Üyelik Girişi
Ana Menü

ARŞİV

‘’Gülistan ve Bostan’’dan Hikâyeler

Suskun Âbit Hikâyesi

Mısır’da biri vardı. İyi huyluydu ama eski püskü giyinirdi. Epey zamandır hiç konuşmadığı için ülkede suskunluğuyla meşhur olmuştu. Birçok akıllı in­san, uzak-yakın demeyip yanına gelir, pervane misali etrafında dönerek ondan nur umardı.

Bu mübarek zat, bir gece; “Kişi, dilinin altında gizlidir.” diye dü­şünüp o günden sonra konuşmaya başladı. Çok geçmeden dost-düşman her­kes, Mısır’da ondan daha zırcahil biri olmadığını anladı. Neyse kısa zamanda adamın huzuru kalmadı, hali perişan oldu. Mısır’dan uzaklaşıp başka mem­lekete gitmekte buldu çareyi.

Ayrılırken oturduğu mescidin kemerine şunları yazmıştı; “Ah keşke; aynada kendimi görseydim de, yüzümü örten şu perdeyi cahillikle yırtmasaydım. Kendimi güzel yüzlü sandım ve perdeyi açtım. Aman Allah’ım, bir dene göreyim! Meğer ben gerçekte çok çirkin biriymişim.”

Az konuşanın sesi, şöhret olur. Konuşursa değeri, şöhreti kalmaz. O za­man kaçmalı bu yerden. Ey akıllı insan; sükûtun, vakarındır! Ve sen ey cahil; sükût, cehaletini örten perdedir! Şimdi de sana söylüyorum ey insan; eğer bilgiliysen, saygınlığını yitirme; yok eğer cahilsen, perdeni çekip yırtma! Gön­lündeki sırrı hemen gösterme. Bunu ne zaman istersen, gösterebilirsin. Sır­rın ortaya çıktıktan sonra gizleyeceğim diye boşuna uğraşma. Ucu, bıçakla kesilmedikçe yazmayan o kalem, sultanın sırlarını ne de güzel sakladı. Hayvan, susar, insan, konuşur. Ama gel gör ki; saçma sapan konuşanlar, hayvanlardan daha aşağılıktır. Kişi, ya insan gibi akıllı uslu konuşmalı ya da hayvan gibi susmalı. Âdemoğlu, aklı ve nutkuyla meşhurdur. O halde sen de, dudu gibi ko­nuş ve fakat onun kadar bilgisiz olma!

Dayak Hikâyesi

Biri, kavga sırasında kötü sözler edince oradakiler hemen üzerine atlaya­rak yakasını yırtıp ensesine okkalı tokat indirdikten sonra çekip gittiler. Ada­mın üstü başı paramparçaydı. Oturup ağlamaya başladı. Sesleri duyan güngörmüş bir zat, yanına gidip ona şu öğüdü verdi; “Hey kendini beğenmiş uka­la! Ağzın gonca gibi kapalı olsaydı, gömleğin böyle gül gibi kızarmazdı.”

Evet, ahmaklar, işte böyle saçma sapan konuşurlar. Dışı gürültülü ama içi boş tambura benzer öylesi insanlar. Baksana be adam; ateş de tümüyle dil­dir fakat azıcık su ile bir anda harareti diniverir. İnsan hünerliyse sussun; za­ten hüneri, onu konuşur. Güzel kokun varsa, konuşma. Güzel koku kendini belli eder zira. Bırak elindeki madenin ne olduğuna, mihenk karar versin. Bu yüzden dedikoducular; “Sadî; iyidir, hoştur ama sıcakkanlı olmadığından in­san içine çıkmaz.” diye söylenir durur. Evet öyleyim. İsterlerse derimi yırtsın­lar, ahmakların kafamı patlatmasına razı değilim.

Ayıptan Dil Çekmek

Ey akıl sahibi, yiğit gönüllü kişi; ister iyi olsun, ister kötü, kimsenin ar­dından fena sözler söyleme! Yoksa kötülüğü kendine düşman edersin, iyiyi de kötü yaparsın. Kim, sana; “Filan kişi, kötüdür.” derse, bil ki kendi ayıbını söy­lemektedir. Filan kişi hakkında yapılan zan, ispata muhtaçtır. Ama söyleyenin kötülüğü açığa çıkmıştır. Başkalarının kötülüğünden bahsettiğin takdirde, sö­zün doğru olsun diyelim ama bu kez de sen kötü sayılırsın.

Mergaz’lı Divane Hikâyesi

Mergaz’lı bir divane, öyle bir söz söyledi ki hayretten dudağını ısırırsın; “İnsanların ardından gıybete başlasaydım, işe ilkin annemle başlardım. Zira akıl ve irfan sahibi insanlar, sevabın anaya bağışlanmasının daha hayırlı oldu­ğunu bilirler.”

Ey güzel huylu dostum! Kaybolan arkadaşın şu iki emaneti, arkadaşları­na haramdır: Biri, bıraktığı malı haksızca yemek; diğeri, ardından gıybet et­mek. Yanındayken başkalarını çekiştiren alçak herifin, başkalarının yanındayken seni iyi anacağım sanıyorsan aldanıyorsun. Dünyayla değil de sırf kendi­siyle meşgul olan kimse, bence âlemin en akıllı kişisidir.

Gıybeti Caiz Olanlar

İşittim ki, üç kişinin ardından gıybet etmek caizdir. Dördüncüsü yoktur. İlki; halkın kalbini inciten, halka zararı dokunan ve halkın ayıpladığı yolu tu­tan padişahtır. Bu tür padişahların şerrinden kurtulmak ve zulmünü başkalarına haber vermek amacıyla ahali arkasından konuşabilir. İkincisi; hayâsız in­sandır. Bunların ayıplarını örtmek doğru olmaz. Zaten kendi perdelerini yine kendileri yırtınışlardır. Bu tür arsızlan koruma; varsın, havuza düşsün. Diye­lim ki kurtardın onu havuzdan. Bu kez de çok geçmez ötedeki kuyuya bıra­kır kendini. Bu kadar laf anlamaz, ahmak insanlardır. Üçüncüsü; bozuk terazi kullanan sahtekârdır. Bu yalancıların hile ve kötülükleri hakkında ne biliyor­san söyle ki, başkaları da aldanmasın.

***

Yukarıdaki hikâyeler teeee 13. yüzyılda yaşamış Fars şair ve İslam âlimi Şeyh Sadî Şiraziî'nin ''Bostan ve Gülistan'' (Beyan Yayıncılık, 2009) isimli kitabında yer alır.

Ben bu sayfada defalarca tarihten, tarihi olaylardan, tarihi şahsiyetlerden bahsediyorum... İhtiyacı olanlar ders alsınlar diye... Mehmet Âkif Ersoy “Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!'' diyerek bu adamların tarihten hisse çıkarmadıklarından şikâyet ederdi... Ben de çocukların dahi anlayacağı şekilde kıssalar anlatıyorum ki ihtiyacı olanlar hisseler çıkarsınlar diye... Ancak bu kıssalardan lazım gelen hisseyi çıkarmasını bilmek de düşünceye mazhardır! Fakat, heyhaaat... Onlarcasını her gün TV'lerde, boyalı basında görüyorsunuz...Nerede o düşünceli insanlar!

Osman AYDOĞAN  26 Mart 2017



Marie A.'nın Anısına

Daha Almanya'ya gitmeden Almanca'sını ezberlediğim Bertolt Brecht'in en güzel şiirlerinden birisi: Erinnerung an die Marie A., Türkçesiyle: ''Marie A.'nın Anısına'' Kim çevirise çevirsin şiirin hiçbir çeviri Türkçesi şiirin Almancası kadar bana ne tad veriyor ne de anlam veriyor. 

Şiirde taze erik ağacından bahsedilir; jungen Pflaumenbaum... Nazım Hikmet de Piraye'sine yazdığı şiirde şöyle derdi: ''Çiçekli badem ağaçlarını unut. Değmez, bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.''

Bizler de Nazım'ın söylediği gibi  çiçekli badem ağaçlarını unutalım, geri gelmesi mümkün olmayanları hatırlamayalım, ancak Bercht'in şiirinde geçen çiçekli erik ağaçlarını anımsayalım.  Gerçi aklımzda kalan sadece o bembeyaz buluttu, o da rüzgâra karıştı gitti ya neyse...

Das Leben der Anderen (Ülkemizde ''Başkalarının Hayatı'' olarak gösterildi) isimli bir filmde de geçerdi bu şiir...

Erik ağaçlarının çiçek açtığı baharın bu ilk günlerinde bırakın ülke gündemini, kederi, kasveti, kasvetli adamları... İçinde erik ağaçlarının çiçeklerinden bahseden bu şiiri okuyun... Herkesin bir ''Marie''sı vardır, Marie'yı hatırlayın....

Bağlantıda piyano eşliğinde  Dorine Niezing  tarafından bir tiyatro konseri sırasında sunduğu şiirin Almanca okunuşunu da veriyorum... Almanca biliyorsanız kaçırmayın, kulağınızın pası açılsın derim: 

https://www.youtube.com/watch?v=7RC5op37j-0

Aşağıda şiirin önce orijinal Almancasını, sonra da Türkçesini veriyorum... Beğeneceğinizi umuyorum...

Erinnerung an die Marie A.

An jenem Tag im blauen Mond September
Still unter einem jungen Pflaumenbaum
Da hielt ich sie, die stille bleiche Liebe
In meinem Arm wie einen holden Traum.
Und über uns im schönen Sommerhimmel
War eine Wolke, die ich lange sah
Sie war sehr weiß und ungeheuer oben
Und als ich aufsah, war sie nimmer da.

Seit jenem Tag sind viele, viele Monde
Geschwommen still hinunter und vorbei.
Die Pflaumenbäume sind wohl abgehauen
Und fragst du mich, was mit der Liebe sei?
So sag ich dir: ich kann mich nicht erinnern
Und doch, gewiß, ich weiß schon, was du meinst.
Doch ihr Gesicht, das weiß ich wirklich nimmer
Ich weiß nurmehr: ich küßte es dereinst.

Und auch den Kuß, ich hätt ihn längst vergessen
Wenn nicht die Wolke dagewesen wär
Die weiß ich noch und werd ich immer wissen
Sie war sehr weiß und kam von oben her.
Die Pflaumenbäume blühn vielleicht noch immer
Und jene Frau hat jetzt vielleicht das siebte Kind.
Doch jene Wolke blühte nur Minuten
Und als ich aufsah, schwand sie schon im Wind.

Bertolt Brecht

Marie A.'nın Anısına

Eylülün mavi ayında o gün
Taze bir erik ağacı altında usulca
Tuttum o sessiz solgun sevdayı
Tatlı bir rüya gibi kollarım arasında
Ve güzelim yaz göğünde üstümüzde
Bir bulut vardı seyrettim uzun süre
Bembeyazdı ve korkunç yükseklerde
Ve tekrar baktığımda yukarı: Yoktu artık orada.

O günden beri ne çok, ne çok aylar
Süzülüp aşağı sessizce akıp gittiler
Erik ağaçları belki kesilmiştir şimdi
Ve sorarsan bana sevdaya ne oldu diye?
Bilemiyorum derim sana
Ama tabii anlıyorum neyi sorduğunu
Yüzünü bile unutmuşum gerçekten
Ama tek bir şey kalmış aklımda:
O zaman öpmüştüm onu.

Ve bu öpücüğü de unutur giderdim çoktan
Olmasaydı eğer o bulut orada
Hâlâ hatırlıyorum onu ve hep kalacak aklımda
Bembeyazdı ve yükseklerden geldi.
Erik ağaçları hâlâ çiçek açar belki
Ve belki yedi çocuğu olmuştur şimdi o kadının
Ama sadece birkaç dakika açtı o bulut
Ve tekrar baktığımda yukarı: Karışmıştı rüzgâra.

Bertolt Brecht, Çev. Kerem Çalışkan

Osman AYDOĞAN  25 Mart 2017


Dostlarımız azaltır, düşmanlarımızı çoğaltırken…


Emevîler ve Abbasiler döneminin bir halk kahramanı vardır. Isfahan’da doğmuş, Kufe’de büyümüştür. (718-755) Asıl adı Abdurrahman, asıl künyesi ise Ebû Müslim Abdurrahman bin Müslim el-Horasanî şeklindedir. Ebû Müslim ismi ile tanınmış ve meşhur olmuştur.

Köle iken ihtilal önderliğine yükselir. Emevîlerin devrilmesi ve halifeliğin Abbasîlere geçmesiyle sonuçlanan Horasan ayaklanmasının önderidir. Ebû Müslim; tarihin bir figüranı değil bir baş aktörüdür, gerçek bir tarih yaratıcısıdır. Bu nedenle Horasan Spartaküsü de derler adına…

Ebû Müslim, adı gibi kökeni de esrar perdesiyle örtülüdür. Türk kökenli olduğu söylenir, ancak Fars kökenli olduğu iddiaları da vardır… Siyasi ve askerî faaliyetlerinin yanında Horasan'ın imarı ve kalkınmasında da müspet etkisi olan, Arapça ve Farsça dillerini iyi konuşabilen ve iyi bir eğitimden geçen birisi olarak ve soğukkanlılığı, acımasızlığı, ketumluğu, akıllı ve ileri görüşlülüğü ile tanınır. Hayatı gizem doludur. Tarihte böylesine aktif rol oynayıp, yaşam öyküsü pek bilinmeyen çok az insan vardır. Orta Doğu ve İslam tarihinde Ebû Müslim kadar efsanelere ve spekülasyonlara konu olan başka bir kişilik de yoktur...

Köle iken ihtilal önderliğine yükselmesi nedeniyle o bölgedeki her kavim kendisine sahip çıkmış, onu öz evlatlarıymış gibi benimsemişlerdir. Her kavim ‘'Ebû Müslim bizdendir’' iddiasında bulunmuşlar ve adına hikâye, masal, menkıbe ve destanlar yazmışlardır.

Ebû Müslim’in en büyük meziyeti örgütçülüğü ve birleştirici özelliğidir.  Emevî zulmünden rahatsızlık duyan tüm kesimleri birlik olmaya ikna ederek onları birleştirir. 747 yılında ise tüm Emevîlere karşı olan güçler, onun bayrağı altında toplanır. Merv ve Nişabur kısa süre içinde Ebû Müslim’in eline geçer. Bütün Emevî ordularını yener. Emevî hanedanı ortadan kalkar.

Emevî hanedanının ortadan kalkmasında ve Abbasi Devleti'nin kurulmasında önemli katkısı olan Ebû Müslim giderek güç kazanır… Abbasi Devleti'nin kuruluşundan sonra da haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı çıkar. Gücü ve adaleti nedeniyle nüfuzunun giderek artması ve devlet yönetiminde etkisinin güçlü hale gelmesi bu sefer de Abbasi yönetimi rahatsız eder.

Ebû Müslim’in giderek güçlenmesi, Halife Mansur’u iyice kaygılandırır. Harp meydanlarında yenilemeyen bu büyük komutan bir görüşme bahanesiyle davet edildiği Irak’ta hileyle öldürülür...

İşte Ebû Müslim’in en büyük talihsizliği de onun Abbasi hanedanlığı tarafından kullanılmış olmasıdır. Ebû Müslim, Abbasiler lehine Emevî devletini ortadan kaldırmış, Abbasilerin kurulmasına katkı sağlamış, Abbasilere hilafet makamını altın tepsi içinde sunmuş fakat onlar tarafından katledilmekten kurtulamamıştır. Ebû Müslim, Abbasiler tarafından kullanılmış, ancak tarihteki her örnekte olduğu gibi tehlikeli olunca da ortadan kaldırılıp çöpe atılmıştır…

Ebû Müslim hakkında yazılı eser pek azdır. Ebû Müslim’i roman şeklinde anlatan iki kitap bulunmaktadır; Birincisi Faik Bulut’un ‘’Ebû Müslim Horasânî, Bir İhtilalcinin Hikâyesi’’ (Su Yayınları, 1999) isimli kitabı, diğeri ise Corci Zeydan’ın ‘’Ebû Muslim Horasânî’’ (Milenyum Yayınları, 2010) isimli kitabıdır. Ebû Müslim hakkındaki diğer bir kaynak kitap da Mesruri Geda’nın ‘’Eba Müslüm'ün Tabutu’’ isimli kitabıdır. (Can Yayınları, 1996)

Ayrıca Türkolog Prof. Dr. İrene Melikoff’un, 1962'de Fransızca yayınladığı "Türk-İran Epik Geleneği İçinde Horasan Teberdarı Ebû Müslim'’ (Abu Muslim, le "Porte-Hache" du Khorassan dans la tradition épique turco-iranienne) adlı bir kitabı bulunmaktadır.

1969 yılında Tamer Yiğit’in başrolünü oynadığı bir Yeşilcam filmi de vardır; Eba Müslim-i Horasan-i (Kimi bölgelerde Ebû yerine Eba denilir.)

Günümüzde uluslararası ilişkilerde ulaşmış olduğumuz ‘’değerli yalnızlığımız’’ı ve mahalle kabadayısı edası ile sağa sola attığımız afrayı, tafrayı; tarihin aktörü ve tanığı Ebû Müslim Horasanî’nin Emevîlerin yıkılışı ile ilgili ve her türlü ittifaklar konusunda bir strateji ilkesi olan şu sözü ile beraber düşünmeliyiz diye değerlendiriyorum;

''Onlar (Emevîler); zararından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Düşmanlarını kazanmak için yakınlarına aldılar. Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi, uzakta tuttukları dostları da düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu.''

‘’Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!’’ değil mi? Ebû Müslim gibiler bile Abbasiler tarafından kullanılıp tehlikeli olunca da ortadan kaldırılıp çöpe atılırmış…

“Tarihin içinde saklanan mana ise incelemek, düşünmek, araştırmak (...) hadiselerin vuku ve cereyanın sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir.” derdi ya Mukaddime'sinde İbn-i Haldun, ''ibret alınsaydı'' derdi ya Mehmet Âkif o ünlü şiirinde; düşünülseydi, ibret alınsaydı bu tarihi şahsiyetten (Ebû Müslim) kimbilir ne dersler çıkarılırdı! 

Osman AYDOĞAN  23 Mart 2017



Uyan Sunam Uyan


Fahri Kayahan hakkında ‘’Malatya Günlüğü’’ sitesinde özetle aşağıdaki bilgiler yer alır.

Fahri Kayahan hakkında anlatılanlar zaman içinde birer efsaneye dönüşür. Kısıtlı bilgiler etrafında oluşturulan senaryolar Fahri Kayahan’ın gerçek hayat hikayesine ulaşmayı imkânsız kılar. Bu yüzden Fahri Kayahan hakkında bahsedilenler çoğunlukla rivayetten ibarettir.

Fahri Kayahan 1918 yılında Malatya’da doğar, orta ve lise tahsilini Malatya’da tamamlar. Babası Malatya’nın en büyük manifatura dükkanına sahip olduğu için genç Fahri bu dükkânda çalışır. Bu nedenle de çok şık giyinir.

Fahri’nin gözü müziktedir. Her zaman bir enstrüman çalmak, türkü söylemek ister. İlk önce bağlama çalmaya heves eder ve bir süre bağlama çalar. Daha sonra Karaköylü Reşat Dayı’dan tambur dersleri alır. Fahri Kayahan’ın müzik yaşamındaki en önemli olaylardan biri de bağlamayı bırakıp tambur çalmasıdır.

Genç Malatyalı Fahri, katıldığı bir düğün sırasında Fahriye isminde genç ve güzel bir kızla tanışır. Malatya’nın ileri gelen ailelerinden olan Hamikoğulları’ndan Hacı Ağa’nın kızı Fahriye ile 1933 yılında evlenir.

Hacı Ağa konağına iç güveyi giden Fahri kısa zamanda bu konakta yapılan müzik toplantılarının tanınmış simaları arasına girmeyi başarır. Konakta keman, piyano, ud, tambur gibi enstrümanlar bulunmaktadır. Hacı Ağa keman çalmakta, damadı Fahri de ona tamburu ve sesi ile eşlik etmektedir. (O yıllar Malatya’nın büyük konaklarında düzenli olarak müzikli ziyafetler olur, müzik halkın yaşamında önemli bir yer tutar ve bir çok insan enstrüman çalmayı bilir... Bu gelenek o zamanlar sadece Malatya’da değil, Yozgat’tan Kayseri’ye bütün bir Anadolu şehirlerinde vardı… Bir de şimdiki Anadolu’nun şehirlerinin çorak halini düşünün. Nereden nerelere geldik…)

Bir süre sonra Fahriye Hanım hamile kalır ve 1934 yılında Suade ismini verdikleri bir çocukları olur. Fahriye ve Fahri Kayahan çifti mutluluk içinde yaşamlarını sürdürmektedir.

1936 yılının Ocak ayının son gününde, 30 Ocak’ı 31 Ocak’a bağlayan gecede, Fahri Kayahan’ın sonraki yaşamında derin izler bırakacak ve onu her zaman acı çekmeye mahkum edecek bir olay yaşanır. Bu olay hakkında anlatılan birçok hikâye mevcuttur. Hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğu bilinmemektedir. Fahri Kayahan’ın hayatını değiştiren bu talihsiz olay ile ilgili en çok anlatılan rivayet şöyledir;

Malatyalı Fahri’nin eşi Fahriye Hanım güzelliği ile Malatya’da tanınan birisidir. Kendisi ile evlenmek isteyenler olmuştur. Fahri ile evlenmesi sonucunda kıskananlar bu durumu kabullenemeyenler bir oyun tertip etmişlerdir. Bir akşam Fahri’yi arkadaşları ile birlikte sazlı sözlü bir eğlenceye çağırmışlardır. Fahri fazla miktarda alkol almıştır. (Bazı kaynaklara göre Fahri Kayahan alkol ve sigara kullanmaz) Gecenin ilerleyen saatlerinde Fahri’ye “senin hanım hakkında sağda solda kötü söylentiler var, hatta vücudunun mahrem yerinde bir ben olduğu dahi herkes tarafından söyleniyor” gibi sözler söylenmiştir. Alkolün de verdiği etkiyle Fahri gözleri dönmüş bir vaziyette evine koşar ve Fahriye hanımın canına kıyar. Sabaha kadar Fahriye hanımın başında bekler ve o sırada “Uyan Sunam Uyan” isimli bestesini ilk kez söyler.

Olayın aslı ise şöyledir; Fahri’yi gece eğlenceye çağıranların hanımları bir kaç gün önce Fahriye Hanımı hamama çağırırlar ve vücudundaki ben izlerini görürler. Bunları kocalarına anlattıktan sonra Fahri Kayahan’a böyle bir oyun tertip edilir.

Fahri ertesi gün gerçeği anladığında artık çok geçtir. Fahriye hanımın kardeşlerinin canına kıyacağı korkusuyla bir daha Malatya’ya dönmemek üzere İstanbul’a gider.

Bir başka rivayete göre de Fahriye bu dedikoduları kaldıramaz ve intihar eder. Ailesinin şikayetçi olmaması ve Fahri’nin de bir karıncayı dahi incitmeyecek bir yapıda olması bu rivayeti de güçlendirir.

Bunlara benzer birçok rivayet vardır ancak hangisinin gerçek olduğu bilinmemektedir. Fahriye hanım bir kaza kurşununa mı kurban gitti, intihar mı etti yoksa Fahri Kayahan mı vurdu hala anlaşılamamıştır.

Fahriye hanımın hayatını kaybetmesinin acısı Fahri Kayahan’da bir daha silinemeyecek etkiler bırakır. İçine kapanır. Bir nebze de olsa teselliyi müzikte bulur. İstanbul’a gelince ünlü müzisyenlerle tanışır. Bu isimler arasında Selahattin Pınar, Artaki Candan gibi isimler de vardır. 1937 yılında Almanya’ya giderek Polydor Plak firmasına 7 adet plak doldurur. Yurda döndüğünde sesinin ve bestelerinin güzelliği kısa süre de duyulmaya başlar. Birçok önemli bestesini de bu dönemde yapar. 1940’lı 1950’li yıllarda elde edeceği şöhretin temellerini bu dönemde atmıştır.

1937 yılında Atatürk’ün huzuruna çıkıp şarkı söylemiştir. Atatürk’ün daha önce duyduğu ve diline dolandığı Fahri Kayahan şarkısı “Sarı Kurdelem”ı Ata’nın huzurunda söyleyince Atatürk de Fahri Kayahan’a “Ben olsam kaymak ile beslerim” diyerek latife de bulunmuştur.

1940’lı yıllarda Müzeyyen Senar ile “Kerem ile Aslı” Suzan Yakar ile “Saz ve Caz” isimli filmlerde oynamıştır. Bazı filmlerde ise sadece tamburu ve sesi ile film müzikleri yapmıştır. Bunların yanında 60 film senaryosu yazmıştır. Bunlardan bazıları; Sarı Kordela, Şirvan ile Abuzer, Ezo Gelin, Bülbül, Öldüren Yumruk, Gümüş Kırbaç, Perçemli Aslan, Yıldızlardan Gelen Dilber, Sokak Rakkasesi…

Dost meclislerindeki Fahri Kayahan sakin, duygulu, samimi kişiliğiyle tanınır. 

Hayatının son döneminde yaşadığı bir talihsiz olay daha vardır ki bu olay Fahri Kayahan’ın dayanma gücünü yitirmesine sebep olmuştur. 1969 yılında, gece yarısı evine döndüğünde evinin soyulduğunu görür. Bütün Plakları, elbiseleri, kıymetli özel eşyaları ve en önemlisi birçok bestesi çalınmıştır. Olay karşısında şok geçiren Kayahan hastaneye kaldırılır. Çilelerle ve sıkıntılarla dolu bir yaşamın ardından yaşanan bu olay karşısında vücudu ve gönlü dirençsiz kalmıştır. Yaklaşık bir ay hastanede yatar. Doktorların tüm çabalarına rağmen kurtarılamayarak 22 Nisan 1969 Salı günü yaşama veda eder. Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilir.

Malatya maalesef Fahri Kayahan için hayatı boyunca acının bir simgesi haline gelmiştir. Yıllar sonra trenle Malatya’dan geçen Fahri Kayahan Malatya’ya bakar ve “gözlerimi bağlayın ne Malatya beni görsün ne ben Malatya’yı” der.

Zor bir hayatın ardından Malatyalı Fahri geride birbirinden değerli besteler ve patenti kendisine ait olan bir enstrüman yani “cümbüş”ü bırakmıştır. Klasik Türk Müziği ile halk müziğini birbirine yaklaştıran bir tarzı vardı. Bugün Fahri Kayahan’ın yaşamı, kimliği unutulmaya yüz tutmuştur. Ama besteleri hala sevilmektedir, yaşamaktadır ve yaşamaya devam edecektir. Allah rahmet eylesini nûr içinde yatsın...

İşte size onun bu hikâyede yer alan türküsü;

Uyan Sunam Uyan

Şafak söktü gine sunam uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım sunam sesim duyulmaz
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan sunam uyan derin uykudan

Bunca diyar gezdim gözlerin için
Niye küstün bana el sözü için
Dilerim Allah'tan sızlasın için
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan sunam uyan derin uykudan

Yine de rivayetler vardır. Bu türkünün Erzurum yöresinden Haydar Telhüner’ ait olduğu, bir başka rivayete göre ise yöre olarak Sivas ve kaynak olarak Halil Sarıoğlu olduğu...

Şimdi de Şükriye Tutkun’un sesinden: “Uyan Sunam Uyan”. Dinlerken her bir dizede yüreğiniz sızlar... İçiniz burkulur…İçinizden siz de tekrarlarsınız dizeleri içiniz sızlaya sızlaya: ‘’Dilerim Allah'tan sızlasın için’’… ‘’Hiç kimse bilmez halinden’’… ‘’Bunca diyar gezdim gözlerin için’’…. ‘’Çektiğim gönül elinden’’… Ve demez mi en sonunda; ‘’Uyan sunam uyan derin uykudan’’… Mübarek sanki Türk halkına sesleniyor; ‘’Uyan halkım uyan derin uykudan’’…

https://www.youtube.com/watch?v=L7epuTkWBDo

Bu türkünün dışında ama, konu Malatyalı Fahri Kayahan'dan açılmışken onun ''Yolum Düştü Suriye'ye'' isimli türküsünü kendi sesinden vermeden geçemedim... Bu türküyü de Suriye'den gelen şehitlerimize atfediyorum. Bu türküde öyle bir ''Halep'' deyişi vardır ki Malatyalı fahri'nin kafesesine hapsedilmiş yabani kuşlar gibi çırpın çırpın çırpınıyor kalbiniz... Mutlaka dinleyin derim:

https://www.youtube.com/watch?v=Cc8D_6WlczQ 

Osman AYDOĞAN  23 Mart 2017



Âşık Veysel ve Gerçek Sevgi


Âşık Veysel'in yaşamının bir kısmı Ümit Yaşar Oğuzcan’ın anlatımı ile şu şekildedir;

Âşık Veysel, hayatını anlattığı bir şiirinde "Üçyüz-onda gelmiş idim cihana" diyor. Yıl 1894 oluyor hesapça. Sivas'a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya gelmiş. Anası Gülizar, bir yaz günü köy dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya gittiğinde; oracıkta bir yol üstünde doğurmuş Veysel'i. Göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Yaman kadınmış Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüş. Babası Ahmet; bebenin adını Veysel koymuş.

Yıllar geçmiş aradan büyümüş, konuşmuş, yürümüş Veysel çocuk. Böylece yedi yaşına varmış. O yıl bir çiçek hastalığı salgını olmuş Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmış. Sol gözünde, çiçeğin beyi çıkmış kendi deyimiyle... Göz akıp gitmiş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Yalnız ışığı seçebiliyormuş, bu gözüyle.

Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış Veysel'in. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; yakında bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.

Babası meraklı adammış. Halk ozanlarından şiirler okuyup ezberleterek avutmaya çalışmış oğlunu. Sivas'ın köyleri saz şairleriyle dolu o zamanlar. Onlar da ara sıra gelip Ahmet emminin evine uğrarlarmış. Veysel ilgiyle dinlermiş çalıp söylediklerini.

Babası, oğlunun ilgisini görünce; bir saz alıp vermiş ona. İlk saz derslerini, babasının arkadaşı olan Çamşıh'lı Ali Ağa'dan almış. Ve gitgide, kendini iyice saza vermiş Veysel. Ünlü halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiş bir zaman.

Yirmibeş yaşındayken (1919) anası babası Veysel'i Esma adında bir kızla evermişler ve kısa süre sonra ikisi de göçüp gitmiş bu dünyadan (1921). Acı üstüne acı gelmiş, ama bitmemiş talihin kötü oyunu. İkinci çocuğu on günlükken, anasının memesi ağzına tıkanarak ölmüş, ardından da eşi Esma yanaşmalarından birisiyle evden kaçmış. Bu olay çok yaralamış Veysel'i. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış.

Eşi çekip gittiğinde bir kızı varmış Veysel'in. Daha bir yaşını bile bitirmemiş. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel, ne çare o da yaşamamış.

Daha sonra Veysel'i yeniden evermişler. Bu eşi de çocuk vermiş Âşık’a’. Biri ölmüş, iki oğlan, dört kız, altısı sağ. Onlar da 18 torun vermiş Veysel'e.

Âşık Veysel, Cumhuriyetin Onuncu Yıl dönümüne rastlayan 1933 yılına kadar, başka ozanların şiirlerini çalıp söylemiş.

Kendi deyişlerini söylemekten utanır, çekinirmiş. O yıllarda sairlerimizden rahmetli Ahmet Kutsi Tecer tanımış Veysel'i. Onun ışık tutuculuğuyla Veysel'in şiirleri aydınlığa kavuşmuş. Veysel; şairliğinin gelişmesinde Tecer'in büyük yardımlarını gördüğünü söylerdi her zaman.

Veysel'in gün ışığına çıkan ilk şiiri Gazi Mustafa Kemal Paşa için söylediği: "Türkiye'nin ihyası Hazreti Gazi" mısrasıyla başlayan şiirdir. Bundan sonra bütün yazdıklarını çalıp söyler olmuş.

1933 yılına kadar, köyünden dışarı hemen hemen hiç çıkmadığı halde; bundan sonra bütün yurdu dolaşmış, yurdunun çeşitli şehirleriyle kasabalarını, köylerini yakından tanımıştır.

Halk ozanlarından en çok Karacaoğlan'ı, Yunus'u, Emrah'ı, Dertli'yi severdi. Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer'in ayrı bir yeri vardı Veysel'de. Onun aracılığıyla Köy Enstitülerinde bir süre saz öğretmenliği de yapmıştı Veysel. Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli, Akpınar Köy Enstitülerinde bulunmuştu.

1952 yılında İstanbul'da büyük bir jübilesi yapılan Âşık Veysel'e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştı.

Yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadı (ölümü 21 Mart 1973). Âşık Veysel öldüğünde lise birinci sınıfında idim. Hiç unutmam; Edebiyat öğretmenimiz Suphi Martağan derste haber vermişti bize Veysel'in ölümünü… Ve bize demişti ki Edebiyat öğretmenimiz; ‘'Türk halk edebiyatının son temsilcisi bu dünyadan göçtü.'’ Karanlık gözlerindeydi yalnız, içi apaydınlıktı Veysel'in, şiirleri de öyle... Halk şiirimizin bu güçlü ozanı yarım yüzyılı aşkın bir süre yazdıklarıyla, çalıp söyledikleriyle çevresine ışıklar saçtı. Sanırım şimdi de mezarında son uykusunu nûrlar içinde uyuyordur.

Yalnız çağımızda yaşayanlar değil, bizden çok sonra yaşayacaklar da "Dostlar Beni Hatırlasın" şiirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklardır.

Bu yazıda esas olarak Veysel’in ilk eşi Esma hakkındaki şu hikâyeyi anlatmak istiyorum;

Veysel'in babası akrabalarından birisi olan Esma ile evlendirmişti onu. Veysel eşini çok seviyordu fakat bu sevgi beraberinde kıskançlığı da getirmişti. Esma artık bu durumdan usanmış dayanamaz hale gelmiş sekiz yıl evli kaldıktan sonra Hüseyin adlı yanaşmalarından bir delikanlıyla beraber kaçmıştı.

Gece vakti evinden gizlice kaçan Esma, Hüseyin'le buluştur ve uzunca bir yolu hiç durmadan çoğunlukla koşarak kat ederler. Bir çeşme başında soluklanmak için durduklarında Esma, "cebimde bir şey var ağırlık yapıp duruyor" diyerek cebini açtığında bir tomar para bulur. Veysel meğerse her şeyden haberdarmış, kör olan sadece gözleriymiş, hisleri, gönlü, kalbi değil, eşini o kadar çok seviyormuş ki, eşi yaban ellerde rezil olmasın, ele güne muhtaç olmasın diye ne kadar parası varsa cebinin içine iliştirivermiş.

Veysel, bu nedenle büyük, bu nedenle 'Âşık', bunun için Veysel, bu nedenle sanatçı...

Gerçek sevgi tek taraflıdır… Karşılıklı sevgiler bir beklenti üzerine kurulmuştur; sen beni seversen! '‘O'’ sevmeden sevmek, ''o'' bilmeden sevmek ve her hal ve şartta onun mutlu olması için çalışmaktır gerçek sevgi…

Gerçek sevgi; sevgiliyi bir beyaz güvercin gibi avuçlarına alıp okşamak ve yüreğine bastırıp korumaktır. Ama sevgiliyi daha güzel ufuklar bekliyorsa onu salıvermek, onun uçsuz, bucaksız gökyüzünde kanat çırpışlarından sonsuz haz duymaktır. Onun kendisinden uzaklaşmasına üzülmek değil, gerçeğe uçmasına, hakikate yaklaşmasına sevinmektir gerçek sevgi. ‘‘Beni bırakıp nereye gidiyorsun'’ demek değil, ‘'gittiğin yerlerde dualarımla seni koruyacağım’’ diyebilmektir gerçek sevgi.

Veysel, bu nedenle büyük, bu nedenle ''Âşık'', bunun için Veysel... Kendisiyle yapılan bir konuşmada Esma Hanım şöyle der; ‘‘Ben olmasam,  bana olan aşkı olmasa Veysel de olmazdı’’

Günümüzde ‘’sevgi’’ kavramının içini boşalttık, alanını daralttık; sadece annemizi, eşimizi, kardeşimizi, çocuğumuzu sevdik, cinnetin ve sahiplenmenin adına da sevgi dedik. Gerçek sevgi tek taraflıdır, rağmen türüdür. Gerçek sevgi sevgiliyi sahiplenmek değil, sevgiyi sevgiliye karşılıksız vermektir.

Sıra dışı bir edebiyatçı ve düşünür olan Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar  José Saramago toplum olarak hep karıştırdığımız ‘’sevgi’’yi ve ‘’sahiplenme’’yi şu sözüyle net bir şekilde ayırmıştı zaten; ‘’Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde, sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu.’’

''Dostlar beni hatırlasın'' derdi Âşık Veysel... İşte onun sesinden onu hatırlayalım:

https://www.youtube.com/watch?v=wTGTJgSstaI

Allah rahmet eylesin, nûr içinde yatsın...

Osman AYDOĞAN  22 Mart 2017


Tarih Notları


Bernard Lewis (d.1916, Londra), İngiliz asıllı ABD'li tarihçidir. İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi uzmanıdır.

Bernard Lewis, 1993 yılında Le Monde gazetesine verdiği bir demeçte 1915 yılında Ermenilerin Osmanlılar tarafından öldürülmesinin bir "soykırım" olmadığını, "savaşın bir yan ürünü" olduğunu söyler. Paris’te bir mahkeme bunu Ermeni soykırımının inkârı olarak kabul eder ve tarihçiyi sembolik olarak bir Frank para cezasına çarptırır.

Bernard Lewis lisans eğitimini Londra Üniversitesi'nde, yüksek lisansını Ortadoğu Tarihi ağırlıklı Tarih konusunda, doktorasını da İslam Tarihi konusunda yapar. Paris Üniversitesi'ndeki araştırmaları sırasında Türkçe öğrenir.1998 yılında Atatürk Barış Ödülü'nü alır. Araştırma alanları Ortaçağ İslam Dünyası, günümüz Ortadoğu’su ve Osmanlı Devleti'dir.

Bir röportajda Türkiye’nin İran’a, İran’ın ise Türkiye’ye benzemeye başladığını beyan eder.  Yakın bir zamanda (2007 veya 2008) bir üniversite de konuşmasında; İslam’ın demokrasiyle bağdaşmadığı yolundaki bir soruya şu cevabı verir;

“Geleneksel İslami devlet anlayışı ağırlıklı olarak şuraya dayalıydı. Bu hem Kuran’da hem de Peygamber’in hayatında var. Ve bu büyük ölçüde işledi... Ortadoğu’daki esas trajedi on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllardaki reformlardır. Mısır’ da, İran’ da bu reformlar batılı emperyalistler tarafından değil Ortadoğulu yöneticiler tarafından hem de iyi niyetlerle modernleştirme maksadıyla gerçekleştirildi. Ancak modernleştireyim derken, eski meşveret sistemini yok ettiler ve daha önce hiç olmamış bir şeyi getirdiler: acımasız bir mutlak diktatörlük. Modernleşmenin mirası budur.”

İşte tanıtmaya çalıştığım Ortadoğu ve İslam tarihi uzmanı Bernard Lewis’in onlarca kitabının yanında güzel bir kitabı var: ‘’Tarih Notları - Bir Orta Doğu Tarihçisinin Notları’’ (Arkadaş Yayıncılık, 2014) 

Kitapta tanık olduğu olaylara kadar kendi hayatını da anlatır Bernard Lewis.

Henüz üniversitenin ilk yıllarını okumakta olan Lewis, bu dönemde İngilizce, Fransızca, Latince, İtalyanca, İbranice, Yunanca ve Yidişçe olmak üzere yedi dilde belli bir aşamaya gelmiş, Aramice ve klasik İbranice’ye aşinalık kazanmış ve Arapça dersleri almak üzere çalışmaktadır. Eğitimine devam ederek Yunanca bilgisini de geliştirir. Bitirme tezi olarak “Doğu Sorunu”nu seçer. 

Londra Üniversitesi’nin döneminin en büyük hocası olarak bilinen R. W. Seton-Watson tarafından verilen bir özel alan dersine katılması istenir. Kendisinden orijinal belgeleri yani Britanya, Alman, Fransız, Avusturya ve Rus belgelerini incelemesi istenir. Gençliğin verdiği masumiyet ile sorar: “Peki ya Türk belgeleri?” Kendisine onların önemi olmadığı, hem olsa bile ortada hiç Türk belgesi bulunmadığı söylenir. Lewis için “Doğu Sorunu” üzerine araştırma yapan bir araştırmacının Türk belgelerini görmezden gelmesi kabul edilebilir bir şey değildir. “Doğu Sorunu” üzerine okuduğu bütün kitaplarda Türkiye sahne arkasındadır ve tüm aktörler Avrupalılardır: “Böylece en azından kimi belgeleri okuyabilecek kadar Türkçe öğrendim.” der.(s.32). İşte bu nedenle, Türk kaynaklarını kullandığı için Lewis’in tarih bilgisi ve yorumu rasyoneldir.

1936-1937 akademik yılını çeşitli akademik kurumlarda dersler takip ederek Paris’te geçirir. Bu arada en sevdiği hocalardan biri Adnan (Adıvar) Bey’dir. Kitabında Adnan Bey için; “Çok hoş bir insan ve muazzam bir hocaydı ve ikimiz gayet iyi anlaşmıştık” der. (s.39).

1939 baharında Naziler Çekoslovakya’nın geri kalanını işgal ederek savaşın kaçınılmaz olduğunu gösterirler. Bernard Lewis bu dönemde Dış İşleri Bakanlığı’na gönderilir. Şaşırtıcı bir şekilde bakanlıkta Türkiye uzmanı yerine konulduğunu görür. Bir gün yanına verildiği memur Türk Büyükelçisi ile randevusu olduğunu, onunla gelmek isteyip istemediğini sorar. Dönemin Türk Büyükelçisi Tevfik Rüştü Aras’tır. Konuşmaları sırasında Büyükelçi iki önemli tespitte bulunur: “Biz Türkler, güçlü bir tarih algısına sahibiz. Polonya’nın parçalanmasının Türkiye’ye yönelik bir tehdit olduğunu biliyoruz.” (s.369) (1939’da Polonya gibi sınırdaş olmadığımız, hatta uzak bir coğrafyada yer alan bir ülkenin parçalanmasının Türkiye için bir tehdit oluşturduğunun farkına varan bir yönetim anlayışından, komşularımızın parçalanmasının ülkemiz için nasıl bir tehdit oluşturduğunu göz ardı eden hatta bu parçalanmaya eşbaşkanlık yapan bir yönetim anlayışına nasıl geldiğimiz anlaşılır gibi değildir.)

Büyükelçinin devamında yaptığı açıklamada daha da ilginçtir: “Yerine getirilmesi için başkalarının yardımına bağımlı olacağımız yükümlülüklerin altına girmek bizim politikamız değildir.” (s.57) Bu ise genç Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasının ana düsturu idi…

Bernard Lewis’in İslam dünyası için önemli bir tespiti vardır: “Kadınların baskı altında tutulmasının İslam toplumuna çok büyük zararlar verdiğine inanıyorum. Sadece nüfusun yarısının yetenek ve hizmetlerinden kendisini mahrum bıraktığı için değil, aynı zamanda diğer yarının büyük bir kısmını da eğitimsiz ve ezilmiş annelerin ellerine teslim ettiği için. Her şeyden önce kadınlar nüfusun yarısını oluştururlar ve pek çok açıdan herhangi bir dini, etnik ya da iktisadi olarak tanımlanmış gruptan çok daha önemlidirler.” (s. 292-293) Atatürk’ün bir dizi konuşmasında sürekli tekrar eden tema da buydu: “Şu an en acil görevimiz modernleşmek, modern dünyayı yakalamaktır. Eğer nüfusun yalnızca yarısını modernleştirirsek modern dünyayı yakalamada başarılı olamayız.” (s.292-293)

Bernard Lewis kitabında Turgut Özal’a da yer verir: "... konu kaçınılmaz olarak Irak'taki krize gelmişti. Turgut Özal 'Birkaç ay önceki Washington ziyaretimi hatırlıyor musun?' dedi. Birlikte öğlen yemeği yediğimiz için hatırlıyordum. 'Başkanınız ile konuştum. İkircikli bir karaktere sahip; ama sanıyorum bu sefer kararını vermiş. Bir savaş çıkacak,' dedi ve ekledi, 'çıktığında da hızlı, ucuz ve kolay olacak.' Bu şaşırtıcıydı. 'Sizi böyle düşündüren nedir?' diye sordum. Bunun üzerine gizemli bir Türk gülümsemesiyle, 'Komşularımızda neler olup bittiğini bilmek isteriz.' dedi. Diğer bir deyişle, iyi bir istihbaratları vardı. 'Sana bir örnek vereyim.' diye devam etti. 'Hafta geçmiyor ki subaylar da dâhil olmak üzere pek çok Irak askeri, sınırımızı geçip sığınma talebinde bulunmasın. Savaş başlamadan önce subayların kaçtığı bir ordunun durumu iyi değildir.' Katılmak durumundaydım. Sonra, 'Savaş çıkarsa bizim yanımızda yer alır mısınız?' diye sordum. 'Tabii ki' dedi. ‘Kavga bittiğinde ve konuşmalar başladığında, galip tarafın masasında olmak isteriz ve orada misafir listesinde olmak isteriz, menüde değil.’ ” (s.369)

Bu bölümü yorumsuz geçiyorum.

Kitaptan bir başka bölümde ise bir fıkra yer alır. Fıkra Mısır’ın bir zamanlar güçlü adamı olan Abdülnasır’la ilgili olarak anlatılır:

Başkan Nasır kendisi hakkındaki karikatürlere ve fıkralara çok sinirlenirmiş. Bu fıkraları belli bir kişinin uydurup yaydığını öğrenince öfkesi bir kat daha artmış. Polis şefini çağırtmış... Fıkraları icat eden kişinin acele bulunmasını istemiş.

Bir hafta sonra polis şefi tutukladığı adamla birlikte Başkanlık Sarayı’na gelmiş.

- Sayın Başkan, demiş, sizinle ilgili fıkraları uyduran kişi işte bu...
Nasır adamı baştan aşağı bir süzmüş:
- Sen, demiş gerçekten benimle ilgili fıkraları uyduran kişi misin?
- Evet, demiş adam...
Nasır bunun üzerine peş peşe kendisiyle ilgili fıkraları anlatmaya başlamış..
Her birinin sonunda adama:
- Bu fıkrayı da sen mi uydurdun? diye soruyor...
Her defasında aynı yanıtı alıyormuş:
- Evet efendim ben uydurdum...
Nasır sonunda:
- Sen de benim gibi Mısırlısın, ülkeni de benim kadar sevdiğini tahmin ediyorum, neden bunu yapıyorsun, Mısır’ı büyük, özgür ve saygın bir ülke haline getirdiğimi biliyorsun...
Deyince adam şöyle bir yutkunmuş:
- Bakın bu fıkrayı ben uydurmadım, demiş...

Bu fıkrayı da yorumsuz geçiyorum!

‘’Hayat ileriye doğru yaşanır ancak geriye doğru anlaşılır’’ derdi bilge insanlar…

Osman AYDOĞAN 20 Mart 2017

Ahmet Haşim ve ‘’Bir Günün Sonunda Arzu’’

Ney'in yapıldığı kamışın ortaya çıkışıyla ilgili olarak, tasavvuf edebiyatında bir hikâye anlatılmaktadır. Buna göre Hz. Muhammed, Hz. Ali'ye İlâhî bir sırrı açmış ve kimseye söylememesini tenbih etmiş. Hz. Ali, bu sırrı taşıyamamış ve kör bir kuyuya söylemiş:

Varuban çâha Alî bir "hû" didi
Özge sırlardan ne ol ne bu didi
...
Cuşiş u şûriş idüp çâhun suyı
Cünbîşe girdi 'Alî kimi kuyı
Bitdi bir ney anda ol "hû "dan
Olup ol çâhun suyı ol demde kan
Pes budur ney didugi "hû hû " müdâm
Dimedügi hîç gû gû iy hümâm

Bir gün adamın biri (ya da bir çoban) bu kuyuda büyüyen bir kamışı kesmiş ve üstüne delikler açarak neyi üflemeye başlamış.

Hz. Mevlânâ’ nın felsefesinde ney, “insan-ı kâmil” in (yani bir takım merhalelerden geçerek olgunlaşmış insanın) sembolüdür ve aşk derdini anlatmaktadır. Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış, ancak Yüce Yaratıcı’nın üflediği nefesle hayat bulan, tıpkı insan gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sînesinden çıkan feryâd ve iniltileri ile insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur. Bu sebeple ney, mevlevîlerce kutsanmış ve “nây-ı şerîf” diye anılmıştır.

Ahmet Haşim'in, göllerde akşamın kızıllığı içinde bir kamış olmak isterken, ortak İslâm kültürünün kamışa ve neye ait çağrışımlar dünyasını dikkate almış olduğunu düşünmek hiç de yanlış değildir. 

Ahmet Haşim de, kamış olmayı isterken eski edebiyattaki ney mazmununa yakın bir anlamı kastediyor. Ney, "Mutlak Varlık"tan koparıldığı için inliyordu. İlahi sırrı söylüyordu. Haşim'de tasavvufî endişenin bulunduğunu söylemek güçtür; ancak o da tıpkı ney ya da "hû" sırrına ermiş kamış gibi kendini bu dünyaya ait hissetmemiştir. Şiirlerinde sürekli mevcut olup olmadığı bilinmeyen "O Belde"yi arar..  (''O Belde'' için bağlantıdaki yazımı da okumanızı isterim:http://www.sehriyar.info/?pnum=545 )

"Bir Günün Sonunda Arzu", hiçbir şey anlatmayan bir şiir değildir. Haşim, bu şiirinde de en çok ele aldığı bir konu, başka ve hayalde yaşatılan bir âleme gitme arzusunu, kendisine o dünyaya geçme ortamı yarattığına inandığı zaman ve mekan öğelerini de dikkate alarak, "kamış" sembolü aracılığıyla dile getirmiştir. Şiir, Haşim'e özel şiir dilinin yarattığı imgelerin zenginliği ve çok boyutluluğuyla, okuyucunun estetik yaşantı beklentilerine fazlasıyla cevap vermektedir.

Bir günün sonunda bende hiçbir arzu kalmayınca ben de Ahmet Haşim' sarıldım, ne yapayım?

Bir Günün Sonunda Arzu

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi... sonsuz iri güller,
Güller ki kamıştan daha nâlân,
Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrârını ömrün eder i'lân,
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Alemlerimizden sefer eyler?..

Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam,

Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

Ahmet Haşim

Yine akşam, yine akşam olur ve göllerde bu dem bir kamış olursunuz ki gider kimsesiz, tehî, ebedî, yollarda hep birer    hatt-ı pür-sükût olursunuz akşamın sîne-i gubârında. Onlar ki hangi bir belde-i hayâle gider, böyle sessiz ve kimsesiz şimdi. O yollar ki sanki sizsiniz...

Yollar

Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî, 
Yollar hep birer hatt-ı pür-sükût oldu
Akşamın sîne-i gubârında.
Onlar
Hangi bir belde-i hayâle gider,
Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi.

Ahmet Haşim

Osman AYDOĞAN  20 Mart 2017



Çanakkale içinde aynalı çarşı

Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı

Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı kimimiz evli
Of gençliğim eyvah

Çanakkale üstünü duman bürüdü
On üçüncü fırka harbe yürüdü
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde toplar kuruldu
Vay bizim uşaklar orda vuruldu
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde bir dolu testi
Analar babalar umudu kesti
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah

Çanakkale köprüsü dardır geçilmez
Al kan olmuş suları bir tas içilmez
Of gençliğim eyvah

Çanakkale'den çıktım yan basa basa
Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa
Of gençliğim eyvah

Çanakkale içinde sıra söğütler
Altında yatıyor aslan yiğitler
Of gençliğim eyvah

 Çanakkale'den çıktım başım selamet
Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet
Of gençliğim eyvah 

Bu türkünün kaynak kişisi İhsan Ozanoğlu, derleyeni ve notaya alanı da Muzaffer Sarısözen’dir.

Bu türkü sanılanın aksine bir Çanakkale türküsü de değildir, bir Kastamonu türküsüdür. İnebolu limanından binlerce askerimiz deniz yoluyla gemilerle İnebolu'dan Çanakkale'ye sevk edilmiştir.  Bu nedenle de Kastamonu bu savaşta en çok şehit veren illerimizden birisidir. Bu türkü de Çanakkale’de şehit olan Kastamonulu bir asker adına yazılmıştır.

Ancak Çanakkale Türküsü, sadece Çanakkale’nin, Kastamonu’nun değil Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e bu coğrafyanın bir türküsüdür. Çanakkale Türküsü sadece 1915 yılının değil son bin yılın türküsüdür. Çanakkale Türküsü bir milli mutabakat türküsüdür. Anadolu insanının, bu insanın kaderinin türküsüdür...

Bu türkünün doğuş zamanının harp öncesine ait olduğu düşünülmektedir. Çünkü daha Çanakkale savaşı başlamadan önce Çanakkale‛de harbe hazırlanan Kastamonulu askerler tarafından bu Çanakkale Türküsü söylendiği bilinmektedir.  Şöyle ki;

Araştırmacı yazar Emrullah Nutku’nun ‘’Çanakkale Şanlı Tarihine bir Bakış’’ isimli eserinde bir mektup yer almaktadır. Mektubu yazan Emrullah Nutku’nun kardeşi Seyfullah’tır. 1903 doğumlu olan Seyfullah savaşın arifesinde Çanakkale Sultanisi (lisesi) 1. sınıf öğrencisidir. Seyfullah, Çanakkale‛den gönderdiği ve üzerinde 29 Eylül 1914 tarihi yazılı olan mektubunda şöyle der:

‘’Sevgili Anneciğim,

Canımıza tak diyen iki yıllık gurbet hayatından artık kurtuluyoruz. Sana ve aileme kavuşacağım için seviniyorum. Mektebimizi alıyorlar, hastane olacakmış, bizi de İstanbul’daki mekteplere dağıtacaklarmış. Hocalarımızın çoğu da askerlik hizmetine gidiyorlar, büyük sınıflar da gönüllü yazılacaklarmış. Bugün Türkçe hocamız sınıfa geldi, ama çok kalmadı, bize veda etti. Bize; “Zamanı gelince cephede yapılacak vatan hizmetinin mektepte yapılan hizmetten kutsi olduğunu” söyledi. Birkaç günden beri Çanakkale sokaklarından askerler geçiyor. “Çanakkale içinde Aynalıçarşı, Anne ben gidiyorum düşmana karşı” şarkısını söylüyorlar. At üstünde zabitler, top arabaları, mekkare ve deve kervanları sokağımızı doldurdu. Harp olacakmış. İngiliz ve Fransız harp filoları boğazın dışında dolaşıyormuş. Buraları bombardıman edeceklermiş. Bu bombardımanı görmek isterdim, ama yakında Çanakkaleden ayrılacağız. Ama size kavuşacağım ben. Beybabamın, sizin ellerinizi öper kardeşlerime selam ederim.

Oğlunuz Seyfullah.’’

Çanakkale merkezindeki Aynalı Çarşı’nın yapımı ile ilgili kesin bilgiler olmamakla beraber bilgiler kesinlik kazanamamakla beraber II. Abdülhamid döneminde, 1889’da Çanakkale’nin önde gelen Yahudi ailelerinden Halyo tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Bir başka iddia da çok daha önceden yaptırılmış olan bu çarşıyı Halyo onarmıştır. Bu çarşının İstanbul’daki Mısır Çarşısı’nın küçük bir minyatür örneği olduğu bilinmektedir. Çarşıda sanılanın aksine evlerde kullanılan aynalar değil atlara takılan ve at gözlüğü denilen aynalar satılmaktaydı.

Gelibolu çıkarması sırasında Quenn Elizabeth zırhlısının Çanakkale çevresindeki Türk tabyalarını bombaladığı sırada bu çarşı yıkıldığı daha sonra da onarıldığı bilinmektedir.

Bağlantıda TSK Mehmetçik Vakfı tarafından zaferin 102. Yılı anısına hazırlanan şehit ve gazi yakınları ile gaziler tarafından söylenen bu Çanakkale Türküsü yer almaktadır.

https://www.youtube.com/watch?v=ZjBQNwPOIt0

Tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum…

Osman AYDOĞAN  19 Mart 2017


Çanakkale... Ah! Çanakkale...


Çanakkale Muharebeleri, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında (3 Kasım 1914 – 9 Ocak 1916 ) Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.
18 Mart 1915 tarihi İngiliz ve Fransız filolarının Çanakkale Boğazını denizden geçmek için yaptıkları saldırılarda mevcudiyetlerinin %35’ni kaybedip geri çekilmek zorunda kaldıkları gündür.

Müteakiben İtilaf devletleri 25 Nisan 1915 tarihinde kara harekâtına başlarlar. Bu taarruzları da Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk)’ün emrindeki birlikleri etkin ve dâhiyane kullanması sonucu 09 Ocak 1916’da hüsranla sona erer.

Bu muharebelerde İtilaf devletlerinin denizde yenildikleri bizim zafer kazandığımız gün olan 18 Mart günü 27 Haziran 2002 tarihinde 4768 sayılı kanunla 18 Mart Şehitler günü olarak kabul edilmiştir.

Ancak bu düzenleme ile Çanakkale Zaferi, bu zaferin kahramanları ve özellikle Gazi Mustafa Kemal Atatürk gölgede bırakılmak, unutturulmak istenmiştir. Sanki bugün hüzün ve matem günüdür. Bu cefakâr millete hak ettiği bir bir zaferi kutlamak çok görülmüştür.

Çanakkale Muharebeleri her savaş gibi ardında kan, ölüm ve gözyaşı bıraktı. En iyimser rakamlarla 213.000 Türk şehit oldu.  İtilaf kuvvetinden de 215.000 asker öldü. Bu savaştaki toplam insan kaybı 428.000 kişidir.

Türk ordusunun Balkan Savaşı’nda zedelenen ve hatta yok olmaya yüz tutan prestiji kurtarıldı. Ordu ve millet, bu zaferin getirdiği moralle kurtuluş savaşına girebildi.

Çanakkale Muharebeleri, Mustafa Kemal (Atatürk) gibi askerî bir dâhiyi yarattı, Birinci Dünya Harbi’nin bitiminden hemen sonra başlayacak olan Milli Mücadele’nin bu eşsiz liderini Türk ulusuna kazandırdı.

Bu muharebelerin zaferle sonuçlanmasında şu üç unsurun olmazsa olmaz katkıları olmuştur. Birinci sırada; tabii ki Mustafa Kemal Atatürk’ün bu zaferde olan tartışılmaz katkısı ve askerî dehası… İkinci sırada; hırsı ve tecrübesizliği ile tüm bir harbin kaybedilmesine ve bir imparatorluğun batmasına sebebiyet vermesine rağmen Balkan bozgunundan sonra Osmanlı Ordusunu yeniden eğiten ve donatan Enver Paşa… Üçüncü sırada ise; eserleriyle, özellikle Türk edebiyatının sahnelenen ilk tiyatro eseri olan "Vatan Yahut Silistre" eseriyle Türk insanına yurtseverlik, hürriyet, millet kavramlarını aşılayan Namık Kemal olmuştur. İşte bu nedenledir ki üniversite talebeleri, lise talebeleri bu savaşa gönüllü olarak katılmışlardır. 

Çanakkale Savaşları sonucunda batılılar müttefikleri Rusya’ya yardım edemediler. Böylece mahsur kalan Çarlık Rusyası, içerden çöktü, kanlı bir rejim değişikliği oldu.

Anzak asker ve komutanları, Çanakkale’de yiğitçe döğüşen Türklerin hem asker, hem de insancıl yönlerini yakından izleme fırsatını buldular. O günlerde oluşan bu dostluk atmosferi hala sürmekte.

Çanakkale’de Türk ulusu, binlerce okumuş ve aydınını da kaybetti. Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirildi.

Bu kayıpların olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, daha sonra da fazlasıyla hissedildi. Nitekim, 1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk’ün başlattığı devrimler ve bunların paralelinde girişilen reformların kitlelere yaygınlaştırılıp mal edilmesinde, hayli sıkıntılar çekildi.

Ancak Çanakkale Muharebelerinde en çok sıkıntıyı cepheye asker gönderen ve onların cepheden dönmelerini bekleyen anneler, babalar, henüz duvağını çıkarmış gelinler, çocuklar, nişanlılar çekti.

Kendisinde tarih bilinci gelişmemiş bizden bir zat ‘’Gallipoli’’ isimli bir film yapar. Bu filminde Yeni Zelanda ve Avustralyalı anneleri, gelinleri, çocukları anlatır, bizim Mehmetçiklerin bir tanesinin dahi geride bıraktıkları annesine, yavuklusuna, eşine, çocuğuna yer vermeden. Filmi izleyince hayıflanıyor insan, neden yurdumuzu işgale gelen Yeni Zelanda ve Avustralyalı askerlere karşı yurdumuzu kahramanca savunduk diye. Hani söz vardı ya; ‘ben sana filmci olamazsın demedim, adam olamazsın dedim’’ diye…

Bu yazıda Çanakkale Muharebelerinde cephede savaşan askerlere ve bu kahraman askerlerin geride bıraktıkları nişanlılarının, henüz duvağını çıkarmış eşlerinin, annelerinin, babalarının ve yavrularının hikâyelerine yer verilmiştir.

Unutkan toplumuz ya biz; bu çilekeş insanları unutmayalım diye… Bu yurdun, bu vatanın, bu özgürlüğün, bu bağımsızlığın kolay kazanılmadığını her daim aklımızda tutalım diye… Bu isimsiz, adsız kahramanları unutmayalım diye…

Burada yer verilen hikâyeler Balıkesir’li araştırmacı Aydın Ayhan’ın ‘Çanakkale... Ah! Çanakkale’ isimli araştırmasından alınmıştır. Biraz uzun… Ama okunmaya değer diye düşünüyorum… Bu kahramanlar, bu aziz, bu cefakâr insanlar unutulmasın diye. Hani Çiçero derdi ya; ‘’ölmüşleri yaşatan, yaşayanların bellekleridir.’’

Bugün, resmi olarak 18 Mart Şehitler Günü... Ancak gerçekte 18 Mart Çanakkale Zeferi günü... Bu günde bu zaferi bu millete armağan eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere aziz şehitlerimizi rahmetle ve şükranla anıyorum.

*** 

YAŞANMAYAN BAYRAMLAR

Bir gün Seyit İlşekerci’nin eczahanesinde oturuyordum. Beyi ile ilaç alan bir hanım: “Hocam ben sizin bir konuşmanızı izledim. Size nenemi anlatayım. Onun babası da. Çanakkale’ye gitmiş.” dedi.

Merakla dinlemeye başladım.

“Babası Çanakkale’ye gittiğinde, nenemiz henüz kundakta bebekmiş. Gitmiş ve bir daha hiç haber alınamamış. Ama annesi her bayram geldiğinde, nenemizi süsler giydirir ve sokağa yollamazmış. ‘Baban gelecek... Elinden tutacak... Seni bayram yerine o götürecek... Çıkma sokağa bekle..

Her bayram…Her bayram ‘Baban gelecek, elinden tutacak. Seni bayram yerine götürecek…

Nenemiz hala sağ. Ve hala her bayram giyiniyor, süslenip bekliyor. ‘Babam gelecek elimden tutacak. Beni bayram yerine götürecek...’

Edremit’te bir evde hala her bayram... Her bayram yaşanmamış çocukluk günlerinin bayramları yaşanıyor.. Aradan doksan sene geçti. Ama gelecek olan baba bekleniyor. Hayatı boyunca bayram yerinin nasıl olduğunu göremeyen insanların hatıraları yaşanıyor.

Akderenin karası
Kaşlarının arası
Ne olunmaz dert imiş
Çanakkale yarası

 ***

ALİ KADİR AMCA

Bir Ali Kadir Amcamız vardı. Beş, altı yıl önce vefat etti. Sık sık buluşur. konuşurduk.

“Babam Çanakkale’de kaldığında çok küçükmüşüm. Rahmetliyi hiç hatırlayamıyorum. Ama evde hep ondan bahsedilir, hep o anlatılırdı. Belki o zaman adet değildi, evde fotoğrafı da yok. Ama anamın geceleri sabahlara kadar süren sessiz iç çekişlerini, hıçkırıklarını hep hatırlarım. Ben kendimi bildim bileli sokaktan veya mektepten eve her geldiğimde annem işini gücünü bırakır koşar gelir, önümde diz çöker “şehidimin armağanı” diye ellerimi öper, beni okşar severdi. Evde anam adımı pek söylemezdi. “şehidimin oğlu, şehidimin armağanı...” diye seslenirdi. Ben onun için o idim.

Bayramlar bilirsin hep sevinçli geçer. Ama bizde değil. Halam ve amcamlarım gelir. Önce anamın elini öperler sonra eğilirler: “Şehidimizin armağanı” diye diye, benim ellerimi öperlerdi. Hep onu anarlar, hep gözyaşı dolu olurdu bizim bayramlarımız.

Ondan mıdır neden bilmem, ben hala her bayram hüzün dolu olurum.

Evlendiğim zaman, hanımın annesi, kayın validem, öpmem için elini uzattı. Birden şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim. Çünkü o zamana kadar ben evde hiç el öpmemiştim... Hep elim öpülmüştü...

 ***

MUKADDES HATIRALAR

Bir sıhhiye çavuşu anlatmıştı: Süngü muharebeleri birkaç saat sürüyor. Öğleden sonra ikide üçte yada ikindiye doğru ne bizde, ne onlarda takat kalıyor, muharebe kendiliğinden sona eriyordu. O vakit beyaz bayraklar çıkıyor, yaralıları  taşıyorduk. Bu arada rastladığımız düşman sıhhiyeleriyle de birbirimizi anlamasak da ayak üstü yarenlik ediyor karşılıklı cıgara veriyorduk.

Bir seferinde, iki Fransız sıhhiye bana seslendiler. Gittim işaretle birini gösterdiler. Bir Fransız askeriydi. Pek yakışıklı biriydi. Elini işaret ettiler. Eğilip baktım. Bir fotoğraf tutuyordu, Genç bir kadın fotoğrafıydı. Belli ki ölmeden önce fotoğrafı çıkarmış, resimdeki kadına baka baka ölmüştü... Bir tuhaf oldum.

Az ötede cesetlerin arasında bir şehidin cesedi de dikkatimi çekti. Oturmuş, başı yana öyle ölmüştü. Yüzünden Karadenizli olduğu anlaşılıyordu. Yüzü adeta güler gibiydi.

Baktım Mehmet de elinde bir şeyler tutuyor. Ona doğru gittim. Avucunda işlemeli mendil tutuyordu. Kolundan akan kan mendile kadar gelmiş, mendili kana bulamıştı. Mendili avucundan yavaşça bırakıverdi. İçini açtım, baktım. Yeni doğmuş bir bebeğin altın gibi sapsarı saçları vardı. Mendili ve saçları şehidin koynuna soktum. Onu alıp o mukaddes hatıralarıyla beraber gömdüm…

İngiliz teyyaresi
Tepemizde dolandı
Verdiğin beyaz mendil
Al kanlara boyandı.

 ***

KURU FASULYE   

1999 Mart’ında pek çok kitap yazmış, ilginç bir köy imamı ile ilgili araştırma yapmak için Edremit’e gittim.

Üniversitede okumuş, Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış, Çanakkale, Filistin cepheleri, kurtuluş savaşı derken yıllar sonra Edremit’e dönmüş, binlerce kitabını Edremit kütüphanesine bağışlamış birisi.

Onun ile ilgili çalışırken söz Çanakkale’ye gelince masada oturanlardan birisi söze karıştı.

“Dedem Çanakkale’den dönmüş ama babası kalmış.” dedi. Biraz anlatmasını, konuyu açmasını istedim. Dedesinin babası Halil Çavuş Çanakkale savaşları başladığında kırk yedi, kırk sekiz yaşlarındadır. Oğlu Ali on dokuz - yirmi yaşlarındadır. Ali, Çanakkale’ye gider. Bir gün Halil Bey’in hanımı dükkana gelir: “Bey, eve iki asker geldi. Seni sordular. Hemen askerlik şubesine gidecekmişsin... Acaba Ali’mize bir şey mi oldu? Yüreğime bir kor düştü…”

‘Tamam hanım, olur. Ben şimdi gider öğrenirim, gelirim. Canım çekti, sen akşama ocağa bir kuru fasulye vur da yiyelim.

Dükkanı toparlar, askerlik şubesine gelir, kendini tanıtır. Komutan ayağa kalkar: “Sen nerde kaldın? Yürü Edremitliler Çanakkale’ye gidiyor. Koş, yetiş.” “Aman bey, varıp eve haber vereyim, helalleşeyim.” “Mümkün değil. Kafileden kopma. Koş.. Eve biz haber veririz..” Gerçekten de hemen eve koşup. “Kocanızı Çanakkale’ye yolladık’ diye haber vermişler.

Aradan hayli zaman geçer. Kurtuluş savaşı sonunda Ali geri döner.. Halil Çavuştan bir daha hiçbir haber alınamaz..

“Ben o Ali’nin torunuyum hocam.. Ama nenem hayatı boyunca her akşam kuru fasulye pişirdi. Kendisi ağzına o yemekten tek bir lokma koymadı. Hep bize yedirirdi... Bir şey daha söyleyeyim. Belki inanmazsınız… Bizim evde hala her akşam kuru fasulye pişiyor. Çocuklar bıktık diye mırın kırın ediyorlar ama.. hala pişiyor...”

Şu dünyanın işine
Zehir koydum aşıma
Yarim Çanakkale’de
Şehit yazdım taşıma

 ***

BOŞ TABAK

Beklemek! Bir ömür boyu beklemek... Yıllarca geçen zamanı, geçmeyen zamanı beklemek.

Beklemek bulutların geçişinden, kuşların uçuşundan, böceklerin ötüşünden, rüzgarın esişinden umut bularak beklemek. Bin bir türlü rüyayı hayra yorarak beklemek.

Bir konuşmam esnasında: Çanakkale beklemelerinden bahsetmiştim. Dipdiri, capcanlı. gözlerinin içi güle güle seferberliğe, harbe yolladıkları oğulların, kocaların, ölecekleri bir türlü akla sığamadığından, beklemek bizim kadınlarımızın çilesi olduğunu söylemiştim.

Bir arkadaş geldi yanıma. Gözleri yaşlı elimi tuttu. “Hocam, ben bilirim Çanakkale beklemelerini, asker beklemelerini, şehit beklemelerini bilirim. Benim nenem hayatı boyunca sofraya bir boş tabak koydu. Çatalı kaşığı yanında hazır bu boş tabak dedemizin tabağıydı. “Gelirse hemen koyuvereyim yemeğini... Acıkmıştır... Özlemiştir... Hemen koyuvereyim diye nenem boş tabağı hep sofrada tuttu. Ölüm döşeğinde bile. Dedenizin tabağı... Dedenizin tabağını koyun.’ diyordu. Ben Çanakkale beklemelerini bilirim hocam...”

Tarhanam yerde kaldı
Göz yaşım serde kaldı
Çanakkale’ye giden
Gül yarim nerde kaldı?

 ***

HALA

Berber Hayri Ağabeyin halasıydı. Balıkesir’de “Yedi bekarlar” derlermiş. Evlenmemiş kız kuruları. Hiç evlenmemişler öylece ölmüşler.

Ben tanıdığımda çok yaşlı idi. Kulakları az duyuyordu. Sandığından çıkar çeyizlerini gösterdiler. Bin bir çeşit çiçekle, baharla, sevgiyle, sevinçle işlenmiş bezler kim bilir ne yürek yangınlıkları, ne iyi niyetlerle hazırlanmış el emekleri, göz nurlarıydı.

Bir gün öldüğü haberi geldi. Çok az insan vardı cenazede. Sadece birkaç akraba.

Gömüldü. Tam mezara toprak atacaklarken ‘aman unutmayalım vasiyeti var’ dediler. Mezara bir kese dolusu diş bıraktılar. Arkasından birkaç torba saç koydu sonra gömüldü.

“Bunlar ne?” diye sordum. Çünkü bizde böyle mezara bir şey koyma adeti yoktu.

“Halamızın yavuklusu, nikahtan hemen sonra daha düğün yapılmadan Çanakkale’ye gitmiş. Bir daha dönmemiş.. Gençliğinde çok güzelmiş halamız. Çok isteyenler olmuş, kimselerle evlenmemiş. Bekar öldü.     

Diş ve saçlara gelince: “Yarın mahşer yerinde huzur-u ilahide kocamla karşılaşırsak “Bu ağızdan senin adından başka erkeğin adı çıkmadı” diyebilmem için ağzımdan dökülen bütün dişlerimi biriktirdim, koyun mezarıma. Huzur-u ilahide kocama “başıma, saçıma yaban eli değmedi” diyebilmek için tarağıma takılan bütün saçlarımı topladım Torbaya koydum. Saçlarım şahidim olacak vasiyetimdir. Saçlarımı da benimle beraber gömün! Koyun mezarıma!’ diye vasiyet etmişti. Vasiyetini yerine getirdik.

Kavakta yeller oldu
Gül yarim eller oldu
Çanakkale denince
Göz yaşım seller oldu

 ***

CEVDET AMCA

Balıkesir’de Ali Şuuri İlkokulu karşısındaki boşlukta, beş altı yıl öncesine kadar, eski ayakkabı tamircisi vardı. İkinci aralık, ikinci dükkanda kır, pala bıyıklı bir ihtiyar çalışırdı: Cevdet Dede (Alkalp).

Bir akşam üstü dükkanın önünde çay içerken konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. “Rahmetli babam Hafız Ali, Çanakkale’de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım.. Bir fotoğrafı bile yoktu.

O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, Kuvayi Milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş.. Yokluk.. Kıtlık.. Sıkıntı.. Çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.

Ama anam (Adeviye) benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta her bir yere gidişte yanıma gelir.

-Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben teyzenlere gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!
-Ben mevlide gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..!

Annem babamı bekledi durdu. Büyüdüm, dükkan açtım. Annem gene her bir yere gidişte dükkana gelir, gideceği yeri söyler; “Baban gelirse beni hemen çağır ha!” diye eklerdi.

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kakarak yanıma gelir; “Baban gelirse beni hemen çağır ha!” diye tembihlerdi.

Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helallaştı: Bana iyi baktınız. Hakkınızı helal edin. Bana döndü yavaşça: “Baban gelirse, ona “Annem hep seni bekledi, de.” dedi:. Birden irkilerek doğruldu kapıya doğru gülümseyerek; “Hoş geldin... Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti...

*** 

ŞEMSİ NENE

1954 yılında, babamın memuriyeti dolayısıyla, Sındırgıdan Balıkesir’e geldik. Babam daha önce gelmiş, bir evin üst katını bize kiralamıştı. Alt katta ev sahibi yaşlı bir kadın oturuyordu. Aksi ve huysuz bir hanımdı. Biz çocuktuk. Oynarken gürültü yaptık mı bize çekişir dururdu.

16 yaşında evlenmiş, kısa bir süre evli kalmış, seferberlikte eşi ihtiyat zabiti (yedek subay) olarak askere alınıp, Çanakkale’ye gönderilmiş.

Eşinin Çanakkale’den yolladığı mektupları ve zarflarını evinin içeriye bakan pencerelerine yapıştırmıştı. Hatta o zamanlar bende pul biriktirme merakı vardı. Cama yapışık zarflardan birinin üzerindeki pulu yırtıp, almak istemiştim de, nene bana kızmıştı.

Kim bilir neler yazıyordu o mektuplarda? Ama nene her sabah namazdan sonra her mektubu ayrı ayrı okur, her mektubu okuduktan sonra, şehit kocasına fatihalar okur, günlük işlerine başlamadan önce de, bir gün önce bıraktığı yerden başlayarak, kocasının ruhuna hatim indirmeye çalışırdı.

Nenenin ziyaretçileri çok olurdu. Kocaları, oğulları Çanakkale’de ve diğer cephelerde şehit olan hanımlar gelir, bitmez tükenmez dualarla, hatimlerle onları anarlardı.

Şemsi Nine yakmacılık denilen bir usul ile çıbanları iyileştirir, geçimini böyle sağlardı. Geleni gideni çok olmasına rağmen, Şemsi Nene hiç sokağa çıkmazdı.

“Nasıl çıkarım, beyim Çanakkale’ye giderken dış kapının arkasından ellerimi tuttu, gözlerimin içine bakarak ‘Karıcığım.. Gençsin, güzelsin.. Gözüm arkada kalmasın... Ne olur söz ver bana! Ben gelinceye kadar sokağa çıkma’ dedi. İşte orda şu kapının arkasında ona söz verdim. Nasıl sokağa çıkabilirim?

İşlerini, alışverişlerini hep konu komşu yapıyordu. Çünkü söz vermişti. Sözden dönülmezdi.

Onun köşede, küçük tek bir pencere ile koridora bakan merdivenin dibinde, karanlık bir odası vardı. Bir akşam üstü, babamla eve çıkarken neneyi o odanın köşesinde bir gelinlik giymiş, ayakta, ellerini göğsüne kavuşturmuş beklerken gördük. Boynunda iri taneli uzun inci gerdanlık vardı.

Babam şaka olsun diye takıldı. “Nene hayrola, bugün pek süslüsün ya... Ne var... Bir şey mi oldu?” Nene gözlerini yerden ayırmadan kısık, çok derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

“Oğlum ben bugün evlendim. Bak, kocam yüz görümlüğümü de taktı. Kocamı bekliyorum..”

Babam hiçbir şey demeden gözlerinde yaşlarla, kaçarmış gibi yukarı çıktı.

Neneyi orada bütün gece o yalnızlığıyla baş başa bıraktık. Gürültü olur diye bizi erken yatırdılar. Soba bile yakmadık.

Ertesi gün, günlük hayat eskisi gibi devam etti. Öğrendik ki; hayatı boyunca evlendikleri gün nene süslenip, hep kocasını beklermiş.

Nenenin hiç çıkmadığı evden yıllar sonra cenazesi çıktı. Ev uzun süre boş kaldı. Hep evin fotoğrafını çekmek veya çektirmek istedim. Bir türlü fırsat bulamadım. Birkaç yıl önce o binlerce gözyaşıyla, acıyla beklemenin yaşandığı ev yıkıldı. Şimdi yeri bomboş...

Esme rüzgâr kal artık
Gözüm yaşı sel artık
Çanakkale’de kaldın
Çok bekletme gel artık.

 ***

CİGARAYA NASIL BAŞLANIR

Üniversitemiz genel sekreteri Faiz Türkan anlattı: Bir gün Çanakkale’ye gene gönüllü toplanmaktadır. Bir çavuş Balya’nın Turplu köyüne gelir, gençleri cami önüne toplar. Vücutça gözüne kestirebildiklerini ayırır.

-Kaç yaşındasın?
- On yedi..
 -Tut kaldır şu tüfeği... Tamam Çanakkale’ye..

Böylece yirmi iki genç ayırır. O sırada bir çocuk daha gelir. Çavuşa: “Ağabeyim gidiyor. Ben de geleyim..

-Yaşın kaç?
-On üç.
-Daha çok küçüksün. Bu çocuktan başka ailede evlat var mı?
-Yok.
-Öyle ise bu kalsın da nesli devam ettirsin.

Faiz Bey: “İşte ben o kalsın, nesli devam ettirsin denilen torunuyum.” Ve giderler... Dualar edilir... Sular dökülür... Giderler...

Ama anne ile baba her sabah kalkan bir kese tütün alır, köyün yolu tepesi vardır, oraya çıkarlar. Başlarlar yola bakmağa; “Oğlumuz buradan gitti, buradan gelecek.” Bekle, bekle, belde. “Yak bir cigara sar bir cigara daha.”

“Oğlumuz bu yoldan gittiydi. Buradan gelecek...’’ ”Çok uzaklardan biri gözükür köye yaklaşmaktadır. “Acaba oğlumuz mu? Sar bir cıgara daha” Gelenler selam verip geçip gitmektedir. ‘’Oğlumuz bu yoldan gelecek...’’

Yıllar yılları kovalar. Kar, yağmur, çamur, fırtına, rüzgar, güneş, sıcak… Hiçbiri engel olamaz o tepenin üzerinde sabahtan akşama kadar bütün gün iki ihtiyar bazen soğuktan titreyerek, bazen sıcaktan bunalarak oğullarını beklemektedir.

Giden oğullar hep beklenir. O köyden, seferberlik için yirmi iki genç askere alınmış sade iki kişi geri dönebilmiştir.

