıran sözde Müslümanlardı... Ben bunlara daha ne diyeyim? 

Bu yazımda İbn’ül Arabî’nin bazı kehanetlerine yer vermiştim. Bazı iddialara göre, Fransız astrolog Nostradamus bile kehanetlerini yazarken İbn’ül Arabî’den esinlenmiştir. İbn’ül Arabî bir eserinde yine günümüze ait bir kehanette bulunmuş gerçek müminleri tenzih ederek rahmetli Mustafa Kemal Atatürk'e, Yaşar Nuri Öztürk’e kin ve nefret kusanlar ile topluma kin ve nefret aşılayanlar hakkında şöyle yazmıştı:

''Nice sevgili azizler, sinagoglarda ve kiliselerde!
Nice nefret dolu düşmanlar, camilerin safında!''

(İbn'ül Arabî, Et-Tecelliyet et-İlahiyya, s. 458, yay. Osman Yahya, Tahran, 1988)

Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizm olduysa, İslam’ın hastalığının da entegrizm olduğu söylenir. Tunuslu yazar, şair ve tasavvuf bilgini Abdelwahab Meddeb’in bu konuda güzel bir kitabı var, ‘’İslam’ın Hastalığı’’ (Metis yayınları, 2005)

(Entegrizm; dini veya siyasi bir inancı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmektir. Böylece mutlak bir doğruya malik olduğuna inanmak ve onun kabullenilmesini dayatmaktır. Bu, gelenekten yana olduğunu iddia ederek her türlü tekâmülü reddeden bazı dini grupların veya tutundukları şeyi doktrinel hale getirmiş grupların durumudur. Entegrizmin ana nitelikleri şöyle tasnife tabi tutulabilir: Hareketsizlik; uyum sağlamayı red, her türlü gelişmeye, evrime karşı kemikleşme, geçmişe dönüş; geleceğin takipçisi olmamak, muhafazakârlık, taassup, kapanma, doğmacılık, sertleşme, kavgacı olma, uzlaşma kabul etmeme…)

Ne diyeyim, Allah bunları ıslah etsin.. .

Sadece İslam dünyasında değil, Hristiyan dünyası da böyleydi.

Giordano Bruno; ‘’Tanrı Bir’dir, her yerdedir, hem de her şeyin üzerindedir. Birbirinden ayrılmaz olan Zekâ, Ruh ve Madde, Tanrısallığın üç görünümüdür.’’ dedi, canlı canlı yaktılar. Giordano Bruno derdi ki; ‘’anlamak zordur, basit ve kaba şeyler basit ve sokak insanları için geçerlidir.’’ Basit ve kaba insanlar anlamadı onları…

Mevlânâ’nın bu velileri anlatırcasına bir sözü vardır; ‘’Her devirde peygamber yerine bir velî vardır. Bu sınanma kıyamete kadardır.’’ Bu veliler peygamber yerinedirler. Bu velilerden yüzyıllar sonra ortaya çıkan Kuantum düşüncesi de farklı bir şey söylemiyordu zaten; ‘’gözlemci ile gözlemlenen ayrılmazdır, birdir, bütündür.’’ Fransız filozof Michel Foucault da 1996 yılında yayınladığı ‘Kelimeler ve Şeyler’ (Les Mots es les choses) isimli kitabında da ‘’bakanın bakılan olduğu’ tespiti yapıyordu.

İbn’ül Arabî  “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye” isimli eserinde  “Tılsım sâhibi ilk ‘Sîn’in varlığından söz eder.  Burada bahsi geçen ‘’Sîn’’ Yavuz Sultan Selîm’dir. “Onun cülûsu”nun ‘Mim’den sonra” olacağını söyleyerek onun tahta geçişinin kendisinden önceki en büyük hükümdâr olan Fâtih Sultan “Mehmed”den daha sonra olduğuna işaret eder. Bu şifreye göre “Mim”den, yâni “Mehmed”den sonra tahta geçecek olan “Sin” yâni “Selim”dir.

 “Sîn”in “zafer sevinciyle Şın’a vardığı zaman” unutulmuş vîrâne bir kabri açığa çıkaracağını belirterek; “Yıkık ve vîrâne olan kabr”in “onun söylemesiyle ziyâdeleştiril”eceğine işaret eder. Ki, bu “yıkık ve vîrâne kabir” İbn’ül Arabî’nin, kendisine zındık diyen câhiller tarafından yıkılarak yerle bir edilen kendi kabridir.  ''Şın'' ise Şam şehridir. Malum; ''Sin'' ve ''Şın'' Arap harflerinde ''S'' ve ''Ş''nin karşılığıdır. Onun bu kerâmeti halk arasında daha çok; “İzâ dehalu Sîn fi’ş-Şîn, zahara fî kabruhû Muhyi’d-dîn”  (“Sîn Şın’a dâhil olunca, açığa çıkar kabri Muhyiddîn’in!” ) ifâdesiyle dile getirilmiştir… 

İbn’ül Arabî’nin bu kehanetini doğrularcasına 1516 yılında Yavuz Sultan Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında İbn'ül Arabî'nin kabrini buldurur, buraya türbe yapılmasını, yanına da camii ve imaretininin inşaasını emreder. İkinci Abdülhamit de türbesini tamir ettirir. (İbn-i Arabî 1239’da Şam'da öldü.) Kabri Şam şehri dışında Kasiyun Dağı eteğindedir.

Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde İbn Arabî'nin kendisine ait olduğu iddia edilen '’bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benim ismimle anılacak’' mealindeki bir beyit yazılıdır. (felikülli asrın vahidün yesmü bihi ve ene libâg'el asrı zak'el vahid)

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, ‘’İbn Arabî’’ isimli kitabında (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995) İbn’ül Arabî için şunları yazar: (s. 172–173) 

‘’İbn'ül Arabî aşk (sevgi) ile güzellik (cemal, hüsn) arasında sıkı bir bağ kurar. Aşk kendi başına ve bağımsız bir değer değildir. Onun temeli güzelliktir. Kusursuz ve en mükemmel güzel (cemal-i bâkemâl) de Allah’tır. İnsan onun için Allah’ı sever. Allah bütün güzellikleriyle âleme tecelli etmiştir. O halde ilahi bir tecelliden ibaret olan âlem bütün olarak da, parçalar halinde de güzeldir. Allah’ın güzelliği hem şekil ve suret halindeki maddi güzelliklerin, hem de ilim, marifet, ahlak (siret) ve kemal tarzındaki manevi güzelliklerin kaynağıdır.

Fakat yine de onun esas güzelliği her çeşit şeklin üstünde ve ötesindedir. Allah en güzel olduğu için sevilir ve sevilerek ibadet edilir. Fakat insan güzeldir, hem Allah onu kendi suretinde yarattığı için, hem halifesi olduğu için hem de: “Biz onu en güzel biçimde yarattık” dediği için hem de ilahi güzelliği en iyi biçimde yansıttığı ve Hakk’ın tecelligâhı olduğu için. Bundan dolayı Allah insanı sever, sözü edilen nitelikler en fazla velilerde ve peygamberlerde mevcut olduğu için onları daha çok sever, bu hususlar en mükemmel biçimde Hz. Peygamber’de mevcut olduğu için de en çok onu sever. Bunun için o Allah’ın sevgilisi (habibullah, mahbub-i kibriya)dır.

İnsanın diğer varlıkları sevmesinin sebebi bu varlıkların kendi kabiliyetlerine göre ilahi güzelliğin tecelligâhı (mazharı) olmalarıdır. Zahidlerin durmadan kötüledikleri, abidlerin sırtlarını döndükleri bu âlem İbn'ül Arabî’nin gözünde fevkalade güzeldir, güzelliklerle doludur. O halde aşk ve sevgi ile dolu olmalıdır.

İbn Arabî bir sevgi dünyası, bir sevgi dili kurmuş ve: “Benim dinim sevgi dinidir, ben sevgi kıblesine yöneldim” demiştir. Daha önce de var olan bu sevgi anlayışını geliştiren İbn'ül Arabî onun sisteminin özü ve kaynağı, tasavvufun da vazgeçilmez bir temel unsuru haline getirmiştir. Buna rağmen Mevlâna ile karşılaştırıldığı zaman İbn'ül Arabî’nin sisteminde sevgiden çok bilgiye (marifet) ağırlık verdiği görülür.’’

İkinci dünya savaşının devam ettiği 1943 yılında bir Türk heyeti Amerika’yı ziyaret etmektedir. Cumhurbaşkanı Roosewelt hasta olmasına rağmen heyetimizle görüşmeyi arzu eder. Bundan sonrasını heyette bulunan zat anlatıyor:

Başkan Beyaz saraydaki dairesinde bizleri kabul edip oturttuktan sonra sözlerine; “Bir Türk heyetinin Amerika’yı ziyaretini bana bildirdikleri andan itibaren sizlerle tanışıp, politikanın dışında bir görüşme yapmayı arzu etmiştim” diye başladı ve devamla; “Gerek Amerikalı, gerekse dünyanın her köşesinden gelen bilim adamlarıyla yaptığım özel görüşmelerimde bugüne kadar dünyada bilim, felsefe ve mistik alanda sayıları birçok insanın yetiştiğini bilinmekle beraber bunların en büyüğü olarak hemen hepsinin bir tek insan üzerinde ve yaşadığı sürede beş yüze yakın eser bırakmış Endülüslü tanınmış âlim ve mutasavvıf Muhyiddin İbn’ül Arabî üzerinde birleştiklerini tesbit ettim. Yalnız benim için aydınlanması gereken bir husus var. Füsusül Hikem ve Fütuhat-ı Mekkiye gibi değerli birçok eser yazan bu büyük insan hakkında neden İslam bilginleri aleyhinde bulunmuşlar, yakışıksız sözler söylemişler ve ölümünden sonra da mezarını belirsiz bir hale getirmişler? Ancak bu zatın ölümünden üç yüzyıl sonra bir Türk Hakanı Sultan Selim Mısır’ı almaya giderken mezarını buldurup, türbesini yaptırmıştır. Bu jest şüphesiz ona karşı duyduğu saygıdan ileri gelmiştir. Fakat bu gecikme neden? İşte bunu bilmek istiyorum.”

Benim bu sahada meşgul olduğumu bilen Heyet Başkanı, cevap vermeyi bana bıraktı: “Efendim'' dedim, ''önce şunu bilhassa belirtmek isterim ki, bütün İslam bilginleri Şeyh’ül Ekber Muhiddin İbn’ül Arabi’nin aleyhinde bulunmamışlardır. Bu zatın aleyhinde bulunanlar daha ziyade zahiri ilme mensup bilginlerdir. Bunlar onun geniş kapsamlı Allah’ın vücud birliği fikirlerini, ya kavrayamamış veyahut İslam şeriatine uygun düşmediği düşüncesine kapılmışlar ve onu bu yüzden haksız yere yermişlerdir. Fakat batıni ilme mensup bilgin, hakikat ve irfan ehli kimseler, onu gerçek yönleriyle tanımış ve onu en büyük bir müctehid (ayet ve hadislerden hüküm çıkarmış büyük İslam âlimleri ve önderleri) ve mutasavvıf olarak kabul etmişler ve kendisine büyük saygı duymuşlardır. Yalnız onun eseri olan Füsusu yüze yakın Türk ve İslam bilgininin şerh etmesi buna bir delil teşkil eder.”

Bunun üzerine Başkan gülümsedi ve “Şimdi durum benim için aydınlandı, teşekkür ederim” diyerek önündeki çekmeceyi açtı. “Bakınız ben her gün işime başlamadan önce o büyük insanın Fütuhat-ı Mekkiyesini okurum, halen üçüncü cildini hayranlıkla okumaktayım” dedi ve kitabı bize gösterdi. Hepimiz hayretler içinde kaldık.

Bir kitabında okuyucuları için şunları yazar İbn’ül Arabî: "İşte ben, meyveleri olgunlaşmış bir bahçeyim; meyveleri bir araya toplanmış bir bahçe. Öyleyse, sen benim perdelerimi kaldır ve benim yazdığım bu yazıların, bu satırların içerdiği şeyleri oku!"

Bir başka kitabında da ‘’Bizi tanımayan kitaplarımızı okumasın’’ der. Eserlerinden istifade edebilecek kimseler için de "kemerlerini sıkmış, nefsini tezkiyede (nefsini temiz bilmek, nefsini kusursuz addetmek) önemli mesafe kat etmiş ve gönlünü dünyadan çekip almış" olmalarını şart koşar.

Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Alman filozof Martin Heidegger'in İbn'ül Arabî'yi okuduğu bilinir.

Fransız yazar ve filozof Voltaire ibn'ül Arabî'nin İslam dünyasında bir kısım insanların kendisine ''Şeyh'ül Ekfer'' (Kafir Şeyh) diye tanımlamalarını şu sözlerle özetliyor: "Müslümanlar içinde bir adam çıkmış, onu da kendilerinden saymıyorlar."

Bir kısım bilim adamları Doğu felsefesinin Spinozası olarak adlandırırlar İbn'ül Arabî''yi.. (Baruch Spinoza: 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerindendir. Spinoza tuhaf bir çelişkiyle İbn'ül Arabî gibi hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir. En büyük eseri Ethica adlı kitaptır.)

Sanki günümüzde yazılmışçasına tat veren 500 civarında olduğu tahmin edilen kitaplarından günümüze 250 ye yakın eseri ulaşmıştır.

Bunların arasında Türkçeye çevrileneler şunlardır;

Fusus'ül-Hikem, (çev. Ekrem Demirli), Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2006
Fütuhat-ı Mekkiye, (çev. Ekrem Demirli), I.-VI. Cilt, Litera Yayıncılık, İstanbul 2006
Arzuların Tercümanı, İz Yayıncılık, Temmuz 2004
Fenâ Risâlesi, İz Yayıncılık, 1991
Marifet Kitabı, İz Yayıncılık, Mart 2011
Marifet ve Hikmet, İz Yayıncılık, Haziran 2008
Nurlar Hazinesi, İz Yayıncılık, İstanbul 2003
Saatlerin Hazinesi, Sümer Yayınları, 1973
Tedbirât-ı İlâhiyye -Tercüme ve Şerhi-, İz Yayıncılık, 2000

İbni Arabî Mevlânâ'nın bahsettiği peygamber yerine bir velidir.  Aslında, Endülüs'ten başlayıp üç kıtayı dolanan ve Şam'da huzur bulan bir sestir, bir mesajdır, bir çığlıktır O. O ses, o mesaj, o çığlık şuydu;

‘’Bir zamanlar benim dinimden olmadığı için komşumu suçlardım.
Ama şimdi kalbim bütün biçimlere açık...
O artık ceylanlar için bir çayır,
keşişler için bir manastır,
puta tapıcı için bir mabet,
hacı için bir Kâbe,
Tevrat levhaları,
Kur'an kitabıdır.
Ben aşk dinini vazediyorum.
Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,
bu din benim dinim,
benim imanımdır.’’

İşte günümüzdeki tüm sorunlarımıza, tüm problemlerimize, tüm ihtlaflarımıza, tüm sıkıntılarımıza çözüm sunacak bir mesajdır bu çığlık!... Ahhh ki ahhh; bir anlayabilsek!

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” diye söylerdi Mevlânâ. Mevlânâ’nın söylediği gibi İbni Arabî'nin mezarı da aslında Kasiyun Dağı eteğinde değil âriflerin gönüllerindedir.

Allah rahmet eylesin.

Osman Aydoğan  11 Haziran 2017


Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam
                                                                          
Seyyid İmadeddin Nesîmî

Bir önceki yazımda Türk halk edebiyatında iki tane Nesimî'den bahsetmiş ve genellikle bu iki Nesimî'nin birbirine karıştırıldığından söz etmiştim. Bunlardan birisi  14. yüzyılda Bağdat'ta doğmuş, Halep'te derisi yüzülerek öldürülmüş olan tasavvuf şairi Seyyid Nesimî, diğeri ise 17. yüzyılda yaşadığı sanılan ve yaşamı pek bilinmeyen asıl adı Ali olan Kul Nesimî idi...  

Bir önceki yazımda sizlere bu Nesimî'lerden Kul Nesimî'yi anlatınca bugün onun adaşı ve başlıktaki dizelerin sahibi tasavvuf şairi Seyyid Nesimî'yi de anlatmasam, onu sizlere tanıtmasam olmazdı... 

İşte size Seyyid İmadeddin Nesîmî...

Seyyid İmadeddin Nesîmî 15. Yüzyılda Bağdat’da doğmuş, Anadolu’da yaşamış bir Türk ozandır. Bağdat'ın ''Nesim'' kasabasında doğduğu için ''Nesimî'' mahlasını kullandığı rivayet edilir. Şiirlerini Türkçenin dışında Farsça ve Arapça lisanında da yazmıştır. 

Nesîmî hep dolaşmış Anadolu’yu. Bu yüzden Tebrizli, İranlı, Bağdatlı, Azerbaycanlı gibi yakıştırmalar hep Nesîmî’nin gezginciliğinden ileri gelmektedir. Nesîmî Türkiye’de olduğu gibi Mezopotamya ve Azerbaycan’da da çok önemsenir. Bakü’de dikili bir heykeli vardır.

Nesîmî sıradan bir ozan değildir, kendisini yetiştirmiş, kendisinden önce gelen bütün ozan ve bilginleri incelemiş, hem Mevlânâ’yı, Yunus’u okumuş hem de onların şiirlerinde geçen Hallacı Mansur’a büyük bir hayranlık duymuş, Hallac gibi ‘‘Enel Hak’’ demekten çekinmemiştir. Garip ve acayip ama kâmil ve ârif, erdemli ve nükteden bir kişi olduğu bilinmiştir. Onun için çeşitli kişilerce atfedilen ‘’İmadeddin’’ (veya İmadüddin) (dinin direği), ‘’Muslihüddin’’ (dini ıslah eden) gibi nitelemeler Nesîmî’ye duyulan saygı nedeniyle kullanılan unvanlar olmuştur.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma’dan doğmuş ve Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin soyundan olanlara “seyyid” denilmektedir. Seyyid Nesîmî’nin gerçek bir seyyid olup olmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Bir şiirinde:

‘’Gerçi bugün Nesîmî’yem, Haşimî’yem, Kureyşi’yem,
Bundan uludur âyetüm, âyet ü şâna sığmazam.’’

(Bugün adım Nesîmî diye anılıyor ama ben aslında Haşimi kabilesinin, Kureyş sülalesindenim. Benim varlığım (âyetim) görüntülere ve şana şöhrete sığmaz ki.) diyen Nesîmi, seyyid olmaktan çok Hz. Peygamber’e duyduğu sevgi ve bağlılıktan dolayı söylediği kabul görür.

Nesîmî, âlemin sürekli bir devrine ve olayların bu devir esnasında meydana geldiğine ve Tanrı’nın bir insanın yüzünde yansıdığına ve insanın özünün Tanrı’da olduğu görüşüne inanır.

Nesîmî, Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini Kur’an ayetlerine dayanarak ispatlar, Kur’an’ı basitçe yorumlamanın, basitçe okumanın yararı olamayacağını, onun bilinçli ve yorumsal bir tavırla okunması gerektiğini söyler...

Nesîmî’ye göre kendini bilen, varlığının özünü bilen her insan konuşan bir Kur’an’dır. O’nun için insan, Tasavvuf diliyle ‘‘Kur’an’ı natık’’dır. Kendini bilen, varlığının derinliğinde saklı sırları, olgunlukları kavrayan bir insan için en yüce ibadet, özünün sonsuzluğundaki anlama saygı göstermektir. Nesîmî’ye göre insan yeryüzünde Tanrı’nın temsilcisidir.

Kutsal kitap Kur’an’da Tanrı insanı kastederek meleklerine şöyle der; ‘‘Ben yeryüzünde bir halife (benim temsilcim) yaratacağım.’’ (Bakara Suresi 30. Ayet; ‘’Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.’’)

Bilenler bunu böyle bilirler; Mansur gibi (Enel Hak-Ben Tanrı’yım-), Cüneyd-i Bağdadî gibi; (leyse fî cübbeti sivallah – cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur.-)

Timur’un Anadolu topraklarına saldırısı sonucu Nesîmî ne yazık ki Halep’e gider, Halep topraklarında ölümün kucağına düşer.

Nesîmî Halep’te de düşüncelerinden taviz vermez. Nesîmî’nin Kur’an’ı yorumlarken yaptığı reformist görüşü nedeniyle her devirde olduğu gibi kendisini ‘‘zındık’’ ilan etmekten çekinmeyenler onun aleyhinde propagandalar yayar ve Memluk Sultanına (Nasirüttin Ferec) şikâyet ederler.

Halep’te Nesîmî, hep zındıklıkla, sapkınlıkla suçlanır, ancak onun görüşlerine kimse yanıt veremez. Her devirde benzeri olduğu gibi cevap olarak Halep Müftüsü’nün fetvasıyla derisinin yüzülmesi kararı verilir. ‘’Zındık’’, Abbasiler dönemine ait Fars kökenli bir kelimedir. Allah’ın varlığını inkâr eden veya ortak koşanlara, küfrü­nü gizleyip İslâm’ını açıklayanlara ve Kur’an etrafında şüpheler uyandıran herkes için kullanılan bir deyimdir. Ancak zamanla İslam’daki her türlü yeniliğe, reforma ve yoruma karşı bu deyim kullanılır olmuştur.

Seyyid Nesîmî Divanı’nda bir dize ile kendisine zındık diyenlere şöyle sesleniyordu:

‘’Ey güzelden ve dinden yana olanlar bana sövmeyin
Görmezse gözün beni kör değilse görür beni’’

Halkın gözü önünde Nesîmî’nin derisi yüzülür. Nesîmî hiç sesini çıkarmaz. Sonra ortalığa bırakılır Nesîmî. Daha sonra Nesîmî yüzülen derisini sırtına örtünerek Halep sokaklarında insanların korkunç bakışları arasında yürümeye devam eder.

Hatta şöyle bir söylenti kulaktan kulağa yayılarak bugünlere ulaşır; Nesîmî yüzülürken hıncını alamayan fetva müftüsü şöyle der; “Bunun kanı pistir, bir uzva damlasa o uzvun kesilmesi gerekir.’’ Tam bu sırada Nesîmî’nin bir parça kanı katil müftünün şahadet parmağının üstüne sıçrar. Meydanda bulunan halk, ‘‘Müftü efendi fetvanıza göre parmağınızın kesilmesi gerekir’’ der. Bunu duyan katil müftü ‘‘nesne gerekmez’’ diyerek parmağındaki kanı yıkayarak ortadan kaldırır. Bunun üzerine Nesîmî şöyle seslenir:

‘‘Zahida bir parmağın kessen dönüp halktan kaçar
Gör bu miskin aşığı serpa sayarlar ağlamaz’’

(Zahid: Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getiren anlamına gelen Arapça sıfat. Sarpa sayarlar: baştan aşağı soyarlar)

Nesîmî’nin derisini yüzerlerken çok kan akar. Rengi sapsarı olunca, çevresindekiler: ‘‘Rengin neye sarardı’’ derler. Nesîmî de; ‘‘Ben sonsuzluğun ufkunda doğan aşk güneşiyim. Gün batımında güneş her zaman solar’’ diye yanıt verir.