Nene, ömrünün sonlarında adeta yarı meczup ölmüştür. Çünkü gece gündüz ağzından sadece sadece bir kelime dökülmektedir: “Oğlum... Oğlum...”

Tespih gibi çektim seni
Gelir gelir gelir diye

 ***

YARALILAR

Bu savaşlara katılıp yaralanmayan yok gibidir. Çok ağır yaralar alınmadıkça cephe terk edilmemektedir. Sargı yerlerine ancak ağır yaralılar getirilmekte, hafif yaralar siperlerde sarılmakta, kanamayı önlemek için tütün konmakta, toprak basılmakta, ot veya çaput depilmekte, kanama dindirilince çarpışmaya devam edilmektedir.

Hani “vücudu yaralardan kalbur gibi” diye bir tabir vardır ya, hiç abartma değildir. Yedi, sekiz yara Çanakkale gazilerinde olağan sayılmaktadır, gerçekten vücudu delik deşik hatta uzuvlarından bir kaçını kaybetmiş birçok gaziye rastladım.

1953’te Balıkesir’e geldiğimizde mahallemizdeki bir çıkmaz sokakta penceresinin önünde oturarak hiç durmadan “Çanakkale içinde vurdular beni” türküsünü söyleyen bir vardı. Bir bacağı dizinden, diğeri bileğinden kopmuş, sol kolu omzundan yok, sağ elinde sadece üç parmak vardı ve iki gözü kördü. Yirmi yaşında askere alınmış, ilk safta önünde patlayan bomba ile harp dışı kalmıştı: O muhteşem gaziye anası ve kendisini ona adayan bir kız kardeşi bakıyordu. Unutuldu gitti.

Bu gazilerin hepsi cepheden cepheye koştular. Çanakkale’den düşman çekilince İran cephesine, Kafkas cephesine gönderildiler. Hemen ardından Milli Mücadelenin şanlı ordusunda yer aldılar.

Yaralı gazilerin çoğu ömürleri boyunca yaralarının acılarını çekenler oldu. Hiçbiri hiç yakınmadan başında, karnında, göğsünde, sırtında, bacaklarında çıkarılmayan kurşun ve şarapnel parçalarını şerefiyle yaşadılar.

Bel kemiğine saplanmış bir bomba parçası yüzünden hayatı boyunca sırt üstü yatamayan, kolları altına koyduğu yastıklarla uyuyabilenler, alt çene kemiği parçalandığı için ağzının olduğu yerdeki korkunç boşluktan özel bir huni ile sadece sıvı yiyecek alabilenler, takma kol veya bacağını ancak askıya atarak uyuyabilenler, zamanla yaşlanıp göçüp gittiler. Unutuldular...

Bu yüzyılın başında civan birer delikanlı olan bu şanlı gazileri anmak, hatıralarını unutmamak, ders olsun diye genç nesillere aktarmak bir vicdan borcudur.

 ***

BALIKESİRLİ İBRAHİM ÇAVUŞ

Balıkesir’in “Yavaşça” ailesindendir. Askerlik çağı gelince, askere alınmış, Yemen’e gönderilmiştir. Tam dokuz yıl çöllerde sıcakla, akrepler, yılanlarla ve düşmanla çarpıştıktan sonra terhis edilince, Balıkesir’e gelmişti. Üç parmağını Yemen’de bırakmıştı.

Ağabeyi, Balıkesirli Şevket Çavuş Çanakkale’ye gönderilmişti. Eve geldiğinin tam onuncu günü, İbrahim Çavuş da Çanakkale’ye gönderildi.

Her fırsatta ağabeyini aradı. Sora sora, birlik numaralarına göre ağabeyini buldu.

Şevket Çavuş nerde diye sorunca işaret ettiler. Ağabeyinin atı bir müsademe de yaralanmış, O da atın altına girmiş atın yarasını tımar etmektedir. İbrahim Çavuş ağabeyine seslenince çıkar gelir. Bakar, görür ki ağabeyi çok hastadır. Yorucu müsademeler, bakımsızlık, yorgunluk bitirmiştir. Ağabeyini (onu) yılların hasretini, birkaç sigara içimine sığdırırlar. Ayrılmaları gerekince, sarılır ağabeyi ile helalleşirler. Burası öyle bir yerdir ki belki bu son görüşmeleri olacaktır. Helalleşirler... Sarılırlar, sarılırlar, ağlarlar...

Şevket Çavuşun hastalığı iyice artınca doktorlar tebdil hava (hava değişimi) ile memlekete yollarlar. Şevket Çavuş bin bir meşakkat (zahmet, zorlukla) Balıkesir’e gelebilir. Evine gelir.. Ev halkı sevinçle karşılamaya çıkar... Ve tam evin kapısından girer. Oracıkta vefat eder.

İbrahim Çavuş, Çanakkale’den sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilir. Ancak Milli Mücadeleden sonra Balıkesir’e eve dönebilir.

Bir gün oğlu “Baba giden gitmeyen alıyor, sen neden madalya almıyorsun diye sorar. İbrahim Çavuş: “Oğlum, zahmetli iş.. Önce yazı yazdırmak lazım.., Dilekçe vermek lazım.. Ve birden öfkelenir: “Hadi madalya aldık. Ama maaş ne oluyor.” Bir tokat vurur oğluna. “Ben Allah için, vatan için, bayrak için, millet için savaştım... Madalya için, para için değil!”

Doğrudur; Onlar’ın madalyaları vücutlarında bin bir dövüşten kalan yaralardır...

Onlar isimsiz kahramanlardı. Kalan ömürlerinde sessizce yaşadılar... Sessizce öldüler.

 ***

BİGADİÇLİ MEHMET ÇAVUŞ

İsmail oğlu Mehmet Çavuş, Bigadiç’in İskele bucağının, Budaklar köyündendir. Oğlu olduğunda adet üzerine ona babasının adını vermiştir. Balkan Savaşı çıkınca askere alınmış, terhis olmadan Çanakkale’ye gönderilmiştir.

Oğlu İsmail’de boylu poslu olduğundan askere alınmış, o da Çanakkale’ye gönderilmiştir.

Bir hücum günü sırası gelen tabur toplanma yerinden ayrılmakta, birincisi hat siperlerine doğru gitmektedir. Mehmet Çavuş alay sancaktarı olduğundan en öndedir. Balıkesirlilerin olduğu alay geçerken sorar: “İçinizde İsmail Çavuş var mı?” Oğlu babasının sesini tanır. Bağırır: “Baba! Ben burdayım !“

Birden şaşırır. Kaç yıldır görmediği oğlu İsmail burdadır. Ama alayın beklemeye zamanı yoktur. Yürüyüş başlamıştır.

“İsmail’im ... Siperde kal ... Ben gelir seni bulurum...” Yürür giderler.

Birinci Hafta gelir gelmez savaşa tutuşurlar. O gün Mehmet Çavuş başka türlü duygularla savaşır. Siperlere dönüldüğünde oğlu ile beraber gelen hemşehrilerinden birisi: “Mehmet Dayı, oğlun İsmail seni çağırıyor” der. Mehmet Çavuş hemen İsmail’i bulmaya gider. Bakar, İsmail’i yerde yatmaktadır. İlk süngü muharebesinde şehit olmuştur.

Diz çöker şehidinin önüne, alır oğlunun başını dizine... Yavrusu büyümüş de bir de asker mi olmuştur be... Ne kadar da büyümüş görmeyeli... Mendilini çıkarır siler oğlunun yüzündeki kanları... Breh... breh... breh ... Amma da delikanlı olmuştur yavrusu.. Bıyıkları da yeni çıkıyor galiba... Ne de güzel olmuş kaplan yavrusu... Öper, öper, öper yüzünü, çocukluğundan beri koklayamadığı başını tekrar tekrar koklar... Sarılır oğluna... Sever... Öper... Konuşur yavrusuyla...

Neden sonra artık sargı mahalline götürmesi gerektiğinin farkına varır... Alır kucağına, taşır oğlunu tepelerin ardındaki sargı mahalline...Yatırır bir yere, gözyaşlarını akıta akıta geri döner... Akşama doğru bir kere daha görmek ister Işmail’ini... Sargı mahalline gider... Bir de bakar ki her yer sıra dağlar gibi yatan binlerce Ismail’le dolu... Hepsi birbirine benzemekte.

Hiç olmazsa gömülmelerine yardım edeyim... İsmail’lerini tek tek kucaklar, taşır açılan toplu mezara götürür yatırır..İsmailleri artık vatan toprağının kucağındadır.

O kadar dolu ki toprağın şanla
Bir değil sanki bin vatan gibisin
Yüce dağlarına düşen dumanla
Göklerde yazılı destan gibisin

 ***

ADİLE TEYZENİN HASAN’I

1930’lu 40’lı yıllarda Balıkesir’de bir Adile Teyze yaşardı. Ben, çok yaşlılığını tanıdım. Bağıra bağıra konuşur, her fırsatta ağlardı. Adeta yarı meczup yaşardı.

Seferberlik başlar başlamaz, kocası askere çağrılmış, Çanakkale’ye gönderilmiş. Tek evladı olan Hasan’la yapa yalnız kalakalmıştı. Hasan, on yedisindeydi ve başkasının dükkanında çalışıyor, geçinip gidiyorlardı.       

Çanakkale’den gelen yaralıların, şehitlerin haberleri duyulmaya başlamıştı. Bir gün eve gelen bir kırmızı mektupta “Babanın” şehit haberi öğrenildi. Sadece birliği ve şehit olduğu gün yazılıydı. Göz yaşları sel oldu.

Ana oğul daha sıkı kenetlendiler birbirlerine. Günler geçmek bilmiyordu. Fatihalar... Hatimler... Mevlitler... Acıyı azaltmıyordu.

Bir gün, gene davullar dövülmeye başlandı Balıkesir’de. Gene gönüllü toplanıyordu. Askerlik şubesi önü kalabalık. Davullar zurnalar “Ey Gaziler”i çalıyordu. Yüksekçe bir yere çıkmış bir çavuş, elinde koca bir bayrak sallıyordu durmadan.

Hasan, davul sesini duyunca, dükkanı kapayıp, oraya doğru gitmiş, askerlik şubesinin önünde kendiliğinden sıraya girmişti. Gelenler sıra ile kaydediliyor, hemen içeri alınıp asker elbiseleri giydiriliyor, yan tarafta sıraya sokuluyor, çavuşlar yeni askerlere durmadan öğütler veriyordu.

Gönüllüler aynı gün yola çıkacaklardı. Bir adet vardı! Davullar önde, sancağın arkasında gönüllüler, sokak sokak dolaşırken, tanıdıklarıyla, akrabalarıyla, aileleriyle helalleşirler, dualarını alırlar, cepheye öyle giderlerdi.

Davullar sokaklarda dolaşmaya başlayınca, bütün Balıkesirliler kapılara, pencerelere çıkmış “acaba kimi son defa göreceğiz? Kim Çanakkale’ye gidiyor? Kimin çocuğuyla helalleşeceğiz?” diye merakla bakarlardı. Herkes göz yaşlarıyla helalleşir, onlardan önce Çanakkale’ye gitmiş olan kendi çocuklarına selam yollarlardı.

Davulları duyar duymaz, Adile Teyze’de kapıya çıkmış, gönüllerin gelmesini beklemeye başlamıştı. Kolay değildi... O da kocasını bu şekilde davullarla cepheye uğurlamıştı. Davullar vuruyor uzaktan sancağın ardı sıra bir asker yaklaşıyordu.

Birden en önde gülümseyerek kendisine bakan bir askere takıldı gözleri. Tek yavrusuydu... Hasan’ıydı.

- Yavrum. Evladım. Gözümün nuru Hasanım, Hayrola?
- Ana ben Çanakkale’ye gidiyorum. Babamın yanına.
- Yavrum. Aslanım. Sütüm sana helal olsun. Uykusuz gecelerim helal olsun. Analık hakkım helal olsun. Ama Çanakkale’de düşmana sırtını dönersen, babanı utandırırsan haram olsun...

Adile Teyze feryat eder. ''Komşular kına yetiştirin. Koç yiğidimi vatanıma kurban gönderiyorum. Kına yetiştirin.'' Adet olduğu gibi hemen kına getirilir. ''Oğlum, uzat tetik parmağını kınanı yakayım. Onu kullanırken bizi hatırla.'' Kına yakılır. ''Oğlum bir saniye bekle... içeri girer. Sandığı açar. Duvağını çıkarır getirir. ''Yavrum, bu duvağı baban almıştı. Çanakkale’ye git. Babanın mezarını bul. Bu duvağı onun üzerine ört.'' ''Olur ana... der duvağı sarık gibi fesine dolar.''

Eller öpülür. Sarılır, kucaklaşırlar, ağlaşırlar, uğurlanır. Arkasından sular dökülür... Gidenler sokağın ucundan marş söyleye söyleye kaybolurlar.

Emekli bir postacı anlatmıştı:

“Aradan on beş gün, bir ay geçmeden eve bir kırmızı mektup daha getirdim. Kapıyı çaldım. Adile Teyze elimde mektubu görür görmez…

Anladım postacı, anladım. Ne olur sen oku. Ana yüreğidir dayanmaz. Sen oku.. Okumaya başladım. Mektup “Anne” diye başlıyordu.

‘Anne, ben oğlunun bölük kumandanıyım. Babasının mezarını bulmak maalesef mümkün olmadı. Biz şehitleri toplu gömeriz. Ama vasiyet etmişti, duvağını oğlunun üzerine örttüm.

İçerden bir feryat duyulur. ‘’Elhamdülillah... Elhamdülillah oğlumuz bizi utandırmadı.”

Şehidimin haberi
Mevla’m versin sabırı
Oğlum Çanakkale’de
Bilinmiyor kabiri

 ***

YEDİ MADALYA

Behlül Dal, ünlü bir film yapımcısıdır. Özellikle titiz çalışan, kılı kırk yaran, belgesel filmlerde tam gerçeği yakalayan, montaj masasında harikalar yaratan biri. Sinema dünyasında dev bir isim. Bir doruk noktası.

Balıkesir’de Milli Mücadele ile ilgili bir film çekiminde kısa bir süre birlikte bulunduk. Çekim sırasında birden heyecanlanıverdi: “Benim babam Çanakkale gazisidir. Hayatı boyunca eğilmeden yaşadı. Kimseye minnet etmedi. Halinden kimseye şikayet etmedi. En büyük gurur kaynağı göğsünde şerefle taşıdığı yedi harp madalyasıydı. Yedi süngü yarası... Hatta göğsünü delip dışarı çıkmış bir süngü yarası, öyle derin işlemişti ki parmağını soktu mu içinde kaybolurdu.

Sadece onlarla övünürdü. Öldüğünde mezara indim... Tam gömerken, açtım göğsünü onun bize şeref hatırasını bıraktığı o madalyalarını bir bir öptüm... Öyle gömdüm.”

Behlül Bey ağlıyordu... Biz de ağlıyorduk…

Göklerde yazılı destan gibisin.

 ***

KARAKAŞLI ÖMER

Annesinin tek oğluydu. Kaşlarından dolayı annesi onu Kara kaşlı Ömerim” diye çağırır severdi.

Bir gün sıra ona da geldi “Anasının kara gülünü” Çanakkale’ye çağırdılar. Gitti. Çok geçmeden bir mektubu geldi. Herkese selam ediyor, adeta vedalaşıyordu. Yaralanmış, yarası ağır ve karnındaymış herkesle helallaşıyordu mektubunda, anasıyla, babasıyla, akrabalarıyla, arkadaşlarla, komşularla helallaşıyordu. En çok da öleceğine değil anasının üzüleceğine yanıyordu. Mektubunun sonunda o zamanlar çok söylenen bir halk türküsünden alınmış şu sözleri yazmıştı.

“Sıhhiyeler sağaltmadı yaramı / Yoldayım ağlatmayın anamı”

Ömer’in bu son isteği üzerine anasına hep, “Ömer gelecek.. yoldadır… Gelecek” denilmiştir.

Ömer gelecekti, yoldaydı gidenler bir gün gelmiyor muydu. Elbet Ömer de gelecekti.

06 Şubat 1923’te Atatürk Balıkesir’e ilk defa geldi. “Evet Gazi Paşa gelmişti. O Anafartalar da onun kumandanı değil miydi? O bilmeyecek de kim bilecekti? Gazi Paşaya sormalıydı. Ömer’ini sormalıydı. O gün Atatürk’ün kaldığı evin arka kapısında pek kimsenin farkında olmadığı bir olay yaşanıyordu. Ömer’in anası kapıya gelmiş ille de “Gazi ile görüşmek istiyordu. Atatürk’ün yaverleri “Olmaz!” dediler. “Hiç Gazi Paşa ile öyle paldır küldür her önüne gelen görüşebilir miydı?

Meseleyi bilenler yaverlere Ömer’in vasiyetini fısıldarlar. “Yolda, gelecek” denmesini, anasının ağlatılmamasını istemişlerdir.

Çanakkale denince akan sular durur Çünkü Atatürk’ün yaverleri Çanakkale’den beri yanındadırlar. Çanakkale’de şehit düşmüş birinin vasiyeti elbette yerine getirilir. Girerler içeri, durumunu anlatırlar Atatürk’e “Gelsin“ der. Getiriler. Latife Hanımla birlikte oturmaktadırlar:

“Buyur kadın bir şey mi istiyorsun?” ‘’Yok Gazi Paşam, yok... Sağlığını isterim... Ama Ömer’imi gördün mü? Çanakkale’de Kara kaşlı Ömer’imi gördün mü?’’  “Yoldadır... Gelir.” “Sağ ol Paşa Hazretleri...” der ayrılır kadın.

“Yoldadır elbet...” koskoca Gazi Paşa der, o yalan mı söyler hiç... Gelecek tabi... Ömer’im gelecek!”

Artık gelene, geçene, hanlarda, istasyonlarda uzaklardan gelen askerlere, esaretten Dönenlere hep Ömer sorulur... “Gördünüz mü? “Kara kaşlı Ömerimi gördünüz mü? “Kara kaşlı Ömer’im kara gülleri severdi.” diye evinin bahçesine kara güller doldurur. Her bahar güller açtığında bir başka türlü sevinir. “Bahar geldi, Ömer’im de gelecek”

Yıllar bir biri ardına devrilmektedir. Artık her sabah açan her gül tomurcuğunu “Ömer’im... Ömer’im” diye sevmeye başlar... Gül açar, solar, dökülür... Ama olsun diğer tomurcuk açacak ya... Bahar gelecek ya...

Öldüğünde mezarının üzerine kara güller dikildiğini söylediler... Vasiyetiymiş.

Nerede açmış koyu renkli bir gül görsem, kara kaşlı Ömer’in anası gelir hüzünlenirim.

Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alamet
Balam nenni oğlum neni

 ***

ÜÇPINARLI ALİ

Hattat oğlu Mustafa Efendi anlatıyor:

Bir gün bizim birliğe takviye Balıkesir gönüllüleri geldi denildi. Gittim. 120 kişiydiler. Hemen hemen hepsi tanıdıktı. Sarıldık, hasret giderdik. Başlarında da o zamanların Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz asmış, sancağın üzerine de sırma ile “Karesi Gönüllüleri” yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte pek hoş olmamasına rağmen belinde kamasını sallandırmıştı.

Beni görür görmez yanıma geldi: “Kumandan Efendi. Biz buraya beklemeye gelmedik. Hadi düşmanı basalım’’ ‘’Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek, kendimizi gereksiz kıldırırız. Her şeyin zamanı var’’ dedim.

‘’Peki öyleyse hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de şu sırt çantalarını  emniyetli bir yere koyalım. Söyle rahat rahat, doyasıya dövüşelim...’’

Ali haklıydı. Sırt çantaları askerin en kıymetli şeylerini taşırdı. Çamaşırları, paraları, mektupları, usturası, sigarası, tütünü hep sırt çantalarında olurdu. Çantaları kaybolduğunda  asker sıkıntı çekerdi. Çok hareketli zamanlarda çanta sırtta muharebeye girilirdi.

Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesirlileri aldı, siperlerin gerisinde bir vadide kayboldu...

Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler, beklerim gelmezler. Bir çavuşa; “Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım. dedim. Gitti. Biraz sonra önde Üçpınarlı Ali arkada arkadaşları çıktılar geldiler. Şaşırdım hepsi süslenmişler, hanımlarının, nişanlıların verdikleri ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi alnına çatmış kimi bileğine dolamıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş gül veya karanfil takmıştı. Ali’ye sordum: “Neden geç kaldınız?”

‘’Komutan Bey, biraz sonra Cenab-ı Rabbül Aleminin huzuruna çıkacağız. Temiz çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır diye çamaşırlarımızı değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne geldik, bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız onun için süslendik. Ayrılık hediyelerini taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize hücumdan beş dakika önce gene haber ver...”

Sonra büyük bir sessizlik oldu... Herkes kendi dünyasına dönmüş dua ediyordu. Gözler yumulu avuçlar açılmış sadece dudaklar kıpırdıyordu. Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Birden bire ortalık kaynayıverdi. Hepsi birbirlerine sarılıyor, öpüşüyor, helallaşıyorlardı.

‘’Dendi ha... Utandırmayın ha... İyi dövüşün ha... Gün bugündür.. Anamız bizi bugün için doğurdu... Hakkınızı helal edin...’’

Kısa süre sonra, dişler kenetli, süngülerini takmış, tüfeklerinin dipçiklerine parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı. Ölüme hazırdı.

“Hücum” deyince sanki siper sarsılıverdi. Hepsi, “Allah... Allah!” diye düşmanın içi ne bir hançer gibi daldılar... Dövüştük... Dövüştük...

Akşama doğru savaş durdu. Ateş kesildi. Her iki taraf yaralı ve cesetleri topluyordu.

Yanıma birisi geldi. “Komutan Efendi Üçpınarlı Ali sancağı vermiyor...” dedi. Gittim baktım.

O yüz yirmi kişiden o gün on üç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler arasında idi. Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti. Çekeyim dedim olmadı. Orada, Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evladı, koç yiğitler yatıyor…

Hücum demiş Kemal Paşa Zabiti
Yavrumun kefeni asker kaputu
Salına girmeğe yoktu tabutu
Yoksa yavrum seni vurdular mola
Yuvadan mezara koydular mola…

***

Osman AYDOĞAN  18 Mart 2017


Aptallığın Temel Yasaları


Carlo Maria Cipolla, (1922 -2000) İtalyan akademisyen ve ekonomi tarihçisidir. Carlo M. Cipolla’nın güzel bir kitabı var: ‘‘Neşeli Öyküler‘‘ (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2008)

Yazar, kitabında tarihe yön veren basit ama komik bazı olayları irdeliyor. Örneğin; karabiber, nasıl oldu da Haçlı Seferleri'ne yol açtı? Osmanlı hanımları arasında gümüş Fransız paralarından yapılma kolye ve küpeler moda olunca Osmanlı ekonomisi nasıl krize girdi? Fatih William İngiltere'yi işgale giderken neden yanında bol bol şarap götürdü? Vikingler neden güneye akın yaptılar. İşte bu şekilde İtalyan iktisat tarihçisi Carlo M. Cipolla, kitabında üç olağandışı öyküde, kendi üslubuyla, 14. ve 18. yüzyıllarda geçen neşeli, tuhaf ama tamamen gerçek öyküleri anlatıyor.

Yazar, girişte anlattığım gibi; kitabında tarihe yön veren basit ama komik bazı olayları irdeliyor. Ona göre tarih; büyük çapta aptalların yönlendirdiği komik olaylar ile gelişiyor. Dünyada insan var olalı beri aptallık da var, hatta kitabın yazarı ünlü tarihçiye göre yasaları bile var! Carlo M. Cipolla kitabın sonunda yer alan makalesinde ‘‘Aptallığın Temel Yasaları‘‘nı irdeliyor. (Sayfa: 72-87) Yazar bu yasaları "nükteli bir buluş" olarak niteliyor.

Cipolla, kitabında ‘‘Aptallığın Temel Yasaları‘‘ bölümüne şu girişle başlar: ‘’İnsanların işleri, genel kanıya göre, acınacak bir durumda. Zaten bu da bir yenilik değil. Ne kadar gerilere dönüp baksak da bu işler hep acınacak haldeydi. İster birey olarak, isterse örgütlü bir toplumun üyeleri olarak, insanların katlanmak zorunda kaldıkları sıkıntı ve sefalet, özünde, ta başlangıcından beri hayatın hiç olmayacak -hatta aptalca diyeceğim- biçimde düzenlenişinin sonucudur.

Darwin'den beri kökenimizi hayvanlar âleminin öbür türleriyle paylaştığımızı biliyoruz. Solucandan file kadar, bütün türlerin günlük felaket, korku, yoksunluk, acı ve talihsizlik dozlarına katlanmak zorunda oldukları da biliniyor. Bununla birlikte, insanların, aynı insan türünden gelen bir insan grubunun neden olduğu ek bir yüke, fazladan günlük bir felaket, talihsizlik dozuna da katlanmak zorunda olma ayrıcalıkları vardır.’’

Cipolla işte insanların, insan grubunun neden olduğu bu ek bir yüke, fazladan günlük bir felaket, talihsizlik dozuna da katlanmak zorunda olma ayrıcalıklarını ‘’Aptallık’’ olarak tanımlıyor.

Cipolla’ya göre, tarih bazı insanların belirli eylemleri sonucunda diğer insanları etkilemesi ile şekilleniyor. İnsanlar kendilerine ‘‘fayda‘‘ sağlamak amacı ile eyleme giriyorlar ve ister istemez başka insanlara da eylemleri sonucunda zarar veriyor veya onlara da fayda sağlıyorlar.

Cipolla, kitabında insanları dörde ayırıyor: Saflar, zekiler, haydutlar ve aptallar. Yaptığı eylemden zarar eden, ama bir başkasına da yarar sağlayanlara saflar, yaptığı bir eylemden yarar sağlayan, aynı zamanda bir başkasının da yarar sağlamasına neden olanlara zekiler, yaptığı eylemle kendine yarar sağlayan, başkasına da zarar verenlere haydutlar diyor. 

Aptallara gelince: Aptal bir insan, kendisine hiçbir yarar sağlamadan, hatta bazen zarara uğrayarak başka birine zarar veren kişidir. Cipolla'ya göre dünyaya zekilerden çok aptallar yön veriyor.

Aptallığın temel yasaları ise şöyle:

1. Çevremizde her zaman ve kaçınılmaz olarak bizim tahmin ettiğimizden daha fazla aptal vardır.

Bu yasa, nüfusun toplamındaki aptallar oranı hakkında sağlıklı bir tahmin yapmayı engelliyor. Çünkü yasanın da belirttiği gibi, her tahmin gerçek sayıdan az olacaktır. Ancak bir çıkarsamayla, tarih boyunca ve çeşitli grup, sınıf ve katmanlar içinde nerdeyse sabit bir oranda aptal bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu oranı "S" (sigma) simgesiyle belirteceğiz.

2. Belirli bir insanın aptal olma olasılığı, ayni kişinin herhangi bir başka karakter özelliğinden bağımsızdır.

Aptallığın "ilahiliğine" ilişkin olağanüstü bir gerçek var: Tabiat, her zaman ve her yerde "S" oranına eşit aptal bulunmasını sağlar. Sorun, bunların kimler olduğunu, aptallıklarının doğal sonuçlarını yaşayıncaya kadar fark etmenizin mümkün olmamasıdır. Ancak, nereye giderseniz gidin, sonuçta etrafınızda her zaman aynı oranda -ve birinci temel yasa gereği, en kötümser tahminlerinizin de üstünde- aptal olacağını varsaymanız yararınızadır.

3. Bir aptalın çevresine zarar verme olasılığı toplumsal hiyerarşi içindeki yerinin yüksekliği ile doğrudan orantılıdır.

Geleneksel toplumların kati ve değişmez hiyerarşisi içinde aptal olduğu halde iktidar sahibi olanları bu gücü ellerinde tutmayı sürdürmeleri doğal görülebilir. Peki neden modern toplumlarda da aynı durum geçerli? Bu noktada, genel seçimlerin, iktidar sahipleri arasında da "S" sabit oranında aptal olmasını güvence altına almanın en etkili aracı olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Birinci temel yasaya göre, seçmenlerin arasında, her zaman ve tahmin edilenden daha fazla "S" oranında aptal vardır. Birinci ve ikinci temel yasanın bileşimi ise, adaylar arasında, yine, her zaman ve tahmin edilenden daha fazla "S" oranında aptal olduğunu, üstelik de bunları, kendilerini eylemleriyle ortaya koyana, yani seçildikten sonraya kadar fark etmenizin olanaksız olduğunu ortaya koyar. Seçmenler arasındaki "S" oranındaki aptalın, kendilerine hiçbir yarar sağlamaksızın, size ve topluma zarar verecek şekilde oy kullanacakları, yani mümkün olan en çok sayıda aptal adayı seçecekleri ise, Temel Tanımlar'ın bir gereğidir.

4. Aptal bir yaratık, en umulmadık ve en düşünülmedik zaman ve yerde, nedensiz ve belirli bir planı olmadan karşınıza çıkar.

5. Aptalların eylemleri mantık kurallarına uymadığı için su sonuçları doğurur: İnsanlar şaşkınlıkla kalakalır, şaşkınlıktan kurtulanlar ise ne yapacaklarını bilemezler, Çünkü aptalın mantıksız eylemine mantıkla karşılık vermek mümkün değildir.

6. Aptal olmayanlar her zaman aptalların zarar potansiyelini küçümserler. Özellikle de, herhangi bir yer ve zamanda, herhangi bir durumda aptallarla ilişki kurmanın veya onlarla bir araya gelmenin, kendilerini kaçınılmaz olarak, pahalıya mal olacak bir yanlışa sürükleyeceğini unuturlar.

7. Aptal insan, var olan en tehlikeli insan türüdür. Kusursuz bir haydudun eylemi bile toplumu fakirleştirmez, Çünkü biri soyulurken biri de zenginleşmiştir. Ancak aptallar kendilerine çıkar sağlamadan başkalarına zarar verirler. Yani aptallar isin içine girince tüm toplum yoksullaşır.

8. Geri ya da gerilemekte olan bir toplumda, aptallara toplumun öbür üyelerinden daha etkin olma hakkı ve/veya olanağı tanınmıştır.

Normalde, geri bir toplumda da, ileri bir toplumda da ayni "S" oranında aptal olması gerekir. İki toplum arasındaki temel fark, aptallara verilen bu etkin konumdan ileri gelir. Bu durumda, bir de, toplumun aptal olmayan kesimleri içindeki, ''Aptallık Unsuru Taşıyan Haydutlar'' ile ''Aptallığa Eğilimli Saflar''ın oranında beklenmedik ve normalin üzerinde bir artış olursa, normal aptal oranı "S"nin yıkıcı gücünü aşan güçler oluşur ve ülke felakete sürüklenir.

Cipolla kendilerine fayda sağlamak için başkalarına zarar verenleri haydut olarak niteliyor, ancak onları da ikiye ayırıyor: Kendilerine az fayda sağlamak için başkalarına çok zarar verenler aptal-haydutlar oluyorlar. Kendilerine çok fayda sağlarken başkalarına az zarar verenler ise zeki-haydutlar oluyorlar. Yine yazara göre siyasiler her ülkede aptal-haydutların arasından çıkıyor.

Cipolla'ya göre demokrasi ise her ülkede eşit oranda bulunan ve ne zaman ne yapacakları belli olmayan aptalların inatla ve sürekli olarak aptal-haydutları iktidara getirmesi olarak tecelli ediyor.

Aslında Cipolla’nın kitabı (Neşeli Öyküler) sıradan bir kitap. Ancak bu kitabı sıra dışı yapan da kitabının sonunda yer alan ‘‘Aptallığın Temel Yasaları‘‘ bölümü… Bu bölümü de ilginç kılan ise yaşadıklarımız…

Romalı şair Horatius ‘‘İnsanın gerçeğe gülmesini kim yasaklayabilir?‘‘ derdi. Ama Cipolla’nın ‘‘Aptallığın Temel Yasaları‘‘nı okuyup da günümüzle de ilişkilendirilince de yaşadığımız gerçeğe Horatius’tan farklı olarak ancak acı acı gülüyorsunuz…

Osman AYDOĞAN  17 Mart 2017


Evet, yeter! Kimseler uyumasın artık…


Macbeth, William Shakespeare'in en kısası olmasının yanında en önemli trajedilerinden biridir. (Türkiye iş Bankası Kültür Yayınları, 2016) Shakespeare'nin Hamlet'ten sonraki en iyi eseridir. Oyunun, bir kısmı Raphael Holinshed'in ve İskoç filozof Hector Boece'nin İskoç Kralı Mac Bethad (Macbeth) hakkında yazdıklarına dayanır.

Macbeth; genellikle güç düşkünlüğü, arkadaşlara ihanet, iyinin kötü, kötünün de iyi olabileceği, insanların hırslarının onların nasıl sonlarını getirdiğini gösteren içinde doğaüstü unsurların da bulunduğu bir oyundur.

Macbeth; iki zalim karakterin başı çektiği, onlardan daha az zalim olanların kahraman olduğu, iyi eğitilmiş kötülüğün bütün incelikleriyle anlatıldığı ve bir nevi insandaki vicdan ve ihtiras mücadelesinin anlatıldığı bir oyundur. 

Macbeth; iktidar hırsının insana neler yaptırabileceğini ve sonuçlarını ortaya koyan bir oyundur.

Macbeth; Macbeth gibi bir karakterin güç için ruhunu satmasının sergilendiği bir oyundur.

Macbeth özetle; karısının ve iktidar hırsının etkisinde kralı öldüren, işlediği cinayetten sonra girdiği vicdan azabını da "Hayat anlamsızdır. Gücünü koru yeter" gibi bir Makyavelist bir prensip ile örten Macbeth'in düşüşünün öyküsüdür...

Aslında Macbeth tamamen bir aptallık ve aldatılma oyunudur.  Macbeth aptaldır cadıların gazına gelir, Duncan aptaldır Macbethe inanır, Banquo aptaldır önünü göremez.

Macbeth’de hikâye şöyle başlar:

Macbeth, İskoçya kralı olan Duncan’ın sadık bir komutanıdır. Norveç ordularına karşı kazandığı kanlı bir zaferden yakın dostu Banquo ile dönerken üç cadıyla karşılaşır. Bu üç cadı, Macbeth’in ilk olarak Cawdor Beyi, ardından da kral olacağını, lakin krallık mertebesinin elinden Banquo’nun oğlu tarafından alınacağını söylerler. Macbeth, ilk başta bu kehanete kulak asmasa da isyan çıkarmaya çalıştığı için ölümle cezalandırılan Cawdor Beyi’nin yerine atandığını öğrenince cadıların söylediğinde gerçeklik payının olduğunu düşünmeye başlar.

Oyunda şu replikler dikkat çekicidir:

"Tanrı adına dünyayı kandırdılar... Ancak Tanrı’yı kandıramayıp geldiler işte buraya" (Cehennem bölümünde) (Bu söz; dinsiz diye yakılma kararı verilen İtalyan filozof ve rahip Giordano Bruno’nun şu sözünü anımsatır:  "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." )

‘’Yüzümüz, yüreğimizin maskesi olur, orada ne olduğunu gizler dışardan’’

‘’İnsanların gülüşünde hançerler saklıdır.’’

"Olayların farkında olmayan birkaç kişi hariç kimsenin yüzü gülmüyor."

‘’İyi demek kötü demek, kötü demek iyi demek, sisli puslu gecelerde kanatlanıp uçmak gerek!'’

‘’İktidar için işlenen hiçbir günah saklanamaz."

"Hadi gidelim, en tatlı bir yüz takınarak zamanla alay edelim. Yalancı gönlün bildiğini, yalancı yüzle saklamak gerek..."

"Var olan tek şey olmayandır. "

‘’Olmayan bir şey olandan daha çok sarsıyor beni: Tek o kalıyor ortada, o olmayan şey!" 

“Yaşam bir budalanın anlattığı, ses ve öfke dolu, hiçbir anlamı olmayan bir öyküdür.”

"Hayat, gelip geçen bir gölgedir."

"Kendini boşuna harcamış olur insan, dilediğine ulaşıp da sevinç duymazsa. Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi, yıkmakla kazandığın yapmacık bir mutluluksa."

Shakespeare’in ‘‘Macbeth’’ eserinde bizlere tanıdık gelen şu ifade geçer: 

“Ah zavallı ülkem! Kendini tanımaktan adeta korkuyor. Ona anamız değil ancak mezarımız denir: Orada her şeyden habersiz olanlardan başka gülümseyen yok; orada ahlar, iniltiler, göğü yırtan ağlayışlar sürüp gidiyor, duyan yok, fark edilmiyor bile. Büyük üzüntüler günlük kaygılar olmuş; ölüm çanı çalarken kime diye soran pek olmuyor; iyi insanların ömrü başlarındaki çiçeklerden önce geçiyor, çiçekler solmadan onlar ölüyor.”

“… Macbeth, uykuyu öldürdü.”

Bu dize Shakespeare’in Macbeth’teki en görkemli ve en sarsıcı dizelerinden biridir… Bu dize Kralın uykuda öldürülüşünden hemen sonra gelen o tek bir dizedir:

“… Macbeth, uykuyu öldürdü.”

Çünkü uyku, masumiyettir. Uyuyan insan ne iyidir ne de kötüdür. Çünkü hiçbir şey yapamaz. O, uyuduğu sürece sanki sonsuz bir edilginliğe yargılıdır. Ve işte o yüzden uyku, masumiyettir. Uykudaki insanı öldürmek ise, belki de masumiyetin yeryüzündeki son kalesini yıkmaktır.

Son yıllardaki Türk milleti de aslında Machbeth'deki masum uykusunda öldürülen Kral'a benzemektedir. Çünkü;

Türk milleti; TV dizileri, magazin haberleri, et ve top resimleri ile uyutulurken bütün fabrikaları, işletmeleri, bankaları yabancılara satılmış, Ege'deki adaları Yunanlılara, Suriye'deki toprağı (Süleymen Şah Türbesi) İŞİD'e terk edilmiştir…

Türk milleti; Balyoz, Ergenekon vb. davaları ile uyutulurken ordusu tasfiye edilmiştir...

Türk milleti; ileri demokrasi masalları ile uyutulurken FETÖ mensuplarına ne istedilerse verilmiş ve FETÖ mensupları devletin ve ordunun en kritik makamlarına yerleştirilmiştir..

Türk milleti; ‘’analar ağlamasın’’ masalları, ‘’çözüm süreci’’ ninnileri ile uyutulurken PKK azdırılmıştır...

Türk milleti; ‘’stratejik derinlik’’ ve BOP, GBOP masalları ile uyutulurken ülkesi Ortadoğu'nun bataklığına bulaştırılmıştır...

Türk milleti; bu sefer de Batı ile olan kayıkçı kavgası ile yine uyutulurken devleti bir aşiret devletine, ülkesi üçüncü dünyanın sıradan bir ülkesine dönüştürülmek istenmektedir…

Türk milleti adeta Machbeth’deki Kral'da olduğu gibi uykuda iken öldürülmek istenmektedir…

Ve Shakespeare şöyle bitirirdi Macbeth’i:

"Kimseler uyumasın artık! Macbeth uykuyu öldürdü!"

Evet, yeter! Kimseler uyumasın artık…

Osman AYDOĞAN  15 Mart 2017


14 Mart Tıp Bayramı


Sultan II. Mahmut dejenere olan Yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurar (Asakir-i Mansure-i Muhammediye). Bu yeni ordunun ise hekimlere ve cerrahlara ihtiyacı vardır.  21 yaşında iken hekimbaşılığını yapan Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a bir dilekçe ile müracaat ederek bir tıp okulu kurmak ister ve Padişah’tan onayını alır.

İşte bu şekilde II. Mahmut döneminde, 14 Mart 1827'de, Hekimbaşı Mustafa Behçet'in önerisiyle ilk cerrahhanenin, Şehzadebaşı'daki Tulumbacıbaşı Konağı'nda ''Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire'' adıyla tıp okulu kurulur. Bu okulun kurulduğu gün (14 Mart 1827) Türkiye'de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, "Tıp Bayramı" olarak kutlanmaktadır.

İlk kutlama, 1919 yılının 14 Mart'ında işgal altındaki İstanbul'da gerçekleşmiştir. O gün, tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet Boran'ın önderliğinde, tıp okulu öğrencileri işgali protesto için toplanmış ve onlara devrin ünlü doktorları da destek vermişti. Böylece tıp bayramı, tıp mesleği mensuplarının yurt savunma hareketi olarak başlamıştır.

1976'dan beri sadece 14 Mart günü değil, 14 Mart'ı içine alan hafta boyunca kutlama yapılmakta ve bu hafta ‘’Tıp Haftası’’ olarak kabul edilmektedir. Gerçi bu haftayı ‘’Sağlık Haftası’’ olarak kutlayanlar da vardır.

Dünyada benzer kutlamalar, farklı tarihlerde yapılmaktadır. Örneğin ABD'de ameliyatlarda genel anestezinin ilk defa kullanıldığı 30 Mart 1842 tarihinin yıldönümü; Hindistan'da ünlü doktor Bidhan Chandra Roy'un doğum (ve aynı zamanda ölüm) yıldönümü olan 1 Temmuz günü "Doktorlar Günü" olarak kutlanır.

Tıp Bayramı, her yıl mart ayının 14'ünde kutlanan, Türkiye'de tıp alanından çalışanların hizmet sorunlarının tartışıldığı, bilime katkılarının ödüllendirildiği bir anma ve kutlama günüdür.

Dünyanın en zor ve en fedakâr mesleğini icra eden sağlık emekçilerinin hak ettikleri koşullarda görev yapabilmeleri dileği ile Tıp Bayramının tüm sağlık emekçilerine kutlu olmasını dilerim.

Osman AYDOĞAN  14 Mart 2017

''1283''... İçimizde!!!

Samuel Barclay Beckett (1906 -1989) İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şairdir. Beckett ayrıca "Absürt Tiyatro" olarak adlandırılan akımın en önemli yazarı sayılır.

Beckett'in eserlerinin sade ve temel olarak minimalist olduğu söylenir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser eserler vermiştir. Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. Beckett’in modern insanın yoksunluğu ve kayıtsızlığı üzerine kurguladığı en bilinen eseri ‘’Godot'yu Beklerken'’dir.

''Godot'u Beklerken'' isimli zaman kavramı olmayan oyunda oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları Vladimir ve Estragon, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar ve Godot diye birini beklerler. Ancak bu sonuçsuz bir bekleme eylemidir. Gelmeyeceğini bildikleri halde Godot'u beklerler. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek, işlevini yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Bu şekilde eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğunu bilinmeyen bir kimseyi veya "şeyi" beklemelerini konu alan absürt tiyatronun en önemli eserlerinden birisidir ‘’Godot’u Beklerken’’.

Oyun, varoluşçuluk felsefesini çok çarpıcı bir biçimde işler. Bu da oyundaki iki ana karakterin “yarına kalmamız için bir nedenimiz olmalı” fikriyle paralel olarak gelişen hareketleriyle anlaşılır. Vladimir ve Estragon, insanın doğumu ile ölümü arasındaki serüveni anlatır. Oyun aynı biçimde başlar ve aynı biçimde sonlanır. Beckett, anlamsız bir varoluşun sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen sürecinden bir kesit sunar.

Oyun karakterlerinin oyunda geçen bazı sözlerini buraya almak istiyorum:

‘’Bana öğrettiğin kelimeleri kullanıyorum. Artık hiç bir anlama gelmiyorlarsa, bana başkalarını öğret. Ya da bırak susayım.’’

‘’Bir kişiye gerektiğinden fazla değer verirsen, ya onu kaybedersin ya da kendini mahvedersin.’’

‘’Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir; herşey söylenmemiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.’’

‘’Hepimiz deli doğuyoruz. Bazıları böyle kalıyor.’’

‘’Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi.’’

‘’Herkes çarmıhını kendi sırtında taşır.’’

‘’İşte karşınızda tüm yönleriyle insan, suçlu kendi ayağıyken ayakkabısına kızıyor.’’ 

‘’Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.’’

Vladimir ve Estragon’un oyun içinde diyalogları vardır. Bunlardan birkaçı:

Estragon: Gidelim.
Vladimir: Gidemeyiz.
Estragon: Neden?
Vladimir: Godot'yu bekliyoruz.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’u Beklerken’’; gitmek isteyip gidemeyişin, kalmak isteyip kalamayışın kitabıdır. Alışkanlıklarına hapsolmuş insanların kitabıdır. Arafta kalanların kitabıdır.

Estragon: Haklarımızı kaybettik ha?
Vladimir: Haklarımızdan kurtulduk.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’u Beklerken’;’ hiç mücadele vermeden sahip oldukları haklarından kurtulanların kitabıdır.

Estragon: Hiç terk ettim mi seni?
Vladimir: Gitmeme izin verdin.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’u Beklerken’’; çağdaşlığın, uygarlığın, aydınlığın, ışığın, refahın, huzurun, kişiliğin, onurun, gururun gitmesine izin verenlerin kitabıdır.

Hayatta istediklerine ulaşmak için çaba göstermeyen sadece zamanın getirmesini bekleyen insanların kitabıdır ‘’Godot’u Beklerken’’. Kitaptaki karakterler kendilerinin de bir şeyler yapabileceklerini düşünmezler bile. Godot'nun onları bulacağına inanırlar, beklerken de yapacakları tüm şeyleri ertelerler, bu bekleyişin sonu hüsrandır tabi. Tıpkı bizlerin de ‘’Sarı Saçlı’’, ‘’Mavi Gözlü’’ kahramanımızı tıpkı oyun karakterlerinde olduğu gibi karamsar, yoksun ve kayıtsızca hiçbir şey yapmadan aynı şekilde beklediğimiz gibi… Tıpkı bizlerin de, her 13 Mart’da yapılan yoklamada sıra ‘’1283’’e gelince candan, gönülden, yürekten, içten hançeremizi yırtarak ‘’içimizde’’ diye haykırdığımızdan, 1283’ün zaten içimizde, zaten bizimle samimi algısından dolayı yapacağımız tüm şeyleri erteleyerek içimizden birinin yapmasını beklediğimiz gibi…

Bu hüsranın sonucu Vlademir kendisini asmak için kemerini çıkarır. O an pantolonu düşer. Seyirci de tam üzülecekken boş bulunup güler. 

Tıpkı bizlerin olan biteni, hatta oyundaki gibi bir intihar sahnesini bir tiyatro seyircisi gibi izlerken boş bulunup güldüğümüz gibi…

Osman AYDOĞAN  13 Mart 2017



Günümüz bezirgân dincilerine hiç benzemeyen gerçek bir Müslüman: Mehmet Âkif

12 Mart 1921 Yılında bugünden tam 96 yıl önce İstiklal Marşı kabul edilmişti… Türkiye Cumhuriyeti'nin Ulusal Marşı İstiklal Marşı'nın güftekârı, "Vatan şairi" ve "milli şair" unvanları ile anılan Mehmet Âkif’di.

İşgal sonrası İstanbul'da rahat hareket etme olanağı kalmayan Mehmet Âkif Anadolu’ya geçer. TBMM'nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü Ankara'ya varır. Millî mücadeleye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi olarak katılır.

Ankara’ya geldiği günlerde, Mustafa Kemâl Paşa tarafından aday gösterilerek milletvekili seçilip 1920-23 yılları arasında vekil olarak I. TBMM’de yer alır...

İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilen Mehmet Âkif, Türkiye'de gerçekleşen devrimleri kendi inançlarına ve ülküsüne aykırı görerek 1926 yılında gittiği Mısır’dan dönmez…

Mısır’a gitmeden önce Kuran’ı Türkçeye tercüme etmek için Diyanet İşleri ile anlaşma imzalar… Kuran tercümesi üzerinde 6-7 sene üzerinde çalıştıktan sonra sonuçtan memnun kalmaz. Sonunda 1932’de mukaveleyi fesheder… Diyanet İşleri Başkanlığı hem tercüme hem yorumlama işini Elmalılı Hamdi Efendi'ye verir… Âkif, kendi yazdıklarını dostu Yozgatlı İhsan'a teslim eder ve ölür de gelmezse yakmasını nasihat eder. Türkçe ibadet projesinde kullanılacağından endişe ettiği için tercümeyi teslim etmediği iddiası da vardır.

Onbir yıl sonra yurda döndüğünde, Mustafa Kemâl Atatürk için bir yakın arkadaşına şu sözleri söyler; "Mısır'da onbir yıl kaldım. Fakat onbir saat daha kalsaydım artık çıldırırdım. Sana hâlisane bir fikrimi söyleyeyim mi: İnsanlık da Türkiye'de, Müslümanlık da Türkiye'de, hürriyetçilik de Türkiye'de. Eğer varsa, Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemâl'e versin!"

Mehmet Âkif Ersoy’un şu dizeleri nedense pek hatırlanmaz ve hatırlatılmaz;

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile
Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki 
Müslüman gördümse, hep makberdedir
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!

27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da hayatını kaybeder… Edirnekapı Mezarlığı’na defnedilir… 1960’ta yol inşaatı nedeniyle kabri Edirnekapı Şehitliği'ne nakledilir…  Mezarlıkta Süleyman Nazif ve arkadaşı Ahmet Naim Bey'in arasında yatmaktadır.

Mehmet Âkif, şiir yazmaya Baytar Mektebi'nde öğrenci olduğu yıllarda başlar… Balkan Savaşı yıllarından itibaren destansı şiirler yazmaya başlar… İlk büyük destanı, “Çanakkale Şehitleri'ne“ başlıklı şiiridir. İkinci büyük destanı ise Bursa'nın işgali üzerine yazdığı “Bülbül“ adlı şiiridir. Üçüncü olarak da İstiklal Marşı'nı yazarak İstiklal Savaşı'nı anlatmıştır.

Şairin Safahat adı altında toplanan şiirleri yedi kitaptan oluşmuştur. Aslında bu yedi kitap da bir kitaba sığacak büyüklüktedir. Şair, İstiklal Marşı'nı Safahat'a koymamıştır. Nedenini ise şöyle açıklar: "Çünkü ben onu milletimin kalbine gömdüm".

Mehmet Âkif vatan şairidir, millî şairdir… Arapça, Farsça ve Fransızcada bilir… Şu birkaç olay kişiliğini daha iyi yansıtır;

II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra arkadaşı rasathane müdürü Fatin Hoca onu, on bir arkadaşı ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye yapar. Ancak Mehmet Âkif, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan "Cemiyetin bütün emirlerine, bilâkayd ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim" cümlesinde geçen "kayıtsız şartsız" ifadesine karşı çıkmış, "sadece iyi ve doğru olanlarına'" şeklinde yemini değiştirtmişti.

Mehmet Âkif, İttihat Terakki Partisi’nin ilk iktidar yıllarında onların yanında yer alır, sonra gidişatı beğenmez ve onlardan uzak durur. Cinayetlerle ve darbelerle, baskı rejimi kuran ittihatçılar, Mehmet Âkif’in kendilerine karşı olduğunu bilirler. Bir gün, ihbar gelir bir “fesat cemiyeti”  kurulmuştur, içlerinde Mehmet Âkif de vardır. İhbar İttihatçıların liderlerinden “Kara Kemal’e duyurulur, o da hemen polis müdürüne telefon eder: “Eğer içinde Âkif varsa, bu fesat cemiyeti değildir.”

Ankara’da yoksul, kış günü paltosu dahi yokken İstiklal Marşını yazması nedeniyle verilen o zaman büyük bir meblağ olan 500 TL ödülü reddeder. Bu marş para karşılığı yazılmaz der…

Bir meclis çalışmasında mesleğinin baytar olması nedeniyle kendisine ‘Siz baytardınız değil mi?’ diye sataşmak isteyen bir vekile cevaben; ‘Evet efendim, bir rahatsızlığınız mı vardı?’ diye cevap verdiği rivayet edilir…

Mehmet Akif Arnavut kökenli olduğu halde kendisine Arnavut denmesini reddederek bilinçli bir şekilde; ‘’'Türk eriyiz, silsilemiz kahraman, Müslümanız, Hakk'a tapan Müslüman. Bizim ana dilimiz, kökenimiz ne olursa olsun biz Türk'üz’’ diye konuşurken Türkiye Cumhuriyeti’nin o zamanki başbakanı ise bir konuşmasında Türk Milletini küçümseyerek ‘’İstiklal Marşı’nı bir Türk mü yazdı? Arnavut yazdı’’ diye Mehmet Âkif’i anlayamadığının bir göstergesi olarak Mehmet Âkif’in reddettiği etnik temele vurgu yaparak konuşabiliyor. (Gazeteler, 28 Aralık 2010) Zaten zamanında Giordano Bruno söylemişti; ‘’Anlamak zordur’’ diye. Meraklısı bilir, Bruno’nun sözünün devamı var…

Tarihçi Mithat Cemal Kuntay,  Mehmet Âkif hakkında şunu söyler: ‘’İstiklal Marşı şairine, şairi İstiklal Marşı’na yakışıyor.’’

Mehmet Âkif adam gibi bir adamdı, gerçek bir Müslüman’dı, günümüzün bezirgân dincilerine hiç mi hiç benzemiyordu…

Ruhu şâd olsun…

Osman AYDOĞAN  12 Mart 2017

Mykonos Davası

1995-1997 yılları arasında yüksek lisans maksadıyla Almanya’daydım… Orada diplomatik bir olaya şahit oldum.

Ben gittiğimde, Berlin'de 17 Eylül 1992 yılında Mykonos adlı bir Yunan lokantasında üç İran rejimi karşıtı İranlı Kürt liderinin öldürülmesinin ardından başlamış bir dava vardı. Alman basınında ''Mykonos Prozess'' (Mykonos Davası) olarak adlandırılıyordu.

Berlin mahkemesi cinayetin İran gizli servisi tarafından İran hükümetinin emri ile yapıldığını düşünüyordu. Böylelikle bir Batı Avrupa mahkemesi resmi olarak İran Hükümetini uluslararası kamuoyu önünde cinayetle suçluyordu.

Ayrıca Berlin Mahkemesi, suikastın İran hükümeti tarafından düzenlendiğinden şüphe duymadığını belirterek, o zamanki dini lider Ali Hamaney, Devlet Başkanı Ali Ekber Rafsancani, İran Gizli Servisi Başkanı Ali Fallahiyan ve Dışişleri Bakanı Ali Akbar Velayeti’yi de bu cinayetten sorumlu tutuyordu.

Bunun ardından da Tahran’da Almanya’ya karşı bir karalama propagandası ve soğuk bir savaş başladı. İran basını Almanya’da yargının bağımsız olmadığına yönelik yazılarıyla sert bir cephe oluşturdu. Zaman zaman Almanya’nın Tahran büyükelçiliği önünde protesto gösterileri düzenleniyordu. Bu arada Almanya’da da İran ile politik ilişkiler ve mahkeme kararının sonuçları tartışılmaya başlanmıştı.

Mykonos davasının yarattığı gerginlik, karşılıklı söz düellosu ve protestolar 1997 yılı Nisan ayında alınan mahkeme kararına dek sürdü. Berlin Yüksek mahkemesi 1997 yılı Nisan ayında aldığı kararla zanlıları suçlu bulurken İran yönetiminin de cinayetlerden sorumlu olduğu yargısını ilan etti.

Bunun üzerine hem Tahran hem de Bonn (O zaman başkent henüz Bonn idi) büyükelçilerini geri çekme kararı aldı. Avrupa Birliği ülkeleri de bu kararı desteklediler ve Almanya’ya eşlik eden ilk ülke Yunanistan oldu. Muhammet Hatemi’nin Kasım 1997 tarihinde iktidara gelmesinden üç ay sonra bütün AB ülkeleri büyükelçileri Tahran’ı terk ettiler.  

Avrupa devletlerinin İran’daki diplomatlarını büyükelçilerini protesto için geri çekmeleri üzerine İran’a karşı ekonomik ambargo uygulanabileceği de tartışıldı.

Ancak; sadece Almanya’nın o zamanki rakamlara göre 10 milyar Mark’ın üzerinde İran’dan alacağı bulunuyordu. Almanya’nın İran ile yıllık ticaret hacmi de 2 milyar Mark’ın üzerindeydi. Almanya senelerdir İran’la yüksek teknoloji ve ağır makine sanayii konularında yoğun ekonomik ilişkiler içindeydi. Ve bu ilişkiler dâhilinde askerî teknoloji de vardı. Fransa ve İngiltere de benzer konularda İran’la ticari bağlantılar sürdürüyorlardı.

Kısacası Mykonos davası ardından hiçbir Avrupa ülkesinin İran’la ekonomik ilişkilerini kesecek ve bu ülkeye de insan hakları ve terörizm konusunda yaptırımlar uygulatacak hali yoktu.

Ancak; Mykonos davasının hükmünden sonra diplomatik mekanizmalarını harekete geçirip, notalar ve mesajlar veren ülkeler "Realpolitik" kurallarını ve siyasi ekonominin gerçeklerini anımsayınca şimdiye kadar geçerli olan tutumlarını değiştirme gibi bir lükse de sahip olmadıklarını anlamaları uzun sürmedi.

Sonuçta İran’daki büyükelçilerini protesto için geri çeken Avrupa devletleri sadece bir ay dayanabildiler ve tekrar diplomatlarını İran’a göndermek istediler... Ancak İran’ın cevabı da şöyle oldu: ‘’Avrupa devletleri büyükelçileri tabii ki Tahran’a tekrar geri dönebilirler. Ancak içlerinde Alman Büyükelçisini görmezsek mutlu oluruz.’’

İşte beğenmediğimiz İran diplomasisi böyle bir şeydi... Sessiz, sakin, kararlı ve tutarlı...

Diplomasi;  dış politikada sorunları barışçıl yöntemlerle ve müzakereler yoluyla çözme sanatıdır. Siyaset ise; sorunları güç kullanmadan çözme sanatıdır. Diplomasi; var olan düşmanlıkları yok etmek, dostlukları pekiştirmek ve dost kazanma sanatıdır. Siyaset ise; içeride birlik ve beraberliği pekiştirmek, iç barışı sağlamak sanatıdır. Diplomaside; duygulara, tepkisel ve anlık davranışlara, zig zag politikalara yer yoktur. Ve iç politik konuların dış politikada kullanılması uzun vadede o ülkeye zarar verir.

Dün (11 Mart 2017) Hollanda’da yaşananlar, Türkiye’nin düşürüldüğü durum ve Türk diplomatlarına yapılanlar tabii ki kabul edilemez… Bir Türk vatandaşı olarak Hollanda'yı kınıyor ve protesto ediyorum...

Ancak sorun; 4 Temmuz 2003 günü, Irak'ın Süleymaniye kentinde Irak'taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan askerlerince Türk ordusunun seçme birliklerinin derdest edilip başına çuval geçirilmesi karşısında nota bile veremeyenlerin ve 02 Haziran 2016 tarihinde Alman Federal Meclisi'nin 1915 olaylarını '’soykırım’' olarak nitelemesinin ardından  sessiz ve tepkisiz kalanların; bir parti propagandası için Avrupa’ya giden siyasilere izin verilmemesinin ardından da kıyameti koparmalarındaki ulusal onuru ve milli çıkarları koruma konusundaki samimiyetleridir…

Ne yazık ki uzun yıllardır İran diplomasisi Türk diplomasisinden daha ciddi, daha tutarlı ve daha kararlı bir tavır sergilemektedir. Yazık…

Diplomaside birinci kural saygınlığınızı, soğukkanlılığınızı ve tutarlılığınızı kaybetmemenizdir…

Diplomaside saygınlığınızı; kişisel nitelikleriniz, hukuka olan saygınız ve uluslararası alandaki sosyal ilişkilerinizle kazanırsınız. Örnek istiyorsanız eğer beğenmediğiniz şimdiki İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'i alın bir inceleyin derim.

Diplomaside soğukkanlılığınızı kullandığınız üslupla sağlarsınız, mahallenin kabadayısı havasıyla değil. Bu konuda örnek istiyorsanız eğer Almanya Federal Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ile Başbakanı Angela Merkel’in ve yine İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'in üsluplarını bir inceleyin derim. 

Diplomaside tutarlılığınızı; BM'lerce tanınan bağımsız bir devletin (Suriye) terörist kabul ettiği ÖSO, El Nusra gibi örgütlere siz, kendiniz ev sahipliği yaparken, Almanya'yı, Belçika'yı, Hollanda'yı PKK'ya destek veriyor diye suçlayarak değil... 

Ancak yaşananlar; gelecekteki bir aşiret devletinin maruz kalacağı muamelelerin ayak sesleridir…

Osman AYDOĞAN  12 Mart 2017


Yansıtma


Yansıtma, psikopatolojide paranoya le birlikte anılan bir savunma mekanizmasıdır. Bir tür davranış bozukluğu ve ruhsal rahatsızlıktır. İnsanda duygu, düşünce, algı ve karar verme yetisinin sağlıksızlaşmasıyla ortaya çıkar.

Aslında toplumsal koşullarda, hele de içinde bulunduğumuz çağda, çoğu insanın sırf kendini korumak ve savunmak için başvurduğu çok doğal ve masum bir davranış olarak düşünülür, ancak derinliğine incelendiğinde hiç de öyle olmayıp, çok ciddi, önemli ve hatta tehlikeli bir rahatsızlık olduğu görülür.

Her ne kadar günlük yaşam içinde bu halden mustarip pek çok kişiye rastlandığı için, durum yine de normal düzlemde tanımlanabilse de, bu bulgunun pek çok patolojik rahatsızlığın da temelinde yer aldığı saptanmıştır. O nedenle ihmal edilemeyecek önemde ciddi bir bozukluktur.

Tipik özelliği, bu kişilerin asıl kendisine söylemesi gerekenleri karşısındakine söylemesidir; Ya da, kendine yakıştıramadıklarını, başkalarına yakıştırmasıdır.

Bireyin kendine ait kusur ve yanlışlarını karşısındakine mal edip, kendini karşısındakine yansıtmasıdır. Rahatsızlık, “yansıtma” adını zaten bu özellikten alır.

Kişi makbul olmayan kendine at özellikleri ve davranışları, direk karşısındaki kişiye yansıtıp, bunlar sanki karşısındaki kişinin özellikleri ve davranışları imiş gibi, ona yükler, onu yanlışlar.

Bir anlamda da bu, kişinin ayna karşısında kendine söyleyeceklerini başkalarına söylemesi gibidir. Zaten böyle bir bozukluk en kesin o zaman gözlemlenir.

Başkalarına ayna tutmak üzere bir şeyler söylerken fark edersiniz ki, eleştirdiği o şeyler tam da o anda bile bizzat kendisi yapmaktadır.

Ve yine asıl kendi yapmakta olduğu bazı makbul olmayan davranışları, sanki siz yapmışsınız gibi, size mal edip, sizi eleştirmesiyle de son derece belirgindir.

Genellikle kişi ilk zafiyetinden ve aşağılık kompleks le paranoyanın da eşlik ettiği ego kaygısından kaynaklanır. Kişi bilinç düzeyinde, aslında "bilmeme"nin ego’da yarattığı belirsizlik ve sapma le yanılgıya düşer ve “zan”lar üretir.

Yansıtma, bunların tümünün birden sonucu ve hepsini kapsayan bir bozukluktur.

Kişi, kendinde birtakım eksiklikler olduğu için, bunu ödünleme yoluna giderek, kendini bir havalarda ya da ayrıcalıklı ve üstün görme ve gösterme haller geliştir. Kibir gibi mesela. Çünkü önemsenme ihtiyacındadır ve o kendi fazlaca önemsediğinde, ya da kendini önemli gösterdiğinde, başkalarının da onu önemseyeceğe yanılgısına düşer ve önemsetmeye çalışır.

Kendi eksikliklerini ve aç olduğu erdemler ödünlemek adına, hele de o erdemler bir başkasında görürse, tıpkı aç bir hayvanın açlık dürtüsüyle avına saldırdığı gibi, kendi önemseme ve önemsetme açlığından dolayı, tamamen ilkel bir içgüdüyle, yani aslında yaptığının da pek bilincinde olmayarak, o kişiye ve aç olduğu o erdemlere saldırır.

Kendi hatalarını ya da makbul olmayan davranışları karşısındakine yakıştırıp, asıl kendi yapmaması gerekenler karşısındaki sanki öyleymiş veya öyle yapıyormuş gibi bir kabulle ciddi bir yanılsama ve yanılgıya düşer.

Bu arada kendinde olmayan özellikleri de kendine mal edip, karşısındakinde öyle özellikler yokmuş gibi davranır.

Adeta, kendinden başka hiçbir önemli ve değerli insan olmadığına karar vermiş gibi davranarak, kendindeki eksikler ödünlemeye, kendini iyi hissetmeye çalışır.

Bu çok önemli yanılgı, kişinin kendi içinde kabullenmediği duygu, düşünce, niyet ve eylemleri, karşısındakine aitmış gibi sanıp ona sardırması şeklinde kendi gösterebileceği gibi; kendi suçunu bir başkasına atmak; yaptığını inkâr etmek; kusurlarını reddetmek;

kendini makbul yaptıklarını makul ve makbulmüş gibi görmek; salt kendini mükemmel görüp, başkasını küçümsemek; kendinde olmayan erdemler varmış gibi göstermek; karşısındakini öyle erdemlere sahip değilmiş gibi kabul etmek;

kendinde olan kusurları başkasına mal edip onu öyle görmek ve göstermeye çalışmak; kendinden üstün olanları, öyle düşünmese bile dürtüsel bir refleksle kendine tehlike sayıp, sırf bu nedenle onu küçük düşürmek, zor durumda bırakmak, suçlamak, yargılamak, kınamak, eleştirmek, büyüklük/üstünlük/bilmişlik taslamak, ezmeye ya da sindirmeye veya caydırmaya çalışmak, yönetmeye ve yönlendirmeye kalkmak şeklinde de kendi gösterebilir.

Ve bunları çoğunlukla alay eder ve dalga geçer tarzda yapması, karşısındakini küçük düşürücü, aşağılayıcı, saygısız, zaten haksız ve yersiz hatta hakaret edici ve hiç olmadık tarzda veya hiç gerekmediği halde anlamsız ve mantıksız veya aykırı bir şekilde yapması da dikkat çekicidir.

Zaten ego zafiyeti onu dikkat çekmeye yönlendirir. Çünkü ilgiye, sevgiye dolayısıyla kendi iyi hissetmeye açtır. Saygı göstermez, ama saygı bekler. Üstüne alınma ve güven problemler de vardır. Çünkü zaten kendine güvenmediği için başkalarına da güvenemez. Aslında kuşkulardadır, ama bunu dışarıya eminlik olarak yansıtır. Şımarıklığa da son derece yatkındır. Pohpohlanmaya da tabi ki fazlasıyla açıktır. Zira normalden de fazla bir onaylanma açlığı içindedir. Ama onaylanamaz şeyler yapar… Bu bile tek başına, bir kişide bir bozukluk olduğunun zaten yadsınamaz göstergesidir. Böylelikle kendi kendine yapay bir ego tatmin sağlamış ve/ya kendine yine yapay bir haklılık kazandırmış olduğunu düşünür. Çünkü zaten sadece kendi haklı görmeye fazlasıyla muhtaçtır. Ama gerçek bir tatmin ve haklılık değildir tabi bu. Yine sadece kendi yanılgısı/yanılsamasıdır.

Bir kişilik sorunsalı ve algı yanılgısı halde olan bu durum, aşırı ve sürekli olursa kişinin kendisini doğru tanıyıp değerlendirmesini bozduğu gibi; derecesine göre, aynı paralelde önemli algı ve düşünce sapmalarına; giderek daha da büyük yanılgılara; hatta taşkınlıklara ve halüsinasyonlara yol açacak kadar tehlikeli olabilir ve sadece bu rahatsızlığa sahip kişilerin kendilerine değil, onların bulundukları ortama ve etraflarındaki diğer insanlara da yansıyan zarar verici ve başkalarını da yanıltıcı bir nitelik ahzeder. Bunun da özellikle bulundukları ortam için ne denli ciddi bir sorun olduğu açıktır ve bu nitelik, böyle bir bozukluğun kesinlikle ciddiye alınmasını şart kılar. Zira bu rahatsızlığa sahip kişilerin kendileri zaten huzursuz olduklarından huzur bozucudurlar ve hem kendileri hem de başkaları için bulundukları ortamda da sorun, haksızlık, saygısızlık ve zarar kaynağıdırlar.

Bu tür olumsuz ve kötü sonuçları önlemek için tatbikî öncelikle bu kişilerin psikolojik destek almaları şarttır. Ancak bunun yanı sıra, bu tip davranış bozukluğu olan kişiler her ortam içinde serbestçe dolaştıklarından, bulundukları ortamdaki diğer insanların bunlara gösterecekler doğru tepkiler de, zararın önlenmesinde yararlı olabilecektir.

Bu ve benzer durumlarda doğru tepkilerin neler olabileceğini, hem çeşitli açılardan, hem de özellikle sebep sonuç ilişkisi bağlamında irdelemek üzere, yer geldikçe diğer bazı yazılarımda ele almaya çalışacağım.

Sağlıklı, sorunsuz ve yanılgısız günler dilerim.

***

Psikolog Filiz Alev, 09.04.2011 tarihli yazısında böyle diyordu… Ama yeni nesil psikologlar işte böyle uzun uzun anlatıyorlar. Hâlbuki Halil Cibran kısaca bir cümleyle özetlemişti konuyu: ‘’İnsanlar aynaya bakarak, aynada gördüklerini başkaları hakkında söylerler.’’

Halil Cibran’ın sözünden sonra bana söyleyecek söz kalmıyor ama yine de bir cümle de ben söylemeden edemeyeceğim. Ama söyleyeceğim söz de Halil Cibran’ı başka kelimelerle tekrarlamaktan başka bir şey değil:

‘’İnsanların ağızlarından çıkan sözler, başkalarına ait suçlamalar ve ithamları sadece ve sadece kendilerini anlatır.’’

Eğer inanmıyorsanız TV’deki, basındaki ve meydanlardaki hatiplere iyi bakın, onları iyi dinleyin. Sonra da ülkemizde yaşanan son on yılı bir bir hatırlayın, anımsayın, gözden geçirin. İşte o zaman Psikolog Filiz Alev’in üç sayfa yazıda anlatmak istediğini, Cibran’ın bir cümle ile ne demek istediğini bir çırpıda anlarsınız. İsterseniz yazıyı bu gözle bir daha okuyun... İşte o zaman daha iyi anlarsınız...

Ama uzun söze ne hacet... Zaten atalarımız bütün bu yukarıda demek istediklerimizi dört kelimede özetlemişler:

''Kem söz sahibine aittir.''

Psikolog Filiz Alev gibi ben de yüce Türk milletine sağlıklı, sorunsuz ve yanılgısız günler dilerim.

Osman AYDOĞAN  11 Mart 2017




Dünya kadınlar günü


’Dünya Kadınlar Günü’’ ya da ‘’Dünya Emekçi Kadınlar Günü’’ her yıl 8 Mart'ta kutlanan ve Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanmış uluslararası bir gündür.

Bu gün; insan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır.

Türkiye'de ise 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Önce sizlere beğeneceğinizi umduğum üstat Çetin Altan’ın ‘’Kadın’’ isimli bir makalesini sunuyorum:

***

Kadın, evrensel insanlığın can suyu, oksijeni, her kuşağın ödülü... Kadın için yazılmış milyonlarca şiir, öykü, roman, tiyatro... Kadın için yapılmış milyonlarca beste, şarkı, türkü, heykel, tablo, film...

Evrensel insanlığın gelişimi, kalitesi, düzeyi, çok sık tekrarlandığı gibi, bir "eğitim" sorunu değil, bir "anneler" sorunudur. Çocukların 3 - 7 yaş arasında mayalanan öz hamurunu, anneler biçimlendirir...

Evde ut, keman, piyano çalan, gazete okuyan bir annenin çocuğuyla; salt inek sağan, tarlada çalışan, pamuk toplayan bir annenin çocuğu; aynı "öğrenim"den geçseler bile, - genellikle - eşdeğer bir algılamanın ortaklığında buluşamazlar.

Çünkü "eğitim" okullarda değil, evde anadilini öğrenirken 3 - 7 yaş arasında mayalanır. Okullar, evdeki mayalanmanın değişik fırınları gibidirler. O mayadan ekmek, francala, kurabiye, çörek, pasta vs. çıkarırlar... Salt okul yetmez, - genellikle - çocuklarda maya oluşturmaya...

Pek benimsediğimiz, "biz erkek milletiz" böbürlenmesi, evrensel bir dengenin dışına düştüğümüzün de narası sanki...

Evrensel bir dengenin dışına düşüldüğünde, ruhsal bir vurgun yer insanlar... Gizli bir ezikliğin ve yaptığı işe karşı "adam sende"ciliğin tırpanları çalışmaya başlar toplumda...

Tankerlerin fren balataları yenilenmez, besin maddeleri sağlıklı üretilmez, yapılar kendiliğinden çökmeye başlar...

Kadınsız toplumların sevgi açlığı çeken erkeklerindeki tatminsizlik, genellikle bir megalomanyaklığa ve ortak bir saydamlıkla özenin halkası olma yerine; başkalarını korkutmaya ve başkalarına önem vermeyen "sıra dışı biri olarak görünme" tutkusuna dönüşür...

Evlerinin içinde mutlu olmayanlar, evlerinin dışında "bilek bükme" oyalanmasıyla üstün görünme avuntusuna yönelirler...

Türkiye'de kadınlar, genç kızlar, kız çocukları... Daha minicikken yürekleri dağlanmaya başlamış olan evrensel insanlığın oksijenleri...

Toplumdaki yamukluk, onları da etkiler. Kendilerini savunma güdüsünün, rolleri, pozları, yalanları, planları pıtıraklaşır iç benliklerinde... Çeşitli nedenlerden, özellikle de tüketimi kamçılama reklamlarıyla modalarının kendilerinde yarattığı hipnoz ve hayallere erişme olanağından yoksun kalma sonucu, ekşi bir bencilliğin kahkahasız bunalımlarına sürüklenirler.

Parlamentoda hemen hemen kadın yok gibi... "Erkek millet" olmanın çarpıklığı ister istemez politika platformuna da yansıyor.

Ne bizim kuşağın anneleri, kocalarıyla tanışarak evlendi; ne onların anneleriyle babaları... Bugün 16 milyon aileden oluşan Türkiye'de; hangi karı - koca, birbirini ne kadar sevdi, ne kadar bir mutluluk havuzu yarattı evlerinin içinde?

Ve kuşaklar boyunca kaç milyon kadın ve genç kız, ne kadar dayak yedi?

Kadının bu kadar namevcut olduğu bir âlemden, evrensel değerler de ne kadar yetişir ki?

Besbelli ki, 20 - 25 yıl içinde biz de AB üyesi olacağız. Çaresiz 21. yüzyılın "yaşam kalitesi"yle bütünleşecek Türkiye de... Ama insanlığın ortak bahçelerine unutulmaz katkılar yapmış olmaktan yoksun kalmış bir Türkiye olarak...

"Erkek millet" olmakla övünmenin bedeli, aslında çok pahalıya mal oldu Türkiye'ye... Erkekler zart zurtçu, kadınlar "bana ne başkalarından be"ci oldu...

Ve Celal Sahir'den, azıcık değiştirilmiş bir mısra:
"Kadınlar olmasaydı, öksüz kalırdı şiirlerim."

***
Son olarak sözü (seversiniz, sevmezsiniz o ayrı konu) Can Dündar’a bırakıyorum:

‘’Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz? Anlıyorsanız ne mutlu size. Anlamıyorsanız, ne yazık ki yaşamıyorsunuz.’’

***
Hayatı güzelleştiren ve değer katan kadınlara yönelik şiddetin, sosyal ayrımcılığın olmadığı, güzel ve mutlu bir dünyaya kavuşmak dileğiyle tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun...

Osman AYDOĞAN  8 Mart 2017

 



Kadın hakları…

Türk eğitim sisteminin geliştirilmesi konusunda Cumhuriyet Döneminin öncü eğitimcilerinden, Köy Enstitüleri'nin kurulmasında öncülük eden,  Türkiye’nin Pedagoji dalında doktora yapan (hem de 1917 yılında Almanya’da Lepzig Üniversitesinde) ilk eğitimcisi olan Dr. Halit Fikret Kanat’ın Türkiye tarihinde ilk kez yazılan iki ciltlik ‘’Pedagoji Tarihi'’ (İstanbul, 1930) isimli bir eseri var. Dr. Halit Fikret Kanat ''Pedagoji Tarihi'' adlı eserinde şunları yazar:

“Bir emir, ‘hakan diyor ki’ şeklinde başlarsa makbul sayılmazdı. ‘Hakan ve hatun emrediyor ki’ diye başlarsa makbul olurdu.”

“Hakan yalnız başına yabancı devletlerin elçilerini kabul edemezdi. Elçiler hakan sağda, hatun solda olmak üzere ikisinin karşısına çıkabilirdi. Bundan anlaşılıyor ki halka ait hizmetlerde kadının rolü hakan derecesinde büyüktü.”

“Aile içinde velilik hakkı yalnız babaya değil, her ikisine de aitti.” 

“Eski Türklerde harem, peçe ve yaşmak yoktu. Kadın her meclise girebilirdi.”

Görüldüğü gibi Müslümanlıktan önceki Türk devletlerinde kadın-erkek eşitliğini vardı. Selçuklu İmparatorluğunda ‘’Hatun’’ adı sadece kadın adı değil aynı zamanda da bir unvandı. Selçuklu’da belediye başkanları kadındı ve unvanı da ‘’Hatun’’ idi... Kayseri’deki Gevher Nesime Hatun ismi buradan gelir. Gevher Nesime Hatun Selçuklu döneminde Kayseri şehrini yönetmişti, şehirde özellikle sağlık alanında birçok yatırımı vardır. Gevher Nesibe Hatun döneminde Kayseri'de yaptırdığı han, hamam, medrese (tıp fakültesi) ve şifahane (hastane) ve birçok eser vardır. Erciyes Üniversitesi bünyesindeki Gevher Nesibe Tıp Fakültesinin ismi de buradan gelir.

Ayrıca İslamiyet’in Arap tesirinin az olduğu Hindistan ve Orta Asya bölgelerinde de kadın hükümdarlar oldukça çoktur. Bunlardan bazıları; Delhi Müslüman Türk Devleti Sultanı Raziyye Hatun, Müslüman Mısır tahtında Eyyübi soyundan Melik Salik’in eşi Şecerüd-Dür, İran’ın Kutluk Bölgesi’nde kurulmuş olan Kutluk Deveti’nde Türkan Hatun’dur.

Yavuz Sultan Selim’den sonra tamamen Araplaşan Osmanlıda kadın çalışma ve sosyal hayattan tamamen dışlanır. Ne zamanki Osmanlıda çöküş süreci başlar, Osmanlı çöküşün nedenini anlar ve Osmanlı da kız çocuklarının eğitimine ve kadınlara önem vermeye başlar. Tanzimat devrinde kadın eğitimi, devletin genel eğitiminde yer almaya başlar ve 1858’de kız rüşdiyeleri açılır.  1870’de de “Darülmuallimat” adı altında kız rüşdiyeleri için kadın öğretmenler yetiştiren okullar açılır. 1914’de de kızlara özel Darülfünun açılarak kızlar için en yüksek eğitim kurumu olur. Bunları 1916’da açılan kız liseleri, kız teknik ve kız sanayi mektepleri izler.1917’de Ticaret Okulu Kızlar Şubesi açılır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabul edilmesiyle eğitim tek sistem altında toplanır ve kadınlarla erkeklere eğitimde eşit imkânlar sunulur. 1925 yılında Kıyafet Kanunu ve 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanun’u ile kadınların yasal statüsü değişir, hem aile içinde hem de bir birey olarak eşit haklar tanınır... Kadınlara 1930’da yerel, 1934’de genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı verilir.

Girişte bahsettiğim gibi Arap kültürü ile Türk kültürü arasında sadece kadının statüsü farkı yoktur.  Arap kültüründe kadının kendisi de yoktur, ‘’adı’’ da yoktur. Arap kültüründe kadın numaralanır, sıralanır.  Araplarda kadınlara ad; genellikle doğum sırasına veya fizyolojik görünümlerine göre verilir.

Doğum sırasına göre örnekler:

Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda Arap rakamlarında bir rakamını ifade eder. Dolayısıyla ilk doğan kız çocuğuna verilen addır. Ancak Araplarda fazla kullanılmaz, daha çok Anadolu'da kullanılır. Bu nedenle Araplarda her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, Bazen de Ayşe adını konur, (eve ilk gelen kıza evin iaşe işlerini çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için Ayşe adı konulur), bazen aş pişirme beklendiği için Avvaş adı konuşulur. Bazen da ilk doğan kıza ‘’Vahide’’ adı verilir. Vahide: Arap rakamlarında ''bir'' anlamındadır. Vahid kelimesi ''ilk'' olmaktan ziyade ''tek'' anlamındadır. Erkeklerde de ''Vahid'' olarak kullanılır.