Nesîmî, sırtında derisi giderken yolda karşılaştığı biri:  “Bu ne hal, nereye gidiyorsun?” diye sorunca, yüzülmüş derisini göstererek  “Biz aşk Kâbe’sinin gerçek yolcularıyız, ihramımız da budur” dediği söylenir.

Nesîmî’nin ölüm tarihi olarak 1404 yılı bilinir. Nesîmî’nin ölümü ardından Türkmen Alevileri mehdi, gayip erenleri, Tanrı’ya çekildi, gökyüzüne süzüldü, kendisine geldi, kendisiyle bütünleşti derken Halep halkı Nesîmî’nin Halep’in on iki kapısından on ikisinde de aynı anda çıktığını söylerler. Tekkesi ve türbesi derisinin yüzüldüğü yerdedir.

Nesîmî’nin ‘’Nesîmî Divanı’’ (Seyyid Nesimi Divanı, Can Yayınları, İstanbul, 2000) isimli şiir kitabı ve ‘’Mukaddimet-ül-Hakayık’’ (Seyyid Nesîmî ve Mukaddimetü’l Hakâyık, Kabalcı Yayınevi, 2010) düzyazı bir yapıtı ile ‘’İnsan’’ adlı bir risalesi olduğu bilinmektedir.

Nesîmî gibi ruhlar içindeki yaşadıkları yüzyıla ait değildirler; çünkü kendi çağdaşları arasında, onların derinliklerini ve yüceliklerini anlayabilecek olan ruhları pek bulamazlar. Nesîmî’leri Emevi’nin bedevi kültürü içinde asimile olanların zaten anlaması da pek mümkün değildir. Giordano Bruno derdi zaten ‘’anlamak zordur’’ diye. Bir şiirinde de Nesîmî bunu şöyle yazar:

‘’Hiç kimse Nesîmî sözünü fehm edebilmez (fehm etmek; anlamak)
bu kuş dilidir bunu Süleyman bilir ancak.’’

Nesimî hakkında daha fazla bilgi için Abdülbaki Gölpınarlı'nın ‘’Nesimî, Usûlî, Rûhî’’ (Kapı Yayınları, 2014) (Kitap adında ismi geçen Usûlî; Nesimi’nin takipçilerinden, Rûhî ise Bağdatlı süfi Divan şairleridir), Reha Çamuroğlu'nun ''Sabah Rüzgârı'' (Doğan Kitap, 2000) ve Hüseyin Ayan'ın ''Nesimî'' (Türk Dil Kurumu Yayınları, 2014) eserleri incelenebilir. 

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın hakkında "Allah her millete Yunus ve Nesimî gibi şairler vermez" dediği şairdir Nesimî... Seyyid Nesîmî için; Kastamonulu Latifî, Tezkire-i Latifî’de  (Tezkire-i Latifi, Kastamonulu Latifi, 1894) “Aşk meydanının korkusuzu ve cesaretlisi, muhabbet Kâbe’sinin büyük fedaisi, seyyidlerin uyulmaya lâyık olanı Seyyid Nesimi’dir”, İrène Mélikoff da ‘’Hacı Bektaş, Efsaneden Gerçeğe’’’ (Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 1999) isimli kitabında ‘’O Türk Hallâc-ı Mansûr’dur.’’ der.

Başkalarının onu tanıtmak için hakkında bir şey söylemelerine gerek yok aslında. Aşağıda verdiğim dizeleri NesimÎ'nin gerçekte tam olarak kim olduğunu anlatır. Anlayana tabii ki!

‘’Çün bildin mü`minin kalbinde Beytullah var,
Niçin izzet etmedin, ki ol evde Allah var?.
Her ne var âdemde var, âdem’den iste Hak'kı sen!.
Olma iblis-i şakî, âdemde sırrullah var!."

Seyyid Nesîmî gibi Kur’an’dan bu denli yararlanan başka bir Türk şairi yoktur. Mevlânâ’nın Seyyid Nesîmî’yi anlatırcasına bir sözü vardır; ‘‘Her devirde peygamber yerine bir velî vardır. Bu sınanma kıyamete kadardır.’’ İşte Nesîmî böyle bir velîdir. İşte bu kadar büyüktür Nesimî.

Bu mülke çok şair gelip geçmiştir ama Nesimî gibisi çok az gelmiştir. Kendisinde iki cihan sığmıştır ama bir kendisi bu cihana sığmamıştır...

Nûr içinde yatsın.

Osman AYDOĞAN

Nesîmî’nin en bilinen şiiri ‘‘Bende sığar iki cihân’’ isimli, şiiridir;

Bende Sığar İki Cihân

Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam
Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam

(İki cihan (dünya ve ahiret) benim içime sığar, ancak ben bu dünyaya sığmam.
Mekandışı olma cevheri benim, ancak yine de varlığa ve mekana sığmam.)

Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim
Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam

(Bütün varlıklar ve mekan benim delilimdir. Başlangıcım varlık sahibi olan Zat’la başlar.
Sen beni bu işaretle tanı, ama ben bu işarete de sığmam.)

Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümâna sığmazam

(Hiç kimse zanla, kuşkuyla Hakk’ı bilenlerden olmadı.
Hakk’ı bilen, benim zanna, kuşkuya sığmayacağımı da bilir.)

Sûrete bak vü ma'nîyi sûret içinde tanı kim
Cism ile cân benim velî cism ile câna sığmazam

(Dış görünüşe bakıp bu dış görünüş içinde gerçek manayı, iç görünüşü tanı.
Çünkü beden de, ruh da benim. Ancak ben ruha da, bedene de sığmam.)

Hem sadefim hem inciyim haşr ü sırât
Bunca kumâş ü raht ile ben bu dükâna sığmazam

(Hem inci, yani iç; hem de inci kabuğu, yani dışım. Haşir, yani öldükten sonra ruhların dirileceği meydanın ve Sırat’ın başında buyruk kişisi benim.
Bunca kumaş ve binek takımıyla ben bu dükkâna sığmam.)

Genc-i nihân benim ben uş ayn-ı ayân benim ben uş
Gevher-i kân benim ben uş bahr ile kâna sığmazam

(İşte gizli hazine benim. Görünenin aynısı işte benim. Bu hazine kaynağının incisi de işte benim.
Ancak ben ne inci çıkan denize, ne de sustası çıkan kaynağa sığarım. )

Arş ile ferş ü kâf ü nûn bende bulundu cümle çün
Kes sözünü uzatma kim şerh u beyâna sığmazam

(Yeryüzü ile gökyüzü ve “kâf” ile “nun”*gibi bütün her şey bende bulunduğu için, ey bana akıl vermeye kalkışan kişi sesini kes.
Çünkü ben, sözlere ve açıklamalara sığmam.

* “Kaf” ve “nun” harfleri Allah’ın “Kün” yani “Var ol” emrini ve bütün varlığı işaret etmektedir.)

Gerçi muhît-i a'zâmım adım âdem durur âdemim
Dâr ile kün fekân benim ben mu mekâna sığmazam

(Gerçi her tarafı kaplayan ulu varlık benim, ancak bana insan adı verdikleri için görünüşte insanım. Yapı da, “ol” denilince olan da benim. Ancak ben bu mekâna da sığmam.)

Cân ile hem cihân benim dehr ile hem zamân benim
Gör bu latifeyi ki ben dehr ü zamâna sığmazam

(Ruhla aynı cihanı paylaşan, âlemle aynı zamanı yaşayan benim.
Ancak şu tuhaf duruma bak ki, ben ne bu âleme, ne de bu zamana sığarım.)

Encüm ile felek benim vahy ile melek benim
Çek dilini vü epsem ol ben bu lisâna sığmazam

(Yıldızlarla felek benim. Vahiy de, onu getiren melek de benim.
Ey benim hakkımda konuşan kişi! Dilini tut ve konuşma, çünkü ben senin diline de sığmam.)

Zerre benim güneş benim çâr ile penc ü şeş benim
Sûreti gör beyân ile çünkü beyâna sığmazam

(En küçük varlık da, güneş de benim. Dört (dört unsur: toprak, su, rüzgâr, ateş), beş (beş duyu) ile altı (altı yön: sağ, sol, ön, arka, üst, alt) da benim.
Sözle anlatılan görünüşe bak, ancak ben anlatmaya da sığmam.)

Zât ileyim sıfât ile Kadr ileyim Berât ile
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam

(Sıfat ve Zât ile birlikteyim. Kadir ve Berat gecesi ile beraberim.
Şeker kamışıyla birlikte gül tatlısıyım. Bu yüzden kapalı ağızlara da sığmam.)

Şehd ile hem şeker hem şems benim kamer benim
Rûh-ı revân bağışlarım rûh-ı revâna sığmazam

(Güneş benim, ay benim, bal benim, şeker benim.
Herkese akıcı bir ruh bağışlarım, ancak kendim bu akıcı ruha sığmam.)

Nâra yanan şecer benim çarha çıkar hacer benim
Gör bu odun zebânesin ben bu zebâne sığmazam

(Ateş (Tur Dağı’nda Hz.Musa’nm gördüğü ateş) ile ağaç (Hz.Meryem’in hamileyken tutunduğu ağaç) benim. Göğün son katma çıkan taş da benim.
Bu ateşin zebanisini, yani cehennem meleğini gör. Çünkü ben bu dile de sığmam.)

Gerçi bugün Nesîmîyim Hâşîmîyim Kureyşîyim
Bundan uludur âyetim âyet ü şâna sığmazam

(Her ne kadar bugün Nesîmî diye anılmaktaysam da Haşimi kabilesinin Kureyş boyundanım. Bunun için delilim uludur, fakat bu yüzden şana ve delile sığmam.)

***

Azeri sanatçı Cavid Murtezaoğlu'nun bu şiiri seslendirdiği ve aşağıda bağlantısını verdiğim ''Sığmazam'' isimli eseri dinlenilmeye değer diye düşünüyorum... Kaçırmayın derim...

https://www.youtube.com/watch?v=2suHVoArlmg


Kul Nesimî


Türk halk edebiyatında iki tane Nesimî vardır. Genellikle bu iki Nesimî birbirine karıştırılır. Bunlardan birisi  14. yüzyılda Bağdat'ta doğmuş, Halep'te derisi yüzülerek öldürülmüş olan tasavvuf şairi Seyyid Nesimî'dir. 

Diğeri ise 17. yüzyılda yaşadığı sanılan ve yaşamı pek bilinmeyen Kul Nesimî’dir. Asıl adı Ali’dir. Mahlasını 14. yüzyılda yaşamış tasavvuf şairi Seyyid Nesîmî'ye olan sevgisi dolayısıyla aldığı tahmin edilmektedir. Nerede yaşadığı konusunda yeterli ve kesin bilgiler yoktur. Saz elde, keçe külah başında, dere tepe, köy kasaba dolaştığı tahmin edilen bir derviştir. 

Kul Nesimî’yi ve şiirlerini anlatan tek eser Cahit Öztelli'nin ‘’Kul Nesimî’’ (Demos Yayınları, 2012) isimli eseridir.

Kul Nesimî bir şiirinde tasavvuf şairi Seyyid Nesîmî'nin ölüm yılını ve tuttuğu yolu söylemek ister. Buna göre, Seyyid Nesîmî'nin ölüm yılına 264 katınca 1668 bulunur. Yani 17. yüzyılda yaşamıştır.

İkiyiz altmış dört yıldan sonra 
Bu nazmile bunu ettim ben izhar.

Kul Nesimî'nin asıl adının ‘’Ali’’ olduğunu söylemiştim. Bunu şu şiirinden biliyoruz:

Mahlasım Nesimî, ismim Ali'dir
Bu çarh dönmektedir, sanmam halidir
Şükür kalbim iman ile doludur
Cürm'i isyanımız bileden beri

Kul Nesimî bir şiirinde Yunus Emre'nin izleyicilerinden Hacım Sultan'a bağlı Sait Emre'nin soyundan geldiğini bildirir:

Şükür Hakk'a iyd oldu
Katarımız mezid oldu
Ceddim Said Emre'dir
Nesli de Said oldu

Kul Nesimî’nin günümüzde en bilinen ve bestelenmiş üç şiiri vardır…

Ben Melâmet Hırkasını

Ben melâmet hırkasını kendim geydim eğnime
Âr-ü nâmus şişesini taşa çaldım kime ne

Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni

Gâh giderim medreseye ders okurum Hak için
Gâh giderim meyhaneye dem çekerim ışk için

Sofular haram demişler ışkımın şarabına
Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne

Sofular secde ederler mescidin mihrabına
Benim ol dost eşiğidir secdegâhım kime ne

Nesîmî’ye sordular kim yârin ile hoş musun?
Hoş olam yâ olmayayım ol yâr benim kime ne


Sorma Be Birader Mezhebimizi

Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyâya (ikiyüzlü) bizi
Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır

Biz müftü bilmeyiz fetva bilmeyiz
Kıyl-ü kal (çiğ laf /boşboğazlık) bilmeyiz ifta (fetva verme) bilmeyiz
Hakikat bahsinde hata bilmeyiz
Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır

Nesîmî esrârı fâs etme (gizini açıklama) sakın
Ne bilsin ham ervah (ham ruhlar) likasın Hakk’ın
Hakk’ı bilmeyene Hak olmaz yakın
Bizim hak katında elimiz ( yerimiz, yurdumuz) vardır.


Minnet Eylemem

Hâr içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim Rahîm’i
iblisin talim ettiği yola minnet eylemem.

Bir acaip derde düştüm herkes gider kârına
Bugün buldum bugün yerim, Hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem.

Oy Nesimî, can Nesimî ol Ganî mihmân iken
Yarın şefaatlerim Ahmed-i Muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol Ganî settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkâra minnet eylemem.

Sırat-i müstakim: Doğru yol, dosdoğru yol.
Hâr: Diken.
Rahîm: Kur'an'da geçen Allah'ın 99 adından biridir. Bağışlayıcı, sevdiklerine ve müminlere âhirette merhamet eden, onları koruyan, onlara acıyan demektir.
Ganî: Kur'an'da geçen Allah'ın 99 adından biridir, çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir.
Mihmân: Gönül misafiri.
Ahmed-i Muhtar: Hz. Muhammed’in güzel isimlerinden birisidir.
Settar: Allah'ın isimlerinden olup "ayıpları örten" anlamındadır.

Kul Nesimî'nin yaşadığı 17. yüzyıldan bugüne dört yüzyıl geçti. O günden bu güne bu coğrafyada yaşayanlar da çok ama çok değiştiler. Kul Nesimî'nin aksine o hale geldiler ki bu coğrafyada yaşayanlar; dile ve dine minneti olanların arasında kahroldular, iblisin talim ettiği yollarda iblislerden dar oldular, kula minnetli harislerden har oldular, yeryüzü halifesi hünkâra tabilerden düçar oldular, rahimi, hüdayı, settarı, rezzakı dilde sakız, gönülde nakıs edenlerden bizar oldular...

Kul Nesimî günümüzde de yaşasaydı eğer bu şiirlerini kelimesini dahi değiştirmeden tekrar yazardı. Bu şiirlerin her bir kelimesi günümüzü anlatmaktadır. Çünkü; bir acaip derde düştük herkes gitmektedir kârına... Bugün bulup bugün yiyoruz, Hak kerimdir yarına...

Allah rahmet eylesin.

Osman AYDOĞAN  10 Haziran 2017

Kul Nesimî'nin ‘’Minnet Eylemem’’ isimli şiirini en iyi sanatçı Ahmet Aslan yorumluyor.. Bağlantısını veriyorum. Ahmet Aslan'ın hemen arkasından da Emre Sertkaya'nın yorumu var.. Birbirinden güzel... Beğeneceğinizi umuyorum... Mutlaka dinleyin derim...

https://www.youtube.com/watch?v=uqROdKnNfQk

 

Katar’a dair!

Ramazan ayı nedeniyle –belki dikkatinizi çekmiştir- mübarek aya uygun konulara yer vermeye çalıştım… Ama hayat devam ediyor işte…

Son gelişmeleri biliyorsunuz. ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’ya yaptığı ziyaretinden hemen sonra Suudi Arabistan önderliğindeki yedi ülke Katar ile diplomatik ilişkileri kestiler, yaptırım ve izolasyon kararı aldılar. Tabii ki ABD’nin dahli olmadan bu mümkün değildi…

Ancak ABD’nin Katar’da 10 bin Amerikalı askerinin bulunduğu Al-Udeid hava üssü var… Teorik olarak bu üssün geçmişteki Körfez krizlerinde, Afganistan operasyonlarında ve Irak savaşındaki katkısı ve Katar’ın ABD yandaşlığı yüzü suyu hürmetine Katar’ın ABD tarafından korunmasını ve himaye edilmesini bekliyorsunuz değil mi? Heyhaaattt!! Bizzat bu izolasyonu ve yaptırımları teşvik eden ABD! Geçmişte ve halen ABD yandaşlığı olmak demek ki yetmiyormuş!

ABD Başkanı Trump 6 Haziran 2017 günü Twitter hesabından, söz konusu yaptırım ve izolasyonu, "terör vahşetinin sonunun başlangıcı olacaktır" diye yorumlayarak şöyle devam etmiş; ‘’Ortadoğu'ya ziyaretim sırasında, radikal ideolojinin daha fazla fonlanmaması gerektiğini söyledim. Liderler Katar'ı işaret etti."

Şimdi ben Ramazan ayı yazılarına ara verip bu konuya değinmesem olmazdı... Ama konunun anlaşılması için önce bir ‘’Fabl’’ ile konuya açıklık getirmek istiyorum ki konu daha kolay anlaşılsın. (Fabl; sonunda ders verme amacı güden öykülerdir. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır. Ama bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve tıpkı insanlar gibi davranır.)

Arkadaşlarımın mutat şikâyeti olmasın diye (yazılarımın uzunluğu) konuya yarın da devam edeceğim… Ama bugün sadece bahsettiğim fabl. Aslında bu fabl bile konunun anlaşılmasına yeter de artar bile ya neyse! Biz gelelim hikâyemize….

***

Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmıştır. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü ekememektedir. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt, adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar. '’Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler.’’

Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder.

Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü '’görmedim’' der ve avcılar uzaklaşır.

Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar. '’Çok teşekkür ederim’' der kurt, '’Bana büyük bir iyilik yaptın'’ ‘'Önemli değil’ der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar. '’Bir dakika'’ diye seslenir kurt ‘’Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok.'’

Köylü şaşırır; '’Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.'’ '’Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur'’ der kurt. ‘'Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.’'

Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.

Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. '’Ne vefası’' der kısrak, '’Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu...’’

Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. '’Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim’' der köpek, ‘’yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur...' ‘

Kurt köylüye döner, '’İşte gördün’' der. Köylü de son bir çabayla ‘'Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye’' diye cevap verir.

Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. '’Her şeyi anladım da’' der tilki ‘'Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?’’ Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar; '’Gözümle görmeden inanmam...’’

İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve '’Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık'’ diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar.

Sonra tilkiye döner. '’Sana minnettarım beni bu kurttan kurtardın’' der. Tilki de '’benim için bir zevkti'’ diye cevap verir.

O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: '’Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş...'’

Evet, hikâye bu kadar… Uluslararası ilişkilerde ''vefa'' diye bir kavram yoktur. Din, mezhep, iman, ümmet, millet kavramlarının da hiçbir katkısı yoktur. Sadece çıkar ilişkisi vardır. Artık köylünün, kurdun, tilkinin kimler olduğunu biliyorsunuz diye düşünüyorum… Yarın Katar konusuna devam…

Osman AYDOĞAN  8 Haziran 2017


Katar'a dair! (2)


Dünden kısa bir özet..

 ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’ya yaptığı ziyaretinden hemen sonra Suudi Arabistan önderliğindeki yedi ülke Katar ile diplomatik ilişkilerini “Katar’ın Müslüman Kardeşler Örgütüne ve Terör Örgütlerine yardım ettiği” gerekçesiyle kestiler, yaptırım ve izolasyon kararı aldılar. Tabii ki ABD’nin dahli olmadan bu mümkün değildi…

Ancak ABD’nin Katar’da 10 bin Amerikalı askerinin bulunduğu Al-Udeid hava üssü var… Teorik olarak bu üssün ve geçmişteki Körfez krizlerinde, Afganistan operasyonlarında ve Irak savaşındaki katkısı ve Katar’ın ABD yandaşlığı yüzü suyu hürmetine Katar’ın ABD tarafından korunmasını ve himaye edilmesini bekliyorsunuz değil mi? Heyhaaattt!! Bizzat bu izolasyonu ve yaptırımları teşvik eden ABD! Geçmişte ve halen ABD yandaşlığı olmak demek ki yetmiyormuş!

ABD Başkanı Trump 6 Haziran 2017 günü Twitter hesabından, söz konusu yaptırım ve izolasyonu; "terör vahşetinin sonunun başlangıcı olacaktır" diye yorumlayarak şöyle devam etmiş; ‘’Ortadoğu'ya ziyaretim sırasında, radikal ideolojinin daha fazla fonlanmaması gerektiğini söyledim. Liderler Katar'ı işaret etti." Demek ki işaret parmaklarının ne zaman nereyi göstereceği hiç belli olmuyormuş!

Bugüne gelmeden –mutat olduğu üzere- kısa bir tarih turu yapalım… İkinci Dünya Savaşına gidelim... Önce Romanya sonra da Türkiye’den iki örnek vermek istiyorum…

Hitler Romanya üzerinden Moskova’ya giderken işgal ettiği bölgelerde kahvelerde duvarlarda Hitler’in fotoğrafı vardır… Hitler Moskova’da bozguna uğrayıp çekilirken ve arkasından da Rus askerleri gelirken yine aynı kahvelerdeki duvarlarda da bu sefer Stalin’in fotoğrafı vardır. Burada tuhaf olan bu fotoğrafların arkalı önlü olmalarıdır; bir yüzünde Hitler’in fotoğrafı, diğer yüzünde ise Stalin’in fotoğrafı. Çünkü bazı bölgeler birkaç kez el değiştirirler.

Yine Hitler Moskova’ya ilerlerken Türkiye’de ise ne kadar solcu varsa tutuklanırlar… Hitler Moskova’da bozguna uğrayıp çekilirken ve Ruslar karşı taarruza geçmişken de bu sefer de solcular serbest bırakılıp ülkede ne kadar milliyetçi varsa onlar tutuklanırlar.