Saniye: Sani Arapça iki demektir doğan ikinci kıza Saniye adı verilir (Eski dilde ikinci; cümle içinde örnek fazında vermek gerekirse 'sultan Mahmut-u Sani. Yani ikinci Mahmut')

Tilte: Telat veya selaseden türemedir Türkçede üçüncü demektir. Ailede üçüncü sırada doğan kız çocuğuna verilen isimdir. Bu isim Anadolu’da pek görülmez ama Harran’da Araplarda çok bulunur.

Raba: Arapçada dörttür. Rabia dördüncü demektir. Dördüncü sırada doğan kız çocuğuna verilen isimdir. Anadolu’da yaygın bir addır, aynı zamanda geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının da adıdır.

Hamse: Arapça beş demektir. Beşinci doğan kız çocuğuna verilen isimdir. Bu isim Harran yöresi Arapları dışında Anadolu’da pek bulunmaz.

Sitte: Arapça altı demektir. Altıncı doğan kız çocuğuna verilir. Harran’da yaygın bir isimdir.

Sabe: Arapça yedi demektir, bu kelime çok değişiklik geçirmiş Sabiha (Sabuha) olmuştur. Yedinci doğan kız çocuğuna verilen isimdir. 

Araplarda kız çocuklarına bu şekilde isim verilirken Arap kültüründen din adına etkilenen Anadolu insanı ise bu isimleri bilinçsizce kullanır. Zaman olur ilk doğan kız çocuğuna da ''Rabia'' ismini verirler. 

Fizyolojik görünümlerine göre örnekler:

Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir. Hadice Arapçada erken doğmuş prematüre kız anlamına gelir. Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir, fatm Arapçada süt yanığı, süt kesiği anlamına gelir. Koyu renkli doğan kızlara esmer anlamına gelen Semra adı verilir. Biraz açık renkli ise aydınlık açık anlamına gelen Zehra adı verilir, iyice beyaz ise Beyza adı verilir.

Kezzibân: İslam aleminde çok sevilen bir sure olan Rahman suresinde hemen hemen bütün ayetlerin sonunda geçen “Febieyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân” sözünden esinlenerek çocuklara verilmektedir. Bu ayetin manası ise şöyledir: ”O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” Bu ayette geçen Keziban kelimesi yalanlayan, yalancı manasındadır. Bu nedenle bu hakikati bilmeyen birçok samimi Müslüman işin tam manasını bilmeden bu isim Kuran’da geçiyor o halde manası güzeldir diyerek kız çocuklarına bu ismi vermektedirler. Ayetin manasını bilen Araplar da doğal olarak bu ismi kullanmamaktadırlar. Ayrıca Kezban isminin Farsçadaki ''ev hanımı'' manasına gelen ''Kedban'' isminden de türediği de söyleyen dilbilimcileri de vardır. Bunlara göre ''Kezban'' ismi Rahman suresinden alınmamış, Farsça ''Kedban'' isminden türemiştir.

Türklerde, Anadolu’da ise kadın numaralandırılmaz ve sıfatla adlandırılmaz, Türklerde ve Anadolu’da kadın bir şahsiyettir, bir kimliğe sahiptir. Türk kadını Hanım ağadır, hanım efendidir, ‘’Hatun’’dur. Türk kadını ''Derya''dır, ''Deniz''dir; ''Engin''lere açılır. Türk kadını ''Nergiz''dir, ''Çiğdem''dir, ''Çiçek''tir, ''Gül''dür, ''Gülseren''dir; ''Doğa''ya ''Serpil''ir. Türk kadını ''Sevim''dir, ''Sevigen''dir, ''Sevgi''dir; ''Sevda''dalarda ''Sevi''lir... Türk kadını ''Sevinç''tir, ''Sevin''dir, ''Neşe''dir, insanları, toplumu, hayatı ''Gül''dürür... Türk kadını ''Canan''dır, ''Candan''dır, çevresine, sevdiklerine ''Can'' verir...

Gelelim günümüze:

Yıllar önce üstat Çetin Altan’ın kaleme aldığı ‘’Kadın’’ isimli bir makalesi vardı… Daha önceki bir yazımda da bu makaleye yer vermiştim. Özet olarak şunları söylerdi üstat:

‘’Kadın, evrensel insanlığın can suyu, oksijeni, her kuşağın ödülü... Evrensel insanlığın gelişimi, kalitesi, düzeyi, çok sık tekrarlandığı gibi, bir ‘eğitim’ sorunu değil, bir ‘anneler’ sorunudur. Çocukların 3-7 yaş arasında mayalanan öz hamurunu, anneler biçimlendirir...

Evde ut, keman, piyano çalan, gazete okuyan bir annenin çocuğuyla; salt inek sağan, tarlada çalışan, pamuk toplayan bir annenin çocuğu; aynı ‘öğrenim’den geçseler bile, - genellikle - eşdeğer bir algılamanın ortaklığında buluşamazlar.

Çünkü ‘eğitim’ okullarda değil, evde anadilini öğrenirken 3-7 yaş arasında mayalanır. Okullar, evdeki mayalanmanın değişik fırınları gibidirler. O mayadan ekmek, francala, kurabiye, çörek, pasta vs. çıkarırlar... Salt okul yetmez, - genellikle - çocuklarda maya oluşturmaya...

Kadınsız toplumların sevgi açlığı çeken erkeklerindeki tatminsizlik, genellikle bir megalomanyaklığa ve ortak bir saydamlıkla özenin halkası olma yerine; başkalarını korkutmaya ve başkalarına önem vermeyen ‘sıra dışı biri olarak görünme’ tutkusuna dönüşür...

Evlerinin içinde mutlu olmayanlar, evlerinin dışında ‘bilek bükme’ oyalanmasıyla üstün görünme avuntusuna yönelirler...

Parlamentoda hemen hemen kadın yok gibi... ‘Erkek millet’ olmanın çarpıklığı ister istemez politika platformuna da yansıyor.

Kadının bu kadar namevcut olduğu bir âlemden, evrensel değerler de ne kadar yetişir ki?

‘Erkek millet’ olmakla övünmenin bedeli, aslında çok pahalıya mal oldu Türkiye'ye... Pek benimsediğimiz, ‘biz erkek milletiz’ böbürlenmesi, evrensel bir dengenin dışına düştüğümüzün de narası sanki... Erkekler zart zurtçu, kadınlar ‘bana ne başkalarından be’ci oldu...

Evrensel bir dengenin dışına düşüldüğünde, ruhsal bir vurgun yer insanlar... Gizli bir ezikliğin ve yaptığı işe karşı ‘adam sende’ciliğin tırpanları çalışmaya başlar toplumda...

Tankerlerin fren balataları yenilenmez, besin maddeleri sağlıklı üretilmez, yapılar kendiliğinden çökmeye başlar...’’

Böyle yazıyordu üstat yıllar önce…

Değişen nedir?

Yine kadınlar aşağılanır bu ülkede, yine şiddet uygulanır, yine eğitilmez, eğitimden uzak tutulur kız çocukları, yine kadınların gülmeleri, hamile kadınların sokakta dolaşmaları ayıplanır, yine ‘’sus kadın’’ diye kadınların konuşmaları istenmez, toplu taşımada güpegündüz şort giydi diye tekmelenir, failine bir ‘’aferin’’ denmediği kalır…

Yine dışlanır kadın çalışma hayatından, sosyal hayattan…

Kadınlardaki bu eğitimsizliğin, kadınları çalışma hayatından, sosyal hayattan bu dışlamanın, eğitimsiz kadınların yetiştirdiği bir neslin sonucu ne olur biliyor musunuz?

Kadınları eğitimsiz, kadınları çalışma ve sosyal hayattan dışlanmış ve insanlarını eğitimsiz kadınların yetiştirdiği bir toplumda:

Bir lokma ekmek peşinde koşan gencecik insanları denetimsizlikten, ihmalden maden ocaklarında diri diri gömülür….

Devletin her kademesine ve askeriyenin en zirvelerine yerleşir FETÖ’cüler, darbe yapma kalkarlar, memleketin günahsız 300’e yakın insanı çiğnenir tank paletleri altında…

Ucube yolları, bakımsız ve denetimsiz araçları ve çözemediği trafiği ile her gün onlarca insanını kurban verirler yollarda… 

Yine hesapsızlıktan, kitapsızlıktan bir mezhep uğruna gencecik askerlerini kırdırırlar Suriye’nin çöllerinde…

Kafalarındaki Ortaçağ düşünceleriyle küçücük kızları koca koca adamların, hem de tecavüzcülerinin koynuna vermeye kalkarlar utanmadan, arlanmadan…

Yine denetçilerin denetimsizliğinden, ilgililerin ilgisizliğinden 17 küçücük kız çocuğunu beton blokların altına gömerler diri diri… (1 Ağustos 2008, Konya Balcılar Beldesi'nde Süleyman Hilmi Tunahan cemaatine ait Boğaziçi Özel Öğrenci Yurdu’nda gaz sıkışması nedeniyle yaşanan patlama ve çöken bina..)

Yine cemaatten diye denetimsizlikten, yine ilgisizlikten, yine ihmalden 11 kız çocuğunu yakarlar diri diri…  (29 Kasım 2016, Adana Aladağ ilçesi)

İsterseniz başa dönün bir daha okuyun üstat Çetin Altan’ın yazısını…

Ve ben devam edeyim üstadın bıraktığı yerden:

Kadının bu kadar namevcut olduğu bir âlemde maden ocaklarınız çöker, binalarınız çöker, asansörleriniz düşer gencecik insanlarınızı oralarda diri diri kara toprağa gömersiniz… Yurtlarınız tutuşur yetersiz sigortalardan, elektrik kontağından, kalitesiz kablolardan, trafolardan, olmayan söndürme sistemlerinden ve çocuklarınızı oralarda diri diri yakarsınız… Kuralsız, toplu taşımasız trafiğinizde insanlarınızı katledersiniz… Bir mezhep uğruna Suriye’nin çöllerinde gencecik insanlarınızı harcarsınız…

Sonra da gözyaşları dökersiniz müstakbel annelerini toplumdan dışlayan, eğitmeyen, kadına hak ettiği hakkını vermeyen her toplum gibi…

Kadın hakları, kadınların erkeklerle eşit şekilde sahip olduğu sosyoekonomik, siyasi ve yasal hakların tamamına verilen bir isimdir. Ancak kadın hakları sadece kadınlara verilen bir ayrıcalık değildir. Kadın hakları; toplumun istikbalini, geleceğini kurtarmaktır, kadın hakları; çağdaş dünya ile rekabet edebilmektir, bu vahşi dünyada ayakta kalabilmektir, onurlu ve gururlu yaşamaktır. 

Halil Cibran haykırırcasına der dururdu zaten: ‘’Toplum hayatının gelişmesinde eğitimli bir kadın bin erkekten daha etkilidir’’ diye…

Kadınını eğitmeyen, kadınlarına hak ettikleri değeri, saygıyı, hakkı, hukuku, kısaca kadına hakkını vermeyen toplumlar ezilmeye, sömürülmeye, yozlaşmaya, ilkelleşmeye mahkûmdur…

Mustafa Kemal Atatürk işte tam da bu nedenle Cumhuriyetin İlanından dokuz ay önce Şubat 1923 'de şöyle der: "Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz İlgisizlikten İleri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı İşlemezse, o sosyal toplum felçlidir." 

Yaşayarak görüyoruz işte…

Ey Türk kadını! Mustafa Kemal Atatürk sana şöyle hitap ederdi: 

'’Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.''

Unutma!

Osman AYDOĞAN  8 Mart 2017

Kadın

Nasranilerce genel kabul gören bir anlayışa göre, Hz. İsa’nın hayatında üç kadın vardır: Annesi, Maria Magdalena ve Evangelistlere göre evlenip çocuk sahibi olduğu kadın. 

Bir benzetmeye gidilirse Halil Cibran’ın hayatında da üç kadın önemli rol oynamıştır: Ablası, nişanlısı ve Amerika’da iken sırtını dayadığı kadın. Her üçü de hayatın naif olmayan yanlarına karşı “hikmet” armağan etmişlerdir Cibran’a. Ablası, annesinin boşluğunu doldurmaya çalışmış; nişanlısı bir gelen bir giden aşkın yakıcı nefesini Cibran’ın tenine zerk etmiş; velinimeti ve “ruh ikizi” Mary Elizabeth Haskell (Meryem) ise maddi ve manevi olarak destekçisi olmuştur Cibran’ın.

Halil Cibran "Aşk Mektupları"nda Meryem'e bu nedenle şu ifadeleri yazar: "Eğer bugün benim herhangi bir önemim varsa, bunu kadına borçluyum. Kadın benim gözlerimi ve kalp kapılarımı açmıştır. Eğer anne, kız kardeş ve kadın dost olmasaydı, ben hala tatlı rüyalarda horlayan ve etrafındakilerin huzurunu kaçıran biri olurdum.’’

Halil Cibran’ın şu ifadesi de Cibran'ın kadına bakışını, kadına verdiği önemi ve kadının toplum hayatındaki yerine işaret eder: ‘’Eğitimli bir kadın, toplum hayatının gelişmesinde bin erkekten daha etkilidir.’’ 

Cibran’a göre içinde aşk olan evlilik kadını da erkeği de yüceltir, kanatlandırır. Birbirine âşık olan kadın ve erkek için şöyle der Cibran; “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, zira bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”

Bu konuda bir eserinde şöyle yazar Cibran:

Sonra Almitra tekrar konuştu: "Peki ya beraberlik?"

Ve o cevap verdi:

"Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız.
Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi dağıttığında da beraber olacaksınız.
Siz Tanrı'nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.
Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.
Ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin...
Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,
Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun.
Birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin...
Ekmeklerinizi paylaşın; ama birbirinizinkini yemeyin...
Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun; 
fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup,
yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...
Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
Çünkü yalnızca Hayat'ın eli, sizin kalplerinizi kavrıyabilir...
Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil,
Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez."

Halil Cibran’ı düşüncelerindeki benzerlikler nedeniyle Nietsche ile özdeşleştiren edebiyatçılar vardır. Buna neden Cibran Paris’te iken Nietzsche'nin eserleriyle tanışmış ve ondan çok etkilenmiş olmasıdır. Cibran bu etkilenmeyi "Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış" diyerek ifade eder. Ancak yaşam biçimi ve özellikleri nedeniyle Halil Cibran esas olarak Franz Kafka’ya benzer, Kafka ile özdeştir.

Halil Cibran ‘’Meryem’’e yukarıda bahsedilen mektupları yazarken Kafka da benzer mektupları ‘’Milena’’ya yazar. Kafka’nın Cibran’dan tek farkı Milena’yı görebilmiş olmasıdır. Milene’ya yazdığı mektupların birinde Kafka şu ifadeleri kullanır; ‘‘İçimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak. Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir.’’

Her ikisinin de bünyeleri zayıftır ve her ikisi de ciğerlerinden rahatsızdırlar. Kafka bu rahatsızlıkla ilgili olarak her ikisini de birden tanımlayan şu sözleri Milena’ya yazdığı bir mektubunda ifade eder; ‘‘Ruh ve yürek, yükü taşıyamaz olunca hiç değilse eşit bölünmesi için ağırlığın yarısını ciğer üstlenir.’’ ‘’Zayıf bir bedenin içinde güçlü bir ruhun bulunmasından daha zor bir şey yoktur.’’

Her ikisinin de yazdığı mektuplar diğer edebi metinlerden tamamen farklıdır. Bu mektuplarda yazarların kalbini, ruhunu ve iç dünyalarını tüm çıplaklığı ile görmek mümkündür. Yalnızlığa merhem, dostluğun, aşkın ve sevginin en saf hâlini yansıtan bu mektupların her satırı konuşma dilinin dışında içtenlikle ve tutkuyla yazılmıştır. 

Bu mektuplarda insan, sanki kendisi yazmış gibi, kendi kalbini, kendi ruhunu ve kendi iç dünyası bulur.
Halil Cibran’ın eserlerinde insan kendi yüreğinin ve aklının yansımalarını bulur…

Yine kadın denilince ‘’Eylül’’ yazarı Mehmet Rauf akla gelir… Mehmet Rauf annesini çocuk denecek yaşta kaybetmiştir. Bu nedenle o âşık olduğu kadınlarda anne şefkati ararken, bunun yanında kadında bilgi, kültür, incelik ve zarafet arar. 

Mehmet Rauf bu arayışını ''Siyah İnciler''de şu şekilde ifade eder:

''Bir ihtiyaç, derin, dayanılmaz, zalim bir ihtiyaç, ele geçmesi hayal olan bir kadın ihtiyacı ruhumu yakıyor; bir kadın, kalbimin bütün yaralarını saracak nazik ellerle, avutulmaz yaşlarını unutturacak sıcak bakışlarla, ruhumun bu hüzün boşluğunu dolduracak ince bir kalple bir kadın; bir kadın ki bütün harap olmuş gençliğime samimi gözyaşlarla ağlasın, dizinde hayatımın bütün elemlerini ağlayabileyim; bir kadın ki bu yalancı sözlerin, ağlayan emellerin, âh eden ümitlerin yaslarını şefkat ve bağlılığı ile avutsun. Bu vefasız, bu kalpsiz kadınlardan, hatta aşklarıyla, hatta vefalarıyla bile zehirli yaralar açan, gençliğimin bütün hararet ve sevgisini söndüren bu kadınlardan gelen acılarımı göğsünün üstünde ağlaya ağlaya unutayım... Böyle bir kadın ihtiyacı ile bütün gençliğim işte mahvoluyor: Ölüyorum. Bir kadın ki bir kardeş olsun, bir eş olsun; yok yok bir anne olsun, bir anne ki her şeyiyle bir kadın, fakat kalbiyle, vefasıyla bir anne...''

Burada Necip Fazıl'ın ''Sayıklama'' isimli şiirinde son dizesinde geçen;

''Ne olurdu bir kadın, elleri avucumda ,
Bahsetse yaşamanın tadından başucumda..''

ifadeleriye bir benzerlik vardır, ki Necip Fazıl Mehmet Rauf'tan sonra yazmıştır.

Ve tekrar ederdi Mehmet Rauf ''Siyah İnciler''inde: ''Böyle bir kadın ihtiyacı ile bütün gençliğim işte mahvoluyor: Ölüyorum.''  

Osman AYDOĞAN  9 Mart 2017

Kadına yönelik şiddet...

25 Kasım. ''Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü'' Tüm dünyada kutlanıyor. 1999’da, kadına yönelik şiddete karşı toplumda farkındalık yaratmak amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararıyla ilan edilmiş bir gün.

Tarihin, 25 Kasım olarak belirlenmesinin nedeni de 1960’ta Dominik Cumhuriyetleri’nde meydana gelen üç kız kardeşin tecavüz edilerek vahşice öldürüldüğü kara gün. Bu kara gün de tarihe, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü'' olarak geçiyor.

Toplumda şöyle bir varsayım vardır: Eğitimsiz, cahil ve kültürsüz erkekler kadına ''şiddet'' uygularlar.. Ancak şöyle de bir tespit vardır: Eğitimli, bilgili ve kültürlü erkekler de kadına ''ihmal'' uygularlar...

Kadına yönelik şiddete tabii ki karşıyız... Ancak burada gözardı edilen ve görmezden gelinen hassas bir konu var: Psikologlar ''ihmal''in ''şiddet''ten daha tahripkâr olduğu konusunda hemfikirler...

Kadına yönelik şiddetin en tahripkâr halidir ''ihmal''... Görmezden gelmek, beğenmemek, bir teşekkürü, bir güler yüzü, bir demet çiçeği çok görmek, nezaketi, iltifatı ve sevgi sözcüklerini esirgemek, kıskanmak, yardımdan uzak durmak vb. konular ihmalin en büyük göstergeleridir..

Kadına yönelik şiddete karşı mücadelede en başta eğitilmesi gerekenler eğitimli, bilgili ve kültürlü erkeklerdir...

Çünkü kadına yönelik şiddette en tehlikeli erkek tipi kadının bedenini değil ruhunu örseleyen erkeklerdir.

Osman AYDOĞAN  10 Mart 2017




İki Tavşan


Bugün öyle uzuuuuun bir yazı yazmayacağım… Şiirden, edebiyattan, felsefeden, tarihten de bahsetmeyeceğim…Dolaysıyla önce derin bir oh çekin..(!)

Ama yazımın konusuna da girmeden önce iki tane fıkra…

Bir vakitler Osmanlı zamanında Mütereddit Mehmet Efendi diye varlıklı bir paşazade varmış. Adı Mehmet de, namı mütereddit... Bu Mütereddit Mehmet Efendi kendine bir konak yaptırmak istemiş. Ünlü bir mimarı çağırmış. “Kaç paraysa vereceğim ama bana şöyle namı yürüyecek, görenlerin parmak ısıracağı bir konak yapacaksın” demiş. Mimar siparişi almış, kolları sıvamış. Para da bol ya, kısa zamanda konağı bitirmiş.

Mütereddit Mehmet Efendi gelmiş, konağı gezmiş. Haremlik selamlık, avlu, mutfak, cariyelerin odaları, hamam falan filan hepsine tek tek bakmış. Çok, ama pek çok beğenmiş. Mimar, “Nasıl buldunuz konağı efendi hazretleri” diye sorunca, Mehmet Efendi cevap vermiş: ‘’Valla mimarbaşı pek beğendim. Yani tek kelime ile aliyülâlâ. Her şey var, hiçbir şey unutulmamış. Lakin kafama takılan bir şey var. Şu üç katlı koskoca konakta tek bir tuvalet var. Ona mana veremedim. Niyedir?’’

Mimar sırıtmış: ‘’Efendim namınız malum, Mütereddit Mehmet Efendi... Zatıâliniz sıkıştığında, alt katta mı yapsam, üst kata mı çıksam, hareme mi dalsam, selamlıkta mı otursam derken altınıza şey edersiniz diye düşündüm efendim. İşte o yüzden tek bir hela ile iktifa ettim...’’

Gelelim ikinci fıkramıza:

Bir zamanlar Abbasiler devrinde bir gün Bağdat’ta haber salınmış, ilân edilmiş: Behlül Dânâ şehrin en büyük camisinde vaaz edecek. Halk bu hikmetli vaizi, derin âlimi dinlemek için camiyi lebalep doldurmuş. Cami Bağdat halkının yoğun ilgisinden dolmuş taşmış. Vaaz olacak, Behlül Dânâ sohbet edecek diye beklemişler. 

Fakat namaz yaklaştığı hâlde ne gelen var ne giden... Namaz vakti iyice yaklaşmışken bir de bakmışlar Behlül Dânâ omzunda bir su terazisi, bir tarafında bir kova su, öbür tarafında bir kova su, camiye girmiş. Safları yara yara hayretli bakışlar arasında geçmiş mihrap tarafına, başlamış vaazına: 

“Şu kova, dünyadır ey cemaat, şu kova da âhiret!” Bir tarafa biraz eğilmiş: “Şimdi ben dünyaya eğildim” demiş. Behlül o tarafa eğilince diğer tarafındaki kovadan su dökülmüş, bunun üzerine; “İşte âhiret nasibimizi zâyî ettik!” demiş. Bu sefer öbür tarafa eğilmiş, diğer kovadan su dökülmüş; “Bu sefer de âhirete eğildim, dünyayı ziyan ettik!” dedikten sonra, kovaları dengeye getirmiş ve eklemiş: '’İşte hayat imtihanı bu! Dünya ile âhireti böylece dengede tutabilirsen mesele yok. İkisini de ziyan etmezsin. Ama bir tarafa eğilirsen diğerini yitirirsin!’’ demiş. 

Şimdi ben bu iki fıkrayı neden mi anlattım?

Malum önümüzde referandum var… Adam Kürt kökenli vatandaşlarımızın oyuna gözlerini dikiyor, bu nedenle kıçı kırık Barzani’nin altına kırmızı halılar seriyor, dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan bir biçimde sanki bağımsız bir devletmişçesine göndere Kürdistan bayrağı çekiyor… Bu sefer evcil yavru kurt homurdanıyor, çantadaki milliyetçi oyları uçuyor…  Milliyetçi oyları gözüne kestiriyor, bu amaçla Suriye seferindeki orduya Mimbiç’e hedef gösteriyor… Bu sefer Kürt kökenli bir kısım vatandaşların oyları uçuyor… Kendi ülkesindeki her türlü ‘’Hayır’’ propagandasına her türlü engelleri koyuyor, ‘’Hayır’’ propagandasına salonlar, meydanlar yasaklanıyor, aynı yasağı kendisine Almanya koyunca faşizmden bahsediyor. Bu konudaki örnekler günümüzde uzayıııp gidiyor…

Her iki fıkranın konu ile kurulacak olan ilişkisini sizlere bırakıyorum…

Ben sadece evrensel bir kuralı hatırlatıyorum:

‘’Aynı anda iki tavşanı birden yakalamak isteyen ikisini de kaçırır…’’

Osman AYDOĞAN  7 Mart 2017



Dönemeç


Bir gündü, hava ılık 

Ve cadde kalabalık

Bir kadın sapıverdi önümden dönemece; 
Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince. 
Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim, 
Çarpıldım sendeledim.

Bir gündü mevsim bayat 
Ve esnemekte hayat..... 
Dönemeçten bir tabut çıktı ve üç beş adam; 
Yalnız bir ahenk sezdim, çerçevede bir endam. 
Ve tabutta, incecik, o kadın var, anladım; 
Bir köşede ağladım.....

Necip Fazıl Kısakürek, 1940

Bu şiir Necip Fazıl Kısakürek’in değeri pek bilinmeyen, ‘’Kaldırımlar’’ kadar da pek tanınmayan, ancak insanın kalbine bir hançer gibi saplanan hüzünlü şiirlerinden birisidir… Bu şiir, Necip Fazıl’ın ‘’Çile’’ kitabının ‘’Kadın’’ başlığında geçer.

Şiirde iki bölüm vardır. Birinci bölümde canlı bir hayat anlatılır; ''hava ılık ve cadde kalabalık''tır. Bu canlı hayatta bir yıldırım aşkı da anlatılır: ‘’Bir kadın sapıverdi önümden dönemece; yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince.  Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim, çarpıldım, sendeledim.’’ 

İkinci bölüm ise tam bir ‘’dönemeç’’ten sonraki manzara anlatılır. Bu bölümde mevsim bayattır. Yani zaman geçmiş, hayat akıp gitmiş ve sevilen kadının yokluğu üzerine bayatlamış hüzünlü bir mevsimin tasviri yapılmıştır: ‘’Bir gündü mevsim bayat ve esmekte hayat.’’ Ve ’’o'' ipince endam gidince bir köşede oturup ağlamıştır.

Ve her hayatın bir ‘’dönemeç’’i vardır. Ve bu dönemeçlerde bir köşede oturup ağlanmaması dileği ile…

Osman AYDOĞAN  7 Mart 2017




Sultan II. Abdülhamid ve Günümüzdeki Özentileri


19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk yıllarında Osmanlı Devleti’nin başında bulunmuş, bir nevi başkanlık sistemi uygulayarak devlet idaresini bizzat yürütmüş olan Sultan II. Abdülhamid söz konusu döneme damgasını vurmuştur. Hükümdarlık süresinin 33 yıl gibi uzun bir döneme yayılması da bu damgayı pekiştirir. Hükümdarlık yıllarının yakın bir dönem olması ve günümüzde varlığını devam ettiren birçok kurumun temellerinin Sultan II. Abdülhamid’in döneminde atılmış olması, o yıllarda yaşanan hadiselerin Türkiye’nin bugününe tesir etmesi bu dönemin bir hayli tartışılır olmasına sebep teşkil etmiştir.

Yakınçağ Osmanlı tarihi uzmanı olan ve özellikle Sultan Abdülhamid dönemine ilişkin araştırmalarıyla tanınan Prof. Vahdettin Engin, “II. Abdülhamid ve Dış Politika” (Yeditepe Yayınları, 2005) adlı eseri ile tartışmalı bir döneme açıklık getirir.  

Bir de Mim Kemal Öke’nin bilinmeyen bir kitabı var: ‘’Saraydaki Casus: Gizli Belgelerle Abdülhamid Devri ve İngiliz Ajanı Yahudi Vambery, (İrfan Yayıncılık, İstanbul 2009)

Tabii ki Abdülhamid hakkında yazılan çok kitap var ama ben bu iki kitaptan birer alıntı yapmak istiyorum. Fakat bu kitaplardaki alıntıyı vermeden önce de bir düşüncemi aktarmak istiyorum…

Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur.

Sağıyla, soluyla zihnimiz önyargılar, semboller, kült ve idoller tarafından işgal edilmiştir. Abdülhamid; ya “Kızıl Sultan”dır ya da “Ulu Hakan”dır. Abdülhamid; ya “korkak, vesveseli, zavallı’’dır, ‘’millete kan kusturmuş’’tur ya da “sade, müşfik, münzevi, dikkatli, hafızası güçlü, nazik ve kibar, cesur, sabırlı, hayvansever, tabiatsever ve  mizahsever.”dir… (Tırnak içinde olması Abdülhamid’i anlatan kitaplardan alıntı olduğu içindir.)

Yine Abdülhamid’i anlatan bir kitaptan yine bir alıntı: “Mevzilerde bir kurşun, siperlerde bir çığlık, secdede bir dua olan, cennetmekân ulu hakan Sultan II. Abdülhamid Han.” Bu satırlardaki bir “bilgi” değil, kendisinden hiç kurtulamadığımız bir “hamaset”tir. Bir nehir; membağı, uzunluğu, genişliği ve debisi ile bir akarsudur. Bu bir “bilgi”dir. Bu nehir  karşısında “duygulanmak” da İnsan olmamızın gereğidir. Biri bilim alanı, öbürü duygu ve değerler alanına giren bir kavramdır. Fakat toplum olarak bu kavramları bizler hep birbiri ile karıştırırız. ‘’Bilgi’’ye ihtiyacımız olduğu yerde ‘’duygu’’muzu kullanırız. Tıpkı Abdülhamid’de olduğu gibi, tıpkı Lozan ve Musul konularında olduğu gibi…

Türk dostu Amerikalı tarihçi Stanford Shaw, Abdülhamid dönemini “Tanzimat’ın zirvesi” olarak anlatır. Halbuki İslamcılara göre Tanzimat neredeyse bir “ihanet”tir! Abdülhamid 1876’da Mebusan Meclisi’ni açış nutkunda imparatorluğun nasıl geri kaldığını, güçsüz düştüğünü anlatarak sanki bir Tanzimatçı imiş gibi aynen şu vurguyu yapar: “Bugünkü Avrupa medeniyetinin en evvel ülkemize ithal edilmesi...” Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmak istediği neydi o zaman? Ama İslamcılar Atatürk’ü sevmezler, ancak Abdülhamid’i de göklere çıkarırlar.

Hukuk sahasında kadın­ erkek eşitliği yönündeki adımlar da Abdülhamid zamanında atılır. İngiliz - ­Rus yakınlaşması karşısında Almanya ile çok sıkı ilişkiler kurar, genç subayların Alman eğitimiyle yetiştirilmesini sağlar. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda modernleşme sürecini, siyasi, toplumsal ve kültürel değişiklikleri ele alan İlber Ortaylı'nın ‘’İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’’ (Timaş Yayınları, 2016) isimli kitabı bu dönemi en iyi anlatan eserdir. 

Ancak bunların yanında Osmanlı İmparatorluğu en büyük toprak kaybını da Abdülhamid zamanında yaşar.  Mısır, Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Kıbrıs Abdülhamid zamanında kaybedilir. 1878 Berlin Anlaşması’yla Batum, Kars, Ardahan, Oltu Ruslara, Kotur kazası İran’a bırakılır. 1881’de Tunus Fransızlara terk edilir. 1887’de Girit’in özerkliği kabul edilerek Osmanlı’dan ayrılmasının yolu açılır.

Girişte bahsettiğim Prof. Vahdettin Engin’in “II. Abdülhamid ve Dış Politika” adlı kitabında Padişahın Sadrazam'a yazdığı 13 "hususî irade"nin metinlerine yer verilir.  Bu metinleri incelediğimizde; Sultan II. Abdülhamid’in; - dış siyaseti açısından -  Rusya’yı yanı başımızda ürkütülmemesi gereken bir dev olarak gördüğü, Almanya ve Avusturya’yı dostane ilişkilerin geliştirilmesi gereken devletler olarak düşündüğü, İran’ı ise Osmanlı Devleti’nin rakibi olmakla birlikte İslam devleti olması hasebiyle diğer Batı devletlerine karşı gücün kırılmaması için iyi geçinilmesi gereken bir devlet olarak değerlendirdiği görülür. Bu değerlendirme Abdülhamid’i çok seven, yere göğe sığdıramayan özentileri İslamcılar tarafından ne yazık bugün dahi yapılamamaktadır.

Bu kitapta ilginç bir bölüm var… Hani Türkiye’de Osmanlı medreselerini savunan ve medreselerin kapatılmasına hayıflanan bir kısım zevat var ya… Sanki bu bölüm onlara cevap gibidir:

Kitapta Japon İmparatoru’nun, İslamiyet’in muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir din heyetinin ülkesine gönderilmesini Sultan Abdülhamid’ten talep ettiğini yazıyor.  Abdülhamid bu talep üzerine ne cevap vermiş? Onu da kitaptan okuyalım:

“Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife, yani Peygamberimizin vekili olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim. Şöhret yapmış ilmiye mensuplarını tanıyordum. İçlerinde şahsen hürmete şayan çok şahsiyet vardı. Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler. Fakat ilmi kudretleri olduğu kadar, cihanı telakki tarzları, bu kadar büyük ve İslamiyet’in mukadderatı üzerinde tesir yapacak mevzuu ele almaya, neticelendirmeye müsait değildi. Velhasıl Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimlerine ve onları yetiştirecek kaynaklara sahip değildik. Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu.”

Osmanlı’ya özenenlerin, Osmanlı’nın medreselerini özleyenlerin özendikleri Osmanlı’nın ve özledikleri medreselerin hali işte bu. İşin tuhaf tarafı ise bu medreseleri özleyen İslamcıların kendilerinin de Abdülhamid’in tarif ettiği din adamı vasıflarına bile sahip olamayışlarıdır.

Bahsettiğim ikinci kitap ise Mim Kemal Öke’nin kitabı idi:  ‘’Saraydaki Casus: Gizli Belgelerle Abdülhamid Devri ve İngiliz Ajanı Yahudi Vambery, (İrfan Yayıncılık, İstanbul 2009)

Arminius Vambery Macar asıllı bir Türkolog, seyyah, siyasi Siyonist ve bir İngiliz casusu idi. Vambery aynı zamanda da bir İslam araştırmacısı idi. (Der Islam im 19. Jahrhundert - 19. Yüzyılında İslam- Leipzig 1875)

Arminius Vambery, Turancılığı Pan-Cermenizm ve Pan-İslavizm'e karşı ilk ortaya atan kişidir. Bir yazısında "Bir Anglo - Sakson, bir İslav, bir Latin milleti mevcut olduğu gibi bir turan kavmiyeti ve medeniyeti vardır ve o cemiyetin bayraktarı Türklerdir... Türkler atisi birçok kavimden daha emindir." diye yazar.

Vambery 1906’da ‘’Panislamizm’’ adlı yapıtında Abdülhamid’in Panislamizmini korkuluğa benzetir. Nitekim İslam Halifesi’nin Panislamist bir politika gütmesi veya cihat çağrısı yapmasının Osmanlı düşmanı ülkelerin kâbusu olduğunu bilen Abdülhamid’e göre ''cihat'' bir göz korkutma aracı, tehdit olarak kalmalıydı.

Abdülhamid de saltanatı boyunca bu silahı hiç kullanmaz. Bu nedenle 93 Harbi olarak anılan 1877-78 savaşı sırasında Abdülhamid, Ruslara karşı cihat açmadığı için Ali Suavi tarafından eleştirilir.

Birinci Dünya Savaşı ilan edildiğinde Abdülhamid, Beylerbeyi Sarayı’nda sürgünken halefi Mehmet Reşat’ın cihat ilan ettiğini öğrenince çok şaşırır, bunu büyük bir hata olarak niteler ve kızına şöyle der: ‘’Cihadın kendisi değil, fakat ismi elimizde bir silahtı.’’ Nitekim olaylar Abdülhamid’i haklı çıkarmış cihat ilanı fiyasko ile sonuçlanmıştı.

Beni Abdülhamid hakkında bu uzun girizgâhı yapmama sebep ise üzerinde güleyim mi ağlayayım mı diye düşündüğüm bir televizyon dizisinde geçen bir sahne…

TRT’de yayınlanan ‘’Payitaht Abdülhamid’’ dizisinin ilk bölümünde geçen bir sahne var. Abdülhamid İngiliz elçisinin kendisini aldattığını fark edip suratının orta yerine bir Osmanlı tokatı konduruyor. Elçi yere seriliyor. Abdülhamid’i anlatan hiçbir kitapta böyle bir sahne yoktur. Kaldı ki Abdülhamid devlet işlerinde protokol kurallarını önemseyen bir padişahtır.

Eh.. Ne yapsınlar… Vatan toprağı Süleyman Şah türbesini koruyamayanlar, Ege adalarını Yunanlılara kaptıranlar, Irak ve Libya’nın parçalanmasında, Suriye'nin karıştırılmasında Haçlı ordusuyla işbirliği yapanlar, tüm komşularıyla kavgalı olanlar, AB'ye, Almanya'ya, İran'a, Irak'a posta koyanlar, Suriye'de fetih peşinde koşanlar, ABD ile Rusya ile bir türlü dikiş tutturamayanlar, sonuç olarak ''değerli bir yalnızlığın'' kör kuyusunda olanlar sanal da olsa bir paye peşinde koşuyorlar.

Görüldüğü gibi Tarihi “anlamaya” çalışarak ve ''anlayarak ders çıkarmak'' yerine sanal da olsa tarihi çarpıtarak egolarımızı tatmin ederek açıklarımızı kapatmaya çalışıyor ve önyargılarımızı savaştırıyoruz. Önyargılar yerine bizi araştırmalara yöneltecek meraklarla, kült ve idoller yerine analitik düşünceyle zihinlerimizi harekete geçirmiyoruz…

Abdülhamid’e öykünen bu arkadaşların görüldüğü gibi zerre kadar da olsa bir tarih bilgisi yok… Güya Abdülhamid’e öykünürler… Lakin Abdülhamid’in tırnağı bile olamazlar… Abdülhamid kendisine öykünenlerden çok daha tedbirli, akıllı ve ihtiyatlı, dış politikası da bunlarınkinden çok daha gerçekçiydi. Hiç olmazsa Abdülhamid, çöken bir imparatorluğu modernleştirmeye, çağdaşlaştırmaya çalışarak ömrünü uzatmaya çabalıyordu... Abdülhamid’e öykünen bu arkadaşlar ise modern ve çağdaş bir devleti gerisin geri Orta Çağa götürmeye çalışıyorlar... 

Girişte de vurguladığım gibi toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur.

Eğer bu eksikliklerimiz olmasaydı işte o zaman anlardık Osmanlı’yı da, Abdülhamid’i de, medreseleri de, Türkiye Cumhuriyeti’ni de, Lozan’ı da, Musul’u da… 

''Hayat ileriye doğru yaşanır ancak geriye doğru anlaşılır'' derler..

Bir nebze de olsa Tarih bilmiyorsanız hiçbir şey bilmiyorsunuz demektir. Geleceğiniz karanlık demektir.

Hele hele bir de bilmediğiniz tarihi çarpıtıyorsanız eğer....

Osman AYDOĞAN  6 Mart 2017



Git Bahâr

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahar bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

 Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

Hâlide Nusret Zorlutuna

(‘’Peymâne’’: Osmanlıca bir sözcük ‘’Kadeh’’ demek, ‘’Kâşane’’ ise ‘’süslü köşk’’, ‘’saray’’ demek.)

"Kadın yazarların annesi" (ümmül muharrirat) olarak anılan, romancı Emine Işınsu'nun annesi ve yazar Pınar Kür'ün teyzesi olan Hâlide Nusret Zorlutuna’nın ‘’Git Bahâr’’ (1919), ‘’Ağla Bahâr’’ (1921), ‘’Gel Bahâr’’ (1936) ve ‘’Bahâr Geldi’’ (1949)  isimli şiirleri bir birinin devamı niteliğinde olan şiirlerdir. Şair, Mondros mütarekesiyle başlayan makûs kaderi, tedrici olarak esaretten kazanımlara, kurtuluşa uzanan ulusal başarıları anlatmaktadır birbirinin devamı olan bu şiirleriyle; “Esaret’’ (Git Bahâr), ‘’Yas’’ (Ağla Bahâr), ‘’Çağrı’’ (Gel Bahâr) ve ‘’Muştu” (Bahâr Geldi) olarak.

Hâlide Nusret ipek kalpli bir şair olarak tanınıyor. Sevdiği gençle nişanlanıyor fakat ailelerin anlaşmazlıkları sonucu nişan yüzüğünü iade etmek zorunda kalıyor. Bu kadar narin ve nahif ruhlu olan Sanatkâr ve Şair Hâlide Nusret; yıkılışlar, devrilişler ve savaşların eşliğinde şahsiyetini inşa ediyor. 1926 yılında Süvari Yarbay (sonra da General) Aziz Vecihi Zorlutuna ile evleniyor… 

Yukarıda metnini verdiğim ‘’Git Bahâr’’ isimli şiirin yazılma nedeni, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesiyle memleketin içine düştüğü karanlık halin anlatılmasıdır. Bahârın saadet duygusunu yok eden, vatanın esaretidir. Şairin burada kasdettiği mevsim de ilkbahar değil, sonbahar mevsimidir.

Kapısı kilitli, mihrabı bomboş 
Mabettir orası, meyhane değil…

Şair bu dizeleriyle Türk yurdunu, kutsiyetiyle bir mabede benzetmiştir. Mabed ehli, uyanıktır, gaflet perdesini aralamıştır. Miskinlerin, sarhoşların pineklediği bir mekân, yani meyhane değildir.

‘’Kalbime girme, o kâşane değil!..’’ derken Şair yurdun işgaliyle kalbinin, kırık, karanlık ve harap olduğunu anlatıyor... O kalbinin kâşane olabilmesi için ülke üzerindeki kara esaret bulutunun kalkması gerektiğini dile getiriyor.

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahar bakışların yine pek sarhoş 

Şair sanki bu şiiriyle (Git Bahâr); ülkenin o karanlık günlerini ve o karanlık günlerden nasıl kurtulduğunu, bu yüce Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlamayan, tarihini bilmeyen, bilmeden ahkâm kesen, tarihini çarpıtan, Arap - Osmanlı hayranı, bu çağdaş Cumhuriyeti bir çiftliğe, bu köklü devleti bir aşirete, bu yüce Türk milletini bir ümmete dönüştürmek isteyenlere sesleniyor.

Şair bu seslenişte, ''Mâbettir orası, meyhane değil!'' derken; ''Cumhuriyettir orası, çiftlik değil!'', ''Devlettir orası, aşiret değil!'',  ''Meclistir orası, saray değil!'', ''Millettir orası, ümmet değil!'' diye cesurca haykır haykır haykırıyor...

Bunları dedikten sonra da kara kışın habercisi o sonbahâr'a isyan ediyor şair; ''Çekil bu gölgeli yolda gezinme!'' diyor şair... ''Bahâr bakışların yine pek sarhoş'' diyor şair... ''Yanılıp gönlüme misafir inme.'' diyor şair... ''Git bahar!'' ''Git!'' diyor şair, ''Git, diz çöken kızları ürkütme sakın!'' diyor şair.... ''Kalbime girme, o kâşane değil!..'' diyor şair... ''Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül!'' diyor şair...  ''Kalbime sokulma!" diyor şair...

İsterseniz şiiri bu gözle bir daha okuyun ve her bir sözcüğe günümüzdeki anlamlarını siz yükleyin:

Git Bahâr

Çekil bu gölgeli yolda gezinme, 
Bahâr bakışların yine pek sarhoş 
Yanılıp gönlüme misafir inme. 
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş.

Mâbettir orası, meyhane değil!

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... 
Ömrünün her günü bir başka düğün! 
Bülbüller koynunda açtı çiçekler ,
Güller dökülürler göğsüne bütün.

 Gerçekten güzelsin, efsane değil. 

Altınlı başında papatya niçin? 
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için 
Diz çöken kızları ürkütme sakın!

Kalbime girme, o kâşane değil!.. 

Git bahar, git bahar… Uzaklarda gül 
Denize renginden bırak hediye;
Ufuklarda gezin, semaya süzül, 
Kalbime sokulma "Peymâne!" diye,

Gördüklerin kandil… Peymâne değil!

Hâlide Nusret Zorlutuna

Osman AYDOĞAN  4 Mart 2017

''Git Bahâr'' şiirinin orijinal Osmanlıca yazılmış hali:



Beni en güzel günümde sebepsiz bir keder alır


Sabahattin Ali'nin şiiri, Ali Kocatepe bestesi ve Nükhet Duru'nun unutulmaz yorumuydu: Melankoli. Nükhet Duru’dan başka kimse ruhumuza üflercesine böyle söyleyemezdi zaten bu şarkıyı.

Sabahattin Ali 1932'de Konya Hapishanesi’nde yazar bu şiiri ve deli gibi âşık olduğu Ayşe Sıtkı isimli kadına ithaf eder.

‘’Beni en güzel günümde,
Sebepsiz bir keder alır,
Bütün ömrümün beynimde, 
Acı bir tortusu kalır.

Anlayamam kederimi,
Bir ateş yakar tenimi,
İçim dar bulur yerini,
Gönlüm dağlarda dolanır.’’

Bu şiiri severek okur, Nükhet Duru'yu da severek dinlerdiniz değil mi?

Şiirin son dizesinde ''İçim dar bulur yerini, gönlüm dağlarda dolanır’’ derken gerçekten benim içim dar bulur yerini, sığmaz içim içine, çözümü dağlarda bulur gönlüm, gönlüm dağlarda dolanır.

Gönlüm dağlarda dolanırken o dağların bana yadigarı Şehriyar’ı hatırladım. Ve O’nun bana nadiren kızdığı o bir anı anımsadım. Kapkara bir hançerin simsiyah uçları gibi o keskin keskin, o çakmak çakmak gözleri ile bana hiddetle söylendiği o anı anımsadım. O an Celâlâbâd’da, zemheri aylarının o dondurucu soğuğunda, o yüksek rakımda, uzaklarda Hindukuş dağları bir gelin elbisesi gibi o kar örtüsüyle bembeyaz giyinmişken Şehriyar'ın bana hiddetle, kızgın kızgın, parmağını göstere göstere ve ilk defa adeta beni azarladığı o anı anımsadım: ‘’Anlamadın mı hâlâ’’ demişti bana, ‘’boşa mı gitti emeklerim’’ demişti bana, ‘’yıllardır anlatıyorum sana’’ demişti bana… ‘’Ne bu yüzünün hali’’ demişti bana. ‘’Sanki’’ demişti ‘’sanki yüzünde hüzün neşidelerinin gizli çığlıkları var’’ demişti bana… Sonra sesini daha da artırarak ve tana tane parmağını gözüme sokarcasına verip veriştirmişti bana...

Verecek çok cevabım vardı ama susmuştum ben, başımı öne eğerek, gözlerimi yere dikerek susmuştum ben. Söyleyememiştim Şehriyar’a, Asaf Hâled gibi kendi Nirvana’mda saadet zirvesine erebildiğim anda dâhi hiç içimin rahat olmadığını hiç… Burada dağların zirvesinde dağlarla bir olup bütünleştiğimde, Kuantum düşüncesinin ana fikri olan ‘‘gözlemleyenle gözlemlenenin birliğine’’ eriştiğimde bile içimde tarifi bir mümkünsüz sessiz sedasız bir hüzün olduğunu… Yine Asaf Hâled’in ‘’Nûrisiyah’’ isimli şiirinde olduğu gibi ‘’sebepsiz hüznün hocam’’ olduğunu söyleyememiştim Şehriyar’a...

O günler çoook, çok gerilerde kaldı...

Kaldı ama bizler zaten hep sebepsiz hüzünlenenler ülkesiydik… Ve sebepsiz hüzün de hocamızdı bizim... Ve bizlere de hüzün hep mutluluk verirdi… Ve hüzün hiç peşimizi bırakmazdı bizim... Hüzün bir kedinin kuyruğu gibi hep bizimle beraber gelirdi biz nereye gidersek gidelim...

Daha önceleri bu sayfada yazmıştım Khaled Hosseini’nin "Uçurtma Avcısı" isimli romanını. Derdi ki Khaled Hosseini bu kitabında "Gerçekle yaralanmak, bir yalanla oyalanmaktan daha iyidir." Bir gerçekle yaralandığımızdan mıdır yoksa bir yalanla oyalandığımızdan mıdır bu sebepsiz hüzünlerimiz, nedensiz kederlerimiz?

Daha önce bu sayfalarda yine bahsetmiştim; erotik edebiyatın pirlerinden Anais Nin'in bir yazısını. Bu yazısında Anais Nin şöyle yazardı: "Aşk asla eceliyle ölmez. Kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölür. Körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölür. Hastalanarak ve yaralanarak ölür; yorularak, solarak, matlaşarak ölür." Anais Nin’in söylediği gibi bu kültürde, bu coğrafyada, bu topraklarda bir türlü aşkı beslemeyi bilmeyişimiz nedeniyle miydi bu sebepsiz kederlerimiz, nedensiz hüzünlerimiz?

İşte bu sebep miydi ki Âşık Mahzuni Şerif'e, insana hüzün şırınga eden o ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünde: ''Ötmek istiyorum viran bağlarda / ayağıma cennet kiralansa da" dizelerini söyleten! İnsanın cenneti bırakıp da gidecek ne gibi bir gerekçesi olabilir ki?  Viran bağlarda baykuşlar öter. Hem de cenneti bırakarak duyulma imkânının olmadığı viran bağlarda bir baykuş gibi ötmeyi istemek bir nasıl duygudur ki? Böylesine, bir nasıl mecburiyettir ki gitmek isteği? Muhtemeldir ki Mahzuni; kaynağı beslenmediği için ölen aşktan dolayı gitmek istemiştir. Muhtemeldir ki Mahzuni; körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölen aşktan dolayı gitmek istemiştir. Muhtemeldir ki Mahzuni; hastalanarak, yaralanarak, yorularak, solarak, matlaşarak ölen aşktan dolayı gitmek istemiştir... 

Haldun Taner’in ‘’Yalıda Sabah’’ isimli kitabında geçerdi (s. 81): “Sebepsiz mutluluktur asıl mutluluk” diye. Zaten söylerdi bana hep Şehriyar: ‘’Siz nedensiz mutluluğun olamayacağını düşünürsünüz. Bana göre mutlu olmak için herhangi bir şeye bağımlı olmak çaresizliğin son kertesidir.’’ Haldun Taner’in, Şehriyar’ın söylediği gibi mutlu olmak için hep bir sebep, hep bir neden aramamızdan mıydı bu sebepsiz hüzünlerimiz, nedensiz kederlerimiz?

18. yüzyılda Afrika’dan gemilerle tıkış tıkış Karayip plantasyonlarına getirilen kölelerin ölümcül duygusuymuş melankoli. Tarihçiler, kölelerin çevreye uyumsuzluk, hastalık ve açlık yüzünden öldüğü kadar, melankoli sebebiyle de de öldüklerini yazarlar. Yoksa bizlerin de göz göre göre koyun gibi bir mezbahaneye sürüklenişimizden midir bu sebepsiz hüzünlerimiz, nedensiz kederlerimiz?

Sanırım bütün bu anlatılanlar bu sebepsiz kederlerimizin, bu nedensiz hüzünlerimizin asıl sebebiydi…

Shakespeare melankolinin insanı nasıl da düşünmeyle birleşerek pasifleştirdiğini anlatırdı eserlerinde...

Yoksa yoksa Shakespeare’in söylediği gibi bu sebepsiz hüzünlerimizin, bu nedensiz kederlerimizin, bu melankolimizin düşünmeyle birleşmesi miydi bu pasifliğimiz, bu yılgınlığımız, bu sessizliğimiz? Bir koyun sürüsü gibi bir mezbahaneye uslu uslu gidişimiz?

İşte, işte hep bütün bunlardan dolayıdır ki Sabahattin Ali'nin şiiri, Ali Kocatepe'nin bestesi ve Nükhet Duru'nun unutulmaz yorumu beynimizde takılmış bir plak gibi, gece gündüz, gün yirmidört saat bir bitmemecesine döneeeer durur: "Beni en güzel günümde, sebepsiz bir keder alır.''

https://www.youtube.com/watch?v=LeK7Y1N448M

Beni en güzel günümde 
Sebepsiz bir keder alır. 
Bütün ömrümün beynimde 
Acı bir tortusu kalır. 

Anlıyamam kederimi, 
Bir ateş yakar derimi, 
İçim dar bulur yerimi, 
Gönlüm dağlarda bunalır. 

Ne kış, ne yazı isterim, 
Ne bir dost yüzü isterim, 
Hafif bir sızı isterim, 
Ağrılar, sancılar gelir. 

Yanıma düşer kollarım, 
Görünmez olur yollarım, 
En sevgili emellerim 
Önüme ölü serilir... 

Ne bir dost, ne bir sevgili, 
Dünyadan uzak bir deli... 
Beni sarar melankoli: 
Kafamın içersi ölür.

Sebahattin Ali, 1932 Kânunievvel (Aralık), Konya

Osman AYDOĞAN  3 Mart 2017


Hükm-ü Karakuşî


Selahaddin-i Eyyûbi devrinde önemli görevler ifa eden ve vezir ve aynı zamanda kadılık da yapan Bahaüddin Karakuşî isimli bir devlet adamı varmış.

Bir rivayete göre de Karakuşî, asıl adı Ebu Said Bahaüddin bin Abdullah Esedî (Kısaca Said Bahaattin) olan bir kimsedir. Kadı Karakuş’un ölüm tarihi 1200’dir... Selahattin Eyyubî’nin veya onun kardeşi Sirkûh’un kölesi iken, her ne meziyeti var ise, yükselmiş ve önemli mevkilere gelmiştir. Karakuşî’nin önemli hizmetleri, başarılı işleri de olmuş. Selahaddin-i Eyyûbi kendisinin yokluğunda Kadı Karakuşî’yi Kahire’ye vekil olarak bırakırmış. Akka’da valilik yapmış, orada Haçlılara esir düşünce Selahaddin-i Eyyûbi onu, on bin altın fidye ödeyerek kurtarmış. Kahire’ye kale, yol, köprü, han, çeşme gibi eserler bırakmış. Fakat iyi bir eğitimi olmadığı, devlet yönetiminde tecrübesiz ve garip bir yaratılışa sahip olduğu için zaman zaman keyfi, sert, tuhaf ve yanlış hükümler verirmiş.

Aynı zamanda Bahaüddin Karakuşî yolsuzlukları ile de ünlüymüş...  Karakuşî kadı olarak sadece yanlış değil hep abuk sabuk kararlar da verirmiş ve bundan dolayı da Karakuşî’nin verdiği kararlara da ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denirmiş.

‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denilen bu safça ve abuk sabuk verilen hükümler aslında Selahattin Eyyubi’nin veziri Bahaüddin Karakuşî’yi yıpratmak için rakibi Esad bin Memmati tarafından yazılmış "Kitab el Faşuş fi Ahkami Karakuş" isimli uydurma mahkeme kararlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla gerçekle bir ilgisi yoktur bu hikâyelerin ve bu hükümlerin...

Günümüzde de – gerçi genç hukukçular pek bilmez ama - mahkemelerin verdiği abuk sabuk ve safça kararlara ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ derler.

Burada yer alan fıkraların bir kısmı Necdet Rüştü Efe’nin ‘’Türk Nüktecileri’’ isimli kitabından alınmıştır. (Nebioğlu Yayınevi, Kadı Karakuş) Bu kitabında Necdet Rüştü Efe ‘’Hükm-ü Karakuşî’’yi şöyle anlatır: ‘’Bunlar kanun, örf gelenek ve hatta tabiat dışında karar altına alınmaya çalışılmış öyle hükümlerdir ki; bu mantıksızlık karşısında, mahkûmun müdafaa cehtini (gayretini, çabasını) daima hayrete çevirmiştir. Yüzyıllar boyunca, bazı keyfi manasızlıklara nazire olarak gösterilen bu tuhaf hükümler; Anadolu’da doğup, yaşlılığında Mısır’da Selahadin-i Eyyûbi maiyetinde emirlik ve kadılık yapmış olan Karakuşî’ye aittir. Yedi yüz elli önce yaşamış olan bu zat halis Türk’tür.’’

Şimdi gelelim Karakuşî’nin verdiği o tuhaf hükümlere:

 ***

Bir gün 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş… Demirel de soruyu yönelten kişiye: "Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş. Demirel de Hükm-ü Karakuşî’nin şu hikâyesini anlatmış.

Bir gün Karakuşî kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var.... Karakuşî kadı, fırıncıya:
- '’Ben bunu aldım'’ demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
- '’Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp:
- ‘‘Uçtu’' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı o uzun küreği ile, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor... Fırıncı bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşî kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi,
- '’Bu adam ördeğimi hiç etti'’ diye şikâyet etmiş.
Karakuşî kadı, fırıncıya sormuş:
- '’Ne yaptın bu adamın ördeğini?'’
Fırıncı
- '’Uçtu’' demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:
- ‘’Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil'’ diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikâyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- '’Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Müslimin tek gözü çıkarıla...’’
Davacı:
- '’Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?’' diye sorunca Karakuşî kadı;
- '’Şimdi' demiş, ‘’fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.’’ Tabii gayrimüslim şikâyetinden hemen vazgeçmiş. Fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşî kadı:
- ‘’Tamam'’ demiş, ‘'karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak’'. Böyle olunca adam da şikâyetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş.

Kadı dönmüş Yahudi’ye:
- ‘’Senin şikâyetin nedir bre?'’ Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış…
- '’Ne diyeyim kadı efendi’' demiş, '’hiç adaletinizden sorgu sual olur mu? Adaletinle bin yaşa sen, e mi !’’?

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek, ‘’Kıssadan hisse: Ananı ‘öpen’ kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Agnadın mı?"

***

Hırsız bir evi gözüne kestirmiş, etrafı kolaçan etmiş. En iyisi balkondan girmek demiş. Gece bastırınca bahçeye dalmış, balkona tırmanmaya başlamış... Bir adım, bir adım daha, tam çıkmak üzere, balkonun korkuluğu kırılıp kopmuş. Hırsız düşüp ayağını kırmış...

Sabah olunca, hırsız doğru kötü ve abuk, sabuk hükümleriyle (Hükm-ü Karakuşî) meşhur "Karakuş Kadı"ya gitmiş, halini göstermiş: "Kadı efendi, ben soymak için eve girecektim, fakat balkon korkuluğu çürük çıktı, koptu. Ben de düşüp ayağımı kırdım!" demiş.

Kadı da pek anlamamış: "Eeee ne istiyorsun, şimdi seni hırsızlığa teşebbüsten içeri atayım mı?" diye sormuş. Adam da, "hayır kadı efendi, bir dinleyin.” Bunun üzerine Karakuşî Kadı, "anlat bakalım!" demiş.

Hırsız başlamış anlatmaya; "Ev sahibinden davacıyım, eğer balkonun korkuluğunu sağlam yaptırsaydı, ben de düşüp ayağımı kırmazdım... Tamam hırsızlık suç ama, cezası balkondan düşüp ayak kırmak değil!"

Karakuşî Kadı keyiflenmiş, tam ona göre bir dava, çağırmış ev sahibini: "Be adam, niçin evinin balkonunu sağlam yaptırmıyorsun? Korkuluk sağlam olsaydı bu adam düşüp ayağını kırmazdı!"

Ev sahibi şaşırmış: "Aman efendim, balkonun korkuluğunu Marangoz Ahmet usta yaptı. Çürük yaptıysa benim günahım ne?"

Kadı efendi, hemen Marangoz Ahmet Ustayı çağırın demiş, Marangoz gelmiş. Sorgu suale çekilmiş ve başlamış anlatmaya; "Efendim ben balkonun korkuluğunu çakarken yoldan yeşil başörtülü bir hanım geçiyordu. Başörtüsü o kadar güzel yeşile boyanmıştı ki, herhalde gözüm ona daldı. Çiviyi boşa çakmış olacağım!" demiş.

Kadı emretmiş: "Hemen o yeşil başörtülü kadını bulup getirin!" demiş. Kadıncağız gelmiş, tir tir titriyor: "Kadı efendi, benim günahım ne? Ben başörtüsünü, boyasın diye boyacıya verdim, o boyadı!"

Sıra boyacıya gelmiş; kadı sorguya çekmiş: "Ulan, başörtülerini böyle göz alıcı renge boyuyorsun, marangozun gözü başörtüsüne takılıyor, çiviyi boşa çakıyor. Balkona tırmanmaya çalışan hırsız düşüp ayağını kırıyor!" Boyacı verecek cevap bulamayınca, kadı da hükmünü vermiş: "Götürün bu herifi asın!"

Biraz sonra cellat gelmiş: "Kadı efendi, bu boyacıyı boyu sehpaya uzun geldiği için asamıyorum!"

Kadı elini sarığına dayamış, çözüm bulmuş: "Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!"

***

Bir terzi ve bir avcı arkadaş olur, beraber ava gitmeye karar verirler. Av sırasında avcı attığı bir ok ile terzinin bir gözünü kör eder. Terzi dayanamaz gider avcıyı dava eder. Kadının karşısına çıkarlar. Kadı Karakuşî'dir. Karakuşî terziye sorar: ‘’Anlat bakalım, ne istiyorsun’’. Terzi cevaben ‘’efendim bu avcı benim gözümü çıkardı. Mesleğim terziliktir. Tek gözümle bu işimi icra edemiyorum. Avcı cezalandırılsın ve bedel ödesin’’. Karakuşî; ‘’Avcının gözünü çıkartın’’ diye emir buyurur. Bu defa avcı itiraz eder; ‘’Efendim ben avcılıkla geçiniyorum, tek gözle avlanamam’’  der.  

Karakuşî biraz sakalını okşar ve kararını verir: ‘’Kapıdaki bekçilerden birini getirip bir gözünü çıkarın, o tek gözle de idare edebilir.’’ (!)

***

Dayak yiyen bir genç Karakuşî'nin yanında alır nefesi ve kendisini dövenden şikâyetçi olur. Karakuşî, suçluyu getirmeleri için beş muhafız yollar. Bunu duyan suçlu hemen Karakuşî'ye gider. Mahkemede davacı gençle karşılaşınca onun bir şey söylemesine fırsat vermeden dayak attığı genci göstererek ‘’işte beni döven budur’’ der. Bunun üzerine Karakuşî dayak yediği için davacı olan gence dayak atılmasını emreder. Genç yediği dayaktan neredeyse ölecek duruma gelir.

Genç, ‘’dayak yiyen bendim’’ diye feryat edince; Karakuşî gence ‘‘o senden önce davrandı’’ diye cevap verir. (!)

***

Karakuşî her senenin Hicrî Takvime göre Muharrem ayında fakirlere sadaka verirmiş. Yine bir Mu­harrem ayında bütün sadakayı dağıttıktan sonra, yaşlı bir kadın, kapısını çalmış ve: “Kocam öldü, fakat kefen alacak param yok!” de­miş.

Karakuşî şöyle cevap vermiş: “Bu sene sadakayı dağıttım. Sen git, seneye bu va­kitlerde gel. Ben kocanın kefenini alacağım söz.” (!)

***

Bir gün, uzun sakallı iki kişi, yanlarına saçsız sa­kalsız bir adamı alarak, Karakuşî’nin huzuruna gelmişler ve: “Bu köse bizim saçımızı sakalımızı yoldu!” diye şikâyette bulunmuşlar.

Karakuşî bakmış, suçlunun ne sakalı var, ne de sa­çı. Hemen hükmünü vermiş: “Bu kösenin saçı sakalı çıkana kadar, sizi hapsedeceğim. Çıktığında, siz de onun saçını sakalını yolacaksınız!” Tabi, o ikisi hemen davalarından vazgeçmişler.

***

Yine mübalağalı bir rivayete göre, Karakuşî’nin çok güzel bir şahini varmış, kafesinden kaçmış. Kara­kuşî emretmiş ve şahin kaçmasın diye şehrin bütün kapılarını kapatmışlar. (!)

***
Karakuşî bir gün hapishaneleri teftiş eder. Herkese suçunu sorar. Sekiz kişi hariç diğerleri masum olduklarını söylerler. Diğer sekiz kişiyse, suçlarını itiraf ederek: ‘’Biz suçluyuz! Cezamızı elbette çekeceğiz!’’ demişler.

Bunun üzerine Karakuşî zindancı başına şu emri vermiş: ‘’Şu sekiz suçluyu derhal sokağa atın ki burada kalan bunca masumun ahlâkını da bozmasınlar!’’

***
Bu hikâyeler başta da yazdığım gibi aslında Selahattin Eyyubi’nin veziri Bahaüddin Karakuşî’yi yıpratmak için rakibi Esad bin Memmati tarafından yazılmış "Kitab el Faşuş fi Ahkami Karakuş" isimli uydurma mahkeme kararlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla gerçekle bir ilgisi yoktur bu hikâyelerin ve bu kadı kararlarının...

Fakat bu uydurma mahkeme kararlarından yaklaşık bin yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin verdiği Balyoz, Ergenekon vb. davalarındaki kararlar ile günümüzde FETÖ nedeniyle ağalara bulaşmadan marabalara yönelik yapılan ve FETÖ ile ilgisi olmayan tutuklamalar, yargılamalar ise gerçektir ve tam bir ‘’Hükm-ü Karakuşî’’dir. Devir artık bu devirdir... Kim bilir bin yıl sonra bu kararlar nasıl anılacaktır?

Bize düşen ise Mevlâna’ya sarılmaktır. Mevlâna derdi zaten: ‘’Üzülme! Dert etme Can! Aydınlık geceye hiçbir zaman yenik düşmedi Can!’’

Osman AYDOĞAN  2 Mart 2017


İnce Memed o günden beridir öksüz kaldı


Ankara Radyosunda Yaşar Kemal'in ''İnce Memed''ini haftada bir -ne isim altında hatırlamıyorum- tefrika halinde Türkçesi çok düzgün bir spiker tarafından okunuyordu. Spiker İnce Memed'i okumaya ''Burası uzun dalga 1648 m Ankara radyosu'' anonsuyla başlardı...

Sanırım altmışlı yılların ilk yarısıydı... Her evde radyo yoktu. Bizim radyo da lambalı idi, elektrikle çalışır, çalışması için de bir süre lambanın yanması beklenirdi. Ancak kasabamızda da gündüzleri elektrik de yoktu. Bir jeneratör hava kararınca çalışır, gece saat 23.00'da kapanırdı. O zaman TRT yoktu, bize ulaşan sadece Ankara Radyosu vardı. (Ankara Radyosu, diğer radyolarla birlikte, 1 Mayıs 1965'de Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'na (TRT) devredilmişti) (Geçtiğimiz yıllarda da TRT uzun dalga yayınlarına anlamsız bir biçimde son verdi.)

Ankara Radyosu İnce Memed'i gündüz öğleden sonra (14-16.00 gibi) okuyordu. Ablamların radyosu pilli ve transistörlü idi. Rahmetli babam ablamlardan radyoyu getirttirir, eniştem, ablam dâhil, sokakta tüm mahalleli toplanır radyodan İnce Memed'i dinlerdik... Anlatım hiç bitmesin isterdik. Bir hafta sonrasını merakla, heyecanla zor beklerdik... İnce Memed'de o kadar güzel tasvirler vardı ki, ben çocuk halimle dinlerken aynı zamanda da radyodan İnce Memed'i dinleyen tüm bir mahalleliyi izlerdim. İstisnasız her kes huşu içinde gözlerini kapamış anlatılanları kendi hayalinde canlandırıyordu. (Şimdi ise TV sayesinde hayal, tasavvur, imgeleme kalmadı, bence insan olmanın en büyük zenginliği olan hayal kurma yeteneğini, tasavvur etme özelliğini, imgeleme yetisini kaybettik.)

Yaşar Kemal’den bazı alıntılar:

“Benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İnsanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılamasın. Kimse kimseyi asimile etmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar, yoksullar birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar” (Norveç’te 2007 de yaptığı konuşmasından. -Bu satırlar aynı zamanda okurlarına vasiyetidir.-)

“Türkçe sapa bir dildir, talihsizliği oradan geliyor. Talihi de güzel bir dil olduğundan geliyor. Hepimizin talihi de Türk dilinin zengin bir dil olmasından geliyor.” (Gazeteciler Cemiyetinde 2005 yılında yaptığı konuşmasından.)

“Atatürk büyük bir adamdı. Türkiye’yi bugünkü durumuna getiren adamdı. Onun kurduğu Türkiye çok kötü yönetilmesine rağmen hala yıkılmadı, Türkiye’nin Mustafa Kemal olmasaydı, ne olacağı belli değildi. Hala Atatürk’ün gücü duruyor bu toplum üzerinde ve o bize güç veriyor. Yoksa Türkiye batmıştı” (23 Nisan 2009’da küçük bir öğrenciyle yaptığı konuşmasından.)

''Küreselleşme ‘tek tip insan’ yetiştiriyor bugün. Oysa dünya onbinlerce çiçekli bir kültür bahçesidir; her çiçeğin ayrı bir rengi ve kokusu vardır. Bir çiçeğin koparılması bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır. Tek dile, tek renge kalmış bir dünya hapı yutmuştur”.

Yakın zamanda Zülfü Livaneli’nin “Gözüyle Kartal Avlayan Yazar - Yaşar Kemal” adlı bir kitabı yayınlandı. (Doğan Kitap, 2016) Bu kitapta Zülfü Livaneli kırk dört yıllık dostluğun penceresinden Yaşar Kemal’i anlatıyor. Kitaptan bir bölüm:

Yıllar önce sosyal demokrat bir politikacı, Yaşar Kemal’e milletvekilliği önermiş. “Gelin” demiş, “sizi önce milletvekili, sonra da kültür bakanı yapalım!” Yaşar Kemal, “İyi ama bu halk beni seçmez, oy vermez!” diye cevaplamış politikacıyı. İyice şaşıran adam “Neden?” diye sormuş. Yaşar Kemal de “Ben bu halka hiçbir kötülük yapmadım ki beni, seçsinler” demiş. “Onları ne sömürdüm ne hakaret ettim ne ekmekleriyle oynadım ne geleceklerini kararttım. Bana niye oy versinler ki?”

Bu ifade de bana bir başka kitabı anımsattı.

İsviçre doğumlu İngiliz Filozof Alain De Botton’un güzel bir kitabı var: ‘’Statü Endişesi’’ (Sel Yayınları, 2015) Bu kitapta geçen bir söz: ‘’Gelişmemiş kültürlerde, oturmamış kişiliklerde insanlar, kendilerini hor gören, hakir gören kişilerin dikkatini çekmek için daha çok çaba harcarlar.’’

Neden bu haldeyiz? Anlıyorsunuz değil mi?

Ve son olarak Yaşar Kemal’den bir hikâye:

Zamanın behrinde doğuda at ticareti yapılmaktadır ve insanlar kaliteli at almak için bu yöreye gelmektedirler. Vatandaşın biri uzun bir aradan sonra yöreye gelir ve at almak istediğini belirtir. Eski ticaretlerinden aklında kalan "dürüst" alışveriş imajı aynen sürmektedir. Gençten adamlar olmayacak atlara olmayacak rakamlar talep ederler. Ne atlarda ne de alışverişin doğasında kalitenin esamisi okunmaktadır. Yorgundur, köyün meydanına gelir kahvede bir dedenin yanına oturur ve durumu anlatır... "Eskiden böyle değildi" der ve dede "o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler" der.

‘’O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler.’’

Bu söz Yaşar Kemal’in ‘’Yusufçuk Yusuf’’ adlı romanının giriş cümlesidir. (‘’Yusufçuk Yusuf’’, Yaşar Kemal'in ‘’Akaçasazın Ağaları’’ üçlemesinin ikinci cilt romanıdır.) Ayrıca romanın son cümlesi de şu şekilde biter; "O güzel atlar o güzel insanları aldılar çektiler gittiler."

Bu söz Necip Fazıl’ın 1973 tarihli ‘’Boş ufuklar’’ şiirinde de yer alır;
‘’Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti / İyi insanlar iyi atlara binip gitti.’’

Ayrıca Yaşar Kemal’in bu sözünün şu şekilde söylenişi de vardır: ‘’O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın ...... kaldık.’’

Afrikalılar köylerinde yaşlı bir bilge öldüğünde ''kütüphanemiz yandı'' derlermiş. Türk edebiyatının da bir bilgesini iki yıl önce bugün (28 Şubat 2015) kaybettik. Mili kütüphanemiz yandı… Hayal gücümüz, tasavvur etme yeteneğimiz, imgeleme yetimiz söndü...

Mevlâna bir sözünde şöyle derdi; ‘’Cehaletle silah aynı kişide buluşursa yeni firavunlar doğar...”  Cehaletin ve silahın aynı kişide buluştuğu günümüz dünyasında O’nun söylediği gibi ’’O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın ..... kaldık.’’

‘’İnce Memed’’ ve Türkçe'mizdeki bütün güzel sözcükler ve insanın üretebildiği bütün güzel değerler o günden beridir boynu bükük, öksüz, mahzun ve kimsesizdir…

Osman AYDOĞAN  1 Mart 2017


Mihriban


''Mihriban’’; 1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesinin adıdır...

Mihriban aşkı en iyi anlatan Türkçe şiirlerden birisidir... Aşkın en saf, en yalın, en temiz, en büyük halini anlatır…

Şiirde geçen bir dizelerdi:

"Lambada titreyen alev üşüyor". Aşk o kadar büyük ki lambada titreyen alev bile üşüyor. Herhalde alev üşüdüğünden olacak tir tir titriyor.

"Kar koysan köz olur aşkın külüne".  Aşk o kadar büyük ki aşkın külüne kar köz oluyor…

"Her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor Mihriban". Aşk o kadar sonsuz, boyutsuz, sınırsız ve hudutsuz ki; işte onu anlatır.  

"Yar deyince kalem elden düşüyor’’. İşte aşkı kalem tarif edemiyor… Aşkı kalem tarif edemiyor ama Abdurrahim Karakoç tarif etmiş işte!

Bu şiirin hikâyesi şöyledir:

Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlamıştır. Genç Abdurrahim köyünde bir genç kız görür, ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur, şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasında ki ''Mihriban''dır bu. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası değişmiş, hayat manasızlaşmış, aşk acısı yüreğini yakmıştır. 

Bu halini gören ailesi kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce ''kız küçük'' derler, bahane bulurlar, bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır.”.

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der. 

Yedi yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılmıştır. 

Sarı saçlarına deli gönlümü 
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban 
Ayrılıktan zor belleme ölümü 
Görmeyince sezilmiyor Mihriban 

Yar, deyince kalem elden düşüyor 
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor 
Lambada titreyen alev üşüyor 
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban 

Önce naz sonra söz ve sonra hile 
Sevilen seveni düşürür dile 
Seneler asırlar değişse bile 
Eski töre bozulmuyor Mihriban 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama 
Aşk değince ötesini arama 
Her nesnenin bir bitimi var ama 
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban 

Boşa bağlanmış bülbül gülüne 
Kar koysan köz olur aşkın külüne 
Şaştım kara bahtım tahammülüne 
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı 
Ancak çeken bilir bu derdi gamı 
Bir kördüğüm baştan sona tamamı 
Çözemedim çözülmüyor Mihriban 

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz, tabi Mihriban da. Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:

‘’Unutmak kolay mı?” deme, 
Unutursun Mihriban’ım. 
Oğlun, kızın olsun hele 
Unutursun Mihriban’ım. 

Zaman erir kelep kelep.. 
Meyve dalında kalmaz hep. 
Unutturur birçok sebep, 
Unutursun Mihriban’ım. 

Yıllar sinene yaslanır; 
Hatıraların paslanır. 
Bu deli gönlün uslanır... 
Unutursun Mihriban’ım. 

Süt emerdin gündüz-gece 
Unuttun ya, büyüyünce... 
Ha işte tıpkı öylece 
Unutursun Mihriban’ım. 

Gün geçer, azalır sevgi; 
Değişir her şeyin rengi 
Bugün değil, yarın belki 
Unutursun Mihriban’ım. 

Düzen böyle bu gemide; 
Eskiler yiter yenide. 
Beni değil, sen seni de 
Unutursun Mihriban’ım.

Mistik bir olgunlukla, ''son bir kez'' diyor, ''son bir kez daha görmek istemezdim. O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın.” 

“Bazen aklıma düşüyor. Ben 'unutursun' diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. 'Unutmak kolay mı' başlığı mektubun.'' 

“ 'Unutmak kolay mı deme
Unutursun Mihriban’ım'

diyorum.''

“ 'Düzen böyle bu gemide
Eskiler yiter yeni de
Beni değil, sen seni de 
unutursun Mihriban’ım'

dedim..''

Mihriban, Farsça kökenli bir kelimedir. Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu anlamındadır. Ancak gerçekte Mihriban’ların hikâyesi hiç de şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu değildir.

Abdurrahim Karakoç şiirinde gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslenmişti sevdiceğine. Adı başka olsa da Mihriban, saçları siyah olsa da Mihriban, yüreğimizi çalan herkes Mihriban, çözemediklerimiz, çözülmiyenler Mihriban…

Ve Mihriban türküsünü de en iyi Musa Eroğlu söylerdi… Sanki büyü gibi bir türküdür…. Musa Eroğlu sazıyla, diliyle, ağzıyla söylerken siz içinizden, kalbinizden, yüreğinizden, ruhuzdan söylersiniz:

Mihribaaaaaaannn, Mihribaaaaaaannn, Mihriban….

Musa Eroğlu: https://www.youtube.com/watch?v=dGKF8_Qg_To

Abdurrahim Karakoç’un kendi sesinden Mihriban: https://www.youtube.com/watch?v=jTFVjfMOQzU


Osman AYDOĞAN  28 Şubat 2017



Eğer tarifi bir mümkünsüz özlem içindeyseniz!


Âşık Gülabi (Gülabi Gültekin), 1 Ocak 1950 yılında Çorum'un Sungurlu ilçesinin Çayan köyünde doğar. 7-8 yaşından sonra saz çalmaya başlar. Saz bilgi ve öğrenimi çocukluk yıllarında Anadolu köylerinde yaygın olarak yerel ozanlarının köy köy gezip köy odalarında dinletiler verdiği döneme denk gelir. Gülabi de Çayan köyüne gelip köy odalarında saz çalan aşıklara ilgi duyar ve saza başlar.... 
Aşık Gülabi, halen İstanbul’da yaşamaktadır... 

Âşık Gülabi’nin en meşhur türküsü ‘’Döngel bir tanem döngel’’ dir. En güzel de Selda Bağcan seslendirir.

Eğer bi gurbetteyseniz! Eğer bi hasretteyseniz! Eğer tarifi bi mümkünsüz özlem içindeyseniz! Eğer bir gidenin ardından bir umutsuz bekleyenseniz! Gecenin bu vakti demeyin okuyun ve dinleyin derim….

Çünkü;  ‘’Döngel bir tanem döngel’’, bir yakarıştır... Çünkü;  ‘’Döngel bir tanem döngel’’, kafesindeki bir bülbül gibi feryat, figan halinde bir haykırıştır.  Çünkü;  ‘’Döngel bir tanem döngel’’, bir sevgilinin su dibinde mahi gibi, sahralarda ahü gibi, Abdal olup Ya Hu gibi, bir Mevla gibi çağrılışıdır. 

Çünkü; ‘’Döngel bir tanem döngel’’, Âşık Mahzuni Şerif'in ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım''da işte o ''Çeşm-i Siyah''ın; işte o cenneti bırakıp da viran ellere gidenin dönmesi için iki çeşm ile ağlayışıdır...

Âşık Gülabi'nin soy ismindeki ''Gülabi'' Farsça bir kelimedir... ''Gül'' ve ''Ab'' kelimelerinden meydana gelmiştir. Gül; ''gül''dür, ''ab'' ise su.. Gülabi; ''Gülsuyu'' demektir...  İşte ‘’Döngel bir tanem döngel’’, bülbülün güle çatlarcasına bir seher vakti gözyaşı dökmesidir. Ve dökülen gözyaşları gülsuyu olup böylesine akar gider işte:

Döngel bir tanem döngel

Güneşe, yıldızlara sorar seni ararım 
Yağmura, bulutlara sorar seni ararım

Yorgunum aramaktan, gördüğüme sormaktan
Dön gel bir tanem dön gel

Asırlık şu çınara su içtiğim pınara 
Havadaki turnaya sorar seni ararım

Ağaçlar çiçek açtı, ayrılanlar kavuştu
Dön gel bir tanem dön gel

Şehirde varoşlara, caddeye sokaklara 
Mecnun misali sana sorar seni ararım

Gözlerim yaşla doldu, sen yine de gelmedin
Dön gel bir tanem dön gel

Gülabi'yi gurbette ağlattın hasretinle 
Nerdesin şimdi nerde sorar seni anarım

Dön gel bir tanem dön gel, nedir ki sana engel
Dön gel bir tanem dön gel

https://www.youtube.com/watch?v=phgm5YSMnts

Osman AYDOĞAN  27 Şubat 2017


İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline (gurbet eline)
Güldün Mahzuni'nin garip haline
Mervan'ın elinden parelense de

İşte türküsünü severek dinlediğimiz bu dizler bildiğimiz gibi Âşık Mahzuni Şerif’e ait… Ancak bizim bildiğimiz Âşık Mahzuni Şerif’ ismi mahlasıdır ozanın... Asıl adı Şerif Cırık’tır. Şerif Cırık 1940 yılında  Kahramanmaraş’ın  Afşin ilçesinin Berçenek Köyü'nde dünyaya gelir ..

Şerif Cırık  1955 yılında, sonradan Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydolur. Öğrenci iken eşi Suna'yı kaçırır ve altı ay köyünde kalır. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledilir.  Okul komutanının çabası ile yeniden okula döner ancak altı ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan ilişiği kesilince yeniden köyüne dönmek zorunda kalır. 

Müzik dünyasına Âşık Mahzuni Şerif mahlasıyla atılır... 1964 yılında ilk plağı çıkar. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından Dünya'nın en büyük üç ozanı arasında gösterilir…  Çağımızın Pir Sulta Abdal’ı diye anılır. 

Kendi deyimiyle ömrünün ilk yarısı hapishanelerde, ikinci yarısı ise hastanelerde geçİrir. Hapiste olduğu dönem türkülerinden uzak kalır… Bu uzaklığı da şöyle anlatır: "Bir balığı denizden çıkartın, kuma atın. O balık o denize nasıl baktıysa ben de türkülerime uzaktan öyle baktım." Başka nasıl izah edilirdi, başka anlatılırdı ki bu özlem!...

Mahzuni Şerif 17 Mayıs 2002 tarihinde Almanya’nın Köln şehrinde "ağaç olacağım, toprak olacağım, su olacağım, geleceğim yine geleceğim" diyerek vefat eder. Vasiyeti üzerine naaşı Hacı Bektaş Veli Külliyesi'nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgeye defnedilir.

Mahzuni Şerif’in mezar taşında kendisinin bu yalan dünyaya tamah etmediğini gösteren şu dizeleri yazılıdır:

‘’Eğer bana gel gel olsa yüceden,
çırpar kanadımı uçar giderim,
isteğim yok gündüz ile geceden,
ben bir Mahzuni' yim naçar giderim.’’

Mekânı cennet olsun, nûr içinde yatsın.

Aslında benim amacım Mahzuni Şerif’ı tanıtmak değildi ki!.  Girişte verdiğim Mahzuni Şerif’in dizelerini, ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü anlatmaktı!

Mahzuni Şerif'in insana hüzün şırınga eden ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım’’ türküsünü Edip Akbayram’dan Sabahat Akkiraz’a, Kardeş Türküler’den İlkay Akkaya’ya, Feryal Öney’e pek çok sanatçı seslendirmiştir... Ama hiç bir sanatçı Mahzuni Şerif gibi içten, dolu dolu, kalbe işleyen bicimde söyleyememiştir bu türküyü… Dinlerken insanın düğüm düğüm boğazı düğümleniyor, yağmur yağmış, güneş vurmuş kar gibi erim erim eriyor yüreği...

''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bu toprakların en güzel eserlerinden, en güzel seslerinden birisidir, bir şaheseridir. Bu garip, bu sahipsiz, bu yalnız, bu güzel, bu mahzun toprakların türküsüdür.  Geçenlerde yine bu sayfalarda yazdığım ‘’Tutunamayanlar’’ın, barınamayanların, gitmek zorunda olanların türküsüdür… Ötekileştirilenlerin, dışlanılanların isyan içermeyen kabullenişinin türküsüdür. ‘’Güzel ve yalnız ülkemin’’ türküsüdür. Gidenlerin, terk edenlerin, terkedilenlerin türküsüdür… Vizontele filmindeki Deli Emin’in mezardaki annesine radyodan dinlettiği türküsüdür.... ''İşte gidiyorum çeşm-i siyahım'' türküsü; bir mekândan, bir diyardan, bir yurttan gidenlerin değil; bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gidenlerin, gitmek zorunda olanların, zamanı gelip de gitmesi gerekenlerin türküsüdür. Zaten türküdeki bu terkedilmişlik duygusu insanın yüreğinde kafesteki yabani bir kuş gibi çırpın çırpın çırpınır…

‘’Çeşm’’ Farsçada ‘’göz’’ demektir. ‘’Çeşm-i siyahım’’ ise ‘’siyah gözlüm’’ demektir, ‘’kara gözlüm’’ demek değildir… ‘’Kara’’ sözcüğü siyahı değil; büyüklüğü, iriliği, gücü, zorluğu ifade eder. Kara gözlüm; iri, büyük gözlüm demektir.

"Sermayem derdimdir, servetim ahım" derken sanki Anadolu’nun bin yıllık tarihini, geçmişini gözlerinizin önüne serer… Bu dizeler ömrünüzden seneler eskitir…

"Ötmek istiyorum viran bağlarda / ayağıma cennet kiralansa da" dizeleri cenneti bile her şeyi bırakıp gitme isteğini kararlı, sessiz ve derinden anlatır. İnsanın cenneti bırakıp da gidecek ne gibi bir gerekçesi olabilir ki?  Viran bağlarda baykuşlar öter. Hem de cenneti bırakarak duyulma imkânının olmadığı viran bağlar da bir baykuş gibi ötmek bir nasıl duygudur ki? Böylesine, bir nasıl mecburiyettir ki gitmek?

‘’Bağladım canımı zülfün teline’’ derken ozan gerçek bir sevdayı, aşkı anlatır. Zülüf; şakaklardan sarkan saç lülesidir. Zülfüyâr; sevgilinin şakak saçıdır. Bu nasıl bir sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki sevilenin zülfünün bir teline can bağlanır?  Bu nasıl sevdadır, bu nasıl bir sevgidir ki bir ömür, bir hayat, bir yaşam, bir benlik sevdiğin kişinin zülfünün tek teline bağlanır? Ve böylesine bir bağ ve böylesine bir sevgili bırakılıp da bir nasıl gidilir ki?

‘’Güldün Mahzuni'nin garip haline / Mervan'ın elinden parelense de’’ dizelerinde bahsedilen ‘’Mervan’’, Hz. Ali’ye düşmanlığı ve zalimliği ile bilinen Emevi Halifesi Mervan’dır…Sevgilinin Mahzuni'ye yaptığı Mervan'ın Hz. Ali'ye yaptığı gibidir... 

İşte bir gönülden, bir yürekten, bir kalpten gitmek zorunda kalanların, aslında gitmemek için çırpın çırpın çırpınıp da gitmek zorunda kalanların, giderken bile ayakları geri geri gidenlerin, gayri her ne olursa olsun gidenlerin türküsüdür; ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.’’

Bu türkü sebepsiz yere aklınıza gelir ve her bir dizesi beyninizde takılmış bir plak gibi döneeeer durur saatlerce, günlerce, gecelerce, haftalarca, hatta aylarca: İşte gidiyorum çeşm-i siyahım

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline (gurbet eline)
Güldün Mahzuni'nin garip haline
Mervan'ın elinden parelense de

Kendi sesiyle Âşık Mahsuni Şerif: ‘’İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.’’
(iyi bir ses kaydı olmamasına rağmen)

https://www.youtube.com/watch?v=ipCzKtmO7KM

Osman AYDOĞAN  26 Şubat 2017


Âlimler, dalkavuklar ve yönetimler.


Fatih Sultan Mehmet, bir gün veziri Mahmut Paşa’yı yanına alarak hocası Akşemseddin’i ziyarete gider. Akşemseddin, Padişah içeri girdiği halde ayağa kalkmaz. Bir süre sonra Akşemseddin, Fatih’in huzuruna gider. Padişahın yanında Mahmut Paşa da vardır. Fatih hemen ayağa kalkarak hocasına yer gösterir. 

İki olayı kıyaslayan Mahmut Paşa dayanamayıp sorar: ''Hünkârım, hocanız geldiğinde siz ayağa kalktınız. Hâlbuki siz onun yanına gittiğinizde o ayağa kalkmaz. Sebebi ne ola?'' 

Fatih şöyle cevap verir: ''Hocam Akşemseddin’e saygı göstermemek elimde değil. O yanıma geldiğinde gayri ihtiyari bir heyecan kaplar ve farkında olmadan kendimi ayakta bulurum. O ise, ilmin izzetini (değerini, yüceliğini) korumak için bana ayağa kalkmaz.''

İşte Osmanlı yükselirken âlimleri ve yönetimlerin âlimlere davranışı böyleydi...

Padişah II. Mahmut zamanında yaşamış Osmanlı Devlet adamı Keçecizade İzzet Molla'nın bir deyişi vardı. Deyişin aslı Osmanlıca; ''Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harap / Eyler onu müdahanei âliman harap.'' Türkçesi şu; ''Cihan ahlaksızlıkla harap olmaz, onu âlimlerin dalkavukluğu harap eder.''

Osmanlı çökerken de yaşananlar bir Osmanlı âlimine çöküşün nedenini işte böyle söyletiyor: ''Cihan ahlaksızlıkla harap olmaz, onu âlimlerin dalkavukluğu harap eder.''

Gelelim günümüze:

Şimdilerde bu âlimleri profesör sıfatları ile televizyon kanallarında izliyoruz ya bol bol… Benim tasavvurumda bir profesör, bir âlim ağırlığı vardı… Keşke diyorum bu profesörler çıkmasalar televizyonlara… Hiç gözükmeseler oralarda…

Çünkü bu profesörleri dinledikçe bunların üniversitelerine, bunların öğrencilerine içimden acımak geliyor. Öğretmek için önce öğrenmek ve örnek olmak gerek. Adlarının önünde akademik unvan kalabalığı olan bu insanlar TV ekranlarında; bilgisizliklerini, görgüsüzlüklerini, cehaletlerini, kaba ve terbiyesiz ağızlarını, nursuz yüzlerini, sevgisiz yüreklerini, seviyesiz düzeylerini, hissiz ruhlarını, anlamsız bakan gözlerini, doğruya değil de güce yaltaklanan sözlerini sergiliyorlar. Bunlar belli ki feodaliteden gelmişler, feodaliteyi de bilmiyorlar, burjuva ahlakına burun kıvırıyorlar ancak burjuva ahlakına da yabancılar. Her şeyden de anlıyorlar, her konunun da uzmanıdırlar, kısaca herbokologlar… Ve bir de bunların içinde  ''Hukuk''un ''H'' sinden bi haber sözde hukukçular var...

Bir de bunlar tartışma esnasında bağırmıyorlar mı... Parmaklarını göstere göstere sallamıyorlar mı... Hatta hatta muhataplarına hakaret bile etmiyorlar mı.... Bunları ne zaman ekranların önünde bağırarak görsem, parmaklarını sallarlarken görsem aklıma Ernest Hemingway'in bir sözü geliyor...  Ünlü yazar bir konuşma metninin kenarında şu notu düşmüş: "Burada fikirler zayıf... Sesini yükselt!" Ses, çoğu kez zayıf fikirlerin kaldıracıdır. Sesini yükselten, desibel hesabıyla haklı çıkacağını sanır. Bunlarda böyle işte; zihinleri fukara olunca fikirleri de ukela oluyor, kaldıraç olarak da seslerini ve parmaklarını kullanıyorlar.   

Tüm bu ekranlarda gördüklerim bana İranlı sosyolog, düşünür ve yazar Ali Şeriati bir yazısını hatırlatıyor: ‘’Sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Sîretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde.’’

(Bu noktada sanırım bir sözlük kullanmam gerekecek: Sûret: Dış güzellik, geçici olan, yüzeysellik,  zahirî olan… Sîret: Gönül güzelliği, kalıcı olan, derinlik, bâtıni olan…)

Yalçın Küçük teeee 1980'li yıllarda yazdığı “Aydın Üzerine Tezler” isimli beş ciltlik kitabında (Tekin Yayınevi, 1990) aydın sorununu şöyle anlatıyordu: “Türkiye, tarihinin en aydınsız dönemini yaşıyor. 10 yıllara sıkışan bu yüksek tansiyon, Türkiye aydınında süreksizlik yaratıyor. On yılda yükselen, arkasından gelen on yılda alçalıyor, alçalmayı, ebedileştiriyor. Bunun edebiyatını yapmaya çalışıyor. Aydın, aklıyla ve inatla mücadele eden insandır. Mithat Paşa’nın Taif’de boğulması aydın tarihinde bir dönüm noktasıdır. O tarihten bu yana aydın etkinliğini kaybetmiştir. Günümüzde ise aydınlar toptan kırıma uğradığından, aydınlanma doktrininin yerini postmodernizm ile dinsel gericiliğin aldığı bir dönem yaşıyoruz.
Olumsuzluklara tepki göstermeyen, buyruklara boyun eğen, pasifize edilmiş toplumda, aydınlar toplumun aykırı bireyleri olarak küçümsenir hale gelmiştir.”

İşte geldiğimiz nokta budur... İşte TV'lerde bu gördüğümüz sözde âlimler, sözde aydınlar, üniversite hocaları böylesine bir sürecin ürünleridirler...

İsimlerinin önünde akademik unvan kalabalığı olan, TV ekranlarında ahkâm kesen bu insanlar bir de Osmanlıya öykünmezler mi?

Fatih'in hocası Akşemsettin'e saygısı nire... Hoca Akşemsettin'in hoca olarak ağırlığı nire.... Bunlar nire…. Hocasını her gördüğünde saygısından ayağa kalkan Fatih nire, şimdilerde ise hocalarını kürsülerinden kovan, kaba kuvvetle derdest eden, cüppelerini yerlerde süründüren yönetimler nire... İlminin izzetini korumak için Fatih karşısında bile ayağa kalkmayan Hoca Akşemseddin nire, bunlar; el etek öpen, dalkavukluğun alasını yapan hocalar, profesörler, rektörler nire....

Gerçek âlimleri tenzih ederim tabii ki...

İlim izzet sahibi olmayan, kadri kıymeti bulunmayan, ilminin izzetini, yüceliğini korumayan, dalkavukluk yapan âlimlere sahip toplumlar ile gerçek âlimlerinin kadrini, kıymetini, değerini bilmeyen yönetimlerin sonu tarihin çöplüğü ve tarihin fokurdayan çukurlarıdır...

Tarih bize çok şeyler söyler ama... Anlayan kim?

Türkiye aydın karanlığında kuru bir çıra gibi alev alev yanmaktadır ama... Gören, duyan, aldıran kim? 

Osman AYDOĞAN  25 Şubat 2017



Devlet adamı (!)


Marcus Aurelius Roma imparatorudur. 26 Nisan 121 – 09 Nisan 180 tarihleri arasında yaşamıştır. Tam adı Marcus Aurelius Antoninus Augustus’dur. Roma’nın beş iyi imparatorun beşincisi ve sonuncusudur. Roma imparatoru olarak yaşadığı İS 161- 180 yılına kadar süren dönemde Marcus Aurelius’un tek amacı halkının mutluluğuydu. O çağda Roma'da yaşayanlar bir köle toplumudur. Marcus'un dönemi, yöneticilik ve iktidarın bilinen tarihi içinde sıradışı bir dönem olma özelliğini korur.

Filozoftur kendisi, stoacı bir filozoftur. Sürekli yazmıştır. Platon, yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunmuştur. ‘’Filozoflar kral, krallar filozof olsaydı şehirler ışıl ışıl olurdu’’ sözü Platon’a aittir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm hükümdarlar arasında, belki de çok azı Marcus Aurelius gibi, hem filozof, hem de hükümdardı.

Marcus Aurelius, Roma imparatoru sıfatıyla dünyadaki en güçlü insandı. Bununla birlikte, onun hem bireysel hem de devlet adamı olarak yaşamını, para, mal-mülk, iktidar ya da şöhret tutkusu değil, erdem, adalet ve barışa duyduğu özlem yönlendiriyordu.

Stoacı da olsa, barışçıl da olsa, insancıl bir yaşam biçimi benimsese de, 19 yıllık hükümdarlığının 17 senesini savaşlara ayırması büyük bir ironidir. Bunun nedeni Roma'nın zor döneminde imparator olması ve imparatorluğun dağılmak üzere olmasıdır. Bu şekilde imparatorluğu dağılmaktan kurtarmış ve imparatorluğun birliği sağlanmıştır. Bu nedenle Marcus Aurelius'un ölümü Pax Romana'nın da sonu olarak kabul edilir.

Onun, sürekli not tutarak bir dizi düşünceyi kâğıda dökebilmiş olması dikkate değerdir. 12 kitaplık ‘’Ta eis Eauton’’ (Düşünceler) adlı Yunanca yazılmış yapıtıyla ünlüdür. Geçen dörtyüz yıl boyunca Marcus Aurelius'un bu düşünceleri "meditasyonlar" olarak adlandırıldı. Bunlar, günümüzde bu sözcükten anladığımız anlamda gerçek meditasyonlar değildi. Aslına bakılırsa, kitabın Yunanca başlığı "Kendi Kendine" diye çevrilebilir.

Marcus Aurelius, evrende insanın yerini, ne için var edildiğini anlatır yazdıklarında… Marcus Aurelius’un yazılarında ‘’sen’’ diye bahsettiği okuyucu değil, kendisidir, düşünceleri başkalarına öğütler değil, kendisine ait bir iç muhasebedir, içsel bir iletişimdir. Marcus Aurelius’un eseri bir özdeyişler derlemesidir. Yazılarında; ailesine, manevi babasına ve eğitmenlerine borçlu olduğunu belirttiği bütün iyi niteliklere değinir. Ülkemizde Marcus Aurelius’un kitabı ‘’Kendime Düşünceler’’ ismiyle yayınlandı. (Alfa yayınları, Roman yayınları, Oda yayınları) Ayrıca Mark Forstater’in '’Marcus Aurelius’un Ruhsal Öğretileri’' isimli kitabı da Dharma Yayınlarından yayınlandı.

Bu kitaplarda Marcus Aurelius’un aşağıdaki ifadeleri yer almaktadır. Her ne kadar Marcus Aurelius bunları kendine söylemişse de biz yine de kendimize söylemiş gibi okuyalım: 

"Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."

‘’Evreni daima tek bir canlı varlık olarak düşün, tek bir bedeni ve tek bir ruhu olan; ve sonra bütün varlıkların nasıl bu tek canlı varlığın kozmik bilinciyle ilişki içinde olduğunu gözle.’’

''Bir insanın yaşamı boyunca amacı, mutluluğa ulaşmak, sefalet ve mutsuzluktan uzak durmak, hareket özgürlüğü elde etmek ve ‘arzularının’ kölesi olmaktan kaçınmak, kendi kendine yetmek ve bağımsız olabilmek, diğer insanların parasal, toplumsal ya da duygusal desteklerine muhtaç olmamaktır.''

"Şu birkaç gerçek dışında her şeyi boş ver: Yalnızca bulunduğumuz anda, şu kısacık zaman diliminde yaşayabiliriz; yaşamımızın geri kalan kısmı ya sona ermiş ve çoktan toprağa gömülmüştür ya da henüz bir belirsizlik perdesi arkasında gizlidir. Sürdüğümüz yaşam kısa, yeryüzündeki köşemiz ise küçüktür.''

''Üç bin yıl ya da bunun on katı bile yaşasan, hiç kimsenin yaşamakta olduğu yaşamdan başka bir yaşamı yitirmediğini, yitirmekte olduğu yaşamdan başka bir yaşam yaşamadığını aklından çıkarma; bu nedenle en uzun yaşamın da, en kısa yaşamın da sonu aynı yere varır. Çünkü şimdiki zaman herkes için aynıdır, bu nedenle geçmekte olan da aynıdır; yitirilen, bir andan başka bir şey değildir.

...İnsan yaşlı da ölse genç de ölse ölünce aynı şeyi yitirir; şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği yegâne şeydir. Çünkü sahip olduğu biricik şeydir...''

''Eğer bir dış etken seni üzerse, duyduğun acı o şeyin kendisinden değil senin ona verdiğin değerden geliyordur. Onu da her an ortadan kaldırma gücün vardır.''

"Bir insan bile bile gerçeği görmemezlik edemez."

"Kendi amaçlarınla ilgilen, diğer insanlarla değil. Yaşadıklarını evrenin doğası öyle istediği için yaşıyorsun."

"Kendi içini kaz. Çünkü iyilik içinde, sen kazdıkça o fışkıracak."

"İnsanları sevmeyen birine, onun insanlara davrandığı gibi davranma."

“Saklanabileceğin tek kale, insanın tutkularından arınmış bir akılla yargılarını bilinçli olarak kullanabileceği kendi içindeki kaledir.’’

"Düşünceleriniz ne ise hayatınız da odur. Hayatınızın gidişini değiştirmek istiyorsanız, düşüncelerinizi değiştiriniz."

''Kanunlar örümcek ağına benzerler, küçük sinekler ağa takılır kalır, büyük sinekler ağı deler geçer.''

“İnsanlar birbirleri için dünyaya gelmişlerdir. Bu nedenle onları eğit ya da katlan onlara.“ 

“Olan bitenler seni rahatsız ettiğinde ve soğukkanlılığını yitirdiğinde, hemen kendine dön ve seni kızdıran olay bittikten sonra kızgınlığını daha fazla sürdürme; çünkü derinde yatan uyumuna ne kadar fazla sığınırsan kendine o kadar egemen olursun.“

"Birisinin hatasına öfkelendiğinde derhal kendine bak ve kendinin de nasıl hata yaptığını düşün; örneğin iyinin paraya ya da hazza ya da bir parça şöhrete eşdeğer olduğunu düşünmen gibi... Bunun bilincine vardığında, özellikle de seni öfkelendiren kişinin gergin olduğunu ve yapabileceği pek başka bir şey olmadığını ayrımsadığında öfkeni hemen unutursun ve eğer bir yolunu bulabilirsen, karşındaki insanın gerginliğini gidermelisin."

“Her yeni güne başlarken, kendine şunu anımsat: Bugün yine meraklı, nankör, kendini beğenmiş, hilekâr, kıskanç ve bencil bir sürü insan çıkacak karşıma. Onları bu duruma getiren, iyi ile kötüyü ayırt edemeyecek kadar cahil olmalarıdır.”

“İyi insanın nasıl olması gerektiğini anlatmayı bırak artık; anlattığın insan ol.”

‘’Bir insanın gözleri, onun karakterini hemen yansıtır, tıpkı sevilen birinin, sevgilisinin bakışlarından her şeyi okuması gibidir bu.”

‘’İyi, samimi ve nazik insanlar karakterlerini, herkesin görebileceği biçimde yüzlerine yansıtır.’’

“Mutlu bir yaşam sürmek için ne kadar az şeye gereksinimin olduğunu anımsa.’’

‘’Varlıklı olduğun için gururlanma ve yitip gitmesine daima hazırlıklı ol.’’

“Üç akrabalığın vardır: Birincisi seni çevreleyen bedenle olan yakınlığındır; ikincisi her şeyin kaynağı olan yaratıcı güç iledir; üçüncüsü ise seninle birlikte yaşayanlardır.”

‘’Sana armağan edilen yaşama uyum sağla ve kaderin senin çevrene yerleştirdiği insanları samimiyetle sev.’’

‘’En iyi intikam, düşmanın gibi olmamaktır.’’    

‘’Başına gelenleri ve senin yazgında bulunanları yalnızca sev. Bundan daha uygun ne olabilir ?’’

“Ulu bir bilge olman ama kimsenin bunu anlamamış olma olasılığı her zaman mümkündür. ...Marcus, sen bu büyük dünya halkının bir vatandaşı oldun; yaşamının beş ya da elli yıl sürmesi neyi değiştirir? Sana verilen süre ne kadar olursa olsun, bu büyük topluluğun ‘birlik ‘ ilkelerine uygun olan her şey, herkesin için adildir...’’

“Ölümden korkma, tersine onu sevinerek karşıla, çünkü ölüm de doğandan gelir. Tıpkı, önce gençken giderek büyümemiz, gelişmemiz ve olgunluğa ulaşmamız, dişlerimizin çıkması, sakalımızın uzaması ve saçlarımızın beyazlaması, aklımızın ermeye başlaması, gebe kalmamız ve yeryüzüne yeni yaşamlar getirmemiz ve nihayet yaşamımızın farklı dönemlerinde olagelen tüm doğal süreçler gibi ölüm de yaşamın bir parçasıdır. Düşünceli bir insan asla ölümü hafife almaz, ona karşı sabırsız olmaz ya da onu aşağılamaz, ancak yaşamın doğal süreçlerinden biri olduğunu bilerek onu bekler.”

‘’Kendini bugün ölmüş olarak düşün, artık yaşamı sona ermiş birisi gibi ve bunu aklında tutarak geriye kalan zamanını doğa ile tam bir uyum içinde yaşayarak geçir.’’

‘’....Sahneyi halinden hoşnut olarak terket, çünkü seni sahneden indiren Yaratıcı da yaptığından hoşnuttur.’’

180 yılının başında, ordusunu kırmakta olan bir salgın sarılığına tutulur.  İmparatorlarının öleceğini anlayarak gözyaşlarını tutamayan askerlerine: ‘’Niçin ağlıyorsunuz?’’ diye sorar Marcus Aurelius. Ve kendisi şu cevabı verir; ‘’Hepinizin beni bulacağı yere, sadece, sizden önce gittiğimi bilmiyor musunuz?’’  Aynı günün akşamı, bir emri olup olmadığını öğrenmek için yanına gelen görevliye, ‘’Beni artık bırakıp, doğacak güneşi bulmaya gidin, ben artık batıyorum’’ diye yanıt verir, sonra uyumak üzereymiş gibi, başını örter. 180 yılının 9 Nisan gecesinde, 58 yaşında, hayata gözlerini yumar.

2000 yılında çekilen, Ridley Scott'ın yönetmenliğini yaptığı ‘’Gladyatör’’ filminde Marcus Aurelius'u Richard Harris canlandırmıştı.

Marcus Aurelius stoacı bir filozoftu. Stoacılığın Kurucusu Zenon’dur. (M.Ö. 335-263) Zenon, mutluluğun; eylemlerin ve ruhun özgürlüğünde aranması ve gerçek kişiliklerimiz için yalnızca zaruri olanı istemenin gerektiğini ifade eder. Zenon’a göre zaman hariç hiçbir şeye karşı güçsüz değilizdir.

Stoacılar doğaya uygun yaşamayı felsefi olarak benimserler, mutluluğun dış koşullara bağlı olmadığına inanırlar ve dış etkilere karşı kayıtsız kalmayı önerirler. Stoacılara göre; özgür insan başkalarına ve dış etkilere kayıtsız kalmasını bilen insandır. Stoacılar erdem ile mutluluğun temeli olarak arzu, tutku heyecan ve duygulardan kurtulmayı kabul ederler. Stoacılara göre tek insanla evren arasında bir fark olmadığı gibi, "ruh" ile "madde" arasında da bir fark yoktu

Fenike kökenli ve Kıbrıslı bir Yahudi olan Zenon, bir süre akademide bir öğrenci olarak çalıştıktan sonra akademiden ayrılır ve kendi okulunu kurar. Bir binada ders verecek gücü olmadığı için, derslerini bir çatı ya da sundurma gölgesi altında verir. Okulunun adı olan stoacılık da, Yunanca (çatı) anlamına gelen “ stoa “ sözcüğünden bu nedenle türetilmiştir.

Eski Yunanistan’daki Delfi adasındaki kehanet tapınağında Sokrates’in şu sözü kazılıdır: “İnsan, kendini Bil! “ Sokrates’in bir başka sözü; “Neye sahip olduğundan çok, ne olduğuna bakarak kendini değerlendir, ancak bu biçimde olabildiğince mükemmel olabilirsin.“

Marcus Aurelius Roma Meydanı'nda yürürken arkasında da bir uşak yürürmüş. Uşağın tek işi, insanlar onu alkışladığında ve şükranlarını sunduğunda Marcus Aurelius' un kulağına eğilerek ''sen sadece insansın'' diye fısıldamakmış.

Bu hikâye Marcus Aurelius’un Sokrates’in söylediği gibi hem ‘’kendini bildiğini’’ ve hem de neye sahip olduğunu değil ‘’ne olduğunu’’ bildiğini göstermektedir.

Marcus Aurelius’tan yaklaşık iki bin yıl sonra yaşayan günümüz politikacılarının gerçek bir devlet adamı olan Marcus Aurelius’tan öğrenecekleri çok şey olsa gerek diye düşünüyorum.

Osman AYDOĞAN  24 Şubat 2017


Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı varmış…


Zemheri (22 Aralık – 31 Ocak) aylarının bitip de Karakış’ı (1 Şubat – 21 Mart) yaşadığımız bu günlerde eğer açıksa hava geceleri berrak bir gökyüzü vardır, şehir dışındaysanız eğer soğuktan tir tir titreyen ve bütün parlaklığı ile epil epil ışıldayan yıldızları görürsünüz.

Böyle zamanlarda sonsuz ve boyutsuz gökyüzünü kendisiyle barışık bir insanın ruhu gibi pırıl pırıl izlersiniz.

Böyle gecelerde yıldızlar, galaksiler, evrenler arasında beni mutlu edecek neler neler tahayyül ederim neler bilir misiniz? Kant derdi zaten; “Mutluluk aklın değil, tahayyülün bir idealidir”.

Böyle bir gecede Fransız yazar Marcel Proust’un Almancasından okuduğum bir deyişini anımsıyorum;  "Versuche stets, ein Stückchen Himmel über deinem Leben freizuhalten." (Daima hayatının üzerinde bir parça gökyüzü bulundurmayı dene...)

Bu deyiş de bana Almanya'da Königsberg'de Kant'ın mezar taşında yazılı ve beynimde mıh gibi çakılı şu sözlerini hatırlatır; "Üzerinde düşündükçe iki şey ruhumu daima yeni ve giderek artan bir hayranlık ve saygı ile dolduruyor: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası." (Zwei Dinge erfüllen das Gemüt mit immer neuer und zunehmender Bewunderung und Ehrfurcht, je öfter und anhaltender sich das Nachdenken damit beschäftigt: Der bestirnte Himmel über mir und das moralische Gesetz in mir.)

Marcel Proust’un ‘’Daima hayatının üzerinde bir parça gökyüzü bulundurmayı dene’’ sözüne uyarak zaten tüm ömrüm boyunca hayatımın üstünde hep bir parça gökyüzü bulundurdum… Bu sayede bu sonsuz ışıl ışıl, bu pırıl pırıl parlayan gökyüzü altında anlatılması imkânsız, tarifi bir mümkünsüz huzur buldum…

Derdi zaten hep, önemli Stoacı filozoflardan biri olarak kabul edilen Roma İmparatoru Marcus Aurelius: "Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."

Ben de Marcus Aurelius’un sözüne uyarak gökyüzünün bu sonsuz, bu uçsuz ve bu bucaksız derinliklerine sanki ben de onların arasında geziniyormuşçasına daldığımda yeryüzündeki yaşamımın tozlarını arındırırken sanki bu tozların kentin üstüne göklerden sağanak sağanak yağdığını görürdüm… İşte üzerimdeki açık gökyüzünden kentin üstüne sağanak sağanak yağan bu tozlar da bana Alman lirik şiirinin en önemli temsilcilerinden birisi olan Reiner Marie Rilke’nin ''Einsamkeit'' isimli bir şiirinin ilk bölümünü hatırlatırdı:

''Einsamkeit ist wie ein Regen.
Sie steigt vom Meer den Abenden entgegen;
von Ebenen, die fern sind und entlegen,
geht sie zum Himmel, der sie immer hat.
Und erst vom Himmel fällt sie auf die Stadt.'' 

‘’Yalnızlık bir yağmura benzer, 
Yükselir akşamlara denizlerden 
Uzak, ıssız ovalardan eser, 
Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir 
Ve kentin üstüne göklerden düşer.’’

Ve yine gökyüzünün bu sonsuz, bu uçsuz ve bu bucaksız derinliklerine dalıyorum… Bu sefer boyutsuz bir karanlık içindeki gökyüzüne yapışmış pırıl pırıl parlayan salkım salkım yıldızları görüyorum… Ve Attila İlhan aklıma geliyor… Attila İlhan’ı da aklıma getiren onun bir dizesi:

‘’Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır 
Yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım 
Bu gece dağ başları kadar yalnızım’’

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda; sonsuz bir karanlık içinde aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım yıldızları görüyorum…

Ancak bilmediğim bir şey; karanlığın insanı delirten bir ihtişamı varmış…

Ve gecenin bu vakti kentin üstüne göklerden sağanak sağanak bir şeyler yağarmış…

OsmanAYDOĞAN  23 Şubat 2017



Bugünkü İslam coğrafyası neden ateş çemberi ile kuşatılmaktadır-IV


Bir önceki yazımda ‘’Bu konudaki üçüncü ve son yazım’’ demiştim ama bu dördüncü oldu. Bu konudaki dördüncü ve son yazım:

Sayın Cumhurbaşkanı 13 Şubat 2017 günü Bahreyn’de gazetecilere sesleniyor ve diyor ki: ‘’Artık kuru sözlerle geçiştiremeyeceğimiz bir süreçteyiz. Adeta bir ateş çemberiyle kuşatılan İslam coğrafyası ağır bir imtihandan geçiyor.’’

Madem kuru sözlerle geçiştiremeyeceğiz… Ben de diğer üç yazımda ıslak sözlerle bin yıl geriye giderek bugünü açıklamaya çalışmıştım.  Bu sefer iki bin altı yüz yıl geriye giderek İslam coğrafyasının neden ateş çemberi ile kuşatıldığını açıklamak istiyorum.

***

Çoğumuzun anımsamadığı '‘garip’' akımında yer alan ve gerçekten de garip kalan ve nev'i şahsına münhasır, unutulan çok önemli bir şairimiz var; Asaf Hâled Çelebi…

Şiirlerinden birisinin adı da; İbrâhîm

ibrâhîm

içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

Eserleriyle geçmiş ve gelecekle, hikâyeler, efsaneler ve masal âlemi arasında bağ kuran Asaf Hâled Çelebi’nin "İbrahim" şiirinde putları kıran Hz. İbrahim aracılığı ile Divan Edebiyatındaki sevgiliye, kadir kıymet bilmeyene, anlamayana, unutana, düşünmeyene, vefasıza, hayırsıza, namerde, muhannete ve haksızlık edene ve zalime gönderme yapılarak "gönlü put sanıp da kırandan" şikâyet edilir;

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

İbrahim
gönlümü put sanıp da kıran kim

Söz konusu şiirde söz edilen Hz. İbrahim, Bâbil'de puthaneye giderek en büyüğü dışındaki bütün putları kırar. Putları kırdığı baltayı da büyük putun bileğine asar. Bu Bâbil’in en büyük tanrısı Marduk, yani Güneş Tanrısıdır. Kavmi döndüğünde durumu görünce onu sorgular. İbrahim, büyük putun diğerlerini kırdığını, bunu ona sormaları gerektiğini söyler. Kavmin ileri gelenleri, putların konuşamayacağını belirtmesi üzerine onlara, konuşamayan o nesnelere niye taptıklarını sorar. Cezalandırılmak için ateşe atılan İbrahim, ateşte yanmaz, ateş gül bahçesine döner.

Bu olay Kutsal Kitap Kuran’da Enbiya Suresinde anlatılır; ‘’Biz de dedik ki: Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol." (Enbiya Suresi, 69-71)

Osmanlı hükümdarlarına ‘’Sultan’’, Mısır krallarına ‘’Firavun’’ dendiği gibi Bâbil krallarına da ‘’Nemrut’’ genel adı verilir. Birinci Nemrut, Hz. Nûh’un oğlu Hâm’ın soyundandır. Babil şehrini kurdu.  Bilinen bir diğer Babil kralı Nemrut Hammurabi’dir. İnşa ettirdiği ünlü asma bahçelerle tanınan Bâbil hükümdarı Nemrut Buhtunnasır’ın diğer adı Nebukadnezar veya Batı’da bilinen adıyla Nabucco’dur. (M.Ö. 605-562).

Şiirde bahsi geçen ve Buhtunnasır’ın inşa ettirdiği asma bahçeler Bâbil'in çorak Mezopotamya çölünün ortasında, ağaçlar, akan sular ve egzotik bitkilerin bulunduğu çok katlı bir bahçedir.

Söylentiye göre Nebukadnezar, bu yapıyı sıla hasreti çeken karısı Medes kralının kızı Semiramis için yaptırmıştır. Söylentiye göre Mezopotamya’nın düz ve sıcak ortamı onu bunalıma itmiş, kral da karısının hasretini sona erdirmek için yapay dağların olduğu, suların aktığı yemyeşil bir bahçe yaptırmıştır. Bu yüzden bazen Semiramis'in asma bahçeleri olarak da anılır. Bâbil'in asma bahçelerinin günümüze gelen kesin izleri yoktur. Fakat bölgede araştırma yapan arkeologlar, Bâbil'deki sarayın kuzeydoğusunda görünüşü garip olan temel ve tonozlar buldular. Bunların Bâbil'in asma bahçelerine ait olduğu düşünülmektedir. Irak işgalinde bu asma bahçelerden kalan son kalıntılar da Amerikan tanklarının paletleri altında yok edilmiştir…

Asaf Hâled Çelebi’nin "İbrahim" şiirinde mitolojiden faydalanılarak "zamansız bahçeleri kucaklamak" ifadesiyle Hz. İbrahim'in cezalandırılmak için atıldığı ateşin dönüştüğü gül ve Buhtunnasır'ın yaptırdığı asma bahçelere gönderme yapılır. Söz konusu yerler maddîdir ve yok olmuştur. Burada şairin öteki âlemde mevcut sonsuz ve sınırsız bahçelerde yaşama arzusu dile getirilir.

Şiirde ismi geçen Bâbil hükümdarı Buhtunnasır (Nebukadnezar - Nabucco) karısının hatırına Bâbil'in asma bahçelerini inşa ettirmesinin yanı sıra özellikle tapınaklar, yollar, sulama kanalları yaptırmıştır.

Rivayete göre Nebukadnezar, bir rüya görür ve kâhinlerini çağırıp rüyasını tabir ettirmek ister ancak rüyasını hatırlamamaktadır. Kâhinler hem Nebukadnezar’in ne rüya gördüğünü bilip hem de tabir edecekler veya öleceklerdir. Semâvî dinlerin tümünde peygamber olarak kabul gören, İsrâiloğulları'na gönderilen peygamberlerden olan Hz. Danyâl (Batı kaynaklarda adı "Daniel" olarak geçer), bu imkânsız görünen işi yapar ve kâhinleri kurtarır.

Hz. Danyâl Buhtunnasır’a der ki; ‘’Yerde ve gökte olan herşeyi bilen bir Allah var. O bana rüyanızı söyledi.’’ Buhtunnasır rüyasında beş katlı bir heykel görmüştür. Sonra heykel yuvarlanarak yıkılmış ve parçalanmıştır. Hz. Danyal bu rüyayı şöyle yorumlar: ‘’Bütün bölgeyi -Orta Doğu- egemenliğiniz altına alacak ve tek bir devlet oluşturacaksınız. Ancak sizden sonra gelenler bu ülkeyi bir arada tutamayacaklar ve ülkeniz parçalanacak ve halkınız ıstırap çekecek, kan ve gözyaşı dökecek, sürekli birbiriyle savaşacak ancak ülken bir daha asla bir araya gelemeyecek ve senin ve halkının tanrılık (büyüklük) iddiasındaki liderlerinin akıbeti de hiç de iyi bir sonla bitmeyecek.’’

Ki daha sonra Buhtunnasır Kudüs’ü ele geçirerek -MÖ 587- halkın devlet adamı, yazar ve sanatçı gibi ileri gelenlerini tutsak edip Babil’e götürmüş, Yahudi devletini ortadan kaldırıp Kudüs´teki Hazreti Süleyman Mabedi’ni yıkarak Babil Devleti’ni Suriye’den Mısır’a kadar genişletmiştir.  Böylece Buhtunnasır, tüm Orta Doğu’yu -ilk, tek ve son olarak- birleştirmiştir. O zamanki Kudüs’ten Bâbil’e yapılan bu sürgünden dolayı bugün hala Irak’ta Yahudi asıllı Arap ve Kürtler vardır. Günümüzde de İsrail bu Yahudilerden kalanları aramaktadır.

Bizler genellikle pek dikkat etmeyiz ama çağımız semboller çağıdır; başlı başına Yahudiliği anlatan meşhur Hollywood filmi Matrix Reloaded, tıpkı birinci Matrix filmi gibi baştan sona kadar sembollerle donatılmış bir filmdir. İçinde saklanmış semboller, fark edilmeden ve bunların tekabül ettiği şeyler düşünülmeden seyredilirse, ancak bir sürü saçmalıkla doldurulmuş Hong Kong malı kung-fu filmlerinden bir tanesi daha seyredilmiş gibi olur. Öte yandan semboller tespit edilip, üzerlerinde kafa yorulmaya başlanırsa, filmin aslında anlatmaya çalıştığı pek çok şey olduğu fark edilecektir.

Matrix, işte Nebukadnezar'ın bu rüyası üzerine kurgulanmıştır. Filmin kadın oyuncusu Trinity vurulunca dehşetle uyanan Neo, bunun bir rüya olduğunu anlar. Uykudan uyanan Neo’nun filmde bindiği geminin adı da Nebukadnezar'dır. Seçilmiş kişi (the one) aslında rüyasında gelecekte olacakları görüyor. Filmin sonunda gemi (ismi Nebukadnazer'di) patlatılarak batırılır. Bu bir bakıma Yahudilerin Bâbil'den ve Nebukadnazer'den aldıkları sanal bir intikamıdır.

Tevrat’da 97 kez Nabukadnezar’ın ismi geçer. Yahudiler Nebukadnezar'ı asla unutmadıkları gibi, Bâbil'den intikam almaktan da asla vazgeçmediler. Bu umutlarını şiir ve edebiyatlarına da yansıttılar. İşte bunlardan biri;

‘’Bâbil'in nehirlerinin kenarında oturduk ve Sion'u andıkça ağladık.
Oradaki söğütlerin dallarına çalgımızı astık.
Çünkü orada bizi sürgün edenler bizden şarkılar istemişti.
Ve bize acı verenler, azap edenler bizden eğlence istemişti.
Sion şarkılarından birini okuyun bize demişlerdi.
Bâbil topraklarında Tanrı'nın şarkıları nasıl okunur ki?
Eğer unutursam seni ey Yeruşalim sağ elim çalmayı unutsun.
Eğer seni anmazsam,
Eğer Yeruşalim'i en büyük sevincimden üstün tutmazsam.
Dilim kurusun, damağıma yapışsın.
Onu temeline kadar yıkın, yıkın diyen Edomoğullarına karşı,
Hatırla Yeruşalim gününü Ey Tanrım.
Ey sen harap olası Bâbil kızı, bize karşı yaptığın,
Karşılığını sana verecek olana ne mutlu,
Senin yavrularını tutup da, kayaya çarpacak olana ne mutlu.’’

Bu şiirde bahsi geçen Sion, Kudüs'ün eski adıdır, Siyonizm de bu kelimeden gelir. Aynı zamanda Kudüs’te Yahudilerin kurduğu ilk kaledir. Tevrat’ta ise Kudüs’ün doğu tepesine verilen addır. Matrix filminde de insanlığın son kalesinin ismi olması da tesadüf değildir.

Bu şiirde bahsi geçen Yeruşalim; Batı’daki ismiyle Jarusalem, Doğu’daki ismiyle Kudüs’tür, Kudüs'ün İbranice'deki karşılığıdır, dindar Yahudiler, Kudüs’ten bu şekilde bahsederler. Yine şiirde bahsi geçen Edomoğulları ile Hıristiyanlar kastedilmektedir.

Bizlere Irak savaşından da tanıdık gelecektir bu Nabukadnezar ismi. Saddam'ın tugaylarından birinin adı da Nebukadnezar'dı. Diğer bir tümenin adı da Hammurabi tümenidir. Saddam'sa kendini Bâbil ve Nabukadnezar ile bağdaştırıyordu.  Tüm Ortadoğu'da tek devlet düşüncesindeydi. Sonunda Saddam Hüseyin iktidara geldiğinde, 2590 yıl sonra, ne tesadüf; Abraham tankları, Nebukadnezar ve Hammurabi tümenlerini savaşmadan bozguna uğratır. Eski Bâbil toprakları işgal edilir. İlk, Bâbil Kızları dedikleri Müslüman kadınlar öldürülür, evleri bombalanır, onlara tecavüz edilir, katliamlar yapılır. ‘‘Öldürme’’ diyen on emirden biri olan emir Yahudilerin kendi aralarındaki bir düzenlemedir. Yoksa Tevrat’da kendilerinden olmayan kadın, çocuk demeden çok sayıda gerektiğinde öldürme, katliam yapma emirleri vardır.

19. yüzyıl İtalyan operası ekolünden gelen en ünlü İtalyan besteci  Giusepper Verdi (1813-1931) ilk büyük başarısını elde ettiği bestesi Nabucco adlı eserinde Yahudiler’in Bâbil’e sürgün edilmelerini konu alır. 

Biz de Orta Asya’dan gelip ülkemizden geçerek Avrupa’ya gidecek doğal gaz boru hattına hiç de Orta Doğu’dan geçmemesine rağmen bu isme balıklama atlayarak Nabucco ismini veririz; anlaşmanın yapıldığı günün akşamı ilgili ülkelerin enerji bakanları Verdi’nin Nabucco Operasını dinledikleri içinmiş!!!

Yoksa Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Projesi Nabocco’nun ülkesinin doğalgazını batıya ulaştıracaktı da bunun için mi bu ad verildi? Öyle ya, Nabucco’nun ülkesinin milyonlarca metreküp tutan doğal gazı Batı’ya nasıl taşınacaktı ki??? Orta Asya gazının Nabucco ile ne ilgisi vardı ki???

Neyse… Gelelim Buhtunnasır’ın akıbetine:

Bir rivayete göre tanrılık iddiasındaki Buhtunnasır’ın burnuna bir sinek kaçar ve beynine kadar ilerler ve sinek orada dönmeye başlar. O andan itibaren Buhtunnasır’da müthiş bir başağrısı başlar. Buhtunnasır başağrısına çare olarak başını tokmaklattırmakta bulur. Her tokmakta sinek hareketini keser, böylece başağrısı durur. Buhtunnasır başına tokmağın her inişinde daha hızlı vurun diye talimat verir. Böylece tanrılık (büyüklük) iddiasındaki Buhtunnasır başına inen tokmaklarla çırpına çırpına can verir.

Buhtunnasır’ın rüyasını Hz. Danyâl Peygamberin tabirinde olduğu gibi; işte o günden bugüne Orta Doğu'nun halkı bir daha  bir araya gelememişlerdir. İşte o günden bu güne Orta Doğu'nun halkı etnik, dini, mezhebi, siyasi, demokratik, sosyolojik ve kültürel yapısı ile birbiriyle kavga etmişlerdir. Orta Doğu'nun halkı halen de birbirlerinin kuyusunu kazmakla ve birbirlerinin boğazını kesmekle meşguldürler.  

İşte o günden bugüne Orta Doğu'nun tanrılık iddiasındaki liderlerinin akıbeti de Buhtunnasır'ın akıbetinden öteye geçememiştir. Günümüzde bile Saddam’ın, Kaddafi’nin, Nasır’ın, Mübarek’in akıbetleri Buhtunnasır’dan farklı olmamıştır.

Tarih çok şey söyler ama… Anlayana tabii…

Osman AYDOĞAN  22 Şubat 2017


Tutunamayanlar


‘’Tutunamayanlar’’ romanı genç yaşta (43) kaybettiğimiz Oğuz Atay’ın (1934-1977) 1971 tarihli ilk romanıdır. (İletişim Yayınları, 2016) 1970 TRT Roman Ödülünü kazanmıştır. Türkçe yazılmış en iyi romanlardan birisidir. Ne yazık ki Oğuz Atay yaşarken romanının derinliği ve kıymeti anlaşılamamıştır.

Bu kitap; ne romantik aşk hikâyelerinin, ne ideolojik kavgaların, ne tarihi şahsiyetlerin, ne büyük krizlerin, ne de ezilen insanların romanıdır. Bu kitap; mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. Bu kitap; günümüzün kabalığından, hoyratlığından, vurdumduymazlığından, çıkarcılığından, çirkinliğinden ve sağlıksız insan ilişkilerinden muzdarip bir mühendisin (Oğuz Atay) sessiz bir çığlığının romanıdır.

Hayatın kendisi kadar karmaşık, çoğu zamanda hayatın kendisi kadar da anlaşılmazdır ‘’Tutunamayanlar’’ romanı… ‘’Tutunamayanlar’’ romanı; modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka, kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, ipe, sapa, kabalığa, hoyratlığa, sevgisizliğe alışamayan ve bunlara tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatan bir kitaptır.

Türk insanını çok iyi tahlil eden ve insanın kendi iç dünyasındaki yaşadığı kavgaları, bunalımları, sorgulamaları güzelce ele alan, zaman zaman da okuyucunun yüzüne acımasızca tokat atan, hayata sımsıkı sarıldığınızı zannederken, boşlukta olduğunuzu, hiçbir yere tutunamadığınızı size hatırlatan, size ayna tutan, sizi güldürürken ağlatan, 722 sayfalık mükemmel bir eserdir ‘’Tutunamayanlar’’...

‘’Tutunamayanlar’’; Türkiye ve Türk insanı üzerine yazılmış şaheser niteliğinde gerçekçi bir analiz ve aynı zamanda orta sınıfın kültürel özentisini anlatan mükemmel bir Türkiye fotoğrafıdır, Türkiye belgeselidir...

‘’Tutunamayanlar’’; dürüst, tertemiz, hassas, narin, dolu ve derin olanların fazla geldiği, uyum sağlayamadığı bir dünyanın romanıdır...

‘’Tutunamayanlar’’; herkesin kendisinden bir parça bulduğu, insanın iç dünyasında sessiz sessiz attığı çığlıkları yine kendisine sesli sesli dinleten bir romandır...

‘’Tutunamayanlar’’; anlattığı, zaten sizin olan iç sıkıntısından dolayı boğulduğunuz, yüreğinizde açılmış, iyileşmeyecek derin yaraları yine size gösteren bir romandır...

‘’Tutunamayanlar’’; tuzu kuru olanların, tutunabilenlerin kabul etmeyeceği, okuyup anlamayacağı, kendini bulamayacağı bir romandır...

''Tutunamayanlar'';  insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak; arkadaşlığı, dostluğu sahte olanların, sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanların, yani elsiz, gözsüz, görgüsüz, akılsız, kalpsiz, hissiz, ruhsuz yani gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar arasında kalanların bir romanıdır...

‘’Tutunamayanlar’’; kısaca tutunamayanların romanıdır...

‘’Tutunamayanlar’’; Alman yazar Hermann Hesse'nin düşünen ve sorgulayan burjuvanın nihai çıkmazını anlattığı evrensel kitabı ‘’Bozkırkurdu’' (Yapı Kredi Yayınları / Edebiyat / Roman, 2003)’nun sanki bir Türkiye versiyonu gibidir.

‘’Tutunamayanlar’’ın roman kahramanlarından Selim Işık; hayatı sürekli olarak sorgulayan; ancak buna karşın hayatın her alanında iyi niyetine karşılık bulamadığı insanlarla, çarpık ilişkilerle, çarpık düzen ve bürokrasiyle karşılaşan, acımasız dünyanın ağırlığını kaldıramayacak kadar saf, ahlaklı, bilgili ve dürüst bir insan, adeta tutunamayanların kralıdır.  Bir diğer roman kahramanı Turgut Özben ise arkadaşı Selim Işık’ı keşfettikçe, onun derinlerine indikçe Olric’i ile birlikte Selim Işık'ın kervanına katılan bir başka tutunamayandır. Olric ise, Turgut Özben’in hayalinde yarattığı ve çeliştiği (sözde) bir hayal ürünüdür. Diğer kahramanlar ‘’Günseli’’ ve ‘’Süleyman Kargı’’dır. Romanı okudukça etrafınızdaki insanları "Selim Işık", "Turgut Özben", "Günseli" ve "Süleyman Kargı" gibi görmeye başlıyor ve onlarla gerçek hayatta yollarınızın kesiştiğini görüyorsunuz.

Kitaptan seçtiğim bazı bölümleri ve cümleleri sunmak istiyorum:

"İnsani kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kaybolup gidecek elinizden." 

‘’Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı?’’

‘’Bazılarımız şiirlere, şarkılara, filmlere, kitaplara tutunuyor… Sanırım artık insan, tutunamıyor insana.’’

‘’Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada?’’

"Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok."

“İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.” 

''Cennet muhallebiden duvarlar demek değildir sayın yetkili. Cennet insanların birbirlerini dinlemeleri demektir, birbirlerine aldırmaları, birbirlerinin farkında olmaları demektir.''

‘’Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: Mürekkeple yazmışlar oysa ben, kurşunkalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.’’ 

‘’Bazen ne yaparsan yap yaranamıyorsun ve yarandıkça yaralanıyorsun.’’

‘’Beklenen hep geç geliyor; geldiği zaman da insan başka yerlerde oluyor.’’

‘’Doğduğu günden beri kalbinde bir delik, almak için bütün sızıları içine…’’

''Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiç bir zaman akıldan çıkarmamalıyız.''

‘’Herkesin istediği gibi yaşadığı uzak bir ülkenin özlemini duyuyorum.’’

‘’Hiç olmazsa mezar taşına yazın: Burada, insanlara başka türlü hayran olan biri yatıyor.’’

‘’Bir dostun varlığı güzel bir şeydir. Fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir önemli olan.’’

‘’Dış dünyanın zayıflara karşı nasıl insafsız olduğunu bildiğim için, bir korunma içgüdüsüyle, bazı masum kötülükleri bu çevreye silah gibi kullanma eğiliminden kurtaramadım kendimi.’’

‘’Hayata dayanamadığımız için espri yapıyoruz.’’

‘’İnsan kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeye çalışırlar. Bunun için, hem kendini beğenmeli hem de beğenmemelidir.’’

‘’Sen gene de alınıp hemen kaybolma. Yoksa ben de kaybolacağım. Kayboluyorum. Yaşamak, ölmek gibi değil. Bazı zorlukları var bir kere. Daha çok tehlike karşısında insan.  Çoğunlukta değiliz, ezilebiliriz.’’

‘’Büyük ve güzel şeylerin dışarı çıkmasına izin vermiyor, korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz. İşin içine bir kere acıma girerse, ondan bir daha kurtulamamaktan korkuyoruz.’’

‘’Anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur.''

''Kitaplar yüzünden çok acı çekiyorum Esat ağabey derdi. Sanki hepsi benim için yazılmış.''

“Elini hiçbir kâğıda uzatmayacaksın: On emrin birincisi budur. Söze erken başlamayacaksın, hiçbir düşünce ileri sürmeyeceksin, hiç bir şey bilmezmiş gibi görüneceksin, garip şekilde giyinmeyeceksin, ellerini masaya dayamayacaksın, seni baştan savmalarına yol açmamak şartıyla kendisini acındıracaksın, gülümseyeceksin, bekleyeceksin... Ve hiçbir zaman ümide kapılmayacaksın.” 

''Boyumdan büyük işlere kalkmıştım. Şimdi, boyumdan küçük işleri başaramıyordum. Böylesine rezil bir yenilgi görülmemişti. Gücümü tahminde yanılmıştım...''

 ‘’Unutulan herkesiz hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda.’’

‘’Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.’’

“Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum.’’

'’Kimse düşünmesini bilmiyor, düşündüğünü sanıyor.'’

‘’Değişmek, kendine yabancılaşmak demekti.’'

''Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi, boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna.''

‘’Hiçbir zaman daha anlamlı olmayı becerebildiğimi sanmıyorum."

‘’Hayatlarıyla yanlış olanların, ölümleriyle en kötüsü, hayır demeyi öğrenemedim. Yemeğe kal, dediler: kaldım. Oysa kalınmaz. Onlar biraz ısrar ederler; sen biraz nazlanırsın. Sonunda kalkıp gidilir. Her söylenileni ciddiye almak yok mu, şu sözünün eri olmak yok mu; bitirdi, yıktı beni.”

‘’Adam olmadığı için insanlığa vekâlet ediyordum.’’

‘’Sağlam olan yanlarımı, bildiğim bir dille anlatıyorlar. Hastalığıma gelince, Latinceye başvuruyorlar. Onlara güvenim kalmadı.’’

‘’Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim. Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda.’’

"Sabahları uyandığıma sevinemiyorum. Gecenin sıkıntısı, öğleye kadar sürdüğü için, sabahın verdiği diriliği yaşayamıyorum. Öğleden sonra da akşamın hüznü çöküyor..."

"Daha doğrusu bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler."

" 'Önce kelime vardı' diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık... Kelimenin bittiği yerde başladı; kelimeler söylenemeden önce başladı. Kelimeler, yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu."

"Küçük kelimeleri kendine yakıştıramadı; oysa küçük kelimelerle suçlandı ve kendini küçük kelimelerle savundu."

‘’Yalnızca kelimeler acıyı dindirdi. Ve kelimeler insanın aklına geldikçe yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.’’

‘’Tutunamayanlar’’, ayrıca insanın içindeki Olric’iyle tanışmasını sağlıyor:

- Gözden ırak, gönülden de ırak olur mu efendim?
- Hayır Olric... Yüreğinde bir yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere.
- Ben kötü biri miyim efendim? Yüreğimde giden onca insanın yüreğinde bir yerim olduğuna neden inanmakta zorlanıyorum?
- Onlar gerçekten gittiği içindir Olric...

- İnsanlara zor olmuyor mu Olric?
- Ne zor olmuyor mu efendimiz?
- Her sabah iki yüzlerini yıkamak Olric.

- Keşke nedir Olric? 
- Hatalarımız efendimiz. 
- Çok mu hata yaptık? 
- Keşke diyecek kadar efendimiz.

- Elimizde olmayan şeyler var Olric...
- Ne efendimiz?
- Elleri Olric, elleri!

- Olric, bana edilgen bir kelime söyler misin?
-  Emin mi siniz?
-  Evet Olric. Hem de en yakıcı olanını söyle!
-  '‘Silinmek'’ efendimiz. Yeterince edilgen mi?
-  Fazlasıyla edilgen...

- ‘'Zaman'’ sözü çok can yakar be Olric, ne çok can yakar. 
- Öyle ama zaman her şeyin ilacı derler efendimiz.
-  Madem öyle fazlası intihara girmez mi Olric?

- Gitme vakti geldi Olric.
- Nereden gitme vakti geldi efendimiz?
- Kalbinden Olric kalbinden.

- Hiç gelmemiştiniz ki efendim.
- O zaman neden bu kadar canım acıyor Olric?
- Çünkü hep kalbindesiniz sanmıştınız oysa bi kere bile sizi kalbine almamıştı efendim.
- Beni neden uyarmadın Olric ?
- Aşkından sağır olmuştunuz efendim.
- Anladım Olric…

- Sus Olric! Düşünüyorum.
- Düşünmek ne haddinize efendimiz?
- Descartes düşündükçe var oluyordu Olric.
- Descartes düşündükçe var olur, siz düşündükçe yok olursunuz efendimiz.

- Herkes geçer diyor, geçer mi Olric? Herkes ne bilir acımı, herkes ne bilsin acımızı! Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım. Ki nefessizlikten değil nefesten boğulmaktır marifetimiz Olric. 
- Evet efendimiz. 
- Bana katıldığını bilmek güzel. Arada ses vermen güzel. İçimin sesi de olmasa ölürüm yalnızlıktan!

- Biliyor musun Olric ? 
- Neyi efendimiz? 
- Onunla ne zaman lades oynasak hep o kazandı 
- Neden efendimiz? 
- Kalbimdeyken nasıl aklımda derdim?

- Hayatta üç yanlışım oldu Olric.
- Ne gibi efendimiz?
- Tanıdım, inandım, güvendim. Ama bir doğrum oldu.
- O nedir efendimiz?
- Sevmek Olric. Fakat sende bilirsin ki üç yanlış bir doğruyu götürür.
- Gidelim efendimiz…

- Çok çeşitli bıçak koleksiyonum var Olric.
- Nerede efendimiz?
- Sırtımda Olric, sırtımda...

‘’Biliyor musun Olric, aslında insanı acıtan şey insanın yalnız kalması değil, sevdiğinin kokusunun bir başkasının üzerine sinmiş olma ihtimalidir.’’

''Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?''

"Azım Olric... Azımsanıyorum. Azım sanıyorum..."

Aşağıda sunacağım ve ‘’Tutunamayanlar’’ romanından noktasına, virgülüne dokunmadan kopyalayarak aynen aldığım uzun bölüm ise muhtemeldir ki çok yakın gelecekte (!) yaşayacaklarımızı anlatıyor: 

"... mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasına duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gösteren, yanlışı doğru gösteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek için her davranışı meşru sayan onlar, yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, birşeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavininin başına vuran şöförler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler, yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gülen onlardan daha bilgisizler ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkaranlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine düşman edenler ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar ve gerçeği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar."

‘’Tutunamayanlar’’; insanın kendisini çaresiz hissettiği anlarda tutunduğu bir kitaptır... Sindire sindire okunmalı, her bir cümlesi özümsenmeli ve üzerinde düşünülmeli diye değerlendiriyorum…

“Balıqlar da ağlayar, lakin denizin xeberi olmaz...” diye bir Azeri atasözü vardı... İşte ''Tutunamayanlar''; hüngür hüngür ağladıkları halde içinde yaşadıkları denizin haberi olmayanların romanıdır... Yani sizin, benim, hepimizin romanıdır...

Osman AYDOĞAN  21 Şubat 2017


Züleyhâ

Kutsal kitaplara geçen, eskilerin deyimiyle "ahsen ül kıssa" denilen, yani "öykülerin en güzeli" unvanına sahip efsanevi bir aşk hikâyesi vardır: ''Züleyhâ''

Zeki Bulduk ‘’Züleyhâ, Hüzün Bulutlarından Ağlayan Kadın’’ isminde anlatımı şiir tadında olan güzel kitabında işte bu hikâyeyi anlatır: ''Züleyhâ'' (Hayykitap, 2010) Kitapta Züleyhâ şöyle anlatılır:

‘’Bir kadın vardı; kınanmış. Bir kadın vardı; âşık. Bir kadın; sabır taşı çatlamak üzere olan. Bir kadın vardı; dünyanın en güzel erkeğine sevdalanmış. Bir kadın vardı; adı güzelin yanına yazılan. Bir kadın vardı; hikâyesi bin yıllardır anlatılan. Bir kadın vardı; günahının karanlığına hapsedilen ama ruhundaki izlerden haber verilmeyen. Bir kadın vardı; aşkın dört halini de yaşadığı halde günahkâr diye damgalanan. Bir kadın vardı; sevdiğinin yalnızlığında. Öyle ya, insan sevdiğine benzerdi. O kadın savunma yapmayı ve temize çıkmayı hak ediyordu. Çünkü Yusuf’u sevmişti. O kadın Züleyhâ'ydı.’’

Ve kitapta Züleyhâ şöyle tanımlanır: '’Bir rüya ecesiydi Züleyhâ. Bir rüyanın lacivert gecesiydi Züleyhâ. Bir rüyanın tam ortasından seker gibi geçen ahulara bakışlar vermişti Züleyhâ.'’

Aslı Zelicka'dır. Züleyhâ Farsça bir isimdir. Arapça şekli ise Zelihâ'dır. Potifar'ın eşi ve Yusuf'un aşkı, su perisi olduğu da söylenir ama dünyanın en büyük aşkıdır belki de Züleyhâ'nın aşkı. Yusuf, İbrani peygamberidir. Yakup peygamberin oğlu... Yusuf'un serüveni Tevrat'ta, Tekvin bölümündedir.  Yusuf, Kur'an'ı Kerim'de de yer alır (Yusuf Suresi). Aşkları masal değil, öykü değil, efsanedir artık. Girişte de bahsettiğim gibi eskilerce ''hikâyelerin en güzeli'' (ahsen ül kıssa) diye tanımlanmıştır.

Kenan ülkesinde yaşayan Yusuf - ki adı İbranice Yosaf'dır- babası Yakup peygamber tarafından çok sevilince onu kıskanan kardeşleri tarafından bir kör kuyuya atılır. Ve kervancılar tarafından kurtularak köle olarak Mısır'da satılır. "Mısır Azizi" Kıtfir satın alır onu. Çok güzel bir erkektir Yusuf. Kıtfir'in karısı Züleyhâ çılgınca âşık olur. 

Züleyhâ'nın Hz. Yusuf'a karşı duyduğu aşk tanımsızdır. Bütün servet ve güzelliğini onun uğrunda harcamıştır. Kocasına, ailesine tüm Mısır halkına karşı durmuştur bu aşk… Derler ki yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığı vardır ancak hiçbir şey gözünde değildir... "Bugün Yusuf'u gördüm" diyen, ondan haber veren herkese onları zengin edecek değerde mücevher dağıtırmış…

Aşkın ağır tutkusuyla karşılaştığı herkesi "Yusuf" diye çağırır olmuş Züleyhâ, o kadar ki, başını geceleri gökyüzüne kaldırdığı zaman Yusuf'un adını yıldızların dizilerek yazdığını iddia edermiş. Fakat Yusuf efendisiyle evli olan Züleyhâ'nın aşkına karşılık vermesi olanaksızmış. Aşkını kalbine gömüp susmuş sadece... Oysa Züleyhâ kendini kınayan tüm insanlara sevdasını haykırıyormuş. 

Züleyhâ'ya demişler "bak ay çıktı", Züleyhâ demiş ki ‘’Yusuf göğe mi baktı?"

Hatta şöyle bir söylence vardır: Züleyhâ, bir gün bütün kadınları evine davet etmiş... Sofra düzenleyerek önlerine meyve koymuş ve onları soymak için bıçak vermiş... Kadınlar meyveleri yemeye başlayacakları sırada, Yusuf'a seslenerek, "Onların yanına çık" demiş. Karşılarına çıkan Yusuf'u gören kadınlar güzelliği karşısında öyle büyülenmişler ki bıçakla parmaklarını kesmişler de farkına bile varmamışlar. "İşte sizin gördüğünüz güzellik benim aşkımdır! " diye haykırmış Züleyhâ. 

Çok zordu Yusuf'u görmeyen gözün Züleyhâ'yı anlaması!
Çok kolaydı Yusuf'u görmeyen gözün Züleyhâ'yı kınaması!

Züleyhâ aşk şarabından sarhoş olmuş, Yusuf’u gözüne kestirmişti... Puta tapıyordu Züleyhâ; sevgilisiyle yatmak ateşiyle yanarken taptığı puttan da utanıyordu. Bir yolunu buldu; putun başını yüzünü örttü; sonra Yusuf’a heveslendi… Yusuf Kaçtı; Züleyhâ  sevgilisini yakaladığı yerde kucakladı: ‘’Ne acımasızsın’’  dedi, ‘’halimi görmüyor musun?.. Sana nasıl sevdalandığımı bilmiyor musun?.. Ne olur beni dışlama’’ İki eliyle yüzünü kapadı, ağlamaya başladı Yusuf; çünkü Züleyhâ yasaklıydı. Dedi ki Yusuf: ‘’Sen, tahtadan yapılmış bir puttan utandın; ben Allah’tan utanmaz mıyım?..’’

(Kur'anı Kerim, Yusuf Suresi, 23. Evinde bulunduğu kadın (Züleyhâ), onun (Yusuf) nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kapattı ve "haydi gel!" dedi. O da "(hâşâ), Allah'a sığınırım! Zira kocanız benim velinimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmaz!" dedi.)

Fakat Züleyhâ'nın ağır aşkı Yusuf'un zindanı boylamasına neden olmuş. Bir Arap şair şöyle demiş Yusuf zindana giderken:

‘’Herkes, Yusuf'un yırtılmış gömleğine bakıyor.
Kimse, Züleyhâ'nın paramparça olmuş kalbine bakmıyor.’’

Yıllarca peygamber sabrıyla zindanın ağır çilesini çekmiş Yusuf Peygamber. Sonra yine bir söylenceye göre Mısır kralının tabiri olanaksız rüyasını doğru olarak yorumlayınca Hz. Yusuf hapisten çıkmış. Ve bu arada Kıtfir öldüğü için Züleyhâ'yla evlenmiş.

Büyük Alman şairi Johann Wolfgang von Goethe de Doğu Batı Divanı (West-östlicher Divan) üzerinde çalışırken âşık olduğu Marianne von Willemer’e benzeterek en güzel şiirlerini Züleyhâ için yazmıştır ‘’Suleika’’ ismiyle.

Goethe bu derin aşkı yaşarken yazdığı divanın “Züleyhâ Kitabı’’ bölümünde ve aynı adlı şiirinde bir destanla eş değer tutulacak kadar uzun soluklu aşkını dile getirir. Ünlü şair, bir şiirinin sonunda Marianne’ye şöyle hitap eder: ‘’Adın ebedî Züleyhâ olsun derim…’’

Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu’nun ‘’Yusuf ile Züleyhâ (Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün)’’ (Timas Yayınları 2016) isimli yine şiir gibi anlatımı olan bir kitabı var. Bu kitapta geçerdi: ''…İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yusuf mu, Yakup mu, Züleyhâ mı? Zindan kimin kaderi, Yusuf'un mu, Yakup’un mu yoksa Züleyhâ'nın mı? Yusuf, Yakup ve Züleyhâ yok aslında. Hepsi bir, hepsi o bir, hepsi tek bir...’’

Bu kitaptan üç bölüm aktaracağım.

Birincisi: ''Züleyhâ’nın Yusuf’a mektup yazması''; 

''Yusuf" yazdı Züleyhâ, sayfanın ortasına. Hala hitaptaydı kalemi, bir satır ileri geçemedi. ''Bir satır ileri geçsem hitaptan'', dedi, ''yanacağım''. Ses verdi içinden bir ses: "Yan o zaman, yan o zaman!" Züleyhâ devam etti: "Ah benim Yusuf'um, ah benim, ah/senim’’, dedi, başka bir şey diyemedi. Züleyhâ Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca "Yusuf " diye başladı, "Yusuf " diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelam yok. Ve Züleyhâ'nın lügatinde "Yusuf’’tan öte sözcük yok. "Yusuf'', dedi, ''kelamım artık sende hükümsüz. Ama kelamımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelamdan da ötede sadece ah var, ah ki dünya onun üzerinde durur, gök kubbe onun hararetiyle döner.."

İkincisi: ''Tasavvuftaki 'varlık' kavramının anlatılması'';

Bir gün Yusuf’un güzellik şöhretini duyan bir bedevi, çöller aşıp seraplara kanmadan, vahalarda duraklayıp hiç yolundan sapmadan Yusuf’u görmek için Kenan iline varmıştı. Yanına vardığı zaman, Yusuf, o güzellik güneşi, çocukça bir sevinçle gülümsedi. Ve dedi: "De bakalım ey bedevi, bunca yolu aştın ve geldin. Bir yükün olmalı. Sözün hazinesinden ya da meta denizinden ne getirdin bana?"

Yoksul bedevi gülümsedi. Ve dedi ki: "Yusuf, ey Kenan'a doğan dolunay! Ey varlığı varlıklara sebep olandan nişane olan! Gülümsedin, içim aydınlandı. Baktın ve konuştun ya benimle artık yitmem, eskimem. Lakin güzelliğin denizinde yekta inci iken sen, benim gibi yoksul bir bedevi sana ne verebilir ki? Sende olmayan, bende, ne olabilir ki?"

Böyle diyerek bedevi, sırtındaki deve tüyü heybeden bir ayna çıkardı usulca. Küçük, yuvarlak bir el aynası, kıymetsiz bir şey. "Sana" dedi, "en uygun armağan bir ayna olabilir yine de. Bir ayna ki baktığında kendi güzelliğini görebilesin. Ve nasıl yansıyorsa senin güzelliğin şu aynaya, nasıl sen olmasan bir büyük boşluktan başka bir şey düşmeyecekse şu aynaya. İşte öylece bilesin ki o en parlak ışığın yansımasından başka bir şey değildir senin de güzelliğin. Sen suretsin, o asıl. Sen fersin, o mana. Sen bedensin, o ruh. Sen gurbetsin, o yurt. Sen parçasın, o bütün. Sen gölgesin, o ışık."

Böyle söyleyip de geldiği uzun yolları aşmak üzere geri dönerken bedevi, Yusuf baktı elindeki aynaya. Ve "bildim" dedi. "Her şey o'ndan, sen de o'ndan, ben de o'ndan! Bunu söylemek istiyorsun. Ve ben bunu biliyorum.''

Üçüncüsü de: ‘’Züleyhâ'nın gülümsemesi’';

Bir gün Züleyhâ, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından. Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyhâ'ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyhâ gibi takamazdı. 

Birden bir meczup, ehil aslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyhâ'nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyhâ tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi. Gözlerini kaldırarak Züleyhâ'nın yüzüne bakmaya başladı meczup, "Züleyhâ..." dedi, "sevindir beni!" Züleyhâ kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti. Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczup oralı bile olmadı. "Züleyhâ..." dedi, "sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem." Züleyhâ bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi.(...) Başını önüne eğen meczup sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi. 

O günden sonra Mısır'ın lisanına "sadaka vermek" anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: ‘’Züleyhâ'nın gülümsemesi."

''Züleyhâ...'' dedi, ''sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem.''

Ve siz, ey gözleri olanlar! Bir gülümsemenin bir nasıl sadaka olduğunu bilir misiniz?

Ve siz, ey kalpleri olanlar! Sevmenin ne demek olduğunu Züleyhâ gibi bilir misiniz?

Osman AYDOĞAN  19 Şubat 2017



Bugünkü İslam coğrafyası neden ateş çemberi ile kuşatılmaktadır?

Sayın Cumhurbaşkanı 13 Şubat 2017 günü Bahreyn’de gazetecilere sesleniyor ve diyor ki: ‘’Artık kuru sözlerle geçiştiremeyeceğimiz bir süreçteyiz. Adeta bir ateş çemberiyle kuşatılan İslam coğrafyası ağır bir imtihandan geçiyor.’’

Madem kuru sözlerle geçiştiremeyeceğiz… İslam coğrafyası neden bu halde ben de içi dolu, ıslak sözlerle açıklamak istiyorum…

Doğrudur, günümüzde İslam coğrafyası ateş çemberi içerisindedir. Ama bu bir sonuçtur, sebep değil…

Aslında bu konu bin yıllık bir konu… Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasını anlamak için bin yıl geriye gitmek gerek diye düşünüyorum… Günümüze veya geçmişte bir zaman diliminin kesitine göre konuyu anlamaya çalışırsak yanılırız diye değerlendiriyorum…

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; Abbasi aydınlanmasını sürdüremeyenlerdir, Batı Rönesans ve reformlarla aydınlanırken yönünü tekrar Ortaçağın karanlığına çevirenlerdir.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunan ve “insan aklı da Allah vergisi bir yetenektir ve bu nedenle akla uygun olan nakle (kutsal söz, vahiy) aykırı olamaz.’’ diyen İbn-i Rüşd’ün peşinden gitmeyip; Farabi ve İbn-i Sina gibi İslam bilginlerini eleştirerek (ve de onları kâfirlikle suçlayarak)  “akıl, inanca ters düşemez” diye fetva veren Gazali’nin peşinden gidenlerdir.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bu coğrafyada Abbasi aydınlanmasından sonra ikinci aydınlanmayı başlatan ve İbn-i Rüşd’ün manevi öğrencisi olarak bilinen Mustafa Kemal Atatürk’ün izinden gitmeyenlerdir.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bin yıl öncesinden bugüne; bir Ebu Temmam,  İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Şirazlı Şadi, Hafız-ı Şirazî, Ahmet Yesevi, El Kindî, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Akşemseddin, Şems-i Tebrizi, Muhyiddin İbn-i Arabî, Sadrettin Konevî, Hallac-ı Mansur, Cüneyd-î Bağdadî, Bayezid-î Bistamî, İmam-ı Rabbanî (16. yy.), İmam-ı Azâm Ebu Hanife ve İmam-ı Buharî gibi İslam tefekkürlerinin, düşünürlerinin bu coğrafyanın bir daha çıkaramamış olmasıdır.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bugün vazgeçtim tüm dünyayı sadece İslam dünyasına dahi hitap eden bir düşünürünün, bir mütefekkirinin bu coğrafyanın bir daha yetiştirememiş olmasıdır…

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; dışarıda, Papaz Pierre L’Ermite’nin, Gautier’in, Louis’in, Konrad’ın, Friedrich Barbarossa’nın, Philippe Auguste’nin, Richard’ın, Heinrich’in, Andrias’ın, Frederich’in, St. Louis’in, Bush’un ve Obama’nın müttefikleri olurken, İçeride; Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin, Yezid’in, Haccac bin Yusuf’un, Kutaybe bin Müslim’in yolunda gidenlerdir…

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; yüce dinimiz İslam’ı sadece ibadet boyutuna indirerek İslam’ın ahlaki boyutunu görmezden gelenlerdir…

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; yalanı, dolanı, iftirayı, hileyi, hurdayı, hırsızlığı, arsızlığı, hukuksuzluğu, hoşgörüsüzlüğü, kof bir gururu, cehaleti, karanlığı, kini ve nefreti kendisine rehber edinenlerdir…

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; İslam dünyası toplumlarının feodal yapıları, gelenekleri, orijininden sapmış dini inanışları, mezhep kavgaları, kadına bakış açıları, otoriter eğilimleri, güce olan sevgi ve biat anlayışları, uzlaşma ve işbirliği yeteneğinin olmayışlarıdır.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bu coğrafyada bilgi, eğitim, demokrasi, özgürlük, hak, hukuk ve adalet gibi toplum bilincine yerleşmiş açık kavramlar ile yerleşik kurumlar, kurallar, kaideler ve teamüllerin yeterince gelişmemiş olmasıdır.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; çocuklarının beyinlerine; cahim, cehennem, Azrail, zebani, azâp, şeytan, günah, kâfir  ve cin kavramlarının şırınga edilmesidir, bu coğrafyada tartışma ve sorgulama kültürünün oluşmamasıdır, bunun yerine ise ezber, itaat ve biat kültürünün hâkim olmasıdır, politikanın; ilkeler ve ülküler için değil, çoğunlukla çıkarların ve güçlerin mücadele aracı olarak yapılmasıdır.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bu coğrafyada zekâ yerine şark kurnazlığı, dürüstlük ve liyakat yerine sadakat, görev yerine itaat, hak yerine gücün olmasıdır; bilim, sanat, edebiyat, felsefe ve estetik kavramlarının rakipleriyle rekabet edebilecek seviyeye ulaşamamasıdır.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bu coğrafyada, eğitim, disiplin ve ahlak adına insanlarının yaşama sevincinin budanmasıdır, ciddiyet adına insanlarının suratlarının asılmasıdır, kadınlarının; gelenek adına aşağılanması, cinsel obje olarak görülmesi, baskı altına alınması, tekmelenmesi, yetmedi katledilmesidir.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bu coğrafyada yaşamın ve hayatın değil, ''ölüm''ün yüceltilmesidir, bu coğrafyadaki sevginin Hak'ka, hakka, hukuka, doğruya değil güce biat etmesidir, bu coğrafyada güçlü olanın her zaman için ve her yerde haklı olmasıdır.

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bu coğrafyada siyasi iktidarların yetersizliklerinin, yeteneksizliklerinin ve kötü yönetimlerinin sonuçlarını hep ''dış mihraklar''a ve ''komlo teorileri''ne bağlamasıdır...