Tarihin hep tekerrürden ibaret olduğunu söyler, yazar ve çizerim ya…

2000’li yılların başı, özellikle Bush ve Obama dönemleri ABD’nin ılımlı İslamla dansı ile geçti… Bu Türkiye’den Mısır’a, Tunus’tan İran’a, AKP’den Mursi’ye, İhvan-ı Müslimin’den Hamas’a kadar tüm bölgede kurum ve kuruluşlarla yaşandı… Bu çerçevede ülke içinde ABD'nin kucağına oturmuş sümüklü bir vaiz bozuntusunun çetesiyle içeride onun ne istediyse veren iktidardaki işbirlikçileri tarafından Cumhuriyetçi, laik ve ulusal karakterde ne kadar kişi, kurum ve kuruluş varsa kumpaslarla tarumar edildi...  

Dünyadaki radikal İslam’ın yükselmesi ve dünyadaki ılımlı İslam’ın ABD tarafından kendisine biçilen rolü oynayamaması ile beraber şimdi ABD’de rüzgârlar ters yönde esmeye başladı… Şimdi Trump ile beraber ABD’nin baş düşmanı ılımlısı ılımsızı ayrılmaksızın siyasal İslam’ın ta kendisi oldu. Bu çerçevede ABD ılımlı İslam'la dans döneminde ve özellikle Obama zamanında İran ile uzlaşırken, Trump ile beraber ABD hedefine İran'ı oturttu. 

ABD’inde Trump’ın seçim kampanyası esnasında ve seçildikten sonra sözcüleri ve danışmanlarının açıklamalarını ve Trump’ın ilk icraatlarını takip etmişseniz başka söze gerek yok diye düşünüyorum…

Nasıl ki ülke içinde - FETÖ’yu kullananlar hariç -  FETÖ iltisaklı kişi ve kurumlarla amansız bir mücadele ediliyorsa, bundan sonra da ABD tarafından, Ortadoğu’da geçmişte ve halen siyasal İslam’la ve bu bağlamda İhvan, Hamas, El Kaide, El Nusra ve İŞİD ile içli dışlı kişi, kurum, kuruluş ve organizasyonlarla amansız bir mücadeleye girişileceği değerlendirilmektedir. 

Yeni dönemde ABD'nin siyasal İslam ile bizzat kendisinin mücadele edeceği de düşünülmemelidir. Emperyalizmin mutat davranışı olduğu üzere maşalar kullanılıp, yumurtalar tokuşturulacaktır. Bu mücadelenin de en basit yolunun da bölgede bir Şii - Sünni çatışmasının fitilini ateşlemek olacağı değerlendirilmektedir. Zaten bölgede var olan lokal, küçük çapta ve vekâleten yürütülen Şii - Sünni çatışmasının daha büyük bir çatışmaya, daha net ifadelerle bölgede Suudilerin başını çekeceği bir Sünni ittifakla, İran'ın başını çekeceği bir Şii ittifak arasındaki çatışmaya yönlendirileceği ve evrileceği kıymetlendirilmektedir. 

Bu çerçevede; zaten ABD yanlısı ve Sünni olan, ancak ABD'deki değişimi kavrayamayıp duvardaki fotoğrafı henüz değiştirmeyen, hala siyasal İslam'la flörtüne devam eden ve Basra Körfezinden petrol ihracı için İran'a muhtaçlığı nedeniyle de İran'a yakın duran Katar'a yapılan bu baskının Sünni safları sıklaştırmak için yapılan bir manivela olduğu değerlendirilmektedir. 

Burada dikkati çeken husus; Suudi Arabistan önderliğindeki yedi ülke Katar ile diplomatik ilişkilerini “Katar’ın Müslüman Kardeşler Örgütüne ve Terör Örgütlerine yardım ettiği” gerekçesiyle kesmesinden dört gün önce Türkiye’nin Katar ile “Terörizmin Finansmanı” konulu muhtırayı imzalamasıdır. Dün de (07 Haziran 2017) -önceden alınan karar doğrultusunda- TBMM'den Katar’a üç bin Türk askeri gönderme kararı onaylandı. Ancak bu krizde Türkiye'nin şu veya bu şekilde Katar'ın yanında yer alıp almamasının pek bir önemi de yoktur. Çünkü eninde sonunda Katar pes edip Suudi safındaki yerini alacaktır. Burada önemli olan Türkiye'nin gözü açık veya kapalı Suudi güdümündeki Sünni ittafaka balıklama atlamamasıdır. 

Böylesi bir ortamda Türkiye'nin Sünni bloka balıklama atlamasının veya İran'a veya Şii cephesine doğrudan cephe almasının kendi sonunu hazırlayacağını ve bin yıldır Batı tarafından parçalanamayan ve elde kalan son vatan toprağı Anadolu'nun paramparça olacağını tahmin etmek için derin stratejik bilgilere ihtiyaç olmadığı aşıkardır...

Geçmişte ve halen ABD ile kol kola olmak, Trump huzurunda Türkçesi başka İngilizcesi başka mesajlar vermek, duvarlara farklı farklı fotoğraflar asmak Katar örneğinde olduğu gibi gelecek için güven içinde olmayı sağlamayacaktır. AB'den uzaklaşıp Putin ile dansa kalkarken parmakların kimi ne zaman işaret edeceği bilinmemektedir.  

Görünen köylerin hiçbir zaman kılavuz istemediğini bize tarih baba öğretmiştir. 

Benden söylemesi!

Osman AYDOĞAN  9 Haziran 2017



Mihriban


''Mihriban''ın yazarı Abdurrahim Karakoç 7 Nisan 1932 yılında Kahramanmaraş'ta doğar, 7 Haziran 2012 yılında ise Ankara'da vefat eder. Mezarı Ankara'da Keçiören Bağlum'dadır. Günümüzde artık kimse Divan Şiiri yazmıyor. Abdurrahim Karakoç ise gerçek anlamda taşra bilincini aşmış Halk Şiirinin hece vezninin en iyi kullanan son söz yazarı idi. 

Dün Abdurrahim Karakoç'un vefat yıldönümü idi... Bugünkü gazetelere baktım, haberlere baktım, ona ait bir anma etkinliği, bir hatırlama, bir vefa belirtisi aradım... Heyhaattt.. Ne gezer.. Varsa yoksa Arda Turan ve Deniz Seki... Tamam, siyasi görüşünü beğenmeyebilirsiniz ama o en azından ''Mihriban''ın yazarı idi... Hoş, kendi fikirdaşları da anmadı ya...

Neyse!... Kimse anmasa da ben anmasam olmaz diye düşünüyorum... Abdurrahim Karakoç'u ölümsüz eseri ''Mihriban'' ile anmak istiyorum...

''Mihriban’’; 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesinin adıdır...

Mihriban aşkı en iyi anlatan Türkçe şiirlerden birisidir... Aşkın en saf, en yalın, en temiz, en büyük halini anlatır…

Şiirde geçen dizelerdi: "Lambada titreyen alev üşüyor", "Kar koysan köz olur aşkın külüne",  "Her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor", "Yar deyince kalem elden düşüyor’’.

Bu nasıl bir aşk ki; lambadaki alev bile üşüyüp tir tir titriyor, aşkın külüne kar bile koyduğunda köz oluyor, her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor ve yar deyince kalem elden düşüyor. Aşkı kalem tarif edemiyor ama Abdurrahim Karakoç tarif etmiş işte!

Bu şiirin hikâyesi de şöyledir:

Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlamıştır. Genç Abdurrahim köyünde bir genç kız görür, ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur, şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasında ki ''Mihriban''dır bu. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası değişmiş, hayat manasızlaşmış, aşk acısı yüreğini yakmıştır. 

Bu halini gören ailesi kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce ''kız küçük'' derler, bahane bulurlar, bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır.”.

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der. 

Yedi yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılmıştır. 

Sarı saçlarına deli gönlümü 
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban 
Ayrılıktan zor belleme ölümü 
Görmeyince sezilmiyor Mihriban 

Yar, deyince kalem elden düşüyor 
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor 
Lambada titreyen alev üşüyor 
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban 

Önce naz sonra söz ve sonra hile 
Sevilen seveni düşürür dile 
Seneler asırlar değişse bile 
Eski töre bozulmuyor Mihriban 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama 
Aşk değince ötesini arama 
Her nesnenin bir bitimi var ama 
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban 

Boşa bağlanmış bülbül gülüne 
Kar koysan köz olur aşkın külüne 
Şaştım kara bahtım tahammülüne 
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı 
Ancak çeken bilir bu derdi gamı 
Bir kördüğüm baştan sona tamamı 
Çözemedim çözülmüyor Mihriban 

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz, tabi Mihriban da. Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:

‘’Unutmak kolay mı?” deme, 
Unutursun Mihriban’ım. 
Oğlun, kızın olsun hele 
Unutursun Mihriban’ım. 

Zaman erir kelep kelep.. 
Meyve dalında kalmaz hep. 
Unutturur birçok sebep, 
Unutursun Mihriban’ım. 

Yıllar sinene yaslanır; 
Hatıraların paslanır. 
Bu deli gönlün uslanır... 
Unutursun Mihriban’ım. 

Süt emerdin gündüz-gece 
Unuttun ya, büyüyünce... 
Ha işte tıpkı öylece 
Unutursun Mihriban’ım. 

Gün geçer, azalır sevgi; 
Değişir her şeyin rengi 
Bugün değil, yarın belki 
Unutursun Mihriban’ım. 

Düzen böyle bu gemide; 
Eskiler yiter yenide. 
Beni değil, sen seni de 
Unutursun Mihriban’ım.

Mistik bir olgunlukla, ''son bir kez'' diyor Abdurrahim Karakoç, ''son bir kez daha görmek istemezdim. O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın.” 

“Bazen aklıma düşüyor. Ben 'unutursun' diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. 'Unutmak kolay mı' başlığı mektubun.'' 

“ 'Unutmak kolay mı deme
Unutursun Mihriban’ım'

diyorum.''

“ 'Düzen böyle bu gemide
Eskiler yiter yeni de
Beni değil, sen seni de 
unutursun Mihriban’ım'

dedim..''

Mihriban, Farsça kökenli bir kelimedir. Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu anlamındadır. Ancak gerçekte Mihriban’ların hikâyesi hiç de şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu değildir.

Abdurrahim Karakoç şiirinde gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslenmişti sevdiceğine. Adı başka olsa da Mihriban, saçları siyah olsa da Mihriban, yüreğimizi çalan herkes Mihriban, çözemediklerimiz, çözülmiyenler Mihriban…

Ve Mihriban türküsünü de en iyi Musa Eroğlu söylerdi… Sanki büyü gibi bir türküdür…. Musa Eroğlu sazıyla, diliyle, ağzıyla söylerken siz içinizden, kalbinizden, yüreğinizden, ruhuzdan söylersiniz: Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban….

Ve gözlerinizden kimseciklerin görmediği yaşlar süzülür... Çünkü kabuk bağlamış yaralar var içinizde. İşte bu türküler bu kabukları yumuşatmadan, enfeksiyon kapar mı diye düşünmeden, dezenfekte etmeden çok sert bir şekilde kopartıp atıyor... Hüzünlenmeniz ağlamanız işte bundan…

Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban…. 

“ 'Düzen böyle bu gemide
Eskiler yiter yeni de
Beni değil, sen seni de 
unutursun Mihriban’ım''

Sen de unutuldun be Abdurrahim Karakoç... Hem de fikirdaşların tarafından... Hem de yandaşların tarafından.... Dün mezarını gidip de kaç kişi ziyaret etti seni?

Âşık Mahzuni Şerif'in hemşehrisi idi. Belki gelecekte şairlerimizi, ozanlarımızı, edebiyatçılarımızı siyasi görüşlerinden bağımsız olarak anarız. Bu konudaki düşüncemi onun ''Yakarış'' şiiriyle anlatayım: 

''Umudum her zaman bâkidir ama
zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.''

Fikir dünyama değil de duygu dünyama hitap eden gerçek bir halk ozanı idi Abdurrahim Karakoç... 

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN  8 Haziran 2017

Musa Eroğlu'nun sesinden Mihriban: https://www.youtube.com/watch?v=dGKF8_Qg_To

Abdurrahim Karakoç’un kendi sesinden Mihriban: https://www.youtube.com/watch?v=jTFVjfMOQzU

 

Bir hikâye ve bir tespit

Yaşlı bir kadın yolda otururken karşıdan İmam Gazali gelir, ahaliden birisi kadını dürterek; "kalkıp saygı göstersene hanım, Gazali geliyor" der; ama kadın hiç umursamaz ve "banane ya" dercesine davranmaya devam eder.

Bu defa ahaliden o birisi kadına; "sen o adamın kim olduğunu biliyor musun?" diye sorar. Kadın da; "yooo, kimmiş o?" deyince, ahaliden o birisi; ‘’Gazali o, Allah'ın var olduğuna dair tam yüz kanıt getirdi, çok mübarek bir adamdır o..." der.

Bu defa kadın yine omuz silkerek; "demek ki o yüz kere şühpeye düşmüş, ben hiç şüphe etmedim." der.

İbn-i Arabî de ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ isimli kitabında (Esma Yayınları, 2001) Sebte kentinde rastladığı hocası İbn’üs Sâig’ten aktarır: ‘’Dünyayı def ve flüt ile yiyip bitirmek, benim indimde din ile yiyip bitirmekten daha iyidir. Elinden geldiği kadar dince lânet etmekten kaçın.’’

Rahim’i, Hüda’yı, Settar’ı, Rezzak’ı dilde sakız, gönülde nakıs edenler bu hikâyeden ve bu tespitten ne anlar ki acep? 

Osman AYDOĞAN  7 Haziran 2017


Elinden hayır gelen bir oruç yiyici, dünyaya tapıp yıl orucu tutan kimseden iyidir.
                                                                                                             Şeyh Sâdi Şirazî

Yukarıda verilen sözün sahibi Şeyh Sâdî Şirazi (1193-1292) Fars şâir ve İslam âlimidir... Günümüz İran topraklarının Şiraz kentinde doğar. Daha sonra Bağdat'a gidip Nizamiye Medreseleri'nde öğrenimini tamamlar.

30 yıl boyunca Hindistan ve Kuzey Afrika'yı dolaştıktan sonra 1256'da memleketi Şiraz'a dönerek şiirlerini yazmaya başlar. Günümüzdeki en çok tanınan eserleri Gülistan ve Bostan'dır. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılır. Haçlılara esir düşer. Sonraları, bilgisine hayran kalan Suriyeli bir tacir, fidye vererek, Sâdî’yi Haçlılar’ın elinden kurtarır ve kızı ile evlendirerek himayesine alır.

Sâdî’nin evlilik hayatı hiç de mutlu geçmez. Karısı onu, daima, babasının kurtardığı bir köle olarak görür ve ona karşı çok kötü davranır. Şair, en sonunda, evini barkını bırakıp kaçmak zorunda kalır. Acılarla dolu geçen bu evlilik hayatından kalan hâtıralarının izleri, onun bir kısım eserlerinde yer almıştır.

Anadolu’yu, Çin’i, Hindistan’ı da dolaşan Sâdî, yaşının olgun çağlarında Şirâz’a döner. Bundan sonraki hayatını tamamen şiire, ilme, kültüre vererek ölmez eserlerini yaratır. 98 yaşına kadar yaşar. Geniş bilgisinden, iyi ahlâkından ötürü, bütün Doğu kaynaklarında, ''Şeyh Sâdî'' diye anılır. Bütün şiirlerinde Sâdî mahlasına rastlanmaktadır. Sâdî, ana dili olan Farsça’dan başka, Arapça, Hintçe, Lâtince de bilirdi.

Şeyh Sadî Şirazî'nin en bilinen eseri içinde hikâyelerini topladığı ''Bûstan ve Gülistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli eseridir. Gülistan; ‘’gül bahçesi’’, Bûstan ise ‘’çiçek bahçesi’’ demektir. Her iki eser daha XIV. yüzyılda Türkçe’ye çevrilmiştir. Bûstan’ın önsözü yeryüzünde söylenmiş en lirik edebi parçalardan biri sayılır. Sâdî’nin eserlerinde, çoğunlukla, öğretici, öğüt verici bir hava vardır. Toplum düzeni, ahlâk, fazilet, hürriyet konuları eserlerinin başlıca karakterini teşkil eder. Aşağıda bu kitaptan alınan bazı hikâyeler sunulmuştur. İhtiyacı olanların bu kıssalardan gerekli hissleri almaları umuduyla...

Hikalyeleri iki grup halide sunacağım.

Birinci gruptaki hikayeler çok konuşanlara hitap etmektedir.

Suskun Âbit Hikâyesi

Mısır’da biri vardı. İyi huyluydu ama eski püskü giyinirdi. Epey zamandır hiç konuşmadığı için ülkede suskunluğuyla meşhur olmuştu. Birçok akıllı in­san, uzak-yakın demeyip yanına gelir, pervane misali etrafında dönerek ondan nur umardı.

Bu mübarek zat, bir gece; “Kişi, dilinin altında gizlidir.” diye dü­şünüp o günden sonra konuşmaya başladı. Çok geçmeden dost-düşman her­kes, Mısır’da ondan daha zırcahil biri olmadığını anladı. Neyse kısa zamanda adamın huzuru kalmadı, hali perişan oldu. Mısır’dan uzaklaşıp başka mem­lekete gitmekte buldu çareyi.

Ayrılırken oturduğu mescidin kemerine şunları yazmıştı; “Ah keşke; aynada kendimi görseydim de, yüzümü örten şu perdeyi cahillikle yırtmasaydım. Kendimi güzel yüzlü sandım ve perdeyi açtım. Aman Allah’ım, bir dene göreyim! Meğer ben gerçekte çok çirkin biriymişim.”

Az konuşanın sesi, şöhret olur. Konuşursa değeri, şöhreti kalmaz. O za­man kaçmalı bu yerden. Ey akıllı insan; sükûtun, vakarındır! Ve sen ey cahil; sükût, cehaletini örten perdedir! Şimdi de sana söylüyorum ey insan; eğer bilgiliysen, saygınlığını yitirme; yok eğer cahilsen, perdeni çekip yırtma! Gön­lündeki sırrı hemen gösterme. Bunu ne zaman istersen, gösterebilirsin. Sır­rın ortaya çıktıktan sonra gizleyeceğim diye boşuna uğraşma. Ucu, bıçakla kesilmedikçe yazmayan o kalem, sultanın sırlarını ne de güzel sakladı. Hayvan, susar, insan, konuşur. Ama gel gör ki; saçma sapan konuşanlar, hayvanlardan daha aşağılıktır. Kişi, ya insan gibi akıllı uslu konuşmalı ya da hayvan gibi susmalı. Âdemoğlu, aklı ve nutkuyla meşhurdur. O halde sen de, dudu gibi ko­nuş ve fakat onun kadar bilgisiz olma!

Dayak Hikâyesi

Biri, kavga sırasında kötü sözler edince oradakiler hemen üzerine atlaya­rak yakasını yırtıp ensesine okkalı tokat indirdikten sonra çekip gittiler. Ada­mın üstü başı paramparçaydı. Oturup ağlamaya başladı. Sesleri duyan güngörmüş bir zat, yanına gidip ona şu öğüdü verdi; “Hey kendini beğenmiş uka­la! Ağzın gonca gibi kapalı olsaydı, gömleğin böyle gül gibi kızarmazdı.”

Evet, ahmaklar, işte böyle saçma sapan konuşurlar. Dışı gürültülü ama içi boş tambura benzer öylesi insanlar. Baksana be adam; ateş de tümüyle dil­dir fakat azıcık su ile bir anda harareti diniverir. İnsan hünerliyse sussun; za­ten hüneri, onu konuşur. Güzel kokun varsa, konuşma. Güzel koku kendini belli eder zira. Bırak elindeki madenin ne olduğuna, mihenk karar versin. Bu yüzden dedikoducular; “Sadî; iyidir, hoştur ama sıcakkanlı olmadığından in­san içine çıkmaz.” diye söylenir durur. Evet öyleyim. İsterlerse derimi yırtsın­lar, ahmakların kafamı patlatmasına razı değilim.

Ayıptan Dil Çekmek

Ey akıl sahibi, yiğit gönüllü kişi; ister iyi olsun, ister kötü, kimsenin ar­dından fena sözler söyleme! Yoksa kötülüğü kendine düşman edersin, iyiyi de kötü yaparsın. Kim, sana; “Filan kişi, kötüdür.” derse, bil ki kendi ayıbını söy­lemektedir. Filan kişi hakkında yapılan zan, ispata muhtaçtır. Ama söyleyenin kötülüğü açığa çıkmıştır. Başkalarının kötülüğünden bahsettiğin takdirde, sö­zün doğru olsun diyelim ama bu kez de sen kötü sayılırsın.

Mergaz’lı Divane Hikâyesi

Mergaz’lı bir divane, öyle bir söz söyledi ki hayretten dudağını ısırırsın; “İnsanların ardından gıybete başlasaydım, işe ilkin annemle başlardım. Zira akıl ve irfan sahibi insanlar, sevabın anaya bağışlanmasının daha hayırlı oldu­ğunu bilirler.”

Ey güzel huylu dostum! Kaybolan arkadaşın şu iki emaneti, arkadaşları­na haramdır: Biri, bıraktığı malı haksızca yemek; diğeri, ardından gıybet et­mek. Yanındayken başkalarını çekiştiren alçak herifin, başkalarının yanındayken seni iyi anacağım sanıyorsan aldanıyorsun. Dünyayla değil de sırf kendi­siyle meşgul olan kimse, bence âlemin en akıllı kişisidir.

Gıybeti Caiz Olanlar

İşittim ki, üç kişinin ardından gıybet etmek caizdir. Dördüncüsü yoktur. İlki; halkın kalbini inciten, halka zararı dokunan ve halkın ayıpladığı yolu tu­tan padişahtır. Bu tür padişahların şerrinden kurtulmak ve zulmünü başkalarına haber vermek amacıyla ahali arkasından konuşabilir. İkincisi; hayâsız in­sandır. Bunların ayıplarını örtmek doğru olmaz. Zaten kendi perdelerini yine kendileri yırtmışlardır. Bu tür arsızlan koruma; varsın, havuza düşsün. Diye­lim ki kurtardın onu havuzdan. Bu kez de çok geçmez ötedeki kuyuya bıra­kır kendini. Bu kadar laf anlamaz, ahmak insanlardır. Üçüncüsü; bozuk terazi kullanan sahtekârdır. Bu yalancıların hile ve kötülükleri hakkında ne biliyor­san söyle ki, başkaları da aldanmasın.

İkinci grup hikayeler ise sultanlara hitap etmektedir...

Sultanı anmak

Sultanın biri; “Bizi hiç andığın oldu mu?” diye sordu bir zâhide. Zâhit; “Evet sultanım” diye cevap verdi, “Ne vakit Allah’ı unuttuysam sizi andım durdum.”

Dara ve At Çobanı Hikâyesi

Dara Yun bir sürek avında askerlerinden uzaklaşıp ayrı kaldığını duy­dum. Bir at çobanı, koşarak ona doğru ilerliyormuş. Adamı tanımayan Dara'nın kalbine kuşku düşmüş ve kendine; “Bu gelen, düşmanlarından biri olsa ge­rek. Yanıma varmadan okumla onu öldüreyim.” demiş. Yayını germiş, okunu hazırlamış, biraz daha yaklaşsın diye beklemeye koyulmuş. Bunu gören çoban uzaktan seslenerek; “Ey İran’la Turan’ın şahı, ey ulu Dara; kem gözler senden ırak olsun. Ben düşman değilim. Efendimin atlarını besleyen basit bir çobanım ve işim yüzünden buradayım.”

Haykırışları duyan Dara rahatlamış ve gülerek; “Hey düşüncesiz adam, sana mübarek bir melek yardım etti. Yoksa öldüğün gün, bugündü.”

Çoban da gülerek karşılık vermiş; “İnsan iyiliğini gördüğü efendisine hiç kötülük düşünür mü? Haddimi aşarak size, doğru yolu göstermek ve bu bağ­lamda öğüt vermek istiyorum. Dostuyla düşmanını ayıramayan sultan, acizdir. Büyükler, küçüklerini bilmeli. Siz, beni sarayınızda defalarca gördünüz; atla­rı, meraları sordunuz. Şimdi ben muhabbet ve hürmetle geliyordum yanınıza. Ancak siz beni tanımadınız. Oysa ben, şu yüzlerce at içinde istediğiniz özellik­teki atı hemen bulup çıkarırım. Demek ki çobanlık, akıl-fikir işidir. Siz de be­nim gibi olun, sürünüzü iyi tanıyın, onları her türlü tehlikeden koruyun.”

Bu öğütler Dara’nın çok hoşuna gitmiş ve hemen oracıkta çobanı ödüllen­dirmiş. Utanmış kendinden ve içinden; “İnsan, bu öğütleri kulaklarına değil, kalbine yazmalı. Bir ülkede hükümdarın tedbiri, çobandan daha aşağı olursa, oranın yıkımıyla kırımı yakındır” diye geçirmiş.

***

Bu bölümde ise Şirazî'nin sözlerinden bir demet sunuyorum..

Her bir söz üzerinde düşünmeniz dileği ile...

***

Taç ve taht geçicidir. Hiç gönüllere girdin mi? Bir kadın zalim olan erkekten çok yüksektir. Köpek de halkı inciten insandan üstündür.

Çoban uyumuş, kurt da sürüde: bu hal akıllı kimselerin beğeneceği şey değil.

Halkın sevgi ve güvenini kazanırsan düşmanı gerçekten yenmişsin demektir.

Eğer mertsen, mertliğinden bahsetme. Sen kendini iyilerden saydıkça kötü olursun.

Eşeğini düşman, vergisini de sultan alıp gittikten sonra o memleketin tacında, tahtında ikbal kalır mı?

Kendi ahlakını düşmanından dinle; dostun gözünde her yaptığın iyidir.

Ey düşüncesiz, tedbirsiz ve akılsız olan nefis, sen tek yoksulluğun yükünü çek, ama kendini gamla öldürme.

Düşmanı dostundan fazla olan kişinin, düşmanı şen, dostu mahzun olur.

Toprağın altında iken gönlü diri olan bir ölü, gönlü ölü olarak yaşayan bir bilginden daha canlıdır.

Düşmanın derisini yumuşaklıkla yüzebilirsin. Sertlik gösterdin mi, dostun bile sana düşman olur.

Irmak kenarından sıcak su iç de ekşi suratlının soğuk gül şerbetini içme.

Elalemi ayıplarıyla anan bir kimsenin senden de teşekkürle bahsedeceğini zannetme.

Aradan bir nice zaman geçmedikçe insanın içyüzü anlaşılmaz.

Hiddetle hemen kılıca sarılan kimse sonra esefle elinin ardını dişler.

Büyük kalarak yaşamanın şartı odur ki her küçüğün kim olduğunu bilesin.

Kuvvetlilerin yükünü zayıflar çekerken padişaha tatlı uyku haramdır.

Eğer yiyip yatmaktan başka bir şey bilmiyorsa, adam hayvandan nesiyle yüksek olur.

Devri kötü olan bir zalim dünyada kalmayacak, ama onun üzerinde ebedi bir lanet kalacaktır.

Değersiz kimselerle savaşmaktan çekin.

Ben damlalardan sel olduğunu çok gördüm.

Sen kendi kaygını sağlığında çek, hısımların hırsa düşerler ölenle ilgilenmezler.

Parayı, nimeti şimdiden ver, çünkü senindir ve senden sonra bunlar senin emrinden çıkacaktır.

Büyüklük gösterişle, lafla olmaz; yücelik dava ile kuruntu ile elde edilmez. Tevazu yüceliği arttırır, fakat gurur seni toprağa serer.

Sen kendinden bahsetme ki, seni başkaları övsünler. Kendini övdüğün takdirde bunu başkalarından bekleme.

İnsan olmak isteyen kişi önce nefsinin köpeğini susturur.

Dostlarına karşı bile uyanık olmalısın. O zaman düşmanından da emin olabilirsin.

Kurdun kafasını, halkın koyunlarını paraladıktan sonra değil, önce kesmek gerekir.

Hedefe, okun gezi elindeyken nişan al, ok yaydan fırladıktan sonra değil.

Herkesin huzurunu kendi rahatına tercih eden kimseye ne mutlu.

Hüner sahipleri, başkalarının gamını çekmekten kendi keyiflerine bakamamışlardır.

Elalem harman kaldırırken, vaktiyle tohum ekmemiş olmak ne gevşekliktir.

Derisini parçalasalar dahi, huda dost hiçbir zaman dostunun düşmanıyla dost olmaz.

Padişahken zulmedersen, padişahlıktan sonra dilenci olursun.

Kafası Zühal yıldızına değen bir padişahla zindanda inleyen züğürdü, başlarına ölüm askeri hücum ettikten sonra birbirinden ayıramazsın.

Şer çıkaranlar- yuvasına nadiren dönebilen akrepler gibidir- gene şer sevdasında giderler.

Yolu takip etmeyen bedbaht süvari, doğru yürüyen yayadan geri kalır.

Düşen her zaman kalkmış değildir.

Çıkrığının ardında ihtiyar kadın lanet ederken, meclisin baş köşesinden gelen aferinlerin değeri yoktur.

Senin iyiliğini isteyen kimse, “yolunda şöyle bir diken var“ diyendir.

Yolunu kaybedene iyi gidiyorsun demek şiddetli bir zulümdür.

Bir iş tedbirle olacaksa düşmanın yüzüne gülmek, savaş çıkarmaktan daha iyidir.

Kaşını çatmamağa çalış, ne kadar zayıf olursa olsun düşmanın dost kalması daha iyidir.

Elinden hayır gelen bir oruç yiyici, dünyaya tapıp yıl orucu tutan kimseden iyidir.

Herkes kuvveti derecesinde yük taşır, karıncaya göre çekirge ayağı ağırdır.

Nice kuvvetli, nice üstün akıllar vardır ki, aşkın havası onları mağlup etmiştir. Çünkü sevda aklın kulağını büktükten sonra, akıl bir daha başkaldıramaz.

Azametli adam kurum satar; çünkü büyüklüğün yumuşaklıkta olduğunu bilmez.

Methü sena ipiyle kuyuya inme, hatem gibi sağır ol da kendi ayıplarını dinle.

Osman AYDOĞAN  6 Haziran 2017


Fasih Dede


Fasih Dede, 17. yüzyıl Osmanlının Divan şairidir. Türkçe, Arapça ve Farsça akıcı üslupta şiirler yazar. Asıl adı Fasih Ahmed’dir. Fasih Dede olarak nam salar. Doğum tarihi belli değildir. İstanbul’da doğar ve 1699’da orada vefat eder. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın hazine kâtipliğini yapar. Görevinden ayrılarak Galata Mevlevihane’sine girer, Gavsi Dede’ye bağlanarak Mevlevi olur. Fennî Mehmet Dede Efendi’den resim dersleri alır. Kendisi dönemin ünlü hattatlarındandır. Geçimini de kitap kopya ederek sağlar.

Şiirlerinden bir örnek:

"Geceler azmettiğim ol mâh'a sâyem havfidir.
Bir tarik ile kabul etmez muhabbet şirketi" 

(O ay yüzlünün yanına hep geceleri gitmemin sebebi, gölgemin de benimle gelmemesi içindir. Çünkü sevgi, hiçbir yolla ortaklık kabul etmez.)

Fennî Mehmet Dede’den aldığı resim dersleri sayesinde bir oto portresini yapar ve resmi ‘’Elfakir Fasihü’l Mevlevi’’ olarak imzalar. 1104 (1692/93) tarihli bu resim, Fasih Dede’yi başında Mevlevi külahı ve Mevlevi giysileri içinde gösterir.

Fasih Dede’nin dergâhında onlarca kedileri vardır… Fasih Dede kedilerine dergâhtaki hücresini paylaşacak kadar düşkündür. Dergâh sakinleri de onca kedinin bir dergâh odasında barınmasına, bakılıp beslenmesine, koridorlarda dolaşmasına, bahçeye girip çıkmasına, şüphesiz diğer odaları da ziyaret etmesine ses çıkarmazlar. Çünkü dergâh sakinleri de varlığın sırrını bildikleri için, uyuyan sokak köpeklerini dahi uyandırmamak adına onların sağından solundan geçen insanlardır.

Fasih Dede’nin kendisinden önce otuz dokuz kedisi ölür. Onların tamamını kefenleyip dergâh mezarlığına gömer. Demek ki bir zamanlar İstanbul’da; bir kediye bile, hakka yürürken, saygıyla yaklaşıp kefenle, ritüelle uğurlayan insanlar vardır!

Fasih Dede 1699 yılında vefat ettiğinde aynı gün kara kedisi de ölür ve beraber kefenlenip beraber gömülürler. Mezarı Galata Mevlevîhânesindedir. Mezar taşında; ''Göçdi bekâ mülküne Derviş-i Fasîh-i Mevlevî'' ibaresi yazılıdır.

Fasih Dede'nin eserleri vardır ancak kendisini anlatan yazılı bir eser ne yazık ki yoktur. Sadece Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 12. Cilt ile Rehber Ansiklopedisi, 7. Ciltte Fasih Dede'den bahsedilmektedir.

Fasih Dede’yi bu kadar anlatmamın nedeni onunla ilgili bir hikâye…

Fasih Dede her akşam Galata Balıkpazarı’nda, bir meyhanede demlenir, dergâha, “Âheste reviş hüsn-i edâ Mevleviyâne” (Mevlevihaneye yavaşça gitmek) bir tarzda sallana sallana, yalpa vura vura çıkar ve dergâha yakın Şah Kulu Mescidi’nin önünde oturup akşam namazını bekleyen imama, mestâne (sarhoş gibi, kendinden geçmişçesine) bir “Selâmün aleyküm imam!” dermiş. İmam, başta sikke, sırtta hırka, bu Mevlevi dervişinin halini ibretle seyreder, başını sallar, lâ-havle çeker, selamını kerhen alırmış.

Fasih, bir gün yine aynı eda ile gelirken imam Fasih’in selamını almamaya karar verir, inat eder, kararını da yerine getirir.

İmam o akşam rüyasında görür ki kurbağa olmuş. Badik badik giderken havadan süzülüp inen bir kartal, imamı pençesine taktığı gibi havalanır. Kurbağa şeklindeki imam bir aralık aşağıya bakar, sivri, yalçın kayalarla dolu bir yer. ''Eyvah'' der, “pençesinden kurtulursam düşüp pestilim çıkacak, düşmezsem akıbetim belli.” Tam bu sırada kartal birdenbire pençesini açar ve imam hızla düşer. Fakat bir de ne görsün? Aşağıda Fasih eteğini açmış bekliyor. Lop deyip eteğine düşer ve irkilerek kan ter içinde uyanır. Sarhoştan keramet, bu nasıl şey? Bir hayli düşünür uykusu kaçar. Sabah da yakın, abdestini tazeler camiye gider.

Günün dağdağası rüyasını unutturmuştur. Akşam namazını, yine cami önündeki alçak ve arkalıksız hasır iskemlesine oturmuş beklerken bir de bakar ki Fasih sallana sallana yine yukarıya doğru geliyor. Geceyi hatırlar yüreği oynar, önünü kavuşturur. Derken Fasih imamın hizasına gelince, harfleri çiğneye çiğneye der ki:

-''Selamün aleyküm imam. Gördün ya, dün gece Fasih’in eteği olmasaydı yamyassı olacaktın.''

Allah'ın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez, din tacirleri ise hiç bilmez. Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Her daim hulus-u kalp ile boyun büker, dua ederler.

Osman AYDOĞAN 5 Haziran 2017


Bir meczup: Behlül Dânâ


Meczup kelimesini genellikle yanlış anlamda kullanırız. Meczuba çoğunlukla ‘’deli’’ anlamını yükleriz. Türkçenin zenginliğiyle bakacak olursak meczupla deli arasında hayli fark olduğunu görürüz. Meczup ve deli kelimelerine dair en anlamlı tanım şu; akıl adamı terk ederse,‘’deli’’; adam, aklı terk ederse, ‘’meczup’’ derler!.. 

Meczup; cazibe kelimesinden de çağrışım yapacağı üzere, belli bir etkiye kapılmış, o tesirle kendinden geçmiş kimse demek!... Cezbeye tutulmuş, demir tozlarının mıknatısa, pervanenin ateşe kapılışı gibi yoğun bir çekimle Hak aşkında varlığını yitirmiş insan demek. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de mealen; ‘’Allah, dilediğini kendine çeker” (Şura /13) buyurmuştur. Cüneyd-i Bağdadi; ‘’Allah’ın velisi ile Allah’ın delisi arasında bir soğan zarı kadar fark vardır’’ der. Ve devam eder Bağdadi: ‘’Kim veli, kim deli sizler anlamazsınız.’’ Görüldüğü gibi meczup ile günümüzde kendi çıkarları için dini kullanan soytarılar arasında hiçbir ilişki yoktur.

Tasavvuf ehli arasında meczupların hatırı sayılır bir yeri vardır!.. Kıssalarını okuduğumuz, hayatlarından ibret aldığımız bazı meşhur isimlerin birçoğu meczuptur. İlahi aşkın cezbesi ile kayıtlardan kurtulmuş, akışa kendini kaptırmış bir kısım zevat, kendi dönemlerinin ileri gelen şahsiyetlerine, hatta devlet başkanlarına bile örnek haller sergilemiş, manidar sözler sarf etmişlerdir. Onlardan bir kaçını tanıtmak istiyorum.

Örneğin geçen günlerde yine bu sayfada ''Yaz beni de, O’nu sevenleri sevenlerden biri'' başlığı ile tanıttığım, tacını tahtını terk eden Belh Sultanı İbrâhim bin Ethem de bir meczup idi...  Hatta onun da İmam-ı Azam ile ilgili şöyle bir hikâyesi var:

İmam-ı Azam Ebu Hanife Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders veriyor. O esnada kapıdan başını uzatan İbrahim bin Ethem “Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir. Dersi kesen İmam-ı Azam, üstü başı pejmürde, garip kılıklı İbrâhim bin Ethem'in selamını ayakta alır ve O gidene kadar yerine oturmaz. İmamın edep ve saygı içinde selam alışı talebelerin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri sorar: ''Ya İmam!.. İbrahim bin Ethem meczup, siz ise bir büyük İslam âlimisiniz. Bunca hürmet niye?...'' İmam şöyle cevaplar: ''Biz Allah’ın İlmi ile meşgulüz; O ise doğrudan Zatı ile meşgul!'' İmam, meczup kelimesine böylelikle yeni bir anlam getirir; Allah’ın Zatı ile meşgul olan kişi!... 

Şimdi gelelim diğer birmeczup hikâyesine:

Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbn-i Arabî bir kitabında şu hikâyeyi anlatırdı; 

Bir meczup, köy meydanına gelir; çevrede dolaşmakta olan kalabalığa; "ey ahali, ben Peygamberim!" der. Kimse onu ciddiye almaz. Garip kılığına, deli gözlerine bakıp gülerler. Meczup kendinden çok emindir. "Ey ahali, ben peygamberim! Eğer bana inanmıyorsunuz, şu arkamdaki duvar dile gelsin ve size benim peygamber olduğumu söylesin." der.

Yine kimse bu meczubu ciddiye almaz fakat birden duvar dile gelir ve şöyle der;  "Yalan! Bu adam peygamber falan değil."

(Bu hikâye aynı zamanda Zülfü Livaneli'nin ''Engereğin Gözündeki Kamaşma'' isimli romanının giriş kısmıdır. Ancak Livaneli kaynağını yazmaz!!!)

Şimdi bir meczup olarak Behlül Dânâ'yı anlatmaya başlayabilirim...

Behlül kelimesi Farsçada meczup, deli, çok gülen, çok gülücü, soytarı anlamındadır...

Behlül’ü biz Halid Ziya Uşaklıgil'in realist-naturalist romanı ‘’Aşk-ı Memnu’’dan dolayı Firdevs’le, Peyker ve Bihter’le beraber tanıdık… TV de olmasa Behlül, Bihter, Peyker ve Firdevs’i tanımayacaktık ama hâlâ ne anlama gelirler bilmeyiz de… 

Dânâ ise Farsçada ''çok bilen'',''âlim'' demektir. Hoca-i Dânâ; hocaların hocası demek, Dânâ-yı Yunan; Eflatun'dur. Behlül Dânâ; âlim meczup ya da akıllı deli anlamındadır. Behlül Dânâ; güldüren âlimdir. Nasrettin Hoca gibi… Behlül Dânâ, meczup görüntüsüyle büyük hikmetler anlatan bir zat; aynı zamanda halkın çok sevdiği bir âlimdir...

İki zıt anlamlı kelime ihtiva eden bu tamlama ile kimi delilerin değme akıllılardan daha doğru konuşmalarına ya da kimi ‘'deli’'lerin herhangi bir patolojik vaka olmaksızın bilinçli bir şekilde deli olduklarına, öyle göründüklerine işaret edilir.

Behlül Dânâ tamlaması, Abbasi halifelerinden Harun Reşid'in zamanında yaşamış bir ‘'akıllı deli'’ için özel isim haline de gelmiştir. Asıl ismi Ebû Vüheyb bin Ömer Sayrafî’dir. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu halde Bağdâd’da yaşamış ve Bağdat'ta 190 (m. 805) yılında vefât etmiştir. Kimi kaynaklar Behlül Dânâ için Harun Reşid’in fikir aldığı kişi olduğunu söylerler…

Şimdi gelelim Behlül Dânâ ile ilgili kıssalara:

***
Bir gün Bağdat’ta haber salınır: Behlül Dânâ şehrin en büyük camisinde vaaz edecek. Halk bu hikmetli vaizi, derin âlimi dinlemek için camiyi lebalep doldurur. Cami Bağdat halkının yoğun ilgisinden dolup taşar.. Vaaz olacak, Behlül Dânâ sohbet edecek diye beklerler. 

Fakat namaz yaklaştığı hâlde ne gelen var ne giden... Namaz vakti iyice yaklaşmışken bir de bakarlar ki Behlül Dânâ omzunda bir su terazisi, bir tarafında bir kova su, öbür tarafında bir kova su, camiye girer. Safları yara yara hayretli bakışlar arasında geçer mihrap tarafına, başlar vaazına: 

“Şu kova, dünyadır ey cemaat, şu kova da âhiret!” Bir tarafa biraz eğilir. ''Şimdi ben dünyaya eğildim” der. Behlül o tarafa eğilince diğer tarafındaki kovadan su dökülür, bunun üzerine; “İşte âhiret nasibimizi zâyî ettik!” der. Bu sefer öbür tarafa eğilir, diğer kovadan su dökülür; “Bu sefer de âhirete eğildim, dünyayı ziyan ettik!” dedikten sonra, kovaları dengeye getirir ve ekler: '' İşte hayat imtihanı bu! Dünya ile âhireti böylece dengede tutabilirsen mesele yok. İkisini de ziyan etmezsin. Ama bir tarafa eğilirsen diğerini yitirirsin!'' der. 

Bütün vaaz bundan ibaret olur. Fakat herkes Behlül’ün vermek istediği mesajı anlamış mı bilmiyoruz!

***
Harun Reşit, Behlül Dânâ'ya para verip "al bunu yoksullara dağıt" der. Hazret gider parayı zenginlere verir. Harun Reşit "neden böyle bir şey yaptın?" diye sorar. Hazret "Allah kime verdiyse ben de ona verdim" der...

***
Halifelik kaldırılana kadar cuma namazlarını yöneticiler kıldırırdı. 

Harun Reşid döneminde Behlül Dânâ’nın, Halife Harun Reşid’in kıldırdığı cuma namazlarına gelmediği farkedilir.... Bu durum halifeye bildirilir. Harun Reşid Behlül Dânâ’yı huzuruna çağırtır. Kendisine cuma namazlarına neden gelmediğini sorar. Behlül Dânâ “Önümüzdeki cuma namazına geleceğim” cevabını verir.

Vaaz, hutbe derken Harun Reşid’in kıldırdığı namaz başlayınca Behlül Dânâ’da bir kıpırdanma başlar. Sonunda Behlül Dânâ dayanamaz cemaat ikinci rekata başlarken camiyi terk eder. Namazdan sonra durum halifeye bildirilir. Harun Reşid sinirlenir ve Behlül Dânâ’yı tekrar huzuruna çağırtır. Namazı neden terk ettiğini sorar. 

Behlül Dânâ; ”Tekbir alırken bir ülke fethetmeyi düşündün, Fatiha okurken ordunu topladın, rükuda savaşı yaptın, o ülkeyi fethettin. Birinci secdede kıralı öldürdün kızı canını bağışlaman için yalvararak ayaklarına kapandı… Buraya kadar anlattıklarım doğru mu?” diye sorar. Harun Reşid: “Evet, tam olarak doğru” cevabını verir. Behlül Dânâ ; “İkinci secdede kralın kızını nikahladın, sarayına getirdin. İkinci rekâtta odanıza geçtiniz… Eh artık bana da karı kocayı yalnız bırakmak düşerdi!... Namazı bu sebepten terk ettim sultanım” cevabını verir…

***
Bir gün Behlül Dânâ üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculuktan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıkar. Harun Reşid sorar: 
- ‘’Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?’’ 
- ‘’Cehennemden geliyorum ey hükümdar.’’ 
- ‘’Ne işin vardı cehennemde?’’ 
- ‘’Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.’’ 
- ‘’Peki, getirdin mi bari?’’ 
- ‘’Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar ‘Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir’ dediler.’’