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebebi; bu coğrafyada toplumlarının kadınsız, eğitimlerinin bilimsiz ve düşüncelerinin ise özgür olmayışıdır…

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılması bir sonuçtur ve sebepleri de tüm yukarıda anlattıklarımdır…

Sebepleri ortadan kaldıramazsanız sonuçları da ortadan kaldıramazsınız ve bir bin yıl daha geçse bu coğrafyayı ateş çemberinden kurtaramazsınız…   

 Osman AYDOĞAN  16 Şubat 2017




Bugünkü İslam coğrafyası neden ateş çemberi ile kuşatılmaktadır-II

Sayın Cumhurbaşkanı 13 Şubat 2017 günü Bahreyn’de gazetecilere sesleniyor ve diyor ki: ‘’Artık kuru sözlerle geçiştiremeyeceğimiz bir süreçteyiz. Adeta bir ateş çemberiyle kuşatılan İslam coğrafyası ağır bir imtihandan geçiyor.’’

Madem kuru sözlerle geçiştiremeyeceğiz… İslam coğrafyası neden bu halde ben de içi dolu, ıslak sözlerle, bu coğrafyanın bir ürünü olan Lübnanlı yazar, şair ve ressam Halil Cibran’ın kitaplarından aldığım arda arda vereceğim şu üç yazısı ile bugünkü İslam coğrafyasının neden ateş çemberi ile kuşatıldığını açıklamak istiyorum…

***

“Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer, kendi dokumaz, bir ekmek yer, kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz. Ne yazık o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar. Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer.

Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanırken ayaklanmaktan geri duracaktır. Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır.

Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticilerini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanla karşılamak için yuhalarla uğurlar. Ne yazık o ulusa ki bilgileriyle yıllardır dilsiz ve güçlüleri beşiktedir henüz. Ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır. “

***

‘’Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıtını. Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanrı’ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldeniz’i açsa önünde sen o denizden geçmezsin.

Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti İbrahim olsan sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler sen başka şeylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdelena’yı (*) fahişe diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çalışırsın.

Ey kavmim, sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin, hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrı’ya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen...

Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin... Ey kavmim, tek tek öldürülürken insanların, sen korkudan öleceksin.’’

***

‘’Siz kurallar koymayı çok seversiniz, ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz. Tıpkı okyanus kıyısında sabırla kumdan kuleler yapan, sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi.’’

***

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılması bir sonuçtur ve sebepleri ise Halil Cibran’ın yukarıdaki anlattıklarıdır…

Sebepleri ortadan kaldıramazsanız sonuçları da ortadan kaldıramazsınız ve bir bin yıl daha geçse bu coğrafyayı ateş çemberinden kurtaramazsınız… 

(*) Maria Magdalena ya da Mecdelli Meryem hakkındaki bir inanışa göre, İsrail'de fahişelik yaptığı gerekçesiyle taşlanan Meryem'e Hz. İsa yardım eder. Hz. İsa, kadını linç etmek için toplanan kalabalığa ‘’hiç günahım yok diyen devam etsin’’ der ve bunun üzerine öfkeli kalabalık dağılır. Daha sonra Meryem tövbe ederek Hıristiyanlığı benimser ve bir azize olur.

 Osman AYDOĞAN  17 Şubat 2017



Bugünkü İslam coğrafyası neden ateş çemberi ile kuşatılmaktadır-III


Bu konudaki üçüncü ve son yazım…

Sayın Cumhurbaşkanı 13 Şubat 2017 günü Bahreyn’de gazetecilere sesleniyor ve diyor ki: ‘’Artık kuru sözlerle geçiştiremeyeceğimiz bir süreçteyiz. Adeta bir ateş çemberiyle kuşatılan İslam coğrafyası ağır bir imtihandan geçiyor.’’

Madem kuru sözlerle geçiştiremeyeceğiz… Ben de içi dolu, ıslak sözlerle, bin yıl geriye giderek İslam coğrafyasının neden ateş çemberi ile kuşatıldığının en önemli sebebini açıklamak istiyorum…

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının en başta gelen sebebi:  İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi eski Yunan felsefesinde Aristo çizgisinde deneyimci gerçekçiliği sürdürme yolunu tutanların karşısında Eflatuncu idealist felsefeyi savunan Horasan’ın Tus kentinde doğan İmam-ı Gazalî’nin (Hüccet’ül İslam -İslam’ın kanıtı) (1058-1111) egemen olmasıdır…

Gazali 11 ve 12. yüzyıl İslam coğrafyasının çok etkin bir din bilginidir. Saygı duyulan birisidir. İmam-ı Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ (Filozofların Tutarsızlığı) (Klâsik Yayınları, 2014) adlı eserinde, Farabi ve İbn-i Sina gibi İslam bilginlerini eleştirerek (ve de kâfirlikle suçlayarak)  “akıl, inanca ters düşemez” diye devletin varlığı ve güvenliği için akılcı gidişi önlemeye çalışmıştır.

Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ isimli kitabında şöyle yazar: “…Akıl ile inancı uzlaştırmaya çalışmak boşunadır. Akıl ile inancın karşıtlığını kabul etmeyen düşünürler, kaçınılmaz olarak hakikatten uzaklaşacaktır. Allah’ı akıl ile açıklamaya çalışmak, Allah’ı yadsımaktır. Neden-sonuç ilişkisinin araştırılması, Allah’ın iradesini yadsıma sonucunu verebilir. Akıl ve felsefe sorularına yanıt bulmaya çalışırken çelişkiye düşüldüğüne göre hakikate ulaşmak imkânsızdır.”  

Ayrıca İmam-ı Gazalî ‘’artık İslam tekâmüle erdi’’ diyerek İslam’da içtihat kapısını (yorum, yeni kural koyma) da kapatmıştır. İmam-ı Gazali, ümmeti soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır.

Gazalî (1058-1111), “İhya-i Ulum ud-Din” (Din Bilimlerinin Dirilmesi) (Işık yayınları) kitabında, akıl yürütmeye dayalı eğitim ve öğretimin, din duygularını öldürdüğünü iddia etmiş, bilimsel düşüncenin egemenliği kırılmadıkça dinsel duyguların dirilmeyeceğini savunmuştur. Gazalî kitabında genç Müslümanlara şöyle seslenir: “Ey oğul! Elinden geldiğince, hiç kimse ile herhangi bir konuda düşünsel tartışmaya girişme! Çünkü düşünsel tartışma, birçok yıkımlara neden olur. Zararı yararından büyüktür. Çünkü düşünsel tartışma ikiyüzlülük, kıskançlık, büyüklenme, düşmanlık, böbürlenme gibi çok kötü huyların kaynağıdır.” Gazalî, eserini dört cilt hâlinde düzenlemiş, ciltlere sırasıyla İbadetler (İbâdât), Âdetler (Âdât), Helak Edici Hususlar (Mühlikât) ve Felaha Erdirici Ameller (Münciyât) adlarını vermiş, her bir cildi de on konu hâlinde işlemiştir.

Gazalî ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’ isimli eserinde, İbn-i Sina’nın, sadece İslam düşüncesinin değil, tüm insanlık tarihinin en değerli eserlerinden olan ‘’Kitab’uş Şifa’’sında (Say Yayınları, 2013) geçen düşünceleri de eleştirir. Gazalî kitabının başında Maksadü’l Felâsife adı ile İbn-i Sina’nın felsefe doktrinini özetler. ‘’Tehâfütü’l-Felâsife’’, İbn-i Sina’nın fikirlerini reddetmeye çalışan yirmi bölümden oluşur. Onyedi bölümde İbn-i Sina ve takipçilerinin yanıldığı noktaları göstererek onları küfür ile itham eder. Diğer üç bölümde ise fikirlerinin tamamen İslam dışı olduğunu söyler. Filozoflara karşı öne sürdüğü suçlamaların arasında Allah’ın varlığını ve Allah’tan başka tanrı olmadığını kanıtlayamamalarıdır.

İmam-ı Gazalî’den yaklaşık yüz yıl sonra, Endülüslü Halife İbn-i Rüşd (1126-1198) ise ‘’Tehâfüt et – Tehâfüt’’ (Tutarsızlığın Tutarsızlığı)  (Bordo Siyah Yayınları, Dünya Klasikleri-Felsefe, 2012) denemesinde, akıl-inanç çelişkisinin kaçınılmazlığını, hatta gerekliliğini iddia eder. İbn-i Rüşd, bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunur. ‘’Çünkü’’ der İbn-i Rüşd; “İnsan aklı da Allah vergisi bir yetenektir ve bu nedenle akla uygun olan nakle (kutsal söz, hadis, vahiy) aykırı olamaz.’’

Gerçekte de İslamiyet, akıl dinidir, bilimi kutsar, bilim, Çin’de de olsa onu oradan gidip almayı önerir. “İlim Çin’de dâhi olsa gidip alınız.”,  “Âlimin mürekkebi şehidin kanından daha üstündür.”,  “İlim öğrenmek beşikten mezara kadar farzdır.”,  “Bir saatlik  tefekkür – düşünüş - 60 yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır.” gibi İslam’ın bilim  ile çatışmadığını, evrensel  bir din olduğunu, akla ve doğaya en uygun din olduğunu açıklayan Hz. Muhammed (SAV)’in hadisleri vardır.

Ayrıca Kur’anı Kerim Ra’d Suresi 19. ayette ‘’innema yetezekkeru ulül ‘elbab’’ ifadesi geçmektedir ki Türkçe meali şu şekildedir;  ‘’Yalnızca derin düşünebilen akıl sahipleri bunu idrak edebilirler’’. Bir kısım yorumcular bu ayette geçen  ‘’ulül ‘elbab’’ kavramını ‘’akıl ile vahiy veya nakil çatışınca akl-ı selim karar vermelidir’’ şeklinde yorumlamışlardır. (Dr. Harun Çağlayan, Bilgi Kaynağı Olarak Akıl- Reason As A Source Of Knowledge, Kelam Araştırmaları, 2011, s. 246, Muhammed Abduh, Tevhid Risalesi, Çev. Prof. Dr. Sabri Hizmetli, Ankara, 1986)

Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün  belirttiği gibi; “Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme, mantığa uygun düşmesi gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygun düşer.” (Ord. Prof. Enver Ziya Karal, -1923-01- Fatih Özdemir Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Yayıncılık, Ankara 1990, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II ) sözü ışığı altında İslam dinin akla ve bilimsel faaliyetlere önem verdiğini görmekteyiz.

Kaldı ki bizzat İmam-ı Gazalî kendisi söylemiştir; “astronomi bilmeyen marifetullahta noksan kalır”. Marifetullah; ‘’Allah’ı tanımak’’ demektir. Acaba bilimsiz, ilimsiz astronomi nasıl gerçekleşecektir ki? Görüldüğü gibi hem İslamiyet hem de bizzat Gazalî bilimi kutsarken ne yazık ki Gazalî’nin yanlış anlaşıldığı ve tüm bu uygulamaların bu yanlış anlamadan kaynaklandığı veya güç sahiplerinin işlerine öyle geldiği gibi anladığı değerlendirilmektedir. Muhtemeldir ki Gazalî; akıl ile imanın uyum içinde birbirini tamamlayacağını iddia etmiştir.

Aralarında yüzyıl gibi bir zaman aralığı da olsa İmam-ı Gazalî ile İbn-i Rüşd’ün bu kitapları yazılı tarihin en önemli ve en büyük tartışmalarından birisi olduğu kıymetlendirilmektedir. İbn-i Rüşd bu tartışmayı siyasal planda kaybetmiştir.  Çünkü İslam dünyasının sultanları, halifeleri ve güç sahipleri–yanlış anlaşılan veya işlerine öyle gelen, bilim yerine inancı savunduğunu iddia ettikleri- Gazalî’yi desteklemişler, İbn-i Rüşd’ü ise ihmal etmişlerdir. İslam dünyasının sultanları, halifeleri ve güç sahipleri Gazalî’yi desteklemişlerdir çünkü Gazali, ümmeti soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır.

Ancak İslam dünyasında Gazalî’nin görüşünün (veya bu yanlış anlamanın) egemen olmasının tüm İslam dünyası için büyük bir talihsizlik olduğu değerlendirilmektedir. Gazalî’nin görüşü Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı medresesine de egemen olmuştur. Öyle ki Fatih İstanbul’u kuşatması esnasında sur önlerinde top döktürecek kadar ileri teknolojiye sahipken 1529’da bu teknoloji kaybolmuş o Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman Anadolu’dan Viyana’ya öküzlerle top çekmek zorunda kalmıştır. (1683’de de aynısı tekrarlanmıştır) Osmanlıcada Ehl-i İman ve Ehl-i İlim ve Ehl-i Hikmet (felsefe) kavramları olmasına rağmen Osmanlıda özgür düşünce ve felsefeden uzak durulmuş, din eğitimine ağırlık verilerek bilim ihmal edilmiş ve bu da Osmanlının sonunu hazırlayan nedenlerin başında gelmiştir. 

Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo’dan Platon’a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen İbn-i Rüşd’ün kitapları Arapçadan Latinceye çevrilmiş ve Batı, unuttuğu Antik Çağın bilim insanlarını ve felsefecilerini yeniden İbn-i Rüşd’ün eserlerinden öğrenerek Rönesans’ı başlatmıştır. Böylece Batı İbn-i Rüşd’ün yolundan giderken, Doğu ise Gazalî’nin yolundan gitmiştir. Varılan sonuç ortadadır. Ancak İbn-i Rüşd, tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde kazanmıştır; bu da Türkiye’dir. Bu topraklarda gerçekleşen 1923 Cumhuriyet devrimlerinin tarihsel ve felsefi anlamı budur. Denilebilir ki Mustafa Kemal Atatürk İbn-i Rüşd’ün manevi öğrencisidir.

Günümüzde de İran, Mısır, Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’de yaşanan olaylar ile İŞİD,  Şebap ve Boko Haram vakaları yeni değildir. İşte ne olmuşsa o zaman (11. yüzyıl) olmuştur.  Bugün olanlar Gazalî görüşünün (veya yanlış anlaşılışının) günümüze olan izdüşümleridir. Aşağıda sunulan tespitler İslam dünyasındaki bu talihsizliğin, bu yanlış anlamanın ve bu izdüşümün somut sonuçları olduğu değerlendirilmektedir.

2000’li yılların başında Mısır El Ezher Üniversitesinin bir araştırması yayınlandı. Bu araştırmaya göre son bir yılda yabancı dillerden İspanyolcaya çevrilen kitap sayısı, son 1000 (bin) yılda yabancı dillerden Arapçaya çevrilen kitap sayısından daha fazladır.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Temmuz 2014 tarihinde İstanbul’da düzenlenen 32 ülkeden 100’ü aşkın İslam bilim adamının katıldığı ‘’Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi Toplantısı’’nın değerlendirme oturumunda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez bazı araştırma sonuçlarını da paylaşarak şunları ifade etti: “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90’ı Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da... Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebap’lar, İŞİD’ler, Boko Haram’lar var. Bütün bunlar nasıl türedi. Müslüman kamuoyunda nasıl ortaya çıktı. Üzerinde durmamız gereken en önemli husus bütün bu yapılar nasıl ortaya çıktı. Yanlış yapılar nasıl oluştu. Asıl gaye ise temelinde mezhepçilik ya da fitne ateşini nasıl söndürebiliriz.” Görüldüğü gibi bu coğrafyadaki bir kısım insanlar Müslüman olmuşlar, lakin İslam olamamışlardır. (İslam sözcüğü Arapça “se-le-me” kökünden türemiştir ve anlamı “barış”tır.)

O günden (1100-1200) bugüne İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun, Şirazlı Şadi, Hafız-ı Şirazî, Ahmet Yesevi, El Kindî, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli, Şems-i Tebrizi, Muhyiddin İbn-i Arabî, Sadrettin Konevî, Hallac-ı Mansur, Cüneyd-î Bağdadî, Bayezid-î Bistamî, İmam-ı Rabbanî (16. yy.), İmam-ı Azâm Ebu Hanife, İmam-ı Buharî ve İmam-ı Gazalî gibi İslam tefekkürlerini, düşünürlerini bu coğrafya bir daha çıkaramamıştır.

Bu coğrafyada böylesine İslam düşünürleri bir daha çıkmadığı gibi, İslam coğrafyasını 20. ve 21. yüzyılda Batı kültürü ile rekabet edebilecek bir güce eriştirecek düşün dünyasının temsilcileri de olmamıştır. Batı dünyasını aydınlığa taşıyan ve 20. yüzyıla hazırlayan sanat ve bilim dünyasının yanında düşün dünyasının Thomas Hobbes, Baruch Spinoza,  Immanuel Kant, Georg Wilhelm Friedrich  Hegel, Baron de Montesquieu, Auguste Comte, Alexis de Tocqueville,  Emile Durkheim, Jean-Jacques Rousseau, Max Weber, Raymond Aron, Maurice Duverger gibi temsilcileri de İslam coğrafyasında olmamıştır. Günümüzde de tüm dünyaya ve hatta sadece İslam coğrafyasına da olsa hitap edecek bir İslam entelektüeli de yoktur. Çünkü sadece düşüncenin evrimi olur, inancın evrimi olmazdı.

Alman araştırmacı Peter Scholl-Latour’un (1924 - 16 Ağustos 2014) 1998 yılında yayınlanan güzel bir kitabı vardı; ‘’Das Schlachtfeld der Zukunft: Zwischen Kaukasus und Pamir’’ (Geleceğin Muharebe Sahası: Kafkasya ve Pamir Arası) (Goldmann Verlag, April 1998) (Ne yazık ki bu kitap ne Türkçeye çevrildi ne de Türkiye’de ilgi gördü.) Kitapta özetle diyordu ki yazar; İran ve Afganistan’da dini referans alan bir rejim türemiştir. Kafkasya ve Pamir arası ve bölge ülkeleri tamamen, İran ve Taliban cinsi bu dinci akımın etkisine girecektir. 1970’lı yıllardan bu güne, gerçek dinle, gerçek İslam’la, gerçek Müslümanlıkla hiç ilgisi olmayan ve dini, İslam’ı ve Müslümanlığı siyasi amaçlarla kullanmak isteyen ABD güdümlü ‘’Yeşil Kuşak’’ ve ‘’Ilımlı İslam’’ gibi projeler uygulamaya konulmuş ve bu projeler sonunda da bu Taliban etkisi sadece Kafkasya ve Pamir arasında kalmamış, Mısır dâhil tüm Kuzey Afrika’yı, Irak ve Suriye’yi ve tüm Orta Doğu’yu kaplamıştır. İşte Irak ve Suriye’de ortaya çıkan bu çatışmaların bu projelerin bir sonucu olduğu değerlendirilmektedir.   

Bugün için Afganistan’dan, Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya kadar İslam coğrafyasında siyasi iktidarlar parçalanarak devlet kapasitesi çökertilmiş, paylaşılan ortak ulusal değer, ortak inanç ve ortak hikâyeler kaybolmuş, bu şekilde bölgede bir siyasal boşluk oluşmuş ve bu boşlukta  El Kaide, El Nusra gibi radikal dinci çeteler, IŞİD gibi terör grupları, aşiretlerden de güç alarak bir din devleti inşa etmeye başlamışlardır.. Bu nedenle bazı düşünürler Avrupa’nın 5’inci Yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi İslam coğrafyasının da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia etmektedirler.

İslam coğrafyasındaki bu Batı karşısındaki gerileyişinin, mevcut siyasal kavgaların, sosyolojik ve ideolojik ayrışmaların temelinde İmam-ı Gazalî ile İbn-i Rüşd arasındaki bu bin yıllık tezadın yatmakta olduğu ve yukarıda da anlatıldığı gibi bütün bunların İmam-ı Gazalî’nin düşüncesinin veya yanlış anlaşılmasının egemen olmasının İslam coğrafyasını getirdiği yer, bir sonuç olduğu düşünülmektedir. Avrupa’da Rönesans’a öncülük etmiş, bilimin, medeniyetin ve insanlığın beşiği bu coğrafya o günden (11. yüzyıl) bugüne bilimi unutmuş, metafiziğin dipsiz kuyularında kaybolmuş ve mezhep ve etnik kavgalar nedeniyle bu coğrafyanın insanları birbirini boğazlar hale gelmiştir.

Sonuç

Aynı başlık adı altında üç ayrı yazımda bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılmasının sebeplerini anlatmaya çalıştım.

Anlatmaya çalıştığım bu sebeplerin sonucu olarak bu coğrafyada bilimden uzak, etnik kökene, dine ve mezhebe dayalı ilkesiz ve ülküsüz siyasetlerin sonunun huzursuzluk, çatışma, kan, gözyaşı ve acıkan topraklar olduğunu yaşayarak görmekteyiz...

İngiliz aktör, yönetmen ve yazar Peter Ustinov’un bir tespiti vardır: ‘‘Terör; yoksulların savaşı, savaş ise zenginlerin terörüdür.’’ Emperyalist güçler bu coğrafyadan elini çekmediği, İslam coğrafyası da emperyalizme alet olmadığı, İslam coğrafyasının metafiziğin dipsiz kuyularından ve mezhep kavgalarından kurtulup bilime ve akla yönelmediği, bu coğrafya halklarının etnik tuzaklardan uzaklaşmadığı ve sonuçta bölgeye gerçek anlamda bir barış ve huzur gelmediği sürece bu tespit doğrultusunda bu coğrafyada terör yoksulların savaşı, savaş ise zenginlerin terörü olmaya ve bu coğrafya bu ateş çemberi içinde cayır cayır yanmaya devam edecektir.

Ayrıca bu coğrafyaya hâkim olan ve coğrafya için politika belirleyen güçler İngiliz yazar ve sanat eleştirmeni John Berger’in şu sözünü hiç unutmamalıdırlar: ‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun. Boğucu egemenlik teröre ilham kaynağı olur; mücadeleye anlam kazandırır.’’

Bu coğrafyada barışın ve huzurun tek adresi emperyalist güçlerden, etnik kökenden ve mezheplerden uzak, laik bir düzen içerisinde yaşam, bilimsel temele dayalı eğitim ve yönetim ve çatışma kültüründen uzaklaşarak uzlaşı kültürüne geçerek bu coğrafya ülkeleri arasında sağlanacak uyum, ahenk ve işbirliği ve yüce Atatürk’ün ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh’’ ilkesidir.

Bir de bu coğrafyanın manevi evrenini koskoca bir morg olmaktan çıkararak insanlarına yaşama sevincini aşılamak ve insanlarını “akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru” gibi kavramları ile beslemek gerekmektedir. 

Bunlar olduğu takdirde Hz. İbrahim’in bir ateş çemberi içine atılmışken birden yeşil çimlere düştüğü gibi bu coğrafya da cennete dönüşecektir. 

Bu ateş çemberinden kurtuluşun bundan başka seçeneği yoktur. Aksi takdirde bir bin yıl daha geçse bu coğrafya bu ateş çemberinden kurtulamayacaktır.   

Bugünkü İslam coğrafyasının ateş çemberi ile kuşatılması bir sonuçtur ve ben üç gündür üst üste yazıyorum bu sonucun sebeplerini… Ve sebepler ortadan kalkmadan sonucun bin yıl da geçse değişmeyeceğini…

Acaba bu durumdan şikâyet edenler bu yazdıklarımdan bir şeyler anlıyorlar mı?

İbn-i Haldun; “Coğrafya kaderdir” derdi… Belçikalı yazar Maurice Maeterlinck de; ‘’Kaderinden şikâyetçi olan, kendi beceriksizliğinden de şikâyetçi olmalıdır.’’ derdi…

Ben ise üç gündür dedim diyeceğimi…

Hz. Allah Kuran-ı Kerim’de bu coğrafyayı anlatırdı zaten: ‘’Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.’’ (Yunus Süresi 100. Ayet)

Osman AYDOĞAN  18 Şubat 2017




Sevgililer Günü

Birinci Bölüm

Karl Marx’ın karısı Jenny’ye yazdığı mektup:

Yürekten sevdiğim,

Sana yine yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.

Kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olunca her şey ayırt edilmeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlarmış. Küçük tedirginlikler onlara yola açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayasıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyümesine yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. Aşkımda öyle…

Zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve çzel izlenimlerimde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil, sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor…

Dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrene sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.

Hoşçakal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim.

Senin, Karl

Manchester, 21 Haziran 1865

Bir erkek için önemli olan budur işte!

Erkek, âşık olduğu kadına baktığında, yüzündeki çizgileri, vücudundaki yaşlanma izlerini görmez. Gördüğü bir tanrıçadır, heyecan verici bir tanrıçadır. Önemli olan sizi seven insanın sizi nasıl bulduğudur. Göz kenarındaki bir kırışıklığın bile eğer o kadına aşk ile bağlıysanız ne kadar değerli olduğunu bilirsiniz. O küçük çizgicik, size ortak geçmiş bir hayatı hatırlatır çünkü.

Sevgilinle birlikte yaşlanmak iyidir. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, vücudunda ne türden değişiklikler olursa olsun, onun seni, senin onu gördüğünüz “şey” değişmez çünkü. İnsan kafasında yarattığı hayale âşık olur ve hayaller hiç yaşlanmaz!

İkinci Bölüm

Ne yazık ki toplum olarak ilkelliklerin her türlüsünü yaşadığımız günümüzde ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ kavramların içlerini boşalttık, anlamlarını daralttık ve sadece annemizi, kardeşimizi, eşimizi, çocuklarımızı sevdik (hoş, onları da hakkıyla sevemedik ya!), sadece onlara ‘’sevgili’’ dedik. Onların dışında kimseyi, kimsecikleri sevmedik... Sevgisiz bir toplum olduk... Ne yazık ki günümüzde cinnete, sahiplenmeye, ilkelliğe, hayvani duygulara aşk dedik, sevgi dedik. 

Aşk; muhabbettir, aşk; şiddetli muhabbettir aslında. Aşk; candan sevmedir. Aşk; karşılıksız sevmedir. Sevgili ise; sevendir, gerçek dosttur. ‘’Aşk’’ın, ‘’sevgi’’nin, ‘’sevgili’’nin ve ‘’özleme’’nin cinsellikle bir ilgisi yoktur. 

Şair Enver Gökçe'nin güzel bir şiiri vardı; ''Görüş Günü'' diye... Ben bu şiiri ''Sevgi Günü'' diye değiştirerek ilk kıt'asını veriyorum:

Bugün sevgi günümüz 
Dost kardeş bir arada 
Telden tele 
Mendil salla el salla
Merhaba! 

Evet, gerçekten bugün ''sevgi günümüz''... Telden tele, mendil sallayarak, el sallayarak, merhaba diyerek dosta, kardeşe, sevene, sevilene, sevgiliye, kısaca sevgi ehline selam, sevgi ve saygılarımı sunuyor, sevgi ehlinin sevgililer gününü kutluyorum... 

Osman AYDOĞAN  14 Şubat 2017



Post-truth

Son günlerde kafama yabancı sözcükleri taktım… İki gün önce Farsça kökenli sözcükleri anlattım sizlere… Farsça ‘’bâhten’’ fiilinden gelen sözcükleri açıkladım, “dâşten” fiilinden gelen sözcükleri anlattım... Dün de kafama Fransızca sözcükleri takmıştım,  ‘’La Cantine’’, ‘’Brasserie’’, ‘’Patisserie’’ ve ‘’Bistro sözcüklerinden bahsettim… Bugün de kafama İngilizce güncel bir sözcüğü taktım: ‘’Post-truth’’. Nasıl takmam ki? Günlerdir kafamda uğuldayıp durur.

Ancak ‘’Post-truth’’u açıklamadan önce kısa bir giriş yapmam lazım!

Fransız düşünür Alain Badiou’nun en büyük tespitidir. Bu tespit; atom bombasının bulunmasından daha vahimdir, daha gaddardır, daha şedittir, daha acıtıcıdır. Bu tespit yaşadığımız çağımızı anlatır. Bu tespit beş kelimeden oluşan basit bir cümledir: ‘’Hakikat var değildir, hakikat olur.’’

Badiou’nun tespiti gibi, bilimsel bir ‘’algı yönetimi’’ desteği ile günümüzde her yerde gerçek ‘’kara’’ olan ne varsa insanlara sanal ‘’ak’’ olarak sunulmuştur ve sunulmaktadır... Bu şekilde insanlar aklı kullanmayı ve sorgulamayı unutmuşlardır. Zaten istenilen de budur.

George Orwell, zamanında “Evrensel riyakârlık dönemlerinde hakikati söylemek devrimci bir eylemdir” demişti. Tam da Orwell’in söylediği bir dönemde yaşıyoruz: ‘’Evrensel riyakârlık döneminde’’.

Daha yeni basına yansıdı: Oxford Sözlüğü, Badio'nun, Orwell'in tespitlerini sanki kayda geçirircesine Anglo-Sakson kültürünün zamanın ruhunu kavramlaştırma geleneğinin uzantısı olarak ‘’Post-truth’’ (Hakikat / gerçek sonrası) sözcüğünü yılın (2016) sözcüğü olarak seçmiş. Bunu da; “objektif hakikatlerin kamuoyunu şekillendirmede duygular ve kişisel inançlara göre daha az etkili olduğu koşullar” diye tanımlamışlar. Birebir tercüme böyle olunca anlaşılması zorlaşıyor ama basitçe diyor ki ‘’artık gerçekler önemli değil, insanlar olaylara duygusal yaklaşıyorlar.’’ 

‘’Post-truth’’ sözcük karşılığı kısaca ‘’hakikat / gerçek ötesi’ ’veya ‘’gerçek sonrası’’ olarak da tercüme etmek mümkünse de bu sözcükler  ‘’Post-truth’’’ın tam karşılığını vermiyor.

Bu sözcüğün (Post-truth) anlamını tam olarak anlamak için bu kavramı dünyada ve ülkemizde nasıl kullanıldığını örnekleriyle vermem gerekiyor:

Hani Saddam’ın kitle imha silahları vardı ya… İşte bir ‘’Post-truth’’. Hani Kaddafi halkına ateş açıyordu ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha. Hani Baltık Denizinde fotoğrafı çekilmiş olup da Körfez’de Saddam yapmışçasına bir Karabatak fotoğrafı vardı ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha… Hani İŞİD’i Esad yaratmıştı ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha… Hani İŞİD’e ‘’öfkeli gençler’’ diyorlardı ya, hani İŞİD’e İŞİD bile diyemiyorlar ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha… Hani El Kaide’den El Nusra’ya ne kadar İŞİD müttefiki varsa, Esad ile savaşan ne kadar eli silahlı terörist varsa ‘’muhalif’’ diyorlar ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha…

Hani bu muhalifler (!) sıkışınca ‘’Halep Düşüyor’’ diye kıyamet koparıyorlar ya… İşte bir ‘’Post-truth’’ daha… Yasal bir devlet, halen BM’lerce tanınmaya devam eden, bu devlete isyan eden teröristler bir şehri ele geçiriyorlar (Halep) ve devlet şehrini bu teröristlerden tekrar geri alıyor… Sen bu teröristlere demokrat muhalif dersen, başkaları da PKK’ya aynı sıfatı yakıştırdığında ne edecen, ne söylecen?

Bu ‘’Post-truth’’ bize hiç de yabancı değil aslında… Bir vakitler ‘’Camide içki içtiler’’ diye servis ediyorlardı ya, hani ‘’Kabataş’ta bir masum bacı’’ vardı ya, hani ‘’Balyoz’’, ‘’Ergenekon’’ diye darbe masalları vardı ya…  İşte yerli birçok ‘’Post-truth’’ daha…

PKK ile Oslo’da pazarlık yapıyorsunuz, adı ‘’Çözüm Süreci’’ oluyor, FETÖ ile devletin yıllardır yaptığı uyarılarına, MGK kararlarına rağmen işbirliği yapıyorsunuz, ne istedilerse veriyorsunuz sonra da adı ‘’aldatıldık’’ oluyor, TSK’nın kırk yılda yetiştirdiği pırıl pırıl subaylarını, generallerini darbe masalları ile zindanlara atıyorsunuz, yine ‘’aldatıldık’’ diyorsunuz, BOP’un eşbaşkanı oluyorsunuz sonra ‘’Eyyy, üst akıl’’ diyorsunuz, Esad ile kol kola geziyorsunuz, sonra da ‘’Eyyy, Esed’’ diyorsunuz…  Alın size yerli birçok ‘’Post-truth’ daha….

Hani ülke üçüncü sınıf bir kabile devletine dönüştürülürken ‘’ileri demokrasi’’ masalları anlatılıyordu ya… İşte gerçek bir ‘’Post-truth’’ daha…

Dolar gelmiş 4.0’a dayanmış, işsizlik tavan yapmış, piyasalar durmuş, turist gelmiyor, cari açığı kapatacak para yok, yatırımlar yok, yabancı sermaye gelmiyor, ekonomiye güven dip yapmış, dış borç tavan yapmış, döviz yok, umut vatandaşın bozduracağı üç kuruşluk dolara kalmış, sanayi üretimi neredeyse durmuş, eğitim gerilemiş, hukuk ayaklar altına alınmış, uluslararası alanda ‘’değerli bir yalnızlığa’’ düşmüş, dış politikada çizdiğiniz zik zaklardan başınız dönmüşken ‘’böyyük devlet’’ masalları anlatılıyor ya alın size ‘’hakiki’’ ve ‘’gerçek’’ bir ’Post-truth’’ daha…

İşte size yerli bir ‘’Post-truth’’ın en yenisi: Ocak ayının (2017) son haftasında T.C. Başbakanı Gezi Parkı protestolarını kastederek dedi ki; ‘’Oradaki park düzenlemesi 8-10 ağacın yer değiştirilmesiydi.’’ Sanki o zamanlar TV’lerde gümbür gümbür Gezi Parkına Topçu Kışlası adı altında AVM, otel, rezidans yapacağız diyen bendim… Sabahın beşinde çadır kurup çevre nöbeti tutan gençlere sanki ben saldırdım…Öğrenci çadırlarına o gaz bombalarını sanki ben attım.. Öğrenci çadırlarını sanki ben ateşe verdim... Ne diyor koskoca T.C. Başbakanı gözlerimizin içine baka baka; ‘’Oradaki park düzenlemesi 8-10 ağacın yer değiştirilmesiydi.’’  İşte yerli ‘’Post-truth’’ın alası…

Ama asıl turpun büyüğü heybede… Asıl ‘’Post-truth’’ önümüzde: Ülke demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, demokrasilerde olmazsa olmaz kuvvetler ayrılığı ilkesinden uzaklaşıyor, diktatörlüğe, tek adamlığa doğru gidiyor… Cevap hazır: ‘’Prangalardan kurtuluyoruz..’’

Yok ben bu ‘’Post-truth’’ ecnebi sözcüğünü de tercümesini de (‘’hakikat-gerçek-  sonrası’’ veya ‘’gerçek ötesi’’) pek sevmedim… Zaten başta da ifade ettiğim gibi bu sözcükler  ‘’Post-truth’’’ın tam karşılığını vermiyor.

Çünkü hakikat bu ülkede hiçbir zaman, evet hiçbir zaman bir anlam ifade etmedi ki. ‘’Yalan’’ ve ‘’riya’’ ikilisi yıllar yılı bu ülkenin hakiki ve gerçek politikası ve kavramları olmuştur.

Çünkü yıllardır tekrarlanan yalanların ikna edicilikte artık hakikatten üstün olması; olmamışların olmuş gibi gösterilip fikirler ve inançların birtakım emeller doğrultusunda manipüle edilmelerini yaşayarak görmedik mi? Görmüyor muyuz?

Hayır, hayır… Ben bu ‘’Post-truth’’ sözcüğünün ’’hakikat-gerçek-sonrası’’ veya ‘’gerçek ötesi’’ gibi dolambaçlı ifadelerle açıklanmasını sevmedim.

Ben bu sözcüğün –her ne kadar Arapça kökenli de olsa, Osmanlıcadan gelen bir sözcük de olsa - ben Türkçesini kullanmak istiyorum: Tezvirat.

Eğer ‘’tezvirat’’ da nereden çıktı, bu da nedir diyecekseniz eğer, lütfen onu da Google amcaya sorun!!!

Osman AYDOĞAN  12 Şubat 2017



Yeme içme yerleri hakkında


Askerlerin ve okullarda öğrencilerin çok sevdikleri bir sözcük var: Kantin. Bu sözcük Fransızca kökenlidir ve Fransızca ‘’La Cantine’’den gelir. Oturarak yemek yenen yer anlamındadır. Lokanta da buradan gelir: La Cantine’den.

Ayrıca İtalyancada da hem yatılan hem de yemek yenen yer (han) anlamındaki ‘’locanda’’ diye bir sözcük var. Locanda’nın da kökeni latince ‘’localis’’den (yer, mekan) gelir. Günümüzde İtalya’da mütevazi otellere ‘’locanda’’ diyorlar. ‘’Lokanta’’nın buradan geldiğini söyleyenler de var…

Restaurant (Restoran) da Fransızca kökenlidir. Fransızca "restaure" eden, tamir eden, onaran anlamına gelir. Çünkü insan yemek yerken kendini restore ettiği, tamir ettiği düşünülmektedir.

Yeme içme yerleri Fransa kültüründe bu kadar da değildir.

 ‘’Brasserie’’ de Fransız kültüründe bir yeme içme mekânıdır. Sözlük anlamı birahanedir. Eskiden bira imalatı yapan küçük işletmelere denirmiş. Biranın yanında meze servisi de yapılırmış.

‘’Brasserie’’ Paris’te ilk olarak Alsace’tan (Alsace Lorraine) göç eden, Alman kültürüne aşina kişilerin 1870’lerde açtığı, genelde bira servisi yapılan, çay kahve de içilen ve ayaküstü yemek yenilen ‘’kahve-lokanta’’larına verilen isimmiş. Biranın yansıra Riesling, Sylvaner, ve Gewürztraminer gibi Alsace yöresine ait şaraplar da servis ederlermiş. En yaygın yemekleri ise Sauerkraut (Almanca "ekşi" anlamına gelen "saur" ve "sebze, lahana" anlamlarına gelen "kraut" kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuştur) ve deniz ürünleriymiş.

Günümüz ‘’Brasserie’’lerinin biçimi ise biraz daha değişik olmuş. Hem çok yemek yemek isteyenlere hem de sırf iki tek atmak isteyenlere hitap eden gönlü geniş mekânlar haline gelmiş. Bir Fransız’ın her gün yemeğini yiyebileceği, lokanta tarzındaki bu yerler pahalı restoranlara göre daha ucuz. Bira ve şarap servisi vazgeçilmez. Ayrıca birçok Fransız restoranında olduğu gibi genelde yemek servisi belli saatlerde yapılır. Yani öğle yemeği servisi yapıldıktan sonra bir süre yemek servisine ara veriliyor, sonra aksam yemeği servisi başlıyor.

Avrupa’da ‘’Brasserie’’lerde ayaküstü yemek yenilir ama isteyen de bir bardak bira, bir fincan kahve de içerek saatlerce oturur. Brasserie’lerin iki tür müşterisi var: Acelesi olanlar ve olmayanlar. Acelesi olmayanlar saatlerce tek başına oturur, gazete, kitap okur veya dostu ile sohbet ederler.

Fransa, Belçika ve Hollanda’da eskiden çok sayıda Brasserie vardı. Bunların göze batan müşterileri de yazar-çizer-düşünür takımı idi. Paris’ten bir Cafe hatırlıyorum. ‘’Burada Sartre oturmuştu’’, ‘’Burada Camus oturmuştu’’ diye üzerinde levhası vardı.

Fransız yemek yeme mekânlarından birisi de ‘’Bistro’’dur. Bistro ismine; 1812 yılında Fransa’yı işgal eden Rus askerlerinin, hızlı yemek yeme alışkanlıklarının buna sebep olduğu düşünülür. Çünkü ‘‘bystro’’ Rusça’da ‘’hızlı’’ anlamına gelmektedir. “Çabuk yap savaşıyoruz burada işimiz gücümüz var, bystro bystro” diyen Rus askerleri de böylece yemek sektörünün geleceğini etkilediği düşünülmektedir.

Bistroya günümüzde; orta düzeyde fiyatlara sahip, en çok tüketilen, en bilinen yemeklerin yapıldığı, bu yemeklerin her gün değişebildiği, haliyle hızla tüketildiği, grand tuvalet giyinmek gibi bir zorunluluğu olmayan lokanta türü diyebiliriz.

Patisserie ise pastanenin Fransızcadaki birebir karşılığı. Patisserie ne yazık ki pastane tabelalarının son yıllardaki moda sıfatı olmuştur.

Gelelim ülkemize… Mutlaka bu yerlere gitmişliğiniz vardır. Birebir Avrupa’daki, Fransa’daki gibi olsa gam yemeyeceğim. Brasserie diye gidiyorsunuz, bistro diye gidiyorsunuz; bildiğiniz lokanta. Bütün bu isimler (brasserie, patisserie, bistro) özenti esnafın müşteriye "ben entelim, ben elitim, ben kaliteliyim" vb. mesajları vermek için tabelalarına bilinçsizce eklediği görüntü kirliliğinden başka bir şey değildir aslında.

Lokantanın da restoranın da tam Türkçe karşılığı ise bildiğimiz ‘’aşevi’'dir. Üvey evlat muamelesi görür ''aşevi'', belediyelerin açtıkları evsizlere yardım dışında hiçbir yerde kullanılmaz. 

Edip Cansever ‘’Sonrası Kalır II’’ (YKY, 2015) kitabında yer alan ‘’Nerden nereye’’ başlıklı şiirinde şöyle derdi: (Buraya bir kısmını alıntılıyorum)

"Göksu deresinin orada
köhne ahşap bir bina
üstünde bir yazı: Brasserie
sanırım işgal zamanlarından kalma"

Şimdi kendine lüks hava katıp o oranda da hesap çıkaran her özenti kahve, pastane, lokanta; ‘’brasserie’’, ‘’patisserie’’ veya ‘’bistro’’ adını tabelalarına koymuyorlar mı? Ben de soruyorum onlara: 

Bunlar işgal zamanlarından mı kalma yoksa Türkçe mi artık işgal altında?

Osman AYDOĞAN  11 Şubat 2017


Dinbaz, Düzenbaz ve Dindar


Aslında bu yazının başlığı ‘’Farsça dersi’’ olmalıydı… Ama başlıktaki kelimeler yazıya hâkim olunca yazının başlığı bu ismi aldı.

Tavla oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler: Yek, du, se, cihar, penç, şeş. Ancak onlara Farsça ''Yedi'' nedir diye sorsam bilmezler. Onu da ben söyleyeyim, Farsça yedi: ''heft'' dir (veya hefte). Yedi günlük, ''hafta'' ismi de buradan gelir. 

Halen Türkçe'de kullandığımız Farsça gün isimleri de şunlardır:

Pazar: Ba (yemek), zar (yer), Bazar, Pazar.
Pazartesi: Pazar'ın ertesi, Pazartesi.
Çarşamba: Ceharşenbe (dördüncü gün), Çarşamba. 
Perşembe: Pençşenbe (beşinci gün), Perşembe.

“Baz” eki Farsça “oynayan” anlamına gelir. Farsça oynamak demek olan ‘’bâhten’’ fiilinden gellen “bâz”, hangi sözcüğün sonuna eklenirse ona ‘’oynayan’’ anlamı verir...

Sonu ''baz'' ile biten bazı kelimeler:

Kumarbaz: Kumar oynayan
Canbaz: Canı ile oynayan.. 
Sihirbaz: Sihir ile oynayan.. 
Hokkabaz: Hokkalarla oynayan 
Dilbaz: Dili ile oynayan (Bir yığın lafa ebeliği yaparak tartışmalarda üste çıkan)
Dinbaz: Din ile oynayan. Dini siyasetine alt eden…

Ancak bu kural “Düzenbaz”da işe yaramaz. Bu sözcükteki ‘’baz’’; “düzen’’ ile oynayan anlamına gelmiyor. Çünkü Farsça “baz”ın önüne konacak sözcüğün de Farsça olması şart. Çünkü “düzen” Türkçe bir sözcük… Baz ise Türkçe değil, Farsça… Dolayısıyla bu sözcük Türkçe değil Farsça…

İşte Farsçadaki bu “düzenbaz” sözcüğünün açıklaması: “Dü” malum, “iki” demek. “Zen” ise “kadın” demek. “Baz” da “oynayan” anlamına geldiğine göre… Buradaki “düzenbaz”, “iki kadınla oynayan, oynaşan” demek! 

Ancak Türkçede “Düzenbaz” daha çok, siyasette her kesimden görüş sahiplerini idare eden anlamında kullanılır. İşte bu tipler her devirde vardırlar ve Turhan Selçuk’un çizgi roman kahramanı ‘’Abdülcanbaz’’ tiplemesindeki Gözlüklü Sami Bey’dirler. Şeytani bir zekâya ve süngülü bir bastona sahiptirler. İşrete, kadına düşkün, düzenbaz bir adamdırlar. Hazırlopçudurlar.. . Hem İsa’cı hem Yehuda’cıdırlar. Hem Musa’cı hem Firavun’cudurlar. Hem Nemrut’cu hem İbrahim’cidirler. Hem Sezar’dan yana, hem de Brütüs’ten yanadırlar.. Onlar ''Düzenbaz''dırlar...

Yine Farsça “dâşten” fiilinden gelen “dâr” eki de sonuna geldiği her ne ise onu “sahiplenen”i tanımlar.

Örneğin:

Mühürdar: Mühür sahibi
Alemdar: Bayrağı veya sancağı sahiplenen, (taşıyan)
Serdar: ‘’Ser’’ kafa, baş demek, Serdar; kafayı, başı sahiplenen, yani askerin başı, başkomutan. 
Hükümdar: Hükmün sahibi, sultan, padişah…
Dindar: Dine sahip olan, dine sahip çıkan, dini koruyan, dini hakkıyla yaşayan...

Dindar insanlar Allahü teâlânın öyle kullarıdır ki, halk onları bilemez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değildirler. Hulûs-u kalp ile boyun büker ümmet-i Muhammed'e dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar iyi insanlara. Onlar adsız sansız Allah dostlarıdırlar, onların bir seher vakti gözyaşıyla yaptıkları dua binlerce topun yapamadığını yapar, kralları, sultanlıkları yıkar, kaleleri paralar.

Dinbaz insanlar ise dini siyasete alet ederler, kutsal mekânları siyaset meydanına çevirirler, siyaset meydanlarında ise elde Kur’an ile dolaşırlar. Bu insanlar Giordano Bruno’nun; "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar" diye bahsettiği kötü insanlardır.

Anlıyorsunuz değil mi ‘’Dindar’’ kim, ‘’Dinbaz’’ kim, ‘’Düzenbaz’’ kim? Son iki tanımdan etrafımızda o kadar çok var ki, bunlar en çok hulûs-u kalp ile dua eden Allah dostu dindar insanlara ve dine zarar veriyorlar… Allah bu devleti, bu milleti ve bu kutsal dini; bu dinbaz ve bu düzenbazların şerrinden korusun. Amin...

Osman AYDOĞAN  11 Şubat 2017



Suriye’den şehitler gelirken…


27 Kasım 2016

TSK; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde fiilen savaştığı Kore ve eğitim amaçlı ve müttefiklerle beraber katıldığı Bosna Hersek, Kosova, Lübnan, Afrika ve Afganistan harekâtı hariç sadece 1974’de Kıbrıs Barış Harekâtı’nı ve 1983’den beridir de Irak’ın Kuzey’ine mahdut hedefli sınır ötesi harekâtı yapmıştır. Türkiye; bunların dışında ilk defa sınır ötesi harekâtı 24 Ağustos 2016 tarihinde ‘’Fırat Kalkanı Operasyonu’’ adı altında Suriye’ye karşı yapmıştır.

Bu harekât; 24 Ağustos 2016, saat 04.00'de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığınca, "Türk Silahlı Kuvvetleri ve koalisyon hava kuvvetleri tarafından Suriye'nin Halep kentine bağlı Cerablus bölgesine terör örgütü IŞİD'ten temizlenmesi amacıyla askerî harekât başlatılmıştır" açıklaması ile başladı. Açıklamanın devamında harekâta Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı tankların ve Özgür Suriye Ordusu mensuplarının katıldığı belirtiliyordu.

Yazıma çok kısaca dört konuya yer vererek girmek istiyorum. Bunlardan birincisi ‘’tarih bilinci’’, ikincisi günümüzde oldukça göz ardı edilmiş kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu’nun ve yüzyılımıza damgasını vurmuş Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ düşünceleri ve üçüncü olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatımıdır. Dördüncü konu ise TSK’nın PKK terörü nedeniyle 1983’den beri yaptığı sınır ötesi harekâttır.

Bu dört konuyu anlamadan TSK’nin ‘’Fırat Kalkanı Operasyonu’’ anlatmamız ve anlamamız mümkün değildir diye düşünüyorum.

Tarih bilinci konusunu çok kısa olarak geçmek istiyorum.

Hemen hemen bütün yazılarımda vurgularım; Tarih bizim için iyi bir laboratuvardır. Ancak faydalanırsak tabii ki. Einstein’ın bir sözü vardır; ‘’Toplumlar; hiç ölmeyen, ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir.’’ Toplum olarak tek bir insan gibiyiz ama hep unutuyor hiç hatırlamıyoruz. Tarihçiler hep hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını söylerler. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir.

Bu konuda der dururdu zaten millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy:

“Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

Millî şairimizin söylediği gibi tarih ders alınmadığı için birebir tekerrür etmektedir.

Bunlar kulağımızda küpe olarak kalsın öncelikle…

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden önce en eskisini anlatmak istiyorum.

Kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu, günümüzden 2600 yıl önce imparatoruna “Devlet Yönetme Sanatı” (Savaş Sanatı) adlı bir eserini sunar. (Anahtar Kitaplar, 2016)

 Sun Tzu’nun bu eseri MÖ 6. yüzyılda askerî taktikler, savaş ve strateji üzerine yazılmış en eski ve en iyi çalışmalardan biridir ve askerî konularda ve ötesinde tarih boyunca çok büyük etkisi olmuştur. 20. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomi ve iş dünyasında da kullanılmaya başlanılmıştır.

Her biri savaşın farklı bir yüzünü anlatan 13 bölümden oluşur ve askerî strateji ve taktiğin temel kitabı olduğu kabul edilir. Çin'in ‘’Yedi Askerî Klasik’'i arasında en önemlilerindendir.

Sun Tzu, günümüzden 2600 yıl önce imparatoruna şu öğütleri verir:

 “Hasmı güç harcamaya sevk ederken kendi gücünü korumayı bilmek gerekir.”

“Savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan düşürür. Hasım milletleri, uyumlarını, morallerini çökerterek teslim alır.”

“Usta komutan hasım orduyu savaşmadan alt edendir.”

“Vuruşma incitir (yıpratır), tahkimli mevziiye taarruz kırım demektir. Önemli olan düşmanın stratejisini bozmaktır. Savaşmak değil.”

 “Sen uyum ve dayanışma ile birliğe yönelirken düşman ona bölündüğünde gücün bire karşı on olur.”

“Bilge önderlerin dirayetli yönetimleri ve zaferleri şans değildir. Zira onlar kazanacaklarından emin oldukları durum, yer ve zamanda harekete geçerler ve çoktan yenilmiş kimseleri yenerler.”

 “Yüksek savaş sanatı, düşmanın mukavemetini, meydan savaşlarında kazanılacak zaferlerle değil, meydan savaşına başvurmadan kırabilmeyi gerektirir.’’

‘’Uzun süreli bir savaş önce orduyu sonra da toplumu yozlaştırır.’’

Kitapta daha çok öğüt var ama şimdilik burada keselim.  

İkinci olarak anlatmak istediğim düşünür Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz (1780-1831) ise günümüzde en tanınmış ancak düşünceleri en çok göz ardı edilen bir strateji uzmanıdır. Ölümünden sonra karısının düzenlediği notlarından oluşan ve savaş stratejisi konusunda yazılmış önemli eserlerden birisi kabul edilen ‘’Savaş Üzerine’’ (vom Kriege) adlı eseri (Doruk yayınları, 2015) askerlerden ziyade siyasetçilerin okuması ve anlaması ve içselleştirmesi gereken bir eserdir.

Bolşevik devriminde Lenin’in Clausewitz’in bu eserinden ciddi olarak yararlandığı bilinir. Eseri okumuş olmak öyle bir otorite hissi yaratır ki, Hitler bu durumu generallerle tartışması sırasında “Ben Clausewitz’i okudum, sizden öğrenecek bir şeyim yok!” diyerek ifade eder.

Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ adlı eseri zor ve çelişkilerle dolu görünse de fikirlerini şu şekilde basitleştirerek özetleyebilirim:

‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi zannetmeyin.’’

"Kuvvetlerini kötü kullanan ülkenin siyaseti iflasa sürüklenir."

‘’ ‘Mutlak Savaş’ haline dönüşen bir savaşın hiçbir amacı yoktur, bu yüzden savaşların alevlenmemesi için sınırlar konmalıdır.’’

‘’Savaşların açık ve uygulanabilir hedeflerinin olmasına dikkat edin.’’

‘’Siyaset komuta edilebilir. Komutanlar sivil yetkililere, özellikle uygulanabilirlik konularında tavsiyelerde bulunmalıdırlar, fakat siyasi hedeflerin belirlenmesi onların görevi değildir. Komutanlar uygulanabilir siyasi hedefler konduğundan ve sivil otoritelerin ödenecek bedelin ne kadar ağır olabileceğini anladığından emin olmalıdırlar.’’

‘’Savaşı, düşmanın onsuz direnemeyeceği “ağırlık merkezi’‘ni çökerterek kazanın. Bu aslında ana kuvvetlerin yok edilmesi anlamına gelir.’’

‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. (Örneğin, Napoleon Moskova’yı aldı ama Rus ordusu dağılmadı). Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

‘’Savaşların ucuz ve kolay olduğunu zannetmeyin. Kendinizi güçlü bir şekilde geride tutarsanız, düşmana pek şans tanımamış olursunuz.’’

‘’Savaşın dehşetinden kaçabileceğinizi zannetmeyin. Akıllıca manevralar ve blöflerle savaşı kazanabileceğiniz düşüncesiyle kendinizi kandırmayın. Bu yüzden, öncelikle ‘çok güçlü’ olun.”

‘’Halkın, hükumetin ve ordunun birliği işe yarar. Bu üçünden birinin zayıf olması bütün emekleri boşa çıkarır. (Vietnam’daki savaşı desteklemeyen Amerikan halkı gibi). Bu üç konuda da sağlam olmadıkça savaşa kalkışmayın.’’

Clausewitz eserinde tez olarak da şunu ortaya koyar: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka şey değildir.” Yani basitçe demek ister ki Clausewitz ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Üçüncü olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatmak istiyorum.

Birinci Dünya Savaşında, Almanya öncülüğündeki Mihver Devletler karşısında, Müttefik Devletler olarak; Britanya İmparatorluğu, Fransa, Rusya İmparatorluğu bulunmaktaydı.

Savaşın son senesi 1918 yılına girildiğinde durum şu şekildedir: Almanya, Doğu Cephesinde Rusya karşısında kesin bir zafer kazanmış, Rusya Ekim Devrimi ile çökmüş, yeni iktidara gelmiş olan Bolşevikler, Almanya ile bir barış anlaşması imzalamışlardır.

Savaşın kesin sonucunu belirleyecek Batı Cephesinde, ise dört yıldan beri, devam eden siper savaşı, Manş Denizinden İsviçre’ye kadar uzunlukta, Kuzey Fransa üzerinden geçen, çok detaylı ve iyi tasarlanmış statik savunma hatları yaratmış idi.

Almanya, müttefiklerin deniz ablukası ile tamamen kuşatılmış, savaşı yürütebilecek hammadde ve nüfusunu besleyecek ithalat olanaklarına sahip değildi.

Batı cephesindeki siper savaşı, savunan tarafa büyük üstünlük sağlayacak bir şekilde idi. Saldıran taraf, geleneksel olarak en az 1:2 oranında bir silah ve insan gücü üstünlüğü ile taarruz etmesine rağmen, büyük kayıplar vererek sadece kilometrelerle ölçülebilen kazanımlar elde edebiliyor idi.

Örneğin 1916 yılı boyunca devam etmiş olan Verdun Muharebesi insanlık tarihinin en kanlı savaşları içinde yer almasına rağmen, sadece 60 km2 içinde savaşılmış idi. Yaklaşık sekiz ay süren bu muharebe, her iki taraftan toplam 1,000,000 kişinin ölümüne mal olmuştu. İngilizler 1917 sonlarında Passchendaele’de sadece 10 km ilerleyebilmek için yaklaşık 400,000 asker kaybetmişlerdi.    

Batı cephesinde stratejik olarak savunma durumunda olan Almanya’nın toplam kayıpları, Müttefiklerden daha az olmasına rağmen, Almanya artık insan gücünün sınırına dayanmış, savaş sanayiinden ve tarım üretimden, üretim faktörlerini bozabilecek ölçüde kişiyi askere almak durumunda kalmıştı. Almanya’nın bir başka sorunu da ekonomik sisteminde kullanılan sanayi ve yatırım mallarının artık yıpranmış olması idi. Lokomotiflerden, takım tezgâhlarına kadar kapasitelerinin sonuna kadar kullanılmasından dolayı, tüm sanayi ve ulaşım araçları verim düşüklüğü ile çalışır halde idi.

1918 yılında Batılı Müttefiklerin, insan gücünde sayısal üstünlüğünün yanı sıra, dönemin en önemli silah yelpazesinin tamamında (top, makineli tüfek, patlayıcılar ve uçak) niteliksel ve sayısal üstünlüğü var idi. Üstelik bu fark giderek açılıyor idi. 

Son temel sorun ise, 1917 yılında ABD’nin müttefiklerin yanında savaşa girerek, çok sayıda deneyimsiz, ağır silahlardan yoksun ama zinde askerini Batı Cephesine sevk edebilir hale gelmesi idi. 1918 yılında ABD askerlerinin, Fransa’ya ulaşması dengeyi Almanya aleyhine daha da bozacak idi.

1918 senesine girerken, Almanya’nın stratejik anlamda savunma pozisyonu dışında, tüm faktörler aleyhinedir.  Üstelik zaman da Almanya aleyhine çalışıyordu.

Almanya için savaşın kilidini çözen doktrin 1917’nin son aylarında yazıldı. İlk önce cephedeki tüm askerî birliklerin tek tek envanteri çıkartıldı.  En deneyimli ve morali yüksek askerler, iyi eğitimli ve parlak subayların komutası altındaki yeni birliklerde toplandı. Vurucu gücü yüksek ve seçme nitelikte olan bu birlikler Stosstruppen (Vurucu Birlik) olarak isimlendirildi. Bu birlikler cepheden çekilerek, kendilerine penetrasyon yani başarıyı büyütme üzerine özel savaş eğitimi verildi. Bu birliklerin en önemli özelliği, bağımsız karar alma yetkisine sahip olarak, tek başlarına risk alabilme ve başarıyı genişletebilecekleri bir inisiyatife sahip olmaları idi.

Almanların müttefiklere göre yetersiz sayıda ve kalibrede olan, savaşın en önemli silahı olan topçu silahları tek tek yeniden sınıflandırıldı, top atışlarının sapması ve ateş hızları (o günler için mükemmel bir matematiksel modelleme idi.) yeniden hesaplandı. Bu dönemde Alman topları, Müttefiklerin silahlarına  göre  çok daha yıpranmış ve daha çok sapma ile ateş eder durumda idi. Ancak ortaya çıkan modeli kullanarak, sayıca az ve niteliksel olan düşük silah envanteri ile beraber Almanlar, Müttefiklere göre çok daha az sapma ile daha çok ateş gücü üretir hale geldiler. Nitekim Almanların büyük taarruzunun başladığı ilk beş saati içinde 3,500,000 adet mermi 400 km2 alandaki hedefleri başarı ile vurdu.

Stratejik plan şu idi: Cephede sürpriz bir şekilde düşmanının hazırlanmasına fırsat vermeden, yarma noktasında çok yüksek bir ateş gücü yoğunlaştırılacak, bu nokta cepheden izole edilecek ve darbe olanca şiddeti ile vurularak, elit birlikler ile yarılan cephe genişletilecekti.

1918 İlkbaharında, Almanya büyük taarruz için hazır konumda idi. Ve zarlar atıldı. Bu doktrin ile beraber, Batı Cephesinde 1914 yılından itibaren oluşan statik durum kırıldı. Art arda yapılan dört ayrı taarruz ile Alman Orduları Batı Cephesini yardı ve 1918 yaz aylarında Paris’e 70 km'ye kadar yaklaştı. Bu başarı, önceki dört yıldaki savaşta başarıların kilometrelerle ölçüldüğü bir döneme göre bir mucize idi.

Ancak sorun şu idi, Almanya bu taarruz zinciri ile büyük bir taktik başarı elde etmesine rağmen, düşmanını kesin bir şekilde yenebileceği hiçbir stratejik başarı elde edememiş, müttefiklere göre daha az kayıp vermesine rağmen, hiçbir zaman yerine koyamayacağı önemli sayıda ve nitelikte adam kaybetmişti. Almanya, harita üzerinde savaşı kazanmak üzere gibi gözükse de son kozunu oynamış ve tüketmiş idi.

Bu noktadan sonra, deneyimsiz ama zinde Amerikan birlikleri ile beraber, Müttefikler 1918 yazından başlayarak 100 gün boyunca devam eden karşı taarruzlar ile savaşı kesin olarak kazandılar.

Batı cephesinde yaklaşık 11 Milyon askerin içinde olduğu ve 8 ay boyunca dünyayı sallayan bu olağanüstü dönemden çıkartılacak iki sonuç vardır:

Birinci sonuç: Az sayıdaki nitelikli insan kaynağı ve eldeki tüm kaynakların yeniden değerlendirilerek harmanlanması sonucunda oyunun kuralları tamamen yeniden yazılabilmiş idi. Almanya az sayıdaki nitelikli insan kaynağını, sonuç alabileceği, iyi modellenmiş donanım ve kaynak ile donatarak savaşın kurallarını değiştirebildi. Öyle ki Müttefikler, Almanya’nın Bahar Taarruzunda aldığı sonuçlar ile Paris’in düşebileceğini dahi hesapladılar.

İkinci sonuç ise: Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir.

Kısaca: Taktik hedefler, stratejik hedeflerin başarılabilmesi için oluşturulan araçlardır.  Çoğu zaman bu kavramlar birbirine karıştırılır. Tersi de ayrı bir başarısızlık faktörüdür. Stratejik hedeflere ulaşım, doğru tanımlanmış taktik hedeflere ulaşım ile mümkün olabilir. Stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.

Her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.

Son olarak da kısaca TSK’nin 1983 yılından itibaren yaptığı sınır ötesi harekâtlara kısaca bir göz atmak istiyorum.

TSK 1983 ‘den beri bu sınır ötesi harekâtları neden yapmıştı? PKK terörünü önlemek için... Peki, PKK ne istiyor terör yaparak, siyasi amacı nedir? Bölgede sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak… Peki, bu sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ nerede kurulacak? Önce Irak, sonra Suriye, sonra Türkiye’deki ve sonra da İran’daki Kürtleri birleştirerek... Önce bu ülkelerde ayrı ayrı adı ne olursa olsun federal, özerk veya bölgesel Kürt yönetimlerini kurmak sonra da bu özerk veya federal Kürt bölgelerini birleştirerek sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak... Bunda bir tereddüt var mı? Yok... Tereddüt ediyorsanız açın bakın PKK’nın kongrelerinde aldıkları kararlara...

Eeee… PKK’nın amacı bu ise... Size öncelikle politik olarak hangi görev düşer? Bu ülkelerle sıkı bir işbirliği, bu ülkelerin ülke bütünlüğünü korumak değil mi?

Peki, Türkiye’deki son yılların siyasi iktidarları ne yaparlar? Tam tersini... Irak’ı parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar... Türkiye’nin el vermesiyle ve desteği ile Irak’ta ‘’Bölgesel Kürt Yönetimi’’ni kurarlar. Suriye’yi parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar… Sonra da Doğu’nun dağlarında, Irak’ın Kuzeyinin dağlarında PKK operasyonu diye fidan gibi gencecik insanlarımızı harcarlar...

1983’den beridir bakıyorsunuz Irak’ın Kuzeyine yapılan operasyonlara:

1983, 1984, 1986  ve 1987 yıllarında küçük çaplı operasyonları geçiyorum...

Süpürge Harekâtı (05-13 Ağustos 1991), 2 şehit,
1992 sınır ötesi harekâtı ve Hakurk Operasyonu  (05 Ekim – 15 Kasım 1992), 12 şehit
 Çelik Harekâtı (21 Mart -02 Mayıs 1995), 64 şehit,
Atmaca Harekâtı (Nisan 1996), 40 şehit
Tokat Operasyonu (14 Haziran 1996 – Ocak 1997), 11 şehit,
Çekiç Harekâtı (12 Mayıs – 07 Temmuz 1997), 114 şehit,
Şafak Harekâtı (25 Eylül -15 Ekim 1997), 31 şehit,
 Murat Operasyonu (Nisan – Mayıs 1998), 3 şehit,
Güneş Harekâtı (21 Şubat – 29 Şubat 2008), 24 şehit,
2011 yılı sınır ötesi harekâtları (17 Ağustos – 24 Ekim 2011),
Şehit Yalçın Operasyonu (24 -25 Temmuz 2015),

(Bu tabloya yurt içi operasyonlarda veya pusu ile mayın ile verilen şehitler dâhi edilmemiştir.)

Bu harekâtlara tek tek girmeyeceğim… Hepsi de TSK personelinin olağanüstü gayretlerinin ve fedakârlıklarının ürünüdür. Yazsanız her birinden ne kahramanlıklar, ne destanlar çıkar.

Ancak konumuz bu değil... Soru şudur: Bu harekâtların siyasi hedefi ne idi? Ne yazık ki cevap koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir. Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Bu sınır ötesi harekâtlar başlı başına birer taktik başarı ürünüdür... Peki bu harekâtların stratejisi ne idi? Cevap yine koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir.

Yine tekrar edelim; taktik hedefler, stratejik hedeflerin başarılabilmesi için oluşturulan araçlardır.  (Çoğu zaman bu kavramlar birbirine karıştırılır. Tersi de ayrı bir başarısızlık faktörüdür. Stratejik hedeflere ulaşım, doğru tanımlanmış taktik hedeflere ulaşım ile mümkün olabilir. Stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.)

Tekrar soruyorum. Her birisi mükemmel taktik başarıları içeren bu harekâtların bir stratejisi, bir politik hedefi var mıdır?

Ne diyordu Clausewitz: ‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

Irak’ın kuzeyinde o tepeleri o kadar şehitler vererek ele geçirdiniz... Peki, bu PKK’yı imha etti mi? Cevap ne yazık ki yine koskocaman bir ‘’hayır’’dır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın politik bir hedefi vardı (ENOSİS’e engel olmak) ve TSK bu politik hedefe ulaşmak için bu harekâtı yaptı ve amacına da ulaştı…

Tekrar tekrar soruyorum: Bu sınır ötesi askerî harekâtların politik hedefi, siyasi bir maksadı var mıydı? Yoktu! Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Şimdi başa dönün ve Clausewitz’in ne demek istediğini bir daha okuyun…

İsterseniz daha da başa dönün Sun Tzu’nun demek istediklerini bir daha gözden geçirin...

İsterseniz en sona gelin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın nasıl yenildiğine bir daha bakın…

Ne idi Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesinden bizim için çıkaracağımız ikinci sonuç? ‘’Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir.’’

Bu sınır ötesi harekâtlarla da aynısı yapılmadı mı? Taktik hedefler olmayan bir stratejinin ve olmayan bir politik hedefin önüne çekilerek PKK’yı imha da edemeden muazzam kaynaklar (insan, zaman, para, güven) harcanmadı mı?

O halde olması gereken neydi?

Yine tarihe döneceğiz…

Afganistan’a bakın... Burası bir imparatorluklar mezarıdır. Buradan İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi burada, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildi. Nedeni sadece, bu ülkenin arazisinin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıydı...

Dağlarda savaşmak zordur… Hele hele bir de teröristlerle savaşıyorsanız o dağlar size cehennemin ta kendisi olur. Bir tugay askeri salsanız küçücük bir dağlık araziye, dağlar, tepeler, kayalar yutar önce bu askerleri.

Şeyh Şamil efsanesini hepimiz biliriz...  Şey Şamil Kafkas Dağlarında cirit atarken Ruslar pek dokunmadan dağlara inmiştir ovalara, etrafından dolaşarak aşmıştır Kafkas dağlarını, gelmiş Gürcistan’ı, Azerbaycan’ı almış, Erzurum’u işgal etmiştir.

Siz de fetih maksadı olmaksızın gönderirsiniz dünyanın o en güçlü ordunuzu, gider oturursunuz bir zamanlar kırmızı çizginiz olan Kerkük’e, kurarsınız komuta çadırınızı, atarsınız bacak bacak üstüne, alırsınız yorgunluk çayı bardağını elinize ve dersiniz ki düveli muazzamaya ve Barzani’ye; ‘’Kandil’den çıkarın PKK’yı, ben de buradan çıkıp gideyim.’’

Boşu boşuna da fidan gibi gencecik Anadolu evlatlarını harcamazsınız, kırmazsınız o dağlarda...

(Tabii ki ülke içinde bir daha böylesi bir sorun olmaması için alacağınız ekonomik, sosyal ve siyasal tedbirler ayrı bir çalışma konusudur.)

İsterseniz, Sun Tzu’yu, Clausewitz’i bir daha okuyun…

Gelelim şimdiki Suriye'ye ‘’Fırat Kalkanı Operasyonu’’ harekâtına…

Başlangıçtaki 70 km genişlik ve 35 km derinlikte, Şırnak'taki Bestler - Dereler ebadındaki bu harekâtta ilk sorum şu: ‘’Politik hedefiniz nedir?’’ İkinci sorum da şu: ‘’Bu politik hedefi gerçekleştirecek askerî stratejiniz nedir? Taktik hedefleriniz nedir?’’

Bölgeyi İŞİD’den temizlemek midir politik hedefiniz? Öyleyse eğer hiç zahmet etmeseydiniz bu harekâta Adıyaman’daki çay ocaklarından, Antep’teki hücre evlerinden başlasaydınız, İstanbul’daki, Ankara’daki İŞİD yuvalarından devam etseydiniz, sınır geçişlerini kontrol etseydiniz…

PYD’nin Fırat batısına Afrin’e koridor açıp geçmesini engellemek mi amacınız? Peki, o zaman Salih Müslim’i Ankara’ya davet edip devlet protokolü ile karşılayanlar kimlerdi? PYD’yi vazgeçtim Suriye’de Fırat’ın batısına geçmelerini altlarına uçaklar otobüsler vererek, yemek ücretlerini de ödeyerek ülke topraklarından Kobani’ye geçirenler kimlerdi? Peki, bu harekâtın 35 km güneyinden sonrası ne olacak? PYD oradan geçmeyecek mi? Eğer PYD ise hedefiniz bu size Suriye rejimi ile işbirliğini gerektir miyor mu? Eğer PYD'nin Suriye'nin kuzeyinde koridor oluşturmasını engellemekse hedefiniz bu durum sizin Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunmanızı gerektir miyor mu? Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunacaksanız eğer bu sizi Rusya ile işbirliğine götürmüyor mu?

Sınır güvenliği midir amacınız? 911 km’lik sınırdan geri kalan 876 km ne olacak? Suriye'nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman ÖSO’nu nereye koyacaksınız? Tampon bölge mi yaratmak amacınız? Elinizdeki iki milyon Suriyeliyi bu daracık alanı mı sığdıracaksınız?

Amacım harekâtı eleştirmek değil. Amacım bu harekâtın politik hedefini ve askerî stratejini anlamak, anlamaya çalışmak...

Askerî teknik açıdan da değerlendirecek olursak dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman tank birliği tek başına muharebeye sevk edilmemiştir. Edilmez de… Tankın gözü ve kulağı piyadedir… Piyade olmaksızın tank tek başına hiçbir şeydir. Piyade olmaksızın tank tek başına kördür, sağırdır… Piyade olmaksızın tank tek başına düşman tanksavar roketlerine karşı kolay bir hedeftir.  Eğer ÖSO’yu piyade gibi düşünüyorsanız yanılırsınız… Tank birliğinin kendi piyademizle bile uyum, ahenk ve işbirliği içinde çalışması için çok detaylı ve ciddi bir eğitim gerekirken bu işbirliğinin lisanı da askerî kültürü de farklı ÖSO tarafında yapılabileceğini düşünmek fazla iyimserlik olur. Sınırlarınızdan uzaklaşır ve daha derinlere inerseniz bu durum daha vahim bir hal alır. Daha çok tank kaybeder, daha çok şehit verirsiniz. Bu mahzurdan farklı olarak ÖSO denen bu gürüha ne kadar asker ve askerî bir güç olarak bakacaksınız? Bir ordunun teşkilinin, eğitiminin ve harbe hazırlığının bu kadar basit mi olduğunu düşünüyorsunuz? Bu güruh ile ortak bir savaşa girecek kadar mı aklınızı peynir ekmekle yediniz? İlk kurşun geldiğinde bu güruhun çil yavrusu gibi dağılacağını, kendi askerinizin cephede yalnız, yapayalnız bırakılacağını hiç mi hesaba katmıyorsunuz?

Ayrıca sınırlarınızdan uzaklaşır ve daha derinlere inerseniz, yani El Bab’a, Rakka’ya uzanırsanız en azından ikmal, lojistik, emniyet ve güvenlik amacıyla daha fazla en azından kolordu çapında bir kuvvete ihtiyaç duyarsınız.

Böyle bir durum ise Türkiye’nin kaynaklarını ve kuvvetlerini parçalaması, dağıtması anlamına gelir. Harp yönetiminde ‘’sıklet merkezi’’ diye bilinen bir prensip var. Bu prensip kesin sonuç yerinde ve zamanında üstün muharebe gücünün toplanması esasına dayanır.

Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşında çok cephede birden savaşmamak için önce Doğu Cephesini emniyete almış (Ruslarla yapılan anlaşmalar, Kars, Gümrü anlaşmaları), sonra Güney Cephesini emniyete almış (Fransızlarla yapılan Ankara Anlaşması) sonra mücadele için Batı cephesine dönmüştür.

Osmanlı da Birinci Dünya Savaşını ağırlıklı olarak bu prensibe uymadığı için kaybetmiştir. Osmanlının Birinci Dünya Savaşında sıklet merkezi Kafkasya ve Basra olması gerekirken bu cepheler ihmal edilerek Kanal Cephesinden (Mısır) Galiçya Cephesine, İran Cephesinden Makedonya Cephesine kadar dağıtılmıştır Osmanlı ordusu… Bu cephelerde fidan gibi gencecik Anadolu evladı Enver Paşa’nın hesapsız kitapsız hırsına heba edilmiştir…

Değişen nedir? İçeride PKK tehdidini çözememişsiniz… Yaklaşık 35 yıldan beridir PKK ile mücadele ediliyor. Bu amaçla devletin harcadığı her türlü kaynağın haddi hesabı yoktur. Bu sorunun kısa sürede çözüleceğine dair bir belirti de yoktur. Bir de üstüne İŞİD tehdidi oluşmuş… Yetmemiş bir de FETÖ tehdidi yaratmışsınız... Dışarıda Irak’ta Başika nedeniyle Irak Devleti ile neredeyse savaşacaksınız, Rusya ile uçak krizi tam anlamıyla çözülmemiş, AB ile köprüleri atmışsınız, ABD de Trump’un sözcülerinin hakkınızda ne dediklerine kulaklarınızı kapatıyorsunuz, İran ile aranız limoni, Mısır ile hala küssünüz… İçeride Dolar olmuş 3.5, işsizlik tavan yapmış, piyasalar durmuş, turist gelmiyor, cari açığı kapatacak para yok, döviz yok, yatırımlar yok, yabancı sermaye gelmiyor, fetih söylemleri almış başını gitmiş… Ve ‘’sıklet merkezi’’ diye bilinen bir prensibi dikkate almaksızın Suriye’de El Bab’dan, Rakka’dan bahsediyorsunuz…

Bütün Batılı düşünürler Avrupa'nın 5'inci Yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi Ortadoğu'nun da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia etmektedirler. Bütün Batılı akademisyenler 1618 ile 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve temelinde bir Protestan-Katolik mücadelesi yatan savaşlar dizisi gibi Ortadoğu'nun da bir otuz yıl sürecek mezhep savaşlarına girmekte olduğunu yazmaktadır... Bütün Batılı gazeteler Ortadoğu'nun 1914 Birinci Dünya Harbi öncesi şartları yaşadığını yazmaktadırlar... Ki gelişmeler de bu görüşü doğrulamaktadır. 

Böylesine bir ortamda El Bab’a, Münbiç'e, Rakka’ya uzanacak ve asgari bir kolordu çapında güç gerektirecek uzun süreli bir harekât ise beraberinde maliyetinin yanında bir yığın belirsizlikleri de beraberinde getirecektir. Kendi ülkenizde Gabar'da, Cudi'de, Bestler - Dereler'de operasyon yapmıyosunuz ki bahar gelmeden girip kış gelince çıkasınız... Haklı gerekçelerinizle girdiğiniz Kıbrıs'tan hâlâ çıkabildiniz mi? Daha derinlere indikçe, El Bab'a, Münbiç'e, Rakka'ya uzandıkça çıkış süreciniz de o kadar uzayacaktır. Harekât uzadıkça da sorunları geometrik bir dizi ile artacaktır... Önce bu harekâtta verdiğiniz şehitleriniz artacaktır... Harekât derinlere indikçe ülke içinde İŞİD kaynaklı terör azacaktır... Şehitler ve ülke içinde terör arttıkça kamuoyu desteği azalacaktır... Uluslararası siyasi baskı artacaktır... Maliyeti artacaktır... Bedeli artacaktır... Bu bedel ülkeyi bekâ sorununa kadar götürebilecektir... 

Bu noktada iki savaş düşünürünü tekrar hatırlamamızı gerekiyor: Ne demişti Clausewitz: ‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi de zannetmeyin.’’ Suriye’de uzun sürecek bu harekât içinde İŞİD, PYD derken yarın Suriye ve onu destekleyen Rusya ile de mi savaşacaksınız? İçeride PKK tehdidini çözemeden Suriye’de dağılacak ve yayılacak bu uzun süreli bir savaşı nasıl yürüteceksiniz? Çinli düşünür Sun Tzu’yu tekrar hatırlayalım; ‘’Uzun süreli bir savaş önce orduyu sonra da toplumu yozlaştırır.’’

Muhtemel Suriye savaşı 1974 Kıbrıs Harekâtına benzemeyecektir.  Savaş uzadığında birden karşımızda Rusya'yı, İran'ı, Irak'ı, bütün Arapları ve hatta Çin'i bile bulabiliriz. Arkamızda da kimse bulunmaz... Muhtemel bu savaş Türkiye'yi bölebilir, parçalayabilir, bin yıllık bir kinin ve nefretin tohumlarını ekebilir...

Bu noktada yine geriye gidip Almanya’nın Birinci Dünya Harbini kaybetmelerinden çıkan sonucu tekrar hatırlayalım: Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonuç felakettir. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmişti.

El Bab’a, Rakka’ya inerek muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirebilirsiniz, (taktik başarı), ancak düşmanının (İŞİD mi?, PYD mi? Suriye rejimi mi? Onu destekleyen Rusya mı?) savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarınızı tüketmez misiniz? (stratejik başarısızlık)

Yine başa dönüp baştaki sorumu yenileyim: ‘’Fırat Kalkanı Operasyonu’nda ‘’Politik hedefiniz nedir?’’ ‘’Bu politik hedefi gerçekleştirecek askerî stratejiniz nedir? Stratejik hedeflerini nedir? Taktik hedefleriniz nedir?’’

Hani diyor du ya Clausewitz: "Kuvvetlerini kötü kullanan ülkenin siyaseti iflasa sürüklenir." Yine derdi ya Clausewitz: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Girişte kısaca geçtiğim ''Tarih Bilinci'' konusunda bahsetmiştim ya Mehmet Âkif Ersoy'un dizelerinden: ‘'Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” diye... Birinci Dünya Savaşında Almanlar kullanmıştı Osmanlıyı harbin tüm cephelerinde Osmanlı Ordusunu dağıtarak, Anadolu evladını savurarak, harcıyarak... Değişen ne ki? Etrafınız bir bakın! İŞİD'e karşı savaşan bir tane bile Batı askeri görüyor musunuz? Ruslar bile Suriye'de sadece Hava Kuvvetlerini kullanıyor...

Devleti yönetenlere duyurulur… Benden söylemesi… Her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.

Son söz:

‘’Tanım’’ ve ‘’siyaset’’ sözcükleri arka arkaya gelince iki tanıma yer vermeden geçemedim:

''Siyaset'' ve ''Diplomasi'' sorunları güç kullanmadan çözme sanatıdır… 

İsterseniz şimdi tekrar başa dönün ve Clausewitz’in ne demek istediğini bir daha okuyun… İsterseniz daha da başa dönün Sun Tzu’nun demek istediklerini bir daha gözden geçirin... İsterseniz en sona gelin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın nasıl yenildiğine bir daha bakın…Sonra da Suriye'de ne yaptığınıza bakın!