***
Behlül Dânâ birgün Harun Reşid’den bir vazife ister. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verir. Behlül hemen işe koyulur. İlk olarak bir fırına gider. Birkaç ekmek tartar hepsi normal gramajından noksan gelir. Dönüp fırıncı ya sorara: “Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?” Adam her soruya olumsuz cevap verir. Memnun olduğu bir şey yoktur. Behlül birşey demeden ayrılır ve bir başka fırına geçer. Orada da birkaç ekmek tartar ve görür ki bütün ekmekler gramajından fazla gelir, eksik gelmez. Aynı soruları bu fırının sahibine de sorar ve her soruya olumlu cevap alır. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid’in huzuruna çıkar ve yeni bir vazife ister. Harun Reşid, “Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?” der.

Behlül açıklar: ‘’Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.’’

***
Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih eder: ‘’Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.’’ Akşam namazından sonra da Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka gelir. Harun Reşid şaşırır ‘’Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin…’’

Behlül; ‘’Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra ben cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.’’ diye cevap verir…

***
Bir gün Behlül Dânâ'nın doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşîd'e gidip; "Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır." gibi sözlerle şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hârûn Reşîd, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, halkın isteğini bildirir. 

Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk eder. Birkaç koyun alıp kesip, bacaklarından mahallenin köşe başlarına asar. Bunu gören halk gülerek; "Deliden başka ne beklenir, yaptığı işler hep böyle zâten." derler. Aradan günler geçtikçe, asılan hayvanlar kokar ve bundan da bütün mahalle zarar görür.. Kokudan durulmaz hâle gelince, aynı kişiler Hârûn Reşîd'e gidip, durumu anlatırlar.

Harun Reşit, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, sorduğunda: "Bir kötünün herkese zararı olduğunu herhalde anladılar. Ben bir şey yapmadım, her koyunun kendi bacağından asıldığını onlara gösterdim." diye cevap verir. 

***
Aydın yöresine ait eski bir deyim vardı ''turpun büyüğü heybede'' diye... Bu deyimi rahmetli Süleyman Demirel siyasette çok kullanırdı. Köylü, Aydın pazarında turp satıyormuş. Müşteri gelince önce ufak turpları çıkarıyormuş. Müşterinin biri ''bu turp büyük" diye yüzünü buruşturup, yürüyünce... Köylü, arkasından seslenmiş: ''Hele dur bey... Turpun büyüğü heybede.'' Ben de turpun, pardon kıssanın büyüğünü en sona sakladım...

Harun Reşid'in yanına bir grup insan gelerek Behlül Dânâ'nın hiç insan içine çıkmadığından, insanlara karışmadığından ve uzun süredir inzivaya çekildiğinden şikayet ederler.  Harun Reşid de Behlül Dânâ'yı çağırarak sorar; "Sen neden yalnız yaşamayı tercih ediyorsun, insanlar içine neden karışmıyorsun?" Behlül Dânâ cevap vermez, müsade ister ve Harun Reşid'in yanından ayrılır. Behlül, uzun süre gelmeyince Harun Reşid, Behlül'ün nereye gittiğini merk eder, yanındakilere sorar, ''araştırın nereye gitti Behlül'' der.. . Adamları araştırıp gelirler, ''Behlül kenefte efendim'' derler.. Behlül keneften de uzun süre çıkmayınca Harun Reşit meraklanır, yine görev verir yanındakilere ''gidin bakın bakayım, Behlül kubura falan düşmesin!'' Adamları yine kenefe giderler ve gelip Harun Reşit'e tekmil verirler: ''Behlül kenefte kendi kendine konuşuyor efendim'' derler... Bir süre sonra Behlül de çıkar gelir. Harun Reşit merakla sorar: ''Behlül!'' der ''kiminle konuşuyordun kenefte?'' ''Pisliklerle konuşuyordum efendim'' der Behlül. Harun Reşit şaşırır: ''Hayırdır, ne konuşuyordun pisliklerle? Ne diyorlar sana?'' diye sorar.  Ve Behlül, Harun Reşid'e şöyle cevap verir:

"Pislikler bana dediler ki efendim, 'aklını başına al, sakın insanların içine girme, bak bizlere, bizler çok nefis yemeklerdik, elvan türlü, hoş renkli, hoş kokulu, tatlı meyvelerdik, leziz içeceklerdik; ne zaman ki insanların içine girdik çıktık da bu hale geldik.'"

***
Behlül Dânâ’nın kıssaları şimdilik bu kadar… Bu kıssalardan herkese yetecek kadar hisseler vardır diye düşünüyorum...

Osman AYDOĞAN  4 Haziran 2017


Arakiyeci İbrahim Ağa Camii


‘’Evrende her şey iki kere yaşanır, önce zihinde yaşanır sonra gerçekleşir.’’ Bu bir Çin düşüncesiydi. “Olduğumuz her şey, düşünmüş olduklarımızın sonucudur” diye de özetlemişti Budha. “Hayal etmek her şey demektir. Hayatın size getireceklerinin bir ön gösterimidir” diye de başka şekilde formüle etmişti Einstein. Düşler kurarmışız kelimelerle, düşüncelerle ve zamana bırakırmışız bu düşleri, onlar da tıpkı toprağa düşen tohumlar gibi, zamanla filizlenip gelişip ve yaşadığımız gerçek olarak çıkarlarmış karşımıza. Ve Freud’un öğrencisi Alfred Adler derdi ki; ‘’İnsan kafasında bir amaç belirlerse, evrendeki her şey bu amacı gerçekleştirmek için bir sıra dâhilinde dizilirler.’’

Neyse gelelim hikâyemize….

1500’lü yılların Topkapı’sında yaşayan bir Arakiyeci İbrahim Ağa vardı… Surların dibinde küçücük bir kulübede namaz takkeleri (arakiye) örüp satarak geçimini sağlayan fakir bir takkeciydi İbrahim Ağa.

Fakir olmasına fakirdi ama gönlü zengindi, engin bir tevazu ve tevekkül sahibiydi. Kanaatkârdı. Bir hayali vardı: Cami yaptırmak. O bu hayalinden bahsettikçe:

- ‘’İbrahim Efendi, daha ekmeğini zor kazanıyorsun camiyi neyle yaptıracaksın?’’ derlermiş.

Fakat Arakiyeci İbrahim Efendi hiçbir zaman ümidini yitirmez, devamlı dua edermiş. ‘’Umulur ki derya tutuşa’’ dermiş. İçinde beslediği cami yaptırma arzusunu hiçbir zaman kaybetmemiş.

Bir gece rüyasında:

- ‘’Bağdat'a git, köprünün karşısında hurma ağacının altındaki asmada senin üç üzüm tanesi kısmetin vardır, onu al ye!’’ diyen aksakallı, ermiş bir zat görür. Üç üzüm tanesi için aylarca sürecek meşakkatli ve tehlikeli bir yolculuk gözü alınabilir miydi? Bunun için İbrahim Ağa önceleri rüyasına pek ehemmiyet vermez. Fakat ertesi gece ve daha birçok geceler rüyası tekrarlanır.

- ‘’Bağdat'a git, üç üzüm tanesi kısmetini al!’’

Yakınlarının, akrabalarının ‘’Deli misin? Üç üzüm tanesi kısmet için gidilir mi Bağdat’a?’’ demelerine, engellemelerine karşın evi hariç, bağı bahçesi ne varsa satar ve bir kervana katılıp düşer yola...

Aylardan sonra Bağdat'a varır. Medinet'üs-Selam Köprüsü'nün karşısındaki bir aşçı dükkânın peykesine oturur. Gözüne hurma ağacına sarılmış bir asma ilişir. Kalkar olgun bir salkımdan üç tane kopararak ağzına atar. Bu sırada yanına gelen bir ihtiyar:

- ‘’Arkadaş’’, der! ‘’Ne düşünüyorsun, Bağdat'a niçin geldin?...’’

İbrahim Ağa rüyasını anlatır. İhtiyar gevrek bir kahkaha ile:

- ‘’Ne saf adammışsın be birader der. Ben üç seneden beri her gün rüya görürüm ve bana ‘İstanbul'da Topkapı dışında Topçularda bir arakiyecinin kömürlüğünün altında üç küp altın var. Git, aç, al!’ derler de yine ehemmiyet vermem. Sen üç üzüm tanesi için Bağdat'a gelmişsin, doğrusu pek saf adammışsın’’ der.

İbrahim Ağa'nın gözünde sevinç şimşekleri çakar. Tarif edilen yer kendi kömürlüğünün ta kendisidir. Hemen ertesi gün yola çıkar ve İstanbul'a gelir. Kömürlüğü kazar, silme dolu üç küp altını bulur ve camiyi yaptırır.

İstanbul'un Topkapı semtinde sur dışında Topkapı Şehir Parkı dâhilinde Arakiyeci (Takkeci) İbrahim Ağa Camii olarak bilinen bu harika camiinin ol hikâyesi işte böyledir.

O cami ki inanmanın, hayal etmenin ve istemenin eseridir ya da belki de bir mucizenin. 

1591/92 yıllarında yaptırılan caminin giriş kapısının üstündeki on iki mısralık kitabede caminin Mimar Sinan öldükten tam dört sene sonra yapıldığını yazar.  

Gelelim bu camiinin bir başka özelliğine…

Takkeci İbrahim Ağa Camii'nin avlu giriş kapısında bir zincir vardır. Bu zincirin adı da ‘’Enâniyyet Zinciridir’’.

‘’Enâniyyet Zinciri’’ ne midir?

Enâniyyet; Arapça "ben" anlamına gelen ‘’ene’’ kelimesinden yapılmış bir masdar isimdir. Kibirli olma, kendine aşırı güvenme, övünme, gurur, hodbinlik, riya, sadece kendine taraftarlık ve Allah’ın insana ihsan ve ikram eseri olarak verdiği nimetleri sahiplenip kendine mal etmesi ve  kendinden bilmesi duygusudur.

Eskiden genellikle büyük camilerin avluya giriş kapısında, tepeden neredeyse kapının yarısına kadar sarkan, sağ ve sol yana açılan kalın zincirler bulunurdu. Bu zincirin böyle salınmasının sebebi insanların içeriye eğilerek zincirin altından geçmesini sağlamaktı. Böylelikle camiye giren müminler (her kim olursa olsun) enâniyyet ve benliklerini kapının dışında bırakırlar ve namazlarını bu tür duygulardan arınmış bir biçimde yani huşu ile kılarlardı. İşte bu zincirin adına da “Enâniyyet Zinciri” denirdi.

İşte bu zincir (Enâniyyet Zinciri) camiye girerken bu duygulara set çekmek içindi. Bu duyguları olan camiye girmesin, bu duygularını camiinin dışında bıraksın demektir enâniyyet zinciri…

Anlayana tabi!

Günümüzde Arakiyeci İbrahim Ağa gibi hulusi kalp ile dua eden ne Allah dostu Müslümanlar kaldı ne de öyle gelenekler ne de öyle incelikler.. Günümüzde de nice âdemler vardır ki değil enâniyyet zinciri, prangalar koysak kapıya enâniyyetlerine set çekemeyiz zaten.


Osman AYDOĞAN  3 Haziran 2017

Aşağıda bu mütevazi camiinin fotoğrafı yer almaktadır.

 




Tüm şehitlerimizin annelerine, babalarına, eşlerine, çocuklarına, nişanlılarına ve yavuklularına atfedilmiştir.

Ağıt

Bir sevdiğim güzel vardı, bu evrenden vazgeçti; 
Sevdiğini yitirenin hali nice olur belli. 
Fidan boylum, güvercin bakışlım, şimdi n'etmeli? 
Sevip koklamadım, doyamadım; benden vazgeçti. 

Benim varımdı o, benim tadım, benim ereğim; 
Direğimdi, kırıldı da çöktüm, bir oldum yerle. 
Çığrış canım, kuşlarla, böceklerle, bitkilerle; 
Gel sevdiğim, gel güzelim, gel gülüm, gel direğim! 

Rüzgârlar üşüttü onu, kuzeyden esen yeller, 
Boz bulutlar öyle benzini soldurdu, dert değil. 
Bir sanırım, bu sümbül o sümbüldür! Elbet değil. 
Nazlı çiçeklerle bile açmaz onu bu iller. 

Bu gamlı güz akşamı, yola düşmüş hali midir? 
Edalı boyuna göz mü değdi, dil mi uzandı, 
Ya ala gözlü görke yüzünü kimler kıskandı, 
Üzerine eğildiği sular vebalı mıdır? 

Garip kişi! Gez git gayrı bu dağları dul, mahzun. 
Bu dağların güzeliydi o, güzellerin hası. 
Elbet garib olur garip kişinin yavuklusu; 
Büker de boyuncağzını kor gider melul mahzun...

Ahmet Muhip Dranas

Osman AYDOĞAN  2 Haziran 2017


31 Mayıs 2017 günü helikopter kazasında şehit olan askerlerimize atfedilmiştir!
Ağıt

Göz gamın ne olduğunu bilseydi, 
gökyüzü bu ayrılığı çekseydi, 
padişah bu acıyı duysaydı; 
göz gece demez gündüz demez ağlardı, 
gökler yıldızlara, güneşle, ayla 
gece demez gündüz demez ağlardı. 
padişah bakardı ününe, 
tacına, tahtına, tolgasına, kemerine, 
gece demez gündüz demez ağlardı. 

Gül bahçesi güzün geleceğini duysaydı, 
uçan kuş avlanacağını bilseydi, 
gerdek gecesi bu özlemi görseydi; 
gül bahçesi hem güle hem dala ağlardı, 
uçan kuş uçmaktan vazgeçer ağlardı, 
gerdek gecesi öpüşmeye, sarılmaya ağlardı. 

Zaloğlu bu zülmü görseydi, 
ecel bu çığlığı duysaydı, 
cellâdın yüreği olsaydı; 
Zaloğlu savaşa, yiğitliğe ağlardı, 
ecel bakardı kendine ağlardı, 
cellât, yüreği taş olsa, ağlardı. 

Kumru, başına geleceği duysaydı, 
tabut, içine gireni bilseydi, 
hayvanlarda bir parça akıl olsaydı; 
kumru selviden ayrılır ağlardı, 
tabut omuzda giderken ağlardı 
öküzler, beygirler, kediler ağlardı. 

Ölüm acılarını gördü tatlı can, 
koyuldu işte böyle ağlamaya. 
Olanlar oldu, gitti dostum benim. 
şu dünya bir altüst olsa, aülasa yeri var. 
öylesine topraklar altında kalmışım

Mevlâna Celâleddin-i Rumî

Osman AYDOĞAN 1 Haziran 2017

Yandı ciğerim de canan buna ne çare?

Erol Toy'un çok güzel bir kitabı vardı iki ciltlik: ''Toprak Acıkınca'' (Yaz Yayınları, 1998) Kurtuluş savaşını anlatırdı… Bu kitapta bir hikâyecik hatırlıyorum torun ile nine arasında geçen...

- ''Nine ölüm nedir?''
- ''Ölüm neye benzer biliyor musun Hasan?''
- ''Neye nine''
- ''Toprak acıkır Hasan. Toprak da insanlar gibidir. Belirli bir süre içinde acıkır. O zaman sürmek gerekir onu. Ekmek gerekir. Doyduysa ne âlâ. Doymadıysa daha ister toprak. Terini alır insanoğlunun. Yetmez. Tohumunu, emeğini alır. Oda yetmez Hasan'ım. Gayrı alacak bir şeyi kalmamıştır. Canını alır. Bir can yetmezse, pek çok can alır. Doyar toprak. Bir süre doyar aldığıyla. Sonra yine acıkır. '' 
Susar nine... Bir süre düşünür sonra yeniden devam eder:
-''İşte ölüm, insanoğlunun bir lokma gibi, bir tohum gibi toprağa düşmesine benzer.''

Terörden bir tohum gibi toprağa düşen gencecik askerlerin, polislerin, insanların haberleri gelince hep bu nineyi anımsarım... İhmalden, ilgisizlikten, bilgisizlikten, para hırsından çöken maden ocaklarında bir tohum gibi canlı canlı toprağa gömülen, tutuşan, yanan yurtlarda diri diri yanan, işgüvenliği eksikliğinden, bilgisizlikten, kuralsızlıktan iş kazasından, trafik kazasından yiten, katledilen insanlarımızın haberleri gelince yine bu nineyi hatırlarım...  Düşünür, sorgularım... Nasıl bir açlıkmış bu böyle? Bu toprakların ne doymak bilmez, ne bitmek bilmez bir iştihasıymış bu?

1’nci Dünya Savaşı'nda, Enver Paşa, Galiçya'ya da asker göndermeye karar verince; birliklerde talimler yoğunlaşmış...Bazı onbaşılar da, acemi eratı yetiştirmeye çalışıyormuş... Bir onbaşı, askere yeni gelmiş bir neferi çekmiş önüne; ''Sol yanın doğu, sağ yanın batı, önün güney; söyle bakalım, demiş, arkanda ne kaldı?'' Nefer boynunu bükmüş: ''Arkamda'', demiş, ''arkamda genç bir kadınla, iki küçük çocuk kaldı...''

Kimisi nişanlı, kimisi evli... Kimisinin bebeği yolda, kimisininki daha yeni kucakta... Kimisinin terhisi gelmiş, kimisinin daha yeni tayini çıkmış, kimisi daha yeni göreve başlamış…. Her birisinin, ciğerleri sızlatan daha nice hikâyesi... Eline diken battığında yüreği yanan anaların bir anlatılamaz evlat acısı…Onlarca genç insan…

Necip Fazıl’ın ‘’Akşam’’ isimli güzel bir şiiri vardı:

‘’Güneş çekildi demin,
Doğdu bir renk akşamı.
Bu, bütün günlerimin,
İçime denk akşamı.’’

Şiirde olduğu gibi Güneş çekilip dağların ardından batarken bir renk akşamı doğar ve dağlar külsüz, dumansız bir kor gibi alev alev yanar ya, işte ben her şehit haberinde, her felaket haberinde, her bir tohum gibi toprağa düşen can haberinde öyle yanarım... Bir alev topu gibi alaz alaz yanarım, bir kor gibi için için yanarım, tutuşmuş bir çıra gibi usul usul yanarım... Böylesi günler, bütün günlerimin içime denk akşamıdır. Böylesi günlerde bütün dünyanın ormanları içimde tutuşmuş gibi alev alev yanarım...

Erzurum yöresinden Muharrem Akkuş ile Yücel Paşmakçı’nın derledikleri bir türkü vardı, askere gidip de dönmeyen evlat acısını anlatan;

‘’Eledim eledim höllük eledim
Aynalı beşikte canan bebek beledim
Büyüttüm besledim asker eyledim
Gitti de gelmedi canan buna ne çare
Yandı ciğerim de canan buna ne çare’’

Daha sonra bu türküye Kore Savaşı nedeniyle bir dörtlük de eklenmişti;

"Kore dağlarında ot kucak kucak
ne bilsin analar (oy oy) böyle olacak
rahmet yerine kurşun yağacak
gitti de gelmedi canan buna ne çare"

Bugün artık Kore'nin dağlarında kucak kucak otlar yanmıyor ama bugün tüm bir milletin ciğeri yanıyor. 

Gitti de gelmedi canan buna ne çare?
Yandı ciğerim de canan buna ne çare?

Osman AYDOĞAN  1 Haziran 2017

Habib Baba

Erzurum ilinin Kasımpaşa Mahallesi’nde, Taş Mağazalar Caddesinin sonuna doğru, Gürcükapıya giderken yolun sağ tarafında yer alan gayet mütevazi bir türbe vardır... Erzurum'daki askerî komutanlardan Müşir Hacı Kâmil Paşa bu türbeyi 1844 yılında kim olduğu hakkında yeterli bilgi bulunmayan Timurtaş Baba adına yeniden yaptırır.

Hacı Kâmil Paşa, Timurtaş Baba Türbesi'ni yeniden yaptırırken, kitabelerini de yazdırır. Bunlardan bir tanesi de Yavuz Sultan Selim'e ait şu kitabedir:

‘’Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş."

(Cihan padişahı olmak çabası bir boş kavga imiş. Hepsinden iyisi, bir Allah dostuna bağlanmak imiş.)

Önceleri Timurtaş Baba olarak isimlendirilen bu türbe,1847 yılında vefat eden Habib Baba'nın da türbeye defnedilmesiyle Habib Baba Türbesi adını alır. Türbenin ayak taşında ise Ankaralı Ali Namık Efendi tarafından Habib Baba için yazılmış bulunan: "Yediler eşkimle tahrir etti tarihin; Habib Baba yürüdü geçti zâr-i kulb-i lâhute" kitabesi bulunur. 

Bu türbede bulunan kitabelerden bir diğeri de yine Habib Baba'nın özelliklerini anlatan 12 satır halinde yazılmış Farsça bir kitabedir.  Abdulbaki Gölpınarlı'nın Osmanlıcadan tercüme ettiği kitabede şu ifadeler yer alır: "Marifet cihanı, tarikat piri, olgun mürşid, birlik sırrının da emini; Hazret-i Mevla'nın sırrını bilen; birlik ashabının başı, birlik ashabı halkasının başında oturan zat… Yaşadığı müddetçe bir geceyi bile, ona ibadetle meşgul olmadan geçirmedi. Bir adım attıysa, mutlaka ibadete attı, bir söz söylediyse mutlaka hakkı andı. Bu yokluk yurdundan usanıp da cennete yönelince Rıdvan'dan: ‘Merhaba, yücel’ diye bir ses geldi. Gayb âleminden biri geldi de tarihini okudu: Habib Baba tesbih ederek cennetler gül bahçesine geçip gitti.’’

Habib Baba 19. yüzyıl mutasavvıflarındandır. Kadiri şeyhlerinden olan Habib Baba Buhara Müftüsünün oğludur.  Prof. Dr. İbrahim Hakkı Konyalı Habib Baba'nın pederi ile birlikte Hindistan'dan Bitlis'e geldiğini ve daha sonra Erzurum’a geçtiğini anlatır.

Habip Baba hakkında Erzurum ile ilgili şu hikâye anlatılır.

Habib Baba zamanında Erzurum da vazife yapan Devleti Aliye’nin memurları vazife yapmaya geldiklerinde kaldıkları süre içinde halktan gerekli hürmet ve ikramı gördükleri halde daha sonraları vazifeleri bitip gittiklerinde gittikleri yerde Erzurum'u kötülerlermiş. Bu hadise Habib Baba’ya anlatılır ve nedeni sorulur.

Habip Baba müridini çağırır ve derki: “Evladım yarın gün doğmadan İstanbul kapıya git bekle içeri ilk giren kim olursa olsun al getir.” Mürit aynen Hocasının dediğini yapar ve gidip İstanbul kapıda beklemeye başlar. (O zamanlar şehirlere kapılardan girilirmiş) İlk giren tüyleri dökülmüş affedersiniz uyuz bir köpektir. Yapacak bir şey yoktur emri öyle almıştır alır ve götürür.

Hocasına sıkıla sıkıla durumu anlatır. Hocası gayet sakin şekilde “evladım bu hayvanı 40 gün mükemmel şekilde besle ve 41. günü aldığın yere ve sal gitsin ve olup biteni gel bana anlat” diye tembih eder.

Mürid aynen Hocasının dediği gibi yapar köpeği besler köpek tanınmaz haldedir besili olmuştur. 41. gün İstanbul kapıdan sabah erkenden salınır köpek. O uyuz hayvan küheylan gibi olmuştur elli metre gider ve döner geri gelir üç beş kere havlar tekrar aynı şeyi yapar ve arkasına bakmadan çeker gider.

Durum Habib Baba’ya aynen anlatılır. Habib Baba aynen söyle der: “Ah... Evladım ah bu hoş bir şehirdir ama ekmeğinin tuzu yoktur.”

Memleketim Kayseri Yeşilhisar. Orada şöyle bir deyim vardır: ‘’Elimin tuzu yoktur.’’ Rahmetli anacığım çok söylerdi; ‘’evladım, benim elimin tuzu yoktur’’ diye… Ben o zamanlar çocuktum, anlamazdın ne demek istediğini anacığımın... Zaman geçti, yaşadım, gün gördüm, sonunda anladım anacığımın ne demek istediğini... Deyim nereden geliyor, anlamı ne, anlıyorsunuz değil mi?

Bir de 4. Murat ile olan bir hikâyesi vardır Habib Baba’nın…

Habib Baba 4. Murad devrinde, gemiyle Hacca gitmek için Erzurum’dan İstanbul’a gelmiş. Fakat ne yazık ki, Hacca giden gemiye yetişememiş. Bunda da vardır bir hayır demiş içinden. Aylarca yol aldığından toza toprağa batmış, yaralar içinde kalmış. Memleketine dönmeden önce güzelce bir yıkanıp temizlenmek amacıyla bir hamama gitmiş.

Yıkanmak istediğini söylediği hamamcıdan red cevabını alınca sebebini sormuş. Büyük Sultan Murad Han’ın vezirleri vardır hamamda. Kimseyi almamam için emir verdiler der. Yıkanmadan ibadet edemeyeceğini bilen Habib Baba, adeta yalvarmış hamamcıya. ‘’Ne olursun’’ der, ‘’kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.’’ Binbir dil döker.

Hamamcı ehl-i insaftır… Dayanamaz… Kabul eder… Hamamın en sonundaki odayı göstererek ‘‘Baba şu odada hızla yıkanıp çık, para da istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.’’ Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar…

Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onun da görünümü fakirdir… Ama sadece görünümü…  İkinci müşteri kılık değiştirmiş 4. Murad’dır. O gün vezirlerinin topluca hamam âlemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir. ‘‘Hele bir bakalım’’ demiştir, ‘’bizim vezirler, hamamda benden uzakta kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?’’ Ve bu merak Padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir. Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır…

Hamamcı ‘’vezirler’’ der almak istemez… Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir… Habib Baba’nın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar: ‘‘Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sen de sar peştamalı beline gir yanına… Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın…’’ Ve ekler: ‘‘Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.’’

Sonra 4. Murad da Habib Baba’nın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır…

Habib Baba’nın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona… Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir…

Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib Baba yumuşak bir sesle konuşur: ‘‘Evladım’’ der, ‘‘Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsaade edersen bir keseleyivereyim.’’

Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve büyük bir haz duyar… Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir. Memnuniyetle Habib Baba’nın önünde diz çökerken: ‘‘Buyur baba’’ der, ‘’ellerin dert görmesin.’’

Bu arada içerideki âlemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4. Murad’ın sırtını bir güzel keseler… Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez... Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir. ‘’‘Baba’’ der, ‘’gel ben de senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.’’

Habib Baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle; ‘’Olur evlad’’ deyip, Sultanın önünde diz çöker.

Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib Baba’yı yoklar, ağzını arar… ‘‘Baba’’ der, ‘’görüyor musun şu dünyayı… Sultan Murad’a vezir olmak varmış… Bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi…’’

Habib Baba Sultan Murad’ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler… Sultan Murad’ın Habib Baba’dan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:

‘’Ah be evladım’’ der, Habib Baba, ‘‘Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl âlemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad’a keselettirir…’’

......

Allahü tealanın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammed’e dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar müminlere. Bir seher vakti göz yaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar. 

İşte Habib Baba o adsız şansız Allah dostlarından biridir. 

Allah rahmet eylesin, ruhu şâd olsun...

Osman AYDOĞAN  1 Haziran 2017



Dört Kapı Kırk Makam


Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Makâlât” ile “Fevaid” adlı kitaplarında ve “Buyruk”larda yer verilmiş, işlenmiş “Dört Kapı Kırk Makam” kavramı vardır. Kapı dörttür. Bunlar sırasıyla: Şeriat, Tarikât, Marifet ve Hakikât kapılarıdır. Her kapının onar makamı vardır. Böylece toplamda kırk makam olmaktadır. Bu düşünce ilk önce Ahmet Yesevi tarafından "Fakrnâme"de dile getirilir. İnancı dört bölüme ayırarak öğrenme kolaylığı sağlamak hedeflenmiştir. Bu görüş daha sonra "Makâlât"ta da aynı şekilde ifade edilir. Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek hakikate ulaşılır. (Makâlât konuşmalar demektir.)

Yunus Emre tarafından da aynı şekilde terennüm edilen "Dört Kapı Kırk Makam" anlayışı Türk İslam tasavvufunun temel anlayışını oluşturur:

Kırk bin kırk dört tabakat meşayih evliyalar
Dört kapıdır kırk makam dem evliya demidir.

Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat, marifet andan içeru

Evvel kapı şeriat, geçse andan tarikat
Gönül evi marifet, ışk hakikat içinde.

Asıl adı Ahmed Edip olan ve şiirlerinde ‘’Harabi’’ mahlasını kullanan ozan Harabi'nin anlatımı da batıni bir yorumu vermektedir: 

Şer-i şerif inkâr olunmaz ama, şeriat var şeriattan içeri,
Tarikatsız Allah bulunmaz ama, tarikat var tarikattan içeri.
Gördüğün şeriat şeriat değil, gittiğin tarikat tarikat değil,
Marifet sandığın marifet değil, marifet var marifetten içeri.
Vech-i Harabiyye gel eyle dikkat,
Hakk'ın cemalini eylesin rüyet,
Sadece Hakk vardır demek değil hakikat,
Hakikat var hakikatten içeri.

Bu dört kapı anonim bir deyişle şöyle de anlatılır:

Şeriat derki; seninki sana benimki bana
Tarikat derki; seninki sana benimki de sana
Marifet derki; ne seninki var ne de benimki
Hakikat derki; ne sen varsın ne de ben

Yunus da yine bu kapıları daha basitçe (!) şöyle anlatır:

‘’Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu’’

(Erik dalına çıktım, orada üzüm yedim; bahçenin sahibi bana kızarak "Niye cevizimi yedin" dedi.)

Erik, şeriattır. Dışı yenir, içinde kocaman bir çekirdeği vardır.
Üzüm, tarikâttır. Tamamı yenir, fakat içinde küçük de olsa çekirdeği vardır...
Ceviz, hakikâttir. Cevizin özüne ulaşmak için sert kabuğunu kırmak gerekir.
Bostan sahibi kızar. Çünkü hakikate insan kendi başına ulaşamaz. Mürşid-i kâmilin rahle-i tedrîsinden geçmek gerekir...

Bu kapıların makamları kısaca şöyledir:

Şeriat kapısının makamları: İman etmek, ilim öğrenmek, ibadet etmek, haramdan uzaklaşmak, ailesine faydalı olmak, çevreye zarar vermemek, Peygamberin emirlerine uymak, şefkatli olmak, temiz olmak, yaramaz işlerden sakınmak.

Tarikât kapısının makamları: Tövbe etmek, mürşidin öğütlerine uymak, temiz giyinmek, iyilik yolunda savaşmak, hizmet etmeyi sevmek, haksızlıktan korkmak, ümitsizliğe düşmemek, ibret almak, nimet dağıtmak, özünü fakir görmek.

Marifet kapısının makamları: Edepli olmak, bencillik, kin ve garezden uzak olmak, perhizkârlık (aşırı istekleri sınırlamak), sabır ve kanaat, haya, cömertlik, ilim, hoşgörü, özünü bilmek ve ariflik.

Hakikât kapısının makamları: Alçakgönüllü olmak, kimsenin ayıbını görmemek, yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek, Allah’ın her yarattığını sevmek, tüm insanları bir görmek, Birliğe yönelmek ve yöneltmek, gerçeği gizlememek, manayı bilmek, İlahi sırrı öğrenmek ve İlahi varlığa ulaşmak. (Vahdet-i Vücud)

Bu dört kapıyı anlayamayan öğrencilerinden biri Mevlâna’ya sormuş: “Efendim, bu dört kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?” demiş. Mevlâna: “Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var. Hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, ancak onlar ne yaparsa yapsın tepki gösterme sonra gel sana anlatayım” demiş.

Adam gitmiş birincinin ensesine bir tokat atmış. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlâna'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaratana güvenip ikinciye de bir tokat atmış. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken kızgın kızgın bakıp vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü söyle bir kafasını çevirip pis pis baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlâna'ya dönmüş, olanları anlatmış ve ''günahsız insanlara tokat attım, bir de ben esaslı bir tokat yedim ancak ben bu işten hiçbirşey anlamadım'' demiş. 

Mevlâna: "İşte sana istediğin örnekler;

Birinci; şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

İkinci; tarikât kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, yerine oturdu.

Üçüncü; marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

Dördüncü; hakikât kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile” der.

Bizler hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inandığımızı söyleriz, ancak şer olduğunda suçlayacak veya kınayacak birilerini bulmakta gecikmeyiz. Her şer içinde ya kendi kadar ya da kendinden büyük bir hayır barındırmaktadır. Bizler bunu bilmeyiz. Bazen kendimizi şerre o kadar kaptırırız ki, hayrı anlayamaz veya görmekte zorlanırız. Bazen kapanan bir kapının ardından önümüze bin kapı açılır ancak bizler kapanan kapının ardından öyle alık alık bakarız ki açılan kapıları görmeyiz. 

Herkesin yüreği, gönlü birer dergâhtır. Oraya kötü sözlerle, kem gözlerle paldır küldür girilip çıkılmaz, günahtır. Aslında insana verilen zarar Allah’a verilmiş zarardır, insana yapılan kötülük Allah'a yapılan kötülüktür. Bir gönlü inciten Allah'ı incitmiş olur. Onun için buyururdu Hüda; ''Bana kul hakkıyla gelmeyin'' diye. Deyip durmaz mıydı zaten Yunus: ''Bir kez gönül yıktın ise kıldığın namaz değil.''

Günümüzde Hüda'yı, Settar'ı, Rezzak'ı dilde sakız, gönülde nâkıs edenler, İblis'in talim ettiği yolda gidenler, kula minnetli harisler, dile ve dine minneti olanlar ile yeryüzü halifesi hünkâra tabii olanlar, zihinlerinde, beyinlerinde, kafalarında ve niyetlerinde başka bir ''Şeriat'' olanlar bu kapılardan daha birinci kapının eşiğine bile yüzünü sürememişlerdir. 

Yüce Rabbimden, bu mübarek Ramazan ayında hüsnü kalb ile oruç tutan tüm Müslümanların orucunu ''Ariflerin Orucu'' olarak tutmayı nasip etmesini ve tüm Müslümanları da makamlardan ''Hakikat Kapısı'' makamına eriştirmesini niyaz ederim... 

Osman AYDOĞAN  31 Mayıs 2017



Fethin manevi önderi: Akşemseddin

29 Mayıs 1453, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği gün.… Bugün ise “Fetih”in 564. yıldönümü. Gerçi fethi kutlayanlar hep şatafatlı gösterilerle ve hamasi nutuklarla yetinirler, Fatih Sultan Mehmet’i hakkıyla pek anmazlar. Fatih Sultan Mehmet'i bile hakkıyla anmayanların, değişik kaynaklarda “Manevi Fatih” olarak anılan, Fatih’in hocası Akşemseddin’i anmak ise akıllarına hiç mi hiç gelmez! Ancak Fatih’in hocası Akşemseddin'i hiç kimse anmasa da ben anmasam olmazdı!

Birçok belgeye göre, Fatih 19 yaşındayken İstanbul’u fethedip kente girdiğinde, kendisini yetiştirerek o muhteşem güne hazırlayan, hatta teşvik eden, kararlılığını sağlayan hocası Akşemseddin de yanındaydı...

Fatih Akşemseddin ile İstanbul'a girişte şehir halkı tarafından karşılanır, şehir halkı Akşemseddin'i Fatih sanıp ona çiçekler uzatır. Akşemseddin ise "Padişah ben değilim" diyerek yanındaki Fatih Sultan Mehmed'i gösterir. Fatih ise "Hünkâr benim ama o benim hocamdır. Çiçekler O'na Layıktır!" sözüyle tebessüm ederek çiçekleri hocasına takdim eder.  

Rivayete göre Fatih bir gün haber vermeden çadırına girdiğinde, hocanın “ayağa kalkmaması”na şaşırmış ve çok içerlemişti; diğer hocalar: “Bir nedeni vardır, elini öpüp öğrenmelisin” deyince o gece yine ziyaretine gider… Bu kez padişahı ayakta karşılayan Akşemseddin’le sabaha kadar sohbet ederler. Hocasının ayağa kalkmayarak Fatih’e verdiği ders ise “alçakgönüllü”lüğünü terk ettiği yönündeki gözlemleri ve kaygılarıydı… İstanbul’u almak ne kadar önemliyse, ''kendini beğenmemiş'' kişiliğini sürdürmesi de o kadar önemliydi… Fatih, hocası Akşemseddin  hakkında; "diğer hocalar benim karşımda titrerken, ben bunun karşısında titriyorum" der.

Akşemseddin’in asıl adı Muhammed bin Hamza’dır. 1390 yılında  Şam’da doğar. (Bazı kaynaklar Göynük’te doğduğunu yazarlar) 15. yüzyılın en büyük sufilerinden biri ve çok yönlü Türk Bilim adamıdır. 

Henüz yedi yaşındayken babasıyla Amasya’nın Kavak beldesine yerleştiğinde, okumaya ve bilime merakı herkesin dikkatini çeker. Genç yaşta Osmancık’a müderris (Günümüzdeki üniversite öğretim üyesi) tayin edilir. Ancak aklı, dönemin ünlü düşünürü Hacı Bayram-ı Velî’nin öğrencisi olmaktır. Çünkü kendisini tanıyanlar ona şöyle diyorlardı: ‘’Kazandığın şu zahiri ilmini mana ilmiyle, bilgini aşk ile akıl vergisini kalp ve gönül vergisiyle tamamlaman gerek. Bu da yalnız olmaz. Sana bir mürşit lazım. Kalk Ankara'ya git. Orada Hacı Bayram Velî'ye müracaat et. O seni tamamlasın, bütünleşin. Sen bu dünyaya lazım bir insansın.’’

Israrlı çabalarıyla muradına erer. Bir süre Ankara’daki Hacı Bayram Camii’nin çilehanesinde çilesini çektikten sonra tıp biliminde yoğunlaşır. Bulaşıcı hastalıkların uzmanı olur ve Hacı Bayram-ı Velî’den, bugünkü diplomanın karşılığı olan “ilimde icazet” alır. Bu eğitiminin sonunda yazdığı “Maddet-ül-Hayat” adlı kitabında diyor ki; “Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşır. Bu, gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.” Bu nedenle Mikrobiyolojinin babası sayılır.

Akşemseddin’in bu saptamasını Fransa’da, Akşemseddin’den tam 400 yıl sonra Pasteur dile getirir, ancak Batı bilimi bulaşıcı hastalıkların ilk kâşifi olarak Akşemseddin’i asla anmaz. Hele Akşemseddin’in kanserle uğraşmasını; hatta Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu Kazasker Süleyman Çelebi’yi tedavi etmesini de Batı’nın tıp tarihi yazmaz; biz de bilsek de sözünü etmeyiz zaten!..

Sadece İskoç oryantalist Elias John Wilkinson Gibb,’’History of Ottoman Poetry’’ adlı eserinde, Akşemseddin'in tıp alanındaki ilmini, Hacı Bayram Velî ile beraber olduğu yıllarda elde ettiğini kaydetmekte ve kendisinden âlim ve mübarek bir kimse diye söz etmektedir.

Sadece beden hastalıkların değil, aynı zamandan ruh hastalıklarının da hekimi olan Akşemseddin, ruh hastalıklarını da tedavi eder.

Bu yüzden kendisine "Lokman-ı sani’’ (İkinci Lokman) denilmiştir. Tıp bilimleri dışında başta İslami bilimler olmak üzere astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden olmuştur.

Sultan II. Murat’ın daveti üzerine Akşemseddin ve Hacı Bayram­ı Velî birlikte Edirne’ye giderler. Sultan II. Murad bu iki zatın değerini anlar ve Saray’ın kapılarını açar. Fatih Sultan Mehmet (II. Mehmet) henüz beşiktedir. Bir gün sohbet esnasında Sultan II. Murad “Fetih bizlere müyesser olacak mı?” diye sorar. Hacı Bayram­ı Velî de “Siz ve biz bunu göremeyiz; ama fethi görmek şu küçük şehzade ile bizim köseye (Akşemseddin) nasip olacaktır” der. (Bazı kaynaklar Akşşemseddin'in beyaz sakalından bahsederler, halbuki Akşemseddin kösedir -sakalsız-.)

Kuşatma başlamıştı; ancak surlar aşılamıyordu. Fethin gecikmesi nedeniyle baş gösteren moral bozukluğunu “fetih günü”nü aynen bildirerek gideren, âyet­i kerimeleri ve hadîsleri tefsir ederek askere gayret ve cesaret vermeye çalışan yine Akşemseddin’di…

Akşemseddin, bu arada İslâm dünyasının ulu kişisi Hazret­i Eyyûb el­ Ensarî'nin İstanbul surları dibinde bulunduğu bilinen kabrini de bulmak ister.

Halid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el­ Ensarî, Hazreti Muhammed'i Mekke'den Medine'ye hicretinde evinde misafir eden, Hazret­i Peygamberin bütün gâzâlarında yanında bulunan ve onun sancaktarlığını yapan zât idi.

Emevîlerin ilk halifesi Muaviye, oğlu Yezîd'in kumandasındaki bir orduyu İstanbul'u fethe gönderdiği zaman, çok yaşlı bulunan Halîd bin Zeyd'i de ‘’uğurlu kişi’’ olarak bu sefere memur etmişti. İslâm âleminin bu ünlü kişisi İstanbul'un muhasarası sırasında vefat etmiş ve vasiyeti gereğince surların dibindeki bir noktada toprağa verilmiş. Akşemseddin, bu bilgininin ışığı altında Hazret­i Eyyûb'un kabrinin İstanbul surları dibindeki bir noktada olduğunu biliyormuş.

Bundan sonrasını, Evliya Çelebi, ünlü seyahatnâmesinde şöyle nakletmektedir:

“Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethederken, yetmiş yedi kibar ehlullah Ebâ Eyyub'un kabrini tecessüse koyuldular. İçlerinden Akşemseddin: ‘Beyim, Alemdâr­ı Resulullah Ebâ Eyyûbü'l­ Ensârî bu mahalde medfundur’, diyerek bir hıyâban­ı orman içre girdi. Bir seccade yaydırıp namaza durdu. İki rekâttan sonrâ selâm verip tekrar secdeye vardı ve rahat bir uykuya dalmış gibi öylece kaldı. Birçok kişiler, 'Efendi Hazretleri, Eyyûb'un kabrini bulamadığı için hicâbından uykuya vardı' diye târizler ettiler. Bir saat sonra Akşemseddin Hazretleri seccadeden başını kaldırıp, mübarek gözleri kan çanağını andırır hâlde Fatih Sultan Mehmet Han'a hitâben: ‘Hünkârum, hikmet­i Hüdâ... Seccademizi tam Hazret'in kabri üzerine sermişler!’

Bunun üzerine seccadenin bulunduğu yer derhal kazıldıkta, üç zira (eski bir ölçü) derinlikte, dört köşe yeşil bir somaki taş ortaya çıktı ve üzerinde kûfi yazı ile: “Hâzâ Kabri Ebâ Eyyûb­ül Ensarî” diye yazılmış olduğu görüldü. Taş kaldırıldığında, Hazret­i Eyyûb'un ter ü tâze vücudu safran ile boyanmış kefeni içinde ortaya çıkmış. Sağ elinde tunç bir mühür varmış. Taş tekrar yerine kapatılmış. Üzeri örtülmüş.’’

İşte; asırlardan beri, İstanbul'un başlıca ziyaret yeri olan Eyüp Sultanın kabri böylece bulunur. Sonra da bu kabre, şaheser bir türbe yapılır.

İstanbul alındıktan sonra camiye dönüştürülen Ayasofya’daki ilk cuma hutbesini okuyan da Akşemseddin’dir.

Fatih, İstanbul’un fethinden sonra, bir ara hocasından kendisini dervişliğe kabul ederek irşatlarda bulunmasını ister. Akşemseddin bu teklifi: “Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil, mâlik olman lâzımdır...” diyerek şiddetle reddeder.

Artık kendi görevinin de bittiğine inanır, Fatih’ten Göynük'e gidip, orada dersleriyle uğraşması için izin ister. Fatih hocasını bırakmak istemese de, sonunda çare olmadığını görür. Hocasını Göynük'e uğurlar.

Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra kendisine ödül olarak vermek istediği altınları ve imkânları kabul etmez ve Göynük kasabasına sadece sırtındaki cübbe ve başındaki kavuğu ile döner. Akşemseddin Göynük'te bir köşeye çekilerek öğrencileri ve kitaplarıyla baş başa kalır, Fatih'e yazdığı mektuplarda, Ona, yeni ufuklar açar.

Akşemseddin aynı zamanda şu kitapların da yazarıdır: ‘’Risaletü'n-Nûriye’’, ‘’Hall-i Müşkilât’’, ‘’Makamât-ı Evliyâ’’, ‘’Kitabü't Tıb’’, ‘’Maddetü'l-Hayat’’, ‘’Def'ü Metain’’ ve ‘’Nasihatnamei Akşemseddin’’

Ne yazık ki Aşemseddin'i anlatan çok sayıda kaynak yoktur. Akşemseddin’i anlatan eserlerden ise en önemli ve özgün eser olan Göynüklü Kadı Emir Hüseyin Enisî’ tarafından kaleme alınan ‘’Menakıb-ı Akşemseddin’’ (Akşemseddin’in Menkibeleri) (H Yayınları, 2011)   isimli kitabıdır. Akşemseddin’in bilimsel yönünü anlatan ise Ali Kuzu’nun ‘’Akşemsettin, Mikrobu Bulan Alim’’ (Paraf Yayınları, 2013) isimli kitabıdır. Bir de Göynük Belediyesi tarafından yayınlanan Ömer Eru’nun hazırladığı  ‘’Akşemseddin Hazretleri’’ (2013) isimli kitap bulunmaktadır. 