Zaten haber verirdi geleceği İbn-i Haldun o muhteşem eseri Mukaddime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.

Osman AYDOĞAN  10 Şubat 2017



Doğuda Manevi Evren Koskoca Bir Morga Benzer


Prof. Dr. Suat Sinanoğlu’nun güzel bir kitabı var: ‘’Türk Humanizmi’’ (Türk Tarih Kurumu Yayınları / Yirmi Üçüncü Dizi, İstanbul, 1988)

Kitabının önsözünde şöyle yazar Prof. Dr. Sinanoğlu: “Bu eserin amacı, devrimi, sönmekte olan heyecanların düzeyinden fikir düzeyine aktarıp değerlendirmek ve Türk insanına eleştiri ruhunu ve yaratma gücünü sağlayacak yeni bir eğitim sisteminin ilkelerini saptamaktır.”

Prof. Dr. Sinanoğlu, yine kitabının önsözünde, Atatürk’ün ölümünden bugüne dek geçen zaman içinde “Cumhuriyet kuşağının, kuşağını ve kaynağındaki sorunları” gitgide nasıl unuttuğunu, gitgide nasıl yöneldiğini dönem dönem ele alarak nedenleriyle açıklar. 

Prof. Dr. Suat Sinanoğlu bu kitabında ‘’Düşünce özgürlüğü’’ ile ‘’zihin özgürlüğü’’ (düşünme yetisinin özgürlüğü) arasındaki ayrımın üzerinde pek durulmadığını söyler. Oysa bu, önemli ve köklü bir ayrımdır der. Kişi, belirli bir dünya görüşüne ve yaşam biçimine bağlı düşüncelerini özgürce dile dökmeyi isteyebilir; bu istek özgürlük kavramının yalnızca sınırlı bir boyutunun bilincini yansıtır.

Bu boyut kimi zaman öylesine sınırlıdır ki, ‘’kişilik ve insan onuru’’ değerlerine ters düşen düşünceler taşıdığının farkında bile olmaz kişi. Sonsuza açık ‘’zihin özgürlüğü’’nün bilinci ise kişiyi düşün kalıplarına tutsak olmaktan korur. Çünkü bu kalıplar insanın yaratma yetisini baskı altında tutar, bu temel yetinin ürünlerini kısır yinelemelere dönüştürür, dolayısıyla da dar bir boyutun durağanlığı içinde kültürel gelişmeyi engeller.

Bu nedenle, “akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru” kavramları hiçbir kuramsal kalıbın eritip tutsak edemeyeceği insanlık değerleridir. Bu değerlerle beslenen zihin, eleştirel güç kazandıkça, birey ve toplum insanca bir yaşamda saygın yerini alır. Öyleyse bir toplumun uygarlık düzeyinin ölçütü, bu değerlerin birey-toplum yaşamında tuttuğu yerdir. Uygarlık tarihi de, kısaca, bu değerleri kavrama ve yaşama geçirme çabasının tarihi diye tanımlanabilir. Bu (etik) değerlerin gelecekte bütün insanlığa mal olmasını ve korunmasını öngören düşünce, kaynağını ve dayanağını bu dünyada ve insanda bulan (hümanist) düşüncedir.

Kitaptan bazı alıntılar:

"Bilinçli düşüncenin ürünü değil, yalnızca bir ithal malı olan siyasal özgürlük bu ülkelerde (Doğu)  dizgin tanımayan bir demagojiye yol açmaktadır; ya da yalnızca adı var, kendi yok bir kavramdır..." 

‘’Gerçekten, önyargılardan sıyrılmış olmak koşulu ile, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın toplumsal, siyasal, eğitimsel ve kültürel kurumlarına bir göz atmak bile, onların temelinde Hristiyan düşüncesinin değil, Yunan dünyasından kaynaklanan hemen hemen bir zihin özgürlüğünün bulunduğunu görmeye yetecektir.’’

‘’Gerçekten, Batı uygarlığını öbür uygarlıkların yapısından ayıran özellik, onun temelinde bulunan tam bir ruh özgürlüğü idi; bu özgürlük sayesinde Batı dünyası (öbür kültür dünyalarından burada da farklı olarak) ereklerini kendi dışında aramıyor, kendi özü içinde bulunan ve hiç değişmeyen bir amaç, insanın doğal yeteneklerini özgürce geliştirme amacını güdüyordu.’’

Prof. Dr. Suat Sinanoğlu’nun “Türk Hümanizmi” adlı kitabından son bir alıntıyı da vererek üzerinde düşünmenizi istiyorum:  “Doğuda manevi evren koskoca bir morga benzer; burada duyulan tek insan sesi, ölümlülerin yazgısına sonsuz bir hüzün ve bezginlikle ağlayan bir iç sestir... Dinsel düzene bağlı bu evrende her iki yönelişe, Ortodoks ve mistik yönelişlere özgü olan sonsuz bir zihin tembelliği, mutlak bir hareketsizlik ve meditatio mortis -ahretçilik-temeline dayanan dünya işlerini umursamama topluma egemendir.”

Yoksa bundan dolayı mıydı gözlerimizin, kaşlarımızın, saçlarımızın, içlerimizin, ruhlarımızın ve bahtlarımızın kara oluşu? Yoksa bundan dolayı mıydı yüzlerimizde hüzün neşidelerinin gizli çığlıklarının hiç eksik olmayışı? Yoksa yoksa bundan dolayı mıydı mızmız yeryüzü küskünlerinden oluşumuz?

Osman AYDOĞAN  9 Şubat 2017



Öğrene Öğrene İhtiyarlıyorum.


Jean-Jacques Rousseau’un ‘’Yalnız Gezerin Düşleri’’ (Bordo Siyah Yayınları, 2004) isimli güzel bir kitabı var. Rousseau'nun itiraflardan sonra yazdığı ancak bitiremeden öldüğü bir kitap. Bu kitabı itirafların tersine sadece kendisi için yazar.

Ölüme yaklaştığını anlar Rousseau, "Kimse istemiyor beni bari kendimi tanımaya adayım bu son yıllarımı" diyerek yazmaya başlar bu kitabı... Kitabın 10. Bölümünü yazdıktan sonra ölür ve kitap yarım kalır. Her bölüm ayrı ayrı şeylerden bahsettiğinden bu pek bozmaz kitabın akışını.

Rousseau eserine şu şekilde başlar: "İşte yeryüzünde yalnızım; kendimle baş başayım; artık ne kardeşim var, ne bir benzerim, ne dostum ne de ait olduğum bir toplum. İnsanların en şefkatlisi, en cana yakını, bu insanlar arasından söz birliği ile dışlandı. Bunlar, olanca kinleriyle hassas ruhuma hangi azabın daha çok dokunabileceğini araştırıp beni kendilerine bağlayan bağları kesip attılar. Onları istemedikleri halde sevebilecektim. Sevgimden ancak insan olmaktan çıkma yoluyla kurtuldular. Mademki öyle istediler, şimdi benim için yabancı, meçhul ve hiçtiler! Fakat onlardan ve her şeyden kopartılan ben neyim? Bana bunu araştırmak kalıyor…’’

Ve şunları söyler Rousseau kitabında:

‘’Mutsuzluk, kuşkusuz en büyük öğretmendir.’’

‘’İnsan için özgürlüğün, istediğini yapmaktan çok istemediğini yapmamak olduğuna her zaman inanmışımdır.’’

"Hayal gücümün ürünleri arasında artık yaratıdan çok, hatırlama var."

‘’Yalnızlığımda onlarla birlikte yaşamakta bulamayacağım bir mutluluk buluyorum; insanlar, toplum yaşamının bütün zevkini yüreğimden kopardılar. Artık bu yaşta o zevki duyamam; iş işten geçti. Bundan böyle iyilik de kötülük de etseler, onlardan gelen her şeye karşı ilgisizim.’’

‘’Mademki her şey oldu, daha ne korkum var onlardan? Durumumu daha da kötüleştiremeyeceklerine göre, daha fazla telaşa da düşüremezler. Endişe ve korku; işte, sayelerinde kurtulduğum iki bela; bu da benim için bir tesellidir. Gerçek dertler beni az etkiler; karşılaştığım sorunlarla baş edebilirim, ama korktuklarımla asla. Ürkmüş hayal gücüm onları türlü şekillere sokar, genişletir, büyütür. Beklemek, karşılaşmaktan daha müthiştir…’’

‘’İnsanlar, beni yalnız yaşamaya mahkûm edince, onların beni mutsuz olmam için tecrit etmekle mutluluğuma benden çok hizmet ettiklerini gördüm.’’

Ve Rousseau; gözleri fal taşı gibi açılmış halde, feryat figan halinde, çığlık çığlığa, hazin hazin, üzüntülü bir halde şu tespitlerde bulunur kitabında:

"Yaşamak için doğmuşum, yaşamadan ölüyorum."

"Beni çevreleyen şeylere, onlarda beni kızdıran, içimi bulandıran bir şeyler bulmaksızın göz atamıyorum."

"Hayatın çalkantısına ta çocukluğunda atılmış olan ben, bu dünyada yaşamak için yaratılmamış olduğumu ve gönlümün arzuladığı duruma asla gelemeyeceğimi deneyimlerimle erkenden öğrendim."

Kitabındaki üçüncü ‘’Gezi’’ başlıklı bölümü Solon’un '’Öğrene öğrene ihtiyarlıyorum'' sözüyle başlar ve şöyle devam eder Rousseau: ‘’İhtiyarlarımız her şeyi düşünüyor ve öğreniyorlar ama nasıl öleceklerini hiç düşünmüyorlar’’' Ve ekliyordu Rousseau; ‘’Ölürken nasıl yaşamak gerektiğini anlamanın ne yararı var?’’

Eğer siz de feryat figan halinde, çığlık çığlığa, hazin hazin, üzüntülü bir halde bu tespitlere katılıyorsanız siz de Rousseau gibi yaşlanıyorsunuz demektir.

Geçmiş olsun!

Osman AYDOĞAN  8 Şubat 2017


İhtiyarlık


Hitabeti ile ünlü Romalı bir devlet adamı vardır: Marcus Tullius Cicero. (MÖ 106- MÖ 43) (Cicero Klasik Latince'de "Kikero" şeklinde okunur.) Cicero’nun 1951 yılı Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasından yayınlanan bir kitabı var: “İhtiyarlık” Eserin ayrıca; "Yaşlılık Üzerine", "Yaşlılığa Övgü" ve "Yaşlılık" gibi isimlerle çevirileri de mevcut. (Dostluk ve Yaşlılık, Arya Yayınları, 2011)

‘’İhtiyarlık’’; Cicero’nun ''yaşlılığa övgü'' diyebileceğimiz bir eseridir. Eserde; tarihin en iyi komutanlarından biri olarak bilinen ünlü Kartaca komutanı Hannibal’a karşı Zama Muharebesi’ni kazanmış olan Scipio, Scipio’nun arkadaşı Romalı komutan ve devlet adamı Laelius ile bilge Cato'nun karşılıklı konuşmaları verilir. 

Eserde bilge Cato'ya, Scipio ile arkadaşı Laelius sorular sorar. Cicero eserinde de bu sorular üzerine yaşlılık konusundaki düşüncelerini Cato'ya söyletir; çünkü onun bilge ve tarihsel bir kişilik olması dolayısıyla önem ve ilgiyle dinleneceğini düşünür.

Kitapta ihtiyarlığı korkulu yapan dört sebepten bahsedilir: Birincisi insanı işlerden uzaklaştırması, ikincisi güçten düşürmesi, üçüncüsü pek çok zevkten mahrum etmesi, dördüncüsü ölüme yakın oluşu...

Cicero bu eserinde korkulu bu dört sebebi çürütecek şekilde der ki:

“İhtiyarlar gençlerin yaptığı işleri yapamazlar ama çok daha büyük, çok daha iyi işler görürler. Büyük işler kuvvet veya çeviklikle değil, düşünce, söz geçirme, ortaya doğru fikirler koyma ile başarılır. İhtiyarlar bu meziyetlerden mahrum olmak şöyle dursun, onları arttırmışlardır.” Cicero’ya göre İnsan yaşlandıkça aklı güçlenir. Cicero'ya göre yaşlılık; insanı güçsüzleştirmekten çok insandaki gücün odak noktasının değiştiğini gösterir.

Cato'nun ağzından der ki Cicero, "doğallıkla, düşüncesizlik çiçeği burnundakilere, akıllılık da yaşını başını almış olanlara vergidir".  ‘’Kişiyi şekillendiren şey yaşlılık değildir, aksine yaşlılığı şekillendiren şey kişiliktir. Eğer yaşlımızın beyin fonksiyonlarında bir zayıflık söz konusuysa, bu sorunu yaşlılıkta değil, kamilen yaşlımızın karakterinde aramalıyız’’ der Cicero.

Yaşlandıkça hafıza zayıflar derler. Cicero’nun savunması ise şöyle: “İhtiyarların alacaklarını vereceklerini unuttuklarını hiç duymadım. Bir ihtiyarın hazinesini gömdüğü yeri unuttuğunu da.”

Ölüm korkulacak bir şey değildir Cicero’ya göre. Doğal bir sondur. Cicero’ya göre ölümden sonra ya hiçbir şey yoktur ya da yeni bir sonsuz yaşam vardır. Eğer ölümden sonra hiçbir şey yoksa ölümün kötü olmasının da bir nedeni yoktur. Ama eğer ölümden sonra sonsuzluk var ise, o zaman da kötü değil de iyi bir şeydir. Umutsuzluğa gelince: ‘’Ne kadar yaşlı olursa olsun bir yıl daha yaşayabileceğini düşünmeyen var mıdır?’’

İhtiyarların zamanla zevk aldıkları konuların azalmasına gelince: ''Olup biteni arka sıradan seyretmenin de zevki vardır'' der Cicero... Üstelik: “Maddi zevk tabiatın insanlara verdiği en meşum beladır. Bu zevki elde etmek için doymak bilmez arzular itidalden uzak olarak alevlenir. Vatana ihanet etmeler, devleti yıkmalar, düşmanlara gizli görüşmeler hep ondan çıkar. Şehvetin göze aldırmadığı hiçbir cürüm, hiçbir kötü hareket yoktur. Kötülüğün ve düşüncesizliğin önderi, zevk isteğidir.’’

Özetle der ki Cicero; ‘’Yaşlanmaktan korkmayın’’... ‘’Keyfini sürmeye hazır olun...’’

Ama bu kitapta bir sözü var ki Cicero'nun tüm yaşlıların ve de tüm gençlerin üzerinde düşünmesi gerekir:

''Bilmem ama, bana öyle geliyor ki, umumiyetle, bir insan her şeyden hevesini aldı mı, hayattan da aldı demektir. Çocukların kendilerine göre hevesleri vardır; gençler onların eksikliğini duyar mı? Yeni yetişmeye başlayanların da hevesleri vardır, orta yaş denilen çağda onlar artık aranır mı? Bu çağın da hevesleri vardır ve bunları ihtiyarlar aramaz. İhtiyarlıktaki hevesler en son heveslerdir. Öncekiler gibi onlar da gelir geçer ve o zaman hayata doymuş olmak ölüm vaktinin tam olduğunu gösterir.''

Ve devam eder kitabında Cicero:

''Bize verilen ömür ne kadar olursa olsun, memnun olmak lazım. Bir aktörün hoşa gitmesi için piyesin bitmesine hacet yoktur, oynadığı perdede beğenilmesi yeter; işte bilge bir insan da hayatın sonuna kadar yaşamak zorunda değil, çünkü bir ömür, kısa da olsa, iyi ve şerefli bir tarzda yaşamaya yetecek kadar uzundur.''

Bir yerde de şunu söyler kitabında Cicero:

''İnsan çok yaşayınca görmek istemediği birçok şeyi görür.''

Ve sanırım kitabındaki şu son sözü de günümüz için söylemiş Cicero:

''Şair Naevius'un Ludus'unda şöyle bir sual sorulur: 'Baksanıza, nasıl oldu da o koca devleti öyle yıkı verdiniz?'  Verilen türlü cevaplar arasında başlıcası şudur: ‘Yeni yeni hatipler türemişti, kafasızdılar, cahildiler.' ''

Kitapta bir yerde bir şairin ağzından (Ennius) Cato’yu konuştururdu Cicero: "Şimdiye dek başınızda olan aklınız nereye gitti de çılgınlar gibi yolunuzu şaşırdınız?" 

Osman AYDOĞAN  7 Şubat 2017


İhtiras

İrlandalı yazar Oscar Wilde’ın (1854-1900) ‘’Salomé’’ (İmge Kitapevi, 2014) isimli bir eseri vardır. Wilde ‘’Salomé’’ oyununu Marcus (Marcos) ve Matta İncillerindeki bir hikâyeden ve bu hikâyenin üzerine yapılan Gustave Flaubert’in Hérodias ve Stéphane Mallarmé’nin Hérodiade isimli eserlerinden, Heinrich Heine’nin Atta Troll adlı şiirinden ve Gustave Moreau’nun L’Apparition adlı tablosundan esinlenerek yazar... Kutsal Kitap içinde anlatılan bir ‘femme fatale’in, (baştan çıkaran kadın) ölüm fermanları verdirtecek kadar baştan çıkarıcı, ölüm fermanları isteyecek kadar ihtiraslı bir Doğu prensesinin tehlikeli, günahkâr ve dramatik öyküsüne Wilde’ın kayıtsız kalması imkânsızdır. 

Salomé “femme fatale” yani baştan çıkaran kadın karakterini işleyen bir oyun olduğundan döneminde müstehcen bulunarak ahlaki sebeplerle yasaklanır ve bu nedenle 1893’te yazılan eser ancak 1907’de seyirciyle buluşabilir. Alman besteci Richard Strauss da daha sonra Wilde’nin Salomé oyununu bir perdelik “müzikli dram” yapısında bir opera haline getirir. Wilde’ın “Salomé”si 1923, 1953 ve 2011 yıllarında da beyazperdeye uyarlanır.  

Hikâye Roma İmparatorluğu altındaki Filistin ve İsrail’de Galile Kralı Hirodes, üvey kızı Salomé, Kahin Yahya ve diğer karakterler arasında geçer. Oyun Salomé'nin ihtiras yüzünden yavaş yavaş insani duygularını kaybederek canavarlaşmasını anlatır.

Galile’de, daha İsa’nın adı duyulmadan önce herkese onun geleceğini haber veren bir kişi vardır. Bu kişi "Mesih geliyor ve hepinizi kurtaracak" diyerek buna inananları vaftiz eder. Bu kişi dinler tarihine "Vaftizci Yahya" diye geçen çok ünlü bir kişidir.

Doğduğunda Hz. İsa'yı da vaftiz eden Vaftizci Yahya, kısa bir süre önce öldürdüğü üvey erkek kardeşi Herod Filipus'un karısı Hirodias ile evlenmek isteyen Kral Hirodes'e "Kardeşinin karısını almak sana caiz değildir" diyerek arzusuna karşı çıkar. Kral buna rağmen öldürttüğü üvey kardeşinin karısıyla evlenir. Kralın evlendiği kadının Salomé adlı çok güzel bir kızı vardır.

Kral, Vaftizci Yahya’nın  bu evliliğe karşı olması ve karısını aşağılayıcı söylemlerinden ve de halkı kışkırtmasından korktuğu için Vaftizci Yahya’yı zindana attırır. Fakat kutsal ve değerli bir adam olduğunu düşündüğü için onu öldürtmez. Karısı Hirodias ise Yahya'ya içten içe kin duyar.

Günlerden birgün Kralın karısının ilk kocasından olan kızı Salomé, kraldan habersiz zindanda Vaftizci Yahya’yı görmeye gider. Salomé Vaftizci Yahya’yı gördüğü an ona âşık olur.

Salomé Vaftizci Yahya’ya şunları söyler: ‘’Senin bedenine âşığım Yahya! Bedenin tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz. Bedenin Judaea’nın dağlarında yatan ve vadilere dökülen karlar gibi beyaz. Arap Kraliçesi’nin bahçesindeki güller bile senin bedenin kadar beyaz değildir. Ne Arap Kraliçesi’nin bahçesinin gülleri ne de Arap Kraliçesi’nin baharat bahçesi; ne yaprakların üstünde parlayan gün ışığının ayakları ne de denizin gönlünde yatan ayın yüreği; dünyada senin bedenin kadar beyaz başka hiçbir şey yoktur. Bedenine dokunmama izin ver.” 

Vaftizci Yahya ise ona hiç karşılık vermez. "Dışarı Babil’in kızı. Tanrı’nın seçilmiş kuluna sakın yaklaşma" diye bağırır ve onu kovar. Salomé ise onu şiddetle arzulamaktadır. "Bırak, hiç olmazsa bir kere dudağını öpeyim" der. Yahya aynı öfkeyle cevap verir: "Asla; Sodom’un kızı; asla..." İstediği erkeği öpemeyen Salomé, reddedilmenin verdiği hınçla ve öfkeyle oradan ayrılır.

Kralın da üvey kızı Salomé’ye zaafı vardır. Bir saray eğlencesinde Salomé’nin dans etmesini ister. Kral Salomé'ye "dile benden ne dilersen, sana vereceğim" der. Hatta "benden ne dilersen, ülkemin yarısına kadar sana vereceğim" diye de yemin eder.  Salomé ne diyeceğini bilemez ve gidip annesine danışır. Sonra Salomé, daha sonra söyleyeceği bir dileğinin yerine getirilmesi şartı ile dansa razı olur. Kral söz verir. Salomé üzerindeki yedi tüllü elbise ile dansa başlar. Tülleri teker teker çıkarır. Son tül çıkarıldığında dans biter. Kral mest olmuştur. Çünkü Salomé insanlık tarihinin en güzel striptizini yapmıştır.

Kral bir süre bu muhteşem genç kızı seyreder ve "dile benden ne dilersen" der. Derin ve meraklı bir sessizlik salona iner. Gözler Salomé’ye döner.  Salomé iktidarının doruğa ulaştığı bu anı büyük bir hazla uzatır. Salondan çıt çıkmamaktadır. Annesine bakar. Misafirleri küçümseyen gözlerle süzer. Etrafındakilere böcek muamelesi yapan gözler, sonunda aynı umursamazlık ve emin ifadeyle krala döner: "Bana gümüş bir tepside Vaftizci Yahya’nın başını getirin..."

 Richard Strauss'un ayni isimli bir perdelik operasında Salomé'nin cevabı salonu çın çın çınlatır: "Den Kopf des Jochanaan." (Yahya’nın kafasını) 

Kral korkar, çok direnir, bir din adamının başını almayı istemez. Ancak şehvetin esir aldığı kralın yapabileceği bir şey kalmamıştır. Emir verilir. Vaftizci Yahya’nın kanlı başı gümüş bir tepsi içinde getirilip Salomé’nin önüne konur.

Salomé, kendisini reddeden erkeğin başını eline alır ve onunla konuşmaya başlar: "Dalgalar da, seller de söndüremez ihtiras denilen ateşi...” Ve kesik başa bakarak devam eder Salomé; ’’Bir prensestim, beni aşağıladın. İffetliydim, damarlarımı ateşe verdin. Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyük."

Sonra oradakilerin hayret dolu bakışlarına hiç aldırmadan, reddeden erkeğin kesik başını kendine doğru çeker ve ağzından öper. İntikam sahnesi Salomé'nin şu cümleleriyle biter:

"Ah! Öptüm ağzını Yahya, senin ağzını öptüm. Acı bir tat vardı dudaklarında. Kan tadı mıydı? Hayır; ama belki aşkın tadıydı... Aşkın acı bir tadı olduğunu söylerler... Ama ne önemi var? Ne fark eder? Senin ağzını öptüm Yahya, ağzını öptüm."

Kral verdiği sözden pişman olmuştur. Salomé’nin kesik başı öpmesi onu iğrendirmiştir. Kral Salomé’nin de kafasının kesilmesini emreder.

Halbuki ‘’Salomé’’ İbranice ‘’barışçıl’’ anlamına gelen bir sözcüktü.

Eserdeki hikâye bu kadar.

Salomé’nin hikâyesini Oscar Wilde’nin dışında Avustralyalı yazar Toni Bentley "Salomé’nin Kız Kardeşleri" (Agora Kitaplığı, 2006) isimli eserinde daha detaylı anlatır.

Bu hikâye bana bir İspanyol atasözünü hatırlatır: “İnsanı, hangi zevkle günah işliyorsa o zevk öldürür!” Pek çok insanın sonunu ya tutku ya da saplantılarının getirdiğini, pek çok muktediri iktidardan “alışkanlıklarının” indirdiğini Tarih bize göstermiştir.

Çünkü ihtiras tehlikelidir, içinde vicdan barındırmaz. İhtiraslıların haset duygusu da güçlüdür. Evlerden ırak bir duygudur ihtiras; yıkıcıdır, tahrip edicidir, öldürücüdür. İhtiras, doymak bilmez bir canavardır. İhtiras bir kere adamın yakasına yapıştı mı, mantık ağlayarak ve tehlikeyi haber vererek onu takip eder... İhtirasları alt etmek, silah gücüyle tüm dünyayı hüküm altına almaktan daha zor, daha çetindir.

İşte bu nedenle Salomé Yahya’nın kesik başı tepsi içinde kendine sunulduğunda aslında tarihi bir tespiti söylüyordu: “Dalgalar da, seller de söndüremez ihtiras denilen ateşi...” Ama İspanyol atasözü de bu gerçeğin sonunu hatırlatıyordu: ''İnsanı, hangi zevkle günah işliyorsa o zevk öldürür!”

Tarihte Hitler'den Mussolini'ye, Saddam'dan Kaddafi'ye bütün muhterislerin sonu zevkle işledikleri günah gibi olmuştur. Tarih baba bunu böyle bilir ancak bir tek muhterisler bilmezler...

Bir de bu hikâyenin bir başka yüzü, bir başka anlamı daha vardır:

Oscar Wilde’nin güzel bir şiiri vardır: ‘’Herkes Sevdiğini Öldürür’’ diye... Oscar Wilde bu şiirini bir aşk katili için yazmamıştır herhalde!…  Salomé’yi anlamak gerekir diye düşünürüm. Bu da Salomé’nin bir başka yüzü:

Ama gene de herkes sevdiğini öldürür,
Bu böylece biline,
Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar,
Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür,
Korkak, bir öpücükle,
Yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür! 

Kimi insan aşkını gençliğinde öldürür,
Kimi sevgilisini yaşlılığına saklar;
Bazıları öldürür arzunun elleriyle,
Altın’ın elleriyle boğar bazı insanlar:
Bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü
Böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar. 

Aslında Oscar Wilde'nin bu muhteşem eseri ile verdiği en güzel mesaj da sanırım burasıdır: Herkes sevdiğini öldürür; kimi Doğu kültürüne özgü bir şeklide Salomé gibi başını gümüş bir tepside ister, kimi bunu ihmal ile yapar, kimi bunu unutarak yapar, kimisi giderek, terk ederek, kimisi bir davranışla, kimisi göz yaşı dökerek, kimisi bir çift sözle, kimisi ise bir çift gözle…

Osman AYDOĞAN  5 Şubat 2017

Gustave Moreau’nun Salomé'nin hikâyesini anlatan L’Apparition adlı tablosu:

 



Brutus


Julius Caesar (Jül Sezar) (MÖ 100 – MÖ 15 Mart 44), Romalı askerî ve politik lider, aynı zamanda iyi bir hatip ve güçlü bir yazardır. Dünya tarihinin en etkili insanlarından birisi olarak kabul edilir. Güçlü bir yazar, güçlü bir hatip, üstün bir komutan ve güçlü bir devlet adamı gibi çok yönlü bir kişiliğin bir araya gelmesi tarihte nadirdir. Bu nadir insanlardan birisi de Jül Sezar’dır.

Sade üslubuyla kendinden üçüncü bir şahıs gibi tekil kişi olarak söz eder. ''Roma’da ikinci adam olmaktansa bir köyde birinci adam olmayı tercih ederim'' sözü onun lider ve tutku dolu kişiliğini yansıtır. Eylemleriyle Roma Cumhuriyeti'nin Roma İmparatorluğu'na dönüşmesinde kritik bir rol oynamıştır. Daha başka bir deyimle eylemleriyle Roma Cumhuriyetini Roma Diktatörlüğüne dönüştürmüştür…

‘’Jül Sezar’’ oyunu ise William Shakespeare tarafından 1599'da yazılmış beş perdelik bir trajedidir. (William Shakespeare, Jül Sezar, Ve Edebiyat Yayınları, 2003) Tarihin en ünlü suikastlarından birisini, Roma İmparatoru Jül Sezar’ın katlini ele alan oyun, Shakespeare‘in antik Roma tarihini konu alan ve "Roma oyunları" diye anılan üç oyunundan ilkidir (diğerleri ‘’Coriolanus’’ ile ‘’Antonius ve Kleopatra’’dır).

Shakespeare’in bu ‘’Jül Sezar’’ oyunu; Roma Cumhuriyetinde son büyük lider olan ve bir diktatör olması Roma Senatosu tarafından kabul edilmiş olan Jül Sezar aleyhinde bir komplonun düzenlemesi, bu komplo sonucu Jül Sezar'ın katledilmesi ve bu katlin siyasal sonuçlarını anlatır.

Shakespeare’in ustalık döneminin ilk eserlerinden olan ‘’Jül Sezar’’ eseri adının aksine aslında Marcus Junius Brutus’ün tragedyasıdır. Oyun, Jül Sezar’ın adını taşısa da oyun kişileri arasında en önemli karakter o değildir. Jül Sezar, oyunun sadece ilk üç perdesinde görülür ve üçüncü perdenin ilk sahnesinde ölür. Oyunun asıl kahramanı Brutus'tur. Oyun, Brutus'un çok değer verdiği şeref, namus, ahlak, vatanseverlik ve dostluk prensiplerinin birbiri ile çelişmesi ve kişinin bu tür çelişkileri nasıl uzlaştırıp karar verebileceği üzerinedir.

Roma İmparatoru Jül Sezar senatoya gelirken, yolunu kesen bir kâhin “Mart’ın 15’inden sakın!” diye bağırır. Eşi de o gün Sezar’a senatoya gitmemesi için yalvarır. Sezar iki uyarıyı da dinlemez…

Jül Sezar 15 Mart’ta senatoya gelirken, bazı senatörler bıçaklarla saldırır. Aralarında kimilerine göre “evlatlığı” kimilerine göre “öz oğlu” ve Mersin’de Roma Valiliği yapmış olan Brutus de vardır. Brutus, Sezar’ı arkadan bıçaklar. Sezar “ihaneti” yansıtan ünlü “Sen de mi Brutus?” sözüyle can verir ve “ihanet” Roma sikkelerinde simgeleşir. Bu suikastta otuz beş bıçak darbesiyle can veren Caesar’ın, ezeli düşmanı Pompeius'un büstü önüne düşmesi ise ayrı bir tesadüftür. Eserde Sezar can verirken son sözlerini söyler: "Erdem, sen bir kelimeden başka bir şey değilsin."

Hemen hemen bütün tarihçiler, Jül Sezar’ın katledilmesinin; siyasi gücünü çekemeyenler kadar, Roma yönetiminde Cumhuriyet yerine, adı Sezar bile olsa bir diktatör veya imparatorun istenmemesi nedeniyle olduğunu yazarlar.

Suikasttan sonra Brutus bir ikilem arasında kalır. Eğer Sezar tiran ilan edilirse yaptığı hiçbir şey geçerli sayılmayacak aynı şekilde kendi senatörlüğü de düşecektir. Diğer tarafta ise eğer Sezar tiran ilan edilemezse, kendisi ve arkadaşları katil ilan edilecek, ancak kendilerine genel bir af çıkarıldığı takdirde kurtulabileceklerdir. Brutus Sezar’ı tiran olarak ilan edemez ve Roma'yı terk etmek zorunda kalır. 

Brutus, Roma’yı terk etmeden önce Senato’da özetle şu konuşmayı yapar: ‘’Bu toplulukta Sezar'ı çok sevmiş biri varsa derim ki ona, Brutus'un Sezar’a sevgisi daha az değildi onunkinden. Öyleyse neden Sezar'a karşı ayaklandın derse bu dost bana şu karşılığı veririm: Sezar'ı daha az sevdiğim için değil, Roma’yı daha çok sevdiğimden. Sezar yaşayıp da hepinizin köle olarak ölmeniz mi daha iyi, yoksa Sezar ölüp de hepinizin hür insanlar olarak yaşamanız mı? Sezar beni severdi, ağlarım onun için; mutluluğa ermişti, sevinirim; bir kahramandı, saygı duyarım; ama tutkuya kapıldı, muhteris olduğu için öldürürüm onu.’’

Fransız yazar "Anatole France’'ın 1912'de yazdığı ‘’Tanrılar Susamışlardı’ (Kaynak Yayınları, 2009) isimli eserinde asıl olarak Fransız devrimcilerinin terör uyguladıkları dönemi anlatılır. Anatole France eserinde devrim sonrası Fransa’da Brutus’ün büstlerinin Paris meydanlarına dikildiğini yazar.

Sezar ile anne tarafından akraba, Romalı komutan ve politikacı olan Marcus Antonius ise saldırganlara karşı harekete geçmeden önce, Caesar’ın cenaze törenindeki “Ben buraya Sezar’ı övmeye değil, gömmeye geldim!’’ sözleri Villiam Shakespeare’in oyununda devleşir.

Yönetmenliğini Joseph l. Mankiewicz'in yaptığı başrolde Marlon Brando'nun oynadığı, 1953 Metro-Goldwyn-Mayer yapımı, William Shakespeare'in oyunundan beyaz perdeye uyarlanan ‘’Jül Sezar’’ filminde Marcus Antonius'u canlandıran Marlon Brando'nun Sezar’ın öldürülmesinden sonra halka çektiği nutuk kusursuz bir hitabet sanatı olarak filmin en doruk sahnesidir. Kusursuz bir oyunculuk ile harika bir metnin kesişim noktasıdır bu sahne.

Bu sahnede Marcus Antonius (Marlon Brando) şöyle konuşur:

‘’Dostlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin: Ben Sezar’ı gömmeye geldim, övmeye değil. İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür; haydi Sezar’ınkiler de öyle olsun. Asil Brutus size Sezar’ın haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç. Sezar da onu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus'la diğerlerinin izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar’ın cenazesinde söz söylemeye geldim. O benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir zattır. Sezar Roma’ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar’da hırs diye görülen bu muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa, Sezar’ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor; Brutus da şerefli bir adamdır. Siz hep gördünüz, Luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa krallık tacı sundum, üç defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Gene Brutus, haristi diyor. Ve şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır. Ben Brutus'un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim. Bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi; öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir? Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın, insanlar da muhakemelerini kaybetmiş. Beni affedin. Kalbim tabutun içinde, surda, Sezar’ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.’’

Sezar’ın öldürülmesinden sonra olaylar kısaca şöyle gelişir:

MÖ 43'te, Sezar'ın yeğeni ve evlatlığı, Sezar'ın öldürülmesinden sonra onun varisi olan Octavian, Roma senatosunun konsolu olduktan sonra Sezar'a suikast düzenleyenlerin hepsinin Roma'nın düşmanı olduğunu ilan eder.

Antonius ve Brutus’ün orduları kapışır. Yenilen Brutus kaçar, Bodrum’da, günümüzde adı Gümüşlük olan Myndos antik kentine sığınır…

Marcus Antonius ise Jül Sezar'ın öldürülmesinin ardından doğu bölgesinin yönetimini üstlenir.

Antonius Tarsus'a gelerek Mısır Kraliçesi Kleopatra VII ile ittifak yapar. Kleopatra'nın maksadı kaybettiği toprakları geri almak, Antonius'unki ise hem doğudaki iktidarını sürdürebilmek hem de Partlara karşı yapacağı askerî harcamalar için Mısır'ın zengin kaynaklarından yararlanmaktır.

Bu maksatla Antonius, Kleopatra'yı Tarsus'a davet eder. Muhteşem gemisiyle Tarsus limanına gelen Kleopatra Antonius ile yedi yıl sürecek renkli, romantik ve ihtiraslı bir beraberlik yaşar. Kleopatra'nın Tarsus'a giriş yaptığı kapının adı "Kleopatra Kapısı"dır. Bugün bu bölgede çok sayıda Kleopatra ismini taşıyan mekân vardır. Alanya’daki ‘’Kleopatra Plajı’’ gibi..

Sezar’dan geriye çok şey kalmıştır…

Bugün kullandığımız takvim Sezar’ın zamanında hazırlanmış ve bazı ayları 31 gün olarak belirlemiştir. July olan temmuz ayına da kendi ismini vermiştir. Zaten tüm diktatörler hep hatırlanmak isterler!

Dünya tarihindeki ilk sezaryen doğum ile dünyaya gelmiş insandır. ''Sezaryen doğum'' adı da buradan gelmektedir. Latince ''Sezar’ın ki gibi doğum'' manasındadır.

William Shakespeare eserinde Sezar’ı şöyle konuşturur:

‘’Korkaklar, ölmeden önce defalarca ölür; cesur insan ölümü bir kere tadar...’’

"Silâhın (şiddetin) olduğu yerde kanunlar susar."

"Tecrübe, tüm şeylerin öğretmenidir."

Özdemir Asaf  ‘’Kırılmadık Bir Şey Kalmadı’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) adlı kitabında  Sezar hakkında şunu yazar: "Sezar’ı ne öldürdü?" "Brütüs'ün kaması."  "Brütüs'ü ne öldürdü?" "Sezar’ın sözleri."

Shakespeare’in insanın hırs ve ihtirasının nelere yol açabileceğini gösteren, siyaset bilimi açısından da ders olarak okutulabilecek müthiş eseri Jül Sezar'da böyle oyunlaştırılmıştır.

William Shakespeare’in bu oyunu ibretle okunması gereken bir eserdir. Çünkü Sezar’lar oldukça Brutus’lar da olmaktadır. Brutus'suz Sezar'lar yoktur tarih sahnesinde.

Zaten haber verirdi geleceği İbn-i Haldun o muazzam eseri Mukaddime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Osman AYDOĞAN  4 Şubat 2017

 

Dört yüz küsur yıllık bir hikâye: Othello

Othello (The Tragedy of Othello, the Moor of Venice), William Shakespeare'in yazdığı trajedilerden biridir. (Remzi Kitabevi, 2013) Othello ise oyunun baş erkek kahramanıdır. Shakespeare'in bu oyunu, takma adı Cinthio olan İtalyan romancı ve şair Giovanni Battista Giraldi (1504 - 1573) tarafından yazılan "Moor of Venice" adlı kısa hikâyesine dayanarak, yaklaşık 1603 yılında yazdığı sanılıyor.  William Shakespeare, Mina Urgan’un deyimiyle aslında metelik etmeyen bir İtalyan öyküsünü bir başyapıta dönüştürmüştür. Othello; öyküsü tamamen insana ait bir Shakespeare şaheseridir. 

Oyun dört ana karakter etrafında döner: Othello, karısı Desdemona, muhafız komutanı Cassio ve güvendiği akıl hocası İago. Othello Kıbrıs'taki Venedik koloni ordusunun Osmanlılarla savaştığı dönemde başarılı ve saygı duyulan Mağrip kökenli zenci bir komutandır.

Oyunun ismi ve başkarakteri Othello’dur ancak oyundaki en ilginç karakter ise İago’dur. Bunun nedeni ise kendine güveni olmayan, kompleks sahibi, tilki kadar kurnaz, sanki Machiavelli'nin ‘’Prens’’ adlı eserinden yararlanmış bir insan olan İago’nun tüm karakterleri adeta birbirine düşürmesi ve tam bir kaosa sebebiyet vermesidir. İago aktif olara kötülük yapmaz, insanların içinde var olan kötülüğü kışkırtıp, sonra da kenara çekilerek olayların trajediye dönüşmesini izler.

Oyun Othello ile İago arasında geçen sanki iki kişilik bir strateji oyunudur. Othello oyunu; Shakespeare’in, İago'da topladığı kötülük, kurnazlık, yükselme hırsı, şüpheye dayanarak yargıya varma, insanların kaderlerine hükmetme isteği gibi özellikler ile Othello'ya yüklediği dürüstlük, hayata tutunabilmek için çabalama isteği ve insani duyguların en yoğunu ile karşı karşıya kalmak çelişkisini çarpıştırıp bir insanlık tragedyası yarattığı bir oyundur. Oyun sanki dürüstlüğün yalanlara yenilgisini, olumsuzluklara rağmen sevginin korunmaya çalışılmasını anlatan bir trajedidir...

Halk ve ileri gelenler tarafından çok sevilen bu Berberî komutan, şehrin ileri gelenlerinden Venedikli bir soylunun kızı olan Desdemona'ya aşık olur. Desdemona da Othello'yu sevmektedir. Önceleri saygı duyulan bu Mağribi zenci Othello'nun bir beyaz ile evliliği sonucu birçok dedikodu çıkar. Her şeye rağmen evlenen Othello ve Desdemona'nın mutlulukları halkın dedikoduları ve İago'nun kötülükleriyle bir trajediye döner. 

Aşk, kıskançlık, ihanet ve ırkçılık konularına değinen Shakespeare’in Othello eseri İşte bu trajediyi anlatır. Bu trajedinin en güçlü teması da “kıskançlık”tır. Ömrü savaşlarda geçmiş, ölümcül tehlikeler atlatmış cesur ve güçlü komutan Othello, karısı hakkında kulağına fısıldanan bir iki yalan sözle bir anda perişan olur. İçine kuşku ve kıskançlık ateşi girdikten sonra Othello, çok acı çeker. Çektiği acının şiddetli olması, karısına duyduğu sevginin büyüklüğündendir. 

Bu trajedinin temelinde ise aslında Othello'nun kıskançlığı değil Desdemona'ya olan güveni yatar. Rus yazar Puşkin de böyle söyler: "Otello kıskanç değil, güvenen bir insandır." Bu nedenle de oyunu izleyen veya kitabını okuyan kadınlar kendilerini Desdemona ile özdeşleştirip Othello gibi erkekleri ararlar... Aslında her Türk erkeğinin izlemesi gereken bir oyundur!

Othello, 1930'lu ve 1940'lı yıllarda Türkiye'de taşra şehir ve kasabalarında gezgin çadır ve halk tiyatrolarında yaygın olarak ‘’Arabın İntikamı’’ adıyla temsil edilir.

Oyunda geçen bazı ifadeler:

"İnsanlar göründükleri gibi olmalıdır. Eğer değillerse hiç görünmesinler daha iyi."

"Eskiden kalpler el uzatırdı, şimdilerde el uzatılıyor, kalp yok."

"Ne kadar da fakirdir sabrı olmayanlar."

"Anladığım sözlerindeki öfkedir, sözlerin değil."

"Bir kez fırsat verdin mi kuşkuya, karara da vardın demektir."

"En kara günahları işletecekleri zaman şeytanlar, önce ilahi bir kılıfa sokmakla işe başlarlar."

"En büyük kaygısı vicdanlarının, günah işlememek değil, gizlemektir günahlarını."

Ve oyunda geçen en önemli tespit ise şudur:

‘’Beğendiğimiz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, aşk sanıyorsunuz!’’

 Bu sözdeki trajediyi dünyada yaşamayan yok gibidir...

Dört yüz küsur yıllık bir hikâyedir Othello. Ve o trajedinin en büyüğünü artık ülkemizdeki namuslu, şerefli ve dürüst insanlar yaşıyor! Günümüzde de insan (Othello) aynı insan, pislik (İago) aynı pisliktir... Oyundaki Desdemona yaşadığımız toplumdur aslında... Othello'nun da kim olduğu malum... İago da kim ise?

Osman AYDOĞAN  3 Şubat 2017



Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…


William Shakespeare'nin (1564-1616) çok güzel bir intikam başyapıtı ve İngiliz edebiyatının en ünlü trajedilerinden birisidir Hamlet (1601). (Remzi Kitapevi, 2015) Oyunun en belirgin teması “intikam”dır. 

Oyunun karakterleri kısaca şöyledir: Hamlet: Eski kralın oğlu yeni kralın yeğeni, Claudius: Danimarka Kralı ve Hamlet'in amcası, Gertrude: Danimarka Kraliçesi ve Hamlet'in annesi, Horatio: Hamlet'in gerçek dostu, Marcellus : Subay

Oyunda geçen hikâye özetle şöyledir: Zamanın Almanya’sında, Wittenberg Üniversitesini bitiren Danimarka Prensi Hamlet, ülkesine geri döner. Wittenberg, Martin Luther’in üniversitesidir. Dolayısıyla Hamlet, bir ayağı ile Rönesans’ta ve Luther’in Reform hareketinin içerisindedir.

Hamlet ülkesine döndüğünde şunu görür: Amcası kendi öz kardeşi olan Hamlet’in babasını öldürerek tahta geçmiş ve Hamlet’in annesiyle evlenmiştir. Danimarka’daki Elsinore Şatosu da bu olup bitenlerin geçtiği sahnedir.

İşte Danimarka'da geçen bu oyunda Prens Hamlet'in, kral olan babasını öldürdükten sonra tahta geçen ve annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius 'tan nasıl intikam aldığını anlatılır.

Ancak oyun esnasında eline birçok fırsata geçmesine rağmen Hamlet babasının öcünü almayı sürekli erteler. Bu anlamda oyun ayrıca eylemsizliğin destansı bir anlatımıdır.

Oyundaki bu eylemsizlik şu mesajı verir: Çok düşünmek ve kendini dinlemek eyleme geçmeyi engeller. Dolayısıyla gerçekleşen eylemler düşünülmeden yapılan eylemlerdir. Bir sahnede Hamlet: "Bilinç insanı ödlekleştirir" der. Bu anlamda da oyun aslında eylem karşısında aydın kararsızlığının da bir simgesidir.

Oyunun ilk perdesinin dördüncü sahnesinin sonunda, Horatio’nun: “Nereye varacak bunların sonu?” sorusuna Marcellus, şu yanıtı verir: “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…”

Hamlet, anlatıldığı gibi bir kararsızlığın, bir eylemsizliğin tragedyası olarak bilinse de Hamlet’ in kafası hızlı ve gereğinden çok çalışır ve böyle bir iktidar yozlaşmasına karşı bir Rönesans aydını kafasıyla savaşım verilemeyeceğinin de farkındadır. Çünkü geri döndüğü ülkesi Danimarka’da iktidar mekanizmasına egemen olan anlayış, henüz ortaçağın sınırlarını aşamamıştır.

Bu yüzden “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığnda…” söylemi, o iklimlerde salt bir siyasi uyarı simgesidir. O da şudur: Şatolar ve saraylar içindekilerle beraber çürür… Bu nedenle aradan geçen beş yüz yıllık süreçte Batı siyasi düşüncesi, yeni Elsinore’lerin inşasına izin vermez. Çünkü Dünya tarihi, şatoların ve sarayların içindekilerle beraber çürürken toplumu da beraberinde çürüttüğünü göstermiştir… İşte bu nedenle de Rönesans ve onunla birlikte inancın karşısında doruklarına ulaşan '’eleştirel düşünce’’, sarayların değil, sadece özgür parlamentoların ve demokrasinin filizlenebileceği zeminleri yaratmıştır.

Oyundaki tiratlardan birisi “Olmak ya da olmamak, budur işte bütün mesele” diye başlıyordu: "Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!''

‘’Olmak’’ ya da ‘’olmamak’’. İşte bütün sorun bu! Çünkü çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında...

Kitaptan seçtiğim bazı bölümler:

‘’Olur ya! Çünkü doğruluğun gücü güzelliği kendine benzetinceye kadar, güzelliğin gücü doğruluğu bir kahpeye çevirebilir. Olmayacak bir şeydi bu eskiden, ama şimdiki zamanda oluyor, görüyoruz.’’

‘’Öyle çarpık bir dünyada yaşıyoruz ki, namus günahtan özür dilemek zorunda kalıyor,
eğilip izin istiyor ona yardım etmek için.’’

"Pisliğin ortalığı sardığı bu zamanda, iyiliğin af dilemesi gerekiyor kötülükten."

‘’Büyüklerin cinneti başıboş bırakılmaya gelmez…’’

 ‘’Ne olacaksa olsun! Herkesi sev, birkaçına güven, hiçbirine yanlış yapma!’’

''İnanma gerçeğin gerçekliğine''

"Zaman büyük bir öğretmendir ama ne yazık ki bütün öğrencilerini öldürür" 

"Kötü işler gömülse de yerin dibine çıkar bir gün insanların gözü önüne.''

"İnsan, insan mıdır, yalnızca yiyip içmek ve uyumakla geçiriyorsa hayatı?"

"Kadınlar ne kadar severse o kadar korkar. Sevgileri de kuşkuları da varsa aşırı var. Yoksa hiç yoktur."

"Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak."

"Bu dünyada namuslu olmak on binde bir olmaktır."

"Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin.
Şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz.
Yarına kalacaksa, bugün olmaz.
Bütün mesele hazır olmakta.
Madem hiçbir insan bırakıp gideceği şeyin gerçekten sahibi olmamış,
erken bırakmış ne çıkar.’’

"Evet, tabiatından ya da bahtından gelen
bir tek kusurla damgalandı mı insan
başka değerleriyle bir melek olsa,
bir insanın olabileceği kadar büyük olsa,
yalnız o kusurundan ötürü
düşer insanların gözünden."

"Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu! 
Düşüncemizin katlanması mı güzel 
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına 
Yoksa diretip bela denizlerine karşı 
Dur, yeter demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece! 
Düşünün ki uyumakla yalnız 
Bitebilir bütün acıları yüreğin, 
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. 
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü. 
Çünkü, o ölüm uykularında 
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından 
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. 
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.

Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına? 
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine 
Sevgisinin kepaze edilmesine 
Kanunların bu kadar yavaş 
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine 
Kötülere kul olmasına iyi insanın

Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? 
Kim ister bütün bunlara katlanmak 
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek 
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa 
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya 
Ürkütmese yüreğini?

Bilmediğimiz belalara atılmaktansa 
Çektiklerine razı etmese insanları? 
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: 
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor 
Yürekten gelenin doğal rengini. 
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar 
Yollarını değiştirip bu yüzden 
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar."

Osman AYDOĞAN   2 Şubat 2017




Heyder Baba’ya Selam

Asıl adı Seyid Muhammed Hüseyin Behçet-Tebrizi’dir. Şiirlerinde ‘’Şehriyar’’ mahlasını kullanır. Kısaca Muhammed Hüseyin Şehriyar olarak tanınır. Tebriz doğumlu Azeri Türküdür. Şiirlerini hem Azerbaycan Türkçesi ile hem de Farsça olarak yazmıştır.  İran şiirinde Hafız kadar önemli bir şahsiyettir.  Azerbaycan İlimler Akademisinden  ‘’Şehriyar'ın Hayatı ve Sanatı’’ adlı tezi ile filoloji doktoru unvanını alan Yusuf Gedikli şairin bütün Türkçe şiirlerini yayımlamıştır. (Şehriyar ve Bütün Türkçe Şiirleri, Ötüken Neşriyat, 1990) 

Şair kelimesinin hakkını veren şairlerdendir. Aşağıdaki dörtlük sanırım bunu gösterir:

‘’Bir insan köçürse dünyadan eger,
sen ele bilme ki, tek bir can gedir.
Her sönen baxışda saysız dilekler,
her kiçik tabutta bir cihan gedir’’

1951 yılında en bilinen eseri ve başyapıtı olan ‘’Heyder Baba’ya Selam’’ şiir kitabı yayımlanır. Şiire ismini veren Heyder Baba, Şehriyar’ın köyünün üstünde kurulu olduğu dağın adıdır. Şiirin önemli bir kısmını Şehriyar'ın çocukluk hatıraları ve o günlere duyduğu özlem oluşturur.

“Heyder Baba”ya Selam’’ aslında Azeri kültürünün bir köy senfonisidir. Şiirle beraber kendinizi birden bire Azerbaycan’ın renkli, canlı ve coşkun doğasının kucağında, “Heyder Baba” tepesinde gök yüzünün ışığı ve sağanak yağmuru altında, sel gibi akan suları arasında ama özellikle çocukluğunuzda buluverirsiniz.

Şair şiirine selamla başlar:

‘’Selam olsun şevketinize, elinize
benim de bir adım gelsin dilinize’’

Sonra şiirde şairin çocukluk anıları başlar:

‘’Hatırlar mısın nasıl koşar, kaçardım!
kuşlar misali kanat çırpıp uçardım!’’

Ve ve ve Doğu’nun binlerce yıllık kaderini şu iki dizede özetler:

‘’Behiştimiz cehennem olmakdadır, 
Ziheccemiz meherrem olmakdadır.’’

‘’Behişt’’, Azerice cennet demektir. Zilhicce ile de Muharrem ayındaki matem ve sevinç günlerine atıf yapılır. İmam Hüseyin’in şehadeti (sonsuz matem) Muharrem ayındadır. İşte büyük usta Şehriyar’ın, Zilhicce aynının muharrem olmasından kastı normalde güzel olması gereken günlerin hep matem havası içinde geçmesidir. Öyle değil midir? Normalde güzel olması gereken günlerimiz hep matem havası içinde geçmekte değil midir? Behiştimiz cehennem olmakta değil midir? 

Şiirinde Şehriyar sanki vasiyetiymişçesine demez mi ki "birbirizden ayrılmayın, amandı". Şehriyar sanki günümüzdeki bizleri anlatmakta değil midir?

‘’Heyder Baba, göyler bütün dumandı, 
Günlerimiz birbirinden yamandı, 
Birbirizden ayrılmayın, amandı, 
Yakşılığı elimizden alıblar, 
Yakşı bizi yaman güne salıblar!’’

Sonra sonra yürekten çığlık çığlığa kopan bir haykırışla tüm bir dünyayı, tüm bir hayatı, tüm bir tarihi anlatır Şehriyar:

‘’Heyder Baba, dünya yalan dünyadı, 
Süleyman’dan, Nuh’dan kalan dünyadı, 
Oğul doğan, derde salan dünyadı, 
Her kimseye her ne verib alıbdı, 
Eflatun’dan bir kuru ad kalıbdı. 

Heyder Baba, yaru yoldaş döndüler, 
Bir-bir meni çölde koyub, çöndüler, 
Çeşmelerim, çırahlarım, söndüler, 
Yaman yerde gün döndü, akşam oldu, 
Dünya mene harâbe-i şâm oldu.'' 

Bizim bildiğimiz Zülfü Livaleni’nin ‘’Leylim ley’’ türküsü nereden gelir bilir misiniz? Livaneli hiçbir yerde söylemez bu türküsünü nereden aşırdığını. ‘’Heyder Baba’ya Selam’’dan yukarıda verdiğim iki dörtlükle ne harika bir yorum var aşağıda verdiğim bağlantıda. Bakın görün! Mutlaka ama mutlaka dinleyin. Azeri müziği bizim müziğimizin fersah fersah üstündedir zaten!

https://www.youtube.com/watch?v=XXQIvfbDrnM

Aşağıdaki bağlantıda ise şair Şehriyar’ın kendi sesinden ‘’Heyder Baba’ya Selam Şiiri’’ni veriyorum. Hiçbir şiir dinlerken beni bu kadar duygulandırmamıştır. Hiçbir şiir dinlerken beni bu kadar mahsun bırakmamıştır. Hiçbir şiir dinlerken beni bu kadar hırpalamamıştır. Bu şiiri Şehriyar’ın sesinden dinlerken yazılarımda hep bahsettiğim Hindukuş Dağlarının karı gibi için için eririm ben… Bu şiiri Şehriyar'ın sesinden dinlerken memleketim Yeşilhisar'da çocukluğumu birebir yaşarım ben. Bu şiiri Şehriyar'ın sesinden dinlerken hep memleketim Yeşilhisar'a, çocukluğuma gider, çocukluk günlerimin her bir anını gözlerimin önüne getirir, çocukluk günlerimin geçtiği evimizi, annemi, babamı, ablalarımı, ağabeylerimi, dayılarımı, halamı, komşularımızı, arkadaşlarımı, mahallemizi, bağlarımızı, bahçelerimizi, tarlalarımızı, Heyder Baba'yı değilse de Havdıra Dağını bir bir hatırlarım ben. 

https://www.youtube.com/watch?v=yA4CRNAOWx8

Yaşadığımız günleri görünce, gittiğimiz karanlık çağı düşününce onun bir başka şiirindeki dizleri gelir aklıma, için için ağlarım ben:

"Nima, yüreğindeki gamı söyle de bir yabancı gibi ağlayayım 
iki yabancı kafa kafaya verip ağlayayım."

Şimdi bu destanı okuma vaktidir. Azeri Türkçesi ile orijinal haliyle veriyorum. Uzunluğuna aldanmayın okuyun derim; şiirin Azerice olduğuna bakmayın, şiir Türkçeymişcesine anlarsınız derim, gamdan, kederden, kasvetten kurtulmak istiyorsanız okuyun derim... Ve mutlaka verdiğim ilk bağlantıdaki müziği dinleyin derim. 

Sormayın bana, ben daha daha neler neler derim aslında?

(Bir not: Yazılarımda hep ismi geçen Şehriyar ile bu sitenin adı olan Şehriyar’ın anlattım Şair Şehriyar ile bir ilgisi yohtur. Sadece isim benzerliği vardır!)

Heyder Baba’ya Selam

Heyder Baba, ıldırımlar şakanda, 
Seller, sular şakkıldayıb akanda, 
Kızlar ona saf bağlayıb bakanda, 
Selâm olsun şevkatize, elize, 
Menim de bir adım gelsin dilize. 

Heyder Baba, kehliklerin uçanda, 
Göl dibinden dovşan kalkıb, kaçanda, 
Bahçaların çiçeklenib açanda, 
Bizden de bir mümkün olsa, yâd ele, 
Açılmayan ürekleri şâd ele. 

Bayram yeli çardakları yıkanda, 
Novruz gülü, kar çiçeği çıkanda, 
Ağ bulutlar köyneklerin sıkanda, 
Bizden de bir yâd eyleyen sağ olsun, 
Derdlerimiz koy dikkelsin dağ olsun. 

Heyder Baba, gün dalıvı dağlasın, 
Üzün gülsün, bulakların ağlasın, 
Uşaklarun bir deste gül bağlasın, 
Yel gelende ver getirsin bu yana, 
Belke menim yatmış bahtım oyana. 

Heyder Baba, senin üzün ağ olsun, 
Dört bir yanın bulak olsun, bağ olsun, 
Bizden sora senin başın sağ olsun, 
Dünya kazov-kader, ölüm-itimdi, 
Dünya boyu oğulsuzdu, yetimdi. 

Heyder Baba, yolum senden keç oldu, 
Ömrüm keçdi, gelenmedim geç oldu, 
Heç bilmedim gözellerin neç oldu, 
Bilmezidim döngeler var, dönüm var, 
İtginlik var, ayrılık var, ölüm var. 

Heyder Baba, igit emek itirmez, 
Ömür geçer efsus bere bitirmez, 
Nâmerd olan ömrü başa yetirmez, 
Biz de vallah unutmarık sizleri, 
Görenmesek helâl edin bizleri. 

Heyder Baba, Mir Ejder seslenende, 
Kend içine sesden-köyden düşende, 
Aşık Rüstem, sazın dillendirende, 
Yadındadır ne hövlesek kaçardım, 
Kuşlar tekin kanad çalıb uçardım. 

Şengülava yurdu, aşık alması, 
Gâh da gedib orda konak kalması, 
Daş atması, alma-heyva salması, 
Kalıb şirin yuhu kimin yadımda, 
Eser koyub, ruhumda her zadımda. 

Heyder Baba, Kuru gölün kazları, 
Gediklerin sazak çalan sazları, 
Ket kövşenin payızları, yazları, 
Bir sinema perdesidir gözümde, 
Tek oturub, seyr ederem özümde. 

Heyder Baba, Karaçemen caddası, 
Çovuşların geler sesi, sedası, 
Kerbelâ’ya gedenlerin kadası, 
Düşsün bu aç, yolsuzların gözüne, 
Temeddünün uyduk yalan sözüne. 

Heyder Baba, şeytan bizi azdırıb, 
Mehebbeti üreklerden kazdırıb, 
Kara günün ser-nüviştin yazdırıb, 
Salıb halkı bir-birinin canına, 
Barışığı beleşdirib kanına. 

Göz yaşına bakan olsa, kan akmaz, 
İnsan olan hancer beline takmaz, 
Amma hayıf, kör tutduğun burakmaz, 
Behiştimiz cehennem olmakdadır, 
Ziheccemiz meherrem olmakdadır. 

Hazan yeli yarpakları tökende, 
Bulut dağdan yenib kende köçende, 
Şeyhülislam gözel sesin çekende, 
Nisgilli söz üreklere deyerdi, 
Ağaçlar da Allah’a baş eyerdi. 

Daşlı bulak daş-kumunan dolmasın, 
Bahçaları saralmasın, solmasın, 
Ordan keçen atlı susuz olmasın, 
Deyne bulak, hayrın olsun, akarsan, 
Ufuklara humar-humar bakarsan. 

Heyder Baba, dağın daşın seresi, 
Kehlik okur, dalısında feresi, 
Kuzuların ağı, bozu, karası, 
Bir gedeydim dağ-dereler uzunu, 
Okuyaydım: 'Çoban, kaytar kuzunu'. 

Heyder Baba, Sulu yerin düzünde, 
Bulak kaynar çay çemenin gözünde, 
Bulakotu, üzer suyun üzünde, 
Gözel kuşlar ordan gelib keçerler, 
Halvetleyib bulakdan su içerler. 

Biçin üstü sünbül biçen oraklar, 
Ele bil ki, zülfü darar daraklar, 
Şikarçılar bildirçini soraklar, 
Biçinçiler ayranların içerler, 
Bir huşlanıb, sondan durub biçerler. 

Heyder Baba, kendin günü batanda, 
Uşakların şamın yeyib yatanda, 
Ay bulutdan çıkıb kaş-göz atanda, 
Bizden de bir sen onlara kıssa de, 
Kıssamızdan çoklu gam u gussa de. 

Karı nene gece nağıl deyende, 
Külek kalkıb kap-bacanı döyende, 
Kurd keçinin Şengülüsün yeyende, 
Men kayıdıb bir de uşak olaydım, 
Bir gül açıb ondan sora solaydım. 

‘Emmecan’ın bal bellesin yeyerdim, 
Sondan durub üs donumu geyerdim, 
Bahçalarda tiringeni deyerdim, 
Ay özümü o ezdiren günlerim, 
Ağac minib, at gezdiren günlerim. 

Heçi hala çayda paltar yuvardı, 
Memmed Sadık damlarını suvardı, 
Heç bilmezdik dağdı, daşdı, divardı 
Her yan geldi, şıllak atıb aşardık, 
Allah, ne koş, gamsız-gamsız yaşardık. 

Şeyhülislam münâcatı deyerdi, 
Meşed Rahim lebbâdeni geyerdi, 
Meşdâceli bozbaşları yeyerdi, 
Biz hoş idik, hayrat olsun, toy olsun, 
Fark eylemez, her n’olacak, koy olsun. 

Melik Niyaz verendilin salardı, 
Atın çapıb kıykacıdan çalardı, 
Kırkı tekin gedik başın alardı. 
Dolayıya kızlar açıb pencere, 
Pencerelerden ne gözel menzere. 

Heyder Baba, kendin toyun tutanda, 
Kız gelinler hena, pilte satanda, 
Bey geline damdan alma atanda, 
Menim de o kızlarında gözüm var, 
Aşıkların sazlarında sözüm var. 

Heyder Baba, bulakların yarpızı, 
Bostanların gülbeseri, karpızı, 
Çerçilerin ağ nebatı sakkızı, 
İndi de var damağımda, dad verer, 
İtgin geden günlerimden yad verer. 

Bayram idi gece kuşu okurdu, 
Adaklı kız bey çorabın tokurdu, 
Herkes şalın bir bacadan sokurdu, 
Ay ne gözel kaydadı şal sallamak, 
Bey şalına bayramlığın bağlamak. 

Şal istedim men de evde ağladım, 
Bir şal alıb tez belime bağladım, 
Gulam gile kaçdım, şalı salladım, 
Fatma hala mene çorab bağladı, 
Han nenemi yada salıb ağladı. 

Heyder Baba, Mirzemmed’in bahçası, 
Bahçaların turşa şirin alçası, 
Gelinlerin düzmeleri, tahçası 
Hey düzüler gözlerimin refinde, 
Heyme vurar hatıralar sefinde. 

Bayram olub, kızıl palçık ezerler, 
Nakış vurub, otakları bezerler, 
Tahçalara düzmeleri düzerler 
Kız-gelinin fındıkçası, henası, 
Heveslener anası, kaynanası. 

Bakıçının sözü, sovu, kağızı 
İneklerin bulaması, ağızı, 
Çerşenbenin girdekânı, mövizi 
Kızlar deyer: “Atıl-matıl, çerşenbe, 
Ayna tekin bahtım açıl, çerşenbe”. 

Yumurtanı göyçek, güllü boyardık, 
Çakkışdırıb sınanların soyardık, 
Oynamakdan birce meğer doyardık, 
Eli mene yaşıl aşık vererdi, 
İrza mene novruz gülü dererdi. 

Novruz Ali hermende vel sürerdi, 
Kâhdan enib küleşlerin kürerdi, 
Dağdan da bir çoban iti hürerdi, 
Onda gördün ulak ayak sahladı, 
Dağa bakıb kulakların şahladı. 

Akşam başı nahırçılar gelende, 
Kodukları çekib, vurardık bende, 
Nahır keçib gedib yetende kende, 
Heyvanları çılpak minib kovardık, 
Söz çıksaydı, sine gerib sovardık. 

Yaz gecesi çayda sular şarıldar, 
Daş kayalar selde aşıb, karıldar, 
Karanlıkda kurdun gözü parıldar, 
İtler gördün, kurdu seçib ulaşdı, 
Kurd da gördün, kalkıb gedikden aşdı. 

Kış gecesi tövlelerin otağı, 
Kentlilerin oturağı, yatağı, 
Buharıda yanar odun yanağı, 
Şebçeresi, girdekânı, iydesi, 
Kendi basar gülüb-danışmak sesi. 

Şücâ haloğlunun Baki savgati, 
Damda kuran samavarı, söhbeti, 
Yadımdadı şestli keddi, kameti, 
Cünemmegin toyu döndü, yas oldu, 
Nene Kız’ın baht aynası kâs oldu. 

Heyder Baba, Nene Kızın gözleri, 
Rakşende’nin şirin-şirin sözleri, 
Türki dedim, okusunlar özleri, 
Bilsinler ki, adam geder ad kalar, 
Yahşı-pisden ağızda bir dad kalar. 

Yaz kabağı gün güneyi döyende, 
Kend uşağı kar güllesin sövende, 
Kürekçiler dağda kürek züvende, 
Menim ruhum ele bilin ordadır, 
Kehlik kimi batıb kalıb, kardadır. 

Karı Nene uzadanda işini, 
Gün bulutdan eyirerdi teşini, 
Kurd kocalıb, çekdirende dişini, 
Sürü kalkıb dolayıdan aşardı, 
Badyaların südü aşıb-daşardı. 

Hecce Sultan emme dişin kısardı, 
Molla Bağır emoğlu tez mısardı, 
Tendir yanıb, tüstü evi basardı, 
Çaydanımız arsın üste kaynardı, 
Kovurkamız saç içinde oynardı. 

Bostan pozub getirerdik aşağı, 
Doldurardık evde tahta tabağı, 
Tendirlerde pişirerdik kabağı, 
Özün yeyib, tohumların çıtlardık, 
Çok yemekden lap az kala çatlardık. 

Verzeğan’dan armud satan gelende, 
Uşakların sesi düşerdi kende, 
Biz de bu yandan eşidib bilende, 
Şıllak atıb bir kışkırık salardık, 
Buğda verib armudlardan alardık. 

Mirza Tağı’ynan gece getdik çaya, 
Men bakıram selde boğulmuş aya, 
Birden ışık düşdü otay bahçaya, 
”Eyvay dedik, kurddu”, kayıtdık, kaşdık, 
Heç bilmedik ne vakt küllükden aşdık. 

Heyder Baba, ağaçların ucaldı, 
Amma hayıf cevanların kocaldı, 
Tokluların arıklayıb acaldı, 
Kölge döndü, gün batdı, kaş kereldi, 
Kurdun gözü karanlıkda bereldi. 

Eşitmişem yanır Allah çırağı, 
Dayır olub mescidüzün bulağı, 
Râhat olub kendin evi, uşağı, 
Mensur Han’ın eli kolu var olsun, 
Harda kalsa, Allah ona yar olsun. 

Heyder Baba, Moll’ İbrahim var, ya yok? 
Mekteb açar, okur uşaklar, ya yok? 
Hermen üstü mektebi bağlar, ya yok? 
Menden ahonda yetirersen selâm, 
Edebli bir selâm-ı mâ lâkelâm. 

Hecce Sultan emme gedib Tebriz’e, 
Amma ne Tebriz ki, gelemmir bize, 
Balam durun, koyak gedek evmize, 
Ağa öldü, tufakımız dağıldı, 
Koyun olan yad gediben sağıldı. 

Heyder Baba, dünya yalan dünyadı, 
Süleyman’dan, Nuh’dan kalan dünyadı, 
Oğul doğan, derde salan dünyadı, 
Her kimseye her ne verib alıbdı, 
Eflatun’dan bir kuru ad kalıbdı. 

Heyder Baba, yaru yoldaş döndüler, 
Bir-bir meni çölde koyub, çöndüler, 
Çeşmelerim, çırahlarım, söndüler, 
Yaman yerde gün döndü, akşam oldu, 
Dünya mene harâbe-i şâm oldu. 

Emoğluynan geden gece Kıpçağ’a, 
Ay ki çıkdı, atlar geldi oynağa, 
Dırmaşırdık, dağdan aşırdık dağa, 
Meşmemi Han göy atını oynatdı, 
Tüfengini aşırdı, şakkıldatdı. 

Heyder Baba, Kara gölün deresi, 
Hoşgenâb’ın yolu, bendi, beresi, 
Orda düşer çil kehliğin feresi, 
Ordan keçer yurdumuzun özüne, 
Biz de keçek yurdumuzun sözüne. 

Hoşgenâb’ı yaman güne kim salıb? 
Seyyidlerden kim kırılıb, kim kalıb? 
Amir Gafar dam daşını kim alıb? 
Bulak gene gelib gölü doldurur, 
Ya kuruyub, bahçaları soldurur. 

Amir Gafar seyyidlerin tacıydı, 
Şahlar şikar etmesi kıykacıydı, 
Merde şirin, nâmerde çok acıydı, 
Mazlumların hakkı üste eserdi, 
Zalimleri kılıç tekin keserdi. 

Mir Mustafa dayı, uca boy baba, 
Heykelli, sakkallı, Tolustoy baba, 
Eylerdi yas meclisini, toy baba, 
Hoşgenâb’ın âb-ı rûsu, erdemi, 
Mescidlerin, meclislerin görkemi. 

Mecdüssâdât gülerdi bağlar kimi, 
Guruldardı, buludlu dağlar kimi, 
Söz ağzında erirdi yağlar kimi, 
Alnı açık, yakşı, derin kanardı, 
Yaşıl gözler çırağ tekin yanardı. 

Menim atam süfreli bir kişiydi, 
El elinden tutmak onun işiydi, 
Gözellerin âhire kalmışıydı, 
Ondan sonra dönergeler döndüler, 
Mehebbetin çırağları söndüler. 

Mir Sâlih’in deli sevlik etmesi, 
Mir Aziz’in şirin şahsey getmesi, 
Mir Memmed’in kurulması, bitmesi, 
İndi desek, ahvâlâtdı, nağıldı, 
Keçdi getdi, itdi batdı, dağıldı. 

Mir Abdül’ün aynada kaş yakması, 
Çövçülerinden, kaşının akması, 
Boylanması, dam-divardan bakması, 
Şah Abbas’ın dürbini, yâdeş behayr, 
Hoşgenâb’ın hoş günü, yâdeş behayr. 

Sitâr’ emme nezikleri yapardı, 
Mir Kadir de her dem birin kapardı, 
Kapıb, yeyib, dayça tekin çapardı, 
Gülmeliydi onun nezik kappası, 
Emmemin de, ersininin şappası. 

Heyder Baba, Amir Heyder neyneyir? 
Yakın gene samavarı keyneyir, 
Day kocalıb, alt engiynin çeyneyir, 
Kulak batıb, gözü girib kaşına, 
Yazık emme, havâ gelib başına. 

Hanım emme Mir Abdül’ün sözünü, 
Eşidende eyer ağzı, gözünü, 
Melkâmıd’a verer onun özünü, 
Da’vaların şuhlugılan katallar, 
Eti yeyib, başı atıb yatallar. 

Fizze hanım Hoşgenâb’ın gülüydü, 
Amir Yahya em kızının kuluydu, 
Ruhsâre artist idi, sevgiliydi, 
Seyid Hüseyn Mir Salih’i yansılar, 
Amir Cefer geyretlidir, kan salar. 

Seher tezden nahırçılar gelerdi, 
Koyun kuzu dam bacadan melerdi, 
Emme Can’ım körpelerin belerdi, 
Tendirlerin kavzanardı tüstüsi, 
Çöreklerin gözel iyi, istisi. 

Göyerçinler deste kalkıb uçallar, 
Gün saçanda kızıl perde açallar, 
Kızıl perde açıb, yığıb kaçallar, 
Gün ucalıb, artar dağın celâli, 
Tebietin cevanlanar cemâli. 

Heyder Baba, karlı dağlar aşanda, 
Gece kervan yolun aşıb çaşanda, 
Men hardasam, Tehran’da, ya Kâşan’da, 
Uzaklardan gözüm seçer onları, 
Hayâl gelib, aşıb keçer onları. 

Bir çıkaydım Damkaya’nın daşına, 
Bir bakaydım keçmişine, yaşına, 
Bir göreydim neler gelib başına, 
Men de onun karlarıylan ağlardım, 
Kış donduran ürekleri dağlardım. 

Heyder Baba, gül konçesi handandı 
Amma hayıf, ürek gazası kandı, 
Zindegânlık bir karanlık zindandı, 
Bu zindanın derbeçesin açan yok, 
Bu darlıkdan bir kurtulub kaçan yok. 

Heyder Baba, göyler bütün dumandı, 
Günlerimiz birbirinden yamandı, 
Birbirizden ayrılmayın, amandı, 
Yakşılığı elimizden alıblar, 
Yakşı bizi yaman güne salıblar! 

Bir soruşun bu karkınmış felekden, 
Ne isteyir bu kurduğu kelekden? 
Deyne, keçirt ulduzları elekden, 
Koy tökülsün, bu yer üzü dağılsın, 
Bu şeytanlık korkusu bir yığılsın. 

Bir uçaydım bu çırpınan yelinen, 
Bağlaşaydım dağdan aşan selinen, 
Ağlaşaydım uzak düşen elinen, 
Bir göreydim ayrılığı kim saldı? 
Ölkemizde kim kırıldı, kim kaldı? 

Men senin tek dağa saldım nefesi, 
Sen de kaytar, göylere sal bu sesi, 
Baykuşun da dar olmasın kefesi, 
Burda bir şîr darda kalıb bağırır, 
Mürüvvetsiz insanları çağırır. 

Heyder Baba, gayret kanın kaynarken, 
Karakuşlar senden kopub kalkarken, 
O sıldırım daşlarıynan oynarken, 
Kavzan, menim himmetimi orda gör, 
Ordan eyil, kâmetimi darda gör. 

Heyder Baba, gece durna keçende, 
Köroğlunun gözü kara seçende, 
Kıratını minib, kesib biçende, 
Men de burdan tez matlaba çatmaram, 
Eyvaz gelib çatmayıncan yatmaram. 

Heyder Baba, merd oğullar doğginan, 
Nâmerdlerin burunların oğginan, 
Gediklerde kurdları dut boğginan, 
Koy kuzular ayın şayın otlasın, 
koyunların kuyrukların katlasın. 

Heyder Baba, senin könlün şad olsun, 
Dünya varken ağzın dolu dad olsun, 
Senden keçen yakın olsun, yad olsun, 
Deyne menim şâir oğlum Şehriyâr, 
Bir ömürdür gam üstüne gam çalar

Şair Şehriyar

Osman AYDOĞAN  1 Şubat 2017


Lili Marleen


''Düşmanınızı düşünmek için harcadığınız zaman düşmanınızdan daha değerlidir'' derdi Şehriyar. Düşmanınızı değilse bile sorunlarınızı düşünmek için harcayacağınız zamanın sorunlarınızdan daha kıymetli olduğunu unutmayın. Atın sorunlarınızı, kaygılarınızı, kederlerinizi zihninizden, unutun memleket meselelerini, hem yazımı okuyun hem de yazımda geçen bağlantısını verdiğim müzikleri dinleyin. 
Göreceksiniz rahatlayacaksınız....

***
Attila İlhan’ın bir şiiri vardı: Lili Marleen Türküsü’’

"Lili Marlen Türküsü" 

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler 
Zagrep radyosunda Lili Marlen türküsü 
Siperden sipere ateş tokuşturanlar 
Karanlıkta dem tutan ishak kuşu 

Biz insanlar yemin ettik imanımız var 
Hürriyet için hürriyet aşkına 
Savulacak dönem savulacak düşman 
Dehrin cefasını çektik sefasını süreceğiz 

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler 
Zagrep radyosunda Lili Marlen türküsü 
Dost ağlar karanfilim dost ağlar karanfilim 
Marş söylemeden ölmek bize yakışmaz 

Attila İlhan'ın şiirini Ahmet Kaya seslendirir. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde yaralı gönüllere ılık bir nefes aldıran Lili Marleen melodisi çok daha başkadır. Attila İlhan işte bu Lili marlen efsanesini şiirinde anlatmaya çalışır.  

Avrupa’nın en kara günlerinde düşmanlar arasındaki cephelerde bir ışık olmuş, düşmanlar arasında bir sevgi olmuştur Lili Marleen. 

Dilden dile tercüme edilmiş, ateş fasılalarında askerlerin soluk aldığı bir ezgi olmuştur Lili Marleen. 

Lili Marleen İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın Hamburg sahillerindeki balıkçıların ağızlarında dolaşan romantik bir şarkıyken mırıldanan balıkçıların ağzından bütün şehre, oradan da bütün Almanya’ya yayılır. 

Lili Marleen’i Lale Andersen (asıl adı Liese-Lotte Helene Berta Bunnenberg, 1905-1972) adında bir genç kız seslendirir, şarkı Lale Anderson’un sesiyle meşhur olur, bir plak şirketi bu melodiyi onun ağzından plağa alır. Yazının sonunda yer verdiğim bağlantıda Lale Anderson’un sesinden bu şarkıyı dinleyebilirsiniz. 

Savaş günlerinde bir gün, tesadüfen onun şarkısı Almanların işgali altında bulunan Belgrat Askerî Radyosunda çalınır ve çok beğenilir. (Attila İlhan’ın ‘’Lili Marleen Türküsü’’ adlı şiirinde bahsettiği Zagrep Radyosu muhtemelen sehven yazılmıştır.)

Bu askerî radyo Belgrat’tan yayın yapan Alman ordusunun ‘’Soldatesender Belgrat’’ adlı radyosudur. (Hatırlarsanız Malatya’ya Kürecik radarını korumak için gelen Alman Patrioit birliği de bu radyoyu kurmak istemişti de hükumet izin vermemişti. Bu Almanların geleneksel uygulamasıdır, Almanya dışında nerede bir Alman birliği var moralleri için bu ‘’Soldatensenger’’ radyosu kurulur.)

O günden sonra Belgrat radyosuna Almanların işgali altında olan İtalya, Fransa, Afrika’dan plağın tekrar çalınması için mektuplar yağmaya başlar.

Günlük programlarda müteaddit defalar çalınan şarkı kısa zamanda meşhur olur ve dünya çapında sevilen bir eser haline gelir. Şarkı yalnız Almanlar tarafından değil, cephede çarpışan İngilizler ve Amerikalılar tarafından da çok sevilir. Yine yazının sonunda Lili Marleen şarkısının sözlerini Almanca ve Türkçe tam metnini verdim…

Aslında İkinci Dünya Savaşı’nda meşhur olan bu şarkının sözleri, şiir olarak, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış bir Alman askeri olan Hans Leip tarafından yazılır. Leip, 1915 yılında, Karpatlar’daki Rus cephesine gönderilmeden önce tanıdığı; manavın kızı Lili ile doktorun kızı Marleen’i birleştirerek sunmuş olduğu hayali-düşsel sevgiliye, ‘‘Nöbetçi Genç Askerin Şarkısı’’ adında yazdığı bir şiirdir. 