Herkes Şeyh Edebali’nin damadı Osman Gazi’ye nasihatini bilir. Ama esas nasihat Akşemseddin’dendir. Akşemseddin’in nasihatlarından bazıları:

Ey oğul!
Her şeye besmele ile başla.  
Daima abdestli ve temiz ol.
Kimseden incinerek sitem etme ve kimse de senden incinmesin.
Kimsenin kalbini viran eyleme (yıkma).
Kardeşine ulaşan nimete asla haset etme.
Kimseyi kötüleme, yalan ve iftiradan sakın.
Kardeşinin kusurlarını görme.
Ananı ve babanı duadan ihmal etme.
Dünya sultanlarının iltifatıyla sevinme.
Dünyanın geçici sevinci sen oyalamasın.
İhsan ve ikramın bol olsun, sadakayı ihmal etme.
Sırlarını ifşa eyleme.
Kendini başkalarına methiye eyleme.
Bu günden yarının tasasını çekme.
Sofradan düşen yemek, zenginliğe sebeptir.
Daima edepli ol; ikram ettiğine de mütevazı ol.
Dişini tırnağınla kurcalama.
Evinde örümcek ağı olmasın.
Elbisen üzerinde iken dikme.
Allahü Tealaya isyandan sakın ki hafızan ve zekân artsın.
Sahipsiz mala elini uzatma.
Ölümü aklından hiç çıkarma.

Şems Farsça ‘’Güneş’’ demek, Şemseddin ise ‘’Dinin Güneşi’’ anlamına geliyor. Peki, Akşemseddin neden Akşemseddin diye anılır biliyor musunuz? Bir kısım kaynaklarda saçının ve -köse olmasına rağmen- sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı ‘’Akşemseddin’’ dendiği iddia edilse de gerçek öyle değildir. Ama önce kısa bir Türkçe bilgisi:

Türkçede ‘‘Kara‘‘ ve ‘‘ak‘‘ sözcüklerinin ikincil anlamı olan renk tanımlarından önce asıl anlamı daha farklıdır. Kara; ulu, yüce, zor, sert, iri, büyük anlamında kullanılır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; Merzifonlu Yüce Mustafa Paşa‘dır. Kara Mürsel; Ulu, yüce Mürsel’dir. Kara Tekin, Kara Murat ; (aynı anlamda) yüce, ulu, büyük Tekin‘dir, Murat’dır. Karakış; zor kıştır, şiddetli kıştır. Karadeniz; zor denizdir (dalgaları nedeniyle) Karahisar; büyük hisardır. Karaburcu; (üzüm cinsidir) İri burcudur. (Hem de beyaz renkte iri bir üzüm cinsidir)  Karabulut; iri, büyük buluttur. Karagöz; (siyah göz değildir) iri gözdür. Karakaş: (siyah kaş değildir) iri kaştır...

Ak ise ''bilgelik'' anlamında kullanılır. Ak; temiz, dürüst, namuslu, sıkıntısız, rahat, sorunsuz anlamında da kullanılır. Akgün-kara gün; sıkıntısız gün- zor, sıkıntılı gün anlamındadır. Ak akçe kara gün içindir; temiz, helal para zor günler içindir. Akdeniz; sadece Türkçede vardır, Mediterane, Mittelmeer, (Orta deniz) Bahr-ul asvad (Arapça) orta denizdir. Akdeniz; bilge denizdir, çünkü mitoloji orada… Karabaş-akbaş; Anadolu'da köpek cinsidir; karabaş; iri, akbaş ise küçük olanıdır. ''Ak oğlan'' bir Anadolu değişidir; güven veren oğlandır, dingin oğlandır.

İşte Akşemseddin ise; bilge, sıkıntısız, sükûnetli, güven veren Şemseddin'dir.

Akşemseddin Hazretleri artık Göynük'tedir. Rivayet olunur ki bir gün evinde oğlunu (dört yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar “Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!”

Yıl 1459 yılının Şubat ayıdır. Fethin manevi önderi Göynük’teki Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine mütevazi bir törenle defnedilir. 

Yolunuz düşerse, Göynük’e Süleyman Paşa Camisi’nin bahçesine “fethin manevi önderi” için siz de bir Fatiha okuyun, içinizden gelen en güzel sözleri türbesinin başında fısıldayın... 

Maddeye tapanlar zaten Akşemsedin’i ne anlarlar ne de anarlar..

Allah rahmet eylesin… Ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN  30 Mayıs 2017

Aşağıdaki fotoğrafta arka planda Süleyman Paşa Camii ve ön planda Akşemseddin'in türbesi yer almaktadır. 

Yaz beni de, O’nu sevenleri sevenlerden biri!
                                      James Henry Leigh Hunt

Londra yakınlarındaki Kensal Green Cemetery’deki mezarlıkta onca süslü mezar taşları arasında düz bir mezar taşı dikkat çeker. Mezar taşı üzerinde bir çömlek ve üstünde bir defne dalı kabartması ve şu yazı vardır: “Write me as one that loves his fellow men” (Yaz beni de, O’nu sevenleri sevenlerden biri). (Mezar taşının fotoğrafını metnin sonuna ekledim.)  Bu yazı İngiliz eleştirmen, denemeci, şair ve yazar James Henry Leigh Hunt’un (kısaca Leigh Hunt diye anılır) ( 1784 - 1859), çok sevdiği “Abou ben Adhem” (İbrâhim bin Ethem) isimli kendi şiirinden alınmıştır. 

Leigh Hunt'un bahsi geçen şiir şu şekildedir:

Abou Ben Adhem                                                         İbrâhim bin Ethem

Abou Ben Adhem (may his tribe increase!)                  Ebû bin Ethem (kabilesi yücelsin!)
Awoke one night from a deep dream of peace,            O gece sakin ve derin bir rüyadan uyandı.
And saw, within the moonlight in his room,                   Odasına ay doğmuştu sanki zambaklar patlamakta
Making it rich, and like a lily in bloom,           
An angel writing in a book of gold:                                Bir melek altından deftere satırlar sıralamakta.          
Exceeding peace had made Ben Adhem bold,            Bu huzur Ebû bin Ethem’i yüreklendirdi,
And to the presence in the room he said,           
"What writest thou?" The vision raised its head,           Sorma cesareti buldu, “yazdıkların neydi?”
And with a look made of all sweet accord,                    Melek kaldırdı başını, sevimli, müşfik, ahenkli,
Answered, "The names of those who love the Lord."   Nezaketle cevap verdi, “Allah’ı sevenlerin isimleri”
"And is mine one?" said Abou. "Nay, not so,"               “Aralarında ben de var mıyım peki?” “Yok, ne yazık ki”
Replied the angel. Abou spoke more low,                    Yaz beni de, “O’nu sevenleri sevenlerden biri” diye! 
But cheerly still; and said, "I pray thee, then,    
Write me as one that loves his fellow men." 

The angel wrote, and vanished. The next night           Melek yazdı ve kayboldu. Ve ertesi gece
It came again with a great wakening light,                   Geldi yine uyandıran parıltının haşmetiyle
And showed the names whom love of God had blest, Defteri gösterdi “bunlar ise Allah’ın sevdiklerinin isimleri”
And lo! Ben Adhem's name led all the rest.                 Bakın şuna ki! Bin Ethem öncülük etmekteydi hepsine.

Şiirde ismi geçen İbrâhim bin Ethem Belh Sultanı idi. (Belh; Horasan'ın bir şehridir. Şimdi Afganistan sınırları içindedir.) İbrâhim bin Ethem'in babası da Belh Sultanı, padişahı idi fakat o unutuldu gitti. Oğlu İbrâhim sultan olduktan sonra tahtından, padişahlıktan vazgeçti. Ancak onu -unutulmak bir tarafa- dünya tanıdı, bildi. Aslında İbrâhim bin Ethem’in hikâyesi tahtını bırakıp zühtü (her türlü zevke karşı koyarak kendini ibadete veren) ve derviş olmayı seçen prensin hikâyesidir. Öyle bizlere anlatılan ‘’Ferrarisini satan bilge’’ gibi maddeci değildir. (Bu sözde bilge Ferrarisini bir hayır kurumuna bağışlamıyor, ‘’satıyor’’, yani maddeden vazgeçmiyor, maddeyi maddeye çeviriyor.) Oysa. İbrâhim bin Ethem tahtını bırakıp, ondan feragat edip zühtü ve derviş olmayı seçiyor.

Leigh Hunt'un şiirinde bahsettiği melek ise Cebrâil'dir. Leigh Hunt'un şiirine konu olan olayı da yazımın sonunda İbrâhim Bin Ethem'e ait hâtıralar bölümünde nakledeceğim.

İbrâhim bin Ethem derviş ve zühtü olarak neredeyse bütün İslam coğrafyasını dolanır, ilim ve hikmet toplar. Fıkhı bizzat İmam-ı Azam hazretlerinden öğrenir, Fudayl bin İyâd, İmrân bin Mûsâ ve Şeyh Mansûr Selâmi’nin sohbetlerinde diz kırar. Veysel Karânî hazretlerinin rûhâniyetinden çok istifâde eder sonra...

Mevlânâ Celaleddin Rumi Mesnevi'sinde geniş bir şekilde hikâyesini anlatır.  

Yunus Emre de şiirlerinde bahseder. Yunus Emre; 

‘’Hor bakma sen toprağa,
Toprakta neler yatur
Kani bunca evliya,
Yüzbin Peygamber yatur. ‘’

diye başladığı ‘’Hor bakma sen toprağa’’ isimli şiirinde İbrâhim bin Ethem’i şu şekilde yâd eder:

‘’İğnesin suya atan,
Balıklara getirten
Tacın tahtın terkeden,
İbrahim Ethem yatur.‘’

Bu iğne hikâyesinden Evliya Çelebi de ''Seyahatnâme''sinde bahseder. (Bahi geçen bu ''iğne'' hikâyesini de yazımın sonunda anlatacağım..)

İbrâhim bin Ethem'i anlatan Türkçe yayınlanmış çok sayıda kaynak yoktur. İbrâhim bin Ethem'i Türkçe anlatan üç kitap vardır. Birincisi Musa Yaşaroğlu'nun ''Aşkın Kölesi İbrâhim Bin Ethem'' (TÜRDAV Yayınları, 2014) isimli eseri, diğeri Ersin Özdil'in ''Sarayını Terkeden Hükümdar İbrâhim Bin Ethem'' (Ulak yayıncılık, 2016) isimli eseri, üçüncüsü de nefis üslubu ile Necip Fazıl Kısakürek'in bir tiyatro oyunu olarak yazdığı ''İbrâhim Ethem'' (Büyük Doğu Yayınları, 2000) isimli eseridir. Üçü de birbirinden güzel bir şekilde İbrâhim bin Ethem'i anlatmıştır.

İbrâhim bin Ethem’in hikâyesinde gerçek bir Müslüman’ı görürsünüz. Bugün dini siyasete alet eden politikacılarla ve siyasete alet olan din adamlarıyla ve TV’lerde şovmenlik yapan sözde din adamlarıyla ve zenginlikte Karun'u geçen Süslümanlarla -hâşâ- mukayese edilemeyecek kadar gerçek bir Müslüman’ı görürsünüz… 

İbrâhim bin Ethem’i tanıdıktan sonra onu; gözleri sulu medya şovmeni olan, program başına bilmem kaç bin dolar alan sözde din âlimleriyle ve bilmem nerelerde yaşayıp milyar dolarlara hükmeden dini sadece ticaret ve siyaset aracı olarak kullanan özünde dinbaz sözde Müslümanlarla -hâşâ- mukayese bile etmezsiniz… Dinbazın ne olduğunu daha önceleri bu sayfalarda anlatmıştım...

Günümüzde dinin getirildiği noktayı İbrâhim bin Ethem tee o zamanlar görmüştü:

‘’Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz; 
Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz.’’

Bugün geldiğimiz noktada İslamın ahlâk boyutu unutulmuş İslam sadece ibadet boyutuna indirgenmiş ve o ibadetler de gösterişe, lükse ve sefahate dönüştürülmüştür. Bugün geldiğimiz noktada dinde haram olarak sanki sadece içki, domuz eti ve saç kalmıştır. Bugün geldiğimiz noktada haram, kul hakkı yemek, haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik yapmak, hırsızlık, yolsuzluk, kumpas, fitne, riya, yalan, dolan, namussuzluk, sabilere tecavüz, lüks, israf, sefahat, kibir, kin ve nefret sanki İslamda günah değilmiş gibi, hatta hatta İslamın gerekleriymiş gibi algılanır hale getirilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada bilim dışlanmış, hurafeler ve bağnazlık baş köşeye oturtulmuştur. Bugün geldiğimiz noktada dünya hayatı sekülerleştirieceğine, din hayatı sekülerleştirilmiş ve magazine dönüştürülmüştür. Yine bugün geldiğimiz noktada tüm bunların bir sonucu olarak da tüm İslam dünyası Batı'nın maskarası olmuş, Müslümanların Batı'ya iltica etmeye çalıştığı, kalanların ise birbirini boğazladığı bir mezbahaneye dönüştürülmüştür.  

Günümüzde de zaten İbrâhim bin Ethem'in söylediği gibi elimizde ne gerçek din kalmıştır ne de diktiğimiz yama!

Aşağıda gerçek bir Müslüman ve gerçek bir dindar olan İbrâhim bin Ethem'i tanımamızı sağlayan O'na ait kısa kısa hatıraları sunuyorum.

HAN

Belh Sultanı Ethem, oğlu İbrâhim’in üzerine titrer âdeta. Önüne kırk altın kalkanlı fedai koyar, ardına kırk altın gürzlü cengâver takar. Geçtiği yer panayır kesilir, tuğlar, ziller, davullar... Saray’da ziyâfet eksik olmaz. İşte akça pilavların, kızarmış etlerin, serin şerbetlerin koşuşturulduğu gecelerden birinde kimsenin tanımadığı bir zat çıkagelir, oturur sofraya. Muhafızlar tutulup kalır, mani olamazlar. İbrâhim bin Ethem şaşkındır, sorar “Sizi tanıyor muyuz acaba?” 
- Sanmam! Öylesine bir yolcuyum, sadece konaklayacağım burada.
- İyi ama burası han değil ki? 
- Ne ya?
- Saray!
- Sizden evvel kim oturuyordu burada?
- Filan kişi!
- Ondan evvel 
- Feşmekân!
- Bu nasıl saray ki biri gidiyor biri geliyor. Söyle farkı ne handan? 

YOLCU

Genç şehzade hadisenin tesirinden kurtulamaz. Gece dön o tarafa, dön bu tarafa, bir türlü uyku tutmaz. Sahi nereye gitmektedir böyle? Ye, iç, eğlen, nereye kadar? 
Gecenin ilerleyen vakitleri tavanda ayak sesleri duyar. Pencereyi açar “Hey! Kim var orada?”
- Kervancı! Develerimi arıyorum da!
- Devenin ne işi var damda? 
- Bunu kuş tüyü yatakta hakikat arayan biri mi soruyor bana? 
Kalbine bir ateştir düşer, yanıp tutuşmaya başlar. 

İşte bu iki olay üzerinedir ki İbrâhim Bin Ethem sultanlığı, padişahlığı bırakıp derviş olup, zühtü olup yollara düşer.

ÖĞRENMEK

Yolda bir taş görür İbrâhim bin Ethem. Üzerinde "Çevir ve altını oku!" yazılıdır. Çevirir taşı; "Eğer öğrendiğinle âmel etmiyorsan ne diye bilmediğini öğrenmek istiyorsun?" yazısını okur ve; "Yâ Rabbî! Seni tanıyan hakkıyla tanıyamamıştır. Şimdi seni bilmeyen bir kimsenin hâli nasıl olur." der ve ağlar...

NASİHAT

Bir kimse kendisinden nasîhat isteyince: "Bağlı olanı aç, açık olanı kapa." diye buyurur. O kimse; "Bunu anlamadım." deyince; "Kesenin ağzını aç, cömert ol, açık olan dilini de tut konuşma." diyerek izah eder.

SEYYAH

Bir süre Nişâbur’da yaşar. Mağaraları mesken tutar, kavurucu günler, dondurucu ayazlar... Ne zaman ki insanlar ona tazim ve hürmette bulunurlar, başka diyarlara yelken açar. Sonra Harameyn’e yönelir, Kâbe ve Ravda hasreti dayanılmaz olmuştur zira... Eğer bir kervana, kafileye katılsa kolayca vasıl olacaktır menzili maksuduna. Lâkin o kumlara bata bata gider, alnını secdeye koya koya. 14 yıl çöllere katlanır, dile kolay. Haremeyn sakinleri yanık dervişin methini duymuş, karşılamaya çıkmıştırlar. Bakın şu işe ki İbrâhim bin Ethem’i, İbrâhim bin Ethem’e sorarlar. Mübarek “bırakın onu” der, “karşılamaya değmez. İşiniz mi yok bu sıcakta!” Vay! Sen nasıl konuşursun onun hakkında! 

NAR

Mübarek “helal lokma için çalışmak, geceleri ibâdet edip, gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir (daha iyidir)” diye buyurur, alnının teriyle geçinmeye bakar. Bahçe bekçiliği yaptığı günlerden birinde bağ sâhibi eşi dostu ile gelir, çardaklara kurulurlar. “Misafirlerime en tatlı narlardan getir” der, “iyi seç doyamasınlar tadına!” Gel gelelim alayı ekşi çıkar. Bağ sâhibi, “şunca zamandır bekçilik yapıyorsun, ekşisini tatlısını ayıramıyor musun hâlâ?” 
- Yemediğim narların tadını nerden bilebilirim ki? 
- Hiç mi yemedin?
- Asla.
- Tuhafsın vesselam. Bazen “İbrâhim bin Ethem misin be adam” diyesim geliyor sana...

SİZ NASIL YAŞARSINIZ?

İbrâhim bin Ethem bir dervişle karşılaşır. Dervişe nasıl yaşadığını sorar. Derviş der ki: ‘’Biz bulursak şükrederiz, bulamazsak sabrederiz.’’ İbrâhim bin Ethem cevabı beğenmez. "Kelpler (köpekler) de öyle yapar" der. Bu defa derviş sorar: "Peki siz nasıl yaşarsınız?" İbrâhim bin Ethem ‘’Biz bulursak dağıtırız, bulamazsak şükrederiz.’’ der.

FAKİR

Zenginlerden birisi kendisine bin altın getirir ve: "Bunu kabul buyurun" der. İbrâhim bin Ethem hazretleri, "Ben fakirlerden bir şey almam" buyurur. O zât, "Ben fakir değilim" deyince "Bu sahip olduğun maldan daha ziyâdesini ister misin?" diye sorar. O zât "Evet" deyince "Bu altınları al götür, zira fakirler içinde en fakir sensin. Bu hâlin fakirlik değil midir?" cevabını verir.

BÜYÜKLÜK

İbrâhim bin Ethem, Ebu Hanife’nin ders verdiği mekânın önünden geçerken, İmam-ı Azam kendisine ta'zim için ayağa kalkar. Öğrencileri: ''Niçin bunu yaptınız, İbrahim Ethem, o kadar da büyük bir sûfî değil ki'' dediğinde; ''O Allah’ın zatı ile meşgul, biz ise o'na ait ilimleri ile'' diyerek cevap verir.

İĞNE

İbrâhim bin Ethem bir gün deniz kenarında oturmuş, elbisesini yamıyordu. Beldenin valisi yanındakilerle birlikte oradan geçerken İbrâhim bin Ethem’in başında durur. Vali onu seyrederken şöyle düşünür: “Bak şu dünün hükümdarına! Böyle yapmakla eline ne geçti?” İbrâhim bin Ethem, valinin aklından geçenleri anlar. Kaldırıp iğnesini denize fırlatır. Sonra; “Balıklar iğnemi getirin” deyince, bir balık, ağzında İbrahim Ethem’in denize attığı iğneyi getirir. İbrâhim bin Ethem, iğneyi balığın ağzından aldıktan sonra valiye döner: “Elime bu iğne geçti” buyurur. “Yâni, ben Allahü teâlâdan gayrı olanları bırakıp, bütün varlığımla O’na döndüğüm için, bu balıkları bana hizmetçi etti ve bana bu kerameti verdi” demek ister.

BEN O DOSTLARIN DOSTUYUM

İbrâhim bin Ethem buyurdu ki, "Bir gece rü'yâmda, elinde bir defter olduğu halde "Cebrâil'in (a.s.) yeryüzüne inmekte olduğunu gördüm. ''Burada ne yapacaksın?'' diye sordum. Cebrâil (a.s.); ''Bu deftere Allahü teâlânın dostları kim ise onların isimlerini yazacağım'' diye buyurdu. ''Peki beni de yazacak mısınız?'' diye sordum. Cebrâil (a.s.); ''Sen, o dostlardan birisi değilsin ki'' diye buyurdu. ''İyi ama ben o dostların dostuyum'' dedim. Bundan sonra Cebrâil (a.s.) biraz düşündü ve ''Şimdi 'ilk önce İbrâhîm'in ismini kaydet' diye bir ferman geldi'' diye buyurdu.

SARAY

İbrâhim bin Ethem: ‘’Ben sultan doğdum, bana saray gerek... Öyle bir saray ki, genişlikte en geniş de, darlıkta en dar...’’
Balıkçı: ‘’Saraya mı, saraya mı gidiyorsun?...’’
İbrâhim bin Ethem: ‘’Saraya!... ( Gömleğini uzatır ) İçine yalnız beyaz gömleklilerin alındığı... Kuma uzatılıp kalıbının çıkarıldığı... Boyuna göre yer verildiği... Saray!... İçinde kılıçlı böceklerin nöbet tuttuğu... Havaya, ışığa bile yasak denildiği... Darlığın genişliğe çevrildiği... Saray!...  ( Gömleğini indirir, azametli tavır ) Ben, Belh Sultanı İbrâhim bin Ethem, sarayıma gidiyorum!’’
Balıkçı: (Çığlık, çığlık) ‘’Ayrılma, kal!’’
İbrâhim bin Ethem: ‘’Hiç ayrılmamaya, büsbütün kalmaya gidiyorum!’’

Yazımın başında verdiğim İngiliz eleştirmen, denemeci, şair ve yazar Leigh Hunt'un çok sevdiği “Abou ben Adhem” (İbrâhim bin Ethem) isimli kendi şiirinde şöyle yazıyordu: 

Melek yazdı ve kayboldu. Ve ertesi gece
Geldi yine uyandıran parıltının haşmetiyle
Defteri gösterdi “bunlar ise Allah’ın sevdiklerinin isimleri”
Bakın şuna ki! Bin Ethem öncülük etmekteydi hepsine.

O, soğuk taş sarayların değil sımsıcacık gönüllerin Sultanı idi... O geçici sarayların değil kalıcı ebedi sarayların Sultanı idi. O, Allah'ın sevdikleri isimlerin en başında gelen idi...

İbrâhim bin Ethem’in mezarı Suriye’de Humus-Lazkiye arasında Jable isimli kasabada bulunmaktadır. 

Allah rahmet eylesin. Ruhu şâd olsun.

Osman AYDOĞAN  29 Mayıs 2017


 




Hakkıyla oruç tutmak


Oruç ibadetler arasında yerine getirilmesi en zor olanlardan biridir. Zira oruç nefsin en temel ihtiyacı olan yeme içme arzusuna set vurmaktır. 

Fıkıhta oruç; Allah rızası için yemeden, içmeden ve ailevi ilişkiden oruç niyeti ile kesilmektir (imsak). Oruç tutmanın şartları Müslüman olmak, akıl baliğ olmak ve şuurlu olmak gibi fıkhi şartları vardır. 

Sufiler bütün bu fıkhi şartların tümünü kabul ederler. Ne var ki hakkıyla oruç tutmak için bu zahiri (görünen, görünürdeki) ahkâm (ahkâm; hüküm kelimesinin çoğulu olup "hükümler" demektir) yanında batini (içsel, gizli anlam) ahkâma da uymak gerektiğine ifade ederler. Batini ahkâma uymak açısından oruç tutanlar üç kısma ayrılır.

Birincisi avamın orucudur ki böyle bir oruç yemekten, içmekten ve ailevi ilişkiden kesilmektir. İnsanların birçoğunun orucu bu sınıfa girer. Ahkâmına riayet etmeden diğer azaları günahlardan korumadan tutulan oruç sadece mideye takılı kalmış bir oruçtur…

İkinci çeşit oruç havâssın orucudur. Sadece yememek ve içmemek gibi maddi şartlara uymanın ötesinde gıybet etmek, harama bakmak gibi manevi günahlardan da kaçınmayı gerektirir. Buna göre yeme ve içme fiili orucu bozduğu gibi işlenilen günahlar da bozar. Peygamber efendimiz bir hadisinde şöyle buyurur: “Kim yalan söze ve kötü amele son vermezse Allah’ın onun aç ve susuz kalmasına ihtiyacı yoktur.” (Buhari, Kitab al-savm) 

Üçüncü grubun orucu ise havâssü’l-havâssın orucu olup oruçların en zorudur. Burada sadece mide değil insanın kalbi ve sırrı da oruca katılır. Bu sınıfın orucu masivadan, yani “Allah’tan gayri her şey”den yüz çevirmektir. İnsanın Rabb’inden başka her şeyden kalben yüz çevirmesi gerçekten de oruçların en zor olanıdır. Kuşeyri bu grubun orucunu “ariflerin orucu” olarak isimlendirir. Böyle bir orucun mükafatı ru’yetullah (Allah'ın âhirette gözlerle görülmesini tanımlar) ve cemalullah (Allah'ın cemali) dır. 

Ramazan ayı ile alakalı olarak en güzel yorumlardan birini de Kâşâni getirmektedir: “Ramazan” kelimesi “ramada” fiilinden gelip “‘yakmak, aşırı sıcak olmak” manasına gelir. O halde ramazan ayı insanın nefsini yakma, onu fani kılma ayıdır. Nefsinden ve egosunun hevasından kurtulamayan bir insan hakikatte oruç tutmuş değildir. Oruç ayetinde geçen: “Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler oruç tutsun, kim o anda hasta veya yolcu olursa başka günlerde kaza etsin” 

Gazâlî orucun daha çok “ibadet” boyutuna değinmiştir. İbni Arabî ise orucun “tahakkuk” yani insanı ilahi hakikate eriştirme boyutu üzerinde durmuştur. Ona göre oruç hiçbir ibadete benzemez. Oruç ibadeti ile Allah Teâlâ kendisinin sıfatlarından bir sıfat olan samediyyet sıfatı ile kulunu bir nebze de olsa sıfatlandırmak istemiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ kudsî bir hadiste (Bazan ''hadisi kudsi'' de denir, mânâsı; Allahü teâlâ tarafından bildirilip de, Peygamber efendimizin kendi kelimeleriyle bildirdiği sözlere ise hadis-i kudsî denir.) şöyle buyurur: ‘’Adem oğlunun yaptığı bütün ibadetler kendisi içindir. Ancak oruç müstesna. Oruç Benim içindir ve onun mükâfatını ben veririm.” Allah Teâlâ diğer hiçbir ibadette olmayan bir şekilde orucu sahiplenmiştir. Bu sebeple kul oruç tutarken bunu farkında olmalı ve bütün dikkatini Cenabı Hakk’a vermelidir. Ayrıca İbni Arabî Ramazan isminin Allah’ın Esma-i Hüsnasından (güzel isimlerinden) bir isim olduğunu ifade eder. Bu sebeple Ramazan geldi yerine “Ramazan ayı geldi” denilmelidir.

Son olarak oruç ancak infak (nafaka verip geçindirme, besleme, Allah yolunda harcama) ile tamama erer. Her zaman cömertlerin en cömerdi olan Hz. Peygamberimiz (s.a) Ramazan ayında daha bir cömert olup hiç bitmesinden korkmadan elindekilerini ihtiyaç sahiplerine verirdi. Oruç ve infak birbirini tamamlarlar. 

Yüce Rabbimiz bize ve bütün Müslüman âlemine ve Türk dünyasına Ramazan ayını hayırlara ve nefsimizi terbiyeye vesile kılsın. Âmin.

Osman AYDOĞAN  27 Mayıs 2017



Ramazan


Ramazan ayı hicri takvime göre üç ayların (Recep, Şaban, Ramazan) sonuncusu olan dokuzuncu aydır. Ramazan ayı onbir ayın sultanıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim bu ayda indirilmeye başlanmıştır. (“Ramazan ayı, insanlara yol gösteren, hidayeti, doğruyu ve yanlışı ayırt edip açıklayan Kur’an’ın indirildiği aydır...” Bakara suresi 185. Ayet) Bu nedenle de İslam dünyasında Ramazan ayına ayrıca “Kur’an ayı” da denilmektedir. Çünkü bin aydan daha hayırlı olan Kur’an’ın indirilmeye başlandığı "kadir gecesi" bu ay içerisindedir ve tabi ki oruç ibadeti de bu ayda yapılmaktadır.

Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği gece Berâet gecesidir. Buna "inzâl" denir. (Berâet gecesi Şaban ayının 14. gününü 15. gününe bağlayan gecesidir.) Kadir Gecesi'nde (Ramazan ayının 27’inci gecesi) ise Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Bazı din bilginlerine göre; Ramazan, Yüce Allah'ın isimlerinden biridir ki, Allah'ın af ve mağfiretiyle günahların yanıp yok olması demektir.

İslam dininin iki boyutu vardır: Birinci ve esas olan boyut terbiye ve ahlak boyutudur. İkinci boyut ise ibadet boyutudur.

Birinci boyut olan İslam terbiyesi; ruh terbiyesi, kalp terbiyesi, ahlâk terbiyesi demektir. Bunlar olmadan iyi Müslümanlık yapılamaz, ikinci boyut olan ibadetlerin makbul olması sağlanamaz, Allah’ın rızası ve sevgisi kazanılamaz.

Ramazan ayı da Kur’an’ın emri olan nefsi tezkiye (Nefsin temizlenip günâhlardan arındırılması, sâf, pâk, ve olgun hale getirilmesi), ahlâkı tehzib (çirkin huyları güzel huylara çevirmek), rezaili tasfiye (kötü ahlâktan uzaklaşmak) ve fezaili tekmilin (bütün faziletlerin) pratikteki yolu ve çaresidir.

Ramazanın ibadetinin ilk özelliği açlıktır yani oruç. Açlık, bütün sınırlara uymakta takvayı (kalbi Allâh’tan uzaklaştıran her şeyden korumak) gözetme, tahammül ve sabır ayı olan Ramazanda yapılan ibadetler, bolca okunan Kur’an, şükürler, hamdler, tesbihler, tehliller (‘’Allâh’tan başka ilâh yoktur’’ diyerek bunu kalb ile tasdik etmek) İslami terbiye yöntemlerinin neredeyse bütününü içine alır.

Ramazan orucunu emreden âyetin sonunda, bunun gayesinin mânevî, rûhî ve ahlâkî olduğuna işaretle, “Ta ki ittika edesiniz, yani takva sahibi olasınız.” buyurulmaktadır.

Demek ki oruçtan hedef takvadır. (Kalbi Allâh’tan uzaklaştıran her şeyden korumak) Allah (celle celâlüh) Kur’ân-ı Kerîm’in 150 kadar yerinde takvayı zikredip övmüştür. Allah indinde en makbul kimse en takvalı olandır. Allah’ın evliyâsı müttakîlerden (takva üzere yaşayan mü'minler) başkası değildir; onlar dünya ve âhiretin gerçek ulularıdır; Allah tarafından sevilmek, büyük maddî, mânevî nimetlere ermek, ilahî yardıma mazhar olmak, hüsn-i akîbet (netice güzelliği), eşsiz ve ebedî saadet, müjde ve büşra (müjdeli haber), cennet ve cemal… onların mükâfatlarıdır.

Hadîs-i şerîflerde belirtildiğine göre Ramazan’da, zahmetlerle yapılan ibadetlerin Allah tarafından kabul edilip edilmediğinin alâmeti kalıcı olup olmadığıdır. Eğer güzel hal ve durumumuz devam etmekte ise gayretlerimiz kabul görmüş; durumumuz menfîye dönmüş ve gerilemişse, ibadet ve taatlerimiz makbul olmamış, reddedilmiş demektir. Bunca çabadan sonar arzu edilen hedefe ulaşamamak, başlangıç noktasında kalmak hüsranların en büyüğüdür.

Ramazan ayını fırsata çevirerek kendimize yeniden çeki düzen vermeli, günden güne sâfîleşip yüksele yüksele, ârifâne hayata geçmeli; en sonunda da maddî, mânevî ve rûhî bakımdan gerçek bir bayrama ermeliyiz. Ramazan ayının sonundaki gerçek bayram işte budur.

Ramazan ayınız kutlu olsun..

Osman AYDOĞAN  26 Mayıs 2017


Tanrı'nın Huzurunda


Bağdat pazarında oyuncak satan yaşlı bir adam vardı. Ondan alışveriş yapanlar gözlerinin bozuk olduğunu bildiklerinden sahte parayla ödeme yaparlardı.

Bu hilenin farkında olan yaşlı adam hiçbir şey söylemezdi. Bunun yerine dua ederek Tanrı’dan kendisini kandıranları affetmesini isterdi, “Belki de fazla paraları yoktur ve çocuklarına hediyeler almak istiyorlardır” derdi.

Zaman geçti ve bir gün adam öldü. Cennet kapıları önüne geldiğindeyse bir kez daha dua etmeye başladı: “Efendim” dedi, ‘’Ben bir günahkârım. Birçok hata işledim bana verilen sahte paralardan daha fazla bir değerim yok. Beni affet”

Tam bu sırada kapılar açıldı ve bir ses şöyle dedi:

‘’Neyi affedeceğim? Hayatı boyunca kimseyi yargılamamış birisini ben nasıl yargılayabilirim?’’

(Alıntıdır)

Halil Cibran der dururdu zaten; ''Dünyanın en bedbaht insanı başkasında kusur bulan ve başkasını yargılayan insandır:''

Osman AYDOĞAN 26 Mayıs 2017



Cancion del Mariachi


Geçen hafta ABD'li film yönetmeni, oyuncu ve iki Oscar ödüllü senarist Quentin Tarantino'nun yönettiği ‘’Kill Bill’’ filminin finalinde yer alan bir Meksika müziğini tanıtmıştım: Malaguena Salerosa

Söz konusu Quentin Tarantino olunca onun çömezi Latin yönetmen Robert Rodriguez'in yönettiği ve ustası Quentin Tarantino'nun da küçük bir rol aldığı ‘’Desperado’’ filmini de anmadan geçemeyeceğim… Ve filmde yer alan muhteşem film müziğini… Müziğe gelmeden önce film hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum…

‘’Desperado’’, İspanyolca kökenli İngilizce bir kelimedir ve korkusuz, her şeyi göze almış, gözü dönmüş, çılgın kimse anlamındadır.

Latin yönetmen Roberto Rodriguez Meksika'da ilk olarak 1992 yılında ‘’El Mariachi’’ ismiyle bir film çeker. (Bu film ülkemizde "Gitarım ve Silahım" adıyla gösterilmişti.)  Film çok beğenilince Holywood 1995 yılında bu filmin Amerikan versiyonunu  "Desperado" adıyla çeker.

Filmlerin devamı da gelir ve Roberto Rodriguez 2003 yılında üçüncüsünü de ‘’Once Upon A Time In Mexico’’ (Bir Zamanlar Meksika'da) adıyla çeker ve bu şekilde üçleme tamamlanır.

Roberto Rodriguez’in ilk filmi ‘’El Mariachi’’  (Gitarım ve Silahım) bu üç filmin en iyisidir. İspanyolca bir kelime olan El Mariachi kelimesi aşk acısı çekerek gitar ile şarkı besteleyen ve söyleyen gitaristlere verilen bir lakaptır… Bizdeki tam karşılığı ‘’Ozan’’ anlamındadır…

Filmde; uyuşturucu ticareti, cinayet, aşk müzik ve ihanetle donanmış şu öykü anlatılır: El Mariachi, sevgilisini katledip, gitar çaldığı narin parmaklarını kıran gaddar Bucho'dan intikam almak için yanıp tutuşarak Meksika topraklarını diyar diyar gezmektedir. Bu yolculuk sırasında kendisine yaverlik yapan Buscemi (Steve Buscemi)'nin sayesinde bütün gittiği yerlerde bir efsane olan Mariachi, düşmanının izine iyice yakınlaştığı bir sırada güzel Carolina'yla tanışıp ona âşık olur. Bundan sonra bir hayli çetin bir mücadele başlayacaktır.

Rodriguez’in ikinci filmi ‘’Desperado’’ film müziği sayesinde tanınır. Zaten şarkı da filmin önüne geçmiştir. Ayrıca filmde başrol oynayan Antonio Banderas'ın dünya çapında tanınmasına vesile olan filmdir. Filmi sürükleyen diğer bir etken de filmde Selma Hayek’in de rol almasıdır. Hemen hemen konu aynıdır.

İşte bu filmin ‘’Cancion del Mariachi’’ (Mariachi'nin Şarkısı) isimli şarkısını Amerikan müzik grubu Los Lobos ve solistleri Tito Larriva seslendirir. Ancak bu şarkı da filmin ismiyle, ‘’Desperado’’ diye de anılır olmuştur.

Şimdi bırakın gamı, kederi, kasveti, ülke sorunlarını, dünya sorunlarını... Aşağıdaki bağlantıda işte bu filmin ‘’Cancion del Mariachi’’ isimli film müziği var... Bağlantıdaki şarkıyı dinleyin... Cıvıl cıvıl, fıkır fıkır bir şarkıdır... Bayılacağınızı düşünüyorum… Ama yine de siz bayılmayın!

Hep yazıyorum, hep söylüyorum ya ideolojilerin devri bitti diye… Zaman şiir ve müzik zamanıdır! Böylesine bir sembol müziğiniz olsun kesin iktidar olursunuz!

https://www.youtube.com/watch?v=Tu4Hnbor9rI&feature=youtu.be

Osman AYDOĞAN  25 Mayıs 2017


Kiraz Zamanı


Daha önce yazmış olduğum ''Kiraz Çiçekleri'' (Sakura) bana Paris Komünü partizanlarından Jean- Baptiste Clement'in ''Kiraz Zamanı'' isimli şiirini anımsatmıştı. Önce şiirin hikâyesini anlatmak istiyorum. Ancak şiirin hikâyesinden de önce kısa bir tarih turu yapmam gerekiyor…

‘’Paris Komünü’’ (La Commune de Paris) Bismarck Almanya’sının Fransa’yı yenmesinden sonra yenilgiyi hazmedemeyen Paris halkının Fransız hükümetine karşı kurduğu 18 Mart 1871’den 28 Mayıs 1871’e uzanan yerel bir yönetimdi. Paris Komünü, içinde şekillendiği koşullar, tartışmalarla yürüyen kararları ve acılı sonu onu zamanının en önemli politik dönemlerinden biri yapar.

Olay şöyle gelişir: Fransa İmparatoru III. Napolyon 19 Temmuz 1870’de Prusya’ya savaş açar ancak 2 Eylül 1870’te Napolyon’un orduları Sedan’da Almanlara yenilir ve Alman orduları Paris’e doğru yürürken, 4 Eylül 1870 Paris Belediye Binası’nın (Hotel de Ville) önünde Cumhuriyet ilan edilir.  

Paris’in Prusya orduları tarafından ablukaya alındığı günlerde Paris’in durumu hiç de iyi değildir. Paris’in varoşlarındaki fabrikalar başka yerlere taşındığı için binlerce işçi işsiz kalmıştır. Açlık işçi mahallelerinde kol gezer. Sadece işçiler değil, Paris’in burjuvaları bile sıkıntıdadır. Çünkü kuşatma yüzünden alışık oldukları lüks malları bırakın, hayatlarını idame ettirmeleri için gerekli mallara bile zor ulaşırlar. Yine de halk ve ordu el ele Paris’i düşmana teslim etmemek için savaşırlar. Ancak Almanlarla ateşkes imzalanmasından sonra Cumhuriyetçi Paris’e değil monarşist Versailles’e (Saray’a) dönülür. Bu Parislilerin öfkesini daha da arttırır.

Yenilgiden sonra toplanan halk,18 Mart 1871'de Hotel de Ville'de Paris komününü ilan eder. İki ay kadar süren iktidarı boyunca bazı reformlar yapılır. Bunlardan bazıları: Sıkıyönetimin, askerî mahkemelerin, sansürün ve düzenli ordunun kaldırılması, kilise ile devletin ayrılması, din işlerine ayrılan bütçenin, dini vakıfların ve okullardan din derslerinin kaldırılması, kilise mallarının milli emlake devredilmesi, fabrikaların isçilere devredilmesi vb.

22 Mart 1871'de Versailles hükümeti yandaşlarının hükümeti ele geçirme teşebbüsü başarısız olur. 12 Mayıs 1871'de Versailles güçleri Paris’e girer, komüne karşı şehri ele geçirmek için halk birlikleriyle uzun süre kanlı biçimde savaşır ve şehir sokak sokak çarpışılarak ele geçirilir. (28 Mayıs 1871). Halk askerlere karşı mermi tükenince taşları tüfeklere doldurup savaşır, rehineler karşılıklı olarak öldürülür, son direnişler Pére Lachaise mezarlığında yapılır ve esirler bu mezarlıkta kursuna dizilir. Savaşta 20 000 kadar komün devrimcisi ve 700'den fazla Versailles'li öldürülür.  

(Bu konuda ''Paris Komünü'' -La Commune, Paris1871- isimli 2000 yılı yapımı Peter Watkins'in yönetmenliğini yaptığı altı saatlik -345 dakika- güzel bir belgesel var... Bulursanız kaçırmayın derim.)

İşte ‘’Kiraz Zamanı’’ şiirinin yazarı Jean- Baptiste Clement bahsettiğim Paris Komünü partizanlarındandır. En ünlü şiiri olan ve elden ele dolaşan bu şiirini 28 Mayıs 1871’de Fontaine-au-Roi sokağının hastabakıcı görevlisi olan “yiğit yurttaş” Louise’e adamıştı. Ve bu şiir 1871’de Antoine Renaud tarafından bestelenmiş ve Paris komününün simgesi haline gelip devrimci şarkıların en unutulmazlarından biri haline gelmiştir... 

Şiirin hikâyesi şöyledir; 28 Mayıs Pazar günü Paris bütünüyle karşıdevrimcilerin eline geçmişti. Sadece Fontaine-au-Roi sokağında birkaç kişi çarpışıyordu. Bunlar bir barikatın arkasına sığınmış yirmi kadar savaşçıydı. Aralarında Jean Baptiste Clement da vardı. Öğleye doğru sokağa, elinde bir ekmek sepeti taşıyan yirmi yaşlarında bir genç kız geldi. Kim olduğunu soran savaşçılara Saint-Maur sokağının hastabakıcısı olduğunu, belki yardımı dokunur diye buraya geldiğini söyledi ve ödevine başladı. Savaşçıların bütün ısrarlarına karşın oradan uzaklaşmaya yanaşmadı. Adının Louise olduğunu söyleyen bu kızı sonraları hiç kimse göremedi.” (Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri, C.1, Çev. A. Kadir - A. Timuçin)

“Kiraz Zamanı” şiirinin sonradan, 1871’in kiraz zamanında yaşanan Paris Komünü’nün kanlı haftasının da simgesi olmasının iki nedene dayandığı söylenir. Birincisi şiirde yere düşen kırmızı kiraz tanelerinin komüncülerin kan damlalarını çağrıştırması, ikincisi de, bizzat kendisi de “Komünar” olan J.B. Clement’in barikatlarda can veren sevdiği bu hemşireye bu şiiri yazıldıktan beş yıl sonra ithaf etmesi. (1866)

Jean Baptiste Clement “Kiraz Zamanı” şiiriyle, öylesine meşhur oldu ki, mezar taşına bile “Jean Baptiste Clement Kiraz Zamanı Şairi” yazıldı.

Bu şiiri Türkiye’de meşhur eden de Özdemir İnce’nin içinde bu şiirin de bulunduğu ‘’Kiraz Zamanı’’ (May Yayınları, 1969) isimli şiir kitabıdır.

Jean- Baptiste Clement’in başlangıçta tatlı tatlı, güzel güzel başlayıp sonunda da hüzünlü bir şekilde; ‘’Taşırım kiraz zamanından yüreğimde bir yara ve kader sunarken bana kendini, bilmez acımı dindirmesini. Kiraz zamanını hep seveceğim ben ve içimde sakladığım anıyı’’ diye bitirdiği şiirini aşağıda vereceğim. (Tabii ki Türkçesini)

Şiirden önce de bu şiirden yapılmış Fransızca öğrenen herkesin dinlemiş olması kuvvetle muhtemel olan şarkının bağlantısını vereceğim. Eğer vaktiniz varsa aşağıdaki bağlantıdan Fransız şansonlarının en güzellerinden “Kiraz Zamanı” (Le Temps des Cerises)’nı Fransız aktör ve müzisyen Yves Montand’dan dinleyin! Hatta canınız kiraz çekmişse de -mevsimi ya- şarkıyı dinlerken bağlant