Leip 1937 yılında yayınladığı bir kitabında, bu şiire de yer verir. İki kız arkadaşın hatıralarını canlı tutmak amacıyla yazılan bu lirik şiir; nöbetçi genç askerin, kışlasının kapısının önündeki lambanın altında, sevgilisiyle buluşmasını ve ayrılışlarını, hüzünlü vedalarını hatırladığında hissettiği duygularını yansıtıyordu.  Şiir, yayınlandığı yıl Alman besteci Norbert Schultze tarafından bestelenir. 

Bestelendiği yıllarda ve sonrasında çok da dikkat çeken bir parça olmaz, ta ki anlatıldığı gibi İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllara kadar...

Lili Marleen, askerlere vatanlarını ve geride bıraktıkları sevdiklerini hatırlatır. Anavatandan çok uzaklarda, evlerinin ve sevgililerinin hasretine dayanmayan askerlerden birçoğu şarkıyı dinlerken ağlarlar. Şarkı o kadar tutulur ve sevilir ki, radyolarda bu plak çalındığı müddetçe cephedeki her iki tarafın askerleri de silahlarını bırakarak şarkıyı dinlerler.

Marlene Dietrich (Marie Magdalene Dietrich) Amerika’da şarkıyı İngilizceye tercüme ederek, Amerikan askerlerinin çarpıştıkları cephelere kadar gidip söylemeye başlar. Aynı faaliyeti Lale Andersen Alman askerlerinin çarpıştığı cephelerde yapar. 

Bir Alman askeri, savaş sonrasında yazdığı anılarında şöyle der: “Kuzey Afrika cephelerinde, bütün gün siperlere gömülüp, kıran kırana savaşan askerler, saat ona beş kala ateşi keserler, Belgrat Radyosu’nu dinlerlerdi. Bir gün yine Lale Andersen, Lili Marleen’i söylemeye başladı. Biraz sonra karşı, düşman siperinden bir ses duyuldu. Aksanlı ve bozuk bir Almanca ile sesleniyordu: 'Hey... Radyonun sesini biraz daha açsanıza.' ”

Lili Marleen daha sonra tüm dünyada askerlerin sevgilisi olur, 40’tan fazla dile çevrilir ve söylenir.

Alman Propaganda Bakanı Josef Goebbels bu şarkının çok hissi ve duygusal olduğunu askerlerdeki çarpışma azmini kırdığını ileri sürerek yasak edilmesini ister. Fakat başarılı olamaz çünkü şarkı bütün dünyayı tutmuş ve herkesin malı olmuştur. Ancak Goebbels, Lili Marleen’i ‘’halkın moralini bozucu olması’’ gerekçesiyle Almanya’da yayını yasaklar. Lale Andersen’in de 9 ay süreyle şarkı söylemesini yasaklanır. 

Gerçi bu yasaklama kararının tek nedeni bu şarkı değil; Lala Andersen’un Rolf Lieberman (1910-1999) adlı İsviçreli bir besteciyle ile yakın arkadaş olması da önemli bir etken. Çünkü Lieberman Yahudi’ydi. (Goebbels bu yakınlığı bozmayı da beceremez, bu iki sanatçının yakınlıkları Lale Andersen’in ölümüne kadar sürer.) Bu yasağa rağmen Belgrat Radyosu yöneticisi Teğmen Karl-Heinz Reitgen, Afrika Korps’da (Kuzey Afrikada’ki Alman Birlikler) çarpışan bir arkadaşı için bu şarkıyı her akşam çalmaya başlar. 

Bütün uğraşısına rağmen şarkının popüler olmasını engelleyemeyen Goebbels, Lale Andersen’e düşman kesilir. Zürich’te bir Yahudi müzisyenle mektuplaştığını bahane ederek onu tutuklattırır. Andersen iki ay hapiste kalır. Hapishanede çok acı günler geçirir, bir aralık fazlaca uyku hapı alarak intihara teşebbüs ederse de başaramaz. Hadiseden sonra Alman cephelerinde büyük bir kargaşa başlar. Binlerce asker Hitler’e mektup yazarak Andersen’in serbest bırakılmasını ve şarkısını tekrar dinlemek istediklerini bildirir. Askerlerin bu isteğine karşı koyamayan Hitler sanatçının serbest bırakılmasını emreder.

Harp sonunda Almanya İngilizler ve Amerikalılar tarafından işgal edilince İngilizler Lale Andersen’i Londra’ya götürür. Genç şarkıcı Lili Marleen şarkısını İngilizce ve Almanca söyleyerek bütün İngiltere’yi ve daha sonra Amerika’yı dolaşır.
Lale Andersen 1972 senesinde hayata gözlerini kapar. 

Bir devre damgasını vuran eser, savaş yıllarından kalan belki de en tatlı hatıradır.

Lale Andersen’in sesinden Lili Marleen:

http://www.izlesene.com/video/lili-marleen-by-lale-andersen/2771989

Marlene Dietrich sesinden Lili Marlen:

https://youtu.be/BxABPZlNut8

Ancak burada Marlene Dietrich'i anınca ona ayağa kalkıp selam vermek geçti içimden. Marlene Dietrich ''Lili Marleen''i seslendirmesine  ve çok da beğenilmesine rağmen Lili Marleen onun en güzel eseri değildi.. Anlattığım gibi ''Lili Marleen''i en güzel Lale Anderson söylerdi. Marlene Dietrich'in en güzel eseri Hertha Koch'un 1963'te yazdığı ''In den Kaserne'' (Kışlada) isimli sözlere ertesi sene Londra'da can verdiği şarkısıydı. Bu coğrafyalarda dinletilmesi değil ezberletilmesi gereken bir şarkıdır diye düşünürüm. Bu şarkının (In den Kaserne) sözlerini de bu yazının en sonunda (Lili Marleen'in sözlerinden sonra), şarkısının bağlantısını da dinlemeniz için hemen veriyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=h7v3EW8ZJxI

https://youtu.be/w1RQ6TKU1zI

(Bağlantılar direk açılmıyorsa kopyalayıp Google'ye yapıştırarak da dinleyebilirsiniz)

Her devirde diktatörlerin rahatsız olacağı bir şarkı mutlaka vardır. 

Ve her devirde ve her yerde ve her millette askerler cephelerde yavuklularına ve sevdiklerine özlem içinde hayata gözlerini yumarlar...

Lili Marleen

Orjinal Almancası

Vor der Kaserne
Vor dem großen Tor
Stand eine Laterne
Und steht sie noch davor
So woll'n wir uns da wieder seh'n
Bei der Laterne wollen wir steh'n
Wie einst Lili Marleen.

Unsere beide Schatten
Sah'n wie einer aus
Daß wir so lieb uns hatten
Das sah man gleich daraus
Und alle Leute soll'n es seh'n
Wenn wir bei der Laterne steh'n
Wie einst Lili Marleen.

Schon rief der Posten,
Sie blasen Zapfenstreich
Das kann drei Tage kosten
Kam'rad, ich komm sogleich
Da sagten wir auf Wiedersehen
Wie gerne wollt ich mit dir geh'n
Mit dir Lili Marleen.

Deine Schritte kennt sie,
Deinen zieren Gang
Alle Abend brennt sie,
Doch mich vergaß sie lang
Und sollte mir ein Leids gescheh'n
Wer wird bei der Laterne stehen
Mit dir Lili Marleen?

Aus dem stillen Raume,
Aus der Erde Grund
Hebt mich wie im Traume
Dein verliebter Mund
Wenn sich die späten Nebel drehn
Werd' ich bei der Laterne steh'n
Wie einst Lili Marlee

Türkçesi

Lili Marlen

Kışla kapısının önündeki fener 
Eskiden de oradaydı, şimdi de orada 
Orada tekrar görüşsek ya 
Dursak yine lambanın altında 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 

İkimizin gölgesi sanki birdi 
Birbirimizi nasıl sevdiğimiz kolayca görülebilirdi 
Ve herkes yine görmeli 
Bizi lambanın altında 
Eskisi gibi, Lili Marleen 

Derken nöbetçi seslendi 
'Yat borusunu çalıyorlar, üç gün cezası var!' dedi 
'Hemen geliyorum, yoldaş' dedim 
Ve sana veda ettim 
Ah, oysa ki nasıl isterdim gelmeyi 
Seninle, Lili Marleen 

Yerinde adımların, zarif yürüyüşün 
Akşam boyu parlıyordur, ama beni unutalı çok olsa gerek 
Bana bir şey olursa eğer 
Kim kalacak lambanın altında 
Seninle, Lili Marleen? 

Sessiz odalardan, yerin yatağından 
Aşk dolu dudakların, bir rüya gibi, beni kaldırıyor 
Sabahın sisi dağıldığında 
Lambanın altında olacağım 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 
  

In den Kasernen 

In den Kasernen, da warten sie.
In den Kasernen, da schult man sie.
So war es immer und endet nie.
In den Kasernen, da warten sie.

Von schönen Mädchen, da träumen sie
Die schönen Mädchen verlassen sie
So ist es immer und endet nie.
Von schönen Mädchen, da träumen sie.

Kommt man sie holen, dann gehen sie.
Ob sie auch wollen, das fragt man nie.
So war es immer, das wissen sie.
Kommt man sie holen, dann gehen sie.

Auf Menschenbrüder, da schießen sie.
Und Menschenbrüder befehlen sie.
So war 's schon immer und endet nie
Auf Menschenbrüder, da schießen sie.

Kreuz unter Kreuzen, so enden sie.
Kreuz unter Kreuzen, wer denkt an sie.
So war es immer, begreift man nie.
Kreuz unter Kreuzen, so enden sie.

In den Kasernen, da warten sie.
Neue Kasernen baut man für sie
Es ist wie immer und endet nie.
In den Kasernen, da warten sie.

Osman AYDOĞAN  31 Ocak 2017


Fareli Köyün Kavalcısı

Fareli Köyün Kavalcısı (Almanca: Rattenfänger von Hameln), Ortaçağ'da Almanya’nın Aşağı-Saksonya bölgesinde Hannover'in hemen güneyinde yer alan Hameln kasabasında pek çok çocuğun evden ayrılmasıyla ilgili bir hikâye konusudur.

Almanya’da ‘’Märchenstraße’’ diye bir sözcük var. Orta Almanya’da Frankfurt yakınlarındaki Hanau'dan başlatıp kuzey Almanya’da Bremen’de biten bir yol, bir cadde; adı da; ‘’Masal Caddesi’’dir... 600 km uzunluğundadır. Alman kültürüne ait bildiğimiz bütün masallar bu 600 km’lik yol güzergâhında geçer. En son Bremen’de ‘’Bremen Mızıkacıları’’ masalı ile sona erer… Evimde Almanya’dan getirdiğim en güzel kitaplardan birisidir: ‘’Die Deutsche Märchenstraße: Eine sagenhafte Reise vom Main zum Meer’’ (Alman Masal Caddesi: Main’den Denize Masalımsı Bir Seyahat)

Kuzey Almanya, kışın gece, karanlık zaman bazen 18 saate kadar çıkar. Ortaçağ dünyası. Elektrik yok, ışık yok.. Bu uzun süren karanlıkta kültür sürekli masallar üretir. İşte bunlardan birisi de ‘’Fareli Köyün Kavalcısı’’dır.

Bizler hikâyeyi şöyle biliriz:

Bir gün Hamelin köyünü fareler basar. Her yerde fareler vardır ve halkın bütün yiyeceğini tüketmektedirler. Halk bu durumda ne yapacağını bilemez ve köy ''Fareli Köy'' olarak anılmaya başlar. Bir gün bu köye bir adam gelir. Kendisine bir torba altın verirlerse köyü farelerden kurtaracağını söyler. Köylüler o kadar çaresizdirler ki hemen aralarında gerekli parayı toplayıp köyün muhtarına verirler.

Adam kavalını çıkarır ve o kadar güzel bir melodi çalar ki bütün fareler onu takip ederler. Adam onları köyün yakınındaki bir nehre götürür. Kavalcı nehirden yürüyerek geçer fakat ardından gelen fareler suda boğulurlar. Köy farelerden kurtulmuş olur.

Adam köye altınlarını almak için döndüğünde muhtar nasılsa köyde fare kalmadığı için adama ödeme yapmak istemez ve altınları ona vermez. Bunun üzerine kavalcı tekrar kavalını çalarak yürümeye başlar.

Bu sefer 130 tane çocuk onun peşinden gelir. Kavalcı onları yakındaki bir ormana götürür. Fakat kavalcı uyurken çocuklardan köyün yerini bilen biri kavalcının kavalını alır ve bütün çocukları tekrar köye götürür. Çocuklarının kaybolmasından çok endişelenen köylüler çocukları geri dönünce çok mutlu olurlar ve gerçeği öğrenince de köy muhtarına çok kızarlar. Sonunda kavalcıya altınlarını verirler.

Masalın farklı bir sürümünde de kavalcı çocukları ormana götürürken en arkadan gelen üç çocuktan bahsedilir. Bu çocuklardan biri sakattır ve diğerleri kadar hızlı yürüyemediği için arkada kalmıştır. Bir diğeri kördür ve nereye gittiklerini göremediği için kavalın sesini takip ederken yavaş ilerlemektedir. Sonuncusu ise sağırdır ve kavalın sesini hiç duyamadığı halde diğerlerini meraktan takip etmiştir. Daha sonra bu üç çocuk ormana gitmeyip köye dönmüş ve bütün köyü çocukların nerede olduğu konusunda uyarmıştır.

Hikâyenin bu sürümü daha sonraki yıllar içerisinde bir masal gibi yayılır. Hikâye bu haliyle Johann Wolfgang von Goethe, Grimm Kardeşler ve Robert Browning'in eserlerinde yer alır.

İşte bu masalı bizler böyle mutlu sonla biter şekliyle biliriz. Bu hikâyeyi masallaştıran gerçek aslından çok başkadır. Bilinen şudur ve tekdir: Almanya’nın Hameln kentine 1284 yılında rengârenk elbiseli, kaval çalan bir adam, bir sebeple arkasında 130 çocuğu da götürerek ortadan kaybolur. Gidiş o gidiş ve bir daha dönmezler. 

İşte masal bu gerçeğin ardından, bundan sonra başlıyor. Bu çocuklar nereye, nasıl gittiler, ne oldular?

Bu ünlü masal, bizim bildiğimiz şekilde mutlu sonla bitse de, gerçek Hameln şehrini yüzyıllar boyunca derin bir travmayla yaşamak zorunda bırakan karanlık bir sona sahiptir.

1284 yılında yaşanmış bu gerçek olayla ilgili en eski yazılı belge, şehir tarihçesinde yer alan 1384 tarihli Latince kayıttır: ‘’Çocuklarımız ayrılalı on yıl oldu.’’

Bu kaydın anlamı üzerine çok değişik tezler üretilmiş, ama kesin bir sonuca ulaşılması bugüne kadar mümkün olmamıştır.

Olayın yaşandığına dair en eski kanıt ise 1300’lü yılların başında yapılan bir vitraydır. Şehrin kilisesinde bulunduğu bilinen bu vitray, yine kayıtlara göre 1660 yılında parçalanmıştır.

Tarihçi Hans Dobbertin tarafından kayıtlardaki açıklamalar esas alınarak yeniden yapılan vitrayda, kaval çalan adam renkli, çocuklar ise beyaz kıyafetler içerisinde betimlenmektedir. Bu vitrayın, şehrin tarihindeki trajik bir olayın anısını canlı tutmak amacıyla bu masalı İngiliz şair ve yazar Robert Browning şiir olarak yorumlamış, kitap 1888'de Londra'da yayımlanmıştır.

Eserdeki resimlerinse çocuk kitapları yazarı ve çizeri Catherine Greenaway'e ait olduğu sanılmaktadır. Söylencenin en önemli ögelerinden farelerse vitrayda yer almamaktadır; çünkü onların hikâyeye dâhil oluşu ancak 1559’dadır.

Willy Krogmann'un, ‘’Fareli Köyün Kavalcısı: Efsanenin Oluşumu Üzerine Bir İnceleme’’ adlı eserinde belirttiğine göre, 14'üncü yüzyılda şehirde yaşamış Lude isimli bir din adamının elinde, içinde kilise şarkıları bulunan bir kitap vardı. Büyükannesi tarafından kitabın içine olayın tanığı olduğuna dair bir dize yazılmıştı. Fakat bu kitabın 17’nci yüzyıldan bu yana izine rastlanmamış, dolayısıyla bu tanıklığın izini sürmek de mümkün olmamıştır.

Bu konudaki elde mevcut ilk Almanca yazılı kayıt ise 1440-1450 arasına tarihlenen ‘’Lüneburg Yazması’’dır. Burada olay kısa bir şiirle anlatılmaktadır: ‘’1284 yılında Aziz John ve Aziz Paul günü 26 Haziran'da Hameln’de doğmuş 130 çocuk alındı rengârenk elbiseler içinde bir kavalcı tarafından ve kayboldular tepenin yakınında bir yerlerde.’’

Günümüzde ''Lüneburg Yazması'' temel alınarak konuyu açıklamaya yönelik pek çok tez ortaya atılmıştır. Araştırmacı-yazar David Wallechinsky'ye göre, 1212 yılında gerçekleşen ve başlarında Nicholas isimli bir Alman gencinin bulunduğu 20 bin kişilik çocuk Haçlı Seferi için Hameln’den de 130 çocuk alınmış olabilir. Kaval çalan kişinin ise bir asker toplama görevlisi olabileceğini düşünülmektedir. Ortaçağ da o dönem asker toplamaya gelen görevlilerin kaval benzeri bir müzik aleti çaldıkları da göz önüne alınırsa bu doğru da olabilir.

İkinci rivayet ise oldukça korkunçtur: Amerikalı tarihçi William Manchester ‘’Sadece Ateşle Aydınlanan Bir Dünya’’ adlı yapıtında, kavalcının aslında psikopat bir sapık olduğunu öne sürüyor. 20 Haziran 1284'de Hameln’den 130 çocuğu renkli kıyafeti ve kavalıyla kandırarak kaçırmış ve çocuklara akla hayale gelmeyecek şeyler yaptıktan sonra bir kısmını öldürmüş, bir kısmını ağaçlara asmış; öldürmediklerini ise kendilerini bilmez şekilde ormanın içinde bırakıp gitmiştir.. Ancak bunu destekleyen herhangi bir yazılı kanıt bulunmamaktadır.

Bir başka görüş ise çocukların doğal bir sebeple ölmüş olmalarıdır. Bu durumda kavalcı ise gerçek bir kişi değil ölümün kişileştirilmiş halidir. Ortaçağ da ölüm sıklıkla renkli, alacalı kıyafetli bir adam olarak betimlendiğinden bu da akla yatkın bir rivayet.

Hameln şehrinin resmi web sitesine göre, akla en yatkın olarak kabul edilen bir rivayet de şöyledir: Hameln çocukları o günlerde Batı Prusya, Pomerania, Töton Bölgesi ve Moravia ya yerleşebilmek için toprak sahipleri tarafından kayıt altına alınan göçe istekli Almanlardan sadece birkaçıydı. Geçmiş dönemlerde de aynen bugün olduğu gibi bir şehrin sakinlerine o şehrin çocukları denmesinin adetten olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, Hameln çocuklarının da bildiğimiz anlamda çocuk değil, en azından bir yerleşim birimi kuracak güçte ve yaşta gençler ya da yetişkinler oldukları anlaşılır. Çocukların Hameln’den ayrılışı daha sonra Avrupa’nın ortak belası haline gelen fare istilası ile birleştirilip tek bir efsaneye dönüşmüş olmalıdır. 

Johann Wolfgang Goethe, 1813’de masalı Almanca olarak şiirleştirmiş, hemen ardından bu şiir, Hugo Wolf tarafından bestelenmiştir. 1816'da ise Grimm Kardeşler, Alman söylencelerini topladıkları ünlü eserleri ‘’Alman Efsaneleri’’nde bu olaya ‘’Hameln’in Çocukları’’ adıyla yer vermişlerdir.

Kavalcı’nın heykeli bugün Hameln şehir meydanındadır. Hameln'de kaldırım taşları arasında da fare figürleri yer alır. Bu olaydan sonra Hameln’de bir sokağa ‘’Bungelose Gasse’’ ismi verilir, yani ‘’Davul Çalmanın Yasak Olduğu Sokak’’. Kaybolan çocukların anısına bu sokakta uzun yıllar gürültü yapmak, şarkı söylemek ya da dans etmek yasaklanır. Hameln’in hemen dışında çocukların kaybolduğu yere ise Poppenberg ismi verilir. Burada da haç şeklinde taştan iki anıt dikilidir. 

Bütün bu iddia ve tezlere ve rivayetlere rağmen tüm dünyada bilinen Fareli Köyün Kavalcısı masalı henüz tam anlamıyla açığa çıkarılamayan geçmişiyle her geçen gün daha fazla merak uyandırmaktadır. Tabii günümüz Hameln şehri de her yıl düzenlediği festival ve ağırladığı binlerce turistle bu gizemin sağladığı faydalardan yararlanmaya da devam etmektedir.

Ama benim demek istediğim şu ki; gördüğünüz gibi sakın ola anlatılan her masala inanmayın, güzel melodi çalan bir kavalcının peşine düşüp de mutlu sona kavuşacağınızı zannetmeyin, arkasından gittiğiniz kavalcının sizi götürdüğü korkunç geleceği araştırın!

Osman AYDOĞAN  30 Ocak 2017

 




Âşıkların peygamberi; Şems-i Tebrizî


Murathan Mungan'ın geçenlerde anlattığım çok güzel bir şiiri vardı: ''Herkes ve Birkaç Kişi''. Şiir şöyle başlardı:


Yağmur herkese yağar
Güneş ısıtır herkesi
Mevsimler herkes içindir
Yalnız çığ altında kalan
Sele kapılan her zaman bir kaç kişi

Bu şiirden yola çıkarak şunu düşünürüm: Mevlâna'yı herkes tanır, herkes bilir. Ancak Mevlâna'yı Mevlâna yapan, Mevlâna'nın hocası, Mevlâna'ya ayna olup onun kendisini bulmasını sağlayan Şems-i Tebrizî'yi bilen Mungan'ın şiirindeki gibi ancak ''birkaç kişi''.

Bu sayfada Mevlâna'ya ait iki şiiri (''Etme!'' ve ''Gitme İstemem'') ard arda verince ve bu şiirleri anlatırken de hep Şems-i Tebrizî'den bahsedince Şems-i Tebrizî'yi anlatmak da artık vacip oldu!

Asıl adı Muhammed Şemseddin’dir. Melik Dad oğlu Ali adlı bir kişinin oğludur.  1164 senesinde Tebriz’de dünyaya gelir. (Bazı kaynaklar doğum tarihi olarak 1185 olarak verir.) Aslen Azeri Türklerindendir. Şemseddin (dinin güneşi), Şems-i Tebrizî (Tebrizli Şems- Tebriz Güneşi, şems; Farsça Güneş demektir), Kamil-i Tebrizî isimleri ile de anılır.

Şems genç yaşlarında zamanın ünlü bilginlerinden olan Tebrizli Ebubekir Sellaf’dan ders alır daha sonra ününü duyduğu bütün meşhur bilginlerden eğitim almak için diyar diyar dolaşır. Bu gezginliğinden dolayı kendisine Şemseddin-i Perende (Uçan Şemseddin) ismi de verilmiştir.

Basit bir bâtıni dervişi değildir o. Mevlânâ gibi seçkin bir insanı aşk ateşiyle pişirerek ona öte dünyanın pencerelerini açan üstün niteliklere sahip biridir o. Çok söze gerek yok; şu sıfat yeterlidir O’nu tarif etmeye; Mevlânâ’nın hocasıdır o. Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan kişidir o.

Mevlânâ Şems’i şöyle anlatır; "Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nameyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lâkin siz bunların hiçbirini göremezsiniz."

Mevlânâ, Şems’in kendisi için ne anlama geldiğini şu şekilde izah eder;

"Şemseddin'in ayağına, başım nedir ki feda edeyim.
Sen Şemseddin'in yalnız adını söyle bana canımı vereyim.’’

Mevlânâ şu şekilde tanıtır Şems’i;

‘’Benim aklım, şuurum..
Benim gözüm, kulağım Şemseddin'dir.
Benim dilime gelen her şey Şemseddin'dir.’’

Ve Mevlânâ Şems’e şu şekilde hitap eder; ‘’Ey âşıkların kılavuzu, ey âşıkların peygamberi Şems-i Tebrizî.’’ Şems-i Tebrizî de Mevlânâ’ya kendisini şöyle ifade eder: “Sen eğer bâtına bağlı isen, ben bâtıninin bâtınisiyim, iyi dinle! Sırların sırrı, nurların nuruyum… Evliya benim sırrıma eremezler… aşk bile benim yolumda bir perde ve engeldir. Yaşayan aşk benim katımda ölüdür.” (Burada bahsi geçen bâtıni ifadesi Kur'an’daki âyetlerin ve hadislerin zâhir (açık) ve âşikâr (belli, belirli olan) anlamlarından ayrılarak, âyet ve hadislerin gizli ve sırlı anlamlarını, mânalarını bulmak iddiasında olanlara denir. ‘’Evliya’’ da ‘’veli’’nin çoğulu ‘’veliler’’ demektir.)

Şems, kendisi için de şunları söyler: “Ben bir tarafta, dünyanın insanla şenelmiş dörtte bir kısmının halkı da bir tarafta olsa, beni sorguya çekse onlara cevap vermekten kaçınmam ve daldan sıçramam. Ne kadar zor şey sorsalar cevap üstüne cevap veririm. Benim bir sözüm, onlardan her birisi için on cevap ve hüccet (belge, senet, vesika) olur.”

Bu noktada ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ tanımı üzerinde durmak gerekir diye düşünüyorum. Mevlâna'nın şiirlerini verirken anlatmıştım ama tekrar etmede fayda görüyorum. Ne yazık ki toplum olarak ilkellikleri yaşadığımız günümüzde bu kavramların içlerini boşalttık, anlamlarını daralttık ve sadece annemizi, kardeşimizi, eşimizi, çocuklarımızı sevdik, sadece onlara ‘’sevgili’’ dedik. Aşk; muhabbettir, şiddetli muhabbettir aşk aslında. Aşk; candan sevmedir. Aşk; karşılıksız sevmedir. Sevgili ise; sevendir, gerçek dosttur. ‘’Aşk’’ın, ‘’sevgi’’nin, ‘’sevgili’’nin ve ‘’özleme’’nin cinsellikle hiç bir ilgisi yoktur. Ne yazık ki günümüzde cinnete, ilkelliğe, hayvani duygulara aşk dedik, sevgi dedik. Şems’in, Mevlânâ’nın çağında, zamanında ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ kavramları gerçek anlamlarıyla kullanılıyordu.

Şems, Tebriz’de son olarak Ebubekir adlı hocasından da eğitim alır, ancak hocası onu daha fazla olgunlaştırmanın kendi gücünü aştığını anladığı zaman seyahate çıkmasına izin verir. O da diyar diyar gezip sohbetine dayanabilecek bir dost arar. Fakat aradığını bir türlü bulamaz, hiç kimse onu tatmin edemez. Konuştuğu kişileri imtihan eder, istediği cevabı alamayınca oradan ayrılır. Kendisini olgunlaştıracak bir dost, bir öğretmen, bir hoca aradığını söyler; ama bütün öğretmenleri, kendine öğrenci yapıp arayışına devam eder.

Bir gün yolu Bağdat şehrine düşer. Orada meşhur sofilerden Şeyh Evhadüddin Kirmânî’yi (Mutasavvıf, velî ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi, künyesi Ebû Hâmid`dir,  Evhadüddîn lakabı ve Kirmânî nisbetiyle tanınır. Bu nisbeti sebebiyle İran`ın Kirman bölgesinden olduğu anlaşılmaktadır. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1237 (H.635) tarihinde Konya`da vefat eder.) bulup neyle meşgul olduğunu sorar. “Ayı leğendeki suda görüyorum” diye cevap verir Kirmânî.Şems bu cevap üzerine:  “Boynunda çıban yoksa neden başını kaldırıp da onu gökte görmüyorsun?  Kendini tedavi ettirmek için bir doktor bulmaya bak. Böylece, neye bakarsan gerçekten bakılmaya değer olanı onda görürsün” der. 

Kirmânî Şems’in ellerine sarılıp müridi, öğrencisi olmak istediğini söyler. Şems’in cevabı kesindir: “Sen benim arkadaşlığıma dayanamazsın!” Ama Kirmânî ısrarlıdır. Nihayet, Şems, Bağdat pazarının tam ortasında birlikte şarap içmek şartıyla kabul edeceğini söyler. Kirmânî “bunu yapamam” deyince, “O zaman benim için şarap bulup getirir misin?” sorusunu yöneltir. Onu da yapamayacağını bildiren Kirmânî’ye; “ben içerken bana arkadaşlık eder misin? ”diye sorar.  “Edemem” yanıtı üzerine artık Şems; “Erlerin huzurundan ırak ol! Bana arkadaş olamazsın. Bütün müritlerini ve dünyanın bütün namus ve şerefini bir kadeh şaraba satmalısın. Bu aşk meydanı erlerin ve bilenlerin işidir. Ve şunu da iyi bil ki ben mürid değil, şeyh arıyorum. Hem de rastgele bir şeyh değil, hakikati arayan olgun bir şeyh!..” (Mürid; talebe, öğrenci. Şeyh; kıdemli hoca, öğretmen.) Kirmani, bu sınavı geçememiş, onun asıl maksadını anlayamamıştır.

Şems, arayışları sırasında bir rüya görür. Rüyasında kendisine bir velinin arkadaş edileceği bildirilir. Üst üste iki gece rüya tekrarlanır ve o velinin Rum ülkesinde olduğu haberi verilir. Onu aramak için yollara düşmek ister,  fakat daha zamanının gelmediği, “işlerin vakitlerine tabi ve rehinli olduğu kendisine bildirilir.” Ancak Şems sabırsızdır. Sabrını dağıtmak için oyalanmaya çalışır, hatta para almadan inşaat işlerinde bile çalışır. Nihayet bir gün rüyasında; “Mademki ısrar ve arzu ediyorsun O halde şükrane olarak ne vereceksin?” diye sorulur Şems’e. Şems de “başımı!.” cevabını verir. Bu cevaba karşılık olarak Şems’e; ‘’bütün kâinatta Mevlânâ-yı Rumi’den başka, senin şerefli arkadaşın yoktur.” haberi verilir.

Artık Rum ülkesine gitmek, o şerefli arkadaşla görüşmek ve yolunda başını feda etmek üzere yola çıkacaktır. Uzun bir yolculuğun ardından Şemseddin Muhammed, 1244 yılının Ekim ayında Konya’ya gelir. Çarşıda dolaşmaya başlar. Ana caddede, ata binmiş, talebeleri etrafında dört dönen birini görür. Şems aradığı dostun o olduğunu anlar. Önüne geçerek atın dizginlerini tutar ve keskin bakışlarıyla: “Sen Belhli Baha Veled’in oğlu Mevlânâ Celaleddin misin?” diye sorar. Mevlânâ “evet” diye cevap verir. Şems; “Ey Müslümanların imamı! Bir müşkülüm var. Hz. Muhammed mi büyük, Bayezid-i Bistami mi?’’ diye sorusunu sorar. Sorunun farkındalığından kendinden geçen Mevlânâ, kendini toplayınca; “Bu nasıl sual böyle? Tabi ki, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed bütün yaratıkların en büyüğüdür.” O zaman Şems; “O halde neden Peygamber bu kadar büyüklüğü ile ‘Ya Rabbi seni tenzih ederim, biz seni layık olduğun veçhile bilemedik’ diye buyururken, Bayezid, ‘Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!’ demektedir?’’ Mevlânâ şu cevabı verir; “Hz. Muhammed, müthiş bir manevi susuzluk hastalığına tutulmuştu, ’biz senin göğsünü açmadık mı?’  şerhiyle kalbi genişledi. Bunun için de susuzluktan dem vurdu. O her gün sayısız makamlar geçiyor, her makamı geçtikçe evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık istiyordu. Bayezid ise, bir yudum suyla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem vurdu. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendinden geçti ve o makamda kalarak bu sözü söyledi.” 

Şemsi Tebrizî, bu cevap karşısında  “Allah” diyerek bayılır. Mevlânâ, hemen atından inip yanındaki adamların da yardımıyla onu yerden kaldırıp medresesine götürür. Artık bu medresede iki âşık, hiç dışarı çıkmadan, yanlarına kimsenin girmesine izin verilmeden aylarca sürecek sohbetlere dalarlar. Mevlânâ’nın bu andan itibaren bütün yaşamı değişmiştir. 

Şu dizeleri Mevlânâ Şems için yazmıştır;

"Aşk geldi; adeta damarlarımda, derimde kan kesildi...
beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu.
Bedenimin bütün cüz'ülerimi (zerrelerimi) sevgili kapladı.
Benden kalan bir ad; ondan ötesi hep O..."

Şems, önce onu çok değer verdiği zatların, hatta babasının bile eserlerini okumaktan men eder, değer verdiği bütün kitaplarını birer birer havuza atar. Daha sonra hiç kimseyle konuşmasına izin vermez. Mevlânâ medresedeki derslerini, vaazlarını terk etmek zorunda kalır.

Şimdi sıra imtihanlardadır... Bir gün Şems-i Tebrizî, Mevlânâ’yı denemek maksadıyla güzel bir sevgili ister ondan. O da güzellikte eşi bulunmayan karısını getirir tereddüt etmeden. Şems, “bu benim can kız kardeşimdir. Bu olmaz. Bana hizmet edecek bir erkek çocuğu bul” der. Mevlânâ, Oğlu Sultan Veled’i ona kul olsun diye getirir. Şems, “bu kalbimi bağlayan oğlumdur. Şimdi şarap olsaydı, su yerine onu içerdim. Ben onsuz yapamam” deyince, Mevlânâ hemen gidip Yahudi mahallesinden bir testi şarap getirir.

Şems, bu teslimiyet ve itaatten hayrete düşüp Mevlânâ’ya; “Başlangıcı olmayan başlangıcın ve sonu olmayan sonun hakkı için diyorum ki, dünyanın başından sonuna kadar senin gibi gönül yutan bir Muhammed yürekli bu âleme ne gelmiş ne de gelecektir.” der. Şems, bu imtihan için; ‘’Ben Mevlânâ’nın ilminin derecesini anlamak için bu imtihanları yaptım. Onun iç âlemi o kadar geniş ki, rivayet ve hikâye çerçevesine sığmaz.” der.

Ancak, Mevlânâ ve Şems’in bu dostluğunu, bu sevgilerini anlayamayanlar ve çekemeyenler fitne tohumlarını saçmaktan geri durmazlar. Dedikodularla atılan düşmanlık tohumları iyice olgunlaştığında Şems, bir gece aniden Konya’yı terk ederek kayıplara karışır. On altı ay boyunca hiçbir haber alınamaz. Bu ayrılık süresince Mevlânâ tekrar eski haline gelmek, halka ve derslerine dönmek şöyle dursun, kimseyle görüşmez konuşmaz, medresesini büsbütün bırakır, keder içinde yalnızlığa çekilir, hastalanır.

Şu dizeler dudaklarından dökülür Mevlânâ’nın;

"Herkes kendi zannınca benim yârim oldu,
içimdeki esrarı (sırları) kimse araştırmadı.
Benim sırrım, feryadımdan uzak değildir.. lakin,
Her gözde onu görecek nûr,
Her kulakta onu işitecek kudret yok..."

Artık neredeyse can verecekken, Şam’dan gelen mektupla canlanır. Şems ikinci kez Konya’ya gelir. Birkaç ay süren sohbetler, görüşmeler neticesinde yine fitneler düşmanlıklar baş gösterir. Bunun üzerine Şems, tekrar kayıplara karışır...

Mevlânâ için yine ayrılık başlamıştır, coşkun bir aşk ve cezbe halinde aylarca gözyaşı döker gazeller söyler;

‘’Yalnız ben, Şemseddin diye terennüm etmiyorum ;
Bağda bülbüller, dağda keklikler ;
Şemseddin, Şemseddin diye terennüm ediyorlar.’’
(Terennüm etmek; şarkı söylemek)

Bu arada fesat ve dedikodu çıkaranların çoğu, bu yolla Mevlânâ’yı kendilerini döndüremeyeceklerini anlarlar, bazıları da Şems’in kıymetini fark ederek pişmanlık içinde özür dilerler. Birkaç ay sonra Şems-i Tebrizî’nin Şam’da olduğu haberi gelince Mevlânâ hemen oğlu Sultan Veledi çağırıp eline bir mektup vererek Şems’i alıp gelmesini söyler. Şems Sultan Veled ile beraber Konya’ya geri gelir.

Bu defa da altı ay boyunca medresedeki bir hücrede baş başa kalırlar. Mevlânâ’nın Şems’e bağlılığı bu son gelişte daha da artmıştır. Öylesine kaynaşmışlardır ki, artık ayrılık mümkün görünmemektedir. Onun rahat edebilmesi ve hizmetinin görülmesi için evde evlatlık olarak yetiştirilmiş ‘’Kimya’’ adındaki genç ve güzel kız Şems’le evlendirilir.

Ama bu sefer de müritler arasında kıskançlık baş gösterir. Mevlânâ’nın diğer oğlu Alâeddin Çelebi bile kıskançlığını dile getirir. Bu arada Şems’i sevmeyenler de her fırsatta kıskançlık, iftira ve düşmanlık dolu hareketlere yönelirler. Şems ile Mevlânâ, eğitimlerinin en güzel dönemlerini yaşarken onlar da dışarıda kaynamaya, taşkınlık etmeye başlarlar.

Artık Mevlânâ, istenen mertebeye gelmiş Şems’in vazifesi tamamlanmış, daha önce  kendisine bildirilen hüküm gereğince Şems’in başını feda etme zamanı gelmiştir. Bu sırada Hanımı Kimya Hatun da rahatsızlanıp vefat eder.

Onu ne pahasına olursa olsun uzaklaştırmak ve Mevlânâ’yı elinden kurtarmak (!) isteyenler bir plan kurup bu iş için yedi kişi seçerler. 1247 yılının Aralık ayında, aralarında Mevlânâ’nın oğlu Alâeddin Çelebi’nin de olduğu rivayet edilen bu yedi kişi medresenin avlusunda pusuya yatar. 

Şems ve Mevlâna bir gece sohbet ederken kapı vurulur ve dışarıdan kalabalık bir güruh; ‘’Şems! dışarı çık'' diye bağırır… Mevlâna yaklaşan acı kaderi sezmişçesine ‘’çıkma’’ diye yalvarır. Şems gülümseyerek cevap verir: "Telaşlanma! Verdiğimiz sözü tutma vakti gelmiştir." diyerek kapıya yönelir.  Mevlâna: ‘’Ne sözü, nereye gidiyorsun niye?'' diye ellerine yapıştığında Şems yıllardır sakladığı sırrını söyler: "Şam’da Rabbime yalvarmış, aşkımı seyredeceğim bir ayna istemiştim Rabbim seni verdi sende seyrettim." "İyi işte seyre devam edelim’’ der Mevlâna. Şems; "Rabbim de bana demişti ki, ‘’O aynayı verirsem ne bağışlarsın?’’ Tereddütsüz şöyle demiştim; ‘’Başımı veririm."

Şems dışarı çıkar. Sadece bir ‘’Allah!!!’’ nidası duyulur. Sonrasında Ay ışığında yerde üç beş damla kan seçilir ama ne baş ne ceset ne de katiller gözükür. Aşk sır olur. Mevlâna’yı sahiplenenler, onu paylaşmak istemeyenler şehit etmişlerdir Şemsi. Ancak Şems'den hiçbir iz yoktur...

Bu son ayrılıktır.  Mevlânâ yine umutsuzca aylarca süren bekleyişe, diyar diyar gezip aramaya başlar. Ama onu maddeten olmasa da manen kendinde bulduğunu şu dizelerle dile getirir:

“Beden bakımından ondan uzağız amma;
Cansız bedensiz ikimiz de bir nuruz;
İster O’nu gör, ister beni...
Ey arayan kişi! Ben O’yum, O da ben”

Şems’in öldürülüşünde rolü olduğundan emin olduğu içindir ki, oğlu Alâeddin öldüğünde onun cenaze namazını kılmaz Mevlânâ!...

Şems-i Tebrizî’nin bize bırakmış olduğu tek eser onun "Makâlât" isimli eseridir. (Şems-i Tebrizî, Makâlât, Ataç Yayınları, 2009) Makâlât konuşmalar demektir.  Mevlânâ’nın Mesnevisi gibi bu eseri de Şems kendisi kaleme almamıştır.  Konya’da bulunduğu iki buçuk yıl boyunca medrese ve camilerde verdiği vaazlardan oluşan bu eser, Mevlânâ’nın teşviki ile müritleri tarafından kaleme alınmıştır. Bu konuşmalar bütünü "Esrar-ı Şems al-Din-i Tebrizî" veya "Hırka-yı Şems-i Tebrizî" ismiyle Mevleviler arasında bilinmekle beraber en yaygın unvanı "Makâlât-ı Şems-i Tebrizî"dir.

Konya’da, eski adıyla güllük mevkiinde Şems Parkı olarak bilinen alanın içinde eski bir cami ve Mevlânâ’nın "En güzel türbe gök kubbedir" sözünü kanıtlarcasına mütevazı ve sade bir türbe vardır. Herkes Mevlânâ türbesini ziyaret ederken Mevlânâ türbesine yaklaşık on dakikalık mesafedeki bu mekânı pek kimse bilmez. Şems Parkındaki bu türbe, Mevlânâ’yı hakikatin sırlarına ulaştıran bir zatın adını taşımaktadır; Şems-i Tebrizî Gerçi bu türbedeki sanduka boş mudur, Şems-i Tebrizî burada mı medfundur, defnedilmiştir bilinmez.

Konya’daki türbenin dışında Niğde’deki Kesikbaş Türbesi’nin de Şems’e ait olduğu söylenir. Bunlardan ayrı olarak Tebriz’de Geçil denilen mezarlıkta, Hoy’da, Pakistan’ın Multon şehrinde Şems türbeleri vardır. Hoy’daki türbesi ‘Unesco Dünya Kültür Mirası'na aday gösterilmiştir. 

Bu türbelere çeşitli rivayetler atfedilmektedir. Pakistanlıların söylediklerine göre de Şems, Konya’dan bir gece yarısı gizlice ayrılmış, önce Tebriz’e oradan da Hindistan’a gelmiş, meczup ve perişan yıllarca ormanlarda dolaştıktan sonra Multon şehrinde vefat etmiştir.

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” diye söyler Mevlânâ. Mevlânâ’nın söylediği gibi Şems-i Tebrizî’nin mezarı da anlatılan yerlerin hiçbirinde değildir. O âriflerin gönüllerindedir.

Allah rahmet eylesin...

Osman AYDOĞAN  28 Ocak 2017



Gitme İstemem

Bir önceki yazımda Mevlâna’nın ‘’Etme!’’ isimli şiirini açıklarken Mevlâna’nın Şems ile olan ilahi aşklarını idrak edemeyen bir güruhun Konya'da haklarında dedikodu yapmaya başlaması üzerine Şems’in Konya’yı terk edip Şam’a gittiğini ve Mevlâna’nın bu sevgili dostunun gidişine çok üzülüp Şems'e içinde ‘’Etme!’’ isimli şiirinin de bulunduğu bir mektup gönderdiğini ve Şems’in de bu mektuptan etkilenip Konya’ya geri döndüğünü yazmıştım. 

Ancak hikâyenin devamı var tabii…

Şems’in Konya’ya gelişine herkes sevinir. Mevlâna’da hasretin sıkıntılarından kurtulur. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde süren günler pek fazla sürmez. Dedikodular yeniden başlar. Şems, her dedikoducu topluluğun olduğu gibi o dedikoducu topluluğun da yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu ve kendisini ortadan kaldırmaya çalıştıklarını anlar.  Sultan Veled’e der ki Şems; ‘’Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlâna’nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine gideceğim ki hiç kimse benim nerede olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece birçok yıllar geçecek de kimse benim izimi tozumu göremeyecek.'’ İşte Sultan Veled’e böyle yakınan Şems,1247-1248 tarihinde Konya’dan aniden gidip kaybolur.

Şems’in bu kayboluşu ilgili bir başka rivayet daha vardır:

Şems ve Mevlâna bir gece sohbet ederken kapı vurulur ve dışarıdan kalabalık bir güruh; ‘’Şems! dışarı çık'' diye bağırır… Mevlâna yaklaşan acı kaderi sezmişçesine ‘’çıkma’’ diye yalvarır. Şems gülümseyerek cevap verir: "Telaşlanma! Verdiğimiz sözü tutma vakti gelmiştir." diyerek kapıya yönelir.  Mevlâna: ‘’Ne sözü, nereye gidiyorsun niye?'' diye ellerine yapıştığında Şems yıllardır sakladığı sırrını söyler: "Şam’da Rabbime yalvarmış, aşkımı seyredeceğim bir ayna istemiştim Rabbim seni verdi sende seyrettim." "İyi işte seyre devam edelim’’ der Mevlâna. Şems; "Rabbim de bana demişti ki, ‘’O aynayı verirsem ne bağışlarsın?’’ Tereddütsüz şöyle demiştim; ‘’Başımı veririm."

Şems dışarı çıkar. Sadece bir ‘’Allah!!!’’ nidası duyulur. Sonrasında Ay ışığında yerde üç beş damla kan seçilir ama ne baş ne ceset ne de katiller gözükür. Aşk sır olur. Mevlâna’yı sahiplenenler, onu paylaşmak istemeyenler şehit etmişlerdir Şemsi.

Elif Şafak ‘’Aşk’’ isimli kitabında (Doğan Kitap, 2009) Mevlâna ile Şems ilişkisini anlatırken Ahmet Ümit de ‘’Bab-ı Esrar’’ isimli kitabında (Everest Yayınları, 2016) Şems’in işte bu katledilişini anlatır.

Şems’in kaybolmasından sonra Mevlâna perişan olur, her yerde Şems’i arar, herkese Şems'i sorar. Bir gün bir adam, ‘’Şems’i Şam’da gördüm’’ diye bir haber verir. Mevlâna buna tarif edilemeyecek şekilde sevinir ve o adama hediye olarak üstündeki hırkasını verir. Dostlarından birisi, ‘’Bu haber yalandır, o adam hiç Şam’a gitmemiştir, hiç Şems’i görmemiştir’’ dediğinde Mevlâna şu cevabı verir: '’Evet onun verdiği bu yalan haber üzerine üzerimdeki hırkamı verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim.'’

Mevlâna, Şems’i çok arar. Ayrılığın büyük acısıyla gözyaşları döker, şiirler söyler... İki kere Şam’a gittiyse de izine rastlayamaz Şems’in.

Şems’in bedenî varlığını bulamayan Mevlâna, onu mânâ yönünden kendinde bulur ve aramaktan vazgeçer artık. Bu duygusunu bir şiirinde şöyle anlatır:

‘’Beden bakımından ondan ayrıyım ama, 
bedensiz ve cansız ikimiz de bir nûruz.
Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. 
Ben O’yum, O da ben.’’

‘’Etme!’’ şiirini açıklarken de yazmıştım; Mevlâna’nın Şems’e duyduğu aşkı ve sevgiyi; her sevgiye, her aşka, her güzelliğe, her özleme cinsellik gözüyle bakan bu dünyanın gafil insanları anlayamazlar. Aşkı bilmiyorsan ey insan sen nesin ki!

Mevlâna günümüze de hitap edercesine bu gafillere şöyle seslenir: ‘’Ey gafil! Sen kendi şehvetine aşk adını koymuşsun. Şu halinle o namusu ekberi soymuşsun. Aşkın asıl manasının altını oymuşsun. Bir bilebilsen küstahlığa nasıl doymuşsun.’’

Mevlâna; işte Şems’in bu gidişine, bu ayrılığına acıyla gözyaşları dökerken, büyük bir çaresizlik, içten gelen bir haykırış, arşı âlâya çıkan bir feryâd, bir figan halinde yazdığı şiirdir ‘’Gitme İstemem’’...

Kim ister ki böylesine bir sevdiğinin gitmesini…

Dosta duyulan bir sevgi böyle mi anlatılır, aşk ateşi böyle mi yakar, bir özlem böyle mi yaşanır, bir dostun, bir sevgilinin yokluğu böyle mi hissedilir, bir insan böyle mi yakarır, bir ''Gitme!'' böyle mi denir? Evet; denmiş işte:

Gitme İstemem

Demek sen böyle salına salına bensiz gidiyorsun ey canımın canı. 
Ey, dostlarının canına can katan, 
Gül bahçesine böyle bensiz gitme istemem. 

İstemem, ey gökkubbe, bensiz dönme 
İstemem, ey ay, bensiz doğma. 
İstemem, ey yeryüzü, bensiz durma 
Bensiz geçme, ey zaman, istemem. 

Sen benimle beraberken 
Hem bu dünya güzel bana, hem o dünya güzel. 
İstemem, bensiz kalma bu dünyada sen, 
O dünyaya bensiz gitme, istemem. 

İstemem, ey dizgin, bensiz at sürme. 
İstemem, ey dil, bensiz okuma. 
İstemem, ey göz, bensiz görme. 
Bensiz uçup gitme, ey ruh, istemem. 

Senin aydınlığındır aya ışığını veren geceleyin. 
Ben bir geceyim, sen bir aysın madem, 
Gökyüzünde bensiz gitme, istemem. 

Gül sayesinde yanmaktan kurtulan dikene bak bir. 
Sen gülsün, bense senin dikeninim madem, 
Gül bahçesine bensiz gitme, istemem. 

Senin gözün bende iken 
Ben senin çevganın önündeyimdir. 
Ne olur, öylece bak dur bana, 
Bırakıp gitme beni, istemem. 

O güzelle berabersen, sen ey neşe, 
İstemem, sakın içme bensiz. 
Hünkarın damına çıkarsan, ey bekçi, 
Sakın bensiz çıkma, istemem 

Bir şey yoksa bu yolda senden, 
Bitik bu yola düş enlerin hali. 
Ben senin izindeyim, ey izi görünmez dost, 
Bensiz gitme, istemem. 

Ne yazık bu yola bilmeden, rasgele girene! 
Sen ey, gideceğim yolu bilen, 
Sen ey yolumun ışığı, sen ey benim değneğim, 
Bensiz gitme, istemem. 

Onlar sadece aşk diyorlar sana, 
Oysa aşk sultanımsın sen benim. 
Ey, hiç kimsenin düşüne sığmayan dost, 
Bensiz gitme, istemem.

Mevlâna Celâleddin Rumî

Bağlantıda Halit Ergenc'in Muhteşem Yüzyıl dizisinde seslendirdiği bu şiir sunulmaktadır. Şiii beğenmişseniz bir de ney eşliğinde dinleyin isterim.

https://www.youtube.com/watch?v=QSYsVL2I6SE

Osman AYDOĞAN  27 Ocak 2017


Etme!


‘’Etme!’’ şiiri 1247 yılında Mevlâna tarafından hocası Şems için yazılmıştır. Şiirin orijinal adı aslında ‘’Şems'in Gidişi’’dir.  Bazı kaynaklarda  da ismi ‘’Aşkın Dansı’’ olarak geçer. Şiirin orijinal dili Farsçadan Türkçeye çevirisini de Mehmet Şayir yapar.

Mevlâna ve Şemş ilişkisini günümüz diliyle yazar Elif Şafak ‘’Aşk’’ isimli kitabında çok güzel anlatır.  Şems, Mevlâna'nın günlerce ve gecelerce sohbet ettiği, kendi gibi gördüğü bir başka âşık, bir başka Hakk yolcusudur. Birlikte çok vakit geçirirler, uzun sohbetlere dalarlar. Fakat onların bu ilahi aşklarını idrak edemeyen bir güruh Konya'da haklarında dedikodu yapmaya başlarlar. Şems buna çok üzülür ve Konya’yı terk edip Şam’a gider. Mevlâna bu sevgili dostunun gidişine yıkılır, Şems'e içinde bu şiirin (Etme!) de bulunduğu bir mektup gönderir. Şems bu mektuptan çok etkilenir ve Konya’ya geri döner. 

‘’Etme!’’; içtenlik, derinlik ve samimiyet dolu bir şiirdir… ‘’Etme!’’ kararlı bir gidene karşı bir çaresizliğin, boyun eğmiş bir yakarışın, çok derinden gelen bir yalvarışın şiiridir. ...

‘’Etme!’’ gidene karşı da bir özlemi de anlatır aslında... ‘’Etme!’’; ‘’gitme!’’ demekten ziyada ‘’dön gel!’’ çağrısıdır…

‘’Etme!’’; içimizdeki özlemleri anlatır, yitirdiklerimizi hatırlatır, beklediklerimize seslenir, gelemeyenlerimizi çağırır… Şiirdeki her "etme!" deyişi farklı duygulara seslenir. Özlem ve çaresizlik bir şiirde ancak bu kadar güzel, bu kadar içten, bu kadar derinden anlatılır…

Mevlâna; şiirlerinde uhrevî aşk ile dünyevi aşkı ayırt edilemeyecek derecede muğlak anlatırdı. Bu iki aşkın bu denli iç içe olmasını anlamak ve anlatmak ise kâfi derecede derin bir konudur. 

Ama Mevlâna’nın şiirlerini okumadan ve anlamadan önce ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ tanımlarının o çağdaki anlamlarını üzerinde durmak gerekir diye düşünüyorum. Ne yazık ki toplum olarak ilkelliklerin her türlüsünü yaşadığımız günümüzde bu kavramların içlerini boşalttık, anlamlarını daralttık ve sadece annemizi, kardeşimizi, eşimizi, çocuklarımızı sevdik, sadece onlara ‘’sevgili’’ dedik. Onların dışında kimseyi, kimsecikleri sevmedik... Sevgisiz bir toplum olduk...

Aşk; muhabbettir, aşk; şiddetli muhabbettir aslında. Aşk; candan sevmedir. Aşk; karşılıksız sevmedir. Sevgili ise; sevendir, gerçek dosttur. ‘’Aşk’’ın, ‘’sevgi’’nin, ‘’sevgili’’nin ve ‘’özleme’’nin cinsellikle bir ilgisi yoktur. 

Ne yazık ki günümüzde cinnete, sahiplenmeye, ilkelliğe, hayvani duygulara aşk dedik, sevgi dedik. Şems’in, Mevlânâ’nın çağında, zamanında ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ kavramları gerçek anlamlarıyla kullanılıyordu. Mevlânâ’nın çağında, zamanında ‘’aşk’’, ‘’sevgi’’ ve ‘’sevgili’’ kavramları uhrevî aşka ve uhrevî sevgiye yakın duruyordu...

İşte bu anlamda Mevlâna şu dizeleri Şems için yazar;

"Aşk geldi; adeta damarlarımda, derimde kan kesildi...
Beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu.
Bedenimin bütün cüz'ülerimi (zerrelerimi) sevgili kapladı.
Benden kalan bir ad; ondan ötesi hep O..."

’’Yalnız ben, Şemseddin diye terennüm etmiyorum;
Bağda bülbüller, dağda keklikler;
Şemseddin, Şemseddin diye terennüm ediyorlar.’’
(Terennüm etmek; şarkı söylemek)

Mevlânâ’nın Şems aşkı anlaşılmadığı için şu dizeler Mevlâna’nın dudaklarından dökülür:

"Herkes kendi zannınca benim yârim oldu,
içimdeki esrarı (sırları) kimse araştırmadı.
Benim sırrım, feryadımdan uzak değildir.. lakin,
Her gözde onu görecek nûr,
Her kulakta onu işitecek kudret yok..."

Artık her şeyin naylon olduğu, sanal olduğu günümüz dünyasında Mevlâna'nın yaşadığı aşkı anlayabilecek ne bir adem, bu aşkı görebilecek gözlerde ne bir nûr ve onu işitebilecek kulaklarda da ne bir kudret kaldı...

Konuyu uzattım ama sanırım ‘’Etme!’’ şiirini anlamak için bu açıklama gerekliydi diye düşünüyorum.

Son olarak ‘’Etme!’’ şiirini dinlemek için iki bağlantı veriyorum.

Birincisi Erzurum 2011 Universiad Kıs Olimpiyatları Açılış Törenlerinde Yılmaz Erdoğan’ın yorumu:

https://www.youtube.com/watch?v=XyZyzwtEDtU

İkincisi ise Taksim Trio’nun seslendirdiği, Hüsnü Şenlendirici’nin bestesiyle yine Yılmaz Erdoğan’ın yorumu:

https://www.vidivodo.com/yilmaz-erdogan-ve-taksim-trio-etme

(Bunların dışında bu şiirin başta Tuncel Kurtiz olmak üzere değişik yorumları da mevcuttur.)

Eğer bir özlem içindeyseniz, gidenlerinizi hatırlıyorsanız, yitirdiklerinizi çağırıyorsanız, uykusuzsanız, huzursuzsanız ve eğer şimdiye kadar bu şiiri okumadı veya dinlemediyseniz bu akşam bu şiiri hem okuyunuz hem de dinleyiniz! Hem de sabaha kadar!

En sonunda ister istemez soruyor insan; Şems nasıl oldu da bu denli yanan bir yüreği bırakıp gidebildi?

Ve şiirde son dizlerinde her türlü olan bitene karşı duyarsız, uyuşuk ve miskin miskin hareketsiz kalan bizlere seslenir sanki Mevlâna:

''İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil. 
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.''

Etme!

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme. 
Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme. 

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı? 
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme. 

Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru. 
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme. 

Ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için... 
Bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme. 

Ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi, 
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme. 

Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan. 
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme. 

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan. 
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme. 

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer; 
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme. 

Ey, cennetin cehennemin elinde oldugu kişi, 
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme. 

Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize, 
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme. 

Bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle. 
Huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme. 

Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı. 
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme. 

İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil. 
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.

Mevlâna

Osman AYDOĞAN  25 Ocak 2017



Han Duvarları

Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘’Han Duvarları’’ isimli şirinden önceki yazımda Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ‘’Hancı’’ şiirini verirken benzerliklerinden dolayı kısaca bahsetmiş, alıntılar yapmıştım. Faruk Nafiz bu şiirini, umutsuz aşkı Şükûfe Nihal’den ayrılmak için 1922 yılında Kayseri Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayinini isteyip atama gerçekleştiğinde Kayseri'ye giderken yazar. Bu konuyu bu sitede (Şehriyar) ''Aşka Dair'' bölüminde (okuduğunuz sayfanın hemen sol yanında!) yayımladığım ve Şükûfe Nihal’i anlattığım ‘’Yalnız, gönlümde bir acı var, adını bulamadım…’’  isimli yazımda daha detaylı olarak bahsetmiştim.

Faruk Nafiz önce trenle Ulukışla’ya gelir. Buradan da at arabasıyla Kayseri’ye geçer. Ve ‘’Han Duvarları’’ şiiri buradan, Ulukışla’dan başlar. Ve şiir Faruk Nafiz Çamlıbel’in Ulukışla’dan Kayseri’ye at arabası ile yaptığı üç günlük yolculuğu anlatır. Şiiri bu kadar etkileyici kılan şairin şiirde kullandığı kelimeler ve duygudur. Şiir için edebiyatçılar; ‘’duygudan yoksun olmayan düşünce ve düşünceden yoksun olmayan duygu’’ derlerdi. İşte bu tanım tam da bu şiir için geçerlidir. Türk edebiyatının kilometre taşlarından birisi olan ‘’Han Duvarları’’ şiiri, aslında şiirin yolculuğa bürünmüş halidir.

Şiirde birkaç mevsim birden anlatılır.. Aylardan marttır. Ulukışla ve Niğde, Araplıbeli'ne kadar bu ay hala kış ayı gibidir, soğuk ve karlıdır... Şiirde de belirtildiği gibi Niğde'den Kayseri'ye giderken Araplıbeli geçildi mi Yeşilhisar ovası gelir. İşte bu ayda da Yeşilhisar ovası uçsuz bucaksız yeşillikleri ve çiçekleriyle bahar mevsimindedir. Bu mevsimler şiirde net olarak -Yeşilhisar'ın ismi zikredilmeden- anlatılır. 

Şiirin içinde parça parça Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın hüzünlü hikâyesi de koşma şeklinde anlatılır. Aslında iki şiir iç içedir. Biri koşma diğeri modern şiir türünde yazılan iki şiir bir şiirde buluşur. ‘’Han Duvarları'’ şiirinin en önemli özelliği de budur. İstanbul ile Anadolu’yu birleştirir, aydın ile halkı kaynaştırır.  Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış diye bir halk şairinin gerçekten var olup olmadığı, ona atfedilen dizelerin Faruk Nafiz tarafından mı yazıldığı veya monte edildiği tam olarak bilinmemektedir. Şiirin akışına göre Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış ile Faruk Nafiz mart aylarında ve bir yıl arayla arka arkaya bu hanlarda konaklayarak seyahat etmişlerdir. 

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın hikâyesi hüzünlüdür, gamlıdır, kederlidir. Ve bu hikâye tam olarak da Anadolu'nun o zamanki insanının hikâyesini anlatır.

Faruk Nafiz'in bu yolculukta konakladığı ilk han Ulukışla'daki Öküz Mehmet Paşa Hanı'dır. (Şimdiki adı Kervansarayı'dır. Bakkallar market, berberler kuaför, kahveler cafe, binalar plaza olunca hanların da kervansaray olmasını çok görmemek gerek.) Faruk Nafiz'in konakladığı ikinci han Niğde'deki handır. Faruk Nafiz, Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın bu han duvarına yazdığı koşmayı 1921 yılına tarihlendiğini bilir.  Çünkü şiirinde şöyle diyordu Faruk Nafiz: ''Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi... '' Bu şu demektir: koşmanın yazıldığı tarih Mart 1337'dir. Yani Mart 1921'dir. "10 yıldır ayrıyım Kınadağı'ndan" diye başlayan mısra ile Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ın 1911'den beri evine dönemediğini anlar. Bunun nedeni ise; savaşlardır. Balkan Savaşı’dır, Çanakkale Savaşı’dır, 1. Dünya Savaşı’dır, Kurtuluş Savaşı’dır... Aslında Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, Anadolu insanının, savaştan savaşa koşan Türk askerinin sembolüdür. Maraşlı Şeyhoğlu Satımış’ın en büyük derdi, en büyük acısı ayrılıktır, evden, aileden, sevgiliden ayrı kalmaktır, kuru bir yaprak gibi huduttan hududa sürüklenmektir.

‘’Han Duvarları’’ şiiri Ulukışla’dan Kayseri’ye coğrafyayı anlatırken Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın dizeleri ise tarihi ve bütün bir hayatı anlatır. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın dizelerinde hüzün vardır, ayrılık vardır, gurbet vardır. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın dizeleri Faruk Nafiz’in yolculuğunun Kayseri'den önce son durağı olan İncesu’daki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı handa son bulur.

Şarkıcı Kıraç da ‘’Keklik’’ isimli şarkısının sonunda Maraşlı Şeyhoğlu’nun dizelerini okur:
 https://www.youtube.com/watch?v=WRxTIOrYSM0

Faruk Nafiz şiirinde bu dizelere başlamadan şöyle der:

''Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken 
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; 
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.'' 

Şiirde ayrıca geçecek ama ben bu koşmanın tamamına burada yer vermek istiyorum:

On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan    
Baba ocağından yar kucağından    
Bir çiçek dermeden sevgi bağından    
Huduttan hududa atılmışım ben  

Gönlümü çekse de yârin hayali    
Aşmaya kudretim yetmez cibali    
Yolcuyum bir kuru yaprak misali    
Rüzgârın önüne katılmışım ben

Faruk Nafiz, Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ın İncesu’daki handa duvarda son dizelerini görünce bu son dizelere yer vermeden önce şiirinde söyle ifade eder: ‘’Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!’’

Garibim namıma Kerem diyorlar    
Aslı'mı el almış haram diyorlar    
Hastayım derdime verem diyorlar    
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben

Faruk Nafiz bu dizelerden sonra şiirine şöyle devam eder:

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:    
      "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!" 

Anlıyoruz ki; on yıldır baba ocağından, yar kucağından ayrı kalmış, gönlü çekse de yârin hayali aşmaya kudreti yetmemiş cibali (dağları), bir çiçek dermeden sevgi bağından, rüzgârın önüne katılmış bir kuru yaprak misali huduttan hududa atılmış olan Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış memleketi Maraş’a ulaşamadan Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur... İşte Maraşlının bu hikâyesi, derdi, sıla hasreti ve çaresizliği insanın yüreğini dağlar, burnunun direğini sızlatır, ruhunu incitir…

Değişen nedir? Ne değişti ki! Tarih birebir tekrrür etmiyor mu?

Halen de Arap çöllerinde hesapsız, kitapsız, izansız, öngörüsüz, bir hırs, bir mezhep uğruna;

Az değil midir, varmadan Maraşlı gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Şimdi şiirin tamamını okuma vakti:

Han Duvarları

                        -Osmanzâde Hamdi Bey'e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı, 
Bir dakika araba yerinde durakladı. 
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar, 
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar... 
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya, 
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya. 
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık! 
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık, 
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı... 
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları, 
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler, 
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler... 

Ellerim takılırken rüzgârların saçına 
Asıldı arabamız bir dağın yamacına. 
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık, 
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık! 
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar, 
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar 
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu. 
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu. 
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince. 
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince 
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi. 
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi. 
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine. 
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine. 
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali, 
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali, 
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan. 
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan 
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor, 
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor... 
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine 
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine. 

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan; 
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan. 
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu, 
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu: 
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı, 
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı. 
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri 
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri. 
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya 
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya. 
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı, 
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı. 
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor, 
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor. 
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı 
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı. 
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler 
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler... 
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, 
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı; 
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, 
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler... 

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, 
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken 
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; 
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı. 
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa 
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa; 

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan 
Baba ocağından yar kucağından 
Bir çiçek dermeden sevgi bağından 
Huduttan hududa atılmışım ben" 

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi... 
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi. 
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş! 
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş; 
Araya gitti diye içlenme baharına, 
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına! ... 

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk, 
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk. 
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri 
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri. 
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor, 
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor... 
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar, 
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar. 
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide, 
İki dağ ortasında boğulan bir geçide. 
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden 
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden: 
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla, 
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla. 
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu, 
Burada son fırtına son dalı kırıyordu... 
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla, 
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda. 
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü; 
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü... 
Gönlümde can verirken köye varmak emeli 
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli! " 
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana 
Biz menzile vararak atları çektik hana. 

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş 
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş. 
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor, 
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor... 
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri, 
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri. 
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor, 
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor; 

"Gönlümü çekse de yârin hayali 
Aşmaya kudretim yetmez cibali 
Yolcuyum bir kuru yaprak misali 
Rüzgârın önüne katılmışım ben" 

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı, 
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı... 
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde 
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde. 
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık, 
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık. 
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım, 
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım! 

"Garibim namıma Kerem diyorlar 
Aslı'mı el almış haram diyorlar 
Hastayım derdime verem diyorlar 
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben" 

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında, 
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında. 
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı! 
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı! 
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna, 
Post verenler yabanın hayduduna kurduna! .. 

Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu: 
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu? " 
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende, 
Dedi: 
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende! " 
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti, 
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti... 
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi. 

Aradan yıllar geçti işte o günden beri 
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim, 
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim. 
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar, 
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar! 
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları, 
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları! ..

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

Osman AYDOĞAN  22 Ocak 2017

Hancı ve Yolcu

‘’Kara gözlüm, efkârlanma gül gayri, İbibikler, öter ötmez ordayım’’ diye başlayan hepimizin bildiği (Kışlada Bahar) isimli şarkının söz yazarıdır Bekir Sıtkı Erdoğan. Aynı zamanda 50. yıl Marşının da söz yazarıdır Bekir Sıtkı Erdoğan. (Karaman 1926 - 24 Ağustos 2014)

Kuleli Askerî Lisesi mezunudur. 1948 nasıplı Harbiyelidir de. (Kara Harp Okulu) Aynı zamanda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi mezunudur.  On yıl kıt’a hizmeti yaptıktan sonra  Heybeliada Deniz Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapar. Halk şiiri geleneğini gününün koşullarıyla bağdaştırarak hece ölçüsüyle, bazen de aruz vezniyle Türkçe’nin inceliklerini yansıtan, duygulu şiirler yazar.  Gerçekte aruz veznini çok iyi kullanan bir şairdir. Bu vezinle pek çok gazel, rubai vs. yazar. Bekir Sıtkı Erdoğan şiirlerinde ‘’Nihai’’ mahlasını kullanır… ‘’Kışlada Bahar’’da olduğu gibi bazı şiirleri bestelenir.

Bekir Sıtkı Erdoğan’ın en bilinen şiiri de hepimizin ‘’Hancı’’ diye bildiği ‘’Bin Birinci Gece’’ isimli şiiridir. Bu şiir ilk olarak 1949 yılında ‘’Şadırvan’’ dergisinde yayımlanır. Bu şiir Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘’Han Duvarları’’ şiirini hatırlatır. Ancak ‘’Han Duvarları’’nda geçen Maraşlı Şeyhoğlu Mustafa’nın hüzünlü, melankolik ve titrek dizlerinin yanında ‘’Hancı’’ şiirinde hüznün yanında neş’e de vardır.

‘’Hancı’’ şiiri 1977'de Ajda Pekkan - Tanju Okan ikilisiyle Türk pop tarihinde gelmiş geçmiş en mükemmel, en olağanüstü, en muhteşem düeti icra edilir. Ancak bu şarkının orijinali 80'li yıllarda slow eserlerini severek dinlediğimiz Paul Mauriat Orkestrasının ‘’Toccata’’ isimli şarkısıdır. ‘’Hancı’’'nın aynı zamanda bir de Müzeyyen Senar’ın söylediği Türk sanat müziği versiyonu da vardır.

Şarkının orijinali Paul Mauriat: ‘’Toccata’’: http://www.youtube.com/watch?v=pfkiwnthtb4

Tanju Okan – Ajda Pekkan: ‘’Hancı’’ https://www.youtube.com/watch?v=YKv9BJAolT8

Müzeyyen Senar: ‘’Hancı’’:  https://www.youtube.com/watch?v=hbG5tZ0kBrc


Bin Birinci Gece

(Hancı)

Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı
Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş
Aman karanlığı görmesin gözüm
Beyaz perdeleri, ger yavaş yavaş

Sıla burcu burcu... ille ocağım
Çoluk çocuk hasretinde kucağım
Sana her şeyimi anlatacağım,
Otur baş ucuma, sor yavaş yavaş

Güç bela bir bilet aldım gişeden
Yolculuk başladı Haydarpaşa'dan
Hancı n'olur, elindeki şişeden
Birkaç yudum daha ver yavaş yavaş

Ben o gece, hem ağladım, hem içtim
İki gün, diyardan diyara uçtum
Kayseri yolundan, Niğde'yi geçtim
Uzaktan göründü, Bor yavaş yavaş

Garibim, her taraf bana yabancı,
Dertliyim; çekinme, doldur be hancı
İlk önce kımıldar hafif bir sancı
Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş

Bende bir resmi var, yarısı yırtık
On yıldır evimin kapısı örtük
Garip bir de sarhoş oldu mu artık
Bütün sırlarını der yavaş yavaş

İşte hancı ben, her zaman böyleyim
Öteyi ne sen sor, ne ben söyleyim
Kaldır artık, boş kadehi neyleyim
Şu bizim hesabı, gör yavaş yavaş

Faruk Nafiz Çamlıbel ‘’Han Duvarları’’ isimli şirinde yolculuğu Ulukışla’dan başlatır. Faruk Nafiz bu şiirini, umutsuz aşkı Şükûfe Nihal’den ayrılmak için 1922 yılında Kayseri Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayinini isteyip atama gerçekleştiğinde Kayseri'ye giderken yazar. Faruk Nafiz önce trenle Ulukışla’ya gelir. Buradan da at arabasıyla Kayseri’ye geçer. Ve ‘’Han Duvarları’’ şiiri buradan, Ulukışla’dan başlar:

‘’Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,     
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya. ‘’

Sonra Torosları arkada bırakarak Niğde’ye yönelir:

‘’Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu’’ 

Niğde’den de Kayseri’ye yöneldiğinde ilk olarak Araplıbeli’ni geçer… İşte orada da Erciyes gözükür:

‘’Arabacı haykırdı ‘İşte Araplıbeli!’
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu’’

Uzun bir yolculuktan sonra da İncesu’ya varır. İncesu’da Merzifonlu Kara Mustafa’nın yaptırdığı handa yorgun, argın, tatlı bir uykuya dalar... (İncesu’daki bu hanın Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından yaptırıldığını İncesulular da bilmezler!)

‘’Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.’’

İşte İncesu’daki bu han son handır Faruk Nafiz’in konakladığı… Ve Maraşlı Şeyhoğlu Mustafa’nın yol üzerindeki hanların duvarlarına kazıdığı hüzünlü, melankolik ve titrek dörtlüklerinin bu han duvarlarına kazınan son dizlerine yer verir:

"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar     
Hastayım derdime verem diyorlar    
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"    

Ve Kayseri’ye yöneldiklerinde şunları anlatır Faruk Nafiz:

‘’Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
‘Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?’
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:     
‘Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!’

Konuyu dağıttım ama şunu anlatmak istiyorum; Faruk Nafiz ‘’Han Duvarları’’ şiirini Niğde’den Kayseri’ye giderken yazar, Bekir Sıtkı Erdoğan ise ‘’Hancı’’ şiirini yolculuğunun bir kesiti olan Kayseri’den Niğde’ye giderken yazar... Her ikisinin de bahsettiği han Kayseri İncesu ilçesindeki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı handır.

Ancak her iki şairin de yolculuk esnasında içinden geçtikleri ama şiirlerinde geçirmedikleri, şiirlerinde yer vermedikleri bir ilçe var: Yeşilhisar… ‘’Han Duvarlar’’ı şiirinde Araplıbeli’nden sonra gelen, ‘’Hancı’’ şiirinde ise Niğde’den önce olan Yeşilhisar. Benim memleketim olan Yeşilhisar. ‘’Hancı’’ şiirinde sıla burcu burcu, ille ocağım, çoluk çocuk hasretinde kucağım diye geçen Yeşilhisar, on yıldır evimin kapısı örtük diye geçen Yeşilhisar...’’Han Duvarları’’ şiirinde:

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan     
Baba ocağından yar kucağından     
Bir çiçek dermeden sevgi bağından     
Huduttan hududa atılmışım ben"    

Diye geçen Yeşilhisar…

Aslında Bekir Sıtkı Erdoğan’ın daha da güzel olan şiiri ‘’Bin İkinci Gece’’ isimli şiiridir. ‘’Bin Birinci Gece’’ şiiri ‘’Hancı’’yı anlatırken ‘’Bin İkinci Gece’’ şiiri ise hepimizi, bizleri, yani ‘’yolcu’’yu anlatır. 

Bin İkinci Gece

(Yolcu)

Ben sarhoş değilim, yol sokak sarhoş
Hancıyı kaybettim, hanı kaybettim
Hayatı sayfa sayfa okuduğum boş
Sonundaki, imtihanı kaybettim

Anladım, her gerçek, bir yalan gizler
Beni aldatıyor dağlar, denizler
Meçhul bir zamana karıştı izler
Saati, dakikayı, anı kaybettim

Beni benden, kendi benliğim çaldı
Gölgem uzadıkça, boyum kısaldı
Ellerim bomboş bir roman kaldı
İçimdeki kahramanı kaybettim

Bu başımda esen, bir kavak yeli
Ben ondan deliyim, o benden deli
Onu aynalarda gördüm göreli
Bekir Sıtkı Erdoğan'ı kaybettim

Girişte de bahsettiğim gibi Bekir Sıtkı Erdoğan aynı zamanda Cumhuriyetimizin 50. Yıl Marşı’nın da söz yazarıydı. 1973 yılında yapılan yarışmada birinci olan mısraların son dizleri şöyleydi:

 ‘’Cumhuriyet özgürlük, insanca varlık yolu,
  Atatürk’ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu... ‘’

2023 ise Cumhuriyetin 100. yılı.... O zaman muhtemeldir ki Cumhuriyet için bir marş yazılmayacak. Ve muhtemeldir ki o zaman 50. yıl Marşını düşünerek diyeceğiz ki ''Gerçekten öyleydi; Cumhuriyet özgürlük, insanca varlık yoluydu… Cumhuriyet Atatürk’ün çizdiği çağdaş uygarlık yoluydu... Kıymetini bilmedik!''

İsterseniz ''Yolcu'' şiirini bir daha okuyun... 

Gerçi şiirlerde geçen o hancıların da o yolcuların da hepsi bu hanlardan, bu diyarlardan göçtü gitti... Ancak o hanların hepsi duruyor yerli yerlerinde...

Osman AYDOĞAN  21 Ocak 2017



Celâlâbâd’da geçen zemheri ayları           

Kaç gündür kar yağıyordu Celâlâbâd’da… Tane tane... Usul usul... Her yer nasıl bir beyazdı... Kar taneleri nasıl bir indi gökyüzünden yeryüzüne... Kim bilir kar taneleri içlerinden hangi müziğin ritmine uydular da yeryüzüne düşerken o muhteşem dansı yaptılar... İçimden bildiğim bütün müzik ritimlerini geçirdim... Hayır, hayır, hayır… Bu hiç duyulmamış, hiç tanınmamış bir başka harikulade bir müziğin ritmi olmalıydı...

Cenap Şahabettin’ın Elhan-ı Şita isimli şiirini anımsadım… Elhan-ı Şita kış ezgileri, kış musikisi demekti… 

‘’Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş, (lerze: titreyiş)
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar (gaip eyleyen: kaybeden)
Gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar.. (eyyâm-ı nevbahar; ilkbahar günleri) ‘’

Şiirin bir başka yerinde de şöyle derdi Cenap Şehabettin;

‘’Kapladı bir derin sükûta yeri 
Karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar. (Ki sessizce ara sıra ağlar)’’

Kelimeler, kelimeler, kelimeler... İçimden kelimeler de uçuştu şiirdeki gibi sessizce ara sıra ağlayan kar tanelerini seyrederken... Yan yana getiremediğim, yan yana getirip içimden geçenleri anlatamadığım, içimden bir nehir gibi şırıl şırıl akan kelimeler, sözcükler... Bir çağlayandan çağıl çağıl akan bir su gibi içimden akıp akıp giden kelimeler...  Kelimeler, kelimeler, kelimeler... Kar taneleri gibi içimde hiç bilmediğim bir müziğin ritmi ile dans ede ede yağan, akan, geçen, giden kelimeler…

Gün boyu yağan kardan sonra gökyüzü bir ufuktan öbür ufka lekesiz, tertemiz, pırıl pırıldı... Gökyüzünü daha önce hiç bu kadar berrak, hiç bu kadar lekesiz ve hiç bu kadar aydınlık görmemiştim… Gökyüzünü daha önce hiç bu kadar kendime yakın hissetmemiştim…

Gökyüzünde yıldızlar soğuktan tir tir titriyorlardı... Işıl ışıl parlayan yıldız ışıkları ve uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlığın altında uzaklarda Hindukuş dağları kıpırdamadan bir heykel gibi o büyük heybeti, görkemi, ihtişamı ve azameti ile duruyordu... Kutsal kitaplarda bahsedilen Cennet herhalde böyle bir yer olmalıydı...

Dante’nin şöyle bir sözü vardı; ‘’Üç şey cennetten kalmıştır: yıldızlar, çiçekler ve çocuklar.’’ Herhalde bu yıldızlar Dante’nin bahsettiği cennetten kalan o yıldızlardı…

İçimden hâlâ kelimeler geçiyordu... Tane tane geçiyordu... Bir nehir gibi şırıl şırıl akıp geçiyordu... Bir çağlayandan akan su gibi çağıl çağıl akıp geçiyordu... Bir sonbaharda dökülen yapraklar gibi usul susul, salına salına düşüp geçiyordu... Bir ilkbahar yağmuru gibi, sağnak sağnak yağıp geçiyordu... Kelimeler, kelimeler, kelimeler... İçimden bir sonsuzluğa doğru usul usul, sessiz sesiz, yayaş yavaş akıp giden kelimeler... Ufkumun, âfakımın, dünyamın sınırları olan kelimeler…

Ufkumuzu, âfakımızı, dünyamızı sınırlandıranın kelimeler olduğunu bana; dili kullanmanın, dili anlamanın, insanları başka varlıklardan ayıran biricik şey, insan yaşamının özünü oluşturan doku olduğunu ifade eden Alman filozof Wittgenstein öğretmişti…

17. yüzyılın sonu ve 18. yüzyılın başında yaşamış ve Berlin Üniversitesi kurucularından (Humboldt Universität zu Berlin) olan Alman düşünür Wilhelm von Humboldt"un 17 cilt tutan ''Gesammelte Schriften'' (Toplu Yazılar) isimli kitabını anımsadım…

Bu kitap dil konusunda temel bir eserdi. Humboldt özet olarak der ki; ‘’İnsanı insan yapan dildir. Dil olmasaydı insan olmazdı. Dil düşünceyi yaratır. Düşünceyi yaratan ve ileri götüren dildir. Dilini oluşturan, yükselten bir toplum gerçek bir düşünce etkinliği gösterebilir. Dilin içinde bulunan yaratıcı yaşam ilkesi ve insanda bulunan ruh gücü dille birlikte düşünceyi de geliştirir.   Gelişmiş bir kültür, ancak gelişmiş bir dille kazanılabilir.

Dili insanın ruhu meydana getirmiştir. Dile gelen insan ruhudur. İnsanın konuşurken (ve de yazarken ) kullandığı kelimeler ve konuşurken ses tonu ve vurgulamaları o insanın ruhuna ayna tutar. Dil konuşanın içini gösterir. Bir ulusun ruhu da dilinde kendini açığa vurur. Dil aynı zamanda ulusun ruhunun dış görünüşüdür; ulusun dili ruhudur, ruhu da dili. Bir ulusun dilinin, sözcüklerinin açık ve anlaşılır oluşu düşünce yaratmalarına götürür. Dil tamamlanmamış bir şeydir, sürekli gelişir…’’

'’Sözcük; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır.’' diyor Humboldt eserinde... Martin Heidegger de ‘’Dil varlığın evidir’’ demez miydi...

Mitolojik görüşe göre de her nesnenin özü adlarda saklıymış... Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanırmış... İsimlerin, kelimelerin, sözcüklerin bizim hayal ettiğimizden daha derin sırları varmış... Mitolojide geçerdi sanırım; ‘‘sözün gücü Tanrı'nın gücüne yakındır.’’

Yine mitolojide bir başka söz: ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi, değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’ Bir Japon atasözü geldi aklıma bu noktada: ‘‘Kelimeler doğanın titreşimidir. Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa, yaratır.’’

Yine içimden geçen kelimelere takıldım… Ezelden ebede, bir sonsuzluğa doğru içimden bir yağmur gibi sağnak sağnak, bir çağlayan gibi şırıl şırıl, kayan bir yıldız gibi ışıl ışıl, pırıl pırıl akııııııııp giden kelimeler… Ruhumu yansıtan, içimi gösteren, benliğimi yaratan kelimeler… Kendilerini yan yana getirerek içimden geçenleri anlatacak cümleleri kuramadığım kelimeler… Kelimeler, kelimeler, kelimeler… Kelimelerim içimden kar tanecikleri gibi düşerken yine Şehriyar’ı anımsadım… O’nun sözleri geldi aklıma arda arda, ardı sıra;

‘‘Sorun; bu dünyada insan olmanın ne anlama geldiğini tanımlamaya yetmeyecek kadar az kelimeye sahip olmamızdır. Ve Dünyada en büyük trajedi, insanoğlunun uyanamadan ölecek olmasıdır.’’

‘’Gözü açık rüyanızda, sustuğunuz ve derindeki kendinizi dinlediğiniz zaman, düşünceleriniz kar tanecikleri gibi düşer ve telaşla kanat çırpar ve boşluğunuzun bütün seslerini beyaz sessizlikle örter.’’

Cenap Şehabettin’in Elhan-ı Şita’sını anımsıyorum yine;

‘’Başladı parça parça pervâze (pervâze; altın kırıntıları) 
Karlar
Ki semâdan düşer düşer ağlar!’’

Şehriyar’ın söylediği gibi içimdeki kelimelerim ve düşüncelerim dışımdaki kar tanecikleri gibi düşmekte ve telaşla kanat çırpmakta ve içimdeki boşluğumun bütün seslerini beyaz sessizlikle örtmekteydi…

Bir yerde Şehriyar şöyle bir örnek vermişti: ‘’Yiyeceklerimiz ve midemiz için çok hassas ve seçici davranıyoruz. Yiyeceğimiz domatesi manavdan özene bezene seçiyoruz, yiyeceğimiz elmayı, armudu seçe seçe alıyoruz. Ancak aynı özeni zihnimizden geçirdiğimiz kelimelere ve düşüncelere göstermiyoruz. Kötü, kokmuş ve çürümüş bir meyveyi yediğimizde nasıl bir sonuçla karşılaşıyorsak, aynı sıfatlı bir kelimeyi veya düşünceyi zihnimizden geçirdiğimizde de benzer bir sonuçla karşılaşırız.’’

Bir keresinde de şöyle bir söz söylemişti Şehriyar: ‘’İnsan beyni taşları sürekli dönen bir değirmen gibidir. Arasına öğütülecek bir şey konmadı mı, kendi kendisini öğütür.’’

Şehriyar, Mevlânâ’nın şu sözünü de sık sık tekrar ederdi: ‘’Tenini besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek, şereflenecek odur.’’ Mevlânâ’nın ve Şems’in burada ne kadar çok tanındığını ve sevildiğini hiç bilmezdim… Hemen herkes tanırdı Mevlânâ ve Şems’i buralarda… Hemen herkes severdi Mevlânâ ve Şems’i buralarda…

Günlerdir kar yağmıştı Celâlâbâd’a… Misafirhane penceresinden her yer uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlık içinde görünüyordu... Hele o uzaklardaki Hindukuş dağlarının görkemi o bembeyazlığı anlatılamaz haldeydi… Hindukuş dağları, yeryüzü, gökyüzü, bulutlar ve karlar öyle mükemmel bir harmoni oluşturmuştu ki, eriyordum bir kar gibi bu manzara karşısında, onlara karışıyordum, yok oluyordum...

Bir kar gibi eridiğimi, su olup, dere olup, coşup çağlayıp, nehir olup denizlere aktığımı gün be gün içimin taaa derinliklerinde hissediyordum... Yine o an Kuantum teorisinin gözlemci ile gözlemlenenin ayrılmazlığından ve birliğinden söz eden ana fikrini hatırlıyordum... Kar tane tane, lapa lapa, usul usul, sessiz sessiz yağıyordu Celâlâbâd’da…

Marcel Proust'un bir deyişini anımsıyorum; "Versuche stets, ein Stückchen Himmel über deinem Leben freizuhalten." (Hayatının üzerinde daima bir parça gökyüzü bulundur.) Ne bir parçası, burada hayatımın üzerinde tamamen bir gökyüzü bulunuyordu.

Almanya'da Königsberg Sarayında bronz anıtında yazılı ‘’Kritik der praktischen Vernunft’’ (Pratik Aklın Eleştirisi) isimli kitabından alınmış Kant'ın şu sözleri aklıma geliyor; ‘’Zwei Dinge erfüllen das Gemüt mit immer neuer und zunehmender Bewunderung und Ehrfurcht, je öfter und anhaltender sich das Nachdenken damit beschäftigt: Der bestirnte Himmel über mir und das moralische Gesetz in mir.“  (Üzerinde düşündükçe iki şey ruhumu daima yeni ve giderek artan bir hayranlık ve saygı ile dolduruyor: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.)

Benim de öyle, burada, iki şey ruhumu daima yeni ve giderek artan bir hayranlık ve saygı ile dolduruyordu: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası. Bu sonsuz, soğuk ve pırıl pırıl gökyüzü altında anlatılması bir imkânsız, tarifi bir mümkünsüz huzur buluyordum... Kendimle ve çevremle hep barışıktım, hep huzurluydum ama hiç bu kadar huzur bulduğumu hatırlamıyordum… Sanırım buralara ikinci kez gelişim de bunun için, bu huzur içindi…

Yine misafirhanedeydim…  Hava açıktı, Ay hilal şeklindeydi, gecenin bir ilerlemiş saati idi… Yıldızlar pırıl pırıl parlıyor, sanki soğuktan üşümüşçesine titriyorlardı… Hafif ay ışığına rağmen karlar altında Hindukuş dağlarına kadar sonsuz ve boyutsuz bir beyazlık vardı… Her yer gündüzmüşçesine ışıl ışıldı, pırıl pırıldı... Burada ben yalnızdım, yapayalnızdım… Yalnız kalanlar bilir; yalnızlıkta cennet ve cehennem bir aradadır. Bu muazzam yalnızlığımda bana hep beynimde hep takılmış bir plak gibi dönen Şehriyar’ın sözleri eşlik ederdi.

Şehriyar Halil Cibran’ın şu sözünü söylemişti bir konuşmasında; ‘’Ben senin gibiyim ey Gece, sessiz ve derin ve yalnızlığımın ortasında bir beşikte bir Tanrıça yatar ve cennette doğan yalnızlığımda cehenneme dokunur.’’ Her zaman bu gece gibi sessiz ve bu gece gibi derindim ben… Ancak buradaki bu yalnızlığımı cehenneme değil de cennete dönüştürmüştüm ben…

Şehriyar, yalnız gördüğünde beni Schopenhauer’in bir sözünü söylemişti bana; ''Kalbin gerçek, derin barışı ve tüm ruhun huzuru sadece yalnızlıkta bulunur. Zeki bir insan yalnızlıkta, düşünceleri ve hayal gücüyle mükemmel bir eğlenceye sahiptir.’’

Gerçekten de düşüncem ve hayal gücüm burada benim en büyük eğlencemdi… Gerçekten de düşüncem ve hayal gücüm burada benim en büyük arkadaşımdı… Gerçekten de düşüncem ve hayal gücüm burada benim en büyük sırdaşımdı…

Aslında yalnız değildim ben…Zaten Georges Moustaki’nin ‘ma solitude’ şarkısında söylediği gibi; ‘‘Hiçbir zaman yalnız kalmam ben yalnızlığımla beraberken’’ Şarkının dizelerindeki gibi ben yalnızlığımla beraberken hiçbir zaman yalnız kalmadım buralarda…

Bu yağan kar altında, bu yalnızlığımda yine Şehriyar’ın yıllar önce anlattıkları geldi aklıma… Bir konuşmasında Şehriyar klasik Alman filozoflarının sonuncusu olan Ludwig Feuerbach’ı anlatmıştı bana… Şehriyar’ın bana aktardığı Feuerbach’ın şu iki sözü kalmıştı aklımda; ''Sevgi Tanrı’nın kendisidir ve sevgi dışında Tanrı yoktur. Sevgi insanı Tanrı, Tanrı’yı insan yapar. Sevgi zayıfı güçlendirir, güçlüyü zayıflatır, yüksektekini indirir ve alçaktakini yükseltir, maddeyi iyileştirir, tini maddeleştirir. Sevgi; Tanrı ile insanın, tinle doğanın hakiki birliğidir.'' Feuerbach’ın bu sözü bana Hallac-ı Mansur’u, Cüneyd-i Bağdadî’yi, Muhyiddin İbn-i Arabî’yi, Yunus’u, Mevlânâ’yı, Kuantumu anımsatmıştı…

Feuerbach’ın diğer sözünü ise daha bir vurgulayarak anlatmıştı bana Şehriyar; "Ahlakın temeli ne zaman dine dayandırılsa, adalet ne zaman ilahi otoriteye bağımlı hale getirilse, en ahlaksız, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mazur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir."

Şehriyar; ‘’ahlak dine bağlı değildir’’ derdi. ‘’Ahlak başkasının hakkıdır.’’ derdi…

Immanuel Kant’ın şu sözünü de hep tekrarlardı Şehriyar; ‘’Yeryüzünde hiçbir şey başkasının hakkından daha kutsal değildir.’’

Sonra hüzünle anlatmıştı bana Şehriyar Afganistan’ın nasıl dağılıp yok olduğunu;  ‘’Ülkemde din adına, dindar nesil yetiştirme adına bilime sırtlarını döndüler, bütün okulları inanç eğitiminin yapıldığı medreselere dönüştürdüler, din adına nikâh yapıyoruz diyerek 11 yaşındaki kız çocuklarının ırzına geçtiler, hakkı, hukuku, adaleti ilahi otoriteye bağladılar ve sonuç olarak da işte bu gördüğün burkalar ve işgal askerleri ortaya çıktı.’’

İS 161- 180 yıllarında yaşamış olan Roma imparatoru Marcus Aurelius’u hatırladım…

Filozoftur kendisi, sürekli yazmıştır… ‘‘Kendime Düşünceler’’ isimli kitabında şöyle derdi Marcus Aurelius;  "Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."

Celâlâbâd’ın bu zemheri aylarında, uçsuz, bucaksız ve boyutsuz bu beyazlığın ve sonsuzluğun ve soğuğun ortasında ben de aynen öyle yaptım; apaçık gökyüzünde durmadan dönüp duran ve ışıl ışıl parlayan yıldızları, sanki ben de onların arasında geziniyormuşum gibi hayranlıkla seyrettim ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşünerek ve hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izledim…

Günlerce yağan karlardan sonra hava açılmış, gökyüzündeki yıldızlar pırıl pırıl gözüküyor, ancak soğuktan tir tir titriyorlardı... Işıl ışıl parlayan yıldız ışıkları ve uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlığın altında uzaklarda Hindukuş dağları kıpırdamadan o büyük heybeti, görkemi, ihtişamı ve azameti ile sessiz ve sakin bir heykel gibi duruyordu... 

Osman AYDOĞAN  20 Ocak 2017


O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız


Edebî sanatlarda ‘’tevriye’’ diye bir kavram vardır. Sesteş bir kelimenin bir dizede, beyitte, dörtlükte iki gerçek anlama gelecek biçimde kullanılmasına ve bir sözcüğün yakın anlamını söyleyip uzak anlamını kastetmeye tevriye sanatı denir.

Bu sanatta sözün yakın anlamı söylenir, uzak anlamı anlatılmak istenir. Daha doğrusu uzak anlam ilk anda okuyucu tarafından kavranmayacak biçimde gizlenir. Okur, yakın anlamla oyalanır, ama anlatılmak istenen uzak anlamda gizlidir. Bu uzak anlam şiire ayrı bir güzellik katar.

Tevriye sanatı ile ilgili en iyi örnek Nef’î’nin bir dörtlüğüdür:

Tahir efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir,
Maliki mezhebim benim zira,
İtikadımca kelp tahirdir.

Bu dörtlükte kullanılan ‘’Tahir’’in iki anlamı vardır: Birincisi ''Tahir Efendi'' anlamında, ikincisi ise ''temiz, pak'' anlamında.

Kelp ise ‘’köpek’’ demektir. Bu dörtlükte hem, köpek temiz hayvandır hem de asıl köpek Tahir Efendi'dir anlamı var. Maliki mezhebinde köpek, temiz hayvandır.

Attila İlhan’ın ‘’Mahur Beste’’ isimli şiiri de edebî sanatlardan tevriyenin en güzel örneklerinden birisidir. Şiirde geçen ‘’Müjgan’’ ilk anda yakın anlam olarak kadın ismi olarak anlaşılırsa da uzak anlam olarak ‘’kirpik’’ anlamında kullanılmıştır..

Attila ilhan, bu güzel şiiri, güneşten ışık yontabilecek cesarette üç sert adam için (Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan) yazmıştır. Attila İlhan’ın kendi anlatımıyla şiirinin hikâyesi:

“12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm.’’ 6 Mayıs 1972

Bu şiir hem Ergüder Yoldaş hem de Ahmet Kaya tarafından bestelendi. Ergüder Yoldaş'ın bestesi gerçekten ''mahur'' makamındayken, Ahmet Kaya'nın bestesi ''nihavent'' makamındadır.  

‘’Mahur Beste’’ aynı zamanda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın üçlemesinin ilk romanının da ismidir. (Diğer ikisi ‘’Huzur’’ ve ‘’Sahnenin Dışındakiler’’)  ‘’Mahur Beste’’,  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zekâ ve yaratıcılığını ustaca konuşturduğu, bir solukta okunan, insanı birden kavrayıp yavaş yavaş, hüzünle yere indiren, ruhta hoş bir seda bırakan, güzel ve çok özel bir kitabıdır. ‘’Mahur Beste’’ ilk kez 1944 yılında tefrika halinde yayınlanmış, roman olarak da  ilk 1975'te basılmıştır.

‘’Mahur Beste’’ şiiri Attila İlhan’ın ne kadar güzel bir şiiri ise, ‘’Mahur Beste’’ romanı da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o kadar güzel bir eseridir.

Bir şiir bu kadar mı güzel yazılır, bir şiir bu kadar mı ruha dokunur, bir şiir insanı bu kadar mı hüzünlendirir?

''Tarih tekerrür eder'' derler ama, bir ülke bu kadar mı eskiyi yaşar, döner dolaşır aynı şeyleri tekrar tekrar mı yaşar? Dökülen gözyaşları hep sel olup mu akar?

Ülke yine o kahır günlerine döner, ülke yine umutsuzluklara,  yine karanlıklara gömülür, o mahur beste yine çalar, Müjgan'la ben yine ağlaşırız...

Mahur Beste

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız 
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız 
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı 
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı 
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı 
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı 

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra 
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara 
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara 
Geceler uzar hazırlık sonbahara

https://www.youtube.com/watch?v=YwKWvUQqWv8:

Osman AYDOĞAN  19 Ocak 2017


Heinrich Heine ve Loreley


Christian Johann Heinrich Heine (1797 - 1856), 19. yüzyılın en ünlü ve romantizm ve realizm akımları arasındaki geçiş döneminde siyasal şiirin öncüsü olan Alman şairidir. Genelde lirik şiirler yazmıştır.. Yahudi kökenlidir. Göttingen, Bonn ve Humboldt üniversitelerinde hukuk okur ancak edebiyata hukuktan daha fazla ilgilidir.

1825'de dinini değiştirerek, Protestanlığı seçer. Bu Alman devletinde hür bir birey olabilmek için gerekliydi. Aksi takdirde birçok Yahudi gibi hakları kısıtlanacaktı. Yahudi'lerin üniversitede profesör de olması yasaktır. Bu Heine'ın en büyük tutkularından biriydi üniversitede profesör olmak.

Heine sanat yaşamına "Gedichte" (Şiirler) adlı eseriyle 1821'de başlar. Heine'ın kuzenleri olan Amelie ve Therese'e olan tek taraflı aşkı daha sonra onu aşk temalı şiirler yazmaya sevk eder. "Buch der Lieder" (Şarkıların Kitabı) adlı eseri onun en kapsamlı şiir derlemesidir. Heine'nın birçok şiiri besteciler tarafından şarkı hâline getirilir.

Kendine has dillere destan bir içe dönüklüğü vardır. Düşünceleri Fransız devriminden etkilenmiştir.

Nietzsche, Heine'den bahsederken ''en yüce lirik şair'' ifadesini kullanır.

Pek de alçakgönüllü değildir. Bir şiirinde söyle tanımlar kendisini:

Ben bir Alman şairi
Bütün Almanya’da meşhur
En üstün isimler söylenince
İçlerinde benimki de bulunur.

Heine, 1831 yılında Almanya'dan ayrılır ve Paris'e gider. Orada ütopist sosyalistler ile arkadaşlıklar kurar. Ve Heine yaşamının geri kalan kısmını Paris'de geçirir.

Pariste okuma yazması olmayan Crescentia adli bir Fransız kadınla evlenir. Heine kadının adını fazla egzotik bulduğu için bu ismi Mathilde olarak değiştirir. Okuma yazması olmayan karısı, Heine'nin ne kadar önemli bir şair olduğundan bihaberdir ve şairin değerini arkadaşlarına sorar. Mathilde, Dumas'ın eserlerini okumak istediğinden, yine Heine tarafından kendisine okuma-yazma öğretilir. Mathilde kocasının şiirleri için değil de Dumas eserleri için okuma-yazma öğrenmek ister!... Belki de bu nedenle Heine ölmeden önce mirasını karısına bırakır ve karısının tekrar evlenmesine şart koşar. Neden olarak da kendisi için en azından bir adamın üzüleceğini söyler!...

Heinrich Heine’nin bu evliliği biraz da Rus yazar Puşkin’in evliliğine benzer. Puşkin, bir baloda Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma. Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur. Uzun çekişmelerden sonra Natalya ile evlenir Puşkin. Natalya evliliği süresince de kayıtsız kalır Puşkin’e. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in tıpkı Heinrich Heine’nin karısı Mathilde gibi…

Heine’nin Alman politika ve toplumunu eleştirdiği "Deutschland. Ein Wintermärchen" (Almanya. Bir Kış Masalı) adlı eserini 1844'te yazar ve arkadaşı Karl Marx bu eserini sahibi olduğu gazetede makaleler hâlinde yayımlar.

Eserleri Alman otoriteleri tarafından her dikta rejiminde olduğu gibi yasaklanır. Ve her şair gibi kendisi de Almanya için kaygılanır:

"Denk ich an Deutschland in der nacht,
dann bin ich um den schlaf gebracht"

(Geceleyin Almanya’yı düşündüğümde uykularım kaçıyor.)

"Tutunacak bir dalın olup olmadığını; düşmeden göremezsin.." der… Ölüm döşeğinde ise; "Tabii ki Tanrı beni affedecektir, bu onun işi." der…

Ve bir şiiri de şu şekildedir:

"Durmaksızın sorarız,
ta ki bir avuç toprak
ağzımızı kapatana kadar
peki ama bu mudur yanıt?"

Heine’nin Loreley (Lorelei) adlı şiiri şarkılar, çeviriler sayesinde dilden dile aktarılır ve bu sayede büyük bir ün kazanır.

Loreley aslında Alman dağ köylerinde çobanların uzak mesafelerden birbirine seslenme biçimidir ve gırtlaktan çıkan kendine özgü bir tonu vardır.

(Loreley; Birinci Dünya Savaşı öncesinde Balkanlar’da çıkan isyanlar sırasında Yunan isyancıların Selanik’e dayanmaları sonucu, Selanik’te sürgünde bulunan devrik Padişah İkinci Abdülhamid'in bindirilerek apar topar İstanbul’a getirildiği Alman gemisinin adıdır aynı zamanda.)

Mekân olarak Loreley bir dünya mirası olarak kabul edilen Yukarı Orta Ren Vadisinde (Welterbe Oberes Mittelrheintal) yer alan (Loreley vadisi) Tal der Loreley yaklaşık 132 m yüksekliğinde dik eğimli kayalıklardır. Loreley Rhein nehrinin en darlaştığı kısımda bulunur.

Loreley’de Rhein nehri 25 m derinliğe ve 113 m genişliğe sahiptir. Bu darlığı ve derinliği nedeniyle, bugün bile nehrin en tehlikeli noktası sayılmaktadır. Halen bu bölgede karşılıklı gelen gemilerin olası kazalarını önlemek için bütün bölgede Wahrschau olarak adlandırılan ışık sinyali sistemi vasıtasıyla Ren gemilerine yol gösterilir.

Loreley ortaçağda tehlikeli oyukları yanı sıra, Rhein’in en tehlikeli noktası olması ve burada gemicilerin ve ormancıların yaşadığı pek çok trajediler nedeniyle ünlenir.

1801 yılında, Şair Clemens Brentano’nun Loreley adlı romantik Balat’ı yayınlanır. Bu Balat’ta, Bacharach bölgesinden, sevgilisi tarafından aldatıldığı için canına kıymak isteyen çok güzel bir kadın vardır. Piskopos, kadının güzelliği ve zarafetine hayran kalır ve onu manastıra gönderir. Yolculuk sırasında kadın, sevgilisinin sarayına son bir kez dönüp bakmak için kayalıklarda durur. Bu şekilde sevgilisinin de kendisinden uzaklaştığını gördüğüne inanan kadın, çaresizlik içinde kendini Rhein nehrinin dalgalarına atar. Rhein hikâyelerinde, Brentano konuyu mutsuz Bayan Lurley’in kayalıklara oturup, uzun sarı saçlarını taraması ve gemicileri felaketlere sürüklemesi olarak değiştirir.

Bundan sonra da Loreley Alman efsanesinin sarı uzun saçlı bir kadın kahramanı olarak anılır…

Efsaneye göre Loreley Almanya’da Rhein nehri kıyısında yaşadığına inanılan su perilerinin en güzelidir. Loreley bir balıkçıya âşık olmuş ama balıkçı onu aldatmış, o da denizcilerden öç almak için Rhein nehrine bakan yüksek kayalıklarda oturmuş ve altın rengi saçlarını tararken şarkılar söylemiş. Loreley’ın büyüsüne kendini kaptıran gemiciler, gözlerini ve kulaklarını ondan alamazlarmış ve biraz daha yaklaşırlarmış kayalara... Ve Loreley'ın büyüsü denizcilere Rhein nehrinin o bölgesinin ne kadar tehlikeli olduğunu unutturur ve gemileri kayalıklara çarpıp parçalanırmış ve ölüme götürürmüş denizcileri... (Metnin sonunda Loreley'in efsane fotoğrafları verdim. Yine metnin sonunda şarkının bağlantısını verdim...Görselleri izlerseniz Rhein Nehrinde gezinti yapmış, Loreley'e de gitmiş gibi olursunuz)

Loreley’in tam karşısında yer alan St. Goar şehri de bu şekilde hasarlı gemileri kurtarma ve bakımını yapmada ünlenir ve bu nedenle de kutsal Goar olarak adlandırılır.

Fırsat bulur da Almanya'ya giderseniz mutlaka Rhein nehri üzerinde bir tekne gezintisi yapınız. Gezi tekneniz Rhein nehri üzerinde bu bölgeye geldiğinde rehberiniz size bu hikâyeyi anlatacaktır. Bu esnada fona hüzünlü bir müzik çalacaktır... Ve tekneniz bu esnada bu bölgeden oldukça yavaş geçecektir. Bu yavaş geçişten maksat Loreley’i anmak ve sizin fotoğraf çekmenizi sağlamaktan ziyade Rhein nehrinin bu en dar ve kayalık kısımdan dikkatlice geçerek daha önceki gemiciler gibi kayalara çarpmamaktır...

İşte bu hikâye üzerine yazar Heinrich Heine ‘’Loreley’’ isimli şiirini… Şiirin önce Türkçesi sonra da orijinal Almancasını vermeden önce Heinich Heine'nin bir sözüne ve bir şiirine yer vereyim istiyorum:

1821 yılında kitaplarından biri  Almanya’da yakılınca Heinrich Heine tarihte defalarca kanıtlanmış ve kanıtlanacak şu sözünü söyler:  "Eğer bir yerde kitapları yakıyorlarsa, orada eninde sonunda insanları da yakacaklardır."

Hani Heinrich Heine'nin eserleri Alman otoriteleri tarafından her dikta rejiminde olduğu gibi yasaklandığında kendisi de her şair gibi Almanya için kaygılanıp yazdığı şiiri yazının başında vermiştim ya... 

Ben de bu şiiri ülkemin şairi, yazarı, aydını ve ülkesini düşünen ve ülkesi için kaygılanan her kes için  şöyle güncelliyorum:

"Denk ich an die Türkei in der nacht,
dann bin ich um den schlaf gebracht"

Loreley

Bilmiyorum ne manası var 
bu kadar üzülmemin
eski zamanlardan bir masal
çıkmıyor aklımdan

Hava serin ve karanlık
ve sessizce akıyor ren nehri;
dağin zirvesi parıldıyor
akşam güneşinin ışığında. 

En güzel bakire oturuyor
iste orada harika;
altın kolyesi yıldırım gibi pırıldamakta,
altın saclarını tarıyor.

Saçını altın bir tarakla tarıyor o
ve bir şarkı söylüyor bunun yanında;
olağanüstü, güçlü
bir melodisi var şarkının.

Küçük gemideki gemici
yabani bir acıyla kavrıyor bu müziği;
kayalıklara değil
yalnızca yukarı yükseklere doğru bakıyor.

Sanırım, dalgalar yutuyor
sonunda gemici ve gemiciği;
ve bunu o şarkısıyla
Loreley yaptı.

Loreley

Ich weiß nicht, was soll es bedeuten,
Daß ich so traurig bin;
Ein Märchen aus alten Zeiten,
Das kommt mir nicht aus dem Sinn.

Die Luft ist kühl und es dunkelt,
Und ruhig fließt der Rhein;
Der Gipfel des Berges funkelt
Im Abendsonnenschein.

Die schönste Jungfrau sitzet
Dort oben wunderbar,
Ihr goldnes Geschmeide blitzet,
Sie kämmt ihr goldnes Haar.

Sie kämmt es mit goldnem Kamme,
Und singt ein Lied dabey;
Das hat eine wundersame,
Gewaltige Melodey.

Den Schiffer, im kleinen Schiffe,
Ergreift es mit wildem Weh;
Er schaut nicht die Felsenriffe,
Er schaut nur hinauf in die Höh'.

Ich glaube, die Wellen verschlingen
Am Ende Schiffer und Kahn;
Und das hat mit ihrem Singen
Die Loreley getan.

Osman AYDOĞAN   18 Ocak 2017

https://www.youtube.com/watch?v=_c7ji5nHt6c




 


Aslolan hayattır…


Eylül, Ekim derken güz aylarının, hazan mevsiminin, sonbaharın yarısını bitirdik. Dışarıda solgun solgun ama hala sıcak güneş epil epil parlıyor. Yaprakları sararmış ağaçların altındaysanız eğer dalların arasından güneş size üzgün üzgün, mahsun mahsun göz kırparcasına bakıyor…

Ağaçlardan yere dökülen altın sarısı, kıpkırmızı yapraklar renklerin son bir kez canlandığını iniltili inildeyişli bir sesle söylüyorlar. Kulak kabartırsanız bu canlanışta matem neşidelerinin gizli çığlıkları duyulmaktadır. Çünkü birazdan kıpkırmızı yapraklar birden sararacak, dökülüşüp çamurlarda çürüyecek, son güneşlerde kaskatı kesilecektir. Sonyazdan kalan günlerde güz güneşinin hissettirdikleri yazılarıma, seçtiğim şiirlerime de yansıyor. Baharla yenilenen coşkuyla çağlayan duygular, güz aylarıyla birlikte durağanlaşıyor, dinginleşiyor ve nedensiz bir hüzne götürüyor insanı…

Bu hüzünden kurtulmanın tek yolu kitaplar ve şiirler. Ben de öyle yapıyorum. Nazım Hikmet’in ‘’Memleketimden İnsan Manzaraları’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2016) isimli kitabını elime alıyorum. Daha ilk sayfasındaki şiiri gözüme ilişiyor. Piraye'nin betimlemesi sanki, kitabı da ona adamış zaten:

Hatice, Piraye, Pirayende.
Doğum yeri neresi,
kaç yaşında
sormadım, düşünmedim,
bilmiyorum.
Dünyanın en iyi kadını,
dünyanın en güzel kadını.
Benim karım.
Bu bahiste
realite umrumda değil...
939'da İstanbul'da tevkifhanede başlanıp.....
..............biten bu kitap
ona ithaf edilmiştir.

Piraye, Nazım'ın onüç yıl evli kaldığı ikinci eşi. Bu diğer kadınlarına ve evliliklerine göre en uzunu, fakat Nazım bu süre içinde bir kısmı Çankırı Hapishanesi'nde, bir kısmı da Bursa hapishanesinde tutuklu imiş. Genç ve güzel kızıl saçlı Piraye henüz eşinden yeni boşanmış iken tanışmış Nazım ile. İlk eşi ile erken yaşta evlenmiş ve iki çocuğu olmuş. Sonra eşi, çocukları ile onu bırakıp Paris'e gitmiş, bir daha da dönmemiş. Piraye'nin babası da Nazım hayranı imiş. Nazım hapiste iken ona karşı duygularını yazdığı şiir ve mektupları ile dile getirmiş. Nazım, "Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı" bu kadınla 1950'de çıkana kadar yazışmışlar. Bu 1939 ve 1951 yılları arasında gönderilen mektupları Piraye ölene dek tahta bir bavulda saklamış.

Nazım, Piraye’sine bir mektubunda şöyle yazıyor: "Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin'in inkılâbı ve inkılâbın Marx'ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet'in Hatice Zekiye Pirayende Piraye'yi sevmesi gibi seviyorum."

O mektuplardan birinde Nazım, "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum" diye yazıyor. Ancak öyle olmuyor… Öyle bir saadet olmuyor... Aşk bitiyor ve ayrılıyorlar...

Aslında Nazım’ı sevdiği, kadınlar değil, sevme fikriydi... Kadınlar sadece öznesiydi o sevginin… Tıpkı Eylül’ün yazarı Mehmet Rauf gibi; aşka âşıktı Nazım… Tıpkı yerlerde dökülmüş sonbahar yapraklarındaki matem neşidelerinin gizli çığlıkları gibidir Nazım’ın aşkları… Çünkü Nazım’ın aşkları da birazdan kıpkırmızı yapraklar gibi birden sararacak, dökülüşüp çamurlarda çürüyecek, son güneşlerde kaskatı kesilecektir.

Nazım hapisten çıktığında çoktan Münevver Hanım'a gönül verir. Piraye şairi çok sevmesine rağmen fedakârlık ederek daldan düşen bir sonbahar yaprağı gibi aradan çekilir.

Karıştırırken kitabı bir bölüm çarpıyor gözüme: ‘’Çankırı Hapishanesinden mektuplar…’’ 2. Bölüm

Bir akşamüstü
oturup
hapisane kapısında
rubailer okuduk Gazalî’den :
“Gece:
büyük lâciverdî bahçe.
Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.''
Bir gün eğer,
benden uzak,
karanlık bir yağmur gibi,
canını sıkarsa yaşamak
tekrar Gazalî’yi oku.
Ve Pîrâyende’m benim,
ben eminim
sen sadece merhamet duyacaksın
ölümün karşısında onun
ümitsiz yalnızlığı
ve muhteşem korkusuna.

Bir akar su getirsin Gazalî’yi sana:
“- Toprak bir kâsedir
çömlekçinin rafında tâcidar,
ve zafer yazıları
yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin…”

Birikip sıçramalar.
Soğuk
sıcak
serin.

Ve büyük lâciverdi bahçede
başsız ve sonsuz
ve durup dinlenmeden
devranı rakkaselerin…

Bilmiyorum, neden
aklımda hep
ilkönce senden duyduğum
Çankırılı bir cümle var:
“Pamukladı mıydı kavaklar
kiraz gelir ardından.”
Kavaklar pamukluyor Gazalî’de,
fakat görmüyor, üstat,
kirazın geldiğini.
Ölüme ibadeti bundandır.

Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor.
Akşam.
Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.
Çeşmeden akıyor su.
Ve jandarma karakolunun ışığında
akasyalara bağlı üç kurt yavrusu.
Açıldı demirlerin dışında büyük, lâciverdî bahçem.

A s l o l a n h a y a t t ı r …
Beni unutma Hatçem…

Nazım Hikmet Ran-Çankırı Hapishanesinden Mektuplar II

Şiirde tırnak içine alınan rubailer Gazali'ye aittir.

İslam Orta Çağ’ında İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi Eski Yunan Felsefesi’nde Aristo çizgisinde deneyimci gerçekçiliği sürdürme yolunu tutanların karşısında Eflatuncu idealist felsefeyi savunan İmam Gazali egemen olmuştur. 
Yine Eflatuncu idealist felsefeyi savunan Mevlâna der ki: “Suret hemi-zıllest.” Yani ''görünen her şey gölgedir.''

Mevlana rubailerinden söz ederken Nazım Hikmet ise rubaisinde buna şöyle bir itiraz geliştirir:

“Gördüğün gerçek âlemdi ey Celaleddin heyula filan değil
Uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illet-i ula filan değil
Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi
Suret-hemi-zıllest filan diye başlayan değil.”

O üç sözcük “Suret hemi-zıllest.” (görünen her şey gölgedir.) Eflatun ve Gazali felsefesinin özüdür. Bu şiir de (Aslolan hayattır) Nazım'ın Gazali için yazdığı şiirlerinin en güzellerindendir.

Ve insan bağır bağır bağırıyor içinden bu güneşli sonbahar günü:
A s l o l a n h a y a t t ı r …
Beni unutma Hatçem…

Osman AYDOĞAN  16 Ocak 2017



Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

‘’Böyle Bir Sevmek’’ Attilâ İlhan'ın sekizinci şiir kitabının adıdır.  (İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) ‘’Böyle Bir Sevmek’’ şiiri ise kitaba ismini veren Attila İlhan’ın en güzel şiirlerinden birisidir.

Bu şiiri Attilâ İlhan Ankara’da yaşarken yazar ve kitabının ‘’Kavaklıdere Baladları’’ adlı bölümde yer verir. İlk kez ‘’Varlık Dergisi’’nde yayımlanır, sonra Rauf Mutluay 4 Mayıs 1975'te Cumhuriyet gazetesinde yayımlar... 

Dün sizlerle Murathan Mungan’ı tanıtırken onun bir sözüne yer vermiştim. Murathan Mungan ‘’Türkçe’yi çok iyi kullanan bir yazardır, şairdir’’ demiştim. Ve ‘’bu özelliğini de şöyle anlatır’’ diye devam etmiştim: "İşim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin. "

İşte Attilâ İlhan da Murathan Mungan’ın tarif ettiği Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen üç-beş yazardan birisidir. Attilâ İlhan içimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan bir şairdir.

‘’Hiçbir dil insanın hissettiklerini anlatmaya muktedir değildir derler’’ ama sanırım bu ifade Murathan Mungan ve Attila İlhan gibi şairler için geçerli değildir.

Attila İlhan'ın gönüllere girmiş, dillere sinmiş, okuyan herkes için adeta içselleşmiş şiirlerinden birisidir "Böyle bir sevmek".

Türk edebiyat tarihinde bir erkeğin ağzından, gönlünden, ruhundan ve kalbinden çıkabilecek en içten sözcüklerle bir aşk, bir sevda yakarışıdır ‘’Böyle bir sevmek’’.

‘’Böyle bir sevmek’’, "şöyle bir sevmek" değildir.

‘’Azıcık okşasam sanki çocuktular
Bıraksam korkudan gözleri sislenir’’

Bir kadın nasıl bu kadar güzel, bu kadar hoş, bu kadar tatlı ve bu kadar masum ifade edilebilir, bir şiir nasıl bu kadar insanın ruhuna dokunabilir, insanın gözlerini nemlendirebilir, bu dizler nasıl bu kadar güzel olabilir?

Bu şiir; bizlere, aşkın; karşı taraftan ziyade kendi içimizde yaşadığımız, büyüttüğümüz, putlaştırdığımız bir duygu olduğunu, içten bir dille izah eder. Âşık olduğumuz "şey" aslında çoğu zaman da bir hayalden ibarettir... 

Halil Cibran derdi zaten; ‘’Her erkek iki kadına âşık olur. Biri hayallerinde yarattığı diğeriyse henüz doğmamış olandır.’’

Bu duygudan, yüzyıllar önce Nedim bir gazelinde dem vururdu:

"Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim 
bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana"

Dostoyevski’nin ‘’Beyaz Geceler’’ kitabında da şöyle bir bölüm geçerdi: 

" - Âşık mı oldunuz? Kime? 
- Hiç kimseye. Bir ideale. Düşüme giren kadınlara…"

Yine Dostoyevski’nin ‘’Yeraltından Notlar’’ isimli kitabında da şöyle bir ifade vardı:

‘’Hayal dünyamda bu ‘güzel ve yüce şeylere’ sığınarak ne aşklar yaşadım… Gerçek hiçbir varlıkla ilgisi olmayan, bütünüyle hayal ürünü bu aşklar sayesinde ruhum öylesine cömertçe doyuyordu ki, sonradan gerçek bir aşka ihtiyaç bile duymuyordum. Gerçek birini sevmek benim için gereksiz bir lüks olurdu.’’  

Ama en güzelini de Attilâ İlhan kendisi anlatırdı:

"Yokluğum fazla uzayabilir, zaman zaman, dediklerimi dinleyerek saptarsın ki: hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz, ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı: İki kişinin ikisi de, öbürünün yerine hayal kurmaya kalkıştığından, sukut-u hayaller eksik olmaz! Sen dediğime kulak ver, kendimizden başkasını sevemiyoruz; sevdiğimiz, şahsiyetimizin dışlaştırılmış, bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayali; o başkası da kendisini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır: Arada ahenk kurulamaz, nasıl kurulsun, sevdiğimizle sandığımız farklı!

Muvaffak bir çift, yalnızlığa tahammülü yüksek iki insan manasını taşır: Çift demek, yanyana iki yalnızlık demek, beraber bile olamamış, kesişmesi bile zor! Onun için böyle bir hayatı, içine girip kurbanı olmadan yaşayacaksın, yani uzaktan. Uzaktaki, soyut, hemen hemen yok bir şahsı sevmekten güzelini tasavvur edemiyorum. Yakında olmayan sevgili tahayyülde yaşatılır, hayalde yaşamak az evvel açıkladığım kaideye uygun olarak, onu kendine benzetmektir; yanında bulunmayacağından, o buna ne itiraz edebilir, ne müdahale: Sevdiğini hayalinde değiştirdikçe, kendine benzettikçe daha çok seversin, böylece denge korunmuş olur.

Sevmek! Sevmek esasında alıp başını gitmektir, sevgiliden uzaklaşan mutlak aşka yaklaşır, sevdiğini gönlünde kendi bildiğince yeniden yaratarak..”

Hani derlerdi ya ''uzaktan sevmek aşkların en güzelidir'' diye... Attilâ İlhan da hem yazısında hem de şiirinde bunu söylüyor işte...

Bu Pazar günü  ülke gündeminden, gamdan, kederden, kasvetten, soğuktan uzaklaşmak istiyorsanız, içinizi ve ruhunuzu ısıtmak istiyorsanız bu şiiri okuyun derim.

Şimdi şiiri okuma zamanı: ‘’Böyle bir sevmek’’

Böyle Bir Sevmek

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir 
Azıcık okşasam sanki çocuktular 
Bıraksam korkudan gözleri sislenir. 

Ne kadınlar gördüm zaten yoktular 
Böyle bir sevmek görülmemiştir   
Hayır sanmayın ki beni unuttular 
Hala arasıra mektupları gelir 
Gerçek değildiler birer umuttular 
Eski bir şarkı belki bir şiir 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
Böyle bir sevmek görülmemiştir   
Yalnızlıklarımda elimden tuttular 
Uzak fısıltıları içimi ürpertir 
Sanki gökyüzünde bir buluttular 
Nereye kayboldular şimdi kimbilir 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
Böyle bir sevmek görülmemiştir.  

Attila İlhan

Eğer bu şiiri bir kadın yazsaydı muhtemel ki bu kadar uzun uzun yazmazdı diye düşünüyorum... Uzatmadan bir dizede anlatırdı anlatacaklarını:

''Ne erkekler sevdim zaten bo....tular...''

Osman AYDOĞAN  15 Ocak 2017



‘’Sarı Saçlı’’ ve ‘’Mavi Gözlü’’ kahramanı beklerken!!!


Samuel Barclay Beckett (1906 -1989) İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şairdir. Beckett ayrıca "Absürt Tiyatro" olarak adlandırılan akımın en önemli yazarı sayılır.

Beckett'in eserlerinin sade ve temel olarak minimalist olduğu söylenir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser eserler vermiştir. Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. Beckett’in modern insanın yoksunluğu ve kayıtsızlığı üzerine kurguladığı en bilinen eseri ‘’Godot'yu Beklerken'’dir.

''Godot'u Beklerken'' isimli zaman kavramı olmayan oyunda oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları Vladimir ve Estragon, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar ve Godot diye birini beklerler. Ancak bu sonuçsuz bir bekleme eylemidir. Gelmeyeceğini bildikleri halde Godot'u beklerler. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek, işlevini yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Bu şekilde eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğunu bilinmeyen bir kimseyi veya "şeyi" beklemelerini konu alan absürt tiyatronun en önemli eserlerinden birisidir ‘’Godot’u Beklerken’’.

Oyun, varoluşçuluk felsefesini çok çarpıcı bir biçimde işler. Bu da oyundaki iki ana karakterin “yarına kalmamız için bir nedenimiz olmalı” fikriyle paralel olarak gelişen hareketleriyle anlaşılır. Vladimir ve Estragon, insanın doğumu ile ölümü arasındaki serüveni anlatır. Oyun aynı biçimde başlar ve aynı biçimde sonlanır. Beckett, anlamsız bir varoluşun sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen sürecinden bir kesit sunar.

Oyun karakterlerinin oyunda geçen bazı sözlerini buraya almak istiyorum:

‘’Bana öğrettiğin kelimeleri kullanıyorum. Artık hiç bir anlama gelmiyorlarsa, bana başkalarını öğret. Ya da bırak susayım.’’

‘’Bir kişiye gerektiğinden fazla değer verirsen, ya onu kaybedersin ya da kendini mahvedersin.’’

‘’Eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir; herşey söylenmemiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile.’’

‘’Hepimiz deli doğuyoruz. Bazıları böyle kalıyor.’’

‘’Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi.’’

‘’Herkes çarmıhını kendi sırtında taşır.’’

‘’İşte karşınızda tüm yönleriyle insan, suçlu kendi ayağıyken ayakkabısına kızıyor.’’ 

‘’Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.’’

Vladimir ve Estragon’un oyun içinde diyalogları vardır. Bunlardan birkaçı:

Estragon: Gidelim.
Vladimir: Gidemeyiz.
Estragon: Neden?
Vladimir: Godot'yu bekliyoruz.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’u Beklerken’’; gitmek isteyip gidemeyişin, kalmak isteyip kalamayışın kitabıdır. Alışkanlıklarına hapsolmuş insanların kitabıdır. Arafta kalanların kitabıdır.

Estragon: Haklarımızı kaybettik ha?
Vladimir: Haklarımızdan kurtulduk.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’u Beklerken’;’ hiç mücadele vermeden sahip oldukları haklarından kurtulanların kitabıdır.

Estragon: Hiç terk ettim mi seni?
Vladimir: Gitmeme izin verdin.

İşte bu nedenle, ‘’Godot’u Beklerken’’; çağdaşlığın, uygarlığın, aydınlığın, ışığın, refahın, huzurun, kişiliğin, onurun, gururun gitmesine izin verenlerin kitabıdır.

Hayatta istediklerine ulaşmak için çaba göstermeyen sadece zamanın getirmesini bekleyen insanların kitabıdır ‘’Godot’u Beklerken’’. Kitaptaki karakterler kendilerinin de bir şeyler yapabileceklerini düşünmezler bile. Godot'nun onları bulacağına inanırlar, beklerken de yapacakları tüm şeyleri ertelerler, bu bekleyişin sonu hüsrandır tabi. Tıpkı bizlerin de ‘’Sarı Saçlı’’, ‘’Mavi Gözlü’’ kahramanımızı tıpkı oyun karakterlerinde olduğu gibi kötümser, yoksun ve kayıtsızca hiçbir şey yapmadan aynı şekilde beklediğimiz gibi…

Bu hüsranın sonucu Vlademir kendisini asmak için kemerini çıkarır. O an pantolonu düşer. Seyirci de tam üzülecekken boş bulunup güler. 

Tıpkı bizlerin olan biteni, hatta oyundaki gibi bir intihar sahnesini bir tiyatro seyircisi gibi izlerken boş bulunup güldüğümüz gibi…

Osman AYDOĞAN  14 Ocak 2017


Muktedirler, gurur ve kibir


Sizlere Atinalı devlet adamı ve şair Solon hakkında evvelsi gün Herodotos tarafından nakledilen bir hikâye anlatmıştım. Kısaca bu hikâyeye göre bizim Karun diye bildiğimiz (‘’Karun gibi zengin’’ sözü de buradan gelir.) Lidya kralı Kroisos (Krezüs) ziyarete gelen Solon'a hazinelerini, üstün ve görkemli yapıları gösterdikten sonra "acaba mutlulukta başka herkesi geride bırakan bir kimseye rastladın mı?" diye bir soru sorar.

Kroisos'un amacı kendisinin '’dünyanın en mutlu adamı'’ olduğunu duyabilmek tabi. Fakat Solon bilgece Kroisos'un beklemediği cevaplar verir. Kroisos öfkelenir. Solon sakin bir şekilde cevap verir: "Kroisos, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet, görüyorum sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama benden istediğin şeye cevap veremem; çünkü önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını öğrenmem gerekir. Her şeyin sonuna bakmalıdır, Tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra çeker alır elinden. Hiçbir canlı mutlu değildir. Her şeyin sonuna bakmak gerekir.''

Kroisos Solon'dan istediği cevapları alamayınca onu sarayından kapı dışarı eder.

Hikâyeyi bu kadar anlatmıştım… Şimdi gelelim bu hikâyenin devamına…

Solon gider gitmez bir rüya görür Kroisos. İki oğlu vardır; biri doğuştan sağır ve dilsiz olduğu için adı bile anılmaz. Diğeri kıymetli oğlu Atys'dir. Rüyasında ucu demir bir kargıyla vurulduğunu görür Atys'in. Uyandıktan sonra oğlunu kaybetme korkusu sarar Kroisos'u. İlk iş Lidya ordularına komuta eden oğlunu bu görevden alıp nişanlar. Savaşta kullanılan kargı benzeri silah ne varsa toplatıp depolara yığdırır, ne olur ne olmaz, asıldığı yerden kopar da oğlunun bir yerine düşer endişesiyle.

Oğlu evlenme töreniyle uğraşırken, Adrastos isminde Frigya'lı bir adam gelir Sardes'e. Midas'ın torunlarından biri olan bu adam yanlışlıkla bir kardeşini öldürdüğü ve babası tarafından ülkeden kovulduğu için Kroisos'un sarayında arınma dileğinde bulunur. Kroisos ''Hatırını saydığım kişilerin oğlu, dostlar arasına geldin, bizim yanımızda kalırsan hiçbir eksiğin olmaz'' diyerek yanına alır Adrastos'u.

O sıralarda Mysia'nın Olympos Dağı (Kaz Dağları) civarında bir yaban domuzu türer ve köylüler başa çıkamaz olurlar verdiği zararlarla. Kroisos'a elçiler yollayarak oğlunun ve yiğitlerinin yardımını isterler. Kroisos gördüğü rüyanın korkusuyla oğlu yerine Adrastos ve bir grup Lidya'lıyı göndermeye karar verince, oğlu yanına gelip babasından kendisini göndermesini, çağrıldığı yere gitmezse Lidya'lıların onu hor göreceğini söyler. Üstelik avlayacaklarının bir domuz olduğunu, boynuzlarının da demir bir kargı olmadığını bu nedenle rüyasından korkmasının yersiz olduğunu hatırlatır. Bu sözler üzerine Kroisos oğlu Atys'i Adrastos'a emanet ederek ava göndermeye razı olur. Adrastos, oğluna göz kulak olacağına ve koruyacağına söz verir.

Atys ve grubundakiler Mysia'ya ulaşıp bir sürek avı başlatırlar. Yaban domuzun yerinden çıkartılıp etrafı sarılır. Herkes mızrağını domuza fırlatırken, Adrastos'un mızrağı domuzu ıskalayıp Atys'e saplanır ve Kroisos'un oğlu tıpkı rüyasında gördüğü gibi demir bir kargı ile ölür.

Kroisos acısının üzerine iki yıl kapanır. Sonra Pers Kralı Kiros'un Med Kralı Astyages'i bozguna uğratması ve Pers ordusunun kalabalıklaşması ona yasını unutturur. Persleri daha fazla gelişip büyümeden durdurma düşüncesiyle harekete geçer. Kehanet merkezlerinden biri olan Delphi'ye Apollon Tapınağı kâhinlerine (Orakl) kıymetli hediyelerle beraber adamlarını gönderir.

Lidyalı sözcüler kâhinlere ''Kroisos Perslerle savaşsın mı?'' diye sorarlar.

Kâhinlerin cevabı; ''Eğer Perslerle savaşa girerse büyük bir imparatorluğu devirecektir.'' olur.

Kroisos kendine getirilen cevabı duyunca Pers Kralı Kiros'un (Büyük Kuroş, Büyük Keyhüsrev) krallığını devireceğine emin olur ve adamlarını kâhinlere tekrar göndererek, bu seferde ''saltanatı uzun olacak mı?'' diye sordurur. Bu soruya da kâhinler bir dörtlükle cevap verirler.

Günün birinde katır Med'lere kral olacak
O zaman, ey yumuşak ayaklı Lydia'lı kaç,
Çakıllı Hermos boyunca, tabanları yağla,
Utanma, yüzün kızarmasın kaçtığın için.

Bu sözlere Kroisos daha da sevinir. Lidya tahtına bir katırın geçmesi mümkün olmadığına göre, demek ki iktidardan düşmeyecektir. Ordusunu toparlayıp Pers'lere doğru sefere çıkar. Pteria'da (Yozgat, Sorgun ilçesi, Şahmuratlı Köyü) iki ordu karşılaşır. Her iki tarafta büyük kayıp verir ama savaşın kazananı belli olmaz. Kroisos geri çekilerek Sardes'e sarayına döner. (Sardes veya Sardeis, Manisa'nın Salihli ilçesine bağlı Sart kasabası yakınlarında bulunan ve Lidya devletine başkentlik yapmış antik kent.) Kiros onu takip ederek, on dört günlük kuşatma sonucu Sardes'i ele geçirir.

Kroisos'un adı anılmayan sağır ve dilsiz oğlu için başvurduğu kâhinler, ona şu kehanette bulunmuşlardır eskiden:

Lydia'nın güçlü kralı, hiç de ihtiyatlı değilsin.
Sarayında işitmeyi isteme,
Çocuğunun duymayı o kadar özlediğin sesini
Çevreni saran şimdiki sessizliği daha hayırlı onun,
Zira o, acılı bir günde konuşacak.

Kentin düştüğü gün, saraya giren Pers askerleri Kroisos'u öldürmek için üzerine doğru gelirlerken, o sağır ve dilsiz oğlan konuşmaya başlar.

Kroisos on dört yıllık bir saltanatının ardından, on dört günlük bir kuşatma sonunda, Perslerin eline düşer canlı olarak. Böylece yerle bir eder büyük bir imparatorluğu, tıpkı kâhinin dediği gibi; ama kendisininkini.

Persler tutsak Kroisos'u, Kiros'a götürürler. Kiros odunları yığdırıp, üzerine zincire vurulmuş tutsağı çıkartır. Kroisos odun yığınlarının üzerinde ayakta durmuş beklerken Solon'un sözleri gelir aklına. ''Hiçbir canlı mutlu değildir. Her şeyin sonuna bakmak gerekir.'' ve acıyla haykırır ''Ah Solon! Solon! Solon!'

Kiros bunu duyunca adamlarına ''Kroisos'tan sorun bu çağırdığı kimdir?'' der. Kendisine iletilen soruya cevabı ''Bir adam ki dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsalardı, bu benim için büyük hazinelerden daha değerli olurdu'' der ve Solon'la aralarında geçen konuşmayı anlatıp şimdi ona ne kadar hak verdiğini söyler. Persliler anlatılanları Kiros'a iletince, Kiros bu hikâyeden çok etkilenir, Kroisos'u ateşin üzerinden indirtir ve ona sorar:

''Kroisos, kim sana söyledi bana saldırmayı ve dost yerine düşman olmayı?''

''Kral, bunu yapan senin iyi talihin, benim kötü talihim ve kendini beğenmişliğimdir. Kimse barış dururken savaşı seçecek kadar deli değildir. Barışta oğulları babalarını gömerler, savaştaysa babalardır oğullarını mezara indiren.''

Kiros onun zincirlerini çözdürür ve yanına oturtur. Kroisos etrafına bakınırken gözleri Lidyalıların kentini yağma eden Perslere takılır ve sorar:

''Bu kalabalık ne yapıyor böyle canla başla?'' ''Senin kentini yağma ediyorlar, hazinelerini paylaşıyorlar.'' der Kiros. ''Yağma ettikleri benim kentim, benim varlığım değil artık; yağma edip alıp götürdüklerinin hepsi senin malın.''

Kroisos'un bu sözlerinden etkilenen Kiros, ondan bir dileği olup olmadığını sorar. Tek bir şey istediğini söyler Kroisos, kendisine vurulan zincirleri Delphi'deki kâhinlere gönderip, neden onu yanılttıklarını sordurmak ister. Kiros bu arzusunu kabul eder ve bir grup Lidyalı zincirleri alıp Delphi'ye götürürler. Kâhinlere sorulur;

''Hiç utanmadın mı, Kiros'un imparatorluğunu yıkacağına inandırıp, Kroisos'u Perslerle savaşa tutuşturmaktan? İşte o imparatorluğun yağmasından eline geçen ganimet sadece şu zincirlerdir.''

Soruya kâhinlerin cevabı şu olur:

''Kâhinin dedikleri doğrudur, Kroisos'un bundan yakınmaya hakkı yoktur. Kâhin ona Perslere saldırırsa büyük bir imparatorluğu yıkmış olacaktır dedi, ama Kroisos kendini beğenmişlik yapıp bunun Pers İmparatorluğu olduğunu düşündü. Eğer düşünebilseydi tekrar sorduracaktı yıkılacak olan benimki mi, Kiros'un mu diye. Son sorusuna verdiği cevapta bir katırdan söz edilmedi mi? Kiros'tu katır. Çünkü babası ve annesi aynı soydan değildir. Annesi Media'lı, babası Perslidir. Tanrı sözünü anlayamadı, sonrasını da sormadı, o halde kendisini suçlasın.’’

Lidyalılar bu cevabı Sardes'e götürürler, Bunu duyunca Kroisos kusurun Apollon'un rahiplerinde değil kendisinde olduğunu kabul eder.

Bu kıssadan bir hisse çıkarmak günümüzün muktedirlerine düşerse de kibirleri o kadar büyüktür ki vazgeçtim hisse çıkarmayı bu kıssadan, bu kıssayı anlayamayacaklardır bile…

Osman AYDOĞAN  13 Ocak 2017

* Değişik kaynaklardan derlenmiştir...


Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak


İsmet Özel'in hayat, ölüm, hüzün ve dostluk üzerine kurulu en güzel, en etkileyici nefis bir şiiridir. Şüphesiz, ruha dokunan bir şiirdir. Ruhu olanların bildiği bir şiirdir. İsmet Özel'in gerçekten özel bir şiiridir. Özel bir dostu olanların şiiridir. Her dizesi insanı ayrı ayrı yaralayan bir masal şiiridir. Şiir sesinin ne kadar kuvvetli olduğunu bariz hissettiren şiirlerdendir. İsmet Özel’in en iyi okuduğu şiirlerinden biridir: ‘’Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’’

Her bir mısrası ruhu naif olanları yaralayan bir şiirdir: ''Benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı.’’

Şiirin samimiyeti her mısrada masum bir çocuk gibi sarılmıştır:  "Keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olsaydım."

İnsanın ruhuna batan bir şiirdir: "Hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı."

“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan" diyerek, Necm Süresi’nin 57. ayetini (Yaklaşmakta olan –kıyamet- yaklaştı) anımsatır. 

İsmet Özel’in bu şiiri işte tam da bu zamanların şiiridir:

"Bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar
ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa
gövdem açık bir hedef kılındı belâlara."

Yazık, keşke şairler kadar cesur olsaydık!

Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak

Benim adım insanların hizasına yazılmıştır. 
Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu.

Keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olmasaydım 
Ölüm ve acılar çatsaydı beni 
Düşüncem yapma çiçekler kadar gösterişli ve parlak 
Sözlerim ihanete varacak doğrulukta olsaydı. 
Anmaya gücüm yetseydi de konuşsaydım 
Diri-gergin kasları konuşsaydım 
“Kardeşler! ” deseydim “Kardeşlerim! ” 
“Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan'' 
Bakın yaklaşıyor...” 
Yazık, şairler kadar cesur değilim 
Çocukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan 
Gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.

Benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı 
Öyle bir çalımlarla gecenin çitlerinden atlardım 
Bir güneş sayardım kendimi denizin karşısında 
Çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların 
İnanmazdım dosyalara sığacağına 
Gittikçe ışıldardım dükkânlar kararırken 
Hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı.

Benim adım bilinen cevapların üstüne mühürlenmiş 
Ellerim tütsülenmiş 
Evlerin yeni yıkanmış serin taşlıklarında 
Dirgenler, bakraçlar, tornavidalar 
Bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar 
Ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa 
Gövdem açık bir hedef kılındı belâlara. 
Ve bu yüzden yakışıksız oluyor 
İnsanları hummalı baharlar olarak tanımlamak 
Ve bu yüzden göğsümde dakikalar 
İnce parmaklar halinde geziniyor 
Konvoylar geçiyor meşelikler arasından 
Bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına 
Ölümden anlayan, ciddi bir yaprak 
Unutulacak diyorum, iyice unutulsun 
Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı 
Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.

İsmet Özel, 1972

Kendi sesinden ve fonda enstrümantal eşliğinde dinleyebilirsiniz! 

https://www.youtube.com/watch?v=WydtrAMhdus

Osman AYDOĞAN  11 Ocak 2017

 




Vatanım boylu boyunca kar altındadır


Sadece Ankara değil, tüm ülke kar altındadır… Ve hala kar yağmaktadır, usul usul, ince ince, elif elif, lapa lapa… Kimimiz ocak başında, kimimiz sıcak odada, kimimiz dışarıda, soğukta, görev başında…

İşte şimdi şiir vaktidir, çünkü yedi iklim, beş kıta kar altındadır, çünkü vatanım boylu boyunca kar altındadır, çünkü Ankara’ya kar çok yakışmaktadır…

‘’Karanfil Sokağı’’ Ahmed Arif’in muhteşem şiirlerinden bir tanesidir... Şiir uzundur ama bu uzunluğu şiirin son kıtası için yazılmıştır. Karanfil Sokağında bir kafede dal gibi, fidan gibi güzel bir kız oturmaktadır. Ancak bu kız oralı değildir; Altındağ’dan ya da İncesu’dandır… Yanakları al aldır, şarkısı bir yangın şarkısıdır...

İşte o muhteşem şiir:

Karanfil Sokağı

Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön, onaltı rüzgar
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır.

Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar
Ray, asfalt, şose, makadam
Benim sarp yolum, patikam
Toros, Anti-toros ve asi Fırat
Tütün, pamuk, buğday ovaları, çeltikler          
Vatanım boylu boyunca
Kar altındadır.

Döğüşenler de var bu havalarda
El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapına kadar namuslu
Dağlara çekilmiş
Kar altındadır.

Şarkılar bilirim çığ tutmuş
Resimler, heykeller, destanlar
Usta ellerin yapısı
Kolsuz, yarı çıplak Venüs
Trans-nonain sokağı
Garcia Lorca'nın mezarı,
Ve gözbebekleri Pierre Curie'nin
Kar altındadır.

Duvarları katı sabır taşından
Kar altındadır varoşlar,
Hasretim nazlıdır Ankara.
Dumanlı havayı kurt sevsin
Asfalttan yürüsün Aralık,
Sevmem, netameli aydır.
Bir başka ama bilemem
Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
Kalbim, bu zulümlü sevda,
Kar altındadır.

Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
-İlkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları
Kar altındadır.

Hatıp Çay'ın öte yüzü ılıman
Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de
Karanfil Sokağında gün açmış
Hikmetinden sual olunmaz değil
"mucip sebebin" bilirim
Ve "kafi delil" ortada...

Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al - al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.

Yılmaz Erdoğan, ‘’Ankara'ya Öyle Yakışırdı ki Kar’’ şiirinde Ahmed Arif’e ve bu şiire bir nazire yapar. Şiir uzun ama son bölümü şu şekildedir:

Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.... 
Ha sonra belki Ahmed Arif’in aklına 
Hiçbir şairin aklına gelmeyecek 
-çünkü hiç kimse bir daha Ankara'yı 
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir: 
Kar altındadır varoşlar 
Hasretim, nazlıdır Ankara..... 
Ustam yine sen bilirsin ama 
Hangi aralıkta bir şair ölmüşse 
İşte o, en netameli aydır bence. 
Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar... 
Asfaltlar ışıldar... 
Yalanlar... 
Şimdi ve sonra ne zaman Ankara’ya kar yağsa 
Elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.

İşte şimdi şiir vaktidir, çünkü yedi iklim, beş kıta kar altındadır, çünkü vatanım boylu boyunca kar altındadır, çünkü kalbim, bu zulümlü sevda, kar altındadır, çünkü ciğerleri küçük, elleri büyük, nefesleri yetmez avuçlarına -İlkokul çağında hepsi- kenar çocukları kar altındadır. Ankara’ya kar ne kadar çok yakışsa da memleketin makus talihinden memleketin istikbali ''sis'' altındadır, bu sisten elim gönlüm, çocukluğum buz tutmaktadır. 

Ben "mucip sebebin" bilirim ve "kafi delil" ortadadır...

Osman AYDOĞAN  10 Ocak 2017


Sis


Tevfik Fikret’in Aşiyan’da Rumeli Hisarı’na bakan yamaçtaki evinde duvarda asılı belli belirsiz “Sis” adlı bir yağlıboya tablo vardır. Tabloya ilk bakışta gri ve derinliksiz, küçük bir sandaldan başka bir şey görülmez, sıradan bir tabloya benzer. Ancak tabloya yakından bakılınca sisin ardında Süleymaniye'nin kubbesi, minareleri, Galata Köpüsünün siluetleriyle İstanbul görülür. Bu tablonun ressamı Şehzade Abdülmecid’dir ve tabloda imzanın hemen üstüne Arapça harflerle ‘’Tevfik Fikret Beye’’ ibaresi bulunur. Tablonun çerçevesine çivilenmiş metal isimlikte ise şu ibare yine Arap harfleriyle yer alır: “Sis: Rübab-ı Şikeste”. Belli ki Şehzade Abdülmecid Tevfik Fikret'in Rübab-ı Şikeste'sinde yer alan ''Sis'' şiiri üzerine bu tabloyu yaparak Tevfik Fikret'e hediye etmiştir. 

Tevfik Fikret'in ''Sis'' şiirinde önce sanki bir resim tasvir edilirmişçesine ‘’Sis’’ tarif edilir… Şiir ilerleyince görürsünüz ki aynı Şehzade Abdülmecid'in tablosu gibi bu ‘’Sis’’in arkasında, ardında, fonunda İstanbul’un silueti vardır. İstanbul'un silueti, kuleleri ve sarayları şahsında da Osmanlının sonunu ve bu sondaki her türlü gayri meşruluğun, haksızlığın, hukuksuzluğun, ahlaksızlığın, çapsızlığın, beceriksizliğin, fitnenin, riyânın, çirkefliğin, çürümüşlüğün ve çöküşün belirtileri anlatılır. Fikret bu şiirinde çöküş dönemlerindeki her aydın gibi derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisindedir. Fikret bu şiirinde İstanbul’u her istibdat döneminin benzediği şekliyle fahişe bir kadına benzetir ve şiirinde İstanbul’a ve İstanbul şahsında da yönetime lanetler yağdırır.

Bu kadar ahlaksızlığa, beceriksizliğe, çapsızlığa, fitneye, riyâya, pişkinliğe, hayasızlığa, arsızlığa, yüzsüzlüğe ve olumsuzluğa karşın Fikret yalvar yakar bir şey ister bu fahişe şehirden sanki ''biraz sus, biraz utan, biraz arlan!'' dercesine:

''Örtün, evet, ey hâile (felâket sahnesi) … Örtün, evet, ey şehr; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr (dünyanın koca kahpesi)!...''

‘’Sis’’i Ahmet Muhip Dranas'ın Türkçesiyle dize dize anlamını açıklayarak verdim. Üzerinde düşünerek üşenmeden okuyun, hatta arşivinize alın çünkü böyle birebir anlamını verecek şekilde başka yerde bulamazsınız. 

İbn-i Haldun o muhteşem eseri Mukaddime’sinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” derdi. Ve görün ki ‘’Sis’’ neye benzer, neyi anlatır, neyi anımsatır...

İşte size ''Rübab-ı Şikeste''de yer alan Tevfik Fikret'in ''Sis'' isimli muhteşem şiiri:

Sis

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid, - Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman, 
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid. - beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan 
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh, - ağırlığının altında herşey silinmiş gibi, 
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh; - bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü; 
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar - tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar 
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar! - onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar! 
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim, - Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim! - lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası! 
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ, - Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan, 
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ! - ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha! 
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı - Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan, 
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı; - Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi! 
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret - Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet; - sefahate susamış bağrında yaşatan. 
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde - Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde 
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde; - sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın. 
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir, - Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak, 
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir; - ey bin kocadan artakalan dul kız; 
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ, - güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli, 
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ. - sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor. 
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün - Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün 
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün! - iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun! 
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis; - Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi; 
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his. - içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden. 
Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet - Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken, 
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet! - lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi! 
Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde, - Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır, 
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde. - İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın. 
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu'; - Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri; 
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'. - Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek. 
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından - Milyonla barındırdığın insan kılıklarından 
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan? - Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar? 

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr; - Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!.. - örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi! 

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; - Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; 
Kaatil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar; - Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar. 
Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma'bed; - Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler; 
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed, - ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki, 
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me'mûr; - geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur; 
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr; - ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi. 
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât; - Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri; 
Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat; - ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler. 
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler; - Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler; 
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer - ey servilerin kara gölgelerinde birer yer 
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir; - edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu; 
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekaabir; - “Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları. 
Ey türbeler, ey herbiri pür-velvele bir yâd - Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra 
İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd; - canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler! 
Ey ma'reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar; - Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar; 
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar - ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan 
Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ; - vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer. 
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ - Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi 
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin; - sembole eden harap ve sessiz evler; 
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın - ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan 
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş, - kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş, 
Yıllarca zamandan beri, tütmek ne…unutmuş; - ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş! 
Ey mi'delerin zehr-i tekâzâsı önünde - Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü 
Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde; - her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar! 
Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün'im - Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu 
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim; - bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp 
Her ni'meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı - her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini 
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki.. mürâyi! - gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir! 
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz - Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş 
İnsanda şu nankörlüğü tel'in eden âvâz; - olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât! 
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn; - Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler; 
Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn; - ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar! 
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus; - Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus; 
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs; - ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu. 
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci' - Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli'; - her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür! 
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn - Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için 
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn; - yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak, - Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan, 
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak; - ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”! 
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs - Ey en şiddetli kuşkularla duygusu kö¨rleşerek
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs; - vicdanlara uzatılan gizli kulaklar; 
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar; - ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar. 
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar; - Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! 
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî; - Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm; 
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî; - ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre! 
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me'lûf; - Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış 
Eşrâf ü tevâbi', koca bir unsûr-ı ma'rûf; - zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet! 
Ey re's-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç; - Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç; 
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç; - ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç! 
Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber; - Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca; 
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler, - ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler, 
Hele sizler… - hele sizler... 

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr; - Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!... - Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi! 

18 Şubat 1317/3 Mart 1902 (Tanin, 1324/1908, sayı 1)
Tevfik FİKRET

Osman AYDOĞAN 9 Ocak 2017


Bakıp da görmek isteyenlere; John Berger


John Berger, 1926'da Londra'da doğdu. Orta sınıf bir ailenin çocuğuydu. Çağının en etkili sanat eleştirmenlerinden biri olan, senaryo yazarı, belgesel yazarı ve romancıdır. Türkiye'yle de iyi ilişkileri vardır. Cevat Çapan ve Latife Tekin gibi yazarlarımızın yakın ahbabıdır. Filistin sorununda Avrupa'dan farklı yaklaşır, Filistin'in yanında yer alır… Son 20 yıldır yaşadığı (halen sağ, 90 yaşında) Fransa Alplerinde bir dağ köyünde köylülerin tarlalarında bir takım işler yaparak karşılığında geçimini sağlar.

Fransa'da yaşamasının nedeni de; 1972 yılında ‘‘G'’adlı romanıyla Booker Ödülü'nü kazanması ve ödül konuşmasında, Booker Mc Connell'ı, Batı Hint adalarında ticari sömürgecilikle suçlaması ve ödülün yarısını Black Panther'lere bağışladığını açıklamasıdır. Bu olaydan sonra Britanya'nın en radikal kişileri arasına giren Berger, Britanya'yı terk ederek Fransa'ya taşınır.

Kitaplarından ‘‘Leylak ve Bayrak’’ en önemli eserlerinin başında gelir.. (John Berger’in son onbeş yılını verdiği “Onların Emeklerine” adlı üçlemenin son kitabıdır ‘’Leylak ve Bayrak’’, İletişim Yayınları, 1996) Kitabın açılışı kelebeklerledir… İlk sayfadan itibaren gözünüzün önünde iki sevimli kelebek uçuşmaya başlar ve kitabın sonuna kadar da kaybolmazlar. Onlar, kitabın kahramanı olan, birbirine âşık masum gençlerdir... Tarifi bir mümkünsüz, anlatılması bir imkânsız bir duygudur, bir serüvendir, bir güzelliktir, bir sevdadır ‘‘Leylak ve Bayrak’’. Nadir kitapların sonunda okuyanların gözlerinden tıpır tıpır yaşlar damlar ya, işte bu kitaplardan birisidir ‘‘Leylak ve Bayrak’’. Bugünlerde kitapçılarda ararsanız muhtemel olarak baskısı kalmadı cevabını alacağınız kitabın adıdır ''Leylak ve Bayrak''.

Bir diğer önemli kitabı ‘‘Yedinci Adam’’ (A Seventh Man) (1975), (Agora Kitaplığı, İstanbul, 2011) düzyazıyı, şiiri ve fotoğrafı birleştiren üslubuyla Avrupa'daki Türk göçmen işçilerinin durumunu konu alır. Göçmen işçilerin içindeki parçalanmışlığı şiirsel bir anlatımla ifade eder. ‘‘Yedinci Adam’’ için şöyle der Berger: ‘‘Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekondu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri 'Yedinci Adam'ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.’’

‘‘Görme Biçimleri’’ (Ways of Seeing) (Metis Yayıncılık, İstanbul, 1999) kitabı ise yazarın kesinlikle okunması gereken bir şaheseridir, bir klasiğidir. Bu kitap iletişim fakülteleri birinci sınıfta okutulur. John Berger, görme biçimlerinin bir şartlanma olduğunu ilk anlayanlardan biridir. ''Görme Biçimleri''nde Berger şöyle der ''Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek bulunuruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez.'' Kitabın bir başka yerinde de şunu söyler ‘‘Hiçbir söz gördüklerimizi anlatmaya yetmez.’’ Sanat eleştirisine bambaşka bir boyut kazandıran ‘‘Görme Biçimleri’’, çıkış noktasını çağımızın totemi televizyondan alır ve sanatın nasıl algılanması gerektiğini anlatır. İçinde çokça resim ve fotoğraf bulunan ‘‘Görme Biçimleri’’ okuyanları kendine bağımlı kılar. Bu kitabı okuduktan sonra hayata daha bir başka bakar insan.

‘’Görme Biçimleri’’nde Berger resim, algılama, kadın ve reklam üzerine odaklanmıştır.

Kadınlar konusunda şöyle yazar Berger: ''Bir kadının toplumda varoluş biçimi, onun kendine karşı olan tutumunu gösterir. Kadının varlığı hareketlerinde, sesinde, fikirlerinde, yüz ifadelerinde, giysilerinde, seçtiği çevrelerde ve zevklerinde ortaya çıkar. Gerçekten de kadın kendi varlığına katkıda bulunmayan hiçbir şey yapmaz. Varlığı, kadının kişiliğiyle öyle iç içedir ki erkekler bunu bedenden çıkan bir tütsü, bir koku, bir sıcaklık olarak algılarlar.''

Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.

Kadın, olduğu ve yaptığı her şeyi gözlemek zorundadır.

Erkeklere nasıl göründüğü, onun yaşamında başarı olarak sayılan şey açısından son derece önemlidir. Kadının kendi varlığını algılayışı, kendisi olarak bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlanır. Erkekler kadınlara karşı belli bir tutum edinmeden önce onları gözlerler. Bu yüzden bir kadının bir erkeğe görünüşü, kendisine nasıl davranılacağını da belirler. Böylece kadının, bir eşi daha bulunmayan bu kendi kendini etkileme süreci onun kişiliğini oluşturur.

Eylemlerinin her biri –amacı ya da dürtüsü ne olursa olsun- o kadının kendisine nasıl davranılmasını istediğini gösteren birer simgedir. Bir kadın tutup bardağı yere atarsa bu o kadının kendi kızgınlığını nasıl ele aldığını, bu yüzden başkalarından nasıl bir davranış beklediğini gösterir. Erkek aynı şeyi yaparsa bu, yalnızca onun öfkesini dışa vurmasıdır.''

Anlatılanları şöyle özetleyebiliriz: Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini görsel bir metaya dönüştürmüş olur.

Reklam konusunda ise şunlara değinir Berger: ''Reklamların inandırıcılığı, söylenenlerin doğruluğu, söz verilen şeylerin gerçekleşebildiğinden değil, uyandırdığı düşlerin seyirci-alıcının düşleriyle çakışmasından doğmaktadır. Yani reklam temelde gerçeğe değil, düşlere dayanmaktadır. Bunu daha iyi anlayabilmek için biraz çekicilik kavramından bahsetmek gerekir:

Çekicilik, çağımızda yaratılmış bir şeydir. Bunun nedeniyse çekiciliğin, kişisel ve toplumsal kıskançlığın ortak, yaygın bir duygu olarak ortaya çıkmasından önce yaratılamayacak olmasıdır. Sanayi toplumu, bu ortak duygunun yaratılabileceği bulunmaz bir ortamdır. Çünkü bir sanayi toplumunda birey olmak ve kişisel mutluluğun peşinde koşmak, kabul edilmiş bir haktır. Sanayi toplumunun bireyi, içinde bulunduğu durumla olmak istediği durum arasındaki çelişkiyi her gün yeniden yaşamaktadır. İşte reklamların nasıl olup da hala inanıla bilirliklerini koruduklarını anlamamıza yardım edecek şey budur.

Reklamın aslında sunduğuyla gelecek arasındaki uçurum, tüketicinin içinde bulunduğu durumla olmak istediği durum arasındaki uçurumla çakışır. Bu uçurum, reklamcılar tarafından çekicilik düşleriyle doldurulmaya çalışılır. Reklam düş üretmez. Reklamın yaptığı yalnızca, tüketiciye kıskanılır duruma henüz ulaşamadığını, ama ulaşabileceğini hatırlatmaktır.''

‘‘Görme Biçimleri’’ bakıp da görmek isteyenlerin okuması gereken bir kitaptır.

Bu kadar gürültü (bomba, patlama ve silah sesi) ve kirlilik (bu gürültüleri yapan ve ve bu gürültülere vesile olan insan kirliliği) arasında John Berger'i neden mi yazdım?

İki nedenle John Berger'i yazdım. Birincisi: John Berger'i 02 Ocak 2017 tarihinde 90 yaşinda kaybettik. Bir iyi insan daha atına binip gitti.. Anımsamak, anımsatmak istedim. Dünya artık daha bir hoyrat, daha bir kaba, daha bir duyarsız, daha bir ruhsuz, daha bir ıssız... Toprağı bol olsun...

Berger'i yazmamın ikinci nedeni ise günümüzdeki bu gürültüyü ve bu kirliliği anlamak... Ve bu daha önemli bir neden: 

Berger'in Türkçe yayınlanan en son kitabı ‘‘Kıymetini Bil Herşeyin’’ (Hayata tutunma ve direnişe ait notlar) ismindedir. (Metis Yayıncılık, İstanbul, 2009)  Bu kitapta Peter Üstünov'un bir sözüne de yer verirdi Berger; ‘‘Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür.’’ Bugün Afganistan'a Irak'a ve Suriye’ye baktığımızda Peter Üstünov'un ne demek istediğini ve oralarda neler olup bittiğini daha iyi anlarız... Bu kitapta da güzel bir sözü var Berger’in; ‘‘Galiplerin ömrü kısa olur, mağlupların ise hayal edilemeyecek kadar uzun.’’ Günümüzde kendilerini ‘’galip’’ sananların üzerinde çok iyi düşünmesi gereken bir sözdür bu söz.

İnsan ruhuna dokunmayı başarmış nadir yazarlarda biridir Berger. Kendisini ve ruhunu tamamlayabilmek için okuyanlardansanız şayet, asla vaz geçilmemesi gereken bir yazardır Berger. Berger'ı okumak hayatı bambaşka bir gözle görmek demektir. Berger’i şimdiye kadar tanımamışsanız tanışma vaktidir derim.

Ve Berger'e ait günümüzde bizleri anlatan bir sözle son veriyorum yazıma:

''Hayır, hapishane bir mecaz değil, hapsedilmişliğimiz bir hakikat.”

Osman AYDOĞAN  3 Ocak 2017

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam37
Toplam Ziyaret145788
Etkinlik Takvimi